Haberler logo Temmuz '09 Arşivi

26 Temmuz - 1 Ağustos 2009

LEVANTEN KÖŞKLERİ KORUMA ALTINDA

 

 

Bornova Belediye Başkanı Kamil Okyay Sındır, ilçeyle özdeşleşen Levanten köşklerinin durumlarının belirlenmesi amacıyla çalışma başlattıklarını söyledi. Sındır, bu kapsamda, mülkiyeti belediyeye ait Dramalılar Köşkü’nü turizme yönelik bir merkez haline getireceklerini belirtti. Ege’nin pamuk, üzüm, incir gibi ürünlerini ihraç eden veya ipek yoluyla gelen ürünleri getiren ticaret adamlarının Bornova’da yerleştiğini, zamanla bu köşklerin yapıldığını kaydeden Başkan Sındır, bu tarih kokan köşkleri gelecek kuşaklara da aktarmak istediklerini ifade etti.

Levanten köşkleri hakkında üniversiteden uzmanların yaptığı bir çalışma bulunduğunu, bunun genişletileceğini bildiren Sındır, “Bornova’daki Levanten köşklerinin birçoğu kullanılıyor. Bakım, onarım isteyen köşkler hakkında da çalışma yapılacak veya yapılacak çalışmalar desteklenecek” dedi.


Dramalılar Köşkü’nün mülkiyetinin belediyeye ait olduğunu ve kötü durumdaki yapının onarımı için hazırlanan projenin İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na gönderildiğini, onay alındığını açıklayan Başkan Sındır, şöyle konuştu: “Dramalılar Köşkü tadilat projelerini Kurul’dan geçirdik, tadilat yapıyoruz. Turizme yönelik merkez haline getiriyoruz, yakında hayata geçireceğiz. Bornova’nın merkezinde kaymakamlık binasının hemen arkasında bulunan köşkü, Bornovalıların hizmetine açacağız. Yakında ihaleye çıkacak ve yer teslimi yapacağız.”

Milliyet Ege, Haber: Medat Şenay, 01.08.2009

OSMANİYE'DE 1400 YILLIK KALE KENT BULUNDU

 

Osmaniye'nin güneyinde, yerleşim alanına yakın noktada, 1400 yıllık kale kent bulundu. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izniyle, Yaveriye Mahallesi sınırlarında, yer altında kalmış antik kentte yüzey araştırması yapan Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi ekipleri çalışmalarını tamamladı.

Fakültenin, Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Füsun Tülek, bölgede, Süleyman Demirel Üniversitesi'nden davet ettikleri jeofizik ekibinin de zemin etüdü çalışmasını yaptığını, bu çalışmaların ardından, söz konusu yerde kazı yapılabileceğini içeren raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı'na sunduklarını bildirdi.

Tarihi yapıyı ilk kez 2006 yılında tespit ettiklerini belirten Tülek, 250 metreye 250 metrelik alanın dört tarafının sur duvarlarıyla çevrili olduğunu, bölgede sadece Kuzeydoğu burcunun o dönemden kaldığını, tüm yapıların toprağın altında bulunduğunu söyledi. Tülek, antik kentin bulunduğu yerde uzun süre yüzey araştırması yaptıktan sonra seramik parçaları topladıklarını belirterek, ''Milattan sonra 7. yüzyıl sonu 8. yüzyıl başından başlamak üzere erken İslam dediğimiz 'Emevi seramikleri' bulduk. Bu bölgede, 9. yüzyıl başlarındaki Abbasi seramikleri de çok yoğunlukta karşımıza çıktı. 7. yüzyıl öncesi seramikle ise hiç karşılaşmadık. Net bir şekilde bu yapının erken İslam yapısı olduğunu biliyoruz'' dedi. 
 

Tülek, Emevi mimarisinde, ''Mısır'' denilen yapı türlerinden kale kentler olduğunu, bu yapının içerisinde ''saray yapısı'', ''cami'', ''suk'', ''hamam'' ve askerlerin kışlaması için yapılar yer aldığını tespit ettiklerini söyledi.

Çalışmalarını bilimsel platforma taşıdıklarını ifade eden Tülek, ''Burası Aslanlıbel geçidinden gelen Bağdat yolu üzerinde ve aynı zamanda eski İpek Yolu'dur. Abbasiler döneminde bir Türk emirinin yönettiği Anavarza Kalesi'nden hemen önceki bir Erken İslam kenti. Buradan baktığımızda, Çardak, Babaoğlan, Hemite ve Anavarza kaleleri de görülüyor ve bir nevi buraları koruma altında tutuyor'' diye konuştu.

Turizm Gazetesi, 31.07.2009

KEMER KIYI ŞERİDİ ALTINDA HAZİNE YATIYOR

 

 

Antalya'nın Kemer İlçesi'nde 40 kilometrelik kıyı şeridinde yapılan su altı taramaları sonucunda Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait kalıntılar ile Bronz çağından taş malzemeler bulundu. Sualtında bulunan bütün eserlerin koordinatları alınırken, yerleri plan ve uydu fotoğraflarına işlendi.

Kemer'de, bugüne kadar bölgede yaşamış tüm uygarlıklara ait önemli verileri gün ışığına çıkaracak, turizm sektörü açısından da önemli bir yol haritası olabilecek kıyı şeridinde yapılan su altı taramalarının ilk etabı tamamlandı. Selçuk Üniversitesi Sualtı Arkeolojisi Bölümü'nün desteğiyle yürütülen çalışmanın koordinasyonunu Akdeniz Arkeolojik Sualtı Araştırmaları Derneği Başkanı Hakan Öniz sağlıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izniyle Antalya Müze Müdürlüğü tarafından görevlendirilen bir arkeolog da çalışmalara eşlik ediyor.

Güney Antalya Turizm Altyapı Geliştirme Birliği (GATAB), Türkiz Otel ve Kemer Marina İşletme Müdürlüğü'nün de desteklediği taramalar sonucunda, Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait kalıntılar ile Bronz çağından taş malzemeler bulundu. Bu buluntuların turizm sektörü açısından da önemli bir yol haritası olabileceğini belirten sualtı arkeoloğu Hakan Öniz, bu yılki çalışmalarda `Side Scan Sonar' (Yan Taramalı Sonar) adlı cihazın kullanıldığını söyledi. Bu cihazla araştırma sahası içinde yer alan burun ve adaların etrafında dip taraması yapıldığını kaydeden Öniz, "Tarama çalışmalarında bu cihaz vasıtasıyla bazı arkeolojik kalıntıların yanı sıra otellerden uçmuş gölgelikler ve teknelerden düşmüş merdivenler bile bulundu" dedi.

Teknelerin batma olasılığı olan sığlıklara, burunlara ve doğal limanlara da maske- palet ve şnorkel kullanarak dalış yapıldığını belirten Hakan Öniz, sualtında bulunan bütün eserlerin koordinatlarının alındığını, yerlerinin plan ve uydu fotoğraflarına işlendiğini, bulunan eserlerin kodlandığını, fotoğraflandığını ve bir bölümünün ise su altında resimlerinin çizildiğini söyledi.

Aynı alandaki çalışmaların 5 yıl daha devam edeceğini belirten Hakan Öniz, çalışmalarda gelecek yıldan itibaren, denizin zemininin altındaki mimari kalıntıların tespitini yapan ve Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde bulunan `Sub-Bottom Profiler' tarama cihazının da kullanılacağını kaydetti.

Vatan, 31.07.2009

UŞAK'TA KRAL MEZARINI AÇARKEN YAKALANDILAR

 

Uşak jandarması, merkeze bağlı Güre Beldesi’nde Karun Hazineleri’nin bulunduğu SİT alanında tarihi eser kaçakçılarının kazı yapacağı ihbarı üzerine harekete geçti. Teknik takibin ardından tarihi eser kaçakçılarının Kenan Kalesi mevkiinde olduğunu belirleyen jandarma, önceki gece baskın yaparak 8 kişiyi kazı aletleriyle birlikte suçüstü yakaladı. Tarihi eser kaçakçılarının üç metre derinliğinde çukur açtıkları, iple girdikleri çukur içerisinde Lidya dönemine ait bir kral mezarı buldukları ve mezarı açmak üzere oldukları tespit edildi. Kral mezarı koruma altına alındı.

Hürriyet, 31.07.2009

DENİZ ALTINDA HAZİNE BULDULAR

 

Alman hazine avcıları Martin Wenzel ve Klaus Kepler'ın, Borneo Adaları açıklarında batmış bir korsan gemisinde 1.5 ton ağırlığında altın, gümüş ve değerli mücevher buldu.

Ele geçirilen mallar arasında sadece altın ve gümüşün 7 milyon euro değerinde olduğu söylenirken, 1806'da batan "Forbes" adlı gemide ayrıca 400 şarap şişesinin, Çin porselen takımlarının ve savaş toplarının bulunduğu da kaydedildi. İkili, bugüne kadar 35 batık araştırdıklarını ve sadece 2'sinden değerli eşya çıktığını söyledi.

Sabah, 31.07.2009

500 YILLIK HAMAM TURİZME AÇILACAK

 

 

Muğla'da 500 yıllık Sekibaşı Hamamı, turizme kazandırılacak. Restorasyon çalışmasının sürdüğünü belirten Belediye Başkanı Osman Gürün, “Kültür envanterini burada toplayacağız. Araştırmacılar çalışabilecek. Sergilere, müzik dinletilerine ev sahipliği yapacak. Bu sayede hamamın çevresi de hareketlenecek. Bölge, yerli ve yabancı turistlerin ziyaret mekanına dönüşecek” dedi.

 

Restorasyon ihale bedelinin 142 milyon 68 bin TL olduğunu ifade eden Gürün, sözlerini şöyle tamamladı: “120 günde bitecekti. Ancak temizlik esnasında çıkan pürüzler nedeniyle projede ufak tefek değişiklikler oldu. Bundan dolayı 1 ay bir gecikme oldu. Son yaptığımız tespite göre 11 Ağustos’ta restorasyon işi bitecek ve tarihi hamam belediyemize teslim edilecek.”

Milliyet Ege, 31.07.2009

HÖYÜKTE SAVAŞ KALINTILARI BULUNDU





Anadolu'nun en eski yerleşim bölgelerinden biri olarak öne çıkan Yumuktepe Höyüğü'nde savaş kalıntılarına ulaşıldı. Mersin'deki tarihi höyükte 16 yıldan bu yana yapılan kazılar kapsamında ilk defa demir bir kılıç ve hançere ulaşıldığı bildirildi.

 

Mersin'in Toroslar İlçesi'nde yer alan ve dünyada tarımın ilk yapıldığı bölge olarak da bilinen höyükte İtalya'nın Lecce Üniversitesi ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Lecce Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsabella Caneva başkanlığında 32 kişilik bir ekiple yürütülen kazılar kapsamında MS 10. yüzyılın sonlarına ait olduğu belirtilen demir bir kılıç ile hançer bulundu. Höyüğün zirve noktasında yer alan ve Ortaçağ'a ait olduğu belirtilen kalenin iç kısmındaki yerleşim bölgesinde bulunan kılıcın 90 santimetre uzunluğa, 6 santimetrede genişliğe sahip olduğu belirtildi.

 

Söz konusu kalıntıların da kaleye yönelik bir saldırı esnasında korunma amacıyla kullanıldığı ihtimali üzerinde bulunuluyor. Kazı çalışmalarıyla ilgili olarak İHA muhabirinin sorularını yanıtlayan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gülgün Köroğlu, Yumuktepe'nin 968 yılına kadar Müslüman Araplar'ın hakimiyeti altında olduğunu ve burada Tarsus başkent olmak üzere bir yerleşim kurulduğunu ancak bölgenin daha sonra Bizanslılar tarafından ele geçirildiğini anlattı.





Gülgün Köroğlu, söz konusu dönemde de Yumuktepe'nin bölgeye hakim bir konumda olduğu için kale haline getirildiğini ve bölgede de yeni bir yerleşim inşa edildiğine dikkat çekerek, "Burada 5. ve 7. ait bir Bizans yerleşimi olduğunu tahmin ediyoruz. Bu yılki kazılardaki temel amacımız da bu yerleşimi ortaya koyabilmekti. Kazıların hemen başında teorimizi de haklı çıkartan bulgulara ulaştık" dedi.

 

Kazılarla birlikte kılıç ve hançer gibi silahların gün ışığına çıkartıldığını kaydeden Köroğlu, höyüğün zirve noktasındaki çalışmalara yoğunlaşarak, ölmüş askerlere ait iskeletlere de ulaşmayı tahmin ettiklerini dile getirdi. Bulunan kılıcın kendileri için çok değerli olduğunu ve kazılar kapsamında ilk kez böylesi bir bulguya ulaştıkları bilgisini de veren Köroğlu, kılıcın aynı zamanda da Yumuktepe'nin mimarisi ve tarihiyle ilgili bulunan ilk kalıntı olarak da öne çıktığını söyledi.

 

Köroğlu, "Bu kalıntı bize bölgeye yönelik bir düşman saldırısı olduğunu gösterecek. Biz de çalışmalarımızı bu yönde yoğunlaştıracağız" diye konuştu.


Mersin İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Çalışkan ise, 'Yumuktepe Arkeolojik Kazısı'na yönelik çalışmaların bir buçuk ay süreceğini ve Ağustos ayı sonu itibariyle de tamamlanacağı bilgisini verdi. Yumuktepe'nin, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar yerleşim yeri olarak kullanıldığını hatırlatan Çalışkan, 16 yıldan bu yana sürdürülen kazılarda bu yıl oldukça önemli kalıntılara ulaşıldığını, gün ışığıyla buluşturulan kılıç ve hançerin restorasyonunun ardından Mersin Devlet Müzesi'nde sergileneceğini açıkladı.

 

Yumuktepe Höyüğü'nün 'açık hava müzesi' haline dönüştürülmesi yönündeki çalışmaları da değerlendiren Çalışkan, açıklamasını şöyle sürdürdü; "Açık hava müzesi öyle 6 aylık, 1 yıllık çalışmaların sonucunda olmaz. Burada kazıların tamamen tamamlandıktan sonra, höyükteki yaklaşık 33 tabaka gün ışığına çıktığında bu işlemler yürütülüyor. Ancak şu anda böylesi bir durum söz konusu değil."

 

Yumuktepe Höyüğü'ndeki ilk kazı çalışmaları 1936-1937 yılları arasında İngiliz arkeolog Jhon Garstang başkanlığında başlatıldı. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte ara verilen kazılara, 1946'da yeniden başlandı ve 1947 yılında sonuçlandırıldı. 1992 yılında hazırlanan ve 1993 yılında başlatılan 'Yumuktepe Arkeolojik Kazısı' çalışmaları da her yaz düzenli bir şekilde sürdürülüyor. Mersin'in atası olan Yumuktepe, 9 bin yıl önce höyüğün çekirdek tabakasını oluşturan Neolitik çiftçiler tarafından oluşturuldu.

 

Ardından gelen yerleşimlerle tepe zaman içerisinde 23 metre yükseldi. Teraslı evle, önceki kalıntıların üzerine yollar inşa edildi ve böylece tabakalanma daha karmaşık bir hal aldı. Uygun konumunu, doğal kaynaklara ve ticaret olanaklarına borçlu olan yerleşim bölgesi, Orta Çağ'a kadar kesintisiz iskan edildi ve Anadolu platosu, Doğu Akdeniz ve diğer Akdeniz ülkeleriyle ilişkisini sürdürdü.

Mersin Kent Haber, 30.07.2009

16 BİN YILLIK TANRIÇA FİGÜRÜ BULUNDU





Döngel Köyü Direkli Mağarası'nda yapılan arkeolojik kazılarda 16 bin yıllık olduğu tahmin edilen Ana Tanrıça figürüne ulaşıldığı açıklandı.

Kente 72 kilometre uzaklıkta Yrd.Doç.Dr. Cevdet Merih Erek yönetimindeki kazılarda, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Mustafa Kemal Üniversitesi ve Gazi Üniversitesinden gelen 17 öğrenci araştırmalarda bulunuyor. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Erek, Direkli Mağarası'nda devam eden kazılarda buldukları figürün Anadolu'daki tanrıça kültürünün 14 ila 16 bin yıl geriye gitmesine sebep olduğunu söyledi. 2007 yılında başlayan kazılarda bu güne kadar 7'nci arkeolojik seviyeye kadar ulaşılırken, bu yıl yapılan araştırmalarda çok önemli bir bulguya ulaşıldığını, 15 gündür devam eden kazılarda, pişmiş topraktan yapılmış 16 bin yıllık olduğu düşünülen ceviz büyüklüğünde Ana Tanrıça figürü bulunduğunu belirten Yrd.Doç.Dr. Erek, “Bu bulguyla birlikte Anadolu'da Neolitik çağda (Cilali Taş devri) var olduğu düşünülen Tanrı inanışı, 3'üncü Epipaleolitik döneme (Yontma Taş devri) kadar ulaştı. Oldukça küçük ve stilize olan bu figürümüz pişmiş topraktan yapılmış son derece stilik bir figürdür. Bulunan Ana Tanrıça figürüne akademik ve arkeolojik açıdan değer biçmek mümkün değil” diyerek şu bilgileri verdi: “Direkli Mağarası kazıları Türkiye'deki 3'üncü Epipaleolitik dönemle, çağla ilgili olan bir kazıdır. Önemi şuradan kaynaklanıyor; Direkli Mağarası'nın kültürel dolgusu, bu güne kadar yaptığımız kazılarla elde ettiğimiz kültürel dolgusu, içerisindeki Epipaleolitik dediğimiz bir dönemi ifade etmesi nedeniyledir. Ve buda Yakın Doğu’dan yani, Doğu Akdeniz koridorundan itibaren insanın kültürel göç yolu üzerindeki önemli bir merkez olmasından kaynaklanmakta. Epipaleolitik kültür dönemleri Anadolu’da mağara içi buluntusu olarak son derece azdır. Direkli Mağarası kazısı yapılan bu dönemin önemli bir bilgi kaynağı olarak kaydedilmelidir. Ve kazılarımızda bu güne kadar toplam 7 arkeolojik seviyeye kadar kazabildik. Her sene birer aylık bir çalışma süresi izlemekteyiz.

Bu figür doğuran bir kadının bereketle birlikte toplumun içerisindeki konumunu da belirlemekte. Bu sebeple bu vasfı ile Anadolu'nun en eski kadınının çok kıymetli ve değerli olduğu ortaya çıkıyor. Tanrı kültürleri çok daha geç dönemlerde karşımıza çıkarken, Anadolu için en eski 16 bin yıl gibi bir rakama kadar geriye gidebiliyorsak, Anadolu'da tanrıça kültürüyle birlikte kadının toplum içerisindeki yeri çok üstün bir noktada. Kazılarımızda ele geçen diğer çok önemli unsurlar, taştan yontulmuş, çakmaktaşından yontulmuş, aletlerdir. Bunlarla ilkel toplama işlemlerini gerçekleştirmekteler. K4esme, delme gibi işlemlerini gerçekleştirmekteler. Özellikle çakmak taşının dışında, melendis kökenli obsidyenlerin, obsidyen dediğimiz taşların da burada bulunmuş olması, orta Anadolu'yla Maraş arasında bir bağlantının da olduğunu gösteriyor. Bu açıdan bu taşın da burada bulunması önemli. Ayrıca Epipaleolitik insanının süslenmede kullandığı aşı boyalarının, kemikten, taştan ve denizel yumuşakçalardan yaptığı kolye taneleri, boncukların da çok miktarda kazıda çıkmış olması Epipaleolitik dönemin kültürel perspektifinin de ortaya çıkması açısından son derece önemli.” Mağaradaki araştırmalar devam ederken, bulunacak eserler Kahramanmaraş Müzesi'ne teslim edilecek. Ayrıca, iç düzenlemesi devam eden Kahramanmaraş Müzesi'nde Direkli Mağarası'nı yansıtacak bir bölüm oluşturularak eserler burada tanıtılacak.

Radikal, 30.07.2009

46 TARİHİ ESER TESCİLLENDİ





Diyarbakır'da bulunan Kültür ve Tabiat Varlıkları Korumu Bölge Kurulu tarafından Şırnak'ta bulunan 7 tarihi ve kültürel yapı tescillendi. Böylece tescillenen tarihi ve kültürel yapı sayısı 46 oldu.

 

Kültür Turizm Bakanlığı'na bağlı Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Korumu Bölge Kurulu tarafından Şırnak'ta bulunan 7 tarihi ve kültürel yapının tescili yapıldı. Şırnak Kültür ve Turizm İl Müdürü M. Sıdık Çelik, tescillenen son 7 tarihi yapı ile bir Şırnak'ta tarihi ve kültürel yapı sayısının 46'ya çıktığını söyledi. Müdür Çelik, şöyle devam etti:

"Koruma Bölge Kurlu toplantısı geçtiğimiz günlerde Elazığ'da yapıldı. Bir başkan ve bir başkan yardımcısı ile 6 üyenin katıldığı toplantı da Şırnak'ta bulunan 7 tane tarihi ve kültürel değerimiz tescillendi. 06.07.2009 tarihlerinde yapılan toplantıda Şırnak'ın Güçlükonak İlçesi'ne bağlı Damlarca Köyü'nde bulunan Kubbe-i Benzerçio, Zaviye yapısı ve Feka Teyran Camii, Uludere İlçesi'nde bulunan Elamun Kilisesi, Güçlükonak'a bağlı Dağyeli Köyü'nde bulunan Han'ın, Güçlükonak İlçesinde bulunan Alidino Kasr'ın ve son olarak da Güçlükonak'ın Koçtepe Köyünde bulunan Pavan Köprüsü'nün tescilli yapıldı" dedi.

 

Tescillenen tarihi eserlerin tamamen köy tüzel kişiliğine ait olduğunu kaydeden Müdür Çelik, "Bu eserlerin korunup gelecek kuşaklara aktarılması gereken tarihi eserlerdir. Resmi kişilerin dışında her vatandaşın tarihi özelliği olan bu değerli yapılara sahip çıkmasını istiyorum. Bu yapıların periyodik olarak rölövelerinin yapılarak restitüsyon ve restorasyonlarının yapılması gerekir" dedi.


Son tescillenen 7 tane tarihi ve kültürel yapı ile birlikte Şırnak il genelinde tarihi yapı sayısının 46'ya çıktığını belirten Müdür Çelik, şöyle devam etti: "Tarihi ve Kültürel eserlerimizin sayısı şuanda 46'ya çıkmış olup peyderpey Koruma Kurulunda tescil kararı çıkarılarak bu sayı her geçen gün biraz daha arttırılacaktır" dedi.

Şırnak Kent Haber, 30.07.2009

AKLIN YOLU BİR: SULUKULE SULUKULELİYLE SULUKULE!





"Olmaz" sanılan oldu. "Kentsel dönüşüm projesi" kapsamında büyük kısmı yıkılan Sulukule’nin, Sulukulelilerle birlikte yaşaması için bir umut doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyeleri Murat Cemal Yalçıntan ve Erbatur Çavuşoğlu’nun önderliğinde kurulan sivil platformun (Sulukule Atölyesi) geliştirdiği 'yerinde yerleştirme projesi'ne Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) sahip çıktı.

Eğer proje kabul edilirse, Sulukule’ye avlulu evlerden oluşan bir mahalle kurulacak. Romanların çalışabileceği müzik ve dans okulu, ayakkabı ve tekstil atölyeleri, aşevi olarak da hizmet verecek bir mahalle lokantası açılacak.

"Yerini yurdunu bırak. Sulukule’den 45 kilometre ötedeki Taşoluk’ta bir apartman dairesine yerleş." Fatih Belediyesi’nin kentsel dönüşüm projesi kapsamında Sulukule’ye Osmanlı konağı tarzı lüks apartmanların yapılması gündeme gelince, Sulukulelerin payına düşen bu olmuştu. Proje, hem Türkiye hem de dünyada eleştiriler aldı. Yeni evlerin bazı AKP’li Belediye Meclisi üyelerine satılacağı ortaya çıkınca, eleştiriler ayyuka çıktı. Tüm bunların ardından sürpriz bir gelişme oldu. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar rotasını Sulukule Platformu’nun alternatif projesine çevirdi.

Roman mahalleleri aslında dünyanın pek çok ülkesinde turistik açıdan çekim merkezleri. Sulukule Platformu’nun projesinde de turizm anahtar unsurlardan.

Dün bir basın toplantısı düzenleyerek TOKİ Başkanı Bayraktar ile görüşmesini açıklayan MSÜ öğretim üyesi Yalçıntan çok heyecanlı:

"TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, 'yerinde yerleştirme'yle ilgilendiğini açıklayarak bize (8 Ağustos’a kadar) hazırlanma süresi verdi. Tam olarak rakam vermek şu an için mümkün olmasa da avlulu evlerden oluşan 300-350 hanelik bir mahalle inşa etmeyi planlıyoruz. Sulukule projesi yalnızca konut yapımından ibaret değil... Burada yaygın olan mesleklerden ayakkabıcılık ve tekstil üzerine küçük atölyeler inşa edilecek. Kuşkusuz Roman deyince akla gelen ilk şey, müzik ve dans... Yine kurulacak atölyelerde uygulamalı müzik ve dans eğitimi verilecek. Geleneksel iki-üç sokağımız var, bu bölgeler de koruma altında olacak. Bilen bilir, Romanlar hep beraber yemek yapıp hep beraber yerler. Bu geleneğin de devam etmesi adına bir mahalle lokantası inşa edilecek. Projenin içinde yer alacak Roman sakinler, bu bölgede yaşamak ve üzerilerine düşen bu sorumlulukları yerine getirmek zorundalar..."

Peki çoktan Taşoluk’a yerleşmiş eski ev sahipleri? Yalçıntan’ın verdiği bilgiye göre bu projede 'öncelik' onlarda değil: "Taşoluk’a giden Roman vatandaşlarımıza da projede yer vermeye çalışacağız ancak; öncelik, henüz hak sahibi olamamış Sulukule sakinlerinin... Yani bu aşamada Taşoluktakilere vaadlerde bulunmak doğru değil."

Yalçıntan, Sulukule Platformu’nun hazırladığı projenin Fatih Belediyesi’nin projesinden çok daha ucuza mal olacağını savunuyor. Ancak iki projenin 'uygulama alanları' çakışıyor. Yalçıntan, "Hangi projenin inşa edileceğine karar verilmesi süreci bugün düzenlenecek toplantıyla başlayacak. Toplantıya TOKİ ile belediyeden yetkili kişiler katılacak. Biz dünya mirasına sahip çıkma niyetindeyiz, onlarsa lüks bir yerleşim merkezi kurmayı planlıyorlar. Büyük ihtimalle iki proje beraber yürütülemeyecek. Netleşen birşey değil bu. Önümüzdeki toplantılarda alınan kararlara bağlı olarak süreç ne gösterir bilemeyiz."

Radikal, 30.07.2009

KİLİSEBÜKÜ'NE TESİS İZNİ ÖFKELENDİRDİ





Bodrum’da çevreciler Kisebükü Koyu’nda yapımına izin verilen turistik tesise karşı el ele verdi. 29 oda, dernek, sivil toplum örgüt tek çivi çakılmaması için hukuk mücadelesi başlattıklarını söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Bodrum’un Kisebükü Koyu’nda yapılacak turistik tesis girişimini dondurduğunu açıklamasına rağmen tepkiler dinmedi. Bodrum Denizciler Derneği’nde basın toplantısı düzenleyen çevreciler, yatırımın iptalini istedi. 29 oda, dernek ve sivil toplum örgütü adına açıklama yapan Deniz Ticaret Odası Başkanı Gündüz Nalbantoğlu, "Kisebükü İzleme Komitesi" oluşturduklarını söyledi.

Üç yıl önce Danıştay’a başvurup Kisebükü’nde turizm tesisi kurulmasını önlediklerini anımsattı, şunları söyledi:

"Buna rağmen bugün bu kez tapulu bir arazi üzerinden tekrar aynı koyda yapılaşmaya gidilmek istenmekte. Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, turizm tesisi için imar izni vermiştir. İzin hukuğa uymakla birlikte birçok soruyu beraberinde getirmektedir. Otel ve tatil köyü gibi yatırımlara karşı değiliz. Ama turizme açılımın ve yapılaşmanın planlı olması ve önemli tarihi doğal yerlerin de sürdürülebilir bir turizm ve yaşam adına korunması gerektiği açıktır. Kisebükü imara kapatılmalıdır. Yanlışın neresinden dönülse kardır. Çocuklarımıza ve gelecek nesillere ne kadar çok doğruları, güzellikleri bırakırsak haklarıdır. Bu nedenle Kisebükü Koyu’na tek bir çivi çakılmaması için gerekli hukuk mücadelesini başlatacağız" dedi.

Bodrum Yurttaş İnsiyatifi Sözcüsü Ayhan Karahan ise Yalıkavak, Gündoğan ve Göltürkbükü’nü turizm merkezi ilan eden bakanlar kurulu kararının iptali istemiyle Muğla Nöbetçi Mahkemesi aracılığıyla Danıştay’a dava açtığını belirtti, "Karar, yasalara, kamu yararına, şehircilik ve planlama ilkelerine aykırı" dedi. Karara destek veren belediye başkanlarını da eleştiren Karahan, "Göltürkbükü, Yalıkavak, Gündoğan belediye başkanları en fazla imar yolsuzluğundan dolayı davası olan başkanlardır. Bu başkanlar, bu karar ile imar yoğunluğu artar ve çok katlı yapılaşmaya da izin verilirse gözyumdukları kaçak devasa turizm tesislerinin yasallaşacağını düşünüyor. Böylelikle de yargılanmalarına konu olan davaların düşeceğini varsayıyor. Hukuk hiç bir zaman geriye dönük işlemez" dedi.

Kilisebükü soruları

Koyun her tarafı 1. derece arkeolojik SİT’ken göbeğinde bir bölge nasıl 3. derece olabilir. 3. derece olsa bile koyun bütünü göz ardı edilip ortada bir yer nasıl imara açılır?

Tarihi bir bölgenin SİT özelliği nasıl 2-3 yılda bir değişebilir?

İmar izni verilen bölgenin kıyısı yoktur, denizle arasında 1. derece SİT arazi vardır. Bu alanın kullanımı firmaya açılmazsa turistik tesiste kalan turistler denize nasıl ulaşacaktır?

Muğla Koruma Kurulu, imar iznine dayanak olarak Bodrum Müzesi’nin bir raporunu göstermektedir. Raporda tarihi buluntuya rastlanmadığı belirtilmektedir. Ancak rapor koyun bütünlüğü ve önemi göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir. Kurul neden koyun bütünlüğüne göre karar vermemektedir?

Bu iki kararın alındığı toplantıdan Bodrum oda temsilcileri, "Bodrum’la ilgili konular bitti" diye çıkarılmıştır. Kisebükü gündemde yer almamaktadır. Bu sadece bir ihmal midir?

Hürriyet, 30.07.2009

SİNAGOGA DESTEK

 

 

İsrail’in İzmir doğumlu Büyükelçisi Gabby Levy, İzmir Valisi M. Cahit Kıraç ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu ziyaret ederek, harap sinagogların onarımı konusunda destek istedi. Levy, "İzmir, Musevi kalıntılarının en çok olduğu kent. En eski sinagoglarımız burada bulunuyor. Ancak bu sinagogların yeniden ele alınması gerekiyor çoğu harap halde bunların ele alınması turizm açısından da çok önemli. Biz İzmir’de bulunan sinagogların ayağa kaldırılması için bir takım girişimlerde bulunduk" dedi.

İzmir’de bulunan on sinagogun restorasyonu için başta ABD’de yaşayan Museviler olmak üzere dünya üzerindeki Musevi vakıflarından maddi yardım sağladıklarını ve bir proje hazırladıklarını ifade eden Levy, "Merkezi İsrail’de bulunan Mordehay Kiriati Vakfı öncülüğünde hazırlanan Kültürler Arası Diyaloğa Yolculuk İzmir Projesi kapsamında İzmir’deki sinagogları restore etmek istiyoruz. Bu konuda maddi yardıma ihtiyacımız yok. İdari konulardaki desteklerinizi bizden esirgemeyeceğinize inanıyorum" dedi.

Bu yıl İsrailli turist sayısında büyük bir düşüş yaşandığını anlatan İsrail Büyükelçisi Gabby Levy, düşüşü Türk ve İsrail hükümetleri arasındaki krizden kaynaklandığını düşündüğünü söyledi. Vali Cahit Kıraç, sinagogların restorasyonu projesinde yardım edeceklerini söyledi. Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, sinagoglardan birinin kendileri tarafından restore edileceğini, bu sinogogun restorasyon projesinin önümüzdeki ay onaylanacağını ve çalışmaların başlayacağını anlattı.
Hürriyet, 30.07.2009

DEFİNEYİ BULDULAR, JANDARMAYA BASILDILAR





Kocaeli İl Jandarma Komutanlığı, dün çok önemli bir tarihi eser kaçakçılığı operasyonu yaptı. Kaçak define arayan ve bulan kişilere karşı Kandıra’da başlatılan operasyon genişletildi; Kartepe İlçesinin bazı köyleri dahil 22 kişi gözaltına alınırken, 131 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Bir ihbarı değerlendiren jandarma, Kandıra bölgesinde izinsiz kazı yapıldığı ve define bulunduğunu öğrendi. Kandıra’nın Sarnıçlar Köyü Karagöller Mahallesi’nde iş makineleri kullanılarak define arayanlar, gerçekten de aradıklarını bulmuşlardı. Kazıda Helenistik ve Roma dönemlerine ait altın objeler, sikkeler, heykelciklerden oluşan paha biçilmez bir define bulunmuş ve defineciler tarafından hemen paylaşılmıştı.

 

İl Jandarma Komutanlığı çok sayıda ekip oluşturarak Kandıra ilçe merkezi ve Kartepe İlçesinin bazı köylerinde eşzamanlı baskınlar düzenledi, toplam 22 kişinin ev ve işyerlerinde arama yaptı. Aralarında hafriyatçılık yapan Aşır K., esnaf Rasim T., kömürcü Yüksel ve ormancı Cemil adlı kişilerin de bulunduğu 22 kişinin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda, kazıdan çıkan defineden 131 parça tarihi eser ele geçirildi. Ancak definenin tam olarak kaç parçadan oluştuğu anlaşılamadı. Soruşturma kapsamında yeni gözaltılar ve yeni baskınların olabileceği, gözaltı sayısının 40’ı geçebileceği belirtiliyor.

 

Define baskınları Kandıra’da adeta şok etkisi yarattı. İlçenin tanınmış isimlerinin define olayına karışması, jandarma tarafından gözaltına alınması Kandıra’nın sakin havasını bir anda değiştirdi. İddialardan biri de hafriyatçılık yapan kişilerin kandırıldığı, kazının resmi izinle yapıldığı söylenerek iş makinelerinin kiralandığı yönünde. İş makinesiyle define aranması ve nokta atışı yaparcasına tam yerinde bulunması da olayın dikkat çekici başka boyutu. İl Jandarma Komutanlığı’nın konuyla ilgili olarak bugün veya yarın resmi açıklama yapması bekleniyor.

Özgür Kocaeli, 30.07.2009


******


TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI KANDIRA'DA ADALETE TESLİM

 

İl Jandarma Komutanlığının bir ihbar üzerine ortaya çıkarttığı Kandıra’ya bağlı Sarnıçlar Köyü mevkiindeki izinsiz define kazısı ve tarihi eser kaçakçılığı olayında gözaltına alınan 31 kişiden 10’si dün adalete teslim edildi. Jandarma’nın “Tarihi eser kaçakçılığı amacıyla organize suç örgütü” kurmakla suçladığı sanıklar arasında, Kandıra’da çok geniş kesim tarafından tanınan kişiler de bulunuyor.

 

Define avcılığı ve tarihi eser kaçakçılığı olayı, Kandıra’da pek çok rivayete de neden oldu. Olayın boyutlarının çok büyük olduğu, uzun yıllardan beri çok büyük bir gömünün peşinde olan şebekenin, Sarnıçlar Köyü’nde gerçekten çok büyük çaplı bir define bulduğu ve bu müthiş definenin büyük ölçüde yağmalandığı konuşuluyor.

Özgür Kocaeli, 31.07.2009

RUMLARDAN AYASOFYA İLANI

 

Kıbrıslı Rumlar, Ayasofya Müzesi'nin kiliseye dönüştürülmesi için kampanya başlattı.

 

Cyprus Mail gazetesinin "ilanlar sayfasında "AB Parlamentosu, Ayasofya'nın yeniden bir Ortodoks Kilisesi'ne dönüştürülmesi için Türkiye'ye baskı yapmakta." deniliyor.

 

İlanda ayrıca, "Parlamento 1 milyonluk imza kampanyasına ihtiyaç duymaktadır. İmza sonrasında Türkiye’nin AB üyeliğine ön şart olarak Ayasofya'nın kiliseye dönüştürülmesi konacak " ifadesi kullanılıyor

Bugün, 30.07.2009

'TARİH YANLIŞI' DÜZELTİLİYOR





Geçmişte yapılan yanlış restorasyon sonucu temel tarihi özelliklerini kaybeden Yakutiye Medresesi, yeniden onarılıyor.

 

Erzurum'un en önemli yapılarından biri olan medrese de şimdiye kadar çimento harç, eserin yapısı ile uyuşmayan sıradan tahta kapı ve pencereler ile mermerler kullanıldığı belirlenmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, tüm bu yanlış uygulamaları ortadan kaldırmak üzere çalışma başlattı.

 

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce hazırlatılan ve Koruma Bölge Kurulu'nca onaylanan proje kapsamında; iç ve dış mekanda yer alan taş bloklar arasındaki çimento harçlı derzler temizlenerek hidrolik kireç harçla derz yapımına başlandı. Yapı içinde bulunan mekanlarda sıva raspaları yapılarak, hidrolik kireç harçla yeniden sıvanacak.

 

Medrese yapısına uygun olmayan kapı, pencereler sökülerek yerlerine yapıyla uyumlu ahşap kapı ve pencere doğramaları takılacak. Abdest mahallinde bulunan mermer duvar ve döşeme kaplamalar sökülerek yeniden yapılacak.

 

Restorasyonun 2010'da tamamlanacağını belirten Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, 29 Nisan 2009 tarihinde yer teslimi yapıldığını fakat fiili olarak restorasyon çalışmalarına yeni başlandığını bildirdi.

 

Restorasyon çalışmalarına 949 bin TL'lik ödenek ayrıldığını ifade eden Bakır, ihalede yüksek bir kırım olduğunu artan parayla da bakanlığın izniyle bitmeyen kısımlara keşif ilavesi yapılacağını söyledi.

 

Bakır, "Esere hiçbir zarar vermeden üst örtü, çatı, zemin, doğrama, vitrinler, alttan ısıtma sistemi ve elektrik panoları ile kablolarının kaldırılması gibi çalışmalar yapılacak. Özellikle görüntü kirliliği oluşturan duvarlardaki renkli taşlar da temizlenecek. Tarihi dokuya hiçbir şekilde zarar gelmesini istemiyoruz. Bu yüzden çok özenle çalışıyoruz. Bunun yanında, İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkezi'nden gelecek uzmanlar tarafından yapılacak incelemelerden sonra Portal Kapı (taş kapı) ve mukarnas işlemeli kubbelerde çalışmalar başlayacak." diye konuştu.

 

Restorasyon çalışmalarının 24 Ocak 2010 tarihinde biteceğini açıklayan Bakır, Erzurum'un adeta sembolü haline gelen tarihi medresenin tarihi dokusu korunarak, gelecek nesillere aktarılacağını sözlerine ekledi.Erzurum'a gelen yerli ve yabancı turistlerin ilk olarak Anadolu'nun en büyük medresesi olan Çifte Minareli Medrese'yi ziyaret ettiği bildirildi.

 

Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biri olan Erzurum'un sahip olduğu turizm potansiyeli ile yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Ziyaretçilerin yoğun ilgi gösterdiği yerlerin başında ise tarihi eserler ile tabiat güzellikleri geliyor. Tortum Şelalesi, Çoruh Nehri, Aras deltası ziyaretçilerin en çok görmek istediği doğa harikası olarak değerlendirilirken, tarihi eserler arasında da Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, Erzurum Kalesi, Üç Kümbetler, Saat Kulesi, Aziziye ve Mecidiye Tabyaları ile Lalapaşa Camii geliyor.

Erzurum Gazetesi, 30.07.2009

TARİHİ ESER MERAKI MÜZEYE DÖNÜŞÜYOR

 

 

Bir merak sonucu tarihi eser toplamaya başlayan demir doğramacı Ahmet Tuz’un evinin bahçesindeki eserler, belediyenin kuracağı müzede sergilenecek.

Kayseri’nin İncesu İlçesindeki bağ evinin önüne koymak için saban, küp ve değirmen taşı arayan demir doğramacı, 2 yılda bir müzeyi dolduracak kadar tarihi esere sahip oldu. Bir merak sonucu başladığı işin bu noktaya geleceğini tahmin etmediğini söyleyen demir doğramacı Ahmet Tuz, tarlasında, bahçesinde tarihi eser bulanların kendisine getirdiğini söyledi. Tuz, “Benim tarihi eser aldığımı ve muhafaza ettiğimi öğrenen herkes beni arar oldu. Eserler çok gelmeye başlayınca yer sıkıntısı çekmeye başladım. Sonunda, demir işleri yaptığım dükkanımın yan bölümünde bu eserleri biriktirmeye başladım. Şimdi burası da yeterli olmuyor. Vakıf kurmak ve bu vakıf aracılığıyla müze açmak istiyorum. Burada topladığımız eserleri kim getirmişse onun adını da yazarak müzede sergileyeceğiz. Gelecek nesiller, atalarının, dedelerinin ve hatta babalarının kullandığı eşyaları görsün, bu eserler unutulmasın istiyorum” dedi. İncesu Belediye Başkanı Zekeriya Karayol da tarihi eserlerin sergilenmesi için tarihi Karamustafapaşa Külliyesi içinde yer alan hamamın bu işe ayrılacağının müjdesini verdi.


Doğrama atölyesinin deposunda bulunan tarihi eserler arasında Roma döneminden kalma taş un değirmeni ve köpek yalakları, testiler, küpler, kılıçlar, taş el değirmenleri, düvenler, sabanlar, kapı kilitleri, eski radyolar, gaz lambaları, çeşitli dönemlerde giyilen yemeniler, çarıklar, lastik veya naylon ayakkabılar, yün çoraplar ve el dokuması buğday çuvalları yer alıyor.

Türkiye Gazetesi, 30.07.2009

ZAMANIN YÜZ BEKÇİSİ BİR ARADA





Türkiye'nin kent meydanlarında yükselen saat kuleleri bir kitaba girdi. Meltem Cansever'in 100 Saat Kulesi adıyla hazırladığı eser, ülkenin kültür mirası olan saat kulelerinin hikayesini anlatıyor. İstanbul'da, Siirt'te, Adana'da, Trabzon'da kimi ah-şap köşklü, kimi balkonlu, kimi de taştan bezemeli kentin kimliğine dokunmuş kulelerin aslında söylediği çok şey var.

 

Şehirlerin en tanıdık, en kucaklanası, en kibirsizleridir. Uzun gölgelerinin eşiğinde heyecanlı buluşmalar olur. Yönler onlara göre söylenir, tarifler onlardan yardım alır. Kentin bilgisi biraz da onlarda saklıdır. Buna karşılık hepsi de kendi öyküsünü sessizce tıklatır. Vakti gelince de anlatır. İstanbul'da, Siirt'te, Ankara'da, Erzurum'da, Diyarbakır'da Antalya'da, Amasya'da, Hatay'da, Yozgat'ta, Trabzon'da... Sözünü ettiğimiz, Türkiye'nin dört bir yanında tik taklarının kışkırtıcı davetine hayır diyemediğimiz saat kuleleri. Kimi ahşap köşklü, kimi balkonlu, kimi türlü türlü taştan bezemeli kentin kimliğine dokunmuş eşsiz kuleler. Pek çoğu için dönemin şairleri beyitler yazmış, tarih düşürmüş. Öyle ki Adana'daki Büyük Saat için dönemin şairlerinden Fani Efendi bakın ne diyor: "Bu muazzamn eserdir ki, misli yok, naziri yok/ Zahiren saat çalar, manen hükümet seslenir/ Ol cenabı Abidin'e eyler dua; / Çünkü andan ruz-u şeb vakt-i ibadet seslenir."

Türkiye'nin kent meydanlarında yükselen saat kuleleri bir kitaba girdi. Meltem Cansever'in Türkiye'nin Kültür Mirası 100 Saat Kulesi (NTV Yayınları) adıyla hazırladığı eser, ülkemizdeki saat kulelerinin hikayesini anlatıyor. Saat kulelerinin davetkar edasına, sesine kendini kaptırmış Cansever, kulelerin tek tek fotoğraflarının yer aldığı kitapta, efsaneleriyle, kulaktan kulağa anlatılan hikayeleriyle okuru bu eşsiz dünyaya çağırıyor. Cansever, hazırladığı kitabın amacını ise şöyle anlatıyor: "Öncelikle tarihi saat kulelerinin eşsiz mimari ve kültürel değerlerini hatırlamak üzere ülke çapında gezintiye çıkmak, bu olağanüstü yapıların birkaç istisna dışında acınası hallerine dikkat çekmek ve çağdaş saat kulelerinin izini sürmek."

 

II. Abdülhamid tahta çıkışının 25. yılında vilayet ve sancaklarda kendi adına çok sayıda büyük saat yapımını emreder. 30. cülus yılında da Anadolu'nun birçok şehrinde yeni saat kuleleri inşa edilir. Anadolu'da saat kulelerin yaygınlık kazanması Batılılaşma hareketine denk düşer. İmparatorlukta her çeşit saat revaçta iken 19. yy kadar kule saatlerinin olmaması dikkat çekmiştir. Bu konuda türlü türlü rivayetler var. Yazar Adnan Adıvar bu duruma sebep olarak 'müezzin, muvakkit ve kayyımlerin ehemmiyetinin azalacağını', Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi kurucusu Şule Gürbüz ise 'kule saatlerinin ilk yıllarında hiçbir zaman ezan saatlerinin getirdiği kesinliği sağlayamadığını, muvakkitlerin bunu harfi harfine yapabildiğini' söylüyor.

Kentlerin bu sessiz tanıklarının aslında söylediği çok şey var. Hemen hepsi şehrin mimari yapısını yansıtan bir üsluba sahip. Bazen şehrin tam göbeğinde, bazen tepesinde tik taklarından örülmüş bir dünyada onlar kendi hallerindeler. Kulelerin pek çoğu restorasyona muhtaç desek yeridir. Ehline düşen gül, düşmeyenin kül olacağını söylemek keramet değil haliyle. Zaman insanoğlu için hala sırrını korusa da, kent meydanlarında yükselen saatler o yerin simgesi, gurur kaynağı. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe Anadolu'nun ilk saat kulesi olan 1797 tarihli Safranbolu Saat Kulesi'nden tutun da barometre ve termometre olarak da hizmet veren Yıldız ve Dolmabahçe kulelerine uzanan bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' adlı yazısında İstanbullu için istilaların en gizlisi olarak gördüğü alafranga saatin gelişiyle ilgili yakınmalarına biraz hak veriyorsunuz.

 

100 Saat Kulesi adlı kitabı okuduktan sonra, zamanın geçişini dev cüssesiyle gösteren bu kulelere Tanpınar'ın 'Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmış akışında' dizelerini ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kahramanı Muvakkit Nuri Efendi'nin dilinden "zaman ve mekan insanla mevcuttur!" sözlerini fısıldamak düşer. Bu sayede zamanın insanı ürperten ilerleyişine inat, içiniz biraz rahatlayabilir.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 30.07.2009

KAZILARLA DIONYSOS TAPINAĞI'NIN NE ZAMAN İNŞA EDİLDİĞİ ARAŞTIRILIYOR





Anadolu Üniversitesi, Side Antik Kent'te tiyatrodan sonra Dionysos Tapınağı'nda kazı çalışmalarına başladı. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Sabri Alanyalı başkanlığında yürütülen çalışmalar 4 Eylül'e kadar sürecek. Tiyatro yakınındaki tapınakta yapılan kazı çalışmasıyla Dionysos Tapınağı hakkında kesin bilgi elde edileceği bildirildi. Tarihi yapının 5'nci yüzyılda yapılmış olabileceği tahmin ediliyor.

 

Doç.Dr. Hüseyin Sabri Alanyalı kazı çalışmalarını, kaynaklarda Dionysos ismiyle bilinen alanda sürdürdüklerini söyledi. Tapınağın kaç yılında inşa edildiği ve ekleme sütunların ne zaman yapıldığı konusunda net bilgiye sahip olmadıklarını ifade eden Alanyalı, ilk etapta sondaj çalışması yaptıklarını ifade etti. Kazı çalışmalarını kuyumcu titizliğiyle devam ettirdiklerini kaydeden Alanyalı, "Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte tapınağın, Roma döneminde fonksiyonunu yitirerek bir dükkan olarak kullanılmış olabileceğini tahmin ediyoruz. Net bilgilere kazı tamamlanınca ulaşacağımıza inanıyorum." dedi.





Dionysos Tapınağı'nın yazılı kaynaklarda Helenistik döneme ait olduğu belirtiliyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte tapınağın Bizans döneminde özelliğini yitirerek başka bir iş için kullanılmış olabileceği sanılıyor. Tiyatronun yanı başında olan küçük tapınağın tanrı Dionysos'a adanmış olabileceğini dile getiren Alanyalı, tapınağın bir sıra merdivenle çıkılan saçak altında ve arkasındaki bir cella'dan ibaret olduğunu ifade etti.

 

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Sanat Tarihi araştırma görevlisi Şener Yıldırım da tapınağın 'Geç Antik' döneme ait olup, 5'nci yüzyıla ait olduğunu tahmin ettiklerini kaydetti. Şener Yıldırım, dış yüzeyi yarım sütunlarla çevrili tapınağın Pseudo-periptoros (cella'nın bir dizi sütunla çevrili olması) planıyla yapıldığını bildirdi.

 

Side Antik Kent'te ilk kazı çalışması 1947 yılında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Ord. Prof.Dr. Arif Müfid Mansel tarafından kısıtlı imkanlarla başlamıştı. Türkiye'de Efes'ten sonra ikinci sırada kazı çalışması yapılan Side'de Mansel'den bayrağı İstanbul Üniversitesi'nden Prof.Dr. Jale İnan aldı. Kazı çalışmaları 1965 ile 1983 yılları arası Perge'ye kaydı. Side Antik Kent'te 1983-2008 yılları arası kazı, rölöve ve konservasyon çalışmasını Kültür ve Turizm Bakanlığı görevlisi Dr. Ülkü İzmirligil yürüttü. Bu yıl Bakanlar Kurulu kararıyla Side kazıları Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı ve eşi Doç.Dr. Feriştah Alanyalı'ya devrildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı temsilciliğini ise arkeolog Yaşar Ünlü yapıyor. Yaşar Ünlü, 4 Eylül'de sona erecek kazı çalışmaları için bu yıl 120 bin TL ödenek ayrıldığını bildirdi. Side'de Dionysos dışında Men, Baküs ve Apollon tapınakları bulunuyor.

haberler.com, 29.07.2009

"MEDRESE RESTORASYONUNDA MOZAİK VE BETON MU KULLANILIR?"





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Tokat Çukur Medresesi'nde yapılan restorasyon çalışmalarında pencere kenarlarında mozaikle beton kullanılmasına sitem etti.

 

Tokat'taki temaslarına kentin tarihi ve turistik yerlerini gezerek devam eden Bakan Günay, Taşhan, Gök Medresesi (Müze) ve Sulusokak Çarşısı'nda bulunan Arastalı Bedesten, Çukur Medrese, Deveciler Hanı'nı ziyaret etti. Müze ziyaretlerinde 70 yıldır bakırcılık yapan 80 yaşındaki Mustafa Yıldız'ın yaptığı el işi bakırları inceleyen Bakan Günay, Tokat yazmasına tahta kalıpla baskı yaptı.

 

Sulusokak Çarşısı'nda bulunan tarihi mekanları incelemelerini sürdüren Bakan Günay, Arastalı Bedesten'in müze olmasını arzu ettiklerini söyledi. Bakan Günay, Arastalı Bedesten'i Vakıflar Genel Müdürlüğü ve ilgili Devlet Bakanı'ndan müze yapmak için istediklerini belirterek, "Tokat'taki bütün siyasi arkadaşlarımızın yardımına ihtiyacımız var. Burayı bize makul ve sembolik bir bedelle müze için tahsis edelerse, müze olmanın da bir külfetli var teşhir ve tanzim için masraf yaparız. Tokat'ın bu tarihi merkezini kaldıracak olan bir kültür girişimini başlatabiliriz. Ama henüz bu başvurumuzdan sonuç alamadık" dedi.

 

Gezisine koşar adımlarla devam eden Bakan Günay'ı basın mensupları takip etmekte zorluk çekti. Bu arada yoldan geçmekte olan çocuklarla yakından ilgilenerek fotoğraf çektiren Bakan Günay, daha sonra restorasyon çalışmaları devam eden Deveciler Hanı'nda yetkililerden bilgi aldı. Buradan Çukur Medrese'ye geçen Bakan Günay, eserlerin onarımında beton mozaik karışımını görmesi sonucu müteahhidi sordu. Bakan Günay, "Burayı kim yaptı? Güzel değil ama" dedikten sonra basını dışarı çıkararak odada yetkililere sitemlerini dile getirdi. Bakan Günay ayrıca, gündüz saatlerinde Çukur Medrese'nin dış mekan ışıklarının gündüz saatlerinde neden yandığını sordu.

Yeni Şafak, 29.07.2009

İLK LATİN HARFLİ TÜRKÇE METİN 16. YÜZYILDA YAZILDI

 

Latin harfleriyle yazılan ilk Türkçe metnin, 1800’li yıllarda yazıldığı yönündeki bilgi, araştırmacı Fehmi Dinçer tarafından çürütüldü. Dinçer yaptığı araştırmada, Türk tarihinde ilk Türkçe metnin, 1553 tarihinde yazıldığını ortaya çıkardı. Böylece 19. yüzyılda yayımlandığı sanılan Latin harfli ilk Türkçe metnin, 16. yüzyılda yayımlandığı belirlendi. Dinçer’in bu yeni bulgusuna, Türk Dili Kurumu Başkanı Prof.Dr. Şükrü Haluk Akalın’dan da bir kutlama mesajı geldi.


Konuyu bir merak üzerine araştırdığını anlatan dil ve tarih araştırmacısı Dinçer, Türkçenin tarih boyunca değişik dönemlerde çeşitli alfabelerle yazıldığını belirterek, şöyle konuştu:

“Göktürk (Orhun), Uygur, Arap alfabeleriyle başlayan süreç, Latin alfabesiyle nihai haline ulaşmıştır. ‘1928 yılında başlayan sürecin öncesinde Latin harfli Türkçe metinler var mıdır?’ sorusunun yanıtını aramaya çalıştığımda karşıma ilginç bir kişi çıktı.”


Dinçer, ilk Latin harfli Türkçe denemesini yapan kişinin Hırvat kökenli Bartholomeo Georgieuiz (Georgievits) olduğunu belirterek şöyle dedi: “Georgievits, Kanuni Sultan Süleyman’ın Mohaç Muharebesi’nde (29 Ağustos 1526) esir alınmış, esir pazarında satılmış, 1528’de Trakya’ya getirilmiş, sonra da Anadolu’ya geçmiştir. 1534’te İran seferine katılmıştır. 11 yıl süren esirlik süresince 3 kere kaçmaya teşebbüs etmiştir. Nihayet Kudüs’te kaçmış, manastıra sığınarak esirlikten kurtulmuştur. 1538 yılında Roma’ya, daha sonra da Antwerp’e giden Georgievits, Türklerin adetleri ve dini inançları üzerine 2 risale yazmış.”


Georgievits’in Latince ilk Türkçe metni ise, 1553 yılında Paris’te iki risaleyi birleştirerek oluşturduğu “De Turcarum Moribus”(Türklerin kişiliği üzerine) adlı eserinde yayımladığını anlatan Dinçer, “Hırvatça’nın dışında Macarca, Yunanca, Latince, Türkçe, Arapça ve İbranice de bilen Georgievits, 1556’da Roma’da ölünceye kadar Türklerin gelenekleri, görenekleri, dini inançları, törenleri üzerine birçok eserler vermiştir. Georgievits’in eserleri zamanında çok büyük sansasyonlar yaratmış ve dönemin Avrupa’sını çok etkilemiştir” diye konuştu.




İşte Fehmi Dinçer’in araştırmasında yer verdiği Hırvat esir Georgievits’in orijinal metinleri...


Duyduğu şekliyle nakletmiş
Türk - Handa (nereye) gidertsen bre Giaur?(gavur)
Hıristiyan - Stambola giderum tsultanum.(sultanım)
Türk - Ne issum (işin) var bu memleketten?
Hıristiyan - Bezergenlik ederum, Affendi. Maslahatom var Anadolda.
Türk - Ne habar scizum (sizin) girlerden? (yerlerden)
Hıristiyan - Hits (hiç) nesle bilmezom tsaa (sana) dimege.
Türk - Gioldassum (yoldaşın) varmı tsenumle? (seninle)
Hıristiyan - Ioch, (yok) ialanuz (yalnız) geldum.
Türk - Benumle gelurmitsun?
Hristiyan  Irachmider (ırakmıdır) tsenum (senin) utaghom?
(otağın-evin)
Hıristiyan - Iachender (yakındır) bundan gustereim (göstereyim) tsaa.
Hıristiyan - Gel ghusteriuere (gösteriver) Allaha tseuertson.
(seversen)
Türk - Kalch (kalk) iocharı dur yukarıdır bonda. (buda)
Hıristiyan - Hanghi taraftan der (taraftandır) bilmezum.
Türk - Tsag (sağ) eline bacha (baka) ghun (gün) doghutsine
(doğusuna)
Hıristiyan - Bir buch (bu) evv (ev) atsarghibi (eser) gurunur
(görünür) omider? (o mıdır?)
Türk - Gercsekson (geleceksen) oder, (odur) iaken (yakın) deghilmi?
(Parantez içindekiler Fehmi Dinçer’in notlarıdır)

Milliyet, Haber: Önay Yılmaz, 29.07.2009

ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMASINDA BİR ÇOCUK İSKELETİ BULUNDU

 

Erzincan'ın Üzümlü İlçesi'ndeki Altıntepe'de yapılan arkeolojik kazı çalışmasında, bir çocuğa ait iskelet bulundu.

 

Urartu dönemine ait yerleşim yeri olan Altıntepe'deki kazı çalışmalarını yürüten Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, çocuk iskeletini, temeli taş ve üzeri kerpiç duvar olan bir evdeki kazıda, duvar dibine diz çökmüş, sağ eli yüzünde, sol eli öne doğru uzanmış halde bulduklarını söyledi.

 

İskeleti bulunan çocuğun, yaşanan bir depremde öldüğünü tahmin ettiklerini ifade eden Karaosmanoğlu, şunları kaydetti: "İskelet bir mezar içerisinde değil. Ayrıca bulduğumuz şekil itibarıyla da iskeletin bir tabi afetten kaldığını düşünüyoruz. Dönemini bilemiyoruz ancak Urartu'dan sonra olabileceğini sanıyoruz. Araştırma yaptıracağız. Yurt dışında veya Türkiye'deki üniversitelerle irtibat kurup, iskeletin kaç yıllık olabileceğini tespit ettireceğiz. Bölgede kral mezarları da mevcut ancak bu kazılarda herhangi bir toplu ölüme rastlanılmadı. Öte yandan, bulunan iskeletin kulak bölümünde küpeler olması, iskeletin bir kız çocuğuna ait olduğu ihtimalini de artırıyor."

Zaman, 29.07.2009

AŞIK VEYSEL'E TAKKELİ HEYKEL





Ünlü Halk Ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Sivas’ın Şarkışla İlçesi'nde 10 gün önce değiştirilen heykeli tartışma konusu oldu.


Eski heykelin kaldırılarak yerine başında takke bulunan heykelin konulması tepki çekti.  Şarkışla’da 18-19 Temmuz’da yapılan “Uluslararası Aşık Veysel Aşıklar Bayramı” kapsamında belediye tarafından ilçe girişinde yeniden düzenlenen Aşık Veysel Parkı’ndaki heykel yenisi ile değiştirildi.


Açılışı yapılan ve ozanı saz çalarken gösteren yeni heykelin başında takke bulunması tepkilere neden oldu. Aşık Veysel’in akrabası ve Sivrialan Kültür-Dayanışma Derneği Başkanı Memduh Süzer’in tepki göstermesi üzerine heykel tartışması başladı.






Aşık Veysel’in günlük yaşantısı ve ev hali dışında takke takmadığı belirtilerek, parka konulan heykelin Aşık Veysel’e uygun olmadığı idida edildi.  Şarkışla Belediye Başkanı BBP’li Kasım Gültekin, heykel tartışmalarını anlamsız bulduklarını belirterek şunları söyledi:

“Önceki heykel çok küçüktü ve fark edilmiyordu. Elimizde daha önce Erciyes Üniversitesi tarafından yapılan bu heykel vardı. Daha büyük olduğu için bu heykeli koymaya karar verdik. Aşık Veysel Derneği’nin kuruluşunda benim de katkım var. Halen bu derneğin üyelerinden biriyim. Onun yaşamında hiçbir zaman ayrımcılık olmadı. Biz de bu heykeli koyarken başka hiçbir amaç gütmedik.”


Aşık Veysel Şatıroğlu’nun ilçede yaşayan 76 yaşındaki oğlu Ahmet Şatıroğlu da heykel tartışmalarını şaşkınlıkla karşıladığını söyledi. Babasına son dönemlerinde bütün yurt gezilerinde ve konserlerinde bizzat eşlik ettiğini anlatan  Şatıroğlu, “Babam evde, istirahat ederken takke takardı. Ama konserlerde, saz çalarken, yurt gezilerinde fötr şapka kullanırdı. Konserlere ise şapkasız olarak çıkardı. Elbette daha güzel ve takkesiz bir heykel olmasını tercih ederdim. Ancak bir artniyet de aramıyorum” dedi.  

Milliyet, Haber: Eraydın Aytekin - Halife Yalçınkaya, 29.07.2009


******


"SİYASAL İSLAMCI ZİHNİYET, VEYSEL'E DE MÜDAHALE ETTİ"

 

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız, Sivas Şarkışla’da 3 ay önce kaldırılan Aşık Veysel heykeli yerine yaptırılan takkeli heykele tepki gösterdi. Balkız, Aşık Veysel’e takke giydirmekle onu Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Emrah, Dadaloğlu gibi halk ozanları geleneğinden koparmanın amaçlandığını belirterek, şöyle konuştu:


“Selamlaşma biçiminden konuşmaya, saç ve bıyık şeklinden giyim tarzına kadar Türkiye’yi giderek muhafazakar bir zemine oturtmaya çalışan siyasal İslamcı zihniyet, Anadolu Alevi müziğinin ve ozan geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Aşık Veysel’in kılık kıyafetine de müdahale etti.


Aşık Veysel, insanı merkeze alan dünya görüşüne uygun olarak davranan ve giyinen bir ozandı. Veysel’den kalan bütün resimlerde ve görüntülerde, ütülü takım elbisesi, başında fötr şapkası, elinde piposu öne çıkar.


Fötr şapkasız Aşık Veysel resmi yok denecek kadar azdır. Yalnızca sevenleri tarafından değil, kamuoyunda bu kadar bilenen Aşık Veysel resmi varken, Aşık Veysel’e tip olarak da hiç benzemeyen, saz tutuş şekli bile başka olan ve takke takan birini Aşık Veysel olarak sunmak tam bir aymazlıktır.


Bırakın Pir Sultan heykelini sokaklarda sürükleyenleri, ozanların heykelini yıkanları, dün Aşık Veysel’in heykelinin dikilmesini istemeyenlerin, bugün ona takke giydirenlerle aynı zihniyette oldukları görülüyor. Alevi Bektaşi kültüründen gelen, köy enstitülerinde bağlama öğretmenliği yapan, cumhuriyetin aydınlanmacı sembollerinden biri olan Aşık Veysel’e de takke ile müdahale etmeye çalışanları kınıyoruz.”

 

Şarkışla’da düzenlenen Aşıklar Bayramı’nda takke krizi yaşanmış, Aşık Veysel’in takkeli heykeli sivil toplum örgütleriyle belediyeyi karşı karşıya getirmişti. Görüşmeler sonucunda parktaki heykelin Etnografya Müzesi’nden getirilecek bronz bir heykelle değiştirilmesine karar verilmişti.

Tartışmalı heykeli, Kayseri Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Azeri kökenli İsmail Hüseyinov’un yaptığı belirlendi. DHA Muhabiri’ne açıklamalarda bulunan Hüseyinov, küçük olduğu gerekçesi ile kaldırılan heykeli de, tartışmalı takkeli heykeli de kendisinin yaptığını belirterek şunları söyledi: “Biz ilçeden gelen Kaymakamlık görevlilerine bereli veya fötr şapkalı heykelinden hangisini yapmamızı istedikleri konusunda tercih sunduk. Onlar başında bereli olanı yapmamızı istediler. Heykel tamamlanana kadar da kontrol ettiler.”

Milliyet, 30.07.2009


******


TAKKELİ VEYSEL GİDECEK, FÖTR ŞAPKALI GELECEK






Ünlü halk ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu anısına Şarkışla İlçesinde her yıl geleneksel olarak düzenlenen Aşıklar Bayramı kapsamında yeniden düzenlenen ve aynı adı taşıyan parka konulan heykel, başında takke bulunduğu gerekçesiyle tartışmalara yol açmıştı. Bazı Alevi derneklerinin de tepki göstermesi üzerine mevcut heykelin yenisiyle değiştirilmesine karar verildi. Şarkışla Belediyesi ile Sivas Belediyesi’nin ortaklaşa çalışmasıyla ilçeye yeni bir heykel getirileceği öğrenildi.


Halen Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bahçesinde yer alan ve ünlü ozan Aşık Veysel’i başında fötr şapka ile saz çalarken gösteren yeni heykel, buradan alınarak Şarkışla İlçesi'ne getirilip, tartışılan heykelin yerine yerleştirilecek. Bu konuda gerekli girişimlerin başlatıldığı belirtilirken, Şarkışla Belediyesi ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü arasındaki gerekli protokolün imzalanmasından sonra, belediye aracına konularak heykelin Şarkışla’ya getirileceği belirtildi.


Takkeli olan Aşık Veysel heykelinden daha büyük olan heykeli, parktaki yerine koymak için çalışmalar yapılacağı öğrenildi.

Radikal, 31.07.2009

TARİHİ KATLETTİLER





Cihangir'de deniz manzaralı bir apartman yaptırmak isteyen Yunan işadamı ile Türk eşi, 8 asırlık surlarla Bizans hamamını göz göre göre yıktırdı.

 

Tarihi kıyım, tapuda "Beyoğlu Kılıçali Paşa Mahallesi, Kumrulu Sokak, 137 pafta, 45 ada, 39 parsel" olarak görülen arsada yaşandı. Zengin bir Yunan işadamı ile Türk eşi Nilüfer Çağlar, bir süre önce, sahibi oldukları bu arsaya apartman yapmak için çalışmalara başladı. İnşaatla ilgili tüm işlemleri Atina Haber Ajansı Türkiye Muhabiri Alkis Kurkulas ve gayrimenkul işleriyle uğraşan eşi Marilena Kurkulas takip etti. Ancak bu apartman için İstanbul Cihangir'de 1930'lu yıllardan sonra yapılan ve surların üzerine oturtulan diğer apartmanlardan farklı bir proje çizildi. Apartmanın benzerlerinden iki kat yüksek yani 8 katlı olması, dairelerin de emsallerine göre daha büyük tutulması planlandı. Bunun için, sokak boyunca sapasağlam ilerleyen 800 yıllık surların, arsa sınırları içindeki kısmı yerle bir edildi. İnşaat alanı saç levhalarla kapatıldıktan sonra, arsadaki Bizans döneminden kalma hamam da yıkıldı. Genellikle gece yapılan çalışmalara, ağaçların sökülmesi de eklendi. Sargın İnşaat tarafından Beyoğlu Belediyesi'nden 27 Şubat 2009'da alınan ruhsatla sürdürülen inşaat, hem belediyeye, hem de 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na şikayet edildi.

En büyük tepkiyi ise İngiliz gazeteci Claire Berlinski verdi. İnşaatın hemen yanında olan ve temel çalışmasından dolayı yıkılma tehlikesi bulunan Volkan Apartmanı'nda oturan Berlinski, mahalle sakinleriyle birlikte basın açıklamaları düzenledi. "Tarihin yok edilmesine sessiz kalmayın", "Aç gözlülükten önce güvenlik", "Vatandaşın güvenliği riske atılamaz" şeklindeki dövizler taşıdı. Olayı İngiliz First Post gazetesine de aktaran Claire Berlinski, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a bir mektup yazarak, tarihe sahip çıkmasını istedi. Berlinski, Bakan Günay'a yazdığı mektupta şu görüşlere yer verdi: "Cihangir'deki Bizans duvarı geçtiğimiz günlerde talihsiz bir şekilde yıkıldı. Bizans hamamı da dahil olmak üzere tüm arkeolojik hazinenin benzer bir 'kaza' ile yitirilmesine bir İngiliz vatandaşı olarak gönlüm razı olmuyor." Bu girişimlerinin ardından SABAH'a konuşan Berlinski, "Burada hukuka aykırı işlemler yapılıyor. Tarihe gözü gibi bakması gerekenlerin böyle hoyratça davranması bir İngiliz olarak beni üzdü" dedi. Volkan Apartmanı'nın sahibi Semaha Volkan ise "Tarihi hamamı yıktılar. Kalıntılarını gördüğümde içim burkuldu" ifadesini kullandı.

 

Bölgenin 1993'te sit alanı ilan edildiğini, bu nedenle her türlü tadilat ve inşaat izninin Koruma Kurulu tarafından verildiğini belirten Beyoğlu Belediyesi şu açıklamayı yaptı: "Koruma Kurulu izin verirse, biz de ruhsat vermek zorundayız. Bu arsaya 28 Ekim 1998'de inşaat için izin verildi. Kurul 31 Mart 2006'da, parseldeki eski yapıları tarihi eser olarak tescilledi. Mülk sahibi 2006'nın Ağustos ayında inşaat projesi hazırladı. 3 Ekim 2006'da 'tarihi kalıntıların muhafaza edilmesi' şartıyla inşaat ruhsatı verildi. Ancak arsadaki sarnıç ve diğer tarihi eserler nedeniyle hafriyat durduruldu. Bu sarnıç ve diğer kalıntılar 15 Mayıs 2008'de eski eser olarak tescillendi ve yapımcı firmadan bunları koruyacak şekilde proje istendi. Yapılan tadilat projesi 10 Eylül 2008'de onaylandı. Belediyemiz 27 Şubat 2009'da yeni bir inşaat ruhsatı verdi."

Sabah, 29.07.2009

İSTİMLAK OLMAZSA KAZILAR DURACAK

 

Muğla’nın Yatağan İlçesi’nde bulunan ve dünyaca ünlü Stratonikeia Antik Kenti’ndeki kazı çalışmaları istimlak engeline takıldı.

Eskihisar Köyü’nde şahıslara ait arazilerin istimlak edilmesiyle, Pamukkale Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç.Dr. Bilal Söğüt başkanlığında, Pamukkale, Mimar Sinan, Selçuk, Ankara, Mersin ve Kocaeli üniversitelerinden 83 kişilik ekiple yürütülebilen kazı çalışmaları durma noktasına geldi. Arkeologların önlerinde kazabilecekleri sadece 15 metrekarelik bir alan kaldığı, acilen istimlak yapılması gerektiği, aksi halde 10 Eylül’e kadar sürmesi planlanan Stratonikeia Antik Kenti kazılarının durdurulacağı bildirildi.

Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, "Stratonikeia’da kazı çalışmaları giriş kapısından şehre doğru yapılıyor. Buradan şehre doğru giden yolun iki tarafı sütunlar ve aslan heykelleriyle dolu ve çok güzel bir yol. Ancak birkaç gün sonra istimlak edilen alan bitecek olduğu için kazı çalışmalarını yapamayacağız" dedi.

Hürriyet, 29.07.2009

YENİLENEN KONAĞA ÜÇ YILDIR GİRİLMİYOR





Türkiye’nin ilk arkeoloğu, ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey’in, Muğla’nın Yatağan İlçesi’ne bağlı Turgut Beldesi’ndeki konağının hali üzüntü yaratıyor. 2006’da restore ettirilerek güzel bir görünüme kavuşturulan tarihi yapının iki yıldır kapalı tutulması, adeta kaderine terk edilmesi tepkiyle karşılanıyor.


Değirmendere Sokağı’ndaki, Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan konakta, görevli olmaması yüzünden akşamcıların buraya dadandığına, duvarlarında tekrar çatlaklar oluştuğuna dikkat çekiliyor. Daha üç yıl önce Muğla Valiliği tarafından 260 bin TL harcanarak elden geçirilen binanın çöplüğe dönen bahçesinde hayvanların otlatıldığı, bu görüntünün hayrete düşürdüğü de belirtiliyor.

Turgut Yardımlaşma Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Dalgıç, böyle giderse konağın restorasyondan önceki harabe haline döneceğini söylüyor. Dalgıç, yetkilileri göreve davet ediyor, şöyle diyor: “Kültür turizmine kazandırılması için ne bekleniliyor anlamış değiliz. Yenilendikten sonra eski Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ziyaret etmişti. Ardından kapısı bir daha açılmadı. Yatağan-Milas Karayolu’nun Turgut Beldesi Kavşağı’nda (Osman Hamdi Bey Evi’ne Gider) yazılı tabelalar var ama işe yaramıyor. Çünkü kapı duvar. Anahtarın kimde olduğu belli değil. Hiçbir koruma tedbiri, güvenliği, bekçisi yok. Koca konak Allah’a emanet. Kültürevi ve müze olarak bir an önce faaliyete geçmesini istiyoruz.”


İl Özel İdaresi’ne ait Muğla El Sanatları Şirketi’nin müdiresi Nazmiye Kulaç ise restorasyonu yapan firmayla sorun yaşandığını vurguluyor. Kulaç, şu bilgileri veriyor: “İlgili kuruluş, ek ödeme talep etti. Bayındırlık İl Müdürlüğü’yle Muğla Anıtlar Kurulu da itirazda bulundu. Yazışmalar bu yılın başına kadar sürdü. Şimdi konaktaki proje hatalarını ve meydana gelen bazı hasarları tespit etmeye çalışıyoruz. Tüm eksiklikler giderildikten sonra Osman Hamdi Bey Konağı’nın ne şekilde işletileceğine karar verilecek.”

Milliyet Ege, Haber: Cavit Yıldırım, 29.07.2009

HOŞAP KALESİ'Nİ GÖRDÜNÜZ MÜ?





Van'ın Gürpınar İlçesi'ne bağlı Güzelsu Köyü'nde bulunan Hoşap Kalesi'ndeki kazılarda 1673 yılına ait hamamlar ve harem odaları gün yüzüne çıkarıldı.

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top'un başkanlığında 2 yıl önce başlatılan kazı çalışmaları 40 kişilik ekiple hızlı bir şekilde devam ediyor.

 

Zor doğa koşulları altında kazı çalışmasını yaptıklarını belirten Mehmet Top, 4 alanda sürdürülen çalışmalarda hamam ve harem odalarına ulaştıklarını söyledi.





Kazı çalışmaları neticesinde 5 yeni mekanın ortaya çıkarıldığını kaydeden Mehmet Top, şöyle konuştu:

"Kuzeyde ve güneyde odalar şeklinde bulunan mekanlarda alçı süslemeleri ve kalem işi süslemeler açısından son derece değerli buluntular elde ettik. Kazı çalışmaları ile birlikte onarım çalışmaları da devam ediyor. Yeni mekan tanımlamaları, yeni bulduğumuz buluntularla Hoşap Kalesi'nin özellikle 17. yüzyıldan daha erkene gidebilecek tarihsel bir dokuya sahip olduğunu gösteren bazı bulgulara ulaştık."

 

Tüm ilgililerden Hoşap Kalesi ile ilgili destek beklediklerini anlatan Mehmet Top, "Van kış memleketi ve yoğun geçen kış nedeniyle çıkardığımız süslemelerin ve mekanlar tahrip oluyor. Acil koruma önlemleri için bize olanak verilmesi gerekiyor." dedi.

 

1643 yılında Mahmudi Beyleri tarafından kayalıklar üzerine yaptırılan kartal yuvası görünümündeki Hoşap Kalesi Van'da en çok ziyaretçi çeken tarihi yapılardan biri.

 

Kale ile ilgili efsane de ilginin artmasına neden oluyor. Efsaneye göre, bu müthiş yapıyı inşa eden mimarın elleri, başka bir kale daha yapamasın diye o dönemim geleneğine göre kesiliyor.

Trt/Haber, 28.07.2009

AKÇAKOCA'DA 130 YILLIK CAMİ YENİDEN İBADETE AÇILDI

 

 

Düzce'nin Akçakoca İlçesi Hemşin Köyü'nde, 130 yıllık tarihi Hemşin Köyü Camii restore edilerek yeniden ibadete açıldı.

 

Açılış etkinliklerine, Bulgaristan ve Romanya'dan gelen davetliler de katıldı. Yıllardır atıl durumda kalan tarihi cami, restore edilerek yeniden ibadete açılmasından dolayı yapılan törene Akçakoca Kaymakamı Savaş Tuncer, Akçakoca Belediye Başkanı Fikret Albayrak, İl Kültür ve Turizm Müdürü Özcan Budak, Romanya ve Bulgaristan halk dansları toplulukları ile çevre il ve ilçelerden gelen vatandaşlar katıldı. Caminin ibadete açılması nedeniyle yapılan törene katılan İlçe Kaymakamı Savaş Tuncer, caminin gezilmesi esnasında ilçeye gelen Bulgaristan Halk Dansları Topluluğu üyelerini de cami içerisine davet ederek, restore edilen camiyi tanıttı. Akçakoca Kaymakamı Tuncer, caminin çivi kullanılmadan "çantı'' tekniği ile yapıldığını söyledi. Caminin restorasyonu için 4 yıldır çalışma yapıldığını belirten Tuncer, sadece caminin restorasyonu değil, çevre düzenlemesi ile önünden geçen derenin de ıslahının yapıldığını belirtti.

Zaman, Haber: Ercan Yıldız, 28.07.2009

FATİH'İN DÖKÜMHANESİ TABELAYLA TANITILACAK

 

 

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi sırasında top güllelerinin döküldüğü Kırklareli'nin Demirköy İlçesi'ndeki dökümhanenin tanıtımı için tabela dikildi.

 

Demirköy Doğayı ve Kültürel Değerleri Koruma Derneği Başkanı Sırrı Tayan, Demirköy'e 4 kilometre uzaklıktaki tarihi Demirköy Dökümhanesi'ni görmek amacıyla yurtiçi ve dışından çok sayıda turistin ilçeye geldiğini söyledi. Dönemin en ileri teknolojisiyle döküm yapılan, Demirköy Tophane-i Amiriye İşletmeleri olarak anılan dökümhanede, 15. yüzyıl ortalarından 19. yüzyıl sonlarına kadar aralıksız üretim yapılması dikkati çekiyor.

 

Gelen yerli ve yabancı turistleri bilgilendirecek hiçbir görevlinin bulunmadığını aktaran Tayan, bu sorunu çözmek için tarihi Demirköy Dökümhanesi'ni tanıtıcı tabela hazırladıklarını belirtti. Tarihi ve kültürel yerlerin tanıtımının da en az korunması kadar önemli olduğunu söyledi.

Zaman, 28.07.2009



HER KÖŞEDEN TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan serhat kenti Kars'ın her yerinden tarih fışkırıyor. Selim İlçesine bağlı Kekeç Köyü'nde de bir Ermeni mezarlığı bulundu.

 

Tarihi Kars Kalesi, Ani Harabeleri, Katerina Köşkü ve daha onlarca tarihi geçmişe sahip yapıtların bulunduğu Kars'ın her yeri adeta tarih kaynıyor.

 

Bugüne kadar sayısız top mermisinin ya inşaat kazılarında ya da sellerle toprak üstüne çıktığı kentte bir çok medeniyete ait tarihi eserler de sıkça bulundu.

 

Kars Müzesi'nde geçmişi gün yüzüne çıkaran eserlerin bulunması da serhat kenti Kars'ın tarihinde ne kadar önemli olaylara ev sahipliği yaptığını gözler önüne sermeye yetiyor.

 

Birçok köyde tarihi kalıntılara rastlamak mümkün. Selim İlçesine bağlı Kekeç Köyünde de harabe halinde bir Ermeni mezarlığı bulundu. Altın arama uğruna tarumar edilen mezarlığın yerinde yeller eserken yazılar ve resimlerin bulunduğu mezar taşlarının varlığı göze çarpıyor. Köylüler bazı kişilerin uzun yıllar önce özellikle geceleri bu mezarlığı hazine uğruna tarumar ettiklerini söyleyerek bu mezarlığa sahip çıkılmasını istediler.

Kars Kent Haber, 28.07.2009

DEFİNE AVCILARI ÇANLI KÖPRÜNÜN AYAKLARINI KIRDI

 

 

Uşak'ta Selçuklulardan kalma 800 yıllık Çanlı Köprü, define avcılarının kazıları yüzünden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. "Ayaklarında altın saklı" dedikodusu nedeniyle define avcılarının hedefi haline gelen köprü, üstüne kurulu olduğu Dokuzsele Deresi'nin taşıdığı kimyasal atıklardan da nasibini alıyor. Kültür ve Turizm İl Müdürü Şerif Arıtürk ise, köprünün bakımının Karayolları Genel Müdürlüğü'ne ait olduğunu söyledi.

Kent merkezine 5 kilometre uzaklıkta bulunan ve bir dönem Uşak'ı Denizli'ye bağlayan yolun üzerinde yer alan 800 yıllık tarihi Çanlı Köprü kaderine terk edildi. Selçuklular döneminden kalan ve "Sarı saman sarı altun. Bunu yaptıran Hatice Hatun. Yakılıp yıktırılırsa yaptırılsın" cümlesinin yeraldığı kitabesi ve köprüye adını veren çanının çalınmasının ardından, bu kez halk arasında dolaşan "Ayaklarında altın var" dedikodusu köprüyü yıkılma aşamasına getirdi. Özellikle kitabede geçen 'altın' kelimesi nedeniyle ayaklarında yapılan kazılardan nasibini alan köprü, yılların ihmaline dayanamaz noktaya geldi. Kaçak definecilerin tahribatından kurtulamayan köprü, aynı zamanda çevre felaketinden de nasibini aldı. Tarihi köprünün altından akan Dokuzsele Deresi de, Çanlı Tabakhanesi'nde üretim yapan bazı deri işletmelerinden gelen pis su ve kimyasal atıklar nedeniyle simsiyah akarak köprüye zarar veriyor. Derenin sularında bulunan kimyasallar nedeniyle de zarar gören köprüye, koku nedeniyle de yaklaşılamıyor. Derenin kirli suları önce Banaz Çayı'na ardından da Büyük Menderes Havzası'na ulaşıyor.

Tarihi köprünün durumuyla ilgili bilgi veren Kültür ve Turizm İl Müdürü Şerif Arıtürk şunları söyledi:
"Çanlı Köprü, Karayolları bünyesinde bulunan ancak kullanılmayan bir karayolu üzerinde yer alıyor. Yasaya göre aktif halde olan karayolu üzerindeki tarihi eserlerin bakım ve onarımını Kültür Bakanlığı adına biz, kullanılmayan yollardaki eserleri ise Karayolları Genel Müdürlüğü yapmakla yükümlü. Ne yazık ki köprü tarihi eser kaçakçıları tarafından çok fazla zarara uğratıldı. Yazılı olan kitabe de yılar önce çalınmış. Bunlar bizim tarihi eserlerimiz. Biz korumak için elimizden geleni yapıyoruz, ancak duyarsızlıklar nedeniyle kültür miraslarımız tahrip ediliyor."

Ampir üslupta kemerli olarak inşa edilen tek gözlü Çanlı Köprü, 1255 yılında yaptırıldı. Üzerine yerleştirilen kitabesinde 'yıkılırsa yeniden yapılsın' ifadesi bulunan köprüye konulan çanın da hikayesi var. Uşak yönünden gelen kervanlar, Denizli'ye giderken, Çanlı Köprü'den geçerek yakındaki bir konaklama yerinde mola verirlermiş. İşte bu konaklama yerinde bulunanlar, kervanın geldiğini öğrenmek için köprünün altına bir çan yerleştirir, kervan köprünün üzerine geldiğinde çan çalar, sesi duyan konaklama yerindeki insanlar koşarak kervanı karşılarlarmış. 1960'lı yıllara kadar duran ve daha sonra çalınan bu çan ile kitabe hala bulunamadı.
Radikal, 28.07.2009

COSTA GAVRAS'A KİLİSE ONAYLI SANSÜR

 

"Z", "Kayıp", "Amen" ve Sıkıyönetim" gibi filmleriyle büyük beğeni toplayan Yunanistanlı yönetmen Costa Gavras'ın belgeseli Yunan Ortadoks Kilisesi'nin sansürüne takıldı.

 

Onarımı tamamlanan Akropol'deki müzede gösterilen belgeselde Yunanistan'daki Pantheron Anıtı'nın ilk hristiyanlar tarafından tahrip edilişini anlatan, 1 dakika 40 saniyelik bölümün "bazı kişilerin rahatsız olması" nedeniyle çıkarıldığı öğrenildi. Ünlü yönetmen Gavras ise olayı "kabul edilemez bir sansür" olarak nitelendirdi. Katıldığı bir televizyon programında konuşan Gavras sansürden Yunan Ortadoks Kilisesi'ni sorumlu tuttu. Devletin kilisenin baskısına boyun eğmesini "üzücü" bulduğunu belirten Gavras, belgeselinin tarihsel olarak kanıtlanmış olayları anlattığını söyledi.

 

Müze yetkilileri "olayın bir sansür olmadığını" belirtiyorlar. Mecliste de gündeme gelen sansür konusunda hükümet sessizliğini koruyor.

Haber Sol, 28.07.2009

HALİKARNAS MOZOLESİ MALTA LİMANINA TAŞ OLDU






Dünyanın yedi harikasından biri olan ve Türkiye’den yaklaşık 160 yıl önce çıkarılan Halikarnas Mozolesi için can sıkıcı bir iddia ortaya atıldı. Maltalı bir bilim adamı, Halikarnas’ın Mozolesi’nin İngilizler tarafından 1858 yılında bulunduğunu, görkemli mozoleye ait taşların Bodrum’dan HMS Supply isimli donanma gemiyle kaçırıldığını ve Malta’daki Grand Harbour’a getirildiğini ileri sürdü. Skandalın daha büyüğü ise mezara ait mermerlerin, aynı döneme denk gelen 6 yıl içinde Malta’da Cospicua kentinde inşa edilen Dock 1 adlı limanın inşaatı sırasında kullanıldığının anlaşılmasıyla patlak verdi. Maltalı bilim adamı Stephen Brincat, Türkiye’yi anlatan ve İngilizce yayınlanan uluslararası kültür dergisi Cornucopia’da 19’uncu yüzyılda İngilizlerin Bodrum’da yaptığı kazıları anlatan bir makaleden yola çıkarak bu bilgiye ulaştı.

Arşivleri karıştıran Brincat, mozoleden getirilen mermer parçalarının limanın gelecek yıl 12 milyon euro’luk bir projeyle yenilenecek olan Dock 1 kısmının temeli için kullanıldığı bilgisine de ulaştı. Bodrum’da kazıyı yapan İngiliz arkeolog Charles Newton’un, "Zaten Bodrumlular bunu bulsalardı kırar inşaatlarında kullanırlardı" diyerek bu tarihi eserleri Türkiye’den kaçırdığını söyleyen bilim adamının bu iddiası, arkeoloji profesörü Anthony Bonnano tarafından da "Hiç şaşırmadım" sözleriyle karşılandı. Profesör, Malta’nın bu tür tarihi eserlerin taşınmasında ve saklanmasında kullanıldığını belirtti. Malta’da yayınlanan Times of Malta gazetesine göreyse dünyanın 7 harikasından birine ait olan bu gizem, limandaki dibi bile görünmeyen bulanık suyun altında yatmaya devam ediyor.

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi Müdürü Yaşar Yıldız parçaların inşaatta kullanılma ihtimalinin düşük olduğunu kaydetti: "O dönem belki en kötü en değersiz taşlar Malta’ya bırakılmıştır. Malta’dan beni de aradılar ve taşın cinsini sordular ben de mermer olduğunu söyledim. Newton, Halikarnas’ın 50 metre uzunluğundaki anıt mezarındaki taşları direk götürmüyor. O anıt bir depremde yıkılıyor geriye kalan parçalar Bodrum Kalesi’nin yapımında kullanılıyor. Newton kalan parçaları götürüyor. Parçalar arasında Halikarnas’ın mozolesinden kalanlar da var. O dönemdeki boşluktan yararlanıp götürüyorlar."

Halikarnas Mozolesi’nden geriye kalan parçaların büyük bir kısmı 1406 - 1523 tarihleri arasında inşa edilen Bodrum Kalesi’nde kullanılmıştı. İngiliz arkeolog Newton 1856-1857 arasında Halikarnas Mozolesi’nde yaptığı kazılar sırasında bulduğu kabartmaları, Mausolos ve Artemisia’nın heykellerini, dört atlı arabanın parçalarını British Museum’a götürdü. Bu dört parça halen Londra’daki British Museum’da sergileniyor.

Vatan, 28.07.2009

BANKSY İÇİN ÖZEL MÜZE GECELERİ

 

İngiliz anonim sanatçı Banksy'nin sanat tarihini 'ti'ye alırken politik mesajlar da vermekten çekinmeyen yapıtlarını içeren Bristol Kent Müzesi sergisi, açıldığı tarihten bu yana 200 bin sanatseveri kendisine çekince uzatıldı.

Bristol Kent Müzesi yönetimi, yedi haftadır izlenen ve 31 Ağustos'ta sona erecek sergi için 5 Ağustos'tan itibaren ayrıca haftada bir gece de açık kalma kararı aldı.

Kalabalık ziyaretçi kuyrukları nedeniyle ekstra personel tahsis eden müze, akşam 20.00'ye dek gezilebilecek.

Sergide Banksy'nin imzasını taşıyan hareketli yerleştirmelerden sokak resimleri ve tuval çalışmalarına uzanan çeşitli bir eser yelpazesi izlenebiliyor.

Sabah, 28.07.2009

KAKLIK MAĞARASI YENİLENİYOR





Denizli'de 2002 yılında turizme kazandırılan Kaklık mağarasına daha fazla turist çekmek için yenileme çalışmaları başlatıldı. Mağaraya bırakılan su kaplumbağaları çevreye canlılık kazandırırken, yılda 5 bini yabancı 22 bin turistin ziyaret ettiği mağarada incelemelerde bulunan Denizli Vali Yardımcısı Halil İbrahim Ertekin, Kaklık mağarası için Jeoloji Mühendisleri Odası'nın proje hazırladığını söyledi. İçerisinde, çevredeki mermer ve traverten ocaklarında bulunan fosillerin sergilenmesi planlanan mağarada pek çok yenileme de yapılacak. Mağarada inişi ve gezintiyi sağlayan merdiven ve korkulukların yanı sıra ışıklandırma sistemi de yenilenecek.

Mağaranın konumu nedeniyle doğal yaşam alanına dönüştüğünü ve bu ortamı iyi değerlendireceklerini ifade eden Ertekin, "Mağaranın karanlık bölgelerinde yüzlerce yarasa yaşıyor. Üst bölümde bulunan ve 'Hamam' adı verilen havuzlarda ise yaban kazları ile bol miktarda su kaplumbağası yaşıyor. İnsanlara alışmış ve ekmekle beslenen su kaplumbağaları ziyaretçilerin yanlarına kadar yaklaşıyor ve insanlar onları besliyor. Ziyaretçiler buraya mağaranın güzelliğini görmenin yanında kaplumbağaları beslemeye de geliyor" dedi.

Bölgede bulunan mermer ocaklarında çeşitli hayvanlara ait yüzlerce yıllık fosillerin çıktığını da belirten Ertekin, "Bu fosiller işletmelerin depolarında masaların çekmecelerinde bekliyor. Onları  toplayıp, mağaranın uygun bir yerine yaptıracağımız büyük camekan içinde sergileyerek Denizli'nin ilk fosil müzesini açacağız. Mağaradaki merdiven ve korkuların yanı sıra ışıklandırma sistemini de yenileyeceğiz. Düzenleyeceğimiz etkinliklerle insanların ilgisini çekeceğiz. Ziyaretçi sayısının artması için elimizden geleni yapacağız" dedi.

Toplam 40 dönüm arazi üzerinde bulunan Kaklık mağarasının 10 bin lira harcanarak turizme kazandırıldığını anlatan Denizli Vali Yardımcısı Halil İbrahim Ertekin, "Mağarada, Pamukkale travertenlerine benzer travertenlerin yanı sıra sarkıtlar, dikitler ve termal su var. Berrak, renksiz ve kükürt kokulu olan bu suyun bazı cilt hastalıklarına da iyi geldiği bilinmektedir. Böyle bir güzellik başka hiçbir yerde yok. Mağaranın tanıtımının yapılması için elimizden geleni yapacağız" dedi.
Yeni Asır, Haber: Hasan Durna, 28.07.2009

ROMA DÖNEMİNİN TIP ALETLERİ 98 YIL SONRA YURTTA

 

Amerikalı cerrah Robert Stephens, koleksiyonunda sakladığı 98 yıl önce Sardis Antik Kenti'nde yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılan Roma döneminden kalma 13 parça tarihi eseri, Türkiye'ye teslim etti. Turist Rehberleri Birliği, eserlerin Türkiye'ye iadesi nedeniyle Arkeoloji Müzesi'nde tören düzenlendiğini açıkladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Şenay Başer, iadenin dünya kültür mirasının korunması adına örnek bir davranış olduğunu belirtti. Stephens da muayenehanesinin duvarında sergilediği eserler ait olduğu topraklara geri döndüğü için çok mutlu olduğunu belirtti. 1911'de çıkarılan ve Harvard Üniversitesi'nde okuyan bir öğrenci tarafından kaçırılan 13 parça tıp aletini, cerrah Stephens da 35 yıl önce satın almıştı.

Sabah, 28.07.2009

KESKİN SİRKE
KÜPÜNE ZARAR

 

Bolu İl Jandarma Komutanlığınca yapılan çalışmalar sonucunda, Gerede de tarihi eser niteliği taşıyan 4 adet gözyaşı şişesi, 1 adet toprak koku kabı, 1 adet buhurdanlık, 1 adet pirinç haç ve 1 adet pirinç hızma ele geçirildi.

Olayla ilgili olarak M.H. ve M.G. suçüstü yakalandı.

Bolu Olay, 28.07.2009




POMPEIOPOLİS KAZISI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GİBİ

 

2006 yılında bu yana Prof.Dr. Latife Summerer başkanlığında sürdürülen Taşköprü Pompeiopolis kazılarının ekibi Birleşmiş Milletleri aratmıyor.

 

Kazıyı yürüten ekipte Almanya, Belçika, İtalya, Fransa, Yunanistan gibi ülkelerden bilim adamalarına Türk bilim adamı ve öğrencilerde eşlik ediyor. Çok uluslu bu bilimsel ekip ise ortak bir amaç, Pompeiopolis kazısı etrafında toplanmış durumda.

 

 

 

Bu yıl Pomepiopolis’te gerçekleştirilen arkeolojik kazılara Türkiye’deki üniversitelerin değişik bölümlerinde okuyan 9 öğrenci de katılıyor. Çoğunluğu Kastamonulu olan öğrenciler, Kastamonu Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversiteleri’nden olup Harita Mühendisliği, Jeoloji Mühendisliği, Orman Mühendisliği, Halkla İlişkiler ve Çalışma Ekonomisi gibi bölümlerde okuyorlar.

 

Önümüzdeki yıllarda Erasmus Projesi kapsamında yurt dışına gitmeyi planlayan Türk öğrenciler, çok uluslu bir arkeoloji heyeti içerisinde yer almalarını yabancı dillerini geliştirmek amacıyla olduğunu ifade ettiler.

