Haberler logo

Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.

Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...



14 - 27 Haziran 2009

RESİM HEYKEL MÜZESİ İKİ AYLIĞINA KAPILARINI AÇIYOR

 

Resim Heykel Müzesi, iki yıl sonra tekrar kapılarını açıyor. Türk sanat tarihinin temel yapıtlarını koleksiyonunda bulunduran Resim Heykel Müzesi’nin eski Veliaht Dairesi olan tarihi binası restore edildiği için müze kapanmıştı. Müze yönetimi, restorasyonu tamamlanan bölümleri sanat dünyasına göstermek için, 72 yıl önce açılan ilk sergiyi tekrar kuruyor.

‘Serginin Sergisi’ 29 Haziran Pazartesi günü açılacak ve iki ay boyunca görülebilecek. Ardından, müze tekrar kapılarını kapatacak ve restorasyon devam edecek.

Resim ve Heykel Müzesi, 20 Eylül 1937 tarihinde Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde bir sergiyle açılmıştı. O sergide yer alan 325 yapıtın bir kısmı, zamanla farklı kurumlara gönderildiği için, ‘Serginin Sergisi’nde sadece geride kalan resim ve heykellere yer verilecek. 116 resim ile 24 heykelin yer aldığı ‘Serginin Sergisi kronolojik bir sıralamayla Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet ressamlarını biraya getiriyor.

Sergi, müzenin restorasyonu biten dört salonuna yayılacak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı olan Resim Heykel Müzesi’nin binası ise Milli Saraylar’a ait. Bilindiği gibi kötü durumda olan müze binası hakkında Radikal’de ve diğer gazetelerde pek çok haber çıkmış, dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın devreye girmesiyle binada kapsamlı bir onarım başlatılmıştı. Müze Müdürü Prof Ferit Özşen’in Radikal’e verdiği bilgiye göre iki yıl içinde binanın yarısında restorasyon tamamlandı. Çatı açıldı, sağlamlaştırma yapıldı, bezemeler yenilendi. “Bu şu demek, müzemiz en az yetmiş sene akmayacak ve yukarıdan toz yağmayacak” diyen Özşen, sergi için panoları kiraladıklarını ve iki ay sonra iade etmek zorunda olduklarını da söyledi. Özşen’in verdiği bilgiye göre müzenin iki ay sonra tekrar kapanacak olmasının temel nedeni ‘pano alacak kaynak olmaması!’. Milli Saraylar tarafından sürdürülen restorasyonun 2010 sonunda tamamlanması planlanıyor.

Radikal, 26.06.2009

TARİHİ DOKUYA UYMAYAN ÇALIŞMA





Mimarlar Odası Hatay Şubesi Başkanı Yaşar Coşkun, Antakya Belediyesi tarafından çalışmaları yapılan Asi Nehri Peyzaj çalışmaları ile ilgili görüşlerini dile getirdi. Daha önceki belediye yönetiminin bu konuda kendilerinin görüşlerini istemediğini, bu açıklamayı da yeni belediye yönetiminin bu konudaki görüşlerini sorması üzerine Belediyeye sundukları görüşlerini kamuoyu ile paylaşmak istediklerini söyledi. Mimarlar Odası'nda gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Coşkun, Antakya belediyesi tarafından yürütülen ve çalışmaları devam eden Asi Nehri çevresi Peyzaj çalışmalarını kısa süreli çözüm olarak hazırlanmış çevre düzenlemesi olarak değerlendirdi. Maliyeti çok yüksek Asi kıyısını düzenleyen peyzaj çalışması ile ilgili görüşlerini dile getiren Coşkun, “Seyir teraslarının anlamı yoktur. Suyu seyretmek yerine, o suyun çevresinde ya da içerisinde gezinti alanı yaratmak daha anlamlı olacaktır. Su kaskatları da özellikle işletme maliyeti açısından uygun değildir. Bunların kesinlikle uygulanmaması gerekir. Su öğesine vurgu yapmak isteniyorsa, bu suyun rehabilitasyonu çoğaltılması ve temizlenmesi ile yapılmalıdır. Su kaskatına ayrılacak bütçenin bu alanda kullanılması daha doğru olacaktır” dedi. Çiçeklerde rantabıl değil Çevre düzenlemesindeki çiçekliklerin de bakım yönünden rantabıl olmadığının söylenebilir olduğunu belirten Coşkun, “Çiçeklikler yerine nehir kenarındaki eğimli yüzey boyunca ağaçlandırmanın yapılması ve belli bir kotta yaya yolunun düzenlenmesi, teraslamalarla küçük bahçeler oluşturulması çok daha iyi sonuç verecek, kentle nehri buluşturacak ve yeşil kuşak yaratılmış olacaktır” dedi. Tarihi dokuya uygun değil Yaya ve araç köprülerindeki geçiş simgelerinin tak ve halatların özgün almadığını ve nehrin iki yakasındaki tarihi dokuyla uyumsuz olduğunu belirten Coşkun, “Yeni görüntü tarihi dokuyu dokuyu ezmektedir. Bu yüzden bunların uygulanmaması daha doğru olur. Yine aynı bakış açısıyla nehrin çevresinde ve köprülerde yer alan korkuluk ve aydınlatma elemanları tarihi kent konseptiyle uyuşmamakta, aykırı kalmaktadır. Oysa kentimizde, geçmişte de önemli bir yere sahip demir malzeme işçiliği vardır” dedi. Kent merkezi ile beldeler arasında ulaşım sağlanabilir “Geçmişten günümüze önemli bir veri olan demir işinin bu düzenlemede kullanılması ayrıca taş duvarlarla doluluk boşluk yaratarak hem ekonomiklik hem de devamındaki uygulamalara geçiş sağlanması mümkün olacaktır” diyen Coşkun, “Rehabilitasyonu sağlanan nehirde kent merkeziyle, beldeler arasında ulaşımın da sağlanabileceğini öngörmek hiç de uzak-zor bir hayal değil” diye konuştu.

Hatay Gazetesi, 26.06.2009

ATATÜRK'ÜN KALDIĞI KONAK YIKILMA TEHLİKESİ YAŞIYOR

 

Şarkışla İlçesi'nde Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bir gece kaldığı tarihi konak yıkılma tehlikesi altında.


Alınan bilgiye göre, yaklaşık 3 yıl önce İl Özel İdaresi tarafından sahiplerinden takasla alınan 100 yıllık tarihi Şemsi Efendi Konağı için koruma kararı alındıktan sonra özelliğinden bir şey kaybetmeden restore edilmesi planlanıyordu.


Atatürk'ün 1919 yılında Sivas Kongresi'nden sonra bir gece kaldığı öğrenilen tarihi konağın restorasyonu için proje çalışması başlatıldı.

Projenin tamamlanmasının ardından aslına uygun olarak onarılacağı belirtilen tarihi konağın etrafında çevre düzenlemesi de yapılması düşünülüyordu.
Ancak şu ana kadar onarıma alınmayan konak yıkılma tehlikesi altında.


İlçe merkezinde bulunan ve bin 700 metre kare alandan oluşan tarihi konak, Şarkışla'daki eski evlerin özelliklerini taşıyor. İlçe sakinleri harabe görünümündeki konağın bir an önce restore edilmesini, çirkin görünümde
n kurtarılmasını istiyor.

Sivas Hürdoğan, 26.06.2009

TARİHE TANIKLIK EDEN OKULLAR KİTAP OLDU

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, tarihi değer taşıyan okulların korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla bünyesindeki tarihi okulları, iki ciltlik bir kitapta topladı.

 

Yüzyıllar önce yapılan camileri, sarayları, kiliseleri ve sinagogları ile buram buram tarih kokan medeniyet beşiği İstanbul, göz kamaştıran tarihi okullarıyla da kültür mirasımız içinde önemli bir yere sahip. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, tarihi eser niteliği taşıyan okulların korunması ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarılmasını sağlamak için örnek bir çalışma yaptı.

Yaklaşık bir buçuk yıl süren çalışma ile İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesindeki tarihi okulların envanteri çıkarıldı. Yapılan çalışma sonucunda İstanbul'da yaklaşık 160 adet tarihi okulun bulunduğu belirlendi. Aralarında daha önce saray ve konak olarak kullanılan, sonradan liseye dönüştürülenlerin de bulunduğu tarihi okullar bir kitapta toplandı. 'Tarihe Tanıklık Eden Okullar' adı verilen iki ciltlik kitapta, okulların fotoğrafları ile tarihçeleri, mimari özellikleri ve tarihi açıdan taşıdıkları önemin anlatıldığı bilgi notları yer alıyor. Kendilerine bağlı faaliyet gösteren tarihi eser niteliğindeki okullara sahip çıkmak ve eserlerle ilgili gerekli çalışmaları yapmak için Tarihi Eserler Birimi oluşturduklarını belirten İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, kitabın önemini şöyle anlatıyor: "Tarihi okullarımızın doğru restore edilmesi, tabii afetlere karşı gerekli tedbirlerin alınması ve toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Hazırlanan kitap, okullarımızın korunması için yaptığımız projelerimizden biri. Kitap sayesinde bu okullarımıza ilgi artacak ve gereken koruma duyusu oluşacak. 'Koruma eğitimle başlar' sloganıyla eserlerimize sahip çıkıyoruz" dedi. Kitap okullar arasında, sadece eğitim tarihimizin değil aynı zamanda iktisat tarihimizin de önemli mekanlarından eski Düyun-u Umumiye Meclisi binasında yer alan İstanbul Erkek Lisesi, Boğaziçi'nde bir gerdanlık gibi duran Kabataş Lisesi, Batıya açılan ilk penceremiz olan eski Mekteb-i Sultani şimdiki Galatasaray Lisesi bulunuyor.

Sabah, 26.06.2009

KÜLTEPE'DE KAZILAR YENİDEN BAŞLADI

 

Kayseri-Sivas karayolunun 20. kilometresinde bulunan Kültepe Ören Yeri’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen kazı çalışmaları başladı. Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof.Dr. Kutlu Emre ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığındaki 70 kişilik ekip tarafından yürütülecek kazıların eylül ayı sonuna kadar sürdürülmesi planlanıyor. Kazılara antik şehrin idarecilerinin oturduğu ve şimdiye kadar üç anıtsal sarayın açığa çıkarıldığı tepede devam edileceğini belirten Prof.Dr. Kulakoğlu, “Özellikle bu yılki kazılarımızı günümüzden 5 bin yıl önceki yerleşim katlarına ulaşmak için tepe bölgesi yani Kaniş’de yapacağız” dedi.

Türkiye Gazetesi, 26.06.2009

PICASSO TABLOSUNA
11.5 MİLYON DOLAR

 

Dünyaca ünlü ressam Pablo Picasso’nun tablosu Sotheby’s Müzayede Evi’nde rekor fiyata satıldı.

 

Picasso’nun 1969 yılında yaptığı yağlı boya çalışmalarından biri olan Silah Kuşanan Silahşör tablosuna ismi açıklanmayan yeni sahibi 11.5 milyon dolar verdi.

Öte yandan geçtiğimiz salı günü Pablo Picasso’nun aynı döneme ait benzer bir tablosu da 9.3 milyon dolara alıcı bulmuştu.

Türkiye Gazetesi, 26.06.2009

ALPÖZEN HAKKINDA KOVUŞTURMA YOK

 

5 yıl önce emekliye ayrılan ve hakkında 11 ayrı suçtan suç duyurusunda bulunulan Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin eski müdürü Oğuz Alpözen hakkında, savcılık kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. Alpözen, tek suçunun Bodrum Kalesi’nin dünyanın sayılı müzeleri arasında yer almasını sağlamak olduğunu belirterek, "Görev yaptığım 44 yıl içerisinde de 110’un üzerinde soruşturma açtılar. Savcılığın kovuşturmaya yer yoktur kararı vermesi benim dışında verilen en iyi cevap oldu" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Yaşar Anter, 26.06.2009

ANTİK LABRANDA ORTAYA ÇIKIYOR

 

 

Tarih hazinesinde, kazı çalışmaları 1948’den beri yürütülüyor. Kent, her sene biraz daha ayağa kalkıyor.

 

Muğla Milas’taki antik Labranda kentinde, bu yılki kazılarda görev alacak ekip ilçeye geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi arkeolog Uğur Serden, 1948’den bu yana sürdürülen kazıların başkanlığını, İsveçli arkeolog Prof.Dr. Lars Karlsson’un yaptığını hatırlattı, şu bilgileri verdi:
“Önce, Labranda kutsal alanının geniş çaplı temizliği yapılacak ve gerekli görülen yerlerde koruma önlemleri alınacak. Hisar Akropolis’in içindeki kazı çalışmalarına devam edeceğiz ve eğer vaktimiz kalırsa Kepez Kule’deki kazı çalışmalarına başlayacağız. Sarıçay’dan Labranda’ya doğru uzanan kutsal yolun etrafına yayılmış mezarların, kazı, temizleme ve belgeleme çalışmaları sürecek.  Kilise kompleksiyle Roma dönemi Tetrakonkhos hamam yapısının kazı ve belgeleme çalışmaları da devam edilecek.”

Milliyet, 26.06.2009

KAZININ İLK GÜNÜNDE KOKU ŞİŞESİ BULUNDU

 

Muğla’nın Yatağan İlçesi’ne bağlı Eskihisar Köyü’ndeki Stratonikeia Antik Kenti’nde kazı çalışmalarına, yeniden başlandı.

Pamukkale Üniversitesi öğretim görevlisi Doç Dr. Bilal Söğüt Başkanlığı’nda 80 kişilik kazı ekibinin görev aldığı çalışmaların ilk gününde Bizans Dönemi’ne ait "Ampulya" adı verilen koku şişesi bulundu. Pamukkale, Mimar Sinan, Selçuk, Ankara, Mersin ve Kocaeli üniversitelerinden toplam 50 öğrenci ve 30 mevsimlik işçinin görev aldığı çalışmalar 10 Eylül’e kadar sürecek. Kazı Başkanı Bilal Söğüt geçen yıl kazı çalışmalarının ödenek sıkıntısı nedeniyle geç başlanmasına rağmen yaklaşık 150 tarihi eserin gün yüzüne çıkartılarak Muğla Müzesi’ne teslim ettiklerini hatırlattı. Antik kenti bu yıl 5 bin kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.

Hürriyet Ege, Haber: Cavit Yıldırım, 26.06.2009

ÇAKMA ŞEHZADEBAŞI

 

Türkiye’deki estetik yoksunu cami bolluğu sorununa Giresun’un Bulancak İlçesinde ilginç bir çözüm geliştirildi. İnşaatı 22 yıldır devam eden Sarayburnu Camisi, İstanbul’daki Şehzadebaşı Camisi’nin birebir kopyası olarak yapılıyor.

 

Kesme taş işçiliğiyle inşa edilen  caminin, temeli 1987 yılında atıldı. İnşaatta çalışan ustalar belli aralıklarla İstanbul’a gidip Şehzadebaşı Camii’ni inceliyor. Ama yeni caminin iki farkı var: Giriş kapısı Divriği Ulu Cami, havuzu da Bursa Ulu Camii’deki gibi olacak!

Radikal, 25.06.2009

EDİRNE SARAYI YENİDEN AYAĞA KALKIYOR

 

 

Edirne Sarayı, ihtişamlı günlerine yeniden kavuşacak. Edirne Valisi Mustafa Büyük, dün düzenlediği basın toplantısında sarayın ayağa kalkmasının zaman alacağını, ancak bu konuda bir yol haritası çizildiğini söyledi. Büyük, kazı çalışmaları yönetecek heyetin başkanlığına Yrd. Doç.Dr. Mustafa Özer'in atandığını bildirdi.

 

Bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin yönetildiği sarayın eski günlerine kavuşması için Edirne Valiliği öncülüğünde başlatılan çalışmalar kısa süre içerisinde destek buldu. Bu amaçla TBMM tarafından 5 milyon TL destek sağlandı. Kazı çalışmaları için Bakanlar Kurulu kararı çıktı. Edirne Sarayı 1450 yılında II. Murat döneminde yapımına başlanarak Fatih Sultan Mehmet zamanında tamamlandı. 1875'te Rusların Edirne'yi işgal edeceği haberi üzerine sarayın yakınında bulunan cephanelik düşman eline geçmesin diye valinin emriyle ateşlendi. Harabeye dönen sarayın kalıntıları da zamanla büyük oranda ortadan kalktı.

Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 26.06.2009

TARİHİ TÜTÜN DEPOSU 7 YILDIZLI OTEL OLACAK





Mülkiyeti Tanrıverdi Holding'e ait olan, Cumhuriyet'in ilk sanayi yapılarından Beşiktaş'taki tarihi Tütün Deposu, 7 katı yerin altında olmak üzere 14 katlı ve 7 yıldızlı otel olacak. Otel inşaatı hakkında bilgi veren Tanrıverdi Holding Yönetim Kurulu Başkan Asistanı Aziz İba, Beşiktaş'ta 1929'da mimar Victor Adaman tarafından yapılan ve Astro Tütün Deposu olarak yıllarca hizmet veren binanın, bir süre Grundig televizyon fabrikası olarak kullanıldığını belirterek, 1985'ten bu yana boş bulunan binayı Tekfen Holding'ten satın aldıklarını anlattı.

İba, metruk bir şekilde yıllarca boş kalan, zamanla tinercilerin yuvası haline gelen binayı temizlerken bir kamyon martı ölüsü attıklarına dikkati çekerek, “Satın aldıktan sonra binada aşırı derecede pire vardı. İnceleme yapmak üzere gelen Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu üyeleri içeri giremedi. Binayı temizledik, ilaçladık, sonra üyeler içeri girebildi” dedi.

Basında ve kamuoyunda Tütün Deposu'nun yıkılmasının sert eleştirilere neden olduğunu anımsatan İba, Tanrıverdi Holding'in, yolculuğu Sultanhamam'da başlayan 100 yıllık bir firma olduğuna işaret ederek, şöyle konuştu:

“Firma olarak tarihin içindeyiz. Binanın 'tarihi eser' olması için başvuru yapanlardan birisi de biziz. Burayı satın aldıktan sonra belediye, kaymakamlık ve valilik bize sürekli yazı yazdı. 'Binanın güvenliğini alın, taş düşüyor, insanlar açısından tehlike oluşturuyor' diye. Bina yıllardan beri boş kaldığı ve herhangi bir bakım yapılmadığı için çok kötü durumdaydı. Oteli, gerçekten binayı onararak yapmak mümkün değildi. Tütün Deposu'nu kafamıza göre yıkmadık. Kurul, bu konuda çok ciddi araştırmalar yaptı. Defalarca rapor alındı. Yıkmadan yapılabilmenin çözümleri arandı. Bunun mümkün olmadığı ortaya çıktığında teknik olarak yıkılmaya karar verildi.”

Aziz İba, bina yıkılırken fotoğrametrik rölöve yapıldığını, her katın fotoğraflarının bilgisayar ortamına aktarıldığını anlatarak, otelin de kurul kararı doğrultusunda eski binanın birebir aynısı olacak şekilde inşa edileceğini, binanın tarihi eser olmasının sebeplerini gerektiren her şeyin korunacağını vurguladı.

Binanın, üzerindeki bir rölyeften ya da bir işlemeden dolayı değil, yıllarca insanların hafızasında bir kütle olarak yer aldığı, farklı cam büyüklüklerine sahip olduğu ve Cumhuriyet'in ilk sanayi yapılarından biri olduğu için tarihi eser ilan edildiğine dikkati çeken İba, sözlerine şöyle devam etti:

“Yıkıp yeniden yapıldığı zaman bunun aynısını yapmak çok kolay. Üzerinde bir el işçiliği yok, sıva ve boya. Sıradan bir bina. Özelliği olan bir bina değil. İnsanlar Dolmabahçe Sarayı yıkılmış gibi davranıyorlar, işin içini bilmedikleri için konuşuyorlar. Yıkmadan yapılabilseydi elbette öyle yapardık ama teknik olarak mümkün değildi. Otel, eski binanın birebir aynısı, kütlesi ve yüksekliği kadar olacak. Biz içinde oynayacağız. Farklılık içinde olacak, binanın içinde yaptıklarımızla farklı olacağız. Kurul kararı da binanın bir kütle olarak korunması ve galerinin korunması doğrultusunda.”

Aziz İba, çalışmaya başlamadan önce hazırlatılan trafik raporunda 430 araçlık bir otopark ihtiyacı ortaya çıktığını belirterek, bu nedenle otelin 4 zemin katının otopark olacağını bildirdi. Otelin yerin 7 kat altında, 7 kat üstünde toplam 14 kat olacağı bilgisini veren İba, “Aslında işin parasal olarak en fazla tutacak yönlerinden birisi de o kadar inmek. Biz burada farklı bir şey, Türkiye'de yapılmamış bir otel olmasını istedik” dedi. İba, otelin işletmesini yabancı bir grubun yapacağını ve görüşmelerin sürdüğünü ifade ederek, sözleşmenin 2-3 ay içinde imzalanacağını söyledi.

Otel alanı içindeki tescilli tarihi eser ağaçların da korunacağını belirten İba, “Onlar bizim için otelden daha kıymetli” diye konuştu.

Aziz İba, otelin 7 yıldızlı olacağını, Türkiye'de kimsenin kullanmadığı kalitede malzeme kullanılacağını kaydederek, “Boğaz'da şu lokasyonda çok fazla yer yok. Bizim yerimiz denize sıfır olan binalardan çok daha iyi durumda” dedi.

İba, Deniz Müzesi'nin yeni projesi ile odalarının yüzde 85'inin deniz görür hale geldiğini bildirdi. Basında, “otelin akvaryum otel şeklinde inşa edildiği yönünde haberler” yer aldığını anımsatan İba, “Akvaryum otel olmayacak. Muhakkak akvaryumlar olacak ama camdan bakınca denizin dibini göremeyeceksiniz” diye konuştu.

Otelin 2012 yılının ilk aylarında tamamlanmasının planlandığını belirten İba, bugüne kadar yapılan çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi:

“Bugüne kadar dışarıdan gelecek suyu kesmek için arsanın çevresini diyafram duvarla çevirdik. Deniz taraflarında 50 metre, diğer yerlerde 40 metre yerin altına doğru duvarlar yapıldı ve 7-8 metre ana kayaya soketlendi. Şimdi kazıklar çakılacak. Binayı üstten alta doğru yapacağız. Önce bir katın betonu dökülecek, betonda kısmi boşluklar bırakılacak, sonraki aşamada bu boşluklardan aşağıya inilecek, toprak çıkarılacak ve bir katın daha betonu dökülecek. Yeni betonda da yine kısmi boşluklar bırakılacak, bu boşluklardan alt katın toprağı çıkarılacak ve bir beton daha dökülecek. En alt katın zemin betonu da döküldükten sonra eksik kalan yerleri tamamlayarak zemine çıkacağız. Türkiye'de bu büyüklükte bu şekilde yapılan bir başka otel yok.”

Projesi Piramit Mimarlık'tan Turgut Toydemir, statiği İrfan Balioğlu tarafından yapılan otelin kaba inşaatının 50 milyon dolara mal olacağını bildiren Aziz İba, otelin tamamlanmış halinin maliyetinin anlaşılacak grupla alakalı olduğunu söyledi. İba, depreme dayanıklı inşa edilen otelin ana kayaya soketlendiğini anımsatarak, “Dolayısıyla deniz kenarında olmamız zeminin gevşek olduğu manasına gelmez, İstanbul'da bir deprem olursa, otelimiz en güvenli yerlerden birisi olacak” dedi.
Hürriyet, 25.06.2009

AMASYA EVLERİ TEHLİKE ATLATTI

 

Tarihi Amasya Evleri yangın tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. 1915’te büyük bir yangın geçiren evlerin bulunduğu bölgede 6 gün üst üste yangın çıktı. Amasya evlerinin arkasındaki?kurumuş otların her gün tutuşması Hatuniye Mahallesi sakinlerinin ve çevredeki turizmcileri korkuttu.?

411’i koruma altında olmasına karşın yangına karşı yetkililerin önlem almaması ise tepkilere yol açtı. Mahalle sakinleri tepkilerini, “Evlerimiz tamamen yanınca mı önlem alınacak” diye dile getirdi.

Cumhuriyet, 25.06.2009

"UNESCO'NUN RAPORU SON 4 YILIN EN İYİSİ

 

İstanbul Sit Alanları Yönetimi Başkanı İlhan Sarı, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) İstanbul ile ilgili son raporunun geçmiş 4 yıla göre en olumlu rapor olduğunu belirterek, "Dünyada tehlike altındaki ülkelerin yer aldığı bir listede herhalde hiçbirimiz olmak istemeyiz" dedi.

 

Sarı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın geleneksel "Çarşamba Buluşmaları"na katılarak, "İstanbul'un Sit Alanlarında Alan Yönetimi" hakkında bilgi verdi.

 

UNESCO ile yaptıkları toplantılarda, İstanbul'un yönetim planını ilgili kanun ve yönetmelik çerçevesinde yapacaklarını, onlar (UNESCO) için yapmayacaklarını dile getirdiklerini belirten Sarı, "Bu işi kendimiz için yapmamız lazım" dedi.

 

Kültür varlıklarına yaklaşım açısından durumun iç açıcı olmadığını dile getiren Sarı, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yönetim planı yapılacak sınırların netleşmesi lazım. İlgili üniversiteler temsilcilerini atadı, alan yönetimi danışma kurulları oluşturuldu, alan yönetimi yasal olarak çalışmalara başladı. Bizim en önemli 3 ilkemiz oluştu. Kesinlikle doğayı korumak sorumluluğumuz var. Bu bizim birinci ilkemiz. İkinci ilkemiz; ne yaparsak yapalım kesinlikle kanuni olmak zorunluluğumuz var. Ne yaparsak yapalım kültürel olmak zorunluluğumuz var, bu da üçüncü ilkemiz. Bir kültür kurumuyuz sonuç itibariyle."

 

Alan yönetiminin bütün alt yapısını İstanbul Büyükşehir Belediyesinin karşıladığını ifade eden Sarı, partiler üstü çalışma yapacak alan yönetiminin yasal hale dönüştürülmesinin, sınırlarının netleştirilmesiyle mümkün olduğunu belirtti.

 

"UNESCO'nun İstanbul ile ilgili son yayınladığı rapor, geçmiş 4 yıla göre en olumlu rapordur. Dünyada tehlike altındaki ülkelerin yer aldığı bir listede herhalde hiçbirimiz olmak istemeyiz" diyen Sarı, şöyle devam etti:

"Bu listedeki ülkelerin nerede olduğunu birçok insan bilemez. Diğer ülkelerden niye hiçbiri bu tehlike altındaki listede yok. Venedik Katedrali'nin içine paslanmaz çelikten asansör ve tuvalet yapıldığını ben gördüm. 12. yüzyıl eseri, aynısı Molla Zeyrek Camisi. Böyle bir şeyi biz hayal edebilir miyiz? Bir şeyleri görmemiz lazım."

 

Danışma kurullarının ve alan sınırlarının oluşturulduğunu hatırlatan Sarı, "Yarımadadaki tarihi sit alanının tamamına artık kimsenin karışmaması lazım. Peki ne oluyor? Topkapı Sarayı'nda çalışmalar, yeni yeni kimlik arayışları... Hanlar bölgesi Süleymaniye'de yeni yeni binalar yakılıyor. Her gün bir iki evi daha, kültür varlığını daha kaybediyoruz" diye konuştu.

Dünya, 25.06.2009

ZEUGMA'DA KAZILAR YENİDEN BAŞLADI

 

Nizip'te bulunan Zeugma Antik Kenti'nde kazı ve kurtarma çalışmaları tekrar başladı.

 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç.Dr. Kutalmış Görkay, Mart ayında başlayan ve yaklaşık iki ay devam ettikten sonra ara verilen kazı çalışmalarının bugün tekrar başladığını ve Eylül ayına kadar devam edeceğini açıkladı. Bu yılki kazı çalışmalarının 2007 yılında ortaya çıkan Muzalar Evleri Villası ile yine buranın en önemli eski kutsal birimlerinden olan Belkıs tepede gerçekleştirileceğini kaydeden Görkay, Dianosos ve Diane evlerinde de restorasyon ve konservasyon çalışmalarının devam edeceğini ifade etti. Çalışmaların 60 kişilik ekiple devam edeceğini belirten Görkay, kazıya Türkiye'deki birçok üniversiteden öğretim görevlileri ile Amerika, İngiltere ve Almanya'dan araştırmacıların katıldığını söyledi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 25.06.2009

ENEZ'DEKİ 'SINIR UYGARLIĞI'MIZ: AİNOS





Ülkemiz için “Edirne’den Kars’a” derken sadece sınır kentlerimizi anmayız. Edirne, antik Hadrianopolis olarak Anadolu’yu Balkanlar’la, Kars da yüce kalesiyle Kafkasya’yla buluşturur. Bu derinliğin doğal sınırları olan Meriç’i Yunanistan’la, Arpaçay’ı da Ermenistan’la paylaşırken çağlar boyu aynı sularla yaşayan antik Ainos ile Ani’nin “Türkiye güvencesinde” olmaları anlamlı değil midir?

“Misak-ı Milli” sınırlarımızın, bin yılların yaşanmışlıklarıyla kucaklaşması, “Cumhuriyetin temeli kültürdür” diyen Atatürk’ün efsanevi “tarih bilinci”ni kanıtlar... Şimdi ise o muhteşem atalarımızın “sınır bekçilerimiz” yaptığı uygarlık köklerimizi barajlara kurban ediyor; hatta apartmanlarla boğan planlara “koruma amaçlı”! diyebiliyoruz, hele ki Enez’de...

Adını onurla sürdürdüğü Ainos’un, kaldırımlı mermer caddelerini, çılgın agorasını, lahitlerle donanmış nekropolünü, hatta 2 bin yıl öncesinin kent kanalizasyonunu ve her yerini... özensiz yapılarla dolduranlar, o parasız savaş yıllarında bile arkeolojiye kaynak ayırabilen bir ülkenin “çağdaş(!) yönetici”leri nasıl olabildiler? Antik yerleşimin “3 kızlar Sokağı”ndaki Şafiye (Çabuk) Teyze’nin evine girerek bahçesinde, “depo” yapılan tarihi “Roma Hamamı” kalıntısını inceliyoruz. 45 yıl önce “gelin” geldiğinde yıkanılıyormuş!..

Keşan’dan 1 saatlik yolculuğun sonunda Meriç Deltası’nı, Ege’yi ve “karşı kıyı”daki Dedeağaç’ı (Aleksandrapolis) aynı anda görünce, kuş cenneti lagün gölleri arasındaki Enez’e de varmış oluyorsunuz... Ya da 16. yüzyılda Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye”sindeki tanımla “iki limanlı” kente... Ainos’tan Meriç’e giren gemiler ta Bulgaristan’a kadar giderlermiş...

Geçmişin anıtsal tanığı “Ainos Kalesi”ne girdiğinizde ise 1456’dan 1965’teki depreme kadar “Fatih Camisi” olarak yaşatılan muhteşem “Ayasofya”yla karşılaşıyorsunuz. En ünlüsü “Hagios Gregorios Neokaiserias” olan 30’a yakın kilise, şapel, şarap mahzenleri ve mozaik döşemeli villa kalıntıları üzerlerindeki beton yığını “20. yüzyıly” yapılarının arasından “buradayız” diyorlar...

Yaklaşık 3500 nüfuslu kentin yeni Belediye Başkanı Ahmet Çayır, 1. Derece Arkeolojik Sit’teki 800 kadar yapı sahibinin “taşınma”ya çoktan razı olduklarını belirterek diyor ki: “Hem Ainos’u bakımlı bir ören yeri olarak yaşatacak, hem de Enezlilerin çağdaş kent ortamına kavuşmalarını sağlayacak yeni bir yerleşim projesi en büyük hayalim...”

‘Tarih’sel proje
Bu kutlanacak “hayal”, hani şu sadece rant yaratmak için yaygınlaşan “kentsel dönüşüm” uygulamalarında talana değil, uygarlığa hizmet edecek bir örneğe dönüşemez mi?

Bahçeli evlerden oluşan, sokakları, meydancıkları, pazar yerleri, parkları ve sosyal, kültürel mekanlarıyla en çok 1000 konutluk kimlikli bir yeni yerleşme neden kurulamasın?

Hatta belediye, kaymakamlık, okul, kültür merkezi vb. yapılar Ainos’ta kalarak tarih ve çağdaşlık birlikte yaşanabilir. Dahası bir de müze yapılarak sayısız buluntunun Edirne’ye taşınması ya da ortalıkta kalması önlenebilir. Böylece Ainos beton işgalcilerinden arınarak Türkiye’nin Yunanistan sınırındaki bir tarih ve turizm merkezi olabilir. Enezliler de böylesi bir beraberliğin maddi ve manevi katkılarıyla kuşaktan kuşağa esenliğe kavuşabilirler...

Yeter ki TOKİ, olur olmaz her yere kimliksiz kulelerini sıralamak yerine, “kültür”e duyarlı “kentsel yenileme” projelerini benimsesin…

Atatürk’ün ilgisi
Ainos’un “üretken” tarihini Prof.Dr. Sait Başaran yönetimindeki kazılar aydınlatıyor. Sayısız sanat ürününden özellikle “Doğuran Kadın” heykelciğindeki “acının gururunu gülümseyerek yaşayan” yüz ifadesi, çağlar öncesinin mucizevi becerisini kanıtlıyor...

Enez’e “Trak”lardan sonra MÖ 7. yüzyılda Aioller, sonra Midilli Adası’ndaki Mytileneliler yerleşmiş. Bizans’ın Prenslik merkeziymiş. Fatih’in kaptanı Has Yunus Bey’in almasıyla da 1456’da Osmanlı’nın liman kenti olmuş...

Aynı limanda 1983’e dek “gümrük” varmış ve Yunanistan’a çeltikle, balık ihraç edilirmiş. Belediye başkanı diyor ki: “Bugün de turizm limanı olur; çünkü Dedeağaç feribotla sadece 10 dakika...”

Enez’in Cumhuriyet dönemi serüveni ise eğer dili olsaydı “hayatım roman” diyebileceği türden... 1924’teki mübadelede 8 Roman, 10 Türk aile kalınca, Atatürk’ün isteği üzerine dönemin pehlivan ağası Bekir Kara işçileriyle birlikte buraya taşınır. Malikanesi şimdi adını taşıyan cadde üzerinde...

Kente 1951’de Bulgaristan’dan gelen 60 aile arasında ise belediye başkanının büyükleri de var. Türklerin özellikle Romanlarla yaşattıkları “hemşerilik” bilinci, aydınlık bir kent kültürüyle huzur veriyor...

‘Üniversite’den beklenen
Başkanın gönüllü yardımcılarından mimar Sedat Kuru, önceki yıl “kültür ve turizm bölgesi” ilan edilen yörenin doğasını ve tarihini koruyarak turizmle buluşması için, yatak sayısına değil, “çevre”ye öncelik veren “dikkatli” bir planlama gerektiğini belirtiyor.

1980’lerde imara açıldıktan sonra 4 bin yazlık konutun yapıldığı “Kışlaaltı”ndaki birkaç motelden birini işleten Sait Balcı da şunu anımsatıyor: “Buraya adını veren tarihi yapı, bir ara kışla olarak kullanılsa da Osmanlı’nın yegane deniz kervansarayı. Tekneler Platin Dere’den girerek kervansaraya yanaşıp deve kervanlarına aktarılacak yüklerini boşaltırlarmış. İki katlı yapının altında geleneksel pazar yeri, üstte konaklama odaları öngören proje ise yıllardır bekliyor...”

Aynı kıyıdan “sosyal tesisler”iyle yararlanan İstanbul ile Trakya üniversiteleri, bu projeyi uygulayarak Enez’e armağan edemezler mi?

Türkiye’deki çeltik tarlalarının yüzde 40’ının bulunduğu Meriç Deltası’daki Tuz Gölü, Pesa Gölü ve Gala Gölü’nün arasında sınırımızı beklediği için 1953’te ilçe yapılarak belediyeye kavuşan Enez’den “dayanışma” sözü vererek ayrıldık. Aynı göllerin armağanı eşsiz lezzetteki yılan balıklarının bile ta Meksika Körfezi’nden okyanus aşıp gelerek üremek için Ainos’a sığındıklarını da öğrenerek...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 25.06.2009

HALİÇ-SÜLEYMANİYE TABLOSUNA 1 MİLYON 385 BİN STERLİN

 

Müzayede evi Sotheby's tarafından dün akşam Londra'da düzenlenen 'Empresyonist ve Modern Sanat' başlıklı açık arttırmada Fransız ressam Paul Signac'ın "Haliç. Süleymaniye" adlı tuval üzerine yağlı boya tablosu, 1 milyon 385 bin 250 sterline yeni sahibini buldu.

Avrupalı bir koleksiyonerin Sothebys'e getirdiği tablo açıkarttırmaya 900 bin sterline sunuldu. Tabloyu açık arttırmaya telefonla katılarak alan kişinin adı açıklanmadı.

Sabah, Haber. Perihan Korkmaz, 25.06.2009

TOPHANE'NİN HAZİN TARİHİ





Avrupa Kültür Başkentliğine hazırlanan İstanbul’da, son bir asırda büyük bir değişim ve gelişim yaşandı. Ancak değişimler, daha çok imar hareketleriyle kendini gösterdi ve İstanbul’un tarihi siluetinden gün geçtikçe uzaklaşıldı. Zira, şehrin ‘yeniden imarı’ sırasında, binlerce ecdad yadigarı yerle bir edildi. Bu felaketin zirveye ulaştığı yıllar ise 1935-60 arasında oldu. İstanbul’un yok edilen yitik mirasının peşine düşen İstanbul Kültür Tarihi Araştırmaları Merkezi Başkanı, Kültür Tarihi Uzmanı Süleyman Faruk Göncüoğlu, kültür varlıklarının nasıl yıkıldığını tarihi belgelerle gözler önüne seriyor.





Göncüoğlu, İstanbul’un fethiyle kurulan şehrin en eski sanayi semti Tophane’nin tarihini ve yol genişletme bahanesiyle yıkılışını ilk defa günyüzüne çıkmış fotoğraflarla bir kitapta topladı. Göncüoğlu, “Bir Semt-i Meşhur: Tophane” isimli kitapta, yeni araştırmacılara, şehri imar etmeye çalışanlara bir veri tabanı sunuyor.


Mütevazı bütçelerle ortaya emsalsiz eserler koymaya çalıştığını belirten Göncüoğlu, tarihi varlıklar konusunda yeterli duyarlılığın oluşmadığını söylüyor. Göncüoğlu şöyle diyor: “Kasımpaşa’nın, Fatih’in, Haliç ve semtlerinin tarihini üç ayrı kitapta topladık. Ama iki yıldır beklemede... Çünkü, bunları basacak yönetici ve sponsorların bunu anlayacak kapasitede olması gerekiyor. Kurumlar bunları basmaya tenezzül etmiyor.”





Çivilimanı Camii önce depo yapıldı, ardından yıkıldı


Süleyman Faruk Göncüoğlu’nun anlattığına göre, fetihten sonra kurulan ve topçuların kışla bölgesi olan Tophane’nin birçok yapısı, 1956-59 yılları arasında yol açma çalışmaları sırasında yok edildi, meydanın önüne de gümrük binaları yapılarak Boğaziçi’yle irtibatı kesildi. Meydanı süsleyen saat kulesi bu yıkımdan kurtulmuş, ama bugün depo olarak kullanılıyor. Tophane semti içerisinde varlığı bilinip de bugüne ulaşmamış birçok tarihi yapı var. Sultan IV. Murad döneminde Mahmud Çavuş tarafından yaptırılan Çivililimanı (İzari Mehmed Efendi) Mescidi bunlardan biriydi. 1935 yılında kadro dışı bırakılıp depo yapılan mescid, 1956 yılında yol genişletilmesinde yıktırılmış.

 

Tophane Müşirlik Binaları arasındaki Kışla Camii’nin kapısına 1935 yılında kilit vurulmuş. Daha sonra da Müşirlik binası ile yerle bir edilmiş. 1590 yılında yapılan Sakabaşı Mescidi, 1936 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından satılmış. Dizbariye Yusuf Efendi Camii, 1935 yılında çıkarılan kanunla terk edilmiş, yıktırılana kadar ibadete kapalı tutulmuş.


Bölgedeki topların bazıları, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Yıldız Sarayı’nda müze yaptırılarak koruma altına alınırken, birçoğu da işgal yıllarında İtalyanlara hurda niyetine satılmış.

Türkiye Gazetesi, 25.06.2009

TARİHİN EN ESKİ MÜZİK ALETİ

 

Almanya'da Ach vadisindeki bir mağarada en az 35 bin yıllık olduğu belirtilen bir kaval bulundu. Şimdiye kadar rastlanan bu en eski enstrüman, müzik geleneğinin ne kadar eski olduğunu gösterdi. Fildişinden yapılma 12 parçalık kavalın yüzeyi ve yapısının mükemmel durumda olması dikkat çekti.

 

5 delik ve 4 ince çizgi bulunan kavalın bir ucunda da 'V' şeklinde girinti gözlendi. Girintinin ağızlık olduğu tahmin ediliyor.

Zaman, 25.06.2009

SÜRYANİLER MOR GABRİEL İÇİN AİHM'NE BAŞVURMAYA HAZIRLANIYOR





Süryanilerin merkezi konumundaki 1600 yıllık Deyrulumur/Mor Gabriel Manastırı aleyhine hazinenin açtığı kadastro tespitine itiraz davası ile manastırın orman alanına ilişkin kadastro tespitine itiraz davasının karar duruşması dün görüldü.

 

Midyat Adliyesi'nde yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşen duruşmaya yurt içi ve yurt dışından çok sayıda parlamenter ve temsilci katıldı.

 

Süryani Avukat Rudi Sümer'in manastırı savunduğu duruşmaya Süryani Asıllı İsveç Sosyal Demokrat Parti Milletvekili Yılmaz Kerimo ve Anne Ludvigson ile Sosyal Demokrat Parti temsilcileri Yekbun Alp, Evin Çetin, Alman Büyükelçiliği temsilcisi Katrin Bucholz, AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Siyasi Danışmanı Sema Kılıçer ve DTP Batman milletvekili Ayla Akat Ata katıldı.

 

Maliye hazinesinin Mor Gabriel Manastırı Vakfı aleyhinde 12 parsel için açmış olduğu dava sonuçlandı.

 

Midyat Kadastro Mahkemesi'nde görülen 2009/11 esas sayılı davanın 5. duruşmasında karar Mor Gabriel'in lehine karar oldu.

 

Maliye hazinesinin Midyat Süryani (Deyrulumur) Mor Gabriel Manastırı Vakfı aleyhinde 12 parsel için açmış olduğu dava sonuçlandı.

 

Bu dava Mor Gabriel Manastırı lehine neticelendi. Toplamda 244 dönümlük arazi mor Gabriel'in tesciline karar verildi. Hukuki süreç henüz bitmiş değil, yargıtay yolu açık olmak üzere karar verildi.

 

Mor Gabriel Manastırı Vakfı'nın hazine ve orman idaresi aleyhinde açmış olduğu orman arazisi davası Manastır aleyhine karar çıktı. Mor Gabriel Manastırı duvarının kapsamı içinde kalan 276 dönüm ile manastırın dışında kalan 60 dönümlük arazilerin Mor Gabriel Deyrulumur Manastırı adına tescili istemi ile Midyat Kadastro Mahkemesinde dava açtı.

 

Karar duruşmasında mahkeme davanın reddine kara vererek dava konusu edilen ve manastır duvarı dışında bulunan 60 dönümlük arazi ile duvarın içinde yer alan 276 dönümlük arazinin orman vasfı ile davalı hazine adına tesciline karar verildi.

 

Yine orman davasıyla bağlantılı olarak Midyat sulh ceza mahkemesinde görülen 2008/251 sayılı dava dosyası orman davası ile bağlantılı olduğu için 30 Eylül 2009'a ertelendi.

 

Bu davada orman idaresinin Mor Gabriel manastırı vakfının açmış olduğu kadastro itiraz davasının sonucu bekleniyor.

 

İsveç Sosyal Demokrat Parti Milletvekili Yılmaz Kerimo şöyle dedi:

"1600 Yıllık Mor Gabriel Manastırı Süryanilerin malı değil Türkiye'nin malıdır. Süryaniler Türkiye'nin bir parçasıdır. 1937 yılından bugüne kadar manastır bu topraklar için vergi veriyor. Şimdiye kadar ormanlık değildi şimdi mi ormanlık oldu. Bu vakıf malıdır vakıfta Türkiye'nin malıdır. Taşınacak bir mal değildir ve satılmayacaktır da. Türkiye'nin bu davaya sahip çıkması gerekirken maalesef halen bunun farkında değil, bunu anlamış değilim. Mahkeme sonuçlandı. Mahkeme tarafından kabul görmeyen ve aleyhimize sonuçlanan kararlar bizim nezdimizde daha bitmemiştir. Yargı yolu açıktır, AHİM'ye gideceğiz."

 

Süryani Avukat Rudi Sümer, "Midyat Süryani Mor Gabriel Manastırı aleyhinde sonuçlanan kadastro tespitine itiraz davaları temyiz yoluna götürülecek tarafımızca. Kadastro mahkemesinde açtığımız Bu davalar manastır aleyhinde sonuçlandı. Söz konusu taşınmazların orman vasfıyla maliye hazinesi adına tesciline karar verilmiş oldu. Bu kararda da temyiz yolu açık olduğu için temyiz yoluna başvuracağız. Buradan gelecek sonucu bekleyeceğiz. Oradan istenilen netice elde edilmezse halinde dava AHİM' taşınacak" dedi.

Bianet, Haber: Mehmet Halis İş, 25.06.2009

"TARİHİ KÖŞK TURİZME KAZANDIRILMALI" ÇAĞRISI

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ali Osman Uysal, Ezine’ye bağlı Yeniköy yakınlarında bulunan tarihi köşke sahip çıkılması gerektiğini söyledi.

Uysal, "Kule tarzında inşa edilen köşkü, yıkılmadan günümüze kadar gelebilmiş. Osmanlı ordusunda Kaptan-ı Deryalık yapan Cezayirli Hasan Paşa’ya aitmiş. Yakınlarda hamam kalıntısı da bulunuyor. Buranın etraflıca kazılıp, turizme kazandırılması gerek" dedi.

Milliyet, 24.06.2009

DEFİNE AVCILARINA EK SÜRE





Giresun’un Bulancak İlçesi kırsalındaki 2 bin rakımlı yaylada, 2 aydır "Kırım Krallığı"na ait olduğu iddia edilen hazinenin izlerini süren ekibin çalışma süresi, 1 ay uzatıldı. Tarihi kalıntıların yanı sıra 90 ton altın bulunduğu tahmin edilen alanda 40 metre sondaj yapan kazı ekibi, 2 hafta içinde sonuç almayı planlıyor.


Kazı sorumlusu Turan Gögerçin, yaklaşık 2 aydır devam eden kazıda çok büyük aşama kaydettiklerini ancak Define Arama Yönetmeliği’nin ilgili maddeleri gereği yasal olan kazı sürelerinin 19 Haziran Cuma günü sona erdiğini söyledi.


Kazı programında planladıkları tüm aşamaları kaydettiklerini, tahmin ettikleri tarihsel izlere ulaştıklarını ifade eden Gögerçin, "çok büyük aşama kaydetmemize, gecemizi gündüzümüzü bu arazide geçirmemize karşın yasal süre içerisinde amacımıza ulaşamadık. Bunun üzerine, hava ve arazi şartlarının bizi engellediği çalışamadığımız günleri de hesaba koyarak ek süre talep ettik" dedi.


Taleplerini ilettikleri yetkili birimlerin, konuyu Kültür ve Turizm Bakanlığındaki yetkililerle paylaştıklarını, bunun üzerine kendilerini çok sevindiren süre uzatma kararının çıktığını anlatan Gögerçin, "bize resmi olarak 1 aylık ek süre verildi. Biz de bu sürenin başladığı dünden beri (23 Haziran) çalışmalarımızı kaldığımız yerden sürdürüyoruz" diye konuştu.


Sürenin uzatılmasında emeği geçen herkese teşekkür eden Gögerçin, şöyle devam etti:  "Kazı alanına çok büyük yatırım yaptık. Sondaj malzemesi, seyyar kompresör, jeneratör, yapay asansör, 13 kişilik ekibimizin yatacağı çadırlar ve malzemeler çıkardık. Çalışmaların sonlanmadan bitmesi, bu yatırımın boşa gitmesine neden olacaktı. Onun için alınan bu karar, hem bizim hem de burada olduğunu düşündüğümüz kültürel varlığın ortaya çıkarılması açısından ’tarihi’ öneme sahip."


Gögerçin, kazıda 1,5 metrekarelik alanda 40 metrelik derinliğe ulaştıklarını, iki hafta içerisinde sonuca ulaşmayı ve tarihi kalıntılar ile defineyi gün yüzüne çıkarmayı umduklarını dile getirerek, "biz başta çalışmalarımızı devlet gözetiminde ama sessiz sedasız yürütüyorduk, ama kazı yapıldığı haberi basın yayın organlarında yer alınca buraya olan ilgi arttı. Vatandaşlar da artık bizim sonuca ulaşmamızı, buradaki kültür varlığını açığa çıkarmamızı bekliyor. İnşallah beklentileri haklı çıkaracağız" dedi.


Tarihçiler, eski çağlarda, MÖ 1500’lü yıllarda bölgede "Kırım Krallığı"nın var olduğuna dair herhangi bir tarihsel bilgi olmadığını, bulunacağı iddia edilen tarihsel kalıntıların MÖ 8’inci yüzyılın ilk yarısına kadar Kafkasya’dan Karadeniz’in kuzeyine doğru uzanan alanda yaşayan atlı göçebe kavim "Kimmerler"e ait olabileceğini belirtiyor.
 

Define Arama Yönetmeliği, define aramak isteyenlerin, define arayacakları yerin bağlı olduğu mülki amire bir dilekçeyle müracaat etmelerini ve dilekçede arama amacının açıkça belirtilmesini şart koşuyor.


Bulunan definenin Maliye Bakanlığınca geçer akçe olarak değerinin tespit edilmesini öngören yönetmelik, define Hazineye ait arazide bulunmuşsa değerinin yüzde 50’sini çıkaran kişi olan aracıya verilmesini karara bağlıyor.


Bulancak’ta yapılan kazıda, yönetmelikte belirtilen devlet gözlemcileri de bulunuyor.

Radikal, 24.06.2009

VİYANA'NIN MÜZE MEYDANI VE İZLEYİCİLERİ - BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

 

Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen Müze Konuşmaları seminerlerin sonuncusu geçtiğimiz Cuma günü Claudia Haas tarafından Viyana'daki Museum Quarter üzerine verildi. "Viyana'nın Müze Meydanı ve İzleyicileri - Bir Başarı Öyküsü" adlı seminer 18. yy'da "Imperial Stables" olarak görev yapan Barok tarzdaki binanın müzeler topluluğuna dönüşürken, farklı katılımcıların nasıl biraraya geldiği üzerineydi.




Museum Quartier Ön Cephesi


19 ve 20. yy'larda ticari fuarlara ve festivallere ev sahipliği yapan bina, yıprandığı gerekçesiyle koruma altına alındı. 1980'lerde Modern Sanat Müzesi'nin daha fazla yere ihtiyaç duymasıyla beraber, eski "Imperial Stables" binasının yeni kültürel merkez haline dönüştürülme çabaları başladı. 1990'lı yıllarda açılan mimari yarışmayı Ortner&Ortner firması kazandı ve projenin tamamlanması 10 yıl sürdü. 2001 yılında hizmete giren binanın, Barok tarzı cephesi korunmuş ve cephenin gerisine Modern Sanat Binası ve Leopold Müzesi inşa edilmişti.




MUMOK




Leopold Müzesi


Bugün Museum Quarter bünyesinde Leopold Müzesi, MUMOK (Modern Sanat Müzesi Ludwig Vakfı) ve KUNSTHALLE sergi alanı ile birlikte dans merkezi olan TanzQuartier, çeşitli yeni medya stüdyoları, çocuklar için tasarlanmış kültürel ve sanatsal imkanlarla beraber çeşitli kar amaçlı ya da kar amacı gütmeyen enstitüler bulunuyor.

 

Museum Quarter bünyesinde yer alan irili ufaklı enstitüler ve müzelerin farklı ziyaretçi kitlelerini biraraya getirmeye başlamasıyla, alışıldık müze ziyaretçilerinin yanı sıra aileler, çocuklar, gençler de Museum Quarter'ı ziyaret etmeye başladı. Müze ve çeşitli enstitüler dışında çeşitli restoran ve dükkanları ile, kamusal bir meydan da sağlayan Museum Quarter özellikle gençlerin ilgisini çekerek, şehir hayatını canlandırıyor.

Arkitera, Yazı: Betül Tuncer, 24.06.2009

TARİHİ KIZILAY PTT BİNASI OTEL Mİ OLACAK?





Ankara'nın tarihi Kızılay PTT binası otel mi olacak? SSK İş Hanı yıkılacak mı? Bu soruları, "Ankara'ya kötü görüntü yakışmıyor. Bütün eski başkanlar hatta Başbakan bile bundan sorumlu" diyen Çankaya'nın CHP'li Belediye Başkanı Tanık yanıtladı.

29 Mart Yerel Seçimleri'nde Ankara'nın en önemli ilçelerinden Çankaya'nın Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan CHP'li Bülent Tanık, Akşam Gazetesi'nin sorularını yanıtladı. Belediyedeki makam odasında bir araya geldiğimiz Tanık, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yapıcı ilişkiler kurduklarını, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile ilişkileri rayına oturtmak için girişimde bulunduklarını ve 'uzlaşmacı' bir anlayışı temel aldıklarını söyledi.

"Gökçek'le uzlaşmaya ve işin gereğini yapmaya yönelik çalışmamız oldu. Kavgacı değil, işbirliğini esas alan bir anlayışa sahibiz" diyen Tanık, Cumhurbaşkanı Gül ile yaptıkları görüşmeye ilişkin şunları söyledi:

"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü ziyaret ettiğimde, bizi takdir ettiklerini söyledi. Bana, 'Çankaya Belediyesi'ndeki ekip yapısını diğer belediyelere örnek olacak bir şekilde oluşturmuşsunuz. Kent estetiği konusunda sizden beklentilerimiz var. Bu konuda da size her konuda destek olacağız dedi".

Yüksel Caddesi'nde çıkan olayların aslında bir rant kavgası olduğunu ve bunun siyasi kamuflaja büründürüldüğünü söyleyen Tanık, "Oralarda yozlaşma olarak tabir ettiğimiz, düşük düzeyli ve kayıt dışı ticari hegemonyanın kurulması nedeniyle bu tür çirkin olaylar yaşanıyor" diye konuştu.

Bazı merkezi bölgelerin, kasaba görüntüsünden daha kötü durumda olduğunu anlatan Tanık, "Bu görüntüler Ankara'ya yakışmıyor. Bunda benim, önceki başkanların, Başbakan'ın, hatta Cumhurbaşkanı'nın bile sorumluluğu bulunuyor" dedi. Tanık, bu gibi yerlerdeki esnafın durumunun da gözden geçirileceğini, Kızılay çevresindeki merkezlerde artık sıkı kontrol mekanizmasının işletileceğini belirtti.

Yaklaşık 30 yıldır, üst katında bir alışveriş merkezi bulunan Kızılay PTT binasıyla ilgili önerilere açık olduğunu söyleyen Tanık, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in, binanın otel yapılması fikrine tepki göstermesine katılmadığını söyledi. Tanık, "Bina satıldıktan sonra otel olacağı söylendi. Ankara'ya canlılık getirecekse ve otopark sorunu olmayacaksa neden olmasın? Geceleri karanlık kalan Kızılay'ı cazibe merkezi haline getirebilir" dedi. Tanık yine de tek seçeneğin otel olmadığını, Ankara'nın sembollerinden biri olan PTT binasının kültür merkezine dönüştürülebileceğini de anlattı.

"Çankaya'nIn, aşırı betonlaşma nedeniyle giderek çirkinleştiği, nefes alınamaz hale gelindiği" eleştirilerini ise Tanık şöyle yanıtladı: "Benim belediye başkanlığım döneminde bir karış yeşil alanın üzerine bile inşaat izni vermedik. Her semte, her bölgeye yeşil alanlar hedeflerimiz arasında. Halkımız çok yakında farklı bir anlayışı, yaşam kalitesinin yükseldiğini görecek."

Akşam, 24.06.2009

İLK KEZ BİR TÜRK, ÇAĞDAŞ SANAT MÜZAYEDESİ'NDE

 

Sotheby's, tarihinde ilk kez bir Türk sanatçının eserini Çağdaş Sanat Müzayedesi’ne dahil etti.

 

Cuma günü Londra’daki Sotheby’s Müzayede Evi’nde gerçekleştirilecek Uluslararası Çağdaş Sanat Müzayedesi’nde, Mubin Orhon’un isimsiz tablosu satışa sunuluyor. Sotheby’s, Mübin Orhon’un (1924-1981) isimsiz tablosunun 40 bin-60 bin sterlin değer aralığıyla satışa çıkarılacağını bildirdi. Sotheby’s direktörlerinden, Londra Uluslararası Çağdaş Sanat Gündüz Müzayedesi’nin Başkanı Isabelle Paagman, “Çağdaş Türk Sanat”ı Müzayedesi’nde mart ayında elde ettikleri başarıya dikkat çekerken, özellikle Mubin Orhon’un tablosunun 193 bin 250 sterlin gibi rekor bir fiyata satıldığını hatırlattı.

Milliyet, Haber: Nevsal Elevli, 24.06.2009

AHŞAP BİNALAR ALEV ALEV

 

 

Tarihi yarımadada son zamanlarda artan ahşap bina yangınları akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Geçtiğimiz hafta Fatih'te iki bina birden kül olurken, vatandaşlar yetkililerin ilgisizliğinden şikayet etti.

 

Fatih'te önceki gün alev alev yanan tarihi ahşap binanın ardından dün bir yapı daha kül oldu. Bina yangınla birlikte yerle bir olurken, vatandaşlar tüm uyarılara rağmen binayı yıkmayan belediyeyi suçladı. Fatih Hacı Evhaddin mahallesinde kullanılmayan 3 katlı ahşap bir binanın yanmasının ardından dün de Atik Mustafa Paşa mahallesi Ahmet Rufai sokak üzerindeki 3 katlı tarihi ahşap binada belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı. Alevler kısa sürede bütün binayı sararken, yangın bitişikteki apartmanın çatısına sıçradı. Yangınla birlikte kendilerini dışarı atan bina sakinleri, söndürme çalışmasına gelen itfaiye ekipleriyle tartıştı. Kendi evlerinin yanmasından korkan vatandaşlar, itfaiyenin gerektiği gibi çalışmadığını ileri sürdü. Yangına müdahalede Fatih itfaiye grubu yetersiz kalınca, Şişli, Bayrampaşa ve Eyüp itfaiyesinden yardım istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar Haliç Köprüsü'nden geçen sürücüler tarafından da görüldü.

Mahalle sakinleri başta belediye olmak üzere birçok kuruma başvurmalarına rağmen binayla ilgili olarak işlem yapılmamasına tepki gösterdi. Kullanılamaz hale gelen bina bir süre sonra kısmen çöktü. Vatandaşlar Fatih'te bu şekilde yüzlerce eski bina bulunduğunu ve yıkımına izin verilmediğinden çevre sakinleri için büyük tehlike oluşturduğunu belirtti. Bu tip binaların madde bağımlıları ya da kötü niyetli kişilerce özellikle yakıldığını iddia eden vatandaşlar, bu konuda yetkililerin ilgisizliğinden de akındılar.

Sabah, Haber: Erdoğan Yapık, 24.06.2009

İSTANBUL DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ'NDEN ÇIKABİLİR





UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin önünde, İstanbul’daki uygulamaları yerden yere vuran bir rapor var.?Raporda özellikle Sulukule, Four Seasons inşaatı, Haliç’teki metro inşaatı eleştiriliyor.

 

İspanya’nın Sevilla kentinde halen devam eden UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin genel toplantısında görüşülen Dünya Kültür Mirası taslak raporunda; Sulukule, Osmanlı döneminden kalma ahşap binaların korunması, Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’ndeki ek inşaat, Haliç’teki metro köprüsü inşaatı ve İstanbul’un trafik mastır planı gibi uygulamaların İstanbul’un kültür mirasını tehdit ettiği değerlendirmesine yer verilerek, bu uygulamalardan dolayı Hükümet’e ağır eleştiriler yöneltildi.


2009 yılı Nisan ayında İstanbul’a gelerek incelemelerde bulunan UNESCO heyetinin gözlemlerine yer verilen raporun, 30 Haziran’a kadar sürecek olan toplantının sonunda kabul edilmesi durumunda İstanbul’un UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılması riski ortaya çıkacak. Sulukule Platformu sözcülerinden Viki Çiprut’a göre ise en iyimser senaryoyla heyet, gerekli düzenlemeleri yapması için Hükümet’e bir yıl daha ek süre verebilir. 

Özellikle Sulukule ile ilgili olarak “tescilli binaların yıkılmasının yanı sıra yerel yöneticiler tarafından uygulanan soylulaştırma programı sonucu yerel toplulukların dağıtıldığı ve bölgenin somut ve somut olmayan değerlerinin kabul edilemez bir şekilde yok edildiği” tespitinde bulunan UNESCO heyeti, önceki yıllarda incelemelerde bulunan UNESCO heyetlerinin Hükümet’e sundukları inceleme raporlarının da dikkate alınmadığını belirtiyor.


Heyet raporunda özellikle, tarihi alanların yenilenmesi konusunda çıkarılan 5366 Sayılı Yasa’nın, koruma değil aksine yıkımlara ve tarihi değerlerin yok edilmesine yol açtığı açıkça belirtiliyor ve daha önceki raporlarda olduğu gibi bu yasanın değiştirilmesi tavsiye ediliyor.


UNESCO’nun taslak raporunda İstanbul’un kültürel mirasını tehdit eden uygulamaların her birine ayrı bir başlık açılarak yer verildi. Raporda özetle şu başlıklar yer aldı: 

Heyet, İstanbul için hazırlanan trafik mastır planının uygulanması durumunda bunun tarihi yarımada üzerinde yaratacağı olumsuz etkilerden duyduğu kaygıyı dile getiriyor. Özellikle de Boğaz’dan geçecek olan ve Harem’le Kumkapı’yı birleştirmesi düşünülen tünelin, Sultanahmet’in hemen batısından geçeceği için tarihi yarımadanın kalbine ve Boğaz’ın doğu yakasına şüphesiz bir biçimde çok ağır bir trafik yükü getireceği belirtiliyor. Heyet, bu nedenlerden dolayı Hükümet’ten bu planın uygulamaya sokulmadan önce bağımsız bir çevre değerlendirme raporunun hazırlanmasını istiyor.   


“İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, Sultanahmet’te arkeolojik kalıntılar üstüne yapılan Four Seasons Oteli’nin ek binasının inşaat ruhsatını iptal etti. Ancak bu karar nedeniyle tarihi kalıntılar üzerinde yapılan tüm arkeolojik çalışmalar ve koruma çalışmaları da durdu. Bu nedenle bu önemli arkeolojik kalıntılar, uzun süre kötü hava koşullarına maruz kalma ihtimallerinden dolayı hala risk altında bulunmaktadır.”  

 

“Heyet, Haliç’te yapılması düşünülen ve görsel hali çoktan belirlenmiş olan yeni metro köprüsü inşaatının yüksek kuleli ve asma köprü yapısının, üzerine inşa edilmesi düşünülen toprağın, buradaki binalar ve özellikle de Süleymaniye Camii üzerinde belirgin biçimde olumsuz ve kötü etkilerinin olacağı kaygısını taşıyor. Heyet, hükümeti bu projeden vazgeçmesi ya da alternatif başka öneriler geliştirmesi yönünde uyarıyor.” 


Heyet, İstanbul’daki Osmanlı döneminden kalma eski ahşap binaların tehlikede olduğuna dikkat çekiyor. Bu evlerin büyük bölümünün boş kaldığına dikkat çeken heyet, “Ancak bu evlerin korunmasına yönelik herhangi bütünlüklü bir koruma planı ya da rehabilitasyon programı bulunmamaktadır. Hükümet’i bu yönde uyarıyoruz” diyor.


Rapor, 5366 Sayılı Yasa’nın özellikle Sulukule’de yol açtığı sonuçların ne kadar yıkıcı olabileceğini kanıtladığını vurguluyor. Raporun Sulukule’yle ilgili bölümünde şöyle deniyor:
“Heyet, buradaki tescilli binaların yıkılmasının yanı sıra yerel yöneticiler tarafından uygulanan soylulaştırma programı sonucu yerel toplulukların dağıtıldığını ve bölgenin somut ve somut olmayan değerlerinin kabul edilemez bir şekilde yok edildiğini tespit etti. (...) Fatih Belediyesi şimdi 5366 Sayılı Kanun’un çerçevesinde bu bölge için bir imar planı sundu. (...)
Misyona gönderilen taslaktan Deniz Surları’ndaki evlerin yıkılacağı ve Bulgar piskoposunun eski sarayını çevreleyen duvarların önüne şaşaalı bir merdiven inşa edileceği anlaşılmıştır.
Bu bir koruma projesi değil imara açmadır ve önceki heyetlerin de tavsiye ettiği üzere, bu proje buradaki şahsi mal sahiplerinin yararına da değildir.” 

“Tarihi yarımadadaki önemli altyapı projeleri ile kent topraklarını kullanıma açmaya odaklanan ve dolayısıyla Dünya Mirası Listesi’ndeki önemli bölgeler için uygun olmayan kentsel yenileme projeleri hakkındaki kaygı devam etmektedir.


Heyet, 2006 ve 2008 heyetlerinin tavsiyelerini tekrarlayarak, bu türden tüm projelerin, yeniden inşa etmek veya yeni bina yapmak yerine mevcut tarihi yapıların korunmasına saygı göstermesi gerektiğini belirtir.


5366 sayılı, ‘Yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması hakkında kanun’ çerçevesinde önerilen kentsel yenileme projelerinde önemli hiçbir değişiklik yapılmadığı görülmüştür. Bu projeler bir dünya miras varlığı ile bağdaşacak koruma planlarını içerecek şekilde düzeltilmemişlerdir.


Böylece, 5366 Sayılı Kanun’un tatbikatta uygulanması, Dünya Miras Listesi’nin önemli bölgelerinin varlığı ve bütünlüğü için önemli bir potansiyel tehdit oluşturmaktadır.”

Milliyet, Haber: İpek Yezdani, 24.06.2009


******


GÜNAY: İSTANBUL, "TEHLİKE ALTINDAKİLER" LİSTESİNE ALINABİLİR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul’un UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkarılması riskinin ortaya çıkmasıyla ilgili olarak, “İstanbul listeden çıkmayacak. Yalnız bu listeden ‘tehlike altındaki dünya mirası’ listesine alınma ihtimali var” dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Milliyet’in dün manşetten “İstanbul’a acı rapor” başlığıyla verdiği habere konu olan, UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin, İstanbul’daki kültür mirasının korunamamasına ilişkin yoğun eleştirilerinin yer aldığı taslak raporuyla ilgili olarak CNN Türk’ün sorularını cevapladı. Bakan Günay, İstanbul’un Dünya Kültür Mirası listesinden çıkmayacağını belirterek, “Tehlike altındaki dünya mirası listesine alınma ihtimali var. Bu da ‘Her şey güllük gülistanlık değil, bu miras tehlike altında’ anlamına geliyor. Eğer bu listeye alınırsa İstanbul’a SOS kapsamında daha acil yardımlar gelecek. Ancak ben tehlike altındakiler listesine alınmasından yana değilim” dedi. 

Günay, Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’nin ek inşaatının durdurulmasıyla ilgili olarak da, “Rapor diyor ki; yargı otel inşaatını durdurdu ama orada 15 dönümlük bir arkeolojik alan vardı o alandaki çalışma da durduruldu. Ben de bunu söylüyorum zaten. Yargı; evet burada o otel inşaatını durdurun, ama burada bir de arkeolojik çalışma yapılıyordu, onu neden durdurdun? UNESCO da bunu söylüyor. UNESCO ile bizim bakış açımızda yer yer benzerlikler var. İstanbul’da yapılan bazı düzenlemelere ben de tereddütle yaklaşıyorum, UNESCO da öyle. Benim ve hükümetin bakış açısıyla UNESCO arasında ciddi bir ayrım yok. Ama UNESCO şunu söylüyor; İstanbul çok değerlidir, ama bu değerine uygun bir yenileme yapmakta gecikiyorsunuz” diye konuştu.

İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü ve aynı zamanda 2010 Ajansı Yürütme Kurulu Başkan Vekili Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili, UNESCO raporunda bahsi geçen konuların, UNESCO istediği için değil kültür mirasına sahip çıkmak için dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Milliyet, 25.06.2009

TARİHİ KÖPRÜYE RESTORASYON

 

Kırıkkale’nin Keskin İlçesi'ndeki tarihi Çeşnigir Köprüsü, restorasyon çalışmalarına başlanmak üzere araç ve yaya trafiğine kapatıldı.

Edinilen bilgiye göre, ilk olarak 13. yüzyılda yapıldıktan sonra Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Mimar Sinan tarafından yeniden inşa edilen Köprüköy beldesi yakınındaki Çeşnigir Köprüsü onarılıyor.

Zaman zaman Kapulukaya Barajı’ndan tahliye edilen suyun altında kalan ve ağır tonajlı araçların geçişiyle ana kemer taşları düşmeye başlayan köprüyü kurtarmak için harekete geçen Karayolları Genel Müdürlüğü, 2007 yılında ilk ölçümleri yaptıktan sonra şimdi de restorasyonu yapacak firma, köprüyü araç ve yaya trafiğine kapatarak restorasyon çalışmalarına başladı.

Ağustos ayına kadar su tutularak, köprünün temel ve ayaklarından başlamak üzere platform ve iskeleler kurulacağı daha sonra köprünün çimento kullanılmadan orijinalına uygun şekilde onarılacağı öğrenildi.

Köprüköy Belediye Başkanı Hasan Taşpınar yaptığı açıklamada, 13. yüzyılda inşa edilen ve İpek yolu güzergahında bulunan köprünün kurtarılması için sürekli girişimlerde bulunduğunu söyledi.

Nihayet başlayan restorasyon çalışmasının iki yıl süreciğini anlatan Taşpınar, "Fizibilite raporları hazırlanmış ve çalışmalara tecrübeli bir firma ile başlanmıştır. Belediye olarak çalışmaya destek vermeye hazırız" dedi.

Hürriyet Ankara, 24.06.2009

PERRE ANTİK KENTİ'NDE GÜZ DÖNEMİ KAZISI YAPILACAK





Kommagene uygarlığının 5 büyük kentinden biri olan Perre Antik Kenti'nde bu yıl kazı çalışmaları güz dönemimde yapılacak.

 

2001 yılından bugüne Adıyaman Valiliği, Müze Müdürlüğü ve Özel İdare destekleriyle yapılan çalışmalarda 50 dönümlük alanda kazı çalışmaları yapıldı. 400 dekar üzerine kurulu Perre Antik Kenti’ndeki çalışmalara bu yıl 100 bin TL ödenek ayrıldı.

 

Kommagene Uygarlığı’nın 5 büyük kentinden biri olan Perre Antik Kenti’ndeki kaya mezarlarının, o dönem insanlarının sosyal yapılarını ortaya çıkarmakla birlikte antik kentte zenginlere ayrı fakirlere ayrı mezarların yapıldığını da ortaya çıkarıyor. Perre Antik Kenti’nde bugüne kadar devam eden kazılarda, çok sayıda arkeolojik eser ortaya çıkarıldı.

 

Bölgenin kuzeydoğusunda yapılan kazı çalışmalarında 44 galeri açıldı ve bu galerilerde çok sayıda eser ve mezar bulundu. Müze Müdürü Arkeolog Fehmi Eraslan geçtiğimiz yıla kadar her bahar ve güz döneminde yapılan Perre Antik Kenti nekropol alanındaki kazı çalışmalarının bu yıl bahar döneminde yapılmayacağını ama güz döneminde yeniden kazı çalışmalarının yapılacağını bildirdi.

 

Her gün yüzlerce ziyaretçiye ev sahipliği yapan Perre Antik Kentinde incelemelerde bulunan Eraslan, güz döneminde 8. dönem kazılarını başlatacaklarını söyleyerek, kazı çalışmalarına Adıyaman Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi ve Dicle Üniversitesi öğretim görevlileri ve öğrencilerinin de katılacağını belirtti.

 

Eraslan, 2001 yılından bugüne Perre Antik Kentinde yapılan kazı çalışmalarında 44 galerinin açıldığını 300 lahit mezar, 40 oda mezar ve 200 üzerinde objenin de müzeye kazandırıldığını kaydetti.

Adıyaman Haber, 24.06.2009

AMASYA KALESİ'NDE KAZI YAPILACAK

 

Osmanlı, Selçuklu, Bizans ve Roma dönemlerinde savunma amaçlı kullanılan Amasya Kalesi, Yrd. Doç.Dr. Emine Dönmez ve ekibi tarafından kazılarak turizme kazandırılacak.


İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Emine Dönmez, yaklaşık 40 kişilik ekibi ile birlikte Amasya'nın ortasında bulunan Harşena Dağı üzerindeki Amasya Kalesi'nde uzun soluklu bir arkeolojik kazı yapacak.


İstanbul Üniversitesi, TÜBİTAK ve yerel kaynakların destekleyeceği kazı çalışmalarında Osmanlı, Selçuklu, Bizans ve Roma Dönemi eserlerinin ortaya çıkartılacağı kazı çalışmalarının yaklaşık 30 yıl gibi bir zamana yayılacağı öğrenilirken, bu kazı sayesinde Amasya Kalesi'nin ören yeri olarak turizme kazandırılacak ve yer altında kalan kültür varlıkları gün ışığına çıkartılacak.

Amasya Kent Haber, 24.06.2009

RESTORASYON ÇALIŞMALARI TAMAMLANDI

 

 

Sultan II. Beyazıt'ın annesi Gülbahar Hatun için 1484 yılında cami, medrese, imaret olarak yaptırdığı eserler arasında bulunan külliyenin restorasyon çalışmaları yüzde 99 oranında tamamlandı.


Tokat'ta, 'Meydan Çarşısı' olarak bilenen 'Gülbahar Hatun Külliyesi'nde restorasyon çalışmaları bitmek üzere. Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2006 yılında onarıma alınan Gülbahar Hatun Külliyesi'nde yapım sırasında meydana gelen çökme nedeniyle proje revize edilmişti. Revize edilen proje ile yaklaşık 1 milyon 100 bin TL'ye restore edilecek tarihi mekan, yok olmaktan kurtarıldı. Tarihi mekanın dokusuna uygun olarak lokanta ve kafeterya olarak hizmet vermesi bekleniyor.

Tokat Kent Haber, 26.06.2009

SELÇUKLU ESERİ PİŞİRİCİ MESCİDİ VE KASTELİ KANALİZASYON SULARINDAN ZARAR GÖRÜYOR

 

Gaziantep'te su mimarisinin eşsiz örneklerinden Pişirici Mescidi ve Kasteli, çevresindeki tarihi evlerin kanalizasyon sularından zarar görüyor. Su giderleri kanalizasyona verilmeyen tarihi Antep evlerinin lağım sularının bir bölümü, Pişirici Mescidi'nin içine akıyor. Tarihi yapının tavan ve duvarlarını aşındıran atık su, ortama da pis bir koku yayıyor.

 

Kozluca Mahallesi Müftüoğlu Sokak'ta bulunan Selçuklu Mimarisi örneği Pişirici Mescidi ve Kasteli, özellikle yaz aylarında vatandaşların sıcaktan korundukları ve bir müddet dinlendikleri mekanların başında geliyor. Yeraltından çıkan soğuk suyla el ve yüzlerini yıkayan vatandaşlar, yorgunluklarını attıktan sonra günlük uğraşlarına dönüyor.

 

Ancak tarihi mekan bugünlerde çevresindeki tarihi Antep evlerinin kanalizasyon sularından zarar görüyor. Su giderleri kanalizasyona verilmeyen tarihi evlerin lağım sularının bir bölümü mescidin tavan ve duvarlarından sızarak içine akıyor. Kanalizasyon suları ortama pis koku yaymanın yanı sıra duvardaki Arapça yazılar ile Salavat-ı Şerife, 12 imam ismi ve Ayet-el Kürsi'ye de zarar vermeye başlamış.

 

Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün restorasyonu sonrası Pişirici Mescidi ve Kasteli'nin işletmeciliğini üstlenen Erdal Yağlı, problemin 6 aydır devam ettiğini ve Gaziantep Su ve Kanalizasyon İdaresi'nin (GASKİ) bu dönemde 6-7 kez çalışma yaparak sızıntıları önlemeye çalıştığını söyledi. Sızıntının bir bölümünün durdurulduğunu ancak tam anlamıyla bitirilemediğini söyleyen Yağlı, problemin çevredeki eski Antep evlerinin su giderlerinin kanalizasyon şebekesine bağlanmamasından kaynaklandığını belirtti.

 

GASKİ'nin sorunu çözmek için çalışmalarını sürdürdüğünü ve evlerin tamamının su giderlerini kanalizasyona bağlayacağını anlatan Yağlı, mekanı kafeterya şeklinde kullanmayı düşündüklerini, sızmanın önlenmesinin ardından Pişirici Mescidi ve Kasteli'ni kafeteryaya dönüştüreceklerini ifade etti.

 

Şehrin en eski kasteli olarak gösterilen Pişirici'nin sıcaklığı, dışarıya göre 10-15 derece daha düşük. Üst örtüsü yol seviyesinde olan kastele, 28 basamaklı bir merdivenle iniliyor. Girişte havuz, çimecelik ve bugün kullanılmayan tuvaletlerin olduğu bir bölüm var. Tavan kısmı oyma taştan olan mescidin tam ortasında ise 100 yıllardır fokur fokur kaynayan berrak su, insanı adeta büyülüyor. Mescidin iç duvarlarında da, Arapça yazılar, Salavat-ı Şerife, 12 İmam ismi ve Ayet-el Kürsü yer alıyor.

 

Havuzların çevresinde oluşturulan dinlenme yerlerinde vatandaşlar, bir süre oturup yorgunluklarını atıyor. Şifalı olduğuna inanılan sudan içiyor; ellerini ve yüzlerini yıkıyor. Ortamın serinliği ve suyu ile yeniden 'tazelenenler', yarım saatlik molanın ardından günlük koşuşturmasına dönüyor. Hergün yüzlerce insanın uğradığı kasteldeki havuzlardan birine salınan küçük balıklar, ortama ayrı bir hava katıyor.

Zaman, Haber: Serkan Canbaz, 23.06.2009

GÖRKEMLİ AKROPOLİS MÜZESİ!

 

Yunanistan, 1821’de Osmanlı’dan bağımsızlığını almadan önce Lord Elgin İstanbul’da büyükelçiydi. Ülkenin simgesi olan Atina’da Akropolis Tepesi’ndeki Parthenon Tapınağı’nın görkemli mermer kabartmalarını, British Müzesi’ne taşımıştı. Yaklaşık iki yüz yıldır Yunanların aklı, bu yitik kabartmalarda kalmıştı. 

 

1981’de Andreas Papandreu başbakan seçilince ünlü sinema sanatçısı Melina Merküri’yi (MM) kültür bakanı yaptı. Yunanistan dışına yaptıkları resmi gezilerde Papandreu’nun basın toplantısını, sözgelişi 30 kadar yabancı medya temsilcisi izliyorsa, MM’ninkine 300 kişi katılıyordu. MM, “Barbar Osmanlı’nın yağmalanmasına göz yumduğu Yunanistan tarihsel mirası Parthenon kabartmaları geri verilmeli” kampanyasını başlattı. 

 

MM, kampanyasıyla yalnızca Yunan halkında bir bilinçlenme yaratmakla kalmadı, Yunan turizmi için çok önemli ve etkin bir tanıtımı da gerçekleştirdi. Yabancı meslektaşlarını, UNESCO’yu harekete geçirdi. British Müzesi’nde TV kameraları önünde “Atalarımızın mirasını geri istiyoruz” sözleri ile gösteriler düzenledi. 

 

Ancak İngilizler “Siz, bu yapıtları Atina’daki yoğun ‘nefos (hava kirliliği)’ altında mı koruyacaksınız? Biz, Yunan sanatını müzemizde sizden daha iyi koruyoruz” sözleri ile alay ederek MM’yi ciddiye almadıklarını gösterdiler. Yunanlar yılmadılar. 

 

Yunanlar, Akropolis’in eteğinde görkemli bir müze yapımına başladılar. Amaç, İngilizlerin “daha iyi koruma” kozunu ellerinden almaktı. Geçen yıl, açılmadan önce gezme şansı elde ettiğim bu görkemli müzeyle bu amaca ulaştıklarını gördüm. Tabii bu müzeyi yapmak, bu kabartmaları geri getirmeye yetmeyecekti. Keşke Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay bu müzeyi görselerdi. 

 

Ziyaretçiler, Akropolis’in yamacında camla kaplı tarihsel kalıntıların üzerinden yürüyerek müzeye giriyorlar. Böylece dışarıda arkeolojik kalıntılar, içeride buluntular sergileniyor. Müzenin yapımına 130, sergilemeye 30 olmak üzere toplam 150 milyon Avro harcandı.

Cumhuriyet, Yazı: Özgen Acar, 23.06.2009

YAMAÇ EVLERİ'NE KAYNAK SAĞLANDI

 

Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık, Efes antik kentindeki Yamaç Evleri mermer salonunun restorasyonu için yaklaşık 300 bin Avro kaynak sağladıklarını bildirdi. Kocabıyık, Avusturya Bilim ve Araştırma Bakanı Johannes Hahn ile İzmir’in Selçuk İlçesi'ndeki Efes antik kentinde Avusturya kazı ekibi tarafından yürütülen kazıları inceledi. 

 

Kocabıyık, Efes Yamaç Evleri’ndeki mermer salonunun restorasyonu için yaklaşık 300 bin Avro kaynak ile restorasyonun devam etmesini sağladıklarını, ileriye dönük projelere de katkı sağlayacaklarını belirtti. Efes antik kentinde birçok önemli noktanın henüz gün yüzüne çıkmadığını, yeni kazılarda ortaya çıkabilecek önemli projelere destek vereceklerini kaydeden Kocabıyık, şöyle dedi: 

“Avusturya Arkeoloji Enstitüsü ile detayları görüşüyoruz. Efes’e daha fazla kaynak ayırmak için vakıf kurma düşüncemiz var. Topuklu ayakkabıların tarihi kentteki taşlara zarar verdiği yönünde söylemler var. Efes antik kentine gelen yerli ve yabancı turistlerin daha rahat yürümesi için bir çalışma yapılabilir diye düşünüyoruz. Yamaç Evleri’ndeki gibi yürüme bantları olmasa da daha farklı bir çalışma yapılabilir. Bu konuda bize düşen görev olursa yerine getiririz.”

Cumhuriyet, 23.06.2009

YARIM ASIRDIR EFES ANTİK KENTİNDE

 

Avusturyalı mimar ve arkeolog Anton Bammer, 50 yıldır antik Efes kentinin tarihi zenginliklerinin ortaya çıkarılması için çalışıyor. Efes’te 1895 yılından bu yana Avusturyalılar tarafından yürütülen kazılara, 25 yaşında mesleğinin ilk yıllarında katılan Bammer, 50 yıldır yılın büyük bölümünü Selçuk’ta geçiriyor ve çalışmalarını sürdürüyor. Bammer, antik kentin kendisini çok etkilediğini ve yıllardır yorulmadan çalışmalarını sürdürdüğünü belirterek, “Hayatımı Efes’e adadım” dedi. 

Efes’e geldiği ilk yıllarda Roma şehrinde çalıştığını ve Memmius anıtının rekonstrüksiyonunu yaptığını anlatan Bammer, 1965 yılında Artemision kazısına başladığını, 1970’te büyük tapınağın bir sütununu yeniden ayağa kaldırmayı başardığını, bu yıldan sonra her yıl Artemis’te çeşitli kazılar yaptığını, çok sayıda kutsal temeller ve tapınaklar bulduğunu söyledi. MÖ 8. yüzyıla ait “Hekatompedos” ve “Peripteros” buluntularının kendisi için ayrı bir önemi olduğunu belirten Bammer, 29 Mayıs 2009’da 75. yaşını Efes’te kutlamanın mutluluğunu yaşadığını kaydetti. 

Efes’in, antik çağın siyasi, ekonomik, dinsel ve kültürel açıdan en önemli kentlerinden biri olduğuna işaret eden Bammer, Efes’in Roma dünyasında, “Asya’nın Işığı” olarak ünlendiğini hatırlattı. Bammer, uluslararası alanda özellikle Artemis üzerine yaptığı çalışmalarla, 1965 yılında, o döneme kadar yeri tespit edilemeyen tapınak sunağını bulan kişi olarak tanınıyor. 

Bammer’in uzun yıllar süren çalışmaları sonunda antik çağ mimarisinde birçok anıtsal sunağın öncüsü olarak kabul edilen Artemis sunağının, arkaik çağlardan beri var olduğu ve MÖ 4. yüzyılda görkemli bir şekilde yeniden inşa edildiği ortaya çıkmıştı. 

 

Yalnızca arkeoloji ve mimariyle ilgilenmeyen, Türkiye ve Yunanistan gezileri sırasında rastladığı özgün tasarımlı ahşap evlerle ilgili yazılar yazan, suluboya resim çalışmaları yapan “Selçuk’un fahri hemşerisi” Bammer, 2008 yılında kurulan Artemis Tapınağı’nı bir dünya harikası olarak yeniden ayağa kaldırmayı amaçlayan Zürih’teki “Artemis Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı”nın da kurucu üyeleri arasında yer alıyor.

Cumhuriyet, 23.06.2009

ESKİ ESERLERE YENİ PAZARLAR





Divriği Külliyesi, Türkiye'de tarihi mirasın korunması alanında atılan yanlış adımlardan birini temsil ediyor. Cevaplanmaya muhtaç birçok soru var. 

 

Bundan bir süre önce Türkiye Bilimler Akademisi'nde (TÜBA) Bosna'daki Osmanlı anıtlarının TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) tarafından yürütülen restorasyon uygulamalarını tanıtan bir sunumun ardından, konuşmayı dinleyen öğretim üyelerinden biri "Restorasyon nedir?" sorusunu sordu. Bu doğru bir soruydu, çünkü eski eser restorasyonunu musluk tamirinden bir çentik yukarıda tutan Türkiye'de bu sorunun sorulması bir zorunluluk, sorunun restorasyon işlerinden sorumlu olanlara yönelmesi ise bir gerekliliktir. 

 

İmdi, bu konuyu biraz açmak için güncel bir örneğe, 28 Nisan'da İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde Prof. Doğan Kuban danışmanlığında açılan, küratörü ve tasarımcısı Y. Mimar H. Basri Hamulu olan bir sergiye gözatalım: Divriği'de bulunan ve Ortaçağ Anadolu'sunun en seçkin yapıtlarından olduğu öteden beri bilinen, 1228 tarihli Mengücekoğulları'nın külliyesiyle ilgili olan bu serginin afiş başlığında, serginin, taş işçiliğiyle ünlenen külliyenin "yontu"larıyla ilgili olduğu belirtiliyordu. Ancak, asıl amaçlanan, öyle anlaşılıyor ki, bir müzeye dönüştürülmesi tavsiye edilen bu külliyeyi ‘korumak' üzere tasarlanan ve onu ‘külliyen' örtmesi öngörülen cam çardağı tanıtmak ve promosyonunu yapmak. Salı pazarı güneşliği havasındaki çardağın pratik ve estetik fukaralığına geçmeden, bu girişimin hangi ilkesel tabana oturtulmaya çalışıldığını ve hangi kuramsal gerekçelere dayandırıldığını anlamaya çalışalım! 

 

Öteden beri vurgulandığı gibi Divriği külliyesi, Ortaçağ Anadolu'sunun en ilginç ve şaşırtıcı yapıtlarından biridir ve bu özelliğini sadece çok yüksek düzeydeki taş işçiliği ile dekorasyonundan değil ama alışılmışın dışında öğeler içeren planimetrik ve yapısal özelliklerinden de alır. Ve bu özellikler, Kafkaslardan İran ve Ortadoğu'ya uzandığı anlaşılan, ancak bütün parametreleri açıklığa kavuşmamış olan karmaşık bir kültürel ortamın tarihsel dinamiklerinin kesiştikleri bir ‘an'ın ifadesidir. Ne ki, kötü bir sergilemeyle hakkı yenen Cemal Emden'in gözalıcı fotoğraflarına eşlik eden tanıtma metni, külliyenin kültürel ve estetik önemini duygusal, yuvarlak tanımlamalarla vurgularken, anıtsal değeri su götürmeyen bu yapıdan neden bir "müze" yapılması istendiğini, külliyeyi müze haline getirmenin ise neden cam bir şemsiyeyi gerektirdiğini yeterince makul gerekçelerle anlatmıyor. Başka türlü söylersek, değeri ve ilginçliği kendi mimari yapısından menkul olan bu yapıyı korumaya almak için, onun bir anıt olma özelliğinin neden yeterli bulunmadığı ve ona neden ille fazladan bir müze işlevi yüklenmek istendiği doğrusu anlaşılmıyor. 

Öte yandan, onarım ve koruma işlemleri söz konusu olduğunda, herhangi bir yapının taşıdığı kültürel ya da tarihsel önemin sadece bir başlangıç, zorlu bir sürece verilen bir pasaporttan fazlası olmadığı unutulmuş gibi! Gerçekten de, Divriği külliyesinin akıllara ziyan saçaklı bir müzeye çevrilmesinin, herhalde aşağıdaki şu sorulara yanıt verildikten sonra önerilmesi, serginin, hiç olmazsa bu sorulara yol açılmasına fırsat vermeyecek içerikte düzenlenmesi gerekirdi. Şöyle ki: 

 

Sorular

Divriği külliyesinin korunması yolunda atılacak ilk adımın, yani yakın çevresi ve karşı karşıya durduğu bilinen Mengücek Sarayı ile mekansal ilişkisinin araştırılması ve bu konuda veri elde etmek için sondaj ya da kazılar yapılması olması beklenir. Bu yapıldı mı? 

 

Divriği külliyesinin müzeye dönüştürülmesi önerisine geçmeden önce, korunması için gerekli bütün önlemlerin alınmış olması, bunun için de öncelikle ayrıntılı yapısal analizinin yapılması, malzeme özellikleri, bozulmaları, statik durumunun incelenmesi ve en önemlisi, bu işlerin ehil kişiler, yani deneyimli ve iyi eğitilmiş ‘restorasyon uzmanları'na bırakılmış olması gerekirdi. Bu yapıldı mı? Yapılmışsa elde edilen bilgi ve sonuçlar neden sergiye yansıtılmadı? Unutmamalı ki, koruma alanında uzmanlık ve deneyimin ölçüsü salt kişilerin unvanları olsaydı, Assos kalıntılarından Mahmut Paşa hamamına uzanan bir skaladaki yapıtlar onarımla maskaraya dönmezdi. 

 

Müzeye dönüştürülmesi istenen Divriği külliyesinin daha önce yapılan onarımının bir değerlendirmesi yapıldı ve bu onarım onaylandı mı? Varsa, yanlışları ve yapıya getirdiği zararın giderilmesi yolunda bir rapor hazırlandı ve işleme sokuldu mu? 

 

Ve nihayet, külliyeyi koruması öngörülen (?) cam çardak formülünün dışında başka seçenekler üzerinde duruldu mu? Bunlar hangileri ve neden sergide tanıtılmadı? Cam çardak formülü külliyenin korunması için düşünülmüş tek ve biricik seçenek mi? Niçin? Değilse bu formülün yeğlenmesine götüren kriterler nelerdir? 

 

Anlayan anladı, Divriği külliyesi Türkiye'de tarihi mirasın korunması alanında atılan yanlış adımlardan sadece bir tanesini temsil ediyor. Koruma alanında yapılan yanlış ve sabuklamaların haddi hesabı yok ve bütün bunlar, turistlere göstereceğiz diye telaşa düştüğümüz kültürel malvarlığımızı geriye dönüşü olmayacak derecede sakatlıyor, giderek yok ediyor. Selçuk Belediyesi'nin Selçuk Üniversitesi'nden uzmanlarla -ve belli ki halisane niyetlerle- hazırladığı iki kocaman, kuşe kağıdına basılmış Selçuk mimarisi örneklerini tanıtan albümlerde fotoğrafları bulunan yapılara bir gözatmak sanırım yetiyor!.. Adından başka eskiliği kalmamış yapıların fayanslar briketler ve yeşile boyanmış parmaklıklarla nasıl korunduğuna bakılsın. Ve düşünülsün ki, mevzuatı, örgütlenişi ve uygulamalarıyla Türkiye'de koruma olgusunu tartışmaya açmadığımız, ‘koruma' başlığı altında yapılan maskaralıklara, işlenen suçlara çaresizlik ve bıkkınlıkla göz yummayı sürdürdüğümüz takdirde, en yetkili ağızların çok bilmiş edalarla terennüm ettikleri "kültür turizm içindir, turizm ise kültür için" saptırmasına daha uzun süre katlanmak zorunda kalacağız. 

 

Bu ülkede alaylı takımından olmayan, bu işi hakkıyla ve doğru yerlerde öğrenmiş bunca genç ya da genç irisi kişi dururken, bu ülkenin kültürel ve tarihsel taşınmazları, çoğu ‘koruma' işinin kuram ve mevzuatından bihaber, akademik çevreden gelen mimar, şehirci, arkeolog ya da sanat tarihçisi olmanın ötesinde, koruma alanında bir ehliyeti olmayan kurul üyelerinin kararlarına ve en düşük rakkama prim veren bir ihale anlayışının başdöndürücü sefaletine mahkumdur. Yapmayın Allah aşkına!

Radikal, Yazı: Prof.Dr. Ayda Arel, 23.06.2009

TRALLEIS'DE KAZILAR 1 TEMMUZ'DA BAŞLIYOR

 

Tralleis Antik Kenti'nde yeni sezon kazı çalışmaları 1 Temmuz'da başlıyor.

 

Tralleis Kazı Başkanı, Adnan Menderes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç.Dr. Rafet Dinç, gazetecilere yaptığı açıklamada, ruhsat prosedürü uyarınca kazı çalışmalarına 1 Temmuz'da başlayacaklarını söyledi.

 

Yrd. Doç.Dr. Dinç, bu yıl ağırlıklı olarak bakım ve koruma çalışmaları yapacaklarını, Tralleis kazı alanını tamamen temizleyeceklerini, dolgu toprak kaymalarını düzelteceklerini belirterek, şöyle konuştu: "Bugüne kadar Tralleis'in yüzde 3-4'ünü kazdık. Daha gün yüzüne çıkacak çok önemli eserler olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar çok önemli bulgular elde ettik. Artık geçmişi bir kenara bırakıp bu yıl çalışmalarımızı bakım, onarım ve koruma üzerine kurduk. Aydın, Tralleis'in meyvelerini toplamalı. Bu kapsamda Tralleis'in tanıtımına büyük önem veriyoruz. Tralleis yakınlarındaki taş ocakları ve su kemerlerini içine alan bir destinasyon yaratıp gelen turistleri en az yarım gün burada tutabilecek hale getirmemiz lazım. Bu konuda el birliği içinde çalışmalıyız."

 

Kendisinin 1996-2002 yıllarında Tralleis Antik Kenti kazılarında başkanlık yaptığını hatırlatan Dinç, kazılarının en önemli noktası olan master plan çalışmasının da yine kendisi tarafından 1993-1996 yıllarında 3 yıllık yoğun çalışma sonucu ortaya çıkarıldığını kaydetti.

Haber Ekspres, 23.06.2009

"MÜHENDİSLER TARİHİ YAPILARI İNCELEMELİ"

 

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Mimarlık Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Adem Doğangün, Bursalı inşaat mühendislerine tarihi yapıları dikkatle incelemeleri tavsiyesinde bulundu. 

 

İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Bursa Şubesi tarafından tertiplenen `Tarihi Yapılarda Taşıyıcı Sistem Seçimi` seminerine katılan Prof.Dr. Doğangün, inşaat mühendislerine seslenerek, `Bursa bir tarihi yapı şehri. Bu eserlerdeki sağlamlık ve zarafeti bütün mimar ve mühendisler örnek almalıdır` dedi. 

 

İMO Bursa Şubesi, üyelerini bilgilendirmek amacıyla düzenlediği seminerlere bir yenisini daha ekledi. Prof.Dr. Adem Doğangün tarafından verilen `Tarihi Yapılarda Taşıyıcı Sistem Seçimi` isimli seminerde, eski yapıların taşıyıcı sistemleri incelendi. Seminerde, eski mimarların dikkat ettiği unsurlar anlatılırken, ikinci kısımda ise hesaplarda dikkate alınmayan, ancak yapı davranışlarını etkileyen dolgu duvarlar ayrıntılı bir şekilde ele alındı. 

 

İstanbul`un ardından tarihi yapıların en çok Bursa`da bulunduğuna dikkat çeken Prof.Dr. Doğangün, eserlerin dikkatle incelenmesi ve güçsüz durumda bulunanlara müdahale edilmesi gerektiğini aktardı. Bursa`daki tarihi yapıların mevcut durumunu henüz inceleme fırsatı bulamadığını söyleyen Doğangün, Çok geniş bir araştırma yapılması gerekiyor. Kent yöneticileri, Uludağ Üniversitesi yetkilileri ve meslek odaları bu konuda birleşip başarılı bir çalışma yapabilir. Umarım Bursa`da bulunan bu tarihi eser zenginliği kaybedilmeden değeri anlaşılır` diye konuştu

Bursa Olay, 23.06.2009

"AYASULUK TEPESİ'Nİ ARKEOLOJİK PARK HALİNE GETİRECEĞİZ"

 

Selçuk Kalesi ve St. Jean Anıtı'nın bulunduğu Ayasuluk Tepesi'nde 2009 dönemi kazı çalışmaları başladı. Kazı ve onarım çalışmaları, Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı başkanlığındaki 20 kişilik ekiple yürütülüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izniyle 2 yıldan beri kazı ve onarım çalışmalarına başkanlık yapan Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Anıtı Kazı Başkanı Büyükkolancı, çalışmanın 2007 yılında Pamukkale Üniversitesine verildiğini ve geçen iki yıl içinde kazı çalışmalarının kalede yoğunlaştığını söyledi. 

 

Bu yıl çalışmaların 4 ay süreceğini ve 15 Ekimde sona ereceğini anlatan Büyükkolancı, şöyle dedi: ''Bu dönemde özellikle Kalenin batısındaki sur duvarlarının kazısı yapılacak ve hemen arkasından onarımına başlanacak. Şartlar uygun olursa amacımız 3 yıl içinde Kaleyi arkeolojik bir park haline getirebilmek ve ziyarete açmaktır. Selçuk İlçesine gelen ziyaretçilere Kale, St. Jean Anıtı, İsabey Camisi ve mümkün olursa Artemision'u da içine alan yeni bir güzergah yaratmayı hedefliyoruz.'' 

 

Dr. Büyükkolancı, bu güzergahın Selçuk'a gelen ziyaretçilerin ilçede kalma sürelerini artıracağını belirterek, şunları söyledi: ''2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığının kazımıza 100 bin TL işçi ücreti vereceğini öğrendik. Bu konuda Bakanlığa ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne minnettarız. Bu ödenekle Kalenin batı sur duvarlarının yanı sıra, Kale komutanına ait konutun kazısı yapılıp ortaya çıkarılacaktır. 2008 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığının yanı sıra Selçuk Belediyesi de Kalede yapılacak acil onarımlara önemli destek sağladı. Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür 2009 yılında da kazımıza 30 işçi, 5 usta ve restorasyon malzemesi desteğinde bulunacağına dair söz verdi.'' 

 

Ayasuluk Tepesi Kazı Başkanlığı ile Selçuk Belediyesi'nin işbirliğinin bu yıl da devam edecek olmasından memnuniyet duyduklarını kaydeden Büyükkolancı şöyle devam etti: ''Kale duvarları ve içindeki yapıların onarım projelerinin yapımıyla ilgili olarak Selçuk Belediyesi bize projelerin yapımı için destek olacak. Bu amaçla Vefa Ülgür, geçen ay İzmir Valiliği ve İl Özel İdaresinden sur duvarlarının restorasyon projesinin yapımı için proje ödeneği isteğinde bulundu.'' 

 

Dr. Büyükkolancı, Selçuk Kaymakamı Aziz İnci, Efes Müzesi Müdürü Cengiz Topal, müze çalışanlarının, ayrıca kazı evi ve ekibinin ihtiyaçlarını karşılayan Selçuk Ticaret Odası Başkanı Cumhur Yelken'in kendilerine destek sağladığını anlattı.

Yeni Asır, 23.06.2009

TARİHİ TAŞHAN'A ÖZEL İLGİ





Amasya'da 250 yıl önce yaptırılan ve bu zamana kadar çok sayıda doğal afet ve yangına maruz kalan tarihi Taşhan, onarımının tamamlanmasından sonra turizme hizmet edecek.


Amasya'da Mutasarrıf Hacı Mehmet Paşa tarafından 1758 yılında yaptırılan ve bu zamana kadar çok sayıda deprem ve yangına maruz kalan tarihi Taşhan, Amasya Valiliği tarafından onarılacak. 1758 yılında yapıldıktan sonra bu zamana kadar çok sayıda deprem, yangın, su baskını gibi afetlere maruz kalan, bakım, onarım ve restorasyon yapılmadığı için taşıyıcı kolan ve duvarları zarar gören tarihi Taşhan'ın sahiplerinin yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devretmesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün de Yap-İşlet-Devret modeliyle tarihi Taşhan'ın onarımını üstlenecek kimseyi bulamamasından sonra devreye giren Amasya Valiliği, tarihi Taşhan'ı 29 yıllığına Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden aslına uygun olarak yaptırmak ve kiraya vermek üzere kiralamıştı.


İl Özel İdaresi tarafından projesi ihale edilen Taşhan, aslına uygun olarak onarıldıktan sonra içerisinde otel, restoran, turistik eşya satış reyonları ve kafeler olacak. 2001 yılında tamamlanması planlanan Taşhan'ın onarımının üzerinde titizlikle durulurken, aslına tam olarak uygun olması için yoğun çaba harcanıyor.

Amasya Kent Haber, 23.06.2009

CHRISTIE'S SAHTE RESİM SATMIŞ

 

The Sunday Times gazetesi, dünkü sayısında dünyaca ünlü Christie's müzayede evinin düzenlediği eski bir açık artırmada 'sahte' eser sattığını öne süren bir haber yayımladı. Habere göre 19'uncu yüzyıl Rus sanatçısı Bork Kustodiev'e ait olduğu iddia olunan, Odalık adlı, 1 milyon 690 bin sterlin değerindeki resmin, 'sahte' olduğu anlaşıldı. Çıplak bir kadını uzanmış halde tasvir eden resmin sahteliği, Rusya'daki kültürel inceleme kuruluşu Rosokhankultura tarafından öne sürüldü. Rus uzman Vladimir Roschin, Christie's'in 2000, Sotheby's müzayede evinin ise 2002'de yaptığı satışlarda da sahte resimleri piyasaya sürdüğüne de dikkati çekti.

Sabah, 23.06.2009

ANTİK YOLCULUĞA FIRTINALI BAŞLANGIÇ

 

İzmir-Foça-Marsilya Tarihe Yolculuk projesi kapsamında antik gemiler model alınarak hazırlanan "Kybele" adlı yelkenli, bin 700 millik yolculuğuna "fırtınalı'' başladı. 8 Haziran'da İzmir Urla'dan yola çıkan Kybele, sadece yelken ve küreklerle MÖ 600'lü yıllarda Phokialıların Ege ve Akdeniz'de koloni kurduğu Velia, Alalia, Nice ve Antibes limanlarına uğrayarak, Marsilya'ya gitmeyi amaçlıyordu. 20 kürekçi, 3 yelkenci ve 2 dümenciyle yola çıkan gemi Yunanistan'ın Pire Limanı'na şiddetli fırtınaya yakalandı. Kea Adası'na 10 gün fırtınanın dinmesini bekleyen Kybele bugün Korent Kanalı'ndan geçecek.

Sabah, 23.06.2009

1 MİLYON TL'LİK TARİHİ ONARIM

 

 

Tokat'ta yaklaşık 1 milyon TL'ye mal olacak 52 tarihi evin dış cephesinin onarımına başlandı.


Tarihi Beyhamam Sokak'ta bulunan 52 eski Tokat evinin proje kapsamında dış cephesi onarılarak Mevlevihane ile bir bütünlük sağlaması amacıyla restorasyon çalışmaları başlatıldı. İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman Akyüz, yaklaşık 1 milyon TL'ye mal olacak projeyle binaların dış cephe giydirme, camlar, yağmur olukları ve tavanlarının yaptırılacağını açıkladı. Tokat'a Bey Sokağı, Halis Sokağı gibi bir sokağın daha kazandırılacağını ifade eden Akyüz, "Tarihi ve turistik zenginliklerimizi gün yüzüne çıkartmak, insanların hizmetine sunmak bizim birinci vazifemiz. Burada Tokat'a gelen yerli ve yabancı turistlerin gezebileceği mekanları gün yüzüne çıkartmak. En büyük amacımız, restoresi yapılan evlerin sahiplerinin daha sonradan müracaat ederek, butik evler, restoranlar, otel şeklinde hizmete sunulması. Bunu örnekleri Amasya'da var. Burada vatandaşlarımıza iş düşüyor" dedi.

Tokat Kent Haber, 23.06.2009

MARMARAY İNŞAATI ANA MERKEZDEKİ KAZILARDA SONA YAKLAŞILDI





Arkeoloji Müzesi olarak metro istasyonunun geçeceği Ana Merkez alandaki çalışmalarını tamamladıklarını açıklayan arkeolog Yaşar Anılır, bu alanda Marmaray inşaatına başlanabileceğini ve jeologların miosen dediği son noktaya gelerek ana toprağa indiklerini belirtti. 

 

İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü işbirliği ile Yenikapı'daki Marmaray ve metro inşaatının yapıldığı arkelojik kazı alanına bir inceleme gezisi düzenleyen Turizm Gazetecileri ve Yazarları Derneği (TUYED) üyeleri, Kazı alanı sorumlusu arkeolog Yaşar Anılır'dan kazılara ilişkin son bilgileri alarak sona yaklaşılan kazılarda ortaya çıkarılan bazı eserleri yerinde gördü. 

 

TUYED üyelerine kazılar hakkında bilgi veren arkeolog Yaşar Anılır,  Arkeoloji Müzesi olarak metro istasyonunun geçeceği Ana Merkez alandaki çalışmalarını tamamladıklarını belirterek, "Şu anda bu alanda Marmaray inşaatına başlanabilir. Jeologların miosen dediği son noktaya geldik, ana toprağa indik. Bulduklarımızı Arkeoloji Müzesi'nde teşhir edeceğiz. Buradan çıkan mezarlar belki 2010 yılında müzede sergilenecek" dedi. 





Kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin sayısının bu ay itibariyle 12 bin 600'e ulaştığını ifade eden Anılır, Marmaray inşaatının gecikmesi nedeniyle kazıların aceleye getirildiği iddiaları ile ilgili olarak da, “Medyaya da yansıyan bu iddiayı reddeden Yaşar Anılır, "Kazıları metro inşaatı aksayacak diye aceleye getirseydik, şimdi ulaştığımız eserleri bulmamız mümkün olmazdı. Bizim zaman sınırımız yok, kazı ne zaman biterse o zaman bu alandan gideceğiz" diye konuştu. 

 

Marmaray Projesi'nin gerçekleştirileceği alandaki kazılarda ana toprağa indiklerini, eksi 8,5-10 metre arasına kadar geldiklerini bildiren Anılır, metro kazısında ana toprağa henüz gelmediklerini, eksi 7,78 metre mesafede olduklarını kaydetti. 

 

Türkiye'de ilk defa böylesine büyük bir alanda ve balçığın içinde kazı yaptıklarını söyleyen Anılır, TUYED üyelerinin kazının bütçesine ilişkin sorularına ise bütçe konusunun kendilerini ilgilendirmediğini vurgulayarak şu yanıtı verdi: "Büyükşehir Belediyesi ve Ulaştırma Bakanlığı kazıların masraflarını karşılıyor. Burada böyle bir inşaata başlanmamış olsaydı bu kadar büyük bir kazı yapma imkanımız asla olmazdı, kimse bu kadar parayı karşılamazdı. Şu anda zorunlu bir kurtarma kazısı yapıyoruz. Bir anlamda buradan metro inşaatının geçmesi arkelojik açıdan büyük bir şans oldu." 

 

İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nün Yenikapı'da yaptığı kazının son durumu ve alandaki son bulgular özetle şöyle: 

* 2004 yılının kasım ayında arkeolojik kazı çalışmaları başladı. Şu anda kazı alanının büyük bir kısmında iş bitti, sadece batı tarafta çalışmalar devam ediyor. 

* Kazıları İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü yapıyor, bulunanlar da İstanbul Üniversitesi tarafından kaldırılıyor. Marmaray metro kazılarında 350 kişi çalışıyor, bunun 50'si teknik eleman; aralarında 5 mimar, 4 fotoğrafçı, serbest arkeologlar vs. gibi elemanlar var. 

* Kazı yapılan alan 11 bin m2, metro inşaatının olduğu alanın tamamı ise 58 bin m2. 

* Bu bölge Bizans döneminde Theodosius Limanı olarak bilinmekteydi.  Kazı alanının ilk katmanında Osmanlı dönemine ait eserler, onun altında 13. yy'dan kalma bir kilise kalıntısı bulundu. Bu kilise Anıtlar Kurulu kararıyla kesilip daha sonra yerine monte edilmek üzere kaldırıldı. 

* Öte yandan MS 11. ve 16. yy'a ait 33 tane gemi batığı ortaya çıkarıldı. Bu batıkların çoğu kaldırıldı, birkaç tanesi alanda özel olarak muhafaza ediliyor. Batıklarının çoğunlukla ticaret yapan gemiler olduğu düşünülüyor. 

* Kazı, bir deniz tabanı üzerinde gerçekleştirildi. Jeologlar burada MÖ birinci 1000'den itibaren bir deniz tabanı olduğunu ifade ediyor; son kazıda da MÖ. 4 yy'a ait seramikler ortaya çıktı. MS 11. yy'de denizin dolduğu ve limanın terk edildiği anlaşılıyor. 

* Deniz tabanının altında ikinci bir deniz tabanı daha vardı. Jeologlar tarih olarak MÖ. 5200 yıllarını veriyor. 

* Neolitik döneme ilişkin ortaya çıkarılan kalıntılar arasındaki ölü küpleri de bir ilkti. O döneme ilişkin ilk kez ölülerin yakıldığına ilişkin bulgular tespit edildi. Anadolu'da daha önce ölülerin yakıldığına ilişkin bulguya rastlanmamıştı. 

* Ölü gömü şekli konusunda da bir ilke rastlandı. Bir mezarın altında ahşap ızgaralar vardı, yanında başka bir ölü küpü çıktı. 

* Toprak altında eksi 8,5 seviyelerinde 123 tane ağaç ortaya çıkarıldı, bu da bir ilkti. Bu ağaçlar temizlendi, kaldırıldı; incelemeler sürüyor. 

* Kazılar İstanbul'un tarihinde tsunami diye bir şey olmadığını ortaya koydu. Arkeolog Yaşar Anılır'a göre çünkü bulunan gemi batıklarının hepsi düz bir alana yayılmıştı, dağınık bir alana yayılmamıştı. Herşey düz bulundu. Tsunami olsaydı kalıntılar dağınık vaziyette olurdu. 

* Theodosius Limanı’nın altındaki katmanda MÖ 6.500’lü yıllara ait olduğu tahmin edilen 4 insan iskeleti ile ahşap savunma silahları, ahşap eşyalar ve kano kürekleri bulundu. Daha önce İstanbul’un  çevrelerinde neolotik döneme ait bulgulara rastlanılmıştı ancak tarihi yarımada da ilk kez böyle bulgular ortaya çıkarıldı. 

* Neolitik (Cilalı Taş Devri) dönem bataklık içinde 'urne' tipi 8 bin yıllık tarihi mezarlar bulundu. Anadolu tarihinde bir ilk olan mezarların ortaya çıkarılmasıyla, İstanbul'da tarihin ilk insan topluluklarının yaşadığı kesinleşmiş oldu. 





Eski çağlarda mezarlıklarda yapılan gömüler, çoğunlukla normal gömme, kimi zaman da yakarak gömme şeklinde oluyordu. Yakılarak gömülmüş ölülerin külleri ve yakma töreninden geriye kalanlar çoğu kez urne (pişmiş toprak kap) denilen kaba, bazen de tekne ve kapaktan oluşan "ostothek" ya da "larnax" denen küçük taş, mahfaza içine konuyordu. 

 

Kremasyon gömülerde yani ceset yakılmışsa ölen kişinin giysisi, süs eşyaları veya örneğin okla öldüyse bu ok kabın içine konurdu. Bilinen kremasyon gömü şekli Anadolu arkeolojisinde bugüne kadar erken tunç çağında görüldü. Ancak bu gömü şekli, 8 bin yıl öncesine dayanan Neolitik dönem kazılarında rastlanılan bir durum değildi. 

 

Bu tip gömü şekli, ilk kez Yenikapı'da devam eden Marmaray kazıları sırasında ortaya çıktı. Urnelerin içinde ölülerin özel eşyaları ile bir beze sarılı küller ve bunun üzerine günlük kullanım kapları konulduğu görüldü. Ayrıca bir urne içinde de bebek iskeletine ait kemikler bulundu. Uzmanlar, buranın bir mezarlık olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Daha önce bulunan eserler için yapılan, dere yatağı ile başka yerlerden taşındığı görüşünün son buluntularla çürüdüğü kaydediliyor. 

 

Neolitik Çağ (MÖ 8000-5500) ya da diğer adıyla Cilalı Taş Devri’nde önceki devirlere göre daha sert ve daha düzgün taş aletler yapıldı. Topraktan veya kilden yapılan kaplar ateşte pişirildi, bunun sonucunda seramik sanatı başladı. Bu devirdeki insanlar bilgi ve teknikte önceki dönemlere göre oldukça ileri bir düzeye çıktı. İnsanların avcılık ve göçebeliği bırakıp yerleşik düzene geçmesi de bu dönemde başladı. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde oturarak köyleri meydana getirdi. Böylece tarihteki ilk köyler kuruldu.

 

Ayrıca insanlar tahıl üretimine de başlayıp, hayvanlar evcilleştirilip, insanlar tüketicilikten üretici duruma geçti. İlk defa ticaret de başladı. Neolitik Devrim, ilk olarak Orta Doğu, Önasya, Uzakdoğu gibi geniş ve düzenli akarsuların yaygın olduğu bölgelerde ortaya çıktı.

Turizm Gazetesi, 22.06.2009

ESKİ HAMAMLAR BİR BİR KAFE OLUYOR





Türkiye'nin dört bir yanındaki metruk hamamlar, bir bir restore edilip kafe yapılıyor. Su şırıltısı, sabun kokusu ve dost muhabbetiyle hayat bulan 'hamam' kavramı artık bu yapıların sadece adında ve tarihinde yer alıyor. Görmüş geçirmiş neslin çocukluk hamamlarından geriye bir dost muhabbeti baki kalıyor.

 

Bir zamanlar sıcak buharların yükseldiği kubbelerin altında, doğal kaynak sularıyla temizlenme mekanıydı hamamlar. Erkeklerin dinlenme, kadınların sosyalleşme, kayınvalidelerin gelin bulma yeriydi yüzyıllar boyu. Zaman değişti. Alışkanlıklar da. Tabii hamamlar da... Selçuklu'nun, Osmanlı'nın Türk İslam motifleriyle kurduğu hamamların pek çoğu önce çarpık kentleşmenin, duyarsızlığın, hoyratlığın kurbanı oldu. Kimi yıkılıp gitti, kimi depo oldu.

 

Tarihi mirasa hep kötü eller uzanacak değil ya! Türkiye'nin dört bir yanında hırpalanmış, terk edilmiş hamamlar, farklı alanlarda hizmet vermesi için bir bir restore edildi, ediliyor. Su şırıltısı, sabun kokusu ve dost muhabbetiyle hayat bulan 'hamam' kavramı artık bu yapıların sadece adında ve tarihinde yer alıyor. Görmüş geçirmiş neslin çocukluk hamamlarından geriye bir dost muhabbeti baki kalıyor. Koca kubbenin lale ya da hilal desenli minik deliklerinden sızan ışıkların altında, artık Türk kahvesi yudumlanıyor, nargile fokurduyor, yöresel yemekler yeniyor, kültürel faaliyetler düzenleniyor. Çarşı, pazar yürüyüşlerinin ferahfeza durağı, şehir hengamesinde boğulan hayatların soluklanma mekanı... Öyle bir de doğal serinliği var ki; yaz sıcağından bunalıp da kendini eski hamam yeni kafeye atanların değmeyin keyfine. Hem bu keyif, bir değil, her yerde. İstanbul'da, Bursa'da, Gaziantep'te, Erzurum'da...

 

Tahtakale Hamamı'nda İstanbul Kahvehanesi
Tahtakale Hamamı, İstanbul'un en büyük ve en eski hamamı. Tabii şimdilerde hamam değil. Bir kısmı han olarak kullanılan hamamın tam merkezinde İstanbul Kahvehanesi bulunuyor. Uzun yıllar asıl işlevinin dışında kullanılmış Tahtakale Hamamı. 1980'li yıllarda soğuk hava deposu olarak İstanbul'un buz ihtiyacını karşılamış. 1988'de Azmi Sebat Grubu satın almış burayı.

 

Restorasyonunu da Prof.Dr. Doğan Kubat'a yaptırmış. Restorasyon beş yıl sürmüş. Tarihi hamamdan 700 kamyon moloz çıkarıldığını söylersek restorasyon süresinin neden bu kadar uzun olduğu anlaşılır herhalde. Ardından hamamın bir kısmı dükkan olarak kiralanmış. Fakat beş yüz yıllık Tahtakale Hamamı'nın asıl yüzü, İstanbul Kahvehanesi.

 

Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı'nın allı morlu dükkanlarını aşıp Rüstem Paşa Camii'ne ulaşınca sola dönüp minik bir arayı aşınca 'Bu koca hamam buraya nasıl sıkışmış?' dedirten heybetiyle karşılıyor Tahtakale Hamamı. İçeri ilk adımı atmak ferahlamak için yetiyor yaz sıcağında. Sağlı sollu dükkanlar, tam karşıda İstanbul Kahvehanesi... Türk sanat musikisinin ruh okşayan tınılarıyla gelen hoş davete kim icabet etmez ki? İşlemeli sehpalar, sedirler... Duvarları Osmanlı padişahlarının, Safiye Sultan'ın resimleri süslüyor. Bir köşeye oturup kubbeyi, ortadaki havuzu, sütunları seyre dalıyoruz. Klima yok, ama ortam gayet serin. Sipariş verdiğimiz Türk kahvesi geliyor bu arada. Kahveyi getiren Başak Özdemir'le muhabbet ediyoruz biraz. Konyalı Ahmet Cizrelioğlu işletiyormuş İstanbul Kahvehanesi'ni. Kardeşi Mithat ile Londra'da yaşarken bir internet sitesinde Tahtakale Hamamı'nı görmüşler. 'Burayı değerlendirelim.' deyip altı yıl önce İstanbul Kahvehanesi'ni açmışlar. Daha çok turistler geliyormuş buraya. Türk kahvesi ve sandviçleri ünlüymüş. Türk kahvesi, Başak'ın dediği kadar var.

 

Gaziantep Cafe Şehzade
Gaziantep'in Şahinbey İlçesi'ndeki Keyvanbey Hamamı da eski hamam, yeni kafelerden. 1161 yılında Selçuklular tarafından yaptırılan hamam, yaklaşık 30 yıl öncesine kadar asıl işlevini sürdürmüş. Ardından mobilya galerisi olmuş tarihi hamam. Sonrasında da boş kalmış, bir süre depo olmuş. İşte bu sırada İstanbul'da kebapçılık yapan Mehmet Ciğerli, memlekete dönüş kararı almış. Bakmış ki Alaybey Mahallesi'ndeki Keyvanbey Hamamı, yatırım için uygun bir yer. Kiralamış hemen. Aslına uygun olarak restorasyonunu yaptırmış. Tadilata başladığında çevre esnaftan 'Döktüğün paraya yazık' eleştirileri gelmiş. "Epey gülen oldu ama Mevla'm nasip etti." diyor Mehmet Ciğerli. Böylece Keyvanbey Hamamı'nı 2000 yılında Cafe Şehzade olarak yeniden hizmete açmış. Hamamın iç dekorasyonunu eski saray döşeme tarzına uygun yaptırmış. Ağaç işçiliği kullanılmış mobilyalarda. Sıcak Gaziantep günlerini kapı dışında bırakıp doğal serinlikte çay ya da kahve yudumlamanın mekanı olmuş böylece.

 

Amasra Hamam Kafe
Bartın'ın Amasra İlçesi'nde de kafeye dönüştürülen tarihi bir hamam var. Deniz kıyısındaki tarihi Sağır Osmanlar Hamamı, yaklaşık 20 yıl boyunca kapalı tutulduktan sonra 2000'de Aysel Uyan tarafından kiralanmış. Aysel Hanım, "İzbe bir yerdi. Orijinalini bozmadan ayağa kaldırmaya çalıştık." diyor. Çevre illerden dahi müşterilerinin olduğunu söylüyor Aysel Hanım. Rağbetin büyüklüğünü anlatırken, "Her türlü ürün elimden çıkma da ondan." diyor. Özellikle Aysel Hanım'ın lokma tatlısı çok ünlü. "Lokmamın Türkiye'de eşi benzeri yoktur." diye sözlerine ekliyor. Tabii İskele Caddesi'ndeki Hamam Kafe'ye gitmişken Amasra mantısını tatmadan ayrılmamak gerek.

 

Bursa Ördekli Hamamı
Bakımsızlıktan yaklaşık 100 yıldır kaderiyle baş başa kalan tarihi Ördekli Hamamı'na Bursa Osmangazi Belediyesi el attı. Hamamı 20 yıllığına Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nden kiralayan belediye, hızla restorasyona başladı. Tarihi 1400'lü yılların başına dayanan hamam, böylece Bursa'da 'yıkık hamam' olarak anılmaktan kurtuldu. Tarihi Ördekli Hamamı, artık bir kültür merkezi. Yaklaşık iki bin metrekarelik alana sahip hamamda sergi ve toplantı salonları bulunuyor. Hatta tiyatro oyunlarının sergilenebileceği oditoryum tarzı bir salonu bile var. Hamamın hol ve odaları ise hat, ebru, minyatür ve tezhip gibi geleneksel el sanatlarının icra edilebileceği şekilde düzenlenmiş. Abdal Mehmet Mahallesi'ndeki Ördekli Hamamı, şimdilerde kültürel faaliyetlere ilgi gösteren Bursalıların uğrak yeri.

Yüzyıllık hizmetlerini veremez olunca kaderlerine terk edilen birçok hamam, bugünlerde kafe olarak işletilmek üzere restore ediliyor. Kocaeli'ndeki Süleymanpaşa Hamamı bunlardan biri. Orhan Gazi döneminde yapılan hamam, kısa bir süre sonra kafe olarak Kocaelililere hizmet verecek. Isparta Hükümet Konağı'nın yakınında bulunan tarihi Bey Hamamı'nın restorasyon çalışmaları devam ediyor. Ordu'nun Eskipazar Köyü'ndeki tarihi iki Osmanlı hamamı, valiliğin isteğiyle Ordu Belediyesi tarafından kafe olarak işletilmek üzere restore ediliyor.

Zaman, Haber: Önder Deligöz, 22.06.2009

ALMANYA ILISU'DAN ÇEKİLDİ





Frankfurter Rundschau Gazetesi, Türkiye kredi koşulları yerine getirmediği için Almanya'nın Ilısu Barajı'ndan çekildiğini açıkladı.
 

Hasankeyf için destek veren Tarkan, Orhan Gencebay, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in de yer aldığı haberde, Almanya'daki ilgili bakanlıkların yaptıkları toplantı sonucu Ilısu Barajı'ndan çekilme kararı aldıkları belirtildi. Kredi koşullarını denetleyen komitenin Türkiye'ye yaptıkları ziyaretin sonunda projenin uluslar arası standartlardan çok uzak olduğu ortaya çıktı.

 

Doğa Derneği kampanya koordinatörü Erkut Ertürk "Kredi kuruluşları, Ilısu Barajı'na kredi verebilmek için, Türkiye Hükümetinin uygulaması gereken 153 şart belirlemişti. Zaman içerisinde bu şartların gerçekleştirilemeyeceği, Hasankeyf'in başka bir yere taşınamayacağı Avrupa tarafından da anlaşıldı. Biz de Türkiye Hükümetinden, bu yanlıştan derhal vazgeçerek Hasankeyf ve Dicle Vadisi'nin UNESCO Dünya Mirası Listesine dahil edilmesi için yaptığımız çağrıyı bir kez daha yineliyoruz" dedi.

 

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken ise "Hasankeyf Yok Olmasın kampanyası giderek büyüyor ve yok olmak üzere olan doğamızın ve kültürel mirasımızın sesi oluyor. Sonunda Avrupa bu sesi duyarak, doğru yolu seçti. Tüm Türkiye'yi ve dünyayı kampanyamıza destek vermeye çağırıyoruz" dedi.

 

Dicle Vadisi ve Hasankeyf, tarihi zenginliklerin yanı sıra biyolojik çeşitliliği ve bölgeye has türleri nedeniyle de büyük önem taşımakta. Doğa Derneği ve çeşitli uzmanların yaptığı çalışmaya göre, eğer Ilısu baraj projesi hayata geçerse, bölgedeki beş Önemli Doğa Alanı ve 400 kilometrelik nehir yatağını kapsayan doğal alanlar geri dönülmez bir biçimde zarar görmüş olacak.

Ntvmsnbc, Fotoğraf: Ahmet Özyurt, 22.06.2009

AGORA'DA DEV MOZAİK ALAN BULUNDU

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Agora Antik Kenti çevresinde yaptığı kamulaştırmalar, tarihi zenginlik olarak geri dönüyor. İzmir'in Roma dönemine ait korunmuş en büyük mozaik alanı, geçtiğimiz aylarda kamulaştırılan bölgede ortaya çıktı. Yaklaşık 250 metrekarelik mozaik alan hakkında bilgi veren Agora Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, "Geç Roma Dönemi'ne ait bu mozaik alanın, Kent Meclisi'nin önündeki salonun tabanı olduğunu düşünüyoruz. Kent Meclisi'nin büyük bölümü kamulaştırılan alanın altında duruyor. İzmir'in Roma dönemine ait ve iyi korunmuş en büyük mozaik alanının Agora'da olduğunu söyleyebiliriz" dedi.

Mozaik alanın, "tessera" adı verilen 1 santimetreküplük mermerlerden oluştuğunu belirten Ersoy, toprak temizliği sonrasında fırça kullanarak çalıştıklarını söyledi. Mozaik üzerinde geometrik motifler olduğunu belirten Ersoy, "Şu anda mozaik alanın 5-10 metrekarelik kısmını ortaya çıkardığımız için geometrik şekillerin anlamlarıyla ilgili tam olarak bir şey söyleyemiyoruz. Ama iç içe geçmiş zincir ve değişik şekiller var. Alan tamamen kazıldıktan sonra bir fikre sahip olacağız" şeklinde konuştu.

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 22.06.2009

HAYATIMIZI BİNLERCE YIL ÖNCE DEĞİŞTİRDİLER

 

 

Listverse.com internet sitesi, modern zamanın vazgeçilmezi olan, ancak kökeni zannedildiğinden çok daha eskilere, antik çağlara kadar dayanan on buluşu derledi. Listede, Antik Yunanlar ve Romalılar arasında son derece popüler olan futbol, 4 bin yılı aşkın geçmişiyle tıbbi dikiş ipleri, diş macunu ve şemsiye de yer alıyor.

 

1- DİŞ MACUNU:  İlk diş macunu tarifi, MS 4. yüzyıla ait olan bir Mısır el yazmasında yer alıyor. Tarifin ana maddesini, süsen çiçeklerinden elde edilen bir karışım oluşturuyordu.
2- ŞEMSİYE: Asur Devleti’ne başkentlik yapan Ninova’da bulunan heykeller, şemsiyenin kullanımına dair ilk izleri taşıyor. Şemsiyeler, o devirlerde güneşten korunmak için kullanılıyordu. İlk açılıp kapanabilen şemsiyeler ise 2. yüzyılda Çin’de üretildi.
3- İŞLENMİŞ?KAUÇUK: Aztekler, MÖ 1600’de bölgede yetişen bir ağaçtan kauçuk elde ediyorlardı.
4- SPEKULUM: Bedenin iç kısımlarını muayene etmeye yarayan spekulumlara dair ilk izler, volkanik küller altına gömülen Pompeii’de bulundu. 5- TERSANE: Dünyanın bilinen en eski tersanesi, MÖ 2400’de Hindistan’da inşa edildi.
6- SABUN: Sabun üretimine dair ilk kanıt, MÖ 2800’de Babil uygarlığına dek dayanıyor.
7- HARİTA: Dünyanın en eski haritası, Babil’de bulunan ve MÖ 2500’den kalan bir tablette kazılı. 
8- TIBBİ?DİKİŞ?İPİ: En azından 4 bin yıllık geçmişi olan tıbbi dikiş ipleri, eski çağlarda ketenden ya da hayvanların kas liflerinden yapılıyordu.
9- DİŞ?FIRÇASI: Eski çağlarda diş fırçası olarak kuş tüyleri, hayvan kemikleri ve misvak kullanılıyordu.
10- FUTBOL: Tarihçilere göre futbolun ilk versiyonu sayılan ‘harpastum’, Romalıların ‘episkyros’ dedikleri bir takım oyunundan geliştirildi.

Milliyet, 22.06.2009

YENİ 'MİRAS LİSTESİ' GELİYOR





Dünyanın dört bir yanından toplam 30 kültürel ve doğal sit alanı bugünden itibaren İspanya’nın Sevilla kentinde başlayacak olan UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) toplantısında dünya mirası listesine girecek. UNESCO komitesi pazartesiden itibaren, şu anda 145 ülkeden 878 alanın yer aldığı Dünya Kültür Mirası listesine ilk kez girecek 30 yeni sit alanını belirleyecek. Burkina Faso, Cape Verde ve Kırgızistan listeye ilk kez gireceğini umuyor. Ayrıca İsviçreli mimar Le Corbusier’in Arjantin, Belçika, Fransa, Almanya, Japonya ve İsviçre’de yaptığı işlerin de listeye girmesi bekleniyor.

İstanbul’un ‘Dünya Kültür Mirası Listesi’nde kalıp kalmayacağı da bu toplantıda kesinleşecek. Üç kişilik UNESCO heyeti, raporu hazırlamak üzere geçtiğimiz nisanda İstanbul’da incelemelerde bulunmuş, Aya İrini, Four Seasons ek otel inşaatı ve Yenikapı Marmaray kazı alanını gezmişti.

Öte yandan Almanya’nın Dresden kentinin dünya mirası sıfatını kaybetmesi bekleniyor. UNESCO yetkililerin kentin dokusunu bozacağını belirttikleri bir köprünün, yapılan ikazlara rağmen inşa edilmesi, kentin listeden çıkarılmasına neden oldu.

UNESCO dünya mirası komitesi uzmanları Burkina Faso’daki ‘olağanüstü bir evrensel değer’ olarak tanımlanan köy kalıntıları ‘Loropeni Kalıntıları’ ve Cape Verde’deki tarihi kent merkezi Ribeira Grande hakkında da karar verecek.

Mağara ve kayaları Orta Asya’nın Müslüman mirasının eşsiz parçaları olduğu kabul edilen, Fergana Vadisi’ndeki Süleyman Dağı’nın listeye alınmasıyla, Kırgızistan da ilk kez UNESCO’nun dünya mirası listesine girmiş olacak.

Toplantıda iki Fransız alanının da ‘tehlike altındakiler’ listesine geçmesi bekleniyor. Bir köprü inşaatından dolayı Bordeaux şehri ve tarih öncesi resimlerin bakteri tehdidi altında olduğu Lascaux mağaraları.

UNESCO koruma projeleri ve kültür mirası alanlarının korunmasına yönelik ülkeler arasında yapılacak teknik işbirlikleri için her sene 2.9 milyon dolar (Yaklaşık 4 milyon TL) ayırıyor. Sit alanlarının özel statüleri turizmi de geliştiren bir faktör olarak etki ediyor. Dünya Mirası Komitesi toplantıları 30 Haziran’a dek sürecek.
Radikal, 21.06.2009

SARAYDA KARGA KABUSU





Topkapı Sarayı'nda karga kabusu yaşanıyor. Saray, Patrona Halil isyanından beri böyle kalkışma görmedi. Gremlinler gibiler: Yüzlerce yıllık oymalar pisletiliyor, mermerler kırılıyor, bahçeler talan ediliyor, havalandırmaların silikonları, camların macunları, tesisatın kabloları sökülüyor. Müze yönetimi çaresiz. Kargalarla mücadele için güvenlik görevlilerine sapan verildi, kar etmedi. Şimdi saraya eskiden olduğu gibi, yırtıcı doğanlar getirilmesi düşünülüyor.

Topkapı Sarayı Müzesi'nin yönetiminin başı kargalarla dertte. Sayıları artarak 300-400'ü bulan kargalar sarayın müdürü İlber Ortaylı'nın şu sıralar en büyük derdi. Prof. Ortaylı'ya göre çare, sarayda eskiden olduğu gibi yırtıcı doğan beslemek: “Osmanlı zamanında doğancılar varmış. Saraya getirtecek doğan arıyorum. Bakalım o zaman ne yapacaklar bu haşarılar?”
Topkapı'nın 22 yıllık güvenlik amiri Mehmet Aydın, hocayla aynı fikirde değil: “Hoca saraya doğan alacağım diyor ama bunları doğan da durdurmaz. Birkaç yıl öncesine kadar atmacalar vardı, onları da bitirdi bu yamyamlar.”


Kabuğu kırılsın diye yüksekten attıkları cevizler sarayın mermerlerine bile zarar veriyor. Sarayda çalışıp da kargalarla macerası olmayan kimse yok. Herkes onlara sinir oluyor. Korkutup sindiremedikleri tek kişi güvenlik görevlisi Coşkun Bey. Coşkun Bey kargaların kırdığı cevizleri tuttuğu gibi hemen ağzına atıyor. Deliriyorlar bu harekete ama bir şey de yapamıyorlar. Çünkü sapanı var. Kargalar sapandan fırlayan taşların ne kadar acıttığını çok iyi biliyor.

Sadece insanlar mı? Hayvanat ya da nebatat, Topkapı Sarayı'nda ömür süren ne kadar canlı varsa kargalardan illallah dedi. Bir kere birbirlerini kolluyorlar. Birinin başına en ufak bir şey gelse, hepsi bir araya gelip arkadaşlarını savunuyorlar. Bir martı hasta mı, hepsi birden çullanıp canına ot tıkıyorlar. Biri bir kediye ya da köpeğe kuru mama mı verdi? Önce arkadan kuyruğunu çekiyorlar, hayvan can havliyle dönünce de önündeki yemleri kapıyorlar. Fakat asıl savaş papağanlarla. Topkapı Sarayı'nın bahçesinde bir papağan kolonisi yaşıyor. Kargalar bu Hintli akrabalarının kanlarından içseler doymayacaklar. Yemlerini çalıyor, yuvalarını dağıtıyor, yumurtalarını kırıp yavrularını öldürüyorlar.

Dikkat başınıza ceviz düşebilir
Sarayın bahçesinde ceviz ağacı bol. Fakat kabuğunu kırmak için cevizle mümkün olduğu kadar yükselip sonra yüksekten sert zemine bırakmaları lazım. Bu da mermerlere zarar veriyor. III. Osman taşlarını görmelisiniz. Ceviz kırmaktan yemyeşil!

Kola içmeleri bir alem
Ne kadar çöp varsa didik didik. Çöpleri karıştırdıkları yetmiyormuş gibi, her metrekareye bir çöp düşecek şekilde bütün saraya yayıyorlar. Kargaları çöpten kola içerken görenler var. Bir alem: Önce kola kutusunun deliğine gagasını sokuyor, sonra kutuyu havaya kaldırıp, dibinde kalanı kafaya dikiyor.

Lale devrinin sonu
Sarayda bahçelere çiçek ekmek mümkün değil. Sabah ekilen laleler, akşamında soğanından sökülmüş oluyor. ‘Bu çiçeklerin hepsi bu akşam sökülmüş olacak' diye görev verseniz, mümkün değil yetişmez. Sanki inadına yapıyorlar. Ertesi sabah aynı terane tekrar başlıyor.

Silikon, çivi, kablo bana mısın demiyor
Pencerelerin etrafındaki macunlar, havalandırma fanuslarının silikonları, kablolar, hatta çivi ve vidalar sökülüyor. Kargalar öyle janjan delisi ki, onlar için bu parlak çivi ve vidalar sarayın bütün hazinelerinden daha kıymetli.

Hürriyet Pazar, Haber: Savaş Özbey, 21.06.2009

PICASSO TABLOLARININ SAVAŞI





İki ünlü müzayede evi Sotheby’s ve Christie’s, tesadüf eseri ünlü sanatçı Picasso’nun art arda yaptığı iki tablosunu açık arttırma ile satışa sundu.

 

Sanat dünyası Picasso tablolarının savaşına sahne oluyor. Dünyanın en saygı duyulan iki müzayede evi Sotheby’s ve Christie’s usta ressamın iki tablosunu açık arttırma ile satışa çıkardı.

Birbirine çok benzeyen tablolar, Picasso tarafından kısa aralıklarla resmedilmiş.

Sanat çevrelerinde 20. yüzyılın en iyi ressamı olarak tanımlanan sanatçının 25 Temmuz 1969’da resmettiği ve Homme à l’épée adını taşıyan tablosu, Sotheby’s’de alıcısını arıyor.

Empresyonist ve modern sanat eserlerinin satıldığı müzayedede, tablonun 6 ile 8 milyon sterlin arasında bir fiyata alıcı bulması bekleniyor.

Christie’s Müzayede Evi ise aynı isimli ve diğerinden yalnızca birkaç gün sonra resmedilmiş başka bir tabloyu, satışa çıkarıyor. Tabloya biçilen fiyat ise 5 ile 7 milyon sterlin arasında...

Uzmanlar tarafından “dikkat çekici bir tesadüf” olarak nitelendirilen Picasso tablolarının savaşının, ekonomik kriz nedeniyle sekteye uğrayan sanat piyasasını bir miktar da olsa hareketlendirmesi bekleniyor.

Yapılan analizlere göre mayıs 2008’den bu yana gerçekleştirilen müzayedelerde, modern sanat eserlerinin averaj satış fiyatları yüzde 76.2 oranında düştü.

Picasso’nun satıştaki tabloları, bir silahşörü tasvir ettiği serinin parçaları. Usta ressamın ölümünden dört yıl önce resmettiği eserlerde,  Rembrandt ve Velázquez gibi önemli sanatçıların etkileri gözlemleniyor.

Sotheby’s Müzayede Evi’nde düzenlenen açık arttırmanın posteri olarak seçilen resim, sanatçının 1970 yılında Avignon’da yaptığı son dönem eserlerinden biri.

Tablo daha önce hiçbir müzayedede satışa sunulmamıştı. Christie’s’de satışa sunulan tablo ise, diğerinden daha büyük ve Londra’daki bir sanat koleksiyoncusu tarafından 2005 yılında 2.7 milyon sterline satın alınmıştı. Şimdiyse dört yıl sonra değerini ikiye katlayacağı düşünülüyor.

Sotheby’s’deki Empresyonist ve Modern Sanat Bölümü’nün başkan yardımcısı Melanie Clore, Picasso’nun 20. yüzyılın en büyük sanatçısı olduğunu, silahşör serisindeki tabloların, onun ustalığını kanıtladığını söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu, son derece muazzam ve güçlü bir eser. Onu takip eden modern sanat eserlerinin özelliklerini de yansıtıyor.”

1973 yılında 91 yaşındayken hayatını kaybeden İspanyol sanatçı, benzer tablolar resmederek seriler oluşturan tek ressam değil. Monet’nin Water Lillies adlı serisi, birbirine benzer 250 tablo içeriyor.

Christie’s’de gerçekleştirilecek müzayedede Joan Miró, Marcel Duchamp, Henri Matisse ve René Magritte gibi sanatçıların eserlerinin yanı sıra, usta ressam Monet’nin Au Parc Monceau adında 4.5 milyon sterline alıcı bulması beklenen bir tablosu da yer alıyor.

Sotheby’s’de eserleri bulunan sanatçılar arasında ise Monet, Giacometti, Renoir ve Toulouse-Lautrec bulunuyor.

Taraf, 21.06.2009

ATİNA'DAKİ AKROPOL MÜZESİ ERDOĞAN'SIZ AÇILDI




“Artık dünyanın en iyi müzelerinden birine sahibiz” diyen Yunanistan Kültür Bakanı Samaras, Britanya’daki Yunan eserleri için ‘Yunanistan’ın onları sergileyecek yeri yok ki’ diyen Britanya’ya çattı.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Atina ’daki Akropolis Müzesi’nin açılışı törenine katılmak için programladığı altı saatlik Yunanistan ziyaretini son anda iptal etti.


Müzenin açılışı, tıpkı Türkiye gibi tarihi eserleri dünya müzelerine yayılan Yunanistan’da günün konusuydu. Erdoğan’ın Atina ziyaretini ertelemesi de  Yunan radyo ve TV’leri öğle bültenlerinde ilk haber olarak duyuruldu.  Ziyaretin son anda ertelenmesi üzerine Yunan başkentinde “AB’nin cuma günkü zirvesinde yabancı göçmenlerle ilgili Türkiye’yi uyaran kararları yüzünden erteledi” söylentisi dolaştı.


Başbakan ziyareti iptal ettiğini Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis’e telefon ederek iletti. Türkiye Başbakanlık Bürosu’ndan ise yazılı bir açıklama yapılmadı. Erdoğan’ın 4.5 saatlik Atina ziyareti için saat sayan Türk Dışişleri Bakanlığı, ‘iptal’ haberiyle birlikte önce ‘şaşkınlık’ geçirdi. Radikal’e bilgi veren Başbakan’a yakın kaynaklar, ‘Başbakan Erdoğan’ın bir gün önce Edirne’de güneş altında fazla yürüdüğünü, bunun güneş çarpması olmasa da rahatsızlığa yol açtığını, İzmir’deki konuşma dışında bütün programların ve Kahramanmaraş AKP İl Kongresi’nin de iptal edildiğini’ söyledi. 


Atina’daki Akropolis Tepesi’nin ayağındaki muhteşem Akropolis Müzesi’yse dün akşam Bulgaristan cumhurbaşkanı Georgi Parvanov, AB Komisyonu başkanı Jose Manuel Barrosso, Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovakya, Finlandiya, Karadağ, Vietnam ve Çin başbakanları ile Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Dimitris Hristofyas’ın katılımıyla açıldı. Müze Yunanistan’ın 35 yıllık rüyasıydı. 





Akropolis’in hemen eteğindeki çelik ve çam ağırlıklı yapı 23 bin metrekareye yayılıyor. 2009 sonuna kadar giriş ücreti 1 avro.

Yunanistan 35 yıllık rüyası müzeyle eski eserlerini geri istediğini dünyaya ilan etti. Yunanistan Kültür Bakanı Andonis Samaras geçen hafta British Museum’un ‘Elgin Mermerlerini size üç aylığına verelim’ önerisini reddederek “Britanyalılar Parthenon heykellerini hak etmediğimizi, çünkü onları koyacak yerimiz olmadığını söylüyordu. Ama artık dünyanın en iyi müzelerinden birine sahibiz” dedi. Bu talebinin en açık göstergesi müzedeki Parthenon Salonu’nun tümüyle boş tutulması.

Radikal, Fotoğraf: AP & EPA, 21.06.2009


******


YENİ AKROPOLİS'İN 1 AVROLUK BİLETLERİ İLK 4 GÜNDE TÜKENDİ

 

Yunanistan tanrıçası Athena onuruna MÖ 447-432 arasında yapılan Akropolis tapınağı eteklerindeki 14 bin metrekarelik yeni Akropolis Müzesi, içerdiği dört bin dolayında tarihi eser ile nihayet halka açıldı. Müze, yıl sonuna kadar 1 euroluk bilet karşılığı gezilebilecek. Ancak müze biletleri gelecek yıl 5 euroya çıkarılacak. Müzenin internetten satılan ilk dört günlük biletlerinin ise tükendiği bildiriliyor. Yeni Akropolis Müzesi'nin uluslararası basın ve kamuoyundaki yankıları ise sürüyor. 180 milyon euroluk bütçeyle hayata geçirien müze, son 200 yıldır Londra'daki British Museum'da bulunan Elgin Mermerleri (Eski Parthenon kabartmaları) için ayrılan camlı bölümüyle de sansasyon yaratmış durumda. Müzedeki bölümlerde, Almanya, İtalya ve Vatikan'dan geri alınan antik Yunan parçalarına da rastlanıyor.

Sabah, 22.06.2009

AYA ELENA'DAKİ SON SÜSLEME DE ÇALINDI

 

 

Konya'da restorasyonu devam eden tarihi Aya Elena Kilisesi'nde ceylan derisi üzerine İncil'den ayetler yazan havarilerin siluetinin bulunduğu ve duvara yapıştırılmış durumdaki son süsleme de çalındı.

Selçuklu İlçesi Sille Mahallesi'nde, İ.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Helena tarafından yaptırılan Aya Elena Kilisesi soyuldu. Kilisenin duvarında bulunan ceylan derisinin üzerine havari siluetlerinin yer aldı son süsleme de kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından çalındı. Hırsızlığın, 7 Haziran Pazar günü gerçekleştiğini belirten kilise görevlisi Adem Issı, "Hırsız, kilisenin arka tarafındaki penceredeki demir parmaklıkları keserek içeri girmiş ve duvardaki süslemeyi çalmış. Bu süslemelerin üçü yaklaşık üç ay önce çalındı. Geriye kalan bir tanesi de 7 Haziran pazar günü çalındı. Kilise kapalı olduğu için zaman zaman kontrol edip gidiyorum. Zaten yaklaşık bir aydır da restorasyon çalışması sürüyor" dedi.

Hürriyet, Haber: Özgür Sarı, 21.06.2009

EFES KAZILARI BAŞKANI DEĞİŞTİ

 

 

Avusturya Bilim ve Araştırma Bakanı Johannes Hahn, Efes Antik Kenti'ni ve kazı evini ziyaret etti. Hahn, kazı başkanı Dr. Johannes Koder'in emekli olduğunu, yerine yardımcısı Doç.Dr. Sabine Ladstatter'in getirildiğini açıkladı.

Efes'te 115 yıldır kazı çalışmalarını yürüten Avusturya'nın Bilim ve Araştırma Bakanı Johannes Hahn, Selçuk İlçesi'ne geldi. Hahn, önce Efes Antik Kenti'ni gezdi, ardından ilçe merkezindeki kazı evinde incelemelerde bulundu ve basın toplantısı düzenledi. 21 yıl önce Efes Antik Kenti'ni bir turist olarak gezdiğini, o zaman kazı çalışmalarının çok dikkatini çektiğini belirten Hahn, bu kez bakan geldiğini ve incelemelerde bulunduğunu söyledi.

115 yıldır olduğu gibi bundan sonra Efes'teki çalışmaların devam edeceğini ifade eden bakan Hahn, "Türk meslektaşlarımızla ortak projeler üreteceğiz. Türk sponsorların da desteğini görmek istiyoruz. Bugün çalışanlarımız arasında Türk bilim adamlarının oranı yüzde 7'dir. Her yıl bunun sayısı artacaktır. Bunun yanı sıra biz Efes'te uluslararası bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Dünyanın her ülkesinden bilim adamını burada çalıştırıyoruz. Meslektaşlarımızla uzun vadeli projeler üretmek en büyük hedefimiz" diye konuştu. Hahn, üniversitelerle işbirliği yaparak Türk öğrencileri burslu olarak Avusturya'da okutmayı istediklerini de söyledi. Bakan Hahn, Kazı Başkanı Prof. Johannes Koder'in emekli olduğunu ve bakanlık bünyesinde toplanan komisyonun Doç. Sabine Ladstatter'i yeni kazı başkanı olarak atadığını açıkladı.

Hürriyet Ege, Haber: Veysel Erol, 21.06.2009

BU YIL DA KAÇAK KAZIYA DEVAM MI?

 

Yaz aylarının gelmesi ile beraber arkeologlar için kazı mevsimi başladı artık! Büyük bir heyecanla ekip listeleri hazırlanacak, Kültür Bakanlığı döner sermayesinden ödeneğin gelmesi beklenecek, şayet bir kazı evi var ise onarılması planlanacak derken, çok zevkli bir koşuşturma süregelir. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra ise, kazı ekibinin hiç de hoşlanmadığı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görevlendirdiği yetkilinin de dahil olması ile artık kazıya başlanabilir. Peki ama bakanlığın görevlendirdiği ve kazı ekibinin hoşlanmadığı bu yetkili kimdir ve niçin oradadır? 

 

Eyvah komiser! 

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 48. maddesi, yabancı heyet ve kurumlar tarafından yapılan araştırma, kazı ve sondajlarda Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü uzmanlarından bir veya birkaç temsilcinin; Türk heyet ve kurumlarınca yapılan araştırma, kazı ve sondajlara, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına yetkili bir uzmanın katılmasını zorunlu kılar. Söz konusu mevzuat bu görevlinin adını ‘temsilci’ olarak niteliyor. Kazılarda ise bu yetkiliye, niyeti çok da belli eder biçimde öteden beri ‘kazı komiseri’ deniyor. Kazı başkanı hocaların varlıklarından rahatsızlık duydukları bu kişinin seçimi ve görevleri, ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarıyla İlgili Olarak Yapılacak Araştırma, Sondaj ve Kazılar Hakkındaki Yönetmelik’ ile belirlenir. Temsilcilerin kazı sırasındaki en önemli görevleri belirli periyotlarla kazı hakkında düzenledikleri raporları bakanlıkla paylaşmak ve kazı sonunda çıkan eserleri bölge müzesine teslim etmek. Buraya kadar bakıldığında hiçbir yanlışlık yok gibi gözüküyor. Hatta bakanlık temsilciliği görevinin son derece gerekli olduğunu bile söyleyebilirim. Peki bu durumda problem nedir? 

 

Kart hamili ‘temsilcimdir’ 

Özellikle Kültür ve Turizm eski Bakanı Atilla Koç’un döneminde; 657 sayılı kanunun 4. maddesinin b bendinde geçtiği için kısaca 4B diye bilinen, yüzlerce sözleşmeli personel alımı yapıldı. Hiçbir puan sıralaması ya da bilimsel yeterlilik gibi değerlendirme yapılmadan ‘kart hamili yakınımdır’ iş bitiriciliği ile alınan bu personellerin büyükçe bölümü arkeoloji mezunu olmakla beraber ağırlıklı olarak müzelerde çalıştırılıyor. Bakanlık tartışmalı biçimde aldığı bu sözleşmeli personelleri de ‘Bakanlık Temsilcisi’ olarak kazılarda görevlendiriyor. İşte tam da bu noktada, kimsenin farkına varmadığı bir sorun başlıyor! 

 

Hizmet içi eğitim semineri 

Yukarıda da bahsettiğimiz ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarıyla İlgili Olarak Yapılacak Araştırma, Sondaj ve Kazılar Hakkındaki Yönetmelik’in 18. maddesinin c fıkrası Bakanlık temsilcisi olabilmenin şartlarından biri olarak da ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’ni başarı ile tamamlamış olmak gerekliliğini sayar. 657 sayılı yasaya göre ise hizmet içi eğitim seminerine, devletin açtığı sınavlarda başarılı olanlardan, başarı listesindeki sıraya göre memurluğu kazanmış ve aday memur olarak çalışan kişiler girebilir ancak. Yani ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’nden başarılı olmamış hiçbir aday memur kazılarda temsilci olarak görevlendirilemiyor. 

 

Bakanlık, bırakın ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’nde başarılı olmayı, bu seminere katılmayan 4B’li uzman personelini, kendi çıkardığı yönetmeliği hiçe sayarak nasıl kazılarda görevlendirir? Bu arada mevcut 4B’li personelin ‘Hizmet İçi Eğitim Seminerini’ alması da yasal değildir. Çünkü, bir başarı listesi sırası ile değil, bizlerin ‘tanımadığı’, ‘tanıdıkları’ vasıtasıyla bu işlere girmişlerdir. 

 

Kaçak kazı 

Haykırıyorum! Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve kazılar hakkındaki yönetmeliği hiçe sayarak, kazılarda kendi adına görevlendirdiği temsilciler yasal değildir! Dolayısıyla 4B’li personeli görevlendirdikleri her kazı, ‘Bakanlık izni ile yapılan kaçak kazıdır’. 

 

Soruyorum! Son yıllarda kaç kazıda 4B’li personel görevlendirildi? Yasaların saydığı niteliklere sahip olmayan kişilere niçin bu görevlendirmeler yapılıyor? Bu yıl da 4B’li personel kazılara temsilci olarak görevlendirilecek mi? 

 

Sayın Ertuğrul Günay; yoksa zar mı tutuyorsunuz? Ellere dört ceherler bize hep yekler... Zar da tutulmadan atanmıyor değil mi?

Radikal İki, Yazı: Seniha Sam / Tarihçi, 21.06.2009

IRAK ULUSAL MÜZESİ SANAL ORTAMDA

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) 2003 yılında Irak’ı işgal etmesiyle birlikte yağmalanan Irak Ulusal Müzesi sanal ortama taşındı. “virtualmuseumiraq.cnr.it” isimli site, İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle İtalya Ulusal Araştırma Konseyi tarafından hazırlandı. Sitede “Tarih öncesi”, “Sümer”, “Akkad”, “Babil”, “Asur”, “Sasani” ve İslami” başlıkları altında değişik dönemlerde egemenlik kurmuş kültürlere ait eserlerin resimleri, dönemi anlatan haritalar ve bilgiler de bulunuyor.


Kültürlerin beşiği Mezopotamya’nın; tarih öncesi dönemden İslam dönemine kadar egemen olan tüm kültürleri ve bu kültürlerin sanatına, mimarisine, geleneklerine ve tarihlerine dair en önemli eserlerin yer aldığı sanal ortamda, üç boyutlu fotoğraflar, haritalar, yeniden çizimler, mimari planlar, efsaneler ve yazılı belgelerden alıntılar ve canlandırmalarla renklendirilmiş videoları izlemek de mümkün.

Tarım devrimiyle insanlığın geçmişine imzasını atan Mezopotamya halkları, Fırat ve Dicle arasında kalan bereketli Mezopotamya Ovası’nda inşa edilen ilk dinsel-sosyal yapılar, yazıyı keşfeden Sümerler, cilalı çanak-çömlek yapımı, tarım için yapılan su kanalları, yerleşik hayata geçiş… Hepsi bu sitede mevcut. Saymakla bitmez ilkleriyle Mezopotamya, halklar tarafından yüzyıllarca dünyanın merkezi kabul edilmişti. Bu nedenle, insanoğlunun yakın geçmişte başlayan serüvenini tanımak için vazgeçilmez bir mekan olan Irak Ulusal Müzesi’ni sanal ortamda izleyebilmek ayrı bir keyif. “Bağdat Müzesi” olarak da bilinen “Irak Ulusal Müzesi”ni görmek isteyenlerin, sadece bilgisayarların “virtualmuseumiraq.cnr.it” adresini girmeleri yetiyor.

Amerika’nın 2003 yılındaki Irak işgali sırasında diğer bütün kamu kurumları gibi, özellikle de Bağdat Müzesi yağmalanmış, bu yağma, dünyanın gözü önünde, canlı yayınlardan da izlenmişti.
Irak’ta binlerce insan kadın, çocuk, yaşlı denilmeden katledilmiş, on binlercesi işkenceden geçirilmişti. Ancak bu Amerikalılar için yetmemiş olacaktı ki, dünyanın en kayda değer kültür hazinelerini içinde barındıran Irak Ulusal Müzesi de yağmalanmıştı.


Müzenin girişinde bulunan Asur Kapısı ve müze içerisinde bulunan pek çok eser, Amerikan askerleri tarafından ya paramparça edilmiş ya da kaçırılmıştı. Tarihi eser kaçakçılarının ağızlarını sulandıran paha biçilmez binlerce sanat yapıtı Amerika ordusu eliyle organize bir biçimde Irak’tan çıkarılmıştı. 23 Şubat 2009’da, Irak hükümeti tarafından yeniden açılan müzenin 15 bin dolayında eseri ise hala kayıp.

Evrensel, 20.06.2009

BİR FOSİL DEPOSU: GRUBE MESSEL

 

Grube Messel, ismini dünyaya kısa bir süre önce, Ida adı verilen bir fosille duyurdu. Şimdilik maymun ve insanların birlikte evrimleştiği kök bölümüne yerleştirilen Ida, bundan 26 yıl önce Grube Messel’de bulundu. Ida’yı insanlar bir yıl sonra ne kadar hatırlar bilinmez, ama onun bulunduğu yer olan Grube Messel, on yıllardır bilim çevrelerinde bir fosil deposu olarak biliniyor.

Grube Messel, dünyada en çok bitki ve hayvan fosilinin bulunduğu bir depo özelliğine sahip ender yerlerden biri. Kazı yapan paleontolog grupları, her gün onlarca balık ve yaprak fosiline rastladıklarını ve bunun sıradan günlük bir iş olduğunu ifade ediyorlar. Bugüne kadar sadece memeli hayvanlara ait 40 binin üzerinde fosil bulunduğu belirtiliyor.


On binlerce yaprak ve balığın yanında böcek, kuş, timsah ve daha yüzlerce hayvana ait fosil bulundu. Burada bulunan ve Frankfurt Senckenberg Müzesi’nde sergilenen böcek fosili sayısı 11 binin üzerinde. Messel, sadece fosillerin çokluğu ile değil, aynı zamanda bitki ve hayvan türlerinin çokluğu bakımında da zengin bir fosil yatağı. Bugüne kadar 109 bitki familyasına ait fosil bulundu. Bulunan fosillerden bir zamanlar burada 8 balık, 31 sürüngen, 50 den fazla kuş, 5 kurbağagil, 30 omurgasız hayvan türünün yaşadığı tespit edildi.


Ama Grube Messel’de bulunan fosillerin en önemli özelliği kaliteleri. Burada canlılara ait sadece birkaç kemik ya da diş değil, bütün iskeletleriyle korunmuş birçok fosil bulundu. Üstelik sadece bütün iskeletleri değil, aynı zamanda bütün deri, tüyler ve Ida’da da olduğu gibi midesinde son yedikleri ile birlikte... Yine birçok hamile hayvan bulunurken aynı zamanda bazı kaplumbağaların karnında da yumurtalar bulundu. Birçok yaprak hala dalları ile birlikte olduğu gibi dururken, aynı zamanda birçok çiçeğe ait polen fosili bulundu. Ama en ilginç ve insanı şaşırtanlar böceklere ait fosiller. Burada bulunan fosillerin yüzde 60’ı böcek fosilleri ve bunlar hala ilk günkü gibi bütün renklerini koruyorlar. İnsanı şaşırtan bir diğer fosil de bir primata ait sadece bir el. Elde hala timsaha ait diş izleri duruyor ve primatın su içerken timsahın saldırısına uğradığı tahmin ediliyor.

Grube Messel, ilk önce fosilleri ile değil, fosillerin oluşturduğu kahverengi kömür ve kayağantaşı da denilen arduaz ile ismini duyuruyor. Petrolün bir ön formu olan kayağantaşı, yanıcı bir özelliğe sahip ve işletilerek parafin, petrol, benzin, asfalt yapımında kullanılan bitüm gibi maddeler elde ediliyor. 18. yüzyılda keşfedilen kömür ve kayağantaşının, çeşitli aralıklarla 1971 yılına kadar işletilmesine devam ediliyor. Bugün hala işletildikten sonra geriye kalan küçük tepecikler halindeki molozları görmek mümkün. İlk kez 1875 yılında bulunan bir timsah fosilinden sonra bir fosil yeri olarak Grube Messel dikkat çekiyor ama hiçbir zaman düzenli fosil arama çalışmaları yapılmıyor. Fosillerin de içinde bulunduğu kayağantaşı işletilirken birçok fosil yok oluyor. İlk kez Senckenberg Enstitüsü ve Darmstadt Müzesi, 1975’te bilimsel yöntemlerle düzenli olarak fosil kazılarına başlıyorlar.


Yine 1971 yılında Grube Messel’in bir çöp deposu olması yönünde bir karar alınıyor ve 1981’de bu plan uygulamaya geçirilmeye çalışılıyor. Bu planı Yeşiller dışındaki bütün partiler destekliyorlar. Bu plana karşı bir ‘Halk İnisiyatifi’ kuruluyor ve çöp deposuna karşı hukuki bir süreç başlatıyorlar. Daha sonraki yıllarda bulunan çok sayıda fosilden dolayı Messel bilim çevrelerinin daha fazla dikkatini çekiyor ve ancak 1990’da mahkeme, çöp deposu olma kararına karşı bir karar alıyor ve tartışmalara son veriyor. 1990’larda Hessen Eyaleti Çevre Bakanı olan Politikacı Joschka Fisher, Messel’in çöp deposu olmasına karşı yoğun bir mücadele verdiği için 2005 yılında bulunan bir yılan fosiline Alman politikacının soyadı ‘Palaeopython fischeri’ verildi. 1995 yılında da UNESCO, Grube Messel’in Dünya Kültür ve Doğa Mirası olmasını karar altına alıyor.

Evrensel, 20.06.2009


******


EVRİME MESSEL'DEN BAKMAK

 

Messel’de bulunan fosiller, geçmişten günümüze birçok bilgi taşıyorlar. O dönem yaşayan bitki ve hayvan türlerinin nasıl bir ortamda yaşadıklarını, nasıl bir iskelet yapısına sahip olduklarını, nelerle beslendiklerini anlamak açısından fosillerin değeri tartışılmaz. Fosiller sadece o dönemi anlamak açısından değil, aynı zamanda canlıların nasıl bir süreçten geçerek evrimleştiğini anlamak açısından da önemli. Messel’de bulunan fosiller arasında atın atasına ait fosiller en bilinenlerden. Bugüne kadar üç türe ait toplam elli yedi atın atasına ait fosil bulundu. Orta büyüklükte bir köpek kadar olan bu ata-atların ayakları da bugünkü atlardan daha farklı. Ön ayaklarında dört, arka ayaklarında ise üç parmak bulunuyor. Midesinde bulunan artıklardan da bugünkü atalarından farklı olarak ormanlarda yaşadıkları ve yaprak, üzüm gibi şeylerle beslendikleri tespit edildi. Bu fosiller, evrim karşıtlarının ‘canlılar değişmiyor’ tezini en iyi çürüten kanıtlar arasında bulunuyor. Messel’de insanların da dahil olduğu primatlara ait çok az fosil bulunmasına rağmen yine de üç türe ait çeşitli fosiller bulundu. Soyu tükenen bu üç tür daha çok yarı-maymun, lemur benzeri canlılar. Ida, bunların arasında özel bir özelliğe sahip. İnsanlarla, maymunların bundan mı evrimleştiği yoksa soyu tükenen bir tür mü olduğu tartışmalı da olsa Ida, evrim açısından önemli bir yere sahip. Benzer şekilde bugün yaşayan papağanların ataları sayılan birçok fosil bulundu. O dönem yaşayan birçok canlı türünün bugün artık yaşamadığını yine fosiller ortaya koyuyor. Bu da bir dönem doğaya uyum sağlayan birçok canlının koşulların değişmesi ile nasıl soyu tükenip öldüğünü göstermesi açısından önemli. Örneğin o dönem yaşayan birçok kuş türünün bugün doğrudan torunları bulunmuyor. Grube Messel’de bulunan fosiller, bugüne kadar Evrim Teorisi’ni destekleyen birçok kanıt sundu. Daha milyonlarca fosilin yerin altında olduğu düşünüldüğünde, Ida gibi insanı şaşırtan birçok yeni kanıtın bulunacağına da kesin gözüyle bakılıyor.

Evrensel, 20.06.2009

SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDE TARİH YATIYOR

Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, Seyitömer Höyüğü'ndeki kazı çalışmalarında elde ettikleri bulgulardan, burada tarımla uğraşan bir kentin, üretime yönelik yaşayan bir bölgenin varlığını gördüklerini, uluslararası ilişkilerinin üst düzeyde olduğunu anladıklarını bildirdi.

 

Türkiye Kömür İşletmeleri'ne (TKİ) bağlı Seyitömer Linyitleri İşletmesinin (SLİ) arazisinde yer alan ve çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan höyükteki kazı çalışmalarına ilişkin DPÜ Rektörlüğünce tanıtım etkinliği düzenlendi.

 

Rektör Prof.Dr. Önce, kazı alanında yaptığı açıklamada, bu kazıya büyük önem verdiklerini belirterek, höyükteki değerlerin ortaya çıkarılmasından mutluluk duyduğunu söyledi. Prof.Dr. Nejat Bilgen de, kazıların 2006 yılından bu yana her yıl 6'şar aylık dönemlerde sürdürüldüğünü ve burada 5 kültür katmanı bulunduğunu anlattı.

 

En üstte eski kazılardan kalan Roma Tapınağı'nın parçasını inceleyip kaldırmakla işe başladıklarını bildiren Prof.Dr. Bilgen, şöyle konuştu:

“Daha sonra Hellenistik döneme inip kaldırdık. Geçen yıl ise Akhamenik diye tanımladığımız dönemin kalıntılarıyla karşılaştık ve bütün bulguları tarihledik. Buradaki bütün duvarlar, bulgular, mimari unsurlar, taşlar tek tek çiziliyor, plana aktarılıyor. Amerikalılar tarafından üç boyutlu gösterimleri yapılıyor. Bu arada küçük buluntuları değerlendirip tarihlemesini yapıyoruz. Buradaki 20 büyük fırında seramik, dokuma, tezgah ağırlıkları, ağırşaklar (yün, iplik eğrilen iği ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen yarım küre biçiminde, ortası delik ağaç veya kemik parça) üretmiş, madeni işlemişler. Ege'den Suriye ve Mezopotamya'ya kadar bütün Anadolu'yu kapsayan büyük bir ticari ilişkide bulunmuşlar. Bu bölgenin bütün seramikleri, malları buraya gelip gitmiş.”

 

Prof.Dr. Bilgen, geçen yıl Orta Tunç Çağı olarak adlandırılan katmana ait bulgulara ulaştıklarını bildirdi.  Bu bulguların çoğunun atölyelere ait parçalardan oluştuğunu ifade eden Prof.Dr. Bilgen, MÖ 1800'lerde olduğu tespit edilen deprem ve yangının izlerinin de yine geçen yıl bulunduğunu anlattı. Prof.Dr. Bilgen, şöyle devam etti:

“Bu yılki kazılarda deprem katının altına inmeye başladık. Şu anda höyüğün yarısında hala MÖ 18. yüzyılın yapıları görülüyor. Tarımla uğraşan bir kentin, üretime yönelik yaşayan bir bölgenin varlığını burada görüyoruz ve uluslararası ilişkilerinin üst düzeyde olduğunu buluntulardan anlıyoruz. Höyüğün bir kısmında ise MÖ 3. binin son çeyreğine ait Erken Tunç Çağı dediğimiz dönemde seramik eserler üretilen atölyeler var. Belki dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen çok önemli teknik, MÖ 3000'li yıllarda kalıpla seramik üretimi yapılmış.”

 

Konuşmaların ardından, Prof.Dr. Önce ve beraberindekilere, kazı alanından çıkarılan eserlerin sergilendiği kazı evinde çalışmalarla ilgili bilgi verildi.

 

Seyitömer Höyüğü'nün tarihi, yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanıyor. DPÜ Arkeoloji Bölümü'nün öncülüğünde yapılan ve 4. dönemi 11 Kasım 2009'da sona erecek, kazılarda öğrenciler ve öğretim elemanlarından oluşan 32 kişi ile 100 işçi görev yapıyor.

Tellal Gazetesi, 17.06.2009

DİVRİĞİ ULU CAMİİ'NİN TUVALET SORUNU ÇÖZÜLÜYOR

 

UNESCO’nun koruma çalışmaları kapsamında ’’Dünya Kültür Mirası’’ listesinde yer alan  Ulucamii’nin yıllardır yaşanan tuvalet sorununun çözümü için, Divriği Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı ortaklaşa bir çalışma başlattı.

Çalışma kapsamında, tarihi yapının bahçesinin dışına tuvalet yeri kazıldı. Alt yapısı tamamlanan ve temel betonu atılan yere, Kayseri’de yaptırılan tuvalet kabini konulacak.. PVC malzeme ile yapılan, bir tarafı erkekler, diğer tarafı kadınlar için oluşturulan 2 kişilik tuvalet kabini önümüzdeki günlerde kullanılmaya başlanacak.

Tarihi eserlerin yakınından suyu uzak tutmak gerektiğini belirten Belediye Başkanı Hakan Gök, suyun tarihi yapının temeline zarar vereceği düşüncesiyle tuvaleti yapının bahçesinin dışında planladıklarını söyledi.  Kaymakam Önder Bakan’a katkılarından dolayı teşekkür eden Gök, ’’Dışarıdan gelen misafirlerimiz, turistlerimiz artık kapı kapı dolaşmayacaklar, çarşıya inmek zorunda kalmayacaklar’’ dedi. 

Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından eseri gezmeye gelen turistler, burada özellikle tuvalet ihtiyacını karşılama konusunda büyük sorunlarla karşılaşıyordu. Tarihi yapıyı gezen turistler, eserin yakınlarında tuvalet olmaması nedeniyle ilçe merkezine dönmek zorunda kalıyordu. Turistlerin uzun süredir yaşadığı bu sorun, eserin çevresinde kamulaştırma yapılamaması nedeniyle çözülemiyordu.

Yeşil Divriği, 08.06.2009

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK MÜZESİ





Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük, Türkiye'nin 6. büyük kenti Gaziantep, müzeler kenti olmasıyla dikkati çekiyor. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, yaptığı açıklamada, Gaziantep'i turizm şehri yapmak için turiste istediği mekanları sunmak gerektiğini belirterek, ''Yeni hizmete girecek müzelerle, müzeler kenti olduk'' dedi. Tarihi ve kültürel dokunun ortaya çıkarılmasına yönelik projelerle Gaziantep'i turizm kenti yaptıklarını söyleyen Güzelbey, Zeugma Mozaik Müzesi ve Kongre Merkezi'ni 2 ay içinde açmayı planladıklarını belirtti. Güzelbey, yeni Gaziantep vizyonunda şehrin sanayisiyle birlikte cazibe merkezi olmasını düşündüklerini, bunun da kültür ve turizmle olacağını belirtti. Turizm denildiği zaman insanların aklına sadece güneş, deniz ve kum gelmediğini, farklı beklentiler olduğunu ifade eden Güzelbey, şunları kaydetti: ''Bunların başında kültür ve inanç turizmi önemli bir yer tutuyor. Şu bir gerçek ki şehrimizi bir turizm şehri yapacaksak turiste istediği mekanları sunmamız lazım. Bunların başında da müzeler geliyor. Kentimizde hizmete girecek 4 müze var. Bunlardan en büyüğü Arkeoloji Müzesi, Mozaik Müzesi ve Kongre Merkezi'nden oluşan komplekstir. Gaziantep'e gelen insanlar hem müzemizi gezecek hem de kongre yapma imkanı bulacak. ''

 

Gaziantep Müze Kompleksi yapımı için eski tekel fabrikasının 40 dönümlük arazisi satın alınarak çalışmalara başlandığını, dünyanın en büyük müze kompleksi yapılarak Zeugma mozaiklerinin teşhirini sağlamış olacaklarını ifade eden Güzelbey, şöyle konuştu: ''Şu an itibarıyla sadece 550 metrekaresi sergilenen mozaiklerin yeni müze kompleksiyle tamamı (1500 metrekare) sergilenebilecektir. Müze kompleksinde yer alan seyir terası ile müze, kent ve kale tüm ihtişamıyla seyredilebilecek. Ayrıca müze ile kale arasında teleferikle bağlantı sağlanacak, böylece ziyaretçiler tarihi dokunun içinden geçerek şehri kuş bakışı seyredebilecek.''

 

Gaziantep Kalesi'nin güneyindeki Göğüş Konağı'nın da tarihi dokuda yer aldığını, 1905 yılında yapıldığı bilinen konağı restore ettirerek Emine Göğüş Mutfak Müzesi olarak hizmete verdiklerini belirten Güzelbey, şöyle devam etti: ''Müzede Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü tanıtılıyor. Kap kacaklar özel vitrinlerde sergileniyor. Antep yemek malzemesinden mutfak araç gereçlerine, yöresel yemeklerimizden içeceklerimize ve erzakların saklanmasına varıncaya değin mutfak kültürümüz detaylıca anlatılmaktadır. Ayrıca kent tarihi ve gelişimi, tarihi eserler, doğal güzellikler, turizm, doğa ve coğrafya, nüfus, sanayi ve ticaret, tarım, hayvan ve ormancılık, kültür ve gelenek, spor, rakamlarla Gaziantep, yerel yönetimler, Gaziantep rehberi konuları da kiosklar yardımıyla tanıtılmaktadır.''

 

Asım Güzelbey, belediyenin şehre kazandırdığı, 1909 yılında yaptırılan tarihi Beyaz Han Kent Müzesi'nde de sesli rehber sistemi bulunduğunu, odalardaki plazmalarda oynayan filmlerin sesleri ve maketlerin bilgileri otomatik olarak kulaklıktan dinlendiğini, kiosklardan kent rehberine ulaşılabildiğini ifade etti. Güzelbey, kent müzesinde Gaziantep'in yöresel el sanatı olan gümüş işlemeciliği, bakırcılık, kalaycılık, yemenicilik, sedef işlemeciliği, kutnu dokumacılığı, kilim ve halıcılık, Antep evi, Antep işi çeyiz yapımı, baklavacılık, yemek kültürü, eğlence kültürü, mesken kültürü, fıstık ve tarımı konuları kısa tanıtım filmleriyle ziyaretçilere sunulduğunu, el sanatlarını icra eden yöresel kıyafetli mankenlerle baklava yapımı, Antep kiliminin dokunması, Antep nakışının işlenmesinin canlandırıldığını söyledi.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Güzelbey, Kurtuluş Savaşı'nda Gazianteplilerin yaptığı kahramanlıkların Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde 18 panoyla anlatıldığını, belgesel niteliğinde kurgulanmış filmin de izlenebildiğini söyledi.

 

Türkiye'nin ilk özel cam müzesi olan Medusa Cam Eserler Müzesi de geçen yıl Gaziantep'te açıldı. Müzede, Roma ve İslam tarihinden bugüne gelen bin 200 parça eser sergileniyor. Eserlerin 4 ayrı salonda sergilendiği müze, Füsun İşsever ve eşinin 20 yıllık çalışmalarının ürünü. Müzede ''üflemeli cam ocağı gösterileri'' yapılıyor, uygulamalı cam üfleme dersi veriliyor.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu da Gaziantep'te Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan eserlerin yer aldığı Arkeoloji Müzesi ile Hasan Süzer Etnografya Müzesi ve Yesemek Açık Hava Müzesi'ni her yıl binlerce turistin ziyaret ettiğini ifade etti. Salih Efiloğlu, bölgeyi sadece kültür turizminde değil inanç, kongre ve sağlık turizminde de cazibe merkezi haline getirmeye çalıştıklarını belirten Efiloğlu, böylece turist sayısının daha da artacağını söyledi. Tarihi ve kültürel bilinçlenmenin müzelere ilginin artmasını sağladığını bildiren Efiloğlu, şöyle konuştu: ''Özellikle Zeugma Antik Kenti'nden çıkan mozaiklerin sergilendiği, 100 binin üzerinde tarihi ve kültürel eserin yer aldığı Gaziantep Arkeoloji Müzesi, yerli ve yabancı ziyaretçilerin müzelere ilgisinin artmasını sağladı. Sanayi ve ticaret merkezi Gaziantep, tarihi ve kültürel mekanlarıyla da insanların ilgisini çekmeye başladı.''

Gaziantep 27 Gazetesi, 20.06.2009

TAŞHAN KADERİNE TERK EDİLDİ

 

 

Afyonkarahisar'da, Osmanlı dönemi yapıtları arasında yer alan Taşhan bakımsızlıktan dolayı kaybolmaya yüz tuttu.

 

Afyonkarahisar'ın önemli tarihi abidelerinden biri olan Taşhan'ın geçen 2005 yılında restorasyon yapılması konusunda proje tamamlaması hazırlanmıştı. Yap-işlet-devret mantığı ile topluma kazandırılması hedeflenen tarihi Taşhan'ın çevresinde bulunan dükkanlar yıkıldı. Demirciler çarşısında bulunan Taşhan'ın yeni teşvik paketi kapsamında Afyonkarahisar'a kazandırılması bekleniyor. Demirciler çarşısı esnafı ise Taşhan'ın canlanması ile işlerinin açılacağı umudu içerisinde olduklarını ifade etti.

 

Restorasyon projesi 2005 yılı Temmuz ayında tamamlanan şehrin en merkezi yerindeki Taşhan, Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından da onaylanmıştı. 2003 yılında Afyonkarahisar Valisi Muzaffer Dilek tarafından Taşhan'la ilgili çalışmalar yürütülmüştü. 2003 ve 2005 yılında sürdürülen çalışmaların devamı gelmeyince çarşı esnafı tarihi yapının yeniden canlanması umudunu yitirmişti. 2008 yılında Taşhan'ın etrafında bulunan dükkanlar yıkılmış, yeniden restore edilmesi gündeme gelmişti.

 

Fakat bir türlü restorasyon çalışmaları başlamayarak yap-işlet-devret modeli ile yapılması uygun görülmüştü. Yap-işlet-devlet modeli ile yapı konusunda girişimlerde bulunulmamasının ardından Taşhan kaderine terk edilmiş şekilde bekliyor. Bu arada yeni açıklanan teşvik paketinde Taşhan'ın da yap-işlet-devret modeliyle yapılması bekleniyor.

Afyonkarahisar Kent Haber, 19.06.2009

TARİHİ BİNALAR YOK OLUYOR

 

Muğla’da kaderine terk edilen tarihi binalar, hem yok oluyor hem de çirkin görüntü yaratıyor.

İnönü ve Kocamustafaefendi caddelerinde özgün mimariye göre inşa edilmiş bu güzelim evler, aynı zamanda koruma altında. Ancak sahipleri tarafından restore ettirilmeyince, herkesin gözü önünde yavaş yavaş yıkılıyor, simge olması gerekirken yok oluyor. Satın alınıp restore ettirilen ve kullanılan birkaç bina dışında belediyenin elinden de pek bir şey gelmiyor. Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün, bugüne kadar 22 binanın restorasyonunu yaptıklarını belirtiyor. Kent merkezinde koruma altında 4 bin 400 bina bulunuyor. Önemli bir kısmı sahipleri tarafından kullanılarak korunuyor.

Milliyet Ege, 20.06.2009

MÜZE VE ÖRENYERLERİNİN GELİRİ 116 MİLYON TL

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, müze ve ören yerlerinin 2008 yılı gelir toplamının 116 milyon 321 bin 220 TL olduğunu açıkladı.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, MHP Aksaray Milletvekili Osman Ertuğrul'un müze ve ören yerlerinin gelirlerine ilişkin soru önergesini yanıtladı. Ertuğrul Bakan Günay'a "2008 yılında müze ve ören yerlerinin toplam gelirleri ne kadardır? Herhangi bir müze ve ören yeri gelininin ne kadarı içinde bulunduğu şehre verilmektedir? Sözkonusu yerlerden elde edilen gelirler, bakanlığınız tarafından amacına uygun olarak kullanılmakta mıdır?" sorularını yöneltti.

 

Bakan Günay ise Bakanlığına bağlı müze ve ören yerlerinin 2008 yılı gelir toplamını 116 milyon 321 bin 220 TL olarak açıkladı. Elde edilen gelirin yüzde 8'inin Kdv, yüzde 5'nin belediyeler, yüzde 10'unun hazine payı ve yüzde 1'inin de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurum payı olarak aktarıldığını, bundan sonra da Kurumlar Vergisinin ödendiğini kaydeden Bakan Günay, elde edilen gelirlerin nasıl harcandığına ilişkin soruya ise şu karşılığı verdi:

 

"Elde edilen net kar 252 sayılı Kültür Bakanlığı Döner Sermaye Kanunu hükümleri doğrultusunda kültürel mirasımız olan müze ve ören yerlerinin gelecek kuşaklara en sağlıklı şekilde aktarılabilmesinde büyük önem taşıyan, bakım, restorasyon, temizlik, güvenlik vb hizmetlerinde kullanılmaktadır."

Turizm Habercisi, 19.06.2009

AH BU PİPİLER!





Ayetullah Humeyni’nin 1979’da Şah Rıza Pehlevi’yi devirip ülkeyi karanlığa soktuğu yılların henüz başlarıydı. Tahran Kent Tiyatrosu’nun önünde ünlü heykeltıraş Henry Moore’un flüt çalan bir heykeli vardı. Üstelik Berlin’de tiyatro eğitimi görmüş olan tiyatronun müdürü yeni yönetime yalakalık yapmak için heykelin “pipisini” kestirdi. Ama ardından sorunlar yumaklaştı. İnsanlar bu kez yontunun “dişi mi, erkek mi” olduğunu tartışmaya başladılar. Müdür başına iş açtığını fark edince, heykeli giydirmek istedi. Humeyni “mollarşi”sinde komedi, tiyatro binasının içinde değil, önünde oynanır oldu. Kesin çözümü mollalar buldu. Heykel parçalanarak çöpe atıldı, müdür kapının önüne konuldu, tiyatronun kapısına kilit vuruldu.

***

Bu anlatacaklarımız ise İran “mollarşi”sinden değil, Atatürk’ün laik Cumhuriyetinden…

1996’da Necmettin Erbakan’ın üstelik Kültür Bakanı İsmail Kahraman Efes’e incelemeye gitmeden önce Selçuk Müzesi Müdürü’ne gönderilen bir talimatla, “pipisi” boyundan büyük olan, bir karışçık kırların baba tanrısı, turistik posta kartlarının, anahtarlıkların ünlü “Priapos” heykelciğinin üzerinin örtülmesi istendi.

Çanakkale’nin Kara Biga’sının antik adı “Priapos”tu! Yanındaki antik “Lampsakos (bugünkü Lapseki)” kentinin sikkelerinin üzerinde de bu, “pipisi” boyundan büyük “Priapos”un kabartması vardı. 1800 yıl önce sikkeler, her gün kadınların ellerinde tedavül ediyordu, ama 20. yüzyılda TC’nin Kültür Bakanı “Priapos”u görmeye tahammül edemiyordu!

***

Salı günü Cumhuriyet’te İzmir çıkışlı bir başka “pipi” haberi vardı. “Karun Hazinesi”ne ev sahipliği yapan Uşak Müzesi’nin tanıtımı için valiliğin girişine asılan bir afişte, bir erkek figürünün “pipisi” görülüyormuş! Görülmüş de ne olmuş? Hemen “pipinin” üzeri bir çarpı işareti ile sansürlenmiş! Okurlarımız anımsayacaklardır! Uzun mücadelelerden sonra Türkiye’ye Nev York’tan getirilen Karun Hazinesi’nin simgesi olan altın “Kanatlı At” broşu çalındı. Hazinenin en olağanüstü, en görkemli, benzersiz yapıtı, yonca ağızlı sürahidir. Metropolitan Müzesi bu parçayı 1966’da 100 bin dolara satın almıştı. Bugün bir müzayedeye çıksa en azından 4-5 milyon dolar eder. Bu parça bile, dava için ödenen mahkeme masraflarını karşılamaya yeterlidir.

17.3 cm. yüksekliğindeki gümüş sürahinin sapında, iki koçun üzerinde duran, dışa dönük çıplak bir erkek, iki eliyle yukarıda iki aslanın kuyruklarını tutarak “güç gösterisi” yapmaktadır.

Nereden nereye? 1989’da ABD’de dava sürerken Uşak Belediyesi sürahinin resmini, benim “Tarih Yerinde Güzeldir” sözümü kullanarak yaptığı afişi kentin her yerine asmıştı. Aradan 20 yıl geçmiş laik devletin koruyucusu valilik binasında, 2600 yıl öncesinin bir yapıtındaki “pipi” sansürleniyordu!

Yozlaştırılan Hatay Müzesi!

Amasya gibi şirin bir kentten, dinler tarihinin başkenti Hatay’a yeni atanan Vali Celalettin Lekesiz’e açık mektubumuzdur!

Sayın Vali Lekesiz!

Bilmiyorum daha önce Hatay’a gittiniz mi? Ben, genelde bir - iki yıl ara ile Hatay’ı karış karış gezip yeniden içime sindirmeyi severim. Hele Hatay Müzesi’ni koyacak yer bulamam. Dünyada en “önemli” üç mozaik müzesi -yeni sıralamaya göre- Gaziantep, Tunus Bardo ve Hatay’dakilerdir. Hatay, mozaik sayısı açısından birinci olmakla birlikte, ilgisizlikten 3’üncülüğe düşürülmüştür.

1997 ve sonrasındaki depremler müzede sergilenen mozaiklerde çatlamalara ve dağılmalara neden olmuştu. O zaman soruna dikkati çektik. Ankara’dan gönderilen sınırlı ödeneklerle bazı onarımlar yapıldı.

Geçen yıl 23 Mayıs’taki yeni yazımızdan şu bölümü anımsayalım: “Gelişigüzel yapılmış hangarımsı müzede mozaikler, sanki duvarlara yamanmış gibi duruyor. Çimento harcı ve inşaat demiriyle duvara gömülen mozaiklerde, bu tekniğin genleşmesi ve depremlerin zorlaması ile önemli çatlaklar görülüyor. Mozaiğin düşmanı güneş ışığıdır. Çünkü renkler solar. Antakya güneşinin alnına dayalı mozaiklerde renk kaybı, bu konudan anlamayan ziyaretçiyi bile üzüyor. Pek çok mozaik sergilenemiyor. Yeni bulunan yüzlerce mozaik koyacak yer olmadığı için topraktan çıkartılamıyor.

1999’da yeni müze yapımı için 13 dönümlük arazi kamulaştırılmış, sonra bu alan 40 dönüme çıkmıştı. Dönemin kültür bakanları, valileri, belediye başkanları, ticaret ve sanayi odaları dalga geçip 7 trilyonu bir araya getirememişlerdi. Buna karşılık Gaziantepliler ne yaptılar? Yapımı bitmemiş kültür merkezini Zeugma Mozaik Müzesi’ne dönüştürdüler. Mozaikleri, alüminyum petekler içinde çağdaş koruma içinde sergilediler. Bu da yetmeyince çağdaş bir müze yapımı için şimdi belediye 15 milyon dolar ayırmış. (İnşallah rasgele bir bina yerine, bir mimari yarışma ile yenisini gerçekleştirirler.) Geçenlerde Urfa’da ‘Amazon’ mozaiği bulundu. Urfalılar da mozaiği sergilemek için ödenek ayırmışlar.

Sayın Vali Miroğlu’yu güç günler bekliyor. Bana göre birinci önceliği ‘Yeni Antakya Mozaik Müzesini’ gerçekleştirmek olmalıdır. Sayın Vali Miroğlu! Antakya’ya hoş geldiniz. Dikkat ettiyseniz vefalı Antakyalılar, kente hizmet etmiş eski valilerin adlarını çeşitli kamu alanlarına vermişler. Adınızın Antakya’da kalıcı olmasını ve başarılarınızı dileriz.”

Merkeze alınan öncülünüz, konuya seyirci kaldı! Şimdi, o koltukta siz oturuyorsunuz. Bu uzun vadeli sorunun yerine sizin ve bakanlığın gündeminde bir ivedi sorun yer alacak. Belediye, müzenin bahçesinden 7 metre genişliğinde bir yol geçirme hevesinde. Yol geçince ne olacak?

1. Bahçedeki birkaç yüz taş yapıt ve lahitler müze dışında ilgisiz bir alana taşınacak.

2. Bırakın bulundukları yerde çıkarılmayıp üzeri toprakla örtülen ve kaçakçıların ağızlarını sulandıran görkemli mozaiklerin müzeye taşınıp sergilenmelerini, bahçede duran ve onarımları hala yapılmamış, ahşap cendereler içinde yazgılarını bekleyen ve müzeyi dünya üçüncülüğüne düşüren pek çok mozaik de kapı dışı edilecek.

3. Yol açılınca trafiğin depremsel sarsıntılarının çatlak mozaikler üzerindeki olumsuz etkilerini düşünmek bile istemiyoruz.

Sayın Lekesiz, 1999’dan bu yana atılmayan adımı inşallah siz başarıyla noktalarsınız. Ondan sonra da belediye bu yörede istediğini yapar!

Yerli Halkın Günahı Ne?

Bir başka “doğa”, bir başka “tarih”, bir başka “din” kavramlarını bütünleştiren, bir bölümü batık bir deniz kıyısı kenti olan Kekova’ya yolunuz düştü mü bilmiyorum! Antik adı “Simena” olan Muğla’nın Kale İlçesine bağlı Üçağız Köyünden söz ediyoruz. Burası 1989’dan beri 1. derece sit alanıdır. Böylesine olağandışı bir yerde, yıllardır yaşayan yerli halk, çürüyen evlerine bir çivi çakamazken çöken duvarlarını onaramazken tam kıyıda yasağa aykırı 8-9 yıl önce kaçak yapılan bir lokanta ve pansiyonu Oktay Ekinci sütununa taşımıştı. İlgililer olaya el koymuş, bina için yıkım kararı vermişlerdi.

Ama aradan 7-8 yıl geçtiği halde, her nedense yıkım kararı uygulanmıyor. Yerli halk da “Bizim günahımız ne” diye soruyor.

Cumhuriyet, Haber: Özgen Acar, 19.06.2009

FOUR SEASONS'A İKİNCİ KERE RET

 

 

Danıştay, Sultanahmet’teki tarihi kalıntılar üzerine yapılan Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararına yönelik itirazları da reddetti.

 

İstanbul Sultanahmet’te yapılan Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı veren Danıştay, bu kararın kaldırılması istemiyle yapılan başvuruyu da reddetti. Danıştay, Muğla Bodrum Yarımadası çevre düzenleme planının yürütmesinin durdurulması kararına karşı yapılan itirazı da geri çevirdi.


Danıştay 6. Daire, Milliyet’in Sultanahmet’teki tarihi alana yapılan inşaatın, tarihi kalıntıları bütünüyle ortadan kaldıracağına yönelik ısrarlı haberleriyle gündeme getirdiği Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermişti. 

22 Eylül 2005’te Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca onanan nazım imar planı doğrultusunda yapılan ek inşaatla ilgili yürütmeyi durdurma kararına bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Sultanahmet Turizm A.Ş. itiraz etti. İtirazları değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararının yerinde olduğuna hükmetti. Kurul, itirazları reddetti. Buna göre daire, davayı esastan karara bağlayacak. Dava sonuçlanana kadar, ek inşaat yapımı gerçekleştirilemeyecek. Daire, davada iptal kararı verirse, ek inşaat yapımı ihtimali bütünüyle ortadan kalkacak. İstanbul 1. Bölge İdare Mahkemesi de kısa süre önce ek inşaat için verilen inşaat ruhsatının iptaline hükmetti. Bu karar kesinleşirse, inşaatın bugüne kadar yapılan bölümlerinin de yıkılması gündeme gelecek.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, dünkü oturumunda Muğla Bodrum Yarımadası Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi 1/25000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı da görüştü. Danıştay 6. Daire, planla ilgili açılan davada yürütmeyi durdurma kararı vermişti.


Yoğun yapılaşmaya imkan vereceği söylenen planla ilgili karara Kültür ve Turizm Bakanlığı itiraz etti. İtirazı değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararını yerinde buldu.

Milliyet, 19.06.2009

MUDURNU'DA 70 TARİHİ DÜKKAN ONARILACAK

 

Mudurnu Belediyesi tarafından Demirciler Çarşısı'nda bulunan 240 dükkandan 70'i onarılacak.


Belediye Başkanı Mehmet İnegöl, yetmiş dükkanın projelendirilerek iyileştirme çalışması yapılacağını söyledi.


İnegöl, daha sonra kalan dükkanların onarılacağını kaydetti.

Bolu'nun Sesi, 19.06.2009

YUNAN RÜYASINA ERDOĞAN'LI AÇILIŞ





Yunanistan'da 30 yıldır hayali kurulan ve 9 yılda 130 milyon Euro harcanarak inşa edilen Akropolis Müzesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla açılıyor. Erdoğan, çok sayıda dünya liderinin katılacağı Akropolis Müzesi’nin açılışı nedeniyle 5 yıl sonra Atina’ya gelmiş olacak. Çok sayıda dünya liderinin katılacağı açılışta ikili görüşmeler de yapacak Erdoğan, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ile de bir araya gelecek. Görüşmede Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Batı Trakya’da müftülerin seçimi konusunda yaşanan sıkıntılar, Kıbrıs ve Rum kesimine limanların açılması gibi konuların gündeme gelmesi bekleniyor.

Müzede ziyaretçiler, girişte kendilerine verilen telsiz kulaklık aracılığıyla sergilenen eserler hakkında bilgi alacak. Birbirinden değerli eserlerin yangın, deprem, güneş, rüzgar, ışık, gürültü gibi faktörlerden etkilenmemesi için bazı eserler cam zemin altında sergilenecek. En üst kat, eski Yunan’da Olimpos Dağı’nın tepesinde yaşadıklarına inanılan 12 tanrıya ayrılmış. Camdan olan dış cephe sayesinde eserlerin bir bölümünü binanın dışından görmek mümkün. Müzenin bir cephesinde kullanılan cam sayesinde, MÖ 447-438 yıllarında, kral Perikles zamanında İktinos ve Kalikratis adlı iki mimar tarafından inşa edilen ve o dönemlerde içinde tanrıça Athena’nın 1150 kilo altından yapılmış heykelinin bulunduğu söylenen Akropolis mabedi bütün ihtişamı ile yansıyor.

Ancak, Akropolis ve eteklerinde bulunan en önemli eserler Atina’daki yeni müzede değil Londra’daki British Museum’da sergileniyor. 19’uncu yüzyılın başlarında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisi Lord Elgin, Akropolis’deki 96 plakadan 56’sını ülkesine götürmüştü. Yunanistan "Elgin mermerleri" olarak bilinen bu eserleri İngiltere’den geri istiyor. İngilizlerin gerekçelerinden biri "İnsanlık tarihi için önemli bu eserleri Atina’da barındırabilecek bir müze yok" idi. Atina şimdi "bu müze var" diyerek Akropolis’in parçalarını daha iddialı argümanlarla geri isteyebilecek.

Mabedin eteklerinde 25 bin metrekarelik bir alanda (müze bölümü 14 bin metrekare) cam, paslanmaz çelik ve beton kullanılarak yapılan müzenin başmimarı İsveçreli Bernard Tscuhmi. Giriş ücreti 1 Euro olarak belirlenen müzeyi yılda 2.5 milyon kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.

Hürriyet, Haber: Yırgo Kirbaki, 19.06.2009

YENİKAPI KAZILARINDA SONA DOĞRU





Turizm Gazetecileri ve Yazarları Derneği (TUYED), İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü işbirliği ile Yenikapı'daki Marmaray ve metro inşaatının yapıldığı arkeolojik kazı alanına bir inceleme gezisi düzenledi. Kazı alanı sorumlusu arkeolog Yaşar Anılır'dan kazılara ilişkin son bilgileri alan TUYED üyeleri, sona yaklaşılan kazılarda ortaya çıkarılan bazı eserleri yerinde görme fırsatı buldu.

Arkeoloji Müzesi olarak metro istasyonunun geçeceği Ana Merkez alandaki çalışmalarını tamamladıklarını açıklayan arkeolog Yaşar Anılır, "Şu anda bu alanda Marmaray inşaatına başlanabilir. Jeologların miosen dediği son noktaya geldik, ana toprağa indik. Bulduklarımızı Arkeoloji Müzesi'nde teşhir edeceğiz. Buradan çıkan mezarlar belki 2010 yılında müzede sergilenecek." dedi.

 

Kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin sayısının bu ay itibariyle 12 bin 600'e ulaştığını bildiren Anılır, Marmaray inşaatının gecikmesi nedeniyle kazıların aceleye getirildiği iddialarına yanıt verdi. Medyaya da yansıyan bu iddiayı reddeden Yaşar Anılır, "Kazıları metro inşaatı aksayacak diye aceleye getirseydik, şimdi ulaştığımız eserleri bulmamız mümkün olmazdı. Bizim zaman sınırımız yok, kazı ne zaman biterse o zaman bu alandan gideceğiz." diye konuştu.

 

Marmaray Projesi'nin gerçekleştirileceği alandaki kazılarda ana toprağa indiklerini, eksi 8,5-10 metre arasına kadar geldiklerini söyleyen Anılır, metro kazısında ana toprağa henüz gelmediklerini, eksi 7,78 metre mesafede olduklarını kaydetti.

 

Türkiye'de ilk defa böylesine büyük bir alanda ve balçığın içinde kazı yaptıklarını ifade eden arkeolog Anılır, TUYED üyelerinin kazının bütçesine ilişkin sorularını da yanıtladı. Anılır, bütçe konusunun kendilerini ilgilendirmediğini belirterek şöyle konuştu: "Büyükşehir Belediyesi ve Ulaştırma Bakanlığı kazıların masraflarını karşılıyor. Burada böyle bir inşaata başlanmamış olsaydı bu kadar büyük bir kazı yapma imkanımız asla olmazdı, kimse bu kadar parayı karşılamazdı. Şu anda zorunlu bir kurtarma kazısı yapıyoruz. Bir anlamda buradan metro inşaatının geçmesi arkeolojik açıdan büyük bir şans oldu."





İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nün Yenikapı'da yaptığı kazının son durumu ve alandaki son bulgular özetle şöyle:

* 2004 yılının kasım ayında arkeolojik kazı çalışmaları başladı. Şu anda kazı alanının büyük bir kısmında iş bitti, sadece batı tarafta çalışmalar devam ediyor.

* Kazıları İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü yapıyor, bulunanlar da İstanbul Üniversitesi tarafından kaldırılıyor. Marmaray metro kazılarında 350 kişi çalışıyor, bunun 50'si teknik eleman; aralarında 5 mimar, 4 fotoğrafçı, serbest arkeologlar vs. gibi elemanlar var.

* Kazı yapılan alan 11 bin m2, metro inşaatının olduğu alanın tamamı ise 58 bin m2.

* Bu bölge Bizans döneminde Theodosius Limanı olarak bilinmekteydi.  Kazı alanının ilk katmanında Osmanlı dönemine ait eserler, onun altında 13. yy'dan kalma bir kilise kalıntısı bulundu. Bu kilise Anıtlar Kurulu kararıyla kesilip daha sonra yerine monte edilmek üzere kaldırıldı.

* Öte yandan MS. 11. ve 16. yy'a ait 33 tane gemi batığı ortaya çıkarıldı. Bu batıkların çoğu kaldırıldı, birkaç tanesi alanda özel olarak muhafaza ediliyor. Batıklarının çoğunlukla ticaret yapan gemiler olduğu düşünülüyor.

* Kazı, bir deniz tabanı üzerinde gerçekleştirildi. Jeologlar burada MÖ. birinci 1000'den itibaren bir deniz tabanı olduğunu ifade ediyor; son kazıda da MÖ. 4 yy'a ait seramikler ortaya çıktı. MS. 11. yy'de denizin dolduğu ve limanın terk edildiği anlaşılıyor.





* Deniz tabanının altında ikinci bir deniz tabanı daha vardı. Jeologlar tarih olarak MÖ. 5200 yıllarını veriyor.

* Neolotik döneme ilişkin ortaya çıkarılan kalıntılar arasındaki ölü küpleri de bir ilkti. O döneme ilişkin ilk kez ölülerin yakıldığına ilişkin bulgular tespit edildi. Anadolu'da daha önce ölülerin yakıldığına ilişkin bulguya rastlanmamıştı.

* Ölü gömü şekli konusunda da bir ilke rastlandı. Bir mezarın altında ahşap ızgaralar vardı, yanında başka bir ölü küpü çıktı.

* Toprak altında eksi 8,5 seviyelerinde 123 tane ağaç ortaya çıkarıldı, bu da bir ilkti. Bu ağaçlar temizlendi, kaldırıldı; incelemeler sürüyor.

Tsunami tezi çürüdü

* Kazılar İstanbul'un tarihinde tsunami diye bir şey olmadığını ortaya koydu. Arkeolog Yaşar Anılır'a göre çünkü bulunan gemi batıklarının hepsi düz bir alana yayılmıştı, dağınık bir alana yayılmamıştı. Herşey düz bulundu. Tsunami olsaydı kalıntılar dağınık vaziyette olurdu.

* Theodosius Limanı’nın altındaki katmanda MÖ 6.500’lü yıllara ait olduğu tahmin edilen 4 insan iskeleti ile ahşap savunma silahları, ahşap eşyalar ve kano kürekleri bulundu. Daha önce İstanbul’un  çevrelerinde neolotik döneme ait bulgulara rastlanılmıştı ancak tarihi yarımada da ilk kez böyle bulgular ortaya çıkarıldı.

* Neolotik (Cilalı Taş Devri) dönem bataklık içinde 'urne' tipi 8 bin yıllık tarihi mezarlar bulundu. Anadolu tarihinde bir ilk olan mezarların ortaya çıkarılmasıyla, İstanbul'da tarihin ilk insan topluluklarının yaşadığı kesinleşmiş oldu.

 

Eski çağlarda mezarlıklarda yapılan gömüler, çoğunlukla normal gömme, kimi zaman da yakarak gömme şeklinde oluyordu. Yakılarak gömülmüş ölülerin külleri ve yakma töreninden geriye kalanlar çoğu kez urne (pişmiş toprak kap) denilen kaba, bazen de tekne ve kapaktan oluşan "ostothek" ya da "larnax" denen küçük taş, mahfaza içine konuyordu.

 

Kremasyon gömülerde yani ceset yakılmışsa ölen kişinin giysisi, süs eşyaları veya örneğin okla öldüyse bu ok kabın içine konurdu. Bilinen kremasyon gömü şekli Anadolu arkeolojisinde bugüne kadar erken tunç çağında görüldü. Ancak bu gömü şekli, 8 bin yıl öncesine dayanan Neolitik dönem kazılarında rastlanılan bir durum değildi.

 

Bu tip gömü şekli, ilk kez Yenikapı'da devam eden Marmaray kazıları sırasında ortaya çıktı. Urnelerin içinde ölülerin özel eşyaları ile bir beze sarılı küller ve bunun üzerine günlük kullanım kapları konulduğu görüldü. Ayrıca bir urne içinde de bebek iskeletine ait kemikler bulundu. Uzmanlar, buranın bir mezarlık olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Daha önce bulunan eserler için yapılan, dere yatağı ile başka yerlerden taşındığı görüşünün son buluntularla çürüdüğü kaydediliyor.

Turizm Habercisi, Haber: Özlem Kapar, 18.06.2009

GERGER KALESİ'NE PARKE TAŞI

Kommagene Uygarlığı'na ait tarihi Gerger Kalesi'nin zorlu ulaşım yolu kilitli parke taşı ile döşeneceği bildirildi.

 

Gerger İlçesi'ne yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan rakımı bin 100 metre olan Gerger Kalesi'ne ulaşım kolaylaşıyor. 400 metrelik zorlu tırmanış yolu kilitli parke taş döşenecek. Gerger Kaymakamı Şenol Koca daha önceki yıllarda turistler tarafından rağbet gören fakat daha sonra kaderine terk edilen Gerger Kalesi'nin yeniden eski günlerine döneceğini ifade etti.

 

Koca, "Gerger kalesi kesinlikle kaderine terk edilmeyecektir. Yol yapım çalışmalarına başladık, kısa süre içinde bitirmeyi hedefliyoruz. Ulaşım sorunu bulunan kale yolunda yaklaşık 10 bin metre kare kilitli parke taşı döşenecektir. Yol yapımı bittikten sonra yerli ve yabancı turistlerin en uğrak yerlerinden biride Gerger Kalesi olacaktır. Şu anda incelemelerde bulunduk fakat kaleye tırmanmak için çok zorlandık, çünkü kale çetin bir dağ sarpının üzerine yapılmıştır. Bu nedenle ulaşım güçlükle sağlanıyor. En zoru kale yoluydu onu da en kısa zamanda bitireceğiz ve Gerger Kalesi'ni turizme kazandıracağız" dedi.

Adıyaman Kent Haber, 18.06.2009

MÜZENİN KAPISI TURİSTE KAPALI!





Sivas’a gelen yabancı turistlerden bazıları Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’ni gezemeden Sivas’tan ayrılmak zorunda kalıyor.


Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’ne gelen yabancı turistlerin bazıları müzenin İnönü Bulvarı kısmında bulunan kapısının kapalı olması nedeniyle müzeyi ziyarete kapalı zannederek, müzeyi gezmeden geri dönüyorlar.


1892 yılında Sivas Valisi Memduh Paşa tarafından yaptırılan ve 1981 yılına kadar okul olarak kullanılan bina, onarımı teşhir ve tanzimi gerçekleştirildikten sonra, 1990 yılında müze olarak ziyarete açıldı.


O tarihte ana caddenin orduevi önünden geçmesi dolayısıyla müze girişi orduevi tarafı olarak belirlendi. Fakat aradan geçen zaman içerisinde Orduevi tarafında ki cadde güvenlik nedeniyle kapatılması sonucu işlevini kaybetti ve insan yoğunluğu İnönü Bulvarı’na kaydı. Fakat müzenin giriş kısmı değiştirilmedi.


Müze girişinin İnönü Bulvarı kısmına bakan kapıdan yapılmaması müze ziyaretçilerinin sayısını oldukça aşağıya çekti. Hem yerli hem de yabancı turistlerin müzeyi kapalı zannetmesi Sivas açısından son derece olumsuz bir görüntü ortaya çıkarıyor.


1981 yılına kadar lise olarak hizmet veren Kongre binası, 1984 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmiş ve bu tarihte bina onarımdan geçirilmişti. Aradan geçen 25 yılın ardından Kongre Binası’nda restorasyon çalışması yapılması kaçınılmaz hale geldi. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda rölöve ve restorasyon projesi ihalesi yapılan Kongre binası, projelerin hazırlanması ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun onayından geçmesinin ardından restore edilecek.


Bu restorasyon kapsamında müze girişinin Orduevi tarafından alınarak İnönü Bulvarı tarafına verilmesi bekleniyor.

Sivas Hürdoğan, 18.06.2009

"TARİHİ YAŞATACAĞIZ"

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, kentin kalbi olan Hanlar Bölgesi'nin gün yüzüne çıkartılmasına yönelik çalışmalar kapsamında Cumhuriyet Caddesi'ndeki sağlık ocağının yıkılmasının ardından Geyve Han'ın önünde yapılan düzenlemeleri yerinde inceledi.

İncelemelere Büyükşehir Belediyesi Projeler Koordinatörü Aziz Elbas ve BURFAŞ Genel Müdürü Zeynel Abidin Turan ve Fen İşleri Daire Başkanı Fehmi Ökten de katıldı.
 

Bazı turist kafilelerinin Hanlar Bölgesi'ndeki parklanmada yaşanılan sıkıntıdan dolayı Bursa'nın görülmesi gereken en güzel bölgeyi gezinti yapmadan ayrıldığına dikkat çeken Altepe, "Cumhuriyet Caddesi'ndeki eski sağlık ocağının yıkılmasıyla, Hanlar Bölgesi farklı bir noktadan daha ferahladı. Yıkımla açılan bu alanda turist otobüslerinin parklanmasına imkan sağlayacağız. Çünkü Hanlar Bölgesi Bursa'nın fethinden sonra ilk oluşturulan ticaret ve sosyal yaşam merkezi. Bu bölgenin kimliği korunurken, yaşayan bir bölge haline gelmesini, kültür ve turizmi ile yaşamasını istiyoruz" dedi.

 

Bölgede yapacakları düzenlemelerle Geyve Han, Koza Han Taç Kapı ile Fidan Han'ın da fonksiyonlarını artıracağını belirten Başkan Altepe, "Tarihi eserlerimizi restore ederken halkın istifade edeceği mekanlar haline de getiriyoruz. Geyve Han'ın önündeki atıl alanı da bu vatandaşlarımızın istifade edecek şekilde düzenliyoruz. Tarihi mirasımızı yaşatarak geleceğe taşıyoruz, taşımaya da devam edeceğiz" diye konuştu.

Bursa Olay, 18.06.2009

YAĞMALANAN TARİHİ GERİ İSTEME ZAMANI





Ege’den Akdeniz’e inerken arkeolojik alanlara her uğradığımda yağmacıların sesi gelir kulağıma...
Devrik sütunlar, freskleri sökülmüş duvarlar, kafası kopmuş heykeller, büyük bir talanın artıkları gibidirler.


O kopuk parçalara Berlin’in, Londra’nın gösterişli müzelerinde rastlayınca içim sızlar; yağmacılara beddua ederim.

* * *

Onlardan birini tanıyoruz:
1799-1803 arası İngiltere’nin Osmanlı’daki büyükelçisi olan Lord Elgin, bir koleksiyoncuydu. Sultan II. Mahmud’dan, ilgisizlikten yok olacak haldeki Akropolis heykellerinin alçı kalıplarını çıkarmak ve “değersiz birkaç kalıntıyı” götürmek üzere izin almıştı. Bu izinle Atina’yı yağmalamış, heykellerini söktüğü Parthenon’u tamamen parçalamıştı.
1802’de maceralı bir gemi yolculuğuyla Londra’ya taşınan ve 35 bin sterline British Museum’a satılan heykel ve kabartmalar, bugün İngiliz müzesinde “Elgin Mermerleri” adlı bölümde sergileniyor.
Yunanistan ise yıllardır bu heykelleri anavatanına geri getirme mücadelesi veriyor.

* * *

İngiltere, 3 gerekçeyle iade etmiyor:
1. ”Lord Elgin, mermerleri padişah fermanıyla nakletti; yani yaptığı yasaldı” diyorlar. Bu, kısmen doğru.
2. ”Nakletmese heykeller daha da beter hale gelecekti” diyorlar; bu da büyük ölçüde doğru.
3. “Zaten Yunanistan’ın bunları sergileyebileceği bir yeri yok” diyorlar; ki bu tamamen doğru(ydu).
Ama Yunanistan bir atak yapıp son gerekçeyi İngilizlerin elinden aldı.
150 milyon euro harcayarak Akropolis’in eteğine 21 bin metrekarelik muhteşem bir müze yaptılar. 4 bin tarihi eserin, arkeolojik kalıntılarla iç içe sergileneceği müze bu hafta sonu açılacak. Açılışa İngiliz Kraliçesi de davetli...

* * *

Ne var ki, eserlerin yüzde 60’ı Londra’da...
Yunan Kültür Bakanlığı yeniden British Museum’a başvurup eserlerini istedi.
Müze bu kez ilk kez- farklı bir yanıt verdi:
“Elgin Mermerleri’ni 3 ay sergilemeniz için size gönderebiliriz” dedi. Ama bir şartları vardı:
“Atina, eserler üzerindeki hak iddiasından vazgeçecek ve eserlerin asıl sahibinin İngiliz Müzesi olduğunu kabul edecek”.
Yunan Kültür Bakanı, bunca yıl konuyu müzakereye bile yanaşmayan müzenin şimdi “ödünç verme eğilimi” göstermesini memnuniyetle karşıladı; ama teklifi reddetti. Çünkü koşulu kabul etmek, 207 yıl önceki yağmayı meşrulaştırmak anlamına gelecekti. Onun yerine,“Tarihsel mirasın, ait olduğu topraklara iadesi” için verdikleri mücadeleyi hızlandırdılar.

* * *

Zeus Sunağı’ndan Troya hazinelerine kadar arkeolojik varlığının önemli bölümü sürgünde olan Türkiye, bu “geri alma” mücadelesinde ön safta olmalı. Ama dilekçe vermek, beddua ya da rica etmek yetmiyor.
Yunanistan, izlenmesi gereken yolu gösteriyor. Bu eserlerin anayurdunda daha iyi sergileneceğini de kanıtlamak gerekiyor. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın dün okuduğumuz açıklaması bu açıdan sevindirici... Günay, Ankara’da Atatürk Kültür Merkezi’nin bulunduğu 40 bin metrekarelik alana Paris’teki Louvre ayarında, Türkiye’nin en büyük müzesini yapmayı planladıklarını söylüyor.
Bir gün orada bu toprakların tüm arkeolojik varlığı buluşursa, biz de içimiz sızlamadan geçeriz yağmalanmış tarih alanlarından...

Milliyet, Yazı: Can Dündar, 18.06.2009

MÜZE KENT ÇOK YAKIN

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul'un "Sur-i Sultani" olarak bilinen; Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı ve Sirkeci Garı'nı da içine alan tarihi yarımada bölgesini "Müze Kent" yapma çalışmalarının hızlandırıldığını açıkladı. Bu yönüyle tarihi Topkapı Sarayı içindeki "Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi" de boşaltıldı.

Bakan Günay, "Sağlık Bakanlığı ile istişarede bulunarak o hastaneyi boşalttık. Şimdi bir butik otel haline getirmeye çalışıyoruz. İstanbul'un doğal ve tarihsel güzelliğini göstermek için bir adım olacak" dedi. Çeşitli bakanlık ve kurumların elindeki turizme hizmet verebilecek tesisleri istediklerini kaydeden Günay, şöyle konuştu: "Turizm açısından son derece verimli kullanılabilecek yerlerde devlet daireleri, misafirhaneler, okullar, askeri liseler, tersaneler yapılmış. Türkiye turizmi açısından altın değerindeki bu yerleri daha verimli hale nasıl getirebiliriz diye bir envanter çalışması yapıyoruz. İstanbul'la ilgili olanı bu ayın sonuna kadar çıkarılmış olacak. İstanbul'un daha fazla kültür ve sanat mekanına ihtiyacı var. Türkiye'nin de öyle. Biz, geçmiş yıllarda okul, tersane haline getirilen binaları, otel, butik otel yapmayı düşünüyoruz. İstanbul'un doğal ve tarihi güzelliğini daha da ön plana çıkarmak için bunlar bir ön adım olacak."

Sabah, 18.06.2009

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA SUÇÜSTÜ

Sinop'ta jandarma tarafından yapılan operasyonda, tarihi eser kaçakçıları suçüstü yakalandı. 4 kişinin gözaltına alındığı operasyonda, Hellenistik döneme ait 13 adet Aminos sikkesi ele geçirildi.


Edinilen bilgiye göre, Sinop'un Ayancık İlçesi'nde istihbarat çalışması yapan jandarma ekipleri, Kepez mevkiinde kaçak kazı yapan 4 kişiyi suçüstü yakaladı. Olayla ilgili M.D. (38), A.Ş. (45), Y.Ç. (40) ile S.E. (38) gözaltına alınırken, şahısların kazıdan elde ettikleri MÖ 300 yıllarına ait Aminos parası adı verilen 13 adet sikke ile 2 adet dedektör, 1 adet kamera ve çok sayıda kazı malzemesi ele geçirildi. Gözaltına alınan şahısların sorguları sürüyor.

Sinop Kent Haber, 18.06.2009

EGE MEDENİYETLER MÜZESİ'NE YER YOK

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın söz verdiği ‘Ege Medeniyetleri Müzesi’ için valilik, büyükşehir belediyesi, ilgili kurum ve kuruluşların temsilcileri yer belirlemeye çalışıyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Ankara’da yapılacağını açıkladığı ‘Türkiye Uygarlıklar Müzesi’nin ardından; gözler, İzmir’de kurulması planlanan ‘Ege Medeniyetleri Müzesi’ne çevrildi.
Bakan Günay’ın, seçimden önce İnciraltı’na yapılacağını açıkladığı müzeyle ilgili tek eksiğin, ‘yerine karar verilmesi’ olduğu belirtildi. Vali Cahit Kıraç, projenin takip edilip, konunun sıcak tutulması gerektiğini vurguladı.

Vali Kıraç, “Kültür ve Turizm Bakanlığı, Büyükşehir Belediyesi, sivil toplum örgütleri olarak ortak bir irade var. Sayın bakanımız da yapılacağını söyledi. Nerede olacağı tartışılıyor. İnciraltı önerisi var. Büyükşehir Belediyesi’nin, turizm alanı ilan edilen bölgedeki imar planını göreceğiz. Turizm potansiyeli, doğal yapı, ulaşım gibi imkanlar değerlendirilerek, en uygun yere karar verilecek” dedi.


Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da kentte yaşayan herkesin, müzenin yapılması konusunda birleştiğini ifade ederek, “Hem sayın bakanımız Ertuğrul Günay hem sivil toplum örgütleri bu konuyu tartışıyor. Yeri şurası olsun, burası olsun... Önemli olan İzmir’de olmasıdır. Belediye, en makul, en uygun yere planlamasını yapar” diye konuştu.  

Düşünceyi ilk ortaya atanlardan, Milliyet EGE yazarı, ekonomist Ali Nail Kubalı da şu görüşleri ifade etti: “Projeyi sayın bakanımız da onayladı ve seçimden önce yapılacak diye ortaya attı. Ancak bir ivme kazandırılması gerekiyor. Duyduğum kadarıyla da büyükşehir belediye başkanımız sayın Aziz Kocaoğlu, yer tespit ediyormuş, bu konuda girişimleri varmış. Batı dünyası için Ege’deki medeniyetler önemli. O medeniyetlere sahip çıkmamız gerek.”


Konuyu gündeme taşıyanlardan Ege Ekonomisini Güçlendirme Vakfı’nın eski başkanı Uğur Yüce, en büyük sorunun, müzenin nereye yapılacağının belirlenmemesi olduğunu ifade etti. Yüce, şöyle konuştu: “Sayın bakan da bu müzenin İzmir’e yapılacağını komfirme etti. Ankara’ya müze yapılması, buraya yapılmayacak anlamına gelmiyor. Sasalı ya da İnciraltı düşünülüyor. Ancak bu konuyu takip eden bizler, Agora-amfitiyatro-Varyant aksının içinde olması gerektiğini savunuyoruz. Dünyaca ünlü bir mimar tarafından yapılıp ses getirmesi, bundan istifade edilmesi gerektiğine inanıyoruz.”

Milliyet Ege, Haber: Banu Şen, 18.06.2009

500 YILLIK İNCİL ELE GEÇTİ

 

İstanbul’da düzenlenen iki tarihi eser operasyonunda, 500 yıl önce yazıldığı belirlenen el yazması İncil ile Hellenistik döneme ait altından heykel ve takılar ele geçti.

Alıcı rolündeki polislere İncil’i 2 milyon dolara, heykel ve takıları 3 milyon Euro’ya satmaya çalışan biri doktor beş kişi yakalandı.

Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, altı yıl önce Diyarbakır’daki bir kiliseden çalınan İncil’in piyasaya sürülmeye çalışıldığı bilgisini aldı. İncil’in Yusuf S.’nin elinde olduğunu belirlendi. Alıcı rolünde Yusuf S. ile Bahçelievler’de buluşuldu. Yusuf S. İncil’e 2 milyon dolar istedi. Diyarbakır’da bir kiliseden çalındığı tespit edilen İncil’e müze yetkilileri 5 milyon dolar değer biçti. Yusuf S. tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldı.

Öte yandan, Hellenistik döneme ait altından heykelin satılmaya çalışıldığını ihbar alan ekipler Doktor Metin G. ile irtibat kurdu. Polisler, Atilla S., İlyas C. ve Tuncay K.’yı gözaltına aldı. Doktor Metin G. de yakalandı. Sanıklar tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldı.

Hürriyet, Haber. Çetin Aydın, 18.06.2009

MOSTAR KÖPRÜSÜ'NE KARDEŞ GELDİ





Bosna-Hersek'teki önemli Osmanlı miraslarından Mostar Köprüsü'ne kardeş geldi. Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) tarafından restore ettirilen tarihi Konjic Köprüsü, önceki akşam düzenlenen muhteşem bir törenle açıldı. Devlet bakanları Faruk Çelik ile Faruk Nafiz Özak'ın da katıldığı merasimde izleyicilere birbirinden güzel gösteriler sunuldu.

 

Su, gece ve ışıkla birleşen gösterileri binlerce Boşnak'ın yanı sıra özel uçakla Türkiye'den gelen 100'ün üzerindeki davetli de izledi. Açılış töreninde ilahiler okundu, şarkılar söylendi. Folklor ekipleri her iki ülkenin halk danslarından örnekler sundu. Türkçe ve Boşnakça eserlerin seslendirildiği gecede Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu ile Sema Grubu da sahne aldı. Mehteran Takımı Konjic Köprüsü üzerinde minik bir konser verdi. Törendeki heyecan ve coşku, Bosnalı gençlerin ellerindeki meşalelerle köprünün altından geçişi sırasında zirveye çıktı. Yerel kıyafetler giymiş yüzlerce çocuk ise ellerindeki renkli balonları gökyüzüne bırakarak, barışın hakim olduğu bir dünya istediklerine dair mesaj verdi.

 

Törende konuşan Devlet Bakanı Faruk Çelik, Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki dostane ilişkilerin önemine dikkat çekti. "Kader birliğimiz 1463'ten bu yana süregelmektedir." diyen Çelik, hoşgörü medeniyetinin Bosna-Hersek topraklarına hayat ve ruh verdiğini belirtti. Cami, han, hamam, türbe ve köprülerle nakış nakış işlenen bu medeniyet sayesinde aynı ruhun izlerini Saraybosna'da, Konya'da, Bursa'da, İstanbul'da görmenin mümkün olduğunu söyledi. Bakan Çelik, başkent Saraybosna'nın Avrupa'nın Kudüs'ü olduğunu vurgulayarak Bosna-Hersek'in, medeniyetlerin çatıştığı değil medeniyetlerin ittifak ettiği bir merkez olma potansiyeline sahip olduğunun altını çizdi.

 

Konjic Belediye Başkanı Emir Bubalo da yıkılmasından 63 sene sonra bu şehre Taşköprü'yü yeniden hediye ettiklerini söyledi. Restorasyona maddi-manevi destek veren Türkiye'ye müteşekkir olduklarını ifade eden Bubalo, köprünün herkes için birleşme ve kaynaşmanın merkezi olması temennisini dile getirdi. Konuşmaların ardından bakanlar Çelik ile Özak ve Başkan Bubalo, köprünün açılışını birlikte yaptı. Ardından Konjic Köprüsü'nün bir yakasından diğerine yürüyerek geçtiler.

 

Konjic şehri, başkent Saraybosna'ya yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta şirin bir yerleşim yeri. Neretva Nehri, kentin tam ortasından geçiyor. Osmanlı zamanında Saraybosna'dan çıkan akıncılar burada mola verdiklerinden şehrin ismi 'atların dinlendiği yer' anlamına gelen Konjic olarak tarihe geçiyor. Açılışı yapılan köprü de Neretva üzerinde bulunuyor. Sultan IV. Mehmet tarafından 1682'de inşa ettirilen köprü, 6 kemerden oluşuyor. II. Dünya Savaşı'nda Alman piyadeleri geri çekilirken başlayan bombardıman sırasında (3 Mart 1945) ağır hasar görüyor. 1945'ten itibaren tam 59 yıl aslına uygun biçimde restore edilemiyor. Bugünkü görünümüne yaşlı bir Boşnak kadının Bosna-Hersek'i ziyaret eden Türk yetkililerden ricası sayesinde ulaşıyor. 2005'te TİKA bir proje hazırlıyor. Köprünün ihale yoluyla aslına uygun biçimde restore edilmesi kararlaştırılıyor. Bir yıl sonra başlayan çalışmalar 2009'da tamamlanıyor.

Zaman, Haber. Mehmet Yılmaz, 18.06.2009

İZNİK'TE İZİNSİZ KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Bursa'nın İznik İlçesi'nde izinsiz kazı yapan şahıslar jandarmayı fark edince kaçtı. Zanlılardan biri yakalanırken, kazıda kullanılan malzemeler ele geçirildi.

Edinilen bilgiye göre, olay, Yörükler Köyü'nde meydana geldi. Köy civarında izinsiz kazı yapan şahısların şüpheli bir otomobil ile dolaştığı ihbarını alan jandarma ekipleri harekete geçti. Otomobil içinde bulunan zanlılar jandarmayı fark ederek kaçarken, zanlılardan İ.E kaçamayarak yakalandı. Yapılan aramada 1 jeneratör, 1 hilti, elektrik kablosu, balyoz, kazma ve ip ele geçirildi.

Kazan zanlıların yakalanması için çalışmalar sürüyor.

Bursa Hakimiyet, 17.06.2009

GÖZLER SATILIK SÜLEYMANİYE SİLUETİNDE





Ünlü müzayede evi Sotheby’s’in 24 Haziran günü Londra’da düzenleyeceği empresyonist ve modern sanat müzayedesine Fransız ressam Paul Signac’ın "La Suleimanie" (Süleymaniye) adlı tuval üzerine yağlı boya tablosu damgasını vuracak.


1907 tarihi taşıyan tabloda Haliç ve Süleymaniye Camisi’nin Boğaz üzerindeki yükselişi bütün ihtişamıyla yer alıyor. Signac’ın 1900’lü yılların başlarında yaptığı İstanbul tablolarından biri olan bu eserin 1,2 ile 1,8 milyon sterlin arasında bir fiyatla alıcı bulması bekleniyor.


Sotheby’s Empresyonist ve Modern Sanat Bölümü Başkanı Helena Newman, "Bu kadar güzel ve görkemli bir İstanbul manzarasını yansıtan bir tabloyu satışa sunmaktan büyük heyecan duyuyoruz. Signac’ın 1907’den itibaren yaptığı İstanbul manzaraları serisi her zaman çok beğenilmiştir. Bu tablo ise İstanbul’un ikinci büyük camisi olan Süleymaniye Camisi’ne bütün haşmetiyle yer vermiş olmasıyla, diğerleri arasında da özel bir yere sahiptir" dedi.


1904 yılından itibaren Avrupa’yı gezmeye başlayan, bu süre içinde Venedik, Rotterdam, Londra gibi kentlerde çalışmalar yapan Fransız ressam Paul Signac, 1907 tarihinden itibaren de İstanbul’da çalışmaya başladı. Gezdiği liman kentleri içinde İstanbul’a özel önem veren Signac, tablolarına fırça darbeleriyle mozaik havası yaratmasıyla tanınıyor.


24 Haziran günü akşam saatlerinde düzenlenecek müzayedenin sanatseverlerden büyük ilgi görmesi bekleniyor.

Radikal, 18.06.2009

"İSTANBUL'U GÜZELLEŞTİRMEK İÇİN ESKİYE BENZETMEK GEREKMİYOR"





Türkiye'de 20. yüzyıl mimarlık tarihi dendiğinde ilk akla gelen, 1930'lardan 1980'lere dek mimarlık alanını en çok etkileyen isim kuşkusuz Sedat Hakkı Eldem. Osmanlı Bankası Müzesi, doğumunun 100. yılında efsanevi mimarı bir dizi etkinlikle andı. Dizinin ilk ayağı geçen yıl düzenlenen "Sedat Hakkı Eldem I: Gençlik Yılları" başlıklı sergiydi. Bugüne dek benzeri görülmemiş çok geniş kapsamlı bir çalışma olan, Eldem'in doğumundan başlayarak çocukluğu, gençliği ve eğitim yıllarını anlatan sergi yeğeni Ethem Eldem'in sağladığı belgelerle oluşturulmuştu.

8 Nisan'dan bu yana sergilenen "Sedat Hakkı Eldem II Retrospektif"inde ise Eldem'in 1930'lardan yaşamının sonuna dek sürdürdüğü çalışmaları yer alıyor. Vehbi Koç Vakfı ve Sadberk Hanım Müzesi desteğiyle ortaya çıkan bu arşiv serginin ve eşzamanlı yayımlanan kitabın küratörlüğünü Bülent Tanju ve Uğur Tanyeli üstlenmiş. Tasarım da Bülent Erkmen'e ait.

Serginin ortaya çıkış öyküsünü ve Sedat Hakkı Eldem'in Türk mimarlığı üzerindeki etkilerini Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Uğur Tanyeli ve Osmanlı Bankası Müzesi Müdürü Sima Benaroya ile konuştuk.
 
Sedat Hakkı Eldem'e ait çok ciddi bir malzeme ve arşiv olması Osmanlı Bankası Müzesi Müdürü Sima Benaroya'yı böyle bir sergiye yöneltmiş. Benaroya, "Hiçbir mimarda olmayan bir arşivi vardı, böyle bir malzemeyle sergi yapmamak olmazdı" diyor. Osmanlı Bankası Müzesi'nin arşive verdiği önemle Sedat Hakkı Eldem'in müthiş zengin arşivi birleşince ortaya bugüne dek benzeri görülmeyen tarihi sürekliliği olan, doğumdan ölüme uzanan farklı bir sergi çıkmış. Gelecekte de kendisiyle ya da mimarlık tarihimizle ilgili her araştırmaya yol gösterecek nitelikte bir çalışma olmuş. "Eğer içinde çok önemli ölçüde Osmanlı konut mimarisiyle de ilgili bol malzeme olan bu arşivin kullanıma açılmasına aracılık edebilirsek büyük bir mutluluk olur bu bizim için" diyor Uğur Tanyeli.

Sedat Hakkı Eldem, "İkinci Ulusalcı Mimarlık" denen tarihselci akıma öncülük ettiği için hem övülen hem de yerilen bir isim. Mimarlığı hakkında farklı düşünceler olsa da herkesin birleştiği bir nokta var: Onun aurası. Sinan'dan sonra en önemli Türk mimarı kabul ediliyor. Ama yine de Uğur Tanyeli ve Bülent Tanju sergi için hazırlanan kitabın önsözünde "Bu sergide kutsanan bir şey varsa o da Sedat Hakkı Eldem değil, arşividir" diyorlar.

Uğur Tanyeli'ye göre "erken cumhuriyet dönemi"nde yetişen Sedat Hakkı Eldem, düşünce biçimi olarak ulusalcı bir anlayışa sahip olmasa da ulusalcı damara çok büyük katkıda bulunmuş bir mimari anlayışa sahip. Türkiye'deki gelenekselliğe eklemlenen bir mimarlık yapmaya çalışıyor. Kişiliğinde de mimarlığında da geleneksellikle modernizm arasında çekiştirilen bir adam. Hilton Oteli, Akbank Genel Merkezi, bugünkü Başbakanlık Binası, Le Corbusier etkili binalar ama bir yandan da Türkiye'nin o yıllardaki beklentilerinin sonucu olarak ulusalcı tarafa çekildiğini söylemek mümkün.
 
Uğur Tanyeli, bir yere ait olamama ve yurtsuz olma durumunun Sedat Hakkı Eldem'e verimlilik kattığını söylüyor. "Yaptıkları bir markaya dönüşünce ortamın etkisiyle bir Sedat Hakkı Eldem üslubu oluştu. Talep oldukça da o markaya uygun eserler üretti" diyor. Tarihimizde, onun kadar mimarlığı hoca ve tasarımcı olarak yönlendiren, etkisine alan bir başka isim yok.

Eldem'in çok bilinen çalışmaları arasında Yalova Termal Oteli, Ayaşlı Yalısı, Ilıcak Yalısı, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi, İstanbul Sosyal Sigortalar Kurumu, Taksim Atatürk Kitaplığı, Alarko Ofis Blokları, Koç Holding Yönetim Merkezi, Koç Konutu, TBMM Başkanlık Konutları, Florya Tesisleri, Naciye Sultan Korusu Konutları gibi binalar sayılabilir.

Tanyeli, "Sedat Hakkı Eldem'in mimari geleneğini sürdürmeli miyiz, bugün mimari anlayışı yaşatılmalı mı" sorumu "Hayır bu anlamda Sedat Bey'i yaşatmak değil öldürmek lazım" diyerek cevaplıyor. Tanyeli'ye göre Türkiye'de geleneksel mimari ile ilişkili olsun denilen her yapıda adı söylensin söylenmesin Eldem'in etkisi var: "Dünyanın her yerinde gelenekselci yaklaşımlar olur ama bunun özellikle propagandasının yapıldığı, özellikle talep edildiği anlayıştan kurtulmak gerekiyor. İstanbul'u güzelleştirmenin yolu eskiye benzetmekten geçmiyor. Sedat Hakkı Eldem'in adı konmamış etkisinin azaltılması lazım".

Osmanlı Bankası Müzesi'ndeki sergi 5 Temmuz'a dek görülebilir. Daha sonra Bankalar Caddesi'ndeki tarihi binanın bir kültür kompleksine dönüştürülmek üzere restorasyon çalışmaları başlıyor.

Referans, Haber: Müge Akgün, 17.06.2009

ÇÖZÜLEMEDEN PARÇALANACAK

 

Frig uygarlığının gizemli anıtı Yazılıkaya, alarm verdi. Eskişehir’in 80 kilometre güneyinde, ‘Dağlık Frigya’ bölgesinde bulunan 2 bin 800 yıllık anıttaki çatlak ve kopmalar korkutuyor. Anadolu Üniversitesi’nden Doç.Dr. Taciser Sivas, “Çatlaklar büyüyor. Kapsamlı bir restorasyon çalışması gerekiyor” diye uyardı.

17 metrelik anıttaki Frig dilindeki yazılarsa hala çözülemedi. Sivas, “Pek çok bilim  adamı yazılar üzerinde inceleme, araştırma yaptı. Sadece Kral Midas, Matar (ana  tanrıçanın adı), büyük kral gibi birkaç kelime anlaşılabildi. Yazıların sırrını çözmek için çalışmalar devam ediyor” dedi.

Radikal, 17.06.2009

ILISU'DA 9 EKİP KAZI İZNİ ALDI

 

Diyarbakır'ın Bismil İlçesi'nde Ilısu Baraj Gölü altında kalacak yerlerdeki kazı çalışmaları için 4'ü yabancı 9 ekip izin aldı.

 

Diyarbakır Arkeoloji Müzesi Müdür vekili Nevin Soyukaya, yaptığı açıklamada, Ilısu Baraj Gölü altında kalacak eserlerin kurtarılması için süren kazı çalışmalarının bu yılki kısmına başlandığını bildirdi. Bu yıl 4'ü yabancı toplam 9 ekibin 12 alanda kazı yapacağını belirten Soyukaya, Kavuşantepe ile Hırbimerdan höyüklerinde kazıların başladığını, diğerlerinin ise Temmuz ayı başına kadar başlayacağını söyledi. Soyukaya, "Ilısu Baraj Gölü Altında Kalacak Kültür Varlıklarının Korunması'' projesi kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve DSİ'nin işbirliğiyle Diyarbakır Müze Müdürlüğü başkanlığında, Bismil'deki bazı höyüklerde kurtarma kazılarının 2000 yılından bu yana yürütüldüğünü belirtti.

Zaman, 17.06.2009

İSTANBUL'DAKİ 'TARİHİ CAMİLER' 2010'DA BÜYÜKŞEHİR'E EMANET





Büyükşehir Belediye Meclisi, İstanbul’daki 23 büyük caminin güvenlik, rehberlik, temizlik, bakım ve onarım hizmetlerinin 2010’da da Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanmasına onay verdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi konuyla ilgili raporu Meclis Başkan Vekili Ahmet Selamet yönetimindeki birleşiminde ele aldı.

Raporda, “2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul’da bulunan 23 büyük camide eleman yetersizliği nedeniyle güvenlik ve temizlik hizmetlerine ihtiyaç duyulduğu” belirtilerek, söz konusu hizmetlerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve İstanbul Müftülüğü arasında hazırlanan protokol çerçevesinde yapılması istendi. İmzalanacak protokol için Başkan Kadir Topbaş’a yetki verilmesini içeren rapor, meclis üyelerinin oyçokluğuyla kabul edildi.

İmzalanacak protokole göre, aralarında Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Yeni Cami ve Ortaköy Cami’nin de bulunduğu İstanbul’daki 23 Selatin (Sultanlar) Camisinin güvenlik, rehberlik, temizlik, bakım ve onarım hizmetleri geçmiş yıllarda olduğu gibi İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olacağı 2010 yılında da Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanacak.

Büyükşehir Belediyesi tarafından bakım, onarım, güvenlik, rehberlik ve temizlik hizmetleri karşılanacak İstanbul’daki 23 büyük cami şöyle:

1- Sultanahmet Cami
2- Süleymaniye Cami
3- Beyazıt Camii
4- Yeni Cami
5- Rüstempaşa Cami
6- Fatih Cami
7- Piyalepaşa Cami
8- Nuruosmaniye Cami
9- Eyüp Sultan Cami
10-  Şehzadebaşı Cami
11-  Laleli Cami
12-  Aksaray Valide Sultan Cami
13-  Edirnekapı Mihrimah Sultan Cami
14-  Yavuzselim Cami
15-  Nusretiye Cami
16-  Kılıç Ali Paşa Cami
17- Dolmabahçe Cami
18-  Ortaköy Cami
19- Üsküdar Mihrimah Sultan Cami
20- Üsküdar Valide-i Cedid Cami
21- Üsküdar Valide-i Atik Cami
22- Sümbül Efendi Cami
23- Hırka-i Şerif Cami

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 17.06.2009

ANTİK KENT: KROMNİ





Gümüşhane'nin Yağlıdere Köyü sınırları içerisinde bulunan ve şehir merkezine bir saat mesafedeki Krom Vadisi'nde bir zamanlar 10 bin kişinin yaşadığı rivayet ediliyor.


İrili ufaklı 57 manastır ve kilisenin bulunduğu ve tarihi İpek Yolu'nun geçtiği Krom Vadisi'ndeki (Kromni) kiliselerin bazılarının 300 yıllık olduğu tahmin ediliyor.


Bölge ile ilgili çok fazla bilgi bulunmamasına rağmen yapılan araştırmalarda Krom Vadisi'nde, Osmanlılardan önce yerleşmiş bulunan ve madenlerde çalışan yerli halkın, Bizans döneminde ilkel dinlerini bırakarak Hıristiyanlaştığı ve zamanla Hıristiyan papazların etkisiyle dillerini unutarak bugünkü Yunancaya çok yakın Rumca kullanmaya başladıkları, Hıristiyan halkın 1920'lerdeki nüfus mübadelesine kadar yörede yaşadığı ve Hıristiyanlığı da yaşattıkları bilinmekte.
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1461 yılında Trabzon'u fethetmesinden 1700 yılına kadar, yörede yaşayan insanların dinine karışılmamıştır. İmparatorluk, 1700'lü yıllarda Hıristiyanlara, Müslüman olmaları durumunda bazı imtiyazlar sağlayacağını duyurunca Müslüman olmuşlardır.


Hıristiyan halk yaklaşık 200 yıl boyunca dinlerini yaşatmıştır. 1856 yılında İmparatorluk, herkesi inancında serbest bırakmıştır. O tarihten sonra Hıristiyanlar, yıkılan kiliselerini onarmış ve birçok kilise yapmışlardır. Bugün ayakta kalan kiliselerin birçoğu, o dönemde yapılmış kiliselerdir.


Bazı uzmanlara göre bölgede bu kadar fazla kilise ve manastır olmasının nedeni olarak, Osmanlı'nın çöküş döneminde bölgede yaşayan azınlıkların propaganda amaçlı çok sayıda manastır ve kilise yaptıkları ifade edilmekte. Öte yandan bölgenin maden açısından da zengin olduğunu ifade eden uzmanlar, bu yüzden bazı kayalıkların rengarenk olduğunu bunun ise Alterasyon Zonu'na işaret ettiğini söylüyorlar.

Gümüşhane Kent Haber, 16.06.2009

HARRAN KALESİ'NE GİRİLEMİYOR





Urfa'nın 11 bin 500 yıllık tarihine sahip ve dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu Harran İlçesi'ndeki tarihi kalede onarım çalışmaları devam ediyor.

 

Urfa'nın 11 bin 500 yıllık tarihine sahip ve dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu Harran İlçesindeki tarihi kalede onarım çalışmaları devam ediyor. Tarihi kalenin etrafı, onarımının yapılması için tel örgülerle çevrildi. Böylece, tarihi kaleye yerli ve yabancı turistlerin giriş ve çıkışlarına da kapanmış oldu.

AKnews'e konuşan İl Kültür ve Turizm Müdürü Selami Yıldız, Harran Kalesi'nin restorasyonu için çalışmalara başladıklarını söyledi. Harran Kalesi'nin 3 katlı devasa yapısıyla Dünya Kültür Mirası'na girmesi gereken çok önemli bir yapı olduğunu belirten Yıldız, şöyle konuştu:

“Yaptığımız çalışmalarla Harran Dünya Kültür Mirası Aday Listesi'ne girdi. Adaylığı 2010 yılında inşallah gerçekleştireceğiz. Valimizin ve milletvekillerinin girişimleriyle Harran Kalesi'nin restorasyonu ve çevre düzenlemesini Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yatırım programına aldık ve gerekli ödeneği bakanlığımız Şanlıurfa İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği hesabına aktardı. Urfa Kalesi'nde olduğu gibi ilk etapta rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini ihale edeceğiz. Projeler koruma kurulunun onayından geçtikten sonra restorasyon ve çevre düzenleme uygulama işlerini ihale edeceğiz.”

2009 yılında Urfa ve Harran kalelerinin restorasyon ve çevre düzenlemesinin bitirilmiş olacağını ifade eden Yıldız, "Urfa Kalesi'nde olduğu gibi, Harran Kalesi de ilk defa kapsamlı bir şekilde onarılacaktır. Kendi dönemimizde 2 kalenin onarımını gerçekleştirme gururunu yaşmış olacağız. Bu projelerin gerçekleştirmesine katkı sağlayan başta sayın bakanımız Ertuğrul Günay'a, sayın valimiz Yusuf Yavaşcan'a ve sayın milletvekillerine teşekkür ederiz" diye konuştu.
Haber Diyarbakır, 17.06.2009

TÜRKİYE'NİN HEYKELLE İMTİHANI BİTMİYOR





29 Mart seçimlerinden sonra belediye başkanları değişti ama heykellerin kaderi değişmedi. Tartışmaya konu olan heykellerin ortak özelliği 'müstehcen' olmaları...

Yerel seçimlerin üzerinden üç aya yakın bir süre geçti, birçok belediyede yeni yönetimler iş başına geldi. Ancak yeni göreve gelen belediyeler de, heykellere yaklaşımlarıyla eskileri aratmıyor.

 

Son heykel tartışması Kars'ta yaşandı. 29 Mart'a kadar belediye başkanlığını sürdüren AKP'li Naif Alibeyoğlu tarafından kentin çeşitli yerlerine 30 kadar heykel yerleştirilmişti.

 

Naif Alibeyoğlu 29 Mart'ta parti değiştirerek CHP'den girdiği seçimleri kaybetti. AKP'den seçilen yeni Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş'un döneminde heykeller yeni bir tartışmanın konusu oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kars'a gelişinden bir gün önce, 12 Haziran tarihinde, önceki belediye başkanının yerleştirdiği heykellerden bazıları kaidelerinden çıkarılarak depoya kaldırıldı. Kaldırılan heykeller arasında belediye binasının girişinde yer alan iki kadın heykeli ve Yusufpaşa Mahallesi Şehit Hulusi Aytekin Caddesi'ndeki tarihi Kars evlerinin önüne konulan kadın heykeli vardı.

 

Belediyenin deposuna kaldırılan heykellerden biri, kentteki 12 Havariler Kilisesi'nin yanına konulan, üst kısmında ağzından su fışkıran dört aslan kafası, alt kısmında da göğüsleri açık dört kadın figürünün yer aldığı heykeldi. Bu heykel, 2005'te kenti ziyaret eden AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hans Jörg Kretschmer'i de şaşırtmıştı.


Heykellerin kaldırılmasından sonra yaşanan tartışmalarla ilgili olarak Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş şunları söyledi:

"Özellikle seçim sürecinde halkın heykellere karşı antipatisi olduğunu gördük. Birçok yerde de gündeme getirdiler. Bizim de programımızda vardı. Ama tesadüf oldu, Başbakan'ın geldiği günlere rastladı. Onun ötesinde bir şey yok. Biz de bunları doğru yerlerde kullanacağıma dair söz vermiştik. İleride başka yerlerde kullanmak için kaldırdık. Heykelleri çıplak olduğu için kaldırmadım. Başka yerlerdeki heykelleri de gözden geçireceğiz."

 

Son dönemin en tartışmalı heykellerindn biri 'Aşk Yağmuru' oldu.


29 Mart'tan sonra iş başına gelen ve heykel tartışmalarına dahil olan belediyelerden biri de Kemer Belediyesi. Yeni dönemde MHP'den belediye başkanı seçilen Mustafa Gül'ün ilk icraatlarından biri, daha önceki Belediye Başkanı CHP'li Hasan Şeker tarafından heykeltıraş Zafer Sarı'ya yaptırılan ‘Aşk Yağmuru' adlı heykeli kaldırmak oldu.


Mazbatasını aldığı gün heykeli 'genç kızların ahlakını bozduğu gerekçesiyle' kaldıran Gül, yaşanan tartışmalar ve Kültür Bakanı Günay'ın tepkisi üzerine geri adım atarak heykeli ilçede başka bir yere dikeceğini söyledi.

 

Heykel kaldırılmasından yaklaşık 3 ay sonra, 14 Haziran'da Akdeniz Caddesi'nde bulunan Kuğulu Park'a yerleştirildi. Heykelin resmi açılışı, bu yıl 6'ncısı düzenlenen Altın Nar Festivali'nde yapıldı. Heykeller yeni yerine samba ve çeşitli dans gösterileriyle yerleştirildi.


Heykelin şu anki yerine monte edilmesinden de daha önce kaldırılmasında olduğu gibi basın aracılığı ile haberdar olduğunu belirten heykeltıraş Zafer Sarı ise eserinin şu anki yerinden hoşnut değil:

"Heykelin şu anda bulunduğu yeri görmedim. Görmek de istemiyorum. Ben o heykeli, daha önce bulunduğu yer için tasarlamıştım. Şu anda benim için heykelin başka bir yerde olması önemli değil. Olması gerektiği yerde olmadığı sürece değişen hiçbir şey yok. Bugüne kadar Kemer Belediyesi beni hiç muhatap almadı. Bugün de muhatap almıyor. Benimle görüşme gereği duymuyorlar. Hukuki süreç devam ediyor. O hukuki süreçte de heykelin bulunduğu yere yeniden konulması talebi de var."

Ntvmsnbc, Haber: Fatih Aça, 17.06.2009

600 YILLIK RAMAZANOĞLU KONAĞI, SOSYAL VE KÜLTÜREL ETKİNLİKLERE KAPISINI AÇTI

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce restore edildikten sonra Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Kültür Merkezi'ne dönüştürülen Ramazanoğlu Konağı, sosyal ve kültürel faaliyetlere açılıyor.

 

Merkez Müdürü Yrd. Doç.Dr. Gözde Ramazanoğlu, düzenlediği basın toplantısında Adana'nın en eski yapılarından birisi olan konakta konser, sergi, konferans gibi etkinliklerin yanında nikah kıyılabileceğini dile getirdi. Ramazanoğlu, "14'üncü yüzyıldan kalma bir binada nikah kıymak, kaç kişiye nasip olmuştur." dedi. Mekanın elit veya avam halkın tüm kesimlerine açık olacağını vurgulayan Ramazanoğlu, bu konağın içinde bulunmanın Adana'nın tarihine sahip olmak anlamına geldiğini kaydetti.

 

Adana Valisi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün tarihi ve kültürel varlıklara büyük önem verdiğini ve bu bakımdan kentin "çok talihli bir dönem" yaşadığını ifade eden Ramazanoğlu, şöyle devam etti: "Vali İlhan Atış, -Bize; Adanalılara rağmen- tarihe çok önem veriyor. Tabi bunu utanarak söylüyorum. Herkesin bildiği gibi Adana tarihine sahip çıkmayan bir şehir. Dünyanın her yerinde; hatta komşu şehirlerde mezarlıklar var. Bunlar korunur. Çünkü mezarlar, şehrin tapusudur. Adana'da mezar yoktur. Biz Adanalılar Kapalı Çarşı'yı tamamen yıkmışız. Ondan sonra bazılarımız bunu, 'Güneş girsin' diye espri yapıyor' Bunların hiçbir açıklaması yok. Ama şimdi kentimiz 'çok talihli bir dönem' geçiriyor."

 

Mezunlar Derneği aracılığıyla ÇÜ'ye kiralanan binanın bağışlarla bir buçuk ayda içinin tefriş edildiğini hatırlatan Yrd. Doç.Dr. Gözde Ramazanoğlu, halılarından perde ve mobilyalarına kadar tüm eşyalarının farklı kişilerce hediye edildiğini anlattı. Ç.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk İslam Sanatları Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı olan Ramazanoğlu, Ulu Cami ve Ramazanoğlu Külliyesi'nin ildeki diğer eserleri yeniden kazanma açısından bir başlangıç teşkil ettiğini açıkladı. Bu çevrenin bundan sonra kendi kendisini toparlayacağına işaret eden Ramazanoğlu, İstanbul'da Ortaköy'ün bu şekilde birkaç bina ile başladığına ve şimdi Türkiye'de bir merkez haline geldiğine dikkat çekti. Ramazanoğlu, konağın geçmişi hakkında ise şu bilgileri verdi: "Binanın yapılış tarihi tam olarak bilinmiyor. 1350-1390 yıllarında inşa edilmiş olabileceği tahmin ediliyor. Bu durumuyla Adana'nın en eski binası, Türkiye'nin hatta dünyanın da en eski sivil binalarından biri. Kanuni Sultan Süleyman'ın Irak seferinden dönüşünde ve 4. Murat'ın Bağdat seferinden dönüşünde kaldığı biliniyor. Hatta Kanuni Sultan Süleyman, Irak fethedildikten sonra Ramazanoğlu Kubat Bey'i Irak Beylerbeyi olarak atıyor ve bunu büyük ihtimalle bu binada yapıyor. Büyük şair ve Adana Valisi Ziya Paşa, valilik döneminde bu binadaki odayı kabul odası olarak kullanmış."

Zaman, Haber: Mehmet Şahin, 17.06.2009

DENİZLİ'Yİ İZLİYORUZ





Yerel demokrasiyi “kayırmacı”lık, imar yetkisini de “talan özgürlüğü” sananlar için Denizli’den gelen yargı haberleri iyi değil... “Hukuk devleti”, seçilmiş yöneticilerin çıkar amaçlı sözde demokratik kararlarına karşı toplumun haklarını korumayı sürdürüyor. Bu yönde Denizli için alınan “yargı kararları” ise cadde isimlerinin değiştirilmesinden, cumhuriyet dönemi yapılarının gözden çıkartılmasına; hatta yeşil alanların imara açılmasına kadar her türden “kente karşı suç” niteliğindeki uygulamaları hukuka aykırı buldu.

Diğer kentlerimiz için de “ders” niteliğindeki kararlara bakalım:

‘Şeyh Bedrettin’...

Belediye Meclisi dört mahalleden geçen “Şeyh Bedrettin Caddesi”nin adını “Denizli’yle ve ülkemizin tarihi geçmişiyle ilgisi olmadığı ve tanınmadığı” gerekçesiyle 2005’te kaldırmıştı. Yeni adını ise “Müftü Ahmet Hulusi Efendi” olarak belirlemişti... Mimarlar Odası Denizli Şubesi’nin açtığı davada yüksek mahkeme “eski adların o yerlerle özdeşleştiği”ni vurgulayarak, yeni adların yeni caddelere verilmesini hükme bağladı. Şimdi Denizli, belediyenin yargı kararını uygulamasını, Şeyh Bedrettin Caddesi’ne tarihi adın yeniden asılmasını bekliyor.

‘Ayrıcalıklı’ AVM...

Kentlerin geleneksel çarşı ve pazarlarını giderek söndüren; kendi ürünümüzü uluslararası şirketlerden satın aldığımız; kendi esnafımızı ve üreticimizi ise boynu bükük bıraktığımız alışveriş merkezlerinden (AVM) biri de Denizli’nin “yeşil alan”ına göz koydu. “Muhafazakar”(!) yönetimin sağladığı ayrıcalıklı imarıyla toplumsal alanı işgal eden “Forum Çamlık” için de yüce yargı “iptal” kararı verdi.

Halkın “Demokrasi Meydanı” dediği ve planda “Park ve Belediye Hizmet Alanı”na ayrılan yerin “ticari tesis için satılamayacağı”nı hükme bağlayan idare mahkemesi kararına belediyenin itirazı da reddedildi. Danıştay, parkta yükselen AVM’yi yasalara aykırı bulunca, Forum Çamlık’ın ruhsatıyla birlikte “tapu”su bile geçersiz oldu. Bakalım yeşil alanı pazarlayanlara hangi “yaptırım” uygulanacak; hukuken gecekondudan farksız AVM, ne zaman yıkılacak?

... Ve Cumhuriyet mirası

Denizli’nin en “gerilimli” gündemi ise “Tarihi Hükümet Konağı”nın “yerinde kalması” için “yargı destekli” direniş... Valilik “yıkmak” için açtığı “kültür varlığı sayılmaması” davasını kaybedince, “depreme dayanaksız raporu”yla Koruma Kurulu’na başvurmuş; ancak istediği “yıkım izni”ni yine alamamıştı.

Mimarlar Odası’nca mayıs başında düzenlenen “Denizli Geleceğini Arıyor” sempozyumunun sonuç bildirgesinde de şu çağrı vardı: “Endüstri Meslek Lisesi taş atölye binaları, mevcut tescilli Hükümet Konağı, Gazi İlkokulu ve Kız Meslek Lisesi ile birlikte alanın ‘Cumhuriyet Sit Bölgesi’ kimliğiyle düzenlenmesi...”

Bildirgede, vaktiyle var olan “Halkevi ve eski belediye binası”nın da canlandırılması önerilirken; Vilayet Konağı için dendi ki: “...yıkılarak taşınması, tarihi dokunun karakterini ve yapının özgünlüğünü bozacağı için uygun değildir...”

Nitekim aynı alanın “Kentsel Tasarım”projesi için bir “yarışma”açılması amacıyla Valilik ile Mimarlar Odası arasında 11 Haziran’da imzalanan “Protokol”de şu koşul yer aldı: “Mevcut Hükümet Konağı mutlaka korunacaktır...” (Madde 1)

Ne var ki Vali, bu koşulu da gözetmeksizin yeni bir “taşıma projesi”ne Koruma Kurulu’ndan “acil” onay istemesin mi? Hükümet Konağı için “mutlaka korunacak” diye imza atılmasından “bir gün sonra”ki kurul toplantısında da bu kez “uygun” (!) görülmesin mi? Üstelik yargının da “yerinde yaşatılması”nı öngörmesine rağmen...

Oysa tarihi binanın konumu için “yeniden” karar vermeden önce, en doğru kentsel tasarımı seçecek “yarışma jürisi”nin de görüşünü beklemek, “kamusal ve bilimsel etik” gereğidir. Vali’nin ve Koruma Kurulu’nun hiç değilse bu evrensel kuralı gözetmelerini bekliyoruz...

Denizli’yi izlemeyi sürdüreceğiz...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 17.06.2009

KARKAMIŞ'DAKİ MAYINLAR ELLE TEMİZLENECEK





Karkamış İlçesi'nde yer alan tarihi SİT alanındaki mayınların temizlenmesiyle ilgili ihale yapılacak. Türkiye bir ilk olacak bu ihale 24 Temmuz 2009'da yapılacak. Kültür ve Turizm İl Müdürü Salih Efiloğlu, “Bu alanda yapılacak olan mayın temizleme işi kesinlikle el ile yapılacak, hiçbir şekilde makineyle temizleme işi yaptırılmayacak. Sökülen mayınlar sit alanı dışında, çevreye zarar vermeyecek şekilde, gerekli güvenlik tedbirleri alınmış, ilgili birimler nezaretinde imha merkezlerinde imha edilecektir" dedi.

 

Efiloğlu, yaptığı açıklamada, Karkamış Antik Kenti alanında bulunan 663 bin 800 metrekare mayınlı alanın, mayından elle temizleme hizmeti işini yaptırılacağını belirtti. İhalenin, 24 Temmuz 2009 tarihinde saat 10.00'da Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünde ''açık ihale usulü'' ile yapılacağını ifade eden Efiloğlu, “Bu alanda yapılacak olan mayın temizleme işi hiçbir şekilde yer altında ve yer üstündeki tarihi dokuya ve tabiat varlıklarına, ekolojik yapıya zarar vermeyecek şekilde yürütülecektir. İhale şartnamesinin ilgili maddelerinde mayın temizleme işinde kimlerin çalıştırılabileceği, hangi tedbirleri alacakları, temizleme işinin nasıl yapılacağı bütün detaylarıyla açıklanmış, yüklenici firmaya yükümlülükler getirilmiştir" diye konuştu.

 

“Sökülen mayınlar SİT alanı dışında, çevreye zarar vermeyecek şekilde, gerekli güvenlik tedbirleri alınmış, ilgili birimler nezaretinde imha merkezlerinde imha edilecektir" diyen Efiloğlu, “Mayın temizleme işi sürecinde arkeolog ve sanat tarihçisi çalıştırma zorunluluğu getirilmiştir. Ayrıca, mayın temizleme süreci başladığı andan itibaren müzemizden de yeterli sayıda arkeolog ve sanat tarihçisi kontrol elemanı olarak görevlendirilecektir. Her aşaması kontrol edilecek, kayıt altına alınacaktır" dedi. Efiloğlu, mayından temizlenen alanda arkeolojik çalışmalar başlatılmadan önce bu alanda çalışacak bütün personele mayınla ilgili eğitim verilmesinin zorunlu hale getirildiğini de vurguladı.

 

Yaptırılmak istenen işin tarihi alanda mayın temizleme işi olduğunu ve bunun Türkiye'de bir ilk olduğuna dikkati çeken Efiloğlu, “Konuya bugüne kadar ilgi göstermeyen bir kısım akademik çevrelerin ihale aşamasında konuyu araştırmadan, bilgi edinmeden, temizleme işinin hangi kriterlere yapılacağı hususunda bilgi edinme zahmetine girmeden kamuoyuna yanlış bilgi vermelerini anlamış değiliz. Bizim gayemiz Anadolu ve dünya medeniyetinde çok önemli bir yer alan Karkamış tarihi SİT alanını mayınlardan temizleyerek, arkeolojik kazı çalışmalarına başlayacak hale getirmek, kültür ve turizm hayatımıza kazandırmaktır" dedi.

 

İhale, 24 Temmuz 2009 tarihinde saat 10.00'da Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünde ''açık ihale usulü'' ile yapılacak. Yer tesliminden itibaren 300 günlük süreyi kapsayacak olan işin ihalesine yerli ve yabancı tüm firmalar katılabilecek. Ancak ihalede yerli istekliler lehine yüzde 15 oranında fiyat avantajı uygulanacak. Katılımcılar ihaleye ait şartnameyi bedel ödeyerek müdürlükten temin edebilecekler.

Gaziantep 27 Gazetesi, 17.06.2009

KALE DEĞER KAZANDI

 

 

Gaziantep Kalesi ve çevresinde yapılan restorasyonların ardından kale ve çevresi turizm merkezi haline geldi. Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, tarihi eserlerin, gelecek nesillere aktarılacak en büyük emanet olması gerektiğini ve tarihi mekanların turizme kazandırılması gerektiğini söyledi.

Başkan Güzelbey, Gaziantep'in yeni açılımlara ihtiyacı olduğunu ve sanayi gelirlerinden aldığı kadar turizmden de pay alınabileceğini de ifade ederek, "Göreve geldiğimiz günden itibaren tarihi mekanlarımızın yeniden turizme kazandırılması için çalışmalarımıza başladık. Günümüzde Kale şehirlerin merkezidir, yani kalbidir. Biz de şehrin kalbini yeniden canlandırmak için çalışmalarımıza kale ve çevresinden başladık" dedi.

 

“Büyükşehir Belediyesi olarak, tarihi mirasımızı yaşatmak, geleneksel sanat, zanaat, kültür zenginliklerimizi daha nezih bir ortamda yaşatmak ve tanıtmak adına yeni projeler üreterek bunları hayata geçirdik" diyen Güzelbey, “Koruma çalışmalarında öncelikle kültür varlıklarının korunması ve yaşatılması ile toplumun konuya duyarlı hale gelmesi ve bölgenin turizm potansiyelinin arttırılmasını amaçladık. Bu bağlamda gerek AB gerekse kendi öz kaynaklarımızdan finanse ettiğimiz çalışmalarla başta Kale Çevresi, Naip Hamamı, Kır Kahvesi, Butik Otel, Bakırcılar Çarşısı gibi bir çok yapının restorasyonunu tamamlayarak gelecek nesillere ve insanlığa kazandırılmasını sağladık" şeklinde konuştu.

Gaziantep 27 Gazetesi, 17.06.2009

TARİHİ ÇINARI DENİZ SUYU KURUTUYOR

 

Atatürk’ün zamanında bir dalının kesilmemesi için uğruna köşkü kaydırdığı, Yalova’daki asırlık çınar ağacının kurtarılması için harekete geçildi. Yalova Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü arazileri içinde yer alan Yürüyen Köşk’ün yanındaki asırlık çınar, Yalova İl Koordinasyon Kurulunda gündeme geldi. Toplantıda söz alan Enstitü Müdürü Dr. Emin Ergun, çınar ağacının tedavi ve bakıma ihtiyacı olduğunu belirterek, “Çınarın durumunu hiç iyi görmüyorum. Mutlak suretle bir an önce çınar ağacına tedavi yapılmalı” dedi. Bursa Orman Bölge Müdürü Ali Girgin de çınar ağacının bulunduğu konum itibariyle, köklerinin tuzlu suya maruz kalma ihtimalinin olduğunu belirtti. Girgin, kurumlarının bünyesinde uzman personel bulunduğunu, ağaçla ilgilenebileceklerini kaydetti. Yalova Valisi Mehmet Ersoy da bunun çok önemli bir konu olduğunu belirterek, “O ağaç, Ata’mızın bize en büyük armağanlarından biri. Bir an önce belediyemiz ve ilgili kurumlar konunun üzerine eğilsin” talimatını verdi.

Türkiye Gazetesi, 17.06.2009

GÜNAY: KULELİ MÜZE OLABİLİR





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kamunun geçmişte en prestijli yerleri aldığını, bu durumun yeniden değerlendirilmesi görüşünde olduğunu söyledi. Türkmenistan’da Avaza Turizm Bölgesi’nin açılış törenine giderken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Günay, “Kamu geçmişte en prestijli yerleri almış. Buna yeniden bakalım diyorum. Bu saatten sonra kamu misafirhanesi mi kalmış? Binalar için hiç kıskançlık göstermemeliyiz” diye konuştu.


Bu kapsamda İstanbul’daki Kuleli Askeri Lisesi’nin binasının müze olabileceğini belirten Günay, “Genelkurmay’dan tescilli yapıları istedim. Prensipte anlaştık” dedi.

Kıyılar üzerindeki tasarrufun belediyelerden alınarak merkezi yönetime devredilmesi konusunda değerlendirmelerde bulunan Günay şunları söyledi:
Sahil kasabalarında her seçimde rant kavgası oluyor. Her belediye kafasına göre imar yetkisi kullanıyor. Sahillere betonlaşma ve yoğunluk kriterleri koyacağız. Kaçak katları yıkma yetkisi bizde olacak.”
Türkiye’de turizm potansiyeli olan yerlere yapılaşma kriteri getireceklerini belirten Günay, “Buna yaylalar da dahil” dedi.


Krizde kendileri için teşvik paketi hazırlanmamasını eleştiren turizmcilerin haklı olduğunu vurgulayan Günay şöyle konuştu:
“Bu paketin hazırlanması, Bakanlar Kurulu değişikliği nedeniyle uzadı. Ay sonuna kadar netleşir. Ancak geri kalmış bölgelere yatırım yapan turizmciler son çıkan teşvik paketinden de yararlanabilir.”

Ankara’da Atatürk Kültür Merkezi alanına Paris’teki Louvre ayarında bir müze yapmak istediklerini belirten Günay, “Eylülde bir proje yarışması düzenleyeceğiz” dedi. 40 bin metrekarelik alana sahip olması planlanan müzeyle ilgili bilgi veren Günay şunları söyledi:
“Buraya ancak bir haftada gezilebilecek şekilde Türkiye’nin en büyük müzesini yapmak istiyoruz. Galeriler yatay olarak tematik, dikey olarak da kronolojik şekilde tasarlanacak. Adı da Türkiye Uygarlıklar Müzesi olabilir.”


İstanbul’da da Sultanahmet bölgesini yeniden planladıklarını, Arkeoloji Müzesi’nin sergilemede yetersiz kaldığını, Darphane binasının da Arkeoloji Müzesi’ne dahil edileceğini anlatan Günay şöyle dedi:
“Böylece Arkeoloji Müzesi’nin teşhir alanı 20 bin metrekare çıkacak. Uygulama düğmesine basmanın eşiğindeyiz. İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’na bakan Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü binası, adliye binası var. Adliye binası oradan kalktığında orası yeni bir kamu dairesi olmasın. Ya yıkmalıyız, arkeolojik bir park varsa çıkmalı ya da orasını müze yapmalıyız. Örneğin Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü binasını da butik otel yapabiliriz.”


Herkesin oturduğu yerin Türkiye için çok daha nitelikli değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini tartması gerektiğini kaydeden Günay, “Ankara’daki makam binamız, Resim Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi gibi özel bir bina. Taşınabileceğim bir bina bulabilirsem, oturduğum binayı müze yapma niyetindeyim” şeklinde konuştu.


Günay, Troya Müzesi kurmak için de uluslararası bir yarışma açacaklarını bildirdi.

Milliyet, Haber: Ebru Sungur, 17.06.2009

ROMA ORDUGAHINA AİT KALINTILAR BULUNDU

 

Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da bir tramvay hattı inşaatı sırasında Romalılara ait bir ordugahın kalıntıları bulundu.

 

Politika gazetesindeki habere göre, Belgrad Arkeoloji Enstitüsü'nün araştırmalardan sorumlu yetkilisi Stefan Pop Laziç, "Binalara ait temeller, lejyonerlere ait barakalar, subaylara tahsis edilen binalar ve depo kalıntıları bulduk" dedi.

Laziç, arkeologların İmparator Flavius dönemine ait olduğu belirtilen ordugahın içinde 4'üncü yüzyıla ait bir yol bulduklarını da belirtti.

Romalıların Belgrad'daki varlıkları biliniyor. 1'inci yüzyıldan 5'inci yüzyıla kadar bölgede yaşayan Romalıların bu döneme ait çok sayıda eser bıraktığı, ancak finansman sıkıntısı nedeniyle kazı yapılamadığı için arkeolojik alanların yağmalandığı ifade ediliyor.

Cnn Türk, 16.06.2009

'VAHŞİ BARBARLAR' ROMALILARI NASIL YENDİ?





Cermen kavimleri, bundan tam iki bin yıl önce Arminius olarak da bilinen Cermen lideri Hermann’ın öncülüğünde, Romalı komutan Varus önderliğindeki Romalı istilacılara karşı bir ayaklanma başlattı.

Tarihe Varus Savaşı olarak geçen savaşta Roma ordusunu büyük bir yenilgiye uğratan Cermenler’in bu zaferinin iki bininci yıldönümü dolayısıyla Almanya’nın Detmold kentinde pek çok etkinlik düzenleniyor.

Roma İmparatorluğu hakkında pek çok tarihi bulgu mevcutken, Cermenler hakkında hala çok az şey biliniyor.

Teutoburger Ormanları'nda meydana gelen savaş tam üç gün sürdü. Romalılar’ın, Cermenlerin lideri Hermann’a karşı verdiği savaşta binlerce Roma askeri hayatını kaybetti.

Gördüğü manzaraya dayanamayan Romalı komutan Varus, askerlerinin cesetleri arasında intihar etti. "Vahşi barbarlar" adlandırılan Cermenler imkansızı başarmıştı.






Tarihçi ve Arkeolog Miachael Zelle, bilinenin aksine bu savaşın Alman tarihi bakımından bir dönüm noktası olarak nitelendirilemeyeceğini söylüyor.

Zelle, “Cermenler, Alman olmadıkları için bu savaş Alman tarihi açısından büyük bir olay olarak değerlendirilemez. Bu bakımdan Alman tarihinde hiçbir zaman bir büyük dönüm noktası meydana gelmedi" diyor.

Peki Alman değillerse, Cermenler kimdi? Cermen halkı, kendisini hiçbir zaman "Cermen" olarak tanımlamadı.

Bu niteleme Roma İmparatoru Sezar’a dayanıyor. Sezar, Ren Nehri’nin sol tarafında kalan kavimleri Keltler, sağ tarafında kalan kavimleri ise Cermenler şeklinde isimlendirmişti.






Tarihçi Michael Zelle, Varus Savaşı’nın meydana geldiği dönemde "Cermenler" diye bütünlük içerisinde bir halkın varlığından söz edilemeyeceğini belirtiyor.

Uzman, “bu, Romalıları da ilgilendiren bir konuydu, Cermen kavimleri arasında katı bir siyasi yapı yoktu. Birbirini takip eden bu kavimler Romalılara da bölgedeki köyleri etki alanına alma konusunda zorluk çıkarıyordu. Yol üstündeki beş köy Romalıların kontrolüne girmeyi kabul etse bile 10 kilometre ilerideki başka bir köy tamamen farklı bir görüşteydi" şeklinde konuşuyor.

Yani bundan iki bin yıl önce her Cermen köyü özerkti. Köyler arasında ne mal takası ne de yazılı bir bilgi alışverişi yapılıyordu.

Bunların yerine ise sürekli bir savaş hakimdi. Bu nedenle, Hermann’ın kendi kavmine komşu olan bütün kavimleri birleştirerek Romalı istilacılara karşı bir ayaklanma başlatmış olması bugün bile hayret uyandırıyor.





Varus Savaşı’nın iki bininci yılı dolayısıyla açılan Detmold Eyalet Müzesi'ndeki “Mitler” sergisinin küratörü Elke Treude, Cermenlerin dış görünüşünü şöyle anlatıyor:

“Kıyafetlere gelince, uzun pantolonlar giyiyorlardı. Bu Romalılar için oldukça sıra dışıydı, Romalılar tunik ya da toga giyiyorlardı, pantolonlarla resmettikleri ise her zaman barbarlardı.”

Uzmanlar Cermenler'in uzun boylu, sarışın, güçlü kuvvetli olduğu ve saf ırk olma özelliği taşıdığı gibi iddiaların birer söylenceden ibaret olduğunu belirtiyor.

Tarihçi ve arkeolog Michael Zelle şöyle konuşuyor: “Cermenlerin saf bir etnik grup olduğuna ve Hitler döneminde sanıldığı gibi başka hiçbir etnik kökenle karışmadığına inanmak zor.”

Cnn Türk, Kaynak: Deutsche Welle, 16.06.2009

FATİH'İN İDRARI TADILDI, DİYABET OLDUĞU ANLAŞILDI

 

Fatih Sultan Mehmet'in diyabet olduğunu bir İngiliz, Fatih'in idrarının tadına bakarak anladı.

İstanbul'a ilk defa idrarda şeker arama metodu 1861'de girmiş. Daha önce tadından bakılıyordu. İdrarın şekerli bir tadı vardı, tadından anlıyorlardı. Fatih'in idrarına parmak batırıp tadına bakan ve diyabet olduğunu anlayan kişi bir İngiliz'di. Doktor olmayan şahıs acaba ne özelliği var diye Fatih'in idrarına parmağına batırıp diline dokundurup "Aaa tatlı" diye söylediği tarihi kaynaklarda var.


Diyabetin genellikle genetik olduğunu aktaran Prof. Hatemi, "Diyabet enflasyona benzer en sonunda IMF'ye teslim olursunuz"

Tarihteki diyabetlileri açıklayan Prof.Dr. Hüsrev Hatemi: "Diyabet enflasyon hikayesidir. Paranın alım gücünün düştüğünü gören Merkez Bankası'nın para basması, pankreasın fazla insülin ve emisyonu artırması gibidir. Kemal Derviş tipi ilaçlar yetmezse IMF'den yani dışarıdan insülin kredisi alınır" diyor.

Tarih boyunca kan şekerine bakılmıyordu ama çeşitli gözlemlerle diyebilir ki Fatih Sultan Mehmet diyabetti. Yavuz Sultan Selim, Sultan Reşat da diyabetikti. Ama hiçbiri ilaç kullanamazdı Sultan Reşat da insüline karşı ilaç bulunduğu devirde yaşamıyordu. Fatih'ten Sultan Reşat'a kadar geçen 400-500 senede bütün insanlık ilaçsızdı. 1921'de insülinin keşfedildi. İnsülin bulununca çare bulunmuş oldu. 1930: "Bir ilaç çıkmış" sözlerinin bırakılıp ilacın kullanılmaya başlandığı yıl. Bütün dünya 50'li yıllara kadar ağızdan ilaç bulamamıştı. Herkese mecburi insülin verildi. Bu zorunluluktan pankreasa insülin salgılatma emri veren ilaçların bulunması, ağızdan insülin salgılatan ilaçların bulunması büyük bir rahatlama sağladı.

Haber Ekspres, 16.06.2009

ÇATALHÖYÜK BULUNTULARINA LABORATUAR İNCELEMESİ





İnsanoğlunun bilinen en eski toplu yerleşim yerlerinden olan ve Neolitik dönemde sanat eseri sayılan duvar resimlerinin bulunduğu Çatalhöyük'te bu yıl çalışmalar, elde edilen bulguların, laboratuar ortamında incelenmesiyle başlayacak.

 

Neolitik dönem yerleşim yeri olan ve 9 bin yıllık geçmişi bulunan Konya'nın Çumra İlçesindeki Çatalhöyük'te, İngiliz arkeolog Profesör Ian Hodder başkanlığında 1993 yılından bu yana süren kazı çalışmalarında bu yıl, Neolitik dönemle ilgili, arkeolojik çevrelerce büyük merak uyandıran bilgilere ulaşılması planlanıyor.

Kazı başkan yardımcısı Shahina Farid, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bugüne kadar kazı çalışmalarından elde edilen bulguların kitap haline getirildiğini belirtti.

Kazı alanında ortaya çıkarılan, kemik, heykelcikler ve çömlek gibi bulguların kabaca incelendiğini ifade eden Farid, şunları kaydetti:

"Türkiye, ABD ve İngiltere başta olmak üzere farklı ülkelerin üniversitelerinden 40 kadar görevli bu yılki çalışmalarda görev alacak. Çalışmalar, önümüzdeki haftadan itibaren başlıyor. İlk olarak 6 hafta boyunca, bugüne kadar elde edilen bulgular, laboratuar ortamında detaylı şekilde incelenecek.

Sonraki 6 haftada ise kazı çalışmaları başlayacak ve yeni ipuçları bulmak için çaba harcayacağız. Laboratuar çalışmalarında, özellikle çene kemiklerindeki dişler üzerinde yoğunlaşılacak, o dönem insanlarının daha çok ne tür yiyecekler tükettikleri ve yaşam koşulları hakkında daha ayrıntılı bilgiler ortaya çıkacak."

Farid, Çatalhöyük'teki insanların tarlalarda çalıştıklarını bildiklerini vurgulayarak, "Kazı alanındaki binamızda, Boeing ve Shell firmasının desteğiyle çok detaylı analizler yapılabilen laboratuarlar kuruldu. Bu laboratuarlarda, buluntu kemiklerin kalınlıklarını ölçerek, bölgede yaşayan insanların, boylarını, iriliklerini, ne kadar zor şartlarda çalıştıklarını belirlemeye çalışacağız. Ayrıca, barındıkları yerin yakınındaki tarlalarda mı, yoksa uzaktaki bir tarlada mı çalıştıklarını tespitine yöneleceğiz" diye konuştu.

Kazı ekibinin Konya'ya gelmeye başladığını belirten Farid, 22 Haziran Pazartesi günü çalışmaların bu yılki bölümünün başlayacağını, ancak yaz döneminde gerçekleştirilen kazının yaklaşık 3 ay boyunca devam edeceğini sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 16.06.2009

ARTEMİS TAPINAĞI'NDA TÜRBE BULUNDU





Efes Antik Kenti kazıları kapsamında Artemis Tapınağı’nın bulunduğu alanda yapılan arkeolojik çalışmalar, Aydınoğlu Beyliği dönemine ait olduğu belirlenen bir türbeyi de gün yüzüne çıkardı.

Efes Kazıları kapsamında Artemis Tapınağı’nın bulunduğu alanda Vakıflar Genel Müdürlüğünün izniyle Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen İslami dönem eserleri kazıları, bir tarihi yapının daha gün ortaya çıkmasını sağladı.

Efes Kazıları Başkan Vekili Doç.Dr. Sabine Ladstatter, Artemis Tapınağı alanında yürütülen arkeolojik çalışmalarda, 14. yüzyıl sonu, 15. yüzyıl başına denk düşen tarih aralığında Aydınoğlu Beyliği dönemine ait olduğu düşünülen bir türbe bulunduğunu bildirdi.

Türbenin sonraki yıllarda Osmanlı döneminde de kullanım gördüğünün belirlendiğini bildiren Doç.Dr. Ladstatter, şunları söyledi:

"Kazı çalışmalarının gösterdiği sonuçlara göre, türbenin girişi batıda olup, mermer bir kapısı bulunmaktadır. Türbenin içerisinde çalışmalar sırasında iki ayrı mezar tespit edildi. Bu mezarlardan biri merkezde, bir diğeri ise türbenin iç cephe kuzeybatısındadır. Merkezdeki mezarın üzeri taşla örülmüş ve mezar taşı mermerden. Duvarın kuzeybatısındaki ikinci mezarın üzeri ise tuğla ile örülmüş ve zemine yerleştirilmiş. Türbenin etrafında bulunan mezar taşları ve mezarları örtmekte kullanılan taşlar, türbe etrafında bir mezarlık alanı olduğunu düşündürmektedir."

Doç.Dr. Ladstatter, çalışmalarda türbenin kim için yapılmış olduğu veya içinde yer alan mezarların kimlere ait olduğu konusunda henüz bir bilgiye ulaşamadıklarını söyledi.

Buna rağmen türbenin ve ortasındaki mezarın yapısına bakılarak, burasının saygın bir kişiye ait olduğunu düşündüklerini dile getiren Doç.Dr. Ladstatter, türbenin, yapılacak restorasyon çalışmalarının ardından Selçuk İlçesini bir arkeolojik park haline getirme hedefi doğrultusunda ziyarete açılmasının planlandığını belirtti.

Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Josel Eitler de, kazıda ortaya çıkarılan bulgular hakkında bilgi verdi.

Aydınoğulları Beyliği dönemine dayandığı tahmin edilen türbede, 2 adet mezarın yanı sıra abdest malzemeleri, tezgah, üzeri süslerle işlenmiş mermer taşlar, gül figürleri ve koruma amaçlı taş duvarların gün yüzüne çıkarıldığını belirten Eitler, 3 haftalık bir çalışma süresi olan kazı projesinin 3’te 2’lik kısmının sona erdiğini, alanda gelecek yıl restorasyona dönük daha büyük bir çalışma yapılmasının planlandığını sözlerine ekledi.

Radikal, 16.06.2009

HARRAN'A İLGİ ARTIYOR





Konik kubbeli evleriyle ünlü Şanlıurfa'nın Harran İlçesi'ni yılın 5 aylık döneminde yaklaşık 90 bin kişi ziyaret etti. Harran Kaymakamı Hasan Yaman, geçen yılın tamamında 170 bin civarında yerli ve yabancı turistin ilçedeki tarihi ve turistik mekanları ziyaret ettiğini belirtti.

Dünyanın ilk İslam üniversitesinin kalıntıları, Harran Kalesi, konik kubbeli evler, Firdevs Cami, Hayatı Harrani türbesi, Bazda Mağaraları gibi mekanların önemli bir turizm altyapısına sahip ilçede en çok ziyaret edilen yerler arasında yer aldığını anlatan Yaman, konaklama sorunu nedeniyle genellikle GAP turları kapsamında bölgeye gelen yerli ve yabancı turistlerin günübirlik ziyaretleri tercih ettiğini söyledi.

Sıcak bir iklim yapısına sahip olan bölgeye turistlerin genellikle ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde rağbet gösterdiğini dile getiren Yaman şu bilgileri verdi:

"İlçeyi 5 aylık dönemde yaklaşık 90 bin kişi ziyaret etti. Bunun büyük bölümünü yerli turistler oluşturuyor. Henüz haziran ayının ikinci haftasında olmamıza rağmen yoğun bir ziyaretçi trafiği olduğunu görüyoruz. Ancak yaz döneminde sıcağın da etkisiyle ziyaretçi sayısında azalma olabilir. Bu geçici durumu sonbaharda aşacağımızı ve turist kafilelerinin yeniden yoğun şekilde ilçemizi ziyaret edeceğini düşünüyoruz."

Kaymakam Hasan Yaman, yerli ve yabancı turistler için ilçede 29 yataklı bir motelin yanı sıra Kaymakamlık bünyesindeki 18 yataklı misafirhaneyi yaz aylarında kullanıma açtıklarını kaydetti.

Yaman, daha fazla turisti en iyi şekilde ağırlamak için konaklama tesisinin şart olduğunu, onun için de iş adamlarından ilçeye yatırım yapmasını beklediklerini ifade etti.
Habertürk, 16.06.2009

KALDIRDIĞI HEYKELİ ŞOV KIZLARIYLA AÇTI

 

Antalya Kemer Belediye Başkanı MHP’li Mustafa Gül, seçimlerden sonra kaldırdığı Aşk Yağmuru Heykeli’ni Kuğulu Park’a koydurdu. Başkan heykelin açılışını bu yıl 6’ncısı düzenlenen Altın Nar Festivali’ne katılan sanatçı ve şov kızlarıyla yaptı, sonra da onlarla poz verdi.

Kemer Belediye Başkanı Mustafa Gül, son günlerde tartışmalara neden olduktan sonra Kuğulu Park'a yerleştirilen 'Aşk Yağmuru' heykelinin açılışını gerçekleştirdi. Burada bir açıklama yapan Başkan Gül, "2004 yılında heykeltraş Zafer Sarı tarafından yapılan 'Aşk Yağmuru' adlı heykelin yerinin Kuğulu Park olduğunu, bu heykel ilk defa 2007 yılında açıldığında da söylemiştim. Bu heykelin yerinin çınarlı kavşak olmadığını her defasında ilettim. Seçimleri kazanıp göreve geldikten sonra da heykeli buraya taşıdık. Bizi bu olayın ardından sanat düşmanı ilan ettiler. Biz ise sanatçının yanında olduğumuzu heykelin açılışını sanatçı dostlarımızla birlikte yaparak gösterdik" diye konuştu.
Hürriyet, 16.06.2009

KİLİSE AÇILIMINA SAKIZ'DAN DESTEK

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Çeşme’deki tarihi Aya Haralambos Kilisesi’nin ibadete açılabileceği yönündeki açıklamasına, Yunanistan’ın Sakız Adası’ndan destek geldi.

Günay, 15 Nisan’da, Turizm Haftası’nın açılışı için geldiği Çeşme’de, restorasyonu yapılan tarihi kilisede düzenlenen törene katılmış, gazetecilerin, kilisenin ibate açılıp açılmayacağı sorusu üzerine, "Olabilir. Sakız Adası’ndaki camide cuma günü namaz kılabiliyorsak sorun yok" demişti.

Günay’ın bu demecine, Sakız Valisi Polidoros Lamprinoidis’den destek geldi. Lamprinoidis, "Çeşme’deki kilisenin, Sakız’daki üç camiden müze olan dışındaki ikisinden birinin ibadete açılması fikrine sıcak bakıyoruz" dedi ve şunları söyledi: "Bizdeki camilerden birinin ibadete açılması, Kültür Bakanlığı’nın inisiyatifinde. Bakanlık izin verirse böyle bir şeyin olmasını biz de isteriz. Çeşme’deki Aya Haralambos Kilisesi’nin de ibadete açılmasını, buradan insanların Çeşme’ye gidip ayine katılmalarını çok isteriz. Böylece hem Türk-Yunan dostluğu pekişir hem de bölge ekonomilerine de katkı sağlanmış olur."

Milliyet, 16.06.2009

AKP'Lİ BELEDİYENİN HEYKEL OPERASYONU

 

 

Kars’ta 29 Mart’ta göreve AKP’den seçilen Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş’un belediye önündeki 2 kadın heykelinden başka göğüsleri açık olan kadın heykelini de depoya kaldırttığı ortaya çıktı. Tarihi 12 Havariler Kilisesi’nin yanına konulan, üst kısmında 4 aslan kafası, alt kısmında da göğüsleri açık 4 kadın figürünün bulunduğu ve aslanların ağzında su fışkıran heykeli 2005 yılında gören AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hans- Jörg Kretchmer şaşırdı.

29 Mart seçimlerine CHP’den giren fakat kazanamayan Alibeyoğlu’nun kentte yerleştirdiği heykeller, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars’a gelişinden bir gün önce 12 Haziran’da kaidelerinden çıkarılarak Fen İşleri Müdürlüğü’ne ait depoya konuldu. Semt sakinleri heykellerin Başbakan Erdoğan’ın gelişinden bir gün önce gece yarısına doğru kaldırıldığını söyledi. Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, kadın heykeller konusunda şunları söyledi:

"Özellikle seçim sürecinde halkın heykellere karşı antipatisi olduğunu gördük. Birçok yerde de gündeme getirdiler. Bizim de programımızda vardı. Ama tesadüf oldu, Başbakanın geldiği günlere rastladı. Başka yerlerdeki heykelleri de gözden geçireceğiz. Kaz heykelinin yerinin bile çok doğru olmadığı kanaatindeyim. Heykelleri Kars kamuoyunun tepkisini çekmeyecek, daha hoş görüntülü yerlerde kullanacağız."
Vatan, 16.06.2009

TARİHİ ESER MÜSTEHCEN BULUNDU

 

Uşak Valiliği protokol girişine asılan afişte yer alan tarihi eser üzerindeki erkek figürünün cinsel organı, müstehcen olduğu gerekçesiyle sansürlendi. Edinilen bilgiye göre, Karun Hazineleri’nin en değerli parçaları arasında gösterilen Yonca Ağızlı Gümüş Sürahi’nin fotoğrafı afiş haline getirilerek Uşak Valiliği protokol giriş bölümüne asıldı. “Uşak Müzesi” yazan afişte, tarihi eserin üzerindeki çıplak erkek figürünün cinsel organının üzerine çarpı işareti konuldu.

Daha önce Türkiye’de sergilenen en iyi parçalar eserler arasında gösterilen sürahinin, MÖ 7. yüzyılda Lidyalılar tarafından yapıldığı, erkekliğin gücünü simgeleyen eserdeki çıplak erkek figürünün ayaklarının altında koç, kollarında da iki aslan bulunduğu belirtildi. Eser, 1996 yılında ABD’deki Metropolitan Müzesi’nden alınarak Türkiye’ye getirilmiş ve Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmeye başlanmıştı. Uşak Valiliği’nden sansürle ilgili açıklama yapılmazken eserin bir fotoğrafının, Uşak Kültürel Değerler Yapı Envanteri kitabının kapağında ve iç kısmında orijinal haliyle yer aldığı bildirildi.

Cumhuriyet, 16.06.2009

SELİMİYE UNESCO LİSTESİ'NE GİRECEK





Edirne'de bulunan Selimiye Camii ve çevresi Dünya Kültür Mirası Listesi'ne girmeye hazır. Osmanlı döneminin en önemli mimari yapılarından biri olan ve Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Selimiye dünya markası olma yolunda. Edirne Belediyesi tarafından iki yıldan bu yana sürdürülen çalışmalarda son aşamaya gelindi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile UNESCO'nun istediği bütün şartların gereği en ince ayrıntısına kadar yerine getiriliyor.

Bu kapsamda Selimiye Camii ve çevresinde bulunan diğer tarihi eserler, ağaç ve bitki türleri envanteri çıkarıldı. Bölgenin yeraltı ve yer üstü özelliklerini belirten ayrıntılı rapor hazırlandı. Son olarak Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü alanda bulunan ağaç türlerini belirleyerek numaralandırmasını yaptı. Bütün ayrıntıların dikkate alındığı çalışmalar tamamlanarak bir dosya haline getirilip Kültür ve Turizm Bakanlığı aracılığı ile UNESCO'ya gönderecek. Dosya'nın Eylül ayında UNESCO tarafından değerlendirmeye alınması bekleniyor.

Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Namık Kemal Döleneken, Selimiye ve çevresinin Dünya Kültür Mirası Listesi'ne girmesi için iki yıldan beri hazırlık yaptıklarını söyledi.

Çalışmaların son aşamaya geldiğini kaydeden Döleneken, daha önce listeye alınan eserin sadece kendi özelliklerinin dikkate alındığını, ancak bundan sonra eserle birlikte çevresinin de dikkate alınacağını ifade etti.

Döleneken, "Bir eserin listeye alınması için gerekli çalışmalar en ince ayrıntısına kadar yapılıyor. UNESCO'ya başvuru sırasında herhangi bir eseri tek başına götüremiyorsun. Selimiye elbette çok önemli bir yapıdır. Ancak UNESCO'nun kuralı gereği eserin çevresinde bulunan her şeyin belirtildiği bir dosyanın hazırlanması gerekiyor. Bu nedenle çalışma sırasında alandaki bütün binalar, ağaçlar yani bu bölgede ne varsa bütün hepsinin belirtilmesi lazım. Bunun için bölgede ne varsa hepsinin envanteri çıkartılıyor. Sadece toprağın üzerindeki değil altındakinin de envanteri çıkarılıyor. Alt yapı olarak ne var, hangi kurumun ne tür tesisatı var. Nereden geçiyor. Nerede trafo var, nerede telekomünikasyon ile ilgili noktalar var. Bunların hepsi tek tek tespit ediliyor. Bunların hem paftaları hem de bilgileri dosyaya konuluyor. Bu kadar ayrıntılı ve ciddi bir rapor" dedi.

Hazırlıkların tamamlanma aşamasına geldiğini anlatan Namık Kemal Döleneken, "Raporumuzu Ağustos ayında bitirip Kültür ve Turizm Bakanlığı'na göndereceğiz. Bakanlık da dosyayı UNESCO'ya gönderecek" diye konuştu.

Edirne'nin Dünya Kültür Mirası Listesine alınacak alanı Selimiye'nin arkasındaki Taşodalar, Saray Hamamı'ndan başlayarak Üç şerefeli camii, Sokullu Hamamı, Mekedonya Kulesi, Alipaşa Çarşısı, Kervansaray, Eski Camii, Halk Eğitim Müdürlüğü'nün bulunduğu alanı kapsıyor.
Habertürk, 16.06.2009

ODA TV 2010'UN ŞİFRESİNİ ÇÖZDÜ





Hükümetin bir süredir kullandığı “İstanbul Avrupa 2010 Kültür Başkentleri’nden biri oldu” ifadeleri için çalışmalar devam ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere, ilçe belediyeleri, müzeler, kültür bakanlığı yetkilileri, üniversitelerin güzel sanatlar bölümünden akademisyenler bir araya gelip İstanbul’a “2010 Avrupa Kültür Başkenti” imajları tasarlıyor. İstanbul’u “yabancı sermaye için çekim merkezi” haline getirmeye çabalıyor.

 

Oda.tv'de yer alan haberde tasarımcıların 2010 çalışmalarına dikkat çekilmiş. Devasa bir reklam kampanyasının devam ettiği belirtilen haberde her reklamda olduğu gibi, burada da yaratılan imaj, gerçeklikten çok, o mala ilişkin  hayalleri, beklentileri, iddiaları yansıttığı hatırlatılarak 2010 projesinin son reklamı eleştirilmiş.

"Bu dev kadronun yurtdışı kampanyası için hazırladığı son afişin başlığı şu: “Meet the Roots of Fun.” Yabancıları, 2010 yılında İstanbul’a eğlencenin, zevk-ü sefanın kökleriyle buluşmaya çağırıyor. Alt metinde, Türkçe anlamıyla, “bu toprağın insanları her zaman eğlenmenin en iyi yollarını bildiler. Eğlencenin başkentine büyüleyici bir yolculuk yapın ve Eğlence İmparatorluğu’nun torunlarının bu mirası nasıl sürdürdüğüne tanık olun.”

 

"Bu mirası anlatmak üzere, en son afiş tasarımlarında Osmanlı atalarımızı resmetmeye karar vermişler. Herhalde Osmanlı’yı savaşçı ve fetihçi bir imparatorluk olarak biliyordunuz. Batılılar da öyle sanıyorlardı. Ama resmi yetkililer ile iyi para aldıklarını umduğumuz tasarımcıların, reklamcıların oluşturdukları Osmanlı imajı, çok farklı. Kafalarındaki ve hayallerindeki Osmanlı, Ortaçağ Avrupasında Doğu’yu develer ve cariyelerle tanımlayan oryantalist eserler gibi."

 

"İstanbul 2010'un yurtdışı tanıtımı için hazırlanan yukarıda gördüğünüz afişte, Osmanlı’yı tam bir sefa ayininde görüyoruz. Çalgıcılar, oynak dansözler, çıplak cariyeler, itaatkar köleler, güreş tutan erkekler, güreşçilere doğru bakan saray oğlanı giysili bir başka “parlak” erkek ve en sonda cariyesinin köpüklü bira sunduğu padişah, geçmişle bugünü anlatan bu sefa ayininin bize ait unsurları olarak tasvir edilmiş. En solda, bu şehvet ortamına hışımla dalmış bir Avrupalı şövalye dikkati çekiyor. Sefa sahnesindeki tek başı dik karakter. Silahlı, belli ki savaşmaya gelmiş. Karşısında, İstanbul’u bir fahişe misali zevk vaat ederken buluyor."

Oda.tv'nin "İşte Yeni Osmanlıcılık" başlığıyla verdiği haberde kampanyayı yürüten yandaş ve cahil reklamcılar eleştiriliyor: "Osmanlı haremi için bile son derece aşağılık bir üslupla, eşcinsellik, zevk ve fuhuş imalarıyla, bu Avrupalı şövalyeyi “barışa” cezbedebileceğini düşünüyor. Medeniyetler buluşmasında bize düşen rolü öğreniyoruz."

 

Haberin devamı şu şekilde:
"Bu, AKP’li belediyenin gurur duyduğu kampanyanın, onca sponsorun önünden geçerek üretilen imajı. Bir Cumhuriyet dönemi, iki yüz yıllık koskoca bir ülke ve yeni insan yaratma mücadelesi, bu mücadelede yaratılan yapıtlar, tarih, birikim; bunların hiçbiri yok.

 

Bunlar yerine, Osmanlı var. Üstelik kadınların cariye ve dansöz, erkeklerin çalgıcı, güreşçi ya da “parlak” oğlan olduğu, zevkle vecd halinde bir “Yeni Osmanlı” var. AKP döneminde, bu ataların mirasçısı olduğumuzu öğreniyoruz. Demek, kafalarındaki Osmanlı imajı ve Türkiye temennisi bu.

Bazen ülkemizin bu “ılımlı İslamcı” tayfasının elinde İran olmasından korkuluyor. Hayır, İran Mollaları, kendi medeniyetlerine bu kadar saygısızca yaklaşmamış, onu bir turistik mal haline getirmek üzere böyle rezilce çarpıtmamışlardı.

 

AKP dönemi İslamı’nın farklı bir anlayışa sahip olduğu burada bir kez daha görülüyor. Yoksul mahallelerine tarikat ve taassub salgılarken, Batılı şövalyeleri zengin kent merkezlerindeki zev-ü sefaya davet ediyorlar.

 

Belki de daha çarpıcı nokta, bu Yeni Osmanlı’yı yalnız AKP’li “ılımlı İslamcıların” değil, basbayağı eğitimli kadroların, bir akademisyen, reklamcı tayfasının da mideleri bulanmadan üretebilmiş olması.

 

İster istemez insanın aklına şu soru geliyor: Bu afişe bakarak Avrupa Kültür Başkenti’ne hevesle gelecek bir bol paralı “yatırımcı”, cariye, oğlan ve sert erkekler aramaya başlayıp huzursuzlanırsa Kadir Topbaş ne yapacak?"

Haber Sol, 16.06.2009

ILISU YA YAPILACAK YA YAPILACAK





“Yeni Hasankeyf’in temelleri 30 Temmuz’da atılacak. ‘Tarihi korumaya çalışanlar’ bugüne kadar ne yaptı, bir yeri mi tamir etti? Beş kuruş faydası yok bu insanların. Laf laf laf...” diye eleştiren Eroğlu, Hasankeyf’in kurtulması için imza veren Orhan Gencebay, Tarkan ve Orhan Pamuk’u ise eleştirilerin dışında bıraktı: “Onlar iyi niyetli.”


Tarihi Hasankeyf’i sular altında bırakacağı gerekçesiyle yıllardır tartışma konusu olan ‘Ilısu Barajı’ için Avusturya, Almanya ve İsviçre’deki üç kredi kuruluşu kredi sağlayacaktı. Ancak bu üç ülke, kredi için Türkiye’nin önüne 153 kriter koymuş (biyolojik çeşitlilik araştırması, tarihi eserlerin planını çıkarılması, barajdan etkilenecek insanlarla istimlak koşulları konusunda anlaşma gibi...) ve Aralık 2008’e kadar da tarih vermişti. Aralık 2008 geldiğinde ‘kriterlerin yerine getirilmediği’ belirtilerek kredi askıya alındı. Türkiye’ye ek süre verildi. Ek süre 6 Temmuz’da doluyor. Ek sürenin dolmasına kısa süre kala hükümetin Ilısu konusunda atağa geçtiği anlaşıldı.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 10 Haziran Çarşamba yapılan toplantıda, Hasankeyflilerin taşınacağı ‘Yeni Hasankeyf’ için 30 Temmuz’da temel atılma kararı alındı.
Radikal’in sorularını yanıtlayan Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu, 6 Temmuz’a kadar bekleyeceklerini ancak gerekirse öz kaynakları kullanarak barajı yapacaklarını açıkladı:
“Daha hiçbir faaliyete başlanmadan ‘Kriterler yerine getirilmeli’ denildi. Ancak avans verilmedi. Avans verilince de süre bitti. 2008’de krediyi askıya aldılar. 6 Temmuz’da üç kredi kuruluşunun son kararı açıklaması gerekiyor. Açıklamazsa iyi niyetli olmadıklarını düşüneceğiz. Kredi alınmazsa bile baraj kendi öz kaynaklarımızla yapılacak.”


Eroğlu, Hasankeyf’te baraj yapımına karşı olanları da sert bir dille eleştirdi: “Beş kuruş faydası yok bu insanların. Zeynel Abidin Türbesi var, onu mu tamir ettiler? Artuklu Köprüsü’nü mü onardılar? Hep laf, laf, laf... Yaygara yapanların maksadı başka. Atatürk Barajı için de bu yaygaralar yapılmıştı.”


Orhan Gencebay ve Tarkan’ın ardından Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk da ‘Hasankeyf Yok Olmasın’ kampanyası için imza atmıştı. Eroğlu, onları ‘yaygaracı’lardan ayırdı: “Aslında Hasankeyf’i korumaya çalışıyorlar. Tabii ki iyi niyetli bir hareket. Biz yeterince bu insanları bilgilendiremedik.”

Bölgedeki tarihi eserlerin korunacağını, bunun için 25 milyon avro ayrıldığını belirten Eroğlu, Hasankeyf’le şu anda turist gelmediğini, ama projeyle birlikte bölgenin turistik çekim merkezi olacağını düşünüyor:
“Burası yeni Hasankeyf’e birlikte cazibe merkezi haline gelecek. Asıl turisti baraj yapıldıktan sonra göreceksiniz. Başbakan bile Yeni Hasankeyf’in son halini görünce inanamadı.”

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 16.06.2009


******


HASANKEYF İÇİN DUYARLILIK ÇAĞRISI

 

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi Üyesi Diren Özkan, Ilısu Barajı ile sadece tarihin değil, aynı zamanda kültürlerin de yok olacağına işaret ederek, 12 bin yıllık tarihe sahip bir yerin sular altında kalmaması için bütün sivil toplum örgütlerini; aydın, yazar ve sanatçıları, seçilmişler ve akademisyenleri duyarlılığa çağırdı.


Özkan, barajın yapımı için Türkiye’ye kredi veren ülkelerin, 6 Temmuz’a kadar Türkiye’ye tanıdıkları süre sonunda, kendi prestijlerinin yıkılmaması adına bu barajdan tamamen geri çekilmelerini istedi.


Ulusal ve uluslararası platformda gerçekleştirilen birçok kampanya ve Türkiye’nin 153 şartı yerine getirmemesinden kaynaklı baraja desteğin 180 günlük süre ile askıya alındığını ve bu sürenin 6 Temmuz itibariyle dolacağını hatırlatan Özkan, “Bu süreye kadar Hasankeyf’te yapacağımız sivil itaatsizlik eylemleri olacak. Aynı zamanda kredi veren hükümetlere barajdan geri çekilmelerini talep eden mektuplar yollayacağız. Bu süre dolana kadar mücadelemizi susmadan sürdüreceğiz” dedi.

Evrensel, 16.06.2009

VAKIF CAMİLERİ 2010 İÇİN HAZIRLANACAK

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul'daki 23 camide eleman yetersizliği nedeniyle güvenlik ve temizlik hizmetlerine ihtiyaç duyulduğu gerekçesiyle sunulan rapor, dün Büyükşehir Belediyesi Meclisi'nden onay aldı. İmzalanacak protokole göre; Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Yeni Cami ve Ortaköy Camisi'nin de aralarında bulunduğu İstanbul'daki 23 Selatin (Sultanlar) camisinin tüm masrafları Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanacak.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 15.06.2009

SİMENA KALESİ'NE TAHTA MERDİVEN

 

Demre’nin Üçağız Köyü'ne bağlı Kaleköy mahallesindeki Simena Antik Kenti’ne artık merdivenle çıkılabilecek.

40 metre yükseklikteki antik yerleşime geçmişte kayalıklardan tırmanılarak ulaşılıyordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimiyle 70 metre uzunluğunda ahşap merdiven yaptırıldı.

Korkulukları henüz tamamlanmayan merdiven, geçen hafta kullanılmaya başlandı. Merdiven 82 bin TL’ye mal oldu. Yetkililer, kaleye çıkan biletli turist sayısının bu sayede iki katına çıktığını bildirdi.

Hürriyet Seyahat, 15.06.2009

KAYIP HAZİNELER GERİ DÖNÜYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Anadolu'nun kayıp hazinelerini tekrar kazanmak için yılın ilk yarısında 1 milyon 125 bin TL kaynak ayırdı. Ocak-Haziran döneminde satın alma yoluyla, Roma Dönemi altın yüzükten MÖ 2000 yılına ait pişmiş toprak kaplara birçok eser, müzelerin sergi salonlarında yerini aldı.

 

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, geçmişin kültürel izlerini taşıyan ve tarihe ışık tutan paha biçilmez eserleri gün yüzüne çıkartıp sergileyebilmek için tarihi eser alımı yapıyor.

Bu kapsamda her yıl bütçe doğrultusunda yapılan eser alım çalışmasına, bu yıl da ilk 6 ay için 1 milyon 125 bin TL ödenek ayrıldı. Bu bütçe, tarihi "hazinelerin" müze koleksiyonlarında yer alması için kullanıldı.

Bu sayede, yılın yarısına kadar dönemde satın alma yoluyla, Roma Dönemi Karneol ve altından yapılmış yüzük, Çankırı bölgesinden MÖ 2000 yılına ait pişmiş toprak kaplar, çeşitli dönemlere ait madeni, pişmiş toprak ve taş eserler ile MÖ 2. ve MÖ 1. bin yılına ait pişmiş toprak ve madeni eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne kazandırıldı.

Ayrıca, kaçak yollarla Almanya'nın Bremen kentine götürülen bronz ve gümüş sikkeler, 1. bin yılına ait mahmuzlu bronz ok ucu ve geç Bizans dönemine ait bronz kadın figürü de yapılan girişimler sonucu geri getirildi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı.

Genel Müdürlük, geçen yıl da tarihi eser alımı için bütçesinden 2 milyon  TL ayırmıştı.Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, yılda ortalama 30 bin civarında tarihi eserin alımını yapıyor, tarihi varlıkların yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılmasını önlüyor.

Bu kapsamda 2003-2005 yılları arasında 800 civarında olan kaçakçılık  sayısı 2006 yılında 512'ye, 2007'de 206'ya ve 2008'de de 194'e düştü. 2007-2009 Haziran ayı itibariyle de toplam bin 669 adet eserin Türkiye'ye iadesi gerçekleştirildi.

Cnn Türk, 15.06.2009

KAZI ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLADI





Tokat'ta bulunan Sebastopolis Antik Kenti'nde 20 yıl aradan sonra kazı çalışmalarının yeniden başlatılması için girişimler devam ediyor.


Tokat merkeze 69 kilometre uzaklıktaki Sulusaray İlçesi'nde bulunan ve 'Büyük Azametli' şehir anlamına gelen Sebastopolis kentinin kesin olarak bilinmemekle bazı kaynaklarda MÖ 1. yüzyılda kurulmuş olduğu kayıt ediliyor. Turizmde önemli bir yere gelmesi beklenen ilçede yaklaşık 20 yıl önce ara verilen kazı çalışmalarının yeniden başlatılması hedefleniyor. Sulusaray Kaymakamı İbrahim Civelek'in daveti üzerine ilçeye gelen Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli arkeologlar Aksel Tibet ile Markuz Cohl, İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman Akyüz ve Sulusaray Belediye Başkanı Şahin Hasgül'le birlikte bölgede incelemelerde bulundu. Akyüz, bazı sebeplerden dolayı 20 yıldır yapılamayan kazı çalışmalarının tekrar başlatılması için çaba sarf ettiklerini belirterek, "Bu konuda kaymakamımızın katkıları lokomotif görev gördü. Kazı çalışmaları için istimlak çalışmaları tamamlandı. Şuanda kazı aşamasında. Bu anlamda Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nden gelen arkeologlar kazı alanımızı gezdi.


Sulusaray Belediye Başkanı Şahin Hasgül ise, Tokat Valiliği koordinesinde arkeolojik kazıları yeniden başlatılmak için gayret gösterildiğini ifade ederek, "Bu sene altyapısını hazırlıyoruz, seneye de istimlak edilen alanlarda 20 yıl önce başlatılan kazıların yeniden başlatılması sağlanacak. Sebastopolis döneminde bu büyük şehirde 70 bin zengin Romalının yaşadığını taşlardaki yazıtlardan anlıyoruz. Zengin Romalıların arena, kilise, hamamların olduğu büyük bir şehir ortaya çıkacak. Orta Anadolu'nun kültür harikası olacak" diye konuştu.


Sulusaray Kaymakamı İbrahim Civ