Haberler logo

Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları ve dizileri bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.

Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...



6 - 12 Mayıs 2012

ELVIS TABLOSU UCUZA GİTTİ

 

Amerikalı pop art ikonu Andy Warhol’un, Elvis Presley’i kovboy olarak tasvir ettiği ‘Double Elvis’ tablosu, önceki gün New York’taki Sotheby’s Müzayede Evi’nde yapılan açık arttırmada 37 milyon dolara satıldı. Tablonun 50 milyon dolara alıcı bulması bekleniyordu, ancak bu rakama ulaşılamamısı hayal kırıklığı yarattı. 1963 yılında Los Angeles’taki Ferus Galeri’de sergilenen Elvis Presley konulu tablolardan 21 tane daha var. Bunların dokuzu halen çeşitli müzelerde sergileniyor. ‘Pop Art’ın babası’ olarak tanınan Warhol’un 1963-64 yıllarında yaptığı ‘Self-Portrait (Otoportre)’ adlı tablosu, geçen yıl 38.4 milyon dolara satılmıştı.


Bir başka ünlü pop art’çı Roy Lichtenstein’ın 1964 tarihli ‘Sleeping Girl’ adlı tablosu ise 45 milyon dolara satılarak pop art rekoru kırdı.

Radikal, 11.05.2012

LEVHALAR TEHLİKE SAÇIYOR

 

  

 

Eskişehir'in Seyitgazi İlçesi'ndeki Seyyid Battal Gazi Külliyesi'nde yerinden kopan bakır levhalar tehlike saçıyor.

 

Seyit Battal Gazi Türbesi'nde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından geçen yıl yapılan restorasyon çalışmaları ülke genelinde eleştirilere maruz kalmıştı. Ancak, yapılan tüm çalışmalara rağmen külliye giriş kapısı üstendeki levhalar bir bir yerinden kalkmaya başladı.

 

Bu duruma tepki gösteren ziyaretçiler ve Seyitgazililer ''Seyit Battal Gazi Vakfı acaba bunlardan haberdar değilmi? Neden ilgilenen yok? Bu levhaların görüntüsü külliyeye hiç yakışmıyor. Ayrıca, olası levhalar birilerinin üzerine düşecek olsa bundan kim sorumlu olacak? Sorunun biran önce çözülmesini, Külliye'nin Seyyit Battal Gazi'nin adına yakışır bir hale getirilmesi istiyoruz diyerek tepkilerini dile getirdiler.

Eskişehir,10.05.2012

TARLADA BİR OSMANLI KÖYÜ

 

 

15. yüzyılda bir Osmanlı köyü nasıldı? Bu sorunun cevabı için çıkmıştık yola. Karşımıza, Eskişehir’de, adı bugün unutulmuş, üzerindeki yüzlerce seramiği ile artık tarla olmuş bir Osmanlı köyü çıktı.

 

Höyükleşen bu Osmanlı yerleşmesi Eskişehir İnönü İlçesi'nde bulunan Aşağı Kuzfındık Köyünün 3 kilometre batısındaki vadide yer alıyordu. Köy, Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün 2009 yılında gerçekleştirdiği Kanlıtaş Höyük ve Civarı Yüzey Araştırması’nda tespit edildi. Yarpınarları mevkiindeki yerleşme, ortasından Porsuk Çayı’nın kollarından Kocadere’nin geçtiği bir vadinin yamacında yer alıyor; Batı Anadolu’nun Kalkolitik dönemine ait önemli höyüklerinden biri olan Kanlıtaş Höyük de yine aynı vadide bulunuyor.

 

Eskişehir bölgesinde önceden yaptığım araştırmalar sırasında, Osmanlı kırsal yerleşimlerinin bazı örneklerde, höyüklerin çevresindeki düzlük alanlarda kurulduğunu gözlemledim. Yarpınarları mevkiinde bulunan bu yerleşme tipi de aynı tipolojiye uyuyor. Belirlenen parsellerde sistematik yüzey toplaması, seramik buluntularının yerleşmede nasıl bir yoğunluk taşıdığını ve yerleşimin ne kadarlık bir alana yayıldığını çok net göstermiştir.

 

Bugün yoğun tarım yapılan yerleşme üzerinde, püskürmüşçesine gün yüzüne çıkan el yapımı gündelik mutfak seramiklerinin, yine bölgede Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık hutbesinin okunduğu Eskişehir Karacahisar Kalesi kazısında ortaya çıkan seramik buluntuları ile aynı özellikleri taşıması, bu kırsal Osmanlı yerleşmesinin de kale yerleşmesi ile çağdaş olduğunu gösteriyor. Kaba, el yapımı, astarsız, kırmızı hamurlu bu kaplar genelde ağızdan genişleyen tarak baskı bezemeli tutamaklara sahip yuvarlak gövdeli ya da yayvan dışa dönük ağızlı derin pişirme kapları şeklindedir. Bunların yanı sıra yeşil ve türkuvaz sırlı tek renkli ve Milet işi bazı parçalar da bulunmuştur. Bütün bu arkeolojik veriler üzerinden yerleşimi 13. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl başına kadar devam eden Osmanlı klasik dönemine tarihlendirebiliriz.

 

Günümüzde Aşağı Kuzfındık Köyüne ait vadideki bu erken dönem yerleşmesinin ismi doğal olarak yerel bellekte bilinmiyor. Yerleşmenin, tahrir kayıtlarında geçen ama bugün neresi olduğu bilinmeyen Karacaali nahiyesi ile ilişkili olabileceği düşünülebilir. Karacaali Köyünün belgelerden öğrendiğimiz kadarıyla hikayesi de toponimik (yer adları bilimi) anlamında Kanlıtaş ya da Kanlıkavak ile ilişkilendirilebilecek bir anlatıdır. Karacaali Köyü 1455 yılında yapılan tahrire göre serpiyade Umur Bey tarafından kurulan ve onun tasarrufunda olan bir yerleşimdi. Ama 11 yıl sonra yeniden yapılan bir tahrirde anlatıldığına göre, Umur Bey sefere katılmamış ve ağır suç sayılan bu durumdan dolayı öldürülmüştü. Umur Bey’in nasıl öldürüldüğü tam olarak bilinmese de, Karacaali Köyünün bu şekilde bir anlatısının oluşu ve 16. yüzyıl sonrası belgelerde bu köyün isminin geçmemesi Kanlıtaş Höyük ve çevresinin Osmanlı döneminde Karacaali Köyü olabileceğini düşündürüyor.

 

Kanlıtaş Höyük’ün çevresinde bulunan Osmanlı köyü, ülkemizde Osmanlı arkeolojisinin gelişimine katkı sağlayacak bir yerleşim. Özellikle seramiğe bağlı maddi kültürünün çok net bir şekilde Osmanlı klasik dönemine tarihlenmesi, hem erken dönem Osmanlı tarihi için hem de Osmanlı arkeolojik veritabanı için çok önemli bilgiler barındırıyor.

Atlas, Haber: Fahri Dikkaya, 10.05.2012

2800 YILLIK TABLETTE YENİ DİL

 

 

İngiliz bilim adamları, Türkiye sınırları içinde yeni bir dil keşfetti.


Diyarbakır’da çalışmalarda bulunan Alman ve ABD’li bilim adamlarının sonuçlarını inceleyen Cambridge Üniversitesi mensubu arkeologlar Ziyaret Tepe civarında bir tablet buldu. Yaptıkları incelemede en az 2800 yıllık olduğu tespit edilen tablet tarih ve arkeoloji dünyasında heyecan yarattı. Uzmanlar tablet için “Tarihin ilk ‘barbarları’nın etnik ve kültürel geçmişlerine ışık tutabilen bir belge” yorumunu yaptı. İncelemelere devam eden bilim adamları, tablet üzerinde kullanılan dile ait örneklerin daha önce görülmediğini bildirdi. Tablette Ushimanay, Alagahnia ve Bisoonoomay gibi isimler yer alıyor. Zagros Dağları’nda yaşayan kadınların bu bölgeye inerek çalıştıkları tahmin ediliyor. Arkeoloji Sanat Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Nezih Başgelen ise tabletin bölgede bulunan en eski yazılı kaynaklardan birisi olduğunu olduğunu ifade ederek VATAN’a şu açıklamaları yaptı, ”Önemli bir Assur yerleşimi de olan Diyarbakır yakınlarındaki Ziyarettepe’de (Tushan) bulunan bu tablet Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan medeniyetler içinde bulunan en eski yazılı kaynaklardan birisidir. Gene Assur’da bulunmuş bir tablette I. Salmanassar’ın (MÖ 1263-1234) sözkonusu coğrafyada kendisine karşı ayaklanan ülkelere ve halklara karşı yaptığı sefer ayrıntılı bir şekilde anlatılmakta.“

Vatan, 10.05.2012

TEKKEKÖY TURİZM MERKEZİ OLACAK

 

 

Karadeniz’de insanlığın ilk yerleşkesi olan MÖ 600 bin yıllarına ait Tekkeköy mağaralarında kazı çalışmaları yeniden başladı.

 

Karadeniz de insanlığın ilk yerleşkesi olan MÖ 600 bin yıllarına ait Tekkeköy mağaralarında en son 1941 yılında yapılan arkeolojik kazı çalışmalarına yeniden başlıyor. Mağaraların çevresini temizleten Tekkeköy Belediyesi, ardında da kazı çalışmalarını başlatacak.

Tekkeköy Belediye Başkanı Hayati Tekin, “Tekkeköy, Türkiye’nin gözde turizm merkezlerinden biri haline gelecek Tekkeköy mağaralarını tüm dünya tanıyacak.” dedi.

 

Tarihi mağaralarda incelemelerde bulunan Tekkeköy Belediye Başkanı Hayati Tekin, 71 yıl sonra kazıların kaldığı yerden devam edeceğini kaydetti. Mağaraların restorasyonuna yönelik projeye temizlik çalışmasıyla başladıklarını ifade eden Başkan Tekin, “Kuruldan aldığımız izinler doğrultusunda bölgeyi güvenlik çemberine alıyoruz. Kamera ve güvenlik sistemleri ile oturma guruplarını ilk olarak kuracağız. Bu ayın yirmi beşinde kuruldan diğer projelerde geçecek, bunun yanında bizler diğer kısımlardaki çalışmalarımıza devam edeceğiz. Yapacağımız işler çok fazla seyyar konteyner tuvaletler ve oturma gurupları bugün yarın geliyor. Yollara ve oturma guruplarının altına koyacağımız taş malzemelerde bir taraftan hazırlanıyor. Ağaçların kesilmesi, çevrenin temizlenmesi ve çalılar ile bitki örtüsünün kaldırılması ile ilgili çalışmalarımız dünden beri devam ediyor.” dedi.

 

Çalışmalarla görülmeyen ve tespit edilemeyen birçok merdiven ve irili ufaklı mağaraların ortaya çıktığını söyleyen Başkan Hayati Tekin, “Yakın döneme ait küp ve kalıntı parçaları bulduk. Bu parçaları toplayıp birleştirerek oluşturacağımız müze evlerde sergileyeceğiz. Daha işin başındayız bu alan 360 bin metre karelik bir arkeoloji vadisi. Çalışmalarımız yoğun bir şekilde sürüyor insanlığın ortak mirası olan bu yer tüm insanlığa hayırlı uğurlu olsun.” ifadelerini kullandı.

Sabah, 10.05.2012

AYDINTEPE'DEKİ YERALTI ŞEHRİ TURİZM MERKEZİ OLACAK

 

 

Bayburt'un Aydıntepe İlçesi'nde bulunan 'yeraltı şehri' çıkışının çevre düzenlemesi için çalışma başlatıldı. Aydıntepe Yeraltı Şehri, Bayburt'un 25 kilometre kuzeybatısında yer alıyor.

 

Aydıntepe Belediye Başkanı Orhan Eraslan, "Yer altı şehrinin çıkışında şu anda hafriyat çalışmaları yapıyoruz. Yeraltı şehrinin çıkışından Aydıntepe Kalesi’ni merdivenler ile birleştireceğiz. Buradan gelen ziyaretçiler, Aydıntepe Kalesi'ne çıkarak Aydıntepe ovasının eşsiz manzarasını izleyebilecek. Çıkışın hemen üzerinde çay bahçesi ve misafirhane kuracağız." dedi.

 

Çevre illerden gelen ziyaretçiler, Aydıntepe Yer Altı Şehri’ni gezmeye devam ediyor. Trabzon’dan gelen bir grup ziyaretçi, yer altı şehrini ilk defa gezeceklerini, meraklı olduklarını ifade etti.

 

Romalılar tarafından kovulan ilk Hristiyanların bu bölgeye geldikleri ve sığındıkları, yeraltı kentinin de bu erken Hristiyanlık dönemine ait olabileceği belirtiliyor.

Turizm Gazetesi, 10.05.2012

KAŞ'TA TAPINAK BULUNDU

 

 

Antalya'nın Kaş İlçesi'nde, daha önce üç duvar görülen alanda yapılan kazıda, tapınak olduğu tahmin edilen 18 metre uzunluğunda, 13 metre genişliğinde, Likya dönemine ait bir yapı ortaya çıkarıldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçen şubat ayında Kaş'ta yaptığı incelemeler sırasında, Patara kazıları Başkanı Prof.Dr. Havva İşkan Işık ile Prof.Dr. Fahri Işık'tan aldığı bilgi doğrultusunda, üst kısmı görülen üç duvarın önemli bir arkeolojik kalıntıya ait olabileceğini belirterek, bölgede kazı yapılması talimatı verdi.

Bunun üzerine Antalya Müze Müdürlüğü'nce, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fahri Işık'ın bilimsel danışmanlığında kazı yapılması kararlaştırıldı.

Kaş Belediye Başkanı CHP'li Abdullah Gültekin maddi destek sözü verince mart ayı başında kazıya başlandı.

Antalya Müzesi'nden arkeolog Jülide Kayahan'ın başkanlık ettiği kazıda, Likya Uygarlığı'nın Antiphellos Kenti'ne ait Helenistik yapı ortaya çıkarıldı.

Yaklaşık ik aydır süren kazıda 3.5 metre derinliğe inilerek, 18 metre uzunluğunda, 13 metre genişliğindeki yapı ortaya çıkarıldı. Yapının 'Geç Helenistik Dönem'e ait iki girişli veya iki bölümlü bir tapınak olduğu tahmin ediliyor.

Prof.Dr. Fahri Işık, yapının iki kardeşe adanmış bir tapınak olabileceğini, kazının başında akıllarına gelen, yapının yerel meclis binası olma ihtimalinin, oturma sıraları bulunmadığı için ortadan kalktığını kaydetti.

Yapının Doğu Roma Dönemi'nde MS 5'inci yüzyılda yeniden kullanıma açıldığının tahmin edildiğini ve içinden 18 mezar çıkması nedeniyle MS 5'inci yüzyıla kadar mezarlık olarak kullanıldığının anlaşıldığını anlatan Prof.Dr. Işık, tapınağın yanında da bir yağhane bulunduğunu açıkladı.

Likya'nın çok özgün bir yapısı
Prof.Dr. Işık, kazıya turizm mevsiminin başlaması nedeniyle ara verildiğine işaret ederek, kazının eylül sonu veya ekim ayı başında yeniden başlayacağını belirtti.

Prof.Dr. Fahri Işık, "Amacımız, ekim ayından sonra yapının çevresini açmak. Böylece, hiç kuşkusuz sadece Kaş'ın değil, aynı zamanda Likya'nın çok özgün, çok özel bir yapısını tümüyle açığa çıkarmış olacağız. Yapının işlevi ve tarihi konusunda, çevresi de açıldıktan sonra kesin bir şey söyleyebilecek durumdayız. Ama bildiğim bir şey varsa, Likya, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Kaş Belediyesi'ne çok şey borçlu. Kaş, Bakan ve Başkan'ın girişimleri sonucu çok güzel, çok özgün bir yapı kazandı" diye konuştu.
Cnn Türk, 10.05.2012

KORUMA KURULU BARAJDA BOĞULDU

 

 

Ilısu ve Yortanlı barajlarının gölgesinde kalan Hasankeyf ve Allianoi için kötü haber. Yeni kararla Koruma Bölge Kurulu barajların tamamlanmasını uygun görmese dahi baraj faaliyete geçecek.

 

Batman'da Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak olan Hasankeyf'e bir darbe de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'ndan geldi. Yüksek Kurul, yeni aldığı bir ilke kararıyla koruma bölge kurullarını by-pass etti. Yeni karara göre, Hasankeyf ile ilgili tasarrufta bulunan Koruma Bölge Kurulu, barajın tamamlanmasını uygun bulmasa dahi, Ilısu Barajı faaliyete geçebilecek. Aynı durum Allianoi Antik Kenti'nin bulunduğu bölgede inşaa edilen İzmir Yortanlı Barajı için de geçerli olacak. Yapılan değişiklikle, Bölge Koruma Kurulları'nın 'faaliyete geçmesi uygundur' kararı beklenmeden, baraj projeleri tamamlanarak hizmete açılabilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, 2010 yılında Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunması'na ilişkin bir karar almıştı. Kararda, 'Yapımına başlanmış veya tamamlanmış ancak faaliyete geçmemiş, baraj inşaatlarında, korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının korunmasına ilişkin konuların Bilim Komisyonunun çalışma ve önerileri doğrultusunda ilgili koruma bölge kurulunca değerlendirilmesi' hükmü yer alıyordu. Kararda ayrıca, 'Koruma bölge kurulu tarafından barajların tamamlanarak faaliyete geçmesinin uygun bulunması halinde, taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının korunmasına ilişkin önerilerin, Bilim Komisyonunun önerileri doğrultusunda hazırlanan projelerin değerlendirilmek üzere koruma bölge kuruluna sunulmasına, koruma bölge kurulunun alacağı karar doğrultusunda korumaya ilişkin uygulamaların ivedilikle gerçekleştirilmesine' ifadeleri bulunuyordu.


Yüksek Kurul, 10 Nisan 2012'de yeniden toplanarak, bu kararını iptal etti ve yeni bir ilke kararı aldı. Kararda, 'Türkiye'deki su kaynaklarının doğru ve yerinde kullanılması için yapımı zorunlu görülen baraj alanları içinde kalan taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının koruma ve kullanma koşulları ile ilgili yeni bir ilke kararına ihtiyaç duyulmuştur.' denildi.


Bu kararda, yapımına başlanmış veya yapımı tamamlanmış ancak faaliyete geçmemiş, inşaata başlandığı aşamada alanında korunması gerekli taşınmaz kültür varlıkları ile arkeolojik sit alanları bulunan baraj inşaatlarında, korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının korunmasına ilişkin konuların ilgili koruma bölge kurulunca değerlendirilmesi hükmüne yer verildi. Ancak, baraj projelerinin hizmete girebilmesi için zorunlu olan ve Koruma Bölge Kurulları'nca verilen 'faaliyete geçmesi uygundur'  kararı, yeni düzenlemeden çıkarılarak by pass edildi.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 10.05.2012

 

******


HASANKEYF MAHKEMELİK

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun, baraj suları altında kalacak Hasankeyf ve Allianoi için süreci hızlandıran yeni ilke kararı tartışma yarattı.

 

- Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü, alınan kararın bilim kurulundaki üniversite hocaları için olduğunu iddia etti. Akademik takvimlerinin uymadığını gerekçe gösteren hocaların süreci uzattığını belirten Süslü, 'Baraj bitmek üzere. Bilim kurulunun son izni alınacak iş kilitleniyor' dedi.


- Allianoi Girişimi Grubu içerisinde Peyjaz Mimarları Odası'nın avukatı Emre Baturay ise, 'Bu yeni ilke kararıyla koruma kurulları devre dışı bırakılıyor. Kararı dava konusu yapacağız. Koruma kullanma dengesi, kullanma adına bozulmuş. Bu karar, yapılaşma ve kalkınmaya endeksli bir bakış açısının uzantısı' dedi.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 10.05.2012

TARİHTEKİ İLK DERBİ: BAMYACILAR - LAHANACILAR

 

 

Fenerbahçe ve Galatasaray arasında oynanacak tarihi derbinin heyecanı günler öncesinden futbolseverleri sardı. Ama, İstanbul'un geçmiş yıllarda daha fanatik taraftarlara ev sahipliği yaptığını, sultanların bile uğruna şiirler yazdığı, ölümüne müsabakalar düzenleyen iki takımın varlığını pek az kişi bilir. Biz de büyük büyük dedelerimizin desteklediği Lahanacılar ve Bamyacıların öyküsünü hatırlatmak için tarihçi Rüknü Özkök ile eski İstanbul spor merkezi olan Sultanahmet'te buluştuk. Askeri eğitimle doğan iki takımın izlerini, bugün farkında olmadan önünden geçtiğimiz anıt ve çeşmelerin üzerindeki lahana ve bamya figürlerinde bulduk. III. Selim'in sıkı bir Lahanacı, II. Mahmut'un ise Bamyacı olduğunu o anıtlardan okuduk.

Rüknü Özkök, "Eski İstanbul'un en çekişmeli müsabakalarının yaşandığı meydana hoş geldiniz" diye karşılıyor bizi. Lahanacılar ve Bamyacıların öyküsünü aktarmaya ilginç bir detayla başlıyor: "Şimdiki derbiler dostluk ve spor adına yapılıyor. Ancak Lahanacılar ve Bamyacılar sarayın Enderun Bölümü'ndeki savaşçı yiğitlerdi ve müsabakalar her an savaşa hazır olmaları ve tekniklerini geliştirmeleri için yapılan, hatta kimi zaman ölümcül olan oyunlardı. İbrahim Paşa zamanında burada yapılan yarışlar düğünlerde, doğumlarda, bayramların üçüncü günü olurdu. Padişah buraya çıktığı zaman yarışlar başlardı. İbrahim Paşa idam edildikten sonra burası Acemi Oğlanlar Kışlası oldu. Acemi Oğlanlar Kışlası'nda iki tür eğitim görür çocuklar. Bir tanesi kitabi bilgiler, diğeri de okçuluk, denizcilik, atıcılık gibi çeviklik, güç, kudrete dayanan eğitimdir. Törenlerde, eğlence zamanlarında birkaç çeşit yarış olurdu. Mesela maket kaleler yapılır; kalelerin fethedilmesi, ele geçirilmesi gibi oyunlar oynanırdı. Okçuluk yarışları yapılırdı. Rivayete göre yarışları izleyen bir elçi hayretler içinde kalıp 'Yarışlarınız böyleyse savaşınız kimbilir nasıldır?' demiş.

İşte o yarışlarda ezeli rakip olan Lahanacılar ve Bamyacıların tarihi çok daha eskilere dayanıyor. Yıldırım Bayezid'in oğlu Çelebi Mehmet, babası ve Timur arasında 1402 yılında gerçekleşen savaştan büyük dersler aldı. Yıllar sonra tahta geçtiği zaman, o savaşta kavradığı süvari birliklerinin önemi sayesinde güçlü birlikler kurmaya karar verdi. Amasya'ya çekilen Çelebi Mehmet, 200 süvariyi diğer adıyla 'cündi'yi talimine aldı. Bunların bir kısmı kendi adına bir kısmı ise oğlu Murad adına talim yapıyorlardı. Kısa sürede rakip haline gelen cündilere isim de takıldı. Amasya'nın bamyası meşhur olduğu için Mehmed'in takımına Bamyacılar, Merzifon'un da lahanası meşhur olduğu için Murad'ın takımına Lahanacılar adı verildi. Bu iki takım saray bahçesinde ve bazen de halka açık meydanlarda cirit dışında güreş, okçuluk, mızrak, top ve labut atma gibi yarışlara da girişirtiler. 'Haydi bamya, bastır lahana' ya da 'Lahanaya kuvvet bamyaya lezzet' tezahüratları yankılandı yüzyıllarca." "Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u aldıktan ve Topkapı Sarayı yapıldıktan sonra o yarışmaların padişah huzurunda Topkapı Sarayı'nın sağında solunda yapıldığı bilinmektedir" diye devam ediyor anlatmaya Özkök: "Mesela Lahanacılar, yeşil pantolon, yeşil gömlek, yeşil bayrak; Bamyacılar ise kırmızı pantolon, kırmızı gömlek, kırmızı bayrak taşırlardı. Cirit oyunları yaklaşık 20-21 kişiyle olurdu. Enderun'da bulunan Lahanacılar'ın, Bamyacılar'ın yarışmaları hem kalite olarak üst düzeyde hem de biraz daha profesyonelce olmaktaydı. Çünkü onlar o yarışmalarda kendilerini gösterdiği ölçüde daha üst makamlara çıkabilirlerdi."

Sarayda cuma namazından sonra gerçekleşen müsabakaları halkın takip etmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Rüknü Özkök, "Ancak özellikle bayramlarda, eğlencelerde gerçekleşen mücadeleler halka açık meydanlarda olur, büyük halk kitlesi de bunları yakından takip ederdi. Saraydaki yarışlarda padişahın huzurunda ve saray adabı gereği kimsenin tezahürat yapacağını düşünmüyorum ama meydanların Lahanacılar ve Bamyacılar diye bağırdığını tahmin ediyorum. Çünkü özellikle padişahın desteklediği takımın taraftarı da çok olurdu" diyor.

Konu taraftarlığa gelince padişahların da zaman zaman fanatik taraftar olduğunu kaydediyor Rüknü Özkök. Öyle ki takımını destekleyen padişahlar sarayın bahçesine tuttuğu takımın anıtını bile diktirmiş. Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Hümayun Kapısı'ndan sağa inen yol üzerinde, biri bamya diğeri ise lahana motifleriyle süslü iki dikili taş göze çarpıyor. Padişah III. Selim, 1790'da cündilerden birinin 434 adımdan tüfekle bir yumurtayı vurması üzerine anıtı diktirmiş, üzerine de bir lahana figürü koyduruvermiş. Bamya Anıtı'nı ise II. Mahmut, yetiştiği Bamyacılar Ocağı'nın anısına 1811'te yaptırmış. Anıt yapıldığında üstünde bir bamya figürü varmış, fakat şu an mevcut değil. Topkapı Sarayı'daki kadar net bir başka kalıntının daha günümüze ulaştığını belirten Rüknü Özkök ile birlikte Çengelköy'e doğru yola çıkıyoruz. Çengelköy'deki Sabancı Polis Karakolu'nun önünde, kurnası kaldırımın altında kalmış ve üzeri yeşille boyanıp yazıları silinmiş bir çeşmeye götürüyor bizi. Tepesinde koskoca bir lahananın bulunduğu çeşmenin üzerindeki yazıyı zar zor okuyan Özkök, "Kavas Ağası Ahmet'e ait bir hayratmış. 1850'ler olabilir. İşte o zamanlar taraftarlar bağlılıklarını böyle gösterirlermiş" diyor.

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken,10.05.2012

 87 MİLYON DOLARA İÇİNİ DIŞINA VURDU

 

 

Soyut ekspresyonizm akımının önemli temsilcilerinden Mark Rothko'nun tablosu, açık artırmada 86,9 milyon dolara satıldı. New York'taki Christie's müzayede evinde yapılan açık artırmada Rothko'nun 1961 yılında yaptığı "Turuncu, Kırmızı, Sarı" adlı eseri, şimdiye kadar bir çağdaş sanat eserine verilen en yüksek fiyata alıcı buldu.

 

Amerikalı hayırsever David Pincus'un koleksiyonunda yer alan ve uzun bir süredir Philadelphia Sanat Müzesi'nde sergilenen eseri kimin aldığı açıklanmadı. Christie's Satış Müdürü Laura Paulson, tablonun 1970 yılında yaşamını yitiren Rothko'nun sanatının en canlı örneklerinden biri olduğunu söyledi. 2008'de Françis Bacon'ın "Triptych" adlı eseri, 86,3 milyon dolara satılmıştı.

Yeni Şafak,10.05.2012

CAMİLERİN YERİNE EV!

 

 

Amasya’da 1928 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla cami ve mescitlerin vatandaşlara satılması sonucu yerlerine ev yapıldığı, ayrıca camilerle vakıf eserlerinin ambar olarak kullanıldığı ortaya çıktı.

 

O dönemde şehirdeki tüm mescit ve camilerin tasniflerinin istendiğini belirten Araştırmacı - Yazar Hüseyin Menç, “Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde kayıtlı olan belgede de yer aldığı gibi Amasya’da şimdiki adıyla ‘Bağ Helkıs’ olan Nergiz Mahallesi, Kurşunlu, Hacıilyas, Köyceğiz, Recep, Karataş mahallerindeki mescitlerin harap ve yıkılmaya yüz tutmalarından dolayısıyla müftülükçe tasnif harici bırakıldığı gibi, bunların civarında mahallenin ihtiyacı olan camiler bulunması nedeniyle tekrar tamir edilmelerinin lüzum olmayıp mescitlerin satılması Evkaf Umum Müdürlüğü’nün 25 Kasım 1928 tarih ve 57993/139 numaralı yazılarıyla yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 19 Aralık 1928 tarihli toplantısında uygun bulunup kabul edilmiştir. 9 bakan ve başvekil İsmet İnönü’nün imzasını taşıyan kararname Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal tarafından da imzalanmış ve yürürlüğe girmiştir” dedi.

 

Yine aynı dönemde söz konusu kararnamede yer almayan Şehirüstü Mahallesi’ndeki Uzunyol ve Çeribaşı Camilerinin de daha sonra satışa çıkarıldığına işaret eden Menç, mescit veya camileri arsa niyetine satın alanların hiçbiri iflah olmadığına dikkat çekti.

 

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki savaş ortamı nedeniyle özellikle erkek nüfusun cephelere gittiğini anımsatan Menç, “Kullanılmayan abideler zamanın şartlarına göre tahıl ambarı olarak kullanılmıştır. Bunlardan biri Selçuklu Dönemi’nin en önemli eğitim kurumu olan Gökmedrese Camisi tahıl depolanıp silo gibi kullanıldı. Çevre köylerden at arabalarıyla getirilen buğdaylar istiflendi. Camilerin depo olarak kullanılmasına bir örnek daha verecek olursak 1242 tarihli Burmalı Minare Camisi savaş şartları ve ibadet edenlerin sayısında azalma göstermesinden sonra şehirde fazla olarak değerlendirilen camiler arasında yer almıştır. Bu nedenle Burmalı Minare Camii, Ziraat Bankası’nın ihtiyaç duyduğu tarım aletlerinin deposu yapılmıştı. Prof.Dr. Semavi Eyice’nin yaptığı tespitlere göre, Burmalı Minare uzun süre terk edilerek harap olmaya bırakılmış, 1930’lu yıllarda da Ziraat Bankası’nın tarım aletleri ambarı olarak kullanılmıştır” şeklinde konuştu.

 

Şehirdeki vakıf eserlerinden biri olan 1308 tarihli İlhanlılar tarafından yaptırılan Bimarhane’nin de kereste deposu olarak ve kısa bir süre de Amasya müze deposu olarak kullanıldığını kaydetti.

Amasya Kent Haber, 10.05.2012

BURSA'NIN SURLARI AÇIĞA ÇIKIYOR

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi´nin tarihi mirasın yeniden canlandırılması çalışmaları kapsamında başlattığı "Sur Projesi"nde, Yokuş Cadde Kapı rekonstrüksiyon çalışmaları da tamamlanma aşamasına geldi.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Tahtakale bölgesinde yer alan ve restorasyon çalışmaları son aşamaya gelen Yokuş Cadde Kapı surlarında incelemelerde bulundu. Saltanat Kapı, Fetih Kapı ve Yer Kapı´dan sonra Yokuş Cadde Kapı´da da çalışmalarda sona gelindiğini belirten Başkan Altepe, "Yokuş Cadde Kapı surlarını 10 gün içerisinde halkın kullanımına sunmayı hedefliyoruz. Devamında da Kaplıca Kapı ve Zindan Kapı surlarını restore edeceğiz. 1-2 yıl içerisinde, Bursa´nın surları tamamen ayağa kalkmış olacak" dedi.

 

Büyükşehir Belediyesi Tarihi ve Kültürel Miras Projeler Danışmanı Aziz Elbas ve müteahhit Mahmut Sabuncuoğlu'dan proje hakkında bilgiler alan Başkan Altepe, Bursa'nın en eski eserleri olan tarihi surların ortaya çıkartılması konusundaki çalışmaların hızla sürdüğünü söyledi. Sur projesi kapsamında ilk olarak Saltanat Kapı'yı, ardından da Fetih Kapı ve Yer Kapı'yı ayağa kaldırdıklarını ifade eden Başkan Altepe, "Yokuş Cadde Kapısı, daha önce restore ettiğimiz Yer Kapı'nın hemen bitişiğinde yer alıyor. Bu kapıdaki faaliyeti geçtiğimiz sezonda başlatmıştık. Öncelikle surlar önünde bulunan tüm binaları kamulaştırdık. Kamulaştırmadan sonra binalar ortadan kaldırıldı ve ortaya tüm çıplaklığıyla 2300 yıllık surlar çıktı. Ondan sonra buradaki inşaatımız başladı. 1870'li yıllardaki gravürlerden elde ettiğimiz orijinal şekliyle kapının rekonstrüksiyonu gerçekleştirilmiş oldu. Çevre, iç ve dış düzenlemeleriyle birlikte tüm bölge elden geçirildi" diye konuştu.

 

Yokuş Cadde Kapısı'ndan sonra sırasıyla Kaplıca Kapı ve Zindan Kapı rekonstrüksiyon çalışmalarının da başlayacağını ve 1-2 yıllık süre içerisinde Bursa surlarının tamamen ayağa kaldırılacağını belirten Başkan Altepe, "Bursamız bir tarih başkenti, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan önemli bir dünya kentidir. Büyükşehir Belediyesi olarak, Bursa'nın kent ziynetlerini, geçmiş medeniyetlerin izlerini ve birikimlerini birer birer ortaya çıkartmaya devam edeceğiz" dedi.

 

Ortaya çıkarılan surların bölgeye ayrı bir güzellik ve özellik katmasını istediklerini anlatan Başkan Altepe, Yokuş Cadde Kapısı'ndan sonra, Kaplıca Kapı ve Zindan Kapı çalışmalarına da başlanacağını ifade ederek, "Önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde Bursa'nın surları tamamen ayağa kalkmış olacak. Araçlarıyla Yokuş Cadde Kapısı'ndan Yer Kapı'ya ve Pınarbaşı'na doğru çıkan Bursalılar, bu güzelliği fark edecekler" şeklinde konuştu.

Arkitera, Haber: Emine Merdim Yılmaz, 09.05.2012

2 BİN YILLIK KAYA MEZARDA TABAN MOZAİĞİ BULUNDU

 

 

Şanlıurfa'da Balıklıgöl yerleşkesi ile ''Amazon Kraliçeleri''nin av sahnelerinin tasvir edildiği kazı alanının yakınlarında bulunan gecekonduların yıkılmasıyla gün yüzüne çıkarılan mağaralardan birinde ''Geç Roma'' dönemine ait taban mozaiği bulundu.

 

Şanlıurfa Belediyesi'nce, Balıklıgöl çevresindeki tarihi mekanların ortaya çıkarılıp, turistik amaçlı kullanılması çalışmaları kapsamında Kızılkoyun Mahallesi'ndeki arkeolojik sit alanında, geçen yıl ''Kızılkoyun Kentsel Dönüşüm'' projesi uygulanmaya başladı.
 
Bu kapsamda Haleplibahçe ile Balıklıgöl yerleşkesi arasında kalan 422 gecekondunun yıkımının yapılması için istimlak çalışmaları başlatıldı. Aradan geçen sürede 400 civarında ev ve iş yerinin yıkımı gerçekleştirilirken, veraset sorunu yaşanan ve mahkeme süreci devam eden birkaç ev ile iş yerinin yıkımının da kısa sürede yapılması planlanıyor.

 

Kazı çalışmalarının yürütüldüğü alanda her biri yaklaşık 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen 48 mağaradan birinde bulunan taban mozaiği, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü'nce bilimsel bir yöntemle çıkarıldı. Yaklaşık 6 metrekarelik mozaik, restorasyon çalışmalarının ardından sergilenecek.
             
Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Şu ana kadar tespit edilen 48 tane kaya mezardan birinde MS 3. yüzyıla tarihleyebileceğimiz, yüksek kaliteli ve geometrik şekilli mozaik tespit edildi'' dedi.

 

Müze Müdürlüğü olarak söz konusu alanda başlattıkları çalışma sonucunda mozaiği çalınma riskine karşı bilimsel bir yöntemle kaldırıp, restorasyon için Şanlıurfa Müzesi'ne taşıdıklarını aktaran Ercan, restorasyonun ardından eserin aynı müzede sergileneceğini söyledi.

 

Yaklaşık 6 metrekarelik alanı kaplayan mozaiğin bulunduğu yerin bir kaya mezar olduğuna değinen Ercan, şunları kaydetti:

''Söz konusu mozaikler, 3 klineli (Ölü yatağı) bir aile mezarının tabanında bulundu. Tabanı süsleyen geometrik desenli bir mozaik. Ancak sadece geometrik şekiller var. Biz aslında bir yazıt veya MS 3. yüzyılın kültürünü, giysilerini yansıtan bir figür olabilir mi? diye düşünüyorduk ama maalesef sadece geometrik şekiller var. Ancak mozaiğin kalitesi çok yüksek.''

 

Müslüm Ercan, söz konusu bölgede kazı çalışmalarının tamamlanma aşamasında olduğunu, yapılacak protokolle kazısını tamamladıkları kaya mezarların yerini Şanlıurfa Belediyesi'ne teslim edeceklerini, böylece bu alanların turizme kazandırılacağını kaydetti.

Akşam, 09.05.2012

ORTAYLI: TÜRKLER TARİH YAZMAYI BİLMEZ!

 

 

Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (YURTKUR) bağlı Ankara ’daki yurtlarda kalan öğrencilerle Ankara Mehmet Akif Yurdu’nda bir araya gelen İlber Ortaylı, tarih bilincini dikkat çekti. Prof.Dr. Oltaylı, Türklerin tarih yapan bir millet olduğunu ancak tarih yazmayı bilmedini belirterek, tarihi yapmak kadar tarih yazmanın ve korumanın da önemli olduğunu vurguladı.

Tarih bilincinin eksikliğinin kirlenmeye neden olduğunu, turistik fresklerin üzerine isim kazıyanların, kalıntıların üzerinde keçi otlatanların olduğunu hatırlatan Ortaylı, "Ecdadımız imparatorluklar kurdu, tarih yaptı, onu anlamak ve bilmek zorundayız" diye konuştu.

Arşiv konusunda da özensizlik ve bilgisizliğin olduğunu, arşiv belgeleri için ’bir tomar küflü kağıt’ diyenlere tanık olduğunu aktaran Ortaylı, tarih yapanlarla tarih yazanlar arasında eşgüdüm olmadığını ifade etti. Otobüs bileti ile bakkal defterinin bile tarihi belge olduğunu dile getiren Ortaylı, "Hükmü geçmiştir diye yok edilen evraklar, 50 sene sonra önemli bir araştırmaya belge, veri niteliğinde olabilmektedir" dedi. 

Radikal, 09.05.2012

TARİHİ KONAKTA ÇÖKME MEYDANA GELDİ

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyon çalışmasına devam edilen Kemeraltı Çarşısı'ndaki tarihi Ahmet Ağa Konağı'nın öğleden sonra çalışmalar sırasında tavanında çökme meydana geldi. Çevredeki esnafın durumu ekipleri bildirmesi üzerine olay yerine itfaiye ve sağlık ekipleri geldi.

 

Olayda yaralanan Fevzi Özgür ve Sebahattin Acar'ın Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Yaralılardardan Şeyhmus Çakmak, Seyit Gezelge ve Metin Pala'ya ise olay yerinde müdahaleleri yapıldı. 

 

Olay yerine gelen İzmir Vali Yardımcısı ve Konak Kaymakam Vekili Fatih Ahmet Kurt, işçilerin çöken kalaslar yüzünden yaralandığı bilgisini verdi. 

 

Konağın 30 yıllığına Vakflar Bölge Müdürlüğü'nden İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kiralandığı öğrenilirken, Büyükşehir Belediyesi yetkilileri de çöküntünün müteahhit firmanın çalışmalarından kaynaklandığını ileri sürdü. 

Habertürk, 09.05.2012

MARK TWAIN'İN İSTANBUL'U KALEME ALDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

 

Amerikalı yazar Mark Twain 1867 senesinde Kutsal Topraklar’a düzenlenen bir gezi sırasında İstanbul’u da ziyaret etmiş ve ilginç üslubuyla dönemin İstanbul’unu betimlemişti.
 

Quarker isimli gemiyle, Ağustos 1867 İstanbul'a geldiği düşünülen Twain, o dönemin diğer Batılı gezginleri gibi İstiklal Caddesi'nde yer alan bir otelde kalmış ve "The Innocents Abroad or The New Pilgrims' Progress" başlıklı kitabında Tarihi Yarımada, Haliç ve Üsküdar ve çevresine yer vermişti.

 

Deniz yoluyla İstanbul'a ulaşan yazar ilk olarak şehrin coğrafi konumunu betimlerken, şehri "(...) Demirlediğimiz yerden bakınca şimdiye kadar gördüğümüz en güzel kent" şeklinde nitelendiriyor. Ancak şehre ayak bastığında bu "çekiciliğin ve soylu görüntünün" kaybolduğunu söyleyen yazar, "Kıyıya doğru yola çıkışınızdan geri dönüşünüze kadar geçen zaman içinde nefret ediyorsunuz bu şehirden. Kara uçsuz bucaksız bir sirkti. Daracık sokakları, arı kovanlarından daha kalabalıktı. (...)" sözlerine yer vermiş. Sokakları, dükkanları, sosyal ortamı aynı eleştirel üslupla betimleyen yazar "İstanbul'da bir sokak, insanın görmesi gereken bir yer, ancak sadece bir kez" diyor.

 

 

Batılı gezginlerin oldukça ilgisini çeken ve İstanbul'da en çok betimlenen yapılardan birisi olan Ayasofya için ise Twain çağdaşlarıyla aynı görüşü paylaşmamaktadır: "Ben Ayasofya Camisi'nden pek etkilenmedim. Zevksizin biriyim, ondan herhalde. Neyse, lafı uzatmayalım. Ayasofya, kafir diyarının en yaşlı ve külüstür alanı. İlgi çekmesinin tek nedeni bir Hristiyan kilisesi olarak yapılıp Müslüman fatihler tarafından pek fazla değiştirilmeden camiye çevrilmesi. (...)

Kubbenin St. Pierre'inkinden daha muhteşem olduğu söyleniyor ancak pisliği kubbesinden daha müthiş, bundan hiç söz eden yok. (...) Her yer ak saçlı geçmişin izlerini taşıyor, ama güzellikten yoksun, duygu yaratmaktan uzak. (...) Ayasofya'yı kendinden geçerek övenler, o lafları, her kiliseyi 'değerli eleştirmenlerin pek çok yönden dünyada eşi görülmedik, fevkalade bir yapı olarak kabul ettikleri' diye anlatan gezi rehberlerinden ezberlemişlerdir mutlaka."

 

 

Binbirdirek Sarnıcı'na da kitabında yer veren Twain, Kapalıçarşı'yı ise "İstanbul'daki Büyük Çarşı'yı tek bir çatı altında belki binlerce küçük dükkanın toplandığı ve üstü kemerli, dar sokaklar tarafındn sayısız küçük bloklara bölünmüş dev bir kovan" diye anlatmanın yeterli olduğunu ve yapının görülmeye değer bir yer olduğunu belirtiyor. Kapalıçarşı'da dikkatini çeken ise sosyal doku olmuş ve "Çarşı, hayat, hareket, ticaret, pislik, dilenci, eşek, seyyar satıcı, hamal, derviş, alışverişe çıkmış soylu Türk kadınları, Yunanlılar ve dağlardan, en uzak yörelerden gelen garip kılıklı, garip görünüşlü Müslümanlarla dolu" sözlerine yer vermiş.

 

İstanbul'da dönemin gazeteciliğini de eleştirel bir gözle değerlendiren yazar, genel olarak gezginlerin yaptığı üzere bir Türk hamamını ziyaret etmiş ve hayalkırıklığını "Doğu'yu anlatan gezi kitaplarıyla aldatıldığımı düşündükçe sabah kahvaltısında bir seyyahı yiyesim geliyor" diyerek ifade ediyor. Yıllar boyunca Türk hamamının mucizelerini düşlediğini dile getiren yazar ziyaretini ise şöyle anlatıyor: "Beni mermer karolarla kaplı, büyük bir avluya aldılar. Avluyu çevreleyen balkon tarzındaki geniş bölmelerin trabzanları boyasız, yollukları köhneydi. Bölmelerdeki büyük, harap sandalyelerin kirli şilteleri, üzerlerinden geçen dokuz kuşağın izlerini taşıyordu. Geniş, çıplak ve iç karartıcı bir yerdi burası. Avlu ambara, bölümler ahıra benziyordu. (...) Zindan şimdi sıcak havayla dolmuştu. Beni daha yüksek ısıya dayanacak kadar ısıttıktan sonra ıslak, kaygan, buhar dolu bir odaya alıp ortasındaki platformun üzerine yatırdılar. (...) Sıcak suları seller gibi üzerime döktükten sonra başıma bir sarık sardı, vücudumu da kuru masa örtüleriyle kundakladı. Bölmelerdeki tavuk kümesi gibi yerlerden birine götürüp Arkansas gibi yataklardan birini işaret etti. Sıska hizmetkar yine nargile getirdi ama hemen geri postaladım. Ardından şairlerin kuşaklar boyu vecd ile övdükleri dünyaca ünlü Türk kahvesi geldi. Doğu lüksüne ilişkin düşlerimden kalan son umutla kahveye sarıldım. Bu da bir başka aldatmacaydı".

 

Dönemin seyahat kültürü sonucu büyük talep gören seyahatnamelerde yazılanların aksine Doğu'nun yapılarına ve sosyal hayatına bambaşka bir perspektiften bakan Mark Twain'in, eleştirel ve eğlenceli üslubuyla kaleme aldığı seyahatnamesi yazarın okunması gerekli eserlerinden birisi.

Arkitera, Haber: Betül Atasoy, 08.05.2012

"AZINLIK VAKIFLARINA YAPILANI BUGÜN KABUL EDEMEYİZ"

 

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Vakıflar Haftası’nın açılış konuşmasında, “Ülkemizde uzun yıllar farklı sebeplerle, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız azınlık cemaatlerimizin vakıflarına karşı bugün kabul edemeyeceğimiz bir tutum sergilenmiştir. Cemaat vakıflarının mallarının iadesi noktasında ölçümüz hak ve hukuk olacaktır” dedi.

 

Arınç dün TBMM Tören Salonu’ndaki etkinlikte, geçen yıl Vakıflar Yasası’nda yapılan değişiklikle cemaat vakıflarına ait 88 gayrimenkulden 18 taşınmazın iade edildiğini bildirdi. Arınç şunları söyledi: “Vakıflar meselesini ülkenin en önemli meselelerinden biri olarak görüyoruz. Çünkü bizim medeniyetimiz bir vakıf medeniyetidir. Bugünkü millet şuurumuzu, bugünkü sağlam sosyal dokumuzu bu anlayışa borçluyuz. Biz vakıf deyince, bu topraklarda yaşamış, dini, inancı, etnik kökeni farklı da olsa, bizimle aynı kaderi paylaşmış, aynı havayı solumuş tüm farklı düşünce ve inançlara sahip insanların vakıflarına da aynı saygı ve özenle yaklaşıyoruz. Maalesef ülkemizde uzun yıllar farklı sebeplerle, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız azınlık cemaatlerimizin vakıflarına karşı bugün kabul edemeyeceğimiz bir tutum sergilenmiştir. Ancak biz hayır amacıyla kurulan vakıfların her ne sebeple olursa olsun, faaliyetlerinin durdurulması, taşınmazlarına el konulmasına rıza gösteremeyiz. Çünkü bizim hak ve adalet anlayışımız buna müsaade etmez. Bizler, sadaka taşlarıyla yoksulları gözeten, kuşlar için bile vakıf eserleri oluşturan, müstesna ruha sahip ecdadın mirasçılarıyız. Bize de düşen bu ince, bu destansı anlayış ile aynı istikamette yürümektir.”  

Hürriyet, 08.05.2012

TARİHİ GÜRÜLTÜYE KURBAN EDİYORUZ

 

 

Erzurum’da tarihi eserler civarında verilen konser, yapılan şenlik ve gösterilerin, gürültü kirliliğine yol açarak tarihi eserlere zarar verdiği açıklandı.
 

Tarihi yapı olarak nitelendirilen mimarlık-mühendislik eserlerinin, zamana ve iklim koşullarına bağlı olarak malzeme kayıp-aşınmaları, yer yer zeminde oluşan problemlerden kaynaklanan elverişsiz yüklemeler gibi yapının ayakta durmasını ve geleceğe taşınmasını engelleyebilecek düzeydeki etkilere maruz kaldığını söyleyen Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Dilek Okuyucu, bilinmeyen çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekti. Okuyucu, “Günümüz kent yaşamının en hareketli bölgelerinde yer almak durumunda kalan, çok özel ve tarih-kültür mirası olarak değerlendirilen pek çok tarihi yapı hava kirliliği, gürültü kirliliği, kullanım ve zaman zaman onarım-restorasyon hataları ve hatta asit içeriği yüksek kuş dışkıları, vb. nedeniyle çok büyük yapısal zararlar görmektedir. Bu noktada, trafik ve gürültü (ses) kaynaklı etkilere özel bir parantez açılmalı; trafik ve gürültü (ses) kaynaklı titreşimlerin tarihi yapılar üzerindeki etkisi, günümüz sosyal yaşam koşulları da dikkate alınarak titizlikle ele alınmalı ve incelenmelidir” dedi.
 

Tarihi yapılar ve tarihi yapıların komşuluğundaki meydan ve bahçelerin sıklıkla sanatsal faaliyetler için kullanıldığına dikkat çeken Okuyucu, bu faaliyetler esnasında oluşan, yüksek şiddetteki ses dalgalarının tarihi yapıya ve özellikle yapı elemanlarını bir arada tutan harç malzemelerine zarar verdiğini anlattı. Okuyucu, “Bu nedenle, bu tür yapıların yüksek şiddetli ses titreşimlerinden zarar görmemesi için gerekli ses şiddeti ve ivme ölçümleri yapılmalı ve önlemler alınmalıdır. Tarihi yığma yapıların, hepsinin ayrı ayrı kendine has harç, yığma malzemesi ve mimari özellikleri bulunmaktadır. Aynı dönemde yapılmış olsalar dahi özellikle malzemelerin dayanım ve diğer mekanik özellikleri bakımından sınıflandırabilmeleri ve genelleme yapılabilmesi inşaat mühendisliği bilim dalı açısından pek mümkün değildir. Bu nedenle, yüksek şiddetteki ses ve trafik titreşimlerine maruz kalan bir tarihi yapı tekil olarak ele alınmalı ve bu etkiler altındaki davranışı inşaat mühendisliği bilimi açısından incelenmelidir” şeklinde konuştu.
 

Tarihi yapıların seslerden etkilenmesi hususunda desibel ayarlarının değişken olduğunu anlatan Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Dilek Okuyucu, “Genel olarak, bu tür yapılar kaç desibel şiddetindeki sese dayanır? şeklinde bir soru akla gelmektedir. Bunu belirlemek çok kolay değildir. Bahsettiğim gibi, her tarihi yapı tekil olarak ele alınması gerektiğinden bu sorunun cevabı da yapıdan yapıya değişecektir. Bunun için öncelikle, incelenen tarihi yapıya gelen titreşimler, yapıya ulaşan sesin şiddeti ivme büyüklüğü  ölçülmeli, ardından da yapıdaki harç ve varsa sıva – cam gibi malzemelerin dayanımları belirlenmeli; daha ileri bir aşama da ise yapının tümü uygun yöntemlerle bilgisayar ortamında modellenerek bu yüklemelerin yapıda oluşturduğu etkiler topyekün olarak incelenmelidir” dedi.
 

Bölgede ki tarihi yapıların çok büyük bir kısmının, yığma taş tuğla yapılar olduğuna dikkat çeken Erzurum Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Dilek Okuyucu, “Taşlar arasındaki değişik muhtevalı harçlar ve yer yer kullanılan metal kenetler, yığma yapı elemanlarını bir arada tutan malzemelerdir. Ses, dalgalar halinde yayılarak erişebildiği noktadaki tarihi yapı üzerinde titreşimler oluşturur ve bu titreşimler yapı üzerinde ek yüklemeler olarak ele alınır. Benzer şekilde, tarihi yapı komşuluğunda akan trafikte hareket halindeki araçlar da tarihi yapıya etkiyecek titreşimler ve buna bağlı olarak ek yüklemeler oluşturabilmektedirler. Bu yüklemeler, gevrek yani kırılgan olarak nitelendirilen cam, harç, sıva gibi malzemelerin dayanım sınırlarını aşabilmekte ya da dayanımından düşük değerlerdeki yüklemelerin çok kez tekrarlanması ile hasar görmesine sebep olabilmektedirler” diye konuştu.

Eruzurm Gazetesi, Haber: Hanifi Aksakal, 08.05.2012

ANAYASANIN KÜLTÜREL İÇERİĞİ

 

Yeni anayasa çalışmaları içinde yer alması gereken kültürle, sanatla ilgili içerik konusunda Bülent Eczacıbaşı imzalı bir mektup aldım.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), kültürel, sanatsal etkinliklerin yanı sıra kültür politikalarının geliştirilmesi alanında da çalışmalar yapıyor.

Yeni anayasa çalışmalarına katkı konusunu işleyen mektuptan, çalışma amacını açıklayan bir bölümünü yazıma aldım:

“İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) olarak, düzenlediğimiz kültürel ve sanatsal etkinliklerin yanı sıra kültür politikalarının geliştirilmesi alanında da çalışmalar yürütüyor, ülkemizin bu konuda ilerlemesine katkıda bulunmak amacıyla raporlar hazırlıyor, seminer, konferans ve atölye çalışmaları düzenliyoruz.

Bu çalışmalar kapsamında ve TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu tarafından yürütülen anayasa yapım sürecine paralel olarak kültürel yaşama katılma, erişme ve katkı sağlama hakkının anayasamıza eklenecek yeni bir maddeyle korunmasına yönelik bir çalışma yürüttük. Bu süreçte İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Turgut Tarhanlı’nın katılımıyla kültür kurumlarına yönelik bir toplantı da düzenledik. Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni anayasa sürecinin, kültür-sanat alanını doğrudan ilgilendiren kültüre erişim, kültürel demokrasi, ifade ve yaratıcılık özgürlüğü gibi temel kavramlar çerçevesinde ele alındığı toplantının devamında, yeni anayasa için ‘Kültürel Yaşama Katılma, Erişme ve Katkı Sağlama Hakkı’ başlıklı bir madde önerisi hazırlayarak Uzlaşma Komisyonu’na ilettik.”

Rapordan önemli, yeni anayasa metnine alınmasını benim de uygun gördüğüm bölümlerin bir kısmını sizinle paylaşıyorum:

-  Devlet kültürel kimliğe dayanarak yapılan ayrımcılığı ve ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddeti kışkırtma sonucunu doğurabilecek ulusal, ırksal ya da dini nefret savunuculuğunu önlemek için gerekli tedbirleri alır. Bu amaçla, birey ve toplulukların kültürel kimliklerine bağlı olarak maruz kaldıkları her türlü önyargıyı ortadan kaldırmak üzere medya, eğitim kurumları ve diğer yollarla kamusal kampanyalar yürütür.

-  Herkes kültürel yaşama katılma, erişme ve katkı sağlama hakkına sahiptir. Kültürel yaşam, bireyin ve birey topluluklarının bir dünya görüşü inşa etmelerine aracı olan yaşam tarzları bağlamında, dili, sözlü ve yazılı edebiyatı, müzik ve şarkıları ve diğer sanat dallarını, sözlü olmayan iletişimi, din ve inanç sistemlerini, ayin ve törenleri, spor ve oyunları, üretim yöntemlerini ya da teknolojilerini, doğal ya da insan yapısı çevreleri, besinleri, giysileri, konutları, adet ve gelenekleri ifade eder.

-  Devlet, kültürel yaşama katılma, erişme ve katkı sağlama hakkını doğrudan ya da dolaylı yollarla engellemekten kaçınır ve bu hakkın üçüncü kişiler tarafından engellenmesini önlemek ve tam anlamıyla hayata geçirilmesini sağlamak amacıyla her türlü yasal, idari, yargısal ve mali tedbiri alır.

-  Devlet, kültür ürün ve hizmetlerinin varlığını, kültürel demokrasi anlayışı çerçevesinde, temin ve teşvik eder; bunların herkesin fiziksel ve mali açıdan erişilebileceği, toplumun kültürel çeşitliliğine uygun veya uyarlanabilir ve farklı kültürel kimliğe sahip unsurları açısından kabul edilebilir olmasını güvence altına alır ve destekler.

-  Kültürel Yaşama Katılma, Erişme ve Katkı Sağlama Hakkı başlıklı anayasa maddesi önerisi, 16 Aralık 1966 tarihli BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin denetim organı olan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin 220 Kasım 2009 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 43. oturumda, sözleşmenin 15. maddesi çerçevesinde kabul edilen 21 sayılı Genel Yorum Kararı esas alınarak hazırlanmıştır.

-  Kültürel haklar insan haklarının ayrılmaz bir parçasıdır; diğer haklar gibi evrenseldir; bölünemez, birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkilidir. Kültürel hakların tam anlamıyla desteklenmesi ve bu haklara saygı gösterilmesi, insan onurunun korunması ve çok kültürlü ve çeşitliliklerden oluşan bir dünyada, bireyler ve topluluklar arasında olumlu toplumsal etkileşimin sağlanması açısından temel önem taşımaktadır.


* * *


Kültür politikaları için yapıcı öneriler konusunu sürdüreceğim.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 07.05.2012

 

******


KÜLTÜREL YAŞAMA KATKIYI NASIL SAĞLAYABİLİRİZ

 

Dün, hazırlanacak olan yeni anayasa için düzenlenen önemli bir rapordan bölümler yayınladım.

Çünkü anayasal haklarda birçok unsur gözetilir ama kültür bölümü çok yüzeysel geçer.
Parti programları için de geçerlidir bu yalınkatlık. Birçok konuda ayrıntılı bilgi verilir, kültür/sanat bölümünde ise yasak savma kabilinden birkaç satır vardır. Ne yazık ki seçmen de kültür konusunda ayrıntılı bir bilgiye gereksinim duymamaktadır.


Anayasayı hazırlayanların, yazacak olanların bu kez kültüre, kültür politikalarına ağırlık vermeleri gerekir, zorunludur.


Bazı kavramları kullandığımızda onun içini doldurmalıyız, yoksa içi boş kavram kargaşası yarar yerine zarar verir. Göz önünde bulundurulması gereken önemli özelliklerden biri, kültürün çoğulcu coğrafyasını ihmal etmemektir.


Devlet bunları anayasal hak koruması altına almalıdır.


Katkı için hazırlanan bu öneriler toplamındaki kavram başlıkları şöyle:


* * *


- Katılım, herkesin bireysel olarak, başkalarıyla birlikte ve bir topluluk ya da grup içerisinde serbestçe hareket etme, kendi kimliğini seçme, bir ya da birden çok toplulukla kendini özdeşleştirme ya da özdeşleştirmeme ya da bu tercihini değiştirme, toplumun siyasal yaşamına katılma, kendi kültürel faaliyetleriyle uğraşmayı kapsar.
- Erişim, herkesin bireysel olarak, başkalarıyla birlikte, bir topluluk ya da grup içerisinde, eğitim ve enformasyon yoluyla kendinin ve başkalarının kültürünü bilme, anlama ve kültürel kimliği tam anlamıyla dikkate alan nitelikli eğitim ve öğretim görme hakkını kapsar.
- Kültürel Yaşama Katkı Sağlama ifadesi, herkesin toplumun maddi, manevi, zihinsel ve duygusal ifadelerinin yaratılmasına katılma hakkına atıfta bulunmaktadır. Bu hak, bir bireyin ait olduğu topluluğun gelişimine katılma ve bireyin kültürel haklarından yararlanmasını etkileyen politika ve kararların tanım, geliştirme ve uygulama süreçlerine katılma hakkıyla desteklenmektedir.
- Erişilebilirlik, bireylerin ve toplulukların kültürden tam anlamıyla yararlanmaları için kırsal ve kentsel bölgelerde ayrım gözetmeksizin herkesin fiziksel ve mali açıdan erişebileceği etkili ve somut fırsatları kapsar.
- Uygunluk, belirli bir insan hakkının belirli bir kültürel tarz ya da bağlama uygun ve bu bağlamla ilgili, yani azınlıklar ve yerli halklar dahil, bireylerin ve toplulukların kültürüne ve kültürel haklarına saygılı olacak şekilde gerçekleşmesini ifade eder.
- Uyarlanabilirlik, kültürel yaşamın herhangi bir alanında devletin kabul ettiği ve bireylerin ve toplulukların kültürel çeşitliliğine saygı göstermesi gereken strateji, politika, program ve tedbirlerin esnekliğini ve ilgililiğini ifade eder.
- Kabul edilebilirlik, devletin kültürel haklardan yararlanılmasını sağlamak üzere kabul ettiği yasa, politika, strateji, program ve tedbirlerin ilgili bireyler ve topluluklarca kabul edilebilecek bir şekilde hazırlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir.


* * *


Yukardaki yaklaşımlar, kültürün bir anayasal hak olduğunu kanıtladığı kadar, demokratik, çoğulcu, fırsat eşitliği taşıyan bir anlayışı savunmaktadır.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 08.05.2012

SİİRT MAĞARALARI İNCELENİYOR

 

Kültür ve Turizm Müdür Vekili Remzi Uslu, mağaraların incelenmesi için MTA Genel Müdürlüğüne başvurduklarını ve buradan gelen ekiplerle mağaraların inceleneceğini söyledi.

 

Başta Botan Vadisi'nde bulunan mağaralar olmak üzere Siirt'teki birçok mağaranın tarihte insanlar tarafından mekan olarak kullanıldığı için kültürel bir değer taşıdığını belirten Uslu, bunları ortaya çıkarmak ve bilimsel bir şekilde incelemek istediklerini belirtti.

Uslu, “Siirt’te çok sayıda mağara bulunduğunu ve bunların önemli bir kısmının tarihte insanlara tarafından mekan olarak kullanıldığını biliyoruz. Özellikle Botan Vadisi'nde bulunan mağaralar dikkat çekmektedir. 2003 yılında Valiliğimizce bu konuda amatör bir araştırma yapılmış ve bu çalışma kitap haline getirilmişti. Şimdi bu çalışmanın verileri ışığında bilimsel bir çalışma yaparak bu mağaraların gerçek durumunu ve kültürel değerlerini araştırmak istiyoruz." dedi.

 

Mağaraların bilimsel olarak incelenmesi için MTA Genel Müdürlüğüne başvurduklarını ifade eden Uslu, buradan iki heyet gelerek çalışma yapacağını söyledi. Uslu, "Ön araştırmayı yapacak olan ekiple 8 Mayıs gününden itibaren çalışmalara başlayacağız. Araştırmaya ilden konu ile ilgili teknik elemanlar ile ÇEKÜL Vakfı İl Temsilcisi Ayhan Mergen de katkı yapacaktır. Ön araştırmada incelenecek Mağaraların belirlenmesinin ardından ikinci bir heyet gelerek bu mağaraları inceleyecek” diye belirtti.

Turizm Gazetesi, 07.05.2012

MISIR'A AİT 80 TARİHİ ESER İADE EDİLİYOR

 

Mısır'ın farklı dönemlere ait tarihi eserlerini Belçika'dan geri alacağı bildirildi.

 

Mısır Tarihi Eserler'den Sorumlu Devlet Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, 2 yıl önce Brüksel'e kaçırılan 80 tarihi eserin, Belçika Mahkemesi'nin kararı üzerine Mısır'a iade edileceği belirtildi.

Tarihi eserler, Mısır uyruklu bir kadın tarafından ülke dışına ahşap bir heykel içinde kaçırılmış, ele geçirilen eserler daha sonra incelenmek üzere Brüksel Ulusal Müzesi yetkililerine teslim edilmişti.

Bakanlık, iade edilecek 80 farklı eserin Tarih Öncesi Dönem, Antik Mısır, Yunan-Roma, Kıpti ve İslam medeniyetine ait olduğunu açıkladı.

Habertürk 07.05.2012

ALTLARI OYULAN TARİHİ KÖŞKLERE DESTEK

 

 

Maslak’taki Ayazağa Kültür Merkezi inşaatının 14 metre derinlik öngörülen temel kazısı devam ediyor. Yıkılmasınlar diye beton istinat duvarları yapılan Ayazağa Kasrı, Süvari Köşkü ve Çinili Köşk bir kartal yuvası görümünde.

 

Kültür ve kongre merkezi yapımı için 1988’de İstanbul Kültür  Sanat Vakfı’na (İKSV), 4 yıl önce de Multi TurkMall’a devredilen Ayazağa Haznedar Çiftliği’ndeki temel kazı çalışmaları hızla devam ediyor. Yeni inşaat nedeniyle yıkılmasınlar diye beton istinat duvarları yapılan Ayazağa Kasrı, Süvari Köşkü ve Çinili Köşk bir kartal yuvası görümünde. Üç tarihi köşkün ortasındaki, eski adıyla Ayazağa Kültür Merkezi inşaatının 14 metre derinlik öngörülen temel kazısı devam ediyor.

Projede yerin 14 metre altında konser, sinema ve konferans salonlarının yanısıra butik mağazalar ve restoranlar yer alıyor. Yüzeyde, rock konserlerinin izleneceği açık bir konser alanı planlanıyor. Projenin yüzde 15’i ticari kullanıma açılmış. 2013’te tamamlanacağı açıklanan, ‘Nova Maslak’ adı verilen proje 4 cumhurbaşkanı, 8 başbakan, onlarca kültür bakanı eskitmişti.
 

1988’de Nejat Eczacıbaşı’nın girişimleri sonunda Ayazağa’da, içinde üç tarihi yapının (Süvari Köşkü, Çinili Köşk ve Ayazağa Kasrı) bulunduğu askeri alan dönemin cumhurbaşkanı 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren’in talimatıyla, 1. Ordu tarafından İKSV’ye verildi. Ayazağa Kültür Merkezi’nin temeli 1996’da atıldı ancak inşaat 2000’de, Kültür Bakanlığı’ndan ödenek alınmaması nedeniyle durdu. 2006’da Kültür ve Turizm Bakanlığı, İKSV ve Maliye Bakanlığı’ndan bir protokolle kompleksi tamamlama görevini üstlendi. Bakanlık 2008 yılında Multi TurkMall Gayrimenkul Yatırım şirketiyle anlaştı, arazi yap-işlet-devret modeli ile 49 yıllığına bu şirkete devredildi.

 

‘Nova Maslak’ adı verilen proje, 6 bin kişilik bir gösteri merkezi, 1000 kişilik bir konser ve kongre salonu ile mimarlık müzesini barındıracak. Aynı zamanda projede, atölye, seminer ve toplantı mekanlarıyla oluşturulan ofis alanları yer alacak. Arazinin yüzde 15’inin ticari amaçlı kullanılacağı projenin 2013 yılında tamamlanması hedefleniyor. Binada kültür sanat ürünleri satan mağaza ve yatay ofisler bulunacak. Kendi ofisini de binaya taşıyacak olan TurkMall, oluşturacağı fonla bir sanat merkezi de yapacak. Merkezdeki konser etkinliklerini Pozitif düzenleyecek, kompleks içinde açılması planlanan mimarlıkla ilgili bölümü ize Arkitek grubu üstlenecek. Kültürel etkinlik de yapılacak, otomobil tanıtımı da. Projenin 2013’te tamamlanması öngörülüyor.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 07.05.2012

BİSİKLETLİ ÇOCUĞUN YOLU BİZANS SURLARINA ÇIKTI

 

 

Kadıköylü bir çocuğun İstanbul Surları’na bisikletle yaptığı keşif yolculuğu, Prof.Dr. Semavi Eyice’yi, 45 bin kitabın sahibi, dünya çapında ünlü bir Bizans tarihçisi yaptı.