 

Öğrenciler, “Hem yabancı dilimizi geliştiriyoruz hem de bir noktada yabancıların bilimsel çalışma, yöntem ve hayata bakışları hakkında da fikir sahibi oluyoruz. Arkeoloji ve kazı yapmak farklı, zor ama ve zevkli bir uğraş. Çoğumuz Kastamonulu ve Taşköprülüyüz. Pompeiopolis kazılarında çalışmaktan mutluluk duyuyoruz” dediler.

 

Bilimsel kazının başkanlığını yürüten Prof.Dr. Latife Summerer’de Pompeiopolis kazılarının hem ekip hem de yapılan iş olarak geçmişle gelecek arasında kurulan bir bağ, aynı zamanda da birçok kültürü yan yana getiren bir kültür köprüsü olduğunun altını çizdi.

Kastamonu Postası, Haber: Murat Karasalihoğlu, 28.07.2009

8 ÜLKEDEN 60 ARKEOLOG TROYA'DA

 

Homeros'un anlattığı efsanelerin beşiği olan antik kent Troya'daki 21'inci dönem uluslararası arkeolojik kazıları başladı. Alman Tübingen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ernst Pernicka'nın başkanlığını yaptığı çalışmalara; Almanya, ABD, Bulgaristan, İngiltere ve Hollanda gibi 8 ülkeden 60'a yakın bilim adamı katılıyor.

Kazılarda, ağırlıklı olarak, geçen yıl da üzerinde odaklanılan "aşağı şehir savunma hendeği bölgesi"nde çalışılması öngörülüyor. İlk kez 1870'lerde, Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilen, ancak ondan da önce Fransız arkeolog Franz Calvert tarafından üzerine gidilmiş Troya'nın kalıntıları, bugün aynı yerde 7 kez ve farklı dönemlerde kentsel yerleşimlerin kurulduğunu gösteriyor. Buna göre Troya'da, şimdiye dek tespit edilebilmiş 33 tarihsel yerleşim katmanı var. Troya Kazıları Başkan Yardımcısı olan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rüstem Aslan da, İlyada Destanı ile kazı alanındaki ilişkiyi SABAH'a anlattı ve "Arkeolojik veriler Homeros, İlyada Destanı ile nasıl örtüşüyor?" sorusuna kapsamlı yanıt verdi. Soruyu, "Acaba Homeros'un İlyada destanı, MÖ 1200'lerde gerçekleşen olaylarla mı, yoksa MÖ 700'lerde kendi zamanıyla mı ilgili?" şeklinde derinleştiren arkeolog, "Homeros, içinde Troya askerlerinin bile barınabileceği kadar büyük bir şehirden bahsetmekte haklıydı. Çünkü yeni kazı sonuçlarıyla birlikte, MÖ 1200'lerin yerleşimine ait bütünüyle farklı bir anlayış ortaya çıktı. Bu yerleşim, inanılandan en az 10 kat büyüktü" dedi.

Arkeolog Aslan, "Andromakhe, eşi Hektor'dan, çok daha tehlikeli çarpışmalara katılmak yerine, kulede kalmasını rica eder. Destanda, 'Şu incir ağacının önünde tut orduyu/ Kente oradan kolay girer düşman/ Kolay çıkılır oradan duvarlara' der. Topografik açıdan bakıldığında, burası, Troya şehri ve kalesine yapılacak bir saldırı için tek mantıklı yerdi. Ovadan gelen doğal bir girişti. Aşağı şehrin duvarlarıyla kaleninkiler arasındaki mesafe çok azdı. Bu mesafe, 80 metreden fazla. Dışarıdan kaleye atılacak okun buraya ulaşması mümkün değildi. Bu nedenle kale içinde ok uçları bulunmadı" diye konuştu.

 

Troya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Alman Arkeolog Prof.Dr. Ernst Pernicka, Troya Müzesi'nin kurulmasının, herkesin ortak düşüncesi olduğunu söyledi. Pernicka, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Troya Müzesi ile ilgili aldığı kararların ve attığı adımların kendilerini mutlu ettiğini belirtti. Bu yaz içerisinde uluslararası mimarlık yarışmasının açılması için önemli adımlar atıldığını vurgulayan Pernicka, şöyle devam etti: "Tabii bunun ötesinde, müze olduktan sonra Troya hazinelerinin ve başka yerlerdeki Troya eserlerinin buraya gelmesi konusunda bizim bir umudumuz olabilir, fakat biz konuyla ilgili karar verici merci değiliz. İş tümüyle politikacıların kararına kalıyor. Ancak tabii ki herkesin amacı ve tek isteği, müzenin kurulmasıyla birlikte bu eserlerin Troya Müzesi içinde sergilenmesidir.'' Öncelikle Avrupa yazılı edebiyatının ilk olaylarının geçtiği yerin burası olduğunu hatırlatan Alman Arkeolog, "Arkeolojinin başlangıç ve bilim olma noktası burası. Troya dünya kültür mirasında çok önemli bir yere sahip'' dedi.

Sabah, 28.07.2009


******


"HAZİNELER 'ETİK BASKI' İLE DÖNEBİLİR"





Çanakkale'de başlayan 21'inci dönem Troya kazıları başkan yardımcısı, arkeolog Rüstem Aslan, Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin'in önümüzdeki ay başı Türkiye'ye ziyaretinin arifesinde, Rusya'da bulunduğu bilinen Troya Hazineleri'nin iadesiyle ilgili konuştu.

Aslan, Rus yetkililer hala Alman arkeolog Heinrich Schliemann'ın kaçırdığı parçaları Türkiye'ye iade etmese de, özellikle geçen günlerde hizmete giren Atina Yeni Akropol Müzesi'nin açılışıyla (Elgin Mermerleri açısından) gündeme gelen 'tarihi eserlerin sahipliği' meselesinin Troya Hazineleri için de gündeme gelebileceğini söyledi. Aslan, SABAH'a konunun tarihsel sürecini ve bundan sonra ne yapılabileceğini şöyle anlattı: "Schliemann 1871'de bulduğu Priamos Hazinesi'ni yasal olmayan yollardan Türkiye dışına çıkartmıştı. Konuyu uluslarası hukukla çözmek isteyen Osmanlı İmparatorluğu, Schliemann'ı mahkemeye vermişti. 1874'te Paris'te görülen dava sonrasında Schliemann 10 bin frank para cezasına çarptırılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu bu para cezasını son anda kabul ederek büyük bir hata yaptı. Schliemann da bunun üzerine cezanın beş misli olan 50 bin frankı ödedi. Ancak daha sonraki Schliemann kazıları sırasında çıkan diğer buluntularla birlikte, bazı hazine buluntuları da, yine yasal olmayan yollardan Türkiye dışına çıkarıldı. Ölümünden sonra Berlin'de sergilenen eserler ise (hazine buluntuları ve çanak çömlek gibi diğer buluntular) II. Dünya Savaşı sonrasında, savaş ganimeti olarak Rusya'ya götürüldü.

Bunların küçük bir kısmı Moskova'daki Puşkin Müzesi'nde. Bu eserlerin tümü ise halen Puşkin ve St. Petersburg Müzesi depolarında. Uluslarası hukuk açısından, eserlerin hukuki olarak geri dönmesi sanki politik bir sorun gibi gözükmekte. Ancak planlanan Troya Müzesi'nin açılması, uluslarası alanda 'etik bir baskı' oluşturarak geri dönmesini sağlayabilir. Planlanan Troya Müzesi bu sorunun çözülmesinde en önemli düğüm noktasıdır."

Sabah, Haber: Evrim Altuğ, 29.07.2009


******


"FATİH SULTAN MEHMET TROYA'NIN ÖCÜNÜ ALDI"





Troya Kazıları ekibinde başkan yardımcısı olan arkeolog Rüstem Aslan, Troya ile ilgili olarak SABAH'a yaptığı analizde, Fatih Sultan Mehmet'ten Mustafa Kemal Atatürk'e uzanan bir uzun tarihsel çizgi ekseninde şu ilgi çekici kıyaslamayı yapıyor: "Ünlü denemeci Montaigne, Makaleler adlı eserinde; 'Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet, Papa II. Pius'a göndermiş olduğu mektubunda, Türklerin, Troyalılar soyundan geldiklerini ve Hektor'un öcünü almanın Türklerin sorumluluğunu olduğunu yazmıştır', diyerek bu konuya yeni bir boyut kazandırmıştır." Fatih'in Troya ziyaretine de dikkat çeken arkeolog Rüstem Aslan, SABAH'a yaptığı ilginç açıklamaları şöyle sürdürüyor: "Gökçeadalı (Imbroz) tarihçilerden Kritovoulus, Sultan'ın Troya'yı ziyaret ettiğini ve Troyalı kahramanlardan Akhilleus ve Ajax'ı andığını vurgular. Kritovoulus ayrıca, Sultan'ın "Tanrı, uzun yıllar sonrasında bu şehrin ve bu şehrin sakinlerinin öcünü alma görevini bana verdi. Bunun için şehirlerini yakıp yıkan düşmanlarını boyunduruğum altına alacağım. Bu düşmanlar o dönemde, Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Peloponesyalılardı, onlar bu şehri yağmaladılar, ancak onların torunları, uzun yıllar sonrasında Asyalılara yapılan bu adaletsizliğin cezasını benimle şimdi ödediler" dediğini aktarır. Böylece İstanbul'un fethiyle Fatih Sultan Mehmet Troya'nın öcünü almıştır."

Aslan, Cumhuriyet şairi Melih Cevdet Anday'a da atıfta bulunarak, Çanakkale Savaşları kahramanı, Mustafa Kemal'in Dumlupınar zaferi sonrasında Türklerin Yunanlıları mağlup etmeleriyle Troyalıların öçlerini alındığının söylediğini anımsatıyor. Arkeolog Aslan buna ek olarak, ünlü Türk tarihçisi ve İlyada ile Odise'nin de çevirmeni Azra Erhat'ın, Troya efsanesinin önemli figürlerinden Hektor'la ilgili değerlendirmesine şöyle dikkat çekiyor: "Erhat'a göre Hektor, Anadolu'nun ilk özgürlük kahramanıdır. İşte bu aynı zamanda Cumhuriyet sonrası aydınlarının Hektor ile Mustafa Kemal arasında kurulan ilişkiye yürekten katılışıdır."

Sabah, Haber: Evrim Altuğ, 30.07.2009


******


TROYALI HEKTOR İLE ATATÜRK BENZERLİĞİ






Ege'de bugün var olan kültürel ve siyasal çizgi, Troya Kazıları Başkan Yardımcısı, Arkeolog Rüstem Aslan'a bakılırsa Troya'dan nasibini hayli almış görünüyor. Bu çizginin temelinin MÖ 2 binli yıllara uzandığına işaret eden akademisyen, şunların altını çiziyor: "Bu konuda, birkaç yıl önce Hititçe uzmanı Prof. Strake tarafından yeniden okunan ve Achiyawa (büyük ihtimalle Akhalar) kralının Hitit kralına yolladığı, MÖ 13'üncü yüzyıla tarihlenen mektubu hatırlatmakta yarar var. Mektupta ,iki kral arasında Wilusa (Troya) önündeki adalar konusundaki tartışma dile getirilir, yani kültürel coğrafya adaların sınır olduğu bir bölgede ikiye ayrılmıştır). Yine kesin olan başka bir şey daha var ki, Pers Kralı Kserkes'ten itibaren Doğu-Batı algılaması bu bölgede kendisini belirgin bir şekilde hissettirmiştir. Ve bu durum Fatih Sultan Mehmed'e kadar da devam etmiştir. Fatih Sultan Mehmed sonrasında, Troya, Homeros ve İliada'ya karşı gösterilen soğuma ve ilgisizliğin kültürel bakış açısıyla ilgili bir sorun olduğu ise, neredeyse kesindir."

Türk aydınları arasında gelen yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu da Fransız romancı Anatole France okuması sırasında antik dönem yazarları üzerinden, Troya mirasıyla tanışmış. Yazarın o dönemlerde Paris'ten yeni dönen Yahya Kemal Beyatlı ile tanışması ise, bir dönüm noktası olmuş. İşte Rüstem Aslan da Yakup Kadri'nin anılarından yaptığı şu alıntıya dikkat çekiyor: "Coğrafi açıdan, bir kısmıyla da kültürel açıdan antik kültürün mirasçılarıydık. Din bizim bu mirası almamızı engellemiştir. Kendimize ait bir edebiyat yaratabilmek amacıyla yalnızca Fransızlar için değil, tüm Avrupalılar için ana kaynak olan Eski Yunan'a geri dönmek zorundayız. Bundan dolayı, şiir ve ruh anlayışımızı değiştirebilmek için onların bakış açılarını anlamalıyız." Arkeolog Aslan, Akdeniz kültürünün insanlık mirası hakkındaki, Antik Yunan düşünürü Sokrates imzalı şu saptamayı da, yazarlar Yakup Kadri ve Beyatlı'nın kendilerine şiar edindiklerinin altını çiziyor: "Biz uygar insanlar bir göletin kenarındaki kurbağalar gibi Akdeniz'in etrafında toplandık..."

Kazılara büyük destek veren Troya Vakfı'nın en önemli amacı, Troya'da bir Troya Müzesi'nin açılabilmesi. Bu kapsamda Çanakkale'de açılan M. Osman Korfmann Kütüphanesi'ni saymak gerekiyor. 2005'te vefat eden Korfmann, ölümünden 2 yıl önce Türk vatandaşlığına hak kazanmıştı.

Sabah, Haber: Evrim Altuğ, 31.07.2009


******


TROYA MÜZESİ NİHAYET KURULUYOR

 

Uzun yıllardır Çanakkale'de kurulması beklenen Troya Müzesi için somut adım atıldı.

 

Müzenin kurulması için gereken protokol Çevre ve Orman Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çanakkale Valiliği arasında imzalandı. Müzenin kuruluşu, Troya Tarihi Milli Parkı içerisinde kamulaştırılan 100 dönümlük bir araziye yapılacak müze, yarışma sonucu ortaya çıkacak projenin uygulanmasıyla gerçekleştirilecek. Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürü Şinasi Haznedar, Troya Troya Antik Kenti Uluslararası Mimari Proje Yarışması ile yapılması planlanan Troya Müzesi'nin sekretaryasının Çanakkale'den yürütüleceğini söyledi.

Zaman, 31.07.2009


******


TROYA MÜZESİ İÇİN TARİHİ PROTOKOL

 

Troya Müzesi'nin kurulması için gereken protokol, Çevre ve Orman Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çanakkale Valiliği arasında önceki gün imzalandı. SABAH'ta dün sona eren Anadolu Efsanesi: Troya adlı dört günlük yazı dizisiyle de gündeme taşınan müze, Troya Tarihi Milli Parkı içerisinde kamulaştırılan 100 dönümlük bir araziye yapılacak. Müze, düzenlenecek mimarlık yarışması sonucu ortaya çıkacak projenin uygulanmasıyla gerçekleştirilecek.

Konuyla ilgili bir değerlendirme yapan Troya Kazıları Başkan Yardımcısı ve Arkeolog Doç.Dr. Rüstem Aslan ise SABAH'a şunları aktardı: "Troya'ya gelen yüzbinlerce ziyaretçi ören yerini ziyaret ettikten sonra eserleri yerinde görebilmek için müzeyi de gezecektir. Ören yeri gelirlerine bir de müze gelirleri eklenebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, halen Moskova'daki Puşkin Müzesi ve diğer ülkelerin müzelerinde bulunan 'Troya Hazineleri'ni geri istemek için uluslararısı kamuoyunda çok önemli etik bir baskı oluşturabilecek ve en azından 'ödünç' olarak eserleri geri alabilme şansına sahip olabilecektir. Ayrıca, Troya Tarihi Milli Parkı ve Troya Müzesi aynı konseptte düşünüldüğünde uzun vadede bölgeyi turistik açıdan kalkındırabilecek çok önemli bir etkiye sahip olabilecektir."

Sabah, 01.08.2009

AYASOFYA'NIN DİĞER MELEKLERİ DE GÜN IŞIĞINA KAVUŞACAK





Ayasofya Müzesi’nde 160 yıl sonra gün ışığına çıkarılan Kerubim meleğiyle ilgili Kültür Bakanı Günay, “Hayatımda ilk defa bu kadar çok heyecanlandım” dedi. Günay, Ayasofya’daki diğer üç melek figürüne de aynı çalışmanın yapılacağı müjdesini verdi. Müzedeki çalışmaları dünya, Hürriyet’ten öğrenmişti.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik yüzü 160 yıl sonra gün ışığına kavuşturulan Kerubim (Serafim) meleğiyle ilgili basın toplantısı yaptı. Ayasofya Müzesi’nde, çok sayıda yabancı basın mensubunun da katıldığı toplantıda konuşan Günay, “Tüm yaşamım boyunca ilk defa bu kadar heyecan verici bir çalışmanın içinde yer alıyorum. İlerleyen zamanlarda iskelenin yeniden kurulması halinde diğer üç melek figüründe de aynı çalışmayı yapmayı planlıyoruz” dedi.

 

Basın toplantısını “Tarihi bir gün” olarak niteleyen Günay, şunları söyledi: “Kubbenin kuzeydoğu çeyreğinde yapılan bu çalışma, Ayasofya ve sanıyorum Hıristiyan teolojisi için çok önemli bir çalışma. Serafim olarak tabir edilen, cennetin bekçileri olarak bilinen ve en üst düzeydeki melek kabul edilen tasvirlerden birinin mozaik yüzü ortaya çıkarıldı. Bu değerli eserin 900 ile 1300 yılları arasında yapıldığı düşünülüyor. Tam olarak hangi döneme ait olduğu malzemeler üzerindeki çalışmalardan sonra tespit edilecek. Bu figürlerden 3 tane daha bulunuyor. Daha önceki dönemlerde diğer üç melek figüründe bu çalışmanın yürütülmemiş olması bir eksiklik. Şimdi belki bir vadede tekrar dönüp onları açacağız. Bunları en son Sultan Abdülmecit ve Mimar Fossati görmüş. 160 yıl sonra bugün ilk defa hepimiz tanıklık edip dünyaya duyurmuş olacağız. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’da dünyadan ve Türkiye’den gelenlerin görmesine olanak vereceğiz. Dünyaya tekrar bu önemli mabedin, emanetin, müzenin farkında olduğumuzu duyurmaya ve hissettirmeye çalışacağız. Uzmanlarımızın verdiği bilgilere göre başka yerlerde de tasvirler bulunuyor. Dünyaya aynı heyecanı yaşatacak yeni tasvirlerin, yeni buluntuların çıkacağını düşünüyorum. Hayalim dünyadaki en önemli tarihsel yapılardan biri olan Ayasofya’nın her şeyini öğrenmek, korumak ve dünyaya tanıtmak.”

Hürriyet, Haber: Serkan Akkoç, 27.07.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

"AKM 2010'A YETİŞMEYECEK"





Ankara Roma Antik Tiyatrosu’na gelerek, kazı alanına 1992 yılında yapılan binanın yıkımını izleyen Kültür ve Turizm Bakanı Ertığrul Günay, basın mensuplarının İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hakkındaki sorularını yanıtladı. AKM projesiyle ilgili yargı kararını anımsatan Günay, AKM’nin 2010’a yetişemeyebileceğini ifade etti.

 

Bakan, konu hakkında şunları söyledi: “İstanbul’da AKM’yi ‘aman yıkmayın, onarın’ dediler. Onarım konusunda fevkalade kapsamlı bir çalışma yapıldı. Hatta fazla kapsamlı bir çalışma yapıldı ve çok uzadı. Geçen hafta 60 milyon TL’nin üzerinde bir ihale gerçekleştirildi. Bina yıkılmıyor ama bütünüyle, ısıtması, aydınlatması, soğutması, salon düzeni, girişi-çıkışı modern, çağdaş konsept içerisinde yenilenecek idi. Tam bu eşikte, ‘gişelerin yeri orada olmasın, merdivenler buradan olmasın’ diye bir itirazda bulundu, bazı kültür-sanat mensubu arkadaşlarım. Yargı durdurdu.’’ Bu süreç devam ederse projenin 2010’a yetişmeyeceğini belirten Günay, “Bunu anlamak mümkün değil. AKM’nin göreceği en kapsamlı, en çerçeveli ve tamamen bilim sanat insanlarının elinden çıkmış bir proje uygulanacaktı. Yargı katiyen derinliğe inmeyen bir bilirkişi raporuyla durdurdu’’ dedi.


Günay, Ankara’daki Akay Kavşağı’nın kapanması hakkındaki sorulara da cevap verdi. Akay Kavşağı’yla ilgili estetik tartışmalar olabileceğini ama kavşağın Ankara trafiğini rahatlattığını söyleyen Günay, “O yol, 10 yılı aşkın süredir kullanılıyor. Bunu durdurup tersine çevirmek trafiği altüst eder”dedi.

Taraf, 27.07.2009


******


2010 AJANSI: AKM'Yİ YETİŞTİRİRİZ

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekip Avdagic, NTV'ye yaptığı açıklamada, Bakan Ertuğrul Günay'ın "AKM 2010 yetişmeyecek" açıklamasını ve AKM'nin yenilenme projesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararını değerlendirdi. Avdagic, "2010 için sembolik bir önemi olan AKM'yi yetiştireceğimizi düşünüyoruz" dedi ve kamuoyunda konuşulanın aksine 2010 yolunda aksamalar olmadığını kaydetti.

Avdagic, Banu Güven'in sorularını yanıtladı:

Projelerin 2010'a yetişip yetişmeyeceği tartışma konusuyken, AKM'nin yenilenmesinin durdurulması kararı çıktı. Bakan Günay AKM'nin 2010'a yetişmeyeceğini söyledi. AKM ile ilgili dava neden açılmıştı ve kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı olarak büyük bir gayretle ve kanunun bize verdiği yetkiyle kendi dönemimizde AKM'nin yenilenmesi için büyük bir gayret gösterdik. İhale sürecini tamamlayarak ihale ettik ve firmamızı tespit ettik. Ancak sevincimiz sadece 24 saat sürdü. İdari mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı aldığını öğrendik. Konunun muhatabı olan Kültür ve Turizm Bakanlığı üst mahkemeye itiraz edecektir. Biz yine olumlu düşünmek istiyoruz ve üst mahkemenin itirazı yerinde göreceği ve kaldığımız yerden devam edeceğimizi düşünüyoruz. Kısacası AKM'yi yetiştireceğimizi düşünüyoruz.

AKM yetişmezse neler yapılamayacak?
İstanbul'da çok farklı mekanlar var ve AKM'de yapılması öngörülen aktiviteler başka yerlere kaydırılacaktır. Ancak İstanbul'un en önemli ve tanınan kültür ve sanat merkezi olan AKM'nin yetişmesini sembolik bir önemi de vardır. Ajans olarak sizin aracılığınızla paylaşmak istediğim bir önemli konu daha var. Biz süreç içinde 3 kez koruma kuruluna projemizi soktuk. Konunun muhataba olan tüm tarafların eleştirilerini dikkate alarak projeyi revize ettik ve en son haliyle ihaleye çıktık. Dolayısıyla yürütme aşamasında gündeme gelen birçok hususun, ihale aşamasındaki dosya incelendiğinde, bu dosya ile örtüşmediği gözüküyor. Beni de en çok üzen konu bu.

Somutlaştırırsak; görünümde bir değişiklik olacak mı? AKM'nin karakteristlik özelliğinin ortadan kaldıracak bir proje mi?
Mümkün mü? Bu konuda iki muhatabımız var. Birincisi; AKM'yi yapan mimar Hayati Tabanlıoğlu'nun oğlu Murat Tabanlıoğlu. Kendisi babasının projesine sahip çıkmış ve tüm proje aşamasında kendi kadrosunu bedelsiz olarak bize tahsis etmiştir. Murat Bey'in kendi babasının eserine aykırı bir şey yapması zaten mümkün değildir. Ayrıca bu ponuda son derece hassas olan koruma kurulu var. Her safhayı takip edip yönlendirmelerde bulunan bir kurumdan bahsediyoruz. Biz kurumun eleştiri ve önerilerini dikkate alarak projeyi son aşamasına getirdik ve onaylanmış haliyle ihaleye çıktık. Ben, İstabullu kültür ve sanat severlerin, bu işe karşı çıkanların samimiyetini sorgulamaları gerektiğini düşünüyorum. (Yürütmeyi durdurma kararı, Kültür Sanat-Sen'in açtığı dava sonrası alındı)

2010 Kültür Başkenti projeleri yetişebilecek mi? Bir zaman darlığından Bakan da bahsetti. Birçok projenin hayata geçirilemeyeceği konuşuluyor. Neye niyet edildi biz ne göreceğiz?
Tespitlerinize katılamıyorum. Yeni denenen bir modelden bahsediyoruz. Türkiye'de ilk kez kamu ağırlıklı olarak özel sektörden gelen insanlar ve STK destekli konudan bahsediyoruz. Böyle bir süreçte sınırlı sayıda üyemizin ayrılmasının olayı sekteye uğratacağı görüşü, bu işe şu an emek veren isimlere haksızlık olduğunu düşünüyorum. Projelerin çoğunun gerçekleşememesi gibi bir şey söz konusu değil. 15 gün önceki basın toplantımızda da açıladık. 300'e yakın onaylanmış projemiz var ve bunlardan 70'i tamamlandı. 2009 yılı içinde süregelen projeler var ve 2010 takvimi de sanırım eylül ayında açıklanacak. Bazı arkadaşların görevlerinden ayrılması bir aksamaya neden olmamıştır. Son basın toplantısında her şeyi kamuoyuyla paylaştık ve şeffaf bir süreç yönetmeye çalışıyoruz.
Ntvmsnbc, 28.07.2009



******


AKM, 2010 AJANSI'NIN BAŞINA BELA OLDU

 

AKP’nin Kongre Vadisi ile birlikte değerlendirerek dönüştürmeye çalıştığı Atatürk Kültür Merkezi, hem hükümetin hem de 2010 Kültür Başkenti İstanbul Ajansı’nın başına iş açtı. Yıkım isteyen AKP’nin karşısında durarak kültürel bir talanı durduran sanat örgütleri yenileme çalışması adı altında yapılacak dönüştürmeye de dur dediler ve davayı kazandılar.

 

Kültür-Sanat-Sen’in Ocak ayında açtığı dava sonuçlandı ve İstanbul 9. Bölge İdare Mahkemesi 2010 Kültür Başkenti Proje Ajansı’nın denetimindeki yenileme çalışmalarında yürütmeyi durdurma kararı verdi. Böylece sanat örgütlerinin başından bu yana ortaya koyduğu, ‘Koruma Kurulu Kararı ile kültürel varlık sayılan AKM’nin üzerinde Kurul’un düzenlediği değişiklikler dışında herhangi bir değişiklik yapılamayacağı’ sav da yargı yoluyla onanmış oldu.


Kültür-Sanat-Sen’in açtığı dava sonucuna ilk yanıtlardan biri Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dan geldi. Günay, yıkıma karşı duran sanat örgütlerinin “yıkmayın, onarın” talebinde bulunduğunu iddia ederek, “fazla kapsamlı bir çalışma yapıldı ve çok uzadı. Geçen hafta 60 milyon TL’nin üzerinde bir ihale gerçekleştirildi. Tam bu eşikte, ‘gişelerin yeri orada olmasın, merdivenler buradan olmasın’ diye bir itiraz yapıldı, bazı kültür-sanat mensubu arkadaşlarım. Yargı durdurdu” yorumuyla sanat örgütlerinin yürüttüğü mücadeleyi eleştirdi. Sürecin bu şekilde ilerlemesinin 2010 programını da aksattığına işaret eden Günay, “böyle giderse AKM 2010’a yetişmez” dedi. Günay kendisinin de hukukçu olduğunu hatırlatarak, yargının aldığı kararın hukuki açıdan yanlış olduğunu öne sürdü.


2010 Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, Günay’ın yorumuna karşılık bir açıklama yaparak, “2010 için sembolik bir önemi olan AKM’yi yetiştireceğimizi düşünüyoruz” dedi. 2010 yolunda aksamalar olmadığını belirten Avdagiç, Nuri Çolakoğlu ve bazı Ajans Yürütme Kurulu üyelerinin istifasının çalışma programlarını aksatmadığını öne sürdü. Adaletin bu süreçte en doğru kararı vereceğine inandığını söyleyen Avdagiç, bu konuda muhatabın Kültür ve Turizm Bakanlığı olduğunu ve karara itiraz edeceğini beklediklerini söyleyerek, süreci yakından takip edeceklerini ve hukuki süreç izin verir vermez yenileme çalışmalarını başlatacaklarını belirtti.

2010 Ajansı Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş ise kararla binanın 2010 için kullanımının aksayabileceğini ancak hedefin 2010’a yetişmesinden ziyade dört dörtlük yapılması olduğunu savundu.


AKM’nin yenilenmesi konusu gündeme geldiğinde, binanın mimarı Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Murat Tabanlıoğlu “babamın mirasına sahip çıkıyorum” diyerek projenin planlanması kısmını üstlenmişti. Kapitalizm koşullarında 1 milyon Euro değerindeki hizmeti için ücret almayacağını da açıklayan Tabanlıoğlu, mahkeme kararıyla ne yapacağını şaşıranlar arasında yer alıyor. Tabanlıoğlu’nun projesinin uygulaması için açılan ihale sonuçlandıktan hemen sonra gelen mahkeme kararı Tabanlıoğlu kadar ihaleyi alan Özsoy İnşaat yetkililerini de şaşırttı. Yetkililer hukuktan yana bir çözüm beklediklerini belirtiyorlar..

Haber Sol, 28.07.2009


******


2010'A KAÇ VAR? BU SÜREDE CİDDİ BİR SİRK KURMAK BİLE MÜMKÜN OLABİLİR Mİ ACABA?

 

Türkiye, hele İstanbul, neresine kazma vursan; kazma vurana kendini başka bir tarihi değer ile sunan, efsane bir ülke ve muhteşem bir şehirdir. Bu konuda, bizi herkesin kıskanacağı kadar, bariz bir şekilde armut pişmiş, ağzımıza düşmüştür.

 

Ancak biz bu konuda ağzının tadını bilen ve bu lezzettin sefasını sürebilen bir millet hiç değilizdir. Bu ülkenin arkeolojik verilerine ne kadar müze yapılacak olsa; yetmeyeceği de kesindir. Ne kadar kazı yapılsa, arkasının geleceği de kesindir. Bu topraklar üzerinde, neredeyse bizlerden başka her medeniyet yaşamıştır. Bu itibarla gün ışığına çıkan bazı değerleri yerinde teşhir etme fikri, pek de yabana atılacak cinsten bir çözüm değildir. Bu ve benzeri tüm kayda değer fikirleri, tatbik sahası bulunduğu zaman, hayata geçirmek sureti ile bu değerler beşeriyete mutlaka sunulmalıdır.

Turizm ve tanıtma konusunda bu ülkeye çok emeğimiz geçtiği için, karınca kararınca bu ülkenin dağını taşını, deresini denizini karış karış bilenlerden sayılırız. Rahmetli Prof. Erim Afrodisias bölgesini gün ışığına çıkartırken, kendisi ile tanışmak ve kendisine emekleri dolayısı ile teşekkür etme şerefine nail olmuş, hatta kendisinin özel izni ile sahada çekimler de yapmıştım. Ve fakat içimi sızlatan, müzede teşhirde bulunan eserlerden fazlasının depoda bekleyişi olmuştu. Ne tekim son zamanlarda müzeye ek inşaat yapılacağı hakkında bir bilgi almış olmakla da çok sevindim. Keza İstanbul'a yapımı bir asır kadar geç kalmış olan metro inşaatına başlandı. Neredeyse metronun her metresinde, insanların karşısına bir başka eser dikildi. Diğer bilinen bilinmeyen kalıntılar bir kenara: Urfa Göbeklitepe'deki 12.000 yıllık bulgular, Çatalhöyük'deki 9.300 yıllık bulgular, İstanbul hudutları içindeki Yarımburgaz'daki mağarada bulunan DNA ve insan kemikleri, 400.000 yıllık, bu topraklardaki insan yaşamına ve medeniyetlerine tekabül eder. Bütün bu servete, bir daha baktığımız zaman, ağzımıza sadece armutun değil; elma ve ayvanın da pişmiş ve hatta üstü kaymakla bezeli bir şekilde düşmüş olduğunu, utanmadan görürüz. Utanmadan kelimesini kullanmamım ana sebebi, bol bulmuş bulanıyor, ama fazla bir şey yapmıyor olmamızdandır.

Bu servet karşısında, bu servete karşı ya da bu servetle, bizler neler yapmışızdır? Heykellerin başlarını kırmış gözlerini oymuşuzdur. Kapadokya gibi müthiş bir sahada, neredeyse perişan etmedik duvar tavan süsü bırakmamış, Sümela Manastırı'nı restore ederken dahi, tahrip etmişizdir. Abidelerin, anıtların, surların kesme oyma mermer taşlarını, kendi inşaatımızda yapı malzemesi olarak kullanmışızdır. Para pul, kap kacak, heykelcik gibi kaçak kazılarda bulduklarımızın çoğunu, el altından yabancılara satmışızdır. Hatta teşhirdeki malların kopyasını çıkartıp, müze müdürlerinin yardımı ile dış pazarlara açılmışızdır. Buna rağmen, halen durum çalınanlardan geriye kalanlarla, mükemmel sayılacak bir düzeydedir.

Türk insanının İstanbul'a, İstanbul ve insanlık için, 2010 yılından çok daha önce neler yapması gerekirdi? Mısır çarşısı, Kapalı Çarşı, Nur-u Osmaniye Camii, Çemberlitaş, Sultan Ahmet meydanı, sahil yolu, Sarayburnu, Yeni Camii hudutları içinde kalan, tarihi yarım adanın bir kısmında, başta adliye binası olmak üzere, cumhuriyet tarihine ait tüm binalar, Osmanlıdan kalan mezbeleler, o ucube oteller de dahil olmak üzere, istisnasız hepsi yıkılmalıydı. Hipodrom da hiç değilse kısmen ortaya çıkartılmak sureti ile, o sahanın tümü açık/kapalı müze ve sergi alanı haline sokulmalıydı. Bunun dışında Galata Kulesi ve çevresi de bir düzene sokulmalı, oradaki eski binalar da ihya edilmek sureti ile turistik tesisler haline getirilmeliydi. Kule dibi ve çevresinin, zorlanarak meydana getirilen Fransız Sokağı'ndan, çok daha verimli ve devamlı bir yaşam sahası olacağı kesindir. Ancak, Dünya milletleri önünde, tarihin ve tüm değerlerin suratına tükürürcesine, Ramazan aylarında Sultan Ahmet Meydanına kurulan, derme çatma, itme kakma, sucuk ekmek, boncuk tesbih pazarlama türünden, her anlamda garabet olan ve duman kokan, Ramazan ayının mübarek ahkamına, feyzine ve bereketine de yaraşmayan tezgahların, orada ebediyen açılması da engellenmeli ve fakat o tür işlere de, tabii şehrin başka bir yeri tahsis olunmalıdır. Ezcümle, bir adeti yerine getirmek için, koca bir adabı yıkmanın, akılla izanla bağdaşır, tek bir tarafı yoktur. Keza, zaman zaman kule dibine kurulan, abuk sabık tezgahların da, oraya kurulmasında fazla bir yarar olduğunu sanmıyor, tam tersine çevreye ve düzene zararı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Topkapı Sarayı'nın Birinci ya da İkinci yerinde şarap içilmesine karşı çıkan kardeşlerimizin, bu garip işlere karşı çıkmaması, orada burada turistik sema' yapanları neden engellemedikleri? Kendilerine sormamız gereken ilk sualdir, diye düşünüyorum.

Sayın Turizm Bakanına, proje taslağını birbuçuk sene önce yolladığım halde, henüz ne bir teşekkür, ne de bir cevap alamadığım, İstanbul için çok önemli bir projeden, burada bahsetmek isterim. Zelzeleler ile bir daha yıkılmaması için, ahşap olarak inşa edilmiş olan İstanbul'u, bildiğimiz gibi yangınlar yakıp yok etmiştir. Ancak, ahşap olması gereken bir İstanbul şehir dokusundan bahis ediyorsak, esasen Fatih Sultan Mehmet Hanın kanunlarına göre: Saray duvarlarına Otuz arşın mesafede inşa edilmediği için, imarı caiz olmayan Soğukçeşme sokağındaki ahşap evlerle, bu yareye çare bulmak mümkün değildir. Fatih kanunlarına dolayısı ile bana göre: Saray duvarına yaslanarak inşa edilmiş olan o evlerin, tabii yıkılması gereği de vardır. Bunun yanında, ciddi ve de ahşap olan numune bir İstanbul'a, mutlak derecede ihtiyaç olduğu da aşikardır. Faytonları, Boğaz kayıkları, dövme dondurmacıları, mısırcıları kağıt ya da keten helvacıları, leblebicileri, kestanecileri, macuncuları, simitçileri, yoğurtçuları, bakırcıları, ayakkabı tamircileri, boza şıra satan sebilcileri, nargile içilen kahveleri, külhanbeyleri, Kağıthane gibi kayık ve sahilde müzik mesire sefaları, kadınlar hamamı, karagözü, meddahı, orta oyunu, Hasan'ın tiyatrosu, kına gecesi, düğün ve koltuk gecesi, baskın yangın ve tulumbacıları, yağlı güreşçileri, üfürükçüsü, Sünnet düğünü, mektep alayı, falakası, arzuhalcisi, sürre alayı, goygoycuları, ramazan davulcusu, inzibatı, bekçisi, Padişahın Cuma namazına at ile teşrifi, aynı din altında ayrı iki görüşe ve birbirlerine karşı muhabbete işaret eden, Bir Mevlevi Bir de Bektaşi tekkesine kadar, Kasrından kahvesine, gaz lambalı, Arnavut kaldırımlı sokakları ile bu mini şehrin turistik kontrolü açısından, sadece eski paranın tedavülde olduğu, tamamen eski bir İstanbul, mutlaka kurulmalıdır. Mutlaka olmalıdır...

Siz bu sahanın tümünü büyük bir otel olarak düşünün. Çalışanlarının hepsi de o İstanbul'a göre giyinmiş kişilerden oluşan bir otel. "Hotel Otoman" Tabii yukarıda anlatılanların hepsi o mahalleye canlı konulamaz. Bunların bazılarını 1/1 ebadında yapay olarak tasarlamak da mümkündür. Böyle bir oteli yaptığınız zaman, bu otelin ilk On senesini yok satarsınız. Efendim böyle bir saha var mı ya da kaldı mı? Asırlardır var tabii. Hem de bomboş metruk ve bu işe amade bekleyen bir yer. Üstelik bu arazinin iki yanında yaşayan iki dere de var. Önünde boğaza nazır kale de var. Kasır da var. Yandan çarklı özel vapurların işleyeceği İki iskelesi de var. Asır dide ağaçları da var. Çömlekçisi de var. Mezarlık da var. Evliyası da var. Bu yer burnumuzun dibindeki Göksu'dur. Ancak bu yerin basit bir sıkıntısı var. Bu işin yapılabilmesi için, sadece oradaki trafik yer altına alınacak. Veya arkadan dolaştırılacak. Bugünün imkanları ile bunu yapmak da bir mesele değildir artık. Hatta her iki derenin altından geçmesi gereken tünelin, dere yatağına rastlayan tavanlarını, şeffaf dahi yaparak, ortama ayrı bir espri katmak bile mümkündür. Derede fasıl heyeti ile gezen kayık ve onu takip eden kayıklar, ama altlarından vızır vızır gidip gelen başka çağa ve akla ait taşıtlar. Bir tarafta sakin duran diğer tarafta amansızca koşan hayatlar. Ancak biz bu muhteşem yeri, köprü imalat sahası olarak kullanmaya bayılıyoruz. İki köprü buradan oluştu. Muhtemel Üçüncü köprü imalatında da aynı yeri kullanırız.

Benim Sayın Bakana projeyi yolladığım 23.02.2008 günü, harekete geçilmiş olsa: 2010 yılında mutlaka bu şehir otelin açılışı yapılabilirdi. Ben Sayın Bakanın eline, bu projenin iletildiğini hiç sanmıyorum. Zira, bu projeye böyle müteşebbis bir bakan ve hükümet asla bigane kalmaz. Ayrıca bu proje ekinde, kendisi ve bakanlığı için yazdığım tüm makaleler ile biri Mevlevilik hakkında ve Berlin kitap fuarına yetişmesinde müthiş yararlar olabilecekken göz ardı edilmiş olan, On kadar kitapla, Biri baştan sona Topkapı'yı anlatan, Üç özel DVD'de mevcuttu. İletinin bakanlığa kesinlikle ulaştığını bilmeme rağmen, hiçbir cevap alınmamasını, bakanlığın posta tevzii hatası olarak kabul etmek istiyorum. Ancak Siz şu hatanın azametine bakın ki; vüsatine göre, inşası çok ucuza mal olacak bir proje olmasına rağmen, büyük karlar sağlayacak olan bu proje, akim kalmakla: Türk Turizm bütçesinden Milyar dolarlar seviyesinde ziyanlara sebep teşkil ederek, çok büyük bir hata halinde önümüzde hala durmaktadır. İnşaallah Sayın Bakan bu yazıyı okur da; konu ile ilgilenip, fakiri arar.

Tüm bu olanları ve olmayanları, olamayanları üst üste koyduğumuz zaman, hepsi büyük bir kültür ve ahlak zafiyetine işaret etmektedir. Biz Evrensel yaşama ölçülerini bilmiyor, bu boyutta yaşamak da istemiyor, hatta o manada yaşamaktan ürküyoruz. Çünkü o manada yaşamanın, bizi kısıtlayacağına, ezeceğine eminiz. Kendimizden kesip, başkalarına vermeye, başkaları ile baylaşmaya ya da yaşadığımız şehre, ülkeye kazandırmaya uygun bir aklımız, ahlakımız yok bizim. İmkan bulsak biz Yerebatan sarayının üzerine ısrarla otel yapıp, kilometrelerce yol kat ederek, oraya kadar gelen suyun yatağını yok etmekten ve mümkünse, Yerebatan'ı oto park yapıp, avantadan para kazanmaktan yanayız. Biz hala o küçücük akıllarımızla, Dünya çapındaki bir Göksu projesini, sümen altı edip, bu vesile ile boş olduğunu öğrendiğimiz bir araziyi, ensesi kalın bir müteahhide bildirip, cebimize birkaç lira indirmek, bir inşaat yapılırsa, artı olarak oradan da bir kat götürmekten yanayız. Ya da bunu dahi yapmadan, "Bu iş de bu partiye yaramasın." aklı ile işi uzatmadan dosyayı çöpe atanlardanız. Öyle ya(!) Adam adam olsa, sırtı kalın olsa, böyle mühim bir projeyi, Sayın Bakan'a posta ile mi yollar? Bizzat kalkar gelir, kendisi işi bitirir. Biz öyle yaptığımız zamanlarda da, ucuz bürokrat ya da teknokratların aklı ile maalesef neler olduğunu çok gördük!.. Türkiye'nin her şeyi kendine külfet gören ama hiçbir şeyi vazife bilmeyen memurlardan, artık süratle kurtulması gerektir.

Bir Fransız, İngiliz ya da Alman bakanına, hatta; bir Arap şeyhine yazıp, yolladığım her yazı ve bilgiye, süratle teşekkür ve cevap geliyor, keza o ülkelerde yapılmasına işaret ettiğimiz işler yapılıyor da, burada bu türden işler, neden bu medeni ölçüler muvacehesinde olması gerektiği gibi olmuyor? Hep birlikte anlamamız, bilmemiz gereken gerçek işte şudur. Heykelin kafasını kopartıp, gözünü oyan akıl ve kültürle, iş bitirmeyen, bu olumsuz akıl ve kültür arasında hiçbir fark yoktur. Biri mevcudu yok eder. Diğeri, kendisi beğenmediği ya da işine geldiği için, inkişaf edecek olanı engeller. Bu kültür ve bu yaklaşımlarla, 2010 senesinde neler olacak bakalım?.. Kültür baş kenti olmak bir yana, bizim bu halimize artık tahammül edemeyenler, bizi önceden kabul gördüğümüz yerlerden dahi kapı önüne koymasınlar da!..

Turizmde Bu Sabah, Yazı: Haydar Volkan, 28.07.2009


KALENİN ALTINDAN TARİH ÇIKIYOR





Erzurum Müze Müdürlüğü ile Atatürk Üniversitesi'nin Erzurum Kalesi'nde müşterek yürüttüğü kazılarda bir kamyon dolusu top ve gülle çıkarıldı. Patlamayan toplar imha edilmek üzere askeri yetkililere teslim edildi.

 

MÖ 2000 ile 1000'li yıllar arasında, Roma İmparatorluğu döneminde yapıldığını bilinen tarihi kalede, 2000 yılında yapılan sondaj çalışmasının ardından ilki 2005 yılında başlatılan kazılarda şimdiye kadar farklı dönemlere ait birçok esere ulaşıldı.

 

Müze Müdürü Mustafa Erkmen, 200 ile 500 yıl öncesine ait pipo, 5 bin yıl öncesine ait çanak, çömlek, çini ve günlük yaşamda kullanılan eşyalar bulduklarını belirterek, bu yıl beşincisi yapılan kazıyı arkelolog ve uzmanlardan oluşan 65 kişilik ekibin yürüttüğünü bildirdi.

 

Tarihe ışık tutan kazılarda en çok top ve gülle çıkarıldığına dikkat çeken Müdür Erkmen, “Kazdıkça eski tarihe doğru gidiyoruz. Önümüze neler çıkacağını bilmediğimiz için çok heyecanlıyız. Bu kazılarda ilginç bir şekilde kale içinde top mermileri ve güllelerin nasıl üretildiğini görüyoruz. Beş yıllık kazı çalışmasında ortaya çıkan gülleleri toplayarak koruma altına alıyoruz. İlerleyen dönemde binlerce yıl öncesine ait yerleşim alanlarını turizme açarak gülle ve topları bu mekanlarda sergileyeceğiz. Burası Serhat şehir diyebileceğimiz Erzurum'un kalesi olduğu için birçok saldırıya uğramış. Dolayısıyla kaleye yönelik savunma son derece önem arz ediyor. Hem kaleye saldıranlar hem de kalenin güvenliğini sağlayanlar arasında büyük çatışmalar yaşanmış. Bu top ve gülleler, o dönemde topraklarımızı savunan atalarımızın güçlük ve büyük özverilerde bulunduğunu açıkça ortaya koyuyor” diye konuştu.

Erzurum Gazetesi, 27.07.2009

PERTEK KALESİ'NE KOMŞU GELİYOR

 

Tunceli’de, tarihi Pertek Kalesi’nin bulunduğu Keban Baraj Gölü’ndeki adaya dinlenme tesisleri ve 100 odalı bir otel yapılması planlanıyor. Pertek Kalesi’ndeki restorasyonu ve yanındaki dört yıldızlı otel yapımını üstlenen firmanın sahibi, işadamı Gürsel Erol, bu projeyle kentin turizm potansiyelinin yükseleceğini söyledi.

 

Yaklaşık 8 bin nüfusuyla Tunceli’nin en kalabalık ilçesi konumundaki Pertek, birçok tarihi eser ve yapıya ev sahipliği yapıyor. Pertek Kalesi, ilçeyle Elazığ arasında ulaşımın feribotla sağlandığı Keban Baraj Gölü’ndeki adada bulunuyor.

Bölgedeki Harput, Akdemir, Sağman, Mazgirt kaleleri gibi Pertek Kalesi de Urartu uygarlığının eserlerinden biri. Savunma ve haberleşme amacıyla bir tepenin üstüne yapılan kale, Keban Baraj Gölü oluştuktan sonra 157 dönümlük adaya dönüştü. Kale, Tunceli coğrafyasındaki eski tescilli yapılar arasında en büyüğü. 2005’te başlatılan restorasyon çalışmasının bu yılın sonunda bitirilmesi, kalenin tekrar ziyarete açılması planlanıyor.

 

Restorasyonun ardından, adaya turizme yönelik tesisler inşa edilecek. Bu kapsamda kafeterya, restoran, yüzme havuzları, seyir terasları, yürüyüş alanları, piknik alanları ve bir otel yapımı öngörülüyor. 2011’e kadar çevre peyzaj çalışmasının ve tesislerin tamamlanması planlanıyor. Gürsel Erol, projelerin bir bölümü onaylandığını, diğerleri için izin sürecinin devam ettiğini söyledi. Gürsel, Tunceli denildiğinde akıllara terör geldiğini hatırlattı. Bu bölgeye ait tarihi, kültürel varlıkların, doğal değerlerin ön plana çıkarılmasıyla il hakkında kamuoyundaki izlenimlerin de değişeceğini belirtti.

Tunceli Kent Haber, 27.07.2009

DÜNYANIN EN ESKİ DENİZ FENERİ 800 BİN LİRA İÇİN ERİYOR





Roma İmparatoru Neron tarafından yapıldığı sanılan Patara Deniz Feneri’nin tüm parçaları ortaya çıkarıldı. Ancak fener, restorasyon için gereken 800 bin lira bulunamadığından doğa şartları nedeniyle eriyor. Kazı Başkanı Prof. Işık, “Fenerbahçe Başkanı’na bile gittim, çırpınıyorum” diye ağlıyor.

 

Dünyanın ayakta kalmayı başarmış en eski deniz feneri, parasızlık yüzünden koruma altına alınamıyor. Roma İmparatoru Neron tarafından MS 60 yıllarında yapıldığı sanılan Patara Deniz Feneri’nin tamamının 2005 yılında ortaya çıkarılmasına rağmen, tuzlanma ve doğa şartları nedeniyle her geçen gün yok oluyor. Feneri bulan Patara Kazı Başkanı Prof.Dr. Havva İşkan Işık, fenerin yok oluşunu gözyaşları içinde anlatarak, “Çalmadık kapı bırakmadım. Belki yıllar sonra para bulunacak ama onarılacak deniz feneri bulunamayacak” diyor.


Dünyanın en eski deniz feneri Mısır’daki İskenderiye olarak biliniyor. Ancak fenerden geriye tek bir yapı taşı yok. Ayakta kalan en eski deniz feneri ise İspanya’nın Lacarunya kentinde bulunuyordu. Ancak bu fener de 19. yüzyılda yeniden inşa edildiği için orijinal değil. Üstelik Patara Deniz Feneri, Lacarunya’dan 60 yıl daha eski. Patara Deniz Feneri’nin yapı taşlarının da tamamı duruyor.


Roma İmparatoru Neron yaklaşık 2 bin yıl önce Patara’ya iki deniz feneri yaptırmış. Asırlarca denizcilere yol gösteren fenerler büyük bir tsunamiyle yıkılmış. Tsunaminin izleri fenerin üzerinde hala duruyor.

 

2002’de deniz fenerine ait ilk taş bulunduğunda kazı ekibi büyük bir heyecan yaşadı. Fenerin üzerinin 11 metre yüksekliğinde bir kum tabakasıyla tamamen örtüldüğü anlaşıldı. Uzun yıllar kum tabakasıyla mücadele edildi. 3 bin kamyon kum taşınarak 2005’te fener tamamen açığa çıkarıldı. Yapı taşları tek tek numaralandırılarak işaretlendi. Fenerin yapı malzemesinin yüzde yüzü bulundu. Mimarisi çizildi, restorasyon, restitüsyon (tarihi bir yapıyı eldeki bilgilere göre aslına uygun olarak çizimi) projeleri hazırlandı.


Proje başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Cumhurbaşkanlığı, Deniz Ticaret Odası ve özel sektördeki pek çok kuruluşa gönderilerek destek istendi. Ancak yaklaşık 800 bin TL tutan restorasyon için kaynak bulunamadı.

 

Antalya’nın bir simgeye ihtiyacı olduğunu belirten Kazı Başkanı Prof. Havva Işık, kendi imkanlarıyla deniz fenerini ayakta tutmaya çalıştığını anlatırken gözyaşlarına boğuldu:
“Portakal Antalya’nın simgesi olamaz. Patara Deniz Feneri dünya çapında bir marka olur. Feneri koruma altına alıp restorasyonunu tamamladıktan sonra denizle buluşturursak, burası turizm patlaması yaşar. Ancak acilen koruma çalışmalarını yapmamız gerekiyor. Tuzlanma nedeniyle taşlar kırılıyor. Fener kuzeye doğru kayıyor. Kendi imkanlarımla destek yapmaya çalışıyorum.”

Çalmadık kapı bırakmadığını belirten Işık, “Çırpınıyorum... Emin olun ki Fenerbahçe Başkanı’na (Aziz Yıldırım) bile gittim” diyor ve ekliyor: “Daha ne yapmalıyım bilmiyorum. Arkeoloğun görevi, bunu çıkarıp bilimsel yayınını yapar ve çeker gider. Ben gidemiyorum. İçim el vermiyor. Fener göz göre göre çöküyor. Tuzlanma var, taşlar parçalanıyor. Koruma Kurulu toplantısındayken deprem oldu. Hemen Patara’daki bekçileri aradım. ‘Koşup bakın’ dedim. Evimi düşünmüyorum feneri düşündüğüm kadar. Her depremde biraz daha yapı taşları ayrılıyor. İçim eriyor. Çaresizlik içinde ne yapacağımı da bilemiyorum.”





Fener bugün denizden 60 metre içeride bulunuyor. Üzerinde 25 - 30 santim genişliğinde yapıyı çevreleyen bronz bir yazıt bulunuyor. Fenerin gerçek yüksekliği 12 metre. MS 54 - 68 yılları arasında hüküm süren Roma imparatoru Neron Claudius Caesar Drusus’un ismi deniz fenerinin üzerine altından yazılmış. Kazı ekibi birinci feneri restore edemediği için ikinci feneri şimdilik ortaya çıkarmak istemiyor.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 27.07.2009


******


PATARA FENERİ EMLAK VERGİSİYLE KURTULACAK

 

Roma İmparatoru Neron tarafından MS 60 yıllarında yaptırılan Patara Deniz Feneri’nin 800 bin lira bulunamadığı için tuzlanma ve doğal şartlar nedeniyle yapı taşlarının çöktüğü önceki gün Milliyet’te yayımlanmıştı.

Haberin ardından Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Antalya İl Kültür Turizm Müdürlüğü’ne talimat vererek, fenerin restorasyonu için gerekli kaynağın bulunmasını istediğini beliten Günay şöyle konuştu:
“Feneri geçen yıl ziyaret ettim. Ziyaretimden bir gün sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Metin Ataç, feneri ziyaret edecekti. Kazı başkanıyla görüşmemizde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın desteğiyle restorasyon için sponsor bulunulabileceğini düşünmüştük. Ancak girişimlerimiz sonuç vermedi. Başbakanlık Tanıtma Fonu’ndan da prosedür gereği faydalanamadık.


Kültür Bakanlığı’nın bütçeden aldığı pay çok düşük.  Antalya Valimiz ile görüştüm. Emlak vergilerinden tescilli tarihi yapılar için ayrılmış fon var. Antalya’daki bu fonu deniz fenerinin kurtarılması için kullanma kararı aldık. Restorasyon projesi, bu fondan ayrılacak kaynakla hayata geçirilecek.”

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 29.07.2009

"OSMANLI YALOVA'DA KURULDU"

 

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Halil İnalcık, Osmanlının devlet niteliğini 1302 yılında Yalova'da yapılan Bafeus Zaferi sonrası kazandığını söyledi. Yalova ve Bilkent üniversitelerince düzenlenen Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu, Yalova'nın Termal İlçesinde bir otelde yapıldı.

Prof.Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Beyliği'nin devlet statüsünü 1302 yılında Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Bafeus Savaşı'yla kazandığını öne sürerek, 70 yıldır bu konudaki gerçekleri dünyaya anlatmak için uğraştığını söyledi.


Türk devletlerinde hanedanın kurulması için hutbe okunması ve sikke bastırılması gerektiğini ifade eden Prof.Dr. İnalcık, “Osmanlı, Karacahisar'da payitahtını kurduğu zaman, çoğu Müslüman olan halk, kadı tayin edilmesini ve hutbe okutulmasını istemişti. Bunun üzerine camilerde hutbe okutulup kadı tayin edildi. Bunun olduğu tarihi tarihçiler iki asır sonra 1299 olarak kabul etmişlerdir ve öyle süregelmiştir. Bu zamanlarda sikke basımı da söz konusu değildir. Bunların çoğu hurafeden ibarettir” diye konuştu.

İnalcık, Osmanlının Oğuzların Kayı boyundan geldiği konusunun da hurafeden ibaret olduğunu iddia ederek, şunları kaydetti:
“Türk ananelerinde hakanlığa namzet olanlardan birisinin zafer kazanması gerekiyor. Bu, tanrının ona bir kut vermesi şeklinde tasvir edilir. O halde araştırmalarımızda bu konuları ön plana çıkaracağız. Osman Gazi, sınırda kendi dönemindeki alplerle mücadele ediyor. Burada tarihçi hangi eseriyle öteki alpleri gölgede bıraktığına bakmalı. İşte bu hadise Bafeus Savaşı'yla gerçekleşmiştir. Yani kendisinden sonra oğlunun hiç itirazsız beylik tahtına oturması yani hanedanın kurulmuş olması tarihçinin tespit edeceği en önemli şeydir. Orta Çağ'da hanedan demek devlet demektir. İşte bunu temin eden, Osmanlının büyük Bafeus Zaferi'dir.”

Bafeus Savaşı'nın Bizans kuvvetleriyle Osman Gazi komutasındaki ordu arasında geçtiğini kaydeden İnalcık, bu tarihin Bizans kaynaklarında da geçtiğini belirtti.

İnalcık, bu çok önemli savaş konusunda Türk kaynaklarında hemen hiçbir şey bulunmadığını söyleyerek, şöyle konuştu:
“Bu savaşın neticesinde Osman'ın şöhreti yayılmıştır. Her taraftan onun emri altına Türkler gelmeye başladı. Demek ki bir ordu sahibidir. Demek ki bu zafer Türk ananesine göre kut sahibi olduğu zaferdir. Kendisinden sonra Orhan hiç itirazsız tahta geçmiştir. İşte bu sebeple bu tarihte bir hanedan olarak kurulduğunu söylüyorum. Bu zamana kadar 1299 olarak kabul ettik. Şimdi 'Bu nereden çıktı' diyorlar. Delillerimle, kaynaklarımla ispat ediyorum. Lütfen okuyun.”
Yalova Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Niyazi Eruslu da Yalova'nın tarihte sadece kuruluş yeri olarak değil ilk gümüş sikkenin basıldığı ve ilk matbaanın geldiği yer olarak da önemli olduğunu söyledi.

Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ali Doğramacı ise elindeki tarih kitabını göstererek, “İçinde kuruluş tarihi olarak Osman Bey'in 1299'da bağımsızlığını ilan ettiği yazıyor. Ancak artık yeni bulgular var ve bu kez Yalova'da bilimsel deprem yaşanıyor. Bu, tarihi bir andır” dedi.

Hürriyet, 27.07.2009


******


"OSMANLI NEREDE KURULDU?"

 

Tarihçi Prof.Dr. Halil İnalcık'ın Osmanlı Devleti'nin kuruluş yerinin Söğüt değil, Yalova, tarihinin de 1299 değil 1302 olduğu yönündeki tespitiyle başlayan tartışmaya iki üniversite rektörü daha katıldı. Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Azmi Özcan, "Bizim kaynaklarımızda 'Osmanlı Devleti nerede kuruldu' diye bir sorudan ziyade, bu işin kökeninin, mekanının Söğüt ve Bilecik olduğu yazılıdır. Bir kısım tarihçiler bu konuyla ilgili olarak da kuruluşun bir süreç olduğunu ama en azından mekanının Söğüt ve Bilecik'te olduğunu söylüyorlar" dedi. Yalova Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Niyazi Eruslu ise "Tarihe bakış insanların kabiliyetleri kadardır. Kişiler miyopsa önündeki gerçekleri görmez. O dönemde beylik olan Osmanlı 1302'deki büyük savaş sonrasında devlet hüviyetini kazanmıştır" diye konuştu.

Sabah, 30.07.2009


******


BİLECİK İLE YALOVA ARASINDA OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULDUĞU YER TARTIŞILIYOR

 

Ünlü tarihçi Prof.Dr. Halil İnalcık'ın, Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu'nda dile getirdiği Osmanlı Devleti'nin 1302 yılında Yalova'da kurulduğu yorumu üzerine yapılan tartışmalar büyüyor. Son olarak Bilecik ve Yalova üniversitelerinin rektörleri de tartışmaya katıldı. Her iki taraf, konunun tarihçiler arasında tartışılması gerektiğini söylüyor.

 

Tarih kitaplarında Osmanlı Devleti'nin kuruluş yeri olarak Söğüt gösteriliyor. Yalova'da düzenlenen bir sempozyumda konuşan Prof.Dr. Halil İnalcık'ın Osmanlı Devleti'nin Söğüt'te değil Yalova'da kurulduğuna yönelik iddiası üzerine iki şehrin ileri gelenleri tarafından başlatılan tartışma büyüyor. Ünlü tarihçi Prof.Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti'nin 1302 yılında Yalova'da kurulduğuna dair iddiasını, bir süre önce yapılan Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Tarihi Sempozyumu'nda dile getirmişti.

 

Bu iddia üzerine iki şehrin ileri gelenleri tarafından karşılıklı açıklamalar yapılırken son olarak Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Azmi Özcan, Osmanlı Devleti'nin Bilecik'te değil Yalova'da kurulduğu yönündeki iddiaların, magazine kurban edildiğini söyledi. Prof.Dr. Özcan, dünyada referans noktalarının değişmesiyle tarih, kültür ve inanç gibi değerlerin çıkar hesapları yüzünden tartışmalara malzeme edildiğini ifade ederek şöyle konuştu: "Bir şeyi tespit etmek lazım. Bu tarihin konusu ise öncelikle tarihçiler arasında tartışılmalıdır. Bilim 'iki kere iki dört eder' şeklinde bir hususu ortaya koyabiliyorsa herkes ona tabi olmalıdır. Ama maalesef bu konunun gelişmesi böyle olmadı. Başka mülahazalarla konu gündeme getirildi ve sanki Bilecik ve Söğüt başka bir vatan parçası, Yalova başka bir coğrafya gibi sunuldu. Bunlar birbirlerine rakip, birbirlerinin alternatifi olan mekanlar gibi takdim edildi. Bilecik, Söğüt ve Yalova bizimdir, bunlar ülkemizin bir parçasıdır. Osmanlı Devleti bizim tarihimizdir, kökümüzdür. Vatan toprağında kök salmış ve dünyaya açılmıştır. Biz tarihçiler bu konuya yaklaşırken öncelikle uzmanlığımızla ilgili hususlarda sözler söylemek isteriz. Tarih disiplini içinde, tarih biliminin malzemelerinin değerlendirilip yorumlanmasıyla görüşlerimizi ortaya koyarız.''

 

Yalova Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Niyazi Eruslu da bilimsel gerçeklerin hiçbir zaman tek oturumla, tek çalışmayla ortaya çıkmayacağını ifade ederek, "Farklı görüşte olan bilim adamlarının da görüşlerinin ve değerlendirmelerinin göz önüne alınması lazım.'' şeklinde konuştu. Eruslu, konu ile ilgili şunları söyledi: "Osmanlı o dönemde beylikti. 1302'deki büyük savaş sonrasında devlet hüviyetini kazanmış. Milyonlarca kişi bunu inkar etse de bu böyle. Üniversite olarak tarih bölümüne sahip değiliz ama bu konuda çalışma yapmayacağımız anlamına gelmez. Sosyal Bilimler Enstitümüz bünyesinde Türk Tarihi Araştırma Merkezi kuracağız. Buraya Prof.Dr. Halil İnalcık'ın ismini vereceğiz. Bu konuda çalışma yapan tüm profesörlerle görüşüp fikirlerini alacağız ve bir konferansta buluşturmayı hedefliyoruz.'' dedi.

 

Yalova Belediye Başkanı Yakup Koçal, Osmanlı Devleti'nin Yalova'da kurulduğu yönündeki iddianın, Bilecik'in Söğüt İlçesi ile Yalova arasındaki bir mesele olarak algılanmaması gerektiğini söyledi. Başkan Koçal, "Yalova'nın Osmanlı'nın kurulduğu yer olması bilimsel yeni bir gerçekliktir. Bir ezberin bozulmasıdır. Bunun kabul görmesini akademisyenlere ve bilimsel çalışmalara bırakmak gerekir. Bu süreç sonunda muhakkak Yalova'nın ciddi kazanımları olacak.'' şeklinde konuştu. Koçal, Söğüt ve Bilecik'ten gelen tepkileri de değerlendirdi: "Osmanlı'nın otağının Söğüt'te olduğunu kimse inkar etmiyor. İnalcık'ın iddiası, Osman Gazi'nin Yalova'da yaptığı savaşla liderlik vasfını kazanmış olması. Döneminde 25'e yakın Türkmen beyliğinden biri olan Osmanlı, Yalova'da yapılan savaşla liderlik vasfını kazanmış ve hanedanlığını tescil ettirmiş. Halil İnalcık'ın iddiası tamamen bunun üzerine. Konuyu bilimsel platformlarda incelemeye devam edeceğiz. Konuyla ilgili birkaç unsuru devreye sokacağız. Üniversite bünyesinde kurulacak enstitü üzerinden araştırmaları yürütmek istiyoruz.''

Zaman, 30.07.2009

DÜNYA MİRASI LİSTESİ'NE YENİ KATILAN YERLER

 

Haziran ayında İspanya’nın Sevilla kentinde toplanan UNESCO Dünya Mirası Komitesi, listesine farklı ülkelerden 13 yeni alan ekledi. Dünya Kültür Mirası listesine girenlerden Süleyman Dağı, Kırgızistan’ın Oş kentinde.

 

Müslümanların en önemli kutsal mekanlarından biri olan dağ, hac gibi ziyaret ediliyor. Aynı zamanda Orta Asya’daki ipek yollarının kesişme noktası. Listenin diğer yeni üyesi Cidale Velha ise “Çıplak ayakla Diva” Cesaria Evora’nın ülkesi Cape Verde, yani Yeşil Burun Adaları’nda. Bir zamanlar Afrika’da köle ticaretinin merkeziydi.


KUTSAL SÜLEYMAN DAĞI




Fergana Vadisi’ndeki dağ, Taht-ı Süleyman ya da Süleyman’ın Kutsal Dağı isimleriyle de biliniyor. Kırgızistan’ın eski başkenti Oş, bu dağın etrafında oluşmuş. 16’ıncı yüzyıla kadar ismi Bara Kuch (Güzel Dağ) olarak geçiyordu. Rivayete göre Hz. Süleyman bir seyahatinden sonra bu dağda dinlendi ve yattığı yerde vücudunun izi kaldı. Dağa farklı gözle bakıldığında başı doğuya gelen, uyuyan bir insan şekli görüldüğü söyleniyor. Aynı zamanda dağı yatan bir hamile kadına benzetenler de var. Bu yüzden dağın kısırlığa iyi geldiği inancı yaygın. Hemen hemen bölgedeki her taş, çeşme, mağarayla ilgili bir efsane var. Her adımda karşınıza hikayeler, rivayetler çıkıyor.

Orta Asya’da yaşayan Müslümanlara göre, Süleyman Dağı, Mekke ve Medine’den sonra en kutsal mekan. Oş kenti 3 bin yıldan uzun bir tarihe sahip. Burası aynı zamanda Orta Asya İpek yollarının önemli bir kesişme noktası. 500 yıldan uzun süredir Süleyman Dağı seyyahlar için kutsal bir dağ, adeta bir işaret kulesi gibi. 5 zirvesi ve eğimli yüzeyleri bir çok eski ibadet ve dua mekanını kapsıyor. Tarih öncesi resimlerle süslü mağaraları ve 16’ıncı yüzyıldan kalma yeniden inşa edilmiş iki geniş camii de bunlardan. 101 alanda görülen tarih öncesinden kalma resimlerde insanlar hayvanlar ve geometrik şekiller var. Dağda 17 ibadet mekanı halen kullanılırken, birçokları bugün kullanılmaz durumda. Bunlar dağın zirveleri etrafına dağılmışlar ve birbirlerine patikalarla bağlı. Bu yerlerin kısırlığa, baş ve sırt ağrısına şifa verdiğine, aynı zamanda kutsanma ve uzun ömürlülük sağladığına inanılıyor.

Süleyman Dağı’nın çevresindeki patikalardan yürümek ziyaretçiler için ilgi çekici bir gezi. Yaz, kış dağdaki mağaranın içinde dua eden çok kişi oluyor. Bu mağaradan damlayan suların Hz. Süleyman’ın gözyaşlarını temsil ettiği söyleniyor.

Dağa duyulan hürmet İslam öncesi dönemde başlayıp İslamiyet ile birlikte sürüyor. Yüzyıllardır dua edilen bir mekan olan bu kültürel alanın Orta Asya’daki kutsal dağların en kapsamlı, en iyi örneklerinden biri olduğuna inanılıyor. Sovyetler döneminde bu kutsal mekan yasaklı bir yerdi. Ama önemini asla kaybetmedi. Doğu zirvesinde Babür Şah’ın evi bulunuyor.

Dağdaki müzede şehrin en eski dönemlerine ait tarihi buluntular sergileniyor. Dağın sınırında Asaf İbn Kurhiya Camii ve geçen yüzyılda inşa edilen Muhammed Yusuf Bayhocaoğlu Camii de restore edilerek orijinal haline döndürülmüş. 1984’te yapılan kazılarda 10’uncu ve 11’inci yüzyıl yerleşimleri kazılmaya başlanmış. 15 ev, bir Türk hamamı, bir tünel ve eski bir sarnıç topraktan çıkarılmış. Bölgedeki diğer müze İpek Yolu adını taşıyor. Tarihi, etnografik değerler sergileniyor.


RIBERIA GRANDE’NİN TARİHİ MERKEZİ




Yeşil Burun Adaları, diğer ismiyle Cape Verde, Afrika’nın batısındaki bir takım adalar ülkesi. Senegal ve Moritanya kıyılarına yaklaşık 600 kilometre açıkta. 15’inci yüzyılda üzerinden yerleşim yokken Portekizliler tarafından keşfedilen bu topraklar, 1975’e kadar Portekiz kolonisi olarak kaldı. 1975 yılında bağımsızlığını kazandığında dünyanın en yoksul ülkeleri arasındaydı, 2007’de “gelişmekte olan ülke” statüsü kazandı.

Yeşil Burun Adaları’nın en büyüğü 50 - 60 kilometre uzunluğunda. En büyük üç ada Santiago, Santo Antao ve Boa Vista. Afrika’ya yakınlığın getirdiği avantaj sayesinde bu adalar Portekizliler yerleştikten sonra köle ticareti merkezi haline geldi. Sömürgeciler önce Santiago Adası’na vardı. Burada yeni bir yerleşim merkezi kurup adını Riberia Grande koydu. Bugün ülkenin diğer adalarından Santo Antao’daki aynı ismi taşıyan kasabayla karıştırılmaması için Cidade Velha olarak anılıyor. Yeşil Burun Adaları’nın 400 bin kişilik nüfusunun yüzde 30’u Avrupalı beyazlar ve Afrikalı zenciler. Geri kalanı ise iki grubun melezi Kreoller. Konuşulan dil ise Yeşil Burun Adaları Kreolesi.

Riberia Grande (bugünkü adıyla Cidade Velha) Avrupalıların tropikal iklim kuşağındaki ilk yerleşim merkezi. Santiago Adası’nın güneyine konumlanan kasaba, hala orijinal cadde planlarını koruyor ve etkileyici kalıntılara sahip. Bunlar arasında iki kilise ve bir kraliyet kalesi, 16’ncı yüzyıldan kalma süslü mermer sütunlu Pillory Meydanı var. UNESCO, kentin tarihi merkezini kültür mirası listesine aldı.


Cidade Velha’ya adalılar kendi dillerinde Sidadi diyor. Kasaba, Yeşil Burun Adaları’nın başkenti Praia’ya 15 kilometre mesafede. Eskiden ülkeye başkentlik de yaptı. Ada keşfedildikten sonra şehir geniş nehrinden dolayı Antonio Noli tarafından, Riberia Grande (Portekizce büyük nehir anlamında) olarak adlandırıldı. 1466’da burası Gine - Bissau ve Sierra Leone’den köle ticareti yapmak için önemli bir liman haline geldi. Köleler Brezilya ve Karayipler’e gönderiliyordu. Bu kıtalararası köle ticareti Riberia Grande’yi Portekiz sınırlarının en zengin kenti yaptı. Vasco de Gama da 1497’de, Hindistan yolculuğu sırasında Cidade Velha limanına uğramıştı. Kristof Kolomb ise 1498’de Amerika’ya yaptığı üçüncü yolculukta buraya uğradı.

Cidade Velha dünyanın en eski sömürge dönemi kiliselerinden birine sahip. Nossa Senhora Rosario Kilisesi, 1495’te inşa edilmiş. Kentteki diğer önemli kalıntılardan Real de Sao Filipe Kalesi, denizden 120 metre yükseklikte. Kente tepeden bakıyor. Kale, 1590’da adayı Fransız ve İngilizlerin saldırılarından korumak için yapılmış. 1792’de Fransız korsan Jacques Cassart tarafından yağmalanmış. Daha sonra başkent, Praia’ya taşınmış. Bugün kentte kalan kalıntılar bize Cidade Velha’nın tarihteki önemi konusunda ipuçları veriyor.

Hürriyet, 27.07.2009

OSMANLI'NIN AYAK İZLERİ DİRİLİYOR





Yunanistan bir zamanlar Osmanlı yapılarıyla bezenmiş bir ülkeydi. 20. yüzyılın başında ise bu eserler ihmal, siyasi ve tarihi nedenlerle kaderine terk edildi. Amerikalı akademisyen Heath W. Lowry, Osmanlı'nın Ayak İzlerinde adlı eserinde Yunanistan'daki Osmanlı eserlerinin peşine düşüyor.

 

361 cami, 499 mescit, 45 aşevi, 69 türbe, 93 hamam, 177 han, 17 tekke, 1000'den fazla çeşme, 2 askeri kışla, bir hastane, 44 mektep, 113 su yolu, 20 köprü ve 5 saat kulesi... Bu uzayıp giden mekanlar silsilesi Evliya Çelebi'nin 17. yüzyılda Yunanistan'a yaptığı gezide hiç üşenmeden gezip dolaştığı yerleri işaret ediyor.

 

14. yüzyılda padişah I. Murat'ın Balkanlar'ı fethi esnasında Osmanlılara katılan Yunanistan, Osmanlı eserleriyle bezenmiş bir ülkeydi. Batı komşumuz, 1830 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması'yla Osmanlı'dan ayrılıp resmen bağımsızlığını ilan eder. Buradaki Osmanlı eserleri 20. yüzyıl boyunca ihmal, siyasi ve tarihi sebeplerle yıllarca kaderine terk edilir. Camiler, konaklar, kaleler, hamamlar, idari ve askeri binalar, sulama suyu şebekeleri, köprüler, çarşılar, hayır kurumları, kuleler... Ya yıkıldı ya da halden hale büründü, tanınmaz oldu. Zamanın çarkı arasında kimi bir sokak arasına sıkışıp kaldı, kimi de bir harabeye döndü.

 

Yunanistan'da Osmanlı'nın bıraktığı tarihi eserler, uzun yıllar süren bir ihmalin ardından son yıllardaki canlanmayla restore ediliyor. Avrupa Birliği'nin 'kültürü koruma programı fonu'yla restore edilen tarihi eserler yeniden dirilirken maalesef koca bir mirasın çok azı elden geçebiliyor. Yunanistan'ın bu çalışmalarında 1981 yılında üyesi olduğu Avrupa Birliği'nin etkisi çok büyük.

 

Amerikalı akademisyen Heath W. Lowry'nin Kuzey Yunanistan'ı dağ tepe gezerek hazırladığı Osmanlıların Ayak İzlerinde adlı kitap, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı. Osmanlı eserlerinin keşfedilmesi ve günümüze kadar ayakta kalabilenlerin de mevcut durumunun ayrıntılı bir şekilde incelendiği kitapta bir medeniyetin izleri sürülüyor.

 

Lowry çalışmasında, okurlara tahrip edilmiş veya çoktan unutulmuş Osmanlı eserlerinin yeniden keşfedilmesi için bir kapı aralıyor. Selanik, Batı Trakya, Makedonya, Vardar Yenicesi, Gümülcine, Midilli Adası, Vodina ve Kesriya gibi şehirlerin içinde gezinen Lowry, günümüze kadar ulaşabilmiş camiler, türbeler, dergahlar ve imaretlerin yanı sıra, çınarlarla, selvilerle, tarihi ağaçlarla bezeli mesire alanlarının, envai çeşit bitkinin peşine düşüyor. Kitabın son bölümünde ise restore edilen veya edilmesi planlanan mimari yapıları anlatıyor. Bu bölüm oldukça umut verici. Pek çok fotoğrafla desteklenen kitapta bazı yapıların 'mevcut durumu ve ziyaret imkanı' başlıklı bölümde ise o eserler hakkında kuşatıcı bilgiler yer alıyor.

 

Lowry, 1993'ten bu yana Princeton Üniversitesi Osmanlı ve Modern Türk Araştırmaları Kürsüsü'nde Atatürk profesörü olarak çalışıyor. 1964'te, 21 yaşındayken ABD'nin Barış Gönüllüleri programı çerçevesinde Balıkesir'in Bereketli Köyünde iki sene kalır ve Türkiye tarihi üzerine çalışmaya başlar. Lowry, Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünü kuran öğretim üyeleri arasında yer alır ve ardından çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde sürdürür. 1983'te de Washington'da Türkiye Çalışmaları Merkezi'ni kurar.

 

Beş yıl boyunca Kuzey Yunanistan'daki seyahatlerinin bir yansıması olan bu çalışma için Lowry, kitabın önsözünde, şöyle diyor: "...bu çalışmanın amacı, Kuzey Yunanistan dahilindeki Osmanlı egemenliğinden günümüze kadar ulaşabilmiş eserlerin bir nevi açıklamalı kataloğu işlevini görmektir. Burada ele alınan mekanların bir kısmı, daha önceden biliniyor olsa da, şaşırtıcı düzeyde büyük bir kısmı burada ilk kez sunuluyor..."

 

Lowry, kitabın sonunda 'iki tarafa da lanet olsun' gibi bir yaklaşımdan kaçınılması gerektiğini söyleyerek eldeki tarihi eserleri kurtarmanın derdine düşelim mesajını veriyor.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 27.07.2009

"ANKARA ÖNEMLİ BİR TARİHİ MERKEZ"





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ulus ve çevresinde başlattığı tarihi Ankara’yı ortaya çıkarma çalışmalarına son hız devam ediyor. Günay bu kapsamda, pazar günü Kale eteklerinde arkeolojik sit alanı üzerinde bulunan bir binanın yıkımına katıldı. İsim vermeden bazı kamu kurumlarını eleştiren Günay, kendi bakanlığını da duyarsızlıkla suçladı. Bina, 1990’lı yıllarda Kültür Bakanlığı’nın izniyle, Roma Antik Tiyatrosu’nun bulunduğu arkeolojik sit alanına yapılmıştı.

Antik tiyatronun bulunduğu alanda açıklamalarda bulunan Bakan Günay, daha sonra yetkililerden bilgi alarak yıkımı izledi. Besmele çekerek yıkımı başlatan Günay, bölgede 1984’teki kazı çalışmalarından sonra bölgedeki tarihi dokuya zarar verildiğini söyledi: "Önemli ölçüde tahrip edilmiş bir şehir merkezinde olduğu için hem bitki saldırısı var, hem de çöp alanı haline getirilmiş. Binayı yıktıktan sonra temizlik ve ardından kazı çalışmalarına başlayacağız. Ankara önemli bir tarih merkezi. Bir Roma şehri, bir Selçuklu şehri. Eski uygarlıkların ve sivil mimarlığın çok önemli eserlerini bağrında barındırıyor. Ama Cumhuriyet’in de başkenti olmasına rağmen, ne yazık ki o geride bıraktığımız yıllar içinde sahiplenilmemiş. Bulunduğumuz nokta, Ankara Kalesi’nin eteği. Hemen karşımızda Hacı Bayram Camii ve Augustus Tapınağı var. Hacı Bayram Camii ve tarihi Augustus Tapınağı’nın aynı duvarı kullanmasının ne kadar önemli olduğu ortadadır."

"Biz Ankara’nın Roma, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet bütün eserlerine sahip çıkmaya çalışıyoruz. Çevresindeki çirkin yapılaşmayı ortadan kaldırıp, tarihi Ankara’nın varlığını gün yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz. Hacı Bayram Camii çevresi de dahil olmak üzere Augustus Tapınağı’nda da bu yaz, Büyükşehir Belediyesi ile birlikte çalışmalara devam edeceğiz.

1. Meclis çevresinde başlattığımız, yavaş gitse de sürdürdüğümüz gayretlerimiz var. Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını 1952’ye kadar taşıyan Etnoğrafya Müzesi’nin önünde bir Atatürk heykelimiz var. Bu heykelin siluetini kesen bazı kamu kurumlarının çirkin, izinsiz ve yasaya aykırı eklentilerini kaldırmayı maalesef henüz başaramadık. Ankara halkına ve Türkiye’ye bunu duyurmak istiyorum.

Kale eteklerinde arkeolojik sit alanı üzerinde bulunan bir konutun yıkımına katılan Ertuğrul Günay, Akay kavşağıyla ilgili görüşlerini de dile getirdi. Günay "Ben yaklaşık 10 yıldır Akay’ı sıklıkla kullanıyorum. Kavşağın estetiğiyle ilgili tartışmalar olsa da, Akay’ın Genelkurmay Başkanlığı ile Kızılay arasındaki trafiği rahatlattığı ortada. Kapatılması, Ankaralılar’a zulüm etmekten başka bir şey değil" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, arkeolojik sit alanı üzerine bina yapılmasına izin veren dönemin Kültür Bakanlığı’na da ağır eleştirilerde bulundu: "O dönemin Kültür ve Turizm Bakanlığı, ’nasıl olsa bir arazimiz var’ mantığıyla bu arkeolojik sit alanına bina yapmakta sakınca görmemiş. Bu, 90’lı yılların başında yaşadığımız müthiş bir tarih duyarsızlığını da gösteriyor. Biz çalışmalarımızla tarihimizi yeniden ortaya çıkarmaya ve korumaya çalışıyoruz. Öteki kamu kurumlarından da aynı duyarlılığı, özeni ve aynı zaman kullanma titizliğini istemekte hakkımız olduğunu düşünüyorum."

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, eleştirilerine hız kesmeden devam etti. "Türkiye bir hukuk devleti ise ben bakanlıktaki çalışanlarımı niye göreve gönderemiyorum?" diyen Günay, ’bankamatik çalışanlar’ istemediğinin de altını çizdi: "Personelimi 1,5 saatlik mesafedeki bir şehre gönderip orayla ilgili rapor istedim. Olmadı. İdari Mahkeme, ’Olmaz, gönderemezsin’ dedi. Personelimi göreve gönderemiyorsam bu nasıl bir hukuk devletidir, nasıl kamu çalışmasıdır? Kamuya ayrılan bütçeyi en doğru şekilde kullanmamız, yararlı işler yapmamız gerekmez mi? Bazılarına en ağır yükler yüklenirken, bazılarına da ’bankamatik’ muamelesi yapılması, hangi hukuk devletinin ürünüdür?"

Hürriyet Ankara, 27.07.2009

EFES'TE ZAMAN TÜNELİ PROJESİ HAYATA GEÇİYOR





İzmir'in Selçuk İlçesi, Efes Antik Kenti'nin ardından yeni bir antik çekim merkezi daha kazanıyor. Selçuk Kalesi, Saint Jean Kilisesi, İsabey Camisi, tarihi hamamlar ve Artemis tapınağını birbirine galerilerle bağlayacak olan projenin 3 yılda bitirilmesi planlanıyor. Proje tamamlandığında ziyaretçiler, yaklaşık bin 300 yıllık bir dönemi kapsayan eserleri arka arkaya görme imkanına kavuşabilecekler.

 

1990 yılından bu yana devam eden Ayasuluk Kazı çalışmalarına başkanlık eden Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, projeyle ilgili yaptığı açıklamasında; son yıllarda yapılan kazılarla Efes'in MÖ 1500'lü yıllarda Ayasuluk'ta kurulduğunun, daha sonra Lidya Kralı Kroisos'un Efes'i almasıyla şu anda Artemis Tapınağı'nın bulunduğu alana taşındığının saptandığını ifade ederek, kentin MÖ 300'de ise şu anda antik kentin bulunduğu bölgeye taşındığını söyledi. Zamanla limanın Menderes nehri alüvyonlarıyla dolmasıyla kentin MS 7. yüzyılda tekrar Ayasuluk'taki eski yerine taşındığını kaydeden Büyükkolancı, 1304 yılında Türklerin eline geçmesi sonrası da Ayasuluk'un yerleşim alanı olarak kabul edildiğini hatırlattı. Halen Selçuk şehir merkezinde olan Ayasuluk bölgesinde kale içindeki kazı çalışmalarıyla tarihin çeşitli tabakalarından izlere rastlanmaya başladıklarını belirten Büyükkolancı, dünyada eşine az rastlanır bir tarihi zenginliği göz önüne çıkarmaya çalıştıklarını kaydetti. Ziyaretçilere Ayasuluk'u iyi anlatabilmek amacıyla bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı, Selçuk Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası ile çalışma başlattıklarını ifade eden Büyükkolancı; "Selçuk'a gelen misafirler ilk olarak Efes'i geziyor. İkinci adres olan Saint Jean Kilisesi ve İsabey Camisi, kaleye çok yakın olmasına rağmen kalenin geziye kapalı olması sorun oluşturuyordu. Yaptığımız çalışmalarla kale içindeki yapıları ortaya çıkarıyoruz. Restorasyon ve rölöve projeleri sonrası kalenin içi bir arkeolojik park haline gelecek. Kalenin yıpranmış durumdaki batı cephesi ile kale içinde yer alan cami, kilise ve sarnıçları onaracağız. Kale içinde ayrıca bir seyir terası açmak istiyoruz. Burada dinlenme alanları ve kafe gibi yapılar da oluşturma planımız var. Kaleyi gezen bir misafir, tarihi yolları izleyerek Saint Jean Kilisesi'ne inerek tarihin başka bir dönemine geçecek. Oradan da kapalı bir galeriyle çok başka bir kültürün simgesi olan İsabey Camisine gelecek. Burada tarihi Türk hamamlarını gezdikten sonra son olarak pagan dönemin dini merkezlerinden olan Artemision Tapınağı kalıntılarına ulaşacak. Böylelikle aynı bölgenin yaklaşık bin 300 yıl boyunca geçirdiği değişimi izleyebilecek, bir zaman ve kültür tüneline girmiş olacaklar. Ziyaretçiler, güzergah içinde pagan, Hristiyan ve İslamiyet dönemi dini yapılarını inceleme fırsatı bulacak. Bazı kaynaklarda Artemision tapınağı yakınlarında bir sinagogun da olduğu ifade ediliyor. Ancak o bölge henüz kazılmadı." şeklinde konuştu.





Proje kapsamında onarım ve restorasyon projelerini 3 yılda tamamlamayı planladıklarını, Selçuk Belediyesi'nin de çevre düzenleme projesini yetiştirmesi halinde bölgenin ikinci çekim merkezi yaratacağını kaydeden Büyükkolancı, proje sayesinde Selçuk'ta geceleme yapan turist sayısının artacağını belirtti. Şu anda Efes Antik Kenti'nin bir günde gezilebildiğini bildiren Büyükkolancı, Ayasuluk'un da 1 günde bitirilebilecek arkeolojik site haline geleceğini ifade etti. Selçuk'taki kalıntılarda bugüne kadar Türk dönemi kültür yapılarının yeteri kadar gösterilemediğini anlatan Büyükkolancı Ayasuluk'un Aydınoğulları ve Osmanlı dönemindeki durumu ve eski Türk kültürü hakkında da bir sergileme yapmanın mümkün olabileceğini kaydetti. Ayasuluk Kalesi'nin Selçuk İlçesinin başına konmuş bir taç olarak gördüğünü, yıllardır kapalı olması nedeniyle değeri anlaşılamayan bu tacı parlatmak istediklerinin altını çizen Büyükkolancı, projenin toplam 3 milyon TL'ye mal olmasını beklediklerini, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bu yıl verdiği 100 bin TL'lik kaynakla çalışmaların daha da hızlandığını hatırlattı.

Selçuk Bölge Haberleri, 27.07.2009

"BÜTÜN TÜRBELER RAMAZAN'DA AÇILIYOR"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ayasofya Müzesi haziresindeki padişah türbelerinde süren restorasyon çalışmalarını inceleyerek, yetkililerden bilgi aldı.

 

Burada basın mensuplarına açıklama yapan Günay, bir soru üzerine yeterli personel olmadığı gerekçesiyle İstanbul'da kapalı bulunan türbelerdeki eserler için müze açılacağını söyledi.

 

Ayasofya Müzesi'ni önemsediği kadar türbeleri de önemsediğini belirten Bakan Günay, İstanbul Türbeler Müdürlüğü'nün durumunun son derece üzüntü verici olduğunu kaydetti. Türbelerdeki önemli eserlerin bir şantiye artığı gibi barakalarda korunduğuna dikkat çeken Günay, "İstanbul Türbeler Müdürlüğü için geç kalınmış bir çalışmayı başlatacağız. İstanbul Türbeler Müdürlüğü'nün çevresinde daha önce Devlet Arşivleri'nin kullandığı Sultan Ahmet'e ait bir külliye var. Oranın Türbeler Müdürlüğü'ne verilmesi ve buranın bir müzeye çevrilerek bütün zenginliklerinin o mekanda teşhirinin sağlanması için Vakıflar'dan, ilgili genel müdürlükten ve bakanlıktan talepte bulundum. Bu talebimizin olumlu sonuçlanacağını tahmin ediyorum." ifadelerini kullandı. Günay, Ayasofya çevresindeki türbeleri ise Ramazan ayı içerisinde açacaklarını açıkladı.

Zaman, Haber: Muzaffer Salcıoğlu, Yavuz Özdemir, 27.07.2009

TARİHİ EV ALEVLERE TESLİM OLDU

 

Muğla'nın, Karabağlar Yaylası Keyif Oturağı mevkiindeki 2. derece kentsel Sit alanında koruma altında bulunan tarihi bir ev yanarak kül oldu.

 

Ev sahibi Hüseyin Sel ve oğlu Alptuğ Sel, evde uyurken yangın çıktı. Ateş ve dumandan dolayı uyanan baba Hüseyin Sel ve oğlu Alptuğ Sel kendilerini alevlerin arasından dışarıya zor attı. Kısa sürede büyüyen yangın evi kapladı. Yangına Muğla Belediyesi itfaiye ekipleri ve vatandaşlar müdahale ederken, kısa sürede bütün ev yanarak küle döndü.

 

Ev sahipleri yanan evden sadece bilgisayarı kurtarabildi. Yangın sonrası eve gelen Hüseyin Sel'in eşi sinir krizleri geçirdi. Yangınla ilgili tahkikat başlatıldı.

 

Hüseyin Sel'e ait evin eski kullanıcılarından birisinin Muğla Belediye Başkanı Dr. Osman Gürün'ün dedesi olduğu öğrenildi. Evde anıtlar kurulundan alınan izinin ardından önümüzdeki günlerde restorasyon çalışmaları için hazırlık yapıldığı öğrenildi.

Muğla Kent Haber, 26.07.2009

AYAĞIN ALTINDAKİ ZEMİN





Berlin’de bulutların şekilden şekle büründüğü bir gün. Açık meydanlar ferahlık duygusu veriyor insana, o yüzden gök de dost. Önümde Yahudi Soykırımı Anıtı. Amerikalı mimar Peter Eisenmann’ın tasarladığı farklı yükseklikte toplam 2711 beton sütun enlemesine ve boylamasına olarak kocaman bir alana dizilmiş. Engebeli zemin Brandenburg Kapısı’nın güneyinde geniş bir bölümü kaplıyor. Neresinden dalsanız da bu sütunların içine, o gökyüzüne ve meydanın genişliğine karşın tedirgin edici bir daralma hissediyorsunuz. Betonlar gözünüze kah yanyana dizili askerleri, kah kendisi için insan eliyle reva görülen zulmü yaşamak üzere toplaşan kitleleri, kah sonsuz cesetleri çağrıştırıyor. Oysa anıtın hiçbir yerinde Yahudi Soykırımı ile ilgili bir yazılı ibare yok. Her şey zemin katta yer alan bilgilendirme bölümünde toplanmış. Ama zaten kıymetli olan o bilgilerin hazır sunumu değil ki. Yerin üstündeki o yapı, asıl yapılması gerekeni sağlıyor. Ayağınızın altından bir an için zemin kayıyor. Korunaksız kalmanın, iğreti olmanın ne demeye geldiğini hissediyorsunuz. Utancın ve onurun da.

Berlin, geçmişini sadece Prusya dönemi saray görkemleri ile değil, zifiri karanlık Nazi süreciyle taşımasını bilen bir kent. ll. Dünya Savaşı sonrası taş taş üstüne kalmamış olan bu yer, en dibe kadar düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilmenin mucizesinin adı. Bahşedilmiş bir şey yok; hakkı verilmiş bir ödeşme ve üstlenilen sorumluluk var. Eski Ari dönemi püriten kimlik fantezilerine inat, Berlin bugün Türk, Kürt, Arap, Afrikalı, Asyalı ve Slav asıllı sayısız topluluğa evsahipliği yapıyor. Takdiri ilahi bu olsa gerek. Elbette yine önyargılar ve yabancı düşmanlığı belaları ile cebelleşiyor. Ama düşe kalka yaşamasını, hata yaparak doğruyu aramayı biliyor. Çünkü geçmiş, yaşanmış bitmiş, korunaklı bir şekilde mesafelenmiş bir zaman dilimi değil burada. Geçmiş hep yanıbaşımızda, bugününüzün orta yerinde. Ve bir daha tekrar edilmemesi için çıkış yolları aranmasını anımsatıyor. Hiç ses yok, çıt yok ama vicdanın sesini duyuyorsunuz ıhlamur ağaçlarının yaprakları rüzgarla savrulurken.

Sürgün ya da sendeleme
Şehrin bir başka köşesinde, mimar Daniel Libeskind’in parçalanmış bir Davud yıldızı olarak tasarladığı Yahudi Müzesi de, yine mekansal olanaklar üzerinden insanı kendi gerçekliğinin dışına çıkarmaya, öteki kılmaya çalışan bir yapı. Sadece çalışma kamplarındaki vahşeti değil, öncesindeki dışlama politikalarını da sergileyen, sıradan insanların mektupları, fotoğrafları üzerinden kendilerine dayatılan kadere ortak olduğumuz bu mekanda Almanya’daki 2000 yıllık Yahudi kültürü en geniş boyutuyla sunulmuş.

Mekanın kimi yerlerinde uzayıp giden "boş" köşeler, Yahudi nüfusunun kaybıyla birlikte Almanya’dan eksilenleri simgelemek üzere tasarlanmış. Camlı bölmelerin gerisinde anonim bir ihbar mektubu görüyorum. Daktiloyla yazılmış. Davud yıldızını takmadan, Alman komşusunun yanına sığınmış yaşayan bir Yahudi kadın ihbar ediliyor. "Zaten çok kendini beğenmişti. En iyisi sabah yedi buçuktan önce gelip alın onu" diyor mektubu yazan kişi. Ürperiyorum.

Hayat bu işte. İhbar edenlerle, saklayanlar iç içe. Sana dayatılanı nasıl yaşayacağına ilişkin tercihinle kendini belirlediğin şu koca sınav olan hayat. Kinin ve özverinin, kayıtsızlık ve sevginin, zulmün ve insaniyetin sınandığı şaşılası hayat.

Mekanın çarpıcı bölümlerinden biri de Sürgün Bahçesi. Burada ziyaretçilerin baş dönmesi hissedebilecekleri uyarısında bulunulmuş. Hakikaten de eğri yüksek beton sütunları gördüğü yerde kenara oturanlar var. Yürümeye başlıyorum. Baş dönmesi yok. Engebeli zeminde sendeliyorum ama düşmüyorum. Arkadaşımla takılıyoruz sonra birbirimize: "Bizde sürgüne bağışıklık var, ondandır".

