©Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri - TAY Projesi


Coba Höyük / Sakçagözü

Çizimler için tıklayın...

maps

Fotoğraflar için tıklayın...

Coba Höyük / Sakçagözü
Türü:
Höyük
Rakım:
620 m
Bölge:
Akdeniz
İl:
Gaziantep
İlçe:
Nurdağı
Köy:
Sakçagözü
Araştırma Yöntemi:
Kazı
Dönem:
Erken Demir Çağı

     


Yeri: Gaziantep il merkezinin yaklaşık 45 km batı-kuzeybatısında; eski adı Keferdiz olan Sakçagöz Bucağı'nın 3 km uzağında; Hasar Köyü'nün kuzeyinde; Kurtoba Köyü'nün güneyindedir [Garstang 1908:99].
Konumu ve Çevresel Özellikleri: 9 m yüksekliğinde; 140x90 m boyutlarında orta boy bir höyük olan Coba Höyük; arkeolojik metinlere; en yakın köyün isminden çıkılarak; yanlış bir şekilde Sakçegözü/Sakçagözü olarak geçmiştir. İslahiye ovasının devamı olan Sakçagözü ovasında yer alan höyüğün çevresi küçük derelerle beslenen münbit topraklara sahiptir. Tektonik karakterli olan İslahiye Ovası batıda Amanos (Nur) Dağları'nın doğu ucu; batıda ise Sof (Kartal) Dağı ile sınırlanan güneybatı-kuzeydoğu uzantısında olan bir ovadır. Amanos ve Sof dağlarından doğan birçok dere ovayı suladıktan sonra güneyde Asi Irmağı'na kavuşmaktadır.
Tarihçe:
Araştırma ve Kazı: Yerleşme ilk olarak 1883'de arkeoloji literatürüne girmiştir. 1908 yılında, tepenin üzerinde kabartmalı ortostatların bulunuşu tüm ilginin, araştırma yapıldığı sıralarda A Höyüğü olarak isimlendirilen bu höyüğe çekilmesine yol açmış ve ilk dönem kazıları 1908 yılında başlamıştır. Garstang ekibinin çalışma sürelerinin az oluşu, ortostatların varlığı, höyüğün küçüklüğü, ovada daha önemli ve büyük höyüklerin yerine buranın kazılmasına sebep olmuştur [Garstang 1908:100-101]. Kazıya birkaç yıl ara verildikten sonra, 1911 yılında devam edilmiştir. Coba Höyük yerleşme yerindeki son kazı ise İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına, J. Waechter başkanlığında, J. du Plat Taylor ve M.V. Seton-Williams'ın katılımıyla 1949 yılında gerçekleşmiştir [du Plat Taylor et al. 1950:53-138]. Coba Höyük, arkeolojik metinlere, en yakın köyün isminden çıkılarak, yanlış bir şekilde Sakçegözü/Sakçagözü olarak geçmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik sitalanları listesinde yer almaktadır.
Tabakalanma: Roma Dönemi kalıntılarının altında MÖ 1. binyıla tarihlenen ve Geç Hitit Dönemi'nde kurulduğu düşünülen bir kent kalıntısı bulunmuştur. Kenti çevreleyen surlar, saray kalıntısı ve yapıları süsleyen kabartmalı ortostatlar, J. Garstang başkanlığındaki kazılar sırasında ilk kez 1908'de ortaya çıkarılmıştır. Garstang'ın çalışmaları sonucu, Kalkolitik Çağ'dan Bizans Dönemi'ne kadar uzanan bir yerleşme yeri olduğu belirlenmiştir. Kazılar daha çok höyüğün üst tabakalarına yönelmiş ve Geç Hitit tabakaları açılmaya çalışılmıştır. Höyüğün tam tabakalanması, ana kaya üzerinde saptanan Son Neolitik-İlk Kalkolitik Çağ tabakasına dek inilmese de, 1947 dönemi kazıları ile kesinleşmiştir. Buna göre: I: Halaf Öncesi II: Samarra-İlk Halaf Dönemi III: Son Halaf (Gelişkin Halaf) Dönemi IV: Obeid Dönemi V: Uruk Dönemi (?) -Jemdet Nasr-İlk Hanedan Dönemi VI-VIII: Habur Devri IX: Suriye-Hitit Dönemi (STÇ) X: Geç Hitit Dönemi (Demir Çağı) [Garstang 1937:119-140]. Waechter, du Plat Taylor ve Miss Seton-Williams tarafından 1949 yılında yapılan saray içindeki kazılarda iki adet açma açılmıştır. Söz konusu açmalarda Demir Çağı'na ait iki dönem saptanmıştır: erken olan Peryod IX, Hitit Sarayı'nın inşa evresini; geç olan Peryod X ise "yerleşim ve sarayın terkediliş" evresini temsil ederler. Her iki periyodun da geç dönemlerle olan bağlantısı kesinlik kazanmamıştır [Ussishkin 1966:22].
Buluntular: Mimari: 1908'de Garstang tarafından yapılan arkeolojik kazılarda Geç Hitit Dönemi'ne ait etrafı duvarlarla çevrili bir saray ve bu yapıya doğru uzanan bazalt kabartmalarla süslü bir portiko ortaya konmuştur[Ussishkin 1966:15]. Yapı topluluğunun planı kareye yakındır. Güneybatı kenarında bir giriş kapısı ve kapının iki yanında küçük iki kule yer almaktadır. Bu durum, bu dönemde görülen tek giriş kapılı mimariye zıt bir durum yansıtmaktadır [Ussishkin 1966:16]. Bit Hilani plan şemasına göre yapılmış olan saray, trapez biçimli bir koruma duvarıyla (bir çeşit sur) çevrilmiştir. Gerek saray yapısı gerekse portiko, Hanfmann ve Güterbock tarafından birçok kez ele alınarak incelenmiştir. Bulunduğu yer, erozyon nedeniyle büyük ölçüde tahrip olduğundan, yontu yapıtları yerinde bulunamamıştır. Garstang, höyük yüzeyinde ve yakındaki köyde ele geçirilmiş, Zincirli kalesindeki Hilani III kabartmalarıyla büyük benzerlik gösteren rölyefli parçaların, bu kapıya ait olduklarını ileri sürmüştür. Bu giriş kapısının ortasında taşıyıcı öğe olarak çifte sfenksli bir sütun altlığı bulunmaktadır. Arami sanatının en yetkin örnekleri bu girişte bulunmuştur ve Ankara Müzesi'nde aslına uygun bir şekilde sergilenmektedir. Fasadın her iki yanında, yüzleri kapı geçidine dönük, kuş başlı, kanatlı demonlar (kuş adam), dar bir ortostatın üzerinde ve yanındaki dikdörtgen blokta, üzerinde kanatlı güneş kursu bulunan, hayat ağacının iki yanında antitetik tanrısal figürler yer almaktadır. Bunları sfenks rölyefleri ve onların arkasında hemen hemen üç boyutlu yontulmuş Arami stili kralsal giysileri ile hükümdar betimi izlemektedir. Sarayın kapısının doğu yönünde, iç tarafta yer alan iki ortostat yok olmuştur. Batı yönündeki karşıtı ise in situ olarak bulunmuştur. Bunların üzerinde, Arami stilinin özgün çizgileriyle şekillendirilmiş, iki genç saray görevlisi bulunmaktadır. Yürüyüş pozisyonunda, sola yönelmiş haldeki bu erkek figürlerinden önde duranın sağ elinde hurma dalından yelpaze; arkadakinin ise sağ elinde avcılığın simgesi yırtıcı bir kuş/şahin, sol elinde de bir asa vardır. Kapı geçidinin ortasında dikilmiş olan, olası sedra gövdesinden meydana getirilmiş sütunun bazalt, masif altlığı ortaya çıkarılmıştır. Bu kaidenin sfenkslerinden birinin ön kısmı tahrip olmuş durumdadır [Darga 1992:300-301]. Heykel/Kabartma: Sakçagözü kabartmaları 1890'da Humann ve Puchstein tarafından yayınlanarak tanıtılmıştır [Ussishkin 1966:16]. Sakçagözü'nde 2 grup rölyef vardır. Bir grup, sarayın giriş kapısını süslerken; diğer grup, portikonun iç kısmında yer alır [Ussishkin 1966:18]. Arami stilinde yontulmuş kapı rölyefleri, sarayın büyük girişinde in situ olarak bulunmuştur [Darga 1992:299]. Sarayın giriş kapısındaki ortostatlarda, rölyeflerin işlendiği zemin her örnekte farklı ölçülerdedir. Bazılarında çok derin üç boyuta yakın, 3/4 profil kral kabartmaları ve kapı aslanlarının bedenlerinin yandan kabartma işlenmiş olduğu ortostat yüzeylerinde görüldüğü gibi kapının iç tarafındaki sfenks rölyeflerinde de aynı durum dikkati çeker. Bu rölyeflerin bir özelliği de, kabartmaların yer yer üç boyutlu şekillendirilmeleridir. Yukarıda değinilen kral yüzü, aslanların ve sfenkslerin bacakları, tek tek işlenmiş pençe parmaklarında gözlenen oylumun ortaya çıkarılması için gerekli olan derinlik fon üzerinde sağlanmıştır. En çok 90 cm olan bu ortostatlarda, figürlerin bastığı sade bir kenar silmesi vardır. Kuş başlı adamların ve antitetik kompozisyonların bulunduğu ortostatlarda, üst tarafta ve yanlarda da enli bir bant bırakılmıştır. Tasarlanan her konu, bir ortostat yüzeyine sığdırılmıştır. Tek istisna, saray görevlileri rölyeflerinde görülür; yelpaze ve kılıç, yandaki ortostat yüzeyine taşmıştır. Bu grupdaki kabartmalarda Assur öğeleri var olmasına karşın, yontu işçiliği tamamen Arami biçemini yansıtmaktadır. Zincirli Hilani III rölyeflerindeki erkek figürleri aynen burada da gözlenmektedir [Darga 1992:300-301]. Sakçagözü'ndeki portiko ve saraya ait kabartmalar, aralarında zaman farkı olduğu belirgin, Sakçagözü I ve Sakçagözü II adı verilen iki gruba ayrılırlar. Sur Kapısı kabartmaları, Sakçagözü I grubu iken, portikonun iç kısmında yer alan, Arami biçemindeki kabartmalar, Sakçagözü II grubunun örnekleridir. Darga, Sakçagözü kabartmalarının tümünü, MÖ 8. yüzyılın son çeyreğine tarihlendirmektedir. Dolasıyla bunların ait oldukları yapıları da aynı tarihlere verir [Darga 1992:303]. Ussishkin, her iki grubun farklı dönemlerde ve farklı stillerde yapıldıklarını belirtir. Portikonun iç kısmındaki kabartmaları, Zincirli Aşağı Saray kabartmaları ile benzerlik göstermeleri nedeniyle MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirmektedir. Sur Kapısı kabartmalarını ise portikodakilerden daha erkene, 8. yüzyılın birinci yarısına tarihlendirir [Ussishkin 1966:18]. Güterbock ise Sakçagözü'nde ki kral kabartması ile Arslantepe'nin giriş kapısı odasında yer alan kral heykelini karşılaştırarak Sakçagözü kabartmaları için daha farklı bir tarih önerir. Güterbock, iki figürü sadece stil açısından değil, giysi, taç, davranış ve yüz özellikleri açısından da karşılaştırarak benzerlikleri ortaya koyar. Bu önerisini Landsbergerin Malatya kralı ile öne sürdüğü tarihi gerçeklerle birleştirerek daha da kuvvetlendirir. Sonuç olarak, Sakçagözü kabartmalarının yapılış tarihini MÖ 720-708 arasına, Aslantepe heykelini MÖ 712-708 arasına koyarak Sakçagözü'ndeki sarayın MÖ geç 8. yüzyılda bezendiğini ve MÖ geç 7. yüzyıla dek varlığını sürdürdüğünü belirtir [Güterbock 1961:49]. "Kuş başlı" adamların bulunduğu ortostatlar, sfenksler ve kapı aslanları, Geç Hitit sanatının diğer önemli eserleridir. Kapı aslarında artık hiç Hitit etkisi kalmamıştır [Darga 1992:302]. Kuş adamlar, Arami sanatçılar nedeniyle yeni bir görünüş kazanmış, baştaki kartal başı çizgileri gitmiş, aslanla at karışımı "hibrid" bir varlığa dönüşmüştür [Darga 1992:303].
Kalıntılar:
Yorum ve tarihleme: Sakçagözü'ndeki portiko ve saraya ait kabartmalar, Sakçagözü I ve Sakçagözü II adı verilen iki alt gruba ayrılır. Sur Kapısı kabartmaları, Sakçagözü I grubu iken, portikonun iç kısmında yer alan, Arami biçemindeki kabartmalar, Sakçagözü II grubunun örnekleridir. her iki grubun farklı dönemlerde ve farklı stillerde yapıldıklarını belirtir. Portikonun iç kısmındaki kabartmaları, Zincirli Aşağı Saray kabartmaları ile benzerlik göstermeleri nedeniyle MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirmektedir. Sur Kapısı kabartmalarını ise portikodakilerden daha erkene, 8. yüzyılın birinci yarısına tarihlendirir [Ussishkin 1966:18]. Sakçagözü kabartmalarının inceleyen Hanfmann, MÖ geç 8. yüzyıldan birçok Geç Hitit sarayı Assurlular tarafından tahrip edilmiş olsa da, Sakçagözü Sarayı'nın MÖ 7. yüzyılda mevcut olduğunu ve MÖ 650-625'e kadar kullanımda kaldığını belirtmektedir [Hanfmann 1960:43-44].


Liste'ye