Haberler logo Eylül '07 Arşivi

30 Eylül - 6 Ekim2007
KATKI


Tarihi Eser Kaçakçılığını, Yağmayı, Talanı Önlemek İsteyenlere Küçük Bir El Kitabı:


İTALYA'NIN ESKİ ESER KAÇAKÇILIĞI İLE MÜCADELESİ



TC Kültür ve Turizm Bakanlığı
yetkililerine ithaf olunur.




İtalya, son birkaç yıl boyunca uluslararası eski eser kaçakçılığına yönelik çok büyük ve koordine bir mücadele içinde. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük alıcılara ve müzelere yönelik bu çaba, Avrupa’nın birçok ülkesinde de etkili olmakta.

Olaylar zinciri Pasquale Camera'nın, 31 Ağustos 1995'de, bir trafik kazasında ölümü ile başladı. Arabada bulunan eski eser resimlerinin ve belgelerin izini süren İtalyan polisi, İsviçre polisi ile işbirliği içinde Cenevre’de bir depoya baskın düzenledi. Bu depoda yüzlerce kaçak eserin yanısıra belgeler ve başka fotoğraflar ele geçti. Belgelere dayanarak, Ocak 1997'de, Giacomo Medici tutuklandı. Yine aynı fotoğraflarla 2001 yılında uluslararası eski eser kaçakçısı Robert Hecht, ardından 2005 yılında Getty Müzesi kuratörü Marion True aleyhine davalar açıldı ve fotoğraflardan tesbit edilen eski eserlerle birçok ABD müzesi kıskaca alındı.

 

İtalya’nın bu atağı TAY Haber’de ilk olarak 26 Haziran 2006 tarihinde “YÜZYILIN DAVASI 'BASTA RUBARE!'" başlığı ile duyuruldu.

http://www.tayproject.org/Haber.fm$Retrieve?ID=1557&html=haber_detail_tu.html&layout=web



İlk olumlu gelişmelerden biri 27 Temmuz 2006 tarihinde yaşandı. Boston Güzel Sanatlar Müzesi İtalya’nın istediği bazı parçaları iade etmeye karar verdi.

http://www.tayproject.org/Haber.fm$Retrieve?ID=1965&html=haber_detail_tu.html&layout=web



9 Ekim 2006'da oklar Cleveland Müzesi’ne döndü. İtalya, bu müzenin satın aldığı kesin olan kaçak eserleri geri almak için dava açmaya hazırlandığı belirtti.

http://www.tayproject.org/Haber.fm$Retrieve?ID=2722&html=haber_detail_tu.html&layout=web



Tüm bu süreci detayları ile anlatan genel bir başka özeti ise http://www.tayproject.org/Haber.fm$Retrieve?ID=3192&html=haber_detail_tu.html&layout=web sayfasında okuyabilirsiniz. 14 Aralık 2006 tarihli bu haberin altına şöyle bir yorum yazmışız:

 

"Yukarıda okuduğunuz tüm olaylar ve davalar ile ilgili gelişmeler daha önce TAY Haber'de defalarca yazıldı. Bizim yayınlarımızdan bağımsız olarak, İtalya ve Yunanistan'ın bu tavrı yaklaşık bir yıldır tüm Avrupa ve ABD basınının en önemli konularından biri, bu konuda yüzlerce haber ve makale yayınlandı.

 

Yine yukarıda geçen tüm isimler; Getty Müzesi, Metropolitan Sanat Müzesi, Shelby White ya da Boston Güzel Sanatlar Müzesi Türkiye'den kaçırılmış yüzlerce eski esere sahipler. Ayrıca Marion True, Robert Hecht, Robin Symes'ın yıllardır Türkiye'den kaçırılan eserlere aracılık ettikleri zaten biliniyor. Bu eserlerin neler oldukları da belli, listeleri bile mevcut. Örnek vermek gerekirse; Perge'den çıkma Herakles heykelinin üst yarısı Levy ve White koleksiyonunda, alt yarısı ise Antalya Müzesi'nde; Boubon antik şehrinden kaçırılan bronz Valerianus heykel başı Getty Müzesi'nde; yine Boubon'dan kaçırılan Lucius Verus bronz heykeli Levy ve White koleksiyonunda.

 

İtalya'nın ve onun izinden giden Yunanistan'ın hem tavrını, hem de bu tavrın sonuçlarını yukarıda okudunuz. En önemli yaklaşımları ise, TAY Haber'de yayınlanan "Koparılan Sayfalar" isimli yazı dizisinin son bölümünde de söz ettiğimiz, "iade karşılığında ödünç verme" sistemi ve bu jeste rağmen iadeye yanaşmayanlara karşı sert yaptırımlar.

 

Yukarıdaki yorumda da kısaca vurguladığımız gibi, bu mücadelede İtalyan hükümeti birkaç ana noktada yoğunlaşmaktaydı, bunlar:

 

  • Küçük kaçakçılar veya aracılarla uğraşmak yerine, alıcılara yönelmek.

  • Bu faaliyet için, tek tek mücadele yerine Bakanlık içinde özel bir uzman ekip kurulması.

  • Avukat ve uzmanlardan kurulu bu küçük gruba Bakan ve Başbakan tarafından sağlanan otonomi ve tam destek.

  • İtalya’dan kaçırılımış eski eser satın aldığı belirlenen nihai alıcılarla “ceza veya ödül” ilişkisi kurmak, bunlardan “ceza” kısmı şu maddelerle özetlenebilir:

 

         1.      Kazı izinlerinin iptali

         2.      Kültürel ambargo

         3.      İsmi belirlenmiş müze müdürlerinin, aracıların ve yetkililerin “persona non grata” 

                 (istenmeyen kişi) ilan edilerek ülkeye girişlerinin yasaklanması.

         4.      Yine, ismi belirlenmiş, suçu sabit yabancı yetkililere dava açılması.

 

  • Buna karşılık, “ödül” olarak da işbirliği içinde, talep edilen eserleri iade eden müzelere, bu iyiniyetlerine karşılık “uzun süreli ödünç eser verme” politikası uygulanmakta idi.

  • Hepsinden önemlisi, bu planın tümünün, hiçbir ödün vermeksizin, çok hızlı sürdürülmesiydi. Örnek vermek gerekirse, Getty Müzesi ile sürdürülen görüşmeler 2006 yılında bir tür pazarlık haline dönüştüğünde, İtalyan yetkililer görüşmeleri tek taraflı olarak durdurdular. Hemen hemen 8 ay sonra, Getty Müzesi yeniden İtalya Kültür Bakanlığı’na başvurarak, tüm şartları kabul ettiğiri bildirdi.

 

İtalya, bu çabalarının karşılığını oldukça kısa bir zamanda ve çok az bir bedel ödeyerek aldı. ABD'de bulunan müzelerin tümü şartları kabul ederek eski eserlerin iadesi anlaşmalarını imzaladılar. Yaklaşık 200 eser ya iade edildi veya bu yılın sonuna kadar iade edilecek. En büyük sorunu çıkartan Getty Müzesi’de, aşağıdaki haberde okuyacağınız gibi, sonunda iade şartlarını kabul etti. İtalya Kültür Bakanlığı’nın Getty’e uzun süreli ödünç vermeyi kabul ettiği eski eserler ise çok manidar: İsviçre’deki baskında ele geçen kaçak kazılarla bulunmuş eski eserlerin 90 tanesi 5 yıllığına Getty Müzesi’ne ödünç verilecek. İşin en ilginç yanı, İtalya’nın bu başarıyı hemen hiçbir dava açmadan kazanması. Yukarıda maddeler halinde yazdığımız “ceza” tehditleri o denli etkili oldu ki davalara gerek kalmadı.

 

Öte yandan, bu tavrının en önemli yan etkilerinden birisi de, uluslararası eski eser tacirlerinin artık eskisi kadar rahat davranamaması. Herhangi bir müzayede firmasında veya aracıda ortaya çıkan bir antikaya, artık “Belki İtalya’dan gelmiştir, menşei belli mi?” sorgusu ile yaklaşılıyor.

Ey "sağır sultanlar", duyuyor musunuz? "Orada kimse var mı?"

 

Ali Yamaç



Nano-Yorum:

TAY Haber'in "Sayfabaşı Güzeli" yazarlarından Ali Bey'in saflığı hep beni derinen üzmüştür zaten...


Yahu Değerli Üstad, iyi güzel oturup araştırıp yazmışsınız da, allah rızası için hangi "bakanın ya da başbakanın bu işe tam destek" verebileceğini de bir zahmet söyleseydiniz ya!

Göbeğinden bağlı bir ekonomiyle "nihai alıcılara" nasıl yöneleceklerini de bi zahmet belirtseydiniz ya!

Böyle kişilikli bir kültür politikası yürütecek bir bakanlık mı var Türkiye'de? Yoksa ben mi körüm...

Olmadı Ali Beyciğim olmadı!

S.B. Sinirli


İTALYA VE GETTY MÜZESİ ANLAŞMA SAĞLADI






İtalyan yetkililer, geçen hafta Getty Müzesi ile imzalanan anlaşma sonucunda, daha önce İtalya’dan kaçırılan ve hala Getty Müzesi’nde bulunan 40 eserin iade edilmesine karşılık bu müzenin kuratörü Marion True aleyhine açtıkları davadan vazgeçtiklerini açıkladılar.

 

Öte yandan, devletin davadan çekilmesine karşılık, İtalya’dan kanunsuz kazılarla ve kaçak yollardan çıkartıldığını bile bile, müzesi adına bu eski eserleri satın alan True aleyhine açılan kamu davası devam edecek. Anlaşmanın İtalya’da, Kültür Bakanlığı binasındaki imza töreninden sonra basına bir demeç veren devlet avukatı Maurizio Fiorilli, bu anlaşmadan sonra True’nun durumunun eskisi kadar ciddi olmadığını, eserlerin iadesinin davada hafifletici neden olacağına inandığını belirtti.

 

Fiorilli, Amerikalı sanat eserleri tüccarı Robert Hecht aleyhine açılan davanın ise, herhangi bir değişikliğe uğramadan süreceğini, Hecht’in elde ettiği tüm kaçak eserleri uluslar arası piyasaya sürmesi ile art niyetinin sabit olduğunu vurguladı.

 

Getty Müzesi Müdürü Michael Brand ise, bir yıldır süren görüşmelerin sonunda imzalanan bu anlaşmanın, İtalya’nın ülkesinden yapılan eski eser kaçakçılığını ortadan kaldırmak için sürdürdüğü çok büyük kampanyanın bir parçası olan bu davaları sona erdireceğine inandığını belirtti.

 

İtalya, bu anlaşmanın dışında halihazırda iki Amerikan müzesi ile ellerinde bulunan Yunan, Roma ve Etrüsk eski eserlerinin iadesi ile ilgili anlaşmalar imzalamış durumda. Getty ile imzalanan anlaşmaya göre bu müzede bulunan ve üzerinde anlaşma yapılan tüm eserler yıl sonuna kadar İtalya’ya geri gönderilecek. Bir tek MÖ 5. yüzyılda yapılmış Afrodit heykeli teşhir için 2010 yılına dek Getty’de kalacak. Getty Müzesi, sadece bu heykele 1988 yılında 18 milyon dolar ödemişti.

 

Öte yandan, Brand, Getty Müzesi’nden iade edilecek eserlerle müzenin koleksiyonlarında ciddi bir boşluk olacağını, bu boşluğun da İtalya Kültür Bakanlığı’nın vermeyi taahhüt ettiği uzun dönem ödünç eserlerle telafi edileceğini belirtti.

AP, Haber: Ariel David, 26.09.2007

OSMANLILAR SOTHEBY'S'DE

 

Sotheby’s Müzayede Şirketi’nin her yıl iki defa düzenlediği İslam Dünyası Müzayedesi’nin 2007 yılının ikinci müzayedesinin kataloğu, “Arts of the Islamic World, including Fine Carpets and Textiles” ismi ile yayınlandı. 24 Ekim 2007 günü Londra’da yapılacak olan bu müzayedede 413 parça eser var. Müzayedenin ağırlığı Afganistan, İran ve Hindistan menşeli eserlerde. Osmanlı eserleri ise, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak, çoğunlukla 18. ve 19. yüzyıllara ait.

 

Sotheby’s’in Anadolu çıkışlı eski eserlere karşı temkinli duruşu hemen dikkat çekiyor. Yine de, müzayedede satışa sunulan 20'den fazla İznik çinisinin içinde yer alan, tümü 1575 tarihli, menşei ve eski sahipleri belirtilmemiş beş adet İznik karo ve mimari parçanın bir miktar rahatsız edici olduğunu söyleyebiliriz.

 

Katalogdan seçtiğimiz bazı ilginç parçalar şunlar:


No 29: 

3. Murat için hazırlanan Siyer-i Nebi’den minyatürlü bir sayfa. İstanbul’da, 1594 yılında hazırlanan altı ciltlik bu Siyer-i Nebi’de toplam 814 minyatür mevcuttu. Bugün 1., 2. ve 6. ciltler Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde, 3. cilt New York Halk Kütüphanesi Spencer Koleksiyonu’nda, 4. cilt ise Dublin’de, Chester Beatty Kütüphanesi’nde bulunuyor. 4. cilt ise kayıp. Bir Osmanlı prensesine verildiği iddia edilen bu cilte ait minyatürler tüm dünyaya dağılmış durumda. Satışa sunulan bu minyatür de 4. ciltten çıkma. Yine bu ciltten çıkmış minyatürler bugün British Museum’da, Berlin İslam Sanatı Müzesi’nde, Paris, Arap Dünyası Enstitüsü’nde ve Kopenhag’da David Koleksiyonu’nda yer almaktalar.

 

30,000 - 40,000 Pound

 

Önceki sahipleri: 3. Murad

                         1753'de Prenses Rukişah

                         1939'da Kahire, R.G. Gayer - Anderson





No. 267

Sultan 2. Mehmed’in yağlıboya portresi, Gentile Bellini kopyası. Erken 15. yüzyıl. Bellini'nin Fatih Sultan Mehmed’in, şu anda Londra, National Gallery’de bulunan 25 Kasım 1480 tablodan esinlenerek, hemen akabinde yapılmıştır. Bahsi geçen bu Bellini tablosu ise, babasının ölümünden hemen sonra oğlu Sultan 2. Beyazıd tarafından sayışa çıkartılmış ve Venedik’li tüccarlar tarafından alınarak önve İtalya’ya, ardından İngiltere’ye götürülmüştür.


200,000 - 300,000 Pound

Ölçü: 21 x 16 cm

 

Önceki sahipleri: Thomas Agnew & Sons Ltd., London, 1931;
                         Jackson-Higgs Koleksiyonu, New York;
                         Satış, New York, American Art Association, Aralık 1932;
                         Baron Waldemar von Zedtwitz Koleksiyonu, New York, 1962.



 


No. 268

Osmanlı gümüş ve altın yaldız tas, Türkiye, yaklaşık 1500.

 

70,000 - 100,000 Pound

Çap 12 cm

 

Lagonico Koleksiyonu’ndan



 


No. 271


Iznik tabak, yaklaşık 1530-40
 
150,000 - 200,000 Pound

Çap: 36.5cm





No. 272

Iznik tabak, yaklaşık 1575

20,000 - 25,000 Pound

Çap: 28.2cm





No. 284

Iznik duvar karosu, yaklaşık 1575


18,000 - 25,000 Pound

Ölçü: 27.5 x 27.5cm.




TAYHaber, Ali Yamaç, 05.10.2007

CHU DAU SERAMİKLERİNİN ESRARENGİZ KADINI

 



Vietnam’lı Bui Xuan Nhan ve yeğeni Vietnam’ın Gia Loc Bölgesi ile ilgili arşiv düzenlerlerken ilginç bir belge ile karşılaştılar: 1980 yılında Japon Konsolosluğu Kültürel Ataşesi, Vietnam Komunist Parti Sekreterliği'ne yazdığı bir mektupta ilginç sorular vardı. Mektupta açıklandığına göre, Topkapı Sarayı’nda bulunan bir mavi-beyaz vazonun üzerinde “Thai Hoa hükümdarlığının sekizinci yılı, Nam Sach Bölgesi, Bui Thi Hy yazdı” yazıyordu. Bu, 1450 yılı demekti. Ataşe, Nam Thanh Eyaleti'nin hangi kısmının 15. yüzyılda “Nam Sach” olarak anıldığını soruyor ve Bui Thi Hy’nin bu sanatı nasıl öğrendiğinin ve antik fırınların araştırılması için yardım istiyordu.

 

Bu mektuptan önce, Chu Dau seramikleri olarak bilinen bu gruba dair hemen hiçbir şey bilinmiyordu. Japon ataşenin başvurusunun ardından, 1983 yılında bölgede yapılan araştırma kazılarında seramik fırınları bulundu. Uzun süren araştırmalardan sonra artık arkeologlar bu bölgedeki seramik geleneğinin 15. yüzyılda başladığını ve yaklaşık 200 yıl kadar sürdüğünü biliyorlar.

 

Ateşenin sorduğu diğer sorunun cevaplanması ise çok daha zor oldu. Topkapı Sarayı’nda bulunan seramik vazoda imzası olan Bui Thi Hy isimli kadına ait hiçbir bilgi yoktu. Uzun araştırmalardan sonra Bui sülalesinin kayıtları bulundu. Kayıtlar başka kayıtları takip etti ve nerede ise 20 yıllık bir araştırmadan sonra kumaş üzerine yazılmış en eski soy listeleri bulundu. Bu kayıtlarda 1420 yılında doğan Bui Thi Hy ile ilgili bilgiler vardı. Yıllıklara göre edebiyat ve yazı konularında üstün becerileri olan Bui Thi Hy nin çizime de doğuştan yeteneği vardı. Dang Si isminde zengin bir seramikçi ile evlenmiş ve ardından seramikçi olarak çok ünlenmişti. Hiç çocuğu olmayan Bui Thi Hy çok başarılı ve zengin bir insan olarak 79 yaşında, 1499 yılında ölmüştü.

 

Topkapi Sarayı’nda bulunan vazo 1450 tarihli ve bu bölgeye ait dünyadaki en eski örnek olma özelliğine sahip. Form tamamen Vietnam özelliği olsa da üzerindeki motiflerde Yuan-Çin etkisi görülmekte. Bu türün dünyadaki ikinci en eski örneğine ancak 100 yıl kadar sonra rastlanıyor.

vietnamnews.vnagency.com.vn, Haber: Nguyen My Ha ve Ta Quynh Hoa, 30.09.2007




Nano Yorum:

Topkapı Sarayı, 9 Ekim 1924 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır. Bugüne kadar görev yapan tüm çalışanların ve müdürlerin çalışmalarını ve zor şartlarda gösterdikleri çabayı takdirle karşılıyoruz. Ancak bu örnek, envanter çalışmalarının önemini bir kez daha gösteriyor. Daha önce de defalarca yazdığımız gibi, mutlaka ve ivedilikle müze envanter sistemlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir.

SUADA HİKAYESİ





Geçtiğimiz hafta Çarşamba günü İstanbul Boğazı’nın tek adasında bulunan tesislerde yangın çıktı. Yangın deniz itfaiyesi tarafından uzun süren çalışmalar sonrasında söndürüldü. Neyse ki, can kaybı yaşanmadı.





Ancak bu haberin bizi ilgilendiren kısmı, bugünlerde adı “Suada” olan adanın ilk sahibinin hassa mimarı Sarkis Balyan olmasıydı. Kuruçeşme sahilinden 160 m açıkta olan adanın daha önce ne amaçlarla kullanıldığı bilinmiyor. Bilinen, Sultan Abdülaziz'in bu adayı (1860'larda) Dolmabahçe Sarayı ile Ortaköy Camii'ni de inşa eden Balyan kardeşlerden saray mimarı Sarkis Balyan'a (1831-1899) hediye ettiği. Sarkis Balyan adanın çevresini duvarla çevirdi ve tam ortasında iki katlı bir köşk inşa etti. Ölümünden sonra köşk yandı, mirasçıları da "Balyan Adası"nı Şirket-i Hayriye'ye kiraladı. Burası Boğaz vapurları için kömür deposu haline getirildi ve "Kömür Adası" olarak anılmaya başladı.

Şirket-i Hayriye'den sonra Şehir Hatları İşletmesi tarafından da kömür deposu olarak kullanıldı. 1958'de Galatasaray Spor Kulübü adanın mülkiyetini Sarkis Balyan'ın mirasçılarından satın aldı. Aslında 3 bin 831 metrekare olan bu kayalık, Galatasaray Kulübü’nün adanın güneyindeki denizi 2 bin 17, kuzeyindeki denizi ise 1052 metrekarelik bir duvarla çevirmesiyle 6 bin 900 metrekareye çıktı. Duvarın içinin bir bölümü yüzme havuzu haline getirildi. Bir bölümü dolduruldu. 1978'de bu dolgu bölümlerin yıkım kararı çıktı ise de sonra karar uygulanmadı. Çok bilinen tanımıyla "Galatasaray Adası", şimdilerde üç parselden oluşuyor.






Doğal ve tarihi SİT alanı olan Boğaziçi Öngörünüm Bölgesi’nde bulunan ada, Başbakan Erdoğan ve 7 bakandan oluşan Boğaziçi İmar Yüksek Koordinasyon Kurulu’nca 15 Ekim 2004 tarihli karar ile çok katlı imara açıldı. SİT alanı olduğu için Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve 3 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan sırasıyla onay alınarak hazırlanması gereken planlar, tersi bir uygulamayla direkt Başbakan’a bağlı Boğaziçi İmar Yüksek Koordinasyon Kurulu’na sunuldu.

 

Uzmanlar, “Prosedüre uygun olmayan süreç izlenmiş” derken, Galatasaray Adası’na yapılacak binanın planını henüz tamamlanmadığı belirtildi. 1945’te kullanım hakkı Galatasaray Spor Kulubü’ne geçen adayla ilgili projeyi ise Unit AŞ hazırladı. Karar ile onanan Boğaziçi Sahil Şeridi ve Öngörüm Bölgeleri Nazım ve Uygulama İmar Planları’nın Galatasaray Adası ile ilgili bölümünde yapılan plan tadilatı, Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Boğaziçi İmar Müdürlüğü tarafından 3 Şubat 2005’te askıya çıkarıldı.

Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Eyüp Muhçu o dönemde yaptığı açıklamada, planın gerçekleşmesi durumunda, Kuruçeşme’den Anadolu Yakası’ndaki Kuleli Askeri Lisesi’ni görmenin mümkün olmayacağını söyledi. Muhçu, Büyükşehir Belediyesi ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na gönderdiği yazı ile kararın ilgili yerel yönetimlere danışılmadan alındığı ve SİT alanında çok katlı yapılaşmaya yol açtığı iddialarıya kararın iptalini istedi.






Muhçu, karar metninde Galatasaray Kulübü’ne ait 3 adet parselden bahsedildiğini ancak kulübün aslında tek parsele sahip olduğunu ileri sürerek plan tadilatı ile ilgili şu iddialarda bulundu: “Boğaziçi İmar Müdürlüğü kendilerine ulaşan kararı askıya çıkardı ancak bunun suç olduğunu bildikleri için Kurul’a konuyu yasa uyarınca yeniden görüşmeleri için yazı yazdı. Düşünebiliyor musunuz, bir Başbakan ve 7 bakan oturuyorlar, ‘ilgililerin yaptığı planı’ onaylıyor. Ayrıca Galatasaray Kulübü’ne ait 1 parsel var ancak, kulüp adanın tümünü kullanıyor. Kurul kararında da kulübün 3 parsele sahip olduğu belirtiliyor. Halbuki diğer parseller Hazine’ye ait. Maliye Bakanlığı görüşü de alınmadan, kulüp mülkiyetindeymiş gibi işlem gösteriyorlar. Boğaziçi gibi öngörünüm ve sahil şeritlerinde konut yapılaşmasına bile izin verilmeyen bir doğal ve tarihi SİT alanında, yapılaşmayı denizin içine kadar uzatan böylesi bir plan tadilatı son derece sakıncalı bulunmaktadır.”

 

Kıran Mimarlık’a hazırlatılan projede, toplantı salonu, sergi, konser, gösteri, spor, eğlence ve restoranlar bulunuyor. Adanın üzerine çelik konstrüksiyonla bağlanacak gemi şeklindeki proje, 5 bin metrekare kapalı alan, 85 metre uzunluk ve 3.5 kat, 9.5 metre yükseklikte bulunuyor. Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları ile birçok köşk ve kasrın yapımına imza atan "hassa mimarı" Sarkis Balyan’ın, yıllar önce yazlık evinin bulunduğu Galatasaray Adası’na gidip geldiği çatanası (bir tür buharlı tekne) mimar Hakan Kıran’a ilham kaynağı olmuş. Kıran’ın birinci seçilen projesi, çelik direkli, sağa sola dönebilen ve adayı kaplayan bir gemi görünümünde.

 




Bakalım yangının sonucu ve projenin akıbeti ne olacak? Ama bana kalırsa, "Suada" olmadan önce "Buzada" olarak anılan ada, dili olsaydı muhtemelen "Gölge etmeyin başka ihsan istemem" derdi.

TAYHaber, Yazı: Ayşe Didem Bayvas, Kaynak-Foto: S.Demirkol, Milliyet, besiktasliyim.net, Tercüman, ultraslan.org, 06.10.2007

MÜZİK MÜZESİ HAYALİ GELECEK YILA KALDI





Türkiye'nin Müzik Müzesi hayali bu yıl da gerçekleşemiyor. Geçtiğimiz haziran ayında Üsküdar'daki eski Tekel Deposu'nda açılması planlanan müze, yapılan yer değişikliği nedeniyle ziyaretçilerine kapılarını 2008 yılında açabilecek.

 

Fotoğraf Altı: Geçtiğimiz haziran ayında Üsküdar'daki eski Tekel Deposu'nda açılması planlanan Türkiye'nin ilk ve tek Müzik Müzesi, ziyaretçilerini gelecek yıldan itibaren Gülhane'deki İslam Teknolojileri Müzesi içinde ağırlayacak.

 

Ağustos 2006'da Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bünyesinde kağıt üzerinde kurulan Müzik Müzesi, birkaç ay önce Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne devredilmişti. Ardından müzenin Gülhane'de kurulmasına karar verildi ve Topkapı Sarayı Sur-ı Sultani içinde yer alan İslam Teknolojileri Müzesi'nde 300 metrekarelik bir bölüm ayrıldı. Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün, daha çok ziyaretçi çekmek için müzeyi Sultanahmet'teki müzeler bölgesine almaya karar verdiklerini belirtiyor. Müzeye konulacak enstrümanları toplama işlemi ise halen devam ediyor. Müzik Müzesi çalışmalarını yürüten etnomüzikolog Oğuz Elbaş, müzenin yer değişikliği konusunun kendi bilgisi dahilinde olmadığını söylüyor. Topkapı Sarayı, Mevlevihaneler ve yurdun çeşitli müzelerinden çalgı aleti toplama işleminin devam ettiğini belirten Elbaş, özel koleksiyonlardan da çalgı alacaklarını ifade ediyor. Müzenin İslam Teknolojileri Müzesi bünyesinde açılmasını da değerlendiren Elbaş, "Ben olaya olumlu bakılmasını istiyorum. Bu bir başlangıç. Elimizde ne var ne yok, insanlara ne anlatıyor, insanlar bundan nasıl faydalanıyor bir görelim. Önce bir başlayalım." diyor.

 

Müzik Müzesi'nin hikayesi eskilere dayanıyor. Açılması yıllardır dillendirilen müzeyle ilgili en somut adımlar ise geçtiğimiz yıl atıldı. Kültür Bakanlığı ve Bilkent Üniversitesi işbirliği ile 29-31 Mayıs 2006 tarihleri arasında düzenlenen "Uluslararası Tarihsel Süreç İçinde Türkiye'de Müzik Kültürü ve Müzik Müzesi Kongresi"nde bu konu enine boyuna tartışıldı ve böyle bir müzenin açılmasına karar verildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bünyesinde Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan Türkiye'nin ilk ulusal müzik müzesi için Üsküdar'daki eski Tekel Deposu tahsis edildi. Bina yeniden düzenlenip 2007 yılı başında hizmete girecekti. Fakat bunlar gerçekleşmedi.

 

Gülhane'de açılacak Müzik Müzesi'nin yaşayan bir müze olması hedefleniyor. Türk müzik sanatı ve kültürü üzerine araştırma ve inceleme yapan yerli ve yabancı müzikolog, etnomüzikolog ve akademisyenlere bu alanda bilgi, belge ve dokümanlara ulaşma imkanı sağlayacak olan müzede, çalgılar, notalar, arşiv kayıtları ile müzikle ilgili tüm etnografik materyaller yer alacak. Bakanlığa ait çeşitli müzelerdeki materyallerin yanı sıra yurtiçindeki ve dışındaki özel çalgı koleksiyonları, plaklar ve dokümanlar da satın alma ya da hibe yoluyla müze envanterine kazandırılacak. Teşhir edilen her tür tarihi enstrümanın onarımlarının yapılacağı ve ses kayıtlarının satışa sunulacağı müzede alanında uzmanlaşmış 15 sanatçıdan oluşan özel bir araştırma ve uygulama topluluğu da görev yapacak.

 

Müzik Müzesi için belirlenen ilk mekan olan Üsküdar'daki eski Tekel binasının durumunun ne olacağı da şu an için belli değil. Genel Müdür Orhan Düzgün, bakanlığa devredilen binanın hangi amaçla kullanılacağı konusunda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile önümüzdeki günlerde detaylı bir toplantı yapacaklarını söylüyor. Bina, Kültür Bakanlığı'na devredileli yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen halen resmi devri Tekel'den alınmış değil. Devir işleminin gerçekleşmemesinin nedeni ise bakanlığın binayı koruyacak yeterli güvenlik kadrosunun bulunmaması. Binanın güvenliği halen Tekel görevlileri tarafından sağlanıyor.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 06.10.2007

OSMANLIYA AİT BELGELER 3 KITADA TAPU ANLAŞMAZLIKLARINI ÇÖZECEK

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Arşiv Yönetim Sistemi (VAYS) projesiyle Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait yaklaşık 12 milyon belgeyi dijital ortama aktarıyor. Bu yılın sonuna kadar tamamlanması planlanan VAYS projesi ile Osmanlı vakıf belgeleri, 3 kıtada tapu anlaşmazlıklarının hakemi haline gelecek.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, VAYS projesinde, tarihi belgelerin en üstün teknolojiler aracılığıyla koruma altına alınması ve araştırmacıların hizmetine sunulması amacıyla 2005 yılında uygulama çalışmalarına başladı. VAYS projesi ile vakıfların amaçlarına göre yaşatılmaları ve mal varlıklarının korunabilmesi için gerekli arşiv yönetim sisteminin kurulabilmesi, vakıflarla ilgili her türlü bilginin derlenerek bilgisayar ortamına alınması, Selçuklu, beylikler ve Osmanlı dönemi kültür ve medeniyetine ait bilgi ve belgelerin internet ortamına açılarak Türk ve dünya kamuoyu ile paylaşılması hedefleniyor. Proje kapsamında, vakıfların elindeki vakfiye, zeyl vakfiye, ilan, hüccet, berat, ferman, emir, hüküm, ahkam kayıtları, hudutname, kayd-ı hakani, ilmühaber, her türden temessük (senet) kayıtları, mahkeme, şura, encümen, meclis, komisyon kararları, tafsil, hurufat, atik şahsiyet (hazine esas kaydı) ve yeni şahsiyet kaydı türünden Arapça olanların Türkçeye çevirisi ile Osmanlıca olanların transkripsiyonları yapılarak bilgisayara aktarılıyor. VAYS projesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Dairesi Başkanlığı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, İstanbul Bölge Müdürlüğü Arşivi ve İstanbul Müftülüğü bünyesinde bulunan kayıtları ile mikrofilm çekimi ile dijital ortama aktarılıyor. Çalışma kapsamında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan 4 bin 190, İstanbul Müftülüğü'ndeki 10 bin, Milli Kütüphane bünyesinde iken Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne devredilen 8 bin 609 defter ile birlikte Türk Tarih Kurumu, Süleymaniye Kütüphanesi, Topkapı Sarayı Müzesi ve Türk İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan vakıflarla ilgili belge ve defterlerin dijital ortama aktarılması işlemleri tamamlandı. Osmanlı Arşivi Dairesi Başkanlığı'nda bulunan 8 milyon 470 bin 726 defterden 2 milyon 100 bininin dijital kopyaları alındı. Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'ndaki 6 milyon 370 bin 726 defterin dijitalleştirme çalışmaları sürüyor.

 

1460 yılından beri el atılmayan Osmanlı tapu arşivleri, bilgisayar ortamına aktarılıyor. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü, padişah fermanlarıyla sadece kişi isimlerinin yer aldığı Osmanlı tapularını Türkçeye çeviriyor ve tapuları tarayıp mikrofilmlerini çekiyor. Osmanlı tapu kayıtları sadece Türkiye'nin toprakları ile sınırlı değil. Osmanlı Devleti'nin hüküm sürdüğü topraklarda şu an 28 devlet var. İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürü Adnan Cevher, Osmanlı tapu arşivlerinde Kıbrıs'tan Filistin'e, Mısır'dan Bosna'ya kadar birçok ülkenin kayıtlarının bulunduğunu anlattı. Tapuların bilgisayara aktarılması çalışmalarında, diğer ülkelerdeki gayrimenkullerin tapu kayıtlarının da ele alındığını ifade eden Cevher, "Osmanlı'nın hüküm sürdüğü topraklarda kurulan devletler, kendi ülkelerindeki anlaşmazlıklarda bile Osmanlı tapularını kaynak kabul ediyor. Tapular bilgisayar ortamına aktarılınca, Osmanlı tapuları, 3 kıtada tapu anlaşmazlıklarının hakemi haline gelecek." diye konuştu.

 

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, "Proje sonunda yıllar boyu karanlık kapılar ardında kalmış birbirinden değerli milyonlarca belge gün ışığına çıkmış ve bu belgelerin içerdiği bilgiler tüm insanlığın istifadesine sunulmuş olacak." dedi.

Zaman, Haber: Yasin Kılıç, 06.10.2007

EFSUNLU TABLONUN ŞİFRESİ

Tarih boyunca pek çok badire atlattı. Kumarhane oldu, yandı, kaderine terk edildi... Ama hala sapasağlam ayakta! Bu gibi sebeplerden dolayı da uzun yıllardan beri eski Yeniköylüler tarafından 'Efsunlu Yalı' olarak adlandırılıyor.





Sait Halim Paşa Yalısı'na ismin verilmesindeki sebeplerden biri de yalıdaki Çölde Av isimli yağlı boya tablo. Eni 5.65, boyu 7.76 metre olan bu tablo, Türkiye'deki en büyük tablolardan biri. O da şans eseri yangından hiç zarar görmeden kurtulmuş. Mısır çöllerindeki bir av sahnesinin resmedildiği eser, Felix Auguste Clement'e ait. Aynı zamanda yalının iç mimarı olan Clement, Sait Halim Paşa'nın hem çok yakın dostu hem de av arkadaşıymış. Zaten resimde ortada duran kişi de Paşa'nın ta kendisi. Yerde yatan sarı saçlı ve bıyıklı kişiye dikkat ederseniz, o da Clement. Sanatçı tabloyu 1865 yılında Mısır'da yapmış. O büyüklükte bir resmin, Mısır'dan buraya nasıl getirilip, yalıya sokulduğu hala tartışma konusu. Clement ile Sait Halim Paşa'nın tanışıklığına gelirsek... Sait Halim Paşa, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu oluyor. Clement de Kavalalı'nın Mısır'daki evinin mimarı. Sait Halim Paşa yalısıyla ilgilenmek için Mısır'dan İstanbul'a gelmiş. Gelirken de bu resmi getirmiş. Ayrıca yalının tavan işlemelerinden merdiven basamaklarına kadar her ayrıntıyı kendisi yapmış. Tablonun en büyük özelliklerinden biri kullanılan perspektif teknikleri. Eserin bulunduğu odanın hangi köşesinden bakarsanız bakın, resimdeki atlardan biri gözlerini sizden ayırmıyor. İster istemez hep o atla göz göze geliyorsunuz. Bir diğer atın ön bacağı da aynı şekilde sizi takip ediyormuş gibi duruyor. Her ne kadar bu çok sık uygulanan bir resim tekniği olsa da, belki de mahalleli yalıya "Efsunlu," demekte çok da haksız değil.

 

1995 yılında meydana gelen yangın nedeniyle Çölde Av tablosuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunamıyor. Yalının konsept danışmanı ve marka yöneticisi Yelda İpekli, bu yangın sırasında temel kaynakların yandığını anlatıyor: "Yalıyla ilgili pek çok bilgi, yalıyla birlikte yanmış. Sonradan yapılan araştırmalar da çok sınırlı." Tablonun tarihi değerinin yanı sıra sanatsal değeri de dikkat çekici. Oryantalist bir anlatıma sahip olan eser, çok figürlü bir kompozisyona sahip. Sizi takip eden atların yanı sıra farklı perspektif oyunları da yapılmış. Bunun için tablonun karşısına geçip biraz zaman geçirmeniz gerekiyor. Resmin her köşesinden farklı bir şifre çıkacağına emin olabilirsiniz...

 

Sait Halim Paşa Yalısı'nın 2004'te Göçtur Turizm A.Ş.'ye kiralanmasından sonra, yalıdaki paha biçilemeyen eserler Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Yıldız Sarayı Müzesi depolarına taşındı. 367 eser tek tek götürüldü. Ancak Çölde Av, çok büyüktü ve neredeyse duvarla bütünleşmişti. Onu çıkarmak, hem yalının duvarına hem de resme zarar verecekti. Bu nedenle resim yerinden oynatılamadı. Böylece tablo, ait olduğu yerde gizemini korumaya devam ediyor...

 

Yalıdaki en önemli orijinal eser olan Çölde Av, yalının en önemli mekanlarından biri olan Selamlık bölümündeki Tören Salonu'nda yer alıyor. Kahire mimarisinin özelliklerini taşıyan bu salon, şu an boş dursa da kimi zaman özel yemekler ve toplantılar için kullanılabiliyor.

 

Rıhtımındaki iki arslan heykelinden dolayı 'Arslanlı Yalı' olarak da anılan Sait Halim Paşa Yalısı, neo-klasik tarzda inşa edildi. Sakin dış görünüşüne karşın, dekorasyonunda ağır arabesk unsurlar kullanıldığından, küçük bir Arap sarayını da andırıyor. Sait Halim Paşa Yalısı'nın bilinen ilk sahipleri Düzoğulları Ailesi. Yalının 1863'te Aristarhis Ailesi'nin eline geçtiği tahmin ediliyor. Bilindiği kadarıyla, Aristarhis Ailesi yalıyı tamamen yıktırıp, yeniden inşa ettirmişti. Yalı, Aristarnis Ailesi'nden sonra 1876 yılında Prens Abdülhalim Paşa tarafından satın alındığında harap haldeydi ve Çanakkaleli mimar Petraki Adamandidis'e yaptırıldı. Böylece yalı bugünkü halini aldı. Abdülhalim Paşa'nın ölümünden sonra yalı, paşanın dokuz çocuğuna kaldı. Sait Halim Paşa ise kardeşlerinin hisselerini satın alarak 1894'te yalıya sahip oldu. Yalı, en güzel zamanlarını Sait Halim Paşa zamanında yaşadı. Sonra da bilinen talihsizlikler başına geldi. Yalının 1998'de başlayan yenileme çalışmalarında ise yalının yangından önceki değil, 1890'lardaki görünümü temel alındı.

Sabah, 06.10.2007

HIZLI TREN TARİHE ÇARPTI

 

Eskişehir'in İnönü İlçesi'nde devam eden hızlı tren hattı çalışmaları sırasında MÖ 6. yüzyıla ait iki tümülüse rastlandı. Hızlı tren inşaat çalışmalarının kısa süreli olarak durdurulduğu 200 metrekarelik alanda Arkeoloji Müzesi görevlileriyle AÜ Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyeleri birlikte kazı yapıyor.


AÜ Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Oğuz Alp, "Mezarların erken klasik döneme ait olduğu tahmin ediyoruz. İki mezar binasının birinin üzerinde hızlı tren hattı geçiyor. Toplam 200 metrekarelik bir alanda kazı yapacağız" dedi. Eskişehir Arkeoloji Müzesi Müdürü Dursun Çağlar çalışmaların yaklaşık bir ay süreceğini, kazının hızlı tren çalışmalarını aksatmayacağını söyledi.

Radikal, 06.10.2007

"AKP TARİHE SAHİP ÇIKMIYOR"

 

İstanbul'da Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı başta olmak üzere kente ruh katan çok sayıda ünlü anıt yok olmanın eşiğinde. AKP'nin, kentteki birçok yapıyı onarmasına karşın 79 yıllık Cumhuriyet Anıtı'na gerekli ilgiyi göstermemesini eleştiren uzmanlar, bu anıtların acilen restore edilmesini istiyor.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Öğretim Üyesi, Resim ve Heykel Müzesi Müdürü Prof. Dr. Ferit Özşen, Cumhuriyet Anıtı'nın durumunun belirlenmesi amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş tarafından 2005 yılında görevlendirildiğini belirterek "Geçen yıl bir rapor hazırlayıp sundum. Bu raporda da belirttiğim gibi anıt çok kötü durumda, yer yer erimeler var. Acilen rölevesi alınmalı. Sonra da restorasyonu yapılmalı" dedi. Raporun ardından İBB'den kendisine herhangi bir geri dönüş olmadığını anlatan Özşen, sadece Cumhuriyet Anıtı'nın değil İstanbul'daki çok sayıda anıtın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.

Özşen, anıtlarının çoğunun bakımsızlıktan harap halde olduğuna işaret ederek " Bazı yetkililer, bu anıtları temizlemek için boya kullanma yoluna gidiyor. İyi niyetle yapılsa da anıtları boyamak yanlış, boya eseri yıpratıyor. Bunun yerine su ve sabun ile düzenli temizlikleri yapılmalı, bunun için özel bir ekip oluşturulmalı" diye konuştu. Ferit Özşen, heykellerin üzerine yazı yazan gençlere de "Lütfen bu anıt ve heykellere eserlere zarar verecek yazı ve resimlerden kaçının. Sanatınızı boş duvarlarda sergileyin" çağrısında bulundu.

İstanbul İl Genel Meclisi'nin CHP'li üyesi Hasan Toksöz de konuyla ilgili olarak 2 yıl önce il genel meclisine bir önerge verdiklerini anımsatarak " Cumhuriyet Anıtı'nın bakımsız halde olduğunu, kaidelerinde dökülmeler meydana geldiğini, bu nedenle acilen restorasyonunun yapılması gerektiğini belirtmiştik.

Bu önerge, İstanbul Valiliği tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne iletilmiş, belediyeden gelen yanıtta da 'Söz konusu yere gidilerek yapılan inceleme sonucunda anıtın genel durumunun iyi olduğu, restorasyona gerek olmadığı' ifade edilmişti" açıklamasını yaptı. Oysa anıtın gerçekten de restorasyona ihtiyaç duyduğunun altını çizen Toksöz, AKP yönetiminin bu konuyla ilgilenmemesini eleştirdi. Toksöz, şöyle devam etti:

"Atatürk ve arkadaşlarının heykelini bile hazmedemiyorlar. İstanbul'da birçok eseri onarırken Cumhuriyet Anıtı'na aynı ilgiyi göstermemek art niyet göstergesidir. Anıta dokunmayalım, ne olursa olsun mantığındalar. Hatta bence bu durum Atatürk'e olan düşmanlıklarının bir yansıması."
Cumhuriyet Anıtı bir simge

Taksim Meydanı'nın simge yapısı Cumhuriyet Anıtı, Cumhuriyetin ilanının ardından, Milli Mücadele'nin önemini vurgulamak amacıyla 1928'de İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya yaptırıldı.

Yapımı 2.5 yıl süren, 11 metre yüksekliğindeki anıtta malzeme olarak taş ve bronz kullanıldı. Dairesel bir meydanın ortasına dikilen anıtın iki yüzünde bronz figürler yer alıyor. Anıtın bir yüzü Cumhuriyet Türkiye'sini, diğer yüzü ise Kurtuluş Savaşı'nı simgeliyor.

Cumhuriyet, 05.10.2007

"OSMANLI MİMARİSİNİN KORUNMA, RESTORASYON VE YENİDEN KULLANIMI" SEMPOZYUMU

 

Hollanda Araştırma Enstitüsü ve Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü, Anadolu Medeniyetleri ve Kültürel Miras Yönetimi Yüksek Lisans Programı tarafından düzenlenen "Osmanlı Mimarisinin Korunma, Restorasyon ve Yeniden Kullanımı. Türkiye, Doğu Akdeniz ve Balkanlar'dan Uygulama ve Problemler" Sempozyumu 9 Ekim 2007 tarihinde, 10:00 - 17:30 arasında Hollanda Araştırma Enstitüsü'nde gerçekleştirilecek.

TAYHaber, 05.10.2007

KAZILARDA BULUNAN TABLET, SİVAS TARİHİNİ 300 YIL GERİYE GÖTÜRDÜ

 

Sivas'ta Hitit dönemine ait olduğu belirlenen alanda yapılan kazı çalışmalarında bulunan yazılı tablet, ilin yerleşik hayatını 300 sene geriye götürdü. Çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapan Sivas'ın bilinen yazılı tarihi ise MÖ 1500'lü yıllara dayanıyordu.

Sivas'ın Yıldızeli ilçesine bağlı Kayalıpınar Köyü yakınlarında 2005 yılında başlanan kazı çalışmalarına, sonbaharın gelmesiyle birlikte ara verildi. Kazı Sorumlusu Andres Müller tarafından yürütülen çalışmalarda Hititler dönemine ait çok önemli bulgulara rastlandı. Büyük bir külliyeye ait 2 yapının içinde yapılan çalışmaların ilk senesinde bir tanrı kaya kabartması bulunmuştu. Kazıda şimdiye kadar keşfedilen en eski buluntu ise MÖ 4 bine tarihlenen bir damga mühür oldu. Bu sene yapılan kazılarda ise çanak, çömlek ve tunçtan yapılmış ok uçlarına rastlandı.

haberler.com, 05.10.2007



MOTOSİKLETTE 'ÜÇ HAVARİ' HEYKELİ YAKALANDI

 

Uşak'ta bir kişi, tarihi eser kaçakçılığından yakalanarak gözaltına alındı.

Uşak'ın Banaz İlçesi'ne bağlı Kızılhisar Köyü'nden İ.Y.'nin (36) kullandığı 64 KN 831 plakalı motosikletin sepetinde yapılan kontrolde bir adet "üç havari" heykeli ele geçirildi. İfadesi alınan zanlı İ.Y., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

haberler.com, 05.10.2007

MENEKŞE SOKAK KURTARILIYOR

 

 

Ordu'da yüzyıl başından kalma Ermeni, Rum ve Osmanlı mimarisinin hakim olduğu evlerin bulunduğu Taşbaşı Mahallesi'ndeki Menekşe Sokak, Ordu Belediyesi'nin yapacağı çalışmalar sonunda tarihin yaşandığı sokağa dönüştürülecek. 

Osmanlı evleri, Rum kilisesi ve ermeni mimarisinin hakim olduğu evlerin bulunduğu sokağın günümüze tarihi özellikleriyle kazandırılması amacıyla Ordu Belediyesi'nin başlattığı kamulaştırma çalışması sonuçlandı. Belediye, tarihi evleri yeniden ortaya çıkarmak amacıyla sokağı tamamen kamulaştırırken, Tarihi Kentler Birliği ve Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı'nın (ÇEKÜL) desteğiyle proje çalışmalarını da hızla sürdürüyor. 

Konuyla ilgili bilgi veren Belediye Başkanı Seyit Torun, Menekşe Sokak’ta bulunan tarihi evlerin yeniden restore edileceğini, yıkılanların yerine ise yeniden aslına uygun şekilde yapılacağını belirtti. Tüm çalışmalar bittiğinde sokağın yüz yıl başında kalma tarihi bir sokak haline dönüşeceğini belirten Başkan Torun, "Proje çalışmalarını yılbaşına kadar bitirmeyi hedefliyoruz. Bu çalışmayı Kültür ve Turizm Bakanlığı ile eşgüdüm halinde sürdürüyoruz. Menekşe Sokak'ta yapılacak çalışma Ordu'daki tarihi dokunun korunması ve yaşatılmasında önemli bir başlangıç olacak. Bu projenin tam olarak amacına ulaşabilmesi için bütün dokunun restore edilmesi gerekiyor. Eğer Ordu'nun bir turizm kenti olmasını istiyorsak iş adamlarına ve buradaki mülkiyet sahiplerine önemli katkısı gerekiyor. Bunun için işadamlarından ve odalardan destek bekliyoruz" dedi.

Ordu Kent Haber, 05.10.2007

SU ARARKEN MEZAR BULDULAR

 

Hatay Arkeoloji Müzesi Müdürü Faruk Kılınç, Erzin İlçesi'nde Aslantaş Barajı'ndan İskenderun'a su getirmek için çalışma yapan DSİ ekiplerinin tarihi özellikleri bulunan ''oda mezar'' bulduğunu belirtti.

 

''Oda mezar''ın iş makinelerinin darbesi sonucu hasar gördüğünü ifade eden Kılınç, Arkeolog Demet Kara ile 3 görevlinin inceleme yaptığını söyledi. Yeşiltepe Köyü yakınlarında bulunan ''oda mezar''ın ilk etapta Geç Roma dönemine ait olduğunun saptandığını kaydeden Kılınç, ''Çalışma sırasında iş makinelerinin darbesi dolayısıyla mezarın bazı bölümleri hasar görmüş. Mezarlık içinde seramik ve camdan yapılmış gözyaşı şişeleri, insan kemikleri bulundu. Bakanlığa durumu bildirdik. Alacağımız izin ve ödenekle oda mezar ve çevresinde kazı başlatacağız'' dedi. Kılınç, bulunan oda mezarın etrafının güvenlik amacıyla çevrildiğini, DSİ'nin çalışmalarına ara verdiğini bildirdi.

Hatay Gazetesi, 05.10.2007



TARİHİ KENTLER BİRLİĞİ 2008 TOPLANTISINI OSMANGAZİ'DE YAPACAK

 

2008'in Mart ayında yapılması planlanan Tarihi Kentler Birliği toplantısı, TKB'nin Şanlıurfa Buluşması'na katılan Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe'nin burada yaptığı davet üzerine gerçekleşecek. Belediye Başkanı Recep Altepe, toplantıyla ilgili son ayrıntıların; Birliğin İstanbul'daki merkezi olan Şerifler Yalısı'nda Prof.Dr. Metin Sözen başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda netleştirildiğini bildirdi. Mart 2008'de yapılması planlanan toplantıda, Osmangazi Belediyesi'nin tarihi mirası koruma çalışmaları ve bağlamdaki örgütlenme, işlevlendirme, röleve ve restorasyon projesi hazırlama, kent belleği oluşturma, somut olmayan kültürlerin desteklenmesi, kent kültürünün oluşturulması/ortaya çıkarılması gibi çalışmaları ayrıntılı olarak ele alınacak. TKB'nin Osmangazi Buluşmasında tarihi mirası koruma çalışmaları sadece teorik olarak işlenmeyecek. Konuklar aynı zamanda Osmangazi Belediyesi'nin restore ettirdiği kültürel varlıkları da yerinde görecek. 3 gün sürmesi planlanan toplantının son iki günü yerinde inceleme ile geçecek. Konuklar iki gün boyunca, restorasyonu tamamlanan veya devam etmekte olan; Bursa Surları, Sur Kapıları (Saltanat Kapı, Fetih Kapı, Yer Kapı, Zindan Kapı), Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi, Haraççıoğlu Medresesi, Gökdere Medresesi, Seyyid Usul Tekkesi, Geyve Han, Galle Han, Tuz Han, Tuz Pazarı, Uzun Çarşı, Okçular Çarşısı, Ertaş Çarşısı, tarihi Merinos Tren İstasyonu, Abdal Camii ve Türbesi'nde yerinde inceleme yapılacak. Tarihi Kentler Birliği katılımcıları, Osmangazi Belediyesi'nin sokak dokusu düzenlemesi yaptığı; Üftade Sokağı, Osmangazi Çıkmazı ve Kayhan Caddesi gibi bölgelerde de inceleme yapacak.

haberler.com, 05.10.2007

DEVLET TESCİLLİ BİNALARA PARA VERİYOR, KİMSENİN HABERİ YOK

 

Yıpranmış ve onarım bekleyen özel mülkiyetli tescilli yapıların korunması için Kültür ve Turizm Bakanlığı 250 bin YTL'ye kadar nakit yardımında bulunuyor. Ancak ne yönetmelikten ne de Bakanlığın uygulamasından kimsenin haberdar olmadığı ortaya çıktı. Antalya'da bugüne kadar mülkünün tamir ve onarımını yaptırmak için 4 kişi başvuruda bulundu.

 

Yönetmeliğin tarihin yeniden ayağa kaldırılabilmesi için şans olduğunu savunan Kültür ve Turizm İl Müdürü İbrahim Acar, tescilli binası olanları bu imkandan faydalanmaya çağırdı. Bakanlıklarının proje için 50 bin YTL, proje uygulaması için de 200 bin YTL olmak üzere 250 bin YTL'ye kadar nakdi yardımda bulunduğunu belirten Acar "Kaleiçi, Antalya tarihinin izlerini taşıyan bir yerleşim. Burayı ayağa kaldırmak lazım. Kaleiçi'nin ayağa kaldırılması turist için de turizmci için de güzel olur. Kültür turizmi mesafe alır." dedi. 

 

Antalya kent merkezindeki en önemli tarihi ve kültürel miras olarak gösterilen Kaleiçi'ndeki bazı binaların sahibi bulunmuyor. Bazısı ise sahibi tarafından terk edilmiş durumda. Bazı binalarda ise halen oturanlar bulunuyor. İçinde 700'e yakın tarihi bina ile 40 anıtsal yapı barındıran Kaleiçi'nde, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Onarımına Yardım Sağlanmasına Dair Yönetmelik hakkında bilgisi olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Çok az sayıda insan yönetmelikten haberdarken, çoğu semt sakini yıkılmaya yüz tutan evlerinin devlet tarafından onarılmasını bekliyor. Semt muhtarları yönetmelikten haberi olmayan vatandaşın evini çürümeye terk ettiğini söylüyor. Muhtarlar kendilerinin bile yönetmelikten haberdar olmadıklarını söylüyor. 1998 senesinde evini kendi parası ile onardığını anlatan Barbaros Mahallesi Muhtarı Mehmet Gözübüyük, parası olmayan bazı vatandaşların ise onarım yaptıramadığı için tescille binalarının gözleri önünde çürüdüğünü söyledi. Tuzcular mahallesi muhtarı Serdar Söyler ise düşüncelerini şu sözlerle ifade etti: "Bu yönetmelik güzel, keşke bu konudan 2 yıl önce haberimiz olsaydı. Vatandaşı bire bir ilgilendiren konularda çıkan yönetmelikler muhtarlara bildirilse. O zaman bizler de Kaleiçi'nde parası olmadığı için binasını onaramayanlara duyururduk. Böylece Kaleiçi de güzelleşirdi. Böyle bir yönetmeliğin olduğunu mahalle sakinlerimize duyurmaya başlayacağız.

TürkiyeTurizm.com, 05.10.2007

XI. ORTAÇAĞ-TÜRK DÖNEMİ KAZI SONUÇLARI VE SANAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU

 

Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü tarafından ilki 1997 yılında düzenlenen "Ortaçağ-Türk Dönemi Kazı Sonuçları ve Sanat Tarihi Araştırmaları Sempozyumu"nun onbirincisi, 17-19 Ekim 2007 tarihleri arasında İzmir'de gerçekleştirilecek.

 

Sempozyum, yaptığı çok sayıda bilimsel çalışma ve etkinlikle Sanat Tarihi araştırmalarına önemli katkılar sağlayan, çok sayıda bilim adamının yetişmesinde emeği bulunan, ayrıca “Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazıları Sempozyumu”nun öncülüğünü yapan, Bölümün kurucusu Prof.Dr. Rahmi Hüseyin Ünal’a armağan olarak düzenlenecek.

 

Sempozyum bildirileri ise daha sonra bir kitapta toplanacak.

TAYHaber, 05.10.2007

KALE PROJESİ ADIM ADIM İLERLİYOR

 

Adıyaman'ın tarihi Hısn-ı Mansur Kalesi'ni kurtarmak için başlatılan proje kapsamında evlerin yıkım işleri devam ediyor.

 

Adıyaman Belediyesi tarafından yürütülen kale projesi kapsamında 15 evin daha istimlak edilerek yıkımı gerçekleştirildi. Fen İşleri Müdürlüğü'ne bağlı ekipler proje kapsamında bugüne kadar 65 evin yıkımını yaptı. Yapılan çalışmalar neticesinde 15 evin daha yıkımı yapılarak, projenin gerçekleşmesi için çalışmaların devam ettiği bildirildi.

 

Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, kale çalışmalarının hızlı bir şekilde yürütüldüğünü dile getirerek, "Kale Projesi'ni hayata geçirmek amacıyla çalışmalarımıza ivedi bir şekilde devam ediyoruz. Söz konusu projemizi en kısa zamanda gerçekleştirerek hizmete sunacağız. Bizim için önemli olan günlük çözümler değil, kalıcı çözümlerdir. Çünkü biz ilimizin bugününü değil, geleceğini düşünüyoruz" şeklinde konuştu.

Adıyaman Kent Haber, 05.10.2007

OSMAN HAMDİ BEY PRIENE KAZI EVİ'NDE BULUNDU

 

Osman Hamdi Bey'in, Söke'ye bağlı Güllübahçe Beldesi'nde bulunan antik kent Priene'de ilk kazı çalışmalarını denetleyen isim olduğu ortaya çıktı. Elde edilen verilerden yola çıkılarak, Priene antik kentinin gün ışığına çıkarılmasında, ünlü ressam ve Çağdaş Türk Müzeciliği'nin gerçek kurucusu olarak kabul edilen Osman Hamdi Bey'in büyük katkısı olduğu düşünülüyor.

 

Sadrazam İbrahim Ethem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi Bey, Paris'te resim ve arkeoloji eğitimi alan ve 1869'da yurda döndükten sonra 1881 yılında Müze-i Hümayun Müdürlüğü'ne atandı. Bu alanda devrim sayılabilecek eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan kanunu yürürlüğe koyan ünlü ressam Osman Hamdi Bey, 1895 yılında Söke'ye gelerek Alman Kazı Ekibi'nin Priene'de çalışmalarını denetlediği ortaya çıktı. Güllübahçe Belediye Başkanı Yılmaz Salbaş, beldesi ile ilgili başlatmış olduğu fotoğraf arşiv çalışmalarında ünlü ressam Osman Hamdi Bey'in 1895 yılında ilk kazı çalışmalarını başlatan Alman Kazı Ekibi Başkanı Arkeolog Wiegand, Schrader, Siemens ve kızı ile çekilmiş resimleri bulundu. Sökeli fotoğraf sanatçısı Cevdet Üzüm tarafından gün ışığına çıkarılan fotoğraf büyütülerek Güllübahçe Belediyesi'ne asıldı. Bu yılki kazı çalışmalarını geçtiğimiz hafta içerisinde tamamlandığını söyleyen Belediye Başkanı Yılmaz Salbaş, "MÖ 4. yüzyıl antik dönemlere kadar uzanan gerek Athena Tapınağı gerekse kanalizasyon sisteminin kurulması ile ilk kentleşme mimarisinin izleri ile bilinen Priene kentimizde Osman Hamdi Bey'in izine rastladık. Bunun fotoğraflarla da desteklenmesi bize bu yıl ki kazı dönemin sonunda ayrı bir heyecan ve keyif verdi. Onun 1895 yılında kazı çalışmaları için geldiği ve beldemizde kaldığı kazı evi bugün halen orjinal haliyle yine kazı evi olarak hizmet veriyor" dedi.

Haber Ekspres, 06.10.2007

ABD'DE 1720 YILI YAPIMI KEMAN SATIŞTA

 

İtalyan Giuseppe Antonio Guarneri'nin 18'inci yüzyıldan günümüze gelen bir kemanı, gelecek hafta New York'taki Christie's müzayede salonunda satışa çıkarılacak.

Kemanları, adının Latince haliyle; yani "Guarnerius" olarak anılan İtalyan usta Giuseppe Antonio Guarneri, keman yapımında eşi bulunmaz bir isim olan Stradivarius'un tek rakibi...

İmzasını taşıyan kemanlar, dünyaca ünlü keman virtüözlerince çalınmış olan Guarneri'nin, satışa çıkarılan 1720 yılı yapımı kemanının, 550 bin dolardan fazla bir fiyata alıcı bulması bekleniyor. Müzayedede kemanın yanı sıra, farklı ustaların imzalarını taşıyan bazı gitarlar da satışa çıkacak.

Trt/Haber, 05.10.2007

3240 YILLIK ANTİK BARAJ

 

Çorum'a 45 kilometre uzaklıktaki Alacahöyük Antik Kenti'nde MÖ 1240 yılında yaptırılan Hitit Barajı yüz yıllardır tarım alanlarının sulamasında kullanılıyor. Bu yılki kuraklık Hitit Barajı sayesinde hissedilmedi bile.

 

 

Çorum'un Alacahöyük Antik Kenti'nde MÖ 1240 yılında yaptırılan ve Tanrıça Hepat'a ithaf edilen Hitit Barajı, yüz yıllar sonra yeniden tarım alanlarının sulamasında kullanılıyor. Alacahöyük'teki arkeolojik çalışmaların başkanlığını yapan Prof.Dr. Aykut Çınaroğlu, Hititlerin Anadolu'da MÖ 1200'lü yıllarda yaşanan kuraklık üzerine Orta Anadolu'da 11 vilayete 13 baraj inşa ettirdiğini belirtti. Çınaroğlu, "Bu barajlardan Alacahöyük'teki hariç hepsi işlevini yitirdi. Alacahöyük'teki baraj ise kaynak suyu gövdesi içinden çıktığı için bu su, günümüze kadar akmaya devam etmiştir" dedi.

Prof.Dr. Çınaroğlu, şu anda yaklaşık 15 bin metreküp suyun barajda bulunduğunu ifade ederek, bu suyu bölge halkının tarım arazilerinde kullanmaya başladıklarına dikkat çekti. Çınaroğlu, "3240 yıl sonra ilk kez antik bir baraj asıl işlevini yürütüyor" diye konuştu. Alacahöyük Belediye Başkanı Hüseyin Saykan, bölgede kuraklık yaşandığını ifade ederek, ancak 3240 yıl önce Hititler tarafından yaptırılan baraj sayesinde arazilerini suladıklarını kaydetti. Hitit Barajı'ndan sağlanan suyla bölgede 350 dönüm tarım arazisinin sulandığını anlatan Saykan, 2 bin 468 nüfuslu beldede baraj suyunun 2002 yılından beri tarım arazilerinin sulanmasında kullanıldığını bildirdi.

Barajdan sağlanan suyla bölgede, fasulye, mısır ve domates yetiştiriciliği yapıldığını belirten Saykan, suyun yaz ve kış hiç azalmadığını, hep aynı seviyede aktığını, yaşanan kuraklığın ise baraj sayesinde bölgede en aza indirgendiğini söyledi. Başkan Saykan, baraj suyunun içilebilir durumda olduğuna da dikkat çekerek, beldenin içme suyu ihtiyacını açtıkları kuyularla sağladıklarını, ileride yaşanabilecek bir su sıkıntısı halinde baraj suyunu içme suyu olarak kullanabileceklerini dile getirdi.

Bugün, 05.10.2007

BERGAMA'NIN ZEYTİNBAĞ BELDESİNDE SİT ALANI SORUNU

 

Bergama'ya bağlı Zeytindağ beldesinde, 1. derece SİT alanı içinde bulunan Kazıkbağları Mahallesi'ndeki bazı bina sahipleri hakkında, Bergama müze görevlileri ve jandarma ekiplerinin rapor tuttuğu bildirildi.


Zeytindağ Belediye Başkanı Feridun Ergün, Bergama Müze Müdürü Adnan Sarıoğlu ve Bergama İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Murat Özer'i makamlarında ziyaret ederek bu soruna çözüm bulunması konusunda yardım isterken, şu açıklamada bulundu:


"İzmir-Çanakkale karayoluna yakın Kazıkbağları Mahallemizde 30'a yakın bina sahibi hakkında Bergama müze görevlileri ve jandarma ekipleri rapor düzenlemişler. Bu bölge 1978 yılında SİT alanı ilan edildi. Söz konusu binalar bu tarihten önce de vardı. Biz doğanın tahrip edilmesini, tarihi ve kültürel mirasın yok olmasını istemeyiz. Orada yeni yapılan ev ve işyeri yok. Daha önceden oturan insanlarımızın da mağdur edilmesi bizi üzüyor. Evler mühürlense mahkemeden yıkım kararı gelse görevimden istifa eder yine orada yaşayan insanların binalarını yıkmam."

Haber Ekspres, 05.10.2007

ERZURUM'UN KAPALIÇARŞI'SI BAKIMA MUHTAÇ

 

1870 yılında yapılan Hacılar Hanı duyarsızlıkla gündemde. Ayazpaşa Mahallesi’nde bulunan ve Hacı Abdurrahman tarafından 1870 yılında yapılan Hacılar Hanı'ndaki tarihi işyerleri duyarsızlık sonucu kapılarına kilit vurdu. Yıllarca Erzurum halkına hizmet veren tarihi mekanların yıkılma tehlikesi ile baş başa bırakılması vatandaşın tepkisine neden oluyor.

 

Bir çok işyeri, depo olarak kullanılırken, bir çoğu da kullanılmaz durumda. Hacılar hanında bulunan tarihi işyerleri üzerine değişik işyerlerinin inşa edilmesi ve tarihi eserlerin orijinalliğinin bozulması tepkilere neden oluyor.

 

Hacılar Hanı'nda faaliyet gösteren esnaf tarihi eserler konusunda duyarlılık beklediklerini belirterek, belediyenin konuyla ilgili çalışma başlatmasını istediler. İşyerlerinin restore edilmesini isteyen esnaf, yıllara değil ,ilgisizliğe yenik düşen Hacılar Hanı'nın restore edilerek, Erzurum’a kazandırılmasını istiyor.

 

Ayazpaşa Mahallesi’nde bulunan ve Hacı Abdurrahman tarafından 1870 yılında yapılan Hacılar Hanının dikdörtgen planlı olan bir ana, bir de yan giriş kapısı bulunuyor. Avlu kenarındaki odaların, giriş kapıları kemerli olan han, dikdörtgen ayaklara oturmakta. Günümüzde işyeri olarak kullanılan hanın içinde yirmidört dükkan bulunuyor.

Erzurum Gazetesi, 05.10.2007

GÜMÜŞ SİKKELER DEPODA BEKLEMEYECEK

 

 

Arkeoloji Müzesi Müdür Vekili Ahmet Beyazlar, Zeugma Definesi Envanteri ve Tanıtım Projesi sayesinde Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan ve çok az bir bölümü müzede sergilenen gümüş sikkelerin depolarda beklemekten kurtulacağını söyledi. Beyazlar, "Türkiye-Suriye Bölgelerarası İşbirliği Programı" kapsamında hazırladıkları projenin kabul edildiğini belirtti. Bütçesi 51 bin dolar olan ve 8 ay sürecek proje kapsamında, Zeugma Antik Kenti'nden Gaziantep Arkeoloji Müzesi Başkanlığı'nda, 2000 yılında yapılan kazılarda bulunan gümüş sikkelerin temizleneceğini, onarılacağını, envanterinin çıkarılacağını ve kayıt altına alınacağını ifade eden Beyazlar, "Şu anda müzemizde bu sikkelerin yaklaşık 30 tanesi sergileniyor. Toplam sikke sayısı ise 2 bin 500 civarında. Kazı sırasında bulunan sikkelerin bir kısmı mekanik temizliği yapılarak müze deposunda muhafaza altına alınmıştı" dedi. "Hazırlanan proje çerçevesinde müzedeki ve arazideki iş yoğunluğu nedeniyle envanteri çıkarılamayan sikkeler envanteri yapıldıktan sonra sergilenmeye başlanacak" diyen Beyazlar, "Proje sayesinde Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan ve çok az bölümü müzede sergilenen gümüş sikkeleri depolarda beklemekten kurtaracağız" şeklinde konuştu.

Beyazlar, "Türkiye-Suriye Bölgelerarası İşbirliği Programı"nın temel amacının Türkiye ile Suriye arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel işbirliğini geliştirmek olduğunu ifade etti. Bu çerçevede, envanteri çıkarılan sikkelerin proje kapsamında Halep Müzesi'nde de geçici olarak sergilenmesinin hedeflendiğini bildiren Beyazlar, şunları anlattı: "Böylelikle iki ülke arasındaki kültürel ve sosyal ilişkilerin daha da artması bekleniyor. Türkiye ve Suriye arasında kültürel alanda da birçok benzerlik olduğunu biliyoruz. Bu açıdan programın kültürel ilişkilerimizin gelişmesine katkı sağlayacağı düşünülüyor.''

Gaziantep 27 Gazetesi, 05.10.2007



Madonna of the Yarnwinder, 1501

DA VINCI'NİN MERYEM'İ BULUNDU

 

Leonardo da Vinci'nin, İskoçya'daki Drumlanrig Şatosu'ndan 2003 yılının ağustos ayında çalınan 'Madonna with the Yarnwinder' (Yarnwinder'li Meryem) adlı tablosu bulundu.

 

İskoçya polisi tarafından yapılan açıklamada tablonun, Glasgow'daki bir adreste ele geçirildiğini, olayla ilgili olarak üç İngiliz ve bir İskoç'un tutuklandığını belirtildi.

Uzmanların 65 milyon dolar değer biçtiği tablonun, Amerikan Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) aranan sanat eserleri listesinin ilk 10'u arasında bulunduğu kaydedildi.

Radikal, Fotoğraf: wikipeida.org, 05.10.2007




HAFTANIN HABERİ



EVLERİNDE DEFİNE ARARKEN TOPRAK ÜZERLERİNE GÖÇTÜ

 

Tekirdağ’ın Saray İlçesi’ne bağlı Bahçedere Köyü’nde, oturdukları evde define gömülü olduğunu düşünen Vahit Zayım (61), İstanbul’da Mali Müşavir olarak çalışan oğlu Kazım Zayım (35) ve arkadaşı Cemal Bayrak (35) yaklaşık 3 ay önce gece saatlerinde evin içinde kazı yapmaya başladılar.

Çıkan toprağı kovalarla bahçeye döken defineciler, köylülerin şüphelenmemesi için toprağa gübre görünümü verdi. Genişliği 4, derinliği 10 metreye kadar ulaşan çukurda su çıkmasına rağmen kazı devam ederken toprak kaydı. Yaklaşık 2.5 saat süren çalışmaların ardından, Vahit Zayım ve Cemal Bayrak yaralı olarak kurtarıldı. Zengin olma hayaliyle kazı yapan evli ve 2 çocuk babası Kazım Zayım’ın cansız bedeni ise 4 saat sonra göçük altından çıkartılabildi.
 

Hürriyet, Haber: Mehmet Yirun - Şenol Aksoy, 05.10.2007


"ANİ'DE RESTORASYONLAR BAŞLAMALI, YAPILAR TEHLİKE YARATIYOR"





Kars'taki tarihi Ani Harabeleri'nde yıllardan beri yapılan restorasyonlar hep tartışma konusu oldu. Aslına uygun yapılmadığı iddia edilen yapıların tehlike yarattığını söyleyen Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, tarihi kentte restorasyonların bir an önce başlaması gerektiğini vurguladı.

 

Ermenistan sınırında bulunan tarihi Ani Harabeleri, yüzyıllar boyunca hem doğanın hem de insanların tahribatına uğradı. Döneminin İstanbul'u olarak tanımlanan ve hem ekonomik, hem dini, hem de ticari merkez olan Ani Kentinden geriye sadece 21 eser kaldı. Bunlar da üzerlerinden geçen bin yılların ağırlığına dayanmaya çalışıyor. Doğal tahribatın yanı sıra bundan birkaç yıl ötesine kadar hemen karşı tarafta bulunan Ermenistan'daki taş ocaklarında patlatılan dinamitlerin de zarar verdiği tarihi eserler bir yandan yanlış restorasyonun kurbanı oldular. Şimdiye kadar yapılan restorasyonları beğenmeyen Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2002 yılında durdurduğu çalışmaları bu kez bilimsel bir ortamda hazırlanan projeler eşliğinde yürütecek. Dinamitlerin en çok zarar verdiği Ebul Manucahr Camii ile Tigran Honents Kilisesi (Resimli Kilise) için 2 ayrı proje hazırlandı ve kabul edildi. Bu projeler ışığında iki tarihi mabede 'aslına uygun olarak' restorasyon çalışmaları yapılacak.

 

İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi ve Ani Harabeleri Kazı Çalışmaları Grup Başkanı Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu, restorasyonların ihale sistemiyle yapıldığını ve bunun da bazı aksaklıkları meydana getirdiğini vurgulayarak, "Biz buraya gelmeden evvel surlarda bir takım onarımlar yapılmış. Selçuklu sarayında onarımlar yapılmış ve bunlar ihale sistemiyle yapılmış. İhalelerin tarihi eserlerin aleyhine olan bir yönü de var. Çünkü ihalede iş, en az parayla yapan kişiye verilir. Bunun da bazen olumsuz yanları var. Bir de buradaki restorasyonda burada köylerdeki işçileri kullanılıyor. Oysaki eğitimli insanların restorasyonlarda çalışması lazım ve uzmanlar tarafından kontrollerin yapılması gerekiyor. Ama öyle olduğunu zannetmiyorum. Birçok yerde bu iş kalfalara, ustalara bırakılmış. Bu da belki Türkiye'nin genel bir sorundur. Çünkü ülkede restorasyon eğitimi henüz çok gelişmiş değildir, yeterince yetişmiş uzman eleman yoktur, bu da tabi buraya aşırı olarak yansıyor. Kars'ın imkanları biliniyor, ulaşım zorlukları, malzeme bulma zorluğu var. Hatta bazı malzemeleri burada bulamadık, İstanbul'dan getirmeye çalışıyoruz. Böylece iş uzun sürüyor. Bu işleri konuşurken Kars'ın imkanlarını da düşünmek lazım." şeklinde konuştu.

 

Bunun için bazı aksaklıklar olduğunu ve bu aksaklıklardan ders alındığını dile getiren Çoruhlu, 2 proje hazırlandığını kaydetti. Bu projelerden birisinin Ebul Manucahr Camii'nin diğerinin de Resimli Kilisesi'nin (Tigran Honents) restorasyonu olduğunun altını çizen Çoruhlu sözlerini şöyle tamamladı: "Bunların uygulama projeleri hazırlandı, ben de inceledim, oldukça bilimsel olarak hazırlanmış çalışmalar. Ama tabi bu işte önemli olan uygulama safhası. O bilimselliği uygulamaya ne kadar yansıtabileceğiz. Biz de inşallah bunları denetlemeğe çalışacağız. Bir yandan da bu çalışmaların bir an önce başlamasını istiyoruz, çünkü bu yapılar tehlike arz edecek duruma gelmek üzeredir

TürkiyeTurizm.com, 05.10.2007

SULTANAHMET'TE NELER OLUYOR?

 

Sultanahmet İstanbul’un en önemli tarihi merkezi. Ayasofya ve Sultanahmet camileri dışında, Yerebatan sarnıçları, Topkapı Sarayı da bu meydana açılıyor.


Ramazan nedeniyle popülizm sevdasına kapılan Eminönü Belediyesi yıllardır bir ay için de olsa bu turistik merkezin canına okuyor.


Neyse ki bir ay çabuk gelip geçtiği için hasar o kadar da büyük olmuyor.


Ancak Sultanahmet’in tam orta yerindeki, eski cezaevi yeni otelin “ek tesisleri” inşaatı var ki, işte o tam bir cinayet. Üstelik Ramazan eğlencesi rezaleti gibi bir ayda gelip geçmeyecek, ömürler sürecek bir rezalet.


Buradaki otel ek tesis yapmak amacıyla tarihin üzerine betonlar döküp inşaat yükseltiyor.


Sorduğunuzda altta kalan bölümün “arkeoloji müzesi” gibi korunacağı ve sergileneceği söyleniyor ama bu yeterli değil. Çünkü sonuçta tarihi merkezin ortasında bir beton yükseliyor.


Çok merak ediyorum bu otelin sahibi kimdir, bugüne kadar ne yapmıştır, bu izinleri alabilmek icin, Anıtlar Kurulu gibi bir kaleyi geçebilecek kadar iyi ilişkileri kimlerle kurmuştur?


Ve İstanbul’un sahipleri bir tarihin beton binalar altına gömülmesine nasıl göz yummaktadır?


Bu ülkenin “diğerlerinden farklı” olduğuna inanılan Turizm Bakanı bu olaydan haberdar mıdır?


İsteyen cevap verebilir.


Bu köşe açık.
Vatan, Yazı: Can Ataklı, 04.10.2007

POMPEIPOLIS'TE BU YILKİ KAZILAR TAMAMLANDI

 

Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi Zımbıllı Tepesi'nde, MÖ 64 yılında Roma İmparatorluğu idaresine geçmesiyle başkenti Pompeipolis Antik Kenti`ni gün yüzüne çıkarmak için yürütülen kazı çalışmalarının 2. etabı sona erdi.

 

AKP Kastamonu Milletvekili Hasan Altan, yaptığı açıklamada, "Taşköprü`nün ekonomik kurtuluşu" projesi olarak tanıttığı ve iki Kültür Bakanı`nın ilçeye ziyaretleri sonucu ancak 2006 yılında ilk kazması vurulan antik kentin, Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Roma ve Doğu Roma dönemine de ışık tutması bekleniyor.

 

Karadeniz Bölgesi'nde tek arkeolojik kazı konumundaki projenin bu yılki çalışmalarında kandil, toka, kanalizasyon şebekesi, hamam ve Agustos tapınağı bulundu. Yürütülen jeofizik çalışmaları kapsamında ise tiyatro, pazaryeri ve sütunlu caddelerin yeri tespit edildi.

 

Geçtiğimiz yıl ulaşılan mozaik ve seramikler ise biraz daha gün ışığına çıkarıldı. İkinci yılı tamamlanan Pompeipolis kazıları Taşköprü Belediyesi`nin destek ve katkıları ile gerçekleşti.

Kastamonu Postası, 04.10.2007

MÜZE DENETİMLERİNDE 32 PERSONEL CEZA ALDI

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçtiğimiz yıl başladığı müze denetimlerinde, görevi kötüye kullandıkları ve ihmal ettikleri gerekçesiyle 32 personeline ceza verdi. Bu personelden ikisi ise tutuklandı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, uzun yıllardır denetlenmeyen Bakanlığa bağlı müzeleri 2006 yılının Mayıs ayından itibaren denetlemeye başladı.

Bu denetimlerde, medyada da tartışılan Uşak Müzesi'ndeki Karun Hazineleri'nin en değerli parçası Kanatlı Denizatı Broşu'nun sahtesiyle değiştirilerek çalındığı ortaya çıkmıştı. Daha sonra denetimlere hız veren Bakanlık kendisine bağlı 95 müzeden, 66 müzenin denetimlerini sonuçlandırdı.

 

Denetimler sonucunda 32 personel ceza aldı. Ceza alan personelin 2'si tutuklanırken, 16'sına bedel ödettirme, 5'ine görev değişikliği, 4'üne adli ve idari soruşturma, 3'üne kınama cezası, 2'sine de uyarı verildi.

Bakanlığa bağlı Teftiş Kurulu Başkanlı Müfettişleri denetimlerinde, 2006 yılı Mayıs ayında başlatılan sayım ve genel teftiş çalışmaları kapsamında, 25 Eylül 2007 tarihi itibariyle denetlenen 66 müze şöyle:

"-Aksaray Müzesi, Amasya, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi, Ankara Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzesi, Antalya, Antalya Side Müzesi, Aydın Aphrodisias Müzesi, Balıkesir Bandırma Müzesi, Bitlis Ahlat Müzesi, Bolu, Bursa, Çanakkale, Çorum, Yozgat, Kütahya, Muğla Fethiye Müzesi, Samsun, Kayseri, Muğla Milas Müzesi, Kocaeli, Van, Trabzon, Bartın Amasra Müzesi, Gaziantep, Giresun, Manisa, Kars, Diyarbakır, Konya, Hatay, Muğla Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, Rize, Zonguldak Ereğli Müzesi, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Malatya, İzmir, Karaman, Isparta Yalvaç, Isparta, Antalya Alanya Müzesi, İzmir Efes Müzesi, Adana, Afyonkarahisar, Aydın, Aydın Milet Müzesi, Balıkesir Kuvayi Milliye Müzesi, Bilecik Söğüt Müzesi, Burdur, Çankırı, Denizli, Edirne, Eskişehir, Erzurum, İstanbul Türbeler Müzesi, Kırklareli, Mardin, Muğla, Muğla Marmaris Müzesi, Nevşehir, Ordu, Sakarya, Tekirdağ, Uşak Müzesi, İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi."

haberler.com, 04.10.2007

GAP BÖLGESİNDEKİ KÜLTÜREL MİRAS PROJELERİ

 

GTO AB Bilgi Bürosu Koordinatörü Figen Öğüt Çeliktürk, GAP bölgesindeki kültürel mirası destekleme çalışmalarının bitme aşamasına geldiğini belirtti.

Gaziantep Ticaret Odası (GTO) Avrupa Birliği (AB) Bilgi Bürosu Koordinatörü ve GTO Genel Sekreter Yardımcısı Figen Öğüt Çeliktürk, Avrupa Komisyonu tarafından GAP İdaresi Başkanlığı'nca kültürel miras ve turizmi desteklemek amacıyla açılan ''Kültürel Mirası Geliştirme Programı'' çerçevesinde sürdürdükleri 2 projenin, yakında tamamlanacağını söyledi.

 

Çeliktürk, yaptığı açıklamada, AB'den sağladıkları hibe fonlarla yürüttükleri projelerle GAP bölgesinin sahip olduğu kültürel mirası korumayı ve tanıtmayı, bölgeye daha fazla yerli ve yabancı turist çekmeyi amaçladıklarını belirtti. Çeliktürk, GAP Kültürel Mirası Geliştirme Programı kapsamında yürüttükleri "Nizip-Zeugma, Rumkale ve Halfeti'nin Turizm Etkinliğinin Artırılması Projesi" ve "Güneydoğu Anadolu Tanıtım Projesi"nin bitme aşamasına geldiğini kaydetti. GAP bölgesinin çok zengin bir kültürel mirasa sahip bulunduğunu, bu mirasın korunması ve değerlendirilmesinin büyük önem taşıdığını ifade eden Çeliktürk, şunları söyledi:

"Günümüzde turizm, ekonomik anlamda büyük önem kazandı. Yaptığımız çalışmalarla öncelikle turizmin bölge ekonomisi için çok önemli olduğunu bölgede yaşayanlara benimsetmeye ve bölgenin turizm potansiyelinin ekonomik olarak değerlendirilmesini sağlamaya çalışıyoruz. GAP bölgesindeki tarihi, doğal, kültürel ve çevresel yapının korunmasını sağlamak da başka bir amacımız. Turizm etkinliğinin sürdürülebilir olması öncelikle korumayı gerektiriyor. Bu nedenle çalışmalarımız kapsamında bölge halkını her bakımdan bilgilendirmeye büyük önem veriyoruz."

Projelerin ekim ayı içerisinde tamamlanmasının planlandığını dile getiren Çeliktürk, projeler kapsamında oluşturulan Mozaik Okulu'nun gelecek yıl eğitim vermeye başlayacağını belirtti. Çeliktürk, bu yıl içerisinde mozaik sempozyumu gerçekleştirdiklerini, tanıtım broşürleri ve turist rehberleri ile yöresel müzik çalışmasında bulunduklarını da sözlerine ekledi.

haberler.com, 04.10.2007

İSTANBUL'UN PORTLARI





Bir süre öncesine kadar, İstanbul'da "Port" denince aklımıza Galata ve Haydarpaşa geliyordu. İmar planlarına karşı açılan davalar, Haydarpaşa İnisiyatifi üzerinden şekillenen toplumsal muhalefet, ihale süreçleri ve ihaleleri kazanan ünlü işadamları ile (özellikle gözlükleri ile ünlü İsrailli işadamı o sıralar çok popülerdi) sürekli gündemimizde yer alan Galataport ve Haydarpaşaport zamanla gündemimizden düştü.

Kamuoyunda yapılan şehircilik tartışmalarının başlıca konusu olan, hatta ulusal basında çoğu kez manşete taşınan bu iki porttan sonra bir yenisi ortaya çıktı: "Seaport". Bugünlerde gazetelerde övgü dolu haberler ile tanıtımı yapılan Seaport, yani Zeytinburnu Kazlıçeşme'de 470 hektar dolgu alanı üzerine inşa edilecek olan yeni kruvaziyer liman projesi, tartışmaları yeniden hareketlendirdi.

Galataport ve Haydarpaşaport kruvaziyer liman projeleri ile karşılaştırıldığında daha bir kruvaziyer limana benzeyen projede, süreç, geçtiğimiz yıl Ataköy-Zeytinburnu Sahil Bandı Turizm Bölgesi'nde Maliye Bakanlığı'nın açtığı ihale ile başladı. İhale şartnamesinde kazanan firmanın bir yıl içinde imar problemlerini çözmesi gerektiği belirtilirken ihale sonrası nasıl bir proje ortaya çıkacağı aşağı yukarı tahmin ediliyordu. İhaleyi kazanan firma da ihalenin sonuçlanması ile birlikte hazırladığı proje ve imar planıyla, bu konuda yanılmadığımızı gösterdi.

Kıyı Kanunu'nda 2005 yılında yapılan değişiklikle getirilen ve tüm port tartışmalarının başlangıcı olan Kruvaziyer Liman tanımı böylece bir tartışmayı daha tetiklemiş oldu. Yapılaşmanın yasak olduğu kıyı alanlarında konut hariç her türlü fonksiyonun yer almasına izin veren Kıyı Kanunu uyarınca hazırlanan projede her türlü kentsel fonksiyona yer verilerek, ülkemiz kıyılarının Kıyı Kanunu'nun 6. maddesi ile nasıl tehdit edildiği bizlere bir kez daha gösterilmiş oldu.

Geçtiğimiz ay Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca onaylanarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde askıya çıkan planlarla birlikte 144 hektarı mevcut, 326 hektarı öneri olmak üzere 470 hektar dolgu alanı üzerine kurulacak turizm tesisinde, 705.000 m2 kapalı alan içinde alışveriş merkezinden fuar alanına, kongre merkezinden konaklama tesislerine, ofis binalarına, spor merkezlerine ve yat limanına kadar akla gelebilecek her türlü aktiviteye izin verildi. Denizde mevcut kıyı çizgisinden itibaren 500 m. dolgu yapılmasını öngören projede, deniz alanı kullanımı da hesaba katıldığında 1 milyon metrekare üzerinde bir alanın kullanımına imkan tanındı.

İstanbul'un tarihi siluetini olumsuz etkileyecek Seaport projesine ihtiyaç var mı? Kruvaziyer turizmi Türkiye'de çok büyük ilerlemeler sağlayamasa da, özellikle Akdeniz Çanağı içerisinde önemli bir potansiyel ve uzmanlarına göre İstanbul bu potansiyelden hiç yararlanamıyor. Uzmanların görüşlerine göre İstanbul aynı anda on kruvaziyer geminin yanaştığı bir limana ihtiyaç duyarken kentte şu an böyle bir tesis bulunmuyor. Seaport bu ihtiyaca cevap verebilecek mi? Görünen o ki, aynı anda 12 kruvaziyer geminin yanaşabileceği bir kruvaziyer liman olması ile Seaport bu potansiyeli taşıyor. Ancak Seaport projesi ve imar planı akla yeni sorular getiriyor.

Tarihi Yarımada'nın hemen yanı başında ve İstanbul'un bir türlü korumayı beceremediğimiz surlarının dibinde yer alan proje, İstanbul siluetini ve Tarihi Yarımada'yı nasıl etkileyecek? Projenin deniz içinde 500 m. ilerlemesini öngören ve bu alana birçok fonksiyon verilmesini sağlayan imar planları yakın çevresini nasıl etkileyecek? Deniz ekosistemine etkisi ne olacak? Ve en önemlisi her türlü ihtiyacını içinde barındıran ve müthiş bir ranta konu olacağı su götürmeyen böyle bir projenin İstanbulluya getirişi ne olacak?

Tarihi Yarımada'nın hemen yanında yer alması düşünülen böyle bir projenin uygulanması, Tarihi Yarımada siluetinde onarılmaz yaralar açarken getirdiği yoğun kullanım ile de surların tahribi sürecini hızlandıracaktır. Bu projede de benzerlerinde olduğu gibi noktasal kararlar ile uygulama yapılması planlanırken, çevre yapılaşma koşulları ve çevresinde yaratacağı baskı dikkate alınmamıştır. Proje bir yandan Tarihi Yarımada siluetini olumsuz etkileyecek, diğer yandan tarihi doku içerisinde ve sur tecrit alanında da yapılaşma baskılarına neden olacaktır. Yoğunluk ve deniz içerisinde 500 metreye varan dolgu, siluete duvar etkisi yaratarak hemen yanında yer aldığı kentsel sit alanına ait özgün yapılaşma değerlerinin yok olmasına neden olacaktır.

Getirilen fonksiyon ve yapılaşma değerleri Anayasa ve Kıyı Kanunu'nun öngördüğü kıyıların kamu kullanımında olması esasına tamamen aykırı bir durum ortaya çıkacaktır. Seaport ile kentsel sit alanı için yapılan Tarihi Yarımada İmar Planları bir bütünlük sağlayacak şekilde ele alınmazken, bu noktasal plan kararı ile Tarihi Yarımada'nın üzerindeki baskı artacak ve korunması da güçleşecektir.

İstanbul'un böylesine büyük bir kruvaziyer limana ihtiyacı olduğu uzmanların kabulü olmasına karşın yer seçimi, getirilen fonksiyonlar ve dolgu alanının büyüklüğü nedenleriyle Seaport projesine onay vermek, İstanbul'a yapılacak yeni bir ihanetten başka bir anlama gelmeyecektir. İstanbul'un taşıdığı turizm potansiyelini ve bu potansiyeli göz önüne alarak yapılan projeleri inkar etmenin yanlışlığı kadar, İstanbul'a onarılmaz zararlar verecek olan bir projeyi kabul etmek de yanlış olacaktır.

Diğer taraftan, her türlü ihtiyacını kendi içinde karşılaması planlanan projenin İstanbul'a getireceği katkı ise proje alanının kendi sınırları içerisinde saklı kalacaktır. Kullanıcısına tüm alışveriş ve konaklama imkanlarını sunan proje, bir taraftan İstanbul'a ve İstanbulluya da kaçınılmaz olarak hizmet verirken tüm faaliyetlerini kendi içinde tanımlamakta ve İstanbul esnafının kruvaziyer turizmden alacağı payı minimize etmektedir. Bu nedenle, proje karşısında ilk tepkiyi vermesi gerekenlerden biri de İstanbul Ticaret Odası olmalıdır. Gelen turistlerin faydalanacağı her türlü ticari faaliyeti barındıran böyle bir tesis Oda üyeleri için önemli bir kaynağın tek elde toplanması anlamına gelecektir ki, bu da turizm gelirlerinden Oda üyelerinin yararlanamaması anlamına gelmektedir.

Görünen o ki, basınımız projeyi çok beğenmiş ve övgüler düzüyor. Fakat övgülerin arkasından bizim sorduğumuz soruların cevaplarına yer verilmediği ve projenin uygulanması halinde Marmara Denizi'nde yer alacak olan büyük kütlenin hesaba katılmadığı görülüyor. Diğer yandan, proje sahibi firma, ticari kaygıları ve yaptığı yatırımın büyüklüğü nedeniyle 49 yıllığına kiraladığı alanda karını maksimize etmek için her türlü ayrıcalıklı imar hakkını ve iznini kullanmak istiyor.

İstanbul'un portlarında yeni bir tartışma daha başladı ve bakalım bu tartışma bizlere İstanbul'da port yapmak konusunda daha neler gösterecek. Altının çizilmesi gereken şu: Kıyı Kanunu'nda yer alan Kruvaziyer Liman tanımı değiştirilmeden ve Anayasamızın kabulü olan kıyıların kamu kullanımında olması esası tekrar vurgulanmadan, ülkemiz kıyılarının karşılaştığı tehditler devam edecektir.
Birgün, Yazı: Tayfun Kahraman, 04.10.2007

TARİHE BETON GÖLGESİ

 

 

İslami eser olarak Türkiye'nin ve dünyanın en önemli ahşap Mevlevihane'si, tarihi görünümünü gölgeleyen betonarme yapıdan kurtarılmayı bekliyor.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restorasyonu yaptırılarak turizme Vakıf Eserleri Müzesi olarak kazandırılan Mevlevihane, kente gelen yerli ve yabancı turistlerin gözde mekanlarından oldu. Bu özelliği ile önemli bir yere sahip olan Mevlevihane, bir başka yönü ile de dikkat çekiyor. Mevlevihane ile Muslu Ağa Köşkü arasında kalan Verem Savaş Dispanseri, Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürlüğü ve 7 Nolu Behzat Sağlık Ocağı'nın bulunduğu bakımsız betonarme bina tarihi iki mekanı adeta boğuyor. Ayrıca tarihi mekanla iç içe olan eski evler de tarihi görüntüyü bozan bir başka unsur. ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen'de Mevlevihane'nin görüntüsünü bozan betonarme binanın kaldırılarak, çevreyle bütünleşmesini istediklerini söyledi.

 

Sözen, merhum Vali Recep Yazıcıoğlu zamanında Bey sokağını seçerek evlerin dış cephesi ile ilgili restorasyon çalışması yapıldığını hatırlatarak, "O yıllarda evlerin dış cephesinde çalışma yapıldı. Daha sonra bu sürede harap olan Mevlevihane ayağa kalkınca bey sokağı ile hemen Mevlevihane'nin arkasında bulunan sokak gündeme alınmıştı. Oranın proje ihalesi bitmek üzere. Ayrıca Mevlevihane'nin görüntüsünü bozan betonarme binanın da kaldırılarak çevreyle bütünleşmesini istiyoruz. Sokakta iyileştirme yapılıp, beton bina da kaldırılırsa, o alanın saat kulesi ve Mevlevihane'nin tarihi yapısı ile bir tarihi mekan oluşturmak mümkün. Böylelikle, Sulusokak Çarşısı gibi, o bölgenin de odak noktası olmasını bekliyoruz" dedi.

Tokat Kent Haber, 04.10.2007

UZMANLAR NAKŞ-İ RÜSTEM'DEKİ BOYALARI TARTIŞIYOR

 

Arkeolog ve Parseh ve Pasargadae Araştırma Vakfı eski yöneticisi Muhammed Taki Atai, güney Iran’da, Nakş-i Rüstem’de bulunan Akhamenid mezarlarında kullanılan boyalarla ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı.

 

 

Bu keşif, 2003 yılında Büyük Darius'un mezarının dış yüzeyinde, yağmur suları ile akan kalker tabakalarının temizlenmesi sırasında yapılmıştı. Ataii’nin açıklamasına göre mezar yüzeyindeki çivi yazıları orijinalde çivit mavisi boyalı idi ve yüksek kabartmaların çoğunda da boya izleri vardı. Ataii “Örneğin buradaki kabartmada Darius’un sakalı ve bıyığı mavi idi. Aslında, Akhamenid kabartmalarının renkli olduğunu uzun zamandır biliyorduk. Örneğin Persepolis’te bulunan kabartmalarda Darius’un sakalı tümü ile lapis lazuliden yapılmıştı. Ne yazık ki bu taşlar Makedonlar tarafından yağmalanmış.” dedi.

 

Açıklandığına göre Nakş-i Rustem’deki kabartmalarda Darius’un saçları siyah, gözleri, dudakları ve ayakkabıları ise kırmızı, elbiseleri için ise birçok farklı renk kullanılmış.

 

Bu arada, yeni inşa edilmekte olan ve mezarın yakınından geçecek bir demiryolunun titreşiminin, bu mezara telafi edilmeyecek zararlar vereceğinin anlaşılması üzerine demiryolu projesinin değiştirilmesine karar verildi.  

tehrantimes.com, 27.09.2007

METROPOLİS'TE ÖZEL YERLEŞİM

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Trakya ve Dokuz Eylül Üniversiteleri tarafından ortaklaşa yürütülen Metropolis kazılarının, 2007 dönemi çalışmaları kapsamında önemli buluntulara rastlandığı bildirildi.

Trakya Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd.Doç.Dr. Serdar Aybek başkanlığında, Torbalı Belediyesi ile Philip Morris - Sabancı ortaklığı tarafından da desteklenen 2007 kazıları, sona erdi. Türk, Alman ve Norveç ekipleri tarafından gerçekleştirilen Metropolis 2007 kazılarında, Myken Dönemi’nden (MÖ 13. yüzyıl) Bizans Dönemi’ne (MS 6 yüzyıl) kadar olan döneme ilişkin önemli buluntulara rastlandı. Özbey ve Kaplancık köyleri arasındaki Bademgediği Kalesi’nde yapılan kazılarda, 3500 yıl önce Torbalı insanlarının kullandıkları malzemeler ve yaşam alanları belirgin şekilde ortaya çıkarılırken bu dönemde Tepeköy de dahil olmak üzere, Torbalı Ovası’ndaki gölün çevresinde 10’a yakın küçük yerleşim birimi bulunduğu belirlendi. Yeniköy ve Özbey köyleri arasında bulunan Metropolis antik kentindeki kazıların, tiyatro çevresinde yoğunlaştığı, 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamulaştırılan alanda, tiyatro öncesi ve sonrasına ait birçok yapı katının ortaya çıkarıldığı öğrenildi.

Özellikle Arkaik Dönem’e (MÖ 6. yüzyıl) ait kalıntıların, bu dönemde kentin sadece tepede değil yamaçlarda da var olduğu, Metropolis’in tahmin edilenden daha geniş bir alana yayıldığı belirlendi. Ayrıca, Roma Dönemi’nde (MS 2. yüzyıl) tiyatronun çevresinde zengin evlerinin olduğu özel bir yerleşime ait mimari kalıntılar da ortaya çıkarıldı. Eserler, İzmir Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi.

Akşam, 04.10.2007

"NOEL BABA KALIN GİYSİLERİ ÇIKARMALI"

 

Demre’deki Noel Baba Kilisesi’nin restorasyonu için gereken herşeyin yapılacağını açıklayan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Akdenizli ve Demreli bir Noel Baba imajı yaratılması gerektiğini söyledi.

Demre’deki kilisenin Türk turizmi açısından çok önemli bir unsur olduğunu söyleyen Günay, “Restorasyon için ön çalışma başlatıldı. Görüşmeler sürüyor. Bu çalışmanın tamamlanmasının ardından bir açıklama yapacağız” dedi.

Noel Baba’nın imaj değişimi için gerekirse uluslararası bir yarışma açılabileceğini de dile getiren Günay, “Noel Baba, Kuzey Avrupa ülkelerinin ve Coca-Cola’nın yarattığı figürden, imajdan kurtarılmalı. Demre’de Noel Baba’nın doğum günü olan 6 Aralık’ta bile denize girilebiliyor. Noel Baba’ya sırtında kalın giysileriyle, kuzey ülkelerinin simgesi olan imajdan kurtarılması gerektiğini düşünüyorum’’ dedi.

Akşam, 04.10.2007

MÜZE BAHÇESİNE 15 ALTIN KARŞILIĞI DEFİN YAPILMIŞ

 

Konya’daki Mevlana Müzesi’nin bahçesinde bulunan mezar taşlarının sırrı çözülüyor.

Müze Müdür yardımcısı Doç.Dr. Naci Bakırcı, müzeye 13’üncü yüzyıldan bu yana 400’e yakın defin yapıldığını belirlediklerini söyledi. Bakırcı, mezarlardan bazılarının 15 altın karşılığında müze bahçesine defnedilen zenginler ve şehrin önde gelenlerine ait olduğunu belirtti. Doç. Bakırcı, müze bahçesinde bulunan mezar taşlarının teker teker incelendiğini, müze arşivinin tarandığını belirterek şöyle konuştu:

"Yaklaşık 2 yıldır mezar taşları üzerinde çalışma yapıyoruz. Tespitlerimize göre 13’üncü yüzyıldan dergáhın müze olarak hizmete girdiği 1926 yılına kadar gül bahçesine 400’e yakın defin yapılmış. Defnedilenler arasında genellikle Mevlana’nın soyundan gelenler, valideler, neyzenler ve dergáha hizmet edenler bulunuyor. Ancak 15 altın karşılığında müze bahçesine defnedilen zengilerin de bulunduğunu tespit ettik. Bu durum, doğrusunu söylemek gerekirse bizi şaşırttı. Zenginler ve şehrin önde gelenleri, Mevlana’nın sandukasının da bulunduğu o zamanki dergáha yakın bir yerde gömülerek, öldükten sonra Mevlana’ya yakın bir yerde yatmak istemiş olabilir."

1926 yılında müzeye dönüştürme çalışmalarının ardından bahçede bulunan çok sayıda mezar taşının özensiz bir şekilde yerinden kaldırıldığını, bazılarının bu sırada zarar görüp, kaybolduğunu anlatan Doç. Bakırcı "Bahçeye gömülen zengin ve şehrin önde gelenlerine ait mezar taşlarının 1926 yılından sonra yerinden çıkarılıp ölenlerin yakınlarına verildiği yönünde bir bilgiye de ulaştık. Ancak bu veri henüz çok net değil" dedi.

Hürriyet, Haber: Kerem Pulgat, 04.10.2007

TUTANKAMON'UN YÜZÜ İLK KEZ HALKA AÇILIYOR

 

Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi Başkanı Zahi Hawass yaptığı açıklamada, firavun Tutankamon'un mumyasının yüzü görünür bir şekilde cam vitrin içerisinde sergileneceğini belirtti. Hawass "Mezarına girerek ilk kez Tutankamon'un yüzünü görme şansını bulacaksınız. Bu tarihte bir ilk" dedi. Mısır'ı MÖ 1361 yılından 1352'ye kadar yöneten Tutankamon'un genç yaşta öldüğü biliniyor. Tahta çıkma hakkını ünlü kral Akhenaton ile kraliçe Nefertiti'nin kızı Prenses Ankhesenpaaten'le evlenerek elde etmişti. Mezarı 1922'de İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından keşfedilmişti. Mısır'ın Luxor kentinde bulunan mezarın halka açılması için tarih ise henüz verilmedi.

Sabah, 04.10.2007

RESİM VE HEYKEL SPONSOR BEKLİYOR

 

Resim Heykel Müzeleri Derneği'nde zor günler... Derneğin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Leyla Belli, Beşiktaş'taki Resim ve Heykel Müzeleri binasındaki yerlerinden çıkmak zorunda kaldıklarını, kısıtlı imkanlarla bir yer tutup çalışmalarını burada sürdürmeye çalıştıklarını söyledi. Üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine girmek isteyen öğrencilere eğitim ve portfolyo hazırlama kursları vererek ayakta durmaya çalıştıklarını da belirten Belli, her yaştan öğrenciye daha fazla eğitim verebilmek istiyor. Dernek, gençlerin sanata olan ilgisini büyütmek için gönüllülerin yardımlarını bekliyor.

Sabah, Haber: Bedia Ceylan Güzelce, 04.10.2007

AKM'Yİ YIKACAK YASA MECLİS'TE

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları için tasarlanan ama AKM'nin yıkılmasına ilişkin düzenlemeleri de içeren kanun tasarısı bir kez daha Meclis'te. TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu, geçen dönem görüşmeleri tamamlanamadığı için kadük (hükümsüz) kalan kanun tasarısını aynen benimsedi. Komisyondaki görüşmelerin tartışmalı geçmesi sonucu değiştirmedi. Geçen dönem de komisyondan geçen tasarı, Meclis'e sevk edilmiş ama görüşülememişti.


Tasarı, 2010 çalışmaları için gerekli mekanizmaların kurulması ve merkezi bütçeyle İstanbul'un kendi kaynaklarından ayrılacak paylarla bir bütçe oluşturulmasını düzenliyor. 2010 çalışmaları için hayati önemdeki kanunun içinde AKM'ye dair maddeler yer alması tartışma yaratmıştı. Bu maddelere göre AKM'nin yıkılıp yeniden yapılması öngörülüyor ve inşaat maliyeti 2010 bütçesinden karşılanıyor.


Sanat kulislerinde ise yeni Bakan Ertuğrul Günay'ın 2010'a yetişmeyeceği için AKM'nin yıkılmasına karşı olduğu söyleniyor.

Radikal, 04.10.2007

 

 

"YERİNE KOYMADAN AKM'Yİ YIKMAM"

 

TBMM Milli Eğitim Komisyonu AKM’nin yıkılarak, yerine yenisinin yapılmasını öngören kanun tasarısının görüşmeleri tartışmalı ve gergin geçti.

CHP’li Muharrem İnce "Bir söz vardır. ’Kapını açık bırakma ki, komşunu hırsız yapmayasın.’ Biz bu tasarıyı böyle geçirirsek komşumuzu hırsız yapmış olacağız. AKM’yi yıkmak istemenizin nedeni, Türkiye’nin ilk opera binasının orada bulunması mıdır? Siz, bir anlamda hesaplaşma içinde misiniz" diye sordu.

AKP’li Necat Birinci de AKM’nin, İstanbul’un siluetine bir şey katmadığını savunarak, yerine Türk mimarisini ifade edecek bir yapı yapılmasının daha doğru olacağını ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay "AKM’nin yerine koyacak bir şey olmadan yıkmam. Yeni projenin 2010’a yetişmemesi ihtimalini görürsem, yıkmam" diyerek güvence verdi. Günay "İstanbul kaç bin yılı temsil ediyor? Ancak gelin görün ki ne surları, ne tarihi eserleri, ne de doğası kalmış? Şimdi rant kavgası, açgözlülük var. İstanbul’da kapitalizmin saldırısı var. Bütün bu rant kavgası yokken, Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına stadyum yapılmış. Bu nasıl duyarsızlıktır? Roma’da hiçbir taşın üzerine oturamazsınız ama İstanbul’da surların içine gecekondular da yapılmış, kamu tahrip etmiş. Sadece AKM ile değil, Telekom, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile uğraşıyorum" dedi.

Hürriyet, 04.10.2007

EGE ÜNİVERSİTESİ'NDEN TAVAS KAZISI'NA DESTEK

 

Denizli'nin Tavas İlçesi'ndeki tarihi kentin ortaya çıkarılması çalışmalarına, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyeleri de destek verdi. Çalışmalar, Denizli Müze Müdürlüğü'yle ortaklaşa gerçekleştirildi. Bilimsel danışman Prof.Dr. Bozkurt Ersoy, ''Antik Tabae kenti üzerine kurulu Kale-i Tavas, Menteşe Beyliği'nin önemli yerleşim merkezlerinden biri. Çalışmalarda, Roma Dönemi'ne ait mermer bir tanrıça başı da bulundu'' dedi.

Milliyet Ege, 04.10.2007

TÜMÜLÜSLER GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Ankara'nın Beypazarı İlçesi'nin Acısu Köyü çevresinde bulunan ve bugüne kadar definecilerce kazılarak tahrip edilen tümülüslerde, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca kazı çalışmaları başlatıldı.

Edinilen bilgiye göre, Galat ve Roma dönemlerinden kaldığı tahmin edilen tümülüslerde, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın öncülüğünde, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden görevlilerin katılımıyla yaklaşık 2 hafta önce kazı çalışmalarına başlandı. Kazı çalışmalarında bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi görevlilerinden Mehmet Sevim, bölgedeki tümülüslerin defineciler tarafından kazıldığını ve bazı mezarlara zarar verildiğini bildirdi. Sevim, yaptıkları çalışmalarda mezarın yan duvarlarını açmayacaklarını belirtti.

Mehmet Sevim, "Mezarın güneş ve yağmurdan zarar görmemesi açısından, güney ve batı cepheleri açık. Buraya ziyaretçi geldiğinde, görsel olarak bir şeyler görebilmesine imkan sağlamış olacağız" diye konuştu.
Hürriyet Ankara, 04.10.2007

CAMİSİZ MİNARELER RESTORE EDİLDİ

 

 

Gümüşhane’nin eski yerleşim bölgesi Süleymaniye Mahallesi’nde 16. yüzyıldan kalma olduğu bildirilen camisiz 3 minarenin restorasyon çalışmalarının tamamlandığı belirtildi.Yapılan çalışmalar hakkında bilgi veren Gümüşhane Kültür ve Turizm İl Müdürü Vekili Temel Yalçın, restorasyon çalışmaları için 50 bin YTL harcandığını söyledi.

 

Müdür Vekili Yalçın minareler ve yapılan restorasyon çalışmaları hakkında şu açıklamayı yaptı: “İlimizin ilk yerleşim yeri olarak ‘Canca, Eskişehir’ adlarıyla da bilinen Roma, Bizans ve Osmanlı kültürünün izlerinin hakim olduğu bölgede yıkılmaya yüz tutmuş ve 16. yüzyıldan kalma 3 adet camisiz minarelerimiz Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen 50 bin YTL ile restorasyonunu tamamlamış bulunmaktayız. 7 yıl önce valiliğimiz tarafından oluşturulan komisyonca hazırlanan rapora göre mahalle girişinde ve yolun alt kısmında bulunan 1. minare yonu taşı ile yapılmış, şerefe çevre duvarı ve şerefenin üst kısmı yıkılmış, alt kısımlarında da yer yer yıkıklar olduğu ve giriş kapısı olmadığı, 2. minare ise mahallenin orta kısmında yer almakta, şerefesinin üzerinde belli bir kısma kadar taş yonu ve üzeri tuğla olarak yapılmış olup, üst kısmından yere kadar güney cephesinde boyluca yıkık durumu olduğu ve giriş kapısının bulunmadığı, diğer 3. minarenin ise mahalledeki yolun sonunda yer almakta olup şerefesinin üzerinde bir yere kadar yonu taşı ile ve üzeri tuğla olarak yapılmış, tuğla kısımları, şerefe korkuluğu ve gövdesindeki taş kısımların bazı yerleri yıkık durumda olduğu tespit edilmişti. 500 yıllık bir maziye sahip olan bu minarelerimiz asıllarına uygun olarak Vakıflar Genel Müdürlüğümüz tarafından gönderilen ödenekle restore edildi.”