Bazen bir gerçek o denli acıtır ki sadece gülebilirsin. Bu da öyle bir şey. Memleketinde sürgün olmanın acısı, sürekli bir iğretilikle yaşamanın ya da hep kendi dünyanı inat diye, nispet diye kurmaya çalışmanın çabalamanın acısı. Ayağımın altından zeminin çekilişini günlük hayat doğallığı diye kabul etmem gerekmiş olan ülkemde, bu duyguyu içinde yaşayan milyonlarca insandan biriyim. Kimisi maddi sebeplerle zeminsizdir, kimisi siyasi, etnik, cinsel ya da dini... Tercihleri tehdit olarak algılanmış ve "makbul vatandaş"ın sınırlarına toslamış herkesin altından o zemin itina ile çekilir. Gerisi karın ağrıtan uzay boşluğudur. İnsan yürümeyi bile yeniden öğrenir.

Kuru ve boş hoşgörü replikleri, bu topraklardan eksilmiş olanları ve bundan duyulması gereken acıyı anlatmaktan uzak. Susulan ya da hep resmi kalıbına dökülerek anlatılan geçmiş, hatırlanası ve öğrenilesi bir şey sunmuyor.

Geçmiş ya da gelecek yok. Geçmişi hatırladığın bugünde, tam şu anı ve takip edecek olanı şekillendiriyorsun aslında. Hepsi sarmal bir yapıda, çember bir zamanda buluşuyor. Ve elbette yabancılığı dayatan coğrafyalar da yok. Bazen vatanın yabancı, gurbet yuva. Çünkü aidiyet, ayağının altına zemini sunana karşı hissettiğin duygunun adı.

Döndüm Ergenekon Davası’nın başladığı ülkeye. "Bu kez ve bir kez farklı olur mu acaba"nın orta yerine. Elbet temkinliyim. Umut kolay üretilmiyor ve kaybetmekten, boşa harcamaktan korkuyor insan. Ama işte hele bir yerinden dokunuldu ya o derdin derin kuytulara, tüm hatalara, kaypaklıklara karşın o dokunabilişe tutunmak istiyor insan.

Yere basmama duygusu ancak mutluluktan havalarda uçulduğu noktada değerli ne de olsa. İçimdeki Berlin’le birlikte İstanbul’un sokaklarında kocaman adımlarla yürüyorum. Benim zeminim içimde, verilmediği için alınamayacak bir yerde. Allahtan öyle.

Radikal İki, Yazı: Karin Karakaşlı, 26.07.2009

HERMITAGE MÜZESİ MATRUŞKA KRİZİNDE

 

Üç milyona yakın yapıtla dikkat çeken Rusya Hermitage Müzesi ve Rus hükümeti, matruşka bebeklerinin ulusal kültüre ait olup olmadığıyla ilgili bir tartışma yaşıyor. Müze müdürü Mikhail Piotrovsky matruşkaların Rus halk geleneğine ait olmadığı gerekçesiyle müzenin hediyelik eşya dükkanında satılmasını yasakladı.

 

Hermitage Müzesi'nin geçen ay Amsterdam şubesinin açılışında konuşan Piotrovsky, matruşka bebeklerinin esasen Japon kültürüne ait olduğunu Rusya'ya sonradan uyarlandığını belirtmişti. Şu sıralar Rusya'da turistlerin ilgisini en çok üzerinde Medvedev ve Putin'li matruşkalar çekiyor.

Sabah, 26.07.2009

TARİHLE SEVGİ BAĞI PROJESİ





TÜBİTAK’ın geliştirdiği, Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Gümüşlük Belediyesi’nin desteklediği, "Çevremizdeki Antik Yaşamı Tanıyoruz Projesi" Bodrum’da Myndos Kazı Evi’nde tanıtıldı.

Tanıtıma Antik Myndos Kazı ve Kurtarma Projesi Başkanı Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, Dr. Derya Şahin, Doç.Dr. Hakan Mert, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Necmi Erol, Gümüşlük Belediye Başkanı Mehmet Tire katıldı. Toplantıyı 4’ü Cizre’den konuk olarak gelen, diğerleri Gümüşlük’te yaşayan 40 ilköğretim öğrencisi de izledi. Toplantıya katılanlar daha sonra, iki yıllık aradan sonra tekrar kazı çalışmalarına başlanan Tavşan Adası’ndaki Myndos’ta bulunan ve MS 500’lü yıllara ait olduğu belirlenen kilise kalıntılarını gezdi. Arkeologlar ziyaretçilere, kazılar hakkında bilgi verdi. Başkan Tire, yılda yaklaşık 300 bin turistin gezdiği Tavşan Adası’ndan tarih fışkırdığını belirterek, şunları söyledi:

"Ada bugüne kadar, sadece tavşanları ve kara üzerindeki kalıntılarla biliniyordu. Su içerisinden adaya ulaşımı sağlayan Kral Yolu da turistlerin ilgisini çekiyordu. Şimdi bir de kilise kalıntıları bulundu. Belediye olarak kazılara destek verip, antik kentimizde toprak ve su altında kalan kültür miraslarını gün ışığına çıkartarak Tavşan Adası’nı bir açık hava müzesi haline getireceğiz. Şimdiden kazı çalışmalarının başladığını ve kilisenin bulunduğunu duyan turistler, turlar halinde gelip adayı ziyaret etmeye başladı. Önümüzdeki yıldan itibaren adaya gelecek turist sayısının 500 bini aşmasını bekliyoruz."

Kazı Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin ise Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gönderdiği 120 bin TL’lik bütçeyle kazıyı başlattıklarını söyledi, şöyle konuştu:

"2004’te kazı başlayana kadar antik kent yağmalanmış, eserler Yunan Adaları üzerinden Avrupa’ya kaçırılmış. Kazı ve koruma çalışmalarının başlaması ile tarihi eser kaçakçılığı önlendiği gibi yapılan beklenmedik eserler çıkarılmaya başlandı. Tavşanları ile ünlü adada antik kentin kalıntılarının bulunduğunu biliyorduk. Ancak 4 gün önce yaklaşık 1500 yıllık kilise kalıntılarına ve taban mozaiklerine rastlayınca büyük şaşkınlık yaşadık. Kültür mirasını çıkarırken TÜBİTAK’ın hazırladığı proje, gelecekte tarihin korunması için öğrencilerimizin bilgilenmesi ve bilinçlendirilmesi açısından önemli rol oynayacak. Kültür varlıkları ile çocuklar arasında bir sevgi bağı oluşturmak, bireyleri her türlü tarihi eser kültür varlığına karşı duyarlı hale getirmek istiyoruz. Bu nedenle öncelikle yörenin ve tatile gelen çocuklara bu bilinci aşılayıp, kazı alanlarında bilgi verip, çalışmalara katılmasını sağlayacağız. Ayrıca yurdun farklı bölgelerinde yaşayan ancak Bodrum’da tatil olanağı bulamayan öğrencilerimizi de buraya getirip hem tatil, hem de yörenin tarihini ve kültürünü öğrenmelerini sağlayacağız."

Hürriyet Ege, Haber: Yaşar Anter, 26.07.2009

KURİKİ HÖYÜĞÜ'NDE İSLAMİ DÖNEME AİT KALINTILAR BULUNDU

 

 

Batman'ın Oymataş Köyü'nde bulunan Kuriki Höyüğü'nde yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında ilk olarak İslami döneme ait kalıntılara rastlandı.

 

Antik kent Hasankeyf'ten sonra ikinci arkeolojik kazı çalışması Oymataş Köyü'nde bulunan Kuriki Höyüğü'nde devam ediyor.  Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Elif Genç başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarına 20 kişilik akademisyen ve öğrenci grubu katılıyor. Ekipte ayrıca üç İtalyan arkeolog bulunuyor.

 

15 Ağustos'a kadar sürecek çalışmaların 5 yıl içinde bitirilmesi hedefleniyor. İlk kazılarda İslami döneme ait kalıntıların bulunduğu Kuriki Höyüğü tarihinin 6 bin yıl öncesine kadar uzanması tahmin ediliyor.

haberler.com, 26.07.2009

DUPNİSA MAĞARASI'NDA YARASA TURİZMİ





Kırklareli’nin Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınlarında, turizme açılan 2 bin 720 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası’nda yaklaşık 60 bin yarasa yaşıyor.


AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, 1995’te turizme kazandırma çalışmalarına başlanan 2 bin 720 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası’nın, yarasaların doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için sadece 450 metrelik bölümü 2003 yılında turizme açıldı.


Yarasalar için "yer altı cenneti" niteliğindeki Dupnisa Mağarası, kuru, sulu ve kız mağarası olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. Mağaranın gezilebilmesi için 270 merdiven kullanılıyor. Turistler, Dupnisa’nın sadece "sulu" ve "kuru" mağara bölümlerini ziyaret edebiliyor.

 

Ziyarete kapalı "kız mağarasında" ise yaklaşık 60 bin yarasa yaşıyor. Gece mağaradan çıkan yarasalar, sinek ve böcekleri avladıktan sonra gün doğmadan "kız mağara"sındaki doğal yaşam alanlarına dönüyor.


Yılda yaklaşık 30 bin yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği mağaraya alt kısmından girildiğinde, "sulu mağara"dan akan derenin serinliğiyle karşılaşılıyor. Dışarıda hava sıcaklığı 24-30 dereceyken, "sulu mağara"da sıcaklık 10 derece oluyor.


Mağarada 200 metre kadar ilerledikten sonra merdivenle "kuru mağara"ya çıkıldığında ise soğuk hava yerini sıcağa bırakıyor. "Kuru mağara" bölümündeki sıcaklık, 16-17 derece civarında seyrediyor.


Dupnisa Mağarası’nın "sulu mağara" bölümünden geçen su, Demirköy İlçesindeki Türk-Bulgar sınırı Rezve Deresi’ne akıyor.


"Kuru mağara" yıl boyunca turizme açık tutulurken, "sulu mağara" sadece 15 Mayıs-15 Kasım arasında ziyaret edilebiliyor.

Yıldız Dağları’nda yer alan, Trakya’nın turizme açılan tek mağarası Dupnisa, Kırklareli’ne 58, İstanbul’a 230 kilometre uzakta bulunuyor. İstanbul’dan gelecek ziyaretçiler, Silivri, Çerkezköy, Saray, Vize yoluyla Pınarhisar’a varmadan Poyralı Köyü güzergahını veya Çorlu, Lüleburgaz yoluyla Pınarhisar’ı geçtikten sonra Poyralı Köyü güzergahını izleyerek mağaraya ulaşabiliyor.
Edirne yönünden gelenler ise Edirne, Kırklareli, Üsküp veya Pınarhisar yoluyla Poyralı Köyü güzergahını izleyerek Dupnisa Mağarası’nı ziyaret edebiliyor.

Radikal, 25.07.2009

SELÇUKLU ÖĞRENCİLER KAZI ÇALIŞMALARINDA





Pamukkale Üniversitesi Ayasuluk Tepesi, St. Jean Kilisesi Kazı Ekibi ile Simurg Kişisel Gelişim ve Psikolojik Danışma Merkezi tarafından ortaklaşa yürütülen çalışmada Selçuklu gençler ilçenin tarihsel geçmişi ve arkeoloji bilimine ilişkin teorik bilgilerin yanı sıra uygulamalara da katıldılar.

 

Hafta içi uygulanan derste gençler kazma, mala ve fırçalar ile Selçuk kalesi içindeki sarnıçların önünde yer alan alanda Arkeologlarla birlikte çalışmalar yaptılar. Elde ettikleri buluntuları arkeologlarla değerlendirerek gerekli bilgiler alan gençler, Kazı işleminin nasıl yapılacağını sabrın ve dikkatin bu meslekte önemini kavramaya çalışarak, elde ettikleri buluntulardan değerli olanların nasıl numaralandırıldığını öğrendiler. Buluntunun yerinin nasıl fotoğraflanacağını ve saptanacağını da öğrenen genç araştırmacılar, ayrıca sepetlerde biriktirilen buluntu parçalarını kazı işinden sonra fırçalarla temizleyerek yıkadılar. Gelecek derste ise bunları kazı alanında çıkarıldıkları yere göre sınıflama ve kaydetme işlemini öğrenecek olan gençlerin yüzünden mutlulukları belli olurken, çalışma koşullarının zorluğuna, sıcağa ve toza rağmen oldukça heyecanlı çalıştılar. Arkeologların işinin zor ama çok heyecan verici olduğunu, aynı zamanda da çok dikkat, sabır ve özen isteyen bir iş olduğunu dile getiren genç araştırmacılar, topraklarından tarih ve tarihi eser fışkıran bir coğrafyada yaşamanın mutluluğu içinde olduklarını Arkeolojinin definecilikten ne kadar farklı bir arama çalışması olduğunun farkına vardıklarını kaydettiler.. Çalışmaların aranmasındaki titizlik ve kayıt altına alınması ile definecilikten en önemli ayrımını gören gençler, kazı alanında geçmiş derste öğrendikleri bilimsel teknikle fotoğraf çekildiğini yerinde gördüler.

 

Gelecek hafta sonunda yapılacak çalışmada ise gençlerin Ayasuluk Tepesi'ndeki Çıtlık ağacının gölgesindeki dersliklerinde, önce Araştırma görevlisi Doktor Sedat Akyol'dan paranın kullanılmaya başlanması, tarih boyunca ticaretin gelişmesi ve Ephesos kentinin önemi hakkında bilgi alacaklarını ifade eden Uzman Psikolojik Danışman Sema Köseoğlu, bu çalışma kapsamında daha sonra yine Sedat Akyol ve Kazı Başkanı Mustafa Büyükkolancı ile birlikte kazı evi çalışma odalarında buluntuların nasıl depolandığı, çizim ve kayıt işlemlerinin nasıl yapıldığı hakkında kendi çalışmalarında buldukları önemli parçalar üzerinde gençlere uygulama olanağı sağlayacaklarını dile getirdi. Bu çalışmanın 1 ağustos 2009 tarihinde ailelere kazı alanının gezdirilmesi ile sonlanacağını ifade eden Köseoğlu, ilerleyen günlerde yine benzeri çalışmaların başka gruplarla yapılmasının planlandığını hatırlattı.

Selçuk Bölge Haberleri, 25.07.2009

HASANKEYF YAŞATMA GİRİŞİMİ'NDEN AÇIKLAMA

 

Hasankeyf Yaşatma Girişimi yönetim kurulu üyeleri, Hasankeyf kazı Başkanı Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam’ın ‘kazılacak alan kalmadı’ sözlerinin yanlış anlaşıldığı yönündeki açıklamasına tepki gösterdi.

 

Yazılı bir açıklama yapan Hasankeyf Yaşatma Girişimi yönetim kurulu üyeleri, 22 Temmuz 2009 tarihinde Hasankeyf kazıları ile ilgili düşünceleri ve Hasankeyf’in yaşatılması için öneri ve taleplerini açıkladıklarını hatırlatarak, "Kazı Başkanı Abdüsselam Uluçam’ın talep ve önerilerimizi bütünlüklü olarak dikkate alıp değerlendirmesini beklerken "sözlerim çarpıtıldı" deyip cevap vermesini hayretle karşıladık."görüşlerine yer verdiler.

 

Kazı Başkanı Uluçam’ın cevap hakkını kullanmasını doğal karşıladıklarını belirten Yaşatma Girişimi üyeleri, kazı Başkanı Uluçam’a cevaplaması istemiyle 5 soru sordu.

 

 

1-Ilısu Barajı'nın yapımı için jet hızı ile özel kanunlar çıkararak kamulaştırma yapan hükümettin, kazı çalışmalarınıza olanak tanımak için neden kamulaştırma yapmıyor, kazı yapılması gereken alanların kamulaştırması için herhangi bir talebiniz oldu mu bugüne kadar?

2-Ilısu Barajı yapılmasa dahi Hasankeyf’teki tarihi eserlerin ömrü 20–30 yıl kalmış ve kendilerinden yok olacaklar açıklamasında bulundunuz mu?

3- 6 yıldan bu yana sürdürdüğünüz kazıların amacı Ilısu Barajı suları altında kalacak tarihi eserlerin belgelenmesi ve taşınması değil mi, kısacası çalışmalarınızın ana gayesi baraja zemin hazırlamak değil midir?

4-Yeni Hasankeyf’in yerleşim alanı olarak kamulaştırılan alanda yapılan sondaj çalışmalarında neolitik çağa ait bulgulara rastlanmasına rağmen bulgular neden kamuoyundan gizli tutuldu?

5- "Hasankeyf kazılarının amacı sadece baraja zemin hazırlama amaçlı olmamalıdır " açıklamamızın kazılara ne gibi bir darbe vuracaktır?

Batman Haber, 24.07.2009

EFES'TE GECE TARİFESİ

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'ndeki Efes Antik Kenti, dünya çapında tanınırlığının artmasıyla ziyaretçi sayısını da hızla artırıyor.

 

Antik kenti gezen turist sayısı 1 Ocak-31 Haziran döneminde 902 bin 771'e ulaşarak yeni bir rekora ulaştı. Ziyaretçi sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10 arttı.

 

Müze yetkilileri, Efes Müzesi'nin özel durumu nedeniyle hiç kapanmadığını, haftanın tüm günlerinde hizmet veren müzede 72 personelin hizmet verdiğini belirtiyor.

 

Aktif çalışma ortamı nedeniyle istendiği taktirde Efes Müzesi'nin gece de gezilebildiğini ifade eden yetkililer, gece ziyareti için grupların iki gün önceden müze müdürlüğüne talepte bulunması gerektiğini söylüyor.

 

Müzede eserlerin gece de görünmesine imkan tanıyan bir ışıklandırma sisteminin bulunduğunu belirten yetkililer, gece ziyaretinde bilet fiyatlarının iki kat üzerinden fiyatlandırıldığını belirtiyor.

 

Müzeyi gündüz gezmenin kişi başı bedeli 20, gece gezmenin kişi başı bedeli ise 40 TL.

Trt/Haber, 24.07.2009

TARİHİ AYIP SİLİNİYOR

 

Kırşehir Belediyesi, şehir merkezinde bulunan 85'e yakın çeşme ile bunun yanı sıra çeşitli tarihi anıtlar ve türbelerin üzerlerine gelişigüzel yazılmış olan ve görüntü kirliliği oluşturan yazıları silmek için çalışmalara başladı.

 

Belediye Başkan Yardımcısı Veli Şahin, şehir merkezinde özellikle çeşmeler üzerine yazılan yazıların hem şehrin dokusuna hem de şehrin görüntüsüne yakışmadığını söyledi.

 

Şahin, "Özellikle umuma hitap ve hizmet eden çeşme, tarihi anıt ve türbe gibi eserlerin korunması gerekir. Toplum olarak bu konuda bilinçli davranılması gerekiyor. Bizler göreve geldiğimizde halka hizmet veren çeşme, tarihi anıt ve türbe gibi eserlerin gelişigüzel yazılarla görüntü kirliliği oluşturduğunu ve şehrin dokusuna zarar verdiğini gördük. Bu konuda çalışmalarımızı hızla tamamlayarak, bu yazıları silmek için bir ekip görevlendirdik. Görevlendirdiğimiz ekipler şehir merkezinde öncelikle çeşmeler olmak üzere çeşitli anıt ve türbelerdeki yazıları silmek için çalışmalara devam etmektedir. Bu şehirde yaşıyorsak ve bu şehir bizimse bu konularda biraz daha duyarlı olalım. Tarihi ve kültürel miraslarımız başta olmak üzere çeşmelerimizi ve diğer eserlerimize sahip çıkalım. En azından görüntü kirliliğinden kurtarmak ve gelişigüzel yazı yazanları uyarmak için çaba gösterelim. Daha temiz, daha güzel, daha modern bir kent için hep birlikte daha duyarlı olalım'' dedi.

Kırşehir Kent Haber, 24.07.2009

Knidos (C. Newton)
...1858




19 - 25 Temmuz 2009

BERLUSCONI ARKEOLOGLARI KIZDIRDI

 

Adı haftalardır seks skandallarıyla anılan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, bu kez arkeologları öfkelendirdi. L'Espresso dergisinin internette yayımladığı ses kayıtlarına göre Berlusconi, Patrizia D'Addario adlı eskort kıza, Sardunya'daki villasının altında çok sayıda eski lahit bulunduğunu söyledi. Kayıtlarda, "Burada MÖ 300 tarihine ait Fenikelilerden kalma lahitler var" diyor. Dergi, villanın içinde birçok yapay gölün inşa edildiğine dikkat çekti. Arkeologlarsa lahitten haberleri olmadığı için öfkeliler. Ülke yasalarına göre, özel mülklerde bulunan arkeolojik eserlerin inceleme ve kataloglama için yetkililere bildirilmesi gerekiyor. Muhalif, Demokrat Parti Berlusconi'nin eserlerin neler olduğunu açıklamasını istedi. Muhalif vekillerinden Andrea Marcucci, "Neler olduklarını ve niçin rapor edilmediklerini bilmek istiyoruz" dedi. Arkeoloji Vakfı ise, böyle bir bölgenin varlığından haberdar olmadıklarını açıkladı. Fenikeliler Akdeniz sahilleri boyunca ticaret yapan uygarlıklardan biriydi.

Sabah, 25.07.2009

FOUR SEASONS'DA CHP DİNLENECEK





Danıştay, Four Seasons Otel’in Sultanahmet Meydanı’nda Osmanlı ve Bizans döneminden kalma tarihi kalıntılar üzerine yaptığı ek otel inşaatının ruhsatını iptal eden İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin kararına yapılan “yürütmeyi durdurma” talebiyle ilgili bir ara karar aldı.

Danıştay, inşaat ruhsatını iptal eden ve yürütmeyi durdurma kararı alan mahkeme kararının iptalini isteyen inşaat şirketine onay vermeyerek, davanın “davacı CHP’nin dinlendikten sonra incelenmesine” karar verdi.


Milliyet’in Four Seasons Oteli’nin bitişiğindeki tarihi alana 50 odalı ek bina inşaatı yaptığına ilişkin haberleri üzerine harekete geçen CHP İstanbul İl Başkanlığı, inşaat ruhsatının iptali istemiyle İstanbul 1. İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. CHP İl Başkanı Gürsel Tekin tarafından ruhsat iptali istemiyle açılan davada İstanbul İdare Mahkemesi, inşaatın “kamu yararı olmadığı” gerekçesiyle durdurulmasına ve ruhsatının iptaline karar vermişti.

 

Bu karar üzerine Danıştay’a başvuran Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla Fatih Belediye Başkanlığı’yla mühahil taraf Four Seasons Oteli’nin sahibi Sultanahmet Turizm A.Ş., İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin 2009/299 sayılı kararının yürütülmesinin durdurulmasını istedi.

 

Mahkeme heyeti ise 22 Haziran tarihinde oy birliğiyle aldığı kararda, yürütülmenin durdurulması isteminin karşı tarafından cevabı alındıktan veya yasal cevap süresi geçtikten sonra incelenmesine karar verdi.


CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın avukatı Hıdır Tanrıverdi, kararın çok olumlu bir gelişme olduğunu söyleyerek, “Mahkeme bizden alınacak yanıta göre hareket edilmesi konusunda bir karar aldı, şirketin talebine olumlu yanıt vermedi” dedi.

 

Tanrıverdi şöyle devam etti:
“Önümüzdeki hafta inşaatı durdurmak üzere harekete geçeceğiz. Yıktırmak üzere hukukun bize verdiği hakkı kullanacağız. Çünkü mahkeme bu inşaatın hukuka aykırı olduğunu söylüyor.
Şu an inşaatın ne durumda olduğunu da bilmiyoruz. İnşaata devam etmemeleri gerekli, suç işlemiş olurlar. Hukuka aykırı davranıldığı için zaten Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştuk. Biz bu davayı kazandık, artık inşaatın resmen durdurulmasını sağlayacağız.”

Milliyet, Haber: Şükran Pakkan, 25.07.2009

PATLICANI İLK EGELİLER YEMİŞ





Muğla’da Lagina Antik Kenti’nde devam eden kazılarda, mermer bir sütun üzerinde iki bin yıllık patlıcan kabartması bulundu. Bu kabartmayla, patlıcanın tarihinin 500 yıl, anavatanın da Amerika kıtası olduğu yönündeki yaygın düşünce çürümüş oldu.

 

Muğla’nın Yatağan İlçesi’ne bağlı Turgut Beldesi’nde yer alan ‘Lagina Antik Kenti’nde devam eden kazılarda, Karya Uygarlığı’ndan kalma mermer bir sütun üzerinde iki bin yıllık patlıcan kabartması bulundu.


Lagina Antik Kenti’nin Hekate Kutsal Alanı içerisinde yer alan Altar Bölgesi’nde, TÜBİTAK desteğiyle, geçen yıl başlatılan kazıların bir hafta önce başlayan bu dönemki etabında ilginç bir bulgu ortaya çıkarıldı. Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nden Doç.Dr. Bilal Söğüt’ün başkanlığında, bir öğretim üyesi ve yedi öğrenciyle birlikte yürütülen kazı çalışmalarında, Karya Uygarlığı’ndan kalma, Auğustos dönemine ait mermer bir sütun üzerinde iki bin yıllık kabartmalar bulundu. Meyve, sebze ve çiçek figürlerinden oluşan kabartmalar şaşkınlık yarattı. Doç. Dr. Bilal Söğüt, kabartmalardan birinin patlıcan figürü olduğunu öne sürdü. Normal bir patlıcan büyüklüğündeki bu kabartmanın, tarihçiler arasında yaygın kabul gören, “patlıcanın anavatanının 1492 yılında keşfetilen Amerika kıtası olduğu” düşüncesini çürüttüğünü savundu.

 

2 bin yıl önce, Ege topraklarında patlıcan yetiştirildiğinin ortaya çıktığını iddia eden Doç.Dr. Söğüt şöyle konuştu: “Patlıcanın ilk kez, henüz 500 yıl önce keşfedilen Amerika kıtasında görüldüğü söylenir. Birçok tarihçi ve bitki bilimci de bu konuda ortak fikirdedir. Hatta patlıcanın anavatanı konusunda üniversite sınavlarında sorular bile sorulmuştur. Ancak, gün yüzüne çıkarılan bu kabartmalar, patlıcanın tarihte çok daha erken bir dönemde, iki bin yıl önceki Karya Uygarlığı’nda yetiştirildiğini ve yendiğini ortaya koyuyor. Bu önemli bir bulgudur. Patlıcanın anavatanı Amerika değil, Ege topraklarıdır. Amerikalılar patlıcanı Karyalılar’dan almış olmalı.”

Hürriyet, Haber: Cavit Yıldırım, 25.07.2009

ALLIANOI KURTULDU!

 

Antik döneme ait dünyanın en iyi korunmuş kaplıca tedavi merkezi olarak kabul edilen Allianoi’nin, mille kaplanarak baraj suları altında kalmasına olanak veren Koruma Bölge Kurulu kararının yürütmesinin Danıştay tarafından durdurulduğu bildirildi.

 

Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Alime Mitap yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi: “Bu kararla Allianoi’nin oldu bittiyle sulara gömülmesinin önüne geçilmiştir. Allianoi’yi yok edecek tüm işlem ve kararların hukuka aykırı olduğu artık kesinleşmiş durumdadır.”

Milliyet Ege, 25.07.2009

İSLAM SANATININ ŞAHESERLERİ DUBAİ'DE





Türkiye'nin çeşitli müzelerinden derlenmiş 150 eser, "İslam: İnanç ve İbadet" başlığı altında Dubai'de sergiye çıktı. Kadem-i Şerif modelinden Kabe kilitlerine, Kur'an-ı Kerim mahfazasından hat levhalarına, işlemeli kumaşlardan minyatürlere İslam sana-tının en değerli örneklerinin yer aldığı sergide İslam tarihi, 'kün' emrinden 'öl' emrine uzanan temalar altında anlatılıyor.

 

Duvarları koyu renge boyanmış bir odanın ortasında 15. yüzyıldan kalma bir kudüm 'kün' emrini anlatırcasına tek başına duruyor. Odaya girdiğinizde hafiften yükselen ney sesiyle lahutî bir aleme yönelirken, projektör ile duvarlarlara yansıtılan İslam hakkındaki bilgiler dikkatinizi çekiyor. Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi'de açılan "İslam: İnanç ve İbadet" temalı sergide yer alan bir bölüm bu anlattığımız. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Abu Dabi Kültür ve Miras Otoritesi'nin (ADACH) işbirliğiyle gerçekleştirilen sergide Topkapı Sarayı Müzesi'nden 103, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nden 36, Konya Mevlana Müzesi'nden 12, Ankara Etnoğrafya Müzesi'nden 3, Galata Mevlevihanesi'nden 1, Millet Kütüphanesi'nden 5 ve Beyazıt Kütüphanesi'nden de 1 adet eser yer alıyor.

 

Emirates Palace Oteli'nin lobisinde yaklaşık 600 metrekarelik bir alana kurulu serginin açılışını ADACH Başkanı Sultan Bin Tahnun el Nahyan yaptı. Önceki gün gerçekleşen açılışa Türkiye'den de kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Kültür Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün ile Abu Dabi Büyükelçisi Hakan Akil ve Dubai Başkonsolosu Murat Yavuz Ateş katıldı. Ülkede yaşayan Türk işadamlarının da katıldığı açılışta Kültür ve Turizm Bakanlığı Tarihî Türk Müziği Topluluğu Mehter Takımı misafirler tarafından ilgiyle dinlendi. 10 Ekim'e kadar açık kalacak sergi, daha ilk gününde ziyaretçileri adeta büyüledi.

 

150 civarında eserden oluşan sergideki eserler Türkiye dışına ilk defa çıkarken, bazıları da ilk defa sergileniyor. Çoğunluğu Osmanlı'nın zirvede olduğu 14. ve 17. yüzyıllara ait eserler arasında Emeviler döneminden kalma 7. yüzyıla ait kılıç gibi tarihi daha önceki dönemlere gidenler de var. Sergide Peygamber Efendimiz'in ayak izinin modeli, Kabe örtüsünden parçalar, Kabe'nin kilit ve anahtarları, hat sanatı örnekleri, minyatürler, çeşitli dönemlere ait Kur'an-ı Kerimler, işlemeli ipek kumaşlar, mermer oymalar, seccade, tesbih, şamdan, rahle, zemzem şişesi ile Kur'an-ı Kerim mahfazası bulunuyor.

 

Türkiye ile Abu Dabi arasında geçen yıl imzalanan işbirliği anlaşmasının neticesinde gerçekleşen sergi hakkında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün, iki ülke arasındaki kültürel ilişkileri canlandırma amacıyla düzenlenen sergideki eserlerin bir kısmının ilk defa Abu Dabi'de sergilendiğini belirtti.

 

Toplam dokuz bölümden oluşan serginin her bölümünde farklı bir tema işleniyor. İlk bölümde odanın ortasında sadece tek eser ve arka plandaki müzik ziyaretçileri karşılıyor. Özellikle sema gösterilerine has 15. yüzyıla ait bir tür davul olan 'kudüm' ve ruhları okşayan ney musikisi ile ziyaretçilere Allah'ın varlığı ve birliği ile Hazreti Muhammed'e (sas) ilk vahyin Hira Dağı'nda geldiği hatırlatılıyor. Tüm duvarların koyu renklere boyandığı serginin bu bölümünde Allah'ın isimlerinden bazıları projektörlerle duvara yansıtılıyor.

 

İkinci bölümdeki Peygamber Efendimiz'in hayatını konu alan odadan 'ibadet' kısmına geçiliyor ve ardından İslam tarihinin dönüm noktalarından birisi kabul edilen 'hicret' anlatılıyor. En son bölümde ise Selçuklu döneminden kalma 700 yıllık bir mezar taşı ile kaçınılmaz son 'ölüm ve ahiret' teması işleniyor. "İslam nedir? İslamiyet'in temel prensipleri nelerdir? Osmanlılar dini nasıl yaşamıştır?" sorularına cevap aranan sergi odalarında ilerledikçe ziyaretçiler farklı dönemler ve eserler hakkında bilgi sahibi oluyor.

Zaman, Haber: Rüştü Kayhan Soydan, 24.07.2009

APHRODISIAS'IN GÖRKEMİNE YARAŞIR BİR KİTAP

 

 

Mimar Sinan’dan Kariye, Ayasofya ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne, Anadolu halılarından Vehbi’nin Surnamesi’ne kadar yayımladıkları yüksek nitelikli kitaplarla, Türkiye’nin tarihi, kültürel ve sanatsal mirasını dünyaya tanıtan Ertuğ&Kocabıyık Yayınları’nın yeni eseri ‘Aphrodisias’ çıktı. Yüksek mimar, tanınmış fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ’un çektiği etkileyici fotoğrafların yer aldığı 240 sayfalık kitap, 175 resim, plan ve çizim barındırıyor. Eserin metinleri, Aphrodisias kazı ekibi Başkanı R.R.R. Smith ve Dr. Julia Lenagham tarafından hazırlandı. Türkiye’nin batısında yer alan antik şehir Aphrodisias, Roma İmparatorluğu döneminde Asya eyaletinin özerk bir şehri olarak, özellikle koruyucu Tanrıçası Afrodit’e adanan tapınağı ve heykel sanatının geldiği nokta ile tanınıyor.

Aphrodisias’ın, Erken ve Orta Roma dönemlerinde (M.S. birinci ve ikinci yüzyıl), sahip olduğu refah düzeyi, kentin mimari ve heykel sanatında benzersiz bir konuma gelmesini sağlamıştı.  Bugün, bu antik Ege kentinde günümüze ulaşan çok sayıda mermer yapı ve heykel kalıntısı, Yunan ve Roma kimlikleri arasındaki kültürel etkileşime, İmparatorluğun yapılanmasına ve işleyişine, dini konulardaki fikir ayrılıklarına ve Antik Çağ’dan Orta Çağ’a geçiş sürecinde tarihin birçok sırrına tanıklık ediyor.

Radikal, 24.07.2009

GENÇLİK PARKI'NDAKİ YONTULARDAN HABER YOK





Anakent Belediyesi, yıllardır Gençlik Parkı’nın havuz başında bulunan iki kadın yontusunu, yenileme çalışmaları kapsamında kaldırdı. Yontuların akıbeti hakkında herhangi bir bilgi bulunmazken, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Ali Hakkan, yontuların kaldırılmasının nedenini “belli bir zihniyetin ürünü” olarak değerlendirdi. Ressam Adnan Turani de “Sanat adına çok büyük endişeler taşıyorum” dedi.

Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek, bundan 15 yıl önce, 1994’te, “müstehcen” olduğu gerekçesiyle, “Ben böyle sanatın içine tükürürüm” diyerek, Altınpark’taki heykeltraş Mehmet Aksoy’a ait “Periler Ülkesinde” isimli heykeli kaldırtmıştı. Benzer durum şimdi Gençlik Parkı’nın havuz başındaki iki kadın yontusu için söz konusu. Gençlik Parkı’nın havuz başında yıllardır iki kadın yontusu bulunuyordu. Parkın simgelerinden olan, bir taşın üzerinde oturan iki kadının betimlendiği, belden üstü çıplak iki kadın yontusu, yenileme çalışmaları kapsamında kaldırıldı. Belediye yetkilileri, bundan birkaç hafta önce, yontuların kaldırılmadığını, yerlerine konulacağını duyurdu. Ancak aradan haftalar geçmesine karşın iki kadın yontusu yerlerine konulmadı. Yontuların nereye kaldırıldığı da bilinmiyor.

‘Belediye başkanlarının böyle yetkisi yok’

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Ali Hakkan, Cumhuriyet Ankara’ya yaptığı açıklamada, yontuların kaldırılmasının nedenini “belli bir zihniyetin ürünü” olarak değerlendirdi. Kamusal alanda yer alan ve bu nedenle tüm kamuya ait olan sanat eserleri ile ilgili belediye başkanlarının kişisel kararlar veremeyeceğinin altını çizen Hakkan, “Bu tür sanat eserlerinin gerçek sahibi halktır. Başkanlar akıllarına göre kararlar veremezler. Biliyorsunuz, Antalya’nın Kemer ilçesinde de, eski Belediye Başkanı Hasan Şeker tarafından heykeltıraş Zafer Sarı’ya yaptırılan çıplak bir kadını belinden tutup havaya kaldıran erkek figürünün tasvir edildiği metal heykel, yeni başkan MHP’li Mustafa Gül tarafından kaldırılmıştı. Yani bu tür icraatlara baktığınız zaman, altında yatan nedenlerin ideolojik olduğunu görüyorsunuz. Bu iki kadın yontusu bugüne dek kimseyi rahatsız etmedi, şimdi niye rahatsızlık duyuyorlar” dedi. Mimarlar Odası Ankara Şube yönetimi olarak yontulara ne olduğunu belediyede çalışan mimar arkadaşlarına sorduklarını ancak olumlu yanıt alamadıklarını belirten Hakkan, “Arkadaşlarımızın bize verdiği bilgilere göre, yontular tekrar yerlerine konulacakmış. Ama ne zaman? Belli değil. Arkadaşlarımız da o yontuları korumak istediklerini dile getirdiler. Ancak ben arkadaşlarımızın da yontulara ne olduğu hakkında bilgi sahibi olduklarını düşünmüyorum” görüşünü vurguladı.

Ressam Adnan Turani de, özellikle başkentte sanat adına çok büyük endişe duyduğunu dile getirdi. “Sanatsal atmosfer son yıllarda büyük darbe yedi. Büyük galeriler battı. Sanatçıların durumu hiç iyi değil. Belki İstanbul’da gösterişli işler yapılıyor ama Ankara’da yok. Gelişmeler karşısında o büyük sanatsal heyecanımızı yitirdik” diyen Turani, gelişmeler karşısında çok üzüldüğünü vurguladı. Ülkede salt sanatın değil, sanat eğitiminin de günden güne kötüye gittiğine vurgu yapan Turani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Gazi Üniversitesi’nde 11 yıl hocalık yaptım. Çok yetenekli öğrenciler geliyordu o dönem. Hacettepe Üniversitesi öyleydi, Bilkent Üniversitesi öyleydi... Ancak bugün böyle bir durumdan söz etmek mümkün değil. Okullardaki sanat eğitimi de artık sıfır noktasına inmiş durumda. Bu çok önemli bir ayrıntı. Hatta bence doktora ve tez konusu. Neden bir ülkenin sanat eğitimi günden güne kötüye gider? Ülkede böyle bir tatsız durum var. Yıllardır sanata karşı bir hazımsızlık söz konusu. Yetkililere sormak gerekiyor? Neden bu heykelleri bulundukları yerlerden kaldırıyorsunuz?”

Cumhuriyet Ankara, 24.07.2009

AYASOFYA'NIN MELEĞİ 160 YIL SONRA GÜN IŞIĞINDA





Ayasofya’nın 160 yıldır karanlıkta kalmış bir sırrı gün ışığına kavuştu. En son Sultan Abdülmecid ve o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü, üzerleri sıva ve metal maskeyle kapatılan 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek figüründen birinin yüzü açıldı.





Ayasofya’nın en son Sultan Abdülmecid ve o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü 1.5x1 m ebadındaki altı kanatlı melek figüründen birinin yüzü açıldı. Mozaiğin bugüne kadar çok iyi korunmuş olması uzmanları şaşırttı.


16 yıldır kubbenin güneydoğu çeyreğinde bulunan iskele, iki hafta süren çalışmaların ardından sökülerek kuzeydoğu çeyreğine kuruldu. Kubbeyi taşıyan pandantifteki, 6 kanatlı melek (kerubim-serafim) figürü üzerinde de çalışmalar yapıldı. Meleğin yüzündeki metal maske çıkarıldı, 6-7 kat badana ve sıva kaldırıldı. Yaklaşık 10 gün boyunca heyecanla yürütülen çalışmaların sonunda uzmanların bile beklemediği derecede iyi korunan mozaik, 160 yıl sonra yeniden günışığıyla buluştu. 9 veya 14’üncü yüzyılda yapılmış olduğu tahmin edilen mozaiğin gerçek yaşı, Ayasofya Yüksek Bilim Kurulu ve Anıtlar Kurulu üyelerinin yapacağı incelemeler ve diğer mozaiklerle karşılaştırmalar sonucunda belirlenecek.






İncil’e göre Tanrı’nın tahtını koruyan melek

İncil sadece belirli kişiliği olan üç meleğe isim vermiştir. Bunlar, Michael, diriliş, Gabriel ve Satan. Altı kanatlı Serafim ise, Tanrı’nın tahtını korumakla görevli en üst sıradaki melektir. Bu melekler, Tanrı’nın tahtının üzerinde 2 kanatları yüzlerini ve 2’si ayaklarını kapatacak şekilde bekler. Kalan 2 kanat ise uçmak içindir.

 

Sultan Abdülmecid döneminde caminin onarımı için İsviçreli Mimar Gaspare Fossati görevlendirildi. Osmanlı döneminde, Ayasofya’daki en kapsamlı restorasyonu kardeşi Giuseppe’yle birlikte 1847-1849 arasında yürüten Fossati, mozaiklerle ilgili de kapsamlı bir çalışma yaptı. Dökülen sıvaların altından parıldamaya başlayan mozaikler, Sultan Abdülmecid’in talimatıyla açıldı, bakım ve onarımları yapıldı. Daha sonra tahrip edilmeden sıvayla kapatılarak gizlendi. Fossati’nin yaptığı resimleri topladığı albüm, günümüze ulaşmamış mozaiklerin bilinmesini sağlayan bir kaynak olarak görülüyor.

 

Ayasofya, Bizans İmparatoru I’inci Jüstinyen tarafından 532-537 yılları arasında inşa ettirildi. 916 yıl boyunca Ortodoks dünyasının başkilisesi, 481 yıl boyunca da İslam dünyasının büyük camisi olan Ayasofya, 9’uncu yüzyıldan itibaren figürlü mozaiklerle bezenmeye başladı. 1453’te Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle mozaikler örtüldü. 1934’ten itibaren müze olarak kullanılan Ayasofya’ya yılda iki milyon ziyaretçi geliyor.

Hürriyet, Haber: Serkan Akkoç, 24.07.2009


******


İŞTE AYASOFYA'NIN KUBBESİ





Tarihi boyunca inanç, turizm ve sanat tarihi açısından Dünyanın ilgi odağı olan Ayasofya'nın dillere destan kubbesinde 16 yıldır sürdürülen restorasyon çalışmalarını ilk kez Yeni Şafak yayınlıyor. 32.37 metre çapında ve yerden 55 metre yüksekte bulunan kubbeye platforma kurulan asansörle çıkılıyor. Çeşitli ebatlarda milyonlarca minik mozaik parçaları tek tek ele alınarak restorasyon çalışmaları titiz bir şekilde sürdürülüyor.

Geçtiğimiz gün Ayasofya'da üzeri metal ve sıvayla kapatılan ikisi mozaik ikisi kalem işi olmak üzere toplam dört adet kanatlı melek figüründen birinin yüzü gün ışığına çıkartıldı. Melek figürleri en son Sultan Abdülmecid döneminde İsviçreli mimar Gaspare Fossati tarafından yapılan restorasyon çalışmalarından sonra kapatılmıştı. Çalışmalar sonunda diğer melek yüzlerinin de kapatılıp kapatılmadığı ortaya çıkacak.

İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, Papa 16. Benediktus ve ABD Başkanı Barack Obama'nın İstanbul ziyaretlerinde Ayasofya'yı gezmesinin Türk turizmi ve ülke tanıtımı açısından büyük bir katkı sağladığını söyledi. Prof. Dr. Bilgili, sanat tarihi ve turizm açısından Ayasofya kubbesindeki kanatlı meleğin yüzünün ortaya çıkartılmasının çok önemli olduğunu kaydetti.

Ayasofya kubbesindeki restorasyon çalışmaları sonucu ortaya çıkartılan kanatlı melek yüzü, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından önümüzdeki günlerde bir basın toplantısı ile kamuoyuna sunulacaktı. Ancak, melek yüzü ve teknik bilgilerin basına sızdırılması üzerine Bakanlık karıştı. İddialara göre, Ayasofya Bilim Kurulu üyesi olan bir akademisyen, geçtiğimiz hafta içersinde kubbeye çıkarak meleğin yüzünü çekti ve basına Bakan açıklamadan önce servis yaptı.

Ayasofya, inşa edildiği tarihten bu yana 916 yıl kilise, 481 yıl da cami olarak hizmet verdi. Son olarak Ayasofya, 1935'te müzeye dönüştürüldü.

Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya, mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegâne uygulama olarak görülür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Bu nedenle, 64 yıldır müze olarak kullanılan Ayasofya, tarihi geçmişinin yanı sıra, mimarisi, mozaikleri ve Türk çağı yapıları ile yüzyıllar boyunca tüm insanlığın ilgisini çekmiştir.

Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Ayasofya kubbesinin kuşağına yazdığı "Allah göklerin ve yerin Nur'udur” Nûr Ayet-i Kerîmesi'nin 35. ayetinin restorasyon çalışmaları da devam ediyor.

Yeni Şafak, 25.07.2009

BAŞINIZA TARİH DÜŞEBİLİR

 

  

 

Kastamonuluların Ilgaz’a diktikleri tabela herkes tarafından bilinir: “Taş düşebülü…Ayı çıkabülü…Her şey olabülü…” Çorum’da da “Başınıza tarih düşebilir” dersek sakın şaşırmayın. Çorum’un “korunması gerekli kültür varlığı” olarak tescil edilmiş çok sayıda konağının bulunduğu Alaybey Sokağı, bu anlamda ciddi tehlike arzediyor.

 

Geçmişin itibar ya da prestij simgesi konakları, şimdi kaderine terk edilmiş durumda. Restore edilip Çorum turizmine kazandırılsa büyük değer ifade edecek güzelim yapılar, harabeye dönmüş ve tehlike saçar hale gelmiş bulunuyor. Arada, restore edilmiş konaklar, harabeler ve yeni yapılmış beton çirkini binalarla, Alaybey Sokağı büyük çelişkiler sergiliyor.

 

Alaybey Sokağı’nda bir evin duvarına, “Dikkat ! Buraya park etmeyiniz, aracınız hasar görebilir” diye levha asılmış. Bir başka eve asılan levhada ise şunlar yazılmış: “Dikkat Tehlike ! Sıva plakaları düşebilir. Bina altından geçmeyiniz. Park yapmayınız.” Özetlemek gerekirse, “tarih”in adı “tehlike” olmuş artık, geçmişin

Çorum Haber, 24.07.2009



HATTUŞA'DA 40 YIL SONRA AŞAĞI ŞEHİR KAZILACAK





Türkiye’nin hemen hemen tüm illerinde devam eden arkeolojik kazıların bu yıl ki bölümüne başlanırken, tarihin en büyük medeniyetlerinden biri olan Hitit Uygarlığı’na başkentlik yapan Hattuşa’da da kazı dönemi başladı.

 

Çorum’un Boğazkale İlçesi’nde bulunan Hattuşa örenyerinde bir asırdır sürdürülen çalışmaların daha yüzlerce yıl süreceği ve Anadolu’nun hiçbir yerinde bu kadar geniş bir alanda arkeolojik kazının yapılmadığı belirtiliyor. Hititler’in devasa başkentinde her taşın altından birbirinden değerli eserlerin çıktığı, Hattuşa’nın bağrında sakladığı eserlerle tarihi yeniden yazarak karanlık önemlere ışık tutacağı da belirtiliyor.

 

Charles Texier’in 28 Temmuz 1834 yılında kalıntılarına ilk kez ulaştığı Hattuşa’da sistemli kazıların 1907 yılında başlandığı, bugüne kadar Wincker, Makridi, Otto Puchstein, Kurt Bittel, Peter Neve, Jurgen Seher tarafından yürütülen kazılara şimdi de bugün Doç.Dr. Andreas Schacner başkanlık ediyor.

 

Bu yıl yürütülen kazılarda yeni bir heyecan yaşandığını belirten Doç.Dr. Andreas Schacner 40 yıldır Yukarı Şehir’de olan kazıların bu yıl Aşağı Şehir’de süreceğini yani başkentin ilk kuruluş bölgesi olan, Kral Sarayı ve Büyük Mabet’in kazılacağını bildirdi.

 

Bu yılki çalışmaların devamında şehri çevreleyen sur sisteminin daha da büyütülerek Yukarı Şehir olarak adlandırılan Aslanlı Kapı, Yerkapı, Kral Kapısı ve Nişantaşı gibi alanları içine alacağını da ifade eden Kazı Başkanı Doç.Dr. Schacner “Şehrin çekirdeğini oluşturan Aşağı Şehir bölgesi uzun yıllardır kazı alanı olarak kullanılmamıştır.  Bu bölge hakkında bildiğimiz tüm bilgiler yıllar öncesine dayanan kazı çalışmalarına dayanmaktadır. Ancak sonraki yıllarda yapılan kazı çalışmalarında elde edilen bulgular ışığında elimizdeki bilgilerin çok yetersiz olduğunu anlamaktayız. Birçok soru cevapsız kalmaktadır. Bu yüzden günümüz teknolojik imkanlarını kullanarak bu bölgede yapılan kazı çalışmaları Aşağı Şehir ve Hititler hakkında bize daha fazla bilgi sunacaktır.

 

Gelişen teknoloji ve Hititler ile Hattuşa hakkında elde ettiğimiz bilgilerin sağlam temeller üzerine oturması için bu bölgede yapılacak olan kazı çalışmaları çok önem arz etmektedir. Kazı çalışmalarının çok yeni olması ve 10 gün gibi kısa bir süredir devam etmesi nedeniyle kazı alanı hakkında çok bir şey söylemek mümkün olmamaktadır. Kazı çalışmaları ilerledikçe cevap bekleyen sorular da bir bir cevap bulacaktır. Aşağı Şehir suru ile Büyük Mabet arasındaki kazı çalışmalarında hedefimiz henüz gün ışığına çıkmayan kalıntıları ortaya çıkarmaktır” dedi.

Çorum Haber, 24.07.2009

ARKEOLOJİK KAZILARA GETİRİLMEK İSTENEN EŞ BAŞKANLIK SİSTEMİ HAKKINDA ELEŞTİRİ

 

Ülkemizin  sahip olduğu kültürel değerler bizleri ne kadar ayrıcalıklı kılsa da bu  zenginliğin sorumluluklarımızı da arttırdığı bir gerçektir. Bir diğer gerçek  ise ülkemizde yüz yılı aşkın, köklü bir geçmişe sahip “arkeoloji”nin  uluslararası bilim dünyasında hakkettiği bilimsel yeterliliği koruma, ileriye  taşıma sorumluluğudur. Sadece bu iki olgu dahi ülke arkeolojisine yönelik üretilen politikaların uzun ya da kısa erimli olarak çok iyi incelendikten  sonra ele alınması gerektiğini anlatmak için yeterlidir. Bu nedenle, ülkemizde  yabancı kazı başkanları tarafından yürütülen arkeolojik kazılara Türk eş başkan  katılma zorunluluğu ve çalışma süresi konularında öngörülen açılımlar, Türkiye arkeolojisinin geleceğiyle ilgili kuşkuları  da beraberinde getirmiştir. Bu konuda duyduğumuz endişe ve mesleki  sorumluluğumuz, görüşlerimizi ilgili çevreler ve kamuoyuyla paylaşmaya  yöneltmiştir.

Arkeoloji tarihimize bakıldığında; ülkemizde çalışan yabancı meslektaşlarımızın başlangıçtaki sayısal üstünlüğünün zamanla tersine döndüğü görülür. Bu doğal bir sonuçtur. Burada vurgulanması gereken, sayıları az da olsa başlangıçtan itibaren Türk arkeologlarının dünya standartlarında bilim insanları oldukları, çağdaşları ile bilimsel rekabeti başarıyla sürdürebildikleridir. Günümüzde uluslararası düzeyde saygın bir yere sahip arkeologların hiç de azımsanamayacak sayıda olması, zamanın Türk arkeolojisi lehine ilerlediğini göstermektedir. Bu gelişmenin özünde arkeoloji biliminin ilk ortaya çıktığı ve bu yönde kaynaklarını cömertçe kullanabilen ‘Batı’ dünyası ile bir çok alanda yarışabilme becerisi yatmaktadır. Bu beceriyi gösteren meslektaşlarımız hiçbir zaman geri kalmış bir ülke vatandaşı psikolojisi ile hareket etmemiş, bilimsel rekabetin içerisinde kendini sürekli yenileyerek varolabilmiştir. Doğal olarak tüm bunların içine kapanık bir çevre ile gerçekleşmesi mümkün değildir. Sadece kazı çalışmalarında değil, arkeometri gibi teknik uzmanlık gerektiren alanlardan düşünsel tartışmaların gerçekleştirildiği platformlara ve sempozyumlara kadar uyruklarına bakılmaksızın birçok ülkeden meslektaşımızla yürütülen ortak çalışmaların bu ilerlemede etkisi büyüktür. Bu tür pozitif bir etkileşim mutlaka gönüllük esasına dayanır ve ancak kuşku barındırmayan, güven içeren ilişkiler ile gerçekleşir.

Gönüllülüğe  dayanmayan eş başkanlık, eş sorumluluk, en azından birbirini tamamlayan eş beceriler  ya da bilimsel açıdan eş yeterlilik gibi birçok soruyu da akla getirmektedir. Böyle  bir durumda hangi ‘yetkin’ Türk arkeologunun kendi işini bırakarak başka bir  projeye dahil olması beklenebilir ya da hangi yabancı arkeologdan benzeri bir  talepte bulunması istenebilir? Söz konusu uygulama çoğu kez güçlü ile zayıfın  bilimsel olmayan çekişmesine dönüşecek, konu çoğu kez tarafların bağlı  bulundukları kurumların da sorunu haline gelecektir. Nitekim göz ardı edilmemesi gereken bir diğer husus da, çalışmaların finansörlerinin çoğu kez  söz konusu kurumlar olmalarıdır. Doğal olarak kaynakların kullanımı bütün  kurumlar için tek bir kişinin yetkisindedir. Başka bir deyişle hiçbir kurum  kendisinin görevlendirmediği kişiyi harcama yetkilisi olarak kabul etmez bunun  talep edilmesi de gerçeklikten uzaktır.

Yayınlanan  genelgede dikkati çeken bir diğer konu eş başkanlık sisteminin yürümekte olan çalışmalara da uygulanmak istenmesidir. Bu durum şimdiye kadar  yeterliliklerinden kuşku duyulmayan çalışmalara haksızlık edilmesi ya da  gönülsüz bir ortaklığın dayatılması anlamına gelmektedir.

Daha  pek çok olumsuz etkisini sıralayabileceğimiz eş başkanlık sisteminin, dünyada  benzeri uygulamayı yapan ülkelerde olduğu gibi, kısa sürede Türkiye  arkeolojisini içe kapanık hale getireceğini, son yıllarda kazıların sayısına  paralel olarak artan arkeolojik bilgi akışı ve uluslararası bilgi alışverişini  azaltacağını şimdiden söylemek de hiç zor değildir. Ülkemizin başta arkeoloji  dünyasında olmak üzere imajının sarsılacağı, özellikle uygulamanın kötü  sonuçlar doğurması ve uluslararası eleştiriler artmaya başladıktan sonra geri  adım atılmak zorunda kalınmasının daha fazla zarar vereceğini öngörmek gerekir.  Unutulmamalıdır ki bilim evrenseldir. Bu bağlamda, Türk arkeologlarının  dünyanın başka bir yerinde arkeolojik kazı yürütmek için tanımlı bir talebinin bulunmaması bizlerin daha fazla üzerinde  durması gereken konular arasında olmalıdır.

Sonuç  olarak; yabancı kazılara eş başkanlık zorunluluğu getirilmesi hiçbir yarar  sağlamayacağı gibi, onarılması güç zararlara da neden olacaktır. Eğer beklenti  uygulamanın Türkiye arkeolojisine katkısı olacağı yönünde ise zaten ülkemizde  yabancılarla ortak çalışma yapmanın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır ve  bunun başarılı örnekleri her zaman olmuştur. Eğer yabancı meslektaşlar daha  başarılı olarak görülüyor ve bundan dolayı zorunlu ortaklık öneriliyorsa, bu da  Türk arkeologlarını ‘küçük düşüren’ ve bugüne kadar elde edilen başarıyı göz ardı eden bir bakış açısıdır. Sadece yabancı meslektaşlarımızın yetersiz ya da  güvenilmez bulunmasının bu tür bir girişimin  sebebi olacağını düşünmek ise, ne bilimsel etik, ne de ülkemizin Avrupa Birliği  gibi oluşumların içerisinde olma çabasıyla ile örtüşmektedir.   

Kendini  yeterli gören, uluslararası düzeyde bilimsel rekabetin içinde olma özgüvenine  sahip hiçbir arkeologun yabancı bir meslektaşının zorunlu ortağı olmayı kabul  ederek mesleki onurunu zedeleyeceğini düşünmemekteyiz.
 

Tüm  yönleriyle irdelenmeden alınacak bir kararın ülke arkeolojisine zarar vereceği endişesiyle üyelerimize ve kamuoyuna duyurulur.
 

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, 23.07.2009

SİDE ANTİK TİYATRODA KAZI BAŞLADI

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi Side beldesinde yaz dönemi kazıları Side Antik Tiyatro'da sondaj vurulmasıyla başladı. Side Antik Tiyatro'da sondaj kazı çalışmalarına ilk kazmayı Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı ile eşi Doç.Dr. Feriştah Alanyalı vurdu. Tarihi mekanda 23 Temmuz'da başlayan yaz dönemi kazı çalışmaları 4 Eylül'de sona erecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına kazı temsilciliğini ise arkeolog Yaşar Ünlü yürütecek.

 

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı, 2009 yılı kazı çalışmalarını tiyatronun sahne alanı ve agorada yapacaklarını belirtti. Alanyalı, Side Antik Kent'in Türkiye'de Efes'ten sonra ikinci kazı alanı olduğunu ifade etti. Tarihi şehirde 62 yıl önce başlayan kazı çalışmalarının 1965-1983 yılları arası Perge'ye kaydığını belirten Alanyalı, bu yıl kazı çalışmasını Bakanlar Kurulu kararıyla bayrağı Dr. Ülkü İzmirligil'den Anadolu Üniversitesi'nin aldığını söyledi. Alanyalı, "Bu yıl kazı çalışmalarımızı tiyatronun sahne alanı ile agorada yoğunlaştıracağız. Yaptığımız sondajlama çalışmasıyla tiyatronun yapısı ve geçmişi hakkında ne bilgi sahibi olmak istiyoruz. İkişer metre ebat ve boyutlarında sondaj çalışması yapıyoruz. Sondajlama çalışmasıyla Roma dönemi yapıtıyla ilgili bilinmeyenleri gün yüzüne çıkarmak istiyoruz. Güz dönemi kazılarımızda yine tiyatro ve agorada olacak. Side Antik Kent ile ilgili kazı planlama çalışmamız ise yılın 12 ayı devam edecek. Arkeoloji'de Türkiye'nin ikinci kazısı olan Side'yi dünya gündemine taşıyacağız." diye konuştu.

 

Kazı çalışmalarında Anadolu Üniversitesi'nin başta mimarlık fakültesi olmak üzere yararlanacaklarını belirten Alanyalı, Bizans dönemi eserleriyle ilgili de Avusturya Viyana Üniversitesi Bilimler Akademi'yle birlikte eserler üzerinde çalışma yapacaklarını söyledi. Side'nin tarihin her döneminde çok önemli deniz ticaret bölgesi olduğunu aktaran Alanyalı, kazıların 1 asır daha devam edebileceğini kaydetti.

 

Doç.Dr. Feriştah Alanyalı'da sondaj ve rölöve çalışmalarıyla birinci önceliklerinin Side Antik Tiyatro'nun yapısını güçlendirmeyi hedeflediklerini kaydetti. Tiyatroda kazı çalışmalarını tiyatronun güçlenmesine göre yaptıklarını belirten Alanyalı, tarihi binada deprem yarıkları olduğu için toplu etkinlikler için risk oluşturduğuna dikkat çekti.

 

Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı kazı temsilcisi arkeolog Yaşar Ünlü, Bakanlığın 4 Eylül tarihine kadar sürecek kazı çalışmaları için 120 bin TL ödenek ayırdığını, bunun 6 bin TL'sinin geçen dönem harcandığını dile getirdi. Ünlü, bir üniversitenin tarihi ören yerinde kazı çalışması yapmasının o yerin tanıtımına her zaman katkı sağladığını dile getirdi.

haberler.com, 23.07.2009

ZAMAN TÜNELİ TARİHE IŞIK TUTACAK

 

 

Selçuk’ta kazı ve restorasyon çalışmaları devam eden Ayasuluk tepesinde tarihi yapılar galerilerle birbirine bağlanacak. Proje ile ziyaretçiler bin 300 yıllık tarihi eserleri arka arkaya görme imkanı bulacak

İzmir’in Selçuk İlçesi, Efes Antik Kenti’nin ardından yeni bir çekim merkezi daha kazanıyor. Selçuk Kalesi, Saint Jean Kilisesi, İsabey Camisi, tarihi hamamlar ve Artemis tapınağını birbirine galerilerle bağlayacak olan projenin 3 yılda bitirilmesi planlanıyor. Proje tamamlandığında ziyaretçiler, yaklaşık bin 300 yıllık bir dönemi kapsayan eserleri arka arkaya görme imkanına kavuşacak.


Kazı çalışmaları 1990 yılından bu yana devam eden Ayasuluk’ta çalışmalara başkanlık eden Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, Efes kentinin kurulduğu bölgede dünyada eşine az rastlanır bir tarihi zenginliği göz önüne çıkarmaya çalıştıklarını kaydetti.

Ziyaretçilere Ayasuluk’u iyi anlatabilmek amacıyla bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı, Selçuk Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası ile çalışma başlattıklarını ifade eden Büyükkolancı, “Selçuk’a gelen misafirler ilk olarak Efes’i geziyor. İkinci adres olan Saint Jean Kilisesi ve İsabey Camisi, kaleye çok yakın olmasına rağmen kalenin geziye kapalı olması sıkıntı oluşturuyordu. Yaptığımız çalışmalarla kalenin içi bir arkeolojik park haline gelecek. Kaleyi gezen bir misafir, tarihi yolları izleyerek Saint Jean Kilisesi’ne inerek tarihin başka bir dönemine geçecek. Oradan da kapalı bir galeriyle çok başka bir kültürün simgesi olan İsabey Camisi'ne gelecek. Burada tarihi Türk hamamlarını gezdikten sonra son olarak pagan dönemin dini merkezlerinden olan Artemision Tapınağı kalıntılarına ulaşacak. Böylelikle aynı bölgenin yaklaşık bin 300 yıl boyunca geçirdiği değişimi izleyebilecek, bir zaman ve kültür tüneline girmiş olacaklar. Ziyaretçiler, güzergah içinde pagan, Hıristiyan ve İslamiyet dönemi dini yapılarını inceleme fırsatı bulacak” dedi.

Türkiye Gazetesi, 23.07.2009

VATİKAN'IN ARADIĞI SARAY

 

Bursa'nın İznik İlçesi'nde MS 325 yılında ilk konsilin toplantığı Senato Sarayı'nın yer altında olduğu ortaya çıktı. Bölgede incelemelerde bulunan CHP Bursa milletvekili Kemal Demirel, bahse konu yeri bulmak için Vatikan'dan yardım isteyen Vali Harput'u inceleme yapmak üzere bölgeye davet etti.

 

Bursa'nın İznik İlçesi'nde MS 325 yılında ilk konsilin toplandığı Senato Sarayı'nın izleri ortaya çıktı. Anıtsal mekanın göl sahilindeki liman bölgesinde olduğunun bilinmesine rağmen, yapılan araştırmalar farklı bir yönü göstermişti. Bilinen yer Vali Şahabettin Harput tarafından da inandırıcı bulunmayıp Vatikan ile iletişim kurulmuştu. Harput, ilk konsilin toplandığı yeri bulmak için Vatikan'a mektup yazarak yardım istemiş, dünyaca ünlü tarihçi Prof.Dr. Semavi Eyice ile de bir araya gelerek bölge hakkında bilgi almıştı.

 

Konuyla ilgili incelemelerde bulunan CHP Bursa milletvekili Kemal Demirel, bölge halkı ve eski İlçe Müze Müdürü Taylan Sevil ile bir araya geldi. İlçe halkı tarafından bilinen yerin yanlış olduğunu ifade eden Sevil, "1. Konsil 325 yılında İznik'te yapılmış. İznik'te bu toplantının yapıldığı Senato Sarayı yanlış bilgilendirmelerle göl sahili kesimindeki liman bölgesinde başka bir yerin kalıntıları olarak adlandırılmıştır. Konsil toplantılarının ilki her şeye rağmen İznik'te yapılmıştır. İkincisi de Ayasofya'da yapılmıştır.

 

Yapılan araştırmalar Senato Sarayı'nın asıl yerinin iznik ilçe merkezindeki Arabacı Sokak mevkiinde olduğunu gösteriyor. Bu mevkideki alt yapı kalıntıları büyük ihtimalle bu mekana ait kalıntılar. Bu kalıntılar İstanbul Kapı denilen anıtsal yapıya ve etrafındaki diğer kiliselere çok yakın. Ayrıca bu kalıntılar Soğuk Kule'ye kadar uzanmakta. Bu alanda yine 1. Konsil Sarayı olarak adlandırılan bir tescilli saha var. Bu sadece benim tahminim değil. Çeşitli bilim adamları da benimle aynı noktada birleşiyor. Çalışmalara bu noktadan başlanarak devam edilmeli. Göstergeler burayı gösteriyor. Çeşitli yerlerde yapılacak kazılarla elde edilecek olan buluntuları birbirine bağlayarak meydana çıkarmak gerekir" dedi.

 

CHP Bursa milletvekili Kemal Demirel ise Vali Harput ve yetkilileri bölgeye davet ederek, "Valiliğin konsilin yapıldığı Senato Sarayı'nın yerinin belirlenmesi için Vatikan ile yazışmalar yaptığını biliyoruz. İznik'e gelerek bu yerin neresi olabileceği yönünde arkadaşlardan bilgi sahibi olmaya çalıştık. Eski müze müdürü ve buraları bilenler sarayın bulunduğumuz yerde olduğunu söylüyor. Sayın Valimizi ve yetkilileri burayı incelemeye bekliyoruz. İznik önemli bir tarih kentidir. Dört imparatorluğa hizmet veren bir şehirdir. Bu ilçemizdeki tarihi geçmişin iyi incelenip ortaya çıkarılması gerekir. İznik'in hak ettiği yere gelmesi için tarihin ayağa kalkması gerekir. Bu sebeple valiliğimiz ve bakanlık yetkililerinin bu noktada çalışmalara start vermesi gerekiyor" diye konuştu.

Bursa Kent Haber, 23.07.2009

EDİRNE'NİN ZİNDANALTI MEVKİİNDE 2007 YILINDA BAŞLATILAN KAZILARDA, OSMANLI VE ROMA DÖNEMİNE AİT BULUNTULAR ÇIKIYOR





Edirne'nin Dilaverbey Mahallesi, Zindanaltı mevkiinde 2007 yılında başlanan arkeolojik kazılarda Osmanlı ve Roma dönemine ait buluntular keşfedildi.

 

Edirne Müzesi Müdürü Hasan Karakaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2007 yılında başlanan sondaj çalışmasında Edirne'nin kurucusu İmparator Hadrian döneminde inşa edilen, şehir surlarına ulaşıldığını söyledi.

 

Edirne Müze Müdürlüğü başkanlığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği ve Edirne Belediyesinin destekleriyle devam eden kazıların bu yılki çalışmalarına başlandığını ifade eden Karakaya, 2 arkeolog ve 11 işçiyle yürütülen çalışmada, surların 75 metrelik bölümünün ortaya çıkarıldığını kaydetti.

 

Kazılar sırasında Roma dönemine ait mezarlar ve erken Osmanlı dönemine ait seramikler bulunduğunu anlatan Karakaya, şöyle konuştu: ''Özellikle terra sigilata adı verilen, Roma seramiklerinde kullanılan, süzülmüş ince dokulu çamurun sır gibi uygulanıp çok yüksek derecelerde pişirilmesi tekniğiyle elde edilmiş ürünler, önemli bir grup oluşturmakta. Surun temel seviyesinde MS 2. yüzyıla ait kase ve kandiller elde edildi. 15. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilen seramikler, kırmızı hamurlu, beyaz astar üzerine kobalt mavisi bezemeli, şeffaf sırlı olup, oldukça önemli bir buluntu topluluğunu oluşturmakta. Benzer örneklerle İznik, Kütahya, Bursa, Milet'teki kazılarda karşılaşıldı.''

 

Edirne'nin Enez İlçesi'ndeki kazılar 1978 yılından beri Prof.Dr. Sait Başaran başkanlığında devam ediyor.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü emekli Öğretim Üyesi Başaran, kazıların eylül ayı sonuna kadar devam edeceğini söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültürel Varlıkları Koruma ve Müzeler Genel Müdürlüğünün yürüttüğü kazılarda bu yıl Kral Kızı Bazilikası'nın ortaya çıkarılacağını, Enez Kalesi içindeki şapellerin çevresinin temizleneceğini, şarap mahzenleri bölümünde kazıların devam edeceğini belirten Başaran, Enez'de gün ışığına çıkarılan eserlerin kültürel ve sanatsal açıdan daha kıymetli olduğunu bildirdi.

 

20 kişilik ekiple 31 yıldır devam eden kazılarda kayalara oyulan şarap mahzenlerinin, içinde şarap tortusu olan amforaların, çerez tabaklarının, nekropollerin, Roma dönemine ait mozaik bir villanın ortaya çıkarıldığını anlatan Başaran, müzelik değeri olan eserlerin Edirne Müzesinde, müzede sergilenmeyecek değerdeki eserlerin de hükümet konağı ve Enez Kalesi'nin salonunda sergilendiğini kaydetti.

Trakya Net Haber, 23.07.2009

EDİRNE SARAYI'NDA RESTORASYON

 

Osmanlı döneminin en önemli yapılarından biri olan Edirne Sarayı'nın restorasyon çalışması mutfak kısmında başladı.
 
Tunca Nehri kenarına kurulan sarayın yapımına 1454 yılında II. Murat'ın döneminde başlandı. Saraya daha sonra Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmet, II. Ahmet, Sultan Mustafa, III. Süleyman ve IV. Mehmet tarafından ilaveler yapıldı. 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephanelik olarak kullanılan saray, Rusların eline geçmemesi için dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa tarafından havaya uçuruldu.

 

Sarayın bulunduğu alanda değişik dönemlerde yapılan kazılar su kanalları, Balkan Savaşı'ndan kalma mermi kovanları, top gülleleri, Osmanlı ordusunun kullandığı ocak kalıntıları, sikkeler, seramikler, silah parçaları bulundu.

 

Sarayın, yıkıntıları üzerinde tekrar ayağa kalkması için değişik dönemlerde kazı ve restorasyon çalışmaları başlatıldı. Ancak şimdiye kadar yapılan çalışmaların hiçbiri tamamlanamadı.

 

Yaklaşık bir yıl süren proje çalışmaları sonucu başta Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Bakanlar Kurulu desteği sağlandı. TBMM'nin sağladığı 5 milyon TL ve Bakanlar Kurulu kararı ile oluşturulan kazı heyeti çalışmalara başladı. Restorasyon çalışmaları Edirne Sarayı'nın mutfak kısmından başlandı.

 

Çalışmaların başlaması nedeniyle Edirne Valisi Mustafa Büyük, İl Kültür ve Turizm Müdürü İrfan Özcan, Edirne İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Ahmet Çetin ve Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa Özer bir basın toplantısı düzenledi.

 

Edirne Valisi Mustafa Büyük, Topkapı Sarayı'ndan sonra Osmanlı'nın en büyük Sarayı olan Edirne Sarayı'nın restorasyonuna başlamanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Mutfakta başlayan restorasyon çalışmasının, sarayın ihyası için önemli bir aşama olduğunu kaydeden Büyük, onarım çalışmalarının adım adım devam edeceğini ifade etti. Büyük, "Geçen yıl göreve başladıktan sonra yeniden bu konuda bir çalışma gayreti içerisine girdik. TBMM ile yapılan protokol çerçevesinde mali destek sağlandı. Bir kazı alanı olması sebebiyle Bakanlar Kurulu kararı ile başkanı ve kazı heyeti belirlendi." diye konuştu.

 

Kazı çalışmalarının uzun yıllar alabileceğini dile getiren Vali Büyük, "Önemli olan, çalışmalar devam ederken Edirne Sarayı'nın sunulabilir olması, gezilebiliyor olması. Yaşanılır olması. Belirli fonksiyonlar verilmesi. Hizmete açık hale gelmesi önemlidir. Bu bölüm bitirildiği zaman burası restorasyonun karargahı gibi kullanılacak. Devamı yapılan restorasyonda bu anlayış devam edecek." açıklamasında bulundu.

 

Kazı Başkanı Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Özer ise Sarayın Edirne tarihi ve Türk kültürü açısından önemli bir yeri bulunduğu belirtti.

 

Sarayın Türk ve Balkan tarihi açısından önemini anlatan Özer, "Uzun yıllar kaderine terk edilmiş olan bu alan yakın zamanlarda bazı bölümleri sit alanı ilan edildi. Kamulaştırma çalışmaları yapıldı. Ve geçmiş yıllarda yapılan muhtelif kazı çalışmaları sonucu şu an içerisinde bulunduğumuz sarayın mutfağı olarak adlandırdığımız bir proje çalışması gerçekleştirildi ve ardından da birkaç gün önce restorasyon çalışmalarına geçildi." dedi.

 

Edirne Sarayı'nın Avrupa'daki saraylar gibi tek yapılan oluşmadığına dikkat çeken Yrd. Doç.Dr. Özer, şöyle dedi: "Saray, çok farklı yapılardan meydana gelen bir büyük şehir görünümünde. Dev bir kompleks halinde olduğunu biliyoruz. Sınırlarının çok geniş olduğunu biliyoruz. Bu nedenle çalışmalarımızı buradaki sınırların belirlenmesine yönelik olarak başlattık. Mutfaktan başlanması büyük bir şans, çünkü eldeki bilgi ve belgeler çok fazla."

Turizm Habercisi, 23.07.2009

RUMKALE KEŞFEDİLMEYİ BEKLİYOR





Gaziantep'te Fırat Nehri kıyısında tarihi ve doğal güzellikleri buluşturan Rumkale, daha fazla turist tarafından keşfedilmeyi bekliyor.

 

Yavuzeli Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliğince, Türkiye-Suriye İşbirliği Programı kapsamında hazırlanan ''Rumkale Tarihi Alanın Tanıtılması ve Turizme Kazandırılması Projesi'' tamamlandı. Devlet Planlama Teşkilatı'nın finansmanını sağladığı ve 121 bin dolar bütçeli proje kapsamında, Rumkale'nin turizm altyapısı ve çevre düzenlemesi gerçekleştirildi.

 

Satın alınan gezi teknesi ile Rumkale, Halfeti ve Zeugma arasında turlar düzenleniyor. Çevre illerin yanı sıra Suriyeli turistlerin de ilgi gösterdiği tekne turları, yörenin ekonomik ve sosyal gelişimi de olumlu etkiliyor.

 

Gaziantep Valisi Süleyman Kamçı, Yavuzeli Kaymakamı Yusuf İzzet Karaman, Belediye Başkanı Mustafa Kemal Sakaroğlu ve İlçe Jandarma Komutanı Üsteğmen Ender Güleç'in de katıldığı tekne turuyla, Rumkale'nin eşsiz güzelliklerini basına tanıttı.

 

Vali Kamçı, yaptığı açıklamada, Gaziantep'in turizm kenti olmaya aday bir il olduğunu, yılda 1 milyon turist çekmeyi hedeflediklerini ve bununla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirtti.

    

Vali Kamçı, şunları söyledi: ''Gaziantep Büyükşehir Belediyesi başta turistik ve tarih yerlerin restorasyonu olmak üzere çok şey yapıyor. Zeugma Müzesi başlı başına turist çekecek önemli bir mekan. Rumkale havzası dediğimiz Fırat Nehri havzasının turizm alanı ilan edilmesi için Şanlıurfa ile birlikte girişimlerimiz var. Turizm havzası olduğunda yatırımcıya vereceği çok fazla avantajlar var.''

 

Yöre insanının da kendi tekneleriyle turlar düzenlediğine, turizmin gelişmesiyle birlikte daha önce 5-6 olan tekne sayısının 17'ye yükseldiğine işaret eden Kamçı, daha fazla turisti buraya çekmek gerektiğini, kent merkezi ile Kasaba Köyü arasında hafta sonu otobüs seferleri düzenlemek için Büyükşehir Belediyesi ile görüşeceğini belirtti.

 

Yavuzeli Kaymakamı Yusuf İzzet Karaman da ilçeye bağlı Kasaba Köyü yakınında bulunan doğa harikası ve tarihi hazine Rumkale'nin yakın zamana kadar kaderine terk edilmiş durumda olduğunu, bu güzelliğin korunması ve turizme açılması için 2 yıldır ''Rumkale Tarihi Alanın Tanıtılması ve Turizme Kazandırılması Projesi'' yürüttüklerini söyledi.

 

Karaman, proje ile yüzer iskele ve lokanta yapıldığını, gezinti teknesi alındığını, sit alanı dışında kalan bölümlerde peyzaj ve ağaçlandırma yapıldığını, piknik alanları oluşturulduğunu, broşür ve tanıtım CD'leri hazırlandığını anlattı.

        

Karaman, şöyle konuştu: ''Amacımız Gaziantep ve bölgenin çok önemli bir turizm değeri olan bu alanın öncelikle altyapısını iyileştirerek, yerli ve yabancı turiste hazır hale getirmekti. İl Özel İdaresi ve Kültür Turizm Müdürlüğü ortaklığıyla burada çevre düzenlemesi yapıldı, küçük bir gezi teknesi alındı, yüzer iskele ve lokanta yapıldı. Biz bir başlangıç yaptık. Bundan sona buraya yatırımcıları bekliyoruz. Turizm bölgesi ilan edildiği taktirde burada çok güzel çalışmalar yapılacağına inanıyoruz. Yatırımcıları bekliyoruz.''

 

Proje kapsamında yapılan yatırımlarla kale turizminin canlandığını, yöre insanına ekonomik, kültürel ve sosyal yönden olumlu etkileri olduğunu vurgulayan Karaman, ''İlk başta ilçelerden gelenler vardı, şimdi Adıyaman ve Kahramanmaraş gibi çevre illerden gelen var. Suriye'de de tanıtım yaptık ve oradan da bir grup geldi. Buraya hafta sonları 50-60 araç geliyor. Otobüs seferleri başlayınca bu sayı artacaktır. Burası doğa ve tarihin buluştuğu bir yer, keşfedilmemiş bir cennet. Herkesi bekliyoruz'' dedi.

Gaziantep Hakimiyet, 23.07.2009

SAHTELİĞİ TESCİLLİ MÜZE

 

 

Bir müze düşünün, en ünlü yapıtları yıllarca ziyaretçilerine sunmakla ün kazanmış. Bu müze, bu kez sanat severlere sadece sahte eserleri  görmeleri için kapılarını açacak.


İngiltere’nin ve dünyanın en saygın müzelerinden olan National Gallery, önümüzdeki dönem sadece sahte, yanlışlar içeren ve taklit tablolardan oluşan bir sergi açacak.


Müzenin sahte eserleri sergileme öyküsü aslında tam da ‘köprünün altından çok su aktı’ dedirtecek cinsten. Çünkü 1845 yılında Ulusal Galeri’ye Holbein’e ait olduğu sanılarak yanlışlıkla sahte bir resmin satıldığının anlaşılması üzerine, müzenin müdürü tepkiler üzerine istifa etmek durumunda kalmış. Fakat aradan neredeyse iki yüzyıl geçtikten sonra müzenin müdürü Nicholas Penny, tamamen sahte eserlere ayrılmış özel bir sergi ilan edebiliyor. Penny, kendine saygısı olan sanat kurumlarının koleksiyonlarında birkaç sahte eser bulundurmakla gurur duyması gerektiğini ifade ediyor ve ekliyor, “Müzenin daimi koleksiyonunda 40 kadar sahte eser yer alıyor.”
Yaptığının bir yönüyle içeriğini bilmeden sahte tabloların önünde saygıyla eğilen sözde aydınlara yönelik bir toplumsal eleştiri olduğunu belirten Penny, “Sahtekarların ne kadar kurnaz ve yetenekli olduğunu bilmek gerek. Ayrıca, sahteler de kendi başına katıksız bir zevk verir. Kurumun saygınlığından endişeli değilim. National Gallery’de büyük yapıtları sergiliyoruz ama burası aynı zamanda sanat tarihini çalışabileceğiniz bir yer” diyor.


‘Yakından İnceleme: Sahteler, Yanlışlar ve Keşifler’ başlıklı sergi önümüzdeki haziran ayında açılacak ve sahte Holbein tablosunun yanı sıra Rembrandt’ın sanılarak alınan bir yapıt da sergi de yer alacak.

Birgün, 23.07.2009

POMPEIOPOLIS'İ 35 KİŞİ KAZIYOR





Taşköprü İlçesi'nde bulunan Pompeiopolis Antik Kenti Kazı Başkanı Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, "Pompeiopolis, Efes ve Zeugma Antik Kentlerine benzetilse de Pompeiopolis, başka bir kentin üzerine değil de sıfırdan inşa edilen bir kent olması dolayısıyla Efes`ten daha ayrıcalıklı bir öneme sahip" dedi.

 

Taşköprü Zımbıllıtepe mevkisinde bulunan, uzmanların Efes ve Gaziantep`teki Zeugma Antik Kenti'nin bir benzeri olarak nitelendirdikleri Pompeiopolis Antik Kenti'nde dördüncü dönem kazı çalışmaları başladı.
    

Taşköprü Belediyesi ile Almanya Münih Üniversitesi'nin ortaklaşa yürüttüğü kazılarda bu yıl Alman, İtalyan ve Fransız uzmanlardan oluşan bir ekibin görev yapacağı öğrenildi.
    

Kazı Başkanı Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yılki kazı çalışmalarının 37 gün süreceğini bildirdi.
    

35 kişilik ekiple çalışacaklarını anlatan Summerer, bu yılki öncelikli hedeflerinin geçtiğimiz yıl ortaya çıkarılan pazar yeri, Agustus Tapınağı, Roma dönemine ait villa, antik tiyatro ve mozaiklerin çevresinde genişletileceğini kaydetti.
    

Pompeiopolis Antik Kenti'nin Karadeniz Bölgesi'nin tarihine ilişkin bulguların ortaya çıkartılması için önemine değinen Summerer, 35 kilometre karelik alanın üzerine MÖ 64 yılında Romalı komutan Pompeus Magnus tarafından kurulan kentin ortaya çıkmasının, Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Pontus Rum, Roma ve Bizans dönemindeki medeniyet ve uygarlıklara ışık tutacağını vurguladı.
    

Pompeiopolis`in önemine de değinen kazı başkanı Summerer, ``Uzmanlar tarafından Pompeiopolis, Efes ve Zeugma Antik Kentlerine benzetilse de Pompeiopolis, başka bir kentin üzerine değil de sıfırdan inşa edilen bir kent olması dolayısıyla Efes`ten daha ayrıcalıklı bir öneme sahip`` dedi.
    

Roma Üniversitesi Mozaik Uzmanı ve Libya Leptis Manga Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Luisa Muss ise Pompeiopolis`te kazı çalışması yaptıklarını ve ortaya çıkan eserleri koruma altına aldıklarını kaydetti.
    

Pompeiopolis'in önemli bir Roma şehri olduğunu belirten Muss, şunları söyledi:
    

"Pompeus tarafından kurulan bu şehir, o dönem Roma ordusunun geçiş güzergahı olması dolayısıyla ayrı bir öneme sahip. Ayrıca, o dönem Sinop`un Durağan İlçesi'nde bulunan arsenik yataklarında köleleri çalıştıran kişi ve komutanların Pompeiopolis`te yaşadıklarını tahmin ediyoruz. Şu an orta çıkan Roma dönemine ait villa kalıntıları bizim için önemli bir bulgu oluşturuyor."     
   
Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan ise Pompeiopolis Antik Kenti'nin Taşköprü'yü Karadeniz Bölgesi'nde ayrıcalıklı bir konuma getireceğine inandıklarını belirtti.
    

Arslan, Pompeipolis sayesinde Karadeniz Bölgesi'nin turizmden daha fazla pay alacağını bildirdi.

Kastamonu Postası, 23.07.2009

İSTANBUL'A 'SON KEZ' UYARILAR





Geçen günlerde İstanbul için iki “uyarı” yayımlandı... Biri, kentin “Dünya Mirası” listesinde kalabilmesi için tanınan “son bir yıl”lık sürede alınacak “önlemler”i belirten “UNESCO Raporu”.. Diğeri ise Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği’nce (TÜRKEV) bu yıl “2010 Avrupa Kültür Başkentliği” için düzenlenen “27. Tarihi Türkevleri Haftası”ndaki değerlendirmeleri içeren “İstanbul Bildirgesi”

Her ikisi de sanki birbirlerini tamamlarcasına kaleme alınan belgelerden, “UNESCO’nun eleştirileri” medyada genişçe ilgi görürken, “TÜRKEV’in dilekleri” gazetelerde kısa haber bile ol(a)madı... Çünkü adetimizdir; kendi uzmanlarımızın uyarılarına çoğu kez sayfalarda yer bulamayız, ama “el alem” söylediğinde manşete çıkartırız. Nitekim 78’den beri “Europa Nostra”nın (Avrupa Doğa ve Kültür Varlıklarını Koruma Federasyonu) üyesi olmasına ve Bakanlar Kurulu kararıyla “Kamu Yararına Dernek” sayılmasına rağmen TÜRKEV’in raporu da sadece kendi internet sitesinde yer alabildi...

İspanya kararları

Dilerseniz önce, UNESCO uyarılarını kısaca anımsayalım.. Dünya Mirası Komitesi’nin haziran ayında İspanya’nın Sevilla kentindeki toplantısında değerlendirdiği “son İstanbul gözlemi”nden kimi vurgulamalar özetle şöyle:

İstanbul Evleri: Zeyrek ve Süleymaniye semtlerindeki, özellikle sivil mimarlık mirasının ve eski sokaklarla kent dokusunun bakımsızlığı sürüyor; Osmanlı mirası ahşap yapılar korunamıyor.

Sulukule Dramı: Sulukule’de semtin tarihsel sakinleri olan Romanlar dışlandı ve özgün yerleşim dokusu yok edilerek, zenginlere satılık lüks konutlar yapılmaya başlandı...

“Bizans” Otel Altında: Sultanahmet’teki Four Seasons Otel’in altında kalan Bizans arkeolojisi kurtarılmıyor; tarihi altına alan ek otel inşaatı iptal edilmedi ve hatta sürüyor...

Haliç Peyzajı: Haliç’e yapılmak istenen “demir” metro köprüsünün tarihsel peyzaja vereceği zararı giderecek ve “eski İstanbul silueti”yle uyumunu sağlayacak çözüm hala üretilmemiş...

Ulaşımda Plansızlık: Ulaşım projelerinde kentin kimliğini ve doğasını gözetecek bir mastır plana uyulmuyor. Harem’den Suriçi’ne bağlanacak karayolu tüneliyle de tarihi doku otomobil işgaline açılıyor.

Sivil ‘akıl birliği’

UNESCO heyetinin, işte bunların saptandığı son ziyaretleri, önceki gelişlerinin tersine “kapalı” tutulmuş; özellikle “sivil toplum kuruluşları”yla (STK) buluşmaları bu kez engellenmişti. Büyükşehir belediyesinin şu “pek sivil görünen” siyasal kurmaylarının, STK’lerimiz ve meslek odalarının UNESCO’yu “olumsuz” etkileyeceklerini düşünerek “görüşme”lerine bile tahammül edememelerine rağmen, neredeyse “aynı” denebilecek saptamalara dayalı ve adeta “eşgüdüm” içindeki uyarılar, elbette ki rastlantı değil. Çünkü amaç “imar rantından vazgeçmeyen göstermelik koruma” değil, kentin tarihini ve kültürünü gerçekten yaşatacak bir kimlikli gelişmeyi sağlayabilmek olunca, “gerçek sivil aklın” yolu da “bir” oluyor...

‘Bizimkiler’ ne diyor?

Peki, UNESCO uyarıları için ne yapmalı; İstanbul’un onurunu kurtarması için hangi önlemler alınmalı? İşte bu sorunun yanıtı da TURKEV’in bildirgesinde var. Derneğin emektar Başkanı Perihan Balcı’dan görevi devralan Prof.Dr. Cengiz Eruzun, İstanbul-2010’a doğru “öncelikler”ini özetle şöyle açıklıyor:

- İstanbul’un tüm planları, hatta 1/50 bin metropoliten plan bile “koruma” amaçlı olmalıdır.
- Sadece eski kent merkezlerinde değil, tarihi dokularla etkileşim içindeki tüm alanlarda da koruma amaçlı imar anlayışı esas olmalıdır.
- Boğaziçi’nde ve Haliç’te sadece “denizden görünüş”e önem veren “ön ve geri görünüm” ayrımı kalkmalı, bütüncül koruma sağlanmalıdır.
- Su havzaları “özel ekolojik çevre koruma bölgesi” statüsü içinde korunmalı; bu alanlarda 2B yasası kesinlikle geçersiz kılınmalıdır.
- Alışveriş merkezleri şehir dışına çıkarılmalı, tarihi çarşılarımız, geleneksel semt pazarları ve hanlar yaşatılmalıdır.
- Ulaşımda raylı sistem ve deniz yolu esas alınmalıdır.
- Katılımcı kent konseyi oluşturularak İstanbul’u kimliğiyle geleceğe hazırlayacak bir “İstanbul Yasası” hazırlanmalıdır...

Evet... Seneye hem UNESCO sınavı hem de Avrupa başkentliği var... 2010’da sınıfı geç(ebil)mek için yukarıdaki dileklerden hangileri gerçekleşmiş olacak dersini

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 23.07.2009

HASANKEYF MÜZESİ

 

“Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi”, kazıların sadece Ilısu Barajı’ndan etkilenecek tarihi eserleri yerinden taşımak amacı ile yapılması gerektiğini belirterek, taşınılması düşünülen alanın SİT alanı ilan edilmesini önerdi.

Batman’daki girişim binasında yapılan toplantıya “Hasankeyf’i Yaşatma” üyelerinin yanı sıra Batman Çevre Gönüllüleri Derneği (BÇGD) Başkanı Hasan Argunağa da katıldı. “Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi” adına yapılan açıklamayı okuyan Recep Kavuş, kazıların Ilısu ve Karkamış barajları göl aynası altında kalacak olan kültür varlıklarının saptanması, belgelenmesi, kurtarılması ve taşınabilir kültür varlıklarının taşınması amacıyla düzenlenen protokol çerçevesinde sürdürüldüğünü belirtti.

Kavuş, “Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi”nin önerilerini şöyle sıraladı:

“Hasankeyf tarihinin gün ışığına çıkarılmasına büyük katkı sunacak kazılarda çıkarılan eserlerin düzenli korunması ve sergilenmesi için bir müzenin kurulması, kazılar ile ilgili gelişmelerin Hasankeyf’i yaşatma mücadelesi veren STK’lerle paylaşılması.”

Cumhuriyet, 23.07.2009

RESTORE EDİLEN 80 YILLIK KÖPRÜ YAYALARA HİZMET VERECEK

 

Samsun'un Çarşamba İlçesi'nde 1930'lu yıllarda inşa edilen 200 metre uzunluğunda, 8,5 metre genişliğindeki köprü restore edilerek yayaların hizmetine sunuldu.

 

Köprü, Kapadokya-Ürgüp yöresinden getirilen taşlarla Osmanlı-Selçuklu mimarisine göre onarıldı. Aradan geçen yıllarda yıpranan ve deforme olan köprünün üzerindeki fazla ağırlıkları kaldırdıklarını belirten Çarşamba Belediye Başkanı Hüseyin Dündar, tarihi köprüyü 300 bin liralık harcama ile bugün de kullanılabilir hale getirdiklerini söyledi. Çarşamba'nın tarihi dokusunu gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmak ve modern bir kent oluşturmak için çalıştıklarını belirten Başkan Dündar, "Köprünün iki girişine yeni Selçuklu-Osmanlı mimarisine göre kemerler yaparak, uygun dekorlar verdik. Köprünün kenarlarına dekoratif aydınlatma sistemi ile ışıklandırdık. Köprümüz eski olduğu için ömrünü uzatmak ve koruma altına almak için araç trafiğine kapatarak yayaların hizmetine sunduk. Halkımız bu uygulamadan son derece memnun kaldı. Rahat rahat yürüyüp şehrin manzarasını daha güzel bir şekilde temaşa edebiliyorlar." diye konuştu. Amaçlarının ilçeyi daha güzel, modern ve yaşanılır hale getirmek olduğunu kaydeden Başkan Dündar, köprünün Çarşamba'nın en işlek köprüsü olduğunu sözlerine ekledi.

Zaman, Haber: Ensar Gündem, 23.07.2009

HACETTEPE'DE İLK GÜNEŞ SAATLERİ PARKI AÇILIYOR

 

Türkiye'nin ilk Güneş Saatleri Parkı Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü'nde kuruldu. İçinde birçok çeşitte güneş saatinin bulunduğu park, önümüzdeki ay faaliyete girecek.

Parkın içinde 12 tane güneş saati ve Türkiye’de bulunan güneş saatlerini anlatan bir de fotoğraf sergisi bulunuyor. Mekanik saatlerin gelişimi sonucu, tarihe karışmış olan güneş saatleri günümüzde daha çok eğitim, süs ve hobi amaçlı kullanılıyor. Projenin ilerlemesi ve bugün olduğu noktaya gelmesine olabildiğince destek olduğunu söyleyen Hacettepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Selçuk Geçim, projenin gerçekleşmesinden gurur duyduğunu söyledi.

Hürriyet, 23.07.2009

AKM'DE İŞLER YENİDEN ARAP SAÇINA DÖNDÜ





Son birkaç yıldır kamuoyunu meşgul eden "Atatürk Kültür Merkezi (AKM) yıkılsın mı, yoksa tadılatı mı yapılsın?" tartışmasında tam mutlu sona yaklaşılmışken, işler yine arapsaçına döndü.

İki yıl öncesine kadar Kültür Bakanlığı, AKM'yi yıkıp yeniden yapmak istiyordu. Çünkü yeni ve modern bir kültür merkezi yapmakla AKM'de tadilat yapmak hemen hemen aynı masrafı gerektiriyordu. Eski Kültür Bakanı Atilla Koç zamanında gerekli fizibilite çalışmaları yapılmış ve böyle bir sonuç ortaya çıkmıştı. Ancak sanatçıların tepkisi üzerine Koç, AKM ile ilgili bir adım atamadan bakanlık koltuğunu 2007'de Ertuğrul Günay'a bıraktı. Günay, ilk başlarda daha temkinli bir yol izledi. "AKM yıkılmasın" diyenleri dinledi. Daha sonra da AKM'nin tadilat yapılarak kullanıma devam etmesine karar verdi. Ve binanın 2010 yılına yetişmesi için tadilat işlemini İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na devretti. Ajans da birkaç ay önce bir ihale açtı. Bu ihale dün sonuçlandı. Tadilat için en düşük fiyatı veren Özsoy İnşaat, ihaleyi kazandı. AKM'nin yenileme bedeli 65 milyon lira. Bu rakama sadece tadilatlar dahil. Deprem güçlendirmesi için 10-15 milyon lira arası bir rakam daha ilave edilecek.

Yani AKM'nin modernize edilmesi için yaklaşık 80 milyon lira para harcanacak. İçim cız etti. Aynı binayı yerin altına dört beş katlı bir otopark da ilave edilerek aynı paraya yeniden yapmak mümkünken pahalı bir makyaj yapmak boşu boşuna para harcamak demek. Ancak bu paranın çarçur edilmesini bir sendika önledi! Restorasyon fikri daha netlik kazanmadan, "AKP bu binayı yıkacak" endişesiyle elini çabuk tutan sendika, çalışmaların durdurulması için idare mahkemesine başvurmuştu. Mahkeme, ihalenin açıklandığı gün, yani dün AKM ile ilgili bir yenileme çalışmasının yapılamayacağını, en azından şimdilik, söyledi. Yani projenin yürütmesini durdurdu. Böylece hem 80 milyon lira harcanmamış oldu hem de AKM bu haliyle 'anıtsal'(!) bir yapı olarak yerli yerinde kaldı. 'Adalet' diye buna derler işte!.

Ama sanatseverler adına üzgünüm. AKM, bu durumda 2010'a yetişmeyecek. Kapsamlı bir yenileme çalışması da yapılmazsa 2020'yi bir kültür merkezi olarak göremeyecek. Bir İstanbullu olarak bu duruma kahrolmamak elde değil. Ama bazen de 'bana ne' demek geçiyor içimden... Bundan sonra olacakları biraz da 'AKM yıkılmasın' diyerek yürüyüş yapan, slogan atan sanatçılar düşünsün. Çünkü orada konser veremeyecek, tiyatro sahneleyemeyecek olanlar kendileri...

Zaman, 23.07.2009

ZEUGMA'DA 60 KİŞİ ÇALIŞIYOR

 

Nizip İlçesi'nde Fırat nehri kıyısında bulunan Zeugma Antik Kentinde bu yıl, ''Muzalar Evi''nde kazı, Danae ve Dionysos villalarında restorasyon çalışmaları yürütülecek. Doç.Dr. Kutalmış Görkay, çalışmaları 60 kişilik bir ekibin yürüttüğünü bildirdi.

Doç.Dr. Kutalmış Görkay, ''Bu yıl 2007 yılında ortaya çıkardığımız Muzalar Evi'nde kazı yapacağız. Ayrıca, Danae ve Dionysos villalarında da restorasyon çalışması yapacağız. Bir yandan yeni bulgulara ulaşmaya çalışırken daha önce bulduklarımızı da en iyi biçimde koruma kaygısıyla hareket ediyoruz'' dedi.

 

24 Haziran'da başlayan ve eylül ayına kadar devam edecek olan kazıya çeşitli üniversitelerden bilim adamları, arkeolog ve restoratörlerin katıldığını ifade eden Görkay, çalışmaları 60 kişilik bir ekibin yürüttüğünü bildirdi. Kurtarma kazıları sırasında dünya arkeoloji çevrelerinin yoğun ilgisini üzerinde toplayan Zeugma'nın, villaların üzeri çatı sistemiyle örtülerek arkeopark yapılması hedefleniyor.  

Gaziantep 27 Gazetesi, 23.07.2009

KUBBETÜSSAHRA MESCİD-İ AKSA'DIR





TRT'nin Miraç Kandili'nde Kudüs'ten yayın yapmasıyla başlayan “Mescid'i Aksa neresidir?” tartışmasına uzmanından cevap geldi: “Mescid-i Aksa, içerisinde Kubbetüssahra'nın da bulunduğu ve El Aksa Camii'ni de kapsayan alanın tamamına verilen isimdir.

 

Mescid-i Aksa ve etrafındaki kutsal mekanların korumakla görevli Kudüs İslami Vakıflar İdaresinde görevli uzmanlardan tarihçi Dr .Yusuf Sait En Netşe, kutsal mekandaki yapıları anlatan kitapçıklar dizisinde Mescid-i Aksa tartışmalarına son nokta koyacak bilgilere yer verdi. Kudüs'te yayınlanan “El Mescidül Aksa El Mubarek” adlı kitapçıkta, aynı zamanda Kudüs'teki Osmanlı dönemi uzmanı olarak ta bilinen ve Kudüs üzerine bilimsel çalışmalarıyla tanınan Dr. Netşe tarih boyu Mescid-i Aksa'nın neresi olduğunun karıştırıldığını ve “Kubbetüssahra'nın fotoğraflarının altına yanlışlıkla “Mescid-i Aksa” yazıldığını belirtiyor. Filistinli tarihçinin tarifine göre “Mescid-i Aksa“, içerisinde Kubbetüssahra' nın da bulunduğu ve El Aksa Camii'ni de kapsayan 145 dönümlük alanın tamamına verilen isim. Yani bu tanıma göre Kubbetüssahra, Mescid-i Aksa'nın bir parçası. İşte tartışmalara son noktayı koyan Kudüslü tarihçinin dilinden Mescid-i Aksa.

 

“MESCİD-İ AKSA NERESİDİR?

Mescid-i Aksa, dikdörtgen şeklinde kenarları düzensiz bir alandan oluşup, Kudüs'ün surlar içindeki eski kentinin güney doğusunu kapsayan bölgedir. Bu bölgenin doğusunda 462 metre uzunluğunda bir duvar bulunmaktadır. Bu duvar Mescid-i Aksa'nın yanı sıra Kudüs kentinin de ortak duvarıdır. Güneyinde ise 281 metrelik duvarı vardır. Kuzey duvarı 310 metre batı duvarı ise 491 metredir. Mescid-i Aksa içinde Eyyubiler ve Memluklar döneminde inşa edilen bir grup yapıtlar ile medreseler vardır. Daha sonraki dönemlerde özellikle de Osmanlılar zamanında, başka yapıtlar da inşa edildi. Mescid-i Aksa'nın alanı yaklaşık 145 dönümdür. Bu alan, surlar içindeki eski şehrin altıda birine tekabül eder.

Yeni Şafak, 23.07.2009

ARKEOLOJİ EKİBİ ROMA VİLLASININ İZİNİ SÜRÜYOR

 

Balıkesir Edremit’in Altınoluk Beldesi’ndeki Antandros Antik Kenti’nde 9 yıldır sürdürülen kazılara yeniden başlandı.

 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Gürcan Polat, 24 kişilik ekiple üç koldan yürütülen çalışmalara eylül ayının 15’ine kadar devam edeceğini belirtti. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç.Dr. Polat, “Roma villasının ve nekropolle Antandros’un yerleşim alanını tespit etmeye çalışacağız. Bir yamacın eteğinde bulunan ve konumu itibariyle Efes’tekilere benzeyen Roma villası, duvar resimleri ve mozaiklerle süslü odalara sahip” dedi.

 

“Çevremizdeki Antik Yaşamı Tanıyoruz Projesi” Bodrum’un Gümüşlük Beldesi’ndeki Myndos Kazı Evi’nde öğrencilere ve gazetecilere tanıtıldı. TÜBİTAK tarafından geliştirilen, Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Gümüşlük Belediyesi tarafından desteklenen çalışma hakkında bilgi verildi. Tavşan Adası’ndaki Myndos Antik Kenti gezildi, bin 500 yıl öncesine gidildi.

Milliyet Ege, Haber: Ahmet Ertan - Yaşar Anter, 23.07.2009

12 BİN TORBA TARİHİ KURTARACAK

 

Van Gölü'ndeki Akdamar Adası’nda bulunan Akdamar Anıt Müzesinin bahçesinde geçmiş dönemde eğitim amaçlı olarak kullanılan odalar çuvallarla ayakta tutulmaya çalışılıyor. 2006 yılında ponza taşlarıyla örülen bahçe duvarlarının yağmurlar nedeniyle parçalanmasıyla yeni düzenlemeye gidildi. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İl Özel İdaresi, yaklaşık 12 bin özel çuvalla oda duvarlarının desteklenmesini kararlaştırdı. Terziler tarafından dikilen çuvallar arkeologlar gözetiminde 40 işçi tarafından eğitim odalarına yerleştirildi.

Türkiye Gazetesi, 23.07.2009

TARİHİ DEĞİŞTİREN KAZIDA SONA DOĞRU


 


Samsun'da yürütülen, 120 milyon euroya mal olacak Hafif Raylı Sistem inşaatını durduran tarihi mezar veya yerleşim yerinde Samsun'un tarihini değiştirecek bulgulara rastlanırken, kazının 2 hafta içerisinde tamamlanacağı belirtildi.

 

Büyükşehir Belediyesi tarafından ihalesi yapılan ve 15 kilometre uzunluğundaki hafif raylı sistem inşaatı Atakum İlçesi Atakent Mahallesi'ndeki kazı işlemleri sırasında, Haziran ayında ekiplerin tarihi taşlara rastlamasıyla durdu.

 

Durumun Samsun Müze Müdürlüğü'ne bildirilmesinin ardından, 3. derece sit alanı olan bölge koruma altına alındı ve bölgedeki raylı sistem çalışmaları durduruldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na durumun bildirilmesinin ardından, özel izin çıkarılarak Samsun Müze Müdürlüğü öncülüğünde kazı çalışmaları başlatıldı.

 

Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle yaklaşık 7 haftadır yürütülen kazı çalışmalarında Samsun'un tarihini değiştirecek seramik ve kap parçalarına, yerleşim yerlerine ait olduğu tahmin edilen duvarlara rastladı.

 

MÖ 5. yüzyılda 'Klasik Dönem'de kullanılan 'siyah figür tekniği' ile yapılmış olan tarihi eserler uzmanlarca, Samsun'un tarihini değiştirecek örnekler olarak değerlendirildi. Samsun'un MÖ 1. yüzyıldan sonra Hellenistik Dönem'de yerleşimlerin başladığı tarihte yer alırken, kazı çalışmasında Samsun'da yerleşimin daha eskiye dayandığı ortaya çıktı.

 

Arkeoloji ve Etnografya Müzesi Müdürü Muhsin Endoğru, kazı çalışmalarında çeşitli bulgulara rastlandığını, 2 hafta içerisinde çalışmaların tamamlanmasının planlandığını söyledi. Kazıyla ilgili rapor hazırlayacaklarını, net sonuçların o zaman belli olacağını ifade eden Endoğru, sit alanının durumuyla ilgili Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun karar vereceğini kaydetti.

Samsun Kent Haber, 23.07.2009

"TRUVA BİLİNENDEN ÇOK DAHA BÜYÜK"





Beş bin yıllık geçmişe sahip antik kentte kazılara yeniden başlandı. Prof. Pernicka, “Truva’nın 25 hektara kurulu olduğu sanılıyordu. Bulduğumuz hendek, 35 hektar olabileceği fikrini veriyor” dedi.

 

Çanakkale Merkez’e bağlı Tevfikiye Köyü’ndeki 5 bin yıllık geçmişe sahip Truva Antik Kenti’nde yeni dönem kazıları başladı. Almanya Tübingen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ernst Pernicka’nın başkanlık ettiği, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Rüstem Aslan’ın başkan yardımcısı olarak görev aldığı kazılara, farklı ülkelerden 50 uzman ve 15 işçi katılıyor.

 

Prof. Manfred Osman Korfmann’ın 2005’te vefatından sonra bayrağı devralan Prof. Pernicka, Truva’nın ne kadar büyük olduğuna dair fikir verecek aşağı kentin savunma hendeğinde üç yıl önce başlattıkları çalışmaya bu yıl da devam edeceklerini söyledi. Prof. Ernst Pernicka, şöyle dedi:

“Geçen yılki kazılarda jeomanyetik sonuçlara göre savunma hendeğinde giriş tespit etmiştik. Bu sene girişin ayrıntılarını incelemeye çalışacağız. Bu, şu açıdan önemli: 2008’de iç taraftaki hendeğin Truva 6 döneminde kapatıldığı, nedeninin de artık aşağı kentin daha büyümesi gerektiği için hendeğin dışarıya doğru uzaması fikri olduğu çıkmıştı. Bu bize kentin o dönemlerde gücünü devam ettirdiğini gösteriyor.


Savunma hendeğindeki üçüncü giriş, buradaki kentleşmeyle ilgili planın çok önceden düşünüldüğü, tasarlandığı ve o kadar basit bir sistem olmadığını ortaya koyuyor. Bu da organize olarak planlanmış büyük bir kentin varlığını kanıtlıyor. Korfmann döneminde Truva’nın 25 hektarlık alana kurulu olduğu sanılıyordu. Ama şimdi bu savunma hendeği bize kentin sanıldığından daha büyük, yaklaşık 35 hektar olabileceği fikrini veriyor.”

 

Manfred Osman Korfmann’ın 20 yıl süren çalışmalarını da yaygınlaştırmaya çalışacaklarını belirten Prof. Pernicka, “Bundan sonra yeni bir dönem başlayacak. Umuyorum ki, yapılma aşamasına gelen Truva Müzesi’yle ilgili olacak. Truva Müzesi, Prof. Korfmann’ın uzun yıllar önce ortaya attığı fikirdi. Bununla ilgili somut gelişmelerin olduğu bize ulaştı.


Bu müze şu açıdan önemli: Truva’da çok güçlü savunma duvarları var. Ancak, ev ve konut yapılarıyla ilgili elimizde önemli buluntular yok. Bunları müzede ziyaretçilere anlatmak, pedagojik olarak filmlerle, çizimlerle aktarmak daha etkili olacak. Bu durum Truva turizminin öne çıkmasını da sağlayacak” diye konuştu.

Milliyet Ege, 23.07.2009

MÜZEYE GİRİŞ ÜCRETSİZ AMA GİREN YOK

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı müzelere girişi ücretsiz yaptı ama müzeye ne gelen var ne giden. En son ne zaman müzeye gittiğinizi hatırlıyor musunuz? İstanbul`da yaşayıp da Topkapı Müzesi'nden, Konya`da yaşayıp da Mevlana Müzesi'nden haberdar olmayanlardan mısınız siz de?

 

İstanbul`da yaşadığı halde Topkapı Sarayı'nı görmeyen, Konya`da Mevlana Müzesi'nden, Uşak`ta Karun Hazineleri'nden, Gaziantep'te Zeugma`dan haberdar olmayan milyonlarca insan var. Hatta yanı başında Dünyanın 8. Harikası Nemrut Dağı'ndan bile.

 

Müze gezmeyi sevmiyoruz maalesef. Üzerinde yaşadığımız topraklar birçok medeniyete evsahipliği yapmış. Bu uygarlıklardan kalan izler, paha biçilmez eserler müzelerimizde sergileniyor. `Zamanım yok`, `girişler pahalı` gibi bahanelerle müzelere ilgisiz kalıyoruz.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ise müzelere ilginin artması amacıyla birçok ilde girişleri ücretsiz yaptı yapmasına ama halen beklenen ilgili olmadı. Mevlana'nın `Gel, gel, ne olursan ol, gel!/İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir` çağrısı her yıl bir milyondan fazla kişiyi Konya`ya çekiyor ama içinde barındırdığı Nemrut Dağı gibi önemli dünya harikasını bölgenin tek arkeolojik müzesi Adıyaman Müzesi'ne ise ziyaretçiler adımını dahi atmıyor.

 

Peki bunun nedeni nedir işte konunun uzmanına soruyoruz bunu da o da çok ilginç bir yorumla anlatıyor aslında gelmeme sebebini. Müze müdürü Fehmi Eraslan'a göre ziyaretçilerin çoğu gerçek altın olmadığı için gelmiyor.

 

Paleolitik Çağ'dan Osmanlı dönemine kadar devamlılık gösteren arkeolojik eser salonunda barındıran Adıyaman Müzesi bu aralar ilgi bekliyor.

Adıyaman Haber, 22.07.2009

YUMUKTEPE'NİN MÖ 7 BİN YILLIK GEÇMİŞİ ARAŞTIRILIYOR

 

Mersin'de, Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden bir olduğu belirtilen Yumuktepe Höyüğü'ndeki kazılarda MÖ 7 bin yıllık geçmiş araştırılıyor.

 

Her yıl yaz mevsiminde başlayan Yumuktepe'deki bu yıl ki kazılar İtalya'nın Lecce Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsabella Caneva başkanlığında başladı.

Caneva, 16'ncısını gerçekleştirecekleri kazıların, orta çağ açmalarındaki bölümde başladığını aktardı. Bu yıl iki alanda yürütecekleri çalışmalarda aralarında öğrenci ve işçilerin de bulunduğu 40 kişilik ekibin görev aldığını anlatan Caneva şöyle devam etti: "Höyüğün aşağı kısmında Neolitik, Kalkolitik, Hitit, Demir Çağ, Orta Çağ ve Bizans dönemlerine ait mekanlarda çalışmaları sürdüreceğiz. İlk defa bu yıl MÖ 7000-6500'lü yılları kapsayan en erken Neolotik tabakalarda çalışacağız. Böylelikle o dönemin çevre, doğal bitkiler ve iklimi hakkında bilgilere ulaşmayı amaçlıyoruz. Kalkolitik tabakalardaki çalışmaları ise daha geniş bir alana yayacağız.''

 

Yumuktepe'nin MÖ 7000'li yıllardan günümüze kadar ulaşan kesintisiz bir yerleşim yeri olduğuna dikkat çeken Caneva, çalışmalar sonucu o döneme ait tarım, hayvancılık, teknoloji ve mimari yapı hakkında bir çok bilgiye ulaşabileceklerini kaydetti.

haberler.com, 22.07.2009

BAKAN GÜNAY: PERRE'DE ÇALIŞMALARA DEVAM





Cumhuriyet Halk Partisi Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin: Adıyaman ili merkezinde bulunan Perre Antik Kenti'nde yapılan çalışmalar ne aşamadadır? Perre Antik Kenti'ni gezen turistlerin güvenlik olmaması nedeniyle yaşadığı sorunun çözülmesi için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır? Perre Antik Kenti'nde yapılan çalışmaların ne zaman bitirilmesi düşünülmektedir? Perre Antik Kenti'ne 2009 yılı için ne kadarlık ödenek çıkarılmıştır?

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından yapılan açıklamada Adıyaman il merkezinde bulunan Perre Antik Kenti'nde Valilik imkanları ile Adıyaman Müze Müdürlüğü başkanlığında 2001 yılında başlatılan Nekropol kazıları için Bakanlıkça kazı izninin verildiğini ve 2009 yılı içinde kazı çalışmaları yapılacağını belirtti.

 

Günay, Perre Antik Kenti'nde yapılan Nekropol kazıları ile koruma ve düzenleme çalışmalarının 2010 yılında, takas ve kamulaştırma işlemlerinin 2011 yılında bitirilmesi planlandığını belirterek, “ Bakanlığımız ile ODTÜ arasında imzalanan protokol çerçevesinde hazırlanan Kommagene Koruma ve Geliştirme Projesi kapsamında Perre Antik Kenti'nin koruma, düzenleme ve alan yönetimi projesi hazırlanmaktadır."Perre Antik Kenti Çevre Düzenlemesi Projesi" yapımı işi için Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün 2009 Yılı Yatırım Programından 50.000 TL ödenek ayrılmıştır.Ayrıca, Perre Antik Kenti'ne 2009 yılı için Adıyaman Valiliği İl Özel İdaresi bütçesinden 100.000 TL ödenek ayrılmış olup SODES projesi kapsamında sunulan proje için de 400.000 TL ödenek ayrılacaktır.”dedi.

 

Bakan Günay ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün talebi üzerine Adıyaman Valiliğince Perre Antik Kenti sit alanı içinde bulunan evlerin hazineye ait taşınmazlar ile takas işlemi ile ilgili gerekli tespitler yapıldığını ve değerlendirilmek üzere Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne iletildiğini de kaydetti.

Adıyaman Haber, Haber: F. Rüştü Bereket, 22.07.2009

JANDARMADAN ESKİ ESER BASKINI

 

Kayseri İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince yapılan operasyonda, muhtelif dönemlere ait 968 parça eski eser ele geçirildi.

 

Kayseri Valiliği'nden yapılan açıklamaya göre, bir ihbarı değerlendiren Kayseri İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince, Bünyan İlçesine bağlı Bayramlı Mahallesi'nde ikamet eden Ş.A.'nın (59) ev ve eklentilerinde arama yapıldı.

 

Yapılan aramada, muhtelif dönemlere ait olduğu değerlendirilen 148 adet dini eser, 10 adet madeni heykel, 4 adet tarihi değeri olan silah, 800 adet gümüş sikke ve 6 adet çeşitli eski eser olmak üzere toplam 968 parça eski eser ele geçirildi.

 

Gözaltına alınan şüpheli Ş.A. sağlık problemleri nedeniyle savcının talimatı doğrultusunda serbest bırakılırken, soruşturmanın devam ettiği bildirildi.

Kayseri Kent Haber, 22.07.2009

DPÜ ARKEOLOJİ BÖLÜMÜ BAŞKANI BİLGEN: SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDE MÖ 300'LÜ YILLARA AİT BULGULARA RASTLADIK

 

Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ) arazisindeki kazılarda MÖ 3000'li yıllara ait bulgulara rastladıklarını söyledi.

 

Kütahya Valisi Şükrü Kocatepe ve beraberindeki heyet, SLİ arazisi üzerinde bulunan Seyitömer Höyüğü kazı çalışmalarını yerinde inceledi. Prof.Dr. Bilgen, kazı alanının basın mensuplarına tanıtılması sırasında yaptığı açıklamada, kazı projesinin 2006'da başladığını ve dördüncü dönem kazılara devam ettiklerini söyledi.
 
Höyüğün birinci derece arkeolojik sit alanı olduğundan, Seyitömer Linyitleri İşletmesi'nin, yaklaşık 12 milyon tonluk kömür rezervini değerlendirmek için kazıların tamamlanmasını beklediğini kaydeden Prof.Dr. Bilgen, her yıl 6'şar ay çalışarak kazıları bir yıl sonra bitirmeyi planladıklarını bildirdi.
 
Prof.Dr. Bilgen, 26 metre yüksekliğe sahip höyüğü, 24. metresinden itibaren kaldırmaya başladıklarını ve şu anda 10. metreye indiklerini ifade ederek, şu anda höyükte MÖ 3000'li yılların bulgularına rastladıklarını bildirdi.

 

Kazılarda çıkan eserlerin çiziminin yapılarak muhafaza altına alındığını bildiren Prof.Dr. Bilgen, şunları kaydetti: “Kütahya'da uzun soluklu ve yüksek iş kapasitesiyle gerçekleştirilen ilk bilimsel çalışmayı yapıyoruz. Arkeolojik anlamda bu dördüncü sezonumuz. Bu sezonda SLİ'nin bize verdiği imkanlarla kurtarma kazısı yapıyoruz. Katmanları yukarıdan alarak bu höyüğü sıfırlamaya çalışıyoruz. Bir katta Roma dönemi, Orta Tunç ve bu kattakinde ise Erken Tunç katmanına kadar indik. Şu an tahminen MÖ 3000'li yıllardayız. Bu dönemde, bulgulara göre, daha önceden bilinen seramiğin en yoğun şekilde bol miktarda kalıpla üretildiği bir sanayi kentinden söz etmek mümkün.”

 

Prof.Dr. Bilgen, bol miktarda seramiğin üretildiği, çini işleme sanatının çok eski bir meslek olduğunu gösteren bulgulara sahip olduklarını anlatarak, şöyle devam etti:
“Bu yıl çalışmamız altı ay sürecek. Burada bulunan bulguların fazla oluşu sebebiyle, arkeoloji müzesinin desteği ile DPÜ’de bir müze kurma çalışmaları sürdürmekteyiz. Buradan bulunmuş ve bulunacak bulguları orada sergilemeyi amaçlıyoruz.” 

 

Vali Kocatepe de, şu andaki bulgulara göre, Kütahya'nın toprak seramik sanatı konusundaki tarihinin, bu kazılar sayesinde ortaya çıktığını belirtti. Kütahya'nın toprak seramiği ve çinicilik üzerine çok eski bir kültürü olduğunu anlatan Kocatepe, şunları söyledi:
“Toprak sanatıyla ilgili eserler, ticari boyutun olduğunu gösteriyor. Ege bölgesindeki materyallerden, dokuma tezgahına asılan ağırlıkların buradan pazarlandığını görüyoruz. Kütahya, Anadolu'nun toprak sanayi merkezidir. MÖ 3000'li yıllarda bile bunu görüyoruz. Böyle bir çalışmanın benzerini Çavdarhisar İlçesi'nde bulunan Aizanoi Antik Kenti'nde de yapmak istiyoruz. Bunun için Kültür ve Turizm Bakanlığı'na taleplerimizi bildirdik. Oradaki eserlerin de bir an önce sergiye çıkarılıp korunma altına alınması yönünde çalışmalarımız var. Bu çalışmaların turizm açısından da çok önemli kazanımlar getireceğini düşünüyorum.”

Tellal Gazetesi, 22.07.2009

ANTİK KENTTE KAZILAR BAŞLADI

 

Son yüzyıl içerisinde farklı ülkelerden birçok bilim adamı için en önemli araştırma merkezlerinden biri olan Yalvaç Pisidia Antiokheaiası antik kentinde kazı ve araştırmalar yeniden başladı.

 

2008 yılı itibariyle Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Doç.Dr. Mehmet Özhanlı tarafından kazılarına başlanan antik kentte kısa sürede önemli bulgulara ulaşıldı.

 

Kentin Nympheaumu (Anıtsal Çeşme Yapısı) ve Bouleuterion'unda (Meclis Binası) çevresinde yürütülen kazı çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından da ziyaret edildi.

 

SDÜ Arkeoloji ve Seramik Bölümü öğrencileri ile diğer üniversitelerden gelen konusunda uzman kişilerin oluşturduğu kazı ekibinde şu an 35 kişi görev yapıyor.

Isparta Kent Haber, 22.07.2009

TESCİL BEKLİYOR


 


Malatya'da duble yol çalışması sırasında ortaya çıkan jeolojik yapıya sahip olan doğal mağara için Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun tescil kararı vermesi bekleniyor.

Malatya-Kayseri karayolunun 42. kilometresinde, Temmuz 2008'de Akçadağ İlçesi'ne bağlı Sarıhacı Köyünün Dereyatağı mevkiindeki duble yol çalışması esnasında dinamit patlatılması sonrasında iş makinesiyle yapılan çalışmalar sırasında fark edilen çöküntünün üzeri açıldığında dev bir mağara ortaya çıkmıştı.

Jeolojik dönemden kalma doğal bir mağaraya Malatya'da ilk kez rastlanılırken, mağaranın tescil edilmesi için Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun vereceği kararının beklendiği bildirildi.

Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun mağarada inceleme yaptığını ve yapılan bu incelemeden sonra kurulun vereceği tescil kararını beklediklerini söyledi. Özbay, tescil kararından sonar ise mağaranın kaçıncı derece sit alanı olduğunu ilan edileceğini kaydetti.

Şuanda zarar verilmemesi için üzeri tekrar toprak ile kapatılan mağara, Tokat-Pazarcık, Alanya'daki Dim ve Antalya'daki Damlataş Mağarası ile benzerlikler taşıyor.

Malatya Haber, 21.07.2009

İNANÇ TURİZMİNE KATKI

 

 

Isparta'nın Yalvaç ve Antalya'nın Gazipaşa ilçelerinde; Anadolu tarihine ışık tutacak, inanç turizmi açısından oldukça önemli kazı ve restorasyon çalışmaları yapılıyor.

 

Yalvaç Pisidia Antik Kenti, Hıristiyanlar için kutsal sayılan bir mekan. Aziz Sean Paul'un ilk vaaz verdiği yer olarak biliniyor. Kentin tarihi MS 30'lu yıllara dayanıyor.

 

Önceki yıllarda yapılan kazılarda kentin sütunlu caddeleri, antik tiyatro, tarihi yollar ile tapınak merkezleri ortaya çıkarıldı.

 

Süleyman Demirel Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, "Kentin genel yapısına bakıldığı zaman yüzde 5'i kazılmış desek çok da abartmamış oluruz. Çünkü oldukça büyük 47 hektarlık bir alandan oluşuyor" dedi.

 

Antalya'nın Gazipaşa İlçesi'ndeki kazılar da Dağlık Kilikya uygarlığından kalan ve bölgenin en büyük tapınağında sürdürülüyor.

 

Nebraska Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Yrd. Doç.Dr. Ece Erdoğmuş, "Tapınağın bu yöredeki en büyük ve en önemli tapınak olduğu düşünülüyor. Çok güzel işli parçalarımız var zaten. Yeniden yapılandırdığımızda bölgenin turizmine büyük bir katkı sağlayacağını umuyoruz" diye konuştu.

İki ayrı antik kentte yapılan çalışmaların, inanç turizmine büyük katkı yapması bekleniyor.

Trt/Haber, 21.07.2009

ÇANAKKALE'NİN 'SİVİL DUYARLILIK' ÖDÜLLERİ





Gelmiş geçmiş “en sivil hükümet” olma savındaki iktidar, sivil topluma karşı “en tepkili siyaset”i izliyor. O kadar ki, kente karşı suçları durdurmak için imar yolsuzluklarını mahkemeye veren “sivil davacılar” bile takdir göreceklerine “hükümete engel olmak”la suçlanıyor. Hasankeyf’i barajda boğulmaktan kurtarmak isteyen aydınlarımıza “hain” denmesi ise sivillik bir yana, “insanlık” adına da ne kadar talihsiz bir durum...

Duyduğumuza göre Bayındırlık Bakanlığı’nda hazırlanmakta olan “mimarlık yasası”nda da kentleşmedeki “mimarsız”lığın giderilmesi yerine “Mimarlar Odası’nın etkisizleştirilmesi” hedefleniyormuş... Yani sözde sivil siyaset, hemen her alandaki “sivil duyarlılığı engellemek” için adeta seferberlik halinde...

‘Aynalı Pazar’dan...

İşte böyle bir ortamda, Çanakkale’deki “sivil ödül”lendirmeler daha bir anlam kazanıyor. Yörenin duyarlı sesi Aynalı Pazar gazetesi, “2009 yılı Kültür Ödülleri”yle adeta, gerçek “sivillik dersi” veriyor. Kentin “sivil karargah”ı olan tarihi Yalıhan’da 17 Temmuz akşamı törenle ödüllerini alanlar ile “gerekçeler”i özetle şöyle:

Çanakkale Valiliği: Yılların özlemi Troia Müzesi için düzenlenen ve tarihimizi dünyayla buluşturacak uluslararası yarışmaya önemli ve “öncü” katkılarda bulundu...

Milletvekili Mehmet Daniş: Aynı müzenin gerçekleşmesi için kurumlar arasında ulusal eşgüdümü sağlamak üzere Ankara’daki girişimleriyle büyük çaba gösterdi...

Çanakkale Belediyesi: Kentin belleğini yaşatma çabalarına, gerek fiziki mekanların yapılması, gerekse sosyal projelerin geliştirilmesiyle birlikte Kent Müzesi’ni de ekleyerek kültürel hizmetlerini taçlandırdı...

Onsekiz Mart Üniversitesi: Çanakkale’nin tüm ilçelerinde akademik çalışmalar yaparak bölgeyi bilimsel sahiplenmesiyle “Çanakkale Değerleri Sempozyumu ve Envanteri”ni gerçekleştirdi.

Eceabat Kaymakamlığı: Milli Park’taki etkin çalışmalarının yanı sıra, eski eser restorasyonları, kültür ve gençlik merkezleri ve yöresel kültür yayımlarıyla takdir topluyor...

Çanakkale Dardanel Spor: Kentin spor altyapısına desteği ve gençliğe yarattığı fırsatlarla spor kültürünün gelişmesine katkısı büyük...

Gestaş Deniz Ulaşım AŞ: Deniz ulaşımında yeni seçeneklerle bölgesel çözümler üretti ve “ulaşımda deniz kültürü”nü geliştirdi...

Çanakkale Rotary Kulübü; Seramik konseyiyle “Seramik Şehri Çanakkale” etkinliklerini gerçekleştirdi; kıdemli kentlilerle de sözlü tarih çalışmalarını yürütüyor...

Troia Dostları: Bu yıl 7.’si yapılacak “Arkeoloji Buluşmaları”ndaki önderlikleri ve sürekli emekleriyle yerel halkı tarihle tanıştırıyor...

Troia Yelken Kulübü: Çanakkale’nin antik efsanelerinde de yeri olan “deniz” ve “rüzgar” ile gençleri buluşturmayı başardı...

Mavitay Çocukların Kültür Evi: Çocuklara yönelik kültür ve sanat projeleri ile edebiyat alanındaki özgün kütüphanesi övgü topluyor...

Troia Vakfı: Emektar arkeolog Manfred Osman Korfmann’ın vasiyeti olan kütüphaneyi, arkeoloji dünyasına ve kente kazandırdılar...

Yusuf Ay: Tiyatrosuyla toplumda Troia sevgisini güçlendirdi; “Troya’nın Gelini Helene” kitabıyla evrensel kültüre katkıda bulundu...

Pınar Yolaçan: Çanakkale’den portre fotoğrafları ve Fransa’daki “Türkiye yılı” fotoğraf sergisiyle kentin sanatsal tanıtımını sağladı...

Erdinç Bakla: Anadolu uygarlıklarını yorumladığı çağdaş heykelleri ve “Troia Rüzgarı” sergisiyle kültüre evrensel katkı sağladı...

Mustafa Erdoğan; Ülkenin kültür yaşamına armağanı olan “Anadolu’nun Dans Dili ile Troia” gösterisiyle yerel kültürü dünyaya tanıtıyor...

Çanakkale’nin “sivil duyarlılık” ödüllerini kutluyor, verenlere de alanlara da daha nice “sivil başarılar” diliyoruz...
Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 21.07.2009

TÜRBEDE SIRRI ÇÖZÜLEMEYEN YAZIT





Van’ın Çatak İlçesi Görentaş Köyü'ndeki türbede bulunan mezar taşının üzerindeki yazının sırrı çözülemiyor.  Geçmiş dönemlerde Bağdat’ta yaşayan Şeyh Abdulkadir Geylani’nin oğlu Seyyid Muhammed Teyyar’ın mezarı olduğu iddia edilen, baş ve ayak uçlarına bırakılan mezar taşlarının üzerindeki yazıların hangi döneme ve ne anlama geldiği bilim adamları tarafından araştırılıyor.
İl dışından yaklaşık 900 yıl önce getirilen taşın üzerindeki yazı ile ilgili AA muhabirine bilgi veren Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, mezar taşı üzerinde incelemeler yaptıklarını belirterek, “mezar taşının üzerindeki şekillerin ne anlam ifade ettiği ile ilgili her hangi bir neticeye bugüne kadar ulaşamadık” dedi.


Yurt içinde ve yurt dışında Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait mezarları daha önceden incelediklerini anlatan Top, şunları söyledi:
“Bu şekilde Türk İslam Dönemi içerisinde yapılmış şekil ve yazıya benzer eserlere rastlamadık. Bu açıdan bunların hala daha sırrının çözülemediğini ifade edebilirim. Bundan yıllar önce Amerikalı bir araştırmacı gelmişti. Bu taşı ona da gösterdik. Fotoğraflarını incelemek üzere ABD’ye götürdü. Oradan da bir netice alamadık. Bu taşlarla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Dilbilimi açısından alfabelerin ne ifade ettiği konusunda şu ana kadar bir sonuç elde edilmiş değil.  Orada kabri bulunan zatın Bağdat’taki Abdulkadir Geylani’nin neslinden olduğu biliniyor. Bu türbe çok ziyaretçi çekiyor. Yörede bir yatır olarak biliniyor.” Türbenin inanç açısından önemli olduğunu ifade eden Top, “mezar taşlarının üzerindeki şekillerin ne anlama geldiğinin tespit edilmesi gerekiyor.  Dil bilimcilerin ve sanat tarihçilerin bu konuyla yakından ilgilenmesi gerekiyor” dedi.

 

Türbede 35 yıldır gönüllü bekçilik yapan Mustafa Görentaş ise, türbedeki kişinin Şeyh Abdulkadir Geylani’nin öz oğlu olduğunu iddia ederek, “Köy 900 yıl önce onun sayesinde kurulmuş. Buralar köy olmadan önce kervan yoluydu, bu zat da buraya gelip köyü kurmuş” dedi.


Görentaş, yazıtın bilim adamları tarafından sık sık incelendiğini, ancak şimdiye kadar bu yazının hangi döneme ve ne şekilde, neleri anlattığı yönünde kimsenin bilgisinin olmadığını kaydetti.

Milliyet, 21.07.2009

TARİHİ SU KEMERLERİ ONARILIYOR





Selçuk’ta Bizans döneminde Ayasuluk Tepesi üzerindeki St.Jean (Aziz Yuhanna) Kilisesi'nin ve çevresindeki kentte yaşayan halkın içme suyu ihtiyacını karşılamak için yapılmış, bu gün şehir içinde doğudan batıya uzanan ve toplam 124 adet ayaktan oluşan su kemerlerinin halen ayakta kalanlarının onarım ve restorasyonuna başlandı.

 

Selçuk Belediyesi tarafından üç yıl önce başlatılan Kentsel Dönüşüm ve Yenileme Projesi çerçevesinde İzmir İl Özel İdaresi tarafından da maddi olarak desteklenen tarihi su kemerleri onarım ve restorasyon çalışmalarında ilçe merkezinde bulunan istasyon meydanından Ayasuluk Tepesi'ne uzanan su kemerlerinin 14 adet ayağında derz onarımı, yüzey temizleme, kemerlerin tuğla onarımları gibi çalışmalar yapılacak. Ayrıca 77-78 ile 80-81-82 no.lu ayaklar arasındaki su kemerleri tamamlanacak. Onarım ve restorasyon çalışmalarına yıllardır su kemerleri üzerinde yuva yapmış ve ilçenin sembolü haline gelmiş leylek yuvalarının korunması için ayak alt bölümlerinden başlanıldı. Leyleklerin Ağustos ayı sonunda ilçeden göç etmesiyle birlikte çalışmalar hızlandırılacak ve üst bölümlerde bulunan ayak başlıkları ve kemer bölümlerinde onarımlar tamamlanacak.

 

Selçuk’un sahip olduğu tarihi zenginliklerin korunması için Efes antik tiyatronun restorasyonu ile Ayasuluk Kalesi kazı ve restorasyon çalışmalarına eleman ve malzeme desteği sağlayıp sponsorluk yaptıklarını ifade eden Selçuk Belediye Başkanı H.Vefa Ülgür “Kentsel Dönüşüm ve Yenileme çalışmalarımız kapsamında ilçe merkezindeki Namık Kemal ve Cengiz Topel Caddelerimiz Selçuk’un en önemli aksını oluşturmaktadır. Bu aksta süre gelen tarihi su kemerlerinin onarım ve restorasyonu şu ana kadar yaptığımız ve yapacağımız dönüşüm ve yenileme çalışmaları için büyük önem taşımaktadır. Tarihini yaşatan, çağdaş bir kent yaratmak amacıyla üç yılı aşkın zamandır sürdürdüğümüz kentsel dönüşüm ve yenileme projemiz için tarihi mirasımız olan yapıların yenilenip yaşatılarak korunmasını amaçlıyoruz. Belediyemiz ve kentlimiz bu çağdaş bilinçle kısa bir süre sonunda tarihini günlük hayatına katmış bir Selçuk’ta yaşamaya başlayacaktır“.

 

St. Jean (Aziz Yuhanna) Takip Kapısı’nın doğusundan başlayıp ilçe içinde ve özellikle istasyon çevresinde sağlam olarak kalmış olan Bizans sukemerleri, Şirince Boğazı’nda devam etmekte ve kuzeye doğru yönelmektedir. Bunlar, Belevi ile Selçuk arasındaki Pranga mevkii doğusundaki su kaynaklarından sağlanan içme suyunu, Selçuk Ayasuluk Tepesi’ndeki Bizans dönemi yerleşimine ve Ortaçağ’ın Hac merkezi olan St. Jean Kilisesi’ne ulaştırıyordu. İstasyon çevresinde 15 m yükseklikte sağlam kalabilen sukemerlerinin ayaklarında, Efes ve Artemision’dan getirilen devşirme mermer bloklar, düzeltilerek kullanılmıştır. Bunlar arasındaki Arkaik döneme ait İon sütun başlıkları önemlidir (Selçuk Efes Müzesi, Büyük Avlu). Üstteki kemerlerde ise tuğla kullanılmıştır. Sukemerlerinin Ayasuluk Tepesi’ne ulaştığı yerde (Takip Kapısı’nın doğu kısmında), büyük boyutlu bir su deposu veya sarnıcı son yıllarda kazılarak ortaya çıkarılmış ve restore edilmiştir. Kemerli ve tonozlu bir üstyapıya sahip olan su deposunda da Efes’ten getirilmiş yivli sütunlar ve MS 2. yüzyıl ortasına ait kompozit düzeni sütun başlıkları kullanılmıştır.

Selçuk Bölge Haberleri, 21.07.2009

İSTANBUL'DAN KOCA SİNAN GEÇTİ

 

Tam 421 yıl önce bugün Le Corbusier'nin kendisi dışında mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimardan biri olarak gösterdiği Koca Sinan, son nefesini vermişti.

 

Kökeni hakkında bugün bile tartışmaların dinmediği mimar, yazdığı Tezkiretü'l Bünyan ve Tezkiretü'l Ebniye'de belki de öyküsünü özetlemişti:

"Bu değersiz kul, Sultan Selim Han'ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup, Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım."

 

Sonradan kendisini değersiz ve muhtaç kul, saray mimarlarının başkanı olarak tanımlayan Sinan, adeta Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte büyümüştü. 1538'de Prut Nehri'nin üstüne yapması istenen köprü, efsaneyi doğurmuştu. Başmimarlığa terfi etmişti.

 

Çıraklığı Şehzade Camii ile geçti. Kalfalığında Süleymaniye'deki kubbeler şelalesi, ustalık eseri Selimiye'nin müjdecisiydi. Sekiz dayanaklı cami tipolojisi varabileceği son noktaydı adeta. Hayatı boyunca Ayasofya'yı aşacak bir yapıt bırakmak isteyen Koca Sinan, bunu Selimiye ile başarmıştı, hem de 80'ini devirmişken.


Türkiye'ye gelen meslektaşlarının uğrak noktasıydı Sinan'ın eserleri. 1950'lerde İstanbul'u defalarca ziyaret eden dünyanın en büyük mimarlarından Luis Kahn, bütün gününü Süleymaniye Camii'nde geçirir, eli şakağında saatlerce avluda durduktan sonra, akşamları bilim insanlarıyla buluşurdu. O adeta mimarlar için bir ilahtı.

 

Yeniçeri olarak o kadar yürüdü ki gördüğü her unsuru beynine kazımıştı Sinan. Mısır, İran, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Gotik mimarisini gözlemleyen büyük usta, sonrası için biriktirmişti uygarlıkların tozunu.

 

Geride bıraktığı içlerinde 92 cami, 57 medrese ve 52 mescidin de bulunduğu toplam 375 eser, insanlığı büyülüyor. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Sinan, İstanbul'u ve dünyayı kanatlarının altına almaya devam ediyor.

Taraf, 21.07.2009

AŞIKLI HÖYÜK İLKEL TARIMA GERİ DÖNDÜ

 

 

Türk ve Fransız arkeologlar Aşıklı Höyük'te 10 bin 500 yıl önce kullanılan ilkel tarım aletlerin birebir kopyalarını kullanarak buğday hasat etti.

 

Dr. Laurence Astruc, “Obsidyen kullanarak yaptığımız aletlerle, saz ve otları da keseceğiz. Amacımız, bu deneysel aletleri kullanarak, kazılarda elde edilen benzer aletlerin tam olarak ne amaçla kullanıldığını belirlemek” diye konuştu.


Aksaray yakınlarındaki Aşıklı Höyük insanlığın ilk kez tarıma başladığı toprak olduğu iddia ediliyor. Burada 10 bin 500 yıl önce yaşayan insanlar balta sapına benzer ağaçlara keskin obdidyen parçaları takarak ilkel aletler üretiyordu. Obsidyen, volkanik hareketler sonucu oluşan, cam benzeri bir madde. Anadolu, tarih öncesinde önemli obsidyen yataklarına sahipti. Astruc “Kolayca işlenen ve çok keskin hale getirilebilen obsidyen, neolitik çağda alet, kap kacak ve süs eşyası yapımında en önemli ham maddeydi. Bütün Yakın Doğu’ya ilkel ticaretle dağılıyordu.

Obsidyen sayesinde toplumlar arası etkileşimin nerelere kadar uzandığını tespit edebiliyoruz” dedi.

Radikal, 21.07.2009

MÜZEDEKİ FİRAVUN SAHTE Mİ?

 

Berlin’deki Mısır Müzesi’nde sergilenen ve Nefertiti büstüyle birlikte müzenin en görkemli iki eserinden biri olan kadın firavun Hatşepsut’un büstünün sahte olduğu iddia edildi.
 

Berlin Teknik Üniversitesi’nde (TU) yapılan analizlerde kahverengi granitten yapıldığı bilinen büstün, aslında magnezit-külte karışımı olduğu ortaya çıktı. Mısır’da ortaya çıkartılan hiçbir tarihi eserde ise bu maddeye rastlanmadığı kaydedildi.

 

MÖ 1500 yılında yaşadığı tahmin edilen kadın firavun Hatşepsut’un çok ender bulunun büstü, 1986 yılında Mısır Müzesi tarafından, deposundan çok sayıda sahte sanat eseri çıkan ve bu yüzden 2005 yılında zaman zaman cezaevine giren bir İngiliz antikacı Robin Symes’tan 1 milyon Mark karşılığı satın alınmıştı. Der Spiegel Dergisi 16.5 cm büyüklüğündeki büstün üzerinde yapılan araştırmada, ayrıca sentetik olduğu tahmin edilen bazı karışımlara da rastlandığını yazdı.

Hürriyet, Haber. Murat Tosun, 21.07.2009

MÜZEYE İLGİ ARTTI

 

 

Haftanın 6 günü boyunca ziyarete açık tutulan Erzurum’daki müzeler, şimdiden yüzlerce insan tarafından gezilirken, Müze Müdürü Mustafa Erkmen, yaşanan ziyaretçi yoğunluğunun memnuniyet verici olduğunu ifade etti. Özellikle yerli halktan çok büyük ilgi gören müzelerin, yerli ve yabancı turistler tarafından da gezildiğini aktaran Mustafa Erkmen, insanları müzelere çekebilmek için uygulamayı daha geniş çevrelere duyurabilmek için çaba gösterdiklerini kaydetti. Erzurum’un tarihi başta olmak üzere kültürel ve arkeolojik değerlerinin sergilendiği müzede, yüzyıllar öncesine yolculuk yapmanın mümkün olduğunu dile getiren Erkmen, Ermeni mezaliminin yaşandığı dönemlere ait kalıntıların, müzedeki en can alıcı parçalar arasında bulunduğunu kaydetti.

 

Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze ziyaretlerini ücretsiz hale getirmesi, turizm acentelerini de harekete geçirdi. Daha önce ücretli olduğu için yerli turist kafilelerine müzeleri yeterince gezdiremeyen acenteler, Erzurum’a yönelik olarak gerçekleştirilen tur programlarına, müze ziyaretlerini de eklemeye başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, 45 ildeki toplam 83 müzede ücretsiz ziyaret uygulaması başlattığına dikkati çeken tur operatörleri, “Türkiye’nin tarihi ve turistik bölgelerine yönelik olarak gerçekleştirilen tur programlarında, ücretsiz müze ziyaretlerini de dikkate almaya başladık. Bazen aralarında yabancı turistlerin de bulunabildiği kafilelerle, hemen hemen ücretsiz tüm müzeleri ziyaret ediyoruz. Erzurum’daki tur programlarının tamamına da, Erzurum Arkeoloji Müzesi’ni de dahil ettik. Bundan böyle yerli ya da yabancı tüm turistleri, Erzurum Müzesi’ni gezdirmeden göndermeyeceğiz.” diye konuştu.

Erzurum Gazetesi, 21.07.2009

26 BİN YILLIK AYAK İZLERİ KORUMAYA ALINIYOR

 

 

Manisa’nın Salihli İlçesi'ne bağlı Sindel Köyü yakınında bulunan ve Paleolitik Çağ’a (Yontma Taş Çağı) ait olduğu tahmin edilen insan ve hayvan ayak izlerinin koruma altına alınması için çalışma başlatıldı. Sindel Köyü yakınlarında, varlığı 1969 yılında fark edilen ayak izlerinin dünyada başka örneği bulunmadığını kaydeden İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, “26 bin yıl öncesine ait fosil ayak izlerinin bir kısmı geçmiş yıllarda alınarak Maden Tetkik Arama müzesine götürüldü.

Bir kısmı da doğal haliyle toprağın üzerinde duruyor. Bunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Bu kapsamda İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ve Kula Belediyesince Kula Volkanik Alan Jeopark Düzenlemesi çalışmaları başlatıldı. Türkiye’de ilk defa uygulanacak bu proje hayata geçirilirse Kula ve civarındaki tarihi eserlerle birlikte bir insana ait olduğu düşünülen fosil ayak izleri koruma altına alınacak” dedi.

Türkiye Gazetesi, 21.07.2009

RUS MÜZELERİNDE 14 BİN ESER KAYIP

 

Rusya'da bulunan bin 330 müzede yapılan incelemede 14 bin adet tarihi eserin kaybolduğu ortaya çıktı.

 

Rusya Kültür Mirasını Koruma Ajansı Başkan Yardımcısı Viktor Petrakov, eserlerden üç bininin İkinci Dünya Savaşı esnasında kaybolduğunu, 500'ünün ise restore edilmediği için tahrip olduğunu ifade etti. Petrakov, 9 bin eserin ise nasıl ve ne zaman kaybolduklarının dahi bilinmediğini belirtti. İnceleme, 2006 yılında Hermitage Müzesi'ndeki bir hırsızlığın ardından başlatılmıştı.

Zaman, Haber: Yaşar Niyazbayev, 21.07.2009



KİLİSE VE TÜRBE

 

  

 

Malatya'da kilise bitişiğinde bulunan türbenin duvarları yazılarla dolduruldu.

Malatya merkez Çamurlu Köyü'nde bulunan metruk haldeki Ermeni Venk Kilisesi'nin bitişiğinde bulunan türbeyi ziyaret edenlerin taleplerini duvara yazdıkları görüldü.

Kilise'nin bitişiğindeki türbenin kime ait olduğu konusunda ise net bir bilgi bulunmuyor. Türbenin "Cercis Peygamber"e ait olduğu iddiaları konuşuluyor.

Bu arada kilise ile ilgili olarak Malatya Valiliği resmi internet sitesinde, "Malatya’nın Çamurlu Köyünde olan kilise, 13. yüzyılda yapılmış olup, 12.5x6.9m boyutlarında, kesme taştan ve tonoz örtülüdür. Kapının karşısında ise basamakla çıkılan bir apsis yer almaktadır." bilgisi yeralıyor.

Venk Kilisesi ve Cercis Peygamber ziyareti ile ilgili olarak Birgün Gazetesi'nde geçtiğimiz yıl Ersoy Soydan imzasıyla yayınlanan bir yazıda, şu bilgilere yer verildi:

"..Malatya'ya birkaç kilometre uzaklıktaki Çamurlu Köyü'nde de geçmişi çok eskilere uzanan bir manastır kalıntısı vardır. Köyün eski adı da Ermenice'de manastır anlamına gelen Venk'tir. Manastırın önce Süryaniler, daha sonra da Ermenilerce kullanıldığı kabul edilir. Küçük bir tepenin üstüne inşa edilen manastırdan günümüze yalnızca kilisesi ulaşmıştır, tepenin eteklerinde de çeşitli yapılarının temelleri görülür. Manastırın ilk olarak Süryanilerce 969'da sonra 3. yüzyılda Romalılarca Hıristiyan oldukları için öldürülen Aziz Sarkis ve Bakus'un anısına inşa edildiği sanılır. Dikdörtgen planlı yapının üst örtüsü de sağlamdır. Kilisede herhangi bir yazıt ya da süsleme yoktur. Kilisenin içi ve çevresi definecilerce kazılarak delik deşik edilmiştir.

13. yüzyılın sonuna dek Süryanilerin elinde kaldığı kabul edilen manastır 14. yüzyılın başında Ermenilerce yeniden inşa edilmiştir. Günümüze ulaşan kilisede büyük olasılıkla bu dönemden kalmadır. 20.yy başında da işlevini sürdüren Surp Kirkor Lusavoriç Manastırı günümüzde terk edilmiştir, ancak yılın belli günlerinde Malatyalı Süryani ve Ermenilerce ziyaret edilmektedir. Manastır Müslümanlarca ziyaret edilmektedir, üstelik kilisenin önünde Cercis Peygamber'in mezarının bulunduğuna inanılır. 2001'de kilisenin giriş kapısının yanındaki mezar taşının çevresi taşlarla örülmüş, üstü de sacdan bir kubbeyle kapatılmıştı. 2007'de gittiğimde bunun yerinde betondan yapılmış küçük bir bina gördüm, binanın içinde yeşil bir kumaşla örtülmüş bir mezar yeri de vardı ve burası bir türbeye dönüşmüştü, (bu mezar taşı eskiden duvara dayalı olarak duruyordu) Sac kubbe ise tepeden aşağılara yuvarlanmıştı. Burası yörede çok bilinen bir ziyarettir. Çocukları olmayanlar buraya gelip adak adar ve doğan çocukları erkek olursa adını Cercis koyarlar.."

Malatya Haber, 20.07.2009

ANTİK KENTTEKİ MAYINLARIN ELLE TEMİZLENMESİ İÇİN İHALE YAPILACAK

 

Gaziantep'te bulunan ve turizme kazandırılmaya çalışılan Karkamış Antik Kenti'ndeki mayınların elle temizlenmesi için hazırlanan ihale, 24 Temmuz'da yapılacak.

 

Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, Karkamış Antik Kenti alanında bulunan mayınlı alanın, mayınlar elle kaldırılarak temizlenmesi işi için ihale düzenlendiği, ihalenin 24 Temmuz cuma günü saat 10.00'da yapılacağı belirtildi. İhalenin yerli ya da yabancı tüm isteklilere açık olduğu belirtilen açıklamada, ihale dokümanının İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde görülebileceği veya satın alınabileceği kaydedildi. Açıklamada, isteklilerin, teklif ettikleri bedelin yüzde 3'ünden az olmamak üzere kendi belirleyecekleri tutarda geçici teminat yatırarak ihaleye katılabilecekleri, ihaleye verilen tekliflerin geçerlik süresinin ihale tarihinden itibaren en az 90 takvim günü olması gerektiği bildirildi. Konsorsiyumların katılamayacağı ihalede, yüklenici firmanın ihale kapsamındaki işleri 300 günde bitirmesi öngörülüyor.

Zaman, 20.07.2009

7 BİN YILLIK KEŞİF

 

Denizli'deki Laodikya Antik Kenti’nin Asopos Tepesi olarak bilinen bölümünde yürütülen kazı çalışmalarında önemli bir keşfe imza atıldı.

 

Dokuma tezgahı parçaları bulundu. Kazı Heyeti Başkanı Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof. Celal Şimşek, yedi bin yıllık olduğunu söyledi, şöyle
dedi: “Denizli’de tekstilin geçmişinin 2 bin 500 yıllık olduğu tahmin ediliyordu. Buluntular bizi 7 bin yıl öncesine götürdü.”

Milliyet Ege, 20.07.2009

VENÜS HEYKELİNE POLİS TUZAĞI

 

 

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nce Cumhuriyet Meydanı’nda yaptırılan, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin sembolü olan ünlü Yunan tanrıçası Venüs’ün kumdan heykeli için izin alınmadığı gerekçesiyle Valilik talebi ile emniyet ekiplerince iki kez tutanak tutuldu.

Göğsünün biri açık olan Venüs’ün henüz baş kısmının ortaya çıktığı, aşağı doğru inildikçe krizin de giderek büyüyeceği belirtildi. Konuyla ilgili açıklama yapan bazı belediye yetkilileri ise asıl sorunun Venüs heykelinin bir göğsünün açık olmasından kaynaklandığını ve kum heykelin şu anki yapım aşamasının henüz kafa bölümünde olduğunu, göğüslere doğru gelindiği sırada ise asıl krizin çıkacağını ve bir gece heykelin ortadan kaldırılabileceğini öne sürdü.

Ayrıca Vali Alaaddin Yüksel’in de, Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Mehmet Rıfkı Aktekin’den heykelin kaldırılmasının istendiği de öne sürüldü.

Vatan, 20.07.2009

TARİHİ BEKLEYEN KONAK





Erzurum Kongresi’nin 90’ıncı Yıldönümü heyecanı, bütün şehri sararken, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Mevki-i Müstahkem Konağı, bu yıl da kutlamaların dışında kalacak.

 

Erzurum’a geldiği 3 Temmuz 1919’da söz konusu konağa yerleşen M. Kemal Atatürk, Büyük Kongre’yi toplamak için çok sevdiği askerlik görevinden de, yine bu evde kaldığı dönemde istifa etti.

 

Tarihi kayıtlarda, Atatürk’ün, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Cimcime Hatun Türbesi’nin hemen karşısında bulunan Mevki-i Müstahkem Konağı’nda, 6 gün boyunca kaldığı bilgisine yer verilirken, Erzurum Kongresi’nin toplanması yönündeki ilk planların da, yine bu binada yapıldığı kaydediliyor. Mevki-i Müstahkem binasıyla ilgili olarak Prof.Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun da bir araştırmasının bulunduğu öğrenilirken, bu hususta Doç.Dr. İbrahim Ethem Atnur’un da, ayrıca bir çalışma yaptığı öğrenildi. Erzurum’a ‘Tuğgeneral’ rütbesiyle gelen M. Kemal Atatürk’ün, askeri bina olması nedeniyle konakladığı Mevki-i Müstahkem Komutanlığı binası, hükümet konağına yakın oluşuyla dikkat çekerken, Erzurumlular, söz konusu tarihi yapının, kongre kutlamalarının dışında bırakılmaması gerektiğini kaydettiler.

 

M. Kemal Atatürk, 8 Temmuz 1919’u, 9 Temmuz’a bağlayan gece, Mevki-i Müstahkem binasında beraberinde Kazım Karabekir, Rauf Bey, Kurmay Binbaşı Kazım, yaverleri ve emir erleriyle birlikte, İstanbul’dan gelecek haberi beklerlerken, Yaver Cevat Abbas’ın; Padişah’ın, telgraf makinesinin başında beklediği yönünde getirdiği haberle harekete geçtiler. Mevki-i Müstahkem binasından çıkarak, Erzurum Postanesi’ne kadar yürüyen Atatürk ve arkadaşları, İstanbul’daki Yıldız Sarayı Telgrafhanesi ile ilk teması gece yarısında kurdular. Padişah adına Harbiye Nazırı Ferit Paşa’dan gelen ilk mesaj; “Padişahımız efendimiz hazretlerinin selam-ı şahanelerini tebliğ ederim. Muhabbet ve itimad-ı hümayunlarını bildiririm.” şeklinde olurken, ardından gelen ikinci mesajda, Atatürk’ten derhal İstanbul’a dönmesi istenmektedir. Gölbaşı’ndaki Erzurum Postanesi’nden İstanbul’a gönderilen cevap; “Dönmem!” olunca, gelen sonraki telgrafta Atatürk’e hitaben; “Erzurum’dan hastalık raporu al; fakat derhal oradan ayrıl. İstediğin yere git!” önerisi sunulur. Gazi’nin cevabı, bunun kesinlikle mümkün olmayacağı yönünde şekillenirken, Yıldız Sarayı Telgrafhanesi’nden gelecek olan cevap, Paşa’nın askerlik hizmetinden azledildiği yönünde olacaktır. Ancak M. Kemal, İstanbul’dan önce davranarak, istifa dilekçesini yazar ve altını imzalar.

 

M. Kemal Atatürk’ün, Mevki-i Müstahkem Binası’nda kaldığı dönemde Gölbaşı’ndaki Erzurum Postanesi’nden İstanbul’a gönderdiği telgraf şöyle: “9 Temmuz 1919 – Erzurum… Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni isteklerine kurban etmemek için açılan milli savaşmalar uğrunda milletle beraber serbest surette çalışmağa askeri ve resmi sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu gaye-i mukaddese (kutsal amaç) için milletle beraber sonsuza kadar çalışmağa mukaddesatım (kutsal şeylerim) adına söz vermiş olduğum cihetle, pek aşıkı bulunduğum yüce askerlik mesleğine bugün veda ve istifa ettim. Bundan sonra milli ve kutsal gayemiz için her türlü fedakarlıkla çalışmak üzere sine-i millette (milletin bağrında) bir ferd-i mücahit (savaşçı kişi) suretiyle bulunmakta olduğumu tamimen arz ve ilan eylerim.”

Erzurum Gazetesi, 20.07.2009

AFYONKARAHİSAR MEVLEVİHANESİ İLE SULTAN DİVANİ MEVLEVİHANE MÜZESİ'Nİ GÖRMELİSİNİZ

 

Dünyadaki yüz kadar mevlevihane arasında, Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Konya Mevlevihanesi’nden sonraki en önemli mevlevihanedir. Bu etkileyici yeri herkes görmeli!

Çünkü Hz. Mevlana sağlığında iken gittiği ve Çelebi Sülalesi denilen soyunun Konya’dan sonra önemli bir yoğunlukta yaşadığı yer Afyonkarahisar’dır. Torunlarından Sultan Divani’nin icraatları, hem Mevlevilik tarihi hem de Afyonkarahisar Mevleviliği açısından çok önemli. Sultan Divani, Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nin en önemli şahsı olup, kabri mevlevihanenin içerisindedir. Ayrıca, mevlevihanelerde 40 hatimli dua ile pişirilen Şifalı Aşure geleneği, Sultan Divani döneminde Afyonkarahisar’da başlamış. Günümüzde de bu gelenek sadece Afyonkarahisar’da devam etmekteymiş.

Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Asitane denilen, çile çıkarılabilen 15 mevlevihaneden biri. Çile, nefsi terbiye etmek için yaşanan bir süreç, manevi bir eğitim dönemidir. 1001 gün süren bu dönemde, insan ahlakının olgunlaşması konusunda önemli merhalelerden geçilir. Çile çıkarmak için mevlevihaneye gelen şahıs (can), ilk 3 gün Matbah’da (Mutfak) bulunur ve olan bitenleri izler. Eğer çile için kalmaya karar verirse bunu Kazancı Dede’ye söyler. Kazancı Dede, mevlevihanenin şeyhinden sonra en önemli şahıstır. Bu önemli şahsın mutfakta bulunmasının sebebi; mutfağın ham olan insanın piştiği yer olmasıdır. Görünüşte yemek pişiriliyor gibi ise de, Kazancı Dede’nin rehberliğinde Can’lar pişer.

1001 gün sürecek çile döneminin ana prensibi, insanın insana hizmetidir. Nefs, insan ayırt etmeden hizmet etmeyi pek sevmez. İnsanların kimlik ve şöhretlerine göre yön değiştirir. Fakat mevlihanelerde dervişler, kendi benliğini bir kenara bırakarak, herkese hizmet etme konusunda titiz davranır. Bu hizmet dönemi 18 basamaklı: Pazarcılık ile işe başlar. Tahmisci (kahveci), tahmisci başı, çerağcı (aydınlatma işleri), çerağcı başı, abrizci (su taşıma-temizlik işleri), abrizci başı gibi görevler sırası ile icra edilir. Tuvalet temizlemek de bu görevler arasındadır. Tuvalet temizlemekle, başkasının ayıbını örtmeyi başarmaya çalışır derviş. Başkasının ayıbını örtmek, nefse en ağır gelen şeydir. Çünkü nefs daha çok, kendini övmeyi, başkasının ayıbını ortaya çıkarmayı sever! (Bende de bundan var galiba!)

Çilenin son 40 günü Halvet’te geçer. Halvet; Allah’la baş başa kalmak demekmiş. Bu, Hz. Musa’nın Tevrat’ı almak için Tur Dağı’nda kaldığı 40 gecenin temsili. Çile çeken can, dua ile halvet odasına alınır ve 40 gün boyunca, abdest, tuvalet ve cuma namazı hariç bu odadan çıkmaz. Artık Nefs Muhasebesi’nin bu son dönemini de başarı ile tamamlarsa, Şeyh Efendi tarafından ona Sikke denilen Mevlevi Külahı giydirilir. Külahı artık onun nefsinin mezar taşıdır. Semazenin beyaz tennuresi de nefsinin kefeni. Siyah hırka dünyayı temsil eder. Sema ayini sırasında semazenler hırkalarını çıkarırlar, yani dünyayı bir kenara bırakırlar. Ahlaki olgunlaşmanın gerçekleşmesi için dünya hırsının bir kenara bırakılması gerekir.

Postnişin; mevlevihanenin şeyhi ve post sahibi kimsedir. Posta oturmak tekkelerde bir gelenek idi. Post; Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme imtihanı sırasında gönderilen kurbanlığın temsilidir. Yani fedakarlığın sembolüdür. Ayrıca postnişinin postu kırmızı renklidir. Kırmızı; vuslatın (kavuşmanın) rengidir. Güneş batarken ufuk kızarır. Aslında başka bir memlekete kavuşan güneş bize batıyor gibi görünür. Hz. Mevlana’nın, kendi ölümünü, Şeb-i Aruz (kavuşma gecesi) diye adlandırmasının sebebi de budur.


Sema; Hz. Mevlana’nın manevi coşkusunun, ete kemiğe bürünmüş halidir. Sema; kudümzenin kudüme bir-iki darbe vurması ile başlar. Bu vuruş, Allah Teala’nın kainata “Ol” emrini verişini temsil eder. Yani Sema töreni, önce kainatın yaratılışını anlatır. Ardından da neyzen, bir taksim yapar ve neyle Allah Teala’nın Hz. Adem’i yaratırken kendi ruhundan üfleyişini temsil eder. Semazenlerin dönüşü de yedi bölümdür ve sonunda İnsan-ı Kamil olunur. Kısaca Sema; varoluş ve mükemmelliğe doğru yönelişi ifade eder.

Müzede bulunan temsillerden biri de, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup yorumlayan Mesnevihan’dır. Mesnevi, dünyada en çok okunan kitaplardan biri. Burada hattatlar da çizgi sanatının ustalarıymış. Çünkü harfler çizgilerden oluşur. Kuran-ı Kerim’de “Allah insana kalemle yazmayı öğretti” ayetinden dolayı hattatlar için yazı kutsaldır. Bundan dolayı da hiçbir yazının üzerine basmazlarmış. Onların bu hassas davranışı, yazı yazarken hata yaptıkları duruma da yansımış. Hatalarını parmakları ile yalayarak düzeltirlermiş. Çünkü silmek, saygısızlık ifade eder. Mürekkep yalamak deyimi de buradan gelmekte.


Afyonkarahisar Mevlevihanesi ve Sultan Divani Mevlevihane Müzesi’ne gidip Namık Kemal’in annesinin mezarını, mevlihanenin kadın yöneticilerini, derviş hücrelerini, postnişin, halvet, sema, mesnevihan ve hattat odaları ile birlikte buralardaki etnografik eserler dahil birçok şeyi kendi gözlerinizle görün. Ayrıca Müze Müdürü Lokman Solmaz Bey’in davudi sesinden de buranın tüm sırlarını dinleyin. Çok etkilenecek ve pişeceksiniz.

Hürriyet, Yazı: Prof.Dr. Mikdat Kadıoğlu, 20.07.2009

'KARADENİZ'İN EFES'İ' TEION'DA KAZILAR SÜRÜYOR

 

Samsun, Amasya ve Zonguldak'taki kazılarda Karadeniz Bölgesi'nin tarihine ışık tutan eserleri gün ışığına çıkartılıyor. Zonguldak'ın Çaycuma İlçesine bağlı Filyos beldesinde bulunan MÖ 7. yüzyılda kurulan ''Karadeniz'in Efes'i'' Antik Teion Kenti'nde kazı çalışmalarını yürüten Trakya Üniversitesi ekibi, bu yılki çalışmalarına başladı.

 

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Kazı Ekibi Başkanı Prof.Dr. Sümer Atasoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Zonguldak Valiliği İl Özel İdaresi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen ve 2006'da başlanan arkeolojik kazılarda bu sezon 6 öğretim üyesi, 3 restore mimar, 2 seramik ve 2 yazıt uzmanı, 2 jeofizikçi ve 20 öğrencinin görev yaptığını söyledi.

 

Eylül sonuna kadar sürecek kazılarda 20 civarında işçinin çalışacağını anlatan Atasoy, şöyle konuştu: ''Şu anda çalışmalarımıza uluslararası katılım söz konusu değil. Bölge halkından maddi değil, ama manevi destek görüyoruz. Barınma ve diğer sorunların çözülmesi konusunda yerel yöneticilerle diyalog içindeyiz. Bu yıl kazı alanında ölçümler yaparak, kalede, antik tiyatroda ve hamamda faaliyetlerimiz ağırlık kazanacak. Kalede tapınağın mimari parçalarını ve hamamı ortaya çıkarmaya çalışacağız. Eylül ayında İstanbul'da yapılacak Karadeniz Sempozyumu'na katılan bilim insanları Filyos'u ziyaret edecek. Bu da çok iyi tanıtım sağlayacak.''

Atasoy, kazılarda ortaya çıkan MÖ 7. yüzyıla ait çanak, çömlek gibi eserlerin Türkiye'de Karadeniz sahillerinde ilk olduğuna dikkati çekti. Kazılarda hamam, liman ve mendirek kalıntılarının yanı sıra bir binanın eşik taşında Roma döneminde üremeyi, bolluk ve bereketi simgeleyen kabartma bulduklarını anlatan Atasoy, ''Kaleden aşağıya inen basamaklar tespit ettik. Ancak ne olduğunu şu anda bilmiyoruz. Orada küçük bir tiyatro olabilir. Şu anda dikkate değer en önemli eserler MÖ 7. yüzyıla ait çanak ve çömlekler. Eserler şu anda üzerlerinde bilimsel çalışma yapıldığından sergilenmiyor. Daha sonra Ereğli Müzesi'nde insanların görmesine imkan tanınacak'' dedi.

Turizm Gazetesi, 20.07.2009

SAGALASSOS'TA SU KANALI BULUNDU

 

Burdur'un Ağlasun İlçesi yakınlarındaki Sagalassos antik kentindeki kazılarda, antik çeşmeyi besleyen su kanalı gün ışığına çıkarıldı.

 

Sagalassos antik kenti bugünlerde tam bir şantiye görünümünde. Yerli ve yabancı 50 kişilik kazı ekibi bu yıl 5 ayrı bölgede çalışıyor.

 

Kazılar büyük heykellerin bulunduğu hamam ve tepedeki Hellenistik antik kent civarında yoğunlaşıyor. Kazı çalışmalarının yanında Sagalassos'u ayağa kaldıracak restorasyon çalışmalarına da büyük önem veriliyor.

 

Bugüne kadar yapılan çalışmalarda çeşmeyi besleyen su kanalı gün ışığına çıkarıldı. Bozulmadan günümüze kadar gelebilen su kanalı ekipte sevinç yarattı.

 

Antik çeşmenin önümüzdeki yıl hizmete açılması hedefleniyor.

Trt/Haber, 19.07.2009

ANTİK TİYATROYA KRİZ ERTELEMESİ

 

 

Kadifekale eteklerindeki tarihi mirası gün ışığına çıkarmak için bu yıl kamulaştırmalara başlaması beklenen Büyükşehir Belediyesi, çalışmaları, 2010’a ötelemek zorunda kaldı.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kadifekale eteğinde, evlerin altında kalan antik tiyatroyu gün ışığına çıkarmak için yapacağı ve kararını aldığı, bu yıl çalışmalarına başlamayı planladığı kamulaştırmaları, ekonomik kriz nedeniyle erteledi. Bugüne kadar 29 milyon TL harcanan Agora çevresi kamulaştırmaları da yavaşlatıldı.

 

Agora ve Çevresi Koruma, Geliştirme ve Yaşatma Projesi kapsamında Büyükşehir Belediyesi’nin Agora’nın çevresinde yürüttüğü ve ilk dört etabı tamamlanan kamulaştırma çalışmaları hız kesti. Ekonomik kriz nedeniyle sıkıntılı günler yaşayan, acil ve devam eden projeler dışındakileri öteleyen Büyükşehir Belediyesi, Agora 5 ve 6’ncı etap kamulaştırma çalışmalarını durdurmamasına karşın hız kesmek zorunda kaldı. Büyükşehir, Kadifekale eteklerindeki, 15-20 bin kişilik olduğu sanılan antik tiyatroyla ilgili kamulaştırmaları ise 2010’a öteledi. Toplam 165 konutu proje kapsamında kamulaştırması gereken, ancak öncelikle tiyatronun üzerindeki 60 evi kamulaştırma kararı alan belediye, bu yıl başlamayı planladığı çalışmaları 2010’da yapacak. Bu kararda gelirlerin azalması ve ekonomik kriz etkili oldu. İlk etaptaki kamulaştırma bedellerinin 10 milyon TL’yi bulması bekleniyordu.

Milliyet Ege, Haber: Utku Bolulu, 19.07.2009

AKTİVİST PICASSO LIVERPOOL'DA





Liverpool’daki Tate Müzesi, birkaç yıldır gizlice sürdürdüğü çalışmalarını sonuçlandırdı ve yaptığı basın toplantısı ile gelecek yıl 21 mayıs ile 30 ağustos tarihlerinde Picasso: Peace and Freedom yani Picasso: Barış ve Özgürlük adında bir Picasso sergisine ev sahipliği yapacaklarını açıkladı.

 

Daha önce 10’larca Picasso sergisi açılmış olsa da, Picasso: Barış ve Özgürlük’ün özelliği sanatçının aktivist ve barış yanlısı yönünü ön plana çıkararak 1944-1973 yılları arasındaki eserlerine odaklanması. Sergi, Picasso’nun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle barış için çalışmasını ve yaratıcı dehasını birarada sunacak. Sergide dünyanın farklı yerlerinden 150’den fazla Picasso tablosu yer alacak.


Picasso: Barış ve Özgürlük, sanatçının savaş sonrası hayatını derinlemesine işleyen ve Picasso’yu farklı bir şekilde yansıtan ilk sergi olacak. Sergi, sanatseverlere Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 20 yıl sonra, Picasso’nun soğuk savaş sırasındaki eserlerine bir bakış şansı sunuyor. Sanatseverler bu sergiyle Picasso’nun savaş ve barışla doğrudan ilintili önemli resimleri izleme şansına erişecek.


Sergideki en önemli tablolardan biri, usta ressamın 1944-45 yılları arasında resmettiği başyapıtı olan The Charnel House. Eser, İngiltere’de en son 50 yıl önce sergilenmişti. The Charnel House, Picasso’nun 1937 tarihli Guernica’sından beri en politik resim.


1881 doğumlu Pablo Picasso, 20. yüzyılın en üretken ve etkileyici sanatçılarından biri olmakla beraber, yaşamının sonuna dek, yaşayan en büyük sanatçı kabul edildi. 1944 yılında sol görüşün simgesi haline gelen sanatçı, aynı yıl Komünist Parti’ye katılmıştı.


Picasso: Barış ve Özgürlük sergisinin küratörlüğünü Lynda Morris ve Tate Liverpool yöneticisi Dr. Christoph Grunenberg üstleniyor.

Taraf, 19.07.2009

EDİRNE KALESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR

 

Edirne Kalesi'nde yapılan kazılarda bulunan çok sayıda gülle parçası, geçmişte bölgede çok yoğun bir savaşın yaşandığını ortaya çıkardı.

 

Roma İmparatoru Hadrianus döneminde yapılan Edirne Kalesi kazılarında, erken Osmanlı dönemine ait önemli buluntuların yanı sıra, kalenin mimarisi hakkında ipucu veren burçlar ortaya çıkarıldı.

 

Edirne Kalesi'nde geçen yıl yapılan kazılarda da, 9 ve 10'uncu yüzyıla ait olduğu belirlenen 24 mezar, ölü hediyeleriyle birlikte bulunarak koruma altına alınmıştı.

Trt/Haber, 19.07.2009

BATTAL GAZİ'NİN KALESİ RESTORE EDİLİYOR





Malatya'nın Battalgazi İlçesi'nde, Batı Roma İmparatoru Justinianus döneminde tamamlanan, Battal Gazi'nin kahramanlıklarıyla destanlaşan Malatya Kalesi'nin yaklaşık 2 bin 850 metre uzunluğundaki surlarının restorasyonuna başlandı.

 

Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan, yaptığı açıklamada, surların 550 metrelik kısmının restorasyon projesini hazırladıklarını, kale kapısının restorasyon ihalesini yaptıklarını ve restorasyona başlandığını söyledi.

 

Restorasyon için Malatya İl Özel İdaresinden 150 bin TL'lik ödenek aldıklarını anlatan Gürkan, 'Kale kapısının restorasyonunun ardından 550 metrelik kısmın restorasyonuna geçilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığından da restorasyon için destek bekliyoruz' dedi. Surların 550 metrelik bölümünün müstakil tapu haline getirilmesi için çalışma yaptıklarına belirten Gürkan, özel mülkiyetteki tapuları da alarak surların mülkiyetini Battalgazi Belediyesine geçirdiklerini dile getirdi.

 

Tamamı 2 bin 850 metre olan surların restorasyonu için 3 milyon 50 bin TL ödenek gerektiğini ifade eden Gürkan, şöyle konuştu:

'550 metrenin dışındaki bölüm tamamen yıkılmış, yok olmaya yüz tutmuş. Buranın da müstakil tapu haline getirilmesi için çalışma yapacağız ve aslına uygun restore ettirmeye çalışacağız. Bu çalışmayı da yaklaşık 600 metrelik bir kısımda yapacağız. Restorasyona da ödenek geldiği oranda devam edeceğiz.'Surların koruma amaçlı imar planının da hazırlandığını anlatan Gürkan, Kültür ve Turizm Bakanlığından plan için 150 bin TL ödenek geldiğini, bir aya kadar planın tamamlanacağını kaydetti. Battalgazi İlçesinin geçmiş medeniyetlerin merkezi olduğuna dikkati çeken Gürkan, 'Geçmiş uygarlığımızı, tarihi kimliğimizi bugüne taşımak gibi bir sorumluluğumuz var, onun için çalışıyoruz' dedi.

 

Malatya'nın ilk yerleşim yeri Battalgazi İlçesi'ndeki kale, tarihi kaynaklara göre, yapıldıktan sonra Roma-Bizans-Sasani ve Bizans-Arap mücadelelerinde önemli tahribata uğradı. Bu surlar her seferinde onarılarak Osmanlı dönemine kadar korundu. Battal Gazi'nin kahramanlıklarıyla destanlaşan Malatya Kalesi, 19. yüzyıla kadar savunmada önemli rol oynadı.

 

Şehrin her tarafından görülebilen Malatya Kalesi'nin 71 burcu ve 11 kapısı bulunuyor. Kalenin çevresindeki surların büyük kısmı yok oldu, son kalıntılar da yıkılmaya yüz tuttu. Son kalıntıların çevresi de kayısı bahçesine çevrildi.

Yeni Şafak, 18.07.2009







TOPRAK ALTINDAKİ ZENGİNLİKLERİMİZ

 

     

 

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Hatay'da, 3 bölgede kazı çalışması yapılıyor.

 

Hititler konusunda eksik bilgileri tamamlamada önemli olduğu düşünülen Reyhanlı İlçesi Varışlı Köyü yakınlarındaki ilk kazı, 1937'de İngiliz Arkeolog Leonard Woolley tarafından Aççana Höyüğü'nde yapıldı. Bugüne kadarki kazılarda, 17 katmandan oluşan yerleşim biriminde önemli bir saray gün ışığına çıkarılırken, bölgede şu ana kadar 346 höyük belirlendi. Hitit yaşamı ve kültürü Koç Üniversitesinden öğretim üyesi ve Kazı Başkanı Prof.Dr. Aslıhan Yener başkanlığında 2000 yılından bu yana yapılan çalışmalarda ise Hitit yaşamı ve kültürü hakkında önemli bulgular elde edildi. Bu ayın başında başlayan ve ağustos sonuna kadar devam edecek, 8 bölgedeki yeni dönem kazılarında, Türkiye'nin çeşitli üniversiteleri ile ABD, İngiltere, İtalya gibi ülkelerden 25 uzman arkeolog ve 60 işçi görev alıyor. Buluntular arkeoloji müzesine Kazılardan elde edilen buluntuların bir bölümü Antakya Arkeoloji Müzesine götürülürken, buradaki yer sıkıntısı nedeniyle depolarda bulunan ve bulundukları yerlerde korunanların Narlıca beldesinde yeni yapılacak müzede sergilenmesi planlanıyor. Daha yıllarca süreceği hesaplanan kazılarla, 17 katmandan oluşan saray ve tapınaklar ile mezarların bulunduğu alanın ''Arkeolojik Park'' haline dönüştürülerek turizme kazandırılması hedefleniyor.

 

Bu arada, yine Hitit dönemine ait bulgulara rastlanan 7 katlı Tayinat Höyüğü'nde de 1930 yılından bu yana kazı çalışması yapılıyor. Höyükte bugüne kadar Demir ve Erken Tunç Çağı'na ait eserler ortaya çıkarıldı. Bu yıl höyükte, Toronto Üniversitesi'nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığında 20 arkeolog ve 17 işçi çalışıyor. ABD, İngiltere, Kanada, Romanya ve Türkiye'den arkeologların görev aldığı, temmuz ayında başlayan kazılarda, görevliler sıcak ve bunaltıcı havaya aldırmaksızın titiz bir çalışma gerçekleştiriyorlar. Yer sıkıntısı Höyükte ortaya çıkartılan eserlerden bazıları Antakya Arkeoloji Müzesinde bulunuyor. Çok sayıda eser ise yer sıkıntısının giderileceği günü bekliyor.

 

Mustafa Kemal Üniversitesi (MKA) Arkeoloji Bölümü tarafından Samandağ İlçesi Sutaşı beldesinde bulunan Sabuniye Höyüğü'nde 2002 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmalarda ise Tunç Çağı dönemi aydınlatılmaya çalışılıyor. Kazılar 23 Temmuz'da başlayacak MKÜ Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Hatice Pamir başkanlığındaki bu yılki kazıların 23 Temmuzda başlayacağı belirtildi. Sabuniye Höyüğü'nün kesit ve kazı çalışmalarında eski Mısır, Kıbrıs, Kuzey Suriye, Mezopotamya, Miken Uygarlığı kökenli buluntulara rastlandığı, buranın döneminde Doğu Akdeniz'in önemli liman kentlerinden biri olduğu kaydedildi.

 

Öte yandan, Dörtyol İlçesi'ne bağlı Yeşilköy beldesindeki Kinet Höyüğü'nde 1992 yılında başlanan ve geçtiğimiz yıl biten kazı çalışmalarından elde edilen eserlerin ise envanter çalışması yapılıyor. Bilkent Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Doç.Dr. Marie Henriette Gates başkanlığında yürütülen, 8'i yabancı 18 arkeoloğun görev yaptığı, 5 bin yıl önce kurulduğu belirlenen liman kenti Kinet kazısında yaklaşık bin 600 eser gün ışığına çıkarıldı. Kazı çalışmasından elde edilen birçok eser Arkeoloji Müzesi'nde ziyaretçilerini bekliyor.

Hatay Gazetesi, 18.07.2009

İSHAK PAŞA SARAYI'NDA RESTORASYON





Ağrı'nın Doğubayazıt İlçesi'nde Ehmedê Xani Türbesi ile yan yana bulunan İshak Paşa Sarayı'nın restorasyon çalışmaları sürüyor. İhaleyi alan Zeydanlı İnşaat firması şantiye şefi Adnan Vural, "yapının orjinalitesine zarar vermeden koruma amaçlı bir çalışma yürüttüklerini" söyledi.

Doğubayazıt ilçe merkezine 5 kilometre uzaklıkta, Ehmedê Xani Türbesi'nin yanında bulunan ve İstanbul'daki Topkapı Sarayı'ndan sonra Türkiye'nin ikinci en büyük tarihi sarayı sayılan İshak Paşa Sarayı'nda, Ağrı İl Özel İdaresi'nin 2008 yılında açtığı ihale kapsamında, koruma amaçlı restorasyon çalışmaları yapılıyor. İhaleyi alan Zeydanlı İnşaat firması, geçen yıl binanın güçlendirme çalışmalarını yürütürken, bu yıl da, içinde hem güneş hem de soğuk geçirmeyen film bulunan çift katlı cam tabakanın çatı olarak uygulanması için altyapı çalışması gerçekleştirdi.

Toplam 7 bin 500 metre karelik bir alanı kapsayan sarayın 3 bin 500 metrekarelik bir bölümü çift katlı camla kaplanacak. İhale süresi 2011 yılı olan yapının korumaya dönük iş bedeli ise 5 trilyon lira. Firma 26-50 arasında değişen işçi çalıştırıyor.

AKnews'e çalışmalara bilgi veren Zeydanlı İnşaat Firması şantiye şefi Adnan Vural, "kamuoyunda tahmin edildiği gibi yapının tarihi bütünlüğünü tahrip edici ve zedeleyici bir çalışma yapmadıklarını" belirterek, "Yaptığımız iş, yapının tarihi dokusunu zedelemeden, orijinalitesini bozmadan tamamen yapıyı koruma amaçlı bir çalışmadır. Geçen yıl daha çok güçlendirme çalışmaları yaptık, çatının alt yapısını oluşturduk. Bu sene ise, çatı örtüsü çalışması yaptık ve devam ediyor. Burada temel amaç eskide kapalı olan alanların üzerini koruyucu madde ile örtmektir" dedi.

Daha önce de binada restorasyon çalışması yürütüldüğüne dikkat çeken Vural, şunları söyledi:

"Ancak yanlış malzeme kullanıldığı için hep yıkılmış. İstanbul'da bir laboratuar var, orada tahliller yapılır. Biz oradaki tahlillere dayanarak taşları Ağrı dağı eteklerinde, Tokat'tan tuğla tozu, kireci İtalya'dan, Ahşabı Sibirya'dan getiriyoruz. Her biri 6 santim kalınlığında olacak çift camın ham maddesi ise, bize Amerika'dan gelecek. Daha önce yapılan restorasyonlarda çimento kullanılmış, hepsi dökülmüş sonradan. Biz çimento yerine yapıdaki taşların rengine de uyan kırmızı toprağı kullanıyoruz. Yeni yürüttüğümüz bu çalışma ile bu tarihi binaya gelen insanlar artık kendilerini çok farklı bir mekanda görecekler. Eskisi gibi harabe görüntü olmayacak. Ayrıca ikinci bir ihaleyle ışıklandırma da yapılacak. Cami ibadete açılacak. Müze kurulması planlanıyor. Bence Türkiye'nin en güzel müzesi burada olacak."

Kış gelmeden restorasyon çalışmalarını bitireceklerini de kaydeden Vural, "İhale anlaşması 2011 yılına kadardır. Ancak biz çalışmaları bu yıl bitireceğiz. Kış gelmeden her şey bitmiş olacak. Başka bir yere bir İshak Paşa Sarayı kurabilirsiniz, onun bir anlamı olmaz, önemli olan buradaki İshak Paşa Sarayı'dır. Akdamar Kilisesi'ni de biz restore ettik. Firmamız tarihi yerleri önemsediği için bu tür çalışmaları da ayrıca yürütüyor" diye konuştu.

Vural, İshak Paşa Sarayı'nı ziyaret eden yerli ve yabancı turist sayısında da bu yıl artış olduğunu kaydetti.

1685 yılında İshak Paşa'nın babası Çolak Abdi tarafından yapımına başlanan saray, 1784 yılında İshak Paşa tarafından tamamlanmış. 7 bin 600 metrekarelik bir zemin üzerinde inşa edilen sarayın duvarlarının yüksekliği 12-15 metre arasında değişiyor. Sarayın en alt kesiminde de zindanlar bulunuyor.

Haber Diyarbakır, 18.07.2009

TARİHİ ÇEŞMELER DÖKÜLÜYOR

 

Tarihi dokusu, kültür ve turizm miraslarıyla dikkat çeken Adıyaman'da yüzyıllar önce yapılan çeşmeler, çöplük olarak kullanılmaya başlandı.

 

Muslukları kırılan ve bakımsızlıktan çürümeye bırakılan tarihi çeşmeler, alkol ve madde bağımlılarının uğrak yeri olmaya başladı. Mara Mahallesi Hacı Abuzer Caddesi üzerinde bulunan tarihi iki çeşme restore edilmeyi beklerken, duvarlarında yer alan eski yazılar çeşmelerin tarihini ortaya koyuyor.

 

Tarihi çeşmelere sahip çıkılmasını isteyen vatandaşlar, yıkılan çeşme duvarlarını gösterip Adıyaman'ın tarih kenti olduğunu belirterek, bu tür tarihi eserlere değer verilmesini istediler.  Öte yandan bazı mahalle sakinleri, bir çeşmenin tamamen kuruduğunu açıklarken, kurumak üzere olan diğer bir çeşmeye gelen suyun ise mahalle sakinleri tarafından borular yardımıyla eve çekildiğini iddia ettiler.

Adıyaman Kent Haber, 18.07.2009

ARKEOLOJİK KAZI





Batman Merkez'e bağlı Oymataş Köyü'nde törenle arkeolojik kazı çalışması başlatıldı.

 

Ilısu Barajı yapımı öncesi bölgedeki yüzey araştırmalarının bitirilmesi, tespit edilecek tarihi alanlarda arkeolojik kazıların gerçekleştirilmesi ve bölgenin tarihinin ortaya çıkarılması için 2009 yılı içinde Batman'ı çevrelen akarsular kıyısında bulunan alanlarda 4 arkeolojik kazıya başlandı.

 

Batman Merkez'e bağlı Oymataş Köyü'nde bulunan Kuriki Tepe kazısı törenle başladı. Törene katılan Batman Vali yardımcısı Aziz Mercan, Kültür ve Turizm İl Müdürü Selahattin Ortaboy, Kazı Başkanı Yrd. Doç. Elif Genç tarafından ilk kazmaların vurulması ile kazılara başlandı. Kazı çalışmalarına 12 kişilik akademisyen ve öğrenci grubu katılıyor. Dicle Nehri ve Batman Çayı'nın birleştiği yerde bulunan Kuriki Höyüğü uzmanların verdiği bilgiye göre MÖ 2000 yıllarına ait. Uzmanlar, Kuriki Höyüğü'nün Dicle Vadisi'nin başlangıç noktasında bulunması nedeniyle tarihi anlamda burada devam eden yaşamın stratejik anlamda çok önemli olduğunun elde edilen bulgulardan anlaşıldığını söylediler.

 

Kuriki Höyüğü'nde kazı çalışmalarının başlaması nedeniyle ilk kazmayı vuran Vali Yardımcısı Aziz Mercan, "Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin alarak ekibi ile birlikte buralara kadar gelerek çalışmalarını yürütecek olan Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Yrd. Doç.Dr. Elif Genç ve öğrencileri başta olmak üzere, ekip üyelerinin tümüne teşekkür ediyorum. Bütün kazı ekibine başarılar diliyorum. Kazı çalışmalarının devam edeceği süre içerisinde Valilik olarak İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüzce kendilerine her türlü lojistik destek sağlanacaktır" dedi.

Batman Kent Haber, 15.07.2009

Hierapolis - Tiyatro (G. Bell - Nisan)
...1907




12 - 18 Temmuz 2009

CEMİLE SULTAN YALISI YENİDEN İNŞA EDİLECEK

 

 

Padişah Abdulmecid’in 37 çocuğundan biri olan Cemile Sultan’a hediye ettiği ancak 1952 yılında elektrik kontağından çıkan yangında tamamen kül olan Kandilli’deki Cemile Sultan Konağı yeniden inşa ediliyor.

 

Orijinaliyle birebir aynı mimaride yapılacak konak 10 milyon dolara mal olacak. Cemile Sultan Korusu Genel Müdürü Levent Can Ülfer, “Elimizde konağın projesi var. Ayrıca 1940’lı yıllarda yayımlanan filmlerden konakla ilgili pek çok ipucu elde ettik. Bir-iki yıla kadar tamamlamayı planladığımız konakta üyelere yönelik spor salonları, kafeler, restoranlar ve toplantı organizasyonları yapacağız” dedi. Ülfer şöyle konuştu:


“1900’lü yılların başında koru Yunan bir aileye satılmış. Daha sonra bu aileden koruyu film yapımcısı Cemal Filmer satın almış. Ne yazık ki 1952’de Cumhuriyet Bayramı gecesi elektrik kontağından çıkan yangında konak kül olmuş. Filmer koruyu 1969 yılında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Personeli Sigorta Emekli Sandığı’na satmış. Koru 1994 yılına kadar kaderine terk edilmiş, kullanılmamış. Şu anda İstanbul Ticaret Odası Vakfı kiracı olarak işletmeye devam ediyor.”

 

Boğaz mavisi ve yeşili bir araya getiren 100 dönümlük koru, romantik dokusuyla düğünlerin de aranılan mekânlarından biri.

Milliyet, 18.07.2009

KÜLTÜR BAKANI İÇİN AÇIK HAVA MÜZESİ

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bugün Balıkesir’in Erdek İlçesi’ne yapacağı ziyaret öncesi, Kyzikos kazılarında çıkarılan ve uzun süredir ilçenin değişik yerlerinde duran tarihi eserler, gece yarısı operasyonuyla Hükümet Konağı bahçesinde toplandı.

 

Bakan Günay’ın gezisi öncesi Erdek’e gelen Kültür ve Turizm Balıkesir İl Müdürü Neriman Özaydın, Kyzikos Antik Kenti’nden çıkarıldıktan sonra ilçenin çeşitli yerlerine taşınan tarihi eserlerin bir arada toplanması için hazırlıklara başladı. Hükümet Konağı yanındaki 400 metrekarelik alan eserlerin toplanacağı bölge olarak seçildi. Beton kaideleri hazırlanan 31 tarihi eser, gece yarısına kadar süren çalışmalarla yerlerine konuldu.

 

Eserler arasında 3’üncü yüzyıldan kalma sütun tamburları süslemesi, aslan başlı su olukları, çeşmenin yarım kalan kubbesi, sunaklar ve lahitler bulunuyor.

Milliyet, 18.07.2009

BAVULUNDA TARİHİ ESERLE YAKALANDI

 

Ankara ve Samsun karayolunda Yahşihan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri durdurdukları bir otobüsteki yolcunun valizinde tarihi eser olduğu belirtilen bronz heykel buldu. Bronz heykeli Ankara’ya satmaya götürdüğü tespit edilen 55 yaşındaki A.S. gözaltına alınarak sorgusundan sonra mahkemeye çıkarılmak için Kırıkkale Adliyesi’ne sevk edildi. Bronz heykel Ankara’da incelenmek üzere müzeye gönderildi.

Hürriyet Ankara, 18.07.2009

"İSTANBUL'DA BİR DENİZCİLİK MÜZESİ KURULSUN"

 

Türkiye'de denizcilik tarihi üzerine çalışan Prof. İdris Bostan, deniz imparatorluğu olan Osmanlı'nın bu konudaki zenginliğini ve gelişmişliğini anlatan bir deniz müzemizin olmadığından yakınıyor. Bostan, UNESCO'nun ilan ettiği 2009 Katip Çelebi yılında da henüz elle tutulur bir çalışma olmadığını söylüyor.

 

Osmanlı bir kara imparatorluğu olmanın yanında muazzam bir deniz gücüne sahipti. 'Bahr-i Frenk ve Mağrib ve Hind'de gemiler yürüten sultanlar, 'sultan-ı berreyn ü bahreyn' olarak anılırdı. Osmanlı'nın denizciliğe verdiği önem henüz yeterince kavranabilmiş değil. Bugün öyle bir hazinenin üzerindeyiz ki bu gözle görülür hakikati söylemek keramet olmasa gerek. Osmanlı denizciliğine dair 'Batı' menşeli aslı astarı olmayan sözleri bir yana bırakırsak denizi velinimet olarak görmüş bir milletiz. Hal böyleyken bu köşeye büzülmüş hakikatin peşine düşen bir elin parmağını geçmeyecek kadar araştırmacı var.

 

Türkiye'de denizcilik tarihi denilince ilk akla gelen isimlerin başında İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İdris Bostan geliyor. Üniversitede hocasının teşvikiyle denizlere dalan Bostan'ın coşkusu zamanla bir tutkuya dönüşür. Ufku üç tarafı denizlerle kaplı Türkiye'yi aşarak Venedik'te, İtalya'da seyr ü sefere çıkar, yeni belgelerin, farklı bakışların izini sürer. Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın deyişiyle Bostan'ın Osmanlı denizciliği üzerine kaleme aldığı araştırmalar ve makaleler çuval dolduracak sayıda. Bu eserleri görünce Osmanlı deniz gücünü ihmal ettiği, denize sırtını çevirdiği gibi sözlerin ne kadar boş olduğunu anlıyorsunuz. En son 'Adriyatik'te Korsanlık' (Timaş Yayınları) adlı kitabını geçtiğimiz günlerde sulara bırakan İdris Bostan'ın dilinden düşmeyen ve her gittiği yerde yıllardır dillendirdiği bir arzusu var: Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezî deniz üssü Haliç'teki Tersane-i Amire'de, bir İstanbul Denizcilik Müzesi'nin kurulması.

İdris Bostan, "Denizciliğe çok önem veren bir Osmanlı'nın şanına uygun bir denizcilik müzemiz yok." derken durgun bir deniz gibi. Ama içindeki med cezirler bu müzenin kurulması için ne denli çabaladığını ele veriyor. 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne doğru yola koyulan İstanbul, bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi bir müzeyi çoktan hak ediyor. İstanbul'da Osmanlı denizciliğini temsil eden çıtası yüksek bir müze kurulması gerektiğini söyleyen Bostan, "Haliç'teki Tersane-i Âmire tarihî süreç içinde pek çok tahribata uğramasına rağmen bugün bu tersaneden günümüze intikal eden hâlâ önemli yapılar ve eserler var. Denizciliğe gösterilen ilgiyi artırmak, genç nesillere deniz sevgisini aşılamak için en uygun ortam, bu mekânlarda tarihî hüviyetine uygun oluşturulacak bir müze ile sağlanabilir." diyor.

