Haberler logo Kasım '09 Arşivi

29 Kasım - 12 Aralık 2009

PROF. MUSTAFA CEZAR'I KAYBETTİK


 



Tarihçi, Sanat Tarihçisi, Mimar Sinan Üniversitesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Mustafa Cezar 3 Aralık 2009'da İstanbul Selamiçeşme'deki evinde aramızdan ayrıldı.

Mustafa Cezar 1920 yılında Amasya'da doğdu. 1938'de Sivas Öğretmen Okulu'nu bitirerek ilkokul öğretmenliğine başladı. Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğrenimini tamamladıktan sonra, Dörtyol, Yalova ve İstanbul Fındıklı ortaokullarında tarih öğretmeni ve müdür olarak çalıştı. 1959 yılında Güzel Sanatlar Akademisi öğretmenliğine getirildi. Burada Türk Tarihi, Türk Sanat Tarihi, Devrim Tarihi okuttu. 1962-1970 yılları arasında Akademi'nin müdür muavinliğini yürüttü. 1969 yılında Akademi'nin üniversite statüsü kazanmasından sonra doçent oldu. 1978 yılında profesörlüğe yükseltildi. Akademi Mimar Sinan Üniversitesi'ne dönüştürüldükten sonra Fen-Edebiyat Fakültesi başkanlığını Mustafa Cezar'ın yaptığı Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü'nden ibaret olarak kuruldu. 1987'de emekli oldu. 2002 yılına kadar Mimarlık ve Güzel Sanatlar fakültelerinde lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermeye devam etti.

Cezar ilk araştırma yazısını 1948'de, ilk kitabını 1949'da yayımladı. O günden bugüne, tarih ve sanat tarihi alanlarında makale, araştırma yazısı, bilimsel kongre ve sempozyumlarda sunulan bildiriler ve kitap halinde 160'ı aşkın yayın yaptı. Kitap halindeki eserlerinden bazıları şunlardır: Özlü Osmanlı Tarihi (1956), Mufassal Osmanlı Tarihi 1-4 cilt (1957-60), Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yanğnlar ve Tabii Afetler (1963), Osmanlı Tarihinde Levendler (1965), Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi (1971), Hun Sanatı Üzerine (1974), Anadolu Öncesi Türklerde Åıehir ve Mimarlık (1977), Typical Commercial Buildings of the Ottoman Classical Period and the Ottoman Construction System (1983), 100. Yılda Güzel Sanatlar Akademisi'nden Mimar Sinan Üniversitesi'ne (1983), Tipik Yapılariyle Osmanlı Şehirciliğinde Çarşı ve Klasik Dönem İmar Sistemi (1985), Müzeci ve Ressam Osman Hamdi Bey (1987), XIX, Yüzyıl Beyoğlusu (1991), Sanatta Batı'ya Açılış ve Osman Hamdi (genişletilmiş ikinci baskı 1995), Osmanlı Başkenti İstanbul (2002).

TAYHaber, 14.12.2009

MÜZEDEN KOLEKSİYONCULARA DESTEK

 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, elinde tarihi niteliği bulunan eşya ya da eser bulunanlara, “bize getirin, satın alalım” çağrısında bulundu.

 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, elinde tarihi niteliği bulunan eşya ya da eser bulunanlara, “bize getirin, satın alalım” çağrısında bulundu. Bunun için kıymet takdir komisyonu oluşturduklarını bildiren Mustafa Erkmen, son yıllarda orijinaline yakın bir biçimde taklit edilen sikke ve madeni mühürlere karşı da, meraklıları uyardı. Piyasada orijinaline çok yakın bir biçimde taklit edilen sikke ve madeni paraların dolaşmaya başladığına dikkati çeken Erkmen, bu tür eserlere ilgi duyan meraklıların, çok dikkatli olmalarını istedi.

 

Erzurum Müze Müdürlüğü’nde bu işle görevli uzman bir komisyonun olduğunu ve eserlerin taklitlerinin bu bilirkişiler tarafından detaylı olarak incelendiğini anlatan Erkmen, “Her insanın evinde tarihi nitelikte süs eşyası bulundurma merakı vardır ve çoğu yerde de bu anlamda mağduriyetler yaşanıyor. Vatandaşlarımızın aldatılmasının önüne geçmek amacıyla uzmanlardan oluşturduğumuz komisyon, piyasada dolaşan eserler üzerinde çok ciddi araştırmalar yapıyorlar. Elinde tarihi nitelikte eşya bulunduran ya da satın almayı düşünen vatandaşlarımız, bizlerden profesyonel yardım alabilirler.” dedi.

 

Erzurum Müze Müdürü Erkmen, yine tarihi özelliğe sahip her türlü eşyanın kendileri tarafından bedeli mukabilinde satın alındığına vurgu yaparak, “Vatandaşlarımız evlerinde, çevrelerinde bu tür eşyalara mutlaka rastlıyorlardır. Müze olarak biz bu eserleri, oluşturduğumuz kıymet takdir komisyonu aracılığıyla değerlendirerek satın alıyoruz. Bakanlığımızın bu konuda emrimize tahsis ettiği ödeneğimiz bulunuyor. Kıymet takdir komisyonu; ilgili tarihi eserle ilgili olarak kapsamlı bir çalışma yapıyor ve eserin bedelini belirliyor. Bu bedel üzerinden eserin sahibine ödeme yapılıyor. Tarihçiler ve arkeologlar dışındaki insanlar için, tarihi eserler genellikle maddi değerlerle ölçülür. Fakat bu eserlerin geçmiş dönemlere ait birer şifre olduğunu unutmamak gerekir. Bu nedenle eserlerin bizlere ulaştırılmaları ve topluma kazandırılmalarında çok daha büyük faydalar var.” şeklinde konuştu.

 

Erzurum’da antika ve tarihi eşyalara ilginin çok fazla olduğunu dile getiren Mustafa Erkmen, bu tutkunun da, şehrin sahip olduğu tarihi ve zengin kültürel değerlerden kaynaklandığını sözlerine ekledi.

Erzurum Gazetesi, 11.12.2009

3 YILDA 30 ESER RESTORE EDİLDİ

 

Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürü İsa Güven, son 3 yılda Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait olan 30 tarihi ve kültürel eserin restorasyonunu tamamladıklarını bildirdi.

Güven, çok sayıda vakıf eseri bulunan Gaziantep'te, özellikle 2006 yılından itibaren, restorasyon çalışmalarının hız kazandığını söyledi. Gaziantep'in yanı sıra Kilis'te bulunan cami, hamam, iş hanı, kilise gibi değişik eserlerin restorasyonunun tamamlanarak, yok olmaktan kurtarıldığını belirten Güven, ''Bu eserleri restore ederek, yok olmaktan kurtarmak, bir kültür hizmeti olduğu kadar, aynı zamanda, gelir getirici bir özelliğe de sahip'' diye konuştu.

 

Güven, son 3 yılda, vakıflara ait olan birçok eseri restore ederek hem esnafa daha güzel bir ortamda işlerini yapabilme imkanı sağladıklarını, hem de gelirlerini önemli ölçüde arttırmayı başardıklarını ifade etti. Restorasyon çalışmalarının 2010 yılında da devam edeceğine bildiren Güven, “2006 yılında hız kazanan restorasyon çalışmalarımıza, 2010 yılında da devam edeceğiz. Bu konuda, 18 projemiz var. Bu projelerimizin 2'si Kilis'te, 16'sı da Gaziantep'te bulunuyor. Bu projelerimiz arasında cami, kilise, iş hanı, hamam, havra gibi tarihi eserler yer alıyor. Restorasyon çalışmalarımızı çok hızlı bir şekilde sürdürüyoruz. Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak, restorasyon için ihalesini yaptığımız eserlerin, aslına uygun olarak restore edilmesine büyük önem veriyoruz. Gaziantep, özellikle Osmanlı döneminden kalma çok önemli vakfı eserlere sahip. Amacımız, tüm vakıf eserleri belirli bir program dahilinde, restore ederek, genç kuşaklara kazandırabilmek. 2010 yılından itibaren, bu konudaki çalışmalarımız artarak devam edecek" dedi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 11.12.2009

YENİ REKOR VAN DYCK'TAN

 

Sir Anthony van Dyck'ın otoportresi, açık artırmada 9.2 milyon euroya alıcı buldu.

 

Sotheby's tarafından Londra'da düzenlenen açık artırmada, Paul Rubens'e (1577-1640) ait bir portre, alt sınır olarak belirlenen fiyata ulaşamayınca satıştan çekildi.

Van Dyck'ın (1599-1641) otoportresi  ise 9.2 milyon euroya alıcı buldu.

Bu fiyatın, Van Dyck tablolarında 'rekor' anlamına geldiği ifade edildi.

Akşam, 11.12.2009

BELEDİYE, FENER-BALAT-I HALKA RAĞMEN DÖNÜŞTÜRMEYE KARARLI

 

Fatih Belediye Meclisi, halkın itirazlarına karşın Fener-Balat Yenileme Projesi'ni kabul etti. Cumhuriyet Halk Partili (CHP) ve Saadet Partili (SP) üyelerin muhalefetine rağmen, meclisin Adalet ve Kalkınma Partili (AKP) üyeleri projeye kabul oyu verdi.

 

Dün yapılan meclis görüşmesi öncesinde belediye önünde toplanan yaklaşık 60 Fener, Balat, Ayvansaray Derneği (FEBAYDER) üyesi projenin kendilerine sorulmadan hazırlandığını söyledi ve durdurulmasını istedi. Meclis toplantısını da izlemek isteyen semt sakinlerine belediye yetkilileri izin vermedi. CHP'lilerin desteğiyle toplantıya giren yurttaşlar, projenin semtin tarihi dokusunu bozacağını söyledi.

 

İstanbul'daki en geniş kentsel dönüşüm projesi olan Fener-Balat'da 59 ada 909 parselde 11 adet tescilli anıt eser, 195 adet sivil mimarlık örneği ve 25 adet öneri sivil mimarlık örneği var.

2007'de tamamlanan proje, aynı Tarlabaşı'nda olduğu gibi hükümete yakınlığıyla tanınan Çalık Holding bünyesindeki Gap İnşaat'a verildi. Kültür Bakanlığı'na bağlı koruma kurulunda onaylanan proje, belediye meclisinin de onaylamasıyla şimdi hayata geçecek. Dernek başkanı Hasan Acar'sa diğer sivil toplum örgütlerinin de desteğini alarak konuyu yargıya taşıyacaklarını belirtti.

 

Toplantı sırasında yaşanan tartışmada derneğin avukatı Ayşegül Kaya, sadece iki kişinin içeri alınmasını reddederek herkesin toplantıyı izlemek istediğini söyledi. Uzun süren görüşmelerden sonra CHP'li  meclis üyeleri belediye binası önündeki mahallelileri grup odasına davet etti.

 

CHP'li Belediye Meclisi Üyesi Turan Durmuş, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'le telefonda görüştü. Durmuş, Demir'in güvenlik nedeniyle talebi reddettiğini mahalleliye iletti. CHP'li üyeler mahallelilerle birlikte toplantıya katılma kararı aldı. Polisin engellemesine rağmen 20 semt sakini salona girdi.

 

Proje görüşmelerinde ilk sözü AKP grubu adına Faruk Aydın aldı ve yenileme çalışması raporunu kabul ettiklerini söyledi. CHP grubu adına Soner Özimer, mahallelinin meclis toplantısına alınmamasını eleştirerek projeyi reddettiklerini söyledi. SP Meclis üyesi Tevfik Dağ da projeyi komisyona göndermeyi önererek kabul etmediklerini ifade etti.

 

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'se projeyi savunarak, semtin varolan halinin "medeniyetimizle uyuşmadığını" söyledi. "Mülkiyet hakkı varsa şehrin de hakkı var" dedi. Partilerin üye sayısını yansıtan şekilde 13 ret, 24 kabul oyuyla proje onaylandı.

 

Mahallelinin talebi üzerine belediye başkanı meclis toplantısını bitirdikten sonra halk toplantısı yaptı. Semt sakinleri projeyi görmelerine bile izin verilmediğini, kimseye danışılmadığını belirtti. Demir ise projenin nihai olmadığını öne sürdü, projeyi tasarlarken kapalı tuttuklarını, uygulama sırasında tek tek mülk sahiplerine danışacaklarını öne sürdü.

Bianet, Haber: İkbal Polat, 10.12.2009

İSTANBUL, BİR KÜLTÜR BAŞKENTİ





Paris’in seçkin sergi mekanlarından Grand Palais şimdiye dek yedi düvelden kim bilir kaç büyük sanat eserini, kaç büyük ressamı ağırladı. Ama herhalde burada açılan sergilerden hiçbiri buzul çağından başlayıp günümüze uzanan tarihiyle, barındırdığı uygarlıklarla, insanıyla, sanat yapıtıyla bir kenti böylesine kapsamlı bir şekilde ortaya koymamıştı.

Fransa’da Türkiye Mevsimi nedeniyle 29 Ocak 2010’a kadar sürecek olan “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” sergisi ekranda izlenen İstanbul’un buzul çağındaki coğrafi oluşumuyla başlıyor. Loş salonlarda ilerledikçe tarih öncesi çağlardaki İstanbul yerleşimleri, arkaik, Hellenistik ve Roma dönemleri birbirini izliyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden parçaların ağırlıkta olduğu bu bölümde öncelikle İzmit’te, Silivri’de ve Silahtarağa’da bulunan yapıtlar yer almış. Bunlar arasında özellikle İzmit’ten çıkmış olan, birinin üstünde Herakles’in yer aldığı altın takılar ile şimdi Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Yılanlı Sütun’dan kopmuş yılan kafalarından biri göz kamaştırıyor.

Bizans dönemine geçildiğinde dünyanın en seçkin müzelerinden ve kitaplıklarından gelen eserler kendini göstermeye başlıyor. Kente bir zamanlar adını vermiş olan İmparator Konstantin’in bronz büstü Belgrat’tan, Theodosius kafası Louvre Müzesi’nden gelmiş. Yalnızca Bizans dönemine değil, tüm sergiye katkısı olan kurumların saymakla bitmeyeceği böylece anlaşılıyor.

Fatih Sultan Mehmet’in Bizans’ın sonunu belirleyen, çağ değiştiren fethi sırasında Konstantinopolis’in hali de yansıtılmış. Bu bölümde Fatih kenti kuşatırken Venedikli bir casusun yaptığı Rumelihisarı çizimi şaşırtıcı güzellikte. Milano’daki Trivulziona Kitaplığı’ndan getirilen bu deftercik ve üstündeki tasvir kendi başına koca bir camekana kurulmuş, hayretli bakışlarla çevrelenmiş. İki adım ötede yine Fatih’in Haliç’i kapatmak için kullandığı devasa zincirden bir parça yer alıyor.

Zincirin önünde durulduğunda sarayın üst katından bir kilise korosunun sesi geliyor. Soylu merdivenler serginin şaşırtıcı, hatta insanın ayağını yerden kesen bir gösterisine açılıyor: Büyük Saray’ın kubbelerinden birine Bizans ve Osmanlı yapıtlarının kubbe süslemeleri birbiri ardına yansımaya başlıyor. Bizans yapıtlarına kilise korosu eşlik ederken cami kubbelerine tatlı bir saray musikisi döşenmiş. Aya Sofya, Aya İrini, Kariye, Süleymaniye Camisi, Yeni Cami, Sultanahmet Camii, Ortaköy Camii ve daha nicelerine ait kubbeler tepenizde bir dakika kadar kalıyor, sonra yerini bir sonraki alıyor.

Derken Osmanlı başlıyor. Bellini’nin Fatih portresi her ne kadar loş bir köşede olsa da çarpıcı. Daha da çarpıcı olan şehzadelik döneminde Fatih’in içine karakalem portreler çizdiği ve tahta geçince tuğrasının nasıl olacağını tasarladığı defteri. Brüksel’den, Belçika Kraliyet Kitaplığı’ndan gelmiş olan, Pieter C. Van Aelst’in 1533’te yaptığı gravürün önünde de bitmeyen bir kuyruk var. Ahşap üstüne yapılmış beş metreye yakın uzunluktaki bu çalışmada cenazeden düğünlere kadar Osmanlı yaşamından sahneler yer alıyor ve ayrıntıları inanılmaz güzel. Ardından Matrakçı Nasuh ile Levni başta olmak üzere minyatür üstatlarının eserleri bir bir sergileniyor. Viyana’daki Kunsthistorisches Müzesi’nden getirilen ve Tiziano Vecellio’nun 1530 civarında yaptığı sanılan portresinde Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman gencecik.

Serginin sonuna doğru Mıgırdıç Melkonyan, Mihran İranian, Konstantin Kapıdağlı gibi Osmanlı döneminin azınlık sanatçılarından yapıtlar, Rum ve Ermeni azınlığın yaşamına ilişkin parçalar yer alıyor.

Sergi 20. yüzyıl başları ve günümüz İstanbul’undan devasa fotoğrafların yansıtıldığı bir salonda bitecek gibi görünüyor ama, hayır, bitmiyor. Marmaray çalışmaları sırasında ortaya çıkan o görkemli limandaki buluntular, sergiyi gezenleri bir kez daha şaşırtıyor.

Başta Nazan Ölçer olmak üzere sergiyi hazırlayanlar kadar Edhem Eldem yönetiminde kataloğu yapanlar da bu zorlu işin altından keyifle kalkmışlar.

Cumhuriyet, Haber: Zeynep Avcı, 10.12.2009

İZMİR, HAZİRAN'I BEKLİYOR





Şehrin ibadete açık en eski camilerinden olan Hisar Camisi'nde restorasyon çalışmalarında sona gelindi. Cami, Haziran ayında açılacak. İzmir Vakıflar Bölge Müdürü Muzaffer Ataseven, 1597-1598 yıllarında Aydınoğulları'ndan Özdemir oğlu Yakup Bey tarafından inşa edilen Hisar Camisi'nin çeşitli dönemlerde onarımdan geçirildiğini, yapının 1938 yılında kubbe ve ayaklarının tamir gördüğünü ve en son onarımın da 1985 yılında yapıldığını söyledi. Caminin minaresinin 1927 yılındaki depremde zarar gördüğünü, 2003 yılında da onarıldığını belirten Ataseven, Hisar Camisi'nin İzmir için son derece önemli bir cami olduğunu ve kente gelen bütün turistlerin ilk uğrak yeri konumunda bulunduğunu ifade etti. Caminin önemli dini gün ve gecelerde dolup taştığını, bu nedenle 2009 yılı başında onarım için çalışmalara başlandığını belirten Ataseven, şunları söyledi:
        
''İzmir'in gözbebeği olan Hisar Camisi'nin restorasyon ihalesi 2009 yılı Mart ayında tamamlandı, ihaleyi kazanan firmayla 15 Mayısta sözleşme imzalandı. Firmanın hazırladığı çalışma programına göre 2009 yılı sonuna kadar yüzde 40'lık işin tamamlanması planlanıyordu, ancak şu anda yüzde 60'lar seviyesine gelindi. Projedeki bitim tarihinden önce 2010 yılı Haziran ayında camiyle cemaati yeniden buluşturmak istiyoruz.
        
Restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkan bazı durumlardan dolayı restorasyon projelerinde değişikliklere gidildi, plan tadilatları hazırlandı ve proje değişikliklerini İzmir Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'na sunacağız. Restorasyon çalışmalarının nasıl yapılacağına kurul karar veriyor. İş durmadı, aynı hızla devam ediyor, restorasyon çalışmalar normal şekilde devam ediyor. Kurul'da akademisyenler var, ilettiğimiz projeyi inceliyor, onaylıyor ve neyin nasıl yapılacağına karar veriyor, onaylanan projeyle biz iş yapıyoruz. Ancak firmadan ilave süre talebi gelmedi, gecikmeler Kurul tarafından kaynaklanırsa süre uzatımı verilebilir. Ancak Haziran ayında camiyi ibadete açabileceğimizi sanıyorum.''
        
Eski eserlerin restorasyonundaki mantığın, orijinali sağlam şekilde kullanmak, orijinal yapıyı bozmamak, bozulan yerlerin tamiratını yapmak olduğunu belirten Ataseven, Hisar Camisi'nin sonradan yapılan eklentilerinin kaldırıldığını söyledi. Orijinal yapının sadece bozulan yerlerinin restorasyonunun yapıldığını belirten Ataseven, şunları söyledi:
        
''Vatandaşlar, restorasyondan her şeyi sıfır, yeni yapılmış bina bekliyorlar. Kullanılabilen her şey kullanılıyor. Yıkılan, dökülen, çürüyen yerler varsa, orijinalini bozmadan restorasyon tamamlanıyor. Eski ve yeni birbirinden farklı olur.  Restorasyon yerleri ilk yerden farklı olacak, restorasyonun mantığı bu. Son restorasyon ve ilk restorasyon arasındaki farkın görülmesi gerekir, bu da dönemselliği ifade eder.
        
Tadilat çalışmalarında ilginç bulgular da elde edildi. Caminin 1800'lü yıllarda hava gazıyla aydınlatıldığını öğrendik. Mihrabın sağında, solunda, ayrıca caminin bazı yerlerinde hava gazı borularını, raspa çalışmaları sırasında ortaya çıkardık. Hava gazı borularının önlerinde avize askı yerleri varmış, ama sonradan borular kapatılmış. Ayrıca caminin arkasında bir depoda eski bir saat bulduk, koruma altına aldık. Mihrabın sağında ve solunda bulunan sütunçe diye tabir edilen küçük sütunların boyalardan arındırılması için yapılan raspa çalışmalarında, bu sütunların caminin girişinde bulunan iki ana sütuna benzetildiğini ortaya çıkardık. Yaklaşık 100 yıl önce yapılan tadilat çalışmaları sırasında bu sütunlar dışarıdaki ana sütunlara benzetilmiş, bunu ortaya çıkardık.''
        
Muzaffer Ataseven, caminin restorasyon çalışmaları bitirildikten sonra ön tarafta bulunan dükkanların da restore edileceğini söyledi. Bu dükkanların ikisinin şahıslara ait olduğunu, diğerlerinin caminin malı olduğunu belirten Ataseven, bu dükkanların da caminin açılışına yetiştirileceğini dile getirdi.

Hisar Camisi'nin dış avlusunda 2 şadırvan bulunduğunu, şadırvanların etrafının boşaltılması durumunda restorasyonun ve caminin daha net şekilde ortaya çıkacağını belirten Ataseven, şöyle devam etti:
        
''Asıl mesele caminin en dış havlusu. Buranın yeniden ele alınması gerekir. İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyesi ile ortak bir çalışma yapılması lazım. Caminin giriş kapısının sağında ve solunda iki büyük şadırvan var, mülkiyeti bize ait. Şadırvanların etrafıysa belediyeye, Hazine'ye ait. El birliğiyle caminin dışını da daha iyi koruyacak ve gösterecek şekilde dizayn edelim. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak çalışmalara destek verebiliriz. Caminin restorasyonu yapılacak, ama görülmeyecek. Konunun çözümünü bekliyoruz. Belediye başkanlarının bu durumu değerlendirmelerini istiyoruz.''

Hisar Camisi
Hisar Camisi, ortada merkezi büyük kubbeli ve iki yanda ikişer kubbeli plan tipindedir. Merkezi kubbe, sekiz adet daha geniş ve kalın olan taşıyıcı özelliğe sahip yapı elemanı olan fil ayağının üzerinde oturmaktadır. İkinci son cemaat yerinin olduğu bölüm beş adet kubbeye sahiptir. Son cemaat yeriyse revaklarla dışa açılmış ve yedi kubbelidir. Yapı güney ve batı cephelerinden payanda kemerleri ve payanda duvarlarıyla desteklenmiştir. Ana mekanın ilk giriş kısmı beş, yan mekanlarıysa ikişer kubbeyle örtülüdür. Esas ana mekan tromplu bir kubbeyle örtülüdür. Kubbe kasnağında 16 pencere vardır. Konsollara oturtulan bir balkon, kubbenin kasnağını çevirir. Kubbe sistemini taşıyan kemerler kuzey ve güneyde iki, doğu ve batıda birer yarım sütun üzerine oturur. Sütun başlıkları Korint tarzındadır. Yapı içinde zengin bir alçı süsleme programı bulunmaktadır. Mihrapta, mahfilde, sütun başlıklarında, duvar yüzeylerinde, pencerelerde, kemerlerde, kubbe içinde ve kubbeye geçiş sütunlarında kullanılan alçı süslemeler döneminin süsleme özelliklerini yansıtmaktadır. Alçı süslemelerde Barok, Rokoko ve Neoklasik üslupların iri, taşkın kabartmalı motifleri yer almaktadır. İkinci son cemaat yeri üzerindeki mahfil, ortada ve iki uçta geniş barok kıvrımlı konsollarla ama mekana doğru uzamaktadır.''

Ntvmsnbc, 10.12.2009



100 YILLIK TASVİRLER GÖRÜCÜYE ÇIKTI

 

  

 

Uluslararası 13'ncü Bursa Karagöz Kukla ve Gölge Oyunları Festivali’nde, Karagöz ustası Hayali Küçük Ali’nin 1900’lü yılların ilk yarısında deve derisi üzerine kökboyaları ile elde yaptığı 100 yıllık tasvirleri sergileniyor.

 

Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen festivalde, Türkiye'de Cumhuriyet öncesi Karagöz ve Hacivat sanatının en bilindik temsilcisi olan Hayali Küçük Ali’nin, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Kütüphane Başkanlığı arşivinde bulunan ve ikinci kez kamuya açık bir mekanda sergilenen 100 yıllık Karagöz oyunu tasvirleri sergileniyor. Küçük Ali’nin ölümünün 25. yıldönümünde Tayyare Kültür Merkezi Cemal Nadir Güler Sanat Galerisi’nde izlenime sunulan sergide, sanatçının ‘Gülme Komşuna Gelir Başına’, ‘Kağıthane Sefası’, ‘Kanlı Kavak’, ‘Bahçe Oyunu’, ‘Cazular’, ‘Ağalık Oyunu’, ‘Kanlı Nigar’ ve ‘Tahir ile Zühre’ adlı oyunlarının tasvirleri sergileniyor. ‘Balerin Karagöz’ tasvirinin de bulunduğu sergide, Hacivat, Karagöz ve kızlarının tasvirleriyle Arap, Canbaz, Beberuhi, Zenne, Çengi, Ödüllü Pehlivan, Tuzsuz Deli Bekir, Canbaz, Cin, Çelebi gibi tanıdık Karagöz karakterleri de izlenime sunuluyor.

 

Hayali Küçük Ali İstanbul’da, 1886 (1302) yılında doğdu, 7 Aralık 1974’de Ankara’da öldü. Asıl adı Mehmet Muhittin Sevilen’dir. Karagözcülük sanatına 8 yaşındayken heves eden Küçük Ali, sanatını devrinin ünlü Karagözcülerini seyrederek öğrenmiştir. Ünlü Karagözcülerden Hayalî Saraç Hüseyin’in yanında Karagözcülüğe başlayan Küçük Ali, ilk kez 14 yaşındayken Fatih’in Draman mahallesinde Karagöz oynatmış ve “Hımhımlı Mandıra” oyunu çok beğenilmiştir. Hayalî Küçük Ali takma adını o zaman almış, bu isimle tanınmıştır. Geleneksel temaşa sanatının önde gelen isimlerinden olan Sevilen, Türkiye'de Cumhuriyet öncesi Karagöz ve Hacivat sanatının en bilindik temsilcisi, Cumhuriyet sonrasında Atatürk'ün huzurunda gösteri yapmış ve onun tarafından desteklenmiş bir sanatçıdır. 60 yıla yakın karagöz oynatarak bu oyunun üstatları arasına giren Hayalî Küçük Ali, 20 yıl Ankara radyosunda karagöz oyunu oynatmıştır. Milli Kütüphane’de 277 adet tasviri ve 1 adet perdesi, Ankara Etnografya Müzesi Hagem arşivinde de Karagöz tasvirleri koleksiyonları bulunan sanatçının Milli Kütüphane müzik bölümünde de 19 ses bandı bulunmakta.

Bursa Kent Haber, 10.12.2009

"İLGİ GÖSTERİLMEMESİ BİR YANA, KEŞFETMEK VE BELGELEMEK BİLE BAZEN ÇOK ZORLAŞABİLİYOR"





"Türkiye'de Kentsel ve Kırsal Mimari", Milli Reasürans TAŞ tarafından bir süredir yürütülen bir proje. "Kuzeydoğu Anadolu'da Mimari" başlıklı kitap ise, bu projenin ikinci basılı ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

 

Projenin ilk kitabı olan "Doğu Karadeniz'de Kırsal Mimari", 2005 yılında yayınlandı. Kitap, proje ile aynı amacı, yani Anadolu tarihinin ve kültürünün farklı ve bilinmeyen detaylarını ortaya koymayı amaçlıyordu. İkinci kitap ise, önemli bir başvuru kaynağı olmasının yanı sıra 27 Ekim - 19 Kasım 2009 tarihleri arasında Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde gerçekleştirilen "Kuzeydoğu Anadolu'da Mimari" sergisine eşlik etti. Ancak kitap, tanıtıcı bir yayından çok daha kapsamlı bilgiler ve dokümanlar içeriyor ve bu yüzden de özel ilgiyi hak ediyor. Yıllar süren çalışmalar, bölgeye defalarca yapılan ziyaretler ve sınırlı imkanlarla hazırlanan kapsamlı bir dokümantasyonla hayata geçirilen "Kuzeydoğu Anadolu'da Mimari" hakkında, küratörü Amélie Edgü ile görüştük. Edgü, Kuzeydoğu Anadolu'ya hayranlığını dile getirirken, eserin aslında 256 sayfaya sığdırılmış olmasının da şaşırtıcı olduğunu belirtiyor. Ona göre Kuzeydoğu Anadolu, dünya üzerinde eşi bulunmayan zenginliklere sahip. Sorun ise, bu zenginlikleri hiç kimsenin umursamıyor olması.

 

Hazırlanma sürecinden bahsetmeden önce Edgü, kitabın "Karadeniz" ve "Kars" olarak adlandırılabilecek iki ayrı bölümden oluştuğunu ve Kars hakkında kapsamlı tek bir kitap hazırlayabilecek kadar bilgi topladıklarını vurguluyor. "Karadeniz, Anadolu'nun oldukça önemli bir bölgesi, çünkü birçok dil ve kültürü barındırıyor ve ilginç olan da tüm bunların hala yaşatılıyor olması," diyen Edgü ekliyor: "Dünya üzerinde Anadolu gibi bir bölge daha bulmak neredeyse imkansız." Bu belki de duymaya alıştığımız klişe bir cümle, ancak "Kuzeydoğu Anadolu'da Mimari", Edgü ve kitap ekibinin farkındalıklarının sadece lafta kalmadığını kanıtlar nitelikte. 4 yıllık bir çalışma süreci sonunda ortaya çıkan çalışmanın arkasında, 2 Karadeniz, 8 de Kars gezisi var. Bölgelere ilişkin 1500'den fazla görsel malzemenin toplandığı bu süreç, uzmanlardan bilimsel yazıların alınması ve araştırmaların yapılmasıyla sürmüş. Fotoğrafları çekmenin işin bir parçası olduğunu anlatan Edgü, bölgelerle ilgili araştırma yapmanın ve yazıları yayına hazır hale getirmenin de önem taşıdığının altını çiziyor.

 

Süreçte herhangi bir zorlukla veya hoşlukla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorduğumuzda ise Edgü, Erzurum-Şenkaya'ya bağlı Gaziler (eski adıyla Bardız) Köyü'nün muhtarı Emin Çakmur'dan özellikle bahsetmek istiyor. Toplanan malzemenin yeterli olmaması sonucunda tekrar ziyaret ettikleri köyde muhtarın, ekibin araştırma ve belgeleme konusunda tüm ihtiyaçlarını karşıladığını anlatan Edgü, bunu her yerde ne yazık ki aynı tavırla karşılanmadıkları için çok önemsediğini anlatıyor: "Gaziler Köyü'de bulunan tarihi mezar taşları, plastik bakımdan oldukça şaşırtıcı ve eşsizdi. Anadolu'da bunun gibi gizli detayları barındıran çok yer var, ancak ne yazık ki gittiğimiz her yerde aynı misafirperver tavırla karşılaşmadık. Kitapta örnekleri bulunan yüzlerce mimari ve plastik eser, bir köşede çürüyor ve yok olmayı bekliyor. İlgi gösterilmemesi bir yana, keşfetmek ve belgelemek bile bazen çok zorlaşabiliyor."

 

Edgü, Türkiye'nin bu durumdan zararlı çıktığını, yaptığı bir karşılaştırmayla görselleştiriyor: "Bugün Avrupa ve ABD'de, ekoloji üzerine ne kadar yoğun bir farkındalık yaratılmaya çalıştığını hepimiz biliyoruz. Aynı konu, Türkiye'de de konuşuluyor elbette, ancak cevabı aramamız gereken yerlere bakmıyoruz," diyen Edgü, kitap sürecinde yaptıkları gezilerde ekolojik mimarlığa dair çok şey keşfettiklerini anlatıyor: "Bugün Avrupalılar ısınma giderlerini ve elektrik harcamalarını en aza indirmek için özel tasarlanmış binalar yapıyorlar. Örneğin, Kopenhag'ın kuzeyindeki Louisiana Modern Sanatlar Müzesi. Müze, kendini doğal bir şekilde yalıtabilmesi için özel olarak tasarlandı. Gezilerimizde gittiğimiz köylerden biri olan Doğruyol Köyü'nde ise, aynı yöntemlerle inşa edilmiş evler vardı. Doğal yalıtımı sağlayan taş duvarlar, özel bir toprak karışımı ve otla kapatılan ve aynı zamanda sahip olduğu eğimle suyu drene eden çatılar... Orada yaşayan insanların bilmeden uyguladıkları bu yöntemin aynısı, Louisiana Müzesi'nde de kullanıldı. Elbette yeni yöntemler de aranmalı, ancak Türkiye'nin barındırdığı kültürel potansiyel, meraksızlık yüzünden ortaya çıkmıyor; ortaya çıkmayınca da kullanılamıyor."




Louisiana Müzesi


"Örneğin Kars, tüm dünya için bu anlamda bir simge olabilir, ancak olamıyor," diyen Edgü, "meraksızlığın" bu durumda çok önemli bir payı olduğuna inandığını söylüyor.

 

Kitap, bölgenin güncel durumunu aktarması ve barındırdığı metinlerin bir ders kitabı mantığıyla fotoğraflara eşlik etmesi için değil, tam tersine görsel malzemeyle bir bütünlük oluşturması için özel olarak seçilmiş ve revize edilerek iki dilli hazırlanmış olmasıyla ön plana çıkıyor. Böyle bir dokümantasyon için ayrılabilecek ortalama zamanı, maddi imkanları "aştığı" ve çoğu zaman da o "yeterli merak duyulmadığı" için Anadolu mimarisini sosyolojik ve kültürel bağlamlarda yorumlayan güncel yayınlar bulmak oldukça zor. Ancak belki de en önemli engel, toplumun -kültürel mirasını korumak için harekete geçmekten önce- merak duyup araştırmaması ve yapılan araştırmaları ilerletmek için bir istek duymaması. Bu duruma ilişkin fikirlerini sorduğumuzda ise Edgü, "Öncelikle var olan belgesel anlayışından sıyrılarak farklı ve kaliteli belgesellerin yapılması durumu değiştirme yolunda önemli rol üstlenebilir," diyor ve ekliyor: "Alıcıya, daha derine inerek ve daha detaylı incelemeler yapılarak oluşturulacak sosyolojik dokümanlar sunulmalı. Kültürel mirası tanıtmak için büyük sergiler düzenlenmeli ve en önemlisi, çok dilli kapsamlı kitaplar hazırlanmalı."

Arkitera, Haber: Burcu Karabaş, 10.12.2009

"TARİHİ ÇIKARIP DEPOYA TIKTIK"

 

İzmir’de, büyük emeklerle yeraltından çıkarılan tarihi servet, yer yokluğu yüzünden depolara mahkum kaldı. Kentin çevresindeki 12 bilimsel kazı merkezinden bugüne kadar elde edilen 200 bin parça eserden sadece 12 bininin müzelerde sergilenebildiği açıklandı.

Vali Cahit Kıraç, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la bu sorunu görüşeceğini belirtti. Değerli tarihi eserlerin depolarda beklemesinin büyük kayıp olduğunu ifade eden Kıraç, bakandan yapılması tasarlanan Ege Medeniyetler Müzesi’nin 2010 yılı bütçesine alınmasını talep edeceklerini vurguladı. Kıraç, “Dev müze projesi hayata geçmedikçe bu konu çözüme kavuşmaz. Bunun için uğraşıyoruz” dedi.

Konak Varyant’taki İzmir Arkeoloji Müzesi’nin Müdürü Mehmet Tuna, eserlerin 16 ayrı depoda tutulduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“Tarihi eserler teşhir edilenler ve bilimsel çalışmalarda kullanılanlar olarak ikiye ayrılır.Bizdekilerin 50 bini teşhir niteliğindedir. Mevcut müze 1970’li yılların koşullarına göre yapılmış. Şimdi ihtiyacı karşılamıyor. Eserlerin bir bölümünü Varyant’ta, bir bölümünü Kültürpark’ta, bir bölümünü de Bostanlı Açık Hava Müzesi’nde sergiliyoruz, bu durum sevk ve idari açıdan da sıkıntı yaratıyor. Sorunu tek müzeyle çözmek mümkün. Bunun için yasal altyapı var. Ayrıca devlet müzelerinin yanı sıra özel müzelere de ihtiyaç var. Gündemdeki Ege Medeniyetler Müzesi’nin de en az 100 yıllık ihtiyaca göre şekillendirilmesi gerekir.”

İzmir’de kazı çalışması sürdürülen 12 merkez şöyle:
- Yeşilova Höyüğü
- Tepekule Smyrna Antik Kenti
- Agora ve çevresi
- Kemalpaşa Nif Dağı
- Torbalı Metropolis
- Urla Klozomenai Antik Kenti
- Urla Limontepe
- Klaros Kutsal Alanı
- Aliağa’daki Kyme Antik Kenti
- Foça Fokai Antik Kenti
- Menemen sınırları içindeki Panaztepe
- Ulucak Höyük

Depolarda işte bunlar var

Taş eserler: Arkaik dönemden Roma dönemine kadar plastik heykeller, Hellenistik Roma dönemine ait antik mezar taşları, Hellenistik ve Roma dönemlerine ait önemli bilgiler veren yazıtlar,

Pişmiş topraklar: Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma dönemlerine ait pişmiş toprak kandiller, değişik formda kaplar. Günlük mutfak kullanımındaki kaplar. Dini törenlerde kullanılan adak
kapları, pişmiş topraktan mezar ve depolama kapları. Klazomenai tipi süslü işlemeli lahitler.
Cam eserler: Klasik dönemden başlayıp Bizans’a hatta geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine kadar kullanılmış göz yaşı şişeleri, parfümeri kapları, eczacılıkta kullanılmış cam şişeler.
Sikkeler: Klasik arkaik dönemden, Bizans dönemi ve 1839’a kadar Osmanlı dönemine elektron, altın, gümüş, bronz gibi metallerden basılmış paralar,
Takılar: Mezar kazılarında ortaya çıkan saç, göz, ağız bandı, altın taçlar, altın broş, küpe, kolye gibi takılar, elbise süslemeleri. Bronz, gümüş ve fildişi olmak üzere değişik saç iğneleri. Bronz aynalar, cam ve kıymetli taşlardan yapılmış takılar. Zümrüt takılar ve mozaikler.

Habertürk, Haber: Sezen Özsavrangil, 10.12.2009

NUH NEBİ CAMİSİ VE MEDRESESİNE RESTORE

 

 

Şırnak Kültür ve Turizm Müdürü Sadık Çelik, Silopi İlçesi'ndeki Birlik Köyü'nde bulunan Nuh Nebi Camisi ve Medresesi'nin restore edileceğini bildirdi.

 

Sadık Çelik, gazetecilere yaptığı açıklamada, Nuh Nebi Camisi ve Medresesi'nin restorasyonuna gelecek yıl başlanacağını söyledi. Çelik, Şırnak'ta bugüne kadar yer altı değerlerinin tespitiyle ilgili çalışma yapılmadığını, bunun Şırnak için eksiklik olduğunu ifade etti.Bu kapsamda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top ile görüştüklerini kaydeden Çelik, şöyle konuştu:

 

''Şırnak'ta yer altı değerlerinin tespiti için restorasyon kapsamında kazı ve temizlik çalışmalarına başlayacağız. 2010 yılında başlayacak Nuh Nebi Camisi ve Medresesi'nin restorasyonu kapsamında kazı ve temizlik çalışmalarını da yapacağız. Bu çalışmalarda tarihi objelerin gün ışığına çıkarılmasını ümit ediyoruz. Bu kazıların sonucunda belki de kentimizde tarihi eserlerin sergileneceği müze kurulur.''

Habertürk, 10.12.2009

OSMANLI MİRASI SATILIYOR

 

Son yıllarda Arnavutluk'ta yaşananlar, Osmanlı yadigarı arazilerin ve üzerindeki tarihi eserlerin nasıl yok pahasına satıldığını gözler önüne seriyor. Arnavutluk Diyaneti 1992 yılında kuruldu. Devlet bu tarihten sonra Osmanlı döneminden kalma vakıf arazilerini Arnavutluk Diyaneti'ne iade etti. Ancak bu vakıf arazilerinde bulunan, çoğu cami onlarca yapı, komünizm döneminde yıkılmıştı.

 

Arnavutluk'taki Osmanlı yadigarı bu araziler şimdi yok pahasına satılıyor. Bunun en somut örneği “Başkent Tiran'ın kurulduğu yer” olarak bilinen Süleyman Paşa Camii Vakfı arazisi. Arazi 2007 yılında büyük bir emlak şirketine satılmış. Üstelik metrekare fiyatlarının 2200 Euro civarında seyrettiği başkentin göbeğinde 824 Euro gibi bir rakama. 1500 metrekarelik arazinin satışını bazı duyarlı Müslümanların açlık grevi bile engelleyememiş. Arnavutluk'ta olanlar bununla sınırlı değil. El Basan'da Nazareşa Camii Vakfı, Korça'da İlyas Bey Camii Vakfı, Durus'ta Fatih Sultan Mehmet Camii Vakfı, İşkodradaki araziler, Arnavutluk milli kütüphanesi yanındaki arazi ve Arnavutluk Ticaret odasının bulunduğu yerin hemen yanındaki Karabici Camii Vakfı ya satılmış ya da satış listesinde.

Yeni Şafak, Haber: Burak Koçyiğit, 10.12.2009

JANDARMAYA TARİHİ ESER SATMAYA ÇALIŞTILAR

 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde, Roma, Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerine ait 103 parça tarihi eser ele geçirildi.


Milas Jandarma Komutanlığı ekipleri, yaptıkları istihbarat çalışması sonucunda, M.T. (32) ve C.D'nin (29) İzmir'den getirdikleri tarihi eserleri Milas'ta satmaya çalıştığını belirledi. Alıcı gibi davranarak zanlılarla temas kuran ekipler, eserler için 10 bin TL'ye anlaştıkları M.T. ve C.D'yi, Selimiye beldesindeki buluşma sırasında gözaltına aldı. Zanlıların araçlarında, 1 kemer, 2 insan figürlü heykelcik, 3 hayvan figürlü heykelcik ve sikkelerden oluşan toplam 103 parça tarihi eser ele geçirildi.


İncelemede Roma, Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerine ait olduğu belirlenen eserlerin, Milas Müze Müdürlüğü'ne teslim edildiği bildirildi.

Haber Ekspres, 10.12.2009

GÜNAY, "MEGA MÜZE" İÇİN YER BELİRLEDİ

 

İzmir'de 3'üncü kez düzenlenen Travel Turkey İzmir Fuar ve Konferansı'nı dün KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile birlikte açan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İzmir'de kurulması planlanan "mega müze" ile ilgili açıklama yaptı. Günay, "Ege Uygarlıklar Müzesi" ismini taşıyacak müzenin yeri için tarihi Agora çevresinin ön plana çıktığı mesajını verdi.
 

Günay, açılışının ardından Kadifekale'ye çıkarak müzenin yapılması için Büyükşehir Belediyesi'nce önerilen, Agora ve Kadifekale arasında gün yüzüne çıkarılmamış tarihi amfi tiyotronun üst kısmında bulunan 26 dönümlük alanı yukarıdan inceledi. Bakan Günay, "Bizim düşüncemiz Agora, amfi tiyatro ve Kadifekale'nin bir arada olması. Titizlikle çalışıyoruz. Nihai kararı 2010 yılında vererek arazi ile ilgili altyapı ve proje hazırlıklarını başlatacağız. Bir proje yarışması yapacağız. 2010 yılı içinde bu projeyi bütçelendireceğiz" dedi. Günay, İzmir Arkeoloji Müzesi ve depoları ile tarihi Ayavukla Kilisesi'nde de inceleme yaptı.


Bakanlık yetkililerinin, Sabetay Sevi'nin yaşadığı ileri sürülen evle ilgili araştırma yaptıklarını söyleyen Günay, "Hangi tarihi kimliğe ait bir mekan varsa, o mekanın kültür hayatına katılması için elimizden geleni yaparız" dedi. Depolarda bekleyen tarihi eserlerle ilgili çalışma yaptıklarını da söyleyen Bakan Günay, "İzmir'de 200 bin eser bekliyorsa bir şey değil. Dünyadaki müzelerde de eserlerin yüzde 20'si sergilenir. Bizde bu oran biraz daha düşük. Bunu yükseltmeye çalışıyoruz" dedi.


İZFAŞ, Hannover-Messe International ve Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) tarafından düzenlenen fuar büyük ilgi görürken Günay, aynı fuarın önümüzdeki yıl Van'da da düzenlenmesi için TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy'a çağrıda bulundu. Bunun Türkiye'nin bütününe, özellikle batı bölgesine dünyanın dikkatini çekmeyi hedefleyen bir turizm fuarı olduğunu söyleyen Günay, "İzmir'in önemli potansiyeli var. İzmir'in şu anda turizm açısından bulunduğu yer son günlerde yaşadığı ivmeye rağmen olması gerekenin altında. İzmir'e gelen ziyaretçi sayısı 1 milyon civarında. Ayvalık'tan Bodrum'a kadar, Isparta'yı, Burdur'u, Aydın'ı, Denizli'yi içine katarak Ege destinasyonu olarak bakarsanız Türkiye potansiyelinin 3'te 1'ini taşımalı" dedi.

İzmir'i Ege'nin merkezi olarak özerk bir yere koymaya çalıştıklarını dile getiren Günay, "Yeşili tahrip etmeden, yeni betonlaşmalara neden olmadan İzmir'in bozulmuş olan siluetini iyileştirmeye çalışarak yeni planlamalar yapma gayretindeyiz" diye konuştu. İzmir'de turizmi mevsim itibariyle de uzatmak istediklerini söyleyen Günay, "Turizmi mevsimlere yaymak farklı alanlara da yatırım yapmayı beraberinde getiriyor. Sadece deniz değil, golf ve sağlık turizmine yatırım yapmayı gerektiriyor. Bunun için altyapı çalışmaları yapıyoruz. Akdeniz'in en büyük kongre turizm merkezi TÜRSAB işbirliği ile Kuşadası'nda yapılıyor. Kurdelesini 2010'da keseceğiz" dedi. Ege'nin termal turizmi anlamında büyük potansiyeli olduğunu söyleyen Günay, "Bakanlık olarak bunu çok önemsiyoruz. 3 yıl aradan sonra yeniden turizm tahsis ilanı yaptık. Ocak ayının 4'ü akşamına kadar kadar 48 yeni alanı turizm tahsisine açıyoruz dedi.

Yeni Asır, Haber: Ertan Gürcan - İlker Çoban - Kadir Kemaloğlu, 11.12.2009

YEŞİL TÜRBE ESKİ İHTİŞAMINA KAVUŞTU

 

Osmanlı mimarisinde dış duvarlarının tümü çini ile kaplı tek türbe olan Bursa'daki Yeşil Türbe, eski siluetine kavuştu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin sponsorluğunda gerçekleştirilen restorasyon üç yılda tamamlandı.Yıldırım Bayezıd'ın oğlu Çelebi Sultan Mehmet tarafından 1421 yılında yaptırılan Yeşil Türbe'nin 1980'li yıllardaki onarımında düşen ve kırılan orijinal çinilerinin yerine sıradan fayanslar kullanılmıştı. Bu kez ise desenli çinilerle aslına uygun olarak restore edildi. Dünya mirası kültürel varlıkları arasında yer alan Yeşil Türbe'nin dünkü açılış törenine katılan Devlet Bakanı Faruk Çelik "Bizim tarihimiz geniş ve büyük tarih. Geleceğe eserleri bırakacaksınız ki size büyük devlet desinler" dedi. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise Yeşil Türbe'de mezarı olan Osmanlı'nın 5. padişahı Çelebi Mehmet'in tarihteki önemine işaret etti. Türbede yapılan restorasyon çalışmaları, yaklaşık 2 milyon TL'ye mal oldu.

Sabah, 10.12.2009

8500 YILLIK 'İLK İSTANBULLU' SERGİYE HAZIR

 

Marmaray Projesi kapsamında Yenikapı'daki arkeolojik kazılarda ortaya çıkan ilk İstanbullulara ait 8500 yıllık iskeletler sergilenmeye hazır. 2010 Kültür Başkenti projesi kapsamında sergilenecek iskeletlerin bulunmasının ardından gerekli inceleme ve çalışmaların yapıldığını belirten İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Zeynep Kızıltan "Bu iskeletler İstanbul ve insanlık tarihi açısından çok önemli bir keşifti" diye konuştu. Kızıltan sözlerini şöyle sürdürdü: "İskeletlerin kopyaları alındı. Orijinalleri depomuzda. Bulunan 5 ceset, tarihi yarımadada yerleşik düzene geçmiş cilalı taş dönemi içinde yerleşik mimarileri kanıtlaması açısından çok önemli" dedi.

Sabah, Haber: Mediha Olgun, 10.12.2009

MARDİN'DE KORKUTAN TEHDİT

 

İsviçre'de minarelere karşı yapılan referandum Türkiye gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Provokatörler Süryani Kilisesi'ni tehdit etti, Süryani işadamı Alkan ise İsviçre'deki kararı protesto etti.

 

İsviçre'de yapılan referandumla cami minarelerinin yasaklama kararına tepki gösteren bir grup Diyarbakır'daki 1750 yıllık Meryemana Süryani Kilisesi'ne giderek papaz Yusuf Akbulut'u tehdit etti: "İsviçre minareleri yasaklıyor. Biz de size çan kulelerini yasaklıyoruz. Çan kulesini yıkacaksın.”

 

Diyarbakır Sur İlçesi Alipaşa Mahallesi’nde bulunan kiliseye gelen şüpheliler yarına kadar çan kulelerinin yıkılmasını istedi. Polise başvuran Papaz Yusuf Akbulut, yaşanan olayları ve alınan tedbirleri şöyle anlattı:

"Geçen cuma günü yani ayın 4'ünde kilisemize, hem de bana yönelik tehdit geldi. Cuma günü saat 14.00'te 40'lı yaşlarla 3 kişi kiliseye geldi. Kilisede bulunan evimin kapısını çalarak beni dışarı çıkardılar. Tanımadığım bu 3 kişi kilise avlusunda bana, ‘Burada çan kulesi var mı?' diye sordu. ‘Evet' cevabını vermem üzerine ‘Bu çan kulesini yıkacaksın. İsviçre camilerin minarelerini yasaklıyor. Biz de size çan kulelerini yasaklıyoruz. Önümüzdeki Cuma gününe kadar kilisedeki çan kulesini yıkacaksın’ dedi. Ben, ‘Bu tarihi bir kilise, çan kulesi de çok eski, vakıflar var, devlet var' deyince ikinci kez bana, ‘Bizi kime şikayet edersen et. Bu çan kulesi burada kalmayacak yoksa biz de gereğini yaparız’ diyerek gittiler. Ben de bunun üzerine polise giderek şikayette bulundum. Polisler şimdi kameralardan kiliseye gelerek beni tehdit eden 3 üç kişiyi arıyor."

Kilise çanının 600 yıllık olduğunu ve kesinlikle yıkmayacağını söyleyen papaz Yusuf Akbulut, İsviçre'deki minare yasağının kendileriyle ilgisi olmadığını anlatırken şöyle konuştu:

“Biz Süryaniler 6-7 bin yıldır bu coğrafyada yaşıyoruz. Çok köklü bir tarihimiz. Kimin haddine düşmüş bunu sökmek veya yıkmak. İsviçre'deki minare yasağını bahane ediyorlar. Biz de minare yasağını tasvip etmiyoruz. İsviçre bıraksın; camilere minare yapılsın. Herkesin ibadetini özgürce yapma hakkı vardır. Hepimiz Allaha yöneliyoruz.”

 

Kilisede 5 ailenin Diyarbakır kent merkezinde ise yaklaşık 10 Hıristiyan ailesinin bulunduğunu belirten Akbulut, “Süryani cemaati yüzyıllarca bu topraklarda yaşayan diğer insanlarla barış içinde yaşadık. Kimseye bir kötülüğümüzde olmadı. İsviçre’deki minare yasağının hesabının bizden sorulması çok yanlış bir şey” dedi.

 

Mardinspor Kulüp Başkanı, Süryani iş adamı Tekin Alkan, İsviçre'de yapılan minare referandumu sonrasında yaşananlara tepki gösterdi. Alkan, referandum kararının kabul edilir yanı bulunmadığını ifade ederek, Avrupa'daki devletlerin insan haklarını farklı ve yanlı şekilde algıladığını  ileri sürdü.
Bu çağda minare-kilise tartışması yapılmasını çağ dışı bulduğuna dikkati  çeken Alkan, Avrupa ülkelerinin İsviçre'de minare yasağına yeteri kadar tepki  göstermediğini savundu.

 

Alkan, şöyle konuştu:
"Türkiye'de biri kilise çanına taş atsa Avrupa ayağa kalkar. Aynı  tepkiyi Türkiye'de yaşayan Süryaniler gerektiği ölçüde göstermedi. Türkiye'de  açılım yüzyıllardır var. Devlet Süryanilere önem veriyor. Kendimi Türk olarak  görüyorum. Türk vatandaşıyım. Valilikte, emniyette sıra beklemeden işimi  hallediyorum. İsviçre'de minareleri kaldırdılar kimsenin sesi çıkmadı. Türkün Türkten başka dostu yok. Bir Süryani olarak Müslüman kardeşlerimin camilerinin  minarelerini kaldırırlarsa ceza yiyeceğimi bilsem de ben de bütün kiliselerin  çanlarını indiririm. Avrupa kardeşlik ve demokrasiden bahsediyor, sonra da  Müslüman kardeşlerimin minarelerini indiriyor. Böyle bir şey olamaz. Süryani  olmaktan şeref duyuyorum. Devletimiz izin versin bir kilisenin çanını  indiririm."

Hürriyet, Haber: Ramazan Yavuz - Serdar Sunar, 10.12.2009

REMBRANDT'A 20 MİLYON STERLİN

 

 

Rönesans döneminin ünlü İtalyan ressamı Raphael ile Hollandalı ressam Rembrandt’ın eserleri İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan açık artırmada rekor fiyatlara satıldı.

 

Raphael’in bir ilham perisinin kafasını çizdiği 16’ncı yüzyılın başlarına ait kara kalem çalışması, müzayede evi Christies’teki açık artırmada, 29 milyon sterline (yaklaşık 67 milyon TL) alıcı buldu. Vatikan’daki bir fresk için eskiz çalışması olan eser, şimdiye kadar bir müzayede satın alınan en pahalı çizim ve en pahalı ikinci sanat eseri oldu.

Aynı müzayedede, Rembrandt’ın son dönemine ait isimsiz bir erkek portresi de 20,2 milyon sterline (yaklaşık 50 milyon TL) alıcı buldu. Eser, bu fiyatla “en pahalı fiyata satılan usta ressamların sanat eserleri” listesinde beşinci sırada yerini aldı. Şimdiye kadar en pahalıya satılan eser, 49,5 milyon sterline (yaklaşık 119 milyon TL) alıcı bulan, Flaman ressam Peter Paul Rubens’in 1611 tarihli “Masumların Katliamı” isimli tablosu.

Hürriyet, 10.12.2009

TOPKAPI SARAYI'NIN DEPOLARINDAN TARİH FIŞKIRIYOR

 

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478'de yaptırılan ve Osmanlı Devleti'nin 380 yıl idare merkezi ve resmi ikametgahı olarak kullandığı Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki eserlerin muhafaza altına alındığı bazı depoların kapıları AA'ya açıldı.

 

Tek binadan oluşmayan yapılar topluluğu olan Topkapı Sarayı'nın 80 bine yakın koleksiyonu, sarayın daha çok güzergah dahilinde olmayan değişik yapılarındaki 50 depoda muhafaza ediliyor. Müzede, çini ve Japon porselenleri, hazine, saray işlemeleri, padişah elbiseleri, kaftanlar, kıymetli örtüler, arabalar gibi her eser topluluğunun ayrı bir deposu bulunuyor.





Silah koleksiyonu sarayın mutfak kısmında çalışanların kaldığı koğuşların bir bölümünde saklanıyor. Sarayın restorasyonda olan ve 2010 yılının sonbaharında tamamlanması planlanan mutfak bölümü ise, yemeklerin pişirildiği kısım, aşçılar camisi, helvahane, hamam ve koğuşlardan oluşuyor. Mutfak Koğuşu'nda 7. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyıla kadar tarihlenen çeşitli silahlar, kılıçlar, miğferler, kalkanlar, topuzlar ve giysilerden oluşan 10 bini aşkın eser bulunuyor.

 

İklimlendirmesi ve yangın söndürme sistemi bulunmayan, duvarları yer yer nemlenmiş, tavanının bazı bölümleri akmış durumda bulunan silah koleksiyonu deposundaki eserler, restorasyonun ardından birinci avluda bulunan ve Milli Eğitim Bakanlığı'ndan geri alınan Matbaa-ı Amire binası ile Matbaa Anadolu Meslek Lisesi'ne taşınacak.

 

Silahların seçkin olan bölümü ise sarayın ikinci avlusunda bulunan ve şu anda restorasyonu devam eden dış hazine binasındaki salonda sergilenecek. Sarayın ''Silah Seksiyonu''nun 2010 yılının ilk aylarında açılması planlanıyor.

 

Sarayın teşkilatında görevli bir grup görevli olan ''avadancılar'' adına kayıtlı 2273 eserin bulunduğu depo ise, sıkışıklığı ile dikkat çekiyor. Depoda iklimlendirme ve yangın söndürme sistemi bulunmasına rağmen eserler, korunması için bezle sarılmış ve üst üste konulmuş durumda. Burada bulunan ve aralarında Kabe, Mekke ve Medine'ye gönderilen kutsal örtüler, muhallefat yoluyla gelen bohçalar, kutsal topraklara ait eserler de Matbaa-ı Amire binasına taşınacak.





Kültür ve Turizm Bakanlığı, eserlerini teşhir etmede de, depolamada da sıkıntısı bulunan Topkapı Sarayı Müzesi'ne yeni mekanlar açmak amacıyla saraya ait olan, ancak yıllar içinde kullanımı diğer bakanlıklara geçen binaları geri almak için bir çalışma başlattı.

 

Bu doğrultuda Sağlık Bakanlığından Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi, Milli Eğitim Bakanlığından Matbaa-ı Amire ve Matbaa Anadolu Meslek Lisesi ve Ulaştırma Bakanlığından eski telgrafhanenin eklentileri alındı. Bakanlık, Milli Savunma Bakanlığından ise Marmara Denizi cephesinde, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığının depo olarak kullandığı tarihi tescilli dört yapıyı istiyor.

 

Bu mekanların bir bölümü depo olarak kullanılacak. Böylece Topkapı Sarayı Müzesi'nde korunma koşulları iyi olmayan veya sıkışık durumda bulunan eserler, muhafaza altına alınacakları yeni depolara kavuşacak.

 

Topkapı Sarayı Müzesi yetkilileri, depolardaki eserlerin bakımı için sürekli bir ''bakım onarım kadrosuna'' da ihtiyaç bulunduğunu vurguladılar. Yeni restoratörlerin temini ile eserlerin sürekli bakımının sağlanabileceğini ifade eden yetkililer, sadece yeni depolama sistemlerinin yeterli olmayacağını, bakım ve onarımın da önemli olduğuna dikkati çektiler.





Şu anda da bakım ve onarımın yapıldığını, ancak istenilen düzeyde olmadığını dile getiren yetkililer, yeni depoların hazırlanması kadar atölyelerin de güçlendirilmesinin önemine işaret ettiler.

 

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof.Dr. İlber Ortaylı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sarayın kumaş, kuyumcu, Avrupa porselenleri, bakır ve gümüş eşya, 12 bine yakın Çin porseleni, 17 bine yakın el yazması ile arşiv ve vesikaları muhafaza eden 50 depoda 80 bine yakın esere ev sahipliği yaptığını bildirdi.

 

Ortaylı, eserler arasında 19. yüzyıl saraylılarına ait eşyalar, silah koleksiyonu, arabalar da bulunduğunu dile getirerek, ''Bunların muhafaza edildiğini söyleyelim. Versaille veya Kremlin gibi saraylar yağmalanmış, bizde öyle bir şey yok. Topkapı'da çok şey bulunur. Çoğu burada kayıtlıdır. İyi korunanlar vardır, zamanla tahribe uğrayanlar vardır. Sergiler yaptıkça bunları çıkarıp, tamir de ediyoruz, öyle bir özelliğimiz de var'' diye konuştu.

 

Bilhassa çini eserler için depo şartlarının uygun olmadığını vurgulayan Prof.Dr. Ortaylı, ''Devletten bir şey göremiyoruz. Çünkü Kültür ve Turizm Bakanlığının bütçesi çok küçüktür. Topkapı da müstakil bir idareye sahip değildir. Sponsorlara başvuruyoruz, onlar da bizi çok oyaladılar. Hatta vereceği miktarı çekenler de oldu'' dedi.

 

Ortaylı, her dönem Topkapı Sarayı Müzesi'nin idari yapısının değiştirilmesini talep ettiklerini, ama bir değişiklik olmadığını söyledi.

 

Darphane-i Amire binasının Topkapı Sarayı Müzesi'ne devri için yıllardır uğraşıldığını anımsatan Prof.Dr. İlber Ortaylı, şöyle konuştu:

''Darphane-i Amire binası, 14 senedir onun bunun elinde kaldı, alamadık. Atölyelerimiz orada çalışacaktı. Yeni bölümler yapılıyor ve her yerde depo olmaz. Darphane'deki durumun 2010 yılında çözümleneceğini hiç zannetmiyorum. 4 yıl beni burada kanser ettiler, oradan adam atmak için. Sarayın asıl bölümü orası. Tarih Vakfı da gitsin başka yere. Zaten onlara gayet güzel bina vermişler.

 

'Sur-u Sultani' projesi kapsamında demir yolunun sökülmesi ve Sirkeci istasyonunun tahrip ettiği bölümün açılması gerekiyor. Gülhane Parkına inşa edilen bazı binaların yıkılması lazım. Ama Anıtlar Kurulu izin vermiyor. Bunlar 70'lerde yapılmış çirkin binalar. Bunların yıkılması ve surların açığa çıkması önemli. Darphane-i Amire de daha çıkmadı. Orada kıymetli kağıt ve damga matbaası var. Onların da bir yere gittikleri yok, gitmeleri lazım. Bu şekilde ortalık bir parça düzelebilir. Burası yeterli değil, bazı şeyleri düşünmek lazım.''

Zaman, 10.12.2009







KALEHÖYÜK KAZILARINDA İLK BULGULAR

 

     

 

Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Kırşehir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nce yürütülen Kalehöyük kazı çalışmalarında ilk bulguların Osmanlı dönemine ait olduğu saptandı.

 

Kırşehir il merkezinde kale olarak bilinen yerin 50 yıl önce arkeologlar tarafından incelendiği ve ilk yüzeysel araştırmanın Arkeolog Prof.Dr. Bahadır Alkım tarafından yapıldığı biliniyor. Yapılan incelemelerde kale olarak bilen yükseltinin höyük olduğu tespit edildi. Kırşehir Müze Müdürlüğü ve Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji bölümünün üstlendiği kazılar, 15 gün önce başlamıştı.

 

Kırşehir'in merkezinde bulunan Kalehöyük, halk tarafından bilinen bir çok efsaneye sahip.

Kalede oluşan çökmelerden dolayı üstünde bulunan Aleaddin Camii ve Kızılırmak Lisesinin tam kullanımı sağlanamıyor. Sürekli tadilattan geçen binalar dan Aleaddin Camii uzun süredir ibadete kapalı. Kalehöyük'teki kazıların devam ettiği ve arkeoloji bölümü öğrencilerin çalıştığı kazıların başında bulunan Arkeolog Prof.Dr. Neşe Atik, "10 metreye 10 metrelik bir alanı 2 metreye yakın kazdıklarını söyledi. Arkeolog Atik, "İndiğimiz bu yerde ilk mimari tabaklarımızı da bulduk. Görülen duvarlar, Osmanlı dönemine ait çünkü bu duvarlar hizasında bulduğumuz çanak çömlek ağırlıklı olarak, Osmanlı dönemine ait" dedi. Bulunan parçaların karışık dönemlere ait fakat az miktarda olduğunu da sözlerine ekleyen Atik, "Bazı duvar süslemelerinde kullanılan mozaik dediğimiz, Bizans dönemine ve daha eski dönemlere ait malzemelerde çıkmaktadır. Araştırmalarımız Osmanlı dönemine ait" şeklinde konuştu.

 

Kalehöyük'teki çalışmalarının, şuan üstünde bulundukları Osmanlı tabakasına yönelik olduğunu hatırlatan Atik, "Bir çok döneme ait malzeme bulsak da şimdi Osmanlı dönemini araştırıyoruz. MÖ 5.inci yüzyıla ait kap parçası bulduk ama bunlar çok az. Yoğunluk Osmanlı döneminde. Bizim işimiz bu ele geçen malzemeler ve yapıların neye ait olduğunu araştırmak" diyerek, bazı ip uçları olduğunu da belirtti. Taştan tekneler ve pişmiş topraktan yapılmış künklerin çok açık vaziyette görüldüğü kazı alanında iş yeri olma ihtimalini değerlendiren Atik, "Belli ki burada bir iş yapılıyor. Bir şeyler üretiliyor. Mesela büyükbaş hayvan kemiği çok çıkıyor, bu kasap olabilir, tutkal üretim yeri olabilir bunları araştırıyoruz. İlerleyen zaman içinde bunu tespit edeceğiz. Kale höyükteki beklentilerinin, Osmanlı döneminin altındaki tabaka olduğunu" ifade etti.

 

Atik, "Tabakanın altında bir önceki döneme ait yapılar bekliyoruz. Bu daha önceki döneme de ait olabilir. Çünkü höyüklerin üst üste bir çok kültürü ve katları olabiliyor.O yüzden herkes merak içinde ne olacağını bekliyor" ifadelerini kullandı.

 

Kalehöyük'te çalışan öğrenciler titiz bir çalışma ile buldukları malzemeleri ve buluntuları temizleyerek numaralandırıyor. Kalehöyük'teki kazılara valilik ve belediye yardım ediyor.

Kırşehir Kent Haber, 09.12.2009

ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE'DE RESTORASYON ATEŞİ YANIYOR

 

Sivas'ta etkisini göstermeye başlayan soğuk ve yağışlı hava hayatı etkilemeye devam ederken Çifte Minareli Medrese ile Şifahiye Medresesi'nde restore ve rölöve çalışmaları devam ediyor.

 

Restorasyon işçileri, yaktıkları ateşte ısınmaya çalışıyor ve soğuk havanın çalışmalara engel olmasının önüne geçmek için mücadele veriyor. Üşümemek için üzerlerine kalın giysiler giyen işçiler, üşüyen ellerini ise yaktıkları ateşte ısıtıyor. Çifte Minareli Medrese ve Şifahiye Medresesi'nin restorasyonunu üstlenen yüklenici firmanın yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle çalışmalara yaklaşık 4 ay ara verilmiş ve yüklenici firma işi başka bir firmaya devretmişti. Restorasyon işini devralan ve geçtiğimiz ay işi yeniden başlatan firma, hava şartlarının olumsuz olmasına karşın işe ara vermeden çalışmayı tercih ediyor.

 

Çifte Minareli Medrese'nin temel duvarları yükseltiliyor. Projeye göre Çifte Minareli Medrese'nin temel duvarları bir metre 30 santimetreye kadar yükseltilecek. Duvar yükseltme çalışmalarının yaklaşık 1 hafta içerisinde tamamlanması planlanıyor. Şifahiye Medresesi'nin duvarlarında ise eskitme çalışmaları yapılıyor. Restorasyonun ardından tarihi binaların çevre düzenlemesi yapılacak.

Zaman, Haber: İsmail Yıldız, 09.12.2009

KOZAN'DA TARİHİ ÇARŞININ ONARIMI SÜRÜYOR

 

 

Kozan Belediyesi’nin kültürü koruma, tarihi dokuyu ön plana çıkarma ve projeleri kapsamında yer alan yaklaşık 100 yıllık 200 civarında olan dükkandan oluşan tarihi çarşının restorasyon ve düzenleme çalışmalarına (Sokak Sağlıklaştırması) devam ediliyor.

 

İlk olarak 2004 yılında başlayan bir çalışma ile tüm çarşı parke kilit taşı ile döşenmiş ve restore çalışmaları için adımlar atılmış proje çalışmaları başlatılmıştı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan alınan onayla Adana Valiliği İl Özel İdaresi’nin finans yardımı ile çarşı dükkanlarının cephe ve çatıları yenileme çalışmalarına Camii Kebir Caddesi, Aşağı ve Yukarı Çarşı ile devam ediliyor.

 

Projenin gerçekleşmesinde katkıda bulunan yetkililere şükranlarını sunan Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan; Tarihi çarşının restorasyon çalışmaları sonrasında kültürel ve tarihi güzelliğinin ortaya çıkacağını ayrıca çarşının Kozan’ın göz bebeği olacağını söyledi.

Turizm Gazetesi, 09.12.2009

KOCA DİNOZOR ÇALINDI

 

Avustralya’da yaratılan ve çok gerçekçi, hareketli dinozor modellerinden oluşan “Walking with Dinosaurs” (Dinozorlarla Yürümek) adlı şov, Meksika’da hırsızların hışmına uğradı.

Dünyayı turlayan ve bugüne kadar 4 milyon kişinin gezdiği sergideki 100 bin dolarlık bir dinozor, Guadalajara’da çalındı. Meksika basını olayı, “Bu ancak Meksika’da yaşanır” başlığıyla verdi.

Hürriyet, 09.12.2009

ANTALYA DOĞU GARAJI'NDA İKİ LAHİT

 

Büyükşehir Belediyesi’nin Antalya Doğu Garajı Projesi’nin inşaat çalışması sırasında ‘tesadüfen’ ortaya çıkarılan Attaleia Antik Kenti’ne ait nekropolde iki mezar daha gün yüzüne çıkarıldı. Lahit kapağının üzerindeki yazılara göre, mezarlardan biri Pamfilya bölgesinin bilinen ilk senatörü Marcus Calpurnius Rufus’un mensubu olduğu Calpurnii ailesine ait. Mezarların birinden iskelet çıktı, diğer mezarın içinin çamurla kaplı olduğu görüldü. Garaj alanındaki nekropolden bugüne kadar 802 mezar açığa çıkarılmıştı.

Radikal, 08.12.2009

HASANKEYF'TE TURİZM PATLADI

 

Hasankeyf’i 2009’un ilk 11 ayında yaklaşık 1 milyon kişi gezdi. Hasankeyf geçen yılki turist rakamını ikiyi katladı. Ilusu Barajı’nın suları altında kalma riski bulunan bölgeyi 2008’de 500 bin kişi gezmişti. Batman Kültür ve Turizm İl Müdürü Selahattin Ortaboy “2010’da ziyaretçi sayısını 1.5 milyona çıkarmayı hedefliyoruz Hasankeyf’i ziyaret etmek isteyenlerin başında Japonlar ilk sırada yer alıyor. Bunu Kore, Fransa, ABD takip ediyor. Herkesin yaşamı boyunca en az bir kez Hasankeyf’i görmesi gerekir” dedi.

Radikal, 08.12.2009

ORDU'DA TARİHE NEŞTER


Valilik, şehir merkezinde atıl durumda bırakılan tarihi eser ve alanların geleceğe taşınması için düğmeye bastı.Arsa ve bina sahiplerinin satışına olumlu yaklaşmadığı eserlerin kamulaştırılması için çalışma başlatan valiliğni ilk çalışması kendi konağı oldu.

 

Ordu Valisi Orhan Düzgün'ün göreve başlamasının ardından, şehir merkezinde atıl durumda bırakılan tarihi eser ve alanların geleceğe taşınması için düğmeye basıldı. Arsa ve bina sahiplerinin satışına olumlu yaklaşmadığı eserlerin kamulaştırılması için çalışma başlatıldı.

Ordu Valisi Orhan Düzgün'ün tarihi eserlerin kurtarılması yönündeki ilk çalışması tarihi Vali Konağı oldu. Osmanlı döneminde inşa edilen, ilk Cumhuriyet valisinin konakladığı binanın satın alınabilmesi için sahipleri ile bir görüşme yapıldı. Ancak görüşmelerin olumlu sonuçlanmaması üzerine konuyu Kültür ve Turizm Bakanlığı'na aktaran Vali Düzgün, "kamulaştırın" talimatı üzerine düğmeye bastı. Bu durumda tarihi bina, emlak değeri üzerinden fiyatlandırılarak kamulaştırma yoluyla satın alınacak. Kamulaştırma yapılmasından sonra restorasyon çalışmalarına başlanacağı bildirildi.

 

Eski Türk evi özelliğini taşıyan Tarihi Kahraman Sağra Konağı'nın da kamulaştırılması kararlaştırıldı. Hissedarların vekaletini elinde bulunduran yetkili ile yapılan görüşmelerde uzlaşmaya varıldı. Aralık ayı içerisinde hisse devrinin yapılacağı, ardından restorasyon çalışmalarının yapılacağı belirtildi.

 

Eskipazar'da bulunan tarihi Osmanlı hamamlarının kurtarılması yönünde ilk çalışma başlatıldı. Buna göre acil olarak müdahale edilmesi düşünülen büyük hamamın onarım projesinin hazırlatılması için Trabzon Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü'ne yaklaşık maliyet çalışması yaptırıldı. Ordu Valiliği, konuyla ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ödenek talebinde bulundu.

 

Taşbaşı Mahallesi'nde bulunan tarihi Menekşe Sokağı'nın tarihi dokuya uygun olarak 'sağlıklaştırılması' için açılan proje ihalesi 14 Kasım'da yapıldı. Yüklenici firma tarafından hazırlanan ve Bakanlığa teslim edilen projenin incelenmesi sürüyor. Menekşe sokaktaki tarihi özellik taşıyan 26 evden 9 adedinin tescilli, 17 adedinin yeni bina olduğu belirlenirken, tescilli binalara restorasyon, yeni binalara dış cephe giydirme yapılacağı kaydedildi. Proje kapsamında 800 bin liraya ihtiyaç duyulduğu belirtildi. Bu arada, Ordu Valilik binasının arkasında bulunan askerlik şubesi ile Nüfus Müdürlüğü'ne ait tarihi özellik taşıyan binaların Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmesi istendi. Atatürk'ün Ordu'ya gelişinde ziyaret ettiği bu binaların Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmesi halinde, Atatürk Müzesi'ne dönüştürüleceği öğrenildi.

Yeni Şafak, 08.12.2009

TARİHİ SU KEMERLERİ RESTORE EDİLİYOR

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'nde tarihi su kemerlerinin onarım ve restorasyonuyla ilgili ilk etap çalışmaların tamamlandığı bildirildi. Bizans döneminde Ayasuluk Tepesi üzerindeki St. Jean Kilisesi ve çevresinde yaşayan halkın içme suyu ihtiyacını karşılamak için yapılan ve 124 ayaktan oluşan su kemerlerinin ayakta kalan bölümünde başlatılan restorasyon ve onarım çalışmalarının, Selçuk Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm ve yenileme proje kapsamında 3 yıldır yürütülen çalışmaların ilk etabının tamamlandığı belirtildi. Çalışmalar kapsamında, ilçe merkezindeki İstasyon Meydanı'ndan Ayasuluk Tepesi'ne kadar uzanan su kemerlerinden 14 ayağın derz onarımı, yüzey temizlemesi ile kemerlerin tuğla onarımları yapılırken, 77-78 ile 80-82 no.lu ayaklar arasındaki su kemerlerinde faaliyetler tamamlandı. Yıllardır su kemerleri üzerinde yuva yapan ve İlçenin sembolü haline gelen leyleklerin yuvalarının korunması için yaz aylarında ayakların alt bölümünde faaliyet yürütüldüğü, göç mevsimi olan Ağustos sonrası ise çalışmalara hız verildiği öğrenildi.

Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür, gazetecilere yaptığı açıklamada, kentsel dönüşüm ve yenileme çalışmaları kapsamında İlçe merkezindeki Namık Kemal ve Cengiz Topel caddelerinin Selçuk'un en önemli aksını oluşturduğunu belirtti. Ülgür, şunları kaydetti: ''Bu aksta süre gelen tarihi su kemerlerinin onarım ve restorasyonu, şu ana kadar yaptığımız ve yapacağımız dönüşüm ve yenileme çalışmaları için büyük önem taşımaktadır. Tarihini yaşatan, çağdaş bir kent oluşturmak amacıyla 3 yılı aşkın zamandır sürdürdüğümüz çalışmalarla tarihi mirasımız olan yapıların yenilenip yaşatılması ve korunmasını amaçlıyoruz.''

Ülgür, Selçuk'un sahip olduğu tarihi zenginliklerin korunması için Efes Antik Tiyatro'nun restorasyonu ile Ayasuluk Kalesi kazı ve restorasyon çalışmalarına, eleman ve malzeme desteği sağladıklarını da bildirdi. St. Jean (Aziz Yuhanna) Takip Kapısı'nın doğusundan başlayan su kemerleri, Şirince boğazından devam edip, kuzeye yöneliyor. Kemerler, Belevi beldesi ile Selçuk arasındaki Pranga mevkisi doğusundaki su kaynaklarından sağlanan içme suyunu, Selçuk Ayasuluk Tepesi'ndeki yerleşime ve ortaçağın hac merkezi olan St. Jean Kilisesi'ne ulaştırıyordu.

Yeni Asır, 08.12.2009

SALİHLİ'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Manisa'nın Salihli İlçesi'nde, Roma dönemine ait bir mezar stelini satmaya çalıştıkları tespit edilen 5 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.


İl Jandarma Komutanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, Kültür ve Tabiat Varlığı Kaçakçılığı
ile Mücadele kapsamında, Salihli İlçesi Sartmustafa kasabasında Ö.Ş., E.A., R.B., A.T. ve İ.E. isimli şahısların ellerinde Roma dönemine ait tarihi eser bulunduğu öğrenildi. Alıcı kılığında Ö.Ş. ile irtibat kuran jandarma görevlileri, şüphelileri, 167 cm. uzunluğunda, 74 cm. genişliğinde ve 25 cm. kalınlığında ayakta durur halde bir erkek figürü, bir kadın figürü ve iki çocuk figürü bulunan Roma dönemine ait mermerden yapılmış 1 adet mezar stelini satmak isterken yakaladı. Gözaltına alınan beş kişi çıkarıldıkları adli makamlar tarafından tutuklanarak Salihli Cezaevi'ne gönderildi. Tarihi eser niteliğindeki mezar steli Manisa Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.

Haber Ekspres, 08.12.2009

BİRGİ'YE YENİ KORUMA PLANI

 

Birgi Belediye Başkanı Cumhur Şener, tarihi dokusunu koruyan ender yerleşim birimlerinden olan beldede koruma imar planı üzerindeki çalışmaların sürdüğünü belirtti. Şener, 1996 yılında onaylanan koruma amaçlı imar planının yenilendiğini belirterek, "Koruma amaçlı imar planı revizyon işlemi ihale edildi. Ege Plan'ın aldığı ihale ile 2009-2010 yıllarını kapsayan çalışma yapılacak" dedi.


Şener, şunları kaydetti: "Yenileme ile Birgi'nin koruma planındaki hatalar düzeltilecek. Bütün planlar dijital ortama alınacak. Bu konuda uydu görüntüleri de satın alındı. Burada hedef, sıfır hata. Tek amacımız da Birgi'yi gelecek kuşaklara, bozulmadan, koruyarak aktarabilmek. Biz gelecek yılları da planlıyoruz. Planlar Ağustos ayı itibarıyla hazırlanıp Çekül Vakfı tarafından bize ulaştırıldı. Tüm çalışmalar dijital ortama aktarıldıktan sonra, daha düzgün koruma amaçlı imar planına kavuşmuş olacağız."

Haber Ekspres, 08.12.2009

SABETAY SEVİ'NİN EVİ MÜZE OLUYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Sabetay Sevi'nin İzmir'deki evinin müze yapılmasına sıcak baktığını açıkladı.

 

Kürt ve Alevi açılımlarının ardından Sabetayist açılımı için de düğmeye basıldı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye'nin en gizemli topluluklarından biri olarak gösterilen ve her dönem tartışma konusu olan Sabetayistlerin lideri Sabetay Sevi'nin İzmir'deki evinin müze haline getirilmesine sıcak baktığını söyledi. Geçen ay İzmir'e gittiğinde Sabetay Sevi'nin evi olduğu söylenen bir binanın kendisine gösterildiğini ve buranın müze yapılması için destek istendiğini belirten Günay, "Agora'daki evi inceledim. Sabetay Sevi'nin evi olup olmadığı henüz bilinmiyor ancak ben de doğru olmasını temenni ediyorum. Bu tür tarihi kişiliklerin yaşadıkları yerlerin turizm mekanı haline getirilmesinde fayda var" dedi.

 

Sabetay Sevi kimdir?

Sabetay Sevi'nin 1 Ağustos 1626'da dünyaya geldiği belirtiliyor. Sevi, 31 Mayıs 1665'te 39 yaşındayken Mesih olduğunu ilan etti. Sinagoglarda ateşli konuşmalar yapan Sevi'nin bu tavırları, Osmanlı'dan tepki gördü. Sevi'nin hayatı, Müslüman olması karşılığında bağışlandı. Aziz Mehmet Efendi adını alan fakat Müslümanlığı görünüşte kabul ettiği gerekçesiyle 1676'da Arnavutluk'a sürgüne gönderilen Sabetay Sevi, aynı yıl öldü. Sabetay Sevi Müslümanlığı kabul edince Yahudiler ondan yüz çevirirken, bazı aileler ona inanmayı sürdürdü ve onunla birlikte sürgüne gitti. Kapancılar, Yakubiler, Karakaşlar adıyla üç ayrı gruba bölünen Sabetaycılar, iç evlenmelerle bütünlüğünü korudu. Türkiye'de 60 bin civarında Sabetayist olduğu tahmin ediliyor.

Sabah, Haber: Zafer Şahin, 08.12.2009

SULUKULE ARTIK YOK





Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana Romanların yaşadığı tarihi Sulukule'deki son 2 ev de yıkıldı. Böylelikle yaklaşık 500 yıllık yerleşim yeri ortadan kayboldu.

 

"Sulukule" olarak bilinen Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinde Kentsel Yenileme Projesi kapsamında gerçekleştirilen yıkımlar tamamlandı.

Bölgede tarihi binalar ve caminin dışında kalan evlerin yıkımına daha önce başlanmıştı. Sulukule'de kalan son iki
ev de yıkılınca, sokaklarından darbuka ve keman seslerinin yükseldiği tarihi semt, yok oldu. Bölgede daha önce ikamet eden Romanlardan ruhsatı olanlar TOKİ'nin Gaziosmanpaşa'daki konutlarına yerleştirilirken, bazıları da çevredeki yakın evlere taşındı.

Evleri yıkılan Roman çocukları da, Sulukule'nin son gününde her şeyden habersiz molozlar arasında oyun oynadı. Geçimlerini güçlükle sağlayan Romanlar ise molozların arasından demir parçalarını toplayarak satışa çıkarıyor. Bölgedeki moloz kaldırma çalışması tamamlandığında, TOKİ'nin konut projesi hayata geçirilecek.

Sabah, 08.12.2009


******


SULUKULE'DE DARBUKA DEĞİL, ÇEKİÇ SESLERİ YANKILANACAK





Sulukule olarak bilinen Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinde kentsel yenileme çalışması kapsamında yapılacak yeni binaların inşaatına gelecek hafta başlanıyor. Kamuoyunda tartışmalar yaratan ve hatta tartışmaları yurtdışına kadar yayılan Sulukule Kentsel Yenileme Projesi'nde inşaat aşamasına gelindi. Toplu Konut İdaresi'nin Eylül sonunda gerçekleştirdiği ihaleyi kazanan ve 6 Ekim'de araziyi teslim alan Özkar İnşaat, gelecek hafta Sulukule'nin yeni binalarını inşa etmeye başlayacak. Sulukule'de gelinen son durum hakkında Sabah'ın sorularını yanıtlayan Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Sulukule Kentsel Yenileme Projesi'nin avan projelerinin koruma Kurulu tarafından onaylandığını ve uygulama projelerinin hazırlandığını belirterek, "Avan proje üzerinden TOKİ ihale'yi gerçekleştirdi. İhaleyi kazanan Ökar İnşaat ruhsat için belediyemize başvurdu. Bugün yarın ruhsat çıkacak. Önümüzdeki hafta ise inşata başlanacak" dedi. Demir Projenin 2011'in ortalarında tamamlanacağını da ifa etti. Demir, projenin "Sulukule'de villa yapılıyor" diye speküle edildiğine değinerek, sur koruma bandındaki yeni evlerin 75, 100 ve 120 metrekarelik 2, 3 ve 4 katlı binalardan oluştuğunu açıkladı.

Sulukule projesinin inşaat ihalesini alan Özkar İnşaat'ın Yönetim Kurulu Üyesi Burak Özcan da, "Arazi üzerinde şantiye kurma çalışmalarımıza başladık. Konteynırlarımızı yerleştirdik, güvenlik birimlerimizi oluşturduk. Eksikliklerimizi gideriyoruz. TOKİ'nin İhalesini 62 milyon TL'ye kazandık" dedi.

Sabah, Haber: Bülend Yoldaş, 10.12.2009

KAYA MEZARDA YAŞAM SAVAŞI

 

 

Fethiye'deki tarihi kaya mezarda 1.5 yıldan bu yana yaşayan 4 çocuk babası kanser hastası 63 yaşındaki Sabri Ertürk, yaşam savaşı veriyor.

 

Ailesiyle 20 yıldan bu yana görüşmediğini, Ankara'dan 6 yıl önce İlçeye gelip yerleşerek inşaat işiyle uğraşmaya başladığını anlatan Ertürk, daha sonra parasız kalınca tarihi Likya mezarında yaşam savaşı verdiğini söyledi. Fethiye kent merkezinde Kaya Caddesi üzerindeki kaya mezarında 1.5 yıldan bu yana yaşayan Ertürk’e geçen Temmuz ayında Antalya'da mide kanseri teşhisi konuldu. Kaya mezarına serdiği döşek üzerinde yatan, mide kanseri olduğu için sadece sulu gıdalarla beslenebilen Ertürk, gününün tamamını yatarak kaya mezarındaki evinde geçiriyor. Fethiye’deki yetkililerin kaya mezarda yaşadığını bildiğini söyleyen Sabri Ertürk, şöyle dedi:
“Temmuz ayında nefes darlığı başladı. Yemeden- içmeden kesildim. Ramazandan beri de ekmek yiyemiyorum. Sadece sulu gıdalar alabiliyorum. Fethiye'de hastalığıma teşhis koyamadılar. Aldığım yeşil kartla Antalya’ya gittim, ‘mide kanseri' teşhisini koydular. Doktorlar ameliyattan çıkamayacağım kanaatine vardıkları için beni 12 gün yatırdıktan sonra taburcu etti. Kekrar bu kaya mezarında yaşamaya başladım. Şimdi kesinlikle yürüyemiyorum. İnsanoğlu her zorluğu aşar ama ben bu zorluğu aşamayacağım. Yetkililer kör değil görüyorlar. Burada yattığımdan belediye başkanının, emniyetin, savcının, jandarmanın hepsinin haberi var. Böyle bir duruma gelmiş vatandaşa yardım etmeleri onların görevi.” 

Radikal, 08.12.2009

TÜRK SANATI GÖRSEL ARŞİVİ HERKESE AÇILDI





Sanat tarihçisi Prof.Dr. Nurhan Atasoy’un 54 yıldır çekmecesinde biriktirdiği ve 2008’de Türk Kültür Vakfı’na bağışladığı 12 binden fazla slayttan oluşan arşiv, bugün erişime açılıyor. Atasoy’un yurtiçi ve yurtdışındaki müze, sergi, manastır gibi yerlerde belgelediği Türk eserlerinin veri tabanına www.turkishculture.org/dia sitesinden ulaşılabilecek.

 

2000 yılında ABD’de kurulmuş olan Türk Kültür Vakfı, kültür varlıklarımızın korunması, geliştirilmesi, dünyaya tanıtılması ve bu alanda projelerin ve uluslararası işbirliğinin desteklenmesi için çalışıyor. Başlıkları arasında kültürel mirası korumak, eğitim ve kültürel değişim var. Vakfın son günlerdeki en büyük katkılarından biri de sanat tarihçisi Prof.Dr. Nurhan Atasoy’un 54 yıllık arşivi.

1955’ten bu yana gittiği her yerde gördüğü Türk sanat eserlerini fotoğraflayan ve alt metnini hazırlayan Atasoy’un arşivinde Türkiye’nin yanı sıra İrlanda, Mısır, İtalya, Amerika, Portekiz, Polonya, Rusya, İsveç, Ukrayna ve Suriye gibi pek çok ülkeden örnekler görmek mümkün. Atasoy, Anadolu araştırmaları sırasındaki ilk keşfini şöyle anlatıyor: “Prof. Erdman ile yaz aylarında çıktığımız Anadolu araştırma gezilerinde incelediğimiz Selçuklu mimari eserlerini daha iyi hatırlamak ve öğrenmek için fotoğraf çekmeye başladım. Selçuklu mimarisi beni teşvik etti diyebilirim. Daha sonra minyatürler üzerinde araştırmalarıma başladım ve bu uzun yıllar sürdü. Minyatürlere şöyle bir bakıp tüm ayrıntıları hatırlayamazsınız. Bunları tekrar tekrar incelemeniz gerekir. Bu yüzden fotoğraflarını çektim.”

Atasoy zaman içinde biriken arşivinden ders için kullanacaklarını üniversitede, kalanlarını evde muhafaza etti. Bu dönemde bir de küçük kütüphanesi oluştu. Önceleri kutularda saklanan slaytları, bir süre sonra özel yaptırılan çekmeceli bir dolapta saklanmaya başladı. Ancak bunlardan başkalarının da yararlanması gerektiğini düşünerek 2008’de hepsini, çalışmalarını yakından takip ettiği Türk Kültür Vakfı’na bağışladı.

Araştırmacılar bugünden itibaren www.turkishculture.org/dia sitesinde görebilecekleri arşivde özellikle Osmanlı sanatı üzerine pek çok detayla karşılaşacak. Bunlar arasında minyatürler, mektupluklar, tabletler, türbeler, beşikler, halılar mevcut. Nurhan Atasoy’un minyatürler dışında en çok etkilendiği eser ise II. Abdülhamit’in fotoğraf albümü koleksiyonundan çektiği fotoğraflar ve Türk kumaşları.

T
ürk Kültür Vakfı’nda bilimsel danışman olarak da katkıda bulunan Prof.Dr. Nurhan Atasoy, arşivini 2008’de vakfa bağışladı. Daha kolay incelenmesi için her biri dijital ortama aktarıldı. Sadece yazılımın hazırlanması yaklaşık beş ay sürdü. Tarama ve dijital ortama aktarılması ise bir buçuk yıl. Bu dönemde materyalin kategorilendirilmesi ve veritabanına uygun hale getirilmesi uzun zaman aldı. Dijital ortama taşınan veriler optik disklerde ve sabit sürücülerde muhafaza ediliyor. Hepsi vakfın İstanbul şubesinde saklanıyor.

Hürriyet, Haber: Deniz İnceoğlu, 08.12.2009

ANADOLU'NUN EN BÜYÜK SÜLALE MEZARI BULUNDU

 

Denizli'de, antik kent Laodikya’da, Anadolu’nun en büyük toplu sülale mezarı bulundu.

 

Kazı Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, mezarın MS 1’inci yüzyıldan 5’inci yüzyıla kadar sürekli kullanılan bir sülale mezarı olduğunu belirterek, şöyle dedi: “Anıtsal mezarda altta 31, üstte 31 olmak üzere 62 ölünün gömüldüğü tekneler mevcut. Her biri takı ve sikkeleriyle gömülen 62 kişilik bu mezardan başka, bölgede bu büyüklükte bir mezar yok. Mezarın yamaçta olması nedeniyle depremde üst katı tamamen çökmüş. Mezarda sayısız iskelet, 100’ün üzerinde kandil ve sikke bulundu.”

Hürriyet, 08.12.2009

TARİHİMİZ ÇÖKÜYOR





Aydın’ın Kuşadası İlçesi'nde faaliyetlerini sürdüren Kuşadası Eko Sistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) bu hafta sonu Milas İlçesi'nin Bafa beldesine bağlı Gölyaka Köyü'nde yapılan gezilerde Yediler Manastırı'na yaptıkları gezi de manastır yakınlarındaki duvarın çöktüğünü gözlemleyerek yetkileri tarihe sahip çıkılması için göreve çağırdı.

 

EKODOSD üyeleri yaptıkları haftasonu gezilerine devam ediyor. Dernek üyeleri bu haftasonu yaptıkları gezide Muğla’nın Milas İlçesi'ne giderek burada doğal güzellikleri inceleme fırsatı buldular. Doğal güzellikler içerisinde gezilerini fotoğraflar çekerek ölümsüzleştiren üyeler yaptıkları gezi sırasında Gölyaka Köyü'nde yapılan gezilerde Yediler Manastırı çevresinde tarihi duvarların çöktüğünü tespit ederek incelemelerde bulundular.

 

EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü , Gölyaka Köyü’nden, Beşparmak Dağları’na tırmanan insanların en büyük amacı, Yediler Manastırı’nı görmektir. Zeytin ve hayvancılıktan sonra, Köyün ekonomisine katkı yapan en büyük zenginlik Yediler Manastırı’dır. Yediler Manastırı’nı inşa edenler, doğal gnays kayalardan yararlanmışlardır. Yediler Manastırı’na gelen gruplar, yapıların arasında korkusuzca dolaşmaktadır. Ancak yeterli bakım olmayınca, tarih çökmüş ve duvar yerle bir olmuştur. Altında insanların kalmaması sevindirici, tarihin yıkılması ise çok üzücüdür. “ dedi.

 

Ayrıca yetkilileri göreve çağıran Sürücü sözlerine şöyle devam etti : “İlgili kurumların, aslında çok önceden yapması gereken iyileştirme çalışmalarını, ivedilikle hayata geçirmesi gerekmektedir. Acele edilmezse, pamuk ipliğine bağlı yüzlerce yıllık tarihi manastırdan geriye bir eser kalmayabilir. Daha da önemlisi, birçok insanın altından geçtiği surlar, bir gün çok üzücü durumlara neden olabilir. İyileştirme çalışmaları bitinceye kadar, Manastır içine ziyaretçi girişi engellenmelidir. Ziyaretçiler, manastırı karşıdan gören ve manzaranın çok daha güzel olduğu teraslardan izlemeleri sağlanabilir. Gelen ziyaretçilerin teraslara çıkarılmasını, Gölyaka Köyü’nün yerel rehberleri karşılayabilir. Bu durum ziyaretçilerin risksiz bir şekilde teraslara çıkmasını sağlar ve aynı zamanda yöre insanlarının ekonomisine katkı yapar. Ayrıca Manastır yakınlarında bazı kaya oyuklarına resmedilmiş, Hz İsa’nın doğumundan ölümüne kadar betimleyen freskler de bulunmaktadır. Tarihi zenginliğimiz olan freskler, her geçen yıl tahribat yaşamaktadır. Kaya oyuğundaki fresklerin korunması için, etrafına demir parmaklıkların yapılması yeterlidir. Gelen ziyaretçiler parmaklıkların arasından freskleri izleyebilir. İlgili kurumların bu konuya eğileceğini istiyoruz”

Selçuk Bölge Haberleri, Haber: Kerim Uğur, 08.12.2009

SURLARA BİTİŞİK 27 EV İSTİMLAK EDİLDİ

 

Diyarbakır'ın Sur ilçe belediyesince Diyarbakır surlarının gün ışığına çıkarılması amacıyla  surlara bitişik ev istimlak edildi. 

 

Sur Belediyesi'nden yapılan yazılı açıklamada, daha önce Fatihpaşa Mahallesi'nde surlara bitişik 16 evin istimlak edildiği hatırlatılarak, bu kapsamda aynı mahalledeki 27 evin daha istimlak edildiği belirtildi. İstimlak edilen evlerin sahiplerine istimlak bedellerinin ödendiği kaydedilen açıklamada, şöyle denildi: 'Tarihi surlara nefes aldırma çalışmaları kapsamında Mardinkapı ve Saraykapı çevresinde bulunan bugüne kadar toplam 216 evin istimlakı tamamlandı. Hava şartlarının elverişli olması dolayısıyla 27 ev daha istimlak edildi. Kalan 40 evin istimlak edilmesi halinde Mardinkapı'dan Saraykapı'ya kadarki bölümde tarihi surlara bitişik gecekondu kalmayacak. İstimlak edilen 27 evin sahiplerine 285 bin TL ödeme yapıldı. Bu evlerin boşaltılmasından sonra belediye ekiplerince evlerin yıkımı gerçekleştirilecek."

Zaman, 07.12.2009

ANTİK KENT DEFİNE AVCILARININ HEDEFİNDE

 

 

Antalya'nın Demre İlçesi Yavı Köyü'ndeki Kyaenai Antik Kenti'nin kaçak kazı yapan kişilerce tahrip edildiği bildirildi.

 

Yavı Köyü Muhtarı Abdulah Kolak, Likya ve Roma kentleri içinde en çok lahit mezar bulunan bölge olan Kyaenai Antik Kenti'nin, define avcılarının hedefinde olduğunu ve buradaki eserlerin kaçak kazı yapan kişilerce tahrip edildiğini söyledi.

 

Denizden 1000, Yavı Köyü'nden 350 metre yükseklikteki antik kentin, Likya uygarlığının en önemli kentlerinden biri olduğunu ifade eden Kolak, tarihi MÖ 4. yüzyıla kadar dayanan Kyaenai'de bekçi bulunmaması nedeniyle lahit mezarlara, zarar verildiğini bildirdi.

 

Kolak, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın girişimiyle Antalya Özel İdaresi'nce antik kente ulaşım için yol yapım çalışmaları başlatıldığını belirterek ''Ören yerinin bekçisi olmadığından tiyatro ve mezarlar yağmalanıyor. Daha 10 gün önce kaçak kazı yapanlar jandarma tarafından yakalandı. Bakanlıktan burada bir bekçinin görevlendirilmesini talep ediyoruz'' dedi.

Muhtar Kolak, bazı lahitlerin kapaklarının devrildiğini de kaydetti.

Sabah, 07.12.2009

HÜKÜMET YÖRESEL MİMARİYİ DESTEKLEYECEK





Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, yöresel mimarileri geliştireceklerini ifade etti. Kayseri'de Vali Mevlüt Bilici, TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut, AK Parti Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş tarafından karşılanan Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, valilikte yaptığı açıklamada, Kayseri'de daha önce bir projeyi hayata geçirdiklerini belirterek, şunları söyledi: ''Hazırladığımız proje ile kırsal kesimlerde yöresel mimari yeniden yaşatılacak. Yöresel malzemeler kullanılacak. Bu konuda biz proje ve mühendislik mimarlık desteği vereceğiz. Yöresel malzemelerle ilgili bilimsel çalışmalar yapılacak. Bu konuda Kayseri pilot bölge seçildi. Bu projemizi diğer şehirlerde de yaygınlaştıracağız. Projemizi yakında Kayseri'de hayata geçireceğiz. Kırsal yerlerdeki yapılaşmalarda geleneksel yapılarımızı bugünün şartlarında, bugünkü imkanlarla yeniden hayata geçirilmesini planlıyoruz. Bizim katkımız proje desteği, mimari destek mühendislik desteği. Yöresel mimarileri geliştireceğiz.''

 

Bakan Demir, İller Bankası'nın statüsünün değişmesiyle ilgili çalışmaların devam ettiğini ve kurumun daha özerk bir yapıya kavuşacağını anlattı. Bakan Mustafa Demir, bir gazetecinin sorusu üzerine bakanlığın isminin değişeceğini, konunun Ocak ayıda bakanlar kurulunda görüşüleceğini ancak yeni isimlerinin henüz netleşmediğini ifade etti.

 

Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir'e Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, önceki ziyaretlerinin yer aldığı fotoğraf albümü hediye etti.

Habertürk, 07.12.2009


******


MARDİN'E YÖRESEL MİMARİYE UYGUN 1440 EV YAPILACAK





Toplu Konut İdaresi (TOKİ), Güneydoğu'daki üç tarihi kentte yöresel mimariye uygun projeler uygulayacak. İdare, Mardin'de, Mardin taşı kullanarak yöresel mimariye uygun bin 440 konut yapacak. Diyarbakır Suriçi semti gecekondu işgalinden kurtarılacak. Yeni Hasankeyf için 596 konut, Ilısu köylüleri için 48 konut inşa edilecek. Şimdiye kadar tarihi taşınmaz kültür varlıklarının yaşatılması projesi kapsamında 234 projeye 18 milyon kredi desteği sağlayan TOKİ, bu yeni proje kapsamında Diyarbakır Suriçi, Mardin Evleri ve Hasankeyf projeleri ile tarihi kentler, mimari yapısına uygun olarak yenilenmiş olacak.

 

Mardin Evleri Projesi'için şehir halkının yaşam biçimi ve alışkanlıkları göz önüne alınarak konut tipleri tasarlandı. TOKİ'nin inşa edeceği bin 440 Mardin Evi, yöresel mimarinin özelliklerini yansıtacak ve binaların dış cepheleri, yörede yoğunlukla kullanılan Mardin taşıyla kaplanacak.

Proje alanına ek olarak yine Mardin merkez Ensar, Saraçoğlu ve Evren mahallelerinde de kentsel dönüşüm projesi başlatılacak.

 

Diyarbakır Suriçi Kentsel Yenileme Projesi'nde ise tarihi surların içindeki gecekonduların tamamı yıkılarak, yerlerine turizm mekanları yapılacak. Sur bölgesi, Diyarbakır'ın tarihi dokusuna uygun bazalt taşlardan butik otel, kafeterya, lokanta gibi turizm mekanlarıyla donatılacak. Batman'ın tarihi Hasankeyf İlçesinin Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak olmasından dolayı evlerini kaybedecek vatandaşlar için de TOKİ tarafından yöresel mimariye uygun evler yapılacak.

 

TOKİ, yeni Hasankeyf için 596 konut inşa edecek. Hasankeyfliler, üzerinde çalışılan 7 ayrı konut tipi arasından birini seçerek, mevcut evlerini peşinata sayarak, 20 yıl vade farksız taksitlerle yeni ev alabilecek.

Vatan, 07.12.2009


******


YENİ HASANKEYF'İN İNŞAATI AY BAŞINDA BAŞLIYOR





Devlet Ilısu Barajı'na yönelik itirazların üstesinden gelmek için ilginç bir formül buldu. Yeni İlçe merkezine sular altında kalan eserlerin taklitleri yapılacak.

 

Ilısu Barajı'nın suları altında kalma tehdidi altındaki Hasankeyf'te, yeni İlçe merkezinin inşaatı gelecek ay başlıyor. Radikal Gazetesi'nde yer alan habere göre Batman Vali Yardımcısı Osman Varol, "Baraj yapımından sonra yeni Hasankeyf gölün kenarında olacak. Karşısında tarihi kale, içinde müzesi olacak. Hasankeyf'in sembolü eserlerin yeniden canlandırılması söz konusu. Aynılarının kopyaları yapılacak ve kentin değişik yerlerinde sergilenecek" dedi.

465 hektarlık yeni Hasankeyf, şimdikinin 13 katı büyüklükte olacak ve inşaatı TOKİ tarafından yürütülecek. Önce kamu binaları, sonra konutlar inşa edilecek. Yöre taşları kullanılarak yerel mimari çizgileriyle yedi farklı konut yapılacak. Halen Hasankeyf'te bir kısmı boş 596 hane var. Yeni İlçede göç edenler de düşünülerek 1000 konut planlanıyor.

Turizmdebusabah.com, 10.12.2009

ANTAKYA VE ZEUGMA'YA RAKİP





Kahramanmaraş Valiliği, Doğu Roma dönemine ait Germenicia antik kenti için kamulaştırma çalışmalarına başladı. Vali Mehmet Niyazi Tanılır, "Germenicia, Antakya ve Zeugma'dan sonra Kahramanmaraş'ı mozaik alanında önemli bir merkez yapacaktır" dedi.

 

Antik kentin ortaya çıkarılmasıyla Kahramanmaraş'ın mozaikleriyle anılacak bir kent haline geleceğini ifade eden Vali Tanılır, "Arkeolojik alanın açığa çıkarılması, ziyarete açılması Maraş'ı turizm alanında, kültür alanında birdenbire ülkenin gündemine taşıyacak, meraklılar açısından önemli bir destinasyon haline getirecek. Yani Antakya ve Zeugma'ya ilaveten Maraş da mozaik konusunda önemli yerler arasına girecektir" diye konuştu. Mozaiklerin bulunduğu yerlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle kamulaştırıldığını ifade eden Tanılır, çıkarılacak mozaiklerin bir açık hava müzesinde sergilenmesini istediklerini belirtti. Tanılır, mozaik evlerde yaptığı incelemenin ardından restorasyon çalışmaları devam eden tarihi konakları gezdi. Kayabaşı Mahallesi'nde bulunan Kocabaş, Hastane Caddesi'nde bulunan Mahmut Arif Paşa ve Batıpark'ta bulunan Çuhadar Konakları'nı gezen Vali Tanılır, çalışmalar hakkında bilgi aldı. Konakların kentin kültür ve turizmine önemli katkılar yapacağını anlatan Tanılır, kentin kültür mirasına sahip çıkılması gerektiğini söyledi.

Cumhuriyet, 07.12.2009


******


ANTİK KENTTE KAMULAŞTIRMA





Kahramanmaraş Valisi Mehmet Niyazi Tanılır, Doğu Roma Dönemi Germenicia Antik Kenti'ne ait çıkan mozaikler için 3 ayrı parsel üzerinde kamulaştırma çalışmaları yapıldığını belirterek, "Germenicia, Antakya ve Zeugma'dan sonra Kahramanmaraş'ı mozaik alanında önemli bir merkez haline getirecek" dedi.

 

Kahramanmaraş'ta Doğu Roma Dönemi'ne ait Germenicia Antik Kenti Yamaç Villaları kalıntıları olan mozaiklere ilişkin kamulaştırılma çalışmaları başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan kamulaştırma ile Bağlarbaşı Mahallesi 14 nolu parsel 91 bin TL ve Dulkadiroğlu Mahallesi 4-5 nolu parseller ise 109 bin TL karşılığında sahiplerinden alındı. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından başlatılan koruma çalışmaları ile mozaiklerin güvenliği sağlanırken, bir evde ise yıkım çalışmaları başladı.

 

Kahramanmaraş Valisi Mehmet Niyazi Tanılır düzenlediği basın toplantısı ve mozaikli evlerde yaptığı incelemelerin ardından çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Bu kentin ortaya çıkartılmasıyla Maraş'ın mozaiklerle anılan bir şehir haline geleceğini kaydeden Vali Tanılır, çalışmaların ise ciddi bir emek ve gayret gerektirdiğini ifade etti.

 

Bölgede çok sayıda evin altında bu tür kalıntılar olduğunu dile getiren Tanılır, bu eserlerin gün yüzüne çıkartılması ile şehrin açık hava müzesi haline geleceğini işaret etti. Alanın çok büyük olması nedeniyle Bakanlık, il özel idaresi ya da belediye tarafından tamamının kamulaştırılmasının mümkün olmayacağını dile getiren Tanılır, yapılacak bir kentsel dönüşüm projesi ile bölgenin turizme kazandırılacağını vurguladı.





Atılan adımların ilk olduğunu söyleyen Tanılır, "Bakanlığımızın da onayıyla burada Müze Müdürlüğümüz başkanlığında kazı çalışmaları başlatıyoruz. Bu ilk adım ve bir başlangıç. Ama bu mozaik meselesi biliyorsunuz, Maraş'ta büyük bir heyecan yarattı. Hakikaten bu alanın zaman içinde arkeolojik alan olarak açığa çıkartılması, ziyarete açılması Maraş'ı turizm alanında kültür alanında birden bire ülkenin gündemine taşıyacak, meraklılar açısından önemli bir destinasyon haline getirecek. Yani Antakya ve Zeugma'ya ilaveten Maraş'ta mozaik konusunda önemli yerler arasına girecektir. Bizim öngörümüz bu şekilde" dedi.

 

Mozaiklerin bulunduğu mahallelerin 70'li yıllar sonrasında göçler nedeniyle sağlıksız bir yapılaşmayla karşı karşıya kaldığını dile getiren Tanılır, "Burasının Doğu Roma dönemi, Bizans dönemine ait Germenicia antik kenti olduğu biliniyor. Zaman içerisinde bu kent ortadan kalkmış ve 70 li yıllardan sonra gelen vatandaşlarımız bu alana yerleşmişler. Burada sağlıksız bir yerleşme var, inşallah belediyemizin kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde zamanla bu alanı tamamen daha sağlıklı hale getirmemiz lazım.

 

Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum, Ne Kültür Bakanlığı, ne İl Özel İdaresi, ne belediye, ne de sivil toplum kamulaştırma konusunda bunun üstesinden gelemez. Ama kentsel dönüşümü gündeme aldığımızda burada kamulaştırma bedeli ödemeden vatandaşı ev sahibi yapmak suretiyle taşımak mümkün hale gelecek. Biz buna rağmen kentsel dönüşümü beklemeden bu kamulaştırmaları başlattık. Şu ana kadar bakanlığımız 3 adedini finanse etti. Bundan sonra da devam edecek. Çok sayıda çıkacağı tahmin ediliyor. Bakanlığın kaynaklarına ilaveten, il özel idaresi kaynaklarını devreye sokacağız, emlak vergisi paylarını, artı ticaret odamız ve belediyemiz katkı sağlayacak. İnanıyorum ki İMC yöntemiyle de olsa kısa sürede burada kurtarılacak alanlarda mozaikleri gün ışığına çıkaracağız" diye konuştu.

 

Vali Tanılır, çıkartılan eserlerin ise taşınmadan yerinde teşhir edilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Antakya ve Zeugma'daki kalıntıların çıkartılarak müzelere getirildiğini ifade eden Tanılır şunları söyledi: "Benim önerim buradaki mozaiklerin çıkarılmadan yerinde teşhirinin sağlanması, Yani bir açık hava müzesi oluşturulması. Biliyorsunuz Antakya'da, Zeugma'da mozaikler çıkartılarak müzeye taşınmış durumda. Bunların yerinde teşhir edilmesinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Biraz önce müze müdürümüzün ifade ettiği gibi, burada bina kalıntıları da bulunursa kendi ortamı içinde çok daha anlamlı hale gelecek. Tabi bunları koruma yöntemleri var, üzerinin sundurmayla örtülmesi, tabandaki mozaiklerin üzerlerinin de kalın camlarla örtülmesi gibi. Yani böylece eserlerimizin korunması sağlanacak."





Mozaikleri inceleyen Vali Tanılır, bölgedeki vatandaşları da kaçak kazı yapmamaları konusunda uyardı.

 

Evi kamulaştırılarak 91 bin TL karşılığında alınan Musa Doğan ve Vali Mehmet Niyazi Tanılır arasında ise ilginç bir diyalog yaşandı. 1976 yılında buraya gelerek ev yaptığını ve mozaikleri tespit ettiğini söyleyen Doğan, birçok tarihi eser kaçakçısının kendisine gelerek mozaikleri istediğini söyledi. "Mozaikleri Ermenilere satacağıma gider devletim ne verirse bereket versin der devletime veririm dedim" diyen Doğan, "Böylece gidip şikayet ettim ve evim 91 bin TL'ye kamulaştırıldı. Bin TL'de ödül verildi

 

ama bunun da 750 TL'si maliye tarafından pul parası olarak kesildi" diyerek esprili bir şekilde tarihi eserlere yönelik duyarlılığını dile getirdi.

 

Vali Tanılır, mozaik evlerde yaptığı incelemenin ardından restorasyon çalışmaları devam eden tarihi konakları gezdi. Kayabaşı Mahallesinde bulunan Kocabaş, Hastane Caddesi'nde bulunan Mahmut Arif Paşa ve Batıpark'ta bulunan Çuhadar konaklarını gezen Vali Tanılır, yapılan çalışmalar hakkında bilgiler aldı. Konakların kentin kültür ve turizmine önemli katkılar yapacağını işaret eden Tanılır, tüm şehrin bu miraslara sahip çıkması gerektiğini söyledi.

Kahramanmaraş Kent Haber, 05.12.2009

AVRUPA'YI ŞOKE EDEN TOPLU MEZAR

 

Almanya'da 7 bin yıl öncesine ait bir toplu mezar bulundu. Arkeologlar toplu mezarda buldukları detaylar karşısında şoke oldu.

Almanya'nın Herxheim Köyünde çoğu çocuk ve kadın yaklaşık 500 kişinin yamyamlık kurbanı olduğu ortaya çıktı. Arkeologlar Almanya'da bulunan toplu mezarın cilalı taş devrinde Avrupa'da yamyamlık kültürü olduğunun kanıtı olduğunu belirtti. 

      

Herxheim'daki kazı çalışmalarını yürüten Bruno Boulestin, toplu mezarda buldukları kemiklerin yamyamlığa kanıt olduğunu söyledi. Boulestin kemiklerde kesik ve kırık izleri olduğunu, kurbanların öldürülüp yenilirken kemiklerin kesilmiş olabileceğini belirtti.

Hürriyet, 07.12.2009

TATIŞ'IN ARKEOLOJİ MÜZESİ İKİ YILDIR ONAY BEKLİYOR

 

İzmir Özel Türk Koleji’nin kurucusu Bahattin Tatış’ın büyük oğlu Yavuz Tatış (62), Türkiye’nin en zengin tarihi eser  özel koleksiyonlarını elinde bulunduruyor. Tatış, tarihi eser sevgisi yüzünden  Turizm Bakanlığı’nın açtığı tercüman ve rehberlik kursunu da bitirdi, devlet davetiyle gelen prens, kraliçe düzeyinde önemli konuklara mihmandarlık de yaptı.

 

1993’te kendini arkelojiye veren Tatış, Türkiye’yi gezip 6 bin 500 tarihi eser toplayarak Bakanlıktan onaylı özel koleksiyon oluşturdu. Elindeki zengin koleksiyon için Arkeoloji Müzesi kurmayı planlayan Tatış bunun için Alsancak’ta dört tarihi ev satın aldı. Müzenin kurulması için sit kapsamındaki evler için hazırlanan projeyi belediye onayladı. Ancak projeye eklenen bir kapı yüzünden tadilat projesi hazırlandı ve yeniden onay için 1 Nolu İzmir Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Kurulu’na gönderildi. Tadilat projesine onay yaklaşık iki yıldır çıkmadı.

Milliyet Ege, Haber: Bahri Karataş, 07.12.2009

'YAZMALI ÇIPLAK' 525 BİN LİRAYA SATILDI

 

 

Antik A.Ş.’nin 259’uncu müzayedesinde ilk kez görücüye çıkan müze kalitesindeki tablolar, hatlar, Osmanlı antikaları, mücevherler, oryantalist ve ünlü Türk ressamlarının eserleri satışa sunuldu.

 

Swissotel’de gerçekleştirilen, Turgay Artam’ın yönettiği müzayedede, 250’yi aşkın eser arasında Türk resminde ekol oluşturan Nazmi Ziya’nın “Kırık Çam” konulu baş yapıt çalışması, Feyhaman Duran’ın “Yazmalı Çıplak” adlı tablosu ve natürmortları, İbrahim Çallı’nın “Beyaz Elbiseli Kız” ve “Manolyalar” konulu iki eseri ilk kez görücüye çıktı. Duran’ın “Yazmalı Çıplak” adlı eseri 525 bin TL’ye alıcı bulurken, İbrahim Çallı’nın “Beyaz Elbiseli Kız” adlı eseri 410 bin, “Manolyalar” adlı çalışması ise 320 bin TL’den satıldı. Boğaziçi’ni en iyi tasvir eden renk ustası Halil Paşa’nın “Göksu Deresine Bakış” ve “Çengelköy” konulu yapıtları, Sami Yetik’in “Orman Yolu” eseri ile Hoca Ali Rıza, Şefik Bursalı, Naci Kalmukoğlu, Ziya Keseroğlu, Turgut Zaim, Hamit Görele gibi önemli ressamlara ait eserlerin de satışa sunulduğu müzayedede Halil Paşa’nın “Göksu Deresine Bakış” adlı eseri 725 bin TL’den alıcı buldu.


Sultan II’nci Abdülhamid’in saray ressamı ünlü oryantalist Fausto Zonaro’nun “Kız Kulesi” konulu baş yapıtına 600 bin TL değer biçilirken, ünlü oryantalist Alois Schönn “İstanbul’da eğlenen saraylı kadınlar” tablosu müzayedede en yüksek değerle satılan tablo oldu. Eser 825 bin TL’ye satıldı. Avusturya ekolünden, 19’uncu yüzyılın önemli oryantalist sanatçılarından Schönn’ün, İstanbul’da saray ve gündelik yaşamı konu aldığı eseri aynı zamanda belgesel nitelik taşıyor. Osmanlı kadın figürlerinin dönemin kıyafetleri içinde yansıtıldığı eserde, arka planda İstanbul boğazı ve şehrin simgesi cami minareleri yer alıyor.

Hürriyet, 07.12.2009

TARİHİ EVİ KEPÇEYLE YIKTILAR

 

 

Bodrum Gümüşlük’te bulunan ve ABD’de yaşayan bir Türk turizmciye ait olan koruma altındaki 200 yıllık tarihi ev perşembe gecesi yıkıldı.

 

Gözaltına alınan 34 yaşındaki kepçe operatörü Cengiz Kalman, “İki kişi gelip parasını sabah vereceklerini söyleyerek evi yıkmamızı istedi. Ben de yıktım” dedi.

 

ABD´nin California eyaletinde oturan Ergun Berksoy´un sit alanında yer alan, 600 metrekarelik bahçe içindeki tek katlı, denize sıfır konumdaki 200 yıllık tarihi evi, geçen Perşembe günü saat 23.00 sıralarında kepçe ve balyoz darbeleriyle yıkıldı. Çevredekiler, gece yapılan yıkımdan rahatsız olarak durumu jandarmaya bildirdi. Bunun üzerine jandarma ekipleri, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu´ndan onaylı evin izinsiz olarak yıkıldığını belirleyerek, kepçe operatörü Cengiz Kalman ile iki yardımcısını gözaltına aldı. Gözaltına alınan kepçe operatörü Kalman ifadesinde, “İki kişi gelip, paramızı sabah vereceklerini söyleyerek, inşaata başlayacakları için evi gece yıkmamızı istedi. Evin kime ait olduğunu bilmiyorduk” dedi. Jandarmanın ifadelerine başvurduğu üç şüpheli savcının talimatıyla kontrollü olarak serbest bırakıldı.

Geçmişte jandarma karakolu olarak da kullanılan tarihi evinin bilgisi olmadan yıkıldığı öğrenen Berksoy, sorumlular hakkında dava açılması için İzmir´deki avukatına talimat verdi.

Gümüşlük Belediye Başkanı Mehmet Tire, “O ev uzun süredir kullanılmıyordu. Ancak, yıkımla alakamız yok. Kimseye de bu konuda bir talimat vermedik. Belediyemiz, gece yarısı yıkım yapmaz. Yıkılacak bir yer varsa onu yasalar çerçevesinde gündüz yıkar. Tarihi evin kim tarafından yıkıldığını biz de merak ediyoruz’’ dedi.

Hürriyet, Haber:  Yaşar Anter, 07.12.2009

NOEL BABA'DAN HASILAT REKORU

 

Antalya’nın Demre İlçesi'ndeki Noel Baba Müzesi ve Myra antik kentini bu yılın 11 ayında 775 bin 283 kişi ziyaret etti, 3 milyon 994 bin TL gelir elde edildi.

Müze ve antik kentten elde edilen hasılat geçmiş yıllara oranla rekor kırdı. Geçen yılın aynı döneminde 478 bin 636 kişinin ziyaret ettiği müzeden 1 milyon 672 bin TL gelir elde edilmişti. Bu yıl 391 bin 30 kişi ziyaret etti ve karşılığında 2 milyon 15 bin 362 TL gelir elde edildi. Myra Antik Kenti’ni ise 11 ayda 384 bin 253 kişi ziyaret ederek, 1 milyon 979 bin TL gelir bıraktı. Yetkililer, Myra Antik kentini geçen yılın aynı döneminde 480 bin 706 kişinin ziyaret ettiğini, 1
milyon 862 bin TL gelir elde edildiğini hatırlattı.

Hürriyet, 07.12.2009


******


NOEL BABA MÜZESİ'NDE EVLİLİK TURİZMİ





Antalya'da bir turizm şirketi tarafından düzenlenen 1. Uluslararası Noel Baba Evlilik Şöleni'nde, 2 çift Demre İlçesi'ndeki Noel Baba Müzesi'nde evlendi. Bir mankenlik ajansından 8 çiftin de eşlik ettiği nikahı, Demre Belediye Başkanı DP'li Süleyman Topçu kıydı.

 

Wedding City Antalya adlı şirketin Genel Müdürü Gülseren Özdemir, 3 yıldır üzerinde çalıştığı Uluslararası Noel Baba Evlilik Şöleni için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın onay vermesinin ardından projesini hayata geçirdi. Noel Baba Müzesi'nde evlenmek için başvuran Sedat ve Elena Muacir ile Romen Vasile Nistor ve Rodika Vlad çiftine, Antalya'daki bir yerel mankenlik ajansından gelinlik ve damatlık giyen 8 çift eşlik etti.

Bir tur şirketinin süsleyip gelinlik arabasına dönüştürdüğü VIP araçlarıyla gelen çiftler Noel Baba heykeli önünde hatıra fotoğrafı çektirdi. Noel Baba Müzesi'ndeki nikaha Demre Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek, Demre Belediyesi Başkanı Süleyman Topçu ve Antalya Rehberler Odası Başkanı Osman Özbuldu'nun yanı sıra ilçe halkındang elenler oldu.

Antalya Devlet Opera ve Balesi Orkestrası sanatçılarının canlı müziği eşliğinde ayin yerine gelen 2 çiftin nikahını kıyan Başkan Topçu, ‘evet' sesi yüksek çıkmayınca tekrarlattırdı. Evlilik cüzdanlarının verilmesinin ardından dışarı çıkan çiftler, hep birlikte beyaz güvercinleri gökyüzüne bıraktı. Bir ilköğretim okulu öğrencilerinin yaptığı halk oyunları gösterisinin ardından verilen kokteylde dinlenen çiftler, hep birlikte kutlamanın yapıldığı Tekirova'daki Dolcevita Otel'e gitti.

Demre'nin, turizmde hak ettiği payı alması gerektiğini belirten Demre Belediye Başkanı Topçu, Noel Baba Evlilik Şöleni projesinin bölgede turizmi çeşitlendirerek 12 aya yayacağını söyledi. Projenin daha iyi tanıtılması için aylar önceden 4 dilde hazırlanan reklam panoları ile ‘Demre'de evlenin' çağrısında bulunduklarını belirten Başkan Topçu, evlilik turizminde Demre'yi ön plana çıkarmayı hedeflediklerini kaydetti.

Antalya'nın evlilik ve balayı turizmi için bulunmaz bir kent olduğunu belirten Güllseren Özdemir ise “Kış aylarında turizmi hareketlendirmek için böyle bir yola çıktık. Bu etkinlik Antalya'da evlilik turizminin başlangıcı, işaret fişeği olacak” diye konuştu.

Bu yıl ilki gerçekleştirilen Noel Baba Evlilik Şöleni'ni geleneksel hale getirmeyi hedeflediklerini de kaydeden Özdemir, “Demre'nin Altın Portakal'ı da bu şölen olacak” dedi.

Hürriyet, Haber: Göksel YAPAR- Ahmet ACAR, 07.12.2009

SANATIN BİR BAŞKA TARİHİ





İngiliz yazar, ressam, sanat eleştirmeni Julian Bell'in hazırladığı Sanatın Yeni Tarihi adlı eser, dili ve üslubuyla klasik sanat tarihi kitaplarını bir kenara koyuyor. "Sanat nedir ve nerede başlamıştır? Neden farklı farklı sanat dallarıyla uğraşırız?" gibi soruların peşine düşen Bell, bu koşuşturmacadan yeni bir sanat tarihi hikayesi devşirmiş.

 

İçinden tarih sözcüğü geçen kitaplara milletçe bakışımız malum. Biraz soğuk, biraz resmi, biraz da ezberci... Lakin bu işin başına sanat kelimesini kondurunca iş biraz daha renkleniyor, içine çekiyor. Sosyolog, küratör Ali Akay'ın deyişiyle "sanat tarihi; sıra dışı bir disiplin". Bu farklılığın kattığı bakışlar ise uzun uzun yazılacak cinsten. Evvela bildiğiniz sanat tarihi anlayışlarını bir süreliğine unutun. İngiliz yazar, ressam, sanat eleştirmeni Julian Bell'in hazırladığı Sanatın Yeni Tarihi (NTV Yayınları) adlı yaklaşık 500 sayfalık kitap, 21. yüzyıl için sanatın yeni bir hikayesini anlatıyor. 'Ufuk', 'Medeniyete Biçim Vermek', 'Değişen Hakikat', 'Sanayinin İvmesi', 'Atılım/Çöküş' gibi bölüm başlıkları bile eserin farklılığını, 'ağır, sıkıcı' yazıların yokluğunu ele veriyor. Sanat tarihini ele alış biçimi, dili ve üslubuyla okuru hemen avlayan kitapta 372 sanat eserinin fotoğrafı yer alıyor. Bell dünya sanat tarihinin zenginliğini anlatmak için yaptığı bu zorlu görsel seçimi 'hilelerle dolu bir cambaz ipinde yürümeye' benzetiyor. Bell sanat tarihine önem vermesinin nedenini şöyle yorumluyor: "Beni olağanüstü şeylere ve onları yapan insanlara yakınlaştırıyor olması."

 

1952 doğumlu Julian Bell, Türkiye'de pek tanınmayan bir isim. İngiltere'de City and Guilds Londra Sanat Okulu'nda sanat tarihi dersleri veriyor. Sergiler açıyor, New York Review of Books, The Guardian gibi gazete ve dergilerde sanat ve kitap eleştirileri, makaleler yazıyor. Bell kitapta, tarih öncesinden başlayarak günümüze "Sanat nedir ve nerede başlamıştır? Neden sanat yaparız ve sanat neden değişir?" gibi soruların peşine düşmüş. Bu koşturmacadan da yeni bir sanat tarihi hikayesi devşirmiş. Önceki sanat tarihlerinin izlediği yolu tercih etmeyen Bell, okurun düşüncelerini sorgulayacak, onu aydınlatacak bağlantılarla yoluna devam ediyor. Sanat tarihini kronolojik bir şekilde ele alan yazar bunu yaparken bir başlık açıyor, daha sonra İtalya'dan İran'a, Almanya'dan Rusya'ya, Türkiye'den Suriye'ye uzanan ülke ülke geçişler yapıyor. Dünya sanat tarihinde önemli yeri olan tablolara, minyatürlere, heykellere, kubbelere, modern eserlere uğruyor, bazen de es geçiyor. Eserler hakkında bilgi vererek, eleştirilerini, beğenilerini okurla paylaşıyor. Böylece ağır yazılardan arınmış metinler ortaya çıkıyor.

 

Bell, 'okurların kendi hikayelerini oluşturabilmeleri için bir temel sunmayı' hedefliyor. Önsözde kitabın amacı için ise 'dünya sanat tarihindeki nesneler ve konular hakkında bir dizi sonuca ulaşmaktansa, bunlara genel bir giriş yapmak' diyor. Kitabın orijinal adı Mirror of the World (Dünyanın Aynası), yazarın yapmak istediği "sanat çalışmaları gizli kalmış gerçeklikleri açığa çıkarabilir" fikrine denk düşüyor.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 07.12.2009

TARİHİ ÇARŞI GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Çorum'un İskilip İlçesi'ndeki tarihi çarşı gün yüzüne çıkıyor. 200 yıllık geçmişe sahip olan ve içerisinde tarihi çeşmeler ve çok sayıda yapılı barındıran İskilip Çarşısı restore edilerek turizme kazandırılacak.

 

Çorum Valiliği, İskilip Kaymakamlığı ve İskilip Belediyesi tarafından yürütülen restorasyon çalışmalarının ilk etabı 2010 yılı Temmuz-Ağustos aylarında bitirilmesi hedefleniyor. Çorum Valisi Mustafa Toprak tarihi çarşıyı gezdi. İçerisinde ayakkabıcılar, semerciler ve dikiciler esnafının bulunduğu çarşı hakkında Vali Toprak'a İskilip Kaymakamı Mehmet Yılmaz ve Belediye Başkanı Numan Sezer bilgi verdi.

 

İskilip Belediye Başkanı Numan Sezer, tarihi çarşıda 1 ay önce başlatılan restorasyon çalışmaları ilk etabının 2010 yılı Temmuz-Ağustos aylarında sona ereceğini söyledi. İlk etapta ayakkabıcı esnafının bulunduğu 24 işyerinin restorasyonun yapılacağını dile getiren Başkan Sezer, bu çalışmanın 450 bin TL'ye mal olacağını açıkladı.

 

İkinci etapta Kaya mezarları ve İskilip Kalesi'nin restore edileceğini anlatan Sezer, çalışmaların son aşamasında tarihi çarşının önünde kalan belediye binasını da yıkacaklarını sözlerine ekledi.

Vali Mustafa Toprak ise, tarihi dokusuyla Türkiye'nin sayılı merkezleri arasında yer alan İskilip'teki restorasyon çalışmalarına Valilik olarak destek verdiklerini açıkladı.

 

200 yıllık geçmişe sahip olan çarşının turizme kazandırılması ile birlikte ilçedeki turizm hareketliğinin artacağına işaret eden Vali Toprak, İskilip'in Safranbolu ve Beypazarı'na rakip olacağını sözlerine ekledi.

Çorum Kent Haber, 07.12.2009

KIRK YILLIK BEDRİ RAHMİ ESERLERİ LAZERLE KESİLİP VİNÇLERLE TAŞINDI





Merter'deki tarihi Vakko fabrikası bir süredir boş. Çünkü Vakko Holding fabrikayı Esenyurt'a taşıdı. Fakat boşaltılan eski fabrikada holdingin kurucusu Vitali Hakko tarafından yaptırılmış çok değerli duvar rölyefleri vardı. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Jale Yılmabaşar ve Nevzat Yüzbaşıoğlu'nun imzasını taşıyan bu sanat eserleri lazerlerle kesildi, taşınabilir bloklara ayrıldı, onarılıp vinçlerle Nakkaştepe'de yeni kurulan moda merkezine taşındı.

 

Vitali Hakko, 1934'te Şen Şapka isimli mağazasıyla iş dünyasına girdi. Uzun yıllar şapka sattı. Şapkanın modası geçtikten sonra da eşarp. Markasına da Vakko ismini verdi. İlk mağazasını 1962'de İstanbul Beyoğlu'nda açtı. Yıllar içinde Vakko Türkiye'nin sayılı moda markalarından biri haline geldi.


Büyük bir fabrika gerekiyordu. Mekan olarak Merter seçildi. Geniş koridorları ve bol bol yeşillik alana sahip olan bina, kapılarını 1969'da açtı. Vitali Hakko fabrikanın dekorasyonuna çok önem veriyordu. Dönemin önemli sanatçılarının kapılarını çaldı. Onlardan en özel eserlerini fabrikanın duvarlarına yapmalarını rica etti. Jale Yılmabaşar (2), Nevzat Yüzbaşıoğlu (1) ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'na (4) ait 7 eser binayı süsledi. Bu çalışmalar yıllarca kar kış demeden ayakta durdu.

Aradan geçen yıllarda nesil değişmiş, işlerin başına oğlu Cem Hakko geçmişti. Birkaç sene önce Merter'den geçen metro istasyonu ve çevredeki sıkışık yapılaşma Cem Hakko'yu rahatsız etmeye başladı. Hakko, üretim tesisini satıp şehrin dışı sayılan Esenyurt'ta 30 bin metrekarelik bir binaya taşıdı. Ardından sıra 100 kişilik tasarım ekibinin yaratıcılıklarını sergileyeceği alanı seçmeye geldi.
Uzun araştırmalar sonucunda Nakkaştepe'de, yarım kalmış bir otel inşaatının bulunduğu boş bir alanda karar kıldı. Mobilyaların ve eski makinelerin bir kısmını önceki binada bıraktıysa da duvarlardaki sanat eserlerinin terk edilmesine gönlü razı olmadı. Cem Hakko üç yıl bu eserleri nasıl kurtaracağını düşündü: “Fabrikaya ilk gittiğimde çok gençtim ve sanattan da biraz uzaktım. O zamanlar babamın vizyonuna çok hayran kalmıştım. Babam bütün duvarları sanat eserleriyle bezemişti. Fabrikamızın hemen girişinde bekçi kulübesinin bulunduğu alanın solunda Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun büyük heykeli bizi karşılıyordu. Hemen karşısında Jale Yılmabaşar'ın büyük mozaik eseri vardı. Babam her gün bu eserlere bakarak ve onlara selam vererek binaya giriyordu. Yine onlarla vedalaşarak fabrikasından ayrılıyordu. Bu duvarların, hem Vakko tarihi hem de tüm Vakko tutkunları için çok özel bir anlam ve önemi olduğunun bilincindeydik. Bu nedenle, yeni binamızda da bu eserlere yer verme kararı aldık.”

Sanat eserlerini taşıma işlemleri başladı. Cem Hakko eserleri yerleştirirken en güzel duvarları seçtiklerini anlatıyor: “Geniş ve büyük eserler için bazı duvarların ebatlarını büyüttük. Moda merkezine girenleri eskisi gibi yine Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun eseri karşılasın istedik. Hemen onun karşısında da yine Jale Hanım'ın çalışması görülüyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir diğer eserini çok büyük bir alan kapladığı için kafe bölümüne aldık. Jale Hanım'ın başka bir eseri müze bölümünde. Nevzat Yüzbaşıoğlu'nun çalışmaları kütüphaneye kondu.”

İşin maliyetine gelince... Bütün bu işlemler yeni sanat eserleri almaktan daha pahalıya mal olmuş. Cem Hakko yeni fabrikayla birlikte 70 milyon dolara yakın para harcadıklarını söylüyor.

Önce duvara işlenen bu eserler, lazer yardımıyla duvardan kesildi. Rahat taşınabilir hale gelmeleri için duvar kalınlıkları inceltilerek 10 santime kadar düşürüldü. Kesim ve yerleştirme sırasında dağılmaması için betonlar bakımdan geçirildi. Çatlakları enjeksiyon yöntemiyle kapatıldı. Çok büyük alan kaplayan eserler, bloklar halinde parçalara ayrılarak taşındı. Arka bölümleri lame demirden çelik kafeslere alındı. İstanbul Üniversitesi'nin konservasyon öğrencileri de çalışmalara yardım etti. Yeniden renklendirme ve canlandırma işlemlerine başlandı. Bu iş için orijinal boyaları araştırıldı ve kullanıldı. Ve nihayet müzeciliğe uygun şekilde yeni mekana entegre edildi.

Hürriyet Pazar, Haber: Hakan Gence, 06.12.2009

ABD'NİN İLK BAŞKANINA AİT MEKTUP REKOR FİYATA SATILDI

 

ABD'nin ilk başkanı George Washington'a ait bir mektup 3.2 milyon dolarlık rekor fiyata satıldı.

 

Ünlü müzayede evi Christie's tarafından New York'ta düzenlenen müzayedede, Washington'un 1787 yılında, kuzenine yazdığı dört sayfalık imzalı mektup 3.2 milyon dolara alıcı buldu. Mektubun 1.5-2.5 milyon dolar aralığında satılması bekleniyordu. 

 

Başkan olmadan önce kaleme aldığı mektupta Washington, Amerikan Anayasasının imzalanmasının sıkı destekçisi olduğunu yazıyor.

 

Öte yandan şair Edgar Allen Poe'ya ait iki eserin de rekor fiyata satıldığı bildirildi.

Şairin 1827 yılında yayımlanan ilk şiir kitabı “Tamerlane and Other Poems”in ilk baskısının 662 bin, 1849'da iki sayfa üzerine el yazısıyla yazdığı dizelerin de 830 bin 500 dolara satıldığı kaydedildi.

Hürriyet, 06.12.2009

ANTİK KENTTE TOPLU KONUTA DUR!

 

Kültür ve ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, TOKİ’nin Isparta’nın Yalvaç İlçesi'ndeki konut projesini durdurdu. TOKİ’nin 92 daire yapmak istediği bölge, Anadolu Ay Tanrısı Men’e adanmış tapınağın ve Hristiyanlığın en eski kutsal mekanlarından Psidia Antiocheia antik kentinin güzergahında bulunuyordu. 


Kurul aslında Yalvaç Müze Müdürlüğü’nün olumlu yazısı üzerine toplu konut projesine 2007 yılında onay vermişti. Ancak müzeden gelen ikinci raporda Men Kutsal Alanı ile Antiocheia’nın Anadolu tarihi açısından ‘nadir’ örnekler olduğu vurgulandı. 

Yeni raporda “Konut yapılmak istenen parsellerin antik yol güzergahı içinde ve bu bölgelerle görsel bağlantı içinde. Parsellerin batı eteklerinde Nekropol izine rastlandı. Üst kotlarda antik taş ocakları ve farklı dönemlere ait mimari izler var” denildi.


Bunun üzerine Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, yasalar ve uluslararası sözleşmeler ışığında TOKİ’nin inşaat planını bölgenin kapsamlı arkeolojik haritası çıkarılana kadar durdurdu.  Yalvaç Belediye Başkanı DP’li Tekin Bayram sonuçtan memnun:
“Isparta’yı uluslararası boyutta tanıtacak tek değerin, Antiocheia ve Men Mabedi. Bu iki mekan bu kadar önemli iken, Kudüs’ten sonra hac merkezi iken, biz gidiyoruz 92 kişinin keyfine konut yapıyoruz. Yapılan bir yanlışa ‘dur’ demek için uyarıda bulunuyordum.”

Radikal, Haber: Mehmet Erçakır, 06.12.2009

TROYA MÜZESİ'NE ADIMLAR ATILIYOR

 

Çanakkale'de Troya Müzesi'nin yapılmasının planlandığı alanda başlatılan kurtarma kazılarında, müzenin yapımına engel teşhis edecek buluntuya rastlanmadı.


Çanakkale Arkeoloji Müzesi Müdürü Nurten Sevinç, müzenin yapımı için ayrılan yaklaşık 100 dönümlük alanın bir bölümünün 3'ncü derece arkeolojik sit kapsamında kaldığını, bu bölgede eylül ayında başladıkları sondaj çalışmalarına devam ettiklerini söyledi.


Kazıların tamamlanmasının ardından bütün arkeolojik potansiyelin ortaya çıkacağını ve müze projelerinin de o doğrultuda gelişeceğini belirten Sevinç, "Bir altyapı çalışması yapıyoruz ve bunu da bitirmek üzereyiz. Aralık ayı sonuna kadar bitirmeyi planlıyoruz" dedi.


Çalışmalar sırasında yeni buluntu grubu olarak Troya'nın su sistemine ait kanalların ortaya çıktığını ifade eden Sevinç, şöyle konuştu:
"Bu kanalların yapısı inceleniyor. Farklı bir mimari yapıya sahip. Ana kaya yontularak kullanılmış. Ayrıca başka kaynaklardan gelen sular da künklerle ören yerine yönlendirilmiş. Bir grupta künk sistemi ortaya çıktı. Ayrıca alanın 3'ncü yüzyıl nekropol alanı olduğu da belirlendi."


Bölgedeki 32 adet 5 metreka
rerik çukurlar açılarak yapılan kazılarda mezarlık, su yolu, çanak çömlek ve çeşitli eşya buluntular elde edildiği, müzenin yapımına engel teşhis edecek buluntuya ise rastlanmadığı kaydedildi.

Haber Ekspres, 06.12.2009

MİLAS'TA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde 186 parça tarihi eser ele geçirildi, 1 kişi gözaltına alındı. Milas Jandarma Komutanlığı ekiplerince yapılan istihbarat çalışmasında, H.T'nin (52) elindeki tarihi eserleri satmaya çalıştığı bilgisine ulaşıldı. Bunun üzerine zanlıyla irtibata geçen jandarma ekipleri, alıcı gibi davranarak tarihi eserleri 50 bin TL karşılığında almayı kabul ettiklerini söyledi. Ören beldesinde belirlenen buluşma noktasında zanlıyı gözaltına alan jandarma, Roma ve Bizans dönemlerine ait olduğu tespit edilen çok sayıda bronz sikke ve takı malzemelerinden oluşan toplam 186 parça tarihi eseri ele geçirdi. Bu arada, gözaltına alınan H.T'nin yazar olduğu öğrenildi.

Yeni Asır, 05.12.209

GLADYATÖRLERE BÜYÜK İLGİ

 

Muğla Müzesi'nde üç yıl önce açılan, Yatağan'da kömür çıkarma çalışmaları sırasında bulunan ve aralarında “Truva” filmine konu olan Aşil'in de olduğu yedi gladyatörün mezar taşlarırının sergilendiği özel salonu 35 bin kişi ziyaret etti.

 

Müdür Şevki Bardakçı, valilik ve Mermerciler Derneği'nin özel salon oluşturduklarını, duvarlara o dönemin savaşlarını gösteren fotoğraflar koyup ışıklandırdıklarını belirtti, “Gladyatörlerin yaşamlarını, dövüşlerini ve yaşadıkları heyecanlı sahneleri, o çağın atmosferi içinde ziyaretçilere sunmayı hedefledik. Gladyatör salonumuzda Roma döneminde ün yapmış Khrysos, Vitalius, Khrysopteros, Amarios, Eumolos, Droseros ve Akhilleus adlı savaşçıların mezar stelleri sergileniyor” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Cavit Akgün, 06.12.2009

TABLOSU MİLYONLAR EDİYOR, MÜZESİ ZİYARETÇİ BEKLİYOR

 

'Mavi Senfoni' tablosu, 2,2 milyon TL'ye satılınca geniş kitlelerce tanınan Ressam Burhan Doğançay'ın Taksim'deki müzesi, ziyaretçi bekliyor. Bütün Türkiye'nin konuştuğu tablo satışından sonra müzenin de büyük ilgi görmesi bekleniyordu; ancak beklenen olmadı!

 

Ünlü ressam Burhan Doğançay'ın "Mavi Senfoni" adlı tablosu 2,2 milyon TL'ye satılınca büyük olay oldu. Sanat sayfalarının rutin müzayede haberi, birden gazetelerin manşetlerine taşındı. Doğançay, bir gecede yaşayan en pahalı Türk ressamı oldu. Medyanın Doğançay'a ilgisi bir hafta sürdü. Usta ressam ilk günler tablosunun astronomik fiyatı sebebiyle haber olurken, sonra bu tablonun yeni sahibi merak edilmeye başlandı. Nihayet o da bulundu. Mavi Senfoni'yi Murat Ülker satın almıştı. Biraz da bu isim üzerinden haberler yapıldı.

 

Sanat çevrelerinde büyük ses getiren bu satış serencamı, Mavi Senfoni tablosunu ve Doğançay ismini, daha geniş kitlelere duyurdu. Doğançay ve resimleri, artık sadece resim galerilerinde ve koleksiyonerlerin evlerinde değil; kahvede, işyerlerinde ve Anadolu'da da konuşulmaya başlandı. Sokaktaki insan onu "Resmi milyonlar eden ressam" namıyla tanıdı.

 

Ancak medyanın ve sokağın bu ilgisi ressamın adını taşıyan Burhan Doğançay Müzesi'ne yansımadı. Doğançay, tabloları Avrupa'nın önemli müzelerinde sergilenen, ünlü koleksiyonerlerde eserleri bulunan dünya çapında bir Türk ressamı. Üstelik resimlerinin ve heykellerinin sergilendiği bir müzesi var İstanbul'da.

 

Ünlü ressamın kişisel müzesi çok merkezî bir yerde, Beyoğlu'nda ulaşımı oldukça kolay bir güzergahta bulunuyor. (Tarlabaşı Caddesi üzerinde, Ömer Hayyam otobüs durağının gerisinde.) İstanbulluların ve yerli-yabancı turistlerin mutlaka önünden geçtiği bir bina Doğançay Müzesi. Fakat, ziyaretçisi o kadar az ki! Müze çalışanları duruma bir hayli üzülüyor. Komşuları olan bakkal bile daha birkaç hafta evvel gelmiş müzeye. Çocuğunu gezdirmek için. Müzenin yetkilisi Önder Taşyürek, "Satıştan sonra ziyaretçi sayısında bir değişiklik oldu mu?" sorumuza "Akın akın gelmek gibi bir durum olmadı. Ama burayı çok arayan oldu. Özellikle basından. Umutluyuz, insanlar en azından Doğançay'ın ismini duydu. Biz sokağın başına bir tabela asmak istiyoruz. Eğer belediye izin verirse bu tabelanın büyük etkisinin olacağını düşünüyoruz." şeklinde cevap veriyor. Anlaşılan, vatandaş Doğançay'ı, resmini ve parasını çok konuştu ama müzesini henüz ziyaret etmedi.

 

Doğançay Müzesi'nin az sayıda ziyaretçisi; sanat çevreleri ve okul grupları. Güzel sanatlar fakültelerinin öğrencileri kadar ilköğretim öğrencileri de geliyor buraya. Gezdikten sonra bir de atölye çalışması yapıyorlar müze içinde. Doğançay Müzesi her yıl İstanbul'daki ilköğretim okulları arasında bir resim yarışması yapıyor. Jüride Burhan Doğançay bizzat bulunuyor. Öğrenci ziyaretleri sırasında eğer müzedeyse, onlarla özel olarak görüşüyor, atölye çalışmalarına katılıyor da. Fakat tüm bunlara rağmen sanat meraklıları, koleksiyonerler ve öğrenciler dışında, mesela vatandaş Kemal pek uğramıyor bu müzeye.

 

Müzede, Mavi Senfoni yok elbette. Ancak Doğançay'ın bütün dönem eserlerinden derlenmiş geniş bir koleksiyon var. Doğançay Müzesi ressamın kendi imkanlarıyla satın aldığı ve restore ettirdiği 150 yıllık eski bir bina. 4 katlı. En üst katında Doğançay'ın kendi odası var. Diğer üç katta ise sırasıyla ilk dönem, orta dönem ve son dönem çalışmalarından oluşan eserleri. Müzenin bir katı babasına ayrılmış. Doğançay, resim yapmayı subay olan babasından öğrenmiş. Soyut çalışmalara ise Amerika'ya diplomat olarak gittikten sonra, yani 50 yıl önce başlamış. Genellikle duvar metaforunu kullanıyor. Müzede de 1960-70-80 ve 90'lı yıllarda yaptığı duvar tabloları var. Yani 2,2 milyon dolara satılan Mavi Senfoni tablosunun öncesi ve sonrasında yaptığı çalışmaları burada görülebiliyor. İsteyenler giriş katta çay ve kahve içebiliyor. Ücretsiz. Bu sırada Doğançay hakkında yazılmış kitapları ve katalogları inceleyebiliyor. İsterse bunları müze mağazasından satın alabiliyor. Tabloların afişlerinden ve heykellerin minyatürlerinden de edinebiliyor.

Zaman Cumaertesi, Haber: Gülizar Baki, 05.12.2009

SIRRI PAŞA KONAĞI YENİDEN DOĞACAK

 

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, 19. yüzyıla ait İzmit’in en önemli tarihi miraslarından biri olan Sırrıpaşa Konağı’nı restore edip, kente kazandırmak için verdiği büyük mücadeleden galip çıktı. Tarihi binayı kamulaştıran Büyükşehir Belediyesi, aslına uygun olarak yeniden yapılmasını sağlayacak ihaleyi de gerçekleştirdi. 


Çepni ailesine ait olan ve 19 mirasçısı bulunan tarihi konağın satın alınması için yapılan girişimler yıllarca sonuçsuz kalmış, ailenin talep ettiği yüksek bedeli Kocaeli Valiliği kabul etmemişti. En sonunda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, konağı kurtarmak için 2006 yılında kamulaştırma kararını devreye soktu. Bu karar, 2007 yılında mahkeme de onayladı. Büyükşehir Belediyesi Çepni ailesi ve mirasçılarına mahkeme tarafından belirlenen 1 milyon 12 bin liralık kamulaştırma bedelini ödeyerek restorasyonun önündeki önemli engeli kaldırmış oldu.  

 

Büyükşehir Belediyesi 2008 yılında konağın rölove, restitüsyon ve restorasyon projelerini hazırladı. Projeler Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandı. 2004 yılında ayyaşların çıkardığı yangında önemli ölçüde zarar gören Sırrıpaşa Konağı’nın daha fazla yıpranmaması için Büyükşehir, güvenlik önlemlerini arttırdı, konağın yanına, içerisindeki orijinal malzemelerin korunması amacıyla bir de konteynır koydu.  


Büyükşehir Belediyesi, konağın restorasyonu için ihaleyi de yaptı.
Konağın rölövesi, restütisyonu ve restorasyonu kapsayan ihaleye 11 firma teklif verirken en düşük teklif 1 milyon 430 bin 41 TL ile Detay Turizm, en yüksek teklif ise 2 milyon 650 bin 516 TL ile Simitaş Emprenye Sanayi’den geldi.

Özgür Kocaeli, 04.12.2009

TARİHİ TALAN ETTİLER

Doç.Dr. Ali Murat Aktemur, "93 Harbi, sadece can ve mal kıyımı değil, aynı zamanda tarih ve kültür kıyımıdır." dedi. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF) Sanat Tarihi Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Ali Murat Aktemur, tarihe 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Harbi'nin, sadece can ve mal kayıplarının yaşanmasına neden olan bir işgal değil, aynı zamanda bir kültür kıyımı olduğunu dile getirdi.

İşgal sırasında Anadolu’nun tarihi ve kültürel miraslarına da büyük darbeler vurulduğunu kaydeden Aktemur, “Bugün Gürcistan’daki Tiflis Müzesi’nde sergilenen çok sayıda tarihi eser, Erzurum’dan ve bölgemizden işgal sırasında kaçırılan tarih miraslarımızdır.” diye konuştu. Anadolu’daki çok sayıda kilisenin ikona, kürsü ve sanat açısından değer taşıyan taşınabilir eşyaların Rusya’daki çeşitli müzelere taşındığını anlatan Doç.Dr. Aktemur, Erzurum’daki Öşvank, Haho ve Bana kiliselerinden çok sayıda diptikan ve triptikan tarzındaki altın işlemeli eserlerin hep yurt dışına kaçırıldığını dile getirdi. Aktemur, “İncil’de bile bahsedilen ve altın işlemeli olan, dini ve tarihi açıdan büyük değere sahip ikonalar, rölyefler, taştan kürsüler ve figürlü bezemelere sahip sütun başlıkları 93 Harbi sırasında Gürcistan’daki Tiflis Müzesi’ne nakledilmiştir.” şeklinde konuştu.

Tiflis Müzesi’nde sergilenen söz konusu eserlerin, Erzurum başta olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesi’nin tarih mirasları olduğunu vurgulayan Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF) Sanat Tarihi Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Ali Murat Aktemur, “Sergilenen bu tarih miraslarımız, 93 Harbi’nin sadece insanların can ve mallarının kıyıma uğratıldığı bir savaş değil, aynı zamanda Anadolu’nun zenginliklerinin elden gitmesine neden olan bir savaş olduğunu gösteriyor.” dedi. Yabancıların, kültürel eserlere gösterdikleri ilginin aynısının Türkiye’de de gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Aktemur, Anadolu’nun dört bir yanının, halen bile keşfedilememiş tarihi ve kültürel zenginliklerle dolu olduğunu vurguladı. Aktemur, “Biz elimizden geldiği ölçülerde bu miraslarımızı gün yüzüne çıkarmaya gayret ediyoruz. Bu bir bilinçlenme meselesidir. Halkımız da, sahip olduğumuz zengin geçmişimizi dikkate almalı ve kültürel miraslarımıza karşı aynı özeni göstermelidir.” diye konuştu.