Gümüşhane’nin ilk yerleşim yeri olan Süleymaniye Mahallesi’nde 33 adet daha tarihi eserin kayıtlarının da yapıldığını belirten Yalçın, “Hedefimiz ilk etapta minarelerin yıkılmaktan kurtarılması oldu. Halen bu tarihi kentimizde bir camimizin restorasyon çalışmaları sürüyor. Vakıflar Genel Müdürlüğümüzce önümüzdeki günlerde tarihi hamamın da restorasyon çalışmaları başlatılacaktır.”diye konuştu.

Gümüşhane Kent Haber, 03.10.2007

VAN EVLERİ TARİHE KARIŞIYOR





Van Mimarlar Odası Başkanı Şahabettin Öztürk, tarihi Van evlerinin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını ve bunun en büyük sebebinin ise 1974 yılında uygulanan imar planı olduğunu söyledi.


Doğu Anadolu Bölgesi'nin geleneksel ev mimarisinden uzak olan kerpiç ve ahşap ağırlıklı inşa edilen tarihi Van evlerinin, yılların verdiği yorgunluk ve bakımsızlıktan dolayı yok olma riskiyle karşı karşıya kaldığı bildirildi.

 

Van Mimarlar Odası tarafından 1993-2002 yılları arasında yapılan araştırmalar sonucunda, tarihi Van evleri sayısının 19'a kadar düştüğünü ifade eden Öztürk, koruma altına alınan ve ayakta durabilen Van evi sayısının sadece bir tane olduğunu söyledi.

 

Öztürk, 19 Van evinden yalnızca Mustafa Dilaver'e ait evin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1989 yılında tescillendiğini belirterek, "Geleneksel Van evi dokusunda, 1900'lü yılların başında inşa edilen ev, hak sahiplerinin içerisinden çıkmasıyla büyük tahribata uğramıştır. Mimarlar Odası olarak bu evin restorasyonunu üstlendik. Ancak hak sahiplerinin veraset problemi çözülemediği için kamulaştırma çalışmaları yarım kaldı. Herhangi bir güçlendirme ve restorasyon çalışması yapılamadığından dolayı geriye kalan tek bir Van evi de tamamen yıkılmak üzeredir. Van evlerinin yok olma tehlikesinin en büyük sebebi, 1974 yılında Van'da yapılan ilk imar planıdır. Bu çalışmada tarihi Van evleri korunmamıştır. Bu evlerin koruma imar planları yapılmadı. Bu paralelde sadece evler değil çok sayıda sivil mimarlık örneği, dini yapılar, kehrizler ve çeşmelerin de kaybolduğunu görüyoruz" dedi.
Van'ın geleneksel kültürünü temsil eden bu tür yapıların yeniden inşa edilmesi gerektiğini dile getiren Van Mimarlar Odası Başkanı Şahabettin Öztürk, tarihi Van evlerindeki yapım özelliğinde daha çok Orta Anadolu'nun mimari özelliğinin göze çarptığını söyledi. Öztürk, "Tarihi Van evleri, genellikle 2 katlı olarak inşa edilirken, ana malzeme de tamamıyla kerpiç ve ahşaptan oluşuyor. Bu özellikler itibariyle bölge mimarisinden çok farklı bir özellik sergileyen Van evleri, Bitlis ve Erzurum sivil mimarlık örneklerinden farklı bir konumdadır. Örneğin harem-selamlık ilişkisini Van evlerinde görmemiz mümkün değildir. Tamamen sokağa açık bir anlayış söz konusudur. Van evlerinde, yapım özelliği olarak daha çok Orta Anadolu'nun mimari özelliği göze çarpmaktadır" şeklinde konuştu.


Van'da şehirleşmenin 1918 yılından sonra başladığını, bundan önce ise Van kentinin kalenin güneyinde bulunan yaklaşık 500 bin metrekareli bir alanda kurulduğunu anlatan Öztürk, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Tarihi Van evlerinin ilk örneklerinin ne zamana dayandığı net olarak bilinmemektedir. Araştırmacıların, eski gravürlerin, topografların eşliğinde, uzun süre yapılan kazı bölgelerindeki veri ışığında bu evlerin kalıntılarına rastlanılmıştır. Ana malzemesi geleneksel kerpiç olan Van evleri su basmasına kadar taştan yapılarak, kapı ve pencerelerin örtü sistemi ise ahşaptan oluşmaktadır."


Van Mimarlar Odası Başkanı Şahabettin Öztürk, yaptıkları araştırmalar sonucunda Van evleri ile ilgili dört tipoloji ortaya çıktığını söyledi. Öztürk, "Bu tipolojilerden birincisi tek katlı, fakir ailelerin kullandığı evler olarak kayıtlara geçiyor. İkincisi, iki katlı evlerdir, bunlar da orta gelir düzeyindeki insanların kullandığı evlerdir. Üçüncüsü, iki katlı cumbalı evlerdir ve bu tür evleri de ekonomisi biraz daha ön plana çıkan insanlar kullanıyor. Dördüncüsü ise iki katlı geniş ev örneğidir. Bunlarda o bölgede çok sevilen, sayılan, fazla nüfus sahibi olan insanların kullandığı ev olarak karşımıza çıkmıştır. Tüm bu evler için kullanılan malzemeler aynı olurken, fonksiyonellik son iki tipte daha çok ön plana çıkıyor" dedi.


Van evlerinin Türkiye'de ender özelliklere sahip bir mimari dokusunun olduğunu vurgulayan Öztürk, bu güzelliğin bundan sonra sadece fotoğraflarda görülebileceğini söyledi.

Van Kent Haber, 03.10.2007

"ALLIANOI'Yİ GÖMEREK KORUYORLAR"

 

1800 yıllık Allianoi antik kentinin Yortanlı Barajı suları altında kalması tartışması devam ediyor. 2007 yılı için kazı izni verilmeyen antik kentle ilgili açıklama yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı Kazılar ve Araştırmalar Daire Başkanı Melik Ayaz, antik kentte bugüne kadar kazıları sürdüren ekibi koruma önlemlerini almamakla suçladı. Ayaz’ın Allianoi’de artık kurtarma kazılarının bittiği, bundan böyle koruma tedbirlerine dönük çalışmalar yapılacağı sözlerini, “Allianoi’yi tarih sahnesine yeniden gömmek için bakanlığın yaptığı bir oyun” olarak niteleyen kazı heyeti başkanı Doç.Dr. Ahmet Yaraş, koruma önlemi almama suçlamasına da sert yanıt verdi.
 

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen EGEÇEP 8. bölge toplantısında Allianoi antik kenti kazıları ile ilgili açıklamalarda bulunan Kültür ve Turizm Bakanlığı Kazılar ve Araştırmalar Daire Başkanı Melik Ayaz antik kentte artık kurtarma kazısı yapılmayacağını söyledi. Bu sözler aynı zamanda Allianoi’yi gün yüzüne çıkaran Doç.Dr. Ahmet Yaraş ve ekibinin artık kazıda görev almayacağı anlamında geliyordu. Antik kentle ilgili birtakım sözlü şikayetler ulaştığını belirten Ayaz, “Yapılan çalışmaların korumaya dönük yapılmadığı, tahribatın olduğu, kazının baraj altında kalacak bir yerin kurtarılması kazısından çok bir bilimsel kazı niteliğinde genişletildiğini korumanın ihmal edildiği yönünde bize ciddi manada şikayetler ulaştı. Bilim heyeti oluşturarak durumu yerinde incelettik” dedi. İncelemenin sonunda kendilerine iletilen raporda, “Evet, kurtarma kazılarından ziyade mevcut olan kültür varlıklarının korunmasına yönelik kazıların yapılması gerekir” dendiğini aktaran Ayaz, koruma çalışmalarına başladıklarını, finansman için de DSİ’den 200 bin YTL’lik bir kaynak talebinde bulunduklarını belirtti.
 

Allianoi’de yapılan kazıların başkanlığını yürüten Doç.Dr. Ahmet Yaraş ise iddialara sert yanıt verdi. Allianoi’de yapılan çalışmanın bir kurtarma kazısı olduğunu belirten Yaraş, bunun mantığının ise kazıların ivedi yapılması ve kültür varlıklarının tam olarak tescil edilmesi anlamını taşıdığını dile getirdi. Yaraş, “Şu anda elimizde ne olduğunu dahi bilmiyoruz. Bizim açtığımız bölüm Allianoi’nin yüzde 30’u sadece, yüzde 70’inde ne olduğu hala belli değil” dedi. Yaraş, bakanlığın koruma önlemi olarak Allianoi’nin üzerinin mille kapatılmasını önerdiğini hatırlatarak, bunun antik kenti yok etmekle eşdeğer olduğunu belirtti. Bakanlığın kendilerine görev vermeyerek başka bir heyetle koruma çalışmalarına başlamasını “Alianoi’yi keşfeden ekibin bölgeden uzaklaştırılması ve projenin üstünün örtülmesi için yapılan bir oyun” olarak niteleyen Yaraş, şunları söyledi; “Korumadan bahseden bakanlık bugüne kadar neredeydi? Üstünün mille örtülmesi talebi bakanlıktan gelmedi mi? Beni korumamacılıkla suçluyorlar. Kazı izni olmadığı halde orada koruma önlemlerini almak mümkün değil. Şu an bakanlığın yapmış olduğu; kazı heyetini bölgeden uzaklaştırmak ve Allianoi’yi tarih sahnesine tekrar gömmektir. Bunu yaparak da bakanlık tarih önünde suçlanacaktır.” Kendisine kazı alanında koruma önlemi almadığına dair herhangi resmi bir yazı iletilmediğini aktaran Yaraş, bugüne kadar kazı çalışmalarını incelemeye gelen bakanlık temsilcilerinden de bu yönde hiçbir uyarının olmadığını belirtti.


Yaraş, “Aksine, çok fazla yer açıldığına, insan üstü gayret gösterildiğine dair raporlar verildi bakanlığa hep. Bu aşamadan sonra koruma önlemi almak söylemi safsatadan başka bir şey değildir. İki taşeron üniversite hocasına böyle bir rapor yazdırmak gaflet ve dalalettir” dedi.
Allianoi Girişim Grubu Sözcüsü Av. Hilal Küey’de 2007 yılında izin verilmediği için kazı alanına giremeyen Yaraş’ın koruma önlemi almamakla suçlanmasının anlamsız olduğunu söyledi. Küey, son yapılan işlemle ilgili de dava açacaklarını dile getirdi.

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 03.10.2007

 

******


ALLIANOI KORUMA DUVARI İÇİN İHALE

 

Bergama'da yapılan Yortanlı Baraj alanı altında kalacak Paşa Ilıca Kaplıcası'nın (Allianoi antik şehri) etrafına örülmesi planlanan koruma duvarı ve tarihi eserlerin rölöveleri için ihale açıldı.

Yaklaşık 200 bin çiftçiyi yakından ilgilendiren ihale, önümüzdeki pazartesi günü (8 Ekim) Devlet Su İşleri (DSİ) 2. Bölge Müdürlüğü'nde yapılacak. Bu arada, ihalenin durdurulması için Allianoi Girişim Grubu adına Avukat Hilal Küey, bölge idare mahkemesine başvurdu.


İzmir Tabib Odası'nda avukatlar Hilal Küey ve Ali Arif Cangı ile Dr. Oya Okyıldız, başvuruyla ilgili bir basın açıklaması yaptı. İhalenin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın internet sitesinde yayınlandığını, konunun internet şakası gibi bir şey olduğunu söyleyen Avukat Küey, çıkan eserlerin belgeleme ve mimari dökümantasyonunu yapmaktan ziyade, ileriye dönük olarak Allianoi'yi su altında bırakma çalışması olduğunu iddia etti.


Nihai karar için istenen bilim heyeti raporunun ortada olmadığını savunan Küey, buna rağmen alanın ihale edilmesine anlam veremediğini kaydetti.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'la 25 Eylül tarihinde görüştüklerini belirten Küey, konuyla ilgileneceğini söylediğini belirtti. Türkiye'de iç hukukun bitmesi halinde konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıyacaklarını ifade eden Avukat Cangı ise, "Çok büyük ve talihsiz bir hatayla karşı karşıyayız. Bir an önce bundan dönmemiz gerekiyor. Allianoi su tutarsa, dünya aleme rezil oluruz. Ondan sonra dünyanın hiçbir yerinde, 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti korumacı bir devlettir, tarih ve kültür değerlerini koruyor' iddiasında bulunamazsınız" dedi.


Projeye göre termal kalıntılar 740 metrekare uzunluğunda, 1.5 metre yüksekliğinde ve 1 metre genişliğinde duvarla çevrilecek. Allianoi Girişim Grubu tarafından yapılan yürütmeyi durdurma talebiyle ilgili karar sekiz gün içinde açıklanacak. Karar menfi olursa ihalenin beş gün içinde iptali gündeme gelebilecek.

Haber Ekspres, 06.10.2007

HAMAMDAN SANAT MERKEZİNE

 

Bursa'da, bir bölümü tümüyle yıkılan tarihi Ördekli Hamamı, aslına uygun olarak restore edildi.

Tarihi bina sanat merkezine dönüştürülerek halkın kullanımına açılacak.

 

Bursa'nın en önemli tarihi eserlerinden biri de Ördekli Hamamı. Tarihi hamamın yapımına Yıldırım Beyazıt döneminde başlandı. Fetret dönemine denk geldiği için yapımı otuz yıl sürdü.

Hamamın bitirilmesi Çelebi Mehmet'e nasip oldu.

 

1.400 metrakare alana otururan binanın Doğu ve Batı cephesi tamamen yıkılmış durumdaydı.

Bu tarihi hamam şimdi Osmangazi Belediyesi'nce restore ediliyor. Son çalışmaların sürdürüldüğü tarihi Ördekli Hamamı, sanatsal etkinliklerin yapılacağı merkeze dönüştürülerek halkın kullanımına açılacak.

 

Ördekli Hamamı'nın restorasyonu için 2.5 milyon YTL harcandı.

Trt/Haber, 03.10.2007

"BU TARİHİN ÖLÜMÜDÜR"




Irak Ulusal Müzesi Müdürü Mushin Hasan, yağmalanmış
tarihi eserler arasında, 13 Nisan 2003 (Foto:AFP)


2000 yıllık Sümer kentleri yıkıldı, haydutlarca yağmalandı. Keldanilerin güçlü Ur kentinin duvarları, askeri birliklerin harekatında çatırdadı, eski Mezopotamya siteleri, servetine servet katmak için onları satın alan toprak ağalarının çapulcularınc”a yağmalandı. Irak’ın, insan medeniyetinin beşiği olan tarihi geçmişinin neredeyse tamamının yok oluşu, bizim feci ve utanç verici işgalimizin en önemli sembollerinden biri oldu.

Arkeologların topladığı bulgulara göre, Saddam Hüseyin rejiminde arkeolojik araştırmalar için eğitilen kişiler bile, bilgilerini, arkeolojik alanları kazıp, paha biçilmez binlerce çömleği, şişeyi ve diğer sanat eserlerini çalmak, tahrip etmek için kullanıyorlar.

1991 Körfez Savaşı’ndan sonra, ordular ve çapulcular Irak’ın güneyindeki çöl kentlerine gittiler ve orada en az 13 Irak müzesi talan edildi. Bugün, Güney Irak’taki hemen her arkeolojik site çapulcuların kontrolünde.

Lübnanlı arkeolog Joanne Farchakh, Aralık ayında yayımlanacak uzun ve müthiş ekspertiz raporunda, yağmacı ordusunun, binlerce yıldır toprak altında gömülü olan Sümer kentlerinden bir metre bile uzaklaşmadığını söylüyor ve şöyle yazıyor:

“Satacak eser bulabilmek için sistemli olarak bu uygarlığın kalıntılarını tahrip ediyorlar. Burası, eğer düzgün kazılabilse, insan ırkının gelişimi hakkında çok geniş yeni bilgilere ulaşabileceğimiz 20 kilometrekarelik bir alan.

İnsanoğlu, savaşla yıkıma uğramış bir ülkede, tüccarların alıp sattığı çivi yazısı tableti, heykel veya bir parça mücevher için kendi geçmişini kaybediyor. İnsanoğlu, lüks malikanelerinde güvenle yaşayan ve koleksiyonları için özel parçalar ısmarlayan özel koleksiyonerlerin zevki için tarihini kaybediyor.”

İşgalin hemen ardından Bağdat Arkeoloji Müzesi’nden çalınan hazineler için yapılan özel bir soruşturmaya yardım eden Bayan Farchakh, Irak’ın çok yakında tarihsiz kalacağını söylüyor:

“Ülkede 10 bin arkeolojik kazı alan var. Sadece Nasıriye’de, hepsi sistematik olarak yağmalanmış 840 Sümer kazı alanı bulunuyor. Büyük İskender bile, bir şehri yıktığında her zaman yenisini yapardı. Ama şimdi hırsızlar her şeyi yıkıyor en dipteki yerleri bile kazıyorlar. Yeni olan tek şey ise yağmacıların giderek daha organize ve daha zengin oldukları.

Bunun ötesinde, askeri operasyonlar da bu siteleri sonsuza dek yok ediyorlar. Ur’da beş yıl boyunca bir Amerikan üssü vardı ve duvarlar askeri araçların ağırlığıyla yıkıldılar. Bu, arkeolojik bir alanın sürekli depreme maruz kalması gibi bir şey.”

Bugünkü Irak’ın antik kentleri arasında Ur, insanoğlu tarihinin en önemli yeri olarak görülür. Eski Ahit’te zikredilen -ve Hz. İbrahim’in yaşadığı yer olduğuna inanılan- Ur, Kamirna, yani Ay Kenti olarak Arap tarihçilerin ve gezginlerin eserlerinde de yer alır.

MÖ 4000’de kurulan Ur’da, Sümer halkı, tarımı, sulama sistemini ve madeni eşya yapımını geliştirdi. Bin beş yüz yıl sonra, Ur’da yazının, mimarinin, kitabelerin ilk örnekleri çıktı. Yakınlardaki Larsa’da, pişmiş kilden tabletler, dünyanın ilk çekleri olarak kullanıldı. Bu killerdeki çentikler, transfer edilen paranın miktarını gösteriyordu. Ur’un kraliyet mezarlarında, mücevher, hançer, altın, silindir şeklindeki Asur mühürleri, bazen de esirlerin kalıntıları vardı.

Amerikalı yetkililer, sürekli olarak, Babil’de tarihi kenti korumak için üs kurduklarını tekrarladılar. Ancak Columbia Üniversitesi’nde sanat tarihi ve arkeoloji dersleri veren Iraklı arkeolog Zeynep Bahrani, bunu “deli saçması” olarak nitelendiriyor. Bahrani, kenti inceledikten sonra şunları söyledi: “Babil’e verilen hasar o kadar büyük ve o kadar onarılamaz ki, ABD güçleri onu korumak isteseydi eğer, bölgenin en büyük üssünü oraya kurup buldozerle dümdüz etmek yerine, kentin etrafına koruma yerleştirme duyarlılığını gösterirdi.”

Tarihi binalar 2003 yılındaki hava saldırılarında hasar görmedi, ama Profesör Bahrani şunu anlatıyor: “Bağdat’ın düşmesinden sonra yağmalanan müzeler ve kütüphanelerin ötesinde, işgal müthiş bir hasara yol açtı. 2003 Nisan’ından bu yana, en az yedi tarihi kent ABD ve koalisyon güçlerince bu şekilde kullanıldı. Bunlardan biri de Samarra’nın kalbi olan ve Nasr al Din Şah’ın yaptırdığı tapınaktı. Tapınak 2006’da bombalandı.”

Tarihi miras alanlarının askeri üs olarak kullanılması, 1954 yılında imzalanan Lahey Anlaşması ve Protokolü’ne aykırı (başlık 1, Madde 5). Anlaşma, işgal dönemini de kapsıyor. ABD bu anlaşmayı imzalamadı, ancak Irak’a asker gönderen İtalya, Polonya, Avustralya ve Hollanda bu anlaşmayı imzalayan ülkeler.

Bayan Farchakh’ın belirttiğine göre, dini gruplar Irak’ta güç kazandıkça, arkeolojik alanlar da onların kontrolüne geçiyor. Farchakh, Dikar Eyaleti eski eserler Müdürü Abdulemir Hamdani’den söz ediyor. Hamdani, işgal sırasında umutsuzca tüm toprak altındaki kentlerin yıkımını önlemeye çalıştı ve “hepimizin tanık olduğu felaketin” önüne geçmeye çalıştı.

Hamdani 2006 yılında şunları söylüyordu: “800 arkeolojik alanın olduğu bölgede, yağmayı önlemek için, arkeolojik alanları mümkün olduğunca sık kontrol edecek 200 polis memuru görevlendirdik. Ancak bu iş için yeterli ekipman yoktu. Sadece sekiz aracımız, biraz silahımız ve birkaç telsizimiz vardı.

Tabii ki bunlar yeterli değil ama,- hükümetten, bize alanları kontrol etmek için yeterli benzin verilemeyeceği kararı çıkana kadar,- elimizden geleni yaptık. Sonunda, yağmayı önlemek için çalışmaya başladık ama bu da dini grupların Irak’ın güneyine hakim olmasından önceydi."

Geçen yıl, Dr. Hamdani'nin eski eserler departmanı, yerel yönetimden, Sümer siteleri çevresinde tuğla fabrikaları kurmayı onaylayan bir not aldı. Ama kısa sürede anlaşıldı ki, fabrika sahipleri Irak hükümetinden burayı satın almayı istiyorlar, çünkü bölgede birçok Sümer kenti ve farklı arkeolojik alan var. Yeni sahibi, bu alanı kazacak, yeni tuğlalar yapmak için eski taşları eritecek ve bulduğu değerli şeyleri antikacılara satacaktı.

Dr Hamdani cesur bir şekilde dosyayı onaylamayı reddetti. Bayan Farchakh anlatıyor:

"Bu reddin hızlı sonuçları oldu. Nasıriye’yi kontrol altında tutan dinci partiler, ellerinde yolsuzluk iddialarıyla tutuklama emri bulunan polis memurları gönderdiler. Hamdani, üç ay boyunca, hapiste yargılanmayı bekledi. Eski Eserler ve Tarihi Miras Genel Müdürlüğü ve Dr. Hamdani’nin güçlü aşireti mahkeme boyunca onu savundu. Sonunda serbest bırakıldı ve işine döndü. Tuğla fabrikası projesi donduruldu, ancak benzer raporlar ve benzer stratejiler –Bağdat yakınlarındaki Akarakuf ziguratı gibi- arkeolojik alanlar yakınındaki başka kentlerde uygulandı. Iraklı arkeologlar düzeni ne kadar sağlayabilirler? Bu soruya ancak, bu projeleri onaylayan dini gruplara bağlı Iraklı politikacılar verebilir.”

Artık aşiret liderlerinin yardımıyla organize bir yapıya kavuşan polisin, yağmacıların gücünü kırma çabaları, ölümcül sonuçlar veriyor. 2005’te, Irak gümrüğü, -Batılı birliklerin de yardımıyla, Nasıriye yakınlarındaki Fecr’de bazı eski eser tacirlerini yakaladı. Onlarla birlikte Bağdat Müzesi’nden aldıkları belirlenen yüzlerce esere de el kondu. Bu ciddi bir hataydı.

Konvoy, Bağdat’ın birkaç kilometre dışında durduruldu, gümrük görevlilerinden sekizi öldürüldü, cesetleri yakıldı ve çölde çürümeye bırakıldı. Eserler de kayboldu. Bayan Farchakh, “Bu eski eser tacirlerinin dünyaya açık bir mesajıydı” diyor.

Eski eser yağmacıları, geniş bir kaçakçılık örgütünün içinde çalışıyorlar. Kamyonlar, otomobiller, uçaklar ve gemiler Irak’ın tarihi ganimetini Avrupa’ya, ABD’ye, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Japonya’ya taşıyor. Arkeologların söylediğine göre, giderek artan sayıda internet sitesi, müşterilerine 7 bin yıl öncesine ait Mezopotamya eserleri sunmaya hazır.

Güney Irak’ın çiftçileri, artık toprak altındaki binaların duvarlarını belirlemek ve doğrudan odalara, mezarlara ulaşmak konusunda usta birer yağmacı. Arkeologların raporunda şu yazılı: “Dünyanın geçmişini çalma konusunda eğitimliler ve bundan önemli karlar sağlıyorlar. Her objenin ederini çok iyi biliyorlar. Yağmayı neden bırakacakları sorusuna cevap vermek de zor.”

1991 Körfez Savaşı’ndan sonra, arkeologlar eski yağmacıları işçi olarak tuttular ve onlara maaş bağlanacağı sözünü verdiler. Arkeologlar kazı alanında bulundukları sürece sistem işledi, ancak daha sonraki hasarın nedenlerinden biri de buydu; insanlar nasıl kazacaklarını ve ne bulacaklarını iyi biliyorlardı.

Farchakh ekliyor: "Irak’ta ne kadar uzun süre savaş olursa, uygarlığın beşiği de o kadar tehdit altında olur. Torunlarımızın öğreneceği bir şey kalmaz.”

Çanak Çömlek Tarlası
Arkeolog Joanne Farchakh: Irak’ta taşra toplumu bizimkinden farklıdır. Tarihi miras ve eski uygarlıklarla ilgili standartları bizimkilere uymaz. Tarih, aşiretinin ve atalarının zaferleriyle, öyküleriyle sınırlıdır. Kısacası, onlar için, “uygarlığın beşiği”, çölün ortasındaki bir çanak çömlek tarlasından fazla bir şey değildir, çünkü sonuçta toprağın sahibi onlar ve oradan çıkanlar da onlara ait. Aynı şekilde, eğer yapabilselerdi, bu insanlar, “onların toprakları” olduğu için, petrol alanlarını kontrol etmekten çekinmezlerdi. Çünkü çölde hayat çetindir ve onlar tüm hükümetlerin unuttuğu insanlardır. “İntikamları” da, para kazandıracak her fırsatı değerlendirmek olur. Bir mühür, bir heykel ya da çivi yazısı tablet 50 dolar değerindedir ve bu da ortalama bir Iraklı memurun aylık maaşının yarısı demek. Tüccarlar, yağmacılara şunu söylediler: Bir objenin bedeli olması için üzerinde bir yazı olmalı. Irak’ta köylüler için yağma, normal bir çalışma gününün parçasıdır.

Açık Radyo, Yazı: Robert Fisk*, 03.10.2007

* Fisk, The Independent Gazetesi'nin tanınmış Ortadoğu muhabiridir.(e.n.)

JANDARMADAN TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Balıkesir'de, tarihi eser kaçakçılığı yaptığı ileri sürülen 2 şüpheli jandarmanın düzenlediği operasyon ile yakalandı. 

Edinilen bilgiye göre, merkeze bağlı Dallımandıra köyünde ikamet eden bazı şahısların tarihi eser kaçakçılığı yaptığı şeklinde ihbar alan İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, kimlik tespiti yaptıkları 2 kişiyi yakalayıp göz altına aldı. E.K. ve M.Ş. isimli şüphelilerin evlerinde ve üzerlerinde yapılan aramalarda 15 adet eski para ile 1 adet yüzük, 1 kase, kolye ucu ve topraktan yapılmış tarihi özelliği bulunan kadın heykeli başı ele geçirildiği bildirildi. Gözaltına alınan şüphelilerin sorgulamalarının ardından adli mercilere teslim edileceği, olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Balıkesir Kent Haber, 03.10.2007

SUALTINDAKİ HAZİNEMİZ BELGESELLE ANLATILACAK

 

TRT, Türkiye’deki bilim insanlarının su altı kazı araştırmalarını, “Sualtı Cennetlerimiz” isimli belgeselde görüntülüyor. Belgeselde, limanlar, Kurtuluş Savaşı’nda batan gemilerin enkazları, sualtı arkeolojisi çalışmaları, depremler ya da başka sebeplerle su altında kalmış kentler, konunun uzmanlarının anlatımlarıyla seyirciyle buluşacak. Önümüzdeki yıl yayına girmesi beklenen ve çekimlerinde Türkiye’nin ilk kadın su ltı kameramanının görev aldığı belgeselin, Türkiye’nin iyi bir tanıtımını yapmasının yanı sıra, çok kapsamlı bir görüntü arşivi sağlaması da hedefleniyor. Çekimlere 3 yıl önce başladığını söyleyen yapımcı ve yönetmen Girayhan Alpdoğan, belgeselde anlatılacak bazı tasvir ve sahnelerin animasyonlarla canlandırılacağını kaydetti. Belgesel, her biri 25-30 dakikadan oluşacak 13 bölüm halinde yayınlanacak.

Türkiye Gazetesi, 03.10.2007

"KİLECİ MESCİDİ ONARIMI, TARİHİ BİLGİLERİ AÇIĞA ÇIKARDI"

 

Akşehir Kileci Mescidi'nin restorasyonu ve tamiratı nedeniyle çevresinde yapılan kazı ve duvar sıvalarının yıkılması bir çok tarihi bilginin gün ışığına çıkmasını sağladı.

Kileci Mahallesi Mektep Sokak’ta olan Kileci Mescidi'nin kuzeydoğu köşesinde, yaklaşık 20 m uzaklıkta eski Cumhuriyet İlkokulu yeni adıyla Kent Müzesi binası bulunmaktadır. Irmak kenarında ve tarihi kale kalıntılarının yakınında olması burasının eski bir kutsal mekan olduğu görüntüsünü vermektedir.






Tarihi yerleşim yerlerinde görülen dini kutsal yerler, başka milletler tarafından o yer işgal edildiğinde çoğunlukla kendi dini mekanlarına dönüştürüldüğünü görmekteyiz. Yine çoğu kutsal dini ibadet yerlerinin yakınlarında ölülerini gömdükleri mezarlıklar vardır. Kileci Mescidi restorasyonunu ve tamiratını yapan taşeron ve ustalarla konuştuğumuzda mescid çevresinde yapılan kazılarda çeşitli büyüklüklerde küpler bulduklarını ancak içerisinde sadece küllerin olduğunu iddia etmişlerdir. Bu küllerinde yakılan ölülerin külleri olabileceği düşünülmektedir. Tarihi kaynaklar Hititlerin ölülerini yaktıklarını kayıt etmektedirler. Bu kaynaklara göre “Eskiçağlarda, ölülerin yakılması, yakılma işleminde özel törenler düzenlenmesi, Anadolu’da yaygın bir gelenekti. Hititlerde ölünün külleri kutsal sayılır, onlara karşı özel bir saygı gösterilirdi. Küllerin konduğu kap toprağa gömülürdü. Bu kaplar genellikle topraktan yapılmış küçük çömleklerdir (2)”
 

Kileci Mescidi, ilk yapıldığında üzeri kubbe ile örtülü kare şekilli bir plan şemasına sahipken tarihini bilemediğimiz bir depremde büyük hasar görmüş, daha sonrada bugünkü şekilde onarılmıştır (1). Yaptığımız incelemede duvarlarının devşirme taşlarla inşa edildiğini gördük. Binadaki bu devşirme taşların çok çeşitli olduğu ve değişik zamanlarda yapılmış binalardan büyük bir olasılıkla yakınındaki kaleden alınan taş, tuğla ve benzeri duvar malzemelerinin buraya getirilerek inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bu işlemeli taşlar ve sütun başlıkları bu kutsal yerin bilinen tarihten çok önce yapıldığını orta koymaktadır.





Daha önceki tahminlere göre mescidin kitabesi olmadığından. G.Öney, yapının, kaynak göstermeden, A. Keykubat döneminde inşa edildiğini kabul ederken; M.Meinecke, bugün izlerini dahi göremediğimiz çinilere dayanarak 1220-1230 yılları arasında tarihlenebileceğini belirtir. İ.H.Konyalı, mescidin H.881/M.1476-1477 tarihli İlyazıcı defterinde adının geçtiğini tespit etmiştir (1).
 

Öncelikle Mescidin daha önceden bulunan kubbesini desteklemek amacıyla mescid ortasına konan sütunun alt kısmında kazı sonucu ortaya iki sütun başlığı çıkmıştır. En altta bir iyon sütun başlığı bulunmaktadır. Bu sütün başlıkları erken Roma dönemine aittir. Onun üzerine harika bir şekilde yapılmış bir Roma evresine ait bir Korint sütun başlığı yerleştirilmiştir. Yine son cemaat yerinin cephesinde dört silindirik sütün sıralanmaktadır. Birbirinden farklı şekil ve bezemeye sahip devşirme sütun başlıkları, büyük olasılıkla Bizans dönemine ait olmalıdırlar (1).





Tarihini bilemediğimiz bir depremde büyük hasar görmüş olan Kileci Mescidi o devirde onarılırken eski dönemlere ait üzerleri kabartmalı, süslemeli ve yazılı taşlar atılmamış gelişigüzel olarak duvarlara yerleştirilmiştir. Bu da atalarımızın sanat zevkinin bir mimari kalıntıyı hangi medeniyete, hangi kültüre ait olursa olsun zayi etmeme ve yine aslına uygun olarak bir başka eserde değerlendirme inceliğinin zarif emaresidir. Kazı ve duvar sıvalarının açılması sonucu duvar içerisinde çok miktarda oyarak yapılan desenli taşlar ortaya çıkmıştır. Özellikle yandaki mezar önünde bulunan çeşmenin iki yanındaki büyük kayaların soldakinin üzerinde kabartma ile bir kadın ile bir erkek figürü ve alt kısmında eski Roma yazıları bulunmaktadır. Yine çeşmenin sağ yanındaki büyük kaya üzerine oyarak yazılmış Roma yazıları vardır.


Kapı ve pencere üstleri sırlı tuğlalardan yapılmış sivri kemerlerle bezenmiştir. Yine cami harimlerinde, Müslümanların namaz kılacakları kıble yönünü belirleyen, kıble duvarına açılmış, cemaatle namazlarda imamın en önde durduğu yer olan mihrabın bulunduğu duvarın arka kısmında daha önceleri kapı olan ve kapatılan yerin üzerinde de bir kemer bulunmaktadır. Buradan yola çıkarak bu kutsal yapının Selçuklular zamanında mescide dönüştürüldüğünü anlıyoruz.






Arapların camiler için kullandıkları ve “secde edilecek yer” anlamına gelen “mescid” sözcüğü, Anadolu Türk Mimarisi’nde, minberi olmayan küçük mahalle camileri için kullanılmıştır. Yapılan araştırmalarda bu mescidlerin ilk örneklerinin 13. yüzyılın başına ait oldukları ve Konya, Akşehir gibi yerleşim merkezlerinde inşa edildikleri tespit edilmiştir (1). Bunlardan birisi de Kileci Mescidi'dir. Mescidin batısında değişik tarihleri gösteren iki mezar taşına sahip bir mezar bulunmaktadır. Ancak çevre kazılarını yapanlara göre burada birden fazla kıbleye doğru olan Müslüman mezarları bulunmaktadır.


Mescidin mihrabı niş şeklinde olup, zamanla değiştirilmiş ve orijinalliğini yitirmiştir. Mermer söveli ahşap kapı kanatları çift başlı kartal ve ejder başı motifleri ile bezenmiştir.






Anadolu Selçukluları tarafından mescid olarak kullanılırken yapılan düz yüzey derin oyma tekniği kullanılarak oluşturulan ahşap kanatlı kapı döneminin sanat şaheserlerinden biridir. Süslemede yazı ver bitkisel karakterli örnekler esas alınmıştır. Süslemeye geçilmeden önce her iki kanatın da yukarıdan aşağıya 3 dikdörtgen şeklindeki panoya ayrıldığı görülür.
Kanatları birleşim yerlerinde uzanan ahşap parçada bitkisel örneklerle bezenmiştir.






Kaynaklar:
1- Demiralp, Yekta (1996) Akşehir ve Köylerindeki Türk Anıtları, Ankara Başbakanlık Basımevi Sayfa: 38-41
2- ”Geçmişten Günümüze Ölüm Adetleri ve Kemaliye Köyünde Ölüm” Bircan Kalaycı Durdu, Aydın Durdu, Türk Halk Kültürü Araştırmaları 1997, Ankara 1998, Kültür Bakanlığı HAGEM Yayınları

Pervasız Gazetesi, Yazı: Mehmet Koç, 03.10.2007

TOPKAPI'DAKİ ESERLERLE 8 MÜZE KURULACAK

 

Topkapı Sarayı'nın depolarında kapalı tutulan ve kimsenin göremediği eserler, sergilenmek üzere çeşitli tarihi mekanlara dağıtılacak.





Kültür ve Turizm Bakanlığı, tarihi yarımadadaki Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi, Eski Teşvikiye Gülhane Hastaneleri, Has Ahırlar, Matbaa-i Amire yapıları, Darphane-i Amire yapıları, İncili Köşk, Şevketiye Köşkü, İshakiye Köşkü, Alay Köşkü gibi yapıları Topkapı Sarayı'nın sergi mekanları haline getirmeyi planlıyor. Topkapı Müzesi Başkanı Prof.Dr. İlber Ortaylı, proje tamamlandığında bu mekanların müzedeki eserlerin teşhir edildiği önemli merkezler olacağını söylüyor.

 

Temeli Fatih Sultan Mehmet tarafından atılan, zaman içinde ihtiyaca göre büyüyerek geniş bir alana yayılan Topkapı Sarayı, asırlar boyu imparatorluk coğrafyasının idaresine yön verdi. Osmanlı'nın en kudretli günlerinde üç kıtanın zenginlikleri buraya aktı. En değerli sanat eserleri burası için üretildi, en kıymetli mücevherler, en önemli belgeler burada toplandı. Topkapı Sarayı, Cumhuriyet'ten sonra ise müze haline getirildi. Bugün 80 bin eseri, 30 bine yakın elyazması kitabı barındıran saray, gerek mekan olarak gerekse muhafaza ettiği eserler açısından dünyanın en önemli müzelerinden biri. Ancak bu zenginlikten yeteri kadar istifade edildiğini söylemek mümkün değil. Ödenek yetersizliği, personel noksanlığı gibi pek çok sebeple eserlerin bakımları yeterli seviyede yapılamıyor; üzerinde çalışmalar gerçekleştirilemiyor, sergilenemiyor. Dünya müzelerinde depolardaki eserlerin ortalama yüzde 25'i sergilenirken, Topkapı Sarayı Müzesi'nde bu oran yüzde 1'de kalıyor. Bunun en önemli sebebi ise sergileme mekanlarının yetersizliği. Topkapı Sarayı Müzesi ile ilgili çeşitli projeleri uygulamaya koyan Kültür ve Turizm Bakanlığı, müzenin depolarında saklı bulunan paha biçilmez eserlerin ziyarete açılması için de çalışmalara başladı. İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından hazırlanan "İstanbul Projeleri 2006-2007" isimli çalışmada, Topkapı'da depolarda bulunan eserler de ele alındı, tarihi yarımada ve 'Sur-ı Sultani' olarak adlandırılan bölgede değerlendirilmesi gereken çok sayıda anıtsal yapının bulunduğuna dikkat çekildi.

 

Bakanlık, bu yapıları Topkapı Sarayı ile bütünleştirmeyi, sonrasında da kullanıma açmayı hedefliyor. Buna göre aralarında tarihi Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi'nin de bulunduğu 8 yapı Topkapı Sarayı'na bağlı hizmet binaları olarak görev yapacak. Müze olarak kullanılacak anıtsal yapılardan İshakiye Köşkü, Şevketiye Köşkü ile İncili Köşk'ünde düzenlenme çalışmaları devam ediyor. Proje kapsamında, diğer yapılarda da müze olarak hizmet edebilmelerine imkan sağlayacak düzenlemeler yapılacak. Hem Topkapı depolarındaki eserlerin gün yüzüne çıkarılması hem de tarihi yapıların kültür hayatına kazandırılması anlamına gelen proje ile Çin ve Japon porselenleri, Osmanlı kumaşları, silahlar, cam eserler, taş eserler, gümüşler, ahşap eserler, arabalar, otağlar, sancaklar yeni yapılara taşınacak. Topkapı'yı gezenler, eserlerin devamını görebilmek için 8 müzeyi daha ziyaret edecek.

 

Bakanlık, İstanbul'un tarihi yapısını korumak adına şimdiye kadar Topkapı Sarayı'nda Kutsal Emanetler Dairesi'nin düzenlenmesi, Babı-ı Hümayun kapısının restorasyonu ve araç trafiğine kapatılması, 1. avlu peyzaj düzenlemesi, Babüsselam'ın onarımı, Kubbealtı ve Adalet Kulesi'nin onarımı, harem yapılarının restorasyonu gibi 19 uygulama gerçekleştirdi. Ayrıca Topkapı'yı kurtaracak 10 farklı projenin hazırlık çalışmaları da sürüyor.

 

Prof.Dr. İlber Ortaylı (Topkapı Müzesi Başkanı): "Proje tamamlandığında bu mekanlar müzedeki eserlerin teşhir edildiği önemli merkezler olacak. O zaman depolardaki kumaşları, porselenleri ayrı yerlerde sergileyebileceğiz. Örneğin 12 bin adetlik çini koleksiyonu var. Bu çinileri bir mekana aldığınız zaman orası dünyanın en büyük çini müzelerinden biri olur. Her mekanın ayrı bir konusu olacak. Ayrıca bazı eserler de yakın bir tarihte Eyüp Belediyesi'nin belirlediği bir mekanda sergilenecek."

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 03.10.2007

TAŞ BİNALAR MÜZE OLUYOR

 

Ankara-Polatlı'da Temelli Belde Belediye Başkanı, "1929’da muhacirlerin kullandığı evler ve o döneme ait kullandıkları eşyalar kurulacak olan müzede sergilenecek"dedi.

Polatlı İlçesi’ne bağlı Temelli Belde Belediye Başkanı Alaattin Türkoğlu, merkezdeki eski taş binaları restore ederek müzeye dönüştürüyor. 1929 yılında Bulgaristan’dan göç ederek Temelli beldesine yerleştirilen muhacirlerin o döneme ait kullandıkları eski eşyaların sergileneceği müze, Türkiye’de bir ilk olma özelliğini de taşıyacak.

Var olanları korumak için çalışma başlatan Belediye Başkanı Alaattin Türkoğlu, şunları söyledi: "Belde merkezinde bulunan iki tane binayı restore etmeye başladık. Amacımız beldemizin kuruluş tarihinden itibaren kültürünü yansıtacak unsurları bu müzede sergilemektir. Yeni kuşakların tarihini bilmesi bakımından önem verdiğimiz bu çalışma aynı zamanda beldenin kültürel dokusuna da katkı sağlayacaktır."

Hürriyet Ankara, Haber: Metin Özdemir, 03.10.2007

NEANDERTHALLER SİBİRYA'YA KADAR ULAŞMIŞLAR

 

Neanderthal iskeletlerinden elde edilen DNA sonucunda, bu türün, bugüne kadar tahmin edilenden 2000 km daha uzağa ulaştığı anlaşıldı. Güney Sibirya’da bulunan yetişkin Neanderthal kalıntılarının genetik yapısı Batı Avrupa’da bulunanlar ile aynen örtüşmekte ve bu durum, uzmanların fikrine göre, çok uzun mesafeler göç edebildiğinin bir ispatı.





Leipzig’de bulunan Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nde görevli Svante Pääbo ve meslektaşlarının inceledikleri iskelet parçaları Altay Dağları’ndaki Okladnikov Mağarası’ndan gelmekte ve yaklaşık 30.000 – 38.000 yaşındalar. İskeletlerin fazla kırılmış olmaları dolayısıyla bugüne kadar Neanderthallere mi, yoksa soyu tükenmiş başka bir hominide mi ait oldukları anlaşılamamıştı. Pääbo ve meslektaşları, bir yetişkin kemiğinden aldıkları 200 miligram örnek üzerinde yaptıkları çalışma sonunda mitokondriyal DNA’yı ayrıştırmayı başardılar.

 

Ardından, bu örnek Avrupa’da bulunan diğer birçok Neanderthal DNA ları ile karşılaştırıldı. Örnek belçika’da bulunmuş bir Neanderthal ile mükemmel uyum içinde ve Pääbo’ya göre bu uyum “oldukça büyük bir sürpriz” idi.

 

Şimdiye dek en doğuda bulunmuş Neanderthal, Özbekistan’da, ülkenin güney doğusunda yer alan Teşiktaş Mağarası’nda bulunan bir kafatası idi.

newscientist.com, Haber: Roxanne Khamsi, 30.09.2007

TARİHİ KÖPRÜ KORUMA ALTINDA

 

Kırıkkale'nin Yahşihan İlçesi Bedesten Köyü yolu güzergahında, Kızılırmak üzerinde bulunan ve Kurtuluş Savaşı'nda mühimmat taşımada kullanılan Abdulhamit Köprüsü, kaymakamlık tarafından koruma altına alındı.


Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara'ya mühimmatın taşınmasında önemli bir rol oynayan ve 100 yıldır ayakta duran köprüye ağır tonajlı kamyonların girmemesi için jandarma ekipleri nöbet tutmaya başladı.

 

Alman teknolojisi ile yapılan demir köprü, yeni köprünün yapılması ile trafiğe kapatılmıştı.

Yeni yapılan beton köprünün 30 yılda çürümesi nedeniyle köprü tadilata alındı. Köprü bakıma alınınca tarihi demir köprüyü ağır tonajlı araçlar kullanmaya başladı. Bunu üzerine kaymakamlık harekete geçerek tarihi değeri olan köprüyü korumaya aldı ve ağır tonajlı araçların köprüden geçişi yasaklandı.


Konu hakkında açıklama yapan Yahşihan Kaymakamı Ünal Coşkun, "Tarihin yok olmaması için yeni köprü yapılana kadar Abdulhamid döneminde yapılan ve Türkiye'de bir benzeri bulunmayan köprüyü, ağır tonajlı araç sürücülerinden korumak için jandarma ile işbirliği yaparak böyle bir karar aldık. Bir ara denemek için jandarmayı kaldırdık, baktık, yine ağır araçlar yasak dinlemeyip geçiyor. Bu sefer köprü tadilatı bitene kadar koruma kararı aldık. Cumhuriyet tarihinden bile yaşlı olan bu Alman teknolojisi ile sırf perçin kullanılarak yapılan demir köprü, bugüne kadar ayakta kalmıştır, onu koruyacağız. Diğer köprü 30 yılda çürümüş, onu tadilata aldık. Eski köprüyü tarihi olması nedeniyle koruma altına aldık. Ağır tonajlı araçların demir köprüden geçişi yasaklanmıştır, geçiş yapan kamyonlara askerlerimiz 52 YTL ceza kesiyor. Diğer araçların geçişi de şimdilik rutin olarak yapılmaktadır" dedi.

Kırıkkale Kent Haber, 02.10.2007

ADALET KASRI MÜZE OLUYOR

 

Edirne'de Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1561 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan Adalet Kasrı, müze oluyor.

Edirne Valisi Nusret Miroğlu, yaptığı açıklamada, Adalet Kasrı'nın müzeye dönüştürülmesi için Edirne Müze Müdürlüğü'ne talimat verdiğini bildirdi.

 

Adalet Kasrı'nın, Müze Müdürlüğü'nce halkın ziyaret edebileceği bir müzeye dönüştürüleceğini belirten Miroğlu, "Vatandaşlar, eşsiz yapıyı görüp içine girmek istiyor, fakat kapalı olduğunu öğrenince hayal kırıklıklarına uğruyorlar. Bu nedenle Adalet Kasrı bir an önce vatandaşın ziyaret edebileceği bir hale getirilecek." dedi.

 

Edirne Baro Başkanı Coşkun Molla ise Adalet Kasrı'nın müze olarak düzenlenmesinde her türlü yardımı verebileceklerini ifade ederek "Baro olarak kasrı valilikten ve Kültür Müdürlüğü'nden istemiştik, olmadı. Ama Edirne'ye güzel bir eser kazandırılacağı için de seviniyoruz. Bu konuda bizden bir yardım istenirse bunu görev sayarız" dedi.

 

Tarihi Kırkpınar Güreşleri'nin de yapıldığı Sarayiçi mevkiinde bulunan Adalet Kasrı, Saray-ı Cedide-i Amire'nin (Yeni Saray), 1874 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Edirne'nin istila edileceği düşünülerek dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa'nın emriyle cephanenin Ruslar'ın eline geçmemesi için havaya uçurulmasının ardından, saraya ait ayakta kalan tek yapı olması nedeniyle de büyük önem taşıyor.

 

Bir süre önce Edirne Barosu'nun, Adalet Müzesi kurmak amacıyla Edirne Valiliği ile Edirne Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne sunduğu proje, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce kabul edilmemişti.

Trt/Haber, 02.10.2007

ESKİ KÖPRÜLER YIKILDI YIKILACAK

 

Şırnak'ın Cizre İlçesi'nde bulunan tarihi Han Mahmut Köprüsü ve Bürücek Köprüsü ilgi bekliyor.


Cizre'de ilk temelleri Gutiler döneminde atılan Han Mahmut Köprüsü, adeta kaderine terk edildi. Cudi ile Gabar Dağı'nın ihtişamlı gölgesinin altındaki tarihi köprüyü bu durumda görmek istemediklerini belirten yöre sakinleri, köprünün bir an önce onarılıp eski görünümüne kavuşturulmasını istedi. Cizre-Şırnak karayolunun 12. kilometresinde bulunan Bürücek Köprüsü de yakınlarındaki taş ocağı nedeniyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.


Cizre Belediye Başkanı Abdullah Abak, tarihi değerlere sahip çıkılması gerektiğini belirterek, "Burada ciddi bir tarih talanı var. Tarihi yok ederek kum ocağının alanını genişletmek istiyorlar. Hedefleri ekonomik kazançlarını büyütmek" dedi.

Şırnak Kent Kaber, 02.10.2007

TARLABAŞI VE FENER-BALAT YENİLEME PROJELERİNDE SON DURUM





Çalık Holding, 16 Mart 2007’de ihaleye çıkan Tarlabaşı Kentsel Dönüşüm projesi kapsamında projenin birinci ayağı olan 278 tarihi binayı rehabilite edecek. Bina sahiplerine %42 ile en iyi teklifi veren firma olan Çalık Holding’in inşaat işlerini yürüten GAP İnşaat tarafından, projenin dönüşüm değil bir “yenileme” projesi olduğunun altı çiziliyor.

Kent merkezinde bulunan bu tür alanlara özel çıkarılan 5366 sayılı kanun kapsamında Bakanlar Kurulu tarafından belediyelere özel yetkiler veriliyor. Tarlabaşı bölgesi için de geçerli olan yenileme alanı ile ilgili kanun belediyelere vatandaş adına karar verip, bu tür bölgelere toptan proje yapma ve eğer vatandaşın yeterli maddi gücü yoksa, buraya yatırımcı davet etme ve bu yatırımcı ile oradaki maliyetleri bir masaya oturtup anlaştırma yetkisi veriyor. Aynı kanun, anlaşamayanların yerlerini de hızlı şekilde kamulaştırıp, mallarını belediyenin almasına imkan tanıyor.

GAP İnşaat Tarlabaşı’nın ardından 20 Nisan 2007 tarihinde ise Fatih Belediyesi'nin açtığı Fener - Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanı ihalesini de aldı. 30 ay sürmesi öngörülen proje, yenilenecek alan Ayvansaray'dan başlayarak Fener iskelesine kadar olan sahil bölgesini kapsıyor.

GAP İnşaat yetkilileri proje aşamasında danışmanlarını belirledikten sonra projeyi kentin sorunlarını çok iyi bilen, bu sorunlardan nasiplerini almış ve bunları çözmek için yıllardır emek veren Türk mimarlar tarafından yapılmasını ve tasarlanmasını istediklerini belirtiyorlar. Bu alanlarda çalışma yapan mimarların birarada olduğu ve danışma kurullarının birebir iştirak ettiği bir toplantılar silsilesinden sonra projeyi oluşturduklarını belirten yetkililer ilk 1 – 2 ay kimsenin eline kağıt – kalem almadığını vurguluyor.






İstanbul'a özel bu alanlarda deneme yöntemiyle yeni bir “yenileme” formülü üretilmeye çalışılırken, 40 – 50 kişiden oluşan atölye çalışmalarında, projelerin şekillendirilip üst ölçekli kararların alındığı, daha sonra mimari grupların kendi mimari çözümlerini üretmeye başladıkları belirtiliyor.

Bölgede restorasyonu yapılacak binalar için belirlenen restorasyon yöntemi ise şöyle tanımlanıyor; önce sağlıklı bir bina envanteri, ardından binaların statik durum raporu ve binalarda varolan olumsuz koşullar belirleniyor, sonrasında ise alandaki mevcut morfolojiyi, dokuyu, gabarileri muhafaza etmek koşuluyla yeni bir formül üretiliyor.

Tarlabaşı ve Fener – Balat bölgelerinde parsel bazında farklı mimari gruplarla çalışılıyor. GAP İnşaat, üslup çeşitliliklerini olumlu bir etkiye dönüştürmek için ise atölye çalışmaları esnasında mimari ekiplerin birbirlerinin projelerine sundukları katkılar yoluyla sağlandığını belirtti.

Projeler için bir diğer tartışılan konu olan bölgedeki yapıların işlevlerinin ne olacağı sorusuna verilen yanıt ise şu; “Yeni bir işlev önermiyoruz, sadece proje alanı içerisinde bütün işlevleri doğru bir şekilde harmanlamaya çalışıyoruz. Bölgede yine konut olacak, yine insanlar burada yaşayacak, cadde üzerinde kimi noktalarda konaklama birimleri ve ticaret alanları olacak. Yani Nazım Plan Kararları’nın öngördüğü kararlar aynı şekilde devam ediyor.“

Bölgenin ulaşım şeması tekrar ele alınırken İBB tarafından kabul edilmiş Ulaşım Master Planı’na sadık kalan yetkililer proje üretirken bütün Master Planı tekrar sorgulamak yerine ona nasıl entegre olabiliriz diye kafa yorduklarını belirttiler. Hazırlanan projede bölgenin insanlarının ulaşabileceği bir mekan olmasını hedefleyen yetkililer, yaya ve araç ulaşımını yeniden kurgulayarak danışman hocaların da katkılarıyla proje alanının çevresiyle kurduğu ilişkiler anlamında doğru bir ulaşım şemasına kavuştuğunu düşünüyor.

Yenileme alanlarına çok inandıkları için bu ihalelere katıldıklarını söyleyen yetkililer bölgede oluşacak olan dinamiğin etrafını da etkileyeceğini düşündüklerini ve mal sahipleri ve yatırımcıların zamanla kentin bu terkedilmiş alanlarına dönmeleri gerektiğinin de altını çiziyorlar.

Projelere başlarken öncelikle Danışma Kurulu’nu oluşturan GAP İnşaat, çalıştığı mimari grupları seçerken dikkate aldığı özellikleri ise şöyle sıralıyor; restorasyon ve renovasyon deneyimleri olması, yeni bina deneyimleri olması ve modern mimariyi çok iyi uygulayabilir olmaları.





Binlerce yıldır yaşamın devam ettiği alanlardan olan Fener – Balat bölgesi ele alınırken dikkat edilmesi gereken hususların farkında olduklarını belirten yetkililer bu bölgede yeraltındaki katmanlara zarar vermeden ve surlarla ilişki kurarak yeni bir formül üretmeleri gerektiğini söylediler. Bölgedeki bir diğer sorun ise Haliç’e arkasını dönmüş olan yaşamı Haliç’e döndürerek kıyıdaki yeşil alanla ilişkiyi en doğru şekilde sağlamak.

GAP İnşaat yetkilerinin verdiği bilgilere göre; Tarlabaşı Projesi şu anda Yenileme Kurulu’nun onayını bekliyor ve onay alındıktan sonra mülkiyet görüşmeleri başlayacak, ardından da uygulama projeleri çizilmeye başlanacak. Fener – Balat Projesi’nin ise 1,5 – 2 ay sonra kurula sunulması bekleniyor.

Arkitera, Yazı: Gökçe Aras, 02.10.2007

TAŞOCAĞI İÇİN 150 YILLIK AĞAÇLARI KESTİLER

 

 

Zonguldak'ta Erçek Mağarası'nın bulunduğu yere taş ocağı açmak isteyenler tarafından 150 yıllık kestane ağaçlarının kesildiği iddiası çevrecilerin tepkisine neden oldu.

 

Çevre Koruma Derneği Zonguldak Şube Başkanı Meltem Çetinkaya, mağaralar bölgesinde bulunan ve taş ocağı yapımı düşünülen araziye giderek basın açıklaması yaptı. Arazide 150 yıllık ağaçların bulunarak kesildiğini ileri süren Çetinkaya, "Burada açılmak istenen taş ocağı başta Cevizli Sokak sakinleri ve Zonguldak halkı için ciddi tehlike arz etmektedir. Taşocağı açılmak istenilen bölgede ilimizin önemli mağaralarından bir tanesi olan Erçek Mağarası bulunmaktadır. Erçek Mağarası'nın özelliği sadece mağara olması değil bölgenin tüm yağmur sularının taşındığı önemli bir sistemdir. Bu sistemin bozulması halinde her aşırı yağışta yağmur suları mağara sistemi olmadığı için Gökgöl Deresi'nde taşmalar meydana getirecektir. Çevre halkının su temini yine bu bölgeden yapılmaktadır. Cevizli Sokak'ta bulunan evler tehlike altında kalacaktır. Burada yapılacak herhangi bir dinamit patlatılmasında sokak sakinleri ölüm tehlikesi ile karşılaşacaklar. Küresel ısınmayı ve çölleşmeyi yakından hisseden ülkemizde ağaçların kesilmesi doğal dengeyi daha da bozacaktır. Bölgede ayrıca ağaç katliamı yapılıyor. Aralarında 150 yıllık kestane ağaçlarının da bulunduğu ağaçlar katlediliyor. Bu çevre katliamına dur denilmesi gerekiyor. Durumu Zonguldak Valisi Yavuz Erkmen'e ilettik. Kendisinin haberi olmadığını ve inceleme başlatacağını söyledi" dedi.

 

Türkiye Mağaracılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Engin Zaman ise açıklamasında taş ocağının açılışında patlatılacak dinamitlerin mağaraya zarar verebileceğini vurguladı. Zaman, "Gökgöl havzası ülkemizin önemli mağara bölgesidir. Beş mağara bulunan bu bölgeye verilecek zarar, ileride Gökgöl havzasının 'Mağara Turizm Merkezi' olma şansını kaybettirecektir. Zonguldak'a yağan yağmurun yüzde 50'si buradaki mağaralardan yeraltına iniyor. Yeraltına inemeyen sular derelerle Zonguldak'a akacak ve sel tehlikesine neden olacaktır" şeklinde konuştu.

Zonguldak Kent Haber, 02.10.2007

UNESCO KRİTERLERİ İLE SARAÇHANE KRİTERLERİ

 

İstanbul’un ‘Tarihi Yarımada’ olarak bilinen mahalleri 1985’ten beri Unesco’nun Dünya Miras Listesi’ndedir. Bu seçkin liste dünyanın en görkemli ve tüm insanlığa mal olmuş doğal ve kültürel mirasını korunmak amacıyla Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşuna bağlı Dünya Miras Komitesi tarafından 1972’den bu yana oluşturulur. Komite olabildiğince sıkı bir denetim sonucunda listeden bazı sitleri çıkartır veya yenilerini ekler. Kimi yerleri de ’Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne indirir. İşte geçenlerde Belediye Reisi ile kentteki Unesco İzleme Komitesi üyeleri arasında alevlenen polemik İstanbul’un bulunduğu listeden ‘tehlike altındakiler’ listesine tenzil-i rütbesi ihtimaliyle alakalıydı. İstanbul bu konumdaki tek yer değil. Yani Türkiye’ye kasıt filan yok. Örneğin Florida’daki meşhur Everglades milli parkı tehlike listesindeyken yapılan çalışmalar sonucu terfi etmiş, Galapagos adaları ise özensiz turizmden ötürü tehlike listesine girmiş.

Esasen konu yeni değil. İstanbul yıllardır izlemede. En son 2006 Temmuz’unda Litvanya’da yapılan toplantıda kente listede kalabilmesi için 1 Şubat 2008’e dek komitenin Nisan 2006’daki İstanbul ziyaretinden sonra hazırladığı raporun tavsiyeleri temelinde kapsamlı bir yönetim planı yapması gerektiği söylendi. Vilayetin kültür işlerinden sorumlu vali yardımcısının gayreti ve kentin 2010 Avrupa Kültür Başkenti adaylığı sayesinde iki yıl süre kazanıldı, daha doğrusu kazanılmıştı. Bugün bulunduğumuz yerde ve özellikle belediyenin ‘ben bilirim’ tavrı sonucunda İstanbul’un Dünya Miras Komitesi’nin 2008 toplantısında tehlike altındaki yerler listesine düşmesi olanak dahilinde.

Kim ne diyor?
Haziran 2006 tarihli Miras Komitesi raporu Mimarlar Odası tarafından dilimize çevrildi. Diplomatik bir dille yazılmış olsa da yetkili mercilerin nasıl kaş yapayım derken göz çıkardıklarının utanç verici örnekleriyle dolu. Bugünkü tartışmaya konu olan Süleymaniye’de Osmanlı konakları projesi de bunlardan biri. Yeşilçam dekoru gibi ‘yenilenen’ surlar, temel ustalarının betonladığı Küçük Ayasofya Camii, ’İstanbul’a en uzun gökdelenler benim zamanımda dikilmişti’ruh haliyle planlanan Haydarpaşa ve Levent projeleri, daha neler, neler...

Rapor Süleymaniye konusunda şunu diyor: ‘Zeyrek’teki başarılı restorasyon çalışmaları Süleymaniye mahallesinde yapılacak çalışmaları teşvik ederken hedef Zeyrek’te olduğu gibi gerçekten eski konutların hayata döndürülmesi olmalı, uyduruk bir Osmanlı stilinde yapılacak yeni binalar değil. Bu çerçevede İstanbul 1 Şubat 2008’den önce Süleymaniye Yenilenme Projesi, Süleymaniye Koruma Uygulama Planı olarak revize edilmeli ve bu Süleymaniye Dünya Mirası Bölgesi’nin tümünü kapsamalıdır.’

Kentte böyle bir çalışma yok. Aksine Belediye’nin oldubittilerine karşı kentteki Unesco İzleme Komitesi’ndeki bilim insanları koruma kurallarına aykırı çelik konstrüksüyonla binlerce villa yapma niyetinden duydukları endişeleri dile getiriyor.

Pekala bizim uzman Belediye Reisi bu duruma ne diyor? Süleymaniye’deki çalışmaların koruma ve bilim kurullarının onayıyla sürdürüldüğüne dikkat çekerek, ‘biz de mimarız ve bu işlerin ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini iyi bilen insanlarız. Unesco demese bile Süleymaniye bölgesinin ne kadar değerli olduğunu biliyoruz. Endişeye gerek yok’. Endişeye hem de nasıl gerek var. Unesco listesinden düşürülmenin getireceği sorunlara ilaveten İstanbul fiilen onyıllardır ‘tehlike altındaki dünya mirası’ konumunda zaten. Bugünkü zıtlaşma Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası kabul görmüş standartları kaile almayı reddeden ve en basit kamusal alan yaklaşımını dahi dışlayan bir zihniyetten kaynaklanıyor: ‘Burası dünyanın filan değil bizim malımız, istediğimizi yaparız, kimse karışamaz’.

Vatan, Yazı: Cengiz Aktar, 02.10.2007

GAZİANTEP KALESİ'NDEKİ HENDEK, EVLİYA ÇELEBİ SAYESİNDE ORTAYA ÇIKARILMIŞ

 

Gaziantep Kalesi'nin çevresinde ortaya çıkartılan hendeğin Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nden yola çıkılarak bulunduğu öğrenildi.

 

Halep Kalesi'nin bir kopyası olduğu söylenen Gaziantep Kalesi, bulunan hendek ile daha büyük görünmeye başladı. Önceki hafta Gaziantep Kalesi'nde çalışmalar yapan Gaziantep Müze Müdürlüğü'ne bağlı arkeologlar Evliya Çelebi Seyahatnamesi ve kale çevresinde yaşayan yaşlı insanlardan yola çıkarak kaleyi çeviren hendeği ortaya çıkardı. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Gaziantep'ten Ayıptap olarak söz ediyor. Seyahatnamede Gaziantep Kalesi ile ilgili şu bilgiler yer alıyor: "Şehrin ortasındaki kocaman bir kaya üstüne yüksek, görkemli ve dairevi bir kale oturtulmuştur. Kale çok sağlamdır. Kaleyi çevreleyen hendek bin 300 adımdır. Eni 40, derinliği 20 arşın kesme kayadan oyulmuştur. Bunların üstüne her biri ayrı sanat ve mimari üslupla belli aralıklarla sıralanmış, çok güzel kuleler oturtulmuştur. Bin bir bedeni olan kalenin temelindeki kayaların içinden yine dairevi bir biçimde kaleyi çevreleyen ve hendeğe bakan mazgal delikleri açılmıştır ki, hendek kenarına kuş bile konmaz."

 

Gaziantep Müzesi arkeologlarından Mehmet Önal, kaledeki hendeğin Evliye Çelebi'nin seyahatnamesinden yola çıkarak bulduklarını söyledi. Önal, "Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde yer alan Gaziantep Kalesi ile ilgili yazısını araştırdık. Evliya Çelebi eserinde, Gaziantep Kalesi'nin hendeği bulunduğunu tasvir etmiş. Bu gerçekten yola çıkarak yaptığımız araştırmalar sonucu ortaya kale hendeğini çıkardık." diye konuştu.

 

Gaziantep Kalesi'nin Halep Kalesi'nin bir kopyası olduğunu kaydeden Önal, "Halep Kalesi'ni incelediğiniz zaman Gaziantep Kalesi ile aynı özellikleri taşımakta. Fakat görünüş itibari ile Halep Kalesi Gaziantep Kalesi'nden daha büyük. Halep Kalesi'ndeki hendek, Gaziantep Kalesi'nde de hendek olacağı olasılığını güçlendirdi. Gaziantep Kalesi'nde hendek oraya çıkarıldıktan sonra kale daha büyük görünmeye başladı. Kalede kazı ile ilgili çalışmalar devam edecek." diye konuştu.

Zaman, Haber: Serkan Canbaz, 02.10.2007

TARİH MAĞDURU BELDE

 

 

Amasya'da, 200 hanenin bulunduğu Doğantepe Beldesi 1993 yılında SİT alanı ilan edilince, bölgede evleri bulunanlar mağdur oldu. Kimse evine çivi çakamıyor, insanlar 'oturulamaz' raporlu evlerde ikamet ediyor.

 

Amasya'nın Doğantepe Beldesi'nde 200 hanenin bulunduğu bölgenin 1993 yılında SİT alanı ilan edilmesinden sonra bölgede evi bulunanlar imar izni olmaması nedeniyle mağdur oldu. Beldenin Kale Mahallesi ve civarında Müze Müdürlüğü'nün gerçekleştirdiği kazılarda MÖ 7500 yıl öncesine ait Hitit dönemi ve İlk Tunç Çağı'na ait kalıntılara ulaşılması üzerine, yöre 1993 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca birinci derece SİT alanı olarak tescillendi.

Doğantepe Höyüğü'nün bulunduğu alanı da kapsayan bölgenin SİT alanı ilan edilmesi üzerine söz konusu bölgede her türlü imar izni askıya alınırken, evleri yıkım tehlikesi geçiren vatandaşlar bile onarım yapamaz duruma geldi. Bazı vatandaşlar başka yerlere taşınırken, halen 60 dolayında hanede yaşayamaya devam edenler ise alt yapı imkanlarından mahrum hale geldi.

Uzmanlar tarafından 'oturulamaz' raporu bulunan evlerde yaşayanlara hizmet götüremediklerini belirten Doğantepe Belediye Başkanı Bülent Ecevit Küp, bölge insanının büyük mağduriyet yaşadığını bildirdi. Küp, "Kimse evine çivi dahi çakamıyor. İnsanlar bakanlığın 'oturulamaz' diye rapor tuttuğu evlerde oturuyor. Yarın bu evler insanların üzerine yıkılırsa bunun hesabını kim verecek? Bunun önlemi bir an önce alınmalı. Hizmet götüremediğimiz bu bölgede yaşayanlara ya takas yolu ile yer verilsin ya da evleri istimlak edilerek bedelleri ödensin" dedi.

Bugün, 02.10.2007

MISIR CAMİİ'NDE ANTİK FİRAVUN TAPINAĞI BULUNDU

 

Mısır’ın Luxor şehrinde firavun 2. Ramses dönemine ait bir tapınağın bazı kısımları bir caminin içinde keşfedildi. Tarihi camii restore eden uzmanlar, yaklaşık MÖ 1250 yıllarından kalma sütun, başlık ve rölyefler buldular. Daha önce bilinmeyen bu hiyeroglifler firavunu betimliyor.

 

 

Arkeologların açıkladıklarına göre 13. yüzyılda Abul Haggag adına yapılan camii, daha önce burada bulunan bir kilisenin, kilise de antik tapınağın üstüne inşa edilmişler. Keşif ise, bu yılın Haziran ayında kısmi bir yangın geçiren caminin restorasyonu sırasında yapılmış. Buluntuları gören Chicago Üniversitesi Oriental Institude’dan Mısırbilimci W. Raymond Johnson, önce Hristiyanların, ardından Müslümanların tapınaklarını Antik Mısır tapınaklarının üstüne inşa ettiklerini, ama bunu yaparken hemen her zaman resimleri ve kabartmaları temzilediklerini, veya taşın tersini kullandıklarını söyledi. Fakat bu örnekte rölyeflere hiç dokunulmamış, sadece saman katılmış kireçle kaplanmışlar.

 

Şu ana dek bulunan rölyeflerin arasında en önemlisi 2. Ramses’in Amon Ra’ya, tapınağının girişi için yaptırılan iki obeliski sunmasını betimleyen sahne. Hiyeroglifte gösterilen bu iki obeliskten birisi bugün Paris’in Concorde Meydanı’nda, diğeri ise hala tapınakta bulunuyor. Restorasyonun devamında yeni rölyeflerin ortaya çıkacağı ümit edilmekte.

National Geographic News, Haber: Steven Stanek, 27.09.2007

ÇIMAĞIL BİR SANAT ŞAHESERİ GİBİ

 

 

Bayburt Valisi Musa Küçükkurt Bayburt Merkez'e bağlı 40 kilometre uzaklıkta Aşağı Çımağıl Köyü Taşındibi Mahallesi’nde deniz seviyesinden 2450 metre yükseklikte bulunan Çımağıl Mağarası’nda "Bayburt Valiliği Köylere Hizmet Götürme Birliği Düzey II Bölgeleri Küçük Ölçekli Alt Yapı Hibe Programı" çerçevesinde, "Çımağıl Mağarası'nın Turizme Kazandırılması Projesi, yol ve mağara içi inşaatı yapım” işini yerinde inceledi.

 

Vali Küçükkurt, 134 bin euro bütçeli ve yaklaşık 700 metre yol yapımı gerçekleştirilen ve sadece asfaltlanması yakın zamanda yapılacak olan, elektrik direkleri dikilip mağara içi aydınlatması yapılan ve çok yakın zamanda gezilip görülebilir hale gelecek olan proje hakkında bilgi verdi.

 

Vali Küçükkurt "Çımağıl Mağarası Turizme Kazandırılma Projesi, Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve Bayburt Valiliği Köylere Hizmet Götürme Birliği tarafından yürütülen ve kabul gören bir projedir. Şu ana kadar 700 metrelik yol kaba inşaatı bitirilmiş tesviye ve düzeltme işleri devam etmektedir. Köyden mağaraya kadar elektrik direklerinin dikilmesi ve hat çekilmesi işlemleri bitirilerek mağara içi aydınlatılması ve nihayetinde de gezi yolları ve platformları yapımına başlanılmış ve çok yakın zamanda Türk turizmine kazandırılması ile son bulacaktır. Çımağıl Mağarası içindeki oluşum molm-alt kretase yaşlı berdigo formasyonuna ait kireç taşları bulunmaktadır. Bunlar daha çok orta ve kalın masif tabakalanmalı gri-beyaz renkli,çatlaklı karstik yapılı ve yer yer resifa karakterli kireç taşlarından oluşmaktadır. Mağara içinde belirlenen bir Büyük salon, bu salonun tavan yüksekliği 15 metredir. Bu salona bağlı olan Kremalı oda, Küçük oda, Hayaletler odası ve Mavi oda diye adlandırdığımız odalar mevcuttur. Mağaranın toplam uzunluğu bin 10 metredir. Aydınlatılma işlemi bitirildikten sonra görüldü ki daha önce belirleyemediğimiz çok daha fazla uzunlukta ve yeni yeni mağara içi kanallar ve yollar ortaya çıkarıldı. Bu yeni bulunan yerlerle Çımağıl Mağarası beklediğimizden daha büyük ve daha muhteşem bir görünüme sahip bir görsel güzelliktedir. Bu projeyi hazırlarken Çımağıl Mağarası'nın içine giriyor ve beklentilerimizin üzerinde çok daha büyük ve inanılması güç ama var olan görsel güzelliğini görüyor olmanın mutluluğu, bu güzellikleri de tüm Türkiye'ye de kazandırmanın heyecanı içerisindeyiz" dedi.

Bayburt Kent Haber, 02.10.2007

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Muğla merkezi ile Ula ilçesinde üç kişi, tarihi eserlerle birlikte yakalandı. 

Muğla merkezinde M.Ç. ve M.S. ile Ula İlçesi'nde N.U. isimli zanlıların ellerindeki tarihi eserleri satmak için müşteri aradıkları öğrenildi. Alıcı kimliği ile zanlılarla irtibata geçen jandarma ekipleri, gece tarihi eserleri alırken zanlıları gözaltına aldı. Yakalanan üç kişi, İl Jandarma Komutanlığı'na getirilirken, sorgulamaları bittikten sonra adli makamlara sevk edilecekler. 

Yapılan operasyonda, Kayralı kadınların taktığı altın takı seti, gümüş yüzükler, Hellenistik ve Karia dönemine ait çok sayıda para, gözyaşı tasları, Almanca yazılmış ele geçirilen tarihi eserlerin fotoğrafları ile kaç para olduğunu gösteren kitapçık olmak üzere toplam 160 parça tarihi eser ele geçirildi. Operasyonda ayrıca, altın ve maden aramada kullanılan dedektör ve parçalarına da el konuldu. 

Jandarma yetkilileri olayla ilgili soruşturmanın devam ettiğini açıkladı.

Muğla Kent Haber, 02.10.2007

BONCUKLU HÖYÜK'TE KAZILAR SONA ERDİ





Konya'nın merkez Karatay İlçesi Hayıroğlu beldesindeki Neolitik Çağ yerleşim birimi Boncuklu Höyük'te sona eren kazı çalışmalarında, avcılık yaparak geçinen insanların, avladıkları hayvanların etlerini kilometrelerce uzaktan gelen insanlardan aldıkları süs eşyalarıyla takas yaptığı belirlendi.

 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Douglas Baird, yaptığı açıklamada, Anadolu ve Orta Doğu'da en eski köy yerleşimi olan 10 bin yıllık Boncuklu Höyük'te ilk kez geçen yıl yapılan yüzey kazılarının ardından, bu yıl ince kazı çalışmalarına başladıklarını belirtti.

 

Boncuklu Höyük'te Çatalhöyük'ten farklı olarak eğimli, oval duvarlara rastladıklarını ifade eden Baird, "Elde ettiğimiz bulgular, bize Boncuklu Höyük'te yaşayanların, Çatalhöyük kültürünü oluşturduğunu gösteriyor. Boncuklu Höyük'te çiftçilik henüz tam anlamıyla gelişmemiş. Bu yerleşim yeri, Çatalhöyük'ten bin yıl daha eski" dedi.

 

Baird, Boncuklu Höyük'te ticaretin yapıldığına dair ipuçları da bulduklarını vurgulayarak, şunları kaydetti: "Yaptığımız çalışmalarda bu bölgede çok sayıda balık, inek, koyun, kaplumbağa, yaban kuşu ve öküz gibi hayvan kemiklerine rastladık. Bu hayvanların kemiklerini de aynı odada bulduk. Bunun dışında yaygın olarak çiftçilikle uğraştıklarını kanıtlayan bulgulara rastlayamadık. Boncuklu Höyük'te insanlar daha çok avcılık yapmışlar. Avladıkları hayvanların kullanmadıkları kalıntılarını da bir bölgede depolamışlar. Elimizdeki bulgular, bu insanların tam olarak çiftçiliğe geçmediklerini, avcılık yaparak karınlarını doyurduklarını gösteriyor."

 

Kazılarda Boncuklu Höyük'te yaşayanların ticaret yapmaya başladıklarına dair bulgulara da rastladıklarını dile getiren Baird, çok uzak bölgelerden geldiğini tespit ettikleri yeşil renkli opsidyen taşlar ve midye gibi malzemeler bulduklarını bildirdi.

 

Yaptıkları araştırmada, et kesmekte kullanılan bazı opsidyen taşlarının 150 kilometre uzaktaki Kapadokya'dan süs boncuklarında kullanılan yeşil renkli bazı taşların da yaklaşık 200 kilometre uzaktaki Toroslar'dan getirildiğini tespit ettiklerini anlatan Baird, şöyle konuştu: "200 kilometreden uzaktaki Hasan Dağı'ndan geldiğini belirlediğimiz taşlar da bulduk. Bunun dışında Akdeniz bölgesinden geldiğini düşündüğümüz midyelere rastladık. Bu bulgular, burada yaşayan insanların ticaret yaptıklarını gösteriyor. Yani avladıkları hayvanların etlerini, çok uzaklardan gelen insanlardaki taş ve midye gibi malzemelerle takas yaparak ticaret yapmışlar. Biz buradaki insanların uzak bölgelerden aldıkları taşları işleyip, kesici el aletleri yaparak, tekrar uzakta yaşayan insanlara verdiklerini düşünüyoruz."

 

Baird, Boncuklu Höyük'teki insanların mı uzak bölgelere gittiği, başka bölgelerdeki insanlar mı ticaret için buraya geldiği yönünde net bulgulara ulaşamadıklarını, bunların tespiti için gelecek yıl önemli bilgilere ulaşacaklarına inandıklarını bildirdi.

 

Baird, kazı çalışmalarının bu hafta sonu itibariyle sona erdiğini, gelecek yıl kazı çalışmalarının tekrar başlatılacağını sözlerine ekledi.

Trt/Haber, 01.10.2007

TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞINA İKİ OPERASYON

 

Denizli İl Jandarma ekipleri düzenledikleri 2 ayrı operasyonda kaçak yollardan satılmak istenen tarihi eserleri ele geçirdiler.

 

Sarayköy’de T.S.’nin elinde tarihi eser bulunduğunu ve satmak için müşteri aradığı istihbaratını alan Jandarma ekipleri, alıcı kılığında şahısla irtibata geçtiler. Şahıs 2 adet 22 ayar altın göz bandını Jandarma’ya satmak isterken suçüstü yakalandı. TS’nın yapılan sorgusunda, altınları MK’dan aldığını beyan etmesi üzerine MK’nın evinde yapılan aramada da 1 adet ruhsatsız av tüfeği, 1 adet kurusıkı tabanca ve 6 adet fişek ele geçirildi. Ele geçirilen malzemelere el konulurken, yakalanan şüpheliler ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakıldılar.

 

Gümüşler’de ise AB isimli şahsın hareketlerinden şüphelenen Jandarma ekipleri yaptıkları üst aramasında Hellenistik ve Roma dönemine ait 20 adet bronz ve gümüş sikke ele geçirdiler. Ele geçirilen eserlerin Denizli Müze Müdürlüğü tarafından yapılan incelemesinde 2863 sayılı Kanun kapsamında tasnif ve tescile tabi tarihi eser niteliği taşıdığı tespit edildi. Ele geçirilen tarihi eserlere el konulurken, şüpheli ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakıldı.

denizlili.net, 01.10.2007

TARİH GÜN IŞIĞINA KAVUŞUYOR





Bursa'nın Büyükorhan İlçesi'ne bağlı Derecik Köyü'nde, 2001 yılında bir çiftçi tarafından tesadüfen bulunan Doğu Roma döneminden kalma, tabanı mozaiklerle süslü bazilikada, bir ay süren 2007 sezonu kazı çalışmaları sona erdi.

 

Alınan bilgiye göre, Uludağ Üniversitesi (UÜ) ve Lozan Üniversitesi'nin işbirliğinde sürdürülen kazıların bu yılki bölümü, 20 Ağustos-21 Eylül tarihler arasında gerçekleştirildi. Kazılarda, bazilikanın etrafındaki alanın kronolojisi ve yayılışını anlayabilmek için stratigrafik sondaj çalışması yapıldı, anıtın duvarları temizlenerek çizimleri gerçekleştirilid. MS 2. yüzyıldan kalma bir mezar ile bazilikanın temellerinin bulunduğu ve etrafında zemin araştırmasının yapıldığı kazılarda, mozaiklerin korunma durumlarının tanımlanması ve analizlerinin yapılarak restorasyon planının oluşturulması çalışması gerçekleştirildi. Yetkililer, yapılan çalışmalar ışığında kazıların 2012 yılına kadar planlamasının yapıldığını, 2008 yılı yaz sezonunda 2 ay çalışma yapılacağını bildirdiler.

 

Bu yıl ilk defa kazı çalışmalarında görev alan Lozan Üniversitesi'nden gelen heyetin başkanı arkeolog Clavde Alain Paratte, projede çalışmaktan büyük memnuniyet duyduklarını, özellikle çıkarılan mozaiklerin mükemmel bir dekorasyona sahip olduğunu ifade ederek, "Kazı çalışmalarımız gelecek yıllarda genişleyerek devam edecek. Tapınağın bulunduğu yerde geniş bir yerleşim alanı bulunduğunu tahmin ediyoruz. Amacımız bölgenin ziyaret edilebilir hale getirilmesi" dedi.

Yeni Şafak, 01.10.2007

HARAÇÇIOĞLU MEDRESESİ ONARILDI

 

Bursa'nın ilk yerleşim alanı Hisar bölgesindeki tarihi Haraççızade Medresesi, onarılarak turizme kazandırıldı. 17'inci yüzyılda Cizyedarzade Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan medrese, çarpık yapılaşma içinde yok olmak üzereydi. Öyle ki bazı kaynaklar, medresinin yok olduğunu bile yazıyordu.

 

Medrese, restorasyonunun ardından turizme kazandırıldı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Bursa'nın en zengin kütüphanesi olarak bilinen Haraççıoğlu Medresesi'nde bin 566 kitap bulunuyordu. Günümüzde bu kitapların çoğunluğu, İnebey Eski Yazma Eserler Kütüphanesi'nde yer alıyor.

Trt/Haber, 01.10.2007

TARİHİ ZEYNEL CAMİSİ YENİLENİYOR

 

Erzurum'da bulunan tarihi Zeynel Camisi´nin tadilat çalışmaları Kurban Bayramı’na kadar bitirilmeye çalışılacak. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 29 Mart 2007 tarihinde ihalesi yapılan cami için 9 Mayıs 2007 tarihinde sözleşme imzalandı. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ihale bedeli 275 bin YTL olarak belirlendi.

 

Kavaflar Çarşısı esnafı, caminin onarımının bir an önce bitirilmesini ve camilerinde tekrar namaz kılınmasını istiyor. Esnaf, dükkanlarının karşısında olan Zeynel Camisi yerine çevredeki diğer camilerde namazlarını kılıyor. Bu durumun kendilerine güçlük çıkardığını belirten esnaf, aynı zamanda vakit kaybettiklerini de belirttiler. Diğer yandan yetkililer ise Zeynel Camisi´nin Ramazan Bayramı´na yetiştirilmesinin zor olduğunu ve tarihi camiyi Kurban Bayramı´na yetiştireceklerini ifade etti.

 

Kitabesi Erzurum Müftüsü ve şair Hazık Efendi tarafından yazılan Zeynel Camisi´nin yapılışı 18. asıra dayanıyor. Namıkzade Hacı Zeynelabidin Efendi tarafından yaptırılan camide, Yazıcızade İbrahim Paşa tarafından vakfedilen iki tunç şamdan da caminin tarihi önemini artırıyor. Caminin kitabesinde Namıkzade Hacı Zeynelabidin Efendi için yazılan bir yazı şöyle: "Değildir devlet u para rikab-ı dehrile mağrur. Heman ancak duadır maksadı ala vü ednadan" Türkçesi ise, "Para ve makam ile zamanın şöhretiyle perdelenmemiştir gözü Namıkzade Hacı Zeynelabidin Efendi'nin ve o mağrur olmamıştır. Bütün hayatının ve eserlerinin maksadı zengin olsun fakir olsun herkesin hayır duasını almaktır." şeklinde.

 

Kavaflar Çarşısı'nın noktalandığı, Gürcükapısı'yla bağlantının kurulduğu yerde kesme küfeki taşından yaptırılan Hacı Mehmet Efendi Çeşmesi´nin yapılışı 1719 tarihine dayanıyor. Sülüs yazıyla yazılmış olan kitabede, çeşme suyunun Diya Pınarı'ndan getirtildiği belirtiliyor. Eskiden Kavaflar Çarşısı'nın ortasında yer alan tarihi Havuzlu Han'ın çeşmesiyle Hacı Mehmet Efendi Çeşmesi'nin suları, Erzurum'un tarihi Kırkçeşme suları kaynağından besleniyor.

Erzurum Gazetesi, 01.10.2007

HİTİTLERİN İZİNDE

 

Çorum'un Sungurlu İlçesi'ndeki Boyalı Höyük ören yerlerinde sürdürülen kazı çalışmalarında 56 parça eser ile Hititler’in “Erken Krallık” dönemine ait 34 odalı bir yapı gün ışığına çıkarıldı. Boyalı Höyük ören yerlerinde 8 Ağustosta başlatılan kazı çalışmaları 5 Eylül’de sona erdi. Çalışmalar sırasında Anadolu’nun tarihi geçmişinde önemli yer tutan Hitit medeniyetinin bilinmeyen birçok yönüne ışık tutacak bilgilere ulaşıldı.


Bölgede kazı çalışmalarını yürüten Doç.Dr. Tunç Sipahi, kullanım amacı tespit edilemeyen 34 odalı yapıda çok sayıda tezgah ağırlığı ve ağırşakların bulunduğunu söyledi. Sipahi, bunların yoğunluğunun bölgede dokumacılığın geçmişteki uygulamalarına dikkat çektiğini aktardı. Bu yılki kazılarda en ilgi çeken buluntuların deniz kabukları olduğunu belirten Sipahi, bu tür kabukların kozmetik amaçlı kullanıldığını bildirdi.

Türkiye Gazetesi, 01.10.2007

AMCAZADE YALISI OTEL OLUYOR

İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasındaki dünyanın en eski ahşap binalarından Amcazade Yalısı'nın restorasyonu için geçen hafta yap-işlet-devret modeliyle yapılan ihale haftaya sonuçlanıyor. Anadolu Hisarı'nda 8 bin 711 metrekare arsaya sahip yalının 285 metre rıhtımı bulunuyor. Yalının restorasyon projesi kapsamında bahçesindeki 13 ev ile bir müştemilat, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ekipleri tarafından geçen yıl yıkılmıştı. 6 Nolu SİT Kurulu'ndan aldıkları iznin ardından geçen hafta çıkılan ihaleye ilginin yoğun olduğunu belirten Mülhak Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa Vakfı Başkanı Ahmet Köprülü, teklifleri değerlendirklerini ve önümüzdeki hafta ihalenin sonucunu açıklayacağını söyledi.

Yalının çevresindeki yapılarla ilgili olarak bir taraftan da arkeolojik kazı çalışmalarının sürdüğünü belirten Ahmet Köprülü ihaleyle ilgili olarak şunları söyledi: "Külliyeye ait binaların kazı ile temel araştırmaları yapılıyor. Küçük ve büyük harem dairesinin temelleri ortaya çıktı. Divanhane binası tehlikeli durumdaydı. Burası Türkiye'nin en kıymetli tarihi komplekslerinden biri. Restorasyon bittiğinde değeri 1.5 milyar dolara çıkar. Üç yıllık çabamızın sonunda Koruma Kurulu Divanhane ve ayakta durabilen yerlerin restorasyonuna izin verdi. Geçen hafta ise 28 milyon 131 bin YTL muhammen bedelle ihaleyi gerçekleştirdik. Bu bedel sadece restorasyon inşaat maliyeti. İhale yap-işlet-devret tarzında. Büyükşehir Belediyesi'nden inşaat ruhsatı için izin alınmasının ardından Kasım'da restorasyon başlayacak. İnşaat süresi 3 yıl, proje süresi 3 yıl toplam 6 yıl içinde bitirilecek olan otel, 19 yıl işletilecek. İhaleye çok muteber kurumlardan teklif geldi. Değerlendirmeleri yapıp, önümüzdeki hafta ihalenin sonucunu açıklayacağım."

Vatan, Haber: Tülay Şubatlı, 01.10.2007

HİTİT ARŞİVLERİ GÜN YÜZÜNE ÇIKTI

 

Çorum'un Ortaköy İlçesi'nde bu yılki etabı tamamlanan Şapinuva kazılarında, dini törenlerin yapıldığı mekan ile Hitit arşivleri gün yüzüne çıkartıldı.





Şapinuva Kazı Başkanı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevlisi Hititolog Prof.Dr. Aygül Süel, kazıları Trakya, İstanbul, Ankara, Hacettepe ve Ortadoğu Teknik Üniversiteleri Hititoloji, arkeoloji ve tarih bölümü öğrencilerinden oluşan 20 kişilik ekiple yaptıklarını söyledi.

 

Şapinuva'da 2001 yılında başlattıkları jeofizik çalışmalarına bu yıl da devam ettiklerini belirten Süel, Ağılönü tabir edilen yerde yapılan çalışmalarda şu anda tespit edilen 12 kat olarak taş döşeme mekanın 2 dönümlük alanında ciddi bulgulara rastlandığını ve burasının aynı Boğazkale Hattuşa'da bulunan büyük tapınağa benzer bir mekan olduğunu ifade etti. Süel, "Ancak kazıların tam olarak yapılmasının ardından buranın işlevi belli olacak. Kazılarda çıkan eserler, burasının ciddi bir tapınak ve dini ayin yapılan bir yer olduğunu gösteriyor" dedi.

 

Kıt bir bütçeyle Hitit uygarlığını gün ışığına çıkarmaya çalıştıklarını, yetersiz ödenekle kazı çalışmalarının çok zor şartlarda yapıldığını dile getiren Süel, "Burada bir tarih yatıyor. Şapinuva'da kazı çalışmaları 100 yıl sürer, ancak yetersiz kıt bütçelerle kazı çalışmaları daha uzun yıllar sürebilir" diye konuştu. Şapinuva'nın MÖ 14. yüzyılda Hititler'e başkentlik yaptığını ve bu dönemde III. Tutalya ve Taduhepa'nın krallık yaptığı yönünde ciddi dokümanlar bulunduğunu açıklayan Süel, "Şapinuva, başkentlik yapmış bir merkez ve Hititler için önemli bir kent. Yapılan kazı çalışmalarımız sonrasında bulunan 3 büyük arşivde 4 bin çivi yazılı tablet bulundu. Tabletler burasının ne kadar değerli bir yer olduğunu gösteriyor" dedi.

 

Bu sene A binasının kuzeyinde ve Ağılönü'nde çalıştıklarını anlatan Prof.Dr. Aygül Süel, 9 Temmuz'da başlattıkları 2007 kazı sezonunda Hitit dönemine ait 197 parça çivi yazılı tablet, çok sayıda büyük çanak ve çömlek bulduklarını söyledi.

Çorum Kent Haber, 01.10.2007

BİR İSVEÇ  BAHÇESİNDE VİKİNG DEFİNESİ

 

Arkeologların bildirdiğine göre İsveç’te, bir bahçede bin yıllık bir Viking definesi bulundu. Gotland Adası’ndaki bahçesine sebze fideleri eken bir bahçıvan tarafından bulunan definede 900 ila 1000 yıllarına ait 69 adet gümüş sikke mevcut. Sikkeler arasında çok değerli Viking paralarının yanısıra İngiliz, İrlanda, Irak ve Özbekistan paraları da mevcut.

 

Benzer bir definenin yakın zamanlarda İngiltere’de de bulunması ile Vikinglerin Avrupa boyunca, hatta daha uzak yerlerde yaptıkları ticaret ve yağmanın resmi daha da belirginleşmeye başladı. Anglo Sakson paralarının çoğunlukla fidye veya yağma olduğuna inanan uzmanlar, Orta Doğu paralarının ise Rusya’nın nehirlerinden güneye yapılan ticaretlerle elde edildiğini tahmin ediyorlar. Gotland Adası’nda şimdiye dek 700 ila 800 gümüş sikke definesi bulundu. Bu inanılmaz miktar ise ortaçağda bu adanın bir Viking ticaret merkezi olduğunun ispatı. British Museum’un Ortaçağ Sikke Uzmanı olan Gareth Williams, Gotland’da bulunan ortaçağ İngiliz sikkelerinin neredeyse İngiltere’de bulunanlardan daha fazla olduğunu söyledi.

National Geographic News, Haber: James Owen, 24.09.2007

UŞAK'TA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Uşak'ta tarihi eser operasyonu yapan polis, çeşitli dönemlere ait 28 sikke ve çeşitli eserler ele geçirdi. Olayla ilgili iki kişi gözaltına alındı.

Şehir merkezindeki bir lokantada E.Ç. (39) ve A.K. (32) isimli şahısların torbada tarihi eser bulundurduğu ihbarı üzerine Uşak İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Şube Müdürlüğü ekipleri harekete geçti. Polis, şüphelilere ait torbada 1 adet mermer heykel başı, 13 adet Osmanlı tuğralı sikke, 10 adet kabartmalı sikke, 1 adet toprak çanak, 1 adet haç işareti, 1 adet dijital fotoğraf makinesi ve şarj cihazı ele geçirdi. Eserler muhafaza altına alındı. Nöbetçi savcının talimatıyla ifadeleri alınan zanlılar serbest bırakıldı.

haberler.com, 01.10.2007

TARİHİ ANKARA EVLERİ ONARILDI

 

 

Altındağ’da, ilçenin tarihi ve kültürel mirasına sahip çıkmak için 80 yıldır yıpranan ve hiç dokunulmayan sokaklardaki evlerin dış cepheleri tarihi dokuya uygun şekilde restore ediliyor. Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, Hamamönü bölgesinin Ankara’nın geçmişine ışık tutan eski evleri bünyesinde barındırdığını söyledi.

Sokaklardaki evlerin son derece bakımsız, yıpranmış durumda olduğunu fark ettiklerini belirten Tiryaki, bunun için "Restorasyon ve sokak sağlıklaştırma projesi"ni hayata geçirdiklerini dile getirdi. Tiryaki, "Proje kapsamında yenilecek olan binaların dış cephelerini, çatılarını ve çürüyen ahşap yapılarını tamamen yenileyerek, kaplama tahta yapıyoruz" dedi.

Başkan "Bu arada su ve ısı yalıtımı, baca tamiratları yapılarak kiremitler yenileniyor. Çinkodan yağmur deresi ve oluklar gerçekleştiriyoruz. Dış cephelerin yanında tüm sokak ve meydanlarda bulunan altyapı yenilenecek. Yer üstünde bulunan kablolar yer altına alınarak, sokaklar küp taş ile kaplanıyor" dedi.

Başkan Tiryaki, "Hamamönü’ndeki tarihi 80 ev, meydan düzenlemesi ve Ankara kalesi bölgesindeki sokakları sağlıklaştırma çalışması çerçevesinde yapılan düzenlemeler 5 milyon YTL’ye mal oldu. Belediye imkanları ile yaptığımız çalışmalara, başka kurumların da destek vermesini bekliyoruz" dedi. Restorasyon ve sokak sağlıklaştırma projesinin, 18 Eylül tarihinde ihaleye çıkıldığını bildiren Tiryaki, 2008 yaz başında Can ve At Pazarı sokağı da yeniden canlandırmak istediklerini dile getirdi.

Hürriyet Ankara, 30.09.2007

ODTÜ'LÜLER ŞİRİNCE'NİN MİMARİSİNİ ÖĞRENİYOR

 

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi Restorasyon Programı öğrencileri, İzmir’in Selçuk İlçesi Şirince Köyü'nde mimarlık ve restorasyon uygulamaları konularında uygulamalı ders alıyor.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi ve Şirince Restorasyon Programı Koordinatörü Yrd.Doç.Dr. Bilgin Altınöz, yaptığı açıklamada, 5 öğretim üyesi, 5 asistan ve 80 öğrenci ile Şirince Köyü'ne, mimarlık uygulamaları ve restorasyon konularında eğitim çalışmaları yapmak üzere geldiklerini belirtti.

Öğrencilerin Şirince’de yapacağı gözlem ve incelemeyle "tarihi çevre özelliklerinin saptanması", "geleneksel yapım yöntemleri ve ölçüm tekniklerini" öğreneceklerini belirten Altınöz, şöyle dedi:
"Öğrencilerimizin tarihsel geçmişini, olduğu gibi bozulmadan koruyan Şirince’de eğitim alması, incelemesi, buradaki havayı soluması çok önemli bir deneyimdir. Buradan geçmişin tadını alan öğrencilerimiz, kendi dünyaları ile modern teknolojiyi kullanarak oluşturacakları yapılarda, bu mimarinin de özelliklerden yararlanacaklar. Öğrencilerimizin bir kısmı da tarihi mekanların restorasyonuna büyük katkı verecektir."

Altınöz, lisans, yan dal ve yüksek lisans öğrencilerinden oluşan grubun Selçuk’ta tarihi ören yerlerini de gezeceğini de söyledi.

Hürriyet Ankara, 30.09.2007

BİR KADEH İÇİN ÖMÜRLERİNİ HARCIYORLAR

 

Arkeolojik kazı dönemi birkaç gün sonra bitecek. Çünkü havalar soğumaya başladı, yağmur, kar derken, kazı alanları ‘çamur deryası’ olacak. Kazı alanlarında ne oturmaya imkan bulunacak ne de fırça ile süpürülecek toprak. Bu işin esprisi…


Türk kazılarında yılda en fazla 2 ay çalışılabiliyor. Çünkü bakanlık sadece belirli sayıda işçinin bir aylık çalışma ücretini karşılıyor.


Uygarlıklar beşiği Anadolu'da yerli ve yabancı arkeologların üzerinde çalıştıkları toplam 208 kazı alanı bulunuyor. Bunlardan 56'sı yerli arkeologlar tarafından kazılırken, 37'sinde yabancı arkeolog bilimsel kazı yapıyor. Ayrıca müzeler tarafından 55 kurtarma, 33 bilimsel kazı yürütülürken, baraj alanlarında da toplam 27 kazı çalışması devam ediyor. Arkeologların en çok yakındığı konu, kazılar için yeterli maddi kaynağın olmaması demiştik. Ancak, her bir kazı süresinin 30-40 yıl sürdüğü dikkate alındığında, arkeologluk adeta ‘garanti emeklilik’ gibi bir şey. Tabii bu da işin şakası…


Türk kazılarında yaşanan sıkıntıların başında, işçi parası geliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı yıllardır temmuz ayı için 6, ağustos ayı için 7 işçi parası veriyor. Kazıları bu nedenle ‘arkeoloji okuyan’ öğrenciler yapıyor. Çünkü onlar para almıyor. Ödülleri ise, bazen kocaman bir antik kent, bazen de minik bir kadeh olabiliyor. Tıpkı, Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde Ilısu Barajı altında kalacak yerlerden Kortiktepe’deki arkeolojik kurtarma kazısında çıkarılan bu toprak kadeh gibi…

Bursa Hakimiyet, 30.09.2007

BAKAN GÜNAY'A İKİNCİ MEKTUP

 

Sayın Günay' a gönderdiğim ikinci mektubun yazılması, Bakanlığın Kültüre verdiği önemin kamuoyunda öne çıktığı günlere rastladı. Örgütlenmenin yararlarını anlatmak için, daha iyi bir zaman bulunamazdı. İlkinde çok gerekli olduğunu düşündüğüm, yeniden yapılanmaya ilişkin bir örgütlenme modelinin, turizmin pratiğine yansımalarını ikinci mektuba bırakmayı yeğlemiştim.

Son çeyrek yüzyılda gelinen bu aşamada, turizmin yeni bir boyuta geçmek yerine, mevcut durumu iyileştirmeye dönük yüzeysel çabalarla, ne hale gelebileceğini göstermek için, çarpıcı bir örnek vermek gerekiyordu.

Aklıma 19. yüzyılın natüralistlerinden, Fransız yazar Alphonse Daudet' nin ''Altın Beyinli Adam Masalı'' idi. İlginç bir rastlantıyla, örnekleme amacıyla başvurduğum bu masal, yazarın "Değirmenimden Mektuplar" adlı kitabında yer alıyordu.

Siyasal rant ve kar sağlamak amacıyla, kısa sayılacak bir sürede denetlenemez hale gelen, sektördeki çarpık gelişmeleri anımsatan bu eski masalı, ikinci mektubun girişine almak, umarım yadırganmaz.

Daudet'nin kahramanı altından bir beyne sahiptir ve hayatını bu beyinden parçalar kopararak sürdürmektedir. Her defasında bir parça kopardığında, tarifsiz acılar çeker. Harcadıkça istediğini alabilmekte, ancak günden güne eriyerek, sağlığını da kaybetmektedir.

Acıları arttıkça bir daha bunu yapmayacağım, basit ihtiyaçlarımı karşılayabilmek için, beynimdeki altın parçacıklarını asla kopartmayacağım diyerek, davranışlarını denetim altına almaya çalışır.. Ama alışmıştır sahip olduğu zenginliği harcamaya. Ne yapsa boşunadır, bir türlü alıkoyamaz kendi beynini tüketmekten. Gün gelir serveti yani beyni tükenir.. Yaşamı acılar içinde son bulmuştur.

Turizmde de böyle değil mi? Kötü yapılaşma, bu toprakların geçmişiyle bağ kurulmasına katkıda bulunmuyor. Kıyı bölgelerindeki fiziksel yaşamı tahrip etmekle yetinmiyor, umutları da azaltıyor ne yazık ki...

"Kültür" ağırlıklı ürünlerin gündemde olduğu bu günlerde, tarihsel ve kültürel varlıkların, hızla elden çıktığı görülüyor. Yukarıdaki masalın gerçekleşmeye başladığına tanık oluyoruz.

Geçmişi ve belki de çok iddialı, büyük bütçeler gerektiren kamulaştırmaları bir yana bırakarak, önemli saydığım iki yapılaşmayı dikkatinize -tabii aynı zamanda sektörün ilgisine- sunmak istiyorum.

Topkapı Sarayı içinde bulunan, sizin de eleştirdiğinizi bildiğim, Matbaacılık Meslek Lisesi, çirkin görünümlü asfalt otopark, ucuz bezirgan anlayışını yansıtan "DÖSİM" dükkanları ve nedenlerini bir türlü anlayamadığım öğrenci yurdu binalarını, bulundukları yerden kaldırmak, ciddi bir kararlılık gösterisi olmanın ötesinde, verilecek anlamlı bir mesajdır.Üstelik bütçe falan da istemez.

Çok uzağa değil, hemen Ayasofya'nın komşu parsellerinden birine, İttihatçıların inşa ettikleri dönemdeki adıyla, "İstanbul Cinayet Tevkifhanesi" yani bugünkü "Four Seasons" otelin ek bina inşaatına, kısa bir göz atmak da, önemli bir yaklaşımdır.

İnşaatın kamuoyunun tepkisinden ustalıkla saklandığı bu günlerde, Bakan düzeyinde bir sivil toplum yöneticisinin, Bizans Saray Kitaplığı ve Osmanlı Darphanesi kalıntılarını ziyareti, çok uygun düşer.

Bu eşsiz tarihsel kalıntıların "Arkeoloji Parkı" yapıldığı öne sürülerek, Daudet'nin masal kahramanının beyninden kopardığı parçalar gibi nasıl yok edildiğinin, yerinde görülmesi ve kuşkusuz bu gidişe dur denmesi, İstanbul'un "Avrupa Kültür Başkenti" olmasından çok daha önemlidir.

Antrepolar ve çirkin kamu binalarıyla deniz bağlantıları kapatılan, Kılıç Ali Paşa Camiinin, Tophane ve Humbarahane Kışlalarının, bakım atölyesine dönüştürülen gecekondu yapılaşmayla, gözlerden saklanan Tophane Saat Kulesinin, bir anlamda 16 ve 17.YY Osmanlı Deniz Gücünün en önemli yapılarının, yok sayılarak bu alanın yeniden "Ofer" örneğindeki gibi ranta kurban edilmesine karşı çıkmak, belki zordur. Ama Daudet'nin masalında anlatılanlardan daha gerçektir.

Ve işlevsel biçimde örgütlenmiş sivil toplum kurumlarıyla, Eminönü ve Beyoğlu başta, İstanbul'da, bu tür çarpıklıkları engellemek zor olmasa gerektir.

 

ANIMSATMA: ÜÇ MEKTUBUN ÖYKÜSÜ

Eskiden önemli görevlerde bulunanlar, ayrıldıkları zaman yeni gelen meslektaşlarına iç içe geçmiş üç zarf bırakırlarmış...

Anlatılanlar doğruysa, birinci zarfın içinden çıkan metinde; ilk günlerin oldukça hareketli geçeceğinden, kutlamaya gelenlerin çokluğundan, söz edilir. Konukların yoğunluğundan, iş üretmeye zaman kalmayacağı, vurgulanırmış. "Zamanla eleştiriler yükselmeye başlayacak. Ortaya çıkan ilk eleştirilerden sonra, hiç zaman yitirmeden, ikinci zarfın açılması gerektiğini" anlatan cümlelerle sonlanırmış, birinci zarfın içindeki mektup.

Zarfları alan yeni görevli, önce yazılanlara kulak asmaz, ama eleştiriler artınca, aldığı öğüdü anımsar,ikincisini açarmış.. Artık iş ciddileşiyor diye başlayan ikinci mektup; "senden öncekileri kötülemeye başla, zaman kazanırsın, eleştirilerden bir süreliğine kurtulursun" öğüdünü verirmiş.

Bu mektubun son cümlesi ise, "biraz daha idare edersin, ancak eskiyi kötülemek yetersiz kalabilir. Telaşa kapılmana gerek yok. İşler karıştığında, son zarfı açıp, içindeki mektubu dikkatle oku. Ve yazılanı yap" şeklinde olurmuş...

Son zarfın açılma zamanı geldiğinde, söylenti bu ya, içinden çıkan mektup kısa olurmuş.

"Artık yapacak fazla şey kalmadı, gecikmeden sen de üç zarf hazırla".

Turizmdebusabah.com, Yazı: Bahattin Yücel, 30.09.2007

SAMARRA'NIN KUBBESİNİ TÜRK MÜTEAHHİT ONARACAK

Irak’ın Samarra kentinde bulunan ve Şiilerin kutsal kabul ettiği Askeriye Camii’nin, 2006’daki bombalı saldırıya dek muhteşem bir görüntüye sahip olan kubbesini bir Türk firması restore edecek.

UNESCO yetkilisi Muhammed Celil, Bağdat’ta düzenlediği basın toplantısında, ismi verilmeyen bir Türk firmasının Ramazan bitiminde onarıma başlayacağını ve inşaatın ilk aşamasının 6 ila 8 ay süreceğini söyledi. Çalışmalara Türk ve Iraklı mühendislerin liderlik edeceği ve tüm onarımın Samarralılar tarafından tamamlanacağı belirtildi. Türk şirketinin güvenliğini, şehir dışında Irak ordusu, içinde ise Irak polisi sağlayacak. Irak hükümeti, caminin restorasyonu için UNESCO ile milyonlarca dolarlık bir anlaşma imzalamıştı.

Şii inancına göre son imam olan Muhammed Mehdi’nin babası Hasan Askeri adına yapılan camii ve türbe, 2006 yılının şubat ayında Sünni direnişçilerin bombalı saldırısında ağır hasar görmüş, meşhur "Altın Kubbe" çökmüştü. Bu yıl 13 Haziran’da bir kez daha vurulan ve iki minaresi de yıkılan camiye yönelik saldırıların ardından Şii militanlar intikam eylemleri düzenlemişti.

Hürriyet, 30.09.2007

ORHAN GAZİ'NİN DÜZCE'DE YAPTIRDIĞI CAMİ RESTORE EDİLDİ

 

Düzce'nin Akçakoca İlçesi Çayağzı Köyü'ne 1323 yılında Orhan Gazi tarafından yaptırılan Orhan Gazi Camii'nin restorasyonu tamamlandı.

 

Çayağzı Köyü'ndeki "Osmanlı Mezarlığı"nın içinde bulunan, 1323 yılında dönemin Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından "çantı" (birbirine geçirilen uzun kütüklerle, çivisiz yapı) şeklinde inşa ettirilen Orhan Gazi Camii'nin Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Akçakoca Kaymakamlığı tarafından yaptırılan restorasyon çalışmaları sona erdi. Yetkililer, restorasyon çalışmalarında eski ismiyle "Sultan Osman Hazretleri Camii" olarak bilinen Çayağzı Orhan Gazi Camii'nin, 1920'li yıllarda gelişigüzel restore edildiğini bildirdi. Eni 8 metre, boyu 12 metre olan tarihi caminin bugüne kadar sadece yöredeki birkaç köyden gelen vatandaşlar için cuma namazlarında ibadete açıldığını ifade eden yetkililer, Ramazan Bayramı'ndan sonra tekrar aynı şekilde ibadete açılacağını kaydetti. Restore çalışmaları için bugüne kadar 160 bin YTL harcanan caminin çevre düzenleme çalışmalarının sürdüğü; ayrıca mekanın turizme açılacağı belirtildi.

Zaman, 30.09.2007

SOBESOS ANTİK KENTİ'NDE BU YILKİ KAZI ÇALIŞMALARI TAMAMLANDI

 

Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'nde bulunan Sobessos antik kentinde bu yılki kazı çalışmaları tamamlandı.

 

Nevşehir Müze Müdürü Halis Yenipınar, yaptığı açıklamada, Ürgüp İlçesi'ne bağlı Şahinefendi Köyü yakınlarındaki Kuşcin mevkiinde 2002 yılında bulunan Sobesos antik kentinde 20 kişi ile sürdürülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümünün sona erdiğini söyledi. Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerine ait Sobesos'ta geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirilen kazı çalışmalarında daha önce hamam, toplantı salonu, mezar şapeli ile birlikte 100'e yakın mezarın gün ışığına çıkarıldığını ifade eden Müze Müdürü Yenipınar, bu yılki kazı çalışmalarında ise Roma hamamı ile toplantı salonu arasında 7 metre uzunluğunda ve 2 metre 20 santimetre genişliğinde bir Roma Sokağı'nın bulunduğunu aktardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynakları ile sürdürülen kazı çalışmalarının ileriki yıllarda da devam edeceğini kaydeden Nevşehir Müze Müdürü Halis Yenipınar, çalışmaların tamamlanmasının ardından Sobesos'un turizme kazandırılacağını aktardı.

Turizm Gazetesi, 29.09.2007

BİR PERU KALESİNDE 80 ANTİK SAVAŞÇI HEYKELİ BULUNDU

 

And Dağları’nda bulunan bir kalede yapılan kazılarda 80 iskelete rastlandı. Peru Kuelap Arkeolojik Restorasyon ve Koruma Projesi yöneticisi Alfredo Narváez’in açıklamalarına göre iskeletler çabuk ölüm izleri taşımaktalar ve düştükleri yerde, gömülmeden bırakılmışlar. İskeletlerin bulunduğu kale, “Bulut Savaşçıları” olarak da bilinen ve bölgede MS 9 ila 15. yüzyıllar arasında hüküm süren Chachapoya kültürünün savunma noktası.

 

Narváez, iskeletlerin her iki cinse ait olduğunu ve günlük kullanım eşyaları ile birlikte bulunduklarını açıkladı. İskeletlerin toprağa düştükleri şekilde bulunmaları Chachapoya’ların törensel gömü gelenekleri ile çelişiyor. Bu durum, herşeyin çok çabuk olduğunu ve yerel insanların ölülerini gömecek zamanları olmadığını düşündürüyor. Narváez, bunun bir katliam mı, yoksa İspanyol istilasından sonra ortaya çıkan salgın bir hastalıktan mı kaynaklandığının ancak ileride yapılacak çalışmalar ile cevaplanabileceğini söyledi.

 

Chachapoya’lar savaşçı özellikleri tanınıyorlar ve İspanyol istilasına karşı 1470 yılına kadar, Kuelap gibi kalelerde direnmeye devam etmişler. Uzmanlar, bu yeni keşfin, bugüne dek çok az tanınan bu uygarlıkla ilgili önemli bilgiler verebileceğini düşünüyorlar.

National Geographic News, Haber: Kelly Hearn, 26.09.2007

AYASOFYA'YI İBADETE AÇMA ISRARI

 

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Ayasofya Camisi'nin müzeye dönüştürülmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının yürütmesinin durdurulması istemini reddetti. Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, caminin müzeye dönüştürülmesine ilişkin Bakanlar Kurulu Kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açmıştı. Danıştay 10. Dairesi dava ile ilgili ilk incelemesinde yürütmenin durdurulması istemini reddetmişti. Davacı dernek, dairenin kararına itiraz ederek, yürütmenin durdurulmasına karar verilmesini istedi. Kurul ise, derneğin istemini reddetti.

Birgün, 28.09.2007




23 -29 Eylül 2007


İPLER KOPUYOR MU?..


SÜLEYMANİYE PROJESİ UNESCO'YU KIZDIRDI





Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) İstanbul Dünya Mirası Yürütme Komitesi üyeleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Eminönü Belediyesi'nin, Süleymaniye'de gelecek yıldan itibaren 2 bin 800 binanın yıkılarak yerine Osmanlı mimarisi tarzında yeni binalar yapılmasını amaçlayan projesine tepki gösterdi.

İstanbul Yürütme Komitesi üyeleri Prof.Dr. Nur Akın ve Doç.Dr. Deniz İncedayı, bu projeyle Osmanlı ahşap mimarisinin en güzel örneklerinin de yer aldığı çok sayıdaki yapının tamamen ortadan kaldırılacağını öne sürdü. Belediyeleri yanlıştan dönmeye ve işbirliğine davet eden komite üyeleri, aksi durumda İstanbul'un UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılacağını kaydetti.


Prof.Dr. Nur Akın, "UNESCO Dünya Kültür Mirası" listesinde yer alan İstanbul'da yapılan yenileme çalışmalarının yakından takip edildiğini hatırlatarak, "Süleymaniye'de nasıl bir uygulama yapılacağını Milliyet gazetesinden öğrendik. En azından belediyenin bizi haberdar etmesi, çalışmalar hakkında bilgi vermesini beklerdik" dedi.
 

Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er'in yenileme çalışmalarına yönelik verdiği ayrıntıları dehşete kapılarak okuduklarını kaydeden Akın, "Türkiye'nin de altına imza attığı 2005 tarihli UNESCO Viyana Sözleşmesi'nde tarihi yapıların yıkılarak yeniden yapılmasının söz konusu olamayacağı belirtiliyor ve bundan uzak durulması isteniyor. Bilmiyorlar ise bizden bunu öğrenebilir, danışabilir görüş alabilir, destek isteyebilirlerdi. Ancak bugüne kadar kimse bize bir şey danışmadı. Bunu neden yapmadılar, anlamak mümkün değil. Öğreniyoruz ki, KİPTAŞ aracılığı ile binaları yıkıp çelik konstrüksiyon üzerine inşa edeceklermiş. Bu bir cinayettir" diye konuştu.





Aynı komitenin ve Ulusal Ahşap Birliği'nin üyesi Emine Erdoğmuş da şöyle konuştu:
"Bu, büyük bir Miniatürk veya Disneyland inşa etmektir. Aynı tarzda 2 bin 800 bina yapacaklar. Biz Zeyrek'te yenilemeyi nasıl yaptıklarını gördük. Süleymaniye'de kala kala 100 Osmanlı ahşap mimari örneği kaldı. Hepsini yıkıp çelik üzerine yeni binalar yapmayı düşünüyorlar. Bu zihniyetle surları onarıyoruz diye müsamere dekoruna döndürdüler. Aynı zihniyete kim, neden güvensin? Her şey gizli kapaklı yapılıyor."
 

Belediye tarafından açıklanan 3 milyar dolarlık maliyetin de abartı olduğunu söyleyen Erdoğmuş şöyle konuştu:  "Ulusal Ahşap Birliği olarak birine 19, diğerine 25 bin YTL harcayarak Zeyrek'te iki binayı restore ettik. Bunda da binadaki ahşap malzemeleri kullandık. Bu çok mu zor da 'Yıkıp yeniden yapacağız' diyorsunuz? Oradaki ruhu çelikle mi yaşatacaksınız? Buna ne Koruma Kurulu ne de UNESCO izin verir. Koruma Kurulu'ndan izin çıkmadığını öğrendik."

Milliyet, Haber: Şenol Demirci, 25.09.2007



*****


"BİZ DE BİRAZ MİMARIZ"

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) İstanbul Dünya Mirası Yürütme Komitesi üyelerinin Süleymaniye projesine yönelik olarak yaptığı eleştiriler üzerine, "Herhalde biraz da mimarız. UNESCO'nun endişe etmesine gerek yok. Bu işi biz de biliyoruz yani" dedi.


UNESCO İstanbul Dünya Mirası Yürütme Komitesi üyeleri Prof.Dr. Nur Akın, Doç.Dr. Deniz İncedayı ve Emine Erdoğmuş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Eminönü Belediyesi'nin, Süleymaniye'de gelecek yıldan itibaren 2 bin 800 binanın yıkılarak yerine Osmanlı mimarisi tarzında yeni binalar yapılmasını amaçlayan projesine tepki göstermişti.


Milliyet'te dün yayımlanan haber üzerine bir açıklama yapan Topbaş, mimar olduğunu hatırlatarak, "Bunun ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini biliriz. Koruma ve bilim kurullarının onayı doğrultusunda bu çalışmalar yapılmaktadır. Yanlış yorumdur. Bizim burada tescilli yapılarla ilgili çalışmalarımız, özgünlüğünün dışına çıkmayacak. Birtakım boş alanlar ve geçmişi olmayan yapıların yorumları biraz daha farklı olacak" dedi.

Aynı endişeleri kendilerinin de duyduğunu kaydeden Topbaş, şöyle devam etti: "Biz UNESCO'nun duyduğunu endişenin çok daha ötesini, kentin sahipleri olarak duyuyoruz. Kültürel zenginliğimiz Süleymaniye, Türk mimarisinin nadide örneklerinin bulunduğu bölgedir. Buradaki hassasiyetimiz çok daha fazladır. O konuda kimse endişe içinde olmasın. Buna gerek yok. UNESCO demese bile biz buranın nasıl korunması gerektiğini ve ne kadar değerli olduğunu iyi biliyoruz. Bundan sonraki adımlarımızı buna göre atıyoruz."


Tarihi yarımadanın yakın geçmişte ihmal edildiğini belirten Topbaş, "Bütün çalışmalar Koruma Kurulu tarafından değerlendirilmekte. UNESCO'nun endişesine gerek yok. Bu işi biz de biliyoruz yani" dedi.

Milliyet, Haber: Şenol Demirci, 26.09.2007

 

*****


"SÜLEYMANİYE'DE TARİHİ DOKU ZEDELENMEYECEK"





Süleymaniye'de Büyükşehir ve Eminönü belediyelerinin 2 bin 800 binayı yıkarak Osmanlı mimarisi tarzında yeniden yapma projesi tartışma yarattı. UNESCO İstanbul Dünya Mirası Yürütme Komitesi üyelerinin ardından 9 mühendis odası da projeye tepki gösterdi.


Projenin gerçeğe uygun yürütüleceğini belirten Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, tarihsel dokuyu zedeleyecek bir şey yapılmayacağını söyledi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da projenin çok geciktiğini savunarak, "Buradaki eserler birer birer yok oluyor" dedi.

Topbaş'ı dün başkanlık makamında ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Günay, tartışma yaratan Süleymaniye Projesi'nin gerçeğe uygun bir şekilde yürütüleceği konusunda güvence verdi. Günay, "Orada tarihsel dokuyu zedeleyecek hiçbir şey yapılmayacak" dedi.

Süleymaniye bölgesinde hızlı bir şekilde şantiye çalışması başlayacağını anlatan Topbaş da, "Süleymaniye bölgesine en kısa sürede girmek istiyoruz. Çok uzadı, çok gecikti. Birer birer burada eserler yok oluyor. Tescilli olan yapılar, tescilli niteliklerine uygun olarak yapılacak" diye konuştu. Topbaş çalışmaların KİPTAŞ aracılığıyla yapılacağını, gerekirse TOKİ'nin de katkı sağlayacağını kaydetti.


Eminönü Belediye Bakanı Nevzat Er ise tescilli eski eser olan ahşap binaların özgün malzemesine uygun olarak ahşap malzeme kullanılarak inşa edileceğini savunarak, yok olmuş eserlerle ilgili çalışmalarda da Koruma Kurulu'nun onayıyla çelik taşıyıcı sistem kullanılacağını söyledi.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne (TMMOB) bağlı 9 oda tarafından dün yapılan ortak açıklamada, projenin, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) ve Uluslararası Anıtlar ve Siteler Konseyi (ICOMOS) tarafından kabul edilmesi olanağının bulunmadığı kaydedildi.


Açıklamada, dünyanın hiçbir yerindeki tarihi çevre koruma yasa ve yönetmeliklerinin, 'eski yapı tekniği ile inşa edilmiş tarihi mahallelerin çelik konstrüksiyonla inşa edilip üzerine ahşap kaplama yapılması' şeklinde bir koruma yönteminden söz etmediği vurgulandı. "Sülaymaniye gibi Osmanlı klasik döneminin en eski külliyesini barındıran bir merkez mahallesinde uydurma İstanbul tasarlanması ilkel bir rant uygulaması hayalinden başka bir şey değildir" ifadelerine de yer verilen açıklamada, "İstanbul'un en merkezi tarihi mahallesini bir Disneyland'a çevirecek bu tür projelerin içerdikleri bazı bulanık düşünceler vardır. Sahte Süleymaniye ya da uydurma İstanbul rekonstrüksiyon projelerinin hiçbirinin kültürel amaçlara hizmet etmeyeceği bilinmelidir" denildi.

Milliyet, Haber: Şenol Demirci, 27.09.2007



*****


"SÜLEYMANİYE'Yİ YIKMAK CİNAYET OLUR"

 

Tartışma yaratan Süleymaniye projesiyle ilgili olarak dün bölgede incelemelerde bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Süleymaniye çevresindeki tarihi ve tescilli evlerin kesinlikle yıkılamayacağını, yıkılmasının da cinayet olacağını söyledi.


Süleymaniye'de Büyükşehir ve Eminönü belediyelerinin 2 bin 800 binayı yıkarak Osmanlı mimarisi tarzında yeniden yapma projesiyle başlayan tartışmalar sonrası dün Bakan Günay bölgeyi gezdi. Tarihi ahşap binalarda incelemelerde bulunan Günay, UNESCO İstanbul temsilcisinin, tarihi yapıların yıkılıp yerine yenilerinin yapılmasını 'tarihi bir cinayet' olarak nitelendirdiği hatırlatılınca şöyle dedi: "Elbette cinayettir. Tarihi evler, tescilli evler katiyen yıkılamaz. Biz tescilli evleri aslına uygun şekilde restore etmeyi düşünüyoruz. Tescilli olmayan yapılar ve üzerinde yapı olmayan arsaların da bu tarihsel mekana uygun şekilde yeniden ortaya çıkarılmasını düşünüyoruz."





Basın mensuplarının Süleymaniye'de son 10 yılda koruma altında olan 1691 adet tarihi binanın yıkıldığını söylemesi üzerine Bakan Günay, şunları kaydetti: "Bundan önceki dönemlerde yıkılmışsa, bu konuda size bir cevap veremem. Ama size eylül ayı sonu itibariyle söylüyorum; Buradaki tüm tescilli tarihi eserler korunacaktır. İyileştirme yapılan alanlar üzerinde öteki bütün yapılar tarihsel mekana uygun hale getirilecektir. Süleymaniye, İstanbul için çok özeldir. Süleymaniye'yi bütünüyle kendi dönemine ait dokusuyla ayağa kaldırarak yenilemeyi düşünüyoruz."


Günay, Süleymaniye Doğumevi'nin de taşınacağını ve buranın kütüphane haline getirileceğini söyledi.

Milliyet, Haber: Tahsin Aksu, 28.09.2007

 

*****


"SÜLEYMANİYE DEĞİL, İSTANBUL DA GİDER"





Kültürel ve tarihi varlıkların korunması konusunda yaptığı çalışmalarıyla dünya mimari çevrelerince yakından tanınan Prof. Dr. Cevat Erder, Süleymaniye'de yeniden inşa edilecek ahşap evlerde çelik kullanılmasının uluslararası ilkelere aykırı olduğunu söyledi.


El Aksa Camii restorasyonu için "Ağa Han Mimarlık Ödülü"ne layık görülen Prof. Erder'e göre, Süleymaniye yenileme çalışmaları tam bir fiyasko.


Erder, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadri Topbaş'ın, "Biz de biraz mimarız" açıklamasına da, "Biraz mimarlık yetmez. Restorasyon uzmanlık ister" karşılığını verdi.
Erder şöyle konuştu: "Çelik taşıyıcı sistemi, uluslararası anlaşmalara aykırı. Çünkü, tarihi sunileştirir, onu Disneyland'a benzetir. UNESCO, tarihi yapılarda özgünlüğe uyulması şartını getirmiştir. '2010 Yılı Kültür Başkenti' olma iddiasındaki İstanbul'un listeden çıkarılmasının yaratacağı saygınlık kaybını düşünmek dahi istemiyorum."


"Biz de biraz mimarız" gibi savunmaların acı verici olduğunu kaydeden Prof. Erder, sözlerini şöyle sürdürdü: "Ben bu dalda Roma Üniversitesi'nde 24 yıl ders verdim. Bu gibi işleri uzmanlar yapar. Bunlar da mimar-restoratörlerdir. UNESCO bize iki yıl süre verdi. Eğer çelik taşıyıcı konusunda diretilirse kesinlikle Dünya Mirası Listesi'nden çıkarılacağız. İşin içine çelik girdiğinde bu evler ahşap diyemezsiniz. Biz bu listeye girmek için tam 15 yıl bekletildik. Tüm emeklere yazık olur."


Prof. Erder, ODTÜ'de ders verdi. Merkezi Paris'te bulunan kısa adı ICOMOS olan "Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi"nde 9 yıl görev yaptı. Merkezi Roma'da bulunan Uluslararası Kültürel Varlıkların Korunması ve Araştırılması Merkezi ICCROM'da 7 yıl genel müdürlük yaptı.
Erder, kültür varlıklarının korunmasına üstün katkıları olan kişilere verilen "ICOMOS Pietro Gazzola Ödülü"ne de layık görüldü.

Milliyet, Haber: Şenol Demirci, 29.09.2007


RESTORASYONDA İHALE YÖNTEMİ?

 

Türkiye'de tarihi eserlerin çoğu yanlış restorasyon kurbanı...

Envanter çalışması sonucu 18 bin tarihi eser, kayıt altına alındı. Ancak devletin kasası, yıpranan, hatta yer yer dökülen bu yapıları, onarmaya yetmiyor. Devlet de tarihi eserlerin restorasyonu için ihale formülünü devreye sokuyor.

Projesinden uygulamasına anıtın restorasyonuna ait hemen hemen her şey, ihaleyle müteahhidin ellerine bırakılıyor. İhaleleri, en düşük fiyat veren firma kazanıyor. İşte, katliam da burada başlıyor.

İhaleyi alan müteahhit, herhangi bir bina yapar gibi restorasyon yapıyor. Daha çok para kazanmak için ucuz malzeme kullanıyor, restorasyon uzmanı bulundurmuyor, kalifiye eleman yerine gündelikçi inşaat işçisi çalıştırııyor.

İhale yöntemini savunan Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, "düzenlemelerle restore et-devret sistemini devreye soktuk. Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesiyle bunların onarmak imkansız. İsteyenlere verelim, alsınlar kullansınlar" diyor.

Restorasyon, uzun ve zahmet gerektiren bir iş. Ancak devlet, altı ay ya da bir yıl sonra 'iş tamamlansın' istiyor ve şartnameyi buna göre hazırlıyor. Firma da anahtar teslimi restorasyona giriyor. Devletin ihale mantığı, müteahhidin kar hırsı tarihin önüne geçiyor.

İşin uzmanı akademisyenler ihale yönteminin doğru olmadığını savunuyor.

İhale yöntemine karşı çıkan İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden Afife Batur, "devlet restorasyonu herhangi bir inşaatmış gibi algılıyor ve ihaleye çıkıyor. Önce proje sonra uygulama en düşük verene gidiyor. Böyle olunca da sorunlar kaçınılmaz oluyor" diyor.

İhale yöntemine karşı çıkan bir başka akademisyen de Prof.Dr. Doğan Kuban. Kuban, restorasyona adi inşaat gibi bakıldığını ve müteahitlerin yüksek miktarlarda para kırdığını söylüyor. Kuban, "sanat eserini koruma en rafine kültürdür. Ona duyarlı insanlar olacak, imkanlar olacak, uzman ve para bulunacak. 'Parayı verdim hadi bana teslim et' olmaz" diyor.

Prof.Dr. Zeynep Ahunbay ise, siyasilerin işi aceleye getirmesinin sebebinin oy kaygısı olduğunu belirtiyor. Ahunbay, "belli bir işin belli bir süresi vardır. Boyacı kübü değil ki. 40-50 yıldır bakım görmemiş bir yapıyı ayağa kaldırmak, iğneyle kuyu kazmaya benzer. Ama siyasiler, benim dönemimde bitsin ki benim başarım sayılsın diye bakıyor. Sekiz ay gibi üç ay gibi gülünç süreler veriyorlar" diyor.

En düşük fiyat veren müteahhide restorasyon yaptıran devlet, denetim de yapmıyor daha doğrusu yapamıyor. Projeye uymayan firmaya ancak ihbar sonucu müdahale edilebiliyor. Üstelik, başarısız bir restorasyondan geriye dönüş de yok. Sonuçta, ihaleyle tarih kurtarılamıyor.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Nadir Avcı, ikinci denetimin devlete ait olduğunu ifade ediyor. Avcı, "restorasyonları denetlemekle görevli 11 röleve ve anıtlar teknik koruma kurulu var ancak bunlar da yetersiz kalıyor" diyor.

Türkiye’de restorasyon projeleri hep tartışmaların odağı oldu. Sanat ve tarih çevreleri, devletin kulağını tıkayıp bildiğini yaptığını ileri sürdü. Devletse bu projelerin uzman kadrolarca yapıldığını savundu durdu. Sonuç olarak, sayısız eser, ya kimliğine çok uzak noktalara sürüklendi ya da yok olup gitti.

Türkiye'de işler böyle yürüyor ama tarihi eser zengini İtalya'da restorasyon çalışmaları büyük bir titizlikle ve dikkatle yürütülüyor.

Her şeyden önce, devlet inanılmaz bir şekilde tarihi eserlere sahipleniyor. Orada da müteahhit firmalar devrede ancak devlet bir an olsun, işin ucunu bırakmıyor. Avrupa'da, temiz sicil, sponsorluk ve denetim üzerine kurulu bir restorasyon anlayışı var.

Roma'nın ünlü turistik meydanı Navona'daki tarihi Santa Annese kilisesinin restorasyonun hikayesi, 13 yıl öncesine dayanıyor. İtalya'da onarım için sırada bekleyen binlerce yapı arasından Santa Annesi kilisesi'ne sıra ancak geçen yıl gelebildi.

Tarihi ve kültürel değeri olan eserler, kişilere de ait olsa, korunması devletin sorumluluğunda. Her bölgenin, mimari, heykel ve resim gibi farklı alanlarda kültür bakanlığına bağlı koruma danışmanları var.

Danışmanlar, her yıl yapıların durumunu listeliyor ve bakanlığa ne tür bir restorasyon gerektiği konusunda bilgi veriyor.

Restorasyon projesini bakanlık hazırlıyor ve ihaleye çıkılıyor. İtalya'da restorasyon, hem devlet hem de sanat ve tarih çevrelerince ince elenip sık dokunan bir konu.

Öyle, bugünden yarına hallocak bir iş olarak görülmediği gibi, restorasyonu üstlenecek firmalar da sıkı bir araştırma sürecinden geçiyor. Devlet, onarıma talip firmaların beş yıllık siciline bakıyor.

Başarılı bulunmayan firma ihalenin adını bile ağzına alamıyor. Ayrıca şirketin restorasyon çalışanlarının mutlaka Ravenna, Roma ya da Florasan'daki üç uzmanlık okulundan mezun olması gerekiyor. İhalelerse, kapalı zarf usülüyle yapılıyor.

En uygun projeyi hazırlayan firma ihaleyi kazanıyor. Ama devlet bir an olsun, onarımdan gözünü ayırmıyor. Restorasyon boyunca kültür bakanlığına bağlı sorumlu danışmanlar çalışmaların kalitesini denetliyor. Tarihi dokuya uygun olmadığını düşündüğü bir anda duruma el koyabiliyor.

İtalya'da da para sorun. Her yıl sayısız yapı, restorasyon için sıraya giriyor. Faturanın altından kalkamayan bakanlık, yapılara sponsor buluyor ve restorasyon masrafını karşılıyor. Çalışma tamamlanana kadar da yapıyı örten perdenin üzerinde sponsor firmanın adı yer alıyor.

İtalya'da devlet restorasyonu üç temel üzerine oturtmuş durumda. Deneyimli kadro, sponsorluk ve sıkı denetim. Bu nedenle, restorasyonu tamamlanan yapı için bir kere dönüp arkaya bakma ihtiyacı hissetmiyor.

CNN Türk, Yazı: Başak Çubukcu, 28.09.2007

DEFİNE AVCILARI ÇATIŞTI: 2 YARALI

 

İstanbul’dan lüks ciple gömü altınları almaya gelen 4 kişi ile satıcılar arasında güpe gündüz silahlı çatışma çıktı. Halk korku dolu anlar yaşadı.

Denizli’de, gömü altını satmaya çalıştıkları ileri sürülen iki kişi ile altınları satın almak için İstanbul’dan geldikleri belirlenen dört kişi arasında çıkan anlaşmazlıkta silahlar konuştu. Çıkan çatışmada M.K.M. ve M.H. yaralandı. Olay, önceki gün YSE Kavşağı ile İstiklal Caddesi arasında meydana geldi.

M.K.M. (30), M.H. (38), M.M. (28) ve M.T. (42) gömü altını almak için İstanbul’dan Denizli’ye 34 H 1551 plakalı ciple geldi. M.K.M., M.H., M.M. ve M.T., YSE Kavşağı’nda, gömü altını satın alacakları üç kişiyle buluşup, pazarlığa başladı. Pazarlık sırasında, iki grup arasında anlaşmazlık çıkınca tabancalar, çekildi. Güpegündüz yaşanan silahlı çatışmada M.H. karnından, M.K.M.. ise, bacağından yaralandı. Yaralı M.H., M.K.M. ile diğer arkadaşları N.M. ve M.T., çatışma sırasında sağ ön tekerleği patlayan cipe binerek, 500 metre ilerideki Orman Bölge Müdürlüğü’nün önüne kadar giderek durdu. Altın satıcısı oldukları ileri sürülen üç kişi ise, 20 F 0365 plakalı beyaz renkli Opel Vectra marka otomobille kaçarak izlerini kaybettirdi. Çevredeki insanlar büyük korku ve panik yaşadı.

İhbarı üzerine, Orman Bölge Müdürlüğü önüne gelen polis ekipleri, N.M. ve M.T.’yi gözaltına alırken, cipteki yaralılardan M.H., hastaneye kaldırıldı.

Hürriyet Ege, Haber: Ramazan Çetin, 29.08.2007

ORYANTALİST RESSAMLAR DOLMABAHÇE'DE

 

'Osmanlı Topraklarında İtalyan Oryantalistler' sergisi bugün Dolmabahçe Sarayı'nda açılıyor.

Sergi, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı sarayının ilgisini gören çok sayıdaki İtalyan ressamın eserlerini bir araya getiriyor. Yaklaşık 150 eserden oluşan sergide, Fausto Zonaro, Leonardo De Mango, Amadeo Preziosi, Cesare Biseo, Stefano Ussi gibi çok tanınmış ressamların yanı sıra daha az bilinen sanatçıların eserleri de yer alıyor. Erol Makzume'nin koordinatörlüğünü üstlendiği sergi, 4 Kasım Pazar gününe kadar ziyaret edilebilecek.

Zaman, 29.08.2007

TARİHİ KAPININ SONU BİR YAĞMURA BAKIYOR

Çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapan Anavarza kentinin sembolü Alakapı, yağacak ilk şiddetli yağmurla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Adana'nın Kozan ilçesi yakınlarında bulunan, Ortadoğu tarihindeki en geniş caddeye sahip olan Anavarza, kalesi, stadyumu, amfitiyatrosu, yüzlerce yıl önce barındırdığı 50 bine yakın nüfusuyla dünyanın en önemli antik kentleri arasında gösteriliyor. Kentin ayakta kalan en önemli yapısı durumundaki Alakapı'ysa zamana karşı direncini yitirmek üzere.
 

MS 2. yüzyılda yapılan ve kentin güney yönünde anıtsal bir giriş olarak tasarlanan kapı 'Zafer kapısı' olarak da anılıyor. Yüzyılları hasarsız deviren eserin 1948'de batı kemeri yıkıldı, 1998'deki depremde de hasar gördü, son olarak geçen şubat ayındaki yoğun yağmurda orta kemerinin güney taş dizisi döküldü. Orta kemeri sağlam tutacak özelliğin kalmadığını belirten İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mustafa Hamdi Sayar, kış yağmurlarıyla bu bölümün yıkılmasının kaçınılmaz göründüğünü söyledi.





Alakapı'nın şimdiki görünümü (üstte),
100 yıl önce çekilmiş fotoğraftaki (altta)
haliyle kıyaslanınca hasarın boyutu da görülüyor.


İstanbul Teknik Üniversitesi Restorasyon Bölümü'nden Doç. Dr. Yegan Kahya sorumluluğunda Alakapı için restorasyon projesi çalışması yapıldı, kapının fotogometrik ve jeodezik özellikleri belirlendi. Mimari hasarlar incelendi, rölöe çalışması oluşturuldu.
 

Sonuçları aktaran Sayar "Yapı büyük tehlike altında. Ana müdahale olarak, büyük kemerdeki taşıyıcı sistemin acilen desteklenmesi ve restorasyonuna başlanması gerekiyor. Ancak girişimlerimiz sonuçsuz kaldı. Kapının bulunduğu yolun trafiğe kapatılması gerekir. Önlem alınmazsa, Arkeo Park Projesi'nin de en önemli ayağı Alakapı bir yağmurda, önce kapının orta kemerinde yerinden oynayan dördüncü taş düşecek, ardından tüm eser, domino misali yerle bir olacak. Eser, büyük olasılıkla, son yılını yaşıyor" dedi.


Antik kent, MÖ 19 yılında bir Roma kent merkezi olarak kurulmuş. Kilikya bölgesinde düzenlenen şenliklerin ve olimpiyatların merkezi olarak kullanılan Anavarza, Bizans döneminde de korunmuş, 8'inci yüzyıldan itibaren Abbasiler, Selçuklular, Bizans ve Haçlılar arasında el değiştirmiş ve bir süre Ermeni krallığının merkezi olmuş.


Ovadaki surlar ve kayalık kesim olmak üzere iki bölümden oluşan kentin sembolü Alakapı'nın kuzeydoğusunda tiyatro ve kapının hemen önünde stadyum kalıntıları yer alıyor. Antik kentin yanındaki Anavarza kalesi ise 200 metre yüksekliğindeki bir tepede. Kalenin içinde, Ermeni Prensi Toras'ın yaptırdığı bir de küçük kilise var.

Radikal, Fotoğraflar: AA, 29.09.2007

YILLARA MEYDAN OKUYOR

 

 

Erzurum-Muş Karayolu üzerinde, Pasinler’in15 kilometre doğusunda Aras Nehri üzerine inşa edilen Çoban Dede Köprüsü İlhanlı hükümdarı Gazan Han’ın zamanında yörede yapılan imar çalışmaları sırasında Veziri Salduzlu Emir Çoban Noyin tarafından l297-1298 yıllarında yapıldı. Köprünün yapı formu ve baş kısmındaki bezemeler Selçuklu ve İlhanlı üslubunu yansıtıyor.


Karga Pazarı ve Aras nehirlerinin birleştiği yerde yapılan köprü 128 metre uzunluğunda, 8,5 metre genişliğinde. Köprünün en büyük kemer açıklığı l3 metre olup en yüksek noktası da 30 metre. Yedi yuvarlak kemerli gözden meydana gelen köprünün ilk gözü son yıllarda yapılan onarım sırasında kapatıldı. Köprünün kemerleri siyah, kırmızı ve gri renkli kesme taşlardan oluşuyor. Taşların işlenişinde son derece ahenkli ve iyi bir işçilik gözleniyor. Ayrıca köprü ayaklarının altına yatay olarak ardıç ağaçları da yer alıyor. Böylece köprünün batmaması sağlanıyor. Köprü ağırlığını hafifletmek için de tampon duvarları arasında boşluklar bırakıldığı görülüyor. Köprünün ayakları üzerinde son derece güzel işlemeleri olan köşkler de yer alıyor.


Köprü çeşitli dönemlerde onarıldı. Köprünün l872 yılı onarımını gösteren kitabe güneydeki korkuluk üzerine bulunuyor. Bu onarım öncesinde, l727 yılında da bir onarım daha geçiren Çoban Dede Köprüsü bunun dışında 1946-l948 yıllarında bir kez daha onarıldı.

Erzurum Kent Haber, 28.09.2007

ZİNCİRLİ CAMİİ'NDE ONARIM SÜRÜYOR

 

 

272 yıl önce kerpiçten inşa edilen Zincirli Minare Camii’nin eskiyen duvarları ve çatısı, Vakıflar Genel Müdürlüğünce aslına uygun olarak kerpiçle onarılıyor. Küçük Minare Mahallesi’nde, kitabesine göre 1735 yılında Seyidoğlu Şeyh Hacı Muhammed Seyyid tarafından yaptırılan Zincirli Minare Camii’nde Vakıflar Genel Müdürlüğünce bir süre önce başlatılan onarım çalışmaları sürüyor.

Duvarlarının ve çatısının eskimesi, tabandan zeminine su girmesi nedeniyle onarıma alınan ve çalışmalar kapsamında büyük bölümü yıkılarak yeniden inşa edilen cami, orijinal haline dönüştürülüyor.

Temel duvarları moloz taştan, minaresi kesme taştan, bina beden duvarları kerpiçten, çatısı ise ahşaptan inşa edilen, minaresindeki demir zincirler nedeniyle “Zincirli Minare Camii” adı verilen cami, yaklaşık 2 ay sonra ibadete açılacak. Camiyi yeniden inşa eden müteahhit firmanın yetkilisi Adem Şafak, onarım çalışmaları kapsamında caminin eskiyen kısımlarını bölüm bölüm yıkarak aslına uygun olarak yeniden inşa ettiklerini söyledi.

Caminin beden duvarlarında kullanılan kerpiçlerin kent merkezine yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki bir köyden temin edildiğini belirten Şafak, kerpiç duvarların örülmesinde harç olarak çamur kullandıklarını, temel duvarlarının ise horasanla sıvandığını bildirdi.

Sözleşme gereği çalışmaları 20 Kasım 2007’de tamamlamaları gerektiğini ifade eden Şafak, en kısa sürede onarım işini tamamlayarak camiyi ibadete açılmak üzere teslim edeceklerini kaydetti

Sivas Hürdoğan, 28.09.2007

SARDES'İN TANITIMINA BİR DESTEK DE İTO'DAN

 

Manisa Salihli'deki Sardes Antik Kenti'ni tanıtmak için yoğun çaba harcayan Ticaret ve Sanayi Odası'na destek geldi. İzmir Ticaret Odası (İTO), sekiz dilde bastırıp turistlere ücretsiz dağıttığı ''İzmir Guide'' şehir rehberinde gelecek yıldan itibaren Salihli ve Sardes'e de yer verecek. İTO Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, Salihlili Başkan Talat Zurnacı'ya, ''Ayrıca üyemiz olan turizm acentelerinden Sardes'i de tur programlarına almalarını isteyeceğiz'' dedi.

Milliyet Ege, 28.09.2007

HOMO ERECTUS MADENİ (!) BULUNDU

 

Nature Dergisi’nin yeni sayısında yayınlanan bir makaleye göre, Afrika dışında bulunan en eski insansı fosiller, türümüzün kökenini anlayabilmemize ışık tutacak. Makale, geçtiğimiz yıllarda Dmanisi’de bulunan dört erken dönem Homo erectus iskeletine ait 36 fosille ilgili çalışmaları açıklıyor.


Afrika’dan göç eden Homo Erectus’lara ait fosiller daha önce birçok farklı yerde bulunmuştu. Fakat bir tek noktada bu denli çok kalıntıya ilk defa rastlanıyor. Öte yandan, bulunan bu fosiller, yaklaşık 1.88 milyon yaşındalar ve bize Homo erectus’un Afrika’dan göç ettiği tahmini zamanı belirtiyorlar.


Makalenin başyazarı David Lordkipanidze “Dmanisi, şu ana dek bu denli eski bir tarihe ait, aynı noktada bulunmuş yegane iskeletler grubu ve bu açıdan gerçek bir armağan” demekte. Uzmanların belirttiğine göre tek bir iskelette bulunan kemiklerin bir standart oluşturması çok şüpheli, halbuki aynı noktada ve aynı tarihe ait birkaç iskeletin bulunması genelleme yapabilmeyi çok kolaylaştırıyor.

 

Her yıl sürekli yeni fosillerin bulunmaya devam ettiği Dmanisi’deki bu dört iskeletin vahşi hayvanlar tarafından öldürüldüğü, kemiklerinde rastalanan diş izleri ile kesinlik kazandı. Bilimadamları şimdi eldeki üç kafatası parçalarını üç iskelet ile bütünlemeye çalışıyorlar. Genç bir çocuğa ait olan dördüncü iskelet, kafatası ile birlikte, hemen hemen bütün olarak bulunmuştu. Üç yetişkinin tümü yaklaşık 50 kg ağırlığa ve 150 cm boya sahip.

nature.com, Haber: Rex Dalton, 19.09.2007

BİMARHANE YENİLENİYOR

 

Amasya Konservatuar Müdürü Muammer Palamut, Bimarhane’de yapılan tadilat çalışmaları hakkında bilgi verdi. Palamut; 1999 yılında kurulduğunda 500 başvuru olurken, bu sene 38 öğrenci başvurdu diyerek,  başvurularda yaşanan bu düşüşün nedenini yapılan çalışmaların kurs şeklinde olmasından kaynaklandığını, Belediye Başkanımız İsmet Özarslan’ın da direktifleriyle konservatuar eğitime verilerek , tekrar öğrenci sayısında artış olacağını söyledi. Bu sene 70 kişilik bir koro ile çalışmalarının devam edeceğini ve  2008 yılında Bimaharhane’de köklü bir restorasyon çalışmalar olacağını belirti.

Amasya Gazetesi, 28.09.2007

AÇIKTA KALAN TARİHİ ESERLER ZARAR GÖRÜYOR

 

   

 

Yer olmadığı gerekçesiyle Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi bahçesinde konulan tarihi eserler tahrip oluyor. Sivas Etnografya Müzesi’nde koruma altında olması gereken tarihi eserler, Kongre Müzesinin doğu cephesinde açık havada muhafaza edilmeye çalışılıyor. Eserler arasında Osmanlı, Selçuklu ve hatta geçmiş medeniyetlere ait lahid, tekne, yalak, mezar başı, aslan figürü, kitabe, taş mezar sandukası bulunuyor.

Herkesin kolaylıkla ulaşabileceği eserlerin çevresi çöplüğü andırıyor. Eserlerin üzerinde sigara izmariti, kuş pislikleri, pet şişe, çekirdek kabukları ve gıda atıkları dikkat çekiyor. Bazı eserler zarar görmesin diye araba lastiklerinin üzerinde muhafaza edilmeye çalışılıyor. Duyarsız vatandaşlar ise “Bu eser bana aittir” düşüncesiyle eserlerin üzerine isimlerini yazıyor. Tarihe duyarlı vatandaşlar bir an önce bu eserlerin kapalı bir mekanda koruma altına alınmasını istiyor.

Yetkililer ise yer sıkıntısı nedeniyle Etnografya Müzesi'ne alınamayan eserlerin, Arkeoloji Müzesi’nin hizmete girmesiyle asıl yerini bulacağını açıkladılar. Uzun bir bekme süresinin ardından teşhir-tanzim ihalesi yapılan Arkeoloji Müzesi'nin 2-3 ay sonra hizmete girmesi bekleniyor.

Sivs Hürdoğan, Fotoğraflar: haberler.com, 28.09.2007



KÜLTÜR TURİZM İL MÜDÜRLERİNDE ATAMA

 

Kütahya İl Müdürlüğü'ne Kastamonu İl Müdürü Mehmet Taşkın, Kastamonu İl Müdürlüğü'ne de Muş İl Müdürü Ziver Kaplan atandı. Karar Resmi Gazete'de yayınlandı.

TAYHaber, 28.09.2007

DEFİNE ARAYICILARI SUÇÜSTÜ YAKALANDI

 

Adıyaman’ın Besni İlçe Jandarma ekipleri tarafından düzenlenen 2 ayrı operasyonda 397 paket kaçak sigara, kaçak mazot ve define arayıcılarını suçüstü yakalandı. Edinilen bilgiye göre, Besni İlçe Jandarma ekipleri Suvarlı Beldesi’nde K.M isimli şahsın bakkal dükkanında yaptığı aramada 397 paket kaçak sigara geçirdi. Ayrıca Suvarlı Beldesi’nde M.T isimli şahsın evinde yapılan aramada kaçak olarak sattığı belirlenen 330 litre benzin, 300 litre motorin ve 3 adet 85 litre motor yağı ele geçirildi. Uzunkuyu Köyü’nde yapılan operasyonlar sonucu M.A, E.Ş, A.B, Y.Y ve S.O isimli şahıslar dedektörle define ararken jandarma ekipleri tarafından suçüstü yakalandı. Yakalanan şahıslar jandarma tarafında ifadesi alınmak üzere göz altına alındı. Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.

Adıyaman Haber, 28.09.2007

TARİHİ ESERLER TURİSTE CEPTEN TANITILACAK

 

Tarihi eserlere verilecek birer numara ile yerli ve yabancı turistin gezdiği mekanla ilgili cep telefonundan bilgi almasını sağlayacak sistem için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile üç GSM operatörü arasında protokol imzalandı.

 

Turistlerin Türkiye'de seyahat ederken bilgilendirilmeleri amacı ile hazırlanan 'Mobil Bilgilendirme Sistemleri Altyapı Çalışmaları Protokolü' Avea, Turkcell ve Vodafone temsilcilerinin katılımları ile bakanlık arasında imzalandı. İmza töreninde konuşan Müsteşar Yardımcısı Hikmet Kaçdıoğlu, sistemin başlangıçta 100 turizm noktasını kapsayacağını söyledi. Kaçdıoğlu, sistem sayesinde kullanıcıların tarihi yapılar, Türk musikisinden örnekler, müzeler ve ören yerleri ile ilgili tanıtıcı bilgilere cep telefonlarından ulaşabilecekleri bilgisini verdi. Sistem ilk etapta İngilizce ve Türkçe olarak hizmet verecek.

Zaman, 28.09.2007

GÜNAY: TÜRKİYE MÜZESİ HAYAL EDİYORUM

 

Ertuğrul Günay, İstanbul Valisi Muammer Güler'i ziyaretinde yaptığı konuşmada İstanbul'un, sadece Türkiye için değil, dünya için önemli bir kent olduğunu ifade ederek, "İstanbul, başka bir tabirle şehirlerin şehri. Bu nedenle önem verilmesi gerekiyor" dedi. Günay, geçen yıllarda kentin doğal güzelliğini koruma konusunda eksiklik yaşandığını belirtti.

İl Özel İdaresi'nin, önümüzdeki yıl imkanlarını kültür ve turizm yatırımlarına seferber etmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Günay, bu konuda yerel yönetimlerin de güzel çalışmaları olduğunu dile getirdi.

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti sınavından yüzünün akı ile çıkacağını ifade eden Günay, İstanbul'a yapılan yatırımın insanlığa yapıldığını söyledi. Ertuğrul Günay, 3 medeniyete başkentlik yapan İstanbul'un, yılda 20 milyona yakın turist ağırlayan Prag ve Roma gibi şehirlerden daha güzel olduğunu belirterek, "Önümüzdeki yıllarda İstanbul, 10 milyon turisti ağırlayabilir, 20 milyon turist hedefine koyulmak lazım" dedi.

Bakan Günay, İstanbul'un anıtsal değeri yüksek, önemli kişilikleri canlandıran anıtsal yapılarla süslenmesi gerektiğini ifade ederek, "Hoş bir proje gelirse değerlendiririz" dedi.

"İstanbul'da Paris Louvre Müzesi gibi büyük bir müze kurmayı düşünüyor musunuz?" sorusuna karşılık Ertuğrul Günay, şunları kaydetti: "Türkiye'de güzel müzeler var. İstanbul'daki Arkeoloji Müzesi, Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi, emsalsiz müzeler. Bir Türkiye Müzesi hayal ediyorum. Bu İstanbul'da mı olur, yoksa Başkent olduğu için Ankara'da mı olur diye düşünüyorum. Binlerce yıllık tarihi olan bu ülkenin 1 haftada, 10 günde gezilebilecek bir büyük müzesi olmalı. Türkiye ile özdeşleşebilecek bir müzesi. Turistler sadece o müzeyi görmeye gelecekler. Bunun gerçekleşmesi biraz maddi imkanlarla sınırlı. Bunu, İstanbul'a 10 milyon, Türkiye'ye de 40 milyon turist gelirse sağlayabiliriz."

Bakan Günay'a yeni görevinde başarı dileğinde bulunan Vali Güler de, Türkiye'deki kültür ve tabiat varlıklarının üçte birinin İstanbul'da bulunduğunu hatırlatarak, bu nedenle İstanbul'a yapılacak yatırımın çok önemli olduğunu ifade etti.

2010 Avrupa Kültür Başkenti yolunda yapılacak etkinliklere değinen Güler, İstanbul İl Özel İdaresi'nin 2008, 2009 ve 2010 yıllarında öncelikli konusunun geçen yıllarda olduğu gibi eğitim ve sağlık yerine kültür ve turizm olacağını bildirdi.

Güler, hedeflerinin İstanbul'a önce 10 milyon, sonra da 20 milyon turist çekmek olduğunu vurguladı.

Trt/Haber: 27.09.2007

ESKİŞEHİR'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Eskişehir'de polisin düzenlediği tarihi eser operasyonunda 2 kişi gözaltına alındı.

Edinilen bilgiye göre, İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ve Mali Suçlar Bürosu ekipleri, bazı şahısların ellerinde tarihi eser bulundurdukları istihbaratı üzerine yaptığı araştırmada, şüpheliler A.B. (45) adlı kadın ile M.Ş.'yi (42) gözaltına aldı. A.B.'nin evinde ve işyerinde yapılan aramada, 2 adet topraktan yapılma gözyaşı şişesi, 1 adet topraktan yapılma kandil, 1 adet dokuma tezgahlarında kullanılan ağırlık taşı, 2 adet vazo parçası, 16 adet muhtelif tarihlere ait sikke, 3 adet oyun pulu ele geçirildi.

Emniyet yetkilileri, kültür şehri olan Eskişehir'de tarihi eser kaçakçılığı ve izinsiz kazı yapan şahıslara yönelik çalışmalara devam edildiğini söyledi. Olayla ilgili soruşturma sürdürülüyor.

haberler.com, 28.09.2007

BODRUM'DAKİ TARİHİ YEL DEĞİRMENLERİ

 

Muğla'nın Bodrum ilçesinde bakımsızlık nedeniyle kötü bir görüntü oluşturan tarihi yel değirmenleri, restore edilerek turizme kazandırılacak.

 

Bodrum Belediye Başkanı Mazlum Ağan, yaptığı açıklamada, Gümbet mevkisinde sit alanı içinde bulunan tarihi yel değirmenlerinin, restore edilerek turizme kazandırılacağını söyledi. Bu kapsamda Anıtlar Kurulu ile yaptıkları görüşmelerin olumlu geçtiğini bildiren Ağan, "Kurul, değirmenlerin restore edilerek turistik amaçlı kullanılmasını istedi. Mal sahiplerinin ticari kaygı ile hazırladığı projelere sıcak bakmayan kurul, ticari bir kaygımız olmadığı için bize olumlu yanıt verdi" dedi.

 

İlk etapta bölgedeki yel değirmenlerinden biri için istimlak kararı aldıklarını belirten Ağan, "Kararı, değirmenin sahibine tebliğ ettik. Yel değirmeninin restorasyonu aslına uygun olarak yapılacak. Değirmende un üretip, unlu mamuller yaparak turistlere de satılabilecek" diye konuştu.

 

Belediyenin bütçesinin yetmesi durumunda diğer yel değirmenlerini de istimlak etmeyi planladıklarını bildiren Ağan, şunları kaydetti: "Projenin Bodrum ve ülke turizmine katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Tarihi yel değirmenlerini çok sayıda turist geziyor. Yel değirmenleri, Bodrum, Gümbet koyu, Karaada ve Kale'nin en iyi görülebileceği yerde, kente hakim bir noktada. Görülmeye değer bir manzarası var. Buradan en iyi şekilde yararlanılmalı.

 

Deniz, kum ve tabiat güzelliklerimizin yanı sıra tarihi zenginliklerimizi de devreye sokarak, turizme katkı sağlamayı amaçlıyoruz."

Trt/Haber, 27.09.2007

SARUHANLI GARI ANTİKA EŞYALARI 'ADEM'İN TRENLERİ'NDE KALDI

 

Yönetmen Barış Pirhasan'ın, "Adem'in Trenleri" filmi için Manisa'nın Saruhanlı İlçesi tren garından aldığı antika eşyaları geri vermediği ortaya çıktı. İstasyon Şefi Ali Çil, Yönetmen Barış Pirhasan tarafından kandırıldıklarını iddia etti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan en yüksek yapım desteği alan ve Manisa'nın Karaağaçlı beldesindeki tarihi tren istasyonunda geçen yıl Ramazan ayında çekilen "Adem'in Trenleri" filminin çekimi sırasında filmin yönetmeni Barış Pirhasan ve ekibinin filmde kullanmak üzere Saruhanlı İstasyon Şefliği'nden aldıkları tarihi demirbaş malzemeleri geri vermedikleri iddia edildi.

 

Saruhanlı İstasyon Şefi Ali Çil, geçen yıl çekilen başrollerini Nurgül Yeşilçay ve Cem Özer'in paylaştığı, "Adem'in Trenleri" filminin setinde kullanılmak üzere filmin yönetmeni Barış Pirhasan ve ekibinin Saruhanlı Tren İstasyonundan aldıkları tarihi demirbaşları geri vermediklerini ileri sürdü. Filmin çekimleri sırasında sanata katkı sağlamak için istasyon şefliği olarak ellerinden gelen desteği gösterdiklerini ifade eden Ali Çil, şöyle konuştu: "Adem'in Trenleri filminin yönetmeni Barış Pirhasan ve ekibi filmde kullanmak üzere bizden binbir iltifatla aldıkları tulumba, tarihi daktilo, gaz lambası, yangın söndürme kancaları, eski tel dolabı, kanepe ve buna benzer diğer demirbaşları geri vermediler. Bu davranışı sanat için çalışan insanlara yakıştıramadım. Devlet malı bir emanettir" dedi.

Filmin en önemli bölümlerinin sponsorluğunu üstlenen TCDD, bu sponsorluk çerçevesinde film çekimleri sırasında kullanılan lokomotif, yolcu vagonları, yük vagonlarının yanı sıra tren ve istasyon görevlileri gibi filmde yer alan figürasyonu da temin etmişti. Filme konuyla ilgili teknik danışmanlık da sağlayan TCDD, gerek depolarında bulunan gerek müzelerindeki dekor, kostüm, aksesuar gibi ihtiyaçları da karşılamıştı.

Konuyla ilgili TAY Haber'e ber açıklama yapan yönetmen Barış Pirhasan ise şöyle demiştir:

"Bir haber sitesinde, geçen yıl çektiğim 'Adem'in Trenleri' adlı filmin setinden bazı antika eşyaların kaybolduğu, veya istasyondan emaneten alınıp geri verilmediği haberi çıkmış. Bunun sorumlusu olarak ben gösterilmişim.


Manisa'nın Karaağaçlı beldesindeki tren istasyonunu set olarak kullandık. Bütün çekim boyunca da Devlet Demiryolları'ndan, üst düzey yöneticilerden, istasyon memurlarına kadar tüm personelden büyük destek ve yakınlık gördük.

Haberde sözü geçen malzemeden bazılarının kullanıldığını da çok iyi hatırlıyorum. Ne var ki haberi yapan arkadaş, film endüstrisinin nasıl çalıştığından tümüyle habersiz. İstasyon şefinin "ben Barış Pirhasan"ı tanırım, filmin yönetmeni oydu" demesi anlaşılabilir bir şey. Ama çekim için gereken tüm malzemenin yapımcı(lar) tarafından sağlandığı, tüm zimmet sorumluluklarının tümüyle onlara ait olduğu, sinemayı biraz tanıyanlar için çok bilinen bir gerçektir. Bir yönetmen aksesuar toplayıp, sonra onları iade için uğraşırsa filmi çekemez. Bununla, yapım ekibine bağlı çalışan sanat grubu uğraşır. Dışarıya karşı da, bütün sponsorlukları bulan ve ilişkileri yürüten Yapımcılar sorumludur.

İlgili kişilerin Promete Film ve İFR adlı şirketlerle bağlantı kurmaları halinde durum açığa çıkacaktır kanısındayım."

haberler.com, TAY Haber, 27.09.2007

KAÇAK KAZININ BAŞI AVUKAT

 

Selçuk'ta tarihi eser kazısı yaptıkları belirtilen 5 kişi yakalandı. Jandarma ekipleri, birinci derece arkeolojik Sit alanı olan Zeytinköy bölgesinde İstanbul ve Bursa'dan gelen bazı kişilerin kazı yaptığını ve tarihi eser aradığını belirledi.

Çalışmayı genişleten jandarma ekipleri, kazı yapan çete liderinin Bursa Barosu'na kayıtlı Avukat Hasan K. (40), iş adamlarının ise Torbalı'da fabrikası bulunan Mehmet Ç., Buca'da fabrikası bulunan Yusuf K., Tahir K. ve dayısı Mehmet Ali K. olduğunu belirledi.

Şahısların cep telefonlarını dinleyen ekipler, Zeytinköy bölgesinde gece kazı yapılacağını tespit etti. Kazı bölgesinde güvenlik önlemleri alan ekipler, "Rüya" adını verdikleri operasyonda şahısları gözaltına aldı. Şahıslardan Yusuf K.'nın evinde yapılan aramalarda 5 adet tarihi eser değeri bulunan testi ele geçirildi. Kazı yaparken yakalanan Avukat Hasan K. ise jandarma ekiplerine ifade vermek istemeyerek susma hakkını kullandığını söyledi. Gözaltına alınan diğer 4 kişi ise ifadelerinde iki yıldır Selçuk bölgesinde tarihi eser aramak için kazı yaptıklarını ve bu işle sadece merak nedeniyle uğraştıklarını söylediler. İfadeleri alınan şahıslar tarihi eser kazısı ve ticareti yapmak suçundan Selçuk Adliyesi'ne sevk edildi.

Haber Ekspres, 27.09.2007

TARİHİ İNEBEY MEDRESESİ RESTORE EDİLECEK

 

Bursa'da Osmanlı döneminden kalma tarihi İnebey Medresesi'nde yapılacak restorasyon için düzenlenen ihale sonuçlandı. İl Özel İdaresi'nde yapılan ihaleye bir firma teklif verirken, evrakları incelemeye alan komisyon kararı ile çalışmalara başlanacak.

İl Özel İdaresi'nde yapılan ihale komisyonun incelemesinden sonra açıklanacak. İhalenin sonuçlanmasıyla tarihi İnebey Medresesi'nin restorasyonuna başlanacak.

haberler.com

37 YILLIK KAZI ÇALIŞMASI

 

Edirne'nin Enez İlçesi'nde, 37 yıldır devam eden kazıların bu yılki bölümünde antik dönemlere ait önemli bulgulara ulaşıldı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü Başkanı Prof.Dr. Sait Başaran, Enez'de 1970 yılından bu yana devam eden kazıların bu yılki bölümünün Enez Kalesi, Fatih Camii (Ayasofya Kilisesi), Osmanlı Mezarlığı ve Çataltepe Tümülüsü'nde yapıldığını söyledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi'nin katkılarıyla 30 Temmuz'da başlayan kazıların 20'si stajyer öğrenci olmak üzere 80 kişiyle sürdüğünü belirten Başaran, Fatih Camii'nin arkasındaki zemini açarak etüt çalışması yapıldığını, tabanına kadar inilen caminin yapılışıyla ilgili bir takım bilgilerin elde edildiğini kaydetti.

 

Kazının yapıldığı diğer bir yer olan kalenin içinde büyük bir alanın açıldığını anlatan Başaran şunları kaydetti: "Burada eski Grek (Yunan) dönemine kadar inildi. Siyah ve kırmızı figürlü keramik, Batı Anadolu kökenli çanak ve çömlekler elde edildi. Mimariye ait mermer bloklar, parçalanmış heykel parçaları bulundu. Yerleşim yerinin mimarisi belirlendi. Şapelde yapılan çalışmalarda ise bir takım yerleşim birimleri ortaya çıkarıldı. Eski mezarlıkta geç Roma, erken Bizans dönemine ait 8 kaya mezar bulundu. Bu mezarlardan süs eşyaları, koku şişeleri ve sikkeler elde edildi."


Çataltepe Tümülüsü'nün kuzeyinde yaptıkları çalışmalarda mezar odasıyla ilgili tören alanı orta çıkarıldığını belirten Başaran, "Kazılarda bir lahit ve pişmiş toprak kaplar bulundu. Bunun yanı sıra bulunan mermerden yapılmış kırık heykel parçaları da önemli bir yere sahiptir. Bu yıl uzun süreli çalışma yaptık. Enez kültürünü, Enez'in diğer çevre kentleriyle olan ticari ilişkilerini gösteren bir takım bulgulara da rastlanıldı" dedi.

Haber Ekspres, 27.09.2007

SİRKELİ HÖYÜĞÜ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

Adana'nın Ceyhan İlçesi'ne bağlı Sirkeli Köyü höyüğünde yapılan kazı çalışmalarında Hitit dönemine ait binlerce tarihi kalıntılar ortaya çıktığı belirtildi.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi ile Almanya'nın Tubingen Üniversitesi'nin ortaklaşa yaptığı kazı hakkında bilgi veren 18 Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Ekin Kozal, 20 kişilik ekiple yaptıkları kazılar sonucunda binlerce tarihi eserin ortaya çıktığını söyledi.

haberler.com, 27.09.2007

KÖYLÜ KADINLAR TARİHİ AYIKLIYOR!

 

Konya'nın Merkez Karatay İlçesi'ne bağlı Hayıroğlu beldesindeki Neolitik Çağ yerleşim birimi Boncuklu Höyük'te geçen yıl başlayan kazı çalışmaları, Liverpool Üniversitesi'nden Doç.Dr. Douglas Baird başkanlığında bu yıl da büyük bir titizlikle yürütülüyor.

 

 

Anadolu'daki en eski yerleşimlerden geçmişi 10 bin yıl öncesine dayanan Boncuklu Höyük'teki arkeolojik çalışmalarda görev alan köylü kadınlar, kazı alanından çıkan toprağın içindeki kemik, boncuk ve ilkel el aleti parçalarını büyük bir ustalıkla ayırarak tarihe ışık tutuyor.

Zaman, 27.09.2007

BİRGİ İKİ YILDIR MÜZESİZ

 

Tarihte Aydınoğlu Beyliği’ne başkentlik yapan İzmir’in Ödemiş İlçesi’ne bağlı doğal koruma altındaki Birgi Beldesi’nde, müze kurma çalışmalarının 2 yıldır sürdüğü belirtildi.

 

Birgi Belediye Başkanı Cumhur Şener, beldenin her yerinin tarihi kalıntı olduğunu belirterek, bir müze açılması için iki yıldır çalışma yürüttüklerini, bu kapsamda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yazışma halinde olduklarını kaydetti. Şener, “Birgi, antik çağlardan kalan tarihi eserlere sahip değil ama yakın çağdan kalma çok sayıda eser var. Bunların bir yerde değerlendirilmesi gerekiyor. Bir Etnografya Müzesi kurmayı istiyoruz” dedi. Yakın çağa ait eserleri parklarda sergilemek zorunda kaldıklarını ifade eden Şener, bunların açık alanda olması nedeniyle çalınma ve yıpranma riskinin bulunduğunu söyledi. Şener, “Beldemizde bir müze oluşturma çabaları sonuç verirse, Birgi’nin kültürel değerlerini sergileyecek kapalı ve güvenli bir alana kavuşmuş olacağız” dedi.

Akşam, 27.09.2007

VINCENT VAN GOGH 'UN İÇ DÜNYASI MEKTUPLARINDA

 

Vincent Van Gogh'un daha önce görülmemiş 22 mektubu New York'taki Morgan Library & Museum'da.

 

19. yüzyılda yaşayan ressamın, 1887 yılından, intihar ettiği 1890'a kadar, meslektaşı Emile Bernard'a gönderdiği mektuplar, seksle ilgili inançlarından, rüzgarda şövalesini dik tutma zorluğuna kadar her türlü konuyu içeriyor.

 

Mektuplarda kendinden 15 yaş küçük meslektaşıyla resimle ilgili fikirlerini paylaşan ressam, çok fazla seks yapan kişilerin mesleki anlamda başarı gösteremediklerini de yazıyor. Van Gogh'un, iyi yemek yemenin insanı kuvvetlendirdiğini ve iyi çalışmasını sağladığını yazdığı mektuplara, Bernard'ın yazdığı cevaplarınsa, Van Gogh'un psikolojik tedavi döneminde çok fazla taşınmasından dolayı kaybolduğu düşünülüyor. Serginin küratörü Jennifer Tonkovich, "Mektuplardan ressamın akıl sağlığıyla ilgili bir sorunu olduğu hissediliyor" diyor.

Radikal, 27.09.2007




HAFTANIN HABERLERİ



"NE OLURSA ÇALARIZ AAABİ"

HOCA'NIN KAŞIĞINI ÇALDILAR

 

Akşehir İlçesi'nde bulunan, Nasreddin Hoca'yı göle maya çalarken tasvir eden heykelin ahşap kaşığı, kırılarak çalındı.


Gülmece Parkı'ndaki heykelin daha önce de bir kaçkez tahrip edildiğini belirten esnaf Sabri Çakır, "Bazı kendini bilmezler yine Hoca'nın kaşığını çalmış. Heykelleri kırıp kendilerince eğleniyorlar. Nasreddin Hoca, Akşehir'in ilmi ve tarihi için büyük öneme sahip. Bu tür şeyler Nasreddin Hoca'nın torunlarına hiç yakışmıyor" dedi.
Belediye yetkilileri, 2000'de heykeltıraş Cemil Güntepe tarafından fiberglastan yapılan heykelin, bakım ve tamirinin en kısa sürede yapılacağını açıkladı. Geçen yıl da Nasreddin Hoca'nın fıkralarının tasvir edildiği heykellere kimliği belirsiz kişilerce zarar verilmişti.

Milliyet, Haber: Atilla Memiş, 25.09.2007

AĞANIN HEYKELİNE TESPİH DAYANMIYOR

 

Edirne Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin yapıldığı Sarayiçi'ndeki eski Kırkpınar ağalarından merhum Hüseyin Şahin'in heykelindeki tespih yine çalındı.


Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, Şahin'in heykelindeki tespihin çalınmasının üzüntü verici olduğunu söyledi. Tespihlerin sık sık çalınmasında art niyet aranması gerektiğini belirten Sedefçi, "Tespihlerden ne istiyorlar anlamadım. Kırkpınar'da tespih ağalığın simgesidir. Tespihi alanlar, Kırkpınar ağasına saygısızlık yapmıştır" diye konuştu.
Eski Kırkpınar ağası Alper Yazoğlu da heykellerin bulunduğu Sarayiçi'nde güvenlik görevlisi olmasına rağmen, tespihlerin çalınmasının art niyetli kişilerin işi olduğunu belirtti.
Milliyet, 27.09.2007


SANAT ESERİNE YAKACAK MUAMELESİ

 

 

İzmir Fransız Kültür Derneği ve K2 Güncel Sanat Merkezi işbirliğiyle 7 Eylül-7 Ekim arasında düzenlenen "Port İzmir 07" Güncel Sanat Etkinliği kapsamında tahta kasalardan oluşan eser dar gelirliler tarafından "yakacak" olarak alınmak istendi.


Etkinliğe katılan sanatçılar Konak, Basmane ve Alsancak'taki değişik mekanlarda sanat eserlerini sergiledi. Fransız Severine Hubard kentte tanık olduğu çarpık yapılaşmayı yansıtmak istedi.
 

Hubard, Tarihi Basmane Garı'nda "Çivi çiviyi söker" başlığıyla tahta ve plastik kasalar ile değişik inşaat malzemelerinden oluşturduğu eserini sergilemeye başladı. Hubard, kent insanını bu çalışmasına ortak etmek için de ücretsiz vereceği inşaat malzemeleriyle, kendi eserinin yanına İzmir'in eski halini yansıtacak çalışmalar yapmaları çağrısında bulundu.


Basmane semtinde oturan dar gelirliler, sanatçının bu çağrısından çok, eserinde kullandığı tahta kasalarla ilgilendi. Birçok dar gelirli, Basmane Garı içindeki tahta kasaların kışın yakmak üzere kendilerine verilmesini istedi. Basmane'nin gelişmesi için oluşturulan "Kent Gözlemcileri" grubu, kendilerinden tahta kasa isteyenlere bunların bir sanat çalışması olduğunu anlatarak dokunmamalarını istedi.


Etkinliğinin ilk günlerinde de bir Fransız sanatçının Gündoğdu Meydanı'nda palmiye ağacına yaptığı demirden döner merdiven de belediye tarafından tehlike yarattığı gerekçesiyle söktürülmüştü.

Miliyet, Haber: Mustafa Oğuz, 27.09.2007

TARİHİ KERVANSARAY İÇİN İHALE

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'ndeki tarihi Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın onarım ve çevre düzenlemesi ihalesinin 24 Ekimde yapılacağı bildirildi.

Vakıflar Malatya Bölge Müdürlüğü tarafından Battalgazi İlçesi'ndeki Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın ihale edileceği ve onarım ve çevre düzenlemesi işlerinin tamamlanmasından sonra 2008 sonunda yerli ve yabancı turistlere açılacağı öğrenildi. İhalenin, Malatya Vakıflar Bölge Müdürlüğünde 24 Ekim 2007 Çarşamba günü saat 10.00'da yapılacağı bildirildi.

Battalgazi İlçesi'ndeki tarihi Silahtar Mustafa Paşa Kervansaray'ı, 1632 yılında Bosnalı Silahtar Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. 5 yıl öncesine kadar metruk bir halde bulunan Kervansaray'da, genel bir temizlik ve iç mekan ışıklandırması yapılmış, burası daha sonra Melita'dan Battalgazi'ye kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılmış, büyük ilgi görmüştü. Yapılacak onarımla Kervansaray ve çevresinin etkinlikler için daha elverişli bir hale getirilmesi planlanıyor.

Malatya Haber, 26.09.2007

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI HEYETİ, ST. PAUL KUYUSU'NDA İNCELEMELERDE BULUNDU

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan 3 kişilik heyet, St. Paul Kuyusu ve çevresinde incelemelerde bulundu. Tarsus'a gelen heyetin, 2008 yılının ''Saint Paul Yılı'' ilan edilmesi nedeniyle St. Paul'un yaşadığı ve Vatikan'ın ''Hac'' yeri olarak kabul ettiği Tarsus ilçesinde ön çalışmalar yapacağı bildirildi.


Cenk Oğuzsoy, Elçin Çolak ve Diler Can'dan oluşan Kültür ve Turizm Bakanlığı heyetine, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Anıtlar Yüksek Kurulu, Anıtlar ve Rölöve Müdürlüğü ile Tarsus Belediyesi'nden de yetkililerin eşlik edeceği öğrenilirken, Cenk Oğuzsoy, Tarsus'ta turizmin gelişmesi için çalışmalar yapacaklarını belirtti. Heyet, Tarsus'ta yaptıkları ilk incelemenin ardından Mersin'e geçti.

Turizm Gazetesi, 26.09.2007

TUZHANI ÜZERİNE KURULAN CAMİ YIKILIYOR

 

Adana'da Ramazanoğulları döneminden kalan Ulu Cami yanındaki Tuzhanı üzerine 35 yıl önce kurulan çarşı yıkılıyor. Vakıflar Bölge Müdürü Osman Yayla, şayet kalıntılardan bir sonuç elde edilebilirse Tuzhanı'nın orijinal haliyle yeniden yapılacağını söyledi.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, 2005 yılında yıkılması gündeme gelen ancak bir süre bekletilen Tuzhanı üzerine kurulan 100'ün üzerindeki dükkanın boşaltılması için esnaflara bir yıl önce bildirim yapıldığını bildirdi. Oto yedek parçacıdan terziye, tüfek tamircisinden tüccara kadar birçok esnafın bulunduğu Tuzhanı tamamen boşaltıldı, yıkma işlemleri ise sürüyor. Kimi esnaf yakınında bulunan yerlere yeniden dükkan açarken kimileri ise uzak yerlere taşınmayı tercih etti. Çarşı esnafından Eray Yılmaz, babasıyla birlikte burada 20 yıldır oto yedek parçası sattıklarını söyledi. Dükkan kiralarının çevreye nazaran uygun fiyatta olduğunu anlatan Yılmaz, dükkanların aylık 75 YTL'ye kiralanabildiğini anlattı. Yılmaz, bazı esnafın müşteri kaybetmemek için yakın yerde dükkan kiraladıklarını kaydetti.

 

35 yıllık mazisi olan çarşının bulunduğu Tuzhanı'ndaki kalıntılardan bir sonuç elde edilebilirse aslına uygun olarak yapılması gündemde.

 

Vakıflar Bölge Müdürü Osman Yayla, Ulucami yanındaki tarihi dokunun korunması amacıyla çalışma başlattıklarını söyledi. İhaleyi alan firmadan bu yılın sonuna kadar, çarşıdaki yıkma işlemini tamamlayıp tarihi Tuzhanı kalıntılarından yola çıkarak proje sunmasını istedikleri anlatan Yayla, "Koruma altındaki Tuzhanı'nın yeniden aslına uygun yapılmasını istiyoruz. Ancak bu çalışmalardan olumlu bir sonuç alınamazsa burayı farklı bir yapılaşmayla değerlendireceğiz." dedi. Tuzhanı üzerine kurulan dükkanlardan aylık 13 bin YTL gelir elde edildiğini anlatan Yayla, yüklenici firmaya ise çalışmalar için 240 bin YTL ödeneceğini bildirdi.

Zaman, Haber: Ziya İpek, 26.09.2007

ERZURUM'DA TARİHİ CAMİLER KARE PLANLI

 

Çok sayıda caminin bulunduğu Erzurum şehir merkezinde, dönemlerindeki bey, ağa ve valiler ile eşrafın yaptırdığı camilerin büyük bir çoğunluğunda kare şeklinde plan kullanıldı.

 

Erzurum'daki kare planlı camiler şunlar:

 

Ali Ağa (Gürcü Kapısı) Camii'ni 17.yüzyılın başında Yeniçeri Başı Zahreci Ali Ağa tarafından yaptırıldığı tahmin ediliyor. Caminin yalnızca 1859 tarihli onarım kitabesi bulunuyor. Caminin önündeki son cemaat yeri 4 sütunun taşıdığı üç kubbe ile örtülü. Bu kubbeler dıştan konik bir çatı ile gizlenmiş durumda. Cami, kare planlı olup, köşelerdeki tromplara oturan merkezi bir kubbe ile örtülü durumda. Düzgün kesme taştan yapılmış olan yapının içerisi altta altı, üstte de dört pencere ile aydınlatılıyor.

 

Boyahane Camii Yakutiye Medresesi'nin kuzeyinde bulunuyor. Erzurum Valisi Emin Paşa tarafından 1566 yılında yaptırıldı. İlyas Efendi tarafından da 1621'de onarılan cami kare planlı ve tek kubbeli olmasıyla dikkat çekiyor. İbadet mekanını örten tuğla kubbeyi duvarlar üzerine oturan sekiz kasnak taşıyor. Caminin kısa, kalın ve tek şerefeli minaresinin üzerinde tuğla örgü motifleri de bulunuyor. Ayrıca minaredeki tuğlalar arasında yeşil sırlı tuğlalara da rastlanıyor.




Boyahane Camii / erzurumlu.net


Erzurum Cumhuriyet Caddesi'nde bulunan Caferiye Camisi Erzurum Maliye Memurlarından Ebubekir oğlu Hacı Cafer yaptırdı. Giriş kapısı üzerindeki beş satırlık Arapça mermer kitabesinden 1645 yılında yapıldığı anlaşılıyor. Caminin önündeki dört yuvarlak sütun üzerine oturan üç küçük kubbeli bir son cemaat yeri bulunuyor. Ayrıca son cemaat yerinin sol tarafında camiyi yaptıran Hacı Cafer'e ait türbe de yer alıyor. Bu türbe içerisinde Hacı Cafer'in 1650 tarihli mezarı bulunuyor. Kare planlı caminin üzeri sekiz köşeli bir kasnağa oturan kubbe ile örtülü. Bu yapı tek kubbeli Osmanlı camiler plan düzeninde olup kubbe eteğinde Kaside-i Bürde yazılı bir friz dolaşıyor. Ayrıca kıble duvarında 14 satır halinde caminin vakfiyesi yazılı. Caminin mihrabı sanat tarihi yönünden bir özellik taşımamakla beraber minberi Osmanlı ağaç işçiliğinin güzel örnekleri arasında kendini gösteriyor. Caminin yanında, kesme taştan yapılmış tek şerefeli minaresi bulunuyor.




Caferiye Camii / erzurumlu.net


Erzurum Tahtacılar Caddesi, Derviş Ağa Mahallesi'nde bulunan Derviş Ağa Camisi'ni 1717 yılında Hacı Derviş İbrahim Ağa 1736 yılında yaptırdı. Daha sonra 1845 yılında da Müderris Hacı Müştak tarafından onarıldı. Derviş Ağa Camisi de kare planlı ve tek kubbeli camiler grubunda. Son cemaat yeri mukarnas başlıklı dört taş sütuna dayanan üç küçük kubbe ile örtülü olup giriş kapısı üzerinde 1845 tarihli onarım kitabesi bulunuyor. Caminin mukarnaslı mihrabı taştan minberi de ahşaptan yapılmakla birlikte minare kaidesi taştan olup, gövdesi balık sırtı şeklinde tuğladan yapılmış durumda. Caminin avlusunda Hacı Derviş İbrahim Ağa'nın türbesi bulunuyor. Bu türbe dört taş sütunun taşıdığı küçük bir kubbe ile örtülü.

 

Erzurum Kongre Meydanı'ndan Mahallebaşı'na giden yol üzerinde bulunan Gümrük Camisi'ni kitabesinden öğrenildiğine göre, Derviş Hacı Bektaşoğlu Derviş Hacı İbrahim tarafından yaptırıldı. Cami kare planlı ve tek kubbeli. Caminin önündeki son cemaat yeri ise dört taş sütunlu ve üç kubbeli. Mihrabı taştan ve mukarnaslı olup ahşap minberi Osmanlı ağaç işçiliğinin güzel örnekleri arasında. Yakın tarihlere kadar minaresi yıkık bir durumda olan camiyi 1935 yılında Vakıflar genel Müdürlüğü onardı.

 

Erzurum Feyzullah Mahallesi'nde bulunan Kurşunlu Cami, kitabesinden öğrenildiğine göre; Şeyhülislam Feyzullah Efendi tarafından 1700-1701 tarihinde yaptırıldı. Kubbesinin üzeri kurşunla kaplı olduğundan ötürü de Kurşunlu Cami ismi verilmiş. Ayrıca cami, Feyziye veya Şeyhülislam Camisi isimleri ile de tanınıyor. Cami kesme taştan, kare planlı. Üzeri sekiz kasnak üzerine oturan bir kubbe ile örtülü olup son cemaat yeri dört taş sütunun üzerine oturan üç kubbeli bir mekana sahip. Giriş kapısının üzerinde dört satırlı talik yazılı kitabesi bulunuyor. Caminin mihrabı taştan ve mukarnaslı. Ahşap minberi Türk ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olarak ifade ediliyor. Son cemaat yerinin sağ tarafında bulunan minaresi sekiz sıra kırmızı taş şeritlerle hareketlendiriliyor. Caminin yanında Kurşunlu Medresesi bulunuyor. Caminin banisi olan Feyzullah Efendi İstanbul'da Fatih Millet Kütüphanesi'nin bulunduğu Feyzullah Efendi Medresesini de yaptırdı.

 

Bakırcı Camisi (Merkez): Bakırcı Mahallesi'nde bulunan Bakırcı Camisi'ni Bakırcı Hacı Mustafa'nın ölümünden sonra vasiyeti üzerine 1720-1721 yıllarında Mustafa Ağa yaptırdı. Cami, 1902 yılında Osman Efendi tarafından onarıldı. Geleneksel Erzurum camilerinde uygulanan plan tipinde olan bu yapı kesme taştan yapılmış durumda. Kare planlı ve kubbeli caminin önünde dört taş sütunun taşıdığı üç kubbeli bir son cemaat yeri var. Giriş kapısı üzerinde 1720 tarihli kitabesi bulunuyor. Bu kitabe talik yazı ile 38 mısra halinde Ketencizade Rüştü tarafından yazılmış. Caminin içerisinde mimari ve bezeme yönünden herhangi bir özellik olmamakla birlikte minare kırmızı kamber taşından yapılmış olup, şerefe altında mukarnas bezemeleri görülüyor. Bu minare üzerinde günümüzde de Erzurum'un işgalinden kalma kurşun izlerine rastlanıyor.

 

Erzurum Şeyhler Mahallesi'nde bulunan Şeyhler Camisi Erzurum Müftüsü Habip Mehmet tarafından 1767 yılında yaptırıldı. 1950 yılında da onarıldı. Şeyhler Camisi de diğer Erzurum camileri gibi kesme taştan, kare planlı olup üzerini sekizgen kasnağa oturan bir kubbe ile örtülü. Bu kubbeye geçiş içeriden tromplarla sağlanıyor. İbadet mekanı alt sırada sekiz, ikinci sırada üç ve kubbe kasnağında da üç pencere ile aydınlatılıyor. Son cemaat yeri Erzurum'un Kamber Taşından dört sütuna dayanan üç küçük kubbe ile örtülü. Bu kubbeler dışarıdan konik bir çatı ile gizlenmiş durumda. Giriş kapısının iki yanında üzerleri bezemeli iki gömme sütun bulunuyor. Mihrap taştan olup, mukarnaslı olarak sonuçlanıyor. Bunun yanında da gömme sütunlar bulunuyor. Buna benzer motiflerle bezeli iki sütun da kapının yanında bulunuyor. Caminin sağında tek şerefeli minaresi bulunmakta olup, bunun üzerine de bir güneş saati yerleştirilmiş durumda.

 

Aşağı Yonca Mahallesi'nde bulunan Cennetzade Camisi'ni Erzurumlu İsmail Efendi l785-l786 yılında yaptırdı.. Cami kesme taştan kare planlı ve tek kubbeli. Kubbe dıştan oldukça yüksek iki katlı bir kasnak üzerine oturmuş durumda. Üzerindeki ilavelerle hafif sivri konik bir görünümde. Son cemaat yeri dört taş sütunun taşıdığı üç kubbeli bölüm halinde. Yanındaki minaresi taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli, tuğladan ve tek şerefeli.

Erzurum Gazetesi, 26.09.2007

TARİHİ ESERLER X-RAY CİHAZINA TAKILDI

 

İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda bir kişi, iç hatlar terminalinden geçmeye çalışırken bavulunda çok sayıda tarihi eserin bulunması üzerine gözaltına alındı.

 

İç hatlar 1 numaralı giriş kapısından içeriye girmek isteyen Z.D. (69), valizini X-Ray cihazına bıraktı. Görevlilerin yoğun metal görüntüleri alması üzerine valiz arandı ve içinde 5 adet gümüş kemer, 2 adet altın kolye, 1 adet bağlamalı kolye, 2 adet gümüş ağızlık parçası, 2 adet gümüş kemer başlığı, 2 adet gümüş kemer süsleri ve 7 adet nargile lülesi ele geçirildi. Zanlı Z.D. gözaltına alınırken olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Zaman, 26.09.2007

MAGNA CARTA DA AÇIK ARTIRMADA

 

İngiltere'de, anayasal düzene ulaşan tarihsel sürecin en önemli köşe taşlarından "Büyük Özgürlükler Sözleşmesi" Magna Carta'nın 13. yüzyıla ait bir kopyası New York'ta açık artırmayla satılacak.

 

Sotheby's Müzayede Evi'nden yapılan açıklamaya göre, 10 Aralık'ta satılacak Perot Vakfı'na ait 1297 tarihli parşömen kopyanın, 20 milyonla 30 milyon dolar arasında bir fiyata alıcı bulması bekleniyor. Satışa çıkarılan kopya, Washing-ton'daki Ulusal Arşiv'de 20 yıldan fazla süredir sergileniyordu.

Birgün, 26.09.2007

BOLU MÜZESİ İLGİ BEKLİYOR

 

Bolu Müze Müdürü Mustafa Güneş, müzede 2 bin 925 arkeolojik, 1682 etnografik eser ile 11 bin 364 adet sikke bulunduğunu ifade etti. Güneş, 18 Mayıs 2006'da ziyarete açılan müzeyi ayda ortalama 560 kişinin, Göynük İlçesi'ndeki Akşemseddin Türbesi'ni ise ayda ortalama 1500 kişinin ziyaret ettiğini söyledi.


Güneş, yaptığı açıklamada, Bolu ve çevresine ait eserlerin korunması ve sergilenmesini sağlamak üzere 1975 yılında kentte müze kurulduğunu belirterek, ''Müze Müdürlüğü bir süre eski Güzel Sanatlar Galerisi binasında faaliyet gösterdi. 1976'da Bolu Kültür Merkezine taşındı; 1977'de Müze Müdürlüğü haline dönüştürüldü. Teşhir tanzim çalışmalarına 1981'de başlandı. Müze, 12 Kasım 1999 depreminde hasar gördü ve 2006'ya kadar ziyarete kapatıldı. Geçen yıl teşhir, tanzim çalışmalarının ardından ziyarete yeniden açıldı'' dedi.


Güneş, arkeoloji salonunda Neolitik Çağ, İlk Tunç Çağı, Frig, Urartu, Lidya, Grek eserleri, Roma ve Bizans dönemlerine ait mermer, cam, madeni ve pişirilmiş topraktan yapılmış eserler olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:


''Kronolojik olarak sergilenen bu eserler arasında özellikle Roma dönemine ait mermer heykeller, pişirilmiş toprak ve cam mezar hediyeleri dikkati çekmekte. Arkeoloji salonunda, Grek Roma, Bizans ve İslami kültürlere ait bronz, Gümüş, ve altın sikkelerin sergilendiği zengin sikke bölümü de bulunmakta. Ayrıca, Bolu'da kurtarma kazısında açığa çıkarılan ve Roma dönemine ait tuğla mezar örneği de iskelet ve orijinal mezar hediyeleriyle arkeoloji salonunda sergilenmekte.''
Etnografi salonunda 19. yüzyıl ve 20. yüzyılının ilk yarısına ait eserlerin sergilendiğini bildiren Güneş, ''Bu eserler arasında mahalli el sanatlarımızdan olan Mudurnu oyaları; Bolu'da kına gecesi, eski Bolu evi mutfağı ve oturma odalarının canlandırıldığı bölümler, ziynet eşyaları, dini eserler, silah koleksiyonu ve çeşitli dokumalardan oluşan eserler yer almakta'' diye konuştu.
Eserlerin satın alma, kurtarma kazıları, mahkeme kararları gereğince zor alım ve hibe yöntemleriyle müzeye kazandırıldığını kaydeden Güneş, ''Bu kapsamda son 8 yıllık dönemde 441 adet eser satın alınma, 55 adet eser müze kurtarma kazıları, 12 adet eser vatandaşlarımızın bağışı ve 86 adet eser de mahkeme kararları gereğince zor alım yolu olmak üzere toplam 594 adet eser müzemiz envanterine kaydedildi'' dedi.

Bolu Olay, 26.09.2007

HAYIRSEVERLERİN ATASI YARDIMSEVER BEKLİYOR

 

 

Kumluca sınırları içindeki Rhodiapolis Antik Kenti'nde MS 138-161 yılları arasında yaşayan, Likya bölgesinin en zengin insanı olan Opramoas, MS 141 yılında meydana gelen depremde yıkılan 31 Likya kentinin yeniden inşasını sağladı. Kentlere yaptığı yardımların yanında kız çocuklarının eğitimi için de katkı sağlayan eğitim gönüllüsü, o dönemin yoksullarına da sahip çıkarak, yaşayanlar için kefen parası, genç kızlara çeyiz parası verip, aç olanların karınlarını doyurdu. Likya Birliği yöneticisi olan Opramoas'ın ölümünden sonra antik şehrin tiyatrosunun yanında anıt mezarı inşa edildi. Anıt mezarın üzerine de Opramoas'ın yaptığı yardımların listesini, Roma kayzerleriyle olan mektuplaşmalarını içeren 12 yazıt, 19 mektup ve Likya Birliği'ne ait 33 doküman işlendi. Şimdi de arkeologlar, Opramoas'ın dünyanın en uzun ikinci yazıtının bulunduğu anıt mezarı ayağa kaldırmak için hayırsever arıyor.

 

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Nevzat Çevik, Opramoas'ın hayırseverlerin atası olduğunu ve bugünkü işadamlarına örnek gösterildiğini belirtti. Opramoas'ın ayrım gözetmeksizin tüm Likya kentlerine yardım ettiğini anlatan Çevik, şimdi de sıranın bu dönemde yaşayan hayırseverlere geldiğini kaydetti. Opramoas'ın anıt mezarının ön restorasyonunu kendi bütçeleriyle yaptıklarını belirten Çevik, ancak dünyanın en uzun ikinci yazıtının bulunduğu anıt mezarı ayağa kaldırmak için maddi desteğe ihtiyaçları olduğunu söyledi.

Yeni Şafak, 26.09.2007

KIBRIS'TA MÜZE VE ÖREN YERİ ÜCRETLERİNE ZAM

 

“Müze ve Ören Yerlerinin Giriş Ücretleri ve Açık Olduğu Saatler (Değişiklik) Tüzüğü” Resmi Gazete’nin 3 Eylül tarihli sayısında yayımlandı. Ziyaret saatleriyle ilgili değişiklik tüzüğün yayımlanmasıyla yürürlüğe girerken, yeni ücretler 1 Kasım’dan itibaren geçerli olacak.

Ücretler, yabancılar için müzelere göre 5, 7, 9, 12 YTL; yerli ziyaretçiler için 3, 5 YTL; öğrenci ve askerler için ise 3 YTL olarak belirlendi.

 

Lefkoşa’da Derviş Paşa Etnoğrafya Müzesi, Mevlevi Tekke Müzesi, Kütüphane ve Taş Eserler Müzesi, Barbarlık Müzesi, Milli Mücadele Müzesi, Lüzinyan Evi; Girne’de Girne Kalesi ve Müzesi, Bellapais Manastırı, St. Hilarion Kalesi, Halk Sanatları Müzesi, Arhangelos Mihail İkon Müzesi, Güzel Sanatlar Müzesi, Barış ve Özgürlük Müzesi, Antiphonitis Manastırı; Gazimağusa’da St. Barnabas Müzesi, Salamis Harabeleri, Othello Kalesi, Kral Mezarları ve Müzesi, Enkomi Harabeleri, Kantara Kalesi, Canbulat Müzesi, Yeni İskele İkon Müzesi, Ayios Yuannis Kilisesi, Namık Kemal Müzesi, Akkule, Sipahi Ay Trias Bazilikası; Güzelyurt’ta ise Güzelyurt Müzesi ve St. Mamas İkon Müzesi, Soli Harabeleri ve Vuni Sarayı Eski Eserler ve Müzeler Dairesi denetiminde bulunuyor.

 

Lefkoşa’da Barbarlık Müzesi, Milli Mücadele Müzesi, Girne’de Barış ve Özgürlük Müzesi yabancı, yerli, öğrenci-asker tüm ziyaretçilere ücretsiz. Gazimağusa’daki Namık Kemal Müzesi ile Akkule ise sadece öğrenci ve askerlere ücretsiz.

 

Giriş ücretleri “yabancı, yerli ve asker-öğrenci” olmak üzere üç kategoride belirlenen müze ve ören yerleri kış döneminde 09.00-12.30 ve 13.30-16.30 saatlerinde ziyaretçi kabul edecek. Yazda ise müze ve ören yerlerinin tümü 09.00’da açılacak ancak kapanış saatleri 14.00, 17.00, 18.30, 19.00 ve 20.00 olarak değişiklik gösterecek.

 

KKTC vatandaşları, Pazar günleri müzelere ücretsiz girebiliyor. Acentelere, rehber eşliğinde müşterilerine aynı gün içinde 5’ten fazla müze ziyaret ettirmeleri halinde indirimli biletler de veriliyor.

Kuzey Kıbrıs Vatan, 26.09.2007

MARS'TA YEDİ MAĞARA BULUNDU

 

Mars gezegeninde 7 tane mağara bulundu. NASA’nın yaptığı açıklamada Arsia Mons adı verilen 16 km yüksekliğindeki bir yanardağın eteklerinde bulunan en az 100 m derinliğindeki mağaraların meteorlardan, radyasyon ve güneş ışınlarından korunabilen tek bölge olduğu belirtildi.

Astronot Tim Titus’un yaptığı açıklamada Mars’ta bir yerlerde bu mağaralar sayesinde önceden ya da şu anda bir yaşam olup olmadığını belirleyebileceklerini kaydetti. Dena, Chloe, Wendy, Annie, Abbey, Nickie ve Jeanne adı verilen mağaraların çok karanlık ve dairesel şekilde olduğu belirtildi.

Hürriyet, 26.09.2007

KARKAMIŞ HARABELERİ ZEUGMA'YI SOLLAYACAK

 

 

Gaziantep İl Özel İdaresi tarafından mayınlardan temizlenecek olan Karkamış'ta çıkan harabeler Zeugma'yı sollayacak. 600 dönümlük arazinin mayınlardan arındırılması konusunda, Genelkurmay Başkanlığı tarafından İl Özel İdaresine verilen izinin ardından kollar sıvandı. Mayınlı arazinin temizliği için 1 milyon YTL ödenek ayıran İl Özel İdare, proje maliyetinin belirlenmesinin ardından Şubat 2008'de ihale yapacak. İnsan eliyle yapılacak olan mayın temizleme işlemi 1.5 yıl sürecek.

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Abdulkadir Demir, Türkiye-Suriye sınırında bulunan Karkamış harabelerinin ortaya çıkarılmasının ardından buranın Zeugma'nın önemli bir yer hale geleceğini söyledi. Demir, Antik Çağ'da Doğu'nun önemli şehirlerinden biri olan Karkamış'ta bulunan harabelerin ortaya çıkarılması için arkeolog olan Japon Prensi Tomohito Mikasa'nın, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na şahsen başvurduğunu belirtti.

 

Öncelikle kazı yapılacak alanda yer alan 600 dönümlük mayınlı arazinin temizleneceğini; Genelkurmay Başkanlığından Özel İdare Genel Sekreterliğine gerekli iznin verildiğini bildiren Demir, "'Antik kent içinde yer alan mayınlı alanın temizliği için izin çıktıktan sonra çalışmalara başladık. Öncelikle 600 dönümlük mayınlı arazinin temizliği için 1 milyon YTL ödenek ayırdık" dedi.

 

Karkamış harabelerinin tarihte çok önemli bir yere sahip olduğunu vurgulayan Abdulkadir Demir, "Japon Prensi'nin müracaatından sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda bize bilgi verdi. Ancak, bölgede yapılacak kazı çalışmasıyla ilgili son kararı Kültür ve Turizm Bakanlığı verecek. İl Özel İdaresi olarak, Genelkurmay Başkanlığının yazıda belirttiği gibi, konu Suriye Sınırı Mayın Temizleme Faaliyeti (SSMTF) kapsamında. Biz kazı yapılacak alanı mayından temizleyeceğiz. Yıllardan beri bu alanda gerekli izinler verilmediği için hiçbir çalışma yapılmamış. Sınır bölgesinde bulunan tarihi ve kültürel varlığın kurtarılması çok önemli" diye konuştu.

Gaziantep 27 Gazetesi, 26.09.2007

İSTANBUL'DA İKİ BAĞDAT MÜZESİ

 

Zamanımızın ünlü düşünürü Zygmunt Bauman'ın da işaret ettiği gibi, postmodern dünyada kurgu ile 'gerçek dünya'nın statüleri adeta yer değiştirdi. 'Gerçek dünya' dediğimiz, bazen bir film gibi izlediğimiz sahnelere dönüştü. Öyle ki artık haberlere, yaşamlarımıza sanki hiç değmeden geçmekte olan film şeritleri gibi bakmıyor muyuz?


Savaş olmayan savaşları ve şiddet, yıkım, ölüm hikayelerini 'filmin devamı' edasıyla izlemiyor muyuz? En akıl almaz gerekçelerin gerçeğin kendisiymiş gibi sunulmasına razı olmuş gibi yapmıyor muyuz? Sonra da o 'muş gibi' halimize bürünmüyor muyuz, öylece, razı? Bauman yine de bir umut görüyor, bu umudu da sanatta buluyor: "Gerçeklikten sınır dışı edilen hakikatlerin, sürgündeki 'ikinci yuvaları'nı bulmayı umdukları tek yer sanat evidir" diyor. Heidegger'in de zamanında söylediği gibi, varoluşumuza dair hakikatı, sanat yapıtlarında bulabileceğimize inanıyor.

Bu sanat yapıtı/kurgu/gerçeklik/hakikat zincirini, şu sıralar İstanbul'da sergilenen iki enstelasyon üzerinden okumak mümkün: Birisi, İstanbul Bienali'nde Michael Rakowitz'in 'Görünmeyen Düşman Varolmamalı' başlıklı işi; diğeri 'Melez Anlatılar' sergisinde İrfan Önürmen'in kurduğu 'Yeni Bağdat Müzesi'. Irak'ta yaşananların bir uzantısı olarak 2003'te yağmalanan Bağdat Müzesi'ne göndermede bulunan bu işler, bir kültürü hem var etmek, hem yok etmek çabasının 'müze' olgusuyla nasıl ilişkili olduğunu da ortaya koyuyor. Tarihin ve kimliğin kurgulandığı bir sahne olarak bir müzenin darmadağın edilişi, sonuçta o tarihin, o kimliğin, o kültürün de yıkımı demek: Rakowitz de Önürmen de enstelasyonlarını birer geleneksel müze teşhiri şeklinde kurarak bir yandan tarihlerin nasıl kurgulandığına, öte yandan aynı tarihsel kurguların nasıl yerle bir edilebileceğine dikkat çekiyor.





Michael Rakowitz, Bağdat Müzesi'nden yağmalanan eserlerin gazete sayfaları ve ambalaj kağıtlarıyla yapılmış kopyalarını sergiliyor.


Her iki sanatçının da yapıtlarının ana malzemesi olarak eski gazete sayfaları kullanmaları ise, tarihin nasıl oluştuğunun ötesinde, nasıl yazıldığının sorgusunu da beraberinde getiriyor. Özünde Irak'taki savaşın gerekçesini tartışan bu işler, yaşananların medya aracılığıyla nasıl anlatıldığı, dünyaya hangi kanallardan, hangi filtreden geçerek ulaştığı, gündelik gerçeklerin nasıl çerçöp haline geldiği, nesnellik iddiasındaki binlerce gazete sayfası arasında hakikatı bulmanın güçlüğü gibi noktaları sorguluyor.
 

Irak asıllı bir Amerikalı olan Rakowitz'in enstelasyonunda Bağdat Müzesi'nde yağmalanan nesnelerin Arap gazetelerinin yanı sıra Ortadoğu bölgesinden gıda ambalajlarıyla yapılmış kopyaları var; sanatçı bunları arkeologlara danışarak, titiz bir çalışma sonucunda hazırlamış. Dünyanın mirasını taşıyan bu paha biçilmez kültürel nesnelerin bu hali hiç ikna edici değil elbette, son derecede ironik, komik, aslında trajikomik. Tıpkı gazetelerde okuyup da gerekçesine bir türlü ikna olamadığımız Irak savaşı haberleri gibi...


İrfan Önürmen de benzer bir noktadan hareket etmiş; ancak o, kendi tarih algısıyla tasarladığı nesnelerden oluşan bir müze kurmuş. Üst üste yapıştırılmış gazete sayfalarından silahlar, gemiler, uçaklar, bombalar, tabletler yaparak Irak'taki savaşa dair göstergelerin örtük anlamlarını iyice belirginleştiren Önürmen, gazetelerde okuduklarımızın anlamını süzmeye çalışmış, görüp de görmediğimiz gerçekliklerin ardındaki hakikatı imgeleri adeta taşlaştırarak, elle tutulur hale getirerek yansıtmış.


Her iki 'kurgu' müze de çocuksu nesnelerle doldurulmuş birer oyuncak müzesini andırıyor. Her ikisinden de yansıyan bir masumiyet var. Öte yandan ikisi de 'büyüklerin' oyunlarının ve oyuncaklarının ne kadar pahalıya mal olduğunu düşündürüyor; dünyanın haliyle sessizce alay ediyor; sanatın alternatif bir haber alma biçimi olarak önemini ortaya koyuyor. 'Entre-Polis' içinde (4 Kasım'a kadar); Önürmen'inki Akbank Sanat'ta küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu'nun 'tarih' olgusuna odaklanarak gerçekleştirdiği 'Melez Anlatılar' sergisinde (20 Ekim'e kadar).

Radikal, Haber: Ahu Antmen, 26.09.2007

400 OSMANLI ESERİ
SOTHEBY'S'DE AÇIK ARTTIRMADA

 

Dünyanın en ünlü müzayede kuruluşlarından Sotheby's, aralarında Fatih Sultan Mehmet'in portresinin de bulunduğu Osmanlı ve Memluk dönemlerine ait birbirinden değerli 400 eseri açık artırmaya çıkarıyor.

7 - 19'uncu yüzyıllara ait nadide eserlerin yer alacağı "İslami Dünya Eserleri" adlı müzayede, 24 Ekim'de Londra'da gerçekleştirilecek.

En az 5 milyon sterlin toplanması beklenen artırmanın en değerli parçasını ise Fatih Sultan Mehmet'e ait tablo oluşturuyor.

Müzayede kurumu tarafından yayımlanan bildiride, övgüler yağdırılan II'nci Mehmet'in portresinin çok ender bulunan parçalardan biri olduğu belirtildi.

Tabloya 200 - 300 bin sterlin arasında paha biçiliyor.

Sabah, Haber: Bilge Eser, 26.09.2007

ANTİK EFES YİNE DENİZLE BULUŞACAK

 

 

Efes Antik Kenti'nden başlayıp Pamucak Tatlı Su Mevkii'nde denize dökülen antik kanalı denizle buluşturma projesi tüm hızıyla sürüyor. Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür şu bilgiyi verdi: ''Yağmur ve yeraltı kaynak sularıyla yer yer mini gölcükler oluşturan antik kanal, Pamucak'ta denizle birleşecek. Dalgaların taşıdığı kumlarla kapalı olan bölümünde yapımına başladığımız sirkülasyon kanalının ilk etabı ekim sonuna tamamlanacak.''

Başkan Ülgür, kanalda yaşayan canlı türlerinin çoğalmasını, ekolojik dengenin korunmasını sağlayacak projenin sonunda bölgenin özellikle olta balıkçılarının vazgeçemeyeceği bir alan haline geleceğini söyledi, şöyle konuştu: ''İleriki dönemde gerekli izinler alınarak yapılacak planlamayla bu bölgeyi, civarında balık lokantaları ve çay bahçelerinin bulunduğu güzel bir dinlence alanı haline dönüştürüp cazibe merkezi yapmayı hedefliyoruz.''

Milliyet Ege, 26.09.2007

TUTANKAMON'UN 3 BİN YILLIK MEYVELERİ BULUNDU

 

Mısır'da firavun Tutankamon'un mezarında 3 bin yılı aşkın ve gayet iyi korunmuş 8 sepet meyve bulundu. Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi'nin açıklamasında, arkeolojik keşfin, Konsey Başkanı Zahi Havas başkanlığında bir Mısırlı arkeolog ekibi tarafından, Krallar Vadisi'ndeki Tutankamon mezarının hazine odasında yapıldığı belirtildi.


50 santimetre boyundaki sepetlerde bulunan ve eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, buradaki kazılarda ayrıca bir metre yüksekliğinde armut biçiminde 20 adet kaba rastlandığını, bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulmak üzere konulduğunu kaydettiler.
Milliyet, 26.09.2007



HABERLER BELEDİYEYİ HAREKETE GEÇİRDİ

 

Sinop'ta, Tarihi Saat Kulesi'nin surlarındaki çöpler, belediye ekiplerinde temizlendi.

Yaklaşık 4 bin yıl önce Gaskalılar tarafından yapılan ve zamanla çeşitli medeniyetlerin egemenliğine giren Tarihi Sinop Kalesi'nin surlarının atılan çöp yığınlarıyla dolmasına ilişkin çıkan haberler sonrası Sinop Belediyesi harekete geçti. Belediye kale surlarında temizlik operasyonu başlattı.

 

Tarihi kalenin bir uzantısı olan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden itibaren saat kulesi olarak kullanılan tarihi kulenin bazı bölümlerinin adeta çöplük haline gelen kısımları, belediyeye ait temizlik işçileri tarafından temizlendi.

 

 

Yapılan temizlik sonrası tarihi kulenin kala burçları ile bütünleşen kısımları gezilebilecek hale getirildi.

Sinop Kent Haber, 26.09.2007

MAHMUT NEDİM EFENDİ KONAĞI KURTULUŞ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ OLACAK

 

Şanlıurfa'da bulunan Mahmut Nedim Efendi Konağı, yapılacak restorasyonundan sonra Kurtuluş ve Etnografya Müzesi olarak hizmet verecek.

 

 

Müzenin restorasyonu ise 1990 yılından bugüne kadar aralarında konak, ev, han, hamam, kervansaray, köprü ve çeşme gibi birçok tarihi yapının restorasyonunu üstlenen Şanlıurfa Vakfı (ŞURKAV) tarafından yapılacak. İl Özel İdaresi kaynakları ile yapılan ve keşif bedeli 557 bin YTL olan Mahmut Nedim Efendi Konağı'nın restorasyon ve çevre düzenleme işi 1 yılda tamamlanacak. Eski Devlet Hastanesi yakınında bulunan ve 1903 tarihinde inşasına başlanılan Kürkçüzade Mahmut Nedim Efendi Konağı, Avrupai tarzda konak mimarisi ile geleneksel tarzda Urfa evi mimarisinin kaynaştığı bir özelliğe sahip olan ve oldukça geniş bir alana yayılı olup haremlik ve selamlık bölümlerindeki düzgün kesme taş yapılardan oluşuyor.

 

Şanlıurfa Kurtuluş Savaşı'nda Fransız kuvvetlerince işgal edilerek karargah olarak kullanılan bu tarihi yapının duvarlarındaki mermi izleri savaş günlerinin hatırasıyla tazeliğini koruyor. Konak yeniden restore edilmek üzere 2002 yılında Şanlıurfa Valiliği'nce satın alınarak İl Özel İdaresi Mülkiyeti'ne geçirildi. Restorasyon çalışmalarını denetleyen ve Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü yetkililerinden bilgi alan Şanlıurfa Valisi Yusuf Yavaşcan restorasyonu gerçekleştiren işçilerle de sohbet etti.

 

Mahmut Nedim Konağı'nın Şanlıurfa İl Özel İdaresi'nce onarmak üzere ŞURKAV'a ihale ettiklerini açıklayan Yavaşcan, konuyla ilgili şunları söyledi: "Burayı Şanlıurfa turizmine kazandırmak hedefimizdir. Bunu yaparken de Mahmut Nedim Konağı'nı orijinaline uygun davranmaya çalışıyoruz. Bu konuda Bayındırlık İl Müdürlüğü yetkilileri gerekli projeleri hazırladı. Şu anda uygulama aşamasındayız. Burası bittiğinde ana binanın üst katı Kurtuluş Müzesi ve Etnografya Müzesi olarak Şanlıurfa'nın hem Etnografik eserlerinin yer aldığı hem de Şanlıurfa'nın Kurtuluşu ile ilgili bir takım belgelerin kıyafetlerini özelliklerini sergileneceği bir Kurtuluş Müzesi olacak. Alt katını lokanta ve kafe olarak çalıştırmayı düşünüyoruz. Burayı şu anda konuk evi olarak yine kullanmayı düşünüyoruz. Yaklaşık 6 tane şark odası, bir tane büyük salonu olan bir konuk evi haline en güzel tarafı da bahçesi tabi buranın bahçesinin kullanılacağı bir mekan olacak. Mahmut Nedim Konağını inşallah yeni haliyle Şanlıurfa'ya çok şey kazandıracağını inanıyorum."

Zaman, Fotoğraf: haberler.com, 25.09.2007

TARİHİ ZEYTİNYAĞI FABRİKASI MÜZE OLACAK

 

Balıkesir’in Edremit İlçesi’ne bağlı Altınoluk Beldesi’nde bulunan tarihi zeytinyağı fabrikasının restore edilerek müze haline getirilmesi kararlaştırıldı. Çam Mahallesi Kuyudere bölgesinde bulunan İbrahim Erdim’e ait zeytinyağı fabrikasını belediyenin olanaklarıyla restore ederek zeytinyağı müzesi haline getireceklerini açıklayan Altınoluk Belediye Başkanı İsmail Aynur, "Mülk sahibi ile anlaşma sağlandı. Restorasyon projesi yapılıyor" dedi. Altınoluk’ta turizmin gelişmesi için alternatif projeler hazırladıklarını belirten Aynur, "Fabrika müzeye dönüştükten sonra eski taş baskı üretim sistemi ve makineler aslına uygun olarak korunacak" dedi.

Hürriyet Ege, Haber. Ahmet Ertan, Fotoğraflar: haberler.com, 25.09.2007

OSMANLIDAN KALMA EMLAKDERE KÖYÜ'NDEKİ EVLER YIKILACAK

 

Manisa merkeze bağlı Organize Sanayi Bölgesi bitişiğinde bulunan köyde, orman alanı içinde bulunduğu gerekçesiyle 44 ev için mahkemeden yıkım kararı çıktığı, 55'inin ise devam eden davası nedeniyle aynı sonla karşı karşıya olduğu belirtildi.

 

Manisa'ya 5 kilometre mesafede bulunan Emlakdere köylüleri, evlerinin yıkılmasına itiraz ederken, bölgenin orman vasfını yitirdiğini, en kısa sürede keşif yapılması gerektiğini bildirdiler. Emlakdere Köyü Muhtarı Kadir Kocabıyık, yaklaşık 200 evin olduğu köyde, bunların yarısının yıkım kararı ile karşı karşıya olduğunu belirterek, çaresizlik içinde bulunduklarını söyledi. Kocabıyık, "aşağı ve yukarı" olmak üzere iki bölümden oluşan 700 nüfuslu Emlakdere'de, yaklaşık 850 yıllık bir caminin olduğunu, Osmanlı döneminde vergilerin burada toplanması nedeniyle bu adı aldığını, 900 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olduklarına işaret etti. 1979 yılında köye ilk evlerin yapıldığını, 1986'da ise Manisa Belediyesi mücavir alan sınırları içine dahil edildiklerini anlatan Kocabıyık, 1991'de ise elektrik, su ve kanalizasyon ile telefon hizmetlerinin verilmeye başlandığını ifade etti. Manisa Belediye Başkanı Bülent Kar ise kentin yeni yatırımlar ile büyüyüp genişlediğini belirterek, şunları kaydetti: "Mücavir alan sınırlarımız içerisinde olan Emlakdere, Gürle, Karaali, Evranoz gibi köyleri Manisa'ya dahil ederek, buraları planlı gelişen kentin içindeki yerler haline getireceğiz. Birkaç yıl içerisinde buralar imarlı, alt yapısı olan düzenli parseller haline gelecek. İnşallah şehrimiz bundan sonra daha sağlıklı gelişecek."

Zaman, 25.09.2007

BİNGÖL'ÜN TARİHİ YERLERİNE BİLGİLENDİRME VE YÖN TABELALARI KONULDU

 

Yaşam İçin Sivil Toplum Derneği'nin yürütmekte olduğu Bingöl'ün Tanıtımı Projesi kapsamında; tarihi ve turistik öneme sahip olan yerlerle ilgili bilgilendirme ve yön tabelaları yerleştirildi.


Yerleştirilen tabelalarla ilgili bilgi veren Proje Koordinatörü Mahmut Buyankara, "Tarihi ve turistik yerleri gezmek amacıyla yöreye gelen insanların eser hakkında bilgi almalarını amaçlayan Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan bilgilendirme tabelalarında yapının mimari veya doğal özellikleri, nasıl ve kimin tarafından yapıldığı, bileşenleri ve benzeri hususlar anlatılmaktadır." dedi.
 

Yön tabelaları Bingöl Merkezde; Urartu Yolu, Şeyhahmet Türbesi ve Çır Şelalesi, Genç'te; Sebeterias ve Kıralkızı Kalesi ile Genç ve Kuba Kümbetleri, Solhan'da Yüzenada, Karlıova'da; Güneşin Doğuşu(Kale Tepesi) ve Kiğı İlçesinde Selenk Köprüsü, Pilten Bey Camii ve Kığı Hamamı'na yerleştirildi.

TürkiyeTurizm.com, 25.09.2007

BELGELEMEK...

 

İlk kez Müşerref Hekimoğlu getirmişti beni Tahtakuşlar’a... Arada da gittim ya birkaç kez; dün de oradaydım.

Alibey Kudar, çevresinde gördüklerinden bir gün tarihsel, belgesel değeri olacağına inandıklarını toplamıştı. Bugün buraların yaşamıyla ilgili önemli bir toplam oluşmuştu işte...

Konya da yanlış anımsamıyorsam Koyunoğlu Müzesi böyle bir kişinin çabalarıyla oluşmuştu daha önce... Alibey Kudar’ın müzesinin ilginçliği, bir yörenin, bir yaşama biçiminin tüm ayrıntılarıyla belgelenmesinden geliyor...

Edremit’ten batıya doğru giderseniz 9-10 km sonra Akçay’a gelirsiniz. Akçay, Edremit Körfezi’nin kıyısında Edremit’in yazlığı olarak oluştu. Şimdi ayrı bir belediyesi var. Akçay’a girmeden Çanakkale yönünde 7-8 km ilerlerseniz Güre Kaplıcaları’na varırsınız. Azıcık daha ötede sağa saptınız mı Tahtakuşlar’a gelirsiniz.

Tahtakuşlar’ın girişinde Alibey Kudar Etnoğrafya Müzesi var... Tahtacıların kolastarlarından son ustasının yaptığı Topak Çadır’a, üzerinde kaz ayağı imi bulunan gömüt taşından çocuk beşiğine, gelin giysisine her şeyi ama her şeyi bulacaksınız orada... Kazdağı’nın Türkmen köylerinin, tahtacılarının tüm yaşamlarını okuyacaksınız doğrudan aygıtlardan, gereçlerden...

Fotoğraflardan, yazılardan, belgelerden... Unesco ödülü almış bu toplum... Daha çok anlatmak istemiyorum. Siz yolunuzu düşürün de Alibey Kudar’dan kendiniz dinleyin diye...

Yalnız onun tatlı tatlı anlatışınıza kapılıp yetişeceğiniz yere geç kalmayın... Ben bu müzeye, bizim eksik bir yönümüzden ötürü değinmek istedim...

Tarihin, yaşadığımız günlerde yapıldığının, oluştuğunun bilincine bir türlü eremiyoruz. Alibey Kudar gibi kimselerin olması, daha da ötesi, günün doğru dürüst, günlük politikalara düşmeyen saptamalara dayalı tarihçilerimizin olması önemli... Ancak böyle bir bilinç, tarihimizi başkalarının yazmasını önler...

Tarihinizi başkaları yazarsa, coğrafyanızı da kolayca alırlar elinizden... Siz hep göçebe kalırsınız... Alibey Kudar’la bir çay içip “Yüreğine sağlık!” dedikten sonra, Sema- İskender Azatoğlu çiftinin çiftlik evine gittik gene o köydeki... Akşam soframız bir söyleşi şölenine dönüştü...

İskender Azatoğlu iki betiğini armağan etti. O da buraların yazarı... Adım adım bildiği Kazdağı’nı (İda), Troya bölgesini yazıyor...

Sevgili Vedat Günyol’un öğrencisi olmak böyle bir şey işte... Onu da yeni tanımıyorum elbette... Ama insanoğlu ürün verdikçe tanılanması değişiyor, izleri daha belirleniyor, daha bir değerleniyor.

Evrensel, Yazı: Cengiz Bektaş, 25.09.2007

KIZLAR MANASTIRI MÜZE OLUYOR

 

Trabzon'un güneyinde yer alan tarihi Kızlar Manastırı müze oluyor. Trabzon Belediyesi'nin tarihi yapıyı müze yapma kararı üzerine, geçen yıl kazı çalışmaları başlatıldı. Çalışmalarda Çilehane, Çan kulesi, mezarlıklar ve su havuzları bulundu.

 

Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu "Kızlar Manastırı'nın Trabzonlulara kazandırılmasi için bir proje yaptık. Atıl durumdaki bu manastırı 'Çağdaş Sanatlar Müzesi' yapıp, turizmin hizmetine sokmayı amaçladık. Proje kapsamında kazı çalışmaları yapıldı, projeyi yeniden şekillendirdik" dedi. Canalioğlu, "Dünya mirası olan Kızlar Manastırı'nı yine dünya mirasına sunmuş olacağız. Trabzon'da geçmişten bugüne yaşayan tüm eserleri günışığına çıkararak geçmişle gelecek arasında köprü bağı oluşturmayı amaçlıyoruz. İnanıyorum ki, Kızlar Manastırı tüm dünyanın ilgisini çekip, cazibe noktası haline gelecek" diye konuştu. 14. yüzyılda Rum Pontus İmparatoru 3. Aleksios tarafından yaptırılan Kızlar Manastırı'ndaki fresklerin sağlıklı biçimde ortaya çıkarılabilmesi için özel bir çalışma yapılması da planlanıyor.

Yeni Şafak, 25.09.2007

DÜLÜK'TE ÖNEMLİ BULUNTULAR





Dülük Antik Kenti'nde yürütülen kazı çalışmaları kapsamında üzerinde Jüpiter ve tanrıçasının yer aldığı bir kabartma bulundu. Almanya'nın Münster Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Engelbert Winter, kazı alanında düzenlediği basın toplantısında, Jüpiter Dolichenos'un, Dülük Antik Kenti'ne ismini veren tanrı olduğunu ve Doliche'nin Türkçe'ye Dülük diye çevrildiğini söyledi. Bu tanrının kültünün geçmişte bütün Akdeniz'i kapladığını ve büyük bir bölgeyi kapsadığı için önemli bir kült olduğunu ifade eden Winter, ''Güney Avrupa'da Jüpiter'i gösteren birçok buluntumuz var ancak Jüpiter'in anayurdu olarak bildiğimiz Dülük'te şimdiye kadar sadece yazıt bulmuştuk'' dedi.

 

2001'den bu yana yapılan kazılarda elde ettikleri buluntuların Jüpiter'in bu kutsal alanda bir kültü olduğunu kanıtladığını bildiren Winter, şöyle konuştu: ''Jüpiter'in görünüşü hakkında Güney Avrupa'da ulaştığımız bulgular sayesinde bir fikir edinmiştik. Ancak, Jüpiter'in anayurdundan bir resim çıkmadığı için buradaki görünüşü hakkında bilgimiz yoktu. Bu bulduğumuz kabartma, Jüpiter'in burada ulaştığımız ilk görüntüsü. Bulduğumuz kabartma 130 santimetre boyunda ve eni 70 santimetre. Kabartma 2 resim kısmına ayrılıyor. Alt kısmındaki resim iki rahibi gösteriyor, ortasında bir sunak ver ve ikisi de adak adarken görülüyor. İki tanrı ise resmin üst kısmında. Sol tarafta Jüpiter Dolichenos, sağ tarafta ise tanrıça Regina görülüyor.'' Winter, Jüpiter'in bir boğa üzerinde, tanrıçanın ise bir ceylan üzerinde durduğunu, Jüpiter'in sağ elinde bir yıldırım demeti, sol elinde ise zedelenmeden dolayı pek belli olmayan çift balta olduğunu ifade etti. Bu sembollerin Jüpiter'in gücünü gösterdiğini belirten Winter, şunları anlattı: ''Bu kabartma Jüpiter'in anayurdunda bulunduğu için büyük önem taşıyor. Bilimsel çalışmalar açısından çok önemli. Almanya'da kabartmayla ilgili çeşitli çalışmalar yapacağız. Daha önce başka yörelerde bulunan Jüpiter resimleriyle karşılaştıracağız. Araştırma, buluntuların tam tarihini söylemek ve daha çok bilimsel bilgiye ulaşmak açısından önemli. Uzun yıllardır bu bölgede kazı çalışması yürütüyoruz. Böyle bir buluntuya ulaştığımız için çok mutluyuz. Bu bizi çok ileri götürecek bir buluntu. Bizi çalışmalarımızda destekleyen Şehitkamil Belediyesi'ne teşekkür ederiz.'' Dülük Antik Kenti'ndeki kazı çalışmalarına sponsor olan Gaziantep merkeze bağlı Şehitkamil İlçesi Belediye Başkanı Metin Özkarslı ise kazı çalışması yapılan alanda ilk defa dönemin tanrısına ait bir kabartma bulunduğunu ifade etti. Dünyanın ilk tapınağı olarak bilinen Jüpiter tanrısına ait Mitras Tapınağı'ndan sonra bu bölgedeki en önemli buluntulardan birinin ortaya çıkarıldığını ifade eden Özkarslı, ''Buluntu, Jüpiter'in anayurdunda ortaya çıkarılan en önemli tanrı tasvirlerinden biridir'' dedi. Winter ve Özkarslı açıklamanın ardından kazı alanında incelemeler yaptı.

 

Gaziantep'in 10 kilometre kuzeyinde yer alan Dülük Antik Kenti, antik dönemde ticaret yollarının kesiştiği bir kavşak noktası durumundaydı. Kent, Asurlular döneminde Mezopotamya'dan Kilikya'ya uzanan yolun, Helenistik ve Roma döneminde ise Antakya ve Kilikya'dan Zeugma'ya uzanan İpek Yolu'nun güzergahında bulunuyordu. Dülük, antik kent ve kutsal alan olmak üzere ikiye ayrılıyor. Antik kent, Dülük Köyü'nün bitişiğindeki Keber Tepesi ve çevresinde toprak altında bulunuyor. Kutsal alan ise Dülük Köyü'nün yaklaşık 3 kilometre kuzeyinde sedir ve çam ağaçlarıyla kaplı Dülükbaba Tepesi'nde yer alıyor.

Gaziantep Hakimiyet, 25.09.2007

ANADOLU'DAN AVRUPA'YA MEDENİYET YOLCULUĞU

 

Almanya’da Karlsruhe, Badisches Landesmuseum’da, 19 Ocak 2007’de, Türkiye ve Almanya Cumhurbaşkanlarının himayesinde ziyarete açılan “İnsanlığın En Eski Anıtları, 12.000 Yıl Önce Anadolu” sergisinin İstanbul’da tekrarlanması görevini, Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi üstlendi. Daha önce Troya, Hititler, Urartu ve Çatalhöyük sergileriyle, MÖ 9.000-7.000 yıllarının hayatına ışık tutan müze, bu sefer de “Uygarlığın Anadolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlangıcı” Neolitik dönem sergisi ile ziyaretçilerini 12.000 yıl öncesine götürecek.


Yarın açılacak olan sergi, neolitik dönemin başlangıcını ve erken dönemlerini içeriyor. Bu da Şanlıurfa ve Diyarbakır Arkeoloji Müzeleri’ndeki eserleri kapsıyor. Çayönü, Halan Çemi, Körtiktepe, Cafer Höyük, Nevali Çori, Göbeklitepe, Gürcütepe, Mezraa Teleilat ve Akarçaytepe kazılarından çıkan tarihi eserlerin yer aldığı sergi, bu kazıların işaret ettiği yerleşim bölgelerini tanıtıyor.

Almanya’da Karlsruhe, Landesmuseum’da açılan sergi için özel olarak yapılan ve sergilenmek üzere Şanlıurfa Müzesi’ne hediye edilen neolitik dönem şehir maketleri de İstanbullu arkeoloji, tarih ve sanatseverlerin ziyaretine sunulmak üzere bu sergi için İstanbul’a getirildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nü ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.’nin iş birliğiyle açılan “Uygarlığın Anadolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlangıcı” sergisi, Karlsruhe, Landesmuseum’da açılan serginin Güneydoğu Anadolu bölümünü kapsıyor. Sergi 9 Aralık 2007 tarihine kadar açık kalacak.

Türkiye Gazetesi, Haber: İnan Arvas, 25.09.2007

"KALE, HALK İLE BÜTÜNLEŞECEK"

 

 

Gaziantep Kalesi'ndeki restorasyon ve çevre düzenlemesi çalışmaları kapsamında, kalenin çevresinde bulunan hendek gün ışığına çıkarıldı. Gaziantep İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Abdulkadir Demir, "Kentin simgesi olan kaleyi, halkla bütünleştirme gayreti içindeyiz" dedi. Hendek kazısında, iki adet mezar, çeşitli çaplarda mancınık gülleleri, İslami dönemlere ait kap parçaları ve pişmiş topraktan pipolar bulundu. İl Özel İdaresi, tarihi Gaziantep Kalesi'nin restorasyonu ve çevre düzenlemesini tamamlayarak turizme kazandıracak. Çeyrek asırdır sürmesine karşın bir türlü tamamlanamayan Gaziantep Kalesi restorasyonun, İl Özel İdaresince hazırlanan master projesi kapsamında tamamlanacağı bildirildi.

 

Gaziantep İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Abdulkadir Demir, bu ay içinde yapılacak ihalenin ardından 1 yıl içinde restorasyonun biteceğini ve tarihi kalenin açık hava müzesine dönüştürüleceğini belirtti. Demir, Gaziantep Kalesi hendek kazısının Kale çevre düzenlemesi projesi kapsamında Gaziantep İl Özel İdaresi finansmanı ile Gaziantep Arkeoloji Müzesi Başkanlığında Arkeolog Selahattin Köroğlu'nun alan sorumluluğunda yapıldığını söyledi.

 

Demir, ''Kültür ve Turizm Bakanlığı 2007 yılı için 1 milyon YTL ödenek ayırmıştı, o geldi. İl Özel İdaresi de 600 bin YTL ayırdı. Şu anda 1 milyon 600 bin YTL ödeneğimiz hazır. Bu, sadece kalenin restorasyonu için kullanılacak. Yaklaşık maliyet gizli olduğu için projenin maliyetini söyleyemiyorum, ama para konusunda sıkıntımız yok'' dedi. Demir, müteahhit firmanın yer tesliminden itibaren 1 yıl içinde kalenin restorasyonunu bitireceğini, Gaziantep Kalesi'nin bundan sonra açık açık hava müzesi olacağını söyledi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 25.09.2007

FATİH'İ ADALETE GÖTÜREN CAMİ

 

 

Fatih Sultan Mehmet Han tarafından 1470 yılında, Bizans’ın Ayasofya’dan sonraki ikinci tapınağı Havariyun kilisesi kalıntıları üzerine büyük bir külliye ile yaptırılan Fatih Camisi, ilk selatin cami olma özelliğini taşıyor. Osmanlı sultanları ve ailesi tarafından yaptırılan ve “sultan camileri” anlamına gelen Selatin camilerinin ilki olan Fatih Camisi, İstanbul’un ilk üniversitesi sayılan ve şu anda “Akdeniz ve Karadeniz medreseleri olarak anılan Sahn-ı Seman Medreseleri'nin içinde bulunuyordu. Caminin mimarı ise Sinaüddin Atik Sinan olarak bilinen Yusuf bin Abdullah idi.

 

Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi”nde yer alan hikayeye göre; Fatih Sultan Mehmed Han, sütunları üçer arşın kesip, camiyi Ayasofya’dan alçak yapan mimarın ellerini bileklerinden kestirir.
Mimar başı da daha sonra kadı efendiye başvurarak adalet ister. Mahkeme sonunda ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine, yani padişahın elinin kesilmesine karar verilir. Mimar, mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder. Mimar kısası istemediği için, Fatih, günde on altın tazminata mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır.


Yıllar içinde İstanbul’da meydana gelen depremlerden hasar gören ve 1766 yılında yaşanan depremin ardından harabe haline gelen cami, Sultan III. Mustafa tarafından, yeniden inşa ettirildi. Cami, 17 Ağustos 1999’daki Marmara depreminde de ağır hasar gördü.

Türkiye Gazetesi, Fotoğraf: Vakıflar Genel Müdürlüğü, 25.09.2007

SAKARYA'DA OSMANLICA EVLENME BELGELERİ KİTAP HALİNE GETİRİLDİ

 

Adapazarı Merkez Belediyesi, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasında arşivlerin dağılması ve kanalizasyon sularına maruz kalmasıyla yok olma tehlikesi yaşayan 80 yıllık Osmanlıca evlenme belgelerini kitap haline getirdi.

 

Tek ciltlik kitapta Sakarya'daki 1926 ile 1933 yılları arasındaki evlilik akitleri yer alıyor. Deprem sonrası belediye bodrum katındaki arşivlerin dağılması ve kanalizasyon sularına maruz kalmasıyla yok olma tehlikesi geçiren evlilik sicilleri, Merkez Belediye Başkanı Süleyman Dişli'nin gayretleriyle tek tek temizlenerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Daha sonra Türkçeye de çevrilen siciller bir yılı aşkın bir sürede kitaplaştırıldı. 2004 yılında başlatılan çalışmaların 2005 yılı ortalarında tamamlanmasına karşın Tanıtma Fonu Kurulu Başkanlığı'ndan beklenen mali desteğin geç de olsa gelmesiyle eserler kitaplaştırıldı. Talep edilen bütçeden faydalanılamazken Merkez Belediyesi kitabın ikinci bölümündeki 50 yaş ve üzeri Sakaryalıların Sakarya ile ilgili hatıralarını da aktardı. Merkez Belediyesi'nin bir kültür hazinesi olarak derlediği kitap, 1926-1933 yılları arasındaki evlilik akitlerini kapsıyor. Tek cilt halinde 1223 sayfadan oluşan kitapta ilginç akit talepleri ve itirazları da bulunuyor: "Evlenmekten şimdilik vazgeçtim; beni almak isteyen çoktan beri nikah etmediğinden onunla evlenmekten vazgeçtim; birbirimizle evlenmekten vazgeçtik" gibi ifadeler bunlardan sadece birkaçı olarak kitapta yer alıyor.

Zaman, Haber: Salih Hamurcu, 25.09.2007

ANZAKLAR ANITLAŞTIRDI, BİZ ÇÜRÜMEYE TERKETTİK

 

 

Çanakkale Savaşı’nda sabit batarya gemisi olarak kullanılan ve 13 Aralık 1914 tarihinde İngiliz denizaltısı B-11 tarafından batırılan Mesudiye zırhlısı, Boğaz’ın Sarısığlar mevkisinde 20 metre derinlikte yatarken, onu batıran denizaltı ise Avustralya’nın Canberra kentine bağlı Holbrook kasabasının girişinde anıt halinde sergileniyor.


Osmanlı Devleti’nin en büyük savaş gemisi olarak 1874 yılında İngiliz tersanelerinde yapıldıktan sonra denize indirilen Mesudiye zırhlısı, I. Dünya Savaşı’nda düşmanla mücadelede büyük yararlar sağladı. Ancak gemi, Çanakkale’de İngiliz denizaltısı B-11 tarafından 800 metreden torpilleyerek batırıldı. Denizaltının kaptanı Norman Douglas Holbrook, İngiltere’nin en yüksek nişanı olan Viktoria Nişanı aldı. Bu hadiseden yıllar sonra o dönemde İngiliz monarşisi altında bulunan Avustralya’nın Canberra kentine bağlı olarak bir kasaba kuruldu. Kasabaya Norman Douglas Holbrook’un adından esinlenerek ‘Holbrook’ ismi verildi. Adı Holbrook olunca burada yaşayanlar 1950 yılında İngiliz Donanması tarafından satılığa çıkarılan B-11 Denizaltısı’nı ortak bir kampanya düzenleyerek satın aldı. Satın alınan denizaltı anıtlaştırılarak kasabanın girişine konuldu. Yarım asırdır Holbrook kentinin tanıtım broşürlerinde Mesudiye zırhlısını batıran B-11 Denizaltısı’nın ‘tarihi kahramanlık görevi’ anlatılıyor. Mesudiye zırhlısı ise batırıldığı yerde, serin sularda çürüdü.

Türkiye Gazetesi, Haber: Metin Akyürek, 25.09.2007

ESERLER 2 BİN YIL, MÜZEYSE 3 AY DAYANABİLDİ

 

İzmit'in tarihi Gar Binası kompleksi içinde açılan Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, yağmura dayanamadı. Önceki günkü şiddetli yağışın ardından tavanı çöken, alçıları dökülen müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın onayıyla onarılana kadar kapatıldı. Müzede yaklaşık 2 bin yıl boyunca Bitinya Krallığı'ndan Roma İmparatorluğu'na pek çok medeniyete ev sahipliği yapan İzmit'ten çıkan eserler sergileniyordu. Müze müdürü İlksen Özbey, eserlerin cam koruma altında sergilendiği için zarar görmediğini, müzenin Ramazan Bayramı'ndan sonra yeniden açılacağını açıkladı.





20 Haziran'da törenle açılan İzmit Arkeoloji ve Etnografya Müzesi ilk yağmurlara yenildi. Çatısı akan, alçıları kabaran ve bahçesi çamurla dolan müze, onarım için bir süre kapatıldı

130 yıllık tarihi gar binası, demiryolu hattı sahile kaydırılınca kaderine terk edilmişti. Restorasyon sonrası tarihi gar binası kompleksine bir de müze inşa edildi. Müze, 20 Haziran'da eski Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe tarafından hizmete açıldı.

Radikal, Fotoğraf Ergun Ayaz, 25.09.2007

Bilgi için:

http://www.tayproject.org/Haber.fm$Retrieve?ID=4927&html=haber_detail_tu.html&layout=web

MARMARA, 50. YILINDA 500 ESER SERGİLİYOR

 

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin 50'nci yılı anısına düzenlediği, tüm devlet, özel ve vakıf üniversiteleri güzel sanatlar fakültelerinin sanatçı eğitim kadrolarının 500'e yakın eserinden oluşan "50. Yılda Büyük Buluşma" isimli sergisi bugün açılıyor. Üniversiteden yapılan açıklamada Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde açılacak olan serginin, sanat eğitiminde iletişim önemi konusunu ortaya koymayı amaçladıkları belirtilerek şu ifadelere yer verildi: "Fakültemiz 50 yıllık eğitim sürecinde, kendini yenileyebilen, sanat eğitimine yeni soluklar getiren, eğitim programıyla ulusallık ve evrensellik değerlerine öncü olmuştur." Sergi 25 Ekim tarihinine kadar devam edecek.

Sabah, 25.09.2007

"EFES'İN ANCAK YÜZDE 15'İ KAZILABİLDİ"

 

Selçuk'ta bulunan, kazı çalışmalarına 138 yıl önce başlanan Efes Antik Kenti'nin, bugüne kadar yalnızca yüzde 10-15'inin gün ışığına çıkarılabildiği, çalışmaların daha yüzyıllarca sürebileceği bildirildi.


Efes Antik Kenti Kazı Başkanı ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Ord. Prof.Dr. Fritz Krinzinger, kuruluşu MÖ 6000 yıllarına, Neolitik Çağ olarak adlandırılan Cilalı Taş Devrine kadar inen Efes Antik Kentinde son 10 yıldır kazı başkanlığı yaptığını, bu yıl mayıs ayında başlayan çalışmaların eylül ayı sonu itibariyle tamamlandığını, görev süresi boyunca 14 proje tamamladıklarını kaydetti.


Kazı başkanlığı görevi bu yıl sona eren ve kasım ayında görevini Doç.Dr. Sabine Ladstaetter'e devredecek Prof.Dr. Krinzinger, Efes Antik Kenti'nin çok büyük bir öneme sahip olduğunu dile getirdi. Kazı başkanlığı süresince amacının daha fazla bina ortaya çıkarmak, kazıların sonuçlarını değerlendirmek, ortaya çıkan binaları araştırmak ve bulunan eserlerle ilgili bilgileri kitaplaştırarak yayınını yapmak olduğunu ifade eden Krinzinger, bir anda Efes'in hepsini kazmak gibi bir durumun söz konusu olamayacağına dikkati çekti.

İlk olarak İngilizler tarafından 1865 yılında kazılmaya başlanan, ardından 1895 yılından bu yana Avusturyalılar tarafından kazılan Efes Antik Kenti'ndeki çalışmaların yüzyıllarca sürebileceğini ifade eden Prof.Dr. Krinzinger, şöyle konuştu: "Kazı çalışmaları yüzyıllarca sürebilir. Bu o kadar kolay değil. Kazı çalışmalarında nerede bir sonuç alabileceksek orayı kazıyoruz. Birden hemen hepsini kazalım denilemez. Kazı çalışmalarında amaç yalnızca ortaya çıkarmak değildir. Çıkarılan eserlerin incelenmesi, araştırılması, yayınlanması lazım. Eserlerin hangi dönemlere ait olması gibi birçok şey daha önemli. 10 yıl boyunca yaptığımız kazı çalışmalarını 12 yazarla kitap haline getirdik. Bütün eserleri fotoğrafladık ve kitaba bastırdık. Şu anda bin büyük ve derin kasamızda 40 bin tane seramik parçası var. Kazılar tabaka tabaka yapılıyor. Her tabakadan çıkan buluntular ayrılıyor ve daha sonra birleştiriliyor. Ona göre çalışmalar yapılıyor. Aslında çok can sıkıcı bir çalışma ama onlar da olmadan olmuyor."

10 yıllık kazı başkanlığı dönemindeki en önemli çalışmalardan birinin Yamaç Evler 2'nin çatı projesi olduğunu anlatan Prof.Dr. Krinzinger, Meryemana'ya giden yolla kesilen yukarı şehir araştırmasının bulunduğunu, Viyana Teknik Üniversitesiyle ortaklaşa çalıştıkları tiyatro projesinin de 2. yılı olduğunu kaydetti. Yamaçevler 2'nin çatı projesinin 2003 yılından bu yana devam ettiğini tahrip olan mermerlerin restorasyonunun yapıldığını ifade eden Krinzinger, çok sert bir malzemenin üzerine yapıştırılan mermerin duvara monte edileceğini kaydetti. Prof.Dr. Krinzinger, "Bu 300 bin avroluk bir proje. Mermer bloklar yerde yapıştırılmış, tamamen birleştirilmiş durumda. Onun hepsi duvara orijinal yerlerine yapıştırılacak ve duvara monte edilecek. Uçak imalatında da kullanılan çok sert bir malzeme kullandık" diye konuştu.


Yaptıkları kazılar sonrasında antik tiyatronun Neron zamanında değil, MÖ 3. yüzyılın ortasında yapıldığını tespit ettiklerini sözlerine ekleyen Krinzinger, kanal içinde buldukları ve gelecek yıl sergilenmesi planlanan rahip başı mermerinin kendisini çok heyecanlandırdığını ifade etti.

Gelecek yıl kazı başkanının kendisi olmayacağını, ancak Efes'teki çalışmaları yakından takip edeceğini belirten Krinzinger, tiyatro ve mermer salonunun proje sorumlusu olacağını, liman kanalının güney ve kuzey kanalındaki metropollere doğru kazıların yöneleceğini dile getirdi.

Prof.Dr. Krinzinger, dünya tarihi açısından da büyük öneme sahip Efes Antik Kenti'ni geçen yıl 1.5 milyon kişinin ziyaret ettiğini, bunun kazıların önemini daha da artırdığını kaydetti.

Haber Eskpres, 27.09.2007

İDOB MÜDÜRÜ: AKM CİDDİ TADİLATTAN GEÇİP OPERA BALE'YE TAHSİS EDİLMELİ

 

23 Ağustos'ta mahkeme kararıyla üçüncü kez görevine iade edilen İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, dün bir basın toplantısı düzenleyerek İDOB'un yeni sezon repertuvarı hakkında bilgi verdi. Yeni sezonda izleyiciyle buluşacak eserlerin yanı sıra geçen yıldan beri sanat gündeminin birinci maddesinde yer alan AKM'nin yıkılması tartışmasına da değinen Arıkan, bu konuda henüz resmi bir bildirim olmadığını söyledi.


İDOB'un kapalı gişe yapıtlarından 'Carmen'in müziğinin fonda yer aldığı ve hemen yan salonda 10. İstanbul Bienali kapsamındaki 'Yakmalı mı Yıkmalı mı?' başlıklı sergiye ev sahipliği AKM'de yapılan toplantıda Suat Arıkan "Son dönemde AKM'nin yıkılması tartışmalarının gündemden düştüğünü düşünüyorum" dedi.


Suat Arıkan, AKM konusunda daha 'Yıkılabilir' yönünde görüş bildiren Devlet Opera Bale Genel Müdürü Meriç Sümen'le aynı fikirde değil. AKM'nin ciddi bir tadilattan geçmesi gerektiğini söyleyen Arıkan 'yıkmalı mı, tadilat mı yapmalı' konulu tartışmanın yanına yeni bir tartışma daha ekledi: "AKM opera ve bale için yapılmış bir mekan. Zaman içinde gerekli bakım yapılmadığı için elbette eksiklikleri var. Ama bu tadilatın ardından konuşulması gereken mekanın yeniden ilk yapılış fikrine dönülmesi ve kullanım hakkının yeniden belirlenmesi. Tiyatro her yerde yapılabilir. Ama opera ve bale için aynı şey geçerli değil. Üstelik büyük sahne tiyatro için handikap. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın da kendine ait güzel bir salona ihtiyacı var. Dolayısıyla gerekli tadilattan sonra buranın yapılış amacına uygun olarak İDOB'a terk edilmesini istiyorum" dedi.

Radikal, 25.09.2007



*****


GÜNAY: AKM İÇİN ACELE KARAR YOK

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Taksim’deki AKM yıkımı konusunda acele kararlarının olmadığını söyledi.

Günay, bir gazetecinin "Eski bakan AKM’yi yıkma konusunda ısrarlı ve kararlıydı. Sizin düşünceniz nedir?" sorusuna, "Biz her şeyin daha iyi yapılması konusunda ısrarlı ve kararlıyız. İstanbul’un bütünüyle her alanda daha iyisine layık olduğunu düşünüyorum. Bunları inceleyeceğiz. Acele kararlarımız yok" dedi. Bakan Günay, dün Büyükşehir Belediye Sarayı’nda Başkan Topbaş, İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı ve kültür alanındaki yetkililerle bir araya gelerek projelerle ilgili bilgi aldı. Süleymaniye’deki tarihsel mekanın gerçeğe uygun olarak ortaya çıkarılması amacıyla belediyeyle birlikte çalıştıklarını belirten Günay "Orada tarihsel dokuyu zedeleyecek hiçbir şey yapılmayacak. Benim gönlüm rahat" diye konuştu. Topbaş ise Süleymaniye yenileme projesinin geç kalınmış bir proje olduğunu belirtti.

Hürriyet, Haber: Hasan Ay, 26.09.2007

NOEL BABA KİLİSESİ'NDE RESİMLER GÜN IŞIĞINA ÇIKARILIYOR

 

Demre İlçesi'nde bulunan 6'ncı yüzyıldan kalma Noel Baba Kilisesi'nde duvar resimleri gün ışığına çıkarılıyor.

1997 yılından beri yürütülen çalışmaların bu yılki bölümü Eylül ayı başında başladı. Kasım ayı sonuna kadar üç ay devam edecek çalışmaları dünyaca ünlü resim yenileme uzmanı Arkeolog-Desinatör Rıdvan İşler yürütüyor.

On yıldır yürütülen çalışmaların bu yılki bölümünde kilisenin üçüncü güney şapelindeki duvar resimleri gün ışığına çıkarılacak. Güney şapelindeki "Narteks" kubbelerindeki avluya çıkan üç kubbedeki resimler yenilenecek. Haç şeklindeki bölümde güney haç kolu, kuzey haç kolundaki batı duvarındaki resimler üzerinde çalışılacak.

 

Yapılan çalışmalarda bugüne kadar mezar odasındaki Noel Baba'yı tanıtan resimler, İsa-Meryem-Vaftizci Yahya resimleri, Noel Baba'nın kilisenin çeşitli yerlerindeki resimleri, İsa ve 12 havari, Noel Baba'nın mezarının bulunduğu bölümdeki duvar süslemeleri ortaya çıkarıldı.

Arkeolog-Desinatör Rıdvan İşler, çok özel bir teknikle resimlerin ortaya çıkarıldığını belirterek "Önce resmin bulunduğu bölümde sağlamlaştırma yapılıyor sonra resim temizleniyor. Orijinal resimler tek tek ortaya çıkarılıyor. Çok ince bir teknikle beyaz bölüm kapatılıyor. Suluboya ile orijinal renginde resim yenileniyor. Görüldüğü gibi resimler ortaya çıkıyor. Şu an güney şapelinde bir aziz resmi üzerinde çalışıyoruz" dedi.

haberler.com, 24.09.2007

KENYA'DA BULUNAN İKİ İNSAN FOSİLİ YENİ SORULAR YARATIYOR





Antropolog Fredrick Manthi için, bir Homo Erectus kafatası bulmaktan daha güzel bir doğum günü hediyesi olamazdı. 5 Ağustos 2000 günü aynen bu oldu; doğum gününü araştırmasını sürdürerek geçirmekte olan Manthi, o gün kuzey Kenya’da, Turkana Gölü kenarında bulunan bir alanda 1.55 milyon yıllık bir kafatası parçası buldu. Bu ve aynı kazıda bulunan diğer bir fosil parçası şimdi insan evrimi ile ilgili çok ciddi sorular yaratmaktalar.





Manthi ve meslektaşları tarafından Nature Dergisi’nin 9 Ağustos 2007 tarihli sayısında yayınlanan bir makaleye göre, bulunan kafatası parçasının göreceli ufak olması, daha önce düşünüldüğünün aksine, Homo Erectus’un Homo Sapiens’den farklı ölçülere sahip olabileceğinin bir belirtisi olabilir.





Aynı yerde bulunan ikinci fosil ise 1.44 milyon yıllık bir Homo Habilis çenesi idi. Bu fosil ise, daha önce birinin, diğerinin devamı olduğu düşünülen iki türün yaklaşık aynı dönemde, beraber yaşamış olduklarını göstermesi açısından büyük sansasyon yarattı. Bugüne dek bulunan diğer Homo Habilis fosilleri çok daha eski idiler ve bu türün Homo erectus’un atası olduğu düşünülüyordu.

 

Her iki fosil üzerinde de çalışmış olan New York Üniversitesi antrolopoloğu Susan Anton “Bu durum, cevaplardan çok, daha fazla soru yaratıyor” demekte. Homo Erectus ve Homo Habilis’in farkları diş yapılarından başlamakta. Homo Habilis’in daha geniş azı dişleri, Homo Erectus’un tersine, bu türün yoğun olarak bitkilerle beslendiğinin bir ispatı olarak kabul ediliyor. Anton, aynen bugün şempanzelerle gorillerde görüldüğü şekilde, bu iki türün aynı ortamı farklı gıda tercihleri ile paylaştıklarına inanıyor.

 Smithsonian Dergisi, Haber: Robin T. Reid, Ağustos 2007

"HARBİYE PROJESİ'NDE KORUMA KURULU'NA BASKI YAPILDI

 

İstanbul 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun, “Harbiye Kongre Vadisi Avan Projesi”nin gerçekleştirileceği bölgeyi “tarihsel ve kentsel sit alanı” ilan etmesine karşın, yeni bir karar alarak projeye onay vermesi tartışma yarattı.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhcu, “AKP seçim rüzgarlarını arkasına alarak, düşündükleri her şeyi yapabileceklerine dair kanımızca sakıncalı bir anlayış çevresinde, Koruma Kurulu’nun savunmadığı bir projeyi baskı yaparak onaylatmak gibi yola gitmiştir. Koruma Kurulu üzerinde birkaç aydır yoğun bir baskı var” dedi.

İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel tasarım Merkezi’nin hazırladığı “Muhsin Ertuğrul Tiyatrosuna Bağlı Sanatsal Faaliyetler-Çok Amaçlı Salonlar Alternatifli Mimari Öneri Projesi” ve kamuoyunda bilinen adıyla “Harbiye Kongre Vadisi Avan Projesi”nin İstanbul 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandı.


Harbiye’nin büyük bir kongre vadisine dönüştürülerek, bölgede modern kongre ve kültür merkezleri inşa edilmesini öngören proje, Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Açık Hava Tiyatrosu gibi kurumları etkileyeceği için başta tiyatrocular olmak üzere sanat dünyasının tepkisiyle karşılanmıştı.

Başvurular üzerine İstanbul 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Harbiye'yi “tarihsel ve kentsel sit alanı” ilan etmişti. Kurulun daha önce aldığı karar çerçevesinde, Taşkışla Divan Pastanesi'nden başlayarak Hilton Oteli, TRT binası, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Lütfi Kırdar Kongre Sarayı ve Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nu içine alan bölgede yıkım ya da yeni bir yapılaşma gerçekleştirilemeyecekti. Karar, Divan Pastanesi'nden Dolmabahçe Küçük Çiftlik Parkı'na kadar çok geniş bir alanı kapsarken, Kurul'un “sit” alanı ilan ettiği bölgede yapılması planlanan projeye onay vermesi tartışma yarattı.

Dünya Bankası ve IMF’nin 2009’da yapacağı toplantılarının yapılacağı yer olarak bir an önce inşaatına başlanılması öngörülen projeye ilişkin Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhcu, ANKA’nın sorularını yanıtladı. Muhcu, bu projenin daha öncede gündeme geldiğini, planın hazırlandığını ancak kendilerinin İstanbul’un tarihsel yapısını ve kimliğini bozacağı gerekçesiyle 2007’nin Haziran ayında İstanbul İdari Mahkemesi’ne planın iptali ve yürürlüğün durdurulması istemiyle dava açtıklarını söyledi.

Bu arada projenin gerçekleştirileceği bölgenin korunması ve sit alanı olarak ilan edilmesi gerektiğine ilişkin de çalışmaları sürdürdüklerini anımsatan Muhcu, İstanbul 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na yapılan başvurular sonucu bölgenin “sit alanı” ilan edildiğini kaydetti.

Muhcu, Koruma Kurulu’nun projeyi baskı sonucu onayladığını iddia ederek, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Görüyoruz ki, proje yeniden gündeme getirildi. Geçen süreç içerisinde bu konularla ilgili kurumların proje karşı tavırları açık ve netti. Şimdi ki durumda ise, Koruma Kurulu, olumsuz olarak gördüğümüz, kendilerinin de bu konudaki kaygılarını ifade ettikleri projeleri onaylama yönünde karar almak durumda kaldılar. 22 Temmuz sonrası AKP seçim rüzgarlarını arkasına alarak, düşündükleri her şeyi yapabileceklerine dair kanımızca sakıncalı bir anlayış çevresinde, Koruma Kurulu’nun savunmadığı bir projeyi baskı yaparak onaylatmak gibi yola gitmiştir. Koruma Kurulu üzerinde birkaç aydır yoğun bir baskı var. Sivil, demokratik kuruluşlar üzerinde de yoğun baskı artarak devam ediyor. Bu hepimizi kaygılandırıyor".

Muhcu, 2860 sayılı Koruma Yasası, korumaya ilişkin tüm hukuksal kurallar ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere karşın projenin gerçekleşebileceğine inanmadıklarını ifade etti. İstanbul’da 2005 yılında yapılan Dünya Mimarlar Kongresi’nden İstanbul'un kültür, simgesel değerlerine olumsuz etki yapan projelerin gerçekleşmemesi yönünde karar alındığını ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın da mimarların kararlarını yerine getireceğine ilişkin söz verdiğini hatırlatan Eyüp Muhcu, “Şimdi yapılanlar Başbakanın taahhütlerine ters düşüyor. Verilen sözlerin, gerçeklerin ve taahhütlerin ne kadar çeliştiğini de ortaya koyuyor” dedi.

Bölgenin sit alanı olarak ilan edilmesine rağmen dava sürecinden vazgeçmediklerini ve bundan sonrada vazgeçmeyeceklerini ifade eden Muhcu, “Mahkeme tarafından İstanbul'un tarihi yapısını bozan, kültürel değerlerini ortadan kaldıran, olumsuz projenin reddedileceği umuyoruz. Yargının bu konuda geçmişte verdiği emsal kararlar bulunuyor. Davamız inceleme aşamasında, idari mahkemelerde kararların alınması uzun sürebiliyor. Yargı süreci tamamlandıktan sonra bu projenin iptal edileceği kanaatindeyiz” diye konuştu.

Projenin gerçekleştirilebilmesi için yargı kararının beklenmesi gerektiğine dikkat çeken Muhcu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, 2009'da İstanbul'da yapılacak Dünya Bankası Uluslararası Para Fonu (IMF) toplantılarına hazırlık amacıyla planladığı projenin inşaatına bir an önce başlamak istediğini vurguladı.

Muhcu, dünyanın hiçbir yerinde kent merkezlerine kongre merkezi yapılmadığın belirterek, yer seçimi tarihi ve doğal çevreye zarar vermeden yapılsa dahi, bölgenin yapısına zarar verdiğini, İstanbul’un doğal ve kentsel yapısına zarar vermeyen yerlerde kongre merkezleri oluşturulabileceğini kaydetti.

Harbiye Kongre Vadisi Tesisleri Uygulama Projesi, Hilton Convention Center ile Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı arasını kapsayan proje alanı, arka tarafta Harbiye Askeri Müzesi'ne, ön tarafta da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu yeşil alanına kadar uzanıyordu. Proje çerçevesinde, Muhsin Ertuğrul Tiyatro Sahnesi yıkılarak yerine kapasitesi, sahnesi ve yan mekanları daha büyük bir tiyatro binası yapılacak. Binanın 3 bin 500 kişilik salonu çok amaçlı olarak kullanılabilecek. İstanbul Şehir Tiyatrosu idari binaları yıkılarak, tiyatro yönetimi başka bir yere taşınacak.

Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nun üstü kapatılacak. Radyo Evi, müze haline getirilecek. Öte yandan, 2009 yılı Mart ayına kadar tamamlanması hedeflenen projenin ihalesi, 5 Nisan'da yapılmıştı, ancak teklif veren firmanın evrakının eksik olduğu gerekçesiyle yeni ihale, ileri bir tarihe ertelenmişti.


Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhcu, Harbiye Kongre Vadisi Projesi'ne onay veren İstanbul 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun savunmadığı bir projeyi AKP hükümetinin baskısıyla onaylamak zorunda kaldığını ifade etti.

gazeteport.com.tr, 24.09.2007



*****


MUHSİN ERTUĞRUL PROJESİ GÖRÜCÜYE ÇIKIYOR





Geçtiğimiz yıldan bu yana yıkılıp yıkılmayacağı tartışılan Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nun yeni projesi bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri tarafından sanatçılara tanıtılıyor.

 

Muhsin Ertuğrul Sahnesi, 1970 yılından beri İstanbul Şehir Tiyatrosu'na merkez bina olarak hizmet veriyor. Yerine yapılması düşünülen yeni tiyatro binası ise 5 katı yerüstünde, 6 katı da yeraltında olmak üzere 11 kattan oluşacak. Mevcut binadaki yönetim birimleri başka bir yere taşınacak. Eski binanın oturduğu bin 525 metrekarelik inşaat alanı, yeni yapılacak binada 3 bin 500 metrekare olacak. Tiyatronun 600 kişilik seyirci kapasitesi de 696'ya çıkarılacak. Yeni tiyatro binasının üst katlarında 6 sanatçı odası, 368 metrekarelik fuaye alanı, sahne, oyuncular için lobi, prova odası ve teknik birimler yer alacak. Tiyatro binasının altında yapılacak 6 katta ise hem Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu hem de Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ni destekleyecek 4 adet çok amaçlı salon, 759 araç kapasiteli kapalı otopark, kafeteryalar ve bin ofis bulunacak.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer'in verdiği bilgiye göre Anıtlar Kurulu'ndan geçen projenin ayrıntıları bugün sanatçılara anlatılıyor. "Kulaktan dolma; yapılacak, yapılmayacak, yıkılınca ne olacak gibi spekülasyonlar böylece sona erecek. İlk günden beri bizim şikayet ettiğimiz şey buydu; konu sonuçlanmadan konuşmamak. Sonuçlandıktan sonra bilgisiyle belgesiyle kamuoyuyla paylaşmak bizim yönetim anlayışımız." diyen Tuncer, yeni spekülasyonlara mahal kalmayacağını ve bu konuda iyi niyetli olduklarını herkesin göreceğini ifade ediyor.

 

Muhsin Ertuğrul tartışmaları sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bir yandan da 2014 yılındaki 100. yaş kutlamasının hazırlıklarına başlıyor. Şehir Tiyatroları'nın 1914 yılında Letafet Apartmanı'nda Darülbedai ile başlayan bir asırlık yolculuğu, 100. Yıl Sahnesi ile taçlandırılacak. Sahnenin, kolaylıkla ulaşılabilecek bir mekanda ve mimari açıdan İstanbul'a simgesel değer katacak nitelikte olması planlanıyor. 100. Yıl Sahnesi projesinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın oluru ile önemli bir aşama kat edilmiş. Yer seçimi yapıldıktan sonra önümüzdeki aylarda çalışmalara başlanacak.

 

İstanbul Şehir Tiyatroları, 100. yıl sahnesinden önce mevcut bütün sahnelerini yeniden yapılandıracak. Vatan Caddesi üzerinde inşa edilen yeni tiyatro binası, yakın bir zaman sonra Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nin üzerindeki yükü alacak. Reşat Nuri Sahnesi'nin sadece provalar için kullanılması düşünülüyor. Kadıköy Haldun Taner Sahnesi de 17 Aralık'ta tahliye ediliyor. İçinde konservatuarın da bulunduğu bina, yeni düzenlemelerden sonra tamamen İstanbul Şehir Tiyatrosu'na devredilecek. Geçtiğimiz mayıs ayında yıkılan Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi 2008 yılında yeniden aynı yerinde hizmet verecek. İBB Şehir Tiyatroları, 2007-2008 tiyatro sezonunda oyunlarını Üsküdar Kerem Yılmazer, Kağıthane Sadabad, Ümraniye, Fatih Reşat Nuri, Gaziosmanpaşa ve Kadıköy Haldun Taner sahnelerinde sergileyecek.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 26.09.2007

RESTORASYONDAN TARİH FIŞKIRDI

 

 

Balıkesir'de eskiden Ziraat Bankası'na ait olan tarihi binanın restorasyonu başladı. Öncelikle binanın dış cephesi temizlenirken içerideki çalışmalarda ise çok sayıda resmi evrak ve doküman bulundu.

Balıkesir Ticaret Odası'nın 295 bin YTL'ye aldığı Ziraat Bankası'nın tarihi binası, aslına uygun olarak yenileniyor. Öncelikle binanın sıvaları söküldü. Binaya daha sonra ek olarak yapılan bazı bölümlerin de yıkılacağı açıklandı.

Çalışmalar sırasında bankaya ait bazı Türkçe ve Osmanlıca belgelerle, yazılar ve eşyalar ortaya çıktı. Belgeler müteahhit firma yetkililerince ticaret odasına teslim edildi. Çıkan belge ve eşyaları da sakladıklarını belirten Balıkesir Ticaret Odası Genel Sekreteri Erdoğan Dur, "Bu belgeleri uzmanlara inceletip, gerekirse binada sergileyeceğiz. Gerekirse müzeye ya da Ziraat Bankası'na vereceğiz" dedi.

Binanın nasıl değerlendirileceğine henüz karar verilmediğini vurgulayan Dur, "Bizim amacımız öncelikle özellikle çatı bölümleri büyük hasar gören binayı kurtarıp, aslına uygun olarak restore ettirip, Balıkesir'e kazandırmak. Restorasyon sonrası hangi amaçla kullanılacağı, nasıl değerlendirileceği ise henüz netleşmedi" dedi.

Alihikmetpaşa Caddesi'nde ve şehrin simgesi Saat Kulesi'nin hemen yanında bulunan tarihi bina, Sultan Mehmet'in padişahlığı ve Meşrutiyet döneminde 1911 yılında Ziraat Bankası için özel olarak yaptırıldı. Bodrum kat üzerine iki kat olan tarihi binanın granit taş ile işlenmiş duvarları, kabartmaları, köşeleri, kapı pencere kasaları dikkat çekiyor.

Cumhuriyet, Coşkun Yaman, 24.09.2007

TARİHİ ESERLERE YÖNELİK BAZI TEŞVİKLER

 

Taşınmaz kültür varlığı olarak nitelendirilen tarihi yapıların onarımlarının ve günümüze kazandırılmasının teşviki amacı ile mevzuatımızda çeşitli teşvik hükümleri yer almıştır. Bunlardan biri de Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 17/2. maddesinin d bendidir. Bu bent ile, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki tescilli taşınmaz kültür varlıklarının rölöve, restorasyon ve restitüsyon projelerine münhasır olmak üzere, bu projelendirmelerden yararlananlara verilen mimarlık hizmetleri ile projelerin uygulanması kapsamında yapılacak teslimleri katma değer vergisinden istisna edilmiştir.

Bu istisnanın kapsamına tescilli taşınmaz kültür varlıklarının sadece rölöve, restorasyon ve restitüsyon projelerine ilişkin olarak:

- bu projelendirmelerden yararlananlara verilen mimarlık hizmetleri ve
- projelerin uygulanması kapsamında

yapılacak mal teslimleri girmektedir.

Ancak bu istisna kapsamına "Koruma, Uygulama ve Denetim Büroları, Proje Büroları ile Eğitim Birimlerinin Kuruluş, İzin, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik"te (11/06/2005 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmıştır) tanımlanan I. grup yapılar hariç olmak üzere, tescilli taşınmazların fonksiyon ve konfor şartları gereği kullanıma yönelik donanımı ve proje hizmetleri (klima, jakuzi, yangın hassas algılama, kapalı devre kamera sistemi, tefriş elemanları vb.) dahil değildir.

Bu projelerin uygulanması için iktisap edilseler dahi teşvik kapsamındaki varlıklarının satın alınması istisna kapsamı dışındadır. İstisna sadece bu varlıklara uygulanacak projeler kapsamındaki işlemleri kapsamaktadır.

Bu istisna uygulamasından yararlanabilmek, bu varlıkların maliki olmak gerekli değildir. Dolayısıyla kültür varlıklarının söz konusu projelerini, sponsorluk veya benzeri sözleşmelerle üstlenenler de bu istisnadan yararlanabilirler.

İstisnanın uygulanma şekli Maliye Bakanlığı'nca aşağıda aktaracağımız şekilde belirlenmiştir.

İstisnadan yararlanmak için Rölöve ve Anıtlar Kurulu’ndan istisna belgesi alınması gerekmektedir. Bu belgenin alınabilmesi için, ilgili Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü veya Tapu Sicil Müdürlüğü'nden tescil kaydı alınan taşınmaz kültür varlığına ait rölöve, restorasyon ve restitüsyon projeleri ile proje kapsamındaki işlerde kullanılacak malzemelerin bir liste halinde proje müelliflerince hazırlanarak, Belediyeye onaylattırılması, koruma bölge kuruluna sunulması ve bu kurulca da uygun bulunması halinde onaylanmış malzeme listesinin proje ile birlikte ilgili Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü'ne iletilmesi gerekmektedir. Bu Müdürlükçe de malzeme listesinin projeye uygunluğu tespit edildikten sonra, ilgili projeden yararlanacak olana, istisna belgesi verilmektedir.

Bu belgenin ekinde yer alan listede, istisna kapsamında işlem görecek mal ve malzemeler sıra numarası verilmek suretiyle cins ve miktar (adet, kg, m. vb.) olarak açıkça belirtilmektedir. İstisnadan yararlanacak olanlar istisna belgesi ve listeyi mal aldığı satıcılara ibraz ederek bu işlemlerde katma değer vergisi uygulanmamasını talep edeceklerdir. Satıcılar, bu kapsamda teslim ettikleri malların listedeki sıra numarasını, cinsini ve teslim ettikleri miktarı listenin arka yüzüne yazarak imzalayacak ve kaşe basmak suretiyle onaylayarak, bu şekilde yaptıkları satışlarda katma değer vergisi hesaplamayacaklardır.

Satıcılar, talep edilen malın listedeki miktarı ile bu maldan daha önce ne kadar satın alındığını listenin arka yüzündeki şerhlerden kontrol etmek durumundadırlar. Alınmak istenilen malın listedeki miktarı aşması halinde aşan kısım için istisna uygulanmayacak, bu kısma tekabül eden vergi hesaplanacaktır.

Öte yandan istisna belgesinde yazılı satın alınacak mal ve hizmet bedelleri için, alımın ilgili yılda uygulanan fatura düzenleme sınırını aşması gerekmektedir. Bu sınır 2007 yılı için 560 YTL’dir. Dolayısıyla bu sınırın altındaki alımlarda da istisna uygulanmayacaktır.

Aynı faturada istisna kapsamına giren birden fazla mal veya hizmetin yer alması ve bunların bedelleri toplamının fatura düzenleme sınırını aşması halinde vergi yine hesaplanmayacaktır. Aynı belgede istisna kapsamına giren ve girmeyen işlemlerin birlikte yer alması halinde ise her bir işlem, tür ve tutar itibariyle ayrı ayrı gösterilecek, istisna kapsamına giren işlemlere ait bedeller toplamının fatura düzenleme sınırından fazla olması halinde, sadece istisna kapsamına girmeyen işlem bedellerinin toplamı üzerinden vergi hesaplanacaktır.

Öte yandan, 7338 sayılı Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu'nun 4/1 maddesinin (m) bendi ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki tescilli taşınmaz kültür varlıklarının veraset ve intikal yoluyla devir ve iktisabına ilişkin işlemler, bu vergiden istisna edilmiştir. Ayrıca 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 59/1. maddesinin (m) bendi uyarınca 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki tescilli taşınmaz kültür varlıklarının devir ve iktisabına ilişkin işlemler, tapu harçlarından da istisna edilmiştir.

Referans, Haber: Bumin Doğrusöz, 24.09.2007

HARPUT'TA ESADİYE CAMİİ RESTORASYONU ÖNCESİ KURTARMA KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

Elazığ'ın eski yerleşim yeri Harput'ta 12-13. yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilen ve günümüze orijinal olarak sadece kapısıyla iki mihrabı ulaşan Esadiye Camisi'nde restorasyon öncesi kurtarma kazı çalışmalarına başlandı.


Kazı ekibinden emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Necla Arslan Sevin, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün, yapı için restorasyon kararı aldığını, buna karşılık Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü ile Elazığ Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi tarafından restorasyon öncesinde ön hazırlık için kurtarma kazısı yapılması önerisinde bulunduğunu söyledi.

 

Sevin, yaptığı açıklamada, önerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca kabul edildiğini belirterek, Esadiye Camisi'nin yapımı hakkında Artuklu ve Selçuklu döneminde 12. ve 13. yüzyıllarda yapıldığına dair görüşler olduğunu ifade etti. Yapının cami ve medreseden oluşan bir külliye olarak tasarlandığını  kaydeden Sevin, caminin günümüze orijinal olarak sadece anıtsal kapısı ile cami bölümündeki iki mihrabının ulaştığını, diğer kısımların 1960  yılında yapılan duvarlardan oluştuğunu bildirdi.

 

Sevin, kazı çalışmasıyla yapının bugünkü durumundan geriye doğru olabildiğince gitmek istediklerini, muhtemel Artuklu veya Selçuklu katına kadar inmeyi düşündüklerini ifade ederek şöyle dedi: ''Cami kısmı yapının güney bölümünde yer alıyor. Önünde, bugün avluya benzeyen ama kullanıldığı dönemde medrese hücrelerinin bulunduğu alan var. Caminin sol tarafında ana dershane olarak tanımlanacak bir başka mekan bulunuyor. Bu bölümlerin bir kısmında yapacağımız sondaj çalışmasıyla Artuklu veya Selçuklu temellerine inmeyi planlıyoruz. Bu yapı tamamen ortaya çıkarıldığı zaman Anadolu'nun mimarlık tarihi açısından, Artuklu ya da Selçuklu dönemi mimarisi açısından çok önemli sonuçlar vereceğini düşünüyoruz. Çünkü özel bir yapı oldukça anıtsal, taç bir kapısı var.''

 

Sevin, 10 gün olarak planlanan kazıda ulaşılacak sonuçlara göre kazının devamına karar vereceklerini sözlerine ekledi.

Turizm Gazetesi, 24.09.2007

RÜSTEM PAŞA CAMİİ 454 YILDIR AYAKTA





1553 yılında, Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı Rüstem Paşa tarafından, Mimar Sinan'a Tekirdağ'da yaptırılan Rüstem Paşa Külliyesi çarşıya dönüştürüldü, sadece cami ayakta kaldı.

 

Tekirdağ Müftüsü Ahmet Okutan, Osmanlı'nın insanların dini ihtiyaçlarını gidermede çok hassas davrandıklarını belirterek, devlet adamlarının yanı sıra zengin kişilerin de cami yaptıklarını ve camilerin bakımlarını sağlayıcı önlemler aldıklarını bildirdi. Okutan, yaptığı açıklamada, Tekirdağ merkezde Ertuğrul Mahallesi'ndeki tarihi Rüstem Paşa Camii'nin, 1553 yılında, Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı Rüstem Paşa tarafından, Mimar Sinan'a yaptırıldığını söyledi. Külliye anlayışıyla yapılan caminin hamam, medrese, kütüphane ve öğrencilerin kalacakları yerleri de bulunduğunu belirten Okutan, ancak bugün külliyeden geriye sadece cami kaldığını ifade etti. Okutan, diğer bölümlere tarihi bir özellik verilerek 1986 yılında Özel İdare tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğü ile ortaklaşa çarşı yapımına başlandığını, 1988 yılında bitirildiğini ve Rüstem Paşa Külliyesi'nin bir bölümü de zaman içinde park haline getirilerek halkın hizmetine açıldığını bildirdi. Külliyenin bir bölümünün de eskilerde satılarak özelleştirildiğini ifadeeden Okutan, miras bırakılan eserlere sahip çıkmanın vicdani bir borçolduğunu belirtti.

 

Yalın bir kapıdan girilen caminin avlusunda mermer bir şadırvanın kurşun kaplı ve beşgen çatısıyla dikkati çektiğini belirten Okutan, şöyle konuştu: "Osmanlı insanların dini ihtiyaçlarını gidermede çok hassas davranmıştır. Devlet adamları yanında zengin kişiler de cami yaptırmışlar ve camileri mal vakfederek bakımlarını sağlayıcı önlemler almışlardır. Osmanlı, insanların dini ihtiyaçlarını gidermede çok hassas davranmış, devlet adamları yanında zengin kişiler de cami yaptırmışlar ve camilere mal vakfederek bakımlarının sağlanmasına ön ayak olmuşlar.

 

Rüstem Paşa Camii'nin mimari açıdan Tekirdağ'daki diğer camilerden çokfarklı özellikleri vardır. Rüstem Paşa Camii'nde kubbe yapısı Mimar Sinan'ın şaheser düşüncesinin bir ürünüdür. Köşelerdeki taşıyıcı payelere oturmaktadır. Taşıyıcı ayakların arasındaki sivri kemerli nişlerle kare plana devinim kazandırılmıştır. Kubbe kasnağı dıştan da payandalarla desteklenmiştir. Kubbedeki alçı kabartma çiçek ve çelenkler dışında bezemeler yoktur. Yalın bir yapıdır. Mukarnaslı mihrap dörtgen silmedir. Mermer minberin yan aynalık ve korkulukları geometrik motiflidir. Cami ana mekan duvarları ile kubbe kasnağındaki pencerelerle aydınlık bir görünüm kazandırılmıştır. Kuzey Batı'daki çokgen gövdeli tek şerefeli minarenin kemerli girişi taç kapının sağındadır. "Rüstem Paşa Camisi'nin medresesinin 1880'de harap olması üzerine ahşapbir okul kurulduğunu ve Osmanlılar döneminde Rüştiye ve İdadi olarak kullanılan bu yapının Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhuriyet İlkokulu olarak kullanıldığını ifade eden Okutan, şunları kaydetti: "Kitaplık, cami ve medrese arasındadır. Kare planlı kubbeli bir yapıdır. Binaya ocak ve baca eklenerek sonraları aşhane olarak kullanılmış, söz konusu kitaplık restore edilerek kullanıma elverişli bir hale getirilmiştir. Hamam, medresenin hemen yanındadır. Kadınlar ve erkekler kısmı olmak üzere bir çifte hamam şeklindeki yapıdan geriyebugün sadece taş ve tuğla duvarlardan bir kısmı kalmıştır. Bedesten, caminin 100 metre batısında bulunur. Altı kubbeli dikdörtgen planlı bir yapıdır. Kubbeler sekizgen kasnaklara oturur. Bedestenin dört tarafa birer kapısı vardır. Kapı kemerleri dıştan yuvarlak, içten sivri kemerlidir. Taş ve tuğla karışımından inşa edilmiş olan yapının uzun cephelerinde üçer, kısa cephelerinde ikişer pencere açılmıştır. Bedestenin kubbeleri birbirine geniş kemerlerle bağlı olan iki büyük fil ayağıyla taşınır. Kubbe geçişleri pandantiflerle sağlanmıştır. Son yıllarda onarılmış olan bedesten, külliyenin cami ile birlikte sağlam olarak görülebilen bir kısmıdır."

 

Tekirdağ Müftüsü Ahmet Okutan, Tekirdağ'daki diğer bir tarihi caminin, şimdi müftülük olarak kullanılan binanın yanındaki Eski Cami olduğunu söyledi. Ertuğrul Mahallesi'nde bulunan bu caminin 1830 yılında zamanın Zahire Nazırı Tekirdağlı Ahmet Efendi tarafından hizmete kazandırıldığını ifade eden Okutan, cami önündeki şadırvanın sekizgen perde motifleri ile bezeli olduğunu bildirdi. Şadırvanının ahşap çatıyla örtüldüğünü, uzun dikdörtgen planlı 2 katlı son cemaat mahallinin de düz çatı ile örtülü olduğunu belirten Okutan, dörtgen planlı ana mahallinin 3 tarafının kadınlar mahfeli ile çevrili olduğunu kaydetti. Okutan, altıgen mihrap nişinin istiridye motifli, alınlığının kıvrık dalve çiçek motifleriyle bezeli olduğunu, sağda minber, solda vaaz kürsüsü bulunduğunu belirtti.

 

Orta Cami'nin 1854-1855 yıllarında Kürkçü Sinan Ağa tarafından yaptırıldığını bildiren Müftü Okutan, Hükümet Caddesi'nde bulunan moloztaşlı caminin, dikdörtgen planlı ana mekan ile buna eklenmiş kare planlı bir bölümü ve son cemaat yerinin ise ahşap çatı ile örtülü olduğunu belirtti.

Batı duvarına bitişik basamaklarla ikinci kata girişin sağındaki basamaklarla kadınlar mahfeline çıkıldığını ifade eden Okutan, taç kapının önünde iki ahşap sütunlu sundurmanın bulunduğunu, aydınlanmanın duvarlar ve kubbe kasnağında bulunan pencerelerle sağlandığını söyledi.

 

Ahşap tavanda iki süs görüldüğünü, doğu ve batı duvarlarındaki gömme ayak başlıklarının akantus yaprakları ve çelenklerle bezeli olduğunu bildiren Okutan, "Başlıklardaki panolarda halife adları yazılıdır. Barok biçimindeki mihrap nişinin yanları da akantus yapraklarıyla bezenmiştir" dedi.

 

Okutan, Hasan Efendi Camisi'nin ise Hasan Efendi Mahallesi'nde 1627yılında Hasan Efendi tarafından yaptırıldığını, cami yanında Hasan Efendi'nin mezarının bulunduğunu kaydetti.

Yeni Şafak, 24.09.2007

KAPADOKYA'YA SANAL İLGİ

 

Türkiye'nin en önemli kültür ve turizm merkezlerinden birisi olan Kapadokya bölgesini, sanal ortamda ziyaret edenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

 

Nevşehir merkeze bağlı Uçhisar beldesine yerleştirilen kameralar ile "http://www.uchisar.bel.tr" internet adresi üzerinden 8 ayda 58 bin 624 kişi, Kapadokya'yı sanal ortamda ziyaret etti. Uçhisar Belediye Başkanı Mustafa Zuhal, yaptığı açıklamada, beldenin çeşidi bölgelerine yerleştirilen hareketli ve sabit 2 kameradan internet ortamında yayın yapıldığını bildirdi. Kameralar sürekli hareket ederek beldenin tarihi ve turistik mekanlarını internet üzerinden ziyaret edilmesini sağlıyor.

Birgün, Fotoğraf: Uçhisar Belediyesi, 24.09.2007

İZMİT'TEKİ ORHAN CAMİİ'NE AİT KİTABENİN KAYIP PARÇASI BULUNDU

 

İzmit'in fetih simgesi olan Orhan Camii'ne ait ta'lik hatlı onarım kitabesinin kayıp olan parçası bulundu. Kayıp parça İzmit Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.





Adı İzmit ile özdeşleşen tarihi Orhan Camii bahçesinde bulunan onarım kitabesinin bir süreden beri kayıp olan parçasını arama çalışması başlatan Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Müdürlüğü'nün tarih uzmanları, sonunda amaçlarına ulaştı. Caminin yakınındaki küçük mezarlıkta yapılan aramada tarihi kitabenin parçası bulunarak, tarihi eserin noksan bölümü tamamlandı.

Kitabe, 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştı. Bulunan parça, yerine monte edilebilmesi için İzmit Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.

 

Kent tarihine sahip çıkmak amacı ile kurulan Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Müdürlüğü, tarihi mekanları koruma konusundaki çalışmalarını sürdürüyor. Orhan Bey'in oğlu Şehzade Süleyman Paşa tarafından 1332 yılında yaptırılan Orhan Camii'nde, 1843 yılında Sultan Abdülmecid'in emriyle onarım yapılmıştı. Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Müdürü Salih Palaz, Kocaeli'nin tümünü kapsayan, tarihsel mekanların envanterlerinin hazırlanması ve tespitinin yapılması hususunda çalışma yaptıklarını belirtti. Palaz, Kocaeli'ndeki tarihi eserler tescil edilirken ayrıca daha önce hiç kayıt altına alınmamış eserlerin de gün ışığına çıkartılıp tescil edildiğini ifade etti. Sanat tarihi uzmanı Volkan Şenel, bulunan Osmanlıca yazının "Allah doğru emirleri söyler. Namaz ibadetinden faydalan ki onun suyu gönlüne aksın" manasını taşıdığını belirtti. İzmit'in fetih sembolü olan Orhan Camii'nin ta'lik hatlı onarım kitabesinin diğer bölümü Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'nde sergileniyor. Kitabe tamamlanınca Orhan Camii'ndeki asıl yerine monte edilecek.

Zaman, Haber. Mehmet Güler, 24.09.2007

TİTANİK'İN ANAHTARI ARTTIRMAYLA SATILDI

 

Tüm zamanların en ünlü gemisi olan ve 1912'de batan Titanik'e ait anahtar 181 bin dolara alıcı buldu. İngiltere'de açık arttırmaya çıkarılan anahtarı kimin aldığı ise açıklanmadı. Müzayede salonu yetkililerine göre, bu anahtar aslında Titanik'i kurtarabilecek eşya olarak bakıldığı için bu denli değerli. Çünkü verilen bilgilere göre, anahtar dürbünün olduğu bir dolabı açıyordu. Ancak anahtarın sorumlusu, eşyayı gemideki mürettebata teslim etmedi. Titanik buz dağına çarptığında da dürbüne ulaşılamadı. Bazı uzmanlar, eğer dürbünle bakabilselerdi, ekibinin çarpışmayı önleyebileceğini söyledi.

Sabah, 24.09.2007

BİNLERCE YILLIK KERPİÇ EVLERDE YAŞAM SÜRÜYOR

 

Prof.Dr. Refik Duru ile birlikte Antalya’nın Bademağacı Höyüğü'nde 15 yıldır kazı yapan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Gülsün Umurtak, binlerce yıllık mimari geleneğin bugün Anadolu’da halen devam ettiğini açıkladı. Bu geleneği betonlaşmanın tehdit ettiğini de bildiren Umurtak, Bademağacı Höyüğü'nde bundan 9 bin yıl öncesine kadar uzanan kerpiç ev geleneğinin yanında 18 gözlü bir tahıl ambarı da bulduklarını vurguladı. Bademağacı höyüğünde Neolitik yerleşmelere ait üç tane ayrı açmada en erken dönemlerin saptandığını bildiren Umurtak, “Höyükte 12 yapı katı halinde Neolitik Çağ'a ait yerleşim tespit ettik. Yani buradaki Neolitik Çağa ait yapılar 12 kez yıkılıp, yeniden kurulmuş. En altta ana toprak üzerinde ve ortada insan yaşamına ilişkin bazı bulgular var. Başlangıçta, dal ve çamurdan yapılan evler var. Basit kulubelerde yaşam olmuş. Çok basit bir yaşam tarzının egemen olduğu bir dönem. İlk tabakalardan itibaren çanak çömlek üretildiğini görüyoruz. Hayvan evcilleştirdikleri ve basit ölçüde tarım yaptıklarını görüyoruz. MÖ 6400 dolaylarında da karşımızda gördüğümüz binaları kurmaya başlıyorlar. Bu çok önemli bir yaşam kalitesini gösteriyor. Bir mimari deneyimin olgunlaştığını görüyoruz. Daha sonraki tabakalarda dörtgen planlı hafif yamuk, kapının karşısında fırını olan tek odalı konutlarda yaşıyorlar” diye konuştu.

Neolitik Çağ'da inşa edilen bu evlerde yaşayan insan topluluklarının eşyaları ve inançlarıyla ilgili de bilgi veren Gülsün Umurtak, “Spatulalar, iğneler, tarımı kanıtlayan bıçaklar, yontma taştan havanlar kullanıyorlardı. Kazılarda bunları tespit ettik. Bazı eşyalarda da dinsel inanışlarıyla ilgili fikir veriyor. Burada bereketi ve üretgenliği temsil eden Ana Tanrıça inancı vardı. Ana Tanrıça’nın bütün vücut organları abartılı heykelciklere, küçük sunak masaları var. Bu bölgede bir ayak kültünden söz edibelilir. Pabuç ve ayak şeklinde çeşitli heykelıtraşlık örnekleri var. Yaban keçisi, evcil keçi, yaban koyunu, evcil koyun, domuz, sığır besledikleri geyik avladıklarını biliyoruz. Çeşitli kuş türleri var. Gömülerde ise küçük bebekleri ise evlerin hemen avlularında, bazılarını da evlerinin tabanınınaltına gömdüklerini görüyoruz. Ölülerini toprağa Hoker biçiminde yani ana karnındaki gibi gömüyorlardı. Ama yetişkinlere ait çok az mezar bulduk. Sanırım onları yerleşim dışında bir mezarlığa gömdükleri düşünülebilir.”

Öte yandan, Prof.Dr. Umurtak’ın sözünü ettiği toprak damlı kerpiç evler bugün Antalya'nın Korkuteli, Elmalı ilçelerine bağlı köylerinde halen kullanılmaya devam ediyor. Ancak köylerde yeni inşa edilen binalar ise, betondan yapılıyor. Binlerce yıl öncesine dayanan geleneğe göre inşa edilen toprak damlı evlerin bakımı güç olduğu için üzerine beton sıvalar kaplanıyor. Bazıları ise olduğu gibi muhafaza ediliyor. Çatılarında uydu antenleri olan binlerce yıllık mimari geleneğe göre inşa edilen bu evler yazın serin, kışın ise ılık tutuyor. Betona göre daha sağlıklı olduğu söylenen bu evlerin giriş katı ahır ve samanlık, üst katı ise yaşam alanı olarak kullanılıyor. Bazılarının çatısında ise köşk adı verilen birimler yer alıyor.
Akşam Akdeniz, 24.09.2007

AMASYA DOĞANTEPE HÖYÜĞÜ'NDE TUNÇ ÇAĞI'NA AİT 25 ESER BULUNDU

 

Amasya Doğantepe Höyüğü'nde 31 Temmuz'da başlayan kazılar sona ererken, çoğu Tunç Çağı'na ait 25 eser bulundu. Amasya Valiliği'nin desteğiyle Amasya Müzesi Müdürlüğü'nce 25 kişilik ekip tarafından sürdürülen çalışmaların bu yılki bölümü tamamlandı.

 

İl merkezine 25 kilometre uzaklıkta bulunan Doğantepe'deki kazılarda çoğu Tunç Çağı'na ait 25 eser bulundu. Eserler Amasya Müzesi'ne teslim edildi. Amasya Müzesi Müdürü Celal Özdemir, bulunan eserler arasında üzerinde hiyeroglif yazı ile yazılmış yaklaşık MÖ 1400'lü yıllara ait mühür bulunduğunu belirterek, "Bu mühür Hitit yerleşmesi açısından önemli. Höyükten çıkan dünyaca meşhur Teşup heykelinin dönemini belgeliyor. Heykelin buradan çıktığını ve Hititler'in bu bölgede yaşadığını kanıtladık" dedi. Kazı bölgesinde o döneme ait çokça çanak çömlek kalıntılarına da rastladıklarını anlatan Özdemir, "Höyük daha çok güney kısma doğru yayılıyor. İleriki yıllarda daha çok eserin çıkarılacağından şüphemiz yok" diye konuştu. Çalışmalarda beş sondaj çukuru ve iki açma yaptıklarını belirten Özdemir, "İki numaralı açmamızda ilk yüzeyde Roma dönemi, hemen altında Helenistik yerleşmesinin geldiğini, onun altında da Tunç Çağı mimarisi evlerini duvarlarını o günkü bıraktıklarıyla birlikte ortaya çıkardık. Amasya için ilk olan Tunç Çağı'nda insanların evlerinin altına ev içi gömme dediğimiz defin işlemlerini yaptıklarını gördük. Bu bulgular arasında pişmiş toprak çömlek içine yerleştirilmiş 2 yaşındaki bir bebek iskeleti bulunuyor. Boynunda kemik kolye ve bebeğin ağız kısmına bırakılmış küçük bir çömlek var" dedi. Özdemir, bölgede yetişkinlere ait 7 adet Pithos mezar ele geçirdiklerini kaydetti.

Zaman, 24.09.2007

TARİH SANATLA KAPILARINI AÇACAK

 

Tokat’taki tarihi Taşhan, kapılarını sanatla bütünleşerek açıyor. Uzun süren restore çalışmalarının ardından Taşhan, el sanatlarının sergileneceği bir merkez olacak.


Önceki yıllarda birçok işkolunun faaliyet yürüttüğü hanın, yenileme çalışmalarının ardından sadece yöresel ve el sanatlarına tahsis edildiği bildirildi. Taşhan’ın el sanatları, kültür, turizm ve ticaret merkezi haline getirilmesi hedefleniyor. Ahşap oymacılık, bakırcılık, tahta baskı yazmacılık, yöresel yemeklerin satılacağı Taşhan’ın, yerli ve yabancı turistlerin gözde mekanlarından olması bekleniyor.


Taşhan, 1614-1630 yıllarında 4 bin 220 metrekare alan üzerine yapılmış büyük bir Osmanlı şehir hanı. Merkez Gaziosmanpaşa Caddesi üzerinde bulunan han, kuzey güney konumunda kesme taş ve tuğladan, dikdörtgen ve iki katlı olarak inşa edilmiş. Zemin katın dış cephesinde 26, iç kısmında 43 olmak üzere 69 oda, birinci katta ise 46 oda var. Ayrıca hanın bir yanında şu an kent müzesi olarak kullanılan Tarihi Gökmedrese ile yine Tarihi Pervane Hamamı yer almakta.

Evrensel, 24.09.2007

İLK ANTİK ANITIN RESTORASYONU NİHAYET BİTİYOR

 

 

Beş yıldır bürokratik sıkıntılar nedeniyle bitirilemeyen, semavi dinlerin ilk antik anıtı olan Çemberlitaş'ın restorasyonunda nihayet sona yaklaşıldı. Bir buçuk yıllık aranın ardından başlayan restorasyon çalışmalarının yılbaşına kadar bitirilmesi planlanıyor. Beyazıt'taki Çemberlitaş Kulesi'nin, 1999'da Marmara depreminde temelinden ciddi şekilde hasar aldığı, çok yıprandığı ve kirlendiği gerekçesiyle restorasyonuna karar verildi. Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan gerekli izinler alındıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2003'te 1 milyon YTL'lik ödenekle başlanan ve uzmanlara göre bir yılda bitirilebilecek olan çalışmalar 4 yıldır bitirilemedi. Bir buçuk yıldır ara verilen restorasyon, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun son aldığı atama kararıyla yeniden başladı. Yüklenici firma sahibi Hikmet Gül, bir aksaklık çıkmaması halinde, yıl başına kadar bitirmeyi planladıklarını belirtti. Bürokratik işlemlerden dolayı sıkıntı yaşadıklarını dile getiren Gül, “Sütundaki her farklı çalışma için kuruldan onay alınması gerekti. Her onayda da 3 ay beklemek zorunda kaldık” dedi.

Yeni Şafak, Haber: Abdullah Yıldırım, 24.09.2007

CENGİZ'İN İZİNDE 10 BİN KİLOMETRE

 

Tim Cope adlı Avustralyalı maceracı, Cengiz Han’ın ordularıyla birlikte 8 yüzyıl önce takip ettiği güzergahı at sırtında izleyerek, Moğolistan’dan Macaristan’a gitti. Cope 10 bin kilometrelik yolu tam 3 yılda kat edebildi.

Avustralya’nın güneydoğusundaki Gippsland bölgesinden olan 28 yaşındaki Tim Cope, "Cengiz Han’ın İzinde" adını verdiği macerasına üç yıl önce başlamıştı. 2004 yılının haziran ayında Moğolistan’dan üç atı ve köpeğiyle yola çıkan Cope, Kazakistan, güney Rusya ve Ukrayna’nın ardından önceki gün Macaristan’a ulaştı. Cope, tarihi gezisinin finalini de sembolik bir selamla, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin 140 kilometre güneyinde bulunan Opusztaszer’de yaptı.






Türklerle birlikte 9. yüzyılda Orta Asya’dan göçen Macar kabile şeflerinin, Macaristan’a yerleşmeden önce bu bölgede buluştuğuna inanılıyor. Tuna kıyısında bulunan ve milli park ilan edilen bu bölgeden itibaren bozkırların son bulduğunu ve yeşil Avrupa’nın başladığını belirten Cope, "Atlarıma veda edeceğim için gezimi bitirmek bende biraz panik yarattı. Üç yıldır bu benim hayatım olmuştu" dedi. Cope, gezisinin sonunda yaptığı açıklamada, Hunların, Avarların ve Moğolların yüzyıllar evvel izlediği bu rotayı tıpkı onlar gibi at üstünde 18 ayda tamamlamayı planladığını, fakat bunun üç misli fazla zaman aldığını söyledi.

2006 sonunda babasının ölümü üzerine ülkesine dönen ve birkaç ay kalan Cope, mutlu biten gezisinin sonunda, "Burada olmaktan çok mutluyum. Bazen bunu başaramayacağımı düşündüm" dedi.

Doğum adı Türkçe "Temuçin" olan Cengiz Han 1162’de doğmuştu. Türk ve Moğol kabilelerini birleştirerek dünyanın en büyük imparatorluğunu kurduğu 1206’da 44 yaşındaydı. 1368’e kadar hákimiyetini sürdüren Cengiz Han’ın bu imparatorluğu, dünya tarihinin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olarak kabul edildi. Günümüz ülkelerinden Çin, Moğolistan, Rusya, Azerbeycan, Ermenistan, Gürcistan, Irak, Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Pakistan, Tacikistan, Afganistan, Türkmenistan, Moldova ve Kuveyt’in büyük bir bölümünü ele geçiren Cengiz Han’ın komutanları Orta Avrupa’ya kadar girdiler. Cengiz Han 18 Ağustos 1227’de öldü. Kendi vasiyeti üzerine bozkırın bilinmeyen bir köşesine defnedildi. Hazinesinin de yeraldığına inanılan bu gizli mezar günümüze kadar bulunamadı.

Avustralyalı maceracı Tim Cope, serüvenine başladığında 18 ayda biteceğini sanıyordu. Ama hiç de öyle olmadı. Cope’un tarihi bir harita üzerinde geçtiği güzergahları anlattığı macerası at üstünde üç yıl sürdü. Cope 10 bin kilometreyi aşkın yolculuğunda şu rotayı kullandı: Moğolistan’ın Karakurum kenti, Kazakistan’ın kuzeyi, Rusya’nın güneyi, Ukrayna ve Macaristan. Son durak, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin 140 kilometre güneyindeki Opusztaszer bölgesi.

Gezisi boyunca biri kendisi, ikisi erzakları için üç at kullanan Cope’un toplam 13 atı oldu, bunlardan birkaçı çalındı. Fakat Taşkonur ve Ugunyuk adlı iki atı, 2004 Ekim’inde geldiği Kazakistan’dan bu yana kendisiyle. Bunun yanısıra kendisine hediye edilen Kazak av köpeği Tigon (şahin, rüzgar) da yaya olarak Cope’a eşlik etti.

Hürriyet, 24.09.2007

PRIENE'DE KAZI SEZONU SONA ERDİ

 

Aydın’ın Söke İlçesi’ne bağlı Güllübahçe Beldesi’ndeki Priene Antik Kenti Kazı Başkanı Alman Arkeolog Prof.Dr. Wolf Raeck, Priene Antik Kenti’nde kazı sezonunun sona erdiğini açıkladı.

Wolf Raeck, kazı sezonunun sona ermesi nedeniyle CHP’li Güllübahçe Belediye Başkanı Yusuf Salbaş ile birlikte antik kentte bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, yaklaşık iki ay önce başlayan kazı çalışmalarında, dördüncü yüzyıla ait toprak kaplar ile seramik parçaları bulduklarını belirten Raeck, ayrıca Mısır Tanrıları Tapınağı’nın bir kısmını daha gün yüzüne çıkardıklarını söyledi.

Priene Antik Kenti kazı çalışmalarına 1998 yılından beri başkanlık yaptığını ve kazı çalışmalarında her yıl ayrı bir heyecan duyduğunu ifade eden Raeck, "Kazılar sürdükçe Priene’nin öneminin daha da arttığını düşünüyoruz" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Necati Maldar, 24.09.2007

KİBELE'NİN KANYONU GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

Çorum ve Yozgat sınırları arasındaki İncesu Kanyonu, doğal güzelliğinin yanı sıra 8 farklı medeniyetin izlerini taşıyor. Yöre halkı ve girişimciler kanyonu dünyaya tanıtmak amacıyla kollarını sıvadı. İnternette siteler açılırken, belediye ve sivil toplum kuruluşları da kanyona günübirlik geziler düzenliyor.





İncesu Kanyonu, Çorum’un Ortaköy İlçesi’ne bağlı İncesu Köyü’den başlayıp Yozgat’ın Kazankaya Beldesi’ne kadar uzanıyor. Uzunluğu 12.5 kilometre. Genişliği ise yaklaşık 60 metre. Sarp kayalarla çevrili kanyonun tek girişi ve çıkışı bulunuyor. Her iki yamacı da sarp kayalıklarla çevrili. Rafting ve tracking için uygun özellikler taşıyor.

İçinde Çekerek Irmağı akan İncesu Kanyonu suyun iyice azaldığı temmuz - ağustos aylarında rahatça gezilebiliyor. Kanyonda mağaralar, eski medeniyetlere ait kalıntılarla kayalara oyulan Kibele kabartması bulunuyor. 2 bin 200 yıllık olduğu tahmin edilen kabartma 1985 yılında odun toplayan bir köylü tarafından bulundu. İçinde altın olduğu sanıldığı için defineciler tarafından tahrip edildi.

Hititler’in başkenti Şapinuva ile aynı taşıyan antik kentin yakınında bulunan kanyonun tanıtımını yapmak, yerli ve yabancı turistleri bölgeye çekmek isteyen Ortaköy halkı, çeşitli faaliyetler düzenlemeye başladı. Bazı girişimciler, internette İncesu kanyonunu tanıtan siteler açarken, belediye ve sivil toplum örgütleri bölgeye günübirlik geziler düzenleyerek adını duyurmaya çalışıyor.

Yüksek bir peyzaj özelliğine sahip olan kanyon, aynı zamanda zengin fauna ve flora türlerine sahip. Kanyonda nesli tükenmek üzere olan kızıl akbaba, kızıl gagalı dağ kargası, yılan kartalı, kızıl şahin, gri balıkçıl, dağ kuyruksallayanı, kuyrukkakan gibi nesli tükenmek üzere olan hayvanlar da gözetlenebiliniyor. Diğer yandan ekim - nisan aylarında Çekerek Irmağı’nın seviyesi yükselmesiyle rafting ve tracking için uygun özellikler taşıyor.

Çorum Turizm İl Müdürü Ali Özüdoğru, Çekerek Irmağı üzerindeki İncesu Kanyonu’nun doğal güzelliğinin korunabilmesi için milli park statüsüne alınması gerektiğini söylüyor: "Yapılan tanıtımlar sayesinde kanyona gelen ziyaretçi sayısında son zamanlarda artış oldu. Çevre kirliliği yaşanmaması ve bölgenin defineciler tarafından tahrip edilmemesi için İncesu Kanyonu’nun milli park olarak tescillenmesi gerekiyor. Kanyonda, bazı yerler define avcıları yüzünden şimdiden zarar görmüş durumda. Kanyon içindeki Kibele kabartmasının yüzü tahrip edilmiş. Doğal alanlar açısından Milli Parklar denetim yapıyor. İncesu Kanyonu’nun tanıtımı için broşür bastırarak yerli ve yabancı acentelere dağıttık. Bölgeyi tanıtmak için elimizden geleni yapıyoruz."






Bu arada geçen hafta Kazankaya beldesinde düzenlenen toplantıda, kanyonun milli park statüsüne kavuşturulması için girişimlerde bulunulmasına karar verildi. Toplantıya Aydıncık Kaymakamı Ersin Polat, Aydıncık Belediye Başkanı Ahmet Demirel ile Kültür ve Turizm Bakanlığı, MTA, Çevre ve Orman Bakanlığı temsilcileri katıldı. Katılımcılar ocak ayına kadar gerekli eksiklerin tamamlanıp, başvurunun yapılmasını kararlaştırdı.

Hürriyet Seyahat, Haber: Mustafa Demirer, 24.09.2007

OSMANLI ŞEHİR DOKUSUNU YANSITAN BULDAN EVLERİNDE RESTORASYON SÜRÜYOR

 

Osmanlı padişahlarından Yıldırım Beyazıd'ın kızına gelinlik, Genç Osman'a gömlek dokumasıyla ünlenen Denizli'nin Buldan ilçesi, tarihi evlerine sahip çıkıyor. 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı şehir dokusunu günümüze yansıtan Buldan evlerinin restorasyonuna başlandı.

 

Hepsinin altında bir dokuma tezgahının çalıştığı 150'ye yakın ev turizme açılacak. Restorasyon tamamlandığında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan Safranbolu evleri gibi olacak.

 

Denizli Valiliği, İl Özel İdaresi, Buldan Kaymakamlığı, Buldan Belediyesi ve Buldan Ticaret Odası, "Buldan Kültür Mirasının Korunması ve Yerel Kalkınmanın Sağlanması Projesi" adıyla bir protokol imzaladı. Protokol çerçevesinde geçmiş yıllarda bilinçsizce yıkılan ve yerlerine beton binalar yapılan tarihi evler restore edilerek turizme kazandırılıyor. Buldan Kaymakamı Ahmet Ufuk Hasçakal'a göre evlerin restorasyonu tamamlandığında, ilçenin yüzyıllardır var olan dokuma ve el sanatları daha da gelişecek. Üretimin aynı konuttan yapılıp mekanında pazarlanması da ilçe görünür bir cazibeyle turizm merkezi haline gelecek. Kültür mirası korunurken yerel kalkınmanın da sağlanacağını belirten Kaymakam Hasçakal, "Buldan'ın tarih ve kültür dokusu ve yüzyıllardır dokumanın başşehri olması itibarıyla şu an 150'ye yakın tarihi eser koruma altına alındı. Bu eserleri restore etme düşüncesiyle protokol imzaladık. Biz buna şehir dönüşüm projesi diyoruz. Burada en önemli husus, sokak sağlıklaştırılması yapılarak kültürün yaygınlaştırılması. Özellikle Buldan dokumalarına hayran misafirlerimize, tarihi özelliklerimizi öne çıkarıp bu tarihin hala yaşandığını göstermek istiyoruz." dedi.

 

Belediye Başkanı Mustafa Fahri Şevik ise Buldan evlerinin dokumalarıyla beraber ünlü olduğunu söyledi. Şevik, "Tarihi evler için 170 bin YTL ödenek ayrıldı. Sokak çalışmalarının üç boyutlu lazer ölçümleri yapılmaya başlandı." şeklinde konuştu.

 

Projenin sorumlusu yüksek mimar Kemal Mutlu da, "Burada genellikle dokuma ve tekstilin getirdiği ev ile atölye işbirliği var. Akdeniz mimarisinin özelliklerini taşıyor. Alt katlarda atölye, üst katlarda yatak ve oturma odaları bulunuyor. Çalışmamız uzun nefesli olacak. Bu 10 yılı bile aşabilir. Devletin desteğiyle yapıyoruz." ifadelerini kullandı.

 

Bazıları Safranbolu evlerinden daha üstün olan Buldan evleri, ahşap ve cumbalı sundurmalarıyla tarihi öneme sahip. Bacalarda göze çarpan gerdanlıkları ve birbirinin manzarasını engellememesiyle dikkat çeken evler, Türkiye'nin kültür varlıkları birikimi açısından son derece önemli miraslar arasında kabul ediliyor. Tarihi evleri korumak için yedi mahallede 17 hektarlık alan, İzmir 2 Nolu Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından SİT ilan edildi.

Zaman, Haber: Resul Cengiz, 23.09.2007

GÜN IŞIĞINA ÇIKAN GERÇEK





Bursa şehrinde yaşıyorsanız, tarihin izine her yerde rastlarsınız. Yolda yürürken her an bir evliya sarığı, bir padişah türbesi, bir dede tekkesi, bir hanım ocağı karşınıza çıkar. Ne de olsa Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş başkentidir. İlkleri de çoktur. Balibey Han da bu ilklerden. Özelliği ise Türkler tarafından yapılan bir konaklama ünitesi, hanı, yani dönemin oteli olmasıdır. Bali Bey, l. Murat ve Yıldırım Beyazıt döneminde Rumeli'ye çıkan akıncı ailelerinden, Malkoçoğullarından geliyor. Malkoç Bey'in torunlarından Hamza Bey'in oğlu. Han, Bali Bey'in Yenişehir'deki camisine ve medresesine vakıf olarak yaptırılıyor. Ayrıca Osmanlı döneminde yapılan ilk üç katlı han olma özelliğini de taşıyor. Han, Kapalıçarşı'daki ticari faaliyet için kent dışından gelenlere hizmet etmesi amacıyla çarşının karşısına Altıparmak'tan Tahtakale'ye çıkarken Tophane sırtlarının altında kalan alana yapılıyor. 15. yüzyılda Bursa önemli bir ticari merkez olarak dünya pazarlarının göbeğinde bulunuyor. İpekyolu'nun, baharat yollarının buradan geçtiğini düşündüğümüzde, o dönem içinde kentte kiracı nüfusun olduğunu duymak da şaşırtmıyor. 15. yüzyılın dünya kenti olan Bursa'da, üç katlı bir oteli inşa etmek de Malkoçoğullarının torunu Bali Bey'e nasip olmuş. Ki buradan elde ettiği gelirle Yenişehir'deki camisini ve medresesini yapsın. 15. yüzyıl Bursa'sı, mekansal sermaye süreçlerini okumak için de iyi ipuçları veriyor. Nereden kazanılan paranın nereye gittiği daha açıklıkla görülüyor. Bugünü çözebilmek daha karışık. Örneğin bu yapının restorasyonu için harcanan paranın 2,5 milyon YTL olduğu söyleniyor. Nereden gelen gelirin buraya aktarıldığını bilmiyoruz lakin bu restorasyon işinin neleri örtebildiğine bir bakalım.


Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mülkiyetinde bulunan Balibey Han için, 06.03.2003 tarihinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ile 30 yıl süreli bir protokol imzalanıyor. 2002 yılında yapının rölevesi çıkarılıyor, 2004 yılında restitüsyon projesi Koruma Kurulu'nda onaylanıyor. Ardından da 2005 yılında "turizm amaçlı restorasyon ve mühendislik projeleri" Koruma Kurulu'nca onaylanıyor. 6 Kasım 2006 tarihli gazetelere göre Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin, restorasyon uygulaması başlayan Balibey Han'da 36 dükkan ile kahvelerin yer alacağını, elişi mağazalarıyla turizme önemli katkılarda bulunulacağını ifade ediyor. Şahin, "Yeni fabrikalar, binalar ve gökdelenler inşa edebilirsiniz, ama görkemli bir tarihin izlerini kaybederseniz bir daha asla getiremezsiniz. Mazinizi bilmez, kültürünüze şekil veren eserlerinizi ve değerlerinizi koruyamazsanız, sağlam bir geleceğiniz de olamaz. Hamza Bey'in oğlu Bali Bey'in Yenişehir'deki medrese ve camisine akar olması için 500 yıl önce ilk çok katlı han olarak inşa edilen üç katlı han, uzun yıllardır kimsenin dönüp bakmadığı bir viraneydi. Han'ı aslına uygun olarak restore ettirerek Bursa turizminin hizmetine sunacağız" diye Belediye Başkanı olarak kente ve tarihe verdiği hizmeti anlatıyor. Peki Şahin'in ifade ettiği sözlerin nesnesi nerededir? Ortaya çıkan resimde, bu cümlelerin nesnesi bulunamıyor.

Başkan'ın virane diye tanımladığı yapı, koruma projesi gerçekleşmeden önce bir tarihi yapı olarak görülebiliyordu. 500 yıl evvel Bursalıların ellerinden çıkan tuğlalar, o tuğlaların dizilimi, o dizilimin çıkardığı biçim, o biçimin oluşturduğu hacim görülebilir, dokunulabilir durumdaydı. Biraz etrafı temizlenerek, birkaç küçük düzenleme, biraz bakımla, üstelik tüm bu işlemler küçücük bütçeyle yapılarak 500 yıllık Malkoçoğullarının oteli, insanların bilgisine/ilgisine açılabilirdi. Ama bunun yerine Belediye Başkanı, 2,5 milyon YTL vererek, rölevesini, projelerini yaptırarak 64 odalı yapıyı yeniden inşa etti. Şimdi 500 yıl evvelki tuğlaları ve o tuğlaların yarattığı formları görmüyoruz. Bunun yerine gazlı betondan yapılmış yeni bir han var. 2007 yılında yeniden inşa edilen bu hana Balibey Han denebilir mi?


Osmangazi Belediyesi'nin, "Osmangazi'yi Anma ve Fetih Şenlikleri" çerçevesinde düzenlediği 'Fetih Yürüyüşü'ne katılan Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'e, 6 Nisan 2007 tarihinde ÖDP Bursa il örgütü sormuş: "Balibey Han Restorasyon Projesi adı altında yapılan inşaatın önünden geçerken göreceği 'gazlı beton' yığınının altında gömülenin ne olduğunu biliyor mu? Yüzyıllardır duran taşları AKP'li belediyelerin 'koruma uygulamalarıyla' tarihe gömdüğünü fark edecek mi?"
Bir Bursalı olarak Balibey Han'ın önünden her geçişimde canım yanıyor. Bir kısım uzmanların, yerel yöneticilerin iş yapacağız hırsına kurban giden tarihin, çocukluğumun mekanı artık yok. Şahin'e kendi sözlerini hatırlatmalı: "Yeni fabrikalar, binalar ve gökdelenler inşa edebilirsiniz, ama görkemli bir tarihin izlerini kaybederseniz bir daha asla getiremezsiniz". Balibey Han'ın izleri restorasyon adı altında yok oldu. 500 yıl önceki tuğlaları, hacimleri görmek istiyorsanız, mevcutta bulunan gazlı betonların altına bakmanız lazım. Tarih sanırız ki hiç görüldüğü gibi değil, AKP'li belediyenin izlerini yok ettiği Malkaçoğullarının Han'ına bir tek ÖDP sahip çıkmaya çalışmış. Bugün Balibey Han olduğu iddia edilen yapının üzerinde Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin astığı "Balibey Han günışığına çıkıyor" pankartı bulunuyor. Gün ışığına çıkan tek gerçek kapitalizmin tarihi yapılarımızı da birer meta haline getirdiğidir.

Radikal 2, Yazı: İkbal Polat, 23.09.2007

"ÇETİN ALTAN'IN İÇİ RAHAT OLSUN, BU CAMİDE AYAK KOKMAYACAK





Mimar Sinan’ın önemli eserlerinden İstanbul Kasımpaşa’daki Büyük Piyale Paşa Camii iki yıllık bir restorasyondan sonra hizmete açıldı. Tarihi ibadethanenin yanına yazlık ve kışlık şadırvanlar eklendi. Kışlık şadırvanda modern pisuvarlar, alafranga tuvaletler, banyo ve özel tasarlanmış aptes çeşmesi ve kurnaları, yanlarına da kağıt havluluklar yapıldı.

Restorasyonu yürüten Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Tanyolaç yeni anlayışın işaretlerini de verdi. "Çetin Altan, yıllardır aptes sonrasında ayakları kurutmadan çorap giyilmesinden dolayı mantar oluştuğunu, bunun koku yaptığını yazar. Artık içi rahat olsun."

Büyük Piyale Paşa Camii nisan başında, bahçesindeki Kuran kursunun yıkımı esnasında gündeme geldi. Anıtlar Kurulu, caminin avlusuna 1959’da kaçak inşa edilen yapının yıkılmasına karar verdi. Yapı yıkıldı, cami yıllar süren kuşatmadan kurtarıldı. Burası, Mimar Sinan’ın eserleri arasında çok önemli bir yere sahipti. Ancak, 1573’te 150 dönümlük bir araziyi kaplayan Piyale Paşa Külliyesi’nden günümüze sadece cami ve türbe kalmıştı. 1955’ten sonra, külliye arazisine kaçak binalar inşa edilmişti. Yüzmetre yukarıda harabe haline gelmiş hamam ve su terazisi dışında bir şey kalmamıştı ortada. Üstelik camiye gelenler soğuk suya mahkumdu. Aptesten sonra da buz kesmiş camiye girmekten başka çareleri yoktu.

Vakıflar Genel Müdürlüğü, eseri ortaya çıkarmak için 6 Haziran 2005’te restorasyona başladı. Bahçedeki hurdacılar ve oto tamircileri tahliye edildi. 5.5 milyon YTL’ye mal olan ve iki buçuk yıl süren onarım başladı. Altın varak ve bezemeli ahşap kafeslerin üstündeki yağlı boya temizlendi. Nadide çini bordür ve çini mihrap rölöveleri alınıp onarıldı. Duvarlardaki beton sıvalar söküldü. Yerine horasan sıvalar yapıldı. Caminin dışında ise son cemaat mahalli yeniden ayağa kaldırıldı. Elektrik sistemi yenilendi, güvenlik sistemi kuruldu.

Ama en önemli iş tuvalet, şadırvan gibi ıslak zeminlerde yapıldı. Vakıflar, caminin aptes çeşmelerinden, lavabolarından sıcak su akıtarak Türkiye’de bir ilke imza attı. Bununla bitmedi yenileme çalışması. Caminin orijinal şadırvanı yıllarca önce yok edilmişti. Klasik üsluba sadık kalınarak, caminin bahçesinde yazlık kullanım için altıgen bir şadırvan inşa edildi. Sonra, bir camide ilk kez kışlık şadırvan ve modern tuvalet uygulamasına gidildi. Ve cenaze namazının kılındığı alanın altına, içinde çocuklar için ayrı bir bölmenin yer aldığı modern pisuvarlar ve alafranga tuvaletler yerleştirildi. Bunların yanına 6 alaturka tuvalet de konuldu. Bu tuvalet ve şadırvan kompleksinden yaz-kış sıcak su akması için yeni bir tesisat kuruldu.

Hamam kurnasını andıran ayak yıkama bölümleri rahat hareket edilebilecek şekilde tasarlandı. Bu mermer kurnaların iki yanına, ayaktaki suların süzülmesi için neme karşı dayanıklı tik ağacından ahşap kafesler yerleştirildi. Apteshanenin oturakları kendi ekseni etrafında dönecek şekilde yapıldı. Kurna kabininin sağına, öteberi koymak için üç katlı raf, soluna ise askılık eklendi. İhtiyaç sahiplerinin yıkanabilmesini sağlamak amacıyla bir duş kabini konuldu. Yapının içine yerleştirilen güçlü havalandırma sistemiyle de koku sorunu çözüldü.

Ahmet Tanyolaç (Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı) Maalesef, Osmanlı toplumunda bir sosyal mekan olan camilerimizi talan etmişiz. Biz önce Piyale Paşa Camii’ni özgürleştirdik. Bu camimizi onarırken, yeni bir uygulama da başlattık. Yıllarca evinden titreye titreye gelen yaşlıları ısıtmasız camilerde ağırlayıp buz gibi suyla aptes almalarına göz yummuştuk. Çetin Altan yıllardır aptes sonrasında ayakları kurutmadan çorap giyilmesinden dolayı mantar oluştuğunu, bunun koku yaptığını yazardı. Eleştirilerinde haklıydı. Artık bu caminin musluğundan sıcak su akacak, ayaklar kokmayacak. Uygulamayı Türkiye’deki diğer camilere de yayacağız.

Hürriyet Pazar, 24.09.2007

YALE ÜNİVERSİTESİ, MACHU PICCHU BULUNTULARINI PERU'YA GERİ VERİYOR





Yale Üniversitesi tarih profösörü Hiram Bingham 1911 yılında Peru And Dağlarında araştırmalar yaparken Machu Picchu şehrini bulmuştu. 1500 lerde inşa edilen fakat terkedildikten sonra kısa bir süre içinde unutulmuş olan bu şehrin yeniden keşfedilmesinden sonra Bingham tarafından beş yıl boyunca araştırıldı ve kazıldı. Bu dönemde bulunan binlerce eser ise Yale Üniversitesi’ne getirildi. Taşınan eserler arasında mumya kalıntılarından seramik parçalarına, sanat eserlerinden kemiklere kadar hemen herşey var.

 

Aylar süren görüşmeler sonunda anlaşmaya varan Yale Üniversitesi ile Peru yetkilileri, geçen hafta sonunda bir açıklama yaparak üniversitenin 100 yıla yakın bir zamandır koruduğu tüm bu eserleri Peru’ya iade etmeye karar verdiğini duyurdular.

 

Görüşmelerde, Hiram Bingham’ın 1911 yılında başlayan çalışmasını finanse eden National Geographic Dergisi yetkilileri de bulundular ve eserlerin Peru’ya iade edilmesi gerektiği yönünde görüş belirttiler.

 

Yapılan anlaşmaya göre, iade edilecek olan 4000 eser uluslar arası birkaç sergide teşhir edildikten sonra, Peru hükümeti tarafından Cuzco şehrinde inşa edilecek yeni bir müzede daimi olarak sergilenecek.  Aynı zamanda bir araştırma merkezi olarak da çalışacak olan bu müzenin danışmanlığını ise Yale Üniversitesi yapacak. Müze, Bingham’ın Machu Picchu’yu keşfinin 100. yılı olan 2011 de açılacak.

AFP, 18.09.2007

DEVLETİN YAPTIĞI YOL SİT KARARIYLA SÖKÜLDÜ

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'ne bağlı Şirince Köyü'nde, sit alanı üzerinde beton parkeyle yapılan yolun, doğal yapıya uygun olmadığı gerekçesiyle İzmir 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından sökülmesi kararı alındı.

 

Köyün girişinden üst tarafına ulaşımı sağlayan yolun sökülmesine tepki gösteren köylüler, yağış mevsiminde yaşayacakları mağduriyeti gerekçe göstererek traktör ve araçlarıyla yolu kapatarak çalışmaları durdurdu. İl Özel İdaresi kaynağıyla yapılan yolun sökülmesine anlam veremeyen köylüleri, Selçuk Kaymakamı Aziz İnci ikna etti.

 

Koruma Bölge Kurulu tarafından alınan kararın kanuni bir zorunluluk olarak uygulanması gerektiğini anlatan Kaymakam İnci, galeyana gelen vatandaşlara, pazartesi günü muhtarlık aracılığıyla kendisine ulaştırılacak resmi yazıyla sit bölgesinde doğal yapıyı bozmayacak şekilde, Bergama taşıyla (granit) yolun yeniden tamamlanması için işlemleri hemen başlatacağı sözü verdi. İnci, "Durumun vehametinin bilincindeyiz. Bölgenin doğal yapısına uygun yeni çalışmanın başlamasını sağlayacak girişimlerin takipçisi olacağız." diyerek köylüyü rahatlattı. Devlet eliyle yapılan yolun yeniden sökülmesini büyük bir israf olarak niteleyen köylülerse yeni yol yapılıncaya kadar büyük sıkıntılar yaşanacağını ifade etti. Şirince Köyü Muhtarı Levent Apak da söküm çalışmalarının başlayacağına ilişkin bilginin kendisine bir gün önce akşam saatlerinde verildiğini belirterek, uygulama karşısında çaresiz kaldığını savundu. Köylülerden Halil Posta, yapımı devlet eliyle tamamlanmış yolun kültür ve tabiat varlıklarının korunması gerekçesiyle sökülmesine anlam veremediklerini söyledi. Aynı işlerin tekrar tekrar yapılmasının devlete ve millete büyük zararı olduğunu vurgulayan Posta, kendilerine yeni yolun yapımı için verilen sözün bir an evvel tutulmasını istediklerini dile getirdi.

Zaman, Haber: İsmail Toprak, 23.09.2007

HASANKEYF İÇİN YENİ İMZA KAMPANYASI

Hasankeyf İnisiyatifi Girişimi, Ilısu Barajı projesini Almanya'nın İstanbul Başkonsolosluğu önünde protesto etti.
Konsoloslukta toplanan ve ellerinde çeşitli dövizler bulunan grup, projeye ilişkin kredi teminatı vermeyi planlayan Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin ihracat kredi kuruluşları ile DSİ arasında nihai anlaşmanın resmen sağlandığını hatırlattı. Hasankeyf İnisiyatifi Girişimi yaptığı açıklamada, "Bu karar, Hasankeyf arkeolojik sit alanının sulara gömülmesi anlamına geliyor" dedi. Ilısu Barajı projesinin kanunlara, kültüre, tarihe ve doğaya kabul edilemez boyutta zarar vereceği savunulan açıklamada, "Türkiye hükümetinin bu projeyi gerçekleştirmek istemesi büyük bir tarihi hatadır" görüşüne yer verildi. Grup, Türkiye ile Avrupa'daki ilgili kurumlara sunulmak üzere yeni bir imza kampanyasının başlatıldığını da duyurdu.

Radikal, Fotoğraf: Zulal Yılmaz/AA, 23.09.2007

TURİSTLERİN İLGİSİ ANTİK HARİKAYA

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi’ndeki antik dünyanın bilinen 7 harikasından biri Mausoleum Anıt Müzesi’ni, yılbaşından bu yana yaklaşık 24 bin kişi ziyaret etti. Bodrum Kalesi ve Sualtı Arkeoloji Müze Müdürü Yaşar Yıldız, müzeye özellikle Rus, Alman, İngiliz ve Danimarkalı turistlerin ilgi gösterdiğini söyledi. Yerli turistlerin müzeye beklenen ilgiyi göstermediğini ifade eden Yıldız, Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde bulunan ve dünyanın 7 harikasından biri olarak bilinen Mausoleum Anıt Müzesi’ni, yılbaşından bu yana mitolojiye ya da tarihe ilgi duyan çoğu yabancı yaklaşık 24 bin turistin gezdiğini açıkladı. Yıldız, yerli turistleri müzeye çekebilmek için her ayın ilk pazartesi günü ücretsiz halk günü yaptıklarını söyledi.

Antik dünyanın bilinen 7 harikasından biri Mausoleum, antik adı Halikarnassos olan Bodrum’da bulunuyor. MÖ 350 tarihinde eskiden mezarlık olarak kullanılan bir alanda Karyalı Pers Satrabi Mavsolos tarafından inşaatına başlanıp, ölümü üzerine kız kardeşi ve aynı zamanda karısı olan Artemisia tarafından bitirildi.

Uzun yıllar doğa ve insan tahribatına karşı ayakta duran mezar anıtı MS 1304 yılında tüm Batı Anadolu’yu sarsan depremle yıkıldı.Kazılarda ortaya çıkan eserlerle, 19. yüzyıl başlarında St. Jean Şövalyeleri’nin kaleyi yaparken duvarda kullandığı eserler, Newton tarafından İngiltere’deki British Museum’e götürüldü.

Danimarka Aarhus Üniversitesinden Prof.Dr. Kristian Jeppesen’in bilimsel ve maddi katkılarıyla bu alanda kurulan müze, 1982 yılında ziyarete açıldı.

Akşam Ege, 23.09.2007

SEKİZ BİN YILLIK TARİH BELGELENDİ

 

Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Efes Kazıları üyesi, Çukuriçi Höyüğü Projesi Başkanı Dr. Barbara Horejs, son kazılarda İzmir’in Selçuk İlçesi’nin yerleşim tarihinin 8 bin yıl öncesine dayandığının belgelendiğini söyledi. Dr. Horejs, Efes Antik Kenti’nde yapılan kazılarda, kentin, Roma döneminde inşa edilen güneydoğusunda “en eski yerleşim alanı izleri bulduklarını” belirtti.

Çukuriçi Höyüğü’nde çeşitli yerleşim evrelerini gösteren bir tepenin altında, duvarları taş kaideli ve killi topraktan yapılmış evlerden oluşan bir bölgede çalışma yürüttüklerini ifade eden Dr. Horejs, son kazı ile 8 bin yıl öncesine (MÖ 6000) dayanılarak, Selçuk bölgesinde insanların yaşadığını belgelediklerini bildirdi.

Höyük’te yerleşimin, bunu izleyen binlerce yıl boyunca, yaklaşık İÖ 2500 yılına kadar devam ettiğini dile getiren Dr. Barbara Horejs, şöyle dedi:

“Çukuriçi, uluslararası arkeolojik araştırmalar için özel bir anlam teşkil etmektedir. Çünkü bulgular, bir taraftan doğuya, diğer taraftan batıya, kuzeyde ise Troia’ya kadar olan yakın ilişkileri kanıtlamaktadır. Çok basit taştan gereçler ve kaba seramik kaplar belki (spekülatif) bulgular değildir. Ama insanların 8000 yıl önceki yaşamları hakkında bir izlenim edinme olanağı sağlamaktadır. Son kazılarda, MÖ 6000’li yıllarda, asmak için yapılmış kulplara sahip küçük kaplar ile MÖ 3000’li yıllarda yapılan yemek pişirilen üç ayaklı tencere ve kullanım izleri gün yüzüne çıkartıldı.”

Akşam Ege, 23.09.2007

MÖ 2 BİN YILINA AİT AY YILDIZLI TAŞ, TÜRK DEVLETLERİNİ Mİ SEMBOLİZE EDİYOR?





Antalya'nın Manavgat ilçesindeki Side Antik Tiyatro çevresinde 1985 yılında yapılan kazıda bulunan MÖ 2 bin yılına ait olduğu belirtilen ay yıldızlı taşın, Türk devletleri ve Türk bayrağına ait bir simge olmadığını bildirildi.

 

Bölgede kazı çalışması yapan Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, söz konusu ay yıldızlı taşın eski Anadolu'da 'ay tanrısı'nı simgelediğini söyledi. Side Antik Kent'te MÖ 2 bin yılında Men kültürünün hakim olduğuna dikkat çeken Yrd.Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, ay yıldızlı taşın eski Anadolu'da 'ay tanrısı'nı simgelediğini kaydetti. Arkeolog Özhanlı, Isparta Yalvaç'ta bulunan Antiocheia Antik Kent'te ay tanrısı Men adına inşa edilen Men kutsal alanının bulunduğunu kaydetti. Özhanlı, "Ay yıldızlı taşın bizim Türk bayrağı simgesi ile bir ilgisi yok. Side Antik Kent'i gezmeye gelenler bu taşı görünce Osmanlı veya geçmiş Türk devletlerine ait bir simge olduğu zannediliyor. Taştaki yıldız iyice incelendiğinde bizim ay yıldızlı bayrağımızın simgesi ile bir ilgisi olmadığı anlaşılacaktır. Anıttaki ay yıldız MÖ 2 bin yılındaki ay tanrısı simgesidir." diye konuştu.

TürkiyeTurizm.com, Haber: Abdurrahman Büyükkeskin, 23.09.2007


*****


SİDE ANTİK TİYATRODA ANTİK DÖNEME AİT 35 GÖZYAŞI ŞİŞESİ BULUNDU

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi'ndeki Side Antik Tiyatro'da 2 aydır sürdürülen kazı çalışmaları sona erdi.

 

Bu çalışmalarda Bizans dönemine ait Yunanca Side yazı ile antik dönemde sıvı parfüm, krem, bitkisel ilaç, baharat ve gözyaşı sularının saklandığı unguentarius adı verilen şişeler ile Roma dönemine ait mozaik taşları bulundu.