 

Her şey bu kadar bulutlu değil tabii. İdris Bostan, Deniz Müsteşarlığı ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde İstanbul Denizcilik Müzesi'nin kurulması için bir kurul oluşturulduğunun müjdesini veriyor. Bostan, "Haliç Tersanesi'nde bir müze için 2010'a yetiştirilmek üzere başlanmış olunabilirdi." diyor ve ekliyor: "Ama bir müze kurmak bir senelik, beş senelik bir şey değil. Osmanlı denizciliği bu ölçeğe sığacak kadar küçük değil."

 

Bostan, Osmanlı'nın denizcilikte teknolojiyi ne kadar yakından takip ettiğini anlatırken Batılı tarihçilerin Osmanlı'ya yanlı bakışına işaret ediyor. Kimi Avrupalı tarihçilerin ise biraz daha 'vicdanlı' davranarak Osmanlı kaynaklarına ulaşamadan yazılan Akdeniz tarih kitaplarının eksik kalacağını söylediğini hatırlatan Bostan, şu sıralar Akdeniz tarihçiliğinin Osmanlı ayağını talebeleriyle birlikte tamamlamaya çalışıyor.

 

"Çoğu şeyi aceleye getirdiğimiz gibi 2009 Katip Çelebi Yılı da aceleye geldi. O insanlar bu basitliği hak etmiyorlar. Ya işimizi doğru yapmalıyız ya da yapmayıp beklemeliyiz, en azından onları karartmamış oluruz. Deniz Müsteşarlığı olarak Kâtip Çelebi'nin Tuhfetü'l-Kibâr fi Esfâri'l-Bihâr adlı eserini yayımladık. Vefa borcunu biz biraz ödemiş olduk. Lakin bunlar yeterli değil. Batı'da çok önceleri tanınmış Kâtip Çelebi adına bir enstitü kurulmalı, filmler yapılmalı."

Zaman, Haber: Musa İğrek, 18.07.2009

TROİA KAHRAMANI HEKTOR İÇİN HEYKEL

 

Çanakkale'nin İntepe beldesinde Truva Savaşı'nın kahramanlarından Hektor'un heykelinin yapımı için çalışma başlatıldı. İntepe Belediye Başkanı Alaaddin Özkurnaz, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim elemanı ve heykeltıraş Seyhan Boztepe'nin direktörlüğünde, Hektor'un mermer heykelinin yapım çalışmalarının başladığını belirterek, ilgili çalışmaların yaklaşık bir ay içerisinde tamamlanacağını ifade etti.

Sabah, 18.07.2009

HALFELİK MEZARLIĞI ZİYARETE AÇILACAK

 

 

Tarihi Halfelik Mezarlığı, atıl ve bakımsız durumundan kurtarılacak. Sivas Belediyesi, şu an defin yapılmayan tarihi Halfelik Mezarlığı’nı düzenleyerek ziyarete açmak için çalışma başlattı. Bu kapsamda Halfelik Mezarlığı’nda şu an fotoğrafla çalışması yapılıyor. Daha sonra ise mezarlık içerisinde peyzaj çalışması yapılacak. Yapılacak çalışmaların ardından Halfelik Mezarlığı, düzenli bir hale getirilerek halkın ziyaretine açılacak. Halfelik Mezarlığı düzenleme işinin 2010 yılında tamamlanması planlanıyor.

 

Belediye yetkilileri, Halfelik Mezarlığı’nı düzenlemek için çalışmalara başlayınca hangi mezarda kimin yattığını ve mezar yerlerinin kayıtlı olduğu defin defterinin kayıp olduğu ortaya çıktı. Mezar yerlerinin ve kime ait olduklarının tespiti noktasından oldukça önemli olan defin defterinin kayıp olması, mezarlıkta yapılacak olan düzenleme işini zorlaştıracak. Kitabesi olan mezarların tespiti yeniden yapılacak olurken kitabesi silinmiş olanlar ise akademik destekle ortaya çıkarılacak. Bu zorluğu akademik destekle aşmak isten Belediye yetkilerine Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi Faruk Aburşu yardım edecek.


1402 yılında Sivas’ı istila eden Timur’un kesin bir kaydı olmamakla birlikte bir rivayete göre bu istilada Gökmedrese’de ilim tahsil eden Halifeleri (talebeleri), medreseyi ateşe vererek onların medrese içinde boğularak ölmelerini sağladığı ölen öğrencilerin mezarlarının ise Halfelik Mezarlığı’na gömüldüğü ve mezarlığın adının oradan geldiği söylenir.

Sivas Hürdoğan, 17.07.2009

FİLİN ATALARI BURDUR'DA BULUNDU

 

 

Fosil bakımından çok zengin olduğu bildirilen Elmacık Köyü'nde kazı çalışmaları, 20 üniversiteli öğrencinin de katkısıyla Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) Fiziki Coğrafya Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Nurettin Kahraman başkanlığında sürdürülüyor.

Kahraman 1998 yılında keşfettikleri Elmacık omurgalı fosil yatağındaki kurtarma kazılarının ilkini 2006 yılında gerçekleştirdiklerini bildirdi.

Kazı çalışmalarının dördüncü yılında üç ayrı bölgede fosillere rastlandığını kaydeden Kahraman, bir kazı alanında mastadonun hemen hemen bütün parçalarına ulaştıklarını vurguladı.

Elmacık'ın fosil yatağının çok zengin olduğunu anlatan Kahraman, üç yıl önce başlayan paleontolojik kazı çalışmalarının dördüncü dönemine 10 gün önce başladıklarını ifade etti.

Geçen yılki kazılarda mastadon haricinde aslan, atların atası hipparion, antilop, zürafa, gergedan ve çok sayıda kuş türü kalıntıları bulduklarını hatırlatan Kahraman, yamaç bölgesinde de mastadona ait savunma dişleri bulduklarını belirtti.

Bu savunma dişlerini özenle açtıklarını ve korunması amacıyla alçıladıklarını ifade eden Yrd. Doç. Kahraman, "Dört yıldır yaptığımız kazı çalışmalarında ilk defa aynı mastadona ait iki fildişini bir arada bulduk. Daha önce bulduğumuz dişlerin hepsi farklı mastadonlara aitti. Bu yönüyle bir ilk yaşadık" dedi.

Elmacık omurgalı fosil yataklarının neojen dönemine ait olduğunu belirten Kahraman, bunun da yaklaşık 6-10 milyon yıl öncesine denk geldiğini söyledi.

Kesin sonuç için yaş tayinlerinin yaptırılması gerektiğinin altını çizen Kahraman, bu yüzden desteğe ihtiyaç duyduklarını kaydetti.

Elmacık'ta uzun yıllar boyunca fosillerin çıkartılmaya devam edeceğini açıklayan Kahraman, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Burada uzun yıllar kurtarma kazısının yapılması lazım. Çünkü çok zengin bir bölge. Değişik hayvan türlerine ait, özellikle iri toynaklara ait fosiller hayli bol. Burası Burdur'da kurulacak bir doğa tarihi müzesini rahatlıkla destekler. Sadece yüzey araştırmalarımızda bile acil diye nitelendirdiğimiz 15 kadar mastadonu çıkartmamızı gerektiriyor ama tabi bunların çıkartılması sıra ile olacak."

Kahraman, Türkiye'de görsel açıdan en büyük fosil buluntularının burada yer alması bakımından Burdur Elmacık'ın önemli olduğuna işaret ederek, fosillerin kurulma aşaması süren doğa tarihi müzesinde sergileneceğini bildirdi.

Çalışmaları yerinde inceleyen ve ekibe destek vermek için geldiğini bildiren Kemer Kaymakamı Mutlu Akyol da, "Arkadaşları tatildeyken onlar burada zor şartlar altında çalışıyorlar. Biz de onlara moral vermek üzere geldik. Kemer'e olan katkılarından dolayı hepsine minnet borçluyuz" diye konuştu.

Radikal, 17.07.2009

TARİHİ KONAK SAHNESİ 82 YIL SONRA ONARIMDA

 

 

İzmir Devlet Tiyatrosu, 82 yaşındaki emektar Konak Sahnesi'ni yeniliyor. Mustafa Kemal Sahil Bulvarı yapılmadan önce denize bitişik olan görkemli bina, inşa edildiğinden bu yana ilk kez tepeden tırnağa onarımdan geçiriliyor.

Yaklaşık 2 milyon TL'ye mal olacak onarım, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün 7 Mayıs'ta Ankara'da yaptığı ihaleden yaklaşık 1 ay sonra başlatıldı. 6 ay sürmesi beklenen tamir hakkında bilgi veren İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürü Hülya Savaş Akdoğan, "Konak Sahnesi'nin emektar binası çok yaşlandı. Binanın tabanından çatısına kadar her yeri sorunlu. Onarılması gerekiyordu. İlk defa böylesine büyük çapta bir onarımdan geçecek. Çalışma bittikten sonra Konak Sahnesi, uzun bir süre daha sanata hizmet edecek" dedi.


İzmir'in simge binalarından Konak Sahnesi'nin inşaatı, 1926 yılında başladı, 1927'de tamamlandı. İlk etapta Türk Ocağı olarak hizmet veren bina, daha sonra halk eğitim merkezine dönüştürüldü. 1950'li yıllarda İzmir'de tiyatronun oluşmasıyla bina, Devlet Tiyatrosu'na tahsis edildi. İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü tarafından 50 yılı aşkın süredir kullanılıyor. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Konak Sahnesi'nin onarımı için hazırlattığı restorasyon ve rölöve projesi doğrultusunda Kültür ve Tabiat Varlıkları 1 Nolu Koruma Kurulu'ndan izin aldı.

Binanın çatısının aktığını, kanalizasyon sisteminin bozuk olduğunu, deşarj sorunu yaşadıklarını anlatan İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürü Hülya Savaş Akdoğan, şu bilgileri verdi: "Binanın tüm doğramaları değişecek. Kulisler ve ışık odaları yenilenecek. Bahçede açık ve kapalı kafeterya olacak. 208 koltuk kapasiteli binanın orijinali korunacak. Konak Sahnesi, 1950'li yıllarda, dünyanın sayılı tiyatro binalarından biriydi. Denizin hemen dibindeydi ve sanatçılar, denizden teknelerle gelirdi. Bu büyük değerin yeniden canlandırılacak olmasından dolayı mutluyuz."

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 17.07.2009

BALIK DEĞİL 30 BİN YILLIK MAMUT

 

Rusya’nın Ural bölgesinde balık avına çıkanlar bir sürprizle karşılaştı. Tura Nehri’nde “rast gele” diyen yurttaşların ağına balık değil bir mamut kafatası takıldı. 100 kilo ağırlığındaki kafatasının çıkarılması için iki gün kazı çalışması yapıldı. İlk incelemelere göre iskeletin yetişkin erkek mamuta ait olduğu belirlendi. Mamutların Tura Nehri kıyısında 30 bin yıl öncesinde bulundukları belirtiliyor. Bilim adamlarından oluşan bir ekip bölgede yeni kazılar yapmak için çalışmalara başladı. Ekibin mamuta ait iskelete ve fildişine rastlamaları umuluyor. Rusya’da 2007 yılında da Yamal Yarımadası’ndaki bir nehirde 37 bin yıllık olduğu belirlenen donmuş mamut yavrusu bulunmuştu. Bir yaşında dişi yavruya ait mamut fosiline “Luba” adı verilmişti. 85 santimetre ve 50 kilogram ağırlığındaki mamutun vücudu, kürkü, gözleri ve hortumu neredeyse hiç bozulmamıştı.

Evrensel, 17.07.2009

KAPANCA İÇİN YENİ BİR UMUT

 

 

İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan’ın seçim vaatleri arasında bulunan “Tarih Koridoru Projesi” başlatıldı. İzmit Belediyesi sınırları içinde gerçekleşecek çalışma kapsamında 100’e yakın tescilli yapı, bunların içinde bulunan 80 civarındaki sivil mimarlık örneği, 15 anıt yapı ve çeşmenin etaplar halinde restorasyonları yapılacak. Tarih Koridoru Projesi 3 yıl içinde tamamlanmış olacak.


Proje kapsamında Kapanca Sokak’taki 11 tescilli tarihi yapının restorasyon, restitüsyon ve sokak sağlıklaştırma ihalesi de yapıldı. Pazarlık usulüyle yapılan ihalede en düşük fiyatı 110 bin TL ile Bursalı Piray Mimarlık verdi ve işi üstlendi. İzmitli firmaların çok daha yüksek fiyat teklif ettikleri bildirildi. Restorasyon projelerinin 6 ay içinde tamamlanması, restorasyonlara daha sonra başlanması bekleniyor. Kapanca Sokağın 1,5 yılda tamamlanması planlanırken, diğer yapıların da bu süreçte rölöveleri, restorasyon ve restitüsyonları birbirine bağlantılı olarak sürecek.
İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan, Tarih Koridoru Projesi konusunda şunları söyledi: “Tarih Koridoru Projesini tek başımıza değil, kentin dinamikleri ile gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. 2–3 yıl sonra çok güzel gelişmeler ortaya çıkacak.”


Dr Doğan, Kapanca Sokaktan başlayan ve Bağçeşme Camii’nin bulunduğu alana kadar giden, tarih koridorunun 1550 metre uzunluğunda olduğunu da dile getirdi. Doğan, tarihi binaları herkesin girip çıkacağı bir konsepte büründüreceklerinin de altını çizerek “Kent Estetik Kurulu'nu da kuracağız, bu kurulda sizlerinde görev alması bizleri sevindirir” şeklinde konuştu.

Özgür Kocaeli, 17.07.2009

TARİHİ KARAHALLI KONAK RESTORE EDİLECEK

 

Uşak'ın Karahallı İlçesi'nde 120 yıllık geçmişi olan iki katlı tarihi konak, belediye tarafından restore edilecek

Atıl durumda bulunan tarihi konağı restore ederek butik otel yapacaklarını söyleyen Belediye Başkanı Nihat Süzek, tarihi konağı ilçenin sembolü haline getireceklerini ifade etti.


İlçe merkezinde bulunan ve yaklaşık 120 yıllık tarihi geçmişi bulunan konağın restore edilmesiyle ilgili projeyi hazırladıklarını belirten Karahallı Belediye Başkanı Nihat Süzek, projenin 250 bin liraya mal olacağını söyledi. Geçmişte Karahallı Konağı olarak kullanılan tarihi binanın ilgisizlikten dolayı yıkılma noktasına geldiğini anlatan Süzek, "Tarihi konak birkaç yıl daha kaderine terk edilirse tamamen yıkılacak. Binanın bazı bölümlerinde hasar meydana gelmiş. Biz belediye olarak bina sahipleriyle görüşüp anlaştık ve aslına uygun olarak restore etmeyi kararlaştırdık. Restorasyon için projeyi hazırladık. Tarihi binayı butik otel olarak kullanmayı amaçlıyoruz. İlçeye gelen misafirlerin konaklama ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir mekan haline gelecek binanın alt katında kafeterya olacak. Böylece hem tarihi bir binayı kurtarmış olacağız hem de dışarıdan gelen misafirleri ağırlayabileceğimiz bir mekana kavuşmuş olacağız" dedi.

Haber Ekspres, 17.07.2009

AYASOFYA'YA 'IŞIK' TUTTU, GÜL'ÜN KONUTUNU AYDINLATTI





İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi, şehrin tarihi eserlerine farklı bir ışıkta bakma şansını da beraberinde getirdi. İstanbul’da 65 civarında tarihi eserin ‘profesyonel’ biçimde ışıklandırılması gündemde. Bu eserler arasında, belki de en önemlisi olan Ayasofya’nın yeni baştan aydınlatılması için de ilk adım atıldı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Aydınlatma ve Enerji Müdürlüğü’nün düzenlediği yarışmada, Sultanahmet Camii ve Ayasofya Müzesi’nin yeni aydınlatma tasarımını İtalyan iGuzzini ve Tepta Aydınlatma kazandı.

 

Tepta Aydınlatma’nın ortaklarından Robi Ebeoğlu, “6 tarihi eserin aydınlatma tasarımı için yarışma açıldı. Biz, Sultanahmet Camii ve Ayasofya Müzesi’nin aydınlatma tasarımını kazandık. Hazırladığımız tasarım, Anıtlar Kurulu’ndan da geçerse bizim tasarıma göre aydınlatma ihalesine çıkılacak. Tasarım bizim olduğu için nihai ihaleyi de kazanacağımızı umuyoruz. Eskiden 8 - 10 projektörle ışıklandırma yapılabileceği sanılırdı. Ancak bu çok hassas bir konu. İlk defa işin ciddiye alındığını görüyoruz. Bilinçli yarışmalar yapılıyor. Diğer tüm eserlerin aydınlatmasına da talip olacağız” dedi.


Tepta’yı 1990’lı yıllarda ortağı Yusuf Perahya’nın kurduğunu, 1995’te ise kendisi ile satış müdürü Tuncay Danacıoğlu’nun şirkete dahil olduğunu belirten Ebeoğlu şöyle devam etti:

“Tepta’ya ortak olmadan American Express Türkiye Genel Müdürü’ydüm. Ancak paranın hayatımda amaçtan çok, araç olmasını istiyordum. Ayrıca arkamda görsel eserler bırakmayı hayal ediyordum. Aydınlatmada İtalyan iGuzzini dünyanın en büyüklerinden. İtalya adeta açık hava müzesi olduğundan tarihi eser aydınlatılmasında da çok iddialılar.


Yusuf Perahya, Guzzini ailesiyle tanışarak bu sanatı Türkiye’ye getirdi. İtalya’da kurslara katıldık. Mağaza vitrinlerini aydınlatarak işe başladık. Sonra iç ve dış aydınlatmaya geçtik.   


5 sene önce Dolmabahçe Sarayı Saltanat Kapısı’nı aydınlatarak İstanbul’a önemli bir imza attık. Sonra işler gelişti. Kanyon başta olmak üzere hemen hemen tüm büyük alışveriş merkezlerini aydınlattık. Esenboğa Havalimanı ve Mardan Palace en iddialı projelerimiz oldu.
Son olarak, İzmirli Dorya Yapı ile İstanbul Kalender’deki yenilenen Cumhurbaşkanlığı Konutu’nun aydınlatmasını yapıyoruz.


Pera Palas Oteli ve Van Kalesi için de projeler hazırladık. Onay bekliyorlar. Gönlümüzde yatan ise Ortaköy Camii’ni aydınlatmak. Bunu da ekimde sponsor olarak yapmayı planlıyoruz.”

Milliyet, Haber: Serkan Arman, 17.07.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

2010'UN BİLİNMEYEN PROJELERİ




İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti süreci Sur-i Sultani gibi birkaç projeyle gündeme gelse de Galata Mevlevihanesi restorasyonu, İstanbul ile ilgili kitaplar, Yaşayan Kütüphane, sanatçı buluşmaları gibi projelerin çalışmaları da devam ediyor.


İstanbul 2010 Avrupa Başkenti, birkaç projeyle gündeme gelse de, süreci yöneten ajansa bugüne kadar 1.990proje sunuldu, bunlardan 281'i kabul edildi. İstanbul'un çehresini değiştirecek kentsel projelerin yanı sıra şehrin kültür-sanat hayatına katkı sağlayacak çalışmalar da sessiz sedasız devam ediyor.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinde bugüne kadar hep belli başlı projeler konuşuldu ve tartışıldı. Şimdiye kadar 60'ı tamamlanan projeler arasında Sur-i Sultani Master Planı, AKM Yenileme Projesi, Topkapı Sarayı Mutfaklar ve Harem Yapıları Restorasyonu, Ayasofya Restorasyonu, Theodosius Limanı Çevre Düzeni ile Masumiyet Müzesi'nin adı sıkça geçti. Oysa İstanbul 2010 sürecini yöneten ajansa 1.990 proje teklifi geldi ve bunlardan 281'inin kabul edildiği geçtiğimiz günlerde açıklandı. Ajans, yasası gereği bütçesinin yüzde 70'ini kentsel projelere ayırmak zorunda. İstanbul'un çehresine yenilikler ekleyecek kentsel projelerin yanında, şehrin kültür sanat hayatına ve birikimine katkı sağlaması düşünülen pek çok projenin çalışmaları sessiz sedasız devam ediyor.

 

Artistik komitelere sunulan projelerin isimlerinin ve özetlerinin okuyanları ilk başta çok fazla heyecanlandırdığı söylenemez. Ancak bu çalışmaların geri dönüşümleri uzun vadede belli olacağından bekleyip görmek gerekiyor. Özellikle kültür sanat alanında kabul edilen projeler arasında İstanbul'un geçmişi ve geleneğiyle ilgili proje sayısının azlığı dikkat çekici. Bu durum eleştiri konusu olsa da ajansın proje değerlendirmeleri halen devam ettiği için bu konudaki gelişmeler merakla bekleniyor. İşte İstanbul 2010'da kabul edilen 281 projeden bazıları:

İstanbul Masalları: Mehmet Halit Bayrı'nın evrakı arasında bulunan ve daha önce yayınlanmamış İstanbul Masalları yeniden düzenlenerek basılacak.

 

Sanatçılar Buluşuyor: Avrupa'nın İstanbul kardeş şehirlerinden sanatçılar, İstanbul temalı eserler yazmak üzere davet edilecek. Konuk sanatçıların, Türkiyeli sanatçılarla aynı atölyeleri paylaşarak diyalog ve üretime girmeleri sağlanacak.

 

Uluslararası Roman Yarışması (5 Dilde 5 İstanbul): Ciddi anlamda ödeneği ve ödülü olan uluslararası bir roman yarışması düzenlenecek. Uluslararası üne sahip yazarların ilgisini İstanbul'a çekmeyi amaçlayan yarışmada dereceye giren ve yayınlanmasına karar verilen eserler değişik dillere çevrilecek.

 

Yaşayan Kütüphane: Aynı kentte birlikte yaşadığımız kişilere ve gruplara karşı ayrımcılığa yol açan önyargıların tespit edilmesine ve yapıcı diyaloglarla bunların giderilmesine imkan sağlayacak yaşayan bir kütüphane oluşturulacak.

 

Yeni Metin Yeni Tiyatro: Yeni tiyatro eserlerini tanımayı, tartışmayı, yenilerinin yazılmasını teşvik etmeyi amaçlayan projenin faaliyetleri arasında yerli ve yabancı oyun okumaları ve atölyeler de yer alıyor.

 

Sanatın Anadolu Aydınlanması: Anadolu'daki imkanları kısıtlı üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine açılım sağlanması, İstanbul'la Anadolu arasında köprü kurulması ve çeşitli sanat dallarının sergilenmesi amaçlanıyor.

 

İstanbul Otherwise: Uluslararası alanda tanınmış yedi Türk sanatçı, İstanbul'u ve Türk kültürünü temsil eden objeleri yeniden yorumlayarak tasarlayacak.

 

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi Restorasyonu: Haldun Taner Sahnesi'nde yapılacak restorasyon çalışması ile, yoğun olarak kullanılan sahne binasının sonradan eklenen işlevsel yüklerden arındırılması ve depreme karşı güçlendirmesi amaçlanıyor.

 

Galata Mevlevihanesi Halet Efendi Kütüphanesi, Halet Efendi Türbesi, Şeyh Galip Dede Türbesi Restorasyonu: Devrinin kültürünü ve sanatını yansıtan en önemli kurumlardan biri olan ve 1975 yılında müze olarak hizmete açılan Galata Mevlevihanesi, kapsamlı restorasyon çalışmaları ile yenilenecek.

 

İstanbul Adalar Müzesi: Yerel ve idari yönetimin desteğiyle ve Adalar Vakfı'nın öncülüğünde bir kent müzesi oluşturularak bunun çevresinde tüm adaları kapsayan etkinlikler gerçekleştirilecek.

İstanpoli: Misafir sanatçıların kendi hikayelerinin, İstanbul'a ait ve İstanbul'da yaşayan insanların hikayelerinin anlatıldığı beş ayrı yapım gerçekleştirilecek. Proje, bu yapımların gösterimlerini, misafir sanatçıların İstanbullularla yapacağı atölye çalışmalarını ve tüm süreci belgeleyecek DVD- kitap üretimini de kapsıyor.

 

Beyazperde Kitabı: İstanbul filmleri üzerine bugüne kadar benzeri Türkçede görülmeyen bir inceleme örneğiyle oluşturulacak kitap projesi.

 

Açık Şehir İstanbul - 2010: Açık Radyo tarafından, İstanbul'un 2010 yolculuğunu anlatmak, 2010 yılı etkinliklerini mikrofonlara taşımak ve 2010 sürecinin sesli belleği olmak üzere 156 radyo programı yapılacak.

 

Bir İstanbul Bahçesi: Ali Nihat Gökyiğit Vakfı'na ait Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi içinde, İstanbul'un biyolojik çeşitliliği ve Osmanlı bahçe kültürünün sergilenmesine yönelik peyzaj düzenlemesi gerçekleştirilecek. Bu düzenlemede İstanbul 2010 AKB logosu da kullanılacak.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 17.07.2009

İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ AJANSI KAMUOYUNU BİLGİLENDİRDİ

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, 2010 Avrupa Kültür Başkenti hazırlık süreci çalışmaları hakkında güncel bilgileri kamuoyuyla paylaşmak ve hayata geçirilen projeler hakkında bilgi vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı adına, 14 Nisan 2009 tarihinde göreve başlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç söz aldı. Avdagiç yaptığı konuşmada, hayata geçirilen ve üzerinde çalışılan projelere ilişkin detaylı bilgiler verdi.

Şekib Avdagiç, konuşmasında yapılan proje başvurularına, projelerin değerlendirme kriter ve süreçlerine de değindi. Bugüne kadar Ajans’a toplam 1990 adet proje başvurusu iletildiğini belirten Avdagiç, sayının İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesine duyulan ilgi ve sahiplenme açısından memnuniyet verici olduğunu ifade etti. 1990 projenin toplam bütçesinin yaklaşık 3 milyar TL gibi bir rakama ulaştığını belirten Avdagiç, söz konusu projeleri objektif değerlendirme kriterleri çerçevesinde incelemeye aldıklarını, bugüne kadar 1262 projenin Yürütme Kurulu onayına sunulduğunu, kalan diğer proje tekliflerinin de direktörlük ve yönetmenliklerce incelenmeye devam edildiğini, bugüne kadar 281 proje teklifinin kabul edildiğini aktardı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmalarında bugüne kadar 60 projenin tamamlandığının altını çizen Avdagiç, her bir proje önerisinin bütün kriterler çerçevesinde tek tek değerlendirilmesinin zaman aldığını dile getirdi ve bu zamanı minimize etmek için Ajans çalışmalarının kesintisiz devam ettiğini dile getirdi.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, proje değerlendirme süreçlerinin, herkes açısından yepyeni bir deneyimi ve açılımı da gündeme getirdiğini belirtti. Avdagiç, İstanbul 2010 kapsamında yapılan proje başvurularının belli bir standartta olmadığına dikkat çekerek, proje üretmek ve bunu resmi başvuru formatına sokmak anlamında genel olarak Türkiye’de bir eksiklik olduğunu, Ajans olarak Avrupa Birliği standartlarında bir yaklaşım benimsediklerini ve başvuru yapan müellifleri de bu standartlara yönlendirdiklerini dile getirdi. Avdagiç, İstanbul 2010’un en önemli kazanımlarından birinin proje yazımı ve sunumu konusunda kaydedilen ilerlemeler olduğunun altını çizdi.

Gerçekleştirilen toplantıda yürütülen çalışmalarla ilgili detaylı ve net bilgiler verilirken aynı zamanda İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın özgün yönetişim modeline dikkat çekildi. Şekib Avdagiç, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın kamu, yerel yönetim, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, iş dünyası kurumları ile akademik çevrelerin, İstanbul 2010 hedefleri çerçevesinde bir çatı altında toplanarak yepyeni bir yönetişim deneyimi, örneği ve modeli oluşturduklarına işaret etti. Avdagiç, İstanbul’un geleceğine olumlu katkı sağlayacak sürdürülebilir, doğru projeler geliştirmek, kentin tarihi mirasını ve kültürel değerlerini geleceğe taşımak, kültür-sanat altyapısını geliştirmek, İstanbulluların yaşam kalitesinin kültür-sanat odağında yükselmesine katkıda bulunmak hedefiyle çalışmalarını kesintisiz olarak sürdürdüklerini belirtti.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın İstanbul’u 2010 sürecine hazırlarken hayata geçirdiği ve destek verdiği projelerin paylaşıldığı toplantıda, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinin hem İstanbul hem Türkiye için önemli bir fırsat olduğuna dikkat çekildi. Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, amaçlarının İstanbul’a 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinde kalıcı ve sürdürebilir eserler bırakmak olduğunu belirtti ve bu noktada her kesimin desteğine ihtiyaç duyduklarını belirtti. Avdagiç sözlerini şöyle sürdürdü: "Birçok kesimin işbirliği ve eşgüdümlü çalışması sonucunda çok ortaklı, çok yönlü ve çok kapsamlı bir yürütme sürecini kapsayan bu projeyi en iyi şekilde değerlendirmeyi İstanbul’a ve ülkemize karşı ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Bu bilinçle çalışarak, İstanbul’un gerek kentsel bazda, gerekse yurt dışında pek çok kazanımlar elde etmesini amaçlıyoruz. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinin başarılı olabilmesi ve kazanımların kalıcılığının sağlanabilmesi; İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı kadar, sivil toplum örgütleri,  iş dünyası, kamu ve yerel yönetimlerden oluşan tüm sosyal paydaşlarımızın katkılarıyla mümkün olabilecektir."

Yapı, 13.07.2009


"PEMBE KÖŞK 2001'DEKİ TADİLATTA ZARAR GÖRDÜ"

 

 

Atatürk’ün 1932 yılından itibaren vefatına kadar ikametgah ve çalışma ofisi olarak kullandığı Çankaya Yerleşkesi içindeki Pembe Köşk’ün 2001 yılında yapılan tadilat nedeniyle ciddi zarar gördüğü ve uzmanlar tarafından ikametgah olarak kullanılamayacağı tespitinin yapıldığı açıklandı.

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ikamet olarak kullandığı Dışişleri Konutu’nun protokolle Cumhurbaşkanlığı’na devredilmesi nedeniyle de, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na aylık 20 bin dolara bir villa kiralandığı belirtildi.

 

Cumhurbaşkanlığı’ndan dün yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Gül’ün döneminde Pembe Köşk’ün bazı yanlış uygulamalar yüzünden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığına ilişkin haberlerin gerçeği yansıtmadığı kaydedildi. Açıklamada, tadilatın 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde yapıldığı belirtildi.

Milliyet, 17.07.2009

EN ÇOK KAZI YAPILAN İL





Tespit edilen taşınmaz kültür varlıkları kapsamındaki eser sayısı ile Türkiye'nin ilk üç-dört şehri arasında gösterilen Şanlıurfa, il genelinde yapılan 35 arkeolojik kazı sayısı ile "Türkiye'de en çok arkeolojik kazı yapılan il" olma özelliğini koruyor.

 

Şanlıurfa'nın "Yeryüzü coğrafyasında önemli, özel ve kadim şehirler vardır" diyen Şanlıurfa İl Kültür Turizm Müdürü Selami Yıldız, "Bu şehirler geçmişten günümüze tarih, bilim, hukuk, inanç, kültür, sanat, edebiyat, medeniyet, uygarlık gibi insanlık kültürünün oluşumuna ve gelişimine mekan olmuş önemli merkezlerdir. Bu şehirler doğuda Mekke, Medine, Kudüs, İskenderiye ve Urfa, Batıda ise Atina ve Roma'dır. Şanlıurfa kadim bir şehirdir, yani kuruluş tarihi kesin olarak tespit edilemeyen en eski şehirlerden biridir. Rivayetlere göre Hz. Adem eşi Hz. Havva ile birlikte hayatının bir evresinde gelip bu bölgede yerleşmiş ve ilk buğdayı Harran ovasında ekerek çiftçilik tarihini buradan başlatmıştır. Ünlü tarihçi Ebul Farac'a göre Şanlıurfa, Nuh tufanından sonra kurulan ilk şehirlerden biridir" dedi.

 

"Geçmişten günümüze il genelinde yapılan arkeolojik araştırmalar, günümüzden 11 bin 500 yıl öncesinde bu bölgede yerleşik bir hayatın olduğunu bilimsel olarak kanıtlamaktadır" diyen Yıldız, "Balıklıgöl'ün yanı başında yapılan kazılarda ortaya çıkan ve Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen '11 bin 500 Yıllık Dünyanın En Eski Heykeli' şehir merkezine, 17 kilometre mesafedeki Göbeklitepe'de ortaya çıkan '11 bin 500 Yıllık Dünyanın En Eski Tapınağı', ayrıca keşfedilmeyi bekleyen birçok yer aynı tarihe ait en önemli kanıtlarıdır. Şanlıurfa merkezdeki Halil'ür-Rahman Gölü'nün yanı başında gecekondular altında kalan Edessa Kenti, arkeolojik araştırmaları beklemektedir. Edessa Kentinin tamamında erken Roma dönemine ait mağara mezarlar, bu mağaralarda kayaya oyulmuş Süryanice ve Gerekçe yazılar, rölyef ve mozaikler bulunmaktadır. Şanlıurfa il genelinde, bir müzeye sığmayacak kadar, keşfedilmeyi bekleyen birçok mozaik vardır. Bu antik kent sınırları içerisindeki Halepli Bahçede 2007 yılında yapılan kazılarda
'Savaşçı Amazon Kraliçelerinin Mozaiğe Resmedilmiş Dünyadaki İlk Örnekleri'ne rastlanılmıştır. Fırat'ın renkli taşlardan yapılan Edessa mozaiklerinin en önemli özelliği 5 ile 1 milimetre kare arası taşlardan oluşmasıdır. Bu yüzdendir ki Şanlıurfa, 'Mozaikler Şehri' olarak tanımlanabilir" diye konuştu.

 

Harran-Eyyub Nebi turizm yolu güzergahı üzerindeki tarihi Harran şehri, 8 kilometrelik şehir suru, sur içindeki gözetleme kuleleri, 6 adet şehir kapısı, İslam mimarisinin en eski yapısı Harran Ulu Camii, Harran Üniversitesi, gök cisimlerini incelemek için gözetleme kulesi, 3 katlı iç kalesi, dünyada başka örneği olmayan konik Harran evleri ve MÖ 7000 yılına kadar uzanan arkeolojik kazı alanı hala ayakta durmakta ve direnmekte olduğu belirtildi. "Harran şehri girişindeki Şeyh Hayat El-Harrani Türbesi, Hz. Yakub Kuyusu ve Harran şehri çıkışındaki İmam Bakır Türbesi Harandaki kültürel mirasa artı değerler katmaktadır" diye konuşan Yıldız, "Bu yüzdendir ki, Harran 'Dünya Kültür Mirası'na girmesi gereken çok önemli bir kenttir. Yine bu güzergah üzerindeki Hanel Barur Kervansarayı, Bazda Mağaraları, Çoban Mağaraları, Güneydoğu'nun Efesi olarak tanımlanan ve ismini Şuayb peygamberden alan Şuayb Antik Şehri, Yıldız, Ay, Güneş ve gezegenlere tapınmanın yaşandığı önemli bir kült merkezi olan Sogmatar Antik Şehri, Şuayb Antik Şehri'ndeki Hz. Musa Kuyusu ve güzergahın devamındaki Çimdin Kale, Kızlar Sarayı ile Hz. Eyyub peygamberi ve eşi Hz. Rahme'yi, Hz. Elyesa peygamberi bağrında saklayan Eyyub Nebi beldesi en önemli turistik yerlerdir" dedi.


Şanlıurfa, çok tanrılı inançların yanı sıra birçok peygamberi bağrından çıkarmış, birçok peygamberin uğrak yeri olmuş ve bu yüce insanlara ev sahipliği yapmış bir şehir olarak anıldığını belirten Yıldız, "Yazılı ve sözlü kaynaklardan aktarılan bilgilere göre; Hz. Adem hayatının bir evresinde Harran ovasında tarımla uğraşmış, ilk buğdayı burada ekmiştir. Hazreti İbrahim Urfa'da doğmuş, Nemrutla efsanevi bir şekilde mücadeleye girmiş, Urfa'da ateş serin ve selamet olmuştur. İbrahim Peygamber'in oğlu İshak, baba vasiyetine istinaden Harran'a gelip evlenmiştir. Hz. Yakup Kardeşi İys'in gazabından kaçarak Harran'a gelmiş, Harran'da dayısı kızıyla evlenmiş ve 15 yıl kadar Harran'da çobanlık yapmış, Hz. Yusuf iki yaşında iken Yakup ailesi Kenan eline göç etmiştir.

 

Hz. İbrahim'in soyundan gelen Hz. Eyyub Şam diyarından gelerek Eyyubnebi Beldesi'ne gelip yerleşmiş bu bölgede sabrın sultanı olmuş, vefatının akabinde bu beldeye defin edilmiştir. Hz. Eyyub peygamberi görmeye gelen Hz. Elyasa, Hz.Eyyub'a ulaşmaya ramak kala O'nu göremeden Eyyubnebi beldesinde vefat etmiş ve bu beldeye defn edilmiştir. Hz. Musa Mısır'da bir Kıpti'yi öldürüp kaçtığında gelip sığındığı yer Şuayp Antik Şehri olmuştur. Hz. Musa, Şuayb peygamberin yanında kalarak çobanlık etmiş ve ünlü asasını Şuayb peygamberden alarak buradan Tur Dağına çıkmıştır. Hz. İsa bu şehri kutsamış, önem verdiği bu şehre havarilerinden Aday'ı göndererek, Hıristiyanlığın bu bölgede yayılmasını sağlamıştır. İnanç önderlerini bağrından çıkaran bu şehir, yani Urfa, peygamberlere izafe edilen makamları ile tarih boyunca 'Peygamberler Şehri' veya 'Peygamberler Diyarı' adıyla anılmıştır. Şanlıurfa, kültür ve inanç turizminde dünyanın en önemli şehirlerinden biridir. Şanlıurfa, ilkel dinlerden, çok tanrılı dinlere ve tek tanrılı dinlere uzanan bir yelpazede pek çok inanca ev sahipliği yapmıştır. İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik tarihindeki peygamberlerin birçoğu bu topraklarda yaşamış, dinlerini bu topraklarda evrenselleştirmeye çalışmış, kutsal kitaplarda yer alan öykülerin birçoğu da bu topraklarda geçmiştir.

 

Şanlıurfa semavi dinlere ait önemli eserleri ve tarihi değerleri bir arada barındıran en önemli şehirlerden biridir. Üç dinin huzur içerisinde yüzyıllarca bir arada yaşadığı dünyadaki nadir şehirlerden biridir. Museviler açısından Urfa, Hz. İbrahim, Hz.Yakup ve Hz. Musa'nın yaşadığı topraklar olması dolayısıyla Arz-ı Mevdut yani Hz. İbrahim'den dolayı vaat edilmiş topraklar içersinde kalan en önemli merkezlerden biridir; Hıristiyanlar açısından Urfa, Hz. İsa'nın Kutsadığı bir şehirdir. Hıristiyanlar açısından en kıymetli emanet olan 'Kutsal Mendil' Urfa'ya aittir. Yine Hıristiyanlar açısından Urfa, Hıristiyan tarihinde ilk Krallık, ilk kilise, ilk İncil, ilk kilise müziğidir. Müslümanlar açısından Urfa, İbrahimi ve Eyyubi bir şehirdir. Dünyada seyahat eden binlerce turistin manevi boşluk ve arayışlarda olması, kutsallıkla birleştikleri noktalarda dualarının daha büyük bir anlam kazanacağını hissetmesi anlamında Şanlıurfa önemli bir cazibe merkezidir.

Şanlıurfa, sahip olduğu kültür ve turizm potansiyeliyle adeta uyuyan bir devdir. Üç dinin kutsalı arasında yer alan ve peygamberlerinin efsaneleriyle iç içe yaşayan Urfa, İbrahim Peygamberin cömertliği, Eyyüp peygamberin sabrı, Yakup ve Musa Peygamberin aşkını, İsa Peygamberin kutsal mesajını yüzyıllar ötesinden günümüze taşıyan din, dil, ırk, kültür ve medeniyetlerin buluştuğu, kaynaştığı, bir hoş görü şehridir" dedi.

Şanlıurfa Kent Haber, 16.07.2009

TARİHİ ESERLERE 2011 MAKYAJI

 

Erzurum’da 2011 Dünya Üniversite Kış Oyunları öncesi hazırlıklar devam ederken, tarihi eserler de elden geçiriliyor.


2011 hazırlıkları kapsamında kent merkezindeki tarihi eserlerde geniş çaplı restore çalışması gerçekleştiriliyor. Çifte Minareli medrese ve Yakutiye Medresesi’nde başlatılan restore çalışmalarının yıl sonuna kadar tamamlanmış olacağı belirtiliyor.


Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunlarına ev sahipliği yapmaya hazırlanan Erzurum’da gerekli tesislerin yapılmasına hızla devam edilirken diğer yandan şehrin genel görüntüsü de yeniden düzenleniyor. Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri kentsel dönüşüm projelerine hız verirken, tarihi eserlerde 2011 hazırlıkları kapsamında gözden geçiriliyor. Kent merkezindeki kamu binaları ve özel binalara adeta makyaj yapılırken, 2011’e kadar hazırlıkların tamamlanması planlanıyor.

Erzurum Kent Haber, 16.07.2009

BU KÜLLİYE CAZİBE MERKEZİ OLACAK





Osmanlı döneminde, Eskişehir-Ilgın-Konya arasında tüccarların uğrak yeri haline gelen külliyenin son yıllardaki bakımsız ve terk edilmiş görüntüsü üzerine harekete geçen Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü, 3 bin metrekare alana sahip eserde, Kasım 2008'de geniş kapsamlı restorasyon çalışması başlattı.

 

Yaklaşık 3 milyon TL ödenekle yeniden ihtişamlı günlerine kavuşturulmak istenen külliyede, restorasyon çalışmalarının en geç 2010 yılının bahar aylarında tamamlanması hedefleniyor.

 

Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, Mimar Sinan'ın önemli eserlerinden olan ve 1574 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan, içinde bölgenin en büyük hanlarından birini barındıran yapının, özellikle han kısmında geçmişte kullanıcı bulunmadığı için önemli tahribatlar oluştuğunu kaydetti.

 

Han kısmı uzun zamandır kullanılmadığı için yapının bu durumdan olumsuz etkilendiğini anlatan Genç, külliyenin yeniden ayağa kaldırılması için başlatılan restorasyon çalışmalarının aralıksız sürdüğünü söyledi.

 

Genç, restorasyon çalışmasıyla, cami, imaret ve han olmak üzere üç bölümden oluşan külliyeyi yeniden ihya edeceklerini belirterek, şunları kaydetti:

''Restorasyonun ardından külliyeyi, ticari ve kültürel amaçlı olarak kiraya vereceğiz. Osmanlı döneminde olduğu gibi külliye, yeniden cazibe merkezi olacak. İlk olarak kültürel amaçlı kullanıcılara kiralamayı düşünüyoruz. Bununla birlikte külliyeyi, market, kafetarya, lokanta ve toplantı salonu gibi ticari amaçlı kullanıma da açacağız. Kullanıcının isteğine göre tarihi dokuya bağlı kalarak, bazı tadilatlar da yapabiliriz. Birçok dükkanın faaliyette bulunduğu kapalı ve açık çarşıda da çalışmalar yapıyoruz. Restorasyon tamamlandığında tarihimize yakışır bir görüntü ortaya çıkacak.''

 

Külliye'nin içerisinde var olduğu düşünülen hamamın da araştırıldığını belirten Genç, ''Eğer hamama ulaşırsak burayı da restorasyona dahil edip en kısa sürede kullanıma açacağız'' dedi.

 

Cami, imaret ve han olmak üzere üç bölümden oluşan külliye, 1576-1584 yılları arasında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırıldı. Osmanlı külliyeleri içinde önemli bir yere sahip olan ve cami, sübyan mektebi, imaret, çarşı, iki han, fırın, mutfak, medrese, hamam, kütüphane, dükkanlar, şadırvan sebil, samanlık, odunluk, ve görevli odalarından oluşan külliye, dönemin önemli ilim ve ticaret merkezlerinden biri olarak kullanıldı.

 

Ancak vakıf sisteminin bozulmaya başlamasıyla külliyede, zamanla birtakım tahribatlar meydana geldi. Külliyenin arasta denilen çarşı kısmı, 1966 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamir edilerek bugün de halen kullanılan kapalı çarşı haline getirildi. Ancak külliyenin diğer kısımları bakımsızlıktan harap bir görüntüye sahip oldu. Külliyenin bir bölümü, geçen yıllarda belediyenin kontrolünde depo olarak kullanıldı.

Konya Hakimiyet, 16.07.2009

DOĞA TARİHİ MÜZESİ KURULACAK





Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'nde Türkiye'nin ilk doğa tarih müzesi kuruluyor.

 

Kemaliyeli olan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ali Demirsoy'un katkıları ile kurulan müzede başta Kemaliye olmak üzere Erzincan ve yurt genelinde yaşayan canlı türleri sergilenme fırsatı bulacak.


3 yıl önce başlayan ve 38 bilim adamının desteği ile oluşturulan proje kapsamında, Türkiye'nin dört bir yanından toplanan canlı türleri 1 yıl gibi kısa bir sürede bir araya getirilerek Erzincan Üniversitesi'nin desteği ile Kemaliye Hacı Ali Akın Meslek Yüksek Okulu'nda açılan müzede sergilenmeye başladı.


800 adet bitki türü, yüzlerce su ürünü ve 2 bin civarında böcek türünün yanı sıra fil fosilinin de bulunduğu müzede incelemelerde bulunan Erzincan Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Erdoğan Büyükkasap, Prof.Dr. Ali Demirsoy'dan çalışmalar ile ilgili bilgiler aldı.


Türkiye'de bugüne kadar doğa tarihi müzesi kurulmadığının altını çizen olan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ali Demirsoy, "Kurulan müzeler ya jeoloji ya da arkeoloji müzeleri şeklinde tanıtıldı. Bakteriden, memeliye kadar, taştan fosillerin sergilendiği hiçbir müze bugüne kadar yapılamadı. TÜBİTAK nezdinde birkaç deneme yapıldı ancak başarıya ulaşamadık. Kemaliye bu bakımdan Türkiye'de ilk atılımı yaptı. Şu anda kendi imkanlarımızla ve Erzincan Üniversitesi ve TUBİTAK'ın katkılarıyla Türkiye'de ilk defa doğa tarihi müzesi kurulmaya başlandı. Burada şu anda 5 bine yakın canlı türü sergilenecek ama bu müze sadece malzemenin depolanması şeklinde değil bu yöre halkının ortaöğretimde bilimsel araştırmalar yapılması için merkez olarak düşünülüyor" diye konuştu.


Türkiye'nin ilk doğa tarihi müzesinde ayrıca bir de fil iskeleti sergilenecek. Ankara'daki bir hayvanat bahçesinde öldükten sonra bilim adamları tarafından toprağa gömdürülen filin kemikleri bir süre sonra çıkartılarak, Erzincan'ın Kemaliye İlçesine getirildi. Çalışmaların başında bulunan Hacettepe Üniversitesi Uzmanı Yusuf Durmuş, yurt genelinde birçok hayvanat bahçesinde sergilenmek üzere yurt dışından birçok canlının getirildiğini ancak bunların ölümünden sonra değerlendirilmediğini ifade etti.


Durmuş, "Biz de bu hayvanat bahçeleriyle bir girişimde bulunarak ölen hayvanlarınız varsa onları bizlere verin biz onları toprağa gömdürelim. Bir süre sonra iskeletlerini çıkartalım ki bu tür doğa tarihi müzelerinde saklayarak gelecek kuşaklara anlatma fırsatı bulalım dedik. Bu anlamda uzun bir çalışma sonucu işlemlerden geçmiş bir fil iskeletini eksiksiz olarak Kemaliye ilçemize getirdik. Bu iskelet gerekli bakım ve işlemin ardından ayağa kaldırılarak sergilenecek" dedi.


Erzincan Üniversitesi Rektörü Erdoğan Büyükkasap ise, Erzincan Üniversitesi'nin gelişmesine destek sağlayan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ali Demirsoy'a teşekkür plaketi sunarak, kurulacak olan müzeye Demirsoy'un isminin verilmesi kararı aldıklarını ifade etti.

Erzincan Kent Haber, 16.07.2009

HÜNKAR KÖŞKÜ TÖRENLE AÇILDI

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi Hünkar Köşkü Sosyal Tesisleri törenle hizmete açıldı.

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Hünkar Köşkü Sosyal Tesisleri'nin açılışında, Bursa'nın her sokağında ayrı bir hazine olduğunu, bu değerleri ayağa kaldırmayı, Bursalılarla buluşturmayı en önemli görev olarak kabul ettiklerini söyledi.

Hünkar Köşkü'nün Sultan Abdülmecit Han döneminde yüzlerce usta getirtilerek, 19 günde inşa edildiğini belirten Altepe, "Sultanların kaldığı, Atatürk'ün sık sık ziyaret ettiği bu köşkün havasını Bursalıların da solumasını istedik. Sultanların halkı temenna ettiği, Kurtuluş Savaşı'nda 12 gün karargah olarak kullanılan Hünkar Köşkü'ndeki sosyal tesislerimiz Bursalılara hayırlı olsun" diye konuştu.
 

Törene katılan Bursa Milletvekili Altan Karapaşaoğlu da, 1996 yılında milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hesapları İnceleme ve Denetleme Komisyonu Başkanlığı yaptığını, bu görevinde Milli Sarayları'nın da sorumluluğundan dolayı Hünkar Köşkü'nün restorasyonu için geldiğinde köşkü zor bulmasıyla ilgili anısını anlattı. Karapaşaoğlu, "O dönem Meclis Başkanımız Bülent Arınç bey buranın restorasyonuna çük büyük önem verdi. Ben bu açılış vesilesiyle Bülent beye Bursa halkı adına şükranlarımı sunuyorum" dedi.

Bursa Olay, 16.07.2009

'UYGURLARIN UYGARLIĞI'NA SALDIRI





Sincan’da yaşanan insanlık dramı, aynı zamanda köklü bir uygarlığa da saldırıdır. Çünkü Uygurlar, geçmişleri binyıllara uzanan ve sanatın hemen tüm dallarında aklın ve yaratıcılığın özgün birikimlerini insanlığa armağan etmiş, tarihten gelen bir ulusal kimliğin temsilcileridir. Bu nedenle Çin Hükümeti’nin “Sincan Uygur Özerk Bölgesi”ndeki vahşete “İç işimiz, karışmayın” demesi, sadece insanlık adına değil, temsil ettiklerini ileri sürdükleri “sosyalizm” adına da kabul edilemez.

Hele Çin Dışişleri’nin “etnik dayanışma için diğer ülkelerden anlayış ve destek beklentileri”ni belirtmesi kadar insanlık adına talihsiz bir açıklama olamaz. (Milliyet, 9 Temmuz 2009) Çünkü Uygurlar ve eşsiz Uygur uygarlığı, sadece Çin’in değil, tüm dünyanın ortak değeri ve zenginliğidir. Türkiye’yle de dinsel bağlardan daha köklü ve tarihin derinliklerinden gelen kültürel akrabalıkları vardır.

Bu nedenle Türkiye’yi yönetenlerin Sincan vahşetine sıradan “diplomatik çıkış”larını yetersiz bulan yazarlarımızdan en açık sözlüsü Yılmaz Özdil yerden göğe kadar haklıdır. Duygularımızı yine ustalıkla yansıttığı yazısında, “Davos’taki muhteşem efelenme”nin bu insanlık dışı katliama da neden gösterilmediğini bakın nasıl özetlemiş;

“Çünkü iki kusuru var Uygurların.
Birincisi, Türk olmaları.
İkincisi, Arapça konuşmamaları.
Müslüman olmaları bile yetmiyor.
Bakıyorum,
Çin askerleri tarafından hunharca katledilen Uygur kızlarına...
Başları açık.
Ee olmaz...”
(Hürriyet, 9 Temmuz 2009)

Evet, Uygurlar “öz kültürlerini din adına yitirmeyen Türklük”ün ve “kadınlarının başlarını örtmeyen Müslümanlık”ın onurlu ulusudur. Binyıllara dayanan bu özellik, Anadolu’nun kadına karşı “Kybele”den gelen tarihsel saygısı ile; antik Pagan uygarlıklarının Selçuklu’yla buluşmasından doğan “Ortaçağ aydınlanması”nın, Uzakdoğu’nun gizemli dünyasındaki “genler”ini taşır. Nazım Hikmet’in de “dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan...” dediği, işte bu “destansı etkileşim” değil midir?

Resim, heykel, tiyatro
Malatya’daki İnönü Üniversitesi’nden Yrd. Doç.Dr. Metin Yerli, Uygurlardaki “sanatsal beceriler”in, göçebelikten yerleşik yaşama geçtikleri yüzlerce yıllık “İslamiyet öncesi”nden geldiğini anımsatarak diyor ki: “Budist mimarisi Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu, Timurlu gibi devletlerin yapılarını etkilerken, duvar resimleri ve minyatürleri, Arap, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı sanatına kaynak olmuştur...”

Gerçekten Araplara ve Avrupalılara kağıdı Uygurlar öğretmiştir. Avrupalılardan çağlar önce matbaayı biliyor ve kitap basıyorlardı… Bilim ve sanatta bütün Asya’yı etkilemiş, Araplara ve Batılılara bilgi ve teknik aktarmışlardı. Batı mutfağının “Çin’den öğrendiği” bezelye, bakla gibi sebzeleri bile aslında ilk yetiştiren Uygurlardır.

“Divanu Lugat-it Türk”, “Kutadgu-Bilig” (mutlu olma bilgisi) gibi ünlü Türk kitapları Uygurca yazılmıştır. Resimde “model” kullanan Uygurlar, kitapların yanı sıra kumaşlara da resimler yapmış, kutsal ve kamusal mekanlarını da 10 m’lik heykellerle bezemişlerdir.

Eski çağ gezginlerinin Uygurlardaki yaygın “tiyatro” sanatından hayranlıkla söz etmeleri ise çarpıcıdır ve tiyatroyu sadece antik Yunan’la özdeşleştiren Batı tarihçiliğinin “yanlı”lığını kanıtlar. İslamiyetten sonra da tiyatroyu sürdüren Uygurlar, “Garip ile Senem”, “Ferhat ile Şirin”, “Tahir ile Zühre” oyunlarını kuşaktan kuşağa sahnelediler...

Uygurların şehircilik ve mimarlık kültürleri de gelişkindir. Doğu Türkistan’da Karabalasagun, Beş-Balık, Karahoço, Karaşar, Hotan, Yarkent, Turfan, Kaşgar, Kamal, Kulca, Urumçi, Aksu, Suço, Kanço, Çerçen gibi “surlarla çevrili kentler” kurdular; bunları bağlayan yollar günümüzde de kullanılıyor...

Müzikte ise sazın da atası olan “kopuz”u at sırtında bile çalmadan duramazlar. Azeriler gibi “toy” dedikleri düğünlerinde ve özellikle “Nevruz” şenliklerinde müzik ve dans gösterileri doruğa çıkar...

Kültürel soykırım
İşte böylesi bir uygarlığa kuşaktan kuşağa imza atanlara uygulanan insanlık dışı saldırılara sadece “etnik çatışma” denebilir mi? Doğu Türkistan ajanslarına göre Çin Hükümeti, Kaşgar’daki kent ve yaşam kültürünün zenginliğini kanıtlayan “özgün Uygur evleri”ni de yıkıyor. Her yönüyle “Dünya mirası”mızın yerine kimliksiz apartmanlar dikilerek, Uygurlar yerine Çinlileri yerleştireceklermiş!..

İnsanlık yoksunu “Sulukule projesi”ni andıran bu kültürel soykırıma karşı, başta HABITAT ve UNESCO olmak üzere uluslararası kent ve kültür kurumlarının sessiz kalmaları hazindir. Sözün kısası, Sincan’daki insanlık ayıbının sorumluları sadece saldırgan Çinliler değil, bu çağda böylesi bir “çağ dışı”lığı seyreden herkestir...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 16.07.2009

KIRMIZI ŞAPKALI KIZ KİMİN ESERİ

 

 

Ünlü ressam Johannes Vermeer’in, kızı Maria’yı resmettiği Kırmızı Şapkalı Kız portresinin aslında ressamın kızı tarafından yapılmış olabileceği iddiası ortalığı karıştırdı. Sanat tarihçisi Dr. Benjamin Binstock, geçen yıl yayımlanan Vermeer’in Aile Sırları: Deha, Keşif ve Bilinmeyen Çırak/Vermeer’s Family Secrets: Genius, Discovery and the Unknown Apprentice adlı kitabında Vermeer’in büyük kızı Maria’nın resim yeteneğine vurgu yaparak, onun boş zamanlarında babasına çıraklık yaptığını ve Kırmızı Şapkalı Kız portresinin Maria tarafından yapılmış olabileceğini iddia etti.


Binstock, ayrıca Vermeer’in model olarak öncelikle eşi Catharina’yı kullandığını ve Catharina’nın eşine 1666 yılına kadar modellik yaptığını, daha sonra bu görevi büyük kızları Maria’ya devrettiğini iddia ediyor. Maria’nın da bu görevi 16 yaşına kadar sürdürdüğünü ancak daha sonra modellik görevini küçük kardeşine devrettiğini de iddialarına ekliyor. Ressamın ünlü tablosu İnci Küpeli Kız’daki modelin de bilinenin aksine Maria olduğuna dikkat çeken Dr. Binstock, “Eğer İnci Küpeli Kız’ın modeli ile Kırmızı Şapkalı Kız’ın modeli aynı kız ise, ki bu Maria’dır, bu iki tablonun aynı kişi tarafından yapılmış olduğunu söylemek oldukça güç” dedi. Maria’nın babasına modellik yapma görevini kız kardeşine devrettikten sonra babasına asistanlık yaptığını söyleyen Binstock, daha sonra Maria’nın otoportresini yapmış olabileceğini belirtiyor.

Taraf, 15.07.2009

ŞİMDİ DE YAZIŞMA KRİZİ

 

 

Çanakkale’de, şehitliklerle savaş alanlarına gelen ziyaretçilere rehberlik yapmaları için zorunlu olarak verilen alan kılavuzları, Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Park Müdürlüğü’yle valiliğin arasını açtı.

Milli Park Müdürü Mahmut Ustamazman, 7 Nisan’da Çanakkale Valiliği’ne yazı göndererek, Eceabat Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği’nin üç ayrı noktadan makbuz keserek ziyaretçilere alan kılavuzu temin etmesinin yanlış olduğunu, sadece Kilye Koyu’nda konuşlandırılmalarını istedi.

Bu talebe Vali Abdülkadir Atalık’ın cevabı sert oldu. Atalık, 10 Haziran’da gönderdiği cevap yazısında, şu görüşlere yer verdi: "5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ve Resmi Yazışma Kuralları gibi ilgili düzenlemeler çerçevesinde Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Park Müdürlüğü’nün kendiliğinden mevzuatı yorumlayarak, valiliğime veya valiliğim adına bu görevi yürüten Eceabat Kaymakamlığı’na yazı yazması, hem hukuka hem de devlet teamüllerine aykırıdır."

Milli Park Müdürlüğü daha önce de ziyaretçilere bölgeyi araçlarla ücret karşılığı gezdirmeyi planladığı için tepki toplamıştı.

Milliyet, 15.07.2009

6 MÜZE "AVRUPA YILIN MÜZESİ" ÖDÜLÜNE ADAY





Türkiye'den Sinop Arkeoloji, Çorum, Türkiye İş Bankası, Beşiktaş Jimnastik Kulübü, Santral İstanbul Enerji ve Çağdaş Sanatlar müzeleri ile Sunay Akın Oyuncak Müzesi ''Avrupa Yılın Müzesi'' ödülü için aday oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün, Finlandiya'nın Tampere şehrinde 2010 yılında 33. Avrupa Müze Forumu (EMF) ödüllerinin verileceğini söyledi.

Türkiye'den 6 müzenin bu ödülü almak için aday olduğunu belirten Düzgün, şunları kaydetti:

"Son iki yıl içinde yenileme ve onarımlarını tamamlayarak 'Avrupa Yılın Müzesi' ödülleri için gereken kriterleri sağlayan Sinop Arkeoloji Müzesi ile Çorum Müzesi'ni aday gösterdik. Genel Müdürlük olarak yalnızca kendimize bağlı müzelerin değil, denetim yaptığımız özel müzelerin de bu forma katılmalarına öncülük ediyoruz. Türkiye İş Bankası Müzesi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Müzesi, Santral İstanbul Enerji ve Çağdaş Sanatlar Müzesi ile Sunay Akın Oyuncak Müzesi de bu kapsamda ülkemiz adına başvuruda bulunan aday müzeler arasında yer alıyor."

EMF'nin 1977 yılından bu yana, yeni kurulan müzelerin desteklenmesi, müzecilik alanında yenilik ve girişimlerin teşvik edilmesi amacıyla her yıl, "Avrupa Yılın Müzesi Ödülü (EMYA)", "Avrupa Konseyi Ödülü" ve "Micheletti Vakfı Ödülü" adı altında üç ödül verdiğini belirten Düzgün, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ödüller, yeni kurulan veya son iki yıl içinde önemli yenileme çalışmalarını gerçekleştirmiş 50-60 aday müze arasında yapılan değerlendirme sonucunda belirleniyor. Ayrıca değerlendirmede, müze binalarının yapısı, teşhirdeki eserlerin değeri ve sunum şekli ile müzenin hayalleri, finansal organizasyonu, sosyal sorumluluğu, eğitim çalışmaları, pazarlama ve yönetim yapısı da dikkate alınıyor."

Bu yılki ödüllerin de ilk kez Türkiye'de verildiğini ve Bursa'da düzenlenen törende "Avrupa Yılın Müzesi Ödülü"nü Avusturya'daki Salzburg Müzesi'nin aldığını anımsatan Düzgün, "müzeciliği kavrayışındaki uzmanlık, kullandığı yenilikçi bakış açısı ve ziyaretçilerine verdiği önem nedeniyle" İstanbul Modern Sanat Müzesi'nin de "Özel Ödül"e layık görüldüğünü bildirdi.

Orhan Düzgün, bugüne kadar Türkiye'de 9 müzenin çeşitli ödüller aldığına işaret ederek, "9 müzemizin ödül alması, ülkemizin müzecilik alanındaki başarısını belgeliyor" dedi.

Öte yandan, yeni müzelerin kurulmasını sağlayarak ve yıpranan müze binalarını onararak müzeleri tarihin, bilimin ve sanatın buluştuğu modern mekanlara dönüştürmeye çalıştıklarını ifade eden Düzgün, müze personeline yurt içi ve yurt dışı eğitim fırsatları yarattıkları ve durağan müzecilik anlayışı yerine daha dinamik, etkin ve katılımcı çağdaş müzecilik anlayışıyla hizmet yürüttüklerini sözlerine ekledi.

Bugüne kadar 40 ülkeden bin 500 müzenin aday olduğu "Avrupa Yılın Müzesi Ödülü"ne 1997 yılında Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, "Avrupa Müze Forumu Özel Ödülü"ne İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Antalya Müzesi, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, Rahmi Koç Endüstri Müzesi ve İstanbul Modern Sanat Müzesi, "Avrupa Konseyi Ödülü"ne de İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü ve Trakya Üniversitesi Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi layık görülmüştü. Ayrıca, "Gezilmeye Değer Müze Ödülü"nü de Bursa Kent Müzesi uygun bulunmuştu.

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü mevcut 99 adet Müze Müdürlüğü, bu müdürlüklere bağlı 90 adet birimi ve 127 adet düzenlenmiş ören yeri bulunuyor.

Aday müzelerin özellikleri
Türkiye'nin en modern müzeleri arasında yer alan Sinop Arkeoloji Müzesi'nde 3 bin civarında arkeolojik eser, bin 700 etnografik eser, 5 bin 340 adet sikke olmak üzere toplam 10 bin 500'e yakın tarihi eserin bulunuyor.

Alacahöyük, Boğazköy-Hattuşa, Pazarlı ve Kuşsaray gibi arkeolojik kazı merkezlerinden çıkarılan buluntuların sergilendiği Çorum Müzesi, internet üzerinden de sanal olarak gezilebiliyor.

2007'de halka açılan Türkiye İş Bankası Müzesi, bankanın kuruluşundan bugüne iktisadi, sosyal ve kurumsal gelişimine ait verilerin bir araya getirildiği, korunduğu ve toplumsal paylaşıma açıldığı kurum tarihi müzesi niteliğinde. Müzeye ait tüm detaylara http://www.muze.isbank.com.tr adresinden ulaşılabiliyor.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, Santral İstanbul Enerji ve Çağdaş Sanatlar müzeleri ile Sunay Akın Oyuncak Müzesi de tasarım ve eserleriyle dikkat çekiyor.
Habertürk, 15.07.2009

83 MÜZE ÜCRETSİZ GEZİLECEK





Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı 45 ildeki 83 müze ve ören yeri ücretsiz gezilecek. Bakanlık, bugün başlayacak uygulamayla yerli ve yabancı turistlerin müze ve ören yerlerine ilgisini artırmayı, tarihi, arkeolojik ve kültürel değerleri tanıtmak, yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmayı hedefliyor.

 

Ücretsiz gezilecek müze ve ören yerleri tespit edilirken sayıları yüksek olmayanlar tercih edildi. Ücretsiz müzeler arasında çok gezilen hiçbir müze bulunmuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmeleri Merkez Müdürlüğü tarafından uygulamaya konulan kararın söz konusu müze ve ören yerlerine olan ziyaret taleplerini olumlu yönde etkilemesi bekleniyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı yerli ziyaretçilerin müzeleri kolaylıkla ziyaret edebilmelerine imkan sağlamak için daha önce de Müzekart projesini uygulamaya geçirmişti. Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) işbirliğiyle gerçekleştirilen projede 20 milyon liraya Müzekart alan herkes, Türkiye'deki 300'ü aşkın müze ve ören yerini bir yıl boyunca 20 YTL karşılığında dilediği kadar gezebiliyor.

 

Ücretsiz gezilecek müzelerden bazıları

Adana Etnografya Müzesi, Afyonkarahisar Arkeoloji Müzesi, Söğüt Ertuğrul Gazi Müzesi, Bitlis Ahlat Müzesi, Bursa Türk İslam Eserleri Müzesi, Çorum Boğazköy Müzesi, Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Erzurum Arkeoloji Müzesi, Eskişehir Yunus Emre Müzesi, Kahramanmaraş Müzesi, Kars Müzesi, Konya Nasrettin Hoca Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Kütahya Çini Müzesi, Malatya Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Ürgüp Müzesi, Nevşehir Müzesi, Hacı Bektaş Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Uşak Arkeoloji Müzesi, Van Müzesi, Yozgat Arkeoloji Müzesi.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 15.07.2009

AUGUSTUS TAPINAĞI'NA BRÜKSEL MODELİ





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ve ilgisizlik nedeniyle restorasyonu gerçekleştirilemeyen Augustus Tapınağı ile ilgili sert açıklamalarından sonra, Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş, "Brüksel’de böyle bir eser koruma altına alınırken bizde kaderine terkedilmesi üzüntü verici" dedi.

Yerel Seçimlerde aldığı yüzde 27 oy oranıyla, Başkent’te en çok konuşulan isimlerden biri olan MHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Augustus Tapınağı ile birlikte tekrar gündeme getirdiği tarihi eserlere verilen değerin yurt dışındaki örnekleriyle kıyaslanamayacağını söyledi. Ulus’u Ankara’nın cazibe merkezi yapma projesiyle ilgili animasyon filminin internette halen büyük ilgiyle izlendiğini kaydeden Yavaş, kent planlamasında önceliğin bu tür eserlerin korunmasına verildiğini tüm yeni binaların bunlara göre yapılandırıldığını ifade etti.

 

Brüksel ziyareti sırasında tarihi bir duvarın nasıl koruma altına alındığına tanık olduğunu belirten Yavaş Ankaralıların her gün önlerinden geçtikleri ama yeni binalar arasında fark edilemeyen eşsiz güzellikteki mimariye sahip eserlerin ortaya çıkarılmasıyla Ulusun hem turistler hem de Ankaralılar için cazibe merkezi olabileceğini söyledi. Yavaş ayrıca "Sayın Bakan umarım yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Augustus Tapınağı ile ilgili somut adımlar atılmasını sağlar. Brüksel’de bu türden bir eser tamamıyla koruma altına alınarak orta bölümde bulunan boş alan mimarisine uygun bir yapı inşa edilirken, bizde kaderine terk edilmesi büyük üzüntü verici" diye konuştu.

Hürriyet Ankara, Haber: Fatih Aktimur, 15.07.2009

TARİHİ HAMAMI SU BASTI

 

Amasya'da yaklaşık 15 dakika etkili olan yağmur yağışı sonrasında oluşan sel suları, tarihi Mustafabey Hamamı'nı bastı.


Amasya'da saat 17.30 sıralarında başlayan sağanak yağmur, 15 dakikada adeta hayatı felç etti. Yağmura hazırlıksız yakalanan vatandaşlar işyerlerinin yağmurluklarının altına saklanırken, esnaflar da işyerlerinin önünde oluşan sel sularının işyerlerine girmesini engellemeye çalıştı.


Sağanak yağıştan tarihi Mustafabey Hamamı da nasibini aldı. Müşterilerin hamamda oldukları esnada yağan yağmurun oluşturduğu sel suları hamamı basarken, müşteriler ve hamam çalışanları hamamın girişine set çekti ve hamamın önünde oluşan su birikintilerini temizledi.

Amasya Kent Haber, 15.07.2009

LOUVRE MÜZESİ'Nİ ÇALINTI TÜRK ESERLERİ İHYA EDİYOR

 

Fransa'nın ünlü Louvre Müzesi, dünyanın dört bir yanından getirilerek sergilenen tarihi eserlerle ziyaretçi toplamaya devam ediyor.

 

Müzenin ilgi çeken eserleri arasında Ayasofya Cami Haziresi'nden yasadışı yollarla getirilen parçalar da yer alıyor. Kültür Bakanlığı, bu eserlerin Sultan II. Selim Türbesi girişinden çalındığını tespit etti ve iadelerini görüşmek üzere Eylül 2008'de Fransız yetkililerden toplantı talebinde bulundu. Ancak aradan geçen süre içinde Fransızlar, Türk tarafına herhangi bir tarih bildirmedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden Louvre'da sergilenen Sultan II. Selim Türbesi panolarının Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Paris'e kaçırıldığını tahmin ediyor. Yetkililer, çinilerin yanı sıra müzede Tralleis kökenli üç kadın başı heykelinin de bulunduğunu söylüyor.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 15.07.2009

ESKİ BİNADA DEFİNE ARANACAK

 

Çanakkale'nin Gelibolu İlçesi'nde bulunan İl Özel İdaresi'ne ait eski kaymakamlık binasında Yunanlılardan kaldığı iddia edilen define aranacak.

 

Çanakkale İl Genel Meclis Başkanı Hasan Hüseyin Aytop, definenin aranması ile ilgili Ayhan Başaran, Erdinç Bezgen ve Yakup Pulukçu adlı kişilerin Valilik ve İl Kültür Turizm Müdürlüğü'ne başvurup izin istediğini belirterek, "Bu konuda gerekli yazı İl Genel Meclisi'ne geldi. Oylama sonunda İl Özel İdaresi'ne ait eski kaymakamlık binasında define aranmasına izin verildi. Bu bina tarihi özelliği olan çok eski bir bina. Yüzlerce yıl önce Gelibolu'nun "Gallipoli" olarak adlandırıldığı eski çağlarda Yunanlılardan kalan bir define olduğu iddia ediliyor. Define arama işlemleri binaya zarar vermeden yetkililerin gözetiminde yürütülecek. Define bulunması halinde ise belli oranı devlet, mal sahibi ve aramayı yapanlar arasında paylaşılacak" dedi.

Çanakkale Kent Haber, 14.07.2009

AÇIK HAVA MÜZESİ EYLÜL'DE

 

 

Malatya Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, Aslantepe Açık Hava Müzesi'nin Eylül ayında tamamlanacağını belirtti.

Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, Aslantepe Höyüğü'ndeki Açık Hava Müzesi çalışmalarıyla ilgili verdiği bilgide, "Yıllara sarih bir ihale yapılmıştı. 2009 yılı sonbaharında bitecek bir ihaleydi. Çalışmalar devam ediyor. Eylül ayı içinde hizmete açılmış olacaktır" şeklinde konuştu.

"İtalya Roma Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Aslantepe Höyüğü Kazı Başkanı Prof.Dr. Marcellla Frangıpane geçen ay gelip, höyükte sarayın içinde bulunan demir kazık çakılacağı yerlerle ilgili inceleme yaptı" diyen Özbay, bu yıl yapılacak kazı çalışmasıyla ilgili de daha sonra şunları belirtti:

"15 Ağustos - 15 Ekim arasında bu yılki kazılar gerçekleştirilecek. Yine Aslantepe Höyüğü Kazı Başkanı Prof.Dr. Marcellla Frangipane'nin koordinatörlüğünde yapılacak kazılarda Türk öğrencilerle birlikte 100-150 kişi kazı alanında çalışacak."

Aslantepe'nin Malatya açısından önemli olduğuna dikkat çeken Özbay, "Tarihimizi ve geçmişimizi Aslantepe ile birlikte Caferhöyük, İmamoğlu, Pirothöyük de Aslantepe'nin emsalleri. Aslantepe'de Mezopotamya ile bağlantısı olan bir yer, ilk kazıların yapıldığı yer" ifadelerini kullandı.

Malatya Haber, 14.07.2009

ARKEOLOJİK KAZI

Batman Merkez'e bağlı Oymataş Köyü'nde törenle arkeolojik kazı çalışması başlatıldı.

 

Ilısu Barajı yapımı öncesi bölgedeki yüzey araştırmalarının bitirilmesi, tespit edilecek tarihi alanlarda arkeolojik kazıların gerçekleştirilmesi ve bölgenin tarihinin ortaya çıkarılması için 2009 yılı içinde Batman'ı çevrelen akarsular kıyısında bulunan alanlarda 4 arkeolojik kazıya başlandı.

 

Törene katılan Batman Vali yardımcısı Aziz Mercan, Kültür ve Turizm İl Müdürü Selahattin Ortaboy, Kazı Başkanı Yrd. Doç. Elif Genç tarafından ilk kazmaların vurulması ile kazılara başlandı. Kazı çalışmalarına 12 kişilik akademisyen ve öğrenci grubu katılıyor. Dicle Nehri ve Batman Çayı'nın birleştiği yerde bulunan Kuriki Höyüğü uzmanların verdiği bilgiye göre milattan önce 2000 yıllarına ait. Uzmanlar, Kuriki Höyüğü'nün Dicle Vadisi'nin başlangıç noktasında bulunması nedeniyle tarihi anlamda burada devam eden yaşamın stratejik anlamda çok önemli olduğunun elde edilen bulgulardan anlaşıldığını söylediler.

 

Kuriki Höyüğü'nde kazı çalışmalarının başlaması nedeniyle ilk kazmayı vuran Vali yardımcısı Aziz Mercan, "Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin alarak ekibi ile birlikte buralara kadar gelerek çalışmalarını yürütecek olan Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Yrd. Doç Dr. Elif Genç ve öğrencileri başta olmak üzere, ekip üyelerinin tümüne teşekkür ediyorum. Bütün kazı ekibine başarılar diliyorum. Kazı çalışmalarının devam edeceği süre içerisinde Valilik olarak İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüzce kendilerine her türlü lojistik destek sağlanacaktır" dedi.

Batman Kent Haber, 15.07.2009

GÜMÜŞHANE KONAKLARI TESCİLLENDİ

 

Gümüşhane Valisi Enver Salihoğlu, il genelinde 48 adet Gümüşhane Konağı’nın tescilinin yapıldığını, bu konaklardan 8’inin ilçelerde, 7’sinin merkeze bağlı Süleymaniye Mahallesi'nde, 33'ünün de kent merkezinde bulunduğunu belirterek, konakların turizme önemli katkılarda bulunduğunu açıkladı.

 

Kent merkezindeki Özdenoğlu, Balyemez, Hasan Fehmi Ataç konaklarının restore edilerek işletmecilere kiralandığını, bu yolla turizmin hizmetine sunulduğunu ifade eden Salihoğlu, restorasyonu yapılan konaklardan sonra yeni bir anlayışın önünün açıldığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Son yıllarda özel mülkiyette bulunan tescilli konakların da birer, ikişer restore edildiği görülmekte. Konak sahiplerinin de bu güzellikleri gördükçe özel mülkiyetlerinde bulunan tescilli konakların restorasyonunu yapmaya başladıklarını görüyoruz. Bu, şehrimize ayrı bir vizyon kazandırmaktadır. Mülkiyetinde taşınmaz kültür ve tabiat varlığı bulunan, bakım ve onarımını gerçekleştirmek isteyen kişilere Kültür ve Turizm Bakanlığımızca 'Taşınmaz Kültür Varlıklarının Onarımına Yardım Sağlanmasına Dair Yönetmelik' gereğince ayni, nakdi ve teknik yardımda bulunulmaktadır."

 

Mülkiyetinde bu tür konakları bulunan vatandaşları konuya duyarlı olmaya davet eden Salihoğlu, Gümüşhane'de koruma kültürünün gelişmesinin de şart olduğuna inandığını belirtti

Turizm Gazetesi, 14.07.2009

SU ÇEKİLDİ, ORTAYA ÇIKTI

 

Malatya'da yıllarca Karakaya Baraj Gölü'nün altında kalan tarihi Sultan Murat Köprüsü'nün kalıntıları, suyun çekilmesiyle birlikte ortaya çıktı.

Battalgazi İlçesi'ne bağlı Şişman Köyü'nde tarihi Şişman Han ya da Sultan Murat Hanı olarak bilinen hanın yaklaşık 200 metre kadar kuzeyinde bulunan Sultan Murat Köprüsü yıkıntısı, baraj suyunun çekilmesiyle birlikte ortaya çıktı. Sadece iki ayağı ayakta kalan ve harçla örtülmüş moloz taştan yapılmış olan köprünün üstü ise kesme taşla kaplı bulunuyor.

Malatya Haber, 14.07.2009

TEKİRDAĞ'DA TOPRAK ALTINDAN TARİHİ KENT ÇIKTI

 

Tekirdağ'da Ganos Dağı'nın eteklerinde MÖ 5000'de kurulduğu tahmin edilen kent bulundu.

 

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Arkeolog Yrd. Doç.Dr. Zeynep Koçel Erdem, Kumbağ, Yeniköy, Uçmakdere ve Ganos Dağı üzerinde kırsal yerleşim alanlarını tespit etmek amacıyla çalışmalar yürüttüklerini söyledi. Erdem, her yıl 10 kişilik arkeolog ekiple birlikte çalıştıklarını ve bölgedeki kalıntıları dikkatle incelediklerini ifade etti. Yüzey çalışması sırasında birden fazla kırsal kent buluntusuna rastlandığını belirten Erdem, Prehistorik döneme ait bir çanak parçasına rastladığını, antik kentin bulunmasına bu çanak parçasının ışık tuttuğunu söyledi. Bölgede antik mimari parçalar, kent bulguları ve işlenmiş taş bloklardan yapılan yol bulgularına rastladığını, iç kesim yerleşim yerinin çok büyük bir alanı kapsadığını anlatan Erdem, "İnanılmaz büyüklükte bir kentin toprak altında olduğunu gösteren tüm buluntuları elde ettik. Kentin, tarih öncesine ait olduğu yüzey araştırmasında çok açık görülüyor. Bölgede, Prehistorik dönem, Bizans, Traklar ve Romalılara ait çok sayıda kalıntı var." dedi. Erdem ve ekibi, bölgede eylül ayında yeni çalışmalar yapacak.

Zaman, 14.07.2009

KAZILAR YENİDEN BAŞLADI

 

Amasya'nın Toklucak Köyü yakınlarında bulunan Oluz Höyük'te 2009 dönemi kazılarına başlandı.


İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez'in başkanlığında 2007 yılında başlanan Oluz Höyük kazılarında, bugüne kadar Hellenistik, Frig ve Hitit dönemlerine ait 3 kültür katmanı belirlendi. İstanbul Üniversitesi'nin sağladığı kaynakla kazı çalışmalarını yürüten Doç.Dr. Şevket Dönmez'in 80 kişilik ekiple yapacağı kazılar 25 Ağustos tarihinde tamamlanacak. Kazılarda Dönmez'in yardımcılığını eşi Yrd. Doç.Dr. Emine Dönmez yapacak. Emine Dönmez, Oluz Höyük dışında Amasya Harşena Kalesi'nde ve Kızlar Sarayı'nda yaklaşık 40 kişilik ekiple 20 Temmuz-25 Ağustos tarihleri arasında kazı çalışmaları yapacak.

Amasya Kent Haber, 14.07.2009

NEDİR BU BARAJ YAPMA İNADI?





Hasankeyf’i bir kez daha, ne yazık ki yabancılar kurtardı. Almanya, Avusturya ve İsveç, Hasankeyf’i ölüm uykusuna yatıracak Ilısu Barajı Projesi için kredi vermekten vazgeçtiler, çünkü sözleşme şartlarına koydukları çevreyi korumak için yapılması gereken hiçbir çalışma yapılmamıştı. Bu durum karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin Çevre Bakanı Veysel Eroğlu ne yaptı? Adeta palasını biledi, kredi vermeyenleri siyasi davranmakla suçladı ve neredeyse kırk yıldır Hasankeyf’i kurtarmak için uğraşanları da vatan haini ilan etti. Ve “illa ki, bu barajı yapacağım” diyerek yıllardır süren bir inadı yeniden cilaladı.

İşte bu zihniyet, bu vatan sevmezlik ülkeyi batıracak, zaten kırk yıldır olan da bu.

Şu hale bakın, Ilısu Barajı’nın yapımı ilk kez Demirel tarafından 1952 yılında gündeme getirilmiş. Demirel barajlar kralı olarak tanınmayı sevmişti, şimdilerde ömrünü tamamlayan ama nehirleri de kurutan pek çok baraj onun zamanında yapıldı; sonra Özal barajlara devam etti ama bu arada teknoloji yıldırım hızıyla değişmiş ve barajların enerji için, hele de Türkiye gibi rüzgarı ve güneşi bol olan bir ülkede rasyonel bir yatırım olmadığı ortaya çıkmıştı. En çok da Ilısu gibi büyük barajların. Çünkü büyük barajlar nehirlerin enerjisini yok ediyor, hatta ölümlerine neden oluyordu. Artık su sorununa karşı küçük barajlar yapılması öneriliyordu.

Dünya hızla değişiyordu, gelişmiş ülkelerde sivil toplumun baskısı karşısında baraj lobileri tavizler vermeye başlamıştı. Büyük baraj yapımı sona ermişti, hatta eskiden yapılanlar bile yıkılıyordu. Ama Türkiye hala kırk yıldır inadım inat diyen ve Ilısu Barajı yapımına karşı olanları vatan haini ilan etmeye varan bir zihniyetle yönetiliyordu.

Neden bu inat? Dünyada böyle bir şey yok! Devletin sivil toplumla böylesine inatlaşması diktatörlükle idare edilen ülkelerde olur, artık onlarda bile yok! Emin olun diktatörlükle idare edilen ülkeler bile, insan varlığını baz alırsak 15 bin, doğal mirası baz alırsak 2 milyar yaşındaki Hasankeyf gibi bir insanlık mirasını böylesine hunharca harcamak istemez.

Yıllar önce İspanya’ya ilk gittiğimde Sevilla’ya, Cordoba’ya, Granada’ya yani Endülüs bölgesine hayran olmuştum, bölgenin doğal yapısı büyük bir titizlikle korunmuştu, kim bunu böyle korumuş derken, öğrendim ki, diktatör Franco!

Bir söz dolaşıp duruyor, Hasankeyf’i tıpkı Mısır Asuhan barajı yapımında olduğu gibi başka bir yere taşımak. Allah aşkına bırakın bu hayali, birincisi Hasankeyf, o coğrafyada öylesine ihtişamlı, öylesine etkileyici; ayrıca unutmayın, Asuhan’daki taşınma UNESCO’nun girişimiyle ve bütün dünyanın önemli maddi yardımlarıyla başarıldı, oysa şimdi kriz var ve Afrika’daki aç çocuklar bile artık insanlığı harekete geçiremiyor, insanlık her zamankinden daha bencil!

“İlla ki, baraj yapacağım, illa ki Hasankeyf’i sular altında bırakan bir baraj yapacağım” diyen Çevre Bakanı, neden Antep’in Halfeti’sine şöyle bir uğramıyor, yapımına karşı çıkılan, Halfeti’yi sular altında bırakacağı hiç durmadan söylenen Birecik Barajı yapıldı da ne oldu, bölgeye ne getirdi, şimdilerde toprak her zamankinden daha kurak, artık Halfeti’nin ünlü siyah gülünün yetişmediği bölgelere taşınan Halfeti halkı ise mutsuz ve yoksul. O güzelim eski Halfeti kenti ise birkaç turistin gezdiği, su altında hüzünlü bir kent. Ne oluyor bize, inanın gelişmiş ülkelerin laboratuvarlarda bir virüs geliştirdikleri ve bu virüsü de Türkiye’nin üstüne boca ettikleri duygusu bana giderek inandırıcı geliyor, bu virüs vatan sevmeyi yok eden bir virüs.

Ne kadar çok isterdim, İsveç, Almanya ve Avusturya kredileri kesmeden önce, “Biz bu barajı yapmıyoruz, onun yerine su için daha rasyonel ve farklı yerlerde küçük barajlar yapacağız ve yıllardır yapmadığımız bir şeyi yapıp Hasankeyf’in dünya mirasına dahil edilmesi için UNESCO’ya başvuracağız,” diyen bir Çevre Bakanım olsun, çok isterdim.

Dünyanın en çok ziyaret edilen kültürel mirası Machu Picchu’da kendi ülkemin kültür mirasını anımsayarak hüngür hüngür ağlamıştım, bu topraklardaki kültürel ve doğal zenginliği böyle hunharca harcama hakkı kimsenin olmamalı, yetti artık, sadece bu nedenle Latin Amerika’yı kıskanıyorum.
Cumhuriyet, Yazı: Işıl Özgentürk, 14.07.2009

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI YAKALANDI

 

Ankara'da tarihi eser kaçakçılarına yönelik olarak düzenlenen operasyonda 2 kişi gözaltına alındı.

 

Edinilen bilgiye göre, İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü Mali Suçlar Büro Amirliği ekiplerinin yaptığı çalışmalarda bazı kişilerin Çorum, Çankırı ve Yozgat'ta kaçak kazı yaparak elde ettikleri tarihi eserleri satmaya çalıştıkları belirlendi.

 

Mali polisinin düzenlediği operasyon sonucunda Fedai S. ve Osman Ö. gözaltına alındı. Zanlılarla birlikte metal kaplar, metal yüzükler, vazolar, Meryem ana figürleri, metal bileziklerden oluşan 71 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Zanlıların buldukları eserlerin değerinin 1 milyon dolar olduğu öğrenildi. Anadolu Medeniyetler Müzesi yetkilileri, kazıda bulunan eserlerin hepsinin orijinal olduğunu açıkladı.

 

Zanlıların ifadelerinde, "Biz bu işe alıştık. siz bizi serbest bırakın yine yaparız" dediği öğrenildi. Gözaltına alınan 2 zanlı çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.

Ankara Kent Haber, 14.07.2009

KENT VE SANAT PROJESİ SANATI SANAL PLATFORMA TAŞIYOR





Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa Birliği Genel Sekreterliği tarafından yürütülen, AB ile Türkiye arasındaki Sivil Toplum Diyaloğu’nun Geliştirilmesi Programı çerçevesinde AB tarafından finanse edilen, farklı kentleri ve farklı kültürleri bir araya getiren Kent ve Sanat Projesi, Avrupa ve Türkiye arasında sanat alanında köprü kuruyor. www.artacademia.net ve www.artcitizens.net sitelerinde, Avrupalı ve Türk sanat tasarım akademisyenleri ile öğrencileri pek çok konuda bilgi alışverişinde bulunarak, kent kültürüne katkı sağlama fırsatı yakalayacak.

Akademisyenler, www.artacademia.net sitesinde kişisel profillerini, çalışmalarını, çeşitli makale ve haberlerini sunma fırsatı yakalarken, bunları herkese açık dijital bir dergide yayınlama şansına da sahip oluyor. Yayınlanmış çalışmalar üzerine fikir alışverişinde bulunan akademisyenler ayrıca, kendi gruplarını oluştururken diğer gruplara da üye olabiliyor. Sanatçılar ise www.artcitizens.net sitesinde kişisel profillerini oluşturmanın yanı sıra çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunma ve tartışma imkanı yakalıyor.

www.artacademia.net ve www.artcitizens.net, sanat alanında eğitim veren akademisyenler ile eğitim gören öğrencilerin, sanatçıların, kültür ve sanat operatörlerinin oluşturduğu diğer ağları da kapsayan daha geniş bir ağ ile bağlantılı olacak.

Kent ve Sanat Projesi
Farklı kentleri ve farklı kültürleri bir araya getirecek olan Kent ve Sanat Projesi, “Kent ve Sanat Forumu”nun ardından İstanbul, Mersin, Malmö, Viyana ve Londra’da sanat atölyeleri ve sergiler ile devam ediyor. Kent ve Sanat Projesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi liderliğinde, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi, Malmö Üniversitesi Sanat ve İletişim Fakültesi, Londra Sanat Üniversitesi Central Saint Martins Sanat ve Tasarım Okulu, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, ELIA - Avrupa Sanat Enstitüleri Birliği, İsveç İstanbul Başkonsolosluğu, Avrupa Kültür Derneği işbirliği ile hayata geçiriliyor.

Yapı, 14.07.2009

İKİ ÖREN YERİ ARTIK ÜCRETSİZ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Manisa’daki Agiai ve Artemis Mabedi’ni de ücretsiz gezilebilecek yerler kapsamına aldı.

İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, "Karar uyarınca, vatandaşlarımız artık bu iki ören yerini 3 TL ödemeden ziyaret edebilecek" dedi.

Milliyet, 14.07.2009

TİYATRO YAPILARI KENTLERİN SİMGELERİ





Pazar günü döndüm yurtdışından ve TV’de haberleri dinlerken bir gazetenin kışkırtmasıyla Alperen Ocakları tarafından Topkapı Sarayı’nda İdil Biret konserine yapılan saldırıyı dehşetle izledim. Bir avuç kendini bilmez, saray kapısına dayanıyor, içeriye giremeyince kapının önünde rahat rahat namazlarını kılıyor ve yine aynı rahatlıkla İdil Biret’in afişlerini yakıyorlar! Sonra da tehditler savurup defolup gidiyorlar! Bütün bunların yaşanmasına kimler, nasıl izin veriyor, lütfen bir kişi açıklar mı? Bu, nasıl bir şiddet olayıdır? Bu, nasıl bir vahşettir? Çağdışılıktır? Kültür ve Turizm Bakanı sayın Ertuğrul Günay’ın dışında hangi bakan bu olaya tepki gösterdi? Bu olay, giderek çökmekte olan eğitim sistemimizin de bir uzantısı sayılmalı. Asla geçiştirilmemeli, geçiştirilmesine izin verilmemeli ve de tüm sanat kurumları tarafından kınamanın ötesinde çok ciddi bir biçimde ele alınarak üzerine gidilmeli ki bir daha tekrarlanmasın. Yeni Sıvas’lar yaşanmasın. Türkiye’nin yıldızı ne yazık ki uzun zamandır çağdaşlığa değil çağdışılığa doğru kayıyor.

21. yüzyılda ve de ayrıca İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlandığı bir dönemde bu tür olayların yaşanıyor olması ürkütücü. Resim böyle karamsar olunca insanın aktarmak istedikleri de anlamlarını yitiriyor sanki...

Bu yıl yolum birkaç kez Barselona’ya düştü ve her gidişimde bu kentin tiyatro mekanları anlamında ne kadar zengin olduğunu fark ettim. Kıskandım, üzüldüm, öfkelendim. Sözünü ettiğim binalar devletin, kentin yaptığı, onardığı ve kullanıma açtığı yapılar. Biz, ne yazık ki mekan yaratma konusunda ısrarla yerimizde sayıyoruz. Var olan mekanları yok ediyoruz. Yeni yapılanlar ise ‘çok amaçlı’ olarak hemen hiçbir amaca hizmet etmeyebiliyor tiyatro alanında. Onarılması gerekenleri de, istisnalar kaideyi bozmaz, ya kaderine bırakıyor ya da ağırdan alıyoruz. Mesela, AKM önemli bir örnek. Kapısına 30 Mayıs 2008’de kilit vuruldu ve hala beklemede onarım için. Avuç içi kadar Barselona’da tiyatro salonlarından geçilmezken bizde durum neden böylesine vahim? Evet, İstanbul sahip olduğu zenginliklerle sadece Avrupa’nın değil, dünyanın kültür başkenti. Ama, şu da bir gerçek ki, ancak kültür - sanat - yaşam üçgeninin birbirini tamamladığı süreçlerde toplumsal gelişmelerin de önü açılıyor. Bu sürecin yaşanmadığı toplumlarda tıkanmalar, kopmalar kaçınılmaz. Yeterli sayıda sanat üretim mekanlarına sahip olmayan kentler nasıl kültür ve sanat başkentleri olabilirler? AKM’de yaşanan sorunlar, iç çekişmeler nereden, kimlerden kaynaklanıyor? Neden bunca sarkma? Gecikme - geciktirme? Bunu kimler, nasıl çözecek? Bir yılı aşkın bir süredir nasıl bekler-bekletilir opera, tiyatro, bale, konser etkinlikleri anlamında hayati bir önem taşıyan bu bina? 2010 yılı ortalarına bile yetişeceği kuşkulu. Umarım yanılıyorum, yanılıyoruz.

Yine Barselona’ya dönecek olursam; saymakla bitmeyecek kadar çok tiyatro mekanı var bu kentte. Beni büyüleyenlerin başında da Gran Teatre del Liceu geliyor. 1849 yılında yapılmış olan tiyatroya gözleri gibi bakıyor Katalanlar ve biraz da böbürleniyorlar doğrusu. Haksız sayılmazlar.

Bu arada, ‘Kadmos’ projesi kapsamında Avignon Festivali - Atina & Epidaurus Festivali-Barcelona Grec Festivali ve Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ve Paris Odeon Tiyatrosu ortak yapımı olan “Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları’nın Savaşı” Avignon’da Carriere de Boulbon’da; eski bir taşocağında sahnelendi. Barselona’da 2 bin kişilik El Teatro Grec’te oynayacak. Atina Festivali kapsamında Epidaurus Antik Tiyatro’da seyirciyle buluşacak. 2009 yılında son durak İstanbul’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel izniyle Rumeli Hisarı. Evet, Rumeli Hisarı’na özel izinle giriyoruz. Bu tiyatro Muhsin Ertuğrul döneminde yapılmıştı ve her yıl Şehir Tiyatroları orada kalabalık bir seyirci kitlesine birbirinden güzel yaz oyunları oynardı. Tiyatro Festivali de “Persefone”den “Nazım’a Armağan”a pek çok oyun sahneledi Hisar’da ve sonra birdenbire konserler furyası başladı. Öyle bir furya ki tiyatroya yer kalmadı! Ardından da tüm ama tüm etkinliklere kapılarını kapattı Rumeli Hisarı. Bu hususta söylentiler çeşitli. Keşke Sayın Ertuğrul Günay tiyatro etkinliklerinin bu yasakların dışında kalmasını sağlasa. Bu girişim eminim Muhsin Ertuğrul’u da mutlu eder.

Barselona’da Piccolo Teatro di Milano’dan izlediğim Luca Ronconi yapımı “Bir Yaz Gecesi Rüyası” ise her anlamda kusursuzdu. Ulusal Katalan Tiyatrosu TNC, 1 bin kişilik büyük salonu ve iki küçük salonu ile (450 kişilik) klasik ve çağdaşın buluştuğu görkemli bir bina. Olimpiyatlar için inşa edilmiş. Geniş fuayesi bir buluşma, okuma, yeme-içme, tiyatro ile sanatla kucaklaşma mekanı. İnsanlar TNC’nin merdivenlerinde, avlusunda, fuayesinde bir araya geliyorlar ve tiyatro ile dansla, müzikle iç içe zaman geçiriyorlar. Muhsin Ertuğrul ustamızın, hocamızın sözlerini düşünmeden edemedim buraları gezerken: “Bir tiyatro istiyorum efendim... bu İstanbul şehrine her şeyden evvel bir tiyatro binası lazım...” Aslında bir değil, birkaç tiyatro binası lazım...

Cumhuriyet, Yazı. Dikmen Gürün, 14.07.2009

WOOLF'A İLHAM VEREN DENİZ FENERİ SATILIYOR

 

İngiliz kadın yazar Virginia Woolf'un Deniz Feneri'ne Doğru adlı eserine ilham veren ünlü yapı ve yanındaki Uptown Towans kumsalı, tiyatro yararına yapılacak bir açık artırmada satışa sunulacak. Yazarın, çocukken birçok yaz mevsimini, söz konusu deniz fenerini gören bir sahilde geçirdiği biliniyor. Müzayedeciler, deniz feneri ve kumsalın açık artırmada 50 bin pounddan başlayan bir fiyatla satışa sunulacağını kaydederken, fener ve kumsalı satın alacak müşteriye, yapıyı ve araziyi kamuya açık tutmaya devam etme ve yeni binalar yapmama şartı getirildi. Müzayededen elde edilen gelir, edebiyat eserlerinden esinlenen tiyatro oyunlarına gelir sağlamak için harcanacak.

Sabah, 14.07.2009

KALORİFER SİSTEMİ 2 BİN YIL ÖNCE KULLANILMIŞ

 

Çanakkale’nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü sınırları içinde yer alan Parion Antik Kenti’ndeki Roma dönemine ait yaklaşık 2 bin yıllık geçmişe sahip villanın, kalorifere benzeyen bir sistemle ısıtıldığı bildirildi. 2006 yılında kalıntılarına ulaşılan villanın ısıtma sistemiyle ilgili bilgi veren kazı başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran, “Bu ısıtma sisteminde, ateşin yandığı bir merkez var. Burada ısıtılan su ya da ortaya çıkan buhar, duvar ve zemine yerleştirilen kanallar yardımıyla binanın içinde sürekli devir daim yaparak, sıcaklığın belirli bir oranda tutulmasını sağlıyor. Bu sistem, günümüzdeki kalorifer sisteminin ilk örnekleri arasındadır” dedi.

Türkiye Gazetesi, 14.07.2009


******


ANTİK KENT PARION'UN KRALİÇESİ DE BULUNDU

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi’ne bağlı Kemer Köyü sınırlarında yer alan Parion Antik Kenti’nde prenses mezarından sonra, bu kez de içindeki çok özel taç nedeniyle kraliçeye ait olduğu sanılan mezar bulundu.

Prof.Dr. Cevat Başaran, antik kentin mezarlık alanında günümüzden 2 bin 300 yıl öncesine ait mermerden yapılmış ve ikiz mezar olarak düzenlenmiş iki taş sandık mezar bulduklarını açıkladı. Mezarlardan birindeki altın tacın bu mezarın bir kraliçeye ait olduğunu gösterdiğini belirten Prof. Başaran, mermerden yapılmış ilk mezarın bir erkek mezarı olduğunu belirtti.

Hürriyet, Haber: Burak Gezen, 15.07.2009

RESTORE EDİLEN BİNA ÇÖKTÜ

 

Kadıköy’de Hasanpaşa Mahallesi’ndeki 2. grup tarihi binanın restorasyon çalışması sırasında göçük meydana geldi.

 

Duvar bir anda işçilerin üzerine devrilirken, arkadaşlarının toprak altında kaldıklarını gören diğer işçiler, itfaiyeyi arayarak yardım istedi. Kısa sürede olay yerine gelen Kadıköy İtfaiye ekipleri, bacakları toprak altında kalan bir işçiyi çıkardı. Ekipler, taş duvar altında kalan iki işçiden birini de kısa sürede çıkarmayı başardı. Dinleme cihazı kullanılarak yeri belirlenen üçüncü işçiye ise yaklaşık 1 saat süren çalışma sonrasında ulaşıldı. İşçilerin sağlık durumlarının iyi olduğu belirtildi.

Milliyet, Haber: Gökhan Karakaş, 14.07.2009

ÖZEL MÜZELERDE HALK GÜNÜ OLSUN





"Bizde epeyce müze mevcuttur. Fakat vatandaşın onları sık sık ve kolayca gezebilmesi mümkün değildir, çünkü pahalıdır.

 

Topkapı Sarayı'nın her iki kısmını ancak bir liraya gezmek mümkündür. Eski Eserler Müzesi için verilecek para buna ilave edilirse 1,5 liraya yaklaşır veya geçer. Bu bilhassa orta sınıf halkının kolay kolay verebileceği bir para değildir. Müzelerimizin haftanın hiç olmazsa bir veya iki gününde kapılarını halka bedava olarak açmak suretiyle bu mahzuru önlemesi lazımdır. Avrupa müzelerinin hemen hepsinin halk günleri vardır."

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, bundan 73 yıl önce kaleme aldığı yazıda müze fiyatlarından böyle yakınıyordu. Yazarın bir de önerisi vardı: 'Halk günü' düzenlemek. İşiteceğinden emin olsak usta yazara "Sevgili Tanpınar aradan geçen onca zamana rağmen müzelerimizde hala ciddi manada halk günü yok." diye seslenmek isterdik.

 

İstanbul Modern Müzesi dışında ülkemizde müstakil halk günü olan müze maalesef yok. Pera Müzesi, çarşamba günleri öğrencileri ücretsiz ağırlarken, Sabancı Müzesi 'komşu günü', 'taksici günü' gibi etkinliklerle ziyaretçileri müzeye çekmeye çalışıyor. Başlangıçta ücretsiz olan Santralistanbul ise mart ayından itibaren ücretli hizmet vermeye başladı. Özel müzelerin ağırlıkta olduğu İstanbul'da yöneticiler, ziyaretçilerle müzeler arasındaki bağı kavileştirmeye 'iyi' bir vesile olabilecek halk gününe sıcak bakıyor. Müze fiyatlarına göz atacak olursak: İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Santralistanbul'da normal giriş 7, indirimli ise 3 TL. Sabancı Müzesi'nde ise tam 10, indirimli 7 TL. Devlet müzelerinde ise 'müzekart' uygulamasından sonra yeni bir süreç yaşanıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) işbirliğiyle Türk halkını müzelerle buluşturmak amacıyla gerçekleştirilen proje yoğun ilgi görüyor. Müzekart sahibi olan herkes, Türkiye'deki 300'ü aşkın müze ve ören yerini bir yıl boyunca 20 YTL karşılığında dilediği kadar gezebiliyor. Müzekart sayısı, geçtiğimiz haziran ayında 1 milyona ulaşmıştı.

 

LEVENT ÇALIKOĞLU-İSTANBUL MODERN MÜZESİ

Dünyanın pek çok büyük müzesinde böyle bir uygulama var. İstanbul Modern, bunu ilk başlattı. Perşembe günü müze ziyareti yapmak isteyenleri saat 20.00'ye kadar ağırlıyoruz. Bu günde 2.800-3.000 ziyaretçimiz oluyor. Bizde müze gezmek yeni bir alışkanlık. İzleyiciyi tavlayabilecek uygulamalar olmalı. Bu da onlardan biri. Marshall bize sponsor oldu. Diğer müzelere de tavsiye ediyoruz. Önemli olan, izleyiciyle yakınlık kurmak, ekonomik sebepler değil.

 

NAZAN ÖLÇER- SAKIP SABANCI MÜZESİ :

Bizim son derece kolaylık sağlayan bir bilet sistemimiz var. Öğrenciler, engelliler, küçük çocuklar vs... 60 yaş üstü vs. çok büyük kolaylıkları var. Bir de grup indirimlerimiz var. Halk günü için yürütme kurulumuza böyle bir şey sunabiliriz. Elbette yararlı bir iş. Tabii enine boyuna düşünülmesi lazım. Her müze kendine göre bir yöntem uyguluyor. Türkiye'de ziyaretçinin yüreklendirilmesi için herkes kendince bir siyaset belirliyor.

 

ELİF OCAK-SANTRALİSTANBUL:

Başından beri Santralistanbul'un ücretli olacağına karar verilmişti. Dünyanın her yerinde bir müzeyi açtığınızda insanların oraya ısınması için ilk zamanlar ücretsiz olursunuz. Biz bu dönemi uzun tuttuk. Şu an halk günü yapılması yönünde bir kararımız yok. Bir sponsor desteğiyle halk günü yapılabilir veya müzeye girişi diğer etkinliklerle birleştirerek farklı çalışmalar düzenlenebilir.

 

ÖZALP BİROL-PERA MÜZESİ:

Bilet ücretleri, müzelerin masrafını karşılamaya yönelik bir şey değil. Bunlar sadece sembolik ücretler. Ülkemizde hiç olanağı olmayan insanlara da ulaşmak için bir nevi kültür-sanat promosyonları yapılıyor. Biz Pera olarak her zaman buna sıcak baktık. Öncelikli olarak düşündüğümüz ise öğrenciler. Çarşamba günlerini öğrencilere ayırdık. Kamuya kolaylık göstermek için çeşitli kolaylıklar yapmak hepimizin görevi

Zaman, Haber: Musa İğrek, 14.07.2009

TARİHİ HAN KURTARILDI

 

Erzurum’un tarihi değerlerinden olan Hacılar Hanı kurtarıldı. Yakutiye Belediyesi’nin yaptığı çalışmalarla tarihi han eski canlı günlerine geri döndürüldü.


Yakutiye İlçesi Ayazpaşa Mahallesi'nde bulunan bir zamanlar önemli bir ticaret merkezi olan Hacılar Hanı ilgisizlik yüzünden adeta harabeye dönmüştü. Tarihi hanı yeniden eski canlı günlerine kavuşturmak için proje hazırlayan Yakutiye Belediyesi, kısa sürede çalışmasını tamamladı. Hanın iç tarafında yapılan peyzaj ve çevre düzenlemesi ile harabe durumdan kurtarılan tarihi han yöre esnafının da ilgi odağı haline geldi. Han içinde yapılan karo-bordür ve yeşillendirme çalışmaları ile adeta çehresi değişen Hacılar Hanı’nda faaliyetini sürdüren esnaf, Belediye Başkanı Ali Korkut’a çalışması için teşekkür ettiler.


Han esnafı, “Yıllardır gelen yönetimler maalesef bu tarihi hana ilgisiz kaldılar. Ama yeni belediye başkanı Ali Korkut’un göstermiş olduğu ilgi bizleri oldukça memnun etti. Hem tarihi han kurtarıldı hem de Hacılar Hanı eski hareketli günlerine dönmeye başladı.”dediler.

Erzurum Kent Haber, 14.07.2009

CENNETİN BAHÇESİ GÖBEKLİTEPE Mİ?





Şanlıurfa'nın 18 kilometre kuzey doğusunda yer alan Göbeklitepe'de 15 yıldan bu yana yapılan arkeolojik kazı çalışmaları insanlık tarihinin neolitik dönemine ışık tutacak bulgular ortaya çıkarıldı.

 

Kazılarda elde edilen bulgular, Bölge'nin dünyadaki en eski ilk inanç merkezlerinden biri olduğunu gösteriyor. Kesin olmamakla birlikte dünya tarihinde ilk insan kurban etme törenlerinin de bu bölgede gerçekleştiğini düşünen uzmanlar, bölge yerlilerinin dünya üzerinde var oluş soruları soran ilk insanlar olduklarını da belirtiyor. Uzmanlara göre bu tapınağı yapanlar yeryüzünde ilk kez evren nedir, biz neden buradayız sorusunu soran kişiler.

 

Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Yrd. Doç.Dr. Cihat Kürkçüoğlu, dünyanın ilk tapınak kalıntılarına ev sahipliği yapan Göbeklitepe'nin aynı zamanda dünyanın en eski heykel atölyesi olma özelliği taşıdığını söyledi.

 

Yrd. Doç.Dr. Kürkçüoğlu, Göbeklitepe'de, Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsünde görevli Prof.Dr. Klaus Schmidt başkanlığında bir ekiple 15 yıldır kazılar yapıldığını hatırlattı.

 

Kürkçüoğlu, yapılan çalışmalarda, günümüzden 12 bin yıl öncesine (neolitik dönem) ait yabani hayvan figürlü 'T' biçimli dikili taşlar, 8-30 metre çapında dairesel ve dikdörtgen şekilli dünyanın en eski tapınak kalıntıları, çok sayıda yabani hayvan figürü, insan heykeli, dikili taşlar ve çakmak taşından yapılmış aletlerin gün yüzüne çıkarıldığını ifade etti.

 

Kürkçüoğlu, 'Avcı ve toplayıcı döneme ait tapınaklar, Urfa'nın, inanan insanların dünyadaki en eski merkezlerinden olduğunu ortaya koyuyor' dedi. Kürkçüoğlu, üç semavi dinin mensupları için kutsal kabul edilen Urfa'nın bu özelliğiyle daha da önem kazandığına işaret ederek, günümüzden 12 bin yıl öncesine ait kalıntıların bölgede yaşayan insanların mimari yeteneklerinin olduğunu ve çeşitli zamanlarda bir araya gelerek dinsel törenler yaptıklarının belirlenmesini sağladığını kaydetti.

 

Göbeklitepe'deki buluntuların bilinenin aksine mimarlığın, avcı ve toplayıcı topluluklar zamanında da var olduğunu ortaya koyduğuna dikkati çeken Kürkçüoğlu, şunları kaydetti:

'Dünya'nın en eski tapınak kalıntılarına ev sahipliği yapan Göbeklitepe kazı alanı aynı zamanda dünyanın en eski heykel atölyesi olma özelliğini taşıyor. Arkeologlara göre Göbeklitepe, neolitik dönemde belirli bir bölgeyi denetim altında tutuyordu. Belki de bölgede yaşayan kabile, dinsel törenleri düzenleme dışında gündelik yaşamla ilgili işleri denetim altına alıyor, aletlerin üretim ve dağıtımını düzenliyordu. Göbeklitepe'de bugüne kadar gün yüzüne çıkarılan buluntular, Anadolu'nun tarih öncesi dönemine ait bilinenleri ve kültür tarihini daha eskiye götürerek, tarihi bilgilerin yeniden yazılmasına sebep olmuştur.'

 

Neolitik döneme ait yerleşim birimi Göbeklitepe'de ilk kez 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nden görevlilerin yüzey araştırmaları sırasında fark edilen Göbeklitepe'deki kazı çalışmalarını, 1995 yılından itibaren Urfa Müzesi ve Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ortaklaşa yürütüyor.

 

Bölge'de geçen yıl yapılan kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen 65 santimetre uzunluğunda insan heykeli, kireç taşından şekillendirilmiş yaban domuzu, tilki ve kuş kabartmalarıyla, çakmak taşından yapılmış çok sayıda ok ucu bulunmuştu.

 

Tanıtım amacıyla Göbeklitepe'yi gezmeye geldiğini belirten Organizasyoncu Çağdaş Dağıştanlı, Göbeklitepe'de yürütülen kazıların neden Türk arkeologlara değil de Alman arkeologlarca yürütüldüğüne bir anlam veremediğini söyledi.

 

Dağıştanlı, "Göbeklitepe'yi gezmeye geldik ancak gitmek çok zor. Burada gördükleriniz insanı çok şaşırtıyor. Ancak yürütülen kazıların alman arkeologlarca kısıtlı bütçe karşılığında yürütülmesi bizi derinden üzmektedir. İstendiği takdirde kendi kaynaklarımızla kendi arkeologlarımızın gözetiminde daha faydalı çalışmalar yapabiliriz. Böylesine önemli bir tarihi merkezin tanıtımı konusunda bizlerde neler yapabiliriz diyerek bir tanıtım çalışması yapmaya karar verdik" dedi.

 

Göbeklitepe'nin dünya tarihini önemli ölçüde değiştirdiğini ifade eden Şanlıurfa Belediye Başkanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba, Türkiye'nin hazinesi sayılan merkezinden yeterince tanıtılamadığını vurguladı.

 

Kültür Bakanlığı, Şanlıurfa Valiliği, Şanlıurfa Belediyesi ve diğer kamu kurum ve kuruluşların elele vererek Göbeklitepe'yi layığıyla tanıtması gerektiğini söyleyen Fakıbaba, "Göbeklitepe'nin önemini bir kere biz halk olarak iyi bilmiyoruz. Göbeklitepe'nin tanıtımı iyi yapıldığı takdirde Türkiye'nin bir hazinesi kabul edilen bu merkezin dünya çapında daha önemli bir konuma geleceğine inanıyorum" dedi.

Habertürk, 14.07.2009

RESTORE EDİLMELİ

 

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi Şişman Köyü sınırlarında bulunan ve halk arasında "Şişman Han" ya da "Sultan Murad Hanı" diye adlandırılan tarihi han kaderine terk edildi.

Bazı kaynaklarda ve araştırmalarda Şişman Han ve Sultan Murad Han olarak geçen hanın hangi dönemde yapıldığıyla ilgili net bir bilgi bulunmazken, Selçuklu dönemi eseri olduğu ve miladi 1230 yıllarında yapılmış olabileceğine ilişkin iddialar yer alıyor. Bazı bölümleri ayakta kalan ve ana kapısı yılar önce sökülerek değirmen yapımında kullanılan Şişman Han'ın Harput'a uzanan eski bir kervan yolu üzerinde bulunduğu belirtiliyor.

Kısmen ayakta kalan ve definecilerin saldırısına maruz kalan Şişman Han ile ilgili olarak Malatya ile ilgili tarihi eserlerin anlatıldığı hiçbir kaynakta bilgi verilmiyor. Malatya'ya yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bulunan Şişman Han'ın biran önce restore edilmesi bekleniyor.

Malatya Haber, 13.07.2009

KAZILARINDA ÇALIŞAN 40 İŞÇİ İŞTEN ÇIKARILDI

 

Hasankeyf Kazı Başkanı Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam, Hasankeyf´te kazılacak yer kalmaması üzerine işçilerin işten çıkarıldıklarını söyledi.

 

15 Mayıs tarihinde başlayan Hasankeyf arkeolojik kazılarında çalışan 40 işçi kazı alanı kalmaması üzerine işten çıkarıldı.

Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, Hasankeyf kazıları için 1 milyon 730 bin TL ödenek ayrıldığını ve ödenek konusunda herhangi bir sıkıntının olmadığını belirterek, "Hasankeyf'te kazılacak yer kalmadı. Tüm tarihi alanlar halk tarafından işgal edilmiş. Kimse bağ-bahçesini kazmamıza izin vermiyor. Şu anki mevcut işçiler kazılan yerlerin restoresi için çalışıyor" dedi.

Ekim ayına kadar devam edecek olan kazılarda 12 öğretim üyesi, 24 yerli ve yabancı lisans üstü öğrencisi, 160 lisans öğrencisi ve 20 işçi çalışıyor.

Batman gazetesi, 13.07.2009

UNESCO'NUN YENİ HAZİNELERİ





Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Dünya Mirası listesine bu yıl 13 yeni alan ekledi. Bunlardan ikisi doğal, 11’i kültürel alan. Şu anda Dünya Mirası listesinde 890 alan bulunuyor. Bu haftadan itibaren sayfalarımızda listeye yeni eklenen alanları tanıtacağız.

 

DOLOMITE DAĞLARI
Dolomite Dağları, İtalya’nın kuzey doğusunda. Coğrafi sınırlarını batıda Adige Nehri, doğuda Piave Vadisi belirliyor. Kuzey ve güney sınırları ise Puster Vadisi ve Sugana Vadisi ile tanımlanıyor. Alplerin bir parçası olan dağların önemli bölümü Belluno bölgesinde. Diğer bölümleri Bolzano - Bozen ve Trento bölgelerinde. Milano’dan karayoluyla 4, Münih’ten 3,5; Venedik’ten 1.5 saatte ulaşılabiliyor. Dağların kuzey bölümüne en yakın tren istasyonu Fortezza’da.

Dağlar isimlerini toprağında bol miktarda bulunan dolomit mineralinden alıyor. 141,9 bin hektarlık alanı kaplıyor. 18 zirveden bazıları 3 bin metrenin üzerinde. Dikey duvarlar, dimdik yarlar, derin dar ve uzun vadilerinin çokluğuyla dünyanın en güzel dağ manzaralarından birine sahip. Bölgelere göre manzara farklılaşıyor. Dağlar jeomorfolojide özel öneme sahip. Taş duvarların yanı sıra, aynı zamanda buzul dönemi formları ve karstik sistemleri de barındırıyor. Dolomite Dağları yoğun toprak kaymaları, seller ve çığlarla bu halini almış. Aynı zamanda fosillerin de bulunduğu Mezoik dönemin iyi korunmuş örneklerine sahip.


İtalya, Dolomite Dağları’nı turizmde çok iyi kullanıyor. Kışın önemli bir kayak merkezi, diğer mevsimlerde dağcılık, kaya tırmanışı, serbest atlama, pragliding, yamaç paraşütü gibi sporların önemli merkezleri arasında. Bu dağlarda serbest tırmanış, 1887’den beri sürdürülen bir gelenek. Önemli turizm merkezleri Marmolada Buzulu, Alleghe’nin küçük kasabaları, Falcade, Auronzo, Cortina d’Ampezzo; Arabba’nın köyleri, Gardena ve Badia Vadileri. Her yıl temmuzun ilk haftasında Dolomite Bisiklet Marotunu koşuluyor. Rotası yedi dağ geçidi aşıyor.

Dolomite dağlarında bir bir milli park ve bir çok bölgesel park bulunuyor. Burada profesyonel dağcı olmayanlar için günlük turlar da düzenleniyor. Halkın güleryüzü de bu bölgeyi çekici kılan bir diğer unsur.


Birinci Dünya Savaşı sırasında İtalya ve Avusturya - Macaristan güçleri arasındaki hat bu dağlardan geçmişti. Bu hat şimdi Cinque Torri (Beş Kule) ve Lagazuoi Dağı’nda açık hava savaş müzesine dönüştü. Bir çok kişi Dolomite’ye Vie Ferrate’ye tırmanmak için geliyor. Dağlarda bir çok profesyonel yürüyüş rotası var. 1’den 8’e kadar numaralandırılmış yollar arasında en az bir haftalık yürüyüş içeren uzun rotalar bulunuyor. Bu yollar boyunca bir çok “Rifugi” yani kulübe yürüyüşçülerin hizmetinde. En meşhur rota Alta Via 1.

 

LOROPENİ HARABELERİ

Burkina Faso, Batı Afrika’da küçük bir ülke. Sahra Çölü’nün güneyinde, Gana’nın kuzeyinde. Batı Afrika’nın en güzel ülkelerinden biri. Yerel kültürün tüm zenginliklerini taşıyor. Denize kıyısı olmayan bu fakir ülkenin halkı, güneydeki Fildişi Sahili ve Gana’ya göç edip çiftliklerde çalışıyor. Dünyanın en fakir, eğitim düzeyi en düşük ülkeleri arasında yer alsa da müziğiyle meşhur. Özellikle davul kültürüyle ön plana çıkıyor. Batı Afrika davulculuğunu öğrenmek için de doğru adres. Dünyanın en önemli Afrika el sanatları fuarlarından SIAO, başkent Ugudugu’da düzenleniyor.


11 bin 130 metrekarelik alana yayılan Loropeni Harabeleri, bu ülkeden UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine giren ilk alan oldu. Harabeler, kale ile çevrilmiş, eski bir kasabaya ait. Aslında bu harebeler Burkina Faso ile birlikte Fildişi Sahili ve Gana’dan da geçen 18 bin 600 kilometrekarelik bir kültürel koridorun parçası.


Harabelerin heybetli taş duvarları, Lobi bölgesindeki 10 kaleden en iyi korunmuş olanına ait. Bu kale aynı zamanda Sahra Çölü üzerinden altın ticatine tanıklık eden diğer kalıntıların da devamı.

 

Fildişi Sahili, Gana ve Togo’ya yakın olan bu harabelerin en az 1000 yıllık geçmişi olduğu kanıtlandı. Bu yerleşim altın ticaretinin doruk noktasına ulaştığı 14 ve 17’inci yüzyıl arasında çok gözdeymiş. Altın çıkaran, ticaretini yöneten Lohron, Koulango halkları tarafından ele geçirilmiş.

Loropeni, tarih boyunca güneye göç eden mülteciler tarafından da kullanıldı. Zenginliği nedeniyle, eşkıyalar ve köle tacirlerinin saldırılarına hedef oldu. Kale ve dev taş duvarlar bu saldırılardan korunmak için inşa edildi.


Dış halkadaki surların yüzde 80’i hala ayakta. Diğer bölümler tropik yağmurlar, sert rüzgarlar nedeniyle yıkıldı. Bölgedeki otsu bitkiler harabelerin içine doğru yayılarak, köyü tehdit ediyor. Surların direncini kırıyor. Kurak mevsimde çıkan yangınlar da surları tahrip eden bir başka etmen. Batı Afrika’nın kurak ve yağışlı mevsimleri arasındaki sert geçişler bu alandaki tahribatı daha da hızlandıracağa benziyor. Bölgeyi saran bir çok sır bilimsel kazılarla ortaya çıkacak. Bu yerleşim alanı, tarihi boyunca dönem dönem terk edilip yeniden kullanılmış. 19’uncu yüzyılın başlarında metruk hale gelmiş. Başlatılacak araştırmalarla bu yerleşimin geçmişiyle ilgili pek çok bilgi elde edilmesi bekleniyor.
Hürriyet Seyahat, Haber: Ayten Serin, 13.07.2009

KÖŞK HÖYÜK'TE KAZILAR BAŞLADI

 

Niğde'de tarihi MÖ 6 binli yıllara kadar uzanan Köşk Höyük'teki kazıların bu yılki bölümü başladı.

 

Höyükte 1981 yılından bugüne kadar yapılan kazılarda evler, mezarlar ve günlük hayatta kullanılan kaplar ortaya çıkarıldı.

 

Bor ovasında tarım ve hayvancılıkla uğraşan en eski toplumun, MÖ 6 binli yıllarda bu alana yerleştiği belirlendi.

 

Köşk Höyük'teki kazılar 2 ay sürecek.

Trt/Haber, 13.07.2009

İŞTE TUNCELİ'NİN TURİZM CAZİBE MERKEZİ

 

Tunceli'nin Pertek İlçesi Keban Baraj Gölü'nde 157 dönümlük bir ada üzerinde bulunan tarihi Pertek Kalesi'nde restorasyon çalışmalarının bu yıl tamamlanacağı bildirildi.

 

Kale, Tunceli'nin yeni cazibe merkezi olmaya aday gösteriliyor.

 

Edinilen bilgiye göre, Pertek Kalesi'nde Kültür Bakanlığı tarafından 2005 yılında başlatılan restorasyon çalışmalarının birinci etabı 2009 yılı sonunda tamamlanıyor.

 

2010 yılında başlanacak ikinci etapta ise sosyal tesislerle birlikte adada peyzaj çalışması yapılacak.

 

Çalışmayı yürüten firma yetkilisi Gürsel Erol, 2010 yılındaki çalışmalar için projelerin hazırlandığını ve bunların büyük kısmının onaylandığını belirtti.

 

Erol, ''Kalede restorasyon çalışmalarımız 2 aya kadar bitecek. Önümüzdeki süreçte de bu alanda kafeteryalar, restoranlar, yüzme havuzları, seyir terasları, yürüyüş alanları, piknik alanları ve konaklamak için 100 odalı bir otel planlanmakta. Bunların hepsinin projeleri hazırlandı'' diye konuştu.

Trt/Haber, 13.07.2009



SANATSIZ KALMANIN BEDELİNİ KİM ÖDÜYOR?

 

Türkiye’de kamusal alandan söz edebilmek için ister istemez kamusalın yerine farklı bir sıfat bulmamız gerekiyor. Türkiye’de kamusallığın yerini anonimlik almış durumda. Oysa bu ikisi arasındaki fark, demokrasi ile şiddet rejimleri arasındaki kadar keskin.

 

‘Neoklasik’ kentte, yani ulus-devletin siyasal ütopyalarının konusu olan 19. yüzyılın modern kentinde, sanat bir taraftan kamusal alana çıkarken, diğer taraftan da çok dar bir alana sıkışır: Galeriler, koleksiyoncular için özel alana dair bir ticari meta olarak görülür. Sanatın kamusal alana çıkışı bugüne miras kalan önemli bir problemi de beraberinde getirir: Kentte sanat için yer ayrılır. Üstelik bu ayrılan yer sıradan bir yer, bir köşe değil, kentin en kalabalık yerleridir. Sanat meydanlara, parklara, kültür merkezlerine taşınır. Modern kentlerde kahramanların heykellerini yapmak, kenti süslemek, güzelleştirmek, halkı eğitmek ve geliştirmek için, ‘kamusal sanat’a ihtiyaç duyulur. ‘Kamusal sanat’ aynı zamanda ideolojik yeniden üretimin, milli kültür inşasının da taşıyıcısı olur. Kamusal alanda ise sanat ideolojik yeniden üretimin taşıyıcısıdır. Ama aynı zamanda sanat, ‘sanat’ adı verilen alana izole edilir. Bu nedenle bugün sanatın kamusal alanda yer alışı, tam da 19. yüzyılda icat edilen bu ‘kamusal sanat’ problematiğinin dönüştürülmesi ile ilişkili. Örneğin Beral Madra’nın geçenlerde Radikal’de yayımlanan ‘Kültür endüstrisi devletin önüne geçmeli’ başlıklı yazısı Türkiye ile İtalya’nın kültür endüstrisi konusundaki durumlarına değiniyordu. Ona göre Türkiye ile İtalya’nın kamu müzeleri, kurumları açısından büyük benzerlikleri var. Ancak bu iki ülkenin kamu kurumları benzeşse de İtalya’da bağımsız inisiyatiflerin varlığı durumu değiştiriyor. Sermayenin, hayırseverlik kurumlarının gerçekleştirdikleri öncü yatırımların ötesinde İtalya’da kamusal alanın entelektüel üretime açılması için çok sayıda girişim var. Venedik’te olduğu gibi, devlet, yerel yönetim sanat üretimine alan açıyor, bağımsız girişimleri destekliyor. Madra’nın söylediklerinden çıkarılacak sonuç şu: Kamu alanının sanata açılması için devletin desteği gerekli. Ama onun kadar sanatçıların, bağımsız girişimlerin rolü de önemli. Onların kamunun önüne geçmeleri beklenmeli. Devletin sanata destek olması, bir ‘boş zaman endüstrisi’ olarak piyasa koşullarına teslim olmuş sanata daha çok yer açılması, daha çok para harcaması demek değil.


Avrupa’dakinin tersine, Türkiye’de kamu anonimliğin en önemli kalelerinden biri. Bu durumda entelektüel üretim hayırseverlik mekanizmaları altına kayıyor ve kamu alanından dışlanıyor. Ancak bu durumun sorumlusu Madra’nın da işaret ettiği gibi, yalnızca devlet değil. Türkiye’de entelektüel üretim, çoğulculuğa, yaratıcılığa imkan tanıyan arayüzler oluşturmaktan giderek uzaklaşıyor. İktidar gücünü kullanan bürokratların uygulamaya tapınmasına karşılık entelektüellerin icraatten iyice uzaklaşmaları ve resmi kuruluşlarla ilişkilerinde ‘danışmanlık’ işlevleri ile yetinmeleri gerekiyor. Yöneticiler bir taraftan aşağıladıkları entelektüelleri güya ‘danışman’ statüsünde koruyor, gözetiyor, ustalıkla gönüllerini hoş ediyor. Kısacası ikiyüzlü, bütün taraflar açısından fırsatçı bir durum sergileniyor. Bu uzlaşmanın bedelini de topluluklar ödüyor. Topluluklar karşı-entelektüel bir şiddete maruz kalıyor. Bu yüzden kitlelerden kopuk olduğu için, modernliğin sınıf ayrımı ürettiği varsayılıyor. Olması gerektiğinin tersine. Siyasetçiler de halkın bağrından kopup geldikleri için, bir sivil toplum kesimi gibi kendilerinden başka kimseleri temsil etmeyen, ‘laf üretmekten başka iş bilmeyen’ entelektüellerle dalga geçiyor. Türkiye’de öznellikleri içerebilen bir kamu fikri o kadar yabancı ki, farklılıkları, bir arada yaşama isteğini ifade eden kavramlar bile ancak din, cemaat, azınlık, gibi anonimlikler içinde, kitle temsili biçimleri içinde düşünülüyor. Bu konumlamadan sanat da nasibini alıyor. O da bir azınlığın ayrıcalığı halini almış durumda.
Kamusal yapılar tuzbuz...


Bugün fikir ve sanat üretiminin özgürlüğüne, varlığına karşı daha kapsamlı bir tehditle karşı karşıyayız. Bu tehdit bildiklerimize de pek benzemiyor. Çok daha kendiliğinden, zorlama gerektirmeyen; itiraz edilemeyen, adeta muhataplarının rızası ile gerçekleşen bir şiddet ile karşı karşıyayız. Eskiden ‘fikir suçlusu’ denirdi, o zamanlarda fikrin bir suç oluşturabildiği ihtimali düşünülerek. Bugün fikri, düşünceyi suçlu ilan etmeye gerek yok. Bu tehdide kulak vermeyen, itaat etmeyenlere uygulanan ceza şu: Sınıfsal ayrıcalıklarını kaybetmek, şiddetin merkezinden çeperine doğru savrulmak!  Yeni karşı-entelektüel hareket teknokratik tecrübenin yönetim tecrübesi yerine geçirilmesini hedefliyor. Bu şiddet kamusal hayatın sanattan arındırılması ile gerçekleşiyor. Anonimlik, iktidar gücünün arkasına gizlenen öznellikleri topluluklara dayatıyor. Şiddet yoluyla elde edilen ayrıcalıkların yeniden üretilmesi, haksızlıkların gizlenmesi söz konusu. Her iktidar odağının kendi öznelliğini topluluklara dayattığı, kendi kamu yararı kavramı altında kendi çıkarını kolladığı bir düzen bu. Kamusalın yerine geçen karşı-entelektüel örgütlenme yalnızca kimlikleri baskılamakla, ayrıcalıkları yeniden üretmekle kalmıyor. Öznellikleri, yaratıcılığı kamusal alandan dışlama işlevi görüyor. Bu yüzden Türkiye’de kamusal alandan söz edebilmek için ister istemez kamusalın yerine farklı bir sıfat bulmamız gerekiyor. Türkiye’de kamusallığın yerini anonimlik almış durumda. Oysa bu ikisi arasındaki fark, demokrasi ile şiddet rejimleri arasındaki kadar keskin. Yukarıdakilerin, her dönem köşe başlarını tutan ayrıcalık sahipleri tarafından sürekli Türkiye’nin bölünmesi ile korkutuluyoruz. Her fırsatta bu söyleniyor. Eğer farklı kimlikler baskı altında tutulmazsa ülkenin parçalanacağı, bir arada yaşayamayacağımız belirtiliyor. Gelin görün ki ‘üniter devlet’ görüntüsü altında bugün belki de dünyanın en kaotik örgütünü gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Devlet görünümü arkasında bir ‘entropi şaheseri’ yarattık. Devlet, kamusal örgütler tuzbuz olmuş durumda. Bu yüzden bugün yapılması gereken politika yoluyla ‘alternatif’ bir anonimliğin ortaya çıkarılması değil, sanat yoluyla farklı simgesel öznelerin ortaya çıkması, kamusal bir politikanın oluşturulması. Çünkü kamusallık, anonimlik gibi öznellik yoksunluğu değil, çoğulluğudur.

Birgün, Yazı: Korhan Gümüş, 12.07.2009

KÜLTÜR BAŞKENTİNİN KALBİ: YENİKAPI





Günde 1.5 milyon kişinin kullanacağı Marmaray projesinin Avrupa yakasındaki ana transfer noktası Yenikapı, kent kültürünün candamarlarından biri haline gelecek. Metronun kazı çalışmaları sırasında bulunan Yenikapı’daki tarihi limanın yer aldığı alanın arkeolojik kalıntılarının da muhafaza edileceği bölgenin mimari düzenlemesi için uluslar arası bir yarışma açılacak.
 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş, Hasanpaşa Gazhanesi, Haliç Tersanesi, AKM’nin yeniden düzenlenmesiyle kentin ekmek, su gibi ihtiyacı olan kültüre erişim noktaları bulabileceğini söyledi. Yenikapı’daki Thedosius Limanı’nın kentin 8 bin 500 yıllık tarihine ışık tuttuğunu belirten Gümüş, “Liman, dünya ticaret tarihi hakkında, kentin Akdeniz limanları ile olan ilişkileri, gemicilik teknolojisi, gündelik kullanım eşyaları ve beslenme adetleri konusunda eşsiz bilgiler veriyor.
 

Burada yaşayan, çalışan, kazı alanın yaklaşık beş metre ilerisinde her gün dükkanını açan esnafın, halkın bu gelişmelerden haberi yok maalesef” dedi. 20 yıla yakın zamandır boş duran Kadıköy’deki Hasanpaşa Gazhanesi’nin İstanbul 2010’un yıldız projelerinden biri olacağını belirten Gümüş, 2010’un sonrasında yalnızca yenilenmiş ve düzenlenmiş binaların değil, farklılıklara imkan tanıyan yeni bir kent kültürü deneyiminin kalacağını ifade etti.

Bugün, 12.07.2009

40 YILDA BİR VINCENT VAN GOGH

 

İngiltere’de Van Gogh heyecanı yaşanıyor. Son 40 yılın en büyük Van Gogh sergisi, gelecek ocak ayında Royal Sanat Akademisi’nde açılacak.

 

Royal Sanat Akademisi, The Real Van Gogh: The Artist and His Letters yani Gerçek Van Gogh: Sanatçı ve Mektupları adlı sergi, usta ressamın umursamaz ve düşüncelerini yansıtamayan bir dahi olduğu fikrini çürütmeyi amaçlıyor.


Sanatçının bugüne kadar yazdığı 902 mektuptan yapılan bir seçki, 65 tablo ve 30 çizimle birlikte sergilenecek. Van Gogh’un yazdığı mektupların büyük bölümü kardeşi Theo’ya gelişme süreci üzerine. Mektupların arasında Van Gogh’un yakın arkadaşı ressam Paul Gauguin’e yazdıkları da yer alıyor. 


Sergi, Hayward Gallery’de 1968’de düzenlenen Van Gogh sergisinden beri gerçekleşecek en büyük etkinlik olacak.

Taraf, 12.07.2009

KYBELE TAPINAĞI'NIN SURLARI RESTORE EDİLİYOR

 

İzmir'in Foça İlçesinde bulunan Kybele Tapınağı'nın surları restore ediliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Foça Belediyesi'nin katkılarıyla Foça Kazı Kurulu Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda 2 bin 600 yıllık bir geçmişi olan Kybele Tapınağı'nın surları aslına uygun olarak restore edilecek. İyon döneminden kalma surlar Osmanlı dönemine kadar sürekli kullanılmış. Surların 1860 yıllarında yaşanan büyük depremden zarar gördüğünü belirten Foça Kazı Kurulu Başkanı Prof.Dr. Ömer Özyiğit, "Foça Kalesi'nin bir bölümü olan bu tapınak ve surların 1538-39 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamiratının yapıldığını biliyoruz. Daha sonra da değişik zamanlarda tamiratlar yaşamış ancak biz bu kez surların alt kısmını kazarak genişletmeyi, tapınağın temellerine kadar inip diğer yüzünü bulmayı hedefliyoruz. Surlar tamamen aslına uygun olarak restore edilecek" şeklinde konuştu.


Turizm kenti olan Foça dahil ülkenin bir çok yerinde Osmanlı mezarlarının gerektiği gibi korunmadığını da belirten Prof.Dr. Ömer Özyiğit, Osmanlı Mezarları'nın şehir içlerinde olduğunu belirterek, "Osmanlı mezarları kentlerin çok yakınında ya da içlerinde yer alıyor. Ancak hiçbir yerde korunmamış. Mezar taşları sökülerek satılmış. Biz Foça Kazı Kurulu olarak 1990 yılında bu konu ile ilgili olarak bir çalışma başlattık. Foça'da bulunan Osmanlı mezarlığını önce SİT alanı haline dönüştürdük ve çevresini koruma altına aldık. İzmir İl Özel İdaresi'nden sağlanan kaynakla gerçekleşen bu çalışma 15 yıl sürdü. Daha sonra iç kısımlarının restore edilmesi için çalışmaya başladık" dedi.


Restorasyon çalışmalarının tamamlanabilmesi için ödenek gerektiğinin altını çizen Özyiğit, "Sayın Valimizden bu konuda destek bekliyoruz. Osmanlı mezarlarını restore edip açık hava müzesi haline dönüştürmek ilçenin ve dolayısıyla ülkenin turizmine büyük katkı sağlayacaktır" şeklinde konuştu.


Foça Belediye Başkanı Gökhan Demirağ da her iki projenin önemine değinerek, "İki projeye de imkanlarımız ölçüsünde destek vermeye çalışıyoruz" dedi.

Haber Ekspres, 12.07.2009

ORTAKÖY'ÜN OLAYLI YALISI





2002'de yandığından beri Ortaköy'ün göbeğinde harap şekilde bekleyen Gaziosman Paşa Ortaokulu, yani Naime Sultan Yalısı son olarak, otel yapılmak üzere 25 yıllığına kiraya verildi. Bu vesileyle okulun hikayesine göz attık.

 

Yıllar önce yanmış, yarısı kül olmuş bir okul, bugün mezunlarının en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Ortaköy'de yaklaşık 70 yıl eğitim verdikten sonra yanan Gaziosman Paşa Ortaokulu'ndan söz ediyorum. Mezunları Platform Ortaköy G.O.P adı altında bir araya gelip, yalının restore edildikten sonra okul olarak tekrar faaliyete geçmesi için mücadele etse de; Fehime Sultan Yalısı olarak bilinen, ancak asıl adı Naime Sultan Yalısı olan bu yapı, İstanbul İl Özel İdaresi tarafından, otel olmak üzere 25 yıllığına kiraya verildi bile... Peki siz, ergenliğe yeni adım atmış bir çocuk için deniz kenarında, hele de Boğaz'a nazır bir okulda okumak nasıl özel bir histir bilir misiniz? Okulun denize bakan bahçesinde dolaşırken hayaller kurarsın, hedefler koyarsın, gün gelir aşık olursun... Ben bunları bilirim, çünkü Gaziosman Paşa Ortaokulu'nun mezunlarından biriyim. 2002 yılının temmuz ayında ise okulumun, hatıralarımla birlikte yanışını yaşlı gözlerle izlemiştim. Ortaköy'ün en güzel yerindeki bu okul, bir zamanlar benim gibi binlerce çocuğun hayatını değiştirdi. Böyle tarihi bir binada, medeniyetin simgesi denizin kenarında eğitim görmek, insanın hayata bakışını, vizyonunu belirliyor. Evet, 70 yıla yakın süre öğrenciler, bu 'özel' devlet okulunun keyfini sürdü. Ancak bu birinci dereceden tarihi eser, 90'lı yıllarda o sahil şeridinde açılan gece kulüplerinin de ilgisini çeker olmuştu. Nitekim okulun bahçesi, potansiyel bir otopark olarak parıldıyordu. Bu sırada yaz tatillerinde bahçe, otopark olarak kullanılmaya başlandı. O sıralarda veliler, okul yönetimini bir sabotaj ihtimaline karşı uyarıyorlardı. Ve 2002'nin temmuz ayında korkulan oldu. Okulda yangın çıktı, binanın büyük bölümü harap oldu. İlk polis raporunda yangının elektrik kontağından çıktığı belirtiliyordu ancak bu rapordan altı ay kadar sonra İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı tarafından düzenlenen ikinci raporda 'Binanın benzinle tutuşturulduğu' tespiti yapıldı. Suçlular ise hala aranıyor. Okul yandıktan sonra önceleri, binanın aslına uygun biçimde restore edilip yeniden okul olarak hizmete açılacağı haberleri çıktı. Hatta İl Milli Eğitim Müdürü bu konuda garanti verdi. Ancak aradan geçen sürede tek bir çivi bile çakılmadı. Okul bahçesi bir süre otopark olarak kullanılmaya devam etti. Valilik kanalıyla Trafik Vakfı'na kiralandı. Sonra, binası 'birinci derecede tarihi eser' ve bahçesi ise 'birinci derecede korunması gerekli tabiat varlığı' olan bu yapının, Encümen kararı ile binaya ve bahçesine zarar verildiği gerekçesi ile otopark olarak kullanılmamasına ve boşaltılmasına karar verildi. Trafik Vakfı boşaltınca, bu sefer İl Özel İdaresi kendi kurduğu şirkete otopark amaçlı kiraya verdi. Ancak gelen tepkiler üzerine bir süre sonra otopark bahçeden kaldırıldı. 2008 yılına gelindiğinde ise İl Özel İdaresi okulun, yan tarafındaki Hatice Sultan Yalısı ile birlikte, turizm amaçlı kullanılmak üzere satılması için başvuruda bulundu. Ancak Kültür Bakanlığı satışı uygun bulmadı. Kiralanmasında ise bir sakınca görülmedi. Ve neticede bina, aslına uygun restore edilmesi kaydıyla 25 yıllığına, aylık 450 bin TL+KDV üzerinden Turkish Do&Co İkram Hizmetleri'ne kiralandı.

***

1100 KİŞİ OKUL İÇİN BİR ARADA


Bu gelişmeler sırasında, okulun mezunlarından ve semt halkından oluşan Platform Ortaköy G.O.P adlı sivil toplum oluşumu ortaya çıktı. 2007'de Facebook kanalıyla bir araya geldiler. 1100 kişiye ulaştılar. Binanın restore edilip yeniden okul olarak hizmete girmesi için imza kampanyası başlattılar. İstedikleri, kamuya ait olan bu binanın, devlet okulu olarak halkın hizmetinde kalmasıydı. Platform'dan Tanjan Özbilgi şunları söylüyor: "Kültürü korumak, sadece binaları korumak değildir. O binaların içerisinde yaşatılan sosyal bir hayat var." Özbilgi ayrıca, okul otopark olarak kullanıldığı sırada elde edilen gelirin yanı sıra; zamanında Sakıp Sabancı'nın, binanın yeniden imar edilmesi için, 'okul olması' şartıyla bağışladığı 10 milyon TL'den söz ediyor. Ve neden bu süreçte binanın yeniden okul olmadığını sorguluyor. Platform, kiralama konusuna da itiraz ediyor ve okulun bu şekilde kullanımının, satılmasından bir farkı olmadığını söylüyor. Bunun için mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı almışlar. Ancak mahkeme süreci hala devam ediyor. Okulun durumuyla ilgili görüş aldığımız İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sabri Kaya ise bölgenin 1983'te turizm alanı olduğunu, turistik amaçlı kullanımının sakıncalı olmadığını belirtiyor ve "Bina, okul olarak kullanıldığında daha çok zarar görüyor. Ayrıca biz oranın kirasından aldığımız parayı eğitime aktarıyoruz. Bize şu an ihaleyi durduracak bir yargı kararı gelmedi, gelirse gereği yapılır," diyor.

***

EĞİTİM AMAÇLI KULLANILMALI


Konuyla ilgili görüştüğümüz İstanbul Mimarlar Odası'ndan Yüksek Mimar Ayşe Mücella Yapıcı şunları söylüyor: "5793 sayılı yasa ile Boğaziçi'ndeki okulların özelleştirilmesi gündeme geldi. Bütün kıyıların planlama yetkileri de Turizm Bakanlığı'na verildi. Ancak bu okul için, III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun özel kararı var. Bu bina, eğitim amaçlı kullanılmak üzere hibe edildiği için satışı durduruldu. Vakfedilme amacı dışında kullanılması, bizim vakıf hukukuna da uygun değil zaten. Eğer okul olarak kullanılmaya uygun değilse bile, başka türlü bir şekilde eğitim amaçlı kullanılmalı."

***

YALININ TARİHÇESİ


Okulun tarihi binası, kayıtlarda Fehime Sultan Yalısı olarak geçiyor ama gazeteci Murat Bardakçı bir yazısında bu bilgiyi düzelterek, yalının aslında II. Abdülhamid'in kızı Naime Sultan'a ait olduğunu söylüyor. Sultan Abdülhamid, Naime Sultan, Gazi Osman Paşa'nın oğluyla evlenince yalıyı onlara hediye etti. Naime Sultan, Osmanlı Hanedanı ile birlikte yurtdışına gönderilirken de yalıyı, eğitim amaçlı kullanılmak üzere devlete bıraktı. 1926'dan 1933'e kadar bina, yetim çocuklara barınak olarak kullanıldı. 1933'ten sonra ise 1908'de Beşiktaş'ta kurulmuş olan Gazi Osman Paşa Ortaokulu, buraya taşındı. 1953-54 yılına kadar devlete ait olan ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın kullanımına tahsis edilen bina, daha sonra İstanbul Valiliği'ne bağlı İl Özel İdaresi'nin uhdesine geçirilmiş ve kullanımı yine Milli Eğitim Bakanlığı'na bırakılmıştı.

***

RESTORASYONU ASLINA UYGUN OLACAK


Binayı kiralayan Turkish Do & Co adına THY Basın Danışmanı Ali Genç de otel olarak kullanılacağını; şu an restorasyon projesinin yapıldığını, mimarlarının, tüm eski kayıtları inceleyerek aslına uygun bir proje hazırladığını söylüyor. Genç, "Şu ana kadar harabe bir şekilde bekleyen bu güzel yalıyı, turistik olarak Türkiye'nin gururu olacak, fonksiyonel bir yapı haline getireceğiz," diyor. Ayrıca mahkemeden, kiralama işlemi için durdurma kararı almadıklarını belirtiyor.

Sabah Pazar, Haber: Melis D. Çalapulu, 12.07.2009


******


YARGI KARARI YOK SAYILIYOR





İstanbul İl Özel İdaresi’nce 25 yıllığına THY Do&Co şirketine kiralanan Ortaköy’deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu’nun tarihi binasıyla (Fehime Sultan Yalısı-Naime Sultan Yalısı olarak da biliniyor) ilgili yargıdan yürütmeyi durdurma kararı çıkmasına karşın “Boğaz’ın kıyısında inşaat” başladı. İstanbul 2. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararını, “1. Grup korunması gereken kültür varlığı olarak tescilli yapının bir kültür mirası olarak tarihi ve bedii niteliği gereği 25 yıl süre ile kiralanmasına ilişkin işlemin yerine getirilmesi halinde telafisi güç zararların oluşması koşulunun gerçekleştiği kanaatine” dayandırmıştı. Restorasyon çalışması ise Anıtlar Kurulu’nun 26 Mayıs 2009 tarih, 3710 sayılı kararı doğrultusunda başlatıldı. CHP’li il genel meclisi üyesi Aydın Gürhan, “Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı yok sayılıyor. İnşaat çalışmalarını görünce ‘Acaba mahkeme heyeti kararı kaldırdı mı’ diye sordum. Mahkemeden, ‘Hayır’ yanıtını aldım. O zaman inşaat nasıl başlıyor?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

• 15 Temmuz 2002’de kasıt unsurunun öne çıktığı yangınla kullanılamaz hale gelen Ortaköy’deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu’nun tarihi binasının otel yapılma girişimi ihale öncesi yargıya taşındı. CHP’li Gürhan tarafından mahkemeye “545 sayfadan oluşan, halkın okul talebini gösteren imza dosyası” da sunuldu. İstanbul’da, Boğaz’ın kıyısında yaşanan olayı İstanbul 2. İdare Mahkemesi’ne başvurarak yargıya taşıyan Gürhan, İstanbul Valiliği’ni dava ederek; mahkemeden, “İstanbul İl Özel İdaresi İl Genel Meclisi’nin 9 Nisan 2008 tarih ve 2008-190 sayılı kararının ‘İl Özel İdaresi adına kayıtlı taşınmazın 25 yıllık kiralanmasına dair’ kısmının iptali ile yürütmenin durdurulmasına karar verilmesini” talep etti.

• Dava kabul edilirken Ortaköy’deki tarihi yapı, İstanbul İl Özel İdaresi’nin 4 Aralık 2008 tarihinde yaptığı ihaleyle KDV hariç yıllık 5 milyon 400 bin YTL’ye, Türk Hava Yolları’nın yüzde 50 ortak olduğu ikram şirketi THY Do&Co tarafından kiralandı.

• İstanbul 2. İdare Mahkemesi ihaleden yaklaşık iki ay sonra tarihi yapı için “kültürel miras” vurgusu yaparak yürütmeyi durdurma kararı verdi. Mahkemenin kararında İstanbul İl Özel İdaresi’nin kültür varlığı olarak tescilli yapıyı kiralaması sırasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan izin alıp almadığının sorulması da kararlaştırıldı.

• Yargı süreci sürerken Anıtlar Kurulu’nun 26 Mayıs 2009 tarihli kararı doğrultusunda tarihi yalının etrafı kapatıldı, inşaata başlandı.

Tarihi okul binasında restorasyona başlanmasının ardından mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararı metnini İstanbul İl Özel İdaresi’ne elden teslim ettiğini söyleyen CHP’li Gürhan, yargı kararlarının hiçe sayıldığını belirtti.
Cumhuriyet, Haber: Aykut Küçükkaya, 13.07.2009



******


"YALIDAKİ ONARIM YASALARA UYGUN"





Türk Hava Yolları (THY) Do&Co, Fehime Sultan Yalısı’nın 25 yıllığına İstanbul İl Özel İdaresi tarafından THY’ye kiralanmasına ilişkin gazetemizde “Yargı yok sayılıyor” başlığıyla yayımlanan haberin gerçeği yansıtmadığı savunuldu. THY Do&Co şirketi, Gazisosmanpaşa İlköğretim Okulu’na ilişkin yürütmeyi durdurma kararının 16 Nisan tarihinde kaldırıldığını belirtti.

Açıklamada özetle şöyle denildi:

“13.07.2009 tarihinde basın organlarında yayımlanan ‘Yargı yok sayılıyor’ başlıklı haberde doğru olmayan bilgiler yer almakta ve gerçeği yansıtmamaktadır. İstanbul İl Özel İdaresi tarafından 03.12.2008 tarihinde yapılan ihale neticesinde; Şirketimiz, Hatice Sultan ve Fehime Sultan Yalılarını, 07.01.2009 tarihli ihale sözleşmesi ile plan ve projesine uygun olarak restore etmek üzere 25 yıl süre ile işletilmek amacıyla kiralamıştır. İstanbul 2. İdare Mahkemesi nezdinde ihalenin dayandığı İstanbul İl Özel İdaresi İl Genel Meclisi’nin, 09.04.2008 Tarih ve 2008 - 190 Sayılı Kararının 19 pafta 40 ada 23 parselde bulunan Fehime Sultan Yalısı’na ilişkin kısmının iptaline yönelik açılan dava neticesinde, 12.02.2009 tarihi itibarıyla şirketimize tebliğ edilen ‘1. Grup Korunması Gereken Kültür Varlığı olarak tescilli yapının kiralanması hususunda Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan izin alınıp alınmadığına yönelik Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve davalı İl Özel İdaresi’ne başvurulmasına ve izin başvurularının dosyaya konulması akabinde verilecek ara karara kadar telafisi güç bir durum oluşmaması gerekçesiyle’ alınan yürütmenin durdurulması kararı akabinde İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin 17.03.2009 Tarih ve 2008 / 982 K. sayılı kararı ile dosyanın işlemden kaldırıldığı ve bu sebeple yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararın hükümsüz kaldığı, 16.04.2009 tarihi itibarıyla İstanbul İl Özel İdaresi tarafından şirketimize bildirilmiştir. Yürütmenin durdurulması kararının verildiği sürede karara uygun hareket edilmiştir. Yürütmenin durdurulması kararının kaldırıldığının bildirildiği 16.04.2009 tarihinden itibaren şirketimiz tarafından ihale şartnamemize ve sözleşmemize uygun olarak çalışmalara başlanmıştır. Yargı kararına aykırı işlem söz konusu olmamıştır.”
Cumhuriyet, 14.07.2009

HEM SİLAHLARI HEM NEMRUT'U KORUYACAK





Amerikan ordusuna yılda 3 milyar dolar tasarruf sağlayan, silahların nem ve sudan aşınmasını önleyen 'örtü koruma sistemi' Türk ordusunun hizmetinde.


ABD'de 'Shield Technologies' şirketi tarafından geliştirilen 'Envelop' sistemi, Delta Danışmanlık tarafından Türk ordusuna sunuldu. Örtü, silah, helikopter, elektronik parçalar, gemi yapılarını, su, nem, aşırı düşük- yüksek sıcaklık, kum, toz ve UV ışınlarına karşı koruyor.


Delta Danışmanlık Yönetim Kurulu Başkanı Atilla Özçelik, 'Silahlar çok pahalı sistemler. Savunma cihazları, helikopter ve gemilerdeki optik ve elektronik sistemler çok önemli. Bir gemideki torpido kartı 6 bin dolar. Nemden dolayı bu kart çöpe gidiyor. Sistem Türk ordusuna muazzam bir ekonomi sağlayacak. Avustralya, Kanada ve Norveç donanmaları gibi 17 ülkede kullanılıyor' diye konuştu.


Özçelik, Türkiye'de korozyon nedeniyle oluşan yıllık zararın milli gelirin yüzde 3.5-5'ine denk geldiğini kaydederek, 'Bu, Ereğli Demir Çelik Fabrikası'nın 1 yıllık üretimini çöpe atmak demek' dedi. Envelop'un fabrikasını Türkiye'ye de kurarak daha uygun fiyatla üretim sağlayacaklarını belirten Özçelik şöyle devam etti: Sistem bakım ve onarım maliyetlerinde yüzde 80'e varan tasarruf sağlıyor. Askeri yatırım 5-10 yılda geri dönecek. Örtü ile silah ve sistemlerin etkinlikleri, kullanım ömürleri artar.

İş makineleri, petrol boru hattı, gaz tesisleri, denize kurulu petrol kuleleri için de kullanılan örtü sistemi, yağmur nedeniyle yok olma tehlikesi yaşayan Nemrut Dağı'nı da koruyacak.

Akşam, Haber: Deniz Çiçek, 12.07.2009


******


NEMRUT DAĞI UNESCO'DAN İLGİ BEKLİYOR





UNESCO Tarafından Türkiye’de Dünya Kültür Mirasları arasına alınan 8 ören yerinden biri olan Dünyanın 8 harikası olarak bilinen Nemrut Dağı ilgi bekliyor.

 

Yıllardır yerli ve yabancı turistlerin ziyaret ettiği, devasa kral ve tanrı heykellerinin arasında 2206 metre yükseklikte güneşin doğuşu batışının en güzel izlendiği yerlerden biri olan Nemrut Dağı 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür mirasları listesin alındı ancak sadece listede adı olan bir ören yeri olarak kaldı. Adıyaman Valisi Ramazan Sodan ve turizmciler ise UNESCO’nun Nemrut dağı için bugüne kadar hiçbir şey yapmamasından şikayetçi.

 

Adıyaman Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Ekinci, UNESCO dünya kültür mirası daha çok bir prestij olayıdır. Yani dünya kültür mirasına Türkiye’de 9 tane ören yeri kaydedilmiş. Bunlardan bir tanesi de Nemrut Dağıdır. Dolayısıyla bu Nemrut’un dünya çapında önemini göstermek için çok önemli bir olgudur. Bunu bu yoluyla önemsiyoruz. Bunun dışında dünya kültür mirası olması maddi anlamda çok da bir katkısı olmadı. Turist sayısı açısından incelediğiniz zaman da özellikle bölgenin bazı sosyolojik nedenlerinden dolayı maalesef bu anlamda da bir katkı olduğunu söylememiz mümkün değil. Adıyaman’a gelen turistler genellikle GAP turu Güneydoğu Anadolu adı altında paket turlarla ilimizi ziyaret ederler. Dolayısıyla Adıyaman destinasyonun bir parçası olarak seyahatte yer alır. Tabi diğer bölgelerde ki olumsuz olaylar Adıyaman’da da aynı şekilde rezervasyonların iptal edilmesine sebebiyet veriyor. Dolayısıyla bizim Adıyaman turizminin önündeki en büyük engellerden bir tanesi de bu. Bunu mutlaka destinasyon anlamında Adıyaman’ın faklı bir paket program içerisine konulması gerekir diye düşünüyorum.

 

UNESCO zaten yeteri kadar prestijli ören yeri olduğunu ispat eden başlı başına bir önemli unsurdur. UNESCO’nun maddi anlamda buraya çok fazla katacağı bir şey yok. Fakat projelendirdiği takdirde buraya dünya kültür mirasından projelerle ciddi kaynaklar aktarması mümkün. Bu konuda da bazı çalışmalarımız oldu ve çalışmalarımız halen devam etmekte. İnşallah o kapsamda da buraya ciddi bir bütçe oluşturma konusunda gelecekte büyük katkıları olacak diye düşünüyorum. Bugüne kadar maalesef olmadı. Zaten bilindiği gibi Nemrut Dağında 2006 yılında başlayıp 2010 yılına kadar devam edecek olan bir hummalı çalışma var. Ve bu çalışma Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi önderliğinde orada öğretim görevlisi Doç.Dr. Neriman Güçhan Şahin hocamızın başkanlığında süren ciddi bir çalışma var. Bu çalışma sadece Nemrut Dağıyla sınırlı değil. Bu çalışmanın adı Kommagene Nemrut Geliştirme programı. Bu bir programla özellikle Adıyaman’da bulunan ören yerlerini Nemrut başta olmak üzere Arsemia, Cendere Köprüsü, Karakuş Tepesi, Perre Antik Kenti, Çelikhan yüzen adalar, Kızılin Köprüsü, Eski Besni, Gölbaşı Gölleri gibi önemli turizm potansiyeli taşıyan üst bölgelerle hazırlamak ve bunlara ne şekilde müdahale edilebilirliğin prensiplerini ortaya koymanın çalışmasıdır. Bu çalışmalar 2010 yılında sona erecek. Nemrut Dağıyla ilgili yapılmış olan çalışmalar zaten son aşamalarına getirildi. Hatta Nemrut Dağı çevre düzenleme ve uygulama projesi ve karşılama evinin projesi ihale edildi. Proje çalışmaları şuanda devam ediyor. Eğer projeler dünya kültür mirasına sunulursa onların bu kapsamda ciddi katkılarının olacağını düşünüyorum ve olurda. Yani restorasyon koruma, muhafaza, çevre düzenlemesi gibi bir çok alanda projeler sunulabilir. Eğitim, farkındalık yaratma bunlar hepsi proje konusu olabilir. Nemrut Dağında korumanın prensipleri de belli değil. Çünkü laboratuar ortamında taş cinsleri incelendi ve deforme olan kısımlara mikrobiyolojik uygulamalar yapılarak çatlaklar ve yarıklar onarılmaya çalışıldı. Numuneler üzerinde denendi. Büyük bir ihtimalle olumlu sonuçlar alındı. Bunların sonuçlarını aslında Eylül ayında tam olarak alacağız. Ne şekilde müdahalemiz çok net olmadığı için onun çalışmaları bittikten sonra bu konuyla ilgili çok daha doneler ortaya koymak mümkün.”dedi.

 

Habip Bozdoğan, Nemrut Dağı 1987 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirasları listesine alındı. Alınmasıyla birlikte tabii ki dünyada ve Türkiye’de Nemrut Dağının turizminin bir cazibe merkezi haline geldi. Tanıtımında büyük fayda sağladı. Ama şunu görüyoruz. Yeterince tanıtım yapılmadığını ve Nemrut Dağındaki heykellerin koruma altına alınmadığını görüyoruz ve bu da bizleri üzüyor. UNESCO tarafından acilen koruma altına alınmalı. Tabi bunda Kültür Bakanlığının da işin içerisinde olması gerekiyor. Koruma altına alınırsa belki Nemrut Dağı daha fazla turist çeker. UNESCO tarafından kültür mirasları listesine alındı ancak UNESCO’nun Nemrut Dağında gözle görülür bir çalışmasını görmedik. Dileriz bundan sonra bu mesajlarımızı alırlar. Ve Nemrut Dağını acilen koruma altına alırlar. 87’den bu yıla kadar geçen süre içerisinde Nemrut Dağının misafirleri daha fazlalaştı. 87 yılında oteller olmadığından dolayı fazla gruplar gelmiyordu. Şuan Adıyaman’ın yatak kapasitesi normal bir seviyede. Bundan dolayı da yoğun bir şekilde Nemrut Dağını ziyaret ediyorlar. 1987 yılından sonra UNESCO’nun Nemrut Dağını kültür varlıkları listesine aldıktan sonra bir hareket oldu. Dünya ve Türkiye’de ki insanlar Nemrut Dağının varlığından daha fazla haberdar oldular. Bu nedenden dolayı da turist sayısında artışlar oldu. Bizde bu arada 87 yılında bir otel yapalım Nemrut’a gelen misafirleri ağırlayalım diye. O yıldan buyana Adıyaman turizminde bir artış var. Hareketlilik var.

 

Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, Nemrut Dağı tarihi eserleri Adıyaman ilimizin çok önemli tarihi kültürel mirası, tarihi eserleridir. Elbette Nemrut Dağı ve tarihi eserleri daha önceden de biliniyordu. 1987 yılından önce biliniyordu. Fakat 1987 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alındıktan sonra daha da popüler hale geldi.

 

Bütün dünyada bilinir hale geldi. Buda Adıyaman ilimizin önemini artırdı. Nemrut Dağı tarihi eserlerinin ziyaretçileri artmaya başladı. Bu Türkiye’de dünya kültür mirasına dahil edilen 8 ören yerinden 1 tanesi de Adıyaman Nemrut Dağı tarihi eserleridir. Güneydoğu Bölgemizin ziyaret edilecek en önemli turistik eserlerden tarihi eserlerden biridir. Nemrut Dağı ve eserleri önemli bir turizm merkezlerdir. Fakat UNESCO tarafından dünya kültür mirasına alınmakla Nemrut Dağı ve tarihi eserleri UNESCO tarafından buraya herhangi bir tarihi yatırım yapılmamıştır. Nemrut Dağının özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığımız önemli yatırımları yapmıştır. Yapmaya da devam etmektedir. Bakanlığımızca önce Nemrut Dağına ulaşılabilir bir yol yapılmıştır. Şimdi de 2. olarak Nemrut Dağına Arsemia’dan 2. bir yol daha yapılması için ihale çalışmaları sürdürülmektedir. Yakında ihale edilecektir. Ayrıca yine bakanlığımızca Nemrut Dağı tümülüsü ve anıtları yönetim planı çalışmaları Ortadoğu teknik Üniversitesiyle sürdürülmektedir. Yine Nemrut Dağı çevre düzenleme projesi ihalesi valiliğimizce yapılmıştır. Nemrut yolu projesi yakında ihale edilecektir. Ayrıca Nemrut Dağı hizmet evi projesi ihalesi yapıldı. Nemrut Dağıyla ilgili önemli proje çalışmalarımız sürdürülmektedir. En iyi şekilde tanıtmak en iyi şekilde Nemrut Dağı tarihi eserlerine ulaşmak için bütün gayret ve çabalarımızı sürdürmekteyiz. Amacımız daha kolay ulaşımı sağlamak ve Nemrut Dağı tarihi eserlerini gerek yurt içinde gerek yurt dışında tanıtmaktır. Gerçekten de görülmeye değer önemli eserlerdir. Görende zaten büyük hayret uyandırmakta. Bu eserlerin orada nasıl yapıldığını nasıl taşındığını hep merak etmektedirler. UNESCO’nun Nemrut Dağının tanıtımından başka hiçbir katkısı olmadı. UNESCO’nun burada hiçbir yatırımı yok. Biz UNESCO’nun buraya önemli finans desteği sağlamasını proje desteği sağlamasını istiyoruz. Buraya da önem vermesini istiyoruz. Ama tabi dünya kültür mirasına almakla UNESCO büyük bir hizmet etmiş oldu. Daha da bu vesileyle hem ülkemizde hem dünyada tanınmış oldu.

Adıyaman Haber, 15.07.2009


******


NEMRUT ÖREN YERİ'NE DAHA KOLAY ULAŞILACAK

 

Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, her yıl on binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Nemrut Ören Yeri'ne ulaşımı kolaylaştırmak için çalışmalarının sürdüğünü belirtti.

 

Sodan, yaptığı açıklamada, Adıyaman'da turizmi için Nemrut Ören Yeri'nin öneminin büyük olduğunu belirterek, "Nemrut, Adıyaman'ın yanı sıra bölge ve ülke turizminin gelişmesine de önemli katkı yapmaktadır." dedi. Nemrut Ören Yeri'ne ilişkin çalışmalarında 'turist ulaşabildiği yeri ziyaret eder' gerçeğinden hareket ederek, öncelikle ulaşım yatırımları üzerinde önemle durduklarını kaydeden Sodan, şöyle konuştu: "Kültür ve Turizm Bakanlığı Nemrut için önemli yatırımlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Bakanlık öncelikle Nemrut'a ulaşılabilmesini sağlayan bir yol yapmıştır. Arsemia ile Nemrut Ören Yeri arasında ulaşımı sağlayacak ikinci bir yol yapılacak. Yolun yapım ihalesi yakında gerçekleştirilecek. Bu yol Nemrut Ören Yeri'ne ulaşımı daha da kolaylaştıracak."

Zaman, 16.07.2009

BEYOĞLU'NUN TARİHİ MİRASI CANLANIYOR

 

 

Beyoğlu Belediyesi'nin yürüttüğü 'Beyoğlu Güzelleşiyor' projesi kapsamında bugüne kadar 4 bin tarihi bina bakımsız görünümünden kurtulmuş oldu. 2010'da kültür başkenti olmaya hazırlanan İstanbul'un en gözde semtlerinden olan Beyoğlu'nun Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, "2010 olmasaydı da biz aynı hedefte yürüyecektik" dedi. 'Beyoğlu Güzelleşiyor' projesiyle, belediyenin öncülüğünde çıkan yasa sonucunda tarihi binaların basit onarımları hızlandı. Başkan Demircan, Beyoğlu'nun çehresini değiştiren projeye ilişkin olarak şunları söyledi: "Bu projeyle aynı zamanda tabela kirliliği ortadan kalktı. Badanasız boyasız bakımsız binalar bir bir güzelleşti. Sokaklar aydınlandı, kaldırımlar ve yollar Avrupa standardına ulaştırıldı."

Son seçimlerde ikinci kez Başkanlık görevini üstlenen Demircan, son günlerde İstiklal Caddesi'nde Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER) tarafından organize edilen protesto yürüyüşlerine de dikkat çekti. Demircan, Belediyenin ruhsat denetlemelerine karşı yapılan bu yürüyüşleri şu sözlerle eleştirdi: "Beyoğlu'nun 5 yılda böylesine güzel olmasını BEYDER'le birlikte sağladık. Yaptığımız denetlemeleri eleştirenler, işletmelerini güzelleştirmeyen ve yatırım yapmayanlardır. Beyoğlu'nda kaliteyi yükselttik. Bu kaliteyi de düşürmek istemiyoruz."

Sabah, Haber: Erhan Öztürk, 12.07.2009

İÇKİ İÇİLİYOR DİYE İDİL BİRET KONSERİNİ BASTILAR

 

Vakit gazetesi "Topkapı Sarayı'nda böyle konser olur mu' diye yazdı Alperenler İdil Biret konserini bastı. Afişleri yırtan göstericileri polis engelledi.

 

Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in Topkapı Sarayı 1. Avlu’da “Whitehall Orkestrası” ile verdiği konser öncesi Alperen Ocakları üyesi bir grup, kapı önünde protesto gösterisi düzenledi. Tekbir getirip konser afişlerini yakan grup daha sonra toplu namaz kıldı. Protesto nedeniyle konser vereceği alana arka kapıdan girmek zorunda kalan Biret, “Böyle reaksiyonlar bana çok tuhaf ve üzücü geliyor” dedi.


Anadolu’da Vakit gazetesinin 10 Temmuz’da birinci sayfasında yayımladığı “Bir ülke böyle yıkılır” başlıklı manşet haberinde “Mukaddes Avluda Şarap Küstahlığı” altbaşlığıyla Topkapı Sarayı 1.Avlu’daki caz konseri eleştirildi.


Dün akşam saatlerinde Topkapı Sarayı önünde toplanan ve aralarında Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu’nun da bulunduğu bir grup, ellerinde Doğu Türkistan bayrağıyla slogan atarak tekbir getirdi.


Topkapı Sarayı önünde bir Türk bayrağının üzerinde akşam namazı kılan eylemciler, daha sonra Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için dua etti. Grup, İdil Biret’in konser afişlerini yırtıp yaktı. Grup adına basın açıklaması yapan Kayatuzu, Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde onlarca Uygur Türkünün hayatını kaybettiği bir dönemde şaraplı-içkili konseri kınadıklarını vurguladı. Topkapı Sarayı’nda bu konsere izin veren yetkilileri kınadıklarını da söyleyen Kayatuzu, “Bu hayasızlık ve terbiyesizliktir” diye konuştu.

Daha sonra Gülhane’ye doğru slogan atıp yürüyüşe geçen gruba polis müdahale edince arbede yaşandı. Grup, polisin müdahalesinin ardından dağılarak uzaklaştı.


Habertürk’e konuşan Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel, eşinin, grubun içine düşmemesi için arka kapılarından kaçırılmak zorunda kaldığını anlattı.

‘Sürekli faks ve e-posta aldık’ Konuyla ilgili bir açıklama yapan organizatör Hakan Erdoğan, konserden önce sürekli olarak konserin yapılıp yapılmayacağını soran faks ve e-postalar aldıklarını ifade etti. Topkapı Sarayı 1. Avlu’daki konsere yaklaşık 2 bin dinleyicinin geldiğini belirten Erdoğan şunları kaydetti: “Konser gayet güzel geçti. Dışarıdaki olayları ben fark ettim. İdil Hanım da zaten konsere gelirken orada toplananları görmüş. Dinleyiciler ise olayları hiç duymadı. Konser gayet keyifli bir şekilde tamamlandı. Polis, konser sonuna kadar çevrede güvenlik önlemi aldı. Çıkışta İdil Biret, hayranları için yüzlerce CD imzaladı. İdil Hanım ve diğer sanatçılar konser sonrasında otellerine kadar polis nezaretinde götürüldü.”

Radikal, 12.07.2009


******


BAKAN GÜNAY SERT KONUŞTU

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Vakit gazetesinin provokasyonu sonucu, Alperen Ocakları'na üye oldukları iddia edilen yaklaşık 50 kişilik bir grubun, “içeride şarap içiliyor” gerekçesiyle, dünyaca ünlü piyanist İdil Biret'in konser verdiği Topkapı Sarayı önünde, konser afişlerini yakarak olay çıkarmalarını, “mide bulandırıcı” olarak değerlendirdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, olayla ilgili yaptığı açıklamada, saldırganlara sert tepki gösterdi. Olayın sadece konseri izlemeye gelenlere karşı saygısızlık değil, “İstanbul’un imajına, Türkiye’nin imajına karşı da büyük bir haksızlık” olduğunu söyleyen Günay şunları dedi:
“Türkiye’yi hem geleneksel, hem de çağdaş bütün değerleriyle bütün dünyaya tanıtmaya çalışıyoruz, gelişen bir dünya ülkesi olarak. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Projesi içinde dünyaya tanıtmaya ve hazırlamaya çalışıyoruz. Böyle kendini bilmez bir grup, gereksiz nedenlerle, saçma sapan nedenlerle gösteri yapmaya çalışıyor. Küçük bir topluluk bile olsa bu can sıkıcı ve mide bulandırıcı bir davranıştır.”


Bakan Günay, saldırganların kamera kayıtlarına alınarak, fotoğraflarının çekildiğine işaret ederek, “Bu kişilerin hukuk önünde hesap vermenin eşiğinde olduklarını düşünüyorum” diye konuştu.

Bakan Günay, olayın “Türkiye’de ikinci Sivasların yaşanabileceği” sorusunu akıllara getirebileceği yönündeki yorumlara ise, “Allah esirgesin, kesinlikle böyle bir şey yok” yanıtını verdi.

Vatan, 12.07.2009


******


GÜNAY: KENDİNİ BİLMEZ DENSİZLER

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Alperen Ocakları üyesi bir grubun protestosu için “Kendini bilmez densizlerin akılsız davranışları” dedi. Günay’ın değerlendirmeleri şöyle:

 

İstanbul’u Avrupa Kültür Başkenti’ne hazırlıyor. Bir avuç kendini bilmez densizler, hangi niyet ve hangi kisveyle olduğu bilinmez anlayışla böyle bir girişimde bulunuyor. Ne yaptıklarını bilmeyen topluluk.
Sultan Abdülhamit döneminde Yıldız Sarayı’nın içinde opera var. Sultan, çağdaş bütün opera eserlerini sarayında dinlemiş. Bunlar hangi akılla protesto ediyorlar, bunlar neyi temsil ediyorlar? Bunların ne cumhuriyetten haberi var, ne cumhuriyet değerlerinden. Ne Osmanlı’dan haberleri var, ne tarihten, ne kültürden haberleri var. Böyle bir cahil güruhun bu tür protestolarına katiyen göz yummayız, sinmeyiz. "

 

BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, İdil Biret konseri sırasında yaşananlar için, “Bizim böyle bir talimatımız yok dedi ve şöyle devam etti:
“Kutsal mekanda ‘minderini şarabını kap gel’ denince birileri  vazife çıkarmış. Ne afiş yakıp eylem yapmak ne de kutsal mekanda içkili konser düzenlemek doğru değil. Katılanların tamamı da Alperen değil, BBP ile ilgisi yok. 24 saat Kuran okunan kutsal emanetlerin yanı başındaki bir mekanda böyle bir etkinliğe tepki gösterenlerin kişisel girişimi bu.”

Milliyet, Haber: Önder Yılmaz, 13.07.2009


******


PROTESTO İÇİN KİM NE DEDİ?





İdil Biret'in protesto edilmesine adeta tepki yağdı...

 

Prof.Dr. İlber Ortaylı (Topkapı Sarayı Müdürü): Konserde Allaha şükür içeride hiçbir şey hissetmedik. Dışarıda da polis önlemiş olayı; hakikaten çok başarılıydı. Yaşananlar iyi değil tabii. Maalesef bir konser dinleyemiyoruz büyük bir mesele bu; bir konser hadise oluyor bu memlekette. Vakit gazetesi içki içiliyor diye yazdı. Konserlerde de hiçbir şey içilmez, yenmez; ölçülü olmalı. Umarım bir daha böyle bir şey olmaz.


Filiz Ali (Milliyet gazetesi yazarı): İlk tepkim dehşet duygusuydu. Yani Türkiye buralara mı geldi diye bir duygu. Sanata, sanatçıya saygı olmaması bir yana, bu kadar korkunç bir cehalet; inanılır gibi değil. Bizim padişahlarımız da şarap içerdi. Demek ki bunlar, sanatla, estetikle, müzikle, şiirle ilişkileri olmadığı gibi tarihlerini de bilmiyorlar besbelli. Bir gazetenin tahrikiyle neredeyse sarayın basılması akıl alır bir şey değil.


Cem Mansur (Orkestra şefi): Dünyanın bütün saraylarında konserler yapılıyor, isteyene içki servisi oluyor. Burada Kutsal Emanetler’e bilmem kaç yüz metre mesafede içki içilmesi değil mesele bence; bir kışkırtma. Birileri insanların içkisine karışıyor öbürü başörtülüler okumasın diyor. Burada esas sorun bence cehalet. Sığ bir kutuplaşmanın belirtileri bunlar.


TGC Başkanı Orhan Erinç: Son dönemde kendi düşüncelerini, ideolojilerini yaşama geçirme konusundaki girişimleri basından izliyoruz. Bu olayda da kızgınlıklarını, düşündüklerini yaşama geçirmek için şiddete başvuranları görüyoruz.


ÇGD Başkanı Ahmet Abakay: İdil Biret konserine yönelik yürütülen provokasyon, gazetecilik açısından yüz karartıcı. Bu tür provokatif yazılar, gazeteciliğin bağımsızlık anlayışıyla bağdaşmaz. Bu halkı kışkırtıcı yayın yapmaktır.

Milliyet, 13.07.2009


******


"KONSERİ İPTAL ETMEZDİM"





Ünlü sanatçı Biret başka ülkelerde Türk piyanist olduğu için bu tür tepkiler aldığını ama hiçbirinin bu çapta olmadığını belirterek, endişelerini dile getirdi: İnsan ‘Nasıl bir rejimde yaşıyoruz?’ sorusunu soruyor.

 

Piyanist İdil Biret’in The Whitehall Orchestra ile birlikte önceki gece Topkapı Sarayı 1. Avlu’da verdiği konserin, Alperen Ocakları üyesi bir grup tarafından protesto edilmesinin yankıları sürüyor.
Vakit gazetesinde konsere dair çıkan haberler üzerine önceki gün Topkapı Sarayı önünde toplanan ve Kutsal Emanetler’in bulunduğu sarayda içki içilmesine tepki gösterdiklerini söyleyen grup, İdil Biret’in afişlerini yaktı, protesto gösterisinde bulundu. Yaşananlar nedeniyle başka bir kapıdan konser alanına alınan Biret; sonrasında da polis nezaretinde arka kapıdan çıkarıldı.

 

Milliyet’in sorularını yanıtlayan Biret, “Sadece kutsal mekanlarda değil, başka yerlerde de alkol meselesiyle karşılaşıyoruz. Mesela Moda İskelesi’nde de aynı şeyler yaşandı, yaşanıyor. İnsan ‘Nasıl bir rejimde yaşıyoruz?’ sorusunu soruyor, bu olayları yaşadıkça. Herkesin, bir yere kadar istediği şeyi yapma özgürlüğü vardır. O özgürlükte herkesin birbirine karşı saygılı olması lazım. Karşınızdaki insan başka türlü yaşar ama hoşgörü denilen bir şey vardır. Bunu kaldırmak; bilmiyorum ne tip bir yere götürür bizi” dedi.


Pek çok ülkede tepkilerle karşılaştığını da dile getiren Biret, şöyle konuştu:
“Pek çok defa başıma geldi bu tür olaylar. Başka ülkelerde de Türk piyanist olduğum için tepkiler aldım; bomba ihbarları geldi, salonlar arandı. Ama bu çapta değildi hiçbiri. Öbür tarafta Türk olduğunuz için oluyor; burada ise başka sebeplerden dolayı.”


İlanların gözünün önünde indirilip yakılması için “Hiç hoş manzara değildi” diyen Biret, yaşananların performansını etkilemediğini belirterek, şöyle devam etti:
"O anda hissettiğim şey sadece konsere odaklanmaktı. Konsantrasyonum çok yüksekti; yaptığım şeyi daha da inanarak sonuna kadar götürmek ve en iyi şeyi yapmak istedim. Zaten o anda hiç düşünmedim, asla endişelenmedim. Tek düşündüğüm bir an önce içeri girebilmek ve seyircileri fazla bekletmeden sahneye çıkabilmekti. Olanları görüyordum ama sadece konseri düşünüyordum. Neyse ki bir şey olmadan yaşadık."

 

Olaylara her zaman pozitif bakmaya çalışan biri olduğunu belirten Biret, trajedi havasına bürünmediğini kaydetti. Biret, Vakit gazetesinin kendisine yönelik tavrına dair ise şunları söyledi:
“Anladığım kadarıyla onların hedef gösterdiği ilk kişi ben değilim. Haberi okumamıştım. Konserden sonra duydum; birtakım baskılar olmuş konser iptal edilsin diye. Ama ben zaten katiyen konseri iptal etmezdim. Ne olursa olsun, hangi şartlarda olursa olsun her zaman konserimi veririm.”
Tüm bu yaşanan olayların Türkiye’yi başka bir istikamete doğru götürmeye çalışan grupların eseri olduğuna dikkat çeken Biret, “Bizim de bu duruma karşı daha çok duyarlı olmamız lazım” dedi.


İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel de önceki gece yaşanan protesto olayıyla ilgili olarak şunları söyledi:

Son zamanlarda yaşanıyor bu tür olaylar; Van’da da afişleri yırttı Hizbullahçılar. Bunlar cumhuriyetin sembollerine saldıran insanlar. Mesele bize ve bizim gibi insanlara, cumhuriyet değerlerine saldırmaktır.  30 sene önce İdil’in babasının cenazesinde eşimi gören imam kalkıp elini öpmüştü. ‘Dünyada adımızı duyuruyorsunuz, size saygımız büyük’ demişti. İmamların İdil’in elini öptüğü bir ülkeden afişlerinin yırtıldığı ülkeye döndük. Daha büyük bakmak lazım bu tabloya. Vakit gazetesi kriminal bir yer. Herkesi afişe etmekte ve sonuçlarına katlanmamakta. Esasında bu gazeteye devletin savcısının işlem yapması lazımdır; insanları hedef gösterdikleri için.“


Topkapı Sarayı önünde toplanarak konseri protesto eden ve basmak isteyen Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu liderliğindeki eylemcilerden gözaltına alınan olmadı. Polisin, şu anda konuyla ilgili bir çalışma yürütmediği öğrenildi.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 13.07.2009


******


VAKİT BU KEZ BAKAN GÜNAY'I HEDEF ALDI

 

Topkapı Sarayı’ndaki İdil Biret konserinde şarap servisi yapılacağı haberini tartışmalı şekilde gündeme taşıyan Vakit gazetesi, bu kez Alperen Ocakları üyelerinin protestosuna sert tepki gösteren Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı hedef aldı.

 

Gazete, sürmanşetten “İlkel yaratığa öfke” başlığıyla verdiği haberde, “Haddini aşan Kültür Bakanı” diye yazdı. Gazete, Günay’ın tavrı hakkında şu ifadelere yer verdi:
Kutsal Emanetler’e ev sahipliği yapan ve 24 saat Kur’an-ı Kerim okunan Topkapı Sarayı’nda içkili caz konseri düzenlenmesini protesto eden Alperenler için ‘İlkel yaratıklar’ ifadesini kullanan Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a kamuoyundan tepki yağıyor. Günay’ın demokratik bir eylemi barbarlık gibi sunmasına sert tepki gösteren siyasiler, STK temsilcileri ve tarihçiler, ‘Gösterilen tepki konsere değil, Kur’an okunan yerde içki içilmesinedir. Gençlerin gösterdiği tepki, demokratik bir haktır. Bakan’ın ‘ilkel yaratıklar’ sözleri hoş olmayan ve haddini aşan sözlerdir’ diye konuştular.”

Milliyet, 15.07.2009

TRALLEIS'E DESTEK SÖZÜ

 

Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, antik kent Tralleis’te kazıları başlatan Yrd. Doç.Dr. Rafet Dinç’i ziyaret etti.

Dinç, Çerçioğlu’ndan, kazı evinin bahçe düzenlenmesinin yapılmasını, ekip için servis, kum ve toprağın atılması için ekipman istedi. Çerçioğlu, belediyenin imkanları doğrultusunda her türlü desteği sağlayacaklarını ve turizm adına seferberliğe hazır olduklarını belirterek şunları söyledi: "Tralleis’i tur programlarına aldırmaya çalışıyoruz. Bu çalışmalar bittikten sonra bir kültür rotası oluşacak. Kentimize gelen turistleri Tralleis’i, Arsenal yapısını, Osmanlı dönemi yapılarını gezdirdikten sonra çarşılara yönlendirmeyi planlıyoruz. Daha sonra da Aydın mutfağını tanıtmayı ve küçük esnafa gelir kapısı açmayı hedefliyoruz."

Hürriyet Ege, Haber: Hüsnü Altındiş, 12.07.2009

LONDRA'NIN SİMGESİ BİG BEN 150 YAŞINDA

 

 

İngiltere’nin başkenti Londra’daki Westminster Sarayı’nın yanındaki ünlü saat kulesi "Big Ben", 150 yaşına bastı.


Yıllar içinde dünyanın en tanınan anıtlarından biri durumuna gelen saat kulesinin büyük çanı ilk kez 11 Temmuz 1859’da çalmıştı.


Çanın üzerinde, dönemin kamu binalarında sorumlu komiseri Sir Benjamin Hall’ün ismi yazılı bulunuyor, çünkü yapımına önayak olanların başında geliyor.


Kutlama sırasında, gece kuleye projektörle "Mutlu Yıllar Big Ben, 150 yıl, 1859-2009" yazılacağı belirtiliyor. Big Ben’in bekçisi Mike McCann da, "150 yıl sonra Big Ben hala Londralılar’ın ve dünyanın kalbinde özel bir yere sahip" ifadesini kullandı.


Victoria Gotik tarzında 96.3 metre yüksekliğindeki kule, eski Westminster Sarayı’nın 16 Ekim 1834’de bir yangınla tahrip olmasından sonra Charles Barry’nin yeni saray tasarımının bir parçası olarak dikildi.


"Big Ben", aslında saat kulesinin çanının adı, ancak zamanla halk tarafından tüm yapıyı belirtmek için kullanılır oldu.

Radikal, 11.07.2009

JANDARMADAN TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Karabük İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince yapılan operasyonda tarihi eser ele geçirildi.


Edinilen bilgiye göre, İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince yapılan istihbarat neticesinde, merkeze bağlı Arıcak köyünde yapılan operasyon sonucu O.U. isimli şahıs ile birlikte bir adet lahit mezar, 2 adet bakır ibrik, bir adet toprak testi ve kazı aletleri ele geçirildi.


Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.

Karabük Kent Haber, 11.07.2009

SANAT DÜNYASINDAN SICAK MAGAZİN




Vincent van Gogh


Diyorlar ki “Öğretmenlerinizin size büyük ressamlar ve heykeltıraşlar hakkında asla anlatmadığı şeyler burada.” Mimari ve sanat konusunda uzmanlaşan gazeteci Elizabeth Lunday’in derlediği, Domingo Yayınları’ndan çıkan ‘Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları’, ünlü ressamların hayatlarından az bilinen ‘magazinel’ ayrıntılarla dolu. Hangisi katildi, hangisi iğrenç kokardı, hangisi tüpten boya emerdi, hangisi cinsel perhizin faydalarına inanırdı? Mario Zucca imzalı illüstrasyonlar, akıcı Sevin Okyay çevirisi ve kolay okunur sayfa düzenlemesiyle ‘Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları’, bu havalara iyi giden bir kitap... Küçük bir seçme yaptık...


* Jan van Eyck’ın şaşırtıcı gerçekçiliğinin kaynağı, eğimli aynalar ve küçük mercekler kullanarak çalışmasıydı. Kanıt olarak en meşhur eseri ‘Arnolfini Portresi’ yeter.

* Bir rivayete göre Boticelli’nin yeni komşusunun evinde, ressamın çalışmasını engelleyecek kadar gürültü çıkaran dokuma tezgahları vardı. Şikayeti üzerine insanların evlerinde istediklerini yapabileceği cümlesini duyan Boticelli, kendi evinin üzerine, tam komşusunun tavanına nişan almış dev bir kaya yerleştirdi. Bir daha gürültü gelirse kayayı çatıdan aşağı salacaktı. Tezgahlar birden kalkıverdi. 

* Leonardo da Vinci, ressamlığı ve askeri mühendisliği dışında müzisyendi de; çok yetenekli bir lavta sanatçısıydı. Bu arada ‘Mona Lisa’nın sadece bakışlarından yola çıkan yakın zaman doktorlarının koydukları teşhisleri biliyor muydunuz? Tiroid bezesi büyümesi, strabismus (şaşı göz), yüz felci, bruksizm (diş gacırdatma alışkanlığı) ve yüz kaslarının asimetrik hipofonksiyonu...

* Michelangelo için çıplak erkek bedeninden daha büyük bir sanatsal güzellik yoktu. Kadın model kullanmaktan hoşlanmamak bir yana, hayatında hiç çıplak kadın görmediği de konuşulanlar arasında. Michelangelo hiç evlenmemişti, kadınlarla nadir ilişkileri de platonikti. Ömrü uzattığı gerekçesiyle cinsel perhizi savunuyordu.

* Caravaggio, halktan olanların kılıç taşıma yasağına karşın sürekli silahlı dolaşır, burnunu kavgadan kurtaramazdı. Ciddi bir öfke kontrolü tedavisine ihtiyacı vardı. Roma polisindeki sabıka kaydı bayağı uzundu. Bunun sanatına yansımaması imkansız. Kafası kesik ya da kesilmek üzere insanları resmettiği en az 12 eseri var.

* Rembrandt, kendisinin 80’den fazla resmini ve gravürünü yaptı. Kendi elinden saçı uzun, kısa, yaşlı, daha da yaşlı çeşit çeşit portresi çıktı.

* Jan Vermeer’in resimlerinde neden bu kadar fazla hamile kadın var? Karısının 20 yıl içinde 12 çocuk doğurduğu düşünülürse, bu süre içinde karnı düz bir kadın görmemiş olması olası.

* Cezanne kendisine dokunulmasından hiç hoşlanmayan biriydi. Kimseyle tokalaşmaz, fiziksel temastan olabildiğince kaçardı. Arkadaşı ressam Emile Bernard’la bir tepede yaptıkları yürüyüş sırasında tökezleyince, aşağı yuvarlanmasını arkadaşının onu kolundan tutması engellemişti. Ama ayağa kalkar kalkmaz derhal “Kimsenin bana dokunmasına izin veremem” diyerek kurtarıcısını bırakıp gitti. Başka bir şekilde özür dilemiş ama sonra...

* Vincent van Gogh’un derdi neydi? Büyük ihtimalle modern tıbbın bugün çok kolay tedavi edebileceği bir hastalık... Boya zehirlenmesinden kaynaklanan arazları anlamaksa daha da kolay. Bazı nöbet hallerinde doğrudan tüpü açıp boya yediği biliniyor çünkü...

* Post-empresyonistlerden Georges Seurat’nın tuhaflığı aileden. Örneğin babası salı akşamları et yemeklerini keserken bıçağı, takma kolunun ucuna monte edermiş. Saçma bir görüntü...

* Gustave Klimt’in seyahat fobisi vardı. Trenler ve istasyonlar kabusuydu, tek başına zorlukla idare edebiliyordu.


* Hayatı küçüklüğünden itibaren ölümler ve acılarla geçen Edvard Munch, bazen geceleri sıçrayarak uyanır, öldüğünü sanır ve “Cehennemde miyim?” diye sorardı. O meşhur ‘Çığlık’ tablosunda gökyüzünün kırmızılığını, Avrupa’nın her yanını toza bulayan Krakatoa Yanardağı’nın patlamasına bağlayanlar var. 1883’teki patlamayla ilgilendiği, günlüklerinde de ortada. Yani kırmızı gökyüzü, sadece sanatsal bir buluş olmayabilir.

* Picasso’nun hayatına girip çıkan ve de mahvolan kadınlardan biri olan Dora Maar, “Sanatçı olarak olağanüstüsün ama ahlaktan söz ediyorsak beş para etmezsin” demişti. Picasso’nun kadınlarla ilişkisi üzerine hikaye de, dedikodu da bol. Bir yandan çok pasaklı olduğu da biliniyor. Evleri her daim makbuzlar, kağıt yığınları, boy boy tuvaller, boş şişeler ve hatta ekmek kabuklarıyla doluydu. Kendisine küçük patikalar açarak bu yığının içinde yaşardı. Köpekler, kediler, fareler ve de bir maymun evinin olmazsa olmazlarındandı. 

* Amerikan gerçekçiliğinin akla ilk gelen isimlerinden olan Edward Hopper’ın karısıyla tuhaf bir ilişkisi vardı. Bir kere Hopper’ın boyu 1.95, oyuncu karısı Jo’nunki 1.52’ydi. Jo, kocasının hesaplarını tutmasının dışında, modellik de yapıyordu. Aralarındaki bir zıtlık da, bir tarafın normalden fazla konuşmasına karşın, öbür tarafın olağandışı sessizliğiydi. Daimi çatışma konuları Jo’nun ressamlığı ve şoförlüğüydü. Öfke krizlerinde Hopper’ın taş gibi sessiz kalışı Jo’yu daha da delirtince üzerine saldırırdı. Yani Hopper karısını dövmezdi, basbayağı dövüşürlerdi. Hatta Jo, boyunun kısalığını ısırarak avantaja dönüştürürdü. Kocasının yeterince ilgilenmeyişini protesto olarak iki günlük açlık grevi yapmışlığı da var.

* Paris düştükten sonra Amerika’ya kaçmak zorunda kalan Marc Chagall, bu ülkeye dair kuşkular duyuyordu. “Amerika’da inek var mı?” diye soruşu cehaletten çok, bundan sonra neyin resmini yapabileceğinden emin olmamasındandı. Neyse ki New York’un kırsal kesiminde istediği kadar büyükbaş hayvan bulabildi. 

* 1960’lı yıllarda M.C. Escher çok popülerdi; Rolling Stones da... Mick Jagger, bir sonraki albümlerinin kapağını tasarlaması için Escher’e mektup yazdı. Fakat sorun mektuba “Sevgili Maurits...” diye başlamasıydı. İsmiyle hitaptan ve bu tür saygısızlıklardan hiç hoşlanmayan yaşlı Escher cevap yazdı: “Bana Maurits demeyin.”

* Dali’nin delilikleri dizi dizi... Londra’daki bir konferansa iki Rus kurt köpeği eşliğinde, üzerinde dalgıç kıyafetiyle geldi. Arkadaşları yardım etmese, kaskın içinde boğuluyordu.

* Frida Kahlo, ressam kocası Diego Riviera’yı oyuncaklarla dolu bir küvet içinde, kendi elleriyle yıkardı. Riviera’nın başka türlü zor yıkandığı söyleniyor.

Radikal Cumartesi, Yazı: Eylem Ural, 11.07.2009

MAĞARA MAGANDALARA TESLİM





Tokat'ta 3,4 milyon yılda oluştuğu tahmin edilen Ballıca Mağarası adeta yazı tahtasına çevrildi.


Tokat'ın Pazar İlçesi'nde turizme açıldığı günden beri yerli ve yabancı çok sayıda turistin ilgi odağı haline gelen Ballıca Mağarası, yapılan tüm uyarı ve alınan önlemlere rağmen magandaların saldırısından kurtulamıyor. Milyonlarca yılda oluşan sarkıt ve dikitlere kendini bilmez kişiler tarafından geri dönüşü olmayacak şekilde zarar veriliyor. Oluşumun devam ettiği mağarada fotoğraf çekmek, sarkıt ve dikitlere dokunmanın zarar vereceği düşünülerek çeşitli yasaklar uygulanırken, yasaklara aldırış etmeyenler çeşitli cisimlerle sarkıt ve dikitlere kalp çizip, adlarını, sevgi sözcükleri vb. yazarak milyonlarca yılda oluşan doğal güzelliği mahvediyor.


Dünyanın gezilebilir en büyük ve en güzel mağaralarında biri olan Ballıca Mağarası'nın 3,4 milyon yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor. Deniz seviyesinden 1085 yükseklikte bulunan Ballıca Mağarası'nın şimdiye kadar tespit edilen tüm mağara oluşumlarına sahip olmanın yanı sıra en önemli karakteristik özelliği Türkiye'de hiçbir mağarada bulunmayan soğan sarkıtları. Yerin 7 kat altında 680 metre uzunluğunda ve 94 metre (+19 -75 m) yüksekliğindeki mağaranın ziyarete açılan bölümleri dolaşırken her adımda hayrete düşürüyor. Mağara yarı yatay, yarı dikey olarak birbirine bağlı beş kat ve sekiz büyük salondan (Havuzlu Salon, Büyük Damlataşlar Salonu, Fosil Salon, Yarasalı Salon, Çöküntü Salon, Mantar Salon, Sütunlu Salon, Genç Salon) meydana geliyor. Yaz kış ortalama 18 derece sıcaklığın hüküm sürdüğü Ballıca Mağarası'nın değişik yerlerinde koloniler halinde yaşayan cüce yarasalar ise en belirgin canlı grubunu oluşturuyor. Henüz ziyarete- açılmayan ve keşfedilmemiş bölümleri ile gizemini korumayı sürdüren doğa harikası mağara, bol oksijenli havası nefes almayı kolaylaştırıyor.

Tokat Kent Haber, 07.07.2009

Lagina (Osman Hamdi Bey)
...1892




5 - 11 Temmuz 2009

ANTİK KENTTE GLADYATÖR STELİ

 

Dünyanın en büyük mermer antik kentleri arasında bulunan, “Ölümüne aşkın ve gladyatörlerin şehri” olarak adlandırılan Muğla’nın Yatağan İlçesi’ndeki Stratonikeia Antik Kenti’nde, 80 kişiyle devam eden kazılarda yeni bir gladyatör steli bulundu.

 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, Roma Dönemi’ne ait stelin, önceki kazılarda bulunan diğer 7 stelden farklı olduğunu söyledi.


Söğüt, yeni stelin, anıt mezara ait farklı ve daha büyük bir işleme olduğunu kaydetti.
Üzerindeki kitabenin bir bölümünün parçalanmış olduğunu da belirten Söğüt, “Eksik parçaya henüz ulaşamadık. O nedenle hangi savaşçıyı temsil ediyor henüz bilemiyoruz” dedi. Söğüt, daha önce bulunan gladyatör stellerinin ise sandık tipi, lahit mezarlara ait olduğuna dikkati çekti.

Milliyet Ege, Haber: Cavit Yıldırım, 11.07.2009

3000 YILLIK TARİHİ SİT ALANINA ELEKTRİK DİREĞİ

 

 

Van’da sit alanı olan Kalecik Kalesi’nin arka kısmında 3 bin yıl önce Urartular döneminde matematiksel bir hesapla 1600 metre karelik alana sığdırılan 2 bin 475 taşın bulunduğu bölgeye yüksek gerilim direkleri dikildi.


Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Rafet Çavuşoğlu, bu taşların astronomiyle ilgili olduğunu belirterek, “Van Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından birinci derece sit alanı ilan edilen bu alana Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) yüksek gerilim direkleri kurdu. 

Kuruldan direklerin kurulması için izin alınmadığını öğrendik. Konuyu Müze Müdürlüğü ile Kültür Bakanlığı’na bildirdik. Bu kadar güzel bir görüntünün içerisinde demir yığınlarının görülmesi bizi üzüyor. Direklerin yol güzergahlarının kaldırılması yönünde gerekli yerlere müracaatta bulunacağız” dedi. TEİAŞ 17. Grup İletim Tesis İşletme Grup Müdürlüğü yetkilileri ise, konuyla ilgili inceleme yapıldığını söyledi.

Milliyet, 11.07.2009

RESİM VE HEYKEL MÜZESİ'NDE GÜZEL ŞEYLER OLUYOR





El ele sıraya dizilmiş çocuklar... Uzun bir yoldan geldikleri hallerinden belli. Merak dolu ışıltılı bakışlarıyla içeri girmek için bekleşiyorlar. Biraz da heyecanlılar. Belki de ilk kez bir müzeye girmenin sevinci bu yaşadıkları.

 

Aslında ziyaret etmeye hazırlandıkları bu müze de aynı heyecan içinde desek yeridir. Zira iki yıldır restorasyon sebebiyle kapıları kapanan müze, 'Serginin Sergisi' adlı sergiyle 'burası biterse bakın nasıl harikulade bir yer olacak' demenin telaşında şu sıralar.

 

Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, restorasyonu tamamlanan dört bölümünü görücüye çıkarmak için, 72 yıl önce açılan ilk sergiyi tekrar kurdu. 20 Eylül 1937 tarihinde Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nın Veliaht Dairesi'nde açılan sergi, eski gazete sayfalarındaki birkaç haber ile onlara eşlik eden fotoğraflar sayesinde yeniden görücüye çıktı. Lakin iki aylık bir 'görümlükten' sonra müze tekrar kapılarını kapatacak ve restorasyon devam edecek. Milli Saraylar tarafından sürdürülen restorasyonun, 2010 sonunda tamamlanması planlanıyor.

 

Aslında Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi olan bina, 10 bini aşkın koleksiyonuyla Türkiye'nin en güzel müzesi olmaya namzet. Uzun yıllar koleksiyonunun pek azını sergileyebilen müze, eserlerini daha çok özel müzelere ödünç veriyor. Resim ve Heykel Müzesi'ni, sanat camiası kadar sanatseverlerin de sahiplenmesi gerekiyor. Müzenin yaşayan bir mekan haline gelmesi bu ilgiyle mümkün. 'Serginin Sergisi' de biraz bunu gösterme arzusunda. Eldeki muazzam bina atıl bir halden kurtulursa nasıl bir müze ortaya çıkacağı restorasyonu tamamlanan bölümler vasıtasıyla dile getiriliyor ve müze yönetimi dikkatleri bu yakaya çevirmeyi arzuluyor. Resim ve Heykel Müzesi'nin 1937'deki açılış sergisinde yer alan 325 eser, Türk resim ve heykel sanatının 70-80 yıllık öyküsünü yansıtıyordu. Başta Güzel Sanatlar Akademisi olmak üzere çeşitli kurumlardan toplanmış olan bu tablolar, heykeller, Primitifler, Orta devre ve Modern devre olarak üç ayrı bölüm halinde teşhir edilmişti. Bir resim ve heykel müzesinin açılması "genç Türkiye Cumhuriyeti'nin güzel sanatlara verdiği değerin ve sanatın modern toplumun eğitimindeki önemine olan inancının" bir ürünü. Ancak ilk sergide yer alan 325 eserin bir bölümü çeşitli nedenlerle başka kurumlara gönderildiğinden 'Serginin Sergisi'nde bugün sadece geriye kalan resim ve heykellerden bir seçki sunuluyor.

 

116 resim ile 24 heykelin yer aldığı 'Serginin Sergisi' kronolojik bir sıralamayla Harbiyeli ve Darüşşafakalı Ressamlar, Osmanlı Resim Sanatının Başlıca Temsilcileri, Türk İzlenimcileri / 1914 Kuşağı Sanatçıları, Cumhuriyet Dönemi Sanatçıları / Müstakiller ve 'd Grubu' ve 'İnkilap Sergileri' olmak üzere beş bölümden oluşuyor.

 

Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Nazmi Ziya, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Şeref Akdik, Şefik Bursalı gibi usta sanatçıların eserleri, yenilenmiş duvarlar ve gün yüzüne çıkan muhteşem bezemelerin gölgesinde sergileniyor. Kısa süreli de olsa bu karanlık depolardan, aydınlık mekanlara çıkış, yeniden kanatlanacak bir müzenin habercisi diyebiliriz.

 

Müzede elden geçmeyi bekleyen daha pek çok bölüm var. Zamanla yüzünü gösterecek diğer binalar da tamamlanırsa depolarda bekleyen binlerce eser gün yüzü görecek. 'Türk resim heykel tarihinin ana belleği' olan müzenin talihi biraz kara olsa da yapılan bu onarımlar sayesinde güzel gelişmelerin olacağı aşikar. İskelelerin arasında, tokmak seslerinin eşliğinde bir tadımlık mahiyetindeki 'Serginin Sergisi', 28 Ağustos'a kadar hafta içi her gün 10.00-16.00 arasında gezilebilir.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 11.07.2009

KAÇAK KAZI YAPAN İKİ KİŞİ YAKALANDI

 

Erzin İlçesi'nde, kaçak kazı yapan 2 kişinin suçüstü yakalandığı bildirildi. İlçe Jandarma Komutanlığından alınan bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren ekipler, Haydar Dağı'nın Kanlıdere Mevkisi'nde kazı yapan ve 5 metre kadar derinliğe indikleri belirlenen Kamil A. ile İbrahim H'yi suçüstü yakaladı. Yetkililer, iki kişinin gözaltına alınarak kazma, kürek, el feneri, çapa gibi malzemelerine el konulduğunu ve olayla ilgili soruşturma başlatıldığını bildirdi.

Hatay Gazetesi, 10.07.2009

KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Sinop'un Durağan İlçesi'ndeki bir mağarada kaçak kazı yaptıkları belirlenen 3 kişi, jandarma tarafından suçüstü yakalandı.Edinilen bilgiye göre ilçeye bağlı Çöve Köyü Yürek Mahallesi'ndeki Şimşirkaya Mağarası'nda kaçak kazı yapıldığı ihbarını alan jandarma ekipleri, bölgede operasyon yaptı. Operasyonda mağarada kazı yaptıkları belirlenen Ş.T, Ş.A ve N.C isimli şahıslar jandarma tarafından suçüstü yakalandı. Operasyonda ayrıca, çeşitli kazı aletleri ele geçirildi. Yakalanan 3 şahıs gözaltına alındı. soruşturma sürüyor.

Sinop Kent Haber, 09.07.2009

5 BİN 500 YIL ÖNCE KOMBİNE BİLET

 

 

Avrupa Birliği benzeri oluşum ilk olarak Denizli'de ortaya çıktı. Kombine bilet uygulaması da Anadolu'dan dünyaya yayılmış...

Türk turistlerce pek fazla bilmemesine karşın dünyadan ziyaretçi çeken Denizli'nin antik kentlerinden Laodikya, her gün çok ilginç buluntularla tarihe ışık tutuyor. Laodikya Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Laodikya'nın 5 bin 500 yıl öncesine dayanan bir Anadolu kenti olduğunu söyledi.

Şimşek kazıların AB'nin ilk tohumlarının bölgede atıldığının gösterildiğini de belirtti. Şimşek antik kentle ilgili şu bilgileri verdi: “Bu bölgenin önemi şimdiki AB’nin ilk tohumlarının atıldığı yer. Bu bölgedeki ticaret için özellikle insanlar bir araya gelmişler, AB gibi bir birlik oluşturmuşlar. Bununla ilgili hem kabartmalar, hem mezar anıtları hem de yazıtlar var elimizde.”

Anadolu'nun en büyük stadyumunun Laodikya'da olduğuna dikkati çeken Şimşek, "Kazılarda Laodikya'nın ileri gelen aileleri ve esnaf loncalarıyla ilgili oturma yerleri, yani kombine bilet için rezervasyon yerlerini bulduk. Tiyatrosu bu anlamda önemi" dedi. Bir başka buluntuya da dikkati çeken Şimşek, ''Bilim adamları patlıcanın 17. yüzyılda Amerika'dan getirildiğini söylüyor ama biz buradaki kabartmalarda patlıcanlar ile bu bölgedeki meyve ve sebzeleri de bulduk'' diye konuştu.

Kazı başkanı Prof. Şimşek bugün İspanya'nın turizmine büyük katkı sağlayan boğa güreşlerinin aslında antik dönemde Anadolu'da yapıldığını gösteren kanıtlar bulduklarını söyledi. Şimşek, gladyatör dövüşlerinin yanı sıra hörgüçlü boğalarla ilgili vahşi gösteriler de yapılıyordu. Boğa güreşleri aslında Anadolu'ya özgü ama biz ona sahip çıkamamışız. Daha sonra İspanya bunu sahiplenmiş" dedi.

Bugün, 10.07.2009

BAZİLİKADA KAZILAR BAŞLIYOR

Derecik Köyü'nde tesadüfen bulunan Bizans Dönemi'nden kalma bin 600 yıllık Bazilika'daki kazılar uzman ekipler tarafından yeniden başlıyor. Bazilika`da, Doğu Roma’da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra yapılan ilk kilise olduğu tespit edilmişti.

 

Büyükorhan’a 7 km mesafedeki Derecik Köyü'nde tesadüfen bulunan Bizans Dönemi'nden kalma bin 600 yıl öncesine ait Bazilika`da kazı ve restorasyon çalışmaları 20 Temmuz`da başlıyor.

Bazilika`da, 2001 yılında tesadüfen bulunduktan sonra Kültür Bakanlığı Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü`nün izni ile İsviçre'nin Lozan Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Bursa Müze Müdürlüğü ve Uludağ Üniversitesi tarafından kazı çalışmaları başlatılmıştı.Kısa süreli kazı çalışmasına bir süre ara verildikten sonra 2007 yılında tekrar başlanan kazı çalışmalarına bu yıl devam edilecek.


Doğu Roma`da Hıristiyanlığın resmi dil olarak kabul edilmesinin ardından yapılan ilk kilisenin de bulunduğu tespit edilen Bazilika'daki 2009 yılı kazı çalışmaları Lozan Üniversitesi öğretim görevlisi Prof.Dr. Michael Ernst Fuchs başkanlığında 20 kişilik bir ekip tarafından gerçekleştirilecek. Kazılar 20 Temmuz tarihinde başlayıp 31 Ekim tarihine kadar sürecek.


Derecik Köyü'nde üç yıldan bu yana sürdürülen kazı çalışmaları çerçevesinde geçtiğimiz yıl Bazilika ile ilgili çok önemli bulgulara rastlanılmıştı. Bazilikada Doğu Roma’da Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra yapılan ilk kilise olduğu tespit edilmişti. Bu yılki çalışmalarda bazilikanın tabanında bulunan mozaiklerin sağlamlaştırılması kilisede geniş kapsamlı kazı çalışmaları yapılması planlanıyor. 2012 yılında bitirilmesi planlanan kazı çalışmaları sonucunda dünyada mimari açıdan ikinci örnek teşkil edecek olan bu tapınağın üzeri kapatılıp inanç turizmine açılması hedefleniyor.

Bursa Olay, Haber: Aydın Kurmuş, 10.07.2009

ESERİ HABERSİZ DEĞİŞTİRİLDİ, 25 BİN TL TAZMİNAT KAZANDI

 

Güzey, kendisine ait Deniz Şehitleri Anıtı habersiz olarak değiştirilince, Deniz Ticaret Odası'na dava açtı. Eserin izin alınmadan değiştirildiğini belirten mahkeme, 25 bin TL tazminat ödenmesine hükmetti. Güzey, 1993'te Deniz Ticaret Odası'nın talebiyle Deniz Şehitleri Anıtı yaptı. Ahırkapı'ya dikilen anıtın 2001'de değiştirildiğini fark eden Güzey, 50 bin TL tazminat istemiyle dava açtı. Mahkeme, "Sanatçının birçok fikirden faydalanarak ortaya çıkardığı anlamlı eserin, nedensizce ve izin alınmadan değiştirildiği ve sanatçının duygularının zedelendiği" gerekçesiyle Deniz Ticaret Odası'nın 25 bin TL tazminat ödemesini karara bağladı. Temyiz sonrası Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, mahkemenin kararını onadı. Güzey, "Doğru bir karar verdiler ama süre çok uzundu" dedi. Deniz Ticaret Odası Genel Sekreteri Murat Tuncer ise değişikliğin kendileri tarafından yapılmadığını belirtti. Tuncer, "Keşke yaptırmaz olaydık. Artık o heykeli duymak ve görmek istemiyorum" dedi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 10.07.2009


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

İSTANBUL'UN 2001 PROGRAMI HALA ORTADA YOK

 

Bürokrasi, kavga, gürültü, haksız kazanç iddiaları derken; İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesini yüzümüze, gözümüze bulaştırdık. Turizmci 2010'dan umudunu çoktan kesti...

Ortaya çeşitli projeler atıldı, büyük paralar harcandı ama Avrupa Kültür Komisyonu'nun istediği ana programı bile veremedik. Yani, üzülerek belirtiyorum ki; 'Sultanahmet'te şu tarihte şu etkinliği yapacağız, Açık Hava'da bu tarihte şu konseri düzenledik' demekten bile aciziz. Önümüzde sadece 6 ay kaldı. Oysa, İstanbul 2010'un ana programı hala ortada yok. Pazarlama stratejisi yok. Doğru dürüst tanıtımı yok.

Dilerseniz en başa dönelim. İstanbul, kültür başkenti unvanını kazandığı zaman, her şey çok güzel başlamıştı. Türkiye bu unvanı kazandığında, "10 milyon turist gelecek" haberleri gazete sayfalarını süsledi. Dolayısıyla turizmciler arasında da büyük bir beklenti yaratıldı. Ancak durumun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Çünkü İstanbul ile birlikte başka şehirler de adaydı. Yani daha fazla turistin geleceği beklentisi içinde olmak pek de doğru bir tespit değildi.

Turizmciler, bu unvanın sadece İstanbul'un imajına katkı sağlayacağını biliyordu... Kültür başkenti çalışmalarıyla birlikte kentsel dönüşüm projelerinin önem kazanacağını düşünen turizmcilerin beklentileri yine boşa çıktı. Çünkü temmuz ayının ortasına geldik ancak hala ana program belirlenemedi. Dünyada 2010 kataloglarının yavaş yavaş baskıya girdiğini anlatan İstanbullu turizmciler, pazarlama çalışmalarında çok geç kalındığını düşünüyor. Bu etkinlikler ne zaman başlayacak? Açılış ne zaman olacak? Kapanışta neler yapılacak? En azından her ay yapılacak belli başlı etkinliklerin kamuoyuna duyurulması gerekiyor.

Bu aşamadan sonra ancak internet yoluyla turistlere ulaşabileceğini düşünen turizmciler, "En azından ana program bu sayfaya yerleştirilmeli ki, biz de internet sitelerimizden bu programı duyuralım" diyor.

Öte yandan İstanbul ile birlikte 2010 Kültür Başkenti unvanı kazanan Almanya'nın Ruhr kentinin internet sitesine bakıyorum. Sitede ne ararsanız var. A'dan Z'ye yıl içinde yapılacak her türlü programa detaylı olarak ulaşma imkanına sahipsiniz. Programda dikkatimi çeken bir isim de ünlü piyanistimiz Fazıl Say oluyor. Bizim çok değerli bakanlarımızdan birinin "ülkeyi terk etmesini" istediği, konser programlarının iptal edildiği Fazıl Say'ı, Ruhr kenti tüm dünyaya gururla sunuyor...

Ruhr, hepinizin bildiği gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar'ın silah deposu olarak kulladıkları bir kent. Ruhr, savaşın ardından yeniden yaratılıyor ve İstanbul ile birlikte Kültür Başkenti seçiliyor.

İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili ile de görüştüm. Bilgili, kamuoyuna da yansıyan aksaklıklar yüzünden geç kalındığının farkında... Bu konuda ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarını ve en geç bir iki ay içinde programın netleşeceği müjdesini veriyor.
Bir an önce İstanbul2010.org sitesinin yenilenip, ana programın turizmcilerle paylaşılmasını diliyoruz. Yoksa İstanbul 2010 Kültür Başkenti'nin kente adından başka bir faydası olmayacak.

Tanıtma Genel Müdürümüz Cumhur Güven Taşbaşı ile de telefonda görüşme imkanı buldum. Bu projenin 150 ayrı ülkede oldukça başarılı bir şekilde tanıtıldığını vurgulayan Taşbaşı, "Şimdi sırada neler yapılacağının tanıtılmasına geldi" diyor. Programları ajansın hazırladığına dikkat çeken Taşbaşı da geç kalındığının farkında... Taşbaşı, bu konuda bakanlıkla ortaklaşa bir çalışma yapılmasını öneriyor ve konuşmasını şöyle noktalıyor: "Turizmci dostlarımızın yakınması bize de ulaşıyor. En azından turizmle ilgili programın ortaya çıkarılmasında fayda var. Bazen İstanbul tanıtımını içeren özel projeleri, ajansa gönderiyoruz. Bir kısmı uygun görülüyor, bir kısmı reddediliyor. Artık ortak bir strateji belirleme zamanı... Dünyanın her yerinde müşavirliğimiz var. Her etkinlikte kendilerine destek olur. Ortak hareket edilirse, bu süreci çok daha erken sürede bitiririz. "

Keşke kanun çıkarmakla, ajanslar kurup kavgalarla uğraşmakla vakit kaybetmeseydik de, bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırmadan Tanıtma Genel Müdürlüğü'ne devretseydik... Eminim Tanıtma Genel Müdürlüğü turizm örgütleri ile koordinasyonu sağlayıp, son yıllarda fuar ve hedef kentlerde kazandığı deneyim ve giderek yükselttiği başarı grafiği ile bu işin altından rahatlıkla kalkardı.

Turizmde Bu Sabah, Yazı: Eda Özsoy, 09.07.2009


******


'İSTANBUL AVRUPA BAŞKENTİ'NDE 2 MİLYAR DOLARLIK PROJE

 

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na parasal büyüklükleri toplam 2 milyar doları bulan 1990 adet proje başvurusu oldu. Şu ana kadar kabul edilen 281 projenin bütçesi ise yaklaşık 258 milyon TL. Ajansın Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, İstanbul’un Avrupa’nın kültür başkenti olmasını bir yıllık maç gibi görmediklerini söyledi.
 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na, 1990 gibi rekor sayıda proje başvurdu. Projelerin büyüklüğü toplamı 2 milyar doları bulurken, bu projelerin 1262’si değerlendirmeye alındı. Şu ana kadar kabul edilen 281 projenin bütçesi ise yaklaşık 258 milyon TL. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKB) Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, böyle bir proje yağmuruna tutulacaklarını öngörmediklerini belirterek, “Biz İstanbul 2010 Avrupa Kültür projesini 1 Ocak 2010’da çalınacak bir düdükle başlayan 31 Aralık’ta biten maç olarak görmüyoruz. Projeyi ve etkilerini sonraki yıllara taşımak istiyoruz” dedi. Bütçe’nin yüzde 70’i kentsel projeler ve kültürel mirasa, yüzde 30’u ise kültür, sanat ve turizm tanıtıma ayrılacak.

 

AKB Ajansı Danışma Kurulu Başkanı Hüsamettin Kavi ve AKB Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt’un da katıldığı toplantıda Şekip Avdagiç, hedeflerini şöyle açıkladı: “İstanbul’un eşsiz değerlerini ön plana çıkarmak, kültürel miras koruma projeleri gerçekleştirmek, kültür sanat altyapısını ve etkinliklere katılımı geliştirmek, İstanbul’u kültür ve sanatla tanıtmak, İstanbul’un turizm pazarından aldığı payı artırmak ve İstanbullunun karar alma sürecine katılımını artırmak. Avrupa’nın geliri yüksek kişileri bunda sonra İstanbul’u sadece turistik amaçlarla ajandalarına not etmesinler. Kültür-sanat etkinlikleri için de not etsinler. Biz tanıtımlarda sadece 2010 yılı takvimine yer vermedik. Borusan’a, İKSV’ye yer verdik. Onları sonraki yıllarda da bekliyoruz.”  

 

Kabul edilmeyen bazı projeler, bütçesi, harcamaları ve bugüne kadar görevinden istifa edenler nedeniyle pek çok eleştiriyle karşılaşan AKB Ajansı’nın basın toplantısı da olaylı geçti. Bir önceki yönetimin ‘yolsuzluk’ nedeniyle ayrıldığı iddialarına da açıklık getiren Avdagiç, “Bize gelen teftiş raporunda yolsuzluk yok. Soruşturmaya konu olacak bir yolsuzluk tespiti yapılmadı” dedi. 15 Ocak’taki ‘açılış seramonisi'ne hazırlandıklarını ama projelerde bir telaş ve acelelerinin olmadığını da aktaran Avdagiç, “İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri şehrin kültür ve sanat hayatına etki edecek bir periyot. Bu yüzden telaş içinde değiliz” diye konuştu.

 

AKB Ajansı Danışma Kurulu Başkanı Hüsamettin Kavi, İstanbul ile birlikte 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkentleri olan Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Pecs kentinde de sorunlar yaşandığını hatırlattı. Geçmişte benzer bir uygulama olmadığı için AKB’nin referans alabileceği model bir çalışma olmadığını belirten Kavi, “Türk insanı bireysel olarak çok yaratıcı, başarılı ama takım çalışmasına yatkın değil. Essen’deki ajans tamamen bir şirket mantığıyla çalışıyor. Pecs’deki ajansın başkanı da istifa etmiş” dedi.

 

Şekip Avdagiç, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) inşaatının 65 milyon TL’lik bütçesiyle projeler arasındaki en önemli kalemlerden biri olduğunu belirterek, merkezin gelecek yılın ikinci yarısında açılacağını açıkladı. Avdagiç, “Önümüzdeki hafta ihaleyi kazanan firmayla sözleşme imzalanacak. 210 günlük sürede bitecek. 15 Ocak’taki açılış seremonisine yetiştirmek isterdik ama olmadı” dedi.

 

Türkiye’de AKB Ajansı’nın benimsediği çoğulcu yöntemin çok dana demokratik olduğunu ancak olay ne kadar çok çoğulculuğa taşınırsa zorluğun o kadar arttığını vurgulayan Hüsamettin Kavi, sözlerini şöyle sürdürdü: “Başarılı olacak mıyız? Bu kesin ama ne kadar başarılı olacağız? Bu hepimize bağlı. Liverpool, Glasgow gibi daha önce Avrupa kültür başkenti olmuş şehirler, daha sonra yaratıcı şehirler olmaya odaklandılar. Biz de bunu bir yıla sıkıştırmayacağız. Türkiye’nin kültür ve sanatın ekonomik boyutundan daha çok pay almasını istiyoruz.”

 

Başvuru alınan toplam proje sayısı: 1990
Değerlendirilen proje sayısı: 1211
Kabul edilen proje sayısı: 281
Kabul edilen projelerin bütçesi: 258 milyon TL
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı personeli: 107

 

AKB Ajansı’nın 2008 bütçesinde neler vardı

AKB 285 milyon 173 bin TL’lik bütçe açıkladı, ancak geliri sadece 78 milyon TL’yi geçebildi.
2009 yılı için garanti altına alınan kayak ise 200 milyon TL.
Giderleri ise aynı dönemde 40 milyon TL’yi aştı.
Proje uygulama giderleri 10.7 milyon TL oldu.
Kültür Bakanlığı projeleri (UNESCO) 12 milyon TL’ye yaklaştı.
Yurtiçi ve yurtdışı tanıtım projeleri 10 milyon TL’yi aştı.
Genel yönetim giderleri ise 7.3 milyon TL oldu.

 

Nuri Kaya, görme engellilerin fotoğraflarının yer alacağı “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı” adlı projelerinin bütçesinin daraltıldığını ve gerekli desteği alamadıklarını söyleyerek, yanındaki iki kişiyle birlikte gömleğini çıkararak, üzerlerindeki tişörtle AKB Ajansı'nı protesto etti. Nuri Kaya, “2010’un asıl sahipleri biziz” dedi.

 

AKB Ajansı 2009 bütçesinde ilk altı ay nasıl geçti

AKB 805 milyon 156 bin TL’lik bütçe açıkladı ancak geliri sadece 52 milyon TL’yi geçebildi.
Giderleri ise 32.4 milyon TL oldu.
Proje uygulama giderleri 10 milyon TL’yi aştı.
Kültür Bakanlığına yapılan aktarmalar 16 milyon TL’yi geçti. 
Yurtiçi ve yurtdışı tanıtım giderleri 1.6 milyon TL.
Genel yönetim giderleri 4 milyon TL’yi aştı.

Hürriyet, 10.07.2009


******


İSTANBUL 2001'DA TELAŞA MAHAL YOKMUŞ

 

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasına altı ay kaldı. İstifalar, şikayetler, eleştiriler, yolsuzluk iddiaları ile geçen bir dönemin arkasından, geçtiğimiz nisan ayında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKBA) Yürütme Kurulu başkanlığına getirilen Şekip Avdagiç dün düzenlediği basın toplantısında bir durum değerlendirmesi yaptı. Avdagiç AKBA'ya, şimdiye kadar toplam değeri 3 milyar TL olan 1990 proje için başvuru yapıldığını, bunların 1211'inin değerlendirildiğini, 281'inin kabul edildiği, bu projelerden de 60'ının tamamlandığını açıkladı. Proje değerlendirme sürecinin devam ettiğini açıklayan Avdagiç, kabul edilen projelerin toplam değerinin 257.6 milyon TL olduğunu söyledi. Avdagiç "Hiçbir telaşımız yok, pratik anlamda 1.5 yılımız var," diyerek kimi projelerin 2010 yılı içerisinde de hayata geçirebileceklerinin altını çizdi. Ama AKBA'da geçmiş dönemde yaşanan 'sıkıntıların' İstanbul 2010 projesine zararları da artık iyice belli oluyor. 'Zaman kaybı' ve kimi projelerin hayata geçirilememesi söz konusu. 2010'un başında tamamlanması öngörülen Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) tadilatı, 2010'un ikinci çeyreğinde bitmiş olacak. Emrah Yücel'in Istanbul On My Mind riskli projeler arasında yer alıyor. Oscar'lı oyuncuların oynaması planlanan Livining filmi için ise cevap bekleniyor. Yolsuzluk iddiaları hakkında da konuşan Avdagiç, "Bize intikal eden bir müfettiş raporu var. Raporda yolsuzlukla ilgili bir tespit yok" diyerek iddiaları reddetti. Avgadiç, Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmeni Dikmen Gürün'ün istifasıyla ilgili olarak da "Dikmen Hanım çok değerli bir yönetmenimiz. Bazı projeler kabul edilmediği için istifa etti. Farklı bir konseptte çalışmaya devam etmek için görüşüyoruz," dedi. Avgadiç, Yenikapı'da bulunan İstanbul'un en eski yerleşim merkezi kalıntılarını çok önemsediklerini, dünyanın gözünün bu buluntularda olduğunu da sözlerine ekledi.

 

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odasının (İSMMMO) Avrupa Kültür Başkenti İstanbul raporuna göre, bugüne kadar Kültür Başkenti olmuş diğer şehirlerle karşılaştırıldığında, İstanbul şu an itibariyle proje sayısı açısından en fakir şehirlerin başında geliyor. Proje sayısında son sırada 100 proje ile İrlanda'nın 400 bin nüfuslu Cork şehri yer alıyor. İstanbul şu an için sondan ikinci sırada yer alıyor. Raporda az proje üretmesinin sebebinin AKBA'da yaşanan istifaların ve yönetim değişikliklerinin dikkatlerin dağılmasına ve tanıtımın eksik, algının olumsuz oluşmasına yol açtığı savunuluyor.

 

AKBA'nın 2008'de öngörülen bütçesi 285 milyon iken ajans 78.4milyon TL gelir elde etmiş. 40.3 milyon TL'si harcanmış. 2009'un (ilk beş ay) öngörülen bütçesi 805 milyon TL iken AKBA'nın kasasına giren para 52.2 milyon TL, harcanan ise 21.3 milyon TL. Bütçede 2008'de tanıtım giderlerine 10.3 milyon TL harcanırken, 2009'da ciddi bir düşüş söz konusu: 1.6 milyon TL.

Sabah, Haber: Olkan Özyurt, 10.07.2009


MÜZELER ÜCRETSİZ GEZİLEBİLECEK

 

Kayseri Müzeler Müdürü Hamdi Biçer, geliri 6 bin TL'nin altında olan müzelerin 15 Temmuz tarihinden itibaren ücretsiz gezilebileceğini söyledi.

 

Açıklamalarda bulunan Müzeler Müdürü Hamdi Biçer, Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü tarafından alınan karar gereğince ülke genelinde geliri 6 bin TL'nin altında olan müzelerin ücretsiz gezilebileceğini belirtti.

 

15 Temmuz 2009 tarihinden itibaren çoğu müzenin halka ücretsiz olacağını aktaran Biçer, "Kayseri'de de Türk İslam Eserleri Müzesi, Etnografya Müzesi, Kültepe Ören Yeri gezilerinde vatandaşlarımızdan ücret alınmayacaktır. Bu uygulama Türkiye geneli uygulanmaktadır" dedi.

Kayseri Kent Haber, 09.07.2009

SAKLI KENT: SANTA

 

 

İnanç turizmi açısından Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki en önemli turizm merkezi olmaya aday olan Santa Harabeleri tarihi ve doğal güzelliği ile insanları büyülüyor.


Gümüşhane’nin Dumanlı Köyü sınırları içerisinde yer alan Santa harabeleri, merkez ilçeye 80 kilometre uzaklıkta ve yerleşimin 17. yüzyılda kurulduğu sanılmaktadır. Santa harabeleri yerleşimi 8 mahalleden ve 300’ü aşkın yapıdan oluşmakta.


Santa Harabelerine ayrıca Zigana dağı Cami boğazı yaylası güzergahından da 45 kilometre mesafede. Her iki güzergahtan da Santa’ya ulaşmak mümkün. Bin 600 metre rakımda yer alıyor. Antik kentin ne zaman kurulduğu ise bilinmiyor. Orta çağ’da kurulduğu ile ilgili bir delil olmamasına rağmen, 17. ve 18. Yüzyıllarda nüfusunun arttığı biliniyor. Sekiz kilisesi var. Taş işçiliğinin güzel örneklerini oluşturan evlerden bugüne yaklaşık 300 tanesi kalmış. İki katlı evlerden piştovlu mahallesinde evlerin alt katı aynı zamanda mağaza olarak kullanılmış. Santa'da demircilik ve gümüşçülük önemli bir sanat olmuş. Kiremitçilik, taşçılık, terzicilik yapılmış. Santa'da bulunan 8 kiliseden bugüne kadar ancak 5'i gelebilmiş.

Gümüşhane Kent Haber, 09.07.2009

PARION PRENSESİNE AİT LAHİT MEZAR BULUNDU





Çanakkale'nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü sınırları içinde yer alan Parion Antik Kenti'nde ortaya çıkarılan ve bir prensese ait olduğu sanılan lahit mezarın içinde altın taç parçaları, küpeler ve yüzükler bulundu.

Antik kentte yürütülen çalışmalar sırasında ulaşılan lahit mezarın kapağı açıldığında, Kazı Başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran, kazı ekibi büyük sevinç yaşadı.

Başaran ve kazı ekibi, antik kentin mezarlığında yürüttükleri çalışmada ortaya çıkardıkları önemli bulguyu alkışlarla kutladı. Prof.Dr. Cevat Başaran, lahdin içinde yaptıkları incelemenin ardından, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik kentte kazı çalışmalarını sürdürdüklerini söyledi.

Bu yılki kazılar sırasında 2 gün önce bir lahit mezar bulduklarını anlatan Başaran, ilk olarak lahdin etrafını temizlediklerini, daha sonra ise ölçüm ve resimleme çalışmalarını yaptıklarını ifade ederek, "Antik kentin nekropolünde yani mezarlığındaki kazıda önemli bir bulguyu ortaya çıkardık.

Bu mezar, büyük olasılıkla günümüzden 2 bin 200 yıl öncesine ait. Çıkan altın takılar bize mezarın zengin bir kadına ait olduğunu gösteriyor. Bunu Parion prensesi diye tanımlayabiliriz" dedi.

Mezarın içinde altın bir taç olduğunu, bu tacın çok sayıda altın puldan meydana geldiğine dikkati çeken Başaran, iki tane Eros imgeli altın küpe ile iki tane altın yüzük bulunduğunu, yüzüklerden birisinin hala ölen kadının parmak kemiğinde gün yüzüne çıktığını kaydetti.

Lahitte başka bir ölü hediyesine rastlamadıklarını belirten Başaran, bölgenin deniz kenarına yakın olması nedeniyle çok nemli bir yapısı bulunduğunu, bunun da kemikleri tahrip ettiğini söyledi.

Başaran, Parion'da çok değişik ölü gömme tipleriyle karşılaştıklarını, 2005 yılından bu yana sürdürdükleri çalışmalarda, taş sandık mezar, lahit mezarlar ile üzeri kiremitle kapatılmış mezarlar gözlemlediklerini dile getirdi.

Pairon'daki ölü gömme teknikleriyle ilgili bilgi veren Başaran, "Bunlardan ilki cesedin doğrundan mezara yatırılmasıdır. Diğeri ise ceset olduğu yerde yakılıp bırakılıyor ve üstü kiremitle kapatılıyor ya da bir başka yerde yakılıp külleri bir kap içinde mezarlara bırakılıyor" dedi.

Başaran, ölü hediyeleri arasında göz yaşı şişeleri, erkek mezarlarında kandiller, çocuk mezarlarında ruhu temsil eden başta güvercin ve kumru olmak üzere kuş figürü ile oyuncaklara rastlanıldığını kaydetti.

Parion'da şimdiye kadar yapılan çalışmalarda yaklaşık 200 mezar kazdıklarına işaret eden Başaran, "Bu da bize Parion'un oldukça görkemli bir kent olduğunu gösteriyor. Hellenistik döneme inildikçe zenginler katmanının egemen olduğunu görüyoruz. Günümüze yaklaştıkça ise Roma dönemi mezarlarında çok değerli bir buluntu yok. Sadece ölü hediyeleriyle karşılaşıyoruz. Erkek mezarlarında karşılaştığımız strigilis yani ter temizleme aleti bize burada yaşayanların sporcu bir toplum olduğunu gösteriyor" diye konuştu.

Cnn Türk, 09.07.2009

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKACAK

 

 

Kahramanmaraş'ın Göksun İlçesi'ne bağlı Değirmendere Belde Başkanı Nuri Gişi, belediye sınırları içerisinde kalan birçok tarihi eseri gün yüzüne çıkartarak koruma altına alacaklarını söyledi.

 

Tarihi kalıntılar bakımından Türkiye'nin en zengin yerlerinden biri olan Göksun ilçe merkezi ve çevresindeki Roma, Bizans ve Ermeni dönemlerine ait birçok eser tarihe ve turizme kazandırılmayı bekliyor. 29 Mart yerel seçimlerinin ardından Değirmendere Belediye Başkanlığı'na seçilen Nuri Gişi, yapacakları çalışmalarla birçok tarihi eseri topluma kazandırmaya çalışacaklarını söyledi.

 

Göksun'un Roma, Bizans ve Ermeni kalıntıları bakımından oldukça zengin olduğunu belirten Gişi, Göksun ve çevresinde onlarca tarihi kale, kilise, köprü ve hamam bulunduğunu kaydetti.

Bunun yanı sıra pek çok yer altı şehrinin ve mağaranın da bulunduğunu dile getiren Gişi, "Değirmendere tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir yerleşim yeri. 29 Mart yerel seçimleri sonrasında göreve başlamamızla birlikte belediye sınırları içerisinde bulunan tarihi kalıntıları gün yüzüne çıkarıp, çevre düzenlemesini yaparak korumaya alacağız" dedi.

 

Gişi, detaylı bilgilerin ortaya çıkartılması için ise tarih bilimcilerini ve ilgilileri bölgeye davet ederek, inceleme yapmalarını istedi.

Kahramanmaraş Kent Haber, 09.07.2009

İSTANBUL'UN TARİHİ OKULLARI SATILIYOR MU?





İstanbul'un en değerli semtlerindeki tarihi okul binalarının satılması gündemde. Milli Eğitim Bakanlığı, bu yönde bir çalışma olmadığını açıkladı ama İstanbul Valiliği aynı görüşte değil. Vali Muammer Güler, rantı yüksek okul arazilerinin ticari alan olarak kullanılmasından yana.

 

Satılması gündemde olan okullar arasında adı geçenlerden bazıları şöyle:

 

- Çamlıca Kız Lisesi
- Kandilli Kız Lisesi
- Pertevniyal Lisesi
- Etiler Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi
- Fenerbahçe Lisesi

 

İstanbul Valisi Muammer Güler İstanbul'da bazı okulların satılacağına ilişkin haberlere ilişkin bir açıklama yaptı.

Vali Güler, sadece yerleşim alanı itibariyle özelliğini kaybeden, çarşı, sanayi ve iş yeri gibi alanların içinde kalan ve okul olarak kullanılmasına ihtiyaç duyulmayan yerlerdeki okulların satılacağını belirterek, "Eğitim ve öğretimin sürdüğü, tarihi eser niteliğindeki okullar kesinlikle kapsam dışındadır. Hangi okulların satılacağı da henüz belli değil" dedi.

 

Bu konu ile ilgili kamuoyunda bazı yanlış anlaşılmalar olabileceğini belirten Güler, 2008 yılında "1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu"nda bir değişiklik yapılarak Milli Eğitim Bakanlığının onayı ile ihtiyaç duyulmayan okulların satışının sağlanabileceğinin hükme bağlandığını anımsattı.

Vali Güler, okulların satışı ile ilgili konunun sadece yerleşim alanı itibarıyla özelliğini kaybeden "çarşı, sanayi ve iş yeri gibi alanların içinde kalan ve bu nedenle okul alanı olarak kullanılmasına ihtiyaç duyulmayan yerlerle ilgili olduğunu" dile getirerek, sözlerine şöyle devam etti:

 

"Eğitim ve öğretimin sürdüğü ve tarihi eser niteliğindeki okullar kesinlikle kapsam dışındadır. Bu okulların satışı söz konusu değildir. Bakanlığımızın genelgesinde, bulundukları yer itibarıyla kullanılmasına ihtiyaç duyulmayan, çarşı, sanayi ve iş yerleri arasında kalan yerlerin tespiti öngörülmüştür. Bunlar tespit edilecek. Satışı söz konusu olursa, elde edilen gelirler yine aynı yörelerde yeni okul yapımı ve onarımlarda kullanılacak.

 

Şu anda İstanbul'da mevcut bulunan ve özellikle de tarihi eser niteliğindeki okulların satışı hiçbir şekilde söz konusu değildir. Zaten oralarda okula da ihtiyaç var. Ama yerleşim yeri özelliği itibariyle o bölgede eğitimin yürütülmesi imkansız hale gelen okullar varsa, onların yerleri tespit ediliyor, şu anda yapılan çalışma budur. Yoksa haberde söz konusu edilen ve özellikle de Boğaz'da, sahilde ve belli kesimlerde yer alan okulların bunun kapsamında olmadığını belirtmek isterim.

 

Tarihi nitelikteki okulların bu özelliklerini kaybedecek şekilde başka alanlara tahsisi mümkün değildir. Sadece bir çalışma yapılıyor. Eğer çok sayıda iş yerinin içinde kalmışsa, sanayi bölgelerinin içinde kalmışsa, iş yerleri etrafında çok çoğalmışsa, eğitim ve öğretimin sağlıklı yürütülmesi imkanı kalmamışsa onları tespit ediyoruz. Eğitim ve öğretim sağlıklı şekilde yürütülebiliyorsa satışı söz konusu değil."

 

Muammer Güler, basında ismi yer alan okulların hiçbirisinin böyle bir nitelik taşımadığını belirterek, hangi okulların satılacağının henüz belli olmadığını bildirdi. Tespiti yapılan okulların müfettişlerce değerlendirileceğini, Milli Eğitim Bakanlığı'nın onayının ardından satılabileceğine işaret eden Güler, "Henüz daha böyle bir durum yok" dedi.

Cnn Türk, 09.07.2009

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI ADLİYEDE

 

Tarihi eser kaçakçılarına yönelik olarak eş zamanlı 6 ilde yürütülen operasyonda yakalanan 21 kişi adliyeye sevk edildi.

 

Siirt'te organize suç örgütü kurmak suretiyle Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu ile 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan dolayı Siirt, Ankara, Kırıkkale, Konya, Aksaray, Erzurum, Denizli, Çorum ve İstanbul illerinde ikamet eden, aralarında kamu ve kurum personelinde bulunan 65 şüpheliye yönelik Siirt İl Jandarma Komutanlığı ekiplerin istihbaratı sonucu düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 32 kişiden 21'i adliyeye sevk edildi.

Yakalanan şahısların ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda 52 adet sim kart, 1 adet eski asma kilit, 2 adet Kaleşnikof piyade tüfeği, 8 adet Kaleşnikof piyade tüfeği şarjörü, 1 adet boru tipi bomba, 158 adet Kaleşnikof piyade tüfeği fişeği, 46 adet İngiliz piyade tüfeği fişeği, 1 adet içi barut dolu şişe, 300 gram macun, 40 cm saniyeli fitil, 5 metre kablo,
90 adet G3 piyade tüfeği fişeği, 115 adet tabanca mermisi, 3 adet bileklik, 3 adet yüzük, 30 adet CD, 17 adet sikke,1 adet kamera kasedi, 1 adet 20 cm boyunda eski kahve ibriği, 1 adet dedektör, 1 adet tabanca, 1 adet resim, 2 adet folori marka tabanca, 2 adet tabanca şarjörü, 2 adet harita, 2 adet hafıza kartı, 2 adet av tüfeği, 1 adet kolye, 1 adet bilezik, 18 adet Osmanlı parası, 42556 adet boş hayvan ilacı şişesi, 4327 adet koyun keçi ağalaski aşı etiketi ele geçirilmişti.

Zanlıların adliye getirildiği sırada adliye önünde yoğun güvenlik önlemleri alan jandarma ekipleri, zanlıların bekleyen yakınlarını adliye bahçesinden güvenlik nedeniyle çıkardı.

Haber Diyarbakır, 09.07.2009

ADALAR ŞİİRİNİ YİTİRDİ

 

Sit alanı olmasına rağmen üç adada 700 adet yıkılması gereken kaçak yapı var. Yıllardır çıkar ilişkileri sayesinde yıkılamamış. Ancak, Ada Belediye Başkanı Farsakoğlu, önümüzdeki yıllar için bu rant hastalığını yenmekte kararlı.

Yerel seçimlerde İstanbul'un çevresindeki Büyükada, Heybeliada, Burgaz Ada, Kınalıada, Sivriada, Yassıada, Sedef Adası, Yassıada ve Kaşıkadası'ndan oluşan 9 adanın belediye başkanlığı AKP'den CHP'ye geçti. Eski kaymakam, öğretim üyesi Dr. Mustafa Farsakoğlu, 10 yıl belediye başkanlığı yapan Coşkun Özden'den görevi devraldı.

Farsakoğlu göreve geldiği andan itibaren yeni bir değişim rüzgarı başlattı. Şeffaflaşma... Mal varlığını billboardlarla ilan etti. Meclis toplantılarını ise halka açık olarak yapmaya başladı. Bu kapsamda meclis toplantıları her hafta bir adada yapılıyor. Temmuz ayının ilk toplantısı da Burgaz Ada'da yapıldı.

Son altı yıldır Burgaz Ada'da yaşayan bir ada sakini olarak toplantıya ben de katıldım. Çünkü İstanbul'un hemen yanı başında nefes alınabilecek tek alan olan adalarda bir süredir "rant" hastalığının yarattığı kirlenmeyi görmemek mümkün değil. Kayıtdışı, kara ekonomi harekete geçmiş durumda, bir yandan şezlong, bir yandan bisiklet terörü yaşanıyor.

Belindeki silaha güvenen, ruhsatsız işyerini hiç korkmadan açıyor, genişletiyor. Üstelik bu cafe adı verilen ruhsatsız ticarethaneler belediyenin zabıtalarını, polisleri ağırlıyor... Adanın simge edebiyatçısı Sait Faik'le anılan Kalpazankaya'ya ise halk artık bilet kesilerek alınıyor.

Adalar 1984'ten beri sit alanı... 1657 tescilli, 628 adet de tescil için sırada bekleyen binaya sahip. Yani konut stokunun üçte biri eski eser.

Sit alanı olmasına rağmen üç adada 700 adet yıkılması gereken kaçak yapı var. Yıllardır çıkar ilişkileri sayesinde yıkılamamış. 2001'den beri dosyalar o kurumdan bu kuruma gezerken yapılar da devasa boyutlara ulaşmış. Yağmacılık o boyutta ki Belediye Meclisi Üyelerinin yakınlarına ait ruhsatsız işyerleri var.

Başkan, "Bisikletçiler sorun, faytonlar ciddi sorun, şezlong ve bisiklet mafyası olduğu söyleniyor, orman alanları işgal edilmiş, kaçak yapılar var" sözleriyle özetliyor sorunlarını. Bu sorunlar için paslanmış sorunlar diyor ve yaratılan düzeni "yağma düzeni" olarak tanımlıyor.

Farsakoğlu'na göre sorunların kökeninde yaz ve kış nüfusu arasındaki ciddi farklılık yatıyor. "Biz bütçeden 14 bin nüfusa göre yararlanıyoruz. Oysa yazın ada nüfusu 150 bini buluyor" diyen Farsakoğlu, şunları ekliyor: "Bütçeden aldığımız pay 5 milyon TL civarında. Oysa borcumuz 25 milyon TL. Personel giderlerini ödeyemeyecek durumdayız."

Bu arada İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin vermesi gereken hizmetleri de kestiğini söyleyen Farsakoğlu, "Çöp gemilerinin bakımını yapmak zorundalar, yapmıyorlar. Protokole uymuyorlar. Sorun çıkarıyorlar. Keyfi yönetim olmaz. Belediye, çiftlik, özel şirket değildir. Görevi neyse onu yapmalıdır" diyor.

Başkanlığının dördüncü ayında Farsakoğlu, bu yılı "rant simsarlarına" kaptırdığını "Uzun süredir oluşmuş sorunlar bir anda çözüme kavuşmaz. Yürütemeyeceğimiz kararları almamızın anlamı yok. Bu yıl kimseyi mağdur etmeyeceğiz" sözleriyle kabul ediyor. Ama bundan sonrası için kararlı. Yeni bir yerel yönetim modeli oluşturacak. 1/1000 planlar oluşturularak yapılaşmayı kurallara bağlayacak. Ruhsatsız, kaçak yapılara karşı hukuku öne çıkaracak.

Kaynak yaratmak içinde önce adalarda ikametgahı olanların nüfus kayıtlarını buraya aldırmalarını istiyor. Bu da 22 bin civarında konut ve 60 binin üstünde kişi ediyor.
Hukukdışı yolları savunanlara kendi partisinden bile olsa göz yummayacağını söylüyor. Eski yağma düzenini sürdürmeyeceğini vurguluyor ve ekliyor: "2010'dan sonra mazeret üretmeyeceğiz. Tehditlerden korkmayacağız. Kangren olan uzvu kesmek gerekir."

Adalar dünya mirası. Sait Faik'ten Hüseyin Rahmi'ye, Troçki'den İnönü'ye yüzlerce sanatçı, politikacı ve aydına ya kucak açmış. Küçücük bir plan oynamasıyla trilyonlar kazananların ise gözü miras dinlemiyor. Gözlerini para hırsı bürümüş olanlar için doğa, çevre anlam ifade etmiyor.

Bir Burgaz Adalı "Adalar şiirini yitirdi" sözleriyle katliamı anlatıyor. Umarım Farsakoğlu, bu ilk günlerdeki heyecanını yitirmez.

Tehditleri değil adaların şiirini dinler...

Başkan Farsakoğlu adalardaki kayıtdışılığı "yağma düzeni" olarak tanımlıyor. Aslında yağma düzeni Türkiye'nin her yerinde etkin. Rüşvet, kayıtdışı, suistimal artık hayatın gerçeği olmuş.

İşte geçen hafta uluslararası danışmanlık ve denetim şirketi KPMG Türkiye, Suistimal Önleme ve İnceleme Bölümü GfK'yla birlikte açıkladığı araştırmada bu gerçekleri çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

"Yöneticilerin Bakış Açısı ile Türkiye'de Suistimal: Riskler, Etkiler ve Alınması Gereken Dersler" araştırmasına göre Türkiye'deki 146 şirketin yöneticilerinin yüzde 93'ü "Türkiye'de suistimal var" görüşünde birleşiyor. Katılanların yüzde 81'i, "Çalışma yaşamımda en az bir kez suistimal vakasıyla karşılaştım" derken en fazla suistimalin olduğu sektör yüzde 88'le inşaat oluyor.

İnşaatı, yüzde 84'le finans, yüzde 82'yle sağlık, yüzde 73'le de ilaç ve gayrimenkul sektörü izliyor. Bu arada 146 şirket yöneticisinden yüzde 21'i de "Şirketinizin rüşvet, bahşiş, destek ödenmesi veya hediye verilmesi konusundaki tavrı nedir?" sorusuna, "Sadece zorunlu hallerde kabul edilir" yanıtı veriyor. Yüzde 7'si ise, "Rüşvet, iş yapabilmenin maliyetidir" diyor. Böylece Türk iş dünyasında bir anlamda her dört kişiden biri "rüşvet verilebilir ve de alınabilir" diyor.

Araştırmaya göre, Türkiye'de rüşvetin iş dünyasında kullanıldığını belirtenlerin oranı yüzde 88'i bulurken ikiyüzlülüğümüz de şu sonuçla ortaya çıkıyor: Katılımcıların yüzde 72'si, "Şirketimde rüşvete hiç tolerans göstermem" diyor.

Referans, Yazı: Jale Özgentürk, 09.07.2009

TARİHİN KAPISI KİLİTLİ





Konya’nın en eski tarihi eserlerinden Aya Eleni Kilisesi’nin kapıları restorasyon nedeniyle kapalı.

 

Dünya ve Türkiye'nin en eski yerleşim yerlerini bünyesinde barındıran Konya, Sille'de bulunan Aya Eleni Kilisesi'ni kapısına kilit vurarak korumaya çalışıyor. Dünyanın en eski kiliselerinden olan Aya Eleni Kilisesi'ni ziyaret etmek için gelen yerli ve yabancı turistler, kapı kilitli olduğu için geri dönüyor. Bahçe içerisi bakımsız olan kilisenin iç kısmında ise yoğun tahribat olduğu gözden kaçmıyor.  'Tek Türkiye' adlı TV dizisi ile ününü katlayan Sille, İpekyolu adı ile bilinen ticaret yolunun üzerinde bulunan, çağının önemli merkezlerinden bir olurken, Konya'nın da en eski yerleşim birimlerinden. Konya'ya tatil amaçlı gelen turistlerin gezmek istediği Sille'de ise restorasyon çalışmalarının başlamasını bekleyen tarihi kilise ziyaretçilerine kapılarını kapatmış durumda. Kilisenin bulunduğu mahallenin muhtarı Mustafa Saçı, Selçuklu Belediyesi haricinde hiçbir kurumun kendileri ile ilgilenmediğini iddia etti.

 

Saçı, "Dünyanın en eski kiliselerinden olan Aya Eleni Kilisesi Sillemizin önemli tarihi mekanlarından. Birçok turistin kiliseyi ziyaret etmek amacı ile Sille'ye gelmesine rağmen kapısı sürekli kilitli. Selçuklu Belediyesi tarafından verilen bir görevlide bulunan anahtara ancak görevliyi arayarak ulaşabiliyoruz. Genelde görevli arkadaşımıza ulaşamamamızdan dolayı ziyaret etmek için gelen insanlar ziyaretini yapamadan geri dönüyor" dedi. 


Restorasyon çalışmalarının kısa zamanda başlanacağını tahmin ettiğini ve bu sürenin yaklaşık olarak 3 yıl süreceğini söyleyen muhtar Saçı, belediye haricinde hiçbir kurumun kilise ile ilgilenmemesinden şikayetçi.


Saçı, "Restorasyon çalışmalarına Selçuklu Belediyesi başladı. Mağaralarımızı ışıklandırdı. Kiliseyi de restore edecekler ama tamamlanması yaklaşık 3 yıl sürecek. Bu zaman zarfında yine gelen ziyaretçiler kapıdan dönecek. Bu kilise ve Sille ile sadece Selçuklu Belediyesi ilgileniyor. Başka kimse bize destek olmuyor. Ne valilik, ne kaymakamlık ne de Kültür Turizm İl Müdürlüğü ilgilenmiyor. Tarih burada kapıları kilitli olarak bekliyor. Kent konseyi toplantılarında Sille ve kilisenin restorasyonun yapılması gerektiği söylenir, ilgilenilmesi gerektiği vurgulanır. Ama durum ortada. Bu kilise restore edilir, Sille'nin diğer yerleri de restorasyona alınırsa Mevlana Müzesine ziyarete gelenlerin yarısı en azından burayı da ziyaret eder. Bu şehrin ekonomisi ve istihdam oranı için katkı sağlayacak bir durum olur. Valiliğin, kaymakamlığın, İl Özel İdaresinin ve Kültür Turizm Müdürlüğü'nün bir an evvel buraya çözüm bulmasını istiyorum. Daha fazla tarihin kapılarını kilitlememek için daimi bir görevlinin kiliseye verilmesi gerektiğini düşünüyorum" şeklinde konuştu.


Görevlisi bulunamayan kilisenin pencerelerinin altına konulan taşlar ve kapısına ziyaretçiler tarafından yazılan "Böyle olmaz bu kilisenin ziyarete açılması lazım" yazısı dikkat çekiyor. Kapısı kapalı olan kilisenin içini merak eden ziyaretçiler ancak pencerelerin altına koydukları taşlar ile içeriye bakmaya çalışırken, kilisenin içerisinde bulunan mağaralarda yakılan ateşler sonucunda duvarlarının is olduğu gözleniyor. Dış cephesinde çatlamaların başladığı kilisenin iç duvarlarında oluşan dökülmeler de kilise ile ilgilenmediğini belgeliyor. 

  
Konuyla ilgili olarak açıklama yapan Konya Müzeler Müdürü Yusuf Benli, kilisenin tasarruf hakkının Selçuklu Belediyesi’ne devredildiğini ve restorasyonunun Selçuklu Belediyesi tarafından yapılacağını açıkladı. Selçuklu Belediyesi ise yapım ihalesinin tamamlandığını ve restorasyon ihalesi için Konya İl Özel İdaresi’ne  başvuruda bulunulduğunu söyledi. Özel İdare’nin ödeneği onaylaması ile birlikte 1 yıl içinde restorasyon çalışmasının tamamlanacağını bildirdi.

Manşet Gazetesi, 09.07.2009

TARİHİ ÇINARA BÜYÜK AYIP

 

Bursa-Uludağ kara yolunda bulunan İnkaya çınarının dalları altında çay bahçesi işleten Özkan Boz, çınarın adını yaklaşık 600 yıl önce bölgede kurulan Osmanlı Köyü İnkaya`dan aldığını söyledi. Çınarın, yaklaşık 40 metre yüksekliğe sahip olduğunu ifade eden Boz, ağacın gövde çevresinin 10, dal çevresinin ise 3,5 metreye ulaştığını belirtti. Dalları, 600 yıllık yaşına rağmen yeşeren yapraklarıyla yıllardır adeta Bursa'yı kucaklayan çınarın, ihtişamıyla görenleri büyülediğini dile getiren Boz, şunları kaydetti: “Çınar, gücünü altındaki su kaynağından alıyor. Yanlara uzanan dallarını artık taşıyamaz hale geldi. Bu yüzden özel yaptırdığımız demirden desteklerle dalların kırılmasını önlüyoruz. Tarihi ağaç, her yıl yeni filizlerle daha da büyüyor. Ağaç yaklaşık bin 500 metre karelik alanı gölgeliyor. Ağacın uç bölümlerini dikkate alırsak bu alan çok daha büyük oluyor. Altında aynı anda 800`ün üzerinde kişi sıcaklarda serinleyebiliyor.”Çınarın özellikle yaz aylarında yerli ve yabancı turistlerden yoğun ilgi gördüğünü belirten Boz, “Hafta içinde günde en az bin kişi geliyor. Hafta sonlarında binlerce kişi çınara koşuyor” dedi. Yaz mevsiminde ayda yaklaşık 40 bin kişinin İnkaya çınarını görmeye, fotoğraf çekmeye geldiğini ifade eden Boz, şöyle konuştu:“Otobüslerle, özel turlarla geliyorlar. Avrupalı turistler hayran kalıyorlar, özelliklerini öğrenmeye çalışıyorlar. Çok üzücü, ancak bazı turistler koca çınarın dallarına isimlerini, bazı sevgi ve aşk sözcüklerini kazıyor. Çınarın önündeki, özelliklerinin yazılı olduğu ahşap kitap bile bıçakla oyulmuş durumda. Bence yıllara meydan okuyarak bugünlere gelen tarihi çınara büyük ayıp ediliyor.”

Bursa Olay, 09.07.2009

'SARIKLI PAŞA' REKOR KIRDI

 

16’NCI yüzyılda yaşayan İtalyan ressam Jacopa Ligozzi’nin bir Osmanlı paşasını resmettiği “Sarıklı Paşa ve Fil” adlı tablosu, Londra’daki ünlü müzayede evi Sotheby’s’de düzenlenen açık artırmada 529 bin 250 sterlin (yaklaşık 1 milyon 312 bin TL) karşılığında rekor fiyata satıldı.


“Eski Üstat Resimleri” isimli müzayede kapsamında satılan tablonun özel bir koleksiyoncu olduğu belirtilen alıcısının kimliği gizli tutuldu. “Sarıklı Paşa ve Fil”in, ressamın Floransa’da 1580-1585 tarihleri arasında büyük Dük I. Francesco’nun himayesindeyken çizdiği 29 sayfalık albümünden bir sayfa olabileceği belirtiliyor.  Sotheby’s tablo için 340 bin ila 380 bin sterlin taban fiyat belirlemişti.

Milliyet, Haber: Nevsal Elevli, 09.07.2009

MUDURNU'DAKİ TARİHİ KONAKLAR A.İ.B.Ü.'NE DEVREDİLECEK

 

Mudurnu İlçesi'nde bulunan Haytalar ve Kazanlar konakları yapılacak protokolle Abant İzzet Baysal Üniversitesi'ne (AİBÜ) devredilecek.


Edinilen bilgiye göre, Taksim Otelcilik tarafından gezi amaçlı olarak kullanılan Kazanlar Konağı ve Mudurnu'nun en eski konaklarından biri olan Haytalar Konağı, Mudurnu Kaymakamlığı ve AİBÜ arasında yapılacak bir protokolle üniversiteye devredilecek.


AİBÜ Mudurnu Süreyya Astarcı Meslek Yüksek Okulu'nda bu yıl açılacak olan Konak İşletmeciği Bölümü'ndeki öğrencilerin eğitimi için kullanılacak olan konaklar, yapılacak restorasyon çalışmaları sayesinde Bolu turizmine de hizmet verecek.


2010-2011 akademik yılında Mudurnu Süreyya Astarcı Meslek Yüksekokuluna kurulacak restorasyon bölümü için de büyük bir önem arz eden tarihi konakların bölgedeki tarih turizmine hareket getirmesi bekleniyor.


Mudurnu Kaymakamlığı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi arasındaki protokol, yarın AİBÜ Rektörlüğü Senato Odası'na yapılacak.

Bolu'nun Sesi, 09.07.2009

BERLİN'İN YIKIK MÜZESİ 60 YIL SONRA 'NEUES MUSEUM' OLARAK AÇILACAK

 

 

2. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar gören ve 60 yıldır kullanılamaz halde olan Berlin Müze Adası'ndaki tarihi müze “Neues Museum” (Yeni Müze) adı altında 15 Ekim 2009 tarihinde kapılarını açacak. Neues Museum'da Mısır Kraliçesi Nefertiti'nin ünlü büstü ile Kral Echnaton dönemine ait birçok eser sergilenecek.

 

Berlin, Almanya'nın en büyük kültür kenti. Kentte, her gün klasik sanatlardan avangart akımlara kadar uzanan bir yelpaze içinde yaklaşık 1.500 kültür etkinliği düzenleniyor. 2009 yılı için ayrıca birçok özel etkinlik ve yenilik öngörülen Berlin’de, bu etkinliklerin başında Berlin Müze Adası'nda yer alan Neues Museum'un (Yeni Müze) 15 Ekim 2009 tarihindeki açılışı ve kutlama haftası geliyor.

 

2. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar gören Berlin Müze binası 60 yıl boyunca kullanılamaz haldeydi. Kapsamlı restorasyon çalışmalarının ardından dünyanın ilk evrensel müzesi anlayışıyla ziyaretçilere ilk kez 15 Ekim'de kapılarını açacak olan Neues Museum'un renkli iç avluları ve zengin bezemeli salonlarının özellikle görülmeye değer olduğu belirtiliyor. Neues Museum'da Mısır Kraliçesi Nefertiti'nin ünlü büstü ile Kral Echnaton dönemine ait birçok eser sergilenecek.

Turizm Gazetesi, 08.07.2009

DEFİNECİLER OKUL BAHÇESİNİ KAZDI

 

Sinop'un Boyabat İlçesi'de defineciler okul bahçesini kazdı.


Edinilen bilgiye göre, ilçeye bağlı Karacaören Köyü'ndeki Şehit Turan Meşe İlk Öğretim Okulu'nun bahçesinde, gece saatlerinde henüz kimliği belirlenemeyen kişi ya da kişilerce define arama amaçlı kazı yapıldı.

 

Sabah saatlerinde okul müdürü tarafından fark edilen olay, jandarmaya haber verildi. Olay yerine gelen jandarma ekipleri, okul bahçesinin doğu kısmında 2.5 metre derinliğinde kazılmış bir çukur ile çukur içerisinde kırılmış küp parçaları buldu. Ayrıca olay yerinde 1 adet kazma ile çukura 5 metre uzaklıkta 1 adet cep telefonu bulundu. Olayın faillerinin yakalanması için çalışma başlatıldı.

Sinop Kent Haber, 08.07.2009

SON SU DEĞİRMENİ TEKNOLOJİYE KIZLARLA DİRENİYOR

 

 

Bulancak İlçesi'nin Yıldız Köyü'nde yaşayan Durdiye Gevşek (39) ile kardeşi Nermin Gevşek (35), 17 yıldır, babalarından kalan Pazarsuyu Deresi üzerindeki su değirmenini çalıştırıyor.

 

Durdiye Gevşek,  kaynağı Karagöl Dağı olan ve yaklaşık 80 kilometre uzunluğu bulunan Pazarsuyu Deresi'nde geçmiş yıllarda onlarca su değirmeni bulunduğunu belirterek, ''Ancak gelişen teknoloji, yaşanan göçler ve mısır tarlalarının yerini fındıklıkların alması ile su değirmenleri bir bir terk edildi. Pazarsuyu Deresi üzerinde çalışan tek su değirmeni ise babamdan bize kalan bu değirmendir'' dedi.

 

İşlettikleri su değirmeninin 150 yıllık olduğunu, dedelerinden kalan bu mesleği severek yaptıklarını anlatan Gevşek, şöyle konuştu:

''Kardeşimle birlikte değirmencilik yaparak hem aile ekonomisine katkı sağlıyoruz, hem de kültürümüzü ve tarihimizi yaşatıyoruz. Sahil ve orta kolda mısır tarlaları yerini fındık bahçelerine bıraksa da, yüksek kesimlerde mısır üretimi yapılıyor. Bilindiği üzere mısır unu özellikle yöre mutfağının vazgeçilmezlerindendir. Değirmenimizde mısır, buğday ve arpa öğütüyoruz. Yaptığımız bu hizmetin karşılığında öğütülen üründen yüzde 10 işletme hakkı alıyoruz. Günümüzün ekonomik şartlarına göre iyi de gelir sağlıyoruz.''

 

Zaman zaman yerli ve yabancı turistlerin kendilerini ziyaret ederek, su değirmenini gezdiklerini ve bilgiler aldıklarını ifade eden Gevşek, ''Kültür ve tarihi varlığımız korumak ve yaşatmakla birlikte, turizme de hizmet ediyoruz. Bizler sağ olduğumuz sürece bu su değirmeni çalışacak. Bizden sonra da değirmenin çalışması için çocuklarımız değirmenciliği öğretmeye başladık'' diye konuştu.

Akşam, 08.07.2009

ARKEOLOJİK KAZI YAPILACAK

 

Gümüşhane Kültür ve Turizm Müdürü Temel Yalçın, Temmuz ayı içerisinde Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun üç konuyu görüşmek üzere Gümüşhane’de toplanacağını söyledi.


İl Genel Meclisi’nin Temmuz ayı toplantılarına katılarak gündem dışı konular hakkında meclis üyelerine bilgi veren Yalçın, Kelkit İlçesinin Yenice Köyünde ki yer altı sarayı var şeklinde kendilerine verilen dilekçenin ardından araştırma başlattıklarını söyledi.


Önceki dönem İl Genel Meclisi üyesi İbrahim Kalkan tarafından kendilerine verilen dilekçe ile harekete geçtiklerini belirten Kültür ve Turizm Müdürü Temel Yalçın, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulundan bahsedilen alanın incelenmesi ve araştırılmasını istediğini ifade etti.

 

Kurulun yerleşim yeri ile ilgili kendilerinden bazı belgeleri istediğini, bu belgeleri Bayındırlık Müdürlüğünden ve yerinden temin ederek gönderdiklerini söyleyen Yalçın, “Kuruldan gelen uzmanlar Yenice Köyünde bahsedilen yerleşim yeri hakkında hazırlayacakları raporları kurul gündemine sokacaklar. Büyük ihtimalle o bölge arkeolojik sit alanı olarak ilan edilecek.” dedi.
Temmuz ayı içerisinde kurulun Süleymaniye Mahallesi'ndeki koruma amaçlı imar planı için Gümüşhane’de toplanacağını belirten Yalçın, “Kurul hem Süleymaniye mahallesi, hem Şiran İlçesinde ki Tomara şelalesi planı için burada toplanacak. Bu konuda gündeme girince toplam üç konuyu görüşecekler. Kurul Temmuz ayının 20’sinden sonra gelecek buraya. Yapılacak olan işlemler bu aşamadan sonra şu: Sit alanı ilan edildikten sonra resmiyet kazanıyor. Gümüşhane müzecilik hizmetleri açısından Erzurum Müze Müdürlüğüne bağlı. Biz bu sefer Erzurum Müze Müdürlüğünden yerinde keşif, maliyetini çıkarttırarak, dosyasını hazırlattıracağız. Bakanlıktan kazı izni ve ödeneğini isteyeceğiz. Ve bakanlık programa alınca hem kazı iznini veriyor, ruhsatını veriyor hemde ödeneğini gönderiyor. Bu sefer ilgili müze müdürlüğünü arıyor. Geliyor yerinde kazı çalışması başlatıyor.” şeklinde konuştu.


Bu bilgilerin dışında konuyu Trabzon Müze Müdürlüğünde araştırdıklarında aynı yerde 1991 yılında bir kazı yapıldığını ifade eden Yalçın, “Trabzon Müze Müdürlüğü, 1991 yılında Ayşe Sevim başkanlığında 5 işçi ile 6 gün çalışmışlar bu alanda. 6,80 x 2,50 ölçülerinde bir açma yapmışlar. Kazı sonucu bol miktarda kireç, harçlı taş, tuğla ve kiremit parçalarına rastlamışlar. O günün şartlarında gerek ödenek yetersizliği gerekse diğer bazı sebeplerden dolayı, kazıyı fazla ileri götürememişler tekrar geri kapatmışlar. Biz tekrardan inşallah orada geniş ve teferruatlı bir kazı çalışması düşünüyoruz. Yenice Köyünün olduğu bölge Urartu, Pers, Makedonya, Roma ve Bizans egemenliklerinde kalmış eski bir yerleşim yeri. ” dedi.
Yalçın ayrıca, Yenice Köyü yer altı sarayı ile birlikte Satala Harabelerinin bulunduğu Sadak Köyünün de kazı programına dahil ettirileceğini belirtti.

Gümüşhane Kent Haber, 08.07.2009

TARİHİ DOKU FRENLEDİ, YABANCI BANKALAR ILISU'DAN DESTEĞİNİ ÇEKTİ





Hasankeyf'in yüzde 80’ini sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nı finanse eden Alman, Avusturyalı ve İsviçreli kredi kuruluşları projeden desteklerini çekti. Bankaların ortak açıklamasında çevre ve tarihi dokunun korunması gibi şartlarda iyileşme olmamasını neden olarak gösterdi.

Batman’ın tarihi Hasankeyf İlçenin yüzde 80’ini sular altında bırakacağı için eleştirilen Ilısu Barajı’nı finanse eden Alman, Avusturyalı ve İsviçreli kredi kuruluşları projeden desteklerini çekti. Alman Euler Hermes Kreditversicherung, Avusturyalı Kontrollbank ve İsviçreli Exportrisikoversicherung bankaları yaptıkları ortak açıklamada çevre ve tarihi dokunun korunması gibi şartların bazı iyileştirilmelere rağmen verilen süre içinde yerine getirilmediğini belirtti. Almanya’nın, aralık ayında Türkiye’ye belirli şartlar yerine getirmesi için verdiği 180 günlük süre önceki gün dolmuştu.

Finansör firmalar, daha önce Türkiye ile imzaladıkları 153 maddelik ve 175 sayfalık mutabakat zabıtlarının yerine getirilmediğini gerekçe gösterdi. İmzalanan mutabakat zabıtlarında Türkiye adına hükümetin destek mektubu yer almıştı. Kredi kuruluşları, Türkiye’den istedikleri şartlar arasında, kültürel varlıklar ile ilgili işlerde çalışan işçilerin en az yüzde 50’sinin barajdan etkilinen kişilerden oluşması, su altında kalan köy ve evlerde yaşayanların geçmişlerini unutmaması için fotoğraflar çekilmesi, mülkiyet adaletsizliğinin ortadan kaldırılması ve herkese eşit arazi verilmesi, kıyıdaş ülke olan Irak ve Suriye elçiliklerine bilgi verilmesi gibi şartlar yer alıyordu.

Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanları Claudia Roth ve Cem Özdemir, Türkiye’nin Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin kredi vermemesi durumunda barajın yapılacağı yönünde açıklama yapmasının endişe verici olduğunu belirtti. Roth ve Özdemir, Almanya’nın ve diğer ülkelerinin bu projeden ayrılmalarını doğru ve geç kalınmış olarak değerlendirerek, "Türkiye’nin, Almanya, Avusturya ve ya İsviçre kredi vermeden de barajın yapılacağı açıklaması endişe verici" şeklinde görüş belirtti. Alman hükümetini, Türkiye’nin bu barajın yapımı için planları durdurması için çaba harcamasını talep eden Roth ve Özdemir, Hasankeyf ve bölgesinin baraj yerine kültür turizminin merkezi haline getirilmesi için desteğe ihtiyaç olduğunu kaydetti. Bu konuda en önemli adımın bu bölgenin UNESCO kültür mirası olarak kabul edilmesi olduğunu ve buna kendilerinin de destek verdikleri ifade eden Özdemir ve Roth, Alman hükümetinin Türkiye’ye büyük bir baraj yerine ekolojik alternatiflerin gelişmesi için destek vermesi gerektiğine dikkat çektiler.

 

1.8 milyar Euro’luk proje

Ilısu projesinin 1.8 milyar Euro büyüklüğe sahip.

Projesi için toplam 1.2 milyar Euro dış kredi kullanılacağı açıklanmıştı.

Hasankeyf tarihi ve kültürel varlıklarının korunması ve kurtarılması için 25 milyon Euro civarında bir kaynağa ihtiyaç olduğu hesaplanıyordu.

Yüzey çalışmaları, kazılar ve taşımalar için 53 milyon dolarlık bir bütçe gerekeceği tahmin ediliyordu.

Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen, kararı memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, "Tarih, kültür, insanlık mirası ve Hasankeyf adına alınan karar sevindirici. Hasankeyf’in yok edilmesini istemiyoruz. Buranın gelecek kuşaklar için kalmasını istiyoruz" diye konuştu. Kusen, sözlerini şöyle sürdürdü: "Biz barajın yapılmasına karşı değiliz. Sadece tarihi ilçemizin sular altında kalmasını istemiyoruz. Bundan sonra Hasankeyf’in sular altında kalmasını önleyecek projeler geliştirilmesini istiyoruz. Yoksa bir değil, 10 baraj da yapılsa karşı çıkmayız. Bizim çabamız sadece Hasankeyf içindir."

Almanya Ekonomi ve İşbirliği Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul, baraj için finansman sağlayan bankaların desteğinin çekmesini memnunlukla karşıladığını belirterek, "Ilısu’ya eleştirel bakışımız başından bu yana doğruydu. İnsanların, çevrenin ve kültür varlıkların korunması sağlanmıyorsa baraj için kredi sözleşmeleri bitirilmeli" dedi. Zeul, Türkiye’nin şartları yerine getirmediğini ve bankaların verdiği kararın doğru olduğunu kaydetti.

Hürriyet, 08.07.2009


******


"ILISU'DA KARARLILIĞIMIZ DEVAM EDİYOR"

 

Çevre ve Orman Bakanlığından yapılan açıklamada, uluslararası bankalar konsorsiyumunun Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) Projesi'nden desteğini çekmesinin "siyasi bir karar" olduğu belirtilerek, barajın yapımı konusundaki kararlılığın devam ettiği vurgulandı.

 

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, tamamlandığında gövde hacmi bakımından Türkiye'nin ikinci kurulu güç ve yıllık enerji üretim kapasitesi bakımından da dördüncü büyük barajı olacak Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali'nin inşasında yeni bir sayfa açıldığı belirtildi.

 

Açıklamada, 14 Ağustos 2007'de DSİ Genel Müdürlüğü ile Ilısu Konsorsiyumu arasında inşaat yapım sözleşmelerinin, 15 Ağustos 2007'de de Hazine Müsteşarlığı ve uluslararası bankalar konsorsiyumu arasında uygun finansman şartları altında kredi anlaşmalarının imzalandığı hatırlatılarak, "Bu finansman, Avusturya, Almanya ve İsviçre İhracatçı Kredi Kuruluşları ile DSİ Genel Müdürlüğü arasında 6 Ekim 2006'da imzalanan Nihai Değerlendirme Toplantısı Mutabakat Zaptı (FAM Protokolü) uyarınca tesis edilmiştir. Bu protokol uyarınca DSİ kapsamında 89 adet görev tanımı yapılması uygun görülmüştür" denildi.

 

DSİ Genel Müdürlüğü tarafından yapılması gereken 89 adet görev tanımının 22'sinin kredi onayından önce tamamlandığına dikkat çekilen açıklamada, görev tanımlarının tamamlanmasına yönelik yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen İhracatçı Kredi Kuruluşları (İKK) tarafından 6 Ekim 2008'de Çevresel Uygunsuzluk Bildirimi verildiği, 23 Aralık 2008'de ise proje kapsamındaki tüm çalışmaların askıya alınarak 180 günlük süreç başlatıldığı ifade edildi. Sürecin 6 Temmuz 2009 tarihinde sona erdiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

 

"DSİ Genel Müdürlüğü, gerek askıya alınma tarihi öncesinde gerek askı süresince yoğun faaliyetlerde bulunmuştur. Bugüne kadar 89 adet görev tanımının 47 tanesi tamamlanmıştır. İnşaata başlanması gereken tüm görev tanımları başarıyla yerine getirilmiştir. Bu faaliyetlerin gözlenmesi ve değerlendirmesi faaliyetlerinde görevli Uzmanlar Komitesi (UK) bu faaliyetlerin başarı ile tamamlandığını belirtmişlerdir. Özellikle Yeniden Yerleşim, Çevre ve Finans konularında Uzmanlar Komitesinin askının kaldırılması hususunda ortak kararı vardır. Kültürel Varlıklar konusunda ise Uzmanlar Komitesi'nin ortak bir kararı yoktur.

 

Ancak yaşanan tüm bu olumlu gelişlerin aksine İKK'ların 7 Temmuz 2009 tarihli yazısıyla UK'nın vermiş oldukları raporların aksine görev tanımı faaliyetlerinin başarı ile tamamlanmadığını ileri sürerek sözleşmeyi feshettiklerini belirtmişlerdir. Bu UK'nın raporlarına uyum göstermemekle beraber siyasi bir karar olarak görülmektedir.

 

Türkiye Cumhuriyeti olarak, Güneydoğu Anadolu Projesi'nin kilit bir halkası olan gerek enerji gerek sosyal kalkınmanın bir ateşleyici gücü olarak gördüğümüz Ilısu Barajı ve HES Projesinin yapımı hususundaki kararlılığımızın devam ettiğini önemli vurgulamak isteriz."

Dünya, 08.07.2009


******


TAHRİP ETMEYE KARARLI BİR HÜKÜMET

 

Tarihi kesin olarak bilinmeyecek kadar eski Hasankeyf’i, baraj suları altında bırakma projesi, Ilısu Barajı’na kredi desteği sağlayacak Alman, Avusturyalı ve İsviçreli finansörlere takıldı.

Gerek Türkiye’de, gerekse Avrupa’da tarih ve doğa bilinci gelişmiş kişi ve kuruluşlar yıllardır yapılmak istenen işin nasıl bir tarih ve tabiat katliamı olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.

Anlamayan, anlamak istemeyen bir tek yer kaldı: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti!

Finansörlerin, tarihi ve doğayı koruyacak önlemler alınmadığı için desteklerini çektiklerini açıklamalarından sonra Çevre ve Orman Bakanlığı bakın ne dedi:

"Ilısu Barajı’nın yapımı kararlılığımızın devam ettiğini önemle vurgulamak isteriz!"

Adı "Çevre ve Orman Bakanlığı" ama ne çevre umurunda, ne de orman!

Belli ki barajın inşaatı için birilerine verilen sözler, binlerce yıllık tarihten de, eşine ender rastlanacak bir tabiattan da daha değerli.

Bu tavır, hükümetin demokrasiyi sadece parmak hesabından ibaret bir rejim olarak gördüğünün de kanıtlarından biri.

Zannediyorlar ki hükümet etme yetkisini almış olmak, sivil toplumun taleplerine, uyarılarına kulak tıkamayı haklı ve meşru kılar!

Ve biz şimdi bu zihniyetten, İstanbul’un son ormanlarını ve su kaynaklarını bir köprü uğruna feda etmemesini bekliyoruz.

Hiç kuşku duymayın ki bu talepleri de duymazdan gelecekler ve İstanbul’un üzerinden bir felaket bulutu gibi geçip gidecekler.

Hasankeyf’te pes etmeyen sivil toplumun, İstanbul’u bu görünür felaketten kurtarmak için de direnmesi gerekiyor!

Hürriyet, Yazı: Mehmet Y. Yılmaz, 09.07.2009


******


EROĞLU: HASANKEYF BİZİM KALBİMİZDE





Dicle üzerinde Ilısu Barajı Dicle nehri üzerine kurulacak. Diyarbakır, Batman, Siirt, Mardin ve Şırnak il sınırlarında 350 bin dekarlık baraj gölünde bir ilçe, 30 köy ve 49 mezra sular altında kalacak.

'Hasankeyf'in kurtuluşu için llısu fırsattır' diyen Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu, Türkiye'nin barajı kendi başına yapmaya kararlı olduğunu tekrarladı.

 

Ilısu Barajı'na Alman, Avusturyalı ve İsviçreli kredi kuruluşlarının kredi desteğini çekmesi Türkiye'nin yanı sıra dünyada da yankı uyandırırken, hükümet barajda ısrarlı açıklamalarını sürdürdü. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, "Hasankeyf bazılarının dilindedir. Bizim dilimizde değil, kalbimizdedir. Baraj yapılacak" dedi.

 

Ilısu Projesi kanalıyla bölgedeki vatandaşların hayat standardının yükseltilmesi sağlanarak, o bölgedeki binlerce insana iş temin edileceğini belirten Eroğlu, "İtirazlar, Hasankeyf hususunda odaklanmaktadır. Halbuki, Hasankeyf'in kurtuluşu için Ilısu Projesi bir fırsattır" dedi.


‘Projeye karşı çıkanların bütün Hasankeyf'in sular altında kalacağı yalanını ortaya attıklarını' savunan Eroğlu, şöyle devam etti:

"Halbuki Hasankeyf'teki en mühim tarihi ve kültür varlıklarına sahip olan yukarı şehir sular altında kalmayacaktır. Sular altında kalan aşağı şehirdir. Zaten orada iptidai yapılar mevcuttur. Bazı kişiler, Hasankeyf'in yok olacağı iddiasını yaymaktadır. Hasankeyf, bu proje sayesinde muhteşem bir cazibe merkezi olacaktır. Hasankeyf bazılarının dilindedir. Bizim dilimizde değil, kalbimizdedir. Dolayısıyla, bu konuda yapılan itirazlar kültürel varlıkların tahribi ve yok edilmesi yönünde olup, bu proje ile bu değerler gün yüzüne çıkartılarak, kültürümüze kazandırılacak ve tarihe ışık tutacaktır. Kredi sözleşmesinin iptal kararının ilmi, teknik bir yönü yoktur. Bu kesinlikle siyasi bir karardır. Türkiye şu anda bölgesinde büyük bir güçtür. Bundan bazı ülkelerin rahatsız olması gayet tabiidir. Netice olarak, Türkiye Cumhuriyeti, Ilısu Projesi'ni yapacak güçtedir. Bakanlığımızın Ilısu Barajı'nı yapmak için desteğe ihtiyacı yoktur. DSİ, bunun gibi yüzlerce barajı tamamlamıştır. Bu baraj da en güzel şekilde yapılacaktır."


Bu arada üç Avrupalı kredi kurumunun, Ilısu projesinden çekilmesi, Avrupa basınında da yankılandı. Hasankeyf'in dünya mirası olduğuna dikkat çeken Fransız Le Monde gazetesi, ‘Bağdat'ın, ilgili ülkelerden vazgeçilmesini resmen talep ettiği'ni savundu. Ilısu Barajı'yla ilgili Irak tarafının kaygılarına da yer verilen haberde ‘Zaten büyük bir kuraklıktan etkilenen komşu Irak da, nehir suyunda yeni bir azalmadan endişe ediyor' denilerek, ‘Irak'ın, ilgili ülkelerden vazgeçmelerini resmen talep ettiği' yazıldı.

Radikal, 09.07.2009

SÜMBÜLLÜ KONAK GÜN SAYIYOR





Sümbüllü Bahçe Konağı'nın inşaatında son aşamaya gelindi. Eşsiz manzarası ve muhteşem mimarisiyle göz kamaştıran ve 6 ayrı yapıdan oluşan konak yıl sonuna doğru sosyal tesis olarak hizmete girecek.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, inşaatı hızla devam eden Sümbüllü Bahçe Konağı'nda incelemelerde bulundu.

 

1921-23 yıllarında Ülkü Özalp`in dedesi Rasim Vehbi tarafından yapılan tarihi yapı, Bursa`nın en gözde noktalarından biri olan Tophane sırtlarında yer alıyor ve mimarisiyle göz kamaştırıyor. Sahiplerinin birleşip restore ettirememesi nedeniyle yıllardır harabe bir durumda bekleyen tarihi Sümbüllü Bahçe Konağı, kentin en prestijli sosyal tesislerinden birine dönüşüyor. Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nın (BTSO) katkılarıyla hayat bulan tarihi yapının restorasyonunda sona yaklaşılırken, yapının yıl sonunda Bursalıların hizmetine girmiş olması planlanıyor.


Sümbüllü Bahçe Konağı, farklı dönemlerde yapılmış 6 yapıdan oluşuyor. Tarihi yapılar topluluğunun restorasyon/rekonstrüksiyon projesi, Osmangazi Belediyesi Plan Proje Müdürlüğü tarafından hazırlandı. Kurul`un onayının ardından da ihaleyle uygulamaya geçildi. Maliyeti BTSO tarafından üstlenilen tarihi yapıların kaba inşaatı tamamlandı. BTSO, yapının restorasyonu için 2,5 trilyon lira verdi. Restorasyon aşamasında yapılan kazılarda, zeminde bir takım moloz örgüler ve taş duvarlar ile erken dönem Osmanlı hamam kalıntıları tespit edildi. Tespit edilen bu eserler, gerekli düzenlemelerin ardından restoran ve kafeterya ya dönüştürülen yapıların içinde sergilenecek.


Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar'ın Sümbüllü Bahçe Konağı'nda gerçekleştirdiği incelemeye başkan yardımcıları Ayhan Sezer, Hasan Hüseyin Erdönmez, Plan Proje Müdürü Sezai Özokutanoğlu ve Fen İşleri Müdürü Yücel Beşli ile AK Parti Osmangazi İlçe Başkanı Tahsin Kara da katıldı. Dündar tarihi yapının restore edildikten sonra sosyal tesis olarak kentin hizmetine gireceğini söyledi.  Dündar “VIP ağırlama ve restoran-kafe-sergi salonu-galeri-okuma salonu-kitaplık gibi bölümleriyle halkın hizmetine sunulacak yapı, kentin en güzel mekanlarından biri haline gelecek” dedi. Dündar, yılsonunda hizmete girecek olan yapının kente gelen turistler için de vazgeçilmez bir mekan olacağını söyledi.

Bursa Olay, 08.07.2009

ALTINTEPE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI





Erzincan'ın Üzümlü İlçesi'ndeki 2 bin 750 yıllık tarihe sahip Urartu dönemine ait Altıntepe'de 2009 yılı kazı çalışmaları başladı.

 

Bölgede incelemelerde bulunan Erzincan Valisi Abdulkadir Demir, geçen yıl ödenek olmayışı nedeni ile duran çalışmalara gereken desteği vererek Altıntepe'yi Erzincan Turizmi'ne kazandıracaklarını kaydetti.


Erzincan'a 15 kilometre uzaklıkta bulunan doğal bir tepe üzerine kurulu, sur duvarları, kabul salonu, açık hava tapınağı, mezarları ve gelişkin kanalizasyon şebekesiyle Doğu Anadolu Bölgesi'nde örnek bir yapıya sahip olan Altıntepe'de 2003 yılından itibaren Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen çalışmalarda 2009 yılı kazıları 1 Temmuz tarihi itibari ile başladı. İlk bilimsel çalışmaların 1959-1968 yılları arasında yapıldığı alanda geçen süre içerisinde define arayıcılarının büyük zarar verdiği kale ve yapılar, onarılarak tekrar turizme kazandırılacak.


Çalışmaları yerinde inceleyen Erzincan Valisi Abdulkadir Demir, Altıntepe Kazı Başkanı Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu'ndan Altıntepe'nin tarihi ve 7 yıl süren çalışmalarda gün yüzüne çıkartılan tarihi eserler hakkında bilgiler aldı.


Altıntepe'deki çalışmalar hakkında bilgi veren Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, 3 öğretim elemanı, 1 profesör, ve öğrencilerden ile birlikte içlilerden oluşan 35 kişilik ekiple 2009 yılı çalışmalarına başladıklarını ifade etti. Karaosmanoğlu, "Geçen yıllarda tapınak ve kilise alanlarında devam ettiğimiz kazı çalışmaları bu yıl da devam edecek. Geçen yıl ilk olarak kanalizasyon sistemini ortaya çıkarmıştık.

Ortaya çıkan kanalizasyon şebekesinde üzerine kurulan kalenin planlanarak yapıldığını ortaya çıkarmıştık. Önce kanalizasyon şebekesi yapılmış daha sonra da binalar üzerine yerleştirilmiş. Bu arada lavabosu, tuvaleti ve banyosu ile beraber Anadolu'da ilk kez böyle bir yapının var olduğunu ortaya çıkardık. İkinci bir çalışmamız yerleşim yeri içerisinde 'Apadana' dediğimiz yerde devam ediyor. Üçüncü çalışmamız ise kilisede devam ediyor. Mozaik tabanlı olan kilisenin yüzde 60'ı korunmuştu ve buradaki duvarları restore ediyoruz."dedi.


Karaosmanoğlu açıklamasında geçen yıl ödenek olmayışı nedeniyle kazı çalışmasına devam edemediklerini de sözlerine ekledi.


Erzincan Valisi Abdulkadir Demir ise Altıntepe'yi Erzincan Turizmi'ne kazandıracaklarını ifade ederek; "Geçen yıl ödenek bulunamadığı için kazı yapılamamış. Artık Erzincan'da bu mazereti kabul etmiyoruz. İl özel idaresi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı kazılara çok önem veriyor ve burada özel önem verilerek ödenek sağlanacak. Artık ödenek olmadığından dolayı kazıların yapılmaması gibi bir mazeret kabul etmiyoruz. Dolayısıyla burayı Erzincan Turizmi'nin en önemli ayaklarından birisi yapmayı hedefliyoruz."diye konuştu.

Erzincan Kent Haber, 08.07.2009

MÜZEMİZ VAR, ZİYARETÇİMİZ YOK

 

 

Türkiye'de müzeler kenti olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Gaziantep'te Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Hasan Süzer Etnoğrafya müzesine ziyaretçi gelmiyor. Yerli ve yabacı turistlerden rağbet görmeyen, şehrimizde yaşayan vatandaşların da ziyarete etmediği müze adeta yalnızları oynamaya mahkum edildi.


Geleneksel Antep ev kültürünün anlatıldığı, günlük çok az sayıda insanların gezip gördüğü müzeye, giriş ücreti 3 lira alınıyor. Hafta içinde ve hafta sonunda ziyaretçilere açık olan müze için, görevlilerin tanıtım eksikliği olduğu söyleniyor. Müzenin ziyaretçi kaybetmesine, içerdeki eserlerle ilgili yeteri kadar bilgi veren görevli olmayışı da gerekçe gösteriliyor.

 

Bey Mahallesi, Hanifoğlu Sokak'ta yer alan bina, 1985 yılında çok harap bir vaziyette iken işadamı Hasan Süzer tarafından satın alındı ve restorasyonu tamamlandıktan sonra "Hasan Süzer Etnografya Müzesi" olarak kullanılmak şartıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağışlandı.

Bina, ana kaya içine oyulmuş mahzen üzerine üç kattan oluşmakta, ikisi anayola, diğeri ara sokağa ulaşan üç girişi bulunmaktadır. Ön cephedeki işlemeli büyük kapıdan "hayat" adı verilen orta bahçeye, küçük kapıdan ise "selamlık" denilen bölüme geçilmektedir. Hayatın güneybatı köşesinde; üst katında oturma odası, alt katında ocaklık ve tuvaletin yer aldığı iki katlı müstakil bir bina yer almaktadır. Bu bölüm evin hizmetkarları, tarafından kullanılmıştır. Hayat, ince bir taş işçiliğinin eseri olan renkli taşlarla kaplanmıştır. Birinci katta sofada, taş işçiliği ve boyalı tezyinatı ile dikkati çeken bir çeşme ve hayata bakan üç ayrı oda yer almaktadır. Odalardan birisi gelin görme odası, diğeri günlük yaşamın sürdürüldüğü iş odası, üçüncü oda ise erkek misafirlerin ağırlandığı selamlık bölümü olarak tanzim edilmiştir. İkinci katta yer alan odalardan ikisi ev sahibine ait harem bölümü olarak düzenlenmiştir. Üçüncü katta terasa geçişi sağlayan camekanlı bir oda ve "güvercinlik" bulunmaktadır. Bina içinde yer alan bölümler günlük yaşamdaki fonksiyonlarına göre yörenin eşyası ile donatılmış, mankenlerle teşhire canlılık ve gerçekçilik verilerek hizmete açılmıştır.

Gaziantep 27 Gazetesi, 08.07.2009

'TAKSİM KIŞLASI' ÖNERİSİNİ KORUMA KURULU REDDETTİ

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1939'da yıkılarak yerine Taksim Gezi Parkı yapılan Taksim Kışlası'nı sosyal ve kültürel amaçlı kullanılmak üzere yeniden yapılmasını önerdi. Öneriyi Koruma Kurulu reddetti.

 

Büyükşehir Belediyesi'nin hazırladığı ve Meclis tarafından onaylanan Beyoğlu İlçesi Kentsel Sit Alanı 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı'nda Taksim Kışlası'nın Taksim Gezi Parkı'nda yeniden inşası önerildi. Planı inceleyen İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, öneriyi reddetti. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, "Orada bir kültürel değer varsa bir bölümünü kültür sanat galerisi veya bir müze haline getirmek üzere bir teklif olabilir, kurul da reddeder. Belediyemiz bunda ısrarlı olmaz" dedi. Koruma Kurulu Başkanı Prof.Dr. Mete Tapan ise, "Taksim Kışlası'nın rekonstrüksiyonu yapılacaksa meydanın büyük bir kısım kalmaz" diye konuştu.

Sabah, 08.07.2009

ERZURUM'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

 

Siirt Valiliği'nce, İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin tarihi eser kaçakçılarına yönelik yürüttüğü operasyonla ilgili açıklama yapıldı.

 

Valilikten yapılan açıklamada, organize suç örgütü kurmak suretiyle Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu ile 6136 sayılı Kanuna muhalefet etme suçundan dolayı Siirt, Ankara, Kırıkkale, Konya, Aksaray, Erzurum, Denizli, Çorum ve İstanbul illerinde ikamet eden 65 şüpheliye yönelik operasyon düzenlediği ve bu operasyonlar sonucunda 32 kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

Açıklamada, şüphelilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda tarihi eserlerin yanı sıra silah ve veteriner ilaçlarına ait boş şişeler bulunduğu da açıklandı.

 

Açıklamada 52 adet sim kart, 1 adet eski asma kilit, 2 adet kalaşinkof piyade tüfeği, 8 adet kalaşnikof piyade tüfeği şarjörü, 1 adet boru tipi bomba, 158 adet kalaşnikof piyade tüfeği fişeği, 46 adet İngiliz piyade tüfeği fişeği, 1 adet içi barut dolu şişe, 300 gr macun 40 cm saniyeli fitil, 5 metre kablo, 90 adet G3 piyade tüfeği fişeği, 115 adet tabanca mermisi, 3 adet bileklik, 3 adet yüzük, 30 adet CD, 17 adet sikke,1 adet kamera kaseti, 1 adet 20 cm boyunda eski kahve ibriği, 1adet dedektör, 1 adet tabanca, 1 adet resim, 2 adet folori marka tabanca, 2 adet tabanca şarjörü, 2 adet harita, 2 adet hafıza kartı, 2 adet av tüfeği, 1 adet kolye, 1 adet bilezik, 18 adet Osmanlı parası, 42 bin 556 adet boş hayvan ilacı şişesi, 4 bin 327 adet koyun keçi ağalaski aşı etiketi ele geçirildiği bildirildi.

Erzurum Gazetesi, 08.07.2009

KEHANET MERKEZİNDE KAZILAR BAŞLIYOR

 

İzmir Menderes’e bağlı Ahmetbeyli Köyü’ndeki Apollon Klaros Kehanet Merkezi’nde yeni dönem kazılarını gerçekleştirecek ekip yola çıktı.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nuran Şahin başkanlığındaki 11 arkeoloğun ekim sonuna kadar araştırma yapacağı bildirildi. Prof. Şahin, kazıları sponsor desteği olmadan kendi imkanlarıyla gerçekleştirdiklerini söyledi, “2001’den  beri pek çok anıt, yazıt ve buluntu çıkardık” dedi.

Milliyet Ege, 08.07.2009

ÇAKALOĞLU HANI TURİZME AÇILACAK

 

İzmir Konak Belediyesi, Kemeraltı Çarşısı’ndaki tarihi Çakaloğlu Hanı’nın sebil ve çeşmesinin restorasyonuna yönelik çalışmalarını hızlandırdı.

 Başkan Hakan Tartan, geniş ölçüde tahribata uğrayan ve amacı dışında kullanılan hanın, restorasyonunun ardından turizm amaçlı değerlendirileceğini söyledi. Tartan, “Burası, Ege Bölgesi’ne has ürünlerin sergilenip, satılacağı özel bir çarşı olacak. Kumaşlardan baharatlara, incirden üzüme birçok ürün, özel ambalajlarda sunulacak. Mülk sahipleriyle değerlendirme yapıldıktan sonra düğmeye basılacak” dedi.

Milliyet Ege, 08.07.2009

KOZAN'DAKİ TARİHİ CAMİLER BİR BİR RESTORE EDİLİYOR

 

 

Adana’nın Kozan İlçesi’nde bulunan ve restorasyonu tamamlanan Hoşkadem Camii’nin ardından Mahmutlu Mahallesi Çamurdan Sokak’ta bulunan Küçük Cami’de de restorasyon çalışması tamamlandı.

 

Geçtiğimiz yıl Küçük Camii Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore edilen Hoşkadem Camii eski orijinal halini aldı. 1530’da yapılan Küçük Camii ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edildi. Camii’nin restorasyonunda, caminin dışında bulunan lojman, çeşme ve namaz kılma yerleri de yıkılarak, camiye ve tarihine uygun bir şekilde yeniden inşa edildi.

 

Yapılan restorasyon çalışmaları ile Kozan’ın eski kimliği ve yeni çağdaş görünümü ile daha güzel bir kent olacağını kaydeden Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan, Eski Kozan bölgesinde değişimin her geçen gün aratarak devam ettiğini, Kozan’ın tarihi ve kimliğinin burada yatmakta olduğunu ve bölgenin yaşatılıp gelecek kuşaklara mutlaka aktarılması gerektiğini kaydetti.


Kozan’a 479 yıl önce yapılan tarihi Küçük Camii’nin 88 yıl önce kaybolan yazılı kitabesi, bulunduğu konağın duvarından sahibinin izni alınıp Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı ile bulunduğu İrfan Çamurdan’a ait evden çıkarılarak, 88 yıl sonra ait olduğu yere konuldu.

Turizm Gazetesi, 08.07.2009

BEYAZIT KÜTÜPHANESİ 125 YAŞINDA





Türkiye'nin ilk milli kütüphanesi olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, geçtiğimiz ay 125 yaşına girdi. Elbette ki sessiz sedasız... İstanbul Üniversitesi'nin 'kapı komşusu' olan bu kütüphane, kitap kokulu eski havasını nispeten yitiren Beyazıt Meydanı'nda yer alıyor.

 

Eski adıyla 'Kütübhane-i Umumi-i Osmani', 1884 yılı Ramazan ayının ilk günü (24 Haziran) 'raflara bir takım Naima tarihi konulmak suretiyle dualarla açılır.' Yazma, basma kitap ve mecmualarla kısa süre içinde zenginleşen kütüphanenin ilk hafızıkütübü Hoca Tahsin Efendi olur. Ancak 1896'da aynı göreve gelen ve kırk üç yıl kütüphanenin hafızıkütüplüğünü yapan İsmail Saib Efendi'nin yeri bir başkadır. Bu yüzden Beşir Ayvazoğlu, Türk Edebiyatı dergisinin temmuz sayısında, "Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nden söz açılır da 'hafız-ı kütüb' İsmail Saib Efendi hatırlanmaz mı?" diyor.

 

Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nin 'yaşgününden' yola çıkan Türk Edebiyatı son sayısını, neredeyse baştan sona kütüphanelere ayırıyor. Mehmet Yetik, 'Türkiye'nin İlk Milli Kütüphanesi' başlıklı yazısında, kuruluşundan bugüne Beyazıt Kütüphanesi'nin yaşadıklarını özetliyor. Kütüphanenin, İsmail Saib Efendi'den sonra yaptığı atılımlar Muzaffer Gökman imzası taşıyor. Gökman, birbiri ardına gelen ödeneklerle kütüphanede ciddi bir restorasyon gerçekleştirir. Böylece kütüphanenin kullanım alanı da genişler. Ancak içindeki eser ve mecmua sayısı hızla artan kütüphane, bir süre sonra duvarlardan taşmaya başlar. Gökman, bu yolda o kadar uğraş vermiştir ki, elde ettiği 'küçük' ama önemli sonucu 'Kitabın Zaferi' adlı yazısında uzun uzadıya anlatır. Beyazıt Kütüphanesi'ne bugün de bir Muzaffer Gökman gerekiyor anlaşılan. Yetik'in kaydettiğine göre halen yirmi personeli olan kütüphane, teknolojik desteğin yanı sıra ciddi bir bakım ve onarıma da muhtaç durumda.

 

Beyazıt Kütüphanesi'nin adını 'kedili kütüphane'ye çıkaran İsmail Saib Efendi'yi Beşir Ayvazoğlu anlatıyor. Tam 43 yıl bu kütüphanenin hafızıkütüplüğünü yapan Saib Efendi, bu sürenin son ön dört yılını da tamamen kütüphanede geçirmiş. Arapçaya dair en zor meseleleri bile 'suhuletle' çözebilen Saib Efendi'nin döneminde kütüphane, müsteşriklerin uğrak yeri haline gelir. O kadar ki, 'Katolik bir Müslüman olan' Fransız Louis Massignon'un, ne zaman nadir bir kitaptan söz edilse, "Şimdi İstanbul'da olsaydık, İsmail Efendi'ye sorardık!" dediği rivayet edilir. 'Şark irfanı'nın son temsilcilerinden olan Saib Efendi, sırf kütüphanecilik hizmetini yerine getirmek için Tıp, Eczacılık ve Hukuk mekteplerine devam eder. Beşir Ayvazoğlu, Saib Efendi'nin kütüphanede yüze yakın kedi beslediğini de belirtiyor. Kedilerin akıbeti ve 'Beyazıt Meydanı'nda gezinirken güvercinler arasında başıboş dolaşan eciş bücüş kediler'in İsmail Saib Efendi'yle alakasını yolunuzu Beyazıt'a düşürmeden de öğrenebilirsiniz.

 

İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Kütüphanesi, IRCICA Kütüphanesi ve Millet Kütüphanesi'ne de yer veren Türk Edebiyatı'nda Yıldız Sarayı Kütüphanesi'nin hüzünlü öyküsü de yer alıyor. Prof.Dr. İsmail Kara, 'Bir Risalenin Peşinde Kütüphane Kütüphane Dolaşmak' yazısında adeta 'aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır' sözünü doğrulatıyor. Ayrıca, İnci Enginün, Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde geçirdiği 'saatler'i; 'Babamın Kütüphanesi' adlı denemesinde ise Ali Çolak, tüm okuma serüvenini şekillendiren, 'kitaplara ve kütüphaneye açlığına' sebep olan babasının kütüphanesini anlatıyor.

 

125. yılına giren Beyazıt Kütüphanesi, hem kütüphanecilik tarihimizdeki yeri hem de içindeki 'hazinelerle', tarihi mirasımıza ilgisizliğimizin önüne geçilebilirse kitap kurtlarının yolunu Beyazıt'a çevirmesi için yeniden önemli bir mekan olabilir.

Zaman, Haber: Ali Koca, 08.07.2009

HAMZABEY KONAĞI MÜZE OLACAK

 

Muğla’nın Ula İlçesi'nde bugüne kadar tescili yapılmış 24 tarihi konak ve ev bulunuyor. Tarihi ve kültürel açıdan zengin bir yapıya sahip Ula İlçesi'ndeki tarihi konaklardan Hazma Bey konağı restore edilerek müze yapılacak.

 

Bugüne kadar sadece Türk Evi kültür turizmine kazandırılırken, tescili yapılan diğer tarihi ev ve konaklar ise ayağa kaldırılması için sponsor bekliyor. Ula Belediye Başkanı Nadi Şenkal, sponsor konusunda arayışlarının sürdüğünü belirtirken, ilk olarak Türk Evi’nde Ula’nın ürünlerini sergileyerek turizme katkı sağlamayı amaçladıkların söyledi.

 

Şenkal, “İlk amacımız Kurtuluş Savaşı döneminde Kuvay-ı Milliyecilerin toplandığı ev olan Hamza Bey Konağı’nı restore ettirerek bir müze haline dönüştürmek istiyoruz. Hemen Hamza Bey Konağı’nın bitişiğinde de Ula mimarisinin özgün bir örneği olan Muammer Bey Konağı’na da ayağa kaldırmayı düşünüyoruz. İlk planda bu iki konağı restore ettirmeyi hedefliyoruz” dedi.

Muğla Kent Haber, 08.07.2009

700 YILLIK TARİHİ HAMAMDA SONA DOĞRU





Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi'nde bulunan 700 yıllık tarihi Muzafferüddin Bey Hamamı'nın restorasyonunda sona geliniyor.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından geçtiğimiz Kasım ayında restorasyon çalışmalarına başlanılan tarihi hamamın, 21 Temmuz`da tamamlanması öngörülüyor.
    

Muzafferüddin Yavlak Arslan tarafından, Taşköprü Karasait mahallesi, Mühendis Mashar Sokak`ta bulunan hamamın yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, hamamın vakfa tahsis ediliş tarihi kayıtlarda 1314 olarak görülüyor.
    

Mülkiyeti Taşköprü Belediyesi`ne ait olan hamam, işletmeciliği 50 yıl Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nde olmak kaydıyla restore ediliyor.
    

Döneminin ender eserleri arasında gösterilen Muzafferüddin Bey Hamamı'nın yapımında moloz taşından harç kullanılmış olup tonoz kemerli bir salonu ve iki tane kubbeli halveti bulunuyor.
    

Restorasyon ihalesini 125 bin TL`ye alan, Nilşen İnşat şirketi Genel Müdürü mimar Halime Nilgül Şener, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Muzafferüddin Bey Hamamı'nın tarihi ve mimari açıdan önemli bir eser olduğunu vurgulayarak böyle bir eseri restore ederek gün yüzüne çıkmasında katkı sağlayacak olmaktan mutluluk duyduklarını söyledi.
    

Şener ayrıca restorasyon çalışmaları kapsamında 1960`lı yıllarda yapılan eklenti binanın yıkılarak buraya koruma kurulu projesine bağımlı kalınarak aslına uygun bir ek yapılacağını ve hamamın alt kısmında bulunan ısıtma sisteminin (Cehennemlik) gözden geçirileceğini kaydetti.
    

Konuyla ilgili konuşan Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan ise hamamın açılmasının ardından yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekeceğine inandığını söyledi.

Kastamonu Postası, 07.07.2009

İNGİLİZ DİPLOMATIN OSMANLI ARŞİVİ SATILIYOR





İngiliz diplomat Sir Harford Jones’un arşivinde yer alan, İstanbul’un ve Ortadoğu’nun 200 yıl önceki tarihine ışık tutan belge ve mektuplar, Sotheby’s müzayede evinin Londra şubesinde açık artırmaya çıkıyor.


14 Temmuz’da açık artırmaya çıkacak olan ve 150-250 bin sterlin fiyat aralığında satılması beklenen arşiv, 3100 dokümandan oluşuyor.


Sotheby’s’in el yazmaları bölümü uzmanı Gabriel Heaton, arşivin bugüne kadar görülen en kapsamlı ve en düzgün organize edilmiş arşiv olduğuna dikkati çekti. Harford Jones’a yazılan mektuplar, çeşitli konular için verilen izinler, çeşitli fermanlar ve günlük yaşama ilişkin notları içeren arşivde, Harford Jones’un her belgeyle ilgili kısa açıklama notları tuttuğu el yazısı defterler de yer alıyor.


1783-1811 yılları arasında Ortadoğu’da görev yapan Harford Jones, henüz 19 yaşındayken gittiği Basra’da başladığı, daha sonra Bağdat ve Tahran’da devam ettirdiği bu arşivde, Ortadoğu ülkeleri ve Britanya’nın o dönem tarihine ilişkin 30 yıllık bir dönemi belgelenmiş oluyor. Tarih sıralamasına göre dizilen ve numaralandırılan bu belgeler, Sir Harford’un hem iş hem de özel yazışmalarının tamamını kapsıyor.


Jones’un, gönderdiği mektuplarla ilgili de kısa notlar tuttuğunu ve bunların da arşivde yer aldığını açıklayan Sotheby’s’in uzmanı Gabriel Heaton, belgelerin iki asır önce Osmanlı yönetimine, Ortadoğu’daki gelişmelere ve Britanya ile Osmanlı yönetiminin ilişkilerinin tarihine ışık tuttuğunu söyledi.


Heaton, belge sayısının oldukça fazla olması ve Osmanlıca dahil 5 ayrı dilde yazılmış olması nedeniyle arşivin bugüne kadar küçük bazı araştırmalar dışında tam olarak kimse tarafından incelemeye alınamadığını belirtti.


Belgelere bakıldığında, Jones’un Ortadoğu’da bulunduğu tarihler arasında, İstanbul’a da büyük bir ilgi göstererek, birçok tarihi eseri İngiltere’ye götüren, dönemin İngiliz yetkilisi Lord Elgin ile de birçok kez yazıştığı anlaşılıyor. Mektuplardan birinde, Osmanlı döneminde kaçırılan ve "Elgin mermerleri" olarak anılan tarihi eserlerle ilgili olarak ferman çıkarttırmak isteyen Lord Elgin, bu konuda, Jones’un fikrini soruyor. Elgin ile Jones’un yazışmaları arasında daha çok, değerli taşlar, antikalar, Arap atları ve İran halılarının taşınması konuları dikkati çekiyor. 23 Nisan 1810 tarihinde yazılmış olan ve Isaac Morier’in imzası bulunan bir başka mektupta ise o günlerde çıkan Pera Yangını detaylı şekilde anlatılıyor.


Sotheby’s uzmanı Heaton, bu arşivin, ulusal kütüphanelerin büyük ilgisini çektiğini ve İran, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelerden artırmaya katılım olacağını ifade etti. Türkiye’deki çeşitli özel koleksiyoncular ve bazı büyük kurumlarla da iletişime geçtiklerini belirten Heaton, siyasi yazışmaların dışında, günlük hayatın, ticaretin ve o döneme dair farklı konularda bilgiler yansıtan bu arşivin, beklenenin üzerinde ilgi görebileceği söyledi.

Radikal, 07.08.2009

EN ESKİ İNCİL ARTIK İNTERNETTE OKUNACAK

 

Londra’daki İngiliz Milli Kütüphanesi yetkilileri, dünyanın en eski İncil’lerinden birisi olan 800 sayfalık Codex Sinaiticus’un parçalarını bir araya getirerek internet üzerinden yayınlayacaklarını açıkladı. Bin 600 yıl önce parşömen kağıt üzerine elle yazılmış olan Codex Sinaiticus, İngiltere, Almanya, Mısır ve Rusya’daki enstitülerin çabalarıyla bir araya getirildi. 4. yüzyıla ait sayfalar tekrar elden geçirildi ve yüksek çözünürlüklü bazı dijital görüntüler www.codexsinaiticus.org adlı siteden gösterime girdi. İngiliz Milli Kütüphanesi, Batı El Yazımı Eserler şefi Scot Mckendrick, Codec Sinaticus’un yaklaşık bin 500 sene önce Sina yarımadasında bir manastırda bulunduğunu ve 1844 yılında bulunduktan sonra parçalarının 4 farklı ülkeye gönderildiğini belirtti. Mckendrick ayrıca, orijinali 40 cm uzunluğunda ve 35 cm genişliğinde olan İncil’in orijinalinin bin 460 sayfa olduğunu söyledi.

Birgün, 07.07.2009

ÜSKÜDAR'IN YARATICI HEYKELLERİ





Üsküdar Belediyesi, sahile hepsi tek elden çıkmış heykeller dizdi. 'Çalar Saat', 'Futbol Topu', '1453'... Yaratıcılıkları dikkate değer!

Üsküdar'a geçtiğimiz bir yıl içinde yerleştirilen heykellerin durumu bir hayli karışık. Görülmeyen, engel teşkil eden, kamuya hizmet edemeyen, amblemi çağrıştıran üç boyutlu formlar kaldırımlardaki yerini almış. İnsanlar gün boyu akıp gidiyor yanlarından.
 

Eski Belediye Başkanı Mehmet Çakır geçtiğimiz yıl yaz aylarında Üsküdar'a bir takım heykeller yerleştirmeyi düşünmüş. 20. Uluslararası Katibim Kültür Sanat Şenliği etkinliklerine heykel de girsin istemiş. Planlanan bu proje için irtibata geçtiği isim ise Faruk Alkan adında bir endüstri ürünleri tasarımcısı olmuş.

 

İlk şaşkınlığı sanatçı seçimi yaşatıyor. Genellikle belediyeler bu tip etkinliklerde üniversitelerin heykel bölümü temsilcileriyle temasa geçer. Akademik çevrelerin danışmanlığı ile yürütülen bu projelerde çok sesliliğin izleri kendisini yapıtlarda gösterir.

 

Basına yaptıkları açıklamalarda bu projeyi başkan Çakır ve tasarımcı Alkan'ın kafa kafaya vererek hayata geçirdiklerini öğreniyoruz. Tek bir elden çıkacak 26 heykel! Haydi, bir şaşkınlık daha!

Yine de bu durum normal karşılanabilir. İnsanlar birden çok alanda yaratıcılıklarını sergilemek konusunda özgürdür neticede. Fakat kamusal alan uygulamaları söz konusu olduğunda, sanatçı hem örneklerini vereceği disiplini çok iyi tanımak hem de kamu yararına üretilen projelerin amaca uygunluğunu göz önünde bulundurmak zorundadır. Kavram olarak kamusal alan; modern toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği, geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanına işaret eder. Projeler bu çerçevede değerlendirilir, kamu duyarlılığına seslenebilen yapıtlara dönüştürülür.

 

Bunlar olması gerekenler. Şimdi de yaşadığımız gerçekliğe bakalım. Beşiktaş'tan denizyoluyla Üsküdar'a geçtiyseniz mutlaka görmüşsünüzdür. Önce bir ‘futbol topu' karşılar yolcuları. Paslanmaz çelikten kocaman bir top. Eski başkan Çakır'ın heykel açılış konuşmasında ifade ettiği üzere; eski Futbol Federasyonu başkanı Hasan Doğan anısına yaptırılmış bu top, onun ideallerini, ümitlerini ve Türk futbolunu devleştiren bir anıt niteliği taşıyormuş.

 

Birkaç adım daha ilerlediğinizde dev bir ‘çalar saat' duruyor kaldırımın ortasında. ‘Hayatın her anı önemlidir' mesajı içerdiğini önündeki pirinç plakadan öğrenmek mümkün! Üstelik bu çalışan bir saat! Adeta yoldan geçen insanlara ‘bakın saate ve koşun, acele edin, vapur kaçıyor' diyor.

 

‘1453, Fetih işte!'
1453, 1923 gibi doğrudan tarihin üç boyuta taşındığı formlar da Üsküdar sahilini süsleyen diğer örnekler... Düşünün İstanbul'un fethini anlatan bir heykel yan yana dizilmiş dev boyutlardaki 1,4,5,3 rakamlarından oluşuyor. 1453'ün etrafında dolaşırken yaşlı bir amcanın bankta oturmuş beni izlediğini gördüm. Konuşmaya başladığımızda heykeli nasıl bulduğunu öğrenmek istedim. Yanıtı "Eee, bin dört yüz elli üüüç! Fetih işte" oldu. Ne bir eksik ne fazla! Tam da amcanızın dediği gibi ‘Yalnızca kendisini anlatan, üzerine söylenecek başka hiçbir şey olmayan bir heykel'.

Radikal, Haber: Müge Avşar, 07.07.2009

ÇİN'DE 1400 YILLIK MEZAR BULUNDU

 

Çin'in kuzeyindeki Hebei eyaletinde, bir altyapı projesi inşaatı sırasında bindörtyüz yıllık kraliyet mezarı ortaya çıkarıldı.

 

Mezarın, Kuzey Hanedanlarına ait büyük bir mezar kompleksinin parçası olduğu bildirildi.

 

Mezarda 15 metre uzunluğundaki koridorun duvarlarında, Qi Hanedanlığı Muhafızları fresk olarak resmedilmiş. Ayrıntılı olarak resmedilen bu fresklerin, ait olduğu dönemin muhafızlık geleneklerini incelemeye yardımcı olması bekleniyor.

 

Bin küsur yılı aşkın zaman, freskler üzerinde yıkıcı etkisini göstermiş. Yetkililer, solmuş ve yer yer kayıp kısımların, köklü bir restorasyona ihtiyaç duyduğunu belirtiyorlar.

 

Mezarda ayrıca seramik heykelcikler, taştan mezar kapıları ve bir kitabe de ortaya çıkarıldı.

Trt/Haber, 07.07.2009

TARİHİN ŞİFRESİ ERZURUM'DA





Her geçen gün yenileri ortaya çıkarılan tarihi kalıntılar, Erzurum�un kültürel geçmişine ait zenginliği de gözler önüne seriyor. GSF Temel Sanat Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Berkli, Erzurum çevresinin, mezar taşı olarak kullanılan koyun ve koç heykelleri bakımından hayli zengin olduğunu söyledi.

 

Söz konusu heykellerin, taşıdıkları anlam itibariyle Türk vatanının tapusu niteliğinde olduklarını belirten Berkli, mezar taşı olarak kullanılan koç ve koyun figürlü heykellerin, sanıldığı gibi Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemlerine ait olmadığına işaret etti.

 

Yapılan araştırmalar ışığında, bu yapıların İskit ve Hun dönemlerine ait olduklarının tespit edildiğini aktaran Berkli, “Söz konusu heykeller, ya mezar içlerine ölüyle birlikte defnediliyor, ya da mezarın hemen yanı başına dikiliyor. İnanışa göre, ruha eşlik edecek olan bu heykeller, bazen koyun, bazen koç, bazen de binek atı olarak değişebiliyor.” dedi. İslami dönemde ise, koç figürlü heykellerin, Sırat Köprüsü’nün geçilebilmesi için bir kurban ve aynı zamanda, yiğitlik, mertlik ve kahramanlığı sembolize ettiklerini anlatan Yrd. Doç.Dr. Berkli, “Türkler, yerleştikleri ilk bölgelerde ölen ilk aşiret reisleri için, çok önemli kahramanlıklar gösterenler aşiret mensupları için ve ani bir ölümle üzerlerinde derin bir iz bırakan aşiret mensupları için koç, koyun ve at figürlü heykeller yaptırmışlardır.” diye konuştu.

 

Yüzlerce yıl öncesinden günümüze kadar ulaşan at, koyun ve koç figürlü heykellerin, Anadolu’da özellikle de Erzurum’da çok daha fazla bulunduğuna vurgu yapan Yunus Berkli, bu heykellerin, Gürcü yada Ermenilere ait olmadığına dikkati çekerek, “Bu heykelcikler ve mezar taşları, Hıristiyan Türklere ait olmakla birlikte, bu dine girenlerin mezar taşlarıdır. Heykellerdeki motiflerin hemen tamamı kozmolojik ve antropolojik anlamlar taşımaktadır.” dedi.

 

Erzurum ve çevresinin, söz konusu mezar taşlarıyla dolu olduğunu kaydeden Güzel Sanatlar Fakültesi Temel Sanat Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Yunus Berkli, “Ruslar Erzurum’u işgal ettiklerinde özellikle bu tip mezar taşlarını tahrip etmek için büyük uğraş vermişlerdir. Bu uğraş, söz konusu taşların önemini ortaya koymaktadır. Bunun yanında bölgemiz üzerinde gözü olan dış güçler de, bu kanıtları yok etmek için akla gelmedik yollar denemektedirler. Özellikle bu tür mezar taşlarının bulunduğu mezarlarda altın saklandığı söylentisini yayarak, bu eserlerin yine kendi insanımız tarafından yok edilmesini sağlamaktadırlar. Çünkü bu taşlar, bu toprakların ve bölgenin tapusudur. Bu tapular ortadan kaldırılırsa, topraklar üzerinde hak ya da farklı iddialarda bulunmak, dış güçler için çok daha kolay bir hale gelir. Bu nedenle tarihi miraslarımıza sahip çıkmamız gerekiyor.” şeklinde konuştu.

Erzurum Gazetesi, 07.07.2009

MAĞARA RESİMLERİNİ DİŞİ KUŞLAR YAPMIŞ

 

25 bin yıl boyunca mağara adamlarınca yapıldığına inanılan resimlerin kadınlara ait olduğu ortaya çıktı.

 

ABD’deki Pennsylvania Üniversitesi arkeologlarından Profesör Dean Snow’un Fransa’daki Pech Marle ve Gargas mağaralarının duvarlarında bulunan el izleri üzerinde yaptığı analizler, bu izlerin pek çoğunun kadınlara ait olduğunu ortaya koydu. Tarih öncesi kadın sanatçıların, aynı zamanda ünlü “Benekli Atlar” adlı mağara resminin yapımına da yardım ettikleri belirtildi.


Günümüz insanının el oranları ile mağara duvarlarında yer alan el izlerinin oranlarını karşılaştıran Profesör Dean Snow, tarih öncesi devirlerde kadının toplum içindeki rolünün zannedildiğinden çok daha büyük olduğunu belirtti. National Geographic’e konuşan Snow, “Geç taş devrinde sanatçıların toplumdaki rolünü bilmiyoruz. Ancak genel olarak çoğunluğu kadınların oluşturduğunu söyleyebiliriz” dedi.   

Milliyet, 07.07.2009

2 ÜNLÜ ANTİKACI BİRBİRİNE GİRDİ

 

Nişantaşı’nda faaliyet gösteren “Uğur Antik”in sahibi Uğur Batur, geçtiğimiz günlerde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurarak, 20 yılı aşkın süredir ortaklık yaptığı Ortadoğu’nun en büyük antika ve mezat kuruluşlarından Art&Antiques’in sahibi Faisal Al-Sadavi’den şikayetçi oldu. Batur, Suudi Arabistan uyruklu Al-Sadavi’nin adamlarıyla birlikte evini bastığını iddia etti. El-Sadavi’nin kendisine, yaklaşık 1 ay önce, yurt dışına çıkışı yasak olan antikaları kaçak yollardan pazarlamayı teklif ettiğini ileri süren Uğur Batur, öneriyi kabul etmeyerek ortaklığa son verdiğini söyledi.

“Ret” kararının ardından Al-Sadavi ile birlikte 2 adamının Tarabya’daki evine geldiklerini belirten Batur, şu iddialarda bulundu: “Eski ortağımın ile beraberindeki Seçkin S., silahlarını bellerinden çıkararak masaya koydular. Seçkin bana, ’Senin Faisal’a 5 milyon dolar borcun var. Bu parayı ödeyeceksin. Yoksa seni öldürürüm’ dedi. Ben de böyle bir borcum olmadığı gibi, bu kadar da paramın olmadığını söyledim. Bunun üzerine ağzına mermi sürdüğü masadaki silahı alıp ağzıma soktu ve evimin tapusunu Al-Sadavi’nin üzerine yapmamı gerektiğini söyledi.”

Seçkin S.’nin kendisine, “Seni şimdi hemen buracıkta öldürürüm. Olaya intihar süsü veririm. Aynı annenin öldürülüp, olayın ört bas edildiği gibi olayı ört bas ederim” dediğini ileri süren Batur, olayın etkisiyle bayıldığı iddiasında bulundu. Batur, “Ayıldığımda El-Sadavi, ’Sana bir hafta müddet. Tapuyu benim üzerime yapacaksın’ dedi ve adamıyla evimden ayrıldı. 3 gün sonra bu kez işyerime gelen Seçkin S., ’Günün azaldı. Seni ne yardım yaptığın polisler ne de engelliler kurtaramaz’ diyerek tehditlerini sürdürdü” dedi.

Batur, yaşadıklarının etkisini üzerinden atamadan bir telefonla dengesinin iyice bozulduğunu savundu. Arayan kişinin, “Al-Sadavi, senin ayaklarından vurulman karşılığında Seçkin’e, bir Jaguar otomobil ve 30 bin dolar para verdi. Hemen kaç canını kurtar” dediğini iddia eden Batur, ölüm korkusundan şehir dışına kaçtığını kaydetti.

Geriye döndüğünde, Al-Sadavi ve adamlarının evine yerleştiğini, milyonlarca dolar tutarındaki antika eşyalarının evin içinde kaldığını savunan Batur başına gelecek herhangi bir olayın sorumlusunun Al-Sadavi olduğunu beyan etti. Batur, olayla ilgili olarak yaptığı araştırmada, Seçkin S.’nin hesabına, tıpkı ihbarcının söylediği gibi, 30 bin dolar aktarıldığını iddia etti. Bir galeriye de 2 Jaguar otomobil için 11 bin euro peşinat transfer edildiğini ortaya çıkardığını ileri süren Batur şöyle dedi:

“9 yıl önce cinayete kurban giden annemin katili Veysel Yıldız, daha önce Al-Sadavi’nin yanında çalışıyordu. Bana sarfettikleri, ’Seni buracıkta öldürürüm. Aynı annenin öldürülüp, olayın ört bas edildiği gibi’ tehditleri bana manidar geldi. Annemin ölümüyle, son yaşadıklarımın bir ilgisi olmasından kuşkulanıyorum. Zaten benden bir şey alamazlar. 2006’da vasiyetnamemi yaptım ve tüm mal varlığımı Mehmetçik Vakfı’na bıraktım.” Savcılık, Al-Sadavi ve Seçkin S. hakkında, “nitelikli yağma”, “konut dokunulmazlığının ihlali” ve “mala zarar verme” suçlarından soruşturma başlattı.


İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği, Batur’un şikayeti üzerine Al-Sadavi’nin ifadesini aldı. Hakkındaki iddiaları kabul etmeyen Al-Sadavi, Batur’un, “Benim” dediği evin aslında kendisinin olduğunu söyledi: “Türkiye’de bir bankadan kredi çekmek istedim. Ancak bazı prosedürler nedeniyle gerçekleşmedi. Ben de krediyi alabilmek için evimi geri almak kaydıyla usulen ortağım Uğur Batur’un üzerine geçirdim. Kredi borcu bittikten sonra Uğur, evi yeniden benim üzerime geçirdiğine dair bir faks yolladı. Ancak tapu müdürlüğüne gidince, bu belgenin sahte olduğunu gördüm.”


Dedektif gibi iz sürdü katili yakalattı!
Atatürk’ün emriyle 1925 yılında Sarıyer Büyükdere’de Beyazpark Gazinosu’nu kuran Rasim Kayra’nın ölümünden sonra görevini kızı Aysel Kayra devraldı. 80’li yılların başlarına kadar Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Nesrin Sipahi ve Barış Manço gibi ünlü isimlerin sahne aldığı mekanı işleten ’Türkiye’nin ilk kadın gazino sahibi’ Aysel Kayra, 2000 yılında korkunç bir cinayete kurban gitti. 5 Nisan 2000 tarihinde başına kül tablası ile aldığı darbeler sonucunda yaşamını yitiren 71 yaşındaki Aysel Kayra’yı eve gelen oğlu Uğur Batur buldu. Batur, çok sevdiği annesinin ölümünün ardından acısını bir kenara bırakarak katilin peşine düştü. Annesinin Tarabya’daki evinde çalışan yardımcısı Veysi Yıldız’dan şüphelenen Batur, zanlıya kullanması için kendisinin verdiği cep telefonunun dökümlerini incelemeye aldı. Bu şekilde Yıldız’ın bulunabileceği adresleri tespit eden Batur, 2 ay süren bir takip sonucu edindiği bilgileri polise iletti. Polis tarafından yakalanan Yıldız, suçunu itiraf etti ve cezaevine konuldu.

Vatan, Haber: Cahit Yüce, 07.07.2009

MARMARAY'DA 3. LİMAN İZİ





Asya ile Avrupa’yı deniz altından bağlayan Marmaray kazılarının Sirkeci ayağında, Bizans döneminin bilinen önemli limanlarından Neorion’un depoları bulundu. Daha önce de Üsküdar ve Yenikapı’da antik limanlar ortaya çıkarılmıştı

 

Bugüne kadar 2 antik limanın izlerine rastlanan Marmaray kazılarında, üçüncü bir liman umudu doğdu. Kazıların Sirkeci ayağında Bizans döneminin bilinen önemli limanlarından Neorion limanına ait depolar ortaya çıkarıldı. Deniz seviyesinden daha aşağıya inildiğinde Yenikapı’daki gibi batık ya da liman buluntularına ulaşma beklentisi, arkeologları heyecanlandırdı.
Asya ile Avrupa’yı denizin altından bağlayan Marmaray projesi kapsamında yapılan kazılarda bugüne kadar 2 antik limanın izlerine rastlandı. İlki Üsküdar’da ortaya çıkarılırken, ikincisi ve en çarpıcısı, Yenikapı Theodosius limanı oldu. Şimdi de Sirkeci’de üçüncüsüyle ilgili önemli bulgular elde edildi.


Bizans dönemi sivil mimarisi hakkında önemli buluntuların ve yapıların çıkarıldığı Sirkeci’deki kazının sorumlusu arkeolog Süleyman Eskalen çalışmalarla ilgili olarak önemli bilgiler verdi.

Antik dönemde isminden söz edilen Neorion limanına ait ticari depo ve işyerleri olduğunu tahmin ettikleri mimari yapıların rölöve çalışmalarını yaparak İstanbul 4 No’lu Koruma Kurulu’na bildirdiklerini belirten Eskalen, kuruldan çıkacak kararı beklediklerini belirtti. Kurulun mimari yapıları kaldırma izni vermesi halinde daha alt tabakalara inileceğini söyleyen Eskalen, şöyle devam etti:
“2008 yılı temmuz başından itibaren kazılara devam ediyoruz. Buluntular proje yerinin değişmesine neden olabilecek nitelikte değil. Koruma Kurulu’nun vereceği karar doğrultusunda hareket edeceğiz. Alt tabakalarda Neorion limanına ait izlere rastlayacağımızı düşünüyoruz. Şu ana kadar deniz seviyesinden 1.5 metre aşağıya indik. Ancak Yenikapı’da olduğu gibi burada da alüvyonların limanı doldurmuş olması muhtemel. Mimari yapıyı kaldırıp arkeolojik kazılara devam edince net sonuçlara ulaşacağımızı sanıyorum.”

150 iskelet bulundu
Kazı alanında plastik sandıklar içinde çok sayıda kafatası ve insan kemikleri bulundu. Kazı alanından çıkarılan 150’ye yakın iskeletin bir bölümü İstanbul Üniversitesi’nde incelemeye alındı. Kazı sorumlusu Eskalen, iskeletlerin bir mezarlığa ait olduğunu söyledi.


İstasyonun havalandırma bölümünün yapıldığı farklı bir alandaki kazılarda da duvarları ve sütunları tamamen ayakta olan bir mimari yapıya rastlandı. Koruma Kurulu bu yapının taşınmasına karar verdi. Ancak yapının nereye taşınacağı ve nasıl sergileneceği henüz belli değil.

 

Yenikapı’daki tarih
Yaklaşık 5 yıl önce başlayan Marmaray kazılarında Bizans dönemine ait Theodosius limanı ve 33 Bizans batığı ortaya çıkarılmıştı. Yaklaşık 1 yıl önce kazılar sürerken başka bir katmanda aslında burada yatan tarihin 2 bin 700 yıl değil 8 bin 500 yıl öncesine dayandığı ispatlanmıştı. Deniz seviyesinden 6 metre derinde ilk kez Neolitik Çağ’a (Cilalı Taş Devri) ait 4 insan iskeleti ile seramik parçaları, ahşap savunma silahları, kano kürekleri bulunmuştu. Milliyet, 8 bin 500 yıl öncesine ait olduğu belirtilen bir insan iskeletini de “İlk İstanbullu” başlığıyla okuyucularına duyurmuştu. Sirkeci’de devam eden kazılarda Neorion limanına ait bazı kalıntıların bulunması üzerine arkeologlar, daha derinlerde bu limana ait başka buluntulara ulaşılabileceği umudunu taşıyor.

 

İşçiler grevde
Marmaray bünyesinde çalışan işçiler ise bugünlerde maaş alamamanın sıkıntısı içinde. Ücretlerini alamadıkları için bir haftadır grev yapan işçiler kazıları tamamen durdurdu. DLH’nın taşeronu Polat İnşaat firmasından 4 aydır ücret alamayan işçilerin grevi daha ne kadar devam ettirecekleri de belli değil. Arkeologlar kazı dönemini boş geçirmek istemedikleri için DLH’nın buna bir çözüm bulacağını düşünüyor.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 07.07.2009

MICHELANGELO'YU BULUN





Rönesans döneminin en önemli sanatçılarından biri olan ressam, heykeltraş ve mimar Michelangelo, Vatikan tarafından yapılan bir açıklamayla gündeme oturdu.


Söz konusu açıklamada Pauline Şapeli’ndeki fresklerden birinde Michelangelo’nun kendisini resmettiği ifade edildi. Michelangelo’yu tasvir ettiği söylenen figür, Aziz Paul’ün Dönüşümü/The Conversion of St. Paul adlı freskte bulunuyor. Bu sakallı erkek figürü bir atın üzerinde duruyor ve başında mavi bir türban var.


Adı geçen freskin 1542-1549 yılları arasında, yani Michelangelo 70 yaşlarındayken yapılmış olduğu ifade ediliyor. Şapeldeki restorasyon çalışmalarını yürüten Maurizio De Luca, mavi türbanlı erkek figürünün, Michelangelo’nun Giuliano Bugiardini ve Daniele da Volterra adlı ressamlar tarafından yapılan portrelerindeki görünümüyle de büyük benzerlik gösterdiğini vurguluyor.
Bu keşifle gündeme gelen şapel, restorasyon çalışmalarının devam ettiği süre boyunca turistlere kapalıydı ve sadece Papa tarafından kullanılabiliyordu.


Şapeldeki restorasyon çalışmaları 2004 yılında başlamış ve yaklaşık 3.2 milyon avroya mal olmuştu. Pauline Şapeli’ndeki yine Michelangelo tarafından yapılan diğer önemli fresk ise Aziz Peter’ın Çarmıha Gerilmesi/The Crucifixion of St. Peter adını taşıyor. Restorasyonu tamamlanan şapelin açılışı cumartesi günü Papa XVI. Benedikt tarafından yapıldı.

Rönesans Sanatı’nın şaheserleri
1475 tarihinde Arezzo yakınındaki Caprese’de doğan Michelangelo Buonarroti henüz 13 yaşında bir çocukken ruhunu ve bedenini sanatın emrine verir. Devrin ünlü sanatçılarından eğitim alır ve akabinde Sarhoş Baküs (1497), Pieta (1500) ve Davut (1502) gibi inanılmaz güzellikteki heykelleri sert mermerin biçimsiz gövdesinden büyük bir ustalıkla çıkarır. Bu eserlerin üçü de Rönesans Sanatı’nın şaheserleri arasında sayılıyor bugün.


Michelangelo’nun resimleri adeta heykellerinin devamı gibidir. Sanatçının fırçasını kullanırken bir heykeltraş tavrıyla çalıştığı sanata duyarlı gözlerden kaçmaz. Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavan resimlerini yapma görevi 1505 yılında Papa II. Julius tarafından  Michelangelo’ya verilir. Michelangelo, tavan resimlerini dört yıllık bir çalışma sonunda tamamlar. Burada Eski Ahit’ten alınma öykülerden esinlenerek yapılan resimlerin bulunduğu dokuz pano bulunur ve bunların yan unsurları da mitolojik figürlerle bezelidir.

Eseri güçlükle tamamladı
Bu devirde Floransa’da yaşayan Medici ailesinin bireyleri sahip oldukları zenginlikleri sanatı ve sanatçıları desteklemek için kullandılar. Michelangelo da, Medici ailesinin desteğini alır. 1519 yılında Lorenzo de Medici’nin ölmesinden sonra Michelangelo, onunla birlikte genç yaşta ölen Nemours Dükü Giuliano’nun mezarlarının konulduğu kiliseye iki ünlünün heykelini yapar.
Vatikan’daki Pauline Şapeli’nde bulunan freskler ise Michelangelo’nun son eserleridir. Kimbilir belki de sanatçının bu fresklerden birinde kendini resmetmesi de bunların son çalışmaları olduğunu bilmesindendi. Arkadaşı Giorgio Vasari, Michelangelo’nun Paoline Şapeli’ndeki çalışmalarını şöyle anlatmıştı: “Bu resimler onun son resimleriydi ve bana, onları bitirebilmek için olağanüstü bir gayret sarfettiğini anlattı. Dediğine göre insan belli bir yaşı geçtiğinde artık resim, hele duvar resmi, yapmamalıydı.”


Gerçekten de sanatçı buradaki çalışmalarına yaşlılık ve hastalık yüzünden sık sık ara vermek zorunda kalmıştı.

İnsan figürlerine yoğunlaştı
Pauline Şapeli’ndeki fresklerde görülen bitkiden yoksun doğal çevrenin Michelangelo’nun üslubunun değişmez özelliklerinden olduğunu da belirtmek gerekir. Zira 1564 tarihinde hayata veda eden sanatçı, her zaman çok değişik hareketler ve duruşlar içinde tasvir etmeyi sevdiği insan figürü üzerinde yoğunlaşmıştı.

Taraf, 06.07.2009

ATHENA TAPINAĞI AYAĞA KALKACAK

 

 

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi sınırlarındaki Assos Antik Kenti kazılarının bu yıl 27’ncisi gerçekleştirilecek. Kazı Başkanı Doç.Dr. Nurettin Arslan, 15 Temmuz’da başlayacak çalışmaların yaklaşık üç ay sürmesinin planlandığını söyledi. Münih, Cottbus, Freiburg üniversitelerinden yabancıların da bulunduğu 30 uzmanın görev alacağını belirten Arslan, “Kazıya katılacak yabancı uzmanlar, antik kentin savunma sistemini araştıracak” dedi.

Diğer ekiplerin ise Agora, Kuzey Stoa, Batı Nekropolis’te çalışacaklarını ifade eden Doç. Arslan, “Bunun dışında kentin en önemli yapılarından Athena Tapınağı’ndaki restorasyon kapsamında, betonların yerine andezit taştan yapılmış blokların konulması için çalışma başlatılacak. Proje sayesinde tapınağın ön  cephesi yeniden ayağa kaldırılmış olacak” diye konuştu. Kazılar, Amerikan Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle gerçekleştiriliyor.

Milliyet Ege, 07.08.2009

DEFİNE ARARKEN YAKALANDILAR

 

Giresun'un Alucra İlçesi'nde pusu faaliyeti yapan jandarma komando timleri tarafından kaçak kazı yapan 4 kişiyi gözaltına alındı.


Edinilen bilgiye göre, İlçenin Arda Köyü Durali Tepe mevkiinde Fatsa Jandarma Asayiş Komando Bölüğü Komutanlığı timleri pusu faaliyeti görevi esnasında, F.V. (45), G.K. (34), Y.B. (25) ve Ö.K. (34) isimli şahısları kaçak define kazısı yaparken yakaladı. Şahıslar gözaltına alınırken, kaçak kazıda kullandıkları aletlere de el konuldu.
Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi

Giresun Kent Haber, 06.07.2009

ÜÇ YENİ DİNOZOR CİNSİ KEŞFEDİLDİ

 

Daha önce bilinmeyen 3 yeni türün fosilinin Avustralya’da düşünülenden çok daha karmaşık bir prehistorik geçmişe sahip olduğu ortaya çıktı. Bulunan fosiller arasında Jurassic Park filmindeki etobur tür Velociraptor’dan daha da büyük bir tür olduğu bildirildi.


Etobur olan dinozora Australovenator adı verildi. Diğer iki dinazorun da uzun boyunlu otobur cins Titanosaur’un yeni bir türü olduğu açıklandı. En son  yeni etobur dinozor cinsi keşfi 1981’de Queensland’da bulunan 98 milyon yıl yaşındaki bir fosildi.

Birgün, 06.07.2009

BAĞIŞ KUTUSUNDAN SERVET ÇIKTI

 

 

Kanada’da bir kilisenin bağış kutusuna değersiz olduğu düşüncesiyle bırakılan iki tablo, açık artırmada toplam 159 bin 100 Kanada Dolarına (212 bin TL) satıldı.


Satış, halkın bağışladığı kullanılmış giyecek, süs, ev ve iş eşyalarını temizleyip bakımdan geçirdikten sonra kendisine ait satış noktalarında çok ucuz fiyatlara satan Goodwill Kilisesi’nin Toronto’nun Dundas Caddesi’ndeki biriminde bayram havası yaşanmasına neden oldu.

 
Bağış kutusuna bırakılan eşyaları, çalışanlarla birlikte gözden geçiren Şube Müdürü Helen Zhuang, iki yağlıboya tablonun ilgisini çektiğini söyledi. "Gerçek birer sanat eseri oldukları ilk bakışta belli oluyordu" diyen Zhuang, bir uzmana yaptırılan kontrolden sonra tabloların 19. yüzyıl ressamlarından Federico Del Campo’ya ait orijinal eserler olduğunun anlaşıldığını anlattı. Zhuang, "Bugüne kadar bağış kutularından birçok sürpriz çıktı ama bu defaki oldukça özeldi" dedi.


Waddington’s Müzayede Evinde düzenlenen açık artırmada tablolardan biri 80 bin 700 diğeri de 78 bin 400 dolara adı açıklanmayan Avrupalı bir sanatsever tarafından satın alındı.


Peru’da 1837’de doğan Federico Del Campo, ömrünü, çocuk yaşta geldiği İtalya’da tamamladı. Öldüğü 1927 yılına kadar birçok tabloya imza atan Del Campo’nun eserleri, Avrupa’daki müzayedelerde ortalama 300 bin dolara alıcı buluyor.

Radikal, 06.07.2009

İLYADA'DAKİ HENDEĞİN İZİ SÜRÜLECEK





'İlyada Destanı hayal ürünü değil' diyen Troya kazı ekibi, bu yıl Homeros'un anlattığı savunma hendeğinin nereye çıktığını bulacak.

Troya'da bu yıl hedef, Homeros'un ‘İlyada Destanı'nda anlattığı savunma hendeğinin ne yöne uzandığını bulmak. Troya Kazı Başkan Yardımcısı Doç.Dr. Rüstem Aslan, "Homeros'un İlyada Destanı ile Troya ören yerindeki arkeolojik kazıların paralellik gösterdiği belirlendi. İlyada destanı hayal ürünü değildir. Ören yeriyle örtüşen tarafları vardır" dedi.
 

Aslan, bu yılki kazıların 15 Temmuz'da başlayıp, eylül ayının ilk haftasına kadar süreceğini ve 50'ye yakın uzmanın Ören'deki kazılarda görev alacağını söyledi. Bu yıl yapılacak kazıların iki-üç bölgede süreceğini belirten Aslan, "Çalışmalar, geçen sene ortaya çıkarılan ve ünlü ozan Homeros'un ‘İlyada Destanı' adlı eserinde bahsettiği, savaş arabalarının kente yaklaşmasını engelleyen savunma hendeğinin hangi yöne doğru devam ettiğini belirlemek için olacak" diye konuştu.

 

Önceki yıllarda toprak yüzeyinin altındaki hendeğin izini bazı nedenlerle tespit edemediklerini söyleyen Aslan, şu bilgileri verdi:

"Eğer hendek doğuya doğru devam ediyorsa Troya, antik kentin eski kazı başkanı Manfred Osman Korfmann'ın tahmin ettiğinden daha büyük bir kent. Eğer batıya doğru gidiyorsa ki bu az bir olasılık, Korfmann'ın tahminleri doğrudur. Böylelikle kentin kesin sınırları belirlenecek."

Aslan, kazı sonuçlarıyla birlikte Homeros araştırmalarının da hareketlendiğini, ‘İlyada Destanı'nda anlatılanlarla arkeolojik kazıların paralellik gösterdiğinin belirlendiğini kaydetti. Aslan, ‘İlyada Destanı'nın hayal ürünü olmadığı görüşünde: "Destanda anlatılanlarla ören yeri arasında örtüşen taraflar bulunuyor. Destanın gerçek bir özü var."

Radikal, 06.07.2009

TARİHİ TİYATRO HARABEYE DÖNDÜ





Bartın'ın Amasra İlçesi'nde şehir mezarlığının arasında kalan tarihi açık hava tiyatrosu harabeye döndü.


Batı Karadeniz Bölgesi'nin tarihi ve turistlik mekanlarından olan Bartın'ın Amasra İlçesindeki tarihi açık hava tiyatrosu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Yakınına yapılan şehir mezarlığı nedeniyle çöplüğe dönen tiyatronun durumu görenlerin tepkisini çekti. Türkiye Taşkömürleri Kurumu'nda Makine Mühendisliği yapan Faruk Papila, tarihi açık hava tiyatrosunun kazandırılması için çalışma yapılması gerektiğini belirtti.

 

Bartın'da araştırmalarıyla tanınan Papila, Amasra Şehir Mezarlığı'nın içinde kalan tarihi açık hava tiyatrosunun turizme kazandırılması için girişim başlattı. Papila, "Yaklaşık 5 bin kişilik açık hava tiyatrosunun girişi, Akropol surlarının küçük bir parçası. Arter'in birkaç sütunu, alt yapıyı oluşturan su ve kanalizasyon şebekelerinin bazı bölümleri halen görülüyor. geniş plasta (koşu yolu ve oyun alanı) ile şehir agorasının kalıntıları ise bir çok diğer eser gibi, kalın alüvyon birikimleri altında kaybolmuştur.

 

Son yıllardaki yoğun yapılaşmada, temel kazılarında bulunan heykeller bunun kanıtıdır. Roma restorasyonunun lejyon farklarının özverili çalışmalarıyla gerçekleştirildiği de muhakkaktır. Burada uzun süre görev yapan 4. Galia Lejyonu'nun öz konusu eserlerle, Kemere denen geçit köprüsü ve bunun bağlı bulunduğu köprü kulesinin (karanlık yer kapısı) ve eski kalenin yapımlarında çalıştıkları bilinmektedir. Milattan Sonra 98 ve 117 yıllarında yapılan tiyatro yok olup gidiyor.

Bartın'da ve Amasra'da kaç kişilik tiyatro var? Yaklaşık 2 bin yıl önce yaşayan insanlar buraya 5 bin kişilik tiyatro yapmışlar. Biz bu esere sahip çıkmış mıyız? Elimde bazı resimler var. 19. yüzyılda karakalem ile yapılmış resim var. 1930 yıllarında çekilmiş resimler var. Yaklaşık 80 yıl önceki resmide gayet güzel görünüyor. Bu açık hava tiyatrosu Tarihi Kentsel Birliği ödülünü alabilecek bir yer. 2 bin senelik tarihi esere Amasra Kent Konseyi Yürütme Kurulu ve Çevre Birlikteliği üyeleri niçin buraya sahip çıkmıyor? Kimse sahip çıkmayınca burası mum gibi eriyip gidiyor.

 

Tarihi esere sahip çıkmamız gerekir. Bugün sahip çıkmazsak, yarın burayı da göremeyeceğiz. Yamaç kısmına sahip çıkalım. Tarihçiler, Belediye Başkanı ve Valimiz de fikirlerini ortaya koysun. Bu tarihi eseri kazandıralım" dedi.


Şehir mezarlığının içinde kalan tarihi açık hava tiyatrosunun kalıntılarının olduğu alanda, tuğla parçaları, kum, çimento ve toprak yığınlarının olması da tepkilere neden oldu

Bartın Kent Haber, 07.07.2009

KONYA'DAKİ MİLENYUM AĞACI TURİZMİN HİZMETİNDE

 

Konya’nın Taşkent İlçesi'ne bağlı Balcılar beldesindeki, yaklaşık bin yaşında olduğu tahmin edilen ardıç ağacı, adeta zamana meydan okuyor.

Balcılar Belediye Başkanı Ahmet Karaalp, bölge doğası insan eliyle tahrip edildiği için birçok yaşlı ağacın günümüze kadar ulaşamadığını söyledi. “Bu ardıç yerleşimlere sekiz kilometre uzaklıkta olduğu için bugüne kadar yaşamını sürdürebilmiş. Eskiden içine koyunlar girdiği için ağıl ağaç adı verilmiş. Koruma altına alındıktan sonra ağıllık yapmıyor, ancak bölgede eski ismiyle anılıyor” dedi.

Ardıç ağacı 12 metre boyunda, 12 metre çapında. 2002’de Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce tescil edildi. Çevresini ancak 10 kişi el ele tutuşarak sarabiliyor. Gövdesi kadar dalları da oldukça büyük ve uzun. Her biri bir ağaç gövdesi kalınlığındaki dallarını taşımakta zorlanıyor. Koruma altına alındıktan sonra etrafı tahtayla çevrildi. Belediye Başkanı Karaalp “Tanıtılması için afiş bastırıp çeşitli kurumlara dağıttık. Şimdi yurtiçi ve yurtdışından turistler geliyor. Ağaca sarılarak fotoğraf çektiriyor” dedi. Karaalp, tüm doğaseverleri anıt ağacı görmeye davet etti.

Hürriyet Seyahat, Haber: Rıfat Yerlikaya, 06.07.2009

BALIKLIGÖL'DE TAŞIMA SUYLA DİP TEMİZLİĞİ

 

Şanlıurfa’nın simgesi Balıklıgöl’de kirliliğin artması üzerine göle tankerlerle su takviyesi yapılıyor.

50 yıl öncesine kadar gölü saniyede 500 litre suyla besleyen suyun debisi son yıllarda hızla düştü. Bunda, Balıklıgöl Yerleşkesi çevresindeki yerleşimin artması, açılan sondaj kuyuları, Organize Sanayi Bölgesi (OSB) ile Evren Sanayi Bölgesi ve çevre köylerin su ihtiyacının aynı havzadan karşılanması etkili oldu.Küresel iklim değişikliğinin de etkisiyle yer altı suları azalınca gölü besleyen su miktarı, saniyede 70 litreye kadar indi. Önceki yıl yapılan kapsamlı temizlik çalışmalarına rağmen göl tabanında biriken çamur tabakası, oksijen miktarını azaltarak, balıkların yaşam alanlarını tehdit etmeye başladı. Geçen ay ortaya çıkan kirliliğin artması üzerine, Atatürk Barajının suyunu Harran Ovasına taşıyan tünel çıkış ağzından tankerlerle getirtilen su göle aktarıldı. Sudaki oksijen miktarını artıracak önlemler alındı. Göle yem atılmaması için uyarı tabelaları yerleştirildi. Soruna geçici çözüm bulunduğunu söyleyen Şanlıurfa Belediye Başkan Yardımcısı Mahmut Kırıkçı, “Köklü çözüm, Balıklıgöl’ü besleyen yer altı havzasındaki kuyuların kapatılması ve gölün Fırat Nehri’nden beslenmesidir” dedi.

Hürriyet Seyahat, 06.07.2009

TARİHİ BİNALAR İÇİN ÜCRETSİZ DANIŞMANLIK

 

 

Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü Kocaeli’deki tüm tescilli ev sahiplerine ücretsiz danışmanlık hizmeti vermeye devam ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tescilli evlerin Rölöve, Restitüsyon Projesi ve Restorasyon uygulamaları için sağladığı hibe yardımlarından Kocaeli’deki vatandaşların yararlanması için Büyükşehir Belediyesi KUDEB uzmanları çalışmalarını yoğunlaştırdı.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne ait Koruma Uygulama ve Denetleme Bürosu (KUDEB) uzmanları Darıca, Hereke, Gebze, Değirmendere, Tavşancıl, Ulaşlı, Saraylı ilçe ve mahallelerinden başlayarak yapı sahipleri ile toplantılar düzenleyerek vatandaşlar konu hakkında bilgilendiriliyor. Bu toplantılarda Bakanlık yardımından faydalanmak isteyen tescilli yapı sahiplerine gerekli bilgiler aktarılarak dışarıda belli bir para karşılığı yapılan başvuru dosyaları Büyükşehir Belediyesi tarafından ücretsiz olarak hazırlanıyor.

 

2009 yılı Eylül ayı sonunda başvuruların sona ereceği hibe yardımları projesinde tarihi yapıların onarımına katkı sağlamak amacı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı tescilli yapı sahiplerine karşılıksız olarak, proje çizim aşaması için 50 bin TL’ye kadar, Restorasyon(İnşaat) aşamasında da 200 bin TL’ye kadar para yardımında bulunuyor. Büyükşehir Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü tarafından verilen ücretsiz danışmanlık hizmeti ile ayrıca tarihi binalar, alınan yardımlarla ülkemiz ve kentimizde yaşatılmış olacak.

Özgür Kocaeli, 06.07.2009

MEĞER 15 BİN YILLIK MEDENİYETMİŞ

 

 

Batman’ın antik Hasankeyf İlçesi’nde sürdürülen kazı çalışmalarında Dicle Nehri kıyısında ilk kez höyük açıldı.

Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığında, Ege Üniversitesi öğretim görevlisi Prof.Dr. Gülriz Kozbe yönetimindeki 40 kişilik ekiple 1 aydan bu yana höyükte yapılan kazı çalışmalarında 15 bin yıl öncesine ait bulgulara rastlanıldı. Böylelikle 12 bin yıllık geçmişi bilinen Hasankeyf’te 3 bin yıl daha geriye gidildi. Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, buluntularla ilgili kesin sonuçları önümüzdeki günlerde açıklayacaklarını belirtti. Prof.Dr. Uluçam, şöyle dedi: “Mağara öncesinin yerleşim birimi sayılacak höyükte önemli bulgulara rastlanıldı. Bazı iskeletler de bulundu. Bilimsel incelemelerin ardından Hasankeyf’in tarihi de netleşmiş olacak. Hasankeyf’in bugüne kadar 12 bin yıllık tarihi biliniyordu. şu anki bulgulara göre, 15 bin yıllık tarih ortada. Dicle Nehri kenarındaki höyükte orta çağ öncesinin ilk evleri, yerleşim yerinin olduğu höyüğü önemsiyoruz. 3 ayrı bölgede de kazı çalışmalarımız var. Fakat höyükte Hasankeyf’in tarihini değiştirecek ciddi bulgulara rastlamanın heyecanını yaşıyoruz.”

Hürriyet, Haber: Ahmet Arslan, 06.07.2009

SAFRANBOLU'NUN TARİHİ SAAT KULESİ ONARILIYOR

 

Karabük’ün Safranbolu İlçesi'nde, 3. Selim’in döneminde yaptırılan tarihi saat kulesi restore ediliyor.

UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki ilçenin tarihi saat kulesi kale üzerinde bulunuyor. Kule, Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından 1797’de yaptırılmıştı. Dikdörtgen prizma şeklinde, kesme taştan ve 12 metre yüksekliğindeki kulenin Londra yapımı tarihi saati bugün de çalışıyor. Yedi günde bir kurulan saatin çanı üç kilometre uzaklıktan duyulabiliyor. Restorasyonun masrafını bir işadamı üstlendi. Safranbolu Belediye Başkanı Necdet Aksoy, “Hayırsever işadamımızın desteğiyle kulenin eskiyen ahşap yapısı yenileniyor. Çatı kiremitleri değiştirilerek, merdivenleri onarılıyor. Ayrıca, dış cephesi de elden geçiriliyor” dedi. İlçe 13 Kasım'da düzenlenecek etkinlikle, tarihi saatin 212. yaşını kutlayacak.

Hürriyet Seyahat, Haber: Ahmet Özler, 06.07.2009

AÇÇANA HÖYÜĞÜ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI

 

 

Kazıda görev alan arkeolog Murat Aker, AA muhabirine yaptığı açılamada, Chicago Üniversitesi Anadolu Sorumlusu ve Aççana Höyüğü Kazı Başkanı Prof.Dr. Aslıhan Yener'in başkanlık ettiği kazıda 30 arkeolog ile 41 işçinin görev aldığını söyledi.

 

Höyükte ilk kazının 1937'de İngiliz arkeolog Leonard Woolley tarafından yapıldığını, bir süre ara verilen kazıların daha sonra Chicago Üniversitesi'nin sponsorluğunda Prof.Dr. Yener tarafından başlatıldığını belirten Aker, bu yılki kazıların da Koç Üniversitesi sponsorluğunda yapılacağını bildirdi.

 

Antakya-Reyhanlı kara yolu civarındaki höyükte, bugüne kadar orta ve genç tunç çağlarının (MÖ 2000-1300) varlığının tespit edildiğini anlatan Aker, ayrıca çeşitli uygarlıklara ait 17 tabakanın saptandığını ifade etti.

 

Aker, kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkan birçok arkeolojik buluntunun müzelere kazandırıldığını kaydetti.

 

Murat Aker, bu yılki kazıların Ağustosun sonlarına doğru tamamlanacağını sözlerine ekledi.

Trt/Haber, 05.07.2009

TARİHİ ESER BASKINI

 

Aksaray polisinin bir eve düzenlediği operasyonda evin gizli bölmelerinde Osmanlı dönemine ait bir çok eser ele geçirilirken, bir kişi gözaltına alındı.

 

Edinilen bilgiye göre, İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şubesi ekipleri bir hafta önce E.G.'nin evinde tarihi eser bulundurduğuna dair ihbar aldı. İhbarla ilgili çalışmayı derinleştiren emniyet güçleri, Aksaray'ın merkeze bağlı Yeşilova beldesine giderek E.G.'nin evine baskın düzenledi.

 

Baskında eve sonradan eklenmiş bir odanın gizli bölmelerinde Osmanlı dönemine ait 63 adet el yazması kitap, 18 adet matbaa yazması kitap, 1 adet altın yazılı Osmanlı dönemi 4 sayfalık Kur'an-ı Kerim, 2 adet parçalanmış ve bir kısmı yanmış Kur'an-ı Kerim, parçalanmış el yazması Osmanlı dönemine ait belgeler, paha biçilemez olduğu öğrenilen 1 adet Osmanlıca-Fransızca sözlük ve 1 adet Osmanlıca fihrist ele geçirildi. Operasyonda E.G. gözaltına alınırken, olayla ilgili geniş çaplı soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Aksaray Kent Haber, 05.07.2009

PATARA KAZILARI BAŞLADI

 

 

Antalya'nın Kaş İlçesi'ne bağlı Kalkan beldesinde bulunan Patara Antik Kenti'nde 2009 yılı kazılarına başladı.

 

Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Havva İşkan Işık'ın başkanlığını yaptığı Patara kazıları, 21'inci yılına girdi.

 

Akdeniz Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Almanya'nın Mainz Üniversitesi'nden öğretim üyeleriyle Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinden 30 arkeoloji öğrencisi ile 50 işçinin katıldığı kazılarda, antik kentin ana kaynak kilisesinde de çalışma yürütülüyor.

 

Mainz Üniversitesi'nden Prof.Dr. Urs Peschlow, gazetecilere yaptığı açıklamada, antik kentin ana kaynak kilisesini kazdıklarını belirterek, "Kilisenin yapısı hakkında bilgi edineceğiz. Kilisenin Hellenistik dönemden kaldığını biliyoruz. Kazı sonrası Hellenistik dönemle ilgili çok yeni bilgilerin ortaya çıkacağına inanıyoruz" dedi.

 

Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gül Işın da kazılarda bu yıl TÜBİTAK ile ortak yürüttükleri proje çerçevesinde Patara'ya gelen su yolu ile ilgili araştırmalar yaptıklarını bildirdi.

 

Bu yıl en önemli çalışmanın ise antik kentteki meclis binası restorasyon projesi olduğuna değinen Işın, "Milli Saraylar'ın desteğiyle meclis binasının restorasyon projesinin ön hazırlıkları tamamlandı. Temmuz ayından itibaren buradaki çalışmalara yöneleceğiz. Bu 5-6 ay sürecek ön aşama çalışması olacak. Bu yıl kazı çalışmalarını kapatmayacağız, devam edeceğiz" diye konuştu.

Trt/Haber, 05.07.2009

KAPADOKYA OY BEKLİYOR

 

 

Başkanlığını UNESCO'nun eski direktörü İspanyol Prof.Dr. Federico Mayar'ın üstlendiği doğa örgütü 'New Open World Corporation', 'Yeni Yedi Doğa Harikası'nı seçiyor. İnternet üzerinden yapılan ve doğal tabiat güzelliklerinin katıldığı yarışmaya Türkiye'den sadece Kapadokya aday gösterildi.


 Antik dünyanın yedi harikasından sadece Ginza Piramiti'nin ayakta kalmasıyla kurum, 2007'de 'insan yapımı'  yeni yedi harikayı seçmişti. Halk oylaması ile yapılan seçime 100 milyonun üzerinde kişi katılmıştı. Şimdi ise dünyanın 'doğal' yedi harikası seçiliyor. Kapadokya'nın yedi harikadan biri olması için Alabanda Turizm Genel Müdürü Refik Kutluer'in girişimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün işbirliği ile destekleme komitesi kuruldu. Komite, Kapadokya için bir kampanya yürütüyor.

İnternet veya telefon oylarıyla seçilecek yedi harika için 222 ülke 261 doğa oluşumu için başvuruda bulundu. Kapadokya, 'mağaralar ve kaya formasyonları' bölümünde 23'üncü sırada. Ancak yarışa devam edebilmesi için ilk eleme tarihi olan 7 Temmuz'a kadar ilk 11'in içerisine girmek zorunda.  Oylamalarda, Kapadokya'ya benzerliği ile dikkat çeken Sırbistan'ın Djavojla Kayaları birinci sırada yer alıyor.


Refik Kutluer, çok az bir zaman kaldığını hatırlatarak, 'Kapadokya'nın Türk halkının oylarına ihtiyacı var' dedi. Kutluer, Kapadokya'nın seçilmesi halinde bölgede inanılmaz bir turizm patlaması olacağının altını çizdi. Oylamaya www.new7wonders.com adresinden katılınıyor.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 05.07.2009

KURŞUNLU HAN'A HAYAT

 

 

Avrupa Kültür Başkenti projesi kapsamında İstanbul’da tarihi mekanların restorasyonuna hız veren Vakıflar Genel Müdürlüğü ve 2010 Ajansı, bir mezbele durumundaki Kurşunlu Han’ı kurtaracak

Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’da, hala mezbele durumda birçok tarihi eser yer alıyor. Mimar Sinan tarafından 1500’lü yıllarda yapılan Karaköy Perşembe Pazarı’ndaki Kurşunlu Han da bu eserlerden yalnızca biri.


İstanbul’un en eski hanları arasında yer alan, ancak bugün hırdavatçıların depo olarak kullandığı Kurşunlu Han’ın içine kaçak bir bina bile yapılmış. 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’da tarihi mekanların restorsyonuna hız veren Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, şimdi hanın restore edilip turizme kazandırılması için bir proje geliştirdi.

Karaköy’ün çehresini değiştirecek proje için Kurşunlu Han başlangıç olacak. Ancak içinde 60 dükkan bulunan hanın yüzde 70’i özel mülk.  Hanın bir kısmının özel mülkiyet olması yetkilileri düşündürüyor. 2863 Sayılı Yasa gereği korunması gerekli kültür varlıkları özel mülkiyet sahibi tarafından korunamıyor ve bakımsız bırakılıyor ise devlet söz konusu tarihi yerler için kamulaştırma kararı alabiliyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve 2010 Ajansı, bu maddeyi hayata geçirmeyi düşünüyor.


İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü  Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili, Karaköy’ün kültür ve turizme kazandırılabilmesi için Kurşunlu Han’ın bir başlangıç olacağını belirterek şunları söyledi:
“Mimar Sinan’ın eserine gerekli saygıyı göstermek zorundayız.  Kültür sanat etkinliklerinde kullanılabileceği gibi, Haliç yönündeki yeni yapılaşmayı yıkarak hanın Haliç’le buluşması sağlanmalı. Mısır Çarşısı ile karşılıklı olarak muazzam siluet ortaya çıkacaktır. Bunun için gerekli girişimlere başlandı.”

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 05.07.2009

DENİZLİ HOROZU ANTİK ÇAĞDAN

 

Denizli Horozu’nun antik çağlardan bu yana yaşadığı ortaya çıktı.

Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekci, Laodikya’da daha önceden yapılan kazılarda, dövüşen horoz figürünün mermer üzerine işlendiğine rastlandığını ancak böyle bir figürle ilk kez karşılaştıklarını söyledi.

Hürriyet, 05.07.2009

KARKAMIŞ ANTİK KENTİ'NİN MAYINLARI 'ELLE' TEMİZLENECEK

 

Mayınlı arazi içinde kalan Gaziantep-Karkamış Antik Kenti mayınlardan temizleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, antik kentin mayınlardan arındırılarak eserlerin gün yüzüne çıkarılması ve kentin turizme açılması için bu ayın sonunda mayınları temizlemeyi üstlenecek şirketi seçecek.

Bakanlık, ihale şartnamesini belirlerken ihalenin yerli firmalara olduğu gibi yabancı firmalara da açık olduğunu duyurdu. Yerli istekliler lehine yüzde 15'lik fiyat avantajı sağlanacak. İhaleyi alacak firma, antik kentteki mayınları, teknolojik makinelerle değil, elle çıkaracak. İhalede yer alan bu madde, antik kentteki eserlerin zarar görmemesi için düzenlendi.

 

Gaziantep'in Suriye sınırındaki mayınlı askeri arazisi içinde bulunan Karkamış Antik Kenti için 24 Temmuz'da Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde ihale açılacak. İhaleyi alan firmanın 9 ay içinde bölgeyi mayınlardan temizlemesi gerekiyor. 9 ayın sonunda antik kentte arkeologlar tarafından kazı çalışmaları yapılacak. Yabancı arkeologların da başvuruda bulunduğu kazı grubu, mayınların temizlenmesinden sonra bakanlık tarafından oluşturulacak. Karkamış, uzmanlarca yeniden düzenlenerek Anadolu turizminin hizmetine açılacak. Askeri bölge durumundaki sahada çalışılabilmesi için Kültür Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı'ndan izin almıştı. 663 bin 800 metrekarelik antik harabelerin bulunduğu arazide mayın ve kazı çalışmalarının ardından çok fazla arkeolojik eserin gün yüzüne çıkarılacağı, tarım da yapılabileceği tahmin ediliyor.

 

Yakındoğu arkeolojisinin en önemli yerleşimlerinden birisi olan Karkamış Antik Kenti, Gaziantep'in Karkamış İlçesi yakınında, Fırat Nehri'nin batı kıyısında, Türkiye-Suriye sınır hattı üzerinde yer alıyor. Karkamış krallarından söz eden ilk belgelerin, MÖ 1700'lü yıllara ait olduğu sanılıyor. Karkamış'tan daha önce çıkarılan büyük taş bloklar üzerine yapılmış resmi ve dini konulu kabartmalar halen Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 05.07.2009

SELÇUKLU MEZARLIĞI BELGELENİYOR





Bitlis'in Ahlat İlçesi'nde bulunan ve dünyanın en büyük açık hava müzelerinden biri, 2'nci Orhun abideleri olarak nitelendirilen Ahlat mezar taşları tek tek fotoğraflanarak belgeleniyor.

 

Ahlat Kaymakamlığı'nın koordinesinde, İlçe Tapu ve Kadastro ve Müze Müdürlüğü'nün de teknik destekleriyle, Ahlat Fotoğrafçılık Kulübü tarihi mezar taşlarının fotoğraflarını çekerek belgelemeye başladı.

 

Yaklaşık bir ay sürecek çalışmayı fotoğrafçılık kulübü üyeleri gönüllü olarak yapıyor. Tarihi Selçuklu Mezarlığı'nda, 210 dönümlük bir alanda yapılan çalışma ile abidevi mezar taşlarının hepsinin fotoğraflarla belgelenmesi ve sayısın tespiti amaçlanıyor.

 

Yapılan çalışmaları yerinde inceleyen Ahlat Kaymakamı Bilal Şentürk, bu çabanın gelecek kuşaklara bilgi ve belge aktarılması yönünden çok önemli olduğunu belirtti. Ahlat'ın bin yıllık Türk tarihinin her türlü izini taşıyan kutsal bir belde olduğunu belirten Kaymakam Şentürk "Bu yönü ile de Kubbetül İslam diye adlandırılan 3 şehirden bir tanesidir. Fakat bu zenginliği içerisinde yaşayan çoğu insanların bilmediğini gördük. Doğrusu ülkemizde de yeterince tanıtım çalışmasının yapılamamış olduğunu tespit ettik. Bu kaygılarla biz de ilçemizde tamamen gönüllü çalışan Ahlat Fotoğrafçılık Kulübü üyeleri ile beraber bir koordinasyon sağladık. Kulübünün ufak tefek şeylerde ihtiyaç duyabilecekleri alanda destek sağladık. Ahlat Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda yer alan mezar taşlarının tamamını dijital ortama aktarmak adına bir çalışma yürütüyoruz. Bu çalışma ile birlikte hedefimiz, taşlarda meydana gelebilecek deformasyonlar, kırılmalar, yıkılmalar münasebetiyle yok olabilecek zenginliği şuan itibari ile kayıt altına alabilmek ve dijital ortamda da olsa gelecek kuşaklara aktara bilmek. Doğrusu mezar taşlarının sayısal olarak da net bir verisi elimizde yok. Yani kaç adet mezar taşının da olduğunu bu çalışmanın sonucunda tespit etmiş olacağız. Biz de aynı zamanda bu çalışmayı yaparken gördük ki, Selçuklu Mezarlığı'nın belirli sembol taşları var, bu taşların ağırlıklı ziyaret edildiğini görüyoruz. Fakat 210 dönümlük bir alanda detaya girdiğimiz zaman birbirinden güzel, birbirinden farklı özellikler ihtiva eden mezar taşlarını, farklı anlamlar ifade eden taşları gördük. Bu anlarla ilgili kısmen de olsa bilgi sahibi olduk. Özellikle burada yaşayan insanların da buraya vakıf olması gerekir" dedi

 

Kaymakam Şentürk, fotoğraf çalışmalarının yanı sıra beraberinde yürütülen gönüllü turizm rehberi çalışmasının da olduğunu belirterek, yapılan çalışmaların birbirleri ile de bütünleştirilmiş olacağını söyledi. Gönüllü turizm rehberlerinin ilçe tarihini yansıtma ve gelecek guruplara aktarmada önemli unsurlar olduğuna inandıklarını anlatan Şentürk, "Elde ettiğimiz verileri burada yetiştirmiş olduğumuz yaklaşık 20 öğrencimiz ile de paylaşacağız. Çeşitli eğitimler, bilgi ve birikimler ile donatılan öğrencilerimizi yaz döneminde ilçemize gelen guruplara Ahlat'ın tarihi hakkında bilgiler aktaracak. Böylece daha kalıcı bilgiler sunulacak. Yürüttüğümüz çalışmalarla amacımız, Ahlat'ın turizmden de ekmek yemesine vesile olmaktır. Temel hedeflerimizden biriside budur. Çünkü bu zenginliğe yeterince sahip olunamamasının tek nedeni turizmden gelir elde edilememesidir" diye konuştu.

 

Ahlat Fotoğrafçılık Kulübü Başkanı Geylani Adıyaman ise, yapılan çalışmanın tamamen gönüllülük esasına bağlı bir uygulama olduğunu, insanın yaşadığı kente kalıcı bir şeyler bırakmasının mutluluğunu yaşadıklarını belirtti.


Kulüp üyelerinden Üzeyir Akçelik ise, amaçlarının abidevi mezar taşlarını gönüllülük esasıyla belgeleyerek, dijital ortamda da olsa gelecek kuşaklara aktara bilmek olduğunu söyledi.

Yapılan çalışmalara 10 kişilik bir ekip ile başlanıldığını, 210 dönümlük bir alanda bulunan tüm mezar taşlarının önce belge amacıyla kayıt altına alınacağını, ardından da en güzel taşların bulunduğu özel bir katalog çalışmasının yürütüleceği kaydedildi.

Bitlis Kent Haber, 04.07.2009

ÇANKIRI'DAN ÇALINANLAR DA GERİ ALINIYOR

 

Ocak-Haziran döneminde satın alma yoluyla, Roma Dönemi altın yüzükten MÖ 2000 yılına ait pişmiş toprak kaplara birçok eser, müzelerin sergi salonlarında yerini aldı.

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, geçmişin kültürel izlerini taşıyan ve tarihe ışık tutan paha biçilmez eserleri gün yüzüne çıkartıp sergileyebilmek için tarihi eser alımı yapıyor. Bu kapsamda her yıl bütçe doğrultusunda yapılan eser alım çalışmasına, bu yıl da ilk 6 ay için 1 milyon 125 bin TL ödenek ayrıldı. Bu bütçe, tarihi 'hazinelerin' müze koleksiyonlarında yer alması için kullanıldı.

Bu sayede, yılın yarısına kadar dönemde satın alma yoluyla, Roma Dönemi Karneol ve altından yapılmış yüzük, Çankırı bölgesinden MÖ iki bin yılına ait pişmiş toprak kaplar, çeşitli dönemlere ait madeni, pişmiş toprak ve taş eserler ile MÖ 2. ve MÖ 1. bin yılına ait pişmiş toprak ve madeni eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne kazandırıldı.

Ayrıca, kaçak yollarla Almanya'nın Bremen kentine götürülen bronz ve gümüş sikkeler, 1. bin yılına ait mahmuzlu bronz ok ucu ve geç Bizans dönemine ait bronz kadın figürü de yapılan girişimler sonucu geri getirildi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı.

Genel Müdürlük, geçen yıl da tarihi eser alımı için bütçesinden 2 milyon TL ayırmıştı.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, yılda ortalama 30 bin civarında tarihi eserin alımını yapıyor, tarihi varlıkların yasadışı yollarla yurt dışına kaçırılmasını önlüyor.

Bu kapsamda 2003-2005 yılları arasında 800 civarında olan kaçakçılık sayısı 2006 yılında 512'ye, 2007'de 206'ya ve 2008'de de 194'e düştü. 2007-2009 Haziran ayı itibariyle de toplam bin 669 adet eserin Türkiye'ye iadesi gerçekleştirildi.

Çankırı'nın Sesi, 04.07.2009

ARKEOLOGLARIN İZMİT MESAİSİ BAŞLIYOR

 

Eski adı ‘Nikomedya’ olan ve Nikomedya ve Bithinya krallıklarına da başkentlik yapan İzmit’in mevcut yerleşim biriminin altında birkaç medeniyetin izleri bulunuyor. Hemen her inşaat ve benzeri kazılarda Hellenistik ve Roma döneminden kalma eserler çıkan, tarih boyunca geçirdiği birçok depremle de altüst olduğu anlaşılan İzmit’in Çukurbağ Mahallesi’nde son olarak Etnografya Müzesi ekiplerinin yaptığı kazıda, 2. yüzyıldan kalma Roma dönemine ait Herkül heykeli gövdesi ve Athena’nın heykel başı, üzerinde asker figürleri olan 2 mermer kabartma ile bir sütun bulundu. Yapılan incelemelerde, bunların ancak devlet binası veya tapınakta olabileceği düşünülerek  kazı yapılması kararlaştırıldı.


Çekül Vakfı Kocaeli Temsilcisi ve Kocaeli Sivil İnisiyatif Platformu Üyesi Numan Gülşah, Etnografya Müzesi Müdürlüğü’nün kazı için hazırlık yaptığını, bazı binaları boşalttığını belirtirken, bu yerin altında Roma İmparatorluğu’nun idare binası ile tapınak olduğuna inandıklarını, bugüne kadar çıkan eserlerin bunu kanıtladığını belirtti. İzmit Etnografya Müzesi yetkilileri de önümüzdeki hafta kazılara başlanabileceğini belirtti.

Radikal, 04.07.2009

TATARLI'DA TARİH GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen ‘Tatarlı Höyük Kazıları’, Adana’nın Ceyhan İlçesine bağlı Tatarlı Köyünde başladı.


ÇÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkan Yrd. Doç.Dr. Serdar Girginer,  8 bin yıllık geçmişi bulunan Tatarlı Höyüğü’ndeki kazıyla ilgili şu bilgileri verdi: “Bu kazıyla elde edeceğimiz özellikle geç tunç çağı verileriyle belli bir boşluğu dolduracağımıza inanıyoruz. Dolayısıyla geçen sene büyük bir kısmını açtığımız geç tunç çağı tapınağının bu sene kazısını tamamlamayı planlıyoruz. Bunun dışında da yeni açmalarla yerleşim tarihi açısından önemli sonuçların çıkacağını ümit ediyoruz. Burası bölgenin dört büyük höyüğünün en büyüğü. Her dönemde kronolojik sorunlar vardı. Taş Devri’nde de Eski Tunç Çağı’nda da. Bütün bu kronolojik sorunları çözecek önemli yerleşmeler lazım bize. Biz de bu yerleşmelerin en büyüğünde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Dünyada ve Türkiye’de herkes bu kazıdan elde edilecek verileri bekliyor. Kazıların 60 ile 100 yıl arasında tamamlanmasının bekliyoruz.”

Radikal, 04.07.2009

KÜLTÜR VARLIKLARI YOK OLUYOR

 

Samsun'da tescilli olan bir çok eski ev için Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın yürüttüğü projeler kapsamında, Samsun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne başvuranlara, proje maliyeti karşılığında kredi veriliyor. Samsun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Kültür Servisi Müdürü Kaşif Çıkış, herhangi bir kurum yada kuruluşa ait olmayan binaların onarım ve bakımı ile restorasyon işlemleri ve değerlendirilmesi sorumluluğunun başta Samsun Büyükşehir Belediye'si olmak üzere belediyelere ait olduğunu söyledi.

 

Samsun'da tescilli yani sahipli binaların onarım bakım sorumluluğunun kişilere ait olduğunu belirten Çıkış, “Ancak bakanlık bu kişilere kolaylık sağladı. bu yardımlar bakanlığın onayı ile belirtilen koşullar altında 2006 yılı ve 2009 yılları arasında Toplam 49 kişiye yapıldı. Ancak yapılan bu yardımlar belirli bir kişi ya da kuruma ait olan binalar için geçerlidir.Herhangi bir kurum yada kuruluşa ait olmayan binaların onarım ve bakımı,restorasyon işlemleri ve değerlendirilmesi sorunluluğu başta Samsun Büyükşehir Belediye'si olmak üzere belediyelere aittir" dedi.

2006 yılından bu yana Samsun'un çeşitli yerlerinde bulunan kültür varlıkları ile ilgili kendilerine sunulan 14 projenin kredilerinin verildiğini vurgulayan Çıkış, Samsun için kültür ve turizm anlamında büyük önem teşkil eden bu varlıklara sahip çıkılması gerektiğini söyledi. Proje hakkında bilgi veren Çıkış, “Müracaatları yeni yapılmış ya da geri ödenmesi devam eden bir çok projemiz var. Bizim çalışmalarımız kişi yada kuruma ait olan kültür varlıkları ile ilgilidir. Ancak çalışma yürüttüğümüz projelerin çoğu Samsun'un merkez değil çevre ilçelerinde bulunmakta. Şehir içinde bulunan kültür varlıkları ile ilgili sahipleri olmadığından işlem yapamıyoruz. Bu kültür varlıkları Büyükşehir Belediyesi'nin sorunluluğundadır" şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, Haber: Adnan Bahadır, 04.07.2009

TOPKAPI SARAYI DERGİSİNİ ÇIKARAMIYOR

 

Topkapı Sarayı, 1459 ve 1460 yıllarında alt yapısının tamamlandığı yani Sirkeci Garı ile Ahırkapı ve Sarayburnu'nu dolaşan Sur-u Hümayun'un savunma için tamamlanıp, Ayasofya'ya ve Hasbahçe'ye açılan kapılar ve Marmara Denizi tarafındaki kapılarla birlikte dış dünya ile ilişki kuran ve deniz tarafındaki kapıya yerleştirilen toplar yüzünden de halkın Topkapı Sarayı adını verdiği mekandır.
 

Bu geniş sahanın içinde surlar, bir yerde daha iki avluyu birinci avludan ayırmaktadır. Birinci Avlu'ya Ayasofya tarafından girilir. Müzeyyen Kapı 18. asrın bir süsleme ve mimari şaheseridir; yanı başında ise tarihimizin ünlü hattatı III. Ahmed Han'ın yaptırdığı anıtsal çeşme yer alır. Bu kapıdan girince solumuzda Bizans'ın 6. asrından kalma Aya İrini Kilisesi vardır. Temmuz ayındaki İstanbul Kültür Festivali sayesinde bütün dünyada tanınmış, yanlış bilmeyelim Osmanlı'nın hiçbir zaman camiye değil, 19. asırda müzeye çevirdiği binadır. Onu geçince Darbhane dediğimiz yer, Saray'ın atölyeler mekanıydı. Bugün Tarih Vakfı ile Topkapı Sarayı arasındaki ihtilafa konu olan bu yerdir. Maalesef sarayın atölyeler için kullanacak mekanı olmadığı, daha beteri 12 bin parçalık dünyaca ünlü çini eserlerini, portrelerini ve silahlarını sergileyecek yer olmadığı halde bu geniş mekan bu ihtilaf yüzünden boş durmaktadır. Üstelik Cülhane tarafına inşa ^^^m   edilen ve Arkeoloji Müzesi'nin de bazı eserlerinin teşhiri ve atölyeler için burası kullanılabilecekken aynı nedenle el sürülememektedir. 19. yüzyılda o zaman için bile şehircilik açısından ne kadar isabetli olduğu tartışılan demiryolu, bugün tamamen atıldır, bu hattın bir an evvel sökülmesi, sahanın Gülhane Parkı'nın devamı olarak ziyarete açılması; bazı yüzey arkeolojik tespitlerin ve kazıların yapılması gereklidir. Sözü geçen alanda 19. yüzyıl ortalarına kadar mevcudiyeti bilinen bazı sahilsaray ve köşklerin de yeniden ihyası düşünülmektedir. Keza bu bölgede mevcut bazı askeri tesislerin de silah koleksiyonunun teşhiri için düşünülmesi mümkündür.
 

Sarayın en önemli sorunu gittikçe artan sayıda ziyaretçidir. Artan iktisadi krize rağmen bu yıl sayının 2,5 milyonu geçeceği düşünülüyor, bu sayı çoktur. Bilet ücretlerinin kesinlikle artırılması ve gerek İtalya müzelerinde ve bizde de Dolmabahçe Sarayı'nda başlandığı üzere randevulu sistemle ve kontenjanla gezilmeye açılmalıdır. Bu en önemli sorundur. Yerli ziyaretçiler için ucuz Müzekart tarifesi uygulanmaktadır; binaenaleyh müze giriş ücretlerindeki artış Türk yurttaşlarını etkilemeyecektir.
 

Sarayda okulluların ziyaretlerini düzenlemek maalesef gelen okulların başındaki öğretmenlerin sayıca azlığından ve hatta bazılarının bilgisizliğinden gereken faydayı sağlayamıyor. Elimizde 7 tane fedakar gönüllü rehberimiz dışında bu gezileri düzenleyecek kadrolar yoktur. Muhtemelen Topkapı Sarayı'na yapılacak toplu okul gezilerinin ilköğretim 8. sınıf ve daha üst sınıftaki öğrencileri kapsaması düşünülmelidir. 4 yıldır yapılan halka açık konferansların sayısının artırılması planlanıyor. Maalesef Türkiye müzelerinin hiçbiri gibi Topkapı Sarayı da süreli dergi ve bülten çıkaracak durumda değil, rapor ve yazı hazırlayacak müze uzmanları ve
üniversitedeki meslektaşların heves ve faaliyeti buna yeterli, ama dergileri basacak durumda değiliz.
 

Topkapı bir sorunlar yumağıdır, en büyük eleştiri, ilgi ve desteğin halktan gelmesi gerekir; oysa aldığımız maddi ve manevi desteğin Avrupa ve Amerika'daki yurttaşlık ve hemşehrilik desteğine benzemediği açıktır. En büyük sorun gençliği müzelere çekmektir. En seçkin okullarda dahi öğrencilerin çoğunun hayatlarında müze gezmek gibi bir tecrübe yaşamadıkları veya bir iki kere gittikleri anlaşılıyor. Bu konuda maalesef okul da, aile de yeterince bilinçli davranmıyor.

Habertürk, Yazı: İlber Ortaylı, 04.07.2009

XANTHOS'UN RÖLÖVESİ ÇIKARILIYOR

 

Antalya’nın Kaş İlçesi'ne bağlı Kınık beldesi yakınlarındaki Xanthos Antik Kenti’nin  üç boyutlu rölövesi çıkartılıyor. 


1950 yılından bu yana Fransa’nın Bordeaux Üniversitesi ve Fransız Yüksek Arkeoloji Akademisi tarafından yürütülen kazıların bu yılki ürünü olarak yürütülen rölöve projesi için Bordeaux Üniversitesi’nden Prof.Dr. Jacques Des Courtils başkanlığında 32 kişi çalışıyor.


Fransa Cumhurbaşkanlığı tarafından bu yıl ‘Fransa Devlet  Nişanı’ ile ödüllendirilen Des Courtils kazıların kentin doğu kısmında Yukarı Agora’da başladığını ve resmi binalarla Roma dönemine ait kalıntıların ortaya çıkmasını beklediklerini söylüyor. Antalya - Muğla sınırını çizen Eşen Çayı’nın suladığı ovanın tepesinde bulunan kent, MÖ 2. yüzyılda Likya Uygarlığı’na başkentlik etmiş, Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olmuştur.

Radikal, 04.07.2009

SAHNE İSTANBULLULARIN

 

 

İstanbul, yaşayanlar için ne ifade ediyor, dışarıdan nasıl gözüküyor? Bu sorunun cevabı İspanyol çağdaş sanatçı Antoni Muntadas'ın, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti kapsamında yürütülen 'İstanbul'da Yaşıyor ve Çalışıyor' projesi kapsamında yapacağı film projesinin özünü oluşturacak. Dünyanın önde gelen çağdaş sanatçılarından Muntadas, önümüzdeki günlerde İspanya Kralı'nın elinden Velazquez Ödülü'nü almadan önce İstanbul'a geldi. Dün, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nda ajansın yönetim kurulu başkanı Şekib Avdagiç'le birlike proje anlaşmasını imzaladı.

Muntadas Kadırga Sanat Üretim Merkezi'nde bir dizi atölye çalışması yapacak. Genç Türk sanatçılarla bir araya gelecek ve birikimlerini paylaşacak. Ama öncesinde o, İstanbul'u ve şehir sakinlerini tanımanın peşine düşmüş durumda. "İstanbul şehirlerden oluşan bir şehir" diyen Muntadas İstanbul'la ilgili filmler izlemenin, yönetmen ve yazarlarla konuşmanın dışında raporlar bile okuyormuş. Ayak üstü biz gazetecilerin İstanbul ile ilgili neler düşündüğünü bile sordu, düşüncelerimiz hoşuna gitmiş olmalıki ilerleyen günlerde düzenleyeceği atölyesine davet etti. Sonra da taksicilerle konuşacağını söyledi. Çünkü bir kenti en iyi tanıyan meslek gruplarından birinin taksiciler olduğunu düşünüyor.

Kendisine hediye edilen Tahsin Aydoğmuş'un Ayasofya fotoğraf albümü ve İskenden Pala'nın Şehrin Sultanları kitabını ilgiyle inceleyen Muntadas, film projenin tamamlanma süresinin en az iki yıl olduğunu söylüyor. Fakat projenin 2010'a yetiştirilmesi gerektiğinin de farkında. Gülümseyerek, "Biraz üzerimde baskı hissediyorum ama yetiştireceğim de" diyor.

Sabah, 03.07.2009

ÖREN YERLERİNDE GREV VAR

 

Kamu işçilerini kapsayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde uyuşmazlığın sürmesi halinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ören yerleri ve müzelerde turizm sezonunda greve çıkılacak. Grev kararı alınan yerler arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, Efes, Ürgüp, Göreme, Aspendos, Perge, Phaselis, Olympos, Ani, Saklıkent, Milet gibi müze ve ören yerleri bulunuyor.

Cumhuriyet, 03.07.2009

Ephesos (Sebah & Joaillier)
...1890





.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi