    





 |
|
| |
 |
|
|
Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları ve dizileri bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.
Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...
|
|
|
|
|
|
6 - 12 Mayıs 2012
|
|
ELVIS TABLOSU UCUZA
GİTTİ
Amerikalı pop art ikonu
Andy Warhol’un, Elvis Presley’i kovboy olarak tasvir
ettiği ‘Double Elvis’ tablosu, önceki gün New
York’taki Sotheby’s Müzayede Evi’nde yapılan açık
arttırmada 37 milyon dolara satıldı. Tablonun 50
milyon dolara alıcı bulması bekleniyordu, ancak bu
rakama ulaşılamamısı hayal kırıklığı yarattı. 1963
yılında Los Angeles’taki Ferus Galeri’de sergilenen
Elvis Presley konulu tablolardan 21 tane daha var.
Bunların dokuzu halen çeşitli müzelerde
sergileniyor. ‘Pop Art’ın babası’ olarak tanınan
Warhol’un 1963-64 yıllarında yaptığı ‘Self-Portrait
(Otoportre)’ adlı tablosu, geçen yıl 38.4 milyon
dolara satılmıştı.
Bir başka ünlü pop art’çı Roy Lichtenstein’ın 1964
tarihli ‘Sleeping Girl’ adlı tablosu ise 45 milyon
dolara satılarak pop art rekoru kırdı.
Radikal, 11.05.2012
|
|
 |
LEVHALAR TEHLİKE SAÇIYOR
Eskişehir'in Seyitgazi İlçesi'ndeki Seyyid Battal Gazi Külliyesi'nde yerinden kopan bakır levhalar tehlike saçıyor.
Seyit Battal Gazi Türbesi'nde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından geçen yıl yapılan restorasyon çalışmaları ülke genelinde eleştirilere maruz kalmıştı. Ancak, yapılan tüm çalışmalara rağmen külliye giriş kapısı üstendeki levhalar bir bir yerinden kalkmaya başladı.
Bu duruma tepki gösteren ziyaretçiler ve Seyitgazililer ''Seyit Battal Gazi Vakfı acaba bunlardan haberdar değilmi? Neden ilgilenen yok? Bu levhaların görüntüsü külliyeye hiç yakışmıyor. Ayrıca, olası levhalar birilerinin üzerine düşecek olsa bundan kim sorumlu olacak? Sorunun biran önce çözülmesini, Külliye'nin Seyyit Battal Gazi'nin adına yakışır bir hale getirilmesi istiyoruz diyerek tepkilerini dile getirdiler.
Eskişehir,10.05.2012
|
|
TARLADA BİR OSMANLI KÖYÜ

15. yüzyılda bir Osmanlı
köyü nasıldı? Bu sorunun cevabı için çıkmıştık yola.
Karşımıza, Eskişehir’de, adı bugün unutulmuş,
üzerindeki yüzlerce seramiği ile artık tarla olmuş
bir Osmanlı köyü çıktı.
Höyükleşen bu Osmanlı
yerleşmesi Eskişehir İnönü İlçesi'nde bulunan Aşağı
Kuzfındık Köyünün 3 kilometre batısındaki vadide yer
alıyordu. Köy, Anadolu Üniversitesi Arkeoloji
Bölümü’nün 2009 yılında gerçekleştirdiği Kanlıtaş
Höyük ve Civarı Yüzey Araştırması’nda tespit edildi.
Yarpınarları mevkiindeki yerleşme, ortasından Porsuk
Çayı’nın kollarından Kocadere’nin geçtiği bir
vadinin yamacında yer alıyor; Batı Anadolu’nun
Kalkolitik dönemine ait önemli höyüklerinden biri
olan Kanlıtaş Höyük de yine aynı vadide bulunuyor.
Eskişehir bölgesinde
önceden yaptığım araştırmalar sırasında, Osmanlı
kırsal yerleşimlerinin bazı örneklerde, höyüklerin
çevresindeki düzlük alanlarda kurulduğunu
gözlemledim. Yarpınarları mevkiinde bulunan bu
yerleşme tipi de aynı tipolojiye uyuyor. Belirlenen
parsellerde sistematik yüzey toplaması, seramik
buluntularının yerleşmede nasıl bir yoğunluk
taşıdığını ve yerleşimin ne kadarlık bir alana
yayıldığını çok net göstermiştir.
Bugün yoğun tarım
yapılan yerleşme üzerinde, püskürmüşçesine gün
yüzüne çıkan el yapımı gündelik mutfak
seramiklerinin, yine bölgede Osmanlı Devleti’nin
bağımsızlık hutbesinin okunduğu Eskişehir
Karacahisar Kalesi kazısında ortaya çıkan seramik
buluntuları ile aynı özellikleri taşıması, bu kırsal
Osmanlı yerleşmesinin de kale yerleşmesi ile çağdaş
olduğunu gösteriyor. Kaba, el yapımı, astarsız,
kırmızı hamurlu bu kaplar genelde ağızdan genişleyen
tarak baskı bezemeli tutamaklara sahip yuvarlak
gövdeli ya da yayvan dışa dönük ağızlı derin pişirme
kapları şeklindedir. Bunların yanı sıra yeşil ve
türkuvaz sırlı tek renkli ve Milet işi bazı parçalar
da bulunmuştur. Bütün bu arkeolojik veriler
üzerinden yerleşimi 13. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl
başına kadar devam eden Osmanlı klasik dönemine
tarihlendirebiliriz.
Günümüzde Aşağı
Kuzfındık Köyüne ait vadideki bu erken dönem
yerleşmesinin ismi doğal olarak yerel bellekte
bilinmiyor. Yerleşmenin, tahrir kayıtlarında geçen
ama bugün neresi olduğu bilinmeyen Karacaali
nahiyesi ile ilişkili olabileceği düşünülebilir.
Karacaali Köyünün belgelerden öğrendiğimiz kadarıyla
hikayesi de toponimik (yer adları bilimi) anlamında
Kanlıtaş ya da Kanlıkavak ile ilişkilendirilebilecek
bir anlatıdır. Karacaali Köyü 1455 yılında yapılan
tahrire göre serpiyade Umur Bey tarafından kurulan
ve onun tasarrufunda olan bir yerleşimdi. Ama 11 yıl
sonra yeniden yapılan bir tahrirde anlatıldığına
göre, Umur Bey sefere katılmamış ve ağır suç sayılan
bu durumdan dolayı öldürülmüştü. Umur Bey’in nasıl
öldürüldüğü tam olarak bilinmese de, Karacaali
Köyünün bu şekilde bir anlatısının oluşu ve 16.
yüzyıl sonrası belgelerde bu köyün isminin geçmemesi
Kanlıtaş Höyük ve çevresinin Osmanlı döneminde
Karacaali Köyü olabileceğini düşündürüyor.
Kanlıtaş Höyük’ün
çevresinde bulunan Osmanlı köyü, ülkemizde Osmanlı
arkeolojisinin gelişimine katkı sağlayacak bir
yerleşim. Özellikle seramiğe bağlı maddi kültürünün
çok net bir şekilde Osmanlı klasik dönemine
tarihlenmesi, hem erken dönem Osmanlı tarihi için
hem de Osmanlı arkeolojik veritabanı için çok önemli
bilgiler barındırıyor.
Atlas, Haber: Fahri
Dikkaya, 10.05.2012
|
|
2800 YILLIK TABLETTE YENİ DİL
İngiliz bilim adamları, Türkiye sınırları içinde yeni bir dil keşfetti.
Diyarbakır’da çalışmalarda bulunan Alman ve ABD’li bilim adamlarının sonuçlarını inceleyen Cambridge Üniversitesi mensubu arkeologlar Ziyaret Tepe civarında bir tablet buldu. Yaptıkları incelemede en az 2800 yıllık olduğu tespit edilen tablet tarih ve arkeoloji dünyasında heyecan yarattı. Uzmanlar tablet için “Tarihin ilk ‘barbarları’nın etnik ve kültürel geçmişlerine ışık tutabilen bir belge” yorumunu yaptı. İncelemelere devam eden bilim adamları, tablet üzerinde kullanılan dile ait örneklerin daha önce görülmediğini bildirdi. Tablette Ushimanay, Alagahnia ve Bisoonoomay gibi isimler yer alıyor. Zagros Dağları’nda yaşayan kadınların bu bölgeye inerek çalıştıkları tahmin ediliyor. Arkeoloji Sanat Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Nezih Başgelen ise tabletin bölgede bulunan en eski yazılı kaynaklardan birisi olduğunu olduğunu ifade ederek VATAN’a şu açıklamaları yaptı, ”Önemli bir Assur yerleşimi de olan Diyarbakır yakınlarındaki Ziyarettepe’de (Tushan) bulunan bu tablet Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan medeniyetler içinde bulunan en eski yazılı kaynaklardan birisidir. Gene Assur’da bulunmuş bir tablette I. Salmanassar’ın (MÖ 1263-1234) sözkonusu coğrafyada kendisine karşı ayaklanan ülkelere ve halklara karşı yaptığı sefer ayrıntılı bir şekilde anlatılmakta.“
Vatan, 10.05.2012
|
 |
|
TEKKEKÖY TURİZM MERKEZİ
OLACAK

Karadeniz’de insanlığın
ilk yerleşkesi olan MÖ 600 bin yıllarına ait
Tekkeköy mağaralarında kazı çalışmaları yeniden
başladı.
Karadeniz de insanlığın
ilk yerleşkesi olan MÖ 600 bin yıllarına ait
Tekkeköy mağaralarında en son 1941 yılında yapılan
arkeolojik kazı çalışmalarına yeniden başlıyor.
Mağaraların çevresini temizleten Tekkeköy
Belediyesi, ardında da kazı çalışmalarını
başlatacak.
Tekkeköy Belediye
Başkanı Hayati Tekin, “Tekkeköy, Türkiye’nin gözde
turizm merkezlerinden biri haline gelecek Tekkeköy
mağaralarını tüm dünya tanıyacak.” dedi.
Tarihi mağaralarda
incelemelerde bulunan Tekkeköy Belediye Başkanı
Hayati Tekin, 71 yıl sonra kazıların kaldığı yerden
devam edeceğini kaydetti. Mağaraların restorasyonuna
yönelik projeye temizlik çalışmasıyla başladıklarını
ifade eden Başkan Tekin, “Kuruldan aldığımız izinler
doğrultusunda bölgeyi güvenlik çemberine alıyoruz.
Kamera ve güvenlik sistemleri ile oturma guruplarını
ilk olarak kuracağız. Bu ayın yirmi beşinde kuruldan
diğer projelerde geçecek, bunun yanında bizler diğer
kısımlardaki çalışmalarımıza devam edeceğiz.
Yapacağımız işler çok fazla seyyar konteyner
tuvaletler ve oturma gurupları bugün yarın geliyor.
Yollara ve oturma guruplarının altına koyacağımız
taş malzemelerde bir taraftan hazırlanıyor.
Ağaçların kesilmesi, çevrenin temizlenmesi ve
çalılar ile bitki örtüsünün kaldırılması ile ilgili
çalışmalarımız dünden beri devam ediyor.” dedi.
Çalışmalarla görülmeyen
ve tespit edilemeyen birçok merdiven ve irili ufaklı
mağaraların ortaya çıktığını söyleyen Başkan Hayati
Tekin, “Yakın döneme ait küp ve kalıntı parçaları
bulduk. Bu parçaları toplayıp birleştirerek
oluşturacağımız müze evlerde sergileyeceğiz. Daha
işin başındayız bu alan 360 bin metre karelik bir
arkeoloji vadisi. Çalışmalarımız yoğun bir şekilde
sürüyor insanlığın ortak mirası olan bu yer tüm
insanlığa hayırlı uğurlu olsun.” ifadelerini
kullandı.
Sabah, 10.05.2012
|
 |
AYDINTEPE'DEKİ YERALTI ŞEHRİ TURİZM MERKEZİ OLACAK
Bayburt'un Aydıntepe İlçesi'nde bulunan 'yeraltı şehri' çıkışının çevre düzenlemesi için çalışma başlatıldı. Aydıntepe Yeraltı Şehri, Bayburt'un 25 kilometre kuzeybatısında yer alıyor.
Aydıntepe Belediye Başkanı Orhan Eraslan, "Yer altı şehrinin çıkışında şu anda hafriyat çalışmaları yapıyoruz. Yeraltı şehrinin çıkışından Aydıntepe Kalesi’ni merdivenler ile birleştireceğiz. Buradan gelen ziyaretçiler, Aydıntepe Kalesi'ne çıkarak Aydıntepe ovasının eşsiz manzarasını izleyebilecek. Çıkışın hemen üzerinde çay bahçesi ve misafirhane kuracağız." dedi.
Çevre illerden gelen ziyaretçiler, Aydıntepe Yer Altı Şehri’ni gezmeye devam ediyor. Trabzon’dan gelen bir grup ziyaretçi, yer altı şehrini ilk defa gezeceklerini, meraklı olduklarını ifade etti.
Romalılar tarafından kovulan ilk Hristiyanların bu bölgeye geldikleri ve sığındıkları, yeraltı kentinin de bu erken Hristiyanlık dönemine ait olabileceği belirtiliyor.
Turizm Gazetesi, 10.05.2012
|
|
KAŞ'TA TAPINAK BULUNDU

Antalya'nın Kaş
İlçesi'nde, daha önce üç duvar görülen alanda
yapılan kazıda, tapınak olduğu tahmin edilen 18
metre uzunluğunda, 13 metre genişliğinde, Likya
dönemine ait bir yapı ortaya çıkarıldı.
Kültür ve
Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay, geçen şubat ayında Kaş'ta yaptığı
incelemeler sırasında, Patara kazıları Başkanı
Prof.Dr. Havva İşkan Işık ile Prof.Dr. Fahri
Işık'tan aldığı bilgi doğrultusunda, üst kısmı
görülen üç duvarın önemli bir arkeolojik kalıntıya
ait olabileceğini belirterek, bölgede kazı yapılması
talimatı verdi.
Bunun üzerine Antalya Müze Müdürlüğü'nce, Mehmet
Akif Ersoy Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Arkeoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fahri Işık'ın bilimsel
danışmanlığında kazı yapılması kararlaştırıldı.
Kaş Belediye Başkanı
CHP'li Abdullah
Gültekin maddi destek sözü verince mart ayı başında
kazıya başlandı.
Antalya Müzesi'nden arkeolog Jülide Kayahan'ın
başkanlık ettiği kazıda, Likya Uygarlığı'nın
Antiphellos Kenti'ne ait Helenistik yapı ortaya
çıkarıldı.
Yaklaşık ik aydır süren kazıda 3.5 metre derinliğe
inilerek, 18 metre uzunluğunda, 13 metre
genişliğindeki yapı ortaya çıkarıldı. Yapının 'Geç
Helenistik Dönem'e ait iki girişli veya iki bölümlü
bir tapınak olduğu tahmin ediliyor.
Prof.Dr. Fahri Işık, yapının iki kardeşe adanmış bir
tapınak olabileceğini, kazının başında akıllarına
gelen, yapının yerel meclis binası olma ihtimalinin,
oturma sıraları bulunmadığı için ortadan kalktığını
kaydetti.
Yapının Doğu Roma Dönemi'nde MS 5'inci yüzyılda
yeniden kullanıma açıldığının tahmin edildiğini ve
içinden 18 mezar çıkması nedeniyle MS 5'inci yüzyıla
kadar mezarlık olarak kullanıldığının anlaşıldığını
anlatan Prof.Dr. Işık, tapınağın yanında da bir
yağhane bulunduğunu açıkladı.
Likya'nın çok özgün
bir yapısı
Prof.Dr. Işık, kazıya turizm mevsiminin başlaması
nedeniyle ara verildiğine işaret ederek, kazının
eylül sonu veya ekim ayı başında yeniden
başlayacağını belirtti.
Prof.Dr. Fahri Işık, "Amacımız, ekim ayından sonra
yapının çevresini açmak. Böylece, hiç kuşkusuz
sadece Kaş'ın değil, aynı zamanda Likya'nın çok
özgün, çok özel bir yapısını tümüyle açığa çıkarmış
olacağız. Yapının işlevi ve tarihi konusunda,
çevresi de açıldıktan sonra kesin bir şey
söyleyebilecek durumdayız. Ama bildiğim bir şey
varsa, Likya, Kültür ve
Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay ile Kaş Belediyesi'ne çok şey borçlu.
Kaş, Bakan ve Başkan'ın girişimleri sonucu çok
güzel, çok özgün bir yapı kazandı" diye konuştu.
Cnn Türk, 10.05.2012
|
|
KORUMA KURULU BARAJDA BOĞULDU

Ilısu ve Yortanlı barajlarının gölgesinde kalan
Hasankeyf ve Allianoi için kötü haber. Yeni kararla
Koruma Bölge Kurulu barajların tamamlanmasını uygun
görmese dahi baraj faaliyete geçecek.
Batman'da Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak
olan Hasankeyf'e bir darbe de Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'ndan geldi. Yüksek
Kurul, yeni aldığı bir ilke kararıyla koruma bölge
kurullarını by-pass etti. Yeni karara göre,
Hasankeyf ile ilgili tasarrufta bulunan Koruma Bölge
Kurulu, barajın tamamlanmasını uygun bulmasa dahi,
Ilısu Barajı faaliyete geçebilecek. Aynı durum
Allianoi Antik Kenti'nin bulunduğu bölgede inşaa
edilen İzmir Yortanlı Barajı için de geçerli olacak.
Yapılan değişiklikle, Bölge Koruma Kurulları'nın
'faaliyete geçmesi uygundur' kararı beklenmeden,
baraj projeleri tamamlanarak hizmete açılabilecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, 2010 yılında
Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür
Varlıklarının Korunması'na ilişkin bir karar
almıştı. Kararda, 'Yapımına başlanmış veya
tamamlanmış ancak faaliyete geçmemiş, baraj
inşaatlarında, korunması gerekli taşınmaz kültür
varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının
korunmasına ilişkin konuların Bilim Komisyonunun
çalışma ve önerileri doğrultusunda ilgili koruma
bölge kurulunca değerlendirilmesi' hükmü yer
alıyordu. Kararda ayrıca, 'Koruma bölge kurulu
tarafından barajların tamamlanarak faaliyete
geçmesinin uygun bulunması halinde, taşınmaz kültür
varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının
korunmasına ilişkin önerilerin, Bilim Komisyonunun
önerileri doğrultusunda hazırlanan projelerin
değerlendirilmek üzere koruma bölge kuruluna
sunulmasına, koruma bölge kurulunun alacağı karar
doğrultusunda korumaya ilişkin uygulamaların
ivedilikle gerçekleştirilmesine' ifadeleri
bulunuyordu.
Yüksek Kurul, 10 Nisan 2012'de yeniden toplanarak,
bu kararını iptal etti ve yeni bir ilke kararı aldı.
Kararda, 'Türkiye'deki su kaynaklarının doğru ve
yerinde kullanılması için yapımı zorunlu görülen
baraj alanları içinde kalan taşınmaz kültür
varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının koruma
ve kullanma koşulları ile ilgili yeni bir ilke
kararına ihtiyaç duyulmuştur.' denildi.
Bu kararda, yapımına başlanmış veya yapımı
tamamlanmış ancak faaliyete geçmemiş, inşaata
başlandığı aşamada alanında korunması gerekli
taşınmaz kültür varlıkları ile arkeolojik sit
alanları bulunan baraj inşaatlarında, korunması
gerekli taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik
sit alanlarının korunmasına ilişkin konuların ilgili
koruma bölge kurulunca değerlendirilmesi hükmüne yer
verildi. Ancak, baraj projelerinin hizmete
girebilmesi için zorunlu olan ve Koruma Bölge
Kurulları'nca verilen 'faaliyete geçmesi uygundur'
kararı, yeni düzenlemeden çıkarılarak by pass
edildi.
Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 10.05.2012
******
HASANKEYF MAHKEMELİK
Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun, baraj suları
altında kalacak Hasankeyf ve Allianoi için süreci
hızlandıran yeni ilke kararı tartışma yarattı.
- Kültür Varlıkları ve
Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü, alınan kararın
bilim kurulundaki üniversite hocaları için olduğunu
iddia etti. Akademik takvimlerinin uymadığını
gerekçe gösteren hocaların süreci uzattığını
belirten Süslü, 'Baraj bitmek üzere. Bilim kurulunun
son izni alınacak iş kilitleniyor' dedi.
- Allianoi Girişimi Grubu içerisinde Peyjaz
Mimarları Odası'nın avukatı Emre Baturay ise, 'Bu
yeni ilke kararıyla koruma kurulları devre dışı
bırakılıyor. Kararı dava konusu yapacağız. Koruma
kullanma dengesi, kullanma adına bozulmuş. Bu karar,
yapılaşma ve kalkınmaya endeksli bir bakış açısının
uzantısı' dedi.
Akşam, Haber: Volkan
Yanardağ, 10.05.2012
|
|
TARİHTEKİ İLK DERBİ: BAMYACILAR - LAHANACILAR

Fenerbahçe ve Galatasaray
arasında oynanacak tarihi derbinin heyecanı günler
öncesinden futbolseverleri sardı. Ama, İstanbul'un
geçmiş yıllarda daha fanatik taraftarlara ev
sahipliği yaptığını, sultanların bile uğruna şiirler
yazdığı, ölümüne müsabakalar düzenleyen iki takımın
varlığını pek az kişi bilir. Biz de büyük büyük
dedelerimizin desteklediği Lahanacılar ve
Bamyacıların öyküsünü hatırlatmak için tarihçi Rüknü
Özkök ile eski İstanbul spor merkezi olan
Sultanahmet'te buluştuk. Askeri eğitimle doğan iki
takımın izlerini, bugün farkında olmadan önünden
geçtiğimiz anıt ve çeşmelerin üzerindeki lahana ve
bamya figürlerinde bulduk. III. Selim'in sıkı bir
Lahanacı, II. Mahmut'un ise Bamyacı olduğunu o
anıtlardan okuduk.
Rüknü Özkök, "Eski İstanbul'un en çekişmeli
müsabakalarının yaşandığı meydana hoş geldiniz" diye
karşılıyor bizi. Lahanacılar ve Bamyacıların
öyküsünü aktarmaya ilginç bir detayla başlıyor:
"Şimdiki derbiler dostluk ve spor adına yapılıyor.
Ancak Lahanacılar ve Bamyacılar sarayın Enderun
Bölümü'ndeki savaşçı yiğitlerdi ve müsabakalar her
an savaşa hazır olmaları ve tekniklerini
geliştirmeleri için yapılan, hatta kimi zaman
ölümcül olan oyunlardı. İbrahim Paşa zamanında
burada yapılan yarışlar düğünlerde, doğumlarda,
bayramların üçüncü günü olurdu. Padişah buraya
çıktığı zaman yarışlar başlardı. İbrahim Paşa idam
edildikten sonra burası Acemi Oğlanlar Kışlası oldu.
Acemi Oğlanlar Kışlası'nda iki tür eğitim görür
çocuklar. Bir tanesi kitabi bilgiler, diğeri de
okçuluk, denizcilik, atıcılık gibi çeviklik, güç,
kudrete dayanan eğitimdir. Törenlerde, eğlence
zamanlarında birkaç çeşit yarış olurdu. Mesela maket
kaleler yapılır; kalelerin fethedilmesi, ele
geçirilmesi gibi oyunlar oynanırdı. Okçuluk
yarışları yapılırdı. Rivayete göre yarışları izleyen
bir elçi hayretler içinde kalıp 'Yarışlarınız
böyleyse savaşınız kimbilir nasıldır?' demiş.
İşte o yarışlarda ezeli rakip olan Lahanacılar
ve Bamyacıların tarihi çok daha eskilere dayanıyor.
Yıldırım Bayezid'in oğlu Çelebi Mehmet, babası ve
Timur arasında 1402 yılında gerçekleşen savaştan
büyük dersler aldı. Yıllar sonra tahta geçtiği
zaman, o savaşta kavradığı süvari birliklerinin
önemi sayesinde güçlü birlikler kurmaya karar verdi.
Amasya'ya çekilen Çelebi Mehmet, 200 süvariyi diğer
adıyla 'cündi'yi talimine aldı. Bunların bir kısmı
kendi adına bir kısmı ise oğlu Murad adına talim
yapıyorlardı. Kısa sürede rakip haline gelen
cündilere isim de takıldı. Amasya'nın bamyası meşhur
olduğu için Mehmed'in takımına Bamyacılar,
Merzifon'un da lahanası meşhur olduğu için Murad'ın
takımına Lahanacılar adı verildi. Bu iki takım saray
bahçesinde ve bazen de halka açık meydanlarda cirit
dışında güreş, okçuluk, mızrak, top ve labut atma
gibi yarışlara da girişirtiler. 'Haydi bamya, bastır
lahana' ya da 'Lahanaya kuvvet bamyaya lezzet'
tezahüratları yankılandı yüzyıllarca." "Fatih Sultan
Mehmet, İstanbul'u aldıktan ve Topkapı Sarayı
yapıldıktan sonra o yarışmaların padişah huzurunda
Topkapı Sarayı'nın sağında solunda yapıldığı
bilinmektedir" diye devam ediyor anlatmaya Özkök:
"Mesela Lahanacılar, yeşil pantolon, yeşil gömlek,
yeşil bayrak; Bamyacılar ise kırmızı pantolon,
kırmızı gömlek, kırmızı bayrak taşırlardı. Cirit
oyunları yaklaşık 20-21 kişiyle olurdu. Enderun'da
bulunan Lahanacılar'ın, Bamyacılar'ın yarışmaları
hem kalite olarak üst düzeyde hem de biraz daha
profesyonelce olmaktaydı. Çünkü onlar o yarışmalarda
kendilerini gösterdiği ölçüde daha üst makamlara
çıkabilirlerdi."
Sarayda cuma namazından sonra gerçekleşen
müsabakaları halkın takip etmesinin mümkün
olmadığını vurgulayan Rüknü Özkök, "Ancak özellikle
bayramlarda, eğlencelerde gerçekleşen mücadeleler
halka açık meydanlarda olur, büyük halk kitlesi de
bunları yakından takip ederdi. Saraydaki yarışlarda
padişahın huzurunda ve saray adabı gereği kimsenin
tezahürat yapacağını düşünmüyorum ama meydanların
Lahanacılar ve Bamyacılar diye bağırdığını tahmin
ediyorum. Çünkü özellikle padişahın desteklediği
takımın taraftarı da çok olurdu" diyor.
Konu taraftarlığa gelince padişahların da
zaman zaman fanatik taraftar olduğunu kaydediyor
Rüknü Özkök. Öyle ki takımını destekleyen padişahlar
sarayın bahçesine tuttuğu takımın anıtını bile
diktirmiş. Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Hümayun
Kapısı'ndan sağa inen yol üzerinde, biri bamya
diğeri ise lahana motifleriyle süslü iki dikili taş
göze çarpıyor. Padişah III. Selim, 1790'da
cündilerden birinin 434 adımdan tüfekle bir
yumurtayı vurması üzerine anıtı diktirmiş, üzerine
de bir lahana figürü koyduruvermiş. Bamya Anıtı'nı
ise II. Mahmut, yetiştiği Bamyacılar Ocağı'nın
anısına 1811'te yaptırmış. Anıt yapıldığında üstünde
bir bamya figürü varmış, fakat şu an mevcut değil.
Topkapı Sarayı'daki kadar net bir başka kalıntının
daha günümüze ulaştığını belirten Rüknü Özkök ile
birlikte Çengelköy'e doğru yola çıkıyoruz.
Çengelköy'deki Sabancı Polis Karakolu'nun önünde,
kurnası kaldırımın altında kalmış ve üzeri yeşille
boyanıp yazıları silinmiş bir çeşmeye götürüyor
bizi. Tepesinde koskoca bir lahananın bulunduğu
çeşmenin üzerindeki yazıyı zar zor okuyan Özkök,
"Kavas Ağası Ahmet'e ait bir hayratmış. 1850'ler
olabilir. İşte o zamanlar taraftarlar bağlılıklarını
böyle gösterirlermiş" diyor.
Sabah, Haber: Nurdeniz Erken,10.05.2012
|
|
87 MİLYON DOLARA İÇİNİ DIŞINA VURDU
Soyut ekspresyonizm akımının önemli temsilcilerinden Mark Rothko'nun tablosu, açık artırmada 86,9 milyon dolara satıldı. New York'taki Christie's müzayede evinde yapılan açık artırmada Rothko'nun 1961 yılında yaptığı "Turuncu, Kırmızı, Sarı" adlı eseri, şimdiye kadar bir çağdaş sanat eserine verilen en yüksek fiyata alıcı buldu.
Amerikalı hayırsever David Pincus'un koleksiyonunda yer alan ve uzun bir süredir Philadelphia Sanat Müzesi'nde sergilenen eseri kimin aldığı açıklanmadı. Christie's Satış Müdürü Laura Paulson, tablonun 1970 yılında yaşamını yitiren Rothko'nun sanatının en canlı örneklerinden biri olduğunu söyledi. 2008'de Françis Bacon'ın "Triptych" adlı eseri, 86,3 milyon dolara satılmıştı.
Yeni Şafak,10.05.2012
|
 |
|
CAMİLERİN YERİNE EV!

Amasya’da 1928 yılında
Bakanlar Kurulu kararıyla cami ve mescitlerin
vatandaşlara satılması sonucu yerlerine ev
yapıldığı, ayrıca camilerle vakıf eserlerinin ambar
olarak kullanıldığı ortaya çıktı.
O dönemde şehirdeki tüm
mescit ve camilerin tasniflerinin istendiğini
belirten Araştırmacı - Yazar Hüseyin Menç,
“Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde kayıtlı olan
belgede de yer aldığı gibi Amasya’da şimdiki adıyla
‘Bağ Helkıs’ olan Nergiz Mahallesi, Kurşunlu,
Hacıilyas, Köyceğiz, Recep, Karataş mahallerindeki
mescitlerin harap ve yıkılmaya yüz tutmalarından
dolayısıyla müftülükçe tasnif harici bırakıldığı
gibi, bunların civarında mahallenin ihtiyacı olan
camiler bulunması nedeniyle tekrar tamir
edilmelerinin lüzum olmayıp mescitlerin satılması
Evkaf Umum Müdürlüğü’nün 25 Kasım 1928 tarih ve
57993/139 numaralı yazılarıyla yapılan teklifi
üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 19 Aralık 1928
tarihli toplantısında uygun bulunup kabul
edilmiştir. 9 bakan ve başvekil İsmet İnönü’nün
imzasını taşıyan kararname Reisicumhur Gazi Mustafa
Kemal tarafından da imzalanmış ve yürürlüğe
girmiştir” dedi.
Yine aynı dönemde söz
konusu kararnamede yer almayan Şehirüstü
Mahallesi’ndeki Uzunyol ve Çeribaşı Camilerinin de
daha sonra satışa çıkarıldığına işaret eden Menç,
mescit veya camileri arsa niyetine satın alanların
hiçbiri iflah olmadığına dikkat çekti.
Osmanlı Devleti’nin son
dönemlerindeki savaş ortamı nedeniyle özellikle
erkek nüfusun cephelere gittiğini anımsatan Menç,
“Kullanılmayan abideler zamanın şartlarına göre
tahıl ambarı olarak kullanılmıştır. Bunlardan biri
Selçuklu Dönemi’nin en önemli eğitim kurumu olan
Gökmedrese Camisi tahıl depolanıp silo gibi
kullanıldı. Çevre köylerden at arabalarıyla
getirilen buğdaylar istiflendi. Camilerin depo
olarak kullanılmasına bir örnek daha verecek olursak
1242 tarihli Burmalı Minare Camisi savaş şartları ve
ibadet edenlerin sayısında azalma göstermesinden
sonra şehirde fazla olarak değerlendirilen camiler
arasında yer almıştır. Bu nedenle Burmalı Minare
Camii, Ziraat Bankası’nın ihtiyaç duyduğu tarım
aletlerinin deposu yapılmıştı. Prof.Dr. Semavi
Eyice’nin yaptığı tespitlere göre, Burmalı Minare
uzun süre terk edilerek harap olmaya bırakılmış,
1930’lu yıllarda da Ziraat Bankası’nın tarım
aletleri ambarı olarak kullanılmıştır” şeklinde
konuştu.
Şehirdeki vakıf
eserlerinden biri olan 1308 tarihli İlhanlılar
tarafından yaptırılan Bimarhane’nin de kereste
deposu olarak ve kısa bir süre de Amasya müze deposu
olarak kullanıldığını kaydetti.
Amasya Kent Haber,
10.05.2012
|
|
BURSA'NIN SURLARI AÇIĞA ÇIKIYOR

Bursa Büyükşehir Belediyesi´nin tarihi mirasın
yeniden canlandırılması çalışmaları kapsamında
başlattığı "Sur Projesi"nde, Yokuş Cadde Kapı
rekonstrüksiyon çalışmaları da tamamlanma aşamasına
geldi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe,
Tahtakale bölgesinde yer alan ve restorasyon
çalışmaları son aşamaya gelen Yokuş Cadde Kapı
surlarında incelemelerde bulundu. Saltanat Kapı,
Fetih Kapı ve Yer Kapı´dan sonra Yokuş Cadde Kapı´da
da çalışmalarda sona gelindiğini belirten Başkan
Altepe, "Yokuş Cadde Kapı surlarını 10 gün
içerisinde halkın kullanımına sunmayı hedefliyoruz.
Devamında da Kaplıca Kapı ve Zindan Kapı surlarını
restore edeceğiz. 1-2 yıl içerisinde, Bursa´nın
surları tamamen ayağa kalkmış olacak" dedi.
Büyükşehir Belediyesi Tarihi ve Kültürel Miras
Projeler Danışmanı Aziz Elbas ve müteahhit Mahmut
Sabuncuoğlu'dan proje hakkında bilgiler alan Başkan
Altepe, Bursa'nın en eski eserleri olan tarihi
surların ortaya çıkartılması konusundaki
çalışmaların hızla sürdüğünü söyledi. Sur projesi
kapsamında ilk olarak Saltanat Kapı'yı, ardından da
Fetih Kapı ve Yer Kapı'yı ayağa kaldırdıklarını
ifade eden Başkan Altepe, "Yokuş Cadde Kapısı, daha
önce restore ettiğimiz Yer Kapı'nın hemen
bitişiğinde yer alıyor. Bu kapıdaki faaliyeti
geçtiğimiz sezonda başlatmıştık. Öncelikle surlar
önünde bulunan tüm binaları kamulaştırdık.
Kamulaştırmadan sonra binalar ortadan kaldırıldı ve
ortaya tüm çıplaklığıyla 2300 yıllık surlar çıktı.
Ondan sonra buradaki inşaatımız başladı. 1870'li
yıllardaki gravürlerden elde ettiğimiz orijinal
şekliyle kapının rekonstrüksiyonu gerçekleştirilmiş
oldu. Çevre, iç ve dış düzenlemeleriyle birlikte tüm
bölge elden geçirildi" diye konuştu.
Yokuş Cadde Kapısı'ndan sonra sırasıyla Kaplıca
Kapı ve Zindan Kapı rekonstrüksiyon çalışmalarının
da başlayacağını ve 1-2 yıllık süre içerisinde Bursa
surlarının tamamen ayağa kaldırılacağını belirten
Başkan Altepe, "Bursamız bir tarih başkenti, birçok
medeniyete ev sahipliği yapmış olan önemli bir dünya
kentidir. Büyükşehir Belediyesi olarak, Bursa'nın
kent ziynetlerini, geçmiş medeniyetlerin izlerini ve
birikimlerini birer birer ortaya çıkartmaya devam
edeceğiz" dedi.
Ortaya çıkarılan surların bölgeye ayrı bir
güzellik ve özellik katmasını istediklerini anlatan
Başkan Altepe, Yokuş Cadde Kapısı'ndan sonra,
Kaplıca Kapı ve Zindan Kapı çalışmalarına da
başlanacağını ifade ederek, "Önümüzdeki 1-2 yıl
içerisinde Bursa'nın surları tamamen ayağa kalkmış
olacak. Araçlarıyla Yokuş Cadde Kapısı'ndan Yer
Kapı'ya ve Pınarbaşı'na doğru çıkan Bursalılar, bu
güzelliği fark edecekler" şeklinde konuştu.
Arkitera, Haber: Emine Merdim Yılmaz, 09.05.2012
|
|
2 BİN YILLIK KAYA MEZARDA TABAN MOZAİĞİ BULUNDU

Şanlıurfa'da Balıklıgöl yerleşkesi ile ''Amazon
Kraliçeleri''nin av sahnelerinin tasvir edildiği
kazı alanının yakınlarında bulunan gecekonduların
yıkılmasıyla gün yüzüne çıkarılan mağaralardan
birinde ''Geç Roma'' dönemine ait taban mozaiği
bulundu.
Şanlıurfa Belediyesi'nce, Balıklıgöl çevresindeki
tarihi mekanların ortaya çıkarılıp, turistik amaçlı
kullanılması çalışmaları kapsamında Kızılkoyun
Mahallesi'ndeki arkeolojik sit alanında, geçen yıl
''Kızılkoyun Kentsel Dönüşüm'' projesi uygulanmaya
başladı.
Bu kapsamda Haleplibahçe ile Balıklıgöl yerleşkesi
arasında kalan 422 gecekondunun yıkımının yapılması
için istimlak çalışmaları başlatıldı. Aradan geçen
sürede 400 civarında ev ve iş yerinin yıkımı
gerçekleştirilirken, veraset sorunu yaşanan ve
mahkeme süreci devam eden birkaç ev ile iş yerinin
yıkımının da kısa sürede yapılması planlanıyor.
Kazı çalışmalarının yürütüldüğü alanda her biri
yaklaşık 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen 48
mağaradan birinde bulunan taban mozaiği, Şanlıurfa
Müze Müdürlüğü'nce bilimsel bir yöntemle çıkarıldı.
Yaklaşık 6 metrekarelik mozaik, restorasyon
çalışmalarının ardından sergilenecek.
Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, AA muhabirine
yaptığı açıklamada, ''Şu ana kadar tespit edilen 48
tane kaya mezardan birinde MS 3. yüzyıla
tarihleyebileceğimiz, yüksek kaliteli ve geometrik
şekilli mozaik tespit edildi'' dedi.
Müze Müdürlüğü olarak söz konusu alanda
başlattıkları çalışma sonucunda mozaiği çalınma
riskine karşı bilimsel bir yöntemle kaldırıp,
restorasyon için Şanlıurfa Müzesi'ne taşıdıklarını
aktaran Ercan, restorasyonun ardından eserin aynı
müzede sergileneceğini söyledi.
Yaklaşık 6 metrekarelik alanı kaplayan mozaiğin
bulunduğu yerin bir kaya mezar olduğuna değinen
Ercan, şunları kaydetti:
''Söz konusu mozaikler, 3 klineli (Ölü yatağı)
bir aile mezarının tabanında bulundu. Tabanı
süsleyen geometrik desenli bir mozaik. Ancak sadece
geometrik şekiller var. Biz aslında bir yazıt veya
MS 3. yüzyılın kültürünü, giysilerini yansıtan bir
figür olabilir mi? diye düşünüyorduk ama maalesef
sadece geometrik şekiller var. Ancak mozaiğin
kalitesi çok yüksek.''
Müslüm Ercan, söz konusu bölgede kazı
çalışmalarının tamamlanma aşamasında olduğunu,
yapılacak protokolle kazısını tamamladıkları kaya
mezarların yerini Şanlıurfa Belediyesi'ne teslim
edeceklerini, böylece bu alanların turizme
kazandırılacağını kaydetti.
Akşam, 09.05.2012
|
|
ORTAYLI: TÜRKLER TARİH YAZMAYI BİLMEZ!
Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (YURTKUR) bağlı Ankara ’daki yurtlarda kalan öğrencilerle Ankara Mehmet Akif Yurdu’nda bir araya gelen İlber Ortaylı, tarih bilincini dikkat çekti. Prof.Dr. Oltaylı, Türklerin tarih yapan bir millet olduğunu ancak tarih yazmayı bilmedini belirterek, tarihi yapmak kadar tarih yazmanın ve korumanın da önemli olduğunu vurguladı.
Tarih bilincinin eksikliğinin kirlenmeye neden olduğunu, turistik fresklerin üzerine isim kazıyanların, kalıntıların üzerinde keçi otlatanların olduğunu hatırlatan Ortaylı, "Ecdadımız imparatorluklar kurdu, tarih yaptı, onu anlamak ve bilmek zorundayız" diye konuştu.
Arşiv konusunda da özensizlik ve bilgisizliğin olduğunu, arşiv belgeleri için ’bir tomar küflü kağıt’ diyenlere tanık olduğunu aktaran Ortaylı, tarih yapanlarla tarih yazanlar arasında eşgüdüm olmadığını ifade etti. Otobüs bileti ile bakkal defterinin bile tarihi belge olduğunu dile getiren Ortaylı, "Hükmü geçmiştir diye yok edilen evraklar, 50 sene sonra önemli bir araştırmaya belge, veri niteliğinde olabilmektedir" dedi.
Radikal, 09.05.2012
|
 |
|

|
TARİHİ KONAKTA ÇÖKME MEYDANA GELDİ
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyon çalışmasına devam edilen Kemeraltı Çarşısı'ndaki tarihi Ahmet Ağa Konağı'nın öğleden sonra çalışmalar sırasında tavanında çökme meydana geldi. Çevredeki esnafın durumu ekipleri bildirmesi üzerine olay yerine itfaiye ve sağlık ekipleri geldi.
Olayda yaralanan Fevzi Özgür ve Sebahattin Acar'ın Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Yaralılardardan Şeyhmus Çakmak, Seyit Gezelge ve Metin Pala'ya ise olay yerinde müdahaleleri yapıldı.
Olay yerine gelen İzmir Vali Yardımcısı ve Konak Kaymakam Vekili Fatih Ahmet Kurt, işçilerin çöken kalaslar yüzünden yaralandığı bilgisini verdi.
Konağın 30 yıllığına Vakflar Bölge Müdürlüğü'nden İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kiralandığı öğrenilirken, Büyükşehir Belediyesi yetkilileri de çöküntünün müteahhit firmanın çalışmalarından kaynaklandığını ileri sürdü.
Habertürk, 09.05.2012
|
|
MARK TWAIN'İN İSTANBUL'U KALEME ALDIĞINI BİLİYOR
MUYDUNUZ?

Amerikalı yazar Mark Twain 1867 senesinde Kutsal
Topraklar’a düzenlenen bir gezi sırasında İstanbul’u
da ziyaret etmiş ve ilginç üslubuyla dönemin
İstanbul’unu betimlemişti.
Quarker isimli gemiyle, Ağustos 1867 İstanbul'a geldiği düşünülen
Twain, o dönemin diğer Batılı gezginleri gibi
İstiklal Caddesi'nde yer alan bir otelde kalmış ve
"The Innocents Abroad or The New Pilgrims' Progress"
başlıklı kitabında Tarihi Yarımada, Haliç ve Üsküdar
ve çevresine yer vermişti.
Deniz yoluyla İstanbul'a ulaşan yazar ilk olarak
şehrin coğrafi konumunu betimlerken, şehri "(...)
Demirlediğimiz yerden bakınca şimdiye kadar
gördüğümüz en güzel kent" şeklinde nitelendiriyor.
Ancak şehre ayak bastığında bu "çekiciliğin ve soylu
görüntünün" kaybolduğunu söyleyen yazar, "Kıyıya
doğru yola çıkışınızdan geri dönüşünüze kadar geçen
zaman içinde nefret ediyorsunuz bu şehirden. Kara
uçsuz bucaksız bir sirkti. Daracık sokakları, arı
kovanlarından daha kalabalıktı. (...)" sözlerine yer
vermiş. Sokakları, dükkanları, sosyal ortamı aynı
eleştirel üslupla betimleyen yazar "İstanbul'da bir
sokak, insanın görmesi gereken bir yer, ancak sadece
bir kez" diyor.

Batılı gezginlerin oldukça ilgisini çeken ve
İstanbul'da en çok betimlenen yapılardan birisi olan
Ayasofya için ise Twain çağdaşlarıyla aynı görüşü
paylaşmamaktadır: "Ben Ayasofya Camisi'nden pek
etkilenmedim. Zevksizin biriyim, ondan herhalde.
Neyse, lafı uzatmayalım. Ayasofya, kafir diyarının
en yaşlı ve külüstür alanı. İlgi çekmesinin tek
nedeni bir Hristiyan kilisesi olarak yapılıp
Müslüman fatihler tarafından pek fazla
değiştirilmeden camiye çevrilmesi. (...)
Kubbenin
St. Pierre'inkinden daha muhteşem olduğu söyleniyor
ancak pisliği kubbesinden daha müthiş, bundan hiç
söz eden yok. (...) Her yer ak saçlı geçmişin
izlerini taşıyor, ama güzellikten yoksun, duygu
yaratmaktan uzak. (...) Ayasofya'yı kendinden
geçerek övenler, o lafları, her kiliseyi 'değerli
eleştirmenlerin pek çok yönden dünyada eşi
görülmedik, fevkalade bir yapı olarak kabul
ettikleri' diye anlatan gezi rehberlerinden
ezberlemişlerdir mutlaka."

Binbirdirek Sarnıcı'na da kitabında yer veren
Twain, Kapalıçarşı'yı ise "İstanbul'daki Büyük
Çarşı'yı tek bir çatı altında belki binlerce küçük
dükkanın toplandığı ve üstü kemerli, dar sokaklar
tarafındn sayısız küçük bloklara bölünmüş dev bir
kovan" diye anlatmanın yeterli olduğunu ve yapının
görülmeye değer bir yer olduğunu belirtiyor.
Kapalıçarşı'da dikkatini çeken ise sosyal doku olmuş
ve "Çarşı, hayat, hareket, ticaret, pislik, dilenci,
eşek, seyyar satıcı, hamal, derviş, alışverişe
çıkmış soylu Türk kadınları, Yunanlılar ve
dağlardan, en uzak yörelerden gelen garip kılıklı,
garip görünüşlü Müslümanlarla dolu" sözlerine yer
vermiş.
İstanbul'da dönemin gazeteciliğini de eleştirel
bir gözle değerlendiren yazar, genel olarak
gezginlerin yaptığı üzere bir Türk hamamını ziyaret
etmiş ve hayalkırıklığını "Doğu'yu anlatan gezi
kitaplarıyla aldatıldığımı düşündükçe sabah
kahvaltısında bir seyyahı yiyesim geliyor" diyerek
ifade ediyor. Yıllar boyunca Türk hamamının
mucizelerini düşlediğini dile getiren yazar
ziyaretini ise şöyle anlatıyor: "Beni mermer
karolarla kaplı, büyük bir avluya aldılar. Avluyu
çevreleyen balkon tarzındaki geniş bölmelerin
trabzanları boyasız, yollukları köhneydi.
Bölmelerdeki büyük, harap sandalyelerin kirli
şilteleri, üzerlerinden geçen dokuz kuşağın izlerini
taşıyordu. Geniş, çıplak ve iç karartıcı bir yerdi
burası. Avlu ambara, bölümler ahıra benziyordu.
(...) Zindan şimdi sıcak havayla dolmuştu. Beni daha
yüksek ısıya dayanacak kadar ısıttıktan sonra ıslak,
kaygan, buhar dolu bir odaya alıp ortasındaki
platformun üzerine yatırdılar. (...) Sıcak suları
seller gibi üzerime döktükten sonra başıma bir sarık
sardı, vücudumu da kuru masa örtüleriyle kundakladı.
Bölmelerdeki tavuk kümesi gibi yerlerden birine
götürüp Arkansas gibi yataklardan birini işaret
etti. Sıska hizmetkar yine nargile getirdi ama hemen
geri postaladım. Ardından şairlerin kuşaklar boyu
vecd ile övdükleri dünyaca ünlü Türk kahvesi geldi.
Doğu lüksüne ilişkin düşlerimden kalan son umutla
kahveye sarıldım. Bu da bir başka aldatmacaydı".
Dönemin seyahat kültürü sonucu büyük talep gören
seyahatnamelerde yazılanların aksine Doğu'nun
yapılarına ve sosyal hayatına bambaşka bir
perspektiften bakan Mark Twain'in, eleştirel ve
eğlenceli üslubuyla kaleme aldığı seyahatnamesi
yazarın okunması gerekli eserlerinden birisi.
Arkitera, Haber: Betül Atasoy, 08.05.2012
|
|
"AZINLIK VAKIFLARINA YAPILANI BUGÜN KABUL EDEMEYİZ"
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Vakıflar
Haftası’nın açılış konuşmasında, “Ülkemizde uzun
yıllar farklı sebeplerle, yüzyıllardır birlikte
yaşadığımız azınlık cemaatlerimizin vakıflarına
karşı bugün kabul edemeyeceğimiz bir tutum
sergilenmiştir. Cemaat vakıflarının mallarının
iadesi noktasında ölçümüz hak ve hukuk olacaktır”
dedi.
Arınç dün
TBMM Tören Salonu’ndaki etkinlikte, geçen yıl
Vakıflar Yasası’nda yapılan değişiklikle cemaat
vakıflarına ait 88 gayrimenkulden 18 taşınmazın iade
edildiğini bildirdi. Arınç şunları söyledi:
“Vakıflar meselesini ülkenin en önemli
meselelerinden biri olarak görüyoruz. Çünkü bizim
medeniyetimiz bir vakıf medeniyetidir. Bugünkü
millet şuurumuzu, bugünkü sağlam sosyal dokumuzu bu
anlayışa borçluyuz. Biz vakıf deyince, bu
topraklarda yaşamış, dini, inancı, etnik kökeni
farklı da olsa, bizimle aynı kaderi paylaşmış, aynı
havayı solumuş tüm farklı düşünce ve inançlara sahip
insanların vakıflarına da aynı saygı ve özenle
yaklaşıyoruz. Maalesef ülkemizde uzun yıllar farklı
sebeplerle, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız
azınlık cemaatlerimizin vakıflarına karşı bugün
kabul edemeyeceğimiz bir tutum sergilenmiştir. Ancak
biz hayır amacıyla kurulan vakıfların her ne sebeple
olursa olsun, faaliyetlerinin durdurulması,
taşınmazlarına el konulmasına rıza gösteremeyiz.
Çünkü bizim hak ve adalet anlayışımız buna müsaade
etmez. Bizler, sadaka taşlarıyla yoksulları gözeten,
kuşlar için bile vakıf eserleri oluşturan, müstesna
ruha sahip ecdadın mirasçılarıyız. Bize de düşen bu
ince, bu destansı anlayış ile aynı istikamette
yürümektir.”
Hürriyet, 08.05.2012
|
|
TARİHİ GÜRÜLTÜYE KURBAN EDİYORUZ

Erzurum’da tarihi eserler civarında verilen konser,
yapılan şenlik ve gösterilerin, gürültü kirliliğine
yol açarak tarihi eserlere zarar verdiği açıklandı.
Tarihi yapı olarak nitelendirilen
mimarlık-mühendislik eserlerinin, zamana ve iklim
koşullarına bağlı olarak malzeme kayıp-aşınmaları,
yer yer zeminde oluşan problemlerden kaynaklanan
elverişsiz yüklemeler gibi yapının ayakta durmasını
ve geleceğe taşınmasını engelleyebilecek düzeydeki
etkilere maruz kaldığını söyleyen Atatürk
Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü
Araştırma Görevlisi Dr. Dilek Okuyucu, bilinmeyen
çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekti. Okuyucu,
“Günümüz kent yaşamının en hareketli bölgelerinde
yer almak durumunda kalan, çok özel ve tarih-kültür
mirası olarak değerlendirilen pek çok tarihi yapı
hava kirliliği, gürültü kirliliği, kullanım ve zaman
zaman onarım-restorasyon hataları ve hatta asit
içeriği yüksek kuş dışkıları, vb. nedeniyle çok
büyük yapısal zararlar görmektedir. Bu noktada,
trafik ve gürültü (ses) kaynaklı etkilere özel bir
parantez açılmalı; trafik ve gürültü (ses) kaynaklı
titreşimlerin tarihi yapılar üzerindeki etkisi,
günümüz sosyal yaşam koşulları da dikkate alınarak
titizlikle ele alınmalı ve incelenmelidir” dedi.
Tarihi yapılar ve tarihi yapıların
komşuluğundaki meydan ve bahçelerin sıklıkla
sanatsal faaliyetler için kullanıldığına dikkat
çeken Okuyucu, bu faaliyetler esnasında oluşan,
yüksek şiddetteki ses dalgalarının tarihi yapıya ve
özellikle yapı elemanlarını bir arada tutan harç
malzemelerine zarar verdiğini anlattı. Okuyucu, “Bu
nedenle, bu tür yapıların yüksek şiddetli ses
titreşimlerinden zarar görmemesi için gerekli ses
şiddeti ve ivme ölçümleri yapılmalı ve önlemler
alınmalıdır. Tarihi yığma yapıların, hepsinin ayrı
ayrı kendine has harç, yığma malzemesi ve mimari
özellikleri bulunmaktadır. Aynı dönemde yapılmış
olsalar dahi özellikle malzemelerin dayanım ve diğer
mekanik özellikleri bakımından sınıflandırabilmeleri
ve genelleme yapılabilmesi inşaat mühendisliği bilim
dalı açısından pek mümkün değildir. Bu nedenle,
yüksek şiddetteki ses ve trafik titreşimlerine maruz
kalan bir tarihi yapı tekil olarak ele alınmalı ve
bu etkiler altındaki davranışı inşaat mühendisliği
bilimi açısından incelenmelidir” şeklinde konuştu.
Tarihi yapıların seslerden etkilenmesi
hususunda desibel ayarlarının değişken olduğunu
anlatan Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi
İnşaat Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Dilek Okuyucu,
“Genel olarak, bu tür yapılar kaç desibel
şiddetindeki sese dayanır? şeklinde bir soru akla
gelmektedir. Bunu belirlemek çok kolay değildir.
Bahsettiğim gibi, her tarihi yapı tekil olarak ele
alınması gerektiğinden bu sorunun cevabı da yapıdan
yapıya değişecektir. Bunun için öncelikle, incelenen
tarihi yapıya gelen titreşimler, yapıya ulaşan sesin
şiddeti ivme büyüklüğü ölçülmeli, ardından da
yapıdaki harç ve varsa sıva – cam gibi malzemelerin
dayanımları belirlenmeli; daha ileri bir aşama da
ise yapının tümü uygun yöntemlerle bilgisayar
ortamında modellenerek bu yüklemelerin yapıda
oluşturduğu etkiler topyekün olarak incelenmelidir”
dedi.
Bölgede ki tarihi yapıların çok büyük bir
kısmının, yığma taş tuğla yapılar olduğuna dikkat
çeken Erzurum Atatürk Üniversitesi Mühendislik
Fakültesi İnşaat Bölümü Araştırma Görevlisi Dr.
Dilek Okuyucu, “Taşlar arasındaki değişik muhtevalı
harçlar ve yer yer kullanılan metal kenetler, yığma
yapı elemanlarını bir arada tutan malzemelerdir.
Ses, dalgalar halinde yayılarak erişebildiği
noktadaki tarihi yapı üzerinde titreşimler oluşturur
ve bu titreşimler yapı üzerinde ek yüklemeler olarak
ele alınır. Benzer şekilde, tarihi yapı komşuluğunda
akan trafikte hareket halindeki araçlar da tarihi
yapıya etkiyecek titreşimler ve buna bağlı olarak ek
yüklemeler oluşturabilmektedirler. Bu yüklemeler,
gevrek yani kırılgan olarak nitelendirilen cam,
harç, sıva gibi malzemelerin dayanım sınırlarını
aşabilmekte ya da dayanımından düşük değerlerdeki
yüklemelerin çok kez tekrarlanması ile hasar
görmesine sebep olabilmektedirler” diye konuştu.
Eruzurm Gazetesi, Haber: Hanifi Aksakal,
08.05.2012
|
|
ANAYASANIN KÜLTÜREL İÇERİĞİ
Yeni anayasa
çalışmaları içinde yer alması gereken kültürle,
sanatla ilgili içerik konusunda Bülent Eczacıbaşı
imzalı bir mektup aldım.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), kültürel,
sanatsal etkinliklerin yanı sıra kültür
politikalarının geliştirilmesi alanında da
çalışmalar yapıyor.
Yeni anayasa çalışmalarına katkı konusunu işleyen
mektuptan, çalışma amacını açıklayan bir bölümünü
yazıma aldım:
“İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) olarak,
düzenlediğimiz kültürel ve sanatsal etkinliklerin
yanı sıra kültür politikalarının geliştirilmesi
alanında da çalışmalar yürütüyor, ülkemizin bu
konuda ilerlemesine katkıda bulunmak amacıyla
raporlar hazırlıyor, seminer, konferans ve atölye
çalışmaları düzenliyoruz.
Bu çalışmalar kapsamında ve TBMM Anayasa Uzlaşma
Komisyonu tarafından yürütülen anayasa yapım
sürecine paralel olarak kültürel yaşama katılma,
erişme ve katkı sağlama hakkının anayasamıza
eklenecek yeni bir maddeyle korunmasına yönelik bir
çalışma yürüttük. Bu süreçte İstanbul Bilgi
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Turgut
Tarhanlı’nın katılımıyla kültür kurumlarına yönelik
bir toplantı da düzenledik. Türkiye’nin içinde
bulunduğu yeni anayasa sürecinin, kültür-sanat
alanını doğrudan ilgilendiren kültüre erişim,
kültürel demokrasi, ifade ve yaratıcılık özgürlüğü
gibi temel kavramlar çerçevesinde ele alındığı
toplantının devamında, yeni anayasa için ‘Kültürel
Yaşama Katılma, Erişme ve Katkı Sağlama Hakkı’
başlıklı bir madde önerisi hazırlayarak Uzlaşma
Komisyonu’na ilettik.”
Rapordan önemli, yeni anayasa metnine alınmasını
benim de uygun gördüğüm bölümlerin bir kısmını
sizinle paylaşıyorum:
- Devlet kültürel kimliğe dayanarak yapılan
ayrımcılığı ve ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddeti
kışkırtma sonucunu doğurabilecek ulusal, ırksal ya
da dini nefret savunuculuğunu önlemek için gerekli
tedbirleri alır. Bu amaçla, birey ve toplulukların
kültürel kimliklerine bağlı olarak maruz kaldıkları
her türlü önyargıyı ortadan kaldırmak üzere medya,
eğitim kurumları ve diğer yollarla kamusal
kampanyalar yürütür.
- Herkes kültürel yaşama katılma, erişme ve katkı
sağlama hakkına sahiptir. Kültürel yaşam, bireyin ve
birey topluluklarının bir dünya görüşü inşa
etmelerine aracı olan yaşam tarzları bağlamında,
dili, sözlü ve yazılı edebiyatı, müzik ve şarkıları
ve diğer sanat dallarını, sözlü olmayan iletişimi,
din ve inanç sistemlerini, ayin ve törenleri, spor
ve oyunları, üretim yöntemlerini ya da
teknolojilerini, doğal ya da insan yapısı çevreleri,
besinleri, giysileri, konutları, adet ve gelenekleri
ifade eder.
- Devlet, kültürel yaşama katılma, erişme ve katkı
sağlama hakkını doğrudan ya da dolaylı yollarla
engellemekten kaçınır ve bu hakkın üçüncü kişiler
tarafından engellenmesini önlemek ve tam anlamıyla
hayata geçirilmesini sağlamak amacıyla her türlü
yasal, idari, yargısal ve mali tedbiri alır.
- Devlet, kültür ürün ve hizmetlerinin varlığını,
kültürel demokrasi anlayışı çerçevesinde, temin ve
teşvik eder; bunların herkesin fiziksel ve mali
açıdan erişilebileceği, toplumun kültürel
çeşitliliğine uygun veya uyarlanabilir ve farklı
kültürel kimliğe sahip unsurları açısından kabul
edilebilir olmasını güvence altına alır ve
destekler.
- Kültürel Yaşama Katılma, Erişme ve Katkı Sağlama
Hakkı başlıklı anayasa maddesi önerisi, 16 Aralık
1966 tarihli BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi’nin denetim organı olan Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Komitesi’nin 220 Kasım 2009
tarihleri arasında gerçekleştirdiği 43. oturumda,
sözleşmenin 15. maddesi çerçevesinde kabul edilen 21
sayılı Genel Yorum Kararı esas alınarak
hazırlanmıştır.
- Kültürel haklar insan haklarının ayrılmaz bir
parçasıdır; diğer haklar gibi evrenseldir;
bölünemez, birbirine bağlı ve birbiriyle
ilişkilidir. Kültürel hakların tam anlamıyla
desteklenmesi ve bu haklara saygı gösterilmesi,
insan onurunun korunması ve çok kültürlü ve
çeşitliliklerden oluşan bir dünyada, bireyler ve
topluluklar arasında olumlu toplumsal etkileşimin
sağlanması açısından temel önem taşımaktadır.
* * *
Kültür politikaları için yapıcı öneriler konusunu
sürdüreceğim.
Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 07.05.2012
******
KÜLTÜREL YAŞAMA KATKIYI NASIL SAĞLAYABİLİRİZ
Dün, hazırlanacak olan yeni anayasa için
düzenlenen önemli bir rapordan bölümler yayınladım.
Çünkü anayasal haklarda birçok unsur gözetilir ama
kültür bölümü çok yüzeysel geçer.
Parti programları için de geçerlidir bu yalınkatlık.
Birçok konuda ayrıntılı bilgi verilir, kültür/sanat
bölümünde ise yasak savma kabilinden birkaç satır
vardır. Ne yazık ki seçmen de kültür konusunda
ayrıntılı bir bilgiye gereksinim duymamaktadır.
Anayasayı hazırlayanların, yazacak olanların bu kez
kültüre, kültür politikalarına ağırlık vermeleri
gerekir, zorunludur.
Bazı kavramları kullandığımızda onun içini
doldurmalıyız, yoksa içi boş kavram kargaşası yarar
yerine zarar verir. Göz önünde bulundurulması
gereken önemli özelliklerden biri, kültürün çoğulcu
coğrafyasını ihmal etmemektir.
Devlet bunları anayasal hak koruması altına
almalıdır.
Katkı için hazırlanan bu öneriler toplamındaki
kavram başlıkları şöyle:
* * *
- Katılım, herkesin bireysel olarak, başkalarıyla
birlikte ve bir topluluk ya da grup içerisinde
serbestçe hareket etme, kendi kimliğini seçme, bir
ya da birden çok toplulukla kendini özdeşleştirme ya
da özdeşleştirmeme ya da bu tercihini değiştirme,
toplumun siyasal yaşamına katılma, kendi kültürel
faaliyetleriyle uğraşmayı kapsar.
- Erişim, herkesin bireysel olarak, başkalarıyla
birlikte, bir topluluk ya da grup içerisinde, eğitim
ve enformasyon yoluyla kendinin ve başkalarının
kültürünü bilme, anlama ve kültürel kimliği tam
anlamıyla dikkate alan nitelikli eğitim ve öğretim
görme hakkını kapsar.
- Kültürel Yaşama Katkı Sağlama ifadesi, herkesin
toplumun maddi, manevi, zihinsel ve duygusal
ifadelerinin yaratılmasına katılma hakkına atıfta
bulunmaktadır. Bu hak, bir bireyin ait olduğu
topluluğun gelişimine katılma ve bireyin kültürel
haklarından yararlanmasını etkileyen politika ve
kararların tanım, geliştirme ve uygulama süreçlerine
katılma hakkıyla desteklenmektedir.
- Erişilebilirlik, bireylerin ve toplulukların
kültürden tam anlamıyla yararlanmaları için kırsal
ve kentsel bölgelerde ayrım gözetmeksizin herkesin
fiziksel ve mali açıdan erişebileceği etkili ve
somut fırsatları kapsar.
- Uygunluk, belirli bir insan hakkının belirli bir
kültürel tarz ya da bağlama uygun ve bu bağlamla
ilgili, yani azınlıklar ve yerli halklar dahil,
bireylerin ve toplulukların kültürüne ve kültürel
haklarına saygılı olacak şekilde gerçekleşmesini
ifade eder.
- Uyarlanabilirlik, kültürel yaşamın herhangi bir
alanında devletin kabul ettiği ve bireylerin ve
toplulukların kültürel çeşitliliğine saygı
göstermesi gereken strateji, politika, program ve
tedbirlerin esnekliğini ve ilgililiğini ifade eder.
- Kabul edilebilirlik, devletin kültürel haklardan
yararlanılmasını sağlamak üzere kabul ettiği yasa,
politika, strateji, program ve tedbirlerin ilgili
bireyler ve topluluklarca kabul edilebilecek bir
şekilde hazırlanmasını ve uygulanmasını
gerektirmektedir.
* * *
Yukardaki yaklaşımlar, kültürün bir anayasal hak
olduğunu kanıtladığı kadar, demokratik, çoğulcu,
fırsat eşitliği taşıyan bir anlayışı savunmaktadır.
Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 08.05.2012
|
|
SİİRT MAĞARALARI İNCELENİYOR
Kültür ve Turizm Müdür Vekili Remzi Uslu,
mağaraların incelenmesi için MTA Genel Müdürlüğüne
başvurduklarını ve buradan gelen ekiplerle
mağaraların inceleneceğini söyledi.
Başta Botan Vadisi'nde bulunan mağaralar olmak üzere
Siirt'teki birçok mağaranın tarihte insanlar
tarafından mekan olarak kullanıldığı için kültürel
bir değer taşıdığını belirten Uslu, bunları ortaya
çıkarmak ve bilimsel bir şekilde incelemek
istediklerini belirtti.
Uslu, “Siirt’te çok sayıda mağara bulunduğunu ve
bunların önemli bir kısmının tarihte insanlara
tarafından mekan olarak kullanıldığını biliyoruz.
Özellikle Botan Vadisi'nde bulunan mağaralar dikkat
çekmektedir. 2003 yılında Valiliğimizce bu konuda
amatör bir araştırma yapılmış ve bu çalışma kitap
haline getirilmişti. Şimdi bu çalışmanın verileri
ışığında bilimsel bir çalışma yaparak bu mağaraların
gerçek durumunu ve kültürel değerlerini araştırmak
istiyoruz." dedi.
Mağaraların bilimsel olarak incelenmesi için MTA
Genel Müdürlüğüne başvurduklarını ifade eden Uslu,
buradan iki heyet gelerek çalışma yapacağını
söyledi. Uslu, "Ön araştırmayı yapacak olan ekiple 8
Mayıs gününden itibaren çalışmalara başlayacağız.
Araştırmaya ilden konu ile ilgili teknik elemanlar
ile ÇEKÜL Vakfı İl Temsilcisi Ayhan Mergen de katkı
yapacaktır. Ön araştırmada incelenecek Mağaraların
belirlenmesinin ardından ikinci bir heyet gelerek bu
mağaraları inceleyecek” diye belirtti.
Turizm Gazetesi, 07.05.2012
|
|
MISIR'A AİT 80 TARİHİ ESER İADE EDİLİYOR
Mısır'ın farklı dönemlere ait tarihi eserlerini
Belçika'dan geri alacağı bildirildi.
Mısır Tarihi Eserler'den Sorumlu Devlet
Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, 2 yıl önce
Brüksel'e kaçırılan 80 tarihi eserin, Belçika
Mahkemesi'nin kararı üzerine
Mısır'a iade edileceği belirtildi.
Tarihi eserler,
Mısır uyruklu bir kadın tarafından ülke dışına
ahşap bir heykel içinde kaçırılmış, ele geçirilen
eserler daha sonra incelenmek üzere
Brüksel Ulusal Müzesi yetkililerine teslim
edilmişti.
Bakanlık, iade edilecek 80 farklı eserin Tarih
Öncesi Dönem, Antik Mısır, Yunan-Roma, Kıpti ve
İslam medeniyetine ait olduğunu açıkladı.
Habertürk 07.05.2012
|
|
ALTLARI OYULAN TARİHİ KÖŞKLERE DESTEK

Maslak’taki Ayazağa Kültür Merkezi inşaatının 14
metre derinlik öngörülen temel kazısı devam ediyor.
Yıkılmasınlar diye beton istinat duvarları yapılan
Ayazağa Kasrı, Süvari Köşkü ve Çinili Köşk bir
kartal yuvası görümünde.
Kültür ve kongre merkezi yapımı için 1988’de
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na (İKSV), 4
yıl önce de Multi TurkMall’a devredilen Ayazağa
Haznedar Çiftliği’ndeki temel kazı çalışmaları
hızla devam ediyor. Yeni inşaat nedeniyle
yıkılmasınlar diye beton istinat duvarları
yapılan Ayazağa Kasrı, Süvari Köşkü ve Çinili
Köşk bir kartal yuvası görümünde. Üç tarihi
köşkün ortasındaki, eski adıyla Ayazağa Kültür
Merkezi inşaatının 14 metre derinlik öngörülen
temel kazısı devam ediyor.
Projede yerin 14
metre altında konser,
sinema ve konferans salonlarının yanısıra
butik mağazalar ve restoranlar yer alıyor.
Yüzeyde, rock konserlerinin izleneceği açık bir
konser alanı planlanıyor. Projenin yüzde 15’i
ticari kullanıma açılmış. 2013’te tamamlanacağı
açıklanan, ‘Nova Maslak’ adı verilen proje 4
cumhurbaşkanı, 8 başbakan, onlarca kültür bakanı
eskitmişti.
1988’de Nejat Eczacıbaşı’nın
girişimleri sonunda Ayazağa’da, içinde üç tarihi
yapının (Süvari Köşkü, Çinili Köşk ve Ayazağa
Kasrı) bulunduğu askeri alan dönemin
cumhurbaşkanı 12 Eylül darbesinin lideri Kenan
Evren’in talimatıyla, 1. Ordu tarafından İKSV’ye
verildi. Ayazağa Kültür Merkezi’nin temeli
1996’da atıldı ancak inşaat 2000’de, Kültür
Bakanlığı’ndan ödenek alınmaması nedeniyle
durdu. 2006’da Kültür ve Turizm Bakanlığı, İKSV
ve
Maliye Bakanlığı’ndan bir protokolle
kompleksi tamamlama görevini üstlendi. Bakanlık
2008 yılında Multi TurkMall Gayrimenkul Yatırım
şirketiyle anlaştı, arazi yap-işlet-devret
modeli ile 49 yıllığına bu şirkete devredildi.
‘Nova Maslak’ adı verilen proje, 6 bin
kişilik bir gösteri merkezi, 1000 kişilik bir
konser ve kongre salonu ile mimarlık müzesini
barındıracak. Aynı zamanda projede, atölye,
seminer ve toplantı mekanlarıyla oluşturulan
ofis alanları yer alacak. Arazinin yüzde 15’inin
ticari amaçlı kullanılacağı projenin 2013
yılında tamamlanması hedefleniyor. Binada kültür
sanat ürünleri satan mağaza ve yatay ofisler
bulunacak. Kendi ofisini de binaya taşıyacak
olan TurkMall, oluşturacağı fonla bir sanat
merkezi de yapacak. Merkezdeki konser
etkinliklerini Pozitif düzenleyecek, kompleks
içinde açılması planlanan mimarlıkla ilgili
bölümü ize Arkitek grubu üstlenecek. Kültürel
etkinlik de yapılacak, otomobil tanıtımı da.
Projenin 2013’te tamamlanması öngörülüyor.
Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 07.05.2012
|
|
BİSİKLETLİ ÇOCUĞUN YOLU BİZANS SURLARINA ÇIKTI

Kadıköylü bir çocuğun İstanbul Surları’na
bisikletle yaptığı keşif yolculuğu, Prof.Dr. Semavi
Eyice’yi, 45 bin kitabın sahibi, dünya çapında ünlü
bir Bizans tarihçisi yaptı.
Dünyada Bizans Sanat Tarihi deyince ilk akla
gelen isimlerden biri Prof.Dr. Semavi Eyice. Bugün
90 yaşını devirdi ama hala ‘sadece o bilir’
düşüncesiyle dünyanın dört bir yanından gelen bilim
insanlarının sorularını cevaplıyor. Biz de
aklımızdaki pek çok soruyla Suadiye’deki evine konuk
olduğumuz Eyice’yi ‘Bir doksan yıl daha yaşayamam’
diyerek yarım kalan eserlerini tamamlamaya
çalışırken buluyoruz. Kentin canlı tanığına
‘İstanbul nasıl kurtulur?’ diye soruyoruz.
Kendimizi
Prof. Eyice’nin yüzünde bazen 1920’li yıllarda papaz
okulundaki bir öğrenci, 1930’lu yıllarda bisikletle
İstanbul’u keşfe çıkmış bir çocuk, 1940’larda
bombardıman altındaki Almanya’da canını zor kurtaran
üniversiteli Türk, 1950’lerde ilk İstanbul kitabını
hazırlayan araştırmacının heyecanına tanıklık
ederken buluyoruz. Bazen de 60, 70, 80, 90’lı
yılların’asabi’ Bizans uzmanı, 2000’li yılların
‘kitaplığını bağışlamış’ bir araştırmacının acısı
canlanıyor gözlerimizin önünde... Ve sorumuza
beklemediğimiz bir yanıt alıyoruz: “İstanbul bitti.
İstanbul’u İstanbullu’dan kurtarmak lazım.”
Kadıköy’deki papaz okulunda öğrenime
başlayan bir çocuğun dünya çapındaki Bizans ve
İstanbul uzmanına dönüşmesine uzanan yolculuğunun
kökeninde, Romalı şairlerin şiirlerine konu olan bir
köy olabilir mi?
Efendim, ben 9 Aralık 1922’de İstanbul’da doğdum.
Daha doğrusu hikayenin esası şöyle. Evet.
Dedelerimin köyü ormanları ve gemiciliğiyle meşhur
Romalı şair Papillus’un şiirlerine konu olan
Amasra’dır. Anne ve baba tarafından iki dedem,
burada gemicidir. Rahmetli dedem Mustafa Efendi,
akıllı bir adammış. Bakınıyor ‘Hanım’ diyor, ‘Bu
oğlanlar burada büyürse ya balıkçı olur ya kayıkçı.
Giy çarşafını, oğlanları da al, gidiyoruz
İstanbul’a. Sene 1980’ler. O zamanlar Karadeniz’in
tarafından gelenlerin yerleştiği Cibali tarafında ev
kiralıyor. Gemi marangozuyken ahşap evler yaparak
geçinmeye başlıyor. Büyük oğlu Kamil Bey, benim
babam. Sınıf üçüncüsü olarak deniz subayı oluyor.
Trablusgarb ve Çanakkale’de görev alıyor. Birinci
Dünya Harbi yıllarında Amasra’dan İbrahim Kaptan’ın
küçük kızı Hatice Hanımla evleniyor. Bu evlilikten
ağabeyim Suavi Kadıköy’de ve ben Selimiye’de dünyaya
geliyorum. Daha sosyetik olduğu için ‘Kadıköylüyüm’
diyordum. Kadıköy’de bir papaz okulunda Fransızca
öğrendim. Saint Joseph’teki genç papazlardan bayağı
dayak yedik. 1919’dan 1923’e kadar hepsi kral gibi
yaşamışlar, sonra çekip gitmeleri ağarlarına gitmiş.
1933’de bir rivayet çıktı, yabancı okullarda
öğrencilere Katoliklik aşılanıyor diye. Babam beni
Galatasaray’a aldı. Babam benim Hariciye’ci olmamı
istedi.
Babasınız Hariciye’ci olmanızı isterken
nasıl sanat tarihçisi oldunuz?
Babam ‘Ben senin Dışişlerine girmeni, Hariciyeci
olmanı tercih ederim, diyordu. Ben tercihimi
söylediğimde, ‘Bu tip meslekler paralı kişilerin,
zengin aile çocuklarının yapacağı iş. Sen bununla
başa çıkamazsın’ diyordu. Ama ‘İlla da bu olacaksın’
diye direnmedi. ‘Ben Hariciyeci olayım ama o zaman
el pençe divan durmasını bileceksin! Herkesin
karşısında, ‘Başüstüne beyefendi, ne buyurdunuz
efendim, öyle olsun beyefendi’ diyeceksin. Ben bunu
diyemem. Yapamam. Bırakın, Bizans sanatı ve
arkeoloji tahsiline gideyim’ dedim.
Bizans ve İstanbul merakı nasıl başladı?
Galatasaray’da altıncı sınıftan itibaren askerlik
dersi alıyorduk. Kim bilir kaç savaşa girmiş bir
albaydı hocamız ama onun yerine bir gün bir üsteğmen
geldi. İki öğrenciye bir ödev verdi. Bana da
‘İstanbul’un kuşatılması ve Fetih’ düştü.
İstanbul’un fethine ilişkin Türkçe bir şey yoktu.
Kadıköy’de büyüdüm ama İstanbul tarafını
bilmiyorum.’Şu İstanbul’u keşfedeyim ben bir
göreyim’ dedim. Bisiklet üstünde, İsviçreli Seyyah
Ernest Mamboury’nin rehberiyle İstanbul’u dolaşmaya
başladım
Tarihi İstanbul’u ilk gördüğünüzde,
dolaştığınızda ne hissettiniz?
Surlara hayranlıkla baktım. Sonra, Mamboury’nin
kitabının kaynakça bölümündeki surlar, camiler,
kiliseler hakkındaki kitaplarından bir liste
çıkardım. Galata Kulesi’nin izhasında küçük bir Rum
sahafına gittim. Listeye bakıp ‘Allah allah, ne
yapacaksın bu kitapları’ dedi. ‘Ben meraklıyım,
almak istiyorum bu kitapları’ dedim. Sonra ahbap
olduk. Patriya Kias, 1960’larda bilmiyorum hangi
sebepten sürüldü. 30 sene ahbaplığım vardı. ‘Adamı
bir arayayım’ dedim. Atina’da zenginlere nadide
eserler satan çok şık bir kütüphane açmıştı. Beni
görünce kucakladı. İstanbul’da beğendiği kıymetli
kitapları evinde kendisine saklıyordu. Tıklım tıklım
nadide kitaplar doluydu. Bir alavera döndü,
kitapları buradan paketlediler yolladılar. Bu
yanlış bir şeydi, hukuken yabancı kitabın dışarı
çıkmaması gerekirdi.
İstanbul üzerine ilk eseriniz ne oldu?
Benim ilk kitabım, 1955’te yedek subayken
yazdığım İstanbul kitabı oldu. O kitabı benden,
Finlandiya’dan bile istediler. Türkiye’deki ilk
Bizans kongresi için hazırlamıştım. Kağıthane’deki
yedek subay okulundan çarşamba günleri izinli çıkar,
denize girer, provaları yazar, sabah altıda askere
giderdim. Böyle hazırladım kitabı ama Bizans
kongresinde bir talihsizlik oldu, 6 - 7 Eylül
olayları çıktı.
Üniversite yıllarınıza dönecek olursak,
neden Türkiye’de değil de savaşın en yoğun yaşandığı
dönemde Almanya’da okudunuz?
Liseden mezun olduğumda, sene 43. ‘Ben Bizans
sanatı uzmanı olacağım’ dedim. O zaman da bu bizim
üniversite biraz cansız. Bir Ankara Dil Tarih
Coğrafya var bir de İstanbul Üniversitesi. O sırada
İkinci Dünya Harbi’nin en hareketli yılı, sene 43.
İngiltere’ye gitmek imkansız neredeyse. Amerika’ya
zaten bahis konusu değil. Ben Fransız kültürü aldım
ama Fransa işgal altında. Gidilebilecek bir Almanya
var, o da yabancı öğrencilere kolaylıklar
sağlıyordu.
Savaş zamanı Almanya’ya gitmeniz ailenizi
korkutmadı mı?
Korktukları muhakkak. Bir de şeyden çekindiler,
burada kalırsam beni yaka paça herkesi askere
alıyorlar. Bir defa da askere aldıklarının kolay
kolay yakasını bırakmıyorlar. Evet, o zaman lise
mezunları da yedek subay oluyor ama asker oluyorsun
yav şakası yok işin! Ondan sonra askeriyede dört
sene kaldıktan sonra bir daha okumak olur mu!
Nasıl gittiniz Almanya’ya?
Dört tane bavulum vardı. Kışlıklar bilmem neler,
o zaman ekmek bile karneyle. Annemler evde ekmek
yememişler, onları bile bavulunun içine koymuş.
Somon ekmeği. Sirkeci Garı’ndan saat 10’da kalktı
Almanya treni. Benden başka bir yolcu yok.
Almanya’da neler yaşadınız?
Berlin’e gittim. Eğitim Bakanlığını buldum. Dört
tane duvar kalmış geriye, kimbilir kaç tane bomba
yemiş. İçinde insan bile yok. Evet bir zamanlar
bakanlıkmış ama şimdi bakanlığa benzer bir tarafı
yok. Dediler ki sen pulunu yapıştır, dilekçeni yaz,
mektup at. Bunu yaptım, 15 gün sonra, adresime cevap
geldi: ‘Berlin Üniversitesi’nde falan dalda
eğitiminize devam etmeniz uygun görülmüştür.’
Almanya’dan ayrılırken yer olmadığı için iki
bavulumu istasyonda bıraktım. O iki bavul, dört sene
sonra İstanbul’da beni buldu ve Almanlar bana
gönderdi. O kan ateş içindeki ülkede bavullar
dolaşmış, çemberlerle takviye etmişler, adresimi
bulup bana ilettiler. Gelin görün ki sulh içindeki
şu memlekette, hayatımda hiç sahip olamadığım bir
arabanın plakasıyla dört tane trafik cezası benim
evime geldi.
Siz 1930’lı yıllardan itibaren
İstanbul’un hızlı değişimine tanıklık etmiş bir
bilim insanı olarak 50 yıl sonra nasıl bir İstanbul
görüyorsunuz? İstanbul nasıl kurtulur?
İstanbul artık karekteri olmayan bir şehir
oluyor. İstanbul’u biz harcadık ve harcamaya devam
ediyoruz. Kalanı korumak için, gelişigüzel trafiğe
yasak diye kapatmakla bu iş olmaz. Düşünmek lazım.
Abide eserleri ezmeyen yapılaşma olması lazım. Butik
parklar yapılması lazım. Selvi ve çınar İstanbul’un
tabi ağaçları. İstanbul’da semt aralarında yeşillik
sağlayan küçük Gülhaneler yapmak lazım. Semt
meydanları olacak. O çeşmeler kurumuş açılması
lazım. Ağaçlar kesilmiş konulması lazım. İstanbul
bitti. İstanbullu kalmadı. İstanbul’u İstanbullu’dan
kurtarmak lazım.
Şu anda Türkiye’de, dünya çapında iyi bir
Bizans tarihi uzmanı var mı? Sizin Türkiye’de ‘El
verdiğiniz’ bir öğrenciniz, akademisyen hiç olmadı
mı?
Ben Avrupa’da da tanınmıştım. Övünmek değil ama
gerçeği söylüyorum. 90 yaşındayım. Almanya, Fransa,
İsviçre, İtalya’daki üniversitelerde misafir
profesör olarak ders verdim. Dünyanın çeşitli
ülkelerinde seri konferanslar verdim. İstanbul’da
Atatürk Kültür Merkezi’nde Bizans sanatı üzerine ben
konuşma yapıyorum diye çıkmak kolay. Ama
Sorbonne’da bunu yapabilir mi, bilemiyorum.
Asistanlarım da ayrı bir acıklı hikayedir. Bana
kadro vermedikleri gibi, yanımda asistan kadrosu da
yoktu.
Kitaplığınızda kaç eser vardı? 70 yılda
topladığınız kütüphanenizden ayrılmak zor olmadı mı?
45 bin. Bedelinin de altında gitti aslında ama
bir defa hanım şikayet etti. İkincisi benden sonra
yarın öbürgün şunun bunun elinde nice büyük
kütüphanelerin nasıl yağma edildiğini gördük.
Dağılmasın istedim. İçimde bir uktedir. Hala içim
yanar. Hala üzgünüm. Bir kere gittim kitaplarımın
bulunduğu kütüphaneye. İstediğim kitaplar bile
bulunmadı. Hala çok üzgünüm.
Star Gazete, Haber: Selim Efe Erdem,
06.05.2012
|
|
DENİZLİLİ USTA,RÜYADAKİ DEFİNE PEŞİNE DÜŞTÜ

Denizli'nin Tavas
İlçesi'nde inşaat ustalığı yapan
Erkan Taş (43), rüyasında gördüğü defineyi bulmak
için kazı çalışmalarına başladı. Resmi kurumlardan
aldığı izinle kazılara başlayan Taş, rüyasında
gördüğü hazineye kavuşmak için sabırsızlandığın
söyledi.
Denizli'nin Tavas İlçesi'nde yaşanan olay geçtiğimiz
hafta başladı. Tavas ilçe girişindeki Alpaslan
Türkeş Bulvarı'na yapılacak olan altgeçit projesinde
çalışan 22 yılık inşaat ustası Erkan Taş, bir rüya
gördü. Rüyasında, altgeçit projesinde çalıştığı
bölgede büyük bir mağara olduğunu, içinde ise define
bulunduğunu gören Taş, sabah uyanır uyanmaz konuyu
arkadaşı Ramazan Boyer'e anlattı. Rüyaya inan Boyer
ve Taş, burada kazı yapabilmek için ne yapılması
gerektiğini araştırmaya başladı. Müze Müdürlüğü,
Orman Bölge Müdürlüğü, Milli Emlak Müdürlüğü ve
polisten izin alan Taş ve Boyer, 4 gün önce kazı
çalışmalarına başladı.
Müze Müdürlüğü, Mal Müdürlüğü ve polis eşliğinde
kazıyı sürdüren ve rüyasında gördüğü altgeçidin
yapıldığı alanda dua okuyan Erkan Taş, kazı
işlerinin bir ay süreceğini söyledi. Kazı için 25
bin lira civarında harcama yapacağını kaydeden Taş,
"22 yıllık inşaat ve yol çalışmaları ustasıyım.
Rüyamda gördüğümü mağarayı inşallah bulacağım. Resmi
izinlerini alarak başladığım çalışmadan ümitliyim"
dedi.
Erkan Taş'ın arkadaşı Ramazan Boyer ise, arkadaşının
rüyasında gördüğü mağarayı bulacaklarından ümitli
olduklarını belirterek, "Ben de hafriyatçılık ve
inşaat ustalığı yapıyorum. Arkadaşımı yalnız
bırakmak istemedim. Dört gündür 6-7 metre kazı
yaptık. Ağaçlık bölgede kazı yaptığımız yerin altı
kayalık. Pazar günleri dahil saat 08.00'de başlayan
kazılar saat 17.00'de son buluyor" diye konuştu.
Kazı işlerini yapan hafriyatçı Ömer İlkin de,
"Arkadaşlar resmi izin alarak define arıyorlar. Bir
ay sürecek kazıların sonunda ben de bir şey çıkacak
mı diye merak ediyorum?" dedi.
Yeni Asır, Haber: Yılmaz Baybars, 06.05.2012
|
|
PERA'DA BİR ÖNCÜ RESSAM
Goya’nın etkileyici
eserlerinden çok önemli seçmeler Pera Müzesi’nde
görülebilir.
Pera Müzesi bu memleketin genç vakıf
müzelerindendir. Tepebaşı’nda merkezi yerde, hoş bir
binadadır. Temelde ve henüz Suna ve İnan Kıraç’ın
resim koleksiyonlarından oluşuyor. Zamanla
Tepebaşı’ndaki binanın genişleyeceğine ve büyüyen
koleksiyonların daha rahat bir teşhir imkanı
bulacağına inanıyorum. Bu konuda kamunun da diğer
küçük koleksiyoncuların da desteği mühimdir.
Pera Müzesi son yıllarda fevkalade önemli yabancı
koleksiyonlardan örnekleri teşhire getirdi.
Rembrandt, Chagall, Picasso, Bottero,
Rusya müzelerinin klasik resim koleksiyonları
yanında şu sıra bir Goya sergisi var. Standart paket
koleksiyonlardan biri değil; gerçekten Bilbao Güzel
Sanatlar Santamarca vakfı koleksiyonları,
İtalya’da Floransa Uffizzi gibi zengin
müzelerden derlenen kolay görülmeyecek tablolar,
ünlü tabloların eskizleri yer alıyor.
Francisco Goya öncüdür, yaşadığı dönemin çok dışında
ve önünde eğilimleri, teknikleri,
İspanya’nın mitolojisine ve menkıbelerine dayalı
fantezileri yanında her sınıf halkın yaşayışını
gayet realist ama bazen de ironi ile nakleden bir
ressamdır. 18’inci yüzyılda görülmeyecek kadar derin
bir mizahı aksettirir. Bu sergide 18-19’uncu yüzyıl
dönemecini yaşayan bu büyük ressamın çok nadide
eserleri ve onun yanında onlarca eskizi görmek
mümkün oluyor. “Capriccio”lar, “Savaşın
Felaketleri”, “Boğa Güreşleri”, “Atasözleri ve
Zırvalar” gibi beşeriyeti daha bin yıl etkileyecek
gravür koleksiyonları var. Goya’nın sanatseverleri
ateş karşısında otururcasına saatlerle etkileyen bu
koleksiyonlarından çok önemli seçmeler sergide yer
alıyor.
İstanbul’daki
Cervantes Enstitüsü birkaç yıldır İspanyol
kültürünü tanıtmakta,
sergi ve müzeleri gerçekleştirmekte fevkalade
etkin. Biz dahi
Topkapı Sarayı’nda bir “Elhamra” sergisini o
sayede yapabildik. Şimdi de İstanbul’un göbeğinde
bir Goya sergisi var. Goya’yı yakından tanımak için
en büyük fırsat. Serginin gayet hoş ve zengin
örneklerle basılan katalogunu da burada belirtmek
lazım.
Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 06.05.2012
|
|
PLAYBOYUN POP ART KOLEKSİYONU SATILIYOR
20.
yüzyıl modern sanatının en çarpıcı eserlerini
toplamasıyla tanınan ünlü koleksiyoncu Günther
Sachs’ın koleksiyonunun 300 parçası Londra’da satışa
çıkarılıyor.
Sefahat dolu
yaşam tarzı ve Fransız yıldız Brigitte Bardot
dahil yaptığı dört evlilikle tanınan Sachs’ın 50
yılı aşkın süre boyunca topladığı koleksiyonunda
Andy Warhol ve Roy Liechstein gibi Pop
Art’ın önde gelen isimlerinin resimleri ve Diego
Giacometti tasarımı mobilyalar bulunuyor. Andy
Warhol’un Sachs portesine 400 bin
sterlin fiyat biçiliyor. 1932 yılında
Almanya’da varlıklı sanayici aile von
Opel’in oğlu olarak dünyaya gelen Sachs 16
yaşında romantik
ressam Eugene Delacroix’nin bir tablosunu aatın
alarak koleksiyonerliğe başlamıştı. Sachs
2011’de intihar etmişti.
Milliyet, 06.05.2012
|
|
 |
AYA İRİNİ'DE TURİSTİK AÇILIM
Bizansın Ayasofya'dan sonra İstanbul'daki en büyük kilisesi, 1500 yıllık Aya İrini, zengin yabancı turiste kapılarını açıyor...
İlk adım geçen yıl Mart ayında atıldı. Topkapı Sarayı Müze Müdürlüğü ile İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Aya İrini Anıt Müzesi'nin 'özel durumlarda' ziyaret edilebilmesi için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne görüş sordu. Genel Müdürlük, ziyaret tarihi-saati belirlenerek, Topkapı Müze Müdürlüğü'ne başvuruda bulunulması ve talebin uygun görülmesi kaydıyla özel durumlarda ziyarete açılabileceğini bildirdi.
Konu, Döner Sermaye İşletmesi Yönetim Kurulu'na geldi. Kurul 30 Nisan'da olumlu yanıt verdi. Aya İrini'nin, özellikle kruvaziyer gemilerle gelen yoğun ziyaretçi talebini karşılamak için, belirli kriterlere uyulması halinde ziyaret edilebileceği yönünde karar verildi. Gruplar en az 30, en çok 125 kişi olabilecek. Ücret 25 TL. Müze Müdürlüğü'nün belirleyeceği kriterlere uyulacak. Kararı Bakan Ertuğrul Günay da onayladı.
Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 06.05.2012
|
|
BARINAKTAN DEFİNE ÇIKTI
Çatalzeytin İlçesi'nde
bir balıkçı barınağında define çıktı.
Kastamonu’nun
Çatalzeytin İlçesi'nde Konaklı Köyünde bulunan
balıkçı barınağında belediyenin çakıl ve deniz kumu
çıkardığı sırada kumların altından 243 adet değerli
sikke bulundu.
Kum çakıl temizleme
sırasında 1 altın, 3 bronz sikke çıkması üzerine
Kastamonu Müze Müdürlüğü ekiplerince yapılan
incelemeler neticesinde 19 adet altın, 13 adet gümüş
ve 211 adet bronz sikke olduğunu tespit etti.
Çalışma yapılan bölgede
Çatalzeytin İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri
tarafından alınan emniyet tedbirleri altında
Kastamonu Müze Müdürlüğü çalışmalarına devam ediyor
Kastamonu Kent Haber,
05.05.2012
|
|
 |
ROMA DÖNEMİNE AİT MEZAR TAŞI KORUMA ALTINA ALINDI
Muğla’nın Milas İlçesi'nde bir arazide atıl durumdaki Roma dönemine ait mezar steli korumaya alındı.
Milas’ın Gümüşlük Mahallesi’ndeki bir arazide yıllardır atıl durumda bulunan ve Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen, bir aileyi tasvir eden mezar steli Milas Müze Müdürlüğü tarafından koruma altına alındı.
Çaltılık Mevkii, Hıdırlık Tepesi bölgesinde sit alanlarının incelenmesi amacıyla araştırma başlatan Milas Arkeoloji Müzesi ekipleri, yaptıkları taramada, bugüne kadar hiç fark edilmemiş mezar steli (mezar taşı) buldu. Özel tekniklerle taşınan mezar steli, Müze Müdürlüğü bahçesine getirilerek koruma altına alındı. Arkeologların mezar steli üzerinde yaptığı araştırmada, kalıntının Roma dönemine ait olduğu, bir aile mezarını tasvir ettiği belirlendi. Stelde, 3 yetişkin insan ve bir çocuk tasviri açık biçimde görülüyor. Yetişkin insan figürlerinin baş kısmı zarar görmüş olsa da, çocuk figürü netlik taşıyor.
Milas Müze Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı incelemenin ardından, tarihsel varlıkların Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterine kaydedilmesi amacıyla hazırlanan dijital verilerin, Muğla Koruma Kurulu’na gönderilmesi sonucu, stelin bulunduğu bölgenin sit alanı potansiyelinin değişebilme ihtimali bulunuyor.
haberler.com, 05.05.2012
|
|
DİNAR ETNOGRAFYA MÜZESİ AÇILIYOR
Dinar İlçesi'nde restorasyonu tamamlanan Etnograf Müzesi, 6 Mayıs'ta ziyarete açılacak.
Dinar Belediye Başkanı Saffet Acar, gazetecilere yaptığı açıklamada, 2010 yılında açılan Etnografya Müzesi'nin restorasyon nedeniyle bir süre kapalı kaldığını belirterek, müzenin 6 Mayıs'ta ziyaretçilere kapılarını açacağını kaydetti.
Suçıkan Park'ta bulunan Etnografya Müzesi'nde yenileme ve düzenleme yapılarak müzenin çehresinin değiştirildiğini ifade eden Acar, müzede bakım ve onarımı yapıldığını, duyarlı vatandaşlar tarafından sergilenmek için bağışta bulunan eserlerin düzenlenerek Hıdırellez Şenlikleri ile yeniden ziyarete açılacağını bildirdi.
Müze Sorumlusu Ercan Menekşe de vatandaşların ellerinde bulunan etnografik eserleri müzenin kültürel anlamda gelişmesine yardımcı olmaları için bağışlamalarını istedi.
Afonkarahisar Kent Haber, 05.05.2012
|
 |
|
GORDİON UNESCO LİSTESİ'NDE
“Gordion antik şehri”, 11 kültür varlığı ile UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme gereğince geçici listeye eklendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihi değerleriyle de cazibe merkezi haline gelen Türkiye’nin kültür varlıklarını korumaya ve tanıtmaya yönelik çalışmaları kapsamında, Türkiye’den 12 kültür varlığı daha Dünya Miras Merkezi’ne bildirildi. Belirlenen kriterlerin yanı sıra mimari, tarihi, estetik, kültürel, ekonomik, sosyal, sembolik ve felsefi özellikleri de dikkate alan Dünya Miras Komitesi başvuruları değerlendirdi. Böylece geçici listede 26 olan kültür varlığı sayısı 38’e yükseldi.
Yassıhöyük adıyla da bilinen Gordion
antik kenti,
Frig Krallığı’nın (Frigler) başkenti ünlü bir kent
olup, kalıntıları Ankara’ya 94 km uzaklıkta,
Eskişehir yönünde, Sakarya ve Porsuk nehirlerinin
birleştiği Polatlı’nın 29 km kuzeybatısındadır. İlk
kazıların 1901 yılında başladığı Gordion kentinde
bulunanlar İstanbul Arkeoloji, Ankara Anadolu
Uygarlıkları ve ören yerindeki müzede korunmaktadır.
Bölgede yapılan kazılarda elde edilen eserler
başkentin tarihinin MÖ 8. yüzyılın ortalarına
kadar uzandığını göstermektedir. Kent en parlak
dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında
yaşamıştır. “Kulakları ile ünlü” Midas burada
yaşamıştı. Kentin günlük dilde kullanılan bir ünü de
“düğümünden” geliyor. Büyük İskender Persleri yenip
Gordion’u bağımsızlığına kavuşturmuştu. İskender
MÖ 333’de kışı Gordion’da geçirdiği sırada
Gordios’un bağladığı düğümü kılıcı ile keserek
çözmüştü.
Hürriyet, 04.05.2012
|
|
'ÇIĞLIK' O KADAR ETMEZ!
ABD’de yayımlanan New
York Times gazetesinde 15 yılı aşkın süredir sanat
eleştirmenliği yapan, 2009’da en iyi eleştiri yazısı
dalında Pulitzer ödülü kazanan Holland Cotter,
Munch’un ikonik tablosu Çığlık’ın 120 milyon dolara
satılmasına isyan etti.
“İnsanlar
nakitlerini nereye yatıracakları konusunda sınır
tanımıyor. Munch’un ‘Çığlık’ı dünyada en çok bilinen
görüntülerden biri. Garantili bir tercih olarak
gözükmüş
olabilir” ifadeleriyle önceki günkürekora hak
vermeye çalışan Cotter “Fakat 120 milyon
dolar vermek mantıklı mı?
Kesinlikle hayır. Günümüzde yatırım yeni
sanatçılara yapılmalı. 120 milyon dolarla sıfırdan
çok etkileyici bir
sanat koleksiyonu oluşturulabilir” tavsiyesinde
bulundu.
Milliyet, 05.05.2012
******
120 MİLYON DOLARLIK ÇIĞLIK

Edvard Munch’un ‘Çığlık’ resmi ulaşılması güç
bir rekora imza attı. Peki geçen hafta New York’ta
düzenlenen açık artırmada 119 milyon 900 bin dolara
(yaklaşık 212 milyon lira) satılan tablonun sırrı
ne?
Gelmiş geçmiş en ünlü resim nedir? Elbette
Leonardo Da Vinci’nin ‘Mona Lisa’sı... Peki,
Mona Lisa’dan hemen sonra akla gelen, ikinci en
bilindik resim hangisi? Tabii ki Edvard Munch’un
‘Çığlık’ı. Üstelik dört ayrı versiyonu var.
Evet, tarihte belki de en çok posteri basılmış,
sayısız asi gencin yatak odası duvarlarını
süslemiş, Time dergisine kapak, ‘Simpsons
‘dizisine konu olmuş bu resmin Munch tarafından
yapılmış dört versiyonu var. Bunlardan üçü
yıllardır Oslo’da iki farklı müzede
sergileniyor. Dördüncüsüyse (aslında yapılış
tarihi açısından 1895 üçüncü versiyonu) 2
Mayıs’a dek Munch’un arkadaşı, komşusu ve hamisi
Thomas Olsen’in oğlu Norveçli işadamı Petter
Olsen’in özel koleksiyonundaydı.
‘Çığlık’ 2 Mayıs’ta New York Sotheby’s’te 119
milyon 900 bin dolara satılarak Mayıs 2010’da
106.5 milyon dolara satılan ‘Çıplak, Yeşil
Yapraklar ve Büst’ resmini 13.4 milyon dolarlık
bir farkla geride bıraktı. Yani bu resim, bugüne
dek açık artırmada en yüksek fiyata satılan eser
rekorunu Picasso’dan Munch’a geçirdi. Eder mi,
bilemiyorum. Ama, Munch’un zamanında olduğu
kadar bugün de yenilikçi kabul edilen ‘Çığlık’
resmini 119.9 milyon dolarlık fiyat etiketini
hakettiğini düşünen en az bir kişi olduğu artık
aşikar.
Satıştan elde edilen gelirin tamamı Olsen’in
Hvitsen’deki çiftliğinde açılacak Munch’a özel
müze, sanat merkezi ve otel inşaatı ve
kuruluşunda kullanılacak. 2013’te, Munch’un
doğumunun 150’nci yılında açılması planlanan bu
müze ve otel sayesinde sanatseverler Munch’un
restore edilen evinde konaklama imkanı
yakalayacak.
Bu satışın önemini artıran bir diğer etkense 28
Haziran’da Tate Modern Londra’da Olimpiyat
sırasında açılacak Munch sergisi. Geçen yıl
Norveç Prensesi Mette-Marit’in öncülüğünde
Frankfurt’ta açılan ve daha sonra Paris’teki
Centre Pompidou’ya taşınan bu retrospektif
Munch’un 140 eserine ev sahipliği yapıyor.
ASLINDA TABİATIN ÇIĞLIĞI
Edvard Munch, akranı Van Gogh gibi,
gördüklerini tuvale taşımaktan ziyade
hissettiklerini resmeden ilk sanatçılardan biri.
İkisi de psikolojik olarak sorunlu, şiddetli
endişeden mustarip bu sanatçılar, iç
dünyalarındaki buhranı tuvallerine taşıyarak,
dışavurumcu sanata öncü olmuş.
Zannedilenin
aksine Munch’un resmine ismini veren çığlık,
ressamın değil, tabiatın çığlığı. Dört versiyon
arasında halen orijinal çerçevesinde duran 1895
tarihli bu eser, aynı zamanda Munch’un o anki
hislerine dair yazdığı şiirini de barındırıyor.
Çerçevenin altında bir plakada sanatçının el
yazısıyla yer alan bu şiir şöyle: “Yolun
üzerinde iki arkadaşımla beraber yürüyordum /
Güneş batmaktaydı – Gökyüzü kan kırmızısına
döndü / Ve o an melankoli esintisini hissettim –
Bekledim / Hareketsiz, ölümcül bir yorgunlukla –
mavi-siyah / Fyordun üzerinde ve şehir Kan ve
Alev Dalgaları / Arkadaşlarım yürümeye devam
etti – Ben geride kaldım / Endişe ile titreyerek
– Tabiatın yüksek çığlığını duydum - EM” Bir
rivayet de, resimde görülen koydaki mezbaha ve
akıl hastanesinden gelen çığlıkların Munch’u
tetiklediği. Mevzubahis akıl hastanesinin
Munch’un kız kardeşinin tedavi gördüğü hastane
olduğunu da not düşmek gerek...
‘Çığlık’ı yapan Edvard Munch, akranı Van Gogh
gibi, gördüklerini tuvale taşımaktan ziyade
hissettiklerini resmeden ilk sanatçılardan biri.
Hürriyet Pazar, Haber: Neylan Bağcıoğlu,
06.05.2012
|
 |
AYASOFYA'NIN SIRRI NE?
Ayasofya Müzesi Başkanı Doç.Dr. Haluk Dursun, Ayasofya’da bulunan kapı tokmaklarındaki Fatih Sultan Mehmet’in sırrını açıkladı.
Doç.Dr. Haluk Dursun, “Fatih ve Ayasofya bağlantısının temelinde şu elimdeki kapı tokmağı vardır” dedi. Dursun, şöyle konuştu: “Ayasofya’da göreve başladığımda bu tokmağın izinden giderek Ayasofya’yı çözmeye çalıştım. Bu normal bir kapı tokmağı değil. Üzerinde, ‘Ya Fettah’ yazar. ‘Ya Fettah’ Allah’ın isimlerinden biridir ama Ayasofya’ya özellikle bunun yapılmış olması, fetihten sonra bunun asılmış olması başka bir manayı vurgular. Fatih, kapı tokmaklarında Ayasofya’ya bunu koyarak hem o kapının açma fonksiyonunu vurgulatıp her açışta açma kudreti olan Allah’ın bir hürmeti ve aidiyetini hatırlatılıyor.”
Habertürk, 04.05.2012
|
|
KAYA MAĞARASI KORUNSUN
Tarihi ve kültürel açıdan çok büyük bir öneme sahip Gercüş Bağözü Köyü Erikli mezrasında bulunan 5 bin yıllık resimlerle bezennmiş antik dönemden kalma Dereser kaya mağarasının bir an önce koruma altına alınması gerektiği bildirildi. Batman Turizm ve Tanıtım Derneği tarafından da ziyaret edilen Kaya mağarası, Batman Üniversitesi Kültür envanteri çalışmasında bulunmuştu.
Yrd. Doç. Ersoy Soydam ve köylülerin dikkatini çeken Kaya mağarası için Bat-Der Başkanı Emin Bulut,' Bölgenin tarihi açısından çok önemli bir mekan olan Dereser Kaya mağarasının Kültür Bakanlığınca detaylı bir şekilde incelenmesi ve koruma altına alınması gerektiğini belirtt.' Bulut, Yeni Üniversite kampusunun hemen karşısında ve tarihi Dereser kalesi yakınlarında bulunan Kaya mezarın MÖ 5 bin yıla dayandığını, bu kadar önemli bir eserin acilen korunması gerektiğini vurguladı. Bulut Batman ve yöresinde buna benzer bir çok eserin bulunduğu ve ciddi bir araştırma gerektiğini söyledi.
Batman Gazetesi, 04.05.2012
|
 |
|

|
JEAN-JACQUES ROUSSEAU'NUN ESERLERI SERGİLENİYOR
Fransız yazar ve filozof Jean-Jacques Rousseau'nun el yazması eserleri ile Osmanlı üzerine kaleme aldığı izlenim ve analizlerinden oluşan, ''Rousseau ve Türkiye–Düşler ve Kuramlar Sergisi'', Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde açıldı.
Konuya ilişkin yapılan açıklamada, lisenin La Galerie salonunda açılan serginin, Jean-Jacques Rousseau'nun 300. doğum yılı nedeniyle düzenlediği belirtildi. Serginin, İsviçre İstanbul Başkonsolosu Monika Schumtz Kırgöz'ün himayesinde açıldığı kaydedilen açıklamada, serginin küratörlüğünün, etkinlik koordinatörü ve Rousseau Uzmanı Martin Stern ile Avrupa Jean-Jacques Rousseau Kurulu Başkanı Remy Hildebrand tarafından yapıldığı dile getirildi.
Açıklamada, sergide, aralarında Rousseau'nun el yazmalarının da bulunduğu eserler ile Osmanlı Sarayı'nda saatçi olarak görev yapan ve Galata'da yaşayan babasından dinlediklerinin yanı sıra kendi yaptığı araştırmalar doğrultusunda kaleme aldığı Osmanlı üzerine izlenim ve analizlere de yer verildiği ifade edildi.
Serginin, ''Eğitim ve Aydınlanmalar'', ''Zafer ve Düş Kırıklıkları'' ile ''Bir Alim ve Bir Pedagog Olarak Rousseau'' adlı 3 bölümden oluştuğu belirtilen açıklamada, sanat severlerin 2 Haziran'a kadar sergiyi gezebileceği belirtildi.
Habertürk, 04.05.2012
|
|
ÜNLÜ RESSAM VEFAT ETTİ
Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, Resim sanatçısı Osman Zeki Oral'ın vefat etti
Sanatçı için Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde 5 Mayıs Cumartesi günü tören düzenleneceği bildirilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
''Gerek sanatçı, gerekse bürokrat kimliği ile ülkemizdeki kültür ve sanatının gelişimine katkıda bulunan Türk resminin önemli ve değerli isimlerinden usta ressam Osman Zeki Oral yaşama veda etmiştir. Ailesinin ve tüm sanat camiasının başı sağolsun.''
Açıklamada, 1925 yılında Karadeniz Ereğlisi'nde doğan Oral'ın Bolu Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ve Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nin kuruluş çalışmalarında yer aldığı, Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü'ndeki görevinden emekli olduğu kaydedildi.
Habertürk, 04.05.2012
|
 |
|
BANAZ'DA TARİHİ ESER
OPERASYONU
Uşak'ta, jandarma
ekiplerinin düzenlediği operasyonda değişik
dönemlere ait toplam 37 parça tarihi eser ele
geçirildi, 1 kişi gözaltına alındı.
Alınan bilgiye göre,
Banaz İlçe Jandarma ekipleri Düzlüce Köyü
yakınlarında düzenledikleri operasyonda 03 DT 186
plakalı otomobilde değişik dönemlere ait olduğu
tespit edilen 9 adet metal sikke, 1 adet metal
kulplu çan, 1 adet mızrak ucu, 3 adet metal halka,
10 adet metal çubuk, 1 adet bayan figürlü metal
obje, 1 adet metal yüzük, 1 adet dikiş yüzüğü, 1
adet ucu burgulu saplı metal obje, 1 adet sivri
demir şiş, 1 adet metal keski ucu, 3 adet küt saplı
çivi, 1 adet kurşun ucu, 3 adet el büyüklüğünde taş
obje olmak üzere toplam 37 adet tarihi eser ele
geçirdi.
Otomobil sürücüsü M.Ç.
gözaltına alındı. Tarihi eserler Uşak Arkeoloji
Müzesi'ne teslim edildi.
Olayla ilgili soruşturma
sürüyor.
Uşak Kent Haber,
03.05.2012
|
|
SAKIZ'DA OSMANLI MEDRESESİ İLE MECİDİYE CAMİİ
RESTORE EDİLİYOR

Sakız Adası'nda, Modern Anıtlar Merkez
Konseyi'nin görüşü doğrultusunda, ada kalesinde
bulunan Osmanlı Medresesi ile merkezdeki Mecidiye
Camisi'nin minaresinin restore edileceği bildirildi.
Yunanistan'ın Sakız Adası'nda, Modern
Anıtlar Merkez Konseyi'nin görüşü doğrultusunda, ada
kalesinde bulunan Osmanlı Medresesi ile merkezdeki
Mecidiye Camisi'nin minaresinin restore edileceği
bildirildi.Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı
tarafından sanat eseri olarak nitelendirilen Osmanlı
Medresesi, bünyesinde Bizans Eserleri
Denetmenliği'nin bakım atölyesini barındırıyor.
Bizans Eserleri Denetmenliği'nin onayı ile
gerçekleşecek restorasyon çalışmaları, iki katlı
medreseyi kullanışlı bir bina haline getirmeyi
hedefliyor.
Tarihi binanın içinde, kütüphane, binanın tarihiyle
ilgili araştırma merkezi ile geçici sergiler için de
bir bölüm ayrılacağı bildirildi.
Öte yandan 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid tarafından
inşa edilen Mecidiye Camisi'nin minaresi için
restorasyon çalışmalarının Modern Anıtlar Merkez
Konseyi tarafından onaylandığı duyuruldu.
Restorasyon projelerinin AB destekli Ulusal
Stratejik Referans Çerçevesi (ESPA) programına dahil
edildiği kaydedildi.
Türkiye Turizm, 01.05.2012
|
|
180 YILLIK KINGSTON HAPİSHANESİ KAPATILIYOR VE MÜZE
HALİNE GETİRİLİYOR

Kanada Hükümeti, tarihi Kanada Devleti'nin
tarihinden de eski olan ünlü Kingston Hapishanesi'ni
kapatma kararı aldı.Kanada'da federal bütçe açığının
kapatılması için alınan tasarruf tedbirleri
kapsamında 180 yıllık Kingston Hapishanesi ile
Quebec eyaletindeki Lecrec Cezaevi kapatılacak.
Federal Halk Güvenliği Bakanlığı, iki hapishanedeki
mahkumların başka tesislere nakledileceğini, bu
yolla yıllık 120 milyon dolar tasarruf sağlanacağını
bildirdi.
Bakanlığın, 2014-2015 bütçe dönemine kadar toplam
295 milyon dolar tasarruf etmesi gerekiyor. Ontario
eyaletinin Kingston kentindeki Kingston
Hapishanesi'ne ilk mahkumlar 1 Temmuz 1835'te
Toronto'dan getirildi.
Birçok ünlü suçluya ev sahipliği yapan hapishane,
mahkumlara uygulanan işkencelerle birçok film ve
romana konu oldu. Ünlü yazar Charles Dickens'ın
Amerika Notları adlı eserinde bahsettiği Kingston
Hapishanesi'nde Grace Marks, James Donelly,
Mary-Anne Houde, Kanada Komünist Partisi Genel
Sekreteri Tim Buck, Kızıl Ryan lakaplı Norman Ryan,
banka soyguncusu Edwin Alonzo Boyd, yazar Roger
Caron, seri katil Clifford Olson, 1980'lerin ünlü
zengini ve karısını öldürmekten ömür boyu hapse
mahkum edilen Helmuth Buxbaum yattı.
Hapishanede, oğlu ve ikinci eşiyle birlik olup ilk
karısı ve 3 kızını öldüren Muhammed Shafia ve oğlu
Hamid ile Kanada Ordusu'nun yıldızı en parlak
subaylarından iken birlikte olduğu kadınları
öldürmekten mahkum olan Russel Williams'la birlikte
421 mahkum bulunuyor.
Türkiye Turizm, 01.05.2012
|
.. |
TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org |
| Copyright©1998 TAY Projesi |
|
|