Haberler logo

Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.

Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...


13 - 19 Temmuz 2008

KİM BATTI, KİM ÇIKTI, OLAN KİME OLDU?

 

Geç Antik dünyanın önemli kentlerinden biri, Hellenistik Bithynia Krallığı’nın ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki tek başkenti olan İzmit, barındırdığı tarihi eserler açısından oldukça zengindir. Ancak modern kentin altında kalan bu zenginlikler günümüzde görünmemektedir.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, 1999 depreminden sonra ulaşım sistemleri dahil kenti yeniden yapılandırmaya başladı. Son birkaç yıldır şehirde, özellikle İzmit’te, bir hareketlilik yaşanıyor. Saat Kulesi ile Orhan Camii gibi bazı eserler restore edildi, SEKA fabrika alanı park oldu, yeni yollar açılmaya başlandı, Devlet Malzeme Ofisi binaları yıkıldı vs… Kentin yapılanmasında bizi ilgilendiren kısım bütün bunlar yapılırken kentin antik geçmişinin ne kadar dikkate alındığı kuşkusuz.

 

SEKA fabrika alanının yanındaki DMO binalarının bulunduğu alan antik İzmit’in yani Nicomedia’nın Roma dönemi agorası. Nicomedia Agorası, 1950’li yıllara kadar az çok korunmuş ve günümüze kadar ulaşmış iken, dönemin DMO yöneticileri, beton atarak bu agorayı örtmüşler ve doğu batı yönünde 2 mermer ana platform olarak ilerleyen ve SEKA İlkokulu’na kadar varan bu eşsiz tarihsel mimari yapıyı ortadan kaldırmışlardı. DMO bahçesi olan beton alanın altında da, antik Nicomedia Agorası’nın pek çok mimari parçasının bulunduğu söylenebilir.

 

Hemen önündeki D-100 karayolunda da Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin bir yıldan fazladır devam eden battı-çıktı inşaatı var. Nisan 2007’de İzmit Müze Derneği eski Başkanı Sedat Tuna Yalıncan, bir uyarıda bulunmuş, DMO alanında bu tarihsel değerlerin yattığı göz önüne alınarak, burada yapılan çalışmalarda çok dikkatli olunmasını istemişti. Bu uyarının ardından agoranın ucu da ortaya çıkınca Müze Müdürlüğü'nün talimatıyla çalışma durduruldu. Ancak sonra ne olduysa D-100 karayolu üzerinde battı-çıktı inşaatı devam etti. Battı-çıktı inşaatı sırasında yer altından çıkan pek çok tarihi eserin tahrip edildiği, hatta yok edildiği kuşkuları Özgür Kocaeli gazetesinde defalarca yayınlandı.

 

D-100 karayolu üzerindeki batan ama bir türlü çıkamayan “battı-çıktı” inşaatının devam ettiğine geçen hafta sonu Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri - TAY Projesi'nin TAYEx Bizans Marmara araştırmaları sırasında şahit olduk. Bu inşaatın Kocaeli Müze Müdürlüğü kontrolünde mi devam ettiğini bilmiyoruz ancak görünen antik duvarlar ve devam eden faaliyet bunun böyle olmadığını gösteriyor. 15 Nisan 2005 tarih ve 702 no.lu “Kentsel Arkeolojik Sit Alanları Koruma ve Kullanma Koşulları İlke Kararı” ile korumaya yönelik özel planlama gerektiren kentsel arkeolojik sit alanlarında planlama çalışmaları sırasında:

 

• Alana gelecek işlevlerin uyumuna,

• Günümüz koşullarının gerektirdiği altyapı hizmetlerinin proje aşamasında kültür katmanına zarar vermeyecek ve toprak kullanımını minimumda tutacak biçimde ele alınmasına,

• Öneri yapı gabarileri ile yapı tekniği ve malzemesinin geleneksel doku ile uyumuna,

• Mevcut ve olası arkeolojik varlıkların korunmasını ve değerlendirilmesini sağlayacak çözümler getirilmesine,

 

karar verilmiştir. Bir yıldan uzun zamandır süren bu çalışmalarda bu maddelerin dikkate alınmadığı, inşaat faaliyetlerinin ilgili makamlarca kontrol edilmediği, edilse de bu kontrolün sürekliliğinin sağlanmadığı açıktır.




Bakanlıklar ya da ilgili birimler arası koordinasyon eksikliği ile mevzuat boşluklarının Türkiye arkeolojisine, araştırma ve kazı faaliyetlerine, antik kentlere verdiği, vermek üzere olduğu ve vereceği zararlar herkesin malumu. Bu kadar karmaşık olmaması gereken bu koordinasyon sağlanmadığı sürece ciddi bir envanter eksiği olan ve tarih bilgisine rağbet edilmeyen ülkemizde kültür varlıklarını korumak mümkün olmayacak. Ancak gözle görünür durumlarda müdahale edilmesi mümkünken edilmiyor olması daha can acıtıcı bir durum. Bu örnekte de Kocaeli Müze Müdürlüğü burnunun dibindeki duvarlara gidip bakma zahmetinde bulunursa, Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu sorumluluğu altındaki bölgedeki bu inşaat konusunda bir şey yaparsa, Kültür ve Turizm Bakanlığı da adındaki “Kültür” kısmını hatırlarsa antik İzmit kurtulur. Belki...


TAYHaber, Ayşe Didem Bayvas, Fotoğraflar: TAY Projesi Arşivi, 19.07.2008

 


Kaynak:

1.     Özgür Kocaeli Gazetesi arşivi

2.     Friederich Karl Dörner, Inschriften und Denkmaeler aus Bithynien, Berlin, 1941

3.     Kültür ve Turizm Bakanlığı Mevzuatı

1000 YILLIK KESTANE AĞACI

 

Kütahya'da Kumarı Köyü'nde bulunan ve Bizans, Selçuklu, Germiyanoğulları, Osmanlı ile Cumhuriyet dönemlerine tanıklık eden, 1000 yıllık olduğu tahmin edilen Türkiye’nin en yaşlı kestane ağacı, halen meyve veriyor.

 

Kütahya Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Nihat Değirmenci, en az 1000 yıllık olduğu belirlenen ağacın, 7 Eylül 1995’te Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gereğince “anıt ağaç” olarak tescil edildiğini bildirdi. Değirmenci, söz konusu ağacın hala meyve vermesinin dikkat çektiğini söyledi. Anıt ağacın meyvesini çocukluğundan bu yana topladıklarını bildiren köyün eski muhtarı Ali Çelik de, “Kaya üzerinde yetişen ve rüzgar, yağmur, kar gibi etkenlerle kökü iyice belirginleşen ağaç, hala 400-500 kilogram arasında meyve veriyor” dedi. Ağacın 8 metre çap ve 25 metre yüksekliğe sahip olduğunu belirten Çelik, köye dışarıdan gelen ziyaretçilerin ağacın önünde fotoğraf çektirmeden gitmediklerini ifade etti.

Türkiye Gazetesi, 19.07.2008

ÇANAKKALE'DE EFES VE MİLET GİBİ ANTİK BİR KENT DOĞUYOR

 

Demir çelik şirketi İÇDAŞ’ın katkılarıya yürütülen Parion antik kenti kazı çalışmaları Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof.Dr. Cevat Başaran başkanlığında gerçekleştiriliyor. Kazı çalışmalarında yaklaşık 50 kişi görev yapıyor.





Çanakkale’nin Biga İlçesi Kemer Köyü'ndeki Parion antik kenti, Efes ve Milet gibi turizm merkezi haline getiriliyor.Demir-çelik şirketi İÇDAŞ’ın katkılarıya yürütülen Parion antik kenti kazı çalışmaları Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof.Dr. Cevat Başaran başkanlığında gerçekleştiriliyor. Kazı çalışmalarında yaklaşık 50 kişi görev yapıyor.

AS Haber Ajansı’nın (Asha) haberine göre, kazı heyeti başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran, yaklaşık 3 bin yıl önce kurulduğu tahmin edilen Parion'un iki önemli ticaret limanı bulunan bir deniz kenti olduğunu söyledi. 


Prof.Dr. Başaran Parion’u Efes ve Milet gibi turizm merkezi haline getirme yolunda önemli mesafeler katettiklerini dile getirdi. Asha’nın haberine göre, Prof.Dr. Başaran, “Parion çok önemli bir liman kenti. Tarih açısından birçok bilinmeyeni ortaya koyacağı gibi Türkiye’ye büyük değer katacak” diye konuştu.

Kazı çalışmalarına ana sponsor olan İÇDAŞ Genel Müdürü Bülend Engin de herkesin gücü oranında tarihe ve tarihine sahip çıkması gerektiğini söyledi. Anadolu’da yaşayan tüm uygarlıkların bu topraklara değer kattığına işaret eden Engin, sosyal sorumluluk projelerinin İÇDAŞ’ın kurumsal kimliğinin bir parçası olduğunu belirtti. İÇDAŞ Genel Müdürü, “İÇDAŞ çevreci enerji santralleriyle Türk halkına, Parion antik kenti kazı çalışmaları ile de tarihe ışık tutuyor” dedi.

Turizm Gazetesi, 18.07.2008


Nano-Yorum:

28 Haziran'da bu sayfalarda İÇDAŞ ve Parion ile ilgili bir tahribat yazısı yazmıştık (http://www.tayproject.org/haberarsiv20086.html). Görüyoruz ki, bu 20 gün içinde ne değiştiyse değişmiş İÇDAŞ aklanmış ve birdenbire kültür varlıkları koruyucusu olmuş, Bakanlıklar arası yazışmalar hızlanmış, resmi kazılar başlamış vs. Bu arada İÇDAŞ'ın yapacağı yeni yatırımların getireceği çevresel sorunlar ile hafriyatın getirdiği tahribatlar unutulmuş, tümülüs belki de bu arada yok olmuş, ne gam... Yok, yok, biz hala anlamıyoruz.... Ya siz?

MACARİSTAN'DA FİLDİŞİ SAPLI, AYET YAZILI 4 ASIRLIK OSMANLI KILICI

 

Macaristan'da yürütülen bir kazıda, 16. yüzyıl Osmanlı dönemine ait bir kılıç bulundu. 

Macaristan Haber Ajansı MTI'nin haberine göre, Decs kasabasında yapılan kazıda gün ışığına çıkarılan kılıcın Osmanlı dönemi eseri olduğu tespit edildi.


Wosinsky Mor Müzesi'nin müdürü Attila Gaal yaptığı açıklamada, sapı fildişinden yapılmış, üzerinde Arapça yazıların yer aldığı kılıcın Macaristan'da benzeri bulunmadığını söyledi.

Gaal, iyi korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan kılıcın gerekli restorasyondan sonra müzelerinde sergilenmeye başlandığını belirtti.

TürkiyeTurizm.com, 18.07.2008

RUS MÜZELERİNDE 50 BİN KAYIP ESER

 

 

Rus yetkililer, ülkedeki müzelerde bulunan en az 50 bin sanat eserinin kayıp olduğunu açıkladı.

Ancak gerçek sayının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Zira hükümetin görevlendirdiği müfettişler, yaklaşık 400 müzeyi henüz ziyaret etmedi.

 

Daha önce örneği görülmemiş bu kapsamlı çalışma, iki yıl önce başladı. Araştırmayı tetikleyen de, ülkenin en ünlü müzesi olan St Petersburg'daki Hermitage Müzesi'nden 200'den fazla parçanın çalındığının anlaşılması oldu.

 

Şimdi müzelerdeki on binlerce parçanın çalındığı ya da kaybolduğunun açıklanmasıyla, sorunun ülkenin dört bir yanındaki müzelerin ortak sorunu olduğu anlaşıldı. Hırsızlığın çoğunluğunun müze görevlileri tarafından yapıldığı açıklandı. Bunların çoğunluğunun da güvenlikten sorumlu personel olduğunun altını çizdi. Son derece değerli parçalara, inceleme gerekçesiyle ulaşabilen akademik personel de suçlananlar arasında.

 

Sanat uzmanları hükümetin vakit geçirmeden harekete geçmesi gerektiğini belirtiyor. İşe Rusya'daki tüm müzelerdeki esirlerin kapsamlı bir envanteri ile başlanması ve hırsızlık olaylarının önüne geçmek için, müze personelinin maaşlarının artırılmasının gerektiğinin altı çiziliyor.

Macedonian Radio and Television, 18.07.2008

ATATÜRK'ÜN EDREMİT'TE GEZDİĞİ FAYTON ELE GEÇİRİLDİ





Edremit Jandarma Bölük Komutanlığı düzenlediği bir operasyonla 1932 yılında Atatürk’ün Edremit ziyaretinde gezinti yaptığı faytonu saklandığı yerde ele geçirdi.
     

Altınoluk Manastırhan bölgesinde Türkiye’nin ilk Bankeri Alibey’in mirasçılarına  ait harabe (Karargah)  bir yerde saklanan ve satılacağı duyumlarının alınmasıyla düğmeye basıldı.

     

Edremit Cumhuriyet Savcılığından alınan izinle, Jandarma timleri bölgede inceleme başlattı. Yol üzerinde bir garajda kamufle edilerek saklı tutulan fayton bulunduğu yerden Edremit Cumhuriyet Savcısı gözetiminde çıkartılarak Güre Jandarma karakolunda koruma altına alındı.

     

Banker Alibey’in mirasçılarına ait olan yerin bakım sorumlusu olan S.A adlı  bir kişinin ifadesinin alındığı öğrenildi. Yaşanan gelişmeler üzerine Balıkesir Müze Müdürlüğü'nden bir ekip istendi. Ele geçirilen Fayton’un hangi döneme ve tarihi özelliklerinin öğrenilmesinin beklendiği ifade edildi.

     

Edremit Belediye Başkanı  Yunus Bozbey gelişmeleri anında takip ederken, konuyla ilgili Balıkesir Valiliği nezdinde girişimlerde bulundu. Manevi değeri olan faytonun Edremit Müzesi'ne kazandırılması için çalışma yaptığını açıkladı.

 

Başkan Bozbey, “Edemit’in tarihi değerlerine sahip çıkmak lazım. Böylesine önemli eser bu zamana kadar  neden saklı tutuldu bilmiyorum. Manevi değeri büyük olan bu değere sahip çıkmak lazım. Biz bu faytonu müzemizde koruma altına almak, gerekli onarımlarını yaptıktan sonra sergilemek istiyoruz. Bu eserin ortaya çıkmasında emeği geçen Körfez’de SES Dergisine teşekkür ediyorum. Edremit’in tarihine sahip çıkmamız lazım” dedi.

 

Jandarmanın ele geçirdiği faytonun İngiliz malı olduğu ve yaklaşık 100 yıllık bir tarihi geçmişi bulunduğu ifade edilirken piyasa değerinin yaklaşık 500.000 YTL civarında olduğu öne sürüldü. Uzun yıllardır saklı tutulan faytonun satılacağı duyumlarının artmasıyla, gizlendiği yerden çıkartılarak koruma altına alındığı belirtildi.

Körfezin Sesi, 18.07.2008

TANRILARIN SUYU TESCİLLENDİ

Antik Çağlarda Karia ülkesinin kutsal kenti olan Labranda’daki kaynaklardan çıkan ve günümüzde Milas Belediyesi’nin dolum tesislerinde şişelenerek satışa sunulan Labranda suları, İSO 2200 ve İSO 9001 kalite belgesi almaya hak kazandı. İzmir’den Fethiye’ye Güneybatı Anadolu ile Ankara’da satışa sunulan ve Milas Belediyesi’nin önemli gelir kaynaklarından birisi olan Labranda sularının ihracatına yönelik önünde hiçbir engel kalmadı. Ayrıca Labranda su kaynaklarıyla dolum tesisleri arısındaki boru hattı da yenilendi.

 

Antik Çağlarda, Güneybatı Anadolu bölgesini kapsayan Karia uygarlığının başkenti Mylasa'nın (bugünkü Milas) yaklaşık 14 kilometre kuzeyindeki dağlar üzerinde Labranda antik kenti bulunurdu. Yılda bir kez ülkenin dört bir yanından buraya gelen Karialılar, tanrıları Zeus Stratios veya Zeus Labrandos adına görkemli törenler düzenlerler ve bu törenlerde tanrılarına genç boğalar kurban ederlerdi. Labranda’yı önemli kılan şeylerden birisi de buradaki hoş içimli kaynak sularıydı. Kentin içindeki kutsal çeşmelerden akıtılan bu lezzetli suların tanrıların suyu olduğuna inanılırdı. Hatta bu kutsal çeşmelerden akan sular bir havuzda toplandığı ve bu havuzda altın gerdanlık ve küpeler takılmış balıkların yüzdüğü, bu balıkların ellerinden yem yedikleri kişilerin dileklerinin kabul olduğu anlatılırdı. Ayrıca Labranda’da bu kutsal sularında insanların arındığı bir dinsel yıkanma salonu olduğu da söylentiler arasındadır.

 

Karia’nın dağlar üstündeki bu görkemli rahipler şehri Labranda, tarihe karıştıktan sonra tanrıların lezzetli ve şifalı kaynak suları da yüzyıllarca ya boşa akmış, ya da yöredeki köylülerin bahçelerini, harımlarını sulamış. Ta ki, 1940’lı yıllarda Milas Belediye Başkanı Nazmi Akdeniz, Milaslıların Koca Yayla dedikleri Labranda yöresindeki su kaynaklarını, o günün yetersiz koşullarına karşın künk borularla Milas’a akıtana kadar... O günden sonra Milas’ın meydan çeşmelerinden, tek tük su bağlanmış evlerinin musluklarından Labranda suyu akmaya başlamış. 1970’li yıllarda ise Milas Belediye Başkanı Erdal Çerçi, kurdurduğu dolum tesisinde ilk kez Labranda suyunu cam şişelerle pazarlamaya başlamış ve böylece belediyeye gelir sağlamış. 1990’lı yıllarda ise Belediye Başkanı Ali Doğan Serçek “yap, işlet, devret” yöntemi ile pet şişe dolum tesisleri kurdurmuş. Arkasından göreve seçilen Belediye Başkanı Fevzi Topuz döneminde ise “işlet, devret” dönemi tamamlanmadan fabrika belediye tarafından satın alınmış. Bugün Milas Belediyesi’nin mülkiyetindeki modern tesislerde Labranda suları O.5, l.5, 5 ve 19 litrelik pet şişelere doldurularak İzmir’den Fethiye’ye kadar uzanan Güneybatı Anadolu’da ve Ankara’da tüketiciye sunuluyor.

 

Labranda suyu aynı zamanda Milas Belediyesi’nin de önemli gelir kaynaklarından birisini oluşturuyor. Milas Belediye Başkanı Hürol Önder, Labranda suyu için İSO 2200 ve İSO 9001 kalite belgesi almaya hak kazandıklarını bildirdi. Labranda’daki dört ana kaynağın son derecede hijyenik bir şekilde korumaya alındığını ve boru hatlarının büyük kısmının yenilendiğini, kalan kısımlarının da yenileme çalışmalarını sürdürdüklerini anlatan Önder, alınan İSO kalite belgeleriyle Labranda suyunun ihraç yolunun da açıldığını söyledi. Belediye bünyesindeki 45 personelin İSO kalite belgesi kapsamında iki aylık bir eğitime tabi tutulduğunu ve eğitim sonunda sınavdan geçirildiğini kaydeden Önder “Labranda suyu Milasımız ve yöremiz için bir nimet. Biz de bu nimetin kıymetini biliyoruz. Önce kaynaklarımızı modern bir şekilde hijyenik bir hale getirdik. Kalitesini, lezzetini herkesin takdir ettiği suyumuzun ihracatının da önünü açabilmek amacıyla İSO kalite belgesi almak için başvurmuştuk ve bu belgeleri almaya hak kazandık” dedi.

Cumhuriyet Ege, 18.07.2008

BİN YILLIK SEDİR AĞACI İLGİ GÖRÜYOR

Kahramanmaraş merkeze bağlı Suçatı Köyü'nde 7 metre 20 santimetre çapındaki sedir ağacı görenleri şaşırtıyor.

 

Kente 55 kilometre uzaklıkta bulunan Suçatı Köyü'nün sedir ağaçları ile meşhur olduğu belirtildi. Her yıl yüzlerce kişi, bin yaşına ulaşan ağaçları görmek için Ağıllı Yaylası'na gidiyor.

 

Yaklaşık 2 bin metreyi bulan yüksekliği ile turizme kazandırılmayı bekleyen Ağıllı Yaylası bugünlerde 7 metreyi aşan çapı ile sedir ağaçlarıyla anılıyor. Suçatı Köyü'nde yaşayan Mustafa Gürocak ile Özcan Gürocak, uzmanların bin yaşını bulduğunu söylediği sedir ağacını metre ile ölçtü. 10 asrı bulan yaşı ile hala dimdik ayakta duran sedir ağacı 7 metre 20 santimetre geldi.

Sedir ağacını ölçerken zorlandıklarını söyleyen Mustafa Gürocak, ağacı görenlerin hatıra amacıyla fotoğraf çektirdiklerini ifade etti.

Kahramanmaraş Kent Haber, 18.07.2008

TURİSTİ NEREDE AĞIRLAYACAĞIZ?





Cendere Köprüsü'nde turistlerin mola vereceği, dinleneceği bir tesisimiz bile yok,olan da yıkılmış harabeye dönmüş vaziyette.

 

Nemrut Dağı Milli Park alanında 20 yıldan bu yana gözle görülür bir icraat yapmayan Orman Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ile diğer Bakanlık ve kurumlar olumsuzluğa gelince aslan kesilerek Cendere Köprüsü'nde 30 yıldan bu yana turistlere hizmet veren çay ocağının kapısını bir daha açılmamak üzere sağlam kilit vurdular. Kahta İlçesi'nde Romalılar döneminden kalma 2 bin yıllık tarihi Cendere Köprüsü yakınında bulunan çay ocağı, Orman Genel Müdürlüğü yetkilileri tarafından yaklaşık 4 ay önce turizm sezonunun başlanacağı göz önünde bulundurulmadan kapısına kilit vuruldu. Nisan ayından bu yana tarihi köprüyü görmeye gelen yerli ve yabancı turistler burada mola verirken,su,çay,kola,çerez ve benzeri türden aperatif gıda bulamamalarından ayrıca lavabo ihtiyaçlarını karşılayamamaktan dolayı perişan oluyorlar. Daha önce bir işletmeci tarafından işletilen tesiste buraya gelen yerli ve yabancı turistlerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak hizmetler veriliyordu. Çay ocağı kapatılınca bir zamanlar turistlerin yoğun olarak uğrak yeri olan bu mekan şimdilerin korku filmlerdeki ıssız sahnelerin çekildiği mekanlara benzedi. Köprüyü gezmeye gelen yerli ve yabancı turistlerin mağduriyeti de devam ediyor. Tesisin kapalı olduğunu gören turistler burada mola verdikleri halde ihtiyaçlarını gideremiyorlar. Tesisin bir an önce açılmasını isteyen bir Turist grubu rehberi sitemini şöyle dile getirdi “ Orman Bakanlığı'nın, Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun, Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın kısacası devletin tüm kanun ve yönetmelikleri bu Cendere Köprüsü'ne mi uygulandı. Altı üstü bir çay ocağı. Getirdiğimiz gruplar burada mola veriyor. Dut ağaçlarının gölgesinde bir çay içip 10 dakika dinlenip bazı ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Ondan sonra ayrılıp gidiyorduk. Duyduğuma göre mahkeme kararı ile kapatılmış diyorlar. Sebebi de SİT alanı olmasından dolayıymış. Kardeşim İstanbul’da Acarkentler, Muğla’da denizi doldurup ruhsat alanlar dururken 30 yıl boyunca çalışan ve buraya hep artısı olan bir çay ocağından ne istediler bilemiyorum. Burada da olumsuzluklar turistleri etkiliyor “dedi. Tesisi işleten Mehmet Karadoğan ise bu konuda hiç yorum yapmayarak “ Burası daha önce kardeşimin tapulu arazisiydi. Burada bir çay ocağı açıp yaklaşık 30 yıl boyunca yaz sezonunda çalıştırdık. Cendere Köprüsü ve etrafını sürekli temiz tuttuk. Köprüye zarar verilmemesi için 30 yıl adeta gönüllü bekçilik yaptık, kanunlara saygılıyız. Devlete boynumuz kıldan incedir. Yapacağımız bir şey yok, devlet aç emri verirse hemen temizliğini yapar hizmet sunmaya başlarız.Yoksa da kapalı kalacak” dedi.

Adıyaman Haber, 18.07.2008

PARİS'TE İSLAM SANATI RÜZGARI

 

Dünyanın en önemli sanat koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan Paris'teki ünlü Louvre Müzesi'ne İslam sanatları galerisi açılıyor.

2010 yılında açılması planlanan galeri, 86 milyon Avro'ya mal olacak. 3 bin metre karelik bir alana sahip olacak galerinin çatısı, 'rüzgarda dalgalanan peçeye benzeyen bir camla kapatılacak.

Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği müzede, 7 ile 19'uncu yüzyıl arasına ait yaklaşık 10 bin parça İslam eseri bulunuyor. Seramik ve cam örneklerinden Osmanlı eserlerine kadar pek çok parçayı kapsayan koleksiyonun büyük bölümü 20 yılı aşkın süredir müzenin depolarında saklanıyor.

Müze yetkilileri, sergilenecek parçaların pek çoğunun ilk kez ziyaretçilerin önüne çıkartılacağını söylüyor.

Yeni Şafak, 18.07.2008

KONYA YAZMA ESERLERE 332 ESER DAHA

 

Elazığ Müzesi'nden Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne, 332 adet el yazma eser devri yapıldı.

 

Selçuklu ve Beylikler devri kitapların da bulunduğu eserler, Kuran'ı Kerim, berat ve tarihi belgelerden oluşuyor. Konya Yazma Eserler Kütüphane Müdürü Bekir Şahin, 1301 yılında yazılan bir Kuran'ı Kerim'in bulunduğunu belirterek, "1301 yılında yazılmış bu eser 67'ye 101 santim ebatlarında, dikdörtgen ve tek sayfa şeklinde yazılan Kuran'ı Kerim dikkat çekmektedir. Bu Kuran'ı Kerim, hasır dokusu formunda, satırlar yatay ve dikey olarak tasarlanmış, 'gubari' hat tekniğiyle yazılmıştır. Eşine az rastlanan nadir bir eserdir" diye konuştu. Bu eserlerle birlikte Konya Yazma Eserler Kütüphanesi'ne devredilen kütüphane sayısının 54'e çıktığını söyleyen Şahin, "Devraldığımız bu eserlerin bakım, onarım ve dijital kopyası yapılarak, kısa bir süre içinde okuyucunun hizmetine sunulacaktır" dedi.

Merhaba Gazetesi, 18.07.2008

YOL ALTINDAN MAĞARA ÇIKTI

 

Malatya’nın Akçadağ İlçesi'nde, bölünmüş yol çalışmaları sırasında jeolojik yapıya sahip olan doğal bir mağara ortaya çıkarıldı.

 

Antalya’daki Damlataş Mağarası’na benzediği bildirilen mağaraya giderek incelemelerde bulunan Arkeoloji Müzesi Müdürü İzzet Esen ve arkeolog Ziya Kılınç, mağaranın jeolojik dönemden kalma bir mağara olduğunu belirterek Malatya’da ilk defa doğal bir mağaranın ortaya çıktığını söyledi. Esen, “Mağara doğal oluşumdan meydana gelmiş. Sarkıt ve dikitlerden oluşan bir mağara. Buranın SİT alanı ilan edilmesi Sivas Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na teklif edeceğiz. Tokat-Pazarcık, Alanya’daki Dim ve Damlataş Mağarası ile benzerlikler taşıyor” dedi.

Türkiye Gazetesi, 18.07.2008

A.Ü. BİLİNMEYEN TARİHİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARIYOR

 

 

Erzurum Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından gerçekleştirilen Kyzikos Antik Kenti kazılarında Türkiye'deki 3 antik tiyatrodan en büyüğü gün ışığına çıkarıldı.

 

Bandırma İlçesi'ndeki Kyzikos antik kentinde kazılar başladı.  Erzurum Atatürk Üniversitesi'nden Yrd.Doç.Dr. Nurettin Koçhan başkanlığındaki kazı heyeti, antik kenti gün ışığına çıkarmak için çalışmalara başladı. Kyzikos Kralı'nın bin 800 yıllık antik kentindeki kazılara başkanlık yapan Yrd.Doç.Dr. Nurettin Koçhan, 2.5 kilometre uzunluğundaki antik kent kazı alanında 7 bin 500 metrekare alanda kazı yapacaklarını belirtti. Kültür Bakanlığı ve Erdek Belediyesi'nin katkılarıyla bu yıl üçüncü defa kazılara başladıklarını anlatan Koçhan, Bakanlığın kazılar için 130 bin YTL ödenek verdiğini söyledi.

Kyzikos antik kentinde ilk kazının 1988 yılında Prof.Dr. Abdullah Yaylalı başkanlığında yapıldığını sonra yarım kaldığını anlatan Koçhan, şöyle konuştu: "Antik kentte MÖ 546'da Pers'ler, Lydia krallığı, MÖ 387'de Spartalı devlet adamı Antalkidas, burada yaşadı. Kyzikos Asya'da dünyanın önemli ticaret merkezi oldu. Makedonyalı Büyük İskender MÖ 334'de burasını ele geçirdi. Kyzikos antik kentinin en parlak dönemi Roma İmparatorluğu'na bağlandığı zaman MÖ133'dir. Burası Efes antik kentinden daha önemli bir antik kenttir. Türkiye'deki 3 büyük antik tiyatronun en büyüğü buradadır ve biz bunu gün ışığına çıkardık. İmparator Hadrianus'un tapınağını bulduk."
Antik kentte yapılan çalışmalarda dün Roma Kralı'nın arslanlı çeşmesi, frizler, Kyzikos paraları, lahitler ve tapınak çıktı. Kazılar ağustos ayı sonuna kadar sürecek. Antik kenti her gün yerli ve yabancı yüzlerce turist ziyaret ediyor.

Erzurum Gazetesi, 18.07.2008

NÜ TABLOLAR PROTOKOLE TAKILMIŞ

Ressam Sema Sanal öncülüğünde Hazine Müsteşarlığı Hikmet Esen Konferans Salonu’ndaki karma resim sergisinde yer alan “nü" eserlerin, “protokol"e takıldığı bildirildi. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, söz konusu sergiden herhangi bir eserin çıkarılmadığını belirtti ve “Sema Sanal’a, sergi tarihinden bir gün önce salona getirilen eserlerden bazılarının, sergi talebi esnasında ‘dilekçe ekinde verilen fotoğraflardaki eserlerle aynı olmadığı’ görülmüş ve kendileri ile yapılan protokol kurallarına uyulması gerektiği hatırlatılmıştır" dedi.

 

Çayyolu Platformu gönüllülerinin, ressam Sema Sanal öncülüğünde 27 Mayıs’ta yaptığı karma resim sergisi açılışı öncesinde “nüö resimlerin kaldırılmasına ilişkin tartışmalar sürüyor. Sergideki “nüö resimlerin kaldırılmasına ilişkin daha önce yapılan açıklamada, Hazine Müsteşarlığı’nın Sanat Galerisi’nin sözleşmesinde yer aldığı ifade edilen “Galeride sergilenecek eserlerin, politik ve ideolojik amaçlara yönelik, manevi değerler ve inançlar gibi hususları zedeleyici, ulusal değer yargılarını küçültücü, kışkırtıcı, sömürücü, gelenek ve göreneklere aykırı olmaması gerekmektedir" maddesi gerekçe gösterilmişti.

 

Konuyla ilgili olarak CHP Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un soru önergesini yanıtlayan Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, sergiden herhangi bir eserin kaldırılmadığını bildirdi.

 

Hazine Müsteşarlığı Hikmet Esen Konferans Salonu’nun esas olarak, Devlet Bakanlıkları ile Hazine Müsteşarlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığının ulusal ve uluslararası resmi toplantıları için kullanıldığını belirten Bakan Şimşek, söz konusu salonun fuaye alanı, Müsteşarlık Mensupları ile yakınlarının resim, ebru, tezhip, el sanatları, seramik, çini, hat sanatı, fotoğraf gibi çalışmalarını sergilemelerine destek olmak amacıyla sanat galerisi olarak da kullanıldığını kaydetti.

 

Sema Sanal’ın, yazılı talepte bulunarak Hazine Müsteşarlığı Hikmet Esen Konferans Salonu fuayesinde, yağlı boya tekniği ile yapılan çalışmalarını 2008 yılı içerisinde sergilemek istediğini bildirdiğini ifade eden Bakan Şimşek, bunun üzerine 27 Mayıs - 6 Haziran 2008 tarihleri arasında fuaye alanının Sanal’a tahsis edildiğini kaydetti.

 

Eser sahiplerinin, kendi tercihleri doğrultusunda “nü" olarak vasıflandırılabilecek resimlerin de içinde bulunduğu 90 parça eseri iki hafta süreyle fuayede sergilendiğini ifade eden Bakan Şimşek, şunları belirtti:

 

“Dolayısıyla, hangi eserlerin sergileneceğine karar veren, bunları sergileyen ve serginin son gününe kadar sergilenen eserleri sergi sonunda eksiksiz alıp götüren de sergi sahipleridir. Açılışta ya da daha sonra herhangi bir eserin Hazine Müsteşarlığı tarafından sergiden kaldırılması ya da indirilmesi söz konusu değildir. Ancak, Sema Sanal’a, sergi tarihinden bir gün önce salona getirilen eserlerden bazılarının, sergi talebi esnasında ‘dilekçe ekinde verilen fotoğraflardaki eserlerle aynı olmadığı’ görülmüş ve kendileri ile yapılan protokol kurallarına uyulması gerektiği hatırlatılmıştır"

Radikal, 18.07.2008

TARİHİ ESERLER KORUMA ALTINDA

Bartın merkeze bağlı Akgöz Köyü'nde bulunan Roma ve Bizans dönemine ait 3 adet tarihi eser, Amasra Müzesi tarafından koruma altına alındı.

 

Amasra Müzesi Uzmanı Sanat Tarihçisi Arzu Cicibaş, Akgöz Köyü'nde nicelemeleri sırasında tespit ettiği tarihi eserleri Amasra Müzesi'ne kazandırdı.

 

Cicibaş'ın tespit ettiği tarihi eserlerin değerlendirilmesinde sütun kaidesi ve sütun başlığının Bizans dönemine, yarım lahit kapağının da Roma dönemine ait olduğu belirlendi.

 

Tarihi eserler, Akgöz Köyü muhtarı Bahri Atak'ın nezaretinde Cicibaş tarafından Bartın Belediyesi araçlarıyla köyden alındı.

Amasra Müzesi'ne kazandırılan tarihi eserler müzenin bahçesinde sergilenmeye başlandı.

Bartın Kent Haber, 18.07.2008



'HAYDARPAŞA MANHATTAN' İÇİN İLK ADIM ATILDI





İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hükümet tarafından hazırlanan ve sivil toplum kuruluşlarının tepkisini çeken “Haydarpaşa Manhattan” projesi için Haydarpaşa Garı ve çevresini kapsayan 110 hektarlık alan için ilk ihaleyi açtı.

 

Kamuoyunun büyük tepki gösterdiği proje, 2004 yılında gündeme geldi. 17 Eylül 2004’te kabul edilen 5234 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un  Geçici 5. maddesiyle, Haydarpaşa ve çevresiyle ilgili devir ve imar yetkilerini hükümet üzerine aldı.


Yapılacağı iddia edilen 70 katlı gökdelen otellerle Haydarpaşa’nın, gökdelenleriyle ünlü Manhattan’a benzeyeceği için kamuoyunca “Haydarpaşa Manhattan” adı takılan proje, uzun aradan sonra yeniden gündeme geldi. Bugüne kadar hükümetin bir projesi olarak bakılan işe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) de önceki gün yaptığı ihaleyle dahil oldu. İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün söz konusu işle ilgili ihale ilanında işin adı şöyle tanımlandı: “1/5000 ölçekli Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası K.A.N.İ.P.(koruma amaçlı nazım imar planı) ve 1/1000 Ölçekli Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası K.A.U.İ.P.’ye (koruma amaçlı uygulama imar planına Yönelik Analitik Etüdler, Danışmanlık ve 3-Boyutlu Kent Modelleme.”


İşin süresi 120 gün olarak belirlenen söz konusu ihale ilanında ayrıca alınacak olan hizmetin niteliği ve türü için de şöyle denildi:

“İBB sınırları dahilinde Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahasını Kapsayan 110 Hektarlık Alanda Özel Uzmanlık Gerektiren Araştırma İnceleme Etüd İşi.”


Belediyenin şartnamesine göre yüklenici firma, söz konusu iş için sekiz şehir plancısı, iki mimar, iki harita mühendisi, bir peyzaj mimar, bir sosyolog ve bir sanat tarihçisini bu iş için çalıştıracak.
İBB Basın Danışmanlığı yetkilileri ihale konusu işin Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na ait olduğunu, yapılan bir protokol gereği ihaleyi İBB’nin yaptığını, ihale bedelinin bakanlık tarafından ödeneceğini söyledi.


Söz konusu işin tarafı olmadıklarını belirten yetkililer, açık ihaleye sadece, İBB’nin bir şirketi olan Bimtaş-Boğaziçi Peyzaj İnşaat Müşavirlik Teknik Hizmetler Sanayi Ticaret AŞ’nin teklif verdiğini, teklif zarfının ise teklif dosyası incelendikten sonra açılacağını söyledi.

 

Haydarpaşa bölgesinde yapılacak projenin detayları bugüne kadar net olarak açıklanmadı. Meslek odaları ve sivil toplum kuruluşları yetkililerin tatmin edici açıklama yapmasını isterken, projeyle birlikte Kadıköy ve Üsküdar’a gelecek yaklaşık bir milyon insanı bölgenin kaldırmayacağını, altyapının yetmeyeceğini, tarihi dokunun elden gideceğini savunuyor. Şehir plancıları yüksek ve geniş binaları içeren projenin, İstanbul’un siluetini ezeceğini, zeminin sağlamlaştırılması için çakılacak kazıkların bölgeyi tahrip edeceğini iddia ediyor.




Proje bitiminde bu Haydarpaşa bu görüntüye kavuşacak.

Milliyet, Haber: Mehmet Demirkaya, Fotoğraf: Murat Öztürk, 18.07.2008

ORTAYLI: TAHT SULTAN İBRAHİM'İN DEĞİL

 

Şarkıcı Yeşim Salkım'ın, "Sen Nasılsan Öyleyim" adlı albümü için Sepetçiler Kasrı'nda çektiği klipte kullandığı tahtın gerçek olmadığı ortaya çıktı.

Salkım klip için, "Deli" lakaplı 18'inci Osmanlı Padişahı İbrahim'in tahtını, özel izinle Topkapı Sarayı'ndan getirttiğini iddia etmişti. Ancak Topkapı Sarayı Müdürü tarihçi İlber Ortaylı, habere "Saraydan taht çıkar mı" diye tepki gösterdi. Osmanlı padişahlarından Sultan İbrahim'in adının başına "deli" lakabının konmasının da yanlış olduğunu söyleyen İlber Ortaylı şöyle konuştu:

 

"Topkapı Sarayı'nda bütün padişahların çıktığı bir taht var. Sultan İbrahim'e ait özel bir taht yok. Bir padişahın adının önüne 'deli' lakabını takmak terbiyesizliktir, saygısızlıktır. Herhangi bir oyuncu için saraydan bir şey çıkar mı? Bu konu ile ilgili yazılı bir açıklama da yapacağım."

Sabah, Haber: Duygu Toprak, 18.07.2008

ALLIANOI SULARA GÖMÜLMESİN





İzmir’in Bergama İlçesi'ndeki Yortanlı Barajı’nın suları altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan Allianoi Antik Kenti’nin kurtarılması amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Allianoi Girişim Grubu, kazıların yeniden başlatılmasını ve alternatif çözüm önerilerinin geliştirilmesini talep eden 5 bin 518 dilekçeyi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gönderecek.

 

Girişim Grubunun Dönem Sözcüsü Avukat Hilal Küey, İzmir Tabip Odasında düzenlenen basın toplantısında, İzmir 2 No.lu Koruma Kurulunun rölöve çalışmalarını yetersiz bulan kararını ve son gelişmeleri değerlendirdi.

Küey, 10 yıl kazı başkanı ve danışman olarak görev yapan Ahmet Yaraş’tan bilgi, belge ve yazılı görüş talep edilmesini olumlu bulmakla birlikte kararın "buluntuların mil tabakası ile kaplanarak korunması" konusunun bir kez daha altını çizdiğini, bu yöntemin kabul edilemez olduğunu belirtti. Küey, "Bu nasıl bir koruma anlayışıdır, biz koruyamadık, belki toprak korur mantığının bilimsellik neresindedir?" diye sordu ve mille kaplamanın "koruma" olduğunu savunan karara karşı açtıkları davanın sürdüğünü kaydetti.





Bölgenin 1. derecede arkeolojik sit olduğunu vurgulayan Küey, "gün ışığına çıkan kaplıca odalarının ve şifalı suların baraj altında kalmasına izin vermeyeceklerini" söyledi. Küey, Türkiye’deki davaların sürmesine karşın, iç hukuk yollarının uzun zaman alması gerekçesiyle konuyu AİHM’e taşıdıklarını hatırlatarak, başvurularının, AİHM’e yapılan "kültürel mirasın korunması" konulu ilk başvuru olma özelliğini taşıdığını belirtti.

 

AİHM’in davaya bir numara ve isim verdiğini ve kendilerinden bazı eksik belgeleri talep ettiğini anlatan Küey, "AİHM, davamızın bakılabilirliğini kabul etmiş oldu, bunun büyük bir adım olduğunu düşünüyoruz" diye konuştu.

 

EGEÇEP Dönem Sözcüsü ve Girişim Grubunun jeofizik mühendisi üyesi Erhan İçöz de buluntuların toprakla kapatılmasının yer bilimin tüm ilke ve kurallarına aykırı olduğunu kaydetti. İçöz, buluntuların çamurla kaplanıp barajın su tutması durumunda, suyun yetersizliği nedeniyle Allianoi’nin bazen su üzerinde bazen de su altında kalacağını ifade ederek, hareketli su tablasının sonuçta eserlere zarar vereceğini belirtti.

 

Çiğli Belediye Başkanı Danışmanı Alime Mitap ise toplanan imzaların muhataplarınca dikkate alınmasını, kazıların yeniden başlamasını arzu ettiklerini söyledi.

Radikal, 18.07.2008

ATHENA TAPINAĞI BÜROKRASİ KURBANI

 

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, 9 ay önce Foça’daki Athena Tapınağı’nın gün ışığına çıkarılmasını da içeren Arkeo Kent Projesi’nin İZSU tarafından yapılmasını kararlaştırdı.

 

İZSU yönetimi, daha önce onayladığı projeyi, bürokratik nedenlerle, henüz başlama aşamasında gündeminden çıkardı. Büyükşehir’in yeni yöntem bulacağı belirtildi.

Milliyet Ege, 18.07.2008



KAVAK'TAKİ SELÇUKLU KERVANSARAYI AHIR OLMAKTAN KURTARILIYOR

 

  

 

Selçuklu İmparatorluğu'nun Samsun'daki tek mirası Selçuklu Kervansarayı, ahır olmaktan kurtuluyor.

Ahır ve depo olarak kullanılan tarihi kervansaray, restore ediliyor.

 

Kavak İlçesi Çakallı mevkiinde bulunan ve köy tüzel kişiliğine ait 13. yüzyılda inşa edilen kervansaray, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izni ile eski ihtişamına kavuşacak.

Konuyla ilgili açıklama yapan Samsun Müze Müdürü Muhsin Endoğdu, kervansarayın orijinal şeklinin tespiti için uzman görevlendirdiğini söyledi.

Yapı çevresinde araştırma kazısı yaptıklarını bildiren Endoğdu, "Yapının büyük olması sebebiyle iç kısımlarında ve dış duvarlarının orijinal şeklini ortaya çıkarmak istedik. Bunun için bakanlık izinli sondaj kazıları yaptık. Çalışmalarınızı rapor edip ilgili kurula gönderdik. Kurul kararına göre restorasyon çalışmaları başlayacak." şeklinde konuştu.

Zaman, Fotoğraflar: haberler.com, 17.07.2008

ARKEOLOJİK KAZILARDA İSKELET BULUNDU





Sivas Belediyesi, Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) ve İl Müze Müdürlüğü tarafından Medreseler Bölgesi'nde yapılan kazı çalışmalarında iki insan iskeleti bulundu.

 

Edinilen bilgiye göre, Sivas Belediyesi'nin Kent Meydan Projesi kapsamında Şifaiye, Çifte Minareli ve Buruciye Medreseleri ile Kale Camii etrafında yapılan arkeolojik kazı ve çevre düzenleme çalışması sırasında, hangi dönemde yaşadığı henüz belirlenemeyen iki insan iskeleti bulundu.

 

Kazı sorumlularından CÜ Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Başak Akay, yerin yaklaşık 1.5 metre altındaki kazı çalışmaları sırasında üst üste yatırılmış şekilde bulunan iskeletlerin, Antropoloji Bölümü'nde inceleneceğini söyledi. Akay, "Arkadaşlarımız kazı sırasında kafatası parçalanmış bir iskelete rastladı. Biz de kazıları genişleterek tüm vücudu çıkardık. Baktığımızda ikinci bir iskelete rastladık. Üst üste yatırılmış şekilde bulunan iskeletlerden birinin 10 yaşlarında, diğerinin ise yetişkin bir insana ait olduğunu tahmin ediyoruz" dedi.

 

İskeletlerin üzerinden boncuk ve yüzük gibi bir cismin çıkmadığını da belirten Akay, "İskeletlerin cinsi ve dönemine ait herhangi bir bulguya rastlamadık. Ancak bu iskeletler gerekli muhafaza sonrasında, büyük olasılıkla Antropoloji Bölümü'ne gönderilecek. Ölüm nedenleri, cinsiyetleri ve ne zaman öldükleri konusunda araştırma yapılacak" şeklinde konuştu. İskeletlerin yatış şekli itibarı ile Hıristiyan dinine mensup insanlara ait olduğunu düşündüklerini de kaydeden Akay, konuşmasını şöyle sürdürdü:

 

"Hıristiyan inancına göre ölüler başları batıya dönük olarak defnediliyor. Bir de elleri çapraz yapılırken, ayakları da üst üste konuluyor. Ama dönemi konusunda bir bulgu yok. Ermeni midir? Bizanslı mıdır? Onu bilemem. İskeletlerin üzerinde bir bulguya rastlasaydık bize hangi dönemde yaşadıkları konusunda ipuçları verebilirdi."


Akay, toplu mezar ihtimaline karşı bulunan iki iskeletin çevresinde kazı çalışması yaptıklarını ancak başka iskeletlere rastlamadıklarını söyledi.

 

Arkeolojik kazı yapılan Şifaiye Medresesi 1217 yılında Selçuklu Sultanı I. İzzettin Keykavus tarafından, Çifte Minareli Medrese 1271 yılında Vezir Sahip Şemsettin Mehmed Cüveyni tarafından, Buruciye Medresesi 1271 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı III. Gıyasettin Keyhüsrev zamanında Hibetullah Burucerdioğlu Muzaffer Bey tarafından ve Kale Camii ise III. Sultan Murat'ın vezirlerinden Sivas Valisi Mahmud Paşa tarafından 1580 yılında yaptırılmıştı.

Sivas Kent Haber, 17.07.2008

MÜHÜRLÜ MAĞARANIN SIRRI

 

Amerika kıtasının bir zamanlar en büyük yerleşimi olan yüksek piramitleri ve geometrik tapınaklarıyla ünlü Teotihuacan’daki mühürlü mağarada antik bir uygarlığın sırları yatıyor

Farklı ülkelerden uzmanların yer aldığı bir ekip, temmuz ayı sonunda, Dünya Mirası Listesi’ndeki Teotihuacan’ın en önemli kalıntılardan biri olan Piramide del Sol’da (Güneş Piramidi) çok önemli bir çalışma gerçekleştirecek. Ekip, esas olarak, piramidin altında bulunan insan yapısı tüneli ve halihazırda mühürlü halde olan bir mağara sistemini inceleyerek, burada insan kurban etme gibi ritüellerin gerçekleştirildiğine dair teorileri test etmeye çalışacak.

Teotihuacan arkeoloji müdürü Alejandro Sarabia bu tünelin ibadet amaçlı kullanıldığını ve tünelin sonunda da adakların sunulduğunu ifade etti. Sarabia, piramidin 6 metre altındaki, 90 metre uzunluğunda ve 2,5 metre tavan yüksekliği olan tüneldeki çalışmalarda Meksikalı, Amerikalı ve Japon arkeologlardan oluşan ekibe liderlik edecek. “Teotihuacan’da yaşayanların neden mağarayı mühürleme ihtiyacı duyduğunu ortaya çıkarmak istiyoruz” şeklinde konuşan Sarabia, “Mağarada yapılacak kazılar, Teotihuacan’da ne olduğuna dair ipuçları sunabilir” dedi.

Teotihuacan, en şaşaalı dönemi olan MS 150-450 yılları arasında, farklı etnik kökenlerden 200 bin kişiye ev sahipliği yapıyordu. Teotihuacan’ın o dönemde, Roma dahil bugünkü herhangi bir Avrupa şehrinden daha büyük olduğu düşünülüyor. Ancak daha sonra yedi ya da sekizinci yüzyıl civarında, muhtemelen bir isyan sırasında ateşe verildikten sonra terk edilmiş.

Bundan binlerce yıl sonra tarih sahnesine çıkan Aztekler kutsallığına inandıkları şehri güneşin yaratıldığı yer olarak tanımlıyor, oraya “Ölümlülerin tanrı olduğu yer” diyordu. Piramidin altında yer alan tünel,1971 yılında, taban kenarı 224 metre olan piramide ışık ve ses sistemi yerleştirilirken şans eseri ortaya çıktı. İlk incelemelerden sonra doğal mağara olarak bırakıldı ve iki yıl boyunca mühürlü kaldı. Bilgilerin büyük bir kısmı ise, mağarayı keşfeden arkeoloğun ölümüyle, tekrar karanlığa gömüldü.

Işık olmadığı ve kötü bir girişi olduğu için tünel yapılacak kazı çalışmalarının ustalık gerektirdiğini belirten Sarabia, “Eğer ne olduğunu, neden ve nasıl olduğunu bulabilirsek, Güneş Piramidi’nin ve genel olarak şehrin tarihiyle ile ilgili daha detaylı bilgilere ulaşabiliriz” dedi. Mağaranın gündelik etkinlikler için kullanılmadığını ve muhtemelen sadece belli bir kesimin erişim hakkı olduğunu vurgulayan ekip lideri, “mağaranın kurban ayinleri, dans veya benzer ritüeller için kullanılmış olabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz” dedi.

Teotihuacan’daki insan kurban etme pratiğinin izlerine şehrin birçok noktasında rastlamak mümkün. Bunlar arasında en çarpıcı olanı ise, Güneş Piramidi’nin dört köşesinde bulunan çocuk mezarı kalıntıları.

Taraf, 17.07.2008

"HASUNİ MAĞARALARI TURİSTİK HALE GELSİN"





Silvanlılar, Orta Çağın ilk yerleşim merkezi olan Hasuni mağaralarının turistik hale gelmesini istedi.

 

Hasuni mağaraları Silvan'ın doğusunda kalıp şehirden 7 Km. uzaklıkta bulunan Ha¬suni mağaraları inanılmayacak bir güzelliğe sahiptir. Çok eski bir yerleşim merkezi olan Hasuni'de yaklaşık olarak 300'e yakın mağara vardır. Bu mağaraların içinde bir mağarada diğer bir mağaraya su gitmesi için taşlardan tertibatlar yapılmış. Taşlar ve kaya parçaları yontulmak suretiyle o dönem su ihtiyaçlarını karşılamak için kuyular, oturma yerleri ve yataklar yapmışlar.
 

Turistlerin yol güzergahı üzerinde bulunan ancak bugüne kadar bu¬raya her hangi bir bakım yapılmadığından ve yol kenarına Hasuni Mağaralarını gösterir. Tabelalar konulmadığı için turistler burayı görmeden geçmektedirler. 1990 yılında Hasuni mağaralarının hemen yanında Diyarbakır Eski Eserler ve anıtlar bölge müdürlüğünce bir arkeoloji çalışması yapılmış ve küçük bir kentin izine rastlanılmıştır.

 

Tarih kokan Silvan'ın tarihi yapılarına olan ilgisizlikten ve sorumsuzluktan dolayı yetkililere tepkili olan Silvanlılar, ortaçağın ilk yerleşim yeri olan 300 mağaralı Hasuni Mağarası turizm'e kazandırılmasını isteyerek, tepkilerini şöyle dile getirdiler:

 

 “Belediye'nin ve kaymakamlığın ilçe'nin tarihini tanıtmakla ve yerli ve yabancı turistlere ilçemize çekmekle çok pasifler. Bugün Hasuni Mağaraları Ortaçağın ilk yerleşim yerlerinden biridir. Hasuni mağaraları gölgesinde bulunan moloz yığınlarının oradan toplanmasını istiyoruz. Türkçe ve İngilizce Hasuni Cave's diye büyük tabelalar yola bırakılıp yabancı turistleri Hasuni mağaralarına çekmek gerekir. En azından yılda bir defa Hasuni mağaraları dibinde bir dizi etkinlikler düzenlenip ilçe'deki tarihi önemin vurgulanması gerekir. Silvan tarihinin tanıtımı ve Hasuni Mağaraları için farklı farklı tanıtım broşürlerin basılması gerekir. Hasuni mağaralarına çıkmak için yolların yapılması gerekir. Tarihi değerlerimiz bizlere bırakılan miras değildir. Kısa zamanda Hasuni mağaraları etrafında çevre düzenlemesinin yapılmasını istiyoruz. Hasuni mağaraları ve diğer tarihi yapılarımız bizlere bırakılan ve geçmişe sapasağlam devretmemiz gereken emanetlerdir. Emanete hıyanet edilmemeli” diye tepki gösterdiler.

Haber Diyarbakır, Haber: Ferhat Parlak, 17.07.2008

SELİMİYE 'PISA KULESİ' Mİ OLDU?





Mimari şaheseri Selimiye Camii’nin dört minaresinden birinde 30 yıldan beri gözlenen ‘eğrilik’ araştırılıyor. Edirne Vakıflar Bölge Müdürü Hüseyin Özer, “Yaklaşık 30 yıldır İstanbul istikametinden kente girişte sol arka minarede bir ‘eğrilik’ var. Daha önce bu istikametten camiye bakıldığı zaman sanat eseri iki minareli gibi gözükürdü. Ancak sol arka minaredeki eğrilik, caminin estetiğini bozuyor” dedi.

 

Özer’e göre eğriliğin nedeni, bir süredir süren tadilat çalışması sayesinde anlaşılacak: “İki minarenin külah ve aleminin tadilatı tamamlandı. Eğrilik  olan minaredeki külah ve alemin yenilenmesine kısa sürede başlanacak. Minarenin taş kısmında hiçbir sorun yok. Sorunun alem ve külahın üzerine bindiği seren direğinde olduğunu tahmin ediyoruz. Tabii bu külah ve alemin indirilmesinin ardından daha da netleşecek. Seren direğinden kaynaklandığı kuvvetli bir sebep. Çünkü, 4 metrelik ve 150 kilogramlık bir alemi üzerinde taşıyan bu direkler, rüzgarların da etkisiyle eğilmiş olabilir.” Özer, eğriliğin nedeni bulununca en kısa sürede düzeltileceğini de belirtti.

 

Türk mimari sanatının doruk noktası olan camiinin temeli 1568’de atıldı. 1575’te tamamlanan cami 70.89 metrelik dört görkemli minareyle çevrili. Minarelerin ikisinde, üç şerefeye birbirinden ayrı merdivenlerle çıkılabiliyor. Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği cami yekpare mermerden yapılan minberiyle de ünlü.

Radikal, 17.07.2008

İSTANBULLULAR SAATLİ BOMBANIN ÜZERİNDE





İstanbul halkı büyük bir tehlike ile karşı karşıya! Başbakan’ın da ofisinin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı’nın tarihi havalandırma boşlukları 2 yıl önce yapılan kanalizasyon hatası nedeni ile tamamen doldu ve metan gazı sızmaları başladı. Bölgeden yayılan pis kokuların nedenini araştırırken, Türkiye’nin önemli kültürel miraslarından olan Dolmabahçe Sarayı'nın metan gazı patlaması ile karşı karşıya olduğu ortaya çıktı. Tarihi binanın havalandırma tünelleri Haliç kolektörlerinin iki yıl önce arıza yapması ile lağım ile dolmaya başlamış ve gelinen noktada bu tüneller tamamen tıkanmış. Yerin altında sıkışan binlerce ton lağımdan çıkan metan gazı ise adeta Dolmahçe’nin altında saatli bir bombaya dönüştü.

Dolmabahçe Sarayı ve Beşiktaş sahili olmak üzere, Tophane’den Ortaköy’e uzanan geniş bir alanda yayılan ağır kokunun nedenin metan gazı olduğunu bakanlık, belediye, Saray yönetimi ve İSKİ biliyor. Sadece vatandaşların haberi yok. Ayrıca bu konuda alınan tedbirlerin yetersiz olduğu belirtiliyor. Gaz salınımı sırasında olası bir kıvılcım ya da sıkışma sonrası yaşanabilecek bir patlamanın faciaya dönüşmesinden endişe ediliyor. İstanbul’un göbeğinde binlerce kişinin hayatının tehlikede olduğu vurgulanıyor.

 

İSKİ Genel Müdürü Mevlüt Vural olayı doğrulayarak, havalandırma boşluklarının teknik sorunlardan dolayı tıkandığını ve metan gazı patlaması yaşanmaması için belirli saatlerde gaz salımı yapıldığını söyledi. Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal ise konunun üzerinde ısrarla durduklarını ve defalarca İSKİ’ye müracaat etmelerine rağmen bir sonuca ulaşamadıklarını belirtti. Konunun kendi yetki alanlarında yer almadığını ifade eden Ünal, sorunun acilen çözülmesi gerektiğini vurguladı.

 

Dolmabahçe Sarayı yönetimi ise binanın etrafında yayılan kanalizasyon kokusunun İSKİ'nin açtığı kanallardan kaynaklandığını açıkladı. Kanalizasyon çalışmaları sırasında bu kanallardan bazılarının tıkandığını belirten yönetim, kanallardan doğabilecek metan gibi çeşitli gazların tahliyesinin yapıldığını doğruladı.

 

Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama da Dolmabahçe Sarayı'nın can damarı sayılan havalandırma boşluklarının tıkalı olduğu yönünde söylentilerin varlığına dikkat çekmişti. Günay, uzmanların bu konuda acilen bilimsel çalışma yapmasını da istemişti. Ayrıca Günay, "Swissotel lahit, Gökkafes mezar taşı" diyerek bu konudaki suçun, sarayın üstündeki otellere ait olabileceğini ima etmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi ve ICOMOS üyesi Prof.Dr. Afife Batur da acilen gereken araştırmaların yapılmasının önemine dikkat çekerek "Havalandırma boşlukları yeni teknikler kullanılarak açılabilir, sadece bu konudaki gerekli adımların acilen atılması gerekiyor" dedi.

Habertürk, 17.07.2008

DEVRİK AĞACIN ALTINDA ANTİK KENT KALINTISI

 

Fethiye Ölüdeniz Tabiat Parkı"nda devrilen Kızılçam ağacının kökleri altından tarihi bir yapının duvar taşları çıktı. Kalıntıların bölgede, MS 5. yüzyılda kurulan antik Symbola kentindeki bir kiliseye ait olduğu kaydedildi. Özel Çevre Koruma ve Birinci Derece Doğal sit alanı olan tabiat parkında, büyük bölümü sular altında kalmış antik kentin, bilimsel ve arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkartılmasını bekleyen turizmciler, bu sayede 2006’da dünyanın en iyi kumsalı seçilen Ölüdeniz"in kıymetinin daha artacağını belirtti.

Birgün, 17.07.2008

SERGİNİN YILDIZI HADRIAN'IN BAŞI OLDU

 

İngiltere’nin başkenti Londra’daki British Museum, Roma İmparatoru Hadrianus’u konu alan bir serginin açılışına hazırlanıyor.

 

24 Temmuz’da açılacak serginin bir numaralı parçası, 2000 Ağustosu’nda Burdur’daki Sagalassos antik kentinde bulunan 5 metrelik mermer Hadrianus heykelinin başı olacak.

 

Burdur’un Ağlasun İlçesi yakınlarındaki Sagalassos antik kentinde geçen yıl bulunan İmparator Hadrian başı, Londra’daki British Museum’da açılan "İmparator Hadrianus" sergisinin yıldızı oldu. Tamamı 5 metre olduğu tahmin edilen heykelin 70 cm boyunda ve yarım ton ağırlığındaki başı, dün sergiye yerleştirildi. Hürriyet’e konuşan British Museum Basın Sorumlusu Hannah Boulton, eserin, Türk yetkililerin izniyle 26 Ekim’e kadar sergileneceğini söyledi.

 

MS 117 ile 138 yılları arasında Roma İmparatorluğu yapmış olan Hadrian’ın Anadolu’da pek çok eseri bulunuyor. Edirne şehrini de kurduran Hadrian’a ait dev heykel başı, Sagalassos antik kentinde 17 yıldır devam eden kazılarda keşfedilen en önemli eser olmuştu. İmparatorun ölümünün ardından bölge halkı tarafından onun anısına yapılan bir tapınağın girişine dikildiği sanılan heykelin, 7’nci yüzyılda yaşanan bir depremde yıkıldığı tahmin ediliyor.

Heykelin 2007’de çıkarılmasının BBC’de yayınlandığını aktaran Burdur Müzesi Müdürü Hacı Ali Ekinci, British Museum’un Hadrian sergisi düzenlediğine dikkat çekerek Hürriyet’e şunları söyledi:

 

"Birçok ülkeden Hadrian’a ait eserleri topluyorlar. Ancak bizim heykeli müzenin girişine, bir sunum heykeli olarak koyacaklar. Bakanlığımızla yazışmalar sonrasında 14 Temmuz’da gelip eseri bizden aldılar. Bu şehrimiz için güzel bir tanıtım olacak." 

Hürriyet, 17.07.2008

388 BİN OSMANLI ASKERİ SALGINDAN ÖLMÜŞ

 

Prof.Dr. Hikmet Özdemir'in Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunun kayıpları üstüne gerçekleştirdiği 'Osmanlı Ordusu 1914-1918' başlıklı araştırması, ABD'de Utah Üniversitesi tarafından yayınlandı. Prof. Özdemir'in araştırması, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı askeri kayıplarındaki bilinmeyen gerçeği ortaya çıkardı.

 

Özdemir, kitabında, 1. Dünya Savaşı'nda Ermeni kayıpları hakkında dönemin Osmanlı hükümetine yöneltilen suçlamaların haksızlığını belgelerle ispatlıyor. Askeri tarih alanında dünya literatürüne katkı olarak kabul edilen ve bir ilk olan araştırmaya göre, Osmanlı askeri kayıplarının yüksek oluşundaki gerçek neden, çatışmalar değil, savaş bölgesinde özellikle Doğu Anadolu vilayetlerinde baş gösteren ve beklenmedik bir hızla yayılan tifüs salgını.

 

En yüksek ölümlerin gözlemlendiği Doğu Anadolu'da askeri hastane kayıtlarına göre 3. Osmanlı Ordusu'nda 116 bin asker, 2. Osmanlı Ordusu'nda 67 bin asker olmak üzere toplam 183 bin asker hastalıktan öldü. Suriye Cephesi'nde Cemal Paşa komutasındaki 4. Osmanlı Ordusu'nda hastalıktan ölen asker sayısı ise 65 bin. Araştırmada yer alan bu sayıların askeri hastane kayıtlarına dayandığına dikkat çeken Özdemir, hastanelere ulaşamadan yollarda ölümlerle, asker kaçakları arasındaki ölümlerin bilinemediğini, bu nedenle gerçek sayının 'çok daha yüksek' olduğunu vurguluyor. İngiltere, İsviçre ve Türkiye'de Genelkurmay arşivinde gerçekleştirilen bu çalışmanın dönemle ilgili literatür açısından bir diğer önemli katkısı, o sırada savaş alanında oturan veya bulunan sivil halk arasındaki ölümlerin önemli bir nedenini (tifüs salgını) de ortaya koyması. Utah Üniversitesi tarafından dağıtıma verilen 274 sayfalık kitap, dünyanın en büyük kitap pazarı olan Amazon'da Türkiye ile ilgili çok satan kitaplar listesinde birinci sırada yer alıyor

Zaman, 17.07.2008

ULUCAMİ RAMAZAN'DA AÇILACAK

 

Saltuklu Emiri Nasuriddin Muhammet tarafından 1179 yılında yaptırılan ve Erzurum'un en büyük camisi olan Ulu Camii'nde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından başlatılan restorasyon çalışmaları son sürat devam ediyor.

 

Restorasyon çalışmaları kapsamında cami duvarlarının iç ve dış döşemeleriyle, ahşap ve ısıtma sistemleri yenileniyor.
Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, restorasyon ihalesinin geçtiğimiz Mart ayında yapıldığını anımsatarak, "Çalışmalara başlanması noktasında yer teslimini 7 Mayıs tarihi itibariyle yaptık. Restorasyon çalışmalarının Ramazan ayı başlangıcına kadar sona erdirilmesini planlıyoruz." dediler.


Ulu Camii'nde başlayan bakım ve onarım çalışmaları kapsamında, caminin iç ve dış duvarları elden geçirilirken, ahşap döşemeler ve ısıtma sistemleri yenileniyor. Ayrıca caminin arka kısmında tamirat işlemlerinin de yürütüldüğünü dile getiren konu ile ilgililer, "Camimizin pencereleri baştan aşağı yenilenecek ve çatıda ısı izolasyonu yapılacak. Camide bulunan metal kapılar, ahşap haline getirilecek. Yenileme işlemleri büyük ölçüde tamamlandı. Ayrıca caminin dört bir yanında çevre düzenlemesi yapılacak" diye konuştular.

Erzurum Gazetesi, 17.07.2008

ARAP BABA'NIN MUMYASIZ NAAŞI 700 YILDIR ÇÜRÜMÜYOR





Harput Mahallesi'ndeki Arap Baba türbesi içinde bulunan ve mumyalanmadığı halde yaklaşık 700 yıldır bozulmayan ceset, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izni ile bilim adamları tarafından türbeden alınarak incelenmek üzere Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürüldü. Mumyalanmadığı halde bu kadar uzun süre bozulmadan duran naaşın sırrının çözülmeye çalışılacağı belirtildi.

 

Elazığ’ın Harput Mahallesi'nde bulunan Arap Baba türbesine Vakıflar Genel Müdürlüğünün izni ile dün gelen bilim adamları, türbede bulunan ve yaklaşık 700 yıllık olduğu tahmin edilen Arap Baba’nın sanduka içerisindeki naaşını alarak Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürdü. 700 yıl geçmesine rağmen mumyalanmadığı halde bozulmadan duran naaşın sırrının, yapılan incelemelerde ortaya çıkarılmaya çalışılacağı belirtildi. Üniversitede yapılacak olan çalışmalarda, Arap Baba’nın kesin yaşının da tespit edileceği belirtildi.

 

Elazığ’ın Harput Mahallesi'nde bulunan Arap Baba Türbesi'ndeki Arap Baba'nın naaşı, yıllardır ziyaretçilere açık tutuluyordu. Türbenin içinde cam bir bölmede sergilenen naaşın başında bir görevli duruyor. Yeşil örtü ile üzeri kapalı olan naaşı görmek isteyenler örtüyü kaldırarak bozulmadan duran naaşı görebiliyordu. Naaşın kafa kısmı ise gövdeden kesilmiş olarak yanında duruyordu.

 

Elazığ Valisi Muammer Muşmal, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden gelen bir ekibin naaşta bozulma olup olmadığını incelemek için naaşı türbeden alıp Hastaneye götürdüklerini doğrulayarak, “Bir ara naaştan bir koku geldiği yönünde şikayetler oldu. Bunun üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğü inceleme yapmak için böyle bir yola başvurmuş olabilir. İncelemeden sonra naaşı yerine bırakacaklar” dedi. Naaşın bundan sonra açık olarak sergilenip sergilenemeyeceği yönündeki bir soruya ise Vali Muşmal, “Benim fikrim naaşın diğer cesetler gibi toprağa gömülmesinden yana. Müftü Bey de böyle olmasını uygun gördü. Ancak buna bilim adamları karar verir” diye konuştu.





Bazı kaynaklara göre Arap Baba Harput velilerinden. Gerçek adı Yusuf olup, babasının adı Arabşah’tır. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Doğum tarihi ve yeri belli değildir. On üçüncü asırda yaşadığı rivayet edilen Arap Baba, Harput’un fethi için gelen Selçuklu kumandanlarından olup, aynı zamanda büyük bir velidir.

 

İslamiyeti yaymak için bazan kılıç kullanan Arab Baba, çoğu zaman insanlara doğru yolu göstermek için vaaz ve nasihatlerde bulundu. Sık sık, “Kılıçla geldim kalemle gideceğim” dediği belirtiliyor. Vefat tarihi belli değildir. Arab Baba’nın türbesi 1279 tarihinde yapılmıştır. Türbenin alt katında kabir odası, üst katında ise ziyaret edilen sanduka vardır. Arab Baba’nın kabrinin bir özelliği de naaşının herkes tarafından görülebilecek şekilde açıkta olmasıdır. Türbe içinde üzeri yeşil kumaşla örtülü camdan bir sanduka içerisinde bulunan Arap Baba, çürümemiş cesedi ve kesik başı ile büyük bir ilgi toplamaktadır. Çürümemiş cesedi görmek isteyen ziyaretçilere, sandukanın örtüsü açılarak gösterilmektedir.

 

Yaygın inanışa göre, çok eski yıllarda Harput’ta büyük bir kuraklık başlamış, yağmurlar yağmaz, otlar yeşermez olmuş. İnsanların yağmur duasına çıkmaları, yalvarıp yakarmaları fayda etmemiş.