Haberler logo Ağustos '08 Arşivi

31 Ağustos - 6 Eylül 2008


DOSYA




BİR BAŞKENTİN YOKOLUŞU - 2


BU YOL NEREYE ÇIKAR?






Lefke Kapı – Charles Texier 1850
(Texier, C., Küçük Asya Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi I-II-III, Enformasyon ve Dökümantasyon Hizmetleri Vakfı, Ankara 2002.)



İznik neden önemli?


Bursa İli'ne bağlı olan İznik, Marmara Bölgesi’nin Güney Marmara bölümünde bulunmaktadır. Bursa’ya uzaklığı 75 km.dir. Denizden 85 m yükseklikte kurulmuş olan İznik doğal güzellikleri, seramikleri ve tarihi ile ün yapmıştır.

 

Adı Yunanca “Eis Ten Nikaieon” (Nikaia’ya) anlamına gelen kelime grubunun “Eis” ve “Nik” kısımlarının “Eisnik”, “İsnik” olarak telaffuz edilmesiyle günümüze kadar gelmiştir [1] . Bir başka kaynakta ise İznik’in günümüzdeki adının kaynağı şöyle anlatılır; Nikaia civarına yerleşen Türk fetihçiler, Rum köylülere “Bu yol nereye çıkar?” ya da “Nereye komşu?” diye sorduklarında aldıkları cevap hep “Nikaia’ya” yani “İs-Nikean”olmuştur.Türkler bu cevabı bir kalıp olarak almış ve kentin ismini de ilkin “İsnikean”, daha sonra da kısaltarak “İznik” olarak benimsemişlerdir [2] .

 

İznik’in dört kapısından biri olan Lefke Kapı üzerindeki yazıtlardan “Nikaia”lıların kendi soylarını “Herakles ve Dionysos”a bağladıklarını biliyoruz [3] . Bununla birlikte Osmanlı menkıbelerinde İznik’in Nuh’un en sevgili oğlu “Sam” tarafından kurulduğuna inanılmıştır [4] . Strabon’dan günümüze İznik’in kent planı temelde değişmemiştir. Son dönemdeki arsızlıklar bu mirasa da ciddi zararlar vermektedir. Hellenistik şehirden hemen hemen hiçbir kalıntı kalmamış olsa da ana yolların doksan derece çakışması, Hippodamos prensiplerine dayanan bir antik çağ planının uygulanmış olduğunu göstermektedir. Günümüzde, Roma Dönemi’nden bir tiyatro ve MS 123 yılı civarında Hadrianus’un yaptırdığı ve MS 268-269 yılında Claudius Gothicus’un tekrar elden geçirdiği fakat bugün büyük bir kısmı 8., 10. ve 13. yüzyıl Bizans işçiliği olan şehir surları kalmıştır. Bunların dışında kalan Osmanlı öncesi yapıların çoğu Bizans döneminden kalmıştır.

 

Strabon’a göre İznik, yüz altmış beş stadia yükseklikte ve dörtgen bir yapıya sahiptir. Kentin caddeleri dik olarak birbirlerini öyle keserler ki Gymnasium’un ortasına konan bir taştan dört kapısı da görülebilir [5] . Yine Strabon’dan öğrendiğimize göre İmparator Diocletianus devrinde yaşayan Nikea’lı bir aziz kentin yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni olarak, yerinin elverişliliği, ılımlı iklim,  çepeçevre verimli arazi ve bolluk akıtan bir ırmak, salkım salkım üzüm bağları, zeytin yüklü ağaçlar, her yandan akan sular, sıra sıra değirmenler, bağlar, bahçeler ve her yanında hamamlar, suların aşılmazlığı, tapınakların görkemi, insanlarının seçkinliği, başka yerlerden gelen ve yanı başındaki gölden çıkan ürünlerin bolluğu ile bunlara ilaveten bir günden daha az uzaklıktaki denizden sağladığı yararlar olarak göstermiştir.

 

Hiç şüphesiz İznik’in öneminde Hellenistik dönemden günümüze kadar önemini koruyan İznik Gölü’nün yeri büyüktür. Hellenistik dönemdeki adıyla Askiana Gölü, Prehistorik Çağlarda da önemli yerleşmelere ev sahipliği yapmıştır. İznik’in coğrafi konumundan dolayı Karacakaya, Karadin, ve Çonga gibi Kalkolitik yerleşmeler ile Ilıcapınar, Höyücektepe, Çakırca gibi höyüklerle Prehistorik çağlardan beri iskan edildiği anlaşılmıştır. Örneğin Ilıcapınar kazıları sonucunda höyükte üst üste 11 tabaka belirlenmiştir ve en alt tabakadaki yerleşim günümüzden 7200 yıl öncesine yani Neolitik Çağ’a tarihlenmiştir [6] .

 

Hellenistlik dönemde İznik ilk olarak “Helikore” ismiyle anılmıştır. İznik daha sonra Büyük İskender'in generallerinden biri olan ve aynı zamanda Philippos’un oğlu Antigonos tarafından yeniden kurulmuş ve buranın ismi “Antigonia” olarak değiştirilmiştir [7] .

 

Kentin tarih sahnesine çıkışı Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos zamanına rastlamaktadır. Bithynia Kralları şehri başkent yapmışlardır. Roma İmparatorluğu’nda Anadolu’nun en büyük merkezlerinden biri olarak parlayan şehir MS 325’te I. Hristiyanlık Konsili'nin toplantı yeri olarak milletler arası bir ün kazanmıştır. İznik’in başkent sıfatını ve ünvanını uzun süre koruduğu MÖ 120 yılına kadar taşımasından anlaşılmaktadır. O devirde İznik, Prokonsillerin karar merkeziydi [8]

 

MÖ 301 yılında Phygia’da Antigonos İpsos savaşında İskender'in generallerinden Lysimakhos’a mağlup olması ve yaşamını yitirmesiyle İznik Lysimakhos’un eline geçmiştir. Lysimakhos da kenti önceki durumundan daha fazla geliştirerek ismini karısına hitaben “Nikaia” olarak değiştirmiştir. Bithynia Krallığı döneminde Nikaia ve civarının MÖ 281 yılında Makedonya kralı Lysimakhos ile Suriye Kralı “Seleukos” arasında Kurupedion’da (Kyros Ovası) patlak veren savaş sonrasında Nikaia ve civarının Zipoites tarafından yeni kurulan Bithynia Krallığına bağlandığı anlaşılmaktadır. Bundan sonra I. Nikomedes ( 280-255), Ziaeles (255-230) ve I. Prausias (230-182) Krallığı yönetmişlerdir. MÖ 87-63 yılları arasında Mihridates Savaşları'nda geçici olarak kentin yönetimi el değiştirmişse de Nikaia Bithynia krallığının egemenliğine tekrar geçmiştir [9] .

 

MÖ 74 yılında Bithynia’nın son kralı III. Nikomedes Eupator ölünce krallığını vasiyet yoluyla Roma İmparatorluğu’na bırakmıştır. Bundan sonraki dönemde Bithynia bir Roma eyaleti olmasının yanında Roma’nın Anadolu’daki ikinci büyük kenti haline gelmiştir.

 

40-120 yılları arasında ünlü Prusalı (Bursalı) tarihçi “Dion Khrysostomos” verdiği önemli bilgiler ışığı altında “Nikaia ve Nikomedia kentleri arasında sürekli olarak mücadelelerin devam ettiği öğrenilmektedir. MS 194 yılında Nikaia iki Roma İmparatoru Septimius Severus ve Pescennius Niger arasında İmparatorluk’un tek hakimi olabilmek için yapılan savaşta taraf tutmuştur. Savaşta Nikaia’da yapılan “Niger’in tarafını tutan Nikaia mağlup tarafta kaldığından dolayı kent Septimus Severus tarafından cezalandırılmıştır.

 

Nikaia, 257-258 yıllarında Güney Rusya üzerinden Karadeniz’i aşarak Bosphoros (İstanbul Boğazı) üzerinden Khalkhedon’a oradan da Nikomedia, Nikaia, Kios, Apemia ve Prusa gibi bütün Bithynia kentlerine de saldıran Gotlar tarafından büyük bir istilaya uğramıştır [10] .

 

Bizans devrinde 787 yılında Nikaia’da tüm Hıristiyanlık aleminin katıldığı ve doğu kiliselerinin tanıdığı son Ekumenik konsülü (Nikaia’da yapılan ikinci genel olarak yedinci) yapılmıştır. İznik MS 959'da VII. Constantin döneminde imparatorluğun en zengin şehirlerinden birisi haline gelmiştir [11] .

 

1057’de İsaakios Kommenos ordusu ile İznik’e gelip VII. Mikail Ducas’a karşı üstünlük sağlayarak imparatorluğunu ilan etmiştir. 1071 yılında Bizans’ın Malazgirt Savaşı’nda Selçuklulara yenilmesiyle İznik üzerinde Türklerin baskısı artmaya başlamıştır. Bunun en belirgin örneği olarak Süleyman Şah’ın desteği ile 1078’de Mikail Parapinakes’e karşı Nikephoros Botanites’in önce İznik’e hakim olması daha sonra da İstanbul’da taç giymesi gösterilebilir.

 

Bu olayın ardından İznik’te kalarak imparatoru destekleyen Türkler 1080 yılında kendini Bizans İmparatoru ilan eden Nikephoros Melissinos’un tarafını tutarak Bizans taht kavgalarında belirleyici rol oynamışlardır [12] .

 

İznik’in Bizanslıların eline tekrar geçmesi 1097 tarihinde Godefray de Baullion komutasındaki Haçlı orduları sayesinde olmuştur. Kısa süreli olan Bizans egemenliği yaşanılan iç karışıklıklardan dolayı 1105 yılında I. Alexios’un şehri Kılıçarslan’a bırakmasıyla sona ermiştir. İznik’teki Selçuklu egemenliği 1147 yılına kadar sürmüş fakat daha sonraki dönemde Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla egemenlik tekrar kısa bir aradan sonra Bizans’a geçmiştir. İznik’in Selçuklular elinde bulunduğu dönemde, kent Selçukluların idari merkezi haline gelmiştir.

 

İznik’te Bizans hakimiyeti kesintisiz olarak 1206 yılına kadar devam etmiştir. Aynı dönemde haçlı seferlerinin dördüncüsünde Haçlılar, Filistin’e gitmekten vazgeçip ani bir kararla kendileriyle müttefik konumunda olan Konstantinopolis’te zor kullanarak Latin Krallığı kurmuştur. Bunun üzerine Theodoros Laskaris, Bizans Tahtı’nı İstanbul’dan İznik’e taşımıştır.

 

Nikaia, İmparatorluk tahtını barındırması ve taç giyme törenlerinin gerçekleştirildiği yer olması bakımından imparatorluğun başkenti olmuştur. Theodoros I. Laskaris, Nikaia’yı yönetim merkezi yapmış ve buraya bir İmparatorluk sarayı inşa ettirmiştir [13] .

 

İznik kenti tarih içerisindeki en parlak dönemini Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olarak 1206-1260 yılları arasında yaşamıştır [14] . Bu dönemde siyasal ve kültürel anlamda İznik, Bizans İmparatorluğunun merkezi olmuştur.

 

Nikaia’daki patrik o dönemde genel olarak tüm Ortodoks alemine karşı sorumluluk taşımıştır. Bu dönemde patriklik Bulgaristan, Rusya, Kıbrıs, Papalık ve Kafkasya ile diplomatik ilişki içerisine girmiştir. Aynı zamanda kentte biri piskoposluk biri patriklik olmak üzere iki dinsel kurum sürekli bulunmuştur [15] . İznik aynı dönemde önemli bir eğitim merkezi haline gelmiştir. Örneğin, Konstantinopolis İmparatorluk Okulu’nun ilk müdürü olan Georgioas Akropolites eğitiminin büyük bölümünü Nikaia’da almıştır.

 

İstanbul 1261 yılında Bizans İmparatoru VIII. Mikhael Palailogos tarafından tekrar ele geçirilmiştir. İstanbul’un Latin Devleti’nden geri alınmasından sonra başkent tekrar İznik’ten İstanbul’a taşınmıştır. Bu tarihten Nikaia, Moğollara ve Türklere karşı yeniden bir sınır kenti olmuştur. Bundan sonraki dönemlerde egemenlik Selçuklu ve Bizanslıların elinde sürekli el değiştirmiş Osmanlı egemenliği hakim kılınana kadar siyasal anlamda önemli bir istikrar sağlanamamıştır.

 

1307 yılında Nikaia’nın başına II.Adranikos’un kız kardeşi Maria (Moğol Hanımefendisi) vali olarak getirilmiştir. Bunun nedeni “Maria’nın” İlhanlı Hükümdarı Abaka’nın eski dul eşi olmasıdır. Osmanlıları korkutacağı düşüncesiyle yapılan bu harekete karşın Osman Bey Nikaia çevresindeki kaleleri güçlendirmiş, İznik’e yakın yerleşim birimlerini ele geçirmiş ve İznik’i kuşatmıştır. Kentin çevresindeki kuşatmayı kaldırmak için 1329 yılında III.Andranikos ve ordu komutanı Ioannes Kantakuzenos Osmanlı ordularına bir sefer düzenlemiştir. Yapılan büyük çatışmalardan sonra 1331 yılında Sultan Orhan İznik’i ele geçirmiştir [16] .

 

Orhan Bey, şehrin merkezinde bulunan Ayasofya Kilisesi'ni Cuma Camii’ne dönüştürmüş ve bir manastırı (Süleyman Paşa) medrese haline getirmiştir. Bu, Osmanlı topraklarında kurulan ilk medresedir. Orhan Bey, Yenişehir Kapısı’nın dışına bir de cami inşa ettirmiştir. Bu da Orhan Bey’in yaptırdığı ilk camidir. Caminin yapım yılı tam olarak bilinmemekle birlikte, İznik’in ele geçirilişinden sonra bir ya da iki yıl içinde tamamlandığı sanılmaktadır.

 

İznik’teki ilk camilerden biri de, 1345 tarihli Hacı Hamza Camii'dir. Bu camiye 1349 yılında adına kaynaklık eden Hacı Hamza Bey Türbesi eklenmiştir. İznik’te kesin olarak tarihi bilinen ilk yapı 1333 yılında inşa edilen Hacı Özbek camidir. Bunu caminin ana kapısında yer alan bir yazıttan anlamaktayız. Bu yazıt aynı zamanda bir Osmanlı yapısına ait olan ilk yazıt olma özelliğini de taşımaktadır.

 

İznik’in bir Osmanlı kenti haline gelmesinde etkin rol oynayan kişilerden biri de Orhan Bey’in eşi Nilüfer lakabıyla anılan Bayalun Hatundur. Nilüfer Hatun 1388 yılında ölünce, I. Murad, annesinin anısına Nilüfer Hatun İmarethanesi’ni yaptırmıştır. Nilüfer Hatun İmareti Osmanlı mimarisinin standart biçimlerinden biri olacak olan T-planlı yapıların ilk örneklerindendir.

 

İznik, Bizans’ın başkentliğini yaptığı dönemdeki siyasal ve kültürel merkez olma özelliğini, 1402’deki Timur’un kısa egemenliğini saymasak, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1453’teki İstanbul Fethi’ne kadar geçen sürede sürdürmüştür.
İznik bu nedenlerle önemlidir.





Yukarıda özet olarak aktarmaya çalıştığımız tarih İznik’in olduğu kadar dünyanın da tarihidir. Hepimizin tarihidir. İznik, doğal güzelliklerinin yanında, tüm bu özellikleriyle dünyada belki de hiçbir kentin sahip olamayacağı tarihi, kültürel ve siyasal bir öneme sahiptir. Dünyanın önde gelen çok sayıda medeniyetine ev sahipliği yapmış, bunlar arasındaki Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlere de başkentlik yapmış bir şehirdir.

 

325’teki meşhur konsül İznik’te  toplanmıştır. Bu konsülde Teslis Akîdesi, Pavlus Hıristiyanlığı’nın resmi doktrini olarak ilân edilmiştir. Kilisenin resmi İncilleri olarak Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri bu konsülde seçilmiştir. Barnaba İncili de dahil geri kalan bütün İnciller'in okunması ve elde bulundurulması yasaklanmıştır. Bizzat Constantinus’un katıldığı ve 20 Mayıs - 25 Temmuz 325’te toplanan Konsül’de ayrıca Airusçuluk da tasviye edilmiş ve Paskalya Yortusu kutlanmaya başlamıştır.

 

Bu, İznik’te toplanan son konsül olmayacaktır. 24 Eylül - 23 Ekim 787’de İmparatoriçe Eirene’nin çağrısı üzerine, İkonakırıcılık (İkonaklazma) tartışmalarını bir çözüme kavuşturmak için toplanan konsül, kutsal imge kullanımını tanıyıp, serbest bırakmış ve yeniden düzenlemiştir. Bu iki konsül, bugün dünyanın en fazla inananı olan semavi dini Hıristiyanlığın gelişmesinin, bugünkü inanç sistemini oluşturmasının ve Hıristiyanlık içinde bugüne kadar olan mezhep ayrılıklarının da başlangıcı olmuştur.

 

Bu konsüllerin tam olarak nerede toplandığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, ilkinin İstanbul Kapı’nın hemen güneyinde yer alan ve günümüze ulaşmayan sarayda toplandığı kabul görmektedir. Eirene’nin davetiyle toplanan ikinci konsül ise büyük olasılıkla Ayasofya’da toplanmıştır. Gerek mimarisi gerekse sanat tarihinde yeri dışında, insanlık tarihi için de oldukça önemli bir yapı olan Ayasofya bugün muazzam bir yıkımla karşı karşıyadır.

 

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri - TAY Projesi kapsamında Bizans Dönemi yapılarını kapsayan bir envanter çalışması için Ağustos ayı içinde İznik’te çalıştık. Bu çalışmalarımız sırasında bizi her anlamıyla en çok etkileyen yapı İznik Ayasofyası olmuştur.

 

Burada çok uzatmadan, bizim ekibin İznik Ayasofyası macerasını anlatmak istiyorum.





Çalışmalarımız sürerken Ayasofya’nın kapalı olduğunu gördük ve içeriye girmek istediğimizde hemen yandaki Turizm Danışma bürosundan anahtarın “muhtemelen” kaymakamlıkta olduğu öğrendik. (Bu arada içerideki köpekleri ve bu köpekciklerle aramızda münasebeti geçen haftaki bölümde aktardığımız için burada tekrarlamıyoruz.) Kaymakam Bey geçen haftaki yazımızda da belirttiğimiz üzere (sanırım müfettişlerin sayısı fazlaydı) “kayıp” olduğu için gün içerisinde görüşemedik. Aradan birkaç gün geçti ve kaymakamlığın yönlendirmesi üzerine İznik Müzesi’ne gittik. Böcek Ayazması’na, Elbeyli’deki hipojeye ve en önemlisi Ayasofya’ya girmek istediğimizi belirttik ama isteğimizi belirttiğimiz yetkili, mesai saati olmasına rağmen müdürüne ulaşamıyordu bir türlü. Bekledik… Bekledik… Bekledik… Diğer yapılar için birkaç gün sonra gelmemiz gerektiği, fakat Ayasofya’nın anahtarının Belediye’de olduğunu söylemesi üzerine Belediye’ye gitmeye karar verdik. Hemen ardından bizimle görüşmek istemeyen Sayın Müze Müdürü’nün kadro eksikliğinden kaynaklı olarak diğer yapılara da gidemeyeceğimizi söylemesi gecikmedi. Zaten kendisini görmesek de telefonun çok sesli ahizesinden, gelmemizden ve böyle isteklerde bulunmamızdan pek hoşnut olmadığını duyabiliyorduk.

 

Ayasofya’ya girme çabalarımız devam ediyordu. Belediyeye gittik fakat ilçedeki bütün resmi yetkililer gibi Belediye Başkanı da makamında yoktu. Acaba yapının içindeki gayet sağlıklı görünen, fakat bizlere karşı pek sıcak yaklaşmayan pitbull cinsi köpekleri kim besliyor olabilirdi, artık iyice merak etmeye başlamıştık.

 

Belediye Başkanı yoktu ve İznik’teki diğer bütün devlet dairelerinde olduğu gibi tek yetki ondaydı. Biz de… Bekledik… Bekledik… Bekledik… Tekrar Belediye’ye gittik ve beklemekten sıkıldığımızı, Adil Can Bey’in seramik atölyesine gideceğimizi, isteğimizin Ayasofya’nın içine girmek olduğunu, bu isteğimizi Başkan Bey’e iletmelerini ve bıraktığımız telefon numarasından bizi bilgilendirmelerini rica ederek ayrıldık. Hemen girişteki zabıtaların Ayasofya’nın anahtarının kendilerinde olduğunu söylemelerinden bu sefer Ayasofya’nın içini göreceğimizden emin olarak oradan ayrıldık.



Bekledik… Bekledik… Bekledik…


Telefondaki ses yapının anahtarlarının kendilerinde olmadığını, Kaymakamlıkta olduğunu söylediğinde, artık İznik’te yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğundan emindik. Bir iki telefon görüşmesinin ardından, Belediye Binası’na geri döndük ve kapısında “Başkan Yardımcısı” yazan odada Mustafa Bey’le görüştük. Mustafa Bey, anahtarın zabıtada olduğunu ve yapıya girebileceğimizi söylediğinde ekipteki yapıya girilecek-girilemeyecek şeklindeki iddialaşmalar da son buldu demiştik. Belediyeden bir yetkiliyle yapıya gittik. Konu biraz uzadı ama emin olun asıl komedi burada başladı:

 

Geçen gün bize İznik misafirperverliği hakkında fikir veren “Ayasofya’nın köpekleri”, şortlu, fanilalı ve terlikli birinin ayakları altında yatıyordu. Belediye’den gelen yetkili önde, biz arkada yapıya doğru yürüdüğümüz sırada köpeklerin sahibi ya da bakıcısı olan bu kişi önümüze geçti ve müteahhidin izni olmadan yapıya giremeyeceğimizi söyledi. Fakat, “Bu müteahhit kimdir, biz arayalım mı?” sorumuza sessiz kalmayı yeğledi. Daha da ilginç olan belediye yetkilisinin hiçbir şey demeden geri dönmesi oldu. Biz de Belediye’ye geri döndük. Başkan Yardımcısı olması muhtemel ya da en azından lafı oldukça dinlenen biri olduğu belli olan Mustafa Bey, hikayemizi duyunca çok şaşırmış olmalı ki, Başkan Bey’in odasından çıkan birkaç kişi bize yapıya giremeyeceğimizi, Mustafa Bey’in bundan haberdar olmadığı için bizi yanlış yönlendirdiğini söylemesi üzerine Mustafa Bey de yanımızdan ayrılarak kayboldu. Orada bize söylenen, tek yetkilinin müteahhit olduğu ve “Kaymakamlık, Müze, Belediye ve Müteahhit arasında yapılan bir protokolden” kaynaklı olarak kimsenin yapıya giremeyeceği oldu. Son olarak Başkan Bey de bizimle görüşmek istemeyince “yapıya giremeyeceğiz” diyen ekip arkadaşlarımızın inceden gülümsemeleriyle Ayasofya’nın içini göremeden oradan ayrıldık.

 

Bu yazdıklarımı ister bir suç duyurusu, ister bir gezi notu olarak kabul edin. Ama sormak istiyorum:

 

  • Ülkemizin en önemli yapılarından biri olan ve dünya kültür tarihi açısından da oldukça büyük bir önemi olan İznik’teki Ayasofya nasıl olur da yetkisiz ve bilgisiz bir grup insanın inisiyatifine bırakılabilir?

  • Kapıda bize “kesinlikle giremezsiniz” diyen kişi kimdir ve nasıl olur da Kaymakamlığı, Belediye Başkanlığı’nı ve Müze’yi tanımadığını söyleyebilir?

  • İçerisi neden bizlere gösterilmek istenmemiştir ve içeride neler olmaktadır?

  • Neredeyse bütün duvarlarından elektrik kabloları çıkan, üstü basit, iğreti bir kırma çatıyla örtülen, kubbelerinin üzerine beton dökülen , bütün açıklıkları camla kapatılan ve bu camlama işlemi için yapının özgün duvar örgüsüne büyük zarar verilen, minaresi alakasız bir şekilde yeniden inşa edilen, apsisin orta penceresi yıkılarak park tarafına kapı açılan ve hepsinden önemlisi çok kötü bir “restorasyon” uygulaması altındaki Ayasofya’nın akıbeti ne olacak?







  • Yapıya kimseyi sokmayan müteahhit kimdir ve Kaymakamlıkla, Belediyeyle ve Müzeyle nasıl bir protokol yapmıştır?

  • Basında ve çeşitli çevrelerde yapıda geri dönülemez etkiler yapan minarenin, üst örtünün yıkılma kararı çıkacak gibi haberlerin gerçeklik payı var mıdır?

  • Bir yapı yapalım, güzelleştirelim derken bu kadar zarar veren bir zihniyet, acaba yaptığını yıkarken nasıl zararlar verecektir?

  • Ayasofya neden restore edilmek istenmiştir, bu denli acele edilmesinin sebebi nedir?

  • En önemlisi, Ayasofya’nın hali ne olacaktır?

  • Daha da önemlisi İznik’in sonu ne olacaktır?

  • Bu yol nereye çıkar?

  • Eis Ten Nikaieon…


Özgen Kurt

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi

Fotoğraflar: TAY Projesi Arşivi



[1] YALMAN, B., İznik ( NICAEA), Bursa 1999, s. 10.

[2] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s.8.

[3] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s.6.

[4] RABY, J., N. ATASOY, İznik Seramikleri, İstanbul 1989, s.24.

[5] STRABON, Çev. A. Pekman, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika:XII-XIII-XIV), İstanbul 1993, s.45.

[6] ROODENBERG, J., (1989), “Ilıpınar Höyük Kazıları: 1987 ve 1988 Yılları Kazı Çalışmalarının Özeti”, XII. Kazı Sonuçları Toplantısı, C. I, Ankara 1990, s. 99-102.

[7] STRABON, Çev. A. Pekman, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika:XII-XIII-XIV), İstanbul 1993, s.8.

[8] TUĞLACI, P., Osmanlı Şehirleri, 1985 İstanbul, s. 184.

[9] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s.7.

[10] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s. 12.

[11] YALMAN, B., İznik Tarihi, Bursa 1969, s.3-4.

[12] ANHEGGER, R., “İznik” İslam Ansiklopedisi, C.2, İstanbul 1950, s.1256-1264.

[13] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s. 36.

[14] ANHEGGER, R., “İznik” İslam Ansiklopedisi, C.2, İstanbul 1950, s.1257.

[15] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s. 38.

[16] IŞIK, A., H. İNALCIK, O. ASLANAPA, Tarih Boyunca İznik, İstanbul 2004, s. 43.

KATKI




BU NE GAFLET!..




1941 yılında Prof. Katharina Otto Dorn’un “Das İslamısche Iznık” adlı kitabının 39. sayfasında "Das Grabs Mahmut Çelebi" diyerek bahsettiği ve aynı zamanda Osmanlı Vakıfları kitabında da aynen konu edilen, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa’nın torunu olan; Niş’de vefat edip İznik’e 1442 yılında kendi yaptırdığı caminin avlusuna defnedilen Mahmut Çelebi’nin mezarı yok edildi.

 

Ocak 2008'de başlatılan çevre düzenlemesi, drenaj çalışmaları sebebiyle etrafı kazılan Mahmut Çelebi Camii’nin güneye bakan duvarına bitişik, 1850’de demir muhafazaya alınan mezar, yerel yetkililerin ifadesi ile kemik bulunamadığı için sökülüp atıldı. Gerek İznik kaymakamı gerekse Belediye ile Müze Müdürlüğü mezarın orada olmadığını ifade etmişlerdir.





Şimdi soruyoruz... resmini gördüğünüz demir muhafaza ile bu muhafazanın dört tarafında ve kubbe tipindeki, tepesinde 20-25 cm yüksekliğinde, üzerinde Farsça beyitler bulunan bronz üzeri tombak Mevlevi külahlarının akıbeti nedir?

 

Bu muhafaza nereye taşınmış, nerede kalmıştır? Kaymakamlık ve müzenin de bilgisi dahilinde olan bu mezar katliamı önce neden inkar edilmiş, sonra da saklandığı yerden müzeye Mevlevi Külahları eksik olarak hurda görünümünde getirilmiştir? 200 yıllık olduğu bilinen bu muhafazanın organize olarak ortadan kaldırıldığı şüphesindeyiz.

 

İznik’e 15 milyon YTL  gibi bir meblağın restorasyon için ayrıldığı düşünülürse, bir de restore edilen yerlerin durumu göz önüne alındığında ya bilinçsiz harcamalardan ya da bilgisizlikten İznik’in kültür erozyonuna uğradığı aşikardır.

 

Bu erozyonu göremeyen, koltuğunu kaybetme korkusuyla her yerde şak şak yapan bürokratlar ve basın mensupları da İznik’e ayrıca hasar vermektedir. 
 

Yüzyıllardır ayakta duran Anadolu’nun kültür taşları restorasyon adı altında tek tek sökülmektedir. İhalelerde verilen en düşük fiyat kabul edildiği için restorasyonda kullanılan malzemeler o nispette kalitesizleşmekte, restore edilen yapı betonarme bir hüviyete bürünmektedir. 
 

İhalelerin denetimsizliği, koruma kurullarının takipsizliği, üniversitelerden uzak durulması yeni bir meslek doğurmuştur. Bürokratlarımız bundan sonra ihale organizatörü arkeolog, mimar, mühendis, müteahhit, emlakçı olmuşlar, boş zamanlarında asıl mesleklerini icra etmektedirler.

Adil Can, 04.09.2008

İZMİT TARİHİNE BU YAPILMAMALI





Gazetenin rutin işleri ve günün hay huyu içinde debelenip dururken, son derece anlamlı ve oldukça düşündürücü bir e-posta aldım.


Duyarlı bir vatandaş, battı-çıktı inşaatında yapılan tarih katliamını oldukça güzel görüntülemiş, ama ne hikmetse kimliğini açıklamaya çekinmiş…


Ne gariptir ki, bu haltı yiyenler ağır ceza mahkemelik bir suç işlerken, bunu ihbar eden vatandaş, korku ve çekinceler içinde bulunuyor.


Fotoğraflar dikkatle incelenecek olursa, battı çıktı inşaatının Orduevi ve Yenidoğan arasında kalan bölümünde Roma Dönemi’ne ait 2000 yıllık bir kemer ve sütunların ortaya çıktığı açıkça görülecektir.


Peki, bu eserlere ne oldu?


Kepçe darbeleri ile yok olup gitti…


Yanlış anlaşılmasın, AKP aleyhtarlığı ve battı-çıktı muhalefeti yapıyor değilim…


Ne yapacaksanız yapın da, bu eserlerin bilimsel incelemesi ve kent tarihine saygıdan dolayı kısa da olsa incelenmesine ve kaydının tutulmasına izin verseydiniz ne olurdu?


Bu kente ve tarihine bir bilimsel tespit yapmak, sanırım ki sizlerin fıtrat ve anlayışınıza aykırı düşmektedir.


Şeytani değil de biraz rahmani olsanız ne olur sanki?


Bu ülke, isterse bin tane yer altı geçidi yapar..


Peki, milyar dolar verilse 2000 yıllık bir antik kemer yapılabilir mi, bulunabilir mi?


Haydi diyelim ki, o inşaattaki işçiler, müteahhit elemanları, bunu değerlendirmek zorunda değiller ve bu işlerin uzmanı da değildirler…


Peki kardeşim…


Bu kentte bir müze müdürlüğü ve o müzenin başında oturan bir müdür yok mudur?


Bir süre önce bu kentte kurulan Anıtlar Bölge Kurulu yok mudur?


Bu birimler acaba ne iş yaparlar?


Sıradan vatandaşın, benim gibi aşırı meşgul bir gazetecinin bu katliamlardan haberi oluyor da, asli işleri bu katliamlara müdahale etmek olan adı geçen kurumlar neden sus pus duruyorlar?


Yoksa AKP iktidarına kafa tutmaya hukuk ve bilimselliğin sesini duyurmaya yürek ve vicdanları mı yetmiyor..


Şunu bilsinler ki, o koltuklarda oturup, şunun bunun kuklası olarak davranmak, bu kentin tarih ve arkeolojik ruhu karşısında çok basit kalır ve bu ruhsuzluğa alet olanların adı bile gelecekte anılmaz..


Ekteki görüntülere bakarak hep beraber İzmit Kültür ve tarihine bir dua okuyalım..


El Fatiha!…

Özgür Kocaeli, Yazı: Ali Gündoğdu, 04.09.2008


******


BATTI-ÇIKTI'DA TARİHİ ESER EYLEMİ





Kocaeli Sivil İnisiyatif Platformu üyeleri, tarihi eserlerin parçalandığı yönünde iddiaların bulunduğu D-100 karayolu İzmit geçişindeki battı-çıktı inşaat alanında cılız bir eylem yaptı.


Kocaeli Sivil İnisiyatif Kurulu Dönem Başkanı Bahri Odabaş öncülüğünde gerçekleşen eyleme yalnızca platform yönetim kurulu üyesi Işık Alnıpak, Kocaeli Turizm Derneği Başkanı Soner Kılıç, Araştırmacı-yazar Yavuz Ulugün ve KYÖD adına İsmail Sağıroğlu katıldı. Eylemde polis ve gazetecilerin sayısının daha fazla olması da dikkat çekti.


Battı-Çıktı çalışmasının yapıldığı alan önünde konuşma yapan Bahri Odabaş, şunları söyledi:
“Bugün burada sivil toplum kuruluşları, kent gönüllüleri ve tarihe duyarlı insanlar olarak Kocaeli tarihine not düşmek istiyoruz. Kocaeli’ni yaklaşık 2 yıldır eziyet çektiren meşhur battı-çıktı inşaatı ve olumsuz sonuçları her ne kadar yurttaş olarak bizi rahatsız etse de, amacımız bu inşaatın kaç paraya mal olacağı, kaç müteahhit değiştirdiği, mevcut trafik sorununu çözüp çözemeyeceğini tartışmak değil. Bizlerin vermek istediği mesaj: Kocaeli’nin yaklaşık 3 bin yıllık tarihini barındıran bu bölge de bulunan Kültür varlıklarımızın yol inşaatı sırasında katledilmesidir”

Özgür Kocaeli, 02.09.2008


******


TÜNEL'DEN NİKOMEDA ÇIKIYOR...





Büyükşehir Belediyesi'nin D-100 şehiriçi geçişindeki battı-çıktı projesi, bu kez ciddi biçimde tehlikeye girdi. Tünel yapımı süren bölgede bugüne kadar sık sık tarihi eserler ortaya çıkmış, bunlar görmezlikten gelinerek kırılmış ve çalışmaya devam edilmişti. Ancak dün aynı bölgede artık görmezlikten gelinemeyecek bir tarihi eser kalıntısı çıkınca, Müze yetkilileri ister istemez inşaatı durdurdular.

KÜLTÜR MÜDÜRÜ TARİHİ ESER YOK DİYORDU

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, 3 yıldan beri devam eden, çok geciken ve çok eleştirilen battı-çıktı projesini, yıl sonuna kadar bitirmek istiyor. Bu nedenle, işin durması, gecikmesi, AKP'lilerin kabul edebileceği bir şey değil. Tünel çalışması bölgesinde daha önce de tarihi kalıntılar, eski İzmit'in (Nikomedia) kent kalıntıları çıkmıştı. Kültür ve Turizm Müdürü Adnan Zamburkan, "O taşlar tarihi eser değil. 50 yıl önceki E-5 karayolunun kalıntıları" diyerek, inşaatı durdurtmamış, ama kendisini biraz komik duruma düşürmüştü.

LAHİT KAPAĞI BULUNDU

Seka fabrikasının bulunduğu alan, D-100 karayolu, tünel inşaatı mevkii, yüzyıllar önceki İzmit'in, Nikomedia'nın yerleşim alanları. Tünelin yapıldığı bölgede dün büyük bir mezar kapağı toprak altından çıktı. İzmit Müzesi Müdürü İlksen Özbay, Büyükşehir Belediyesi Müzeler Müdürü Mustafa Çakır da olay yerine gelip, inceleme yaptılar. Çakır ve Özbay, çıkan büyük parçanın, Nikomedia döneminden kalma bir lahitin kapağı olduğunu tespit etti. Tarihi eseri, tünel inşaatını yapan müteahhit firma işçilerinin fark ettiği, hemen yetkililere durumu bildirdiği öğrenildi. Bölgede başka tarihi eser bulunup bulunmadığına bakılacak, bu nedenle tünel inşaatı, birkaç gün yavaşlayacak.

Özgür Kocaeli, 07.09.2008

EDİRNE'DEKİ KİLİSELER AÇILACAK

 

Edirne'de Bulgaristan hükümeti tarafından restore ettirilen Sveti Konstantin ve Elena Kilisesi'nin açılışı için hazırlık yapılıyor.

 

Bulgaristan'ın Edirne Başkonsolosu Angel Angelov, Kirişhane Semti'ndeki Sveti Konstantin ve Elena Kilisesi'nin onarıldığını, resmi açılışının 14 Eylül’de yapılacağını bildirdi. Angelov, açılışa Bulgaristan'ı temsilen Başbakan Sergey Stanişev'in yanı sıra bakan ve üst düzey yöneticiler ile Türkiye'den bakanların katılacağını kaydetti.

Bursa Hakimiyet, 06.09.2008

OYMA VE KÜNDEKARİ TEKNİKLİ CAMİ

 

 

Atpazarı, Samanpazarı ile Koyunpazarı Sokağı’nın başında bulunan Ali Elvan Cami, Ahi Elvan Mehmet Bey tarafından 1382 yılında yaptırıldı. Minber üzerindeki onarım yazıtlarında ise; Mehmet Bey’in ismi geçiyor. Ahi Elvan Mehmet Bey’in 1386 yılında dikkate alınırsa caminin de 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaptırıldığı sanılıyor.

Selçuklu dönemine ait ahşap direkli cami örneklerinden birisi olan yapıya üç kademeli bir merdivenle çıkılıyor. Tam dikdörtgen olmayan ibadet mekanı üç sıra halinde dörderli ahşap sütunla dört sahna ayrılıyor.

Taş temeller üzerine tuğla ve kerpiç duvarlarında ikişer sıra halinde altı, mihrap duvarında da yine iki sıra halinde dört penceresi bulunuyor. Ahşap sütunların üzerlerine yöredeki Bizans ve Roma yapılarından toplanan Dor ve Korinth üslubunda sütun başlıkları var. Bunların taşıdığı üst örtü çatı olup, kiremit örtülüdür.

Camiye doğu yönündeki kapıdan giriliyor. Giriş kapısında, taş örgü ve bezemelerle dikkat çekiyor. Aynı şekilde alçı mihrap ve minber de, Selçuklu süsleme sanatının örnekleri ile bezeli. Minberi Harputlu Mehmet Bin Beyazıt kündekari üslubunda yaptırmış. Minberin yan yüzlerinde çokgen ve yıldızlardan oluşan bir bezeme bulunuyor. Aynı şekilde pencere ve dolap kapakları da oyma tekniğinde yapılmış Selçuklu bezemesini yansıtıyor.

1967 yılında Vakıflar genel Müdürlüğü’nce yapılan onarımı sırasında bu pencere kapakları yerlerinden söküldü. Rastlantı sonucu Y.Mimar Yılmaz Önge bunları görmüş, İstanbul’daki Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’ne gönderdi. Bu kapaklar Hacı Elvan Mehmet Bin Elhaç Nizamettin tarafından yaptırıldı.

Hürriyet Ankara, 05.09.2008

TARİHİ ÇINARLARA PATENTLİ KORUMA

 

Bursa'da yaşayan emekli orman mühendisi Teoman Varol (73), geliştirdiği "Ağaç Koruyucu Sistemlerde Yenilik" adlı patentiyle asırlık çınarları ayakta tutmaya çalışıyor. Bakımın çok önemli olduğunu söyleyen Varol, "Ağaçları sulamakla görevimiz bitmez." diyor.

 

Orman Genel Müdürlüğü hizmetinde 26 yıl çalıştıktan sonra emekli olan orman yüksek mühendisi Teoman Varol (73), geliştirdiği "Ağaç Koruyucu Sistemlerde Yenilik" adlı patentiyle 40 yıldır çürümeye yüz tutmuş tarihî çınarları tedavi ediyor. Küresel ısınmayla birlikte ağaçlanmanın öneminin daha da arttığına dikkat çeken Varol, "Biz ne yapıyoruz, fidanı dikip bırakıyoruz, olmaz. Ağaç çocuklar gibidir, gençlik, hastalık ve yaşlılık dönemleri vardır, sulamakla görevimiz bitmez." dedi.

 

Orman Genel Müdürlüğü'ndeki görevi sırasında ağaçların tedavisine yönelik çalışma yapan Teoman Varol, emekli olduktan sonra ilk iş olarak "Ağaç Koruyucu Sistemlerde Yenilik" adını verdiği çalışmasına patent aldı. Türkiye'de ilk kez alınan patent, özellikle çürümeye yüz tutmuş tarihî çınarların hayatını uzatmada önemli bir aşama olarak değerlendiriliyor. Çınarlarıyla ünlü Bursa'da son günlerde tarihî çınarların peş peşe yıkılmasıyla gündeme gelen bakımsızlık sorununu değerlendiren Varol, "Ağaçlar, özellikle de çınarlar çocuklar gibidir. Aynen insanlar gibi, gençlik, hastalık ve yaşlılık dönemleri vardır. İnsan daha yaşlanmadan bakımsız olunca nasıl genç yaşta ölüyorsa, ağaçlar da öyle. Gerekli ilgiyi göstermezseniz fidanlar daha hayata merhaba demeden ölüverir. Geliştirdiğimiz kimyasal maddelerden oluşan özel macunla çürümeye yüz tutmuş çınarları tedavi ediyoruz. Ağaçların gövde kısımlarında kanser, mantar ve dış şartlara karşı kullandığımız macunlar gayet etkili oluyor." dedi.

 

Başta Bursa olmak üzere İstanbul, İzmir, İznik, Marmaris ve Ankara olmak üzere birçok bölgede çalışmalara imza attıklarını söyleyen Varol, Bursa'da son zamanlarda peşpeşe yıkılan tarihî çınarların bakım sorununun tekrar gündeme geldiğini söyledi. Son olarak Kayhan Camii bahçesindeki 232 yaşındaki Doğu Çınarı'nı tedavi eden Varol, tarihî bir çınarın tedavi masrafının 400 YTL'den başlayarak 15 bin YTL'ye kadar çıkabildiğini kaydetti.

Zaman, Haber: Fatih Karakılıç, 05.09.2008

ALTEPE: TARİHİ ÇARŞI VE HANLARA TİTİZLİKLE BAKIYORUZ

 

Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, Kayhan Çarşısı'nın esnafıyla bir araya gelereke sorunlarını dinledi. Altepe de, yurt dışından gelen birçok misafirin Türkiye'de ilk görmek istediği şehirlerden birisinin Bursa olduğunu belirterek, tarihi bir değer taşıyan çarşı ve hanların bakımını titizlikle yaptıklarını söyledi.

Bursa'da Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, Kayhan Çarşısı'nın esnafıyla bir araya geldi. Kayhan Çarşı esnafının verdiği iftar yemeğinin ardından Başkan Altepe, çarşı esnafının sıkıntılarını ve isteklerini dinledi. Programda ilk önce Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Bölge Platformu Başkanı Doğan Akkoç, Bursa'nın incisi olan kapalı çarşı esnafının örgütlenmesi gerektiğini söyledi.

Başkan Altepe'ye yaptığı çalışmalardan dolayı teşekkür eden Akkoç, "Çarşı esnafı, platforma destek vermeli. Bursa'daki diğer çarşı esnafları da örgütlenmeye ve beraberliğe önem vermeli. Tarihi çarşı ve hanların masaya yatırıldığı bu platform toplantılarına katılım olmalıdır. Maddi ve manevi yönden de destekler verilmelidir" dedi.

Ardından söz alan Kayhan Çarşısı Başkanı Rıdvan Çiçek, tarihi çarşı hakkında isteklerini Başkan Altepe'ye sundu. Çarşının yaz ve kış rahat alışveriş yapılması için üst örtü gerektiğini dile getiren Çiçek, "Çarşımızın doğu tarafına bir kapı yapılmasını istiyoruz. Ayrıca alışveriş yapan müşterilerimiz için oturmak için banklar yerleştirilmeli. Uzun çarşı ile entegrasyon sağlanmalıdır" diye konuştu.

Altepe de, yurt dışından gelen birçok misafirin Türkiye'de ilk görmek istediği şehirlerden birisinin Bursa olduğunu belirterek, tarihi bir değer taşıyan çarşı ve hanların bakımını titizlikle yaptıklarını söyledi. Bursa'nın tarihine yapılan çalışmalar ile tekrar ayağa kaldırıldığını söyleyen Altepe, "Kayhan çarşımızın bizden istediği çalışmalar için gerekli izinlerin alınması lazım. Çünkü çarşının bulunduğu yer, tarihi yapı niteliğinde olduğu için sit alanı durumunda. Ayrıca, çarşıya bir kapı yapmak da iyi olmaz. Eskiden olmayan kapıyı şimdi yerleştirmek orijinalliğini bozar. Çarşımızın alışveriş merkezleri ile aynı seviyeye gelmesi için çalışacağız" şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, 05.09.2008

NEVŞEHİR'İN İLK SURLARI BULUNDU

 

 

Nevşehir'in Gülşehir İlçesi'ne bağlı Ovaören beldesindeki höyükte sur duvarlarına rastlandı.

 

Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt başkanlığında 30 kişilik ekiple yürütülen kazı çalışmalarını Nevşehir Valisi Mehmet Asım Hacımustafaoğlu, Gülşehir Kaymakamı Süleyman Yıldırım ve Nevşehir Müze Müdürü Halis Yenipınar yerinde inceledi. Kazı ekibinden çalışmalarla ilgili bilgi alan Vali Hacımustafaoğlu, geçen yıl başlayan kazı çalışmalarının bu yılki bölümünde höyüğün güney batısında yeralan surlarda sondaj çalışmaları yapıldığını, yaklaşık 6 metre yüksekliğinde ve 4 metre genişliğinde sur duvarlarına rastlandığını bildirdi. Kazı ekibi yetkilileri de surların Hitit döneminde yapıldığının, Demir Çağı'nda iki kez onarım gördüğünün, surlardaki en son yapıların da MÖ 8. yüzyılda hüküm süren Tabal Krallığı'na ait olduğunun anlaşıldığını, höyüğün içinde yapılan kazılarda da Demir Çağı'na ait mekanlar ortaya çıkarıldığını belirttiler. Yetkililer, demir ok ucu, pişmiş toprak ağırşak, ağırlık, kemikten yapılmış biz ve iğne gibi taşınır kültür varlıklarının bulunduğunu da kaydettiler. Kazılarda, Demir Çağı'nda da yoğun yerleşime sahne olan surlarla çevrili kentin gerek Hitit İmparatorluk gerekse Geç Hitit Dönemi'nde özellikle Tabal Krallığı'na bağlı önemli kentlerden biri olduğuna dair bulgulara rastlandığı ifade edildi.

Yeni Şafak, 05.09.2008

ALTIN HAZİNE
YUNAN ARKEOLOGLARI ŞAŞIRTTI

 

  

 

Kuzey Yunanistan’da yeni bulunan, büyük bir bakır küp içindeki kemikler ve yanı sıra altın mücevherlerden oluşan bir define Yunanlı arkeologları şaşkınlığa uğrattı.

Selanik Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, Aigai antik şehri kazılarında bulunan bu gömü “çarpıcı” olarak nitelendirildi.

Aigai, Makedonya’nın ilk başkenti ve İskender’in babası 2. Philip’in suikaste kurban gittiği şehir olarak bilinmekte.  

 

Küpün içinde bulunan altın çelenkler ölü hediyesi olarak çok az rastlanan mücevherlerdir ve ancak soylu mezarlarında bulunur.

Öte yandan, tüm bu mücevherlerin, iskelet kalıntısı ile birlikte mezardan alınarak bakır bir küpün içinde tekrar gömülmesi ise ilk defa rastlanan bir durum.

Hele bu gömü şehrin merkezinde, 2. Philip’in bıçaklandığı tiyatronun yanında ise durum iyice garip hale gelmekte. 

 

Kazı başkanı Chryssoula Saatsoglou-Paliadeli, bu “taşınmanın” büyük olasılıkla ölünün mezara yerleştirilmesinden hemen sonra olduğunu düşünüyor ve “Kübün işçiliği göz önüne alınırsa bu, koruma amaçlı bir nakil olmalı” diyor.

Armağanlara bakıldığında ise mezar sahibinin üst düzey bir yetkili olma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor.

 Associated Press, Haber: Nicholas Paphitis, 28.08.2008

KERAMOS’TAN GERİYE NE KALDI? 

 

Antik çağda bir Karya kenti olan Keramos, bugün Muğla İli’nde Milas’a bağlı Ören’dedir. Bugüne kadar kazı yapılmayan sadece bazı yazıtlar üzerinde çalışmalar bulunan Keramos antik kentinin kuruluşu hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Attika-Delos Birliği üyesi olduğu ve sikke bastığını, Roma ve Bizans dönemlerinde nüfusunun arttığını, daha sonra ise Aphrodisias’a bağlı bir dini merkez olduğu bilinmektedir.  

 

Bugün antik kente ulaşmak isterseniz bir tabela bulamazsınız. Yolda gördüğünüz tarlaların ortasında kalan iki sütun parçası ile bir mermer kapı kalıntısı sizi ümitlendirir de ahaliye görebileceğiniz diğer esaslı kalıntılar konusunda bilgi almak isterseniz de hevesiniz kırılabilir. Alacağınız yanıt sadece “Görecek bir şey yok” olacaktır.





Yerleşim merkezine vardığınızda köy kahvesine 10 m uzakta olasılıkla Rumlardan kalma bir bina ve bahçesi ile arka yüzünde parmaklıkla çevrili 20 metrekarelik bir alanda birkaç parça tarihi eser ve demir parmaklıkların üzerinde şu yazıyı görürsünüz: “Bu deponun düzenlenmesi Ören J. Krk. K.lığı tarafından yapılmıştır.”





Önünde park eden otomobillerden içeri bir göz atacak kadar şanslıysanız sonuç içinizi açmaz, birkaç cips torbası ve pet şişe çöplerinin yanında manzara şöyledir:





Bugün, kentin doğusunda bulunan agoranın kuzey duvarının modern yerleşme tarafından tahrip edildiğini, bugünkü Jandarma binasının bir duvarının eski sur duvarı üzerinde olduğunu, gymnasion’un agoranın hemen önünde, bugünkü Cumhuriyet Caddesi’nin kuzey kenarında bulunduğunu, nymphaion’un çevresinde modern yerleşme olduğunu görebilmekteyiz. 

 

Ancak kaynaklara göre; kentin kuzeyindeki dağ yamacında bulunan iki zirveyi de içine alarak güneye devam eden surları, sur kapılarını, kuleleri, kentin ana caddesi üzerindeki takı, kentin kuzeyindeki yamaçlar üzerinde doğal bir vadide kayaya oyulmuş tiyatronun cavea’sını, kentin doğusundaki palaistra’yı, Ören Köyü’nün dışında yer alan Bakıcak adlı tepenin üzerindeki Zeus Khrysareos Tapınağı’nı, bu tapınağa yakın nymphaion’u, kentin kuzeyindeki su kemerini, nekropol alanını ve Roma İmparatorluk ile Bizans dönemlerine ait olduğu düşünülen su depoları, küçük kiliseler ile konutlara ait duvarları görmek ya da onlardan iz bulmak pek mümkün olmamaktadır. 





2007 yılında Muğla Üniversitesi’nden Yrd.Doç.Dr. Abuzer Kızıl başkanlığında yapılan yüzey araştırmasında Ören Eski Jandarma Karakolu'nun karşısında yer alan üstü ve önü demir parmaklıklarla kapatılarak kilitlenen depo ile Yeni Jandarma Karakolu'nun bahçesi ve beldenin muhtelif yerlerinde yer alan taşınır arkeolojik eserlerin bir kısmının tasnifi yapılmış ve eserlerin fotoğraf, çizim, tanımları yapılarak envanter fişleri halinde belgelemeleri tamamlanmıştır. Tüm bu kayıtlar ışığında, envanter numaralan eserler üzerine işlenmiştir.  

 

Bunlara rağmen, yapılan son yüzey araştırmalarında yaklaşık 5000 yıllık geçmişe sahip 2100 kilometrekarelik bir alana yayıldığı saptanmış olan ve adı seramik veya toprak kap anlamına gelen Karya kenti Keramos, işte günümüzde bu durumdadır…

TAYHaber, Cengiz Aydemir, 05.09.2008



İLK BULGAR KRALLIĞINDAN KALMA
GÜNEŞ SAATİ

 

Bulgaristan, Kaspichan Belediyesi’ne bağlı Mogila Köyü sakinleri geçenlerde iki büyük taş blok buldular.

Eski Kale’nin içindeki bu bloklar defineciler tarafından oldukça tahrip edilmiş ve etraflarında 4 m derinliğinde çukurlar kazılmıştı.

İlk aşamada, arkeolojik bir kazıdan önce Prof. Rasho Rashev tarafından bir ön araştırma yapıldı ve bu araştırma blokların birinde at üzerinde silahlı askerleri gösteren bir graffitiye rastlandı.

Birçok at ve biniciden oluşan uzun bir sıra net olarak görülebilmekte idi ve Bulgar öncesi döneme ait olduğu kesin idi.

Diğer taşta ise yarım daireye ve 10 eşit dilime bölünmüş bir güneş saati çizimi son derece belirgindi.

 

Daha iyi korunmuş kısımlarında ise Yunan alfabesinin "alpha", "beta", "gamma", "delta" ve "eta” harfleri okunabilir durumda idi.

News.bg, 28.08.2008

İŞÇİLİĞİ EN ZENGİN CAMİ

 

 

Ahi Şerafeddin tarafından 1289 - 1290 yıllarında yaptırılan Arslanhane Camii Samanpazarı semtinde eğimli bir arazide bulunuyor. İsmini caminin türbe duvarına gömülü bir antik arslan heykelinden alan Arlanhane Camii'nin mimarının Ebubekiroğlu Mehmet olduğu düşünülüyor.

Anadolu Selçuklu mimarisinin ahşap sütunlu, ahşap tavanlı cami örneklerinden biri olan cami, Ankara’daki Roma ve Bizans dönemi yapılarından toplanan taşlarla yapıldı. İbadet mekanı, 21,5x24 metre ölçüsünde, uzunlamasına 5 sahınlı olup, üzerini örten ahşap çatıyı altışardan dört sıra halinde 24 yuvarlak ağaç sütun taşımaktadır. Burada Roma dönemine ait korinth üslubunda mermer sütun başlıkları yer alıyor. İbadet mekanının tavanı ahşap oymalı olup, içerisi 12 pencere ile aydınlatılmıştır. Caminin içerisine doğu, batı ve kuzeyden üç kapı ile girilen caminin mihrabı açık mavi çinilerle bezeli 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. Ankara camilerinin işçilik yönünden en güzel örneklerinden biri olan ve ceviz ağacından yapılmış minberi de ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinden biridir.

Ahi Şerafeddin’in türbesi de caminin yanında bulunuyor. Sekiz köşeli bir plan gösteren türbe kubbe ile örtülüdür. Ahi Şerafeddin türbesinde 17 mezar bulunmaktadır. Köşedeki dört sütunlu, kubbe ile örtülü, etrafı açık türbeye de Kesikbaş Türbesi adı verildi.

Hürriyet, 05.09.2008

250 YILLIK HAN ORTAYA ÇIKIYOR

 

 

Şekeroğlu Mahallesi’nde bulunan 250 yıllık tarihi Yeni Han'ın önünde bulunan binalar yıkılarak tarihi han ortaya çıkarıldı.


Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Kültür Yolu Projesi kapsamında tarihi hanın ön tarafında bulunan binalar yıkılarak 250 yıllık tarihi han ortaya çıkarılıyor. Şekeroğlu Mahallesi Uzun Çarşı’da bulunan ve 1993 yılında Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından tarihi yapı olarak tescil edilerek korumaya alınan 250 yıllık Yeni Han, ön tarafında yükselen binalar nedeniyle görünmüyordu. 1750'li yıllarda yapıldığı sanılan ve 2 kattan oluşan Yeni Han'da faaliyet gösteren 65 halı mağazası ise hanın görünmemesi nedeniyle müşteri gelmediğinden şikayetçiydi.

 

Han esnaflarından Mehmet Ali Aşer, hanın önünün açılmasının tarihi hanın görünümü açısından önemli olduğunu belirterek, "Yıllardır Yeni Han'ın ön cephesine yapılan binalar nedeniyle görünmüyordu. Han görünmediği için şehrimizi gezmeye gelen turistler hana gelmiyordu. Hanın önünün açılması ve hanın ortaya çıkmasıyla birlikte hana gelen turist sayısının artmasını ve işlerimizin açılmasını bekliyoruz" dedi.

 

Yine han esnaflarından Mehmet Kaleoğlu, hanın kapısını kapatan ve hanın görünmesini engelleyen binaların 15 yıldır yıkım kararı alındığını ancak yıkım işleminin yapılmadığını ifade ederek, "Daha önce hanın önüne yapılan binalar nedeniyle han görünmüyor bu nedenle hana giren çıkan da olmuyordu. 1993 yılında tarihi eser olarak tescillenen hanın önünü kapatan binalar için yıkım kararı alınmıştı ancak yıkım yapılamıyordu. Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Kültür Yolu Projesi kapsamında hanın önündeki binalar yıkıldı ve hanın dış yüzeyinin de temizliği yapılacak. Böylece müşteri sayımızın artacağını umut ediyoruz. Bir de ön tarafa bir yeşil alan yapılırsa turistlerin gelip dinlenebileceği bir alan olur bizim de işlerimiz artar" diye konuştu.

Gaziantep 27 Gazetesi, 05.09.2008

AMASYA MÜZESİ ZİYARETÇİ SAYISI GEÇEN YILA GÖRE % 100 ARTTI

 

Amasya’da bu sene turizm patlaması oldu. 2007 yılında yapılan büyük tanıtımlarla Amasya’da beklenen turizm patlaması gerçekleşti. Amasya’mızı bu yıl 300.000’e yakın turist ziyaret etti. Amasya’da en önemli ziyaret noktalarından birisi olan ve onlarca medeniyetin binlerce eserini barındıran Amasya Müzesi de ziyaretçi akınına uğradı. Amasya Müzesi yetkililerinden alınan bilgilere göre 2008 yılının ağustos ayına kadar Amasya Müzesi 207646 kişi tarafından ziyaret edildi.

 

Buna göre Amasya Müzesi 2007 yılının ağustos ayına kadarki süresinde 37565 yerli ücretli, 90019 yerli ücretsiz, 4166 yabancı ücretli, 216 yabancı ücretsiz olmak üzere toplamda 131966 kişi tarafından; 2008 yılının ağustos ayına kadarki süresinde ise 41795 yerli ücretli, 177600 yerli ücretsiz, 5184 yabancı ücretli, 1067 yerli ücretsiz turist tarafından ziyaret edildi.

 

Geçen yılla kıyaslandığında bu yılki ziyaretçi sayısında %100’e yakın bir artışın olduğu görünüyor.

Amasya Gazetesi, 05.09.2008

TARİHİ MİRASA MAKYAJ

 

Son 30 yıl içinde çürümeye yüz tutan Murat Köşkü, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin projesi ile 2001 yılında eski görkemine kavuştu. Köşk 1880 yılında İngiliz Edwards ailesinin bir üyesi tarafından inşa edilmiştir. İki katlı kesme taştan olan evin alt kat cephesi sütunlarla hareketli bir görünüme sokulmuş, üst katı da sıra halinde pencerelerle hareketlendirilmiştir.

Evde Edward kız kardeşlerden önce Barry isimli bir şahsın oturduğu söylenmektedir. Daha sonra ev, kızları şimdi Atina’da yaşayan Murat Ailesi’ne satılmıştır. Murat Köşkü’nde elinde tepsi taşıyan bir hizmetçinin hayaletinin dolaştığı rivayet edilir. Bu sebepten dolayı halk arasına köşkün adı “Perili Köşk” olarak da biliniyor.

Murat Köşkü, uzun yıllar Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü tarafından çocuk yuvası olarak kullanıldı. Daha sonra bakımsızlıktan yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan köşk, 1 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan alınan izinle aslına uygun olarak restore edildi. Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ile yapılan protokol uyarınca binanın 10 yıllığına İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildiği belirtildi. Köşkün bahçesinde bulunan Türk Hamamı’nın Edwards ailesinden evi satın alan Murat ailesinin yaptırdığı düşünülüyor.

128 yıllık üç katlı köşkün en göze çarpan özelliği, çift kollu merdivenle ulaşılan verandası. Burada 8 tane İon başlıklı sütun bulunuyor. Zemin kattaki tavan resimleri ise görülmeye değer.

Üst katta ise geniş balkona açılan yatak odaları köşkün ihtişamını gözler önüne seriyor. 6500 metrekarelik alana yayılan köşkte bugün toplantı salonları, bilgisayar odası, kütüphane, çalışma salonları, kafeterya ve otopark mevcut.

Akşam Ege, 05.09.2008

YEŞİLOVA'DA KAZI ÇALIŞMASI BAŞLADI

 


İzmir’in Bornova İlçesi Karacaoğlan Mahallesi’ndeki Yeşilova Höyüğü’nde Bakanlar Kurulu kararı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Zafer Derin’in başkanlığında 25 kişilik bir ekiple, kazılara başlandı.

İlk olarak kurtarma kazısı niteliğinde başlayan çalışmalar bu yıldan itibaren daha kapsamlı bilimsel incelemeler yapma olanağı da sağlayan uzun süre devam edecek bir kazı özelliklerine kavuştu. Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Zafer Derin, İzmir’in bu yeni ören yerinde geleceğe yönelik yeni projeler hazırlama olanağı doğduğunu söyledi. Yrd.Doç.Dr. Zafer Derin, "İzmir’in tarih öncesi dönemine ait ilk yerleşim alanında yer alan Yeşilova Höyüğü’nde ilk günden itibaren çok miktarda çakmaktaşı, aletlere pişmiş toprak kap parçalarına ve mimari kalıntılara rastlanılmıştır. Çevresi dağlarla çevrili Bornova Ovası’ndan doğduğu anlaşılan İzmir’in içindeki en eski yerleşim merkezindeki çalışmaların, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ege Üniversitesi, Bornova Belediyesi ve özel kuruluşların desteğiyle 2 ay kadar sürdürülebileceği düşünülmektedir" dedi.

Hürriyet Ege, 05.09.2008

PERU'DA İNKA ÖNCESİ MUMYA





Peru’da, Huaca Pucllana kalıntılarında kazı yapan arkeologlar geçen hafta antik Wari Kültürü’ne ait olduğu düşünülen bir mezarda mumya buldular. Mezardaki kadın mumyasının dışında iki yetişkin ve bir çocuğa ait kalıntılar da mevcuttu. Bu şimdiye dek Huaca Pucllana’da bulunan ilk sağlam Wari mezarı ve uzmanlar MS 700 yıllarına tarihlenebileceğini belirtiyorlar. Kazı başkanı Isabel Flores “Daha önce de mezarlar bulduk, ama hep delikler açılmış veya tahrip edilmiş durumda idiler. Karşımıza ilk defa sağlam bir mezar çıktı” dedi.





Mumyanın yüzüne yerleştirilen maskede bulunan yapma gözlerin malzemesinin ne olduğu henüz kesinleşmiş değil. Bulunduğu yerde ince kağıtlara sarılarak korumaya alınan mumya daha sonra kaldırılarak müze laboratuarına teslim edildi.

 

Wari halkının bugünkü Peru’da MS 600 ile 1100 yılları arasında hüküm sürdüğü biliniyor. Başşehirleri And Dağları’nda bulunan Ayacucho idi, ama bu kültür inşa ettikleri yol ağları ve uzun mesafelere yaptıkları yolculuklarla tatınmakta. 





Flores, Lima şehrinin yoğun trafiğinin tam ortasında yer alan Huaca Pucllana kalıntılarında şimdiye dek 30 mezar bulduklarını açıkladı.

Reuters, Haber: Dana Ford, 26.08.2008

HASANKEYF KAZILARINDA TEKNİK ÇALIŞMALAR

 

Bu yıl 11 Haziran’da başlayan Hasankeyf kazı çalışmaları sona erdi. Ancak teknik çalışmaların devam ettiği belirtildi.





Kazı alanlarının temizlenmesi ile başlayan çalışmalar bu yıl 6 değişik noktada sürdürüldü.

Bu yıl geniş bir alanı kapsayan Mardinike Cami veya Sahil Sarayı diye adlandırılan kompleksde kazı çalışmalarını yürüttüklerini belirten Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, bu yılki kazı çalışmalarında Büyük Selçuklu izlerine rastlandığını söyledi.

 

Yapılan kazı çalışmalarında Büyük Selçuk dönemine ait camii ile minare gün ışığına çıkarıldığını belirten Uluçam, "Hasankeyf'te ilk kez Büyük Selçuklu dönemine ait Ulu Camii büyüklüğünde bir camii ve tuğla minareyi ortaya çıkardıklarını ifade etti.

 

Uluçam, "Bu yılki çalışmalarımızda en önemli bulgu; Büyük Selçuklu izlerine rastlandı. İki bloğun arasına yerleştirilen minarenin Siirt Ulu Camii minaresine benzediğini ortaya koyduk. Bu da zaten Anadolu Selçuklu öncesinde Büyük Selçukluların ortaya koyduğu bir yapıdır. Hem Ulu Camii'nin minare kaidesiyle hem de İmam Abdullah Zaviyesi'ndeki minarenin alt kısmına tıpatıp uyan mimari yapı var burada, ancak üst kısmında tuğladan yapılmış ve bu tuğla sırlı tuğlalarla süslenerek Siirt Ulu Cami benzeri süslemelerle de bir paralellik gösteriyor" dedi.

 

Fiili kazı çalışmasının bittiğini, ancak teknik çalışmanın devam ettiğini belirten Uluçam, kazı alanında görev alan değişik ekiplerin çalışmalarının sürdüğünü söyledi. 2008 kazı programı kapsamında yer alan restore çalışmasının devam ettiğine dikkat çeken Uluçam, bu çalışmalar ile kazılarda ortaya çıkartılan eserler sağlamlaştırılacak." dedi.

 

GAP idaresince sağlanan 500 bin YTL ile ödenek ile Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında bu yıl 15 akademisyen, öğrenciler ve 70 kişilik ekip görev aldı.

Batman Gazetesi, 04.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇISINA BASKIN

Afyonkarahisar'da düzenlenen tarihi eser operasyonunda Roma dönemine ait, insan başı figürlü 1 adet mezar steli ele geçirildi.

 

Operasyonda bir kişi gözaltına alındı.
Edinilen bilgiye göre, bir istihbaratı değerlendiren İl Jandarma Komutanlığı'na bağlı ekipler Evciler İlçesi Kayalık Mahallesi'nde ikamet eden Ş.Ö.'nün evine baskın düzenledi. Baskında, 108 santimetre uzunluğunda, 51 santimetre genişliğinde Roma dönemine ait, üzerinde Latince yazılar ve insan başı figürü bulunan 1 adet mezar steli ele geçirildi. Ş.Ö. jandarma ekipleri tarafından gözaltına alınırken, olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Afyon Kent Haber, 04.09.2008

KRAL MARSYAS HEYKELİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ELE GEÇİRİLDİ

 

Manisa'ya adını veren Hellenistik döneme ait Kral Marsyas heykelinin üçüncüsü Bilecik'te satılmak üzere iken ele geçirildi.

 

Bilecik Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, ellerinde Roma dönemine ait heykel olduğunu belirten şahıslarla irtibata geçti. Pazarlık yaparak heykeli 700 bin dolara almak üzere şahıslarla buluşan ekipler, suçüstü yaparak 3 kişiyi yakaladı.

 

Şahısların aracında yapılan incelemede, 114 cm yüksekliğinde mermerden yapılmış tek parça Kral Marsyas'a ait heykel ele geçirildi. Heykelle ilgili bilirkişi raporunda şu bilgi verildi: "Yüksekliği 114 cm olan kaide içinde, ayak kasımları kırılmış bir durumda 74 cm yüksekliğinde mermerden yapılmış yekpare parça heykeldir. Heykel sağ tarafından yükselen ağaca, elleri başının üstüne bağlanmış bir şekildedir. Sakallı bir yüz işlenişine sahip heykelin yüzünde acı çeker bir ifade vardır. İzlenen bu tasvirler, bu heykelin Marsyas ve onun derisini yüzen İskitliye ait olduğu ve söz konusu eserin 3386 ve 5226 sayılı yasalar ile değişik 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu kapsamı içerisinde olduğu şeklinde." Operasyonu, Bilecik Emniyet Müdürü Tayfur Erdal Ceren bizzat yürütürken, Bilecik Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Kamuran Turan ve ekibi gerçekleştirdi. Üçüncüsü Bilecik'te bulunan Marsyas heykellerinden birisinin Manisa Müzesi'nde, diğerinin de Yunanistan'da olduğu belirtildi.

Zaman, Haber: Durmuş Günsur, 04.09.2008

TARİHE SAHİP ÇIKILIYOR

 

Belediye Meclisinin dünkü toplantısında, Tarihi Taşhan ve Mevlevi Camii'nin avlusu içerisinde bulunan mekanların Afyonkarahisar Belediyesi'ne kiralanması hakkındaki verilen teklifler kabul edildi.


Afyonkarahisar Belediye Meclisi'nin Eylül Ayı toplantısında mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait, Mevlevi Camii avlusu içerisinde bulunan Derviş Odaları, Matbah (Mutfak) bodrum kat ve avlu bölümlerinin Belediye tarafından kiralanması hakkındaki teklif görüşüldü.

Görüşmeler çerçevesinde Belediye Başkanı Abdullah Kaptan, Mevlevi (Türbe) Camii'nde yer alan çilehanelerin asli fonksiyonunu icra edecek şekilde iç tefrişini Afyonkarahisar Belediyesi Kent Konseyi Kadınlar Meclisi'nin yapacağını ifade etti.

Toplantıda mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait Demirciler içindeki tarihi Taşhan'ın 10 yıl süreyle kiralanması hakkındaki teklif de görüşüldü.

Belediye Başkanı Abdullah Kaptan, Kent Konseyi Hanımlar Meclisi'nin önerisi ile tarihi bu mekanın yeniden canlandırılması adına Taşhan'a talipli olduklarını ifade ederek burada Kent Konseyi Kadınlar Meclisi'nin el sanatlarımızı ve kültürümüzü tarihimizin yaşatacağını söyledi.

Yapılan görüşmeler neticesinde Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait, Mevlevi Camii avlusu içerisinde bulunan mekanlar ve Demirciler içindeki tarihi  Taşhan'ın 10 yıl süreyle kiralanması hakkındaki teklif oy birliği ile kabul edildi.

Afyon Haber, 04.09.2008

ALTI ŞADIRVAN, ÜSTÜ MİNARELİ CAMİ İLGİ ÇEKİYOR





Bursa'daki Timurtaş Paşa Camii, ilginç mimarisi ile yerli veya yabancı herkesin dikkatini çekiyor. Bugünlerde cemaatle namaza ve mukabele okumaya gelenlerle dolup taşan 618 yıllık caminin şadırvanı ve minaresi, asıl binadan ayrı bir ünite halinde yükseliyor.

Bursa'nın Demirtaş Mahallesi'nde bulunan Timurtaş Paşa Camii, özellikle Ramazan'da ziyaretçi akınına uğruyor. Asıl cami binasından ayrı bir mekanda şadırvan üzerine minaresi inşa edilen camiyi görenler hayretlerini gizleyemiyor. Bursa'nın Ulucami'sinden sonra en çok ziyaret edilen mabedlerinden olan Timurtaş Paşa Camii, ilginç bir mimariye sahip. "Altı şadırvan üstü minareli camiyi biliyor musun?" şeklinde soru ve bilmecelere bile konu olan  Timurtaş Paşa Camii, bugünlerde tatlı bir yoğunluk yaşıyor. Camide 13 yıldır imamlık yapan İsmail Çakır, mabedin Ramazan ayı ile birlikte ziyaretçi sayısının arttığını belirterek, "İlginç mimarisi ile dünya çapında ün yapan camimiz, cuma namazları başta olmak üzere önemli gün ve gecelerde dolup taşıyor. Ramazan aylarında cemaat, teravih  namazlarına, mukabele ve vakit namazlarına yoğun ilgi gösteriyor" dedi. Bursa'ya misafirliğe gelenlerin camiyi ziyaret edip hikayesini dinlemeden gitmediğini vurgulayan Çakır, şunları söyledi: "Özellikle Bursa'ya yeni gelenler camiyi gördüklerinde cami ile minare arasından yol geçmesinin nedenini bize soruyor. Ben herkese bunu anlatıyorum. İnsanların hoşuna gitmesinin yanı sıra camiyi çok beğeniyorlar. Ayrıca Bursa'da oturanlar da sık sık gruplar halinde namaza ve camiyi gezmeye geliyorlar."






Tarihi kaynaklardaki farklı bilgilere göre cami, 1389-1390 yıllarında Timurtaş Paşa'nın oğlu Ali Bey tarafından veya Yıldırım Beyazıt'ın emiri Kara Timurtaş Paşa tarafından yaptırılmış. Ters T, tabhaneli (zaviyeli) camiler grubundan olan caminin ortasında merkezi bir kubbenin yanlarında üzerleri tonoz örtülü doğu batı eyvanları yer alıyor. Yanları kapalı olan son cemaat yerinin ön yüzünde tuğla örgülü motifler işlenmiş. Tuğla dizili kesme taştan yapılan cami, üç sıra tuğla ve bir sıra taş dizisi şeklinde devam
ediyor. Timurtaş Paşa Camii'nin en ilginç yönlerinden birisini minaresi oluşturuyor. Minare yapıdan ayrı olarak caminin kuzeyinde birbirlerine kemerlerle bağlı altı adet tuğla ayak üzerine oturtulmuş. Minare kaidesini oluşturan bu ayakların ortasında da bir şadırvan bulunuyor. Osmanlı mimarisinde bir benzerine daha rastlanmayan bu minare Bursa Eski Eserleri Sevenler Derneği tarafından 1966 yılında onarılmış. Kaide üzerinde kesme taş örgülü altıgen bir kısımdan sonra zencirek motifleri ile bezeli, tuğla gövdeli minare yükseliyor. Minarenin şerefe altı dört sıra kirpi saçakla hareketlendirilmiş. Minarenin gövdesinde bulunan tuğla örgüler petek kısmında da devam ediyor. Ayrıca bahçe içinde Timurtaş Paşa'nın mezarı bulunuyor.

Zaman, Haber: Tuna Alatürk, 04.09.2008

"TARİHİ YERLERİN RESTORASYONUNA DESTEK VERİYORUZ"

 

Reyhanlı Belediye Başkanı Hüseyin Şanverdi, tarihi yerlerin restorasyonuna destek verdiklerini söyledi. Şanverdi, yaptığı açıklamada, Hatay Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 460 bin YTL ödenek ayrılan, 19. yüz yılda yapılan tarihi Yenişehir Camisi'nin restorasyonunun devam ettiğini belirtti. Tarihi eserlerin korunması ve geleceğe taşınması için her türlü önlemi aldıklarını ifade eden Şanverdi, şöyle devam etti: ''Tarihi yerlerin restorasyonu çalışmalarına destek veriyoruz. Tarihi Yenişehir Camisi'nin restorasyonu devam ediyor. Yıl sonunda buranın tamamlanmasıyla, caminin yakınında bulunan tarihi su değirmenlerinin de restorasyonu yapılacak. Mesire alanındaki tarihi değirmenlerin restorasyonu sonrasında burası yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri olacak. Diğer tarihi eserlerin korunması ve tanıtımı için gerekli çabayı göstereceğiz.''

Hatay Gazetesi, 04.09.2008

TARİHİ TABYA İLGİ BEKLİYOR

 

 

Erzurum'da, 1800'lü yıllarda yaptırılan ve sahipsiz kalması nedeniyle bölgedeki çobanların sürüleri için barınak olarak kullandığı Palandöken Tabyası'nın yok olmak üzere olduğu bildirildi.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Fikret Öztürk, İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu üyelerine 3 bin 50 metrelik yükseklikte, Palandöken Dağı'nın güneyinde bulunan Palandöken Tabyası'nı gezdirdi.

 

Palandöken Tabyası'nın 1800'lü yıllarda, Osmanlı Devleti'nin dağılış sürecinde yaptırıldığını belirten Öztürk, simetri şeklinde inşa edilen ve üzeri toprakla örtülerek kamufle edilen tabyaların 1977 yılında tarihi ve kültür varlığı olarak tescil ettirildiğini ifade etti.

 

Uzunluğu 2 bin 225, genişliği 90 metre olan ve 25 bin metrekarelik kapalı alanı bulunan Palandöken Tabyası'nın askeriye tarafından boşaltılmasının ardından sahipsiz kaldığını belirten Öztürk, şunları kaydetti:  ''İçerisinde yığılan koyun pisliği, tabyaların bölgedeki köylüler tarafından hayvan barınağı olarak kullanıldığını gösteriyor. Bu tarihi esere sahip çıkmalıyız. Erzurum'daki tabyalar 2011 Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları öncesinde bakım ve onarıma alınarak turizme kazandırılmalı.''

 

İl Genel Meclisi Kültür Turizm Komisyonu Başkanı Yusuf Kılıç da il genelinde 22 tabya bulunduğunu belirterek, bu tabyaların durumuyla ilgili rapor hazırlamak için çalışma başlattıklarını bildirdi.

 

İlk olarak Palandöken Tabyası'nı gezdiklerini anlatan Kılıç, şöyle konuştu:  ''Bu tabyanın yıkılmak üzere olduğunu tespit etik. İnsanı şaşkınlığa uğratan mimari özeliklerin kullanılarak yapıldığı tabyaların hayvanlar tarafından barınak olarak kullanılması büyük üzüntü verici bir durum. Devasa büyüklükteki yapının bir an önce bakıma alınması için gerekli girişimlerde bulunacağız. Tabyalarla ilgili hazırlayacağımız raporu İl Genel Meclisi'ne sunarak bir an önce kurtarma çalışmasının başlatılması için çalışacağız.''

Erzurum Gazetesi, 04.09.2008

KIRK TÜNELLER YOK EDİLİYOR

 

 

Karslı tarihçi Vedat Akçagöz, Türkiye'nin en büyük tabyalarının yok olduğunu belirterek, "Kars halkının 'Kırk Tüneller' olarak bildiği 'Arap tabya', kimliği meçhul kişiler tarafından yok ediliyor" iddiasında bulundu.


Kimliği meçhul kişiler tarafından tabyaların ray demirlerinin çalınıp satıldığını iddia eden Vedat Akçagöz, "Tabya duvarlarını söküyorlar. Altın aramak için, yer seramiklerini kırıp tabya kirişlerini mahvediyorlar. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de Arap Tabya'nın demir pencerelerini kaynak makinesi ile kesip satıyorlar.Bu talana dur diyecek kimse yok mu? Devletin güvenlik güçlerini göreve çağırıyoruz. Tabya demirlerin satılabileceği hurdacılar ve satış noktaları soruşturulup failler en kısa zamanda adaletin önüne çıkarılmalıdır. Uluslararası boyutta Kars'ın adını yüceltecek ve turizm gelirlerimize katkı yapacak milli servetlerimiz göz göre göre yok oluyor" dedi.


Arap tabyaları hakkında bilgi veren Karslı tarihçi Vedat Akçagöz, şunları söyledi:
"Halkımız arasında 'Kırk Tüneller' olarak da isimlendirilen 'Arap Tabya' 1848-1853 tarihleri arasında inşa edilmiştir. 4 Ekim 1854 tarihli 'Ceride-i Havadis'te yayınlanan 'Williams'ın Raporu'nda Arap Tabya yapılı olduğu ifade edilmektedir. Arap Tabya; Macar General Richart Guyon (Hurşit Paşa) tarafından projelendirilmiştir ve inşasında Arabistan'dan gelen ordu mensubu askerler kullanılmıştır. Bu tabyanın çevresi 11 metre genişliğinde hendekle çevrilidir, hendeğin yüksekliği 5ve 7 metre arasında değişmektedir. Batısı uçurumdur. Doğu köşesi kanalı 224 metreden sonra 43 metrelik bitişik bir kanal daha vardır. Bunlara ek olarak tabyanın kuzey doğusundaki kanalın boyu 146 metredir. Tabyanın güney doğu tarafındaki top ve makineli tüfeklerden geçebilen düşman, tabya üzerinde açık siperler engeline takılmaktadır. Hendeğin iki tarafının kesiştiği yerde 10 adet tüfek yuvaları bulunmaktadır. Üç katlı olan bu yapı binlerce askeri aynı anda barındırma kapasitesine sahiptir.

Kars Kent Haber, 04.09.2008

"TARİHİ ESERLER KORUNMALI"

 

 

Araban İlçesi'ne bağlı Elif Beldesi Belediye Başkanı Cuma Altınbaş Elif Beldesi’ndeki tarihi eserlerin korunmasını istedi. Altınbaş, Elif Beldesi ve çevre köylerdeki Roma Dönemi’ne ait tarihi eserlerin, dış tahribatlara direnerek günümüze kadar geldiğini ama buradaki tarihi Anıt Mezarların daha fazla tahribatlara dayanamayacağını söyledi.


Yetkililerden bölgede bulunan Roma dönemine ait çok önemli tarihi eserlerin korunması için yardım isteyen Altınbaş, “Bu tarihi eserlere bir an önce sahip çıkılmalı. Bakım, onarım ve restorasyonu yapılmalı. Koruma altına alınmazsa çok yakın bir gelecekte bölgede tarihi eser adına bir şey kalmayacak. Tarihi Anıt Mezarlar başta olmak üzere, kiliseler ve mağaraların yetkililer tarafından tespit kontrolleri yapılmalı. Roma Dönemi’nden günümüze kadar gelen tarihi anıt mezarların gerekli restorasyon çalışmalarının yapılmalı ve bölgemizin tarih turizmine açılması gerekiyor. Aksi halde bu güne kadar ilgisiz, bakımsız ve korumasız bırakılan tarihi eserlerimiz, çok yakın bir gelecekte yok olup gidecek. Tarihi eserlerin kurtarılması için gerekli çalışmaların çok geç olmadan yapılması gerekiyor. Yetkililerimiz çok değerli tarihi eserlerimizi yerinde görsünler’’dedi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 04.09.2008

ANTİK KENT KAZI ÇALIŞMALARI SONA ERDİ





Kastamonu'nun Taşköprü İlçesindeki gerçekleştirilen Pompeiopolis Antik Kenti kazı çalışmalarının bu yılki bölümü sona erdi.


Almanya Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer'in kazı başkanlığını yaptığı Pompeiopolis Antik kentinde yapılan 45 günlük kazı çalışmalarından son noktaya gelindi.

 

Bu yılki çalışmalar sonucunda Pompeiopolis Kenti kalıntılarının eritildiği demir ocağı, geç Roma dönemine ait mozaikli villa kalıntıları ve MS 2'inci. yüzyıla ait Roma İmparatoru Marc Aurel'in figürünün yer aldığı gümüş sikkeden oluşan kalıntılara ulaşıldı.


Almanya Münih Üniversitesi ve Taşköprü Belediyesinin ortaklaşa yürüttüğü kazıda, geçen yıl bulunan Agustus Tapınağı, büyük Roma Hamamı ve kanalizasyon şebekesin de çalışmalar genişletilmiş ve Jeofizik çalışmalarına hız verilmişti.


Konuyla ilgili açıklama yapan Kazı başkanı Prof.Dr. Summerer, Pompeiopolis'in Karadeniz Bölgesi'nin ilk klasik arkeolojik kent kazısı olduğuna dikkati çekti. Summerer, Moskova Devlet Tarihi Müzesi Seramik Uzmanı Dr. Denis Zhuaev'in yaptığı araştırmalar sonucu Pompeiopolis'ten çıkarılan seramiklerin Karadeniz'in kuzey kısmından (Kırım, Rusya) çıkarılanlara çok benzediğini ve bu bulgudan yola çıkılarak o dönemde Rusya, Kırım ile Pompeiopolis arasında ticari ve kültürel alışveriş olduğunun düşünülebileceğini söyledi.


Bu yılki çalışmaların oldukça verimli geçtiğini, bulguların gelecek yıllardaki kazı çalışmalarına ışık tutacağını belirten Summerer, önümüzdeki yıllarda daha geniş ve uluslararası ekiple çalışmalara bütün hızıyla devam edeceklerini vurguladı.


Kazılarda Alman, Fransız, İtalyan, Rus ve Amerikalı arkeolog, restoratör, seramikçi ve mimarlardan oluşan 39 kişilik ekip çalıştı.

Kastamonu Kent Haber, 04.09.2008

CEZAYİR'İN OSMANLI SEMTİ KURTARILIYOR

 

 

Cezayir’in Osmanlı geçmişinin izlerinin en belirgin olduğu başkentin 300 yıllık Casbah semti yeniden ayağa kaldırılıyor. Barbaros Hayreddin Paşa’ın Cezayir’e ilk çıktığı yerden tepeye doğru kurulan tarihi semtteki, Osmanlı döneminden kalma ortası avlulu ve havuzlu, revaklı, cumbalı, çinili evler ile küçük saraylar ve hamamlar restore ediliyor. Aradan asırlar geçmesine ve Fransız sömürüsünde kalmasına rağmen hala kimliğini koruyan ve “Türk mahallesi” olarak anılan Casbah’ın her köşesinde Osmanlı’dan kalma izler bulunuyor.

Kelime anlamı “kasaba”dan gelen Casbah’ta, Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı topraklarındaki en büyük ikinci yönetim ve yerleşim kompleksi olan Dayı Sarayı dikkat çekiyor. Yine restore edilen Yeni Cami de Osmanlı sanatının en güzel örneklerinden biri olarak hizmet veriyor.


1992’de UNESCO tarafından koruma altına alınan Casbah, dünyanın en büyük tarihi kent merkezlerinden biri. Dar sokakları bulunan semte hemen hemen her evin tamire ihtiyacı var. Asıllarına uygun olarak, detaylı bir şekilde restore edilmeye başlanan tarihi yapılar, turisler için çekici bir merkeze dönüştürülecek. Depremlere, siyasi çatışmalara ve bakımsızlığa sahne olan Casbah, Cezayir hükümetinin aldığı bir kararla eski ihtişamına kavuşturulacak. Bu arada Cezayir’de halen 2 milyon Türk bulunuyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Hayrettin Turan, 04.09.2008

BAKANLIKTA YENİ BİRİM VE MÜDÜRLÜKLER

 

Resmi Gazete’de yer alan karar göre; Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın taşra teşkilatına veya doğrudan merkeze bağlı bazı müdürlükler ve birimler oluşturulacak.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın doğrudan merkeze bağlı taşra teşkilatı olarak Gaziantep İli'nde “Gaziantep Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü”, Kütahya İli'nde “Kütahya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü” ile İstanbul İli'nde “İstanbul VII Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü” kurulmasına karar verildi.

Turizm Gazetesi, 04.09.2008

ÜNİVERSİTENİN KAZI EKİBİ KEHANETİN İZLERİNİ SÜRÜYOR

 

Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Menderes Özdere’nin Ahmetbeyli Mahallesi’ndeki Klaros’ta 2008 kazılarına başladı. Çalışmalar, ekim sonuna kadar sürecek. Bölüm Başkanı Prof. Nuran Şahin, bu yıl da önemli eserlere ulaşmayı hedeflediklerini söyledi. Prof.Dr. Şahin, “Burası kutsal bir alan, ayrıca dünyanın 3 büyük bilicilik merkezlerinden biri. Bu nedenle kazı büyük önem taşıyor” dedi.

Milliyet Ege, 04.09.2008

BİTLİS TARİHİNE IŞIK TUTACAK





Pamukkale Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Kadir Pektaş, bu yılki Bitlis Kalesi kazı çalışmalarında, Bitlis tarihine ışık tutacak yeni bulgular ortaya çıkardıklarını belirtti.


MÖ 312 yılında Büyük İskender tarafından yaptırılan ve günümüze kadar ayakta durmayı başaran tarihi Bitlis Kalesi'nde kazı çalışmalarının bu yılki bölümünün tamamlandığı bildirildi. 2004 yılında başladıkları kazı çalışmalarının bu yılla birlikte 5 yılı tamamladıklarını ifade eden Kazı Başkanı Doç.Dr. Kadir Pektaş, bu yıl ki çalışmalarında geçen yıldan kalan açmalara devam ettiklerini ifade etti. 

Pektaş, "Bitlis Kalesi'nde 2004 yılından beridir kazı çalışması yürütüyoruz. Geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkarılan bulguların etrafında açma çalışması yürüttük. Bu yıl doğu tarafında da açmalar yaptık. Buralarda da yeni duvarlara rastladık. Ayrıca sırlı, sırsız seramikler, gümüş, bronz ve bakır alaşımlı sikkelerde çıktı. Kalenin Güney kısmında bulunan hamam dediğimiz yapı ve iç kale dediğimiz doğu açmasında çalışmalarımız yürüttük. Buralarda yeni tarihlere ait duvar bulgularına rastladık. Bu alanda tesviye çalışması yaptık. 15'nci yüzyıldan kalma hamam bulgusunun ortaya çıkan kısmının kış aylarında zarar görmemesi için metal konstrüksiyon ile üstü kapatıldı. Merdivenlerde de konservasyon çalışması yürüttük. Ayrıca kaledeki doğal kaya bloklarında meydana gelen çatlaklarla ilgili örnekler alarak laboratuar çalışması için Ankara'ya gönderdik. Bu konuda da gelen raporlara göre projelendirme yaparak çalışmalara başlayacağız. Buradaki kaya kopmaları ve düşmelerine karşı tedbirler alacağız. Kalede elde edilen bulgular Bitlis tarihine ışık tutacaktır" dedi. 

Pamukkale Üniversitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları sırasında çıkan bulguların sergilenmesi için de çalışma yürüttüklerini de ifade eden Pektaş, şunları söyledi: 

"2004 yılından beri yürüttüğümüz Bitlis Kalesi kazılarında ortaya çıkan bulguların sergilenmesi için çalışma başlattık. Bitlis Etnoğrafya Müzesi'ne teslim ettiğimiz bulguların burada sergilenmesi için bir seksiyon oluşturulması için girişimde bulunuyoruz. Önümüzdeki günlerde hayata geçecek olan proje ile Bitlis Kalesi'nde bugüne kadar çıkan bulgular Bitlis Etnoğrafya Müzesi'nde hazırlanacak bir seksiyonda sergilenecek." 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Kadir Pektaş, Bitlis Kalesi'nde yaptıkları çalışmaların gelecek yıl kaybolmaması ve kaya bloklarında tehlike arz eden yerlere uyarı tabelaları bıraktıklarını da ifade ederek, "Kalenin çeşitli noktalarına vatandaşlarımızın görebileceği uyarı tabelaları bıraktık. Kaledeki kaya bloklarında bozulmalar meydana geldiğini biliyoruz. Uyarı tabelaları ile vatandaşlarımızı uzak tutmaya çalışıyoruz" şeklinde konuştu.

Bitlis Kent Haber, 03.09.2008

MOR YAKUP KİLİSESİ KAZISI BAŞLADI





Süryani azizlerinden Mor Yakup tarafından MS 313 yılında Mardin'in Nusaybin'de İlçesinde kurulan, giriş kapısı Türkiye-Suriye sınırındaki mayınlı arazide kalan Mor Yakup Kilisesi ve tarihi Nusaybin Okulu'nda kazı çalışmalarına başlandı.

 

Nusaybin Kaymakamı Yücel Gemici, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığının Kültür ve İnanç Parkı Projesi çerçevesinde Hazreti Zeynelabidin Camisi'yle aynı avluya alınacak Mor Yakup Kilisesi'ndeki kazı çalışmasının 3 ay sürdürülmesinin planlandığını söyledi.

 

Proje finansmanının Kültür ve Turizm Bakanlığınca sağlandığını kaydeden Kaymakam Gemici, Mardin Müzesi'nden 2'si arkeolog 36 kişinin kazı çalışmasında görevli olduğunu ifade etti.

 

Kazı yapılması için gerekli şartları önceden hazırladıklarını, kilisenin etrafının telle koruma altına alındığını, bahçede yaşayan aileleri başka konutlara yerleştirerek yardımda bulunduklarını belirten Gemici, şöyle konuştu:

 

Nusaybin, yüzyıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış tarihi bir ilçemizdir. Geçmiş yıllarda ilçemizde Müslüman, Hristiyan ve Yahudile birbirlerinin inançlarına saygı duyarak birlikte yaşamışlardır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tarihi Mor Yakup Kilisesi ve Hazreti Zeynelabidin Camisi'ni Kültür ve İnanç Parkı Projesi çerçevesinde aynı avluya alarak, ilçenin tarihine yakışır bir sembol oluşturacağız."

 

Mor Yakup Kilisesi ve tarihi Nusaybin Okulu'ndaki ilk çalışmalar 2000 yılında başlatılmış, kiliseden çıkarılan tarihi kalıntılar Mardin ve Gaziantep müzelerine götürülmüştü.

Cnn Türk, 03.09.2008

HİTİT UYGARLIĞI MERCEK ALTINDA

 

Hitit Uygarlığı'nın yapılan kazılar sonunda her geçen gün yeni bir yanının keşfedildiği açıklandı.Chicago Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Dr. Oğuz Soysal, "Her kazı Hititler hakkında yeni bir öngörü, yeni bir buluş demek ve Hititlerin gizemli dünyası her geçen gün aydınlanıyor" dedi. Hitit uygarlığının çok gizemli bir uygarlık olduğunun altını çizen Dr. Oğuz, Soysal, "Daha önceleri sadece Boğazkale Hattuşa'da çıkan bulularla Hitit uygarlığının gerçekleri ortaya konulmaya çalışılıyordu, şuanda birçok alanda kazılar yapılıyor ve yeni bulgular ortaya çıkıyor. Örneğin Ortaköy Şapinuva'da bulunan tabletler Hitit Uygarlığı için önemli bir arşivdir. Şuana kadar bulunan tüm bilgi ve belgeler çözülmüş ve Hititlerin dini, idari ve askeri yapısı ortaya çıkmıştır. Şuanda tek karanlık nokta olanhalk yaşam tarzıdır, halk ile ilgili belgeler olmaması nedeniyle halk ile sarayda yaşayanların yaşantıları değerlendirme fırsatı doğmuyor. Bulunan bulgular ile sadece sarayda çıkan belgeler ışığında değerlendirme yapabiliyoruz" diye konuştu.

 

Hitit Uygarlığı'nın güçlü bir orduya ve güçlü bir imparatorluğa sahip olduğunu anlatan Dr. Oğuz Soysal, "Hititler çok güçlü ve savaşçı bir kavimdir, ancak kültürel etkileri başka medeniyetlerden ithal edilmiştir. Örneğin Mısır medeniyetine baktığında çok önemli binaları ve gelenekleri var, oysa Hititlerde bu yapıtsal mekanlar yok. Buda şunu gösteriyor, Hititler güçlü imparatorluk ancak medeniyet açısından kendilerine özgü bir medeniyetleri yok, sadece etkilendikleri medeniyetleri geliştirmişlerdir" şeklinde konuştu.

 

Hitit Uygarlığı'nın yaşadığı alanlarda yeni kazılar yapılması gerektiğini belirten Dr. Oğuz Soysal, yapılacak yeni kazılarda yeni şehirler bekliyoruz ve bu şehirlerde de önemli bulgu ve dokümanlar ele geçirilecektir. Şuanda Hattuşa'da 25 bin tablet ve belgeler ele geçirilirken, Şapinuva'da ise 4 bin 500 civarında tablet ele geçirilmiştir bu sayı yapılacak kazılarla daha da artacak ve yapılan kazı sonuçlarında Hititlere ait çok sayıda şehir ortaya çıkarılacaktır" diye konuştu.

 

Hititoloji'nin daha yeni olduğunu belirten Dr. Soysal, dünyada bulunan Hititologlar kadar Türk Hititologlarında bulunduğunu belirterek, "Dünya'da yaklaşık 50 civarında Hititolog bulunuyor, Türkiye'de ise yaklaşık 20'ye yakın bir sayı var. Bu da Türkiye'de aslında bilim adamlarının Hititoloji ile yakından ilgilendiğini gösteriyor. Ancak Türkiye'de araştırmaya para ayrılmadığı için ekonomik nedenlerden dolayı araştırmacılar yeterince araştırma yapma imkanı bulamıyorlar" dedi.

Yeni Şafak, 03.09.2008

ALMAN HÜKÜMETİ, ILISU BARAJI PROJESİ'NDEN ÇEKİLİYOR MU?





Alman “Der Spiegel” dergisi 1 Eylül tarihinde yayımlanan sayısında yer alan habere göre, Türkiye’nin gerekli şartları hala yerine getirmediği gerekçesiyle, Alman Hükümeti’nin Ilısu Barajı için kredi desteğini geri çekebileceğini yazdı. Der Spiegel haberinde, son uzman raporuna göre Türkiye hükümetinin bölgede kültürel mirasın ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi birçok şartı yerine getirmekte başarısız olduğunu belirtti.

 

Ilısu Baraj Projesi’nin başından beri bu şartları yerine getirebilecek koşullara sahip olmadığına dikkat çeken Doğa Derneği Kampanya Koordinatörü Erkut Ertürk, “Alman Hükümeti’nin kültürel mirasa ve doğa katliamına yol açacak projeden çekileceğini gösteren bu açıklamalar buz dağının sadece görünen yüzüdür. Eğer Almanya hala Avrupa’nın en çevreci hükümeti sıfatını taşımak istiyorsa, bu kredileri tamamen rafa kaldırmalıdır. Doğayı ve kültürel mirası korumanın temel şartlarında birinin Ilısu Barajı’nın inşa edilmemesi olduğunu kabul etmelidir” dedi.

 

Barajın sular altında bırakacağı bölgede yer alan Hasankeyf’in 10 bin yıllık insanlık tarihine, sayısız canlı türüne ve vahşi hayata ev sahipliği yaptığını hatırlatan Ertürk, “Gerçek şu ki, Avrupa Birliği’nin en çevreci ülkesi olmakla gurur duyan Almanya’nın Ilısu Barajı gibi yıkıcı bir projeyi en başından beri desteklemesi çifte standarttır. Çevre konusunda kendi ülkesinde çok sıkı standartlar uygulayan Almanya’nın konu Türkiye olduğunda ciddi bir çevresel yıkıma yol açacak bu projeyi finanse etmesi kabul edilemez” dedi.

 

Doğa Derneği, Türkiye’nin doğal ve tarihi mirasına sahip çıkılarak kültür ve doğa turizmini geliştirecek adımlar atılmasının hem bölge halkının hem de Türkiye’nin refahına daha büyük katkı sağlayacağını savunmakta ve Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin UNESCO Kültürel ve Doğal Miras Listesi’ne alınmasını talep ediyor.

Yapı, 03.09.2008

UNUTULMUŞ ANTİK KENT SİT ALANI OLMAYI BEKLİYOR





Silivri'de geçen yıl keşfedilen Danamandıra Antik Kült Merkezi'nin Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Şengül Aydıngün, 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne kültür-turizm merkezi yapılmak istenen antik kentin, yakınında açılan taş ocağının tehdidi altında olduğunu bildirdi.

 

Silivri Belediyesinden yapılan açıklamaya göre, Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında İstanbul, Bristol, KKTC Doğu Akdeniz, Yıldız Teknik üniversitelerinden 25 bilim adamının katıldığı, Silivri Kaymakamlığı ve Silivri Belediyesince desteklenen 2008 yılı Silivri arkeolojik çalışmaları tamamlandı.

 

Çalışmalara Türk bilim insanlarının yanı sıra Alman, İngiliz ve Fransızlar da katıldı. Arkeolog, jeolog, jeofizikçi, mimar, harita mühendisi, bilgi işlemci gibi pek çok bilim dalından interdisipliner olarak yapılan çalışmalar, bölgenin bilinmeyen tarihine ışık tutuyor.

 

Açıklamada görüşlerine yer verilen Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Şengül Aydıngün, İstanbul'da sürdürdükleri arkeolojik çalışmaların en önemli ayaklarından birisini geçen yıl keşfedilen Danamandıra Antik Kült Merkezi'nin oluşturduğunu belirtti.

 

Silivri'nin orman köylerinin yeterli araştırılmadığına işaret eden Aydıngün, şunları kaydetti:

 

"2007 yılında yaptığımız çalışmalar sırasında orman içinde sarmaşık bitkiler tarafından kaplanarak unutulmuş bir antik kent keşfetmiştik. Bu kentin kaya oyma kalıntıları ve çok etkileyici bir anıtsal su yapısı var.

 

Bu noktada eski kült (dinsel) törenleri yapılmış olabilir. Kayalar oyularak oluşturulan bu merkezin etrafı tümülüslerle kaplı. Yaklaşık 3 bin 500 yıllık Demirçağ tümülüsleri bu yapılar.

Bu yıl ki çalışmalarımızda bu bölgenin Roma Çağında taş ocağı olarak kullanıldığını ve Danamandıra'nın hemen yakınlarındaki Ballıgerme ve Kurşungerme adlı antik çağ su kemerlerinin inşaatında kullanılan tüm yapı taşlarının buradan gittiğini sanıyoruz."

 

Bölgenin hala sit alanı ilan edilmediğinden yakınan Aydıngün, şöyle devam etti:

 

"Ancak bizi oldukça üzen durum ise bölgenin hala sit alanı ilan edilmemesi nedeniyle burada yakınlarda açılan taş ocağının bu antik alanı tamamen yok edeceğinin açık olması.

Oysa bu tür yerler hem orman alanı, hem de kültürel varlık taşıdığı için dünyanın her yerinde milli park ilan edilerek koruma altına alınır. Taş ocağı en eski insanlık izlerini taşıyan Aylapınarı mağarasının neredeyse tam üstüne kadar gelmiş.

Bu mağara girişinde Trakya coğrafyasında hiç görülmeyen resimler var. Mağarada geçen yıl Boğaziçi Mağaracılık Kulübü'nden arkadaşlarımızın yaptığı incelemeler sonucunda iki büyük salon ve yaklaşık 55 metre uzunluk olduğunu tespit ettiler."

 

Danamandıra'da keşfettikleri antik yerleşmenin sınırlarını tam olarak tespit etmeye çalıştıklarını belirten Aydıngün, "Silivri'den Danamandıra'ya, oradan da Roma döneminden kalma 373 yılında yapımı tamamlanan dünyanın en uzun ve güzel antik su kemerlerinden olan, orman içinde büyülü bir coğrafyada kalan ve her geçen gün definecilerce tahrip edilen Germelere uzanan coğrafyayı koruyabilmeyi ve İstanbul'a yeni bir kültür-turizm alanı açabilmeyi istediklerini" kaydetti.

Cnn Türk, 03.09.2008

2010 KÜLTÜRSÜZLÜK BAŞKENTİ





Salyalı dudaklardan, olabildiğince ezik ama güya mağrur, gururdan kapkara kesilmiş kompleksini dışa vuran o malum yerli filmlerin önemli repliğidir takdimim; “Ulen İstanbul söyle bakalım sen mi büyüksün ben mi?” Arabesk bedbahtlıklar silsilesinden çıkan bu afili ‘büyüklük’ takıntılı söz, aslında güce tapılan bir coğrafyada her yankılandığında, ‘bedbahtlar kıraathanesi’nde elleri koparcasına dek alkışlayanlar tarafından “belki birgün biz de hesaplaşırız bu züppe şehirle” dercesine bir eş anlam yüklenerek içselleştirilmiş bir bilinçaltının dışavurumuydu. Artık o eski filmler -iyi ki- kalmadı; ama İstanbul’a büyüklüklerinin rüştünü ispatlamaya çalışanların sayısı aksine hızla çoğaldı. Kimileri sokakta nara atarak, kimileri boğazda fink atarak, kimileri özel hava taşıtlarından el çırparak, kimileri magazinel olarak, kimileri pazarlanarak, kimileri de kültürün, sanatın sultalığına soyunarak hesaplaşmakta ‘o lanet şehirleri’ ile...

 

İstanbul, özellikle Özal sonrası ‘derin devlet’ planı olarak uluslararası arenada pazarlanabilir kıvama getirilmiş, bunun da öncül koşulu olarak ontolojist bir bakışla başta ‘boğaz’ ve etrafındaki yalılar ve içlere doğru da ‘mizah-zenlerin’ iç boşaltma operasyonu gibi özü boşaltılmış bir sahte sanat anlayışının elbirliği ile dışa açılımını gerçekleştirilmişti. Bakınız Özal zengini sözüm ona ‘sanat dostu’ koleksiyonerlerin yolsuzluk vesikalarına... Bakınız ‘devlet’in son yirmi yıla yayılan sanatçılarına… Bakınız sanatın ve sanatçının girdiği yere peşleri sıra nelerin nasıl girdiğine... Bakınız unvan meraklısı ‘profesör ressamlara’ ve atölyelerinin eşiğini aşamayan sahte ‘deha’lıklarına...

 

İşte, bir kısım iş bilir ve iş bitirir tayfanın fırsatçılığı sayesinde ‘o lanet şehirleri’ günümüze dek ilmek ilmek pazarlanarak bu hale geldi... Getirildi... Ve önümüzde önemli sayılan bir görevi var artık şehrin: ‘Avrupa Kültür Başkenti’. Geçen hafta bu misyonu üstelenen ve yürüten komisyonun çalışma ofisinin bulunduğu Atlas Pasajı’na yolum düşmüştü. Zaten başından beri gerek bu fikri, gerekse bu fikrin İstanbul şubesini hem gereksiz hem de samimiyetsiz bulduğum için hiç onaylamamıştım. Öncelikli olarak bu karşı duruşumun nedeni, büyüklüğünü yarıştıran bir şehrin paravan olarak kullanılmasından dolayıdır. Mesela Çorum, Erzurum ya da Hakkari, Batman gibi şehirler kültürel kalkınmadan nasiplenmek adına daha samimi bir adaylığı hak ediyor olmaz mıydı? Ya da şöyle diyelim, zaten ülke genelinin nerdeyse bütün kültürel ve sanatsal aktivitelerinin sergilendiği bir şehrin birkaç semti dışında kalan geniş yüz ölçümde yaşayanların mevcut durumu değerlendirilmekte midir? Sanıyorum hayır...

 

Atlas Pasajı’nın girişinde, merdiven dibinde, belediye depolarında görmeye alışkın olduğumuz ‘müstehcen’ bulunan tozlu heykel paketlerini andıran heykel paketleri yukarda değinmeye çalıştığım işin samimiyet boyutuna bir açıklık getirir sanırım. Etrafta toz ve çöplerle buluşan, binanın tarihsel mirasını yok eden ‘kiç’ modern bir ofis ve yanı başında taşınmaya zorlanan Devlet Güzel Sanatlar Galerisi... Soruyorum görevlilere nereye gidiyorsunuz diye, Sesam’da bir odayı tarif ediyorlar. Peki ya galeri? “Artık yok”. Traji- komik bir durum, Kültür Bakanlığı, fotoğraf yarışması düzenliyor, insanlar eserlerini broşür ve web sayfasında ilan edilen adrese teslim etmek için geliyorlar ama boşluğa açılan kapı duvar oluyor yüzlerine. Herkes şaşkın, herkes tepkili ama bütün bu kapanma ve sıkıntılar 2010’a kadar. Hele bir kültürün başkenti olalım o zaman görün siz asıl kültürün kaç para ile ölçüldüğünü. Galeri olarak beğenirdiniz ya da beğenmezdiniz ama artık büyüklüğü ile cebelleştiğimiz kültürün başkenti bir şehirde devlete, doğal olarak devlet eliyle kültürel faaliyetleri yürüten ve denetleyen bakanlığa ait bir galeri daha eksildi kültür başkentimizde. Kültürel zenginliğimiz diyebileceğimiz Sulukule Romanlarının tarumar edilmesi gibi artık İstanbul’da çoğalması gereken galeri ve kültür merkezlerinin de sayıları hızla azalmakta... Beyoğlu Sineması, Emek gibi oldukça önemli sinema merkezlerinin alışveriş merkezi olmamak için aylardır can çekişmesi, kültür başkentinin acaba ne kadar umrunda?

 

İstanbul 2010 Kültür Başkenti mi? Hadi canım güldürmeyin bu ramazan gününde...

Birgün, Yazı: Erkan Doğanay, 03.09.2008

METROPOLIS'TE KAZI SÜRÜYOR

 

İzmir’in Torbalı İlçesi’nde 1992 yılından bu yana sürdürülen Metropolis Antik Kenti kazılarının 2008 yılı çalışmalarına Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Serdar Aybek başkanlığındaki ekip tarafından başlandı. Kazılar kent yaşamı hakkında bilgilerin alınacağı evler ve caddeler üzerinde sürdürülürken, 5 ayrı noktada da sondaj çalışmaları yapılıyor. Yeniköy ve Özbey köyleri arasında kalan Metropolis Antik Kenti kazılarına onbeş yılı aşkın bir süredir destek olan Philip Morris/Sabancı’dan bayrağı devraldıklarını belirten Sabancı Vakfı Genel Müdürü Hüsnü Paçacıoğlu "Metropolis gibi bir tarihsel değerin ortaya çıkarılmakta olduğu bilimsel kazılara destek vermekten mutluluk duymaktayız. Ülkemiz turizmine, Torbalı’ya, Yeniköy ve Özbey köylerine ekonomik artı değerler katmasını dilediğimiz Metropolis’in ziyarete açılabilmesi için elimizden gelen gayreti göstereceğiz" dedi.

Hürriyet Ege, 03.09.2008

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Bilecik'te düzenlenen operasyonda, polise tarihi eser satmaya çalışan 3 kişi suçüstü yakalandı. 

Edinilen bilgiye göre, Bilecik Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü ekipleri, elinde tarihi heykel bulundurduğu ve müşteri aradıkları öğrenilen kişilere yönelik operasyon düzenledi. Müşteri kılığına giren ekipler, 700 bin dolara anlaştıkları şahıslarla şehir otogarında buluştu. Şahısların buluşma yerine gelmesiyle operasyonu başlatan ekipler, suçüstü yaptı. 

Operasyonda, Roma dönemine ait olduğu öğrenilen 114 santimetre yüksekliğinde, ayakları kırık olan heykel ele geçirildi. Kaide içinde mermerden yapılmış, yekpare parça olan heykelin, Kral Maryas ve onun derisini yüzen İskitli'ye ait olduğu belirtildi. 

Yakalanan Ü.A., S.A., ve Y.Ç. mahkemeye sevk edildi. Bir açıklama yapan Emniyet Müdürlüğü, kültür ve tabiat varlıklarının tahribine veya yok olmasına seyirci kalınmayacağını, mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

Bilecik Kent Haber, 03.09.2008

204 YILLIK TARİHİ HAN YENİDEN İNŞA EDİLİYOR

 

 

Kemeraltı Havra Sokağı'nda bulunan, Cumhuriyet dönemi yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun büyük büyük dedesi Karaosmanzade Hacı Mustafa Ağa'nın kendi ismiyle kurduğu vakıf tarafından yapılan yaptırılan 204 yıllık Karaosmanzade Han, 1804 yılındaki aslına uygun olarak yeniden restore edilecek.


1967 yılında aslına aykırı olarak yapılan Karaosmanzade Hanı'nın kullanılamaz hale geldiği için yeniden yapmaya karar verdiklerini söyleyen Karaosmanzade Hacı Mustafa Ağa Vakfı Mütevellisi Mehmet Aykut Tüzün, "Hanımızı bu sefer, 1804 yılındaki aslına uygun olarak yapacağız" dedi. Hanın bulunduğu alanı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun onayıyla yıktıklarını, hazırladıkları projeyi de Kurul'un onayına sunduklarını belirten Tüzün, "Kemeraltı'nda ilk defa tarihi bir han, yeniden yapılmış olacak" dile konuştu.


Vakfı, Karaosmanzade Hacı Mustafa Ağa'nın evlatları adına 3 yıldır mütevelli olarak yönettiğini söyleyen Mehmet Aykut Tüzün, şu bilgileri verdi:

"SİT kapsamındaki han, kullanılamaz hale gelmişti. Kurul bizden, yıkıp 1804'teki aslına uygun olarak yeniden yapmamızı istedi. Biz de masrafı vakfın yedek akçesinden karşılanmak üzere, hanı yıkıp yenisini yapmak için proje hazırladık. Projeyi Kurul'a sunduk. Onaylanır onaylanmaz, ihaleye çıkacağız. 1 milyon YTL'ye mal olmasını bekliyoruz ve bir yılda tamamlamayı hedefliyoruz. Böylece Kemeraltı'nda Kızlarağası Hanı'ndan sonra tarihin yaşandığı bir mekan daha kazanılmış olacak."


Karaosmanzade Han, 4 ay önce yıkılmıştı. 1450 metrekarelik alanda iki katlı, 40 dükkanlı yeni bir han inşa edilecek. Hanın iki kapısı olacak ve ortasındaki avlusu ile şadırvanı, dönemin özelliklerini taşıyacak.

Yeni Asır, Haber: Süleyman Sağat, 03.09.2008

DÖKÜMHANEDE KAZI ÇALIŞMASI BAŞLADI

 

İstanbul'un fethi sırasında kullanılmak üzere Fatih Sultan Mehmet tarafından topların döktürüldüğü Kırklareli'nin Demirköy İlçesindeki dökümhanede kazı çalışması başlatıldı. 

Fatih Sultan Mehmet'in topları döktürdüğü Demirköy Dökümhanesi'nde bu yıl kazı çalışmalarına başlanılmasının ardından Kırklareli Valisi Hüseyin Avni Coş, dökümhaneyi ziyaret ederek Prof.Dr. Günhan Danışman ve Prof.Dr. Hadi Özbal'dan bilgi aldı. Kazı alanını ve dökümhaneyi gezen Vali Coş, bölgede çalışan öğrenci ve Demirköy halkıyla da sohbet etti. Vali Coş kazı alanını ve dökümhaneyi gezdiği sırada, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu da bu ziyaretlere katıldı. 

Vali Coş ve İhsanoğlu, kazı alanını ve dökümhaneyi gezdikten sonra Demirköy Orman İşletmesi'ne ait olan ve kullanılmayan bir binada incelemelerde bulundu. Vali Coş, kullanılmayan binanın değerlendirilmesi ve bakımının sağlanabilmesi için kazı ekibine verilebileceğini belirtti.

Kırklareli Kent Haber, 02.09.2008

KAÇAK KAZI YAPANLARA SUÇÜSTÜ

Karabük'ün Ovacık İlçesi'nde kaçak kazı yaptıkları tespit edilen 2 kişi suçüstü yakalandı.


Edinilen bilgilere göre, Ovacık İlçesi Küçüksu Köyü Karagöl Mahallesi mevkiinde kaçak kazı yapıldığı ihbarını alan jandarma ekipleri, düzenlediklerini operasyonda Y.T. (35) ve O.E. (70) isimli şahısları suçüstü yakaladı.

 

Yakalanan şahıslarla birlikte kazma, kürek, battaniye, inşaat gözlüğü, 9 metre urgan ipi, 2 adet kova, murç, çekiç ve 14 adet mum ele geçirildi. Gözaltına alınan Y.T. (35) ve O.E. (70) alınan ifadelerinin ardından serbest bırakılırken, ele geçirilen malzemelere ise el konuldu.

Karabük Kent Haber, 02.09.2008

HARPUT DARPHANESİ ORTAYA ÇIKARILACAK

 

Elazığ’ın eski yerleşim bölgesi Harput’taki kale içi kazıları sürüyor. Osmanlı Mahallesi’ndeki kazının sorumlusu, emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Veli Sevin, "150 yıl önce terk edilmiş, ıssızlaşmış, modern çağ ve betondan hiç etkilenmemiş bir mahalleyle karşı karşıyayız" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle İl Müdürlüğü ile Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nin işbirliğiyle dört yıldır sürdürülen kazılarda, Harput Kalesi’ndeki binlerce yıllık geçmişi olan bölge inceleniyor. Kaleyi ziyaretçinin anlayabileceği hale sokmayı amaçladıklarını söyleyen Prof.Dr. Veli Sevin, kazının en önemli buluntulardan birinin Osmanlı döneminde de kullanılan ancak kökeni Artuklulara kadar uzanan bir cami olduğunu belirtti. Bu cami ve çevresindeki ev ve dükkanlardan oluşan kısım üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdıklarını kaydetti. "15-16. yüzyıllardan itibaren Osmanlıların burada darphane kurduklarını ve Osmanlı sikkelerinin basıldığını biliyoruz. Bazı şüpheli yerlerde ince araştırmalar yapıyoruz ve o ünlü Harput Darphanesi’ni ortaya koymaya gayret ediyoruz" dedi.

Elazığ Kent Haber, 02.09.2008

KEPÇE TARİHE TAKILDI, OTOPARK İNŞAATI DURDU

 

 

Manisa Belediyesi, Eski Garaj Mevkii’nde, yer altı otoparkı, modern pazar yeri ve iş yerleri yapmak için proje hazırladı. Bin metrekare alanda projeyi gerçekleştirmek isteyen yetkililer, iki yıl önce bir inşaat sırasında Fatih Sultan Mehmet’in şehzadelik dönemine ait hamam kalıntılarının ortaya çıkmasını göz önünde bulundurup inşaat öncesi Manisa Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ne müracaat etti, bölgede inceleme yapılmasını istedi. Müzeden, ikisi arkeolog 14 kişi görevlendirildi. Ağustos ayı boyunca devam eden sondaj kazılarında, belirli noktalarda dibe inildi. Kazıları derinleştiren ekipler, resmi kayıtlara göre bölgede varlığı bilinen, 1700’lü yıllarda yapıldığı tahmin edilen Müsellim Camii’nin kalıntılarına ulaştı. Sürdürülen diğer kazılarda da Osmanlı dönemine ait, seramik ve bakır işleme atölyelerine ait kalıntılar çıkarıldı. Ön kazı niteliği taşıyan sondaj kazılarını tamamlayan yetkililer, kalıntıların taşınabilenlerini müzeye götürdü. Elde edilen parçalar rapor haline getirilerek inşaat izni için İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na gönderildi.

Kazılarda ortaya çıkan eserlerin Osmanlı dönemine ait olduğunu doğrulayan Manisa İl Kültür Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, "Kuruldan gelecek cevaba göre bölgede inşaat çalışmaları başlayacak ya da başlamayacak. Kurul kararı olmadan bölgede çalışma yapılamayacak" dedi.
Hürriyet Ege, Haber: Ertan Korkmaz, Fotoğraf: Milliyet Ege, 03.09.2008

ALLIANOI AİHM'NE TAŞINDI

 

Ege Bölgesinin tarihi dokusu içinde önemli bir yere sahip olan Allianoi Antik Kenti'nin korunmasına yönelik resmi ve hukuki çalışmaların devam ettiği bildirildi. İzmir'in Bergama İlçesinde kurulu bulunan antik kentin geleceğine ilişkin tartışmalar, uzun süredir devam ediyor. Çeşitli sivil toplum kuruluşları, dünyanın en eski termal sağlık merkezleri arasında bulunan Allianoi'nin, Yortanlı Barajı sularının altında kalmaması için hukuki çalışmalar yürütüyor. Koruma Yüksek Kurulunun Ekim 2007 tarihli kararına göre, antik kent, üzeri mille örtülerek korunacak.

Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Alime Mitap, Allianoi Antik Kenti'nin, Yortanlı Barajı alanında tahrip olmaması amacıyla başlattıkları hukuki çalışmaların sürdüğünü söyledi. Antik kente, sağlık merkezi olma özelliğini kazandıran termal suyu taşıyan boruların sürdürülen çalışmalar sırasında kepçe tarafından kırılması nedeniyle suyun İlya Çayı'na bırakıldığını öne süren Mitap, "Antik kente giriş yapamadığımız için neler olduğunu inceleme imkanımız bulunmuyor. İddia doğruysa İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararlarına aykırı hareket ediliyor demektir" dedi. İddiaya ilişkin gerekli kurumlara tespit başvurusu yaptıklarını ifade eden Mitap, şöyle konuştu: "Yargı, Bergama Kaymakamlığı, DSİ, İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ile Kültür ve Turizm Bakanlığına başvuru yaparak, uygulamanın yasalara ve kurul kararlarına aykırı olduğu yönünde bilgi verdik. Koruma Kurulu kararına göre, antik kentte yürütülecek her türlü işlemin, uzman gözetiminde yapılması gerekiyor. Yaşanan bu süreçten kaygılıyız. DSİ'nin Allianoi'yi mille kaplayarak, antik kenti terk etmesine de karşı çıkıyoruz. Bu konuda da yasal başvurumuzu yaptık. Sürecin uzun olması nedeniyle AİHM'e başvuruda bulunduk." Yasal sürecin devam ettiği bir ortamda kentte tasarrufa gidilmesini, "hukuk tanımazlık" olarak değerlendirdiklerini vurgulayan Mitap, şöyle devam etti: "Yortanlı Barajının bilimsel geçerliliği kalmadı. Dünyada yer altı barajlarına yönelim var. Barajlarda su yokken, Allianoi gibi bir dünya mirasının, baraj uğruna yok sayılmasını iyi niyetli bir tutum olarak görmüyoruz. Bu topraklarda yaşayan sorumlu insanlar olarak, çalışmalarımızı sürdüreceğiz."

Bergama Müze Müdürü Adnan Sarıoğlu ise iddialara ilişkin yaptığı açıklamada, İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararına göre, Allianoi'ye yönelik çalışmaların sürdürülmesi için rölöve ve koruma projelerinin tamamlanmasının beklendiğini bildirdi. Allianoi'de bulunan mozaiklerin, kentin dere yatağında bulunması nedeniyle termal sular altında kaldığını belirten Sarıoğlu, şunları kaydetti: "Rölöve projesinin tamamlanabilmesi, gerekli olan çizimlerin yapılmasından geçiyor. Bunun için de zeminin kuru olması gerekiyor. Bu konudaki çalışmalar kapsamında, mozaikleri kaplayan suyun, su motoru ile tahliyesini gerçekleştiremedik. Allianoi, termal suyun kaynadığı bir dere yatağına kurulu. Son çare olarak, buradaki su seviyesini düşürerek, su sızmasının önlenmesi kararlaştırıldı. Bilgi ve denetim dahilinde yürütülen çalışmalarda, dere yatağının kodu, kısmi olarak düşürüldü. Bölgede hangi çalışma yapılırsa yapılsın, tarihi eserlere zarar vermemiz gibi bir durum söz konusu olamaz. Çalışmalar tahribata değil, projelerin sağlıklı tamamlanabilmesine yönelik. Bu projeler, barajın su tutması halinde kalıntıların mümkün olduğunca hasar görmeden gelecek yüzyıllara taşınması amacıyla yapılıyor."

Haber Ekspres, 02.09.2008

BAŞUR HÖYÜK'TE KAZI ÇALIŞMALARI

 

Siirt'te Ilısu Baraj suyu altında kalacak olan tarihi eserler, kurtarılmaya çalışılıyor.

Bu amaçla bölgenin en büyük höyüklerinden biri olan Başur Höyük'te bu yılki kazı çalışmaları tamamlandı.

Kazı çalışmaları sırasında yöre tarihine ışık tutan bazı eserler gün ışığına çıkarıldı.

Siirt merkez Aktaş Köyü yakınlarındaki Başur Höyük'teki kazı çalışmaları 130 kişilik bir ekip tarafından yürütüldü.

10 bin yıllık kültürel dolguya sahip olan höyükte 2 ay süren kazı çalışmaları sırasında önemli bulgulara ulaşıldı.

Ana tanrıça figürlerinden, dokuma tezgahlarına kadar toplam 78 eser gün ışığına çıkarıldı.

Ortaya çıkarılan eserler Mardin Müzesi'nde sergileniyor.

Başur Höyük'teki kazı çalışmaların 5 yılda tamamlanması planlanıyor.

Trt/Haber, 02.09.2008

BONCUKLU HÖYÜK'TE 2 İSKELET BULUNDU

 

Konya'nın merkez Karatay İlçesi'ne bağlı Hayıroğlu beldesindeki Neolitik Çağ yerleşim birimi Boncuklu Höyük'te 2 insan iskeleti bulundu.

 

Liverpool Üniversitesi'nden Doç.Dr. Douglas Baird başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları, bu yıl 23 Ağustos'ta başladı.

Yetkililer, Çatalhöyük'ten 1000 yıl öncesine, Neolitik Çağ'a ait bir yerleşim birimi olan Boncuklu Höyük'ün Anadolu ve Orta Doğu'da çiftçiliğin yapıldığı en eski yerleşim olduğunu söyledi.

Boncuklu Höyük'te oturanların bu alanı nasıl kullandığının, bölgede köy yerleşimlerinin kalkınmasına nasıl katkıda bulunduğunun, köy yerleşimi gelişiminin nasıl olduğunun araştırıldığını ifade eden yetkililer, çalışmalar sırasında 2 insan iskeleti bulunduğunu belirtti.

İskeletlerden birinin 15 yaşında bir insana, diğerinin bebeğe ait olduğunu düşündüklerini ifade eden yetkililer, iskeletlerin Boncuklu Höyük'teki yaşamla ilgili önemli ipuçları vereceğini bildirdi.

Kazının yaklaşık 5 hafta sürdürüleceği öğrenildi.

Cnn Türk, 02.09.2008

KÜLTÜR BAKANI ARKEOLOJİYE 'TAZE KAN' İSTİYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay bazı kazıların hızlı ilerlediğini bazılarının ise yapılıp yapılmadığının bile belli olmadığını söyledi.

 

Bakan Ertuğrul Günay, "Biraz yorulmuş, artık heyecanını yitirmiş, geleneksel iş olarak kazı başkanlığını sürdüren bazı hocalarımız, belki bize önümüzdeki süreçlerde izin verecekler. Daha heyecanlı, gayretli, coşkulu, hem bilimsel çalışma hem fiziki olarak kazı mekanlarını geliştirmek açısından heyecanı yüksek yeni kazı başkanları arayacağız" dedi.

Günay, AA muhabirinin Türkiye'deki kazılarla ilgili sorularını yanıtladı.

Birçok ören yerini gezdiğini belirterek, bazı kazılardan memnuniyetini dile getiren Günay, "Kazı yerlerini artık kendi çocukları gibi sahiplenip, büyütmeye, geliştirmeye çalışan kazı başkanlarını görünce, o heyecanı ilgiyle, saygıyla alkışladığını" kaydetti.

Bazı ören yerlerinde ise kazının "yapılıp yapılmadığının bile belli olmadığını" ya da işlerin yavaş ilerlediğini ifade eden Günay, "Kazı başkanlarımızın bilimsel kaygı ve bilgilerine saygı duyuyorum. Siyasi erk kullandığımız için, bunları yok sayamayız ama bazılarının arayışları biraz ağır davranmaya yatkın. Bir makale üretmeyi, o konuda bir yazı yazmayı öne alıp, bazen kazıyı ikinci plana ve uzun zamana yaydıkları olabiliyor" diye konuştu.

Ertuğrul Günay, bilimsel araştırma ve çalışmaların daha heyecanla yapılabileceğini kaydederek, "Yeni arkadaşlarımızın daha büyük gayretle, daha büyük aşkla çalıştıklarını, kazı işinin neredeyse rutine bağlandığı yerlerde de bu işin çok düşük tempoda ilerlediğini görüyorum" değerlendirmesini yaptı. Kazılarla ilgili yeni bir değerlendirme yapmaları gerekebileceğini dile getiren Günay, şöyle devam etti:

"Biz, konuya başka açılardan, ülke ve dünyaya tanıtma açısından, daha işin içinde olanlarda, bu konuda daha bir heyecan, gayret, çabuk davranış bekliyoruz. Belki ikisi arasında dengeyi tutturmamız gerekecek.

Biraz yorulmuş, artık heyecanını yitirmiş, bir geleneksel iş olarak kazı başkanlığını sürdüren bazı hocalarımız, belki bize önümüzdeki süreçlerde izin verecekler. Daha heyecanlı, daha gayretli, daha coşkulu, hem bilimsel çalışma açısından hem fiziki olarak kazı mekanlarını geliştirmek açısından, heyecanı yüksek biçimde ifade eden yeni kazı başkanları arayacağız."

Türkiye'de şu anda 90'ı yerli, 44'ü yabancı olmak üzere 134 kazı çalışması yapılıyor. Ayrıca, 36 müze ve 83 kurtarma kazısı ile 100'den fazla yüzey araştırması da halen devam ediyor.

Türk akademisyenler tarafından yürütülen kazılarda, Ankara ve İstanbul üniversitelerinden hocaların ağırlığı var. Şu anda Ankara Üniversitesi'nden 16, İstanbul Üniversitesi'nden 15 ve Ege Üniversitesi'nden 9 öğretim üyesi kazı başkanlığı görevini sürdürüyor.

Kazılara, yabancı ülkelerdeki üniversite ve kurumlardan da yoğun talep geliyor. Kazı yapmak için Türkiye'yi seçen yabancı arkeologlar arasında ilk sırada Almanlar geliyor. Şu anda, Aizanoi, Didyma, Troia, Alexandria Troas, Boğazköy, Doliche, Göbeklitepe, Milet, Oymaağaç, Pergamon, Pompeiopolis, Priene ve Sirkeli Höyük olmak üzere 13 ören yerinde Alman kazı başkanları çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye'de en fazla kazı yapanlar arasında ikinci sırada yer alan İtalyan kazı başkanları da bu yıl, Aslantepe, Elaiussa Sebaste, Hierapolis, İasos, Kyme, Tyana, Yumuktepe ve Karkamış olmak üzere 8 tarihi mekanda çalışıyor.

İngiltere'den 6 kazı başkanı da Amorium, Boncuklu Höyük, Çatalhöyük, Domuztepe, Kerkenesdağ ve Kilisetepe'deki kazıların başında. Bunun yanında, bazı ören yerlerinin kazı başkanları da ABD, Avusturya, Japonya, Hollanda, Belçika, Fransa, Kanada ve İsveç'ten gelen akademisyenlerden oluşuyor.

Ayrıca, bu yıl, 15 kazıyla en fazla İzmir'de tarihi değerler gün yüzüne çıkarılırken, onu 14 ören yeriyle Antalya takip etti. Muğla'da ise Labraunda Antik Kenti, Stratonikeia, Pedesa, Kaunos, İasos ve Tlos antik kentleri ile Beçin Kalesi ve Burgaz'da kazılar yapıldı.

Türkiye'de kazılar, bakanlığın ödenekleriyle yapılıyordu. Yeni bir ilke kararıyla, denetimin bakanlıkta olması, kazı başkanlarının yetkilerinin saklı kalması ve koruma kurallarının direktiflerine uyulması şartıyla, yerel yönetim veya tüzel kişilere, kültürel mirasın ayağa kaldırılmasına ilişkin yetki devri düzenlemesi yapıldı. Bazı arkeologlar bu durumu, kültürel mirasın "istismar edilebileceği" iddiasıyla eleştirirken, Günay, bu düzenlemeyi şöyle savundu:

"Bir belediye geliyor, o yöredeki ören yerine, gelir paylaşımı anlaşması altında ciddi biçimde kaynak ayırabileceğini söylüyor. Neden işbirliği yapmayayım? Yani, orada trilyonluk bütçeleri teslim ettiğimiz bir yerel yönetim neden bilet gelirinden küçük pay alarak ve büyük yatırımlar yaparak, benim bir ören yerimin kazı, restorasyon, müze yapımı masraflarını bizimle paylaşmasın? Bizim istediğimiz, tarihimizi milletimizle birlikte sahiplenip, ayağa kaldırmak."

Bakanlığın imkanlarının bazı noktalarda kısıtlı kaldığını ifade eden Günay, bu tür girişimlerle, daha fazla sayıdaki ören yerlerinin ortaya çıkarılabileceğini sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 02.09.2008


******


"GENÇLERE İZİN VERMEYEN ONLAR"

 

Ertuğrul Günay’ın açıklamalarını değerlendiren arkeoloji dünyası kazılarda gençlerin daha aktif olması görüşüne katıldı ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da politikasını gözden geçirmesi gerektiğini vurguladı. 


Kırklareli Höyüğü Kazı Başkanı Prof.Dr. Mehmet Özdoğan, gençlere yıllarca kazı izni verilmediğinin altısını çizdi:


“Taze kan meselesi doğru ama bu taze kanın oluşması için bakanlığın kazı politikasını gözden geçirmesi lazım. Özellikle bu yıl gençlere kazı izni vermediler. Eski hocalar benim gibi, zaman içinde gençlere bırakıyor. Bırakmaktan da mutlu oluruz.”


2004 yılından bu yana Bursa Aktopraklık Höyüğü kazı başkanlığını yapan Doç.Dr. Necmi Karul’a göre de ‘yaşlılık hikayesi, çok çok göreceli bir kavram’:


“Yaşla ilişkilendirmektense, bireylerle ilişkilendirmek lazım. Gençlere izin verme  yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın elinde. Kazı yapmak için sizin doçent olmanız lazım. Doçent olduğunuzda çok da genç sayılmazsınız. Ortalama 40 yaşında oluyorsunuz. Bakanlık, gençleri teşvik edebilmek için hiçbir düzenleme yapılmadı. Orta yaşın büyük kısmı da kazı izini alamadı. Gerekçe gösterilmedi. Böyle koşullarda gençlerin önünü açmaktan nasıl bahsediyoruz?”


18 yıl boyunca Hasankeyf Kazısı’nın başkanlığını yapan aynı zamanda Alanya’daki kazıların başkanı olan Prof.Dr. Oluş Arık ise kazıların yürütülmesinde binbir çeşit etken olduğunu vurguladı:
“İnsanlarımızın çoğu devletten verilen ödenekle kazı yapar. Bu ödenekler de gitgide azaltmaktadır. Bakanlığın pek eleştirecek bir hali yok. Hızlı veya yavaş kazı yapmak diye bir şey yok. Kendim genç arkadaşlarıma devretmek için hazırlık yapıyorum. Gerek bakanlık gerek genç arkadaşlarım hazır hissetmiyorlar. Bunlar söylendiği kadar kolay ve basit işler değildir.”  

Türkiye’de şu anda 90’ı yerli, 44’ü yabancı olmak üzere 134 kazı çalışması yapılıyor. Ayrıca, 36 müze ve 83 kurtarma kazısı ile 100’den fazla yüzey araştırması da halen devam ediyor. Türk akademisyenler tarafından yürütülen kazılarda, Ankara ve İstanbul üniversitelerinden hocaların ağırlığı var. Şu anda Ankara Üniversitesi’nden 16, İstanbul Üniversitesi’nden 15 ve Ege Üniversitesi’nden dokuz öğretim üyesi kazı başkanlığı yapıyor. Kazılara, yabancı üniversitelerden de yoğun var.

Radikal, 03.09.2008

DOĞU'DA YÜZEY ARAŞTIRMASI PROJESİ KAPSAMINDAKİ ÇALIŞMALAR KİTAPLAŞTIRILIYOR





Doğu Anadolu Bölgesi'nde Yüzey Araştırmaları Projesi (DYAP) kapsamında 10 yıldır yürütülen çalışmalar kitap haline getiriliyor.

 

Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Alpaslan Ceylan, 5 cilt halinde kitaplaştırılacak çalışmanın ilk cildinin baskıdan çıktığını söyledi. Erzurum, Erzincan, Kars ve Iğdır illerini kapsayan, 1988 yılından başlanarak 2008 yılında tamamlanan Doğu Anadolu Yüzey Araştırmaları Projesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izni, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ile Atatürk Üniversitesi'nin (A.Ü) destekleriyle 10 yıldır yürütülüyor. 1998 yılında başlatılan yüzey araştırmaları kapsamında 4 şehir, 36 ilçe ve 214 köyde arkeolojik kazılar gerçekleştirildiğini belirten Prof. Ceylan, çalışmanın 50 bin 784 kilometrekare alanda yürütüldüğüne dikkat çekti.

 

Ceylan, "Toplam 300 bin kilometre yol kat edilerek tamamlanan yüzey araştırmaları çalışmasının sonuçlarını kitap haline getirmeye başladık" ifadelerini kullandı.

 

Proje çerçevesinde 325 bin 783 fotoğraf, 5 bin 800 dia, 800 video görüntüsü, bin 86 mimari ve 4 bin 823 materyal çizim elde edildiğini anlatan Prof.Dr. Alpaslan Ceylan, ayrıca çalışmalarla ilgili olarak olarak 11 yüksek lisans, 4 doktora, 5 kitap, 63 makale hazırlandığını dile getirdi.

Prof.Dr. Ceylan, araştırma ekibinde bulunan bilim adamlarının projenin uygulama sürecinde 35 sempozyuma katıldığını, 102 konferans verdiğini vurguladı.

 

DYAP kapsamında elde edilen bilgi ve bulguların toplanarak bir bilgi hazinesine dönüştürüldüğünü ifade eden Ceylan, çalışmanın, bölgenin yüzyıllar öncesine dayanan geçmişiyle ilgili olarak elde edilen şifrelerin adeta çözümü niteliğinde olduğunu belirtti. Çalışmanın, 5 ayrı ansiklopedi halinde kitaplaştırılacağını kaydeden Ceylan, ilk cildin baskıdan çıktığını ve kitaplıklardaki yerini aldığını vurgulayarak, "Zaman içerisinde geri kalan 4 cildi daha bilimin hizmetine sunacağız. Ayrıca bu eserler, Türkiye'nin bütün üniversitelerine ve araştırma merkezlerine gönderilecek. Böylesine kapsamlı bir çalışmanın, bölgenin geçmişine ışık tutacağı kanaatindeyiz" diye konuştu.

haberler.com, 01.09.2008

MARDİN KALESİ YIKILMAK ÜZERE





Mardin'de 7 bin yıllık geçmişe sahip olan Mardin Kalesi'nin yıkılma tehlikesi tarihi 700 yıllık Zinciriye Medresesi'yle birlikte kalenin dibinde yaşayan halkı da tedirgin ediyor.

Mardin'de kalenin eteğine kurulan Medrese ve Gül mahallelerindeki tarihi ev ve mekanlarda yaşayanlar, kaleden kayaların kopma riski üzerine tedirgin olmaya başladı. Mardin Kalesi'ndeki yıkılma tehlikesinin ise en çok 700 yıllık Zinciriye Medresesi'ni tehdit ediyor.


Mardin Mimarlar Odası Başkanı Yılmaz Altındağ, kaledeki tehlikeye yıllardan beri dikkati çektiklerini belirterek, kaleden kopacak en küçük bir kayanın öncelikli olarak 700 yıllık Zinciriye Medresesi'ne zarar vereceğini söyledi.

Zinciriye Medresesi sahip olduğu görkemli giriş kapısı ile günümüzde turistlerin en çok ziyaret ettikleri mekanlar arasında. Medresenin yüksek bir yerde kurulmasından dolayı zamanında rasathane olarak kurulduğunu da hatırlatan Altındağ, kalenin kurtarılması için Valilik tarafından hazırlanan projenin en kısa zamanda uygulanması gerektiğini kaydetti.

Kaleden bir süre önce kopan kaya parçalarının şans eseri can kaybına yol açmazken, İtalya'dan gelen teknik bir heyetle birlikte Gazi Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi bünyesinde kurulan uzman ekip bir proje hazırlandı. Projenin uygulanabilmesi için en kısa zamanda kredi onaylanması veya Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan bütçenin ayrılması gerekiyor.

AKP hükümetinin şu ana kadar onay vermediği proje kapsamında 6 alanda 23 ayrı bölge tehlike arzediyor.

 

Projede ilk etapta can ve mal kaybı ile birlikte tarihi mekanların zarar görmemesi için güvenliğin sağlanması gerekiyor. Bu kapsamda tehlike arz eden bölge boşaltıldıktan sonra ilk başta enerji kırıcı bariyer ve hendekler yapılması öngörülüyor.

Geçen yıl kaleden kopan tonlarca ağırlığındaki kayaların düştüğü Medrese Mahallesi'nde yaşayanlar ise kaledeki yıkılma riskinin 20 yıl önce tespit edilmesine rağmen hiçbir önlem alınmadığını belirterek, "Binlerce yıllık geçmişe sahip kale, yağmur, kar, deprem ve aşınma gibi dış etkenlerden dolayı kayaları çatlamış ve bu çatlaklar büyük bir tehlike oluşturmuş durumda. Mahalle sakinleri olarak bu duruma önlem alınması için bütün yetkili mercilere başvurmamıza rağmen hiçbir sonuç alamadık. Kış gelmeden kalenin kurtarılması için ne yapılması gerekiyorsa en kısa zamanda yapılsın. Yoksa geçen sene olduğu gibi bu yıl aynı şanslı günümüzde olmazsak birçok insanın hayatı tehlikeye girebilir" dedi.

Haber Diyarbakır, 01.09.2008

ERZURUM KALESİ'NDEKİ ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMALARI İÇİN 130 BİN YTL ÖDENEK GÖNDERİLDİ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Erzurum Kalesi'ndeki arkeolojik kazı çalışmalar için 130 bin YTL gönderdi.

 

Erzurum Kalesi'nde 2005 yılından başlayan ve bugüne kadar geçen sürede kısa süreli olarak yürütülen arkeolojik kazılara yeniden başlanıyor. 2008 yılı etabı için hazırlıklarını tamamlayan Erzurum Kültür ve Turizm Müdürlüğü, kazı çalışması için eleman alımı yapacak. Çalışmalara yeniden başlamak için bakanlığın talimatını beklendiklerini söyleyen Kültür ve Turizm Müdürü Fikret Öztürk, bakanlıktan para geldiğini vurguladı. Arkeolojik kazılar için 130 bin YTL kaynak aktarıldığını hatırlatan Öztürk, çalışmalara büyük olasılıkla hafta içinde başlayacaklarını bildirdi. Kazı çalışmalarında görevlendirilecek elemanların alımına da bir iki gün içerisinde başlayacaklarını vurguladı.

Zaman, Haber: Mahir İnanç, 01.09.2008

RESTORASYON YÜZÜNDEN BAZI CAMİLER KAPALI

 

 

Çoğunluğu cami olan 35 tarihi eserde başlatılan restorasyon çalışmaları, halkın alıştığı camilerde teravih ve diğer namazları kılmasına mani oluyor.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün daha önce çoğunluğu cami olan 35 tarihi eserde başlattığı restorasyon çalışmaları sebebiyle bazı camiler ibadete kapalı bulunuyor. Ramazan ayının gelmesiyle ilk teravih namazını kılmak isteyen cemaat, devam eden restorasyon nedeniyle başka camilere gitmek zorunda kalıyor. Ramazan boyunca bazı camiler ibadete tamamen kapalı kalırken bazıları kısmen açık olacak. İstanbul Vakıflar Bölge Müdür Vekili Ahmet Tanyolaç'ın bir süre önce "Camilerin onarımına başlanması ile İstanbullu merkezde namaz kılacak cami bulamayacak." uyarısının ardından, Ramazan ayının gelmesiyle camilerdeki ibadet yeri sıkıntısı baş gösterdi. Onarımı devam eden Fatih, Bezm-i Alem Valide Sultan, Dolmabahçe, Aksaray Pertevniyal, Nuruosmaniye ve Süleymaniye camileri onarım gören yerler arasında. Bu camilerde Ramazan boyunca çalışma yapılacağından cemaatin başka yerlerde teravih namazını kılması gerekecek. 19 Şubat 2008 tarihinde konuyla ilgili olarak Zaman'a konuşan Tanyolaç, İstanbul'un tarihi eser onarımı konusunda ihmale uğradığını söylemişti. Bu nedenle "İstanbul'da çalışmak da zor. Kurullarda yüzlerce dosya var. Bir restorasyon dosyasının çıkması bazen yıllar sürebiliyor." demişti. Tanyolaç, konuşmasında ayrıca, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün restorasyon işlerinde karşılaştığı en büyük sıkıntının yetişmiş eleman azlığı olduğunu belirtmiş, yaşanan sıkıntıların da bundan kaynaklandığını vurgulamıştı.

Zaman, Haber: İlyas Dal, 01.09.2008

YÜRÜYEN KÖŞKÜN ZİYARETÇİLERİ ARTIYOR

 

Yalova’daki tarihi "Yürüyen Köşk"ün ziyaretçi sayısı her geçen gün artarken, en çok ilgiyi bu yıl sergilenmeye başlanan Atatürk’ün balmumundan heykeli görüyor.

Yalova Belediyesi’nce restore ettirildikten sonra 2006’da hizmete açılan köşkü ziyaret edenler, Atatürk’ün bizzat kullandığı eşyaları görme, kurulan ses sitemi ve siyah beyaz fotoğraflar aracılığıyla köşkün kaydırılış hikayesini izleme imkanı buluyor.

Atatürk’ün, "Yürüyen Köşk"ün bahçesinde kahve içtiği ünlü fotoğrafının işlendiği balmumu heykel, belediyenin siparişi üzerine, Ukrayna’daki Kiev Güzel Sanatlar Akademisi öğretmenleri ve öğrencilerince yapıldı.

Atatürk’ün 1929’da çiftlik olarak kullanılan bölgede, deniz kenarında yaptırdığı köşk, 1980’de Kültür ve Turizm Bakanlığı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nca "Korunması Gerekli Kültür ve Tabiat Varlığı" ilan edilmişti. Bitişiğindeki çınar büyüyüp, dalları köşkün duvarına dayanınca ağacın kesilmesi gündeme gelmiş, bunun üzerine Atatürk "Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırılacak" emrini vermişti. İstanbul Belediyesi Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi’nden Başmühendis Ali Galip Alnar ve ekibince 8 Ağustos 1930’da bina tramvay rayları üzerine oturtulup 480 santimetre kaydırılmıştı. İki gün süren çalışma sonucunda çınar kesilmekten kurtulmuştu.

Hürriyet Seyahat, 01.09.2008

KORUMA KURULU MYNDOS KAZILARINI DURDURDU, TAVŞAN ADASI EROZYONLA BAŞBAŞA KALDI

 

 

Bodrum’un Gümüşlük beldesinde 2006’da Bakanlar Kurulu kararıyla başlatılan tarihi Myndos kazıları, Kültür Bakanlığı’nca durdurulunca adada erozyon tehlikesi ortaya çıktı. Gümüşlük Belde Belediyesi’nin 1. derece arkeolojik sit alanı olan adada yaptığı koruma çalışmaları yarım kaldı.

Gümüşlük Belde Belediye Başkanı Mehmet Ülküm, kazıların durdurulmasının ciddi sorunlara yol açacağını söyledi.

"Adada çok sayıda tarihi kalıntı bulunuyor. Bu kalıntılar erozyon ve çevresel etkenler nedeniyle tahrip olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tavşan Adası yüzeyinde ciddi erozyon emareleri görülüyor. Bilimsel olarak bu tespitler yapıldı. Ancak adanın kazı alanı içinde bulunması ve 1. derece arkeolojik sit alanı olması nedeniyle ne teraslama çalışması yapabiliyoruz ne de adayı ağaçlandırabiliyoruz." Ülküm, Myndos kazılarının tamamlanması durumunda adada erozyon kontrolü yapacaklarını ve tarihi kalıntıların zarar görmemesini sağlayacaklarını belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, mayıs ayında kazı yapılan arazide kamulaştırma işleminin tamamlanmasına kadar Myndos kazılarını dondurduğunu açıklanmıştı. Denizden yürüyerek ulaşılabilen, tarihi, doğası ve tavşanlarıyla ünlü Tavşan Adası’nı çok sayıda yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor. Kral Mousolos’un sevgilisi Artemisya ile sık sık gittiği, gün batımı manzarasını seyrettiği adada tavşanlarla oynayıp onları besleyen turistler, adanın çevresinde güneşlenip bol bol denize giriyor.

Hürriyet Seyahat, 01.09.2008

HIŞVA HANI MÜZE Mİ OLUYOR, ESNAF NE YAPACAK?





Gaziantep’te, halk arasında Hışva Han olarak bilinen kentin en büyük hanı Lala Mustafa Paşa Han, Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ettirilirken, hanın etrafında bulunan dükkanların istimlak edileceğini ileri sürüldü. Restorasyonun ne zaman başlayacağı ve dükkanlarının ne zaman yıkılacağı konusunda kendilerine bilgi verilmediğini belirten esnaf kara kara düşünmeye başladı.

 

Gaziantep Kalesi’nin Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesinin ardından Belediye tarafından kale etrafında yapılan düzenleme çalışmalarında sıra Hışva Hanı’na geldi. Büyükşehir Belediyesi’nin kentteki birçok kültür varlıklarını koruma altına alırken şahıs malı olan Hışva Hanı’nın büyük bir bölümünde kamulaştırma çalışmasını tamamladığı belirtildi. Kamulaştırmaya karşı çıkan Hışva Hanı yanında dükkanı bulunan esnaf ise duruma itiraz ediyorlar. Büyükşehir Belediyesi’nin istimlak çalışması başlattığı ancak şu ana kadar kendilerine hiçbir bilgi verilmediğini ifade eden esnaflar durumlarının ne olacağını bile bilmiyorlar. Dükkanlarının istimlak edilmesinin ardından yeni yapılacak dükkanların ihale ile verileceğini duyduklarını belirten esnaf, Büyükşehir Belediyesi’nin haksızlık yaptığı kanaatini taşıyorlar. Yıllardır Hışva Hanı etrafında işyeri bulunan esnaflar, istimlak konusundaki sıkıntı ve şikayetlerini şöyle dile getirdiler.

 

Mehmet Karahan: “5 yıldır Hışva Hanı yanındaki dükkanımda kömür satışı yapıyorum. İstimlak yapılacağı söyleniyor ama ne yaptıkları belirsiz. Hışva Hanı’nın müze yapılacağını söylüyorlar. Buraya tekrar dükkan yapılacağı konusunda bile bize bilgi vermiyorlar.”

 

Zeki Küsün: “15 yıldan beri burada dürümcülük yapıyorum. Büyükşehir Belediyesi dükkanlarımızı istimlak ederek yıkacakmış. Ancak şu ana kadar bize hiçbir bilgi vermediler.”

 

Mehmet Satıloğlu: “Daha önce kalenin yanında işyerim vardı, Büyükşehir Belediyesi orayı yıkınca Hışva Hanı yanına geldim. Şimdi de burayı yıkacaklarını söylüyorlar. Burası da yıkılırsa açıkta kalırız. Bizim ne olacağımız konusunda hiçbir şey söylemiyorlar. Buraya yapılacak yeni dükkanları ise bakırcı esnafına vereceklermiş. Birkaç esnaf yıkıma karşı çıktı ama hiçbir şey anlayamadılar.”

 

Osman Şimşek: “1980 yılından beri burada kalaycılık yaparak geçimimi sağlıyorum. Büyükşehir Belediyesi’nin dükkanlarımızı istimlak edeceğini duyduk. Ama ne zaman yıkacaklarını söylemediler.”

Gaziantep Hakimiyet, 01.09.2008

"SELİMİYE'Yİ UNESCO'YA ALDIRACAĞIZ"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye'nin UNESCO Dünya Miras Alanları Listesi'ndeki yerlerinin sayısının artırılması gerektiğini belirterek, "Edirne'deki Selimiye Camii ve Alanya'nın kalıcı listeye alınması yönünde çalışmalar var" dedi.

 

Günay, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü bahçesinde, kahvaltılı basın toplantısı düzenledi.

 

Türkiye'nin zenginliği ve tarihsel birikimini gösterme açısından, UNESCO tarafından kabul edilmiş Dünya Miras Alanının 9, aday sayısının da 18 olmasını yetersiz bulan Günay, Edirne'deki Selimiye Camii ve Alanya'nın kalıcı listeye alınması yönünde çalışmaları olduğunu söyledi. Geçici listedeki Demre ile ilgili hazırlıklara hız vereceklerini dile getiren Günay, şunları söyledi:

'Eğer ciddi yönetim alanı planlaması yapabilirsek, ben Demre'nin de dünya miras alanı kalıcı listesi için kısa bir süre içinde önerilebileceğini düşünüyorum." Günay, 'Belediye belgeli/Bakanlık Belgeli Tesis' ayrımını ortadan kaldıracaklarını bildirdi.

Yeni Şafak, 01.09.2008

TOKAT'TAKİ DOĞA HARİKASI MAĞARAYI ÇOBANLAR BULDU

 

Tokat’ın Almus İlçesi'nde, çobanlar tarafından içinde çok sayıda sarkıt ve dikit bulunan doğa harikası bir mağara keşfedildi.

Çobanlık yapan İbrahim Dizer ile Çevreli beldesinden Fahri Ergen’in bulduğu mağara ilçeye bağlı Teknecik Köyüne bir kilometre uzaklıkta. Mağaraya, yerden yaklaşık altı metre yükseklikteki bir geçitten giriliyor. Yaklaşık bir metre çapında ve 6-7 metre uzunluğunda bir kanalla, daha geniş olan iç bölümlere geçiliyor. Mağaranın iç kısmında yükseklik 8-10 metreye, genişlik ise yer yer 20 metreye ulaşıyor. Tesadüfen bulunan mağarada değişik şekillerde çok sayıda dikit ve sarkıtlar bulunuyor. Doğa harikası görünüm sergileyen mağaranın yapılacak keşif ve çalışmalarla turizme kazandırılması bekleniyor. Bu amaçla ilk etapta mağaranın haritası çıkarılacak. Tokat’ın Pazar İlçesi'ndeki Ballıca Mağarası da çobanlar tarafından bulunmuştu.
Hürriyet Seyahat, Haber: İzzet Kurt, 01.09.2008

TARİHİ DEĞİRMENLER TURİZME AÇILAMIYOR

 

Deniz Ticaret Odası Bodrum Şube Başkanı Gündüz Nalbantoğlu’nun Bodrum’un Haremtan Tepesi’ndeki arazisinde bulunan 300 yıllık iki yel değirmenini restore ederek, kültür turizmine kazandırmak için hazırlattığı proje, Muğla Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Kurulu’na takıldı. Nalbantoğlu, kurulun projeyi onaylamamasının kendisini şok ettiği söyledi.

Deniz Ticaret Odası Bodrum Şube Başkanı Gündüz Nalbantoğlu, (65) 1960 yılında, Bodrum’un Eskiçeşme Mahallesi, Yedideğirmenler Mevkisi, Haremtan Tepesi’nde, içerisinde 300 yıllık iki yel değirmeni bulunan 2 bin 600 metrekarelik arsa satın aldı. Bodrum şehir merkezi ve Karaada manzaralı arsasına otel yapılması için bir çok teklif geldi. Ancak Gündüz Nalbantoğlu, arsasındaki değirmenleri kültür turizmine kazandırmak için bu teklifleri geri çevirdi. 3 Eylül 1987 tarihinde bölgeyi İzmir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu birinci derece doğal SİT ilan etti. Nalbantoğlu, ilk olarak 10 yıl önce, arsasındaki değirmenleri restore ettirip birini geçmiş yıllarda olduğu gibi işler hale getirip, kır kahvesi yapmak, diğerini de Süngercilik Müzesi’ne dönüştürmek için proje hazırlattı. İzmir 1 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Kurulu’na müracat etti. Kurul onay vermeyince Nalbantoğlu Aydın Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Bu arada Muğla Koruma Kurulu açılınca, Nalbantoğlu tekrar başvurdu. İddiaya göre kurul, "Sen bize dava açmışsın, dosyaya bakamayız" diyerek projede değişiklik istedi. Bunun üzerine Nalbantoğlu, davasını geri çekti. Bodrum Belediyesi ve Bodrum Yarımadası Tanıtma Vakfı’nın (BOYTAV) da onay verdiği projede istenilen değişiklikleri yapan Nalbantoğlu, geçtiğimiz yıl tekrar müracatta bulundu. Kurul 15 Mayıs 2008 tarihli kararında, sadece yel değirmenlerinin restorasyonuna izin verdi. Müze ve kır kahvesi yapılmasını ve değirmen olarak çalıştırılmasını onaylamadı.

Projenin onaylanmaması üzerine şok yaşayan Nalbantoğlu, projenin hazırlanması, gerekli yerlere müracaat ve dava masrafları olarak 150 bin dolar masraf yaptığını belirterek, "Bölgedeki sahipli olan 5 değirmeni de proje kapsamında restore edip kültür turizme kazandıracaktım. Arsama beş yıldız otel yapsaydım bugün 50 milyon dolarlık tesisim olurdu, arsayı satmam için 5 milyon dolar verdiler vermedim. Gerekçe gösterilmeden değirmenlerin restorasyon projesine izin verilmeyerek cezalandırılmaya bir türlü anlam veremedim. 700 bin dolara mal olacak proje için devletten beş kuruş istemedim. Kültür turizmi için yaptığım fedakarlığa pişman ettirdiler. Hukuki mücadeleyi sürdüreceğim" dedi.

Projeye destek veren BOYTAV Başkanı Mehmet Kocadon, 5 bin yıllık geçmişe sahip olan Bodrum Yarımadası’ndaki tarihi yaşayarak, yaşatmak zorunda olduklarını söyledi. Kocadan, Nalbantoğlu’nun restore etmek için projelendirdiği yel değirmenlerinin büyük bir bölümünün harabe halinde olduğuna, neredeyse tuvalet gibi kullanıldığına dikkati çekerek, " Koruma Kurulu, her şeyi yasaklayarak vatandaşın tarihe ve kültüre sahip çıkmasına engel oluyor. Nalbantoğlu, 1987 öncesi bölgeye istediği tesisi yapabilir, çok büyük paralar kazanabilirdi. İnsanları tarihe sahip çıktığı için pişman etmeye gerek yok. Bu projesinin hayata geçirilmesi için elimden gelen tüm desteği vereceğim. 3 bin 500 yıllık antik tiyatro restore edildi, konserler tiyatrolar düzenleniyor. Bodrum Kalesi de öyle. İnsanlar tarihi yaşayarak mı öğrense yoksa değirmenler tuvalet olarak mı kullanılsa iyi olur. Nalbantoğlu kendisi için otel veya disko için değil; kültür turizmine kazandırılacak eserler için izin istiyor" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Yaşar Anter, 01.09.2008

ARKEOLOGLARI İSYAN ETTİREN SİT KARARI

 

Antalya’daki tarihi Aspendos Tiyatrosu’nun yanı başında, sit alanı içinde, organizatör Mustafa Erdoğan’a Aspendos benzeri bir gösteri merkezi inşa etme izni verilmesine tepkiler sürerken, Koruma Yüksek Kurulu tartışılacak bir ilke kararı aldı. Yeni karara göre artık arkeolojik sitleri tüzel kişiler kullanabilecek. Arkeologlar, uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu belirttikleri bu karara isyan etti.


Toplam 25 bin metrekarelik bir alana kurulan, 1300 metrekarelik sahnesiyle dünyanın en büyük sahneleri arasına giren ve 4500 kişinin aynı anda konser izleyebildiği Aspendos Arena, arkeologların büyük tepkisini çekmişti. 

Bina, 3. derece arkeolojik site müze kazısı yapılmadan, Antalya Koruma Kurulu’nun izniyle ilke kararlarına aykırı olarak yapılmıştı. Bu uygulamanın üzerinden 2 ay geçti. Koruma kurullarının aldığı kararlara yön veren, bir anlamda kurulların anayasası niteliği taşıyan yeni bir ilke kararı daha çıkarıldı. Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun 745 sayılı ilke kararıyla Erdoğan’ın Aspendos Arena’sı yasal hale geldi.


Yeni ilke kararında şöyle deniliyor: “Ören yerleri ve ören yerlerinde  bulunan arkeolojik taşınmaz kültür varlıklarının, koruma bölge kurulunca uygun bulunan koruma amaçlı imar planı, çevre düzenleme projesi dahil her ölçekteki projeler doğrultusunda, yönetim alanı ve yönetim planı göz önünde bulundurularak, varsa kazı başkanı, yoksa müze müdürlüğü görüşlerini almak suretiyle, özel protokol maddeleri oluşturularak bakım, onarım, restorasyon ve değerlendirilmesi amacıyla, ziyaretçilere açık olmak üzere tüzel kişilere 5225 ve 5228 sayılı kanunlar kapsamında kullandırabilecek.”


Arkeologlar, bu kararın uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu belirtti. Aynı zamanda ilke kararı alan Koruma Yüksek Kurulu’nda arkeolog olmamasını eleştiren arkeologlar, kararın uygulamada arkeolojik sitlerin yağmalanmasına zemin hazırlayacağını savundu. 

Karara tepki
Arkeolog Prof. Numan Tuna, “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (İCOMOS) kararları ve uluslararası sözleşmeler sitlerin tüzel kişilere açılamayacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. İlke kararları bunlara ters düşemez. Bu karardan geri adım atılması gerekir” dedi. Türkiye Arkeolojik Yerleşimleri Proje Koordinatörü Arkeolog Oğuz Tanındı da kararı, ören yerlerini tüzel kişilere pazarlamak olarak değerlendirdi. Tanındı, “Tarihi eserleri, yalnızca bir rant alanı olarak gören tüzel kişilere payda sağlayacak bu ilke kararı, durumu daha da karıştıracaktır” diye konuştu.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 01.09.2008

AMASYA KALESİ'NDEKİ 2300 YILLIK TÜNELDE BALMUMU HEYKELLER SERGİLENECEK

 

Amasya Kalesi’ndeki tarihi Cilanbolu Tüneli’nin turizme kazandırılması için dört ay önce başlatılan çalışmalarda 2300 yıllık sarnıç ortaya çıkarıldı.

Harşena Dağı’ndaki kalenin 181 metrelik tüneli tamamen temizlendiğinde, kayaya oyulmuş oval biçimli sarnıca ulaşıldı. Amasya Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, sarnıcın Hellenistik dönemde inşa edildiğinin belirlendiğini, daha sonra Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kullanıldığını söyledi. Tünelin turizme kazandırılması için çalışma başlatacaklarını bildiren Lekesiz, "Öncelikle rölövesi çıkarılarak onarımı yapılacak. Ardından o dönem insanlarının kıyafetleri ile balmumu heykelleri tünele yerleştirilecek. Profesyonel olarak aydınlatılması yapılıp, ziyaretçilerin alanı rahatça gezebilecekleri bir hale getirilecek" dedi.

Hürriyet, 01.09.2008

VOGIATZIS: BU CAMİ MUTLAKA KURTARILMALI





Yunanistan'a bağlı Midilli Adası'nda dükkana dönüştürülüp içine de tuvalet yapılan Yalı Camii'nin kurtuluşu için Yunan yetkililerin, hem kendi hükümetlerine hem de Türkiye'ye yaptığı çağrının yankıları sürüyor. Midilli Valisi Pavlos Vogiatzis, "Ben başından beri bu caminin kurtarılmasını yürekten istiyorum. Çünkü, iki komşu ülke olarak birbirimizin kültürel ve dini değerlerimize saygı gösterirsek, geleceğe barış içinde bir dünya bırakmış oluruz. Yeni Asır Gazetesi'nin bu konuda başlattığı kampanyanın destek görmesine sevindim. Bunun için Yeni Asır Gazetesi'ne teşekkür borçluyum" dedi.

 

Vali Pavlos Vogiatzis, Yeni Asır Gazetesi'nde Yalı Camii'nin durumunun yansıtılmasından sonra hem Türkiye'de hem de Midilli'deki tepkileri memnuniyetle karşıladığını söyledi. Vogiatzis, özellikle Türkiye'de devletin yetkili kurum ve kişilerinin gösterdiği duyarlılığın sorunu çözecek boyutlar kazandırdığını belirterek şöyle konuştu: "Başta Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın yaklaşımı bizi memnun etti. Yunan makamları olarak her türlü desteği vermeye hazırız. Yeni Asır Gazetesinde cami ile ilgili haberleri dikkatle inceledim. Gazetenizin ısrarlı yayınların caminin kurtarılmasını sağlayacağına inanıyorum."

 

Ailesinin savaş öncesi İzmir Bornova'da yaşadığını anlatan Vogiatsiz, Yalı Camii'nin tamir edilip ayağa kalkmasını bu yüzden daha çok istediğini söyedi. Kendisi göreve geldiğinde caminin dükkan olarak değerlendirildiğini belirten Vogiatzis'e göre, ibadethanenin başka türlü değerlendirilmesi için ilk önce mülkiyet meselesinin çözülmesi gerekiyor. Devletlerin bu konuda rol üstlenebileceğini vurgulayan Vogiatzis, ilk olarak kendisiyle görüşen Yeni Asır muhabiri Devrim İnce'ye şunları söylemişti:

 

"Türkiye ve İzmir'le çok iyi ilişkilerimiz var. Eski bir tarihte Yalı Camii özel mülk olarak değerlendirilmiş. Dolayısıyla devletin bunu satın alması gerekiyor. Yalı Camii'nin sahibi de burayı satmak istiyor. Bunu devletlerimizin sağlayacağı destekle yapabiliriz. Önemli olan bu eserlerin tarihi yapısına uygun biçimde korunabilmesidir. Biz de bunları birlikte orijinal şekilde restore etmeyi isteriz. Ancak bu şu aşamada çok kolay görünmüyor. Hele de Türkiye Avrupa Birliği'ne girmeden. Çünkü, bu durumda Türkiye ortak fonlara katkıda bulunabilir."

 

Yalı Camii'nin önce dükkana dönüştürülmesi sonra da içine tuvalet yapılması din adamları ve sivil toplum kuruluşlarının de tepkisini çekti. Uluslararası Mimari Verasetin Korunması Örgütü (ICOMOS) Yunanistan Şubesi Başkanı Nikos Agriandonis, bu durumun kabul edilemez olduğunu söyleyerek, konuyu uluslararası örgütlere ihbar edeceklerini belirtti. Midilli Metropoliti İakovos da, ibadet yerlerinin kime ait olursa olsun herkesçe saygı görmesi gerektiğini kaydetti. Bir yandan da kamuoyunda 1998 yılına kadar kasap dükkanı olarak kullanılan ve bu tarihte Yunanistan Tarihi Eserleri Koruma Dairesi'nin girişimleri ile boşaltılarak koruma altına alındığı belirtilen Yalı Camii'ne nasıl dükkan ruhsatı verildiği tartışılmaya başlandı.

 

Bugüne nasıl gelindi?

Midilli'deki Yalı Camii 1805 yılında İzmirli Hasan Paşa adına yaptırıldı. Caminin minaresi, nüfus mübadelesinin yaşandığı 1923 sonrası Türklerin adayı terk etmesinin ardından yıkıldı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından 1998'e kadar kasap dükkanı olarak kullanılan cami, bir süre Yunanistan hükümeti tarafından korumaya alındı.


Hükümetin çıkardığı yasayla tüm ibadethaneler tarihi eser statüsüne alınmasına karşın, özel mülkiyet olduğu için Yalı Camii, bu kapsama alınamadı. Caminin mülkiyetini elinde bulunduran kişi, 2003 yılında camiyi zirai malzeme ve gübre satan birine kiraladı. Yalı Camii'nin içine tuvalet yapıldığı yönündeki son haber de hem Yunan basını ve kamuoyunda hem de adaya gidip gelen Türkler arasında tepkilere neden oldu.

 

203 yıllık Yalı Camisi'nin eski haline dönüştürülmesi için Faber Mermer'in sahibi Denizlili işadamı Yasin Cinkaya, harekete geçti. Caminin tüm mermer ihtiyacını karşılayabileceğini belirten Cinkaya, caminin restorasyonu için Faber Mermer'in tüm imkanlarını seferber edeceğini açıkladı. Cinkaya, "Haberi okuyunca çok üzüldüm. Adeta içim cız etti. Sosyal sorumluluk sahibi bir firma olarak, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmamız gerektiği düşüncesindeyim. Faber Mermer, olarak tüm imkanlarımızı seferber edeceğiz. Caminin restorasyonu ve kurtarılması için tüm mermer ihtiyacını Faber Mermer, karşılayacak. Üstümüze düşen görevi yerine getireceğiz" dedi.

Yeni Asır, 01.09.2008

ANTİK ÇAĞIN İNCİSİ




Kurşunlu Han


Bugün, bir turist kafilesine Antakya’nın ihtişamını anlatan bir rehberin, müzedeki eserler dışında gösterebileceği somut hiçbir şey yok.

 

Dünyada hiçbir kent yoktur ki, Antakya’daki kadar tarihi eser ve ören yeri yokolmuş olsun! Yöreye dair yazınsal ve bilimsel neşriyatın oluşturduğu büyük bir külliyat, Antakya’nın, Antik Çağ’ın ‘biricik’ bir kenti olduğunda birleşir. Ne var ki bugün, antik dönemlere ilişkin, kırsal çevredeki birkaç yıkıntı dışında, hiçbir ören yeri mevcut değil.


Kabul edilebilir ki, Antakya çevresi birinci dereceden deprem bölgesi ve eski yapılaşmalar bu depremlerde yıkıldı. Fakat bilinir ve sayısız arkeolojik sitte örneklenir ki, yeni yapılaşmalar, üstüne kuruldukları eski yapılaşmaları tamamen yok etmez. Birçok kez korkunç yıkımlara uğramış olan Troya’da, üstüste dokuz yapılaşma evresi tespit edilebiliyor örneğin. Başka örnekler, metropolleşmenin eşiğindeki İzmir, metropol olan İstanbul veya Roma’da birçok antik ören açık hava müzesi olarak ve tarih laboratuarı niteliğinde varlığını sürdürebiliyor.


Antakya’da ise, özellikle Cumhuriyet sonrasında büyük bir ivme profili gösteren denetimsiz-bilinçsiz imar süreci, telafisi imkansız kayıplara neden oldu. Öyle ki, bugün, bir turist kafilesine antik Antakya’nın ihtişamını anlatan bir rehberin, müzedeki eserler dışında gösterebileceği somut hiçbir şey yok. Yapılaşma, önceki yapılaşmayı yok etmek suretiyle gerçekleşti. Bu pervasızlığın en çok bilineni ise Asi üzerindeki Roma Köprüsü’nün 1970’teki yıkımı olsa gerek.

Kültürel erozyon
Geri kazanılması mümkün olmayanları sayıklayıp durmanın yararı yoksa da, kentleşmenin söz konusu nitelikteki devamlılığı, arkeoloji, sanat tarihi ve tarih bilimleri açısından ciddi bir veri kaybına, toplumsal-tarihsel bellek açısından ürkütücü erozyonlara ve turizm açısından da gerilemelere yol açan karakteri nedeniyle vurgulanmalıdır.


Ortaçağ, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin yapılaşma örneklerinin de kaşla göz arasında yok edilmesi, yok olmaya terk edilmesi ya da tahrip edilmesi, kentin sosyal kimliğinin ve toplumsal duyarlığının epridiğini düşündürüyor. Antikitenin ‘kraliçesi’ olan şehrin eski kent dokusunu oluşturan yapı türlerinin, yapı türlerindeki yapım ve görünüm özelliklerinin, dillere pelesenk olan etnik, dinsel ve kültürel çeşitliliğin de bir ifadesi olduğu çarçabuk unutuluveriyor; ‘farklılıkların biraradalığı’ da bir başka biçimde erozyona uğramış oluyor.


Antakya ve çevresinde tarihsel anıt, kalıntı ve ören yerlerinin korunup yaşatılmasına ve sergilenmesine ilişkin güncel tablo iç karartıcı:


Öncelikle, dünyaca ünlü Antakya Arkeoloji Müzesi’nde, birçok eser depo ve avlu kenarlarında çürüyor; olumsuz koşullarda sergilenen birçoğu da günbegün deforme oluyor. Müzeye yeni ek bina vaatleri bir türlü somutlanamıyor.


Antakya-Samandağ karayolu üzerinde, erken Bizans kültür ve mimarisinin önemli parametrelerini barındıran ve Ortodoks dünyası için hac yeri niteliği taşıyan St. Symeon Stylite Manastırı, tarih ve sanatın değil de, adeta vandalizmin açık hava müzesi durumunda. Bugün, amiyane tabirle Allah’a emanet haldeki yapı, kökleri temelleri patlatabilecek yetenekteki makilerin istilası altında. Yapının yakınında hafriyat yapılarak bir sera alanı açılmış. Eylül 2006’da, ören yeri bekçisinin etraftan topladığı çeşitli fragmanları bir tezgaha dizip satışa çıkardığına da tanık olduk. Yazık ki ülkemizde tarihsel bir sit’in başına bekçi dikmenin, gelen gidenden para (haraç) toplamaktan öte bir gaye içermediğini örnekleyen tek yer değil burası.


Uzun Çarşı’da, Osmanlı şehir içi hanları geleneğinin bir örneği, 17. yüzyıla ait Kurşunlu Han da tam fecaat durumda. Tıkabasa çöp dolu odalar/bölümler, briketle yamanmış duvarlar, eğreti malzemeyle kapatılmış kapılar, yer yer betonarme olarak yenilenmiş üst örtü, vahamet tablosunun ana hatları. Benzer halde birçok yapı daha örneklenebilir. Bu tür yapıların özel mülk olmaları tarihsel-kamusal niteliklerinden kaynaklı önemlerini değiştirmeyeceğinden, bünyelerindeki faaliyetler denetime tabi olmalı, yapılar ciddi kullanım projeleriyle topluma geri kazandırılmalıdır.


Tarihsel dokularıyla belirgin Kurtuluş ve Saray caddelerinde de, tabela-elektrik-telefon-klima tertibatlarıyla yamalı bohçaya dönmüş yapı cepheleri vurgulanmalı. Görüntü kirliliğinin de ötesinde bunlar, ufak sanılmasına karşın zamanla büyüyecek tahribatlardır.


Antakya Belediyesi, zaten kendisine ait olan, son derece işlek bir mevkide bulunduğu için de vitrin niyetine işlevlendireceği eski binasının ‘... kent adına işlevi, ... gerekse eldeki fotoğraflardan özenli olduğu kanısını uyandıran restorasyonu ... ve kamunun kentine olan duyarlılığı nedenlerinden’ Nisan 2006’da ÇEKÜL bünyesindeki Tarihi Kentler Birliği’nin Metin Sözen Koruma Büyük Ödülü’yle onurlandırılmıştı. Tırnak içindeki gerekçe rüya gibi fakat objektiflerin tanıklığına bakılırsa, yalnız Belediye için değil, Vakıflar Genel Müdürlüğü, A.A. Müzesi, İl Kültür Müdürlüğü vd. için de, ödülün tersi bir ‘taltif’ haktır. Antakya halkı da, ocağında gelişip serpilmekte olan incir ağacının ayırdına derhal varmalıdır. Zira tarihsel dokunun yok oluşu, kimliğin yok oluşudur.

Radikal İki, Yazı: Ender Özbay/Sanat Tarihçisi, 31.08.2008

"KENT DEPREMİ TOKYO GİBİ KARŞILAYACAK"

 

 

İstanbul'un olası deprem afetine karşı gerek yapısal anlamda güçlendirilmesi ve acil durum hazırlıklarının en üst düzeye çıkarılmasını amaçlayan İstanbul Sismik Riski Azaltma ve Acil Durum Hazırlık Projesi (İSMEP) koordinatörü Gökhan Elgin, 610 milyon Euro bütçeli projeyle ilgili ilk defa SABAH'a konuştu. İstanbul'un deprem riskinin yüzde 60 olarak belirtildiğini kaydeden Elgin, depremle mücadelede en başarılı ülkelerden olan Japonya'nın başkentine atıf yaparak, "İstanbul, 2015 yılından sonra depremi Tokyo gibi karşılayacak" dedi.

 

Elgin, şunları söyledi: "Kamu binaları, okullar ve hastanelerin güçlendirilmesi ile birlikte afete hazırlığı gerçekleştiriyoruz. Yeni yapılacak binalar yeni düzenlenen imar mevzuatına göre olacak. Ayrıca İstanbul'un tarihi ve kültürel mirasını korumak için tarihi yapıları depreme karşı güçlendiriyoruz. Bu çalışmalarımız 2015 yılında sonlanacak. Onun için 2015'e kadar deprem olmaması için dua ediyorum. İstanbul 2015 yılından sonra depremi Tokyo gibi karşılayacak."

 

Krediyi Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası'ndan aldıklarını belirten Elgin, "İstanbul'da 507 okulun güçlendirmesini yaptık. Okul ve kamu binalarının güçlendirilmesi aşamasında en büyük engeli belediyelerden ve vatandaştan görüyoruz. Yıkım ve onarım kararı çıkınca işler yürümüyor. Çocuklarının uzak yerlerde eğitim görmesini istemeyen vatandaş okulunun yıkılmasını istemiyor. Yıkılacak okulların listesini vatandaşa duyurmak istemiyoruz. Belediyelerden ricam bize yardımcı olsunlar" dedi.

 

Proje kapsamında İstanbul'un tarihi ve kültürel mirası da güçlendirilecek. Bu yapılar arasında, Ayasofya Müzesi ve Bağlı Birimler, Topkapı Sarayı Kompleksi ve Bağlı Birimler, Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve İmaret Binası, Yıldız Sarayı Kompleksi, Hisarlar Müdürlüğü'ne bağlı Birimler, Selimiye Halk Kütüphanesi ve Galata Mevlevihanesi yer alıyor.

Sabah, 31.08.2008

BALKANLARDAKİ TARİH CANLANIYOR





Osmanlının Balkanlardan çekilmesiyle yok olmaya yüz tutan tarihi eserler, Türkiye'deki resmi ve sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla son yıllarda yeniden ayağa kaldırılıyor.

 

İstanbul'un fethinden yaklaşık 100 yıl önce yerleşilen Balkanlarda Osmanlı tarafından camiler, hanlar, hamamlar, köprüler inşa edildi. Balkan Savaşı'nın ardından Osmanlının çekilmesiyle bu bölgede yaptırılan çok sayıda tarihi eser de kaderine terk edildi.

 

Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ile Türkiye'deki çeşitli sivil toplum örgütlerince başlatılan çalışmalar kapsamında Balkanlarda yok olmaya yüz tutmuş çok sayıda tarihi eser yeniden ayağa kaldırılmaya başlandı.

 

Balkanlarda yok olmaya yüz tutmuş önemli eserlerden olan Makedonya'nın Kalkandelen (Tetova) kentindeki Bektaşilerin halen kullanmaya devam ettikleri Harabati Baba Tekkesi ile Kosova'daki Gazimestan Türbesi'nin restorasyonu için merkezi İstanbul'da bulunan Balkanlar Medeniyet Merkezi Derneğince (BALMED) proje hazırlandı.

 

BALMED Başkanı ve İslam Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi (IRCICA) Genel Direktörü Dr. Halit Eren, yaptığı açıklamada, Balkanlardaki zengin kültür mirasını ve medeniyeti ortaya çıkarmak, bu medeniyet ve zenginliği dünyaya ve Türk insanına tanıtmak amacıyla BALMED'i 2 yıl önce kurduklarını bildirdi.

 

Dr. Eren, derneklerinin, Balkanlardaki Türklere ve akraba topluluklara destek olmak, onların açlarını doyurmak, kültürel mirası ihya etmek, yok olmaya yüz tutmuş tarihi eserlerin tamir ve restorasyonunu yapmak amacıyla çalışmalarını yürüttüğünü ifade etti.

 

Balkanlardaki faaliyetlerini eğitim ve kültürel mirasa sahip çıkılması şeklinde iki boyutlu olarak devam ettirdiklerini belirten Dr. Eren, "Şu anda 300'e yakın öğrenciye Saraybosna'da, Üsküp'te, Bulgaristan'da ve Kosova'da burs vermekteyiz. Bu öğrencilerden bir kısmının Türkiye'de yüksek lisans ve doktora yapması için hazırlık çalışması başlattık" dedi.

 

Dr. Eren, faaliyetlerini yürüttükleri ülkelere BALMED'in temsilciliğini de açtıklarını, ilk temsilciliği Saraybosna'da faaliyete geçirdiklerini kaydetti.

 

Kısa sürede Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Arnavutluk'ta temsilcilik açacaklarını dile getiren Dr. Eren, bu temsilcilikler sayesinde başlatacakları önemli çalışmaları yerinden takip edeceklerini söyledi.

 

Dr. Eren, BALMED olarak "Balkanlardaki sanat şaheseri" olarak görülen ve şu anda çürümeye yüz tutmuş Harabati Baba Tekkesi'nin restorasyonu için proje hazırladıklarını kaydetti.

Trt/Haber, 31.08.2008

YAKIŞANI TAMAMLANMASI





İnce Minare Müzesi’nin dış yüzeyinin ve müzeye adını veren minaresinin restore edilmesi için proje hazırlandı. Müzenin minaresinin aslına uygun olarak tümüyle tamamlanması gündemde.

 

1901 yılında yıldırım düşmesi sonucu iki şerefesinden biri yıkılan ve daha sonra 2. Ordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa’nın Alaeddin’i göremediği gerekçesiyle belli bir bölümünü yıktırdığı İnce Minare Müzesi’nin bakımsızlık yüzünden tarihi güzellikleri yok oluyor. Müzenin dış bölümünde bulunan işlemeler ile minaresindeki çini kaplamalar yavaş yavaş dökülüyor. Müzenin bir an önce restore edilmesi isteniyor.

İnce Minare Müzesi’nin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projesi hazırlanarak bir süre önce Konya Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanmıştı. Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre; müzenin dış yüzeyi ve minaresinin bakımı için büyük önem taşıyan proje için şu an 55 bin YTL ödenek var ancak kapsamlı bir restorasyon için bu yeterli değil.

Müzeye adını veren minaresi için de hazırlanan projede üç alternatif üzerinde duruluyor. Birinci seçenekte, minarenin üzerine koruma amaçlı yerleştirilen kurşun kaplamalı ahşap külah yenisiyle değiştirilecek. İkinci seçenekte, birinci şerefeye kadar kısmi bir tamamlama yapmak. Ve üçüncü seçenekte ise minarenin aslına uygun olarak tümüyle tamamlanması ifade ediliyor.

İnce Minareli Medrese’nin üst örtüsünde mevcut ve sonradan yapılmış olan kurşun kaplama halen iyi durumda görülmemektedir ancak yine de kurşun levhalar özenle sökülecek, gerekli bakım ve temizlik yapılacak, varsa yırtılan, dilinen veya çürüyen levhalarda onarım veya gerekirse değiştirme yapılacak. Aynı işlemler taç kapının üst örtüsü ve minare külahı için de geçerli olacak.
Bu işlemlerden sonra daha önce sökülerek bakım ve onarımı yapılan kurşun kaplamalar yeniden kaplanacak.






Minarede yapılacak müdahale biçimleri üç alternatifli olarak düşünülmekte. Birinci alternatife göre minare üzerinde bulunan ve yıkık minareyi çevresel doğal etkenlere korumak amacıyla buraya eklenmiş olan kurşun kaplamalı ahşap külah halen tam ve sağlıklı bir koruma sağlayamamakta. Söz konusu külah özenle sökülerek, yerine yeniden daha sağlıklı bir kurşun kaplama ahşap külah yapılacak. İkinci alternatife göre ise minarede kısmi bir tamamlama yapılacak, birinci şerefe ile gödenin projede belirlenen bir bölümü orijinaline uygun biçimde kısmi tamamlamaya tabi tutulacak. Üçüncü alternatife göre de minare aslına uygun biçimde tümüyle tamamlanacak. Ancak bu uygulamanın yapılmasından önce minarenin mevcut kısımları ile temel zemininin statik açıdan bu tamamlamaya uygun olup olmadığının tetkik edilmesi gereklidir.


Medresenin bütün cephelerinde, minaresinde ve taç kapısında çok özenli yüzey temizliği yapılacak. Çimento harçlı derz dolguları taşlara zarar verilmemesine dikkat edilerek özenle sökülecek ve yerine tuğla tozu, taş tozu, kireç ve beyaz çimento karşımı harç ile derz yapılacak.
Medresenin minare ve minare temellerindeki stabilitenin bozulması durumu takibe alınacak ve izlenecek. İlgili kurumlardan minare önündeki araç trafiğinin hafifletilmesi talep edilmelidir. Zira bu kısımdaki stabilite bozulması yoldaki araç vibrasyonundan olumsuz etkilenebilir.
Medresenin zemin döşemesi aslına uygun olarak yenilenecek. İç avludaki havuzun bakım ve onarımı yapılacak.


Restorasyon ve onarımlar sırasında söküm ve raspa aşamalarında herhangi yeni bir bulguya rastlanması halinde ortaya çıkan durum çizim, fotoğraf ve raporlarla belgelendirilecek ve ilgili koruma kurulunun görüşüne sunulacak, bu kısımlardaki müdahale biçim ve yöntemleri kurulun yönlendirmeleri doğrultusunda yapılacak.


Medresenin dış kenarlarında çepeçevre drenaj kanalı açılmak suretiyle buradaki yağmur sularının drene edilmesi sağlanacak ve bu suların yapıya zarar vermesi önlenecektir.
 

İnce Minareli Medrese Selçuklu Sultanı 2. İzzeddin Keykavus devrinde vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, Hadis ilmi öğretilmek üzere H.663 (M.1264) yılında inşa ettirilmiş. Yapıya adını veren minarenin kaide kısmı muntazam taş kaplamalı. Beden kısmı tamamen tuğla örgülü. Bugün mevcut gövdesi sekiz köşeli ve çeşitli formda bombeler halinde. Minare turkuvaz renginde, beyaz hamurlu tuğlalarla örülmüş. Minarenin orijinali iki şerefeli iken, 1901 yılında düşen yıldırım, iki şerefeden birini tahrip etmiş.

Şimdiki Tekel binasının bulunduğu yerde bulunan Nizamiye Medresesi’ni yıkmak isteyen dönemin belediyesi halkın tepkisinden çekinerek 2. Ordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa’dan yardım ister. Paşa da, bir gece belediye işçileri ile askerleri çıkartır ve burayı yıktırır.


Hatta bu işi başardığı için Fahrettin Altay Paşa’ya İnce Minare’nin yanındaki (şu an Osmanlı Nargile Salonu) bina verilir. Bunun üzerine paşa, Alaeddin’i göremediği gerekçesiyle İnce Minare’nin belli bir bölümünü yıktırır. Avrupa’da bulunan bazı duyarlı aydınlar bunu öğrenince ‘tarih yok ediliyor’ diye yayın yaparlar ve yıkım durdurulur.

Merhaba Gazetesi, 31.08.2008

MİMAR SİNAN'IN YAPTIĞI CAMİ 490 YILDIR ALTTAN ISITMALI

 

 

Tarihi Osmanlı evlerinin en güzel örneklerinin bulunduğu Sakarya'nın Taraklı İlçesindeki Osmanlı sadrazamlarından Yunus Paşa tarafından 1517 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan Kurşunlu Camii, ilçeyi ziyaret edenlerin en uğrak mekanı oluyor.

 

İnternette yayınlanan fotoğraflarla ilçeye gösterilen ilginin gün geçtikçe arttığını ifade eden Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkahraman, 100'e yakın tescil edilmiş ev ve yapıyla ilçenin Osmanlı ahşap mimarisinin en güzel eserlerini barındırdığını dile getiriyor. Özkahraman, bugüne kadar onlarca deprem gören caminin hala dimdik ayakta durduğunu belirtiyor. 490 yıllık caminin mimari özelliklerinin de dikkat çektiğini anlatan Özkahraman, şu bilgileri veriyor: "Mimar Sinan yapıya taş bloklar oturturken taşın ortalarını oyup demir çubuk yerleştirdikten sonra üzerine harçtan çok eritilmiş kurşun döktürmüş. Cami bu sebeple sağlamlığı ile ender eserlerden biri. Ayrıca yanında bulunan hamamdan döşenen tesisatla cami alttan ısıtılmış. İlçedeki cami ve evler eşsiz mimariye sahip. İnsanlar bu güzelliği görünce hayran kalıyorlar."

Zaman, Haber: Duran Savaş, 31.08.2008

KEÇİ SAĞAN KÖYLÜ

 

Aydın'daki Afrodisyas kentinde keçi sağan köylü kabartması, arkeologlar için ilginç bir sürpriz oldu.

 

New York Üniversitesi adına kazıyı yöneten Dr. R. R. R. Smith "Şimdiye değin böylesine saf bakışlı bir köylüyü yansıtan kırsal bir görsel yapıta hiç rastlanmadı" dedi.

 

Bir duvara sütun başı gibi yapıştırılan, MS 4. yüzyılda yapıldığı sanılan bu mermer yapıt, kent sakinlerinin kırsal yaşamlarını yansıtması bakımından ilgi uyandırdı.

Mermer başlık, Afrodisyas'ın ana caddesindeki revaklı yolda gün ışığına çıktı.

Dr. Smith, çeşitli arkeolojik kazılarda, kırsal yaşam bağlantılı yapıtların bulunduğunu, ancak böyle saf bakışlı bir köylünün keçi sağdığını gösteren samimi anlatımlı bir yapıtın hiç bulunmadığını açıkladı. Yapıt, yeni ek binası açılan görkemIi Afrodisyas Müzesi'ne teslim edildi.

Cumhuriyet, Haber: Özgen Acar, 31.08.2008

LOUVRE'DAN BİLE DAHA ÇEKİCİ MÜZE





Ermitaj her zaman Louvre’dan daha çekici ve ilgiyi diri tutan bir müzedir. Bizim için Ermitaj’ı Ermitaj yapan asıl koleksiyon ise İslamiyet öncesi Asya ve Sibirya topraklarından çıkan ve Türklüğü çok ilgilendiren parçalardır.

 

Büyük Petro’nun buz ve bataklık üzerinde kurduğu şehrin merkezinde yükselen sarayda 1917 Ekim (Kasım) devriminden beri Ermitaj Müzesi yer alıyor. Çarların eski kışlık sarayıydı. Modern Rusya’nın kurucusu olan Çar burada yaşamadı; böyle bir saray kurmayı da düşlemedi.

Haleflerinden neden sonra onu izleyen kızı Çariçe Yelizaveta (Elizabeth) Petrovna 16 Haziran 1754 tarihinde Neva kıyısında her yere hakim muhteşem bir barok sarayın planlarını onayladı ve inşası için emir verdi.


Hayatını Rusya’ya ve sadece Rusya’dan gelecek kazanca değil; hiçbir yerde rastlanmayacak çılgın israfın verdiği imkanlardan yararlanmaya adayan İtalyan dahisi Francesco Bartolomeo Rastrelli üç yıl üzerinde çalıştığı planla Versaille’dan sonra bütün Avrupa’nın en pahalı sarayını inşa için işe girişti. Çariçe Yelizaveta Petrovna 1761’de öldü, orada oturmak ona kısmet olmadı.
Bir yerde başkentin israfı için çalışan milyonlarla köylü gibi ne babası ne kendisi böyle bir yerde oturabilmişti. Ondan sonra 20 yıl daha saray döşendi, Giacomo Quarenghi, Auguste Montferrand, Carlo Rossi gibi büyük sanatçılar orijinal  dekor ve mobilyayla bir kışlık saray yarattılar. Sarayın kurucusu olan Çariçe’nin mücevherleri, bilhassa çiçek demeti broşları gelecek nesilleri büyülemek için hazine dairesinde bekleşti. 

Roma eserleri ve kopya Yunan heykelleriyle doldu
Avrupa’nın en büyük koleksiyonlarından birini, Yelizaveta’nın gelini ve izleyicisi Alman Prensesi II. Katherina yarattı. Anhalt-Zerbst Prensesi Sophie Augusta fakir prenslikteki gençliğini Rusya’yı modernleştiren fetihlerle büyüten müsrif çariçe olarak telafi etti. Karl Marx dahil bazılarının “Taçlı fahişe”, bugünkü Ruslar dahil diğer bir grubun ise “Büyük” unvanı verdikleri Katherina, sarayın bir kısmına Ermitaj adını verdi.


Güya bir “l’hermit” münzevi keşiş gibi sarayın bu bölümüne çekiliyor, kitapları ve sevdiği sanat eserlerinin ortasında zaman zaman dünyevi bir tefekküre, zaman zaman da dini bir tecerrüde kapanıyordu. Çariçe milyonlarca serfin doyurmaya çalıştığı bir Rusya’nın başındaydı ama Aydınlanma döneminin en büyük ve en önemli düşünürleriyle de temas halindeydi. Ermitaj Müzesi böyle bir çelişkili ortamda doğdu.


Çariçe; Berlinli tüccar Johann Ernst Gotzkowsky’nin Rusya’ya olan borçlarına karşılık onun 225 adet resimden oluşan koleksiyonuna el koydu. Sonsuz merakı doyuma ulaşamadı. Rus devletinin resimden anlayan uzman tutma merakı Katherina ile başlar, Stalin’le bile devam eder.


Ünlü kapitalistler Morozov ve Şçukin hem çarlığın son döneminde hem de Stalin döneminde Rusya’ya empresyonistleri, Picasso ve Matisse’leri kazandırdılar. II. Katherina’nın adamları da ne Hollanda’da ne İtalya’da ne de Fransa’da resim bırakmışlardı. Sadece resim değil; Çeşme Savaşı sırasında Sakız Adası’ndan yanlışlıkla Homer’in dedikleri bir Roma lahdini dahi Ermitaj’a kaldırdılar. Zaten Ermitaj bir anda Roma eserleri ve Roma kopyası olan ünlü klasik Yunan heykelleriyle doldu.


Gerçekten Ermitaj’da British Museum ve Louvre gibi Fidias, Praksiteles ve Miron gibi büyük Yunan heykeltıraşları bulunmaz ama onların mükemmel Romalı kopyaları vardır. Tabii sağda solda bilhassa İtalyan toprağındaki lekithos denen küçük heykelcikler ve bunların Attika’daki buluntuları satın alınmıştır. Ermitaj’ın eski Yunan seramik koleksiyonu eşsizlerdendir ve Mısır-Suriye toprağından gelenler bu zenginliğe ilave olarak düşünülmelidir.


Bizim için Ermitaj’ı Ermitaj yapan asıl koleksiyon İslamiyet öncesi Asya ve Sibirya topraklarından çıkan ve Türklüğü çok ilgilendiren parçalardır. Bizim küratörler bunların çok küçük bir kısmını Londra’daki “Türkler” sergisi için celbetmeyi başardılar ve ortaya muhteşem bir Türk tarihi panoraması çıktı. Hassaten Pazırık kurganlarından çıkan halı ve kumaşlar Türk-İran tarihinin karanlıklarını aydınlatacak önemdedir. Müzenin elindeki Sasani devri ve İslami devir İran koleksiyonları Tahran’daki Bastan müzesini kıskandıracak düzeydedir. Müzenin genel müdürü Piotrovsky de bu dalların uzmanıdır.

Ermitaj bilginin yeridir, bunu itiraf etmek lazım
Ermitaj Müzesi doğrudan Rönesans dönemine ait, mesela çok az Rafael eserine sahiptir. Ama 17 ve 18’inci yüzyıllar için Avrupa müzelerini dahi gölgede bırakacak zenginlikler buradadır. Rubens’ler, Van Dyck’lar, Frans Hals, Rembrandt van Ryn, sonra 19’uncu yüzyıl Fransız avangardları Ingres, Delacroix ve sonra Sisley, Monet, Pisarro, Degas, Renoire, Cezanne gibi empresyonistlerin ardı kesilmez.


Rusya’nın büyük sanat adamları o dönemde Avrupa’da sıkıntıyla yaşayan sanatçılara hakkını vererek bu resimleri ülkelerine celbetmişlerdir. Ermitaj Müzesi bilginin yeridir, bunu itiraf etmek lazım. İkinci Cihan Harbi’nde bombaların altında kuşatılan ve açlık çeken şehirde; Vladimir-Loewinson-Lessing, bugünkü müze müdürünün babası Boris Piotrovsky ve Mikhail Dobroklonsky gibi fedakar  uzmanlar Ermitaj’da birçok eseri kurtarmış ve saklamışlardır.


1837 yangınında harap olan müze, o tarihte başarıyla boşaltılmış, sonra bugünkü saray o asra göre bir teknik harika olarak yeniden yapılmıştır ve yeniden inşa edenler Rostrelli’nin orijinal mimarisindeki cepheleri muhafaza etmişlerdir. Doğrusu çarların kışlık sarayı olan Ermitaj’ın dışını ve içini gezmek, sayısı 2 milyon olarak belirtilen ama teşhire 10’da biri bile konamayan parçaları seyretmek bir kazançtır.


Ermitaj her zaman Louvre’dan daha çekici ve ilgiyi diri tutan bir müzedir. Türkler bu ünlü müzeyi yaz turlarıyla çok ziyaret ediyor ama maalesef ziyaretler verimli bir biçimde düzenlenmiyor. Kaldı ki Ermitaj’ın yanı başındaki Rus müzesiyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 31.08.2008

KAÇAK KAZI YAPARKEN ORMANI YAKTILAR

Eskişehir'in Seyitgazi İlçesi'ne bağlı Kırka beldesinde, kaçak kazı yapmak isteyen şahıslar tarafından çıkarıldığı iddia edilen orman yangınında 1 hektarlık alan yandı.

 

Edinilen bilgiye göre Seyitgazi İlçesi'ne bağlı Kırka beldesinde, saat 09.30'da Seyricek Yangın Gözetleme Kulesi'nin dumanı görmesi ile harekete geçen itfaiye ekipleri, yangının etrafını kısa sürede çevirdi.

 

Büyükyayla'da başlayan yangına Kırka Belediyesi, Boraks İşletme Müdürlüğü ile Orman Bölge Müdürlüğü'nün itfaiye ekipleri müdahalede bulundu. Karaçam ağaçlarıyla kaplı sarp kayalık bir arazideki 1 hektarlık ağaçlık alanda çıkan yangın kısa sürede kontrol altına alınarak soğutma çalışmalarına başlandı.

 

Ekipler ilk etapta yangının yıldırım düşmesi sonucu çıktığını düşünürken, yangın mahallinde bulunan bir jeneratör ile şüpheli şahısların kaçtığı bilgisi, yangının defineciler tarafından çıkarıldığı ihtimalini kuvvetlendirdi.

 

Bölgeden kaçan ve plakası belirlenen araçtaki şahısların yakalanmasına çalışılıyor. Yangın alanında bulunan jeneratöre el konulurken, ormanlık alanda tam söndürülmemiş bir kamp ateşinin de bulunduğu tespit edildi. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Eskişehir Kent Haber, 30.08.2008

MONA LISA'NIN TUHAF HALLERİ

 

Leonardo da Vinci’nin ‘Mona Lisa’ tablosu birçok sanatçının ilham kaynağı olurken, kimileri de Mona Lisa’yı baştan yaratıp üzerinde çeşitli oynamalar yaptı.

 

Rönesans döneminin akla ilk gelen isimlerinden matematikçi, anatomist, heykeltraş, mimar, müzisyen, yazar ve ressam Leonardo da Vinci’nin en ünlü eseri olarak kabul edilen Mona Lisa, aynı portreden yola çıkan, aynı portreyi çalışmalarında kullanan genç kuşak sanatçılarını derinden etkiledi.

 

Mona Lisa ismi, resim tarihinde öyle bir ikon oldu ki, kimliğini araştırma keşfine çıkanlar, onun bir erkek olabileceği kuşkusunu bile ortaya attı. Birbirinden farklı tarzı deneyen, kendilerine has bir üslup yaratma çabasına giden amatör sanatçılar, Mona Lisa’yı evirip çevirip başka bir kadın kılığına bile soktu.

 

Sadece amatör çalışmalarda değil, usta sanatçıların eserlerine bile damgasını vurdu bu esrarengiz gülüşlü kadın. 16. yüzyılın başyapıtlarından biri olan Mona Lisa’nın en tuhaf, en farklı, en kitch halleri, sürrealist çalışmalara önayak oldu.

Birgün, 30.08.2008

SULTANAHMET'İN DİBİNE YAPILAN BİNA TRAŞLANDI

 

 

Sultanahmet Camii'nin duvarına bitişik olan dört katlı binanın fazla katı tıraşlandı. Normal üç kat ve yarım kat terastan oluşan betonarme bina, cami bahçesinin duvarı üzerinde yükseliyor görüntüsü arz ediyordu.

 

Tarihi caminin çevresinde çirkin bir görüntü oluşmasına sebep olan kat yıkıldı. Eminönü Belediyesi, inşaat sahibinin ruhsatı olmasına rağmen caminin görüntüsüne kirlilik vermemek için yasal hakkından vazgeçerek teras katın yıkıldığını belirtti. Anıtlar Kurulu'nun 1985 ve 2001 tarihli kararları doğrultusunda yapılan inşaatın teras katından vazgeçildi. Eminönü Belediyesi ve çevredeki duyarlı vatandaşlardan gelen tepkileri dikkate alan inşaat sahibi Talat Tekin, "Bizim Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan alınmış ve onaylanmış projemiz var. Buna rağmen gelen tepkileri dikkate aldık. Caminin görüntüsüne zarar verdiği öne sürülen teras katımızı yıktık. Bu konuda kimseye de tepkimiz ve alınganlığımız yok." dedi. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, inşaat sahibinin yasal izni olmasına rağmen Sultanahmet Camii'nin görüntüsünü bozmamak için hakkından feragat ettiğini belirtti. Er, "Tarihi eserlere ev sahipliği yapan tarihi yarımadanın korunmasında her vatandaşımıza görev düşüyor. Tarih bilinci sadece kurumlara ait bir özellik değil bütün vatandaşta olması gerekir. Eserlerimizin korunmasında vatandaşımızla el ele verirsek ancak o zaman başarı elde edebiliriz." diye konuştu.

Zaman, Haber: Mükremin Albayrak, 30.08.2008

KAYIP KENT BULUNDU

 

 

Arkeologlar, Brezilya'da Amazon nehri havzasının ücra kesiminde bir zamanlar yoğun bir nüfusun, döneminin modern yerleşim birimlerinde yaşadığını ortaya çıkardılar.

Science dergisinde yer alan makalede, insan eli değmediği düşünülen bu bölgenin aslında yoğun bir insan faaliyetine maruz kaldığı belirtilerek, buralarda yapılan kazılar sonucu, "ızgara benzeri" planlanmış yerleşim birimlerinin yollarla birbirlerine bağlandıkları ve geniş meydanlarla çevrelendiklerinin belirlendiği kaydedildi.

ABD'nin Florida Üniversitesi'nden araştırmacılar, bölgede ayrıca ziraat ve balıkçılık yapıldığının da anlaşıldığını belirterek, buraların tamamen yağmur ormanlarının altında kaldığını ifade etti.

Araştırmacılar, bölgedeki yerleşimin, Brezilya Amazon bölgesindeki Yukarı Xingu'ya 15. yüzyılda ilk Avrupalıların gelmesinden öncesine tarihlendiğini bildirdi.

Araştırma ekibinin başındaki profesör Mike Heckenberger, yerleşim birimleri çok büyük olmasa da bölgede çok planlı ve organize bir şehircilik anlayışının izlerini gördüklerini söyledi.

En dikkat çekici şey ise "kayıp kentin" tüm bu özelliklerinin çok ileri bir medeniyete işaret etmesi. Uzmanlar "ızgara gibi planlanmış, sokaklarla birbirine bağlanmış bölgelerden oluşan kentin müthiş bir mimari bilgisiyle gerçekleştirilmiş olmasını hayretle karşıladılar.

Hürriyet, 30.08.2008

AÇÇANA HÖYÜĞÜ'NDE KAZI SEZONU SONA ERDİ

 

 

Hatay'da, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Mustafa Kemal Üniversitesince sürdürülen Aççana Höyüğü'ndeki kazı çalışmalarının bu yılki bölümü tamamlandı.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Aslıhan Yener, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Reyhanlı yolunda bulunan höyükteki kazı çalışmalarına, ABD, Almanya, İtalya, Hollanda ve Yunanistan başta olmak üzere birçok ülkeden 30 akademisyen ile 58 işçinin katıldığını söyledi.

Çalışmalara 30 Haziran'da başladıklarını ifade eden Yener, şunları kaydetti:

"Orta ve Genç Tunç çağlarına ait 17 yapı katı tespit edilen höyükte, önümüzdeki yıl da çalışmalar devam edecek. Bu yıl kazılarımızda 4 ve 7'nci katlarda saray, tapınak ve arşiv odaları tespit ettik. Ayrıca birçok kalıntıları gün yüzüne çıkardık. İki aylık çalışmamız sona erdi. Ancak önümüzdeki sezonlarda da tarihe ışık tutacak önemli belgeleri ortaya çıkaracağımıza inanıyorum."

Cnn Türk, 30.08.2008

HİCAZ DEMİRYOLU İÇİN 61 YILDIR GÖRÜŞÜLÜYOR





II. Abdülhamit tarafından yaptırılan, ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra büyük ölçüde kullanılamayan Hicaz demiryolu hattının canlandırılması için yapılan görüşmeler 62 yıldır devam ediyor. Ancak Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan arasında yapılan 21 görüşmeden çeşitli nedenlerden dolayı ortak somut karar çıkmadı.

 

Hicaz Demir Yolları Genel Müdürlüğü'ne göre, Hicaz demiryolu hattında ilk sefer 1908 yılında yapıldı. Ancak I. Dünya Savaşı sırasında, savaş şartları ve hattın bir kısmının tahrip olması nedeniyle seferlere ara verildi. I. Dünya Savaşı'nın ardından, 1920 yılında bölgedeki sivil toplum örgütleri halkın talebi üzerine, Hicaz demir yolu hattının canlandırılması için girişimlerde bulundu. 1946 yılında ise, Arap Birliği hattın geçtiği Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan'ı işbirliği yapmaya davet etti. Bu davetle birlikte, 21 görüşme yapıldı, ancak çeşitli nedenlerle hattın canlandırılmasına yönelik fiili çalışmalara başlanamadı.

 

Yetkililere göre, tarihi Hicaz demiryolu hattı İstanbul Haydarpaşa Garı'ndan başlayıp, Suriye'nin başkenti Şam üzerinden Beyrut'un Hayfa Limanı'na ulaşılmasını sağlıyor. Yine Beyrut üzerinden devam eden hat, Suudi Arabistan topraklarına kadar ulaşıyor. Suriye ve Lübnan'da tarihi hattın önemli bir kısmı kullanılabilecek durumda bulunurken, Suudi Arabistan'daki kısmın I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Lawrence'ın talebi üzerine tamamen yok edildiği belirtiliyor.

II. Abdülhamit'in hac kafilelerinin seyahat güvenliği ve kolaylığını sağlamak ve ülkeler arasındaki mal transferini kolaylaştırmak amacıyla yapımına karar verdiği hat, Mısır, Pakistan, İran gibi ülkelerin de maddi katılımıyla inşa edildi.

 

Hicaz Demiryolu Genel Müdürü Mahmud Ömer Sakbani, Hicaz demir yolu hattının esas alındığı ve hattın Suriye toprakları içinde kalan kısmının kullanılabileceği yeni bir proje üzerinde çalıştıklarını söyledi. Ürdün ve Suudi Arabistan  ile görüşmelerinin devam ettiğini belirten Sakbani, hattın canlandırılması halinde ülkeler arasındaki yolcu ve kargo taşımacılığının kolaylaşacağını kaydetti.

 

Sakbani, "Hicaz demiryolu hattı, Suriye demiryollarının temelini oluşturuyor. Ayrıca, bu hattın bu bölge içinde de önemli bir rolü var. Aynı hattı devam ettirmek zorunda değiliz, ancak daha sonraki bütün projeler için tarihi Hicaz demiryolu esas teşkil etmektedir" dedi.

 

Suriye tarafından hazırlanacak yeni projeyle birlikte demiryollarını modern bir şekilde canlandırmak istediklerini anlatan Sekbani, projenin üç ayağı olduğunu söyledi. Buna göre, proje çerçevesinde Suriye-Şam ve Ürdün-Amman; Suriye'deki kentler arasında ile Şam ve yakın çevresindeki yerleşim birimleri arasında demir yolu hattı oluşturulacak. Sekbani, Suriye ve Ürdün arasındaki hattın özellikle kargo taşımacılığına yönelik olacağını ve Ürdün ile birlikte hattın bu ayağı üzerinde yoğun çalışmalar yürüttüklerini söyledi.

 

Sekbani, proje çerçevesinde, demir yolu altyapısının yenileneceğini, bakım istasyonu kurulacağını, yeni trenler alınacağını anlatarak, henüz model ülke belirlemediklerini söyledi.

Bir süre önce Türkiye'yi ziyaret ettiğini belirten Sekbani, "Türkiye, demiryolları konusunda bizden çok daha tecrübeli ve aktif. Fransız, Alman ya da İtalyan şirketler de olabilir, ancak ben Türkiye-Suriye yardımlaşmasını temenni ediyorum" dedi.

Cnn Türk, 29.08.2008

PISA KULESİ'NE
HOLLANDA'DAN RAKİP ÇIKTI

Pisa gibi ünlü olmayan Hollanda'nın Bedum kasabasındaki 12'ncinci yüzyıldan kalma 36 metrelik kilise kulesinde yapılan ölçümler, kulenin Pisa'dan artık daha fazla eğilmekte olduğunu gösterdi.

Geometri uzmanı Jacob van Dijk, 55,86 metre uzunluğundaki Pisa'nın eğiminin 4 metre,

Bedum'daki 35,7 metre yüksekliğinde olan kulenin eğiminin ise 2,61 metre olduğunu belirtti.

 

"İki kulenin yüksekliği aynı olsaydı, Bedum'un eğimi 6 metreye çıkardı" diyen Van Dijk, Pisa'nın artık Bedum'dan daha az eğilmeye devam ettiğini hatırlattı.

Cnn Türk, 29.08.2008

ERKEN TUNÇ ÇAĞI'NDAN OSMANLIYA ŞARHÖYÜK





Eskişehir'de 1989'dan beri kazısına devam edilen, kente de adına veren Dorylaeum'un, Erken Tunç Çağından Osmanlı İmparatorluğu'na kadar kesintisiz geçen zamanda önemli bir yerleşim merkezi olduğu belirlendi. Anadolu Üniversitesi (AÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Taciser Sivas, AA muhabirine, Şarhöyük'ün Erityalı Dorylaeus tarafından kurulduğuna inanıldığı için Dorylaeum adını aldığını belirtti.

 

Şarhöyük'ün kazısına AÜ ve Eskişehir Arkeoloji Müzesi ortaklığıyla 1989 yılında kazılarının başladığını bildiren Doç.Dr. Sivas, höyüğün 450 metre çapı, 17 metre yüksekliğiyle Orta Anadolu için önemli bir yerleşim yeri olduğunu kaydetti. Burada hangi kültürlerin yaşadığını belirlemek için kazıya başladıklarını belirten Doç.Dr. Sivas, şunları söyledi:

 

"Burada uzun soluklu bir kültürün olduğunu tahmin ediyorduk. Şarhöyük, Arap kaynaklarından da Drucilla adıyla geçiyor. İslamiyetin yayılma sürecinde Şarhöyük'e birçok kez Arap akınları yapıldığını tespit ettik. Bu da Orta Çağ ve Eski Çağ'da höyüğün kültür sürekliliğini gösteriyor. Bizanslılar ve Kılıç Arslan'ın Selçukluları ünlü Dorylaeon Savaşı'nda Dorylaeon Ovası'nda çarpışıyor. Şarhöyük, Dorylaeon Savaşı'nda Bizans İmparatorluğu'nun kalesi olarak kullanıldı.

Şarhöyük, Selçuklular'ın Anadolu içlerine ilerlemesini önlemek için karakol görevi gördü. Bizans Kralı Komnenos, bizzat Şarhöyük'te bulunan surların inşaatında çalışmış. Şarhöyük'ün Selçukluların eline geçmesiyle Kılıç Arslan'ın talimatıyla höyükte bulanan kale yıkılmış."

 

"Dorylaeum, yedinci ve dokuzuncu yüzyıllar arasında önemli bir piskoposluk merkeziydi" diyen Doç.Dr. Sivas, şöyle devam etti:

 

"Dorylaeum'dan baş piskoposların katıldığı konsül toplantılarına bir baş piskopos gidiyordu. Höyükteki Bizans surları, Roma döneminin üzerine oturuyor. Şarhöyük'te Roma medeniyetinin izlerine de rastlanıyor. Şarhöyük, Büyük İskender'in ölümünden sonra dağılan komutanların birbiri üzerinde hükmetmek için savaştıkları yer. Şarhöyük, Hellenistik dönemde önemli bir kent olarak kuruldu. Yunanistan'dan Şarhöyük'e getirilen Taşoz Adası'na ait şarap anforaları, çanak ve çömlekler buluyoruz.

 

Böylece, Şarhöyük'ün Ege ile doğrudan ticaret bağlantısının olduğunu anladık. Bölgede, Frigler'e ait çatısı ahşap direklerle taşınan mekanlar bulduk. Frigler'in başkenti Gordion ile örtüşün çanak ve çömlekler bulduk. Frig alfabesi ile yazılmış mühür bulduk. Şarhöyük'te Hellenistik dönem öncesinde bir Frig kültürünün yaşadığını belirledik."

 

Doç.Dr. Taciser Sivas, Şarhöyük'te Hitit uygarlığı izleri aradıklarını, Hitit krallarının İzmir'e kadar seferler yaptığını bildiklerini ifade etti. Hititlerin Şarhöyük bölgesinde ne derece etkili olduğunu araştırdıklarını bildiren Doç.Dr. Sivas, şunları söyledi:

 

"Höyüğün güney kısmında Hitit dönemine ait çok güzel bir mahalle bulduk. Tek avlulu mutfak alanlarından oluşan bir mahalle kazdık. Kazılarda, fırınlar, ocaklar, mutfak kaplar bulduk. Kazılarımızda Hititlerin başkenti Hattuşaş'tan gelen kral soyundan bir valinin mührünü bulduk.

Şarhöyük, aynı zamanda Hattuşaş'a bağlı bir merkez olarak tarihte yerini almış. Böylece Hititlerin yaşam yerinin Kızılırmak'ın doğusuyla sınırlı kalmadığını belirledik. Hitit dönemine ait bulduğumuz bütün malzemeler, Hattuşaş'ta bulanan malzemeler kadar kaliteli. Şarhöyük, Hititler'in en batı yayılım alanı. Şarhöyük'teki Hitit yerleşiminin altında Asur Koloni çağı olan MÖ 2000 yılına ait yapılar bulunuyor. Bu da erken ve orta tunç çağı için önemli."

 

Doç.Dr. Sivas, Şarhöyük'ün Osmanlı İmparatorluğu kaynaklarında da yer aldığını belirterek, "Şarhöyük, Kanuni Sultan Süleyman'a at yetiştiren bir merkezdi. Burada at çiftlikleri bulunuyordu. O dönemde Şarhöyük'e 'Şehr Höyük' deniyordu. Şarhöyük, Erken Tunç Çağından Osmanlı İmparatorluğu'na kesintisiz bir kültürü barındırdığı için dünya ve Anadolu tarihi için çok önemli" dedi.

 

Doç.Dr. Sivas, 2005'te Şarhöyük yakınlarındaki bir alanda nekropol bulunduğu tespit ettiklerini belirterek, nekropolün Hellenistik dönemden Bizans dönemine kadar mezarların olduğunu bildirdi. Nekropol alanında zengin bir mezar kültürüne rastladıklarını ifade eden Doç.Dr. Sivas, sözlerini şöyle sürdürdü:

 

"Nekropol alanında oda mezarlardan, kremasyon dediğimiz yakarak gömülmenin yapıldığı etrafı kerpiç duvarlarla örülü mezarlar ve sandık mezarlar var. Bugüne kadar kentte bu tip bir nekropol kazısı yapılmadı. Farklı inançlara sahip insanlar, farklı şekillerde gömülmüş. Nekropolde, günlük giyim eşyaları, cam eşyalar, kaplar bulduk. Çıkan her tarihi nitelikte eseri koruyarak bir açık hava müzesi oluşturmak istiyoruz."

Cnn Türk, 29.08.2008

BİR KISMI YANAN PATARA'DA KAZILAR SONA ERDİ

 

 

Antalya'nın Kaş İlçesi'ne bağlı Likya uygarlığının başkenti Patara Antik Kenti'ndeki kazıların bu yılki bölümü, sona erdi. Temmuz ayında başlayan kazılar, yaklaşık iki ay sürdü.

 

Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Havva İşkan Işık başkanlığında yürütülen kazılar, 20 yıldır devam ediyor. Kazıların bu yılki bölümünde, Akdeniz Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinden 20 bilim adamı, 35 öğrenci ve 20 işçi görev aldı.

Patara'daki kazı çalışmaları hakkında bilgi veren kazı ekibinden Arkeolog Mustafa Duman, şunları söyledi:
"Kazının bu yılki bölümünde, daha çok alan temizleme çalışması yapıldı. Temizlenen alanda, Merkez, Küçük ve Neron hamamları ortaya çıkarıldı. Büyük Şehir Bazilikası'nda bulunan Kaynak Kilisesi'nde alan temizleme çalışması yapıldı ve bu yapılar da ortaya çıkarıldı. Geçen yıllarda ortaya çıkarılan eserlerle ilgili veriler yayıma hazırlandı. Ana cadde ve ana depoda, restorasyon çalışması yapıldı.

Meclis binası ve deniz fenerinde rölöve ve restorasyona hazırlık çalışmaları tamamlandı. Su kanalarında sondaj çalışması yapılarak, Patara Antik Kenti'ne 20 kilometre uzaklıktaki Bodamya Köyü'nden getirilen suyun dağıtımı araştırıldı. Tiyatro civarında sondaj kazıları yapıldı, yeni yapılar ortaya çıkarıldı."

Kazı ekibinden Arkeolog Gülnaz Acar ise 2001 yılında UNESCO tarafından dünyada korunması gereken 100 tarihi yapıt arasında yer alan, MS 2'nci Yüzyıldan kalan Korint Tapınağı'nda, sağlamlaştırma çalışması yapıldığını bildirdi. Acar, "Antik Patara'ya su 20 kilometre uzaklıktaki Bodamya Köyü'nden su kemerleri ve kanallarla getiriliyordu. Bu suyun nasıl getirildiğini, nasıl dağıtıldığının tespiti için bu sondaj kazılarını yapıyoruz" dedi.

Patara, Antik Kenti Hellenistik dönemde Likya Uygarlığı'na başkentlik yapmasıyla tanınıyor. Geçmişi Tunç Çağına kadar dayanan Patara'da kazılar, bu yıl şansız bir orman yangınıyla başladı. 11 Temmuz'da çıkan yangında, antik kentin bazı bölümleri zarar gördü. Bu nedenle kazının bu yılki bölümünde farklı bir çalışma yapıldı.

Cnn Türk, 29.08.2008

KARYA KENTİ ALİNDA'DA YÜZEY ARAŞTIRMASI

 

 

Aydın'ın Karpuzlu İlçesi'ne gelen Avusturya Bilimler Akademisi'nden Dr. Peter Ruggendorfer ve ekibi, Alinda Antik Kenti'nde yaklaşık bir ay sürecek yüzey araştırmasının bu yılki bölümüne başladı.

 

Karpuzlu Belediye Başkanı Hayrettin Anmak, gazetecilere yaptığı açıklamada, ekibin çalışmalara geçen yıl başladığını, 2010 yılında kazı ve restorasyon çalışmalarına başlanmasının planladığını söyledi.

Hayrettin Anmak, "110 yıldır devam eden Efes kazılarına bakıldığında Karpuzlu'daki çalışmaların da çok uzun süreceği şimdiden netlik kazanmıştır" dedi.

Anmak, araştırma ekibinin konaklama ve diğer ihtiyaçları için belediyenin her türlü yardımda bulunduğunu söyledi.

MÖ yaklaşık 340 yılında kardeşi Piksodaros tarafından tahttan indirilen ve Alinda'ya sürülen Kraliçe Ada, burada saltanatını kısmen de olsa sürdürmeye devam etmiş. Bu arada tahtını tekrar ele geçirme fırsatını yakalamayı bekleyen kraliçenin bu bekleyişi çok uzun sürmemiş. Büyük İskender Karia'ya geldiğinde, Ada, onu görmeye giderek Alinda'yı teslim etmeyi ve erkek kardeşine karşı da yardımda bulunmayı teklif etmiş.

Alinda Antik Kenti'nde tiyatro ve görkemli market yapısının Hellenistik dönemde inşa edildiği, gümüş para basımında da en yaygın tip olan Herakles'li örneklere rastlandığı bildirildi.

Cnn Türk, 28.08.2008

Pergamon (Carl Humann)
("Anılar", Alman Arkeoloji Şubesi'nin 75. Yılı - İstanbul 2004)
...?





24 - 30 Ağustos 2008


DOSYA




BİR BAŞKENTİN YOKOLUŞU - 1


"YOLUN AÇIK OLSUN İZNİK"*



İznik Kaymakamı Hüseyin Avcı, Derbent Köyü’ne yaptığı ziyaretin ardından aracına bineceği sırada, yanında beliren başıboş bir köpeğin saldırısına uğramış. Köpek, kaymakamın bacağını ısırmış. Avcı’ya İznik Devlet Hastanesi’nde gerekli müdahale yapılmış. Veterinerler köye giderek köpeği aramış. Köpeğin bulunduğu takdirde belediyeye ait hayvan rehabilite merkezinde karantinada tutulacağı belirtilmiş (İHA–23.06.2008).


Köpek bulundu mu bilmiyoruz ama, Sayın Kaymakamı ısıran köpek umarız ki kuduz değildir. Kuduz derken, mesela rantçı, para için tarihini / onurunu satanlar gibi… Mesela hırsız, geçmişine duyarsız, gözü paradan başka hiçbir şey görmeyen yetkililer gibi… Defineci, soyguncu, tarih düşmanı ve tarihi eser kaçakçısı zerzevat ve yöneticiler gibi…





Üstte anlattığımız ısırma olayından bir hafta sonra, Bursa Araştırma Vakfı üyeleri, İznik İlçesi’nde tarihi yerleri gezmişler (Acaba Ayasofya’ya da girdiler mi?). Geziye, Uludağ Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof.Dr. Yusuf Oğuzoğlu, Uludağ Üniversitesi İnkılap Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd.Doç.Dr. Mine Akkuş, Dr. Turgay Akkuş, Gazeteci Hacı Tonak, Müzeci Esat Uluamay, Kent Müzesi Koordinatörü Ahmet Erdönmez, Araştırmacı-Yazar Raif Kaplanoğlu, Sanat Tarihçi Dilek Yıldız, Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanı Gülay Yıldırım, Osmangazi Belediyesi Çevre Bölüm Başkanı Aziz Elbas, Şehir Tiyatrosu Bölüm Başkanı Ertan Akman, Kültür-Sanat Vakfı Genel Sekreteri Akif Koçyiğit, Müze Müdürü Enver Sağır, Bursa Araştırmaları Vakfı yöneticilerinden Mecdettin Ulusoy, Sibel Gök, Mimar Serpil Tonak, Eğitimci Özer Güleç ile çok sayıda stajyer öğrenci katılmış. İznik Kaymakamı Hüseyin Avcı, Belediye Başkanı Kadri Eryılmaz ve Belediye Meclis Üyeleri Bursa’dan gelen konukları bir güzel ağırlamış. Yine basından öğrendiğim kadarıyla bu büyük ve çok mühim heyet ilçenin bütün tarihi yerlerini gezmiş(miş) -Sanmam!... Tüm bunlarla birlikte çok daha önemlisi ve çokça merak ettiğim ilçeyi gezen Bursa’nın bu değerli ahalisinin İznik hakkındaki düşünceleri nelerdir, hiç rahatsız olmuşlar mıdır, yoksa onlar da pek çokları gibi… Neyse… Devamı şimdilik bizde kalsın. Ama bu gezi sonrasında Sayın Avcı’nın, “Bakın, gördünüz mü? Büyük büyük bilim insanları, alanında uzman isimler geldiler, ilçemizi gezdiler ve yaptıklarımızı beğenerek gittiler” şeklindeki, yapılanları aklama çabalarını duymak da komik oldu doğrusu. Oysa ki, surların Lefke Kapı bölümünde ağır iş makinalarıyla yapılan “anlamsız” ve “nedensiz” (Ama bize göre anlamsız ve nedensiz, elbette “kazanların” bir bildiği vardır) kazıların, surların bu bölümünde açtığı tahribat henüz güncelliğini koruyordu. Bu olayın Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri – TAY Projesi’nin internet sitesindeki Haberler bölümünde yayımlanmasından çok da uzun zaman geçmemişti (İhbar Ediyoruz: İznik'te Dozerle Yapılan "Arkeolojik Kazı"). Kaymakamlığın, bu gezi nedeniyle Lefke Kapı ve çevresini birkaç günde düzenlemesi de boşuna değildi sanırım.

 

Bu yaşanan iki olayın yaklaşık bir ay sonrasında da, bizler, TAY Projesi’nin Bizans Marmara Bölgesi Araştırmaları kapsamında İznik’e gittik. İstanbul Kapı’nın hemen yanından geçip ilçe merkezine doğru ilerlediğimizde o “meşhur” Ayasofya karşıladı bizi...





İznik’teki çalışmalarımıza Ayasofya’dan başlamaya karar verdik ve o hep kitaplardaki fotoğraflarından bildiğimiz, derslerden tanıdığımız Ayasofya’nın yerinde başka bir yapının -neredeyse bir “Byzantium Shopping Center”- olduğunu görmemizin ilk şaşkınlığını üzerimizden atarak, yapıya biraz daha yaklaştığımızda yapının dört bir yanının kapalı olduğunu gördük.





İçeriye atlayarak en azından duvarlarına bir el sürmeye çalışırken içerideki ve bahçedeki köpeklerden canımızı zor kurtardık; yapının hemen yan tarafında bulunan Turizm Danışma Bürosu’na, yapının içine nasıl girebileceğimizi sorduk. Yapıya Kaymakamlık’tan izin alarak girebileceğimiz bilgisini alınca gerek ilçede yaptığımız çalışmayı açıklamak ve tanışmak, gerekse İznik Ayasofyası’na girebilmek için Kaymakamlığa gittik. Kaymakam’ın sekreterleri yazılı olarak başvurmamız gerektiğini söylerlerken her şey yolundaydı. Fakat görüşmeye gidildiği gün Kaymakamlık Özel Kalem Müdürü Sevil Hanım’ın, Kaymakam’ın makamında olmadığını ve kendisinin de şu anda ilçede bulunan kalabalık bir bakanlık müfettişi gurubuyla ilgilenmesi gerektiğini (?), bu nedenle bize yardımcı olamayacaklarını, Ayasofya’nın anahtarının Belediye’de ya da Müze’de olduğunu söylemesiyle oradan ayrıldık. Bakanlık müfettişlerinin son dönemde İznik’te yapılan restorasyonlar başta olmak üzere çok sayıda şaibeli süreçle ilgili Kaymakam’ı soruşturmak üzere ilçede olduklarını daha sonra öğrenecektik.

 

Biz de İznik çevresindeki çalışmalarımıza Ayasofya’yı sona bırakarak devam ettik. 1998 yılında bir sulama kanalı hafriyatı sırasında bulunan ve aynı yıl İznik Müzesi tarafından yapılan kurtarma kazısıyla gün yüzüne çıkarılan ve 4. yüzyıla tarihlenen Abdülvahap Mezar Odası’nın içler acısı haline tanık olduk.





Batıdaki odanın üst örtüsünün çevreye dağılmış olduğunu, açıkta kalan duvar resimlerinin kabarmış ve dökülmekte olduğunu gördük. Çevresinin definecilerle delik deşik edildiğini gördük. Üzerinin kalın naylonla örtülmüş olduğunu ve bu naylonun üzerine dökülen, daha doğrusu boca edilen toprağın da duvar resimlerini neredeyse tamamen yok ettiğini gördük. Aynı elden çıktığı düşünülen bu duvar resimlerinde kır manzaraları ve dini semboller işlenmiş olduğu kaynaklardan biliyorduk. Bununla birlikte, kırmızı, yeşil ve mavinin yoğun kullanıldığı bu duvar resimleri içinde kuzey duvarda yer alan bir çelengin iki yanındaki, çelenkten çıkan kurdeleleri tutan uzun bacaklı kuşları görme fırsatımız olmadı. Bir daha da görebileceğimizi sanmıyoruz.





İznik merkezinde, Mahmut Paşa Mahallesi’nde Yakup Çelebi Sokak’ta yer alan ve 6. yüzyıla tarihlenen Böcek Ayazması’nın çöplüğe dönüştüğünü gördük.





Oldukça bakımsız olan yapıya girmek için İznik Müzesi’ne yaptığımız izin başvurumuz da gerekçesiz olarak reddedildi. Fakat sevgili İznik Müzesi yetkililerine belki buradan ulaşabilirim düşüncesiyle Böcek Ayazması’yla ilgili bir bilgi vermek istiyorum. Ayazmanın ortasındaki havuzun kuzeydeki taşı düşmek üzereydi. Eğer anahtarı “mühürlü dolaptan” ara sıra çıkarıp, bu yapılara bir zahmet uğrarlarsa iyi olur diye düşünüyorum.

 

Bir 6. yüzyıl hipojesi olan Berberkaya Mezar Odası’nda özellikle doğu ve güney duvarlardaki definecilerin yapmış oldukları tahribatı gördük.





Delikli Kaya Antik Taş Ocakları’nın, bir maden şirketine kiralanmasıyla oluşan çevredeki tahribata şapka çıkardık, taş ocaklarının duvarındaki Herakles kabartmasının yalnızlığına ortak olduk.





Günümüz taş ocağının, antik sütunlardan, sütun başlıklarından ve bilcümle antik mimari öğeden oluşan çevre duvarının aslında bir açık hava sergi alanı olarak değerlendirilebileceğini düşünmeden edemedik. Bu bölgede bulunan ve lahitleri bugün İznik Müzesi’nin giriş kapısının dışında, sokakta, sergilenen mezar odasından geriye hiçbir şey kalmamış olmasına üzüldük.

 

İznik merkezde, Eşrefzade Mahallesi Çınar Sokak’ta yer alan 13. yüzyıl sarnıcının yerinde yeller esiyordu. Ama İznik Müzesi yetkilerinden ve çevreden öğrendiğimize göre kentin ortasındaki Eşrefzade Sarnıcı’nın arazi sahibi Eşref Eroğlu tarafından dozerle yıktırılarak “Eşrefzede Sarnıcı” haline dönüştürüldüğünü öğrenince esen yel de fayda vermedi. Bir de üstüne, 1972 yılında sarnıcın yakınında bulunan su terazisinin de yol çalışmaları sırasında yellendiğini öğrendiğimizde ateşimiz bir hayli yükselmişti. Sarnıçtan ve özellikle su terazinden geriye hiçbir şeyin kalmadığını gördük. Sadece temel seviyesinde çok çok küçük bir alanda izlenebilen duvarlar, etrafa dağılmış duvar parçaları ve otlardan oluşan bir tepecik…





Atatürk Caddesi’nin hemen kuzeyinde İstanbul Kapı’ya yakınlarında yer alan kilisenin ise varlığı bilindiği ve çevresinin koruma altına alınmış olmasına rağmen 2006 ve 2007 yılları içinde yapılan yol genişletme çalışmalarıyla, büyük bölümünün Kumbaşı Sokak’ın altında kalmış olduğunu gördük.





Bu 11. yüzyıl kilisesinin mimari parçalarının bir kısmı ise çevre düzenlemesi sırasında etrafa konulan bankların altında destek olarak kullanıldığını ya da sütun ve mimari plastik malzemelerin yapı ortasında öylece bırakılmış olduğunu gördük.





M. Kemal Paşa Mahallesi’nde Arabacı Sokak ve Kumbaşı Sokak’ın birleştiği yerdeki en geç 13. yüzyıla tarihlenen Bizans dönemine ait yapı kompleksinin çevre binaların atık su borularının arasında kaldığını gördük.





İzzet Peşte Sokak’la Atatürk Caddesi’nin birleştiği yerde, 1964 yılında İznik Çini Fırınları Kazıları kapsamında O. Aslanapa tarafından bulunan ve yine 11. yüzyıla tarihlenen kiborion planlı kilisenin batısının ve güneyinin yıkılarak otopark haline getirildiğini gördük.





İznik’in belki de en iyi korunabilmiş yapılarının başında gelen İznik Surları’nın ise, Kaymakamlığın ve Belediye’nin gerçekleştirdiği kazıları saymazsak, kendi kaderlerine terk edildiği gördük.





Bağkur Evleri’nin kuzeyinde yer alan kilise kalıntısının çevresinde bölgenin 1. derece SİT alanı olmasına rağmen yoğun bir yapılaşmaya açılmış olduğuna şaşırdık. Hemen Bağkur Evleri’nin kuzeyinde, yapı kompleksine ait duvarların üzerine gelecek şekilde atılan temelin altındaki duvarlar, her ne kadar sıvanarak ve boyanarak kamufle edilmeye çalışılsa da orada bir Bizans yapısı varlığı görülüyordu.





Bu yapının temelinin atılmasından önce Müze’nin gerçekleştirdiği 2 adet büyük sondajın toprakları açmaların hemen yanında biriktirilmişti ve bu toprağın içinde sayısız küçük buluntu gördük. Tabii ki başıbozukluğu da…

 

Böcek Ayazması’nın yaklaşık 50 metre batısında bulunan Koimesis Kilisesi’ni yok olmadan gördüğümüz için kendimizi şanslı hissettik. 8. yüzyıla tarihlenen ve burada yapılan çalışmalarda 6. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar tarihlenen buluntular bulunan ve etrafı demir parmaklıklarla çevrilerek sözümona koruma altına alınmış olan kiliseyi tamamen otların arasında kaldığı için zar zor seçilebiliyorduk.





Aslında hep birlikte, bir başkentin yokoluşuna tanıklık ediyorduk.

 

Kentleri korumak gerek. Bu tartışmasız… Çünkü, kentler insanların yaşam alanlarıdır. Fakat üstteki birkaç örnekte de gördüğünüz gibi kentleri, yaşam alanlarımızı, birer rant mekanizması haline getirmeye çalışan güçlere karşı durmak istiyorsak ilk önce onları anlamamız gereklidir. Bununla birlikte kentlere müdahale eden güçlere karşı yaratıcı bir yön verme imkanımızın olduğunu ama bunun sağlanması için de kentleri ve kentlerin tarihsel miraslarını toplumsal amaçların dışında kullananlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Onları anlamak zorsa, o zaman işe, kentimizi ve tarihimizi sahiplenerek başlamak gerekmektedir.

 

İznik’te yaşanan kısaca budur. Eksik olan da bir kamuoyu ilgisi ve etkisidir.

 

Haftaya İznik’in ve ülkemizin en önemli yapılarından birisi olan Ayasofya’da yapılanlara ve bizim bu süreçte yaşadıklarımızı anlatacağız.





Sevgili Kaymakam Bey, köpeciğin sizi ısırmasından kaynaklı umarız bir maraza çıkmamıştır. Çok geçmiş olsun…

 

İznik’in yolu açık olsun…


Özgen Kurt

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi

Fotoğraflar: TAY Projesi Arşivi


*2004’ten beri İznik Belediye Başkanı olan Kadri Yılmaz’ın sloganı




 MERAKLISINA NOT:

Bu yazının yazılmasından sonra Kaymakam Hüseyin Avcı’nın görevden alınmış olduğunu öğrendik (Vallahi de tillahi de bizimle bir alakası yok!..). İçişleri Bakanlığının, 5 Ağustos 2008 tarihli Resmi Gazete ve 26958 sayılı kararı ile İznik kaymakamlığına Sayın Nurettin KAKİLLİOĞLU atanmıştır. İznik Kaymakamlığı görevini yürüten Sayın Hüseyin AVCI ise Tokat Vali Yardımcılığına atanmıştır. Sayın Avcı’ya ve yeni kaymakam Sayın Kakillioğlu’na yeni görevlerinde başarılar dileriz... 


BAZİLİKA KORUMA ALTINDA





Benzerinin Fransa'nın başkenti Paris'te olan bazilika, heyet tarafından koruma altına alındı. Kazı çalışmalarının 20 yıl sürebileceği belirtildi. Büyükorhan'a bağlı Derecik Köyü'nde bir çiftçi tarafından bulunan bin 600 yıl öncesine ait bazilikanın, Doğu Roma'da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra yapılan ilk kilise olduğu tespit edildi. 2001 yılında tarlasını süren bir çiftçi tarafından tesadüfen bulunan Doğu Roma döneminden kalma bazilikada bu yılki kazılar sona erdi. Uludağ Üniversitesi (UÜ) ve İsviçre'nin Lozan Üniversitesi ve Bursa Müze Müdürlüğü ile ortaklaşa yürütülen kazılar sonucunda Roma dönemine ait olan ve şu ana kadar adı konulamayan tarihi yapının, Doğu Roma'da Hıristiyanlık dininin resmi din olarak kabul edilmesinin ardından yapılan ilk kilise olduğu olduğu ortaya çıktı. Bir benzerinin Fransa'nın başkenti Paris'te olduğu söylenen bazilika, heyet tarafından koruma altına alındı.


Müze Müdürü Enver Sağır, "Tapınağın Roma döneminden erken Hıristiyanlık dönemine ait bir kültür merkezi olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu yılki kazılarda belli bir tabakaya ulaştık. Yeterli bilgi elde ettik. Mozaik sağlamlaştırılması ve çevredeki alanların kamulaştırılmasıyla birlikte bu alan daha geniş bir çevreye yayılacak. 2012 yılında dünyada mimari açıdan ikinci örnek olan bu tapınağın üzeri kapatılıp ziyarete açılacak" dedi.


Derecik Köyü'nde daha evvel de tarihi eserler bulunduğuna dikkat çeken Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şahin ise, "Biz kazıya başlarken bu yapının bir tapınağın üzerinde olduğunu, tapınağın yeri belirlenirken rastgele davranılmadığını, bir geleneğin devamı olduğunu düşünüyorduk. Buranın çok tanrılı dinlerde baş tanrı olarak kabul edilen Zeus'a ait olduğunu anladık. İsa'dan sonra ikinci yüzyılda Roma'nın büyük imparatorlarından olan Adrian döneminde yapılmış olan bir tapınak, Hıristiyanlık dininin kabul edilmesinden sonra kurulan ilk kilisedir" dedi.


İsviçre Lozan Üniversitesi'nden gelen heyetin başkanı arkeolog Clavde Alain Paratte, projede çalışmaktan büyük memnuniyet duyduğunu, özellikle çıkarılan mozaiklerin mükemmel bir dekorasyona sahip olduğunu söyledi. Bu yılki çalışmalarda çok iyi sonuçlar elde ettiklerini belirten Paratte, "Çalışmalar sonucu burada bir tapınak, tapınaktan sonra sütunların olmadığı küçük bir kilise, sonra sütunlu bir kilise ve daha sonra iki tane küçük bazilikanın olduğu ortaya çıktı" dedi. Kazıların ne zaman biteceği konusunda kesin bir şey söylemenin yanlış olduğunun altını çizen Paratte, çalışmaların 20 yıl sürebileceğini ifade etti.

Bursa Hakimiyet, 30.08.2008

LAGINA'DA KARA ALARM

 

Muğla’nın Yatağan İlçesi’ne bağlı Turgut Beldesi sınırları içerisinde yer alan 2500 yıllık Lagina Antik Kenti, 300 metre yakınındaki kömür havzalarının tehditi altında. 1993 yılından bu yana Selçuk Üniversitesi ile Pamukkale Üniversitesi tarafından yürütülen ve binlerce tarihi eserin çıkarıldığı Lagina kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca ayrılan 115 bin YTL tutarındaki ödeneğin aktarılmaması nedeniyle durma noktasına geldi.

Arkeologlar isyan ederken, Selçuk Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı ve aynı zamanda Kazı Başkanı Prof. Ahmet Tırpan, yaklaşan kömür havzası tehlikesine işaret etti.

İki üniversitenin öğrencileri ile yaklaşık 80 işçinin görev aldığı, Güney Ege Linyit İşletmeleri’nin (GELİ) sponsorluğunda sürdürülen kazılar için bu sezon bakanlıktan sadece 15 bin YTL ödenek çıkarıldığını ve çalışmaların durma noktasına geldiğini aktaran Prof. Dr. Ahmet Tırpan, "Kömür ocaklarının faaliyetlerinin artması ve havzaların gittikçe genişlemesi, Lagina Antik Kenti’ni büyük riskle karşı karşıya bıraktı. Kazı ve kurtarma çalışmalarının hızla yürütülmesi, 2500 yıllık eserlerin gün ışığına çıkarılması gerekiyor. Paha biçilemeyecek eserlerin yer aldığı Lagina’da kaynak aktarılmazsa kazılar 400 yıl daha sürer, eserler de kömür molozlarının altında kalır" dedi.

Prof. Dr. Tırpan, eserlerin bir an önce çıkarılıp Milas’ın Ören Beldesi’nde kurulma çalışmalarına başlanan Avrupa’nın en büyük açık hava arkeoparkı olacak bölgeye taşınması gerektiğini vurgularken, "Sezon 20 gün sonra tamamlanacak. Bakanlığın kazılardan sonra ödenek göndermesinin anlamı yok. Kaynak aktarılmaması, öğrencilerde ve arkeologlarda hüsran yarattı. Geçen yıl 2 bin önemli eser çıkarıp şampiyon olduğumuz Lagina kazılarına gerekli duyarlılık gösterilmeli" diye konuştu.

Muğla Kültür ve Turizm Müdürü Murat Süslü ise bakanlıktan gönderilen herhangi bir ödenek olmadığını bildirdi, "Kültür varlıklarımızın ortaya çıkarılıp turizme kazandırılmasını biz de çok istiyoruz" dedi.

Hürriyet Ege, 30.08.2008

SALİHLİ'DE HIZIR PAŞA CAMİİ'NİN DUVARINDAKİ KİTABENİN KÖPRÜYE AİT OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI

 

Manisa'nın Salihli İlçesi'ne bağlı Adala beldesinde tarihi Hızır Paşa Camisi'nin duvarında yer alan kitabenin, sanılanın aksine camiye değil civarda bulunan bir köprüye ait olduğu belirtildi.

 

Manisa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne bağlı Salihli Kültür Merkezi Müdürü Mehmet Bilgi, yaptığı açıklamada, Adala beldesinde ibadete açık olan tarihi Hızır Paşa Camisi'ndeki kitabe konusunda birçok söylentinin bulunduğunu bildirdi. Bilgi, şöyle devam etti: "Kitabe, 1983 yılında Adala'ya gelen Türk tarihi uzmanı Prof. Dr. Enver Konukçu tarafından incelendi. Kitabenin üzerinde 'Adala ve Sart havalesinde Haran-ı Hümayun ağalarından Nasuh Ağa'nın inşası edilen köprüsü' yazdığı ortaya çıktı. Dolayısıyla kitabenin camiyle hiçbir ilgisi olmadığı anlaşıldı. Caminin ise kendisine ait bir kitabesi bulunamadı." Mehmet Bilgi, incelemeler sonucunda caminin kıble cephesinde bulunan kitabenin, buraya 500-600 metre uzaktaki Gediz (Hermos) Nehri üzerine camiden önce inşa edilen köprüye ait olduğunun kesinleştiğini kaydetti.

Zaman, 29.08.2008

KAÇAK KAZIYA İKİ TUTUKLAMA

 

Antalya'nın İbradı İlçesi yakınlarında kaçak kazı yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınan 8 kişiden ikisi tutuklandı.

Bir ihbarı değerlendiren İbradı Jandarma Komutanlığı ekipleri, İbradı'nın Başlar Köyü Eynif Ovası'nda kaçak kazı yaptıkları iddia edilen ve İstanbul'da yaşadıkları belirlenen Selahattin Çetiner (44), Şenay Temiz (26) ile K.D, A.D, Y.T, O.D, R.D. ve zanlılardan O.D. ile evli olan yabancı uyruklu S.İ.D. gözaltına alındı.

Jandarmada sorguları tamamlanan zanlılardan Y.T, O.D, R.D. ile S.İ.D. savcılık tarafından serbest bırakıldılar. Mahkemeye sevk edilen dört zanlıdan Selahattin Çetiner ile Şenay Temiz tutuklanırken, K.D. ile A.D. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Zanlılarla birlikte detektör, gaz maskesi, el feneri ve kazıda buldukları topraktan yapılmış iki “gözyaşı şişesi” ele geçirildiği bildirildi.

Antalya Kent haber, 29.08.2008

TARİHİ MİRASA BÜYÜK SAYGISIZLIK





Adana'nın Tufanbeyli İlçesi'ne bağlı Şar Köyü'nde Bizans döneminden kalma tarihi kilisenin duvarlarına bir kişi sevgilisine olan duygularını yazdı.

 

Tufanbeyli İlçesi'ne 20 kilometre uzaklıkta olan ve ayakta kalan çok sayıda tarihi eseri ile dikkat çeken Şar Köyünde tarihi eserler vatandaşlar tarafından hor kullanılıyor. Eski Kapadokya sınırları içinde yer alan bu merkez Hitit, Roma, Bizans ve Ermeni çağı kalıntıları ile dolu.

 

Hititlerin dini merkezlerinin ikincisi olan, 'Kilikya Komanası' olarak anılan Şar Köyünde, Hitit kralları dini ayinlere katılırlardı. Bizanslılardan kalma kubbesi yıldırım düşmesiyle yıkılan ve yörede 'Kırık Kilise' olarak anılan bu tapınağın ayakta kalan tek bölümü apsis kısmına ait 5 metre yükseklikteki duvar. Bu binaya ait yerdeki taş bloklar üzerinde çeşitli geometrik motifler ile biri üzerinde bir haç şekli görülür. Her geçen yıl yok olmaya yüz tutan kilise çobanların uğrak yeri, hayvanların konakladığı yer olmaktan kurtulamıyor. Kilise son olarak da bir aşığın gazabına uğradı. İbrahim adında bir kişi sevgilisine olan aşkını göstermek için kilisenin duvarlarına sprey boya ile aşkını dile getirdi.

 

Tarihi kilise bu haliyle ilginç bir görüntü oluşturdu. Yazı yazılmasının üzerinden yaklaşık 3 ay gibi bir süre geçti ancak yazılar hala silinmedi. Köye gelen turistler şaşkın bakışlarla yazıya bir anlam veremiyor.

 

Adana İl Kültür ve Turizm Müdürü Osman Arık, yazıyı kimin yaptığının belli olmadığını, ancak bu olaydan sonra tarihi yerlerin koruması ve gözetilmesi için bir kişiyi görevlendirdiklerini söyledi. Arık, yazının muhtemelen gündüz yazıldığını, bu tip olaylara müdahale etmek için elemanın etkili olacağını belirterek, "Vatandaşlar tarihi eserlere karşı bilinçsiz davranıyor. Son dönemlerde gençlerin siyasi dönemde yaygın olan bir şeklide duygusunu ifşa etmek istiyor. Ama tarihe zarar veriyor, bunun farkında değil. Tarih bize emanet bizim iyi bakmamız lazım. En ufak bir zarar vermeden gelecek nesillere teslim etmek gerekir. Herkese görev düşüyor" dedi.

 

Gelecekte tarihi değerlerin hak ettiği değeri bulacağını, Adana'da onlarca yerleşim alanı olduğunu, gelecek kuşaklara taşınması için sorumluluk gerektiğini vurgulayan Arık, bunun köylülerin kendi değeri olduğunu ve ileride gelir getireceğini, işlendikçe turizmden payını alacağını bu nedenle iyi korunması gerektiğini sözlerine ekledi.

Adana Kent Haber, 29.08.2008

BİRECİK'TE TARİHİ DOKULAR KORUMA ALTINDA

Birecik İlçe Belediyesi tarihi bir dokuyu koruma altına aldı.

