Haberler logo Ocak '10 Arşivi

31 Ocak - 6 Şubat 2010


İHBAR


TERMESSOS SURLARI GÖZ GÖRE GÖRE TAHRİP EDİLİYOR!





Ülkemizde son yıllarda artan tarihsel varlıklara yönelik tahribata bir yenisinin eklendiğini saptamış bulunuyoruz.


Hellenistik döneme ait Termessos antik kenti surları, Antalya-Korkuteli karayolu genişletme çalışmalarıyla yok olmak üzeredir. Gelişmeleri izlediğimiz yaklaşık iki aydır çok miktarda kesme taşın kaybolduğunu ve zemin yükseltme çalışmalarında malzeme olarak kullanıldığını üzülerek tespit ettik.






Bu süre içinde bir kaç kez bilgi almak üzere aradığımız Antalya Müzesi görevlileri durumun kontrol altında olduğunu belirttiler. Durumun hiç de söylendiği gibi kontrol altında olmadığı yukarıdaki fotoğraflardan anlaşılmakta olup iki ay öncesine kıyasla surlardan çok miktarda kesme taşın alındığı gözlemlenmektedir.


Surlar tamamen yok olmadan acilen müdahale etmek gerektiğine inanıyor ve bilginize sunuyoruz.

Mete Savaş - Arkeolog rehber, 05.02.2010


MARMARAY İŞÇİLERİ DİRENİYOR

Üsküdar’daki Demiryolları, Limanlar, Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) Marmaray Bölge Müdürlüğü önünde açıklama yapan işçiler, ''Ücretlerimizin yükseltilmesi ve çalışma haklarımızın düzeltilmesi için direnişteyiz'' pankartı açtı.

İşçiler adına açıklama yapan Aydın Erhan, Marmaray Yenikapı şantiyesinde ana firma Taisei-Gama-Nurol’un taşeron firması Polat İnşaat’a bağlı olarak arkeolojik kazılarda çalıştıklarını kaydederek, 16 Ocak’tan bu yana iş bırakma eylemini sürdürdüklerini belirtti.

Üç yıldır 27,5 TL günlük ücretle çalıştıklarını ve ücretlerine hiç zam yapılmadığını söyleyen Erhan, ''Sorunlarımız sadece ücret artışı değil, yemekhanemiz ve yemekler de çok kötü. Elbiselerimizi değiştireceğimiz bir yer yok. Sigortalarımız sürekli eksik yatırılıyor. Ücretlerimiz zamanında ve düzenli verilmiyor. Girdi-çıktı yapılarak haklarımız gasp ediliyor. Sağlık kontrollerimiz altı ayda bir yapılması gerekirken yılda bir kez yapılıyor. Bunların düzeltilmesini istiyoruz'' dedi.

Öte yandan, Marmaray işçilerine destek olmak amacıyla ‘Barış ve Demokratik Çözüm Platformu’, Marmaray’ın Yenikapı Şantiyesi’nde bir basın açıklaması yaptı. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri tarafından yapılan açıklamada, insanca bir yaşam ve sosyal güvenlik haklarının korunması için mücadele eden işçilerin yanında olunduğu vurgulandı.

soL Haber Merkezi, 6.2.10

"ILISU'YA FON SAĞLAYAN BANKALARDAN PARAMIZI ÇEKECEĞİZ"

 

Hasankeyf’in yüzde 80’ini sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nın yapımı için Almanya, Avusturya ve İsviçreli kredi kuruluşlarının anlaşmayı feshetmesi ardından 300 milyon euro'luk kredi için üç bankayla yürütülen görüşmelerde sona gelindi. Bölge temsilcileri ve çevreciler projeye finansal destek sağlaması durumunda bankalardaki tüm mevduatlarını çekebilecekleri belirtildi.


Hasankeyf’a yapılması planlanan Ilısu Barajı’na kredi vermekten Avrupalı kuruluşların çekilmesi için AKP hükümeti Ilısu Barajı için ihtiyaç duyulan finansal kaynağın temininde son aşamaya gelindi. Ilısu için bankalarla yapılan görüşmelerin ve Hazine’nin çalışmalarının tamamlandığı belirtildi.

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun önümüzdeki hafta yapacağı bir toplantıyla son durumu açıklayacağı belirtiliyor. Bakan Eroğlu, bir süre önce yaptığı açıklamada, barajın yapımı için kredi eksiğinin 3 bankadan bulunduğunu ancak görüşmelerin sürdüğünü söylemişti.


Çevrecilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu geçen yıl projeden Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetlerinin desteğini çekmesi üzerine AKP kaynak arayışına girmişti. Barajın, tarihi Hasankeyf’in içinde bulunduğu Dicle Vadisi’ne yapılacak olması nedeniyle, projeye karşı çıkan çevreciler, Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşmeye hazırlanıyor.

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, baraja destek verecek iki bankanın yöneticisiyle görüşerek projeden çekilmelerini istediklerini ancak sonuç alamadıklarını söyledi. Önümüzdeki günlerde konuyu Başbakan Erdoğan’a taşımak istediklerini belirten Eken, “Bu konu evrensel bir sorun, sadece ticari olarak bakamayız. Başka bir ülkede Hasankeyf, gözbebeği olurdu. Başbakan Erdoğan’ı ziyaret ederek kendisine bu projenin doğaya verdiği zararı ve ne kadar büyük bir tarihi hata olacağını anlatacağız” dedi.


Eken, söz konusu süreçte çıkan kararlar ne olursa olsun, Hasankeyf’in korunması için çalışmaya devam edeceklerini ifade etti.

Batman’da “Hasankeyf Yaşatma Girişimi”ni ziyaret eden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, projeye finansal destek sağlayacakları iddia edilen bankalardaki tüm mevduatlarını çekecekleri uyarısında bulundu. Baydemir, “Herhangi bir finans kuruluşu ya da banka, Hasankeyf’in katledilmesi sürecinde yer alırsa, bilsin ki bizim tek kuruşluk mevduatımız onların bankasında yer almayacak” dedi.


Projeye finansal destek verecek bankalarla çalışmamaları için vatandaşlara da çağrı yapacağını vurgulayan Baydemir, “Bu bankaları, politikalarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Birgün, 31.01.2010


******


HASANKEYF'E AMBALAJLI KORUMA SAĞLANACAK

 

Ilısu Barajı’nın altında kalacak olan Hasankeyf’te taşınabilir tarihi eserlerin kurtarılması için çalışmalar sürüyor. Kültür Varlıkları Koruma ve Müzeler Genel Müdürü Ökkeş Dağlıoğlu, eserlerin hepsini kurtarmanın mümkün olmadığını belirterek, taşınacak ve taşınmayacak eserlerin belirlendiğini söyledi. Dağlıoğlu, “Taşınacaklar, belirli bir metotla taşınacak. Yerinde kalacak eserler de, güçlendirme ve onarım çalışmalarının ardından uzun ömürlü özel bir naylonla vakumlanıp su altında bırakılacak. Bu ambalaj yöntemi ile bu eserler en az 100 yıl su altında korunmuş olacak. Böylece bu eserler de aslına uygun şekilde bozulmadan gelecek nesillere aktarılmış olacak” dedi.

Türkiye Gazetesi, 04.02.2010


Nano Yorum:

Dağlıoğlu ya bugüne kadar bilim çevrelerinin verdiği raporları hiç okumamış, ya da düpedüz alay ediyor. Bizce bu zatın da naylonla iyice bir vakumlanıp, 1000 yıl sonraki kuşaklar tarafından incelenmesi için, suyun altına terkedilmesi fikri de bu projeyle birlikte düşünülmelidir... Niye olmasin ki? Kıymetli "gültür" varlıklarını aslına uygun şekilde koruyalım. Değil mi ya?!

S.B. Sinirli

TARİHİ 413 SOKAK TURİSTLERİ AĞIRLAYACAK

 

İzmir'in en eski yerleşim birimleri arasında yer alan, Metin Oktay gibi ünlü futbolcuların top koşturduğu semt olarak da bilinen Damlacık 413 Sokak, pansiyon turizmine hizmet vermeye hazırlanıyor. 413 Sokak'ta yaşayan Damlacık semti sakinleri projenin kısa sürede yaşama geçirilmesi için Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan'ın desteğini de aldılar

Turistik Ev Pansiyoncuları Birliği (TUREVS) Başkanı Tülin Baştak ile birlikte masaya oturan 413 Sokak sakinleri, semtlerinde 70 evin pansiyonculuk için hazır olduğunu söylediler. Başkan Tartan da, sokaktaki konumları ve koşulları uygun bulunan 40'a yakın evin restorasyonunun yapılıp ev pansiyonculuğuna hazır duruma getirileceğini belirtti. Tartan, günü birlik nüfusu milyonlara dayanan ve "İzmir'in kalbi" diye nitelendirdiği Konak'ta ev pansiyonculuğunun alt yapısının zaten var olduğunu dile getirdi. Dinamik yapısıyla Konak'ta yerli ve yabancı turizme hizmet eden, 'Sakin Sokaklar' yaratılacağını vurgulayan Tartan,kültür turizmi ile ilgili projelerin sırasıyla yaşama geçtiğini, Namık Kemal, Sümer ve Fatih Mahallelerinde ev pansiyonculuğunu başlatmak için düğmeye bastıklarını ve en kısa sürede de yaşam bulacağını söyledi.

Turizmin önünü açmak amacıyla sokağın dış cephe yenilemelerine hemen başlanılacağını hatırlatan Tartan, "İzmir'de Konak dinamik bir kent. Yaşayan kent için de biz sakin sokaklar yaratarak büyük bir turist yelpazesine sesleneceğiz. Damlacık, 413 Sokak'ta 70'e yakın ev var. Bunların 40'a yakın bölümü eski yapı. Restorasyon projelerini hazırlayıp, dış cephe yenilemelerini gerçekleştireceğiz. Ağaçlandırma çalışmalarını yaparak, ev sahiplerine pansiyonculuk eğitimi vereceğiz" dedi.

Haber Ekspres, 05.02.2010

KÖPRÜNÜN YERİ TAM 'KAVGALIK' SEÇİLDİ

 

 

Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan, Tekirdağ- Çanakkale-Balıkesir Otoyolu Projesi kapsamında Çanakkale Boğazı'na inşa edilecek köprünün yerini açıkladı. Köprü için belirlenen ilk güzergahın, şehitliklerin de yakınında bulunan Sarıçay- Kilitbahir arası olduğunu bildiren Turhan, "Burada çevre, sit alanları, Kültür ve Tabiat Varlıkları ile ilgili konular var. Köprü sağa, sola bir miktar kayabilir" diye konuştu.

Tekirdağ ile Balıkesir'i birbirine bağlayacak Çanakkale Boğaz Köprüsü'nün, şehitliklerin yakınındaki Sarıçay- Kilitbahir arasına yapılacağına yönelik açıklama ortalığı karıştırdı. Kentin üzerinden ve şehitliklerin içinden geçecek bu köprüyü kesinlikle istemediklerini söyleyen Çanakkale Belediye Başkanı CHP'li Ülgür Gökhan, "Daha önce bu konuda alınan belediye meclisi kararı da var. Yani Çanakkale halkı istemiyor" dedi.

Haber Ekspres, 05.02.2010

HIRKA-İ ŞERİF İTALYAN UZMANA EMANET

 

Geçen yıl Ramazan ayında yıprandığı gerekçesiyle ziyarete açılmayan Veysel Karani'nin torunları Köprülü Ailesi'ne ait Hırka-i Şerif'in onarımını İtalyan konservatör Marina Zingarelli yapacak. Zingarelli'nin bu ay İstanbul'a gelerek Fatih'teki Hırka-i Şerif Camisi'nde onarım işlemine başlayacağı belirtildi. Ödeneği İstanbul İl Özel İdaresi tarafından karşılanacak olan konservasyon işlemi, Ramazan ayına yetiştirilecek.

Sabah, 05.02.2010

GARA KİLİSESİ CANLANACAK

 

 

Bodrum’un Bizet Beldesi’nde 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin kültür turizmine kazandırılması için proje hazırlandı. Kilise, Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi Bitez Beldesi’nde yıllarca atıl vaziyette kalan 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin canlandırılması ve kültür turizmine kazandırılması için geliştirilen proje tamamlandı. 1800 yıllık mozaikleri, odaları, bahçesindeki su kuyusu ve kanalları ile günümüze kadar korunabilmiş bölgenin en önemli kilisesinin hayata kazandırılması için mülk sahipleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, valilik ve sivil toplum örgütleri ile görüşmelere başladı. Bitezliler tarihi kilisenin önce koruma altına alınması, ardından kültür turizmine kazandırılması için seferber oldu. Yüksek Mimar Ahmet Iğdırlıgil’in hazırladığı Gara Kilise Kültür ve Sanat Müzesi projesi kapsamında, kilisenin tamamen restore edilmesi, mozaiklerin üzerinin cam ile örtülerek ışıklandırılması, gerekli izinler alındığı takdirde yaklaşık 4 bin yabancının yaşadığı Bodrum’da yabancılar için ilk ibadete açılacak yer olması isteniyor. Arazi içerisinde yapılacak, kafeterya, oturma ve dinlenme grupları, el sanatları ve hediyelik eşya standları ile otoparkın yer aldığı projenin hayata geçmesiyle Gara Kilisesi Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.

haberler.com, 04.02.2010

OSMANLI TARİHİ İÇİN ÖNEMLİ KEŞİF





Osmanlı İmparatorluğu'nun Bizans İmparatorluğu'ndan ilk fethettiği, Osman Bey'in de adına ilk hutbeyi okuttuğu kale olan Karacahisar Kalesi'ndeki kazılarda bir zaviye (küçük tekke) gün ışığına çıkartıldı.

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof.Dr. Erol Altınsapan, AA muhabirine, Karacahisar Kalesi kazılarının, Valiliğin desteği ve girişimiyle Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünün başkanlığında geçen yıl ağustos ayında başladığını belirterek, kalede kazının yanından restorasyon çalışmalarının da kendisinin gözetiminde süreceğini kaydetti.

Kaledeki ilk kazıların 1999 yılında Prof.Dr. Halil İnalcık'ın önderliğinde, dönemin AÜ Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ebru Parman tarafından başlatıldığını anımsatan Prof.Dr. Altınsapan, şöyle konuştu:

''Kazı çalışmaları 2002-2005 yıllarında devam etti. Ağustos 2009'a kadar kalede bir çalışma yapılmadı. Sayın Valimiz Mehmet Kılıçlar, bize bu anlamda çok büyük güvence verdi. Böylece kazılara başladık. Karacahisar Kalesi, Ertuğrul Gazi'nin oğlu Osman Gazi tarafından Bizanslıların elinden 1289 yılında fethedildi. Karacahisar Kalesi'nin fethi Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcındaki en önemli olaydır. Kalenin fethedilmesi, Osmanlı'nın Bizans'a karşı ne kadar büyük bir rakip olacağını gösterdi. Karacahisar Kalesi, Osmanlı'nın İznik'ten Edirne'ye kadar olan fetih sürecinin başlangıç noktası durumunda bir yer.''

Prof.Dr. Altınsapan, kazı sezonu boyunca temizlik ve kazı çalışmaları bir arada yürütüldüğünü belirterek, çalışmalar sırasından kalede bir iç surun bulunduğunu ortaya çıkarttıklarını bildirdi.

Çalışmalara öncelikle iç sur içerisinde kapsamlı bir temizlik çalışmasıyla başladıklarını anlatan Prof.Dr. Altınsapan, şöyle devam etti:

''Kalenin ana yapısı içinde zaviye olması muhtemel bir yapının izlerini bulduk. Zaviye etrafındaki kazıyı tamamlamadık. Kalenin içinde gün yüzüne çıkardığımız zaviye, 13. yüzyıl zaviyelerinin yapısına benziyor. Tokat yöresindeki zaviyelerle benzerlik gösteriyor. Ters T planlı bir yapı. Osmanlı camilerinin prototipi olması muhtemel bir mimari. 2009'daki kazılarda kalenin iç suruna dayalı iş atölyelerini de gün yüzüne çıkardık. Temizlik ve kazı çalışmalarının sonucunda farklı kap türlerine ait sırlı ve sırsız seramik parçaları bulduk. Bunların, kapların ağız, dip, kulp ve gövde parçalarından oluştuğu anlaşılıyor.

Ayrıca çalışmaların sonucunda 13 sikke, 1 de demir makası ortaya çıkarttık. Kazı çalışmalarına Prof.Dr. Halil İnalcık da geldi. Bize destek vereceğini söyledi.''

Prof.Dr. Altınsapan, 2010 yılındaki kazıları özellikle konservasyon ve restorasyona yönelik yapacaklarını sözlerine ekledi.

Habertürk, 04.02.2010

TÜRKİYE İLE PERU ARASINDA ANLAŞMA TAMAM

 

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan Türkiye ile Peru arasındaki uluslararası anlaşmaya göre, taraflar, çalınan, yasadışı yollardan ticareti yapılan, ihraç edilen veya el değiştiren arkeolojik, sanatsal, tarihi ve kültürel varlıkların kendi topraklarına girişini yasaklamayı ve engellemeyi taahhüt ediyor.


Taraflardan birinin acil talebi üzerine, diğer taraf yürürlükteki ulusal yasalara ve uluslararası anlaşmalara göre istekte bulunan tarafın topraklarından çalınan, yasadışı yollardan ihraç edilen veya el değiştiren herhangi bir kültürel, arkeolojik, sanatsal ve tarihsel varlığı ele geçirip, iadesine ilişkin gerekli hukuki adımları atacak.
Kültürel, arkeolojik, sanatsal ve tarihsel varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine ilişkin talepler diplomatik yollardan resmiyet kazanacak.
Kültürel varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine ilişkin masraflar talepte bulunan ülke tarafından karşılanacak.

Anka, 04.02.2010

MAYDOS KALINTILARI ÜZERİNDEKİ İMAR DURUMU NETLEŞECEK





Çanakkale'nin Eceabat İlçesi'ndeki Maydos Antik Kenti üzerinde bulunan parsellerin imar durumunun netleştirilmesi için sondaj ve kurtarma kazısı yapılması planlanıyor.

 

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, İsmetpaşa Mahallesi Çamburnu mevkisinde yer alan Maydos Antik Kenti, 2006 yılında kanalizasyon çalışmaları sırasında bulundu. Antik kentin yer aldığı bölge, 2007 yılında Müzeler Müdürlüğü uzmanlarının önerisiyle Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunca arkeolojik sit alanı ilan edildi. Birinci ve üçüncü derecede sit alanı ilan edilen bölgede, yapılaşmaya ve herhangi bir tadilata izin verilmiyor.