 

Dünyada Bizans Sanat Tarihi deyince ilk akla gelen isimlerden biri Prof.Dr. Semavi Eyice. Bugün 90 yaşını devirdi ama hala ‘sadece o bilir’ düşüncesiyle dünyanın dört bir yanından gelen bilim insanlarının sorularını cevaplıyor. Biz de aklımızdaki pek çok soruyla Suadiye’deki evine konuk olduğumuz Eyice’yi ‘Bir doksan yıl daha yaşayamam’ diyerek yarım kalan eserlerini tamamlamaya çalışırken buluyoruz. Kentin canlı tanığına ‘İstanbul nasıl kurtulur?’ diye soruyoruz.

Kendimizi Prof. Eyice’nin yüzünde bazen 1920’li yıllarda papaz okulundaki bir öğrenci, 1930’lu yıllarda bisikletle İstanbul’u keşfe çıkmış bir çocuk, 1940’larda bombardıman altındaki Almanya’da canını zor kurtaran üniversiteli Türk, 1950’lerde ilk İstanbul kitabını hazırlayan araştırmacının heyecanına tanıklık ederken buluyoruz. Bazen de 60, 70, 80, 90’lı yılların’asabi’ Bizans uzmanı, 2000’li yılların ‘kitaplığını bağışlamış’ bir araştırmacının acısı canlanıyor gözlerimizin önünde... Ve sorumuza beklemediğimiz bir yanıt alıyoruz: “İstanbul bitti. İstanbul’u İstanbullu’dan kurtarmak lazım.”

 

Kadıköy’deki papaz okulunda öğrenime başlayan bir çocuğun dünya çapındaki Bizans ve İstanbul uzmanına dönüşmesine uzanan yolculuğunun kökeninde, Romalı şairlerin şiirlerine konu olan bir köy olabilir mi?

Efendim, ben 9 Aralık 1922’de İstanbul’da doğdum. Daha doğrusu hikayenin esası şöyle. Evet. Dedelerimin köyü ormanları ve gemiciliğiyle meşhur Romalı şair Papillus’un şiirlerine konu olan Amasra’dır. Anne ve baba tarafından iki dedem, burada gemicidir. Rahmetli dedem Mustafa Efendi, akıllı bir adammış. Bakınıyor ‘Hanım’ diyor, ‘Bu oğlanlar burada büyürse ya balıkçı olur ya kayıkçı. Giy çarşafını, oğlanları da al, gidiyoruz İstanbul’a. Sene 1980’ler. O zamanlar Karadeniz’in tarafından gelenlerin yerleştiği Cibali tarafında ev kiralıyor. Gemi marangozuyken ahşap evler yaparak geçinmeye başlıyor. Büyük oğlu Kamil Bey, benim babam. Sınıf üçüncüsü olarak deniz subayı oluyor. Trablusgarb ve Çanakkale’de görev alıyor. Birinci Dünya Harbi yıllarında Amasra’dan İbrahim Kaptan’ın küçük kızı Hatice Hanımla evleniyor. Bu evlilikten ağabeyim Suavi Kadıköy’de ve ben Selimiye’de dünyaya geliyorum. Daha sosyetik olduğu için ‘Kadıköylüyüm’ diyordum. Kadıköy’de bir papaz okulunda Fransızca öğrendim. Saint Joseph’teki genç papazlardan bayağı dayak yedik. 1919’dan 1923’e kadar hepsi kral gibi yaşamışlar, sonra çekip gitmeleri ağarlarına gitmiş. 1933’de bir rivayet çıktı, yabancı okullarda öğrencilere Katoliklik aşılanıyor diye. Babam beni Galatasaray’a aldı. Babam benim Hariciye’ci olmamı istedi.

 

Babasınız Hariciye’ci olmanızı isterken nasıl sanat tarihçisi oldunuz?

Babam ‘Ben senin Dışişlerine girmeni, Hariciyeci olmanı tercih ederim, diyordu. Ben tercihimi söylediğimde, ‘Bu tip meslekler paralı kişilerin, zengin aile çocuklarının yapacağı iş. Sen bununla başa çıkamazsın’ diyordu. Ama ‘İlla da bu olacaksın’ diye direnmedi. ‘Ben Hariciyeci olayım ama o zaman el pençe divan durmasını bileceksin! Herkesin karşısında, ‘Başüstüne beyefendi, ne buyurdunuz efendim, öyle olsun beyefendi’ diyeceksin. Ben bunu diyemem. Yapamam. Bırakın, Bizans sanatı ve arkeoloji tahsiline gideyim’ dedim.

 

Bizans ve İstanbul merakı nasıl başladı?

Galatasaray’da altıncı sınıftan itibaren askerlik dersi alıyorduk. Kim bilir kaç savaşa girmiş bir albaydı hocamız ama onun yerine bir gün bir üsteğmen geldi. İki öğrenciye bir ödev verdi. Bana da ‘İstanbul’un kuşatılması ve Fetih’ düştü. İstanbul’un fethine ilişkin Türkçe bir şey yoktu.

Kadıköy’de büyüdüm ama İstanbul tarafını bilmiyorum.’Şu İstanbul’u keşfedeyim ben bir göreyim’ dedim. Bisiklet üstünde, İsviçreli Seyyah Ernest Mamboury’nin rehberiyle İstanbul’u dolaşmaya başladım

 

Tarihi İstanbul’u ilk gördüğünüzde, dolaştığınızda ne hissettiniz?

Surlara hayranlıkla baktım. Sonra, Mamboury’nin kitabının kaynakça bölümündeki surlar, camiler, kiliseler hakkındaki kitaplarından bir liste çıkardım. Galata Kulesi’nin izhasında küçük bir Rum sahafına gittim. Listeye bakıp ‘Allah allah, ne yapacaksın bu kitapları’ dedi. ‘Ben meraklıyım, almak istiyorum bu kitapları’ dedim. Sonra ahbap olduk. Patriya Kias, 1960’larda bilmiyorum hangi sebepten sürüldü. 30 sene ahbaplığım vardı. ‘Adamı bir arayayım’ dedim. Atina’da zenginlere nadide eserler satan çok şık bir kütüphane açmıştı. Beni görünce kucakladı. İstanbul’da beğendiği kıymetli kitapları evinde kendisine saklıyordu. Tıklım tıklım nadide kitaplar doluydu. Bir alavera döndü, kitapları buradan  paketlediler yolladılar. Bu yanlış bir şeydi, hukuken yabancı kitabın dışarı çıkmaması gerekirdi.

 

İstanbul üzerine ilk eseriniz ne oldu?

Benim ilk kitabım, 1955’te yedek subayken yazdığım İstanbul kitabı oldu. O kitabı benden, Finlandiya’dan bile istediler. Türkiye’deki ilk Bizans kongresi için hazırlamıştım. Kağıthane’deki yedek subay okulundan çarşamba günleri izinli çıkar, denize girer, provaları yazar, sabah altıda askere giderdim. Böyle hazırladım kitabı ama Bizans kongresinde bir talihsizlik oldu, 6 - 7 Eylül olayları çıktı.

 

Üniversite yıllarınıza dönecek olursak, neden Türkiye’de değil de savaşın en yoğun yaşandığı dönemde Almanya’da okudunuz?

Liseden mezun olduğumda, sene 43. ‘Ben Bizans sanatı uzmanı olacağım’ dedim. O zaman da bu bizim üniversite biraz cansız. Bir Ankara Dil Tarih Coğrafya var bir de İstanbul Üniversitesi. O sırada İkinci Dünya Harbi’nin en hareketli yılı, sene 43. İngiltere’ye gitmek imkansız neredeyse. Amerika’ya zaten bahis konusu değil. Ben Fransız kültürü aldım ama Fransa işgal altında. Gidilebilecek bir Almanya var, o da yabancı öğrencilere kolaylıklar sağlıyordu.

 

Savaş zamanı Almanya’ya gitmeniz ailenizi korkutmadı mı?

Korktukları muhakkak. Bir de şeyden çekindiler, burada kalırsam beni yaka paça herkesi askere alıyorlar. Bir defa da askere aldıklarının kolay kolay yakasını bırakmıyorlar. Evet, o zaman lise mezunları da yedek subay oluyor ama asker oluyorsun yav şakası yok işin! Ondan sonra askeriyede dört sene kaldıktan sonra bir daha okumak olur mu!

 

Nasıl gittiniz Almanya’ya?

Dört tane bavulum vardı. Kışlıklar bilmem neler, o zaman ekmek bile karneyle. Annemler evde ekmek yememişler, onları bile bavulunun içine koymuş. Somon ekmeği. Sirkeci Garı’ndan saat 10’da kalktı Almanya treni. Benden başka bir yolcu yok.

 

Almanya’da neler yaşadınız?

Berlin’e gittim. Eğitim Bakanlığını buldum. Dört tane duvar kalmış geriye, kimbilir  kaç tane bomba yemiş. İçinde insan bile yok. Evet bir zamanlar bakanlıkmış ama şimdi bakanlığa benzer bir tarafı yok. Dediler ki sen pulunu yapıştır, dilekçeni yaz, mektup at. Bunu yaptım, 15 gün sonra, adresime cevap geldi: ‘Berlin Üniversitesi’nde falan dalda eğitiminize devam etmeniz uygun görülmüştür.’ Almanya’dan ayrılırken yer olmadığı için iki bavulumu istasyonda bıraktım. O iki bavul, dört sene sonra İstanbul’da beni buldu ve Almanlar bana gönderdi. O kan ateş içindeki ülkede bavullar dolaşmış, çemberlerle takviye etmişler, adresimi bulup bana ilettiler. Gelin görün ki sulh içindeki şu memlekette, hayatımda hiç sahip olamadığım bir arabanın plakasıyla dört tane trafik cezası benim evime geldi.

 

Siz 1930’lı yıllardan itibaren İstanbul’un hızlı değişimine tanıklık etmiş bir bilim insanı olarak 50 yıl sonra nasıl bir İstanbul görüyorsunuz? İstanbul nasıl kurtulur?

İstanbul artık karekteri olmayan bir şehir oluyor. İstanbul’u biz harcadık ve harcamaya devam ediyoruz. Kalanı korumak için, gelişigüzel trafiğe yasak diye kapatmakla bu iş olmaz. Düşünmek lazım.  Abide eserleri ezmeyen yapılaşma olması lazım. Butik parklar yapılması lazım. Selvi ve çınar İstanbul’un tabi ağaçları. İstanbul’da semt aralarında yeşillik sağlayan küçük Gülhaneler yapmak lazım. Semt meydanları olacak.  O çeşmeler kurumuş açılması lazım. Ağaçlar kesilmiş konulması lazım. İstanbul bitti. İstanbullu kalmadı. İstanbul’u İstanbullu’dan kurtarmak lazım.

 

Şu anda Türkiye’de, dünya çapında iyi bir Bizans tarihi uzmanı var mı? Sizin Türkiye’de ‘El verdiğiniz’ bir öğrenciniz, akademisyen hiç olmadı mı?

Ben Avrupa’da da tanınmıştım. Övünmek değil ama gerçeği söylüyorum. 90 yaşındayım. Almanya, Fransa, İsviçre, İtalya’daki üniversitelerde misafir profesör olarak ders verdim. Dünyanın çeşitli ülkelerinde seri konferanslar verdim.  İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde Bizans sanatı üzerine ben konuşma yapıyorum diye çıkmak kolay.  Ama Sorbonne’da bunu yapabilir mi, bilemiyorum. Asistanlarım da ayrı bir acıklı hikayedir.  Bana  kadro vermedikleri gibi, yanımda asistan kadrosu da yoktu. 

 

Kitaplığınızda kaç eser vardı? 70 yılda topladığınız kütüphanenizden ayrılmak zor olmadı mı?

45 bin. Bedelinin de altında gitti aslında ama bir defa hanım şikayet etti. İkincisi benden sonra yarın öbürgün şunun bunun elinde nice büyük kütüphanelerin nasıl yağma edildiğini gördük. Dağılmasın istedim. İçimde bir uktedir. Hala içim yanar. Hala üzgünüm.  Bir kere gittim kitaplarımın bulunduğu kütüphaneye. İstediğim kitaplar bile bulunmadı. Hala çok üzgünüm.

Star Gazete, Haber: Selim Efe Erdem, 06.05.2012

DENİZLİLİ USTA,RÜYADAKİ DEFİNE PEŞİNE DÜŞTÜ

 

 

Denizli'nin Tavas İlçesi'nde inşaat ustalığı yapan Erkan Taş (43), rüyasında gördüğü defineyi bulmak için kazı çalışmalarına başladı. Resmi kurumlardan aldığı izinle kazılara başlayan Taş, rüyasında gördüğü hazineye kavuşmak için sabırsızlandığın söyledi.

Denizli'nin Tavas İlçesi'nde yaşanan olay geçtiğimiz hafta başladı. Tavas ilçe girişindeki Alpaslan Türkeş Bulvarı'na yapılacak olan altgeçit projesinde çalışan 22 yılık inşaat ustası Erkan Taş, bir rüya gördü. Rüyasında, altgeçit projesinde çalıştığı bölgede büyük bir mağara olduğunu, içinde ise define bulunduğunu gören Taş, sabah uyanır uyanmaz konuyu arkadaşı Ramazan Boyer'e anlattı. Rüyaya inan Boyer ve Taş, burada kazı yapabilmek için ne yapılması gerektiğini araştırmaya başladı. Müze Müdürlüğü, Orman Bölge Müdürlüğü, Milli Emlak Müdürlüğü ve polisten izin alan Taş ve Boyer, 4 gün önce kazı çalışmalarına başladı.


Müze Müdürlüğü, Mal Müdürlüğü ve polis eşliğinde kazıyı sürdüren ve rüyasında gördüğü altgeçidin yapıldığı alanda dua okuyan Erkan Taş, kazı işlerinin bir ay süreceğini söyledi. Kazı için 25 bin lira civarında harcama yapacağını kaydeden Taş, "22 yıllık inşaat ve yol çalışmaları ustasıyım. Rüyamda gördüğümü mağarayı inşallah bulacağım. Resmi izinlerini alarak başladığım çalışmadan ümitliyim" dedi.


Erkan Taş'ın arkadaşı Ramazan Boyer ise, arkadaşının rüyasında gördüğü mağarayı bulacaklarından ümitli olduklarını belirterek, "Ben de hafriyatçılık ve inşaat ustalığı yapıyorum. Arkadaşımı yalnız bırakmak istemedim. Dört gündür 6-7 metre kazı yaptık. Ağaçlık bölgede kazı yaptığımız yerin altı kayalık. Pazar günleri dahil saat 08.00'de başlayan kazılar saat 17.00'de son buluyor" diye konuştu.


Kazı işlerini yapan hafriyatçı Ömer İlkin de, "Arkadaşlar resmi izin alarak define arıyorlar. Bir ay sürecek kazıların sonunda ben de bir şey çıkacak mı diye merak ediyorum?" dedi.

Yeni Asır, Haber: Yılmaz Baybars, 06.05.2012

PERA'DA BİR ÖNCÜ RESSAM

 

Goya’nın etkileyici eserlerinden çok önemli seçmeler Pera Müzesi’nde görülebilir.

 

Pera Müzesi bu memleketin genç vakıf müzelerindendir. Tepebaşı’nda merkezi yerde, hoş bir binadadır. Temelde ve henüz Suna ve İnan Kıraç’ın resim koleksiyonlarından oluşuyor. Zamanla Tepebaşı’ndaki binanın genişleyeceğine ve büyüyen koleksiyonların daha rahat bir teşhir imkanı bulacağına inanıyorum. Bu konuda kamunun da diğer küçük koleksiyoncuların da desteği mühimdir.


Pera Müzesi son yıllarda fevkalade önemli yabancı koleksiyonlardan örnekleri teşhire getirdi. Rembrandt, Chagall, Picasso, Bottero, Rusya müzelerinin klasik resim koleksiyonları yanında şu sıra bir Goya sergisi var. Standart paket koleksiyonlardan biri değil; gerçekten Bilbao Güzel Sanatlar Santamarca vakfı koleksiyonları, İtalya’da Floransa Uffizzi gibi zengin müzelerden derlenen kolay görülmeyecek tablolar, ünlü tabloların eskizleri yer alıyor.


Francisco Goya öncüdür, yaşadığı dönemin çok dışında ve önünde eğilimleri, teknikleri, İspanya’nın mitolojisine ve menkıbelerine dayalı fantezileri yanında her sınıf halkın yaşayışını gayet realist ama bazen de ironi ile nakleden bir ressamdır. 18’inci yüzyılda görülmeyecek kadar derin bir mizahı aksettirir. Bu sergide 18-19’uncu yüzyıl dönemecini yaşayan bu büyük ressamın çok nadide eserleri ve onun yanında onlarca eskizi görmek mümkün oluyor. “Capriccio”lar, “Savaşın Felaketleri”, “Boğa Güreşleri”, “Atasözleri ve Zırvalar” gibi beşeriyeti daha bin yıl etkileyecek gravür koleksiyonları var. Goya’nın sanatseverleri ateş karşısında otururcasına saatlerle etkileyen bu koleksiyonlarından çok önemli seçmeler sergide yer alıyor.


İstanbul’daki Cervantes Enstitüsü birkaç yıldır İspanyol kültürünü tanıtmakta, sergi ve müzeleri gerçekleştirmekte fevkalade etkin. Biz dahi Topkapı Sarayı’nda bir “Elhamra” sergisini o sayede yapabildik. Şimdi de İstanbul’un göbeğinde bir Goya sergisi var. Goya’yı yakından tanımak için en büyük fırsat. Serginin gayet hoş ve zengin örneklerle basılan katalogunu da burada belirtmek lazım.

Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 06.05.2012

PLAYBOYUN POP ART KOLEKSİYONU SATILIYOR

 

20. yüzyıl modern sanatının en çarpıcı eserlerini toplamasıyla tanınan ünlü koleksiyoncu Günther Sachs’ın koleksiyonunun 300 parçası Londra’da satışa çıkarılıyor.

 

Sefahat dolu yaşam tarzı ve Fransız yıldız Brigitte Bardot dahil yaptığı dört evlilikle tanınan Sachs’ın 50 yılı aşkın süre boyunca topladığı koleksiyonunda Andy Warhol ve Roy Liechstein gibi Pop Art’ın önde gelen isimlerinin resimleri ve Diego Giacometti tasarımı mobilyalar bulunuyor. Andy Warhol’un Sachs portesine 400 bin sterlin fiyat biçiliyor. 1932 yılında Almanya’da varlıklı sanayici aile von Opel’in oğlu olarak dünyaya gelen Sachs 16 yaşında romantik ressam Eugene Delacroix’nin bir tablosunu aatın alarak koleksiyonerliğe başlamıştı. Sachs 2011’de intihar etmişti.

Milliyet, 06.05.2012

AYA İRİNİ'DE TURİSTİK AÇILIM

 

 

Bizansın Ayasofya'dan sonra İstanbul'daki en büyük kilisesi, 1500 yıllık Aya İrini, zengin yabancı turiste kapılarını açıyor...

 

İlk adım geçen yıl Mart ayında atıldı. Topkapı Sarayı Müze Müdürlüğü ile İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Aya İrini Anıt Müzesi'nin 'özel durumlarda' ziyaret edilebilmesi için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne görüş sordu. Genel Müdürlük, ziyaret tarihi-saati belirlenerek, Topkapı Müze Müdürlüğü'ne başvuruda bulunulması ve talebin uygun görülmesi kaydıyla özel durumlarda ziyarete açılabileceğini bildirdi.
 

Konu, Döner Sermaye İşletmesi Yönetim Kurulu'na geldi. Kurul 30 Nisan'da olumlu yanıt verdi. Aya İrini'nin, özellikle kruvaziyer gemilerle gelen yoğun ziyaretçi talebini karşılamak için, belirli kriterlere uyulması halinde ziyaret edilebileceği yönünde karar verildi. Gruplar en az 30, en çok 125 kişi olabilecek. Ücret 25 TL. Müze Müdürlüğü'nün belirleyeceği kriterlere uyulacak. Kararı Bakan Ertuğrul Günay da onayladı.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 06.05.2012

BARINAKTAN DEFİNE ÇIKTI

 

Çatalzeytin İlçesi'nde bir balıkçı barınağında define çıktı.

 

Kastamonu’nun Çatalzeytin İlçesi'nde Konaklı Köyünde bulunan balıkçı barınağında belediyenin çakıl ve deniz kumu çıkardığı sırada kumların altından 243 adet değerli sikke bulundu.

 

Kum çakıl temizleme sırasında 1 altın, 3 bronz sikke çıkması üzerine Kastamonu Müze Müdürlüğü ekiplerince yapılan incelemeler neticesinde 19 adet altın, 13 adet gümüş ve 211 adet bronz sikke olduğunu tespit etti.

 

Çalışma yapılan bölgede Çatalzeytin İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından alınan emniyet tedbirleri altında Kastamonu Müze Müdürlüğü çalışmalarına devam ediyor

Kastamonu Kent Haber, 05.05.2012

ROMA DÖNEMİNE AİT MEZAR TAŞI KORUMA ALTINA ALINDI

 

 

Muğla’nın Milas İlçesi'nde bir arazide atıl durumdaki Roma dönemine ait mezar steli korumaya alındı.

 

Milas’ın Gümüşlük Mahallesi’ndeki bir arazide yıllardır atıl durumda bulunan ve Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen, bir aileyi tasvir eden mezar steli Milas Müze Müdürlüğü tarafından koruma altına alındı.

 

Çaltılık Mevkii, Hıdırlık Tepesi bölgesinde sit alanlarının incelenmesi amacıyla araştırma başlatan Milas Arkeoloji Müzesi ekipleri, yaptıkları taramada, bugüne kadar hiç fark edilmemiş mezar steli (mezar taşı) buldu. Özel tekniklerle taşınan mezar steli, Müze Müdürlüğü bahçesine getirilerek koruma altına alındı. Arkeologların mezar steli üzerinde yaptığı araştırmada, kalıntının Roma dönemine ait olduğu, bir aile mezarını tasvir ettiği belirlendi. Stelde, 3 yetişkin insan ve bir çocuk tasviri açık biçimde görülüyor. Yetişkin insan figürlerinin baş kısmı zarar görmüş olsa da, çocuk figürü netlik taşıyor.

 

Milas Müze Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı incelemenin ardından, tarihsel varlıkların Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterine kaydedilmesi amacıyla hazırlanan dijital verilerin, Muğla Koruma Kurulu’na gönderilmesi sonucu, stelin bulunduğu bölgenin sit alanı potansiyelinin değişebilme ihtimali bulunuyor.

haberler.com, 05.05.2012

DİNAR ETNOGRAFYA MÜZESİ AÇILIYOR

 

 

Dinar İlçesi'nde restorasyonu tamamlanan Etnograf Müzesi, 6 Mayıs'ta ziyarete açılacak.

Dinar Belediye Başkanı Saffet Acar, gazetecilere yaptığı açıklamada, 2010 yılında açılan Etnografya Müzesi'nin restorasyon nedeniyle bir süre kapalı kaldığını belirterek, müzenin 6 Mayıs'ta ziyaretçilere kapılarını açacağını kaydetti.

 

Suçıkan Park'ta bulunan Etnografya Müzesi'nde yenileme ve düzenleme yapılarak müzenin çehresinin değiştirildiğini ifade eden Acar, müzede bakım ve onarımı yapıldığını, duyarlı vatandaşlar tarafından sergilenmek için bağışta bulunan eserlerin düzenlenerek Hıdırellez Şenlikleri ile yeniden ziyarete açılacağını bildirdi.

 

Müze Sorumlusu Ercan Menekşe de vatandaşların ellerinde bulunan etnografik eserleri müzenin kültürel anlamda gelişmesine yardımcı olmaları için bağışlamalarını istedi.

Afonkarahisar Kent Haber, 05.05.2012

GORDİON UNESCO LİSTESİ'NDE

 

“Gordion antik şehri”, 11 kültür varlığı ile UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme gereğince geçici listeye eklendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihi değerleriyle de cazibe merkezi haline gelen Türkiye’nin kültür varlıklarını korumaya ve tanıtmaya yönelik çalışmaları kapsamında, Türkiye’den 12 kültür varlığı daha Dünya Miras Merkezi’ne bildirildi. Belirlenen kriterlerin yanı sıra mimari, tarihi, estetik, kültürel, ekonomik, sosyal, sembolik ve felsefi özellikleri de dikkate alan Dünya Miras Komitesi başvuruları değerlendirdi. Böylece geçici listede 26 olan kültür varlığı sayısı 38’e yükseldi.

 

Yassıhöyük adıyla da bilinen Gordion antik kenti, Frig Krallığı’nın (Frigler) başkenti ünlü bir kent olup, kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta, Eskişehir yönünde, Sakarya ve Porsuk nehirlerinin birleştiği Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. İlk kazıların 1901 yılında başladığı Gordion kentinde bulunanlar İstanbul Arkeoloji, Ankara Anadolu Uygarlıkları ve ören yerindeki müzede korunmaktadır.

 

Bölgede yapılan kazılarda elde edilen eserler başkentin tarihinin MÖ 8. yüzyılın ortalarına kadar uzandığını göstermektedir. Kent en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. “Kulakları ile ünlü” Midas burada yaşamıştı. Kentin günlük dilde kullanılan bir ünü de “düğümünden” geliyor. Büyük İskender Persleri yenip Gordion’u bağımsızlığına kavuşturmuştu. İskender MÖ 333’de kışı Gordion’da geçirdiği sırada Gordios’un bağladığı düğümü kılıcı ile keserek çözmüştü.

Hürriyet, 04.05.2012

'ÇIĞLIK' O KADAR ETMEZ!

 

ABD’de yayımlanan New York Times gazetesinde 15 yılı aşkın süredir sanat eleştirmenliği yapan, 2009’da en iyi eleştiri yazısı dalında Pulitzer ödülü kazanan Holland Cotter, Munch’un ikonik tablosu Çığlık’ın 120 milyon dolara satılmasına isyan etti.

 

İnsanlar nakitlerini nereye yatıracakları konusunda sınır tanımıyor. Munch’un ‘Çığlık’ı dünyada en çok bilinen görüntülerden biri. Garantili bir tercih olarak gözükmüş olabilir” ifadeleriyle önceki günkürekora hak vermeye çalışan Cotter “Fakat 120 milyon dolar vermek mantıklı mı? Kesinlikle hayır. Günümüzde yatırım yeni sanatçılara yapılmalı. 120 milyon dolarla sıfırdan çok etkileyici bir sanat koleksiyonu oluşturulabilir” tavsiyesinde bulundu.

Milliyet, 05.05.2012

 

******


120 MİLYON DOLARLIK ÇIĞLIK

 

 

Edvard Munch’un ‘Çığlık’ resmi ulaşılması güç bir rekora imza attı. Peki geçen hafta New York’ta düzenlenen açık artırmada 119 milyon 900 bin dolara (yaklaşık 212 milyon lira) satılan tablonun sırrı ne?

 

Gelmiş geçmiş en ünlü resim nedir? Elbette Leonardo Da Vinci’nin ‘Mona Lisa’sı... Peki, Mona Lisa’dan hemen sonra akla gelen, ikinci en bilindik resim hangisi? Tabii ki Edvard Munch’un ‘Çığlık’ı. Üstelik dört ayrı versiyonu var. Evet, tarihte belki de en çok posteri basılmış, sayısız asi gencin yatak odası duvarlarını süslemiş, Time dergisine kapak, ‘Simpsons ‘dizisine konu olmuş bu resmin Munch tarafından yapılmış dört versiyonu var. Bunlardan üçü yıllardır Oslo’da iki farklı müzede sergileniyor. Dördüncüsüyse (aslında yapılış tarihi açısından 1895 üçüncü versiyonu) 2 Mayıs’a dek Munch’un arkadaşı, komşusu ve hamisi Thomas Olsen’in oğlu Norveçli işadamı Petter Olsen’in özel koleksiyonundaydı.


‘Çığlık’ 2 Mayıs’ta New York Sotheby’s’te 119 milyon 900 bin dolara satılarak Mayıs 2010’da 106.5 milyon dolara satılan ‘Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst’ resmini 13.4 milyon dolarlık bir farkla geride bıraktı. Yani bu resim, bugüne dek açık artırmada en yüksek fiyata satılan eser rekorunu Picasso’dan Munch’a geçirdi. Eder mi, bilemiyorum. Ama, Munch’un zamanında olduğu kadar bugün de yenilikçi kabul edilen ‘Çığlık’ resmini 119.9 milyon dolarlık fiyat etiketini hakettiğini düşünen en az bir kişi olduğu artık aşikar.


Satıştan elde edilen gelirin tamamı Olsen’in Hvitsen’deki çiftliğinde açılacak Munch’a özel müze, sanat merkezi ve otel inşaatı ve kuruluşunda kullanılacak. 2013’te, Munch’un doğumunun 150’nci yılında açılması planlanan bu müze ve otel sayesinde sanatseverler Munch’un restore edilen evinde konaklama imkanı yakalayacak.


Bu satışın önemini artıran bir diğer etkense 28 Haziran’da Tate Modern Londra’da Olimpiyat sırasında açılacak Munch sergisi. Geçen yıl Norveç Prensesi Mette-Marit’in öncülüğünde Frankfurt’ta açılan ve daha sonra Paris’teki Centre Pompidou’ya taşınan bu retrospektif Munch’un 140 eserine ev sahipliği yapıyor.

 

ASLINDA TABİATIN ÇIĞLIĞI

Edvard Munch, akranı Van Gogh gibi, gördüklerini tuvale taşımaktan ziyade hissettiklerini resmeden ilk sanatçılardan biri. İkisi de psikolojik olarak sorunlu, şiddetli endişeden mustarip bu sanatçılar, iç dünyalarındaki buhranı tuvallerine taşıyarak, dışavurumcu sanata öncü olmuş.

Zannedilenin aksine Munch’un resmine ismini veren çığlık, ressamın değil, tabiatın çığlığı. Dört versiyon arasında halen orijinal çerçevesinde duran 1895 tarihli bu eser, aynı zamanda Munch’un o anki hislerine dair yazdığı şiirini de barındırıyor. Çerçevenin altında bir plakada sanatçının el yazısıyla yer alan bu şiir şöyle: “Yolun üzerinde iki arkadaşımla beraber yürüyordum / Güneş batmaktaydı – Gökyüzü kan kırmızısına döndü / Ve o an melankoli esintisini hissettim – Bekledim / Hareketsiz, ölümcül bir yorgunlukla – mavi-siyah / Fyordun üzerinde ve şehir Kan ve Alev Dalgaları / Arkadaşlarım yürümeye devam etti – Ben geride kaldım / Endişe ile titreyerek – Tabiatın yüksek çığlığını duydum - EM” Bir rivayet de, resimde görülen koydaki mezbaha ve akıl hastanesinden gelen çığlıkların Munch’u tetiklediği. Mevzubahis akıl hastanesinin Munch’un kız kardeşinin tedavi gördüğü hastane olduğunu da not düşmek gerek...

 

‘Çığlık’ı yapan Edvard Munch, akranı Van Gogh gibi, gördüklerini tuvale taşımaktan ziyade hissettiklerini resmeden ilk sanatçılardan biri.

Hürriyet Pazar, Haber: Neylan Bağcıoğlu, 06.05.2012

AYASOFYA'NIN SIRRI NE?

 

 

Ayasofya Müzesi Başkanı Doç.Dr. Haluk Dursun, Ayasofya’da bulunan kapı tokmaklarındaki Fatih Sultan Mehmet’in sırrını açıkladı.

 

Doç.Dr. Haluk Dursun, “Fatih ve Ayasofya bağlantısının temelinde şu elimdeki kapı tokmağı vardır” dedi. Dursun, şöyle konuştu: “Ayasofya’da göreve başladığımda bu tokmağın izinden giderek Ayasofya’yı çözmeye çalıştım. Bu normal bir kapı tokmağı değil. Üzerinde, ‘Ya Fettah’ yazar. ‘Ya Fettah’ Allah’ın isimlerinden biridir ama Ayasofya’ya özellikle bunun yapılmış olması, fetihten sonra bunun asılmış olması başka bir manayı vurgular. Fatih, kapı tokmaklarında Ayasofya’ya bunu koyarak hem o kapının açma fonksiyonunu vurgulatıp her açışta açma kudreti olan Allah’ın bir hürmeti ve aidiyetini hatırlatılıyor.”

Habertürk, 04.05.2012

KAYA MAĞARASI KORUNSUN

 

  

 

Tarihi ve kültürel açıdan çok büyük bir öneme sahip Gercüş Bağözü Köyü Erikli mezrasında bulunan 5 bin yıllık resimlerle bezennmiş antik dönemden kalma Dereser kaya mağarasının bir an önce koruma altına alınması gerektiği bildirildi. Batman Turizm ve Tanıtım Derneği tarafından da ziyaret edilen Kaya mağarası, Batman Üniversitesi Kültür envanteri çalışmasında bulunmuştu.

 

Yrd. Doç. Ersoy Soydam ve köylülerin dikkatini çeken Kaya mağarası için Bat-Der Başkanı Emin Bulut,' Bölgenin tarihi açısından çok önemli bir mekan olan Dereser Kaya mağarasının Kültür Bakanlığınca detaylı bir şekilde incelenmesi ve koruma altına alınması gerektiğini belirtt.' Bulut, Yeni Üniversite kampusunun hemen karşısında ve tarihi Dereser kalesi yakınlarında bulunan Kaya mezarın MÖ 5 bin yıla dayandığını, bu kadar önemli bir eserin acilen korunması gerektiğini vurguladı. Bulut Batman ve yöresinde buna benzer bir çok eserin bulunduğu ve ciddi bir araştırma gerektiğini söyledi.

Batman Gazetesi, 04.05.2012

JEAN-JACQUES ROUSSEAU'NUN ESERLERI SERGİLENİYOR

 

 

Fransız yazar ve filozof Jean-Jacques Rousseau'nun el yazması eserleri ile Osmanlı üzerine kaleme aldığı izlenim ve analizlerinden oluşan, ''Rousseau ve Türkiye–Düşler ve Kuramlar Sergisi'', Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde açıldı.

 

Konuya ilişkin yapılan açıklamada, lisenin La Galerie salonunda açılan serginin, Jean-Jacques Rousseau'nun 300. doğum yılı nedeniyle düzenlediği belirtildi. Serginin, İsviçre İstanbul Başkonsolosu Monika Schumtz Kırgöz'ün himayesinde açıldığı kaydedilen açıklamada, serginin küratörlüğünün, etkinlik koordinatörü ve Rousseau Uzmanı Martin Stern ile Avrupa Jean-Jacques Rousseau Kurulu Başkanı Remy Hildebrand tarafından yapıldığı dile getirildi.

Açıklamada, sergide, aralarında Rousseau'nun el yazmalarının da bulunduğu eserler ile Osmanlı Sarayı'nda saatçi olarak görev yapan ve Galata'da yaşayan babasından dinlediklerinin yanı sıra kendi yaptığı araştırmalar doğrultusunda kaleme aldığı Osmanlı üzerine izlenim ve analizlere de yer verildiği ifade edildi.

Serginin, ''Eğitim ve Aydınlanmalar'', ''Zafer ve Düş Kırıklıkları'' ile ''Bir Alim ve Bir Pedagog Olarak Rousseau'' adlı 3 bölümden oluştuğu belirtilen açıklamada, sanat severlerin 2 Haziran'a kadar sergiyi gezebileceği belirtildi.

Habertürk, 04.05.2012

ÜNLÜ RESSAM VEFAT ETTİ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, Resim sanatçısı Osman Zeki Oral'ın vefat etti

 

Sanatçı için Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde 5 Mayıs Cumartesi günü tören düzenleneceği bildirilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
''Gerek sanatçı, gerekse bürokrat kimliği ile ülkemizdeki kültür ve sanatının gelişimine katkıda bulunan Türk resminin önemli ve değerli isimlerinden usta ressam Osman Zeki Oral yaşama veda etmiştir. Ailesinin ve tüm sanat camiasının başı sağolsun.''

Açıklamada, 1925 yılında Karadeniz Ereğlisi'nde doğan Oral'ın Bolu Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ve Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nin kuruluş çalışmalarında yer aldığı, Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü'ndeki görevinden emekli olduğu kaydedildi.

Habertürk, 04.05.2012

BANAZ'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Uşak'ta, jandarma ekiplerinin düzenlediği operasyonda değişik dönemlere ait toplam 37 parça tarihi eser ele geçirildi, 1 kişi gözaltına alındı.

 

Alınan bilgiye göre, Banaz İlçe Jandarma ekipleri Düzlüce Köyü yakınlarında düzenledikleri operasyonda 03 DT 186 plakalı otomobilde değişik dönemlere ait olduğu tespit edilen 9 adet metal sikke, 1 adet metal kulplu çan, 1 adet mızrak ucu, 3 adet metal halka, 10 adet metal çubuk, 1 adet bayan figürlü metal obje, 1 adet metal yüzük, 1 adet dikiş yüzüğü, 1 adet ucu burgulu saplı metal obje, 1 adet sivri demir şiş, 1 adet metal keski ucu, 3 adet küt saplı çivi, 1 adet kurşun ucu, 3 adet el büyüklüğünde taş obje olmak üzere toplam 37 adet tarihi eser ele geçirdi.

 

Otomobil sürücüsü M.Ç. gözaltına alındı. Tarihi eserler Uşak Arkeoloji Müzesi'ne teslim edildi.

Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Uşak Kent Haber, 03.05.2012

SAKIZ'DA OSMANLI MEDRESESİ İLE MECİDİYE CAMİİ RESTORE EDİLİYOR

 

 

Sakız Adası'nda, Modern Anıtlar Merkez Konseyi'nin görüşü doğrultusunda, ada kalesinde bulunan Osmanlı Medresesi ile merkezdeki Mecidiye Camisi'nin minaresinin restore edileceği bildirildi.


Yunanistan'ın Sakız Adası'nda, Modern Anıtlar Merkez Konseyi'nin görüşü doğrultusunda, ada kalesinde bulunan Osmanlı Medresesi ile merkezdeki Mecidiye Camisi'nin minaresinin restore edileceği bildirildi.Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sanat eseri olarak nitelendirilen Osmanlı Medresesi, bünyesinde Bizans Eserleri Denetmenliği'nin bakım atölyesini barındırıyor.


Bizans Eserleri Denetmenliği'nin onayı ile gerçekleşecek restorasyon çalışmaları, iki katlı medreseyi kullanışlı bir bina haline getirmeyi hedefliyor.


Tarihi binanın içinde, kütüphane, binanın tarihiyle ilgili araştırma merkezi ile geçici sergiler için de bir bölüm ayrılacağı bildirildi.


Öte yandan 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid tarafından inşa edilen Mecidiye Camisi'nin minaresi için restorasyon çalışmalarının Modern Anıtlar Merkez Konseyi tarafından onaylandığı duyuruldu.
Restorasyon projelerinin AB destekli Ulusal Stratejik Referans Çerçevesi (ESPA) programına dahil edildiği kaydedildi.

Türkiye Turizm, 01.05.2012

180 YILLIK KINGSTON HAPİSHANESİ KAPATILIYOR VE MÜZE HALİNE GETİRİLİYOR

 

 

Kanada Hükümeti, tarihi Kanada Devleti'nin tarihinden de eski olan ünlü Kingston Hapishanesi'ni kapatma kararı aldı.Kanada'da federal bütçe açığının kapatılması için alınan tasarruf tedbirleri kapsamında 180 yıllık Kingston Hapishanesi ile Quebec eyaletindeki Lecrec Cezaevi kapatılacak.
Federal Halk Güvenliği Bakanlığı, iki hapishanedeki mahkumların başka tesislere nakledileceğini, bu yolla yıllık 120 milyon dolar tasarruf sağlanacağını bildirdi.


Bakanlığın, 2014-2015 bütçe dönemine kadar toplam 295 milyon dolar tasarruf etmesi gerekiyor. Ontario eyaletinin Kingston kentindeki Kingston Hapishanesi'ne ilk mahkumlar 1 Temmuz 1835'te Toronto'dan getirildi.


Birçok ünlü suçluya ev sahipliği yapan hapishane, mahkumlara uygulanan işkencelerle birçok film ve romana konu oldu. Ünlü yazar Charles Dickens'ın Amerika Notları adlı eserinde bahsettiği Kingston Hapishanesi'nde Grace Marks, James Donelly, Mary-Anne Houde, Kanada Komünist Partisi Genel Sekreteri Tim Buck, Kızıl Ryan lakaplı Norman Ryan, banka soyguncusu Edwin Alonzo Boyd, yazar Roger Caron, seri katil Clifford Olson, 1980'lerin ünlü zengini ve karısını öldürmekten ömür boyu hapse mahkum edilen Helmuth Buxbaum yattı.


Hapishanede, oğlu ve ikinci eşiyle birlik olup ilk karısı ve 3 kızını öldüren Muhammed Shafia ve oğlu Hamid ile Kanada Ordusu'nun yıldızı en parlak subaylarından iken birlikte olduğu kadınları öldürmekten mahkum olan Russel Williams'la birlikte 421 mahkum bulunuyor.

Türkiye Turizm, 01.05.2012





Haber Arşivi
Nisan 2012






.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi