    




 |
|
| |
 |
|
|
Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.
Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...
|
|
|
|
|
|
14 - 27 Haziran 2009
|
|
RESİM HEYKEL MÜZESİ İKİ
AYLIĞINA KAPILARINI AÇIYOR
Resim Heykel Müzesi,
iki yıl sonra tekrar kapılarını açıyor. Türk sanat
tarihinin temel yapıtlarını koleksiyonunda
bulunduran Resim Heykel Müzesi’nin
eski Veliaht
Dairesi olan tarihi binası restore edildiği
için müze kapanmıştı. Müze yönetimi, restorasyonu
tamamlanan bölümleri sanat dünyasına göstermek için,
72 yıl önce açılan
ilk sergiyi tekrar kuruyor.
‘Serginin Sergisi’
29 Haziran Pazartesi günü açılacak ve iki ay boyunca
görülebilecek. Ardından, müze tekrar kapılarını
kapatacak ve restorasyon devam edecek.
Resim ve Heykel Müzesi, 20 Eylül 1937 tarihinde
Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht
Dairesi’nde bir sergiyle açılmıştı. O sergide yer
alan 325 yapıtın bir kısmı, zamanla farklı kurumlara
gönderildiği için, ‘Serginin Sergisi’nde sadece
geride kalan resim ve heykellere yer verilecek. 116
resim ile 24 heykelin yer aldığı ‘Serginin Sergisi
kronolojik bir sıralamayla Osmanlı ve ilk dönem
Cumhuriyet ressamlarını biraya getiriyor.
Sergi, müzenin restorasyonu biten dört salonuna
yayılacak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’ne bağlı olan Resim Heykel Müzesi’nin
binası ise Milli Saraylar’a ait. Bilindiği gibi kötü
durumda olan müze binası hakkında Radikal’de ve
diğer gazetelerde pek çok haber çıkmış, dönemin TBMM
Başkanı Köksal Toptan’ın devreye girmesiyle binada
kapsamlı bir onarım başlatılmıştı. Müze Müdürü
Prof Ferit Özşen’in
Radikal’e verdiği bilgiye göre iki yıl içinde
binanın yarısında restorasyon tamamlandı. Çatı
açıldı, sağlamlaştırma yapıldı, bezemeler yenilendi.
“Bu şu demek, müzemiz en az yetmiş sene akmayacak ve
yukarıdan toz yağmayacak” diyen Özşen, sergi için
panoları kiraladıklarını ve iki ay sonra iade etmek
zorunda olduklarını da söyledi. Özşen’in verdiği
bilgiye göre müzenin iki ay sonra tekrar kapanacak
olmasının temel nedeni ‘pano alacak kaynak
olmaması!’. Milli Saraylar tarafından sürdürülen
restorasyonun 2010 sonunda tamamlanması planlanıyor.
Radikal, 26.06.2009
|
|
TARİHİ DOKUYA UYMAYAN
ÇALIŞMA

Mimarlar Odası Hatay
Şubesi Başkanı Yaşar Coşkun, Antakya Belediyesi
tarafından çalışmaları yapılan Asi Nehri Peyzaj
çalışmaları ile ilgili görüşlerini dile getirdi.
Daha önceki belediye yönetiminin bu konuda
kendilerinin görüşlerini istemediğini, bu açıklamayı
da yeni belediye yönetiminin bu konudaki görüşlerini
sorması üzerine Belediyeye sundukları görüşlerini
kamuoyu ile paylaşmak istediklerini söyledi.
Mimarlar Odası'nda gerçekleştirdiği basın
toplantısında konuşan Coşkun, Antakya belediyesi
tarafından yürütülen ve çalışmaları devam eden Asi
Nehri çevresi Peyzaj çalışmalarını kısa süreli çözüm
olarak hazırlanmış çevre düzenlemesi olarak
değerlendirdi. Maliyeti çok yüksek Asi kıyısını
düzenleyen peyzaj çalışması ile ilgili görüşlerini
dile getiren Coşkun, “Seyir teraslarının anlamı
yoktur. Suyu seyretmek yerine, o suyun çevresinde ya
da içerisinde gezinti alanı yaratmak daha anlamlı
olacaktır. Su kaskatları da özellikle işletme
maliyeti açısından uygun değildir. Bunların
kesinlikle uygulanmaması gerekir. Su öğesine vurgu
yapmak isteniyorsa, bu suyun rehabilitasyonu
çoğaltılması ve temizlenmesi ile yapılmalıdır. Su
kaskatına ayrılacak bütçenin bu alanda kullanılması
daha doğru olacaktır” dedi. Çiçeklerde rantabıl
değil Çevre düzenlemesindeki çiçekliklerin de bakım
yönünden rantabıl olmadığının söylenebilir olduğunu
belirten Coşkun, “Çiçeklikler yerine nehir
kenarındaki eğimli yüzey boyunca ağaçlandırmanın
yapılması ve belli bir kotta yaya yolunun
düzenlenmesi, teraslamalarla küçük bahçeler
oluşturulması çok daha iyi sonuç verecek, kentle
nehri buluşturacak ve yeşil kuşak yaratılmış
olacaktır” dedi. Tarihi dokuya uygun değil Yaya ve
araç köprülerindeki geçiş simgelerinin tak ve
halatların özgün almadığını ve nehrin iki
yakasındaki tarihi dokuyla uyumsuz olduğunu belirten
Coşkun, “Yeni görüntü tarihi dokuyu dokuyu
ezmektedir. Bu yüzden bunların uygulanmaması daha
doğru olur. Yine aynı bakış açısıyla nehrin
çevresinde ve köprülerde yer alan korkuluk ve
aydınlatma elemanları tarihi kent konseptiyle
uyuşmamakta, aykırı kalmaktadır. Oysa kentimizde,
geçmişte de önemli bir yere sahip demir malzeme
işçiliği vardır” dedi. Kent merkezi ile beldeler
arasında ulaşım sağlanabilir “Geçmişten günümüze
önemli bir veri olan demir işinin bu düzenlemede
kullanılması ayrıca taş duvarlarla doluluk boşluk
yaratarak hem ekonomiklik hem de devamındaki
uygulamalara geçiş sağlanması mümkün olacaktır”
diyen Coşkun, “Rehabilitasyonu sağlanan nehirde kent
merkeziyle, beldeler arasında ulaşımın da
sağlanabileceğini öngörmek hiç de uzak-zor bir hayal
değil” diye konuştu.
Hatay Gazetesi,
26.06.2009
|
|
|
ATATÜRK'ÜN KALDIĞI KONAK
YIKILMA TEHLİKESİ YAŞIYOR
Şarkışla İlçesi'nde Büyük Önder Mustafa Kemal
Atatürk'ün bir gece kaldığı tarihi konak yıkılma
tehlikesi altında.
Alınan bilgiye göre, yaklaşık 3 yıl önce İl Özel
İdaresi tarafından sahiplerinden takasla alınan 100
yıllık tarihi Şemsi Efendi Konağı için koruma kararı
alındıktan sonra özelliğinden bir şey kaybetmeden
restore edilmesi planlanıyordu.
Atatürk'ün 1919 yılında Sivas Kongresi'nden sonra
bir gece kaldığı öğrenilen tarihi konağın
restorasyonu için proje çalışması başlatıldı.
Projenin tamamlanmasının ardından aslına uygun
olarak onarılacağı belirtilen tarihi konağın
etrafında çevre düzenlemesi de yapılması
düşünülüyordu.
Ancak şu ana kadar onarıma alınmayan konak yıkılma
tehlikesi altında.
İlçe merkezinde bulunan ve bin 700 metre kare
alandan oluşan tarihi konak, Şarkışla'daki eski
evlerin özelliklerini taşıyor. İlçe sakinleri harabe
görünümündeki konağın bir an önce restore
edilmesini, çirkin görünümden kurtarılmasını
istiyor.
Sivas Hürdoğan, 26.06.2009
|
|
TARİHE TANIKLIK EDEN OKULLAR KİTAP OLDU
İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, tarihi değer taşıyan okulların korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla bünyesindeki tarihi okulları, iki ciltlik bir kitapta topladı.
Yüzyıllar önce yapılan camileri, sarayları, kiliseleri ve sinagogları ile buram buram tarih kokan medeniyet beşiği İstanbul, göz kamaştıran tarihi okullarıyla da kültür mirasımız içinde önemli bir yere sahip. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, tarihi eser niteliği taşıyan okulların korunması ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarılmasını sağlamak için örnek bir çalışma yaptı.
Yaklaşık bir buçuk yıl süren çalışma ile İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesindeki tarihi okulların envanteri çıkarıldı. Yapılan çalışma sonucunda İstanbul'da yaklaşık 160 adet tarihi okulun bulunduğu belirlendi. Aralarında daha önce saray ve konak olarak kullanılan, sonradan liseye dönüştürülenlerin de bulunduğu tarihi okullar bir kitapta toplandı. 'Tarihe Tanıklık Eden Okullar' adı verilen iki ciltlik kitapta, okulların fotoğrafları ile tarihçeleri, mimari özellikleri ve tarihi açıdan taşıdıkları önemin anlatıldığı bilgi notları yer alıyor. Kendilerine bağlı faaliyet gösteren tarihi eser niteliğindeki okullara sahip çıkmak ve eserlerle ilgili gerekli çalışmaları yapmak için Tarihi Eserler Birimi oluşturduklarını belirten İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, kitabın önemini şöyle anlatıyor: "Tarihi okullarımızın doğru restore edilmesi, tabii afetlere karşı gerekli tedbirlerin alınması ve toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Hazırlanan kitap, okullarımızın korunması için yaptığımız projelerimizden biri. Kitap sayesinde bu okullarımıza ilgi artacak ve gereken koruma duyusu oluşacak. 'Koruma eğitimle başlar' sloganıyla eserlerimize sahip çıkıyoruz" dedi. Kitap okullar arasında, sadece eğitim tarihimizin değil aynı zamanda iktisat tarihimizin de önemli mekanlarından eski Düyun-u Umumiye Meclisi binasında yer alan İstanbul Erkek Lisesi, Boğaziçi'nde bir gerdanlık gibi duran Kabataş Lisesi, Batıya açılan ilk penceremiz olan eski Mekteb-i Sultani şimdiki Galatasaray Lisesi bulunuyor.
Sabah, 26.06.2009
|
 |
|
KÜLTEPE'DE KAZILAR
YENİDEN BAŞLADI
Kayseri-Sivas karayolunun 20. kilometresinde bulunan
Kültepe Ören Yeri’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı
tarafından yürütülen kazı çalışmaları başladı.
Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof.Dr.
Kutlu Emre ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığındaki 70 kişilik
ekip tarafından yürütülecek kazıların eylül ayı
sonuna kadar sürdürülmesi planlanıyor. Kazılara
antik şehrin idarecilerinin oturduğu ve şimdiye
kadar üç anıtsal sarayın açığa çıkarıldığı tepede
devam edileceğini belirten Prof.Dr. Kulakoğlu,
“Özellikle bu yılki kazılarımızı günümüzden 5 bin
yıl önceki yerleşim katlarına ulaşmak için tepe
bölgesi yani Kaniş’de yapacağız” dedi.
Türkiye Gazetesi, 26.06.2009
|
PICASSO TABLOSUNA
11.5 MİLYON DOLAR
Dünyaca ünlü ressam Pablo Picasso’nun tablosu
Sotheby’s Müzayede Evi’nde rekor fiyata satıldı.
Picasso’nun 1969 yılında yaptığı yağlı boya çalışmalarından biri olan Silah Kuşanan Silahşör tablosuna ismi açıklanmayan yeni sahibi 11.5 milyon dolar verdi.
Öte yandan geçtiğimiz salı günü Pablo Picasso’nun aynı döneme ait benzer bir tablosu da 9.3 milyon dolara alıcı bulmuştu.
Türkiye Gazetesi, 26.06.2009
|
|
ALPÖZEN HAKKINDA
KOVUŞTURMA YOK
5 yıl önce emekliye
ayrılan ve hakkında 11 ayrı suçtan suç duyurusunda
bulunulan Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin eski
müdürü Oğuz Alpözen hakkında, savcılık kovuşturmaya
yer olmadığı kararı verdi. Alpözen, tek suçunun
Bodrum Kalesi’nin dünyanın sayılı müzeleri arasında
yer almasını sağlamak olduğunu belirterek, "Görev
yaptığım 44 yıl içerisinde de 110’un üzerinde
soruşturma açtılar. Savcılığın kovuşturmaya yer
yoktur kararı vermesi benim dışında verilen en iyi
cevap oldu" dedi.
Hürriyet Ege, Haber:
Yaşar Anter, 26.06.2009
|
 |
ANTİK LABRANDA ORTAYA ÇIKIYOR
Tarih hazinesinde, kazı çalışmaları 1948’den beri yürütülüyor. Kent, her sene biraz daha ayağa kalkıyor.
Muğla Milas’taki antik Labranda kentinde, bu yılki kazılarda görev alacak ekip ilçeye geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi arkeolog Uğur Serden, 1948’den bu yana sürdürülen kazıların başkanlığını, İsveçli arkeolog Prof.Dr. Lars Karlsson’un yaptığını hatırlattı, şu bilgileri verdi:
“Önce, Labranda kutsal alanının geniş çaplı temizliği yapılacak ve gerekli görülen yerlerde koruma önlemleri alınacak. Hisar Akropolis’in içindeki kazı çalışmalarına devam edeceğiz ve eğer vaktimiz kalırsa Kepez Kule’deki kazı çalışmalarına başlayacağız. Sarıçay’dan Labranda’ya doğru uzanan kutsal yolun etrafına yayılmış mezarların, kazı, temizleme ve belgeleme çalışmaları sürecek. Kilise kompleksiyle Roma dönemi Tetrakonkhos hamam yapısının kazı ve belgeleme çalışmaları da devam edilecek.”
Milliyet, 26.06.2009
|
|
KAZININ İLK GÜNÜNDE KOKU
ŞİŞESİ BULUNDU
Muğla’nın Yatağan
İlçesi’ne bağlı Eskihisar Köyü’ndeki Stratonikeia
Antik Kenti’nde kazı çalışmalarına, yeniden
başlandı.
Pamukkale Üniversitesi öğretim görevlisi Doç Dr.
Bilal Söğüt Başkanlığı’nda 80 kişilik kazı ekibinin
görev aldığı çalışmaların ilk gününde Bizans
Dönemi’ne ait "Ampulya" adı verilen koku şişesi
bulundu. Pamukkale, Mimar Sinan, Selçuk,
Ankara, Mersin ve Kocaeli üniversitelerinden
toplam 50 öğrenci ve 30 mevsimlik işçinin görev
aldığı çalışmalar 10 Eylül’e kadar sürecek. Kazı
Başkanı Bilal Söğüt geçen yıl kazı çalışmalarının
ödenek sıkıntısı nedeniyle geç başlanmasına rağmen
yaklaşık 150 tarihi eserin gün yüzüne çıkartılarak
Muğla Müzesi’ne teslim ettiklerini hatırlattı.
Antik kenti bu yıl 5 bin kişinin ziyaret etmesi
bekleniyor.
Hürriyet Ege, Haber:
Cavit Yıldırım, 26.06.2009
|
|
|
|
ÇAKMA ŞEHZADEBAŞI
Türkiye’deki
estetik yoksunu cami bolluğu sorununa
Giresun’un
Bulancak
İlçesinde ilginç bir çözüm geliştirildi. İnşaatı 22
yıldır devam eden
Sarayburnu Camisi, İstanbul’daki
Şehzadebaşı Camisi’nin
birebir kopyası olarak yapılıyor.
Kesme taş
işçiliğiyle inşa edilen caminin, temeli 1987
yılında atıldı. İnşaatta çalışan ustalar belli
aralıklarla İstanbul’a gidip Şehzadebaşı Camii’ni
inceliyor. Ama yeni caminin iki farkı var: Giriş
kapısı Divriği Ulu
Cami, havuzu da
Bursa Ulu Camii’deki
gibi olacak!
Radikal, 25.06.2009
|
|
EDİRNE SARAYI YENİDEN AYAĞA KALKIYOR
Edirne Sarayı, ihtişamlı günlerine yeniden kavuşacak. Edirne Valisi Mustafa Büyük, dün düzenlediği basın toplantısında sarayın ayağa kalkmasının zaman alacağını, ancak bu konuda bir yol haritası çizildiğini söyledi. Büyük, kazı çalışmaları yönetecek heyetin başkanlığına Yrd. Doç.Dr. Mustafa Özer'in atandığını bildirdi.
Bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin yönetildiği sarayın eski günlerine kavuşması için Edirne Valiliği öncülüğünde başlatılan çalışmalar kısa süre içerisinde destek buldu. Bu amaçla TBMM tarafından 5 milyon TL destek sağlandı. Kazı çalışmaları için Bakanlar Kurulu kararı çıktı. Edirne Sarayı 1450 yılında II. Murat döneminde yapımına başlanarak Fatih Sultan Mehmet zamanında tamamlandı. 1875'te Rusların Edirne'yi işgal edeceği haberi üzerine sarayın yakınında bulunan cephanelik düşman eline geçmesin diye valinin emriyle ateşlendi. Harabeye dönen sarayın kalıntıları da zamanla büyük oranda ortadan kalktı.
Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 26.06.2009
|
 |
|
TARİHİ TÜTÜN DEPOSU 7
YILDIZLI OTEL OLACAK

Mülkiyeti
Tanrıverdi Holding'e
ait olan, Cumhuriyet'in ilk sanayi yapılarından
Beşiktaş'taki tarihi
Tütün Deposu, 7 katı yerin altında olmak
üzere 14 katlı ve 7 yıldızlı otel olacak. Otel
inşaatı hakkında bilgi veren Tanrıverdi Holding
Yönetim Kurulu Başkan Asistanı
Aziz İba,
Beşiktaş'ta 1929'da mimar Victor Adaman tarafından
yapılan ve Astro Tütün Deposu olarak yıllarca hizmet
veren binanın, bir süre Grundig televizyon fabrikası
olarak kullanıldığını belirterek, 1985'ten bu yana
boş bulunan binayı Tekfen Holding'ten satın
aldıklarını anlattı.
İba, metruk bir şekilde yıllarca boş kalan, zamanla
tinercilerin yuvası haline gelen binayı temizlerken
bir kamyon martı ölüsü attıklarına dikkati çekerek,
“Satın aldıktan sonra binada aşırı derecede pire
vardı. İnceleme yapmak üzere gelen Kültür ve Turizm
Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu
üyeleri içeri giremedi. Binayı temizledik,
ilaçladık, sonra üyeler içeri girebildi” dedi.
Basında ve kamuoyunda Tütün Deposu'nun yıkılmasının
sert eleştirilere neden olduğunu anımsatan İba,
Tanrıverdi Holding'in, yolculuğu Sultanhamam'da
başlayan 100 yıllık bir firma olduğuna işaret
ederek, şöyle konuştu:
“Firma olarak tarihin içindeyiz. Binanın 'tarihi
eser' olması için başvuru yapanlardan birisi de
biziz. Burayı satın aldıktan sonra belediye,
kaymakamlık ve valilik bize sürekli yazı yazdı.
'Binanın güvenliğini alın, taş düşüyor, insanlar
açısından tehlike oluşturuyor' diye. Bina yıllardan
beri boş kaldığı ve herhangi bir bakım yapılmadığı
için çok kötü durumdaydı. Oteli, gerçekten binayı
onararak yapmak mümkün değildi. Tütün Deposu'nu
kafamıza göre yıkmadık. Kurul, bu konuda çok ciddi
araştırmalar yaptı. Defalarca rapor alındı. Yıkmadan
yapılabilmenin çözümleri arandı. Bunun mümkün
olmadığı ortaya çıktığında teknik olarak yıkılmaya
karar verildi.”
Aziz İba, bina yıkılırken fotoğrametrik rölöve
yapıldığını, her katın fotoğraflarının bilgisayar
ortamına aktarıldığını anlatarak, otelin de kurul
kararı doğrultusunda eski binanın birebir aynısı
olacak şekilde inşa edileceğini, binanın tarihi eser
olmasının sebeplerini gerektiren her şeyin
korunacağını vurguladı.
Binanın, üzerindeki bir rölyeften ya da bir
işlemeden dolayı değil, yıllarca insanların
hafızasında bir kütle olarak yer aldığı, farklı cam
büyüklüklerine sahip olduğu ve Cumhuriyet'in ilk
sanayi yapılarından biri olduğu için tarihi eser
ilan edildiğine dikkati çeken İba, sözlerine şöyle
devam etti:
“Yıkıp yeniden yapıldığı zaman bunun aynısını yapmak
çok kolay. Üzerinde bir el işçiliği yok, sıva ve
boya. Sıradan bir bina. Özelliği olan bir bina
değil. İnsanlar Dolmabahçe Sarayı yıkılmış gibi
davranıyorlar, işin içini bilmedikleri için
konuşuyorlar. Yıkmadan yapılabilseydi elbette öyle
yapardık ama teknik olarak mümkün değildi. Otel,
eski binanın birebir aynısı, kütlesi ve yüksekliği
kadar olacak. Biz içinde oynayacağız. Farklılık
içinde olacak, binanın içinde yaptıklarımızla farklı
olacağız. Kurul kararı da binanın bir kütle olarak
korunması ve galerinin korunması doğrultusunda.”
Aziz İba, çalışmaya başlamadan önce hazırlatılan
trafik raporunda 430 araçlık bir otopark ihtiyacı
ortaya çıktığını belirterek, bu nedenle otelin 4
zemin katının otopark olacağını bildirdi. Otelin
yerin 7 kat altında, 7 kat üstünde toplam 14 kat
olacağı bilgisini veren İba, “Aslında işin parasal
olarak en fazla tutacak yönlerinden birisi de o
kadar inmek. Biz burada farklı bir şey, Türkiye'de
yapılmamış bir otel olmasını istedik” dedi. İba,
otelin işletmesini yabancı bir grubun yapacağını ve
görüşmelerin sürdüğünü ifade ederek, sözleşmenin 2-3
ay içinde imzalanacağını söyledi.
Otel alanı içindeki tescilli tarihi eser ağaçların
da korunacağını belirten İba, “Onlar bizim için
otelden daha kıymetli” diye konuştu.
Aziz İba, otelin 7 yıldızlı olacağını, Türkiye'de
kimsenin kullanmadığı kalitede malzeme
kullanılacağını kaydederek, “Boğaz'da şu lokasyonda
çok fazla yer yok. Bizim yerimiz denize sıfır olan
binalardan çok daha iyi durumda” dedi.
İba, Deniz Müzesi'nin
yeni projesi ile odalarının yüzde 85'inin deniz
görür hale geldiğini bildirdi. Basında, “otelin
akvaryum otel şeklinde inşa edildiği yönünde
haberler” yer aldığını anımsatan İba, “Akvaryum otel
olmayacak. Muhakkak akvaryumlar olacak ama camdan
bakınca denizin dibini göremeyeceksiniz” diye
konuştu.
Otelin 2012 yılının ilk aylarında tamamlanmasının
planlandığını belirten İba, bugüne kadar yapılan
çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi:
“Bugüne kadar dışarıdan gelecek suyu kesmek için
arsanın çevresini diyafram duvarla çevirdik. Deniz
taraflarında 50 metre, diğer yerlerde 40 metre yerin
altına doğru duvarlar yapıldı ve 7-8 metre ana
kayaya soketlendi. Şimdi kazıklar çakılacak. Binayı
üstten alta doğru yapacağız. Önce bir katın betonu
dökülecek, betonda kısmi boşluklar bırakılacak,
sonraki aşamada bu boşluklardan aşağıya inilecek,
toprak çıkarılacak ve bir katın daha betonu
dökülecek. Yeni betonda da yine kısmi boşluklar
bırakılacak, bu boşluklardan alt katın toprağı
çıkarılacak ve bir beton daha dökülecek. En alt
katın zemin betonu da döküldükten sonra eksik kalan
yerleri tamamlayarak zemine çıkacağız. Türkiye'de bu
büyüklükte bu şekilde yapılan bir başka otel yok.”
Projesi Piramit
Mimarlık'tan
Turgut Toydemir, statiği
İrfan Balioğlu
tarafından yapılan otelin kaba inşaatının 50 milyon
dolara mal olacağını bildiren Aziz İba, otelin
tamamlanmış halinin maliyetinin anlaşılacak grupla
alakalı olduğunu söyledi. İba, depreme dayanıklı
inşa edilen otelin ana kayaya soketlendiğini
anımsatarak, “Dolayısıyla deniz kenarında olmamız
zeminin gevşek olduğu manasına gelmez, İstanbul'da
bir deprem olursa, otelimiz en güvenli yerlerden
birisi olacak” dedi.
Hürriyet, 25.06.2009
|
|

|
AMASYA EVLERİ TEHLİKE ATLATTI
Tarihi Amasya Evleri yangın tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. 1915’te büyük bir yangın geçiren evlerin bulunduğu bölgede 6 gün üst üste yangın çıktı. Amasya evlerinin arkasındaki?kurumuş otların her gün tutuşması Hatuniye Mahallesi sakinlerinin ve çevredeki turizmcileri korkuttu.?
411’i koruma altında olmasına karşın yangına karşı yetkililerin önlem almaması ise tepkilere yol açtı. Mahalle sakinleri tepkilerini, “Evlerimiz tamamen yanınca mı önlem alınacak” diye dile getirdi.
Cumhuriyet, 25.06.2009
|
|
"UNESCO'NUN RAPORU SON 4
YILIN EN İYİSİ
İstanbul Sit Alanları
Yönetimi Başkanı İlhan Sarı, Birleşmiş Milletler
Eğitim Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) İstanbul
ile ilgili son raporunun geçmiş 4 yıla göre en
olumlu rapor olduğunu belirterek, "Dünyada tehlike
altındaki ülkelerin yer aldığı bir listede herhalde
hiçbirimiz olmak istemeyiz" dedi.
Sarı, İstanbul 2010
Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın geleneksel
"Çarşamba Buluşmaları"na katılarak, "İstanbul'un Sit
Alanlarında Alan Yönetimi" hakkında bilgi verdi.
UNESCO ile yaptıkları
toplantılarda, İstanbul'un yönetim planını ilgili
kanun ve yönetmelik çerçevesinde yapacaklarını,
onlar (UNESCO) için yapmayacaklarını dile
getirdiklerini belirten Sarı, "Bu işi kendimiz için
yapmamız lazım" dedi.
Kültür varlıklarına
yaklaşım açısından durumun iç açıcı olmadığını dile
getiren Sarı, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yönetim planı yapılacak
sınırların netleşmesi lazım. İlgili üniversiteler
temsilcilerini atadı, alan yönetimi danışma
kurulları oluşturuldu, alan yönetimi yasal olarak
çalışmalara başladı. Bizim en önemli 3 ilkemiz
oluştu. Kesinlikle doğayı korumak sorumluluğumuz
var. Bu bizim birinci ilkemiz. İkinci ilkemiz; ne
yaparsak yapalım kesinlikle kanuni olmak
zorunluluğumuz var. Ne yaparsak yapalım kültürel
olmak zorunluluğumuz var, bu da üçüncü ilkemiz. Bir
kültür kurumuyuz sonuç itibariyle."
Alan yönetiminin bütün
alt yapısını İstanbul Büyükşehir Belediyesinin
karşıladığını ifade eden Sarı, partiler üstü çalışma
yapacak alan yönetiminin yasal hale
dönüştürülmesinin, sınırlarının netleştirilmesiyle
mümkün olduğunu belirtti.
"UNESCO'nun İstanbul ile
ilgili son yayınladığı rapor, geçmiş 4 yıla göre en
olumlu rapordur. Dünyada tehlike altındaki ülkelerin
yer aldığı bir listede herhalde hiçbirimiz olmak
istemeyiz" diyen Sarı, şöyle devam etti:
"Bu listedeki ülkelerin
nerede olduğunu birçok insan bilemez. Diğer
ülkelerden niye hiçbiri bu tehlike altındaki listede
yok. Venedik Katedrali'nin içine paslanmaz çelikten
asansör ve tuvalet yapıldığını ben gördüm. 12.
yüzyıl eseri, aynısı Molla Zeyrek Camisi. Böyle bir
şeyi biz hayal edebilir miyiz? Bir şeyleri görmemiz
lazım."
Danışma kurullarının ve
alan sınırlarının oluşturulduğunu hatırlatan Sarı,
"Yarımadadaki tarihi sit alanının tamamına artık
kimsenin karışmaması lazım. Peki ne oluyor? Topkapı
Sarayı'nda çalışmalar, yeni yeni kimlik
arayışları... Hanlar bölgesi Süleymaniye'de yeni
yeni binalar yakılıyor. Her gün bir iki evi daha,
kültür varlığını daha kaybediyoruz" diye konuştu.
Dünya, 25.06.2009
|
|
ZEUGMA'DA KAZILAR YENİDEN BAŞLADI
Nizip'te bulunan Zeugma Antik
Kenti'nde kazı ve kurtarma çalışmaları tekrar
başladı.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı
Başkanı Doç.Dr. Kutalmış Görkay, Mart ayında
başlayan ve yaklaşık iki ay devam ettikten sonra ara
verilen kazı çalışmalarının bugün tekrar başladığını
ve Eylül ayına kadar devam edeceğini açıkladı. Bu
yılki kazı çalışmalarının 2007 yılında ortaya çıkan
Muzalar Evleri Villası ile yine buranın en önemli
eski kutsal birimlerinden olan Belkıs tepede
gerçekleştirileceğini kaydeden Görkay, Dianosos ve
Diane evlerinde de restorasyon ve konservasyon
çalışmalarının devam edeceğini ifade etti.
Çalışmaların 60 kişilik ekiple devam edeceğini
belirten Görkay, kazıya Türkiye'deki birçok
üniversiteden öğretim görevlileri ile Amerika,
İngiltere ve Almanya'dan araştırmacıların
katıldığını söyledi.
Gaziantep 27 Gazetesi,
25.06.2009
|
|
|
ENEZ'DEKİ 'SINIR
UYGARLIĞI'MIZ: AİNOS

Ülkemiz için “Edirne’den Kars’a” derken sadece sınır
kentlerimizi anmayız. Edirne, antik Hadrianopolis
olarak Anadolu’yu Balkanlar’la, Kars da yüce
kalesiyle Kafkasya’yla buluşturur. Bu derinliğin
doğal sınırları olan Meriç’i Yunanistan’la,
Arpaçay’ı da Ermenistan’la paylaşırken çağlar boyu
aynı sularla yaşayan antik Ainos ile Ani’nin
“Türkiye güvencesinde” olmaları anlamlı değil midir?
“Misak-ı Milli” sınırlarımızın, bin yılların
yaşanmışlıklarıyla kucaklaşması, “Cumhuriyetin
temeli kültürdür” diyen Atatürk’ün efsanevi “tarih
bilinci”ni kanıtlar... Şimdi ise o muhteşem
atalarımızın “sınır bekçilerimiz” yaptığı uygarlık
köklerimizi barajlara kurban ediyor; hatta
apartmanlarla boğan planlara “koruma amaçlı”!
diyebiliyoruz, hele ki Enez’de...
Adını onurla sürdürdüğü Ainos’un, kaldırımlı mermer
caddelerini, çılgın agorasını, lahitlerle donanmış
nekropolünü, hatta 2 bin yıl öncesinin kent
kanalizasyonunu ve her yerini... özensiz yapılarla
dolduranlar, o parasız savaş yıllarında bile
arkeolojiye kaynak ayırabilen bir ülkenin “çağdaş(!)
yönetici”leri nasıl olabildiler? Antik yerleşimin “3
kızlar Sokağı”ndaki Şafiye (Çabuk) Teyze’nin evine
girerek bahçesinde, “depo” yapılan tarihi “Roma
Hamamı” kalıntısını inceliyoruz. 45 yıl önce “gelin”
geldiğinde yıkanılıyormuş!..
Keşan’dan 1 saatlik yolculuğun sonunda Meriç
Deltası’nı, Ege’yi ve “karşı kıyı”daki Dedeağaç’ı (Aleksandrapolis)
aynı anda görünce, kuş cenneti lagün gölleri
arasındaki Enez’e de varmış oluyorsunuz... Ya da 16.
yüzyılda Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye”sindeki
tanımla “iki limanlı” kente... Ainos’tan Meriç’e
giren gemiler ta Bulgaristan’a kadar giderlermiş...
Geçmişin anıtsal tanığı “Ainos Kalesi”ne
girdiğinizde ise 1456’dan 1965’teki depreme kadar
“Fatih Camisi” olarak yaşatılan muhteşem
“Ayasofya”yla karşılaşıyorsunuz. En ünlüsü “Hagios
Gregorios Neokaiserias” olan 30’a yakın kilise,
şapel, şarap mahzenleri ve mozaik döşemeli villa
kalıntıları üzerlerindeki beton yığını “20. yüzyıly”
yapılarının arasından “buradayız” diyorlar...
Yaklaşık 3500 nüfuslu kentin yeni Belediye Başkanı
Ahmet Çayır, 1. Derece Arkeolojik Sit’teki 800 kadar
yapı sahibinin “taşınma”ya çoktan razı olduklarını
belirterek diyor ki: “Hem Ainos’u bakımlı bir ören
yeri olarak yaşatacak, hem de Enezlilerin çağdaş
kent ortamına kavuşmalarını sağlayacak yeni bir
yerleşim projesi en büyük hayalim...”
‘Tarih’sel proje
Bu kutlanacak “hayal”, hani şu sadece rant yaratmak
için yaygınlaşan “kentsel dönüşüm” uygulamalarında
talana değil, uygarlığa hizmet edecek bir örneğe
dönüşemez mi?
Bahçeli evlerden oluşan, sokakları, meydancıkları,
pazar yerleri, parkları ve sosyal, kültürel
mekanlarıyla en çok 1000 konutluk kimlikli bir yeni
yerleşme neden kurulamasın?
Hatta belediye, kaymakamlık, okul, kültür merkezi
vb. yapılar Ainos’ta kalarak tarih ve çağdaşlık
birlikte yaşanabilir. Dahası bir de müze yapılarak
sayısız buluntunun Edirne’ye taşınması ya da
ortalıkta kalması önlenebilir. Böylece Ainos beton
işgalcilerinden arınarak Türkiye’nin Yunanistan
sınırındaki bir tarih ve turizm merkezi olabilir.
Enezliler de böylesi bir beraberliğin maddi ve
manevi katkılarıyla kuşaktan kuşağa esenliğe
kavuşabilirler...
Yeter ki TOKİ, olur olmaz her yere kimliksiz
kulelerini sıralamak yerine, “kültür”e duyarlı
“kentsel yenileme” projelerini benimsesin…
Atatürk’ün ilgisi
Ainos’un “üretken” tarihini Prof.Dr. Sait Başaran
yönetimindeki kazılar aydınlatıyor. Sayısız sanat
ürününden özellikle “Doğuran Kadın” heykelciğindeki
“acının gururunu gülümseyerek yaşayan” yüz ifadesi,
çağlar öncesinin mucizevi becerisini kanıtlıyor...
Enez’e “Trak”lardan sonra MÖ 7. yüzyılda Aioller,
sonra Midilli Adası’ndaki Mytileneliler yerleşmiş.
Bizans’ın Prenslik merkeziymiş. Fatih’in kaptanı Has
Yunus Bey’in almasıyla da 1456’da Osmanlı’nın liman
kenti olmuş...
Aynı limanda 1983’e dek “gümrük” varmış ve
Yunanistan’a çeltikle, balık ihraç edilirmiş.
Belediye başkanı diyor ki: “Bugün de turizm limanı
olur; çünkü Dedeağaç feribotla sadece 10 dakika...”
Enez’in Cumhuriyet dönemi serüveni ise eğer dili
olsaydı “hayatım roman” diyebileceği türden...
1924’teki mübadelede 8 Roman, 10 Türk aile kalınca,
Atatürk’ün isteği üzerine dönemin pehlivan ağası
Bekir Kara işçileriyle birlikte buraya taşınır.
Malikanesi şimdi adını taşıyan cadde üzerinde...
Kente 1951’de Bulgaristan’dan gelen 60 aile arasında
ise belediye başkanının büyükleri de var. Türklerin
özellikle Romanlarla yaşattıkları “hemşerilik”
bilinci, aydınlık bir kent kültürüyle huzur
veriyor...
‘Üniversite’den
beklenen
Başkanın gönüllü yardımcılarından mimar Sedat Kuru,
önceki yıl “kültür ve turizm bölgesi” ilan edilen
yörenin doğasını ve tarihini koruyarak turizmle
buluşması için, yatak sayısına değil, “çevre”ye
öncelik veren “dikkatli” bir planlama gerektiğini
belirtiyor.
1980’lerde imara açıldıktan sonra 4 bin yazlık
konutun yapıldığı “Kışlaaltı”ndaki birkaç motelden
birini işleten Sait Balcı da şunu anımsatıyor:
“Buraya adını veren tarihi yapı, bir ara kışla
olarak kullanılsa da Osmanlı’nın yegane deniz
kervansarayı. Tekneler Platin Dere’den girerek
kervansaraya yanaşıp deve kervanlarına aktarılacak
yüklerini boşaltırlarmış. İki katlı yapının altında
geleneksel pazar yeri, üstte konaklama odaları
öngören proje ise yıllardır bekliyor...”
Aynı kıyıdan “sosyal tesisler”iyle yararlanan
İstanbul ile Trakya üniversiteleri, bu projeyi
uygulayarak Enez’e armağan edemezler mi?
Türkiye’deki çeltik tarlalarının yüzde 40’ının
bulunduğu Meriç Deltası’daki Tuz Gölü, Pesa Gölü ve
Gala Gölü’nün arasında sınırımızı beklediği için
1953’te ilçe yapılarak belediyeye kavuşan Enez’den
“dayanışma” sözü vererek ayrıldık. Aynı göllerin
armağanı eşsiz lezzetteki yılan balıklarının bile ta
Meksika Körfezi’nden okyanus aşıp gelerek üremek
için Ainos’a sığındıklarını da öğrenerek...
Cumhuriyet, Yazı: Oktay
Ekinci, 25.06.2009
|
|
|
HALİÇ-SÜLEYMANİYE TABLOSUNA 1 MİLYON 385 BİN STERLİN
Müzayede evi Sotheby's tarafından dün akşam Londra'da düzenlenen 'Empresyonist ve Modern Sanat' başlıklı açık arttırmada Fransız ressam Paul Signac'ın "Haliç. Süleymaniye" adlı tuval üzerine yağlı boya tablosu, 1 milyon 385 bin 250 sterline yeni sahibini buldu.
Avrupalı bir koleksiyonerin Sothebys'e getirdiği tablo açıkarttırmaya 900 bin sterline sunuldu. Tabloyu açık arttırmaya telefonla katılarak alan kişinin adı
açıklanmadı.
Sabah, Haber. Perihan
Korkmaz, 25.06.2009
|
|
TOPHANE'NİN HAZİN TARİHİ

Avrupa Kültür Başkentliğine hazırlanan İstanbul’da,
son bir asırda büyük bir değişim ve gelişim yaşandı.
Ancak değişimler, daha çok imar hareketleriyle
kendini gösterdi ve İstanbul’un tarihi siluetinden
gün geçtikçe uzaklaşıldı. Zira, şehrin ‘yeniden
imarı’ sırasında, binlerce ecdad yadigarı yerle bir
edildi. Bu felaketin zirveye ulaştığı yıllar ise
1935-60 arasında oldu. İstanbul’un yok edilen yitik
mirasının peşine düşen İstanbul Kültür Tarihi
Araştırmaları Merkezi Başkanı, Kültür Tarihi Uzmanı
Süleyman Faruk Göncüoğlu, kültür varlıklarının nasıl
yıkıldığını tarihi belgelerle gözler önüne seriyor.

Göncüoğlu, İstanbul’un fethiyle kurulan şehrin en
eski sanayi semti Tophane’nin tarihini ve yol
genişletme bahanesiyle yıkılışını ilk defa günyüzüne
çıkmış fotoğraflarla bir kitapta topladı. Göncüoğlu,
“Bir Semt-i Meşhur: Tophane” isimli kitapta, yeni
araştırmacılara, şehri imar etmeye çalışanlara bir
veri tabanı sunuyor.
Mütevazı bütçelerle ortaya emsalsiz eserler koymaya
çalıştığını belirten Göncüoğlu, tarihi varlıklar
konusunda yeterli duyarlılığın oluşmadığını
söylüyor. Göncüoğlu şöyle diyor: “Kasımpaşa’nın,
Fatih’in, Haliç ve semtlerinin tarihini üç ayrı
kitapta topladık. Ama iki yıldır beklemede... Çünkü,
bunları basacak yönetici ve sponsorların bunu
anlayacak kapasitede olması gerekiyor. Kurumlar
bunları basmaya tenezzül etmiyor.”

Çivilimanı Camii önce depo yapıldı, ardından yıkıldı
Süleyman Faruk Göncüoğlu’nun anlattığına göre,
fetihten sonra kurulan ve topçuların kışla bölgesi
olan Tophane’nin birçok yapısı, 1956-59 yılları
arasında yol açma çalışmaları sırasında yok edildi,
meydanın önüne de gümrük binaları yapılarak
Boğaziçi’yle irtibatı kesildi. Meydanı süsleyen saat
kulesi bu yıkımdan kurtulmuş, ama bugün depo olarak
kullanılıyor. Tophane semti içerisinde varlığı
bilinip de bugüne ulaşmamış birçok tarihi yapı var.
Sultan IV. Murad döneminde Mahmud Çavuş tarafından
yaptırılan Çivililimanı (İzari Mehmed Efendi)
Mescidi bunlardan biriydi. 1935 yılında kadro dışı
bırakılıp depo yapılan mescid, 1956 yılında yol
genişletilmesinde yıktırılmış.
Tophane Müşirlik
Binaları arasındaki Kışla Camii’nin kapısına 1935
yılında kilit vurulmuş. Daha sonra da Müşirlik
binası ile yerle bir edilmiş. 1590 yılında yapılan Sakabaşı Mescidi, 1936 yılında Vakıflar Genel
Müdürlüğü tarafından satılmış. Dizbariye Yusuf
Efendi Camii, 1935 yılında çıkarılan kanunla terk
edilmiş, yıktırılana kadar ibadete kapalı tutulmuş.
Bölgedeki topların bazıları, Sultan II. Abdülhamid
Han tarafından Yıldız Sarayı’nda müze yaptırılarak
koruma altına alınırken, birçoğu da işgal yıllarında
İtalyanlara hurda niyetine satılmış.
Türkiye Gazetesi, 25.06.2009
|
|
TARİHİN EN ESKİ MÜZİK ALETİ
Almanya'da Ach
vadisindeki bir mağarada en az 35 bin yıllık olduğu
belirtilen bir kaval bulundu. Şimdiye kadar
rastlanan bu en eski enstrüman, müzik geleneğinin ne
kadar eski olduğunu gösterdi. Fildişinden yapılma 12
parçalık kavalın yüzeyi ve yapısının mükemmel
durumda olması dikkat çekti.
5 delik ve 4 ince çizgi bulunan kavalın bir
ucunda da 'V' şeklinde girinti gözlendi. Girintinin
ağızlık olduğu tahmin ediliyor.
Zaman, 25.06.2009
|
|
|
SÜRYANİLER MOR GABRİEL
İÇİN AİHM'NE BAŞVURMAYA HAZIRLANIYOR

Süryanilerin merkezi
konumundaki 1600 yıllık Deyrulumur/Mor Gabriel
Manastırı aleyhine hazinenin açtığı kadastro
tespitine itiraz davası ile manastırın orman alanına
ilişkin kadastro tespitine itiraz davasının karar
duruşması dün görüldü.
Midyat Adliyesi'nde
yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşen
duruşmaya yurt içi ve yurt dışından çok sayıda
parlamenter ve temsilci katıldı.
Süryani Avukat
Rudi Sümer'in
manastırı savunduğu duruşmaya Süryani Asıllı İsveç
Sosyal Demokrat Parti Milletvekili
Yılmaz Kerimo
ve Anne Ludvigson
ile Sosyal Demokrat Parti temsilcileri
Yekbun Alp,
Evin Çetin,
Alman Büyükelçiliği temsilcisi
Katrin Bucholz,
AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Siyasi Danışmanı
Sema Kılıçer
ve DTP Batman milletvekili
Ayla Akat Ata
katıldı.
Maliye hazinesinin Mor
Gabriel Manastırı Vakfı aleyhinde 12 parsel için
açmış olduğu dava sonuçlandı.
Midyat Kadastro
Mahkemesi'nde görülen 2009/11 esas sayılı davanın 5.
duruşmasında karar Mor Gabriel'in lehine karar oldu.
Maliye hazinesinin
Midyat Süryani (Deyrulumur) Mor Gabriel Manastırı
Vakfı aleyhinde 12 parsel için açmış olduğu dava
sonuçlandı.
Bu dava Mor Gabriel
Manastırı lehine neticelendi. Toplamda 244 dönümlük
arazi mor Gabriel'in tesciline karar verildi. Hukuki
süreç henüz bitmiş değil, yargıtay yolu açık olmak
üzere karar verildi.
Mor Gabriel Manastırı
Vakfı'nın hazine ve orman idaresi aleyhinde açmış
olduğu orman arazisi davası Manastır aleyhine karar
çıktı. Mor Gabriel Manastırı duvarının kapsamı
içinde kalan 276 dönüm ile manastırın dışında kalan
60 dönümlük arazilerin Mor Gabriel Deyrulumur
Manastırı adına tescili istemi ile Midyat Kadastro
Mahkemesinde dava açtı.
Karar duruşmasında
mahkeme davanın reddine kara vererek dava konusu
edilen ve manastır duvarı dışında bulunan 60
dönümlük arazi ile duvarın içinde yer alan 276
dönümlük arazinin orman vasfı ile davalı hazine
adına tesciline karar verildi.
Yine orman davasıyla
bağlantılı olarak Midyat sulh ceza mahkemesinde
görülen 2008/251 sayılı dava dosyası orman davası
ile bağlantılı olduğu için 30 Eylül 2009'a
ertelendi.
Bu davada orman
idaresinin Mor Gabriel manastırı vakfının açmış
olduğu kadastro itiraz davasının sonucu bekleniyor.
İsveç Sosyal Demokrat
Parti Milletvekili Yılmaz Kerimo şöyle dedi:
"1600 Yıllık Mor Gabriel
Manastırı Süryanilerin malı değil Türkiye'nin
malıdır. Süryaniler Türkiye'nin bir parçasıdır. 1937
yılından bugüne kadar manastır bu topraklar için
vergi veriyor. Şimdiye kadar ormanlık değildi şimdi
mi ormanlık oldu. Bu vakıf malıdır vakıfta
Türkiye'nin malıdır. Taşınacak bir mal değildir ve
satılmayacaktır da. Türkiye'nin bu davaya sahip
çıkması gerekirken maalesef halen bunun farkında
değil, bunu anlamış değilim. Mahkeme sonuçlandı.
Mahkeme tarafından kabul görmeyen ve aleyhimize
sonuçlanan kararlar bizim nezdimizde daha
bitmemiştir. Yargı yolu açıktır, AHİM'ye gideceğiz."
Süryani Avukat Rudi
Sümer, "Midyat Süryani Mor Gabriel Manastırı
aleyhinde sonuçlanan kadastro tespitine itiraz
davaları temyiz yoluna götürülecek tarafımızca.
Kadastro mahkemesinde açtığımız Bu davalar manastır
aleyhinde sonuçlandı. Söz konusu taşınmazların orman
vasfıyla maliye hazinesi adına tesciline karar
verilmiş oldu. Bu kararda da temyiz yolu açık olduğu
için temyiz yoluna başvuracağız. Buradan gelecek
sonucu bekleyeceğiz. Oradan istenilen netice elde
edilmezse halinde dava AHİM' taşınacak" dedi.
Bianet, Haber: Mehmet
Halis İş, 25.06.2009
|
|

|
"TARİHİ KÖŞK TURİZME KAZANDIRILMALI" ÇAĞRISI
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ali Osman Uysal, Ezine’ye bağlı Yeniköy yakınlarında bulunan tarihi köşke sahip çıkılması gerektiğini söyledi.
Uysal, "Kule tarzında inşa edilen köşkü, yıkılmadan günümüze kadar gelebilmiş. Osmanlı ordusunda Kaptan-ı Deryalık yapan Cezayirli Hasan Paşa’ya aitmiş. Yakınlarda hamam kalıntısı da bulunuyor. Buranın etraflıca kazılıp, turizme kazandırılması gerek" dedi.
Milliyet, 24.06.2009
|
|
DEFİNE AVCILARINA EK SÜRE

Giresun’un Bulancak İlçesi kırsalındaki 2 bin
rakımlı yaylada, 2 aydır "Kırım Krallığı"na ait
olduğu iddia edilen hazinenin izlerini süren ekibin
çalışma süresi, 1 ay uzatıldı. Tarihi kalıntıların
yanı sıra 90 ton altın bulunduğu tahmin edilen
alanda 40 metre sondaj yapan kazı ekibi, 2 hafta
içinde sonuç almayı planlıyor.
Kazı sorumlusu Turan Gögerçin, yaklaşık 2 aydır
devam eden kazıda çok büyük aşama kaydettiklerini
ancak Define Arama Yönetmeliği’nin ilgili maddeleri
gereği yasal olan kazı sürelerinin 19 Haziran Cuma
günü sona erdiğini söyledi.
Kazı programında planladıkları tüm aşamaları
kaydettiklerini, tahmin ettikleri tarihsel izlere
ulaştıklarını ifade eden Gögerçin, "çok büyük aşama
kaydetmemize, gecemizi gündüzümüzü bu arazide
geçirmemize karşın yasal süre içerisinde amacımıza
ulaşamadık. Bunun üzerine, hava ve arazi şartlarının
bizi engellediği çalışamadığımız günleri de hesaba
koyarak ek süre talep ettik" dedi.
Taleplerini ilettikleri yetkili birimlerin, konuyu
Kültür ve Turizm Bakanlığındaki yetkililerle
paylaştıklarını, bunun üzerine kendilerini çok
sevindiren süre uzatma kararının çıktığını anlatan
Gögerçin, "bize resmi olarak 1 aylık ek süre
verildi. Biz de bu sürenin başladığı dünden beri (23
Haziran) çalışmalarımızı kaldığımız yerden
sürdürüyoruz" diye konuştu.
Sürenin uzatılmasında emeği geçen herkese teşekkür
eden Gögerçin, şöyle devam etti: "Kazı alanına çok
büyük yatırım yaptık. Sondaj malzemesi, seyyar
kompresör, jeneratör, yapay asansör, 13 kişilik
ekibimizin yatacağı çadırlar ve malzemeler çıkardık.
Çalışmaların sonlanmadan bitmesi, bu yatırımın boşa
gitmesine neden olacaktı. Onun için alınan bu karar,
hem bizim hem de burada olduğunu düşündüğümüz
kültürel varlığın ortaya çıkarılması açısından
’tarihi’ öneme sahip."
Gögerçin, kazıda 1,5 metrekarelik alanda 40 metrelik
derinliğe ulaştıklarını, iki hafta içerisinde sonuca
ulaşmayı ve tarihi kalıntılar ile defineyi gün
yüzüne çıkarmayı umduklarını dile getirerek, "biz
başta çalışmalarımızı devlet gözetiminde ama sessiz
sedasız yürütüyorduk, ama kazı yapıldığı haberi
basın yayın organlarında yer alınca buraya olan ilgi
arttı. Vatandaşlar da artık bizim sonuca ulaşmamızı,
buradaki kültür varlığını açığa çıkarmamızı
bekliyor. İnşallah beklentileri haklı çıkaracağız"
dedi.
Tarihçiler, eski çağlarda, MÖ 1500’lü yıllarda
bölgede "Kırım Krallığı"nın var olduğuna dair
herhangi bir tarihsel bilgi olmadığını, bulunacağı
iddia edilen tarihsel kalıntıların MÖ 8’inci
yüzyılın ilk yarısına kadar Kafkasya’dan
Karadeniz’in kuzeyine doğru uzanan alanda yaşayan
atlı göçebe kavim "Kimmerler"e ait olabileceğini
belirtiyor.
Define Arama Yönetmeliği, define aramak
isteyenlerin, define arayacakları yerin bağlı olduğu
mülki amire bir dilekçeyle müracaat etmelerini ve
dilekçede arama amacının açıkça belirtilmesini şart
koşuyor.
Bulunan definenin Maliye Bakanlığınca geçer akçe
olarak değerinin tespit edilmesini öngören
yönetmelik, define Hazineye ait arazide bulunmuşsa
değerinin yüzde 50’sini çıkaran kişi olan aracıya
verilmesini karara bağlıyor.
Bulancak’ta yapılan kazıda, yönetmelikte belirtilen
devlet gözlemcileri de bulunuyor.
Radikal, 24.06.2009
|
|
VİYANA'NIN MÜZE MEYDANI VE İZLEYİCİLERİ - BİR BAŞARI
ÖYKÜSÜ
Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen
Müze Konuşmaları seminerlerin sonuncusu geçtiğimiz
Cuma günü Claudia Haas tarafından Viyana'daki Museum
Quarter üzerine verildi. "Viyana'nın Müze Meydanı ve
İzleyicileri - Bir Başarı Öyküsü" adlı seminer 18.
yy'da "Imperial Stables" olarak görev yapan Barok
tarzdaki binanın müzeler topluluğuna dönüşürken,
farklı katılımcıların nasıl biraraya geldiği
üzerineydi.

Museum Quartier Ön Cephesi
19 ve 20. yy'larda ticari fuarlara ve
festivallere ev sahipliği yapan bina, yıprandığı
gerekçesiyle koruma altına alındı. 1980'lerde Modern
Sanat Müzesi'nin daha fazla yere ihtiyaç duymasıyla
beraber, eski "Imperial Stables" binasının yeni
kültürel merkez haline dönüştürülme çabaları
başladı. 1990'lı yıllarda açılan mimari yarışmayı
Ortner&Ortner firması kazandı ve projenin
tamamlanması 10 yıl sürdü. 2001 yılında hizmete
giren binanın, Barok tarzı cephesi korunmuş ve
cephenin gerisine Modern Sanat Binası ve Leopold
Müzesi inşa edilmişti.

MUMOK

Leopold Müzesi
Bugün Museum Quarter bünyesinde Leopold Müzesi,
MUMOK (Modern Sanat Müzesi Ludwig Vakfı) ve
KUNSTHALLE sergi alanı ile birlikte dans merkezi
olan TanzQuartier, çeşitli yeni medya stüdyoları,
çocuklar için tasarlanmış kültürel ve sanatsal
imkanlarla beraber çeşitli kar amaçlı ya da kar
amacı gütmeyen enstitüler bulunuyor.
Museum Quarter bünyesinde yer alan irili ufaklı
enstitüler ve müzelerin farklı ziyaretçi kitlelerini
biraraya getirmeye başlamasıyla, alışıldık müze
ziyaretçilerinin yanı sıra aileler, çocuklar,
gençler de Museum Quarter'ı ziyaret etmeye başladı.
Müze ve çeşitli enstitüler dışında çeşitli restoran
ve dükkanları ile, kamusal bir meydan da sağlayan
Museum Quarter özellikle gençlerin ilgisini çekerek,
şehir hayatını canlandırıyor.
Arkitera, Yazı: Betül Tuncer, 24.06.2009
|
|
TARİHİ KIZILAY PTT BİNASI OTEL Mİ OLACAK?

Ankara'nın
tarihi Kızılay PTT binası otel mi olacak? SSK İş
Hanı yıkılacak mı? Bu soruları, "Ankara'ya kötü
görüntü yakışmıyor. Bütün eski başkanlar hatta
Başbakan bile bundan sorumlu" diyen Çankaya'nın
CHP'li Belediye Başkanı Tanık yanıtladı.
29 Mart Yerel Seçimleri'nde Ankara'nın en önemli
ilçelerinden Çankaya'nın Belediye Başkanlığı
koltuğuna oturan CHP'li Bülent Tanık, Akşam
Gazetesi'nin sorularını yanıtladı. Belediyedeki
makam odasında bir araya geldiğimiz Tanık,
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yapıcı ilişkiler
kurduklarını, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih
Gökçek ile ilişkileri rayına oturtmak için girişimde
bulunduklarını ve 'uzlaşmacı' bir anlayışı temel
aldıklarını söyledi.
"Gökçek'le uzlaşmaya ve işin gereğini yapmaya
yönelik çalışmamız oldu. Kavgacı değil, işbirliğini
esas alan bir anlayışa sahibiz" diyen Tanık,
Cumhurbaşkanı Gül ile yaptıkları görüşmeye ilişkin
şunları söyledi:
"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü ziyaret ettiğimde,
bizi takdir ettiklerini söyledi. Bana, 'Çankaya
Belediyesi'ndeki ekip yapısını diğer belediyelere
örnek olacak bir şekilde oluşturmuşsunuz. Kent
estetiği konusunda sizden beklentilerimiz var. Bu
konuda da size her konuda destek olacağız dedi".
Yüksel Caddesi'nde çıkan olayların aslında bir rant
kavgası olduğunu ve bunun siyasi kamuflaja
büründürüldüğünü söyleyen Tanık, "Oralarda yozlaşma
olarak tabir ettiğimiz, düşük düzeyli ve kayıt dışı
ticari hegemonyanın kurulması nedeniyle bu tür
çirkin olaylar yaşanıyor" diye konuştu.
Bazı merkezi bölgelerin, kasaba görüntüsünden daha
kötü durumda olduğunu anlatan Tanık, "Bu görüntüler
Ankara'ya yakışmıyor. Bunda benim, önceki
başkanların, Başbakan'ın, hatta Cumhurbaşkanı'nın
bile sorumluluğu bulunuyor" dedi. Tanık, bu gibi
yerlerdeki esnafın durumunun da gözden
geçirileceğini, Kızılay çevresindeki merkezlerde
artık sıkı kontrol mekanizmasının işletileceğini
belirtti.
Yaklaşık 30 yıldır, üst katında bir alışveriş
merkezi bulunan Kızılay PTT binasıyla ilgili
önerilere açık olduğunu söyleyen Tanık, Büyükşehir
Belediye Başkanı Melih Gökçek'in, binanın otel
yapılması fikrine tepki göstermesine katılmadığını
söyledi. Tanık, "Bina satıldıktan sonra otel olacağı
söylendi. Ankara'ya canlılık getirecekse ve otopark
sorunu olmayacaksa neden olmasın? Geceleri karanlık
kalan Kızılay'ı cazibe merkezi haline getirebilir"
dedi. Tanık yine de tek seçeneğin otel olmadığını,
Ankara'nın sembollerinden biri olan PTT binasının
kültür merkezine dönüştürülebileceğini de anlattı.
"Çankaya'nIn, aşırı betonlaşma nedeniyle giderek
çirkinleştiği, nefes alınamaz hale gelindiği"
eleştirilerini ise Tanık şöyle yanıtladı: "Benim
belediye başkanlığım döneminde bir karış yeşil
alanın üzerine bile inşaat izni vermedik. Her semte,
her bölgeye yeşil alanlar hedeflerimiz arasında.
Halkımız çok yakında farklı bir anlayışı, yaşam
kalitesinin yükseldiğini görecek."
Akşam, 24.06.2009
|
|
İLK KEZ BİR TÜRK, ÇAĞDAŞ SANAT MÜZAYEDESİ'NDE
Sotheby's, tarihinde ilk kez bir Türk sanatçının
eserini Çağdaş
Sanat Müzayedesi’ne dahil etti.
Cuma günü
Londra’daki Sotheby’s Müzayede Evi’nde
gerçekleştirilecek Uluslararası Çağdaş
Sanat Müzayedesi’nde, Mubin Orhon’un isimsiz
tablosu satışa sunuluyor. Sotheby’s, Mübin Orhon’un
(1924-1981) isimsiz tablosunun 40 bin-60 bin
sterlin değer aralığıyla satışa çıkarılacağını
bildirdi. Sotheby’s direktörlerinden, Londra
Uluslararası Çağdaş Sanat Gündüz Müzayedesi’nin
Başkanı Isabelle Paagman, “Çağdaş Türk Sanat”ı
Müzayedesi’nde mart ayında elde ettikleri başarıya
dikkat çekerken, özellikle Mubin Orhon’un tablosunun
193 bin 250 sterlin gibi rekor bir fiyata
satıldığını hatırlattı.
Milliyet, Haber: Nevsal Elevli, 24.06.2009
|
|
 |
AHŞAP BİNALAR ALEV ALEV
Tarihi yarımadada son zamanlarda artan ahşap bina yangınları akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Geçtiğimiz hafta Fatih'te iki bina birden kül olurken, vatandaşlar yetkililerin ilgisizliğinden şikayet etti.
Fatih'te önceki gün alev alev yanan tarihi ahşap binanın ardından dün bir yapı daha kül oldu. Bina yangınla birlikte yerle bir olurken, vatandaşlar tüm uyarılara rağmen binayı yıkmayan belediyeyi suçladı. Fatih Hacı Evhaddin mahallesinde kullanılmayan 3 katlı ahşap bir binanın yanmasının ardından dün de Atik Mustafa Paşa mahallesi Ahmet Rufai sokak üzerindeki 3 katlı tarihi ahşap binada belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı. Alevler kısa sürede bütün binayı sararken, yangın bitişikteki apartmanın çatısına sıçradı. Yangınla birlikte kendilerini dışarı atan bina sakinleri, söndürme çalışmasına gelen itfaiye ekipleriyle tartıştı. Kendi evlerinin yanmasından korkan vatandaşlar, itfaiyenin gerektiği gibi çalışmadığını ileri sürdü. Yangına müdahalede Fatih itfaiye grubu yetersiz kalınca, Şişli, Bayrampaşa ve Eyüp itfaiyesinden yardım istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar Haliç Köprüsü'nden geçen sürücüler tarafından da görüldü.
Mahalle sakinleri başta belediye olmak üzere birçok kuruma başvurmalarına rağmen binayla ilgili olarak işlem yapılmamasına tepki gösterdi. Kullanılamaz hale gelen bina bir süre sonra kısmen çöktü. Vatandaşlar Fatih'te bu şekilde yüzlerce eski bina bulunduğunu ve yıkımına izin verilmediğinden çevre sakinleri için büyük tehlike oluşturduğunu belirtti. Bu tip binaların madde bağımlıları ya da kötü niyetli kişilerce özellikle yakıldığını iddia eden vatandaşlar, bu konuda yetkililerin ilgisizliğinden de akındılar.
Sabah, Haber: Erdoğan Yapık, 24.06.2009
|
|
İSTANBUL DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ'NDEN ÇIKABİLİR

UNESCO Dünya
Kültür Mirası Komitesi’nin önünde,
İstanbul’daki uygulamaları yerden yere vuran bir
rapor var.?Raporda özellikle
Sulukule, Four Seasons inşaatı,
Haliç’teki metro inşaatı eleştiriliyor.
İspanya’nın
Sevilla kentinde halen devam eden
UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin genel
toplantısında görüşülen Dünya Kültür Mirası taslak
raporunda;
Sulukule,
Osmanlı döneminden kalma ahşap binaların
korunması,
Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’ndeki ek
inşaat, Haliç’teki metro köprüsü inşaatı ve
İstanbul’un trafik mastır planı gibi
uygulamaların İstanbul’un kültür mirasını
tehdit ettiği değerlendirmesine yer verilerek,
bu uygulamalardan dolayı Hükümet’e ağır eleştiriler
yöneltildi.
2009 yılı Nisan ayında İstanbul’a gelerek
incelemelerde bulunan UNESCO heyetinin gözlemlerine
yer verilen raporun, 30 Haziran’a kadar sürecek olan
toplantının sonunda kabul edilmesi durumunda
İstanbul’un UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası
listesinden çıkarılması riski ortaya çıkacak.
Sulukule Platformu sözcülerinden Viki Çiprut’a göre
ise en iyimser senaryoyla heyet, gerekli
düzenlemeleri yapması için Hükümet’e bir yıl daha ek
süre verebilir.
Özellikle Sulukule ile ilgili olarak “tescilli
binaların yıkılmasının yanı sıra yerel yöneticiler
tarafından uygulanan soylulaştırma programı sonucu
yerel toplulukların dağıtıldığı ve bölgenin somut ve
somut olmayan değerlerinin kabul edilemez bir
şekilde yok edildiği” tespitinde bulunan UNESCO
heyeti, önceki yıllarda incelemelerde bulunan UNESCO
heyetlerinin Hükümet’e sundukları inceleme
raporlarının da dikkate alınmadığını belirtiyor.
Heyet raporunda özellikle, tarihi alanların
yenilenmesi konusunda çıkarılan 5366 Sayılı
Yasa’nın, koruma değil aksine yıkımlara ve tarihi
değerlerin yok edilmesine yol açtığı açıkça
belirtiliyor ve daha önceki raporlarda olduğu gibi
bu yasanın değiştirilmesi tavsiye ediliyor.
UNESCO’nun taslak raporunda İstanbul’un kültürel
mirasını tehdit eden uygulamaların her birine ayrı
bir başlık açılarak yer verildi. Raporda özetle şu
başlıklar yer aldı:
Heyet, İstanbul için hazırlanan trafik mastır
planının uygulanması durumunda bunun
tarihi yarımada üzerinde yaratacağı olumsuz
etkilerden duyduğu kaygıyı dile getiriyor. Özellikle
de Boğaz’dan geçecek olan ve
Harem’le Kumkapı’yı birleştirmesi düşünülen
tünelin, Sultanahmet’in hemen batısından geçeceği
için tarihi yarımadanın kalbine ve Boğaz’ın doğu
yakasına şüphesiz bir biçimde çok ağır bir trafik
yükü getireceği belirtiliyor. Heyet, bu nedenlerden
dolayı Hükümet’ten bu planın uygulamaya sokulmadan
önce bağımsız bir çevre değerlendirme raporunun
hazırlanmasını istiyor.
“İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, Sultanahmet’te
arkeolojik kalıntılar üstüne yapılan Four Seasons
Oteli’nin ek binasının inşaat ruhsatını iptal etti.
Ancak bu karar nedeniyle tarihi kalıntılar üzerinde
yapılan tüm arkeolojik çalışmalar ve koruma
çalışmaları da durdu. Bu nedenle bu önemli
arkeolojik kalıntılar, uzun süre kötü hava
koşullarına maruz kalma ihtimallerinden dolayı hala
risk altında bulunmaktadır.”
“Heyet, Haliç’te yapılması düşünülen ve görsel hali
çoktan belirlenmiş olan yeni metro köprüsü
inşaatının yüksek kuleli ve asma köprü yapısının,
üzerine inşa edilmesi düşünülen toprağın, buradaki
binalar ve özellikle de Süleymaniye Camii üzerinde
belirgin biçimde olumsuz ve kötü etkilerinin olacağı
kaygısını taşıyor. Heyet, hükümeti bu projeden
vazgeçmesi ya da alternatif başka öneriler
geliştirmesi yönünde uyarıyor.”
Heyet, İstanbul’daki Osmanlı döneminden kalma eski
ahşap binaların tehlikede olduğuna dikkat çekiyor.
Bu evlerin büyük bölümünün boş kaldığına dikkat
çeken heyet, “Ancak bu evlerin korunmasına yönelik
herhangi bütünlüklü bir koruma planı ya da
rehabilitasyon programı bulunmamaktadır.
Hükümet’i bu yönde uyarıyoruz” diyor.
Rapor, 5366 Sayılı Yasa’nın özellikle Sulukule’de
yol açtığı sonuçların ne kadar yıkıcı olabileceğini
kanıtladığını vurguluyor. Raporun Sulukule’yle
ilgili bölümünde şöyle deniyor:
“Heyet, buradaki tescilli binaların yıkılmasının
yanı sıra yerel yöneticiler tarafından uygulanan
soylulaştırma programı sonucu yerel toplulukların
dağıtıldığını ve bölgenin somut ve somut olmayan
değerlerinin kabul edilemez bir şekilde yok
edildiğini tespit etti. (...)
Fatih Belediyesi şimdi 5366 Sayılı
Kanun’un çerçevesinde bu bölge için bir imar
planı sundu. (...)
Misyona gönderilen taslaktan Deniz Surları’ndaki
evlerin yıkılacağı ve Bulgar piskoposunun eski
sarayını çevreleyen duvarların önüne şaşaalı bir
merdiven inşa edileceği anlaşılmıştır.
Bu bir koruma projesi değil imara açmadır ve önceki
heyetlerin de tavsiye ettiği üzere, bu proje
buradaki şahsi mal sahiplerinin yararına da
değildir.”
“Tarihi yarımadadaki önemli altyapı projeleri ile
kent topraklarını kullanıma açmaya odaklanan ve
dolayısıyla Dünya Mirası Listesi’ndeki önemli
bölgeler için uygun olmayan kentsel yenileme
projeleri hakkındaki kaygı devam etmektedir.
Heyet, 2006 ve 2008 heyetlerinin tavsiyelerini
tekrarlayarak, bu türden tüm projelerin, yeniden
inşa etmek veya yeni bina yapmak yerine mevcut
tarihi yapıların korunmasına saygı göstermesi
gerektiğini belirtir.
5366 sayılı, ‘Yıpranan tarihi ve kültürel taşınmaz
varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak
kullanılması hakkında kanun’ çerçevesinde önerilen
kentsel yenileme projelerinde önemli hiçbir
değişiklik yapılmadığı görülmüştür. Bu projeler bir
dünya miras varlığı ile bağdaşacak koruma planlarını
içerecek şekilde düzeltilmemişlerdir.
Böylece, 5366 Sayılı Kanun’un tatbikatta
uygulanması, Dünya Miras Listesi’nin önemli
bölgelerinin varlığı ve bütünlüğü için önemli bir
potansiyel tehdit oluşturmaktadır.”
Milliyet, Haber: İpek Yezdani, 24.06.2009
******
GÜNAY: İSTANBUL, "TEHLİKE ALTINDAKİLER" LİSTESİNE
ALINABİLİR
Kültür ve
Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay,
İstanbul’un
UNESCO
Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkarılması
riskinin ortaya çıkmasıyla ilgili olarak, “İstanbul
listeden çıkmayacak. Yalnız bu listeden ‘tehlike
altındaki dünya mirası’ listesine alınma ihtimali
var” dedi.
Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Milliyet’in dün
manşetten “İstanbul’a
acı rapor” başlığıyla verdiği habere konu olan,
UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin,
İstanbul’daki kültür mirasının korunamamasına
ilişkin yoğun eleştirilerinin yer aldığı taslak
raporuyla ilgili olarak
CNN Türk’ün sorularını cevapladı. Bakan Günay,
İstanbul’un Dünya Kültür Mirası listesinden
çıkmayacağını belirterek, “Tehlike
altındaki dünya mirası listesine alınma ihtimali
var. Bu da ‘Her şey güllük gülistanlık değil, bu
miras tehlike altında’ anlamına geliyor. Eğer bu
listeye alınırsa İstanbul’a SOS kapsamında daha acil
yardımlar gelecek. Ancak ben tehlike altındakiler
listesine alınmasından yana değilim” dedi.
Günay,
Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’nin ek
inşaatının durdurulmasıyla ilgili olarak da, “Rapor
diyor ki; yargı otel inşaatını durdurdu ama orada 15
dönümlük bir arkeolojik alan vardı o alandaki
çalışma da durduruldu. Ben de bunu söylüyorum zaten.
Yargı; evet burada o otel inşaatını durdurun, ama
burada bir de arkeolojik çalışma yapılıyordu, onu
neden durdurdun? UNESCO da bunu söylüyor. UNESCO ile
bizim bakış açımızda yer yer benzerlikler var.
İstanbul’da yapılan bazı düzenlemelere ben de
tereddütle yaklaşıyorum, UNESCO da öyle. Benim ve
hükümetin bakış açısıyla UNESCO arasında ciddi bir
ayrım yok. Ama UNESCO şunu söylüyor; İstanbul çok
değerlidir, ama bu değerine uygun bir yenileme
yapmakta gecikiyorsunuz” diye konuştu.
İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü ve aynı zamanda
2010 Ajansı Yürütme Kurulu Başkan Vekili Prof.Dr.
Ahmet Emre Bilgili, UNESCO raporunda bahsi geçen
konuların, UNESCO istediği için değil kültür
mirasına sahip çıkmak için dikkate alınması
gerektiğini söyledi.
Milliyet, 25.06.2009
|
|
|
TARİHİ KÖPRÜYE RESTORASYON
Kırıkkale’nin
Keskin İlçesi'ndeki tarihi Çeşnigir Köprüsü,
restorasyon çalışmalarına başlanmak üzere araç ve
yaya trafiğine kapatıldı.
Edinilen bilgiye göre, ilk olarak 13. yüzyılda
yapıldıktan sonra Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi
sırasında Mimar Sinan tarafından yeniden inşa edilen
Köprüköy beldesi yakınındaki Çeşnigir Köprüsü
onarılıyor.
Zaman zaman Kapulukaya Barajı’ndan tahliye edilen
suyun altında kalan ve ağır tonajlı araçların
geçişiyle ana kemer taşları düşmeye başlayan köprüyü
kurtarmak için harekete geçen Karayolları Genel
Müdürlüğü, 2007 yılında ilk ölçümleri yaptıktan
sonra şimdi de restorasyonu yapacak firma, köprüyü
araç ve yaya trafiğine kapatarak restorasyon
çalışmalarına başladı.
Ağustos ayına kadar su tutularak, köprünün temel ve
ayaklarından başlamak üzere platform ve iskeleler
kurulacağı daha sonra köprünün çimento kullanılmadan
orijinalına uygun şekilde onarılacağı öğrenildi.
Köprüköy Belediye Başkanı Hasan Taşpınar yaptığı
açıklamada, 13. yüzyılda inşa edilen ve İpek yolu
güzergahında bulunan köprünün kurtarılması için
sürekli girişimlerde bulunduğunu söyledi.
Nihayet başlayan restorasyon çalışmasının iki yıl
süreciğini anlatan Taşpınar, "Fizibilite raporları
hazırlanmış ve çalışmalara tecrübeli bir firma ile
başlanmıştır. Belediye olarak çalışmaya destek
vermeye hazırız" dedi.
Hürriyet Ankara, 24.06.2009
|
|
PERRE ANTİK KENTİ'NDE
GÜZ DÖNEMİ KAZISI YAPILACAK

Kommagene uygarlığının 5
büyük kentinden biri olan Perre Antik Kenti'nde bu
yıl kazı çalışmaları güz dönemimde yapılacak.
2001 yılından bugüne
Adıyaman Valiliği, Müze Müdürlüğü ve Özel İdare
destekleriyle yapılan çalışmalarda 50 dönümlük
alanda kazı çalışmaları yapıldı. 400 dekar üzerine
kurulu Perre Antik Kenti’ndeki çalışmalara bu yıl
100 bin TL ödenek ayrıldı.
Kommagene Uygarlığı’nın
5 büyük kentinden biri olan Perre Antik Kenti’ndeki
kaya mezarlarının, o dönem insanlarının sosyal
yapılarını ortaya çıkarmakla birlikte antik kentte
zenginlere ayrı fakirlere ayrı mezarların
yapıldığını da ortaya çıkarıyor. Perre Antik
Kenti’nde bugüne kadar devam eden kazılarda, çok
sayıda arkeolojik eser ortaya çıkarıldı.
Bölgenin kuzeydoğusunda
yapılan kazı çalışmalarında 44 galeri açıldı ve bu
galerilerde çok sayıda eser ve mezar bulundu. Müze
Müdürü Arkeolog Fehmi Eraslan geçtiğimiz yıla kadar
her bahar ve güz döneminde yapılan Perre Antik Kenti
nekropol alanındaki kazı çalışmalarının bu yıl bahar
döneminde yapılmayacağını ama güz döneminde yeniden
kazı çalışmalarının yapılacağını bildirdi.
Her gün yüzlerce
ziyaretçiye ev sahipliği yapan Perre Antik Kentinde
incelemelerde bulunan Eraslan, güz döneminde 8.
dönem kazılarını başlatacaklarını söyleyerek, kazı
çalışmalarına Adıyaman Üniversitesi, Gaziantep
Üniversitesi ve Dicle Üniversitesi öğretim
görevlileri ve öğrencilerinin de katılacağını
belirtti.
Eraslan, 2001 yılından
bugüne Perre Antik Kentinde yapılan kazı
çalışmalarında 44 galerinin açıldığını 300 lahit
mezar, 40 oda mezar ve 200 üzerinde objenin de
müzeye kazandırıldığını kaydetti.
Adıyaman Haber,
24.06.2009
|
|
AMASYA KALESİ'NDE KAZI
YAPILACAK
Osmanlı, Selçuklu,
Bizans ve Roma dönemlerinde savunma amaçlı
kullanılan Amasya Kalesi, Yrd. Doç.Dr. Emine Dönmez
ve ekibi tarafından kazılarak turizme
kazandırılacak.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat
Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Emine
Dönmez, yaklaşık 40 kişilik ekibi ile birlikte
Amasya'nın ortasında bulunan Harşena Dağı üzerindeki
Amasya Kalesi'nde uzun soluklu bir arkeolojik kazı
yapacak.
İstanbul Üniversitesi, TÜBİTAK ve yerel kaynakların
destekleyeceği kazı çalışmalarında Osmanlı,
Selçuklu, Bizans ve Roma Dönemi eserlerinin ortaya
çıkartılacağı kazı çalışmalarının yaklaşık 30 yıl
gibi bir zamana yayılacağı öğrenilirken, bu kazı
sayesinde Amasya Kalesi'nin ören yeri olarak turizme
kazandırılacak ve yer altında kalan kültür
varlıkları gün ışığına çıkartılacak.
Amasya Kent Haber,
24.06.2009
|
|
 |
RESTORASYON ÇALIŞMALARI TAMAMLANDI
Sultan II. Beyazıt'ın annesi Gülbahar Hatun için 1484 yılında cami, medrese, imaret olarak yaptırdığı eserler arasında bulunan külliyenin restorasyon çalışmaları yüzde 99 oranında tamamlandı.
Tokat'ta, 'Meydan Çarşısı' olarak bilenen 'Gülbahar Hatun Külliyesi'nde restorasyon çalışmaları bitmek üzere. Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2006 yılında onarıma alınan Gülbahar Hatun Külliyesi'nde yapım sırasında meydana gelen çökme nedeniyle proje revize edilmişti. Revize edilen proje ile yaklaşık 1 milyon 100 bin TL'ye restore edilecek tarihi mekan, yok olmaktan kurtarıldı. Tarihi mekanın dokusuna uygun olarak lokanta ve kafeterya olarak hizmet vermesi bekleniyor.
Tokat Kent Haber, 26.06.2009
|
|
SELÇUKLU ESERİ PİŞİRİCİ MESCİDİ VE KASTELİ
KANALİZASYON SULARINDAN ZARAR GÖRÜYOR
Gaziantep'te
su mimarisinin eşsiz örneklerinden Pişirici Mescidi
ve Kasteli, çevresindeki tarihi evlerin kanalizasyon
sularından zarar görüyor. Su giderleri kanalizasyona
verilmeyen tarihi Antep evlerinin lağım sularının
bir bölümü, Pişirici Mescidi'nin içine akıyor.
Tarihi yapının tavan ve duvarlarını aşındıran atık
su, ortama da pis bir koku yayıyor.
Kozluca Mahallesi Müftüoğlu Sokak'ta bulunan
Selçuklu Mimarisi örneği Pişirici Mescidi ve Kasteli,
özellikle yaz aylarında vatandaşların sıcaktan
korundukları ve bir müddet dinlendikleri mekanların
başında geliyor. Yeraltından çıkan soğuk suyla el ve
yüzlerini yıkayan vatandaşlar, yorgunluklarını
attıktan sonra günlük uğraşlarına dönüyor.
Ancak tarihi mekan bugünlerde çevresindeki tarihi
Antep evlerinin kanalizasyon sularından zarar
görüyor. Su giderleri kanalizasyona verilmeyen
tarihi evlerin lağım sularının bir bölümü mescidin
tavan ve duvarlarından sızarak içine akıyor.
Kanalizasyon suları ortama pis koku yaymanın yanı
sıra duvardaki Arapça yazılar ile Salavat-ı Şerife,
12 imam ismi ve Ayet-el Kürsi'ye de zarar vermeye
başlamış.
Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün
restorasyonu sonrası Pişirici Mescidi ve Kasteli'nin
işletmeciliğini üstlenen Erdal Yağlı, problemin 6
aydır devam ettiğini ve Gaziantep Su ve Kanalizasyon
İdaresi'nin (GASKİ) bu dönemde 6-7 kez çalışma
yaparak sızıntıları önlemeye çalıştığını söyledi.
Sızıntının bir bölümünün durdurulduğunu ancak tam
anlamıyla bitirilemediğini söyleyen Yağlı, problemin
çevredeki eski Antep evlerinin su giderlerinin
kanalizasyon şebekesine bağlanmamasından
kaynaklandığını belirtti.
GASKİ'nin sorunu çözmek için çalışmalarını
sürdürdüğünü ve evlerin tamamının su giderlerini
kanalizasyona bağlayacağını anlatan Yağlı, mekanı
kafeterya şeklinde kullanmayı düşündüklerini,
sızmanın önlenmesinin ardından Pişirici Mescidi ve
Kasteli'ni kafeteryaya dönüştüreceklerini ifade
etti.
Şehrin en eski kasteli olarak gösterilen
Pişirici'nin sıcaklığı, dışarıya göre 10-15 derece
daha düşük. Üst örtüsü yol seviyesinde olan kastele,
28 basamaklı bir merdivenle iniliyor. Girişte havuz,
çimecelik ve bugün kullanılmayan tuvaletlerin olduğu
bir bölüm var. Tavan kısmı oyma taştan olan mescidin
tam ortasında ise 100 yıllardır fokur fokur kaynayan
berrak su, insanı adeta büyülüyor. Mescidin iç
duvarlarında da, Arapça yazılar, Salavat-ı Şerife,
12 İmam ismi ve Ayet-el Kürsü yer alıyor.
Havuzların çevresinde oluşturulan dinlenme
yerlerinde vatandaşlar, bir süre oturup
yorgunluklarını atıyor. Şifalı olduğuna inanılan
sudan içiyor; ellerini ve yüzlerini yıkıyor. Ortamın
serinliği ve suyu ile yeniden 'tazelenenler', yarım
saatlik molanın ardından günlük koşuşturmasına
dönüyor. Hergün yüzlerce insanın uğradığı kasteldeki
havuzlardan birine salınan küçük balıklar, ortama
ayrı bir hava katıyor.
Zaman, Haber: Serkan Canbaz, 23.06.2009
|
|
GÖRKEMLİ AKROPOLİS MÜZESİ!
Yunanistan, 1821’de Osmanlı’dan
bağımsızlığını almadan önce Lord Elgin İstanbul’da
büyükelçiydi. Ülkenin simgesi olan Atina’da
Akropolis Tepesi’ndeki Parthenon Tapınağı’nın
görkemli mermer kabartmalarını, British Müzesi’ne
taşımıştı. Yaklaşık iki yüz yıldır Yunanların aklı,
bu yitik kabartmalarda kalmıştı.
1981’de
Andreas Papandreu başbakan seçilince ünlü sinema
sanatçısı Melina Merküri’yi (MM) kültür bakanı yaptı.
Yunanistan dışına yaptıkları resmi gezilerde
Papandreu’nun basın toplantısını, sözgelişi 30 kadar
yabancı medya temsilcisi izliyorsa, MM’ninkine 300
kişi katılıyordu. MM, “Barbar Osmanlı’nın
yağmalanmasına göz yumduğu Yunanistan tarihsel
mirası Parthenon kabartmaları geri verilmeli”
kampanyasını başlattı.
MM,
kampanyasıyla yalnızca Yunan halkında bir
bilinçlenme yaratmakla kalmadı, Yunan turizmi için
çok önemli ve etkin bir tanıtımı da gerçekleştirdi.
Yabancı meslektaşlarını, UNESCO’yu harekete geçirdi.
British Müzesi’nde TV kameraları önünde
“Atalarımızın mirasını geri istiyoruz” sözleri ile
gösteriler düzenledi.
Ancak
İngilizler “Siz, bu yapıtları Atina’daki yoğun
‘nefos (hava kirliliği)’ altında mı koruyacaksınız?
Biz, Yunan sanatını müzemizde sizden daha iyi
koruyoruz” sözleri ile alay ederek MM’yi ciddiye
almadıklarını gösterdiler. Yunanlar yılmadılar.
Yunanlar,
Akropolis’in eteğinde görkemli bir müze yapımına
başladılar. Amaç, İngilizlerin “daha iyi koruma”
kozunu ellerinden almaktı. Geçen yıl, açılmadan önce
gezme şansı elde ettiğim bu görkemli müzeyle bu
amaca ulaştıklarını gördüm. Tabii bu müzeyi yapmak,
bu kabartmaları geri getirmeye yetmeyecekti. Keşke
Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay bu
müzeyi görselerdi.
Ziyaretçiler,
Akropolis’in yamacında camla kaplı tarihsel
kalıntıların üzerinden yürüyerek müzeye giriyorlar.
Böylece dışarıda arkeolojik kalıntılar, içeride
buluntular sergileniyor. Müzenin yapımına 130,
sergilemeye 30 olmak üzere toplam 150 milyon Avro
harcandı.
Cumhuriyet,
Yazı: Özgen Acar, 23.06.2009
|
|
YAMAÇ EVLERİ'NE KAYNAK SAĞLANDI
Borusan Holding Yönetim Kurulu
Başkanı Ahmet Kocabıyık, Efes antik kentindeki Yamaç
Evleri mermer salonunun restorasyonu için yaklaşık
300 bin Avro kaynak sağladıklarını bildirdi.
Kocabıyık, Avusturya Bilim ve Araştırma Bakanı
Johannes Hahn ile İzmir’in Selçuk İlçesi'ndeki Efes
antik kentinde Avusturya kazı ekibi tarafından
yürütülen kazıları inceledi.
Kocabıyık,
Efes Yamaç Evleri’ndeki mermer salonunun
restorasyonu için yaklaşık 300 bin Avro kaynak ile
restorasyonun devam etmesini sağladıklarını, ileriye
dönük projelere de katkı sağlayacaklarını belirtti.
Efes antik kentinde birçok önemli noktanın henüz gün
yüzüne çıkmadığını, yeni kazılarda ortaya
çıkabilecek önemli projelere destek vereceklerini
kaydeden Kocabıyık, şöyle dedi:
“Avusturya
Arkeoloji Enstitüsü ile detayları görüşüyoruz.
Efes’e daha fazla kaynak ayırmak için vakıf kurma
düşüncemiz var. Topuklu ayakkabıların tarihi
kentteki taşlara zarar verdiği yönünde söylemler
var. Efes antik kentine gelen yerli ve yabancı
turistlerin daha rahat yürümesi için bir çalışma
yapılabilir diye düşünüyoruz. Yamaç Evleri’ndeki
gibi yürüme bantları olmasa da daha farklı bir
çalışma yapılabilir. Bu konuda bize düşen görev
olursa yerine getiririz.”
Cumhuriyet,
23.06.2009
|
|
YARIM ASIRDIR EFES ANTİK KENTİNDE
Avusturyalı mimar ve arkeolog
Anton Bammer, 50 yıldır antik Efes kentinin tarihi
zenginliklerinin ortaya çıkarılması için çalışıyor.
Efes’te 1895 yılından bu yana Avusturyalılar
tarafından yürütülen kazılara, 25 yaşında mesleğinin
ilk yıllarında katılan Bammer, 50 yıldır yılın büyük
bölümünü Selçuk’ta geçiriyor ve çalışmalarını
sürdürüyor. Bammer, antik kentin kendisini çok
etkilediğini ve yıllardır yorulmadan çalışmalarını
sürdürdüğünü belirterek, “Hayatımı Efes’e adadım”
dedi.
Efes’e
geldiği ilk yıllarda Roma şehrinde çalıştığını ve
Memmius anıtının rekonstrüksiyonunu yaptığını
anlatan Bammer, 1965 yılında Artemision kazısına
başladığını, 1970’te büyük tapınağın bir sütununu
yeniden ayağa kaldırmayı başardığını, bu yıldan
sonra her yıl Artemis’te çeşitli kazılar yaptığını,
çok sayıda kutsal temeller ve tapınaklar bulduğunu
söyledi. MÖ 8. yüzyıla ait “Hekatompedos” ve
“Peripteros” buluntularının kendisi için ayrı bir
önemi olduğunu belirten Bammer, 29 Mayıs 2009’da 75.
yaşını Efes’te kutlamanın mutluluğunu yaşadığını
kaydetti.
Efes’in,
antik çağın siyasi, ekonomik, dinsel ve kültürel
açıdan en önemli kentlerinden biri olduğuna işaret
eden Bammer, Efes’in Roma dünyasında, “Asya’nın
Işığı” olarak ünlendiğini hatırlattı. Bammer,
uluslararası alanda özellikle Artemis üzerine
yaptığı çalışmalarla, 1965 yılında, o döneme kadar
yeri tespit edilemeyen tapınak sunağını bulan kişi
olarak tanınıyor.
Bammer’in
uzun yıllar süren çalışmaları sonunda antik çağ
mimarisinde birçok anıtsal sunağın öncüsü olarak
kabul edilen Artemis sunağının, arkaik çağlardan
beri var olduğu ve MÖ 4. yüzyılda görkemli bir
şekilde yeniden inşa edildiği ortaya çıkmıştı.
Yalnızca
arkeoloji ve mimariyle ilgilenmeyen, Türkiye ve
Yunanistan gezileri sırasında rastladığı özgün
tasarımlı ahşap evlerle ilgili yazılar yazan,
suluboya resim çalışmaları yapan “Selçuk’un fahri
hemşerisi” Bammer, 2008 yılında kurulan Artemis
Tapınağı’nı bir dünya harikası olarak yeniden ayağa
kaldırmayı amaçlayan Zürih’teki “Artemis Kültür,
Sanat ve Eğitim Vakfı”nın da kurucu üyeleri arasında
yer alıyor.
Cumhuriyet, 23.06.2009
|
|
ESKİ ESERLERE YENİ PAZARLAR

Divriği
Külliyesi, Türkiye'de tarihi mirasın korunması
alanında atılan yanlış adımlardan birini temsil
ediyor. Cevaplanmaya muhtaç birçok soru var.
Bundan bir
süre önce Türkiye Bilimler Akademisi'nde (TÜBA)
Bosna'daki Osmanlı anıtlarının TİKA (Türk İşbirliği
ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) tarafından yürütülen
restorasyon uygulamalarını tanıtan bir sunumun
ardından, konuşmayı dinleyen öğretim üyelerinden
biri "Restorasyon nedir?" sorusunu sordu. Bu doğru
bir soruydu, çünkü eski eser restorasyonunu musluk
tamirinden bir çentik yukarıda tutan Türkiye'de bu
sorunun sorulması bir zorunluluk, sorunun
restorasyon işlerinden sorumlu olanlara yönelmesi
ise bir gerekliliktir.
İmdi, bu
konuyu biraz açmak için güncel bir örneğe, 28
Nisan'da İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde Prof. Doğan
Kuban danışmanlığında açılan, küratörü ve
tasarımcısı Y. Mimar H. Basri Hamulu olan bir
sergiye gözatalım: Divriği'de bulunan ve Ortaçağ
Anadolu'sunun en seçkin yapıtlarından olduğu öteden
beri bilinen, 1228 tarihli Mengücekoğulları'nın
külliyesiyle ilgili olan bu serginin afiş başlığında,
serginin, taş işçiliğiyle ünlenen külliyenin "yontu"larıyla
ilgili olduğu belirtiliyordu. Ancak, asıl amaçlanan,
öyle anlaşılıyor ki, bir müzeye dönüştürülmesi
tavsiye edilen bu külliyeyi ‘korumak' üzere
tasarlanan ve onu ‘külliyen' örtmesi öngörülen cam
çardağı tanıtmak ve promosyonunu yapmak. Salı pazarı
güneşliği havasındaki çardağın pratik ve estetik
fukaralığına geçmeden, bu girişimin hangi ilkesel
tabana oturtulmaya çalışıldığını ve hangi kuramsal
gerekçelere dayandırıldığını anlamaya çalışalım!
Öteden beri
vurgulandığı gibi Divriği külliyesi, Ortaçağ
Anadolu'sunun en ilginç ve şaşırtıcı yapıtlarından
biridir ve bu özelliğini sadece çok yüksek düzeydeki
taş işçiliği ile dekorasyonundan değil ama
alışılmışın dışında öğeler içeren planimetrik ve
yapısal özelliklerinden de alır. Ve bu özellikler,
Kafkaslardan İran ve Ortadoğu'ya uzandığı anlaşılan,
ancak bütün parametreleri açıklığa kavuşmamış olan
karmaşık bir kültürel ortamın tarihsel
dinamiklerinin kesiştikleri bir ‘an'ın ifadesidir.
Ne ki, kötü bir sergilemeyle hakkı yenen Cemal
Emden'in gözalıcı fotoğraflarına eşlik eden tanıtma
metni, külliyenin kültürel ve estetik önemini
duygusal, yuvarlak tanımlamalarla vurgularken,
anıtsal değeri su götürmeyen bu yapıdan neden bir "müze"
yapılması istendiğini, külliyeyi müze haline
getirmenin ise neden cam bir şemsiyeyi
gerektirdiğini yeterince makul gerekçelerle
anlatmıyor. Başka türlü söylersek, değeri ve
ilginçliği kendi mimari yapısından menkul olan bu
yapıyı korumaya almak için, onun bir anıt olma
özelliğinin neden yeterli bulunmadığı ve ona neden
ille fazladan bir müze işlevi yüklenmek istendiği
doğrusu anlaşılmıyor.
Öte yandan,
onarım ve koruma işlemleri söz konusu olduğunda,
herhangi bir yapının taşıdığı kültürel ya da
tarihsel önemin sadece bir başlangıç, zorlu bir
sürece verilen bir pasaporttan fazlası olmadığı
unutulmuş gibi! Gerçekten de, Divriği külliyesinin
akıllara ziyan saçaklı bir müzeye çevrilmesinin,
herhalde aşağıdaki şu sorulara yanıt verildikten
sonra önerilmesi, serginin, hiç olmazsa bu sorulara
yol açılmasına fırsat vermeyecek içerikte
düzenlenmesi gerekirdi. Şöyle ki:
Sorular
Divriği
külliyesinin korunması yolunda atılacak ilk adımın,
yani yakın çevresi ve karşı karşıya durduğu bilinen
Mengücek Sarayı ile mekansal ilişkisinin
araştırılması ve bu konuda veri elde etmek için
sondaj ya da kazılar yapılması olması beklenir. Bu
yapıldı mı?
Divriği
külliyesinin müzeye dönüştürülmesi önerisine
geçmeden önce, korunması için gerekli bütün
önlemlerin alınmış olması, bunun için de öncelikle
ayrıntılı yapısal analizinin yapılması, malzeme
özellikleri, bozulmaları, statik durumunun
incelenmesi ve en önemlisi, bu işlerin ehil kişiler,
yani deneyimli ve iyi eğitilmiş ‘restorasyon
uzmanları'na bırakılmış olması gerekirdi. Bu yapıldı
mı? Yapılmışsa elde edilen bilgi ve sonuçlar neden
sergiye yansıtılmadı? Unutmamalı ki, koruma alanında
uzmanlık ve deneyimin ölçüsü salt kişilerin
unvanları olsaydı, Assos kalıntılarından Mahmut Paşa
hamamına uzanan bir skaladaki yapıtlar onarımla
maskaraya dönmezdi.
Müzeye
dönüştürülmesi istenen Divriği külliyesinin daha
önce yapılan onarımının bir değerlendirmesi yapıldı
ve bu onarım onaylandı mı? Varsa, yanlışları ve
yapıya getirdiği zararın giderilmesi yolunda bir
rapor hazırlandı ve işleme sokuldu mu?
Ve nihayet, külliyeyi koruması öngörülen (?) cam çardak formülünün dışında başka seçenekler üzerinde duruldu mu? Bunlar hangileri ve neden sergide tanıtılmadı? Cam çardak formülü külliyenin korunması için düşünülmüş tek ve biricik seçenek mi? Niçin? Değilse bu formülün yeğlenmesine götüren kriterler nelerdir?
Anlayan
anladı, Divriği külliyesi Türkiye'de tarihi mirasın
korunması alanında atılan yanlış adımlardan sadece
bir tanesini temsil ediyor. Koruma alanında yapılan
yanlış ve sabuklamaların haddi hesabı yok ve bütün
bunlar, turistlere göstereceğiz diye telaşa
düştüğümüz kültürel malvarlığımızı geriye dönüşü
olmayacak derecede sakatlıyor, giderek yok ediyor.
Selçuk Belediyesi'nin Selçuk Üniversitesi'nden
uzmanlarla -ve belli ki halisane niyetlerle-
hazırladığı iki kocaman, kuşe kağıdına basılmış
Selçuk mimarisi örneklerini tanıtan albümlerde
fotoğrafları bulunan yapılara bir gözatmak sanırım
yetiyor!.. Adından başka eskiliği kalmamış yapıların
fayanslar briketler ve yeşile boyanmış
parmaklıklarla nasıl korunduğuna bakılsın. Ve
düşünülsün ki, mevzuatı, örgütlenişi ve
uygulamalarıyla Türkiye'de koruma olgusunu
tartışmaya açmadığımız, ‘koruma' başlığı altında
yapılan maskaralıklara, işlenen suçlara çaresizlik
ve bıkkınlıkla göz yummayı sürdürdüğümüz takdirde,
en yetkili ağızların çok bilmiş edalarla terennüm
ettikleri "kültür turizm içindir, turizm ise kültür
için" saptırmasına daha uzun süre katlanmak zorunda
kalacağız.
Bu ülkede
alaylı takımından olmayan, bu işi hakkıyla ve doğru
yerlerde öğrenmiş bunca genç ya da genç irisi kişi
dururken, bu ülkenin kültürel ve tarihsel
taşınmazları, çoğu ‘koruma' işinin kuram ve
mevzuatından bihaber, akademik çevreden gelen mimar,
şehirci, arkeolog ya da sanat tarihçisi olmanın
ötesinde, koruma alanında bir ehliyeti olmayan kurul
üyelerinin kararlarına ve en düşük rakkama prim
veren bir ihale anlayışının başdöndürücü sefaletine
mahkumdur. Yapmayın Allah aşkına!
Radikal, Yazı: Prof.Dr. Ayda Arel, 23.06.2009
|
|
TRALLEIS'DE KAZILAR 1 TEMMUZ'DA BAŞLIYOR
Tralleis Antik Kenti'nde yeni
sezon kazı çalışmaları 1 Temmuz'da başlıyor.
Tralleis
Kazı Başkanı, Adnan Menderes Üniversitesi Fen
Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim
Görevlisi Yrd. Doç.Dr. Rafet Dinç, gazetecilere
yaptığı açıklamada, ruhsat prosedürü uyarınca kazı
çalışmalarına 1 Temmuz'da başlayacaklarını söyledi.
Yrd.
Doç.Dr. Dinç, bu yıl ağırlıklı olarak bakım ve koruma
çalışmaları yapacaklarını, Tralleis kazı alanını
tamamen temizleyeceklerini, dolgu toprak kaymalarını
düzelteceklerini belirterek, şöyle konuştu: "Bugüne
kadar Tralleis'in yüzde 3-4'ünü kazdık. Daha gün
yüzüne çıkacak çok önemli eserler olduğunu
düşünüyorum. Bugüne kadar çok önemli bulgular elde
ettik. Artık geçmişi bir kenara bırakıp bu yıl
çalışmalarımızı bakım, onarım ve koruma üzerine
kurduk. Aydın, Tralleis'in meyvelerini toplamalı. Bu
kapsamda Tralleis'in tanıtımına büyük önem veriyoruz.
Tralleis yakınlarındaki taş ocakları ve su
kemerlerini içine alan bir destinasyon yaratıp gelen
turistleri en az yarım gün burada tutabilecek hale
getirmemiz lazım. Bu konuda el birliği içinde
çalışmalıyız."
Kendisinin
1996-2002 yıllarında Tralleis Antik Kenti
kazılarında başkanlık yaptığını hatırlatan Dinç,
kazılarının en önemli noktası olan master plan
çalışmasının da yine kendisi tarafından 1993-1996
yıllarında 3 yıllık yoğun çalışma sonucu ortaya
çıkarıldığını kaydetti.
Haber
Ekspres, 23.06.2009
|
|
"MÜHENDİSLER TARİHİ YAPILARI İNCELEMELİ"
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ)
Mimarlık Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Adem Doğangün, Bursalı inşaat mühendislerine
tarihi yapıları dikkatle incelemeleri tavsiyesinde
bulundu.
İnşaat
Mühendisleri Odası (İMO) Bursa Şubesi tarafından
tertiplenen `Tarihi Yapılarda Taşıyıcı Sistem Seçimi`
seminerine katılan Prof.Dr. Doğangün, inşaat
mühendislerine seslenerek, `Bursa bir tarihi yapı
şehri. Bu eserlerdeki sağlamlık ve zarafeti bütün
mimar ve mühendisler örnek almalıdır` dedi.
İMO Bursa
Şubesi, üyelerini bilgilendirmek amacıyla
düzenlediği seminerlere bir yenisini daha ekledi.
Prof.Dr. Adem Doğangün tarafından verilen `Tarihi
Yapılarda Taşıyıcı Sistem Seçimi` isimli seminerde,
eski yapıların taşıyıcı sistemleri incelendi.
Seminerde, eski mimarların dikkat ettiği unsurlar
anlatılırken, ikinci kısımda ise hesaplarda dikkate
alınmayan, ancak yapı davranışlarını etkileyen dolgu
duvarlar ayrıntılı bir şekilde ele alındı.
İstanbul`un
ardından tarihi yapıların en çok Bursa`da
bulunduğuna dikkat çeken Prof.Dr. Doğangün,
eserlerin dikkatle incelenmesi ve güçsüz durumda
bulunanlara müdahale edilmesi gerektiğini aktardı.
Bursa`daki tarihi yapıların mevcut durumunu henüz
inceleme fırsatı bulamadığını söyleyen Doğangün, Çok
geniş bir araştırma yapılması gerekiyor. Kent
yöneticileri, Uludağ Üniversitesi yetkilileri ve
meslek odaları bu konuda birleşip başarılı bir
çalışma yapabilir. Umarım Bursa`da bulunan bu tarihi
eser zenginliği kaybedilmeden değeri anlaşılır` diye
konuştu
Bursa Olay, 23.06.2009
|
|
"AYASULUK TEPESİ'Nİ ARKEOLOJİK PARK HALİNE
GETİRECEĞİZ"
Selçuk
Kalesi ve St. Jean Anıtı'nın bulunduğu Ayasuluk
Tepesi'nde 2009 dönemi kazı çalışmaları başladı.
Kazı ve onarım çalışmaları, Pamukkale Üniversitesi
Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı başkanlığındaki 20 kişilik ekiple
yürütülüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür
Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izniyle 2
yıldan beri kazı ve onarım çalışmalarına başkanlık
yapan Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Anıtı Kazı Başkanı
Büyükkolancı, çalışmanın 2007 yılında Pamukkale
Üniversitesine verildiğini ve geçen iki yıl içinde
kazı çalışmalarının kalede yoğunlaştığını söyledi.
Bu yıl
çalışmaların 4 ay süreceğini ve 15 Ekimde sona
ereceğini anlatan Büyükkolancı, şöyle dedi: ''Bu
dönemde özellikle Kalenin batısındaki sur
duvarlarının kazısı yapılacak ve hemen arkasından
onarımına başlanacak. Şartlar uygun olursa amacımız
3 yıl içinde Kaleyi arkeolojik bir park haline
getirebilmek ve ziyarete açmaktır. Selçuk İlçesine
gelen ziyaretçilere Kale, St. Jean Anıtı, İsabey
Camisi ve mümkün olursa Artemision'u da içine alan
yeni bir güzergah yaratmayı hedefliyoruz.''
Dr.
Büyükkolancı, bu güzergahın Selçuk'a gelen
ziyaretçilerin ilçede kalma sürelerini artıracağını
belirterek, şunları söyledi: ''2009 yılında Kültür
ve Turizm Bakanlığının kazımıza 100 bin TL işçi
ücreti vereceğini öğrendik. Bu konuda Bakanlığa ve
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne
minnettarız. Bu ödenekle Kalenin batı sur
duvarlarının yanı sıra, Kale komutanına ait konutun
kazısı yapılıp ortaya çıkarılacaktır. 2008 yılında
Kültür ve Turizm Bakanlığının yanı sıra Selçuk
Belediyesi de Kalede yapılacak acil onarımlara
önemli destek sağladı. Selçuk Belediye Başkanı Vefa
Ülgür 2009 yılında da kazımıza 30 işçi, 5 usta ve
restorasyon malzemesi desteğinde bulunacağına dair
söz verdi.''
Ayasuluk
Tepesi Kazı Başkanlığı ile Selçuk Belediyesi'nin
işbirliğinin bu yıl da devam edecek olmasından
memnuniyet duyduklarını kaydeden Büyükkolancı şöyle
devam etti: ''Kale duvarları ve içindeki yapıların
onarım projelerinin yapımıyla ilgili olarak Selçuk
Belediyesi bize projelerin yapımı için destek olacak.
Bu amaçla Vefa Ülgür, geçen ay İzmir Valiliği ve İl
Özel İdaresinden sur duvarlarının restorasyon
projesinin yapımı için proje ödeneği isteğinde
bulundu.''
Dr.
Büyükkolancı, Selçuk Kaymakamı Aziz İnci, Efes
Müzesi Müdürü Cengiz Topal, müze çalışanlarının,
ayrıca kazı evi ve ekibinin ihtiyaçlarını karşılayan
Selçuk Ticaret Odası Başkanı Cumhur Yelken'in
kendilerine destek sağladığını anlattı.
Yeni Asır, 23.06.2009
|
|
TARİHİ TAŞHAN'A ÖZEL
İLGİ

Amasya'da 250 yıl önce
yaptırılan ve bu zamana kadar çok sayıda doğal afet
ve yangına maruz kalan tarihi Taşhan, onarımının
tamamlanmasından sonra turizme hizmet edecek.
Amasya'da Mutasarrıf Hacı Mehmet Paşa tarafından
1758 yılında yaptırılan ve bu zamana kadar çok
sayıda deprem ve yangına maruz kalan tarihi Taşhan,
Amasya Valiliği tarafından onarılacak. 1758 yılında
yapıldıktan sonra bu zamana kadar çok sayıda deprem,
yangın, su baskını gibi afetlere maruz kalan, bakım,
onarım ve restorasyon yapılmadığı için taşıyıcı
kolan ve duvarları zarar gören tarihi Taşhan'ın
sahiplerinin yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne
devretmesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün de
Yap-İşlet-Devret modeliyle tarihi Taşhan'ın
onarımını üstlenecek kimseyi bulamamasından sonra
devreye giren Amasya Valiliği, tarihi Taşhan'ı 29
yıllığına Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden aslına uygun
olarak yaptırmak ve kiraya vermek üzere kiralamıştı.
İl Özel İdaresi tarafından projesi ihale edilen
Taşhan, aslına uygun olarak onarıldıktan sonra
içerisinde otel, restoran, turistik eşya satış
reyonları ve kafeler olacak. 2001 yılında
tamamlanması planlanan Taşhan'ın onarımının üzerinde
titizlikle durulurken, aslına tam olarak uygun
olması için yoğun çaba harcanıyor.
Amasya Kent Haber,
23.06.2009
|
|
CHRISTIE'S SAHTE RESİM SATMIŞ
The Sunday Times gazetesi, dünkü
sayısında dünyaca ünlü Christie's müzayede evinin
düzenlediği eski bir açık artırmada 'sahte' eser
sattığını öne süren bir haber yayımladı. Habere göre
19'uncu yüzyıl Rus sanatçısı Bork Kustodiev'e ait
olduğu iddia olunan, Odalık adlı, 1 milyon 690 bin
sterlin değerindeki resmin, 'sahte' olduğu anlaşıldı.
Çıplak bir kadını uzanmış halde tasvir eden resmin
sahteliği, Rusya'daki kültürel inceleme kuruluşu
Rosokhankultura tarafından öne sürüldü. Rus uzman
Vladimir Roschin, Christie's'in 2000, Sotheby's
müzayede evinin ise 2002'de yaptığı satışlarda da
sahte resimleri piyasaya sürdüğüne de dikkati çekti.
Sabah,
23.06.2009
|
|
ANTİK YOLCULUĞA FIRTINALI BAŞLANGIÇ
İzmir-Foça-Marsilya Tarihe
Yolculuk projesi kapsamında antik gemiler model
alınarak hazırlanan "Kybele" adlı yelkenli, bin 700
millik yolculuğuna "fırtınalı'' başladı. 8
Haziran'da İzmir Urla'dan yola çıkan Kybele, sadece
yelken ve küreklerle MÖ 600'lü yıllarda
Phokialıların Ege ve Akdeniz'de koloni kurduğu Velia,
Alalia, Nice ve Antibes limanlarına uğrayarak,
Marsilya'ya gitmeyi amaçlıyordu. 20 kürekçi, 3
yelkenci ve 2 dümenciyle yola çıkan gemi
Yunanistan'ın Pire Limanı'na şiddetli fırtınaya
yakalandı. Kea Adası'na 10 gün fırtınanın dinmesini
bekleyen Kybele bugün Korent Kanalı'ndan geçecek.
Sabah, 23.06.2009
|
|
 |
1 MİLYON TL'LİK TARİHİ ONARIM
Tokat'ta yaklaşık 1 milyon TL'ye mal olacak 52 tarihi evin dış cephesinin onarımına başlandı.
Tarihi Beyhamam Sokak'ta bulunan 52 eski Tokat evinin proje kapsamında dış cephesi onarılarak Mevlevihane ile bir bütünlük sağlaması amacıyla restorasyon çalışmaları başlatıldı. İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman Akyüz, yaklaşık 1 milyon TL'ye mal olacak projeyle binaların dış cephe giydirme, camlar, yağmur olukları ve tavanlarının yaptırılacağını açıkladı. Tokat'a Bey Sokağı, Halis Sokağı gibi bir sokağın daha kazandırılacağını ifade eden Akyüz, "Tarihi ve turistik zenginliklerimizi gün yüzüne çıkartmak, insanların hizmetine sunmak bizim birinci vazifemiz. Burada Tokat'a gelen yerli ve yabancı turistlerin gezebileceği mekanları gün yüzüne çıkartmak. En büyük amacımız, restoresi yapılan evlerin sahiplerinin daha sonradan müracaat ederek, butik evler, restoranlar, otel şeklinde hizmete sunulması. Bunu örnekleri Amasya'da var. Burada vatandaşlarımıza iş düşüyor" dedi.
Tokat Kent Haber, 23.06.2009
|
|
MARMARAY İNŞAATI ANA MERKEZDEKİ KAZILARDA SONA
YAKLAŞILDI

Arkeoloji
Müzesi olarak metro istasyonunun geçeceği Ana Merkez
alandaki çalışmalarını tamamladıklarını açıklayan
arkeolog Yaşar Anılır, bu alanda Marmaray inşaatına
başlanabileceğini ve jeologların miosen dediği son
noktaya gelerek ana toprağa indiklerini belirtti.
İstanbul
Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü işbirliği ile
Yenikapı'daki Marmaray ve metro inşaatının yapıldığı
arkelojik kazı alanına bir inceleme gezisi
düzenleyen Turizm Gazetecileri ve Yazarları Derneği
(TUYED) üyeleri, Kazı alanı sorumlusu arkeolog Yaşar
Anılır'dan kazılara ilişkin son bilgileri alarak
sona yaklaşılan kazılarda ortaya çıkarılan bazı
eserleri yerinde gördü.
TUYED
üyelerine kazılar hakkında bilgi veren arkeolog
Yaşar Anılır, Arkeoloji Müzesi olarak metro
istasyonunun geçeceği Ana Merkez alandaki
çalışmalarını tamamladıklarını belirterek, "Şu anda
bu alanda Marmaray inşaatına başlanabilir.
Jeologların miosen dediği son noktaya geldik, ana
toprağa indik. Bulduklarımızı Arkeoloji Müzesi'nde
teşhir edeceğiz. Buradan çıkan mezarlar belki 2010
yılında müzede sergilenecek" dedi.

Kazılarda
ortaya çıkarılan eserlerin sayısının bu ay
itibariyle 12 bin 600'e ulaştığını ifade eden Anılır,
Marmaray inşaatının gecikmesi nedeniyle kazıların
aceleye getirildiği iddiaları ile ilgili olarak da,
“Medyaya da yansıyan bu iddiayı reddeden Yaşar
Anılır, "Kazıları metro inşaatı aksayacak diye
aceleye getirseydik, şimdi ulaştığımız eserleri
bulmamız mümkün olmazdı. Bizim zaman sınırımız yok,
kazı ne zaman biterse o zaman bu alandan gideceğiz"
diye konuştu.
Marmaray
Projesi'nin gerçekleştirileceği alandaki kazılarda
ana toprağa indiklerini, eksi 8,5-10 metre arasına
kadar geldiklerini bildiren Anılır, metro kazısında
ana toprağa henüz gelmediklerini, eksi 7,78 metre
mesafede olduklarını kaydetti.
Türkiye'de
ilk defa böylesine büyük bir alanda ve balçığın
içinde kazı yaptıklarını söyleyen Anılır, TUYED
üyelerinin kazının bütçesine ilişkin sorularına ise
bütçe konusunun kendilerini ilgilendirmediğini
vurgulayarak şu yanıtı verdi: "Büyükşehir Belediyesi
ve Ulaştırma Bakanlığı kazıların masraflarını
karşılıyor. Burada böyle bir inşaata başlanmamış
olsaydı bu kadar büyük bir kazı yapma imkanımız asla
olmazdı, kimse bu kadar parayı karşılamazdı. Şu anda
zorunlu bir kurtarma kazısı yapıyoruz. Bir anlamda
buradan metro inşaatının geçmesi arkelojik açıdan
büyük bir şans oldu."
İstanbul
Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nün Yenikapı'da yaptığı
kazının son durumu ve alandaki son bulgular özetle
şöyle:
* 2004
yılının kasım ayında arkeolojik kazı çalışmaları
başladı. Şu anda kazı alanının büyük bir kısmında iş
bitti, sadece batı tarafta çalışmalar devam ediyor.
* Kazıları
İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü yapıyor,
bulunanlar da İstanbul Üniversitesi tarafından
kaldırılıyor. Marmaray metro kazılarında 350 kişi
çalışıyor, bunun 50'si teknik eleman; aralarında 5
mimar, 4 fotoğrafçı, serbest arkeologlar vs. gibi
elemanlar var.
* Kazı
yapılan alan 11 bin m2, metro inşaatının olduğu
alanın tamamı ise 58 bin m2.
* Bu bölge
Bizans döneminde Theodosius Limanı olarak
bilinmekteydi. Kazı alanının ilk katmanında Osmanlı
dönemine ait eserler, onun altında 13. yy'dan kalma
bir kilise kalıntısı bulundu. Bu kilise Anıtlar
Kurulu kararıyla kesilip daha sonra yerine monte
edilmek üzere kaldırıldı.
* Öte yandan
MS 11. ve 16. yy'a ait 33 tane gemi batığı ortaya
çıkarıldı. Bu batıkların çoğu kaldırıldı, birkaç
tanesi alanda özel olarak muhafaza ediliyor.
Batıklarının çoğunlukla ticaret yapan gemiler olduğu
düşünülüyor.
* Kazı, bir
deniz tabanı üzerinde gerçekleştirildi. Jeologlar
burada MÖ birinci 1000'den itibaren bir deniz
tabanı olduğunu ifade ediyor; son kazıda da MÖ. 4
yy'a ait seramikler ortaya çıktı. MS 11. yy'de
denizin dolduğu ve limanın terk edildiği anlaşılıyor.
* Deniz
tabanının altında ikinci bir deniz tabanı daha vardı.
Jeologlar tarih olarak MÖ. 5200 yıllarını veriyor.
* Neolitik döneme ilişkin ortaya çıkarılan kalıntılar arasındaki ölü küpleri de bir ilkti. O döneme ilişkin ilk kez ölülerin yakıldığına ilişkin bulgular tespit edildi. Anadolu'da daha önce ölülerin yakıldığına ilişkin bulguya rastlanmamıştı.
* Ölü gömü
şekli konusunda da bir ilke rastlandı. Bir mezarın
altında ahşap ızgaralar vardı, yanında başka bir ölü
küpü çıktı.
* Toprak
altında eksi 8,5 seviyelerinde 123 tane ağaç ortaya
çıkarıldı, bu da bir ilkti. Bu ağaçlar temizlendi,
kaldırıldı; incelemeler sürüyor.
* Kazılar
İstanbul'un tarihinde tsunami diye bir şey
olmadığını ortaya koydu. Arkeolog Yaşar Anılır'a
göre çünkü bulunan gemi batıklarının hepsi düz bir
alana yayılmıştı, dağınık bir alana yayılmamıştı.
Herşey düz bulundu. Tsunami olsaydı kalıntılar
dağınık vaziyette olurdu.
* Theodosius
Limanı’nın altındaki katmanda MÖ 6.500’lü yıllara
ait olduğu tahmin edilen 4 insan iskeleti ile ahşap
savunma silahları, ahşap eşyalar ve kano kürekleri
bulundu. Daha önce İstanbul’un çevrelerinde
neolotik döneme ait bulgulara rastlanılmıştı ancak
tarihi yarımada da ilk kez böyle bulgular ortaya
çıkarıldı.
* Neolitik (Cilalı Taş Devri) dönem bataklık içinde 'urne' tipi 8 bin yıllık tarihi mezarlar bulundu. Anadolu tarihinde bir ilk olan mezarların ortaya çıkarılmasıyla, İstanbul'da tarihin ilk insan topluluklarının yaşadığı kesinleşmiş oldu.

Eski çağlarda mezarlıklarda yapılan gömüler, çoğunlukla normal gömme, kimi zaman da yakarak gömme şeklinde oluyordu. Yakılarak gömülmüş ölülerin külleri ve yakma töreninden geriye kalanlar çoğu kez urne (pişmiş toprak kap) denilen kaba, bazen de tekne ve kapaktan oluşan "ostothek" ya da "larnax" denen küçük taş, mahfaza içine konuyordu.
Kremasyon
gömülerde yani ceset yakılmışsa ölen kişinin giysisi,
süs eşyaları veya örneğin okla öldüyse bu ok kabın
içine konurdu. Bilinen kremasyon gömü şekli Anadolu
arkeolojisinde bugüne kadar erken tunç çağında
görüldü. Ancak bu gömü şekli, 8 bin yıl öncesine
dayanan Neolitik dönem kazılarında rastlanılan bir
durum değildi.
Bu tip gömü
şekli, ilk kez Yenikapı'da devam eden Marmaray
kazıları sırasında ortaya çıktı. Urnelerin içinde
ölülerin özel eşyaları ile bir beze sarılı küller ve
bunun üzerine günlük kullanım kapları konulduğu
görüldü. Ayrıca bir urne içinde de bebek iskeletine
ait kemikler bulundu. Uzmanlar, buranın bir mezarlık
olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Daha önce
bulunan eserler için yapılan, dere yatağı ile başka
yerlerden taşındığı görüşünün son buluntularla
çürüdüğü kaydediliyor.
Neolitik Çağ
(MÖ 8000-5500) ya da diğer adıyla Cilalı Taş
Devri’nde önceki devirlere göre daha sert ve daha
düzgün taş aletler yapıldı. Topraktan veya kilden
yapılan kaplar ateşte pişirildi, bunun sonucunda
seramik sanatı başladı. Bu devirdeki insanlar bilgi
ve teknikte önceki dönemlere göre oldukça ileri bir
düzeye çıktı. İnsanların avcılık ve göçebeliği
bırakıp yerleşik düzene geçmesi de bu dönemde
başladı. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde
oturarak köyleri meydana getirdi. Böylece tarihteki
ilk köyler kuruldu.
Ayrıca
insanlar tahıl üretimine de başlayıp, hayvanlar
evcilleştirilip, insanlar tüketicilikten üretici
duruma geçti. İlk defa ticaret de başladı. Neolitik
Devrim, ilk olarak Orta Doğu, Önasya, Uzakdoğu gibi
geniş ve düzenli akarsuların yaygın olduğu
bölgelerde ortaya çıktı.
Turizm Gazetesi, 22.06.2009
|
|
ESKİ HAMAMLAR BİR BİR KAFE OLUYOR

Türkiye'nin dört bir yanındaki metruk hamamlar,
bir bir restore edilip kafe yapılıyor. Su şırıltısı,
sabun kokusu ve dost muhabbetiyle hayat bulan
'hamam' kavramı artık bu yapıların sadece adında ve
tarihinde yer alıyor. Görmüş geçirmiş neslin
çocukluk hamamlarından geriye bir dost muhabbeti
baki kalıyor.
Bir zamanlar sıcak buharların yükseldiği
kubbelerin altında, doğal kaynak sularıyla
temizlenme mekanıydı hamamlar. Erkeklerin dinlenme,
kadınların sosyalleşme, kayınvalidelerin gelin bulma
yeriydi yüzyıllar boyu. Zaman değişti. Alışkanlıklar
da. Tabii hamamlar da... Selçuklu'nun, Osmanlı'nın
Türk İslam motifleriyle kurduğu hamamların pek çoğu
önce çarpık kentleşmenin, duyarsızlığın, hoyratlığın
kurbanı oldu. Kimi yıkılıp gitti, kimi depo oldu.
Tarihi mirasa hep kötü eller uzanacak değil ya!
Türkiye'nin dört bir yanında hırpalanmış, terk
edilmiş hamamlar, farklı alanlarda hizmet vermesi
için bir bir restore edildi, ediliyor. Su şırıltısı,
sabun kokusu ve dost muhabbetiyle hayat bulan
'hamam' kavramı artık bu yapıların sadece adında ve
tarihinde yer alıyor. Görmüş geçirmiş neslin
çocukluk hamamlarından geriye bir dost muhabbeti
baki kalıyor. Koca kubbenin lale ya da hilal desenli
minik deliklerinden sızan ışıkların altında, artık
Türk kahvesi yudumlanıyor, nargile fokurduyor,
yöresel yemekler yeniyor, kültürel faaliyetler
düzenleniyor. Çarşı, pazar yürüyüşlerinin ferahfeza
durağı, şehir hengamesinde boğulan hayatların
soluklanma mekanı... Öyle bir de doğal serinliği var
ki; yaz sıcağından bunalıp da kendini eski hamam
yeni kafeye atanların değmeyin keyfine. Hem bu
keyif, bir değil, her yerde. İstanbul'da, Bursa'da,
Gaziantep'te, Erzurum'da...
Tahtakale Hamamı'nda İstanbul Kahvehanesi
Tahtakale Hamamı, İstanbul'un en büyük ve en eski
hamamı. Tabii şimdilerde hamam değil. Bir kısmı han
olarak kullanılan hamamın tam merkezinde İstanbul
Kahvehanesi bulunuyor. Uzun yıllar asıl işlevinin
dışında kullanılmış Tahtakale Hamamı. 1980'li
yıllarda soğuk hava deposu olarak İstanbul'un buz
ihtiyacını karşılamış. 1988'de Azmi Sebat Grubu
satın almış burayı.
Restorasyonunu da Prof.Dr.
Doğan Kubat'a yaptırmış. Restorasyon beş yıl sürmüş.
Tarihi hamamdan 700 kamyon moloz çıkarıldığını
söylersek restorasyon süresinin neden bu kadar uzun
olduğu anlaşılır herhalde. Ardından hamamın bir
kısmı dükkan olarak kiralanmış. Fakat beş yüz yıllık
Tahtakale Hamamı'nın asıl yüzü, İstanbul
Kahvehanesi.
Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı'nın allı morlu
dükkanlarını aşıp Rüstem Paşa Camii'ne ulaşınca sola
dönüp minik bir arayı aşınca 'Bu koca hamam buraya
nasıl sıkışmış?' dedirten heybetiyle karşılıyor
Tahtakale Hamamı. İçeri ilk adımı atmak ferahlamak
için yetiyor yaz sıcağında. Sağlı sollu dükkanlar,
tam karşıda İstanbul Kahvehanesi... Türk sanat musikisinin ruh okşayan tınılarıyla gelen hoş davete
kim icabet etmez ki? İşlemeli sehpalar, sedirler...
Duvarları Osmanlı padişahlarının, Safiye Sultan'ın
resimleri süslüyor. Bir köşeye oturup kubbeyi,
ortadaki havuzu, sütunları seyre dalıyoruz. Klima
yok, ama ortam gayet serin. Sipariş verdiğimiz Türk
kahvesi geliyor bu arada. Kahveyi getiren Başak
Özdemir'le muhabbet ediyoruz biraz. Konyalı Ahmet
Cizrelioğlu işletiyormuş İstanbul Kahvehanesi'ni.
Kardeşi Mithat ile Londra'da yaşarken bir internet
sitesinde Tahtakale Hamamı'nı görmüşler. 'Burayı
değerlendirelim.' deyip altı yıl önce İstanbul
Kahvehanesi'ni açmışlar. Daha çok turistler
geliyormuş buraya. Türk kahvesi ve sandviçleri
ünlüymüş. Türk kahvesi, Başak'ın dediği kadar var.
Gaziantep Cafe Şehzade
Gaziantep'in Şahinbey İlçesi'ndeki Keyvanbey Hamamı
da eski hamam, yeni kafelerden. 1161 yılında
Selçuklular tarafından yaptırılan hamam, yaklaşık 30
yıl öncesine kadar asıl işlevini sürdürmüş. Ardından
mobilya galerisi olmuş tarihi hamam. Sonrasında da
boş kalmış, bir süre depo olmuş. İşte bu sırada
İstanbul'da kebapçılık yapan Mehmet Ciğerli,
memlekete dönüş kararı almış. Bakmış ki Alaybey
Mahallesi'ndeki Keyvanbey Hamamı, yatırım için uygun
bir yer. Kiralamış hemen. Aslına uygun olarak
restorasyonunu yaptırmış. Tadilata başladığında
çevre esnaftan 'Döktüğün paraya yazık' eleştirileri
gelmiş. "Epey gülen oldu ama Mevla'm nasip etti."
diyor Mehmet Ciğerli. Böylece Keyvanbey Hamamı'nı
2000 yılında Cafe Şehzade olarak yeniden hizmete
açmış. Hamamın iç dekorasyonunu eski saray döşeme
tarzına uygun yaptırmış. Ağaç işçiliği kullanılmış
mobilyalarda. Sıcak Gaziantep günlerini kapı dışında
bırakıp doğal serinlikte çay ya da kahve
yudumlamanın mekanı olmuş böylece.
Amasra Hamam Kafe
Bartın'ın Amasra İlçesi'nde de kafeye dönüştürülen
tarihi bir hamam var. Deniz kıyısındaki tarihi Sağır
Osmanlar Hamamı, yaklaşık 20 yıl boyunca kapalı
tutulduktan sonra 2000'de Aysel Uyan tarafından
kiralanmış. Aysel Hanım, "İzbe bir yerdi.
Orijinalini bozmadan ayağa kaldırmaya çalıştık."
diyor. Çevre illerden dahi müşterilerinin olduğunu
söylüyor Aysel Hanım. Rağbetin büyüklüğünü
anlatırken, "Her türlü ürün elimden çıkma da ondan."
diyor. Özellikle Aysel Hanım'ın lokma tatlısı çok
ünlü. "Lokmamın Türkiye'de eşi benzeri yoktur." diye
sözlerine ekliyor. Tabii İskele Caddesi'ndeki Hamam Kafe'ye gitmişken Amasra mantısını tatmadan
ayrılmamak gerek.
Bursa Ördekli Hamamı
Bakımsızlıktan yaklaşık 100 yıldır kaderiyle baş
başa kalan tarihi Ördekli Hamamı'na Bursa Osmangazi
Belediyesi el attı. Hamamı 20 yıllığına Vakıflar
Bölge Müdürlüğü'nden kiralayan belediye, hızla
restorasyona başladı. Tarihi 1400'lü yılların başına
dayanan hamam, böylece Bursa'da 'yıkık hamam' olarak
anılmaktan kurtuldu. Tarihi Ördekli Hamamı, artık
bir kültür merkezi. Yaklaşık iki bin metrekarelik
alana sahip hamamda sergi ve toplantı salonları
bulunuyor. Hatta tiyatro oyunlarının
sergilenebileceği oditoryum tarzı bir salonu bile
var. Hamamın hol ve odaları ise hat, ebru, minyatür
ve tezhip gibi geleneksel el sanatlarının icra
edilebileceği şekilde düzenlenmiş. Abdal Mehmet
Mahallesi'ndeki Ördekli Hamamı, şimdilerde kültürel
faaliyetlere ilgi gösteren Bursalıların uğrak yeri.
Yüzyıllık hizmetlerini veremez olunca kaderlerine
terk edilen birçok hamam, bugünlerde kafe olarak
işletilmek üzere restore ediliyor. Kocaeli'ndeki
Süleymanpaşa Hamamı bunlardan biri. Orhan Gazi
döneminde yapılan hamam, kısa bir süre sonra kafe
olarak Kocaelililere hizmet verecek. Isparta Hükümet
Konağı'nın yakınında bulunan tarihi Bey Hamamı'nın
restorasyon çalışmaları devam ediyor. Ordu'nun
Eskipazar Köyü'ndeki tarihi iki Osmanlı hamamı,
valiliğin isteğiyle Ordu Belediyesi tarafından kafe
olarak işletilmek üzere restore ediliyor.
Zaman, Haber: Önder Deligöz, 22.06.2009
|
|
ALMANYA ILISU'DAN ÇEKİLDİ

Frankfurter Rundschau Gazetesi, Türkiye kredi
koşulları yerine getirmediği için Almanya'nın Ilısu
Barajı'ndan çekildiğini açıkladı.
Hasankeyf için destek veren Tarkan, Orhan
Gencebay, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in de yer
aldığı haberde, Almanya'daki ilgili bakanlıkların
yaptıkları toplantı sonucu Ilısu Barajı'ndan çekilme
kararı aldıkları belirtildi. Kredi koşullarını
denetleyen komitenin Türkiye'ye yaptıkları ziyaretin
sonunda projenin uluslar arası standartlardan çok
uzak olduğu ortaya çıktı.
Doğa Derneği kampanya koordinatörü Erkut Ertürk
"Kredi kuruluşları, Ilısu Barajı'na kredi verebilmek
için, Türkiye Hükümetinin uygulaması gereken 153
şart belirlemişti. Zaman içerisinde bu şartların
gerçekleştirilemeyeceği, Hasankeyf'in başka bir yere
taşınamayacağı Avrupa tarafından da anlaşıldı. Biz
de Türkiye Hükümetinden, bu yanlıştan derhal
vazgeçerek Hasankeyf ve Dicle Vadisi'nin UNESCO
Dünya Mirası Listesine dahil edilmesi için
yaptığımız çağrıyı bir kez daha yineliyoruz" dedi.
Doğa Derneği Başkanı Güven Eken ise "Hasankeyf
Yok Olmasın kampanyası giderek büyüyor ve yok olmak
üzere olan doğamızın ve kültürel mirasımızın sesi
oluyor. Sonunda Avrupa bu sesi duyarak, doğru yolu
seçti. Tüm Türkiye'yi ve dünyayı kampanyamıza destek
vermeye çağırıyoruz" dedi.
Dicle Vadisi ve Hasankeyf, tarihi zenginliklerin
yanı sıra biyolojik çeşitliliği ve bölgeye has
türleri nedeniyle de büyük önem taşımakta. Doğa
Derneği ve çeşitli uzmanların yaptığı çalışmaya
göre, eğer Ilısu baraj projesi hayata geçerse,
bölgedeki beş Önemli Doğa Alanı ve 400 kilometrelik
nehir yatağını kapsayan doğal alanlar geri dönülmez
bir biçimde zarar görmüş olacak.
Ntvmsnbc, Fotoğraf: Ahmet Özyurt, 22.06.2009
|
|
AGORA'DA DEV MOZAİK ALAN BULUNDU
İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Agora Antik Kenti çevresinde yaptığı kamulaştırmalar, tarihi zenginlik olarak geri dönüyor. İzmir'in Roma dönemine ait korunmuş en büyük mozaik alanı, geçtiğimiz aylarda kamulaştırılan bölgede ortaya çıktı. Yaklaşık 250 metrekarelik mozaik alan hakkında bilgi veren Agora Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, "Geç Roma Dönemi'ne ait bu mozaik alanın, Kent Meclisi'nin önündeki salonun tabanı olduğunu düşünüyoruz. Kent Meclisi'nin büyük bölümü kamulaştırılan alanın altında duruyor. İzmir'in Roma dönemine ait ve iyi korunmuş en büyük mozaik alanının Agora'da olduğunu söyleyebiliriz" dedi.
Mozaik alanın, "tessera" adı verilen 1 santimetreküplük mermerlerden oluştuğunu belirten Ersoy, toprak temizliği sonrasında fırça kullanarak çalıştıklarını söyledi. Mozaik üzerinde geometrik motifler olduğunu belirten Ersoy, "Şu anda mozaik alanın 5-10 metrekarelik kısmını ortaya çıkardığımız için geometrik şekillerin anlamlarıyla ilgili tam olarak bir şey söyleyemiyoruz. Ama iç içe geçmiş zincir ve değişik şekiller var. Alan tamamen kazıldıktan sonra bir fikre sahip olacağız" şeklinde konuştu.
Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 22.06.2009
|
 |
 |
HAYATIMIZI BİNLERCE YIL ÖNCE DEĞİŞTİRDİLER
Listverse.com internet sitesi, modern zamanın vazgeçilmezi olan, ancak kökeni zannedildiğinden çok daha eskilere, antik çağlara kadar dayanan on buluşu derledi. Listede, Antik Yunanlar ve Romalılar arasında son derece popüler olan futbol, 4 bin yılı aşkın geçmişiyle tıbbi dikiş ipleri, diş macunu ve şemsiye de yer alıyor.
1- DİŞ MACUNU: İlk diş macunu tarifi, MS 4. yüzyıla ait olan bir Mısır el yazmasında yer alıyor. Tarifin ana maddesini, süsen çiçeklerinden elde edilen bir karışım oluşturuyordu.
2- ŞEMSİYE: Asur Devleti’ne başkentlik yapan Ninova’da bulunan heykeller, şemsiyenin kullanımına dair ilk izleri taşıyor. Şemsiyeler, o devirlerde güneşten korunmak için kullanılıyordu. İlk açılıp kapanabilen şemsiyeler ise 2. yüzyılda Çin’de üretildi.
3- İŞLENMİŞ?KAUÇUK: Aztekler, MÖ 1600’de bölgede yetişen bir ağaçtan kauçuk elde ediyorlardı.
4- SPEKULUM: Bedenin iç kısımlarını muayene etmeye yarayan spekulumlara dair ilk izler, volkanik küller altına gömülen Pompeii’de bulundu. 5- TERSANE: Dünyanın bilinen en eski tersanesi, MÖ 2400’de Hindistan’da inşa edildi.
6- SABUN: Sabun üretimine dair ilk kanıt, MÖ 2800’de Babil uygarlığına dek dayanıyor.
7- HARİTA: Dünyanın en eski haritası, Babil’de bulunan ve MÖ 2500’den kalan bir tablette kazılı.
8- TIBBİ?DİKİŞ?İPİ: En azından 4 bin yıllık geçmişi olan tıbbi dikiş ipleri, eski çağlarda ketenden ya da hayvanların kas liflerinden yapılıyordu.
9- DİŞ?FIRÇASI: Eski çağlarda diş fırçası olarak kuş tüyleri, hayvan kemikleri ve misvak kullanılıyordu.
10- FUTBOL: Tarihçilere göre futbolun ilk versiyonu sayılan ‘harpastum’, Romalıların ‘episkyros’ dedikleri bir takım oyunundan geliştirildi.
Milliyet, 22.06.2009
|
|
YENİ 'MİRAS LİSTESİ' GELİYOR

Dünyanın dört
bir yanından toplam 30 kültürel ve doğal sit alanı
bugünden itibaren İspanya’nın
Sevilla kentinde başlayacak olan
UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve
Kültür Örgütü) toplantısında dünya mirası
listesine girecek. UNESCO komitesi pazartesiden
itibaren, şu anda 145 ülkeden 878 alanın yer aldığı
Dünya Kültür Mirası listesine ilk
kez girecek 30 yeni sit alanını
belirleyecek. Burkina Faso, Cape Verde ve
Kırgızistan listeye ilk kez gireceğini umuyor.
Ayrıca İsviçreli mimar
Le Corbusier’in
Arjantin, Belçika, Fransa, Almanya, Japonya ve
İsviçre’de yaptığı işlerin de listeye girmesi
bekleniyor.
İstanbul’un ‘Dünya Kültür Mirası Listesi’nde kalıp
kalmayacağı da bu toplantıda kesinleşecek. Üç
kişilik UNESCO heyeti, raporu hazırlamak üzere
geçtiğimiz nisanda İstanbul’da incelemelerde
bulunmuş, Aya İrini, Four Seasons ek otel inşaatı ve
Yenikapı Marmaray kazı alanını gezmişti.
Öte yandan Almanya’nın
Dresden
kentinin dünya mirası sıfatını kaybetmesi
bekleniyor. UNESCO yetkililerin kentin dokusunu
bozacağını belirttikleri bir köprünün, yapılan
ikazlara rağmen inşa edilmesi, kentin listeden
çıkarılmasına neden oldu.
UNESCO dünya mirası komitesi uzmanları Burkina
Faso’daki ‘olağanüstü bir evrensel değer’ olarak
tanımlanan köy kalıntıları ‘Loropeni Kalıntıları’ ve
Cape Verde’deki tarihi kent merkezi Ribeira Grande
hakkında da karar verecek.
Mağara ve kayaları Orta Asya’nın Müslüman mirasının
eşsiz parçaları olduğu kabul edilen, Fergana
Vadisi’ndeki Süleyman Dağı’nın listeye alınmasıyla,
Kırgızistan da ilk kez UNESCO’nun dünya mirası
listesine girmiş olacak.
Toplantıda iki Fransız alanının da ‘tehlike
altındakiler’ listesine geçmesi bekleniyor. Bir
köprü inşaatından dolayı Bordeaux şehri ve tarih
öncesi resimlerin bakteri tehdidi altında olduğu
Lascaux mağaraları.
UNESCO koruma projeleri ve kültür mirası alanlarının
korunmasına yönelik ülkeler arasında yapılacak
teknik işbirlikleri için her sene 2.9 milyon dolar
(Yaklaşık 4 milyon TL) ayırıyor. Sit alanlarının
özel statüleri turizmi de geliştiren bir faktör
olarak etki ediyor. Dünya Mirası Komitesi
toplantıları 30 Haziran’a dek sürecek.
Radikal, 21.06.2009
|
|
SARAYDA KARGA KABUSU

Topkapı Sarayı'nda karga kabusu
yaşanıyor. Saray, Patrona Halil isyanından beri
böyle kalkışma görmedi. Gremlinler gibiler: Yüzlerce
yıllık oymalar pisletiliyor, mermerler kırılıyor,
bahçeler talan ediliyor, havalandırmaların
silikonları, camların macunları, tesisatın kabloları
sökülüyor. Müze yönetimi çaresiz. Kargalarla
mücadele için güvenlik görevlilerine sapan verildi,
kar etmedi. Şimdi saraya eskiden olduğu gibi,
yırtıcı doğanlar getirilmesi düşünülüyor.
Topkapı Sarayı Müzesi'nin yönetiminin başı
kargalarla dertte. Sayıları artarak 300-400'ü bulan
kargalar sarayın müdürü İlber Ortaylı'nın şu sıralar
en büyük derdi. Prof. Ortaylı'ya göre çare, sarayda
eskiden olduğu gibi yırtıcı doğan beslemek: “Osmanlı
zamanında doğancılar varmış. Saraya getirtecek doğan
arıyorum. Bakalım o zaman ne yapacaklar bu
haşarılar?”
Topkapı'nın 22 yıllık güvenlik amiri Mehmet Aydın,
hocayla aynı fikirde değil: “Hoca saraya doğan
alacağım diyor ama bunları doğan da durdurmaz.
Birkaç yıl öncesine kadar atmacalar vardı, onları da
bitirdi bu yamyamlar.”
Kabuğu kırılsın diye yüksekten attıkları cevizler
sarayın mermerlerine bile zarar veriyor. Sarayda
çalışıp da kargalarla macerası olmayan kimse yok.
Herkes onlara sinir oluyor. Korkutup
sindiremedikleri tek kişi güvenlik görevlisi Coşkun
Bey. Coşkun Bey kargaların kırdığı cevizleri tuttuğu
gibi hemen ağzına atıyor. Deliriyorlar bu harekete
ama bir şey de yapamıyorlar. Çünkü sapanı var.
Kargalar sapandan fırlayan taşların ne kadar
acıttığını çok iyi biliyor.
Sadece insanlar mı? Hayvanat ya da nebatat, Topkapı
Sarayı'nda ömür süren ne kadar canlı varsa
kargalardan illallah dedi. Bir kere birbirlerini
kolluyorlar. Birinin başına en ufak bir şey gelse,
hepsi bir araya gelip arkadaşlarını savunuyorlar.
Bir martı hasta mı, hepsi birden çullanıp canına ot
tıkıyorlar. Biri bir kediye ya da köpeğe kuru mama
mı verdi? Önce arkadan kuyruğunu çekiyorlar, hayvan
can havliyle dönünce de önündeki yemleri kapıyorlar.
Fakat asıl savaş papağanlarla. Topkapı Sarayı'nın
bahçesinde bir papağan kolonisi yaşıyor. Kargalar bu
Hintli akrabalarının kanlarından içseler
doymayacaklar. Yemlerini çalıyor, yuvalarını
dağıtıyor, yumurtalarını kırıp yavrularını
öldürüyorlar.
Dikkat başınıza ceviz düşebilir
Sarayın bahçesinde ceviz ağacı bol. Fakat
kabuğunu kırmak için cevizle mümkün olduğu kadar
yükselip sonra yüksekten sert zemine bırakmaları
lazım. Bu da mermerlere zarar veriyor. III. Osman
taşlarını görmelisiniz. Ceviz kırmaktan yemyeşil!
Kola içmeleri bir alem
Ne kadar çöp varsa didik didik. Çöpleri
karıştırdıkları yetmiyormuş gibi, her metrekareye
bir çöp düşecek şekilde bütün saraya yayıyorlar.
Kargaları çöpten kola içerken görenler var. Bir
alem: Önce kola kutusunun deliğine gagasını sokuyor,
sonra kutuyu havaya kaldırıp, dibinde kalanı kafaya
dikiyor.
Lale devrinin sonu
Sarayda bahçelere çiçek ekmek mümkün değil. Sabah
ekilen laleler, akşamında soğanından sökülmüş
oluyor. ‘Bu çiçeklerin hepsi bu akşam sökülmüş
olacak' diye görev verseniz, mümkün değil yetişmez.
Sanki inadına yapıyorlar. Ertesi sabah aynı terane
tekrar başlıyor.
Silikon, çivi, kablo bana mısın demiyor
Pencerelerin etrafındaki macunlar, havalandırma
fanuslarının silikonları, kablolar, hatta çivi ve
vidalar sökülüyor. Kargalar öyle janjan delisi ki,
onlar için bu parlak çivi ve vidalar sarayın bütün
hazinelerinden daha kıymetli.
Hürriyet Pazar, Haber: Savaş Özbey, 21.06.2009
|
|
PICASSO TABLOLARININ SAVAŞI

İki ünlü müzayede evi Sotheby’s ve Christie’s,
tesadüf eseri ünlü sanatçı Picasso’nun art arda
yaptığı iki tablosunu açık arttırma ile satışa
sundu.
Sanat dünyası
Picasso tablolarının savaşına sahne oluyor. Dünyanın
en saygı duyulan iki müzayede evi Sotheby’s ve
Christie’s usta ressamın iki tablosunu açık arttırma
ile satışa çıkardı.
Birbirine çok benzeyen tablolar, Picasso tarafından
kısa aralıklarla resmedilmiş.
Sanat çevrelerinde 20. yüzyılın en iyi ressamı
olarak tanımlanan sanatçının 25 Temmuz 1969’da
resmettiği ve Homme à l’épée adını taşıyan tablosu,
Sotheby’s’de alıcısını arıyor.
Empresyonist ve modern sanat eserlerinin satıldığı
müzayedede, tablonun 6 ile 8 milyon sterlin arasında
bir fiyata alıcı bulması bekleniyor.
Christie’s Müzayede Evi ise aynı isimli ve
diğerinden yalnızca birkaç gün sonra resmedilmiş
başka bir tabloyu, satışa çıkarıyor. Tabloya biçilen
fiyat ise 5 ile 7 milyon sterlin arasında...
Uzmanlar tarafından “dikkat çekici bir tesadüf”
olarak nitelendirilen Picasso tablolarının
savaşının, ekonomik kriz nedeniyle sekteye uğrayan
sanat piyasasını bir miktar da olsa
hareketlendirmesi bekleniyor.
Yapılan analizlere göre mayıs 2008’den bu yana
gerçekleştirilen müzayedelerde, modern sanat
eserlerinin averaj satış fiyatları yüzde 76.2
oranında düştü.
Picasso’nun satıştaki tabloları, bir silahşörü
tasvir ettiği serinin parçaları. Usta ressamın
ölümünden dört yıl önce resmettiği eserlerde,
Rembrandt ve Velázquez gibi önemli sanatçıların
etkileri gözlemleniyor.
Sotheby’s Müzayede Evi’nde düzenlenen açık
arttırmanın posteri olarak seçilen resim, sanatçının
1970 yılında Avignon’da yaptığı son dönem
eserlerinden biri.
Tablo daha önce hiçbir müzayedede satışa
sunulmamıştı. Christie’s’de satışa sunulan tablo
ise, diğerinden daha büyük ve Londra’daki bir sanat
koleksiyoncusu tarafından 2005 yılında 2.7 milyon
sterline satın alınmıştı. Şimdiyse dört yıl sonra
değerini ikiye katlayacağı düşünülüyor.
Sotheby’s’deki Empresyonist ve Modern Sanat
Bölümü’nün başkan yardımcısı Melanie Clore,
Picasso’nun 20. yüzyılın en büyük sanatçısı
olduğunu, silahşör serisindeki tabloların, onun
ustalığını kanıtladığını söylüyor ve sözlerine şöyle
devam ediyor:
“Bu, son derece muazzam ve güçlü bir eser. Onu takip
eden modern sanat eserlerinin özelliklerini de
yansıtıyor.”
1973 yılında 91 yaşındayken hayatını kaybeden
İspanyol sanatçı, benzer tablolar resmederek seriler
oluşturan tek ressam değil. Monet’nin Water Lillies
adlı serisi, birbirine benzer 250 tablo içeriyor.
Christie’s’de gerçekleştirilecek müzayedede Joan
Miró, Marcel Duchamp, Henri Matisse ve René Magritte
gibi sanatçıların eserlerinin yanı sıra, usta ressam
Monet’nin Au Parc Monceau adında 4.5 milyon sterline
alıcı bulması beklenen bir tablosu da yer alıyor.
Sotheby’s’de eserleri bulunan sanatçılar arasında
ise Monet, Giacometti, Renoir ve Toulouse-Lautrec
bulunuyor.
Taraf,
21.06.2009
|
|
ATİNA'DAKİ AKROPOL MÜZESİ ERDOĞAN'SIZ AÇILDI

“Artık dünyanın en iyi müzelerinden birine sahibiz” diyen Yunanistan Kültür Bakanı Samaras, Britanya’daki Yunan eserleri için ‘Yunanistan’ın onları sergileyecek yeri yok ki’ diyen Britanya’ya çattı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Atina ’daki
Akropolis Müzesi’nin açılışı törenine katılmak için
programladığı altı saatlik Yunanistan ziyaretini son
anda iptal etti.
Müzenin açılışı, tıpkı Türkiye gibi tarihi eserleri
dünya müzelerine yayılan Yunanistan’da günün
konusuydu. Erdoğan’ın Atina ziyaretini ertelemesi
de Yunan radyo ve TV’leri öğle bültenlerinde ilk
haber olarak duyuruldu. Ziyaretin son anda
ertelenmesi üzerine Yunan başkentinde “AB’nin cuma
günkü zirvesinde yabancı göçmenlerle ilgili
Türkiye’yi uyaran kararları yüzünden erteledi”
söylentisi dolaştı.
Başbakan ziyareti iptal ettiğini Yunanistan
Başbakanı Kostas Karamanlis’e telefon ederek iletti.
Türkiye Başbakanlık Bürosu’ndan ise yazılı bir
açıklama yapılmadı. Erdoğan’ın 4.5 saatlik Atina
ziyareti için saat sayan Türk Dışişleri Bakanlığı,
‘iptal’ haberiyle birlikte önce ‘şaşkınlık’ geçirdi.
Radikal’e bilgi veren Başbakan’a yakın kaynaklar,
‘Başbakan Erdoğan’ın bir gün önce Edirne’de güneş
altında fazla yürüdüğünü, bunun güneş çarpması
olmasa da rahatsızlığa yol açtığını, İzmir’deki
konuşma dışında bütün programların ve Kahramanmaraş
AKP İl Kongresi’nin de iptal edildiğini’ söyledi.
Atina’daki Akropolis Tepesi’nin ayağındaki muhteşem
Akropolis Müzesi’yse dün akşam Bulgaristan
cumhurbaşkanı Georgi Parvanov, AB Komisyonu başkanı
Jose Manuel Barrosso, Bosna Hersek, Hırvatistan,
Sırbistan, Slovakya, Finlandiya, Karadağ, Vietnam ve
Çin başbakanları ile Kıbrıs Rum Yönetimi lideri
Dimitris Hristofyas’ın katılımıyla açıldı. Müze
Yunanistan’ın 35 yıllık rüyasıydı.

Akropolis’in hemen eteğindeki çelik ve çam
ağırlıklı yapı 23 bin metrekareye yayılıyor. 2009
sonuna kadar giriş ücreti 1 avro.
Yunanistan 35 yıllık rüyası müzeyle eski eserlerini
geri istediğini dünyaya ilan etti. Yunanistan Kültür
Bakanı Andonis Samaras geçen hafta British Museum’un
‘Elgin Mermerlerini size üç aylığına verelim’
önerisini reddederek “Britanyalılar Parthenon
heykellerini hak etmediğimizi, çünkü onları koyacak
yerimiz olmadığını söylüyordu. Ama artık dünyanın en
iyi müzelerinden birine sahibiz” dedi. Bu talebinin
en açık göstergesi müzedeki Parthenon Salonu’nun
tümüyle boş tutulması.
Radikal, Fotoğraf: AP &
EPA, 21.06.2009
******
YENİ AKROPOLİS'İN 1 AVROLUK BİLETLERİ İLK 4 GÜNDE
TÜKENDİ
Yunanistan tanrıçası Athena onuruna MÖ 447-432 arasında yapılan Akropolis tapınağı eteklerindeki 14 bin metrekarelik yeni Akropolis Müzesi, içerdiği dört bin dolayında tarihi eser ile nihayet halka açıldı. Müze, yıl sonuna kadar 1 euroluk bilet karşılığı gezilebilecek. Ancak müze biletleri gelecek yıl 5 euroya çıkarılacak. Müzenin internetten satılan ilk dört günlük biletlerinin ise tükendiği bildiriliyor. Yeni Akropolis Müzesi'nin uluslararası basın ve kamuoyundaki yankıları ise sürüyor. 180 milyon euroluk bütçeyle hayata geçirien müze, son 200 yıldır Londra'daki British Museum'da bulunan Elgin Mermerleri (Eski Parthenon kabartmaları) için ayrılan camlı bölümüyle de sansasyon yaratmış durumda. Müzedeki bölümlerde, Almanya, İtalya ve Vatikan'dan geri alınan antik Yunan parçalarına da rastlanıyor.
Sabah, 22.06.2009
|
|
AYA ELENA'DAKİ SON SÜSLEME DE ÇALINDI
Konya'da restorasyonu devam eden tarihi Aya Elena Kilisesi'nde ceylan derisi üzerine İncil'den ayetler yazan havarilerin siluetinin bulunduğu ve duvara yapıştırılmış durumdaki son süsleme de çalındı.
Selçuklu İlçesi Sille Mahallesi'nde, İ.S. 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Helena tarafından yaptırılan Aya Elena Kilisesi soyuldu. Kilisenin duvarında bulunan ceylan derisinin üzerine havari siluetlerinin yer aldı son süsleme de kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından çalındı. Hırsızlığın, 7 Haziran Pazar günü gerçekleştiğini belirten kilise görevlisi Adem Issı, "Hırsız, kilisenin arka tarafındaki penceredeki demir parmaklıkları keserek içeri girmiş ve duvardaki süslemeyi çalmış. Bu süslemelerin üçü yaklaşık üç ay önce çalındı. Geriye kalan bir tanesi de 7 Haziran pazar günü çalındı. Kilise kapalı olduğu için zaman zaman kontrol edip gidiyorum. Zaten yaklaşık bir aydır da restorasyon çalışması sürüyor" dedi.
Hürriyet, Haber: Özgür Sarı, 21.06.2009
|
 |
 |
EFES KAZILARI BAŞKANI DEĞİŞTİ
Avusturya Bilim ve Araştırma Bakanı Johannes Hahn, Efes Antik Kenti'ni ve kazı evini ziyaret etti. Hahn, kazı başkanı Dr. Johannes Koder'in emekli olduğunu, yerine yardımcısı Doç.Dr. Sabine Ladstatter'in getirildiğini açıkladı.
Efes'te 115 yıldır kazı çalışmalarını yürüten Avusturya'nın Bilim ve Araştırma Bakanı Johannes Hahn, Selçuk İlçesi'ne geldi. Hahn, önce Efes Antik Kenti'ni gezdi, ardından ilçe merkezindeki kazı evinde incelemelerde bulundu ve basın toplantısı düzenledi. 21 yıl önce Efes Antik Kenti'ni bir turist olarak gezdiğini, o zaman kazı çalışmalarının çok dikkatini çektiğini belirten Hahn, bu kez bakan geldiğini ve incelemelerde bulunduğunu söyledi.
115 yıldır olduğu gibi bundan sonra Efes'teki çalışmaların devam edeceğini ifade eden bakan Hahn, "Türk meslektaşlarımızla ortak projeler üreteceğiz. Türk sponsorların da desteğini görmek istiyoruz. Bugün çalışanlarımız arasında Türk bilim adamlarının oranı yüzde 7'dir. Her yıl bunun sayısı artacaktır. Bunun yanı sıra biz Efes'te uluslararası bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Dünyanın her ülkesinden bilim adamını burada çalıştırıyoruz. Meslektaşlarımızla uzun vadeli projeler üretmek en büyük hedefimiz" diye konuştu. Hahn, üniversitelerle işbirliği yaparak Türk öğrencileri burslu olarak Avusturya'da okutmayı istediklerini de söyledi. Bakan Hahn, Kazı Başkanı Prof. Johannes Koder'in emekli olduğunu ve bakanlık bünyesinde toplanan komisyonun Doç. Sabine Ladstatter'i yeni kazı başkanı olarak atadığını açıkladı.
Hürriyet Ege, Haber: Veysel Erol, 21.06.2009
|
|
BU YIL DA KAÇAK KAZIYA DEVAM MI?
Yaz aylarının gelmesi ile beraber
arkeologlar için kazı mevsimi başladı artık! Büyük
bir heyecanla ekip listeleri hazırlanacak, Kültür
Bakanlığı döner sermayesinden ödeneğin gelmesi
beklenecek, şayet bir kazı evi var ise onarılması
planlanacak derken, çok zevkli bir koşuşturma
süregelir. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra ise,
kazı ekibinin hiç de hoşlanmadığı Kültür ve Turizm
Bakanlığı’nın görevlendirdiği yetkilinin de dahil
olması ile artık kazıya başlanabilir. Peki ama
bakanlığın görevlendirdiği ve kazı ekibinin
hoşlanmadığı bu yetkili kimdir ve niçin oradadır?
Eyvah
komiser!
2863 sayılı
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 48.
maddesi, yabancı heyet ve kurumlar tarafından
yapılan araştırma, kazı ve sondajlarda Kültür ve
Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel
Müdürlüğü uzmanlarından bir veya birkaç temsilcinin;
Türk heyet ve kurumlarınca yapılan araştırma, kazı
ve sondajlara, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına
yetkili bir uzmanın katılmasını zorunlu kılar. Söz
konusu mevzuat bu görevlinin adını ‘temsilci’ olarak
niteliyor. Kazılarda ise bu yetkiliye, niyeti çok da
belli eder biçimde öteden beri ‘kazı komiseri’
deniyor. Kazı başkanı hocaların varlıklarından
rahatsızlık duydukları bu kişinin seçimi ve
görevleri, ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarıyla İlgili
Olarak Yapılacak Araştırma, Sondaj ve Kazılar
Hakkındaki Yönetmelik’ ile belirlenir. Temsilcilerin
kazı sırasındaki en önemli görevleri belirli
periyotlarla kazı hakkında düzenledikleri raporları
bakanlıkla paylaşmak ve kazı sonunda çıkan eserleri
bölge müzesine teslim etmek. Buraya kadar
bakıldığında hiçbir yanlışlık yok gibi gözüküyor.
Hatta bakanlık temsilciliği görevinin son derece
gerekli olduğunu bile söyleyebilirim. Peki bu
durumda problem nedir?
Kart hamili
‘temsilcimdir’
Özellikle
Kültür ve Turizm eski Bakanı Atilla Koç’un döneminde;
657 sayılı kanunun 4. maddesinin b bendinde geçtiği
için kısaca 4B diye bilinen, yüzlerce sözleşmeli
personel alımı yapıldı. Hiçbir puan sıralaması ya da
bilimsel yeterlilik gibi değerlendirme yapılmadan
‘kart hamili yakınımdır’ iş bitiriciliği ile alınan
bu personellerin büyükçe bölümü arkeoloji mezunu
olmakla beraber ağırlıklı olarak müzelerde
çalıştırılıyor. Bakanlık tartışmalı biçimde aldığı
bu sözleşmeli personelleri de ‘Bakanlık Temsilcisi’
olarak kazılarda görevlendiriyor. İşte tam da bu
noktada, kimsenin farkına varmadığı bir sorun
başlıyor!
Hizmet içi
eğitim semineri
Yukarıda da
bahsettiğimiz ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarıyla İlgili
Olarak Yapılacak Araştırma, Sondaj ve Kazılar
Hakkındaki Yönetmelik’in 18. maddesinin c fıkrası
Bakanlık temsilcisi olabilmenin şartlarından biri
olarak da ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’ni başarı ile
tamamlamış olmak gerekliliğini sayar. 657 sayılı
yasaya göre ise hizmet içi eğitim seminerine,
devletin açtığı sınavlarda başarılı olanlardan,
başarı listesindeki sıraya göre memurluğu kazanmış
ve aday memur olarak çalışan kişiler girebilir ancak.
Yani ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’nden başarılı
olmamış hiçbir aday memur kazılarda temsilci olarak
görevlendirilemiyor.
Bakanlık,
bırakın ‘Hizmet İçi Eğitim Semineri’nde başarılı
olmayı, bu seminere katılmayan 4B’li uzman
personelini, kendi çıkardığı yönetmeliği hiçe
sayarak nasıl kazılarda görevlendirir? Bu arada
mevcut 4B’li personelin ‘Hizmet İçi Eğitim
Seminerini’ alması da yasal değildir. Çünkü, bir
başarı listesi sırası ile değil, bizlerin ‘tanımadığı’,
‘tanıdıkları’ vasıtasıyla bu işlere girmişlerdir.
Kaçak kazı
Haykırıyorum!
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu ve kazılar hakkındaki yönetmeliği
hiçe sayarak, kazılarda kendi adına görevlendirdiği
temsilciler yasal değildir! Dolayısıyla 4B’li
personeli görevlendirdikleri her kazı, ‘Bakanlık
izni ile yapılan kaçak kazıdır’.
Soruyorum!
Son yıllarda kaç kazıda 4B’li personel
görevlendirildi? Yasaların saydığı niteliklere sahip
olmayan kişilere niçin bu görevlendirmeler yapılıyor?
Bu yıl da 4B’li personel kazılara temsilci olarak
görevlendirilecek mi?
Sayın
Ertuğrul Günay; yoksa zar mı tutuyorsunuz? Ellere
dört ceherler bize hep yekler... Zar da tutulmadan
atanmıyor değil mi?
Radikal İki,
Yazı: Seniha Sam / Tarihçi, 21.06.2009
|
|
IRAK ULUSAL MÜZESİ SANAL ORTAMDA
Amerika Birleşik Devletleri’nin
(ABD) 2003 yılında Irak’ı işgal etmesiyle birlikte
yağmalanan Irak Ulusal Müzesi sanal ortama taşındı.
“virtualmuseumiraq.cnr.it” isimli site, İtalya
Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle İtalya Ulusal
Araştırma Konseyi tarafından hazırlandı. Sitede
“Tarih öncesi”, “Sümer”, “Akkad”, “Babil”, “Asur”,
“Sasani” ve İslami” başlıkları altında değişik
dönemlerde egemenlik kurmuş kültürlere ait eserlerin
resimleri, dönemi anlatan haritalar ve bilgiler de
bulunuyor.
Kültürlerin beşiği Mezopotamya’nın; tarih öncesi
dönemden İslam dönemine kadar egemen olan tüm
kültürleri ve bu kültürlerin sanatına, mimarisine,
geleneklerine ve tarihlerine dair en önemli
eserlerin yer aldığı sanal ortamda, üç boyutlu
fotoğraflar, haritalar, yeniden çizimler, mimari
planlar, efsaneler ve yazılı belgelerden alıntılar
ve canlandırmalarla renklendirilmiş videoları
izlemek de mümkün.
Tarım devrimiyle insanlığın geçmişine imzasını atan
Mezopotamya halkları, Fırat ve Dicle arasında kalan
bereketli Mezopotamya Ovası’nda inşa edilen ilk
dinsel-sosyal yapılar, yazıyı keşfeden Sümerler,
cilalı çanak-çömlek yapımı, tarım için yapılan su
kanalları, yerleşik hayata geçiş… Hepsi bu sitede
mevcut. Saymakla bitmez ilkleriyle Mezopotamya,
halklar tarafından yüzyıllarca dünyanın merkezi
kabul edilmişti. Bu nedenle, insanoğlunun yakın
geçmişte başlayan serüvenini tanımak için
vazgeçilmez bir mekan olan Irak Ulusal Müzesi’ni
sanal ortamda izleyebilmek ayrı bir keyif. “Bağdat
Müzesi” olarak da bilinen “Irak Ulusal Müzesi”ni
görmek isteyenlerin, sadece bilgisayarların
“virtualmuseumiraq.cnr.it” adresini girmeleri
yetiyor.
Amerika’nın 2003 yılındaki Irak işgali sırasında
diğer bütün kamu kurumları gibi, özellikle de Bağdat
Müzesi yağmalanmış, bu yağma, dünyanın gözü önünde,
canlı yayınlardan da izlenmişti.
Irak’ta binlerce insan kadın, çocuk, yaşlı
denilmeden katledilmiş, on binlercesi işkenceden
geçirilmişti. Ancak bu Amerikalılar için yetmemiş
olacaktı ki, dünyanın en kayda değer kültür
hazinelerini içinde barındıran Irak Ulusal Müzesi de
yağmalanmıştı.
Müzenin girişinde bulunan Asur Kapısı ve müze
içerisinde bulunan pek çok eser, Amerikan askerleri
tarafından ya paramparça edilmiş ya da kaçırılmıştı.
Tarihi eser kaçakçılarının ağızlarını sulandıran
paha biçilmez binlerce sanat yapıtı Amerika ordusu
eliyle organize bir biçimde Irak’tan çıkarılmıştı.
23 Şubat 2009’da, Irak hükümeti tarafından yeniden
açılan müzenin 15 bin dolayında eseri ise hala
kayıp.
Evrensel, 20.06.2009
|
|
BİR FOSİL DEPOSU: GRUBE MESSEL
Grube Messel, ismini dünyaya
kısa bir süre önce, Ida adı verilen bir fosille
duyurdu. Şimdilik maymun ve insanların birlikte
evrimleştiği kök bölümüne yerleştirilen Ida, bundan
26 yıl önce Grube Messel’de bulundu. Ida’yı insanlar
bir yıl sonra ne kadar hatırlar bilinmez, ama onun
bulunduğu yer olan Grube Messel, on yıllardır bilim
çevrelerinde bir fosil deposu olarak biliniyor.
Grube Messel, dünyada en çok bitki ve hayvan
fosilinin bulunduğu bir depo özelliğine sahip ender
yerlerden biri. Kazı yapan paleontolog grupları, her
gün onlarca balık ve yaprak fosiline rastladıklarını
ve bunun sıradan günlük bir iş olduğunu ifade
ediyorlar. Bugüne kadar sadece memeli hayvanlara ait
40 binin üzerinde fosil bulunduğu belirtiliyor.
On binlerce yaprak ve balığın yanında böcek, kuş,
timsah ve daha yüzlerce hayvana ait fosil bulundu.
Burada bulunan ve Frankfurt Senckenberg Müzesi’nde
sergilenen böcek fosili sayısı 11 binin üzerinde.
Messel, sadece fosillerin çokluğu ile değil, aynı
zamanda bitki ve hayvan türlerinin çokluğu bakımında
da zengin bir fosil yatağı. Bugüne kadar 109 bitki
familyasına ait fosil bulundu. Bulunan fosillerden
bir zamanlar burada 8 balık, 31 sürüngen, 50 den
fazla kuş, 5 kurbağagil, 30 omurgasız hayvan türünün
yaşadığı tespit edildi.
Ama Grube Messel’de bulunan fosillerin en önemli
özelliği kaliteleri. Burada canlılara ait sadece
birkaç kemik ya da diş değil, bütün iskeletleriyle
korunmuş birçok fosil bulundu. Üstelik sadece bütün
iskeletleri değil, aynı zamanda bütün deri, tüyler
ve Ida’da da olduğu gibi midesinde son yedikleri ile
birlikte... Yine birçok hamile hayvan bulunurken
aynı zamanda bazı kaplumbağaların karnında da
yumurtalar bulundu. Birçok yaprak hala dalları ile
birlikte olduğu gibi dururken, aynı zamanda birçok
çiçeğe ait polen fosili bulundu. Ama en ilginç ve
insanı şaşırtanlar böceklere ait fosiller. Burada
bulunan fosillerin yüzde 60’ı böcek fosilleri ve
bunlar hala ilk günkü gibi bütün renklerini
koruyorlar. İnsanı şaşırtan bir diğer fosil de bir
primata ait sadece bir el. Elde hala timsaha ait diş
izleri duruyor ve primatın su içerken timsahın
saldırısına uğradığı tahmin ediliyor.
Grube Messel, ilk önce fosilleri ile değil,
fosillerin oluşturduğu kahverengi kömür ve
kayağantaşı da denilen arduaz ile ismini duyuruyor.
Petrolün bir ön formu olan kayağantaşı, yanıcı bir
özelliğe sahip ve işletilerek parafin, petrol,
benzin, asfalt yapımında kullanılan bitüm gibi
maddeler elde ediliyor. 18. yüzyılda keşfedilen
kömür ve kayağantaşının, çeşitli aralıklarla 1971
yılına kadar işletilmesine devam ediliyor. Bugün
hala işletildikten sonra geriye kalan küçük
tepecikler halindeki molozları görmek mümkün. İlk
kez 1875 yılında bulunan bir timsah fosilinden sonra
bir fosil yeri olarak Grube Messel dikkat çekiyor
ama hiçbir zaman düzenli fosil arama çalışmaları
yapılmıyor. Fosillerin de içinde bulunduğu
kayağantaşı işletilirken birçok fosil yok oluyor.
İlk kez Senckenberg Enstitüsü ve Darmstadt Müzesi,
1975’te bilimsel yöntemlerle düzenli olarak fosil
kazılarına başlıyorlar.
Yine 1971 yılında Grube Messel’in bir çöp deposu
olması yönünde bir karar alınıyor ve 1981’de bu plan
uygulamaya geçirilmeye çalışılıyor. Bu planı
Yeşiller dışındaki bütün partiler destekliyorlar. Bu
plana karşı bir ‘Halk İnisiyatifi’ kuruluyor ve çöp
deposuna karşı hukuki bir süreç başlatıyorlar. Daha
sonraki yıllarda bulunan çok sayıda fosilden dolayı
Messel bilim çevrelerinin daha fazla dikkatini
çekiyor ve ancak 1990’da mahkeme, çöp deposu olma
kararına karşı bir karar alıyor ve tartışmalara son
veriyor. 1990’larda Hessen Eyaleti Çevre Bakanı olan
Politikacı Joschka Fisher, Messel’in çöp deposu
olmasına karşı yoğun bir mücadele verdiği için 2005
yılında bulunan bir yılan fosiline Alman
politikacının soyadı ‘Palaeopython fischeri’
verildi. 1995 yılında da UNESCO, Grube Messel’in
Dünya Kültür ve Doğa Mirası olmasını karar altına
alıyor.
Evrensel, 20.06.2009
******
EVRİME MESSEL'DEN BAKMAK
Messel’de bulunan fosiller,
geçmişten günümüze birçok bilgi taşıyorlar. O dönem
yaşayan bitki ve hayvan türlerinin nasıl bir ortamda
yaşadıklarını, nasıl bir iskelet yapısına sahip
olduklarını, nelerle beslendiklerini anlamak
açısından fosillerin değeri tartışılmaz. Fosiller
sadece o dönemi anlamak açısından değil, aynı
zamanda canlıların nasıl bir süreçten geçerek
evrimleştiğini anlamak açısından da önemli.
Messel’de bulunan fosiller arasında atın atasına ait
fosiller en bilinenlerden. Bugüne kadar üç türe ait
toplam elli yedi atın atasına ait fosil bulundu.
Orta büyüklükte bir köpek kadar olan bu ata-atların
ayakları da bugünkü atlardan daha farklı. Ön
ayaklarında dört, arka ayaklarında ise üç parmak
bulunuyor. Midesinde bulunan artıklardan da bugünkü
atalarından farklı olarak ormanlarda yaşadıkları ve
yaprak, üzüm gibi şeylerle beslendikleri tespit
edildi. Bu fosiller, evrim karşıtlarının ‘canlılar
değişmiyor’ tezini en iyi çürüten kanıtlar arasında
bulunuyor. Messel’de insanların da dahil olduğu
primatlara ait çok az fosil bulunmasına rağmen yine
de üç türe ait çeşitli fosiller bulundu. Soyu
tükenen bu üç tür daha çok yarı-maymun, lemur
benzeri canlılar. Ida, bunların arasında özel bir
özelliğe sahip. İnsanlarla, maymunların bundan mı
evrimleştiği yoksa soyu tükenen bir tür mü olduğu
tartışmalı da olsa Ida, evrim açısından önemli bir
yere sahip. Benzer şekilde bugün yaşayan
papağanların ataları sayılan birçok fosil bulundu. O
dönem yaşayan birçok canlı türünün bugün artık
yaşamadığını yine fosiller ortaya koyuyor. Bu da bir
dönem doğaya uyum sağlayan birçok canlının
koşulların değişmesi ile nasıl soyu tükenip öldüğünü
göstermesi açısından önemli. Örneğin o dönem yaşayan
birçok kuş türünün bugün doğrudan torunları
bulunmuyor. Grube Messel’de bulunan fosiller, bugüne
kadar Evrim Teorisi’ni destekleyen birçok kanıt
sundu. Daha milyonlarca fosilin yerin altında olduğu
düşünüldüğünde, Ida gibi insanı şaşırtan birçok yeni
kanıtın bulunacağına da kesin gözüyle bakılıyor.
Evrensel, 20.06.2009
|
|
SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDE
TARİH YATIYOR
Dumlupınar Üniversitesi
(DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı
Prof.Dr. Nejat Bilgen, Seyitömer Höyüğü'ndeki kazı
çalışmalarında elde ettikleri bulgulardan, burada
tarımla uğraşan bir kentin, üretime yönelik yaşayan
bir bölgenin varlığını gördüklerini, uluslararası
ilişkilerinin üst düzeyde olduğunu anladıklarını
bildirdi.
Türkiye Kömür
İşletmeleri'ne (TKİ) bağlı Seyitömer Linyitleri
İşletmesinin (SLİ) arazisinde yer alan ve çeşitli
uygarlıklara ev sahipliği yapan höyükteki kazı
çalışmalarına ilişkin DPÜ Rektörlüğünce tanıtım
etkinliği düzenlendi.
Rektör Prof.Dr. Önce,
kazı alanında yaptığı açıklamada, bu kazıya büyük
önem verdiklerini belirterek, höyükteki değerlerin
ortaya çıkarılmasından mutluluk duyduğunu söyledi. Prof.Dr. Nejat Bilgen
de, kazıların 2006 yılından bu yana her yıl 6'şar
aylık dönemlerde sürdürüldüğünü ve burada 5 kültür
katmanı bulunduğunu anlattı.
En üstte eski
kazılardan kalan Roma Tapınağı'nın parçasını
inceleyip kaldırmakla işe başladıklarını bildiren Prof.Dr. Bilgen, şöyle konuştu:
“Daha sonra Hellenistik
döneme inip kaldırdık. Geçen yıl ise Akhamenik diye
tanımladığımız dönemin kalıntılarıyla karşılaştık ve
bütün bulguları tarihledik. Buradaki bütün duvarlar,
bulgular, mimari unsurlar, taşlar tek tek çiziliyor,
plana aktarılıyor. Amerikalılar tarafından üç
boyutlu gösterimleri yapılıyor. Bu arada küçük
buluntuları değerlendirip tarihlemesini yapıyoruz.
Buradaki 20 büyük fırında seramik, dokuma, tezgah
ağırlıkları, ağırşaklar (yün, iplik eğrilen iği
ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen yarım küre
biçiminde, ortası delik ağaç veya kemik parça)
üretmiş, madeni işlemişler. Ege'den Suriye ve
Mezopotamya'ya kadar bütün Anadolu'yu kapsayan büyük
bir ticari ilişkide bulunmuşlar. Bu bölgenin bütün
seramikleri, malları buraya gelip gitmiş.”
Prof.Dr. Bilgen, geçen yıl Orta Tunç Çağı olarak
adlandırılan katmana ait bulgulara ulaştıklarını
bildirdi. Bu bulguların çoğunun
atölyelere ait parçalardan oluştuğunu ifade eden
Prof.Dr. Bilgen, MÖ 1800'lerde olduğu tespit edilen
deprem ve yangının izlerinin de yine geçen yıl
bulunduğunu anlattı. Prof.Dr. Bilgen, şöyle
devam etti:
“Bu yılki kazılarda
deprem katının altına inmeye başladık. Şu anda
höyüğün yarısında hala MÖ 18. yüzyılın yapıları
görülüyor. Tarımla uğraşan bir kentin, üretime
yönelik yaşayan bir bölgenin varlığını burada
görüyoruz ve uluslararası ilişkilerinin üst düzeyde
olduğunu buluntulardan anlıyoruz. Höyüğün bir
kısmında ise MÖ 3. binin son çeyreğine ait Erken
Tunç Çağı dediğimiz dönemde seramik eserler üretilen
atölyeler var. Belki dünyanın hiçbir yerinde
görülmeyen çok önemli teknik, MÖ 3000'li yıllarda
kalıpla seramik üretimi yapılmış.”
Konuşmaların ardından, Prof.Dr. Önce ve beraberindekilere, kazı alanından
çıkarılan eserlerin sergilendiği kazı evinde
çalışmalarla ilgili bilgi verildi.
Seyitömer Höyüğü'nün
tarihi, yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanıyor. DPÜ
Arkeoloji Bölümü'nün öncülüğünde yapılan ve 4.
dönemi 11 Kasım 2009'da sona erecek, kazılarda
öğrenciler ve öğretim elemanlarından oluşan 32 kişi
ile 100 işçi görev yapıyor.
Tellal Gazetesi,
17.06.2009
|
|
DİVRİĞİ ULU CAMİİ'NİN
TUVALET SORUNU ÇÖZÜLÜYOR
UNESCO’nun koruma çalışmaları kapsamında ’’Dünya
Kültür Mirası’’ listesinde yer alan Ulucamii’nin
yıllardır yaşanan tuvalet sorununun çözümü için,
Divriği Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı
ortaklaşa bir çalışma başlattı.
Çalışma kapsamında, tarihi yapının bahçesinin dışına
tuvalet yeri kazıldı. Alt yapısı tamamlanan ve temel
betonu atılan yere, Kayseri’de yaptırılan tuvalet
kabini konulacak.. PVC malzeme ile yapılan, bir
tarafı erkekler, diğer tarafı kadınlar için
oluşturulan 2 kişilik tuvalet kabini önümüzdeki
günlerde kullanılmaya başlanacak.
Tarihi eserlerin yakınından suyu uzak tutmak
gerektiğini belirten Belediye Başkanı Hakan Gök,
suyun tarihi yapının temeline zarar vereceği
düşüncesiyle tuvaleti yapının bahçesinin dışında
planladıklarını söyledi. Kaymakam Önder Bakan’a
katkılarından dolayı teşekkür eden Gök, ’’Dışarıdan
gelen misafirlerimiz, turistlerimiz artık kapı kapı
dolaşmayacaklar, çarşıya inmek zorunda
kalmayacaklar’’ dedi.
Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından eseri gezmeye
gelen turistler, burada özellikle tuvalet ihtiyacını
karşılama konusunda büyük sorunlarla karşılaşıyordu.
Tarihi yapıyı gezen turistler, eserin yakınlarında
tuvalet olmaması nedeniyle ilçe merkezine dönmek
zorunda kalıyordu. Turistlerin uzun süredir yaşadığı
bu sorun, eserin çevresinde kamulaştırma
yapılamaması nedeniyle çözülemiyordu.
Yeşil Divriği,
08.06.2009
|
|
CUMHURİYET TARİHİNİN EN
BÜYÜK MÜZESİ

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük, Türkiye'nin
6. büyük kenti Gaziantep, müzeler kenti olmasıyla
dikkati çekiyor. Gaziantep Büyükşehir Belediye
Başkanı Asım Güzelbey, yaptığı açıklamada,
Gaziantep'i turizm şehri yapmak için turiste
istediği mekanları sunmak gerektiğini belirterek,
''Yeni hizmete girecek müzelerle, müzeler kenti
olduk'' dedi. Tarihi ve kültürel dokunun ortaya
çıkarılmasına yönelik projelerle Gaziantep'i turizm
kenti yaptıklarını söyleyen Güzelbey, Zeugma Mozaik
Müzesi ve Kongre Merkezi'ni 2 ay içinde açmayı
planladıklarını belirtti. Güzelbey, yeni Gaziantep
vizyonunda şehrin sanayisiyle birlikte cazibe
merkezi olmasını düşündüklerini, bunun da kültür ve
turizmle olacağını belirtti. Turizm denildiği zaman
insanların aklına sadece güneş, deniz ve kum
gelmediğini, farklı beklentiler olduğunu ifade eden
Güzelbey, şunları kaydetti: ''Bunların başında
kültür ve inanç turizmi önemli bir yer tutuyor. Şu
bir gerçek ki şehrimizi bir turizm şehri yapacaksak
turiste istediği mekanları sunmamız lazım. Bunların
başında da müzeler geliyor. Kentimizde hizmete
girecek 4 müze var. Bunlardan en büyüğü Arkeoloji
Müzesi, Mozaik Müzesi ve Kongre Merkezi'nden oluşan
komplekstir. Gaziantep'e gelen insanlar hem müzemizi
gezecek hem de kongre yapma imkanı bulacak. ''
Gaziantep Müze Kompleksi
yapımı için eski tekel fabrikasının 40 dönümlük
arazisi satın alınarak çalışmalara başlandığını,
dünyanın en büyük müze kompleksi yapılarak Zeugma
mozaiklerinin teşhirini sağlamış olacaklarını ifade
eden Güzelbey, şöyle konuştu: ''Şu an itibarıyla
sadece 550 metrekaresi sergilenen mozaiklerin yeni
müze kompleksiyle tamamı (1500 metrekare)
sergilenebilecektir. Müze kompleksinde yer alan
seyir terası ile müze, kent ve kale tüm ihtişamıyla
seyredilebilecek. Ayrıca müze ile kale arasında
teleferikle bağlantı sağlanacak, böylece
ziyaretçiler tarihi dokunun içinden geçerek şehri
kuş bakışı seyredebilecek.''
Gaziantep Kalesi'nin
güneyindeki Göğüş Konağı'nın da tarihi dokuda yer
aldığını, 1905 yılında yapıldığı bilinen konağı
restore ettirerek Emine Göğüş Mutfak Müzesi olarak
hizmete verdiklerini belirten Güzelbey, şöyle devam
etti: ''Müzede Gaziantep'in geleneksel mutfak
kültürü tanıtılıyor. Kap kacaklar özel vitrinlerde
sergileniyor. Antep yemek malzemesinden mutfak araç
gereçlerine, yöresel yemeklerimizden içeceklerimize
ve erzakların saklanmasına varıncaya değin mutfak
kültürümüz detaylıca anlatılmaktadır. Ayrıca kent
tarihi ve gelişimi, tarihi eserler, doğal
güzellikler, turizm, doğa ve coğrafya, nüfus, sanayi
ve ticaret, tarım, hayvan ve ormancılık, kültür ve
gelenek, spor, rakamlarla Gaziantep, yerel
yönetimler, Gaziantep rehberi konuları da kiosklar
yardımıyla tanıtılmaktadır.''
Asım Güzelbey,
belediyenin şehre kazandırdığı, 1909 yılında
yaptırılan tarihi Beyaz Han Kent Müzesi'nde de sesli
rehber sistemi bulunduğunu, odalardaki plazmalarda
oynayan filmlerin sesleri ve maketlerin bilgileri
otomatik olarak kulaklıktan dinlendiğini,
kiosklardan kent rehberine ulaşılabildiğini ifade
etti. Güzelbey, kent müzesinde Gaziantep'in yöresel
el sanatı olan gümüş işlemeciliği, bakırcılık,
kalaycılık, yemenicilik, sedef işlemeciliği, kutnu
dokumacılığı, kilim ve halıcılık, Antep evi, Antep
işi çeyiz yapımı, baklavacılık, yemek kültürü,
eğlence kültürü, mesken kültürü, fıstık ve tarımı
konuları kısa tanıtım filmleriyle ziyaretçilere
sunulduğunu, el sanatlarını icra eden yöresel
kıyafetli mankenlerle baklava yapımı, Antep
kiliminin dokunması, Antep nakışının işlenmesinin
canlandırıldığını söyledi.
Büyükşehir Belediye
Başkanı Güzelbey, Kurtuluş Savaşı'nda
Gazianteplilerin yaptığı kahramanlıkların
Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde 18 panoyla
anlatıldığını, belgesel niteliğinde kurgulanmış
filmin de izlenebildiğini söyledi.
Türkiye'nin ilk özel cam
müzesi olan Medusa Cam Eserler Müzesi de geçen yıl
Gaziantep'te açıldı. Müzede, Roma ve İslam
tarihinden bugüne gelen bin 200 parça eser
sergileniyor. Eserlerin 4 ayrı salonda sergilendiği
müze, Füsun İşsever ve eşinin 20 yıllık
çalışmalarının ürünü. Müzede ''üflemeli cam ocağı
gösterileri'' yapılıyor, uygulamalı cam üfleme dersi
veriliyor.
İl Kültür ve Turizm
Müdürü Salih Efiloğlu da Gaziantep'te Zeugma Antik
Kenti'nden çıkarılan eserlerin yer aldığı Arkeoloji
Müzesi ile Hasan Süzer Etnografya Müzesi ve Yesemek
Açık Hava Müzesi'ni her yıl binlerce turistin
ziyaret ettiğini ifade etti. Salih Efiloğlu, bölgeyi
sadece kültür turizminde değil inanç, kongre ve
sağlık turizminde de cazibe merkezi haline getirmeye
çalıştıklarını belirten Efiloğlu, böylece turist
sayısının daha da artacağını söyledi. Tarihi ve
kültürel bilinçlenmenin müzelere ilginin artmasını
sağladığını bildiren Efiloğlu, şöyle konuştu:
''Özellikle Zeugma Antik Kenti'nden çıkan
mozaiklerin sergilendiği, 100 binin üzerinde tarihi
ve kültürel eserin yer aldığı Gaziantep Arkeoloji
Müzesi, yerli ve yabancı ziyaretçilerin müzelere
ilgisinin artmasını sağladı. Sanayi ve ticaret
merkezi Gaziantep, tarihi ve kültürel mekanlarıyla
da insanların ilgisini çekmeye başladı.''
Gaziantep 27 Gazetesi,
20.06.2009
|
|
TAŞHAN KADERİNE TERK EDİLDİ
Afyonkarahisar'da, Osmanlı dönemi yapıtları arasında yer alan Taşhan bakımsızlıktan dolayı kaybolmaya yüz tuttu.
Afyonkarahisar'ın önemli tarihi abidelerinden biri olan Taşhan'ın geçen 2005 yılında restorasyon yapılması konusunda proje tamamlaması hazırlanmıştı. Yap-işlet-devret mantığı ile topluma kazandırılması hedeflenen tarihi Taşhan'ın çevresinde bulunan dükkanlar yıkıldı. Demirciler çarşısında bulunan Taşhan'ın yeni teşvik paketi kapsamında Afyonkarahisar'a kazandırılması bekleniyor. Demirciler çarşısı esnafı ise Taşhan'ın canlanması ile işlerinin açılacağı umudu içerisinde olduklarını ifade etti.
Restorasyon projesi 2005 yılı Temmuz ayında tamamlanan şehrin en merkezi yerindeki Taşhan, Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından da onaylanmıştı. 2003 yılında Afyonkarahisar Valisi Muzaffer Dilek tarafından Taşhan'la ilgili çalışmalar yürütülmüştü. 2003 ve 2005 yılında sürdürülen çalışmaların devamı gelmeyince çarşı esnafı tarihi yapının yeniden canlanması umudunu yitirmişti. 2008 yılında Taşhan'ın etrafında bulunan dükkanlar yıkılmış, yeniden restore edilmesi gündeme gelmişti.
Fakat bir türlü restorasyon çalışmaları başlamayarak yap-işlet-devret modeli ile yapılması uygun görülmüştü. Yap-işlet-devlet modeli ile yapı konusunda girişimlerde bulunulmamasının ardından Taşhan kaderine terk edilmiş şekilde bekliyor. Bu arada yeni açıklanan teşvik paketinde Taşhan'ın da yap-işlet-devret modeliyle yapılması bekleniyor.
Afyonkarahisar Kent Haber, 19.06.2009
|
 |
|
|
TARİHİ BİNALAR YOK
OLUYOR
Muğla’da kaderine
terk edilen tarihi binalar, hem yok oluyor hem de
çirkin görüntü yaratıyor.
İnönü ve
Kocamustafaefendi caddelerinde özgün mimariye göre
inşa edilmiş bu güzelim evler, aynı zamanda koruma
altında. Ancak sahipleri tarafından restore
ettirilmeyince, herkesin gözü önünde yavaş yavaş
yıkılıyor, simge olması gerekirken yok oluyor. Satın
alınıp restore ettirilen ve kullanılan birkaç bina
dışında belediyenin elinden de pek bir şey gelmiyor.
Muğla Belediye
Başkanı Osman Gürün, bugüne kadar 22 binanın
restorasyonunu yaptıklarını belirtiyor. Kent
merkezinde koruma altında 4 bin 400 bina bulunuyor.
Önemli bir kısmı sahipleri tarafından kullanılarak
korunuyor.
Milliyet Ege, 20.06.2009
|
|
MÜZE VE ÖRENYERLERİNİN GELİRİ 116 MİLYON TL
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, müze ve ören
yerlerinin 2008 yılı gelir toplamının 116 milyon 321
bin 220 TL olduğunu açıkladı.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay, MHP Aksaray Milletvekili Osman Ertuğrul'un
müze ve ören yerlerinin gelirlerine ilişkin soru
önergesini yanıtladı. Ertuğrul Bakan Günay'a "2008
yılında müze ve ören yerlerinin toplam gelirleri ne
kadardır? Herhangi bir müze ve ören yeri gelininin
ne kadarı içinde bulunduğu şehre verilmektedir?
Sözkonusu yerlerden elde edilen gelirler,
bakanlığınız tarafından amacına uygun olarak
kullanılmakta mıdır?" sorularını yöneltti.
Bakan Günay ise Bakanlığına bağlı
müze ve ören yerlerinin 2008 yılı gelir toplamını
116 milyon 321 bin 220 TL olarak açıkladı. Elde
edilen gelirin yüzde 8'inin Kdv, yüzde 5'nin
belediyeler, yüzde 10'unun hazine payı ve yüzde
1'inin de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurum
payı olarak aktarıldığını, bundan sonra da Kurumlar
Vergisinin ödendiğini kaydeden Bakan Günay, elde
edilen gelirlerin nasıl harcandığına ilişkin soruya
ise şu karşılığı verdi:
"Elde edilen net kar 252 sayılı
Kültür Bakanlığı Döner Sermaye Kanunu hükümleri
doğrultusunda kültürel mirasımız olan müze ve ören
yerlerinin gelecek kuşaklara en sağlıklı şekilde
aktarılabilmesinde büyük önem taşıyan, bakım,
restorasyon, temizlik, güvenlik vb hizmetlerinde
kullanılmaktadır."
Turizm Habercisi, 19.06.2009
|
|
AH BU PİPİLER!

Ayetullah Humeyni’nin 1979’da
Şah
Rıza Pehlevi’yi devirip ülkeyi karanlığa
soktuğu yılların henüz başlarıydı.
Tahran
Kent Tiyatrosu’nun önünde ünlü heykeltıraş
Henry Moore’un flüt çalan bir
heykeli vardı. Üstelik
Berlin’de
tiyatro eğitimi görmüş olan tiyatronun müdürü yeni
yönetime yalakalık yapmak için heykelin
“pipisini” kestirdi. Ama ardından sorunlar
yumaklaştı. İnsanlar bu kez yontunun
“dişi
mi, erkek mi” olduğunu tartışmaya
başladılar. Müdür başına iş açtığını fark edince,
heykeli giydirmek istedi. Humeyni “mollarşi”sinde
komedi, tiyatro binasının içinde değil, önünde
oynanır oldu. Kesin çözümü mollalar buldu. Heykel
parçalanarak çöpe atıldı, müdür kapının önüne
konuldu, tiyatronun kapısına kilit vuruldu.
***
Bu anlatacaklarımız ise İran “mollarşi”sinden değil,
Atatürk’ün laik Cumhuriyetinden…
1996’da Necmettin Erbakan’ın
üstelik Kültür Bakanı
İsmail Kahraman
Efes’e incelemeye gitmeden önce
Selçuk
Müzesi Müdürü’ne gönderilen bir talimatla,
“pipisi” boyundan büyük olan, bir karışçık kırların
baba tanrısı, turistik posta kartlarının,
anahtarlıkların ünlü “Priapos”
heykelciğinin üzerinin örtülmesi istendi.
Çanakkale’nin Kara Biga’sının antik
adı “Priapos”tu! Yanındaki antik
“Lampsakos (bugünkü Lapseki)”
kentinin sikkelerinin üzerinde de bu, “pipisi”
boyundan büyük “Priapos”un kabartması vardı. 1800
yıl önce sikkeler, her gün kadınların ellerinde
tedavül ediyordu, ama 20. yüzyılda TC’nin Kültür
Bakanı “Priapos”u görmeye tahammül edemiyordu!
***
Salı günü Cumhuriyet’te İzmir çıkışlı bir başka
“pipi” haberi vardı. “Karun Hazinesi”ne
ev sahipliği yapan Uşak Müzesi’nin
tanıtımı için valiliğin girişine asılan bir afişte,
bir erkek figürünün “pipisi” görülüyormuş! Görülmüş
de ne olmuş? Hemen “pipinin” üzeri bir çarpı işareti
ile sansürlenmiş! Okurlarımız anımsayacaklardır!
Uzun mücadelelerden sonra Türkiye’ye Nev York’tan
getirilen Karun Hazinesi’nin simgesi olan altın
“Kanatlı At” broşu çalındı.
Hazinenin en olağanüstü, en görkemli, benzersiz
yapıtı, yonca ağızlı sürahidir.
Metropolitan
Müzesi bu parçayı 1966’da 100 bin dolara
satın almıştı. Bugün bir müzayedeye çıksa en azından
4-5 milyon dolar eder. Bu parça bile, dava için
ödenen mahkeme masraflarını karşılamaya yeterlidir.
17.3 cm. yüksekliğindeki gümüş sürahinin sapında,
iki koçun üzerinde duran, dışa dönük çıplak bir
erkek, iki eliyle yukarıda iki aslanın kuyruklarını
tutarak “güç gösterisi” yapmaktadır.
Nereden nereye? 1989’da ABD’de dava sürerken
Uşak Belediyesi sürahinin resmini, benim
“Tarih Yerinde Güzeldir” sözümü
kullanarak yaptığı afişi kentin her yerine asmıştı.
Aradan 20 yıl geçmiş laik devletin koruyucusu
valilik binasında, 2600 yıl öncesinin bir
yapıtındaki “pipi” sansürleniyordu!
Yozlaştırılan Hatay Müzesi!
Amasya gibi şirin bir kentten, dinler tarihinin
başkenti Hatay’a yeni atanan Vali
Celalettin Lekesiz’e açık
mektubumuzdur!
Sayın Vali Lekesiz!
Bilmiyorum daha önce Hatay’a gittiniz mi? Ben,
genelde bir - iki yıl ara ile Hatay’ı karış karış
gezip yeniden içime sindirmeyi severim. Hele Hatay
Müzesi’ni koyacak yer bulamam. Dünyada en “önemli”
üç mozaik müzesi -yeni sıralamaya göre- Gaziantep,
Tunus Bardo ve Hatay’dakilerdir. Hatay, mozaik
sayısı açısından birinci olmakla birlikte,
ilgisizlikten 3’üncülüğe düşürülmüştür.
1997 ve sonrasındaki depremler müzede sergilenen
mozaiklerde çatlamalara ve dağılmalara neden
olmuştu. O zaman soruna dikkati çektik. Ankara’dan
gönderilen sınırlı ödeneklerle bazı onarımlar
yapıldı.
Geçen yıl 23 Mayıs’taki yeni yazımızdan şu bölümü
anımsayalım: “Gelişigüzel yapılmış hangarımsı müzede
mozaikler, sanki duvarlara yamanmış gibi duruyor.
Çimento harcı ve inşaat demiriyle duvara gömülen
mozaiklerde, bu tekniğin genleşmesi ve depremlerin
zorlaması ile önemli çatlaklar görülüyor. Mozaiğin
düşmanı güneş ışığıdır. Çünkü renkler solar. Antakya
güneşinin alnına dayalı mozaiklerde renk kaybı, bu
konudan anlamayan ziyaretçiyi bile üzüyor. Pek çok
mozaik sergilenemiyor. Yeni bulunan yüzlerce mozaik
koyacak yer olmadığı için topraktan çıkartılamıyor.
1999’da yeni müze yapımı için 13 dönümlük arazi
kamulaştırılmış, sonra bu alan 40 dönüme çıkmıştı.
Dönemin kültür bakanları, valileri, belediye
başkanları, ticaret ve sanayi odaları dalga geçip 7
trilyonu bir araya getirememişlerdi. Buna karşılık
Gaziantepliler ne yaptılar? Yapımı bitmemiş kültür
merkezini Zeugma Mozaik Müzesi’ne dönüştürdüler.
Mozaikleri, alüminyum petekler içinde çağdaş koruma
içinde sergilediler. Bu da yetmeyince çağdaş bir
müze yapımı için şimdi belediye 15 milyon dolar
ayırmış. (İnşallah rasgele bir bina yerine, bir
mimari yarışma ile yenisini gerçekleştirirler.)
Geçenlerde Urfa’da ‘Amazon’ mozaiği bulundu.
Urfalılar da mozaiği sergilemek için ödenek
ayırmışlar.
Sayın Vali Miroğlu’yu güç günler bekliyor. Bana göre
birinci önceliği ‘Yeni Antakya Mozaik Müzesini’
gerçekleştirmek olmalıdır. Sayın Vali Miroğlu!
Antakya’ya hoş geldiniz. Dikkat ettiyseniz vefalı
Antakyalılar, kente hizmet etmiş eski valilerin
adlarını çeşitli kamu alanlarına vermişler. Adınızın
Antakya’da kalıcı olmasını ve başarılarınızı
dileriz.”
Merkeze alınan öncülünüz, konuya seyirci kaldı!
Şimdi, o koltukta siz oturuyorsunuz. Bu uzun vadeli
sorunun yerine sizin ve bakanlığın gündeminde bir
ivedi sorun yer alacak. Belediye, müzenin
bahçesinden 7 metre genişliğinde bir yol geçirme
hevesinde. Yol geçince ne olacak?
1. Bahçedeki birkaç yüz taş yapıt ve lahitler müze
dışında ilgisiz bir alana taşınacak.
2. Bırakın bulundukları yerde çıkarılmayıp üzeri
toprakla örtülen ve kaçakçıların ağızlarını
sulandıran görkemli mozaiklerin müzeye taşınıp
sergilenmelerini, bahçede duran ve onarımları hala
yapılmamış, ahşap cendereler içinde yazgılarını
bekleyen ve müzeyi dünya üçüncülüğüne düşüren pek
çok mozaik de kapı dışı edilecek.
3. Yol açılınca trafiğin depremsel sarsıntılarının
çatlak mozaikler üzerindeki olumsuz etkilerini
düşünmek bile istemiyoruz.
Sayın Lekesiz, 1999’dan bu yana atılmayan adımı
inşallah siz başarıyla noktalarsınız. Ondan sonra da
belediye bu yörede istediğini yapar!
Yerli Halkın Günahı Ne?
Bir başka “doğa”, bir başka “tarih”, bir başka “din”
kavramlarını bütünleştiren, bir bölümü batık bir
deniz kıyısı kenti olan
Kekova’ya
yolunuz düştü mü bilmiyorum! Antik adı
“Simena” olan Muğla’nın
Kale İlçesine bağlı
Üçağız Köyünden söz
ediyoruz. Burası 1989’dan beri 1. derece sit
alanıdır. Böylesine olağandışı bir yerde, yıllardır
yaşayan yerli halk, çürüyen evlerine bir çivi
çakamazken çöken duvarlarını onaramazken tam kıyıda
yasağa aykırı 8-9 yıl önce kaçak yapılan bir lokanta
ve pansiyonu Oktay Ekinci sütununa
taşımıştı. İlgililer olaya el koymuş, bina için
yıkım kararı vermişlerdi.
Ama aradan 7-8 yıl geçtiği halde, her nedense yıkım
kararı uygulanmıyor. Yerli halk da “Bizim günahımız
ne” diye soruyor.
Cumhuriyet, Haber: Özgen Acar, 19.06.2009
|
|
FOUR SEASONS'A İKİNCİ KERE RET
Danıştay, Sultanahmet’teki tarihi kalıntılar üzerine yapılan Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararına yönelik itirazları da reddetti.
İstanbul Sultanahmet’te yapılan Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı veren Danıştay, bu kararın kaldırılması istemiyle yapılan başvuruyu da reddetti. Danıştay, Muğla Bodrum Yarımadası çevre düzenleme planının yürütmesinin durdurulması kararına karşı yapılan itirazı da geri çevirdi.
Danıştay 6. Daire, Milliyet’in Sultanahmet’teki tarihi alana yapılan inşaatın, tarihi kalıntıları bütünüyle ortadan kaldıracağına yönelik ısrarlı haberleriyle gündeme getirdiği Four Seasons Oteli ek inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermişti.
22 Eylül 2005’te Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca onanan nazım imar planı doğrultusunda yapılan ek inşaatla ilgili yürütmeyi durdurma kararına bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Sultanahmet Turizm A.Ş. itiraz etti. İtirazları değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararının yerinde olduğuna hükmetti. Kurul, itirazları reddetti. Buna göre daire, davayı esastan karara bağlayacak. Dava sonuçlanana kadar, ek inşaat yapımı gerçekleştirilemeyecek. Daire, davada iptal kararı verirse, ek inşaat yapımı ihtimali bütünüyle ortadan kalkacak. İstanbul 1. Bölge İdare Mahkemesi de kısa süre önce ek inşaat için verilen inşaat ruhsatının iptaline hükmetti. Bu karar kesinleşirse, inşaatın bugüne kadar yapılan bölümlerinin de yıkılması gündeme gelecek.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, dünkü oturumunda Muğla Bodrum Yarımadası Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi 1/25000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı da görüştü. Danıştay 6. Daire, planla ilgili açılan davada yürütmeyi durdurma kararı vermişti.
Yoğun yapılaşmaya imkan vereceği söylenen planla ilgili karara Kültür ve Turizm Bakanlığı itiraz etti. İtirazı değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararını yerinde buldu.
Milliyet, 19.06.2009
|
 |
|
|
MUDURNU'DA 70 TARİHİ DÜKKAN ONARILACAK
Mudurnu Belediyesi tarafından Demirciler Çarşısı'nda
bulunan 240 dükkandan 70'i onarılacak.
Belediye Başkanı Mehmet İnegöl, yetmiş dükkanın
projelendirilerek iyileştirme çalışması yapılacağını
söyledi.
İnegöl, daha sonra kalan dükkanların onarılacağını
kaydetti.
Bolu'nun Sesi, 19.06.2009
|
|
YUNAN RÜYASINA ERDOĞAN'LI AÇILIŞ

Yunanistan'da 30 yıldır hayali kurulan ve 9
yılda 130 milyon Euro harcanarak inşa edilen
Akropolis Müzesi, Başbakan
Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla açılıyor.
Erdoğan, çok sayıda dünya liderinin katılacağı
Akropolis Müzesi’nin açılışı nedeniyle 5 yıl sonra
Atina’ya gelmiş olacak. Çok sayıda dünya liderinin
katılacağı açılışta ikili görüşmeler de yapacak
Erdoğan,
Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ile de
bir araya gelecek. Görüşmede Heybeliada Ruhban
Okulu’nun açılması, Batı Trakya’da müftülerin seçimi
konusunda yaşanan sıkıntılar,
Kıbrıs ve Rum kesimine limanların açılması gibi
konuların gündeme gelmesi bekleniyor.
Müzede ziyaretçiler, girişte kendilerine verilen
telsiz kulaklık aracılığıyla sergilenen eserler
hakkında bilgi alacak. Birbirinden değerli eserlerin
yangın, deprem, güneş, rüzgar, ışık, gürültü gibi
faktörlerden etkilenmemesi için bazı eserler cam
zemin altında sergilenecek. En üst kat, eski
Yunan’da Olimpos Dağı’nın tepesinde yaşadıklarına
inanılan 12 tanrıya ayrılmış. Camdan olan dış cephe
sayesinde eserlerin bir bölümünü binanın dışından
görmek mümkün. Müzenin bir cephesinde kullanılan cam
sayesinde, MÖ 447-438 yıllarında, kral Perikles
zamanında İktinos ve Kalikratis adlı iki mimar
tarafından inşa edilen ve o dönemlerde içinde
tanrıça Athena’nın 1150 kilo altından yapılmış
heykelinin bulunduğu söylenen Akropolis mabedi bütün
ihtişamı ile yansıyor.
Ancak, Akropolis ve eteklerinde bulunan en önemli
eserler Atina’daki yeni müzede değil Londra’daki
British Museum’da sergileniyor. 19’uncu yüzyılın
başlarında
İstanbul’daki İngiliz büyükelçisi Lord Elgin,
Akropolis’deki 96 plakadan 56’sını ülkesine
götürmüştü.
Yunanistan "Elgin mermerleri" olarak bilinen bu
eserleri İngiltere’den geri istiyor. İngilizlerin
gerekçelerinden biri "İnsanlık tarihi için önemli bu
eserleri Atina’da barındırabilecek bir müze yok"
idi. Atina şimdi "bu müze var" diyerek Akropolis’in
parçalarını daha iddialı argümanlarla geri
isteyebilecek.
Mabedin eteklerinde 25 bin metrekarelik bir
alanda (müze bölümü 14 bin metrekare) cam, paslanmaz
çelik ve beton kullanılarak yapılan müzenin başmimarı İsveçreli Bernard Tscuhmi. Giriş ücreti 1
Euro olarak belirlenen müzeyi yılda 2.5 milyon
kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.
Hürriyet, Haber: Yırgo Kirbaki, 19.06.2009
|
|
YENİKAPI KAZILARINDA SONA DOĞRU

Turizm Gazetecileri ve Yazarları
Derneği (TUYED), İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü
işbirliği ile Yenikapı'daki Marmaray ve metro
inşaatının yapıldığı arkeolojik kazı alanına bir
inceleme gezisi düzenledi. Kazı alanı sorumlusu
arkeolog Yaşar Anılır'dan kazılara ilişkin son
bilgileri alan TUYED üyeleri, sona yaklaşılan
kazılarda ortaya çıkarılan bazı eserleri yerinde
görme fırsatı buldu.
Arkeoloji Müzesi olarak metro
istasyonunun geçeceği Ana Merkez alandaki
çalışmalarını tamamladıklarını açıklayan arkeolog
Yaşar Anılır, "Şu anda bu alanda Marmaray inşaatına
başlanabilir. Jeologların miosen dediği son noktaya
geldik, ana toprağa indik. Bulduklarımızı Arkeoloji
Müzesi'nde teşhir edeceğiz. Buradan çıkan mezarlar
belki 2010 yılında müzede sergilenecek." dedi.
Kazılarda ortaya çıkarılan
eserlerin sayısının bu ay itibariyle 12 bin 600'e
ulaştığını bildiren Anılır, Marmaray inşaatının
gecikmesi nedeniyle kazıların aceleye getirildiği
iddialarına yanıt verdi. Medyaya da yansıyan bu
iddiayı reddeden Yaşar Anılır, "Kazıları metro
inşaatı aksayacak diye aceleye getirseydik, şimdi
ulaştığımız eserleri bulmamız mümkün olmazdı. Bizim
zaman sınırımız yok, kazı ne zaman biterse o zaman
bu alandan gideceğiz." diye konuştu.
Marmaray Projesi'nin
gerçekleştirileceği alandaki kazılarda ana toprağa
indiklerini, eksi 8,5-10 metre arasına kadar
geldiklerini söyleyen Anılır, metro kazısında ana
toprağa henüz gelmediklerini, eksi 7,78 metre
mesafede olduklarını kaydetti.
Türkiye'de ilk defa böylesine
büyük bir alanda ve balçığın içinde kazı
yaptıklarını ifade eden arkeolog Anılır, TUYED
üyelerinin kazının bütçesine ilişkin sorularını da
yanıtladı. Anılır, bütçe konusunun kendilerini
ilgilendirmediğini belirterek şöyle konuştu:
"Büyükşehir Belediyesi ve Ulaştırma Bakanlığı
kazıların masraflarını karşılıyor. Burada böyle bir
inşaata başlanmamış olsaydı bu kadar büyük bir kazı
yapma imkanımız asla olmazdı, kimse bu kadar parayı
karşılamazdı. Şu anda zorunlu bir kurtarma kazısı
yapıyoruz. Bir anlamda buradan metro inşaatının
geçmesi arkeolojik açıdan büyük bir şans oldu."

İstanbul Arkeoloji Müzesi
Müdürlüğü'nün Yenikapı'da yaptığı kazının son durumu
ve alandaki son bulgular özetle şöyle:
* 2004 yılının kasım ayında
arkeolojik kazı çalışmaları başladı. Şu anda kazı
alanının büyük bir kısmında iş bitti, sadece batı
tarafta çalışmalar devam ediyor.
* Kazıları İstanbul Arkeoloji
Müzesi Müdürlüğü yapıyor, bulunanlar da İstanbul
Üniversitesi tarafından kaldırılıyor. Marmaray metro
kazılarında 350 kişi çalışıyor, bunun 50'si teknik
eleman; aralarında 5 mimar, 4 fotoğrafçı, serbest
arkeologlar vs. gibi elemanlar var.
* Kazı yapılan alan 11 bin m2,
metro inşaatının olduğu alanın tamamı ise 58 bin m2.
* Bu bölge Bizans döneminde
Theodosius Limanı olarak bilinmekteydi. Kazı
alanının ilk katmanında Osmanlı dönemine ait
eserler, onun altında 13. yy'dan kalma bir kilise
kalıntısı bulundu. Bu kilise Anıtlar Kurulu
kararıyla kesilip daha sonra yerine monte edilmek
üzere kaldırıldı.
* Öte yandan MS. 11. ve 16. yy'a
ait 33 tane gemi batığı ortaya çıkarıldı. Bu
batıkların çoğu kaldırıldı, birkaç tanesi alanda
özel olarak muhafaza ediliyor. Batıklarının
çoğunlukla ticaret yapan gemiler olduğu düşünülüyor.
* Kazı, bir deniz tabanı üzerinde
gerçekleştirildi. Jeologlar burada MÖ. birinci
1000'den itibaren bir deniz tabanı olduğunu ifade
ediyor; son kazıda da MÖ. 4 yy'a ait seramikler
ortaya çıktı. MS. 11. yy'de denizin dolduğu ve
limanın terk edildiği anlaşılıyor.

* Deniz tabanının altında ikinci
bir deniz tabanı daha vardı. Jeologlar tarih olarak
MÖ. 5200 yıllarını veriyor.
* Neolotik döneme ilişkin ortaya
çıkarılan kalıntılar arasındaki ölü küpleri de bir
ilkti. O döneme ilişkin ilk kez ölülerin yakıldığına
ilişkin bulgular tespit edildi. Anadolu'da daha önce
ölülerin yakıldığına ilişkin bulguya rastlanmamıştı.
* Ölü gömü şekli konusunda da bir
ilke rastlandı. Bir mezarın altında ahşap ızgaralar
vardı, yanında başka bir ölü küpü çıktı.
* Toprak altında eksi 8,5
seviyelerinde 123 tane ağaç ortaya çıkarıldı, bu da
bir ilkti. Bu ağaçlar temizlendi, kaldırıldı;
incelemeler sürüyor.
Tsunami tezi çürüdü
* Kazılar İstanbul'un tarihinde
tsunami diye bir şey olmadığını ortaya koydu.
Arkeolog Yaşar Anılır'a göre çünkü bulunan gemi
batıklarının hepsi düz bir alana yayılmıştı, dağınık
bir alana yayılmamıştı. Herşey düz bulundu. Tsunami
olsaydı kalıntılar dağınık vaziyette olurdu.
* Theodosius Limanı’nın altındaki
katmanda MÖ 6.500’lü yıllara ait olduğu tahmin
edilen 4 insan iskeleti ile ahşap savunma silahları,
ahşap eşyalar ve kano kürekleri bulundu. Daha önce
İstanbul’un çevrelerinde neolotik döneme ait
bulgulara rastlanılmıştı ancak tarihi yarımada da
ilk kez böyle bulgular ortaya çıkarıldı.
* Neolotik (Cilalı Taş Devri)
dönem bataklık içinde 'urne' tipi 8 bin yıllık
tarihi mezarlar bulundu. Anadolu tarihinde bir ilk
olan mezarların ortaya çıkarılmasıyla, İstanbul'da
tarihin ilk insan topluluklarının yaşadığı
kesinleşmiş oldu.
Eski çağlarda mezarlıklarda
yapılan gömüler, çoğunlukla normal gömme, kimi zaman
da yakarak gömme şeklinde oluyordu. Yakılarak
gömülmüş ölülerin külleri ve yakma töreninden geriye
kalanlar çoğu kez urne (pişmiş toprak kap) denilen
kaba, bazen de tekne ve kapaktan oluşan "ostothek"
ya da "larnax" denen küçük taş, mahfaza içine
konuyordu.
Kremasyon gömülerde yani ceset
yakılmışsa ölen kişinin giysisi, süs eşyaları veya
örneğin okla öldüyse bu ok kabın içine konurdu.
Bilinen kremasyon gömü şekli Anadolu arkeolojisinde
bugüne kadar erken tunç çağında görüldü. Ancak bu
gömü şekli, 8 bin yıl öncesine dayanan Neolitik
dönem kazılarında rastlanılan bir durum değildi.
Bu tip gömü şekli, ilk kez
Yenikapı'da devam eden Marmaray kazıları sırasında
ortaya çıktı. Urnelerin içinde ölülerin özel
eşyaları ile bir beze sarılı küller ve bunun üzerine
günlük kullanım kapları konulduğu görüldü. Ayrıca
bir urne içinde de bebek iskeletine ait kemikler
bulundu. Uzmanlar, buranın bir mezarlık olma
ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Daha önce
bulunan eserler için yapılan, dere yatağı ile başka
yerlerden taşındığı görüşünün son buluntularla
çürüdüğü kaydediliyor.
Turizm Habercisi, Haber: Özlem Kapar, 18.06.2009
|
|
GERGER KALESİ'NE PARKE TAŞI
Kommagene Uygarlığı'na ait tarihi Gerger Kalesi'nin
zorlu ulaşım yolu kilitli parke taşı ile döşeneceği
bildirildi.
Gerger İlçesi'ne yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta
bulunan rakımı bin 100 metre olan Gerger Kalesi'ne
ulaşım kolaylaşıyor. 400 metrelik zorlu tırmanış
yolu kilitli parke taş döşenecek. Gerger Kaymakamı
Şenol Koca daha önceki yıllarda turistler tarafından
rağbet gören fakat daha sonra kaderine terk edilen
Gerger Kalesi'nin yeniden eski günlerine döneceğini
ifade etti.
Koca, "Gerger kalesi kesinlikle kaderine terk
edilmeyecektir. Yol yapım çalışmalarına başladık,
kısa süre içinde bitirmeyi hedefliyoruz. Ulaşım
sorunu bulunan kale yolunda yaklaşık 10 bin metre
kare kilitli parke taşı döşenecektir. Yol yapımı
bittikten sonra yerli ve yabancı turistlerin en
uğrak yerlerinden biride Gerger Kalesi olacaktır. Şu
anda incelemelerde bulunduk fakat kaleye tırmanmak
için çok zorlandık, çünkü kale çetin bir dağ
sarpının üzerine yapılmıştır. Bu nedenle ulaşım
güçlükle sağlanıyor. En zoru kale yoluydu onu da en
kısa zamanda bitireceğiz ve Gerger Kalesi'ni turizme
kazandıracağız" dedi.
Adıyaman Kent Haber, 18.06.2009
|
|
|
MÜZENİN KAPISI TURİSTE KAPALI!

Sivas’a gelen yabancı turistlerden bazıları
Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’ni gezemeden
Sivas’tan ayrılmak zorunda kalıyor.
Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’ne gelen yabancı
turistlerin bazıları müzenin İnönü Bulvarı kısmında
bulunan kapısının kapalı olması nedeniyle müzeyi
ziyarete kapalı zannederek, müzeyi gezmeden geri
dönüyorlar.
1892 yılında Sivas Valisi Memduh Paşa tarafından
yaptırılan ve 1981 yılına kadar okul olarak
kullanılan bina, onarımı teşhir ve tanzimi
gerçekleştirildikten sonra, 1990 yılında müze olarak
ziyarete açıldı.
O tarihte ana caddenin orduevi önünden geçmesi
dolayısıyla müze girişi orduevi tarafı olarak
belirlendi. Fakat aradan geçen zaman içerisinde
Orduevi tarafında ki cadde güvenlik nedeniyle
kapatılması sonucu işlevini kaybetti ve insan
yoğunluğu İnönü Bulvarı’na kaydı. Fakat müzenin
giriş kısmı değiştirilmedi.
Müze girişinin İnönü Bulvarı kısmına bakan kapıdan
yapılmaması müze ziyaretçilerinin sayısını oldukça
aşağıya çekti. Hem yerli hem de yabancı turistlerin
müzeyi kapalı zannetmesi Sivas açısından son derece
olumsuz bir görüntü ortaya çıkarıyor.
1981 yılına kadar lise olarak hizmet veren Kongre
binası, 1984 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na
devredilmiş ve bu tarihte bina onarımdan
geçirilmişti. Aradan geçen 25 yılın ardından Kongre
Binası’nda restorasyon çalışması yapılması
kaçınılmaz hale geldi. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda
rölöve ve restorasyon projesi ihalesi yapılan Kongre
binası, projelerin hazırlanması ve Anıtlar Yüksek
Kurulu’nun onayından geçmesinin ardından restore
edilecek.
Bu restorasyon kapsamında müze girişinin Orduevi
tarafından alınarak İnönü Bulvarı tarafına verilmesi
bekleniyor.
Sivas Hürdoğan, 18.06.2009
|
|
"TARİHİ YAŞATACAĞIZ"
Büyükşehir Belediye Başkanı
Recep Altepe, kentin kalbi olan Hanlar Bölgesi'nin
gün yüzüne çıkartılmasına yönelik çalışmalar
kapsamında Cumhuriyet Caddesi'ndeki sağlık ocağının
yıkılmasının ardından Geyve Han'ın önünde yapılan
düzenlemeleri yerinde inceledi.
İncelemelere Büyükşehir Belediyesi Projeler
Koordinatörü Aziz Elbas ve BURFAŞ Genel Müdürü
Zeynel Abidin Turan ve Fen İşleri Daire Başkanı
Fehmi Ökten de katıldı.
Bazı turist kafilelerinin Hanlar Bölgesi'ndeki
parklanmada yaşanılan sıkıntıdan dolayı Bursa'nın
görülmesi gereken en güzel bölgeyi gezinti yapmadan
ayrıldığına dikkat çeken Altepe, "Cumhuriyet
Caddesi'ndeki eski sağlık ocağının yıkılmasıyla,
Hanlar Bölgesi farklı bir noktadan daha ferahladı.
Yıkımla açılan bu alanda turist otobüslerinin
parklanmasına imkan sağlayacağız. Çünkü Hanlar
Bölgesi Bursa'nın fethinden sonra ilk oluşturulan
ticaret ve sosyal yaşam merkezi. Bu bölgenin kimliği
korunurken, yaşayan bir bölge haline gelmesini,
kültür ve turizmi ile yaşamasını istiyoruz" dedi.
Bölgede yapacakları düzenlemelerle Geyve Han,
Koza Han Taç Kapı ile Fidan Han'ın da
fonksiyonlarını artıracağını belirten Başkan Altepe,
"Tarihi eserlerimizi restore ederken halkın istifade
edeceği mekanlar haline de getiriyoruz. Geyve Han'ın
önündeki atıl alanı da bu vatandaşlarımızın istifade
edecek şekilde düzenliyoruz. Tarihi mirasımızı
yaşatarak geleceğe taşıyoruz, taşımaya da devam
edeceğiz" diye konuştu.
Bursa Olay, 18.06.2009
|
|
YAĞMALANAN TARİHİ GERİ İSTEME ZAMANI

Ege’den
Akdeniz’e inerken arkeolojik alanlara her
uğradığımda yağmacıların sesi gelir kulağıma...
Devrik sütunlar, freskleri sökülmüş duvarlar, kafası
kopmuş heykeller, büyük bir talanın artıkları
gibidirler.
O kopuk parçalara Berlin’in, Londra’nın gösterişli
müzelerinde rastlayınca içim sızlar; yağmacılara
beddua ederim.
* * *
Onlardan birini tanıyoruz:
1799-1803 arası İngiltere’nin Osmanlı’daki
büyükelçisi olan Lord Elgin, bir koleksiyoncuydu.
Sultan II. Mahmud’dan, ilgisizlikten yok olacak
haldeki Akropolis heykellerinin alçı kalıplarını
çıkarmak ve “değersiz birkaç kalıntıyı” götürmek
üzere izin almıştı. Bu izinle Atina’yı yağmalamış,
heykellerini söktüğü Parthenon’u tamamen
parçalamıştı.
1802’de maceralı bir gemi yolculuğuyla Londra’ya
taşınan ve 35 bin sterline British Museum’a satılan
heykel ve kabartmalar, bugün İngiliz müzesinde
“Elgin Mermerleri” adlı bölümde sergileniyor.
Yunanistan ise yıllardır bu heykelleri anavatanına
geri getirme mücadelesi veriyor.
* * *
İngiltere, 3 gerekçeyle iade etmiyor:
1. ”Lord Elgin, mermerleri padişah fermanıyla
nakletti; yani yaptığı yasaldı” diyorlar. Bu, kısmen
doğru.
2. ”Nakletmese heykeller daha da beter hale
gelecekti” diyorlar; bu da büyük ölçüde doğru.
3. “Zaten Yunanistan’ın bunları sergileyebileceği
bir yeri yok” diyorlar; ki bu tamamen doğru(ydu).
Ama Yunanistan bir atak yapıp son gerekçeyi
İngilizlerin elinden aldı.
150 milyon euro harcayarak Akropolis’in eteğine 21
bin metrekarelik muhteşem bir müze yaptılar. 4 bin
tarihi eserin, arkeolojik kalıntılarla iç içe
sergileneceği müze bu hafta sonu açılacak. Açılışa
İngiliz Kraliçesi de davetli...
* * *
Ne var ki, eserlerin yüzde 60’ı Londra’da...
Yunan Kültür Bakanlığı yeniden British Museum’a
başvurup eserlerini istedi.
Müze bu kez ilk kez- farklı bir yanıt verdi:
“Elgin Mermerleri’ni 3 ay sergilemeniz için size
gönderebiliriz” dedi. Ama bir şartları vardı:
“Atina, eserler üzerindeki hak iddiasından
vazgeçecek ve eserlerin asıl sahibinin İngiliz
Müzesi olduğunu kabul edecek”.
Yunan Kültür Bakanı, bunca yıl konuyu müzakereye
bile yanaşmayan müzenin şimdi “ödünç verme eğilimi”
göstermesini memnuniyetle karşıladı; ama teklifi
reddetti. Çünkü koşulu kabul etmek, 207 yıl önceki
yağmayı meşrulaştırmak anlamına gelecekti. Onun
yerine,“Tarihsel mirasın, ait olduğu topraklara
iadesi” için verdikleri mücadeleyi hızlandırdılar.
* * *
Zeus Sunağı’ndan Troya hazinelerine kadar arkeolojik
varlığının önemli bölümü sürgünde olan Türkiye, bu
“geri alma” mücadelesinde ön safta olmalı. Ama
dilekçe vermek, beddua ya da rica etmek yetmiyor.
Yunanistan, izlenmesi gereken yolu gösteriyor. Bu
eserlerin anayurdunda daha iyi sergileneceğini de
kanıtlamak gerekiyor. Kültür Bakanı Ertuğrul
Günay’ın dün okuduğumuz açıklaması bu açıdan
sevindirici... Günay, Ankara’da Atatürk Kültür
Merkezi’nin bulunduğu 40 bin metrekarelik alana
Paris’teki Louvre ayarında, Türkiye’nin en büyük
müzesini yapmayı planladıklarını söylüyor.
Bir gün orada bu toprakların tüm arkeolojik varlığı
buluşursa, biz de içimiz sızlamadan geçeriz
yağmalanmış tarih alanlarından...
Milliyet, Yazı: Can Dündar, 18.06.2009
|
|
MÜZE KENT ÇOK YAKIN
Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul'un "Sur-i
Sultani" olarak bilinen; Topkapı Sarayı, Gülhane
Parkı ve Sirkeci Garı'nı da içine alan tarihi
yarımada bölgesini "Müze Kent" yapma çalışmalarının
hızlandırıldığını açıkladı. Bu yönüyle tarihi
Topkapı Sarayı içindeki "Deri ve Zührevi Hastalıklar
Hastanesi" de boşaltıldı.
Bakan Günay, "Sağlık Bakanlığı ile istişarede
bulunarak o hastaneyi boşalttık. Şimdi bir butik
otel haline getirmeye çalışıyoruz. İstanbul'un doğal
ve tarihsel güzelliğini göstermek için bir adım
olacak" dedi. Çeşitli bakanlık ve kurumların
elindeki turizme
hizmet verebilecek tesisleri
istediklerini kaydeden Günay, şöyle konuştu: "Turizm
açısından son derece verimli kullanılabilecek
yerlerde devlet daireleri, misafirhaneler, okullar,
askeri liseler, tersaneler yapılmış. Türkiye turizmi
açısından altın değerindeki bu yerleri daha verimli
hale nasıl getirebiliriz diye bir envanter çalışması
yapıyoruz. İstanbul'la ilgili olanı bu ayın sonuna
kadar çıkarılmış olacak. İstanbul'un daha fazla
kültür ve sanat mekanına ihtiyacı var. Türkiye'nin
de öyle. Biz, geçmiş yıllarda okul, tersane haline
getirilen binaları, otel, butik otel yapmayı
düşünüyoruz. İstanbul'un doğal ve tarihi güzelliğini
daha da ön plana çıkarmak için bunlar bir ön adım
olacak."
Sabah, 18.06.2009
|
|
TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA SUÇÜSTÜ
Sinop'ta jandarma tarafından yapılan operasyonda,
tarihi eser kaçakçıları suçüstü yakalandı. 4 kişinin
gözaltına alındığı operasyonda, Hellenistik döneme
ait 13 adet Aminos sikkesi ele geçirildi.
Edinilen bilgiye göre, Sinop'un Ayancık İlçesi'nde
istihbarat çalışması yapan jandarma ekipleri, Kepez
mevkiinde kaçak kazı yapan 4 kişiyi suçüstü
yakaladı. Olayla ilgili M.D. (38), A.Ş. (45), Y.Ç.
(40) ile S.E. (38) gözaltına alınırken, şahısların
kazıdan elde ettikleri MÖ 300 yıllarına ait Aminos
parası adı verilen 13 adet sikke ile 2 adet dedektör,
1 adet kamera ve çok sayıda kazı malzemesi ele
geçirildi. Gözaltına alınan şahısların sorguları
sürüyor.
Sinop Kent Haber, 18.06.2009
|
|
|
EGE MEDENİYETLER MÜZESİ'NE YER YOK
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın söz
verdiği ‘Ege Medeniyetleri Müzesi’ için valilik,
büyükşehir belediyesi, ilgili kurum ve kuruluşların
temsilcileri yer belirlemeye çalışıyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın,
Ankara’da yapılacağını açıkladığı ‘Türkiye
Uygarlıklar Müzesi’nin ardından; gözler, İzmir’de
kurulması planlanan ‘Ege Medeniyetleri Müzesi’ne
çevrildi.
Bakan Günay’ın, seçimden önce İnciraltı’na
yapılacağını açıkladığı müzeyle ilgili tek eksiğin,
‘yerine karar verilmesi’ olduğu belirtildi. Vali
Cahit Kıraç, projenin takip edilip, konunun sıcak
tutulması gerektiğini vurguladı.
Vali Kıraç, “Kültür ve Turizm Bakanlığı, Büyükşehir
Belediyesi, sivil toplum örgütleri olarak ortak bir
irade var. Sayın bakanımız da yapılacağını söyledi.
Nerede olacağı tartışılıyor. İnciraltı önerisi var.
Büyükşehir Belediyesi’nin, turizm alanı ilan edilen
bölgedeki imar planını göreceğiz. Turizm
potansiyeli, doğal yapı, ulaşım gibi imkanlar
değerlendirilerek, en uygun yere karar verilecek”
dedi.
Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu da kentte
yaşayan herkesin, müzenin yapılması konusunda
birleştiğini ifade ederek, “Hem sayın bakanımız
Ertuğrul Günay hem sivil toplum örgütleri bu konuyu
tartışıyor. Yeri şurası olsun, burası olsun...
Önemli olan İzmir’de olmasıdır. Belediye, en makul,
en uygun yere planlamasını yapar” diye konuştu.
Düşünceyi ilk ortaya atanlardan, Milliyet EGE
yazarı, ekonomist Ali Nail Kubalı da şu görüşleri
ifade etti: “Projeyi sayın bakanımız da onayladı ve
seçimden önce yapılacak diye ortaya attı. Ancak bir
ivme kazandırılması gerekiyor. Duyduğum kadarıyla da
büyükşehir belediye başkanımız sayın Aziz Kocaoğlu,
yer tespit ediyormuş, bu konuda girişimleri varmış.
Batı dünyası için Ege’deki medeniyetler önemli. O
medeniyetlere sahip çıkmamız gerek.”
Konuyu gündeme taşıyanlardan Ege Ekonomisini
Güçlendirme Vakfı’nın eski başkanı Uğur Yüce, en
büyük sorunun, müzenin nereye yapılacağının
belirlenmemesi olduğunu ifade etti. Yüce, şöyle
konuştu: “Sayın bakan da bu müzenin İzmir’e
yapılacağını komfirme etti. Ankara’ya müze
yapılması, buraya yapılmayacak anlamına gelmiyor.
Sasalı ya da İnciraltı düşünülüyor. Ancak bu konuyu
takip eden bizler, Agora-amfitiyatro-Varyant aksının
içinde olması gerektiğini savunuyoruz. Dünyaca ünlü
bir mimar tarafından yapılıp ses getirmesi, bundan
istifade edilmesi gerektiğine inanıyoruz.”
Milliyet Ege, Haber: Banu Şen, 18.06.2009
|
|
|
500 YILLIK İNCİL ELE GEÇTİ
İstanbul’da
düzenlenen iki tarihi eser operasyonunda, 500 yıl
önce yazıldığı belirlenen el yazması İncil ile
Hellenistik döneme ait altından heykel ve takılar
ele geçti.
Alıcı rolündeki polislere İncil’i 2 milyon dolara,
heykel ve takıları 3 milyon Euro’ya satmaya çalışan
biri doktor beş kişi yakalandı.
Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, altı
yıl önce Diyarbakır’daki bir kiliseden çalınan
İncil’in piyasaya sürülmeye çalışıldığı bilgisini
aldı. İncil’in Yusuf S.’nin elinde olduğunu
belirlendi. Alıcı rolünde Yusuf S. ile
Bahçelievler’de buluşuldu. Yusuf S. İncil’e 2 milyon
dolar istedi. Diyarbakır’da bir kiliseden çalındığı
tespit edilen İncil’e müze yetkilileri 5 milyon
dolar değer biçti. Yusuf S. tutuksuz yargılanmak
üzere serbest kaldı.
Öte yandan, Hellenistik döneme ait altından heykelin
satılmaya çalışıldığını ihbar alan ekipler Doktor
Metin G. ile irtibat kurdu. Polisler, Atilla S.,
İlyas C. ve Tuncay K.’yı gözaltına aldı. Doktor
Metin G. de yakalandı. Sanıklar tutuksuz yargılanmak
üzere serbest kaldı.
Hürriyet, Haber. Çetin Aydın, 18.06.2009
|
|
MOSTAR KÖPRÜSÜ'NE KARDEŞ GELDİ

Bosna-Hersek'teki önemli Osmanlı miraslarından
Mostar Köprüsü'ne kardeş geldi. Türk İşbirliği ve
Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) tarafından
restore ettirilen tarihi Konjic Köprüsü, önceki
akşam düzenlenen muhteşem bir törenle açıldı. Devlet
bakanları Faruk Çelik ile Faruk Nafiz Özak'ın da
katıldığı merasimde izleyicilere birbirinden güzel
gösteriler sunuldu.
Su, gece ve ışıkla birleşen gösterileri binlerce
Boşnak'ın yanı sıra özel uçakla Türkiye'den gelen
100'ün üzerindeki davetli de izledi. Açılış töreninde ilahiler okundu, şarkılar
söylendi. Folklor ekipleri her iki ülkenin halk
danslarından örnekler sundu. Türkçe ve Boşnakça
eserlerin seslendirildiği gecede Konya Türk Tasavvuf
Musikisi Topluluğu ile Sema Grubu da sahne aldı.
Mehteran Takımı Konjic Köprüsü üzerinde minik bir
konser verdi. Törendeki heyecan ve coşku, Bosnalı
gençlerin ellerindeki meşalelerle köprünün altından
geçişi sırasında zirveye çıktı. Yerel kıyafetler
giymiş yüzlerce çocuk ise ellerindeki renkli
balonları gökyüzüne bırakarak, barışın hakim olduğu
bir dünya istediklerine dair mesaj verdi.
Törende konuşan Devlet Bakanı Faruk Çelik,
Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki dostane
ilişkilerin önemine dikkat çekti. "Kader birliğimiz
1463'ten bu yana süregelmektedir." diyen Çelik,
hoşgörü medeniyetinin Bosna-Hersek topraklarına
hayat ve ruh verdiğini belirtti. Cami, han, hamam,
türbe ve köprülerle nakış nakış işlenen bu medeniyet
sayesinde aynı ruhun izlerini Saraybosna'da,
Konya'da, Bursa'da, İstanbul'da görmenin mümkün
olduğunu söyledi. Bakan Çelik, başkent
Saraybosna'nın Avrupa'nın Kudüs'ü olduğunu
vurgulayarak Bosna-Hersek'in, medeniyetlerin
çatıştığı değil medeniyetlerin ittifak ettiği bir
merkez olma potansiyeline sahip olduğunun altını
çizdi.
Konjic Belediye Başkanı Emir Bubalo da
yıkılmasından 63 sene sonra bu şehre Taşköprü'yü
yeniden hediye ettiklerini söyledi. Restorasyona
maddi-manevi destek veren Türkiye'ye müteşekkir
olduklarını ifade eden Bubalo, köprünün herkes için
birleşme ve kaynaşmanın merkezi olması temennisini
dile getirdi. Konuşmaların ardından bakanlar Çelik
ile Özak ve Başkan Bubalo, köprünün açılışını
birlikte yaptı. Ardından Konjic Köprüsü'nün bir
yakasından diğerine yürüyerek geçtiler.
Konjic şehri, başkent Saraybosna'ya yaklaşık 50
kilometre uzaklıkta şirin bir yerleşim yeri. Neretva
Nehri, kentin tam ortasından geçiyor. Osmanlı
zamanında Saraybosna'dan çıkan akıncılar burada mola
verdiklerinden şehrin ismi 'atların dinlendiği yer'
anlamına gelen Konjic olarak tarihe geçiyor. Açılışı
yapılan köprü de Neretva üzerinde bulunuyor. Sultan
IV. Mehmet tarafından 1682'de inşa ettirilen köprü,
6 kemerden oluşuyor. II. Dünya Savaşı'nda Alman
piyadeleri geri çekilirken başlayan bombardıman
sırasında (3 Mart 1945) ağır hasar görüyor. 1945'ten
itibaren tam 59 yıl aslına uygun biçimde restore
edilemiyor. Bugünkü görünümüne yaşlı bir Boşnak
kadının Bosna-Hersek'i ziyaret eden Türk
yetkililerden ricası sayesinde ulaşıyor. 2005'te
TİKA bir proje hazırlıyor. Köprünün ihale yoluyla
aslına uygun biçimde restore edilmesi
kararlaştırılıyor. Bir yıl sonra başlayan çalışmalar
2009'da tamamlanıyor.
Zaman, Haber. Mehmet Yılmaz, 18.06.2009
|
|
İZNİK'TE İZİNSİZ KAZIYA SUÇÜSTÜ
Bursa'nın İznik İlçesi'nde izinsiz kazı yapan
şahıslar jandarmayı fark edince kaçtı. Zanlılardan
biri yakalanırken, kazıda kullanılan malzemeler ele
geçirildi.
Edinilen bilgiye göre, olay, Yörükler Köyü'nde
meydana geldi. Köy civarında izinsiz kazı yapan
şahısların şüpheli bir otomobil ile dolaştığı
ihbarını alan jandarma ekipleri harekete geçti.
Otomobil içinde bulunan zanlılar jandarmayı fark
ederek kaçarken, zanlılardan İ.E kaçamayarak
yakalandı. Yapılan aramada 1 jeneratör, 1 hilti,
elektrik kablosu, balyoz, kazma ve ip ele
geçirildi.
Kazan zanlıların yakalanması için çalışmalar
sürüyor.
Bursa Hakimiyet, 17.06.2009
|
|
GÖZLER SATILIK SÜLEYMANİYE SİLUETİNDE

Ünlü müzayede evi Sotheby’s’in 24 Haziran günü
Londra’da düzenleyeceği empresyonist ve modern sanat
müzayedesine Fransız ressam Paul Signac’ın "La
Suleimanie" (Süleymaniye) adlı tuval üzerine yağlı
boya tablosu damgasını vuracak.
1907 tarihi taşıyan tabloda Haliç ve Süleymaniye
Camisi’nin Boğaz üzerindeki yükselişi bütün
ihtişamıyla yer alıyor. Signac’ın 1900’lü yılların
başlarında yaptığı İstanbul tablolarından biri olan
bu eserin 1,2 ile 1,8 milyon sterlin arasında bir
fiyatla alıcı bulması bekleniyor.
Sotheby’s Empresyonist ve Modern Sanat Bölümü
Başkanı Helena Newman, "Bu kadar güzel ve görkemli
bir İstanbul manzarasını yansıtan bir tabloyu satışa
sunmaktan büyük heyecan duyuyoruz. Signac’ın
1907’den itibaren yaptığı İstanbul manzaraları
serisi her zaman çok beğenilmiştir. Bu tablo ise
İstanbul’un ikinci büyük camisi olan Süleymaniye
Camisi’ne bütün haşmetiyle yer vermiş olmasıyla,
diğerleri arasında da özel bir yere sahiptir" dedi.
1904 yılından itibaren Avrupa’yı gezmeye başlayan,
bu süre içinde Venedik, Rotterdam, Londra gibi
kentlerde çalışmalar yapan Fransız ressam Paul
Signac, 1907 tarihinden itibaren de İstanbul’da
çalışmaya başladı. Gezdiği liman kentleri içinde
İstanbul’a özel önem veren Signac, tablolarına fırça
darbeleriyle mozaik havası yaratmasıyla tanınıyor.
24 Haziran günü akşam saatlerinde düzenlenecek
müzayedenin sanatseverlerden büyük ilgi görmesi
bekleniyor.
Radikal, 18.06.2009
|
|
"İSTANBUL'U GÜZELLEŞTİRMEK İÇİN ESKİYE BENZETMEK
GEREKMİYOR"

Türkiye'de 20. yüzyıl mimarlık tarihi
dendiğinde ilk akla gelen, 1930'lardan 1980'lere dek
mimarlık alanını en çok etkileyen isim kuşkusuz
Sedat Hakkı Eldem.
Osmanlı
Bankası Müzesi, doğumunun 100. yılında
efsanevi mimarı bir dizi etkinlikle andı. Dizinin
ilk ayağı geçen yıl düzenlenen
"Sedat Hakkı
Eldem I: Gençlik Yılları" başlıklı
sergiydi. Bugüne dek benzeri görülmemiş çok geniş
kapsamlı bir çalışma olan, Eldem'in doğumundan
başlayarak çocukluğu, gençliği ve eğitim yıllarını
anlatan sergi yeğeni Ethem Eldem'in sağladığı
belgelerle oluşturulmuştu.
8 Nisan'dan bu yana sergilenen
"Sedat Hakkı
Eldem II Retrospektif"inde ise Eldem'in
1930'lardan yaşamının sonuna dek sürdürdüğü
çalışmaları yer alıyor.
Vehbi Koç Vakfı
ve Sadberk Hanım Müzesi desteğiyle
ortaya çıkan bu arşiv serginin ve eşzamanlı
yayımlanan kitabın küratörlüğünü
Bülent
Tanju ve Uğur Tanyeli
üstlenmiş. Tasarım da
Bülent Erkmen'e
ait.
Serginin ortaya çıkış öyküsünü ve Sedat Hakkı
Eldem'in Türk mimarlığı üzerindeki etkilerini Yıldız
Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi
Uğur Tanyeli ve Osmanlı Bankası
Müzesi Müdürü Sima Benaroya ile
konuştuk.
Sedat Hakkı Eldem'e ait çok ciddi bir malzeme ve
arşiv olması Osmanlı Bankası Müzesi Müdürü
Sima Benaroya'yı böyle bir sergiye
yöneltmiş. Benaroya, "Hiçbir mimarda olmayan bir
arşivi vardı, böyle bir malzemeyle sergi yapmamak
olmazdı" diyor. Osmanlı Bankası Müzesi'nin arşive
verdiği önemle Sedat Hakkı Eldem'in müthiş zengin
arşivi birleşince ortaya bugüne dek benzeri
görülmeyen tarihi sürekliliği olan, doğumdan ölüme
uzanan farklı bir sergi çıkmış. Gelecekte de
kendisiyle ya da mimarlık tarihimizle ilgili her
araştırmaya yol gösterecek nitelikte bir çalışma
olmuş. "Eğer içinde çok önemli ölçüde Osmanlı konut
mimarisiyle de ilgili bol malzeme olan bu arşivin
kullanıma açılmasına aracılık edebilirsek büyük bir
mutluluk olur bu bizim için" diyor Uğur Tanyeli.
Sedat Hakkı Eldem, "İkinci Ulusalcı
Mimarlık" denen tarihselci akıma öncülük
ettiği için hem övülen hem de yerilen bir isim.
Mimarlığı hakkında farklı düşünceler olsa da
herkesin birleştiği bir nokta var: Onun aurası.
Sinan'dan sonra en önemli Türk mimarı kabul
ediliyor. Ama yine de Uğur Tanyeli ve Bülent Tanju
sergi için hazırlanan kitabın önsözünde "Bu sergide
kutsanan bir şey varsa o da Sedat Hakkı Eldem değil,
arşividir" diyorlar.
Uğur Tanyeli'ye göre "erken cumhuriyet dönemi"nde
yetişen Sedat Hakkı Eldem, düşünce biçimi olarak
ulusalcı bir anlayışa sahip olmasa da ulusalcı
damara çok büyük katkıda bulunmuş bir mimari
anlayışa sahip. Türkiye'deki gelenekselliğe
eklemlenen bir mimarlık yapmaya çalışıyor.
Kişiliğinde de mimarlığında da geleneksellikle
modernizm arasında çekiştirilen bir adam. Hilton
Oteli, Akbank Genel Merkezi, bugünkü Başbakanlık
Binası, Le Corbusier etkili binalar ama bir yandan
da Türkiye'nin o yıllardaki beklentilerinin sonucu
olarak ulusalcı tarafa çekildiğini söylemek mümkün.
Uğur Tanyeli, bir yere ait olamama ve yurtsuz olma
durumunun Sedat Hakkı Eldem'e verimlilik kattığını
söylüyor. "Yaptıkları bir markaya dönüşünce ortamın
etkisiyle bir Sedat Hakkı Eldem üslubu oluştu. Talep
oldukça da o markaya uygun eserler üretti" diyor.
Tarihimizde, onun kadar mimarlığı hoca ve tasarımcı
olarak yönlendiren, etkisine alan bir başka isim
yok.
Eldem'in çok bilinen çalışmaları arasında Yalova
Termal Oteli, Ayaşlı Yalısı, Ilıcak Yalısı, İstanbul
Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi, İstanbul
Sosyal Sigortalar Kurumu, Taksim Atatürk Kitaplığı,
Alarko Ofis Blokları, Koç Holding Yönetim Merkezi,
Koç Konutu, TBMM Başkanlık Konutları, Florya
Tesisleri, Naciye Sultan Korusu Konutları gibi
binalar sayılabilir.
Tanyeli, "Sedat Hakkı Eldem'in mimari geleneğini
sürdürmeli miyiz, bugün mimari anlayışı yaşatılmalı
mı" sorumu "Hayır bu anlamda Sedat Bey'i yaşatmak
değil öldürmek lazım" diyerek cevaplıyor. Tanyeli'ye
göre Türkiye'de geleneksel mimari ile ilişkili olsun
denilen her yapıda adı söylensin söylenmesin
Eldem'in etkisi var: "Dünyanın her yerinde
gelenekselci yaklaşımlar olur ama bunun özellikle
propagandasının yapıldığı, özellikle talep edildiği
anlayıştan kurtulmak gerekiyor. İstanbul'u
güzelleştirmenin yolu eskiye benzetmekten geçmiyor.
Sedat Hakkı Eldem'in adı konmamış etkisinin
azaltılması lazım".
Osmanlı Bankası Müzesi'ndeki sergi 5 Temmuz'a dek
görülebilir. Daha sonra Bankalar Caddesi'ndeki
tarihi binanın bir kültür kompleksine dönüştürülmek
üzere restorasyon çalışmaları başlıyor.
Referans, Haber: Müge Akgün, 17.06.2009
|
|
ÇÖZÜLEMEDEN PARÇALANACAK
Frig
uygarlığının gizemli anıtı
Yazılıkaya,
alarm verdi. Eskişehir’in 80 kilometre güneyinde,
‘Dağlık Frigya’ bölgesinde bulunan
2 bin 800 yıllık anıttaki çatlak ve kopmalar
korkutuyor. Anadolu Üniversitesi’nden
Doç.Dr. Taciser Sivas, “Çatlaklar büyüyor.
Kapsamlı bir restorasyon çalışması gerekiyor” diye
uyardı.
17 metrelik anıttaki Frig dilindeki yazılarsa hala
çözülemedi. Sivas, “Pek çok bilim adamı yazılar
üzerinde inceleme, araştırma yaptı. Sadece Kral
Midas, Matar (ana tanrıçanın adı), büyük kral gibi
birkaç kelime anlaşılabildi. Yazıların sırrını
çözmek için çalışmalar devam ediyor” dedi.
Radikal, 17.06.2009
|
|
|
ILISU'DA 9 EKİP KAZI İZNİ ALDI
Diyarbakır'ın
Bismil İlçesi'nde Ilısu Baraj Gölü altında kalacak
yerlerdeki kazı çalışmaları için 4'ü yabancı 9 ekip
izin aldı.
Diyarbakır Arkeoloji Müzesi Müdür vekili Nevin
Soyukaya, yaptığı açıklamada, Ilısu Baraj Gölü
altında kalacak eserlerin kurtarılması için süren
kazı çalışmalarının bu yılki kısmına başlandığını
bildirdi. Bu yıl 4'ü yabancı toplam 9 ekibin 12
alanda kazı yapacağını belirten Soyukaya,
Kavuşantepe ile Hırbimerdan höyüklerinde kazıların
başladığını, diğerlerinin ise Temmuz ayı başına
kadar başlayacağını söyledi. Soyukaya, "Ilısu Baraj
Gölü Altında Kalacak Kültür Varlıklarının
Korunması'' projesi kapsamında, Kültür ve Turizm
Bakanlığı ve DSİ'nin işbirliğiyle Diyarbakır Müze
Müdürlüğü başkanlığında, Bismil'deki bazı höyüklerde
kurtarma kazılarının 2000 yılından bu yana
yürütüldüğünü belirtti.
Zaman, 17.06.2009
|
|
İSTANBUL'DAKİ 'TARİHİ CAMİLER' 2010'DA BÜYÜKŞEHİR'E
EMANET

Büyükşehir Belediye Meclisi, İstanbul’daki
23 büyük caminin güvenlik, rehberlik, temizlik,
bakım ve onarım hizmetlerinin 2010’da da Büyükşehir
Belediyesi tarafından karşılanmasına onay verdi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi konuyla ilgili
raporu Meclis Başkan Vekili
Ahmet Selamet
yönetimindeki birleşiminde ele aldı.
Raporda, “2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti
seçilen İstanbul’da bulunan 23 büyük camide eleman
yetersizliği nedeniyle güvenlik ve temizlik
hizmetlerine ihtiyaç duyulduğu” belirtilerek, söz
konusu hizmetlerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi
ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve İstanbul Müftülüğü
arasında hazırlanan protokol çerçevesinde yapılması
istendi. İmzalanacak protokol için Başkan Kadir
Topbaş’a yetki verilmesini içeren rapor, meclis
üyelerinin oyçokluğuyla kabul edildi.
İmzalanacak protokole göre, aralarında Sultanahmet,
Süleymaniye, Fatih, Yeni Cami ve Ortaköy Cami’nin de
bulunduğu İstanbul’daki 23 Selatin (Sultanlar)
Camisinin güvenlik, rehberlik, temizlik, bakım ve
onarım hizmetleri geçmiş yıllarda olduğu gibi
İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olacağı 2010
yılında da Büyükşehir Belediyesi tarafından
karşılanacak.
Büyükşehir Belediyesi tarafından bakım, onarım,
güvenlik, rehberlik ve temizlik hizmetleri
karşılanacak İstanbul’daki 23 büyük cami
şöyle:
1- Sultanahmet Cami
2- Süleymaniye Cami
3- Beyazıt Camii
4- Yeni Cami
5- Rüstempaşa Cami
6- Fatih Cami
7- Piyalepaşa Cami
8- Nuruosmaniye Cami
9- Eyüp Sultan Cami
10- Şehzadebaşı Cami
11- Laleli Cami
12- Aksaray Valide Sultan Cami
13- Edirnekapı Mihrimah Sultan Cami
14- Yavuzselim Cami
15- Nusretiye Cami
16- Kılıç Ali Paşa Cami
17- Dolmabahçe Cami
18- Ortaköy Cami
19- Üsküdar Mihrimah Sultan Cami
20- Üsküdar Valide-i Cedid Cami
21- Üsküdar Valide-i Atik Cami
22- Sümbül Efendi Cami
23- Hırka-i Şerif Cami
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 17.06.2009
|
|
ANTİK KENT: KROMNİ

Gümüşhane'nin Yağlıdere
Köyü sınırları içerisinde
bulunan ve şehir merkezine bir saat mesafedeki Krom
Vadisi'nde bir zamanlar 10 bin kişinin yaşadığı
rivayet ediliyor.
İrili ufaklı 57 manastır ve kilisenin bulunduğu ve
tarihi İpek Yolu'nun geçtiği Krom Vadisi'ndeki (Kromni)
kiliselerin bazılarının 300 yıllık olduğu tahmin
ediliyor.
Bölge ile ilgili çok fazla bilgi bulunmamasına
rağmen yapılan araştırmalarda Krom Vadisi'nde,
Osmanlılardan önce yerleşmiş bulunan ve madenlerde
çalışan yerli halkın, Bizans döneminde ilkel
dinlerini bırakarak Hıristiyanlaştığı ve zamanla
Hıristiyan papazların etkisiyle dillerini unutarak
bugünkü Yunancaya çok yakın Rumca kullanmaya
başladıkları, Hıristiyan halkın 1920'lerdeki nüfus
mübadelesine kadar yörede yaşadığı ve Hıristiyanlığı
da yaşattıkları bilinmekte.
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1461 yılında Trabzon'u
fethetmesinden 1700 yılına kadar, yörede yaşayan
insanların dinine karışılmamıştır. İmparatorluk,
1700'lü yıllarda Hıristiyanlara, Müslüman olmaları
durumunda bazı imtiyazlar sağlayacağını duyurunca
Müslüman olmuşlardır.
Hıristiyan halk yaklaşık 200 yıl boyunca dinlerini
yaşatmıştır. 1856 yılında İmparatorluk, herkesi
inancında serbest bırakmıştır. O tarihten sonra
Hıristiyanlar, yıkılan kiliselerini onarmış ve
birçok kilise yapmışlardır. Bugün ayakta kalan
kiliselerin birçoğu, o dönemde yapılmış
kiliselerdir.
Bazı uzmanlara göre bölgede bu kadar fazla kilise ve
manastır olmasının nedeni olarak, Osmanlı'nın çöküş
döneminde bölgede yaşayan azınlıkların propaganda
amaçlı çok sayıda manastır ve kilise yaptıkları
ifade edilmekte. Öte yandan bölgenin maden açısından
da zengin olduğunu ifade eden uzmanlar, bu yüzden
bazı kayalıkların rengarenk olduğunu bunun ise
Alterasyon Zonu'na işaret ettiğini söylüyorlar.
Gümüşhane Kent Haber, 16.06.2009
|
|
HARRAN KALESİ'NE GİRİLEMİYOR

Urfa'nın 11 bin 500 yıllık tarihine sahip ve
dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu Harran
İlçesi'ndeki tarihi kalede onarım çalışmaları devam
ediyor.
Urfa'nın 11 bin 500 yıllık tarihine sahip ve
dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu Harran
İlçesindeki tarihi kalede onarım çalışmaları devam
ediyor. Tarihi kalenin etrafı, onarımının yapılması
için tel örgülerle çevrildi. Böylece, tarihi kaleye
yerli ve yabancı turistlerin giriş ve çıkışlarına da
kapanmış oldu.
AKnews'e konuşan İl Kültür ve Turizm Müdürü Selami
Yıldız, Harran Kalesi'nin restorasyonu için
çalışmalara başladıklarını söyledi. Harran
Kalesi'nin 3 katlı devasa yapısıyla Dünya Kültür
Mirası'na girmesi gereken çok önemli bir yapı
olduğunu belirten Yıldız, şöyle konuştu:
“Yaptığımız çalışmalarla Harran Dünya Kültür Mirası
Aday Listesi'ne girdi. Adaylığı 2010 yılında
inşallah gerçekleştireceğiz. Valimizin ve
milletvekillerinin girişimleriyle Harran Kalesi'nin
restorasyonu ve çevre düzenlemesini Kültür ve Turizm
Bakanlığı'nın yatırım programına aldık ve gerekli
ödeneği bakanlığımız Şanlıurfa İl Özel İdaresi Genel
Sekreterliği hesabına aktardı. Urfa Kalesi'nde
olduğu gibi ilk etapta rölöve, restitüsyon ve
restorasyon projelerini ihale edeceğiz. Projeler
koruma kurulunun onayından geçtikten sonra
restorasyon ve çevre düzenleme uygulama işlerini
ihale edeceğiz.”
2009 yılında Urfa ve Harran kalelerinin restorasyon
ve çevre düzenlemesinin bitirilmiş olacağını ifade
eden Yıldız, "Urfa Kalesi'nde olduğu gibi, Harran
Kalesi de ilk defa kapsamlı bir şekilde
onarılacaktır. Kendi dönemimizde 2 kalenin onarımını
gerçekleştirme gururunu yaşmış olacağız. Bu
projelerin gerçekleştirmesine katkı sağlayan başta
sayın bakanımız Ertuğrul Günay'a, sayın valimiz
Yusuf Yavaşcan'a ve sayın milletvekillerine teşekkür
ederiz" diye konuştu.
Haber Diyarbakır, 17.06.2009
|
|
TÜRKİYE'NİN HEYKELLE İMTİHANI BİTMİYOR

29 Mart seçimlerinden sonra belediye başkanları
değişti ama heykellerin kaderi değişmedi. Tartışmaya
konu olan heykellerin ortak özelliği 'müstehcen'
olmaları...
Yerel seçimlerin üzerinden üç aya yakın bir süre
geçti, birçok belediyede yeni yönetimler iş başına
geldi. Ancak yeni göreve gelen belediyeler de,
heykellere yaklaşımlarıyla eskileri aratmıyor.
Son heykel tartışması Kars'ta yaşandı. 29 Mart'a
kadar belediye başkanlığını sürdüren AKP'li Naif
Alibeyoğlu tarafından kentin çeşitli yerlerine 30
kadar heykel yerleştirilmişti.
Naif Alibeyoğlu 29 Mart'ta parti değiştirerek
CHP'den girdiği seçimleri kaybetti. AKP'den
seçilen yeni Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş'un
döneminde heykeller yeni bir tartışmanın konusu
oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kars'a
gelişinden bir gün önce, 12 Haziran tarihinde,
önceki belediye başkanının yerleştirdiği
heykellerden bazıları kaidelerinden çıkarılarak
depoya kaldırıldı. Kaldırılan heykeller arasında
belediye binasının girişinde yer alan iki kadın
heykeli ve Yusufpaşa Mahallesi Şehit Hulusi Aytekin
Caddesi'ndeki tarihi Kars evlerinin önüne konulan
kadın heykeli vardı.
Belediyenin deposuna kaldırılan heykellerden
biri, kentteki 12 Havariler Kilisesi'nin yanına
konulan, üst kısmında ağzından su fışkıran dört
aslan kafası, alt kısmında da göğüsleri açık dört
kadın figürünün yer aldığı heykeldi. Bu heykel,
2005'te kenti ziyaret eden AB Komisyonu Türkiye
Temsilcisi Hans Jörg Kretschmer'i de şaşırtmıştı.
Heykellerin kaldırılmasından sonra yaşanan
tartışmalarla ilgili olarak Belediye Başkanı Nevzat
Bozkuş şunları söyledi:
"Özellikle seçim sürecinde halkın heykellere
karşı antipatisi olduğunu gördük. Birçok yerde de
gündeme getirdiler. Bizim de programımızda vardı.
Ama tesadüf oldu, Başbakan'ın geldiği günlere
rastladı. Onun ötesinde bir şey yok. Biz de bunları
doğru yerlerde kullanacağıma dair söz vermiştik.
İleride başka yerlerde kullanmak için kaldırdık.
Heykelleri çıplak olduğu için kaldırmadım. Başka
yerlerdeki heykelleri de gözden geçireceğiz."
Son dönemin en tartışmalı heykellerindn biri 'Aşk
Yağmuru' oldu.
29 Mart'tan sonra iş başına gelen ve heykel
tartışmalarına dahil olan belediyelerden biri de
Kemer Belediyesi. Yeni dönemde MHP'den belediye
başkanı seçilen Mustafa Gül'ün ilk icraatlarından
biri, daha önceki Belediye Başkanı CHP'li Hasan
Şeker tarafından heykeltıraş Zafer Sarı'ya
yaptırılan ‘Aşk Yağmuru' adlı heykeli kaldırmak
oldu.
Mazbatasını aldığı gün heykeli 'genç kızların
ahlakını bozduğu gerekçesiyle' kaldıran Gül, yaşanan
tartışmalar ve Kültür Bakanı Günay'ın tepkisi
üzerine geri adım atarak heykeli ilçede başka bir
yere dikeceğini söyledi.
Heykel kaldırılmasından yaklaşık 3 ay sonra, 14
Haziran'da Akdeniz Caddesi'nde bulunan Kuğulu Park'a
yerleştirildi. Heykelin resmi açılışı, bu yıl
6'ncısı düzenlenen Altın Nar Festivali'nde yapıldı.
Heykeller yeni yerine samba ve çeşitli dans
gösterileriyle yerleştirildi.
Heykelin şu anki yerine monte edilmesinden de daha
önce kaldırılmasında olduğu gibi basın aracılığı ile
haberdar olduğunu belirten heykeltıraş Zafer Sarı
ise eserinin şu anki yerinden hoşnut değil:
"Heykelin şu anda bulunduğu yeri görmedim. Görmek
de istemiyorum. Ben o heykeli, daha önce bulunduğu
yer için tasarlamıştım. Şu anda benim için heykelin
başka bir yerde olması önemli değil. Olması
gerektiği yerde olmadığı sürece değişen hiçbir şey
yok. Bugüne kadar Kemer Belediyesi beni hiç muhatap
almadı. Bugün de muhatap almıyor. Benimle görüşme
gereği duymuyorlar. Hukuki süreç devam ediyor. O
hukuki süreçte de heykelin bulunduğu yere yeniden
konulması talebi de var."
Ntvmsnbc, Haber: Fatih Aça, 17.06.2009
|
|
600 YILLIK RAMAZANOĞLU KONAĞI, SOSYAL VE KÜLTÜREL
ETKİNLİKLERE KAPISINI AÇTI
Vakıflar Bölge
Müdürlüğü'nce restore edildikten sonra Çukurova
Üniversitesi (ÇÜ) Kültür Merkezi'ne dönüştürülen
Ramazanoğlu Konağı, sosyal ve kültürel faaliyetlere
açılıyor.
Merkez Müdürü Yrd.
Doç.Dr. Gözde Ramazanoğlu,
düzenlediği basın toplantısında Adana'nın en eski
yapılarından birisi olan konakta konser, sergi,
konferans gibi etkinliklerin yanında nikah
kıyılabileceğini dile getirdi. Ramazanoğlu, "14'üncü
yüzyıldan kalma bir binada nikah kıymak, kaç kişiye
nasip olmuştur." dedi. Mekanın elit veya avam halkın
tüm kesimlerine açık olacağını vurgulayan Ramazanoğlu, bu konağın içinde bulunmanın Adana'nın
tarihine sahip olmak anlamına geldiğini kaydetti.
Adana Valisi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün
tarihi ve kültürel varlıklara büyük önem verdiğini
ve bu bakımdan kentin "çok talihli bir dönem"
yaşadığını ifade eden Ramazanoğlu, şöyle devam etti:
"Vali İlhan Atış, -Bize; Adanalılara rağmen- tarihe
çok önem veriyor. Tabi bunu utanarak söylüyorum.
Herkesin bildiği gibi Adana tarihine sahip çıkmayan
bir şehir. Dünyanın her yerinde; hatta komşu
şehirlerde mezarlıklar var. Bunlar korunur. Çünkü
mezarlar, şehrin tapusudur. Adana'da mezar yoktur.
Biz Adanalılar Kapalı Çarşı'yı tamamen yıkmışız.
Ondan sonra bazılarımız bunu, 'Güneş girsin' diye
espri yapıyor' Bunların hiçbir açıklaması yok. Ama
şimdi kentimiz 'çok talihli bir dönem' geçiriyor."
Mezunlar Derneği aracılığıyla ÇÜ'ye kiralanan
binanın bağışlarla bir buçuk ayda içinin tefriş
edildiğini hatırlatan Yrd. Doç.Dr. Gözde Ramazanoğlu, halılarından perde ve mobilyalarına
kadar tüm eşyalarının farklı kişilerce hediye
edildiğini anlattı. Ç.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk
İslam Sanatları Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı olan
Ramazanoğlu, Ulu Cami ve Ramazanoğlu Külliyesi'nin
ildeki diğer eserleri yeniden kazanma açısından bir
başlangıç teşkil ettiğini açıkladı. Bu çevrenin
bundan sonra kendi kendisini toparlayacağına işaret
eden Ramazanoğlu, İstanbul'da Ortaköy'ün bu şekilde
birkaç bina ile başladığına ve şimdi Türkiye'de bir
merkez haline geldiğine dikkat çekti. Ramazanoğlu,
konağın geçmişi hakkında ise şu bilgileri verdi:
"Binanın yapılış tarihi tam olarak bilinmiyor.
1350-1390 yıllarında inşa edilmiş olabileceği tahmin
ediliyor. Bu durumuyla Adana'nın en eski binası,
Türkiye'nin hatta dünyanın da en eski sivil
binalarından biri. Kanuni Sultan Süleyman'ın Irak
seferinden dönüşünde ve 4. Murat'ın Bağdat
seferinden dönüşünde kaldığı biliniyor. Hatta Kanuni
Sultan Süleyman, Irak fethedildikten sonra
Ramazanoğlu Kubat Bey'i Irak Beylerbeyi olarak
atıyor ve bunu büyük ihtimalle bu binada yapıyor.
Büyük şair ve Adana Valisi Ziya Paşa, valilik
döneminde bu binadaki odayı kabul odası olarak
kullanmış."
Zaman, Haber: Mehmet Şahin, 17.06.2009
|
|
DENİZLİ'Yİ İZLİYORUZ

Yerel
demokrasiyi “kayırmacı”lık, imar yetkisini de “talan
özgürlüğü” sananlar için
Denizli’den
gelen yargı haberleri iyi değil...
“Hukuk
devleti”, seçilmiş yöneticilerin çıkar
amaçlı sözde demokratik kararlarına karşı toplumun
haklarını korumayı sürdürüyor. Bu yönde Denizli için
alınan “yargı kararları” ise cadde
isimlerinin değiştirilmesinden, cumhuriyet dönemi
yapılarının gözden çıkartılmasına; hatta yeşil
alanların imara açılmasına kadar her türden “kente
karşı suç” niteliğindeki uygulamaları hukuka aykırı
buldu.
Diğer kentlerimiz için de “ders” niteliğindeki
kararlara bakalım:
‘Şeyh Bedrettin’...
Belediye Meclisi dört mahalleden geçen
“Şeyh
Bedrettin Caddesi”nin adını “Denizli’yle ve
ülkemizin tarihi geçmişiyle ilgisi olmadığı ve
tanınmadığı” gerekçesiyle 2005’te kaldırmıştı. Yeni
adını ise “Müftü Ahmet Hulusi Efendi”
olarak belirlemişti...
Mimarlar Odası
Denizli Şubesi’nin açtığı davada yüksek
mahkeme “eski adların o yerlerle özdeşleştiği”ni
vurgulayarak, yeni adların yeni caddelere
verilmesini hükme bağladı. Şimdi Denizli,
belediyenin yargı kararını uygulamasını, Şeyh
Bedrettin Caddesi’ne tarihi adın yeniden asılmasını
bekliyor.
‘Ayrıcalıklı’ AVM...
Kentlerin geleneksel çarşı ve pazarlarını giderek
söndüren; kendi ürünümüzü uluslararası şirketlerden
satın aldığımız; kendi esnafımızı ve üreticimizi ise
boynu bükük bıraktığımız alışveriş merkezlerinden (AVM)
biri de Denizli’nin “yeşil alan”ına göz koydu.
“Muhafazakar”(!) yönetimin sağladığı ayrıcalıklı
imarıyla toplumsal alanı işgal eden
“Forum
Çamlık” için de yüce yargı “iptal” kararı
verdi.
Halkın “Demokrasi Meydanı” dediği
ve planda “Park ve Belediye Hizmet Alanı”na
ayrılan yerin “ticari tesis için satılamayacağı”nı
hükme bağlayan idare mahkemesi kararına belediyenin
itirazı da reddedildi.
Danıştay,
parkta yükselen AVM’yi yasalara aykırı bulunca,
Forum Çamlık’ın ruhsatıyla birlikte “tapu”su bile
geçersiz oldu. Bakalım yeşil alanı pazarlayanlara
hangi “yaptırım” uygulanacak; hukuken gecekondudan
farksız AVM, ne zaman yıkılacak?
... Ve Cumhuriyet mirası
Denizli’nin en “gerilimli” gündemi ise
“Tarihi Hükümet Konağı”nın “yerinde
kalması” için “yargı destekli” direniş... Valilik
“yıkmak” için açtığı “kültür varlığı sayılmaması”
davasını kaybedince, “depreme dayanaksız raporu”yla
Koruma Kurulu’na başvurmuş; ancak
istediği “yıkım izni”ni yine alamamıştı.
Mimarlar Odası’nca mayıs başında düzenlenen
“Denizli Geleceğini Arıyor” sempozyumunun
sonuç bildirgesinde de şu çağrı vardı: “Endüstri
Meslek Lisesi taş atölye binaları, mevcut tescilli
Hükümet Konağı, Gazi İlkokulu ve Kız Meslek Lisesi
ile birlikte alanın ‘Cumhuriyet Sit Bölgesi’
kimliğiyle düzenlenmesi...”
Bildirgede, vaktiyle var olan “Halkevi ve eski
belediye binası”nın da canlandırılması önerilirken;
Vilayet Konağı için dendi ki: “...yıkılarak
taşınması, tarihi dokunun karakterini ve yapının
özgünlüğünü bozacağı için uygun değildir...”
Nitekim aynı alanın “Kentsel Tasarım”projesi için
bir “yarışma”açılması amacıyla Valilik ile Mimarlar
Odası arasında 11 Haziran’da imzalanan “Protokol”de
şu koşul yer aldı: “Mevcut Hükümet Konağı mutlaka
korunacaktır...” (Madde 1)
Ne var ki Vali, bu koşulu da gözetmeksizin yeni bir
“taşıma projesi”ne Koruma Kurulu’ndan “acil” onay
istemesin mi? Hükümet Konağı için “mutlaka
korunacak” diye imza atılmasından “bir gün sonra”ki
kurul toplantısında da bu kez “uygun” (!) görülmesin
mi? Üstelik yargının da “yerinde yaşatılması”nı
öngörmesine rağmen...
Oysa tarihi binanın konumu için “yeniden” karar
vermeden önce, en doğru kentsel tasarımı seçecek
“yarışma jürisi”nin de görüşünü beklemek, “kamusal
ve bilimsel etik” gereğidir. Vali’nin ve Koruma
Kurulu’nun hiç değilse bu evrensel kuralı
gözetmelerini bekliyoruz...
Denizli’yi izlemeyi sürdüreceğiz...
Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 17.06.2009
|
|
KARKAMIŞ'DAKİ MAYINLAR ELLE TEMİZLENECEK

Karkamış İlçesi'nde yer alan tarihi SİT alanındaki
mayınların temizlenmesiyle ilgili ihale yapılacak.
Türkiye bir ilk olacak bu ihale 24 Temmuz 2009'da
yapılacak. Kültür ve Turizm İl Müdürü Salih Efiloğlu,
“Bu alanda yapılacak olan mayın temizleme işi
kesinlikle el ile yapılacak, hiçbir şekilde
makineyle temizleme işi yaptırılmayacak. Sökülen
mayınlar sit alanı dışında, çevreye zarar vermeyecek
şekilde, gerekli güvenlik tedbirleri alınmış, ilgili
birimler nezaretinde imha merkezlerinde imha
edilecektir" dedi.
Efiloğlu, yaptığı açıklamada, Karkamış Antik
Kenti alanında bulunan 663 bin 800 metrekare mayınlı
alanın, mayından elle temizleme hizmeti işini
yaptırılacağını belirtti. İhalenin, 24 Temmuz 2009
tarihinde saat 10.00'da Gaziantep İl Kültür ve
Turizm Müdürlüğünde ''açık ihale usulü'' ile
yapılacağını ifade eden Efiloğlu, “Bu alanda
yapılacak olan mayın temizleme işi hiçbir şekilde
yer altında ve yer üstündeki tarihi dokuya ve tabiat
varlıklarına, ekolojik yapıya zarar vermeyecek
şekilde yürütülecektir. İhale şartnamesinin ilgili
maddelerinde mayın temizleme işinde kimlerin
çalıştırılabileceği, hangi tedbirleri alacakları,
temizleme işinin nasıl yapılacağı bütün detaylarıyla
açıklanmış, yüklenici firmaya yükümlülükler
getirilmiştir" diye konuştu.
“Sökülen mayınlar SİT alanı dışında, çevreye
zarar vermeyecek şekilde, gerekli güvenlik
tedbirleri alınmış, ilgili birimler nezaretinde imha
merkezlerinde imha edilecektir" diyen Efiloğlu,
“Mayın temizleme işi sürecinde arkeolog ve sanat
tarihçisi çalıştırma zorunluluğu getirilmiştir.
Ayrıca, mayın temizleme süreci başladığı andan
itibaren müzemizden de yeterli sayıda arkeolog ve
sanat tarihçisi kontrol elemanı olarak
görevlendirilecektir. Her aşaması kontrol edilecek,
kayıt altına alınacaktır" dedi. Efiloğlu, mayından
temizlenen alanda arkeolojik çalışmalar
başlatılmadan önce bu alanda çalışacak bütün
personele mayınla ilgili eğitim verilmesinin zorunlu
hale getirildiğini de vurguladı.
Yaptırılmak istenen işin tarihi alanda mayın
temizleme işi olduğunu ve bunun Türkiye'de bir ilk
olduğuna dikkati çeken Efiloğlu, “Konuya bugüne
kadar ilgi göstermeyen bir kısım akademik çevrelerin
ihale aşamasında konuyu araştırmadan, bilgi
edinmeden, temizleme işinin hangi kriterlere
yapılacağı hususunda bilgi edinme zahmetine girmeden
kamuoyuna yanlış bilgi vermelerini anlamış değiliz.
Bizim gayemiz Anadolu ve dünya medeniyetinde çok
önemli bir yer alan Karkamış tarihi SİT alanını
mayınlardan temizleyerek, arkeolojik kazı
çalışmalarına başlayacak hale getirmek, kültür ve
turizm hayatımıza kazandırmaktır" dedi.
İhale, 24 Temmuz 2009 tarihinde saat 10.00'da
Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünde ''açık
ihale usulü'' ile yapılacak. Yer tesliminden
itibaren 300 günlük süreyi kapsayacak olan işin
ihalesine yerli ve yabancı tüm firmalar
katılabilecek. Ancak ihalede yerli istekliler lehine
yüzde 15 oranında fiyat avantajı uygulanacak.
Katılımcılar ihaleye ait şartnameyi bedel ödeyerek
müdürlükten temin edebilecekler.
Gaziantep 27 Gazetesi, 17.06.2009
|
 |
KALE DEĞER KAZANDI
Gaziantep Kalesi ve çevresinde yapılan restorasyonların ardından kale ve çevresi turizm merkezi haline geldi. Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, tarihi eserlerin, gelecek nesillere aktarılacak en büyük emanet olması gerektiğini ve tarihi mekanların turizme kazandırılması gerektiğini söyledi.
Başkan Güzelbey, Gaziantep'in yeni açılımlara ihtiyacı olduğunu ve sanayi gelirlerinden aldığı kadar turizmden de pay alınabileceğini de ifade ederek, "Göreve geldiğimiz günden itibaren tarihi mekanlarımızın yeniden turizme kazandırılması için çalışmalarımıza başladık. Günümüzde Kale şehirlerin merkezidir, yani kalbidir. Biz de şehrin kalbini yeniden canlandırmak için çalışmalarımıza kale ve çevresinden başladık" dedi.
“Büyükşehir Belediyesi olarak, tarihi mirasımızı yaşatmak, geleneksel sanat, zanaat, kültür zenginliklerimizi daha nezih bir ortamda yaşatmak ve tanıtmak adına yeni projeler üreterek bunları hayata geçirdik" diyen Güzelbey, “Koruma çalışmalarında öncelikle kültür varlıklarının korunması ve yaşatılması ile toplumun konuya duyarlı hale gelmesi ve bölgenin turizm potansiyelinin arttırılmasını amaçladık. Bu bağlamda gerek AB gerekse kendi öz kaynaklarımızdan finanse ettiğimiz çalışmalarla başta Kale Çevresi, Naip Hamamı, Kır Kahvesi, Butik Otel, Bakırcılar Çarşısı gibi bir çok yapının restorasyonunu tamamlayarak gelecek nesillere ve insanlığa kazandırılmasını sağladık" şeklinde konuştu.
Gaziantep 27 Gazetesi, 17.06.2009
|
|
TARİHİ ÇINARI DENİZ SUYU KURUTUYOR
Atatürk’ün zamanında bir dalının kesilmemesi için
uğruna köşkü kaydırdığı, Yalova’daki asırlık çınar
ağacının kurtarılması için harekete geçildi. Yalova
Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü
arazileri içinde yer alan Yürüyen Köşk’ün yanındaki
asırlık çınar, Yalova İl Koordinasyon Kurulunda
gündeme geldi. Toplantıda söz alan Enstitü Müdürü
Dr. Emin Ergun, çınar ağacının tedavi ve bakıma
ihtiyacı olduğunu belirterek, “Çınarın durumunu hiç
iyi görmüyorum. Mutlak suretle bir an önce çınar
ağacına tedavi yapılmalı” dedi. Bursa Orman Bölge
Müdürü Ali Girgin de çınar ağacının bulunduğu konum
itibariyle, köklerinin tuzlu suya maruz kalma
ihtimalinin olduğunu belirtti. Girgin, kurumlarının
bünyesinde uzman personel bulunduğunu, ağaçla
ilgilenebileceklerini kaydetti. Yalova Valisi Mehmet
Ersoy da bunun çok önemli bir konu olduğunu
belirterek, “O ağaç, Ata’mızın bize en büyük
armağanlarından biri. Bir an önce belediyemiz ve
ilgili kurumlar konunun üzerine eğilsin” talimatını
verdi.
Türkiye Gazetesi, 17.06.2009
|
|
|
GÜNAY: KULELİ MÜZE OLABİLİR

Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kamunun geçmişte
en prestijli yerleri aldığını, bu durumun yeniden
değerlendirilmesi görüşünde olduğunu söyledi.
Türkmenistan’da Avaza Turizm Bölgesi’nin açılış
törenine giderken uçakta gazetecilerin sorularını
yanıtlayan Günay, “Kamu geçmişte en prestijli
yerleri almış. Buna yeniden bakalım diyorum. Bu
saatten sonra kamu misafirhanesi mi kalmış? Binalar
için hiç kıskançlık göstermemeliyiz” diye konuştu.
Bu kapsamda
İstanbul’daki Kuleli Askeri Lisesi’nin binasının
müze olabileceğini belirten Günay, “Genelkurmay’dan
tescilli yapıları istedim. Prensipte anlaştık” dedi.
Kıyılar üzerindeki tasarrufun belediyelerden
alınarak merkezi yönetime devredilmesi konusunda
değerlendirmelerde bulunan Günay şunları söyledi:
“Sahil
kasabalarında her seçimde
rant kavgası oluyor. Her belediye kafasına göre
imar yetkisi kullanıyor. Sahillere betonlaşma ve
yoğunluk kriterleri koyacağız. Kaçak katları yıkma
yetkisi bizde olacak.”
Türkiye’de turizm potansiyeli olan yerlere yapılaşma
kriteri getireceklerini belirten Günay, “Buna
yaylalar da dahil” dedi.
Krizde kendileri için
teşvik paketi hazırlanmamasını eleştiren
turizmcilerin haklı olduğunu vurgulayan Günay şöyle
konuştu:
“Bu paketin hazırlanması,
Bakanlar Kurulu değişikliği nedeniyle uzadı. Ay
sonuna kadar netleşir. Ancak geri kalmış bölgelere
yatırım yapan turizmciler son çıkan teşvik
paketinden de yararlanabilir.”
Ankara’da Atatürk Kültür Merkezi alanına
Paris’teki Louvre ayarında bir müze yapmak
istediklerini belirten Günay, “Eylülde bir proje
yarışması düzenleyeceğiz” dedi. 40 bin metrekarelik
alana sahip olması planlanan müzeyle ilgili bilgi
veren Günay şunları söyledi:
“Buraya ancak bir haftada gezilebilecek şekilde
Türkiye’nin en büyük müzesini yapmak istiyoruz.
Galeriler yatay olarak tematik, dikey olarak da
kronolojik şekilde tasarlanacak. Adı da Türkiye
Uygarlıklar Müzesi olabilir.”
İstanbul’da da
Sultanahmet bölgesini yeniden planladıklarını,
Arkeoloji Müzesi’nin sergilemede yetersiz
kaldığını,
Darphane binasının da Arkeoloji Müzesi’ne dahil
edileceğini anlatan Günay şöyle dedi:
“Böylece Arkeoloji Müzesi’nin teşhir alanı 20 bin
metrekare çıkacak. Uygulama düğmesine basmanın
eşiğindeyiz. İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’na
bakan
Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü binası, adliye
binası var. Adliye binası oradan kalktığında orası
yeni bir kamu dairesi olmasın. Ya yıkmalıyız,
arkeolojik bir park varsa çıkmalı ya da orasını müze
yapmalıyız. Örneğin Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü
binasını da butik otel yapabiliriz.”
Herkesin oturduğu yerin Türkiye için çok daha
nitelikli değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini
tartması gerektiğini kaydeden Günay, “Ankara’daki
makam binamız, Resim Heykel Müzesi, Etnografya
Müzesi gibi özel bir bina. Taşınabileceğim bir bina
bulabilirsem, oturduğum binayı müze yapma
niyetindeyim” şeklinde konuştu.
Günay,
Troya Müzesi kurmak için de uluslararası bir
yarışma açacaklarını bildirdi.
Milliyet, Haber: Ebru Sungur, 17.06.2009
|
|
ROMA ORDUGAHINA AİT KALINTILAR BULUNDU
Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da bir tramvay hattı
inşaatı sırasında Romalılara ait bir ordugahın
kalıntıları bulundu.
Politika gazetesindeki habere göre, Belgrad
Arkeoloji Enstitüsü'nün araştırmalardan sorumlu
yetkilisi Stefan Pop Laziç, "Binalara ait temeller,
lejyonerlere ait barakalar, subaylara tahsis edilen
binalar ve depo kalıntıları bulduk" dedi.
Laziç, arkeologların İmparator Flavius dönemine ait
olduğu belirtilen ordugahın içinde 4'üncü yüzyıla
ait bir yol bulduklarını da belirtti.
Romalıların Belgrad'daki varlıkları biliniyor.
1'inci yüzyıldan 5'inci yüzyıla kadar bölgede
yaşayan Romalıların bu döneme ait çok sayıda eser
bıraktığı, ancak finansman sıkıntısı nedeniyle kazı
yapılamadığı için arkeolojik alanların yağmalandığı
ifade ediliyor.
Cnn Türk, 16.06.2009
|
|
'VAHŞİ BARBARLAR' ROMALILARI NASIL YENDİ?

Cermen kavimleri, bundan tam iki bin yıl önce
Arminius olarak da bilinen Cermen lideri Hermann’ın
öncülüğünde, Romalı komutan Varus önderliğindeki
Romalı istilacılara karşı bir ayaklanma başlattı.
Tarihe Varus Savaşı olarak geçen savaşta Roma
ordusunu büyük bir yenilgiye uğratan Cermenler’in bu
zaferinin iki bininci yıldönümü dolayısıyla
Almanya’nın Detmold kentinde pek çok etkinlik
düzenleniyor.
Roma İmparatorluğu hakkında pek çok tarihi bulgu
mevcutken, Cermenler hakkında hala çok az şey
biliniyor.
Teutoburger Ormanları'nda meydana gelen savaş tam üç
gün sürdü. Romalılar’ın, Cermenlerin lideri
Hermann’a karşı verdiği savaşta binlerce Roma askeri
hayatını kaybetti.
Gördüğü manzaraya dayanamayan Romalı komutan Varus,
askerlerinin cesetleri arasında intihar etti. "Vahşi
barbarlar" adlandırılan Cermenler imkansızı
başarmıştı.

Tarihçi ve Arkeolog Miachael Zelle, bilinenin aksine
bu savaşın Alman tarihi bakımından bir dönüm noktası
olarak nitelendirilemeyeceğini söylüyor.
Zelle, “Cermenler, Alman olmadıkları için bu savaş
Alman tarihi açısından büyük bir olay olarak
değerlendirilemez. Bu bakımdan Alman tarihinde
hiçbir zaman bir büyük dönüm noktası meydana
gelmedi" diyor.
Peki Alman değillerse, Cermenler kimdi? Cermen
halkı, kendisini hiçbir zaman "Cermen" olarak
tanımlamadı.
Bu niteleme Roma İmparatoru Sezar’a dayanıyor.
Sezar, Ren Nehri’nin sol tarafında kalan kavimleri
Keltler, sağ tarafında kalan kavimleri ise Cermenler
şeklinde isimlendirmişti.

Tarihçi Michael Zelle, Varus Savaşı’nın meydana
geldiği dönemde "Cermenler" diye bütünlük içerisinde
bir halkın varlığından söz edilemeyeceğini
belirtiyor.
Uzman, “bu, Romalıları da ilgilendiren bir konuydu,
Cermen kavimleri arasında katı bir siyasi yapı
yoktu. Birbirini takip eden bu kavimler Romalılara
da bölgedeki köyleri etki alanına alma konusunda
zorluk çıkarıyordu. Yol üstündeki beş köy
Romalıların kontrolüne girmeyi kabul etse bile 10
kilometre ilerideki başka bir köy tamamen farklı bir
görüşteydi" şeklinde konuşuyor.
Yani bundan iki bin yıl önce her Cermen köyü
özerkti. Köyler arasında ne mal takası ne de yazılı
bir bilgi alışverişi yapılıyordu.
Bunların yerine ise sürekli bir savaş hakimdi. Bu
nedenle, Hermann’ın kendi kavmine komşu olan bütün
kavimleri birleştirerek Romalı istilacılara karşı
bir ayaklanma başlatmış olması bugün bile hayret
uyandırıyor.

Varus Savaşı’nın iki bininci yılı dolayısıyla açılan
Detmold Eyalet Müzesi'ndeki “Mitler” sergisinin
küratörü Elke Treude, Cermenlerin dış görünüşünü
şöyle anlatıyor:
“Kıyafetlere gelince, uzun pantolonlar giyiyorlardı.
Bu Romalılar için oldukça sıra dışıydı, Romalılar
tunik ya da toga giyiyorlardı, pantolonlarla
resmettikleri ise her zaman barbarlardı.”
Uzmanlar Cermenler'in uzun boylu, sarışın, güçlü
kuvvetli olduğu ve saf ırk olma özelliği taşıdığı
gibi iddiaların birer söylenceden ibaret olduğunu
belirtiyor.
Tarihçi ve arkeolog Michael Zelle şöyle konuşuyor:
“Cermenlerin saf bir etnik grup olduğuna ve Hitler
döneminde sanıldığı gibi başka hiçbir etnik kökenle
karışmadığına inanmak zor.”
Cnn Türk, Kaynak: Deutsche Welle, 16.06.2009
|
|
FATİH'İN İDRARI TADILDI, DİYABET OLDUĞU ANLAŞILDI
Fatih Sultan Mehmet'in diyabet olduğunu bir İngiliz,
Fatih'in idrarının tadına bakarak anladı.
İstanbul'a ilk defa idrarda şeker arama metodu
1861'de girmiş. Daha önce tadından bakılıyordu.
İdrarın şekerli bir tadı vardı, tadından
anlıyorlardı. Fatih'in idrarına parmak batırıp
tadına bakan ve diyabet olduğunu anlayan kişi bir
İngiliz'di. Doktor olmayan şahıs acaba ne özelliği
var diye Fatih'in idrarına parmağına batırıp diline
dokundurup "Aaa tatlı" diye söylediği tarihi
kaynaklarda var.
Diyabetin genellikle genetik olduğunu aktaran Prof.
Hatemi,
"Diyabet enflasyona benzer en sonunda IMF'ye teslim
olursunuz"
Tarihteki diyabetlileri açıklayan Prof.Dr. Hüsrev
Hatemi: "Diyabet enflasyon hikayesidir. Paranın alım
gücünün düştüğünü gören Merkez Bankası'nın para
basması, pankreasın fazla insülin ve emisyonu
artırması gibidir. Kemal Derviş tipi ilaçlar
yetmezse IMF'den yani dışarıdan insülin kredisi
alınır" diyor.
Tarih boyunca kan şekerine bakılmıyordu ama çeşitli
gözlemlerle diyebilir ki Fatih Sultan Mehmet
diyabetti. Yavuz Sultan Selim, Sultan Reşat da
diyabetikti. Ama hiçbiri ilaç kullanamazdı Sultan
Reşat da insüline karşı ilaç bulunduğu devirde
yaşamıyordu. Fatih'ten Sultan Reşat'a kadar geçen
400-500 senede bütün insanlık ilaçsızdı. 1921'de
insülinin keşfedildi. İnsülin bulununca çare
bulunmuş oldu. 1930: "Bir ilaç çıkmış" sözlerinin
bırakılıp ilacın kullanılmaya başlandığı yıl. Bütün
dünya 50'li yıllara kadar ağızdan ilaç bulamamıştı.
Herkese mecburi insülin verildi. Bu zorunluluktan
pankreasa insülin salgılatma emri veren ilaçların
bulunması, ağızdan insülin salgılatan ilaçların
bulunması büyük bir rahatlama sağladı.
Haber Ekspres, 16.06.2009
|
|
ÇATALHÖYÜK BULUNTULARINA LABORATUAR İNCELEMESİ

İnsanoğlunun bilinen en eski toplu yerleşim
yerlerinden olan ve Neolitik dönemde sanat eseri
sayılan duvar resimlerinin bulunduğu Çatalhöyük'te
bu yıl çalışmalar, elde edilen bulguların,
laboratuar ortamında incelenmesiyle başlayacak.
Neolitik dönem yerleşim yeri olan ve 9 bin yıllık
geçmişi bulunan Konya'nın Çumra İlçesindeki
Çatalhöyük'te, İngiliz arkeolog Profesör Ian Hodder
başkanlığında 1993 yılından bu yana süren kazı
çalışmalarında bu yıl, Neolitik dönemle ilgili,
arkeolojik çevrelerce büyük merak uyandıran
bilgilere ulaşılması planlanıyor.
Kazı başkan yardımcısı Shahina Farid, AA muhabirine
yaptığı açıklamada, bugüne kadar kazı
çalışmalarından elde edilen bulguların kitap haline
getirildiğini belirtti.
Kazı alanında ortaya çıkarılan, kemik, heykelcikler
ve çömlek gibi bulguların kabaca incelendiğini ifade
eden Farid, şunları kaydetti:
"Türkiye, ABD ve İngiltere başta olmak üzere farklı
ülkelerin üniversitelerinden 40 kadar görevli bu
yılki çalışmalarda görev alacak. Çalışmalar,
önümüzdeki haftadan itibaren başlıyor. İlk olarak 6
hafta boyunca, bugüne kadar elde edilen bulgular,
laboratuar ortamında detaylı şekilde incelenecek.
Sonraki 6 haftada ise kazı çalışmaları başlayacak ve
yeni ipuçları bulmak için çaba harcayacağız.
Laboratuar çalışmalarında, özellikle çene
kemiklerindeki dişler üzerinde yoğunlaşılacak, o
dönem insanlarının daha çok ne tür yiyecekler
tükettikleri ve yaşam koşulları hakkında daha
ayrıntılı bilgiler ortaya çıkacak."
Farid, Çatalhöyük'teki insanların tarlalarda
çalıştıklarını bildiklerini vurgulayarak, "Kazı
alanındaki binamızda, Boeing ve Shell firmasının
desteğiyle çok detaylı analizler yapılabilen
laboratuarlar kuruldu. Bu laboratuarlarda, buluntu
kemiklerin kalınlıklarını ölçerek, bölgede yaşayan
insanların, boylarını, iriliklerini, ne kadar zor
şartlarda çalıştıklarını belirlemeye çalışacağız.
Ayrıca, barındıkları yerin yakınındaki tarlalarda
mı, yoksa uzaktaki bir tarlada mı çalıştıklarını
tespitine yöneleceğiz" diye konuştu.
Kazı ekibinin Konya'ya gelmeye başladığını belirten
Farid, 22 Haziran Pazartesi günü çalışmaların bu
yılki bölümünün başlayacağını, ancak yaz döneminde
gerçekleştirilen kazının yaklaşık 3 ay boyunca devam
edeceğini sözlerine ekledi.
Cnn Türk, 16.06.2009
|
|
ARTEMİS TAPINAĞI'NDA TÜRBE BULUNDU

Efes Antik Kenti kazıları kapsamında Artemis
Tapınağı’nın bulunduğu alanda yapılan arkeolojik
çalışmalar, Aydınoğlu Beyliği dönemine ait olduğu
belirlenen bir türbeyi de gün yüzüne çıkardı.
Efes Kazıları kapsamında Artemis Tapınağı’nın
bulunduğu alanda Vakıflar Genel Müdürlüğünün izniyle
Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen
İslami dönem eserleri kazıları, bir tarihi yapının
daha gün ortaya çıkmasını sağladı.
Efes Kazıları Başkan Vekili Doç.Dr. Sabine Ladstatter, Artemis Tapınağı alanında yürütülen
arkeolojik çalışmalarda, 14. yüzyıl sonu, 15. yüzyıl
başına denk düşen tarih aralığında Aydınoğlu Beyliği
dönemine ait olduğu düşünülen bir türbe bulunduğunu
bildirdi.
Türbenin sonraki yıllarda Osmanlı döneminde de
kullanım gördüğünün belirlendiğini bildiren Doç.Dr. Ladstatter, şunları söyledi:
"Kazı çalışmalarının gösterdiği sonuçlara göre,
türbenin girişi batıda olup, mermer bir kapısı
bulunmaktadır. Türbenin içerisinde çalışmalar
sırasında iki ayrı mezar tespit edildi. Bu
mezarlardan biri merkezde, bir diğeri ise türbenin
iç cephe kuzeybatısındadır. Merkezdeki mezarın üzeri
taşla örülmüş ve mezar taşı mermerden. Duvarın
kuzeybatısındaki ikinci mezarın üzeri ise tuğla ile
örülmüş ve zemine yerleştirilmiş. Türbenin etrafında
bulunan mezar taşları ve mezarları örtmekte
kullanılan taşlar, türbe etrafında bir mezarlık
alanı olduğunu düşündürmektedir."
Doç.Dr. Ladstatter, çalışmalarda türbenin kim için
yapılmış olduğu veya içinde yer alan mezarların
kimlere ait olduğu konusunda henüz bir bilgiye
ulaşamadıklarını söyledi.
Buna rağmen türbenin ve ortasındaki mezarın yapısına
bakılarak, burasının saygın bir kişiye ait olduğunu
düşündüklerini dile getiren Doç.Dr. Ladstatter,
türbenin, yapılacak restorasyon çalışmalarının
ardından Selçuk İlçesini bir arkeolojik park haline
getirme hedefi doğrultusunda ziyarete açılmasının
planlandığını belirtti.
Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Josel
Eitler de, kazıda ortaya çıkarılan bulgular hakkında
bilgi verdi.
Aydınoğulları Beyliği dönemine dayandığı tahmin
edilen türbede, 2 adet mezarın yanı sıra abdest
malzemeleri, tezgah, üzeri süslerle işlenmiş mermer
taşlar, gül figürleri ve koruma amaçlı taş
duvarların gün yüzüne çıkarıldığını belirten Eitler,
3 haftalık bir çalışma süresi olan kazı projesinin
3’te 2’lik kısmının sona erdiğini, alanda gelecek
yıl restorasyona dönük daha büyük bir çalışma
yapılmasının planlandığını sözlerine ekledi.
Radikal, 16.06.2009
|
|
HARRAN'A İLGİ ARTIYOR

Konik kubbeli
evleriyle ünlü Şanlıurfa'nın Harran İlçesi'ni yılın 5
aylık döneminde yaklaşık 90 bin kişi ziyaret etti.
Harran Kaymakamı Hasan Yaman, geçen yılın tamamında
170 bin civarında yerli ve yabancı turistin ilçedeki
tarihi ve turistik mekanları ziyaret ettiğini
belirtti.
Dünyanın ilk İslam üniversitesinin kalıntıları,
Harran Kalesi, konik kubbeli evler, Firdevs Cami,
Hayatı Harrani türbesi, Bazda Mağaraları gibi
mekanların önemli bir turizm altyapısına sahip
ilçede en çok ziyaret edilen yerler arasında yer
aldığını anlatan Yaman, konaklama sorunu nedeniyle
genellikle GAP turları kapsamında bölgeye gelen
yerli ve yabancı turistlerin günübirlik ziyaretleri
tercih ettiğini söyledi.
Sıcak bir iklim yapısına sahip olan bölgeye
turistlerin genellikle ilkbahar ve sonbahar
dönemlerinde rağbet gösterdiğini dile getiren Yaman
şu bilgileri verdi:
"İlçeyi 5 aylık dönemde yaklaşık 90 bin kişi ziyaret
etti. Bunun büyük bölümünü yerli turistler
oluşturuyor. Henüz haziran ayının ikinci haftasında
olmamıza rağmen yoğun bir ziyaretçi trafiği olduğunu
görüyoruz. Ancak yaz döneminde sıcağın da etkisiyle
ziyaretçi sayısında azalma olabilir. Bu geçici
durumu sonbaharda aşacağımızı ve turist
kafilelerinin yeniden yoğun şekilde ilçemizi ziyaret
edeceğini düşünüyoruz."
Kaymakam Hasan Yaman, yerli ve yabancı turistler
için ilçede 29 yataklı bir motelin yanı sıra
Kaymakamlık bünyesindeki 18 yataklı misafirhaneyi
yaz aylarında kullanıma açtıklarını kaydetti.
Yaman, daha fazla turisti en iyi şekilde ağırlamak
için konaklama tesisinin şart olduğunu, onun için de
iş adamlarından ilçeye yatırım yapmasını
beklediklerini ifade etti.
Habertürk, 16.06.2009
|
|
|
KALDIRDIĞI HEYKELİ ŞOV KIZLARIYLA AÇTI
Antalya Kemer
Belediye Başkanı MHP’li Mustafa Gül, seçimlerden
sonra kaldırdığı Aşk Yağmuru Heykeli’ni Kuğulu
Park’a koydurdu. Başkan heykelin açılışını bu yıl
6’ncısı düzenlenen Altın Nar Festivali’ne katılan
sanatçı ve şov kızlarıyla yaptı, sonra da onlarla
poz verdi.
Kemer Belediye Başkanı Mustafa Gül, son günlerde
tartışmalara neden olduktan sonra Kuğulu Park'a
yerleştirilen 'Aşk Yağmuru' heykelinin açılışını
gerçekleştirdi. Burada bir açıklama yapan Başkan
Gül, "2004 yılında heykeltraş Zafer Sarı tarafından
yapılan 'Aşk Yağmuru' adlı heykelin yerinin Kuğulu
Park olduğunu, bu heykel ilk defa 2007 yılında
açıldığında da söylemiştim. Bu heykelin yerinin
çınarlı kavşak olmadığını her defasında ilettim.
Seçimleri kazanıp göreve geldikten sonra da heykeli
buraya taşıdık. Bizi bu olayın ardından sanat
düşmanı ilan ettiler. Biz ise sanatçının yanında
olduğumuzu heykelin açılışını sanatçı dostlarımızla
birlikte yaparak gösterdik" diye konuştu.
Hürriyet, 16.06.2009
|
|
KİLİSE AÇILIMINA SAKIZ'DAN DESTEK
Kültür ve Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Çeşme’deki tarihi Aya
Haralambos Kilisesi’nin ibadete açılabileceği
yönündeki açıklamasına, Yunanistan’ın Sakız
Adası’ndan destek geldi.
Günay, 15 Nisan’da, Turizm Haftası’nın açılışı için
geldiği Çeşme’de, restorasyonu yapılan tarihi
kilisede düzenlenen törene katılmış, gazetecilerin,
kilisenin ibate açılıp açılmayacağı sorusu üzerine,
"Olabilir. Sakız Adası’ndaki camide cuma günü namaz
kılabiliyorsak sorun yok" demişti.
Günay’ın bu demecine, Sakız Valisi Polidoros
Lamprinoidis’den destek geldi. Lamprinoidis,
"Çeşme’deki kilisenin, Sakız’daki üç camiden müze
olan dışındaki ikisinden birinin ibadete açılması
fikrine sıcak bakıyoruz" dedi ve şunları söyledi:
"Bizdeki camilerden birinin ibadete açılması, Kültür
Bakanlığı’nın inisiyatifinde. Bakanlık izin verirse
böyle bir şeyin olmasını biz de isteriz. Çeşme’deki
Aya Haralambos Kilisesi’nin de ibadete açılmasını,
buradan insanların Çeşme’ye gidip ayine
katılmalarını çok isteriz. Böylece hem Türk-Yunan
dostluğu pekişir hem de bölge ekonomilerine de katkı
sağlanmış olur."
Milliyet, 16.06.2009
|
|
 |
AKP'Lİ BELEDİYENİN HEYKEL OPERASYONU
Kars’ta 29 Mart’ta göreve AKP’den seçilen Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş’un belediye önündeki 2 kadın heykelinden başka göğüsleri açık olan kadın heykelini de depoya kaldırttığı ortaya çıktı. Tarihi 12 Havariler Kilisesi’nin yanına konulan, üst kısmında 4 aslan kafası, alt kısmında da göğüsleri açık 4 kadın figürünün bulunduğu ve aslanların ağzında su fışkıran heykeli 2005 yılında gören AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hans- Jörg Kretchmer şaşırdı.
29 Mart seçimlerine CHP’den giren fakat kazanamayan Alibeyoğlu’nun kentte yerleştirdiği heykeller, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars’a gelişinden bir gün önce 12 Haziran’da kaidelerinden çıkarılarak Fen İşleri Müdürlüğü’ne ait depoya konuldu. Semt sakinleri heykellerin Başbakan Erdoğan’ın gelişinden bir gün önce gece yarısına doğru kaldırıldığını söyledi. Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, kadın heykeller konusunda şunları söyledi:
"Özellikle seçim sürecinde halkın heykellere karşı antipatisi olduğunu gördük. Birçok yerde de gündeme getirdiler. Bizim de programımızda vardı. Ama tesadüf oldu, Başbakanın geldiği günlere rastladı. Başka yerlerdeki heykelleri de gözden geçireceğiz. Kaz heykelinin yerinin bile çok doğru olmadığı kanaatindeyim. Heykelleri Kars kamuoyunun tepkisini çekmeyecek, daha hoş görüntülü yerlerde kullanacağız."
Vatan, 16.06.2009
|
|
TARİHİ ESER MÜSTEHCEN BULUNDU
Uşak
Valiliği protokol girişine asılan afişte
yer alan tarihi eser üzerindeki erkek figürünün
cinsel organı, müstehcen olduğu gerekçesiyle
sansürlendi. Edinilen bilgiye göre,
Karun
Hazineleri’nin en değerli parçaları
arasında gösterilen Yonca Ağızlı Gümüş
Sürahi’nin fotoğrafı afiş haline
getirilerek Uşak Valiliği protokol giriş bölümüne
asıldı. “Uşak Müzesi” yazan afişte, tarihi eserin
üzerindeki çıplak erkek figürünün cinsel organının
üzerine çarpı işareti konuldu.
Daha önce Türkiye’de sergilenen en iyi parçalar
eserler arasında gösterilen sürahinin, MÖ 7.
yüzyılda Lidyalılar tarafından
yapıldığı, erkekliğin gücünü simgeleyen eserdeki
çıplak erkek figürünün ayaklarının altında koç,
kollarında da iki aslan bulunduğu belirtildi. Eser,
1996 yılında ABD’deki
Metropolitan Müzesi’nden
alınarak Türkiye’ye getirilmiş ve Uşak Arkeoloji
Müzesi’nde sergilenmeye başlanmıştı. Uşak
Valiliği’nden sansürle ilgili açıklama yapılmazken
eserin bir fotoğrafının,
Uşak Kültürel
Değerler Yapı Envanteri kitabının kapağında
ve iç kısmında orijinal haliyle yer aldığı
bildirildi.
Cumhuriyet, 16.06.2009
|
|
SELİMİYE UNESCO LİSTESİ'NE GİRECEK

Edirne'de
bulunan Selimiye Camii ve çevresi Dünya Kültür
Mirası Listesi'ne girmeye hazır. Osmanlı döneminin
en önemli mimari yapılarından biri olan ve Mimar
Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Selimiye dünya
markası olma yolunda. Edirne Belediyesi tarafından
iki yıldan bu yana sürdürülen çalışmalarda son
aşamaya gelindi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile
UNESCO'nun istediği bütün şartların gereği en ince
ayrıntısına kadar yerine getiriliyor.
Bu kapsamda Selimiye Camii ve çevresinde bulunan
diğer tarihi eserler, ağaç ve bitki türleri
envanteri çıkarıldı. Bölgenin yeraltı ve yer üstü
özelliklerini belirten ayrıntılı rapor hazırlandı.
Son olarak Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler
Müdürlüğü alanda bulunan ağaç türlerini belirleyerek
numaralandırmasını yaptı. Bütün ayrıntıların dikkate
alındığı çalışmalar tamamlanarak bir dosya haline
getirilip Kültür ve Turizm Bakanlığı aracılığı ile
UNESCO'ya gönderecek. Dosya'nın Eylül ayında UNESCO
tarafından değerlendirmeye alınması bekleniyor.
Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Namık Kemal
Döleneken, Selimiye ve çevresinin Dünya Kültür
Mirası Listesi'ne girmesi için iki yıldan beri
hazırlık yaptıklarını söyledi.
Çalışmaların son aşamaya geldiğini kaydeden
Döleneken, daha önce listeye alınan eserin sadece
kendi özelliklerinin dikkate alındığını, ancak
bundan sonra eserle birlikte çevresinin de dikkate
alınacağını ifade etti.
Döleneken, "Bir eserin listeye alınması için gerekli
çalışmalar en ince ayrıntısına kadar yapılıyor.
UNESCO'ya başvuru sırasında herhangi bir eseri tek
başına götüremiyorsun. Selimiye elbette çok önemli
bir yapıdır. Ancak UNESCO'nun kuralı gereği eserin
çevresinde bulunan her şeyin belirtildiği bir
dosyanın hazırlanması gerekiyor. Bu nedenle çalışma
sırasında alandaki bütün binalar, ağaçlar yani bu
bölgede ne varsa bütün hepsinin belirtilmesi lazım.
Bunun için bölgede ne varsa hepsinin envanteri
çıkartılıyor. Sadece toprağın üzerindeki değil
altındakinin de envanteri çıkarılıyor. Alt yapı
olarak ne var, hangi kurumun ne tür tesisatı var.
Nereden geçiyor. Nerede trafo var, nerede
telekomünikasyon ile ilgili noktalar var. Bunların
hepsi tek tek tespit ediliyor. Bunların hem
paftaları hem de bilgileri dosyaya konuluyor. Bu
kadar ayrıntılı ve ciddi bir rapor" dedi.
Hazırlıkların tamamlanma aşamasına geldiğini anlatan
Namık Kemal Döleneken, "Raporumuzu Ağustos ayında
bitirip Kültür ve Turizm Bakanlığı'na göndereceğiz.
Bakanlık da dosyayı UNESCO'ya gönderecek" diye
konuştu.
Edirne'nin Dünya Kültür Mirası Listesine alınacak
alanı Selimiye'nin arkasındaki Taşodalar, Saray
Hamamı'ndan başlayarak Üç şerefeli camii, Sokullu
Hamamı, Mekedonya Kulesi, Alipaşa Çarşısı,
Kervansaray, Eski Camii, Halk Eğitim Müdürlüğü'nün
bulunduğu alanı kapsıyor.
Habertürk, 16.06.2009
|
|
ODA TV 2010'UN ŞİFRESİNİ ÇÖZDÜ

Hükümetin
bir süredir kullandığı “İstanbul Avrupa 2010 Kültür
Başkentleri’nden biri oldu” ifadeleri için
çalışmalar devam ediyor. İstanbul Büyükşehir
Belediyesi başta olmak üzere, ilçe belediyeleri,
müzeler, kültür bakanlığı yetkilileri,
üniversitelerin güzel sanatlar bölümünden
akademisyenler bir araya gelip İstanbul’a “2010
Avrupa Kültür Başkenti” imajları tasarlıyor.
İstanbul’u “yabancı sermaye için çekim merkezi”
haline getirmeye çabalıyor.
Oda.tv'de
yer alan haberde tasarımcıların 2010 çalışmalarına
dikkat çekilmiş. Devasa bir reklam kampanyasının
devam ettiği belirtilen haberde her reklamda olduğu
gibi, burada da yaratılan imaj, gerçeklikten çok, o
mala ilişkin hayalleri, beklentileri, iddiaları
yansıttığı hatırlatılarak 2010 projesinin son
reklamı eleştirilmiş.
"Bu dev kadronun yurtdışı kampanyası için
hazırladığı son afişin başlığı şu: “Meet the Roots
of Fun.” Yabancıları, 2010 yılında İstanbul’a
eğlencenin, zevk-ü sefanın kökleriyle buluşmaya
çağırıyor. Alt metinde, Türkçe anlamıyla, “bu
toprağın insanları her zaman eğlenmenin en iyi
yollarını bildiler. Eğlencenin başkentine büyüleyici
bir yolculuk yapın ve Eğlence İmparatorluğu’nun
torunlarının bu mirası nasıl sürdürdüğüne tanık
olun.”
"Bu mirası
anlatmak üzere, en son afiş tasarımlarında Osmanlı
atalarımızı resmetmeye karar vermişler. Herhalde
Osmanlı’yı savaşçı ve fetihçi bir imparatorluk
olarak biliyordunuz. Batılılar da öyle sanıyorlardı.
Ama resmi yetkililer ile iyi para aldıklarını
umduğumuz tasarımcıların, reklamcıların
oluşturdukları Osmanlı imajı, çok farklı.
Kafalarındaki ve hayallerindeki Osmanlı, Ortaçağ
Avrupasında Doğu’yu develer ve cariyelerle
tanımlayan oryantalist eserler gibi."
"İstanbul
2010'un yurtdışı tanıtımı için hazırlanan yukarıda
gördüğünüz afişte, Osmanlı’yı tam bir sefa ayininde
görüyoruz. Çalgıcılar, oynak dansözler, çıplak
cariyeler, itaatkar köleler, güreş tutan erkekler,
güreşçilere doğru bakan saray oğlanı giysili bir
başka “parlak” erkek ve en sonda cariyesinin köpüklü
bira sunduğu padişah, geçmişle bugünü anlatan bu
sefa ayininin bize ait unsurları olarak tasvir
edilmiş. En solda, bu şehvet ortamına hışımla dalmış
bir Avrupalı şövalye dikkati çekiyor. Sefa
sahnesindeki tek başı dik karakter. Silahlı, belli
ki savaşmaya gelmiş. Karşısında, İstanbul’u bir
fahişe misali zevk vaat ederken buluyor."
Oda.tv'nin "İşte Yeni Osmanlıcılık" başlığıyla
verdiği haberde kampanyayı yürüten yandaş ve cahil
reklamcılar eleştiriliyor: "Osmanlı haremi için bile
son derece aşağılık bir üslupla, eşcinsellik, zevk
ve fuhuş imalarıyla, bu Avrupalı şövalyeyi “barışa”
cezbedebileceğini düşünüyor. Medeniyetler
buluşmasında bize düşen rolü öğreniyoruz."
Haberin
devamı şu şekilde:
"Bu, AKP’li belediyenin gurur duyduğu kampanyanın,
onca sponsorun önünden geçerek üretilen imajı. Bir
Cumhuriyet dönemi, iki yüz yıllık koskoca bir ülke
ve yeni insan yaratma mücadelesi, bu mücadelede
yaratılan yapıtlar, tarih, birikim; bunların hiçbiri
yok.
Bunlar
yerine, Osmanlı var. Üstelik kadınların cariye ve
dansöz, erkeklerin çalgıcı, güreşçi ya da “parlak”
oğlan olduğu, zevkle vecd halinde bir “Yeni Osmanlı”
var. AKP döneminde, bu ataların mirasçısı olduğumuzu
öğreniyoruz. Demek, kafalarındaki Osmanlı imajı ve
Türkiye temennisi bu.
Bazen
ülkemizin bu “ılımlı İslamcı” tayfasının elinde İran
olmasından korkuluyor. Hayır, İran Mollaları, kendi
medeniyetlerine bu kadar saygısızca yaklaşmamış, onu
bir turistik mal haline getirmek üzere böyle rezilce
çarpıtmamışlardı.
AKP dönemi
İslamı’nın farklı bir anlayışa sahip olduğu burada
bir kez daha görülüyor. Yoksul mahallelerine tarikat
ve taassub salgılarken, Batılı şövalyeleri zengin
kent merkezlerindeki zev-ü sefaya davet ediyorlar.
Belki de
daha çarpıcı nokta, bu Yeni Osmanlı’yı yalnız AKP’li
“ılımlı İslamcıların” değil, basbayağı eğitimli
kadroların, bir akademisyen, reklamcı tayfasının da
mideleri bulanmadan üretebilmiş olması.
İster
istemez insanın aklına şu soru geliyor: Bu afişe
bakarak Avrupa Kültür Başkenti’ne hevesle gelecek
bir bol paralı “yatırımcı”, cariye, oğlan ve sert
erkekler aramaya başlayıp huzursuzlanırsa Kadir
Topbaş ne yapacak?"
Haber Sol, 16.06.2009
|
|
ILISU YA YAPILACAK YA YAPILACAK

“Yeni Hasankeyf’in temelleri 30 Temmuz’da
atılacak. ‘Tarihi korumaya çalışanlar’ bugüne kadar
ne yaptı, bir yeri mi tamir etti? Beş kuruş faydası
yok bu insanların. Laf laf laf...” diye eleştiren
Eroğlu, Hasankeyf’in kurtulması için imza veren
Orhan Gencebay, Tarkan ve Orhan Pamuk’u ise
eleştirilerin dışında bıraktı: “Onlar iyi niyetli.”
Tarihi Hasankeyf’i sular altında bırakacağı
gerekçesiyle yıllardır tartışma konusu olan ‘Ilısu
Barajı’ için Avusturya, Almanya ve İsviçre’deki üç
kredi kuruluşu kredi sağlayacaktı. Ancak bu üç ülke,
kredi için Türkiye’nin önüne 153 kriter koymuş
(biyolojik çeşitlilik araştırması, tarihi eserlerin
planını çıkarılması, barajdan etkilenecek insanlarla
istimlak koşulları konusunda anlaşma gibi...) ve
Aralık 2008’e kadar da tarih vermişti. Aralık 2008
geldiğinde ‘kriterlerin yerine getirilmediği’
belirtilerek kredi askıya alındı. Türkiye’ye ek süre
verildi. Ek süre 6 Temmuz’da doluyor. Ek sürenin
dolmasına kısa süre kala hükümetin Ilısu konusunda
atağa geçtiği anlaşıldı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 10
Haziran Çarşamba yapılan toplantıda,
Hasankeyflilerin taşınacağı ‘Yeni Hasankeyf’ için 30
Temmuz’da temel atılma kararı alındı.
Radikal’in sorularını yanıtlayan Çevre ve Orman
Bakanı Eroğlu, 6 Temmuz’a kadar bekleyeceklerini
ancak gerekirse öz kaynakları kullanarak barajı
yapacaklarını açıkladı:
“Daha hiçbir faaliyete başlanmadan ‘Kriterler yerine
getirilmeli’ denildi. Ancak avans verilmedi. Avans
verilince de süre bitti. 2008’de krediyi askıya
aldılar. 6 Temmuz’da üç kredi kuruluşunun son
kararı açıklaması gerekiyor. Açıklamazsa iyi niyetli
olmadıklarını düşüneceğiz. Kredi alınmazsa bile
baraj kendi öz kaynaklarımızla yapılacak.”
Eroğlu, Hasankeyf’te baraj yapımına karşı olanları
da sert bir dille eleştirdi: “Beş kuruş faydası yok
bu insanların. Zeynel Abidin Türbesi var, onu mu
tamir ettiler? Artuklu Köprüsü’nü mü onardılar? Hep
laf, laf, laf... Yaygara yapanların maksadı başka.
Atatürk Barajı için de bu yaygaralar yapılmıştı.”
Orhan Gencebay ve Tarkan’ın ardından Nobel ödüllü
yazar Orhan Pamuk da ‘Hasankeyf Yok Olmasın’
kampanyası için imza atmıştı. Eroğlu, onları
‘yaygaracı’lardan ayırdı: “Aslında Hasankeyf’i
korumaya çalışıyorlar. Tabii ki iyi niyetli bir
hareket. Biz yeterince bu insanları
bilgilendiremedik.”
Bölgedeki tarihi eserlerin korunacağını, bunun için
25 milyon avro ayrıldığını belirten Eroğlu,
Hasankeyf’le şu anda turist gelmediğini, ama
projeyle birlikte bölgenin turistik çekim merkezi
olacağını düşünüyor:
“Burası yeni Hasankeyf’e birlikte cazibe merkezi
haline gelecek. Asıl turisti baraj yapıldıktan sonra
göreceksiniz. Başbakan bile Yeni Hasankeyf’in son
halini görünce inanamadı.”
Radikal, Haber: Serkan Ocak, 16.06.2009
******
HASANKEYF İÇİN DUYARLILIK ÇAĞRISI
Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi
Üyesi Diren Özkan, Ilısu Barajı ile sadece tarihin
değil, aynı zamanda kültürlerin de yok olacağına
işaret ederek, 12 bin yıllık tarihe sahip bir yerin
sular altında kalmaması için bütün sivil toplum
örgütlerini; aydın, yazar ve sanatçıları,
seçilmişler ve akademisyenleri duyarlılığa çağırdı.
Özkan, barajın yapımı için Türkiye’ye kredi veren
ülkelerin, 6 Temmuz’a kadar Türkiye’ye tanıdıkları
süre sonunda, kendi prestijlerinin yıkılmaması adına
bu barajdan tamamen geri çekilmelerini istedi.
Ulusal ve uluslararası platformda
gerçekleştirilen birçok kampanya ve Türkiye’nin 153
şartı yerine getirmemesinden kaynaklı baraja
desteğin 180 günlük süre ile askıya alındığını ve bu
sürenin 6 Temmuz itibariyle dolacağını hatırlatan
Özkan, “Bu süreye kadar Hasankeyf’te yapacağımız
sivil itaatsizlik eylemleri olacak. Aynı zamanda
kredi veren hükümetlere barajdan geri çekilmelerini
talep eden mektuplar yollayacağız. Bu süre dolana
kadar mücadelemizi susmadan sürdüreceğiz” dedi.
Evrensel, 16.06.2009
|
|
VAKIF CAMİLERİ 2010 İÇİN HAZIRLANACAK
2010 Avrupa Kültür
Başkenti seçilen İstanbul'daki 23 camide eleman
yetersizliği nedeniyle
güvenlik ve temizlik hizmetlerine
ihtiyaç duyulduğu gerekçesiyle sunulan rapor, dün
Büyükşehir Belediyesi Meclisi'nden onay aldı.
İmzalanacak protokole göre; Sultanahmet,
Süleymaniye, Fatih, Yeni Cami ve Ortaköy Camisi'nin
de aralarında bulunduğu İstanbul'daki 23 Selatin
(Sultanlar) camisinin tüm masrafları Büyükşehir
Belediyesi tarafından karşılanacak.
Sabah, Haber: Zeynel Yaman,
15.06.2009
|
SİMENA KALESİ'NE TAHTA MERDİVEN
Demre’nin
Üçağız Köyü'ne bağlı Kaleköy mahallesindeki Simena
Antik Kenti’ne artık merdivenle çıkılabilecek.
40 metre yükseklikteki antik yerleşime geçmişte
kayalıklardan tırmanılarak ulaşılıyordu. Kültür ve
Turizm Bakanlığı’nın girişimiyle 70 metre
uzunluğunda ahşap merdiven yaptırıldı.
Korkulukları henüz tamamlanmayan merdiven, geçen
hafta kullanılmaya başlandı. Merdiven 82 bin TL’ye
mal oldu. Yetkililer, kaleye çıkan biletli turist
sayısının bu sayede iki katına çıktığını bildirdi.
Hürriyet Seyahat, 15.06.2009
|
|
KAYIP HAZİNELER GERİ DÖNÜYOR
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Anadolu'nun kayıp
hazinelerini tekrar kazanmak için yılın ilk
yarısında 1 milyon 125 bin TL kaynak ayırdı.
Ocak-Haziran döneminde satın alma yoluyla, Roma
Dönemi altın yüzükten MÖ 2000 yılına ait pişmiş
toprak kaplara birçok eser, müzelerin sergi
salonlarında yerini aldı.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü,
geçmişin kültürel izlerini taşıyan ve tarihe ışık
tutan paha biçilmez eserleri gün yüzüne çıkartıp
sergileyebilmek için tarihi eser alımı yapıyor.
Bu kapsamda her yıl bütçe doğrultusunda yapılan eser
alım çalışmasına, bu yıl da ilk 6 ay için 1 milyon
125 bin TL ödenek ayrıldı. Bu bütçe, tarihi
"hazinelerin" müze koleksiyonlarında yer alması için
kullanıldı.
Bu sayede, yılın yarısına kadar dönemde satın alma
yoluyla, Roma Dönemi Karneol ve altından yapılmış
yüzük, Çankırı bölgesinden MÖ 2000 yılına ait pişmiş toprak kaplar, çeşitli
dönemlere ait madeni, pişmiş toprak ve taş eserler
ile MÖ 2. ve MÖ 1. bin yılına ait pişmiş toprak
ve madeni eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne
kazandırıldı.
Ayrıca, kaçak yollarla Almanya'nın Bremen kentine
götürülen bronz ve gümüş sikkeler, 1. bin yılına ait
mahmuzlu bronz ok ucu ve geç Bizans dönemine ait
bronz kadın figürü de yapılan girişimler sonucu geri
getirildi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma
altına alındı.
Genel Müdürlük, geçen yıl da tarihi eser alımı için
bütçesinden 2 milyon TL ayırmıştı.Kültür Varlıkları
ve Müzeler Genel Müdürlüğü, yılda ortalama 30 bin
civarında tarihi eserin alımını yapıyor, tarihi
varlıkların yasadışı yollarla yurtdışına
kaçırılmasını önlüyor.
Bu kapsamda 2003-2005 yılları arasında 800 civarında
olan kaçakçılık sayısı 2006 yılında 512'ye, 2007'de
206'ya ve 2008'de de 194'e düştü. 2007-2009 Haziran
ayı itibariyle de toplam bin 669 adet eserin
Türkiye'ye iadesi gerçekleştirildi.
Cnn Türk, 15.06.2009
|
|
KAZI ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLADI

Tokat'ta bulunan Sebastopolis Antik Kenti'nde 20
yıl aradan sonra kazı çalışmalarının yeniden
başlatılması için girişimler devam ediyor.
Tokat merkeze 69 kilometre uzaklıktaki Sulusaray
İlçesi'nde bulunan ve 'Büyük Azametli' şehir anlamına
gelen Sebastopolis kentinin kesin olarak
bilinmemekle bazı kaynaklarda MÖ 1. yüzyılda
kurulmuş olduğu kayıt ediliyor. Turizmde önemli bir
yere gelmesi beklenen ilçede yaklaşık 20 yıl önce
ara verilen kazı çalışmalarının yeniden başlatılması
hedefleniyor. Sulusaray Kaymakamı İbrahim Civelek'in
daveti üzerine ilçeye gelen Fransız Anadolu
Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli arkeologlar Aksel Tibet ile Markuz Cohl, İl Kültür ve Turizm
Müdürü Abdurrahman Akyüz ve Sulusaray Belediye
Başkanı Şahin Hasgül'le birlikte bölgede
incelemelerde bulundu. Akyüz, bazı sebeplerden
dolayı 20 yıldır yapılamayan kazı çalışmalarının
tekrar başlatılması için çaba sarf ettiklerini
belirterek, "Bu konuda kaymakamımızın katkıları
lokomotif görev gördü. Kazı çalışmaları için
istimlak çalışmaları tamamlandı. Şuanda kazı
aşamasında. Bu anlamda Fransız Anadolu Araştırmaları
Enstitüsü'nden gelen arkeologlar kazı alanımızı
gezdi.
Sulusaray Belediye Başkanı Şahin Hasgül ise, Tokat
Valiliği koordinesinde arkeolojik kazıları yeniden
başlatılmak için gayret gösterildiğini ifade ederek,
"Bu sene altyapısını hazırlıyoruz, seneye de
istimlak edilen alanlarda 20 yıl önce başlatılan
kazıların yeniden başlatılması sağlanacak.
Sebastopolis döneminde bu büyük şehirde 70 bin
zengin Romalının yaşadığını taşlardaki yazıtlardan
anlıyoruz. Zengin Romalıların arena, kilise,
hamamların olduğu büyük bir şehir ortaya çıkacak.
Orta Anadolu'nun kültür
harikası olacak" diye konuştu.
Sulusaray Kaymakamı İbrahim Civ
| |