 

Koruma Kurulu, kent yerleşimi ve çevresinde yer alan Maydos Antik Kenti ile Çamburnu Kalesi ve Kilise Tepesi Höyüğü'nde aykırı uygulama yapılmasını önlemek amacıyla Eceabat Belediyesinden imar planı çalışması yapmasını talep etti. Belediye buna itiraz ederek, bölgede kurtarma kazısı ve sondaj çalışmalarının yapılması için Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurdu. Başvuru kabul edilerek, bu çalışma için ödenek çıkarıldı ancak yeterli olmadığı için çalışmalara henüz başlanamadı.

 

Konuyla ilgili olarak Eceabat Belediyesinde, Başkan Kemal Dokuz ile parsel sahiplerinin katılımıyla bilgilendirme toplantısı yapıldı. Parsel sahipleri, Dokuz'dan çalışmanın bir an önce tamamlanarak mağduriyetlerinin giderilmesini istedi. Belediye başkanı Dokuz ise, bugüne kadar yapılan çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Dokuz, "Amacımız, kurtarma kazısı ve sondaj çalışmalarıyla, arkeolojik sit alanı içerisinde yer alan parsel sahiplerinin sorunlarını çözmek. Burada bir antik kent varsa ortaya çıkarılması, yoksa vatandaşların mağduriyetinin giderilmesi için çalışıyoruz" dedi.

 

Kemal Dokuz, gelişmelerle ilgili parsel sahiplerini bilgilendireceklerini sözlerine ekledi.

Emlak Kulisi, 04.02.2010

ŞAŞKIN 'DEFİNECİ' YAKALANDI

 

Datça’daki tarihi antik Knidos kentinde kaçak kazı yapan define avcısını, internet kafede düşürdüğü flash bellek ele verdi! 22 yaşındaki A.S.N., gittiği internet kafede flash belleği düşürdü. Flash belleği bulunca ne olduğunu anlamak için açıp bakan kişi antik kentte kazı yapıldığına dair fotoğrafları görünce polise haber verdi. Polis, hakkında daha önce de hakkında benzer bir suçtan sabıka kaydı bulunan A.S.N.’yi tanıdı. Fotoğraflarda elinde biri kurusıkı diğeri kurusıkıdan bozma iki tabancayla görülen A.S.N yakalandı. A.S.N.’nin evinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmazken şüpheli ifadesinde fotoğrafta görülen tabancaların Y.B.’ye ait olduğunu söyledi.

Y.B’nin evinde yapılan aramada iki tabancayla ‘Rambo’ diye bilinen bir bıçak ele geçirildi. Gözaltına alınan Y.B. tarihi eser kazıları ile bir ilgisinin olmadığını, tabancaları Akhisar’dan satın aldığını savundu.

Fotoğraflarda görülen İ.C. adlı üçüncü şüpheli aranırken polis şüpheli A.S.N, Marmaris Müze Müdürlüğü ve Datça Kadastro Müdürlüğü görevlileriyle, Knidos antik kentine giderek inceleme yaptı. Kazı yapılan alanın 1’inci derece sit bölgesi ve bir sunak olduğunu belirlendi.


A.S.N.’nin  ifadesinde “İ.C. ile Almanya’da birlikte cezaevinde kaldık. Facebook aracılığıyla görüşüyoruz. Adresini bilmiyorum. İ.C. ile Knidos tarafına gezi amacıyla gittik. Virane bir yerin yanında yılan figürü görünce bir başka viranenin içerisinde bulunan kazma kürekle etrafını kazdık. Aynı yerde başka eski yazıların bulunduğu taşların fotoğraflarını çektik. Herhangi bir eseri almadık” dediği öğrenildi.

A.S.N. ‘İzinsiz define aramak ve kazı yapmak’, Y.B. de silah kanuna muhalefet suçlarından çıkarıldıkları mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırak

Radikal, Haber: Mehmet Çil, 04.02.2010

HAÇLAR YERİNE OTURACAK





Edirne'deki Ortodoks kilisesinin restorasyonunda çatısına konmayan haç, Bulgar makamlarının talebi ve anıtlar kurulunun onayı ile yerine yerleştirilecek.

Edirne'deki iki Ortodoks Bulgar kilisesinden biri olan St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin restorasyonu sırasında çatısına konulmayan haç, Bulgar makamlarının talebi üzerine, Anıtlar Kurulunca yapılan toplantıda onaylandı. Haçın önümüzdeki günlerde kilisenin çatısına yerleştirileceği bildirildi.

 

Anıtlar Kurulundan alınan bilgiye göre, 2008 yılında St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin restorasyonu sırasında, Anıtlar Kurulu'na sunulan restorasyon planında kilisenin çatısında haç olacağı belirtilmedi.

 

Çatıya daha sonra haç yerleştirmek isteyen Bulgar makamları, Anıtlar Kuruluna tekrar başvurarak, bu taleplerini iletti. Geçtiğimiz günlerde toplananın kurul, Bulgar makamlarının taleplerini onayladı.

 

Kilisenin içerisinde tutulan yaklaşık 1.5 metrelik iki haçın önümüzdeki günlerde düzenlenecek ayinle çatıya takılacağı öğrenildi.

 

Kirişhane Semtindeki St. Konstantin ve Elana Kilisesi'nin yapılış tarihi kilise kayıtlarında 1869 olarak gösteriliyor. 20. yüzyıl ortalarında cemaatini kaybeden ve kaderine terk edilen kilisenin, Türk ve Bulgar yetkililerinin görüşmeleri sonucu 2008 yılının ocak ayında restorasyonuna başlanmış ve çalışmalar 8 ayda tamamlanmıştı.

 

Restorasyonun ardından ramazan ayının yaşandığı 14 Eylül 2008'de dönemin Bulgaristan Başbakanı Sergey Stanişev ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kilisenin açılışını yapmış ve kilisenin bahçesine dostluk fidanı dikmişlerdi. Edirne'deki St. Konstantin ve Elena ile St. Georgi Kilisesi hafta sonları turlarla ya da kendi imkanlarıyla ziyarete ve ibadete gelen pek çok Bulgar turisti ağırlıyor

Radikal, 04.02.2010

ŞEHBENDERLER KONAĞI KÜTÜPHANE OLDU

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi mirası ayağa kaldırarak işlevsellik kazandırma çalışmaları kapsamında restore ettiği Şehbenderler Konağı, 9 Şubat Salı günü saat 11.30'da yapılacak törenle kütüphane olarak kente kazandırılacak.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi değerleri gün yüzüne çıkaran faaliyetleri kapsamında kentin en önemli kültürel ziynetlerinden olan Şehbenderler Konağı'nın restorasyon çalışmalarının tamamlandığını ve kütüphane olarak hizmet vereceğini söyledi.

 

Asırlık Şehbenderler Konağı'nın aslına uygun olarak yenilendiğini kaydeden Başkan Altepe, "Bursa'nın en önemli kültürel mekanlarından olan Şehbenderler Konağı, geleneksel Türk evi tarzındaki tarihi mimarisiyle göze çarpıyor. İbrahimpaşa Mahallesi'nde bulunan, Bursa Kız Anadolu Lisesi ile Erkek Anadolu Lisesi arasında kalan konak, günümüze ulaşan nadir yapılardan biridir. Bu mekanı atıl durumdan kurtarıp bugünkü haline getirdik. Şehbenderler Konağı, okulların olduğu bölgede bulunduğu için 9 Şubat Salı gününden itibaren kütüphane olarak hizmet verecek" dedi.

Bursa Kent Haber, 04.02.2010

İÇ KOZAHAN'DA DURMAK YOK





Vakıflar Bölge Müdürlüğü`nün restore edilmesi karşılığında 20 yıllık işletme hakkını BESOB`A verdiği İç Kozahan`da restorasyon çalışmaları, soğuk kış günlerinde bile 24 saat aralıksız sürüyor.

 

Bursa Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği tarafından 750 bin liraya restorasyon işi verilen İç Kozahan'daki birinci etap çalışmada, müteahhit firma 50 kişilik ekibi ile 24 saat aralıksız çalışıyor. 20 Mayıs 2010 tarihinde içerisinde büyük bir restoran ile 14 dükkanın bulunduğu birinci kısmın tamiratı tamamlanacak. Orhan Cami'nin altında, Kozahan`ın doğu kısmında yer alan İç Kozahan'ın çatısından, yıllarca biriken 20 kamyon moloz çıkartıldı. Çatı kısmına 55 ton kurşun ile özel kaplama yapılacak İç Kozahan'da, son yıllarda yapılan çimento esaslı sıvalar tamamen temizlenerek, horasan esaslı orijinal sıva yapılacak.


Taş duvarların ortaya çıkması ile han eski tarihi ihtişamına kavuşurken, ısı yalıtımlı alüminyum doğramalarla mekana sıcaklık katılacak. Tabandaki mozaik şap da kaldırılarak yerine yer tuğlası döşenecek. Bahçe tanzimi yapılarak ortadaki havuzun mermerleri silinecek. Bahçe içine bakan taşlar, köfeki kesme taş olarak tarihi havaya uygun şekilde yeniden tanzim edilecek.

Bu arada, Vakıflar`dan İç Kozahan'da kiraladıkları dükkanları Uzunçarşı'daki mağazaları ile birleştiren, sözleşmesi biten 3 konfeksiyoncu da, bir ay zarfında dükkanları boşaltıp teslim edecek. Bu dükkanlar İç Kozahan'da çalışacak şekilde kapatılarak, Esnaf Odaları Birliği tarafından lokanta kısmı bir işletmeciye, 14 dükkan da gıda dışındaki sektörlerdeki esnafa verilecek. Haziran ayında ise, köylü pazarının karşısına açılacak kısmın restorasyonu başlayacak.

Bursa Olay, 04.02.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇISI YAKALANDI

 

Tarihi eser kaçakçılığı yaptığı iddia edilen 1 kişinin ev ve işyerinde yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirildi.

 

Y.T isimli şahsın elinde çok sayıda tarihi eser bulundurduğu ve bunu satmak istediği duyumunu alan Elazığ Emniyeti KOM Şube Müdürlüğü ekipleri şahsın evinde ve iş yerinde yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirdi.

 

2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında değerlendirilen eserler, İl Müze Müdürlüğü'ne teslim edilirken, Y.T isimli şahıs ise hakkındaki yasal işlemlerin yapılması için adliyeye sevk edildi.

haberler.com, 04.02.2010

1001 İSLAM İCADI





İslam aleminin bilime ve teknolojiye katkısı, Londra'daki Bilim Müzesi'nde açılan bir sergiyle anlatılıyor.

 

"1001 İcat: Müslümanlığın Bilim ve Teknolojiye Mirası" adlı sergide, 700-1700 yılları arasındaki bin yıllık döneme ait, mimariden, haritacılığa, gök biliminden, tıbba kadar birçok alandaki Müslüman mucitlerin, bilim adamlarının ve mimarların yapıtları, icatları gözler önüne seriliyor.

 

İnteraktif ekranların yer aldığı sergide, El İdrisi ve İbni Sina gibi çok sayıda mucit, bilim adamı ve filozof ekranlardan kendilerini ve icatlarını anlatıyor. Bu kişiler arasında Türkiye'den de tanıdık bir isim bulunuyor. 16. yüzyılın en önemli sanatçı ve mimarlarından biri olarak kabul edilen Mimar Sinan da sergide yer alıyor.


Tiyatro ve sinema sanatçılarının dönemin kıyafetlerini giyerek canlandırdıkları İslam aleminin mucitleri, geride bıraktıkları eserlerin yanı sıra eserlerinin ve buluşlarının kendilerinden sonraki dönemleri nasıl etkilediğini anlatıyor.

Sergideki bir diğer dikkat çekici ve Türkiye ile ilgili parça ise, serginin hemen girişinde bulunan filli saatin maketi.


1200'lü yılların başında Türkiye'nin güneyinde, Irak'ın kuzeyinde bulunan Cizre'de, bilim adamı İsmail Ebul Aziz Bin Rezzaz El Ciziri tarafından yapılan bu saatin, ilk saat tasarımlarından biri olduğuna dikkat çekiliyor.

 

Çeşitli medeniyetlerin, insanlığın gelişmesine katkısını da simgeleyen saat bir filin üzerinde duruyor. Fil, Hint medeniyetini, filin karnına yerleştirilen ve saati çalıştıran su düzeneği Antik Yunanı, inip çıkan ejderhalar Çin'i, sarıklı robotlar İslam dünyasını, kalenin üzerinde duran Zümrüd-ü Anka kuşu da antik Mısır medeniyetini temsil ediyor.

 

Sergide gösterilen kısa filmde, buluşların ve bilimin kaynağının sadece Yunan ve Batı medeniyetleri olmadığı mesajı veriliyor. Oscar ödüllü İngiliz sinema ve tiyatro sanatçısı Ben Kingsley'nin oynadığı kısa filmde, çocuklara ve sergiyi gezenlere "İslam aleminin bilim ve teknolojiye katkısının ve etkisinin önemi" aktarılıyor.

 

21 Ocak'ta açılan sergi, 25 Nisan'a kadar Londra'daki Bilim Müzesi'nde gezilebilecek.

Hürriyet, 04.01.2010

HEYKELE
REKOR FİYAT

 

Alberto Giacometti’nin “Yürüyen Adam I” adlı heykeli 104.32 milyon dolara alıcı bulurken, bütün dünyada düzenlenen müzayedelerde en yüksek fiyata satılan sanat eseri olarak rekor kırdı.

 

Sotheby’s müzayede evinden yapılan açıklamada, “Bu fiyat,  bir sanat eserine verilen  en yüksek fiyat oldu”  denildi. Alıcının kimliği açıklanmadı.

Milliyet, 04.01.2010

BÜYÜKADA'DA 2 MİLYON LİRALIK 'MÜZE' KARMAŞASI





Adalar Belediye Başkanlığı, Adalar Vakfı ve 2010 Ajansı, Nisan 2009'da Büyükada'daki Taş Mektep'e müze kurulması için bir protokol imzaladı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı müze için 2 milyon 609 TL bütçe ayırdı. Paranın büyük bir kısmı vakfa ödendi. Oysa Taş Mektep'in mülkiyeti Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) aitti ve hiçbir kurum ve kişiye tahsis edilmemişti. Büyükşehir, müze projesiyle ilgili protokolü de yerel basından öğrendi. Buna rağmen, Adalar Müzesi ile ilgili bütçe, 2010 AKB Ajansı Yürütme Kurulu toplantısında kabul edildi. Adalar Vakfı da müzenin 2010'un temmuz ayında açılacağını duyurarak 2010 Ajansı'ndan para almaya, halktan malzeme istemeye başladı. Adalar Müzesi için yönetim kurulu bile oluşturuldu. Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, Adalar Vakfı Başkanı Aykut Mutlu ve Adalar Müzesi Koordinatörü Serhat Baysan yönetime seçildi. Adalar Kaymakamı Mevlüt Kurban da Danışma Kurulu'nda yer aldı.

Skandal protokol İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ve İçişleri Bakanlığı'na birer ihbar mektubuyla bildirildi. İBB, konudan haberdar olur olmaz ilgili yerlere yazı yazarak Taş Mektep'in belediye bünyesinde bulunan Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis edildiğini duyurarak "Söz konusu binayı kendi bünyemizde değerlendireceğiz" açıklaması yapıldı. Bu arada, Adalar'da yaşayan bazı vatandaşların; Adalar Vakfı'nın, 2010 Ajansı'ndan müze için usulsüz olarak aldığı paraların nereye harcandığı anlaşılamadığı gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunacağı öğrenildi.

2010 AKB Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü Suay Aksoy ise "Müze için okulun tahsisinin alınmadığı" iddialarının doğru olmadığını belirterek "Ödemeler yapılıyor. Adalar'ın yüz akı olacak bir proje oluşturacağız. Bir komite Adalar'a giderek denetleme yaptı. Çalışmalar istediğimiz düzeyde gidiyor. Hakedişleri geldikçe ödemelerini yapıyoruz" dedi.

Sabah, Haber: Erhan Öztürk, 04.02.2010


*****

ADALAR MÜZESİ BASIN AÇIKLAMASI


Adalar Müzesi çalışmalarına başlamamızdan ve belirli aşamaya gelmemizden sonra, özellikle, müzenin yerleşeceği binanın sahipliği ekseninde söylentiler, yayınlar başlamıştı.

Bunlardan yerel olan ve yanıtlamaya bile gerek görmediğimiz kadar temelsiz olan iki tanesinden sonra, 4 Şubat günlü Sabah gazetesinde, yine temelsiz, ne yazık ki üzücü bir "haber" çıktı.

Bunun üzerine hem tüm söylentilerle ilgili olarak hem de bu "haber"le ilgili olarak bir basın açıklaması yapmak gerekti.

Bu açıklamayı sizlerle de paylaşmak istiyoruz.

Bundan böyle de sizleri yormayı da göze alarak, tüm gelişmelerle ilgili bilgi aktarmaya devam edeceğiz.

Bir kez daha yinelemek isteriz, "Adalar'ın ve Adalıların tarihini, bugününü, geleceğini anlatacak olan Adalar Müzesi" mutlak kurulacaktır.


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden
"ADALAR MÜZESİ"NE DOĞRU"

"Adalar Müzesi, Adalar'ın dününü yarınına bağlayan yüz akı projedir."

Sabah Gazetesi'nin 4 Şubat 2010 tarihli nüshasında Erhan Öztürk imzasıyla çıkan "Büyükada'da 2 milyon liralık müze karmaşası" başlıklı haber üzerine zorunlu açıklama:

Haber tamamen yanlış bilgiler üstüne inşa edilmiştir

Adalar Müzesi Proje Koordinatörü Serhat Baysan tarafından yapılan açıklamada, Sabah Gazetesi'nde Erhan Öztürk imzasıyla yayınlanan haberin doğru olmayan verilere dayanılarak hazırlandığı bildirildi.
Haberin hazırlığında en temel gazetecilik ilkelerinin çiğnendiğini, suçlamalar yöneltilen Adalar Vakfı ve Adalar Müzesi proje yönetimlerinin görüşlerine bile başvurulmadığını söyleyen Baysan, iddialara şu karşılığı verdi:

1. İBB mülkiyetindeki Büyükada eski ilkokul binası, 14 Ekim 2005 tarihinde müze yapılmak üzere Adalar Belediyesi'ne 10 yıl süreyle tahsis edilmiştir.