 

Tarihi dokuya verdiği değerle tüm Türkiye'de örnek gösterilen Birecik Belediyesi, Birecik İlçesinde yok olmaya yüz tutmuş tarihi mekanların bir bir restoresine devam ediyor.

 

Birecik İlçesi'nde son olarak Yöresel Ürünler Pazarı karşısında bulunan eski buğday pazarının restoresini başlatan belediye, şu ana kadar Alaburç başta olmak üzere, Dehkubbesi, Kule Mescidi, Zehravey Mescidi ve eski belediye binasındaki kültür merkezini restore ettirerek tarihi değerleri korumaya aldı.

 

Konuya ilişkin açıklama yapan Belediye Başkanı A. Kadir Yüksel, buğday pazarının ilçede turizme yönelik hizmet veren bir yapı olarak restore ettirileceğini, bu bağlamda ilçede turizmin gelişmesi için önemli bir adım olacağını belirtti.

Şanlıurfa Kent Haber, 29.08.2008

PISIDIA'DA ANTİK SU TÜNELLERİ BULUNDU





Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve kazı ekibi başkan yardımcısı Yrd.Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, Isparta'nın Yalvaç İlçesi'ndeki kazı çalışmalarında, antik dönemde kente içme suyu taşıyan tüneller bulduklarını söyledi.

Yrd.Doç.Dr. Özhanlı, gazetecilere yaptığı açıklamada, Burhan Seyhan adlı vatandaşın kendilerine gösterdiği alanda yaptıkları çalışmalarda tüneller bulduklarını, Ferhat'ın Şirin'e aşkını anlatan efsanede olduğu gibi, tüneller delinerek kente su getirildiğini belirlediklerini ifade etti.

Özhanlı, "Bunu kralın kızına aşık bir delikanlı mı yaptı bilinmez ama antik kente suyu getiren kemer ve tüneller, Ferhat'ın işine taş çıkarırcasına olağanüstü bir işçilik göstermektedir" dedi.

Özhanlı, Pisidia'nın en büyük şehri olan Antiokheia'nın MS 1'inci yüzyılda eyalet başkenti olduğunda dönemin en kalabalık nüfusunu barındırdığını bildirdi.

Kentin en temel ihtiyacı olan suyun deniz seviyesinden bin 465 metre yükseklikteki Sultan Dağları'nın eteğinde bulunduğunu ifade eden Özhanlı, "Su, Suçıktı kaynağından kanallar, tüneller, tek veya iki katlı kemerler üzerinde pişmiş toprak ve taş künklerle yaklaşık 11 kilometre boyunca arazinin eğimi ve karşılaşılan engeller veya dere yataklarına göre bulunan uygun çözümlerle 1178 metre yüksekliğindeki kentin rezervuarına taşınmış" diye konuştu.

Kentin sembolü olan kemerlerin çok azının korunduğunu belirten Özhanlı, kemerlerin yüksekliklerinin 5 ile 7 metre arasında değiştiğini söyledi.

Kemerlerin ayakta kalmış bölümlerinin Roma mühendisliğinin ulaştığı aşamayı gösterdiğini belirten Özhanlı, şunları kaydetti:

"Ancak esas su yolunun tünel bölümleri, kemerleri geride bırakacak düzenlemeye ve mimari işçiliğe sahiptir. Amerikalıların 1924'te yaptığı çalışmalarda daha çok su kemerleri gündeme getirilmiştir. Orman işletmesinin günümüzde vadi içinde açtığı yolun kenarında çok az bir bölümü açılmış olan tüneller, zaman tüneli gibi gün yüzüne çıkmıştır.

Yaklaşık 1,70 metre yüksekliğinde, 1,50 metre genişliğinde yapılmış tüneller, arazinin durumuna göre yerin yaklaşık 1-2 metre altında yapılmıştır. Tonoz kısmına kadar küçük taşlarla, tonoz kısmı da pişmiş toprak tuğlalardan örülmüş tünelin içi sıvayla kaplanmıştır. Açığa çıkmış tüneller, bir kez daha kentin sembolü olan su kemerlerinin 11 kilometresinin tamamının 1. derece sit alanı olarak belirlenmesi ve bu yapıların daha iyi korunması gerektiğini ortaya koymuştur."

Antik dönemde Antiokheia'nın suyunun alındığı Suçıktı kaynağından bugün de Yalvaç'ın suyunun temin edildiğini bildiren Özhanlı, modern su borularının da antik güzergaha döşendiğini sözlerine ekledi.

Cnn Türk 29.08.2008

SURİYE'DEKİ OSMANLI TARİHİ AÇIĞA ÇIKIYOR





Suriye'nin Osmanlı Devleti idaresinde bulunduğu döneme ait şeriye sicilleri Arapça'dan Türkçe'ye çevriliyor. Yaklaşık 7 aydır devam eden proje, Türkiye ve Suriye Devlet Planlama Teşkilatları arasında imzalanan Bölgelerarası İşbirliği Programı çerçevesinde yürütülüyor.

 

Program kapsamında Halep şeriye sicilleri üzerinde çalışan uzmanlar, şimdiye kadar 400 yıllık döneme ait sicil defterlerinin ancak 40 adedinin tercümesini tamamlayabildi.Tercüme çalışmalarını yürüten 8 kişilik ekipte Yrd.Doç.Dr.Mehmet Kabacık, Doç.Dr. M. Ali Şimşek, Yrd.Doç.Dr. Metin Akis, Dr.Salih Tur, Dr. Fahri Hoşab, Okutman H.İbrahim İnce, Mehmet Karakuş ve A.Mecid Şentürk yer alıyor. Ekibin koordinatörü Kabacık yaptığı açıklamada, iki ülke Devlet Planlama Teşkilatları arasında anlaşmalar imzalandığını hatırlatarak, "Bu anlaşmalar çerçevesinde ortak tarihimize ait çalışmalar yaparak, iki ülkenin kültürel yakınlaşmasına katkıda bulunmak amacıyla böyle bir çalışmayı yürütüyoruz" dedi.

 

Suriye'nin Osmanlı Devleti idaresinde olduğu döneme ait çok fazla belgenin olduğunu belirten Kabacık, "Biz sadece Halep şeriye sicilleri üzerinde çalıştık. Halep'e ait 1060 civarında kayıt defteri var. Bu defterlerin içinden 40 tanesini 16. ve 17. yüzyıl ağırlıklı olarak seçip tercüme ettik" diye konuştu. Halep dışında Suriye'nin diğer kentlerine ait şeriye sicilleri ve sultan emirleri gibi çok sayıda evrakın bulunduğunu anlatan Kabacık,"Şeriye sicilleri, devletin resmi evraklarının kaydedildiği tek yer. Günümüzde, bir ilde ne kadar resmi kurum varsa bütün bunların kaydı, o dönemde sadece kadı tarafından yapılıyordu. Bu nedenle şeriye sicillerinde her türlü bilgiyi bulmak mümkün. Bu kayıtlar, bölge tarihi üzerine çalışan araştırmacıların yanı sıra bölge ekonomisi, sosyolojisi ve hukuki yapısı alanında araştırma yapan uzmanlar için de ham malzeme özelliği taşıyor" dedi.

 

Bugüne kadar, bu kayıtlar üzerinde çok az tarihçinin çalıştığını kaydeden Kabacık, "Bölge üzerine çalışan çok az sayıda uzman Arapça biliyor. Ayrıca, yıpranmış, parçalanmış belgeleri, yüzlerce farklı katibin elinden çıkmış yazıları okumak zaman zaman sıkıntılar oluşturabiliyor" diye konuştu. Kabacık, şeriye sicillerinde devlet meseleleri, komşu kavgaları,köle ve at fiyatları, hac turları, çeşitli dedikodular, evlenme-boşanma,aile içi anlaşmazlıklar, azınlıklar için içki serbestisi gibi idari ve toplumsal olayların kayıtlarının bulunduğunu söyledi.

 

Kabacık'ın verdiği bilgiye göre, davaların önemli bir bölümünü boşanma ve mihir davaları oluşturuyor. Tercüme edilen kayıtlardan örnekler anlatan Kabacık, şunları belirtti:

 

 

"Boşanmalarda kadı, kadına 20-30 altın civarında mihir bedeli ödenmesi kararı verebiliyor ki bu bedel o dönemde Halep'te bir ev fiyatına denk geliyor. Kayıtlarda yer alan bir davaya göre, mihir bedelini yüksek bulan bir erkek boşanmak istediği eşiyle tekrar evlenmek istiyor ancak kadı müsaade etmiyor. Yine dava kayıtlarına göre, bazı mahrem, cinsel meseleler konusunda kadınlar mahkemeye başvurarak, eşlerinden şikayetçi olabiliyor. Bu örnekten yola çıkarak, 1500'lü yıllarda kadınların bu hususlarda mahkemeye gelerek hak arayabilmeleri önemli bir noktadır. Diğer ilgi çeken konulardan birisi de Halep ile İstanbul arası1200 km civarında olmasına ve dönemin şartlarına göre ulaşmak haftalarca sürmesine rağmen insanlar gerektiğinde en küçük meselelerini dahi divan-ı hümayuna yazarak veya bizzat giderek bildirmekte ve bu konularda padişahtan hükümler, emri şerifler getirmektedirler. Halep'te yaşayan gayrimüslim vatandaşlar, kendilerine yeni yöneticiler tarafından içki yasağı getirilince soluğu İstanbul'da almışlar ve bu konuyla ilgili yeni hüküm getirmişlerdir. Padişahın hükmünde, gayrimüslim vatandaşların içki içmesinin engellenmemesi ve ayrıca bu hükmün bundan sonra engel çıkartmak isteyeceklere karşı gayrimüslimlerin ellerine bırakılması istenmiştir.

Yeni Şafak, 29.08.2008

KOZAN KALESİ RESTORE EDİLİYOR

 

Adana’nın Kozan İlçesi'nde, şehir merkezinde kalan Kozan Kalesi, restore edilerek turizmin hizmetine kazandırılacak. Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan, Asur, Med, Pers, Roma ve Bizans imparatorlukları ile Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetinin yaşandığı, 1923-1926 yıllarında vilayet statüsüne kavuşan, sonrasında da Adana’ya bağlı ilçe haline gelen Kozan’ın, tarihi eserler, kültürel varlıklar, doğal güzellikler bakımından oldukça zengin bir bölgede bulunduğuna dikkati çekti.

Türkiye Gazetesi, 29.08.2008

ANTİK KENTTE BİN YILLIK ZEYTİN AĞACI

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Yeşilbağcılar beldesi arkeolojik kazı alanı bölgesinde aralıksız devam eden kazı çalışmalarında bin yıllık olduğu tahmin edilen zeytin ağacı çıkarıldı.


Yeşilbağcılar beldesi Osmanbağ mevkiinde çıkarılan bin yıllık zeytin ağacının vinç ve tır eşliğinde Lagina'ya getirildi ve burada koruma altına alındı. Koruma altına alınan bin yıllık zeytin ağacı Lagina antik kentine dikildi. 20 ton ağırlığındaki bin yıllık zeytin ağacının Turgut Belediyesinin itfaiye araçlarıyla sulandığı belirtildi. Osmanbağ mevkiinde çıkarılan bin yıllık 20 ton ağırlığındaki, kök çapı 15 metre olan ve 5 metre boyundaki zeytin ağacının 16 tane kolu olduğu belirtildi. Yeşilbağcılar beldesi arkeolojik kazı alanı Osmanbağ mevkiinde kazı çalışanları tarafından çıkarılan zeytin ağacının bir tabiat harikası olduğunu dile getiren Stratonekeia antik kenti kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, "Bin yıllık bu tabiat harikası zeytin ağacını koruma altına almamız gerekiyor. Kazı alanından çıkarılan tarihi eserler gibi bu zeytin ağacıda çok önemli bir eserdir" dedi. Lagina antik kenti kazı Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan, "Osmanbağ mevkiinde çıkarılan zeytin ağacını korumak için elimizden geleni yapacağız. Ağacı Lagina'da uygun bir yere diktik. Antik kente antik ağaç yakışır" dedi.

Haber Ekspres, 29.08.2008

ZEUGMA SİKKELERİ GÖRÜCÜYE ÇIKTI

 

Nizip İlçesinde bulunan Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan gümüş sikkeler, 'Zeugma Gümüş Sikkelerinin Envanteri ve Tanıtımı Projesi' ile temizlenerek envanterleri çıkarılıp ve sergiye açıldı.

Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde düzenlenen Zeugma Gümüş Sikke definesinin teşhiri açılışına, Vali Süleyman Kamçı, Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Gaziantep Milletvekili Yaşar Ağyüz, Kültür ve Turizm İl Müdürü Salih Efiloğlu, Gaziantep Arkeoloji Müzesi Müdürü Ahmet Denizhanoğulları ile çok sayıda konuk katıldı.

 

Devlet Planlama Teşkilatı tarafından finanse edilen Türkiye-Suriye Bölgelerarası İşbirliği Programı çerçevesinde, 'Zeugma Gümüş Sikkelerinin Envanteri ve Tanıtımı Projesi’ kapsamında, 3 bin 750 sikkenin temizlenerek envanterinin çıkarıldığını ifade eden Gaziantep Arkeoloji Müzesi Müdürü Ahmet Denizhanoğlulları, "Proje kapsamında 3 bin 750 Zeugma gümüş sikkeleri temizlendi. Zeugma Poseidon Villası'nda Mars heykelinin bulunduğu mekanın bitişiğindeki odada bulunan gümüş sikke definesindeki 3 bin 750 adet sikkenin tamamı tasnif edilerek, envanteri yapıldı. Daha sonra müze teşhiri hazırlandı. Ayrıca bu gümüş sikkelerin birer kalıpları hazırlanarak kopyaları yapılarak ziyaretçilere satılacak" dedi.

 

Ayrıca proje kapsamında Zeugma sikkelerinin tanıtımı için broşürler bastırdıklarını ve bir katalog hazırladıklarını belirten Denizhanoğulları, projenin 97 bin YTL bir bütçe ile tamamlandığını kaydetti. Proje sunumunun ardından Zeugma Gümüş Sikke defilesi teşhir açılışı Vali Süleyman Kamçı ile milletvekili Yaşar Ağyüz tarafından yapıldı. Açılışın ardından, Süleyman Kamçı ile Yaşar Ağyüz, antik sikke darbında sikke bastı. Açılış gramofon taş plak dinletisi eşliğinde verilen kokteyl ile sona erdi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 29.08.2008

HIDIRLIK TABYALARI MÜZE OLACAK

 

Edirne Valisi Mustafa Büyük, Balkan Harbi sırasında karargah binası olarak kullanılan Hıdırlık tabyalarının müzeye dönüştürüleceğini söyledi.

Vali Büyük, projenin 2012 Balkan Harbi’nin 100. yılına yetiştirileceğini belirtti. Edirne Kültür Müdürlüğü sanat tarihçisi Yavuz Güner de 1886 yılında yapılan tabyaların nizamiye, karargah ve koğuşlardan oluştuğunu söyledi.

Güner, “Balkan Harbi sırasında top teknolojisi ilerleyerek, şehirleri uzaktan vurma kabiliyetine erişmiştir. Bu yüzden Balkan Harbi sırasında savunma hattı, inşası zamanındaki kadar olmasa da yine de önemli görev üstlenmiştir. Tabyanın çevresindeki hendekler ve pusu odası tam bir savunma mühendisliği harikası” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 29.08.2008

DÜNYA SAGALASSOS'U İZLİYOR





Burdur'un Ağlasun İlçesi sınırları içindeki, tarihi MÖ 6000'lere dayanan Sagalassos Antik Kenti, gün ışığına çıkan tarihi eserleriyle tüm dünyanın dikkatlerini üzerine topluyor.

Belçika'daki Leuven Katolik Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Prof.Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen kazıların bu yılki bölümü tamamlandı. Bu yılki kazılarda gün ışığına çıkarılan eserler arasında en büyük ilgiyi Roma İmparatoru Marcus Aurelius'a ait baş ve ayak heykelleri ile 16. Roma İmparatoru Antoninus Pius'un eşi Faustina Maior'a ait baş heykeli çekti.

Öte yandan, geçtiğimiz yılki kazılarda gün ışığına çıkarılan Roma İmparatoru Hadrian'a ait baş heykeli ise Londra'daki British Museum'da düzenlenen ''Hadrian'' sergisinin en önemli parçası oldu.


Burdur Müze Müdürü Hacı Ali Ekinci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Fransız bir gezgin tarafından 1706 yılında bulunan antik kentte bu yıl 8 hafta süren kazıların tamamlandığını bildirdi. Sagalassos'un Toroslar'ın zirvesinde, 1500 metre yükseklikte kurulduğunu anlatan Ekinci, antik kentin Psidia coğrafyasının önemli yerleşim birimlerinden birisi olduğuna dikkati çekti.

Kentin yaşanan iki büyük depremin ardından oturulamaz hale geldiğini belirten Hacı Ali Ekinci, ''Kazılarla kentin her gün yeni bir bilinmeyeni ortaya çıkıyor. Kentin 1500 metre yükseklikte kurulması sayesinde kentin malzemeleri herhangi bir nedenle alınıp götürülmemiş ve kent bakir kalmış'' dedi.

Hacı Ali Ekinci, kazı çalışmalarının Antoninler Çeşmesi, Roma hamamı, Makellon denilen ticari yapı çevresinde sürdüğünü kaydetti.

Kazılarda heykellerden günlük malzemelere kadar pek çok parçanın gün ışığına çıktığını anlatan Ekinci, geçen yılki kazıların en önemli parçası olan Roma İmparatoru Hadrian'a ait heykelin ise sergilenmek üzere Londra'daki British Museum'a gönderildiğini hatırlattı.

Serginin gerçekleştirildiği salonun Burdur Müzesi büyüklüğünde olduğunu dile getiren Ekinci, ''Sergi alanına girdikten sonra ilk gördüğünüz heykel, Sagalassos'tan giden İmparator Hadrian'a ait baş heykeli. İngilizler, İmparator Hadrian'a büyük önem gösteriyorlar. Bu sergiyle Burdur'u ve Türkiye'yi çok iyi şekilde tanıttık'' diye konuştu.

Hacı Ali Ekinci, bölgede 20 yıldır devam eden kazılarda çoğunluğu sikke, kemik, metal ve taş malzemeler olmak üzere küçük eserlerin gün ışığına çıkarıldığını, antik kentten çıkarılan eser sayısının ise 500'e ulaştığını bildirdi.

Ekinci, Sagalassos Antik Kenti'nin Burdur Arkeoloji Müzesi'nin de önemli bir tarihi eser kaynağı olduğunu anlattı. Müzenin kuruluşunu tamamlayalı 50 yıl olduğunu belirten Ekinci, yürütülen kazılar arasında en detaylısının Sagalassos Antik Kenti olduğunu dile getirdi.

Bunun yanı sıra Hacılar Höyüğü'nün de unutulmaması gerektiğini vurgulayan Ekinci, şu bilgileri verdi:

''Hacılar'da kazılara 1956'da başlandı. Şu ana kadar bu bölgede neolitik dönem denilen, yani insanların ilk yerleşik hayata geçtikleri, alet yapmayı, toprağı sürmeyi, hayvanları evcilleştirmeyi öğrendikleri dönemi görebiliyoruz. Yani Hacılar Höyüğü'nde yeni bir tarih yaratılmış, mağaradan çıkılıp yerleşik hayata geçilmiş.''

Burdur Müzesi'nde yaklaşık 60 bin eser olduğunu da belirten Hacı Ali Ekinci, bu eserlerin 3 binini sergileyebildiklerini anlattı.

Ekinci, müzenin internet ortamında üç boyutlu olarak gezilebildiğini de sözlerine ekledi.

Sabah, 29.08.2008


******


MARCUS AURELIUS'UN DEV HEYKELİ BULUNDU





Burdur’un Ağlasun İlçesi yakınlarındaki Sagalassos antik kentindeki kazılarda bulunan Roma imparatoru Marcus Aurelius’un dev heykeli arkeoloji dünyasını hyecanlandırdı.

Milattan sonra 161-180 yılları arasında Roma’yı yöneten Marcus Aurelius’un heykeline ait parçalar, yüzyıllar önce depremde hasar gören Roma hamamının en büyük odasındaki kazılarda çıkarıldı. Heykelin 80 santimlik baş kısmı ile, ayağı, eli ve 1.5 metrelik kolu da bulundu. Marcus Aurelius, Romayı yöneten "Beş İyi İmparator"dan sonuncusu sayılıyor. İmparator’un son günleri, başrolünü Russel Crowe’un üstlendiği Oscar ödüllü "Gladyatör" filmine konu olmuştu.

Hürriyet, 27.08.2008

KANATLI DENİZATI DAVASINDA TAHLİYE YOK

 

Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Karun Hazinesi’nin en değerli parçası olan Kanatlı Denizatı Broşu’nun sahtesiyle değiştirilmesiyle ilgili davaya, Uşak Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi.

Avukatların taleplerini reddeden heyet, duruşmayı 15 Eylül’e erteledi. Mahkeme, Uşak Arkeoloji Müzesi eski müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’nun tahliye istemini de suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphe uyandıran delillerin varlığı gerekçesiyle reddetti.

Hürriyet, Haber: Yavuz Kuşdemir, 29.08.2008

80 MİLYON YILLIK FOSİL BULUNDU

 

Kanada’nın Manitoba eyaletinin Morden kentinde, 80 milyon yıllık olduğu açıklanan deniz yaratığı fosili bulundu.

 

Kanada Fosil Arama Merkezi’nce organize edilen, 30 yıldır sürdürülen kazıda en büyük parçaya ulaşıldı. Kanada Fosil Arama Merkezi Sözcüsü Anita Janzic, Angus adını verdikleri deniz yaratığı fosilinin 11 metre uzunluğunda olduğunu belirten Janzic, timsah ve köpekbalığı karışımı bu tür canlıların 65 ila 135 milyon yıl önce Mezozoik Çağ’ın sonlarına doğru yaşadıklarını sözlerine ekledi.

Milliyet, 29.08.2008

1600 YILLIK SÜRYANİ MANASTIRINA İŞGAL DAVASI





Mardin’de Süryani Manastırı ile köylülerin arazi anlaşmazlığı adliyelik oldu. Süryaniler gerekirse AİHM’e gideriz dedi.


Mardin’in Midyat İlçesi’nde 3 köy muhtarı, Süryani Deyrulumur Manastarı’nının köylerinin sınırlarını ihlal ettiği ve ormanlık alanı işgal ettiği gerekçesiyle Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Deyrulumur Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün ise bu duruma tepki göstererek, yaşanacak olumsuzluklar karşısında gerekirse AİHM'e başvuracaklarını söyledi.
Midyat’ta Yayvantepe Köyü Muhtarı İsmail Erkan, Eğlence Köyü Muhtarı Süleyman Düz, Çandarlı Köyü Muhtarı İsa Dilek, Deyrulumur Manastırı’nın, Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı köyleri sınırları içerisindeki meşe ağaçlarından oluşan 100 hektar ormanlık alanı, çevresini duvarlarla çevirerek işgal ettiğini ileri sürdü. Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran muhtarlar verdikleri dilekçede şu iddialarda bulundu:


“Söz konusu bölgede ibadet yeri olarak bulunan manastır, yıllar geçtikçe ormana ait yerleri işgal etmekte, meşe ağaçları kesilerek işgal edilen yerin etrafına 8- 10 metre yüksekliğinde duvarlar örülmektedir. Alan, manastırın mülkiyetine katılmaya çalışılmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde bir ibadet yerinin sınırları bu kadar geniş değil. Bölgedeki manastır yönetimi, ibadete yeterli alanların dışına çıkarak orman alanlarını işgal etmektedir. Söz konusu ibadethanenin bitişiğindeki ormanlık alan, meşeler kesilmek suretiyle futbol sahasına dönüştürülmektedir. Bütün bu alanlardaki meşeler kesilerek yakacak olarak manastırda depolanmıştır. Yaklaşık 5 yıllık yakacak depo edilmiştir.” 

Manastırın ihlal ettiği sınırlar ve etrafını çevrelediği ormanlık alanda daha önce köylülerin hayvanlarını otlattığı ve söz konusu köylerde yaklaşık 3 bin 500 küçükbaş, bin büyükbaş hayvan bulunduğu kaydedilen dilekçede, köylülerin mağdur edildiği savunuldu. İşgal edilen yerlerin orman vasfında olduğu, hiçbir şekilde özel mülkiyete ait olmadığı belirtilen dilekçede, “Orman alanları manastır yönetimince haksız işgal edilmiştir. Bu durum hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. Kamuya ait bu alanların işgalinin bir an önce önlenmesi gerekmektedir” denildi.

Deyrulumur Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün ise, olayda köy yerine Deyrulumar Manastarı’nan hedef gösterildiğini söyledi. Muhtarların suçlamalarının haksız ve mesnetsiz olduğunu savunan Ergün, yaptığı açıklamada şöyle dedi:
“Her şeyden önce Yayvantepe ve Eğlence Köyü ile Manastırımızın sınırları dahilinde olduğu Güngören Köyü arasında kadastro çalışma alanı sınırının tespiti hususunda ihtilaflar yaşanmıştır. Bu konudaki davalar halen devam etmektedir. Sınır sorunu aslında Güngören Köyü ile Eğlence ve Yayvantepe Köyü arasında yaşanmasına rağmen; şikayetçiler tarafından hep Deyrulumur Manastırı ön plana çıkartılmıştır. Manastırımız mevcut durumda köy tüzel kişiliği sıfatına haiz değildir ve gerek Kadastro Mahkemesi’nde görülen davalarda, gerekse de kadastro müdürlüğü nezdinde görüşülen sınır itirazlarında taraf sıfatı bulunmamaktadır. Tüm resmi başvurularda karşı taraf Güngören Köyü yerine kasıtlı olarak Manastırımızı kendine hedef olarak göstermektedir”

Manastırın, Yayvantepe Köyü ve Eğlence köylerinin yerleşim yeri olarak kurulmasından çok önceki tarihlerde, MS 397 yılında kurulduğunu anlatan Ergün şöyle devam etti:
“Osmanlı Devleti zamanında da resmen vakıf sıfatını kazanmış ve vakıf olarak tüzel kişiliğini bugüne kadar sürdürmüştür. Kuruluşundan bu yana Manastırımız hep bulunduğu ortamı geliştirmiş ve güzelleştirmiş ve sonunda bölgemizin önemli turizm merkezi haline gelmiştir. Bölgemize ilk çam ağacını da getiren de yine Manastırımızdır. Manastırımızın duvarı sınırları içerisindeki ağaçlar en iyi şekilde korunmaktadır. Duvarın dışındaki ağaçlar hep karşı tarafça tahrip edilmekteyken, duvarın içindeki ağaçlar ise en sağlıklı şekilde korunmuştur. Söz konusu duvar çok uzun yıllardır yerinde mevcuttur. Gerek duvarın yapım aşamasında ve gerekse de yapımından bugüne kadar geçen süre içerinde karşı tarafça hiç bir itirazın yapılmamış olması ve ardından kadastro tespitlerinin başlaması ile bu şekilde üç köy muhtarının Manastırımıza karşı elbirliği ederek mesnetsiz saldırılarda bulunması, karşı tarafın ne derece kötü niyetli olduğunu, aslında ormanın korunmasının umurlarında olmadığı ve gerçek amacın Manastın arazilerinden pay kapma olduğu ortaya çıkmıştır. Futbol sahasının açıldığı iddia edilen yerin de orman alanı ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Söz konusu yer kadim bağ vasfında olan bir yerdi. Bağ kaldırılarak saha haline getirilmiştir. En önemlisi bu saha çalışmaları Midyat Kaymakamlığı'ndan izin alınarak ve kaymakamlığın yardımıyla futbol sahası ve helikopter pisti yapma çalışmaları başlatılmıştır. Manastırımızın etrafına çevirdiğimiz duvar, kendimizi, bahçelerimizi ve diktiğimiz meyve ve değişik ağaçların korunması amacıyla yapılmıştır. ”

Sorunun mahkemede sürdüğünü anlatan Deyrulumur Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün açıklamasını şöyle tamamladı:
“Karşı taraf özellikle Süryani kökenli Türk vatandaşı olmamızı fırsat bilerek halkı bize karşı galeyana getirmektedir. Bizlere karşı halkı kin ve nefret beslemeye özendirmek için din faktörünü hep ön plana çıkarmaktadır. Öyle olmasaydı hep Manastırımızı hedef tahtası haline getirmezdi. Zira gerek Kadastro Müdürlüğü’ndeki ve gerekse de mahkeme safhasındaki davalarında resmi hasımları Güngören Köyü tüzel kişiliğidir. Başvuruların vakfımıza karşı değil köy tüzel kişiliğine karşı yapılması gerekmektedir. Yayvantepe , Eğlence ve Çandarlı köyü muhtarları bu şikayetleri ile Mahkemeyi ve diğer ilgili resmi kurumları baskı altına almaya ve söz konusu makamlara tesir etmeye çalışmaktadırlar. Normalde mahkeme kararı henüz verilmeden, köylerin kadastro çalışma sınırı ve orman alanları kesinleşmeden bu tür suçlamalar yaratılması her şeyi apaçık ortaya koymaktadır. Olay mahkemeye intikal ettikten sonra sayın mahkemenin kararının beklenmesi gerekir. Mahkemenin vereceği karara herkesin saygı duyması lazım. Hukuk Devleti’nin gereği de budur. Hakkımızda saldırıların bu şekilde devam etmesi halinde, yaşanacak olan olumsuzluklara karşı tüm hukuk yolları denendikten sonra; ihtiyaç duyulması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve Avrupa Birliği'nin ilgili komisyonlarına başvurulacaktır.”

Radikal, 28.08.2008

DÜDEN MAĞARALARI TURİZME KAZANDIRILACAK

 

Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü (BÜMAK), Manavgat'ın köylerinde düden yerlerinin alan ve haritalandırma çalışmasına başladı.





BÜMAK ekibi ilk haritalandırma çalışmasını Taşağıl Beldesi Burmahan Köyü sınırlarındaki Derme düdeninde gerçekleştirdi. 2 haftadır 9 kişilik ekiple 619 metre uzunluğu bulunan Derme düdeninde haritalama, yön tayin ve koordinat belirleme çalışması yaptıklarını belirten BÜMAK Başkanı Mehmet Döker, Akdeniz Bölgesi'nin karstik yapısından ötürü Antalya'da çok sayıda düden mağarası bulunduğunu bildirdi.

 

Döker, "Derme düdeninde 13 yıldır araştırma yapıyoruz. 311 metre derinlikte su olmasından ötürü ileri gidemedik. Hedefimiz yaptığımız çalışmalarla Manavgat bölgesinin yeraltı güzelliklerini gün yüzüne çıkarak doğa turizminde cazibe merkezi yapmak. Bunun yanı sıra akademik çalışma yapmak. Bölgede 9 düden mağara bulunuyor. Doğa turizmini yaygınlaştırmak için envanterini çıkardığımız düdenleri ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, İsviçre, Danimarka, Norveç, Belçika, İspanya ve Avusturya üniversitelerinin mağaracılık kulübü öğrencileriyle paylaşacağız." dedi.

 

Türkiye'nin düden zengini ilk 5 ülke arasında yer aldığını belirten Döker, sırasıyla Marın, Tilkiler, Yeşilbağ, Çukurpınar, Değirmenözü, Giden Gelmez, Gökçesuyu, Simoğlu, Kocain, Beşkonak ve Ahmetler düdenlerinde de harita çalışması yapacaklarını ifade etti. Öte yandan Antalya'nın Manavgat, Akseki, Gündoğmuş ve İbradı İlçelerinde yerel yönetimlerle birlikte mağara tespit çalışmalarına başladıklarını bildiren OBA-Alternatif Doğa Turizm Derneği(ADTD) Başkanı Sacit Özçelik, ilk etapta Geyik ve Simoğlu Mağaralarını turizme kazandıracaklarını açıkladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü(DEUMAK)'ın Geyik Dağı Mağarası'ndaki harita ve yön tayin çalışmalara aralıksız devam ettiğinin altını çizen Özçelik, dünyada alternatif doğa sporlarına en fazla ilgiyi Norveçli, Hollandalı, İsveçli, Danimarkalı, Koreli, Japon, Finlandiyalı, Fransız, İtalya ve İngiliz turistlerin gösterdiğini ifade etti. Özçelik, dünyanın en ünlü düden mağarasının Antalya'da bulunduğunu ve her yıl mağaranın üstünden akan çağlayanı görmek için Antalya'daki Düden Şelalesi'ne milyonlarca turistin geldiğini söyledi

Turizm Gazetesi, 28.08.2008

ŞEYH ŞABAN-I VELİ TÜRBESİ RESTORE EDİLİYOR

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, ata yadigarı vakıf eserlerini tekrar kazandırmak için başlattığı restorasyon çalışmalarını sürdürüyor.

 

Kastamonu'da daha önce birçok tarihi eseri gün yüzüne çıkaran Vakıflar Bölge Müdürlüğü, şimdi de en çok ziyaretçi alan Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi'ndeki cami ve türbenin çevre düzenlemesi çalışmalarına başladı. Nilşen İnşaat AŞ'nin yüklenicisi olduğu çevre düzenlemesi çalışmaları, 2009 yılının ortasında tamamlanacak. Külliye içinde bulunan caminin Ramazan'da ibadete açık olacağı bildirildi. Vakıflar Bölge Müdürü Yavuz Yücebıyık, Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi'nde çevre düzenlemesinin yapımına başlandığını söyledi. Tuvaletlerin ve kurban kesim yerlerinin kaldırılacağını ifade eden Yücebıyık, türbenin etrafının tamamen açılacağını söyledi. Kastamonuluların beklediği mistik bir hava oluşması için proje hazırlandığını dile getiren Yücebıyık, "Külliye içinde sondurma yapılarak, kota farklılıklarını kaldıracağız. Asa Suyu'nun sol tarafından ikinci bir giriş yapacağız. Türbe içindeki satış yerlerini de kaldıracağız. Bundan sonra türbe içinde satış yapılmayacak." açıklamasında bulundu. Vakıflar Bölge Müdürü Yavuz Yücebıyık, yüklenici firma Nilşen İnşaat A.Ş'nin külliyedeki çevre düzenlemesi ve onarım işini 31 Temmuz 2009 tarihine kadar teslim edeceğini sözlerine ekledi.

Zaman, Haber: Yaşar Kuru, 28.08.2008

İNŞAATIN 9 BİN YILLIK MALZEMESİ: KİL

 

 

Afrika denince akıllara genellikle safari, kurak araziler ve yoksulluk gelir. Peki ya teknoloji? Pek az insan Afrika'nın sanat ve teknoloji dünyasına getirdiği kazanımlardan haberdardır. Oysa yapılan araştırmalar insanlığın Güney Afrika'dan doğup dünyanın geri kalan kısmına yayıldığını daha yıllar öncesinden gösterdi. İnsanlık hem sanat hem de teknoloji alanındaki ilk deneyim ve kazanımlarını bu kıtada yaptı. Yerleşik yaşamla ilgili ilk gelişmeler de yine Afrika'da oldu. Önce mağaralar sonra hayvan derilerinden yapılan çadırlar ve ardından da çalıyla örülmüş ilk nesil evler bugünkü yerleşim alışkanlıklarımızın temelini oluşturdu. Ancak gerçek anlamda dayanıklı inşaat yapımı kil ile başladı. Kilin geçmişi insanlık tarihi kadar eski. Yaklaşık 9 bin yıldan beri inşaat malzemesi olarak kullanıldığı tahmin ediliyor. Günümüzde bile dünya üzerinde 2 milyar insan kilden yapılma evlerde oturuyor.

Afrika'nın batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine kadar hemen her bölgede kilden yapılma evler bulunuyor. Yer kürenin bu kısmında ise yaşam şartları insanlar için hiç kolay değil. Yüzyıllardan beri güneş gölgede 45 dereceye varan ısısıyla bu toprakları adeta kavurdu. Akşam saatlerinde ise hava tam tersine dondurucu oldu. Ancak kilin inşaat malzemesi olarak kullanılması da yine bu amansız iklim şartları nedeniyle oldu. Bugün Mali, Burkina Faso, Nijer, Gana, Togo, Benin ve Nijerya'ya bakıldığında ülkelerin büyük bir bölümünde topraktan garip ama aynı zamanda da çok ihtişamlı yapıların yükseldiği görülüyor. Duvarlar, kemerler, sütunlar ve kuleler ilk bakışta göze çarpan eserler arasında. İnsanlar tarafından yapılmış olmalarına rağmen sanki topraktan çıkmış, doğanın bir paçasıymış gibi duruyor.

Eşsiz kil binaların bulunduğu bir başka yer olarak Burkina Faso ve Ghana sınırında yaşayan Kessana toplumunun yaşadığı bölge gösteriliyor. Nesillerden beri aynı bölgede yaşayan halk içerisinde yaşadıkları kil evleri adeta değerli bir vazo gibi işliyor. Seçilen renkler doğayla tam anlamıyla mükemmel bir uyum içerisinde. Birbirine yakın olarak inşa edilmiş köylerde aileler kendilerine ait çok sayıda yapı kompleksi içerisinde yaşıyor.

Sabah, 28.08.2008

HAMAMDA RESTORASYON ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

Konya Milletvekili Harun Tüfekçi, Belediye Başkanı İbrahim Halıcı ve Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç restorasyon çalışmaları devam eden hamamda incelemelerde bulundular.

 

İncelemeler esnasında kültürlerine sahip çıkarak aslına uygun çalışmalar yapıldığını belirten Tüfekçi, tek sorunun iş yapan müteahhitlerle zamanında işi bitirme konusunda bazı sıkıntılar yaşandığını söyledi. Sahip çıkmadıkları tek bir kültür eseri bırakmadıklarını belirten Tüfekçi tarihe sahip çıkarak geçmişe tanıklık edilmesini sağladıklarını da sözlerine ekledi. Çalışan gruplarla müteahhitler arasında sorun çıktığını ve bu yüzden aksaklıklar olduğunu belirten Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç ise hamamın doğru kullanılmamasından dolayı bazı sıkıntılar olduğunu normal zamanında büyük olasılıkla bitirileceğini belirtti. Hamam restorasyonu bitirilince ihaleye çıkarılacağını ifade eden Genç, 'İlçenin tek hamamı olması sebebiyle hamam kültürü yoğun bin hamam. son 5 yıldır Vakıflar Genel Müdürlüğü olarak bu eserlere sahip çıkarak Cumhuriyet tarihinde çağ atlattık' dedi.

Yeni Şafak, 28.08.2008

BATTI-ÇIKTI'DA TARİHİ ESER YOKMUŞ

 

Geçenlerde bu sütunlarda, Büyükşehir Belediyesi’nin battı-çıktı inşaatında toprak altından çıkan dev bir kayanın iş makinesi tarafından parçalandığını gösteren bir fotoğraf kullandık. Battı-çıktı güzergahında tarihi eserler yok mu ediliyor diye sorduk. Kültür ve Turizm İl Müdürü Adnan Zamburkan, bu konuda açıklama yaptı. Zamburkan, battı-çıktı güzergahında araştırma ve inceleme yaptıklarını, kayda değer bir tarihi eser bulunmadığını tespit ettiklerini söyledi. Zamburkan, “Bu yıl birkaç defa yapılmış. Şimdi toprak altından çıkan taşlar, 50-55 yıllık mermerlerdir. Bunların tarihi eserle alakası yok. Bu konuda herkesin içi rahat olsun” dedi.

Özgür Kocaeli, 30.08.2008


*******


TARİHİ ESERLER YOK MU EDİLİYOR?





D-100 karayolu İzmit geçişindeki battı-çıktı inşaatı sırasında, tünel için kazılan bölgenin altından her gün kocaman kaya parçaları çıkıyor. Bunlar çok büyük olasılıkla, binlerce yıl öncesinin İzmit’inden kalma tarihi eserler. Ama müteahhit firmanın iş makineleri, toprak altından çıkan dev kaya parçalarını sürekli kırıyor, yok ediliyor. Bu işlem, her gün yüzlerce kişinin gözü önünde yapılıyor. Oysa, eğer battı-çıktı alanında toprak altından çıkan bu taşlar tarihi eserse, bunları yok etmek çok büyük bir suç. Müze Müdürlüğü’nün Kültür Müdürlüğü’nün hiç umurunda değil. Büyükşehir Belediyesi de fena halde çuvalladığı battı-çıktı işi daha fazla gecikmesin diye, İzmit tarihinin böylesine insafsızca yok edilmesine göz yumuyor.

Özgür Kocaeli, 28.08.2008

ÖLÜ DENİZ PARŞÖMENLERİ İNTERNETTE SERGİLENECEK

 

 

Lut Gölü yakınlarındaki mağaralarda 1940’ların sonunda bulunan ve Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan Kumran metinleri, üç boyutlu olarak bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra ilk kez bütünüyle internette sergilenecek.

İsrail Tarihi Eser İdaresi, yazmaları, yüksek çözünürlüklü ve çok güçlü fotoğraf makineleriyle, üç boyutlu olarak görüntüledi. Dikkatle korunmasına rağmen hızla bozulan metinlerin gelecek nesillere aktarılması, bu sayede mümkün olacak. Bir ya da iki yıl içinde tüm fotoğraflar internette yer alacak.

"Ölü Deniz Parşömenleri" olarak da bilinen 2000 yıllık yazmalar, İbranice İncil’in bütün bölümleri ile Hz. İsa döneminde yaşamış bir Yahudi tarikatı olan Essenilere ait metinleri içeriyor. 60 yıl önce keşfedilen metinler, ancak 2001’de bütünüyle yayımlanmış, ancak tartışmalar dinmemişti. MS 100 yılından önce kaleme alınmış ilk İncil kopyaları olan yazmaların uzun bir süre yalnızca çok küçük bir akademik çevrenin incelemesine açık olması, komplo teorilerini beraberinde getirmişti.

Hürriyet, 28.08.2008

ÖREN YERİ VE MÜZELERİN GİRİŞ ÜCRETLERİ ZAMLANACAK

 

Akdeniz Turistik Otelcileri Biliği'nin (AKTOB) düzenlediği geleneksel mutad yemekli toplantıya katılmak üzere Antalya'ya gelen Bakan Günay, Antalya Müzesi'ni ziyaret etti.

 

Burada yetkililerden geniş bilgi alan Bakan Günay, ziyaretçi sayısının 100 binde kalmasına tepki gösterdi. Bu sayının en az bir milyon olması gerektiğini aktaran Günay, müze personeline bu işi daha ciddi ele almalarını söyledi. Gezisinin sonunda basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Bakan Günay, Antalya Arkeoloji Müzesi'ni çok önemsediğini bildirdi. Ören yeri ve müzelere giriş ücretleri konusunda da bilgiler veren Bakan Ertuğrul Günay, Türk vatandaşlarının bu yerlere girişlerinin kolaylaştırıldığını vurguladı. 20 YTL'ye alınan bir kartın Türkiye'deki 300 müze ve ören yerine serbest giriş imkanı sunduğunu hatırlatan Bakan Günay, ancak yabancılara sunulan giriş ücretinin çok düşük kaldığını ifade etti. Son zamla bunun biraz normale yaklaştığını ancak yeterli olmadığını ifade eden Günay, sözlerini şöyle sürdürdü: "Biz ağustosa müzelerimizi 5 Euro'ya gezdirdik. 5 Euro'ya izletmek Topkapı'ya, Ayasofya'ya, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne, Antalya Müzesi'ne saygısızlıktır. Müze ve ören yerlerinde yaptığımız artıştan bizim vatandaşlarımız etkilenmiyor. Hem kendi vatandaşlarımızın işini kolaylaştırdık, hem de gelirlerimizi arttırdık. Geçenlerde Hadrian müzesi açıldı Londra'da ki en önemli parça Hadrian büstüdür ve Türkiye'den gitmiştir. Oranın giriş ücreti yaklaşık 40 YTL. Bizde en fazla 20 YTL."

Zaman, Haber: M. Ali Bülbül, 27.08.2008

GİZEMLİ MAĞARANIN SONU BULUNDU

Amasya Kalesi'nde bulunan ve bu zamana kadar sonuna kadar gidilemeyen gizemli mağara Cilanbolu tamamen temizlendi.


Amasya Kalesi'nde her dönem farklı amaçlarla kullanılan gizemli mağara Cilanbolu'nda 3 ay önce başlayan temizlik çalışmaları tamamlandı. MÖ 4. yüzyılda Mitridat Dönemi'nde inşa edildiği belirlenen 2 bin 300 yıllık mağaraya Turizm Derneği üyeleri ile birlikte inen Vali Celalettin Lekesiz, mağaranın muhteşem görüntüsünden etkilendi.


181 metre derinlikteki mağaranın MÖ 4. yüzyılda inşa edildiğinin belirlendiğini ifade eden Müze Müdürü Celal Özdemir, 2 bin 300 yıl önce yapılan Cilanbolu'nun Mitridatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde su ihtiyacını gidermek için kullanıldığını açıkladı. Bin 800'lü yıllara kadar kullanıldığı belirlenen mağarada zaman zaman göçükler yaşandığı yapılan tamir çalışmalarından anlaşıldı.


Amasya'nın bir kültür mirasının daha ortaya çıkarıldığını ifade eden Vali Celalettin Lekesiz, "Çok muhteşem bir sarnıçla karşı karşıyayız. Buranın kalenin kuşatma altındayken bile su ihtiyacını karşıladığı anlaşılıyor. Bu mağara ile ilgili orijinal bir proje düşünüyoruz. Mitridatlar Dönemi'nden başlayarak Osmanlı Dönemi'ne kadar balmumundan heykeller yapıp insanların yaşadığı dönemlerde nasıl su çıkardıklarını göstermek istiyoruz. Cilanbolu'nu daha da görülebilir hale getirip, kentimiz ve ülkemizin turizmine kazandıracağız" dedi.


Yaklaşık 181 metre derinliğinde olan mağaraya iniş ve çıkışta zorlanan ilk ziyaretçiler, dışarıya çıktıklarında uzun süre dinlenirken, dışarıda 35 dereceyi bulan hava sıcaklığının mağaranın içerisinde 12 derece civarında olması dikkat çekti.

Amasya Kent Haber, 27.08.2008

İSHAKPAŞA SARAYI'NA YENİDEN RESTORASYON

 

 

Ağrı’nın Doğubeyazıt İlçesi'ndeki İshakpaşa Sarayı’nın restorasyonu aralıklarla yaklaşık yarım asır sürdü. Ancak onun da yanlış yapıldığı ortaya çıktı ve çalışmalar yeniden başladı. ODTܒden uzmanların yaptığı inceleme sonucunda restorasyonda kullanılacak malzeme belirlendi.

116 odası, türbesi, camii, surları, haremi, koğuşlarıyla kartal yuvasını andıran bir kale, İshakpaşa Sarayı. Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesindeki saray, yanlış restorasyonlarla sık sık gündeme geldi.

1958 yılında başlayan restorasyon çalışmaları aralıklarla 48 yıl sürdü. Ancak sonuçta görüldü ki çatısının bir bölümü sacla kapatılan sarayın restorasyonu yanlış yapılmış. Tarihi yapının özgün halinin bozulduğunu belirleyen uzman heyet, sarayın yeniden restore edilmesine karar verdi.

ODTܒden uzmanların yaptığı inceleme sonucunda restorasyonda kullanılacak malzeme belirlendi ve sarayın restorasyonuna yeniden başlandı. Şimdi saray duvarlarına zarar vermeyen çimento ve kireç kullanılıyor.

Şantiye Şefi Adnan Vural: “Bu kirecin özelliği mukavemeti daha yüksek, suya daha dirençli. Amaç şantiyede hazırlanan o kaymak kirecin dezavantajlarını ve şantiyedeki işçilik hatalarını daha aza indirmek.”

Ağrı Turizm ve Kültür Müdürü Muhsin Bulut: “Eylül ayının 15’ine kadar sarayın korumasına ciddi katkı sağlayacak bir dış koruyucu örtü cam çatı düşünüyoruz. Bunların siparişi verildi, projesi hazır.”

Restorasyon çalışmaları kapsamında saraydaki çelik güçlendiriciler de kaldırılacak.

Ntvmsnbc, 27.08.2008

AYDIN'DAKİ TARİHİ ESERLER İLGİ BEKLİYOR

 

Aydın Eski Eserleri Sevenler Derneği 2. Başkanı Mehmet Özçakır, Aydın'da kaderine terk edilmiş ve kurtarılmayı bekleyen tarihi yapıların görüntü kirliliği yaratığını, kimsesizlerin barınma yerine dönüştüğünü öne sürdü.

 

Özçakır, yaptığı açıklamada, genellikle Veysipaşa ve Hasanefendi mahallelerinde yer alan yüzlerce yıllık eski konak ve yapıların, yıkılmaya yüz tutmuş durumda, hazin sonunu beklediklerini söyledi. Söz konusu yapıların koruma amaçlı imar planı içinde yer aldığını ve birçoğunun parsel bazında tescilli yapı olduğundan proje ve onay alınamadan onarım yapılamadığını anlatan Özçakır, birden fazla mirasçısının bir araya gelememesi nedeniyle satışının da yapılamayan binaların atıl durumda beklediğini ifade etti.

 

Dernek olarak bu konak ve yapılardan en az bir tanesini Aydın'a Kent Müzesi ve Konukevi olarak kazandırmak istediklerini dile getiren Özçakır, yerel yönetimlerin bu konuda çok duyarlı olmadıklarını, Çine, Yenipazar, Karacasu İlçelerinde de buna benzer örnek evlerin belediyelerce ve yerel yönetimlerce kamulaştırılarak restore edildiğini kaydetti. Özçakır, şöyle konuştu: "Bazı ilçelerde bu tür evler turizme açıldı. Ancak merkez ilçede bir çalışma yapılmadı. Kütahya, Balıkesir ve Muğla gibi yöremiz illerinde kültüre ve sanata duyarlı yerel yöneticiler sayesinde geçmişimiz günümüze kazandırıldı. Biz de dernek olarak Aydın'da böyle bir konağın kamulaştırılmasını her ortamda gündeme getiriyoruz. Hatta dernek olarak, içini tanıtım eserleri ile doldurmaya ve bakımını, işletilmesini de üstlenmek istiyoruz gönüllü olarak. Aydın'da kaderine terk edilmiş ve kurtarılmayı bekleyen yapılar Görüntü kirliliği yarattığı gibi, evsizlerinde konaklama yeri olmaktadır. Karanlık ve suç noktaları ve çöplük olarak kullanılmaktadır."

 

Bu tür binaları, hayırseverlerin ve iş adamlarının bir ikisini alıp şirketlerinin merkezi veya konaklama için butik otel olarak da kullanılabileceğini ifade eden Özçakır, ''Bu yapılar restore edilerek hizmete alınmazsa sadece hüzünlü fotoğraflarda yerini alır'' diye konuştu.

Zaman, 27.08.2008

DİVRİĞİ KALESİ'NDEKİ KAZI SÜRÜYOR

 

 

Sivas'ın Divriği İlçesi'ndeki tarihi kale ile çevresindeki sur ve kilise kalıntılarının gün yüzüne çıkarılması için başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Kazının başkanlığını yürüten Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Yrd.Doç.Dr. Erdal Eser, Divriği Kalesi ve çevresindeki tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılabilmesi için 2006'da çalışma başlattıklarını anımsattı.

 

Eser, aradan geçen yıllardaki çalışmalarda, kale ile çevresinin temizlendiğini ve kalenin kuzey yamacındaki kilisede Ermenice kitabe parçası bulunduğunu aktardı. Söz konusu kazının Sivas'taki ilk Ortaçağ kazısı olma özelliğine sahip olduğunu kaydeden Eser, "Amacımız Mengücekoğulları ile ilgili bilinmeyenleri ortaya çıkarmak. Kazıların tamamlanmasıyla birlikte, Mengücekoğulları ve Ortaçağ dönemiyle ilgili yeni bilgilere ulaşacağımızı tahmin ediyoruz" dedi.

 

Bu yıl kazı çalışmalarını, kale ve surların olduğu bölge ile Yukarı Kilise'de yoğunlaştıracaklarını belirten Eser, tarihi Kale Camisi'ne ziyaretçilerin girişini sağlayacak kale kapısını açmayı hedeflediklerini söyledi.

 

Eser, 25 Ağustos'ta başlayan bu yılki çalışmaların 19 Eylül'de sona ereceğini bildirdi.

Trt/Haber, 27.08.2008

AŞIKLI HÖYÜK SPONSOR ARIYOR





Orta Anadolu’nun en eski yerleşim yeri Aşıklı Höyük’te 10 bin yıl sonra yeniden taş taş üstüne konuyor. 19 yıl önce başlayan kazılarda ortaya çıkarılan beş kerpiç ev orijinaline uygun olarak inşa ediliyor. İki evin yapımına başlandı bile. Dünyanın en eski çevrecilerinin yaşadığı, ilk beyin ameliyatının yapıldığı uygarlığın yaşamını gözler önüne serecek proje, tarih öncesi yapı işçiliğinin anlaşılması nedeniyle önem taşıyor.

Mezarlar evlerin altında Aksaray’da 1989 yılında başlayan kazılarla birlikte Aşıklı Höyük’ün Orta Anadolu Bölgesi’nde şu an için bilinen ilk yerleşme yeri olduğu ortaya çıktı. Yerleşik düzenle birlikte ilk kez üretimin yapıldığı Aşıklı Höyük, pek çok ilkin yaşandığı bir uygarlık. Aşıklı Höyük ile birlikte dünyanın en eski çevrecilerinin Anadolu’da yaşadığı ortaya çıktı. 10 bin yıl önce Aşıklı insanlarının, çöplerini özel alanlarda biriktirip, yakarak imha ettiği anlaşıldı. Yapılan kazılarda bir iskeletin boynunda bakır ve geyik dişlerinin delinmesiyle yapılmış boncuklar bulundu. Bu da madencilikte öncü olan uygarlığın doğada bulduğu sabit bakırı işlediğini, soğukken çekiçleyerek biçim verdiğini, bu yöntemle bakır boncuklar ürettiğini gözler önüne serdi.

Aşıklı Höyük’teki en önemli ilklerden biri ise Aşıklı insanının ilk beyin ameliyatını gerçekleştirmesi. 25 yaşlarında genç bir kadının kafatasına açılan delik antropolog Metin Özbek tarafından incelendiğinde, kadının operasyon sonrasında yaklaşık bir hafta, 10 gün yaşamış olduğunun saptandı. Orta Anadolu’da neolitik dönemin en önemli yerleşim birimi Aşıklı Höyük, şimdi yeniden doğuyor. 1990-1991 yıllarında ortaya çıkarılan beş kerpiç ev orijinaline sadık kalınarak tekrar inşa ediliyor. Evler, İÜ Restorasyon Bölümü öğretim görevlilerinden Yüksel Dede ve Güneş Duru yönetiminde Kızılkaya köylüleri tarafından yapılıyor.

Aşıklı Höyük Kazı Başkanı, İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Mihriban Özbaşaran evlerin tamamlanmasıyla ziyaretçilerin tarih öncesi evleri yakından tanıyabileceklerini belirterek “Aşıklı evlerinden ilk ikisi çatı yapıları dışında tamamlandı. Evlerden biri iki odalı, diğeri tek odalı. Çatı yapısı sonrasında, ocak ya da depolama amacıyla kullanılan petekler gibi iç yapı öğelerinin yapımı var. Aşıklı topluluğunun ölülerini yaşadıkları evlerin tabanlarının altına gömme gelenekleri var. Bunu da sergilemeyi düşünüyoruz, kopyalarını yaptığımız orijinal Aşıklı evlerinde taban altı mezarlar var. Şu an İstanbul’dan sipariş ettiğimiz iskelet kopyalarını bekliyoruz. Önümüzdeki sene iki bina daha yapmayı planlıyoruz. Aşıklı evlerinde dışa açılan kapı yok, girişler damdan. Dam ise, yaşam alanlarından biri” diye konuşuyor.

Prof. Özbaşaran, evler yapılırken orada yaşan insanların yaşamına dair olan düşüncelerinin ve soruların çeşitlendiğini ve tarih öncesi insana biraz daha yaklaştıklarını anlatıyor. Deneysel Aşıklı Evleri’nin turizme de katkısı olacağını söyleyen Özbaşaran şöyle konuşuyor:
“Kapadokya son derece hareketli bir turizm bölgesi. Aşıklı Höyük’ün yer aldığı bölge, ünlü Ihlara Vadisi ve Güzelyurt kasabası yolu üzerinde. Amacımız Aşıklı’yı her yıl buraya gelen yerli yabancı turistlerin ilk durağı yapmak. Aksaray’dan yola çıkanlar ilk olarak Aşıklı’da bölgenin ilk yerleşmesini görüp, Ihlara ve Güzelyurt’a devam edebilecekler. Höyüğe geldiklerinde de 10 bin yıl öncesinin yaşamını evlerin içine girerek, damlarına çıkarak görebilecekler. İsteyenler daha sonra höyüğe çıkarak içine girdikleri, ocağını, duvarını elledikleri binaların gerçeklerini izleyebilecekler, kazı mevsimindeyse ortaya çıkarılmalarını seyredebilecekler.

Sergilemeye yönelik yapılan beş bina İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Fonu ve Kültür Bakanlığı’ndan alınan destekle hayata geçiriliyor. Bunlar tamamlandıktan sonra 10 bin yıl öncesinin teknolojisi kullanılarak yapılacak olan deneysel bina içinse sponsor aranıyor. Bu bina, mümkün olduğu ölçüde tarihöncesi yöntemlerle yapılacak. Yani, çatıya konacak ağaçların kesilmesinden, ağaç dallarını kesici obsidien aletlerle soymaya kadar tüm yapım aşamaları o günün koşullarıyla gerçekleştirilecek.

Radikal, Haber: Umay Aktaş Salman, 27.08.2008

TARİHİ BİNALARA DOĞAL RENKTE IŞIK

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Aydınlatma ve Enerji Müdürlüğü, başta Tarihi Yarımada olmak üzere, kent genelindeki tarihi eserlerin orijinal renklerini verecek tonlarda aydınlatılması için planlama yaptı.

Kenti ışık kirliliğinden kurtaracak planla, Kızkulesi, Sultanahmet Camii, Ayasofya Müzesi ve Topkapı Sarayı gibi tarihi eserler orijinal renklerini verecek tonda aydınlatılacak.

Kullanılacak doğa dostu lambalar sayesinde ışık kirliliği son bulacak ve elektrik tasarrufu sağlanacak. Bu kapsamda belediye, dünyada uygulanan örnekleri incelemek amacıyla Uluslararası Kent Aydınlatma Derneği’ne (LUCI-Lighting Urban Community International) üye oldu. İstanbul’a model olabilecek doğru aydınlatılmış metropoller incelendi.

Hürriyet, Haber: Şenol Çoşkuner, 27.08.2008

TARİH AVI SÜRÜYOR

 

Jandarma takipteki bir otomobili durdurup arama yaptı Roma dönemine ait tarihi eserleri tarih hırsızlarının talanından kurtardı.

 

Denizli’de Jandarma’nın tarihi eser kaçakçılarına yönelik çalışmaları aralıksız devam ediyor. Merkez Komutanlığı uzmanları bir süredir takip ettikleri İ.C. isimli bir tarihi eser kaçakçısının aracını durdurarak arama yaptı. Aramalarda Roma dönemine ait olduğu belirlenen 45 sikke ele geçirildi. Sikkeler hemen Denizli Müze Müdürlüğü’ne götürülürken İ.C. cumhuriyet avcılığına ifade verdi. Yapılan incelemede tarihi eserlerin müzelik değeri bulunduğu saptandı. Jandarma Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada tarihi eser kaçakçılarına yönelik operasyonların azim ve kararlılıkla yürütüleceği kaydedildi.

denizlili.net, 27.08.2008

HALİTPAŞA'DAKİ TARİHİ RUM ÇEŞMESİ RESTORE EDİLECEK

 

Manisa'nın Saruhanlı İlçesi'ne bağlı Halitpaşa beldesindeki tarihi çeşme restore edilecek. Kurtuluş Savaşı'ndan önce Rumlar tarafından yaptırılan ve şu anda kullanılmayan çeşmeyi, belediyeyle İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ortaklaşa yenileyecek.

 

Halitpaşa Belediye Başkanı Recep Şahin, MÖ 300 yıllarında Yunanlar tarafından 'Papazlı' adıyla kurulan beldedeki tarihi eserleri yaşatmak için çalışma başlattıklarını belirtti. Şahin, "Beldemizde bulunan atıl durumdaki tarihi çeşmeyi de restore ederek, günümüz şartlarına uygun hale getireceğiz." dedi. Beldede cumhuriyetin ilanına kadar Rumların yaşadığını ifade eden Başkan Şahin, "O dönemlerde ismi Papazlı'ymış. Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte Rumlar bölgeden ayrılmış. Beldemizin adı o tarihte Hocalı, 1967 yılında ise dönemin Manisa Valisi Niyazi Aras tarafından Halitpaşa olarak değiştirilmiş." şeklinde konuştu. Sözkonusu tarihi çeşmeyi, dönemin Papazlı Belediye Başkanı olan Samyo Samyotis'in yaptırdığını aktaran Şahin, "Bakımsız ve susuz kalmış. Çeşmenin restore edilmesini kararlaştırdık. Talebimizi İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne ilettik, ortaklaşa çalışacağız." dedi.

Zaman, Haber: Serkan Ertunç, 27.08.2008

"BU CENNETE KIYMAYIN"

 

 

Osmaniye’deki 2 bin 500 yıllık Kastabala Antik Kenti’nde yapılması planlanan çimento fabrikasına tepki gösteren sivil toplum kuruluşları  bir platform oluşturdu. Universal Çimento Sanayii A.Ş. tarafından yapılması öngörülen çimento fabrikası, aralarında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de bulunduğu çok sayıda sivil toplum kuruluşu tarafından tepkiyle karşılandı.


Onursal önderliğini ünlü arkeolog Prof.Dr. Halet Çambel’in yaptığı “Çimento Fabrikasına Karşı Osmaniye Kastabala Platformu”, bölgede neden çimento fabrikası kurulmaması gerektiğini bir raporla anlattı. Raporda, fabrika için hazırlanan ÇED raporunda, pek çok arkeolojik unsura rağmen, proje alanı ve yakın çevresinde arkeolojik bir mirasın bulunmadığının ifade edilmesi eleştirildi.

Raporda, çimento fabrikasının toz ve emisyonlarından antik kentteki eserlerin doğrudan etkileneceği, bu durumun şimdiye kadar korunmuş eserleri olumsuz yönde etkileyeceği vurgulandı. Fabrikanın, antik kentin yanı sıra bölgede bulunan ve göçmen kuşların konaklama alanlarından olan Kırmıtlı Kuş Cenneti’ne de olumsuz etkilerinin olacağı ifade edilen raporda, bölge köylüsünün tarlalarının da fabrika yapıldıktan sonra 2/3 oranında değer kaybedeceği ifade edildi.


Raporda, fabrikanın, tarihi ve arkeolojik Kastabala örenyerine dahil olan Kesmeburun Tepesi’ne oturtulmasının yasalara aykırı olduğu, bu nedenle başka bir yere yapılması için harekete geçilmesi gerektiği belirtildi.


Platformun başlattığı imza kampanyasına yazar Yaşar Kemal, sinema sanatçıları Rutkay Aziz, Tarık Akan, Menderes Samancılar, Bülent Kayabaş ile Prof.Dr. Türkan Saylan ve Dr. Muazzez İlmiye Çığ gibi bilim adamlarının destek verdiği açıklandı.

Milliyet, Haber: Meriç Tafolar, 27.08.2008

ASPENDOS'UN ÇIĞLIĞI 3 YILDA DUYULDU

 

 

2 bin yıllık antik tiyatro Aspendos’un bu sezon bakıma alınması üzerine, CHP Antalya Milletvekili Tayfur Süner, yazılı önergeyle, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a, acil bakım kararında gösterilerin etkisini sordu.

Günay, 23 Haziran 2005, 12 Nisan 2007 ve 9 Mart 2007 tarihli üç koruma kurulu raporundan alıntılarla, tiyatronun durumunu anlattı. Günay’ın açıklamalarına göre, 2005 tarihli raporda, yapısal sorunlar nedeniyle antik tiyatroda üst bölümün kullanılamaz, alt bölümün en çok 2 bin 500 kişi alacak durumda olduğu belirtildi. Raporda, "Gösteriler, antik tiyatroları salt yapı malzemelerini aşındırmasının çok ötesinde etkiler. Acil onarım çalışması yapılmalıdır. Aksi takdirde tiyatronun ziyaretçi dışında her türlü gösterime kapatılması daha uygun olacaktır" denildi.

Antalya Anıtlar Müdürlüğü’nün, 2007’de salt ziyaretçi dolaşımını kısıtlaması üzerine hazırlanan 12 Nisan 2007 tarihli raporda da, "Bu tedbirler geçicidir" denildi. Günay son sözünde, "Esaslı bir onarıma ihtiyacı olduğunun kurul kararlarıyla tespit edilmiş olması üzerine 2008 yılında onarıma alınması planlanmıştır" dedi.

Hürriyet, Haber: Bülent Sarıoğlu, 27.08.2008

"CAMİNİN RESTORASYONU TAHRİBATA DÖNÜŞTÜ"

 

Adana'nın Kozan İlçesi'nde, yaklaşık 500 yıl önce yapılan ve 1920 yılında işgalci Fransız güçlerince tahrip edilen, sonrasında vatandaşlarca onarılarak ibadete açılan, ancak çıkan yangında zarar gören tarihi ''Küçük Cami''nin restorasyon çalışmalarının tahribata dönüştüğü iddia edildi.

 

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Kozan Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Tarihçi-Yazar Abdurrahman Kütük, yaptığı açıklamada, Vakıflar Genel Müdürlüğünce 210 bin YTL bedelle ihale edilen caminin, estetik açıdan belirgin özelliği olmamasına karşın, bir döneme tanıklık etmesi yönüyle önemli olduğunu söyledi. Caminin 1530 yılında Süleyman Selim Şah Han'ın oğlu Mevla Sultan zamanında yapıldığını, 1920 yılında Fransız güçlerinin Kozan ve çevresini işgali sırasında askerler tarafından tahrip edildiğini belirten Kütük, şöyle konuştu: "Cami, aynı yıl vatandaşlar tarafından tarihi dokusuna uygun olarak onarılarak ibadete açıldı. Fransızların tahribatı sırasında kaybolan, camiye ait bir kitabe de restorasyonla ilgili araştırmalar sırasında bir konağın duvarında bulundu."

Zaman, 27.08.2008

KAÇAK KAZIYA GÖZALTI

Kilis'in Polateli İlçesi'ndeki Ravanda Kalesi'nde kaçak kazı yaptıkları ileri sürülen 3 kişinin yakalandığı bildirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, ilçeye bağlı Belenözü Köyü'ndeki Ravanda Kalesi'nin kuzey yamaçlarında kaçık kazı yaptıkları ileri sürülen İ.İ., M.A. ile Ö.Ö. jandarma tarafından suçüstü yakalandı. Kaçak kazı yapmakta kullanılan malzemelere el konulurken, ifadeleri alınan 3 zanlı, sevk edildikleri adli merciler tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı

Kilis Kent Haber, 27.08.2008

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Abdurrahman Nejat Bilgen, Kütahya ve çevresinde MÖ 2 binli yıllarda 7 büyüklüğünde bir deprem olduğunu söyledi. 

Kazılarda büyük bir depremin çıktığını belirlediklerini ifade eden Prof.Dr. Bilgen, "5 yıldır devam eden kazı döneminde ciddi bir bulguya rastladık. Arkeolojik bulguların yanı sıra tarihi kalıntı sayımız da artmaya başladı. Üst katmandaki MÖ 1'inci bin yıla ait yapı duvarlarını kaldırdığımızda 2'nci bine ulaştık. Bulduğumuz yapılar üzerindeki yaptığımız çalışmalarımızda, Tunç döneminde ait bulgulara rastladık. Bu dönemde tüm yapıların yandığını belirledik. Mimari yapı olarak taş temel üzerine kerpiçler kullanılan, kalın duvarları ve ahşap çatıları olan bir katmana rastladık. Bu yangın yüzünden bütün duvarlar kısmen yamulmuş, çatılar ve çalışma alanları olan atölyeler yanarak yıkılmış. İlk önce bir savaş veya saldırı mı oldu diye düşündük, ama bulgulara baktığımızda, ne insan iskeletlerine ne de silah veya buna benzer savaşa ait silahlara rastlayabildik. Sebepleri üzerinde düşünürken, alanın üst katındaki dolguda hiçbir çatlak bulunmadı, ancak yangının olduğu 1'inci bine ait dönemdeki kademede bir anda müthiş bir çatlağa rastladık. Bu çatlağı takip edip kazılarımızı devam ettirdiğimizde bu dönemde çok büyük bir deprem olduğunu anladık. Depremde yıkılan evlerin, atölyelerin ve o dönemdeki toprak fırınlarından kaynaklanan bir yangın olduğu ortaya çıktı" dedi. 

Kazıların bölgede 5 yıldır devam ettiğini anlatan Bilgen, ''Kazılarda, Kütahya ve çevresinde MÖ 3000'li yıllarda kalıpla seramik üretiminin yapıldığını belirledik. Kütahya'da çini ve seramik üretiminin günümüzde yaygın olarak yapılmasının tesadüf olmadığını gösteriyor. 2006'da kazılara başladığımızda daha önceki çalışmalarda açılan höyüğün tepesinin dolduğunu gördük. Bütün katmanları irdelemeye ve anlamaya çalıştık. Elde ettiğimiz taşları tek tek fotoğraflayıp bilgisayar ortamında çizimlerini yapıyoruz'' diye konuştu. 

Bilgen, kazı ekibinin yaklaşık 100 kişiden oluştuğunu sözlerine ekledi.

Kütahya Kent Haber, 27.08.2008

VALİ KIRLI: ÇANAKKALE TARİHİN HER KESİMİNDE ÖNEMLİ ROL ÜSTLENMİŞTİR

 

Çanakkale Valisi Orhan Kırlı, Çanakkale'nin tarihin her kesiminde uygarlık açısından etkin ve önemli rol üstlendiğini söyledi.

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nce (ÇOMÜ) Çanakkale Valiliği, Çanakkale Belediyesi, kaymakamlıklar, ilçe belediye başkanlıkları ve sivil toplum kuruluşlarının iş birliğiyle düzenlenen Çanakkale İli Değerleri Sempozyumları başladı. Vali Orhan Kırlı, ÇOMÜ Terzioğlu Yerleşkesi'nde düzenlenen etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada, Çanakkale'nin tarihin her kesiminde uygarlık açısından etkin ve önemli rol üstlendiğini belirtti. Çanakkale'nin Anadolu ve Trakya yakasında toprakları bulunan, bu konumu itibarıyla tarih boyunca özel yerleşim yeri vasfını koruyan bir kent olduğunu belirten Kırlı, "Çanakkale, sosyal göstergeler bakımından Türkiye ortalamalarının üzerinde olmakla birlikte sahip olduğu tarıma elverişli toprakları ve turizm potansiyeliyle çevre illerle mukayeseli üstünlüklere sahiptir" diye konuştu. Kırlı, ÇOMÜ ve organize sanayi bölgesinin kurulmasının kentin ilerlemesini artırdığını, Çanakkale'nin eğitim ve kültür düzeyinin, vatandaşların dünyaya ve yeniliklere açık yapısının ekonomik ve sosyal gelişmeyi destekleyici ve hızlandırıcı özellikler olduğunu söyledi.

 

ÇOMÜ Rektörü Prof.Dr. Ali Akdemir de kent değerlerinin ortaya çıkarılması bakımından büyük öneme sahip Çanakkale İli Değerleri Sempozyumları'nın kent açısından 'artı güç' olduğunu belirtti. Akdemir, 31 Ağustos'ta kent merkezi ve ilçelerde yapılacak sempozyumlarda sunulacak bildirilerin ağırlıklı olarak tarım, turizm, arkeoloji, tarih, sanat tarihi, etnografya, coğrafya, yer bilimleri, sosyoloji, dil ve edebiyat, su ürünleri, çevre, eğitim, sağlık, mitoloji, ekoloji, seramik ve işletmecilik konularında olacağını belirtti.

Zaman, 26.08.2008

DRAVA'DA OSMANLI'YA AİT GEMİ KALINTISI BULUNDU

 

Macaristan'ın güneybatısından geçen Drava Nehri'nde muhtemelen 16'ncı yüzyıldan kalma, Osmanlı dönemine ait gemi kalıntıları bulundu.

Macaristan Kültürel Miras Dairesi Başkanı Attila Janos Toth, Macar haber ajansı MTI'ye yaptığı açıklamada, 10 kişilik arkeolog grubu ile Drava Nehri'nin çamurlu suyuna dalışlar yaptıklarını, Dravatamasi Köyü yakınlarındaki çalışmalarının çok heyecanlı geçtiğini söyledi.

Toth, Hırvatistan sınırından geçen nehrin 5-6 metre derinliğinde Türk dönemine ait gemiler bulduklarını, bu nedenle Türkiye'den Serkan Gündüz isimli bir bilirkişinin Macaristan'a gelerek kendileriyle çalışmaya başladığını açıkladı.

Drava Nehri'nin suları çok kirli olduğu için çalışmaların güçlükle yapılabildiği belirtilirken, nehir sularında boyları 10 ila 20 metre olan yaklaşık 30 Türk gemisinin kalıntılarının olduğunu açıklayan Macar arkeologlar, gemilerin yanı sıra Osmanlı dönemine ait bakır çanaklar da bulduklarını bildirdiler.

Cnn Türk, 26.08.2008

PATARA'YA GİRİŞ ÜCRETİ ARTINCA TEPKİ GELDİ

 

 

Patara ören yerine giriş ücretinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca 2 YTL'den 5 YTL'ye çıkarılmasına esnaf tepki gösterdi.

 

Patara Muhtarı Arif Otlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, Patara'nın 18 kilometre uzunluğunda dünyaca ünlü plajı olduğunu hatırlatarak, bölgede tatil yapanların her gün plaja güneşlenmek amacıyla geldiğini ve her girişlerinde kişi başı 5 YTL ödediklerini söyledi. Otlu, dört kişilik bir ailenin, her girişinde toplam 20 YTL ödemek zorunda kaldığını belirterek, bunun bölgedeki turistik tesislere ilgiyi de etkilediğini savundu. Turistin, ören yerine girmek için neredeyse günlük oda ücreti kadar para ödemek zorunda kaldığını söyleyen Otlu, turiste özel bilet verilmesini önerdi.

Patara Turizm Derneği Başkanı Mehmet Otlu da Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yapılacak bir anlaşma ile Patara'da kalan turiste, kaldığı otel tarafından bir belge veya haftalık bilet verilmesi uygulamasına gidilmesinin yararlı olacağını söyledi.

Turizm Gazetesi, 26.08.2008

SAGRADA FAMILIA'NIN RESTORASYONUNDA GAUDI'NIN VİZYONU DİKKATE ALINIYOR MU?

 

Antonio Gaudi 1926 yılında öldüğünde, başyapıtlarından biri olan Sagrada Familia Kilisesi’ne ilişkin hayallerini de beraberinde götürdü. O günden beri, Barselona’nın simgesi haline gelen yapıyı tamamlamak, tüm zorluklarına rağmen Gaudi’nin izinden giden mimarların başlıca ilgi alanlarından biri oldu. Gaudi’nin alışılagelmişin dışındaki çalışma yönteminin çıkardığı zorluklar ve anarşistlerin kilisenin orijinal planlarını yok etmeye çalışmaları ise bu çabanın pek de “kolay” olarak nitelendirilebilecek cinsten olmamasının sebepleri.

Sagrada Familia’nın gerçek anlamda “tamamlanması”, inşaatına başlanmasından tam 125 yıl sonra gündeme geldi. Ancak bu kez de, etkili açıklamalarıyla tasarım dünyasında sözü geçen bir grup İspanyol sanatçı, mimar ve sanat galerisi sahibi, sonucun Gaudi’nin vizyonuyla pek de örtüşmeyeceğine ilişkin giderek artan bir endişe taşıdıklarını açıkladı. Açıklamalarını desteklemek için “Kilisenin sürrealist strüktürünü görmeye gelen milyonlarca turistin “hangi bölümleri Gaudi’nin, hangilerini ise ekipteki mimarların yaptığını ayırt etmelerinin imkansızlaşacağı” tezini öne süren grubun, Madrid’deki Reina Sofia Sanat Müzesi Direktörü Manuel Borja-Villel’in yürütücülüğünde Barselona’nın sanatsal ve mimari gelişiminde önemli rollere sahip 100 üyesi bulunuyor. “Gaudi’nin ruhuna ihanet” olarak niteledikleri bu tamamlama çalışmalarını protesto etmek için yayınladıkları bir bildiriye de imza atan grup, Sagrada Familia’yı tamamlamak için çalışan mimarların, hayatının bir kısmını bu tapınağa adayan Gaudi’nin fikirlerini izlemediklerini ve esere kendi izlerini bırakma çabası içinde olduklarını şu cümleyle iddia ediyor: “Vasatlıktan uzak olmayan bir grup teknisyen ve yatırımcıdan oluştuğunu düşündüğümüz bu ekip, iyi niyetli olmasına rağmen kronolojik hataları sahiplenmek ve devam ettirmekten öteye gitmiyor ve Gaudi’nin eserini zarar vermek pahasına kişiselleştirmeye çalışıyor.”




Fotoğraf: Getty Images


Borja-Villel, The Guardian gazetesine verdiği bir demeçte, “Yapılanların Gaudi’nin ruhuyla pek de ilgisi yok. Amaç, protestolara zemin hazırlayacak ve sadece turistlerin ilgisini çekecek bir bina yaratmak,” dedi. Borja-Villel’in grup bildirisinin altında imzası bulunanlardan biri de Joan Miró ve Tàpies Derneği Başkanı Miquel Tàpies’in eserlerine adanmış bir kuruluş olan Miró Vakfı Başkanı Rosa Malet. SOS Monuments Koruma Kurulu Başkanı mimar Salvador Tarragó da yine bu isimler arasında.




Fotoğraf: Santiago Lyon (AP)

 

Tamamlanma çalışmaları daha önce de protesto edilen Sagrada Familia için bu ilk değil. 1990 yılında çağdaş sanatçı Maria Subirachs’ın heykelleri binaya getirildiğinde de bir grup buna karşı çıkmıştı.

Her yıl milyonlarca turistin bu “tuhaf” tapınağı ziyarete gelmesinde belki de ne zaman tamamlanacağının merak edilmesi etkili oluyor. Uzmanlar tarafından yapılan son öngörüye göre, çalışmalar devam ederse kilisenin içinde bulunduğumuz andan itibaren 20 yıl içinde tamamlanabilmesi mümkün. Ancak önceki tecrübeler, bu çalışmalar da sona yaklaştığında yeni geciktirici sebeplerin ortaya çıkacağına ve vinçlerin yine binanın çevresindeki yerlerinden kıpırdayamayacağına işaret ediyor.





Kiliseyi tamamlamak için çalışan mimarlar, inşaat alanını ziyaret eden ve yapılması gereken değişikliklere yerinde karar veren Gaudi’nin aldığı “bir plana bağlı kalmama” kararı nedeniyle zorluklar yaşıyor. Var olan orijinal planların da İspanya’daki iç savaşta zarar görmesi ise işleri daha da zorlaştırmış. Planların revize edilmiş versiyonlarıyla çalışmak zorunda kalan mimarlar, modern adaptasyonları da dikkate alıyor.

Katedralin kulelerine yaklaştıklarında turistlerin ilk karşılaştığı, Gaudi ölmeden önce tamamlanan Nacimiento cephesi. Ancak mimarın ölümünden bu yana süren çalışmalar sonucunda Sagrada Familia’nın boyutu, o günkünün 3 katına çıktı. Binanın başlığı olma işlevini yerine getirmesi gereken 170 m çapındaki bir kubbe ve yükseltilmiş bir basamaklar dizisi inşaatının ise eseri tamamlamak için çalışan ekibin vereceği en önemli sınavlar olacağı görüşü hakim.

Bu endişelerin yanı sıra, Madrid ve Barselona’yı birbirine bağlayacak bir hızlı tren projesi gündemde. Tren güzergahının katedral temellerinin metreler ötesinden geçmesi, Sagrada Familia’ya gelebilecek zararları arttırabilir.

Koruma kurulları, Gaudi’nin tehlike altında olan tamamlanmamış tek yapısının Sagrada Familia olmadığı konusunda hemfikir. Barselona’nın banliyö mahallelerinden birinde bulunan Colònia Güell Kilisesi, maddi yetersizlikler nedeniyle yarım kalmış. Eserin yeraltı kemerlerinde 1999 - 2002 yılları arasında gerçekleştirilen -tartışmalı- restorasyon çalışmalarına rağmen kilise duvarlarında yarıklar meydana gelmiş ve rutubet izlerine engel olunamamış. Projenin mali işlerinden sorumlu ve aynı zamanda mühendislerinden biri olan Manuel Medarde, restorasyonda çalışan mimarların malzemeye ve kullanılması gereken tekniklere ilişkin tüm dökümanlara sahip olmasına rağmen belgeleri dikkate almadığını ve bu talihsizliğe sebep olduğunu söylüyor.

Antonio Gaudi’nin dehasının ölümünden uzun yıllar sonra farkedildiği ve eserlerinin korunmasına yönelik çabalar için çok geç kalındığı görüşlerini mimarlık dünyası paylaşıyor. Daniel Giralt-Miracle, Gaudi’nin eserlerini kutlamak için düzenlenen bir yıllık organizasyonda görev alan bir eleştirmen ve sanat tarihçisi. Giralt-Miracle, “Gaudi’nin eserlerini koruma ve canlandırma çalışmalarında esas sorun, bu mirasın farkına mimar öldükten 50 yıl sonra varılmış olması,” diyor.

Guardian, Yazı: Graham Keeley, Çev. Burcu Karabaş - Arkitera, 26.08.2008

"YUMUKTEPE 9 BİN YILLIK TARİH KİTABI GİBİ"





İtalya'nın Lecce Üniversitesi'nden Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Isabella Caneva, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yumuktepe'yi yaklaşık 9 bin yıllık kesintisiz tarihi ile Anadolu'nun tarihinin yattığı bir kitaba benzeterek "Her yıl yeni bir sayfayı okumanın heyecanını yaşıyorum" dedi.

 

Mersin'de, Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden Yumuktepe Höyüğü'ndeki kazı çalışmaları sürüyor. MÖ yaklaşık 7200'li yıllarda başlayan ve milattan sonra 1100 yılına kadar devam eden kesintisiz yerleşmenin bulunduğu Yumuktepe, tanıklık ettiği binlerce yıllık sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik gelişmelerle de önem taşıyor.

Aynı zamanda kazı başkanı da olan Caneva, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yumuktepe'nin tarihsel olarak her dönemde ayrı bir önem taşıdığını, bunun da her yıl yaptıkları kazılarda ortaya çıktığını söyledi.

Bugüne kadar yapılan kazılarda ortaya çıkan bilgilerin modern hayat için önemli olduğunu ifade eden Caneva, şöyle konuştu:
"Bugün ne olduğumuzu bilmek istiyorsak Yumuktepe'ye iyi bakmamız gerekiyor. Burada 9 bin yıl önce ilk tarım başlıyor. Ardından hiyerarşik topluma geçiş, bununla birlikte ilk sınıflaşma ortaya çıkıyor. Ondan sonraki kalkolotik dönemde ilk madencilik ve insanların kendini koruma duygusu ile Yumuktepe'yi saran surlar kuruluyor. Tunç dönemi ile birlikte teknolojinin gelişmesine tanıklık ediliyor.

Sonra ilk büyük devletler çıkıyor. Mesela burada ulaştığımız Hititler dönemi. En son ise tek tanrılı dinlerin merkezi oluyor. Bu konuda da Bizans dönemine ait kilise mevcut. Tüm bu veriler, insanlığın dinsel, kültürel, sosyal, sınıfsal, politik gelişmelerin tümünün aynı yerde olduğunu gösteriyor.

Yumuktepe, yaklaşık 9 bin yıllık kesintisiz tarihi ile Anadolu'nun kitabı gibi. Her kazı sezonunda bu kitabı açıp bir veya birkaç sayfasını okuyup gidiyoruz. Ben de her gelişimde yeni bir sayfayı okumanın heyecanını yaşıyorum."

Yumuktepe'de ortaya çıkan bilgilerin geleceğe ışık tutacağını savunan Caneva, "Yumuktepe'de ortaya çıkarılan tarih, şayet iyi yorumlanırsa, ileride ne gibi bir durumla karşılaşılabileceği de ortaya konulabilir. Buradaki tarihle ilgili bilgileri iyi anlar, kavrar ve yorumlarsak, gelecekteki siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ve çevresel konularda bize yardımcı olacaktır" diye konuştu.

Caneva, kazılarda erken neolitik dönemine ait saz ve çamurdan oluşan yapının yanı sıra opsidyen (Üzerinde işleme yapılabilen bir tür değerli taştaş) aletler, neolitiğin erken dönemine tarihlenen seramik parçaları ile kalkolitik döneme ait sur ve kerpiçten yapılmış yapılara ulaştıklarını söyledi.

İlk tarımın başladığı yılların MÖ 9000 ile 9500'li yılları arasına tarihlendiğini ifade eden Caneva, şöyle devam etti:
"İlk tarım ve hayvancılık Dicle ile Fırat havzası arasındaki 'verimli hilal' denilen bölgede başlıyor. Buralara birincil bölgeler deniyor. Tarım ve hayvancılığın yayıldığı yerlere ise ikincil bölgeler deniliyor. Tarımın başlaması ile yerleşik düzene geçiş de başlıyor. İşte Yumuktepe de tarım ve hayvancılığın bu yayılım alanına denk düşüyor. Burada atılan adımlar gelecekteki teknolojik ve kültürel gelişmelerin temelini de oluşturuyor."

Tarım ve hayvancılığın yayılmasında önemli bir rol oynayan Yumuktepe'nin coğrafi konumundan dolayı kültürel ve ekonomik bir köprü niteliği taşıdığını vurgulayan Caneva, şunları kaydetti:

"Yumuktepe'ye gelen ilk yerleşimciler tarımı biliyor ve tanıyordu. Büyük ihtimalle Yumuktepe'ye gelen ilk insanlar bir neolotik paket denilen bir paketle geldiler. Bu pakete göre seramiği, mimariyi, hayvancılığı ve tarımı biliyorlardı. Bu da demek oluyor ki ellerinde daha önceden evcilleştirilmiş buğday ve arpa tohumları, bezelye ve mercimekle gelerek tarımı buraya yerleştirdiler.

Tarım ve hayvancılık önce buradan daha batıdaki Ege Bölgesi'ne, oradan da Avrupa'ya yayıldı. Bir tarafında Akdeniz ve Mezopatamya, diğer tarafında İç Anadolu ve Ege Bölgesi; dolayısıyla Avrupa'nın olduğu Yumuktepe, bu özelliğiyle neolotik kültürün yayılımında önemli bir geçiş noktasını oluşturuyor."

Kazıda görevli Lecce Üniversitesi Arkeobotanik master öğrencisi Burhan Ulaş da Yumuktepe'den çıkan buluntuların Anadolu'nun tarihi hakkında önemli ip uçları verdiğini söyledi.

Yumuktepe'nin tarihte Doğu Anadolu ve İç Anadolu ile kesişen bir noktada olduğunu ifade eden Ulaş, bunun da Çatalhöyük'ten geldiğini tespit ettikleri opsidyen ile kanıtlandığını belirtti.

Elde edilen opsidienin Kapadokya yöresi ile Yumuktepe arasındaki ticareti ortaya koyduğunu vurgulayan Ulaş, şöyle konuştu:

"Bunun yanı sıra ortaya çıkardığımız buğday türü, Suriye bölgesindeki buğday türü ile benzerlik gösteriyor. Ayrıca şu ana kadar Kafkasya bölgesi ile Yunanistan'daki bir iki neolitik sitede ortaya çıkan buğday türüne de rastladık. Bu buğdayın nereden geldiğini ve Kafkasya ile Yunanistan'da bulunan tür ile bir bağlantısı olup olmadığını araştırıyoruz.

Öte yandan, arkeobotanik yöntemi yapılan incelemede ilk incir ve zeytinin evcilleştirilerek üretimin yapıldığı en eski merkezlerden biri olan Yumuktepe, MÖ 7 bin yıl öncesine kadar sadece botaniksel anlamda değil, mimari, seramik, opsidien ve taş aletleri anlamında önemli bir rol üstleniyor."

Cnn Türk, 26.08.2008

TARİHİ TAŞHAN KAZANDIRACAK

 

Amasya'da Mutasarrıf Hacı Mehmet Paşa tarafından 1758 yılında yaptırılan ve bu zamana kadar çok sayıda deprem ve yangına maruz kalan tarihi Taşhan, Amasya Valiliği tarafından onarılacak. 1758 yılında yapıldıktan sonra bu zamana kadar çok sayıda deprem, yangın, su baskını gibi afetlere maruz kalan, bakım, onarım ve restorasyon yapılmadığı için taşıyıcı kolan ve duvarları zarar gören tarihi Taşhan'ın sahiplerinin yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devretmesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün de Yap-İşlet-Devret modeliyle tarihi Taşhan'ın onarımını üstlenecek kimseyi bulamamasından sonra devreye giren Amasya Valiliği, tarihi Taşhan'ı 29 yıllığına Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden aslına uygun olarak yaptırmak ve kiraya vermek üzere kiralamıştı.

Nisan ayında proje ihalesi yapılan tarihi binanın restorasyonunun üzerinde titizlikle duran Vali Celalettin Lekesiz, "Amasya'nın önemli tarihi eserlerinden biri olan bu yapının restorasyonu hem ticari anlamda, hem de turizm sektöründe önem taşımaktadır. Onarımla ilgili proje ihalesinin yapılmasından sonra proje yıl sonunda tamamlanacak ve Vakıflar Tokat Bölge Müdürlüğü aracılığıyla Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na sunulacak. 2009 yılının başında İl Özel İdaresi tarafından yapım ihalesine çıkılacak, kısa bir zaman zarfında da restorasyon inşaatına başlanılarak en geç 3-4 yıl içinde inşaat tamamlanacak. Restorasyon inşaatının yaklaşık maliyetinin 5 milyon YTL olacağını tahmin ediyoruz" dedi.

Onarım çalışmasının tamamlanmasından sonra 75 adet içeride, 25 adet dışarıda olmak üzere toplam 100 adet iş yeri kazanılacağını açıklayan Vali Lekesiz, "Amasya'nın ticari anlamda nabzı, tarihi Taşhan'da atacak. Taşhan'ın onarımı ile birlikte hem Amasya tarihi ile buluşacak, hem de Amasya'nın kültür turizmi iddiasıyla paralel bir alış veriş merkezi de ortaya çıkartılmış olacak. 3 yılı onarım süresi, 25 yılı da işletim süresi olarak devralınan Taşhan için Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne İl Özel İdaresi tarafından 1 milyon 200 bin YTL tutarında kira bedeli ödenecek. Restorasyona harcanacak toplam tutarın ise 5 milyon YTL civarında olacağı hesaplanmaktadır. 25 yıllık işletim süresi içerisinde 100 dükkandan elde edilecek kira geliri hedefinin ise yaklaşık 16 milyon 830 bin YTL olduğu düşünüldüğünde kira süresi sonunda İl Özel İdaresi'nin kazancı yaklaşık olarak 10 milyon 630 bin YTL olacaktır" diye konuştu.

Yeni Şafak, 26.08.2008

ANTİK KENT KEŞFEDİLMEYİ BEKLİYOR

 

 

Tarihi eser kaçakçıları tarafından 6 yıl önce kaçak kazı sırasında ortaya çıkarılan, daha sonra üzeri toprakla örtülen antik kent, keşfedilmeyi bekliyor.

Manisa'nın Saruhanlı İlçesi'ne bağlı Büyükbelen beldesinde 2002 yılında varlığının farkına varılan ve MS 3 ve 4'üncü yüzyıllardan kalma antik kent bulunduğu sanılan bölgede, uzmanların araştırmada bulunması istendi. Büyükbelen Belde Belediye Başkanı Süleyman Çınar, Gürköyü mevkiinde bir tarlanın içinde bulunan yazlık dam evinin altında, 6 yıl önce kaçak kazı sırasında meydana çıkan eserlerin, toprakla tekrar kapatıldığını bildirdi.

Toprağın altında MS 3 ve 4'üncü yüzyıllara ait bir şehir bulunduğunun tahmin edildiğini belirten Çınar, "Yaklaşık 6 yıl önce bu bölgede tarihi eser kaçakçıları, kaçak kazı yaparken çeşitli tarihi eserler ortaya çıkarmışlardı. Bunların arasında desenli mozaik taşları (geyik başı figürlü) ve daha çok sayıda eser vardı. Hatta toprağın altında MS 3 ve 4'üncü yüzyıllardaki Roma dönemine ait bir şehir olduğu tahmin ediliyor. Ancak o dönemden bu yana bu bölgede hiçbir çalışma yapılmadı" dedi.

Bölgenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü uzmanlarınca incelenmesini istediklerini ifade eden Çınar, eserlerin gün yüzüne çıkarılması halinde beldenin bir turizm merkezi haline gelebileceğini söyledi.

Çınar, bölgenin, Salihli İlçesi sınırlarında bulunan ve dünyada ilk paranın basıldığı yer olan Sart Antik Kenti'nin bir kolu olduğunun düşünüldüğünü de kaydetti.

Bölgede tütün üreticiliği yapan 80 yaşındaki Zekeriya Yılmaz ise "Atalarımızın anlattığına göre, eskiden bu bölgede Sart'taki Kralın oğluna ait Gürköyü adında bir köy varmış. Bölgenin adı da oradan geliyormuş. O dönemlerde çok şiddetli bir deprem olmuş. Depremde bütün köy, toprağın altına çökmüş. Şu an toprağı 3-5 karış kazsanız, mozaik taşlarına rahatlıkla ulaşabilirsiniz" dedi.

Cnn Türk, 26.08.2008

SULTANAHMET RAMAZAN'A HAZIRLANIYOR





Eminönü Belediyesi'nin öncülük ettiği şenlikler hakkında bilgi veren Başkan Nevzat Er, 14'üncüsünü yapmaya hazırlandıkları şenliklerin ülkenin en çok bilinen ve ziyaret edilen etkinliği olduğunu söyledi. Ramazan boyunca Firuzağa Camii yanındaki amfi tiyatroda değişik etkinliklerin yapılacağını belirten Er, hazırlanan etkinliklerin, meydana ve tarihi dokuya zarar vermediğini, aksine önemli bir kentli nüfusu tarihi meydanla tanıştırdığını savundu.

Belediye Başkanı Nevzat Er, etkinliklerin Eminönü Belediyesi'nin bütçesinden herhangi bir ödenek ayrılmadan gerçekleştirildiğine işaret ederek, "Meydan düzenlemesi, etkinlik sahnesinin yapılması, kültür programlarının gerçekleştirilmesi tamamen geleneksel çarşının kiralanmasından ve sponsorlardan alınacak paralarla sağlanıyor.'' dedi. Sultanahmet Ramazan Şenlikleri, 1 Eylül Pazartesi akşamı teravih namazı sonrasında başlayacak.

Etkinlikler bu yıl, kültür-sanat ağırlıklı olacak. Her gün iftar sonrası, çocuklar için Karagöz-Hacivat, kukla gösterisi, orta oyunu ve Nasrettin Hoca tiplemelerinin yer aldığı eğlenceler düzenlenecek. Teravih sonrası programında Türk tasavvuf musikisi ağırlıklı konserler ve ülkenin önde gelen isimlerinin sohbet programları olacak.

Meydanda, akşamları 50 temizlik görevlisi, 15 zabıta, 15 güvenlik görevlisi çalışacak. Ramazan boyunca Sultanahmet bölgesinde otopark, trafik ve temizlik tedbirleri de artırılacak. Sultanahmet'e otomobille gelecek konuklar için yeni otopark alanları belirlenecek. Ayrıca Ramazan boyunca Sultanahmet'e otobüs ve tramvay seferleri de artırılacak.

Eminönü Belediyesi, Sultanhamet'teki şenliklere ilave olarak Yeni Cami önünde 3 bin 500 kişilik iftar çadırı kuracak. Çadırda, her gün bir hayırsever iftar verecek.

İstanbul'un ilçe ve belde belediyeleri de Ramazan hazırlıklarını büyük oranda tamamladı. Üsküdar Belediyesi, bundan önceki senelerde olduğu gibi her gün 20 bin kişiye iftar verecek. "Ramazan Şehri Üsküdar" sloganıyla yola çıkan Üsküdar Belediyesi, iftar geleneğini Üsküdar İskelesi'nde kurduğu Ramazan Sofrası'nda sürdürüyor. Ramazan boyunca iftar saatinde eve yetişemeyenler, ihtiyaç sahipleri, birliktelik ve paylaşma duygusunu yaşamak isteyenler için Üsküdar sahilinin yanı sıra Harem Otogarı, Üsküdar Belediyesi Aşevi, Bahçelievler, Esatpaşa, Yavuztürk ve Ünalan mahallelerinde iftar verilecek. Üsküdar Belediyesi, geçen yıllarda olduğu gibi bu sene de Kırım'da iftar verecek. Kırım'ın başkenti Akmescid'deki Kebir Camii avlusunda her akşam 250 kişiye iftar yemeği ikram edilecek.

Şişli Belediyesi de Mecidiyeköy ve Ayazağa'da kuracağı iftar çadırlarıyla binlerce vatandaşı ağırlayacak. Şişli Belediyesi her akşam ilçenin ekonomik düzeyi düşük mahallelerine ve okul yurtlarına kumanya ve erzak yardımında da bulunacak. Yemek dağıtım sayısıyla birlikte Ramazan ayı boyunca erzak yardımı yapılan kişi sayısının toplam 30 bin kişiyi bulması amaçlanıyor.

Zaman, Haber: Baran Taş, 26.08.2008


******


İSTANBUL'UN ORTA YERİNE YİNE RAMAZAN ÇADIRI





İstanbul’un gözde turizm alanlarından günde 12 bini aşkın turisti ağırlayan Sultanahmet’te turizmciler ve esnaf, geçen yıllarda çözülemeyen iftar çadırlarından arta kalan ve temizlenmeyen çöp yığınları sorununun bu yıl da yaşanmasından endişeli.

 

Turizmin 24 saat canlılığını koruduğu tarihi meydandaki çöp yığınlarını bu yıl görmek istemediğini vurgulayan bölge esnafı, “Birçok tarihi eserin bulunduğu alanı 30 gün süreyle işgal doğru mu? Hiçbir stantın suyu ve atık su gideri yok. Sahurdan sonra temizlik yapılmıyor. Gündüz turistler çöp yığınlarıyla dolu bir meydanla karşılaşıyor. Etkinlikler kültürümüzü yansıtmıyor. Durumu, Kültür ve Turizm Bakanı’na bırakıyoruz” diyor.

 

Eminönü Platformu ile Eminönü Belediyesi Ramazan şenlikleri nedeniyle oluşan çöp yığınları nedeniyle karşı karşıya gelmiş, esnaf ile belediye arasında uzun süren tartışmalar yaşanmıştı.

Turizm Habercisi, Fotoğraf: Serkan Yıldız/Cumhuriyet, 26.08.2008

RESTORASYON ZAMANI




Bilagay Halveti Tekkesi


Türk kültür varlığını korumak için kollar sıvandı. Geçmişin miraslarını terk edildikleri yerlerde tespit etmek, restore etmek ve geleceğe bırakmak çalışmalar tüm hızla devam ediyor. Bu süreç, restorasyonu da ayrı bir iş alanı haline getirdi. 1998 - 2002 yıllarında 46 tarihi eser restore edildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2003 - 2007 yılları arasında 2 bin 650 eserin restorasyonunu yaptırdı. 2008 yılı içinse bin eserin onarımı planlanıyor.

 

Bu arada Vakıflar Genel Müdürlüğü, coğrafi bilgi sistemini kurarak tapu kütüklerini taradı ve vakıflarla ilgili haritaları ve imar planlarını çıkardı. Proje başlamadan önce vakıflara ait mülk sayısı 175 bin 229'du. Bu sistemle 203 bin 767 mülk olduğu tespit edildi. Yani yıllarca bir kenarda sahipsiz kalan eserler de tespit edilmiş oldu. Vakıflar Genel Müdürlüğü, son 5 yılda tarihi eserlerin restorasyonu için 1.2 milyar YTL'lik yatırım yaptı. 2 milyon adet belge taranıp dijital ortama aktarıldı. Bunların sergilenmesi için 12 yeni müze açıldı.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün önünde şimdi çok önemli iki proje duruyor. Bunlardan biri, yurtdışındaki Osmanlı eserleriyle ilgili. Vakıflar Kanunu çıkarılınca, Yurtdışı İlişkiler Daire Başkanlığı kurulmuştu. Müdürlük, kanunda yer alan "Yurtiçi ve Yurtdışındaki eski vakıf eserlerini muhafaza ve ihya etme" maddesine dayanarak, Osmanlı coğrafyasındaki tarihi yapıları restore edecek. "Osmanlı Coğrafyasındaki Her Şehirde Bir Eser" projesiyle Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Kırım'dan Afrika'ya birçok şehirdeki eser restore edilecek.

 

Eser tespit çalışmalarının ardından bir iki aya kadar başlaması projede ilk sırayı, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Kosova'da kesme taştan inşa ettirilen ve günümüzde harap bir vaziyette bulunan Fatih Camii alacak. Restorasyon çalışmaları Cezayir'den Libya'ya, Bulgaristan'dan Yunanistan'a, Macaristan'dan Suudi Arabistan'a , Irak'tan Suriye'ye kadar uzanacak. 1998 'de Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde bir çalışma başlatılmış; bu çerçevede Balkanlar, Ortadoğu, Afrika, Macaristan, Avusturya, Kırım ve Orta Asya'ya gönderilen uzmanlarca 5 bin eser tespit edilmişti.

 

2008'i "Vakıf Medeniyeti Su Yılı" ilan eden Vakıflar Genel Müdürlüğü, Anadolu mimarisini yüzyıllardır en önemli eserlerinden olan çeşme, sebil gibi su yapılarını da ele alıyor. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde koruma altına alınan çeşme ve sebiller tek tek restore edilerek, kültürel zenginlikler arasına katılacak.

 

Restorasyon işine hemen başlamak isteyenler içinse bu ay 13 eski eseri onarma ihalesi yapılıyor. Kastamonu / Taşköprü Muzafferüddin Gazi Hamamı, Rize Fındıklı Meyvalı Köyü Camii, Trabzon Araklı Konakönü Mahallesi Camii, Trabzon Merkez Hoca Halil Camii, Hatay Merkez Kiremitli Camii, Hatay Merkez Kurtuluş Caddesi Kafeteryası, Konya Bozkır Üçpınar Kurşunlu Camii, Konya Meram Kadı Mürsel Camii ile Konya Meram Kızılören Kandemir Mescidi'nin restorasyonları için ihaleler yapılıyor. Ayrıca Erzurum'un Şenkaya İlçesi Bardız Köyü Camii, Karaman Sarıveliler Hacı Salih Camii, Karaman Ermenek Rüstempaşa (Meydan-ı Emir) Camii ile Karaman Merkez Yeni Minare Camii için proje temini ihalesine çıkılıyor.

 

Yurtdışındaki bazı Osmanlı varlıkları

Ortadoğu

- Suudi Arabistan: Medine - Anberiye Mescidi, Medine - Harem-i Şerif, Medine - Kübra Mescid
- Lübnan: Beyrut - Baabda Çeşmesi, Beyrut - Sultan Abdülhamid Çeşmesi, Trablus - El-Tel Saat Kulesi
- Mısır: Kahire - Aksungur Camii, Kahire - Mehmet Ali Paşa Camii, Kahire - Sinan Paşa Camii
- Suriye: Halep Camii ve Medrese, Şam - süleymaniye Camii, Şam - Şeyh Muhiddin El Arabi Camii
- Irak: Bağdat - Ahmediye Camii, Bağdat - İmamı Azam Külliyesi, Musul - Rabia Hatun Camii

 

Kuzey Afrika

- Libya: Trablusgarp - Karamanlı Ahmet Paşa Camii ve Medresesi
- Tunus: Tunus - Dayı Yusuf Camii, Tunus - Sidi Mahrez Camii, Tunus - Türbet-ül Bey Türbesi
- Cezayir: Beylerbeyi Sarayı, Keçiova Camii, Prenses Azize Sarayı

 

Balkanlar

- Bulgaristan: Mustafa Paşa (Sevilingrad) Köprüsü, Eski Zağra Hamza Bey Camii, Yanbolu Eski Camii
- Yunanistan: Girit - Hanya Yeniçeri Ağası Camii, Atina - Fethiye Camii, Selanik - Musa Baba Türnesi
- Romanya: Dulçesti - Küçük Tatlıcak Camii, Maçin - Mestan Ağa Camii, Mecidiye - Mecidiye Camii
- Makedonya: Üsküp Hasan Paşa Hamamı, Üsküp Mustafa Paşa Camii, Üsküp Vardar Köprüsü
- Kosova: Priştina Fatih Camii, Prizren Sinan Paşa Camii, Prizren Namazgah
- Bosna Hersek: Bilagay Halveti Tekkesi, Mostar Köprüsü
- Arnavutluk: Ethem Bey Camii ve Saat Kulesi
- Macaristan: Budapeşte Gül Baba Türbesi, Peçevi Yakovalı Hasan Paşa Camii, Sgetvar Sultan Süleyman Camii

Para Dergisi, Haber: Özlem Doğaner, 26.08.2008

MÜZECİLİK CAMİASI DENİZLİ'YE AĞLIYOR

 

 

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Hikmet Denizli vefat etti. Üç gün önce Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan ve kolon kanseri teşhisi konulan Denizli, bu sabaha karşı hayatını kaybetti. Bakan Günay, "Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yaşanılan tüm olumlu gelişmelerde onun imzası vardı" dedi.

Denizli için Anadolu Medeniyetleri Müzesinde düzenlenen törene Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı. Günay, yaptığı konuşmada, Denizli’nin ölümden dolayı çok üzgün olduğunu belirterek, "Şok yaratıcı bir haber oldu. Arkadaşımızın hastalığı zaten çok yakın dönemde tespit edilmişti. Bugün tahlilleriyle ilgi sonuç alınması bekleniyordu. Ne yazık ki kötü bir haber geldi" dedi. Denizli’nin kendisinin yakın bir arkadaşı olduğunu anlatan Günay, şunları kaydetti:

"Denizli, çok nitelikli, bilgili, birikimli, olgun, deneyimli bir arkadaşımızdı. 35 yıl kadar uzun bir süreden bu yana tarihe, eski eserlere hizmet veriyordu. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yaşanılan tüm olumlu gelişmelerde onun imzası vardı. Yakın bir geçmişte, bu çevrede yapılması gereken iyileştirmelerle ilgili bir mesaiyi paylaştığımızı hatırlıyorum. Ne yazık ki, bunları birlikte yapabilme şansımız olmadı ama müzelerin geliştirilmesi için niyetlerini ve özlemlerini biliyorum. En azından bundan sonra hepimiz, bu amaçlara uygun davranmaya ve Hikmet Bey kardeşimizin manevi anısına olan borcumuzu yerine getirmeye çalışacağız."

Hikmet Denizli, 1946 yılında Sivas’ta doğdu; ilkokul, ortaokul ve lise eğitimini burada tamamladı. Ankara Üniversitesi DTCF Sanat Tarihi Bölümü’nü bitiren Denizli, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde Eski Eser Tescil Uzmanı ve Sivas Müzesi’nde araştırmacı ve 14 yıl müze müdürlüğü görevinde bulundu.’Vakıf Abide ve Eski Eserleri III’ (Bursa İl Merkezi), ’Sivas Kongresi Delegeleri ve Heyet-i Temsiliye Üyeleri’ ve ’Sivas Tarihi ve Anıtları’ isimlerinde 3 kitabı bulunan Denizli’nin Sivas tarihi ve anıtları üzerine çok sayıda inceleme ve makaleleri yayımlandı. Denizli, Sivas Müzelerini ve Eski Eserlerini Koruma ve Yaşatma Derneğini kurduktan sonra bu ildeki tarihi eserlerin onarımına katkılarda bulundu; kültürel etkinliklerin düzenleme komisyonlarında yer aldı.

Denizli, 2004 yılında Anadolu Medeniyetleri Müzesi müdürlüğüne getirildi. Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) Türkiye Milli Komitesi İcra Kurulu’nda 6 yıldır görev yapan Denizli, evli ve iki çocuk babasıydı.

Hürriyet Ankara, 26.08.2008

BRONZ ÇAĞI YAPI DENİZİN TAHRİBATINDAN KURTARILDI

 

Bir arkeolog ekibi İngiltere, Shetland’da bulunan bir Bronz Çağ yapısını, taş taş başka bir yere taşıyarak denizin tahribatından kurtardı.

 

Bressay’de bulunan ve MÖ 1500-1200 yıllarına tarihlenen yapı sekiz yıl önce bir kazı sırasında bulunmuştu. Yapının kıyı erozyonu nedeni ile tehlike altında olduğunu fark eden St Andrews Üniversitesi’nden Tom Dawson ve Helen Bradley bu yaz başında bir kampanya başlattılar.

Uzun ve yorucu bir işlem sonunda tüm yapı başka bir noktaya taşındı ve yeni yerinde açılışı iki gün önce gerçekleşti. Yapının, yakınlarda bulunan bir tümülüsle ilişkili olduğu ve ısıya maruz kalmış taşları dolayısıyla, antik bir ziyafet yeri, hamam ya da sauna olduğu düşünülüyor. İngiltere ve İrlanda’da daha önce bu tarz yapılar bulunmuş olmasına rağmen, Bressay’deki bu yapı ile ilk defa hem mezarla bağlantısı anlaşıldı, hem de bu denli sağlam olarak bulundu. 

physorg.com, 25.08.2008

KERVANSARAY KÜLTÜR MERKEZİ OLUYOR

 

 

İnegöl'e 7 kilometre uzaklıkta Ortaköy'de bulunan 700 yıllık kervansaray, defineciler ve mantar yetiştiricilerinin inanılmaz tahribatlarına rağmen, ayakta durmayı başardı.


Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü tarafından geçtiğimiz yıl restorasyon ihalesi yapılan tarihi kervansaray tamamlanma aşamasına geldi. 750 bin YTL'ye mal olan restorasyon çalışmaları sayesinde yeniden hayat bulan 6 asırlık kervansaray, kültür merkezi olarak hizmet verecek. Isıtmasından aydınlatmasına kadar her türlü detayın dikkate alındığı kervansarayın yapılacak çevre düzenlemesi ile son rötuşların tamamlanmasıyla yaklaşık 1 ay içerisinde restorasyon işlemlerinin sona ermesi planlanıyor. Yepyeni bir görünüme kavuşan tarihi mekan, öğrenciler ve meraklı vatandaşlar tarafından da ziyaret ediliyor.


Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, Yalova-Altınova, Yenişehir ve Osmangazi'de restore edilen 3 caminin daha 1 aya kadar tamamlanacağını belirtti. Yetkililer, geçtiğimiz yıl restorasyonuna başlanan Altınova'daki Hersekzade Ahmet Paşa, Yenişehir Yarhisar Köyü'ndeki Orhangazi ve Osmangazi İlçesi'ndeki Veled-i Embiya camilerinin tamamlanma aşamasında olduğunu belirtti.

Bursa Hakimiyet, 26.08.2008

BİNLERCE YILLIK TAŞIN ESRARI

 

İngiltere’nin Glamis şehri yakınlarında bulunan bir taşın esrarı arkeologlar tarafından araştırılıyor.

Bir zamanlar Forfar Loch’un batı sınırını işaretlemiş olduğu düşünülen, süslü frizlerle kaplı ve “St. Orland’ın Taşı” olarak isimlendirilen taşın incelenmesi için uzman bir ekip çalışmaya başladı.

Taşın, tahmin edildiği gibi, 1100 yıldır fark edilmeden aynı yerde durduğu anlaşılırsa, geçmişe olağanüstü bir pencere açabileceği düşünülüyor.

Daha önce ele geçen bu tip taşların tümü zaman içinde orijinal yerlerinden farklı yerlere taşınmış ve böylece üzerindeki işaretlerin bulundukları çevre ile olan bağları koparılmıştı.

Bu da, bu işaretlerin ne anlama geldiğinin anlaşılmasını imkansız hale getirmekte idi. 

St. Orland’ın Taşı aynı zamanda şimdiye dek ilk defa rastlanan bir İskoç tekne çizimini de içeriyor.

İskoçya Kültür Danışmanı Kirsty Owen taşın, kralların tebaalarını Hıristiyanlığa yöneltmeye çalıştıkları döneme tarihlendiğini vurgulayarak “Bu tür, bir tarafında haç, diğer tarafında ise insan ve hayvan çizimleri içeren bir taş, krallar ve Hıristiyanlık arasındaki yakın bağlara dair güçlü mesajlar vermektedir.” dedi. 
The Courier, 26.08.2008

KAZILARA ÖDENEK ENGELİ

 

Denizli’deki, Tripolis ve Tabea antik kentleri ile Beycesultan Höyüğü’nde bu ayın başında başlayan kazı çalışmalarına, ödenek yetersizliği nedeniyle son verildi. İl Özel İdare Genel Sekreteri Adem Oklu, "Söz konusu kazı alanlarına 30’ar bin YTL ayrıldı. Bu üç kazı alanında çalışmalar kısa tutuldu. 30’ar bin YTL ödeneği verdik. Kültür ve Turizm Bakanlığı da tarihi kentlere 20’şer bin YTL ayırdı. Tripolis ve Tabea Antik Kenti ile Beycesultan Höyüğü kazıları çok kapsamlı büyük kazılar değil. Kazı heyeti ve öğrencileri de İzmir’den geliyor. Bu da dezavantaj" dedi.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından yapılan Tabea Antik Kenti kazı heyetinde görevli Yrd.Doç.Dr. Şakir Çakmak, kazıların ödenek yetersizliğinden dolayı sekteye uğradığını söyledi. Yrd.Doç.Dr. Çakmak, antik kenti geçen yıl gün yüzüne çıkartmaya başladıklarına dikkati çekerek, "Bu yıl çok önemli bir sarnıç, Menteşe Beyliği dönemine ait bir hamam ve 19. yüzyıl başlarında inşa edilmiş bir cami üzerinde çalıştık. Asıl çalışma hedefimiz iç kale surlarını ortaya çıkarmaktı. Bu amaçla kazılara başlamıştık. Ancak, ödenek yetersiz olunca, çalışmaları sonlandırmak zorunda kaldık" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Ferah Işık, 26.08.2008

"TROYA SANILANDAN ÇOK DAHA BÜYÜK"

 

 

Troya Kazı Ekibi Başkanı Ernst Pernicka, Troya’da kentin sanılandan çok daha büyük olduğunu ispat edecek çok yeni kalıntılar bulduklarını açıkladı.

Alman "Süddeutsche Zeitung" gazetesine konuşan Troya Kazı Ekibi Başkanı Ernst Pernicka, Troya’nın kazmakla bitmez bir zenginliğe sahip olduğunu vurguladı. Burada bir an evvel bir müzenin kurulması gerektiğini belirten kazı ekibi başkanı Pernicka şöyle dedi: "Çok yeni kalıntılar bulduk. Özellikle bu yaz bulduğumuz kalıntılar kentin tahmin edilenden çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Yeni bulgular kentin sadece 8 ile 10 metre yüksekliğindeki kale duvarlarıyla korunmakla kalmadığını, aşağı kentin etrafının da savunma hendeğiyle çevrildiğini gösteriyor. Savunma hendeğinin kesildiği yerde çok sürpriz yeni bir kent kapısı bulduk. Bu kapının aşağı kentin güney kapısı olduğunu kanıtlayacak parke yol ortaya çıkardık. Bunun dışında iki büyük küp bulundu. Savunma hendeği İsa’dan önce 15. yüzyıldan kalma. Parke yol ise çok daha eski ve erken Troya VI döneminden. Küpler Troya kalesinden 300, 400 metre uzaklıkta yerleşim çalışmasını gösteriyor. Küpün biri boş, öteki küpün içi ise henüz tamamen boşaltılamadı. Bu ikincisi ya bir depo ya da ölünün yakıldıktan sonra külünün konduğu bir küp."

Yeni bulunan kalıntıların dünya çapında yankı uyandırdığını söyleyen Kazı ekibi Başkanı Pernicka, Troja’yı ziyaret eden turist sayısının yılda yarım milyona ulaştığını vurguladı. Ancak Troya’da Efes ya da Bergama gibi müze olmadığını belirten Pernicka, bir müze açılması durumunda ziyaretçi sayısının çok daha artacağını, bulunan kalıntılarla burada çok büyük bir müze kurulabileceğini söyledi. Pernicka, Kültür Bakanının müze sözü verdiğini kaydetti.

Hürriyet, Haber: Celal Özcan, 26.08.2008

DEVLET MÜZESİ'NDE KENE ALARMI

 

Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde kene paniği yaşandı. Müzede (Eski Türk Ocağı Binası) bir süredir devam eden tadilat çalışmaları sırasında 2 kene bulundu. Personel endişeye kapılırken, hemen belediyeden yardım istendi. Müzeye gelen Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri, müzeyi ilaçladılar. Müze personeli ise binayı boşalttı ve bina iki saat boyunca kapalı kaldı. Bulunan iki kene KKKA virüsü taraması için götürüldü.

Hürriyet Ankara, Haber: Hülya Karabağlı, 26.8.2008

SANSÜRE UĞRAYAN CAMİ HATLARINDAKİ PADİŞAH İSİMLERİ YENİDEN YAZILIYOR

 

Bursa Ulu Cami'de yürütülen restorasyonda, tarihi levhaların Osmanlı padişahlarını övdüğü gerekçesiyle silinen kısımları bir bir ortaya çıkartılıyor.





Ulu Cami'deki yüzlerce hat yazısından kimilerinde, hattatların isimlerinin yazıldığı bölümlerde dönemin padişahının da ismi yer alıyor. Ancak, 1927'de çıkartılan 'Resmi bina olarak kullanılan yerlerde Osmanlı saltanatını öven yazı ve levhaların kaldırılmasını' isteyen yasayı istismar edenlerin uygulamayı camilerdeki hat yazılarında da kullandığı görülüyor.

 

"Bir Hüsn-ü Hat Sergisi Bursa Ulu Cami" kitabının yazarı tarihçi Zafer İhtiyar'ın verdiği bilgiye göre, Ulu Cami'de bu tahribatın örnekleri fazlasıyla mevcut. Buruc Suresi'nin 21 ve 22. ayetlerinin bulunduğu levhada, eseri yazan hattat Abdülfettah Efendi'nin imzasının bir kısmı, imzanın içinde 'hazine-i hassa-i şahane' ibaresi yer aldığı için boya ile kapatılmış. Buna benzer örneklerin İstanbul başta olmak üzere birçok ildeki tarihi camide yapıldığı biliniyor. Bunların en bilinen örnekleri, İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt kapısındaki tuğra ve kitabeler. Kapının Beyazıt Camii'ne bakan kısmındaki tuğra ve 'Daire-i Umur-ı Askeriye' yazısının üzeri mermer levha ile kapatılmış. Tuğranın üzeri bugün TC yazılı mermerle kapalı, ancak yazının üzerindeki mermer levha daha sonra sökülmüş.

 

Ulu Cami'de ise yürütülen restorasyonla levhalardaki tahribat ortadan kaldırılıyor. Abdülfettah Efendi'ye ait 'Allah Hu' yazılı levhada kapatılan Sultan Abdülmecid Han yazısının aslına uygun yazılması bunun ilk örneğini teşkil ediyor. Yazar Zafer İhtiyar, yasanın yanlış uygulanmasından kaynaklanan tahribatların düzeltilmesinin çok önemli olduğunu söyledi.

Zaman, Haber: Adem Elitok, 26.08.2008

İRAN'DA
BRONZ ÇAĞI
YERLEŞMELERİ

 

Uluslararası bir arkeolog ekibi İran’ın Kerman Bölgesi’nde, Darestan’da yüzden fazla tarih öncesi yerleşimi keşfettiler.

İran’ın yanısıra, Fransa, İngiltere ve ABD’den gelen araştırmacılar bu bölgede çanak-çömleksiz Neolitik’ten Bronz Çağı’na kadar uzanan, ardından sebebi bilinmeyen bir şekilde terk edilmiş yerleşimler tespit ettiler.

Bu tür yerleşimlerin Yakın Doğu arkeolojisinde çok ender olduğunu belirten ekip lideri Omran Garajian “Bundan önce bu bölgede bildiğimiz yegane tarih öncesi yerleşim Bam’da bulunan ve çanak çömleksiz Neolitik’e tarihlenen Telle Atashi idi” dedi.

Arkeologlar, çevresel koşulların burada yaşayan insanları göçe zorlamış olabileceğini düşünüyorlar.

Press TV, 25.08.2008

KYZIKOS ANTİK KENTİ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI





Balıkesir'in Erdek İlçesi'nde bulunan "Kyzikos Antik Kenti"nde sürdürülen kazılarda, tarihte Avrupalı seyyahlar tarafından "Dünyanın 8'inci Harikası" olarak nitelendirilen "Hadrianus Tapınağı"nın ortaya çıkarılması için çalışılıyor.

 

Bu yılki kazılarda bulunan 2 metrenin üzerinde çapa sahip mermer sütunlarla tapınağın görkeminin kanıtlandığı bildirildi.

Kazı Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. Nurettin Koçhan, 11 Temmuz - 13 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen ve "Hadrianus Tapınağı"nda yoğunlaşan kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığından 60 bin, İl Özel İdaresinden 35 bin, öğretim üyesi olduğu Atatürk Üniversitesi'nden de 15 bin YTL ödenek aldıklarını söyledi. Erdek Belediyesi'nden de büyük lojistik destek aldıklarını ifade eden Koçhan, kazı sonunda 70'e yakın parçayı, Bandırma müzesine teslim ettiklerini belirtti.

Koçhan, bu yılki çalışmalarda çıkarılanlar arasında, friz (kabartmalarla süslü bölüm) kuşağına ait figürler ile insan figürlerine ait parçalar yer aldığını, ayrıca bitki motifleri ile bir erkek figürünün başının renklendirilmesinde altın yaldız kullanıldığının tespit edildiğini söyledi.

"Hadrianus Tapınağı"nın, tarihte Avrupalı seyyahlar tarafından "Dünyanın 8'inci Harikası" olarak nitelendirildiğini bildiren Yrd.Doç.Dr. Koçhan "Tapınağın, 120 metre genişliğinde, 180 metre uzunluğunda bir alana kurulduğunu tahmin ediyoruz. Geçen yıl yaptığımız kazılarda, 105'e 85 santimetre boyutunda mermer çatı kiremidi çıkarmıştık. Bu yılki kazılarda ise ilk kez mermer sütun bloklarına ulaştık. Bulunan 2 metre 8 santim çapındaki mermer sütunlarla tapınağın görkemini kanıtlamış olduk" dedi.

Koçhan, tapınağın uzun kenarının 80, kısa kenarının ise 30 metrelik kısmının açıldığını, tapınağın etrafının tamamıyla açılmasının, üzerinde kalın bir toprak tabakasının bulunması nedeniyle 10 yılı alabileceğini belirtti.

Yrd.Doç.Dr. Nurettin Koçhan, tapınakla birlikte Kyzikos'taki kalıntılardan en önemlisinin, dere üzerine inşa edilmesi nedeniyle su savaşlarının veya su oyunlarının yapıldığı tek örnek sayılan amfitiyatro olduğunu kaydetti. Koçhan, Roma'daki kolezyumla yakın ölçülere sahip olan, ancak mermer olduğu için tüm basamakları İstanbul'a götürülen amfitiyatronun duvarlarının da yapılan bitki örtüsü temizleme çalışmasıyla gezilebilir hale getirildiğini bildirdi.

Antik kentin, bu haliyle de turistlerden büyük ilgi gördüğünü ifade eden Koçhan, "Tapınağın üzerindeki toprak örtüsünün kaldırılmasının ardından, bodrum katını oluşturan tonozları onaracağız ve üst yapıdan örnekleri de tamamlayıp sergileyeceğiz. Tahmini olarak 40-50 yıl sonra Kyzikos'un, bir Milet kadar ilgi çekeceğini düşünüyorum" dedi.

Cnn Türk, 25.08.2008

BERLİN'DE ORTAÇAĞ'A TARİHLENEN 2000 MEZAR

 

 

Arkeologlar Berlin şehrinin merkezinde çarpıcı bir keşif yaptılar: Ortaçağ’da yaşamış, çoğu çocuk 2000 kişinin mezarı bulundu.

Mart 2007’de Petriplatz Meydanı’nda yapılan bir inşaat sırasında ilk mezarlar bulunduktan sonra bu alan incelenmeye başlanmıştı.

Yerel gazete haberlerine göre iskeletler yaş, cins ve hastalıklar açısından incelendikten sonra başka bir yere topluca gömülecekler. Arkeolog Matthias Wemhoff, Bild Gazetesi’ne yaptığı açıklamada “Bu mezarlar bizlere Berlin’in Ortaçağ’a uzanan köklerini gösteriyor” dedi. Mezarlığın tarihi, hemen yanındaki Petrikirche Kilisesi’nin inşa edildiği 1230 yıllarına uzanıyor. 2. Dünya Savaşı’nda tahrip olan kilise 1964 yılında yıkılmıştı.  

 

Mezarlık kazıları sırasında Ortaçağ’a ait fırça, tarak, kaplar, sikke ve şişeler gibi küçük günlük eşyaların yanı sıra,Ortaçağ duvar kalıntıları da bulundu. Berlin şehri kamu mimarisi yetkilisi Regula Löscher, kalıntıların bir kısmının kazı sırasında bulundukları şekilde korunacağını, burada yapılması düşünülen satış yerleri ve dükkan projelerinin de bu durumda tamamen değiştirileceğini açıkladığı. 

Spiegel Online.com, 19.08.2008

İKİ BİN YILLIK AĞAÇ TURİSTLERİN BÜYÜK İLGİSİNİ ÇEKİYOR

 

Konya'nın Taşkent İlçesi'ne bağlı Balcılar kasabasında bulunan iki bin yıllık ardıç ağacı, turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Türkiye'nin en yaşlı, dünyanın ise ikinci en yaşlı ağacı olan "Ağıl Ardıç", Balcılar beldesinin turizmde yeni tanıtım aracı oldu.

 

Beldeye yolu düşenlerin ziyaret ettiği ağaç, koruma altına alındı. Yabancı turistlerin büyük ilgisini çeken ardıç ağacının bulunduğu bölgeye ulaşımın kolaylaştırılması için belediye tarafından yol yapıldı.

 

Ulu ardıcın, beldenin tanıtımına önemli bir katkısı olduğunu dile getiren Belediye Başkanı Mehmet Demirgül, "Beldemizdeki iki bin yıllık ardıç ağacı, önemli bir tarihi zenginlik. Belediye olarak ağacın zarar görmemesi için çaba sarf ediyoruz. Ağacın yaşını duyan yerli yabancı çok sayıda kişi beldeye geliyor. Asırlık ardıç ağacı beldeye 8 kilometre uzakta olduğundan ulaşımında sorunlar yaşanıyordu. Turistlerin kolay gidip gelebilmesi için ilk etapta stabilize yol yaptık. Yakında asfaltlayacağız." dedi. Belde halkı ise turistlerin sayısının artması için yetkililerden daha fazla tanıtım yapılmasını istedi.

Zaman, Haber: Aydın Hızlıca, 25.08.2008

TARLABAŞI'NDA 'DÖNÜŞÜM' SIKINTISI

 

Tarlabaşı’nda yürütülen kentsel dönüşüm projesi, mülk sahipleri açısından ‘kentsel geri dönüşüm’ projesine döndü. Proje sit alanı olan bölgede binaların yıkılmasını, binaların yok pahasına sahiplerinden alınmasını içeriyor. Semt sakinleri sorunu konuşacak muhatap arıyor.

İstanbul’un tarihi semtlerinden Tarlabaşı’nda mülkü bulunan vatandaşlar, ‘doğal ya da insan eliyle yapılmış, özel nitelik taşıyan ve bir bütün meydana getirdiği’ için ‘sit alanı’ olan bölgenin ‘kentsel dönüşüm projesi’ kapsamına alınmasından bu yana son derece sıkıntılı günler geçiriyor.

Sıkıntılarını aktarmak ve çözüm bulmak amacıyla Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Kalkındırma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği’ni kuran semt sakinleri, bugüne kadar Beyoğlu Belediyesi ve dönüşüm projesinin ihalesini alan Çalık Holding’e bağlı GAP İnşaat’tan sağlıklı yanıt alamamaktan şikayetçi.

Beyoğlu Belediyesi, Anıtlar Kurulu gibi kurumların 50 yılı aşkın süredir uyguladığı ‘imar yasağı’ nedeniyle boyanması, onarılması bile yasak olan binalar, “5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması” hakkında çıkartılan yasayla yıkılacak.

Tarlabaşı’nda mülkü bulunanlar kurdukları dernekle, seslerini duyurmaya çalışıyor. Duyurmaya çalıştıkları ses, kentsel dönüşüme tümden karşı olmak değil, İstanbul’un en değerli bölgelerinden birinde yapılacak milyar dolarlık dönüşüm sırasında 209 tarihi tescilli yapının yıkılmaması, mülklerinin ‘yok pahasına’ ellerinden alınmaması ve projedeki ‘hukuk dışılık’ ve ‘adaletsizlik’ olarak öne çıkıyor.

Tarlabaşı projesinin kapsadığı bölgede yaşanan belirsizlik ve yıkım yapılacağı endişesiyle evler boşaltılıyor ve yerine yeni kiracılar gelmiyor. Proje alanında 520 konut, 209 işletme bulunuyor. Son dönemlerde boşalan ya da boşaltılan 334 konut var ve burada toplam 2650 kişi yaşıyor. Proje alanındaki 278 binanın yüzde 95’i özel mülkiyet, diğerleri ise kilise vakfı, hastane vakfı gibi muhtelif vakıflara ait. Yani burası kamunun malı olmadığı gibi belediyenin de malı değil. Derneğin, konuyla ilgili en büyük şikayeti bu binaların tümünün boş, kimsenin yaşamadığı yerler gibi gösterilmesi. Çünkü burada yaşayanlar tapulu mülkiyet hakkı olan kişiler.

Burada yaşayanlar kentsel dönüşüm projesini ilk kez 2006’da Beyoğlu Belediyesi’nden duymuş ve verilen bilgilerde burada yaşayanlara Dünya Bankası’ndan kredi sağlanacağı, binaların restore edileceği ve düşük faizle finansman sağlanacağı, hatta gücü olmayanlara binalarının belediye tarafından onarılacağı söylenmişti. Ancak, sonrasında hiçbir mülk sahibinin belediyeye tapulu malları için muafakatname ve benzeri bir hukuksal yetki vermemesine rağmen, Beyoğlu Belediyesi, tapulu mülkleri mülk sahiplerinin onayı ve haberi olmaksızın yenileme projesi kapsamında ihale etti. Mevcut yenileme projesini mülk sahipleri 2008’de görüşmelere çağrılınca öğrendi ve hemen arkasından dernekleşti.

5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması hakkında çıkartılan yasa sonrası, Beyoğlu Belediyesi Tarlabaşı’nda belirlenen adalar için Bakanlar Kurulu’na acele kamulaştırma kararı alınması yönünde talepte bulundu. 6 Temmuz 2006’da kamulaştırma yürürlüğe girdi, ardından Beyoğlu Belediyesi 16 Mart 2007’de ihale yaparak projeyi Çalık Holding’e bağlı GAP İnşaat’a verdi. Dernek, avam projenin aslında bir yenileme ve restorasyon çalışması değil, tam tersine 278 bina ve 437 tapu sahibinin binalarının yıkımını amaçladığını gördü. Yapılan ihale, Tarlabaşı’nın aynı zamanda kentsel sit alanı olmasını da yok sayıyor.

Derneğin iddiasına göre, Beyoğlu Belediyesi tüm bina sahipleri ile uzlaşma sürecini işlettiğini söyleyerek kamuoyunu ve ilgili tüm tarafları yanlış yönlendiriyor. Ada bazında yapılan bilgilendirme toplantılarının tutanak altına alınarak uzlaşma ve anlaşma görüşmeleri yapılmış gibi gösterilerek kamulaştırma kararı alındığı belirtiliyor. Derneğe göre, proje alanında hiçbir bilimsel ve akademik çalışma yapılmadan, mülkiyet durumuna bakılmadan ihalenin yapılması pek çok karışıklığa yol açıyor. Yine Beyoğlu Belediyesi’nin buradaki maliklerin yüzde 80’i anlaştığını ifade ediyor, ancak derneğe üye 320 kişinin bu durumu yalanladığı kaydediliyor. Belediye ve GAP İnşaat, maliklerle tek tek görüşme yapmayı istiyor ancak bu görüşmelerde farklı öneriler getirilerek kamulaştırma seçeneği sürekli dile getirildiği için dernek, toplu görüşme konusunda ısrarlı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmakta kararlı olan dernek, projenin orada yaşayanların kendi yerlerinde kalmasını sağlayacak, kent mimari dokusuna, hakka ve adalete uygun bir proje istiyor.

Projeyle ilgili bir diğer ve belki de en can alıcı sıkıntı ise projeyle ilgili olarak mülk sahiplerinin, gerek Beyoğlu Belediyesi’nden gerekse GAP İnşaat’tan yenileme projesiyle ilgili yeterli bilgi alamaması. Israrla talep edilmesine rağmen dernek, onaylanmış proje örneğini derneğe vermemiş. Ayrıca, mülk sahipleri parsel bazlı ve her binanın durumu ayrı ayrı ele alınarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Beyoğlu Belediyesi projeyi kat karşılığı ihale ettiğini belirtse de, dernek üyeleri GAP İnşaat’ın kat karşılığı uygulamasını yürütmediğini söylüyor. Beyoğlu Belediyesi, yenileme alanı projesini mevcut inşaat toplamının yüzde 42’sini ihale etti, mevcut inşaat toplamı 64 bin metrekare ancak proje toplamında yapılması düşünülen toplam inşaat metrekaresi bu oranın üç katını aşıyor. Örneğin, 50 metrekare taban oturumlu beş katlı binası olan bir maliğe 50 metrekare yer öneriliyor. Bu 5/1 demek. Dokuz katlı bir yapılaşmada bu oran 9/1 oluyor.

Proje alanının Tarlabaşı Bulvarı’na bakan en önemli dört adasına çok katlı ticari kompleksler yapılması öngörülüyor. Bu alan toplamı 11 bin metrekare bir zemine denk geliyor. Bodrum katları ile birlikte 14 kat yapılacak bu da 154 bin metrekarelik bir alana denk gelecek. Yine arka adalarda yer alan binaların da yıkılarak, yeşil alanı olan site halinde toplu mesken yapılması amaçlanıyor. Mevcut binaların malikleri dikkate alındığında yapılan bina ve daire adedi arasında ciddi farklılıklar var. Mesela, binası 20 metrekarenin altında bir oturuma sahip olan ve pay hakkı 20 metrekarenin altında kalan kişilere daire önerilmiyor.

Taraf: Haber: Pelin Cengiz, 25.08.2008

SOLOI POMPEIOPOLIS KAZILARININ BU YILKİ BÖLÜMÜ TAMAMLANDI





Mersin'de 10'uncusu gerçekleştirilen ve önemli buluntulara ulaşıldığı belirtilen Soloi Pompeiopolis antik kenti kazılarının bu yılki bölümü sona erdi.

 

Alınan bilgiye göre, Mezitli İlçesi'ndeki antik kentte gönüllü 12 öğrencinin katılımıyla 16 Temmuz'da Soli Höyük ve Sütunlu Cadde'de başlatılan, ek ödenek çıkartılması sonrasında 27 işçinin katılımıyla gerçekleştirilen Soloi Pompeiopolis kazıları 22 Ağustos'ta tamamlandı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile konaklama ve yiyecek desteği veren Mersin Valiliği, lojistik destek sağlayan Mezitli belediyesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi iş birliğinin yanı sıra Mersin Un Sanayi, Gelbul ve Dağıl inşaat firmalarının sponsorluğunda gerçekleştirilen kazılarda, en önemli buluntu olarak Roma dönemine ait "Güneş Tanrısı Apollon" heykeline ulaşıldı.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç.Dr. Remzi Yağcı, yaklaşık 35 gün süren kazılarda, 1700 yıllık "Güneş Tanrısı Apollon" heykelinin yanı sıra bol miktarda antik döneme ait para ile Hitit tabakalarından yivli seramikler elde ettiklerini söyledi.


Soli Höyük'teki Kizzuwatna dönemine ait kazılarda ise daha önce varlığı tespit edilen 15. yüzyıla tarihlenen sur duvarının büyük ölçüde temizlenerek açığa çıkarıldığını anlatan Yağcı, şöyle konuştu: "Bunlar, Kalkolitik döneme kadar uzanan bir geleneği olan Kizzuwatna'nın kasa tipi sur duvarlarını oluşturuyor.

 

Hitit dönemi duvarlar, 14. yüzyıldan sonra Hitit egemenliğine geçen Kizzuwatna'da bu tür savunma surlarına ihtiyaç kalmadığı ortaya koyuyor. Çalışma sonrasında bunların planları çizilerek, üç boyutlu görüntüleri mimari olarak elde edildi. İyi bir şekilde belgelendikten sonra üzerleri örtülüp, bir dahaki kazıya kadar yeniden korunma altına alındı. Arkaik dönem duvarları ve oluşturdukları mekanlar için de aynı işlemler yapıldı."

 

Yağcı, Hitit tabakalarında da yivlenmiş seramikler bulduklarını söyledi. Bu seramikler arasında yivlenerek işaretlenmişlerin yanı sıra, 3 yivli seramiklerin de bulunduğunu ifade eden Yağcı, "Seramikler burada devlet kontrolünde çok sıkı bir üretimin olduğunu, elde edilen kapların ise bilimsel olarak ölçü kapı olarak kullanıldığını gösteriyor" dedi.

 

Yağcı, her yıl kazılardan sonra teslim ettikleri eserlerin sergilenebilmesi için yeni kurulacak müzenin biran önce faaliyete geçmesini istedi.

Trt/Haber, 25.08.2008

SAFRANBOLU'DA TURİZME SIKIYÖNETİM





Turizmdeki atılımıyla Anadolu’daki birçok ilçeye örnek olan Safranbolu, yoğun talep nedeniyle tarihi dokusunun bozulması tehlikesiyle karşı karşıya. Tarihi konakların hızla otel ve restorana dönüştürülmesi üzerine ilçe belediyesi bir dizi önlem aldı.

Belediye, tarihi evleri artık belli bir dönem içinde yaşanması koşuluyla restore edecek. Ayrıca ilçe merkezindeki yeni yapılaşmaya sıkı denetim getirilecek.

Safranbolu, 1134 tescilli binasıyla, İstanbul ve Bursa’dan sonra, en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip yerleşim. Türkiye’de, tamamıyla Dünya Kültürel Miras Listesi’ne giren tek ilçe. Restore edilen tarihi konakları ve atmosferiyle, hem benzer diğer kentlere, ilçelere örnek oluyor, hem de Türkiye’nin her yerinden, hatta yurt dışından turist çekiyor.

Turizm potansiyelini yıldan yıla artıran, popülerliğinden bir şey kaybetmeyen ilçe, yine de birçok konağın otel ve restoran olması, dükkanlarda aynı hediyelik eşyalara rastlanmasıyla, Türk turizmde yaşanan "tek tipleşme" sorununa dahil olmaya başladığı izlenimi veriyor. Safranbolu Belediyesi, kentin gelecekte bu problemle karşı karşıya kalmaması için çeşitli çalışmalar yürütüyor.
 

Belediye Başkanı Nihat Cebeci, Türkiye’de "korumanın başkenti" unvanına sahip Safranbolu’nun, aynı zamanda dünyada en iyi korunan 20 kentten biri olduğunu hatırlattı. Ancak turizmde, "en tehlikeli safhaya geldiklerini" belirten Cebeci, "turizmin getirdiği rant kaygılarıyla şehrin kendisini büyümeye zorladığını" söyledi. Cebeci, konaklara, ardiye, garaj, yatak ilavesi ve "daha iyi hizmet verme adına" müştemilat yapma gibi sorunlarla karşılaştıklarını ifade ederek, "En fazla,’Safranbolu’ya turizm adına şöyle bir şey yapayım, diyenlerden korkuyoruz. Daha doğrusu, şu anda Safranbolu’yu korumaya çalışanlardan koruyoruz. En tehlikeli noktadayız, şehir hiçbir ilaveyi kaldırmıyor, olduğu gibi korumayı hak ediyor" dedi.

Cebeci, bu nedenle imar çalışması yaptıklarını anımsatarak, şunları kaydetti: "Safranbolu’nun en büyük eksiği, etkileşim sahası dediğimiz, şehir siluetini tehlikeye sokan binaların görsel kirlilikleri. Bunun için şehrin tamamını içeren imar planı revizyonuna gittik. Şehri sınırlayan şu anki sit alanının belki 3 katı bir alanı etkileşim geçiş sahası ilan ettik. Şehrin yaklaşık birkaç kilometre mesafesine kadar yapı yasağı getiriyoruz. Yalnızca bize olan yetkide, koruma kuruluyla beraber karar veriyoruz, bunu hiçbir belediye yapmaz."

Cebeci, Safranbolu’nun oteller ve kafeler kentine dönüşmesinin tehlike yarattığını, kentin dokusunun korunabilmesi için yerli halkın bölgeden ayrılmaması gerektiğini savundu. Her yerde otel olmasının kenti "ölü şehre" dönüştüreceğini belirten Cebeci, "Turistler ne istiyor? Sabah, ezanla camiye gidenleri, evinin önünde iş yapan, bulgurunu kurutan, salçasını yapan insanları, kapıya asılan çamaşırları, yani yaşayan halkı istiyor" dedi. Safranbolu’yu korumak amacıyla hazırlanan yeni imar planında, her konağın pansiyon, otel ve restorana dönüştürülmesini engellediklerini anlatan Cebeci, artık evleri restore ederken belli dönem içinde oturulması gibi koşullar getireceklerini ifade etti. Turizmde yeni açılıma ve bölgesel iş birliğine ihtiyaç duyduklarını anlatan Cebeci, ayrıca, "ne istediğini bilmeyen turist" sorunu yaşadıklarını ve "Safranbolu’yu Safranbolulara anlatmak gerektiğini" ifade etti. Safranbolu’daki esnaf ve halkın yaşadığı kentin dokusunun bilincine varmadığını, bu konuda çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.

UNESCO’nun da iki ayda bir ilçeye geldiğini belirten Cebeci, "zaman içinde iyi niyetle yapılan yanlışlarla" asfalta dönüştürülen Arnavut kaldırımlı yollar ve boyanan çeşmelerin öncelikle restore edilmesi gerektiğini, geçen yıl 20, bu yıl 25 binanın restorasyona alındığını, 100 civarındaki yapı için de projelendirme yapıldığını sözlerine ekledi.

Turizme 1990’lı yıllarda açılan Safranbolu’ya, 1996’da 41 bin 700 turist gelirken, bu rakam 2007’de 134 bin 300’e çıktı. Konaklamada 43, restoran, kafe ve pastahane gibi alanlarda 97 işletmenin hizmet verdiği kentte, turizm alanında yaklaşık 600 kişi çalışıyor. Turizmden yıllık 50 milyon YTL gelir elde ediliyor.

Yrd.Doç.Dr. Nuray Türker (Safranbolu Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi) :
Kentteki aktiviteler kısıtlı, turistler çok kısa konaklıyor. Bu nedenle doluluk oranları düşük. Safranbolu’da turizm kısır döngü içine girmeye başladı. Evler var elimizde, başka hiçbir şey yok, sorun başka ürün sunamamaktan kaynaklanıyor. Daha folklorik, gelenekleri ön plana çıkarıcı ögeler olmalı. Hediyelik eşyada çok kısır kaldık, tek tipleşme, ticarileşme, fabrikasyon var, sanat kaygısı yok. Tarihi konaklar otel ve lokantalarla dolmamalı. Aralarda insanlar oturmalı, çünkü onlar da kültürü yansıtan bir öge. Onlar da kültürü yansıtmalı. Safranbolu’da yeni bir atılım yapılmalı. Bölge turizmi ancak illerdeki farklı ürünlerin bir arada değerlendirilmesiyle gelişebilir.

Hürriyet Seyahat, 25.08.2008

HZ. İSA'NIN DİLİNİ KONUŞAN 15 BİN KİŞİ KALDI





Suriye'nin başkenti Şam'a 1 saat uzaklıkta bulunan 3 köyde Aramice konuşuluyor. Hz. İsa'nın dili olarak bilinen Aramice'nin, bu 3 köy dışında dünyanın bir başka yerinde konuşulmuyor.

Sednaya Malula'nın Muhtarı İlyas Habib Saleb, köy nüfusunun 5 bin civarında olduğunu ve diğer iki köyle birlikte yaklaşık 15 bin kişinin Aramice konuştuğunu söyledi.

Saleb, Sednaya Malula'nın ve diğer iki köyün eğitim ve ekonomik nedenlerle dünyanın birçok ülkesine göç verdiğini belirterek, göç edenlerle birlikte Aramice bilenlerin sayısının arttığına dikkat çekti ve "Müslüman ve Hristiyanlar burada birlikte yaşıyor. Her iki dinden olanlar da kendi aralarında Aramice konuşuyor" dedi.

Saleb, Aramice kaynakların yangın ve diğer nedenlerle tahrip olduğuna dikkati çekerek, yakın zamana kadar sadece Aramice konuşulabildiğini, ancak okuyup yazamadıklarını belirtti.

Aramice gramerinin oluşturulmasına yönelik çalışmaların yapıldığını anlatan Saleb, "Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın talimatıyla Malula'da iki yıl önce Şam Üniversitesi'ne bağlı Aramice Dili Enstitüsü açıldı. Araştırmalar ve Enstitü'nün çalışmaları sonucu Aramice okuyup yazabileceğiz" diye konuştu.

Saleb, Sednaya Malula ile diğer iki köyün ilk çağdan bu yana kullanılan ibadethanelere sahip olduğunu hatırlatarak bölgenin, Esad'ın girişimleriyle turizme açılmasına yönelik proje yürütüldüğünü söyledi. Sednaya Malula'da MS 4'üncü yüzyıldan beri yapılmakta olan geleneksel törene dair bilgiler veren Saleb "13 Eylül gecesi Malula'ya hakim iki tepe üzerinde büyük ateşler yakıyoruz. Törenlere, dünyanın birçok yerinden binlerce insan katılıyor. Bu geleneksel tören MS 4'üncü yüzyıldan beri yapılıyor. İlk ateş, Hz. İsa'nın asıldığı çarmıhın parçalarının bulunduğunu halka haber vermek üzere yakılmıştı. O günden beri biz bu geleneği sürdürüyoruz" dedi.

Aziz Tekla Kilisesi'nin yetkilisi olan Pelagia Sayaf, Sednaya Malula'nın Hıristiyanlık inancına ilk inanan kişilere ev sahipliği yaptığını anlattı.

Sayaf'ın aktardığı inanış şöyle: "Miladi 1'inci yüzyılda Hz. İsa'nın öğretilerilerinden haberdar olan ve Konya'da yaşayan Tacla adında bir kız inancını yaymaya başlar. Ancak o dönemde Pagan inanca sahip toplum, Azize Tacla'ya çeşitli işkenceler yapar. İlk olarak, büyük bir ateş yakarak Azize Tacla'yı ateşe atarlar ancak son anda bir fırtına çıkar ve ateş söner. Ardından yırtıcı hayvanları 40 gün aç bırakırlar ve Azize Tacla'yı yırtıcı hayvanların arasına atarlar ancak hayvanlar Azize Tacla'yı yemez.

Bu olayların ardından Azize Tacla bir süre daha İsa öğretisini yaymaya devam eder, ancak hakkında idam kararı verilince Konya'yı terk ederek Antakya üzerinden Malula'ya doğru yola çıkar. Azize Tacla'yı Konya Valisinin askerleri Malula'ya kadar takip ederler. Azize Tacla, Mamula girişindeki kayalık dağın önüne ulaştığında Allah'a dua ederek kendisini kurtarmasını ister. Dağ ikiye ayrılır ve Azize Tacla dağın arasından ilerleyerek Malula'ya ulaşır. Burada, 30 yıl yaşayan Azize Tacla, Hıristiyanlık öğretisini Malula merkezli olmak üzere çevreye yayar."

Azize Tacla'nın MS 85 yılında öldüğü tahmin ediliyor. Sayaf, 4'üncü yy'da Aziz Gregoryus'un da Antakya'dan kaçarak Malula'da 5 yıl yaşadığını ve mezarının Sednaya Malula'da olduğunu belirterek, "Manastırda Aramice pek çok el yazması eser vardı. ancak yangın vb. nedenlerle eserlerin birçoğu tahrip oldu. Buna rağmen Aramice belge ve el yazmaları üzerine çalışan araştırmacılar Malula'yı yoğun olarak ziyaret ediyorlar. Bölge ve manastırın tarihi de araştırmacıların ilgisini çekiyor" diye konuştu.

Malula kelimesi "kutsal olduğuna inanılan su nedeniyle Malule yani şifa veren yer", "ibadethane" ve "gizlenilen veya gizli olan yer" anlamlarında kullanılıyor.

Cnn Türk, 25.08.2008

ANADOLU MEDENİYETLERİ ÜÇ BOYUTLU OLARAK İNTERNETTE

 

Microsoft Türkiye ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın uluslararası portalı goturkey.com, eski Anadolu medeniyetlerinden günümüze kalan antik mekanları 3 boyutlu olarak internete aktardı.

 

Bu portal üzerinden 41 tarihi mekanın listesine ulaşan ziyaretçiler, bu eserleri 2 boyutlu ve 3 boyutlu olarak ayrıntılı şekilde inceleme fırsatı bulacaklar. İnternet ortamında sergilenen mekanlar arasında Efes Antik Kenti, Hasankeyf, Pergamon Kapıları, Nemrut Dağı'ndaki kral heykelleri gibi antik mekan ve eserlerin yanı sıra; Sultanahmet Camii, Rumelihisarı ve Bursa Ulu Camii gibi Osmanlı döneminden kalan önemli eserler de yer alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdür Yardımcısı Cemal Tekkanat konuyla ilgili olarak "Anadolu'nun barındırdığı binlerce yıllık tarihin dünyaya tanıtılması, aynı zamanda Türkiye'nin bilişime önem veren çağdaş kimliğinin ifade edilmesi anlamına geliyor." dedi.

Zaman, 25.08.2008

BİZANS SERGİSİ'NDE TÜRKİYE'DEN ESER YOK





İngiltere Kraliyet Sanat Akademisi ile Atina Benaki Müzesi’nin 25 Ekim’de Londra’da açacağı “Bizantium 330 - 1453” isimli, Bizans İmparatorluğu’nu anlatan sergiye, Türkiye’den eser alınmadı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan, Ukrayna gibi pek çok ülkeden eser istenirken, Bizans’ın ana merkezi Türkiye’den eserlerin sergiye konulmayacak olması Türk tarafında şaşkınlık yarattı.


Kraliyet Akademisi Genel Müdürü Charles Saumarez Smith, “Türkiye’nin eser vermek için zor şartlar ileri sürdüğünü” savunurken, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri ise, “Yurtdışındaki her sergi için aynı prosedürü uyguladıklarını” söyledi. Sergiye Türkiye’den eser gitmemesine Yunanistan’ın kulis yaparak engel olduğu da iddia edildi.

Bizans eserlerinin büyük çoğunluğunun bulunduğu Türkiye’den sergi için önce 18 eser istendi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Dr. İsmail Karamut, konuyla ilgili olarak Londra’ya davet edildi ve istenilen eserlerin tespiti yapıldı. Bu eserlerin 17’si İstanbul Arkeoloji Müzeleri’den biri de Antalya Müzesi’den talep edildi.


Her iki müze de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na olumlu rapor verdi. Bakanlık da bu rapor doğrultusunda Dışişleri Bakanlığı’nın da görüşünü alarak Londra’daki Kraliyet Sanat Akademisi’ne eserleri gönderebileceğini bildirdi. Ancak bu noktadan sonra Türkiye sergiden dışlandı.


Bakanlık yurtdışında yapılan sergilere eserleri gönderirken mutlaka bir uzmanı da görevlendiriyor ve eserlerin sigortalanmasını talep ediyor. Ancak serginin küratörleri, Türkiye’nin uzman göndermesine karşı çıktı. Eserlerin de çok yüksek bedelle sigortalandığını ileri sürdü.


Serginin üç küratöründen biri olan Prof.Dr. Mariya Vasilaki, “Biz istediğimiz objelerin bir listesini Müze Müdürü Karamut’a verdik. Tüm resmi yazışmaları da gerçekleştirdik. Sonrasında akademinin karşılaması çok zor olan büyük bir mali tabloyla karşılaştık. Örneğin bir yetkilinin bu eserlere eşlik etmesi ve sergi boyunca Londra’da kalması gerekiyordu. Bu da bütçeye eklemesi kolay olmayan bir şeydi” dedi. 


Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri ise şu açıklamayı yaptı: “Yıllardır yurtdışındaki sergilere aynı mevzuatla eser gönderiyoruz. Halihazırda Londra British Museum’da Hadrian sergisinde tek eserimiz olmasına rağmen bir uzmanımız orada görevli. Başta çok istekli olan sergi düzenleyiciler garip şekilde sonradan tavır aldılar. Uzmanımız aynı zamanda eserlerin durumunu her gün rapor etmekle görevlidir. Bunu kabul etmediklerini bildirerek, eser istemekten vazgeçtiklerini açıkladılar.”






6 ay boyunca açık kalacak sergiye lahitler, büstler, mozaikler ve ikonalar gibi önemli eserlerin gönderilmesi planlanıyordu. Bu eserler arasında  “Aya Eudokia tasvirli mermer ikona”  ile “Bir lahit parçası” (Kudüs’ün Girişi) eserleri de bulunuyordu.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 25.08.2008

ANADOLU'DA ŞEHİR PLANI 5 BİN YIL ÖNCE YAPILMIŞ

 

Avrupa ve ABD'deki şehir planlama şeklinin, Anadolu'da 5 bin yıl önce kurulan Laodikya antik şehrinde kullanıldığı ortaya çıktı. Denizli'nin Eskihisar, Goncalı ve Bozburun köyleri sınırları içinde kalan Çürüksu (Lykos) Vadisi'ndeki Laodikya, İzmir'deki Efes'ten sonra Anadolu'nun en büyük antik şehri.





Kentte, deprem sebebiyle terk edilişinden bin 300 yıl sonra başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Kazılara Pamukkale Üniversitesi'nden (PAÜ) 10 öğretim üyesi, 12 arkeolog, 60 öğrenci ve işçilerle toplam 120 kişilik ekip katılıyor. PAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı ve Laodikya Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, 5 bin yıl önce burada uygulanan ızgara sistemli şehir planı ve altyapısının, günümüzde ABD ve Avrupa'da kullanıldığını bildirdi. Kazıların en önemli sonuçlarından birisinin ızgara sistemine göre yapılan şehir planının ortaya çıkması olduğunu belirten Şimşek, "Şehrin içindeki adalar, 42 metre genişliğinde ve 52 metre derinliğinde bölümlerden oluşuyor. Bunlar, birbirini dik açıyla kesen cadde ve sokaklardan meydana geliyor. Antik dönemlerdeki şehirciliğin, günümüzdekilere göre daha gelişmiş olduğunu söyleyebilirim." dedi. Prof. Şimşek, Laodikya'da önce altyapının hazırlandığı, ardından ızgara sisteminde sivil, kamu ve sosyal binaların yerlerinin tespit edildiğine dikkat çekerek, şunları söyledi: "Günümüzde Avrupa'nın bazı ülkelerinde ABD'deki şehirlerde uygulanan bu sistem, tamamen Anadolu'nun Hellenistik ve Roma şehirlerine dayanmaktadır."

 

Laodikya'nın kültür ve sporu birleştiren yapıları

 

Büyük tiyatro: Antik şehrin kuzeydoğusunda, Grek tiyatrosu tipinde, araziye uygun, Roma tarzında yapılmış. Scenesi tamamen yıkılmış olup cavea ve orkestrası oldukça sağlam durumda. Yaklaşık 20 bin kişilik.

 

Küçük tiyatro: Büyük tiyatronun 300 metre kadar kuzeybatısında yer alıyor. Büyük tiyatroyla benzer özellikler gösteriyor ve yaklaşık 15 bin kişi alabilecek büyüklükte.

 

Stadyum ve gymnasium (Spor okulu): Şehrin güneybatısında, doğu-batı doğrultusunda uzanıyor. Stadyumun ek yapılarıyla bütünlük teşkil ediyor. MS 79 yıllarında yapılan stadyumun uzunluğu 350 metre, genişliği 60 metre. Amfiteatr şeklinde ve büyük bölümü tahrip olmuş yapının, 24 oturma basamağı bulunuyor. MS. 2. yüzyıla ait cimnazyum ise Proconsul Gargilius Antioius tarafından inşa ettirilmiş, İmparator Hadrianus ve eşi Sabina'ya ithaf edildiğine dair yazıtı var.

 

Abidevi çeşme: Şehrin anacaddesiyle ara caddelerinin köşesinde yer alıyor. Roma dönemi yapısı. İki cepheli inşa edilmiş havuz ve nişleri bulunuyor.

 

Zeus tapınağı: Sütunlu caddenin doğu kesiminde, küçük tiyatroyla Nymphaeum arasında bulunuyor.

 

Büyük kilise: Sütunlu caddenin güneyinde, caddeye bitişik inşa edilmiş. Sadece taşıyıcı bölümlerinden bir kısmı ayakta kalmış.

Zaman, 25.08.2008

BEYLERBEYİ SARAYI'NDA ÇÖP AYIBI

 

Tarihi Beylerbeyi Sarayı’nda geçtiğimiz cuma günü işadamı Ergun Gürsoy, oğlu Ali Gürsoy’u, Melis Çiftçi ile dillere destan bir düğünle evlendirdi.

 

Görkemli düğün töreninde birbirinden ünlü 800 kişi konuk edildi. Ancak düğün sona erdikten sonra ortalık tanınmayacak hale geldi.

Aradan 2 gün geçmesine karşın sarayın bahçesinde düğün yemeğinden geriye kalan çöpler toplanmadı. Dün sarayı ziyarete gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler çöplerin arasından geçti. Çöpleri toplama sorumluluğunun, düğünün organizasyonunu üstlenen şirkete ait olduğu belirtildi.

Milliyet, 25.08.2008

ARKEOLOJİK SÜRPRİZLER

 

Ülkemiz arkeolojik kalıntılar açısından oldukça zengin. 14 bin yıl öncesinden bugüne uzanan süreçte, uygarlık tarihi açısından önemli birçok yerleşime ev sahipliği yapmış.

Belli başlı antik kentlerin dışındakiler ne yazık ki pek bilinmiyor. Oysa Anadolu’da sarp yollardan, zorlu yolculuklardan sonra ulaşılan, arkeolojik sürprizler barındıran birçok yerleşim var. Bu kentlerde ilklere imza atılmış. Örneğin pişmiş topraktan ilk kiremit, ilk tapınak yapılmış, ilk güzellik yarışmaları düzenlenmiş. Sürpriz barındıran arkeolojik noktalardan bazılarını İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Necmi Karul’un yardımıyla seçtik.

Dünyanın ilk güzellik yarışmasını düzenlediler
Antandros, Edremit Körfezi’nin kuzeyindeki Kaletepe’nin zirvesinde ve batı yamaçlarında. Edremit-Altınoluk karayolunun yol yapım çalışmalarında ortaya çıkarıldı. Yerleşim, MÖ 8. yüzyılda başlayıp MÖ 5. yüzyıla kadar devam etti. Alanın kuruluşuyla ilgili pek çok farklı görüş ortaya atılmıştı. Mesela tarihçi Stephanos Bizantios, MÖ 7. yüzyılda Anadolu’ya akınlar düzenleyen Barbar Conan’ın kavmi Kimmerler’in Batı Anadolu’da yalnızca buraya yerleştiklerini öne sürdü. Romalı şair Vergillius, Truva şavaşını anlatırken Antandros’un gemi yapımında kullanılan keresteleriyle tanındığından bahsetti. İlk coğrafyacı Strabon, şehrin üstünde Aleksandreia dağının olduğunu, Hera, Athena ve Aphrodite arasındaki, Paris’in seçiciliğini yaptığı dünyanın ilk güzellik yarışmasının burada düzenlendiğini yazdı. MÖ 8. yüzyılda Kırım çevresinde yaşayan Kimmerler’in, Antandros’u işgal ettiği biliniyor. Sonrasında bir çok kez el değiştirdi. Kazdağı’nın zengin ormanları sayesinde tersaneleriyle önem kazandı. Kalıntılar arasında en önemlisi 4. yüzyıla ait Roma villası. Taban mozaiği, duvar freskleri büyük oranda günümüze kadar korunmuş. Evler, geleneksel Roma düzeninde inşa edilmiş, odaları avlu etrafında sıralanmış. Mezarlarda urna kaplarından, siyah renkli keramiklere, bronz fibulalardan Roma ve Bizans sikkelerine kadar pek çok malzeme bulundu.

Ormanla bütünleşen mimari örneği
Termessos Pisidia bölgesindeki antik dağ kenti, Antalya’nın 34 kilometre kuzeybatısında Güllük Dağı’nın eteklerinde bulunuyor. Deniz seviyesinden yüksekliği 1665 metre. Kentten ilk bahseden Arrianos. MÖ 333 yılında Büyük İskender’in seferini anlattığı eserinde Termessos’u anlatıyor. İskender’in saldırmaktan çekinip, yanı başından geçip gittiği söyleniyor. Şehrin ormanla bütünleşen mimari yapısı dikkat çekici. Hellenistik Çağ’da yapılan 4 bin kişilik tiyatrosu önemli yapılarından biri. Diğer bir önemli yapıda zemini taş bloklarla kaplı; üç yönden sütunlu galerilerle çevrili agorası. Bunlar dışında kahramanlık anıtı Hereon’u, değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınağı, Gymnasium’u ve gözetleme kulelerini de unutmamak gerek. Ayrıca kentte binin üzerinde kaya mezarı ve birçok sarnıçta var. Kentin sur duvarı kalıntıları da halen görülebiliyor.

Parayı onlar icat etti, Kral Karun burada yaşadı
`Sardeis antik kenti, Manisa’nın Salihli İlçesi'ne bağlı Sart kasabasının yakınlarında. MÖ 7 ve 6. yüzyıllarda Batı Anadolu’nun büyük bölümünü idare eden Lidya Krallığı’nın başkentiydi. Atyadlar, Heraklidler ve Mermnadlar hanedanlıkları bu şehirde hüküm sürdü. En parlak dönem MÖ 750-550 arasındaki Mermnadlar döneminde yaşandı. Altın ve gümüş kaynakları sayesinde antik dünyanın en zengin kentlerinden biri oldu. Kral Alyattes MÖ 600’de ilk altın sikkeyi bastırdı. İnsanlığı para kavramıyla tanıştırdı. Son Lidya Kralı Kroisos (Karun) zenginliğiyle ünlendi. Fakat Kroisos’un İ. Ö. 546 yılında Pers Kralı Kyros’a yenilmesiyle Lidya Krallığı son buldu. Şehir Pers döneminde satraplık, Roma döneminde metropolis, Hıristiyanlık döneminde piskoposluktu. Kente İzmir- Ankara yolundan girdiğinizde karşınıza önce hamam ve gymnasium kalıntıları çıkıyor. Hemen yanında zemini mermer mozaik kaplı sinagog var. Sart Çayı’nı takip ettiğinizde antik dünyanın yedi harikasından biri olan görkemli Artemis Tapınağı’nın bulunduğu bölgeye ulaşılıyor. 150 yılda yapılan tapınaktan geriye sadece birkaç mermer kalmış.

Dünyanın en yüksekteki tiyatrolarından biri bu kentte
Sagalassos, Antalya’ya 110 kilometre uzaklıkta, Burdur’un Ağlasun İlçesi'nin yedi kilometre kuzeyinde. Ağlasun Dağı’nın güney eteklerinde, 1450-1700 metre yükseklikteki meyilli bir araziye kurulmuş. Pamphylia ile Pisidia kentleri arasındaki yolun üstünde bulunması Sagalassos’a tarihte önem kazandırmış. 1706’da Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiş. Kazılar 1990’da başladı. Geçmişi MÖ 3 bin yılına kadar uzanıyor. 25 yılında Roma egemenliğine girdiğinde kent dokusu bozulmadan gelişmiş. Tahıl satışıyla zenginleşen kent, görkemli çeşmeleriyle tanınıyor. Yaklaşık 1574 metre yükseklikteki 9 bin kişilik tiyatrosu dünyanın en yüksek rakımlı tiyatroları arasında gösteriliyor. Traian dönemine ait Zeus, Ares ve Athena heykelleri, hamamı, Dor, Apollon Klarios, Antonius Pius tapınakları, kütüphanesiyle çağının benzersiz şehirlerinden.