Erzurum Gazetesi, 04.12.2009

PARİS'TE MÜZELER KAPANIYOR

 

Paris müze çalışanlarının grevi Versailles Sarayı ve Louvre Müzesi’ne de sıçradı ve iki müze de Perşembe günü kapılarını ziyaretçilere kapadı. Paris’teki grev nedeniyle pek çok diğer müze ve turistik alan çarşamba günü kapanmıştı. Paris’in en çok turist çektiği Noel tatili döneminde, Kültür Bakanlığı’nı zor durumda bırakan grevin ne zaman sona ereceği belirsiz. Bakan Frederic Mitterand’la görüşmeye oturan yedi sendika, uzlaşma sağlanamayınca grev kararı almıştı. Sorun, hükümetin kamu hizmetlerinde tensikat kararı alması ve emekliye ayrılan personelin yerine yenilerinin istihdam etmemesi üzerine patladı.

Radikal, 04.12.2009

TARİHİ KÖPRÜYE REKOR FİYAT

 

 

İngiltere'de tarihi bir köprü rekor fiyata satıldı. Başkent Londra yakınlarındaki Thames Nehri üzerinde bulunan köprü, 1 milyon 660 bin dolara alıcı buldu. 18. yüzyıldan kalma köprüden geçiş ücretleri, Kraliyet Kararnamesi'yle vergi kesintisi olmadan sahibine kalıyor.

 

Thames Nehri üzerindeki Swinford Köprüsü tam 250 yıllık. Köprünün en önemli özelliği özel mülkiyet olması ve sahibinin Kraliyet Kararnamesi'yle istediği geçiş ücretini alabilmesi... Bu gelir vergiden de muaf tutuluyor.

 

Londra'da açık artırmaya çıkarılan tarihi köprü 1 milyon 660 bin dolara alıcı buldu. Yeni sahibinin adı açıklanmayan köprüden yılda 4 milyon dolayında araç geçiyor. Köprünün yıllık geliri 320 bin dolar civarında bulunuyor. Sahibi bu geliri vergi kesintisi olmadan alıyor.

 

Köprünün bakımından sorumlu olan yeni sahibi, geçiş ücretlerinde istediği değişikliği de yapabilecek. Bölge sakinleri, köprüyü yerel yönetimin satın almasını istedi. Ancak, fiyat çok yüksek olduğu için, bu mümkün olmadı.

 

Küresel krizden en fazla etkilenen ülkelerin başında gelen İngiltere, aralarında köprüler ve Manş Tüneli'nin de bulunduğu kamu varlıklarını satmayı planlıyor.

Trt/Haber, 04.12.2009

554 YILLIK TERSANE MÜZE OLACAK

 

İstanbul'un Osmanlı hakimiyetine girmesiyle, Fatih Sultan Mehmet'in gemilerini Haliç'e indirdiği bölgede kurulan Haliç Tersanesi yaşayan müze olacak.

 

İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. İdris Bostan, İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmesi, Denizcilik Müsteşarlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile tersaneyi müzeye dönüştürmek için çalışıyor. Tersanenin en önemli varlıklarından, üç taş havuz, başlarındaki kitabeler ve bekçi kulübeleri aslına uygun olarak restore edilecek. Havuzlarda Osmanlı'nın kullandığı kürekli, yelkenli ve buharlı gemileri temsilen aynı teknolojiyle gemiler inşa edilecek. Müzeyi gezenler, tarihi bir teknenin nasıl yapıldığını görecek, geminin içini gezebilecek. Aynı zamanda havuza su doldurup boşaltma işlemi de eskiden nasıl yapılıyorsa, öyle yapılacak. Bazı gemilerin inşasıyla ilgili belgeler de toplanarak sinevizyonlarla müzeyi gezenlere sunulacak. Yenikapı'daki metro kazısı sırasında ortaya çıkan Theodosius Limanı'nın batık gemileri de burada sergilenecek.

 

Eski adıyla Tersane-i Amire, şimdiki adıyla Haliç Tersanesi'nin, Unkapanı Köprüsü ile Alibeyköy arasındaki sahil şeridinde, 40-45 bin kişi çalışıyor, yılda 150 gemi üretiyordu. Teknolojik gelişmeler ve filodaki büyüme dikkate alınarak ilk olarak Valide kızakları inşa edildi. 1787'de İtalya'daki Vezüv Yanardağ'ından gemilerle getirilen volkanik taşlarla, 19'uncu yüzyılda üç havuz yapıldı. 14, 28 ve 32 bin metreküplük havuzlar, yeraltından tünellerle birbirine bağlı.
 

İlk mühendislik okulu Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, şimdiki adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi, 1773'te Haliç Tersanesi'nde gemi mühendisi yetiştirmek için kuruldu. Cumhuriyet döneminin ilk gemileri burada üretildi. Tersanede şimdi şehir hatları gemilerinin bakımları yapılıyor.

Hürriyet, Haber: Şenol Coşkuner, 04.12.2009

YENİ TURİZM MEKANI AFYONKARAHİSAR

 

 

Afyonkarahisar İl Kültür ve Turizm Müdürü Ali İhsan Narlı, 11 tescilli evin restorasyon projesinin yapıldığını ve proje bedeli olarak 63 bin 340 TL ödeme yapıldığını söyledi.

Narlı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıklarını ve Müzeler Genel Müdürlüğü
'nce Afyonkarahisar Kültür ve Turizm Müdürlüğüne gönderilen ödeneklerle, ''Sokak Sağlıklaştırma Uygulaması ve Restorasyon'' çalışmalarına 2003 yılında başlanıldığını ve halen devam ettiğini ifade etti.

 

Yapılan bu çalışmaların Kültür ve Turizm Bakanlığından sağlanacak ödenek durumuna göre, proje kapsamında önümüzdeki yıllarda da devam edeceğini ifade eden Narlı, şöyle konuştu:
''2863 Sayılı Yasa kapsamında çıkartılan taşınmaz kültür varlıklarının onarımına yardım sağlanmasına dair yönetmelik kapsamında yapılan 11 tescilli evin restorasyon projesi yapılmış toplam proje bedeli olarak 63 bin 340 TL ödeme yapıldı. 2003 yılında toplam 15 konutun restorasyonu yapıldı. Bugüne kadar ise 195 adet yapının, sokak sağlıklaştırması kapsamında dış cephe onarımları tamamlandı.''

Afyonkarahisar'da kentsel sit alanının turizme açılmasını amaçladıklarını belirten Narlı, sit alanında toplu olarak korunan 18 mahalle olduğunu söyledi.

Bu mahallelerde 500'ün üzerinde yapı bulunduğunu belirten Narlı, şunları kaydetti: ''Biz üçte birinden daha fazlasını şu anda restore etmiş durumdayız. Buradaki evler diğer illerle kıyaslandığı zaman, toplu olarak korunabilen evler. Bu evlerin toplu olarak günümüze kadar gelmesi bir avantajdır. Yine Safranbolu'dan, Beypazarın'dan sonra kentsel sit anlamında Afyonkarahisar, turizme açılabilecek, turizme kazandırabilecek bir yerdir. Bunun çalışmaları içerisindeyiz.''

Narlı, Afyonkarahisar'daki tarihi evlerin önümüzdeki günlerde, hem iç turizme hem dış da turizme kazandırılacağının altını çizdi.

Ntvmsnbc, 04.12.2009

TROYA CANAVARININ FOSİLİ ÇANAKKALE'DE ÇIKTI

 

 

Çanakkale'nin Ezine İlçesi'ne bağlı Kumburun Köyü yakınlarında 11 yıl önce deniz kıyısında bulunan fosilin, Troya mitolojisinde yer alan "Troya Canavarı' olduğu iddia edildi. Bölgedeki kazı çalışmalarını yürüten heyetin başkanı Doç.Dr. Rüstem Aslan, Ezine'nin Kumburun Köyü yakınlarında 11 yıl önce bir fosil bulunduğunu anımsatarak, fosilin kaya üzerindeki dişlerinin, milattan önce 6. yüzyılda bulunan ve üzerinde Herakles'in Troya Prensesi Hesione'yi Troya Ketosu'ndan (Canavar) kurtarma sahnesinin anlatıldığı betimlemeye oldukça benzediğine dikkati çekti. Doç.Dr. Aslan, "Özellikle fosil buluntularıyla en az 4 bin 500 yıllık Troya mitolojisinin oluşum evrelerinin yeniden anlatımında, Homeros dönemi ile bu dönemden önce, insanlarının mitolojiyle bütünleştirip, birleştirip yeniden yorumladıklarını artık daha net bir şekilde anlayabiliyoruz' diye konuştu.

Yeni Şafak, 04.12.2009

MARDİN'DE BULUNAN ALTINLAR KIRK HARAMİLERİN ÇIKTI

 

 

Mardin'in Kızıltepe İlçesi Sürekli Köyü'nde kanalizasyon çalışması sırasında bir kepçeye takılan küpün içinde 5 Ekim 2009 günü altın bulunmuştu. Bölgede güvenlik önlemleri alanıp, sürdürülen kazı çalışmalarında 3 küp altın, altın ve gümüş sikkeler ile tarihi takılar ortaya çıkarılmıştı.  Mardin Müzesi'nde eserleri inceleyen uzmanlar, altınların bulunduğu Sürekli Köyü'ne 5 kilometre mesafede bir vadide kurulan Çıldız Köyü'nün Kürtçe'de 'Kırk Hırsız' veya 'Kırk Haremi' anlamı taşıdığını söyledi.

 

Bulunan altın ve ziynet eşyalarını incelyen sanat tarihçisi Mehmet Deniz, altınların Kırk Haramilere ait olmasının çok yüksek bir ihtimal olduğunu söyledi. Deniz, "Altınlar çetelerin faaliyet gösterdiği bir bölge olan tarihi İpekyolu üzerindeki Sürekli Köyü'nde bulundu. Bu köy zamanında Mezopotamya'daki ticaret merkezlerinin güzergahında olan bir yer. Bulunan altın sikkeler ve ziynet eşyaları tek bir döneme ait olmadığı için yani bir toplama sonucu ortaya çıkan bir servet var ortada. O nedenle kişisel servet niteliği zayıf. Yaptığımız çalışma sonunda edindiğimiz tahminlere göre bu hazine soygunlarla toplama bir servet olduğudur" dedi.

 

Bulunan 500'e yakın kültür varlıklarını müze bünyesindeki laboratuarda tek tek inceleyerek restorasyondan geçiren Mardin Müzesi'ndeki görevli restoratör-konservatör Vural Züngör, Kırk Haramilere ait olan ve 700 ile bin yıllık altın sikkelerin hiçbir zarar görmediğini ancak gümüş sikkelerin ise oksitlenmeden dolayı hafif zarar gördüğünü kaydetti. Altın sikkelerin bulunduğu Sürekli Köyü'nün civarındaki Çıldız Köyünün anlamına da dikkat çeken Züngör, "Sürekli Köyü'ne 5 kilometre uzaklıkta bir vadide kurulan başka bir köy var Onun ad ise Çıldız. Çıl, Kürtçe'de kırk, 'dız' ise hırsız harami anlamına geliyor. Bu da Kırk Haramiler çetesinin burada faaliyet gösterdiğini bölgeye daha sonra isimlerinin verildiğini gösteriyor" dedi.

 

Mardin Müze Müdürü Müdürü Nihat Erdoğan,  kazıda ortaya çıkan hazineyi müzede sergilemek için çalışmalarının devam ettiğini belirtti. Edoğan, her gün çok sayıda insanın kanalizasyon kazısında bulunan bu altın sikke ve tarihi takıları görmek için müzeyi ziyaret ederek kendilerine sorduğunu söyledi.  

Hürriyet, 05.12.2009

TEK BİR ÇİVİ YOK





Tam 800 yıllık bir geçmişi var. İşte Türk ahşap mimarlığının şaheseri, Dünya Kültür Mirası bir camii...

 

Selçuklular döneminde inşa edildiği tahmin edilen, sırf ahşaptan yapılmış bu camii yüzyıllar boyunca çürümedi ve hala ibadete açık.

 

Nasıl oluyor da bu kadar uzun süre, yıpranmadan ayakta kalabiliyor? Bunun nedenini Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu Genel Başkanı Mimar Remzi Kozal şöyle açıklıyor: "Ahşabın uzun süre dayanabilmesi için kestane ağaçlarının kesim zamanı, kurutulması ve işlenmesi çok önemli. Bu bina, dönemi itibari ile bir mimari şaheser olmasının yanı sıra, kültür ve turizm açısından da bir Dünya Kültür Mirası olarak önem taşıyor."

 

Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gül Akdeniz ise bu çalışma ile yeni bir çığır açılacağı görüşünde. "Üniversitelerimizde mimarlık tarihi derslerinde en eski 450 yıllık ahşap binalar anlatılırken, bu çalışma ile birlikte yeni bir çığır açılacak ve artık 800 yıllık ahşap binalar anlatılmaya başlanacak."

 

Hasbahçe Göceli Mezarlığı içerisinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde bulunan camii; ilçenin mezarlığı olarak kullanılan alanın ortasında yer alması nedeniyle, halk arasında "Mezarlık Camii" olarak da biliniyor.

 

"Göceli" kelimesi aslında "göç eli"nden geliyor. Yani bu dünyadan göç edenlerin (ölenlerin) bulunduğu, ahiret hayatını sürdürdüğü yer anlamında kullanılıyor.

 

Camii, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu'nun 16 Mayıs 1986 tarih ve 2289 sayılı kararıyla, korunması gerekli Taşınmaz Kültür varlığı olarak tescil edildi.

 

Tek Bir Çivi Bile Kullanılmamış!
Yapının teknik ve mimari özelliklerine bakıldığında işte bu detaylar göze çarpıyor:

- Yapı tamamen ahşaptan ve metal çivi kullanılmadan yapılmış.
- Tek katlı ve dikdörtgen planlı.
- 392 metrekarelik alanı kapsayan caminin dış duvarları 10 cm kalınlığında, 50-60-70 cm eninde ve 10-15 metre uzunluğundaki kestane ağaçlarından kalaslarla örülmüş.
- Kalaslar, birbirine giydirme usulü ile monte edilmiş, köşelerde geçme tekniği ile bağlanmış.
- Tavanı motiflerle süslü caminin giriş saçağında hilal şeklinde; giriş kapısının üstünde ise yay şeklinde bir görünüm mevcut.
- Caminin kapısından içeriye girince, birinci direkte yukarıyı gösteren ok işaretlerine rastlanıyor. Bu işaretler; yükselmeyi ve geleceğe güvenle bakmayı anlatıyor.
- Kıble yönünde mihrabın sağında ve solunda ise kıble yönünde, 3'er tane ışık penceresi var.
- Mihrabın üzerinde hilal ve onun üzerinden de 11 tane ışık saçan yıldız mevcut.

 

Mimar Kozal, caminin yapılış tarihi ile çeşitli görüşlerin olduğunu söylüyor: "Samsun Müze Müdürü Mustafa Akkaya, Uluslararası Kazı Sonuçları Sempozyumu nedeniyle 1990 yılında Ankara'ya gelen Newyork Cornell Üniversitesi Dendrokronoloji Uzmanı Prof. Peter lan Koniholm'a camiyi tanıttı. Özellikleri bir hayli dikkatini çeken Koniholm, sempozyumdan hemen sonra asistanları ile birlikte Samsun'a geldi ve Göceli Camii'nde gerekli incelemelerde bulundu. Yapılan değerlendirmelerde; camiinin 1206 yılında yapıldığı; giriş kısmındaki revakın 1335 yılında ilave edildiği tespit edildi. Ayrıca caminin restorasyonu sırasında ise taşıyıcılardan birisinde Arapça harflerle 592 (Miladi 1195) tarihine rastlandı."

 

Göceli Camii hakkında bir başka rivayet ise Karadeniz'den donanması ile bölgeye gelen ve buraya yerleşen bir hükümdarın bu camiiyi yaptırmış olması... Ancak hükümdarın ismi bilinmiyor.

Ntvmsnbc, 04.12.2009

KABE ANAHTARI MÜZAYEDEDE

 

Portakal Sanat ve Kültür Evi, Osman Hamdi Bey, Hattat Aziz Rufai, tezhip sanatçısı Mihriban Sözer Kredin ve eski İzmir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın koleksiyonlarının da yer aldığı 'Özel Koleksiyonlar Müzayedesi' düzenliyor.

 

Osman Hamdi Bey'in 31 eserinin de aralarında bulunduğu müzayedede 264 eser katılımcılara sunulacak. 13 Aralık'ta Portakal Sanat ve Kültür Evi'nde yapılacak müzayedede Fethi Naci anısına bir dayanışma müzayedesi de gerçekleşecek. Fethi Naci'nin yazar arkadaşlarının imzalayacakları birer eserlerinden elde edilecek gelir, Naci'nin eşine verilecek. Süleyman Seyyid'in Karpuzlu Natürmort'unun 900 bin TL'den açık artırmaya sunulacağı müzayedenin en dikkat çeken eseri ise Abbasi Halifesi Reşid Billah Elmustansır tarafından yaptırılan 1226 tarihli Kabe anahtarı. Günümüze 59 adeti ulaşan Kabe anahtarlarından 54'ü Topkapı Sarayı'nda muhafaza ediliyor. Fiyat biçilmeyen anahtar teklif usulüyle müzayedeye arz edilecek. Portakal Sanat ve Kültür Evi'nin sahibi Raffi Portakal dün yapılan tanıtım toplantısında 264 eserden yüzün üzerinde eserin bizzat kişilerden veya ailelerinden alındığını belirtti.

Zaman, 04.12.2009


******


KABE'NİN ANAHTARINA NEDEN FİYAT KOYMADI





Önümüzdeki hafta yapacağı müzayede ile toplam 213 değerli eserini vitrine çıkaracak olan ünlü müzayedeci Rafi Portakal, ilk kez bir ‘Kabe Anahtarı'nı da satışa sunacak.

 

İstanbul'da bir evden çıkan ve dünyadaki bilinen 59 Kabe Anahtarı'ndan biri olan bu anahtarın değeri ölçülemiyor. Müzayedede satışa çıkacak her eser için bir fiyat belirlenmiş olmasına karşın, Kabe Anahtarı'nda fiyat tamamen alıcının inisiyatifine bırakıldı.

Rafi Portakal bu durumu anahtarın taşıdığı ‘manevi' değere bağlarken, şunları söyledi: “Bazı eserler vardır o kadar özeldir ki bunlar için şu kadar para ediyor diyemezsiniz. Bunu ancak o esere sahip olmak isteyene bırakabilirsiniz. Kuran-ı Kerim müzayedeleri de yapıyoruz, burada da fiyatı değil ‘hediyesi' deriz. Çünkü gelenek öyledir. Böyle özel anlamlar taşıyan eserler için bir fiyattan söz edemezsiniz.”


1226 yılında Abbasi Halifesi Reşid Billah El-Mustansır tarafından yaptırılan, gümüş kakmalı, üzerinde Ali İmran Suresi'nin mülkiyetle ilgili 26'ncı ayeti yazılı olan bu anahtarın kime ait olduğunu açıklamayan Portakal'ın, bu konuda verdiği tek bilgi İstanbul'dan bir evden çıktığı. Bu anahtarın replika olup olmadığı konusundan nasıl emin oldukları konusunda ise, Portakal, şunları söyledi: “Bu anahtarın 3 müzeden (Topkapı Sarayı Müzesi, Türk Eserleri Müzesi ve Arkeloji Müzesi) belgesi var. Haftalarca buralarda incelenmiş ve onaylanmış.”

Abbasi Halifeleri tarafından başlatılan kabe anahtarları geleneği hükümdarın gücünü temsil eden en büyük sembol. Günümüze ulaşan 59 kabe anahtarından sadece sekizi Abbasi dönemine ait. İslamiyetin en güçlü sembollerinden biri olan Kabe anahtarının, Kabe örtüsü gibi takdis edilmiş olduğu kabul edilir. Kabe anahtarları dönemin Halife'leri tarafından yaptırılırdı. Bu gelenek Bağdat'taki Abbasi Halifeleri tarafından başlatılmıştır. Bölgedeki en kutsal yapının anahtarına sahip olmak hükümdarın gücünü temsil ederdi. Anahtar gücün en yüksek sembolüydü. Bu gelenek daha sonraki zamanlarda, özellikle Memluklar ve Osmanlılar döneminde de sürdürüldü.

H
alifeliğin Abbasiler'de olduğu dönemde yaptırılan bu anahtarlardan 54'ü Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunuyor. Kayıtlı anahtar sayısının 59 tane olduğu söyleniyor. Bugüne kadar bilinen haliyle bu anahtarlartan bir tanesi Louvre Müzesi'nde, bir tanesi Kahire İslam Müzesi'nde bulunan, 2 tanesi de Nuhat Es-Said koleksiyonunda bulunuyor. Portakal Müzeyede Evi'nin satışa sunduğu anahtarla birlikte, Türkiye'de özel koleksiyonlarda yer alan anahtar sayısı 2'ye çıkmış oluyor. Bilindiği kadarıyla bu anahtarlardan birisi Erdek'teki Agrigento Otel'inin sahibi Osman Mırız'ın koleksiyonunda yer alıyor.

L
ondra'da ünlü Sotheby's Müzayede Evi 2008 yılında bu anahtarlardan bir tanesini 18.4 milyon dolara (27 milyon 600 bin TL) satmıştı. İşadamı Osman Mırız'ın ise bir Kabe Anahtarı'na sahip olmak için 1999 yılında Eskidji tarafından düzenlenen müzayedede o günün parasıyla 20 milyar lira lira ödediği biliniyor. Mırız, kutsal 3 aylarda bu anahtarı halkın ziyaretine açıyor.

Hürriyet, 06.12.2009


******


KABE ANAHTARI SATIŞTAN GERİ ÇEKİLDİ





Portakal Sanat ve Kültürevi (PS), önümüzdeki pazar günü gerçekleşecek müzayedede satışa sunacağı Kabe anahtarını geri çekti.

 

PS'den yapılan açıklamada, "Kurumumuz, 196 numaralı anahtarı satışa sunmayı sakıncalı bulmuştur. Görülen lüzum üzerine satıştan çekilmiştir." denildi. Son birkaç gündür medyanın büyük ilgi gösterdiği 800 yıllık anahtarın satışının durdurulması kafalarda soru işareti bıraktı. PS tarafından basılan müzayede kataloğunda Abbasi Halifesi el-Muntasır tarafından 1226 yılında yaptırıldığı belirtilen anahtar için 'paha' biçilemiyordu. Bu yüzden de anahtara fiyat konulmamış, teklif usulüyle satışa arz edilmişti. Türk-İslam Eserleri Müzesi uzmanlarının anahtarın, 'Kabe anahtarı' olduğu yönünde raporu bulunuyordu. Yaşanan son gelişmeler üzerine müze yetkilileri, anahtarı tekrar incelemek için geri istedi.

 

13 Aralık'ta Conrad Otel'de gerçekleşecek müzayedede ressam Osman Hamdi Bey'in ailesine ait eserler de yer alıyor. Yine Türk resminin ustaları Süleyman Seyyid'in, Hoca Ali Rıza'nın, Halil Paşa'nın tabloları, hattat Aziz Rufai'nin ailesine ait hat koleksiyonu ile vefat eden eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın koleksiyonundan Nedim Günsür şaheserleri de bulunuyor.

Zaman, Haber: Abdullah Kılıç, 08.12.2009

GALATASARAY POSTANESİ KÜLTÜR MERKEZİ OLDU

 

Galatasaray'daki eski postane binası Galatasaray Üniversitesi tarafından Galatasaray Üniversitesi Kültür ve Sanat Merkezi'ne dönüştürüldü.

 

Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ethem Tolga, 6 Aralık'ta açılacak olan merkezin Galatasaray'ın tüm değerlerinin toplumla buluşmasını sağlayacağını söyledi. Galatasaray Kültür ve Sanat Merkezi'nin ilk katı eğitim, ikinci katı spor temalı kalıcı sergilere ayrılırken, en üst katta geçici sergilere yer verilecek. Merkezde Ali Sami Yen'in aile albümü, Özdemir Asaf'ın el yazmaları ile kulüple ilgili yayınlardan örnekler de sergilenecek.
Sabah, Haber: Yaşar Özay, 04.12.2009

DİVRİĞİ ULU CAMİİ KORUMA ALTINDA





Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) koruma çalışmaları kapsamında oluşturulan ''Dünya Kültür Mirası Listesinde'' yer alan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın çevre düzenlemesi çerçevesinde, istimlak kararı alınan binalarla ilgili çalışmalar devam ediyor.

 

Sivas'ın Divriği İlçesi'ndeki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın çevre düzenlemesi çalışmaları kapsamında, tarihi yapının etrafındaki binaların kamulaştırılması için çalışmalar sürüyor.

Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, 65 bin metrekare alandaki 52 özel mülkiyetin kamulaştırılması amacıyla yaklaşık 300 hak sahibiyle toplantı yapacak.
Hak sahiplerine tebliğde bulunan kurul, 8-10 Aralık arasında Divriği Kaymakamlığı Toplantı Salonu'nda belirlenen program dahilinde bu kişilerle görüşecek.

Toplantıda anlaşma sağlanan mülkiyet sahiplerine tapu işlemlerinin ardından paralarının peşin ödeneceği, kamulaştırmaya veya belirlenen mülkiyet bedeline razı olmayanlar için komisyonun mahkemeye gideceği bildirildi.

 

Kamulaştırmanın tamamlanmasının ardından haziran veya temmuz aylarında 52 yapının yıkılmasının planlandığı, yıkım yapılacak alanda tarihi eser kalıntıları olup olmadığına yönelik arkeolojik kazı çalışması da yapılacağı, daha sonra çevre düzenlemesine yönelik çalışmaların başlayacağı belirtildi.

İstimlak çalışmaları doğrultusunda ilk yıkımın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın katılımıyla 5 Eylül 2009'da yapıldığı kamulaştırma çalışmalarında, ikinci etapta ise 87 evin kamulaştırılacağı öğrenildi.

 

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'nın etrafındaki mülklerin kamulaştırılması için yapılacak harcamaların, Sivas İl Özel İdaresince karşılanacağı kaydedildi.

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası

Anadolu beyliklerinden Mengücekoğulları döneminde, hükümdar Süleyman Şah'ın oğlu Ahmed Şah tarafından 1228'de yaptırılan Divriği Ulu Camii ve caminin bitişiğine Behram Şah'ın kızı Melike Turan Melek tarafından aynı yıl yaptırılan darüşşifa, inanç ve tarih turizmi açısından önemli bir eser olarak gösteriliyor.

 

UNESCO'nun ''Dünya Kültür Mirası'' listesinde Türkiye'den 9 doğal ve kültürel varlık arasında ilk 3'te yer alan, ''Görmeden Ölmeyin'' sloganıyla tanıtımı yapılan Ulu Camii ve Darüşşifası, özgün mimarisi, estetik, kültürel ve evrensel değeriyle 13. yüzyılda kadın-erkek eşitliğini de simgeleyen bir anıt olarak nitelendiriliyor. Avrupalı bilim adamlarınca ''Anadolu'nun El-Hamrası'' olarak görülen tarihi yapı, mimari yapısıyla başta sanat tarihçileri olmak üzere mimar ve mühendisleri büyülüyor.

Ntvmsnbc, 03.12.2009


******


DİVRİĞİ'DE GÖRÜŞMELER SÜRÜYOR





Divriği İlçesi'ndeki Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın çevre düzenlemesi çalışmaları kapsamında kurulan Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, yaklaşık 300 hak sahibiyle 8 Aralık Salı günü başladığı görüşmelerini sürdürüyor.


Divriği Kaymakamı Önder Bakan, 65 bin metrekare alanda bulunan 52 özel mülkiyetin kamulaştırılması için görüşülen hak sahiplerinin kamulaştırmaya genel anlamda olumlu yaklaştıklarını söyledi.


Kaymakam Bakan, genel olarak olumlu geçen görüşmelerde bazı parsellerde 10-15 hak sahibi olması dolayısıyla bazı sıkıntılar yaşandığını kaydetti.


Bu nedenle normalde dün bitmesi gereken görüşmelerin bugünde sürebileceğini kaydeden Bakan, “Genel olarak olumlu geçen kamulaştırma görüşmelerinde anlaşma sağlanamayan hak sahipleri ile bir kez daha görüşülebilir. Eğer yine anlaşmaz ise az sayı da da olsa bu hak sahipleri ile mahkeme süreci başlayacak” diye konuştu.


Divriği İlçesi'ndeki Divriği Ulu Camii etrafındaki binaların kamulaştırılması için kurulan Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, 65 bin metrekare alanda bulunan 52 özel mülkiyetin kamulaştırılması için yaklaşık 300 hak sahibine yaklaşık bir ay önce posta yoluyla tebliğde bulunmuştu.


8 Aralık Salı günü Divriği Kaymakamlığı toplantı salonunda başlayan ve yaklaşık 300 hak sahibi ile görüşen komisyon mülkiyet sahiplerinden Kamulaştırmaya evet demelerini istiyor. Anlaşma sağlanan mülkiyet sahiplerine tapu işlemlerinin ardından paraları peşin olarak ödenecek.

Kamulaştırmaya veya belirlenen mülkiyet bedeline razı olmayanlar için Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu mahkemeye gidecek. Olası bir mahkeme sürecinin yaklaşık 2 ay sürmesi bekleniyor. Kamulaştırmanın tamamlanmasının ardından Haziran veya Temmuz aylarında 65 bin metrekare alanda bulunan 52 yapı yıkılacak.

Sivas Hürdoğan, 11.12.2009

SİVASLI'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Uşak’ın Sivaslı İlçesi'nde jandarma ekipleri düzenledikleri operasyonda 10 adet tarihi eser, bir kalaşnikof silah ve bir adet av tüfeği ile 2 adet tabanca ele geçirdi.

 

Edinilen bilgiye göre Sivaslı İlçesine bağlı Eldeniz Köyü’nde jandarma ekipleri tarihi eser kaçakçılığı yaptığı iddia edilen iki kişiye yönelik operasyon düzenledi. Savcılıktan alınan arama kararı ile Ö.U.(35) ve H.C.(49)’ye ait ev ve işyerlerinde arama yapan jandarma, 10 adet bronz obje, 1 adet 7,62 mm çapında Kalaşnikof piyade tüfeği fişeği, 1 adet 16 cal. el yapımı tek kırma av tüfeği, 2 adet parçaları sökülmüş kuru sıkı tabanca ele geçirdi. Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.

Uşak Kent Haber, 03.12.2009

150 YILLIK TARİHİ BİNAYI MİMARLAR ODASI SATIN ALDI

 

 

19. yüzyıldan günümüze kadar ulaşan, kentimizin ender güzellikteki tarihi yapılarından biri daha kurtarıldı. İzmit kent merkezindeki, orijinal halini büyük oranda koruyan en önemli tarihi yapılardan biri olan Alemdar Caddesi Levent Ersoy Sokak’taki binayı Mimarlar Odası satın aldı.


Yaklaşık 150 yıllık geçmişi olduğu bilinen, yığma tuğladan yapılmış bina, son olarak Maas Club adı altında eğlence mekanı olarak kullanılmıştı. Maas Club çok iddialı başladığı bu işi noktaladı ve işletmenin sahipleri Bodrum’daki işlerinin başına döndü. Boş kalan binayı sahibi Ömer Emin Boyacaoğlu’ndan TMMOB Mimarlar Odası Kocaeli Şubesi, 700 bin TL ödeyerek satın aldı.


Mimarlar Odası Kocaeli Şube Başkanı Yalçın Ergen, kullandıkları mevcut bina ile yan yana olması nedeniyle tarihi binayı satın almayı istediklerini belirterek, “Türkiye’de tüm Mimar Odalarının kullandığı binaların tarihi özelliği vardır. Bizim de tarihi bir binamız oldu. Şunu önemle vurgulamak isterim ki, bu mekanı çok uygun fiyata satın aldık. Taksit taksit değil; kendi öz kaynaklarımızı kullanarak, peşin ödeme yaptık. Burayı önce restore edeceğiz. Yönetim Kurulu Odası, Toplantı Odası, üyelerimiz için çay kahve içebilecekleri bir bölüm, kütüphane gibi unsurlar olacak. Sergi salonu da yapacağız. Mimar üyelerimiz bu mekanı gönüllerince yaşasın istiyoruz” dedi.


TMMOB Mimarlar Odası’nın 23 Ocak 2010 tarihindeki olağan genel kurulu da bu tarihi binada yapılacak.

Özgür Kocaeli, 02.12.2009

SAMSUN LİMANINDA BİR AMAZON

 

Samsun Limanı'na gelenleri 12 metrelik Amazon heykeli karşılıyor. Mendireğin yan tarafında yükselen mızraklı kalkanlı kadın heykeli, antik çağda gemicilere karayı gösteren efsanevi Rodos heykelini çağrıştırıyor.

 

Büyükşehir Belediyesi, tarihte Samsun civarında yaşadıklarına inanılan savaşçı Amazon kadınları için 40 bin metrekare alana yayılan bir park yapıyor. MÖ 1200 yıllarından itibaren Karadeniz kıyılarına yerleşen Amazonların, Thermedon Çayı yakınlarında kurdukları Themiskyra kentinde yaşadıkları tahmin ediliyor.

Samsun, 02.12.2009

700 YILLIK TARİHİ SU KABI ELE GEÇİRİLDİ

 

 

Erzurum'un Hınıs İlçesi'nde Jandarma ekiplerince alınan bir ihbar sonucu yaklaşık 700 yıllık bir tarihi eser yakaladı.

 

Son aylarda yaptıkları başarılı operasyonlarla gündeme gelen Hınıs jandarması, yeni bir başarıya daha imza attı. Edinilen bilgilere göre, bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri, Hınıs İlçesine bağlı Yaylakonak Köyü'nde bir evde arama yaptı. Yapılan aramada, tarihi özelliklere sahip su kabı ele geçirildi. Jandarmanın ele geçirdiği su kabının yapılan incelemesi sonucunda Selçuklu sonrası döneme ait yaklaşık 700 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirlendi. Mevcut özellikleri ile kültür ve tabiat varlıkları koruma kanunu kapsamında müzelik değere sahip olduğu, belirlenen su kabına paha biçilemedi.

 

Su kabının üzerinde Farsça ince işlemeli şiir yazılı olduğu, değer biçilemeyen tarihi eserin müzeye teslim edileceği öğrenildi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldığı öğrenildi.

Erzurum Gazetesi, 02.12.2009

DÜNYANIN İLK 'ASTRONOMİ OKULU' RESTORE EDİLDİ

 

 

Türklerin Anadolu'daki ilk dönemlerinde astronomiyle uğraştıklarının ipuçlarını veren Kırşehir Cacabey Medresesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce restore edildi.

 

Dünyanın ilk astronomi okulu olarak adlandırılan 13. yüzyıl Selçuklu mimarisinin karakteristik özelliğini cephe ve köşelerde bulunan sütunlar oluşturuyor. Toplam 3 adet olan bu sütunlar, roketin ateşleme ve fırlatma halini gösteriyor. Anadolu Selçuklu eserlerinden kapalı avlulu medreseler grubuna giren Cacabey Gökbilim Medresesi'nin avlusunda bulunan kuyu ve üzerindeki aydınlık fenerinin, yıldızları incelemek için yapıldığı düşünülüyor. Koni ve küre şeklindeki sütun düzenlemeleriyle medrese mimarisinde bir ilki oluşturan Cacabey'de 8 adet eğitim amaçlı öğrenci odası bulunuyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü, yapının restorasyonunu 6 yılda tamamlayarak 2007'de ziyarete açtı.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 02.12.2009

ANTİK KENTTE MAYIN TEMİZLEME

 

Karkamış Antik Kenti'nde bulunan 663 bin 800 metrekarelik alanda mayınların temizlenmesi ihalesine katılan 15 yerli ve yabancı firmanın arasından 1 milyon 111 bin 111 lira teklifle ihaleyi kazanan Nokta Yatırım İnşaat şirketi, mayınlı alan yerinin geçen hafta teslim edilmesinin ardından 5 Aralık Cumartesi günü Karkamış Antik Kenti'nde 25 kişiyle çalışmalara başlayacak.

Şirketin ortaklarından Murat Keklik, işi çok kısa sürede bitirmeyi hedeflediklerini, şartnamede verilen yasal süre 10 ay olmasına rağmen 6 ayda mayınları temizlemeyi planladıklarını söyledi.

Keklik, 5 Aralık'ta çalışmalara hemen başlamayı düşündüklerini belirterek, şöyle konuştu:
''Orada 663 bin 800 metrekarelik alan var yani mayınlı alan. 1949 ile 1954 yılları arasında döşenmiş mayın sayısı yaklaşık 600 olmasına rağmen bunun yangınlarla veya değişik nedenlerle yok olduğunu düşünürsek sadece 250-300 mayın bulunduğunu tahmin ediyoruz. Kurban Bayramı sonrası işe başlamak amacıyla çalışmalarımızı yaptık. Şimdi yurt dışından ekipman bekliyoruz, yurt dışından makine gelecek ve mayınları dedektörle tespit edip 25 kişilik ekiple bu işi 5-6 ayda bitirmek istiyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli personel kullanacağız. Türkiye'de mayın temizleme işini yapan ilk yerli firma olmanın gururunu yaşayacağız. Mayın temizliği sonrası orada büyük bir tarih ortaya çıkarılacak.''

Mayınları temizleme işini kendi uzman ekiplerinin yapacağını belirten Keklik, mayın temizleme işi süresince arkeolog ve sanat tarihçilerinin de aralarında bulunduğu 20 uzman kadro çalıştırma zorunluluğu olduğunu hatırlattı.

Keklik, ''Sahada kesinlikle mayın konusunda uzman kişiler çalışacak. Geri planda ise bölge insanından yararlanacağız. Güvenlik tedbiri aldıktan sonra bölgeyi santim santim tarayacağız'' dedi.

Personel görüşmelerini bitirdiklerini ifade eden Keklik, ''Şu anda elimizde sertifikalı birçok personel var. Onların arasından 20-25 kişilik uzman ekip oluşturduk. Ekipte Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekliler ve sertifikalı mayın temizleme timi de yer alıyor'' diye konuştu.
Karkamış Antik Kenti'nin sit alanı olduğuna işaret eden Keklik, mayın temizleme işinin insana, tarihi dokuya, tabiata ve çevreye zarar vermeyecek şekilde yürütüleceğini sözlerine ekledi.
 

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Cafer Yılmaz da iş teslimini gerçekleştirdiklerini ifade ederek, şunları kaydetti:
''İşi alan firma bundan sonra mayınlı alanı temizleyecek. İş yeri teslimi yapıldı. Orada büyük bir medeniyet var, tarihi kalıntı ve eserler var. Önce orayı mayından temizleyeceğiz daha sonra kazı yapılacak. 670 dönüm alan. Türkiye'de ilk defa yapılacak bir iş, elle mayın temizlenecek. Çok hassas davranıyoruz. İlgili olan her kurum konuyu yakından takip ediyor. Firma da deneyimli elemanlar bulacak. Bize liste sunacak. Kültürel mirası gün yüzüne çıkarıp Gaziantep'in turizmine, ekonomisine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.''


Karkamış Antik Kenti'nin Zeugma Antik Kenti'nden daha önemli olduğuna dikkati çeken Yılmaz, ''Burası Gılgamış Destanı'nın geçtiği yer olarak biliniyor. Kazı yapıldıkça buradaki miras hakkında daha geniş bilgiye sahip olacağız ama şu bir gerçek ki Zeugma'dan da öte burada büyük bir miras var. Mayınlar temizlendikten sonra bunu görebileceğiz. Burada kültürel anlamda büyük bir potansiyel olduğunu düşünüyoruz, onu açığa çıkarmaya çalışacağız'' diye konuştu.

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey ise Gaziantep'in binlerce yıllık geçmişi ve tarihi değerleri olduğuna işaret ederek, ''Şehrin yakınında Karkamış Antik Kenti var. Bir taraftan Japon Prensi diğer taraftan Sayın İtalya Başbakanı Berlusconi, antik kentte kazı çalışmalarının kendi ülkelerindeki arkeologlara verilmesi için çaba gösteriyorlar, kıyasıya bir yarış içindeler. Karkamış kazıldıktan sonra burada Geç Hitit Dönemi'nin saklı olan bilgilerinin ortaya çıkacağı belirtiliyor. Burası en az Efes kadar, belki ondan daha muhteşem bir antik kent olacak'' dedi.

 

Muhammen bedeli 2 milyon 754 bin TL olan ihaleyi 1 milyon 111 bin 111 TL ile en düşük teklif veren Nokta Yatırım'ın kazandığı 21 Ekim 2009 tarihinde açıklanmış ve kesinleşen ihale kararı tüm firmalara yazılı olarak bildirilmişti.

Mayınların elle temizlenmesi açısından Türkiye'de bir ilk olan işin 300 günde tamamlanması öngörülüyor.

Karkamış Antik Kenti
Sit alanı olan Karkamış Antik Kenti'nde mayınların temizlenmesinden sonra binlerce yıllık tarih, arkeolojik kazılarla gün ışığına çıkarılarak turizme kazandırılacak. Kazıları yapmak için şimdiden Japonya, İtalya ve ABD'deki üniversitelerden talep geldiği bildirildi.


Karkamış Antik Kenti, Gaziantep'in Karkamış İlçesi yakınında, Fırat Nehri'nin batı kıyısında, Türkiye-Suriye sınır hattında bulunuyor. Karkamış krallarından söz edilen ilk belgelerin MÖ 1700'lü yıllara ait olduğu sanılıyor. Karkamış'tan 1940'larda çıkarılan büyük taş bloklar üzerine yapılmış resmi ve dini konulu kabartmalar Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

Cumhuriyet, 01.12.2009

'KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ'NİN ORİJİNAL BASKISINA 775 BİN EURO

 

19. yüzyılın önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire'in "Kötülük Çiçekleri" (Les Fleurs du Mal) kitabının imzalı orijinal baskısı, açık artırmada 775 bin euroya (yaklaşık 1,8 milyon TL) satıldı.

 

Fransa'nın başkenti Paris'teki Drouot Otelindeki açık artırmada, şaire ait 180 adet mektup, kitap ve eşya toplamda 4 milyon 50 bin euroya satıldı.

Fransız uzman François Valleriaux, ilk olarak 1857'de yayımlanan "Kötülük Çiçekleri"nin orijinal baskısının ilk kez bu kadar yüksek bir fiyata satıldığını ve rekor kırdığını söyledi.

"Kötülük Çiçekleri"nin bir başka imzalı orijinal baskısı 2 yıl önce İngiltere'de 560 bin euroya satılmıştı. Açık artırmada Baudelaire'in danışmanı Narcise Ancelle'e yazdığı mektup da 225 bin euroya satıldı.

Cnn Türk, 01.12.2009

ANKARA BİR GÜNDE 500 YIL YAŞLANDI!





Roma Hamamı'ndaki kazılar Ankara'nın tarihini değiştirdi. Kazıda, MÖ 13'üncü yüzyılda yapıldığı tespit edilen ve üzerinde Mısır Firavunu II. Ramses'in isimlerinin yer aldığı bir muska bulundu. Bu da, bugüne kadar şehirden çıkan en eski buluntudan 500 yıl daha eski.

Başkent'in göbeği Ulus semtinde devam eden kazılar, tarihi değiştirdi. Roma Hamamı'nda süren kazılarda üzerinde Mısır Firavunu II. Ramses'in isimlerinin yer aldığı bir muska bulundu. MÖ 13'üncü yüzyıla ait olduğu tespit edilen ve 'Amulet' adı verilen muska, Ankara'nın geçmişini bir anda değiştirdi. Çünkü şimdiye kadar ele geçen en erken buluntu, MÖ 8'inci yüzyıla aitti.
 

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olan Ankara Roma Hamamı Örenyeri, 1931 yılında Çankırı Caddesi'nin yapımı sırasında açığa çıkan mimari kalıntılarla arkeolojinin gündemine girmiş, aralıklarla devam eden kazılarda önemli eserler çıkartılmıştı.


- 2009 kazı sezonunda Roma Hamamı yerleşmesinin batı bölümünde bulunan dükkanlarda yapılan kazılar sırasında en alt kültür tabakasında bir grup Frig seramiği ile birlikte Mısır kökenli bir muska gün ışığına çıkarıldı. Günümüzdeki muska inanışının geçmişteki bir örneği olan Amulet, uçuk mavi fayanstan ve 24-18-6.3 mm ölçülerinde.

- Eserin her iki yüzünde Mısır Firavunu II. Ramses'in adları hiyeroglif yazısıyla yer alıyor. Bir yüzünde resmi adı Ramses'in resmi adı olan 'Usermaatre Setepenre', diğer yüzünde ise Ramses'in doğum ismi olan 'Mi Amen' sözleri bulunuyor.

- Bu buluntuyla birlikte Ankara'nın tarihini, MÖ 13. yüzyıla kadar indiren arkeologlar, Mısır'dan ithal olarak geldiği düşünülen arkeolojik eserin Mısır ve Hitit krallıkları arasındaki ilişkiyi desteklemesi açısından son derece önemli olduğuna işaret ediyorlar.

 

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Melih Arslan, Roma Hamamı'nda yapılan kazılarda bulunan muskanın, hem Türkiye'deki arkeoloji açısından, hem de Ankara'nın tarihi bakımından önemli bir buluntu olduğunu, eserle birlikte Ankara'nın tarihinin 500 yıl daha eski olduğunun anlaşıldığını söyledi.

Eserin toprak altında iyi korunduğunu anlatan Arslan, laboratuarda tetkikleri yapılan muskanın daha sonra sergileneceğini kaydetti. Eserin MÖ 13'üncü yüzyıllara ait olduğunu tahmin ettiklerini belirten Aslan, 'O dönemlerde de muska bugünkü anlamıyla kullanılıyordu. Kişiler inandıkları kişilerin isimlerini yazarak onların kendilerine şans getirmesini diliyorlardı' dedi.


Mısır ve Hitit arasındaki ilişkilerin başlangıcı Hitit Kralı III. Tuthaliya döneminde oldu. Bu dönemde Mısır kraliçesi bir Hitit prensiyle evlenince Mısırlı muhalifler prensi öldürdü. Toprak meseleleri yüzünden iyice gerginleşen ilişkiler Hitit ve Mısır ordularının Kadeş'te savaşmasına (MÖ 1285) kadar vardı. Bu savaştan sonra Ön Asya'nın iki büyük gücü; Mısır ve Hitit komşu oldu. Bu komşuluk MÖ 1270 yılında 'Ebedi barışın antlaşması' olan Kadeş Antlaşması'nı Firavun II. Ramses ve Hitit kralı III. Hattuşili tarafından imzalanmasıyla yerini dostluğa bıraktı. Tarihin ilk yazılı antlaşmasının metni bugün Birleşmiş Milletler binasının duvarında hala barış mesajı veriyor.


Yunan mitolojisinde tanrıların en hızlısı ve en kurnazı olarak bilinen Kral Zeus'un oğlu Hermes'in heykeli de Roma Hamamı'ndaki kazılarda çıkmıştı. 2007'de bulunan heykel, son yılların en önemli kazı buluntusu arasında gösteriliyor. Yunan mitolojisine göre Zeus ve Maia'nın oğlu olan Hermes, akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların koruyucusu olarak biliniyor.

Akşam, 01.12.2009

"KÖPRÜYÜ KİLİTBAHİR'E YAPAMAZLAR"

 

Kilitbahir-Sarıçay arasına yapılacağı bildirilen Çanakkale Köprüsü’nün tarihi nedenlerle gerçekleşemeyeceği iddia ediliyor

Çanakkale Boğaz Köprüsü’nün toplam uzunluğu 433 kilometre olan Tekirdağ-Çanakkale- Balıkesir Otoyol Projesi’yle birlikte gelecek yıl yap- işlet- devret modeli ile ihale edileceği yönündeki haberlere Mimarlar Odası Çanakkale Şube Başkanı Ünal Ömercioğlu tepki gösterdi. Çanakkale Belediye Başkanı CHP’li Ülgür Gökhan da, Çanakkale Boğaz Köprüsü’yle ilgili eskisinden de farklı bir noktada olunmadığını söyledi, Gökhan “Bizim köprü konusunda düşüncelerimiz açık ve net. En son Belediye Meclisi’nde de oy birliğiyle köprünün yapılabileceği, ama yerinin Sarıçay ile Kilitbahir arasında olmasının uygun olmadığı yönünde bir karar aldık. Bu nedenle köprünün başka bir yere yapılması gerekiyor” diye konuştu.

Vatan, 01.12.2009

HIZLI KALKINAN ÇİN'İN KÜLTÜREL MİRASI YOK OLUYOR





Çin'in hızlı gelişimi ve ekonomik kalkınması, ülkede son üç yılda 23 bin 600 kültürel ve tarihi yerleşim alanının yok olmasına neden oldu.

 

Şinhua ajansının haberine göre, Devlet Kültür Mirasları İdaresi, Çin'de son zamanlarda hızlanan inşaat, altyapı ve yol çalışmaları nedeniyle ülkedeki birçok kültür mirasının tahrip edildiğini ve kalıntılarının yok olduğunu açıkladı.

Çin'de 2007 yılından bu yana tarihi mezarlar, tapınaklar ve heykellerin listesini çıkaran Kültür Mirasları İdaresi, şu ana kadar 776 bin 200 eseri listeleyerek koruma altına aldı.

Kültür Mirasları İdaresi Başkanı Şan Cişiang, yok olan eserlerin birçoğunun altyapı, yol ve rezervuar inşası sırasında dikkatsizlik nedeniyle yok edildiğini söyledi.

Çin'in 300 milyon yüen (yaklaşık 66 milyon 300 bin TL) harcayarak gün yüzüne çıkardığı 1700 yıllık Cangfey Tapınağı'nın "Üç Boğaz Barajı" projesi nedeniyle yok olma tehlikesi altında olduğunu belirten Şan, bu kayıpların sadece Çin'in değil dünyanın da kaybı olacağını kaydetti.

Ülkenin bu aşamadan sonra birincil önceliğinin Yazlık Saray ya da Çin Seddi gibi "muhteşem" eserleri korumak olacağını belirten Şan, şimdiye kadar kaybedilmiş, "bunlara göre daha az önemli kayıpların" ekonomik kalkınmaya kurban verildiğini ifade etti.

Çinli uzmanlar, kültür miraslarının yanlış kazı ve yerlerini doğru tespit edememe sonucu yok olduğunu ve tarihi eser ve yerleşim yerlerini korumak için yeterli istihdamın sağlanmadığını savunuyor.

Çin'de geçen ay dikkatsizce açılan maden çukurları nedeniyle Çin Seddi'nin bir bölümü onarılmayacak derece tahrip olmuş ve sorumluları hakkında dava açılmıştı.

2011 yılına kadar yurt içinde ve dışında bulunan tüm kültür miraslarının listesini çıkaracağını açıklayan Kültür Mirasları İdaresi, kayıp kültür miraslarını ülkeye geri kazandıranlara para ödülü vereceğini duyurdu.

Cnn Türk, 01.12.2009

HARVARD'DA 13 MİLYON, BOĞAZİÇİ'NDE 375 BİN KİTAP





Kütüphaneler, insanlık birikiminden yararlanmanın en kestirme adresi olmuştur hep. Dolayısıyla, kütüphane ve kütüphanelerde bulunan kitap sayısı, kültürel gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye, hem ülkesiyle, hem de üniversiteleriyle felaket bir manzara sergiliyor. Rusya Devlet Kütüphanesi’nde 43 milyon kitap varken, bizim Milli Kütüphane’de sadece 1 milyon 136 bin kitap yer alıyor. Üniversiteler açısından da durum farklı değil.

 

Aslında öyle çok fazla rakama da ihtiyacımız yok. Memleketimizin entelektüel atmosferi, bu atmosferden gazetelere, dergilere, televizyon ekranlarına yansıyan son derece kısır tartışmalar, neyin ne olduğunu gayet iyi gösteriyor. Kitaplarla ve kütüphanelerle kurduğunuz ilişkiyle yakından ilgili bir atmosfer bu. Çünkü, neresinden bakarsanız bakın kitap ve kütüphane, en azından zihinsel gelişmişliğin somut göstergesi. Oysa, bizdeki durum içler acısı.

THE Europa World of Learning tarafından 2009 yılı için yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye, hem ülkeler, hem de üniversiteler sıralamasında kütüphane fakiri bir ülke. 2009 yılı itibariyle 20 milyondan fazla cilt kitabı bulunan ülkeler sıralamasında Moskova’daki Rusya Devlet Kütüphanesi ilk sırada bulunuyor. Bu kütüphanede tam 43 milyon kitap ve periyodik yayın mevcut. Bunu, 32 milyon cilt kitabıyla St. Petesburg’daki Rusya Ulusal Kütüphanesi takip ediyor. Washington’daki Kongre Kütüphanesi 29 milyon, Pekin’deki Çin Ulusal Kütüphanesi ise 22 milyon cilt kitapla bunların arkasında sıralanıyor.

Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Ermenistan Bilim ve Teknoloji Enformasyon Merkezi 22 milyon cilt kitabıyla dikkat çekerken, St. Petesburg’daki Rusya Bilimler Akademisi Kütüphanesi 20 milyon ciltle öne çıkıyor. Türkiye’nin birikimini yansıtan Milli Kütüphane’de ise sadece 1.136.997 cilt kitap yer alıyor.

Üniversiteler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Üniversiteler sıralamasında ilk iki sırayı Amerikan üniversiteleri paylaşıyor. ABD’nin Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nde 13 milyon 143 bin, Yale Üniversitesi Kütüphanesi’nde 10 milyon 500 bin kitap yer alıyor. Bunları Kanada’nın Toronto kentindeki Toronto Üniversitesi Kütüphanesi takip ediyor. Bu kütüphanede 10 milyon 342 bin kitap mevcut. Bunları da sırasıyla Columbia (9 milyon 400 bin), Illinois (8 milyon 840 bin), Hannover (8 milyon 200 bin), Tokyo (8 milyon 120 bin) ve Oxford (7 milyon 800 bin) izliyor. Almanya’daki Leipzig ve ABD’deki Princeton üniversitelerinin kütüphaneleri ise beşer milyon cilt kitapla ‘yoksul’ üniversite kütüphaneleri arasında bulunuyor.


Türkiye mi? Türkiye’nin durumu hiç de parlak değil ne yazık ki. Ama biz yine de rakamlara bakalım. Ankara Üniversitesi Kütüphanesi 722 bin ciltle ilk sırada, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 500 bin ciltle ikinci sırada, ODTÜ Kütüphanesi 478 bin ciltle üçüncü sırada yer alıyor. Önemli üniversitelerimizden Boğaziçi’nin kütüphanesinde 375 bin, İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi’nde ise 372 bin cilt kitap mevcut.

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 01.12.2009

RESTORASYONLAR UZMANLAR TARAFINDAN YAPILACAK

 

Mudurnu Diyanet Vakfına ait Yıldırım Beyazıt Camii altında bulunan Kuran Kursu’nun restore edilmesi için gerekli çalışmaların Bayram sonrasında başlanacağı belirtildi. Mudurnu Müftüsü Arif Cevlek uzun yıllardır tam olarak hizmet veremeyen ve atıl durumda kalan Kuran Kursunda ne gibi bir Restorasyon çalışmasının uygulanması gerektiği üzerinde çalışmanın Bayram sonrasında yapılacağını belirtti. Cevlek, Restorasyon çalışması için bir uzman getireceklerini ifade ederek, daha sonrasında gerekli kaynak için Ankara ya gidilerek gerekli yerlerle görüşmelerin yapılacağını belirtti.Cevlek, Restorasyon sonrasında bu binaların Yurt hizmeti vermesi konusunda bir düşünce içersinde olduklarını belirtti.

Bolu Olay, 01.12.2009

KRALİYET AKADEMİSİ ARŞİVİNİ DÜNYAYA AÇTI

 

İngiltere Kraliyet Akademisi, 350. kuruluş yıldönümü şerefine, arşivini ilk kez internet üstünden dünyaya açtı.

 

Akademi sitesinde, Isaac Newton’ın mektuplarından, Mozart’ın çocukken dehasının tespit edilmesi amacıyla girdiği tıbbi testlere verdiği yanıtlara ve Stephen Hawking’in kara deliklerle ilgili çalışmalarını anlattığı yazılarına dek birçok tarihi belge var. Dünya’nın en eski bilimsel kurumu sayılan akademide, toplam 1770 bilimsel çalışma bulunuyor.

Hürriyet, 01.12.2009

KADİFEKALE'NİN SIRRI ÇÖZÜLÜYOR





İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Kadifekale projesi kapsamında, arkeolojik kazı çalışmaları başlatıldı. Araştırma ekibi, "bilinmezliklerle dolu" denilen bölgedeki kazılardan İzmir tarihi açısından önemli bulgular bekliyor.


Büyükşehir Belediyesi, MÖ 334 yılında Pagos Dağı'nda Makedonya Kralı Büyük İskender'in isteği üzerine yaptırılan Kadifekale'nin sur duvarları restorasyonu için 2009 Mart ayında başladığı çalışmaları sürdürüyor. Kadifekale'de hazırlanacak proje için ölçümler yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü uzmanları, bölgede kazı çalışmalarına başladı. Agora Kazı Başkanlığı'nı da yürüten Doç.Dr. Akın Ersoy ve ekibi, Kadifekale'nin sırlarını ortaya çıkarmak için yola çıktı.

İç Kale'nin Güney Surları tarafından başlatılan kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Doç Dr. Akın Ersoy, "Bu çalışmalar, İzmir'in arkeolojisine önemli katkılar sağlayacak. Üç yıldır Agora'daki kazı çalışmaları yapıyoruz. Agora'da kısmen de olsa, nereden ne çıkacağına dair bir fikrimiz oluştu. Ama Kadifekale, bilinmezliklerle dolu. Yeni dönem kazı çalışmalarının bize yeni ufuklar ve ışıklar açacağını ümitediyoruz" dedi.


Kazı çalışmalarının, sur duvarları boyunca devam edeceği bilgisini veren Ersoy, sözlerini şöyle sürdürdü: "Uzun süredir Kadifekale'de kazı çalışması yoktu. Daha önce sarnıç ortaya çıkarılmış. Burası, İzmir tarihi için çok önemli bir yer. Mescit-Şapel diye adlandırılan sarnıcın kuzeydoğu tarafında büyük bir ihtimalle Athena Tapınağı olabilir."


İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından çıkılan proje ihalesi ile mart ayında başlatılan çalışmalar kapsamında; sanat tarihçisi, malzeme uzmanı, kimya uzmanı, mimar, restorasyon uzmanı gibi pek çok farklı alanda uzmanlaşmış bir ekip surları incelemeye aldı. Bu çalışmalardan sonra hazırlanacak projenin tamamlanmasının ardından gerekli onaylar alınarak, yapım ihalesine çıkılacak. Kadifekale sur duvarlarının rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin yaptırılması işi, yaklaşık bir yıl sürecek.

186 metre yüksekliğindeki Pagos Dağı eteklerinde bir tepe üzerinde bulunan kale, ilk defa MÖ334 yılında, Anadolu'yu Pers egemenliğinden kurtaran Makedonya Kralı Büyük İskender'in isteğiyle yapıldı. Kale, Roma döneminden sonra Ortaçağ'da Timur orduları tarafından 1402'de tahrip edildi. 1668 yılındaki depremde de büyük hasar gördü. Ortaçağ kale duvarlarının altında yapılan araştırmalarda Hellenistik döneme ait duvar kalıntıları bulundu. Kalıntılardan, kalenin moloz taş, kesme taş ve tuğladan yapıldığı anlaşılıyor.

Yeni Asır, 01.12.2009

MARMARAY'LA ESKİ ZAMANLARA YOLCULUK

 

Yapımına 2004 yılında başlanan Marmaray Tüp Geçit Projesi dördüncü yılında. Proje; Demiryollar Limanlar ve Hava Meydanları Ulaştırma Genel Müdürlüğü (DLH), Japon yüklenici firma Taisei Corporation, Gama-Nurol Ortaklığı ve Avrasya Müşavirlik firması gibi birçok yerli ve yabancı firma tarafından yürütülüyor. Marmaray Tüp Geçit Projesi, Avrupa yakası ile Asya yakasını raylı sistem ile deniz altından bağlamayı ve böylelikle yüksek kapasiteli toplu taşımayı amaçlıyor. Başlangıç noktası Halkalı ile son durak Gebze arasındaki 76 kilometrelik mesafede ulaşımın 185 dakikadan 105 dakikaya ineceği belirtiliyor.


Marmaray'ın güzergahını oluşturmak için yapılan çalışmalar sırasında İstanbul'un geçmiş dönemlerine ait çok sayıda arkeolojik buluntu gün yüzüne çıkarıldı. Birçoğu da çıkarılmayı bekliyor. Bulunan arkeolojik kalıntılar İstanbul'un ve dünyanın tarih yazımı için yeni veriler kazandırıyor. Kazılarda, özellikle Neolitik döneme ait katmanlara rastlandı, ki bu, İstanbul'daki ilk yerleşimin bilinenin aksine MÖ 3000'li yıllara değil de MÖ 8000'lerde olduğunu gösteriyor. Neolitik dönem (MÖ 8000-5500); insanların göçebe yaşam şeklinden yerleşik hayata geçtiği, avcı-toplayıcılıktan üretime geçildiği bir dönem. Bu gelişme ise insanlık tarihinde devrim niteliği taşıyor.


Marmaray Tüp Geçit Projesi kapsamında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü denetiminde Üsküdar, Yenikapı ve Sirkeci kurtarma kazılarına başlanmıştı. Sone eren Üsküdar kazısında Bizans dönemine ait olabileceği düşünülen liman kalıntıları bulundu. Yenikapı'daki kazılar ise devam ediyor. Kazılarda görevli arkeologlardan edindiğimiz bilgiye göre, kazı alanında Theodosios ve Elehterion olmak üzere iki adet liman var. Elehterion Limanı'nın dar olması nedeniyle Theodosios Limanının yapılmış olabileceği fikri hakim. Theodosios Limanı Marmaray kazı sınırları içinde, Elehterion Limanı ise metro kazı sınırları içinde yer alıyor. Her iki limanın da 11. yy'a kadar Doğu Akdeniz'den özellikle Mısır'dan gelen ticaret gemilerinin uğrak yeri olduğu belirtiliyor. Kazılarda Bizans dönemine ait çok sayıda kandil ve amphora bulunmuş.


Marmaray kazı alanındaki liman buluntularında 13 batık, metro kazı alanında ise 20 batık ortaya çıkarıldı. Bu batıkların yük ve ticaret gemisi olarak işlev gördüğünü, batıkların fırtınadan veya başka sebepler sonucu batmış olabileceğini belirten arkeologlar batıkların iyi korunmuş olduğunu belirtiyor. Bulunan batıkların 19 tanesi İstanbul Üniversitesi tarafından gün ışığına çıkarıldı, diğer kalan 14 tanesi ise hala gün ışığına çıkarılmayı bekliyor.


Kazılarda Bizans dönemi eserlerinin yanı sıra Osmanlı dönemine ait eserlere de rastlanıldı. Buluntuların arasında su kuyuları ve 30 metrelik bir yol yer alıyor.


Yenikapı kazılarında 60 bin metre alanın elle kazıldığını belirten arkeologlar deniz seviyesinden -9 metre derinliğe ulaştıklarını belirtiyorlar. Thedosios Limanı'na ait mendireğin Contantinos surunun (51.5 m) başlangıç noktasında yer aldığını, Costantinos surunun üzerinde Theodosios surunun yer aldığı söyleniyor. Burada ayrıca Theodosios zamanında yapılmış depolar, 13. yy'da Yahudiler tarafından işlenmiş dört adet deri işlik ve dört adet birbirine bitişik 12 yy'a ait Hipoje (mezar odası) yer alıyor.


Marmaray kazısı dört bölgeye ayrılmış durumda. Metro kazısına sınır teşkil eden 4. bölgede çalışmaların yoğunlaştığını belirten arkeologlar en önemli buluntuların -6.50 kotunda Neolitik döneme ait dal-örgü mimarisi ve -7. Kotta bulunan Hocker (cenin pozisyonunda) durumunda 3 adet iskelet olduğunu açıkladılar. Ayrıca iskeletlerin yanında ölü gömme adetine özgü hediye kaplar da bulunmuş. Ölü gömme hediyesinin Neolitik dönem insanının ikinci bir yaşam düşüncesinin ürünü olabileceği belirtiliyor. Kurtarma kazıları sırasında ortaya çıkan ve tartışmalara neden olan bataklık alandaki çalışmalar bitirildi ve tarih öncesine ait çok önemli kalıntılar elde edildi. Bu kalıntılar arasında bulunan Urne tipi (Testi tipi pişmiş toprak çanak) mezarların eşine rastlanmıyor. Bu testilerin içine yakılan ölülerin külleri konuluyor.


Kazılarda bulunan bir diğer önemli buluntu ise 12. yy sonu-13. yy başlarına ait kilise. Kilisenin naos kısmında (ön kısım) yapılan kazıda çoğu kadın ve çocuk 38 insan iskeletine rastlandı. Kilisenin 20 metrekarelik bir yapı olduğunu ve bu taşınmaz eserin yerinde korunması gerektiğini belirten arkeologlar bunun kararının henüz verilmediğini DHL'den kararın beklendiğini ifade ediyorlar.

Görüşlerini aldığımız arkeologlar, 'Bir an önce bitirin' baskılarına rağmen şu an gelinen noktanın eldeki imkanlarla iyi bir nokta olduğunu düşünüyorlar. Ekibin günde iki vardiya şeklinde çalıştığını belirten arkeologlar, kazıların gün ışığında yapılması gerektiğini belirtip, temennilerinin Marmaray kapsamındaki bu kazılardan ders çıkarılmasını, bundan sonra kentlerde yapılan kazıların daha sağlıklı yürütülebilmesi ve 'kent belleğinin' tutulabilmesi için sürekli çalışacak uzmanlardan oluşan kurtarma ekiplerinin kurulması gerektiğini belirttiler. Marmaray ve Metro kazılarından çıkan eserler şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesinde.

Evrensel, Haber: Yasemin Şahin, 01.12.2009

'SUDAKİ UMUT' TARİHİ UNUTTU





“Evleriniz 800 metrekare değil mi?”
“Kiminin 800, kiminin de 700 metrekare...”
“Güneş enerjisi var herhalde, sıcak suyunuz?”
“Evet, evet... Eskiden bir kilometre öteye sebze eklemeye gidiyorduk. Şimdiyse hepsi ağzımızın dibinde. Kamelyada çeşit çeşit üzüm var. Allah bizi buraya çıkaranları nur içinde yatırsın...”

TRT 2’de Halfeti’den Hasankeyf’e kadar bölgeyi konu alan ‘Sudaki Umut’ adlı bir belgesel yayınlanıyor. Her hafta ekrana gelen 10 bölümlük belgeselde, Birecik Barajı’nın Halfeti’de yarattığı ve Ilısu Barajı’nın Hasankeyf’te yaratacağı ‘olumlu etki’ yansıtılıyor. Hazırlık aşaması iki yıl süren belgeselde ‘baraj yapılması bir zorunluluk’ mesajı veriliyor. Belgeselin sponsoru, baraj inşaatını yapacak Nurol ve Cengiz İnşaat’lar...

Birçok kişi Halfeti’nin nerede olduğunu, Halfeti’de neler olduğunu bilmese de ‘su altında kalmış minare’ fotoğrafı herkese tanıdık. İşte o fotoğraf Şanlıurfa’ya bağlı Birecik’te yapılan baraj sonucu üçte ikisi sular altında kalan Halfeti’ye ait. TRT’nin, Kerime Şenyücel yönetmenliğinde iki yıl önce başladığı belgesel projesinde, Halfeti’nin baraj sonrası durumu ve yeni Halfeti’de yaşayan insanlarla röportajlar yer alıyor. Yapılması planlanan Ilısu Barajı nedeniyle de Hasankeyf’teki durum yansıtılıyor. Hasankeyf’in baraj sularıyla yok olacak binlerce yıllık tarihi ise unutulmuş gibi.

Belgeseldeki görüntülerin bazıları arşivlerden alınmış 2000 yılına ait. Belgesel yedi yıl sonra aynı kişilere ulaşarak baraj sonraki durumu soruyor. Savaşan Köyü’nden İsmail Büyükefe, 2000’de şunları söylüyor: “Elektrik gelecek dediler geç geldi, alt yapı yapılacak, kanalizasyon olacak dediler, hiçbir şey yok.” Büyükefe, ‘Sudaki Umut’ belgeseli için yapılan röportajda ise “Eskiden bir kilometre öteye sebze eklemeye gidiyorduk. Şimdiyse ağzımızın dibinde. Kamelya’da çeşit çeşit üzüm var. Allah bizi buraya çıkaranları nur içinde yatırsın” diyor.

Röportajı yapan kişi şunu soruyor: “Evleriniz 800 metrekare değil mi?” Büyükefe’nin yanındaki başka bir kadın, kiminin öyle, kiminin de 700 metrekare” diyerek soruyu onaylıyor. Röportajı yapan, kadınların konuşmasına fırsat vermeden hangi imkanlara kavuştuklarını kendisi sıralıyor: “Güneş enerjisi var herhalde, sıcak suyunuz?” Karşısındakiler de “Evet” diyerek onaylıyor.
Müslüm Fırat Belkıs Köyü Muhtarı da, ‘Kaç dönüm kamulaştırıldı?’ sorusuna “Babamındı. 50-60 dönüm arazinin karşılığını dört beş katı olarak aldık” karşılığını veriyor.

Hasankeyf’te turistlere rehberlik yapan bir çocukla konuşuluyor. Çocuk, ‘Hasankeyi’in sular altında kalmasına tarihi bir yer olması nedeniyle karşı olduğun söylüyor ama hemen ekliyor: “Öyle güzel tarihi eserler sular altında kalacak ama olsa da iş imkanları olacak.” Bu yazıda siyah bir fona üzerine yansıtılıyor. Bir başka görüntüde Ilısu Barajı bilgilendirme toplantısı yapılıyor. Tarih Nisan 2008. Katılanlardan birinin “Devlet hastanesi ve 112 istiyoruz’ sözleri aynı şekilde siyah fonda yansıtılıyor. Bunu söyleyense ‘Çoban Ahmet’ diye tanınan Ahmet Akdeniz. Çoban Ahmet belgeselde ise şöyle konuşuyor: “Önce baraja karşıydım ama şu anda destek veriyorum. Dedelerimiz, babalarımız bir şey görmedi, çocuklarımız görsün. Çocuk hastalandığında doktora götüremiyorsam inanın tarihi köprünün önemi yok benim için.”

Sadık İş adında bir öğretmen de iş sıkıntılarını dile getirip baraj gerektiğini anlatıyor. Dargeçitli ünivesite öğrencisi Yavuz Aslan da, batılılaşma hayalleri için barajın yapılmasını istiyor. Belgesel ‘Nurol ve Cengiz sundu’ yazısıyla bitiyor.


Hasankeyflilerin çoğu protesto için belgeseli izlemediklerini söylerken sivil toplum kuruluşları da ‘tek yanlı yayın’a tepkili.

Hasankeyf’e Sadakat Treni, Hasankeyf Yok Olmasın kampanyalarının sahibi Doğa Derneği Başkanı Güven Eken: “Bunun silah üreten bir şirkete barış film çektirmekten farkı yok. Nurol ve Cengiz İnşaatlar Türkiye’deki barajların yapımında görev alan en büyk inşaat firmaları arasında. Ayrıca Hasankeyf konsorsiyumunun da Türkiye katılımcıları. Barajın Halfeti’ye getirdiği, yıkım, göç ve fakirlik. Bölgedeki tüm evler su altında kaldı. Tarımla geçinen insanlar aldıkları paralarla ne yapacaklarını bilemedikleri için, parayı kullanamadılar, fakir oldular. Hasankeyf’te barajın yapılmasını isteyen çok az insan var. Yeni Hasankeyf’i kimse istemiyor. Birkaç münferit insan var, Çoban Ahmet gibi şirketler tarafından işe alınmış. Bunlar da Hasankeyf’i temsil etmez. Belgeselin gerçekle alakası yok.”

Hasankeyf’i Yaşatma Derneği Başkanı Abdullah İridil: “Halka pembe bir görüntü çiziliyor. Çoban Ahmet 2000’li yılların başında Hasankeyf’in sular altında kalmaması için mücadele ediyordu. Şimdi de tam tersini söylüyor. Maaşa bağlandığı, inşaatçılar tarafından işe alındığı söyleniyor. Ama tam olarak bilmiyoruz. Hasankeyflilerin yüzde 99’u baraj altında kalmasını istemiyor. Kimse kendi toprağından ayrılmak istemiyor. Yeni Hasankeyf dağın eteklerinde kötü bir yer. Bize sorulmadan oraya kuruyorlar şehri. Oranın imar planına da itiraz ettik. Tek taraflı hazırlanmış bir belgesel. Midyat’ta tanıtımı yapıldı, ‘bekarlığa veda partisi’ gibi bir parti yapıldı. Bizi zaten davet etmemişlerdi. Çünkü biz baraja karşı mücadele ediyoruz.”

Hasankeyf’li esnaf Ömer Güzel: “Halfeti’de insanlar mağdur olmuş. Bizi de mağdur edecekler. Baraj yapılmadan da burası turizm merkezi haline getirilebilir. İşler şu anda çok durgun. SİT alanı olan Hasankeyf’e biz çivi çakamıyoruz ama devlet baraj yapacak.”

Hasankeyfi Yaşatma Girişimi sözcüsü Diren Özkan: “Halfeti’ye biz de bir belgesel çekimi için gittik. İnsanların tarım alanı kalmamış. Çorak bir yerde yaşıyorlar. Halfeti’deki insanlar ‘Bana verdikleri geri alsın, benim fıstık tarlalarımı geri versinler’ diyor. Aynı şekilde Hasankeyf’te bazıları neyi kaybedeceğinin farkında değil, ama birçoğu da biliyor. Yeni yerleşim alanını gördüler. Neleri kaybedeceklerini biliyorlar.

‘Sudaki Umut’ belgeselinin yönetmeni Kerime Şenyücel, eleştirileri şöyle yanıtlıyor:
“Tepkiler bize yansımadı. Henüz ‘Ilısu Barajı’yla ilgili bölümlere gelmedik. Yedinci bölümden sonra olacak. Şimdi Birecik Barajıyla ilgili öykülerimizin sekiz yıl sonraki takibinin yapıldığı ve antik Zeugma kentiyle ilgili bölümlerdeyiz. Her bölümde barajın çok travmatik bir olay olduğu kültür, çevre ve insani açıdan geçmişinin silindiğini vurguluyoruz. Ancak ülkemiz için önemli olan, Güneydoğu’da özelikle sivil boyutlarıyla değişim getirecek yatırımların toplamı olan GAP projesinin bitirilebilmesi.. İnsanların çoğunun genç, işsiz ,eğitimsiz olduğu ;üstelik gelişmekte olan bir ülke olması hasebiyle yılda 6 milyar avro enerji yatırımı yapması gereken bir ülkede yaşıyoruz. Tabii fakirlik koşulları Güneydoğu’da daha hakim... Bu arada daha geniş açıdan bakıldığında dünyada petrol rezervleri azaldıkça petrol savaşlarının yerini su savaşları alıyor. GAP projesinin Fırat ve Dicle boyutlarında tamamlanması üst Mezopotamya bölgesinin tüm su kaynaklarının kontrolünü Türkiye’ye kazandıracak. Ama tüm sanayi yatırımlarında çağdaş koşulların gerçekleşebilmesi için çevre, insan yerleşimi ve kültür değerleri açısından sıkı bir ön hazırlık yapılması gerekiyor. Belgeselde vurgulanan bu.... Ayrıca üslup olarak didaktik, ders veren tarzda belgesellere karşı olduğum için kamerayla insan yaşamlarını izleyip fazla spiker sesi kullanmadan izleyicinin kendi düşüncesini oluşturmasını sağlamaya çalışıyorum.

Sponsorluk konusuna gelince Nurol Cengiz’le yola çıkmadık.. Proje benim özgün önerimdir. Ancak belgeselin bütçesine post prodüksiyon aşamasında, yani seslendirme, müzik, enerik, kokteyl vs. için ek bütçe gereksinimi ortaya çıkınca, yani belgeselin çekim ve montajları bittikten sonra, sunum açısından daha üst standartta olmasını sağlayabilmek için, benim sponsor arayışım sonucunda Nurol Cengiz devreye girdi. Onlar belgeseli izleyicilerle birlikte yayında izliyorlar.”

Radikal, 30.11.2009

100 MİLYON DOLARLIK WARHOL





Andy Warhol’un Sekiz Elvis/Eight Elvises adlı eserinin bir yıl önce 100 milyon dolara satın alındığı ortaya çıktı. Böylece Warhol tüm zamanların en pahalı 10 sanatçısından biri oldu.

 

Üstünde kovboy giysisi, elinde silahıyla Elvis Presley gücünün doruğundayken resmedildi. Andy Warhol bu resmi kopyalamak istediği için kolaylıkla affedilebilirdi. Ancak bu Warhol’la ilgili sıradışı olan şey, resmin tek olması. Sanatçının yüzlerce kopyası olan diğer baskılarının aksine, Sekiz Elvis/Eight Elvises olarak isimlendirdiği bu eserinden sadece bir tane mevcut. Bu nedenle de, hem de ekonomik krizin dip yaptığı bu dönemde, ismi açıklanmayan bir alıcı, bu baskıyı özel bir satışta 100 milyon dolara satın almak konusunda ikna oldu. Bu da Warhol’u doğrudan, tüm zamanların en pahalı ilk 10 sanatçısı listesinin başına oturtuyor.

Warhol’un 200 Bir Dolarlık Banknot/200 One Dollar Bills adlı eserinin bu ayın başlarında New York’taki bir müzayedede 43.8 milyon dolara alıcı bulması, bir zamanlar çok tartışılan bir isim olan Warhol’un yeni Picasso olduğunu ortaya koyuyor. O artık sanat piyasasında bir marka ve de en etkili savaş sonrası dönemi sanatçısı. Eight Elvises’ın satışı aslında geçen yıl tamamlandı. Ancak satışın detayları, sanat yazarı Sarah Thornton tarafından yapılan bir yıllık incelemenin sonunda bu haftanın Economist dergisinde yayımlandı.


Yaklaşık üç buçuk metrelik bu kanvas baskı, en son 1963 yılında Los Angeles’ta, 11 metrelik bir kanvas üzerinde yer alan 16 Elvis’in bir parçası olarak sergilenmişti. Warhol eserin baskılarını birkaç rulo halinde göndermişti; devasa eser parçalarına ayrılınca da Eight Elvises tekrardan tek bir eser haline gelmişti. 1960’lı yılların sonlarında eser İtalyan koleksiyoncu Annibale Berlingieri’ye satılmış, o da taleplere rağmen eseri kimseye kiralamamıştı.


Andy Warhol’un çok sayıda eseri mevcut. Grafik tasarımını bıraktığı 1961 yılından 58 yaşındayken aniden öldüğü 1987 yılına dek 10 bin civarında eser üretti. 2002 yılından beri eserleri en çok alınıp satılan üç sanatçıdan biri olma konumunu hiç yitirmedi. Sanat piyasasının patlama yaptığı 2007 yılında, eserlerinin müzayede satışının toplamı 428 milyon doları buldu. Bu da herhangi bir sanatçının elde ettiği en yüksek gelir.

Thornton, “Bu resmin tek bir kopyasının olması muhteşem bir şey. İkişer ve üçer tane Elvis var. Ama sadece tek bir Eight Elvises var. Örneğin, Jacqui Kennedy’den yüzlerce yapmış. Bu ise çok özel. Sekiz adet Elvis’in birbiriyle çakışması resmi olağanüstü hale getiriyor” diye yazdı. Thornton ayrıca, satışın detayları konusunda herhangi bir şüphe bulunmamasına rağmen, alıcının isminin halen bilinmediğini de söyledi. Ancak, böyle bir eseri satın alabilecek sadece birkaç kişi var. Muhtemelen alıcı Ortadoğulu ve mal mülkten daha kalıcı bir şeye yatırım yapmak istiyor.

Sarah Thornton sözlerine şunları ekledi: “Miktar korkunç yüksek. Warhol artık bir marka. Damien Hirst, Richard Prince, Jeff Koons ve Takashi Murakami gibi sanatçı yıldızlara bakarsanız, hiçbiri Warhol olmadan bir şey ifade etmez.” 

Taraf, 30.11.2009

KAYSERİ KALESİ KÜLTÜR MERKEZİ OLACAK

 

Tarihî Kayseri Kalesi'nin yapılacak yeni düzenleme ile kültür merkezine dönüştürüleceği bildirildi. Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, yaptığı açıklamada, Kayseri’nin model bir şehir olduğunu, rutin belediye hizmetleri dışında kentin sosyal hayatını canlandırmak için de çalışma yaptıklarını belirtti.


Özhaseki, kent merkezini süsleyen tarihî Kayseri Kalesi'nin kültür merkezi ve müzeye dönüştürülmesi için çalışmaların devam ettiğini, hazırlanan projenin hayata geçirilmesi için esnafa yeni iş yeri yaptıracaklarını belirtti. Özhaseki, şunları söyledi: “Kale içerisindeki esnafımızı mağdur etmemek için çok katlı otoparkın yapımına başladık. Otoparkın zemin ve bodrum katını, kalenin içerisinde halen çalışmakta olan 353 esnafa tahsis edeceğiz. Kale esnafı buradan çıkınca içerideki taş binaları ve barakaları yıkıp çalışmalara başlayacağız.”
Türkiye Gazetesi, 30.11.2009

ANTİK KAZIDAN EN GENİŞ FESTİVAL CADDESİ ÇIKTI

 

 

Denizli'deki Laodikya antik kent kazılarında, Anadolu'daki en geniş tören ve festival caddesi ortaya çıkarıldı. Laodikya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Stadyum Caddesi'nde bulunan portikus (festival ve tören) caddesinin 15 metre genişliğinde olduğunu söyledi. 2009 yılı kazılarında, kentin ana güzergahını oluşturan stadyum caddesindeki kazılara ağırlık verdiklerini belirten Şimşek, bu caddenin 110 metrelik bölümünü kazdıktan sonra tören ve festival caddesine ulaştıklarını anlattı.

Prof.Dr. Şimşek, şunları kaydetti: "Tören caddesinin 50 metrelik kısmını açtık. Gelecek yılda da kalan 50 metreyi kazarak ayağa kaldıracağız. Laodikya'da böylece, Suriye Caddesi, Stadyum Caddesi, Efes Caddesi ve Tören Caddesi ile güzel bir gezi parkuru oluşturmuş olacağız."

Sabah, 30.11.2009

'RHODIAPOLIS' HAYIRSEVERİNİ ARIYOR

 

Yaşadığı dönemde, yıkılan Likya kentlerini onaran, kazandığını halka veren, kızlara çeyiz parası, öğrencilere burs dağıtan, yaşlılara ve yoksullara yardım eden Opramoas, kendi mezarını ayağa kaldıracak hayırseverleri bekliyor.

Geçmişi MÖ 9'uncu yüzyıla uzanan Rhodiapolis, en parlak dönemini Milattan Sonra 2'inci yüzyılda yaşamış... Bunda dönemin hayırseveri Opramoas'un katkısı büyük... Opramoas kazancını yaşadığı topraklar için harcamış...

MS 141 yılında büyük depremle tahrip olan Likya kentlerine yardım etmiş, yoksullara yardım elini uzatmış... Ünlü tıp bilgini Herakleitos ve Likya Birliği Genel Sekreteri Enteimos da burada yaşamış...

2006 yılından bu yana Akdeniz Üniversitesi tarafından yürütülen kazılar için maddi desteğe ihtiyaç var.

Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya, "Bu kenti ünlendirmiş, 2'inci yüzyılda çağdaş olarak aynı anda yaşamış üç önemli şahsiyetten, Opramoas, Herakleitos ve Enteimos'un anıtlarını ayağa kaldırılacak, 21'inci yüzyılın Opramoas'ını, hayırseverini Rhodiapolis bekliyor" diye konuştu.

Trt/Haber, 30.11.2009

700 YILLIK HAMAMDA ZEHİRLENDİLER

 

Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi’nde geçen hafta restorasyonu tamamlandıktan sonra hizmete giren 700 yıllık Muzaffereddin Bey Hamamı’na giden 7 kişi, bir süre sonra buhar odasında bulundukları sırada içeri sızan karbonmonoksit gazından baygınlık geçirerek zehirlendi. Kendilerini dışarı atan  ve yoğurt yedirilen 7 arkadaş hayati tehlikeyi atlattı.

Hürriyet, Haber: Hüseyin Doğan, 30.11.2009

OSMANLI'NIN TRAKYA'DAKİ EN ESKİ SERAMİKLERİ BULUNDU

 

 

Edirne'nin Zindanaltı mevkisindeki sur kazılarında, Trakya'daki en erken Osmanlı dönemine ait seramik örnekleri ortaya çıkarıldı.

 

Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği ve Edirne Belediyesi'nin desteğiyle temmuz ayında başladıkları arkeolojik kazıları 9 uzman ve 28 işçiyle sürdürdüklerini söyledi.

Eski Edirne Ticaret Borsası'nın bulunduğu alanda Roma İmparatoru Hadrianus döneminde yapılan şehir surlarında yaptıkları kazılarda, kalenin ilk inşa haline ulaşıldığını, 2 burcu ile 1 kulesinin ortaya çıkarıldığını ifade eden Karakaya, yapılan bu çalışmalarla Orta Çağa ait bir seramik fırını bulduklarını belirtti.

Kazının uzun soluklu bir iş olduğunu ve bu yılın arkeolojik kazı çalışmalarının aralık ayında sona ereceğini anlatan Karakaya, "Kazılarda Trakya'daki en erken Osmanlı dönemine tarihlenen seramik örnekleri ortaya çıkarıldı. Şimdi çıkan seramik parçalarını tümlemeye çalışıyoruz. Bu seramik parçaları 14. yüzyılın ikinci sarısına denk geliyor. Bu buluntular süsleme ve şekil olarak çok farklılar. Yapacağımız tümlemeleri bilim dünyasına sunacağız. Kazılarda ele geçirilen madeni eşyalar ise çok bozulmuş. Bunlar üzerinde de çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sur oldukça görkemli ve kazılarda Türkiye'nin en güzel sur duvarına denk geldik. Kazılarda ayrıca mezarlarda bulundu" dedi.

Karakaya, çalıştıkça ortaya çıkan eserlerin kent tarihine önemli bir katkı sağlayacağını kaydetti.

Cnn Türk, 29.11.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

İSTANBUL 2010'DAN İSTİFA EDENLER HAKSIZ MI?

 

İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkentliğine görkemli bir açılışla adım atıyor.

 

Açılış 16 Ocak tarihinde 3 bin 500 kişinin katılacağı bir davetle Sütlüce Kongre Merkezi'nde.

Sütlüce Kongre Merkezi'nde Yekta Kara'nın yönetimindeki etkinlikten sonra Haliç kıyıları şenlenecek.

 

Alibeyköy'den Sarayburnu'na kadar bir “ses ve ışık” gösterisi yapılacak.

 

Aynı dakikalarda İstanbul'un altı noktasında “eş zamanlı” konserler düzenlenecek.

 

Açılışla ilgili bu ayrıntıları Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç'in ağzından dinliyoruz geçen gece.

 

Açılış görkemli gibi ama İstanbul 2010'un arkasında yatan gerçekler ne yazık ki farklı.

 

Avdagiç ile buluşmamızdan birkaç gün önce Yürütme Kurulu'ndan önemli istifalar yaşanmış.

Önce yukarıda saydığım etkinliklerden sorumlu olan Serhan Ada, etkinliklerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Kültür A.Ş'ye ihale edilmesi nedeniyle istifa ediyor.

 

Kültür A.Ş. İle ilgili bir parantez açmak istiyorum.

 

İki yıl önce yaz aylarında Kültür A.Ş'nin düzenlemiş olduğu Uluslararası Boğaziçi Festivali'nin organizasyonu tam bir fiyaskoydu.

 

Dünyaca ünlü orkestra şefi Zubin Mehta'nın Aya İrini'deki konserinden tutun, Açık Hava Tiyatrosu'nda altında “kum torbalarının” olduğu sahneye kadar her şey feci özensiz, kalitesizdi.

 

Serhan Ada'nın etkinliklerin “sanatsal kalitesi”nden kuşku duyarak istifa etmesi anlaşılabilir.

 

Yürütme Kurulu'ndaki istifalara gelince.

 

İstifa edenlerin biri Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı Başkanı Faruk Pekin.

 

Diğeri ise Tarih Vakfı eski Başkanı Halim Bulutoğlu.

 

Her ikisi de gerçek kültür insanları.

 

Bulutoğlu, İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması yolunda ilk adımların sivil girişim tarafından başlatıldığını ancak bugün gelinen noktada STK'ların hiçbir ağırlığı kalmadığı görüşünde.

 

DEVLETİN PARASI KİME TESLİM

“Ajansın yasasında yer almasına rağmen zamanla STK'lar tasfiye edildi. Meydan devletin kurumlarına kaldı” diyor.

 

Faruk Pekin de aynı görüşte.

 

Ajansa göndermiş olduğu mektupta bakın ne diyor:

“2010 yılında belki büyük sanat etkinlikleri düzenleyebiliriz. Ama esas önemli olan kamu, yerel yönetimler ve sivil toplum arasında yaratmamız gereken ortak çalışma ilkeleridir. Bir yönetişim planıdır. Ne yazık ki bu gerçekleşmedi.”

 

“Avrupa Kültür Başkentleri” fikrinin temelinde de bu var zaten.

 

Kamu, yerel yönetimler ve sivil toplum arasında işbirliği.

 

Ama görünen o ki biz bunu başaramadık.

 

Halim Bulutoğlu'nun dikkat çektiği gibi Bütçe ve İhale Komisyonu da sivillere kapatılmış.

 

Ajansa “devletin parası ancak devletten gelenlere teslim edilir” görüşü hakim.

 

Böyle bir mantıkla açılış etkinlikleri İBB'nin Kültür A.Ş'ye verilmesi doğal elbet.

 

Bulutoğlu bununla ilgili “İstanbul için dünyanın ve Türkiye'nin önemli organizasyon şirketlerini yarıştırmak yerine işi bir belediye şirketine bıraktık”.

 

KALICI BİR ŞEY YOK

Haksız mı?

 

Eğer böyle bir yarışma olsaydı kazanan İstanbul olmayacak mıydı?

 

Hızla ve plansız büyüyen İstanbul'un geleceği için bir “yönetişim modeli”ni hayata geçirmeyi başaramadık.

 

Peki İstanbul 2010'dan geriye kalıcı bir şey başardık mı?

 

Örneğin 2013 yılında Avrupa Kültür Başkenti ünvanına hak kazanan Marsilya harıl harıl bir “Akdeniz Medeniyetleri Müzesi” projesini hayata geçirmekle meşgul.

 

Bir müzeden vazgeçtim.

 

Ajansın yasasında yer alan AKM, Rami Kışlası ve Maslak Kültür Merkezi'ne ne oldu?

 

2010 yılında hiçbiri hayata geçmemiş olacak.

 

Yıkılmadan yenilenmesine karar verilen AKM ne yazık ki hukuki süreç nedeniyle yenilenemeyecek.

 

Maslak Kültür Merkezi yerine ise Turkmall bambaşka bir proje geliştirecek.

 

Bulutoğlu'nun dediği gibi “Göğsümüzü gere gere 2011 yılına devredeceğimiz büyük mirasın yerinde yeller esiyor.”

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor, 29.11.2009


******


2010'DAN UMUDUM YOK

 

Gila Benmayor’un “İstanbul 2010’dan istifa edenler haksız mı?” yazısını (Hürriyet, 29 Kasım 2009 Pazar) okuyunca, 2010 Kültür Başkenti konusundaki son umut kırıntılarım da yok oldu gitti.

 

Hele göstermelik açılış şenliklerinden başka kalıcı tek bir girişim olmadığını okuyunca durum billurlaştı. Demek ki, başkent günlerinden, belleğimizde sadece konserler, havai fişek gösterileri kalacak, ileriki kuşaklara, kütüphaneler, konser salonları göstereceğimize, o gece yaşadıklarımızı anlatacağız. Tam şarka göre bir yalancı ihtişam. Tam şark aldatıcılığının cilacı anlayışı.

 

Gila Benmayor’un yazısından anladığıma göre, açılış görkemli, gerisi yok. Tek doğru isim Yekta Kara. Gerisinin o kalitede devam edeceğini sanmıyorum.

 

İçeriği olmayan bu ses ve ışık gösterilerinden bıktım. Zaten bir etkinlik programında, ses ve ışık gösterisi maddesini gördüğümde, gerisinin nasıl olduğunu tahmin edebiliyorum.

 

Başkent olma hayalinin başladığı dönemlerde, projelerin STK (Sivil Toplum Kuruluşları) tarafından gerçekleştirileceği açıklanmıştı, gelin görün ki durum tersine dönmüş, bu işler artık RTK (Resmi Toplum Kuruluşları) tarafından gerçekleştirilecekmiş.

 

Merkezci anlayışı yıllardır değişmeyen köhne anlayış, devletin parası gene devlete gitsin, yabancıya gitmesin.

 

* * *

 

Hayatında evin ve gazete dışında en çok zamanını geçirdiğin yer neresi diye sorulsa, düşünmeden cevap veririm.

 

İKSV’nin girişimiyle başlayan Maslak Kongre ve Kültür Merkezi’nde...

 

Her bakanla birlikte gerçekleşeceği ham hayallerine bile kapıldığım oldu.

 

Artık oranın da, asıl amacına uygun, gerçek işlevini yerine getirecek biçimde tamamlanmayacağını bilecek kadar akıllandım.

 

AKM’ye zaten dokunulamayacak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, bir konuşmasında, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Bey’e (Günay) buranın yıkılmasını söylediğini açıkladı.

 

Ben binanın yıkılıp yıkılmamasını tartışmıyorum, bir tek konser salonumuz yok, opera binamız yok, modern bir Resim ve Heykel Müzesi’ne yatırım yapılmıyor, bırakın yeni kütüphane binalarını, eski binalara bile gereği kadar para verilmiyor.

 

2010 Kültür Başkenti yetkililerinin açıklamalarından tatmin olmadım. Konserler, ses ve ışık gösterisi için, 2010’u mu bekliyoruz? Başka başkentlerdeki çalışmaları, bizim yetkililer gördü mü acaba? Sanmıyorum. Örnek alırlardı. Ayrıca daha karar veremediğimiz bir durum var.

 

Biz bu başkent seçilme işini yabancılara göre mi tasarlıyoruz, yoksa kendimiz için mi?

 

Birinci anlayış, bunun kendimiz için olması. Ancak öylesine bir konser salonu yaparız ki, dünya mimarlık dergilerinde yayınlanacak, övgüler toplayacak bir kütüphane kurarız ki, o zaman bizim de yabancıların da ilgisini çekebiliriz.

 

İkisi de olmadığına göre biz henüz amacı tespit edilmemiş çalışmalar yapıyoruz.

 

Bizim tek örnek olacağımız husus, bir fırsat nasıl kaçırılır sorusuna canlı yanıt olmamızda.

 

* * *

 

Yazıyı Halim Bulutoğlu’nun söyledikleriyle noktalayacağım:

“Göğsümüzü gere gere 2011 yılına devredeceğimiz büyük mirasın yerinde yeller esiyor.”

Bulutoğlu bir hususu unutmuş. Biz mirasyediyiz.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 01.12.2009


******


DÜNYANIN EN İLHAM VERİCİ KENTİ





İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, hem 2010 sürecinin iletişimini yapmayı, hem de 2010'un da ötesinde İstanbul'un sürekli marka yönetimine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçlayan yeni reklam kampanyasını, 3 Aralık 2009 Perşembe günü Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttı.

 

Avrupa'nın kültürünü ve medeniyetini öteden beri en fazla etkilemiş kentlerden biri olan, Avrupa'nın “Doğal” Kültür Başkenti İstanbul, 2010 yılında resmi olarak da Avrupa'nın Kültür Başkenti olacak. Şehri 2010 sürecine hazırlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, bu yolda en önemli çalışmalarından biri olan reklam kampanyasını 3 Aralık 2009 Perşembe günü (bugün), Çırağan Sarayı'nda Ajans Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç'in evsahipliğinde, kampanyanın kreatif mimarları Paul McMillen ile Hakkı Mısırlıoğlu'nun sunumları ile kamuoyuna tanıttı.

 

Yurtdışı ve yurtiçi için farklı mesajlar, sloganlar ve görseller içeren kampanya, yurtdışını hedefleyen global bölümü ile bir ilki gerçekleştirerek İstanbul için uzun vadeli ve iddialı bir konumlama öneriyor. ‘Istanbul: the most inspiring city in the world' sloganı ile İstanbul, ‘dünyanın en ilham verici şehri' olarak konumlanıyor. Bu kampanya için özel olarak hazırlanan etkileyici İstanbul silüetine İstanbul için özel olarak hazırlanan ‘İstanbul Inspirations' motto'sunun eşlik ettiği kampanya, İstanbul'u dünyanın önde gelen metropolleri ile aynı kategoride ve kampanya mimarlarının deyişiyle ‘kendinden emin, vakur' bir duruşla konumlamayı hedefliyor.





Yurt dışı kampanyanın ana taşıyıcısı olarak belirlenen İstanbul tarihi yarım ada silüeti, dünyaca ünlü silüet fotoğrafçısı Rainer Strattman tarafından uzun ve detaylı bir çalışmanın sonucunda hazırlandı. Bu siluet ile, ‘İstanbul' dendiğinde otomatik olarak hafızalara yerleşecek, görüldüğünde hemen İstanbul'u hatırlatacak bir ‘ikon görsel' yaratmak amaçlandı. Farklı lokasyonlardan çekilmiş 30'a yakın fotoğrafın özenli bir çalışma ile bir araya getirilmesi ile oluşan bu silüet, şu anda Venedik'teki San Marco'dan Paris'te Gare du Nord tren garına kadar Avrupa'nın en önde gelen noktalarında yer alan devasa boyutlardaki açık hava reklamlarının da ana malzemesini oluşturdu.

“Yeniden Keşfet” ve “Enerjimiz İstanbul'dan”

 

Kampanya, yurtiçine yönelik kısmında ise, İstanbul'da yaşayanların yaşadıkları şehrin farkına varmaları, İstanbul'un uçsuz bucaksız zenginliklerini, geçmiş ile geleceği bir araya getiren enerjisini bir kez daha hissetmelerini amaçlıyor. ‘Yeniden Keşfet' sloganının taşıdığı kampanyanın görselleri ve filmlerinde, Ayasofya, Galata Kulesi ve Haydarpaşa gibi şehrin gözde eserleri bulundukları yerlerden farklı yerlerde İstanbulluların karşısına çıkarak bizleri şaşırtıyor.

İstanbulluları şaşırtarak içinde yaşadıkları şehrin artık kanıksadıkları olağanüstü güzelliklerinin farkına varmalarını sağlamayı amaçlayan kampanya, ‘şimdi, yeniden keşfetme zamanı' hatırlatmasıyla İstanbul'un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olduğunun altını çiziyor.

 Tüm kampanyaya eşlik eden ‘Enerjimiz İstanbul'dan' mottosu ise, şehrin kendini sürekli yenileyen dinamik yüzüne dikkat çekiyor; 2010 Avrupa Kültür Başkentliği sürecinde, İstanbulluları şehri yeniden tanımaları ve sahiplenmeleri için harekete geçirmeyi amaçlıyor.





Basın toplantısının açılış konuşmasını yapan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, İstanbul'un uzun tarihi boyunca hep dünyanın en ilham verici kenti olduğunu, bu gerçeğin bu kampanyanın da ilham kaynağı olduğunu belirtti. Avdagiç, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul, tarih boyunca dünyanın en ilham verici kenti oldu. Antik dönemden başlayarak bugüne gelinceye kadar, müzikten edebiyata, siyasetten diplomasiye, sinemadan felsefeye kadar, bu şehir, kendisini takip edenlere, kendisine uğrayanlara, kendisini özleyenlere, veya bizzat gelip kendisini tecrübe edenlere hep ve sınırsızca ilham verdi. Bu ilhamın değişik tezahürlerini gerek Avrupa'dan gerek dünyanın başka yerlerinden pek çok sanatçının, entelektüelin, siyaset adamının, düşünürün, fikir önderinin çalışmalarında, eserlerinde, hayat hikayelerinde görebilirsiniz.

Öte yandan, yurtiçinde kullandığımız ‘Yeniden Keşfet' konseptimizle İstanbulluların günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan şehrin dinamizmine dikkat çekmek, artık kanıksadığımız güzelliklerin farkına varılmasını sağlamak istiyoruz. ‘Enerjimiz İstanbul'dan' sloganıyla sadece İstanbulluları değil tüm Türkiye'yi bu enerjiye ortak olmaya, İstanbul'u yeniden keşfetmeye çağırıyoruz.”

 

Türkiye startı 11 Aralık'ta, Ocak 2010'da dünyanın dört yanında

İki aylık bir süre içinde hazırlanan kampanyanın Türkiye bölümü 11 Aralık 2009 Cuma günü start alacak. Televizyon, gazete, radyo, internet, dergi, açıkhava ve sinema mecralarının kullanılacağı yurtiçi kampanyanın ilk etapta Şubat ayına kadar devam etmesi öngörülüyor.

 

 12 Avrupa ülkesinin yanı sıra, aralarında ABD, Rusya, Çin ve Japonya'nın da bulunduğu büyük dünya pazarlarını kapsayan uluslararası kampanyanın açıkhava kısmı Ekim 2009 başında Fransa'da Türkiye Sezonu kapsamında Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle düzenlenen "Bizans'tan İstanbul'a: İki Kıtanın Limanı" sergisinin açılışı haftasında start almıştı. Kampanyanın esas büyük bölümünü oluşturan diğer mecralarındaki yayın ise 16 Ocak 2010'da yapılacak resmi lansmanın hemen öncesinde başlayacak.

 

Etkileyici İstanbul silüetinin bulunduğu devasa boyutlardaki ‘Istanbul Inspirations' afişleri şu anda Paris, Londra, Roma, Madrid, Berlin gibi Avrupa'nın önde gelen şehirlerinin en işlek meydan ve noktalarında Avrupalılarla buluşuyor.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı tarafından hazırlatılan kampanya, RPM Radar-Ajans Ultra-Dentsu Brussels Group ortak girişimi tarafından tasarlanarak hayata geçirildi.

 

Cast araştırması 1 ayda, mekan araştırması 3 haftada, teknik çalışmaları 4 günde, kostüm hazırlıkları ise 2 haftada tamamlanan yurtdışı reklam filmleri, 5 gün boyunca süren toplam 76 saatlik çekimler sonucunda oluşturuldu. Tarihi Yarımada açıkları, Sultanahmet Camii, Ayasofya, İstanbul Modern Sanatlar Müzesi, Kapalı Çarşı, Santral İstanbul, Asmalimescit ve Şişhane'nin yanı sıra, Kanyon Alışveriş Merkezi, Esma Sultan  Yalısı ve Boğaziçi'nde  yapılan çekimlerin helikopter planları için gece ve gündüz çekimleri gerçekleştirildi. Dünyaca ünlü Chris Hartwill'in yönetmenliğinde gerçekleştirilen çekimler sırasında 100 kutu 35 mm film harcandı. Yönetmen, görüntü yönetmeni ve operatör dışında, çekimler tamamen Türk ekipler tarafından gerçekleştirildi. Post-prodüksiyon işlemleri 1 ayda tamamlanan filmler, İstanbul Sinefekt ve İmaj stüdyoları ile Londra Prime Focus stüdyolarında yapılan çalışmalar sonucunda bugünkü haline getirildi.

 

Yurtiçi kampanya için ise cast araştırmasının 2 hafta, mekan araştırmasının 2 hafta, teknik çalışmaların 3 gün, kostüm hazırlıklarının ise 1 hafta aldığı ön hazırlık çalışması gerçekleştirildi. Ardından 3 günde 34 saatlik bir çalışmayla, Anadoluhisarı-Küçüksu, Kız Kulesi- Haydarpaşa Garı açıklarında,  Ayasofya (dış), Galata Kulesi (dış), Taksim Meydanı ve Metro Levent İstasyonu'nda çekimler yapıldı. Murat Şenöy yönetmenliğinde gerçekleştirilen çekimlerde toplam 49 kutu 35 mm film harcandı. Reklam filmi prodüksiyonun her aşamasında Türk ekipler görev aldı. 30'ar saniyeden oluşan 3 yurtiçi filminin post-prodüksiyonu İstanbul Sinefekt, İmaj ve 1000 Volt stüdyolarında gerçekleştirildi ve toplam 15 günde tamamlandı.

 

Reklam filmleri için ünlü müzisyen Ömer Ahunbay 5 dakika uzunluğunda “İstanbul müziği” besteledi. Bu müzik reklam filmlerinin yanı sıra İstanbul 2010'un yurtiçi ve yurtdışındaki tüm etkinlik, açılış ve tanıtımlarda kullanılacak ve 2010 iletişim kampanyasının önemli bir unsuru olacak.

Hürriyet, 06.12.2009


******


İSTANBUL 2010 AJANSI YÜRÜTME KURULU'NA İKİ YENİ ÜYE

İstanbul’u 2010 Avrupa Kültür Başkentliği sürecine hazırlamak amacıyla 2008 yılından bu yana faaliyetlerine devam eden İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu’nda görev alacak iki yeni üye, dün Sepetçiler Kasrı’nda yapılan Danışma Kurulu toplantısında gerçekleştirilen seçim sonucunda belirlendi.

Geçtiğimiz ay Yürütme Kurulu’ndaki görevlerinden ayrılan
Halim Bulutoğlu ve Faruk Pekin’den boşalan görevlere, İstanbul’un 2010 sürecini başlatan sivil inisiyatif Girişim Gurubu’ndan bu yana Ajans’ta çeşitli sorumluluklar üstlenen
Korhan Gümüş ve Vecdi Sayar getirildi.

Yenikapı – Theodosius Limanı, Küçükyalı Arkeoloji Parkı, AKM Restorasyonu, Hasanpaşa Gazhanesi’nin Sanat Merkezi’ne Dönüştürülmesi gibi birçok önemli projeye imza atan Korhan Gümüş, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kentsel Uygulamalar Direktörü ve Danışma Kurulu üyesi görevlerini yürütüyordu. TURSAK Vakfı’nın kurucularından olan ve halen Kültürlerarası İletişim Derneği’nin yöneticiliğini yürüten Vecdi Sayar ise İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Danışma Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktaydı.   

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Yapısı
2 Kasım 2007 tarihli 5706 sayılı İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Hakkında Kanun ile kurulan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, sivil toplum, merkezi ve yerel yönetimler ile özel sektörün bir çatı altında toplandığı yeni bir yönetişim modelini uygulayarak çalışmalarını hayata geçiriyor. Ajans’ın tüm yönetim organları, kanunda yer alan ilgili maddelerce belirleniyor. Buna göre, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Hakkında Kanun’un 8. Madde’si gereği Yürütme Kurulu’nda, sivil toplumu temsilen Girişim Grubu’nda yer alan iki üyenin yer alması gerekliliği bulunuyor.

Bu maddeye göre Yürütme Kurulu; Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası'nın birer temsilcisi ve Danışma Kurulu'nun, geçici 2'nci maddede belirtilen Girişim Grubu'nda yer alan sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri arasından seçeceği iki üye ile Danışma Kurulu'nun diğer üyeleri arasından seçeceği iki üyeden oluşuyor. 

Vecdi Sayar
1950 Zonguldak doğumlu olan Vecdi Sayar ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun. Gazeteci-yazar, sahne tasarımcısı ve sanat yönetmeni olarak kültür-sanat dünyasının farklı alanlarında birçok sorumluluk üstlenen Sayar, halen Kültürlerarası İletişim Disiplinlerarası Sanat Derneği Başkanı ve Sinema Yazarları Derneği Onur Üyesi olarak görev alıyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Girişim Kurulu üyesi olarak en başından beri sürecin içinde yer alan Sayar, bugüne kadar Kültür Bakanlığı Müşavirliği, Paris Türkiye Büyükelçiliği Kültür Müşavirliği, Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi yöneticiliği, İstanbul Uluslararası Film Festivali Program Direktörlüğü,  BM 1996 HABITAT Konferansı Sanatsal Etkinlikler Direktörlüğü, TÜRSAK Vakfı kurucusu ve Yönetim Kurulu üyeliği gibi Türkiye’de kültür-sanat hayatına değer yaratan birçok farklı görevi başarıyla yürüttü.

Yazılı ve görsel medyanın farklı alanlarında yıllarca gazetecilik de yapan Sayar, İngiltere, İspanya, İtalya, Fransa, Almanya, ABD ve Kanada’da Türk Film Festivalleri gerçekleştirdi, Cannes’dan (Altın Kamera) Atina’ya çok sayıda uluslararası film festivalinde jüri üyesi olarak Türkiye’yi temsil etti. 

Korhan Gümüş
1954 İstanbul doğumlu olan Korhan Gümüş, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nden mezuniyetinin ardından İstanbul Üniversitesi’nde doktora çalışmasını tamamladı.

Sivil inisiyatifler ve bağımsız kuruluşlarla, kamu arasında ortaklık alanları üzerine uzun yıllar çalışmalarını sürdüren Gümüş, 1996 yılında İnsan Yerleşimleri Derneği’ni kurdu, Sivil Anayasa Girişimi içinde yer aldı. Habitat II Konferansı STK Forumu, 1999 depremi ardından Sivil Koordinasyon Merkezi kuruculuğu, 1999-2000 yılları arasında afet evleri proje koordinatörlüğü ve Galata Rehabitilasyon Projesi yöneticiliğinin ardından, 1999 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylığı için girişim çağrısını yaptı. 2006 yılında Girişim Grubu’nda, seçimden sonra ise ilk Yürütme Kurulu’nda yer aldı.

İstanbul Sanat Tanıtım ve Araştırma Vakfı, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı, Galata Derneği, Cihangir Derneği gibi çeşitli STK’larda üyelikleri bulunan Gümüş, halen farklı yayın organlarında makaleler yayımlamaktadır.
Yapi, 08.12.2009



******


İSTANBUL 2010 PROJELERİ'NDEN ÖRNEKLER

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı, 2010 yılı boyunca gerçekleştireceği projeleri ve etkinlik takvimini tanıtmak üzere bir basın düzenledi. Hilton Oteli’nde düzenlenen basın toplantısına, Devlet Bakanı ve İstanbul 2010 AKB Ajansı Koordinasyon Kurulu Başkanı Hayati Yazıcı ile İstanbul 2010 AKB Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç katıldı.

 

Ajansın kurulduğu günden bu yana toplam 2 bin 272 adet proje başvurusu yapıldığını açıklayan  Avdagiç, Yürütme Kurulu tarafından toplam 451 projeye destek verilmesine karar verildiğini hatırlatarak "Bu projelerden 132 projenin çalışmaları tamamlanmıştır, 90 proje üzerinde ise çalışmalar devam etmektedir" dedi. Avdagiç, bu 451 proje için Ajans’ın ayırdığı toplam bütçe bedelinin de 372 milyon TL olduğunu kaydetti.

 

Şekib Avdagiç,  projelerin 120 tanesinin kültürel mirasın korunması ve kentsel uygulamalar, 182 tanesinin kültür-sanat, 34 tanesinin turizm-tanıtma ve iletişim, 115 tanesi ise kurumsal projelere ait olduğunu bildirerek projelerden örnekler sundu. Ajans’ın destek verdiği toplam 451 projeye dair bilgiler ile 2010 etkinlik takvimi dağıtılan “2010 Program Kitapçığı”nda yer alırken, toplantıda gerçekleştirilen sunumda Ajans’ın temel hedeflerini içeren 10 başlık altında bu projelere örnek olarak 70’e yakınının detaylı bilgileri basın mensuplarıyla paylaşıldı.

 

Ajans’ın kültür turizmine katkıda bulunmaya yönelik proje örnekleri arasında, Gözde Çin ve Japon Porselenleri yeniden Topkapı Sarayı’nda , İstanbul İnanç Turizmi Zirvesi, Sultan-i Seyirlik, İstanbul’un Sırları  ile, Masumiyet Müzesi sıralandı.

 

Avdagiç’in açıklamasına göre etkinlik takvimi 16 Ocak 2010 tarihinde, Haliç Kültür ve Kongre Merkezi'ndeki Büyük Açılış Etkinliği ile başlıyor.

 

Toplantıda değinilen yıl boyunca yapılacak projelerden örnekler şöyle:

 

  • 16 Ocak 2010, Büyük Açılış Etkinliği,

  • 6 Eylül 2010, U2 – İstanbul Konseri,

  • Taşınabilir Sanat,

  • İstanbul Mimarisinin Müziği

  • İstanbul’un Ustaları

  • İstanbul Sokakta Eğleniyor,

  • Gönüllü Programı

  • Adalar Müzesi

  • Uluslararası Şiir Festivali

  • İstanbul’da Yaşıyor ve Çalışıyor

  • Promethiade

  • Europe on Water

  • Avrupa Yazarlar Parlamentosu

  • 41 29 İstanbul

  • Hasanpaşa: Gaz fabrikasından sanat merkezine,

  • Kadırga Sanat Üretim Merkezi,

  • Geleneksel Türk Kitap Sanatları: Bugünün Ustaları Sergisi,

  • Turkish Music Instruments,

  • Kültür Yönetimi Profesyonel Formasyon Programı,

  • İstanbul 2010 Eğitim Programı

  • İstanbul 1910-2010

  • Dans Platform İstanbul / Danslab

  • Dürbünümde 1001 İstanbul,

  • Amber Sanat ve Teknoloji Platformu,

  • Avrupa Üniversiteleri Tiyatro Şenliği,

  • Canlandıranlar Yetenek Kampı,

  • Gelecekten Masallar / Tales of Future

  • Bir Şehir Hikayesi: Konstantiniyye – İstanbul,

  • Çılgın Sanat,

  • Ahırkapı Çatladıkapı Hıdrellez Şenlikleri

  • Gözde Çin ve Japon Porselenleri yeniden Topkapı Sarayı’nda,

  • İstanbul İnanç Turizmi Zirvesi,

  • Sultan-i Seyirlik,

  • İstanbul’un Sırları,

  • Masumiyet Müzesi

  • Uluslararası Bale Yarışması,

  • Arvo Part – “Ademin Yakarışı”,

  • Melez Kulinarik – Avrupa için Pişiriyoruz,

  • Dünya Kuklası İstanbul’da,

  • ‘Terirem’ ve ‘Terennüm’

  • Yenikapı Vizyonu / Yenikapı: Seyir Terası ve Sergiler,

  • Sur-i Sultani Stratejik Planı,

  • Yeraltında Devrim,

  • Tarihi Yarımada ve Surlar UNESCO listesinde,

  • Küçükyalı Arkeoloji Parkı,

  • Topkapı Sarayı Restorasyon Çalışmaları,

  • Süleymaniye Darüşşifa Binası (katalog sayfa no: 24),

  • “Bizans'tan İstanbul'a: İki Kıtanın Limanı”,

  • “Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras” sergisi,

  • Topkapı Sarayı - Kremlin Sarayı Sergileri,

  • Yurtdışı Reklam Kampanyası: “İstanbul Inspirations”

  

Ajans bünyesinde görev alan yönetmenlik ve direktörlüklere göre dağılımı ise şöyle:

 

Disiplinler

Proje Sayısı

Halkla İlişkiler ve Etkinlik Direktörlüğü

3

Kentsel Proje Koordinasyon Direktörlüğü

65

Kültürel Miras ve Müzeler Direktörlüğü

30

Kentsel Uygulamalar Direktörlüğü

25

Turizm Tanıtma Direktörlüğü

30

Reklam ve Pazarlama Direktörlüğü

1

Kurumsal İlişkiler Direktörlüğü

10

Dış İlişkiler Direktörlüğü

48

Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği

26

Edebiyat Yönetmenliği

18

Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği

14

Görsel Sanatlar Yönetmenliği

46

Kent Kültürü Yönetmenliği

29

Müzik ve Opera Yönetmenliği

18

Sinema Belgesel Animasyon

23

Eğitim Projeleri

8

5706 sayılı kanunun 14.maddesi kapsamındaki işler

2

Merkez Projeleri

55

TOPLAM PROJE SAYISI

451

Turizm habercisi, 10.12.2009

TOPKAPI PROJESİ 'ASKERİ' BEKLİYOR





“İstanbul 2010 Kültür Başkenti” projesinin en önemli ayaklarından biri olan Topkapı Sarayı'ndaki iyileştirme çalışmaları son bir yılda büyük oranda tamamlanırken, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı'nın kullandığı depolar için hiçbir adım atılamadı.

Geçen bir yıl içinde Topkapı Sarayı alanı içindeki lise ve hastane boşaltıldı. Tahliyesi beklenen ve İç Tedarik Komutanlığı’nca kullanılan binalar konusunda ilerleme kaydedilemedi.

750 bin metrekarelik alan üzerindeki sarayın farklı amaçlarla kullanılan birçok binası tahliye edildi. Çamaşır, bot, battaniye gibi eşyaların bulunduğu depolar ise hala boşaltılamadı. Eski İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu, tam bir yıl önce Topkapı Sarayı'nın iyileştirilmesinin ajandalarında olduğunu açıklamıştı. Çolakoğlu, saray alanındaki Zührevi Hastalıklar Hastanesi, Matbaacılık Meslek Lisesi, Telekom binası ve İç Tedarik Komutanlığı'nın depolarının tahliyesinin gündeme alındığını söylemişti. Bu tahliyelerin ardından da, söz konusu tarihi binaların asıllarına uygun olarak korunması öngörüldü.

Geçen bir yıl içinde Avrupa'nın en büyük araziye sahip saraylarından olan 750 bin metrekarelik Topkapı Sarayı alanı içindeki Matbaacılık Meslek Lisesi boşaltıldı, Zührevi Hastalıklar Hastanesi de Sağlık Bakanlığı'ndan alındı.

Bakanlık, hastanenin boşaltılması çalışmalarını halen yürütürken, Telekom binasının da özelleştirmeden sonra bir protokolle kampüsten çıkarılması planlandı. Ne var ki, tahliyesi beklenen ve Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı'nca kullanılan binalar konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, binalarla ilgili son açıklamasında, Milli Savunma Bakanlığı'nın tutumunu eleştirerek, “Bu kadar önemli bir mekanda tarihi tescilli yapıları iç tedarik komutanlığının bot-battaniye deposu olarak kullanması hangi akıl, izan ve vicdanla izah edilebilir?” dedi.


2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç de konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Sarayın asli fonksiyonlarıyla çakışan unsurların belirli bir plan dahilinde çıkarılması, öngörümüz. Saray içinde kalan binaların icra edilmesi gereken fonksiyonlarının nasıl icra edileceği de yine bir stratejik vizyon planı içinde, tarafların uzlaşmasıyla belirlenecek. Topkapı Sarayı ile ilgili projelerimizi, sarayın müze oluşunun 100. yılına, yani 2024'e kadar tamamlamayı hedefliyoruz. Bu binaların tahliyesiyle, Topkapı yabancı unsurlardan arındırılmış olacaktır. Topkapı Sarayı içinde gezi parkuru ile şu anki ziyaretçi sayısı olan 2 milyonun üzerine çıkılmalı, mekan sayısı artırılmalı.”


Avdagiç, depolarla ilgili öngörüsünü de “Eminiz, Milli Savunma Bakanlığı da, arazilerin asıllarına uygun olarak korunması konusunda yardımlarını esirgemeyecektir” sözleriyle dile getirdi.

Boşaltılan binaların kütüphane, konferans salonu, gelen müzeciler için lojman, satış noktası ya da eğitim yerleri olarak kullanılabileceğini vurgulayan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı bu yapılara kıymetli teşhir malzemesi konulamayacağını söyledi. Ortaylı, konuşmasında Darphane'ye de dikkat çekti: “İlk önce adam edilecek yer Darphane. Bizi Darphane kadar mahveden olmadı. 14 sene boşuna tuttular orayı. Halbuki, asıl orası çok lazım saraya. Hem atölye, hem teşhir yeri olacak çünkü yeri de çok uygun.”

21 Nisan 2009'da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ‘Sur-i Sultani' olarak bilinen, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı ve Sirkeci Garı'nı da içine alan tarihi yarımadada yapılacak düzenlemeleri Milliyet muhabiri Ömer Erbil'e anlatmış sarayın çevresindeki binalarla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştı: “Matbaa, lise, Zührevi Hastalıklar Hastanesi, eski Gülhane Hastanesi, TSK'ya ait depolar Topkapı Sarayı için yeni mekanlar olacak. Buralar depo ve sergi alanı için kullanılacak. Matbaa boşaltıldı. Bir kısmı Rölöve Müdürlüğü olarak kullanılırken, bir bölümünde ise saltanat arabaları sergilenecek.”

Milliyet'e yaptığı açıklamada Matbaa Lisesi'nin bu yıl sonunda boşaltılacağını, Gülhane hastanelerinin bir yeme içme mekanı ve müze deposu olarak kullanılacağını belirten Günay, Kara Kuvvetleri'nin kullandığı deniz tarafındaki depolara da değinmiş, görüşmelerini Genelkurmay Başkanı'yla yaptığını ifade etmişti.


Bu binaların tarihi mekan olduğunu, sarayın tüm depo ihtiyacını görecek büyüklükte olduğunu vurgulayan Günay Genelkurmay'ın prensip olarak onay verdiğini söylemişti.

Ne var ki, geçen yedi ayda, askeriyenin kullandığı binalar konusunda bir gelişme kaydedilemedi. Sonunda Ertuğrul Günay, 19 Kasım'da Topkapı Sarayı'nda düzenlenen bir etkinlikte, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığı'nın elindeki yapıları boşaltmamasına isyan etti.

Günay, İç Tedarik Komutanlığı'nın, Topkapı Sarayı alanı içerisinde, tarihi tescilli dört yapıyı çamaşır, battaniye gibi eşyaların deposu olarak kullandığını belirterek, “Bu binaları Milli Savunma Bakanlığı'ndan istedik. Şu ana kadar mesafe alamadığımız tek kurum Milli Savunma Bakanlığı oldu. Bu kadar önemli bir mekanda tarihi tescilli yapıları iç tedarik komutanlığının bot battaniye deposu olarak kullanması hangi akıl, izan ve vicdanla izah edilebilir?” dedi.

Depoları almakta kararlı olduklarını söyleyen Günay şöyle devam etti: “Olumsuz yanıtı kabul edemem. Burada tarihi ürünler yok olma tehlikesi yaşıyor. Topkapı Sarayı'na tescilli 4 tane tarihi yapı var. Başka bir kurumun bu yapıları kullanması haksızlık. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan okul binasını aldık. Sağlık Bakanlığı'ndan hastaneyi aldık, bu dört depoyu da aldığımızda Topkapı Sarayı rahatlamış olacak. İç Tedarik Komutanlığı'nın deposunda çamaşır, iç çamaşırı, battaniye gibi eşyalar var bu depoyu boşaltacağız bunu belli bir vadede yapacağız.”

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 28.11.2009


******


GÜNAY'DAN "DEPOLARI BOŞALTIN" ÇAĞRISI





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Milli Savunma Bakanlığı’na bir yazı daha göndererek, Topkapı Sarayı alanı içinde bulunan ve battaniye, bot gibi malzemelerin depolandığı binaların boşaltılmasını istediğini söyledi. Günay “Bunu anlayışla karşılamalılar. İstanbul’un bir başka yerinde depo bulabilirler. Tarih ve toprak duyarlılığını en iyi bilen bakanlıklardan biri de Milli Savunma olmalı” dedi.


Milliyet gazetesinin dünkü manşetinde yer alan “Yazık değil mi” başlıklı haber üzerine açıklamalarda bulunan Günay, konunun çok ciddi bir sorun olduğunu, Topkapı Sarayı’nın bu yapılara acil ihtiyaç duyduğunu dile getirdi. İşte Milliyet’in soruları ve Günay’ın yanıtları:

 

Depo olarak kullanılan binaları boşaltmak istemeyen İç Tedarik Komutanlığı’nın depo ihtiyacı başka bir yerde giderilebilir mi sizce?
 Bu binaların depo olarak kullanılması gerçekten aşılması gereken ciddi bir sorun. İstanbul’un başka bir yerinde bir binayı depo olarak kullanabilirler. Malzemeleri depo etmek için her zaman bir yer bulunur.


Ama bu Topkapı Sarayı için mümkün değil, öyle mi?
Pek tabii Topkapı Sarayı’nın değerlerini başka yere taşıyamaz, ihtiyaçlarını başka bir yerde karşılayamayız. 


Bu binaları ne olarak kullanacak Topkapı Sarayı?
Bu yapılar, kütüphane, konferans salonu, depo olarak kullanılabilir. Topkapı Sarayı’nın bu yapılara acil ihtiyacı var.


Milli Savunma Bakanlığı’nın olumsuz cevabını kabul edemeyeceğinizi söylediniz. Tekrar bir girişiminiz oldu mu?
Daha önce de söylediğim gibi, olumsuz cevapları kabul etmiyoruz. Olumlu cevap alana kadar devam edeceğiz. Kararlarını gözden geçirmeliler. Milli Savunma Bakanlığı’na yeniden söz konusu binalara ihtiyacımız olduğuna dair yazı yazdım. Bu ihtiyacın acil, ertelenemez ve ötelenemez olduğunu belirttim. Anlayışla karşılamalılar. İyi niyetle çözeceğimize inanıyorum.
 

Boşaltılmasını talep ettiğiniz tarihi binaların yanında sonradan yapılmış ek binalar da var. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu binaların bulunduğu alan 1. derece sit alanı. Askeriye, depo olarak kullandığı binaların çevresine baraka, ek yapılar yapmış. Topkapı Sarayı’nın alanı içinde tarihsel dokuyla bağdaşmayan yapılar... Bunlar yanlış uygulamalar.


Göreve başladığımdan bu yana bu tip yanlış uygulamalara karşı çıktım. Sit alanlarına inşa edilen, tarihi dokuyla uyumsuz binaları yıktırdım. Toprak ve tarih duyarlılığını en iyi bilen bakanlıklardan biri olmalı Milli Savunma Bakanlığı.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, Fotoğraf: Hüseyin Özdemir, 29.11.2009

REDDEDİLEN 2010 PROJELERİ BİRLEŞİN




Ruhr 2010 etkinlikleri için 60 km’lik ana otoban, bir günlüğüne şenlik alanı olacak.


Eski madenlerin üzerinde havalanacak helyum balonları hazır. Bir de 800 eserlik Ortaçağ sergisi hazırlandı.

 

‘Avrupa Kültür Başkenti 2010’ unvanını İstanbul ve Peç ile birlikte taşıyan Ruhr Bölgesi’nde program açıklandı. ‘Kültürle Değişim, Değişimle Kültür’ sloganını temel alan programda toplam 300 proje ve 2500 etkinlik bulunuyor. Bunun için 60 milyon avro ayrılmış. 1,5 milyon avro daha bekleniyor. Hedef, Ruhr.2010 ajansı başkanı Fritz Pleitgen’in sözleriyle, “kafalara Ruhr Bölgesi’nin yeni ve güçlü bir resmini yerleştirmek.” Programın tanıtımı için Ruhr.2010 ekibi şu sıralar ‘Welcome Tour’ adı altında Avrupa’da şehirden şehire dolaşıyor. Bu turların İstanbul ayağı 24 - 25 Kasım’da gerçekleşti.


Açılış 9 Ocak 2010’da, Ruhr Bölgesi’nin simgesi, Ruhr’un Eyfel Kulesi de denilen Essen Zeche Zollverein’da yapılacak. Yaklaşık 1200 kişinin katılacağı açılış kutlaması ZDF, WDR ve Deutsche Welle televizyon kanallarından naklen yayınlanacak.

Endüstriyel mirasın sorunları
Ruhr.2010 programında etkinlikler üç ana tema (Ruhr Efsanesi, Metropol Kurmak, Avrupa’yı Devindirmek) ve bunlara bağlı altı başlık (sergi, tiyatro, müzik, dil, yaratıcı ekonomi, festival) etrafında toplanarak belli bir dramatürji oluşturulmuş. ‘Ruhr Efsanesi’, bölgenin tarihsel kimliğine, kültürel ve endüstriyel mirasına dikkat çekiyor. ‘Metropol Kurmak’ başlığı kentsel dönüşüme ve mimari olasılıklara odaklanıyor. ‘Avrupa’yı Devindirmek’ teması ise bölgenin toplumsal gelişimini ve göç olgusunu ele alan etkinliklere yer veriyor.


Programın büyük projelerinden söz edelim: Örneğin ‘SchachtZeichen’. 22-30 Mayıs arası 4000 kilometrekarelik bir alanda büyük bir enstalasyon gerçekleşecek. Eski maden kuyularının üzerinde kocaman helyum balonları 80 metreye yükselecek. Bölgenin siluetinin geçirdiği derin değişim gözler önüne serilmiş olacak böylece. Başka bir proje ise adı sadece ağır sanayi ile anılan Ruhr’un aslında ortaçağda da etkin bir rol oynadığını gösteren ‘AufRuhr 1225’ sergisi. 800 parçalık bu sergi, bölgede bu konuda şimdiye kadar açılan en büyük sergi olma özelliğini taşıyor. ‘Emscherkunst 2010’ dahilinde adı ‘Boklu Dere’ olarak geçen, şimdilerde ıslahı ile uğraşılan Emscher nehrinin ortasındaki 34 kilometrelik ve 11 kilometrekarelik ada 29 Mayıs - 5 Eylül 2010 arası açık hava sergi salonu olarak kullanılacak.


5 Haziran 2010 günü şarkı günü olacak. ‘!Sıng day of song’ çerçevesinde saat 12:00’de 41 farklı şehirde 300’den fazla koro sokaklarda aynı anda aynı şarkılar söyleyecek. Akşamında da Schalke Stadyumu’nda buluşacaklar ve Bobby McFerrin de aralarında olacak.


Tiyatro dalında ise ‘Odyssee Europa’ öne çıkıyor. Bu tiyatro maratonunda seyirciler iki gün boyunca 6 yazarın kaleminden 6 tiyatro salonunda 6 oyun izleyecekler.


‘Twins2010’, Ruhr Bölgesi’nin sınırlarından taşan bir proje. Kardeş şehirlerin işbirliğiyle oluşturulan 100 ayrı projeden oluşuyor. Bu kardeş şehirler arasında Gelsenkirchen-Büyükçekmece (3 Wishes), MersinW-Oberhausen (LitAward 2010 - Öykü Ödülü) var örneğin. ‘Melez’ ise 100’den fazla ulustan insanın bir arada yaşadığı bölgenin çokkültürlü zenginliğini yansıtan bir festival. Ayrıca 18 Temmuz’da bölgenin omurgası niteliğindeki A40 otoyolu trafiğe kapanacak, 20.000 stand’ın yer aldığı 60 km’lik Avrupa’nın en büyük sokak festivali yapılacak.


Şunu da ekleyelim: 10-13 Mart 2010 tarihlerinde Fazıl Say Konzerthaus Dortmund’da ‘İstanbul Senfonisi’ adlı eserini ilk defa seslendirecek. Almanya’nın en eski çağdaş sanat müzesi Karl Ernst Osthaus’da 2010 Mayıs ayında ‘Hüma Kabakçı Koleksiyonu’ sergilenecek.

Tartışmalar başladı bile
Kafalarda programa dair, tabii ki, sorular var: ‘Hokus pokus, her şey değişecek mi bakalım?’, ‘Acaba turist sayısı artacak mı?’, ‘Kriz planları nasıl etkiledi?’, ‘Para başka yerlere harcanamaz mıydı? 2010’a bu kadar para harcanırsa 2011 ne olacak?’, ‘Kültür Başkenti’ olmak Ruhr’daki yaşam kalitesini nasıl geliştirecek? Bunun yerel ekonomiye desteği ne ölçüde olacak?’, ‘Sosyal gruplar arasındaki bağlar güçlenecek mi?’ diye uzayıp gidiyor bu liste. ‘Sadece ekonomiye ve turizm endüstrisine hizmet ediyor, oluşturulan konseptler ile Ruhr Bölgesi’nin gerçekliği (yani nüfusun giderek azalması, göçmen nüfusun artması, bölgeyi oluşturan 53 şehir ve kasabanın tek tek yerel kimliğinin hala çok güçlü olması ve Ruhr sakinlerinin kendi imajını yine kendi zedeliyor oluşu) birbirini tutmuyor’ diye eleştiri getirenler de var. Hayal kırıklığına uğrayanlar da! Ruhr.2010 ekibi kendilerine sunulan 2500’in üzerinde projeden 300’ünü seçebildiği için geriye kalanlardan söz ediyorum. Onlar vazgeçmemişler, ‘Unprojekte’, yani ‘gerçekleşemeyen projeler’ başlığı altında ‘2010’da her şeye rağmen biz de varız’ diyerek projelerini para desteği olmadan gerçekleştirme kararı almışlar. www.unprojekte.de sitesini kurarak kendilerine bir platform yaratmışlar ve bu yolla iki sponsora ulaşmışlar bile.


Bakalım, Ruhr Bölgesi’nin altı yıllık sakini olarak ben de herkes gibi 2010 yılını merakla bekliyorum.

Radikal, Haber: Ümran Kartal, 28.11.2009


TÜRK DÜNYASI VE İRAN BİRBİRİNDEN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ

 

İran, Türk medeniyeti için en önemli alanlardan biridir. Her şeyden önce dilimiz Farsçadan önemli miktarda ödünç almıştır. Hatta İslamiyet’in yayılmasından sonra da Arapça sözlük hazinesi Farsça yoluyla Türkçeye girmiştir ve bu nedenle Türkçede itikadımızla ilgili “Ramazan, oruç, peygamber, namaz” gibi sözler İran kaynaklıdır.


Eski İran sanatı, mitolojisi ve genelde şiiri Türkçenin şiir, edebiyat ve tasavvufunun şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. Tabii şunu da belirtmek durumundayız: Farsçadaki Türkçe kelimeler de hayatın her safhasını hatta idareyi ve askerlik alanını kapsamaktadır. Bunlar üç-beş kelimeden ibaret değildir, bir lugat hacmindedir. İransız bir Türk dünyası ve Türklük olmadan İran düşünülemez. İşte bu 2 bin yılı bu sergide ifade etmeye çalıştık.


Bugünkü Orta Asya ve Maveraünnehir bölgesinde orta çağlar boyunca “Dari” dediğimiz yüksek Farsça konuşulurdu ve yazılırdı. Hiç şüphesiz ki bu nedenle Orta Asya Türk medeniyeti içinde Fars dilinin önemi büyüktür ve bu medeni kalıntılar bugün dahi canlı olarak yaşamaktadır. İslamiyet öncesi dönemlere ait kazılardan çıkan eserler her iki camianın birbirine olan yoğun ilgisini göstermektedir.


Türk şamanizminde dahi yakın zamanlara kadar tekrarladığımız bilgilerin pek doğru olmadığı, hiç değilse yeterli olmadığı açıktır. Bu konuda İran’ın eski dinleriyle mukayese yapmamız gerekiyor. Dini ilişkilerimiz İslamiyet öncesi devirlere de uzanmaktadır.






Hiç şüphesiz ki devlet teşkilatımızda eski İran imparatorluklarının etkisini, en başta kullanılan idari deyimlerde görmek mümkündür. Buna karşılık askeri teşkilatta, İran’da bugün dahi Türklere ait terimlerin yaşadığı görülür. En başta İran ismi Türklerin bu ülkeye bıraktığı bir addır.

Selçuklulardan önce İran halkını ve ırkını ifade eden bu kelimenin yani (İranşehr) tabirinin bu kadar yaygın olarak kullanıldığını söylemek güçtür.


İran’ın edebiyatı da Türkler tarafından benimsenmiştir. İslami devirlerde Türk edebiyatını asırlar boyu etkileyen şair Firdovsi’dir (Firdevsi). Ama şunu övünerek söylemeliyiz; ünlü şair Hafız’ın şerhleri hemen hiçbir dilde Türkçede olduğu gibi yaygın ve kalabalık değildir. Hatta 15’inci asırda Osmanlı imparatorluk camiasına katılan Bosna’da dahi bu yeni kültürel faaliyet o derece yaygındır ki, “Sudi-i Bosnevi”, Hafız’ın yaptığı şerhi neredeyse beş asırdır herkesin en çok okuyup Hafız’ı anlamak için müracaat ettiği eserdir. Bugün İran medeniyeti ve dili Orta Asya’daki Tacikistan cumhuriyeti ve Pamir Taciklerinin yaşadığı dağlık Padahşan’da, Afganistan’da ve İran’da hakimdir. Bundan başka Semerkant, Buhara ve hatta Bahreyn adasında, Hindistan’ın İndus vadisinde Farsça konuşan cemaatler vardır. İran medeniyetinin asli dininin mensupları olan Zerdüştiler İran yaylasının Yezd başta olmak üzere muhtelif yerlerinde bulundukları gibi, Hindistan’ın güneyinde de sayıca değilse bile iktisadi ve kültürel bakımdan çok önemli bir cemaattir. Hindistan’daki Zerdüştilerin başında ünlü sanayici aile Tatalar ve orkestra şefi Zubin Mehta gibi sanatçılara rastlanır. 

Devlet teşkilatında, askerlikte, mimaride aynı ihtişam görülür
Geniş Ortadoğu coğrafyasında bugünkü Irak’ta İslam öncesi ve İslamiyet’ten hemen sonraki dönemde eski Farsçanın konuşulduğu ve Sasani medeniyetinin önemli bir merkezinin burası olduğu malumdur. Günümüzde de Farsça ile en çok medeni alışverişte bulunan kitle Türklerdir.
İran’la müşterek tarihimizdeki önemli bir safha, Afganistan’daki Gazneliler ve bilhassa İran’daki Selçukiler devridir. Selçuki hakimiyeti İran ve Türk medeniyetinin tam bir sentezidir. Devlet teşkilatından adliye işlerinin örgütlenmesine, askerliğe ve mimariye kadar bu ihtişam görülür. O kadar ki Mescid-i Cuma (İsfahan) gibi bir eserde dahi örülen duvarlarda bu izleri ayrı ayrı görmek mümkündür.


12’nci ve 13’üncü asırlardaki Anadolu, Roma topraklarında Türklerin İç Asya’dan ve İran’dan taşıdıkları sistemin ve abidelerinin inşa edildiği coğrafyadır ve hem bu devirde hem sonraki asırlarda atalarımız Farsçayı ve İran şiirini sevmişler, Mevlana gibi düşünürler sayesinde İran ve Maveraünnehir’den gelen tasavvufu benimsemişlerdir.


Osmanlı Türkiyesi'nde İran’ın kültürel etkileri her zaman vardır. Kütüphanelerimiz İran’dan gelen kitaplarla doludur. Sanatkarlarımız Tebriz ve İsfahan’dan gelenlerle tanıştılar, dilimiz ve şiirimiz o edebiyatı büyük bir incelikle muhafaza etti. 18 ve 19’uncu asırlar Türkiye’de klasik İran edebiyatının en iyi incelendiği ve tetkik edildiği, benimsendiği iki asırdır. Özellikle Mevlevi tekkeleri İran kültür ve edebiyatının öğretildiği, inkişaf ettiği, sevildiği, sevdirildiği yerlerdi. 

Ege bölgesinde İran-Yunan uygarlık sentezi görülüyor
Bununla birlikte bu sergide şu konu üzerinde önemle durmalıyız, 18 ve 19’uncu yüzyıl İran’ı ve Türkiyesi hem siyaset hem sanatlar bakımından henüz karşılıklı olarak mütalaa edilmemiştir. 19’uncu asır Türkiye Tanzimatı ve İran’da Kaçarlar devrini, resim sanatı, mimarisi, siyaseti ve idari reformlarıyla birlikte ele almalıyız.


Bu sergimizde Tahran Arkeoloji Müzesi’nin (İran Bastan) koleksiyonları kronolojik sırayla ülke tarihi üzerinde bir fikir vermek için sunulmaktadır. Hiç şüphesiz İran’ın bilinmesi gereken dönemidir; unutmayalım ki memleketimizin Ege bölgesi yani klasikteki İyonya (İranlıların Yunan-istan dediği) ve Karya bölgeleri klasik İran ve Yunan uygarlığının sentezinin yapıldığı yerlerdir.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki İran sikkeleri ve hatta Sasani devrine ait ejderha kabartmaları eski İran uygarlığının hiç de küçümsenmeyecek sayıda eserle Türkiye müzelerinde ve coğrafyasında varlığını kanıtlamaktadır. Şu kadarını belirtelim; bu kalıntıların varlığı dahi Tahran’daki İran Bastan Müzesi ile Türk arkeoloji müzeleri arasında gelecekte de bir işbirliğini gerekli ve kaçınılmaz kılmaktadır.


İran sergisi ile İran devlet yetkilileri İranlı müzeci dostlarımız cömertçe eserlerini verdiler. Maalesef müzelerimizin mali mevzuatı böyle bir sergiyi getirmeye müsait değildi; ancak 2010 komitesinin ayırdığı bütçe sayesinde sergi gerçekleşiyor. İkinci sergi Moskova’dan gelecek
“Kremlin Sarayı Eserleri” olacaktır.

Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 29.11.2009


******


İRAN MEDENİYETİ TOPKAPI SARAYI'NDA





Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar, 'Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras' başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. İran Ulusal Müzesi ve Türkiye'nin çeşitli müzelerinden derlenen yaklaşık 300 parçalık sergide çivi yazı tabletlerinden hat örneklerine, minyatürlerden çiniye, pişmiş toprak kaplardan, heykellere pek çok eser sergileniyor.

 

Yahya Kemal'in "Hafız´ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, / Eski Şiraz´ı hayal ettiren ahengiyle." dizeleri ete kemiğe büründü. Topkapı Sarayı'nda dün açılan 'Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras' adlı sergi, İran coğrafyasında hüküm sürmüş medeniyetlere, daha da ötesinde on bin yıllık eski bir rüyanın içine davet ediyor. Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar'daki sergide İran Ulusal Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Askeri Müze, Sadberk Hanım Müzesi ile Millet Yazma Eserler Kütüphanesi'nden toplanmış yaklaşık 300 parça eser yer alıyor.

 

Has Ahırlar'da dün düzenlenen ve iran bısınının da ilgi gösterdiği toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı ve İran'dan yetkililer katıldı. Bakan Günay, toplantıdaki konuşmasında "İran ile içiçe ortak bir tarihimiz var, kültürel ilişkilerimiz var, din ilişkilerimiz var. Birbirine yakın medeniyet anlayışlarını temsil etmişiz. Lakin, birbirimizi tanıma ölçüsünde biraz geride kalmaşız. Sergi, ortak tarih yürüyüşünün bir göstergesi." dedi. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei ise, "Topkapı'da sergilenen eserler, tüm beşeriyetin tarihini yansıtan eserlerdir. Kültürel ilerleme tüm insanlığa aittir. Önceki yıllarda bu önemli eserlerin başka ülkelere çıkarılması İran kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmıştı. Ama konu Türkiye olunca bu herkes tarafından çok olumlu karşılandı." dedi.

 

İslamiyet Öncesi ve İslamiyet Sonrası adlı iki bölüm halinde sunulan sergide İran coğrafyasında hüküm sürmüş medeniyetlerin çivi yazı tabletlerinden hat örneklerine, minyatürlerden çiniye, pişmiş toprak kaplara, heykellerden kumaşlara pek çok eser sergileniyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle gerçekleştirilen sergide Hafız, Firdevsî, Cami, Sadî ve Nizamî gibi Fars edebiyatının önemli isimlerinin eserlerini görebiliyorsunuz. Nizamî´nin Hamse´si, Hafız´ın Divanı, Firdevsî´nin Şahname´si, Sadî´nin Bostan ve Gülistan´ı bir bir dile geliyor. Lake tekniği ile bezenmiş Divan-ı Hafız, narin nakkaşların elinden sayfa sayfa sunuluyor adeta. Hatayi motifler, tezhiplenmiş yazmalar, aherli ve zerefşanlı yapraklar, altın suyu ile yapılan bezemeler, şemseler, rumiler, münhaniler ve zengin nakışlı yazmalar ile renk renk desen desen işlenmiş ciltler binlerce yıllık bir medeniyetin kodlarını ele veriyor.

 

Bunun yanında İran coğrafyasında yaşanan Eski Taş, Yeni Taş, Bakır Çağı gibi dönemlere ait eserler kronolojik olarak sergileniyor. Ahamemiş İmparatorluğu'na ait kitabeler, Liristan bölgesine ait bronz eserler bezemeleri ve yapım teknikleriyle hayran bırakıyor. İran'ın İslam dönemine ait eser arasında ise Abbasi, Seçuklu, İlhanlı, İncu, Muzafferi, Celayiri, Timuri, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi ve Kaçkar dönemlerinin iki ülke müzelerindeki örnekleri yer alıyor. Serginin başka bir bölümünde ise İran ve Osmanlı arasındaki diplomatik ve kültürel ilişkileri anlatan eserler var. Serginin İslam devri bölümünde kandiller, yazmalar, sürahiler, çiniler, Kur'an-ı Kerimler, divanlar var. Türk sanatseverlerin özellikle yazma eserlere dikkat kesileceği kesin; zira iki ülke arasındaki sanatsal etkileşimi bu ince eserlerden okumak mümkün. Her bir dönem için saatlerce vakit ayırmanız gerekebilir. Serginin sonunda ortak bir mirasın ürünleri olan eserler sizi hayrete sürükleyebilir. İki medeniyetin dostluğunu anlatan sergi, 5 Şubat 2010'a kadar görülebilir.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 02.12.2009

SARAY KARAKOLUNDA PADİŞAH YEMEKLERİ





Tam 14 yıl önce Çırağan Sarayı yanındaki Feriye Karakolu'nu Feriye Restoran yaparak uluslararası bir üne kavuşturan Vedat Başaran, bu kez de ortağı Üstün Karabol ile birlikte Aya İrini Kilisesi'nin yanındaki eski metruk karakolu restorana çevirdi.

 

Başaran, “Karakol Restoran” adını verdiği mekan için “Burada gelecek yılların Türk mutfağına örnekler hazırladım. Füzyon mutfağı da denilebilir ama klasik Osmanlı mutfağının kendi içindeki dönüşümlerini kullanarak yakıştırmalar yapıyorum. Yenilik adına Türk mutfağının kökünden kopartılmasına karşıyım. Karakol'da Osmanlı mutfağına ait yemekler çağdaş yorumlarla, küçük dokunuşlar yapılarak sunuluyor” diyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçtiğimiz yıl “Sur-u Sultani” (Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı ve Sirkeci Garı'nı içine alan yarımada) adlı bir proje başlattı. Bu projeye göre Topkapı Sarayı surlarının içinde kalan yapıların yenilenmesi kararı alındı. Restore edilen yerlerden biri de Aya İrini Kilisesi'nin hemen yanındaki eski karakol. Bu karakolun restoran olarak hizmet vermesi planlandı. Bina UKTAŞ tarafından projelendirildi. Ardından da işletmesi Osmanlı mutfağında başarısını Ortaköy'deki Feriye Lokantası ile kanıtlayan Vedat Başaran'a verildi.


Başaran binadaki çalışmalara mayıs ayında başladı. 3 milyon dolar harcanarak bina eski görkemine kavuşturuldu. Karakol Restoran geçtiğimiz ekim ayında da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından hizmete açıldı.


Vedat Başaran Feriye Lokantası'nın da eskiden bir karakol olmasının tamamen tesadüf olduğunu söylüyor: “Feriye ve Karakol'un geçmişleri aynı olabilir ama tarzları çok farklı. 20 yıldır Osmanlı-Türk mutfağı üzerine araştırma ve denemeler yapıyorum. Burası bu deneyimlerimin sergilendiği bir mekan olacak. Feriye'nin aksine burada Osmanlı Mutfağı'na ait yemekler çağdaş yorumlarla ama hızlı bir şekilde servis edilecek. Tadı kaybolan yemekleri de ortaya çıkartacağız. Konukların büyük bölümü Topkapı Sarayı'na gelen turistler. Bu nedenle de ülkemizin değerlerini tanıtmış oluyoruz. Komşumuz olan Aya İrini'deki konserlere gelenler de 150 kişi kapasiteli Karakol'da keyifli yemekler yiyip daha sonra konserlerini izleyebilecekler” diyor.

 

Metruk haldeki bu karakol binasının geçmişi 5. yüzyıla kadar uzanıyor. 1700'lü yıllarda Osmanlı Sarayı'nın odun deposu olarak kullanıldı. 1850'lerde ise Topkapı Sarayı'nın birinci avlusu Dış Karakolu'na dönüştürüldü. Restorasyona başlamadan önce birkaç ailenin bir arada yaşadığı bir konut olarak kullanılıyordu.


Vedat Başaran da, restoranın asıl güzelliğinin yemeklerin yanı sıra tarihle iç içe konumu olduğunu düşünüyor: “Arka bahçemizde 5. yüzyıldan kalma Aziz Samson'un Düşkünler Evi'nin kalıntıları var. Bu kalıntılar açık hava arkeoloji alanı gibi. 50 yıl önce yapılan kazılarda yarısı gün ışığına çıkmış olan bu alanda temizleme çalışmaları yapılacak ve muhtemelen üzeri camla kaplanacak. Restoranın sol yanında 6. yüzyılda inşa edilen Aya İrini, sağ yanında ise 15. yüzyılda yapılan Topkapı saray duvarları var. Her yanımız başka bir tarihi kesitte... Böyle bir mekan
çok az bulunur.”

Hürriyet Pazar, Haber: Cahit Akyol, 29.11.2009

LOUVRE MEKTUBUNU DÜNYA OKUDU





İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’nin CEO’su Henri Loyrette’ye geçtiğimiz hafta mektup yazıp antik heykel sanatının şaheseri iki heykeli İzmir’e geri istedi. Başkan Kocaoğlu’nun yaptığı “eserlerimizi geri verin” çağrısı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Urduca ve Arapça gibi pek çok dilde dünya basınında geniş yer aldı. Agence France Press’ten (AFP), İtalyan basın ajansı ANSA’ya, İngiliz The Independent Gazetesi’nden, Amerikan USA Today’a kadar pek çok saygın haber kuruluşu, İzmir’in “eserlerimizi geri verin” çağrısını hem dünyaya hem de kendi okuyucularına duyurdu. 

 

Aralarında Peru, Brezilya, Pakistan, Hindistan, İtalya, İngiltere, Malta, Arnavutluk, Amerika, Fransa, Yunanistan ve İspanya gibi dünyanın farklı köşelerinden ülkelerin yayın organları ve internet sitelerinde Başkan Kocaoğlu’nun çağrısı yankı buldu. Yabancı gazetelerin ve internet sitelerinin Fransız AFP’ye dayandırarak verdiği haber ağırlıklı olarak, “Türk şehri Louvre’dan eserlerini istiyor” başlığı ile yer aldı. Kocaoğlu’nun Henri Loyrette’ye gönderdiği mektuba değinilen haberde, Antik Smyrna bölgesinde 1600’lerin sonunda bulunan heykellerin Fransa’ya götürülerek Kral XVI. Louis’e hediye edildiği bilgisine yer veriliyor. Jüpiter (Zeus) ve Apollo hakkında bilgi verilen haberlerde, eserlerin geri gelmesi halinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından açılması planlanan Medeniyetler Müzesi’nde sergileneceği ifade ediliyor.


Başkan Kocaoğlu’nun Loyrette’ye 18 Kasım 2009’da yazdığı mektupta işbirliği çağrısında bulunarak, “Bu işbirliği, Louvre Müzesi’nde bulunan Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerinin İzmir’e geri verilmesiyle çok daha büyük anlam kazanacaktır. Eserlerin geri verilmesi talebimizin, Türkiye kültürünün önemli çekim merkezlerinden biri olmayı amaçlayan İzmir’deki Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre arasında gerçekleştirilecek uzun erimli bir işbirliği çerçevesinde değerlendirildiğini de özellikle dikkatlerinize sunmak isterim” ifadelerine yer vermişti.

Milliyet, 29.11.2009

KOÇ, BUTİK OTEL YAPTIĞI ÇUKURHAN'I 2010'DA AÇACAK

 

Koç Grubu tarafından, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden kiralanan Ankara Kalesi’ndeki Çukurhan, butik otel konseptiyle yeni yılda hizmete açılacak.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden 29 yıllığına ’restore et-işlet-devret’ modeliyle kiralanan Çengelhan’da restorasyon işlemlerinde sona yaklaşıldı. 16. yüzyıla ait tarihi yapı, restorasyonun ardından butik otel olarak 2010’da başkentin kültür ve turizm yaşamına sunulacak. Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç’un kişisel koleksiyonundan eşyalarının yanı sıra Koç Müzesi’nden seçilecek eşyalarla dekore edilmesi planlanan otelin çok fazla odası bulunmayacak.

Koç Grubu, grubun kurucusu merhum işadamı Vehbi Koç’un ticari hayata ilk adımını attığı Çengelhan’ı, önceki yıllarda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden kiralayarak müzeye dönüştürmüştü.
Vatan, 29.11.2009

TARİHİ KİLİSE ONLARA EMANET

 

Muğla'nın Datça İlçesi merkezine 3 kilometre uzaklıktaki Kargı Koyu'nda bulunan tarihi Rum kilisesi ahır olarak kullanılıyor.

 

Yaklaşık 200 yıllık olduğu tahmin edilen kilisenin kapı ve pencerelerin parçalanmış, duvarlarına taş çivi ve kalemlerle yazılar yazılarak tahrip edilmiş. Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi ve Mimarlar Odası Datça Temsilcisi Halis Çimen, Kaymakamlık, Belediye ve sivil toplum örgütlerini göreve çağırdı. Geçmişten günümüze gelen eski yapıların korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasının gerektiğini belirten Çimen, “Tarihi kilisenin ahır olarak kullanılması bizleri üzüyor” dedi.

Hürriyet, Haber: Mehmet Çil, 29.11.2009

ZARİFİ KÖŞKÜ SANCISI





Türkiye,tazminat ödemeye mahkûm edildiği Loizidou davasından sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) ikinci bir krizin eşiğine geldi. Zarifi Köşkü'nün ilk sahibi olan Rum kökenli Yani Zarifi, 1821'deki Osmanlı'ya karşı Mora ayaklanmasını finanse etmekle suçlandıktan sonra Odesa'ya iltica edince İstanbul'daki mal varlığına el konuldu. 1839'da da Yunanistan'a yerleşen Zarifi'nin malları arasında Tarabya'daki Zarifi Köşkü ve Adalar'daki birçok konak da bulunuyordu. Zarifi'nin büyük oğlu Yorgo Zarifi, 1832'de İstanbul'a döndü ve Saray ile ilişkilerini düzeltip Sultan Abdülhamit'in mali danışmanı oldu. Sultan Abdülhamit'in "Çorbacı" diye hitap ettiği bilinen Yorgo Zarifi, kurduğu banka aracılığıyla bu kez ekonomik sıkıntı yaşayan imparatorluğu finanse etti.

Yorgo Zarifi, 1884'te ölürken ailesinin tamamına yakını 1910'lardan sonra Atina'ya yerleşti. Köşkü kaybetmek istemeyen aile Lozan Noterliği'ne 1948'de bir vekaletname tasdik ettirdi. Bu arada Türkiye'deki süreç de işledi. Kadastro kayıtlarına göre 2 Şubat 1950'de köşkün sınırları belirlendi ve Yorgo Zarifi'nin mirasçıları olan Lili, Tiresiya, Eleni Bonanu, Leon Leonidas Teodoros, Stefanos ve Eleni Evyenidis'e ait olduğu tespit edildi. Sarıyer Tapu Müdürlüğü'ne göre de 25 Mart 1954'te Zarifi Köşkü, Türk vatandaşı olan A. Albayrak'a satıldı. Albayrak 1964'te öldü. Köşk 1 Ağustos 1969 tarihinde de Günaydın Turizm ve İnşaat Ticaret Anonim Şirketi'ne devredildi. Köşkün AİHM'ye taşınmasına neden olan süreç de Hazine'nin 1995'te Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi'ne Günaydın Turizm ve İnşaat Ticaret Anonim Şirketi'ne açtığı "tapu iptali" davasıyla başladı. Hazine'ye göre, köşk Günaydın Turizm'e kötü niyetli kişiler, sahte evrak düzenleyerek satıldı. Davada Milli Emlak Genel Müdürlüğü de Hazine'nin görüşünü paylaştı. 15 Nisan 1997 tarihli mahkeme kararıyla köşk tapuya Hazine adına kaydedildi. Karar, Yargıtay'da 1999 Ekim'de kesinleşti. Günaydın Turizm, 2002'de köşkten çıkarken açtığı tazminat davalarını kaybetti.

Ancak Zarifi Köşkü'nün haksız yere elinden alındığını savunan Günaydın Turizm, kira kaybı olarak 5.5 milyon, köşkün bedeli olarak da 10 milyon 60 bin euroluk tazminat talebiyle AİHM'ye başvurdu. AİHM, tarafların ön savunma ve iddialarını aldı. Türkiye, sahte belgeyle köşkü alan Günaydın Turizm'in sahte belge düzenleyenler aleyhine dava açması gerektiğini savundu. Ayrıca iç hukukta davalar başladığı dönemde, Türkiye'nin henüz AİHM'nin yargılama yetkisini kabul etmediği de ileri sürüldü. Türkiye'ye göre, Köşk Zarifi ailesine aitti ve bu aile "kayıp" ilan edildiği için köşkün Hazine'ye kaydedilmesi kadar doğal bir sonuç yoktu. AİHM davada yetkili olduğunu savunurken "Günaydın Turizm'in sahte satış yapan kişilere dava açması gerekir" tezini reddetti. AİHM ayrıca "Hükümet, bu konuda sahtecilik soruşturması açmadığı gibi, sahte olduğunu iddia ettiği satışı gerçekleştiren noter ve memurlar hakkında da idari işlem yapmamıştır" dedi. AİHM, Türkiye'nin, "Zarifi ailesi 1904'ten beri nüfus kayıtlarında geçmiyor" tezine karşılık da, bu aile bireylerinin 1970'lerden sonra açılan davalarda temsil edilmesini gösterdi. Bu gerekçelerle Günaydın Turizm'in başvurusunu kabul eden AİHM, bundan sonra "esasa ilişkin iddia ve savunmaları" alıp tarafları dinleyecek.

Sabah, Haber: Ersan Atar, 29.11.2009

1 DOLARA CAMİ





ABD'nin New York kentinin Utica şehrindeki Bosnian Islamic Association of Utica Camii, sadece New York'un değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin de en büyük camilerinden. Boşnakların 1 ABD doları karşılığında satın alıp hizmete açtığı cami, 1869 yapımı. Daha önce kilise olarak hizmet veren binanın ek inşaatı bile 1912'de yapılmış.

 

Yaklaşık 5 bin Bosnalının yaşadığı Utica'da cami bir ihtiyaç olunca, nüfusun yaklaşık yüzde 12'sine tekabül eden Boşnakların bu isteğine belediye kayıtsız kalamaz. Kendilerine iki alternatif sunulan Boşnak topluluğu, gösterilen büyük bir araziyi kabul edip üzerine cami inşa etmektense, 2006'dan beri cemaatsiz kalan kiliseyi alıp, restorasyondan geçirmeyi daha hesaplı bulur. Belediyenin de işine gelir bu pazarlık, aksi takdirde kilisenin yıkımı bile yüklü bir meblağ tutacaktır. Sembolik olarak 1 ABD dolarına anlaşılır ve el sıkışılır. 6 Haziran 2008'de yapılan bu anlaşmadan sonra Boşnak topluluğu dört elle sarılır yeni camilerine ve ulaşabildikleri her yerden ve kişiden yardım toplarlar.

 

Camilerine sahip çıkan Boşnaklardan 400 aile caminin dernek üyesi olur ve her ay düzenli aidatlarını öder. Çalışan Bosnalılar hem kendileri yardımda bulunur, hem de işverenlerine de teklif ederler. Bu şekilde iki bankadan, bir oto galericiden hatırı sayılır bir bağış alınır. Chicago'dan Boşnak topluluğuna yönelik yayın yapan Bostel TV'yi Kanada'dan seyreden bir Boşnak ise, televizyon kanalının aracılığıyla yardımlarını ulaştırır.

Bosnian Islamic Association of Utica'nın Başkanı Avlim Tricic, cami mihrabının çinilerinin Türkiye'nin Kütahya şehrinden getirtildiğini ve bunun New York City'de yaşayan Ago Kolenoviç adlı Sancaklı hemşerileri tarafından bağışlandığını ifade ediyor. Kiliseyi satın aldıklarında eski faturalar, tapu ve evrak masrafı olarak 4 bin dolar harcadıklarını kaydeden Avlim Tricic, restorasyon için bugüne kadar yaklaşık 180 bin dolar sarf edildiğini hatırlatıyor.

Ne Bosna'dan, ne de Utica Belediyesi'nden herhangi bir yardım aldıklarını ifade eden Başkan Tricic, Müslüman olan veya olmayan halkın yardımlarıyla faaliyetlerini sürdürdüklerini belirtiyor. Yeterli bağış toplanması durumunda caminin dış cephesinin beyaza boyatılacağını sözlerine ekliyor dernek başkanı. Camiye yardımda bulunanlar arasında Müslüman Hintliler'in yanısıra Hıristiyan Amerikalılar da var.

Sabah, 29.11.2009

KANUNİ'NİN KERVANSARAYI 5 YILDIZLI OTELE DÖNÜŞÜYOR

 

Kanuni döneminde, Osmanlı’nın dış ticaret merkezi haline gelen Çeşme’de, yabancı tüccarların konakladığı kervansarayı değerlendirmeye karar veren Vakıflar, son yıllarda kullanılamaz duruma gelen ve yıkılmaya yüz tutan yapıyı restorasyon karşılığı 14 yıllığına kiraladı.


Restorasyon çalışmaları gelecek yıl bitirilecek kervansaray, ilk konuklarını 2010 yazında ağırlayacak. Tarihi turistik konaklama merkezi olarak ilçede hizmet verecek tek tesis olan Çeşme Kervansarayı yaklaşık 2 bin 500 metrekarelik kullanım alanına sahip.

Milliyet, 29.11.2009

MARKALAŞMA MİLATTAN ÖNCE DE VARMIŞ

 

Çanakkale’nin Ayvacık İlçesi sınırları içinde yer alan Assos Antik Kenti’nde bu yıl yapılan kazılarda, üzerlerinde marka işareti bulunan çok sayıda amfora kulpu elde edildi.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Nurettin Arslan, bu amforaların Hellenistik döneme ait olduğunu söyledi. Arslan, “Hellenistik dönemde önemli şarap üretim merkezleri arasında yer alan Datça, Kos, Taşos ve Rodos adalarında üretilen şaraplar, markalı amforalara konulup, başka kentlere gönderilmiş” dedi. Arslan, bu şekilde, ürünün kalitesinin de anlaşılabileceğini ifade ederek, “Bu, günümüzdeki marka anlayışının o dönemde olduğunu göstermektedir. Marka anlayışı özellikle Hellenistik dönemde yaygın olarak kullanılan bir uygulamaydı, ama Roma döneminde maalesef kayboldu” diye konuştu.

Hürriyet, 28.11.2009

TARİHİ ODALAR ÇUVALLARLA AYAKTA TUTULUYOR

 

Van Gölü'ndeki Akdamar Adası'nda bulunan kilisenin yanındaki geçmiş dönemlerde keşişlerin inziva için kullandığı tarihi odalar, içi toprak ve taşla doldurulan 12 bin çuvalla ayakta duruyor. Kültür ve Turizm Müdürlüğü, bu odalar ve şapeli restore etmek için Rölöve Restitüsyon ve Restorasyon Projesi hazırladı. Kilisenin 2007'de bitirilen restorasyonu sırasında keşişlerin inziva odaları ortaya çıkarılmıştı. Restorasyon çalışmalarının içine alınmayan bu odalar, çökmemesi için içine ponza taşları konulan çuvallarla desteklenmişti. Ancak torba yığınları kötü görüntü oluşturmaya devam ediyor. Kültür ve Turizm Müdürlüğü, bu çirkin görüntüye son vermek ve restorasyonunu yapmak için çalışma başlattı. Kültür ve Turizm Müdürü Doç.Dr. Zeki Taştan, bakanlıktan 150 bin TL ödenek geldiği; ihale mevzuatıyla ilgili yeni çalışma olduğu için ihalenin şimdilik askıya alındığını söyledi.

Sabah, 28.11.2009

TEMELİNDE TARİHİ ESER ÇIKAN OTOPARK GELECEK YIL TAMAMLANIYOR

 

Konya şehir merkezinde yaşanılan otopark sorununun çözümüne yönelik çalışmalara hız veren Büyükşehir Belediyesi, temel kazısı sırasında çıkan tarihi eserler gerekçesiyle yapımı durdurulan Zindankale Katlı Otoparkı'nı 2010'da tamamlamayı planlıyor.

 

Belediye, şehir merkezi için hazırladığı yeni otopark projelerini de bir yıl içinde hayata geçirecek.

İnşaatına 2007'de başlanan otoparkın bitirilmesi için önümüzdeki haftalarda 'tamamlama ihalesi' yapacaklarını belirten Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, Zindankale Katlı Otoparkı'nın en geç 6 ay sonra hizmete hazır olacağını söyledi. Zindankale Katlı Otoparkı'nı daha önce 800 araç kapasiteli hazırladıklarını belirten Akyürek, "Otopark, tadilat projesi sonrası 500 araç alacak. Temel kazısı sırasında ortaya çıkan zindan kalıntıları da kazılar tamamlandıktan sonra olduğu yerde sergilenecek." dedi. Akyürek, otopark tamamlandığında şehrin hem büyük bir katlı otoparka hem de kent müzesine kavuşacağını kaydetti.

Zaman, Haber: Şirin Kabakçı, 28.11.2009

TARİHE KAÇAK KAT





Sümela Manastırı'nda 16 yıl süren restorasyon çalışmalarında projeye uyulmadığı ve iki kütüphane ile öğrenci odalarının bulunduğu yapılara 'fazladan' birer kat çıkıldığı saptandı. Skandalı ortaya çıkaran Bilim Kurulu kaçak katların hemen yıkılmasına karar verdi. Eski projenin de sahibi Yüksek Mimar Nüvit Bayar tarafından yeni bir proje hazırlanarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gönderildi. Yaklaşık 1.5 milyon TL'ye mal olan restorasyonun yüzde 73'ü silbaştan yapılacak. Sümela Manastırı'ndaki restorasyon, 1991'de başladı ve 2007'de bitti. Bu süreçte tam 6 firma değişti. Yaklaşık 1.5 milyon lira harcandı. TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bu restorasyonla tarihi dokunun kaybedildiğini öne sürerek durumu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a aktardı. Bakan Günay da Bilim Kurulu oluşturarak, Sümela Manastırı'nda inceleme yaptırdı.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı Prof.Dr. Ayşe Sağsöz, Atatürk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Hamza Gündoğdu, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü araştırma görevlisi Dr. Fuat Gök, Kültür ve Turizm Bakanlığı Rölöve ve Anıtlar Müdürü Ahmet İmamoğlu ile İstanbul Restorasyon Laboratuarı Müdürü Güven Gökçe, hazırladıkları raporda şu görüşlere yer verdi:

"Manastırın zeminini beton yaptılar, çimleri ortadan kaldırarak orijinalliğini bozdular. Bölge taşı yerine Bayburt'tan ve Ankara'dan beyaz taş getirdiler. Doku bozuldu. Duvarları çimentoyla ördüler. Çatı saçaklarını geniş tutarak aslını yok ettiler. Çeşmenin üst örtüsündeki yuvarlak kemeri sivrileştirdiler. Kapı kolları orijinali yansıtmıyor. Merdivenlerin sol tarafına duvar bentleri ördüler. Misafirhane ve öğrenci odalarının dış cephesini orijinal yapıya aykırı şekilde sıvadılar. Sümela'da restorasyon değil inşaat yapıldı."

Raporun bir bölümünde, "Ahşap çatılı, ahşap korkuluklu ve kırma çatılı konutlar aslına uygun yapılmamıştır, yıkılmalıdır" ifadesi de yer aldı. Buna göre; Sümela Manastırı'nda öğrenci odalarıyla birlikte iki ayrı kütüphanede proje dışına çıkılarak fazladan birer kat atılmıştı. Bilim Kurulu'nun başkanı Sağsöz, "Eski ve yeniyi karşılaştırdık. Orijinal fotoğraflarda bu kat yükseklikleri yoktu. Yeni fotoğraflarda fazladan katlar var" dedi. Bu arada, restorasyonun kontrolörlüğünü yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Ankara Rölöve Müdürlüğü'nün çalışmaları aynen onayladığı belirtildi.

Kültür Bakanlığı iki restorasyon kontrolörü hakkında soruşturma başlattı. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun da çalışmaları 16 yılda bir kez dahi denetlemediği öğrenildi. Sümela Manastırı'nın restorasyon projesini hazırlayan Yüksek Mimar Nüvit Bayar, Bilim Kurulu'nun ortaya koyduğu bütün tespitlerin doğru olduğunu söyledi. Bayar, "Projeye bakmadan kafalarına göre yapmışlar. O katlar yıkılacak ve aslına uygun hale getirilecek. Yeni projeyi bu şekilde hazırladım" diye konuştu. Sümela Manastırı'ndaki restorasyonun yüzde 73'ünün yenileceği, yeni proje ihalesinin iki ay sonra yapılacağı vurgulandı.

 

Sümela Manastırı'ndaki restorasyonu 1999- 2004 arasında yürüten Alay İnşaat'ın sahibi Mustafa Alay, "Projeye aykırı ve kontrolörlerin talimatları dışında herhangi bir inşaat yapamayız. Yaparsak, hem ihale akdimiz fesholur hem de para cezası kesilir. Sümela'da bize ne söylendiyse onu yaptık. Kimse de bize niye böyle oldu diye sormadı" dedi. Restorasyon çalışmalarına son harçları koyan firma ise Bayburtlu İnşaat'tı. Ancak bu firmanın sahibi geçen yıl hayatını kaybetti.

Sabah, 28.11.2009


******


SÜMELA'DA RESTORASYON DURDURULDU





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Trabzon'daki Sümela manastırında restorasyon çalışmalarının durdurulduğunu söyledi.

 

Ertuğrul Günay, Giresun valiliğini ziyaretinde, manastırda yaklaşık 15 yıldır süren restorasyon çalışmalarında tarihi dokuya zarar verildiğinin ortaya çıktığını ifade etti.

 

Günay, Sümela'ya giden uzman ekibin raporu doğrultusunda çalışmaların durdurulduğunu ve yeni bir proje hazırlanarak, ihale sürecinin başlatıldığını bildirdi.

Trt/Haber, 03.12.2009

BURSA ULUCAMİ'Yİ BİR DE BÖYLE GÖRÜN





Bursa Ulucami'yi daha önce görmüş olsanız bile görmemiş sayın kendinizi. Türkiye'nin her yanından ziyaretçi çeken bu şaheser, kalın bir zift ve yağlıboya tabakasının altındaymış da haberimiz yokmuş meğer.

 

Minber mesela, daha parlak görünsün diye üzerine katbekat sürülen sentetik cilalar yüzünden kapkara kesilmiş. 1983 yılında aklıevvel birinin bütün duvarlara çektiği yağlıboya, nefessiz bırakmış camiyi ki bu hali gören Uğur Derman, o günlerde, "Ulucami'ye atom bombası düştü." demiş. Artık her kimse o işgüzar, hızını alamamış, müezzin mahfilindeki kalem işi nakışların üzerini de beyaza boyamış. 16. yüzyılın bir tasarım ve üslup şaheseri olarak görülen bu deri işi nakışların yağlıboyanın altından çıkışına şahit olmak nasıl bir duygudur dersiniz? Mimarî tezyinatın yetkin ismi Semih İrteş'e soralım, beyaz badanada 'kuşgözü' kadar minik bir aralıktan görünen kırmızı rengin peşinden gidip o güzelim süslemeyi kalp çarpıntılarıyla ortaya çıkaran o çünkü. Daha doğrusu, caminin elinin yüzünün açılmasını, gerçek rengine, dokusuna, kayıp nakışlarına kavuşmasını sağlayan o ve ekibi. Bursa Ticaret Odası'nın desteğiyle 2006 yılında başlayıp üç yıl süren bu titiz operasyona biraz daha yakından bakalım. Bu restorasyonun 1855 depreminden sonra yapılan en kapsamlı tezyinî onarım olduğunu da aklımızın bir köşesinde tutalım.

 

MİNBER: Cami içindeki restorasyonun en zorlu parçalarından biri. Kitabesine ebced hesabıyla 1399 tarihi düşüldüğüne göre camiyle yaşıt. Ceviz ağacından kündekari tekniğiyle yapılan ve emsallerinin en büyüğü ve en sanatlısı olarak görülen minber, ne caminin ahır olarak kullanıldığı günlerde ne de kubbelerin bile yıkıldığı 1855 depreminde zarar görmüş. Ne zaman ki cami görevlileri parlasın, hoş görünsün diye üzerine sentetik vernik çekmiş, oymalı nakışlı yüzeyi ziftten görünmez olmuş. Altı ay süren bir çalışmayla o tatlı ahşap rengi ve muhteşem oymalar ortaya çıkınca neredeyse altı yüzyıl önceki görünümüne kavuşan minber iyi niyetli(!) fırça darbelerinden korunmak için camla kaplanmış. Müthiş hendesi tezyinat ve usta Devaklı Abdülaziz'in imzası o camın ardında gayet net görünüyor şimdi.

 

SIVA ÜSTÜ KALEM İŞLERİ: Depremde bir rivayete göre caminin bütün kubbeleri yıkılmış, bir rivayete göre de sadece iki kubbesi sağlam kalmış. Bu iki kubbenin özgün kalma ihtimalini düşünerek altta 1399 tarihli orijinal nakışlar arayan ekip hayal kırıklığına uğramış; çünkü analizler sonucu bu kubbelerdeki sıvanın 1855 sonrasına ait olduğu ortaya çıkmış, yani o tarihteki onarım sırasında sıvalarla birlikte nakışlar da dökülmüş. 1983 yılında bütün duvarların, kubbelerin ve fil payelerin (kubbeleri tutan geniş kolonlar) plastik badanayla kaplanması zaten, caminin başına gelen en talihsiz hadise olmuş. "O plastiği kazımak zordu, çok zordu" diyor bugün Semih İrteş.

 

MÜEZZİN MAHFELİ: Onarımın en heyecanlı anları bu mahfelde yaşanmış. Üzerindeki iki satırlık şiirin sonuna ebced hesabıyla düşülen tarih 1549'u gösteriyor. O şiiri ve merdiven boşluğunu kapatan ahşap üzeri nakışları görebilmek ancak zemin üzerindeki kir, vernik ve son devir rötuşlarını temizlemekle mümkün olabilmiş. Mahfele çıkan merdivenin oluşturduğu üçgene atılan yağlıboyanın altından ise deri işi nakışlar çıkmış. Zencefre adı verilen sıra dışı kırmızıyı fark edince boyayı kazıyan Semih İrteş; "İddia ediyorum" diyor, "Bu tezyinat 16. yüzyılın en müthiş tasarımlarından biri. Burada sevdiğimiz bütün motifler var. Rumi'nin çeşitliliği, bulut motifleri, Hatayiler, saz yapraklar... Çok detaylı baktım imza yok; ama bu eserde 16. yüzyılın üstadı Şahkulu'nun ruhu var." Mahfil de minber gibi camla kapatılmış; ama araştırıcı karıştırıcı halk için bu çare mi? Eserin hava alması için bırakılan beş santimlik açıklığa parmağını sokup nakışları tırnaklayan bir adam görünce tepesi atan Semih İrteş, o açıklığı da kapatmak zorunda kalmış.

Bursa Ulucami, yenileme değil, onarma düsturuyla hareket edildiği için son yılların en halisane restorasyonu olarak görülen titiz bir operasyonla kurtarıldı; ancak bakalım Yeşil Cami o kadar talihli olacak mı? En az fiyatı teklif edenin kazanacağı ihaleye açılan restorasyon işini kimin üstleneceği şimdilik bilinmiyor. Semih İrteş, böyle eşsiz eserlerin yeni yetişmiş kalemkarlarla ucuza kapatılmasının çok riskli olduğunu söylüyor: "Restorasyon hata kabul etmez. Kazıdıktan sonra geriye dönemezsin."

Zaman Cumaertesi, Haber: Ülkü Özel Akagündüz, 28.11.2009

Ephesos
...1956




22 - 28 Kasım 2009

CANLI CANLI GÖMÜLMÜŞTÜ, DİRİLDİ





Güney Koreli arkeologlar modern teknolojiyi kullanarak, bin 500 yıl önce yaşamış bir hizmetçi kızı  neredeyse hayata döndürdüler.

Bilim insanları altıncı yüzyılda Gaya Krallığı'nda güçlü bir ailenin yanında hizmetçi olarak yaşadığı sanılan 16 yaşındaki ufak tefek kızın arkeoloji kazılarında bulunan iskeletinden yararlanarak bir modelini yaptı.

İnsan boyutlarında olan model, 1 metre 52 santimetrelik boyu olan hizmetçi kızın iskeletine tamamen uygun bir şekilde oluşturuldu.

Gaya Kültürel Miras Ulusal Araştırma Enstitüsü Başkanı Kang Soon-hyung, "Daha önce birçok kez kazılarda insan iskeletlerine ulaştık ve bunları bir araya getirmeye çalıştık, fakat ilk kez tam bir model çıkarabildik" dedi.

Uzmanlar hizmetçi kızın ev sahipleriyle birlikte canlı canlı gömüldüğünü düşünüyor. Canlıyı ölüyle birlikte gömmek şeklindeki Gaya geleneği üzerine yapılan bir çalışmayı yakında yayınlayacak olan uzmanlar, hizmetçi kızın başına neler gelmiş olabileceğini de bu araştırmada ortaya koymaya çalışacaklar.

Uzmanlar, modeli genç kızın iskeleti esas alarak oluşturulmaya başlamış. Daha sonra yapay kas ve deri katmanları eklenmiş.

Proje, uzun metrajlı filmlere kostüm hazırlayan CELL şirketinin desteğiyle uzman Kim Byung-ha tarafından yürütüldü.

Genç kız, üç yıl önce gerçekleştirilen kazı çalışmaları sırasında iskeletlerine ulaşılan dört kişi arasında bulunuyordu.

Hizmetçi kızın kısa bir çene kemiği, geniş bir yüzü ve uzun bir boynu var. Kolları kısa ama el ve ayak parmakları uzun.

54 santimetre bel kalınlığı olan genç kızın kemiklerinde yapılan incelemeler, hizmetçi kızın sık sık diz çöktüğünü de ortaya çıkardı.

Milliyet, 27.11.2009

TOPRAKTAN PİYANGO

 

 

Temmuz ayında İngiltere Staffordshire’da gün ışığına çıkartılan Anglosakson hazinesinin değeri belli oldu. Sekiz tüccar ve uzmandan oluşan hazine değerlendirme komitesi, 1600 nadide parçanın toplam değerini 3 milyon 285 bin sterlin olarak belirledi.


Sonucu değerlendiren sanat profesörü Norman Palmer, sonucu oldukça adil bulduğunu bildirirken, ücretin hazineyi bulan Terry Herbert ve definelerin keşfedildiği çiftliğin sahibi olan Fred Johnson tarafından paylaşılacağı öğrenildi.


Fred Johnson, parayı nasıl harcayacağına dair henüz bir plan yapmadığını belirterek, “Acele kararlar almayacağım” dedi. Uzmanlara göre firavun Tutankamon’un mezarının keşfi kadar büyük önem taşıyan hazine, 14 senelik eski dedektörü ile define avına çıkan Terry Herbert (55) tarafından bulundu.


Mazisi 7. yüzyıla kadar uzanan definede süslü kılıç kabzaları, miğferler, İncil’le ilgili bir yazıt ve zamanla kıvrılmış büyük haçlar yer alıyor. Eylül ayında Birmingham Müzesi Sanat Galerisi’nde sergilenen hazine, 42 bin kişi tarafından ziyaret edilmiş ve yaklaşık olarak 40 bin sterlin gelir sağlanmıştı.

Milliyet, 27.11.2009

PROTOKOL HÖYÜK KAZDI

 

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Selahattin Salman'ın, Kırşehir'in tarihi mekanlarına dönük bilimsel bulguları ortaya çıkarma yönündeki çalışmaları ardından, Kale Höyük'deki arkeolojik kazılar başladı.

 

Kazının yapıldığı Kale Höyük'te, öğrencilerin meraklı bakışları arasında Kırşehir Valisi Mehmet Ufuk Erden ve AKP Kırşehir Milletvekili Mikail Arslan ve diğer protokol üyeleri alana ilk kazmayı birlikte vurdu.

 

Kırşehir Müze Müdürlüğü ile Ahi Evran Üniversitesi işbirliğinde gerçekleştirilecek olan 'Kırşehir Kale Höyük Kazısı', dün Vali Mehmet Ufuk Erden, AKP Kırşehir Milletvekili Mikail Arslan, Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci ve Rektör Prof.Dr. Selahattin Salman, Müze Müdürü Adnan Güçlü'nün katılımıyla Alaaddin Camii yanında başladı.

 

Programda bir konuşma yapan Milletvekili Arslan, Kale Höyük'te yapılan kazı çalışmasının önemli olduğunu belirterek, çalışmalarla tarihe tanıklık edildiğini söyledi. Vali Erden de her kazının geçmişteki insanlarla bağlantı kurmanın en iyi yolu olduğunu belirtti. Kazı yapılan alanda şu an hazinenin üstünde oturulduğunu belirten Erden, "Topraktan yapılma bir höyük olan Kale Höyük, Kırşehir ve ülkemiz için bir hazinedir. Anadolumuz Asya, Afrika ve Avrupa üçgeninde çok önemli bir yere sahiptir. Eski kavimler bu vatan topraklarımızda yaşamışlar. Yurt dışına gittiğinizde en fazla bir iki medeniyet görürsünüz. Ama bizim topraklarımız, onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu kazı çalışmasına emeği geçecek olan herkese teşekkür ediyoruz." diye konuştu. Konuşmaların ardından kazının yapılacağı alana geçen Vali Erden ve Milletvekili Arslan başta olmak üzere protokol üyeleri kazma-kürek alıp toprakları kazmaya başladılar. Basın mensuplarından birinin protokol üyelerine "Toprak sert mi?" sorusuna, Vali Erden, "Gayet yumuşak, gelin siz de deneyin." cevabını verdi.

 

Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neşe Atik'in kontrolünde yapılacak kazı çalışmaları ile Kırşehir'in önemli mekanlarının ve tarihi eserlerinin bilimsel veriler ışığında tanıtımı ve korunması sağlanacak.

Zaman, Haber: Aykut Aktaş, 26.11.2009

EĞİRDİR'DE TARİHİ ESERLER GÜN YÜZÜNE ÇIKARILACAK

 

Eğirdir Belediye Başkanı Osman Nuri Özmeral, Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nu ilçeye davet ettiklerini, heyetin bazı bölgelerde incelemelerde bulunduğunu kaydetti.

 

Heyetin yaz aylarında Yazla Mahallesi'nde eski kahvehane yeri olarak bilinen kazı yerini gezdiğini ifade eden Özmeral, "Duvar ve tabanları ile odalar ve girişleri belli olan, havuzu bulunan, topraktan su künkleri, zeminde de antik hamamlarda kullanılan malzemeleri görünen hangah veya hamam olma özellikleri ağır basan bu sahanın koruma altına alınması bekleniyor." dedi. Kurul Başkanı Prof.Dr. Havva Işık da kazıda ortaya çıkan toprak künklerin korunması için üzerlerinin kumla örtülmesini istediklerini, diğer eserler için ilçeye tekrar geleceklerini belirtti.

Zaman, 26.11.2009





K.Hüseyinbey Mahallesi Atatürk Caddesi Tekke Camii arkasında bulunan İstanbulluoğlu Konağı, Özel İdare tarafından satın alındığında harabe haldeydi (üstte) ve yapılan restorasyon projesiyle yıkılmaktan kurtarılmıştı (altta)

KOCA KONAK 'SÜRPRİZ'E GİTTİ

 

  

İl Özel İdare tarafından satın alındıktan sonra restore edilen İstanbulluoğlu Konağı, “sürpriz” bir kiracıya verildi. Eski Vali Halil İbrahim Daşöz döneminde restorasyonuna ciddi para harcanan, birçok amaç için kullanılması gündeme gelen ve bu konuda değerlendirme yapılan 12 odalı 2 büyük salonlu tarihi konağın, restorasyon tamamlandıktan sonra düşünülen alternatifler arasında bulunmayan BİLSAM (Bilgi Yolu Eğitim Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) adlı kuruluşa yıllık 7 bin lira (7 milyar) karşılığı kiraya verildiği öğrenildi.

K.Hüseyinbey Mahallesi’nde bulunan konak, Daşöz döneminde restore edilmişti. İlk etapta İnönü Üniversitesi’nin, rektörlük dahil kent merkezindeki irtibat unsurları için kullanılması gündeme gelen, ancak üniversitenin sıcak bakmaması üzerine başka alternatifler için düşünülen konakta, müze açılması dahil birçok projenin gerçekleştirilebileceği konuşuluyordu. Malatya Barosu da konağa talip olmuştu.

Daşöz’ün Amasya’ya atanmasından sonra konakla ilgili herhangi bir girişim olmazken, geçtiğimiz Temmuz ayında, başkanlığını İnönü Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. İbrahim Gezer’in yaptığı BİLSAM konağa talip olmuş, bu talep görüşülmek için komisyona gönderilmişti.

Tekke Camii arkasında 157 metrekare üzerine toplam 3 katlı olan konağın kira ihalesi, geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir şekilde Özel İdare’de gerçekleştirildi. BİLSAM yıllık 7 bin lira kira teklif ederken, aynı paralelde bir kuruluş olduğu ifade edilen Bir Damla Derneği de 6 bin 850 lira teklif sundu. Birden fazla talipli olma koşulu da böylece yerine getirilmiş olan ihale, BİLSAM’da kalmış oldu.
Malatya Haber, 26.11.2009

KAŞ'TA ARKEOLOJİ KURSU

 

Antalya'nın Kaş İlçesi'nde, sualtı arkeolojisi kursu almak amacıyla Almanya'dan gelen 10 kişilik ekip eğitim gördü.

 

Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD) Genel Sekreteri Güzden Varinlioğlu, sualtı arkeolojisi ve araştırmaları grubu olarak arkeologların kullanabilecekleri Sanal Müze ve bilgi toplama metotları çalışmalarının meyvelerini vermeye başladığını kaydetti. Ekibin Kaş'taki arkeopark alanında bir hafta süren eğitiminin tamamlandığını ifade eden Varinlioğlu, "Arkeolojik malzemeye zarar vermeden çalışılması çok önemli." dedi.

Zaman, 26.11.2009

ÖZPETEK'İN 'HAMAM'I 8 MİLYON $'A SATILIK





Barbaros Hayrettin Paşa tarafından Mimar Sinan'a 1540-1546 arasında yaptırılan, 1997'de İtalya'da yaşayan ünlü Türk yönetmen Ferzan Özpetek'in Hamam filmini çektiği Fatih'teki tarihi Çinili Hamam 8 milyon dolara satışa çıktı. Fatih Kadınlar Pazarı'nın başındaki tarihi Çinili Hamamı, Osmanlı döneminden günümüze ayakta kalan en önemli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Hamamın üç ana hissedarı Sait Çetin Karatün, Mehmet Yılmaz ve Cemile Fikret Birol aileleri ve bu ailelerin mirasçılarıyla toplam 9 varisi bulunuyor. Varislerden Kaya Karatün, ana hissedarlardan babası Sait Çetin Karatün'ün 1997'de vefatıyla ailenin hamam işletmeciliğini sona erdirdiğini, diğer ana hissedarların da tekstil ve teknoloji sektörlerinde yoğunlaştığını söyledi.

 

"Ortak bir kararla Çinili Hamam'ı elimizden çıkartmaya karar verdik" diyen Karatün, Amerika'dan ve Körfez ülkelerinden talipler bulunduğunu ancak hamamın Türkler tarafından satın alınmasını ve müzeye dönüştürülmesini arzu ettiklerini söyledi. Son üç ayda biri Hint filmi, diğeri Lübnanlı bir şarkıcının klibi olmak üzere iki çekime sahne olan tarihi yapının, yaz başından beri hamam vasfıyla kullanılamadığını kaydeden Karatün, hamamın bu haliyle 1-1.5 milyon dolarlık masrafı bulunduğunu kaydetti.

Sabah, Haber: Gülay Fırat, 26.11.2009


Nano-Yorum:



Hamam, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa'nın Beşiktaş'ta yaptırdığı medreseye gelir getirmesi için yaptırılmıştı. Medresenin 19. yüzyılın ikinci yarısında yıkıldığı sanılıyor. Hamam ise Paşa'nın vakfiyesinde kayıtlı olmasına rağmen Vakıflar tarafından zaten kula satılmıştı. Şimdi yeni sahibi bekliyor. Belki film platosu yapılır, ya da yıkılır otopark olur, kimbilir... Aslına uygun restore edilip yeniden kullanılır hale getirecek biri çıkarsa şaşırtıcı hatta olur ve ben kendi adıma şaşırmaya ve utanmaya razıyım. (A.D. Bayvas)

ŞEHZADELER MÜZESİ'NE ZİYARETÇİ AKINI

 

 

Amasya Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Kaya, 2008 yılı Kasım ayında ziyarete açılan Amasya Özel Şehzadeler Müzesi'ni iki yılda 25 bin kişinin ziyaret ettiğini ve 45 bin TL gelir sağlandığını belirtti.

 

Amasya Valiliği İl Özel İdaresi kaynakları ile Hatuniye Mahallesi'nde 1 milyon 200 bin TL'ye mal olan ve yaklaşık iki yılda tamamlanan Şehzadeler Müzesi'nde Amasya'da doğmuş ve valilik yapmış Şehzadelerin balmumu heykellerinin yer aldığını belirten Kaya, 2008 yılı sonunda ziyarete açılan müzenin resmi açılışının henüz yapılmamasına rağmen ziyaretçilerden büyük ilgi gördüğünü kaydetti. Amasya Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Kaya, Amasya'yı 2009 yılının ilk 10 ayında 259 bin 178 yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiğini ve ilerleyen süreçte yaptıkları tanıtım çalışmaları ile özellikle Japonya ve Güney Kore'den ziyaretçi beklediklerini sözlerine ekledi.

Amasya Kent Haber, 25.11.2009

HIRKA İÇİN BİLİMSEL KURUL

 

İstanbul Valiliği Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, Hırka-i Şerif'in konservasyonu için bilimsel kurul oluşturulduğunu bildirdi. Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, yıpranması dolayısıyla ziyarete kapatılan Hırka-i Şerif'in, İstanbul Valiliği'nin talebiyle konservasyonuna başlamak için bilimsel bir kurul oluşturulmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı'na başvuruda bulunduğu, valilik tarafından önerilen ve bakanlık onayını da alan bilimsel kurulun, ilk toplantısını Kültür ve Turizm İl Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili başkanlığında yaptığı kaydedildi. İlk toplantıda kurul üyelerine yabancı uzmanlar tarafından hazırlanan konservasyon tekliflerini içeren raporların dağıtıldığı belirtilen açıklamada, kurul üyelerinin raporları inceleyip, bayram sonrası yapılacak ikinci toplantıda konservasyonu kimin yapacağını kararlaştıracağı belirtildi. Açıklamada, toplantıdan sonra konservasyon işlemlerine başlanacağı ve Hırka-i Şerif'in içerisinde bulunduğu yapının İl Özel İdaresi tarafından restore edileceği kaydedildi.

Yeni Şafak, 25.11.2009

KABE'DE SON OSMANLI İZİ DE SİLİNİYOR





Osmanlı İmparatorluğu döneminde tavaf alanına yaptırılan ve Kabe'ye saygıdan alçak tutulan revakların, Kurban Bayramı sonrası başlayacak proje kapsamında yıkılacağı ortaya çıktı.

Revakların yıkılması, Kabe çevresindeki son Osmanlı eserinin tarihe karışacak olması anlamına da geliyor. Binlerce insanın giriş çıkış yaptığı ve namaz saatlerinde ziyaretçi sayısı milyonları bulan Kabe çevresinde bugünlerde bir de inşaat yoğunluğu yaşanıyor. İnşaatı süren proje, Mekke'nin yüzünü tamamen değiştirecek.

 

Proje tamamlandığında Kabe'nin dört bir yanı, yükseklikleri 55 katı bulan onlarca binayla çevrelenmiş olacak. Vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu, tavaf alanında yaptırdığı revak adı verilen 500 küçük kubbeyi Kabe'den alçakta tutarak tarihe geçen bir nezakete imza atmıştı. Revakların yıkımına Kurban Bayramı'nın ve hac döneminin bitmesinin ardından başlanacak. 2010'un Ocak ayında bitirilecek olan yıkımla bölgedeki son Osmanlı eserleri de böylece tarihe karışacak. Yıkım bölgesinin daha da genişletilebileceği belirtiliyor. Daha önce de Osmanlı Kalesi olarak bilinen Ecyad Kalesi ve Osmanlı kışlası olarak bilinen kışla yıkılarak yerlerine gökdelenler dikilmişti. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof.Dr. Münir Atalar'a göre, revakların yıkımı Kurban Bayramı'ndan sonra gündeme gelecekse, hükümetin acilen konuya el atması gerekiyor. Atalar, şunları anlatıyor: "Ecyad Kalesi gibi tarihi bir eseri koruyamadık. Yerinde oteller yükseldi. Şimdi revaklar elden gidecek. Osmanlı, Kabe'ye Mizab- ur Rahmet (Rahmet Oluğu) dediğimiz yağmur oluklarını altından yapacak kadar önem vermiştir. Sürre alaylarıyla her yıl Kabe'ye değerli hediyeler ve nakit para gönderiliyordu. Şimdi bunların yaşanıyor olması ise çok üzücü."

 

Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ahmed Akgündüz de projeyi değerlendirirken, "İslam aleminde Türkiye'ye karşı halkının değil, ancak idari kesimlerin problemi olan iki ülke var. Biri Suudi Arabistan diğeri Mısır" diyerek şunları söylüyor: "Kabe gibi tarihi ve otantik olması gereken bir tarihi mabette, Osmanlı revakları hem tarihi andırıyor hem de mimari süs teşkil ediyor. Bu revaklar aynı zamanda tarihi sanat eseri... Bunun Kabe'nin genişlemesinde bir engel olduğunu aklı başında hiç kimse söyleyemez. Üzülerek, bu ülkenin idarecilerinin Osmanlı'yla problemi olduğu ve 'Mekke'deki her şeyde Suud damgası olsun' anlayışı taşıdıklarını düşünüyorum. Türk Dışişleri'nin engellemek için girişimde bulunacağına eminim ancak ne kadar etkili olur bilemiyorum."

 

Mescid-i Haram'ın ortasındaki Kabe'nin yüksekliğini aşmayan revakların planlarını Mimar Sinan hazırlamıştı. Hicretin on yedinci ve yirmi altıncı yıllarında etraftaki evler yıktırılarak Kabe'nin avlusu genişletildi. Avlunun etrafı da duvarla çevrilip, duvarın iç kısmına da ağaç direklerin üstüne damlı revaklar yapıldı. Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Sinan'ın hazırladığı planlar, 1590'da Mimar Mehmed Ağa tarafından uygulanabildi. Avlusu genişletilmiş revaklardaki sütunlar yenilendi, yenileri eklendi. Tahta kemerler taş ve tuğlaya çevrilerek üzerlerine Türk üslubunda beş yüz küçük kubbe yapıldı.

 

Proje; 4, 5 ve 7 yıldızlı olmak üzere 35 otel, alışveriş merkezleri, restoranlar ve bir de 65 bin kişinin aynı anda namaz kılacağı mescidi kapsıyor. Mescitte VIP namaz yeri dahi olacak. Projenin maliyeti ise 16 milyar riyal yani 6 milyar TL.

Sabah, Haber: Mediha Olgun, 25.11.2009

KUDEB OLUŞTURULUYOR





Malatya Valiliği'nin talimatıyla, taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı projelerinin daha hızlı uygulanabilmesi amacıyla Koruma Uygulama Denetim Büroları (KUDEB) oluşturulacağı açıklandı.

Valilikten konuya ilişkin yapılan açıklama şöyle:

"Taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımları ile ilgili projelerin daha hızlı biçimde uygulanabilmesi amacıyla KUDEB (Koruma Uygulama Denetim Büroları) kuruluş çalışmaları Sayın Valimizin talimatıyla başlatılmıştır.

KUDEB’in kurulmasıyla, Orduzu’da bulunan Aslantepe Ören Yeri, Battalgazi (Eski Malatya) İlçesinde bulunan, başta Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı ve Ulu Cami olmak üzere, çok sayıda tarihi eser ve Darende İlçesindeki tarihi eserlerin yanı sıra, başta Akçadağ Levent Vadisi, Darende Günpınar Şelalesi ve Tohma Kanyonu gibi doğal güzelliklere sahip ilimiz bu zenginliklerimizin korunmasına yönelik çalışmaları daha hızlı ve pratik biçimde uygulayabilecektir.

11 Haziran 2005 tarih ve 25842 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan yönetmelik gereği Malatya Valiliği İl Özel İdaresi İmar ve Kentsel İyileştirme Müdürlüğü bünyesinde oluşturulacak olan KUDEB’te mimarlık, şehir planlama, mühendislik, sanat tarihi ve arkeoloji alanlarında uzmanlaşmış kişiler görev yapacaktır.

İlimizde bulunan tarihi eserlerin bakım ve onarımına, dolayısıyla korunmasına yönelik çalışmalar şu anda Kültür ve Turizm Bakanlığı Sivas Koruma Kurulu denetiminde uygulanmaktadır. Kurulun Sivas’ta olması nedeniyle yazışma işlemleri zaman almakta ve çalışmalar uzamaktadır.

Ancak ilimizde KUDEB’in işlerlik kazanmasıyla söz konusu çalışmalar yerinde daha hızlı biçimde yapılabilecektir.

Proje büroları; yönetmelikte belirtilen taşınmaz kültür varlıklarının rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini, üniversite ve araştırma kurumlarıyla işbirliği içerisinde yapacak, hazırlanan projelerin ilgili idarelerdeki izin ve onay süreçlerine katılıp işlemlerin tamamlanmasını takip edecek, İl Özel İdaresi mülkiyet ve denetiminde bulunan taşınmazların koruma bölge kurullarınca onaylanan projelerinin uygulanmasını ve denetlenmesini sağlayacak, taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi için oluşturulan taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına “katkı payı” kapsamında belediyelerce kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan projeleri değerlendirip Valiye bilgi verecektir.

Ayrıca yerel eğitim birimleri, yerel yapı ustası yetiştirmek amacıyla eğitim programları düzenleyecektir.

KUDEB’in gerçekleştireceği faaliyetler sayesinde, ilimizin zengin tarih ve kültür mirası özgün yapısı bozulmadan, bürokratik işlemler en aza indirilerek, yerinde uygulanacak projelerle korunup gelecek kuşaklara aktarılmakla kalınmayacak, bu eserler turizm sektöründe değerlendirilip yöreye ekonomik katkı sağlayacaktır.

Kamuoyunun bilgisine sunulur."

Malatya Haber, 24.11.2009

"AVRUPA VE TÜRKİYE'DE KÜLTÜR POLİTİKALARI" SEMPOZYUMU SONA ERDİ





İstanbul’da oluşturulacak kalıcı kültür politikalarına temel sağlamak hedefiyle 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen 'Avrupa Birliği Sempozyumları' kapsamındaki 'Avrupa ve Türkiye’de Kültür Politikaları' sempozyumu, 19 - 21 Kasım tarihleri arasında The Marmara Oteli’nde gerçekleştirildi.

Sempozyumun ikinci günü, 'Sanatçı, Telif ve Fikir Hakları', 'Kültür ve Ekonomi, Kültür Endüstrileri' ve 'Bölgeselleşme - Küreselleşme ve Desantralizasyon - Kurumsallaşma, Özelleştirme' başlıklı oturumlar gerçekleştirildi.

'Sanatçı, Telif ve Fikir Hakları' konulu oturumun konuşmacılarından Panteion Üniversitesi, Medya, İletişim ve Kültür Bölümü Profesörü Costis Dallas, telif haklarını desteklemek için önce yaratıcılığın desteklenmesi gerektiğine değinen konuşmasında, örnek olarak sanat eğitimin yaygınlaştırılması ve kamu kurumları tarafından bir sanatçının asgari gelirinin sağlanarak sanatsal yaratıcılığının desteklemesinin önemine değindi. Sanatçı telif haklarının tüm dünyada bir sorun olduğunu vurgulayan Avrupa İşleri Direktörü, Uluslararası Yazar ve Besteci Meslek Birlikleri Konfederasyonu’ndan Mitko Chatalbashev, “Bir ülkenin kolektif hakları etkili değilse telif hakları kağıt üzerinde kalır” diyerek konunun önemine dikkat çekti. Chatalbashev, dijital iletişim alanının gelişmesine paralel telif haklarının korunmasındaki sıkıntıların da arttığını dile getirirken, son 10 yılda devletin koruma politikalarını bu nedenle arttırdığını belirtti.

Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği Genel Sekreteri Barış Şensoy, içinde bulunduğumuz fikir çağında telif haklarına önem veren ülkelerin gelişmiş, önem vermeyen ülkelerin gelişmemiş toplum olarak tanımlandığının altını çizdi. Bu konuda Türkiye’de hukuk alanında kayda değer çalışmalar gerçekleştirildiğini ileten Şensoy, konunun uzmanı Türk hukukçularının yetiştiğini iletti.

Son olarak Fransa’da telif haklarını koruma amacıyla internet üzerinden yasadışı dosya indirenlere ceza uygulamalarının hayata geçirildiğini ileten Rene Descartes – Sorbonne Paris V Üniversitesi, Centre D’Etude Sur L’Actuel Et Le Quotidien Profesörü Aurelien Fouillet, telif haklarıyla ilgili korumaların yüksek olmasına rağmen internet mecrası karşısında yetersiz kalınabildiğini belirtti.

Kültürün ekonomisi
'Kültür ve Ekonomi, Kültür Endüstrileri' konulu oturumun konuşmacılarından Manchester Üniversitesi, Manchester İşletme Yüksek Okulu’ndan Prof. İsmail Ertürk ise Picasso’nun eserlerinin İstanbul’da sergilendiğini hatırlatarak, bu sergiden elde edilen gelirin büyüklüğüne dikkat çekti. Ertürk, bu örnekten hareketle Türkiye’den kaç sanatçının eserlerinin yurtdışında sergilenebildiğinin sorgulanması gerektiğini vurguladı. Kültür yaratıcılığının bir lokomotif olarak kullanılması gerektiğini belirten Venedik IUAV Üniversitesi, Endüstriyel Tasarım Bölümü'nden Prof. Giorgio Tavano Blessi, Venedik’teki nüfus düşüşü ve ekonomik krize karşı, kentin kültür ekonomisinin güçlendirildiğine dikkat çekti. Oturumun diğer konuşmacılarından Kültür Ekonomisi Derneği Başkan Yardımcısı Carlo Bodo, kültür kurumlarının özelleştirilmesiyle birlikte kültür ekonomisinin de tehlikeye girdiğini vurgulayarak kültürel mirasın korunmasının önemine değinirken, Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Bölümü’nden Dr. Özgür Uçkan ise ekonomi ve kültürün küreselleşmenin iki önemli dinamiği olduğunun altını çizdi.
 

Sempozyumun son gününde, 'Kültürel İşbirliği, Sanatçı Dolaşımı ve Kültür Aktörlerinin Kültür Politikalarına Katılımı', 'Avrupa Kültür Başkentlerinin Kültür Politikaları Oluşumundaki Rolü' ve 'Kültür Politikalarında Soysal Uyum ve Entegrasyon' başlıklı üç oturum gerçekleştirildi.

Kültürel İşbirliği, Sanatçı Dolaşımı ve Kültür Aktörlerinin Kültür Politikalarına Katılımı
Avrupa’da kültürel ve siyasi açıdan yaşanan çatışmalara değinen Abbaye de Neumünster Centre Culturel de Rencontre Direktörü Claude Frisoni, sanatsal üretim için sanatçıya baskıdan uzak bir ortam sağlanmasının ve sosyal haklarının güvence altına alınmasının önemini vurguladı. Kültür alanında sosyal hakların sağlanması için uzun ve ciddi mücadeleler verildiğinin altını çizen Frisoni, sanatçıların toplumun bir yansıması olduğunu kabul etmesi gerektiğini belirterek kültür politikalarının bu açıdan yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirtti. Frisoni sözlerini, “Yarını bugünden en iyi sanatçı görebilir, sistemi buna göre düzenlersek politik kararlar da daha iyi alınabilir” şeklinde tamamladı.

Daha sonra söz alan Prince Claus Kültür ve Kalkınma Fonu Direktörü Els van der Plas, Vakfın sınırları aşmak vizyonu ile faaliyetlerini sürdürdüğünü belirterek, kurucuları Prens Claus’un Afganistan’da bir müzede de yer alan “Bir ulus, kültürü hayatta kaldığı sürece hayatta kalır” sözünün kendileri için yol gösterici olduğunu iletti. Kültürün bir temel ihtiyaç ve insanlara kimlik kazandıran bir olgu olduğunu ileten Plas, kültür politikalarının oluşturulması için öncelikle kültürün öneminin anlaşılması gerektiğini iletti. Prince Claus Vakfı’nın afet zamanlarında kültürel kurumlara destek de sağlayan bir kurum olduğunu söyleyen Plas, İstanbul’da yaşanan sel felaketi ardından Nesin Vakfı’na da bu kapsamda destek sağladıklarını sözlerine ekledi.

Konuşmasında sanatçı dolaşımına odaklanan Uluslararası Projeler Müdürü, St. James Cavalier Yaratıcılık Merkezi Kültür Politikası Danışmanı Anthony Attard da, dolaşımın hem yaratıcılığa hem de kültür sanat alanındaki profesyonelleşmeye katkı sağladığını vurguladı. Sanatçıların dolaşım sayesinde esinlenme ve etkilenmesinin yanısıra teknik açıdan da gelişimlerinin sağlandığını belirten Attard, AB ülkelerinde dolaşımın önünde engel teşkil eden vize, çalışma izni, vergilendirme ve ayrımcılık gibi konularda çalışmaların yürütülmekte olduğunu söyledi. Bu çalışmalara rağmen dolaşım konusunda sınırların halen korunduğunu ve gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin hala dezavantajlı konumda bulunduğunun da altını çizdi. Bağımsız uluslararası kültür organizasyonlarının dolaşım konusunda özellikle son yıllarda olumlu etkiler yaptığını ancak bu dolaşımın kültür politikaları tarafından da desteklenmesi gerektiğini belirtti.

Şair ve yazar Ziya Şenocak, Kültürlerarası etkileşimi farklı bir açıdan ele alarak ötekileştirme ve dışlama kavramları üzerinde durduğu konuşmasında, günümüz küresel düzeninde ulusal politikaların yarattığı ötekileştirmenin dışlayıcı etkisiyle karşı karşıya olunduğunu vurguladı. Bunun, temelde kültür politikaları ve piyasanın taşıdığı başkalaştırıcı unsurlardan kaynaklandığını belirten Şenocak, bunun sanatçıların sorunu olmadığını vurguladı.

Moderatör İskender Pala konuşmaların sonunda, Türkiye’nin de kanunla yapılanan ve uluslararası alanda faaliyet gösteren kültür kurumu Yunus Emre Kültür Enstitüsü’nün şuanda 8 farklı ülkede faaliyetlerine devam ettiğine, bu yıl 2 önümüzdeki yıl da 10 farklı ülkenin daha eklenerek faaliyetlerinin devam edeceğini belirtti.

 

Avrupa Kültür Başkentlerinin Kültür Politikaları Oluşumundaki Rolü
Oturumun ilk konuşmacısı Sibiu Üniversitesi Drama ve Tiyatro Çalışmaları Bölümü Başkanı ve Sibiu 2007 Avrupa Kültür Başkenti Direktörü Prof. Cristian Radu, Avrupa Kültür Başkenti oluşturmanın ana noktasının dengeleri sağlamak olduğunu vurguladığı konuşmasında, bu dengelerin sağlanması için çözümlenmesi gereken ikilemleri açıkladı. Radu konuşmasında, “Bir kentin Avrupa Kültür Başkentliğine hazırlanmasında öncelikle stratejik sonrasında uygulama ikilemleri çözümlenmedir. Bu noktada stratejik ikilem, kültüre sanat olarak mı, yoksa yaşam tarzı olarak mı bakıldığıdır. Uygulama ikilemi ise kültür başkentliğinin ikilemini kimin oluşturacağı sorusudur. Karşılıklı danışma ve etkin katılımı sağlamak adına karar verici yapının ne kadarının kamu ne kadarının özel kültür kurumlarında olacağıdır? Devlet hangi ölçüde karar ve finans mekanizmalarına dahil olacaktır? Yapılacak çalışmalarının prestijli mi pragmatik mi olacağına karar verilmelidir” dedi.

Ars Electronica Linz Sanat Direktörü Gerfried Stocker, 30 yıl önce düşük nüfuslu ve çelik-endüstri şehri olan Linz kentinin kültür ekonomisini oluşturması ve kenti Avrupa Kültür Başkenti unvanına ulaştıran süreci anlattı. Stocker, 30 yıl öncenin koşullarında medya bu kadar geniş bir mecra değilken, Linz’de düzenlendikleri, bir klasik müzik konserini, tüm radyo kanalları ve Tuna nehri üzerindeki hoparlörlü teknelerle, konsere gelemeyen tüm kentlilere ulaştırdıklarını iletti. Bu örneğin dönemin koşullarını en etkin şekilde kullanmak ve tüm kente bir kültürel değişim sürecinin içinde olunduğuna dair farkındalık yaratmak için bir başarı hikayesi olduğunu belirtti.

Avrupa Kültür Başkenti olma sürecinin kentin eksi ve artılarını görmek için bir nevi fırsat olduğunu vurgulayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan ise çalışmaların odaklandığı kültürel gelişim ve kentsel dönüşüm uygulamalarından bahsetti.

Yapı, 24.11.2009

KEÇİ KALESİ TURİZME KAZANDIRILIYOR

 

 

Belevi Beldesi girişinde bulunan Tarihi keçi kalesi Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Valiliği, Selçuk Kaymakamlığı ve Belevi Belediyesi İşbirliği ile turizme kazandırılıyor.

 

Kalenin turizme kazandırılması için Selçuk Kaymakamı Aziz İnci, Belevi Belediye Başkanı Özcan Işık, Kültür ve Turizm Bakanlığı Rölöve Bölümü'nde görevli Mimar Bülent Becerik, Belevi Belediyesi Encümen ve Meclis Üyesi Sami Türüdü ve beraberindekiler gerekli çalışmaları yerinde incelediler.

 

Kalenin turizme kazandırılması ve yol güzergahının belirlenmesi için yerinde incelemeler yaptıklarını belirten Selçuk Kaymakamı Aziz İnci, Selçuk ve İzmir için son derece önem taşıyan bu tarihi yapının bakım ve onarım çalışmalarının yanı sıra yol güzergahının belirlenmesi için de gerekli incelemeleri tamamladıklarını, bu tarihi yapının çok kısa zamanda turizme kazandırılması için İzmir Valiliği, Kültür Bakanlığı ve Belevi Belediyesi ile işbirliği içinde çalışmaların devam edeceğini kaydetti.

 

Belevi Belediyesi Mücavir alanları içerisinde bulunan tüm tarihi eserlere sahip çıkacaklarını vurgulayan Belevi Belediye Başkanı Özcan Işık; “Biz söz verdiğimiz gibi geçmişimize sahip çıkmak istiyoruz. Yabancı devlet büyükleri ve yabancı turistler kilometrelerce uzaktan gelip bu alanlara sahip çıkmaya çalışırken, bizim dibimizde bulunan bu son derece önemli olan tarihi varlıklarımıza şu ana kadar sahip çıkılamamış olması bizleri üzüyor. Bu nedenle Belevi Belediyesi mücavir alanları içerisinde yer alan tüm tarihi eserlerimizin ayağa kaldırılması ve turizme açılması için Belevi Belediyesi olarak üzerimize düşen görevleri yapacağımız sözünü bir kez daha hatırlatmak istiyorum” diyerek; Keçi Kalesinin turizme kazandırılmasına destek veren İzmir Valiliğine, Selçuk Kaymakamlığına ve Kültür ve Turizm Bakanlığına teşekkür etti.

Selçuk Bölge Haberleri, 24.11.2009

SANATIN MÜZAYEDELEŞTİRİLMESİ

 

Başta kölelerin ve gelinlik kızların pazarlandığı müzayedelerde 2300 yıl kadar önce sanat eserleri de görülmeye başlamış. Romalı kumandanlar, Anadolu’dan yağmaladıkları heykel ve rölyeflerin fiyatlarını yukarı çekmek için (augere, auction) müzayede kaldıracını kullanmışlar. Daha sonra, sanatın 19. yüzyılda saray ve kilisenin himayesinden çıkarak galeriler eliyle piyasalaştırılmasıyla birlikte, müzayedeler yeniden serpilmiş. Şimdi ise kültürün özelleştirilmesi ve para yönetimi (finans) ile spekülasyonun her alana egemen olmasıyla hiperreal düzeylere tırmanıyor ve başta fuarlar olmak üzere, müze, galeri, bienal gibi bütün sanat ortamlarını teslim alıyor. Giderek müzayedelerin sanat piyasasındaki payı yüzde 48 gibi görülmemiş oranlara tırmanıyor.

Bu gelişme sonucunda sanat kamusallığını hızla yitiriyor. Kamuyu aydınlatmak dürtüsüyle örgütlenen sanat tarihi ve eleştiri gibi iki modern bileşenini terk ediyor. Artık tarihi fiyatlar yazıyor. Neyin daha güzel olduğu ile ilgili estetik kanonu para tayin ediyor. Oysa, 1800’lerde Kant ve Alman Romantik filozofları modern estetiği kurarken, “güzel” yargısını veya beğeni özgürlüğünü sanatın her türlü yarar, çıkar ve işlevden arınmasına dayandırmışlar. Sanatsal modernizm ve avangard bu özerkleşme sürecinin sonuçları. Oysa şimdi başat bir finans aracına dönüşmesi, sanatı bu özerk, yararsız-çıkarsız konumunun tam karşıt kutbuna yerleştiriyor. Sanat tarihinin ve modern eleştirinin kurulmasında önemli bir rolü olan konosörün yerini spekülatör alıyor.

Her şey sanat
Nasıl olsa günümüzde artık her şey sanat ve herkes sanatçı. Ve en geçerli tanımıyla zamanımızda sanat, “sanat markasıyla satmayı başaran her cins nesne, eylem (performans), veya düşünce (konsept).” Baudrillard 1972’de “Bir Müzayede Nesnesi Olarak Sanat”tan bahsederken “müzayedenin gösterge ekonomi politiğinin bir tapınağı” olduğunu söylüyor. Göstergelerin en başında da elbette sanat geliyor.

Finans büyüsü
Müzayede, görünüşte her işlemin ortada olduğu en açık pazarlama yöntemi gibi duruyor. Oysa gerçek her zaman öyle değil. Uzun müzayede tarihi, müzayede öncesinde ve ertesinde çevrilen dolaplardan, müzayede sırasında çekici indirmenin türlü hilelerine kadar son derece de karmaşık bir manipülasyon repertuvarı yaratmış. Bunlar arasında en geleneksel olanı, satıcı ile alıcının anlaşarak fiyatı şişirmeleri. Bunun en sansasyonel örneği tam krizin başında, Eylül 2008’de Sotheby’s tarafından düzenlenen Damien Hirst müzayedesinde yaşandı. Bu müzayedenin, sanatçının galerisi ile başlıcaları borsa spekülatörü olan kimi koleksiyonerleri ve bir bakıma ortağı rolündeki “finans büyücüsü” Frank Dunphy’nin gizliden gizliye birlikte tasarladıkları bir tertibin son hamlesi olduğuyla ilgili haberler ayyuka çıktı.

Ancak sonuçta önemli bir bölümüne Hirst’ün elini dahi sürmediği ve birtakım artizanlar ile püskürtme cihazlarının marifetiyle ‘yaratılan’ eserlerden müzayedeci görünüşte 95 milyon Pound ciro yapmayı başardı. Bu arada, yeni yeni “Türk sanatını dünyaya açan” Sotheby’s ve Christie’s müzayede kuruluşlarının suç sicillerinin oldukça kabarık olduğunu ve Sotheby’s başkanının 2001’de rakibiyle birlikte gizlice bir kartel oluşturmaktan yargılanarak hapse mahkum edildiğini de hatırlamak gerekir.

Son yıllarda bizim de fena halde sürüklendiğimiz küreselleşme dalgası, bu sürecin doğal bir sonucu olan spekülatif hareketleri bizde de tırmandırdı. Kimi galeriler ve koleksiyonerler, sanatçılarıyla da el ele vererek fiyatları küresel düzeylere çekme sevdasına kapıldı ve kendilerini bu işi manipüle etmenin en köklü aracı olan müzayedelerin çekimine kaptırdı. Müzayedelerde kırılan rekorlar, eleştirmenler dahil herkes tarafından alkışlarla karşılanır oldu. Çağdaş sanatımız fiyatlarla birlikte yükselmekteydi; dışarıdaki düzeylere yaklaştıkça nihayet sanatımız Batı’yı yakalayacaktı.

Bunca zamandır sanata burun kıvıranlar sonunda aydınlanmışlar, sanatın gerçek manasını kavramışlar ve sanatımızı himayeleri altına almışlardı. Artık neyin sanat olup olmadığını, neyin hangi fiyat mertebesinde güzel olduğunu müzayede erbabı “sanat sermayedarları” belirleyecek ve aristokratların kültürü yönettiği zamanlarda olduğu gibi özel koleksiyonlarını keyfince sergileyecek veya saklayacaklardı. Müzayedelerin kamuoyunda uyandırdığı büyük ilgiye bakılırsa zaten artık gösteri sanatçıların değil müzayede erbabının gösterisiydi.

Cumhuriyet, Yazı: Ali Artun, 24.11.2009

FRİGYA BİRLİĞİ TOPLANDI

 

Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulan ve Afyonkarahisar, Eskişehir, Kütahya illerinin üye olduğu Frigya Kültürel Mirasını Koruma ve Kalkınma Birliği'nin ilk toplantısı yapıldı.

Birliğin kurulma amacının kültürel mirasın ve çevresinin korunmasının yanı sıra turizmin canlandırılması olduğu belirtildi.

Toplantıya, ev sahipliği yapan Afyonkarahisar Valisi Haluk İmga'nın yanı sıra Eskişehir Valisi Mehmet Kılıçlar, Kütahya Valisi Şükrü Kocatepe, vali yardımcıları, daire müdürleri ve il genel meclisi üyeleri katıldı.

Vali İmga, amaçlarının kültürel mirasın ve çevresinin korunması ile bölge turizminin canlandırılması olduğunu söyledi.

Kütahya Valisi Kocatepe de birlikten kuvvet doğduğuna dikkat çekerek, ülke turizmine daha güçlü ve daha organize bir şekilde yarar sağlayacaklarını kaydetti.

Eskişehir Valisi Kılıçlar da Frig kültürünün 2 bin 500 yıl önce başladığını hatırlatarak, bölge için çok önem arz eden bir yer olduğunu belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın Frig Vadisi ile çok yakından ilgilendiğini aktaran Kılıçlar, "Bölgede çok önemli bir kültürel miras mevcut. Birlik, burayla ilgili çalışmaları koordine etmelidir. Her il üzerine düşen ödevi, çalışmayı, ortak politika ile yerine getirmelidir." dedi.

Konuşmaların ardından Frig Vadisi'nin tanıtım sunumu izlenirken, toplantıya katılanlara bölge hakkında bilgi ve fotoğrafların yer aldığı broşürler dağıtıldı.

İkinci oturumu basına kapalı olarak gerçekleştirilen toplantının gündem maddelerini birlik organlarının seçimleri ve Frig Vadisi Kültür ve Turizm Kuşağı Envanter Tanıtım Projesi sunumu oluşturdu.

Afyon Haber, 24.11.2009

3 ASIRLIK TARİH YIKILMAK ÜZERE





Gaziantep'te Kunduracılar Çarşısı Karagöz Caddesi'nde bulunan ve Osmanlı Han mimarisi ile yapılan tarihi mekan, uzun yıllar yapılış amacına uygun olarak hizmet vermesine karşın, son zamanlarda otopark olarak kullanılıyor. Esnafın çok yoğun olarak bulunduğu, birbirine bitişik yüzlerce iş yerinin bulunduğu dar bir cadde üzerinde bulunan tarihi han, zamana yenik düşmüş olmanın izlerini taşıyor.
 

Hiç bir bakım ve onarım çalışması yapılmayan hanın, duvarlarının büyük oranda yıkıldığı gözleniyor. Ancak, bütün bu olumsuzluklara karşın, tarihi mekanda, insanlara otopark hizmeti verilmeye çalışılıyor. Özel mülk olan tarihi han, bir an önce bakım ve onarımdan geçirilmezse, tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor.

Tarihi hanın mülkiyetinin bazı kişilere ait olması, bu kişilerin şu ana kadar gerek bakım ve onarım, gerekse de restorasyon çalışmaları için bir girişimde bulunmaması, tarihi hanın günden güne daha fazla tahrip olmasına neden oluyor.

Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürü İsa Güven, Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan tarihi Emir Ali Han'ın Gaziantep'te bulunan hanlar içinde çok önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.

Güven, Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak, Gaziantep'te bulunan tarihi mekanların aslına uygun olarak restore edilmesine büyük önem verdiklerini ifade ederek, şöyle konuştu: ''Belirli bir program dahilinde sorumluluk alanımızda bulunan illerdeki han, hamam, cami ve ev gibi mekanların restorasyonunu yapıyoruz. Tarihi mekanların, yok olmaktan kurtarılması ve günümüzee kazandırılması için bu çalışmaların çok önemli olduğunun bilincindeyiz. Bu anlamda, mülkiyeti şahıslara ait olan Emir Ali Han'ın da aslına uygun olarak restore edilmesi ve yok olmaktan kurtarılması son derece önemli. Kent merkezinde bulunan bu tarihi mekanın, bakım, onarım ve restorasyonu düşünülürse, biz Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak her türlü teknik desteği vermeye hazırız.''

Tarihi Emir Ali Han
Sadece günümüzde değil, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de İpek Yolu üzerinde bulunduğu için çok önemli bir ticaret merkezi konumunda olan Gaziantep, bu özelliğine uygun olarak çok sayıda tarihi hana ev sahipliği yapıyor.

Gaziantep'te 20. yüzyılın başında 31 han bulunuyordu. Bu hanlar içinde en eski olanının arşiv kayıtlarına göre Mihaloğlu Yanşi Bey Medresesi'nin vakıflarından olan Han-ı Cedit'ın (Yeni Han) 15. yüzyılda yapıldığı biliniyor. Bu hanlar içinde bulunan ve yapılan restorasyon çalışmaları ile günümüze kazandırılan Millet Hanı, Tütün Han gibi çok önemli hanlar da bulunuyor.

Bu hanlar içinde yine çok önemli bir yere sahip olan tarihi Emir Ali Han, Antep Şer'i Mahkeme sicillerine göre, 1719 yılında Sekkatoğlu Esseyit Ali Bey tarafından yaptırıldı. Hanın sivri kemerli bir girişi bulunuyor. Aynı zamanda tonoz örtülü eyvan biçiminde. Osmanlı Han mimarisinin önemli eserleri arasında yer alan iki katlı hanın sivri kemerli bir girişi bulunuyor. Aynı zamanda tonoz örtülü eyvan biçiminde. Han iki katlı hanlar gurubunda. Hanın birinci katında avluya açılan odalar sıralanmış. İkinci katın önüne direklerin taşındığı bir revak yapılmış, bunların arkasına da odalar sıralanmış. Han bir çok değişikliğe karşın, özelliğini kısmen de olsa koruyabilmiş.

Ntvmsnbc, 24.11.2009

ULU CAMİ RESTORE EDİLİYOR

Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından açılan ihaleyi kazanan firma, Develi Ulu Camii'nde restorasyon çalışmalarına başladı.

 

Develi İlçesi'nde bulunan ve yapılış tarihi bilinmeyen Ulu Camii'nin en son 1900 yılında restore edildiği bilinirken, ihaleyi alan firma ise çalışmalarına başladı.

 

284 bin TL'ye ihale edilen restorasyon çalışmaları kapsamında caminin iç ve dış sıvaları ile çatısının sökülerek, yeniden onarılacağı belirtildi.

Kayseri Kent Haber, 24.11.2009

400 YILLIK KADIRGANIN 'ZORLU' YOLCULUĞU





İstanbul Deniz Müzesi'nde sergilenen yaklaşık 400 yıllık tarihi kadırga, müzede yürütülen restorasyon projesi kapsamında yağlı kızaklar üzerinde geçici hangara kaydırılarak taşındı. Kadırganın müze içindeki 80 metrelik yolculuğu 6 saat sürdü. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın, 2005'te Deniz Müzesi'nin restorasyonu ve yeni binasının projelendirilmesi için açtığı yarışmayı Mehmet Kütükçüoğlu ve Ertuğ Uçar'ın projesi kazandı. Proje kapsamında, 15 bin metrekarelik yeni müze binası yapılması öngörüldü. Müzenin bahçesindeki depoda tutulan kadırga ile 33 tarihi kayık için de 5 bin metrekarelik "kayıklar galerisi" tasarlandı.

 

Çalışmaların ilk etabında, müze bahçesinde deponun arkasına bin 600 metrekarelik geçici hangar yapıldı. Daha sonra tarihi kayıkların bulunduğu deponun arkasındaki duvar yıkıldı ve tarihi kayıkların açılan yoldan taşınmasına karar verildi. Ancak, aralarında 400 yıllık 40 metre uzunluğundaki kadırga ile 3 ila 32 metre uzunluğundaki 33 kayığın zarar görmeden nasıl taşınacağı tartışma konusu oldu. Türkiye'nin önemli nakliye firmaları davet edildi. Ancak, kayıkların tarihi değeri nedeniyle hiçbir firma taşıma işlemine talip olmadı. En sonunda kadırga ve kayıkların taşınması işini, Tersane Komutanlığı üstlendi. Tersanedeki uzmanlar, 400 yıllık kadırgayı daha sağlam hale getirmeye karar verdi. Önce kadırganın gövdesi içten güçlendirildi, sonra omurgası çelik halatla desteklendi. Yaklaşık 2 ay süren güçlendirmenin ardından, kadırganın kızaklarının altına yağlı kazıklar yerleştirildi. Dev kadırga makaralar vasıtasıyla 80 metre ilerideki geçici hangara çekildi. 40 yıl sonra ilk kez yerinden hareket eden tarihi kadırganın, bu yolculuğu 6 saat sürdü. Projenin mimarlarından Ertuğ Uçar, "Herkes 40 yıldır sabit duran kadırgayı hareket ettirmeye çekiniyordu. Tersane Komutanlığı bu işlemi başarıyla gerçekleştirdi" dedi.

Müzenin kayık koleksiyonu, dünyada oldukları gibi korunan en önemli koleksiyon olarak nitelendiriliyor. Müzedeki en değerli parça ise 16. yüzyıldan kalma kadırga. Sultan IV. Mehmet devrinde kullanıldığı bilinen kadırga, dünyada orijinal olarak korunan tek kadırga olma özelliği taşıyor.

Sabah, 24.11.2009

ESKİYAPAR'DA KAZILAR BAŞLIYOR

Çorum'un Alaca İlçesi'nde bulunan Eskiyapar Höyüğü'nde kazı çalışmaları yeniden başlıyor.

 

2010 yılında eski Hitit merkezi olan Eskiyapar Köyündeki höyükte kazı yapmak için Kültür ve Turizm Bakanlığı'na başvuran Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Tunç Sipahi, Çorum Valisi Mustafa Toprak'ı ziyaret ederek, yapılacak kazı çalışmaları hakkında bilgi verdi. Vali Toprak, Çorum'un tarihi ve kültürel açıdan zengin olduğunu belirterek, bu zenginliklerin gün yüzüne çıkarılması için her türlü desteği vereceklerini söyledi. Ziyarette İl Kültür ve Turizm Müdürü Ali Özüdoğru ile Müze Müdürü Arkeolog Dr. Önder İpek de hazır bulundu.

 

1968 yılında Eskiyapar Köyü sakinleri tarafından boğa kabartmalı bir kabın getirilmesi üzerine Ankara Müzesi, bölgede kapsamlı ilk arkeolojik kazılara başladı. Kazı ve araştırma evi kurularak, kazılar 1982 yılına kadar devam ettirildi. 1982 yılında kazılara ara verilirken, 1983-1984 yıllarında höyükteki köy yapıları başka bir bölgeye taşındı. Eskiyapar Ören Yeri'nin Çorum Müzesi'ne bağlanmasının ardından 1991 ve 1992 yıllarında kazılar Çorum Müzesi tarafından yürütüldü. 19. yüzyılın başlarından itibaren bilinen ve dikkat çekilen bir merkez olan Eskiyapar Höyüğü'nde gerçekleştirilen kısa süreli kazılarda değerli eserler günışığına çıkarılırken, bölge halkı tarafından da çok sayıda tarihi eser müzeye teslim edildi. Başlatılacak yeni kazı çalışmaları ile Çorum sınırları içinde Hitit kültürü ağırlıklı kazı sayısı 4'e çıkacak.

Çorum Kent Haber, 23.11.2009

KÜLTÜR BAŞKENTİ Mİ?

 

2010 Yılı geldi çattı. İstanbul'un Avrupa kültür başkenti etkinliklerini karşılayabilmesi için kentte ne gibi iyileştirmeler ve ön hazırlıklar yapabildik? Hiçbir şey. Kültürel etkinlikleri bir yana bırakın, biz hala İstanbul halkını köy kültüründen kent kültürüne taşıyamadık ki, nerede kalmış Avrupa kültürüne taşıyalım.

 

Ne demek istediğimi iyi anlatabilmek için, önce bu unvanın hangi kentlere verildiğini sizlere anımsatayım. Bu unvan Avrupa kültürünü yansıtan, Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa'ya katkı sağlayan kentlere verilir.

İstanbul'un bu günkü görünümüne bakarsak, yukarıdaki tanımlamaya yeterince uymamaktadır. Aklımda olup da, tanımlamaya uymayan bazı hususları sizlere sıralayayım:

- Kentin en büyük kültür merkezi ve yegane opera binası iki yıldır kapalı bekletiliyor.

- 365 Gün yoğun turist ziyareti olmasına rağmen, müzeler ve kapalıçarşı haftada bir gün kapalı tutulmaktadır.

- Sanayi, turizm, sanat, kültürel ve finans etkinlikleri olmasına rağmen, elektrik kesintileri devam etmektedir.

- Kentin en popüler caddesi, "Beyoğlu Caddesi" çöplerden, pislikten, pis kokulardan, kırık parke taşlarından yürünmez durumda, yan sokaklar ise açık meyhanedir.

- Kent içi açık çöplüğe dönmüş, lakin halkı eğiten yok, temizliğe çağrı yok, ceza yok, denetim yoktur.

- Turistik noktalarda nadiren rastlansa dahi, çöp atma kovaları sık aralıklarla boşaltılmadığından, etrafları çöplüğe dönmüştür.

- Kentin her köşesinde çöp konteynırları var, lakin kapaklarının ne işe yaradığı bilinmez.

- Ana yasamıza göre sosyal bir devlette yaşıyoruz, lakin kent dilenciden geçilmez.

- Olimpiyat stadyumu var, lakin halkın ulaşabileceği bir kolaylık yok.

- Formula yarış pisti var, lakin yalnızca özel otosu olanlar ulaşabiliyor.

- Metrobüs toplu ulaşımı var, lakin bırakın özürlü vatandaşlarımızı, sağlam vatandaşlarımız için dahi merdivenler ciddi bir sorundur.

- Barajları var, lakin kaçak yapılaşmalar yüzünden suların kimyası bozulmuş.

- Günde beş vakit abdest ile temizlik var, lakin toplu taşıma araçlarına ve kapalı mahallere kokudan girilmiyor.

- Lüks kuyumcu dükkanları çok, lakin yoksul halk geçimini sağlamak için çöplüklerden medet umuyor.

- Osmanlı yadigarı anıt çeşmeler var, lakin süs içindir, suları akmaz.

- Caddelerde otopark yasağı var, lakin caddeler park yapan otolardan geçilmez.

- Lüks oto sayısı çok, lakin park yeri yok.

- Tretuvarlarımız var, lakin park yapan otolardan geçit yok, ayrıcana park yapan otolar tretuvar parke taşlarını parçalamış durumdalar.

- Yeni otogar var, lakin otobüs park yeri yetersiz projelenmiş.

- Otobüslerin % 99'u Anadolu'ya sefer yapar, lakin otogar, kent trafiğini kilitlemek için Avrupa yakasında kuruludur.

- Binlerce toplum polisi var, lakin kent hırsız, kapkaçcı ve tinerciden geçilmiyor.

- Kentin tüm meydan ve caddelerinde MOBESE kamera sistemi var, lakin halkın can güvenliği yok.

- Sanattan, kültürden, eğitimden, turizmden, Avrupalılıktan, çağdaşlıktan bahsediyoruz, lakin kadınlarımızın çağdışı görüntülerini görmezliğe geliyoruz.

- Kentte yeterli WC yok, aklını kullananlar camilere ve simit saraylarına koşuyor, lakin aklını kullanamayanlar meydanlara, caddelere, sokaklara salıveriyor.

- Kentin 13 Milyon nüfusu var, lakin gerçek İstanbullu yok.

- Ülkenin resmi dili Türkçedir, lakin Türkçe tabela yok.

- Toplu taşıma araçları var, lakin sayısal yetersizlikten ayakta gidecek yer dahi yok.

- Dünyanın incisi sayılan İstanbul boğazı var, lakin kıyı yapılaşmasından görünmüyor.

- İstanbul - Ankara arası 45 dakikada ulaşılırken, Taksim - Sarıyer arası, sahilden hafta içinde 1 saatte, hafta sonu 2 saatte ulaşılmaktadır. (Bu örnek diğer ulaşım mesafeleri için de geçerlidir)

- Yeterli sayıda konser salonu yok, lakin antik kilise ve zindanda konser verilmektedir.

- Yeterli sayıda hapishane yok, lakin mevcut hapishaneler lüks otele çevrilmektedir.

- Turizm polisinin adı var, kendi olmadığından, turistlerin önü zorla kesilip, mal satışı ve pazarlama yapılmaktadır.

- Gıda üretimi ve satışı yapılan noktalarda hijyen ve hijyen denetimi hiç yok, lakin her köşe fast food satıcısından geçilmiyor.

- Her kavşakta trafik ışıkları var, lakin uymayan vatandaş çok.

- Tarihi saray çok, lakin etkinlik yok.

- Modern hava alanı var, lakin ulaşabilmek zor.

- Tarihi camiler hayranlık uyandırıyor, lakin cami hoparlörlerinin ses ayarları tüm turistleri ürkütüyor.

- Özel ve ticari taşıt çok, lakin gürültü ve klakson yasağı yok.

- Emisyon kontrolü var(!), lakin caddelerde oksijen yok.

- Sultan Ahmet meydanı dünyaca üne sahiptir, lakin Ramazan aylarında adeta katledilir. Diğer aylarda ise banklar ve çimenlerin üstleri uyuyanlardan geçilmez.

- Sultan Ahmet meydanında yerli halkımızdan çok turist kaynar, lakin meydanda bulunan camilerden Cuma günleri meydana yüksek sesle Cuma hutbesi bağlanır.

- Haliç, boğaz ve Marmara'yı ayrıca Beyoğlu ile antik İstanbul'u birleştiren Eminönü sahili, bayat balık satıcıları ve bayat balık kokusu ile yere atılan çöplerden geçilmez durumda.

- Batılıların bizi barbar bulmalarını ifade etmelerinden milletçe onurumuz kırılır, lakin kentin her yerinde, açık alanlarda, güle oynaya, çocukların gözü önünde ailecek hayvan kesimi yapılır.

Evet değerli turizmciler ve İstanbullular, 2010 yılına, İstanbul'un dünya kültür kenti etkinliklerine az günler kaldı ama, biz hala en basit gözüken konuların üstesinden gelebilmiş değiliz.

Turizmdebusabah.com, Yazı: K. Ünsal Barış, 23.11.2009

DİVRİĞİ ULU CAMİİ'NİN ÇEVRESİ GELECEK YAZ DÜZENLENECEK

 

Restorasyonu yılan hikayesine dönen Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'nın çevre düzenlemesinin gelecek yılın yaz aylarında başlayacağı öğrenildi.

 

Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası çevresinin kamulaştırılmasına yönelik kurulan Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, 65 bin metrekare alanda bulunan 52 özel mülkiyetin kamulaştırılması için yaklaşık 300 hak sahibiyle toplantı yapma kararı aldı.

 

Hak sahiplerine posta yoluyla tebliğde bulunan kurul, 8-9 ve 10 Aralık tarihlerinde Divriği Kaymakamlığı toplantı salonunda hak sahipleriyle görüşerek mülkiyet sahiplerinden kamulaştırmaya 'evet' demelerini isteyecek. Anlaşma sağlanan mülkiyet sahiplerine tapu işlemlerinin ardından paraları peşin olarak ödenecek. Kamulaştırmaya veya belirlenen mülkiyet bedeline razı olmayanlar içinse, Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu mahkeme yoluna gidecek. Olası mahkeme sürecinin de yaklaşık 2 ay içinde tamamlanması bekleniyor.

 

Kamulaştırmanın tamamlanmasının ardından 2010 Haziran veya Temmuz aylarında 65 bin metrekare alanda bulunan 52 yapı yıkılacak. Bu kapsamda yıkım yapılacak alanda eski eser kalıntısı olup olmadığı da arkeolojik kazı yapılarak ortaya çıkarılacak. Külliyenin çevresindeki mülklerin kamulaştırma bedellerini ise Sivas İl Özel İdaresi karşılayacak. 2003'ün Ekim ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı aracılığıyla yatırımları hızlandırma ödeneğinden bu iş için aktarılan 2 milyon 300 bin lira Sivas İl Özel İdare kasasında bekletiliyor.

 

Bu arada Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası çevre düzenlemesi işi için ulusal düzeyde bir çevre düzenleme projesi yarışması yapılması bekleniyor. Dünya kültür mirasının en nadir örnek eserlerinden birisi olan külliyenin etrafında gerçekleştirilecek düzenlemenin eserin önemine yakışır bir şekilde yapılması umut ediliyor.

Zaman, Haber: İsmail Yıldız, 23.11.2009



TEHLİKE ALTINDA

 

  

 

Macaristan'ın başkenti Budapeşte’de yer alan, Avrupa’daki en eski Türk eserlerinden olan 466 yıllık Gül Baba Türbesi tehlike altında... Deutsche Welle Türkçe Servisi’nin haberine göre, bugüne kadar türbenin bakım ve personel giderlerini üstlenen Macar hükümeti tasarruf tedbirleri gereği bu ödenekleri kesme kararı aldı. Ancak türbenin masraflarını üstlenecek hiçbir kurum kalmadı.

Budapeşte’deki Gül Baba Derneği de bu masrafları karşılamasının mümkün olmadığını belirtti. Bu nedenle dernek yetkilileri gözlerini Türkiye’ye çevirmiş durumda. Gül Baba, Budapeşte’yi 1526’da fetheden Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine 1531’de geldiği bu şehirde hemen bir tekke kuran Gül Baba, Bektaşi hoşgörüsüyle kısa zamanda Buda halkının sevgisini kazandı. Başındaki kavuğa taktığı gül yüzünden herkes ona Gül Baba dedi. Gül Baba 1 Eylül 1541’de Budin savaşında şehit düştü. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazına 200 bin kişi katıldı.

Vatan, 23.11.2009

TARİH KAÇAKÇILARI TUTUKLANDI

 

Konya'nın Seydişehir İlçesi ile 4 ilde eş zamanlı düzenlenen tarihi eser operasyonu kapsamında mahkemeye sevk edilen zanlılardan 8'i tutuklanarak cezaevine gönderildi.

 

Konya Jandarma Komutanlığı ekiplerinin, Seydişehir merkezli yapılan tarihi eser kaçakçılarına yönelik operasyonda mahkemeye sevk edilen 15 zanlıdan 8'i tutuklandı. Savcılıktaki ifadeleri tamamlanarak tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edilen zanlılardan Soner A. (41), Sevgi Ö. (35), Abdurahim A.(67), Yasin Y.(55), İbrahim A.(40), Hasan Ç.(55), Cengiz C.(35) ve Vedat N.(32) cezaevine gönderildi. Diğer zanlılar ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

 

Konya İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı ihbarı üzerine harekete geçmiş, yapılan istihbari çalışmaların ardından geçtiğimiz Perşembe günü Seydişehir ilçe merkezli Mersin, Aydın ve İzmir'de eş zamanlı operasyonlar düzenlemişti. Operasyon kapsamında 15 kişi gözaltına alınmıştı. Zanlıların, ev ve iş yerlerinde yapılan aramada Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait çok sayıda tarihi eser ele geçirilmiş, kaçak kazı yapımında kullanılan malzemelere el konulmuştu.

Zaman, 22.11.2009

BAKAN: AKDAMAR VE SUMELA YILDA 1 KEZ İBADETE AÇILABİLİR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Akdamar ve Sümela gibi tarihi yerlerin yılda bir kez olsun ibadete açılabileceğini söyledi. Günay, Meclis kulisinde şu açıklamalarda bulundu: “Van Gölü’ndeki Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılması talebi var. Tarihi ibadet yerleri için yılda bir kez böyle bir izin verilebilir. İnsanlar gelip orada dini inançlarını yerine getirmek istiyorlarsa; getirebilmeliler. Biz böyle bakıyoruz. Bence, aynı şey Sümela’da da olabilir. Sümela da yılda bir kez ibadete açılabilir. Yılda bir gün Noel Baba’da ibadet oluyor. Her yerde oluyor, buna benzer şeyler; yapabiliriz.”

Hürriyet, Haber: Süleyman Demirkan, 22.11.2009

HUNAT HATUN MEDRESESİ ESNAFI AİHM'NE GİDİYOR

 

Vakıflar Kanunu'nun değişmesiyle Kayseri'de Hunat Hatun Medresesi'ndeki zücaciye ve takı satan esnaf medreseden çıkartıldı. Ekmek kapılarına kilit vurmak zorunda kalan esnaflar konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşımaya hazırlanıyor.

 

Yıllardır buradan ekmek yediği ifade eden esnaf Mesut Yücetürk, defalarca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a mektup gönderdiklerini ama cevap alamadıklarını söyledi. Yücetürk, "Bu konuyu AİHM'e taşıyacağım. Bizim hakkımızı kim savunacak?" diye sitemde bulundu. Mesut Yücetürk, 2003 yılında Hunat Hatun Medresesi'nin içindeki dükkanları 23 esnafın ihale yoluyla kiraladığını ifade etti. 49 yıllığına kiraladıkları dükkanlardan Vakıflar Kanunu'nda yapılan değişiklikle çıkartılmak zorunda kaldıklarını kaydeden Yücetürk, esnafın tamamının mağdur olduğunu dile getirdi. Yücetürk, "2008 yılında Vakıflar Kanunu'nun 20. maddesinde yapılan değişiklikle vakıf taşınmazlıkları içinde kiracı olanların zorla çıkartılması için girişimde bulunuldu. Biz defalarca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ve Vakıflar'dan sorumlu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a mektup yazdık ancak bir sonuç alamadık. Sonuca ulaşamayınca arkadaşlarımızın çoğu dükkanlarını kapatarak başka yere taşındı. Bazı arkadaşlarımız ise iflas etti." dedi. Haklarını aramak için çalmadık kapı bırakmadıklarını söyleyen Yücetürk, tüm başvurulara rağmen sonuç alınamaması halinde bu durumu AİHM'ye taşıyacaklarını kaydetti. Yücetürk, Hunat Hatun Medresesi'nin yeniden restore edilip sergi salonu olacağını iddia etti.

Zaman, 22.11.2009

"MİMAR SİNAN RESMİ 5-10 MİLYON TL'DEN SATIŞA ÇIKAR"

 

 

Türkiye'nin en pahalı ressamı Burhan Doğançay'la, "cennetim" dediği Bodrum Turgutreis'teki evinde buluştuk. Duvarları kendi tabloları ile süslü, sade ve bembeyaz bir evde yaşayan Doğançay, "Burada huzur buluyorum, bir gün zamanımın tamamını bu evde geçireceğim" diye özlemini anlatıyor. Tebrik ettiğimiz Doğançay, "Bu sadece benim değil, Türk çağdaş sanatının başarısıdır. Beni değil Murat Ülker'i tebrik edin. Onun adı Türk sanatına altın harflerle yazılacaktır" diyor. Tanışıp tanışmadıklarına ilişkin soruyu, "Ben yokken bir kez müzemi gezmiş. Daha sonra bir yerde karşılaşıp ayaküstü sohbet ettik. Bana Türk sanatının hak ettiği yerde olmadığını söylemişti. Eserimi aldığını duyunca çok mutlu oldum" diye yanıtlıyor. Günlerdir "Mavi Senfoni"ye ödenen 2 milyon 700 bin liranın konuşulduğunu söyleyen Doğançay, "Zannediyorlar ki benim her yaptığım eser 1 buçuk milyon TL ediyor. Yumurta satmıyorum ki... Başyapıtım var, iyi eserim var, kötü eserim var. Öyle sananlara 15 bin TL'den resim vereyim" diyor. Doğançay, ödenen paranın çok yüksek olduğunu dile getirenlere de kızgın. "Bir ülke önce kendi sanatçısına sahip çıkacak ki sonra tüm dünya o sanatçıyı tanısın. Geldiğimiz bu nokta az bile" diye dert yanıyor.

Söz dönüp dolaşıp Doğançay'ın yaşayan en pahalı Türk ressam olduğuna gelince gülümsüyor ve bugünlere gelmek için çok zorluklar çektiğini itiraf ediyor. Sonra da başlıyor öyküsünü anlatmaya: "Resme babam Adil Doğançay'ın teşvikiyle başladım. Hukuk okuduktan sonra eğitimimin devamı için beni yurtdışına göndermek istedi ama geride iki kız kardeşim var, durumumuz da iyi değil. Bana iki şart koştu. Birincisi futbolu bırakmamdı. O dönem Gençlerbirliği'nde oynuyordum. Hemen kramponlarımı ve formamı temizleyip mahalleden bir arkadaşıma verdim. İkinci şartı ressam olmamamdı. Çok düşündüm, kabul ettim. Ama sözümü tutamadım. Paris'te iktisat okumaya başladım ama hiç sevmiyorum. Hem babam bana 'ressam olmayacaksın' dedi, 'resim yapmayacaksın' demedi ki. Sonra karar verdim ve New York'a gittim. Çok sefalet çektiğim günler oldu. Yaptığım resimleri kiramı ödemek için 100 dolara sattım." Doğançay'a en pahalı eserini soruyoruz, cevabı bizi de şaşırtıyor. "Ben Birinci İstanbul Bienali için İstanbul'u nasıl anlatacağımı düşünüp 3 eser yaptım. Biri Sultan Ahmet Camisi'ni anlattığım 'Mavi Senfoni"ydi. Diğeri Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlattığım "Muhteşem Çağ." O şu anda İstanbul Modern'de sergileniyor. Bir diğeri ise "Mimar Sinan." Ancak onun kimde olduğunu bilmiyorum. Sanırım birkaç seneye kadar 5-10 milyon TL'den satılmak üzere ortaya çıkar."

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 22.11.2009

"LOUVRE MÜZESİ'NDEKİ İZMİR'E AİT ESERLERİ İADE EDİN"

 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Paris'teki Louvre Müzesi'nin üst yöneticisi (CEO) Henri Loyrette'e, müzedeki İzmir'e ait eserlerin iade edilmesi talebiyle mektup gönderdi.

Büyükşehir Belediyesinden yapılan yazılı açıklamaya göre, Kocaoğlu, İzmir Kültür Çalıştayı'nda görüşülen ''Louvre Müzesi'nde sergilenen İzmir'e ait eserlerin iade edilmesi girişimi'' konusunda müzenin CEO'su Henri Loyrette'e mektup yazdı. İzmir'de kurulması planlanan Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre arasında uzun soluklu iş birliği için önerilerde bulunulduğunu bildiren Kocaoğlu, bu iş birliğinin müzedeki İzmir'e ait eserlerin İzmir'e geri verilmesiyle büyük anlam kazanacağını belirtti.

Kocaoğlu, bu taleplerinin özellikle Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerini kapsadığını kaydettiği mektubunda şu ifadelere yer verdi: ''İzmir'e ait eserlerin İzmir'e iade edilmesi, uluslararası sözleşmelerin hükümlerine uygun davranılmasının ötesinde kentimizin arkeolojik ve kültürel mirasına duyduğunuz saygının da kuvvetli bir ifadesi olacaktır. Eserlerin geri verilmesi talebimizin Türkiye kültürünün önemli çekim merkezlerinden biri olmayı amaçlayan İzmir'deki Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre arasında gerçekleştirilecek uzun erimli iş birliği çerçevesinde değerlendirildiğini özellikle dikkatlerinize sunmak isterim.''

Jüpiter (Zeus) heykeli, 1680 yılında İzmir'de bulundu. Şu an heykelin sağ elinde bulunan şimşek, 1686'da Pierre Granier tarafından eklendi. Mermerden yapılmış heykel 2,34 metre yüksekliğinde. Heykel, Louvre Müzesi'nde bulunuyor. Apollon heykeli de 1680 yılında İzmir'de bulundu. Mermerden yapılmış heykel, 2,16 metre yüksekliğinde. Üzerine yılan dolanmış bir ağaç kütüğüne eliyle yaslanmış genç bir erkek figürü olarak betimlenen heykel, Louvre Müzesi'nde sergileniyor.

Yeni Asır, 22.11.2009

"VATANDAŞLAR YIKMAYI PLANLADIĞI TARİHİ EVLERİ BUTİK OTEL YAPMA TELAŞINA DÜŞTÜ"

 

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, vatandaşların daha önce yıkmayı planladıkları tarihi evleri şimdi butik otel yapma telaşında olduğunu söyledi. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, vatandaşların daha önce yıkmayı planladıkları tarihi evleri şimdi butik otel yapma telaşında olduğunu söyledi. 

 

Güzelbey, Güneydoğu Anadolu Turist Rehberleri Derneği'nin düzenlediği hizmet içi eğitim seminerinde, "Değişen Gaziantep ve Turizmi" anlattı. Grand Otel'de düzenlenen seminerde konuşan Başkan Güzelbey, tarihi dokunun kazandırılması ve gün yüzüne çıkarılması konusunda belediye tarafından yapılan restorasyon çalışmalarına dikkat çekti.

 

2004 yılında başlattıkları restorasyon çalışmalarına ilk başlarda vatandaşların muhalefeti ile karşılaştıklarını anımsatan Güzelbey, bu mekanları yıkarak otopark yapma isteğinde olan mülk sahiplerini ikna etmek için çalıştıklarını ve bunu başardıklarını ifade etti. Restorasyon çalışmalarının ardından ortaya çıkan yapılara talep artınca halkta sahiplenme duygusunun arttığını kaydeden Güzelbey, "Dünün 'nasıl yıkarım' diye düşünenlerinin yerini, 'nasıl butik otel yaparım, nasıl turistik bir mekan haline getiririm' diye düşünen bilinçli bir grup aldı. Tarihi dokuyu koruma ve canlandırmanın ötesinde hepsinden önemlisi halkımızda tarih bilincinin oluşması gibi bir başarı yakaladık." dedi. 

 

Tarihi zenginliklerin ön plana çıkması ile sanayisiyle anılan Gaziantep'in, kültür ve turizm şehri olarak da anılmaya başlandığının altını çizen Güzelbey, şöyle konuştu; "Gaziantep artık baklava, lahmacun şehri olmanın ötesine ulaştı. Binlerce yıllık geçmişi, ev sahipliği yaptığı medeniyetlerden kalan zenginlikleri ile bir cazibe merkezi haline geldi. Bu zenginliklerin şehrimiz ve bölgemiz için değere dönüşmesi turizmcilerimizin yönlendirmesiyle olacak. Gaziantep turizm sektörü için gerekli olan otel, ulaşım, restoranlar, müzeler gibi alt yapıya sahip bir şehir. Bu değişimi anlatmak, turistler için Gaziantep'in çekici yönlerinden bahsederek onları ikna edecek turizmcilerdir, siz bizim temsilcimiz ve sesimiz olacaksınız." 

 

Güneydoğu Anadolu Turist Rehberleri Derneği'nden 125 üyenin katıldığı ve her yıl geleneksel olarak düzenlenen eğitim seminerinde, GAÜ Turizm Otelcilik MYO Yrd. Doç.Dr. Mustafa Yaşar Şimşek, "Türkiye'nin Turistik İmajı ve Tanıtım", GAÜ Turizm Otelcilik MYO Öğretim Görevlisi Hüseyin Altınel "Eko Turizm" konularında sunum yaptılar. 

Zaman, Haber: Adem Yılmaz, 22.11.2009

HAYDARPAŞA'NIN FERMANI HAZIR





İstanbul'u Manhattan yapacak Haydarpaşa projesi için geri sayım başladı. Marmaray'ın devreye girmesiyle atıl hale gelecek tarihi Haydarpaşa Garı'nın da bulunduğu 1 milyon 300 bin metrekarelik alanı dönüştürecek 5 milyar dolarlık proje 2010 yılında ihaleye çıkacak. Kurum ve kuruluşların görüşlerinin alındığı Haydarpaşa Gar ve Liman Dönüşüm Projesi'nde gerekli koruma kurulları izinleri alındı. Projeyle ilgili imar planları önümüzdeki günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin gündemine gelecek. İmar planlarındaki değişikliklerin Belediye Meclisi'nde onaylanmasının ardından ihaleyle ilgili süreç başlayacak. Gelecek yıl ihalesinin tamamlanması planlanan proje Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile gerçekleştirilecek.

İhale yöntemi için TCDD Genel Müdürlüğü 2 ayrı alternatif hazırladı. Birinci alternatif, bir konsept proje hazırlanması ve bunun üzerinde ihaleye çıkılması. İkinci alternatif ise taliplilerin kendi projeleriyle ihaleye katılması olacak. Her iki durumda da ihaleye girecekler, projeyi gerçekleştirdikten sonra 49 yıl işletme yapacaklar. Projenin tahmini bedeli 5 milyar dolar olarak belirlendi.

Haydarpaşa Projesi için yapılan çalışmalarda başta Haydarpaşa Garı olmak üzere tarihi eserlerin korunması, yeşil alanların oluşturulması ve İstanbul'un siluetini değiştirmemesi projenin ana hatlarını oluşturacak. Projenin gerçekleştirileceği alan ise, Harem Otogarı ve çevresi, liman Ro-Ro sahası, yeni mol, eski mol, TCDD manevra alanı, eski eğitim binası ve arsası, DLH arazisi, gar binası, ticari ambarlar, depo ve atölyeler ile lojmanlar bölümünü kapsayacak. Ayrıca, deniz doldurularak 340 bin metrekarelik bir alan da projeye dahil edilecek

Haydarpaşa Garı, 1908'de İstanbul - Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edildi. Devrin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit döneminde, 30 Mayıs 1906 tarihinde yapımına başlandı. 1908 yılında ise hizmete girdi. Binanın inşaatını, Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketi gerçekleştirdi. İki Alman mimar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından hazırlanan proje yürürlüğe girdi. Kadıköy'deki garın yapımında Alman ustalarla İtalyan taş ustaları birlikte çalıştı.

 

Yaklaşık 1 milyon 300 bin metrekare alanda gerçekleştirilecek Haydarpaşa Kompleksi tamamlandığında içerisinde yat limanı, yat kulübü, kurvaziyer limanı, hastane, oteller, kongre ve kültür merkezi, konutlar, iş merkezleri, ticaret alanları, alışveriş merkezleri, spor merkezleri, parklar, okullar ve otopark bulunacak. Hazırlanan imar planı ile bölgedeki Hazine arazileri TCDD'ye devredilirken, üzerinde vakıf şerhi bulunan taşınmazlar için 700 bin TL ödeme yapılacak. Daha önce proje alanında yer alan Toprak Mahsulleri Ofisi'nin (TMO) taşınmazları, anlaşma sağlanamadığı için, silolar ise SİT alanı ilan edildiği için proje dışına çıkarıldı. TMO, İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) ve Büyükşehir Belediyesi'ne ait 25 bin metrekarelik taşınmaz, imar planında yapılan değişiklikle proje dışındaki bir alanda toplanacak.

 

Dev alışveriş merkezleri, ticaret merkezleri ve yat limanlarının yer alacağı Haydarpaşa Dönüşüm Projesi, bu özellikleriyle ABD'nin ünlü ticaret ve turizm merkezi Manhattan'a benzetiliyor. Manhattan'daki yüksek binalara gönderme yapan mimarlar, şehir planlamacıları ve sivil toplum örgütleri, İstanbul'un siluetini değiştireceği iddiasıyla projeye tepki gösteriyor. Ayrıca tarihi Haydarpaşa Garı'nın yıkılacağı yönündeki iddialar üzerine pek çok sivil toplum kuruluşu, Haydarpaşa'nın yıkılmaması için eylem yapmıştı. TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, tepkilerle ilgili olarak "Şehrin tarihi ve kültürel yapısı ile kentsel kimliği ve dokusunun bütünleştiği bir çözüm üretilecek. Halka kapalı alanlar halka açılacak. Başta Haydarpaşa Garı binası olmak üzere tescilli tüm tarihi binalar korunacak ve restore edilecek. Tarihi Haydarpaşa Garı'nın yıkmaya kimsenin gücü yetmez. Yıkıma en önce ben karşı çıkarım" açıklamasını yaptı.

Sabah, Haber: Hamdi Ateş, 22.11.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

ŞEKİB AVGADİÇ: ELEŞTİRİLERE CEVAP VERMEKTEN YORULDUK

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, sürekli istifalar ve olumsuz haberlerle gündeme gelmekten rahatsız olduklarını belirterek, "İnsanların haksız eleştirilerine cevap vermekten yorulduk.'' dedi.

 

Son günlerde yaşanan istifaları değerlendiren Avdagiç, istifa eden arkadaşlarının bugüne kadar ajansa önemli katkıları olduğunu, ayrılmış olmalarından üzüntü duyduğunu ifade ederek, üyelerin istifa dilekçelerinde gündeme getirdiği eleştirilere katılmadığını söyledi. Avdagiç, daha önce danışma kurulunda görev yapanların ajansın çalışma şeklini başından beri bildiklerini, eleştiri getirdikleri yapının son altı ayda ortaya çıkmadığını vurgulayarak, ajans kanunu yayımlandığı zaman bu yapının ne kadar kamu, ne kadar sivil yapı barındırdığının, en başından bilindiğini ifade etti.

 

Ajansta başlangıçta oluşan sivil konseptin giderek azalıp devletleştiği ve şeffaflığın sağlanamadığı şeklindeki iddialara da cevap veren Avdagiç, "Bir devlet kadrolaşmasından nasıl söz edilebilir? Kesinlikle reddediyorum, nedir şeffaf olmayan? Bize gelen para belli, harcadığımız para belli, biz başbakanlık ve üç bakanlık tarafından denetleniyoruz. Somut bir olay gösterilmeden ortaya çeşitli iddiaların atılmasını gayri ahlaki bir yaklaşım olarak görüyorum. İddia sahipleri hangi projede, vasıfsız müteahhide görev verilmiş ise bunları somut delilleriyle sunmalı." ifadelerini kullandı.

Zaman, 22.11.2009


200 YILLIK İNCİL ÇALINDI

Şırnak'ın İdil İlçesi'ne bağlı Öğündük Köyü Mor Yakup Kilisesi'nde bulunan el yazması İncil, dün gece hırsızlar tarafından çalındı.

 

Gece hırsızlar tarafından giriş kapısının kolu kırılarak İncilin bulunduğu demir kasanın açılması suretiyle çalındığı öğrenildi.

 

El yazması İncilin 200 yıllık bir tarihe sahip olduğunu söyleyen kilise yetkilileri, araştırmanın devam ettiğini söylediler. Köydeki Jandarma Karakol Komutanlığı ile İlçe Jandarma Komutanlığı'nın katıldığı bir ekip olay yerinde inceleme yaparken köydeki birçok kişinin sözlü ifadesine ve bilgisine başvuruldu.

 

Henüz bir netice alamayan ekiplerin çalışması ve soruşturması devam ediyor.

Şırnak Kent Haber, 21.11.2009

HARABE YAPI 'KORUNUYOR' AMA KADİR AĞA ANITI UNUTULDU





Zonguldak kent merkezindeki harabe haldeki eski kömür yıkama (lavuar) binasının, 'kültür varlığı' diye Anıtlar Kurulu tarafından koruma altına alınmasına karşın sahildeki Kadir Ağa Anıtı'nın kaderine terk edilmesi vatandaşların tepkisini çekiyor. Vatandaşlar, lavuar binasının değil, denize gömülen anıtın kurtarılmasını istiyor.

 

Zonguldak'ta şehir merkezinde eski kömür yıkama binası (lavuar) Tabiat ve Tarih Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 3 yıl önce koruma altına alındı. Onlarca dönümlük bir alana sahip lavuarın bulunduğu alana 3 yıldır çivi bile çakılamıyor. Binayı gören vatandaşlar, "Buranın ne gibi tarihi özelliği olabilir?" diye birbirine soruyor. Yıkılıp yeşil alan olarak yapılması istenen lavuarla ilgili işlem, Zonguldak Mimarlar Odası ve bazı sivil toplum kuruluşlarının Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na başvurmasıyla durdurulmuştu. Aynı hassasiyetin Emirgan yokuşundan bakıldığında hemen dikkatleri çeken ve yaklaşık bir yıl önce aşırı dalgalar sebebiyle denize gömülen Kadir Ağa Anıtı için gösterilmemesi ise vatandaşlarca yadırganıyor. Zonguldak sahillerini süsleyen, hikayesi 1890'lı yıllara dayanan 40 küsur yıllık "Kadir Ağa Anıtı"nın sadece kaidesi ortada kaldı. Kadir Ağa Anıtı'nın denizden çıkarılıp tekrar yerine dikilme çabaları ise gündemde bulunmuyor.

 

Zonguldak yöresine ait kültürel ve tarihi araştırmalarıyla bilinen tarihçi-yazar Kadir Tuncer (62), Emirgan yokuşunun alt kısmında kalan Kadir Ağa Anıtı hikayesinin 1890'lı yıllara dayandığını belirtti. Tuncer, şu bilgiyi verdi: "Anıtın olduğu yer, Balkanlardan gelen 15 Boşnak ailenin karaya çıktığı ilk yerdir. Madencilik yapmak üzere Balkanlardan gelen Müslüman Boşnak aileler, Zonguldak, Kozlu ve Kilimli gibi limanlara yaklaşamadığı için anıtın olduğu yerden karaya çıkmışlar ve bugünkü Zonguldak Tepebaşı Mahallesi'ne yerleşmişler. O zamanlar, Zonguldak Limanı Fransızlara, Kilimli Limanı İngilizlere, Kozlu Limanı ise İtalyanlara kiralandığı için Boşnak aileler bu limanlardan normal yolla kente giriş yapamamış. Bugünkü Emirgan Oteli'nin alt kısmında kalan anıtın olduğu yerden gizlice karaya çıkmışlar. Boşnak ailenin başında Kadir (Barlı) Ağa varmış. Çocukları o günlerin anısına 'Kadir Ağa' ismiyle anıt dikmişler. Bugün Emirgan civarından seyreden için muhteşem doğal güzellik arasında dikkati çeken Karadeniz içindeki Kadir Ağa Anıtı, dalgalar nedeniyle bakımsızlıktan battı. Asıl korunması gereken tarihi ve kültürel anıtımız budur." Tuncer, beton yığınını koruma altına aldırmanın bir anlamı olmadığını ifade ederek, "Kadir Ağa Anıtı gibi kültürel değerler korunsun; ama beton yığını gibi duran lavuar binası yıkılsın. Yerine sosyal donatı alanları yapılsın." şeklinde konuştu.

Zaman, Haber: Abdullah Karabacak, 21.11.2009

MUĞLA'DA BİZANS DÖNEMİNE AİT KİLİSE BULUNDU

 

Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr Kaan İren, Akyaka'da yapılan kazılarda Bizans dönemine ait kilise bulunduğunu söyledi. İren, yaptığı açıklamada, Muğla'nın Ula İlçesi'ne bağlı Akyaka beldesi ''İdyma Antik Kenti'' sınırlarında bu yıl yapılan kazılarda, Bizans dönemine ait kiliseyle taban mozaiklerinin ortaya çıkarıldığını belirtti. ''Akyaka'da yapılan kazılarda, İdyma antik kenti içinde Bizans dönemine ait MS 5. ve 6. yüzyıllara yapılan kilise bulundu'' diyen İren, kilisenin kenar bordür kısımlarında balık ve tavus kuşlarına ait figürlerden oluşan taban mozaiklerinin olduğunu söyledi. İren, ''Dönemin yapılarına uygun mimari tarzı bulunan kilisenin tabanında mozaik işlemeler ve ortasında bir yazıt bulunuyor.

Bu yazıtı ise önümüzdeki kazı döneminde inceleyeceğiz'' diye konuştu. Akyaka'daki çalışmaları, Yrd. Doç.Dr. Hatice Özyurt Özcan ile Muğla Müzesi denetiminde yürüttüklerini ifade eden İren, şunları kaydetti: ''Kilise, yerleşim yerine yakın olduğu için tahrip edilmiş. Bölgede bulunan Eren Dede türbesinin etrafında, kaçak kazı ile çıkarılıp bırakılan bir sütun ve bazı parçalar vardı. Burada yapılan çalışmaların ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne başvurduk. Bölgede halkın kutsal kabul ettiği 'Eren Dede' türbesine ve çalışmalarda hiç dokunmadık. Fakat bu bölgede kaçak kazılar yapılmış ve eserlere zarar verilmiş. Dönemin özelliklerini gösteren yapının tabanında bir çoğu tahrip olmuş mozaikler bulundu. Çökme ve kabarmalar sonucunda yerlerinden oynayan mozaiklerin restorasyon geçirmesi gerekmektedir''

Yeni Asır, 21.11.2009

ÇAĞDAŞ RESMİ SIÇRATAN 'MAVİ SENFONİ' OLAYI

 

Mavi Senfoni adlı tablosu 2.2 milyona satılan Burhan Doğançay olay oldu.

Bu rekor satışla, çağdaş Türk resmi büyük bir sıçrama yaptı.

“Tescilli koleksiyoner” olan bir arkadaşımı aradım. Rekor fiyatı şöyle açıkladı:

 “Artık klasik resimler bitti. Onlar şimdi koleksiyonerlerin duvarlarında. Onun için çağdaş resme yönelindi. Önümüzdeki dönemde çağdaş resme ilgi daha da artacak.”


Arkadaşım bu ilginin fiyatları tırmandıracağını söyledi ve şu tavsiyede bulundu:


“Sen de tablo toplamaya başla. Çünkü bugünün en iyi yatırımı resimdir.”


Kısa zamanda patlama yapacak olan bazı ressamların adını da verdi.


“Paran var mı?” diye sormadan “Ne yap yap bunların resimlerini topla” dedi.


Arkadaşımın verdiği bilgiye göre Türkiye’de büyük küçük 170 civarında koleksiyoner bulunuyor.


“Bu rakam çok az. Küçücük Belçika’da tam 25 bin koleksiyoner var.”


Osman Hamdi, Hüseyin Zekai Paşa, Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza, Halil Paşa, Hikmet Onat, Nazmi Ziya, Namık İsmail gibi yaşamayan ressamların tablolarının bugünkü fiyatları 5 ile 10 milyon dolar. Küçük tabloları ise 100 bin dolar.


Burhan Doğançay, Ömer Uluç, Güngör Taner, Asım İşler, Hüsamettin Koçan gibi yaşayan çağdaş ressamların tablolarının bugünkü değeri 10 bin dolarla 1 milyon dolar arasında.


* * *


Oktay Duran’ın sattığı ve Murat Ülker tarafından alınan tablonun ulaştığı rakam Türk resmi için büyük olaydı.


Benim liseden arkadaşım olan Oktay Duran da tescilli bir koleksiyoner.


Onun koleksiyonu ağırlıklı olarak Burhan Doğançay’ın tablolarından oluşuyor.


“Neden Burhan Doğançay?” diye sordum. İlginç bilgiler verdi.


Yıllardan beri Doğançay’ı izliyormuş. Ressamın 30 kadar tablosunu almış.


“Doğançay çok önemli bir ressam. Onun için Avrupa’da 6 kitap yayınlandı. Dünyada ‘Duvar Sanatı’nın en önemli temsilcilerinden biridir” dedi.


“Duvar Sanatı”nı şöyle açıkladı:


“Dünyada ilk resimler 20 bin yıl önce duvarlara yapıldı. Tarih boyunca insanların kendilerini ifade ettikleri yerler duvarlardır. Burhan Doğançay 55 yıl önce yola çıkıyor ve 114 ülke geziyor. Dünya duvarlarını izliyor, binlerce fotoğraf çekiyor. Bunların içinden kendisine en ilginç gelenlerin resmini yapıyor.”

* * *

Oktay Duran, Burhan Doğançay’ın tablolarının dünyadaki 64 müzenin koleksiyonuna girdiğini, bunların 30’unun Amerika’daki müzelerde, 6’sının ise British Museum’da bulunduğunu söyledi.


Burada Oktay’a koleksiyonundaki bu değerli tabloyu neden sattığını sordum. Şöyle yanıtladı:


“Ressamlar ülkelerin en iyi promosyonlarıdır. Biz ressamlarımızı tanıtamıyoruz.


Türkiye’deki çağdaş resim sanatının böyle bir sansasyona ihtiyacı vardı. Bu çok değerli tabloyu bunun için sattım. Şimdi bu satıştan sonra bütün çağdaş Türk ressamlarının değeri bütün dünyada artacaktır. Çünkü tablosu 1 milyon liranın üstünde satılan ressam dünyada da ilgi çekiyor.”


Oktay’ın koleksiyonunun en değerli parçasını Türk çağdaş resminin dünyada yankı uyandırması için satması büyük bir özveridir.


Oktay şuna bütün kalbiyle inanıyor:


“Yakın gelecekte dünya koleksiyonerleri çağdaş Türk ressamlarının değerini anlayacak.” 

Hürriyet, Yazı: Tufan Türenç, 21.11.2009

BOLU'DA 79 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

  

 

Bolu İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin Karacasu beldesinde bir evde yaptığı aramada tarihi eserler ele geçirildi.

 

Edinilen bilgilere göre, Bolu İl Jandarma Komutanlığı'na bağlı ekipler, Bolu merkeze bağlı Karacasu beldesinde bir evde arama yaptı. Arama sonucunda, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait olduğu tespit edilen 33 adet bronz ve gümüş kaplama sikke, 2 adet kandil, 2 adet kandil askısı, 9 adet haç, 27 adet obje, 4 adet şamdan, 1 adet pirinç kemer, 1 adet kitabeli stel taş olmak üzere toplam 79 parça tarihi eser niteliği taşıyan eser ele geçirildi. Olayla ilgili ismi açıklanmayan 2 kişinin gözaltına alındığı ve adli makamlara sevk edildiği belirtildi.

Bolunun Sesi, 20.11.2009



DEPREM, PRIENE'NİN ŞANSI





Büyükmenderes Nehri’nin bereketlendirdiği uçsuz bucaksız Söke Ovası’nın kuzeybatı ucunda, yalçın kayalıklarıyla Samsun Dağı yükselir. Ovadan bir duvar gibi yükselen bu dağ, antik çağda “Mykale” adıyla anılırken, nedense Orta Çağ’da Sampson adını almış. Günümüzde ise Samsun Dağı’na dönüşmüş. Bu heybetli dağ kütlesinin önünde 370 metre yükselen kaya kütlesinin eteğinde bugün Söke’nin Güllübahçe beldesi var. Yamaçta ise Theodor Wiegand’ın deyimiyle “Küçük Asya’nın Pompeisi” sayılan Priene antik kentinin görkemli bir tarihin tanıklığını yapan kalıntıları bulunuyor.
 

Araştırmalara göre daha önce deniz kenarında bir kent iken Büyük Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlarla denizin bataklığa dönüşmeye başladığı süreçte Prieneliler kentlerini Mykale Dağı’nın yamacında yeniden kurmuşlar. Priene; geç klasik çağdan Hellenistik döneme geçiş sürecinde planlı kentlere çok iyi bir örnek oluşturmuş. MÖ 140-130 yılları arasında meydana gelen depremden sonra bir kez daha terk edilerek yakın bir arazide kurulmasının ardından Türklerin eline geçtikten bir süre sonra büyük bir olasılıkla kentin su sisteminin çökmesi üzerine üçüncü kez terk edilme şanssızlığını yaşamış.

Yüzyıllar boyunca unutulan “Küçük Asya’nın Pompeisi”, 1637 yılında İzmir’den gelen İngiliz tüccarlar tarafından yeniden keşfedilmiş. Ticari amaçlarının yanısıra antik yazarların eserlerinin etkisinde kalarak tarihe ilgi duyan İngiliz tüccarlar Priene’yi Avrupa’ya duyurmuşlar. Priene’de ilk araştırmalar 1765 ve 1868-69 yıllarında İngilizler tarafından yapılmış. Ardından 1895-99 yılları arasındaki Carl Humann, Theodor Wiegand ve H. Schrader tarafından yapılan Alman kazıları küçük bir Hellenistik kentin neredeyse hiç bozulmamış görüntüsünü ortaya çıkarmış. Priene’de gerçek anlamdaki bilimsel kazılar 1977 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün İstanbul Şubesi adına başlatılmış ve halen sürüyor. Kazılar, Almanya’nın Frankfurt ve Kiel Üniversitelerinin işbirliğiyle yürütülüyor.

Kazıları Ekibi Başkanvekili Kiel Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Frank Rumscheid, Priene kazılarındaki asıl amaçlarının bir ev kalıntısını kazarak zengin arkeolojik eserler bulmak olmadığını belirterek, asıl amaçlarının kent yaşamanın gelişmesini anlamak olduğunu kaydetti. Rumscheid, Priene’nin MÖ 140-130 yılları arasındaki bir depremle yıkıldıktan sonra terk edilmesinin arkeoloji açısından bir şans olduğunu vurgulayarak “Çünkü depremden sonra evler olduğu gibi bırakılıp gidilmiş. Deprem sırasında Mykale Dağı’ndan düşen büyük kayalar evleri yıkıp ezmiş. Bu yüzden evlerin içindeki seramik kaplar ve diğer eşyalar çok kırık. Bir çanak belki 100 parçadan oluşabiliyor. Bunları birleştirmek çok zor olsa da buna çalışıyoruz. Evlerden seramik kapların yanı sıra yüzükler, bilezikler gibi bronz bayan takıları, bıçaklar, çiviler, değirmen taşları, biley taşları, pişmiş topraktan mangallar çıkıyor” diye konuştu.

Cumhuriyet Ege, Haber: Olcay Akdeniz, 20.11.2009

YARASALAR YAPAYLIĞA KARŞI





Milyonlarca zeytin ağacı barındıran Edremit Körfezi’nde, zeytin ağaçlarının doğal koruyucusu olarak kabul edilen binlerce yarasa ortadan kayboldu. Yarasaların barındığı doğal ortamları İnboğazı Mağarası’nın içi şu an boş. Mağaranın girişine kurulan ve tahta perdeden oluşturulan barikat, kuşları, barınma ortamları dışında tutuyor. Barikatın, yarasaların gece avlanmaya çıktıkları sırada kurulmuş olabileceği belirtilirken, 20 binin üzerinde kuşun şu an nerede olduğu ise bilinmiyor.

DSİ tarafından 1995 yılında yapımına başlanan ve su tutma aşamasına gelen Havran Barajı’nın, bölgenin ekolojik dengesi gözardı edilerek projelendirildiği ortaya çıkmıştı. Zeytin sineklerini yiyerek beslenen yarasaların barındığı İnboğazı Mağarası, baraj gövdesi içinde kalmış, bu nedenle DSİ tarafından bölgede ikinci yapay bir mağara oluşturulmuştu. Ancak İnboğazı’ndaki yaklaşık 20 bin yarasa, yöre halkının “TOKİ Mağarası” adını verdiği ve 3 milyon lira harcandığı belirtilen yeni mağarayı benimsememişti. Bunun üzerine İnboğazı’na yetkililer tarafından ses ve ışık sistemi kurulduğu belirtiliyor.

Zeytin ağaçlarındaki, zeytin sineğini yiyerek beslenen ve bu yolla doğal denge oluşmasını sağlayan yarasaların, bugünlerde kış uykusuna yatması gerektiğine dikkat çeken, yöre halkı, Çevre ve Orman Bakanı Veysi Eroğlu’nu, Bern Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri yerine getirmeye çağırıyor.

Yörede zeytincilikle uğraşan Murat Narin, yarasaların körfez bölgesi için yaşamsal önem taşıdığını vurgulayarak, “Yarasaların yok olması, bölgemizdeki zeytinciliğin yok olmasıyla eş anlamlı. Binlerce yıllık mağaranın barajın ÇED sürecinde gündeme gelmemesi dikkat çekici. Sorunun aşılması için, baraj gövdesi vadinin dar olan yerine çekilmeli” dedi.

DSİ yetkililerinin yarasaları barındıkları mağaradan kaçırttıklarını savunan Narin, “İnboğazı Mağarası’nın içini boşalttılar ve yarasaların tekrar bu mağaraya girmemesi için girişine tahtalar ile set ördüler. Yarasalar yeni oluşturulan TOKİ Mağarası’na girmiyorlar çünkü orada doğal yaşam alanlarına benzer hiçbir şey yok. Yarasaların şu an nerede olduğu bilinmiyor” diye konuştu.

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken de, Kuzey Ege’de yaşayan yarasalar için anılan mağaranın alternatifi olmayan bir mekan olduğuna dikkat çekti. Yarasaların kış uykusuna hazırlandıkları dönemde, mağaranın boşaltılarak kapatılmasının, kuş türünün sonu anlamına geleceğini söyleyen Eken, “Buradaki yarasa nüfusunun yok edilmesiyle, bölgedeki yarasaların nüfusunda ciddi bir azalma yaşanacak. Zeytin zararlısı böceklerle beslenen ve zeytincilerin doğal destekçisi olan yarasaların azalmasıyla, bölge ekonomisi için büyük değer taşıyan zeytinliklerdeki doğal denge de bozulacak” yorumunu yaptı.

Cumhuriyet Ege, Haber: Ozan Yayman, 20.11.2009

YAKUTİYE MEDRESESİ'NİN DUVARINA DOĞALGAZ SAATİ EV BORU BAĞLANDI

 

İlhanlı Hükümdarı Sultan Olcaytu tarafından 1310 yılında yaptırılan ve Türk- İslam Eserleri ve Etnoğrafya Müzesi olarak hizmet veren Yakutiye Medresesi'nin duvarına doğalgaz saati ve boru bağlanması, ahşap doğramaların yerine plastik takılması eleştirilere neden oldu.


Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Selçuklu dönemi geleneksel mimari örneklerinden biri olan Yakutiye'nin onarımında şimdiye kadar çimento, eserin yapısı ile uyuşmayan sıradan tahta kapı ve pencereler ile mermer kullanıldığını belirleyerek hataları gidermek için restorasyon çalışması başlattı. Cumhuriyet Caddesinde, tek minareli medrese olarak da tanınan Yakutiye'de geçen Nisan ayında başlayan ve Ocak ayında tamamlanması planlanan çalışmalar için 497 bin liraya harcandı. Üst örtü, çatı, zemin, doğrama, vitrinler, alttan ısıtma sistemi ve elektrik panoları ile kablolarının kaldırılması ile görüntü kirliliğinin önüne geçilmesine çalışılırken, Medresenin duvarına doğalgaz saati ve boruları döşendi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından denetlenen restorasyon sırasında orta avlunun üzerinde bulunan aydınlatma amaçlı kubbe de sökülerek yerine plastik olanı takıldı.

Yapılan restorasyon çalışmasını eleştiren vatandaşlardan Bülent Yıldız, "Tarihi eserlere büyük merakım var. Gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışındaki tarihi eserleri gezme imkanı buldum. Ama böylesine bir rezaletle karşılaşmadım. Tarihi eserin özellikleri değiştirilmiş. Medresenin ısınma sistemi varken biz doğalgaz çekiyoruz. Dünyanın neresinde, hangi tarihi eserde pimapen, duvarında doğalgaz boru hattı var?" diye sordu.


Medresenin orijinal hali gözardı edilerek, günümüz teknolojisine göre uyarlandığını söyleyen ve adının açıklanmasını istemeyen bir yetkili ise, "Medresenin ısıtılması için doğalgaz bağlamaktan başka bir çaremiz yoktu. Doğalgaz şirketi projeyi bu şekilde hazırladı. Ancak görüntü kirliliğine neden olan boruları kamufle edeceğiz. Restorasyon sırasında Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onayladığı projeye uyuldu" dedi.

Yakutiye Medresesi, işlemeli girişi ve çinili minaresiyle dikkat çeker. Özellikle orta kubbesinin taş işçiliği görülmeye değer. Yakutiye Medresesi, Anadolu'daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden biri. 1310'da İlhanlı hükümdarı Sultan Olcaytu zamanında, Gazan Han ve Bolugan Hatun adına, Vali Cemalettin Hoca Yakut tarafından yaptırıldığı biliniyor. Oda girişlerinde, geometrik ve bitkisel süslerle işlenmiş rozetler bulunuyor. Medresenin girişinde, dönemin özelliklerini yansıtan geometrik ve bitkisel motifli bordürler, ayrıca kapının iki yanında da, Çifte Minareli Medrese'de olduğu gibi kartal, hayat ağacı ve arslan figürlü panolar var. Minaresi, sırlı tuğlalarla işlenen medrese, Türk- İslam Eserleri ve Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılıyor.

DHA, Haber: Turgay İpek, 19.11.2009

SARAY MUTFAĞI AYAĞA KALKIYOR

 

 

Edirne Valiliği İl Özel İdaresi tarafından restorasyonu yaptırılan ve İstanbul Anıtlar Kurulu kontrolörlüğünde çalışmaları devam eden Edirne Yeni Sarayı Mutfakları'nın restorasyon çalışmalarının önümüzdeki yıl yapılacak Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ne yetiştirilmesi hedefleniyor.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) önceki dönem Başkanı Köksal Toptan tarafından onarılması amacıyla 5 milyon TL ödeneğin çıkarıldığı Edirne Osmanlı Sarayı'nın mutfak bölümü ayağa kaldırılıyor. Osmanlı padişahlarının yemeklerinin hazırlandığı alanda çalışan 38 işçi ve ustabaşı, tarihi yapıyı 2010 Haziran ayına kadar yetiştirecek. Yaklaşık 1 milyon 125 bin TL'ye restore edilen Edirne Yeni Sarayı Mutfakları, Prof.Dr. Mustafa Özer'in kazı başkanlığında yürütülüyor.

 

Ön cephedeki çalışmaların tamamlandığı alanda sıra kemerlere geldi. 38 işçi, gece gündüz demeden kemerlerdeki taşların örme işlerini sürdürüyor. Hava şartları elverdiği sürece çalışmaların devam edeceği öğrenilirken sırada kubbe onarımının ve sıva işlerinin olduğu belirtildi. Sarayın hamam bölümünün de proje ihalesinin hazırlandığı ve mutfaktaki çalışmaların tamamlanmasının ardından bu ihalenin de yapılacağı öğrenildi.

Edirne Kent Haber, 19.11.2009

ILISU'DA KAZI ÇALIŞMALARI SONA ERDİ

Ilısu baraj gölü altında bulunan kültürel varlıkların kurtarılması çalışmaları kapsamında Siirt'te 2 ayrı yerde yapılan kazı çalışmalarının 2009 yılı bölümü sona erdi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Siirt, Batman ve Mardin illeri kazı koordinatörü ve Siirt kazıları ekip başkanı Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Haluk Sağlamtimur, kazıların bu yılkı bölümünün çok verimli geçtiğini belirtti. 9 yıldan beri Siirt'te kazı çalışmalarını yürüttüğünü belirten Yrd. Doç.Dr. Sağlamtimur, "Siirt ilinde 9 yıl önce başladığımız kazı çalışmaları başarılı bir şekilde devam ediyor. 2 yıl önce ilk kazımız olan Türbe Höyük kazısını tamamlayarak Başur Höyük'teki kazı çalışmalarına başlamıştık. Bu yıl da Kurtalan ilçemize bağlı Çattepe Köyü civarındaki höyükte kazı çalışmalarına başladık. Bu çalışmalarımız çok verimli geçti. Özellikle ortaçağda Tell Fafan kenti olarak anılan ve 3 mahallesi, yeraltı çarşısı olduğu bildirilen Çattepe'deki kazılarda bin 300 yıllık bir liman kalıntısına ulaştık. Kazı ekibimiz 4 aydan beri çalışmalarını sürdürüyordu. 350 civarında işçi, 11 değişik üniversiteden 60 kadar öğrenci ve 11 akademisyenle süren çalışmalarımızı bu yıl için noktaladık" dedi. Yrd. Doç.Dr. Sağlamtimur, her 2 yerdeki kazı çalışmalarına önümüzdeki yıldan itibaren devam edileceğini sözlerine ekledi.

Siirt Kent Haber, 16.11.2009

Priene (Athena Tapınağı)
...1868




15 - 21 Kasım 2009

GÜNAY: MÜZE ZİYARETLERİNİ KEYİFLİ HALE GETİRECEĞİZ

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Çocuk Dostu Müze” projesiyle çocukların müzelerde belirli objelerle fotoğraf çekebilmesinin, müze içinde yapılacak etkinliğe katılabilmesinin sağlanacağını belirtti. Özellikle bazı öğrenci ve çocukların müze ziyaretlerinde bir kapıdan girip diğerinden çıktıklarını belirten Günay, bu ziyaretleri keyifli hale getirmeyi amaçladıklarını söyledi. Günay, “Bir anlamda müze ziyaretleri birçok başka alandaki okul dışı faaliyetler gibi, bir ders kaynatma vesilesi yapılageliyordu. Böyle olmasın istedik ve bir yeni proje geliştirmeye çalıştık. Bunu, şimdilik Ankara’da birkaç müzede başlattık ama önümüzdeki yıl içinde çok yaygınlaştıracağız” dedi. Bakan Günay, Türkiye’de bir ilk olan projenin dünya müzelerinde halen uygulandığını söyledi.

Türkiye Gazetesi, 20.11.2009

MEVLANA MÜZESİ'NDE RESTORASYON





Mevlana Müzesi'nde başlatılan restorasyon çalışması kapsamında ilk olarak derviş hücrelerinin 16. yüzyıldaki orijinal haline getirilme çalışmaları sürüyor.

 

Mevlana Müzesi'nde yaklaşık 3 ay önce başlatılan müze tarihinin en kapsamlı restorasyon çalışmasında ilk olarak derviş hücreleri ile minare ele alındı. Aleminden kaidesine kadar elden geçirilen minarenin restorasyonu tamamlandı, derviş hücrelerinde ise hummalı bir restorasyon çalışması devam ediyor.

 

Ayrıca restorasyon kapsamında müzenin simgesi olarak kabul edilen Kubbe-i Hadra'nın dökülen çinilerinin yerine yenileri konulacak, eskileri tamir edilecek. Müzenin mevcut vitrin sistemi değiştirilerek, eserler yeni vitrinlerde sergilenecek. Müze içi ve dışındaki aydınlatma sistemleri değişecek ve müzenin havasına uygun bir biçimde yeniden düzenlenecek. Bahçede de düzenleme yapılacak.

 

Mevlana Müzesi Müdürü Yusuf Benli, AA muhabirine, müzede yaklaşık 3 ay önce başlatılan restorasyonda derviş hücrelerindeki çalışmaların devam ettiğini, ziyaretçi akışını aksatmamak için genel restorasyonu peyderpey sürdürdüklerini söyledi.

 

Derviş hücrelerinin tek tek ele alınarak 16. yüzyıldaki orijinal konumuna getirilmeye çalışıldığını anlatan Benli, ''Müzede tarihin en kapsamlı restorasyonunu gerçekleştiriyoruz. Derviş hücrelerinde bulunan 17 hücrenin kasnak bölümü ortaya çıkarılacak. Hücrelerin arasındaki tüm duvarlar kaldırılmış durumdaydı. Biz yeniden hücreleri böleceğiz. Penceresini, kapısını ve kot sistemini orijinal haline getireceğiz. 16. yüzyıldaki derviş hücresinde yaşantı nasıl ise o hale getirmeye çalışıyoruz'' dedi.

 

Müzede geçmiş yıllarda mimari yapıda bazı değişiklikler ve farklılıklar yapıldığını da belirten Benli, şunları kaydetti:

''Örneğin, Derviş han kapısındaki yapım kitabesi, yerinden sökülmüş. Restorasyonla, bu şekilde mimariyle özdeş olan kitabe de orijinal yerine oturtulacak. Restorasyon tamamlandığında hücrelerde yeni fonksiyonlar, yeni teşhir tanzimler oluşturulacak ve herkesin bildiği müze sunumu tamamen değişecek. Bu odaların içerisinde bizim '4 numaralı oda' olarak ifade ettiğimiz hücrede, 16. yüzyıldan kalma ana taban ortaya çıkarıldı. Bu taban olduğu gibi korunacak. Ayrıca bu çalışmalar esnasında çıkarılan bütün malzemeler bir odada sergilenecek. Şu anda teşhir tanzim uzmanı arkadaşlarımız bu odalar üzerinde çalışma yapıyorlar. Biz bu odalarda daha çok bir interaktif müzecilik oluşturmayı düşünüyoruz.''

 

''Derviş hücrelerinin restorasyonu Şeb-i Arus törenlerine yetişmeyecek'' diyen Benli, çalışmalarda her şeyin orijinaline uygun ve rahat bir zaman dilimi içerisinde yapılması taraftarı olduklarını bildirdi.

 

Benli, şöyle devam etti:

''Elbette biz de hücrelerin Şeb-i Arus törenlerine yetişmesini istiyorduk. Ancak teşhir tanzimini de bu işin içine aldığımız zaman, şu şartlar altında yetişmesi mümkün değil. Ancak derviş hücreleri dışında, Huzur-u Pir (türbe) bölümü ve diğer bölümler ziyarete açık. Şeb-i Arus törenleri en yoğun ziyaretçi aldığımız dönem. Törenler esnasında müze içine daha rahat giriş sağlamak istiyoruz. Bunun için de çalışmalarımız sürüyor. Bu dönemde bütün tedbirleri alıp, rahat giriş ve çıkış sağlayarak müzedeki hizmetlerimize devam edeceğiz.''

 

Mevlana Müzesi'ni 2008 yılında yaklaşık 2 milyon kişinin ziyaret ettiğini anımsatan Benli, restorasyon çalışmalarının ziyaretçi sayısını olumsuz etkilemediğini bildirdi.

 

Dünya müzelerinde restorasyon sırasında ziyaretçi alınmadığını aktaran Benli, ''Fakat biz bunu yapmadık ve müzeyi ziyarete açık tuttuk. 2008 yılı ekim ayında yabancı ziyaretçi sayımız 24 bin iken, 2009 yılının aynı ayında 50 bin yabancı turist müzeyi ziyaret etti. Bu da bize restorasyon çalışmalarının ziyaretçi sayısını olumsuz etkilemediğini gösteriyor'' diye konuştu.

 

Benli, derviş hücrelerinin restorasyonun 2010 yılı ilkbahar aylarında bitirilmesinin hedeflendiğini, genel restorasyonun ise 2 yıl daha sürebileceğini sözlerine ekledi.

Habertürk, 20.11.2009

ESKİŞEHİR HANI GERÇEK KİMLİĞİNE KAVUŞUYOR

 

Eskişehir  Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Eskişehir Hanı mülk sahipleri ve esnafı ile bir araya geldi. Kayhan bölgesinin ayağa kaldırılması konusundaki çalışmaların sürdüğünü söyleyen Altepe, Eskişehir Hanı restorasyonunun da bu çalışmalar kapsamında olduğunu vurguladı.

Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Eskişehir Hanı mülk sahipleri arasında imzalanan protokol ile tarihi hanın restorasyonu için ilk adım atıldı. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Eskişehir Hanı mülk sahipleri ve esnafı ile bir araya gelerek, tarihi hanın restorasyonu ve kentteki tarihi mekanları ayağa kaldıran projelerini paylaştı. Çarşı ve tarihi hanlar bölgesinin Bursa'nın en değerli hazinelerinden biri olduğuna dikkati çeken Başkan Altepe, Kayhan'ın da tarihi çarşıların, hanların ve hamamların yoğun olarak bulunduğu bölgelerden biri olduğuna dikkati çekti. Kayhan bölgesinin ayağa kaldırılması ile ilgili olarak çalışmaların adım adım sürdüğüne işaret eden Başkan Altepe, bölgenin vitrini konumunda olan Eskişehir Hanı restorasyonunun da bu adımlardan biri olduğunu vurguladı. Anıtsal yapıları, sivil mimari örneği eserleri ve tarihi çarşılarıyla Kayhan'ın Bursa'nın kimliğini yansıtan en önemli bölgelerden biri olduğunu yineleyen Başkan Altepe, "Bin 600 metrekarelik alana yayılan Eskişehir Hanı'nın mülk sahipleriyle anlaşmaya vardık. Yaklaşık 150 yıllık bir geçmişe sahip olan ve zaman içerisinde savaşlar, yangınlar ve afetlerle harabeye dönen han restorasyon projesiyle eski misyonuna yeniden kavuşacak. Şu anda 12 dükkanın bulunan ve üst katları Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilecek olan hanın alt katlarında ise esnaflara yer verilecek. Davut Paşa Hamamı'nı da içine alan restorasyon projesiyle Bursa şehrin ortasında bir güzelliğini daha yeniden fark edecek"

Kayhan'da yapılacak tarihi miras projelerinin Eskişehir Hanı ile sınırlı olmadığının altını çizen Başkan Altepe, semtin ortasında bulunan eski Tekel binasını da kaldırarak o bölgeyi Kayhan'a meydan olarak kazandırmayı planladıklarını söyledi. Öte yandan bugünkü Bat Pazarı ve Demirciler Çarşısı'nın yeniden düzenlenmesiyle ilgili proje çalışmalarının devam ettiğine de değinen Başkan Altepe, şehrin merkezinde hizmet veren Bat Pazarı ve Demirciler'in kentin estetiğine ve kimliğine yakışır bir şekilde düzenleneceğini sözlerine ekledi. Konuşmaların ardından, Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Bölgesi Platformu Başkanı Şeref Akgün'le birlikte çevre esnafın da katıldığı törende Başkan Altepe, Eskişehir Hanı mülk sahipleri Hacı Rüsul ailesi adına Zehra Akkök ve Mehmet İpekçi ile restorasyon protokolünü imzaladı.

Yeni Şafak, Haber: İsmail Hakkı Yoğurtçu, 20.11.2009

GÜLHANE'DE GİZLİ HAZİNE





Yabancılar dünyanın öbür ucundan geliyor, Türkler adını bile bilmiyor!

İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi’nde 9-16 yy arası yazılan kitaplardaki teknik çizimler hayata geçirilmiş. Saatler, usturlaplar, buharlı makineler, haritalar Müslümanların ne büyük bir medeniyete imza attıklarını gösteriyor.

Fuat Sezgin, Almanların üstüne titredikleri ödüllere boğdukları ve ısrarla vatandaşlık teklif ettikleri bir profesör. 22 lisan biliyor ve tam 55 yıldır Müslüman bilim adamları üzerine çalışıyor. 1500 civarında yazma eseri gün ışığına çıkarmış ve 15 ciltlik muhteşem bir seri hazırlamış. Frankfurt Üniversitesinde sıra dışı işlere imza atmış. Yazma kitaplarda bulunan çizimleri hayata geçirmiş, cihazları aslına uygun olarak yapmış, çalıştırmayı da başarmış. Bunlar içinde çok değişik saatler, teraziler, cerrahi aletler, buhar makineleri, usturlaplar, makineli tüfek gibi ok atan yaylar, mancınıklar ve iz bırakan mimari eserlerin maketleri var ki sayıları 800’ü buluyor. Şimdi bu alet ve cihazların bir kopyaları da İstanbul’da, Gülhane Parkı’nda kurulan “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”nde sergileniyor. Ancak müze ne yazık ki Türkiye’de pek tanınmıyor.
2006 yılında Kültür Bakanı Atilla Koç’un girişimleriyle ve Fuat Sezgin’in öncülüğünde Gülhane Parkı’ndaki “Has Ahırlar”da kurulan müze, ecdadımızın bilimdeki seviyesini, seciyesini net bir şekilde gösteriyor.

900’lü yıllarda Avrupa bir çöl, bir bataklık. Kalabalıklar masalların, safsataların peşinde koşuyor.
Derken içlerinden bazıları Müslümanların ardına takılma cesaretini gösteriyor. O devirde Arapça bilen yok, burada Yahudileri kullanıyorlar. 10. yy’dan itibaren İslam alimlerinin kitapları İspanya ve Fransa’da yayılmaya başlıyor. Avrupalılar ancak 16’ncı yy’da eser verebiliyor. Müslümanlar kaynak göstermeye ehemmiyet verirken Avrupalılarda sahiplenme duygusu öne çıkıyor. Arapça kitapların Latince tercümelerinde gerçek müelliflerin adları geçmiyor. Kaynak zikretme gibi alışkanlıkları yok ya da öylesi işlerine geliyor. Bilsinler ya da bilmesinler ama Rönesans’ın altyapısını kesinlikle Müslümanlar hazırlıyor.
 

Avrupalılar bazı alanlarda hiç yoklar. Mesela “matematik coğrafya”ya zerre kadar katkıları olmuyor. Bu ilmin % 20’sine Yunan, Finike, Sasani denizcilerinden miras kaldığını söylesek bile % 80’i kesinlikle İslam alimlerine ait.


Mesela Biruni bunu müstakil bir ilim olarak takdim ediyor. 10. yy’da yaşayan Makdisi daha da ileri götürüyor. Hem güçlü bir bilgileri var, hem de çok çalışıyorlar. Bir ölçüm yapabilmek için Gazze-Bağdat arasında tam 6 kez gidip geliyor sahrayı arşın arşın ölçüyorlar. Batlamyus 22 derece hata yapıyor, onlar neredeyse hatasız neticelere ulaşıyor.


Müslüman denizciler geminin burnunu çevirdi mi dikkate değmeyecek yanılmalarla Sumatra’yı bulabiliyorlar. Avrupalı bu noktaya ancak 20’nci yy’da varıyor. Detaylı bilgi Boyut Yayın Grubu’nun, Fuat Sezgin hocanın çalışmalarından bir dilimini sunduğu “İslam Uygarlığında Astronomi, Coğrafya ve Denizcilik” adlı kitapta yer alıyor.

Türkiye Gazetesi, 20.11.2009

KÖYLÜLER 'CAMİ YIKILSIN' DİYOR

 

Bu da oldu: Van’a 10 kilometre uzaklıktaki Yukarı Bakraçlı Köyü yetkililerden köy camiinin yıkılmasını istedi. Köylüler, “Köyümüzdeki 1000 yıllık Yedi Kilise önemli turizm kaynağı olabilir. Bunun için kilisenin yanındaki cami yıkılsın” diyor. Üstelik bu karara cami imamı da destek veriyor. Peki nasıl?

Yukarı Bakraçlı Van’ın doğusunda, Erek Dağı’nın eteklerine kurulu 60 haneli, 500 nüfuslu bir köy. Köydeki Yedi Kilise 8’nci ve 11’inci yüzyıllar arasında inşa edilen bir yapı grubu. Günümüzde harap da olsa ayakta kalan kısmı ise Aspurakan Kralı Senekerim-Hovhannes 1003-1021 tarihleri arasında inşa ettirdi. Kilise şimdi harap halde. Yanında da 1997 yılında yaptırılan iki katlı köy camii yükseliyor. Köyü her yıl yerli yabancı 10 bin turistin ziyaret ettiğini söyleyen köylüler, caminin yıkılmasıyla turist sayısının daha da artacağını düşünüyor.

Köylülerden Hüsamettin Aybar Mutlu: “Yetkililerden köyümüze kiliseden uzak yeni ve modern bir cami istiyoruz. Köyümüzün yolları da iyi değil. Yollarımız yapılıp, kilise restore edilirse ve cami yıkılıp başka yerde yapılırsa köyümüz turizm merkezi olacak. ”

Köy imamı Müslüm Gezer de köylülerin yeni bir camiinin yapılması şartıyla camilerinin yıkılmasına izin verebileceklerini söyledi: “Yenisi yapılırsa eksiklerimiz tamamlanırsa, yıkılmasını istiyoruz. Cami tapuya göre kilisenin hudutlarındadır. Turist çekecekse kilisenin de restore edilip turizme kazandırılması istiyoruz. Avrupa ’dan, Ermenistan’dan gelen var. Binlerce yerli ve yabancı turist geliyor.”

Van deyince akla Van Gölü, Akdamar Adası ve anıt müze kapsamındaki kilise geliyor. Akdamar Kilisesi’nin yılda bir kez ibadete açılması isteniyor. TÜRSAB Van Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı Abdullah Tunçdemir’e göre Yukarı Bakraçlı, Akdamar ile yükselen bir turizm merkezi:

“Biliyorsunuz burada inanç turizm çok önemli. Akdamar Kilisesi’nden gelen turistler, Yedi Kilise’ye geçer. Gelenler Yedi Kiliseyi görmeden dönmüyor. Biz de TÜRSAB olarak projeli bir şekilde yeni bir camii yapılıp bu caminin yıkılmasını istiyoruz. Yedi Kilise’nin de restore edilmesi ile Van’a gelenler mutlaka bir gün daha kalacaklardır. Bunun yanı sıra yolunun da yapılmasını istiyoruz. Urartuların önemli bir eseri olan ve Yukarı Bakraçlı köyüne sadece 1 kilometre uzaklıkta bulunan Yonca Tepe Kalesi ile birlikte milyonlarca insan buralara gelecektir.”

Van Müftüsü Nimetullah Arvas ise kendisine köylülerden henüz kendilerine böyle bir talebin gelmediğini söyledi. Anadolu’da da birçok kilisenin yanında caminin bulunduğunu vurgulayan müftü, ancak gerekirse bu köyde incelemelerde bulunacaklarını belirtti.

Yukarı Bakraçlı topraklarında ‘Yedi kilise’, iki grup halinde ve çoğu yıkıntı halinde beş kilise, kiliseye eklenen bir Jamatun (dış hol), bir kütüphane ve bir çan kulesinden oluşuyor. Kiliselerin en eskisi sekizinci yüzyılda yapılan St. Sophia Kilisesi. Günümüze kadar ulaşan ikinci grup yapıların çekirdeğini ise 1003-1021 tarihleri arasında inşa edilen ve şu an harap halde olan Kutsal Meryem Ana Kilisesi oluşturuyor.

Radikal, Haber: Gülay Özek - Murat Çağlar, 20.11.2009

NÜ RESME PEMBE ELBİSE NEDEN GİYDİRİLDİ?

 

Rezan Has Müzesi’ndeki “Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II” başlıklı serginin başyapıtı, Mahmut Cüda’nın Sara adlı tablosu. İlk kez sergilenen eser, 1929’da yaptığı üç nü tablodan biri. Peki, üzerindeki pembe volanlı elbise neyin nesi?


İşte onun hikayesini Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Kıymet Giray anlatıyor: “Üzerinde bulunan pembe elbise, Cüda’nın, 1931 yılında yaşamını birleştirdiği eşi Nazıma Hanım’ın akademi balosunda giydiği elbisedir. Cüda, bu nü resmine, çok sevdiği eşiyle ilk karşılaşmasında üzerinde gördüğü, kolları, yakası ve etekleri volanlı pembe elbiseyi 1932 yılında giydirir. 2008 yılında Can Has koleksiyonuna geçen bu resim, portre özellikleriyle Cüda’nın çok özgün ve etkili yapıtları arasında önemli bir yere sahip.”

Ahu ve Can Has koleksiyonundan seçilmiş 100 önemli eserin yer aldığı sergiyi önceki akşam açan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, tabloya, “Yıllardan bu yana Mahmut Cüda’nın natürmort ustası olduğunu bilirdim. Bugün serginin doruk noktasındaki o tablo beni bambaşka bir aleme taşıdı” sözleriyle dikkat çekti.


O tablonun kahramanı, ressamın önce çıplak tablosunu yapıp iki yıl sonra büyük aşkının elbisesini giydirdiği Sara kim?


Doktora tezini, Kübist-konstrüktif biçimleri savunan Müstakiller Grubu’ndan Mahmut Cüda’nın eserleri üzerine hazırlayan Prof.Dr. Kıymet Giray, Sara’nın o dönemde akademide çalışan bir model olduğu söylüyor.


Oryantalist ressamlardan günümüze Türk resim sanatının önemli eserlerinin yer aldığı sergi 30 Nisan 2010’a kadar açık.

Hürriyet, Haber: Bülent Ovacık, 20.11.2009

TSK, TOPKAPI SARAYI'NDAKİ DEPOLARINI BOŞALTMAYA YANAŞMIYOR





Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, TSK'nın Topkapı Sarayı'ndaki depolarını boşaltması konusunda Savunma Bakanlığı'ndan olumsuz cevap aldıklarını söyledi. Ancak bunu kabul etmediğini belirten Günay, " Topkapı Sarayı'nın içinde ne varsa bizim kullanmamız gerekiyor." dedi.

 

Kültür Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı'nın, TSK'nın Topkapı Sarayı'ndaki depolarının boşlatılması konusundaki görüşmelerinden henüz bir sonuç çıkmadı. Ancak Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, İç Tedarik Komutanlığı'nın Topkapı Sarayı'nda iç çamaşır, bot ve battaniye gibi malzemeler için kullandığı depoları almak konusunda kararlı. Bakan Günay, iç yazışmalara rağmen depoları boşaltmaya yanaşmayan Savunma Bakanlığı'na karşı medya ve kamuoyundan destek istedi. Genel başkanlığını Samanyolu Televizyonu Genel Müdürü Hidayet Karaca'nın yaptığı Televizyon Yayıncıları Derneği ve yönetim kurulu üyeleriyle kahvaltıda buluşan Günay, geldikleri son noktayı anlattı. Çok sayıda basın mensubunun katıldığı Saray girişindeki Karakol Restaurant'ta, bundan sonra neler yapacaklarını anlattı: "Topkapı Sarayı'nın içinde ne varsa bizim kullanmamız gerekiyor. Savunma Bakanlığı'ndan olumsuz cevap geldi ama bunu kabul etmiyorum. Taleplerimizi tekrar ilettik. Tarihi eserlerimiz eskime, çürüme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bizim mekanlarımızı bir başka kurumun kullanması her şeyden önce tarihe haksızlıktır."

 

Dünyadaki hiçbir kurumun tarihe bu kadar duyarsız kalamayacağını belirten Bakan Günay, medya üzerinden şu mesajı verdi: "İlgili arkadaşlardan rica ediyorum. Bizim buralara ihtiyacımız var. Depo başka yerde de yapılır, biz bu tarihi objeleri kurtarmak zorundayız. Sirkeci tarafında İç Tedarik Komutanlığı'nın kullandığı yönetim binaları var. Bunlarla ilgili sorunumuz yok. Hatta mehter bölüğü bile buraya gelebilir. Bu tarihi mekanda onlara da yer açarız. Bu, benim kişisel ihtiyacım değil. Vatanseverliğin bir gereğidir."

Zaman, Haber: Yusuf Bülbül, 20.11.2009

İKİ MEZARA RASTLANILDI

 

 

Osmanlı İmparatorluğu'na 92 yıl başkentlik yapan açık hava müzesi görünümündeki Edirne'de tarihi eserlerin restorasyonu devam ediyor.
 

Edirne'de, restorasyonu tamamlanmayan köprüler içinde projeler hazırlanmaya devam ediyor. Bu doğrultuda Yeniimaret Mahallesi'ni kente bağlayan 2. Bayezit ve Yalnızgöz köprülerinin başta temellerinde hasar oluşup oluşmadığıyla ilgili olmak üzere mevcut durumları hakkında veriler toplanmaya başladı.

Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya, Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun isteği doğrultusunda 2. Bayezit ve Yalnızgöz köprülerinde veri toplamak üzere araştırma yaptıklarını söyledi. Karakaya, 2 hafta önce başladıkları çalışmada sona geldiklerini ifade ederek, şunları kaydetti:

''Köprülerde yaptığımız araştırma, fotoğraf ve raporları Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Edirne Bölge Kuruluna sunacağız. Bu topladığımız veriler kurulun, restitüsyon ve restorasyon kararına etki edecek. Sanat tarihçisi ve arkeoloğun da yer aldığı uzman ekip ve yüklenici firmanın işçileriyle birlikte toplam 14 kişilik bir ekiple bu çalışmayı yürütüyoruz. 2 hafta önce başladığımız çalışmayı bu hafta içinde tamamlarız.''

Karakaya, veri toplamak için yapılan araştırma kazısında, iki mezara rastlanıldığını ifade ederek, ''İki mezara rastladık. Nizami, ayak taşı olan, Osmanlı kimliğine ait, İslami usullere uygun mezarları fotoğrafladık ve tekrar üzerlerini kapattık. İki kişiye has bir gömü olabilir, bir mezar alanı olduğunu söylemek için çok erken'' dedi.

Ntvmsnbc, 20.11.2009

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKMAYI BEKLİYOR

 

 

Konya'nın Beyşehir İlçesi'ne bağlı Emen beldesinde bulunan tarihi mirasın gün yüzüne çıkarılması isteniyor.

 

Emen Belediye Başkanı Osman Demir, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na müracaat ederek beldede bulunan höyük ve yer altı mağaralarının gün yüzüne çıkarılması talebinde bulunduklarını söyledi. Belediye Başkanı Demir, Emen beldesinde iki ayrı mevkide höyük bulunduğunu, yerleşim birimi sınırları içerisinde ise yer altı mağaralarının olduğunun rivayet edildiğini söyledi.

 

Belde sınırları içerisinde Hüyüktipi ve Horoz deresi yakınlarında iki ayrı höyük bulunduğunu belirten Demir, bu höyüklerden yörenin tarihinin çok eskiye dayandığının anlaşıldığını bildirdi. Üzerinde zaman zaman tarım yapılan höyüklerin araştırılarak tarihinin ortaya çıkarılmasını istediklerini belirten Demir, atalarından anlatılagelen yer altı mağaralarının içerisinde ise sıcak su ve hamamın bulunduğunun rivayet edildiğini söyledi.

 

Yer altı mağaralarının girişinin uzun yıllar önce kapatılması nedeniyle şu anda girilemediğinin belirtildiğini anlatan Demir, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na yaptıkları müracaatla bu tarihi ve doğal güzelliklerin gün yüzüne çıkarılmasını istediklerini söyledi.

Konya Kent Haber, 19.11.2009

KARACA MAĞARASI BAKIMA ALINDI





Gümüşhane’nin Torul İlçesi'ne bağlı Cebeli Köyü sınırları içerisinde bulunan dünyaca ünlü damlataşı Karaca Mağarası’nda turizm sezonu sona erdi.

,

İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği tarafından işletilen mağaranın 15 Kasım tarihi itibarı ile ziyarete kapatılarak bakıma alındığını belirten Genel Sekreter İsmail Yalçın, 15 Nisan tarihinde sezonu açan mağarayı 15 Kasım tarihi itibarı ile toplam 41 bin 664 kişinin ziyaret ettiğini söyledi.

 

Karaca Mağarası’nın Gümüşhane’nin turizm lokomotiflerinin başında geldiğini belirten Yalçın, mağarayı ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerden 194 bin 524 TL gelir elde edildiğini belirterek, “İlimizin dünyaya açılan turizm kapısı olan Karaca Mağarası’na bu turizm sezonunda 15 bin 800’ü öğrenci, 24 bin 649’u sivil olmak üzere toplam 40 bin 449 yerli turist, 45’i öğrenci, bin 170’i sivil olmak üzere toplam bin 215 yabancı turist ziyaret etti” dedi.

 

2001 yılından bugüne kadar mağarayı 373 bin 844 kişinin ziyaret ettiğini ve bu ziyaretlerden yaklaşık 950 bin TL gelir elde edildiğini belirten Yalçın, “Torul ilçemize bağlı Cebeli Köyü sınırları içerisinde bulunan Karaca Mağaramız şehir merkezine 17 kilometre mesafede, denizden 1550 metre yükseklikte yer alıyor. Geçtiğimiz yıllarda güzergahını değiştirdiğimiz yol ile mağaraya ulaşım çok daha rahat bir şekilde, tur otobüslerinin de mağara tesislerine kadar ulaşabileceği şekilde düzenledik. Mağaranın bulunduğu yerde kır kahvesi, dinlenme tesisleri gibi ziyaretçilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacakları öncül tesisler mevcuttur” diye konuştu.

 

15 Kasım’da turizme kapatılan mağaranın açılacağı 15 Nisan tarihine kadar yürüyüş parkurları, kapalı devre kamera sistemi ve diğer aksamlarında bakım yapılacağı belirtildi.

Gümüşhane Kent Haber, 19.11.2009

BAUHAUS'UN KADINLARI




Kurucu Walter Gropius kadınların iki boyutlu düşündüklerine, erkeklerin ise üçüncü boyutla uğraştıklarına inanıyordu.


Kısa kesilmiş, geometrik saç kesimleri. Vejeteryan beslenme. Saksafon çalma. Nefes egzersizleri. Resim yapma. Oyma. Yeni 35mm Leica kamera ile şipşak fotoğraf çekme. Sanat meraklısı el yapımı giysiler. Sanat düşkünü gibi görünmeye çalışan partilere katılma. Walter Gropius'un efsanevi sanat, zanaat ve tasarım okulunun kurulmasından doksan yıl sonra Bauhaus'un kız öğrencileri bugün özgürlüğüne kavuşmuş genç kadınlar gibi gözüküyor.

Ulrike Müller'in kitabı olan Bauhaus Kadınları'nda, 1919 yılında Bauhaus'un açıldığı Alman kenti Weimar'da bir "müze eğitimcisi" tarafından (en azından fotoğraflarda öyle gözüküyordu) cinsiyetler arasında eşitlik tanımlandı. Alman kadınları özel öğretmenlerle evde sanat eğitimi alırken, Bauhaus'ta derslere katılmak ise bedavaydı.

Ve bu görünürde özgürlüklerine kavuşmuş kadınların fotoğrafları en iyi haliyle gerçeğin sadece yarısını yansıtıyordu. Evet, dünyanın en ünlü çağdaş sanat okulu kadınları kabul ediyordu. Ancak pek azı tanındı. Bauhaus erkekleri (Gropius, Paul Klee, Wassily Kandinsky, László Moholy - Nagy ve Ludwig Mies van der Rohe) ünlü olurken, Gunta Stölzl (bir dokumacı), Benita Otte (başka bir dokumacı), Marguerite Friedlaender-Wildenhain (seramikçi), Ilhan Fehling (heykeltıraş ve set tasarımcısı) veya Alma Siedhoff-Buscher (oyuncak yapımcısı) gibi isimler daha az değer gördü.

Eğer bu parlak gençler Bauhaus'a eşit olarak geldilerse, neden kadınlar bu kadar silikti? Okulun sadece 14 yıl süren uçucu varlığı, anti-modern Ulusal Sosyalist hareketinin yükselişi ve altı yıl süren dünya savaşı bunun etkenleri olabilirdi, ancak tatsız gerçek şu ki, Bauhaus kadınsal özgürlük için bir cennet asla olmadı.

1919 yılında okula erkeklerden çok kadınlar başvurdu ve Gropius "güzel ve güçlü cins arasında fark olmayacağını" vurguladı, ama bu kelimeler onun gerçek görüşlerine karşı bir ihanetti. Bu "güçlü cins" aslında boyama, oyma ve 1927'den sonra okulun yeni Mimarlık Bölümü için ayrılmıştı. "Güzel cins" çoğunlukla dokuma ile hoşnut olmak zorundaydı.

Okul öğrencileri radikal işler üretti, ancak Gropius'un vizyonu kalben, ortaçağa aitti,  modern gibi göründüğü halde, öncelikle moda evleri ve sanayi üretimi için modern kumaş dokunan tezgahlar gibi yerlerde kadınları tutmaya meraklıydı. O, kadınların "iki boyutlu" olarak düşündüğüne inanırken, erkeklerin üç boyutla uğraştığını düşünüyordu.

Mies van der Rohe 1930 yılında yönetici olarak atandığı zaman, aslında Bauhaus bir mimarlık okulu olmuştu ve giderek kadınların parlaması için küçük bir yer ayrılıyordu. Anni Albers gibi kadınlar ancak Bauhaus'u terk ettikten sonra başarılı oldular. Albers 1933 yılında ABD'ye gitmek için Almanya'dan ayrıldığında, kocası ressam Josef Albers ile Kuzey Carolina'da yeni Black Mountain College'da öğretmenlik yaptı ve Knoll, Rosenthal gibi şirketler için öncü tasarım kumaşlar üretti.

Seramikçi Marguerite Friedlaender-Wildenhain, Gölet Salonu çanakları ile ABD'de büyük bir başarı kazandı. Benita Otte dokuma bölümü başkanıyken görevinden ayrılmak zorunda bırakıldı. Almanya'nın başka bir bölgesinde kendi yapım evini kursa da kumaşları üretim aşamasında kaldı. Bu sırada bir Yahudi ile evlendikten sonra Gunta Stölzl, Bauhaus içindeki Nazi sempatizanları tarafından rahatsız edildi, 1931 yılında burayı terk etti ve İsviçre'de kendi başarılı el dokuma işini kurdu.

Diğer birçok Bauhaus kadını iz bırakmadan kayboldu. Oyuncak yapımcısı olan Alma Siedhoff-Buscher ne yazık ki 1944 yılında bir bombardıman sırasında öldü, 1939 yılında annesini görmek için Yugoslavya'ya bir geziye giden Otti Berger, Moholy-Nagy'nin Şikago'da açılan yeni Bauhaus'ta çalışmak için bir teklif aldığında ABD'den vize alamadı. 2005 yılında yeni erişilebilen Sovyet arşivlerinde Berger'in bir Yahudi olarak Auschwitz'de 1944 yılında öldüğü saptandı.

Marianne Brandt metal şekillendiren bir sanatçı olarak Bauhaus'ta isim yapmış nadir kişilerden oldu. 1926 yılında tasarladığı küre lambaları ve ayarlanabilir yansıtıcısı ile Kandem başucu lambası uzun süreli standart Bauhaus tasarımının meyve veren ağaçları oldular.

Okulun kadınları büyük çapta tanınmamış olsalar da, onların mirasları hala yaşıyor. Bauhaus mimarisi geleceğin uzak vizyonu olsa da, tıpkı bu kadınların erkek meslektaşlarına karşı eşitlik sağlamaları gibi Bauhaus kumaşları da kullanışlı, dokunulabilir ve özel kaldılar. Gunta Stölzl (1897-1983) "Biz yeni bir yaşam tarzı için çağdaşlığa uygun yaşayan şeyler yaratmak istedik. Tecrübe için büyük potansiyel bizden önce sunuldu. Bu durum hayali dünyamızı tanımlamak ve malzeme, ritm, oran, renk ve biçim aracılığıyla deneyimlerimizi şekillendirmek için önemliydi," dedi. Tüm bu eşitsizliklere rağmen onlar başardılar.

Arkitera, Kaynak: The Guardian, Fotoğraf: Bauhaus Arşiv, Berlin, Yazı: Jonathan Galcey, Çeviren: Selin Biçer, 19.11.2009

"GALATAPORT İHALESİ 2010'DA"





Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Galataport ihalesine, 2010'da çıkılabileceğini bildirdi. Yıldırım, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, bakanlığının 2010 yılı bütçesi üzerinde soru ve eleştirileri yanıtladı. Çandarlı Limanı'nın yap-işlet-devret modeli ile yapılacağını ifade eden Yıldırım, bunun, 3 etapta tamamlanacağını söyledi. Yıldırım, Balıkesir-Dursunbey-Harmancık yolunun 2011'de tamamlanacağını kaydetti. Konya-Cihanbeyli-Ankara kavşağının çok tartışıldığını, burada en az 5 kez inceleme yaptıklarını anlatan Yıldırım, buranın uluslararası standartlara uygun olduğunu, 23 kazanın 23'ünün de sürücü hatasından kaynaklandığını vurguladı.

Yıldırım, "bölünmüş yolların, normal yolun yanına ilave yol eklenerek yapıldığı" yönündeki eleştirilerinin doğru olmadığını, hakkaniyet taşımadığını ifade etti. Yıldırım, "su böreği pişirir gibi", alt-üst dolgu, kaplama yaparak, kademe kademe yolları tamamladıklarını anlatarak, trafik altında bu çalışmaların yapılmasının, işin zorluğunu oluşturduğunu belirtti. Yol trafik levhalarından, kendisinin de şikayetçi olduğunu dile getiren Bakan Yıldırım, şehir içi ve şehir dışı trafik levhalarında ciddi sıkıntıların bulunduğunu kaydetti.

Yıldırım, yol ayrımları, nihai varış noktaları, hangi yerleşim bölgelerinin öncelikli yer alacağına yönelik 2010'da kapsamlı bir proje yaptıracaklarını vurgulayarak, böylece sürücülerin ek bilgiye ihtiyaç duymadan, yol işaretleriyle varacağı yere ulaşacağını dile getirdi.

Bakan Yıldırım, AK Parti İstanbul Milletvekili Alaattin Büyükkaya'nın, "Galataport'un, İstanbul'un önünü tıkayan bir karar olduğu, buranın atıl, çöplük vaziyette durduğuna" yönelik sözlerini de değerlendirdi. Geçmişte yaşanan bazı hukuki sıkıntılar nedeniyle Galataport'un yapılamadığını, bunun bir kayıp olduğunu belirten Yıldırım, "Şu anda imar, hukuki sorunlarla ilgili konuların tamamı çözülmüş, Özelleştirme İdaresi, Maliye Bakanlığı vasıtasıyla yakın zamanda, herhalde 2010'da ihalesine çıkılacaktır" dedi.

Yıldırım, demiryollarının herkes tarafından kullanılması gerektiğini vurgulayarak, bu çerçevede demiryolu altyapısı ve işletmesinin daha verimli olmasına yönelik yasal düzenlemenin Meclis gündemine geleceğini söyledi.

Binali Yıldırım, kamu kaynaklarıyla projelerin bitirilemeyeceğini, bu nedenle alternatif yöntemleri geliştirmeleri gerektiğini vurgulayarak, "Bunun için yap-işlet-devret, kamu-özel sektör ortaklığı, peşin yap taksitle al gibi yöntemler üzerinde çalışıyoruz" diye konuştu.

Bölünmüş yollarda kazalarda artış olduğunu, ancak bunun yol standartlarının yükselmesi nedeniyle sürücü hatalarından kaynaklandığını vurgulayan Yıldırım, ölümlerde azalma görüldüğünü söyledi. Trafik değerlerinin son 5 yılda yüzde 55 arttığına işaret eden Yıldırım, "Dolayısıyla seyahat arttığı ve fazla yol yapıldığı için nispeten oransal olarak düşük olsa da kaza sayısının artması da bir anlamda doğaldır" dedi.

DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan'ın, "İstanbul'a 3. köprü önemli ama konuşmanızda pek değinmediniz. Bu konu gündemde değil mi?" sorusu üzerine Yıldırım, projenin yakın vade hedefleri arasında olduğunu söyledi. Yıldırım, "Güzergah çalışmasının ilgili belediye meclislerinden geçme süreci devam ediyor. Ondan sonra ihale çalışmalarına başlayacağız" diye konuştu.

Cnn Türk, 19.11.2009

"KÜTÜPHANELERİN DERDİ PERSONEL"

 

Beyazıt Devlet Kütüphanesi kuruluşunun 125. yılı kutlamaları dünkü açılış töreniyle başladı. Törene katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kitapla ilgili yapılan çalışmaların her şeye değeceğini ve kitap okuyan insanın yanlış yapmayacağını söyledi.

 

Anadolu'da da birçok kütüphane olduğu halde nitelikli eleman yetersizliği nedeniyle buralardan yeterince faydalanamadığından yakınan Günay, "Nitelikli ve uzman personel konusunda sıkıntı çekiyoruz. Her ilde mutlaka bir halk kütüphanesini koruyarak, belde ve ilçelerdeki kütüphaneleri özel idarenin imkanlarından desteklemek için çalışmalar yapıyoruz." dedi. Türkiye'deki bütün yazma eser kütüphanelerini 'Süleymaniye Yazma Eserler Başkanlığı' adı altında toplamaya çalıştıklarını anlatan Günay, yeni Derleme Yasası'nın da TBMM'de ilgili komisyonlardan geçtiğini ve yasanın önümüzdeki yılın ilk aylarında genel kurula geleceğini dile getirdi. Törende konuşan yazar Doğan Hızlan da internetin pek çok yanlış bilgi barındırdığını ifade ederek, özellikle gençleri kütüphanelere davet etti. Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdür Vekili Süheyla Şentürk de Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ne yeni bir statü verilmesini istedi. Konuşmaların ardından Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ne katkıda bulunan Doğan Hızlan, Beşir Ayvazoğlu, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Sabri Kaya, İzzettin Öztosun ve Ayhan Babuşçu'ya plaket verildi.

 

Başbakan Erdoğan'ın Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) restore edilmek yerine yıkılıp yeniden yapılması gerektiği yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Günay, "Ben de birçok şeyin yeniden yapılmasından yanayım, ama ne yazık ki her şeyi çabucak yıkıp yerine yenisini yapamıyoruz. AKM'yi 2010 yılına çok büyük bir proje ile yeniden hazırlayalım diye büyük bir gayret sarf edildi. Ne yazık ki talihsiz bir yargı süreci oldu." dedi. Çevresindeki arazi ile birlikte daha görkemli bir AKM yapılmasının İstanbul'a yakışacağını düşündüğünü söyleyen Günay, "Ama şu anda bu tartışmanın bize getireceği bir yarar yok." dedi.

Zaman, 19.11.2009

ADIYAMAN'DA TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI

 

Adıyaman’da düzenlenen tarihi eser kaçakçılığında çok sayıda geçmiş dönemlere ait eser ele geçirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, Adıyaman İl Jandarma Komutanlığı’nın Kaçakçılıkla Mücadele kanunu kapsamında adli makamların bilgisi dahilinde yaptığı çalışmalar sonucu H.K. isimli şahsın Adıyaman il merkezinde elinde tarihi eserler bulunduğu ve pazarlamaya çalıştığı bilgilerini aldılar. Koordineli olarak yapılan operasyonda; çeşitli dönemlere ait 69 Adet gümüş sikke ile 56 Adet bronz sikke ele geçirildi. Olayla ilgili yakalanan 1 şahıs gözaltına alındı.

Adıyaman Haber, 19.11.2009

AVRUPALI SANAT TARİHÇİLERİNİN İNCELEDİĞİ CAMİ ÇÖKMEK ÜZERE

 

 

İtalya, İngiltere, Yunanistan, Rusya gibi ülkelerden gelen sanat tarihi hocaları ve öğrencilerinin uğrak yeri olan İstanbul Vatan Caddesi'ndeki Molla Fenari İsa Camii bakımsızlıktan dökülüyor.

 

10. yüzyılda inşa edilen ve kubbesinin etrafında dört şapel bulunan tek Bizans yapısı olma özelliğini taşıyan camiyi turistler yoğun olarak ziyaret ediyor. Ziyaretçilere yapının harabe halini göstermekten utandıklarını söyleyen cami imamı Abdullah Kılıç, böyle bir kültür mirasına sahip çıkılmamasından duyduğu üzüntüyü dile getiriyor: "Her yerinden taşlar dökülen camide cemaat korkarak namaz kılıyor. 2010 Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında korumaya alınacak ilk üç eserden biri burası olmalıydı." Fatih Belediyesi, Emniyet Amirliği, Historia Alışveriş Merkezi'ne çok yakın olan Molla Fenari İsa Camii, araç ve yaya trafiğinin yoğun olması nedeniyle ziyaretçi akınına uğruyor. İstanbul'un fethinden kısa süre sonra camiye çevrilen yapı, en son 1967 yılında restore edilmiş. 42 yıldır el değmeyen caminin bugün kubbeleri çatlamış, duvarlarındaki taşlar yıpranmış. Binanın tarihi dokusu yok olmaya yüz tutmuş. Caminin mimari açısından çok önemli bir yapı olduğunu belirten sanat tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice, ibadethanenin bir an önce restore edilmesi gerektiğini söyledi. Caminin farklı dönem özelliklerini taşıdığını kaydeden Yenice, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bu konuda daha hassas ve hızlı davranması gerektiğini vurguladı.

Zaman, Haber: Elif Kaya, 19.11.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

'İSTANBUL 2010 SOYGUN BAŞKENTİ' PROJESİ

 

CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın çalışmaları ile bu ajans içindeki AKP yandaşlığını ve kayırmacılık iddialarını TBMM gündemine taşıdı. Özyürek, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın şu soruları yanıtlamasını istedi:


“Vergi gelirleriyle finanse edilen ajansın Faaliyet Raporu neden hala yayımlanmıyor? 16 Nisan 2009’dan kurumun WEB sitesinin güncelleştirileceğinin yürütme kurulu başkanının bir yayın organına verdiği mülakatta açıklamasına rağmen hala sitede çalışma grubu –proje değerlendirme– izleme gibi ayrımların neler olduğu, değerlendirme-onay-izleme aşamalarında işlevlerinin neler olduğu adı geçen sitede neden açıklığa kavuşturulmadı? Etkinlik takvimi adıyla birkaç farklı sayfanın yer aldığı, projelerin yüklenicisi olan şirketlerin açık ticaret unvanlarının dahi yazılmadığı göz önüne alındığında vergi gelirleriyle faaliyet gösteren bu kurumun hesap verebilirlikten uzaklaştığını düşünüyor musunuz? 2008– 2009 proje uygulama giderleri toplamı 29.741 genel yönetim giderleri ve tanıtım giderlerinin 30.261 TL olmasının, kurum performansının verimli olmaktan uzak olduğunu göstermiyor mu?”

Birgün, 18.11.2009


******


BULUTOĞLU VE PEKİN, İSTANBUL 2010'DAN İSTİFA ETTİ

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa eden Halim Bulutoğlu ve Faruk Pekin'in istifa gerekçeleri şöyle:

 

HALİM BULUTOĞLU'NUN İSTİFASIYLA İLGİLİ AÇIKLAMASI

17 Nisan 2009 tarihinde Sivil Girşim Grubu’nu temsilen seçildiğim İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu üyeliğinden, 17 Kasım 2009 tarihinde Yürütme Kurulu Başkanlığına teslim ettiğim mektupla istifa etmiş bulunuyorum.

 

Kararım, 2010 Girişim Grubu üye çoğunluğuyla da paylaşılmış ve onlar tarafından da benimsenmiştir.

 

Danışma Kurulu üyeliğim ve bu kurul üzerinden 2010 çalışmalarına katkım devam edecektir.

Saygıyla duyururum.

 

İstifamın yürütme kurulu ile de paylaştığım gerekçeleri özet olarak aşağıdadır:

Kuşkusuz burada yazdıklarım, düşüncelerimin bir bölümünü kapsıyor.

Ama bu aşamada yeterli olacağını düşünüyorum.

 

2010 çalışmalarına, 2004 yılında Tarih Vakfı’nı temsilen ve büyük bir heyecanla başladım. Bildiğiniz gibi Tarih Vakfı, 2000 yılı Temmuz ayında oluşan Girişim Grubu’nun kurucu üyelerindendir.

 

Hepimiz, 2010 AKB adaylığını, İstanbul için büyük bir şans olarak gördük.

 

İlk kez, bu denli iddialı bir kültür projesi sivil girişim tarafından başlatıldı ve ilk kez hem yerel yönetim ve hem de siyasi iktidar bu girişime sahip çıktı,

 

Proje için yaratılacak parasal kaynak ve bütçeden önce, asıl bu birliktelik hepimizi heyecanlandırdı. Adaylıktan başkentliğe geçiş de, İstanbul’un kültürel olarak dönüştürülüp bir üst lige taşınması da, bu birliktelikle gerçekleşecekti.

 

İlk adım başarıldı. Brüksel’de İstanbul’un adaylığını değerlendirenler, en çok bu birliktelikten ve onun yaratacağını umdukları sinerjiden etkilendiler.

 

Danışma Kurulu’nun ilk toplantısını hepimiz hatırlıyoruz.. Çok farklı kesimleri temsilen kürsüye çıkan konuşmacıların hemen tamamı, buna dikkat çekiyordu. 2011’e kalacak olan en büyük miras da, bu birlikteliğin yarattığı sinerji ve onun herkesi, her kurumu dönüştürücü etkisi olacaktı. Sanıyorum ilk toplantının üçüncü konuşmacısıydım ve ben de, epeyce heyecanla yaptığımı anımsadığım konuşmada bunu vurgulamıştım.

 

Danışma Kurulu toplantılarının o günlerdeki katılım coşkusu ve heyecanından geriye fazla bir şey kalmadı.

 

Yürütme Kurulu üyelerinden çalışanlara, 2010 Ajansı’nı oluşturan her halkada, bu büyük hayal kırıklığı ve isteksizlik kendisini belli ediyor.

 

Proje desteği alamayanlardan hiç söz etmiyorum. Ama bizden katkı alan proje ortaklarımızın hemen hiç biri, göğsünü gere gere ve 2010 projesinin ortağı olduğundan söz etmiyor. Birlikte görünmek bile istenmeyen duruma düştük.

 

Basında aleyhimize çıkan yazıların bu tabloya yol açtığını düşünüyorsak, en büyük hatayı yapıyoruz. Basındaki tablo neden değil sonuçtur.

 

Ve bu sonucu, dünyanın en büyük halklar ilişkiler uzmanı, hadi moda deyimle söyleyelim gurusunu da getirsek değiştirmek mümkün değildir.

 

Basına neyi açıklayacağız?

Ajans yasasına konulan üç başlıktan AKM’yi mi? Rami Kışlası’nı mı? Maslak Kültür Merkezi’ni mi?

 

Yıkılsın mı, yıkılmasın mı diye yapılan onca tartışmanın ardından, yıkılmadan yenilenmesine karar verilen ve Ajans Yasası’na konulan AKM yenilemesinin geldiği sona bakın. Son noktayı sayın Başbakan koydu: “AKM yıkılmalıdır, yenileme adına yapılan her harcama israftır...”

 

Tıkanıklığı aşmak için yürütme kurulu başkanımızın yönetiminde ve son derece iyi niyetle yürütülen onlarca görüşme, harcanan onca zamanın sonrasında gelinen nokta, kocaman bir hayal kırıklığı.

 

Ya Rami Kışlası. Yürütme Kurulu’nun önüne konuşmaya değer bir proje bile gelmedi. Kültür Bakanlığı, Büyükşehir ile Ajans arasında top gidip geliyor. Her üç tarafın da oynamaya niyeti olmadığı o kadar ortada ki..

 

Maslak’la ilgili ise benim diyebileceğim hiç bir şey yok.

 

Göreve başladığım günden beri bütçeyi ve ne kadar paramızın olduğunu ya da kaldığını konuşuyoruz.

Geldiğimizde de gerçekleşmelerini izleyebildiğimiz gelir gider ve nakit akış bütçelerimiz yoktu, bugün de...

 

Son toplantıda resmi mali tablolarla değil, elle yapılan hesaplamalarla çıkarılmış bir notla harcanabilecek olası miktarın ne olduğunu anlayabildik. Bu nota güven duyabilir miyiz bilmiyorum.

 

Ama öyle olduğunu varsaydığımızda, durum daha da vahim. Not diyor ki: Paramız var ama harcayamıyoruz.

 

Garip bir şekilde, 2009 ve 2010 Projeleri diye projeler icat ettik. Sanki hepsi 2010 projeleri değil ve 2010 için zamanımız varmış gibi...

 

Ve bu anlamsız ayrımla, iki ay öncesine kadar, bir çok projeyi paramız yok diye reddetmek zorunda kaldık. Yönetmen ve direktörlerimize, elindeki kaynak şu, bu kadar harcayabilirsin, ona göre en fazla şu kadar proje getir dedik. Hatta kimilerini eksiye geçtin diye hırpaladık.

 

Şimdi ise tam tersini söylüyoruz. Elimizde para olduğu anlaşılıyor ama bu defa harcayabileceğimiz anlamlı, yetiştirilebilir proje derdine düşmek zorunda kalıyoruz. Öte yandan, Genel Sekreterimizin ifadesiyle, paramız olduğu halde yenilerini taşıyacak ve yönetecek gücümüz yok diye, var olanları bile gönül rahatlığıyla ele alamıyoruz.

 

Takke düştü, kel göründü.

Bir türlü hazırlayıp açıklayamadığımız 2010 takviminden söz ediyorum.

 

Son Yürütme Kurulu konuşmaları ve gündemleri de gösteriyor ki, bundan böyle sanat ve kültür projeleri yerine, içinde kültür işlevi olmayan yapım ve restorasyon projeleri imzalayacağız. Ama yapım projelerine 2010 takviminde yer veremiyoruz ki. Bu projeler takvimde bir şey ifade etmiyor ki.

 

Sanat ve kültür projeleri küçük bütçeli ve küçük bütçeli 100 işi yapmaya ajans bünyesi kaldırmaz diye, büyük bütçeli ve ajansa yük yüklemeyen az sayıda restorasyon ya da kültür projesi imzalamak tek doğru yol olarak önümüze konuyor.

 

Bunun anlamı şu: Düne kadar Vakıflar Genel Müdürlüğü, İstanbul İl Özel İdaresi, bakanlıklar ya da belediyeler tarafından yapılan restorasyon projeleri, 2010 Ajansı tarafından fonlanacak.

 

Restorasyon projelerinde beklenen 2010 farkı da olmayacak. Bu alanda 2010’un bir fark getireceği, 2011’e kalan önemli miraslardan birinin de bu yaklaşım farkı olacağını konuşuyorduk, onu da kaybettik. UNESCO’nun dikkat çektiği hatalı uygulamalar, dün nasılsa bugün 2010 şapkası altında aynen devam ediyor. Çünkü şartname ve ihale sürecindeki sakatlıklar ve sorunlar, 2010 Ajansı’nın tüm yasal olanaklarına ve avantajlarına rağmen iyileşmedi, aynen ihaleye tabi tüm devlet kurumlarında olduğu gibi devam ediyor. Elbette hatalı uygulamalar da... (Surlar örneği. Bitmeyen ve süresi uzatılan onlarca iş...) Daha bilmediğimiz neler çıkacak kimbilir?

 

Ajansın idari yapısını, devletten gelen uzmanların eline teslim ettik.

 

Yürütme Kurulu kararlarını ete kemiğe büründürecek Bütçe ve İhale Komisyonu ve kurullarını da.

Bu kurulları sivillere zinhar kapattık. Bunun en güzel ifadesi, Yürütme Kurulu üyesi bir Girişim Grubu üyesinin karşısına, bir devlet görevlisi YK üyesinin, “Devletin parası ancak devletten gelenlere teslim edilir” gibi bir veciz ifadeyle Bütçe ve İhale Komisyonu’na aday gösterilmesiydi. Üstelik de, Ajans Yasası’nda, beş kişilik Bütçe ve İhale Komisyonu üyesinin ikisinin sivil toplum temsilcileri olması zorunlu tutulmuşken.

 

Kimseyi yargılamak istemiyorum. Ne dünün Genel Sekreterini, ne de bugünün gayretlerini takdirle izlediğim Genel Sekreterini ve diğer idari uzmanlarını.

 

Biliyorum ki, gecelerini gündüzlerine katarak ve büyük bir özveriyle çalışıyorlar.

 

Ama onlar, devletten geliyor. Bu işi de amirlerinden aldıkları görev ile ve aynı kural ve disiplinle yürütüyorlar.

 

Satın almayı yapanlar, önlerine gelen projelere, restorasyon ya da kültür projesi diye bakmıyorlar. Müteahhitlere nasıl davranıyorlarsa, kültür projesi sahiplerine ya da müelliflerine de aynı şekilde davranıyorlar. Satın almalar, aynı mantıkla ve prosedürle yapılıyor.

 

Sıkışıldığı zaman, alım yapsın diye devlet ya da belediye şirketleri işin içine sokuluyor.

 

Çok önem verdiğimiz açılış etkinliğinin haline bakın. İstanbul için dünyanın ve Türkiye’nin önemli organizasyon şirketlerini yarıştırmak ve bu yarıştan İstanbul’un kazançlı çıkmasını sağlamak yerine, bir belediye şirketi üzerinden basit bir satın almaya dönüştürdük işi. Söz konusu belediye şirketini de zor durumda bırakarak ve komisyoncu durumuna düşürüp haksızlık ederek... Bu duruma tepki gösterip istifa eden Büyük Etkinlikler Koordinatörümüzün neden istifa ettiğini bir türlü anlamayarak. Anlamayıp yanlış enformasyonla suçlayarak...

 

O zaman biz bu işi neden belediye ya da bir devlet birimi altında örgütlemedik de, özel statüye sahip bir ajans kurduk.

 

Neden bu projeyi, kamu, özel sektör ve sivil toplum ortaklığı gibi büyük bir iddia ile ortaya koyduk? Neden sayın Başbakanımız, aldığımız Kültür Başkenti unvanını kamuoyuna duyurmak amacıyla gerçekleştirdiği basın toplantısında Vali, Belediye Başkanı ve ilgili Bakanın yanına, üç sivil toplum kuruluşu temsilcisini Girişim Grubu adına oturttu?

 

Girişim Grubu, Ajans Yasası’nda neden özel bir önemle vurgulandı?

 

Ne yazık ki, hatırlayan bile yok.

 

Girişim Grubu sembolik bir gruptu ama onun sembolik olmaktan öte bir anlamı vardı.

 

2010 bir sivil toplum projesi olarak ortaya çıkmıştı ve Girişim Grubu projenin bu özelliğini yasal güvenceye kavuşturuyordu.

 

Şimdi onun esamisi bile okunmuyor.

 

Bu proje, zaman içinde sivillikten arındırılmıştır.

 

Çok uzun zamandır bu rotadan sapılmıştı zaten. Ajansı uzun süre kilitleyen, Genel Sekreterlik - Yürütme Kurulu çatışmasının ardında bu sapma vardı. Ama anlaşılamadı. Kişiselleştirildi. Kişiler değişirse, sorun ortadan kalkar sanıldı.

 

Yürütme Kurulu’ndan dört istifa (Nuri Çolakoğlu, Görhan Ertür, Metin Sözen, İskender Pala) büyük hataydı. Gerekçelerini kamuoyuyla paylaşmadan istifaları daha da büyük hataydı. Danışma Kurulu bu istifaları görüşüp, yeniden aynı dört kişiyi aday göstermek yerine, yenileri, içinde bizlerin de bulunduğu yeni dört kişiyi seçerek yanlış yaptı. Aynı yanlışa Girişim Grubu da ortak oldu.

 

Eğer o zaman direnilseydi, bugüne gelinmezdi. Eğer o gün direnilseydi, Ajans kuruluş amacında ifade edildiği üzere sivilleşirdi. Ya da yol ayrımı o zaman gerçekleşirdi.

 

Şimdi Ajans devletin herhangi bir biriminden farklı değil.

 

Devlet anlayışı ve alışkanlıklarıyla, bu boyuttaki bir kültür projesinin yürütülmesi mümkün değil. Mümkün olsaydı, bugüne kadar olurdu.

 

Şimdi kendi aramızda (süreci başlatan Girişim Gurubu içinde), keşke bu girişim başladığı gibi devam etseydi diyenlerimiz çoğunlukta.

 

Daha az bir bütçeyle, çok daha etkili ve başarılı olunabilirdi diyenlerimiz çoğunlukta.

 

Bugün bulunamayan sponsorlukların daha büyük ölçekte bulunabileceğini dile getirenler çoğunlukta...

 

İstanbul’un önemli kültür organizatörleri, 2010 Ajansı’na İstanbul 2010 etkinliklerini birlikte sırtlayacakları bir ortak olarak değil, kendi etkinliklerini fonlayacak bir finansal kaynak olarak bakıyor.

 

Tıpkı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın baktığı gibi. Tıpkı İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere diğer belediyelerin baktığı gibi. Tıpkı Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da diğer devlet kurumlarının baktığı gibi...

 

Bu role evet diyenlerin yolu açık olsun. Ben evet diyemiyorum...

 

2010 Ajansı dönüştürücü bir kurum değil artık. Herhangi bir yönetim danışmanlığı almadan, tıkandığımızı düşündüğümüz her yere, niteliği uygun olup olmadığını yeterince incelemeden onlarca insanı doldurduğumuz hantal bir kurum.

 

Devlette kocaman yapılar nasıl hantallaşıp, iş göremez hale geliyor, çok güzel anladık.

Umutlar bu konuda tüketildi.

 

Yeniden diriltmek için de zaman geç.

 

Başlangıçta heyecanla dile getirdiğimiz sözlerin arkasında duracak ne bir yapı, ne de kimse var.

 

Göğsümüzü gere gere 2011’e devredeceğimiz en büyük mirasın üzerinde yeller esiyor...

Bu durumun müsebbipleri arasında ben de varım.

Özür diliyorum.

Saygılarımla,


******


FARUK PEKİN’İN İSTİFA DİLEKÇESİNİN ÖZETİ
 

AVRUPA KRİTERLERİNE UYULMUYOR…
KAMU-YEREL YÖNETİMLER – SİVİL TOPLUM YÖNETİŞİMİ SAĞLANAMIYOR.


AKBA (Avrupa Kültür Başkenti Ajansı) içinde benim için bir yol ayrımı oluşmuştur. AKBA YK’nin (Yürütme Kurulu) bugünkü yaklaşımı, 2010 Girişim Grubu’nun YK ve genel Ajans çalışmalarından inatla dışlamak istenmesi; Avrupa Kültür Başkenti kriterlerine, Avrupa Birliği ile Avrupa Komisyonu’na bu konuda verdiğimiz taahhütlere, Sayın Başbakanın ilgili ilk sözlerine, ilgili Sayın Bakanın açıklamalarına karşı alınan kararlar ve de özellikle Bütçe ve İhale Komisyonu’nun (BİK) oluşumunun yasa dışılığı nedenleriyle YK üyeliğinden istifa ediyorum.

İstanbul’un ilgili Avrupa kurumlarınca, Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinden sonra Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan 12 Nisan 2006 tarihinde İstanbul Conrad Oteli’nde konuya ilişkin bir basın toplantısı yaparken oturduğu masada İstanbul Valisi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının yanı sıra İstanbul 2010 Sivil Girişim Grubu’ndan da 3 kişiye yer vermişti. Medyada çok büyük ölçüde yansıyan bu görüntüde, ilk kez bir konuda, sivil toplum böylesine bir yüksek oranda temsil ediliyordu. Sayın Başbakan yaptığı konuşmada sivil toplum temsilcilerine, Girişim Grubu’na canı gönülden teşekkür ettikten sonra kamunun, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun birlikte ortaklaşa önemli işler yapacağından söz etmişti.

Ben de bu inançla Şubat 2008’de İstanbul Odakule’de yapılan Danışma Kurulu’nda söz alarak toplantı tutanaklarına geçen konuşmamda özetle şunları söylemiştim: “ 2010 Yılında belki büyük etkinlikler, festivaller, konserler, sanat olayları sergiler vb gerçekleştirebiliriz, ama önemli olan bunlar değildir, önemli olan kamu, yerel yönetimler ve sivil toplum arasında yaratmamız gereken ortak çalışma ilkeleridir, bir yönetişim planıdır. Geriye tek kalacak olgu budur.”


SANATA SAYGI YOK

Ne yazık ki Avrupa kültür başkentlerine ilişkin Avrupa kurumlarının, Brüksel’in de beklediği bu olguyu gerçekleştiremedik. Bugünkü YK’ye egemen olan anti-sivil toplum, anti-sanat ve “ satın almacı ” yaklaşım ile böylesi bir işbirliğinin gerçekleştirilmesi artık mümkün görünmemektedir.
Neysi ki, bazı olumlu projeler ne olduğu anlaşılamadan, tartışılmadan hızla YK’den geçerken, YK tartışmalarında o kadar diretmemize rağmen entelektüel enerjiye hiç gerek duyulmadı. Kamu-özel sektör- kültür sektörü işbirliği, sanatçılar, kültür politikaları, kültür operatörlüğü, kültürel dinamizm, çağdaş sanatlar konuşulamadı. Söylediklerimiz güleryüzle dinlendi. Ancak yalnızca dinlendi.

Oysa konumuz, kentlilerin yaşam kalitesinin kültür-sanat yoluyla yükseltilmesine ve kentlilik bilincinin oluşmasına katkıda bulunmak, kültürel çeşitliliği desteklemek ve kültürlerarası diyalogu geliştirmek idi.

Biz ise hep satın alma konuştuk. Arkeolojik işler, restorasyonlar müteahhitlere bırakılmayacak kadar önemli konular iken, biz ehliyetsiz firmalara, belediye şirketlerine iş dağıttık. Onlar da tarihi yapılara zarar verdiler. “Kamu kuruluşu olarak zorunlu iş almamız gerektiği” belirtilen bu firmaların çoğu işlerini zamanında bile bitiremedi. Sürekli “ mehil ” istiyorlar.

 

ŞEFFAF OLUNAMADI… DENETÇİLERİN UYARILARI DİKKATE ALINMIYOR
18 Nisan 2009 tarihinde İstanbul’da Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın Hayati Yazıcı
gerçekleştirdiği basın toplantısında çok sayıda basın mensubunun önünde kamu kaynaklarının çarçur edilmeyeceğini ve yanlışların üzerinin örtülmeyeceğini söyleyerek şu üç konuda kamuoyuna söz verirken YK’ye de ışık tutmuştu: “ ŞEFFAFLIK, AÇIKLIK, DÜRÜSTLÜK.”

Şeffaflık ve açıklık konusunda hala bir yol aldığımızı düşünemiyorum. Medyayı bırakalım 2010 AKBA DK’yi oluşturan kurul üyeleri bile bu konudan şikayetçi.

29 Nisan 2009 günü Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişleri, YK üyelerine işleyişe ilişkin, yol gösterici, uzun ve kapsamlı bir sunum yaptılar. Ne yazık ki onların geçmiş döneme ilişkin eleştirdiği konular, büyük ölçüde aynen devam ediyor, özellikle ihale ve satın almalar konusundaki önerileri dikkate alınmıyor. İdari, mali hukuki bir dış denetim yok. Demirbaş listesi yok. Gerçek bir nakit akış tablosu yok. Denetçilerin önerdiği suiistimali önleyici önlemler alınmış değil.

Kendi payıma, YK toplantılarında görüşlerimi dile getirirken ayrıca bir de YK üyelerine 15 Mayıs 2009 tarihinde yazılı önerilerde bulundum ancak bu önerilerim de büyük ölçüde dikkate alınmadı.

Kanımca, YK toplantılarına ilişkin üç önemli zaaf var: Birincisi, alınan kararlarda oybirliğinin zorlanması, karşı görüşlere itibar edilmemesi; ikincisi BİK üyesi olmayan YK üyelerinin karar verdikleri konunun akıbeti hakkında sonradan bilgi sahibi olamamaları; üçüncüsü YK toplantılarında DK toplantılarında yapıldığı gibi zabıt tutulmaması.

Bu üç zaaf, Ajans’ın niye kurumsallaşamadığını, işlerin hala niye yürümediğini büyük ölçüde açıklamaktadır.

 

DEVLETÇİ “O KAFA” SÜRÜYOR…

YK’nin BİK üyesi olmayan üyelerince alınan kararların, BİK sonrasında bilinemediğine ilişkin YK toplantılarında açık açık görüşlerimi söylediğimde; bu, haksız ve anlamsız bir biçimde kişisel güvensizlik, BİK üyelerine şahsi itimatsızlık gibi yorumlandı. Şahsi itimatsızlık derdim olsaydı onu da açık açık söylerdim. Oysa ben konulara kurumsal ve genel yaklaşımlar düzeyinde değiniyorum. YK üyelerinin hiçbiriyle kişisel bir sorunum yok. Hepsine saygı duyuyorum. Dile getirmeye çalıştığım şu gerçek: Sakat doğmuş bir yasada yanlış kurgulanmış bir Ajans’ın “yaratıcı bazı çözümler” ortaya konmadan düzeltilemeyeceği. Ajans işlerinin fiilen yürütülmesine, bazı çalışanlara hakim olan “devletçi” “o kafa” ile de bu yapının düzeltilmesinin mümkün olmadığı. Bazı kişiler ayrıldı, ama Kültür ve sanat dünyasını anlamayan, hiçbir zaman da anlayamayacak “o kafa” devam ediyor. İktidar YK’de değil; devlet kökenli bürokratlarda. Parayı onlar harcıyor, YK değil. Ama sorumlu görünen YK.


MALİ KONTROL KONUSUNDA DIŞARIDAN PROFESYONEL DESTEK İSTENMİYOR
Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişlerinin mali konularda dışarıdan profesyonel destek alınmasına yönelik önerileri de dikkate alınmadı. Bu konuya ilişkin YK üyesi Halim Bulutoğlu’nun özel bir çalışması tartışılmadı bile.

Bir BİK üyesi, görevinden istifa etti, istifasının nedenleri bile sorulmadı. Oysa bu istifa bazı kurumsal nedenler içeriyor olabilirdi. Büyük Etkinlikler Koordinatörü onca uzlaşma çabasından sonra istifa etmek zorunda kaldı. Yalnızca suçlandı. İstifa nedenleri sorulmadı, araştırılmadı.

Şu anda YK üyeleri ne karar alırlarsa alsınlar, sayıları yüz otuzu aşmış çalışanlar ne yaparsa yapsınlar, Ajans, satın almacı ya da kamu kaynağı yönetimini çok biliyor olduğu sanılan kişilerce yönetilmeye devam edecektir. Bu kurumsal zaafın hangi vahim sonuçlara ulaşabileceği ise, 2010 Mart’ından sonra çok daha net görülecektir. Medyada suistimal yazıları daha çok çıkacaktır.

Yeri gelmişken şunu da belirtmeliyim ki; Ajans, personel politikası ve iş verimliliği açısından felaket durumdadır; sorumluluklar, yetkiler, cezalar ve ödüllendirmeler belli değildir. Ajansa uğramadan para alanlar, geç gelenler, erken çıkanlar, verilen işi yapamayanlar, yaratıcı çalışmada bulunmayanlar, iç kavgalar, bürokratik engellemeler… Değerli Arkadaşımız Ajans Genel Sekreteri bezmiş durumdadır, çözümü proje sayısını azaltmakta görmektedir.

Ajans eski genel sekreterinin görevden ayrılmasıyla birlikte ortaya çıkan avantajlı durum çok planlı ve programlı bir yeni kadrolaşma ve personel politikası uygulama şansı yaratmışken, gelişi güzel, duyurusuz, yapılacak işin kapsamına göre bir aday araştırması yapılmadan ve çoğu bilinen taleplerle gelen başvurularla elemanlar alındı. Böylesi bir politikayla Ajansta iş verimliliği sağlanamazdı, sağlanamadı. İşler yürümeyince aynı yöntemlerle eleman alınmaya devam edildi.

 

DANIŞMA KURULUNA DANIŞILMIYOR
Ajansın en önemli kurullarından Danışma Kurulu, gerçek anlamda çalıştırılmamaktadır. Danışma Kurulu gündemine, bu kurulun tartışması gerekli olan konular getirilmemekte, yeterli bilgi verilmemekte, DK üyelerinin sürece katılımı sağlanamamaktadır. Daha da vahimi her konuda bilgi sahibi olması gereken DK Başkanına gerekli bilgiler verilmemekte, DK Başkanı habersiz kılınmaktadır. Gördüğüm kadarıyla DK Başkanı olaydan büyük ölçüde dışlanmıştır.

YK üyeleri arasında da ortaya dökülmeyen ancak tek tek konuşmalarda dile getirilen rahatsızlıklar davardır. YK Başkanı her konuda tek başına ilişki kurmakla ve tek başına kararlar vermekle suçlanmaktadır. YK Başkan Vekili ya da YK Başkan Yardımcısına hiçbir iş düşmemektedir. Ajansın her yerde tek kişi ile temsili ciddi bir diğer sorundur.

Kentlilerin ulusal ve uluslararası kültüre erişimi, kamusal alanların dönüşümü ( Hasanpaşa Gazhanesi, tersaneler … gibi ), kültürel mirasın sahiplenilmesi ( UNESCO İzleme Komitesi Yönetişim Planı hala yapılamamıştır ve bu AKBA’yı çok yakından ilgilendirmektedir), geçmişe sahip çıkarken güncele, çağdaş sanatlara olanak tanıma konuları, ne ilgili yönetmenlerin ya da uzmanların çalışmasına bırakılmış ne de YK’de tartışılmıştır.

Kanunda sözü geçen üç konunun akıbeti belli değildir. Rami Kışlası’nın ne olacağını bilmiyoruz. Ayazağa Kültür Merkezi konusunda bildiğim kadarıyla bir YK kararı yoktur. AKM süreci iyi yönetilememiştir ( bu konuda ilgili sendikanın suçlanması Ajans’ı kurtaramaz) .

 

HER ŞEYE KARAR VEREN BÜTÇE VE İHALE KOMİSYONU YASA DIŞI
Gelelim benim YK’den kopmamı hızlandıran ana konuya. BİK’ten bir kişinin istifası gündeme geldiğinde daha önceki uygulamaya göre bir centilmenlik uygulaması olarak ve ilgili yasa gereği 5 kişilik BİK’te bir kişinin sivil Girişim Grubu’ndan olmasını talep ettim. Bu talebim de diğer bir çok talebim gibi ciddiye alınıp tartışılmadı; oylama ile, ilgili yasadaki açık hükme rağmen sivil Girişim Grubu BİK’ ten yasa dışı bir biçimde dışlandı.

5706 Sayılı Kanunun 13-1.Maddesi gereğince YK’nin seçtiği Bütçe ve İhale Komisyonu’ndaki 5 kişiden 2’si sivil toplum temsilcisi olmak zorundadır. İTO ve İSO zorunlu meslek kuruluşu olup, insanların özgür iradesi ile üye olduğu TUSİAD, MÜSİAD… gibi sivil toplum kuruluşu sayılamaz. Bu nedenle henüz YK ‘nin 4 üyesinin seçilmediği sırada seçilen BİK yasa dışıdır.

YK üyesi Ataman Onar’ın BİK’ten istifasından sonra tamamlanan ve şu anda görev yapan BİK ise daha net biçimde yasa dışıdır ve BİK’ in bugüne kadar aldığı kararlar da yasa dışıdır, kadüktür. Böylesi bir yasa dışı çerçevede kalmayı, aşırı İstanbul sevgim nedeniyle bile, daha fazla uzatamazdım.

Dahası bugüne kadar medyada duayeni diye adlandırıldığım “kültür turizmi” konusunda ileri sürdüğüm görüşlerimin hiç birinde sonuç alıcı olamadım. Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi Girişim Grubu da YK’den dışlanmıştır. Kısacası bu YK bünyesinde bir üye olarak Ajans’a hiçbir katkım olamıyor.
 

Radikal, 18.11.2009


******


"2010 SİVİL TOPLUMU TASFİYE EDİYOR"

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu’nun iki üyesi, Faruk Pekin ve Halim Bulutoğlu, önceki akşam istifa etti. Pekin ve Bulutoğlu, yedi üyeli 2010 Yönetim Kurulu’ndaki ‘sivil toplum’ kökenli iki üyeydi. Pekin ve Bulutoğlu, istifa mektuplarında 2010 Ajansı’ndan sivil toplumun dışlandığını, bütçe ve ihale komisyonlarının sivillere kapatıldığını, iktidarın devlet kökenli bürokratlarda olduğunu anlatarak görevlerinden ayrıldı. Pekin ve Bulutoğlu, Danışma Kurulu’ndaki görevlerine dönmüş oldu.


Geçen hafta açılış etkinliklerinin düzenlenmesini üstlenen Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada da mevcut koşullarda hedefledikleri kalitede işler yapamayacaklarını söyleyerek 2010’dan istifa etmişti. Bir sivil toplum insiyatifi olarak yola çıkan, daha sonra devletin de destek vermesiyle büyük bir projeye dönüşen 2010, başından bu yana sivil toplum ve devlet arasında işbirliğinin ve ‘yönetişim’ kavramının vurgulandığı bir proje olmuştu. Ne var ki son istifalar ve iki yürütme kurulu üyesinin mektuplarında anlatılanlarla bu özelliğini tamamen yitirdiği konusundaki görüşler netlik kazanmış oldu.

 

2010 Ajansı’ndaki huzursuzluk Mart ayında ortaya çıkmış, Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ve üç üye, İskender Pala, Metin Sözen ve Gürhan Ertür istifa etmişti. Bir ay sonra tartışmaların odağındaki isim, genel sekreter Eyüp Özgüç görevden alınmıştı. Haziran ayında, Sahne Sanatları Yönetmeni Dikmen Gürün önemli projelerin Yürütme Kurulu’ndan geçmemesi üzerine istifasını vermiş, geçen hafta da Serhan Ada 2010’dan ayrılmıştı.


Faruk Pekin Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı, Halim Bulutoğlu ise Tarih Vakfı temsilcisi olarak çalışmalara katılmıştı. 2010 Danışma Kurulu’nda görev yapan Pekin ve Bulutoğlu, Mart ayındaki istifalardan sonra Yürütme Kurulu’na seçilmişti. Yürütme Kurulu’nun diğer üyeleri şöyle: Şekip Avdagiç (Başkan), Ahmet Emre Bilgili (Kültür Bakanlığı), Ahmet Tanyolaç (Vakıflar Genel Müdürlüğü), Ataman Onar (İSO), Sabri Kaya (Valilik), Yılmaz Şener (İştirakler Daire Başkanı).
Radikal, Haber: Cem Erciyes (Kısaltarak), 19.11.2009


MEDRESE RESTORASYONU TAMAMLANIYOR





Türk İslam Eserleri Müzesi olarak yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılan Yakutiye Medresesi'nde başlatılan restorasyon çalışması sürüyor.

 

Geçmişte yapılan yanlış restorasyon sonucu temel tarihi özelliklerini kaybeden Yakutiye Medresesi, yapılan son çalışmayla adeta herkesi şaşkına çevirdi. Erzurum'un en önemli yapılarından biri olan medresede şimdiye kadar çimento, harç, eserin yapısı ile uyuşmayan sıradan tahta kapı ve pencereler ile mermerler kullanıldığı belirlenmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, tüm bu yanlış uygulamaları ortadan kaldırmak üzere başlattığı çalışmalardan sonra yapılanlar görenleri şoke etti.

 

Medresenin doğalgazla ısıtılması için yapılan çalışmada, medreseye büyük zarar verilirken, dış cephesinde de görüntü kirliliği oluşturuldu. Medresenin içinde döşenen alttan ısıtma sistemiyle de zemine büyük zarar verildi.

 

Medresenin restorasyonu sırasında yaşanan en büyük skandal ise üst kısmında yaşandı. Medresenin eski mimarisi göz ardı edilerek, günümüz teknolojisiyle çatı yapıldı. Giriş ana kapısı ise yine çatı ile örtüldü.

 

Yakutiye Medresesi'nin restorasyonu sırasında yaşanan en büyük skandal ise 1840 yılında yaptırılan ve medresenin tepesinde bulunan fenerin kaldırılması oldu. Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Korumu Bölge Kurulu kararıyla fener kaldırılarak, yerine günümüzde kullanılan pimapenle camlı çerçeve yapıldı.





RESTORASYON ÖNCESİ YAPILAN AÇIKLAMA

Türk İslam Eserleri Müzesi olarak yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılan Yakutiye Medresesi'nde restorasyon çalışması başlatıldı.

 

Geçmişte yapılan yanlış restorasyon sonucu temel tarihi özelliklerini kaybeden Yakutiye Medresesi, yeniden onarılıyor. Erzurum`un en önemli yapılarından biri olan medrese de şimdiye kadar çimento harç, eserin yapısı ile uyuşmayan sıradan tahta kapı ve pencereler ile mermerler kullanıldığı belirlenmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, tüm bu yanlış uygulamaları ortadan kaldırmak üzere çalışma başlattı.

 

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce hazırlatılan ve Koruma Bölge Kurulu'nca onaylanan proje kapsamında; iç ve dış mekanda yer alan taş bloklar arasındaki çimento harçlı derzler temizlenerek hidrolik kireç harçla derz yapımına başlandı. Yapı içinde bulunan mekanlarda sıva raspaları yapılarak, hidrolik kireç harçla yeniden sıvanacak. Medrese yapısına uygun olmayan kapı, pencereler sökülerek yerlerine yapıyla uyumlu ahşap kapı ve pencere doğramaları takılacak. Abdest mahallinde bulunan mermer duvar ve döşeme kaplamalar sökülerek yeniden

yapılacak. Restorasyonun 2010'da tamamlanacağını belirten Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, 29 Nisan 2009 tarihinde yer teslimi yapıldığını fakat fiili olarak restorasyon çalışmalarına yeni başlandığını bildirdi.

 

Restorasyon çalışmalarına 949 bin TL'lik ödenek ayrıldığını ifade eden Bakır, ihalede yüksek bir kırım olduğunu artan parayla da Bakanlığın izniyle bitmeyen kısımlara keşif ilavesi yapılacağını söyledi.

 

Bakır, "Esere hiçbir zarar vermeden üst örtü, çatı, zemin, doğrama, vitrinler, alttan ısıtma sistemi ve elektrik panoları ile kablolarının kaldırılması gibi çalışmalar yapılacak. Özellikle görüntü kirliliği oluşturan duvarlardaki renkli taşlar da temizlenecek. Tarihi dokuya hiçbir şekilde zarar gelmesini istemiyoruz. Bu yüzden çok özenle çalışıyoruz. Bunun yanında, İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkezi'nden gelecek uzmanlar tarafından yapılacak incelemelerden sonra Portal (taş kapı) ve mukarnas işlemeli kubbelerde çalışmalar başlayacak" diye konuştu.

 

Restorasyon çalışmalarının 24 Ocak 2010 tarihinde biteceğini açıklayan Bakır, Erzurum'un adeta sembolü haline gelen tarihi medresenin tarihi dokusu korunarak, gelecek nesillere aktarılacağını sözlerine ekledi.

 

Erzurum'a gelen yerli ve yabancı turistlerin ilk olarak Anadolu'nun en büyük medresesi olan Çifte Minareli Medrese'yi ziyaret ettiği bildirildi.

 

Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan Erzurum'un sahip olduğu turizm potansiyeli ile yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Ziyaretçilerin yoğun ilgi gösterdiği yerlerin başında ise tarihi eserler ile tabiat güzellikleri geliyor. Tortum Şelalesi, Çoruh Nehri, Aras deltası ziyaretçilerin en çok görmek istediği doğa harikası olarak değerlendirilirken, tarihi eserler arasında da Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, Erzurum Kalesi, Üç Kümbetler, Saat Kulesi, Aziziye ve Mecidiye Tabyaları ile Lalapaşa Camii geliyor.

Erzurum Kent Haber, 18.11.2009

MUMYALARIN DA KALBİ VAR!





Kansas City’deki Orta Amerika Kalp Enstitüsünde görevli kardiyolog doktor Randall Thompson, fast food, sigara ve egzersiz yapılmamasının, kalp hastalıklarına yol açan modern faktörler olduğunu düşündüklerini belirtirken, "Ancak bulgular, salt bunların, atardamarlardaki tıkanmanın nedenleri olmadığını gösterdi" dedi.


Thompson ve ekibinin, Ulusal Mısır Tarihi Eserler Müzesindeki 22 mumyayı bilgisayarlı tomografi (CT) yöntemiyle inceledikleri mumyaların MÖ 1981 ve MS 334 yılları arasında yaşayan kişilere ait olduğu, yarısından fazlasının 45 yaşın üzerinde öldüğünün sanıldığı ve bu dönemde ortalama yaşam süresinin 50’nin altında olduğu belirtildi.


Mumyalardan 16’sının incelenmeye uygun kalbe ve damar dokusuna sahip olduğu, bunlardan 9’unun atardamarlarında açık ya da olası sertleşme gözlendiği kaydedildi.


San Diego’daki California Üniversitesinde görevli doktor Michael Miyamoto da, mumyalardakiyle günümüz hastalarındaki vasküler kalsifikasyonun benzer görüntüye sahip olması karşısında hayrete düştüklerini ifade ederek, "Belki de damar sertliğinin gelişimi, insan olmanın bir parçası" diye konuştu.


Araştırmada, mumyalardan birinin, muhtemel kalp krizi geçirdiği yönünde kanıt elde edildiği, ancak bu krizin ölümcül olup olmadığının ise bilinmediği, mumyalamanın su kaybına yol açması nedeniyle bu kişilerin o dönemde kaç kilo olduklarını söylemenin de mümkün olmadığı belirtildi.
Mumyaları incelenen bu kişilerin yaşadıkları dönemde yüksek statüye sahip oldukları ifade edilirken, doktor Randall Thompson, zengin insanların, et ve tuzlu et yediklerini, bu nedenle yüksek tansiyon hastası da olabileceğini, ancak bunun spekülasyon olduğunu kaydetti.
Kalp hastalığı işaretleri gösteren en yaşlı mumyanın, Kraliçe Ahmose Nefertari’nin dadısı Lady Rai olduğu bildirildi.

Radikal, 18.11.2009

ERTUĞRUL'UN GİZEMLERİ İZMİR'DE SERGİLENECEK





"Ertuğrul Fırkateyni, Japonya'da Bir Türk Gemisi Projesi" kapsamında çıkarılan binlerce eserin kentte sergilenmesi planlanıyor.

Egeli işadamları, Japonya'da büyük yankı uyandıran "Ertuğrul Fırkateyni, Japonya'da Bir Türk Gemisi Projesi" kapsamında çıkarılan binlerce eserin İzmir'de sergilenmesi için harekete geçti. 

Bugüne kadar 6 bin 500 dalış yapan, Uluburun'un batığının da kaşifi olan ve Japonya'nın Oşima Adası'nda 1890 yılında batan Ertuğrul Fırkateyni'nde 2007 yılından beri süren kazı çalışmalarını sürdüren Proje Başkanı Tufan Turanlı'nın hayali gerçek olacak. Bodrum ve Karya Kültür Sanat Tanıtma Vakfı (BOSAV) Başkanı da olan Turanlı, 36 metrelik STS Bodrum Okul Gemisi'nde, 550 mürettabatın şehit olduğu gemiden çıkarılan eserleri ilk kez İzmir'de sergilemek istediğini söyleyerek destek istedi. Ege Genç İşadamları Derneği Başkanı Cemal Elmasoğlu, "İzmir'i cebinizde olarak düşünmeye başlayabilirsiniz" dedi.

Ertuğrul Araştırma Ekibi Başkanı Turan Tufanlı, 2007'den beri Japonya'da sürdürülen suyun 75 metre altındaki kazı çalışmalarını önceki gün EGİAD'da düzenlenen toplantıyla değerlendirdi.

Ertuğrul Fırkateyni ile ilgili bilgi veren Turanlı, bugüne kadar 4 bin 615 parçe eserin günyüzüne çıkarıldığını söyledi. Şehit olan 6 gemicinin iskeletlerinin bulunduğunu ve Japonya'da düzenlenen törenle şehitlikle toprağa verildiklerini belirten Turanlı, özellikle Japon halkının kazı çalışmalarına büyük ilgi gösterdiğine dikkat çekti. Turanlı, "Çocuklar, gençler, yaşlılar hepsi çıkarılan eserlerin temizlenme çalışmalarına katılıyor. Bunu gönülden isteyerek yapıyorlar" dedi.

2010 yılının Türkiye'de Japon yılı olarak kutlanacağını hatırlatan Tufan Turanlı, "Japonlar, Ertuğrul'un Türkiye'deki etkinliklerin odak noktası olacağını düşünüyor. Japon dostlarımızın bu görüşü beni çok mutlu ediyor. Hedeflerimizden biri de şehitlerimizin ve gazilerimizin anısını yaşatmak. Bu da çıkarılan eserlerin sergilenmesiyle mümkün. Çocuklarımıza gençlerimize ulaşmalıyız" dedi. Bunun için BOSAV'A ait STS Bodrum isimli Türkiye'nin tek yelkenli okul gemisini "Ertuğrul 2" adıyla müze gemi olarak düzenlemek istediklerini söyleyen Turanlı, "Ertuğrul 2 ile şehitlerimizin kentlerini ziyaret edip çocuk ve gençlerimizin onları, tarihimizi tanıtmayı istiyoruz. Sergiyle ilgili ilk hedefimiz de İzmir" dedi.

Yeni Asır, Haber: Şafak İnce, 18.11.2009

DÜNYA KÜLTÜR MİRASLARI'NIN FOTOĞRAFLARI BAŞKENTTE

 

UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak seçilen eserlerin fotoğraflarından oluşan "Güney Doğu Avrupa-UNESCO Dünya Kültür Mirası" sergisi Başkent'te sanatseverlerle buluştu.

Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) Sanat Galerisi'nde Avusturya Büyükelçiliği ve BYEGM işbirliği ile açılan sergide, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak seçilen 18 eserin fotoğrafı yer alıyor.

Her eserin; 2 panel, bir ana fotoğraf, bir açıklama metni ve ek fotoğrafla Başkentlilerin beğenisine sunulduğu sergide, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya, Sırbistan ve Kosova'daki kültür miraslarının fotoğrafları bulunuyor.

Sergi, 26 Kasım'a kadar açık kalacak.

Cnn Türk, 18.11.2009

MISIR, NEFERTİTİ'Yİ GERİ İSTİYOR

 

Berlin’deki Neues Museum’da sergilenen Nefertiti büstünün Mısır tarafından istenmesi, tarihi eserlerin bulundukları yere iade edilmesi tartışmasını yeniden başlattı. Mısır, eserler geri verilmezse kazı izni vermeyiz diyor.

 

MISIR’ın, Almanya’nın başkenti Berlin’deki Neues Museum’da (Yeni Müze) bulunan Nefertiti büstünü geri istemesi, tarihi eserlerdeki “Bulan el koyar” kuralını tekrar tartışmaya açtı.

Rosetta Taşı’nın, bulunduğu yer olan Mısır’a dönmesi için çabalayan ve “O bizim taşımız” diyen bilim adamı Dr. Zahi Havas, Nefertiti’nin de Mısır’a ait olduğunu söylüyor. “Eserleri vermezseniz, Mısır’da kazı yapamazsınız” diyen ve Mısır’ın tarihi eserlerinin peşine düşen Dr. Havas, kısa süre önce de Paris’teki Louvre Müzesi’nde bulunan bazı eserleri, Metropolitan Sanat Müzesi’nin de yardımıyla ülkesi Mısır’a geri almayı başarmıştı.

 

ABD’de yayınlanan New York Times Gazetesi de, tarihi eserlerin ait olduğu ülkeye dönmesinin sonuçlarını tartıştı ve şu soruları gündeme taşıdı: “Eserin bulunduğu ülkede korunması her zaman mümkün mü? Arkeolojik bulguları korumanın en iyi yolu, uluslararası ticaretlerine son vermek mi?”

Bazı uzmanlar, eserlerin bulundukları ülkeye ait olduğunu öne sürerken, diğerleri de tüm eserleri tek bir yerde toplamanın riskli olacağını düşünüyor. Gazete, buna örnek olarak Türkiye’ye döndükten kısa süre sonra çalınan Likya Hazineleri’ni gösteriyor. Metropolitan Müzesi, baskılar karşısında hazineyi geri göndermek zorunda kalmış, ancak tarihi eserler Türkiye’deki yeni evlerine döndükten hemen sonra çalınmışlardı. New York Times Gazetesi, tarihi eserlerin ihracının yasaklamasının, eseri hırsızlardan korumadığına dikkat çekiyor. Gazeteye göre, bu yasaklamalar aksine yeraltı ticaretine yol açıyor ve suçluların daha çok işine yarıyor.

 

Öte yandan, Dr. Havas’ın bu çabası, Batı’nın, bir Mısırlının UNESCO’ya başkan olmasını engellemesine karşı bir misilleme olarak değerlendiriliyor. Gazete, tarihi eserlerin giderek “politik silahlar” haline geldiği görüşünde. “Kalıntıların Sahibi Kim?” kitabının yazarı James Cuno, politikacıların, kendi meşruiyetlerini artırmak için tarihi eserleri kullandığını savunuyor ve buna örnek olarak eski Irak lideri Saddam Hüseyin’i gösteriyor.


Gazete, Mısır, İtalya ve Türkiye’nin eserleri yurtdışına göndermek istemediğini yazıyor. Dr. Havas’ın geri istediği Rosetta Taşı 1799’da bulunduğunda, şimdiki modern Mısır devleti de yoktu. Taşın, MÖ 196’da yapıldığı düşünüldüğünde de, uzmanlar bu eserin Mısır’a değil tüm İslami uygarlığa ait olduğunu ileri sürüyor.

Hürriyet, 18.11.2009

TARİHİ ESERLERİ JANDARMAYA SATMAK İSTERKEN YAKALANDILAR

 

Ankara İl Jandarma Alaya Komutanlığı ekiplerinin tarihi eser kaçakçılarına yönelik düzenlediği operasyonda, Roma dönemine ait olduğu belirlenen amforayı satmak isteyen 2 kişi gözaltına alındı.

 

Alınan bilgiye göre, ellerinde tarihi eser bulundurdukları tespit edilen şahısların bilgisine ulaşan Jandarma ekipleri, söz konusu 2 kişiyle alıcı gibi davranarak irtibata geçti. Ufuk O. ve Kutlay T'nin elindeki tarihi eseri satın almak için pazarlık yapan ekipler, zanlılarla Yenimahalle Hurdacılar Sitesi'nde buluştu. Ekipler, alışveriş sonrasında kimliklerini açıklayarak zanlılara suçüstü yaptı. Zanlıların araçlarında yapılan aramada, Roma dönemine ait olduğu belirlenen ''amfora'' adı verilen toprak testiyi ele geçirdi.

Zaman, 17.11.2009

EN ESKİ SANTRAL MÜZE OLACAK

 

 

Türkiye’nin çalışır durumdaki en eski hidroelektrik santralı özelleştirme kapsamında satışa çıkarıldı. Kayseri’nin Bünyan İlçesinde, 1929’da Alman ve Çek mühendisler tarafından kurulan santral, tam 80 yıldır elektrik üretiyor. Kayseri ve Civarı Elektrik T.A.Ş, kuruluş temelini de oluşturan santralı satın alarak müzeye dönüştürmek istiyor.

Skoda firması tarafından Alman ve Çek mühendislerce kurulan santral enerji üretiminde kullandığı suyu, ilçeye 4 kilometre uzaklıktaki Pınarbaşı kaynağından alıyor. Yaz aylarında üretim kapasitesi düşmesine rağmen yılda 5 milyon kilovatsaat elektrik üretiyor.

Santralın giriş kapısına kurulduğu dönemde asılan “Dikkat ali tevettür (alette yüksek gerilim) ölüm tehlikesi vardır” yazılı uyarı levhası da orijinal haliyle korunuyor. 80 yıldır elektrik üreten santral, EÜAŞ, tarafından 56 hidroelektrik santralıyla birlikte özelleştirme kapsamına alınmıştı. 

Santrala talip olan Kayseri ve Civarı Elektrik T.A.Ş Genel Müdürü Şadi Büyükkeçeci, “Bünyan Hidroelektrik Santralı’nın şirketimizin temelini oluşturuyor. Bu nedenle bizim için önemli. Santral orijinal haliyle hala korunuyor ve çalışıyor. Ancak, kar getiren bir işletme değil. Bizim için nostaljik bir önemi var. Bu nedenle santralı satın alarak Elektrik Müzesi’ne dönüştürmek istiyoruz” dedi.

Radikal, 17.11.2009

ALLIANOI'DE KAZI İSTEMİ

 

 

Bergama’daki antik sağlık yurdunun yargı kararlarına karşın Yortanlı Barajı’nın suları altında bırakılmak istendiğine dikkat çekilerek “Allianoi’de kazılar yeniden başlatılsın” kampanyası düzenlendi. Bergama Müzesi önünde girişim grubu üyeleriyle birlikte basın açıklaması yapan Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Alime Mitap, Allianoi’yle ilgili yaşanan hukuki süreci anımsattı.

Danıştay’ın, Allianoi’nin üzerinin mille kaplandıktan sonra Yortanlı’nın suları altında bırakılmasını öngören İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu kararının yürütmesini durdurduğuna dikkat çeken Mitap, “Kamuoyu, bu karar üzerine kazıların yeniden başlatılmasını, henüz gün yüzüne çıkarılamamış yüzde 80’lik alana ulaşılmasını beklerken, aynı bölge koruma kurulu, hukuku göz ardı ederek mille kaplamada ısrar etti. Anayasaya aykırı bu ibretlik kararla ilgili olarak yargıya başvuracağız” dedi.

Mitap, “Bugün burada Allianoi’de kazılar yeniden başlatılsın kampanyasını ilan ediyoruz. Allianoi’de bilimsel kazıya izin verilinceye dek, her türlü meşru yolla mücadelemize devam edecek” diye konuştu.

Cumhuriyet, 17.11.2009

NEFERTİTİ MEĞER ESTETİK YAPTIRMIŞ





Mısır Kraliçesi'nin Berlin Neues Museum'da korunan büstünün CT ile incelenmesinin ardından estetik yaptırdığı anlaşıldı.

 

Çalışmayla dış ve iç yüzeyler arasındaki farkların da saptandığını anlatan Avşar, “Biz, bugün Berlin'deki müzede Nefertiti'nin yüzünün makyajlı ve sıvalı dış yüzeyini yani estetik yapılmış halini görüyoruz. Aslında Nefertiti, büstüne estetik yaptırmış. Dolgusunu da yaptırmış, botoksunu da yaptırmış. Biz de bu 3 boyutlu tomografilerden yola çıkarak büstün iç yüzeyini yeniden büste dönüştürdük” dedi.

 

Dünyada ilk kez yapılan bu büst ile Berlin'deki büstün karşılaştırılabileceğini ve Nefertiti'nin neler yaptırdığı ve kendisini nasıl değiştirdiğinin görülebileceğini belirten Dr. Avşar, şunları söyledi: “Nefertiti, heykeltıraşa burnundaki küçük kemeri aldırmış, göz kenarlarını daha belirginleştirmiş, ağız köşesi ve yanaklarındaki çizgileri kaybettirmiş, elmacık kemiklerini daha dolgunlaştırmış. Küçük operasyonlarla mükemmel bir yüz şekli ortaya koyulmuş. Ayrıca heykelde kulak rekonstrüksiyonu yaptık. Nefertiti, kepçe kulaklı ama tabii büstün kulakları kırıldığı için onu göremiyorsunuz. Belki de moda olduğu için o döneme ait heykellerin çoğunun kepçe kulaklı.”

Avşar, ilk kez yapılan bu çalışmanın estetik cerrahlar için de bir eğitim aracı olacağını sözlerine ekledi.

 

Mumyası kayıp kraliçe Nefertiti

İsmi “güzelden gelen” anlamını taşıyan ve tarih boyunca güzellik sembolü olarak kabul edilen Nefertiti, 3 bin yıl önce kocası firavun IV. Amenhotep (sonradan Akhenaton) ile birlikte eski Mısır'ı radikal bir yenilenme sürecine soktu. Bu süreçte eski başkent Teb'den Amarna'ya taşındı,

inanılan tanrı değiştirildi ve bütün bunların ardından aile üyeleri esrarengiz bir şekilde kaybolmaya başladı. MÖ 1300'lü yıllarda yaşadığı tahmin edilen Nefertiti'nin mumyası ortaya çıkarılamadığı için yaşamı hala çözülememiş sırlar içeriyor.

Hürriyet, 17.11.2009

AKM BAŞIMIZA DERT OLDU

 

Geçenlerde gündüz vakti, yağmur yağarken, Atatürk Kültür Merkezi'nin ışıklarını yakmışlardı. Kırmızı ışıkta durduğumda, uzun uzun o binaya baktım. O kadar güzel görünüyordu ki... Aşıkların ilk buluştuğu yer... Adres tarif edilen simge... Hepimizin hayatında, içine girmemiş olanların bile illa ki bir önemi bulunan o bina...

O gün AKM'ye özlemle baktım... İçinde yer aldığı meydanla öyle güzel bütünleşmişti ki...

AKM, en son geçen Bienal'de dünyanın 'terk edilmiş' başka binalarını tema edinen işlerine ev sahipliği yapmıştı. Sonra da kapılarını restorasyon bahanesiyle kapandı.

Ve dönem dönem ısıtılıp önümüze konan tartışmalardan biri olarak yine yıkılması gündemde.

Hemen geçen hafta Hürriyet'ten Tufan Türenç'in hatırlattığı 'hukuki durumu' aktaralım:

'1999 yılında Birinci Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu AKM'yi korunması gereken yapı olarak tescil etti. Bu karar nedeniyle AKM'yi değil yıkmak, özelliğini bile bozamazsınız. 2007 yılında, yani AKP iktidarının AKM'yi yıkma söylentilerinin çıktığı günlerde bu kez İkinci Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Birinci Kurul'un aldığı kararı onayladı. İkinci Kurul da AKM'nin yıkılamayacak, özelliklerine dokunulamayacak bir yapı olduğunu ikinci kez tescil etmiş oldu. Bu kararlardan sonra Başbakan'ın sürekli vurguladığı gibi bir hukuk devleti olan Türkiye'de AKM'yi yıkmanız mümkün değildir. Sadece yapının özelliklerini ve ruhunu koruyarak restorasyon yapabilirsiniz.'

Buna rağmen nasıl oluyor da hala AKM'nin yıkılması tartışılıyor?

Başbakan'ın 'korumacı' bir kişiliği olmadığı aşikar. Ancak aynı dalga basına da sirayet etmiş durumda.

AKM'nin yetersizliğinden bahsedenler, daha iyisini isteyenler, yıkalım diyenler bu binanın simgesel önemini tamamen göz ardı ediyor. Hem gündelik hayatın içindeki önemini hem de bu binanın giderek politik bir kimliğin dışavurumu olduğu...

Kim ne derse desin AKM'nin yıkılması bu ülkede Cumhuriyet ruhunun alacağı bir darbe olacaktır. Kaba inşaatçılık ruhuyla, 'Yıkalım, yenisini yapalım' diyenler ısrarla bu ayrıntı gözden kaçırılıyor.

AKP, Atatürk Kültür Merkezi'nin neden yıkılmasını istiyorsa, bu binanın kalmasını isteyenlerin nedenleri aynı: AKM'nin simgesel önemi.

Pek çok kişinin, belki de yıllardır AKM'de tek bir gösteri izlememiş olmalarına rağmen bu binanın kalmasını ve korunmasını canla başla savunmalarının ardında da bu yatıyor zaten. Çok kuvvetli bir direnç olmasaydı, bu direnç de kökünü sağlam bir politik bilinçten almasaydı çoktan AKM yıkılırdı.

Ancak bu direnci kırmaya karşı, karşı kampta da AKM'nin 'hayalet bina' haline getirilmesi projesi yatıyor gibi. Bir tek çivi çakılmaması, kapısının kapalı olması ve restorasyonun sürekli gecikmesi sonucu insanların bir süre sonra bu binanın yıkımına zorunlu ikna olacakları hesaplanıyor olmalı. Bu da bir tür psikolojik harp işte...

Ancak yapılması gereken yılmadan, pes etmeden, AKM'nin bu haliyle bile nasıl hayatın içine katılacağının üzerinde durmak. Ve çözüm üretmek...

AKM'nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu'nun mimar oğlu Murat Tabanlıoğlu'nun bu konuda bazı önerileri vardı: İçinde kendine özgür restoranı, sergi alanı, sinemateki olan yaşayan bir bina...

Özel teşebbüsün elinde olsaydı, söz gelimi Eczacıbaşı ailesi AKM'nin sahibi olsaydı bu binanın şu atıl görüntüsünden nasıl kurtulacağını hayal edebilir misiniz? Bambaşka bir çahreye bürünür, simgesel öneminin dışında da bir simge olurdu...

AKM'nin yıkılmasına sonuna kadar karşı biri olarak, bu binanın bir 'hayalet' olarak kentin en kıymetli noktalarından birinde durmasını da kabullenemiyorum. İçimden geçen, bir an önce AKM'nin yıkılmadan hayata döndürülmesi için çalışma yapılması...

Akşam, Yazı: Oray Eğin, 17.11.2009


******


MİMARLIĞIN KUTSALLIKLA MÜCADELESİ

 

"Atatürk Kültür Merkezi (AKM) için gerçekleştirilecek yenileme projesinden vazgeçildi. Yenileme projesi yerine binaya 'basit onarım' yapılacak." Bu, yaklaşık olarak dört yıldır gündemden düşmeyen ve artık bizi hiç de şaşırtmayan AKM ile ilgili haberlerden sonuncusu. Radikal'de Cem Erciyes'in geçtiğimiz günlerde köşesinde hatırlattığı gibi, bir takım olaylardan sonra AKM tadil edilerek kapılarını gelecek senenin ortalarında açacak.

1930'larda "İstanbul kültür sarayı" fikrinin doğmasından itibaren farklı mimarların dahil olduğu, bir türlü bitirilemeyen, bittikten sonra yanan, yeniden yapılan, ismi değişen, sonra da ihmal edilen bu bina, bugünlerde tartıştığımız sadece yıkılma ve onarılma safhası ile değil, yapılış safhaları ile de modernleşme ve demokratikleşme serüvenini ani şoklarla yaşayan bir ülkenin sanata, kültüre ve özellikle de mimarlık kültürüne bakışını anlamak için çok önemli bir hatıra deposuna, bir nevi sosyolojik aynaya dönüşmüş durumda. Yaratılışında bile sorunlar yumağı olan böyle bir merkezin yenilenmesi veya onarılması sırasında da böyle gürültü çıkarması doğal algılanmalı.

Peki bu süreçte hangi kurumsal ve bireysel aktörler rollerini nasıl oynadılar? Bunu biraz inceleyelim.

 

Aktör 1, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Elbette binanın sahibi olarak baş rol, Türkiye devletini temsilen Kültür Bakanlığı'na ait. Kültür (ve kardeşi Turizm) Bakanlığı'nın "kültür merkezleri" konusunda sabıkası kabarık. 28 Ekim'de Yeni Asır'da yayınlanan Fatih Şendil'in şu haberine göz atalım: "Uşak'ın Eşme İlçesinde hayvanların otladığı meraya kültür merkezi yapmak için 15 yıl önce temel atıldı. Yıllarca atıl kalan inşaat, 2009 yılının başında tamamlandı....1000 kişilik konferans ve tiyatro salonu, fuaye alanı, sergi salonu, kütüphanesi ve diğer faaliyetlerin yapılacağı odaların yer aldığı merkez için 6.5 milyon lira harcandı. Ama tek kütüphane memurunun atandığı binaya başka personel verilmedi. Uzaklığı nedeniyle kütüphanesi de kullanılmayan, kimsenin gelip gitmediği kültür merkezi ıssız kaldı."

Türkiye'nin çeşitli illerinde, ilçelerinden gelen benzer çok hikayeler duyarız. Temeli atıldıktan 20 yıl sonra bile bitirilemez, bitirilenler bir süre atıl durumda bekler, çürür, sonra belediyeye devredilir ve düğün ve halay salonu olarak kullanılır. Devletin kültür merkezleri ile ilişkisi patalojik bir hastalıktır aslında. Bu hastalığın bir ismi bile var. Pseudologia fantastica, mythomania veya patalojik olarak sürekli yalan söyleme... Bu bir psikolojik rahatsızlık ve bu hastalığa yakalananlar sürekli olarak yalan üretme, bu yalanlara inanma ve karşısındakini inandırma çabasında olurlar. Devletin kültürle ve kültür merkezleri ile ilişkisi de bu şekildedir. Doğru dürüst tanımlı bir kültür politikası olmayan devlet, hangi kültür için merkez açtığını bilmeden bir takım binalar inşa eder. Bu yapıların vatandaşlarının kültürel gelişimine olumlu katkı yapacağını düşünür ve bakanlık eliyle devlet, kültür konusunda sorumluluğunu yerine getirdiğine kendini inandırır. İhale usulü ile inşaat yaparak, asli sorumluluğunu yerine getirmemenin günahını çıkartır.

 

AKM'nin de bu açıdan bakıldığında Eşme'deki ufak kültür merkezi'nden herhangi bir farkı yoktur devlet katında. İkisi de bir inşaat ihalesi objesidir, daha ötesi değil. Bu nedenle yıkılması, yeniden yapılması, onarılması, tadil edilmesi veya yenilenmesi arasında hiç bir fark yoktur. Tek fark ihalenin ölçeğidir.

 

Aktör 2, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı
2005 yılında dönemin Kültür bakanının yıkılması için kuyuya bir taş atmasından sonra, 2007 yılına dek süregelen tartışmalar, İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkentlerinden birisi olarak seçilmesi ile başka bir yön kazandı. İstanbul 2010 için hazırlanan yasaya AKM'nin yıkılarak yerine yeni bir kültür merkezi ve "müştemilatı" yapılacağına dair madde ekleniverdi. Bu gelişme sonucunda AKM, sanat ve mimarlık platformlarının baskısı sonucu, Kasım 2007'de İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 1. derece kültür varlığı olarak tescillenerek bir anlamda bu maddenin geçersiz hale gelmesi sağlandı. Neyse ki, taşı kuyuya atan bakanın halefi Ertuğrul Günay da AKM'nin yıkılması yerine yenilenmesinin daha doğru olacağını savunarak en azından yıkım tehlikesini ortadan kaldırmış oldu. AKM'nin yenilenmesi görevi ise İstanbul 2010 Ajansı'na verildi ve 2008 yılı ortası itibarı ile bina kapılarını kapattı.

 

Yenileme projesi bakanlık bünyesinde yapılan ve koruma kurulunca onaylanan avan projenin arzulanan niteliği sağlamaması nedeni ile, İstanbul 2010 Ajansı Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş'ün, yoğun çabalar ile bakanlığı ve AKM yönetimini ikna ederek yenileme projesinin Hayati Tabanlıoğlu'nun oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu tarafından yapılmasını sağlaması ise AKM'nin kaderindeki önemli bir başka dönemeç gerçekleşti. Tabanlıoğlu'nun bedelsiz üstlendiği bu hizmetin sonucunda ortaya çıkardığı projenin detayları da kamuoyu ile paylaşılmaya başlandığı andan itibaren de AKM'yi kullanan sanatçıların bir kısmı şiddetli bir şekilde eleştirilere başladı.

Kanımca, 2010 ajansı, aktörler arasındaki bilgi alışverişini sağlıklı bir şekilde yapamadğı için bu süreci iyi yönetemedi ve tepkileri öngöremedi. Her ne kadar, bakanlığın alışılmış iç mekanizmalari ile proje üretimi ve ihale yöntemlerinden farklı bir yönteme ikna edilmiş olması büyük bir başarı olsa da, gerek ajansın içindeki kişilerin ve gerekse dışarıdaki kurumların bu süreç hakkında yeterince bilgilendirilmediği ve dolayısı ile bu aktörlerde saha dışına itilmiş duygusu oluştuğu bir gerçek. Ayrıca proje ve ihale sürecini planlamadan AKM'nin erkenden boşaltılması ise tam anlamı ile ölümcül bir hata oldu. Elbette 2010 ajansının yıllardır düzelmeyen çarpık ve kaotik organizasyonel yapısı da bu hataları doğuran önemli bir etken.

 

Aktör 3, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu
AKM'nin tamamen yıkılmasını önleyen bu kurul, bu süreç içinde iki önemli noktaya dikkatimizi çekti. Birincisi kendinden beklenen bir görevi yerine getirememiş olması idi. O da, bu önemli yapının, yıkılma ihtimali belirene dek bugüne dek tescil edilmemiş olması idi ki kurulun bu konuda kendi kendine insiyatif alıp, dış etken olmadan bu işlemi yıllar önce yapmış olması beklenirdi. Bu da, koruma kurullarının işleyiş mekanizmalarının artık gözden geçirilmesi ve değişmesi gerektiğini ispat eden önemli bir nokta.


Öte yandan, kurul konvansiyonel ve köhneleşmiş işleyiş mekanizmasının sınırlarını da bu süreç içinde aştı. Tabanlıoğlu'nun AKM'nin daha iyi işletilmesi için önerdiği değişiklikleri içeren projesinin kurulda kabul edilmesi ile ilk defa katı ve sınırlı koruma prensiplerinin proje bazında esnetilebileceği telaffuz edildi ki bu önemli bir aşama idi. Böylece kurulun "düşünebilen" ve "yorum yapabilen" bir varlık olduğu hatırlandı ki umarım başka binalar ve olaylar için de emsal olabilir bu tavır.

 

Aktör 4, AKM'yi kullanan sanatçılar
Bu olayların sürecinde başrolü paylaşması gereken ama rolü en silik olan aktör grubu AKM'yi kullanan sanatçılar oldu. Kendileri aslında devlet memuru oldukları için bakanlık veya AKM yönetimi tarafından temsil edildiler. Tüm sürecin şeffaflaşması için uğraşan 2010 ajansının Kentsel Uygulamalar Direktörlüğü'nün bu grubu ihmal etmiş olması ve sadece AKM yönetimini ve bakanlığı muhatap alması akıl almaz bir ihmal oldu.

 

2010 Ajansı'nın projeyi gerçekleştirecek müteahhidin belirlendiği ihaleden hemen sonra, KESK'e bağlı Kültür Sanat Sendikası'nın başvurusu üzerine İstanbul Bölge İdare Mahkemesi "Yapılan düzenleme ile koruma grubu 1.derece olan yapının günümüze ulaşmış sosyo-kültürel, tarihi kimliğini oluşturan mekansal, biçimsel, yapısal özellikleri ile çevre içindeki özgün konumunun korunmadığı"na karar verdi ve AKM'nin yenileme projesinin ihalesini iptal edip, yürütmeyi durdurdu.

 

Kültür Sanat Sendikası'nın bu noktadan sonra tüm AKM sanatçılarının sözcüsü gibi davrandığı gözlendi. Öncelikle bu sendikanın AKM'yi kullanan veya kullanmayan performans sanatçılarının, müzisyenlerin ve tiyatrocuların tamamını temsil etmediğini varsayıyorum, veya umuyorum. Çünkü 11 Ağustos günü Mimarlar Odası İstanbul şubesinde yapılan toplantıda bu sendikaya bağlı sanatçılar ve bu grubu destekleyen sanatçıların mimarlık ve koruma üzerine söyledikleri tüyler ürpertici bir muhafazakarlık gösterisi idi. AKM'nin hiç bir noktasının değişmemesi gerektiğini savunan, hele hele işletmeye ve mekansal değişikliklere dair yeni önerilere tamamen karşı çıkan sendika ve savunucuları, Tabanlıoğlu'nun yenileme projesini neredeyse Atilla Koç'un yıkma kararına denk bir tavır olarak algıladı. Bu toplantıda ve sonrasında basına yansıyan sanatçıların görüşlerinde AKM'nin yenileme projesinin mekanların daha iyi kullanılmasına olanak verecek tüm düzenlemeleri görmezden gelerek, sadece terasta önerilen restorana takılınması ve "AKM'nin ticari işletmeye dönüşme tehlikesi"ne dair uyarılar dikkati çekti.

 

Bu toplantıda, sanatçıların "korumacıyım" ben diyerek projeye çılgınca karşı çıkışlarını "muhafazakarım" ben diye okumak çok mümkündü. İnsanı dehşete düşüren bir kafa karışıklığı, mimari kültüre olan inanılmaz uzaklık, bu uzaklıkla ters orantılı bir bilgiçlik, sanat ve kültürle ilgili tartışmaların hepsinin bir anda siyasi kamplaşmaya dönüştürebilme becerisi karşısında, tüm sanatçılarımızın bu muhafazakar düşüncelerde olmadığı ve bu sendikanın azınlığı temsil ettiği ümidi ile toplantıyı bitmeden terkettim.

 

Aktör 5, Bilirkişi kurumu ve üniversiteler
Sendikanın açmış olduğu davada mahkemenin karar almasını sağlayan bilirkişi açıklanmadı elbette. Ancak hakimlerin projenin AKM'yı mahvedecek bir proje mi yoksa iyileştirecek bir proje olduğuna dair karar vermesini yönlendiren kişilerin de akademisyen mimarlar olduğu biliniyor. Burada akademinin, dolayısı ile üniversitenin koruma kavramına, koruma kurullarının işleyişine dair soru işaretleri doğması gerekir. Hukuk sisteminin güvendiği bilirkişi(!)lere bazı meslektaşları neden güvenemiyor? Bilimde iki ayrı fikir nasıl doğru olabilir? Eğer doğru olabiliyorsa mimarlık konularında bilirkişi sistemi ile hukuki karar vermek ne kadar doğru? Üniversiteler, akademisyenler AKM konusunda neden suskun kaldılar? Neden proje bilimsel olarak mimarlar arasında, bilirkişilerin de katıldığı toplantılarda mimari olarak tartışılmadı. Bu soruları artırmak çok kolay ama cevaplarını vermek pek zor.

 

Aktör 6, Tabanlıoğlu Mimarlık
Sürecin ortasında konuya dahil olan ve en masum rolü üstlenen, yenileme projesini ücret almadan tamamlayan Tabanlıoğlu mimarlık, AKM'nin işleyişindeki aksaklıkları çözecek mekansal düzenlemeler getirme cesaretini gösteren vizyoner bir tutum sergiledi. Ancak görünen o ki, bu vizyon diğer aktörler için bir iki numara büyük geldi. Tabanlıoğlu'nun bu süreç içindeki eleştirilebilecek tek noktası, projenin kamuoyu ile paylaşma sürecinde tepkileri öngörmeden plansız ve karmaşık mesajlar verecek şekilde basınla konuşması oldu. Projenin kamuoyu ile paylaşılmasını neredeyse tek başına üstlenen Tabanlıoğlu'nun burada alışılageldik mimar egosuna yenik düştüğünü söylemek mümkün. Oysa tartışmalı ve kamuyu ilgilendiren böyle önemli bir projenin ortaya çıkartılma safhasının çok daha iyi tasarlanması ve kurgulanması gerekirdi. Elbette İstanbul2010 ajansının da bu bilgilendirme dönemindeki ihmalleri unutulmamalı.
Sonuçta AKM'de Tabanlıoğlu'nun önerdiği çoğu mükemmel öneriler, cephenin bir reklam alanı olarak kullanılma tehlikesi ve terastaki restorasyon önerisine indirgenmiş oldu. Burada bir mimari projenin kamuoyuna sunulmasının da tasarımın bir süreci olduğunu hatırlamış olduk.
Bu arada, Tabanlıoğlu'nun, kendisinin ürettiği yenileme projesinin uygulanması yerine "basit onarım" kararı üzerine bu projeden tamamen çekildiğini ifade etmesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bu "basit onarım" sonucunda çıkabilecek her türlü marazın faturası Tabanlıoğlu'na kesilecek.

Aktör 7, Mimarlar Odası
İşte, bu süreçte en şaşırtan aktör "olağan şüpheli" Mimarlar Odası oldu. Belki de esas şaşırmamıza şaşırmak gerek. AKM'nin yıkılmasına mimari bir değer olduğu için karşı çıktığını sandığımız Mimarlar Odası, kendi üyesi saygın bir mimarın ürettiği yenileme projesini, Kültür Sanat Sendikası'nın söylemlerine benzer söylemlerle neredeyse aforoz etti. Hemen hemen hiç bir şekilde proje üretim sürecinde daha etkin bir rol sahibi olmak için çabalamayan ve çekinik durarak unutulmuş mazlum karakteri oynayan Mimarlar Odası, Kültür Sanat Sendikası'nın yürütmeyi durdurma hamlesi ile bir anda saf değiştiriverdi. Koruma Kurulu'nun esnek tavrını eleştirerek projenin durdurulmasını savunan Mimarlar Odası'nın, projeyi mimari nedenlerden değil tamamen politik nedenlerle aforoz etmesi bu süreçteki en kritik anlardan biri oldu.
Oysa Mimarlar Odası'ndan beklenen AKM gibi bir yapının kutsallaştırılması yerine, mimari açıdan nasıl daha işlevsel hale getirilebileceğini tartışılacak ortamları yaratması ve bunu teşvik etmesi, tartışmayı politika zemininden mimari bilgi zeminine taşıması idi. Ancak odanın geçmişine ve yönetimine baktığımızda, bu beklentinin naif bir ümit olduğunu da akıldan çıkarmamak iyi olur sanırım.

 

AKM Türkiye'nin Kabe'si mi?
Kültür Sarayı fikrinin doğduğu yıllarda, opera, bale ve senfonik müzik gibi sanat alanları ile toplumun kültür eksenini oluşturma çabası vardı. İstanbul Kültür Sarayı da merkezi hükümetin, kültürün merkezini belirleyen sanat alanları için bir merkez oluşturma fikri idi. Aslında bir yandan da bu saray bir ‘ukte'nin cisimleşmesiydi.

Bugün tartıştığımız AKM'nin yıkılıp yeniden yapılma temennisi, bu kültür alanlarının artık merkezde değil kenarda kalmış olmasından kaynaklanıyor. Günümüzde kültür ve kültürün ana ifade aracı olan sanat çok merkezli, hatta merkezsiz. Bu yüzden ‘Kültür Merkezi' lafı da içi boşalmış bir laf. Bir yapının ‘Kültür Merkezi' olması için hangi sanat disiplinlerinin evi olması gerekiyor? Sinema mı, video-art mı, halk müziği mi, senfonik müzik mi, folklor mu, tiyatro mu, opera mı, çağdaş sanat mı, el sanatları mı? Yoksa hepsinin birden olabileceği bir durum mu?
Türkiye Devleti "artık bu ‘Kültür Merkezi' beni ifade etmiyor, yıkıp yeniden yapacağım" derken "ben artık kültürün ve sanatın himayesini yapamıyorum" demeye çalışıyor. "Benim benimsediğim, geliştirmek istediğim sanatlar AKM'de vücut bulanlar değil, ben Osmanlı kültürünü, Türk-İslam sanatını geliştirmek, yeniden yaratmak ve yaymak istiyorum. Klasik sanatlar ilgi alanıma girmiyor, çağdaş sanatlarla ve yeni sanat formları ile hiç mi hiç ilgilenmiyorum" diyor. Dolayısı ile AKM aslında Türkiye Devleti için neredeyse klasik batı kökenli sanat alanlarının kabri gibidir. Belki de bu yüzden de sanat camiası tarafından, sessiz bir kabul ile, bir anıtkabir muamelesi görmesi de doğal olarak algılanmalıdır.


Yıkılma haberi ile gündeme gelen bir binanın bir anda köşe yazarlarının, sanatçıların, siyasetçilerin ve vatandaşın ilgisini çekmesinin nedeni, binanın bir mimarlık eseri olarak taşıdığı niteliklerden kaynaklanmıyordu. Tartışılan hiç bir zaman mimarlık olamadı. Her zaman olduğu gibi, yine siyaset, yine ideoloji, yine politika konuşulur oldu. Çünkü bir binanın dönüşümünü mimarlık kültürü üzerinden tartışmak sanatçılara, akademisyenlere, köşe yazarlarına, mimarlar odasına ve hatta kimi mimarlara bile politika üzerinden tartışmaktan çok daha zor geliyor. Çünkü mimarlık kültürümüz Osmanlı mahallelerinden, Sinan'dan, Safranbolu evlerinden öteye ilerleyemedi. AKM gibi rasyonalist uluslararası akımın dünyadaki sayısız örneklerinden biri olan basit bir kutu ile ne yapacağımızı bilemedik. Ama mimarlık, farklı uçlardaki kesimlerin tartışmalarında bir koz olarak kullanıldı. O da sadece koruma çerçevesinden bakıldığında.

Öte yandan öyle bir kültür merkezi binası düşünün ki, içinde oynanan tiyatro oyunları, operalar, bale gösterileri ve konserlerden çok, binanın bir cisim olarak kendi hikayesi, o ülkenin kültürünü yansıtsın. Bu öyle bir bina olsun ki, içindekilerden çok dışı gündem olsun, tartışılsın. Bugüne dek AKM'de oynanan hangi oyun, hangi konser, hangi sergi bu kadar hareket kattı kültür hayatımıza; neden bugüne dek AKM provoke edici, akıl gıdıklayıcı gösterilere, sergilere, oyunlara sahne olamadı? Bunu hiç tartışamadık. Biz tartışamadığımız gibi, "korumacıyım ben" diye çığlıklar atan AKM'nin yenileme projesini durduran, memuriyet rahatlığında "görev" yapan sanatçılar da bunu tartışmadılar. Sanatın provoke etmesi için rahatsız olması gerekirken, AKM'yi "yuva" olarak benimseyen sanatçılardan bunu beklemek belki de haksızlık. Ama AKM'nin yıkılma ihtimalini doğuran faktörlerden biri de aynı sanatçıların bu gibi soruları gündeme getirmemiş olmasıdır.

Şunu kabul etmek gerekir ki, İstanbul Kültür Sarayı olarak doğan bir yapıya, son on yıl içinde neredeyse Anıtkabir seviyesinde bir kutsallık yüklendi. Mimarlar Odası başkanının ve başka pek çok kanaat önderinin iddia ettiği gibi AKM'nin simgeselliği, binanın kendinden menkul bir simgesellik değil, yaratılmış bir mit aslında. Bugün Kemalizm'i neredeyse yeni bir din olarak benimseyen kesim için AKM neredeyse Kabe gibi kutsal bir yapı haline geldi. Öyle kutsal ki, hiç bir parçasının değişmesine katlanılamaz, tolerans gösterilemez. Sol eğilimli muhafazakar kültür ve sanat camiasının ve Mimarlar Odası'nın basit bir binayı, dokunulmaz bir kimlikle sembolleştirilmesi, Taksim'e cami yapmak isteyen, İMÇ'yi yok edip Osmanlı Mahallesi kurmak isteyen, trafoları Türk Evi şeklinde boyayan sağ eğilimli İslamcı kesimle aynı tavır aslında.
AKM tartışması, iki uç arasında, savunulan değerlerin cisimleştirmesi açısından zerre kadar fark olmadığını, iki ucun arkadan dolaşıp birbirine değdiğini, Türkiye'de sağ ve sol muhafazakarlığın aldığı korkunç ve tehdit edici boyutunu gösteriyor. Bu arada saf mimarlık bilgisi üzerinden konuyu çözmeye çalışan küçük bir kesim iki uçtan birine çekiştirilmeye çalışıldı ve her zamanki gibi söyledikleri duymazlıktan gelindi.

Arkitera, Yazı: Ömer Kanıpak, 20.11.2009

TARİHİ ESER OPERASYONU: 3 GÖZALTI

 

Yalova jandarması, bir istihbaratı değerlendirerek gerçekleştirdiği operasyonda ellerindeki Roma dönemine ait heykeli satmaya çalışan 3 kişiyi gözaltına aldı.

 

Yalova'nın Altınova İlçesi Kaytazdere beldesinde ellerindeki Roma dönemine ait bir heykeli satmak isteyen kişilerin olduğu istihbaratına ulaşan jandarma ekipleri, olayla ilgili çalışma başlattı. Kimlik ve adres tespitinin ardından operasyon düzenleyen ekipler, Y.Z.S (39), F.O. (25) ve E.E.'yi (37) gözaltına aldı. Şahısların üzerlerinde yapılan aramada Roma dönemine ait 9.5 santimetre uzunluğunda ve 540 gram ağırlığında bronz bir heykel ele geçirdi. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Yalova Kent Haber, 17.11.2009

SELİMİYE 'DÜNYA MİRASI LİSTESİ'NE ALINSIN





UNESCO Dünya Mirası Adayı Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi Tanıtımı, ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Uluslararası Sempozyumu, Akdeniz Dünya Mirası Kentlerinde Yönetim Planı Yaklaşımları ve ICOMOS-CIVVIH Akdeniz Bölgesi Yönetim Kurulu Toplantısı, Edirne'de başladı.
        
Edirne Ticaret ve Sanayi Odası toplantı salonunda yaptığı açılış konuşmasında, Edirne'nin korunması ve tanıtılması gereken kültürel zenginliğinin, birçoğunun fark ettiğinin çok ötesinde bir tablo ortaya koymakta olduğunun altını çizen Edirne Valisi Mustafa Büyük, ''Edirne'ye farklı bir kimlik kazandıran bu zenginlikleri iyi koruyarak ve iyi kullanarak, kültür turizminde dünyanın önde gelen şehirlerinden biri olma imkanını elde edebiliriz'' dedi.
       
Vali Büyük, Selimiye'nin UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne alınması için başlatılan adımın çok önemli olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
        
''Selimiye'nin UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne alınması süreci başarıyla tamamlanırsa, evrensel değerlere sahip anıt eserlere ev sahibi yapan Edirne'nin dünyaya tanıtımında daha başarılı olacağız.  Ayrıca, Traklar, Roma, Bizans'ın yanında Türk kültürününde merkezi olmuş, şaheserlere sahip, açık hava müzesi konumundaki Edirne'de bu tür bir sempozyumun yapılmasından büyük mutluluk duymaktayız.''
        
Edirne Belediye Başkan Vekili Namık Kemal Döleneken de suyun bulunduğu her yerde medeniyetlerin fışkırdığının tarihsel bir gerçek olduğunu, Edirne'nin de bu yüzden medeniyetlerin buluştuğu bir kent konumunda bulunduğunu söyledi. Selimiye'nin UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne alınması için geçirilen sürecin hiç kolay olmadığını ifade eden Döleneken, şunları kaydetti:
        
''Biz Edirne Belediyesi olarak, valiliğimiz, rektörlüğümüz, vakıflar bölge müdürlüğümüz ve bütün kurumlarla bu yola çıktığımızda işin kolay olmadığını biliyorduk. Türkiye'de alan yönetimi konusunda bir birikimin olmayışını ya da yasal mevzuatlardaki eksiklikleri önemsemedik, biz el ele ileriye yürümek için yola çıktık. Bugüne kadar zorlu bir süreçten geçtik, bundan sonrasının da kolay olmadığını biliyoruz. Ancak şunu biliyoruz ki eğer tüm paydaşlar bir araya gelirse tüm sorunlar aşılabilir. Biz bu çalışmayı yerel gücümüzle yaptık, inanarak, güvenerek yola çıktık başaracağımızı da biliyoruz.''
        
Trakya Üniversitesi (TÜ) Rektörü Prof.Dr. Enver Duran ise TÜ olarak her zaman anıt eserlerin korunması ve ön plana çıkarılması konusunda destek verdiklerini söyledi.
        
ICOMOS Türkiye Başkanı Nur Akın, Edirne'nin, 16 yüzyılın muhteşem yapısı Selimiye'nin yanı sıra birçok önemli han, hamam, köprü, kervansaray ve anıtsal eserlere sahip olduğunu belirtti.
        
ICOMOS-CIVVIH Başkanı Roy Bondın Edirne'ye faydalı olmak için burada olduklarını, ICOMOS-CIVVIH Akdeniz Alt Komitesi Başkanı Sofia Avgerinou Kolonıas ise tarihi bölgelerin korunmasında ortak çalışmalarının şart olduğunu ifade etti.
        
Yunanistan Turizm Eski Genel Müdürü ve ICOMOS Komite Üyesi Kostas Katsıgıannıs de Edirne'nin Mimar Sinan'ın başeseri Selimiye'nin yanı sıra pek çok anıt eseri barındırdığını, Balkanların en büyük Sinogogu ve Bulgar kiliselerine ev sahipliği yapan modernliğiyle de medeniyetler köprüsü olma özelliğini hala sürdürdüğünü ve Yunan ICOMOS olarak Edirne'nin dünya mirası listesine alınması için destekleyeceklerini belirtti.

Ntvmsnbc, 16.11.2009

KUZEYBATI ANADOLU'NUN EN ESKİ ÇANAK ÇÖMLEĞİ

 

Eskişehir’in Seyitgazi İlçesi yakınlarında yaklaşık beş yıldır sürdürülen Keçiçayırı kazılarından Neolitik döneme ait, tüm Kuzeybatı Anadolu’nun bilinen en eski çanak  ve çömlekleri çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Turan Efe, “Bu tür kalıntılara daha önce Suriye’nin kuzeyi, Güneydoğu Anadolu ve Konya’da rastlanmıştı. Bu  kalıntılar günümüzden 10-11 bin yıl öncesine ait. Burada ele geçirilen Neolitik  çanak ve çömlek, tüm kuzeybatı Anadolu’nun bilinen en eski çanak çömleği olma özelliğini taşıyor” dedi.

Radikal, 16.11.2009

HUMBARHANE CAMİİ'NİN ALTINDA YENİ BİR SARNIÇ BULUNDU

 

3. Selim'in annesi Mihrişah Sultan tarafından 1794'te Sütlüce'de yaptırılan tarihi Humbarhane Camisi'nin altında, yıllardır kapalı halde duran sarnıç, restorasyon sırasında ortaya çıkarıldı.

 

Vakıflar İstanbul Bölge Müdürü İbrahim Özekinci, geçtiğimiz Haziran ayında 2 milyon lira bütçeyle restorasyonuna başlanan camide yeni bir sarnıç bulunduğunu belirterek "İçeride sarnıç olduğunu biliyorduk, ama içeri girme şansımız yoktu. Restorasyon aşamasında sarnıca girmiş olduk" dedi.

Sabah, 16.11.2009


ZENGİNİN PARASI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ DURUMUNDA 'SANAT'TAN SÖZ ETMEK

DOĞANÇAY, YAŞAYAN EN PAHALI RESSAM





Burhan Doğançay'ın 'Mavi Senfoni' adlı büyük boy tablosu 1 milyon liradan açık artırmaya çıktı, 2.2 milyon liraya satılarak bir rekora imza attı. Müzayedeye telefonla katılarak eseri satın alan koleksiyoner adının açıklanmasını istemedi. DoğAnçay resmini 1987'de çok düşük bir fiyata sattığını söyledi.

 

Burhan Doğançay’ın ‘Mavi Senfoni’ adlı büyük boy tablosu dün Swissotel’de düzenlenen Antik AŞ. müzayedesinde 2.2 milyon liraya satılarak bir rekora imza attı. Doğançay, yaşayan en pahalı Türk ressam oldu.


1 milyon liradan açık artırmaya çıkan 162X285 cm. boyutlarındaki ‘Mavi Senfoni’ için çekişme müzayedeye telefonla katılan bir koleksiyoner ile salondaki bir koleksiyoner arasında yaşandı. 50 ile 100 bin liralık artışlarda devam eden açık artırma sonucunda ‘Mavi Senfoni’, telefonla katılan ve adının açıklanmasını istemeyen koleksiyoner tarafından satın alındı. Eserin açık artırmaya çıkış fiyatı da bir rekor. İlk kez yaşayan bir sanatçının eseri bu kadar yüksek fiyata satışa sunulmuş oldu.


Müzayedede ayrıca, 700 bin lira muhammen bedelle satışa çıkan Fahrelnissa Zeid’in ‘Londra’ adlı tablosu 1 milyon 50 bin liraya satılarak bir Zeid rekoru kırıldı. Ömer Uluç’un ‘Levni’ tablosu ise 425 bin liraya satıldı.


Doğançay’ın Mavi Senfoni’si Sultanahmet Camii’ndeki İznik çinilerini anlatıyor. Satış öncesi, Milliyet’in pazar ekinde yayımlanan söyleşisinde Doğançay şunları anlatıyordu: “Bu tarihi bir resim. 1987 tarihli bir eser. O yıl Türkiye’de bienaller başlamıştı. İlk İstanbul bienalinde yer aldı bu resim. En büyük ebattaki tuvalim ‘Mavi Senfoni’ aslında Sultanahmet Camii’nin içini gösteriyor. Sultanahmet’i nasıl yaparım diye yıllarca düşündüm ve aklıma içindeki mavi İznik çinileri geldi. Bunları tuvale yansıttım. Osmanlı dönemini yansıtan en önemli eserim bu eser üzerinde iki-üç yıl düşündüm, iki-üç ayda bitirdim. Bu resmi 1987’de bir koleksiyonere sattım. Çok da düşük bir fiyata sattım. O zaman yatırdığı para 5 ise bugün 500. Öyle şeyler oluyor ki 100 dolara sattığım bir resim bazen 50 bin dolara gidebiliyor. Resmimi zamanında alanlar ileriyi gören insanlar. 1 milyon liranın çok üzerinde satılması gereken bir resim bu. Resmim satılmazsa Türkiye için bir felaket olur. Resmim satılmazsa bence Türkiye sanat meselesini kapatsın.”


Doğançay, “Bir resme değer nasıl biçilir” sorusu üzerine ise şu yanıtı veriyor: “Bu işin eksperleri var. Bir fiyat belirlerken sanatçının hangi müzelere girdiği, hangi koleksiyonerlere resim sattığı hakkında kaç kitap yazıldığı, nerelerde sergi açtığına bakılır. Bir resim satın alırken de bunlara bakılmalı. Bu tür resimlerin fiyatları hiç düşmez. Eğer siz sadece mobilyaya, salona uyuyor diye bir resim satın alırsanız o resmi çocuklarınız 10 yıl sonra yakar.”

Radikal, 16.11.2009


******


2.2 MİLYONLUK MAVİ SENFONİ'NİN REKORA GİDEN 22 YILLIK YOLCULUĞU





Geçen pazar Antik A.Ş.’nin müzayedesinde 2 milyon 200 bin TL’ye satılan Burhan Doğançay’ın eseri Mavi Senfoni, Türk çağdaş sanatında bir rekor kırdı. Doğançay’ın 1987’de yaptığı Mavi Senfoni, uzun süre alıcı bulamamıştı.

 

Eserlerİ New York Metropolitan, Paris Pompidou, Munich Pinakothek gibi dünyanın en önemli 64 müzesinde yer alan Burhan Doğançay, Mavi Senfoni’yi 1987’de Galeri Baraz’’ığn binasında bulunan atölyesinde yapmaya başladı. O dönemde Amerika’dan her gelişinde Galeri Baraz’ın 7 katlı binasındaki atölyeye girip çalışıyordu. Aklında Sultanahmet Camii’ni çizmek vardı ve çözümü içindeki mavi İznik çinilerini resmetmekte buldu. Tuvale onları yansıttı.

Aynı yıl Türkiye’de bienaller başladı. Sanatçının en büyük ebattaki tuvale sahip eseri Mavi Senfoni ilk kez 1987’de I. İstanbul Bienali’nin yapıldığı askeri müzede sergilendi. Ardından Yahşi Baraz 1990’da Atatürk Kültür Merkezi’nde açtığı sergide Mavi Senfoni’yi yine gün yüzüne çıkardı. Ama söylediğine göre kimsenin ilgisini çekmedi: “O dönemde ne yazık ki hiç kimse çağdaş sanatla ilgilenmiyordu. Sabırla beklemek gerekiyordu”. Baraz da esere alıcı çıkmayınca Mavi Senfoni’yi sahibi Burhan Doğançay’a geri verdi. Ardından Oktay Duran’ın eseri satın aldığını öğrendi.

Yıllardır Türkiye’nin önde gelen matbaacılarından Oktay Duran’ın koleksiyonunda bulunan Mavi Senfoni nihayet geçtiğimiz pazar Antik A.Ş.’nin müzayedesinde satışa çıktı ve rekor bir fiyata, 2.2 milyon TL’ye adı açıklanmayan yeni sahibinin koleksiyonuna dahil oldu.

Bir ressamın eserlerinin evvela kendi ülkesinde tutulması ve yüksek değerlere ulaşması gerekir. Uluslararası piyasada dikkat çekmesi de bu şekilde olur. Müzayedede eserimin böylesine bir fiyata satılması, sonucun böylesine ilgi görmesi beni çok sevindirdi. Bu Türk sanatı açısından da bir dönüm noktasıdır. Benim başından beri olan hayalim ve düşüm de böylece gerçekleşmiş oldu.

Hürriyet, 17.11.2009


******


MAVİ SENFONİ KİMDE?

 

Geçtiğimiz pazar günü Antik A.Ş. tarafından düzenlenen müzayedede Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni adlı tablosuna 2.2 milyon TL vererek satın alan esrarengiz sanatseverin adı halen açıklanmadı. Kulislerde Ömer Koç, İnan Kıraç, Bülent Eczacıbaşı ve Murat Ülker isimleri dolaşıyordu.

 

Önceki gün gazetelerde Bülent Eczacıbaşı’nın eseri İstanbul Modern koleksiyonuna katmak için satın aldığı yönünde çıkan haberler Eczacıbaşı Holding’den bir açıklama yapılarak yalanlandı.

Açıklamada; “Antik A.Ş. tarafından geçtiğimiz günlerde düzenlenen Çağdaş Sanat Eserleri Müzayedesi’nde, Burhan Doğançay’ın ‘Mavi Senfoni’ adlı tablosunun 2.2 milyon TL’ye satılmasının ardından, bazı yayın organlarında, söz konusu tablonun Bülent Eczacıbaşı tarafından satın alındığına ilişkin haberler yer almıştır. Müzayede sonuçlarını, çağdaş sanat adına sevindirici bulmakla birlikte, ‘Mavi Senfoni’; Bülent Eczacıbaşı, Eczacıbaşı Holding, İstanbul Modern ya da Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı tarafından satın alınmamıştır.  Kamuoyunun bilgilerine  sunarız.” denildi.

 

Diğer yandan sanat kulislerinde Mavi Senfoni’yi Kadir Has Vakfı Başkanı Can Has’ın satın aldığı yönünde haberler ağırlık kazandı. Hatta bu akşam Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katılımıyla Rezzan Has Müzesi’nde açılışı yapılacak Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II “Türk Resminde Yüzyılın Tablosu” adlı serginin açılışında bunun açıklanacağı konuşuluyor.

 

Sanat ve iş dünyasının önemli isimlerinden Ahu ve Can Has’ın daha önce sergilenmemiş ve merak edilen koleksiyonundan yola çıkılarak hazırlanan sergide Fausto Zonaro, Alberto Pasini, Fabiust Brest gibi oryantalist ressamlardan; Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Halil Paşa, Mahmut Cuda ve Feyhaman Duran gibi Türk resim sanatı’nın önemli isimleri ile Çağdaş ressamlardan Erol Akyavaş, Burhan Doğançay ve Kemal Önsoy gibi sanatçıların en iyi eserleri yer alıyor.

Hürriyet, 18.11.2009


******


MAVİ SENFONİ'NİN YENİ SAHİBİ MURAT ÜLKER





Ressam Burhan Doğançay'ın geçtiğimiz pazar günü, rekor bir fiyatla 2,2 milyon TL'ye satılan 'Mavi Senfoni' adlı tablosunu, ünlü işadamı Murat Ülker satın aldı.

 

Antik AŞ tarafından düzenlenen Çağdaş Sanat Eserleri Müzayedesi'nde satılan 'Mavi Senfoni'nin yeni sahibi merak konusuydu. Bütün Türkiye'nin üç gündür peşinde koştuğu eserin yeni sahibini Zaman ortaya çıkardı. Tabloyu satın aldığı rivayet edilenler arasında Ömer Koç, Bülent Eczacıbaşı, Cengiz Çetindoğan ve İnan Kıraç'ın adı geçiyordu. Dün, gazete ve televizyonlar gün boyu Ömer Koç ve Bülent Eczacıbaşı'ndan gelecek açıklamaları bekledi. Öğle saatlerinde iki ismin de tabloyu almadıklarını açıklaması, eserle ilgili merakı daha da artırdı. Hatta birçok dedikodu bile yapıldı. Kulaktan kulağa dolaşan iddialara göre 'eser satılmamış, ama yüksek bir fiyata satılmış gibi gösterilerek gündem oluşturulmaya' çalışılmıştı. Ancak hiç kimsenin aklına Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker'in adı gelmedi. Daha önce sanat müzayedelerinde adı pek duyulmayan Ülker'in 'Mavi Senfoni'yi alması sürpriz olarak değerlendirildi. Murat Ülker'in bu kadar pahalı bir eseri ne yapacağı ise yeni merak konusu. Sanat piyasasının duayenlerinden 'adının açıklanmasını istemeyen' bir isme göre bunun bir tek anlamı olabilir: "Bu kadar parayı veren kişi, bu resmin değerini iyi biliyor. Sanattan anlıyor, bu eseri alıp evine asmaz; muhakkak ileriye dönük planları vardır. Belki müze yapabilir. Böyle bir dönemde bu tabloyu kim aldıysa helal olsun. Alkışlıyorum." Birkaç yıl önce 5 milyon TL'ye satılan Osman Hamdi Bey'in ünlü eseri Kaplumbağa Terbiyecisi'nden sonra sanat piyasasının en çok konuştuğu Mavi Senfoni ile ilgili olarak müzayedeyi yapan Antik AŞ yetkilileri, "Üzerimizde yoğun baskı var, ancak açıklamamız mümkün değil." şeklinde konuşuyordu.

 

Ülker'in sanatın çeşitli dallarından spora kadar birçok alanda sponsorlukları bulunuyor. Ülker markasının sahibi Murat Ülker, Türkiye'de pek çok sosyal sorumluluk projesinin de hayata geçmesine maddi ve manevi katkı sağlıyor. 'Mavi Senfoni'yi alarak çağdaş Türk sanatına da büyük destek veren Ülker, büyük koleksiyonerler arasındaki yerini aldı.

 

Mavi Senfoni'yi yakından tanıyalım...

Burhan Doğançay, Mavi Senfoni ile Türk sanatının 'yaşayan en pahalı sanatçısı' konumuna oturdu. Sultanahmet Camii'nin içini gösteren 'Mavi Senfoni', 162x285 cm ebatlarında tuval üzerine karışık teknikle yapılmış. 1987 tarihli eser, Doğançay'ın en çok aranan döneminden. Üzerindeki detaylarla büyük bir sabır örneği olarak adlandırılan tablo, ilk İstanbul Bienali'nde de yer almıştı. Doğançay, 'Sultanahmet'i nasıl yaparım?' diye yıllarca düşünmüş ve aklına içindeki mavi İznik çinileri gelince, bunları tuvale yansıtmış. 2-3 yılda düşünüp, 2-3 ayda bitirdiği Mavi Senfoni için sanatçı, "Osmanlı dönemini yansıtan en önemli eserim." diyor. Pazar günkü müzayedede Mavi Senfoni'yi satan Oktay Duran ise eseri 1995 yılında 50 bin dolara almıştı. Eser, 1 milyon TL fiyatla müzayedeye çıkmıştı.

Zaman, Haber: Abdullah Kılıç, 18.11.2009


******


ÜLKER MÜZE Mİ KURUYOR?

 

Dün sanat dünyası, Zaman'da yayımlanan ressam Burhan Doğançay'ın 'Mavi Senfoni' adlı tablosunu Ülker Grubu'nun patronu Murat Ülker'in satın aldığı haberini konuştu.

 

Sır gibi saklanan tablonun yeni sahibinin Ülker olduğunun ortaya çıkması, tam bir sürpriz olarak nitelendirildi. Mavi Senfoni'yi rekor bir fiyatla 2,2 milyon TL'ye satın alarak bütün gözleri üzerine çeviren ünlü işadamı Murat Ülker'in iyi bir koleksiyoner olduğu ortaya çıktı. Kimi çevreler sanat dünyasında adı pek duyulmayan Murat Ülker'in 'Mavi Senfoni'yi almasını sürpriz olarak değerlendirse de Ülker'in çağdaş ressamlara ait hiç de azımsanamayacak bir koleksiyonu mevcut. Murat Ülker'in koleksiyonunda başta Abidin Dino, Ferruh Başağa, Devrim Erbil ve Erol Akyavaş gibi ustaların birçok tablosu bulunuyor. Ancak bu zengin koleksiyona rağmen Ülker, iş hayatında olduğu gibi sanat hayatında da bilerek geride duruyor. Daha çok, açılan sergilere koleksiyonundan eserler vererek katkıda bulunuyor. Son olarak Güler Sabancı'nın ricasını kırmayarak, Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan Abidin Dino sergisine koleksiyonundaki Abidin Dino tablolarını vermişti. Sanat piyasasında cevabı en çok merak edilen soru ise şu: "Murat Ülker, bir müze mi kurmak istiyor?" Bu sorunun cevabı şimdilik net değil, ancak ilerisi için her şey mümkün.

Zaman, 19.11.2009


******


SENFONİ'Yİ REKORA 4 ÜNLÜ İŞADAMININ KAPIŞMASI TAŞIDI

 

Referans Gazertesi'nden Ayten Güvenkaya'nın haberine göre, tabloyu alan sürpriz isim Murat Ülker'in ödediği parayı çağdaş Türk resmi için milat olarak görenler de var, bu fiyatı abartı bulanlar da. Hatta Murat Ülker'in tabloyu satan Oktay Duran'la iş ortaklığının gündeme gelmesi, resim piyasasındaki bu önemli gelişmeye dair şüpheli yorumları beraberinde getirdi.

 

Oysa Antik AŞ'nin müzayedesini yakından izleyenler için fiyat sürpriz değil. Çünkü Mavi Senfoni'nin 2.2 milyon liraya ulaşmasının ardında Türkiye'nin önde gelen işadamlarının müzayededeki kıyasıya rekabeti yatıyor. Antik AŞ'nin sahibi Turgay Artam da bu yarışa dikkat çekti. Artam, "Çok önemli koleksiyoncular ve müze açma hazırlığında bulunan işadamlarının çekişmesi bu fiyatı doğurdu" dedi. Artam isim vermedi ancak bu yarışın Erdoğan Demirören, Murat Ülker, Ömer Koç ve adı sır gibi saklanan bir işadamı arasında gerçekleştiği ifade ediliyor.

Yaklaşık 30 yıl önce Türkiye'de profesyonel anlamda müzayedeciliği başlatan isim olarak da bilinen Turgay Artam, rekor kıran tablonun eski ve yeni sahibinin ortak olması durumunu "çok normal" olarak değerlendiriyor. Kimi müzayedelerde bazı ailelerin kendi resimlerini bile ailenin başka bir ferdinden satın aldığını dile getiriyor. Murat Ülker'in ise sanatın değerinin bilincinde olduğunu belirten Artam, şunları söylüyor: "Murat Ülker, Türkiye'nin en saygın işadamlarından birisi olmasının yanında, spordan sanata büyük sponsorlukları da üstleniyor. "Keşke her zengin işadamı Murat Ülker gibi davranabilse. Kendisi büyük bir holdingin sahibi, çok sayıda şirketi var. İrili ufaklı ortakları olması da çok doğal. Müzayedelerde bazen aileler bile kendi resimlerini, ailenin bir başka ferdinden satın alabiliyor. Bu da çok normal. Ayrıca Murat Ülker, resmin sanat değerini ve müzelik özellikte olduğunun bilincinde."

 

Mavi Senfoni'nin müzayedesinde önemli koleksiyoncular ve müze açma hazırlığında bulunan kurumlar tarafından çekişmeli bir artırım yaşandığını işaret eden Artam, "Başlangıç fiyatı 1 milyon dolar olan tablonun, satış fiyatına ulaşana kadar birçok taliplinin çıkmasıyla fiyatı yükseldi. Önde gelen müzeler ve koleksiyoncuların tekliflerinin üzerine çıkan Ülker, Türk çağdaş sanat piyasası için çok önemli bir eseri koleksiyonuna kazandırdı.

 

"2,2 milyon liralık rekor fiyatı "son dönemde çağdaş resim sanatına duyulan ilgi artışının etkisi" olarak yorumlayan Artam, şunları söylüyor: "Geçmişte 5 milyon TL'ye satılan Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" tablosunda olduğu gibi başka rekorlara da imza attık.

Son beş yılda ise çağdaş resim sanatına artan bir ilgi var. Bunda yurtdışında çağdaş eserlere ilginin artmasının da payı büyük. Bizde de sadece Doğançay değil Ömer Uluç, Fahr El Nisa Zeid, Mehmet Güleryüz, Adnan Varınca, Komet, Neşe Erdok, Nuri İyem, Adnan Çoker ve Ferruh Başağa gibi başka diğer ressamlarda da fiyatlar artıyor. Ama bu artan fiyatlar bile batının çok gerisinde. Batı'da yaşayan sanatçıların eserlerinin 20-40 milyon dolarlar arasında satılması normal kabul ediliyor. Geçen hafta Andy Warhol'un orta önemde bir eseri 43.8 milyon dolara satıldı. Türkiye'de ise bugün pahalı gibi gözüken bir tablo veya antika, iki-üç yıl içinde ucuz kalıyor. Çünkü Türkiye'de koleksiyoncu ve müzeci sayısında önemli artışlar var."

 

Çağdaş sanat üzerine uzmanlaşan müzayede evlerinden Beyaz Art'ın sahibi Aziz Karadeniz ise sanat camiasında oldukça yüksek bulunan 2,2 milyon liralık fiyatın tabloya özel olduğunu belirtiyor. Galerilerin bundan sonra fiyatlandırma yaparken Mavi Senfoni'yi baz almayacaklarını belirten Karadeniz, şu ifadelerde bulunuyor:

 

"2,2 milyon lira rekor bir fiyattır. Örneğin Beyaz Art olarak bir hafta önce Burhan Doğançay'ın "Fall of the dream" adlı başka bir tablosunu 160 bin TL'ye sattık.

 

Ama gerek ressam Doğançay, gerekse rekor fiyatla satılan Mavi Senfoni eseri oldukça değerlidir. Dolayısıyla "2,2 milyon dolarlık rakam tabloya özeldir' yorumunda bulunabiliriz. Ama bundan sonra satışa çıkacak eserler için aynı rakamı baz almak mümkün değil. Genel trend yukarı doğru olursa, aynı paralelde bir ayarlama yapılabilir ama yine de milyon dolarlar seviyesinde bir zıplama olmaz. Beyaz Art olarak bizde bu tür bir başlangıç fiyatı olmaz. Fiyatlandırmalar genellikle son bir-iki sene içindeki satış rakamlarına bakılarak yapılır."

 

Bununla birlikte Mavi Senfoni'nin satışının birtakım eser fiyatlarını etkileyeceğinin de altını çizen Karadeniz, "Mesela bu satış Burhan Doğançay'ın eserlerinin fiyatını daha da yukarıya çekebilir. Elinde Doğançay'ın bir tablosu olan ve bunu satmak isteyen bir müşteri, bizim belirlediğimiz rakamların çok üzerinde fiyatlar talep edebilir.

 

Hatta Doğançay'ın jenerasyonu da geri kalmamak düşüncesiyle fiyatlarını artırabilirler" diyor.

Sektörde spekülasyonların önüne geçmek için bu dönem uluslararası müzayede evleri Christie's ve Sotheby's'in de uyguladığı "tahmini fiyat aralığı" sistemine geçtiklerini ifade eden Karadeniz, şunları söylüyor:

 

"Sistem için mart ve mayıstaki müzayedelerde prova yaptık. Buna göre kataloglarda eser için başlangıç fiyat yerine, tahmini satış fiyat aralığına yer veriyoruz. Müzayedeye ise genellikle bu aralığın yüzde 40 daha düşük fiyatıyla başlıyoruz. Kimi eserler fiyat aralığının da altına satılıyor. Bir hafta önce Doğançay'ın bizde satılan tablosu için 200-280 bin TL fiyat aralığı yazmıştık ama eser 160 bin TL'ye satıldı."

 

Tablonun yeni sahibi Murat Ülker, "Türk modern sanatı barajı aşsın, dünyada kendine yer bulsun. Yatırım yapan koleksiyonerlerin önü açılsın" diye eseri satın aldığı, eski sahibi ve Ülker'in ortaklarından Oktay Duran'ın ise aynı vizyonla tabloyu satmaya karar verdiği açıklandı. Modern sanata olan ilgisi bilinen Murat Ülker, son iki aydır Doğançay'ın eserlerinin yer aldığı müzeleri gezip fırsat buldukça usta ressamla vakit de geçirmiş. Ülker'in Burhan Doğançay'ın dışında Ferruh Başağa, Devrim Erbil, Abidin Dino ve Erol Akyavaş gibi ressamların eserlerinden oluşan kişisel bir koleksiyonu bulunuyor.

Hürriyet, 20.11.2009


SİDE MÜZESİ, ARKEOLOJİK ESERLERİNİ GÜNCELLEŞTİRDİ

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi'nde Side Müzesi, tarihi eser güncelleştirme çalışmasını tamamladı.

Side Müze Müdürü Güner Kozdere, 9 bin 727 tarihi sikke, 2 bin 83 arkeolojik eser ile bin 317 eseri etüt ederek dijital ortama aktardıklarını bildirdi. Side Müze Müdürlüğü'ne bağlı 41 arkeolojik sit alanının bulunduğunu belirten Güner Kozdere, kurumlarına bağlı 328 adet tescilli taşınmaz kültür ve tabiat varlığının bulunduğunu ifade etti. Manavgat'ta 37, Akseki 9 ve İbradı'da 3 doğal ve kentsel sit alanının bulunduğunu belirten Kozdere, 2009 yılında Manavgat Şelalesi, Sorgun Kumul Ormanı, Manavgat Aşağıhisar Mahallesi, Hacıaliler, Salur Köyü ve 3 arkeolojik sit alanının Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından kayıt altına alındığını söyledi. Kozdere, 2 yıl içinde 10 bin tarihi sikkenin konservasyon çalışmasını yapacaklarını belirtti.

Zaman, 15.11.2009

MİMAR SİNAN İMZALI KÜLLİYEYE 'ALTIN İSKELE'

 

Sarkis Zabunyan'ın, Mimar Sinan'ın son eseri olan Üsküdar'daki Atik Valide Sultan Külliyesi için tasarladığı Altın İskele'nin açılışı yapıldı. Altın İskele, 16. yüzyılda yapılan külliyenin "İstanbul 2010'' projesi içinde bir nitelik kazanması ve uluslararası alanda bir sanat merkezi olması yolundaki çalışmalar çerçevesinde tasarlandı. Zabunyan, Altın İskele'nin, külliyede onarım yapılana kadar da "hiç paslanmayan, beklemesini bilen ve ışık veren'' bir iskele olarak duracağını dile getirdi. İskele, 24 ayar varak altınla kaplandı, kaplamada da 7 bin yaprak altın kullanıldı. Sultan 3. Murad'ın annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından 1570-1579 yılları arasında yaptırılan Atik Valide Külliyesi; darüşşifa, ilk akıl hastanesi, tütün bakım atölyesi ve son olarak da Toptaşı Cezaevi olarak kullanılmıştı.

Sabah, 15.11.2009

KAÇAK KAZIDAN ANTİK KENTE

 

Define avcılarının kaçak kazı yaptığını farkeden Muğla Müze Müdürlüğü kaçak kazıya el koydu.

 

Akyaka beldesindeki İdyma antik kentinde, Müze Müdürlüğü'nün denetiminde mahkumların çalıştığı kazılarda, Bizans dönemine ait kilise ve taban mozaikleri bulundu.

 

Kentin ismine ilk kez Hitit yazılı belgelerinde rastlanıyor. Antik kentin kalıntılarına ise önceki define avcılarının kaçak kazısında ulaşıldı. Muğla Üniversitesi'nin işbirliğiyle gerçekleştirilen kazının çalışanları da mahkumlar. Mahkumlar kazıda Muğla Valiliği'nin topluma kazandırma projesi kapsamında görev aldılar. Bugün ortaya çıkan ise bir antik kentin önemli buluntuları.

 

Önümüzdeki yıl yapılacak restorasyon çalışmalarının ardından ziyarete açılması planlanan antik kent Muğla turizmine de önemli katkı sağlayacak.

Trt/Haber, 15.11.2009

SELÇUKLU VE OSMANLI'YA AİT 166 BİN ELYAZMASI ESER ÜÇ İLDE TOPLANACAK

 

Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri dönemine ait paha biçilmez değerdeki binlerce yazma eser, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulacak Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı'nda toplanacak.

 

Halen 28 ayrı kütüphanedeki toplam 166 bin 210 cilt yazma eserin denetim ve kontrolü İstanbul'da kurulacak başkanlık ile Ankara ve Konya'daki il müdürlüklerinde gerçekleştirilecek. Nitelikli personel istihdamı ile eserler korunup gün yüzüne çıkarılacak ve dünyaya tanıtılacak.

 

'Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı' kuruluş ve görevleri hakkındaki kanun tasarısının önümüzdeki günlerde TBMM'ye sevk edilmesi bekleniyor. Başbakanlığın resmi internet sitesinde yer alan çalışmaya göre, başkanlık ile yazma eser kütüphanelerinin, alanında uzmanlaşmış birimler olarak etkin şekilde hizmet vermesi, yazma ve eski harfli basma eserlerin toplanması, sağlıklı biçimde geleceğe ulaştırılması amaçlanıyor. Uygulamada kolaylık sağlanması, yazma eserlerle ilgili hizmetin ülke geneline yaygınlaştırılması ve bürokrasinin azaltılması amacıyla eserler üç ilde toplanacak. Marmara Bölgesi'ndeki kütüphaneler İstanbul'a bağlı olarak teşkilatlanacak, Anadolu'daki yazma eser kütüphanelerinin ise Ankara ve Konya Yazma Eserler bölge müdürlüklerine bağlı birimlerde birleştirilecek.

 

Tasarı ile Bursa İnebey Yazma Eser Kütüphanesi, Edirne Selimiye Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Nuruosmaniye Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Köprülü Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Hacı Selim Ağa Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Atıf Efendi Yazma Eser Kütüphanesi, İstanbul Millet Yazma Eser Kütüphanesi ve İstanbul Ragıp Paşa Yazma Eser Kütüphanesi İstanbul'daki merkeze bağlanıyor.

Çorum Hasan Paşa Yazma Eser Kütüphanesi, Kastamonu Yazma Eser Kütüphanesi ve Kütahya Vahid Paşa Yazma Eser Kütüphanesi, Ankara Yazma Eserler Bölge Müdürlüğüne; Diyarbakır Ziya Gökalp Yazma Eser Kütüphanesi, Kayseri Raşit Efendi Yazma Eser Kütüphanesi, Konya Yusuf Ağa Yazma Eser Kütüphanesi, Sivas Ziya Bey Yazma Eser Kütüphanesi ve Manisa Yazma Eser Kütüphanesi de Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü'ne bağlı olarak faaliyet gösterecek.

Zaman, Haber: Adem Elitok, 15.11.2009

ILISU'DA ÇALIŞMALAR YENİDEN BAŞLADI

 

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi Sekreteri Adnan Bayhan, Ilısu Barajı ile ilgili devletin yeni kaynak bulma arayışlarına bir an önce son vermesini, bununla birlikte felaketten başka anlamı olmayan bu anlamsız projeyi derhal durdurmasını isteyerek, “Ocak 2009’da durdurulan Ilısu Barajı inşa çalışmaları yeniden başladı” dedi.


Batman Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Ilısu Barajı’na ilişkin basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi Sekreteri Adnan Bayhan, Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetlerinin Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı Projesi’nden daha önce vermeyi kararlaştırdıkları kredi teminatını geri çektiklerini hatırlattı. Bu nedenle üç Avrupa bankasının da kredilerini iptal ettiklerini kaydeden Bayhan, “Ancak Akbank ve Garanti Bankası kredileri geri çekmemiş, 6 Avrupalı ve 4 Türk şirketinden oluşan konsorsiyum dağılmamıştır. Avrupalı hükümet ve bankaların projeden ayrılmalarına rağmen, yıkıcı sonuçları bir yana kendi içinde pek çok soru işareti taşıyan barajı inşa etme konusundaki bu tuhaf ısrarın bir sonucu olarak maalesef hükümet, Ocak 2009’da durdurulan Ilısu Barajı inşa çalışmalarına son zamanda yeniden devam etmektedir” şeklinde konuştu.


Ilısu ve Karabayır köylerinde bu ara her gün iş makinelerinin çalıştığını dile getiren Bayhan, şunları söyledi: “İnşaat çalışmaları DSİ’nin kontrolü dışında yapılmaktadır. Merak ediyoruz bu denli büyük ve önemli bir projenin hayata geçirilmesinde devlet kurumları birbirlerinden bihaber mi hareket etmektedirler? Köylülere yapılan görüşmelerde edinilen bilgiye göre, kasım ayının sonunda Ilısu Köyü’nün boşaltılması talimatı verilmiştir. Onlara öngörülen yeni yerleşim yerindeki evlerin fiyatları aldıkları tazminat bedelinden daha yüksektir. Ayrıca yeni yerleşim yerinde geçimin neyle sağlanacağı cevaplanmayan başka bir sorudur.”

 

Hazırlanan pek çok bilimsel rapora göre çok daha verimli ve avantajlı enerji üretim ve kalkınma modellerinin mevcut olduğunu söyleyen Bayhan, devletin insanları göçe zorlayacağını, onları yoksullaştıracağını, tarihi ve kültürel mirası yok edecek sürdürülebilirliği olmayan bu projede neden ısrar edildiğini sordu. Bayhan, “Biz Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi olarak, devletin yeni kaynak bulma arayışlarına bir an önce son vermesini, bunla birlikte felaketten başka anlamı olmayan bu anlamsız projeyi derhal durdurmasını talep ediyor, bundan vazgeçmediği müddetçe mücadelemizin ve haklı itirazlarımızın artarak devam edeceğini bir kez daha belirtiyoruz” diye konuştu.

Evrensel, 14.11.2009

LİSTE KRİZİNE ÜÇ AY KALDI





Kentsel koruma alanında Türkiye'nin önde gelen isimlerinden birisi olan Prof.Dr. Nur Akın geçtiğimiz ay UNESCO tarafından uyarılan ve ek süre verilen İstanbul'un değerlendirileceği Şubat 2010 öncesi koruma sorunlarını anlattı.

 

Geçtiğimiz yaz İspanya'nın Sevilla kentinde toplanan UNESCO'nun Dünya Mirasını Koruma Merkezi Heyeti İstanbul'un kültür mirası ilan edilen bölgeleriyle ilgili endişelerini dile getirerek, koruma konusunda UNESCO standartları sağlanmadığı takdirde İstanbul'un Kültür Mirası Listesi'nde çıkarılarak “Tehlike Altındaki Kültür Mirası Listesi”ne alınacağını ilan etmişti. Dünya Mirasını Koruma Merkezi Heyeti'nin İstanbul'u Şubat 2010 tarihinde yapılacak toplantıda değerlendireceğini belirten kentsel koruma alanında önde gelen isimlerden Prof.Dr. Nur Akın MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nün düzenlediği bir etkinlikte İstanbul'un koruma sorunlarını anlattı. Türkiye'nin, UNESCO'nun kurucu ilk 10 üyesinden biri olduğunu, yapı ve tarihi çevre koruma konusunda UNESCO, ICOMOS gibi uluslararası kurumların içinde yer aldığını ve imzaladığı sözleşmelerle bu konuda alınan tüm evrensel kararlara taraf olduğunu belirten Nur Akın, Türkiye ICOMOS'ta temsil eden Milli Komite'de iki yıl görev yapmıştı.

 

İstanbul'un Sultanahmet Arkeolojik Parkı, Süleymaniye, Zeyrek kentsel alanları ve İstanbul Surları koruma alanı olarak belirlenen 4 bölgeyle Dünya Miras Listesi'nde olduğunu hatırlatan Nur Akın, “1993 yılından bu yana İstanbul bu dört bölgeyle ilgili itirazlarla karşılaştı” dedi. Akın, geçtiğimiz haziran ayında Sevilla toplantısında İstanbul'un koruma sorunları gözden geçirilerek, gerekli adımlar atılmazsa İstanbul'un liste dışı bırakılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını vurguladı.

UNESCO toplantısına yaklaşık üç ay kala Nur Akın, İstanbul'un dünya mirası bölgelerindeki koruma sorunlarını anlattı.

 

Komite'nin üzerinde önemle durduğu konunun bütünlüklü bir koruma planı olduğunu belirten Akın, uzun süren çalışmalar neticesinde bu planın nihayet tamamlandığını belirterek, Koruma Alanı'nın etkileme bölgesinin sınırlarının belirlendiğini söyledi.

 

YÜKSEK YAPILAR VE TARİHİ YARIM ADA

1996'da Dünya Miras Listesi'ne alınan Köln Katedrali'nin yüksek yapılar konusunda önemli bir örnek oluşturduğunu belirten Akın, 2002 yılında Köln için hazırlanan master planında, katedralden yaklaşık 800 m. uzaklıkta yapılması istenen, katedralin görünümünü etkileyecek gökdelenler grubu nedeniyle bu tarihi yapının, 2004'deki toplantıda ana listeden tehlike listesine alındığını belirterek, “Bu çerçeve içinde, İstanbul'un Dünya Miras Listesi alanlarında, yukarıda üzerinde durulan yönetim planı ve alanın tampon bölge gerekliliklerinin yanı sıra, tarihi yarımadanın evrensel niteliğini zedeleyeceği düşünülen Haliç Köprüsü, Haydarpaşa Gelişim Projesi, Galataport gibi dünya miras alanı ve etkileme bölgesinin siluetini etkileyebilecek büyük ölçekli projelerin gözden geçirilmesi zorunludur” dedi.

 

SULTANAHMET ARKEOLOJİK ALANI

2006 raporunda Sultanahmet'teki, İstanbul tarihinin en özel noktalarından biri olan arkeolojik parkın önemine değinildiğini belirten Akın, arkeolojik park üzerinde yapılan Fours Seasons Oteli inşaatının durdurulmasıyla ilgili de şunları söyledi: “Bugün kazı yapılan yerden Sultanahmet Cami ve oradan Marmara Denizi'ne kadar olan bütün alanda kazı yapılmaması ve hiçbir şekilde yapılaşmaya açılmaması gerekliliği üzerinde durularak, burası arkeolojik park olarak ilan edilmiştir. Şimdi söz konusu otelin ek bina inşaatı durduruldu. Ancak tarihi kalıntılar doğanın insafına terk edildi. Tarihi birikim açısından İstanbul'la karşılaştırılabilecek tek kent Roma olabilir. Acaba tarihi Roma'nın merkezindeki Forum Romanum'da böyle bir uygulamaya izin verilebilir miydi?”

 

Koruma mı yineleme mi?

UNESCO heyetinin önemle üzerinde durduğu diğer bir konunun da 2005 yılında çıkartılan 5366 sayılı kanun olduğunu belirten Akın şunları söyledi? “ Üzerinde çalışılan yenileme alanlarında kültürel mirasın korunmasında ve bölge için geliştirilen yeni proje önerilerinde, bölgeyi oluşturan karakterin gözardı edilmemesi çok önemli. Yenileme bu konularda çok tehlikeli bir kavram. Esas amaç yenileme olunca özgün nitelikleri göz ardı edilmesini ve yeniden yapımını ön plana çıkabiliyor. Oysa Sulukule, Tarlabaşı gibi İstanbul'un çok çeşitlilik sergileyen tarihi içinde özel bir karakteri vardır.

 

Bu alanların sorunlarına çözüm getirebilmek için uzmanların görüşü kadar, bölge sakinlerinin görüşüne ve katılımına da önem verilmeli. Bu konuda, sit alanı yöneticileri, imar ve yeni yapılaşmadan ziyade korumayı esas alan yönetim çerçevesinde, halkın katılımıyla ve diğer paydaşlarla bir işbirliği kültürü geliştirmeli. Sulukule Yenileme Alanı bu konuda önemli bir örnek oluşturuyor.

Zaman Cumartesi, Haber: Ertan Altan, 14.11.2009

43.8 MİLYON DOLARLIK TABLO

 

ABD'nin New York kentinde düzenlenen bir müzayedede Andy Warhol imzalı tablo, 43.8 milyona satıldı.

 

Sotheby’s tarafından dün düzenlenen müzayedede, Andy Warhol’un "200 One Dollar Bills" (200 Bir Dolar Banknotu) adlı tablo tahmin edilen fiyatının 3 katına kimliği açıklanmayan bir kişiye satıldı. Satıcısının kimliği açıklanmayan tablo için açılış fiyatının 6 milyon dolar olarak belirlendiğini kaydeden Sotheby’s müzayedenin çekişmeli geçtiğini bildirdi. Warhol’un 1962’de yaptığı tablonun şimdiki sahibi tarafından 1986’da 385 bin dolara satın alındığı kaydedildi.

Radikal, 13.11.2009

SÜMELA VE OLUCAK MANASTIRLARI ARASINA 'BÖLGESEL TURİZM YOLU' YAPILACAK

 

Gümüşhane’nin Olucak Köyü'nde bulunan manastır ile Cami Boğazı Yaylası’nı birbirine bağlayan yolda çalışmalar devam ediyor. İl Özel İdaresi tarafından Olucak Manastırı’ndan Cami Boğazı Yaylası’na bağlanan yolda genişletme çalışmaları önümüzdeki yıl da devam edecek.

 

Trabzon'dan başlayan Maçka-Meryemana bağlantılı karayoluna bağlanmak üzere başlatılan yol çalışmasının önceki yıl Turizm Bakanlığı’ndan gönderilen ödenek ile başlatıldığını ve bugüne kadar 3 bin 300 metre yeni yol çalışması ve bazı bölümlerde genişletme çalışmalarının yapıldığını belirten İl Özel İdaresi Genel Sekreteri İsmail Yalçın, kış mevsiminin gelmesi ve bölgenin karlı olması nedeniyle çalışmaların durduğunu, Cami Boğazı Yaylası’na kadar olan 8 kilometrelik mesafedeki genişletme çalışmasının ise önümüzdeki yıl tamamlanacağını söyledi.

 

Olucak Manastırı’nın, günümüze kadar gelen en sağlam yapılardan birisi olduğunu söyleyen Yalçın, “Çok sayıda tarihi ve kültürel değeri bulunan bölge tescilli 1. derecede arkeolojik sit alanı olarak ilan edilmişti. Döneminin en önemli bölgelerinden birisi olan Olucak Manastırı’nı Çakırgöl Turizm Merkezi, Taşköprü Yaylası, Krom Antik Kenti, Karaca Mağarası, Santa Antik Kenti ve kuzeydeki yaylalara bağlamak için çalışma başlatılmıştı. Geçtiğimiz yıllarda Turizm Bakanlığı’nın gönderdiği ödenek ile başladığımız yol çalışmalarına bu yıl kendi imkanlarımız ile devam ettik. Şuanda yaptığımız yol ile Cami Boğazı Yaylası ile Olucak Manastırı’nı birbirine bağladık. Fakat yolda eksik kalan genişletme ve düzenleme çalışmalarına önümüzdeki yıl devam edeceğiz” diye konuştu.

Turizm Gazetesi, 13.11.2009

Kargamış (National Geographic - Ağustos)
...1928




8 - 14 Kasım 2009

HASANKEYF'TE 596 YENİ KONUTU TOKİ İNŞA EDECEK





TOKİ, Ilısu Barajı suları altında kalacak Hasankeyf'te yeni yerleşim alanları için çalışıyor.