2. Adalar Belediyesi, Adalar Müzesi Projesi'ne proje ortağı olarak katılmış ve 6 Ekim 2008 tarihli belediye meclisi kararıyla söz konusu binayı projeye tahsis etmiştir. Dolayısıyla bina tahsisatının olmadığı iddiası tümüyle asılsızdır.

3. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin söz konusu taşınmazın Adalar Belediyesi'ne tahsisinin iptal edildiğini bildirir yazısı, projenin İstanbul 2010 Ajansı tarafından kabul edilip imzalandığı 2 Şubat 2009 tarihinden çok sonradır ve Adalar kamuoyunda politik bir karar olarak algılanan bu iptalin nedenini açıklayacak olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir.

4. İBB Emlak Dairesi, Adalar Müzesi projesinde değerlendirilmek üzere binayı, 18 Aralık 2009 tarih ve 2219854 sayılı başkanlık oluru ile İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis etmiştir. Dolayısıyla ‘mekanı olmayan bir müze' iddiası, bu yanıyla da gerçeği yansıtmamaktadır.

5. Proje yürütücüsü Adalar Vakfı'na, İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödemeler, hakediş usulüyle yapılmaktadır ve bugüne kadar yapılan ödeme toplamı KDV hariç 198 bin liradır. Dolayısıyla 2 milyon lira gibi bir ödeme yapıldığı iddiası da asılsızdır. Sözleşmenin imzalanış tarihinden bugüne kadar tüm proje faaliyetleri (bilgi, bağış envantenterleri, sponsorlar, harcamalar) aylık raporlar halinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne bildirilmiş ve onaylanmıştır.

6. Aynı süre içinde Adalar Vakfı da, İstanbul 2010 ajansıyla yaptığı ve proje giderlerinin % 40'ının kendisi tarafından karşılanacağına ilişkin protokol uyarınca, kendi kaynaklarından 150 bin lira dolayında harcama yapmıştır.

7. Adalar Müzesi, Adalar'da kültürel yaşam ve turizm için dönüştürücü etkisi çok yüksek bir projedir ve bu alanda son yıllarda Adalar'a yapılan en büyük yatırımdır.

8. Değerli medyamızdan ve kamuoyundan beklentimiz, STK-yerel yönetim işbirliğinin güzel bir örneği sayılan ve bu yanıyla da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ruhuna en uygun projelerden biri olan Adalar Müzesi çalışmalarına bugüne kadar olduğu gibi sahip çıkılmasıdır.

Baysan, Adalar Vakfı'nın gazetede yayınlanan haber hakkında yasal girişim hakkını saklı tuttuğunu da sözlerine ekledi.

ADALAR MÜZESİ TEMMUZ 2010'DA AÇILACAK

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden Adalar Müzesi'nin kuruluş çalışmaları kesintisiz devam ediyor. Adalar Vakfı ile İstanbul 2010 Ajansı arasında 2 Şubat 2009 tarihli sözleşmeyle hazırlıklarına başlayan projede, çeşitli üniversitelerden 40'a yakın uzman, danışman çalışıyor.

Müzenin kalıcı ve geçici sergileri, Temmuz 2010'da ziyarete açılacak. Müze projesi kapsamında, Adalar Kent Arşivi de oluşturuluyor. 60'a yakın kurumun arşivleri kütüphaneleri taranıyor.

Kuruluş sürecinde toplam 2.6 milyon lira harcanacak.
Bu harcamaların 1.32 milyon lirasını İstanbul 2010 Ajansı, kalanını ise Adalar Vakfı karşılıyor.

İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödenecek 1.32 milyon liranın yaklaşık 1 milyon lirası, müzenin ana yapısı olarak planlanan ve mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olan Büyükada Eski İlkokul binasının restorasyonuna harcanacak. Restorasyon projesi Adalar Vakfı tarafından ileri müzecilik tekniklerine yanıt verilecek şekilde ve alanının önde gelen uzmanlarının ekip çalışmasıyla yaptırıldı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne teslim edildi.

Adalar Müzesi 6.2.2010


******


FAZIL SAY, RUHR'DA VAR, İSTANBUL'DA YOK

 

Ruhr 2010 Ajansı, önceki gün basın toplantısında Fazıl Say’ın Dortmund’da vereceği konserleri “Kültür başkenti yılının doruk noktası” sözleriyle tanıttı. Dün ise aynı Fazıl Say, çok benzer bir programdan oluşan İstanbul 2010 projesini, bürokrasiden yıldığı için çekmeye karar verdi.


Fazıl Say, İstanbul 2010 Ajansı’na ‘Dört Mevsim Dört Konser’ başlıklı bir proje sunmuştu. Proje kapsamında dört büyük konser ve İstanbul’un merkezden uzak semtlerindeki okullarda on ücretsiz resital ve atölye çalışmaları planlanıyordu. Uzun görüşmeler sırasında, 2010 Ajansı bütçe sıkıntılarından dem vurunca dört konser ikiye indirildi. 9 Mayıs’ta Topkapı Sarayı’nda ‘Haremde 1001 Gece’ keman konçertosu, 7 Ekim’de ise Aya İrini’de ‘İstanbul Senfonisi’ seslendirilecekti. Ama 2010 Ajansı’yla bir türlü işler ilerlemeyince konser programları da aksamaya başladı. Bütçe üzerinden görüşmeler uzadıkça uzadı ve Fazıl Say, projesini çekmeye karar verdi. Say’ın menejeri Kadir Dursun, 2010 Ajansı’na “Fazıl Say Konserleri için uzun zamandır yaptığımız karşılıklı görüşmeler sonucunda maalesef somut bir ilerleme sağlayamadık. Bu durum, Fazıl Say ve diğer sanatçıların tarih planlamalarında ve organizasyonun sağlıklı gerçekleşmesinde sorunlar yaratacağından, organizasyonları birlikte gerçekleştirme olanağımızın kalmadı” diyen bir mektup göndererek projeyi durdurdu. Yani, İstanbul’da yaşayan uluslararası müzisyenin İstanbul için bestelediği senfoniyi, İstanbul’da ne zaman dinleyeceğimiz belirsiz bir mesele halini aldı. Böylece, İstanbul 2010 Ajansı’nın Fazıl Say’la birlikte Dünya Su Forumu sırasında verdiği tek konser hariç, hiçbir özel projesi kalmamış oldu.


Konuyla ilgili tartışmalara girmek istemediğini söyleyen Fazıl Say, dün facebook sayfasına şu kısa açıklamayı koydu: “İstanbul 2010 ile ilgili 2 yıldır hiç bir sonuç alamadığımız görüşmelerimizi sona erdirdik. Bir proje yapabilmeyi başaramadık. Kağıt üzerinde, ‘istenmedi’- ‘reddedildi’, ‘kabul edilmedi’ gibi sözler yoksa da, iki yıllık bekletilmenin, 17 randevunun sonuçsuz kalmasının, aynı anlama geldiğini hissettim. Yazık. Sanırım ‘hükümete muhalif’ olmanın payı vardır. ‘Beceriksizlik’ artısı...”

Fazıl Say konserlerinin neden gerçekleştirilemediğini 2010 Ajansı’nın Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç’e de sorduk. Avdagiç’e göre mesele tamamen bütçeyle ilgili. “Bizim sunduğumuz bütçe onlara yetersiz geliyorsa bunu bu şekilde ifade etsinler, meseleyi ‘hükümete muhalif olmak’ gibi yerlere taşımalarını doğru bulmuyorum” diyen Avdagiç’in verdiği bilgiye göre dört konser için sunulan ilk teklifin bütçesi 1.2 milyon avro. Bunu ‘kendi bütçe imkanlarına göre’ yüksek bulan 2010 Ajansı, konser sayısını ikiye indirip sanatçı kaşeleri için toplam 500 bin lira önerdi. Bir o kadar da organizasyon giderleriyle birlikte konserlerin toplam maliyetinin bir milyon liraya yakın olması planlandı.


Projeyi hazırlayan Kadir Dursun, ‘Fazıl Say hiç para almasa bile, önerdikleri bütçeyle şef ve solistlerin ücretleri ödenemez’ diye konuyu özetliyor. Dursun’un verdiğij bilgiye göre sadece 105 kişilik Borusan Senfoni Orkestrası’nın maliyeti 150 bin avro (300 bin lira). Patricia Kopatchinskaja, şefler Sacha Goetzel ve Gürer Aykal, Fazıl Say ve geleneksel enstrümanları çalan diğer solistlere ise vergiler hariç 64 bin avro önerilmiş. Bu rakamla uluslararası standartlara göre konser kaşelerini ödemek imkansızlaşıyor. Kadir Dursun, Fazıl Say’ın alacağı parayı bile bilmediğini, ama bir yılı aşkın süredir konuşulan bir projenin bir türlü sonuçlanıp ilan edilmemiş olmasına tepki gösterdiğini söylüyor.


Mesele bir ‘bütçe’ meselesi mi, ‘öncelik’ meselesi mi? Bence, bunu tartışmak gerekiyor. Avrupa Kültür Başkenti açılış gösterileri için havai fişekler patlatılsın, mega star Tarkan sahneye çıkartılsın ve bu iş için 8.5 milyon lira harcansın. Diğer taraftan dünyanın gerçekten ilgisini çekecek, klasik müzik dinleyicisinin gerçekten katılmak isteyeceği iki konseri gerçekleştirmenin de bir yolu bulunsun. Ama sanatçının gönlünü alarak, ama gerekli parayı bularak. Ruhr 2010 Fazıl Say’a üç yıl önce sipariş veriyor, konsere davet ediyor; İstanbul 2010 ise Fazıl Say’ın proje vermesini bekliyor sonra da bu proje üzerinden uzun müzakerelere girişiyor... Belli ki bu işte bir yanlışlık var.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 05.02.2010

TARİHİ KALINTILAR MARDİN MÜZESİ'NDE SERGİLENİYOR

 

 

Mardin-Diyarbakır yolu üzerindeki yerleşim alanı İçinde bulunan Mardin Artuklu Üniversitesi'ne ait arazide yapılan kazılarda içinde çeşitli dönemlere ait kalıntılar, kuyu ve sarnıçların ortaya çıkmasının ardından alan, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu tarafından 3. Derece Sit alanı olarak tescil edildi. Mardin Kültür ve Turizm Müdürü Davut Beliktay, Artuklu Üniversitesi kampüs alanı ve çevresinde orta çağa ait (Paralotik) döneme ait tarihi yapıların ve kalıntıların bulunduğunu belirterek, kampüs alanında yapılan incelemelerde Roma dönemine ait sarnıç ve kuyular bulunduğunu söyledi.

 

Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanında 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen tarihi yapıların mevcut olduğunu tespit ederek tescillediklerini ifade eden Beliktay, "Artuklu Üniversitesi kampüs alanında aynı şekilde Roma dönemine ait sarnıçlar var. Yine İzzetpaşa karakolunun arka tarafında ve üniversite kampüs içinde bulunan alanda Roma dönemine ait 40 tane kuyu ve çırahane bulundu ve tescili yapıldı. Ama ondan önce Paleolitik döneme ait yapılarda Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanı içindedir. 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen yapılar orada mevcut. Şu anda arkeologlarımız ve tarihçilerimiz bu kalıntıların üzerinde yoğun bir çalışma ve inceleme yapmaktadır" dedi.

 

Üniversitenin temeli atılması ile birlikte ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması gerektiğini vurgulayan Beliktay, "Üniversitenin temeli atıldığı zaman burada ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması ve ortaya çıkarılması gerekir. Kampüs alanında bulunan bu kültür değerleri Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulunca 3. Derece Sit alanı olarak tescil edilmiştir. Halkımızın bu tür kültür değerlere sahip çıkması ve korunması gerekmektedir" şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, Haber: Mehmet Atay, 03.02.2010

PICASSO'NUN EŞİNE 8.1 MİLYON STERLİN

 

İspanyol ressam Pablo Picasso’nun, eşi Jacqueline’i resmettiği portresi, 8,1 milyon sterline (yaklaşık 20 milyon TL) satıldı.
 

Müzayede evi Christies’in Londra şubesinde önceki gün yapılan açık artırmada, 3 ila 4 milyon sterline satılması beklenen Picasso’nun “Tete de Femme (Jacqueline)” adlı portresi, tahmin edilen fiyatın üzerinde alıcı buldu.


1981’den bu yana özel bir koleksiyonda tutulan, 1963 tarihli portrede Picasso ikinci eşi Jacqueline’i resmetmiş. Eşinin kısa boyunlu olmasını “mizahi” bir yönden gören Picasso, uzun boyunlu bir kadın portresi yapmış.

Hürriyet, 04.02.2010

VE MUHSİN ERTUĞRUL SAHNESİ KAPANDI...

 

Geçen ay içinde halkın katılımı olmadan açılışı yapılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi yeniden kapandı. İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın yıkılmasını protesto edenleri bir bir göstereceği bir sinevizyonla intikam malzemesi olan sahnenin kapanma nedeni ise NATO toplantısı.

 

Medyafaresi adlı internet sitesinin haberine göre yurtdışından gelen konuk yönetmenin sahneye koyduğu Bakkhalar adlı oyunun ilk gösterim tarihi düzenlenecek kongre nedeniyle ertelendi. Salonda toplantı olmamasına rağmen güvenlik nedeniyle 3-4 Şubat’ta seyircinin tiyatroya gitmesi sakıncalı bulundu.

 

Durum tiyatrocular arasında skandal olarak değerlendirildi. Açılışından 17 gün sonra yeniden kapanmak durumunda kalan sahnenin geleceği ise bu örnek durumla ortaya konmuş oldu.

Haber Sol, 03.02.2010






Beyoğlu’nun ardından Fatih’in bir bölümü de yayalaştırılıyor. Fatih’te Aksaray’dan Beyazıt’a çıkan Ordu Caddesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Vezneciler’e uzanan Şehzadebaşı Caddesi arasında kalan ‘Üst Laleli’ bölgesi, araç trafiğine kapatılacak. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, yayalaştırma projesinin beşte birlik kısmını oluşturan İstanbul Büyükşehir Belediyesi  ile İstanbul Üniversitesi arasında kalan alanın ihalesinin 2008 yılında yapıldığını belirtti. Demir, şunları söyledi:

“Burada yapılan çalışmalar kapsamında asfaltlar ve kaldırımlar söküldü. Havai hatlar ve elektrik hatları yer altına alındı,  yağmur suyu kanalları yapıldı. Elektrik, doğalgaz, su hatlarında olabilecek aksaklıklar göz önünde bulundurularak sistemler yeniden oluşturuldu. Buranın  altyapısını oluşturduktan sonra beton döküldü. Beton üzerine de granit taş uygulaması yapıldı.”

Yayalaştırma çalışmasının 7.5 milyon TL’yemal olacağını belirten Başkan Demir, “En geç yaz sonuna kadar bölge  yayalaştırılmış olacak” dedi. Demir, yayalaştırmanın uygulanacağı alanda ‘pnömatik babalar’la caddelerin 10.00-19.00 saatleri arasında araç trafiğine kapatılacağını söyledi. Başkan Demir, “Trafik akışı belediyenin kontrolünde olacak. Her sokak başında bir görevli olacak. Bunlar, acil çıkışlarda araçlara yol verecek. Pnömatik babalar da zaten itfaiye aracı geldiğinde otomatik olarak iniyor” diye konuştu.

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, önümüzdeki günlerde yapılacak çalışmayla Ordu Caddesi ile sahile giden Türkeli Caddesi arasında kalan ve ‘Alt Laleli’ olarak adlandırılan bölgenin de yayalaştırılacağını söyledi. Demir, Mercan Yokuşu ile İstanbul Valiliği’ne çıkan Ankara Caddesi arasında kalan alanın da araç trafiğine kapatılacağını açıkladı. Başkan Demir, Eminönü bölgesinin tamamına yakınını yayalaştırmayı istediklerini belirterek, “Amacımız, Eminönü bölgesini yakın zamanda yürüyerek gezilebilir hale getirmek. Bunun için hazırladığımız proje çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

Habertürk, 03.02.2010

YAMAÇ EVLER'DE 'ANTİK' BULMACA

 

 

Dünyanın en görkemli antik mermer salonu, Efes’te olacak. Uzmanlar, ‘puzzle’ yöntemiyle 25 bin parça birleştirdi. 100 bin parça daha var

Efes Antik Kenti’ndeki Yamaç Evler 2’de, Roma konsülü Flavius Furius Aptus’a ait mermer evin iki yıldır süren restorasyonunda, 25 bin parça mermer birleştirildi. Çalışmalar tamamlandıkça, görkemli mermer salon ortaya çıkmaya başladı. Restoratör Sinan İlhan, “Bu evin mermer salonu dillere destanmış. Burada İspanya, Türkiye, Fas ve Yunanistan’dan getirilen mermerler kullanılmış” dedi. Çalışmaların Temmuz 2008’den beri sürdüğünü, ilk sıra duvar kaplamasını tamamlamak üzere olduklarını belirten Sinan İlhan, şöyle devam etti:

“Salonun yüzde 25’ini bitirdik. 25 bin mermer parçası birleştirdik, duvara monte ettik. Adeta ‘puzzle’ yapıyoruz. Elimizde halen 100 bin mermer parçası var. Bunları da monte edeceğiz. Sanırım duvarın tamamının kaplamasını yapabileceğiz. Salon, MS 2. Yüzyıl’da, Roma İmparatoru Hadrian döneminde yapılmış.” Yamaç Evler 2’de, dünyanın en büyük arkeolojik puzzle çalışmasının yapıldığını kaydeden İlhan, “Bundan sonra üç boyutlu lazer tarama tekniğiyle devam edeceğiz. Bu da Türkiye’de ilk kez Efes’te yapılmış olacak” dedi.

Milliyet, Haber: Veysel Erol, 03.02.2010

AYNALIKAVAK KASRI, TÜRK MÜZİĞİ MERKEZİ OLUYOR





Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan Haliç'teki Aynalıkavak Kasrı, nihayet açılıyor. Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan rebablara pek çok müzik aleti de sergilenecek. Bestekar, neyzen III. Selim ile özdeşleşmiş olan Aynalıkavak Kasrı, eylül ayında kapılarını aralayacak.