Şifalı bitki, şarap, zeytinle zenginleşip para bastılar
Selge, Toroslar’ın güney yamaçlarında, denizden 1250 metre yükseklikte. Ulaşması zor bir alanda. Antalya-Alanya karayolu üzerinde Aspendos yol ayrımından beş kilometre sonra, kıvrılan yol önce, Beşkonak, ardından Antik Roma köprüsünün birleştirdiği kanyon vadiyi aşıyor. Buradan güneydeki tepe üzerinde şehri koruyan kuleli sur duvarlarının bir bölümü görülebiliyor. Coğrafyacı Strabon, Calchas’ın kurduğu kentin zeytinliklerinden ve verimli topraklarından bahsediyor. Şarap, zeytin ve şifalı bitki üretiminden zenginleşen kent MÖ 5 yüzyılda Aspendos’taki örneklerine çok benzeyen madeni para basan ilk Pisidia şehri. Kente giderken karşımıza önce Köprüçay’ın aktığı derin vadiyi aşan ve bugünde kullanılan Roma köprüsü çıkıyor. Köprüyü aştıktan sonra kıvrımlı yol önce Altınkaya Köyü'ne ve hemen yanındaki Selge’ye varıyor. Kentin önemli kalıntıları arasında pazar yeri (agora), mezar alanı ve kilise bulunuyor. Selge’nin bugün de görülebilen en sağlam yapılarından biri Yunan-Roma tarzı dokuz bin kişilik tiyatrosu. Güneydeki tepede geniş bir agoranın kalıntıları da mevcut.

Hürriyet Seyahat, Haber: Hakan Gence, 25.08.2008

OSMANLI'DA HAYVANLARIN HAFTALIK İZİNLERİ VARDI





Osmanlı arşivlerinde yer alan 1856 tarihli belge, yüzyıllar boyu "yük hayvanlarına haftada bir gün izin verildiğini ve hayvanların o gün binek olarak da kullanılmadıklarını" ortayı koydu.

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof.Dr. İlber Ortaylı, tarihçi Prof.Dr. Vahdettin Engin ve Yrd. Doç.Dr. Erhan Afyoncu’nun hazırladığı kitap, Osmanlı’nın hayvan haklarına bakışını örnek bir uygulamayla gözler önüne serdi.

Kitapta, "Hayvanların tatili" başlığı altında yer alan bilgilere göre, Osmanlı toplumunda hayvanlara iyi davranılması konusunda hassasiyet gösterildi.

Padişah 3. Murad, 1587’de "yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda" ferman çıkardı. Fermanda, sahiplerinden, hayvanlarını iyi beslemeleri istenirken, hayvanlara tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasını yüklemek de yasaklandı.

3. Murad’ın fermanından 300 yıl sonra 1856’da benzer konunun tekrar dile getirilmiş olması, bu anlayışın yüzyıllar boyu devam ettiğini gösterdi.

Osmanlı arşivlerinde yer alan 2 Ekim 1856 tarihli belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatıldı.

Dinlenme gününde hayvanlara binilmemesi kuralının ihlal edilmemesi için görevli memurlar esnafı sürekli kontrol altında bulundurdu.

Kitabı hazırlayanların bilgileri yorumladığı bölümde ise şu görüşlere yer verildi:

"Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin üzerinde biraz düşünüldüğünde, çok önemli mesajlar içerdiği görülmektedir. Hayvanlara gösterilen günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir. Söz konusu icraat ve hayvanlara gösterilen duyarlılık, benzerine kolay rastlanmayacak bir uygulama olarak Türk tarihi açısından olduğu kadar dünya tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır."
Hürriyet Ankara, Haber: Sibel Kurtoğlu, 25.08.2008

TUZ MAĞARASI'NDA MUHTEŞEM KONSER





Ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu dünyanın en büyük kaya tuzu mağaralarından birisi olan Çankırı Kaya Tuzu Mağarası’nda muhteşem bir piyano resitali verdi.

 

Çankırı Belediyesi tarafından bu yıl 4.sü düzenlenen Karatekin Kaya Tuzu Festivali etkinlikleri çerçevesinde kente gelen ünlü piyanist Çankırılıların yoğun ilgi gösterdiği Tuz Mağarası konserinde birbirinden güzel eserleri seslendirdi. Zaman zaman davul, ney ve bağlama sanatçılarının da eşlik ettiği konserde Tuluyhan Uğurlu mehter marşı, yerel ve mistik eserlere de yer verdi.

 

Çankırı’daki Kaya Tuzu Mağarası’nda iki yıl önce verdiği ilk konserinden son derece etkilendiğini belirten Tuluyhan Uğurlu “Mağaranın büyülü atmosferi, insanlarının sıcaklığı beni Çankırı’ya bağladı. Tuz Mağarası yanında Çankırı’da tarihi Çamaşırhane’de bir konser vermiştim. Buradan giderken adeta kalbimi Çankırı’da bırakıyorum. Çankırı’yı ve sizleri çok seviyorum” diye konuştu.

Konser öncesinde bir konuşma yapan Belediye Başkanı İrfan Dinç, Tuz Mağarası’nın Allah’ın Çankırı’ya çok önemli bir lütfu olduğunu belirterek “Maalesef bugüne kadar bu zenginliğimizin kıymetini bilememişiz. Dünyada nadir örnekleri bulunan tuz mağaralarından Polonya’nın Krakow kentine bağlı Wieliczka kasabasındaki mağarayı bundan 3 yıl önce görmeye gittiğimizde hayretler içinde kalmıştık. Yerin 150 metre altında adeta tuzdan bir medeniyet yaratmışlar. Yılda 1,9 milyon turist bu mağarayı geziyormuş. Çankırı Tuz Mağarası için hazırlanan projeye sponsor bulunamadığı için uygulamaya başlanamadı. Ama Çankırı Belediyesi olarak bu mağarada düzenlediğimiz çeşitli etkinliklerle mağaranın tanıtımına katkı sağlamaya çalışıyoruz” dedi

Çankırının Sesi, 24.08.2008

5 MİLYON YILLIK FOSİLLER TEHDİT ALTINDA





Muğla'da başlayan yangın kısmen kontrol altına alındı. Alevler, Kaklıcatepe'de 5 milyon yıllık fosillerin bulunduğu kazı alanına da ulaştı. Muğla Müzesi'nde sergilenen fosiller bu alandan 1992 yılında çıkarılmıştı.

 

Muğla Özlüce Köyü Köseler mevkiinde çıkan yangın 5 milyon yıllık fosillerin bulunduğu bölgede etkili oldu. Önceki gün öğleden sonra çıkan yangın, 150 hektar ormanlık alana zarar verirken alevler, bir ara Muğla Müzesi'nde sergilenen ve günümüzden 5 milyon yıl önce yaşayan zürafagiller, gergedangiller, hortumlu memelilere ait canlı fosillerin bulunduğu Özlüce Köyü Kaklıcatepe mevkiine de ulaştı. Müzede yer alan fosiller 1992 yılı sonlarına doğru başlayan kazılarla üç yataktan çıkarılmıştı.

 

Muğla Valisi Ahmet Altıparmak, yangının kontrol altına alındığını, müdahale amacıyla çevre illerden gelen ekiplerin büyük bölümünün dönmeye başladığını belirtti. Ekiplerin yoğun mücadelesine rağmen yangın farklı noktalarda devam etti. Havanın kararmasıyla ara verilen helikopterlerle söndürme çalışmalarına, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeniden başlandı. Helikopterlerle söndürme çalışmaları, daha çok arazöz ve işçilerin ulaşamadığı noktalarda yoğunlaştı. Yangın söndürme çalışmalarına, 7 helikopter, 84 arazöz, 850 orman işçisi ve 400'den fazla vatandaş katıldı. Kocayayla mevkiinde alevlerin arasında kalan iki arazözden biri tamamen, diğeri ise kısmen yandı. Yangını havadan yöneten Muğla Orman Bölge Müdürü İbrahim Aydın'ın arazöz ekibini alevlerin yaklaştığını belirterek uyarmasının can kaybını önlediği öğrenildi. Aydın, "Yangın bölgesine bu sabah havadan ve karadan müdahale ettik. Arazözlerimiz 20'den fazla iş makinesinin açtığı yollarla yangının devam ettiği bölgelere ulaştılar." dedi. Bu arada Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün, yangın bölgesinde inceleme yaparak çalışmalar hakkında bilgi aldı. Gürün, yangın söndürme çalışmalarına Muğla Belediyesi'ne ait 3 itfaiye aracının da katıldığını söyledi. Yangınla mücadele eden çok sayıda orman işçisi dumandan zehirlendi.

Zaman, Haber: Muhammed Zengin, 24.08.2008

ALLIANOI'NİN 'ANTİK KÜNKLERİ KEPÇEYLE PARÇALANDI' İDDİASI





Bergama’daki bulunan ve DSİ tarafından yapımı tamamlanan Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacak olan Allianoi Antik Kenti’nde DSİ tarafından yaptırılan rölöve çalışmalarının yanı sıra Bergama Müzesi tarafından mozaik çizimleri sırasında antik hamamlarda bulunan suyun boşaltılması, Allianoi Girişim Grubu ile müze yetkililerini karşı karşıya getirdi.

 

Allianoi Girişim Grubu üyeleri, sıcak suyun havuzlara gitmesini engellemek için antik künklerin kepçelerle parçalandığını sıcak suyu antik kentin önünden geçen İlya Deresi’ne verildiğini ileri sürerken, müze yetkilileri suyun pompalarla boşaltıldığını söyledi.


Bergama Müzesi Müdürlüğü yetkilileri, DSİ tarafından yapılan röleve çalışmasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bazı eksikler tespit ettiğini, bu eksiklerin tamamlanması için çalışmaların sürdüğünü söyledi.


Antik kente iş makinelerinin girmesinin söz konusu olmadığını söyleyen Bergama Müze Müdürü Adnan Sarıoğlu “Antik kentte bulunan bütün mozaiklerin  çizimleri yapılacak. Bunun için de hamamlardaki suyun boşaltılması gerek. Ancak bunu 4 pompayla yapıyoruz” dedi.  

Milliyet, Haber: Turan Gültekin, 30.08.2008


******


ALLIANOI'Yİ ADIM ADIM GÖMÜYORLAR





Bergama yakınlarındaki 1800 yıllık sağlık yurdu Allianoi’nin sıcak suları dereye boşaltıldı. Antik kaplıcanın sıcak sularının halen koruma kurulu kararı ile SİT alanı olan kalıntılar arasında kepçe ile açılan bir kanalla İlya Deresine boşaltılması, Alianoi’nin yok edilmesine dönük yeni bir hamle olarak yorumlanırken, bunun henüz sonuçlanmamış yargı sürecine rağmen yapılmasının çıkacak yargı kararını da etkisizleştireceğine vurgu yapıldı..


Yapımı tamamlanan Yortanlı Barajının suları altında kalma tehdidi altında bulunan Allianoi Antik kenti ile ilgili hukuksal ve bilimsel süreç devam ederken, antik kentin en önemli özelliklerinde birisi olan antik kaplıcanın sularının yok edilmesi Allianoi’nin Allianoi olmaktan çıkarılmasına dönük bir hamle olarak nitelendiriliyor.

Allianoi’nin sular altında kalmasını önlemeye dönük yurttaşların ve kurum temsilcilerinin açtığı davaları yürüten Av. Arif Ali Cangı, Alianoi’nin su altında kalmasına yol açacak İzmir 2 no.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (KTVKK)’nun kararları ile bu kararlarla ilgili davaların sürdüğünü ve henüz bir karar çıkmadığını hatırlattı. Ekim 2007 tarihli Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararı ile DSİ’nin “antik kentin üzerinin mille örtülerek korunması” projesinin kabul gördüğü, ancak buna karşın bilirkişi görüşü de istendiğini aktaran Cangı, Koruma Yüksek Kurulunun bu kararı hakkında açılan davanın da sürerken, Allianoi’nin yok edileceği kaygısı ile AİHM’e de başvuru yaptıklarını kaydetti.


Antik kentteki kaplıcanın sıcak sularının boşaltılmasının yargı kararlarını etkisizleştirmeye dönük bir işlevinin de olduğunu belirten Cangı, “Karar aşamasına gelinmiş ve henüz karar verilmemişken bu şekilde Allianoi’nin niteliğini bozacak, yok edecek her türlü faaliyet yargı tarafından verilecek kararın etkisizleştirilmesi sonucunu doğuracaktır. Açıkça bu, olası yargı kararını aşma, oldu bitti yaratma çabasıdır. Hiç olmazsa mahkemenin vereceği kararın beklenmesi hukuk devleti ilkesinin gereğidir” diye konuştu.

Allianoi Girişim Grubu sözcüsü Alime Mitap ise Allianoi’nin bir insanlık mirası olduğunu vurgulayarak, “Allianoi konusunda sergilenen vandalizme seyirci kalmayacağız. Bu konuda yasal girişleri zaten yaptık ve yapmaya devam edeceğiz. Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak bütün insanlığa karşı sorumluluğumuz var ve biz bu sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Girişim grubu olarak sergilenen bu Alianoi’yi unutturma tavırlarına seyirci kalmayacağımızı belirtmek isterim” dedi.


Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven de Allianoi ile ilgili yargı sürecinin henüz sonuçlanmadığına vurgu yaparak, “Yargı kararları beklenmeden, dere yatağını değiştirmeye yönelik, havuzların niteliğini değiştirmeye yönelik bir hareket yapıldığı görülüyor. Gözlerden kaçırılırcasına, insanlardan gizli böylesi şeylerin yapılmasına mutlaka engel olunması lazım. Devletin, yetkililerin ve tüm kurumların vakit geçmeden bu olaya müdahale etmesi ve yargı süreci tamamlanmamış olan Allianoi’nin bir oldubittiye getirilmesinin önlenmesi için girişimde bulunulması lazım” dedi.

 

Allianoi kazılarını yürüten bilimsel heyetin başkanı olan Yard.Doç.Dr. Ahmet Yaraş ise Allianoi’de öncelikle bilimsel kazı çalışmalarına engel olunarak bir terkedilmişlik görüntüsü yaratılmak istendiğine dikkat çekerek, “Bunda kısmen başarıya ulaşıldı. Koruma önlemlerini tahrip etmek sureti ile terkedilmiş bir görüntü yaratıldı. Allianoi’nin en önemli unsurlarından birisi olan sıcak suyu da büyük havuzdan almak sureti ile esas işlevini yok ettiler. Kepçe ve greyderlerle böyle bir çalışmanın yapılması koruma, ya da kurtarmaya değil, tahribe yönelik bir çalışmadır. Antik kentin yok edilmesi için sistemli bir çalışma yapılıyor”.

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 24.08.2008

ŞİMDİ DE SİT ALANI KATLEDİLDİ İDDİASI

 

 

Çayyolu’na ismini veren Kutugün Deresi civarındaki 50 yaş üstü çok sayıda ağacı kestiği iddia edilen ASKİ Genel Müdürlüğü’nün, şimdi de Höyüktepe mevkiinde 1. derecede sit alanının tahrip ettiği öne sürüldü.

ASKİ ekiplerinin bölgedeki çalışmasını fark eden bir grup vatandaşın durumu ihbar ettiği ve ihbar üzerine bölgeye gelen Jandarma ekiplerinin iş makinaları ve dozerlerle yapılan ilk büyük tahribatı durdurduğu öğrenildi.

Tahribatın sistematik olarak devam ettiğini savunan CHP Yenimahalle Meclis Üyesi Engin Uç, Şunları söyledi:

"Kalıcı bir önlem alınmadığı takdirde söz konusu sit alanı telafisi mümkün olmayacak şekilde yok olacak. Bu alan, Kültür Bakanlığı web sitesinde Çayyolu Köyü Höyüktepe Mev. 1. dereceden Arkeolojik Sit alanı olarak görülüyor. (ANKARA_KK 25/01/2002-7738). Sit alanlarında, kesinlikle hiçbir yapılaşmaya izin verilmemesi, imar planlarında aynen korunacak sit alanı olarak belirlenmesi, bilimsel amaçlı kazıların dışında hiçbir kazı yapılamaması konusunda ilke kararına varılmış.

Şimdi olanlara bakalım, sit alanı büyük oranda tahrip edilmiş, ortada küçücük bir alana sıkışmış kalmış. Çevresinden yol geçirilmiş. Dere ıslah inşaatından çıkan hafriyat olduğu gibi alanın üzerine yayılmış. Önce gözlerini kırpmadan pissu ve yağmur suyu kollektör hatları inşaatı gerekçesiyle asırlık ağaçları yok ettiler, ardından yine aynı inşaat nedeniyle sit alanının mahvettiler. İşte son günlerde ’iş yapan’ Büyükşehir Belediyesi’nin marifetleri sizlere. Ne tarih dinliyorlar, ne doğa, ne çevre. Önlerine ne çıkarsa yok edip geçiyorlar. Kültür Bakanlığı derhal olaya el koymalı, buranın kalıcı olarak korunmasını sağlamalı, tahribatı gerçekleştirenler hakkında da gerekli yasal işlem başlatılmalıdır. Sit alanı nedir? İnsanlığın varoluşundan günümüze kadar ulaşan eski uygarlıkların yer altında, yer üstünde ve su altındaki ürünlerini, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini yansıtan her türlü kültür varlığının yer aldığı yerleşmeler ve alanlardır."
Hürriyet Ankara, Haber: Fatih Aktimur, 24.08.2008

ABDÜLMECİD'İN TÜP GEÇİT HAYALİ





İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki Marmaray Arkeolojik Kazı Sergisi’nde sergilenen 1860 yılına ait tüp geçit projesi, İstanbul Boğazı’nı deniz altından geçme fikrinin 150 yıl önce düşünüldüğünü ortaya koydu. Sultan Abdülmecid’in hayali olan tüp geçit projesi, bugün adım adım gerçek oluyor.

 

Osmanlı döneminde hızla büyüyen İstanbul’da özellikle şehrin her iki yakasını birleştirme düşüncesi, 19. yüzyılın başından itibaren sarayın birinci vazifesi haline geldi. İlk olarak 1860 yılında dönemin sultanı Abdülmecid, Fransız mühendis S.Preault’a bir proje yaptırdı. Bu projeye göre tıpkı bugünkü gibi bir tüp geçit Boğaz’ın altına döşenecek, tüp Boğaz’ın altında ayaklar üstüne oturtulacaktı. Tren Sirkeci’den girecek, Boğaz’ın altından Üsküdar’dan karaya çıkacaktı.
Kağıt üzerinde matamatiksel verileriyle birlikte çizimi de yapılan proje, günün şartlarında hayata geçirilemedi. Proje, bilindiği kadarıyla ekonomik nedenlerin yanı sıra güvenlik nedeniyle askıya alındı. Projenin bir benzeri 1902 yılında Amerikalı Mühendis Frederik E. Storm ile arkadaşları Frank Lindman ve Hilliker tarafından Sultan 2. Abdülhamid’e teklif edildi, ancak yine hayalde kaldı. 

Marmaray Arkeolojik Kazı Sergisi’nde sergilenen 1860 yılına ait tüp geçit projesine göre, 16 ayak üzerinde duran yatay bir platform üstüne, içine tren girebilecek boyutta çelik borulardan oluşan bir tünel planlanıyordu. Tünelin içinde yer alması planlanan üç araçtan biri çekici lokomotif, diğer ikisi de yolcu taşıma vagonu görevi görecekti. Tünel-i Bahri ismi verilen proje hayata geçirilemeyince Osmanlı arşivlerinin tozlu raflarında yerini aldı.


150 yıl sonra Ulaştırma Bakanlığı benzer bir projeyi yeni hayata geçiriyor. Boğaz’da tüp döşeme işlemi bitme aşamasına gelen projede, Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’daki arkeolojik kazı çalışmalarının bitmesi bekleniyor. Yetkililer, kazı işleminin bitmesi halinde kısa süre içinde raylı sistemin hayata geçirileceğini söylüyor. Müze yetkilileri, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin denetiminde devam eden arkeolojik kazıların bilimsel niteliklerden taviz verilmeden devam edeceğini belirtiyor.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 24.08.2008

İSTANBUL'UN GELECEĞİ GEÇMİŞİNE KARŞI





İstanbul'un en büyük arkeolojik kazı alanı halini alan Marmaray Tüp Geçit Projesi, yoluna devam etmek için gün sayıyor. İstanbul Metrosu ve Marmaray Projesi kapsamında inşa edilen tüp tünelin birbirine ekleneceği, dev projenin Yenikapı ayağındaki tarihi kalıntıları koruma altına almak için 2004 Kasım'ında başlanan kurtarma kazıları, yaklaşık dört yıldır kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Kazıların en kısa sürede bitirilerek, sahanının Marmaray Tüp Geçit Projesi'ne bırakılacağını açıklayan Arkeoloji Müzesi Müdürü Arkeolog İsmail Karamut ve Yenikapı kazılarının saha sorumlularından Arkeolog Yaşar Anılır ile kentin geçmişi ve geleceği arasında tercih yapmaya zorlayan Yenikapı kurtarma kazılarında gelinen son durumunu konuştuk.

 

Bilindiği üzere Yenikapı kazılarında son olarak arkeologların MÖ. 6 bin 300'lü yıllara tarihlediği iki mezar bulunmuş, şehrin geç neolitik dönemine ait ipuçları veren bu mezarlar bilim dünyasında heyecan yaratmıştı. Peki, bugüne kadar Yenikapı'da neler bulundu ve bulunanlar İstanbul'un tarihi açısından ne ifade ediyor?

 

17 arkeolog, üç mimar ve 250 kadar işçiyle süren arkeolojik kazılarda, bugün Langa olarak bilinen Theodosios Limanı'na ait bir iskele ve Konstantin Surları'na ait olduğu sanılan duvarlar gün yüzüne çıktı. Kazılardaki en ilginç bulgulardan biri de sur duvarlarının altındaki gizli geçit. Geçidin imparator ailesinin şehirde bir isyan çıkması durumunda limandaki gemilere ulaşmak için yapılmış olduğu tahmin ediliyor. Limanda bulunan Bizans dönemine ait yelkenli kalıntıları ise kazının sürprizleri arasında. Theodosios Limanı'nın varlığı bilinse de kazı yapılırken bu limanda demirleyen gemilere rastlanacağı beklenmiyordu.

 

Şu an kazı alanında üstü kapatılarak koruma altına alınan yelkenliler yaklaşık beş yıl boyunca kimyasal havuzlarda tutulduktan sonra sergiye açılacak. İskele ve yelkenliler dışında binlerce anfora, pişmiş topraktan yapılmış mutfak malzemeleri, gemicilerin kullandığı aletler, ahşap taraklar, Bizans ve Osmanlı döneminde kullanılan kap kacaklar da İstanbulluların ziyaretine açılacak.

 

İstanbul'da varlığı bilinen ve Marmaray inşaatıyla gün yüzüne çıkarılma şansı yakalanan Theodosius Limanı'yla ilgili çalışmalar tamamlanmak üzereyken, kazı alanında tesadüfen bulunan iki iskelet arkeolojik çalışmanın seyrini bütünüyle değiştirdi ve kazılarda erişilen tarih birden bire altı bin yıl geriye gitti. Çünkü bir evin tabanı olduğu düşünülen mezardaki iskeletler yaklaşık 8 bin yaşındaydı. Kazılar tüm hızıyla devam ederken İsmail Karamut yeni arkeolojik bulguların projeyi aksatıp aksatmayacağı sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Arkeolojik kazılarda tarih vermemiz çok güç, çıktığı sürece kazmak zorundasınız. Zaman zaman tarih mi? Yoksa 3 milyar dolarlık proje mi? diye sorular aklımıza geliyor ama ikisini de bir arada yürütmek için kurul da, bizler de elimizden geleni yapıyoruz, zaten ben arkeoloji müze müdürü olarak arkeolojik kazılardan vazgeçemem. Türkiye'deki en büyük ve en önemli arkeolojik kazı alanının üzerinde çalışıyoruz."

 

Kazı alanının sorumlularından Yaşar Anılır da, bugünkü bulgularla artık sona yaklaşıldığını söyleyerek, son bulunan iskeletlerle ilgili çalışmalar hakkında bilgi verdi. İskeletlerin İstanbul'un geç neolitik dönemiyle ilgili çok önemli bir keşif olduğunu söyleyen Anılır deniz seviyesinin 6 metre kadar altında süren kazılarda artık siyah bir kil tabakasına ulaşıldığını, bu tabakanın altında yapılan sondaj çalışmaları sonucunda kazıyı tamamlamayı düşündüklerini aktardı. Kazı çalışmalarının her türlü sürprize açık olduğunu söyleyen Anılır ortaya çıkacak yeni bulguların tüm planlarını değiştirebileceğini eklemeyi de ihmal etmedi.

 

Peki 8 bin yıllık mezar İstanbul'un tarihi açısından ne ifade ediyor? Karamut bu soruya şöyle cevap veriyor: “Neolitik dönem bulgularının İstanbul'un bu dönemde Avrupa'yla Asya'yı birbirine bağlayan bir limanında bulunmuş olması oradaki tarihsel boşluğu kapatması açısından çok önemli. Neolitik mezarlar Güneydoğu Avrupa'yla Kuzeydoğu Anadolu arasındaki kültürel geçişi göstermesi açısından, İstanbul'da, tarihi yarımadada tarımcı toplulukları göstermesi bakımından da önemli buluntular. Bu bulgular İstanbul'un bilinen tarihini değiştirecek nitelikte.”

 

Karamut'a göre eğer Marmaray projesi olmasaydı İstanbul'un göbeğinde böylesine büyük çapta bir kazı yapmak mümkün olmayacaktı. Bu genişlikte bir almanın istimlak edilmesi ve kazıya açılmasının çok zor olduğunu söyleyen Karamut, “Kent arkeolojisin en büyük şanssızlığı çevredeki yerleşmedir eğer bir apartmanın temeline ulaşmışsanız oradan ileriye devam etmek çok zordur” diyor.

 

Karamut'un kentteki kazılar nedeniyle ulaşım güçlüğü çeken vatandaşlara da bir çağrısı var: “Biz kazı yaparken ne İstanbul'un geleceğinde çok önemli olan Marmaray Projesi'ne ne de vatandaşların günlük yaşamına bir zorluk çıkarmak istemiyoruz. Aksine İstanbul halkının kalıntılarla bir arada yaşabileceği bir sonuca gitmek istiyoruz. Kent arkeolojisinde hedef bu olmalı. Vatandaş bir kültür varlığı bulduğu zaman korkuyor ve onu yok etmek istiyor aman başıma bir açmayayım diye düşünüyor. Bu düşüncenin aşılması şart.”

 

İstanbul'daki arkeolojik çalışmalar yalnızca Yenikapı'yla sınırlı değil. Kentin çeşitli yerlerinde yapılan Marmaray kazıları sayesinde Osmanlı, Bizans ve Roma önemlerine ait eserler bulundu. Üsküdar, Yedikule Sirkeci ve Cağaloğlu'ndaki arkeolojik kazıları yöneten uzmanlar, Tüp geçidin Üsküdar ayağında 18 ve 19'uncu yüzyıl Osmanlı çarşısıyla Tabakhane'ye ulaşıldığını söylüyor.

Yeni Şafak Pazar, Haber: Ertan Altan, 24.08.2008

ANİ HARABELERİNDE SAĞLAMLAŞTIRMA

 

 

Kars'taki Ani Harabeleri'nde çelik konstrüksiyonlu sağlamlaştırma çalışmaları başladı. Kars Müze Müdürü Necmettin Alp, "1 Ağustos itibariyle başlayan arkeolojik kazılar Ağustos ve Eylül ayı boyunca da devam edecek" dedi. 

Eylül ayı sonu ve Ekim ayı başına kadar devam edecek sağlamlaştırma ve kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Müze Müdürü Alp, "Ören yeri içerisindeki restorasyon ve sağlamlaştırma çalışmalarının tüm ödenekleri ve denetimi Kültür Bakanlığı tarafından sağlanıyor. İl bazında da Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Erzurum Rölöve Müdürlüğü ve İl Müze Müdürlüğü çalışmalara destek veriyor. Ören yeri içerisinde bulunan Büyük Katedral (Fethiye Camii), Gürcü Kilisesi'nin ayakta kalan bir duvarı, Ören yerinin ayakta kalmış giriş kapısının iç kaleye açılan kapı girişi olan yerlerde çelik konstrüksiyonlu sağlamlaştırma işlemleri tamamlandı. Özellikle Büyük Katedral'deki dış duvarlarda oluşan derin çatlaklar ve iç kısımlarda ise sütunlarda meydana gelen kaymaları önleyecek bazı sağlamlaştırıcı çalışmalar yapıldı. Gürcü Kilisesi'nin ayakta kalan tek duvarı dış etkilere karşı ayakta kalması için her iki taraftan çelik konstrüksiyonla sağlama alındı.

 

Giriş kısmındaki kapı kenar sütunlarının boşlukta kalan kısımları da yine aynı şekilde sağlamlaştırıldı. Bunların ardından şimdi de bunların restorasyon aşamasına geçildi. Ören yerindeki kazıları Marmara Üniversitesi'nden Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu ve Kocaeli Üniversitesi'nden Tülin Çoruhlu başkanlığında iki ekip yürütmekte. Bu nedenle 1 Ağustos itibari ile de arkeolojik kazılar başladı ve Ağustos ayı boyunca devam edecek. Eylül ayı içerisinde de devam edecek. Özellikle Orta Kale kısmında bazı yerleşim şekilleri ortaya çıkmaya başladı'' şeklinde konuştu.

Kars Kent Haber, 22.08.2008

İKİ İLÇEDE TARİHİ ESER OPERASYONU

Kırıkkala’nin Keskin ve Delice ilçelerinde, jandarmanın düzenlediği operasyonda tabanca, av tüfeği ve çok sayıda mühimmat ile tarihi eser ele geçirildi. Olayla ilgili 3 kişi gözaltına alındı.

İl Jandarma Komutanlığı’na bağlı ekipler, aldıkları bir ihbarı değerlendirerek Keskin ve Delice ilçelerinde, birçok ev ve işyerine eş zamanlı baskın yaptı. Yapılan operasyonda silah kaçakçılığı ve izinsiz kazı yaptıkları belirlenen 3 kişi gözaltına alındı, kaçan bir kişinin ise arandığı öğrenildi.

 

Gözaltına alınan A.G., N.G. ve M.T.’nin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda 4 tabanca, 248 mermi, 2 av tüfeği, av tüfeklerine ait çok sayıda fişek, kuru sıkı tabanca, 1 dürbün ile 2 Selçuklu dönemine ait gümüş sikke, 5 pişmiş topraktan yapılmış kup parçaları ele geçirildi.

Kırıkkale Kent Haber, 22.08.2008

CEBECİ: SAFRANBOLU OLDUĞU GİBİ KORUMALI





Belediye Başkanı Nihat Cebeci, Türkiye'de ''korumanın başkenti'' unvanına sahip Safranbolu'nun, aynı zamanda dünyada en iyi korunan 20 kentten biri olduğunu hatırlattı. 
 

Safranbolu’da birçok konağın otel ve restoran olması nedeniyle harekete geçen belediye, artık evleri belli bir dönem içinde oturulması koşuluyla restore edecek.

 

Toplam bin 134 tescilli binasıyla, İstanbul ve Bursa'dan sonra en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip, Türkiye'nin, şehrin tamamıyla Dünya Kültürel Miras Listesi'ne giren tek kenti Safranbolu Belediye Başkanı Nihat Cebeci, Türkiye'de ''korumanın başkenti'' unvanına sahip Safranbolu'nun, aynı zamanda dünyada en iyi korunan 20 kentten biri olduğunu hatırlattı. Ancak turizmde, ''en tehlikeli boyutun olduğu safhaya geldiklerini'' belirten Cebeci, ''turizmin getirdiği rant kaygılarıyla şehrin kendisini büyümeye zorladığını'' söyledi.

 

Cebeci, konaklara, ardiye, garaj, yatak ilavesi ve ''daha iyi hizmet verme adına'' müştemilat yapma gibi sorunlarla karşılaştıklarını ifade ederek, ''En fazla, 'Safranbolu'ya turizm adına şöyle bir şey yapayım' diyenlerden korkuyoruz. Daha doğrusu, şu anda Safranbolu'yu korumaya çalışanlardan koruyoruz. En tehlikeli boyuttayız, çok tehlikeli bir boyutta ve bu şehir hiçbir ilaveyi kaldırmıyor olduğu gibi korumayı hak ediyor'' dedi.

 

Cebeci, bu nedenle imar çalışması yaptıklarını anımsatarak, ''Safranbolu'nun en büyük eksiği, etkileşim sahası dediğimiz, şehir siluetini tehlikeye sokan binaların görsel kirlilikleri. Bunun için şehrin tamamını içeren imar planı revizyonuna gittik. Şehri sınırlayan şu anki sit alanının belki 3 katı bir alanı etkileşim geçiş sahası ilan ettik. Şehrin yaklaşık birkaç kilometre mesafesine kadar yapı yasağı getiriyoruz. Yalnızca bize olan yetkide, koruma kuruluyla beraber karar veriyoruz, bunu hiçbir belediye yapmaz'' şeklinde konuştu.

 

Cebeci, Safranbolu'nun ''oteller ve kafeler kentine dönüşmeye başladığı'' yönündeki bir soruya, ''O, büyük bir tehlikedir'' cevabını vererek, yaşayan bir kent için yerli halkın olmazsa olmaz olduğunu dile getirdi.


Her yerde otel olmasının kenti ''ölü şehre'' dönüştüreceğini belirten Cebeci, ''Turistler ne istiyor? Sabah, ezanla camiye gidenleri, evinin önünde iş yapan, bulgurunu kurutan, salçasını yapan insanları, kapıya asılan çamaşırları, yani yaşayan halkı istiyor'' dedi.


Bunun için, hazırlanan yeni imar planında, her konağın pansiyon, otel ve restorana dönüştürülmesini engellediklerini anlatan Cebeci, artık evleri restore ederken belli dönem içinde oturulması gibi koşullar getireceklerini ifade etti.

Turizm Gazetesi, 22.08.2008

'FOTOĞRAFLARLA
BİZANS'IN
ÖYKÜSÜ
VE SERGİSİ'

 

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi “Fotoğraflarla Bizans’ın Öyküsü ve Sergisi” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor.

Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası'nda 28 Temmuz 2008'de saat 19:00'da açılacak olan sergi  29 Ağustos 2008'e kadar sürecek.

Yapı, 21.08.2008

Efes Artemision Kazısı (D.G.Hogart)
...1910




17 - 23 Ağustos 2008

TARİHİ ANIT VE HAVUZ ÖDENEK BEKLİYOR

 
Konya'nın Beyşehir İlçesi'nde yer alan ve MÖ 13. yüzyılda Hititler tarafından yapıldığı bilinen Eflatunpınar Anıtı ve Kutsal Hitit Havuzu bölgesinde yıllar önce başlayan kazı ve restorasyon çalışmaları ödenek bekliyor.

 

Sadıkhacı Belde Belediye Başkanı Şakir Özel, yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı haline gelen tarihi mekanın her gün onlarca kişi tarafından ziyaret edildiğini belirtirken, “Ancak bu tarihi mekan şu an hiç hoş bir görüntü sergilemiyor. Ödenek olmaması nedeniyle yıllar önce başlatılan kazı ve restorasyon çalışmaları da tamamen durmuş durumda. Ödeneğinin ayrılmasını ve bu güzel mekana artık el atılmasını bekliyoruz” dedi. Koruma kapsamında olması nedeniyle belediye olarak Eflatunpınar bölgesinde herhangi bir çalışma yapma şanslarının olmadığını da belirten Özel, mekanın tanıtımı konusunda üzerlerine düşen görevi yerine getirdiklerini ifade ederek, “Bu tarihi mekanı ve doğal güzellikleri çevresinde her yıl düzenlediğimiz festivalle tanıtmaya çalışıyoruz. Bu konuda bayağı bir mesafe kat ettik. Ancak, sadece tanıtımla iş bitmiyor. Buraya yeterli ödeneğin ayrılmasını ve yerli yabancı turistler için içerisinde konaklama mekanının da bulunduğu, çevre düzenlemesinin yapıldığı bir yer haline dönüştürülmesi gerekiyor. Tarihte bir medeniyete ev sahipliği yapmış olan, dünyada eşi ve benzeri olmayan bu güzelliklerin turizmin hizmetine girmesi için yeterli ödeneğinin ayrılarak çalışmaların tamamlanmasını bekliyoruz. 1990'lı yıllardan sonra mekanda başlatılan kazı ve restorasyon çalışmalar ödenek yokluğundan yarım kalmış vaziyettedir ve birkaç yıldı burada faaliyet olmamıştır. Yetkililerden bu eşsiz güzellikleri bölgeye yakışır bir konuma getirmeleri için yardım istiyoruz” şeklinde konuştu.

Merhaba Gazetesi, 23.08.2008

DENİZLİ'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Denizli'de jandarma tarafından düzenlenen operasyonda Roma Dönemi'ne ait tarihi eser ele geçirildi.


Serinhisar ilçesinde faaliyet gösteren A.A. isimli şahsın elinde tarihi eser bulunduğu ve satmak için müşteri aradığı ihbarını alan Denizli İl Jandarma Alay Komutanlığı tarafından yapılan operasyonda, Roma Dönemi'ne ait 4 sikke, bir altın küpe sallaması, bir figür, bir kapı tokmağı, Osmanlı Dönemi'ne ait bir sikke, 2 seramik küpe, 4 taklit gümüş sikke ele geçirildi. Ele geçirilen tarihi eserlerin yapılan incelemesinde müzelik değere sahip olduğu belirtilirken, A.A.isimli şahıs ifadesinin alınmasından sonra serbest bırakıldı.

Haber Ekspres, 23.08.2008

TARİHİ KÖPRÜ BAKIMSIZ KALDI

 

Muğla’nın Dalaman İlçesi’nde, Atatürk’ün emri ile Başbakan İsmet İnönü tarafından zamanın Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) İsmet Çetinkaya’ya 1934 yılında yaptırılan yörenin ilk köprüsünün kaderine terkedildiği ileri sürüldü. SEKA Kağıt Fabrikası’ndan emekli işçi Ramazan Kaya (74), üzerinde çatlaklar oluşan Atatürk Köprüsü’ne bakım yapılmamasının Ata’ya ihanet olduğunu söyledi.

Kaya, "O yıllarda adı Terzialiler olan Ortaca halkı, Atatürk’ü Ortaca’ya davet etmiş. Ancak ulaşım sıkıntısı çektiklerini, Dalaman Çayı’ndan geçmenin çok zor olduğunu da belirtmişler. Atatürk, Dalaman Çiftliği’ne gelmeyi çok istediğini, oraya bir köprü yapıldıktan sonra geleceğini, köprünün yapılması için de talimat verildiğini belirten bir mektupla cevap vermiş. Atatürk’ün emri ile de Dalaman Köprüsü’nün yapımına 1934 yılında başlanmış. Köprü, Dalaman çiftliğindeki 170 işçi tarafından, bir yıl içinde Fransız mimarisine uygun olarak, bombeli kemer şeklinde, 4 metre genişliğinde, 3 ayak üzerinde 14 metre yüksekliğinde, 85 metre uzunluğunda inşa edilmiş. Ancak, köprüden geçmek Atatürk’e nasip olmamış" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Mustafa Sarıipek - Ercan Kaylı Dalaman, 23.08.2008

2 BİN 500 YILLIK TAKILAR YENİDEN MODA OLDU

 

 

Demir Çağ'da yaşayan kadınların kullandığı aksesuarlar, 21. yüzyılda yeniden moda oldu.

 

Son dönemde kadınların favorisi haline gelen taş ve ahşaptan takılar ile çift taraflı tarakların birebir aynısı Antakya Arkeoloji Müzesi'ndeki 'Demir Çağ'a ait eserler bölümünde sergileniyor. Müzedeki takıların günümüz kadınının üstünde görülmesi ise modada 2 bin 500 yıl öncesine dönüş olduğu yorumlarına yol açıyor. Hatay'ın Dörtyol ilçesinde bulunan 5 bin yıl önce kurulduğu belirlenen liman kenti Kinet'te yapılan kazı çalışmalarında, MÖ 6.-5. yüzyıllara (Demir Çağı) ait olduğu tespit edilen tarak, kolye, yüzük gibi aksesuarlar bulundu. Antakya Arkeoloji Müzesi'ne konulan takıların, fil dişi ve kemikten yapıldığı dikkat çekiyor. Günümüzdeki bayanlar da müzedeki takıların neredeyse birebir aynısını kullanıyor. Ancak onların taktıkları fil dişi ve kemikten değil, taş ve ahşaptan yapılıyor. Demir Çağı'nda evlerin temellerine yerleştirilerek 'nazardan koruduğuna' inanılan mavi, sarı ve beyaz renkli göz boncuklar da günümüzün gözde takılarından. O dönemde takı olarak kullanılmayan bu boncuklar, şu an hem aksesuar hem de nazardan korumak amacıyla takılıyor.

Zaman, 23.08.2008

TOPKAPI SARAYI'NDA HZ. ALİ'NİN KILICI BULUNDU





Topkapı Sarayı, 27 Ağustos-24 Kasım arasında farklı bir sergiye ev sahipliği yapacak. “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” adını taşıyan sergide Mukaddes Emanetler Dairesi’nde kat kat bohçalar içinde korunan Hazreti Peygamber’in ailesine ait hatıralar ilk kez ziyarete açılacak.

Topkapı Sarayı Müzesi’nde gerçekleştirilecek “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” isimli sergide Hz. Hüseyin’in cübbesi, Hz. Fatma’nın hırka ve seccadesi ilk kez teşhir edilecek. Serginin en büyük sürprizi ise Hz. Ali’nin kılıcı. Envantere başka bir isim olarak kaydedilen bu kılıcın Hz. Ali’ye ait olduğu sergi çalışmaları sırasında tespit edilmiş. TÜRKKAD-İstanbul Şubesi’nin katkılarıyla düzenlenecek sergide, Ehl-i Beyt’e ait olan eşyalar ile Ehl-i Beyt ile ilgili yazma eserler yüzyıllar sonra görülebilecek. 27 Ağustos tarihinde açılacak ve 24 Kasım 2008 tarihine kadar sürecek sergide Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle Osmanlı Devleti’ne intikal eden ya da daha sonra saraya gelen eserler yer alıyor. Bugüne kadar Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi’nde Hz. Peygamber’in (sas) aziz hatıralarıyla birlikte özenle saklanan Ehl-i Beyt’e ait eşyaların sergileneceği serginin küratörlüğünü Sevgi Ağca yapıyor.

 

Osmanlı’dan günümüze kadar gelen Ehl-i Beyt sevgisini en güzel şekliyle yansıtacak olan bu özel sergide yer alacak eserlerin önemli bir bölümünü, müzede korunan ancak teşhir edilmeyen eserler oluşturuyor. Hz. Hüseyin’in cübbesi, Hz. Fatma’ya atfedilen seccade bunlardan yalnızca bir kaçı. Yine sergide ziyarete arz edilecek Kısas-ı Enbiya ve Siyer-i Nebi isimli elyazması kitaplar da oldukça heyecan verici. Siyer-i Nebi’de Peygamberimiz döneminde yaşanan tarihi olaylar, minyatürlerle anlatılıyor.

 

Keşke sergide Kısas-ı Enbiya ve Siyer-i Nebi kadar önemli olan Fuzuli’nin Hazreti Hüseyin ve ailesinin din uğruna çektikleri sıkıntıları, şehit edilmelerini ve özellikle Kerbela olayını konu alan Hadikatü’s-Sü’eda adlı kitabının yazma bir nüshası da olsaydı. Eser, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde olduğu için bu sergide yer almıyor. Nedeni de sürekli sergilendiği ortamdan başka bir ortama geçmesi durumunda oluşabilecek riskler. Ancak sergi kataloğunda Sevgi Ağca uzun uzun bu eserin tahlilini yapmış, minyatürlerden örnekler vermiş.

 

Bilindiği gibi Ehl-i Beyt, Hz. Muhammed’in ev halkı anlamına geliyor. Ehl-i Beyt dendiğinde ilk akla gelen isimler ise Hz. Fatma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. İşte bu eserde Hz. Fatma, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve 12 imamlardan Zeynel Abidin’in yaşadıkları minyatürler yardımıyla anlatılıyor. Hz. İsa ve Hz. Musa’nın hayat hikayesinin de yer aldığı kitapta hikayeleri üzerinde en çok durulan peygamberler Adem, Nuh, İbrahim, özellikle de Yakup. Ancak Hadikatü’s-Sü’eda’nın asıl yazılış amacı Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini anlatmak. Bu nedenle bu eser tekkeler kapanıncaya yani 1925 yılına kadar Muharrem ayında tekkelerde ve evlerde Mevlid cemiyeti gibi özel cemiyetler düzenlenerek okunmuş.

 

Kitaptaki Peygamberin en küçük çocuğu Hz. Fatma’nın ölümünü anlatan resim de gerçekten hüzün verici. Resimde, kapısı perdeyle kapalı bir odanın önünde iki kadın yer alıyor. Bunlardan yüzü peçeli olan ve perdeyi açan Hz. Esma; perdenin arkasında yatan Hz. Fatma ise tasvir edilmemiş. Solda merdivenlerin başında, yeşil sarıklı, alev haleli Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin bulunuyor. Yine başka bir resimde de Hz. Ali’nin Nehrivan zaferi betimlenmiş. Minyatürün sağ tarafında Hz. Ali ve askerleri, sol tarafında ise Hariciler yer alıyor. Düldül adlı atının üzerinde yer alan Hz. Ali, alev halelidir ve yüzü peçelidir. Yanında atlı, sancak taşıyan, savaş giysili askerler görülüyor.

 

Yine sergide yer alan yazmadaki eserlerin birinde de Hz. Ali’nin ölümü resimlenmiştir. Namaz kılarken şehit edilen Hz. Ali, son nefesini verirken çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin betimlenmemiş.

 

Hadikatü's-Sü'eda'da yer alan olaylardan bazıları şunlar: Hz. Fatma'nın ölümü, Hz. Ali'nin Nehrivan zaferi, Hz. Ali'nin ölümü, Hz. Ali'nin ölümünden sonra Hz. Hasan'ın ilk vaazı, Hz. Hasan'ın ölümü, Hz. Hüseyin'in Kerbela 'da Yezid'in askerleriyle konuşması, Zeynel Abidin'in camideki vaazıyla, Şam halkını etkilemesi.




Hazreti Hüseyin’in bu cübbesi de ilk kez ziyarete açılıyor.




Hazreti Fatma’nın seccadesi olarak muhafaza edilen beyaz kumaşın üzeri sonradan yazılarla bezenmiş.




Hazreti Fatma’ya ait hırka, kahverengi yünlü kumaştan yapılmış.

Zaman Cumaertesi, 23.08.2008

"KUTSAL YOL" ÜZERİNDE 1500 YILLIK MEZAR BULUNDU





Aydın'ın Didim İlçesi'nde, Apollon Tapınağı'nın bulunduğu bölge ile kesişen "kutsal yol" üzerinde sürdürülen kazı çalışmalarında, antik döneme ait bin 500 yıllık mezar ortaya çıkarıldı.

 

Milet ile Didim arasındaki "Kutsal Yol"un Apollon Tapınağıyla olan bağlantısının araştırıldığı kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan mezardaki iskelet, incelenmek üzere Didiyma Apollon Tapınağı Kazı Evi'ne getirildi.

İskelet üzerinde yapılan ilk incelemelerden sonra, mezarın 20 yaşlarında bir kadına ait olduğunu söyleyen Kazı Başkanı Alman Anreas Furtuöngler, iskeletin kafatasında çatlak ve darp izine rastladıklarını kaydetti.

Furtuöngler, 4 plaka şeklinde tuğla ile yapılmış olan mezarın içinde bulunan seramik parçasının, mezarın antik döneme ait olduğunu doğruladığını bildirdi.

Tapınaktaki restorasyon çalışmaları, 24 kişilik ekiple yaklaşık 2,5 ay sürecek. Çalışmalar bu yıl "Kutsal yol" olarak bilinen Apollan Tapınağı'na uzanan Didim-Milet arasındaki bölgede yoğunlaştırıldı.

Güneş, ışık, müzik ve kehanet tanrısı olan Apollon, kökeni Hititlere kadar giden bir Anadolu tanrısı.

Efsaneye göre, Tanrı Apollon bir gün, Didim yöresinde çobanlık yapan Brankhos'a rastlar. Ondan çok hoşlanır ve ona biliciliğin (kehanetin) sırlarını öğretir. Çoban Brankhos, bugün Apollon Tapınağı'nın yerinde bulunan defne ormanı ve su kaynağının yanında, Apollon adına ilk tapınağı kurar.

Panormos Limanı'ndan denize açılacak tüccar ve askerlerin fal baktırıp, tanrılara kurbanlar sunduğu Apollon Tapınağı, bugün en bilinen eser olan "Medusa'nın Başı" ile Didim'le özdeşleşmiş durumda.

Cnn Türk, 22.08.2008

SABANCI VAKFI, METROPOLİS KAZILARININ SPONSORU

 

Sabancı Vakfı Genel Müdürü Hüsnü Paçacıoğlu, İzmir'in Torbalı ilçesinde kazı çalışmaları devam eden Metropolis antik kenti gibi bir tarihsel değerin ortaya çıkarılmasına destek vermekten mutluluk duyduklarını belirtti. Paçacıoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, Torbalı'nın Yeniköy ve Özbey köyleri arasında kalan ve 1992'den bu yana sürdürülen Metropolis Antik Kenti kazılarının 2008 yılı çalışmalarına, Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Serdar Aybek başkanlığındaki kazı ekibi tarafından başlandığını kaydetti.

 

Kazıların Metropolisi Sevenler Derneği (MESEDER) yönetiminde ve Sabancı Vakfı desteğiyle devam edeceğini anlatan Paçacıoğlu, şöyle devam etti:

"Metropolis gibi bir tarihsel değerin ortaya çıkarılmakta olduğu bilimsel kazılara destek vermekten mutluyuz. Ülkemiz turizmine, Torbalı'ya, Yeniköy ve Özbeyköy'e ekonomik artı değerler katmasını dilediğimiz Metropolis'in ziyarete açılabilmesi için elimizden gelen gayreti göstereceğiz."

 

MESEDER Yönetim Kurulu Başkanı Arzu Amirak, Metropolis'in tarihinin, Neolitik Çağ'daki ilk yerleşim izlerinden Klasik Çağ'a, Helenistik Çağ'dan Roma ve Bizans dönemlerine, Beylikler ve Osmanlı tarihine kadar uzandığını belirtti. Amirak, kazılarda elde edilen eserlerin İzmir Tarih ve Sanat, İzmir Arkeoloji ve Selçuk Efes müzelerinde sergilendiğini bildirdi.

 

Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Serdar Aybek ise kazı alanındaki yamaç yerleşiminin dönem, konum, kullanım ve plan organizasyonu bakımından Efes Yamaç Evleri ile büyük benzerlikler gösterdiğini, kentin bazı noktalarında araştırma ve belgeleme amaçlı sondajlar yapılacağını kaydetti. Yrd.Doç.Dr. Aybek, sondajların olumlu çıkması halinde, daha geniş kapsamlı kazı çalışmalarına başlanacağını bildirdi.

Cnn Türk, 22.08.2008

KATKI





THEBE / TEPEOBA / KUMLUCA KENTİNE SAHİP ÇIKALIM


İlyada destanında ormanlık Plakos eteğinde yüksek kapılı "Thebe" olarak adlandırılan kentin yeri tartışma konusu olmuştu. "Adramytteion Thebai" olarak da anılan yerleşim bu gün Edremit ovası olarak anılan ovayı da içermekteydi. Yani Thebe kenti ve Thebe ovası vardı. Bir tarafında antik İda (Kaz Dağı), bir tarafında da antik Madra dağının arasında yer alan günümüzde de bereketli tarım toprakları ile ünlü bir ova. Antik Euenos (Havran Çayı) ırmağının suladığı topraklar ve ovanın yeri belli ama Thebe kenti kalıntıları nerede?..

 
MS 2. yüzyılın ikinci döneminde para basıldığına göre şehir bu dönemde de varlığını sürdürmüş olmalıdır. Amasyalı Strabon tıpkı yakındaki bir diğer Edremit Körfezi kenti olan Kisthene (Gömeç / Ayvalık / Kız Çiftliği) gibi Thebe kentinin de kendi döneminde ıssızlaştığını ve terk edildiğini anlatmış. Bunun nedenini de bu bölgedeki kış sellerine bağlamış.


Thebe kentinin yerinin saptanması konusunda gezginler ve araştırmacılar Edremit, Havran çevresinde çalışmalar yapmışlarsa da çelişen sonuçlara ulaşmışlar.


Thebe antik kentinin lokalizasyonu konusunda Alman araştırmacı ( Nümizmatik / Sikke uzmanı olduğunu öğrendik)  Josef Stauber'in görüşüne göre,kent Edremit'in kuzeyinde bulunan Paşa Dağı (620 m) civarında Dereli Köyü yakınlarında bulunmaktadır. Stauber bu çevrede tespit ettiği mermer sütun, sarnıç, keramik parçaları ve küçük bir Ortaçağ kalesi kalıntılarına dikkat çekmektedir.


Ancak kentin yeri başka araştırmalara göre Havran'a bağlı Kumluca mevkiinde ve Tepeoba Köyü'ndedir. Bu görüş yörede araştırmalar yapan Prof.Dr. Engin Beksaç tarafından da doğrulanmakta. Çünkü Sayın Beksaç tüm yörede, Mysia bölgesinde çok önemli yüzey araştırmaları yapmış ve çok yakındaki Adramytteion/Ören kazılarını gerçekleştirmiş bir bilim adamı, yöreyi en iyi tanıyan araştırmacı.

Kumluca mezarlığında çok ilginç kalıntılar var. Thebe Kent ismi ile bugünkü Tepeoba Köyü adı arasındaki benzerliğin de çok ilginç olduğunu belirtmek gerek. Thebe kalıntıları daha geniş bir araştırma ve kazıyı bekliyor, tarihin gelinen bu aşamasında...

 

Thebe Antik Kenti Kalıntıları:


1-Kumluca Mezarlığı: Eybek dağlarının güney eteklerindeki geniş düzlükte fıstık çamı dikim sahası ortasında Tepeoba hudutlarında Havran'a 15 km. uzaklıkta çok eski bir mezarlık. Yaklaşık 20 dönüm genişliğindeki mezarlıkta 10'dan fazla tümülüs görülmektedir. Ayrıca yüzden fazla mezarlık bulunmaktadır. Mezarların büyük kısmı kaçak kazılarla tahrip edilmiştir. Üzerinde kızılçam ağaçları bulunan mezarlıkta büyük taşlar yanında mezar kapağı tuğla parçaları görülmektedir.


2-Thebe Harabeleri: Mezarlığın 500m. kuzeyinde (Orman idaresine ait fıstık çamı dikim sahasında) doğu batı yönünde yaklaşık 300m.uzunluğundaki duvar ile birlikte bir takım kalıntılar dikkat çekicidir.


Kumluca ovasının ve ormana ait fıstık dikim sahasının batısında yaklaşık olarak 10x15m genişliğinde ve 10 m. yüksekliğinde bina kalıntısı. Özellikle kuzey tarafında  kemerli giriş kapısı ve işlenmiş taşlar dikkat çekicidir. Harç kullanılmamıştır. Yapıda kullanılan taşlar çok büyük ve muntazamdır. Aynı yapının güney tarafında da kemerli bir kapı bulunmaktadır. Çevrede bu şekilde 20'den fazla yapının kalıntıları görülmektedir. Bütün ova ve hanlar yolu üzerindeki yamaçlarda yüzlerce dönüm arazide şehrin kalıntıları görülmektedir. Araziye yayılmış durumdaki harabelere ve kapladığı alana bakıldığında Thebe şehrinin çok büyük bir yerleşim olduğu görülmektedir (Kaynak: Körfezdeki Zümrüt: Havran, Zekeriya Özdemir, 1998).


Thebe adı eski Anadolu dillerinden Luvi dilinde "Düzlük, Ova" anlamına gelen "Taba"  sözcüğüdür. (Türkiye'deki Tarihsel Adlar, Prof.Dr. Bilge Umar)

 

İşte 10 Ağustos 2008 günü  ziyaret ettiğimiz Thebe Antik Kenti de büyük bir umursamazlık ve bilim, arkeolojik tanımazlık  ile karşı karşıya ...Muhteşem, kazılmayı bekleyen kalıntılarıyla efsanevi Thebe kenti şimdi o Kumluca'da uluslararası maden şirketlerinin kıskacında.. Bilimsel araştırma için bekleyen kent şimdi yok olma , tehlikesi ile karşı karşıya..

 

Ancak Edremit Körfezi ve çevresindeki tarih, çevre ve doğa gönüllüleri Thebe / Thebai kalıntılarının yok olmasına izin vermemeye kararlı..

Thebe Kumluca arazisini gezdik.. Kent yüzeydeki büyük tahribata karşın, yığınların,toprağın altında bilimsel araştırma ve kazıyı bekliyor. Yöre ve Kumluca çevresi bir doğa harikası. muhteşem bir tarihsel coğrafya..Bakır arayacak şirketin arkasında kimlerin olduğu belli. Raporlarında arkeolojik alana hiç değinilmemiş, burası orman arazisi diyorlar..Kumluca ve çevresinin Arkeolojik alan ve Thebe / Thebai Antik Kenti olduğu kesin. İşte Thebe antik kentinden, Kumluca yayla ve mezarlığından fotoğraflar;





Fıstık çamlarının altında bilimsel kazı ve araştırmaları beklemesi gereken Thebe kalıntıları defineci teröründen sonra şimdi yok sayılarak, madenciler tarafından yok edilmekle karşı karşıya...

Erkmen Senan - Ressam ve Araştırmacı

BOLU'NUN TARİHİ ADINA TARİHİ BİR KARAR GÜNÜ





Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Kurulu Pazartesi günü Bolu’nun tarihi için karar vermek üzere toplanıyor. Umarız Bolu turizmin geleceğine yön verecek olan bu konuda doğru bir karar verilir.

Bugünkü yöneticilerimizin, geçmişte yaşananlar gibi aynı hatalara düşmesini istemiyoruz. Tarihin üstünü kapatan arsa sahipleri de mağdur edilmeden, Bolu’nun tarih turizmine yön verecek bu değerlerin ortaya çıkarılması yönünde bir karar çıkmasını istiyoruz.

 

Bir kez daha ünlü Arkeolog Semavi Eyice’nin söylediklerine dikkat çekmek istiyoruz. Semavi Eyice yıllar önce yazdığı kitabında Hisar Tepesi’nin altında yatan tarihi değerin önemini şu cümlelerle ifade ediyor;

 

“Acilen bu tahriplerin durdurulup Hisar Tepesi’nde bilimsel bir kazı çalışmasının başlamasına;

 

a-Bolu tarihinin gün ışığına çıkması için,

b-Dünya kamuoyunun dikkatinin çekilmesi,

c-Bolu Turizmi adına şiddetle ihtiyaç vardır.”

 

Anıtlar Yüksek Kurulu’nun bugünkü kadar yetkisi ve etkisinin olmadığı geçtiğimiz yıllarda, geçmiş dönemlerdeki belediye başkanlarımız, Bolu’nun bu önemli tarihini ortaya çıkarmamak için tarih katliamı yapmışlar. Tarih adına ne çıkmışsa ört-bas edip üzerini kapatmışlar.

 

Bugün bu zihniyetin hakim olmadığını düşünüyoruz.

 

Gerçekten de ilimizin turizmdeki geleceği açısından çok değerli bu tarihin ortaya çıkarılarak koruma altına alınması, şehrimizin dünyaya açılan bir penceresi olacağına inanıyoruz.

Bolunun Sesi, 22.08.2008

BERGAMA ARASTASI 150 YIL ÖNCESİNE DÖNÜYOR





Binlerce yıllık geçmişiyle sayısız tarihi eseri bünyesinde barındıran Bergama'da eski eserlerin restore edilip, yaşatarak korunmasına ve günlük hayatta aslına uygun olarak kullanılan mekanlar haline getirilmesine artık büyük önem veriliyor.


Belediye Başkanı Raşit Ürper,  Eski Osmanlı Çarşısı Arasta'nın restorasyonu ile Bergama turizminin sorunlarının çözüleceğini söyledi.

Bergama'da son 4 yılda hız kazanan restorasyon çalışmaları ile ilçe turizminin sorunları yavaş yavaş çözümleniyor. Bakımsızlık ve ilgisizlik nedeniyle birçoğu yıkılmaya yüz tutan yüzlerce yıllık birçok yapı ve eser, Bergama Belediyesinin önderliğinde, İl Özel İdaresi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla yeniden ayağa kaldırılıyor.

Bergama İlçe Merkezinde yer alan ve yaklaşık 400 yıllık bir geçmişe sahip Osmanlıların ticaret merkezi olarak kullandıkları Tarihi Arasta Çarşısı , restore edilerek turistik çarşı olarak yeniden hayat buluyor.

Arasta'nın restorasyonu kapsamında daha önce bu alanda altyapının tamamlandığını, yıl sonuna kadar da 200'e yakın işyeri ve dükkan olarak kullanılacak yapının dış cephe düzenlemesi ve sokak sağlıklaştırmalarının yapılacağını söyleyen Başkan Ürper, bu çalışmalar için esnafın cebinden tek kuruşun çıkmayacağını belirtti.

2008 yılı için hazırlanan Bergama Belediyesi restorasyon projelerine İl Özel İdaresi tarafından 5 milyon YTL ödenek ayrıldığını ifade eden Başkan Ürper, Arasta restorasyonunun da bu kapsamda yapıldığını ve yıl sonuna kadar tamamlanacağını kaydetti. Arasta civarındaki bazı önemli yapıların restorasyonunun tamamlandığını, bir kısmının da önümüzdeki yıl tamamlanacağını vurgulayan Ürper, Restorasyonun tamamlanmasıyla, Arasta'nın eski görünümüne kavuşacağını, hanları, hamamları, çeşmeleri, dükkanları ile turistik bir çarşı olacağını söyledi.

Ürper, eski peynir pazarı olarak bilinen alanın da, Üretici Hanımlar Pazarı olarak bu tarihi mekanda hizmet vereceğini belirtti.

Ürper, "Bergama'nın en önemli sorunu turistin burada kalmamasıdır. Çünkü Bergama'da ören yerleri dışında turistin ilgisini çekecek mekanlar yoktu. Ancak şimdi, Bergama'da bir kısmı neredeyse yok olan eski yapılara sahip çıkarak aslına uygun olarak restore ediyor ve turizmin hizmetine sunuyoruz. Benim olduğu gibi her Bergamalının en büyük hayallerimden biri turizmin önünün açılması idi. Bu yönde yaptığımız çalışmalarımızın sonucunu yavaş yavaş almaya başlayacağız. Hayallerimizin gerçekleşiyor olması çok güzel" dedi.

Bergama Kuzey Ege, 22.08.2008

TARİHİ KONAKLAR RESTORAN OLDU

 

 

Turizmde en fazla atılım yapan ve eski konaklarıyla diğer ilçelere örnek olan Safranbolu, ürünlerde “tek tipleşme” riskiyle baş etmeye çalışıyor. Birçok konağın otel ve restorana çevrilmesinin ardından harekete geçen belediye, artık evleri belli bir dönem içinde oturulması şartıyla restore edecek. Toplam bin 134 tescilli binasıyla, İstanbul ve Bursa’dan sonra, en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip, Türkiye’nin, şehrin tamamıyla Dünya Kültürel Miras Listesi’ne giren tek kenti Safranbolu, restore edilen tarihi konakları ve atmosferiyle, hem benzer diğer ilçelere örnek oluyor, hem de Türkiye’nin her yerinden, hatta yurt dışından turist çekiyor.

Her yerde otel olmasının Safranbolu’yu “ölü şehre” dönüştüreceğini belirten Belediye Başkanı Nihat Cebeci, “Turistler ne istiyor? Sabah, ezanla camiye gidenleri, evinin önünde iş yapan, bulgurunu kurutan, salçasını yapan insanları, kapıya asılan çamaşırları, yani yaşayan halkı istiyor” dedi. Turizme 1990’lı yıllarda açılan Safranbolu’ya, 1996’da 41 bin 700 turist gelirken, bu rakam 2007’de 134 bin 300’e çıktı. Konaklamada 43, restoran, kafe ve pastahane gibi alanlarda 97 işletmenin hizmet verdiği kentte, turizm alanında yaklaşık 600 kişi çalışıyor. Turizmden yıllık 50 milyon YTL gelir elde ediliyor.

Türkiye Gazetesi, 22.08.2008


Defineci Yetkililer, Rantçı Yöneticiler ve Bir Başkentin Yokoluşu...

İZNİK'TE NELER OLUYOR?

TAY Haber Özel "İznik Dosyası" Yakında!

ELLİ YILDIR ARKEOLOJİK KAZI NÖBETİ TUTUYOR

 

Antik Çağda, Lidya Krallığı’nın başkenti olan ve ilk altın paranın basıldığı yer olarak bilinen Sart Antik Kenti’nde 1854 yılında başlayan, ancak bilimsel anlamda 50. yılını dolduran kazıların, ilk gününden bu yana bir “Çavuş”u bulunuyor.

Kazıların başladığı dönemde Sart Mahmut ve Sart Mustafa köylerinin birleştirilerek, Sart Beldesi olarak isim almasından önce Sart Mustafa Köyü’nün muhtarı olan İbrahim Akyar, bilimsel çalışmaları yürüten Amerikalı kazı ekibinin bölgeye geldiği ilk günü anımsıyor. Akyar, dönemin Salihli Kaymakamı Fikret Nazillioğlu’nun ABD’li heyeti köye getirerek, kira karşılığında evlere yerleştirdiğinde köylülerin, “Yabancıları buraya sokmayalım” diye tepki gösterdiklerini belirtti. Kendisinin ise bu duruma karşı durduğunu ifade eden 81 yaşındaki Akyar, 1959-1960 yıllarında köyün üst kısmına yapılan şantiyenin tamamlanması için geçen iki yıl süresince ekibin köyde kaldığını, daha sonra taşındığını kaydetti. Akyar, “Burada kaldıkları sürece kimseye zararları olmadı” dedi.

Muhtar olması nedeniyle kazı ekibinin işçi gerekmesi halinde kendisine başvurduğunu bildiren İbrahim Akyar, şöyle devam etti: “Köyümüzden birçok kişiyi kazı yerinde iş sahibi yaptım. Muhtarlık görevim sona erdikten sonra da işçi alıp idare etmek üzere kazı yerinde işe başladım. Bin Tepeler, Gynasium ve Artemis Tapınağı bölgesinde çeşitli bölgelerde yapılan kazı çalışmalarında grup grup işçiler çalışmakta idi. Sart içerisindeki Gymnasium şimdiki gibi böyle yüksek değildi. Başımızda kazı başkanları ve arkeologların talimatlarıyla 60-70 işçi çalışarak, bugünkü hale gelmesini sağladık. Emekli olmama rağmen beni bırakmıyorlar ve halen kazı alanında çalışmaya devam ediyorum.”

Anılarını aktarırken, Artemis tapınağının olduğu bölgede bulunan sütunların sonradan ortaya çıkarıldığını belirten İbrahim Akyar, “Sütunların sadece üst kısımları toprak üzerinde imiş. Çobanlar o sütunların üzerlerine çıkarak el taşı oyunu oynuyorlarmış. Yani o bölgeden ne kadar toprak çıkarıldığını tahmin etmek çok zor. Çıkan topraklar ile dereye doğru olan bölüm doldurulmuştu” dedi. 2’si kız 7 çocuğu ile 18 torunu bulunan Akyar, 50 yıl içinde 15-20 kelime İngilizce öğrendiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Bir daha da bakmadım. Hiç kursa da gitmedim. Zaten senede iki üç kelime öğrenmiş olsaydım, şimdi epeyce konuşuyor olurdum herhalde. Amerikalılardan da işçiler ile konuşa konuşa Türkçe’yi öğrenenler oldu. Genelde işaret diliyle anlaşıyoruz ya da anlayanlar anlatıyorlar. Çavuşluğu da yavaş yavaş bırakıyorum. Yerime geçecek olan yardımcıma da işi öğretiyorum.”

Kazılarda çalışan işçilerden Kenan Kumkum, İbrahim Akyar’ı çok eskiden beri tanıdıklarını, burada birçok kişinin işe alınması için yardımcı olduğunu ifade etti.

Akşam, 22.08.2008

ŞAVSAT KALESİ'NDE RESTORASYONUN 1. AŞAMASI BAŞLADI

 

 

Artvin'in tarihi ve kültürel varlıkları arasında önemli bir yeri olan Şavşat Kalesi'nde birinci aşama restorasyon çalışmaları başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca başlatılan kazı çalışmalarını Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Osman Aytekin sürdürüyor.

 

Çalışmalar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca 107 bin 500 YTL ödenek tahsis edildi. Çalışmalarda kazı başkanı Yrd.Doç.Dr. Osman Aytekin, Bakanlık Temsilcisi Sanat Tarihçisi Erkan Tunç, 7 üniversite öğretim elemanı, 2 tarihçi, 2 mimar, 2 öğretmen, 1 mühendis ve 1 işletmeci ile 9 öğrenci görev alıyor.

 

Çalışmalarda eski çağlara ait pek çok buluntuya rastlanarak koruma altına alındı. Kazı çalışmalarının 7 süreceği öğrenildi.

haberler.com, 21.08.2008

"ESKİ ANTAKYA EVLERİNİ KİM KURTARACAK?"

 

   

 

Tarihi, doğası ve iklimi ile dünyanın ilk yerleşim birimlerinden biri olan Antakya'da, eski Antakya evlerinin kaderine terk edilmesi, çevre sakinlerine tehlikeler anlar yaşatmaya devam ediyor.

Kentin doğu yakasında yer alan ve atıl durumda bırakılan eski Antakya Evlerinin bazıları moloz ve çöplük merkezi haline getirilirken, bazı evlerin de yıkık dökük olmasından dolayı, evlerin etrafından geçenlere tehlike saçtığı gözlendi.

Özellikle eleştirilerini yerel yönetimlere yönelten yurttaşlar, “Belediye atıl durumdaki evleri onarmakta güçlük çekiyorsa, bari mülk sahiplerini uyarsın. Çünkü mahalle arasındaki bu evlerin çevresinden geçerken, her an üzerimize yıkılacakmış gibi ürküyoruz. Üstelik bazı evlerin içerisi çöp yığınlarıyla dolu. Adeta haşere yuvası. Belediye, periyodik olarak bu tür evleri ilaçlamak suretiyle bizi bu dertten kurtarabilir. Yetkililerin en kısa zamanda sorunlarımıza çözüm bulmasını bekliyoruz” dediler. Kültür ve Tabiat Varlıklarının bakım ve onarımı üstelenen kısa adı KUDEB olan Koruma, Uygulama Denetleme Bürolarını göreve çağıran sivil toplum temsilcileri de; “Yerel Yönetimlerin ana görevi bu tür tarihi mekanların sahiplenmek ve geleceğe kazandırmaktır. İlgili ve yetkililer de bilir ki; Yerel yönetimlerin görevleri sıralanırken; '… kültür ve tabiat varlıkları ile tarihi dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekanların ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir, bu amaçla bakım ve onarımını yapabilir, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir ' görüşleri yer almaktadır. O nedenle İl Özel İdare Müdürlüğü başta olmak üzere yerel yöneticileri göreve çağırıyoruz” dediler.

Hatay Gazetesi, 21.08.2008



SİT ALANINDAKİ YOLA TAMİRAT YASAĞI

 

Didim'de Abalı Kavşağı ile Apollon Tapınağı arasındaki yol, sit alanı içinde kaldığı gerekçesiyle asfaltlanamıyor.

 

Aydın'ın Didim İlçesi Belediye Başkanı Mümin Kamacı, "Biz burada yaşayan insanların rahatı için yolu düzeltmek istiyoruz, izin verilmiyor" dedi. Kamacı, sit alanı içerisinde olan Abalı Kavşağı ile Apollon Tapınağı arasındaki yol üzerinde belediye tarafından yapılan çalışmaların durdurulduğunu belirtti. İlçe girişindeki 40 yıl önce asfaltlanan yolun çok kötü durumda olduğunu ifade eden Kamacı, belediye olarak bozuk yolu yapmak istediklerini kaydetti. Yolun sit alanı içerisinde oluşunun gerekçe gösterilerek çalışmanın durdurulduğunu söyleyen Kamacı, yolun yapımına devam etmek için kurul kararını beklediklerini bildirdi. Yolun sit alanı içerinde olduğunu bildikleri için kazmadıklarını, yola 3 santimetrelik mıcır yayıp zift dökmek istediklerini kaydeden Kamacı, şöyle konuştu:"İzin verilirse yarım kalan yolu bir an önce bitirmek istiyoruz. Sit alanına saygısızlık yapmıyoruz. Burada sit alanına zarar verecek bir çalışma da yapmıyoruz. 3 santim kalınlığında mıcır ve zift dökmemize izin verilmiyor. İlgililerin desteğini bekliyoruz. Didim en önemli turizm kentlerinden birisi. Yazın 400 bin insan yaşıyor ve herkes bu yolu kullanıyor. Böyle bir yol Didim'e yakışmıyor. Yöneticilerin yardımını bekliyoruz. Yol toz içinde, insanların toz içinde kalması bizi üzüyor. Duyarlılık göstersinler ve bize yardımcı olsunlar. Burada bir imalat yok sadece kaplama yapıyoruz. Zorluk çıkarmasınlar. Sit'i engelleyici bir pozisyon yok."Kamacı, yarım kalan yolu tamamlamak istediklerini sözlerine ekledi.Öte yandan, Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü yetkilileri, bu konuda gerekli çalışmaların yapıldığını kaydettiler.

Yeni Şafak, 21.08.2008

SİKKELERİ POLİSE SATARKEN YAKALANDILAR

Mersin'in Erdemli İlçesi'nde gerçekleştirilen operasyonda, bin 498 adet tarihi sikke ele geçirildi.

 

Alınan bilgiye göre, Erdemli İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin, tarihi eser kaçakçılarına yönelik gerçekleştirdiği operasyonda, Silifke İlçesi'nde buldukları sikkeleri alıcı kılığındaki polise satmaya çalışan İ.M.Y. (48), O.A. (40) ve H.S. (74) isimli şahıslar yakalanarak gözaltına alındı.

 

Zanlılarla birlikte bir yüzü taçlı erkek yüzü ve diğer yüzü asker figürlü bin 498 adet tarihi sikke ele geçirildi. Ele geçirilen sikkelerin piyasa değerinin ve hangi yüzyıla ait olduğunun, Mersin Müze Müdürlüğü görevlilerince hazırlanacak ekspertiz raporundan sonra belirleneceği kaydedildi.

Olayla ilgili tahkikatın sürdürüldüğü bildirildi.

Mersin Kent Haber, 21.08.2008

UZUNOLUK HAMAMI YENİDEN İNŞA EDİLDİ

Fransızlar ve Ermenilerin hamamdan çıkan Türk kadınlarına sataşmaları neticesinde Sütçü İmam'ın ilk kurşunu atarak Milli Mücadele'yi başlattığı olayın yaşandığı Uzunoluk Hamamı, aslına uygun olarak Kahramanmaraş Belediyesi tarafından yeniden inşa edildi.

 

Fevzipaşa Mahallesi'nde bulunan hamamı yeniden inşa etme kararı alan Kahramanmaraş Belediyesi, yaklaşık 6 ay önce çalışma başlattı. Özel bir firma tarafından 220 bin YTL ihale bedeliyle inşaatına başlanan Uzunoluk Hamamı, 325 metrekare alan üzerine, tarihi ve kültürel dokusuna sadık kalınarak taş ağırlıklı inşa edildi.

 

Belediye Başkanı Mustafa Poyraz, yaptığı açıklamada, "Bizim en büyük sermayemiz, tarihimiz yani geçmişimizdir. Bu nedenle Uzunoluk Hamamı tarihi ve kültürel dokusuna uygun olarak, yıllar sonra yeniden inşa edildi ve önümüzdeki günlerde ihaleye çıkacağız. Tarihi hamamı 120 günde tamamladık. Kahramanmaraş kahramanlık öyküsünün başladığı bu tarihi mekanına tekrar kavuşmuş oldu. Kentimize hayırlı olsun" dedi.

Kahramanmaraş Kent Haber, 21.08.2008

KONGRE VADİSİ HAZİRAN 2009'A KADAR BİTECEK

 

 

İstanbul'un 6-7 Ekim 2009'da ev sahipliği yapacağı Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın 2009 Guvernörler Toplantısı'na yetiştirilmesi planlanan Harbiye Kongre Vadisi Projesi'nde çalışmalar hızlandı. Büyükşehir Belediyesi, Başbakanlık genelgesi ve Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın "Harbiye Kongre Vadisi'ni belirtilen zamana acilen yetiştirin" talebinden hareketle tempoyu artırdı. Yapım ihalesi 2008 Ocak'ta yapılan Kongre Vadisi'nde yürütülen çalışmalar 2009 Haziran'ına yetiştirilecek. IMF ve Dünya Bankası'nın ortaklaşa düzenleyeceği genel kurul, 2009 Ekim'de gerçekleştirilecek.

Bu amaçla Kongre Vadisi, toplantıya yetişmesi için şantiye alanına çevrildi. Kongre Vadisi ve Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'ndaki inşaatta 24 saat kesintisiz iş uygulaması başladı. 4 bin koltuk kapasiteli Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'ndaki yenileme çerçevesinde ise önce taşıyıcı sistem değiştirildi. Elektrik düzeni yerin altına alındı. Duvarlar kimyasallarla temizlendi. Mevcuttaki 4 tuvalet, 60'a çıkarıldı. Tarihi doku bozulmadan yeni güzergahlar oluşturuldu. Ahşap yollar, aydınlatıldı ve etrafına korkuluk kondu. Lütfi Kırdar'da ise 3 bin 500 kişilik bir oditoryum olacak. Binanın altında hem Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nu hem de Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ni destekleyecek 4 tane çok amaçlı salon, 2 katta 759 araç kapasiteli kapalı otopark, kafeteryalar ve 1000 ofis bulunacak.

Sabah, Haber: Çağdaş Çetindemir, 21.08.2008

HAZİNE AVCILARI YAKALANDI

Giresun'un Şebinkarahisar İlçesi'nde dün izinsiz kazı yaptıkları belirlenen 3 kişi gözaltına alındı.


Edinilen bilgiye göre, ilçenin Güneygören Köyünde izinsiz kazı yaptıkları belirlenen L.A. (23), S.B. (27), Z.B. (18), jandarma tarafınan gözaltına alındılar.

 

Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.

Giresun Kent Haber, 21.08.2008

KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

Uşak’ın Sivaslı İlçesi’nde kepçe ile kaçak kazı yaptığı iddia edilen iki kişi jandarma tarafından yakalanarak gözaltına alındı. Edinilen bilgiye göre Sivaslı İlçesi’ne bağlı Eldeniz Köyü’nde önceki gün öğle saatlerinde kaçak kazı yaptığı iddia edilen M.U. (49) ile O.Ş. (54) jandarma tarafından suçüstü yakalandı. İki şüphelinin kepçe ile 10 metre çapında üç metre derinliğinde çukur açtıkları tespit edildi. Gözaltına alınan şahıslar Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla ifadeleri alındıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Olayla ilgili tahkikat devam ediyor.

Uşak Kent Haber, 21.08.2008

HİTİT DÖNEMİNE AİT TAŞ KAPI ASLANI BULUNDU





Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydi Küçükdağlı, Pazarcık İlçesi'nin Demirciler Köyü Aslanlıtepe mevkisinde Hitit dönemine ait olduğu tahmin edilen büyük bir taş kapı aslanı bulunduğunu söyledi. 

 

Küçükdağlı, yaptığı açıklamada, heykelin köylüler tarafından bulunduğunu ve Kahramanmaraş Müzesine kazandırılması için çalışma başlattıklarını belirtti. 

 

Heykelin, asırlardan beri dağda bulunduğunu ve Hititler döneminde kapı aslanı olarak kullanıldığını ifade eden Küçükdağlı, heykelin burun kısmının kırılmış olduğunu tespit ettiklerini, daha fazla tahribata uğramadan koruma altına alınması için Kahramanmaraş müzesine getirileceğini söyledi. 

 

Tarihi önem taşıyan eserlerin bulunduğu alanlarda define arayanların tahribatına uğradığını bunun çok yanlış bir davranış olduğunu vurgulayan Küçükdağlı, "Kahramanmaraş bölgesinde daha önceki yıllarda bazı bölgelerde kapı aslanı bulunarak Kahramanmaraş müzesine konmuştu. 

'Kahramanmaraş Aslanı' olarak bilinen heykel, İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmeye devam ediyor. Bu heykelin bir minyatürü de Kahramanmaraş müzesinde bulunuyor" dedi.

Cnn Türk, 21.08.2008

OLUZ HÖYÜK GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteği ile İstanbul Üniversitesi adına 35 kişilik ekibi ile birlikte Amasya Oluz Höyük'te kazı 2007 yılında çalışmalarına başlayan Yrd.Doç.Dr. Şevket Dönmez, Oluz Höyük'ü gün ışığına çıkarmaya başladı.


İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Şevket Dönmez ve 35 kişilik ekibi, Hitit Uygarlığı'nın kuzeydeki en büyük yerleşim yeri olan Oluz Höyük'te uygarlık kalıntılarını aramaya başladılar. Amasya'ya 25 kilometre uzakta bulunan ve Hitit Uygarlığı döneminde dini merkez olarak kullanılan Doğantepe'ye yakın olduğu için o dönemlerde yerleşim yeri olarak kullanılan Oluz Höyük'ün Frig Dönemi'nde de önemli bir merkez olduğunu belirten Yrd.Doç.Dr. Şevket Dönmez, höyükte toplam 4 bölgede kazı çalışmaları yaptıklarını ifade ederek, ele geçirilen eserleri inceleme altına aldıklarını belirtti.


MÖ 4500 yıllarında kurulduğu düşünülen Oluz Höyük'ün Hitit Uygarlığı'na önemli derecede ışık tutacağına inandığını söyleyen Dönmez, "MÖ 2. yüzyıla kadar kesintisiz olarak yerleşim yeri şeklinde kullanılan höyükte kazı çalışmalarımız ilerledikçe Hitit kültür katlarına ulaşmayı hedefliyoruz" dedi.

Amasya Kent Haber, 21.08.2008

1894 YILINDA İNŞA EDİLEN
TARİHİ KÖPRÜ
HALA HİZMET VERİYOR

 

Sarp ve dağlık bir yapıya sahip olan Çoruh Vadisi’ni izleyen Artvin-Erzurum kara yolu üzerindeki köyler arasında ulaşım, modern köprülerin yanı sıra, sıklıkla asma köprülerle sağlanıyor.

Artvin’in merkez Zeytinlik (Sirya) Köyü'nde 1894 yılında çelik halat ve ahşap malzeme kullanılarak yapılan asma köprü zaman zaman tamir görmesi sayesinde, hala bölgede yaşayanlara hizmet vermeyi sürdürüyor.

Türkiye Gazetesi, 21.08.2008

'NEMRUT DEVELERİ'NDE İNSAN YÜZÜ TESPİT EDİLDİ





Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Sanat Tarihi Bölümü ve Bitlis Kalesi Kazı Başkanı Prof.Dr. Kadir Pektaş, Nemrut Dağı'nın eteklerinde bulunan ve deveyi andıran taşların üzerinde insan yüzleri işlendiğini tespit ettiklerini söyledi. 

 

Prof.Dr. Pektaş yaptıklardı yüzey araştırmaları sonucunda, "Nemrut'un develeri" olarak adlandırılan kaya bloklarının Bizans dönemi öncesine ait olduğunu tespit ettiklerini kaydetti. 

Nemrut Dağı eteği ile Tatvan Kalesi'ne giden yolun kenarlarına dizili olan kaya bloklarının, doğal bir oluşum sonucu meydana geldiğini belirten Prof.Dr. Pektaş, yöreye kışın çok fazla kar yağdığı için, yolunu kaybetmek istemeyen bazı kişilerin, taşların üzerine insan yüzleri işlediğini ve bu tür kabartmalara rastladıklarını ifade etti. 

 

Pektaş, "Taşların üzerinde insan yüzü kabartması tespit ettik. Taşlara baktığımızda ilk etapta bazalt taş blokları gibi görünüyor. Biraz dikkatli bakıldığında, şuurlu yapıldığını ve tek sıra halinde dizildiğini görebiliyoruz. Aslında yaklaşık 28 tane kadar var. Bunların bir kısmı yol yapım çalışmaları sırasında kaldırılmış. Bu taşları insanlar muhtemelen yontmuşlar. Nemrut eteğindeki yerleşim birimine ve Tatvan Kalesi'ne giden yolu belirlemek için bu taşlardan yararlanılmış. 

Çünkü Bizans döneminden önce Nemrut dağı eteğinde bir yerleşim birimi olduğunu tahmin ediyoruz. Nemrut'un develerini de, Tatvan'dan bu yerleşim birimine bağlayan yol güzergahında yapılan uygulamalar olduğunu tahmin ediyoruz" dedi. 

 

Bu taşların değişik örneklerinin Roma ve Hititlerde de bulunduğunu dile getiren Pektaş, bu konuda kapsamlı bir çalışma ve yayım yapacaklarını bildirdi. Pektaş, "bir taşın üzerinde insan yüzü kabartma tespit ettik, çok net belli oluyor. Güneş ışınları ters açılardan geldiğinde belli oluyor. Bu figür bize ilk etapta Adıyaman - Nemrut yolundaki 3 boyutlu heykelleri hatırlattı. Bu kaya blokları Nemrut develeri olarak biliniyor" dedi. 

 

Nemrut develerinin bulunduğu alanda plan çalışması yapacaklarını vurgulayan Pektaş, daha net bilgilerin oraya çıkarılacağını kaydetti. Pektaş, "insan yüzü işlenen taşlar var. Bazı taşlarda ise hayvan figürleri var, fakat taşlarda aşınma olduğu için bundan tam emin olamadık. Bunları 2008 yılı yüzey araştırma çalışmalarında tespit ettik. İl Kültür ve Turizm Müdürü Hüsnü Işıkgör, bize Nemrut'un develerinden bahsetti. Biz de gidip araştırma yapıp, fotoğraflar çektik. Taşların böyle bir özelliğinin olduğunu bilmiyorduk" diye konuştu. 

 

Bu yıl kale kazısı çalışmasını bitirdikten sonra 2008 yüzey araştırma çalışmalarını sürdüreceğini belirten Pektaş, 10 gün süreyle Tatvan, Hizan ve Mutki ilçelerinde araştırma ve çalışmalarına devam edeceğini sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 21.08.2008

VATANDAŞ BASKISI KÖPRÜYÜ AÇTIRDI





Diyarbakır'da tarihi on gözlü köprünün onarıma girmesiyle 12 fabrika ve 35 köye ulaşımın uzaması nedeniyle köprünün üzerinde yol kapatma eylemi yapan vatandaşlar bu kez galip geldi. Birçok kez denenen eylemde vatandaşlar bu kez amaçlarına ulaştı.

Karayolları 9. Bölge Müdürlüğü tarafından eski Mardin yolu üzerinde bulunan on gözlü köprünün restorasyon nedeniyle kapatılması vatandaşların tepkisine yol açtı. 15 günden bu yana kapalı olan köprü için eylem yapan vatandaşlar Eski Mardin yolunu kapattı. Yolu trafiğe kapatan vatandaşlar belediye ve Valilik yetkililerinin gelmesini istediler. Polislerin ikna çabası sonuç vermeyince belediye ekipleri devreye girerek yolun açılmasını sağladı. Fabrikada çalışan bir kepçe getirten vatandaşlar alkışlarla yolu açtılar. Kepçenin çalışması sırasında alkışlayan vatandaşlar daha sonra yolu açtılar.

 

Mehmet Algül adlı vatandaş yetkililerin 15 günden bu yana köprüye çözüm bulamadığını belirterek, "35 tane köy var. Bu köprü kapanırsa 50 kilometreden dönmek gerekir. Tuğla fabrikaları kapatılmak zorunda kalıyor. Köylüler de mağdur durumda oluyor. Türkiye-Suriye sınırı gibi. Biz buradan inip yürüyerek karşıya geçtikten sonra başka araçlara biniyoruz. Diyarbakır'dan burası 4 kilometre. Diyarbakır'ın en eski ulaşım yolu burası. Belediyeye diyoruz, topu vilayete atıyor. Vilayete gidince de topu belediyeye atıyor. Biz vatandaş olarak ne diyelim? Kime derdimizi anlatalım? İkinci köprü açılırsa bu köprü kapatılabilir. Benim yolum yok" dedi.

Abdullah Kuzu adlı vatandaş ise, köprüyü kimsenin sahiplenmediğini ve köprünün sahibinin kendileri olduğunu ifade ederek, "Bağıvar sahipsiz değildir. Buranın mülki amiri var, belediye başkanı var. Buraya sahip çıksınlar. 25 bin nüfusumuz var. Yoksa biz sahipleniriz. 15 günden beri yol kapandı. Tarih için eyvallah, memleket bizim. Önce köprümüzü yapsınlar" şeklinde konuştu.

Haber Diyarbakır, 21.08.2008

İSHAKPAŞA'YA İTALYA'DAN ÇİMENTO

 

Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesi'nde 1685 yılında Çolak Abdi Paşa tarafından yaptırılan İshak Paşa Sarayı’nda geçen yıl başlatılan restorasyon çalışmaları devam ediyor. Ağrı Kültür ve Turizm Müdürü Bulut, çalışmalar sırasında, İtalya, Almanya ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde üretilen ve tarihi dokuya zarar vermeyen malzemelerin kullanıldığını söyledi. Geçen yıl 3 milyon 580 bin 430 YTL bedelle restorasyonuna başlanan İshak Paşa Sarayı’nda ilk olarak bakır çatıların kaldırıldığını belirten Bulut, bakır çatının yerine zemine zarar vermeyecek cam örtü yapılacağını söyledi. Saray inşaatında kullanılan çimento ve kirecin İtalya’dan getirildiğini belirten Bulut, İtalya’da üretilen kirecin içerisindeki malzemenin yapıdaki taşa zarar vermediğini dile getirdi.

Türkiye Gazetesi, 21.08.2008

TARİHİ MUDURNU EVLERİNİN RESTORASYONU İÇİN 120 BİN YTL GELDİ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bolu'nun Mudurnu İlçesindeki tarihi evlerin restorasyonu için 120 bin YTL gönderdi.

 

Edinilen bilgiye göre, Mudurnu İlçe Belediyesi, ilçedeki 20 tarihi Mudurnu evinin restorasyonu için Kültür ve Turizm Bakanlığı'na müracaatta bulunmuştu. Bakanlık, kültür varlıklarına yapılan uygulama çerçevesinde ilçedeki 4 tarihi evin restorasyonu için 30'ar bin YTL hibe kredi yardımında bulundu.

 

Mudurnu Belediyesi'nin denetiminde mimar Aytaç Eskicioğlu, tarihi evlerin restorasyonunu üstlendi. Evlerin restorasyon işlerinin devam ettiği, yapılan sözleşmeye göre belirtilen tarihlerde tamamlanacağı belirtildi. Mudurnu Belediyesi Fen İşleri yetkilileri, önümüzdeki yıl bakanlığa müracaat edilerek tarihi evlerin bir kısmının daha restorasyonunun yaptırılacağını kaydetti.

haberler.com, 21.08.2008

TROIA'DA KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR





Çanakkale merkeze 35 kilometre uzaklıktaki Troia Antik Kenti'nin bilindiğinden çok daha büyük bir yerleşim alanına sahip olduğu ortaya çıktı. 

Almanya'nın Tübingen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ernst Pernicka'nın başkanlığını yaptığı Troia Antik Kenti'ndeki 2008 yılı kaza çalışmalarında ilginç bulgulara ulaşıldı. 

Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden eski Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Manfred Osman Korfman'ın Troia Antik Kenti'ndeki aşağı kent bölümünün geniş olabileceği konusundaki açıklamalarının yapılan kazılarla doğruluğunun ortaya çıktığını belirten yeni Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Ernst Pernicka, "Geçen sene burada başlattığımız çalışmalarda daha önceki yıllardaki Troia aşağı şehrinin bir savunma hendeği ile etrafının çevrildiği görüşünü biraz daha detaylı olarak ortaya çıkarmak istedik. Yaptığımız bu yılkı çalışmalarda savunma hendeğinin devamını da burada ortaya çıkarmış olduk. Bu savunma hendeğinin yönü kuzey doğuya doğru devam ediyor. Buda bize hendeğin Troia aşağı şehrini daha geniş bir şekilde çevrelediğini gösteriyor. Yani bu durum aşağı kentin önceki yıllarda sanıldığından çok daha büyük olabileceğini bizlere gösteriyor" dedi. 

Prof.Dr. Ernst Pernicka, bu yıl yapılan kazılar sırasında enteresan buluntuların ortaya çıktığını da belirterek, "Buradaki kazı çalışması sırasında taş bir döşeme bulduk. Bu taş döşeme bir yol olabilir, bir ev döşemesi olabilir. Ancak şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, Tunç Çağı'na ait bu taş döşeme, buradaki yerleşim aktivitelerinin oldukça yoğun olduğunu bizlere gösteriyor. Aynı zamanda kazı çalışmaları sırasında gene bu taş döşemenin üstünde küçük taşlarla kaplı büyükçe bir kap da bulduk. Bunun ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Ancak yine aynı bölgede ana bölümün üstünde pitos yani büyük depolama kaplarının bir parçasını bulduk. Buda aşağı kentteki bölgede yerleşim ile ilgili verilen ne kadar yoğun olduğunu bizlere açıkça gösteriyor. Bu buluntularda bize aynı zamanda daha geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden eski kazı heyeti başkanı Prof Dr. Manfred Osman Korfman'ın söylediği gibi Troia'daki aşağı kent alanının daha da büyük ve geniş olduğunu bize gösteriyor. Bu kadar kaleden uzakta yerleşim ile ilgili veriler elimizde yoktu. Buda bize şu düşünceyi ortaya koyabiliyor. Troia 6'nın son dönemlerinde kent biraz daha büyüdüğünde özellikle Troia 7'den sonra kent aşağıya yeni hendeğe doğru genişlemiş olmalı" diye konuştu. 

Bu arada Troia Antik Kenti Kazı Heyeti Başkan Yardımcısı Yrd.Doç.Dr. Rüstem Aslan da, Türkiye, Almanya, ABD, Bulgaristan, İngiltere ve Hollanda gibi 10 ülkeden 80'e yakın bilim adamı katıldığı 20. dönem kazılarında Eylül aynın ilk haftası tamamlanacağını belirterek, "2008 yılı kazı çalışmalarının bulguları ile ilgili geniş açıklamayı bu ay sonunda yalı hanında yapacağımız arkeoloji buluşmasında açıklayacağız" şeklinde konuştu.

Çanakkale Kent Haber, 20.08.2008

HASUNİ MAĞARALARI İLGİ BEKLİYOR

 

Diyarbakır'ın Silvan İlçesi'nde bulunan Ortaçağ'dan kalma yaklaşık 300'e yakın Hasuni mağarası ilgi bekliyor.

 

Silvan Belediye Başkanı Fikret Kaya, Hasuni Mağaraları'nın 2005 yılında koruma altına alındığını belirterek, "Tarihi Hasuni Mağaraları ilgisizlikten dolayı kendi haline terk edildi. Birçok medeniyete beşiklik etmiş olan Hasuni Mağaraları, Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak olan Hasankeyf'e alternatif olarak gösteriliyor.

MS Sasaniler döneminde yapılan mağaraların dünyada bir eşi bulunmuyor. Hasuni Mağaraları, Mezolitik dönemde ilk defa yerleşime sahne olmuş. Daha sonra Hıristiyanlığın ilk yıllarında ve Ortaçağ'da da yerleşim özelliğini sürdüren bu mağaraların aralarındaki kayalar düzleştirilerek yollar ve merdivenler yapılarak, ayrıca sarnıçlar, su havuzları, kaya kiliseleri ile atölye gibi yapılarla da burada yaşayanların sosyal yaşamları kolaylaştırılmıştır.

2005 yılında Hasuni Mağaraları, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'nca koruma altına alınmıştır. Bu nasıl koruma altına alınmıştır, merak ediyoruz. Adeta kendi haline terk edilmiştir" dedi.

Haber Diyarbakır, 20.08.2008









TARİHİ KALE, DEFİNE AVCILARINDAN KORUNACAK

 

 

 

Diyarbakır'ın Çınar İlçesi'nde Romalılar dönemine ait ''Zerzevan Kalesi'' ve şehir kalıntısı olduğu öngörülen kalıntılar, define avcıları tarafından daha fazla tahrip edilmemesi için koruma altına alındı.

 

Diyarbakır-Mardin kara yolunda, Demirölçek Köyü yakınlarındaki yüksek bir tepede kurulu ve Romalılar dönemine ait Zerzevan Kalesi, define avcılarının adeta uğrak yeri haline geldi. Yaklaşık 100 su sarnıcı ile bir kilise kalıntısının bulunduğu kale, define avcılarının tahribatından korumak amacıyla jandarma ekiplerince denetlenecek.

 

Çınar Kaymakamı Hasan Tanrıseven, yaptığı açıklamada, Kale-i Zerzevan'ın Diyarbakır-Mardin kara yolunun 45. kilometresinde, Doğu kenarında yüksek kayalık bir tepe üzerinde kurulduğunu belirtti. Kalenin Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü'nce 4 Mayıs 2005 tarihinde Birinci Derecede Arkeolojik SİT Alanı olarak ilan edildiğini anımsatan Tanrıseven, kalenin Roma dönemine ait nadir eserlerden olduğunu kaydetti.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne, kalenin arkeolojik kazı programına alınması için müracaatta bulunduklarını da belirten Tanrıseven, şöyle konuştu: "Arkeologlar, antik dönem ticaret yolu üzerinde bulunan Kale-i Zerzevan'ın Roma dönemine ait ender örneklerden biri olduğunu tespit etti. Bilimsel bir kazı ekibinin oluşturularak kazıların başlatılması ve kazılar sonucunda da alanın ören yeri olarak düzenlenip korunması gerektiği biçiminde rapor tuttular. Kale yüksek bir tepede konumlanmasına rağmen define avcılarının adeta uğrak yeri durumunda. Alanın birçok yeri defineciler tarafından tahrip edilmiş. Biz de kaleyi, define avcılarının kaçak kazılarını önlemek için koruma altına aldık. Kale, jandarma tarafından kaçak kazıları önlemek için kontrol edilecek. Turistleri rahatsız etmeyecek şekilde ekipler denetimlerini yapacak. Dileğimiz bir an önce yasal kazılara başlanarak Diyarbakır-Mardin il sınırında bulunan bu eşsiz tarihi yerleşim alanının turizme kazandırılması.''

 

Vali Yardımcısı Miktat Alan imzasıyla kaymakamlığa gönderilen yazıda, Zervevan Kalesi'nde bilimsel ve yasal kazıların yapılabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığına teklifte bulunulduğu kaydedildi.

Zaman, Fotoğraflar: Trt/Haber, 20.08.2008

KAÇAK KAZI YAPARKEN KENE YAPIŞTI

 

Denizli'de  tarihi eser bulmak için kaçak kazı yaparken jandarma tarafından 3 arkadaşıyla birlikte yakalanarak gözaltına alınan İlhan Uzakgider'in yapılan sağlık kontrolünde, vücuduna kene bulunduğu ortaya çıktı.

Olay, dün saat 23.00 sıralarında Merkez'e bağlı Şirinköy'de meydana geldi. İlhan Uzakgider (45), arkadaşları Osman Sekibağ (53), İlhan Çalışkan (51) ve Ali Sarıbaş (54) tarihi eser bulmak için kaçak kazı yaparken jandarma ekipleri tarafından suçüstü yakalandı. Gözaltına alınan 4 zanlı, İl Jandarma Komutanlığı'na götürülmeden önce Denizli Devlet Hastanesi Adli Tabibliği'nde sağlık kontrolünden geçirildi. Kontrol sırasında zanlılardan İlhan Uzakgider'in sırtına kene yapıştığı ortaya çıktı. Sırtındaki kene doktorlar tarafından çıkartılan İlhan Uzakgider, daha sonra arkadaşlarıyla birlikte jandarma karakoluna götürüldü. Uzakgider'in yapılan muayenesinde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nin hiçbir belirtisi bulunmazken, kene tahlil için Adnan Menderes Üniversitesi'ne gönderildi.


Gözaltına alınan 4 zanlı bugün adliyeye sevk edildi.

Hürriyet, 20.08.2008

HARABE HALDEKİ EDİRNE SARAYI'NI AYAĞA KALDIRACAK ÖDENEK GELİYOR





92 yıl Osmanlı'ya başkentlik yapan Edirne'de, devrin en önemli binası olan saraydan geriye sadece bir kapı ve birkaç duvar kalmış. Topkapı Sarayı'ndan daha büyük bir alana kurulan sarayın restorasyonuna ilk etapta 5 milyon YTL ayrılması kararlaştırıldı.

Osmanlı döneminin önemli tarihi yapılarından biri olan Edirne Sarayı'nın restorasyonuna Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden mali destek geldi. Yapımına 2. Murat döneminde başlanan ve Fatih Sultan Mehmet zamanında tamamlanan tarihi sarayın kurtarılması için yürütülen çalışmalar sonuç vermeye başladı. Bu çerçevede TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından restorasyon, bakım ve onarım amacıyla özel ödenekten tahsis yapılması için başkanlık divanında görüşme yapıldı. Yok olmaya yüz tutmuş sarayın restorasyonu için ilk etapta 5 milyon YTL ödenek ayrılmasına karar verildiği bildirildi. Saray için ödeneğin ayrılması Edirne'de sevinçle karşılandı.

Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, tarihi Osmanlı Sarayı'nın onarılması için ayrılan kaynağın kent turizmi adına alınan çok önemli bir karar olduğunu söyledi. Sedefçi, "Osmanlı İmparatorluğu'na 92 yıl başkentlik yapmış Edirne'de tarihin en önemli eserleri arasında yer alan Osmanlı Sarayı'nın onarılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Divanı toplantısında 5 milyon YTL ödenek ayrılmasının mutluluğunu yaşamaktayız. Osmanlı Sarayı'nın restorasyonunun tamamlanması ve insanlığa yeniden kazandırılması ile birlikte Edirne turizmine ayrı bir canlılık geleceği kesindir" dedi.

Trakya Üniversitesi'nden Prof.Dr. Engin Beksaç, Edirne Sarayı'nın Osmanlı'nın imparatorluk kimliğini temsil eden en önemli yapılar topluluğundan bir tanesi olduğunu belirtti. Sarayın tarihi değerini anlatan Beksaç, şu bilgiyi verdi: "Edirne Sarayı içindeki yapıların hepsi tek örnektir. Bunların başında yer alan Cihannüma Kasrı'nın Osmanlı mimarisinde başka bir örneği daha yok. Fakat Edirne Sarayı biraz şanssız yapılar topluluğu. 19. yüzyılda yaşanan olaylarda ağır tahribatlar görmüştür. Esas orijinallerinin olduğu resimlerde bu yapıların ne kadar ihtişamlı olduğu görülmektedir. Edirne'nin kültür kimliğinin ortaya çıkartılması açısından bu sarayın ortaya çıkarılmasının önemi çok büyüktür. Bu olduğu takdirde Balkanlar'daki en büyük saray ortaya çıkmış olacaktır. Balkanlar'da Edirne Sarayı kadar büyük bir saray yoktur. Bu sarayın ortaya çıkartılmasında atalarımıza olan borcumuz, saygımız ve her şeyin önünde de kentin kimliğinin ortaya çıkmasıdır."

Edirne Tarih ve Kültür Başkanı Mustafa Hatipler de, Edirne'nin Osmanlı'ya 92 yıl başkentlik yaptığını hatırlatarak başkentlik yapmış bir şehrin saraysız düşünülemeyeceğini kaydetti. Hatipler, "Saraysız başkent olmaz. Topkapı Sarayı'ndan daha büyük bir alanda hizmet veren sarayın bugün sadece Babızade kapısı, hemen onun arkasında bulunan Cihannüma Kasrı'nın bazı duvarları ayakta. Edirne Sarayı geniş bir alan üzerinde kurulmuş. Sarayın devasa bir görüntüsü vardı. Burası sadece turizm potansiyeli olarak görülmemeli. Edirne Sarayı yenilenerek tarihe olan borcumuzun da ödenmesi konusunda önemlidir. Ödenekle beraber Edirne Sarayı'nın restoresi uzun bir süreçle yapılacaktır. Tüm Edirnelilerin bu konuda aktif rol alması gerekli. Hepimizin sarayda bir tuğlasının olması gerektiğine inanıyorum" dedi.

Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 20.08.2008

TARİHİ CAMİLER RESTORE EDİLECEK

Vakıflar Samsun Bölge Müdürü Muhsin Öztürk, Ordu şehir merkezinde bulunan ve 1800'lü yıllarda inşa edilen tarihi Atik İbrahim Paşa (Orta Cami) Camisi’ndeki 'Osmanlı sanatını' ortaya çıkaracaklarını söyledi.


Ordu'da yerel bir TV'nin haber kanalına telefonla bağlanarak açıklamalarda bulunan Vakıflar Bölge Müdürü Muhsin Öztürk, 1800'lü yıllarda yöredeki asayişi sağlamak üzere Bucak Mahallesi civarında konaklayan askeri birliğin komutanı olan Atik İbrahim Paşa öncülüğünde yaptırılan caminin aslına uygun restore edileceğini belirtti. 1970'li yıllarda bir sanat eseri olan yapının üzerine sonradan yapılan bazı eklemeler sebebiyle caminin aslından uzaklaştığına dikkat çeken Muhsin Öztürk, "Caminin giriş kapısı sonradan yapılan bazı eklemelerle kapatılmıştı. Biz bu kapıyı ortaya çıkarıyoruz. Ayrıca kapıyı kurşun kaplama yapacağız. Cami duvarındaki yağlı boyalar kazınacak ve altındaki varaklar, işlemeler ortaya çıkarılacak. Minare ikinci şerefeden itibaren yıkılacak ve kesme taştan yapılacak. Minare kurşun kaplanacak. Hayırlısıyla yıl sonunda Osmanlı sanatının ortaya çıkarılmış haliyle ibadete açmak istiyoruz" dedi.


Fatsa, İkizce ve Ünye ilçelerinde bulunan tarihi camilerin de restorasyonlarının sürdüğünü kaydeden Öztürk, tarihi camilerin restorasyonlarına büyük önem verdiklerine dikkat çekti.

Ordu Kent Haber, 20.08.2008

YENİ BİR TARİHİ KENT GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

Komana Arkeolojik Araştırma Projesi Direktörü Doç.Dr. Burcu Erciyas, Tokat'ta Efes, Bergama, Didim gibi çok büyük antik kentlerden birini ortaya çıkarabileceklerine inandıklarını söyledi.


Klasik Çağ kenti Komana'nın lokasyonunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacıyla 2004 yılında başlatılan Komana Arkeolojik Araştırma Projesi'nde çalışmalar devam ediyor.

Tokat'ın 9 kilometre kuzeydoğusunda Yeşilırmak yanında bulunan Hamamtepe Höyüğü antik kentin merkezi olarak tespit edilirken, Kültür ve Turizm Bakanlığı izini Tokat Valiliği desteğiyle yürütülen yüzey çalışmalar da sona yaklaşıldı. 2009 yılında alınması beklenen izinle kazı çalışmalarına başlanması bekleniyor.

 

Bula Köyü'nde bulunan kazıevinde ise antik kentten çıkartılan eşyalar inceleniyor. Yapılan araştırmalarda Komana'nın, Mitridat Krallığı'nın idaresinde önemli bir kült merkezi olduğu, Roma İmparatorluk Dönemi'nde de özerkliğini koruduğu biliniyor. Anadolu tanrısı Ma'ya adanmış olan kutsal alanın aynı zamanda çevre bölgeler için bir ticaret merkezi ve olasılıkla Mitridat Krallığı için banka görevi görmüş olduğu ilk olarak ise 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından ziyaret edilmiş. Yapılan çalışmalarla ilgili İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman Akyüz ile birlikte bilgi veren Erciyas, geniş çaplı yüzey araştırmasında Hamamtepe çevresinde yer alan yerleşmeler ve yazıtlar tespit edildiğini, seramikler toplandığını ve jeofizik araştırma yapılmakta olduğunu kaydetti. Erciyas, Anadolu'ya has Anadolulu Ma isminde bir savaş tanrıçasının kaynaklarda geçtiğini, bu tanrıçanın Hititlerden buyana Anadolu'da varlığını sürdürdüğünü bildiklerini söyledi. Komana antik kentinin de bu tanrıçanın tapınağının bulunduğu antik kent olduğunu belirten Erciyas, "Aynı zamanda burada büyük festivaller düzenlendiğini, bu festivaller sırasında Komana'nın bir ticaret merkezine dönüştüğünü önemli yollar üzerinde bulunduğu için çok ziyaretçisi ve çok zengin bir kent olduğunu biliyoruz. O nedenle bu kentte çalışmak üzere 2004 yılından beri buradayız. Bugüne kadar kazı çalışmalarının öncüsü olan yüzey araştırması yaptık. Kentin 1,5 kilometrelik bir alana yayıldığını tespit ettik" dedi.


Erciyas, Komana'nın Efes Antik kenti gibi önemli bir kent olduğunu belirterek, "Efes Antik kentinde de Artemis'e adanmış bir tapınak var. Onun için burada da Efes, Bergama, Didim gibi çok büyük antik kentlerden birini ortaya çıkarabileceğimizi düşünüyoruz. Tokat'ın da o kentler gibi Karadeniz bölgesinde örnek bir antik kent ortaya çıkaracağımıza inanıyoruz" diye konuştu.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman Akyüz ise Tokat'ta iki önemli tarihi eserden Sepastapolis ile Komana Antik Kenti'nin gün yüzüne çıkması ile kentin turizme açılabileceğini kaydetti.

Tokat Kent Haber, 20.08.2008

LİMYRA'DA HAMAM ORTAYA ÇIKARILIYOR

 

Antalya'nın Finike İlçesi'ne bağlı Yuvalı Köyü Zengeder mevkisindeki Limyra Antik Kenti'nde geçen yıl tespit edilen ve hamam olduğu düşünülen buluntu, bu yılki kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılıyor.





Limyra (Zemuri) Antik Kenti'nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü işbirliğiyle yürütülen kazı çalışmalarının, 15 kişilik bir ekiple 19 Eylüle kadar sürdürüleceği bildirildi.

Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından 1969 yılında başlatılan, sonraki yıllarda ise Avusturya Üniversitesi ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından 10 kilometrelik alanda devam ettirilen çalışmalarda, tarihi MÖ 7. yüzyıla kadar uzanan Limyra kentinin, Likya Birliği'ne başkentlik yapmış önemli bir ticari merkez olduğu belirlendi.

Roma ve Bizans döneminde ise piskoposluk düzeyinde bir dini merkez olarak varlığını sürdüren kentte, ortaya çıkarılan antik tiyatro, anıt yapılar, hamamlar, kiliseler, kaya mezarları ve sur duvarlarının bölgenin antik tarihini belirleme açısından zengin bir kaynak oluşturduğu kaydedildi.

Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nden Dr. Martin Seyer'in başkanlığındaki kazılarda geçen yıl ortaya çıkarılan ve hamam olduğu sanılan kalıntılar üzerinde çalışmalara devam edildiği belirtildi.

Limyra'nın geniş bir coğrafyaya yayılmış büyük ve önemli bir kent olduğuna dikkati çeken Kazı Başkanı Seyer, şu bilgileri verdi:

"Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği halinde kazılarımız önümüzdeki yıllarda da devam edecek. Gün yüzüne çıkarılan önemli eserleri bu güne kadar olduğu gibi Antalya Müzesi'ne göndereceğiz. Bazı eserleri ise kazı alanında oluşturduğumuz alanda bakımlarını yaparak sergileyeceğiz."

Cnn Türk, 20.08.2008

TARİHİ ZIVARIK HANI ONARILIYOR

 

Konya, Altınekin’de bulunan tarihi Zıvarık Hanı onarıma alındı.

 

Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün izniyle özel bir inşaat firması tarafından onarılan tarihi Zıvarık Hanı'nın, onarım çalışmalarının 2009 yılı mayıs ayı içerisinde tamamlanacağı bildirildi. Çalışmaların tamamlanmasının ardından tarihi hanın turizm amaçlı olarak kullanılacağı ve turistlerin ziyaretine açılacağı kaydedildi.

Merhaba Gazetesi, 20.08.2008

TARİH HIRSIZLARINA JANDARMADAN DARBE

 

Denizliİ'nin Sarayköy İlçesi'nde, jandarma yaptığı tarihi eser operasyonunda bir kişiyi gözaltına alırken, Roma ve Osmanlı dönemine ait testiler ve sikkeler ele geçirdi. Önceki gün M.A.'nın elinde tarihi eser bulunduğu ve satmak için müşteri aradığı ihbarını alan jandarma ekipleri, operasyon düzenledi. Mahkemeden arama kararı alan jandarma M.A.'nin evine baskın yaptı. Evde yapılan aramada Osmanlı ve Roma dönemine ait 11 adet tarihi testi, altı adet gümüş sikke ve bir adet 46 parçalı alınlık süsü buldu. M.A. çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Hürriyet Ege, Haber: Ramazan Çetin, 20.08.2008

DASKYLEION'DA ANTİK GİRİŞ KAPISI BULUNDU

 

Balıkesir'in Bandırma İlçesi'nde yürütülen Daskyleion kazılarında, antik giriş yolu ve kapısı bulundu.

 

 

Yapılan açıklamaya göre, Bandırma'nın 30 kilometre güneyinde, Kuş Gölü'nün güneydoğu köşesinde, Pers İmparatorluğu'nun Valilik Merkezinin (Satraplık) bulunduğu Hisartepe-Daskyleion kazılarını yapan Prof.Dr. Tomris Bakır ve Doç.Dr. Kaan İren, 5 metre genişliğinde, andezit plaka taşlarla kaplı antik yol keşfetti.

Şimdilik 31 metre uzunluğundaki kıvrılarak kaleye çıkan yolda, binlerce yıl atlı arabaların gidip geldiğinin ve yolun Hellenistik ve Bizans dönemlerinde birçok kez tamir edildiğinin anlaşıldığı belirtilen açıklamada, "Hisartepe yamacından dik bir şekilde aşağıya inen yolun Kuş Gölü'ne doğru yönelmesi dikkat çekmektedir. Yolun alt kısmında, artık var olmayan ve 3 metre genişliğindeki bir ahşap kapının söve delikleri de ele geçmiştir" denildi.

Açıklamada, yola bitişik olarak, MÖ 4. yüzyılda, Pers dönemine ait 2,70 metre kalınlığında yeni bir surun daha ortaya çıkarıldığı ifade edildi.

Öte yandan, açıklamada, Daskyleion'da Pers Satraplarına ait, MÖ 395 yılında Spartalı komutan Agesilaos tarafından tahrip edilmiş bir yapının, 100 metrekare büyüklükteki salonunun 1,80 metre genişlikteki temellerinin bu yıl tam ortaya çıkarıldığı bildirildi. Salona giriş kapısı ile hemen bitişiğindeki ek odanın da bulunduğu kaydedilen açıklamada, Anadolu'da Pers İmparatorluğu'na ait böyle bir yapı kompleksinin ilk defa ortaya çıkarıldığı vurgulandı.

Daskyleion'da, Kültür ve Turizm Bakanlığıyla Bandırma Ticaret Odası ve Balıkesir Valiliği'nin desteklediği kazılarla ilgili bu yılki çalışmalar, 31 Ağustos'ta sona erecek

Cnn Türk, 20.08.2008

HAYDARPAŞA 100 YAŞINDA

 

1917 yılındaki sabotaj sonucu patlamaya, 4 büyük depreme ve 1918 yılındaki İngiliz uçaklarının bombardımanına rağmen sapasağlam ayakta duran Haydarpaşa Tren Garı, 100 yaşına girdi.
Toplum ve Kent İçin Haydarpaşa Dayanışması tarafından yapılan basın açıklamasında, Haydarpaşa’nın trenlere kapatılmasına kimsenin gücünün yetmeyeceği ve Haydarpaşa’dan daha yüzyıllarca tren sesinin eksik olmayacağı söylendi. Demiryolu çalışanları ellerinde tek tek harflerden oluşan ve üzerinde ‘Haydarpaşa 100 yaşında’ yazan dövizleri taşıyarak, “Haydarpaşa halkındır satılamaz” ve Haydarpaşa trenlere kapatılamaz” sloganlarıyla Haydarpaşa Tren Garı’nda dolaştılar. Renkli görüntülere sahne olan Haydarpaşa’da, turistler ve halk alkışlarla demiryolu çalışanlarının eylemine destek verdi. Daha sonra ‘Geçerken Senfoni’ grubu küçük bir müzik dinletisi sundu.


Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinde bir araya gelen Toplum ve Kent İçin Haydarpaşa Dayanışması bileşenlerinden BTS 1 No’lu Şube Başkanı Hasan Bektaş ve Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhçu basın açıklaması yaptı. Haydarpaşa’nın trenlere kapatılarak otel yapılmak istendiğini ve şu ana kadar konuyla ilgili yaptıkları çalışmaları anlatan Bektaş, “Ülkemizin ve dünyamızın kültür mirası olan Haydarpaşa gar ve liman çevresini, her türlü yasa ve yönetmeliği, bilimsel ve etik kuralı hiçe sayarak, ‘Önce Manhattan, sonra da Venedik yapacağız’ deyip, yüksek yoğunluklu yapılaşmaya açarak, küresel emlak tacirlerinin kullanımına sunmaya çalışanların, her türlü yöntem, arayış ve oyunlarını bugüne dek boşa çıkarttık, bundan sonra da boşa çıkartacağız. Nice 100 yıllara Haydarpaşa gar” şeklinde konuştu.


Birilerinin 4 yıldır Haydarpaşa’yı yağma projeleri hazırladığını vurgulayan Muhçu ise, kültürel anlamdaki sorumluları göreve çağırarak, Haydarpaşa’nın geleceğine dair umutlu olduklarını söyledi. Basın açıklamasının ardından söz alan BTS Genel Başkanı Yunus Akıl ise, Haydarpaşa ile birlikte demir yollarının da özelleştirilmek istendiğini dile getirdi.

Evrensel, 20.08.2008


******


"HAYDARPAŞA GARI YIKILMASIN"

 

Haydarpaşa Garı’nın önünde dün Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ile Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) üyeleri, Haydarpaşa Garı’nın yıkılmaması için bir protesto gösterisi yaptılar.

Protesto gerekçesi şuydu: "Haydarpaşa Garı’nın kentsel dönüşümü gerçekleştirmek amacıyla trenlere ve halka kapatılması."

Ben yalnız bu garın değil, tarihi olan bütün garların, tren istasyonlarının yıkılmasına karşıyım. Yenilensin, onarılsın ama yerinde kalsın.

Kısa bir süre önce, Hürriyet Treni’ni Haydarpaşa Garı’nda karşıladığımızda, edebiyattaki, sinemamızdaki, hayatımızdaki çağrışımları gözümün önünden bir film gibi geçti.

Bazı binalar, yapılar var ki, o şehrin simgesidir.

Herkesin kişisel tarihinde yeri vardır. Bunun yerine konulacak binanın hiçbir geçmişi olmadığı için bu şehre katkısı da olmayacaktır.

Her yerini alışveriş merkezlerinin kapladığı İstanbul’da, bari bu binalara dokunulmamasını istemek, burada yaşayanların hakkıdır.

* * *

TMMOB Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhçu, "24 Temmuz 2008’de çıkan yasayla Haydarpaşa Garı’nın yağmalanması için gerekli zeminin başlatıldığını" öne sürdü.

BTS, İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Hasan Bektaş’ın konuşmasında ileri sürdüğü düşüncelere birçok kişinin katılacağı kanısındayım: "Önce Manhattan, sonra Venedik yapacağız deyip, yüksek yoğunluklu yapılaşmaya açmaya, küresel emlak tacirlerinin kullanımına sunmaya çalışanların oyunlarını boşa çıkarttık."

O kadar çok Manhattan var ki, bu şehri güzelleştirmek için sadece böyle çok katlı, birbirinin aynısı binalara ihtiyacımız varmış gibi yanlış bir kanıya kapılıyoruz.

Geçenlerde televizyon haberlerinde İstanbul’a yeni yapılan gökdelenlerden söz edilirken, tek belirgin ayrım ve övgü, yüksekliklerin ölçüsü olarak sunuluyordu.

Bunların içinde bir tiyatro, bir konser salonundan söz eden yoktu.

İyi bir edebiyat yapıtı, nasıl da edebi değeri dışında, günlük yaşamın sınırları içine girer. İyi edebiyatçı Tahsin Yücel’in Gökdelen’ini okuduğunuzda bu söylediğimin doğruluğunu anlayacaksınız.

Bence bu şehri anlamak ve bazı konuların önlemini almak için rehber kitaplardan biri.

* * *

2010’a giderken konser salonumuz yok, Devlet Resim Heykel Müzesi’nin onarımından ses yok.

Biz hala yıkımla uğraşıyoruz.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 20.08.2008

ALMANYA'DA 700 YILLIK İNSAN İSKELETLERİ BULUNDU

 

Almanya'nın başkenti Berlin'de yaklaşık 2 bin adet 700 yıllık insan iskeletleri bulundu.

 

Berlin'in merkezi olan Mitte İlçesindeki Petriplatz adlı meydanda kazı çalışması yapan bir grup arkeoloğun, toprak altında çoğu çocuk ve gence ait yaklaşık 700 yıllık insan iskeletleri bulduğu belirtildi.

Kazı çalışmalarını yürüten Berlin eyaleti Arkeoloji Dairesinden Matthias Wemhoff, kazı çalışmasını Berlin'in kurulduğu bölgede yaptıklarını, bulguların Berlin'in köklerini gösterdiğini belirtti.

Wemhoff, bulunan iskeletler ve 1212 yılına ait olduğu tespit edilen odun parçalarının, buranın Berlin kentinin kurulmasından önce bir yerleşim bölgesi olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Kazı çalışmalarının 2009 yılına kadar sürdürülmesi planlanıyor.

Cnn Türk, 20.08.2008

BÜYÜKORHAN'DAKİ BAZİLİKA'DA 2008 DÖNEM ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

Bursa'nın Büyükorhan bağlı Derecik Köyü'nde bulunan ve tarihi geçmişi 1600 yıl öncesine dayanan Bizans döneminden kalma, tabanı mozaiklerle süslü bazilikada 2008 yılı dönem kazı çalışmaları başladı.

 

Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ile İsviçre Lozan Üniversitesi ortaklığında sürdürülen kazı çalışmaları Eylül ayı başına kadar devam edecek. 12 kişilik ekip tarafından sürdürülen kazı çalışmalarına Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin ile İsviçre Lozan Üniversitesi'nden Dr.Michel Fucks başkanlık ediyor.

 

Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren İsviçre Lozan Üniversitesinden Dr. Michel Fucks, "Bu yılın başında planlamış olduğumuz çalışmayla kilisenin tam anlamıyla tarihini anlamak istiyoruz. Ağustos ayı başlarında başlamış olduğumuz çalışmalar sonucu çok önemli bulgulara rastladık, özellikle bulmuş olduğumuz sikkeler sayesinde buranın 4. yüzyılın ilk yarısına ait olduğunu tespit ettik. Ayrıca ilk bulunduğu yılda yapılan kazılar sonucu bulunan mezardan hariç bu yılki yapılan çalışmalarda 3 adet mezar ile Bazilikanın hemen yanı başında mezar odaları bulduk" dedi.

En önemli bulgulardan birisinin ise mevcut bazilikadan önce ilk olarak burada taş ve ahşap karışımından yapılmış başka bir kilisenin mevcut olduğunu tespit ettiklerini belirten Dr. Fucks, "Taş ve ahşap karışımından yapılan bu ilk yapının büyük bir deprem sonucu çıkan yangında yıkıldığını tespit ettik. Yıkılan bu ilk yapının yerine yeniden şuanda bulunan ikinci bir kilisenin büyütülerek yeniden inşa edildiği kanısına vardık" şeklinde konuştu.

 

Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin de kiliseden önce olduğu tahmin edilen tapınağın kalıntılarını araştırdıklarını kaydetti. Roma çağına ait üzerinde yazılar bulunan sunaklar bulduklarını aktaran Şahin, "Bu sunaklar yekpare taşlardan yapılmış, bize bu taşlar kilisenin etrafında bir köyün veya manastırın olduğu kanısına aksettirdi. Bu yılki yapılacak kazı çalışmalarının ardından 2009 yılından itibaren bazilikanın restorasyon çalışmalarına başlayacağız. Tüm kazı ve restorasyon çalışmaları bittikten sonra burayı kültür turizmine kazandıracağız. Bu çalışmalar arkeolojik kazıların yanı sıra Bursa'nın dağlık kesiminin uluslararası arenada tanınmasına yardımcı olacak. Burası dünyada meşhur bir ören yeri olma şansı elde edecek. En büyük amacımız en kısa zamanda bazilikayı ören yeri statüsüne kavuşturmak olacak" ifadelerini kullandı.

haberler.com, 19.08.2008

ROMA KÖPRÜSÜ ONARILIYOR

 

Tokat'ın Sulusaray İlçesi'nde bulunan yaklaşık bin 800 yıllık köprünün onarımı için çalışma başlatıldı.

Sulusaray Belediye Başkanı Hacı Bekir Coruk, birçok medeniyete hizmet veren tarihi Roma Köprüsü'nün zamana yenik düşüp yıprandığını söyledi. 2004 yılında Ulaştırma Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü Tarihi Köprüler Dairesi Başkanlığı'na köprünün tadilatı için yapmış olduğu başvurunun kabul edildiğini anlatan Coruk, uygun görülen köprünün tadilat ihalesinin 2006 yılında yapıldığını ifade etti. Ödenek yetersizliğinden çalışmaların 2006 yılından bugüne sarktığını bildiren Coruk, tadilat çalışmalarının temmuz ayında başladığını açıkladı. Köprünün ayaklarında, zemininde ve yapısında iyileştirmelerin yapılacağını kaydeden Coruk, "Bu köprü Tokat'ı Yozgat'a bağlıyor. Amacımız ilçemizdeki mevcut tarihi varlıkları koruyup gün yüzüne çıkarmak." dedi.

Tokat Kent Haber, 19.08.2008

İZMİR'DE BİR OSMANLI ESERİ DAHA VAKIFLAR TARAFINDAN AYAĞA KALDIRILIYOR

 

Eşrefpaşa semti Topaltı mevkisindeki Baladur Hacı Mehmet Ağa Camisi'nin virane olmaktan kurtarılması için sekiz yıl sonra çalışma başlatıldı.

 

Yunanistan'ın Mora yarımadasından göç ederek İzmir'e yerleşen Hacı Mehmet Ağa'nın 19. yüzyılın sonlarına doğru yaptırdığı cami, 2000 yılından bu yana tinerci, esrarkeş ve alkoliklerin mekanı haline gelmişti. Mahalle halkının girişimleri ise her defasında sonuçsuz kaldı. Dört yıl önce Altay Mahallesi muhtarlığına seçilen Yusuf Budak, tarihi caminin durumundan duyduğu rahatsızlığı Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne iletti. Müdürlük de camiyi inceleyerek restorasyon için proje hazırladı.

 

Teknik incelemenin tamamlandığını, izinlerin çıkarılması için projenin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na gönderileceğini belirten Vakıflar Bölge Müdürü Muzaffer Ataseven, daha sonra onarım çalışmaları için ihaleye çıkılacağını ve caminin, en kısa sürede ibadete açılacağını açıkladı. Caminin faaliyete geçmesi halinde bölgenin hareketleneceğini ve gençlerin kötü davranışlardan uzaklaşacağını savunan Muhtar Budak ise, "Caminin esrarkeş ve tinercilerin mekanı haline gelmesinden üzüntü duyuyorum. Bizim için kutsal sayılan bir mekanın bu hale getirilmesini doğru bulmuyorum. En kısa sürede restorasyonu tamamlanıp mahallelinin buluşma noktası olmasını temenni ediyorum." dedi.

 

Mahallede "Koca Yusuf" olarak tanınan Yusuf Öztanzan (67) isimli vatandaş da yıllardır çalmadık kapı bırakmadığını kaydetti. Duyarlı devlet yetkililerine teşekkür eden Öztanzan, camiyi yaptıran Baladur Hacı Mehmet Ağa'nın Mora yarımadasından göç ettiğinde Sultan 2. Abdulhamit'ten cami yapımı için yer istediğini anlattı. Bunun üzerine cami ve göç edenler için yer tahsis edildiğini belirten Öztanzan, cami yapıldıktan sonra düzenli geliri olması için bir vakıf kurulduğunu, vakfa zeytin tarlaları bırakıldığını, geçen yıllarda Hacı Mehmet Ağa'nın aynı ismi taşıyan torununun ölümüyle birlikte caminin kaderine terk edildiğini aktardı. Caminin avlusunda, Hacı Mehmet Ağa, eşi ve iki çocuğunun kabirleri bulunuyor.

Zaman, Haber: Ömer Oruç, 19.08.2008

HALİTPAŞA'DA TARİHİ ESERLERİN YAŞATILMASI İÇİN ÇALIŞMA BAŞLATILDI

 

Manisa'nın Saruhanlı İlçesi'ne bağlı Halitpaşa beldesinde, tarihi eserlerin yaşatılması için çalışma yürütüleceği bildirildi. Halitpaşa Belde Belediye Başkanı Recep Şahin, , ilk etapta, MÖ 300 yıllarında kurulan beldenin alt kısmında bulunan ve atıl durumdaki bakımsız ve susuz tarihi çeşmeyi restore ederek, günün şartlarına uygun hale getireceklerini söyledi.


Şahin, çeşmeyle ilgili İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile görüşmelerde bulunduklarını, restorasyonunun bu kurumla ortaklaşa yapılacağını belirtti. Manisa Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, beldedeki tarihi yapıları restore ederek, turist akışını sağlamayı planladıklarını kaydetti. Tarihi yapıların restorasyon çalışmalarının tamamlanması ve tarihi dokunun gün yüzüne çıkarılmasıyla turizmin canlanacağını bildiren Karaköse, beldeyi turizm merkezi haline getireceklerini söyledi.

TürkiyeTurizm.com, 19.08.2008

ŞAM SÜLEYMANİYE KÜLLİYESİ RESTORE EDİLİYOR





Suriye'nin başkenti Şam'da bulunan ve Mimar Sinan eseri olan Süleymaniye Külliyesi'nin restorasyonu sürüyor.Yaklaşık 2 yıldır devam eden birinci aşama tamamlanarak, restorasyon projesinin ikinci aşamasına geçildi.Bu aşamada fiili restorasyon öncesi bütün hazırlıklar tamamlanacak. İlk aşamada külliyenin çeşitli noktalarına Bilgi İzleme Sisteminin yerleştirildiğini anlatan uzmanlar, özellikle kubbe ve duvarlarda oluşan hasarın tespit edildiğini belirttiler.

Uzmanlar, ikinci aşamada Bilgi İzleme Sisteminin izlenmeye devam edileceğini, fiili restorasyon öncesi teknik hazırlıkların tamamlanacağını kaydetti. Üçüncü aşamada ise 20 uzmandan oluşacak restorasyon ekibi fiili restorasyona başlayacak.

Uzmanlardan alınan bilgiye göre, 7 bin metrekarelik alan üzerindeki külliyenin tamamı restore edilecek. Süleymaniye Camisi, Selimiye Medresesi, imarethane ve arasta olmak üzere 4 bölümden oluşan külliyenin en hasarlı kısmını ise cami oluşturuyor.
Kubbesi çökme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan Süleymaniye Camisi, demir ve tahta desteklerle ayakta tutuluyor. Şu anda ibadete kapalı olan caminin en kısa sürede ibadete açılması için fiili restorasyona buradan başlanacak.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından projesi Mimar Sinan'a hazırlatılan Süleymaniye Camisi, Mimar Sinan'ın sultan adına yaptığı ilk cami olma özelliği taşıyor. 2. Selim tarafından yaptırılan, külliye içindeki Selimiye Camisi ise ibadete açık, ancak cami avlusundaki kubbelerde hasar var.
Çeşitli dönemlerde kısmi olarak güçlendirilen avlunun zemininde oluşan çökmeler de göze çarpıyor. Uzmanlar, külliyenin önünden geçen Barada nehri ve yer altı suları nedeniyle avluda çökmeler meydana geldiğini belirtiyor.

Proje kapsamında imarethane ve arasta da restore edilecek. Arastada yer alan dükkanlar restorasyon süresince külliyenin yakınında konteynerlere taşınacak. Külliyenin bahçesinde çevre düzenlemesi de yapılacak.

Süleymaniye Camisi ve Osmanlı Hanedanının 18 üyesinin kabrinin bulunduğu kısım, külliye görevlisinin gözetiminde ziyaret ediliyor.

Türkiye ve Suriye işbirliği ile hayata geçirilen proje her iki ülke uzmanlarından oluşan bir heyet gözetiminde sürdürülüyor.
Restorasyon ekibi de Türk ve Suriyeli uzmanlardan oluşuyor. Restorasyon öncesinde askeri müze olarak kullanılan külliye, Türkiye'nin talebi üzerine boşaltılmıştı.

Sabah, 19.08.2008

DRAMALILAR KÖŞKÜ YIKILMAKTAN KURTULUYOR

 

Bornova'daki Dramalılar Köşkü, restore edilerek yıkılmaktan kurtarılacak. İlçe merkeziyle kaymakamlık arasında sıkışan 18. yüzyılın başlarından kalma köşk, Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nca 1977 yılında korunması gerekli kültür varlığı olarak tescillenmişti.
Yunan bir aileden 1920 yılında Bornovalı Dramalı ailesi tarafından satın alınan tarihi bina, ilçenin ilk "kent kültürü evi" olacak. Kamulaştırılan köşk, 2 bin 452 metrekare arsa içinde bulunuyor.


Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, köşkü aslına uygun olarak onardıktan sonra, özellikle levantenlerin yaşamını konu alan eserlerin sergilendiği kent kültürü evi haline getireceklerini açıkladı. Başkan Aydoğan, yenileme için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Anıtlar Yüksek Kurulu'yla görüşmelerin devam ettiğini, hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz çalışmalara başlayacaklarını söyledi.

Haber Ekspres, 19.08.2008

TARİHİ DOKUNUN KURTARILMASI İÇİN 2 BİN 500 BETON EV YIKILACAK

 

Mardin'in tarihi evleri betondan arındırılacak. Mardin Belediyesi ve Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından başlatılan proje ile Türkiye'nin en kapsamlı "Kentsel Dönüşüm Projesi" Mardin'de hayata geçiriliyor.

 

Tespit edilen 2 bin 500 beton evi yıkma kararı alan Mardin Belediyesi yıkılacak evler için Toplu Konut İdaresi ile anlaşarak, yıkılacak evlerin sahiplerine başka bölgede yeni evler inşa edecek. Tarihi dokuyu ortaya çıkarmak için 800 milyon YTL ödenek ayrılacak. 7 bin yıllık tarihi geçmişi ile birçok medeniyetlere ev sahipliği yapan Mardin'in asıl dokusunu ortaya çıkarmak ve UNESCO'ya hazırlamak için harekete geçen Mardin Belediyesi tarihi dokuya çirkin görüntü veren bütün beton evleri yıkacak.

 

Mardin Belediye Başkanı Metin Pamukçu, kentin tarihi dokusunu yeniden ortaya çıkarmak için başlatmış oldukları çalışmalar kapsamında Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ile iş birliği yaparak betonarme binaların hepsini yıkacaklarını söyledi. Şu ana kadar yaklaşık 2 bin 500 beton binanın tespitini yaptıklarını ve yıkma kararı aldıklarını ifade eden başkan Pamukçu, "Toplu Konut İdaresi ile yapılan anlaşma doğrultusunda bu evlerin yıkımı ve yeni evler için 800 milyon YTL para harcanacak. Bu paranın tamamı Başbakanlık Toplu Konut İdaresi tarafından karşılanacak. Bu proje ile Mardin'in sit alanı 1930'lu yıllardaki aslına dönecek. Kentsel Dönüşüm Projesi, Türkiye'nin en kapsamlı projesi. Yapılacak bu uygulamayla hem şehirleşme açısından önemli bir adım atılacak, hem Mardin'in sit alanının çarpık ve betonarme binalardan kurtulacak." dedi.

 

Projede tespit edilen evlerin sahipleri ile yapılacak anlaşma karşılığı nakit veya konut karşılığı takas yapılabileceğini belirten Başkan Pamukçu, "Projede tapusuz evler için de bir kolaylık sağlanacak. Bu konudaki çalışmalar için yüklenici firmaya 75 günlük bir süre verildi." şeklinde konuştu. Mardin genelinde tespit edilen 2 bin 500 beton evin yıkılması için ev sahiplerine ihtarname ve uyarı gönderilmeye başlandı.

Zaman, Haber: Şeyhmus Edis, 19.08.2008

"MÜZE KART TURİSTLERE DE TANITILSIN"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Pamukkale'deki Hierapolis Antik Kenti'nde kazı çalışmalarını izledi.

 

Bakan Günay, Denizli gezisi kapsamında Pamukkale'deki Hierapolis Antik Kenti'ne giderek, buradaki kazı çalışmalarıyla ilgili olarak yetkililerden bilgi aldı. Kentin çıkış kapısında bilet satış noktasındaki görevliyle sohbet eden Bakan Günay, bilet alan yerli turiste ''20 YTL vererek alacağınız müze kartla Türkiye'deki 300'ü aşkın ören yerine ücret ödemeden girebilirsiniz'' dedi.

Müze kartı tanıtmayan görevliyi eleştiren Günay, ''Müze kartın tanıtımını yapın. Bu, vatandaş için faydalı. Ben sıcağın bağrında buralarda çalışıyorsam sen de görevini yapacaksın, vatandaşı bilgilendireceksin'' diye konuştu.

 

Daha önce Pamukkale ziyareti sırasında çöplerden temizlenmesini istediği bölgede çalışma yapılmadığını gördüğünü kaydeden Bakan Günay, Müze Müdürü Mehmet Korkmaz'a ''Temizleyeceğiz dediğinizden bu yana kaç ay geçti. Hala bir şey yapmamışsınız'' dedi.

 

Bakan Günay, daha sonra, hediyelik eşya satılan DÖSİM mağazasının açılışını yaptı.

Zaman, 19.08.2008

ARKEOLOGLAR KAZIYA BAŞLADI

 

 

Malatya Aslantepe Höyüğü'nde bu yılki kazı çalışmaları başladı. Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, dünyanın ilk şehirleşme hayatının başlangıcı olarak bilinen Aslantepe Höyüğü'nde, 1961 yılından beri sürdürülen çalışmalarda, bu güne kadar 17 bin civarında tarihi eser çıkarıldığını hatırlatarak, "İtalya'nın Başkenti Roma'daki La Sapienza Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Prof.Dr. Marcella Frangıpane başkanlığındaki ekip ilimize gelerek, bu yılki kazı çalışmalarına başladılar. 20 Ekim'e kadar sürecek olan bu yılki kazı çalışmaları, Aslantepe Höyüğü'nün kuzey tarafındaki saray kalıntıları bölümünde sürdürülecek" dedi.


Özbay, Aslantepe Höyüğü'nde bu güne kadar yapılan çalışmalarla ilgili de bilgi verirken, "Aslantepe Höyüğü, binlerce yıl üst üste yığılan pek çok yerleşim tabakasından oluşmaktadır. MÖ 5000'li yıllardan Asur istilasına kadar şehir varlığını sürdüren Tümülüs, MS 5. ve 6. yüzyıllar arasında Roma Köyü olarak kullanılmıştır. Daha sonra Bizans mezarlığı olarak yerleşim tamamlanmıştır" diye konuştu.


1930'lu yıllarda Fransız arkeologlar tarafından keşfedilen ve 1961 yılından itibaren ise, profesyonel olarak kazı çalışmaları gerçekleştirilen Aslantepe Höyüğü'nden çıkarılan Hitit Sarayı ve buradan çıkarılan Aslan Heykeli Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilendiğini hatırlatan Derviş Özbay, "Höyük'te bu güne kadar yapılan kazılan sonunda MÖ 3300-3000 yıllarına ait kerpiç saraya, MÖ 3600-3500'lere ait bir tapınak, mühür baskılar ve metal eserler gün ışığına çıkarıldı.

 

Elde edilen veriler gösterir ki, o dönemde Aristokrasi'nin doğduğu ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı, resmi, dini ve kültürel bir merkezdir" ifadelerini kullandı.

Malatya Kent Haber, 19.08.2008

160 YIL ÖNCE BATAN GEMİNİN PEŞİNDE

 

 

Kanada, Kuzey Buz Denizi'nde 160 yıl önce batan İngiliz Kraliyet gemilerinden birini aramaya başlayacak.

 

Kanada Çevre Bakanı John Baird, konu ile ilgili yaptığı açıklamada, 1840'lı yıllarda King William Adası yakınlarındaki Northwest Koridoru'nda, mürettebatı ile birlikte sıkışıp kaldıkları buzullarda batan Sir John Franklin kaptanlığındaki İngiliz Kraliyet gemisi HMS Erebus ve HMS Terror'e ait kalıntıları aramak üzere 18 Ağustos Pazartesi günü bir ekibin çalışmalarına başlayacağını duyurdu.

Bakan Baird, "Bu çalışmayı, birçok tarihçi, arkeolog ve roman yazarının merakla beklediğini biliyorum. Şimdiden, Indiana Jones hikayelerinden daha önemli ve gizemli bilgilere ulaşacağımızı söyleyebilirim." dedi.

 

Çevre Bakanı John Baird, Kanadalı roman ve şarkı sözü yazarlarının eserlerine de konu olan Sir John Franklin ve ekibinin trajik sonunun, bölgedeki Kızılderili destanlarında da işlendiğine dikkati çekti.

Bakan John Baird, denizaltı arkeoloğu Richard Bernier başkanlığındaki ekibin, Kanada Sahil Güvenlik birimine ait Sir Wilfrid Laurier buzkırıcı gemisi ile 6 hafta sürecek ilk etap çalışmada, son derece gelişmiş sonar ve radarlarla 400 ila 800 kilometrekarelik alanda batık taraması yapacağını belirttiği açıklamasında, 2009 ve 2010 yılı yaz aylarında da 6'şar haftalık 2'nci ve 3'üncü etap aramaların gerçekleştirileceğini kaydetti.

Kanada Çevre Bakanı John Baird, çalışma için ilk etapta 75 bin Kanada Doları tahsis edildiğini sözlerine ekledi.

Cnntürk, 19.08.2008

BOSTANCI CAMİİ, DÖNER TAŞLI DEPREM DÜZENEĞİYLE KENTTEKİ DİĞER TARİHİ CAMİLERDEN AYRILIYOR

 

Gaziantep'teki Bostancı Camii, kapısındaki ''döner taşlı'' deprem düzeneğiyle kentteki diğer tarihi camilerden ayrılıyor.

 

Bostancı Mahallesi'nde bulunan camide bir aydır görev yapan imam Mehmet Ergün, yaptığı açıklamada, vatandaşın güvenliği için yıllar önce böyle bir önlem düşünüldüğünü belirtti.

Düzeneğin ana öğesi olan silindir taşların özenle işlendiğini, işlemeli taşları sayesinde düzeneğin caminin girişine diğer camilerde olmayan bir güzellik de kattığını kaydeden Ergün, şöyle konuştu:

"Bostancı Camii'nde göreve başladığımda ilgimi çekti ve dikkatle inceledim. Silindir taş bir elle kolaylıkla döndürülebiliyor. Taşın elle kolaylıkla döndürülmesi yapının dengede durduğunu, aradan yıllar geçmesine karşılık herhangi bir hasar görmediğini ortaya koyuyor. Kapının sağ tarafındaki silindir taşı kolaylıkla döndürebilmemize karşılık solundaki silindir taşı döndüremiyoruz. Bundan, yapının sol tarafının yapıldığı gibi kalmadığını, hasarlı olduğunu anlayabiliyoruz. Zaten camimizin sol tarafında çatlaklar olduğunu çıplak gözle de görebiliyoruz.''

 

Mahalle sakinleri de bulunduğu mahalle ve sokağa da adını veren Bostancı Camii'nin, kapısındaki döner taşlı deprem düzeneğiyle ilgi çektiğini belirttiler. Camiye döner taşlı deprem düzeneğini incelemeye gelenler olduğunu ifade eden vatandaşlar, "Onlara düzeneğin nasıl çalıştığını anlatıyoruz. Bizi dikkatle dinliyorlar, döner taşları ilgiyle izliyorlar. Gaziantep'te başka bir yapıda böyle bir düzenek yok'' dediler.

 

Gaziantep'teki tarihi camiler arasında bulunan Bostancı Camisi'nin hangi tarihte, kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Ancak caminin adı mahkeme sicillerinde Bostancılar Mescidi olarak geçiyor. Bu belgelerden, caminin 1555 yılından önce yapıldığı anlaşılıyor.

Zaman, 19.08.2008

ANTANDROS'TA MOZAİKLİ ROMA VİLLASI HEYECANI





Balıkesir'in Edremit İlçesi'ne bağlı Altınoluk beldesinde bulunan Antandros antik kentinde kazı çalışmaları 3 koldan yürütülüyor.

 

Kazı Başkanı ve Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gürcan Polat, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kazı çalışmalarının 8 yıldır sürdürüldüğünü belirtti.

Bu yılki kazılarda, Roma villası, nekropol ve Antandros'un yerleşim alanını tespit etmeye yönelik çalışacaklarını kaydeden Polat, üniversiteden 15 kişilik ekiple başlanan çalışmalara, Eylül ayı ortalarına kadar devam edileceğini ifade etti.


Polat, bir yamacın eteğinde bulunan ve konumu itibariyle Efes'tekilere benzeyen Roma villasının, duvar resimleri ve mozaiklerle süslü odalara sahip olduğunu dile getirerek, şöyle konuştu:
"Bu alanda Roma villasının tek başına olduğunu düşünmüyoruz. Bir mahallenin parçası olarak değerlendiriyoruz ki bizi bu düşünceye yönlendiren ana nedenlerden bir tanesi, kanalizasyon sisteminin ortaya çıkarılması ve kanalizasyon sisteminin oldukça büyük olması. Bunun bir ev için büyük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, villanın bir mahallenin parçası olduğu ihtimali yükseliyor. Dolayısıyla burada kazı çalışmalarımız genişleyerek, devam edecek. En azından birkaç villanın, bu alanda yer aldığını düşünüyoruz."

Antandros'un MÖ 8. yüzyılda kullanılmış bir mezarlık alanına sahip olduğuna işaret eden Polat, mezarların, toprak yüzeyinin yarım metre altından 3.5 metre altına kadar devam ettiğini kaydetti.

Polat, mezar alanında çok farklı tipte ölü gömme gelenekleriyle karşılaştıklarını belirterek, "Çatı kiremidi mezarlar, pitos mezarlar, anıtsal mezarlar ve lahit mezarlar gibi çok farklı dönemde ve çok farklı geleneklerde gömülere sahip olması, hem Antandros'taki mezar geleneğinin değişimini anlamamız açısından hem de görsel zenginlik açısından çok büyük bir katkı sağlamakta" dedi.

Gürcan Polat, mezarları olduğu gibi korumayı ve lahitlerin içerisinde buldukları parçaların imitasyonlarını, lahitlerin içine koyarak sergilemeyi planladıklarını belirtti.

Antandros'un yerleşim alanını tespit etmeye yönelik çalışmalarda, özellikle antik kaynaklarda Antandros'ta yüz yıl yaşadığı söylenen Kimmerlerin izini aradıklarını dile getiren Polat, şunları kaydetti:

"Daha önceki çalışmalarda, Kimmerlerin yaşadığı döneme ait bir yangın tabakası yakalamıştık fakat o yangın tabakasının Kimmerlere ait olup olmadığı konusunda şüphelerimiz var. Bu şüpheleri gidermek için farklı bir alanda yeni bir sondaja başladık. Şayet bu farklı alanda da bu yangın tabakasıyla karşılaşabilirsek o zaman bunun, Kimmerler dönemine ait bir yangın olduğunu söylemek mümkün olacak."

Polat, 2003 yılında ODTÜ Sualtı Topluluğu ile birlikte yaptıkları kıyı taramasında, liman kalıntısı tespit ettiklerini ifade ederek, buranın ortaya çıkarılması için gereken çalışmanın, gelecek yıllarda yapılacağını dile getirdi.

Cnntürk, 19.08.2008

KARATAY MEDRESESİ NİHAYET AÇILIYOR

 

Türkiye’nin tek çini eserler müzesi, Konya’nın en çok ziyaret edilen ikinci müzesi olan Karatay Medresesi, 2 yıllık tadilatın ardından nihayet ziyaretçilere açılıyor.

 

Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürü Gülgün Atalay, Karatay Medresesi’ndeki restorasyon işlemlerinin tamamlandığını ve açılmaması için herhangi bir sorunun kalmadığını belirtti.

Karatay Medresesi’ndeki bütün inşaat işlemlerinin tamamlandığını aktaran Gülgün Atalay, şu an bilgi panolarının hazırlandığını, müzenin tarihçesinin yer aldığı metinlerin genel müdürlükte yabancı dillere çevrilmesinin ardından panolara yerleştirilip yerine monte edileceğini ve müzenin ziyaretçiye açılacağını söyledi.

Merhaba Gazetesi, 19.08.2008

TARİHİ TAŞ KÖPRÜ IŞIKLANDIRILDI

 

Adana'nın tarihi simgesi Taş Köprü ışıklandırıldı. Köprünün kemerlerine 250 vatlık projektörler takıldı.

 

Adana Büyükşehir Belediyesi'nin Siemens firmasının sponsorluğunda gerçekleştirdiği ışıklandırmada yapıya toplam 60 projektör yerleştirildi. 80 bin YTL'ye mal olan çalışmayla köprü, akşamları güzel bir görünüme kavuştu.

 

Seyhan Nehri üzerinde kurulan Tarihi Taş Köprü, Roma döneminden kalma. Selçuklu ve Osmanlı zamanında çeşitli onarımlar gören eser, en son 2005-2007 yılları arasında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından restore edildi. Günümüzde 14 kemeri bulunan köprü 8.70 metre eninde, 291 metre uzunluğunda.

Zaman, Haber: Mehmet Şahin, 19.08.2008

POMPEIOPOLIS'TE PAZAR YERİNE ULAŞILDI

 

Pompeiopolis antik kentinde yapılan kazı çalışmaları, tarihi gün yüzüne çıkartıyor. Geçen yıl Augustus Tapınağı, hamam, kanalizasyon sistemi, kandil ve geç Roma Dönemi’ne ait villa kalıntısına ulaşılan Pompeiopolis Antik Kenti’nde 1 ay önce başlatılan çalışmalarda, Roma Dönemi’ne ait bir mozaik de bulundu.

 

Kazı Başkanı ve Almanya’nın Münih Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, 16 Temmuz’da başlayan ve 5 Eylül’de sona erecek 3’üncü dönem kazı çalışmalarında 39 kişinin görev aldığını, kısa sürede Roma Dönemi’ne ait demir ocağı ve pazar yerine ulaşıldığını söyledi. Summerer, geçen yıl buldukları Augustus Tapınağı’nda bu yıl yürüttükleri avlu genişletme çalışmalarında Roma Dönemi’ne ait yapraklı mozaik buluntusuna ulaştıklarını, 3 yıldır sürdürülen kazı çalışmalarında beklediklerinden fazla bulguya ulaştıklarını bildirdi.

 

Prof.Dr. Latife Summerer, arkeolojik çalışmalar için şöyle konuştu: “MÖ 65–64 yıllarında Romalı Komutan Pempeius Magnus tarafından inşa ettirilen kentte çalışmalar ilerledikçe kentin mimari yapısı hakkında daha fazla bilgiye ulaşıyoruz. Pompeiopolis’ten kazdıkça tarih fışkırıyor. Bugüne kadar birçok bulgulara ulaştık ve kazı çalışmalarının henüz başındayız. Kazı çalışmaları tamamlandığında birçok tarihi bulgulara ulaşacağımız gibi o dönemin kentsel yapısıyla ilgili de bir çok bilgiye ulaşacağız.”

 

Dünyaca ünlü Alman jeofizikçi Fassbinder de Pompeiopolis Antik Kenti’ni oldukça beğendiğini söyleyerek forum (pazar yeri) ve Agustus Tapınağı kalıntılarına ulaşılmasının ileriki çalışmalar açısından umut verici olduğunu dile getirdi. Kazı çalışmasından yazıt, sikke gibi eserler bulmayı beklediklerini belirten Kienlin, mabet yerini şaşırtıcı ve sansasyonel olarak değerlendirdi.

 

Taşköprü Belediye Başkanı Mustafa Günay da Pompeiopolis’te her geçen gün daha fazla buluntunun gün yüzüne çıkarılmasının Karadeniz’in turizm potansiyeline katkıda bulunacağını belirterek, “Antik kentin ilçemiz tanıtımı ve turizminde büyük katkısı olacaktır. Belediye olarak kazı çalışmalarına gereken tüm desteği sağlıyoruz” diye konuştu.

Birgün, 19.08.2008

316 YILLIK ÖZBEKLER TEKKESİ TASARIM MERKEZİ OLACAK

 

 

Asya'dan İstanbul'a gelen dervişlerin, seyyah ve misafirlerin konakladıkları Kadırga'daki 'Buhara Özbekler Tekkesi' restore edildi.

 

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar 233 yıl hizmet veren, 1990'lı yıllara kadar da sağlam bölümleri ikametgah olarak kullanılan tekke, şimdi tasarım merkezi olarak hizmet vermeye hazırlanıyor. Tekkenin, tasarım eğitimlerine eylül ayında başlaması planlanıyor. Eminönü Belediyesi, zamanla sadece taş duvarları kalan Özbekler Tekkesi'nin restore edilmesi amacıyla büyükşehir belediyesi ile 2005'te protokol imzaladı. İki yıllık restorasyon çalışması sonrasında eski ihtişamına kavuşan tekke, tasarım merkezi haline getirildi. Merkezde ilk olarak iç mimari, endüstriyel ve grafik tasarım, prodüksiyon, moda, takı, kostüm ve aksesuar tasarımı ile resim, heykel, hat, tezhip, minyatür, ebru eğitimi verilecek. Eylül ayında öğrenci almaya başlayacak tasarım merkezinde 'Akademik', 'Profesyonel', 'Tasarım Kültürü', 'Mesleki', 'Hobi' sertifika programları ile 'Güzel Sanatlara Hazırlık Programı' olacak.

Zaman, 19.08.2008

İZMİR TARİHİ HAVAGAZI FABRİKASI YENİDEN DOĞUYOR





İzmir Büyükşehir Belediyesi, Fransızlar tarafından 150 yıl önce inşa edilen Alsancak semtindeki havagazı fabrikasında yaptığı restorasyon çalışmalarının ardından çevre düzenlemesine başladı.

Bu kapsamda altyapı düzenlemelerinin de yapılacağı fabrika sahasında açıkhava sineması, otopark, yeşil alanlar, alışveriş standları, açık sergileme alanı, kafeteryalar ve eğlence yeri de olacak. Eskiden gaz depolama işlevi gören, şu anda sadece izi bulunan gazometrenin de sembolik olarak çelik konstrüksiyon canlandırması yapılacak. Çelik yapının iç bölümünde, eski fabrikadan çıkarılan ve tarihi yansıtacak öğeler sergilenecek. Çalışmalar, kasım ayında tamamlanacak.

 

Proje gereğince 24 bin metrekare açık alanda 2 bin 850 metrekarelik inşaat alanına sahip tescilli yapılar dışındaki bütün binalar yıkıldı. Aslına uygun olarak restore işlemleri yapılan tescilli binalar, gençlik merkezi olarak kullanılacak. Fabrika sahasındaki dökümhanenin kafeterya yapılması planlanırken, depo binaları da sergi salonu ve sanat atölyeleri şeklinde düzenlendi.

 

Ayrıca, diğer tescilli yapılar, okuma salonu satış birimi ve idari bina olarak kullanılmak üzere restore edildi. Alanın gerisindeki iki katlı betonarme bina da yeniden düzenlenerek yenilendi. Aynı çalışmalar çerçevesinde, havagazı fabrikasının simgesi durumundaki dev bacanın içi temizlendi ve güçlendirme yapıldı.

 

Fransız "Laidloux And Sons" şirketi tarafından inşaatına 1862 yılında başlanan fabrika, 1902'den itibaren şehrin havagazıyla aydınlatma sisteminin odak noktasını oluşturmuştu. Elektrikle aydınlatma devreye girene kadar kullanılan fabrika, İzmir'in her dönem çağdaş ve öncü olduğunun da bir göstergesi olarak anılıyor. Güçlü bir ticaret ve liman şehri olan İzmir'de sanayinin gelişmesinde çok önemli rol oynadığı bilinen fabrikanın, çok maksatlı kullanımlara uygun yeni düzenleme sonrasında en önemli cazibe merkezlerinden biri olması bekleniyor.

haberler.com, 19.08.2008

UNESCO'NUN YAPTIĞI HAKSIZLIK TEPKİ ÇEKİYOR

 

UNESCO'nun saptadığı dünya genelinde korunması gereken 851 eser arasına Türkiye'den sadece 9 eseri dahil etmesi tepki çekti. Konuyla ilgili olarak konuşan Öger Türkiye Genel Müdürü Recep Yavuz UNESCO'nun yaklaşımının yanlış olduğunu ortaya koydu.

 

Ülkemizin gerek tarihi gerekse coğrafi konumu ile dünyada ender rastlanan bir zenginliğe sahip olduğunu belirten Öger Türkiye Genel Müdürü Recep Yavuz, UNESCO tarafından saptanan 851 eserden sadece 9 tanesinin Türkiye'den olmasını Anadolu'ya karşı yapılmış bir haksızlık olarak nitelendirdi.

İspanya'dan 40, Almanya'dan 33, İngiltere'den 27, İtalya'dan 41, Fransa'dan 34 eser yer alırken 1998 yılından beri Türkiye'den hiçbir eser listeye alınmadığına dikkat çeken Yavuz, "1972 yılından beri 32 kez gerçekleştirilen UNESCO Toplantıları henüz ülkemizde hiç yapılmamıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ülkemizdeki değerlere dikkat çekmek ve Dünya mirası listesine Türkiye'den alınmasını gerekli gördüğü yerlerin listesini hazırlayarak UNESCO Komitesine sunmuştur" şeklinde konuştu. Yavuz Bakanlığın hazırladığı listeden Selimiye Camii, İshak Paşa Sarayı, Sümela Manastırı ve Harran'ın tarihsel ve kültürel önemine de dikkat çekti.

Turizmdebusabah, 18.08.2008

HACI BEKTAŞ-I VELİ'NİN KAYIP FATİHA TEFSİRİ BULUNDU





Araştırmacı ve edebiyat tarihçilerinin varlığından bahsettiği Hacı Bektaş-ı Veli'nin iki kayıp eseri bulundu. Fatiha Tefsiri ve Kırk Hadis'i British Museum Library'de tespit edip kitaplaştıran Yard.Doç. Hüseyin Özcan, eserlerin tasavvuf dünyası için büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.

 

Baha Said, M.Fuat Köprülü ve Abdulbaki Gölpınarlı gibi ünlü edebiyat tarihçisi ve yazarların Hacı Bektaş-ı Veli'ye ait olduğunu bildirdiği iki önemli eser gün yüzüne çıktı. Bugüne kadar nerede olduğu bilinmeyen 'Fatiha Tefsiri' ve 'Kırk Hadis'in orijinal metinleri Londra'daki British Museum Library'de bulundu. 'Fatiha Tefsiri' kitaplaştırılırken, 'Kırk Hadis' için de hazırlıklar sürüyor. Alevilik ve Bektaşilik konusundaki çalışmalarıyla tanınan Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard.Doç.Dr. Hüseyin Özcan, İngiltere'de kayıp eserlerin izine rastladı. Fatiha Tefsiri'nin burada son yaprağı eksik nüshasını tespit eden Özcan, daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi'nde de başka bir nüshaya ulaşarak karşılaştırma yoluyla metni oluşturdu. İki eserin hemen hemen aynı olduğuna dikkat çeken Özcan şu bilgileri verdi: "Esad Coşan ve Bektaşi dedelerinden Bedri Noyan, Fatiha Tefsiri'nin Tire Kütüphanesi'nde bulunduğunu söylüyordu. Orada çıkmadı. British Museum Library'de 'Makalat' adlı eseri incelerken son tarafında tefsirin ek olarak konulduğunu fark ettim. Bu, onun Besmele Tefsiri ile de üslup olarak benzeşiyordu."

 

Söz konusu eserlerin tasavvuf dünyasına önemli katkılar sağlayacağına işaret eden Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Müslüman kimliğinin gözden kaçırılmaması gerektiğinin altını çiziyor: "Her mutasavvıf gibi onun da referans kaynakları Kur'an ve hadislerdi. Bunu, bütün eserlerinde açıkça görüyoruz."

 

Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Hüseyin Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin varlığının bilindiğini söyledi. "Bugüne kadar eser hakkında fazla bilgi yoktu. Varlığı biliniyordu ama metnine ulaşılamıyordu." diyen Özcan, kayıp eserleri bulma düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı: "Yüksek lisans tez konusunu görüşmeye gittiğimde Abdurrahman Güzel hocam, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin Tire'de bulunduğuna yönelik bir rivayet olduğunu söyledi. Bana 'Bu eseri bir araştır, bulabilirsen eser üzerinde yüksek lisans tezi yapabilirsin' demişti. Ben de, benden önceki araştırmacılar gibi Fatiha Tefsiri'ni Tire'de bulamadım. Sonraki dönemlerde de gittiğim kütüphanelerde eseri aradım. 2007'de gittiğim İngiltere'de Oxford, Cambridge, Manchester gibi şehirlerin kütüphanelerini bu niyetle araştırdım. Ancak Londra'da British Museum Library'de eseri bulabildim."

 

2009 yılının UNESCO tarafından Hacı Bektaş-ı Veli yılı ilan edildiğini hatırlatan Özcan, "Bir şahsiyeti en iyi tanıtan onun eserleridir." dedi. Özcan, bu eserlerin, milyonlarca kişinin sevgi beslediği, Türk tasavvuf dünyasının önemli bilgelerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli hakkındaki bilgilere önemli katkılar sağlayacağını da ifade etti. Çalışma sayesinde Hacı Bektaş-ı Veli'nin tüm eserlerinin gün yüzüne çıkarılmış olduğunu söyledi. Hacı Bektaş-ı Veli'nin 13. yüzyılda Anadolu'ya geldiğini hatırlatan Hüseyin Özcan, onun, isyan hareketlerine karşı halkı birliğe davet ettiğini söyledi. 'Bir olalım, diri olalım' ve 'İlimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır' diyerek cehaletle savaştığını anlatan Özcan, şunları söyledi: "Yeni eserleriyle birlikte Hacı Bektaş-ı Veli daha çok tanınacaktır. Gözden kaçırılmaması gereken, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Müslüman kimliğidir. Her mutasavvıf gibi onun da asıl referans kaynakları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Bu durumu Makalat ve benzeri eserlerinde açıkça görmekteyiz. Hacı Bektaş-ı Veli, eserlerinde konularını işlerken ilgili ayet ve hadislere sıkça yer vermiş, bu temel kaynakları kullanmıştır."

Zaman, 18.08.2008

ÇİFTEMİNARELER KURTARILIYOR

 

Erzurum'un embolü olan Çifte Minareli Medrese'de restorasyon dönemi başladı. Merkezi Adana'da bulunan bir projelendirme firması tarafından çalışmalara start verdi.

 

Tarihi Çifte Minareli Medrese, 6 ay boyunca teknik izlenmeye tabi tutulacak. İngiltere'den özel olarak getirtilecek olan izleme cihazlarıyla hareketleri gün gün kayıt altına alınacak olan Çifte Minareli Medrese, ardından hazırlanacak projeyle restore edilecek.

 

Projelendirme çalışmaları Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ihale edilen Çifte Minareli Medrese'nin minarelerindeki kayma, çinilerinin dökülmesine neden olan hareketler ve yeraltı su seviyesiyle ilgili olarak teknik bilgiler gözlemle belirlenecek ve restorasyon dönemi başlayacak.

 

İngiltere'den getirtilecek olan teknik cihazların montajı bu ay tamamlanacak. 6 ay boyunca Çifte Minareli Medrese ile ilgili olarak tüm hareketleri kayıt altına alacak. Teknik sonuçlardan yola çıkılarak, tarihi eserin onarımı için proje hazırlanacak Teknik gözlem, minarelerdeki kayma, taşların açılma aralığı, çinilerin dökülme sebepleri gibi bilgilere ulaşılması açısından büyük önem taşıyor.

 

Teknik gözlemin sonuçları bilim adamları ve uzmanlarca değerlendirecek ve envanter raporu çıkarılacak. Raporun sonuçlarına göre güçlendirme projesi hazırlanacak, gerekli peyzaj düzenlemelerine başlanılacak. Yetkiler iskelelerin kurulmasına başlanıldığını,  teknik cihazların yerleştirilmesine ise 20 ağustosta başlanacağını bildirdiler.

Erzurum Gazetesi, 18.08.2008

2600 YILLIK FRİGYA YAZILARI ÇÖZÜLÜYOR





Eskişehir'de Frigya Vadisi'nde bulunan 2 bin 600 yıllık yazılar çözülüyor.

 

Frig medeniyetine ait yazıları okumak için kente gelen Fransız Milli Bilimsel Araştırma Merkezi görevlisi dil uzmanı Prof.Dr. Thomas Drew-Bear, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1969'dan beri Grekçe ve Latince taşları okumak için Eskişehir'e geldiğini, 2 yıldır da Frig alfabesini çözmek için burada bulunduğunu belirtti.

 

Anadolu'da yazıtları okumakla ve yayımlamakla görevli olduğunu ifade eden Prof.Dr. Drew-Bear, Frigya'yı gün ışığına çıkarmak istediğini bildirdi. Frigya bölgesinin kendine özgü yapısı olduğunu kaydeden Drew-Bear, şöyle konuştu:

 

''Frig yerlileri bir dağ tanrıçası olan Kibele'ye tapıyorlardı. Roma'da bile Frig halkının özellikleri görülüyor. Frigler, Anadolu'da oldukları için çok gelişmiş bir medeniyete sahipti. Frig alfabesinin Fenikelilerden geldiği anlaşılıyor. Ancak Frigler söz konusu alfabeyi geliştirdi. Friglerin kendilerin özgü dilleri vardı. En eski Frig belgeleri MÖ 7 ve 8. yüzyıllara ait kaya anıtlarıdır. Midas şehrinde yazılı anıtlar ve kabartmalar var. Frig devletinin yıkılmasının ardından Frigce yazılmamaya başlandı. Ancak, MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında Frigce yazılara tekrar rastlıyoruz. Bu yüzyılın ardından Frigler artık kayalara değil mermer ve kalker taşlara yazdı. Yıkımın ardından Roma İmparatorluğu ile Anadolu'da barış hüküm sürmeye başladı. Halk zenginleşti. Anadolu'dan ayrılmayan Frig halkı tekrar canlandı ve dillerini konuşmaya, yazmaya başladı.''

 

Friglerin bu dönemde mezar yazıtları oluşturmaya başladığını belirten Prof.Dr. Drew-Bear, şunları söyledi:

''Frigler, sunakların ve mezarların üzerine yazılar yazıyordu. Mezar başlarına ölenlerin isimlerini, yaşlarını, neden öldüklerini, akrabalarının isimlerini ve ölenlerin mesleklerini yazıyorlardı. Ölenler için şiirler de yazıyorlardı. Bu şiirler Frig halkının ne kadar kültürlü olduğunun kanıtıdır. Genç ölen bir kızın mezarında 'Yazık, evlenmeden öldü. Çiçek açılmadan soldu' yazıyor. Genç bir erkeğin mezarında da 'Kendi annesini ve babasına bakamadı' yazıyor. Mezarlarda lanetlemeler de var. Mezarlarda 'bir kişi mezara zarar verirse tanrılar onu cezalandırsın', 'kendi çocuklarının ölümlerini görsün', 'evi yansın', 'evlenemesin', 'ne toprak, ne de deniz onu taşısın' gibi korkunç lanetlemeler var.''

 

Friglerin sunaklardaki yazılarda da adalet tanrısından bahsettiklerini ifade eden Drew-Bear, ''Bundan Frig döneminde bu topraklarda adaletsizlik olduğu anlaşılıyor. Bu tanrı Frigya dışında bulunmaz. Frigler Adalet tanrısını iki erkek figürü olarak betimlerdi. Birinin elinde ölçü, diğerinin elinde bir tartı vardı. Ancak, kısa olmasından dolayı bazı Frig yazılarını çözemiyoruz. Uzun yazılar çıkarsa Frig alfabesinin hepsini çözebiliriz'' dedi.

 

Prof.Dr. Drew-Bear, Roma döneminde Frigce'nin kutsal bir dil olduğunu belirterek, o dönemde Frigce'nin Türkiye'de kullanılan Arapça gibi olduğunu kaydetti. Frigce'nin o dönemde kuvvetli bir dil olarak görüldüğünü ifade eden Drew-Bear, ''Roma döneminde Frigce tanrının diliydi. Zeus ve Kibele'nin Frigce konuştuğuna inanıyorlardı. İbadet ve dua ederken Frigce kullanıyorlardı. Dönemin din adamları Frigce konuşuyordu. Friglerde erkekler aynı zamanda Grekçe de konuşuyordu. Frig kadınları sadece Frigce konuşuyorlardı'' dedi.

 

Prof.Dr. Drew-Bear, Friglerin kerpiç evlerde oturduğunu, bazı Friglerin altın işçiliğiyle uğraştığını kaydetti. Frig halkının genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraştığını belirten Drew-Bear, şunları söyledi:

''Frigler tarımla uğraşıyordu. Gelişmiş bir tarım kültürü bulunuyordu. Atları, öküzleri ve katırları vardı. Kağnı kullanıyorlardı. Kadınların başları örtülüydü. Türkiye'de Frig esintileri var. Frig Vadisi'nde yetişen Türkler, Friglerin torunları. Yani Frigler hala Frigya'da yaşıyor. Frig Vadisi'ne Doğu'dan, Kuzey'den ve Afrika'dan göçler olsa da Friglerin torunları hala bu vadide.''

Zaman, 18.08.2008

ERZURUM KALESİ YENİLENDİ





Erzurum Kalesi'nde yürütülen restorasyon çalışmaları, kenti üç ayrı koldan kuşatan sur ve burçları da ortaya çıkardı. Yıkıldığı için günümüze ulaşmayan sur ve burçların temellerini gün yüzüne çıkaran restorasyon ekibi, söz konusu kalıntılar üzerinden yola çıkarak Kale'ye yüzlerce yıl önceki görünümünü yeniden kazandıracak.

 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Erzurum Kalesi'nde yürütülen restorasyon çalışmalarının son sürat devam ettiğini belirterek, çalışmalar esnasında tarihi sur ve burçların da gün yüzüne çıkarıldığını söyledi. Erzurum Kalesi'nin, kenti üç ayrı koldan kuşatan sur ve burçlarıyla bilindiğini aktaran Erkmen, "Kale'de bulunan surlardan öndeki ilk iki seti zaten yıkılmış ve günümüze ulaşamamıştır. Şu anda Kale olarak tanımladığımız kısım, dıştan içe doğru üçüncü sur, yani İç Kale'dir. Temel kazım çalışmalarında yıkılmış olan sur ve burçların kalıntıları ortaya çıkarılmış olup, bu kalıntıların Kale'nin yeni görüntüsüne kavuşmasında bize çok büyük faydası olacaktır" diye konuştu.

 

Kale'de bulunan sur ve burç kalıntılarından yola çıkılarak, Tebrizkapı'ya bakan cephede ikinci ve üçüncü surların görüntüsü anımsatacak bir çalışmanın yapılacağını kaydeden Erzurum Müze Müdürü Erkmen, "Çalışmalar sona erdikten sonra Kale'nin Tebrizkapı'ya bakan kısmı, üç surlu şekilde görünecek. Kalıntı burç ve surlar, bu nedenle büyük önem taşıyor" dedi.

 

Yaklaşık 600 bin YTL'yi bulması beklenen çalışmalarının sezon sonuna kadar devam edeceğini dile getiren Erkmen, şöyle konuştu: "Birçok medeniyete beşiklik ettiğini bildiğimiz Erzurum, Kalesi sayesinde bizlere geçmiş tarihine yönelik olarak önemli bilgiler vermektedir. Son 3 yıldır Kale ve civarında yürütülen restorasyon ve arkeolojik kazılar, kent hakkında bilmediğimiz daha birçok hususun bulunduğunu gösteriyor. İmkanlarımız ölçüsünde kazı çalışmalarına da ağırlık verecek, restorasyon planı çerçevesinde Erzurum Kalesi'nin hem içi, hem de dışıyla özgün ve yepyeni bir görüntü kazanması için elimizden geleni yapacağız".

Erzurum Gazetesi, 18.08.2008

TARİHİ KAPALIÇARŞI CANLANDI

 

Kayseri Büyükşehir Belediyesi, kent merkezinde Selçuklulardan kalma tarihi Kapalı Çarşıyı restore etti. Çarşıda, aydınlatma, merkezi ısıtma, taş kaplama ve altyapı çalışması yaptıklarını belirten Başkan Mehmet Özhaseki, restorasyon çalışmalarına 1 milyon YTL harcadıklarını söyledi.

Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, düzenlediği görsel brifingle tarihi Kapalı Çarşı'da yapılan çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Selçuklu Devleti'nden günümüze kadar ticaret merkezi olarak kullanılan ve 18 ayrı girişi olan tarihi Kapalı çarşının kentteki önemine değinen Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, değişime ayak uydurmanın gereğine dikkat çekti.

Başkan Özhaseki, "40-50 yıl önce Kapalı Çarşı, Kayseri'de ticaretinin can damarıydı. Büyük tüccarlar Camikebir Mahallesi ve Kapalı Çarşı'daydı. Biz de elimizde el terazileriyle buradaki tüccarlara domates patlıcan satardık. O günlerde bu bölge çok canlı ve hareketliydi. Zaman içinde buradaki heyecan azaldı, işler zayıfladı. Esnaf buradan kaçar oldu ve Kapalı Çarşı kaderine terk edildi. Şimdilerde biz bu bölgeyi yeniden canlandırmak için projeler geliştiriyoruz. Cumhuriyet Meydanı'nı raylı sistemin ana durağı yaptık, yayalaştırılmış bölgeyi artırdık. İnsanların çok girip çıktığı mekan haline getirdik. Bununla beraber Kapalı Çarşı'da aydınlatma, doğalgazlı merkezi ısıtma, kanalizasyon ve yağmur suyu hattı ile zemine taş kaplama çalışması yaptık. Çarşının içinde görüntü kirliliği oluşturan kabloları kaldırdık, tabelalara çeki düzen verdik. Esnaf da kendini günümüz koşullarına göre yenileyerek kazanç kapısını geliştirecek. Burası eskiden olduğu gibi cazip bir ticaret ve alışveriş merkezi olacak" dedi.

Başkan Özhaseki, Kapalı Çarşı'daki bu çalışmalar için toplam 1 milyon YTL civarında harcama yaptıklarını da sözlerine ekledi. Kapalı Çarşı Yardımlaşma Derneği Başkanı Mehmet Tepe de Başkan Özhaseki'ye teşekkür ederek, "Kapalı Çarşı'nın çok büyük sorunları vardı. Başkan Özhaseki esnafın yanında olduğunu bir kez daha gösterdi. Sorunlar ortadan kalktı ve çarşımız iyi bir konuma geldi. Kendilerine çarşı esnafı olarak teşekkür ediyoruz" diye konuştu.

Yeni Şafak, Haber: Ahmet Bolat, 18.08.2008

ZEUS'UN OĞLUNUN 1700 YILLIK HEYKELİ BULUNDU





Mersin'de, Soloi Pompeipolis Antik Kenti'nde sürdürülen kazılarda, MS 3'üncü yüzyılın ilk yarısında yapıldığı ve Roma dönemine ait olduğu belirtilen "Güneş Tanrısı Apollon" heykeli bulundu.

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve kazı başkanı Doç.Dr. Remzi Yağcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bir aylık çalışmanın sonunda buldukları bronzdan yapılmış Apollon heykelinin, kusursuz ve kaliteli işçiliği ile dikkati çektiğini söyledi.

Yağcı, antik kentte, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mersin Valiliği ve Mezitli Belediyesinin desteğiyle 15 Temmuzdan bu yana yürütülen ve arkeoloji bölümü öğrencilerinin gönüllü olarak destek verdiği 40 kişilik ekiple gerçekleştirilen çalışmalarda, önemli bulgular elde edildiğini belirtti.

Buldukları "Güneş Tanrısı Apollon" heykelinin 615 gram ağırlığında ve 20 santimetre boyunda olduğunu kaydeden Yağcı, şöyle devam etti:

"Soloi Pompeiopolis'te bugüne kadar yaptığımız kazılarda genellikle anıtsal heykeller bulmuştuk. Fakat bu yıl daha önce Sütunlu Cadde'de tespit edilen tabanın hemen doğusunda belirlenen dükkanların içinde, 1700 yıl önce bronzdan yapılmış Apollon heykelini bulduk. Kaliteli ve kusursuz işçiliği ile dikkati çeken heykel, bu anlamda elimize geçen ilk buluntu."

Yağcı, heykelin, işlemlerin ardından Mersin Müzesi yetkililerine teslim edileceğini kaydetti.

Kazıların bu yılki kısmında, Soli Höyük'te 15'inci yüzyıla denk gelen "Kizzuwatna Dönemi" üzerinde yoğunlaştıklarını bildiren Yağcı, "Geçen yıl ortaya çıkarılan bu döneme ait surlar ile yapılar ve içindeki buluntuları açığa çıkarmayı amaçlıyorduk. Çalışmalarda surlar daha belirginleşirken, 15'inci ve 14'üncü yüzyılda Soli Höyük'teki savunma sistemi ile ilgili oldukça açık bilgilere ulaştık" dedi.

Yağcı, kazı çalışmaların 20 Ağustos'a kadar süreceğini sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 18.08.2008

DEFİNE AVCILARI TARİHE KAZMA VURDU





Erzurum'un Rabia Hatun Mahallesi'nde, türbe olarak bilinen binaya giren define avcıları, 20 metre derinliğinde çukur kazarak hazine aradılar.

 

Belediyenin istimlak ettiği boş eve seyyar elektrik çeken, iskele kuran, ip merdiven ve çıkrık sarkıtan kimliği meçhul define avcıları, içerde olduğu iddia edilen mezarı ortadan kaldırdıktan sonra 20 metre derine inerek hazine aradılar. Kazdıkları çukurdan çıkardıkları toprağı kimseye sezdirmeden dışarı taşıyan define avcılarının, aramada son sistem cihazlar kullandıkları belirlendi.

 

Kaçak definecilerin mekanı olan Yeşil kapılı eve gelen Emniyet Müdürlüğünde görevli polisler, son sistem araçlarla yapılan kazı çalışmalarını ve aletleri görünce şaşırdılar. Mahalle Muhtarı Celal Göysaye, evin alt katında bir mezar bulunduğunu, ama kime ait olduğunun bilinmediklerini ifade etti.

 

Mahalle halkından Abdulkerim Balcı, "Burası Yeşil Türbe olarak tanınıyordu. Halk özellikle Cuma günleri ziyarete gelirdi. Ben de birkaç kez ziyaret etmiştim" diye konuştu.

 

Cumhuriyet Savcılığı kaçak kazı olayı ile ilgili olarak çok yönlü soruşturma başlatırken, geçen Haziran ayı başlarında yine Rabia Hatun Mahallesi`nde papazın evinde de resmi kazı yapılmıştı. Yeşil Türbe`ye 200 metre ötedeki bir evde, Ermeni işgali sırasında yaşadığı ileri sürülen papaza ait evde resmi olarak define arandı. Tonlarca altın bulma umudu ile iş makineleriyle yapılan kazıda bir şey bulunamamıştı.

Erzurum Gazetesi, 18.08.2008

KAYAKÖYÜ'NE İMAR KUŞATMASI





Yaklaşık 20 yıldır “Barış ve Dostluk Köyü” olarak yaşama dönmeyi bekleyen Fethiye’nin ünlü Kayaköyü’nü, tarihsel yoldaşı olan “Kaya Çukuru”ndan ayırdılar.

 

Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı (ÖÇKK) tarafından özel bir şehircilik bürosuna yaptırılan imar planlarında, eski adı “Levissi” olan tarihsel köy ile aynı köyün yaşam kaynağını oluşturan “ova” kesimi “ayrı ayrı” değerlendiriliyor! Böylece, antik köye de adını veren “Kaya Çukuru” ovası ile Kayaköyü arasındaki çağlar boyu süregelen “birliktelik” yok edilirken, ovaya önerilen yapılaşma olanaklarıyla tarihsel merkez adeta “imar kuşatması” altına alınıyor...

 

Nadir Nadi’leri yetiştiren, Sami Karaören’lerin anılarını barındıran, Anadolu Rumlarıyla Türk halkının yüzlerce yıl bir arada dostluk içinde yaşadıkları Kayaköyü, aynı “bilge geçmiş”ini geleceğe de taşımak için Mimarlar Odası tarafından 1980’lerde “Barış ve Dostluk Köyü” ilan edilmişti.

 

İlerleyen yıllarda kimi firmalarca “tatil köyü” yapılmak istenmesine rağmen, 1920’lerdeki mübadelede terk edilmiş özgün taş evleriyle oluşan “gizemli peyzaj”ının da korunması temel ilke kabul edildi. Böylece, “SİT” niteliğindeki metruk köyün, çevresinde oluşturulacak doğal-kültürel dokuyla uyumlu ve kültür-sanat etkinliklerine yönelik hizmet tesisleriyle “barışa adanması” hedeflendi.

 

Aynı amaçla bütünleşecek bir kültür ve doğa turizminin öncelikli konaklama olanaklarının ise Kaya Çukuru çevresindeki Kınalı, Belen, Gökçeburun, Keçiler, Değirmentepe, Ebuhora köylerindeki köy evlerinde “pansiyonculuğun teşviki”yle karşılanması, ovada da tarımsal üretimle bütünleşecek bir “ekolojik turizm” modelinin geliştirilmesi benimsendi...

 

Bütün bu ilkeler, Muğla Koruma Kurulu’nun 2002 ve 2004 yıllarında aldığı “Kayaköyü ve Kayaçukuru ortak SİT alanları” kararlarında da uygun görüldüğü gibi, her ölçekteki planlamada “Barış ve Dostluk Köyü” hedeflerinin gözetilmesi koşulu getirildi...

 

ÖÇKK’nin yaptırdığı 1/5000 ve 1/1000 ölçekli imar planlarında ise yakın geçmişin yukarda özetlenen ilke kararları hemen hiç gözetilmediği gibi, Kaya Çukuru Kayaköyü’nden tamamen ayrı olarak planlanmış. Bölge SİT alanı olduğundan, yasa gereğince Muğla Koruma Kurulu’ndan alınması gereken uygun görüş bile olmadan yürürlüğe sokulan planlarda en çok “kuşku” yaratan düzenleme ise bölgenin ihtiyacı olmayan geniş bir karayolunun ovayı parçalayarak geçmesi.

Plandaki bu yol güzergahıyla birlikte devamındaki tüm alanlar doğal ve arkeolojik SİT’ler olduğundan, böylesine geniş bir karayolunun “hangi geleceği” hedeflediği de merak konusu. Özellikle aynı yöndeki mavi yolculuk duraklarından “Gemiler Koyu”na hiç gereği yokken “karadan” da yol gitmesi demek, buranın da yapılaşmaya açılacağı kaygısını yaratıyor...

 

Kayaköyü’nde son durum işte böyleyken, Muğla Koruma Kurulu 30 Temmuz 2008 tarihindeki toplantısında aldığı 4190 sayılı kararla, kendi onayı alınmayan imar planlarının “geçersiz” olduğunu belirtti. Planları kurula “görüş almak” için değil, 30 Haziran 2008 tarih ve 3372 sayılı yazısıyla sadece “bilgi” için gönderen ÖÇKK ise kendi yasasını bahane ederek, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası’nı “yok” sayıyor; Orman Bakanlığı’nı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “üstünde” görüyor!

 

Bakalım, hukuk devletindeki bu “derebeylik” tavrını ilgili bakanlar ne zaman engelleyecek... Bu sorunun yanıtı, Kayaköyü’nün geleceği için de belirleyici olacak.

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 18.08.2008

KASTABALA'YI YAŞAR KEMAL KORUYACAK





Osmaniye sınırları içindeki Hierapolis Kastabala Antik Kenti’nin bulunduğu bölgede yapılmak istenen çimento fabrikasına tepkiler hızla çoğalıyor. Henüz çimento fabrikası için kazma vurulmadı ancak Adana Barosu, Adana Mimarlar Odası, bölgedeki köy muhtarları fabrika projesinin iptali için yargı yoluna başvurdu. Önümüzdeki günlerde tarihi mirasın korunması için büyük bir imza kampanyası başlatılacak. İlk imzaları Yaşar Kemal, Tarık Akan, Rutkay Aziz atacak.

Çimento fabrikasının kurulması planlanan yer Kastabala Antik Tiyatrosu’na 400 metre, Kırmıtlı Kuş Cenneti’ne 5 kilometre ve Türkiye’nin ilk açık hava müzesi olma özelliğine sahip Karatepe Açık Hava Müzesi’neyse 15 kilometre uzaklıkta. Fabrikanın yılda 2 milyon ton çimento üretimi yapması planlanıyor. Bu da uzmanların görüşüne göre, çevrede hem doğa için hem de tarih için bir felaket demek. Fabrikayı kurmak isteyen şirket kaygıları yersiz buluyor. Şirket yetkilileri birkaç ay önce çevreye zararı olmayacağını söyledikleri çimento fabrikası için 19 bakanlıktan gerekli izinlerin ve ÇED olumlu raporunun alındığını duyurmuşlardı.

Bölgeyi çok iyi tanıyan arkeolog ve restoratör Murat Akman, fabrikanın henüz inşaat aşamasına gelmediğini ancak fabrikanın yapılmaması için her türlü girişimi başlatacaklarını söyledi. Akman, meslek odalarının, yöre insanlarının, Adana Barosu’nun ilgili kurumlara davalar açtığını anlattı:
“Yakında büyük bir imza kampanyası başlatacağız. Şimdi bunun hazırlığı içindeyiz. Sanatçılar ve bilim dünyası bu kampanyaya destek verecek. Yaşar Kemal, Tarık Akan, Rutkay Aziz gibi birçok sanatçı, arkeologlar, profesörler Kastabala’da çimento fabrikasına ‘hayır’ diyecek. Anıtlar ve Koruma Kurulu üç kez toplantı yaptı. İlk kararında fiziki çalışma yapılamayacağını söylediyse de diğer kararları muallakta kaldı. Fabrikanın yapılıp yapılamayacağı konusunda net bir karar yok.”

Akman’ın verdiği bilgiye göre fabrikanın yapılacağı alan için Gaziantep Üniversitesi’nden bir doçent arkeologun izin başvurusunda bulunmuş. Ancak izin çıkmamış: “Yüzeysel araştırmalar yapılıyor ancak kazı başvurusuna ‘çok kazı yapılıyor’ diye arkeolojik kazıya Kültür ve Turizm Bakanlığı izin vermedi!”

1947’den bugüne kadar, yani yarım yüzyılı aşkın süredir Karatepe’de kazılarını sürdüren ve birçok eseri gün yüzüne çıkaran Arkeolog Prof.Dr. Halet Çambel de, çimento fabrikasının yapılmasından dolayı son derece kaygılı.

Çambel, ÇED raporu alınırken kendisinden görüş alınmadığı gibi projenin varlığından köydeki fırıncıdan haberdar olduğunu söyledi: “Köylüyü kandırmışlar. Kazı yapılsa herkes çalışır. Fabrikada sadece üç beş geri hizmet elemanı çalışacak. Bir gün tesadüf eseri fırıncıdan ekmek alırken çimento fabrikası yapılacağını öğrendik. Koruma kuruluna, valiye sorduk. Fabrika kaya mezarlarının üzerine kurulacak. Bölgeye hem fiziksel hem de kimyasal açıdan büyük zararları olacak. 16 Mayıs’ta Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a konuyu bizzat söyledim. ‘Tamam, halledeceğim’ dedi. Ancak fabrikadan vazgeçildiği konusunda hala en ufak bir haber gelmedi.”

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 18.08.2008

TARİHİN BEŞİĞİ TÜRKİYE MÜZE YOKSUNU





Amerika Birleşik Devletleri’nde 17 bin 500, İtalya’da 3 bin 790 müze bulunurken, Türkiye toplam 295 müzeye sahip.

Tarihinde üç imparatorluk görmüş medeniyetler beşiği Türkiye’de, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile kişi ve kurumlara ait toplam 295 müze bulunuyor. Turizmde Türkiye’nin en önemli rakiplerinden İtalya’da 3790, İspanya’da 1343, Fransa’da ise 1207 müze faaliyet gösteriyor.

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği'nin (TÜRSAB) 20 ülkeye ait müzecilik verilerini kapsayan araştırmasında yer alan bilgilere göre, tarihinde birçok medeniyete ev sahipliği yapan, üç imparatorluk gören Türkiye, bu zenginliğini yansıtacak müzelere sahip değil.

Araştırmaya göre, Türkiye müze zengini 20 ülke arasında 15’inci sırada. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı 185 müzenin bulunduğu Türkiye’de, özel şirket, şahıs, vakıf ve benzeri kuruluşların mülkiyetindeki 110 müzeyle birlikte toplam 295 müze bulunuyor.

TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, dünyada müzelere ilginin büyük bir hızla arttığını söyledi. Ulusoy, "Bunun arkasında sosyal ve ekonomik sebepler var. Bu ilgi artışı, pek çok ülkeyi daha büyük ve daha fonksiyonel müzeler inşa etmeye itiyor. Müzelerle ilgili projelerin maliyetleri artık milyar dolarlarla ifade ediliyor" dedi.

Bilgi-iletişim teknolojilerindeki gelişme ve küreselleşmenin, bir yandan bireylerin kültürel merakını kamçıladığını, diğer yandan da farklı inanç ve kültür yapılarına sahip toplumları interaktif ilişkilere zorladığını kaydeden Ulusoy, bunun da müzeciliğin önemini artırdığını kaydetti.

HANGİ ÜLKENİN KAÇ MÜZESİ VAR

1- ABD - 17.500

2- Almanya - 6.501

3- İtalya - 3.790

4- Avusturya - 2.400

5- Brezilya - 2.000

6- İngiltere - 1.850

7- İspanya - 1.343

8- Fransa - 1.207

9- İsviçre - 915

10- Hollanda - 873

11- Macaristan - 812

12- Polonya - 632

13- Romanya - 548

14- Finlandiya - 317

15- Türkiye - 295

16- Danimarka - 258

17- Slovenya - 252

18- İsveç - 238

19- Hırvatistan - 219

20- Yunanistan - 154

Hürriyet Seyahat, Haber: Baki Tuğlacı, 18.08.2008

TARİHİN EN ESKİ KİLİSELERİNDEN MERYEMILAZRA RESTORE EDİLDİ

 

Şırnak’ın İdil İlçesi’nde restore edilen, Meryemılazra (İndassaluho) Süryani Kilisesi geçen hafta törenle ibadete açıldı. 1. yy’da inşa edilen kilisenin restorasyonu üç yıldır sürüyordu. Çalışmalar sırasında kilisenin yanına 150 kişilik bir misafirhane inşa edildi.

Etrafı sütunlarla çevrili kale görünümündeki kilisenin açılış ayinini Turabdin Metropoliti Mor Timotheos Samuel Aktaş yönetti. Almanya, İsveç, İsviçre, Fransa, Hollanda, Suriye ve ABD’den gelen yaklaşık 500 kişi katıldı. Davetlilere, kilise tarafından hazırlanan yemek ikram edildi.

Almanya’dan tören için Mardin’e gelen Papaz İsa Garis, Süryaniler olarak bugün çok duygulandıklarını ifade ederek, bu kadar Süryani’nin bir araya gelerek kendi değerlerine sahip çıkmasının kendilerini mutlu ettiğini söyledi.

Hürriyet Seyahat, Haber: Mehmet H. İş, 18.08.2008

VAHDEDDİN HAN'IN TÜRBESİNE KİLİT

 

Suriye’nin başkenti Şam’daki Süleymaniye Külliyesi’nde gömülü bulunan Osmanlı’nın son padişahı Vahdeddin Han’ın mezarı, ziyarete kapatıldı. Suriye’ye tur düzenleyen şirketlerin rehberleri, asma kilitle açılıp kapanan demir kapının arkasında adeta gizlenen mezarın yalnızca Türkiye’den gelen turistler için ziyarete açıldığını belirtmelerine rağmen, son dönemlerde ziyarete izin verilmiyor.


Süleymaniye Külliyesi’nin yakınındaki turizm ofisine başvuran Türk turistler, Vahdeddin Han’ın mezarını ziyaret etmek istediklerinde görevliler, restorasyon çalışması yapılacağını öne sürerek türbenin ziyarete kapalı olduğunu söylüyor. Görevliler, külliyenin arkasındaki bir pencereden mezarlığı görebileceklerini ifade ediyor. Bu arada, mezarlıkta, Osmanlı ailesinin iki ferdi için daha iki mezar yeri bekletiliyor.


Suriye’nin başkenti Şam’da Mimar Sinan’ın “kalfalık dönemi eserim” dediği Süleymaniye Külliyesi’ndeki caminin yanındaki bahçede Vahdeddin Han ile birlikte Osmanlı ailesinden Seniha ve Hatice Sultan’ın mezarları da bulunuyor.

Türkiye Gazetesi, 18.08.2008

ILISU KÜLTÜREL MİRAS GRUBU: RAPOR HAZIRLAYIP KONSORSİYUMA SUNACAK





Ilısu Barajı Kültürel Miras Grubu Başkanı ve Alman Arkeoloji Enstitüsü Direktörü Dr. Margarete Van Ess, çalışmalarıyla ilgili rapor hazırlayacaklarını söyledi.


Ilısu Barajı'nın finansmanını sağlayan konsorsiyum adına çalışan 20'si Alman, 2'si Türk bilim heyeti, bölgedeki incelemelerini sürdürüyor. Yaklaşık 8 yıldır Siirt'te kazı çalışmalarını gerçekleştiren Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Haluk Sağlamtimur'un başkanlığında kazının yapıldığı Kurtalan yolundaki Başur Höyük'e gelen heyet, kazı alanında incelemelerde bulundu ve kazıyla ilgili bilgi aldı.


Heyet başkanı ve Alman Arkeoloji Enstitüsü Direktörü Dr. Margarete Van Ess, Ilısu Baraj Gölü'nün altında kalacak alanda yapılan kazı çalışmalarını yerinde incelediklerini
belirterek, amaçlarının su altında kalacak kültürel mirasın korunmasına yönelik çalışmaların uluslararası standartlarda yapılmasını sağlamak olduğunu söyledi.


Ess, ''Bölge genelinde yürüttüğümüz çalışmalara ilişkin rapor hazırlayarak konsorsiyuma sunacağız'' dedi. Heyet, daha sonra, Botan Çayı'nın kıyısında bulunan ve geçen yıl tamamlanan Türbe Höyük kazı alanına giderek, çalışmalarla ilgili bilgi aldı.

TürkiyeTurizm.com, 19.08.2008


******


HASANKEYF'TE İNCELEME BAŞLADI

 

Ilısu Baraj göleti altında kalacak tarihi Batman'ın Hasankeyf İlçesi'nde hangi tarihi eserlerin taşınıp taşınmayacağına karar verecek olan ve 25 kişiden oluşan Bilimsel Kurul incelemelerine başladı. Hasankeyf'teki kurtarma kazılarının başkanlığını yapan Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, bilimsel kurul üyelerinin de kendileri gibi ‘eski kültürel dokunun taşınmasının imkansız olduğu’ görüşünde olduklarını belirterek, kurulun tarihi eserlerin yerinde korunması konusuna önem verdiklerini söyledi.


Aralarında, Tarih, Çevre ve Değerlendirme Merkezi (TAÇ-DAM) Başkanı Prof.Dr. Numan Tuna'nın da bulunduğu 25 kişilik Bilimsel Kurul üyeleri, Ilısu Barajı tehdidi altındaki Hasankeyf'te incelemelerde bulundu. İhracat kredisi veren Almanya'dan Prof.Dr. Margrede Vesb, Avusturya'dan Prof.Dr. Klaus Nohlen, Prof.Dr. Hayat Erhara ve DSİ Genel Müdürlüğü uzmanlarından oluşan 25 kişilik bilimsel kurul, Hasankeyf'te yeni yerleşim yeri başta olmak üzere bir dizi incelemelerde bulundu. Hasankeyf kazılarından sorumlu Prof.Dr. Absüsselam Uluçam'ı kazı yerinde ziyaret eden heyet, peş peşe soru yöneltti. Hasankeyf'in son durumu hakkında bilimsel kurula bilgi veren Uluçam, “Belgeleme, rölöve ve restorasyon çalışmalarına 2005 yılına kadar bitirilmesinin gerektiğini rapor halinde Bakanlığa bildirdik. Maalesef bu mümkün olmadı. Eski kültürel dokunun taşınması imkansız gibi. Bu eserlerin akua parkına dönüştürülmesi daha uygun olur” dedi.

 


Hasankeyf'te 3 gün incelemelerde bulunan 25 kişilik bilimsel heyette yer alan TAÇ-DAM Başkanı Prof.Dr. Numan Tuna, Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin baraj için kredi vermesi için şart koştuğu 153 maddeye uyulup, uyulmadığını yerinde araştırdıklarını ifade ederek, “Yabancılarla birlikte hazırlayacağımız raporu önümüzdeki günlerde internet sayfamızda kamuoyuna duyuracağız. Sözleşme hükümlerine uyulup, uyulmadığına heyet çok yönlü araştırıyor. Şu anda bir şey söylemek yanlış olur. Ama kredi teminatı veren kuruluşların temsilcileri herkesten görüş alıyor. Eğer bir kural ihlal edilirse yabancıların kredi vermesi oldukça zorlaşır. Yeni yerleşim biriminden tutun da Ilısu baraj havzası alanındaki eski büyük ve tarihi yerlerin tümünde incelemelerimiz sürüyor. Bu projenin uluslar arası kriterlerine uygun olması gerekiyor” dedi.

 

Hasankeyf'e 2 kilometrelik uzaklıktaki Raman Dağı eteğindeki yeni yerleşim alanı ile kültürel park alanında incelemelerde bulunan bilimsel heyet, DSİ Diyarbakır Bölge Müdür yardımcısı Hasan Kılıç’tan bilgi aldı. Kılıç, Ilısu barajının tamamlanması halinde yılda yağışlarla birlikte 11 milyar metreküp suyun toplanacağına dikkat çekti. Kılıç’ın bilgilerinden tatmin olmayan Avusturyalı Prof.Dr. Klaus Nohlen, “Bu kadar suyun burada toplanacağını söylüyorsunuz, ama bu bölge kuraklıktan kavruluyor" dedi. DSİ yetkilileri, Ilısu barajının sadece enerji amaçlı olacağını söyleyince, Avusturyalı Prof.Dr. Norhen, “Suyu burada toplayabilirsiniz ama tarihi eserleri taşıyamazsınız. Eski tarihi eserleri yerinde korumak zorundasınız” dedi. Yeni yerleşim biriminin bol bol görüntülerini çeken bilimsel kurul heyeti, arazilerin bir bölümünün hazineye ait olmamasının da sorunları beraberinde getireceğini söyledi.

 

Almanya Euler Hermes, Avusturya OeKB ve İsviçre’nin and Serv konsorsiyum şirketlerinin kredi desteği için yeşil ışık yaktığı, Ilısu barajının altında kalacak olan tarihi Hasankeyf İlçesindeke konutlar için DSİ, bir dizi hazırlığa start verildi. İlçeye 2 kilometre uzaklıktaki yeni yerleşim alanında yol çalışmalarına greyder ve kazıcılarla hız verdi. DSİ Bölge Müdür Yardımcısı Hasan Kılıç, bir bölümü hazineye ait olan alana TOKİ’nin ilk etapta bin konutluk örnek evler yapacağını söyledi. 

Radikal, Haber: Arif Arslan, 17.08.2008

KAPADOKYA'YA 20 MİLYON YTL'LİK SU ARITMA TESİSİ

 

Turizm patlaması yaşanan Nevşehir’in Kapadokya bölgesinde su kaynaklarını korumak amacıyla atıksu arıtma tesisi yapılıyor. Yılda yaklaşık 2 milyon kişinin gezdiği, otellerinde yatak kapasitesi 20 bine ulaşan bölge için yapılacak tesisin 20 milyon YTL’ye mal olması planlanıyor.

Nevşehir Belediyesi Strateji Geliştirme Müdürlüğü’nce hazırlanan proje, Türkiye genelinde AB’nin ilgili birimlerince uygulamaya değer iki projeden biri olarak ele alındı. Maliyetin yüzde 75’i AB’nin hibesiyle karşılanacak. Tesis, Nar Beldesi Burgaz Mevkii’nde 40 bin metrekare alana yapılacak. Nevşehir’in yanı sıra Göre, Uçhisar ve Nar beldeleri ile merkez ilçeye bağlı Çardak ve Güvercinlik köyleri de yararlanacak. Tesisin hizmete girmesiyle Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak’ın Nevşehir bölümünde yeraltı ve yerüstü kirliliğinin de önüne geçilecek. Tesiste arıtılacak su sadece tarımsal sulamada kullanılacak.

Hürriyet Seyahat, Haber: Ahmet Korkmazer, 18.08.208

ROMALILAR İŞTE BURADA GÜREŞTİ

 

İzmir'in Torbalı İlçesi yakınlarında geçtiğimiz ay başlatılan Metropolis kazılarında önceki gün, Roma dönemine ait güreş alanına ulaşıldı. Ortaya çıkarılan "Palaestra" (güreş alanı) ile bir "Peristilli Ev" (avlulu ev), Metropolis'in Roma döneminde önemli bir kültür ve turizm merkezi olduğunu ortaya koyuyor.

 

Hanyıkığı mevkiindeki Roma Hamamı'na ait olan Palaestra'nın çevresinde genişliği 5 metre olan bir mozaik döşemenin bulunduğu da tespit edildi. Tiyatro yamacında yapılan çalışmalarda ise büyük bir konut kompleksinin ortasında "Peristil" adı verilen sütunlu avluya ait parçalar bulundu. Mimari parçaların kalitesi, o dönemde bu bölgede, "zengin kişilere ait konutların yer aldığını" gösteriyor.

Sabah, Haber: Abdulvahap Olgun, 18.08.2008

ANIT AĞAÇ KURTULDU





Marmaris’e 30 kilometre uzaklıkta, İçmeler’le Bozburun Beldesi arasındaki Bayır Köyü’nde bulunan ve çevresi 12 metre olan, 30 metre boyundaki 2300 yıllık tarihi çınar ağacı, 2003 yılında içten içe çürümeye başladı. Muhtar Mustafa Alper’in uğraşları, köyün simgesi haline gelen anıt ağacı kurtarmak için Marmaris Milli Parklar Müdürlüğü’nü harekete geçirdi. Ağaca 2005’te ilk müdahaleler yapıldı. Bir kovukta başlayan çürüğün daha fazla yayılmaması için bir destekleme projesi hazırlandı.

Ödenek sağlanması için Ankara’ya Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne gönderilen proje, onay görmedi. 1.5 yıl sonra muhtar Alper, Türkiye’deki tarihi çınarların en yoğun olduğu Bursa’dan emekli bir orman mühendisini köye getirtti. Onun istediği önlemleri alabilmek ve gerekli ödeneğin çıkarılması için bir kez daha Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne başvuruldu, ancak yine yanıt alınamadı. Köyün en büyük gelir kaynağının göz göre göre çürümesine isyan eden köylünün sesini 14 Mayıs 2007’de Hürriyet Ege ’Dev çınar çürümekten kurtarılmayı bekliyor’ başlığıyla duyurdu.

Tarihsel ve kültürel değerlere büyük önem verdiklerini her fırsatta dile getiren MTO Başkanı Mustafa Karacan, haberden çok etkilendi. Konuyu yönetim kuruluna taşıdı, ağacın ne pahasına olursa olsun kurtarılması kararlaştırıldı. Haziran 2007’de temasa geçilen Uludağ Üniversitesi’nden gelen Yüksek Orman Mühendisi Teoman Varol ve ekibi köye getirtildi.

Önce rahatsızlığı tespit edilen ağaç, 2007’nin sonunda tedavi edilmeye başlandı. Mantar ve böcekli olan bölgeleri temizlenirken, çürük olan bölümler, krom nikel tellerle güçlendirildi, özel macunla kapatıldı. Şubat 2008’de onarım tamamlandı ancak bu kez çevre düzenlemesinin de ağaca zarar verdiği anlaşıldı. MTO yönetim kurulu, dev çınarın çevre düzenlemesini de üstlenmeyi kararlaştırdı. Ağacın çevresinin ışıklandırılmasını da içeren düzenleme tamamlandı.

MTO yetkilileri de Bayır köylüleri de çınarın çürümekte olan halini duyuran Hürriyet Ege’ye teşekkür ederken, Muhtar Mustafa Alper, "Biz yıllarca uğraş verdik, bir sonuç alamadık, Ankara’ya takıldık. Bir gazete kupürü ve MTO her şeyin kısa sürede hallolmasına sebep oldu. Köyümüzün en büyük gelir kaynağının sağlığına kavuşması bizi de çok sevindirdi" dedi.

MTO Başkanı Mustafa Karacan da "Böylesine tarihsel bir değerin, köylümüzün ekmek kapısının heba olmasına izin veremezdik. Ağacın sağlığına kavuşup, yöremize hizmet etmeye, köylümüze kazanç sağlamaya devam edeceğini bilmek bizim için de çok sevindirici" diye konuştu.

Hürriyet Ege, Haber: Ender Türkkan, 18.08.2008





TÜRKİYE'DEN KAYIP EL YAZMALARINI ARAMASI RİCA EDİLİYOR

 

 

 

Osmanlı sultanlarının yaşadıkları sarayın derinliklerinde bir yerlerde Macaristan’ın meşhur kralı Matthias Corvinus’un kütüphanesi bulunuyor. 19. yüzyılda yaşamış birçok Macar araştırmacı, bu kitapların bulunması ve Türklerden geri alınması ile Macaristan’ın milli hazinelerine tekrar kavuşacağını düşünmekte idi. 1862 de Osmanlı Saray Kütüphanesi’ne girme ve araştırma yapma izni alan bir Macar “Amacımıza ulaştık” diye haykırıyordu. Üç kişilik bu ekibin önüne bir kitap yığını çıkartıldı. İçlerinde, bahsi geçen meşhur kütüphaneden altı tane de elyazması vardı. Sonuç hayal kırıklığı idi. Bahsi geçen Macar hazinesi bulunamamıştı ama en azından bu kütüphaneden bazı eserlerin 300 yıl boyunca İstanbul’da sapasağlam kalabildikleri anlaşılmıştı.  

 

“Kuzgun Kral” olarak tanınan Matthias 1458 ile 1490 arasında hükümranlık sürdü. Zengin bir Transilvanya ailesine mensuptu. Öldüğünde ülkesi, Avrupa içlerine ilerleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun baskısı altında idi. Sahip olduğu imparatorluk kısa bir süre sonra çökecek ve Macaristan 150 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalacaktı. 

 

Macarlar Matthias’ın dönemini ülkeleri için bir altın çağ olarak kabul ederler. Bu “Altın Çağ” ın birçok sebebi vardır, birisi de Matthias’ın, o dönemde Vatikan’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci kütüphanesini oluşturmuş olmasıdır. Tüm kitapların elle kopya edildiği, çoğunlukla bu işin Floransa’da yapıldığı ve Macaristan’a taşındığı düşünülürse bu hem olağanüstü, hem de inanılmaz pahalı bir çaba idi. Kitapların büyük bir kısmı dini içerikli olsa da bir kısmı değildi. Kütüphane ile ilgili kapsamlı bir araştırma yürüten Marcus Tanner, Matthias’ın savaş hikayelerinden, büyük insanların yaşam hikayelerinden, coğrafyadan, ilaçlardan ve doğa bilimlerinden de hoşlandığını belirtiyor. 

 

Macaristan Türkler tarafından alındığında bu kütüphane çoktan bir efsane haline gelmişti ve 50.000 eserden bahsediliyordu. Gerçekte, bu koleksiyonda en fazla 2.500 kitap olduğu tahmin ediliyor. Bugün tüm dünyada bu kütüphaneden sadece 216 tane kitap mevcut. Tüm bu 216 eserin ne şekilde bugüne kaldığı ise Marcus Tanner tarafından tek tek araştırılmış. Geri kalan iki binden fazla kitabın ise akıbeti bilinmiyor. 

The Economist , 17.08.2008

LAODİKYA DENİZLİ BELEDİYESİ'NE TESLİM

 

Kazı çalışmalarının sürdüğü antik Laodikya kenti Denizli Belediyesi'ne geçiyor. Denizli Belediye Meclisi, olağanüstü toplantı düzenleyerek aralarında Laodikya Antik Kenti'ndeki her türlü önlem ve çalışmaların Denizli Belediyesi'ne devir edilmesi dahil 6 gündem maddesini görüştü.

Denizli Belediye Meclisi, gündemin 2. maddesinde yer alan Bütçe Komisyonu'nun raporunu oy birliğiyle kabul etti. Böylece Laodikya Antik Kenti'nin devriyle Türkiye'de ilk kez bir antik kent belediyeye geçmiş oldu. Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekci, belediyenin antik kent ile ilgili önemli projeleri bulunduğunu, Türkiye'de ilk defa bir belediyenin, bu işleri ne kadar hızlı ve başarılı şekilde sürdüğünü göstereceğini ifade ederek, "Denizli Belediyesi olarak şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Bundan önceki ziyaretlerde önceden de aklımızdan geçen bu konuyu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a açtığımızda, bu talebimizi çok olumlu karşıladı. Laodikya antik kentinin restorasyonu, kazı çalışmaları, güvenlik önlemleri, aydınlatılması, sonra bunu kullanma amaçlarıyla koruma ve kullanmaya uygun hale getirilmesinin Denizli Belediyesi'ne devri kabul edildi" dedi.

Bugün Denizli'ye gelecek olan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın antik kenti gezeceğini ve protokolün imzalanacağını belirten Zeybekci, "Türkiye'de ilk defa bir antik kenti olan belediye olacağız. Pamukkale Üniversitesi'ndeki kazı ekibiyle beraber komple aydınlatılması, güvenliği, etrafının kontrol altına alınması, yangın mücadelesine uygun hale getirilmesi ve kazı faaliyetlerinin çok hızlı hale getirilmesini biz yapacağız" dedi.

Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yarın özel uçakla Denizli'ye gelecek. Laodikya antik kentinde incelemelerde bulunarak Denizli Belediyesi'ne devri ile ilgili protokolü imzalayacak olan Bakan Günay, daha sonra Pamukkale Örenyeri'nde incelemelerde bulunup, Denizli Valiliği ve Pamukkale Üniversitesi'ni ziyaret edecek. Bakan Ertuğrul Günay, öğleden sonra Ankara'ya dönecek.

Haber Ekspres, 19.08.2008


******


4 BİN YILLIK KENT KAZILIYOR

 

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Arkeoloji Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı ve Laodikya Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, "Günümüzde gelişmiş ülkelerin bazılarında kurulan modern kentlerin temel planı, Laodikya kent planıyla aynı" dedi.


Prof.Dr. Şimşek, Laodikya Antik Kenti'nde 8 akademisyen, 4 araştırma görevlisi ve işçiler olmak üzere 135 kişilik ekiple kazı çalışmalarının sürdürüldüğünü, 4 bin yıl öncesine dayanan kentin şehir planı konusunda önemli verilere ulaştıklarını bildirdi.


Antik dönemlerdeki şehircilik planının bugünün planlardan daha modern olduğunu belirlediklerini kaydeden Prof.Dr. Şimşek, "Günümüzde gelişmiş ülkelerin bazılarında kurulan modern kentlerin temel planı, Laodikya kent planıyla aynı. Avrupa'nın bazı kentleri ile ABD'de kurulan bazı kentler, Anadolu'daki Hellenistik ve Roma şehir sistemine dayanıyor" diye konuştu.

Prof.Dr. Şimşek, şöyle devam etti:
"Çalışmalarımızda, kentin hipotamik ızgara sistemiyle yapılan şehir planıyla ilgili epey veriye ulaştık. Buna göre, adalar, 42 metre genişliğinde, 52 metre derinliğinde, insula dediğimiz bölümlerden oluşuyor. Bu bölümler tamamen birbirini dik açıyla kesen cadde ve sokaklardan meydana geliyor. Antik dönemlerde günümüze göre şehircilik daha gelişmişti diyebilirim.
Öncelikle altyapı tamamlanıyor, bunun arkasından, hipotamik ızgara sisteminde sivil yapıların, kamu yapılarının ve sosyal yapıların nerelerde yapılacağı tespit edilip bunun üzerine şehir kuruluyordu. Günümüzde Avrupa'nın bazı ülkelerinde ve Amerika'daki şehir planlama sistemi, bu sisteme dayanmaktadır."


Prof.Dr. Şimşek, Laodikya'nın Anadolu'daki en büyük antik kentlerden birisi olduğunu ifade ederek, antik dönemlerde bankalar kenti olarak da tanındığını ve modern kentlerden biri olduğunu sözlerine ekledi.

Haber Ekspres, 17.08.2008

71 YAŞINDA İNADINA REHBER

 

 

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nin eski müdürü Oğuz Alpözen, yıllarca görev yaptığı müzeye 71 yaşında rehber olarak döndü. Oğuz Hoca'yı büyük emek verdiği müzesine rehber olarak geri dönmeye iten neden ise 'İnadı.' Alpözen, müzeye girmesine izin vermediğini iddia ettiği yeni müdüre 'inat olsun diye' rehber kokartı alıp, müzeye girdi ve yerli- yabancı turistlere müzedeki eserler hakkında bilgi vermeye başladı

Alpözen, "Eşimle birlikte ömrümüzün yarısını verdiğimiz müzede böyle bir muameleye maruz kalmak beni derinden yaraladı" dedi. Müze Müdürü Yaşar Yıldız ise Alpözen'in konuyu abarttığını öne sürdü. "Kaleye alınmaması gibi bir durum söz konusu değil" dedi. Oğuz Alpözen'e 1995'te Danimarka Kraliçesi tarafından şövalye unvanı da verilmişti.

Bir süre önce iki müdür 'tarihi çeşme' yüzünden de karşı karşıya gelmişti. Alpözen'in 15 yıl önce villasının bahçesine yerleştirdiği Osmanlı çeşmesinin tarihi eser niteliği taşıdığını söyleyen Yıldız, çeşmenin iadesini istemiş hatta "Vermezse polis gücüyle alırız" demişti.

Haber Ekspres, 17.08.2008

"ÇAĞDAŞ SANAT UZAYDAN GELMEZ"

 

İtalya’nın Kültür Bakanı Sandro Bondi, bu hafta yaptığı açıklamayla sanat dünyasında tartışmalara neden oldu. Bondi çağdaş sanatı anlamadığını vurgulayarak,  “Çağdaş sanatta bir güzellik emaresi bulmakta güçlük çekiyorum. Çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı bir sergiye gittiğimde ben de herkes gibi anlamış gibi yapıyorum ama dürüst olmak gerekirse hiçbir şey anlamıyorum” dedi.


Venedik Bienali gibi çağdaş sanatın en kurumsallaşmış etkinliğine ev sahipliği yapan bir ülkenin kültür bakanının sarf ettiği bu sözler, şaşkınlık yarattı.


Peki, çağdaş sanat örneklerinin sergilendiği dünyanın en büyük dört bienali arasında yer alan Uluslararası İstanbul  Bienali’nin düzenlendiği Türkiye’de durum ne?

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 7 Eylül 2007’de 10. Uluslararası İstanbul Bienali’nin açılışında konuşmasında, “Bu bienaller, uluslararası etkinlikler, sadece ülkelerin sınırlarını ortadan kaldırmakla kalmıyor, disiplinlerarası sınırları da kaldırıyor. Herhangi bir biçim ve malzemenin tutsağı olmayan yeni ve özgün yapıtlar ortaya çıkarıyor” diyerek, çağdaş sanata yönelttiği olumlu bakışı özetlemişti bir anlamda.


Çağdaş sanatın uygulayıcılarına gelince... Onlarla Bondi’nin çıkışından hareketle, “anlaşılabilirlik” üzerine bir soruşturma yaptık. Görüştüğümüz galericiler, küratörler ve sanatçılar, Türkiye’de sanatseverlerin çağdaş sanatı anlamaya çalıştıkları konusunda hem fikir! 

Ali Akay (Küratör) : Türkiye’de küçük bir grup bu sanatı izliyor. Anlıyor mu bilmiyorum ama anlamak için çaba ve zaman harcıyor. İtalya’daki Berlusconi hükümetinin tavrını çok iyi biliyoruz. Tutucu, sadece sermaye ve popüler kültür dünyasına hitap eden bir hükümetten bahsediyoruz. Bu hükümetten bir politikacının böyle cahilce bir şey söylemiş olması üzücü.

Levent Çalıkoğlu (Küratör) : Sanat yapıtıyla ilişkiniz anlamak üzerine değil, ilişki kurmak üzerine kuruludur. Bizde bu “sanat yapıtını anlama anlamama mesesesi” uzun bir tartışmaydı. Ben artık böyle bir tartışmanın olduğunu düşünmüyorum. Bondi’nin açıklaması komik ve talihsiz. 2000’li yıllarda hala böyle şeyler konuşuyor olmak... Bu tamamen kişilerin kafasıyla, beyinlerindeki durumlarla ilgili bir şey. 

Halil Altındere (Sanatçı -küratör) : İtalyan Kültür Bakanı önyargıyla konuşuyor. Bu sözleri söyleyen zihniyet bir taraftan teknolojinin en son olanaklarını kullanabiliyor ama iş sanata geldiğinde yüzyıl önceki estetik kaygıları bahane ederek “anlamıyorum” diyor.
Türkiye’ye gelince... Güncel sanat gündelik hayattan, sosyolojik, politik, siyasal durumlardan besleniyor. Yani izleyicinin her gün karşılaştığı olaylar sanatçı tarafından sanat ürününe dönüştürülüyor. Dolayısıyla toplumun her kesiminden insanlar sanat yapıtıyla iletişime geçebiliyor.


Yaptığım sergilerde insanların genç sanatçıların işleriyle güzel bir diyaloga girebildiğini görüyorum. Önyargıların kırılması gerekiyor. 

Haldun Dostoğlu (Galeri Nev) : 10 bienal gerçekleştirdik ancak seyirci sayısını 15 binden ancak 50 bin’e çıkarabildik. 70 milyonluk ve nüfusunun yarıdan fazlası genç bir ülke için çok komik sayılar bunlar. Ancak her şeye rağmen günümüz sanatına olan ilginin, bu sanatı izlemeye, haz almaya çalışma seviyelerinin gün geçtikçe artmakta olduğu da bir gerçek.
İstanbul Bienali, açılan müzeler, galerilerdeki sergiler, sanat eğitiminin yaygınlaşması vs. sonucunda ister istemez, kaçınılmaz olarak günümüz sanatına ilgi duyanların sayısında da artışa neden oluyor.
 

İrfan Önürmen (Sanatçı) : Çağdaş sanatı anlamak ve yorumlamak öncelikle entelektüel birikim sorunudur. Bu bilgi ne kadar birikirse sanatı o kadar severiz ve anlarız. Bu sorunu çözemeyenler daha baştan konuya giremedikleri için bu sanatla hiç ilgilenmez ya da kültür bakanı örneğindeki gibi iyi rol yapar. Çağdaş sanat uzaydan gelmez. İnsandan, toplumdan çıkar ve insanı, hayatını, düşüncesini yorumlar. En önemlisi tüm sanat tarihinde olduğu gibi yeni estetikler üretir. Ben hep şunu görüyorum. Anlamadıklarını ya da anlamakta zorlandıklarını açık açık söylüyor izleyici. Anlayabilmek için de soru soruyor, çaba harcıyor. 

Sevda Elgiz : Sanat evrenseldir; insanlarda yarattığı etki-tepki ise değişkendir. Türkiye’de henüz küçük bir topluluk olan sanatseverler çağdaş sanata ilgiyle ve önyargısız olarak yaklaşıyorlar. Venedik Bienali yarım yüzyıldır dünya sanatına yön veren en önemli etkinliktir. Çağdaş sanatın nabzının attığı ülkenin bakanının itirafları onun çağdaş sanata yabancı bir bakan olduğunu gösteriyor; bu da İtalya’ya hiç yakışmıyor.

 

Çağdaş sanat nedir?
Güncel sanat olarak da anılan çağdaş sanat, farklı yöntemlerle, malzemelerle ortaya konulan, güncele dair konuları ele alan, alternatif bir bakış yaratan sanat biçimi olarak tanımlanıyor. Akım, üslup vb. gibi birleştirici özelliklere sahip olmayan bir sanat dalı.


Bir başka deyişle çağdaş sanat; güncel olana, sosyal hayata, siyasete dair söz söyleyen ve ortaya koyduğu fikirleri tartışmaya sokan bağımsız ve çoğulcu sanat yapıtları bütünü.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 17.08.2008

ZONARO'NUN HATIRATI, SERGİSİYLE GELİYOR

 

 

İtalyan ressam Fausto Zonaro'nun (1854-1929) 1924 yılında kaleme alıp kapağını, bölümlerini, içine yerleştirilecek görsel malzemeyi derlediği, kısacası basılmaya hazır bir kitap haline getirdiği hatıratı, dünyada ilk kez Türkiye'de yayımlanıyor.

 

"Abdülhamid'in Hükümdarlığında Yirmi Yıl / Fausto Zonaro'nun Hatıraları ve Eserleri" adıyla Yapı Kredi'den çıkacak kitapta, sanatçının, İstanbul'a gelişi ve bu ülkede kaldığı yıllar boyunca yaşadıkları ve tarihsel tanıklıkları yer alıyor. Kitapla birlikte Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'nda da, 24 Eylül-1 Kasım 2008 tarihleri arasında Zonaro'nun hemen hepsi Türkiye'de ilk kez vitrine çıkacak eserlerinin yer aldığı bir sergi düzenleniyor. Sergide, Adolphe Thalasso'nun yazdığı ve 1908 yılında Paris'te üç yüz adet olarak çok özel bir baskıyla yayımlanan Déri Sé'adet ou Stamboul, Porte du Bonheur adlı kitaplardaki resimler ile Zonaro'nun yaptığı eserlerin asılları sanatseverlerle buluşacak. İstanbul'daki günlük hayat üzerine kırk dokuz renkli gravür, Zonaro'nun hatıratında anlattığı hediyeler, objeler ve kitabı için tasarımlar ilk kez sergilenecek eserler arasında. Yapı Kredi Kültür Merkezi ile İtalyan Kültür Merkezi'nin işbirliğiyle gerçekleştirilecek serginin küratörlüğünü Erol Makzume ve Veysel Uğurlu üstlenmiş.

 

1891 yılında İstanbul'a gelen ve 1896 yılında II. Abdülhamid tarafından saray ressamı olarak görevlendirilen Fausto Zonaro, padişahın tahttan indirilmesiden sonra yeni hükümetin verdiği kararla bu unvanını kaybetmişti. Zonaro, 1909 yılında büyük bir hayal kırıklığıyla ülkesine dönmüştü.

Zaman, 16.08.2008

MAYA YERALTI DÜNYASINA AÇILAN YENİ BİR KAPI BULUNDU

 

Meksikalı arkeologlar, Maya’ların ölü bedenlerin yeraltına indiklerini düşündükleri, bir kısmı su altında kalmış tapınaklar ve insan kemikleri ile dolu mağaralar keşfettiler.

Dalış malzemeleri ile girilebilen ve dar pasajlarla devam eden bu mağaralarda onbir kutsal yapı bulundu.

 

Arkeologlar, Maya’ların, bazıları 100 m uzunluğunda olan, su ile kaplı pasajlar sonunda ulaşılan bu galerilerin Mayalar tarafından Xibalba adı verilen mistik yer altı dünyasına ulaşan yollar olduğuna inandıklarını söylemekteler.

Yeni bulunan mağaradaki araştırmaları yürüten Guillermo de Anda, şu ana dek mağarada ölülere sunulmuş birçok hediye bulduklarını belirtti ve “Büyük olasılıkla bu bölge, ölüler için kutsal bir alan veya ruhlar için bir geçit olarak korunuyordu. Yer altı galerinin tümünün yerüstündeki tapınak veya piramitlerle bağlantısı var” dedi.

Ön araştırma sırasında bulunan en eski seramiğin 1900 yıllık olmasına karşın, eserlerin çoğu MS 700 ila 850 yılları arasına tarihlenmekte. 

Reuters, Haber: Miguel Angel Gutierrez, 15.08. 2008




TARİHİ BİNADA KORKUTAN YANGIN

 

Şanlıurfa’da 3 katlı boş bir tarihi binanın çatı katı yandı. Dün akşam saatlerinde Şanlıurfa Belediyesi’nin karşısında bulunan ve bir dönem askerlik şubesi olarak kullanılan 3 katlı tarihi binada çıkan yangın kontrol altına alındı. Yangına 11 itfaiye ve çok sayıda sulama tankeri müdahalede bulundu. Çatı katı tamamen yanan binada maddi hasar meydana geldi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Mücahit Yolcu, 16.08.2008

PERGE'DE ÇİFTE SEVİNÇ

 

Antalya kent merkezine en yakın ören yeri sıfatını taşıyan Aksu İlçesi’ndeki Perge Antik Kenti’ndeki kazı ve restorasyon çalışmalarının 62’inci yılına girdi. 1946 yılında başlayan kazıların başkanlığını yapan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu, 2008 kazı ve restorasyon çalışmaları ile ilgili AKŞAM Akdeniz’e özel açıklamalarda bulundu. Prof.Dr. Abbasoğlu, bu yılki kazıların 159 numaralı parselde bulunan Perge Nekropolü ile Sütunlu Cadde’nin batısında yoğunlaştığını açıkladı. 2 yıl önce kaçak kazı yapılması üzerine, geçen yıl 159 numaralı parselin kamulaştırıldığını anlatan Abbasoğlu, bu bölgede Roma dönemine ait çok sayıda mezar yapısının olduğunu açıkladı. Antik kentteki 169 numaralı parselde çok daha zengin mezar yapılarının bulunduğuna dikkati çeken Abbasoğlu, “Bu parsel henüz kamulaştırılamadı. Perge’yi ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay, bu parselin de kamulaştırılması konusunda söz verdi” dedi.

Perge Antik Kenti’nin içinde, Sütunlu Cadde’nin batısında geçen yıl bir yazıt saptadıklarını söyleyen Abbasoğlu, “Yazıta göre, burada meclis binası olma ihtimali var. Bu nedenle yeni bir kazı çalışması başlattık. Eğer o yazıt başka bir yerden gelmemiş ise, Perge’nin meclis binasını bulacağız” dedi. Perge’deki aranan meclis binasının şehir meclisinin toplandığı bir yer olduğunu söyleyen Abbasoğlu, “Bu konuda kesin bir şey söylemek şimdiden doğru değil. Bulunan yazıt bize onu gösteriyor. Belki kazdığımız zaman başka yazıtlar da bulabiliriz. Eğer yazıt Perge’ye aitse, büyük bir ihtimalle milattan sonra 1. ya da 2. yüzyıla ait meclis binasını bulacağız. Perge, Roma İmparatorluğu’na bağlı bir kentti. Ama imparatorluğa bağlı olsalar da kentler bağımsızlıklarını da koruyor, yerel meclislerini oluşturuyorlardı” ifadelerini kullandı.

Perge’de Hellenistik döneme ait kulelerin de onarımına başladıklarını anlatan Abbasoğlu, “Hellenistik kulelerin avlusunun duvarlarının konsolidasyonu yapıldı. Şimdi yuvarlak kuleler, çelik iskele ile askıya alınacak. Kulenin temelini sağlamlaştıracağız. Yani kulelerin eksik kısımlarını tamamlamayacağız. Çünkü bunun için yeni malzeme kullanmak gerekiyor, bu da yapının orijinalliğini bozuyor. Biz yapının yıkılmadan ayakta kalmasını sağlayacağız” diye konuştu. Onarım yapılmazsa en küçük bir sarsıntıda kulelerin tümüyle yok olabileceğini bildiren Abbasoğlu, “Çünkü kulelerin üzerindeki çatlaklar giderek artıyor. Yapının bir depreme dayanabilecek bir gücü yok” dedi. 300 bin YTL’ye ihale edilen çelik iskeleler kurulduktan sonra yeni bir ihalenin daha yapılması gerektiğini bildiren Abbasoğlu, “Çünkü uzun süre duvarın yükünü, çelik iskelelere bırakamayız. Bir an önce, restorasyon yapılıp iskelenin kaldırılması lazım. Bu kuleler Perge’nin sembolü. Üstelik bu yapının dünyada başka bir örneği de yok” dedi.

Abbasoğlu, “Kazılar için İstanbul Üniversitesi 100 bin YTL bütçe verdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise 260 bin YTL’lik ödenek ayırdı ama bu ödeneğin 65 bin YTL’si gönderildi. Eğer ödeneğin devamı gelmezse kısa kesmek zorunda kalacağız. Normal şartlarda 25 Eylül’e kadar sürdürmeyi düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Akşam, Haber: Mustafa Kozak, 16.08.2008

SAHRA ÇÖLÜ'NÜN YEŞİL OLDUĞU DÖNEMDEN MEZARLAR

 

Paul C. Sereno, Sahra’da dinozor kemikleri ararken paleontolojiden arkeolojiye doğru keskin bir dönüş yaptı. Bulduğu, Sahra Çölü’nde şimdiye dek rastlanan en büyük tarih öncesi mezarlıktı. Nijer’de çölde ilk çanak çömlek kalıntıları, taş aletler ve insan iskeletleri sekiz yıl önce bulundu. Daha önce bu bölgede önemli dinozor kalıntıları bulan Chicago Üniversitesi’nden Dr. Sereno bu yepyeni keşfi araştırmak için uluslar arası bir ekip düzenledi. Araştırmalar, o dönemde göl kıyısı bir yerleşim olan ve tarihi günümüzden 5000 ila 10.000 yıl öncesine dek uzanan bir köy kalıntısında yoğunlaştı.





Geçen hafta yayınlanan ilk kapsamlı raporda ekip iki ayrı popülasyona ait toplam 200 mezar bulunduğunu belirtmekte. Bazı mezarlarda fildişi ve çanak çömlekten oluşan ölü hediyeleri de mevcut. Bir genç kız hipopotam dişinden oyulmuş bileziği ile gömülmüş. En çarpıcı mezarlardan birisinde bir kadın iki yanında çocukları ile gömülmüş. Çocukların kolları kadını kucaklamakta ve, polenlerden anlaşıldığı kadarı ile, mezar çiçeklerle süslenmiş.





Dr. Sereno’nun ekibinin açıklamasına göre bu keşifler “Sahra Çölü’nün şimdiye dek keşfedilmiş en eski avcı-toplayıcı gruplarının ölü gömme adetleri, sağlık ve beslenmeleri konularında yepyeni bir vizyon açacak”





100 milyon yıl önce ormanlık ve sulak olan bu bölgede dinozorlar yaşıyordu. Bulunan taş aletler, tatlı su kabuk yığınları, balık kılçıkları ile Sahra Çölü’ne ilk insan yerleşiminin 50.000 yıl kadar önce olduğu biliniyor. Kıyılarında insan yerleşimleri olan göller son buz çağının sona ermesi sırasında kurudu, kuraklık artarak devam etti ve günümüzden 4500 yıl önce Sahra yavaşça çöl haline geldi.





Gobero olarak bilinen bu bölgenin ilk avcı-toplayıcıları 8.000 – 10.000 yıl önce yaşamış, Kiffian Kültürü’ne mensup, uzun boylu, uçları kemikten yapılmış mızraklarla balık avlayan insanlardı. Daha sonra yerlerini daha ufak yapılı, balıkçılığın yanı sıra hayvan yetiştiren Ténérian’lara bıraktılar. Tuareg’lerin verdikleri isimle “Çöldeki çöl” anlamına gelen Tenere’den kaynaklanan bu kültürün seramik süsleri kendilerinden çok daha eski olan Kiffian’larla bağlantılı. Öte yandan, Arizona Üniversitesi’nden Christopher M. Stojanowski her iki kültürün biyolojik olarak farklı olduğunu, Tenerian’ların antropolojik olarak Orta Afrika’dan çok, Akdeniz insanı özelliği gösterdiğini söylüyor. 





New York Times, Haber: John Noble Wilford, 14.08.2008

FT: MARMARAY'DA BULUNAN ARKEOLOJİK LİMAN ÇARPICI

İstanbul’da Asya ile Avrupa’yı, Boğaz’ın altından geçerek birleştirecek Marmaray Projesi kazıları sırasında bulunan 4’üncü yüzyıla ait limanın bu yüzyılda denizcilikle ilgili bulunmuş en önemli eser olduğu bildirildi.

 

İngiliz Financial Times gazetesi, Marmaray Tüneli’nin, büyük projeler sırasında arkeolojik kalıntıların ortaya çıkması ile karşı karşıya kalınabilecek sorunlara bir örnek oluşturduğunu belirterek, liman kalıntısının arkeologları heyecanlandırırken, günde 1 milyon dolara mal olan ve iş takviminden iki yıl geride bırakan gecikme nedeniyle mühendislerin hayal kırıklığına uğradıklarını belirtti.

 

Gazete, Marmaray Tüneli Projesinin, bu alandaki tek örnek olmadığını belirterek, benzer sorunların Atina Metrosu inşaatı sırasında dünyanın en büyük arkeolojik kazısının yapılması ve inşaat masrafına 70 milyon doların eklenmesiyle de yaşandığına dikkat çekti.

Radikal, 15.08.2008

"SİZ EFES'İ ÜÇ YIL SONRA GÖRÜN"

 

İzmir’in Selçuk İlçe Belediye Başkanı Vefa Ülgür, Selçuk Belediyesi’nin yedi yıldır yürüttüğü çalışmaların, ilçeyi gelecek 25 yılını planlamış bir yer haline getirdiğini belirtti. Ülgür, “Önümüzdeki 25 yılda nerede sanayi, nerede tarım, nerede turizm yapılacağı planlanmış, ilgili kurum ve kuruluşlarca da bu planları onaylanmış bir belediye olduk’’ dedi.

İlçenin İzmir giriş yönündeki Tariş bölgesinde, 630 hektarlık tarımsal nitelikli sanayi alanının 2008 yılı içerisinde belediye tarafından yapılaşmaya açılacağını belirten Ülgür, birçok yatırımcının yapılan çalışmaların bitmesini beklediğini kaydetti. Ülgür, turizme yapılacak yatırımlarla gelecek 10 yıllık dönemde bölgenin 30 bin turisti ağırlayacak konuma geleceğini ifade ederek, bu kapsamda Selçuk İlçesinin deniz turizmiyle de buluşturulacağını söyledi.

Ülgür, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kazı Evi Başkanlığı ile iş birliği içinde üç yıldır Efes Antik Tiyatrosu’nun restorasyonunu yürüttüklerini anımsattı. Selçuk Belediyesi bütçesinden kültür varlıklarının korunmasına yönelik çalışmalar için bu yıl bir milyon YTL harcamada bulunacaklarına işaret eden Ülgür, üç yıl sonra Türkiye’nin kullanılabilir tek antik tiyatrosunun Efes Antik Tiyatrosu olacağını bildirdi. Ülgür, burada her yıl en azından bir sanat ve kültür ağırlıklı uluslararası organizasyon planladıklarını sözlerine ekledi.

Taraf, 15.08.2008

KÜLTÜR BAKANI'NA BİR ÖNERİ

Kültür Bakanı yaptığı açıklamayla 'kültür girişimcisi' aradığını söyledi ben de bu haftaki yazılarımda bu konuyu ele aldım. Kültür girişimcilerinin ortaya çıkmasını, Türk burjuvazisinin kültürel hayata katkıda bulunmasını, içinde yaşadıkları kentlerde kültür altyapısı oluşturmasını çok önemli buluyorum. Kültürel üretim ancak bu yoldan artabilir ve kültürel etkinlikler ancak bu yoldan yaygınlaşabilir.

 

Bu niçin önemli derseniz, nedeni böyle bir oluşumun demokratik bilincin gelişmesine de katkı yapacağına inanmamdır. Demokrasinin ancak kültürel katılımın belli bir yoğunlukta olduğu toplumsal birimlerde gerçekleşeceği kesindir. Bunun mutlaka 'yüksek kültür' olması gerekmez. Örneğin festivaller, yerel kültürel organizasyonlar bu bakımdan ayrıca önemlidir. Buna mukabil ben gene de yüksek kültür üstünde durmak istiyorum.

 

Yüksek kültür ve toplum

Yüksek kültür eğitimle edinilen ve insanda belli bir bilinç gelişmesine yol açan kültürdür. Bu kültürün kaynağı lise eğitimidir. Daha önce yazdığım ve Kültür Tarihi Affetmez başlıklı kitabımda bu eğitimin dolayısıyla da yüksek kültür aktarımının ortadan kalkmasıyla ne tür sakıncalar doğduğunu uzun uzun ele almıştım. Yüksek kültürün eritildiği bir toplumda analitik düşünme, sorgulama, eleştirel yaklaşım kendiliğinden kayboluyor. Toplum önüne koyulanı kabul eden insanlardan oluşuyor.

 

Türkiye elitlerini tahrip etmeyi kendisine şiar edinmiş bir toplum olduğundan bu kültürel üretimi zaman içinde derece derece eritti. Bugün liselerden gelen öğrencilerin hali pür melallerine hergün tanıklık ediyoruz. Yüksek kültürü çok ayrıntılandırmak mümkünse de bu temel olarak yazılı kültürdür. Oysa bugün Türkiye'de lise mezunu insanların okumayı söktüklerini söylemek bile bazen çok güç. Genel kültür birikimi ise tek kelimeyle hazin! Genel kültür eksikliği popüler kültürü de kapsıyor.

 

Basına dönük önerim

Buradan bakınca benim Kültür Bakanı'na bir önerim var. Kültür girişimcisi aramak gibi çok önemli bir başlangıç yapan eski ve değerli dostum Ertuğrul Günay basını öncelikle kültür girişimcisi olarak tanımlasın ve onu bu yönde bir işlevle yükümlü kılsın. Bu işlev basının aynı zamanda bir kültürel organ olduğunu yeniden idrak etmesiyle başlasın .

 

Bugün yazılı basın kendisini yazılı kültürün bir aracı olarak görmüyor. İtiraf edelim! Yazılı basın kendisini görsel basınla rekabet ve mücadele gibi saçma bir tutuma mahkum sayıyor. Yetmediği gibi yazılı basın ucuz, sıradan, kolaycı olmayı, popüler olacağım derken popülist olmayı kendisine ilke edinmiş durumda. Bu onun anlamıyla çelişen bir tavır.

 

İkincisi, bu anlayışın bir uzantısı olarak, yazılı basın kendisini kültürel üretime tamamıyla kapatmış bulunuyor. Büyük tirajlı gazetelerimizin hiçbirisinde sistematik olarak işleyen, etkili, gündemi izleyen bir kültür sayfası yok. Bundan daha korkunç bir şey düşünmek imkansız.

Üçüncüsü, büyük tirajlı gazetelerimizin hemen hemen hiçbirisi düşünce yazısı yayınlamıyor. İş öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, bir gazete düşünce yazısı yayınlarsa kendisini az satan bir gazete olmaya da mahkum etmiş sayılıyor.

 

İşte büyük basını kültür girişimcisi olarak işlevlendirir ve tümünün bir kültür sayfası yayınlamasına yol açarsa Kültür Bakanı çok önemli bir adım atacak ve çok kalıcı bir iş başarmış olacaktır. Umarım bunca yazımdan sonra bu önerim 'emirle kültür sayfası' veya 'emirle kültür politikası' yapılsın anlamına alınmayacaktır. Tam tersine bu demokratik bir kültür programının ilk adımı olacaktır.

 

Denemesi bedava!

Sabah, Yazı: Hasan Bülent Kahraman, 15.08.2008

SANAL ARKEOLOG ANTİK PARÇALARI BİRLEŞTİRİYOR





Arkeologlar yıllar boyunca Yunanistan’ın Thera Adası’nda 3500 yıl önce volkanik küller altında kalmış bir uygarlığın duvar resimlerini bütünlemeye ve birleştirmeye çalıştılar. Bugünkü tahminle en az bir yüzyıl daha sürmesi beklenen bu inanılmaz uğraş Princeton Üniversitesi’nin otomasyon sistemi ile yakın bir tarihte çok kolaylaşacak. Bilgisayar Teknolojileri profesörü ve fakülte dekanı olan David Dobkin’in söylediğine göre bu yeni teknoloji “insanların arkeoloji yapma şeklini değiştirebilme potansiyeline sahip”. Prof. Dobkin bu teknolojiyi iki yıl önce bugünkü ismi Santorini olan Thera’da bulunan Akrotiri harabelerine yaptığı bir gezi sonrası düşünmeye başlamış. Sistemi geliştirebilmek için Princeton ekibi iki yıl boyunca Akrotiri’de bulunan arkeolog ve restoratörlerle birlikte çalışmışlar. MÖ 1630 yılında Thera yanardağının patlaması ile yokolan bu şehirde bulunan mozaik, fresk ve duvar resimlerinin birleştirilmesi için çok uzun zamandır çalışılmakta. Ama binlerce ufacık parçaya bölünmüş, zaman içinde renkleri, dokuları bozulmuş bu eserlerin restorasyonu bir bulmacadan çok daha zor. 





Bu görevi bilgisayarlara yüklemek isteyen daha önceki araştırmacıların buldukları çözümler ise, sürekli olarak pahalı teknolojiler ve ancak uzmanlar tarafından çalıştırılabilecek sofistike ekipmanlar gerektirmiş. Buna karşılık, Princeton sistemi, hazır alınabilecek çok basit ekipmanla ve bilgisayar uzmanlarına gerek duyulmaksızın, arkeologlar veya restoratörler tarafından kullanılabilecek şekilde çalışıyor. Sistem, güçlü bir bilgisayar algoritması üzerinden ve arkeologların parçaları birleştirmeye çalışırken uyguladıkları sistemi aynen kopya ederek işlemekte. 





Princeton uzmanlarından Dr. Szymon Rusinkiewicz “Programı rahat kullanabilsinler diye, arkeologların çalışma sistemini aynen kopyaladık. Tamamen geliştirildiğinde bu program bir duvarın restorasyon süresini yıllardan aylara indirecek” diyor. 2007 yılı içinde sürekli olarak adaya gelen ve uzmanların çalışmalarını takip eden bilgisayar programcıları Eylül 2007 deki ziyaretlerinde 150 friz parçasını bilgisayar programı ile restore etmeyi başardılar. Her ne kadar uzmanlar programın henüz mükemmel olmaktan uzak olduğunu söyleseler de, daha sonra yapılan testlerde de benzer başarı seviyesine ulaşıldı. 





Princeton ekibi tarafından Yunanca “bulmaca” sözcüğünden esinlenerek "Griphos" ismi verilen program temel olarak, friz parçasının yüzeyini tespit etmek için kullanılan basit bir tarayıcı, friz parçasının kalınlık ve genişliğini tespit etmek için bir lazer mesafe ölçer ve bu ölçümü her yönden yapabilmek için motorlu bir dönen yataktan oluşmakta. Bu şekilde, tüm boyutları kesin olarak ölçülen ve yüzeyi taranan friz parçaları bilgisayara yüklenmekte. Geri kalan tüm birleştirme olasılıklarını bilgisayar değerlendirmekte. Bu şekilde saatte 10 parça analiz edilip birleştirilebilmekte. 

Princeton Üniversitesi, Haber: Chandra Shekhar, 13.08.2008

ANTİK ROMA YOLU NİHAYET BULUNDU

 

Pek çok seyyah ve arkeolog tarafından araştırılmasına rağmen izine bir türlü rastlanamayan 2 bin yıllık antik Roma Yolu sonunda bulundu.

Antik Yol, İstanbul'u Kocaeli'ne bağlayan önemli bir kavşak...

Tarihi yol, Roma'dan başlayıp Balkanlar ve İstanbul üzerinden Kocaeli'ne, oradan İç Anadolu'yu takip ederek, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'nın batısına kadar uzanıyor.

İşte bu uzun yolun en önemli kavşak noktalarından İstanbul'u Kocaeli'ne bağlayan kısmı bulundu.

Roma Yolu'nun özelliği çok sağlam olması... Genellikle 5 kat döşenen taşlarla, kenar bordürleriyle günümüz Arnavut kaldırımı tarzında yapılıyor.

Gebze'nin organize sanayi bölgesi oluşu ve daha önce böyle bir arkeolojik çalışmanın yapılmaması tarihi dokunun tahribatına yol açmış.

Trt/Haber, 15.08.2008

ROMA İMPARATORİÇESİ FAUSTINA'NIN HEYKELİNİN BAŞI BULUNDU





Geçen hafta salı günü Sagalassos antik şehri kazılarını Marc Waelkens başkanlığında yürüten Belçika Katholieke Universiteit Leuven arkeologlar ekibi, MS 138 – 161 arası hüküm süren Roma İmparatoru Antoninus Pius’un eşi Faustina’ya ait dev bir heykel başı bulunduğunu bildirdiler.





Buluntu geçen yıl hemen hemen bu zamanlarda bulunan, yaklaşık 5 m yüksekliğindeki dev Hadrian heykelinden sadece birkaç metre uzaklıkta gerçekleşti. Geçen yıl bulunan bu Hadrian heykeli şu anda British Museum’da “Hadrian: İmparatorluk ve Çelişki” sergisinin en önemli parçası olarak geçici teşhirde. Hem hadrian, hem de Faustina heykelleri Sagalassos’un 12 yıldır kazılmakta olan hamamlarının en büyük odasında ele geçti. 1250 metrekare büyüklüğünde ve haç şeklinde olan bu oda büyük olasılıkla bir frigidarium. Odada başka büyük heykeller de olduğu, bulunan ve heykeli olmayan bir çift dev ayaktan anlaşılmakta. Devam eden kazıların başka buluntular vermesi bekleniyor.





Yeni bulunan ve Faustina’ya ait olduğu anlaşılan 76 cm yüksekliğindeki başın saçları diğer imparatoriçe heykellerinde olduğu gibi bir daire ile süslenmiş. Heykelin yüz hatları, daha önce Sardis’de bulunan ve şu anda British Museum’da olan bir başka Faustina heykeli ile neredeyse tıpatıp aynı. 

archaeology.org, Haber: Marc Waelkens, 13.08.2008

Xanthos Chimaera Lahdi
...1843