 

Haliç'in kıyısında bir saray. Adına kimi Ayna Sarayı demiş, kimi de Aynalı Saray... Rivayet odur ki bu isme sebep, içindeki Venedik aynaları ya da Divanhane'nin aynalara benzeyen cephesiymiş. Aynalı Saray günümüze ulaşamamış, ama içindeki muhteşem kasır Osmanlı mimarisinin tepelerinde dolaşmaya devam ediyor. Şairin "içindeki aynalar sabah yelinin gelip geçiş yoludur" diye tanımladığı kasırda hem deniz hem kara aynı anda yüzünü gösteriyor. Bu büyülü mekan, en çok ince ruhlu bir padişah olan tamburi, neyzen ve şair III. Selim'e yakışır şüphesiz. Öylede olmuş nitekim; III. Selim burada pek çok beste yapmış. Kasrın içinde, Şeyh Galip'in dizelerinin Yesari'nin hattı ile lacivert üstüne altın varakla yazıldığı 'beste odası' dedikleri eşsiz bir mekan doğmuş. Beste odasını süsleyen ve "Sultanların sultanı, adaleti adalet dağıtmak olan Sultan Selim Han'ın yaptıklarının insanları kurtarmak olduğunu" söyleyerek başlayan otuz altı dizelik şiir, bu ince ruhlu padişahın sırrını ele veriyor.

 

Bu rüya hep böyle sürmez tabii. Kasır, Cumhuriyet'le birlikte diplomatik bir havaya bürünür. Toplantılara ev sahipliği yapar. Milli Saraylar'a bağlanır. 1984 yılına geldiğimizde ise Milli Saraylar Bilim Kurulu başkanı olan Metin Sözen, özellikle III. Selim'in bestekar kişiliğiyle bütünleşen bu kasrın Türk müziği merkezi olması için kolları sıvar. Aslında bu proje, Abdülaziz'in torunu şehzade Seyfettin Efendi'nin kızı Gevheri Osmanoğlu'nun kendi elindeki bazı kıymetli sazları, belgeleri Aynalıkavak Kasrı'na bağışlamasıyla başlar. Hemen girişimler yapılır, öteden beriden toplananlar ve belediyeden yapılan bağışlar vasıtasıyla bir koleksiyon oluşturulur. Dolmabahçe Sarayı'nın kendi envanterindeki sazlar, plaklar, el yazmaları da buraya dahil olur. Bu eserler, kasrın içinde 'Türk Çalgıları Sergisi' adıyla daimi olarak sergilenir. Kasır yıllar içinde pek çok restorasyon görür; Bekir Sıtkı Sezgin'in, neyzen Niyazi Sayın'ın, tamburi Necdet Yaşar'ın da aralarında olduğu çok güzel yaz konserlerine ev sahipliği yapar. Ancak içindeki Türk çalgıları sergisinden çok az kimsenin haberi vardır. Gün gelir, bilindik uzun restorasyon çilesi buraya da bulaşır. Son olarak Aynalıkavak Kasrı beş yıl boyunca demirden bir iskeleye hapsolur. Bu muhteşem kasrın 'dünden bugüne' hikayesi aynen böyledir.

 

Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan Aynalıkavak Kasrı nihayet açılıyor. Ağustosta restorasyonu bitecek kasır, eylül ayından itibaren de bu kez Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek. Kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan bendirlere pek çok müzik aletinin yanı sıra el yazmaları, notalar ve taş plaklar da sergilenecek. Bunun yanında Türk müziği kütüphanesi oluşturulması ve konserler yapılması da planlanıyor. Dolmabahçe Sarayı Saatler ve Müzik Aletleri bölümü sorumlusu Şule Gürbüz'ün sürdürdüğü çalışmalarda yıllar yılı bekleyen müzik aletleri elden geçti ve el içine çıkacak hale getirildi. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk Müziği Merkezi yapılması için çok müsait bir yer olduğunu söyleyen Gürbüz, "Bir Dolmabahçe Sarayı ya da Beylerbeyi Sarayı çok alafranga yerler. Buralarda hep Batı müziği sazları var. Aynalıkavak, III. Selim'den dolayı Türk müziği ile özdeşleşmiş. Hem de klasik Osmanlı üslubunu yansıtan bir yapı. Elimizde çok geniş olmasa da kaliteli bir koleksiyon var." diyor.

 

Türk Müziği Merkezi fikri, sıcaklığını hep korusa da sık sık değişen yönetim nedeniyle bunu hayata geçirmek pek mümkün olmamış. Ama yönetim bu kez kararlı. Hazırlıkları süren araştırma merkezinin koleksiyonu bu süreçte artabilir. Eserlerinin kalitesi adına çıtanın yüksek olduğunu hemen belirtelim. İyi ustaların elinden çıkmış epey müzik aleti var. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk müziği merkezine dönüştürülmesi belki yıllardır dilden dile dolanan Müzik Müzesi'nin gerçekleştirilmesi için de bir vesile olur.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 03.02.2010

HATTUŞA'YI BÜNYESİNDE BARINDIRAN BOĞAZKALE KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKIYOR





Hititlere başkentlik yapan Hattuşa’yı da bünyesinde barındıran ilimiz Boğazkale İlçesi’nde bulunan müzede yapılan bakım onarım ve ek bina çalışmalarında sona gelinirken, turizme katkı sağlayacak olan yola Boğazkale Belediye Meclisi’nden ret kararı çıktığı öğrenildi.

 

Çorum Müze Müdürlüğü’ne bağlı olarak 1966 yılından beri faaliyetlerini sürdüren ve Hititler başta olmak üzere Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait yaklaşık 12 bin eserin sergilendiği Boğazkale Müzesi’nde geçtiğimiz haftalarda incelemede bulunan Vali Mustafa Toprak, çalışmaların turizm sezonuna yetiştirilmesi talimatını vermişti.

 

Ayrıca müze yanında bulunan parktan müzeye giden bir yol açılması, giriş kapısında bulunan Belediye’ye ait benzinlik ve trafonun da kaldırılmasının görüntü açısından önemli olduğunu belirten Vali Toprak’ın bu talebinin önceki gün yapılan Boğazkale Belediye Meclisi Toplantısı’nda 2’ye karşı 8 oyla reddedildiği öğrenildi.

 

Turizm beldesinde turizme katkı sağlayacak yola ret kararı verilmesi ile ilgili görüşlerini aldığımız bir çok yetkili Boğazkale’nin kendi ayağına kurşun sıktığını belirttiler. Boğazkale Belediye Başkanı Ali Rıza Soysat da yol kararının geçmesi için çaba gösterdiğini, kendisinin kabul oyu vermesine rağmen vatandaşların “benzinlik kalkacak” yönündeki endişesi uyarınca 8 Belediye Meclis üyesinin ret oyu ile yol kararının reddedildiğini vurguladı.

 

Hattuşa ve Yazılıkaya ile birlikte Boğazkale Müzesi’nin de yapılan çalışmalar neticesinde ilimiz turizmine önemli katkılar sağlayacağına inandığını anlatan Soysat, alınan karardan dolayı üzgün olduğunu da ifade etti.

Çorum Haber, 03.02.2010

SAHABE KABRİNİ 'KİLİSE KALINTISI' DİYE RAPOR ETTİLER




Rehabilitasyon sonrasında Sultan Sasa'nın makamı olan yer camla kapatılacak, üzerine üç katlı iş merkezi inşa edilecek. Merkezin zemin katından kazı alanı görülebilecek.



Diyarbakır'ın Hz. Ömer dönemindeki ilk valisi, Peygamber Efendimiz'in sahabelerinden Sultan Sasa'ya büyük vefasızlık. Arkeologlar, Sasa'nın 1925 yılına kadar medfun bulunduğu türbe ve camiye 'Roma dönemine ait kilise kalıntısı' raporu düzenledi. Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin sahabeyi görmezden gelen raporu, İslam tarihi araştırmacılarına 'bu kadar da olmaz' dedirtti.

 

Diyarbakır'ın fethi sırasında yaralanan Sultan Sasa, 6 ay valilik yaptıktan sonra vefat etti. Ulucami'nin yanında, eski bir kilisenin üzerinde kendi adına yaptırılan mescidin bahçesine gömüldü. Yaklaşık bin 300 yıl burada kalan mezar, 1925'te yol çalışması gerekçesiyle Rızvanağa Mezarlığı'na taşındı. Mescidi yıkan belediye, bölgede Gazi Caddesi'ni açtı. Yıkılan türbenin bir bölümü, İslam'ın ilk valisinin makamı olarak kaldı. Gazi Caddesi'nde iki yıl önce uygulanan rehabilitasyon projesi kapsamında Sultan Sasa'nın makamının olduğu yerde kazı çalışması yapıldı. Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin kazı ile ilgili düzenlediği raporlar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne gönderildi. Vakıflar da 'Sultan Sasa Türbesi ve Camisi' olarak kayıtlı 5 no.lu parsele 'Roma dönemine ait bir kilisenin müştemilatının kalıntısı' şeklinde rapor verdi. Arkeologların türbeyi görmezden gelmesi, araştırmacıların tepkisine yol açtı.

 

Dicle Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Başkanı Prof.Dr. Abdurrahman Acar, kazıda ortaya çıkan yapının 1925'te yıktırılan Sultan Sasa Camii'nin temeli olduğunu söyledi. Acar, "Yakın zamana kadar müstakil türbesi bulunan tek sahabe Sultan Sasa'ydı. 1926'da yıktırıldı ve yol haline getirildi." dedi. Vakıflar'da bile 'Sultan Sasa' Türbesi diye kayıtlı bir alana 'kilise kalıntısı' raporu verilmesini maksatlı bulan Prof.Dr. Kenan Haspolat da şunları söyledi: "1925 öncesi fotoğrafları var. Mescit ve türbe gözüküyor. Böyle aşikar olan bir şeyi tartışmanın alemi yok. Hz. Sasa, 1926 yılında yattığı yerden çıkarıldığında sadece bacağında küçük bir çürük vardı. Kazı yapılan yerde sahabe valinin ruhu var, öyle kalması gerekir."

Zaman, Haber: İsmail Avcı, 03.02.2010

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Kütahya'da, tarihi eser bulundurdukları  iddia edilen 2 kişi yakalandı.


Alınan bilgiye göre, Kütahya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, Kütahya-Tavşanlı kara yolundaki Sanayi Kavşağında şüpheli bir aracı takibe aldı.
Osmangazi Mahallesi Bahattin Çini Caddesi'nde bir evin bahçesine camından iki naylon poşet atıldığını belirledikleri aracı, aynı mahalledeki Şirin Sokak'ta durduran ekipler, araçta bulunan İ.Y. ile İ.O.'yu gözaltına aldı.


Getirildikleri emniyette sorgulaması yapılan zanlıların, verdiği ifadeler doğrultusunda, muhafazaya alınan poşetlerde yapılan incelemede, Doğu Roma ve Bizans dönemlerine ait üzerinde çeşitli figürler yer alan mermer adak taşı, 2 kabartmalı kase, cam bilezik, kandil, cam koku şişesi ele geçirildi.


Bu kişilerin, polise, tarihi eserleri merkeze bağlı Kaynarca ve Belkavak köyleri arasındaki mağaralardan bulduklarını söylediği öğrenildi.
İşlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye sevk edilen İ.Y. ile İ.O, mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Akis, 03.02.2010

NAZİLLİ'DE ETNOGRAFYA MÜZESİ AÇILACAK

 

Nazilli Belediyesi tarafından ''Etnografya Müzesi'' açılacak.

 

İlçede daha önce müzeye çevrilen İstasyon Meydanı'ndaki geçmişte ünlülerin de konakladıkları ve ''Anayurt Oteli'' filminin de çevrildiği tarihi Ankara Palas Oteli, ''Nazilli Etnografya Müzesi'' olarak önümüzdeki günlerde ziyarete açılacak.

 

Nazilli Belediye Başkanı Haluk Alıcık, çalışmaların ve son hazırlıkların yapıldığı Nazilli Etnoğrafya Müzesi alanında incelemelerde bulunup, çalışmalar hakkında bilgi aldı.

 

Alıcık, yaptığı açıklamada, şunları söyledi: ''Biz çok iddialıyız. Ege Bölgesi'nin en büyük ve zengin Etnografya Müzesi'ni Nazilli'de açıyoruz. Nazilli halkımızdan da tekrar ellerindeki tarihi değeri olan eşyalarını müzemizde sergilenmek üzere teslim etmelerini istiyoruz. Müzemizin tarihi eser yönünden çok zengin olması en büyük arzumuzdur. Müzemiz açılışa hazır hale gelmek üzeredir. Şu anda ekiplerimiz müze içerisindeki son çalışmalarını yapmaktadırlar. Müzemizde bölgemizi ilgilendiren tüm tarihi değeri olan kültürel amaçlı eserler sergilenecektir. Kurtuluş Savaşı’nda kullanılan malzemeler ağırlıkta olacak.'' Alıcık, müzenin açılışının gerçekleşmesinin ardından tüm vatandaşları ziyarete beklediklerini kaydetti.

Aydın Denge, 02.02.2010

TARİHİ ÇEŞMELER ONARILIYOR

 

   

 

Ordu Valisi Orhan Düzgün, şehir merkezinde bulunan tarihi çeşmelere el attı.

 

1970'li yıllara kadar çeşmeler şehri olan ve hemen her mahallesinde birkaç tane tarihi nitelikte hayrat bulunan Ordu'da, bu ata yadigarları bir bir yok oldu.

 

Ordu'da 1910'lu yıllardan itibaren 500 metre yüksekliğindeki Boztepe'nin zirvesinden kopup gelen kaynak sularını şehrin bütün mahallelerine dağıtmak amacıyla hayırsever vatandaşlar tarafından yapılan onlarca çeşme ile hayrat, bugün ya beton yapıların temel duvarları altında kayboldu ya da kitabeleriyle birlikte sorumsuz insanlar tarafından yıkılarak kırıldı.

 

Bu tarihi çeşme ve hayratların çoğunluğu yeni yapılan veya yükseltilen yollar sebebiyle toprak altında kalırken, kitabeleri tarihi eser kaçakçıları tarafından tek tek söküldü. Yaklaşık 33 yıl öncesine kadar şehrin 15'e yakın mahallesinde her gün gürül gürül suların aktığı kurnalı 68 adet çeşme veya hayrat bulunan ve bundan dolayı 'Çeşmeler Beldesi' olarak anılan Ordu, bu özelliğini kaybetti. 68 çeşme ve hayrattan bugün geriye sadece birkaç tanesi kaldı. Bunlardan biri olan Saray Mahallesi'ndeki Osmanbey Çeşmesi, üzerindeki padişah tuğrası ve kitabesiyle ayakta kalma mücadelesi veriyor.

 

Ata yadigarı tarihi çeşmelerin durumunu gören Ordu Valisi Orhan Düzgün, bu çeşmelerin temizlenerek kullanılabilir hale getirilmesi talimatını verdi. Şehir merkezinde 4 tescilli çeşmenin 2'sinin iç ve dış temizliği yapılarak, kullanılabilir hale getirilirken, diğer 2 çeşmenin de önümüzdeki günlerde iç ve dış temizliği yapılarak kullanılabilir hale getirilmesi sağlanacak. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nce herhangi bir harcama yapılmadan tamamen sponsor firmalar ve kişiler vasıtasıyla yapılan çalışmalara katkı sağlayan kişi ve kurumlara Vali Orhan Düzgün tarafından teşekkür belgesi verilecek. Vali Düzgün, şimdiden 2 tarihi çeşmenin temizliğini yaparak, tarihi eserlerin yaşatılmasına katkı sağlayan işadamı Mustafa Şahin'e teşekkür etti.

Ordu Kent Haber, 02.02.2010





RAKOCZİ MÜZESİ RESTORE EDİLDİ

 

 

Macaristan hükümetince restore ettirilen Tekirdağ’daki tarihi Rakoczi Müzesi yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.

 

Müze, adını dramatik ve maceralı bir hayatı olan, Macar tarihinin en önemli isimlerinden birinden; Ferenc Rakoczi’den alıyor. Rakoczi, 1700’lü yıllarda, Macaristan’ın Avusturya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşına öncülük etti. Ülkesinin işgal edilmesi üzerine de 1717 yılında Osmanlı Devleti tarafından Türkiye’ye davet edildi. Rakoczi, hayatının son dönemini Tekirdağ’da, şimdi müze olan bu evde geçirdi.

 

1931 yılında açılan ve o tarihten bugüne defalarca restorasyonu yapılan Rakoczi Müzesi, Macaristan hükümetince yeniden restore edildi. Müze yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu yıl İstanbul ve Macaristan’ın Peç kentinin Avrupa’nın Kültür Başkenti unvanı taşıdığını hatırlatarak, iki ülkenin tarihe dayanan dostluğunu geliştirmek için ortak çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.

 

Macaristan Eğitim ve Kültür Bakanı Istvan Hiller de, Macarların kahramanı Rakoczi’nin, kendisini ülkesinin bağımsızlığına adamış bir kişi olduğunu ve yaşamının son dönemini Tekirdağ’da geçirdiğini belirterek, "Birkaç yüzyıl önce başlatılan bu dostluğu devam ettirmek en büyük görevimizdir’" diye konuştu.

Trt/Haber, 02.02.2010

SİDE'DE TARİHİ EVLER KORUMA ALTINDA

 

Antalya’da Side Belediyesi, 113 yıllık 96 cumbalı Osmanlı taş evini koruma altına aldı.

Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, Osmanlı padişahı II. Abdulhamid'in 1897 yılında Side (Selimiye) yerleştirdiği Giritlilerin yaptığı tarihi taş evleri koruma altına aldıklarını söyledi.

 

Uçar, tarihi şehirde cumbalı evlerin gün yüzüne çıkması için alt katları dükkan işletmelerde gölgelik ve reklam panolarının tamamını kaldırdıklarını kaydetti.

Uçar, "Side'deki 96 cumbalı Selimiye taş evlerini koruma altına aldık. Tarihi evler aynı zamanda günümüzün en canlı sivil mimari eserleri. Sezon öncesi hayata geçirdiğimiz Kentsel Dönüşüm Projesi (KDP) içinde tarihi Osmanlı evlerinin korunması da vardı. Reklam panoları ve gölgelikler kalkınca asırlık cumbalı evler nefes aldı. Sivil mimari örnekleri gün yüzüne çıktı. Side'ye tatile gelen turistler, yeni sezonda rahatlıkla cumbalı evler önünde hatıra fotoğrafı çektirecek" diye konuştu.

 

Side Esnaf Birliği Derneği (SEBD) Başkanı Mehmet Ergen, cumbalı evlerdeki reklam panoları inince Side tarihi çarşıya estetik güzellik geldiğini dile getirdi. Yeni sezonda turistlerin Side'yi görünce çok şaşıracağını belirten Ergen, Osmanlı evlerinin tarihi çarşıya estetik bir görünüm sağladığını ifade etti.

 

Side Lokantacılar Derneği Başkanı Mehmet Karakaş, cumbalı evler gün yüzüne çıkınca Side'de tarihi dokunun yeniden canlandığını belirtti. Karakaş, Side Antik Kent'te Hellenistik, Roma, Bizans eserleri yanında Selimiye evlerinin zamanın tanıkları olarak tarihe ışık tuttuğuna dikkat çekti.

Turizm Gazetesi, 02.02.2010





II. Abdülhamid’in mabeyncisi olarak 1908’e kadar tam 32 yıl görevde kalan ve II. Meşrutiyet’in ilanı ile Midilli’ye sürgüne gönderildikten sonra, 1920’de İstanbul’da vefat eden Sarıca Mehmet Ragıp Paşa’nın üçüncü kuşaktan 7 torunu, Şişli’deki Abide-i Hürriyet Meydanı’nın mülkiyetinin kendilerine ait olduğunu öne sürerek mahkemeye başvurdu. Torunlar arasında eski diplomat ve Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in eşi, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Ayşe Füsun Türkmen de bulunuyor. Ragıp Paşa’nın torunları Prof.Dr. Ayşe Füsun Türkmen, Talat Ragıp Hitay, Emine Nermin Hitay (Glover), Fatma Fevziye Domaka, Taner Duman, Fatma Canan Doğanöz ve Fevzi Doğanöz, mahkemeden tapu kayıtları üzerinde inceleme yapılıp, sahibi oldukları arsanın parasının kendilerine ödenmesini istedi.

Boğaziçi Köprüsü’nün yapıldığı 1970’li yıllarda, köprü ve çevre yolları için özel kişilere ait çok sayıda arsa kamulaştırmaya tabii tutuldu. Bu arsalardan biri de bir bölümü Mehmet Ragıp Paşa’ya ait olduğu iddia edilen Abide-i Hürriyet Meydanı oldu. Mehmet Ragıp Paşa’nın kızları Fatma Fethiye Berker 26 Ekim 1982, Fatma Nahide Taner Sarıca da 8 Kasım 1994  tarihinde vefat etti. Paşa’nın iki kızının kızlarından olan üçüncü kuşak torunlar, dedelerine ait Abide-i Hürriyet Meydanı’nın bedelsiz kamulaştırıldığını öne sürüyorlar.

Dava dilekçesinde 1970’li yıllarda çevre yolu düzenlemesi sırasında, içinde Abide-i Hürriyet Meydanı’nın da bulunduğu 55 bin metrekarelik bir arsa yaratıldığı, bu 55 bin metrekarelik arsanın 25 bin metrekaresinin Karayolları’na geçtiği belirtildi. Karayolları’nın bu 25 bin  metrekare için arsanın hissedarlarından olan Mehmet Ragıp Paşa’nın mirasçılara ödeme yapmadığı belirtildi. Dilekçede “Mirasçılara ait olan gayrimenkulün konumu, İstanbul’da düzenlenen ve  birçok mitinge ev sahipliği yapan Abide-i Hürriyet Meydanı olup, ‘Sıfır’ bedelle müvekkillerin ellerinden alınmıştır” denildi. 55 bin metrekarelik arsanın 7 mirascıya düşen metrekaresinin tespit edilmesi ve bu tespit üzerinden biçilecek tutarın kendilerine ödenmesi talep edildi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu ailelerinden olan Sarıca Paşa’nın soyundan gelen ve İkinci Abdülhamid’in mabeyincisi olan Sarıca Ragıp Mehmet Paşa, 1857’de Eğriboz’da doğdu. Kardeşi Sarıca Arif Paşa da, padişahın özel doktorluğunu yaptı. Büyük bir servete sahip olan Ragıp Paşa, Abdülhamid dönemi İstanbulu’nun en zevkli kişilerinden biriydi. Caddebostan’da inşa ettirdiği ve güzelliği dillere destan olan köşkü, bugün hala durmakta. Saraydaki görevinin yanı sıra ticaretle de uğraşan Paşa çok sayıda maden satın aldı ve Tekirdağ’da da bir rakı fabrikası kurdu. İkinci Abdülhamid’in 1909’da tahtından indirilip Selanik’e sürgüne gönderilmesinden sonra, rütbeleri alınan Ragıp Paşa Midilli’ye yollandı. Burada hastalanması üzerine İstanbul’a dönmesine izin verildi ve Sarıca Ragıp Mehmet Paşa, 1920’de İstanbul’da öldü.

Emlakçılara göre Abide-i Hürriyet Meydanı’nın toplam değeri 352 milyon TL eder. Emlakçılar, bölgedeki arsanın metrekaresinin ortalama 8 bin TL olduğu konusunda hemfikir.

Habertürk, 02.02.2010

TARAKLI, TARİHİ ESERLER ONARILINCA CAZİBE MERKEZİ OLDU





Sakarya Taraklı'da, tarihi Osmanlı evlerinin onarılmasıyla ilçenin kaderi değişti. Turizm sezonu olmamasına rağmen kışın ortasında Taraklı evleri yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Gezi için Sakarya'ya gelenler artık Taraklı'ya uğramadan dönmüyor.

Tarihi Osmanlı evlerinin en güzel örnekleri ve Mimar Sinan'ın 1517 yılında yaptığı ve ilk alttan ısıtmalı cami olarak bilenen Kurşunlu Camii'nin bulunduğu Taraklı, turistlerin en gözde mekanları arasında yerini aldı. Emlak vergilerinin yüzde 10'unun tarihi eserlerin bakım ve onarımı için ayrılmasını düzenleyen kanunla, Taraklı'daki tarihi eserlerin restorasyonunda önemli mesafe alındı. Bar kaç sene önce bir tek turistin bile gitmediği Taraklı, tarihi eserlerin onarılması ve tanıtım çalışmalarıyla adeta yeniden keşfedildi.

Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkahraman, ilçede 100'e yakın tescil edilmiş tarihi ev ve yapı bulunduğunu belirterek, 10 konak ve 40 dükkanın aslına uygun olarak restorasyon çalışmasının tamamlandığını söyledi. Diğer eserlerin de onarım çalışmalarının sürdüğü bilgisini veren Özkahraman, son yıllarda Taraklı'ya turistlerin büyük ilgi gösterdiğini kaydetti.

Turizm sezonunun Nisan ayında açılacağını, ancak şimdi kışın ortasında tarihi yapıları görmeye gelen yerli ve yabancı turistlerin olduğunu dile getiren Özkahraman, "İstanbul ve yakın illerden hafta sonları ve bazen hafta içerisinde günübirlik turist kafileleri geliyor. İstanbul'da önemli bir kültür turizm firması Nisan ayından itibaren her hafta sonu düzenli olarak tur düzenleyecek. Taraklı'ya büyük ilgi var. Bunun, öncelikli sebepleri arasında yapıların onarılması ve tanıtım çalışmalarına ağırlık verilmesi geliyor. Taraklı'ya gelenler huzur bulduğunu söylüyor. Bir gelen, bir kere daha gelmek istiyor." diye konuştu.

Taraklı'nın en önemli ve en çok ilgi gören tarihi eserleri arasında Osmanlı sadrazamlarından Yunus Paşa tarafından 1517 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan Kurşunlu Camii geliyor.

Cami, iki özelliği ile turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Mimar Sinan, yapıya taş bloklar oluştururken, taşın ortasını oyup demir çubuk yerleştirdikten sonra üzerine harçtan çok eritilmiş kurşun dökerek inşa ettiği cami onlarca deprem geçirmesine rağmen 493 yıldır ayakta bulunuyor. Sağlamlığı ile ender eserler arasında yer alan cami, yanında bulunan hamamdan döşenen tesisatla alttan ısıtılan ilk camilerden biri olma özelliğini taşıyor.

Sabah, Emlak, 02.02.2010

ANITKABİR'E 'SIVI CAM'LI KORUMA

 

 

Anıtkabir’de bütün liderlerin yürüdüğü ünlü Aslanlı Yol, nanoteknoloji ile korunuyor. Aslanlardaki ve yolda bulunan kadın-erkek grubu heykellerdeki yıpranmanın önlenmesi için 2008 yılından bu yana nanoteknolojik bir ürün olan “Sıvı cam” kullanımına geçildiği öğrenildi. Dünyada da henüz çok yeni bir ürün olan “Sıvı cam” aynı zamanda İlyas Bey Camii’nde de kullanılıyor.

Sıvı cam uygulandığı yüzeyin üzerinde 15-30 molekül kalınlığında görünmez bir tabaka oluşturuyor. Milimetrik ürünün sürüldüğü yüzeyler su, kir, bakteriler, ısı, asit ve zararlı UV ışınlarına karşı dayanıklı hale geliyor. Alman şirketi Nanopool’un patent hakkında sahip olduğu bu ürün Saarbrücken’deki Yeni Materyaller Enstitüsü tarafından geliştirildi. Türkiye’de ise 2008 yılında kullanımına başlandı. Ankara Üniversitesi’nden iki doçent tarafından uygulanan sistemin sonuçları da oldukça başarılı oldu.

Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksek Okulu öğretim görevlileri Yrd. Doç. Bekir Eskici ve Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener hem Anıtkabir hem de İlyas Bey Camii’nde sıvı cam kullandılar. Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener de Anıtkabir’deki Aslanlı Yol’un bakım ve onarımının bir kaç yıl önce gündeme geldiğini belirtti. Şener, “Zamanla açılan gözeneklerin kapatılması, çevre şartlarının etkilerine bağlı olarak bazı onarımlar gerekiyordu. Dolgu ve tamamlamalar şeklinde yaptık. Sıvı cam uygulandıktan sonra renk değişikliğine neden olmadan yüzeyin su emmesini engelliyor. Bu malzemeyi onarımı yapılan aslan ve kadın-erkek grubu heykellerin üzerinde uygulanmasını uygun bulduk” dedi.

Vatan, 02.02.2010


 

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarihi ve kültürel mirası koruma çalışmalarına 1421 yılında Çandarlı İbrahim Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Mahkeme Hamamı da eklendi.

 

Büyükşehir Belediyesi’nin takas yoluyla Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan aldığı tarihi yapıda restorasyon çalışmaları Başkan Recep Altepe ve AKP İl Başkanı Nagip Vardar’ın da katıldığı törenle başlatıldı.

 

Başkan Altepe, kentin merkezindeki anıtsal yapının 1 yıl gibi kısa sürede orijinal halini yeniden alacağını belirterek, “Hamamlar kültürümüzün önemli bir parçası. Burada bu kültürü yaşatmayı düşünüyoruz. Bu sebeple de restorasyon bittiğinde bu anıtsal yapının orijinal işlevini sürdürmesini hedefliyoruz. Erkekler bölümü yine hamam olarak faaliyet gösterecek. Kadınlar bölümü ise kültürel faaliyetler için kullanılabilir. Yapı 1490, 1495 ve 1953 yıllarında onarım görmüş. Biz şimdi yapacağımız çalışma ile bütün olarak ele alıyoruz. Bu 600 yıllık emaneti geleceğe en iyi şekilde miras bırakmak bizim için büyük onurdur” diye konuştu.


Konuşmasının ardından eline çekiç ve keskiyi alan Başkan Altepe, restorasyonun ilk ayağı alan duvar temizleme çalışmalarını da başlatmış oldu.

Bursa Olay, 02.02.2010

TUNCA NEHRİ TAŞTI

 

 

Tunca Nehri'nin yatağının dar olan kısımlarından nehir suları taşarak çevreye yayılmaya başladı. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin de yapıldığı Er Meydanı'nın bulunduğu Sarayiçi mevkisi ile Yenimaret Mahallesi'ni bağlayan Tunca Nehri üzerindeki Fatih Köprüsü'nün gözlerini dolduran sular, köprü çevresinden akmaya başladı. Taşkın suları Sarayiçi'ndeki Balkan Şehitliği'ne doğru yayılıyor.

Tunca Nehri üzerindeki tarihi Fatih, Kanuni ve Yalnızgöz köprüleri polis tarafından yaya ve araç trafiği geçişine kapatıldı. Polis ekipleri köprü başlarında durarak, geçişleri önlüyor. Meriç Nehri'nde ise debinin artmasına rağmen taşkın tehlikesi oluşmadı.

Edirne Valiliği Kriz Merkezi, nehirlerdeki yükselmeye sağanak ve karın erimesiyle nehirlere akan suyun neden olduğunu belirterek, Tunca'daki yükselmenin devam edeceğini belirtti. Yetkililer, Bulgaristan'la devamlı irtibat halinde olunduğunu ve Bulgaristan'ın nehirlerde aşırı su artışına neden olacak baraj kapaklarını açmasının söz konusu olmadığını da kaydetti.

Devlet Su İşleri 11. Bölge Müdürlüğü, Tunca Nehri'nin debisini 142 metreküp/saniye, Meriç Nehri'ninkini ise 363 metreküp/saniye olarak ölçtü. Dünkü ölçümlere göre Tunca'da 32 metreküp/saniye, Meriç Nehri'nde ise 150 metreküp/saniye artış kaydedildi.

Edirne Meteoroloji Müdürlüğü yetkilileri, bugün kentte öğleden sonra karla karışık yağmurun beklendiğini bildirdi.

Sabah, 02.02.2010

2 BİN 450 OSMANLICA ESER ARAŞTIRMACILARI BEKLİYOR





Aksaray Halk Kütüphanesi'nde edebiyat, coğrafya, tarih, fıkıh ve tıp alanlarında yazılmış 2 bin 450 Osmanlıca eser incelenmeyi bekliyor.

 

Aksaray İl Halk Kütüphanesi Müdürü Mahmut Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kütüphanede birbirinden kıymetli 2 bin 450 Osmanlıca eser bulunduğunu söyledi.

Bu eserlerin, gün ışığı ve nemden arındırılmış "Osmanlıca Eserler Bölümü" adı altında özel bir odada muhafaza edildiğini ifade eden Yılmaz, "Kütüphanemizdeki Osmanlıca Eserler Bölümünü Osmanlıca bilenler kullanıyor ve bu bölümden dışarıya kitap çıkartılmasına, fotokopi çekilmesine müsaade etmiyoruz" dedi.

Osmanlıca Eserler Bölümü’nü 3 ay önce oluşturduklarını anlatan Yılmaz, şunları kaydetti:
"3 ay öncesine kadar Osmanlıca eserler de diğer kitaplarla birlikte raflarda sergileniyordu. Bu duruma gönlümüz razı olmadı. Bu eserlerin tamamı Cumhuriyet öncesine ait. Diğer güncel kitaplarla birlikte aynı raflarda eserlerin tahrip olduğunu görünce harekete geçtik ve Osmanlıca Eserler Bölümü oluşturduk. Şu anda tüm Osmanlıca eserleri güneş ışığı ve nemden arındırdığımız bu bölümde muhafaza ediyoruz. Bu eserlerden tarihi önemi olan 39 Osmanlıca el yazması kitabı da burada muhafazası mümkün olmadığı için Konya’daki Yazma Eserler Kütüphanesine gönderdik. Zaten Türkiye’de yazma eserlerin korunduğu 2 kütüphaneden biri İstanbul’da diğeri ise Konya’da."

Eserlerin korunmasına büyük önem verdiklerini anlatan Yılmaz, kütüphanede bölümü gezmek ve incelemek isteyenlerin yanına görevli bir personel verdiklerini belirtti.

Osmanlıca eserlerin bir kısmının tahrip olmasından çekindikleri için ciltleme yaptırmadıklarını anlatan Yılmaz, "Bazı Osmanlıca kitaplarımızın ciltlenmesi gerekiyor. İyi bir cilt ustasına ihtiyacımız var" diye konuştu.

Eserler arasında yakın tarihe ışık tutacak bilgiler de yer aldığını vurgulayan Yılmaz, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Romanı’nın Osmanlıcasının da eserler arasında bulunduğunu bildirdi.

"2 bin 450 Osmanlıca eserin bir kısmı tarihi anlamda bilgi veren eserler. Ermeni komitelerinin yaptıkları eylem ve saldırılarla ilgili yazılmış Osmanlıca eser de kütüphanemizde. Bunun dışında edebiyat, tarih, coğrafya, fıkıh ve tıp gibi alanlarda Osmanlıca yazılmış eserler bulunuyor. Ayrıca Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi de Osmanlıca yazılmış olarak iki cilt halinde kütüphanemizdedir."

Yılmaz, Aksaray’da Osmanlıca eserleri takip eden ve eserler üzerinde araştırma yapan 15-20 kişinin bulunduğunu, haftada bir kaç kişinin Osmanlıca Eserler Bölümünü ziyaret ederek bu eserleri incelediğini sözlerine ekledi.

Radikal, 02.02.2010

OSMAN KAVALA, TARİHİ BİNALARI YAŞAMA KATACAK





İki ünlü işadamı, tecrübelerini yeni bir sahaya aktarma kararı aldı. KVK ortaklığı ve İletişim Yayınları’ndan tanınan Osman Kavala ile Sümerbank binasının restorasyonuyla turizme özel bir alandan giriş yapan Timur Özdemir, yeni şirketle tarihi binaları restore ederek işletme kararı aldı.

 

Biri iletişim ve yayıncılık sektöründen, diğeri eski tekstilci yeni turizmci iki ünlü işadamı ortak bir şirket kurma kararı aldı. İkilinin geride bıraktığı tecrübeler, kurulan bu yeni şirketin daha çok eski eser statüsündeki binaların restore edilerek yaşama yeniden katılması konusunda hizmet vereceğini gösteriyor.


3 milyon 500 bin TL sermaye ile kurulan şirketin adı TSB Turizm ve Yatırım A.Ş. Şirketi kuran işadamlarından biri KVK’nın ortaklarından ve Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden İletişim Yayınları’nın kurucusu Osman Kavala. Diğer kurucu ise Simurg Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Timur Özdemir.  Elde edilen bilgilere göre, 27 Ocak’ta kurulan şirket, eski binalar açısından bir hayli zengin olan Karaköy Bankalar Caddesi’nde faaliyetlerini sürdürecek.


Yönetim kurulu başkanlığında Timur Özdemir, başkan vekilliğinde Recep Zeki Türkkan, yönetim kurulu üyeliğinde ise Osman Kavala ve Eda Bozdağ Özdemir görev aldığı şirketin faaliyet alanları ise  eski eser niteliğindeki binaların ve her türlü gayrimenkul, otel, motel ve benzeri turistik tesislerin hizmet binalarının satın alınması ve restore edilmesi sözleriyle ortaya konuldu.
Yeni şirketin faaliyet alanları  ve iki işadamının deneyimleri yan yana getirilince yeni şirketin daha çok tarihi binaların restorasyonunda yoğunlaşacağı gözlemleniyor. Osman Kavala, İletişim Yayınları’ndaki yayın çizgisinin yanı sıra Tarih Vakfı sponsorluğu ile de kültüre verdiği önemi ortaya koyan bir işadamı. Timur Özdemir ise Sümerbank binasının restorasyonuyla ismini duyurmuştu.

 

Osman Kavala, pek çok alanda aktif bir isim. Türk-Polonya İş Konseyi, Türk-Yunan İş Konseyi,  Güneydoğu Avrupa’da Demokrasi Merkezi gibi çeşitli iş ve toplumsal kuruluşların yönetim kurulu üyeliklerinde bulunan Kavala, şu anda Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra George Soros’un Açık toplum Enstitüsü’nde danışma kurulu üyesi olarak rol alıyor.  Aynı zamanda  Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin de üyesi olan Kavala, Tarih Vakfı ve Diyarbakır Kültürevi sponsorluklarıyla dikkat çekiyor. Kavala, bir dönemler Turkcell’e de hissedardı. Ancak, ünlü işadamı, 1998 yılındaki ekonomik kriz nedeniyle hisselerini Çukurova Holding’e devretmek durumunda kalmıştı.

 

Timur Özdemir ise 2006 yılına kadar tekstil sektöründen tanınan bir isimdi. O yıl içinde sektörü bırakma kararı alarak turizm sektörüne adım attı. Ancak, bu alana özel bir kulvardan girdi. Türkçeye ‘kişiye özel otel’ olarak çevrilebilecek ‘hip otel’ kavramının 2007 yılında açtığı Lush ile ilk Beyoğlu’ndaki uygulayıcısı oldu. Simurg Turizm isimli şirketiyle ikinci önemli adımı ise Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki Sümerbank binasını 12 milyon dolara sanatsal aktivitelerin de yer alacağı bir otele dönüştürme oldu. Bina üzerindeki çalışmalarını sürdüren Özdemir’in Florya’daki Kibrithane’yi de satın alarak bir otele dönüştürme planı olduğu biliniyor.


Özdemir, eski binaları restore ederek otele dönüştürme tutkusunu ve bu konuya bakış açısını, “Kayseri ve Bursa’dan da eski binaların otele çevrilmesi konusunda teklifler var. Eski bina işinde başarılı olmak için biraz romantik, biraz duygusal, biraz da ticari düşünüp dozajı iyi ayarlamak gerekiyor. Geçmişi satın alırken o geçmişi öldürmemek de önemli” sözleriyle anlatmıştı.

Milliyet, Haber: Seda Tabak, 02.02.2010

TARİHİ ESERLER MÜZEYİ BEKLİYOR

 

Manisa’da 82 yıllık Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’nde muhafaza edilen 28 bin 700 eserden sadece 2 bin tanesi sergilenebiliyor. Nem sebebiyle müzenin arkeoloji bölümü yedi yıldır kapalı tutulurken, bazı eserler etnografya bölümünde sergilenmeye çalışılıyor. İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, müzenin arkeoloji müzesinde yedi yıl önce ortaya çıkan drenaj sıkıntısı nedeniyle bölümün duvarların nem olduğunu ve eserlere zarar vermemesi için kullanıma kapatıldığını hatırlattı. Yedi yıldır arkeoloji bölümünün restorasyonu konusunda çalışmalar yaptıklarına dikkat çeken Karaköse, geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın müzeyi ziyaretinde verdiği talimat doğrultusunda restorasyon için çalışmaların hızlandırıldığını söyledi. Karaköse, Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş.’nin 150 bin metrekarelik arsasında belli bir bölümün müze yapılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredildiğini hatırlattı. Özelleştirme İdaresi’nin bu alan için “beş yıl imar yapılamaz” kararı aldığını kaydeden Karaköse, “Bu süre mart ayında doluyor, biz de müze yapımına başlayacağız” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: İlker Kılıçaslan, 02.02.2010




ARKEOLOJİNİN BÜYÜK SIRLARINDAN BİRİ AYDINLANIYOR

 

     

 

Mısır, arkeoloji dünyasının büyük sırlarından birisi olan firavun Tutankamon'un soyağacını ilan etmeye hazırlanıyor.

 

Mısır Eski Eserler Genel Müdürü Zahi Havas yaptığı açıklamada, bu önemli keşfin Kahire müzesinde 17 Şubatta yapılacak basın toplantısında kamuoyuna duyurulacağını belirtti. Havas, bu arkeolojik keşfin DNA analizleriyle yapılan araştırmaların sonucunda geldiğini kaydetti.

 

Turkuaz işlemelerle süslü som altından mezarı içindeki mumyası İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922'de bulunan genç firavun Tutankamon, yaklaşık MÖ 1333 ve 1324 yılları arasında hükümdarlık yapmıştı. 9 yaşında firavun ilan edilen Tutankamon özellikle Kahire müzesinde sergilenen lapis lazuli ve yarı değerli taşlarla süslü 11 kilo ağırlığındaki som altın maskının bulunduğu mezar hazinesiyle meşhur olmuştu.

 

18. Mısır hanedanının 12. firavunu olduğu tahmin edilen Tutankamon'un asıl ölüm sebebi, tüm soy zincirindeki firavunlar gibi bir muamma olarak kalmaya devam ediyor.

Sabah, 01.02.2010

GÖLMARMARA'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Manisa'nın Gölmarmara İlçesi'nde, tarihi eser kaçakçılığı yapan iki kişi, 176 parça eserle birlikte yakalandı.

 

Manisa İl Jandarma Komutanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, yapılan çalışmalar sonucunda, Gölmarmara İlçesi Kayaaltı Köyü'nde Kültür ve Tabiat Varlığı Kaçakçılığı yaptığı tespit edilen şüpheliler takibe alındı. Alıcı kılığındaki jandarma görevlileri, şüpheli E.A. ve İ.E. ile buluşarak ellerindeki tarihi eserleri satmak isterken suçüstü yakaladı. 176 parça çeşitli dönemlere ait sikke ve eski tarihi esere el konuldu. Şüpheliler E.A. ve İ.E. alınan ifadelerinin ardından adli makamlara sevk edildi.

Manisa Kent Haber, 02.02.2010

BODRUM'UN AYA NİKOLA'SI MÜZE OLACAK

 

 

DP Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon, 40 yıldan bu yana Halk Eğitim Merkezi olan binanın restore edilerek, eskiden olduğu gibi kilise kimliğine dönüştürüleceğini söyledi. Başkan, tarihi kilisenin Balıkçılık ve Süngercilik Müzesi olabilmesi için izin almak amacıyla 15 Ocak 2010 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Başkan Kocadon, kilisenin müzeye dönüştürülmesi halinde Halk Eğitim Merkezi için yeni bina yapılacağı ifade etti.

 

“www.bodrumajans.com.tr” adlı internet sitesindeki, “Halk Eğitim Merkezi’ne dönüştürülen tarihi Kilise, eski haline getirilerek tekrar Bodrum kültür ve turizmine kazandırılmalı mı?” sorusuna ankete katılanların yüzde 80’i ‘Evet’ dedi.

Hürriyet, 01.02.2010

BU AYIPTAN DÖNÜLDÜ

 

 

UNESCO tarafından ‘dünyada korunması gerekli kültür varlığı’ olarak kabul edilen Kapadokya bölgesindeki peribacalarının bazıları, bilinçsiz yaklaşımların kurbanı olmak üzere. Nevşehir merkeze bağlı Uçhisar Beldesi'nin Cevizli Mevkii'ndeki peribacalarının içine başta inşaat olmak üzere çeşitli kullanılmayan malzemelerin depolanması görenlerin tepkisini çekiyor.

Günümüzden 26 milyon yıl öncesine, Erciyes, Hasan ve Göllü tektonik dağlarının püskürttüğü lavların zaman içinde soğumasıyla, yağmur ve kar sularının erozyonla birlikte ortaya çıkardığı doğa harikası peribacaları, gerektiğince korunamıyor. Özellikle çok başlılıktan kaynaklanan koruma önlemlerinin yasal zemine karşın hedeflenen düzeyde ortaya konulamadığı Kapadokya'da, Peribacalarının çeşitli türlerinin en çok bir arada bulunduğu merkezlerden Uçhisar Beldesi'nde çekilen bir fotoğraf, bölgede korumacılığın hangi düzeyde ele alındığını net bir şekilde ortaya koydu.

Nerden alındığı belli olmayan bir enkaz yığınları, römorklarla Cevizli Mevkii'ndeki Peribacaları'nın içine boşaltılıyor. Çoğu peribacasının içine de çeşitli inşaat malzemeleri depolanıyor. Ortaya çıkan kötü manzaralar, bölgeye gelen yabancı ve yerli turistleri hem şaşırtıyor, hem üzüyor.

Doğan Haber Ajansı, 31.01.2010

İSA PEYGAMBER, CEBRAİL VE MİKAİL'İN RESİMLERİ ÇIKTI

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tarihi Ayavukla Kilisesi’nde yürütülen restorasyon çalışmaları kapsamında 3 yeni duvar resminin ortaya çıkarıldığı bildirildi. Belediyeden yapılan yazılı açıklamada, 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Ayavukla Kilisesi’nde yapılan çalışmalarda, boya tabakalarının ardında gizli kalmış olan  İsa figürü ile melekler Cebrail ve Mikail’i simgeleyen duvar resimlerinin bulunduğu belirtildi.


Restorasyon sonucu ortaya çıkarılan orijinal resimlere ek olarak kilisenin Apsis bölümünde ilk yapılmış haliyle siluet şeklinde “Pantakrator İsa” (İsa, Ortodoks kiliselerinde kullanılan bu figüründe sakallı olarak tasvir edilmiştir. Sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde Yeni Ahit’i tutmaktadır) olduğu düşünülen bir duvar resmi daha ortaya çıkarıldığı bildirildi.
Açıklamaya göre, tarihi yapıda 2009 yılında başlayan restorasyon çalışmalarının 2010 yılı sonunda bitirilmesi hedefleniyor. Kilise, restorasyonun tamamlanmasının ardından Semt Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. Kilisenin bahçesinde açık sergileme mekanlarının yanı sıra kafeterya mekanı oluşturulacağı belirtildi.

19. yy’ın ikinci yarısında Rum Ortodoks Cemaati tarafından inşa edilen Ayavukla Kilisesi, İzmir tarihinde önemli bir olay olan 1922 yangınında, kurtulan tek Rum kilisesi olarak akıllarda kaldı. Yapı 14 Şubat 1924’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle, İzmir ve çevresine ilişkin eski eserleri sergilemek amacıyla Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmet vermeye başladı. Daha sonra Kültür Bakanlığı tarafından opera çalışma salonu olarak tahsis edildi. Bu süre içinde yapının bir yangın geçirmesi nedeniyle boşaltıldığı ve böylece günümüzdeki metruk biçimini aldığı biliniyor.

Birgün, 31.01.2010

ALACA'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Çorum'un Alaca İlçesi'nde jandarma ekipleri tarafından bir otomobile düzenlenen operasyonda Adana'dan Alaca'ya satılmak için getirilen tarihi eserler ele geçirildi.

Tarihi eser satışı yapıldığı yönündeki bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri 19 LK 947 plakalı otomobilde yaptıkları aramada tarihi mozaik ele geçirdi.

Adana'dan Alaca'ya satılmak için getirilen tarihi mozaiklere el konulurken otomobil sürücüsü A.E.(38) ve otomobilde bulunan C.K.(37) jandarma ekipleri tarafından gözaltına alındı.

Zanlılar sorgularının ardından mahkemeye sevk edilen A.E.(38) ve C.K.(37) tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

haberfx.net, 31.01.2010

SOFYA CAMİYİ, İSTANBUL KİLİSEYİ ÖNERECEK

 

Ankara'daki temaslarının ardından İstanbul'a gelen Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Bulgaristan Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Tsevetan Tsevetanov ve Sofya Belediye Başkanı Yordanka Fandakova, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı ziyaret etti. Saraçhane'deki Belediye Başkanlığı binasında resmi törenle karşılanan Bulgaristan Başbakanı Boyko, Başkan Topbaş'la makamında yaklaşık bir saat görüştü.

 

Görüşme sonrası basın mensuplarına açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, konuklarına İstanbul'la ilgili bilgiler verdiğini ve Sofya'yla karşılıklı bilgi ve deneyim paylaşımı yapacaklarını kaydetti. Başkan Topbaş'ın 5 yıldaki projelerinden övgüyle söz eden Bulgaristan Başbakanı Borisov da, "Sofya'ya yetkilileri davet ettim. Deneyimleri bizim için büyük fırsat olacak" dedi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, "Demir Kilise" olarak bilinen Bulgar Kilisesi'nin denize kaymasını önlemek için gerekli teknik girişimlerde bulunduğunu hatırlatan Başbakan Borisov, "Biz de UNESCO Kültür Mirası listesine girmesi için Filibe'de bulunan Murad Hüdavendigar Camii'ni önereceğiz. İstanbul da Demir Kilise'nin UNESCO'nun Kültür Mirası Listesi'ne girmesi için öneride bulunacak" şeklinde konuştu. Bulgaristan Başbakanı Borisov, daha sonra İstanbul Valisi Muammer Güler'i ziyaret etti.

 

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki heyet, Fatih Haliç sahilinde bulunan Bulgar Kilisesi'ni ziyaret etti. Konuk Başbakan, Bulgar Kilisesi Vakfı Başkanı Vasil Liaze, vakıf üyeleri ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir tarafından karşılandı. Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki heyet kiliseye girerek mum yakıp dua etti. Bulgar Kilisesi Vakfı Başkanı Liaze, kilisenin temelinin kaydığını ve dış cephesinde korozyon olduğunu söyleyerek restorasyona ihtiyacı olduğunu belirtti. Liaze, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin temel kaymasını giderdiğini, dış cephesinin de yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edileceğini söyledi. Kilisenin hemen karşısında bulunan ve kilise vakfına ait olan binanın projesinin de Fatih Belediyesi tarafından İl Özel İdaresi'ne sunulduğunu ifade etti. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir de, vakfa ait binanın Mart sonu ya da Nisan başında restore edilmeye başlanılacağı bilgisini verdi.

Yeni Şafak, 31.01.2010

DENİZLİ'DE 500 YILLIK SU ŞEBEKESİ BULUNDU

 

 

Denizli Belediyesi'nin "Yüzyılın Dev Altyapı Projesi" adını verdiği çalışmalar sırasında, Mimar Sinan Caddesi'nde Osmanlı dönemine ait bir su şebekesi ortaya çıkarıldı. 15. yüzyıldan kalma olduğu tahmin edilen şebekenin bulunması üzerine kazı çalışmalarına ara verildi. Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Denizli Müze Müdürü Hasan Hüseyin Baysal ve arkeologlar, tarihi su şebekesinde incelemelerde bulundu.

Müze Müdürü Baysal, eserle ilgili hazırlayacakları raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'na sunacaklarını söyledi. Eserin, bölgedeki suları su değirmenlerine ve uzak noktalara taşımak amacıyla yapılmış kemerler olduğunu belirten Baysal, "O dönemlerde ve sonraki yıllarda kentin bu bölgesinde çok sayıda su değirmeni bulunuyordu. Kemer, özellikle bölgedeki suyu toparlayıp değirmenlere götürmek için yapılmış" dedi. Tarihi yapı hakkında gelecek rapora göre hareket edeceklerini vurgulayan Baysal, "Çıkarılması istenirse gerekli çalışmaları yapacağız" şeklinde konuştu.

Prof.Dr. Şimşek de, "Bu bölge ve çevresinde birçok su değirmeni vardı. Yapı, bunlara su taşıyan hattır. Gerekli incelemeyi Müze Müdürlüğü yaptı. Biz de yapının ortaya çıkarılması için çalışma başlattık" dedi.

Haber Ekspres, 31.01.2010

9 BİN YILDIR DEĞİŞMEYEN TUZLUK

 

  

 

Konya’nın Çumra İlçesi yakınlarındaki 9 bin yıllık yerleşim yeri Çatalhöyük’te yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tuzluk ve çıngırağın, bugün kullanılan tuzluk ve çıngırakla hemen hemen aynı olması dikkat çekti.

 

Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, Çatalhöyük kazılarında çıkarılan tuzluk, kolye, yüzük, çıngırak ve tabak gibi malzemelerin üzerinde çok az bir değişiklik yapılarak daha modern bir şekilde bugün de kullanıldığını söyledi. Benli, Çatalhöyük kazı çalışmalarında bulunan tarihi eserlerin Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiği belirtti. Bölgedeki kazıların devam ettiğini kaydeden belirten Yusuf Benli, “Konya neolitik yerleşim açısından önemli bir merkez. Bugüne kadar da yapılan kazı çalışmaları esnasında Çatalhöyük Ören Yeri’nden çıkan malzemeler ve yerleşim planı Anadolu’daki ilk yerleşik hayata geçiş ile ilgili bize ipuçları vermekte” dedi. Benli, yaklaşık 9 bin yıllık tarihi bulunan Çatalhöyük'te insanların bugün mutfaklarda kullanılan malzemeleri küçük bir değişiklik ile o dönemde üretip, kullandığını söyledi. Yusuf Benli, “Bugün arkeoloji müzemizde bulunan tuzluklar ve ayna olarak kullanılan obsidienleri, çeşitli mutfak eşyasını görüyoruz. Bu da bize Çatalhöyük ile günümüz insanı arasında bir bağ kurmamız gerektiğinde, malzeme kullanımı açısından bir kültür genetiğinin halen devam ettiğini ve devam edeceğini gösteriyor” diye konuştu. Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, bugün kadınların takı malzemesi olarak kullandığı süs eşyası, ayna, cımbız gibi malzemelerin Çatalhöyük kazılarında da ortaya çıktığını ve bunların bugün modern ölçülerde tasarlanmış takılarda görüldüğünü söyledi.

 

Bugün bir ailenin kullandığı tüm eşyayı, o dönemin insanlarının da imal ettiğini ve kullandığını belirten Yusuf Benli, “Çatalhöyük’te yapılan kazılarda bunların parçaları bulunuyor. O dönemin çocuklarını eğlendirmek için kullanılan, çıngırak olarak tabir edilen ve içerisine kum tanecikleri konularak kullanılan oyuncaklar, hayvan figürü ile at arabası şeklinde yapılmış malzemeler günümüzde de halen kullanılıyor” dedi.

Hürriyet, Haber: Mehmet Kayhan Yıldız, 31.01.2010




BİZANS MÜZESİ, HEMEN!

 

Tarih, hikayecilikten bilim olmaya doğru yol alırken, üzerine basabileceği sağlam bir zemin bulmak zorunda kalmıştır.


Tarihin tabanı, ezici çoğunluğun sandığı gibi, ırk, etnik unsur, millet veya ümmet değil, topraktır. Tanımlanması ve kuşatılması neredeyse imkansız etnik aidiyetlere göre tarih yapılamaz, yani Türklerin veya Almanların tarihi olmaz, İslam veya Hıristiyanlık tarihi de olmaz, Türkiye veya Almanya tarihi olur. Türkiye tarihi çoğunluk tarafından Türklerin tarihi olarak anlaşıldığından ve tarihçiler bunu kıramadıklarından veya kırmaya niyetlerinin olmadığından, hep 1071’de başlar. Bu toprakların bundan önceki geçmişi, tıpkı Çin tarihi gibi bize “yabancıdır”. Bu ırkçı, ayırımcı, çağdışı anlayış sonucu, bu ülkenin antik tarihi Avrupalılara, Bizans geçmişi de Yunanistan’a peşkeş çekilmiş.


Daha doğrusu sokağa atılmış, onlar da kapmıştır.


Bizans, İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olduğu 330 yılından 1453’e kadar, 1100 yıl bu topraklarda var olmuştur.


Osmanlı ise bunun ancak yarısı kadar, yani 600 yıl. Bu durumda bütün geçmişimiz Osmanlı, haydi biraz da Selçukluymuş gibi davranarak Bizans’ı yok saymak, tam bir kendine güvensizlik göstergesidir.


Çünkü Osmanlı, mimari, ekonomik düzen, kent yaşamı gibi hemen her konuda Bizans’ın sürdürücüsüdür.


Uzağa gitmeyelim. Ayasofya’ya bakalım, bir de yanı başındaki Süleymaniye’ye. Aralarında 1000 yıl olmasına rağmen mimari üslup aynıdır.


Ya gündelik yaşam?


Balık adlarından, poyraz ve lodos’a kadar çok şey Bizans’tan gelir, mahalle düzeni bile. Biz Bizans’ın da ardılıyız.


Ve bu koskoca tarihi Yunanistan’a bağışlıyoruz. Bizim tarihimizi.


Bugün yeryüzünün en büyük Bizans uygarlığı müzesi Atina’da, ikincisi de Selanik’te. Ama bu toprakların 1100 yıllık geçmişinin hem siyasal, hem sanatsal hem de entelektüel merkezi İstanbul’da bir tane bile yok.


Üstelik ayakta kalabilmiş Bizans eserlerinin tamamı son demlerini yaşıyor. Çoğu gecekonduya peşkeş çekildi, diğerleri de yol yapımına ve trafiğe feda edildi.

 

BİZANSLI İSTANBUL

Oysa Atina, Bizans döneminde önemsiz bir yer olarak kalmıştır.


Bu tarih kesitinde Yunanistan tam bir taşraya dönmüş, kentlerinin çoğu köy haline gelmiştir.
Eski Yunan’ın en görkemli kenti, Yunan uygarlığının zirvesi ve taşıyıcısı Atina, Bizans döneminde kırsal bir kasabaya dönmüştür.


Kentin gururu olan mimari yapıların çoğu harap olmuş, sanat eserlerinin neredeyse tamamı İstanbul’a taşınmıştır.


7. yüzyılda başlayan Avar ve Slav saldırıları Yunanistan’ı Bizans denetiminden çıkartmış, 1204‘de 4. Haçlı Seferi’nde de Frank soylularının eline geçen Yunanistan ve Atina’nın, Osmanlıların kenti fethetmelerine (1453) kadar Bizans’la hiçbir ilgileri olmamıştır.


Selanik de benzer bir kader izlemiş, Slav ve Arap saldırıları karşısında çok küçülmüş ve zaten 1204’te Haçlıların eline geçmiş ve Osmanlılar buraya gelene kadar bir Frank kasabası olarak kalmıştır.


Öte yandan dünyanın en müthiş Bizans müzelerinden birine sahip olan İtalya’nın Ravenna kentinin Bizans’la ancak çok gevşek ilişkileri olmuştur.


Ama Atina’da, Selanik’te, Ravenna’da Bizans müzesi var, İstanbul’da yok. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür başkentlerinden biri olması kapsamında, Aya İrini’nin atrium’unda bir Bizans müzesi açılması projesi 6 aydır Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda bekliyor.


Oysa hemen büyük bir Bizans müzesi kurulmasına başlanmalıdır, buna Aya İrini’nin atrium’u yetmez.


Bizans İstanbul’unun en görkemli yapılarının yer aldığı, Sultanahmet’ten Haliç’e kadar uzanan kesimdeki Blakhernai bölgesindeki saray ve binalardan bugün bir tek, Osmanlıların Tekfur Sarayı dedikleri binanın bir cephesi kalmıştır. Edirnekapı ile Eğrikapı arasındaki surların içinde kalan Avcıbey adlı gecekondu mahallesinin içinde, bir sur parçasına yaslanmış olarak duran bu harabe, hemen restore edilmeli ve dünyanın en büyük ve en donanımlı Bizans müzesi haline getirilmelidir. İstanbul, Türk ve Müslüman olduğu kadar Bizanslıdır da.

Habertürk, Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay, 30.01.2010

AKM TARTIŞMASI SİL BAŞTAN





İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıllardır tartışılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi binayı yıkıp yeniden inşa etmek istiyor, AKM’nin Cumhuriyet mimarisini temsil ettiğini söyleyen mimarlar karşı çıkıyor. Tartışma Danıştay’ın ‘Yıkılamaz” kararı üzerine durmuştu. Ancak yıkımına aynı gerekçelerle karşı çıkılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi yenilenince, tartışma yeniden alevlendi.

AKM’nin kaderi, eski Kültür Bakanı Atilla Koç’un “İstanbul’a yakışmıyor. Yıkılmalı” sözünden bu yana tartışılıyor. AKM’nin yıkılmasına karşı çıkan mimarların temel savı, binanın Cumhuriyet dönemini temsil eden önemli bir ’kültür varlığı’ olduğu. Onlara göre salonları son derece iyi kurgulanmış AKM, hem İstanbul’un karakteristik yapılarından birisi hem de İstanbulluların hafızında yer etmiş bir bina... Modernleşme adı altında anıtsal özellikleri olan binaların yıkılarak ortada simgesel bina bırakılmayacağını düşünüyorlar.

AKM’nin yıkılarak yerine daha modern bir bina yapılması gerektiğini savunanlar ise binanın Cumhuriyet mimarisinin sembolü olmadığını öne sürüyor. Yapılış yılı itibariyle ’kültür varlığı’ olarak nitelendirilemeyeceğini, binanın sanat gösterimleri ve dinletileri için fonksiyonel bir yapıya sahip olmadığını savunuyorlar. “Mimari açıdan estetikten yoksun, Taksim meydanıyla bütünleşememiş ve köşeye atılmış bir görünüme sahip, yapıldığı dönemin şartları doğrultusunda inşaa edilmiş, günümüzde de misyonunu tamamlamış bir bina” diyorlar. AKM’nin yıkılmasından yana olan mimarlar arasında binanın ’Nazi mimarisinin göstergesi’ olduğunu iddia edenler bile var.

Muhsin Ertuğrul Sahnesi bir süre önce benzer tartışmalara sahne olmuştu... Ancak bina yıkılarak yenilenip, İstanbul son derece modern bir tiyatro sahnesine kavuşunca hem eleştiriler son buldu hem de AKM tartışması yeniden gündeme geldi. İşte mimarların görüşleri:

YIKILMASIN DİYENLER

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Eyüp Muhçu: ‘Bir ülkenin kültür varlığını yok etmek doğru bir anlayış değil’
“Sakarya Üniversitesi, AKM’nin yıkılma iddiaları gündemdeyken en büyük gerekçe olan depreme dayanıksızlığı konusunda güçlendirilebileceğini belirten bir rapor hazırlamıştı. Dolayısıyla o gerekçe geçersiz olmuştur. Yıkılma düşüncesinden 2007’de vazgeçildi. İstanbul Kültür Başkenti İstanbul Yasası doğrultusundaki bir maddeye göre AKM’nin yenilenmesi ve yıkılmaması öngörülüyordu. 20 Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı, bir uzman, 2010 Kültür Başkenti Ajansı’ndan bir temsilci, AKM Müdürü ve bizler bir mutabakata vardık. Buna göre aslına uygun olarak restore edilecek, onarımı yapılacak, bakım ve onarım yapılamayacak durumdaki malzemeler ise orijinaline uygun olarak değiştirilecek ve binanın genel görünümü bozulmayacaktı. Ancak bu kararların alındığı tarihten itibaren bugüne kadar Kültür Bakanlığı çalışmalara kaynak eksikliği bahane ederek başlamadı. Daha önceki anlaşmada 70 milyon dolara bu faaliyetlerin yapılması karar altına alınmıştı ve bu para 2010 Kültür Ajansı tarafından sağlanacaktı. Şimdi ise daha düşük bir bedelle yapılacak çalışma için kaynak yok denilmesini anlamak mümkün değil. AKM simgesel yapı olması dolayısıyla kamunun düzenleyici olduğu bir işletim şekli oluşturalabilir. Temel sorun Taksim’de gerçekleştirilen 2010 Avrupa Kültür Başkenti konser ve gösterilerinin kapalı olan sanat ve kültür merkezlerinden AKM’nin önünde yapılmasıdır. Bu ayıbın ortadan kaldırılması gerekli. AKM Cumhuriyet dönemi modern mimarisi örneğidir ve tarihsel anlamda anıtsal ve özgün bir yapıdır. AKM Kültür Bakanlığı’na bağlı Koruma Kurulu tarafından ’kültür varlığı’ olarak tescil edilmiştir.

Mimar Mehmet Konuralp: ‘Eğer anıtları yıkarsak enkaz içinde yaşamak zorunda kalırız’
“AKM’nin değeri maddi değil manevidir. Mimari açıdan ülkemizde bir yenilik yaratmış değil ve mimariye büyük katkısı yok. Binanın cephesini kaplayan cam çerçeve güneş kesmek için var deniliyor. Örneğin müziğin etkisiyle o cam çerçevenin arkasına güneşin ışıklarını renkli ışıklar olarak yansıtabilecek bir sistem kurulabilir. Çamlıbel İsviçre’de bunun örneğini yaptı. Böylece binanın ön cephesi kurtarılabilir. Ancak bu değişiklikler AKM’nin elbisesini değiştirmek değil, yenilemek şeklinde yapılmalı. Bence AKM yıkılmamalı ve toparlanmalı. İlla her binayı yıkarak yenilmek modernci olmak demek değildir. O halde ne Amsterdam ne de Paris kalırdı. Sürekli modernleştirmeye kalkarsanız Brezilya ormanlarındaki ’Brasil’ kentine, yani kimsenin uğramadığı bir yer haline gelirsiniz.

Ben 20’inci asrın mimarisinin üzerine yepyeni bir yorumun konulduğu bir mimari dönem yani Cumhuriyet mimarisi dönemi kavramına inanmıyorum. Cumhuriyet mimarlığı Türk mimarlarının Ermeni mimarlardan öğrendikleri ve sonradan kendi yorumlarını da ekledikleri eserlerin ortaya çıkmasıyla oluşur. Ancak bu bir Cumhuriyet mimari akımı değildir. Bu çok şovenist bir yaklaşım. AKM’nin salonlarının performansları çok iyi. Atatürk döneminde sanatı teşvik için kültür ve sanat devlet denetiminde olmuş ancak şu anda dünyanın hiçbir yerinde devlet sanatı denetlemiyor. Kültür varlığı yıkılamaz. Yani ülkemiz ateist bir sisteme geçince Sultanahmet Camii’ni yıkacak mıyız? Herkes kendi ideolojisi doğrultusunda bazı binaları yıkmaya kalkarsa biz 10 senede bir enkaz içinde yaşamaya mahkum kalırız ve zaten bu şekilde yaşıyoruz.”

AKM’yi yapan mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu: ‘Dünyadaki örnekleri yenileniyor fakat yıkılmıyor’
“30 yıl boyunca ve hemen hemen hiç bir bakım görmeden, kullanılan bu yapının eskimiş olması doğal ancak tüm dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi bu tür kapsamlı yapılar en azından bir kaynak olarak değerlendiriliyor, sürekli iyileştirmenin yanı sıra, yenilenerek, çağımıza adapte ediliyor ve yıkılmıyor. AKM’nin yaşıtı diyebileceğimiz, 30 yıllık bir kültür yapısı olan Pompidou Center 2000’de yenilerek 21. yüzyıla adapte oldu. İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 1999’da alınan kararla korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş edilmiş olan AKM, Cumhuriyet döneminin simge yapılarından biri olması nedeniyle ve ’simge’ değeri dolayısıyla, Kasım 2007’de İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu tarafından 1. grup kültür varlığı olarak tescil edildi. Hazırladığımız yeni AKM projesinde, binanın mimari estetiğinde hiç değişiklik yapmadan temelde çağdaş mimari düzenlemelerle etkinlik mekanlarının niteliğini geliştirmek için restorasyon ile mimari kimliğini korumayı planlıyoruz. Bu doğrultuda binaya tek bir ana girişin olması, girişi ayrı olan Oda Tiyatrosu gibi tüm salonlara ana girişten erişimin sağlanması, girişin meydanla bütünleşmesi ve Boğaz’a bakan yönde bir restoran gibi yenilikleri projelendirdik. 20 Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı, 2010 Ajansı, Mimarlar Odası ve proje müellifi olarak Tabanlıoğlu Mimarlık ” aslına uygun tadilat“ üzerinde mutabık kalınan bir protokol imzaladık. Yapı, yeni deprem yönetmeliklerine uyacak şekilde onarılacak, şartları iyileştirilecek.”

YIKILSIN DİYENLER

Mimar Hakan Kıran: ‘Türkiye’nin gelişiminin durduğu bir dönemi yansıtıyor’
“AKM Atatürk’ün kendi ya da kendisinin onayladığı ve ’Benim projem’ dediği bir mimari tarz değildir. AKM Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i kesinlikle temsil etmiyor. İnsanlar AKM’nin Cumhuriyet’i ve Taksim’i temsil ettiğini söylerken sanki ortada çok iyi yaratılmış bir şehir ve meydan varmış gibi konuşuyorlar. Peki neden Taksim’de Panaroma meydanının olduğu yere The Marmara Otel’i yapıldı? Yani AKM eserse The Marmara’nın statüsü ne oluyor? Ya da Taşkışla’nın ilerisinde Hilton ya da Orduevi binaları da Cumhuriyet dönemi mimarisini yansıtıyor. Hangisi gerçekten Cumhuriyet mimarisini yansıtıyor? Esas konu bu binaların tamamının o dönemin şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda yapılmış olduğu ve dönemin getirdiği koşullar ile önemli kişilerin isimleri atfedilmiştir bu yapılara.

AKM’yi yapan Hayati Tabanlıoğlu benim de yanında çalıştığım muhterem bir insandı. Kendisi Bayındırlık Bakanlığı’nda çalıştığı dönemde daha önce yabancı bir mimar tarafından yapılmış ve yangın geçirmiş bir binayı devlet adına çalışarak düzeltmiş ve o günkü misyonunu tamamlamıştır. Taksim bu kentte merkez konumundadır ve İstanbul’un meydanı diyebiliriz. Böyle büyük bir şehirde Taksim’deki bir kültür merkezi koca İstanbul’un kültür ihtiyacını karşılayabilir mi? AKM ne Cumhuriyet mimarisini yansıtır ne denize karşı sırtını dönmüş ve sağır cephesiyle haliyle şehircilik açısından iyi konumlanmıştır ne Atatürk’ün opera, senfoni ve müziğe bakış açısını yansıtacak şekilde doğru donanmıştır. AKM Türkiye’nin gelişiminin durması döneminde inşa edildi. Bu bina gelişme dönemimizin ürünü olsaydı 1923’den bu yana gerçek anlamda planlanmış bir şehrimiz olurdu.

Mimar Dr. Sinan Genim: ‘Sidney Opera binası gibi görkemli bir yapı inşa edilmeli’
“Prof.Dr. Mete Tapan’ın, Prof.Dr. Metin Sözen ile 1973 yılında yazdıkları Cumhuriyet’in 50’nci yılında Türk Mimarisi adlı kitapta AKM Cumhuriyet’imizin bir yapısı olarak gözükmüyor. Madem o kadar önemli bir bina nasıl o kitapta yer almaz. O bina Nazi mimarisinin bir göstergesidir. Böylesine abuk sabuk bir yapının Cumhuriyet’i temsil ettiğini söylemek benim gücüme gidiyor. Bu binanın Türk mimarisinde de hiçbir ayrıcalığı yoktur. Estetik açıdan da belirgin bir özelliği yok. Yani ilk kez alüminyum maddesi dünyaya örnek olacak şekilde kullanılmadı ki bu binada. AKM’ye yapılacak restorasyon için dış cephe, ana kütle ve planlaması değiştiriliyor diye eleştiriliyor. O zaman o hayalet yapının kalması mı gerekiyor? Bence İstanbul’a yakışmayan bir yapı.

AKM yerine İstanbul’a yakışan ve şehri yansıtan bir yapı yapılabilir. Sydney Opera binası, Eyfel Kulesi ya da New York’taki Özgürlük Heykeli gibi bir anıt bile olabilir. Yani çağdaş ve ileriye hitap eden bir yapı inşa edilir. AKM’nin çağdaş bir yapısı yok. Bazıları AKM’nin yıkıldıktan sonra yerine camii, AVM ya da otel yapılacağından korktuğundan bu yapıyı koruma mecburiyetinde kalıyorlar. AKM’nin kültür varlık niteliği de yok. Birileri ideolojileri doğrultusunda bu binayı savunuyorlar ve bina için hiçbir şey yapılmasın, bu köhne yapı olduğu gibi kalsın gibi bir zihniyet var. Devlet AKM’nin işletmesini özel teşebbüsten ziyade rahmetli Şakir Eczacıbaşı gibi ya da Sabancı ailesi gibi kültür ve sanata gönül vermiş ve İstanbul’a modern anlamda bir çok müze kazandırmış insanlara devretmelidir.

Mimar Hilmi Şenalp: ‘İhtiyaca yanıt vermeyen bir bina aynı şekilde kalmamalı’
”AKM modernleşmenin eseriyse Türkiye’de modernleşmenin 250 yıldır devam ettiği hatırlanmalı. 960 sonrası modernleşmesi diye bir şey yoktur. AKM Taksim Meydanı’nı güçlendirmiyor ve meydanın önünü tıkamış vaziyette. Öncelikle bu binanın Cumhuriyet’i temsil ettiğini söylemek doğru değil. O zaman gecekondular da bir kültürü temsil ediyor. Bizim entelijansımızda kemikleşmiş düşünceler var. AKM’nin işletmesi aynı farklı rejimler gibi kim yönetirse yönetsin huzur ve başarı var mıdır sorusuna verilecek cevaba göre değerlendirilmeli. Yani kim en büyük başarıyı gösterecekse o işletmeyi yürütmelidir. Yani AKM’nin idaresini devlet de özel sektör de başarabilir, perişan da edebilir. Yani biz konulara musallat fikirlerle bakıyoruz millet olarak. Taksim modern ve Batılı anlamda Türkiye’nin tek meydanıdır.

Yani orada iyi değerlendirilecek bir bina olmalı. Örneğin metroyla doğrudan bağlantısı kurulmalı. Taksim şu anda tam anlamıyla bir meydan da değil. Büyük bir boşluk. O meydanı binalar, binaları da duvarları ve konsepti tarif eder. Bu iki unsurun uyumlu olması gerekir. Bir de bunun dışarıdan görünüşü var. Yani Boğaz’ın karşısına geçip bakıldığında ne görüldüğüne bakılsın. AKM’nin yanındaki otopark da yine bomboş duruyor. AKM eğer yenilenecekse bu otopark müştereken değerlendirilmeli. Eğer AKM yerine yeni bina yapılacaksa ve bu bina 510 yıl içinde tamamlanacaksa bu işe hiç teşebbüs edilmesin. Ayazağa’daki kültür merkezi bile 10 senedir bitirilemedi. Konuya ideolojik bakılmaması gerekiyor. İşe yaramayan ve ihtiyaçlara cevap vermeyen bir binayı tutmanın anlamı yok ancak biran evvel müdahale edilmeli. Meydan içerisinde kenara itilmiş bir görünümü var. AKM’nin simge değeri onun meydanla bütünleşmesiyle ortaya çıkar. O zaman her yapılan bina Cumhuriyetin simgesidir.

AKM’NİN TARİHİ
1930’larda İstanbul’a bir büyük opera merkezi inşa etmek için başlayan çalışmalar sonucu binanın temeli 1946’da atıldı. İlk projenin üzerinde pek çok değişiklik yapıldı. Bu proje çalışmalarına mimar Rüknettin Güney de iştirak etti. Sonunda mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun yaptığı değişikliklerle İstanbul Kültür Merkezi adıyla 1969 yılında Aida temsiliyle açıldı. O zaman dünyanın dördüncü, Avrupa’nın ikinci büyük sanat merkezi olma özelliğine sahip göz kamaştırıcı bir çalışmaydı. Ancak bina, 1970 yılında Arthur Miller’ın Cadı Kazanı sahnelenirken çıkan yangında büyük tahribat gördü. Tabanlıoğlu tarafından 8 yılda onarılan, yeni değişiklikler, sıkı güvenlik ve yangın önlemleri ile yenilenen yapı “Atatürk Kültür Merkezi” adıyla ikinci kez 1978’de açıldı.

YAPININ ÖZELLİKLERİ
AKM’de 1300 kişilik büyük salon, 500 kişilik konser salonu, 200 kişilik tiyatro salonu, 250 kişilik sinema salonu bulunuyor. Üst katlarda da büyük bir sergi salonuna sahip olan AKM, İstanbul Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası’nın daimi sahnesi olarak da hizmet veriyor. Bu kurumların yönetim birimleri ve merkez gişeleri de AKM bünyesinde bulunuyor. Hayati Tabanlıoğlu’nun son şeklini verdiği çalışma, 1950’lerin yalın ve işlevsel mimari anlayışının tipik bir örneği olarak kabul ediliyor. Özellikle Büyük Salon’un yüksek dekor perdesi, derin ve geniş sahnesi, yine bu sahnenin çeşitli asansörlerden oluşan gelişmiş mekanik kapasitesi ile farklı kullanımlara imkan vermesi, AKM’yi Türkiye’nin en önemli gösteri sanatları mekanlarından biri yapıyor.

Vatan, Haber: Emre Öztürk, 30.01.2010

İSVİÇRE ÇAKISI DEĞİL, ROMA KAŞIĞI

 

İngiltere’nin Cambridge kentindeki Fitzwilliam Müzesi'nde açılan Antik Yunan ve Roma eserleri galerisinin bu en popüler parçası birçok farklı aleti barındırmasından dolayı Romalıların “İsviçre çakısı” olarak anılıyor.

 

Gümüşten yapılmış bu nadide eserde, kaşık,çatal ve bıçağın yanı sıra salyangozları kabuğundan çıkarmaya yarayan bir alet de bulunuyor. Roma çakısı sıkı kapatılmış şişeleri açmak için ve kürdan olarak bile kullanılabiliyor. Aletin karmaşık yapısı ve gümüşten olması nedeniyle zengin bir yolcuya ait olduğu düşünülüyor.

Milliyet, 30.01.2010

'DANSÖZ' ARTIK DÖNECEK





Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel, Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında yer alan Antalya Müzesi’nin daha modern bir görünüme kavuşturulması için çalışmaların yoğun şekilde devam ettiğini söyledi.


1988 yılında "Avrupa Konseyi Özel Ödülü"ne layık görülen Antalya Müzesi’nde, Antalya bölgesinde yapılan kazılarda elde edilen eserlerin, ilk insandan başlayarak günümüze dek gelen kronolojik bir sıralamayla sergilendiğini anlatan Demirel, yeni açılan ek binayla birlikte müzenin daha geniş teşhir alanlarına ve modern eser depolarına kavuştuğunu belirtti.


Çalışmalar kapsamında kendi alanında bir ilk olarak gösterilen ve Antalya Müzesi’nin sembolü haline gelen "Dansöz" adını verdikleri dans eden kadın heykelinin dönerek sergilenmesi için sponsor arayışına girdiklerini de ifade eden Demirel, büyük ilgi gören heykelin ziyaretçilerin daha da ilgisini çekmek amacıyla yavaş bir şekilde esere zarar vermeden dönerek sergilenmesini amaçladıklarını vurguladı.


Bir turizm seyahat acentesinin sponsor olduğunu ifade eden Demirel, heykelin dönerek sergilenmesi için hazırlanan projenin önümüzdeki günlerde hayata geçirileceğini belirtti.

1981 yılında Perge Antik Kenti’nde yapılan kazılar sırasında Güney Hamam’ı kısmında bulunan heykelin, değişik bir teknikle yapıldığını bildiren Demirel, heykelin vücudunun çıplak yerlerinin beyaz, giysi ile örtülü yerleri ve saçlarının siyah olduğunu belirtti. 100’e yakın parçanın birleştirilmesiyle tamamlanan heykelin başının hafif sağa dönük, boynunun da bükük olduğunu ifade eden Demirel, yüz işçiliği mükemmel olan eserde saçların çelenk gibi başın üzerine toplandığını ve saç örgülerinin alın üzerinde düğüm yapılmış şekilde olduğunu anlattı.


Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel, dans eden kadına benzediği için heykele "dansöz" isminin verildiğini vurgulayarak, heykelin, İmparatorlar Salonu’nda sergilenmeye devam edeceğini sözlerine ekledi.

Radikal, 30.01.2010

YÜRÜYEN MÜZE POLİSE YAKALANDI

 

 

Kadıköy'de ihbar üzerine Hülya G., isimli bir kadının çantasında yapılan aramada Bizans dönemine ait 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.

 

Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, "Tarihi eser kaçakçılığı" ihbarı üzerine harekete geçti. Kadıköy'de kısa bir takibin ardından yolda yürüyen Hülya G., ve arkadaşı Mehmet Faruk E., durdurularak kimlik kontrolü yapıldı. Bu sırada Hülya G.'nin çantasında yapılan aramada 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.

 

Hülya G., ile Mehmet Faruk E., gözaltına alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada yapılan sorgulamada program yapımcısı olduğu öne sürülen Hülya G., ifadesinde "Bu eserler bana ait değil. Bir hafta önce ziyarete gelen bir arkadaşım çantayı bana teslim etti. Kendisi nereden aldı bilmiyorum. Sahte olup olmadığını araştırmam için çantayı bıraktı. Tanıdığım bir koleksiyoncu var. Eserler sahte mi değil mi diye koleksiyoncu arkadaşıma gösterecektim. Ardından müzeye götürecektim" dediği öğrenildi.

 

Gözaltına alınan Hülya G. ve arkadaşı Mehmet Faruk E., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Yeni Şafak, Fotoğraf: Cnn Türk, 30.01.2010

TARİHİ ESER OPERASYONUNDA 6 GÖZALTI

 

Muğla'daki tarihi eser operasyonu Muğla İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince düzenlenen operasyonda 76 parça tarihi eser ele geçirildi, 6 kişi gözaltına alındı.

 

İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, yaklaşık 6 ay süren istihbarat çalışmasının ardından Muğla'da önceden belirlenen noktalara eş zamanlı operasyon düzenledi.Ellerindeki tarihi eserleri satmaya çalıştıkları iddia edilen zanlılar M.S, R.D, M.K, U.T, İ.Ç. ve B.E. gözaltına alındı. Zanlılarla birlikte Roma, Doğu Roma, Hellenistik ve Arkaik dönemlerine ait 76 parça tarihi eser ele geçirildi.Ele geçirilen 7 sikkenin yaklaşık 2 bin 600 yıllık tarihi geçmişi olduğu belirtildi.Eserler arasında, Roma ve Doğu Roma dönemine ait kadın ve kraliçe figürleri, sikkeler, gözyaşı şişeleri, süs eşyaları ve üzerinde gladyatör figürü yer alan kapların bulunuyor.

 

Gözaltına alınan 6 zanlının, işlemlerin ardından adliyeye sevk edileceği bildirildi.

Yeni Asır, 30.01.2010

HASAN BASRİ BEY CAMİİ ONARILDI

 

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Filistin'de yapılan ve daha sonra İsrailliler tarafından ibadete kapatılan Hasan Basri Bey Camii yeniden tamir edilerek aslına uygun hale getirildi. İsrailli fanatikler tarafından defalarca saldırıya uğrayan camii son olarak Türkiye'de faaliyet gösteren Mirasımız-Der tarafından aslına uygun bir şekilde onarıldı.

 

Bu tarihi mekanın tadilat çalışmaları yüksek mimar, inşaat mühendisi, arkeolog, sanat tarihi uzmanları ve bir profesör tarafından yürütüldü.


Hasan Basri Bey Camisi’nin “doğu ve kuzeydoğu cephesi” ile tadilat gerektiren kimi yerleri aslına uygun olarak herhangi bir değişiklik yapılmadan onarıma tabi tutuldu. Ayrıca bakımsızlıktan yıkılan “güneydoğu cephesi” tamamen aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edildi. Restorasyon sürecinde kullanılan malzemeler ve materyaller uzmanlar tarafından özenle seçilerek hazırlandı.
Osmanlı Mutasarrıfı Hasan Basri Bey tarafından Yafa şehrinde 1916 yılında inşa ettirilen Hasan Basri Bey Camii, 1948 yılında işgal sonrasında boşaltılmış ve İsrail, bu camide ezan okunmasını yasaklamıştı. İşgalin başlangıcından bu zamana kadar geçen süre içerisinde hala bu camide ezan okunması yasak. 1988 yılında, yapılan girişimler neticesinde bu cami yeniden ibadete açılmış fakat ezan yasağı yürürlükten kaldırılamadı.


Son olarak 2007 yılında Yahudi bir fanatik tarafından saldırıya uğrayan Hasan Bey Camii’ne şu ana kadar 20'den fazla saldırı düzenlendi.

Dünya, 30.01.2010

SAHTE DA VINCI'YE SERVET

 

Gerçek ressamı bilinmeyen, Leonardo da Vinci'ye ait olduğu düşünülen bir yağlı boya tablo geçen hafta bir açık artırmada 1.5 milyon dolara satıldı.

 

La Belle Ferronniere’ isimli tabloda, zengin giyimli bir kadın betimleniyor. 1993 yılında bir uzman, 1929’da da Vinci olarak kimliklendirilen tablonun, 17. yüzyılın ortalarında, yani da Vinci’den bir yüzyıl sonra yapıldığını ortaya çıkarmıştı.

Radikal, 30.01.2010

 

MÜZELER HERGÜN AÇIK

 

Açıldıkları tarihten bu yana ziyaretçi akınına uğrayan Gaziantep Büyükşehir Belediyesi müzeleri kültürel mirasın korunması ve yaşatılması alanında yapılan çalışmalarla Gazianteplilerin sosyal ve kültürel yaşamlarına renk katmaya devam ediyor.

 

Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler Daire Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, şu bilgiler verildi:

''Bayazhan Gaziantep Kent Müzesinde Gaziantep'in yöresel el sanatı olan gümüş işlemeciliği, bakırcılık, kalaycılık, yemenicilik, sedef işlemeciliği, kutnu dokumacılığının yöresel kıyafetler giymiş mankenler yardımı ile canlandırılarak gelen ziyaretçilere tanıtılıyor. Türkiye'de bir ilk olma özelliğine sahip, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'nde, Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü yaşatılıyor. Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde ise Antep halkı tarafından gösterilen mücadele ve kahramanlıklar anlatılıyor.''

 

Açıklamada, ziyaretçilere ilişkin olarak da şunlar kaydedildi:  

''Müzelere yerli yabancı ziyaretçilerin büyük ilgi gösteriyor. Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi'ni 52 Bin, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'ni 54 Bin 500, Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi'ni ise 64 Bin 750 kişinin ziyaret etti. Pazartesi günleri ziyarete kapalı olan müzelerin ziyaretçilerin yoğun ilgisinden dolayı haftanın 7 günü 08.00-17.00 saatleri arasında açık olacak. Müzelerde gerçekleştirilen aktiviteler, sergiler, söyleşiler müzeleri daha canlı hale getirdi.  

 

Bayazhan Kent Müzesi'nde Ocak ayı içinde gerçekleştirilen 'Antepli Gelinin Çeyiz Sandığı' sergisine gösterilen yoğun ilgiden yola çıkarak bundan sonraki süreçte, diğer müzelerde de aylık aktiviteler, sergilerin düzenlenmesi planlanıyor.''

Gaziantep Hakimiyet, 30.01.2010

ENDÜSTRİ SİTLERİ DÖNÜŞÜRKEN





Ankara’nın taşına, İstanbul’un ‘derdine’ bak: Bu mekanlar, bu binalar kimin?


Ankara sokakları büyük bir eylemliliğe, hak aramaya dair bir silkinişe tanık olurken ve Türkiye işçi sınıfının tarihine TEKEL direnişi kazınır ve hatta oya gibi işlenirken aklımıza bu coğrafyanın sanayi tarihini anlatan yapılar düşüyor: Emekçilerin emeğin, üretimin tarihini yazdıkları mekanlar... Aklımız buraya takılmışken öte yanda 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti sıfatı ile payelenmiş İstanbul’da yıl boyunca yapılması planlanan “182 kültürel etkinliğe” gözümüz takılıyor. Etkinliklerin başlıklarında bellek, çok kültürlülük, kutsallık, tarihsellik vurguları alıp başını gidiyor. Haziran ayındaki bir etkinlik ise aklımıza ve gözümüze takılanları bir başka şekilde okumaya davet ediyor. Kentin önemli endüstri yapılarından biri olan Hasanpaşa Gazhanesi’nin bir kültür merkezi olacağı ve açılışının ise haziranda olacağı muştulanıyor!  Hal böyleyken emeğin, emekçinin mekanları ve bunların dönüşümü üzerine düşünmek şart oluyor.


‘KAVGAMIZIN ŞEHRİ’
Emeğin mekanlarını ve buralarda sürüp gitmekte olan dönüşümü kavrayabilmek için İstanbul kentinin sanayi tarihinin kökenlerine bakmak gerekiyor. İstanbul’un bugün sahip olduğu kültürel miras bir yandan Bizans ve Osmanlı’nın başkenti olmaktan kaynaklı tarihsel yapıları ve anıtsal binaları içinde barındırırken öte yandan da Türkiye’nin modernleşme tarihini mekan üzerinden anlamaya, okumaya olanak olanak veren modern yapıları da içinde bulunduruyor. Sanayi yapıları ise modernleşme tarihinin önemli sembolleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihin mekansal izlerini okuyabilmek için ise 19. yüzyıla uzanmak gerekiyor. İstanbul’un mekansal yapısı 19. yüzyıla kadar büyük bir dönüşüm yaşamıyor. 19. yüzyıl ile birlikte İstanbul kentinin görüntüsü de değişmeye başlıyor. Kentin ana merkezi olan Eminönü-Sirkeci bölgesinin dışında Pera ikinci bir merkez olarak karşımıza çıkıyor. İkinci bir merkezin ortaya çıkmasının yanı sıra kentin tüm mekansal örgütlenmesini değiştiren bir dizi dönüşüm gerçekleşiyor. İstanbul, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren,  bir yandan uluslararası ticarette etkinleşen ara kent konumundan dolayı gereksinim duyduğu modern bir iş merkezinin (Galata-Pera), diğer yandan da Avrupa yakasında Taksim-Şişli, Anadolu yakasında ise Kadıköy-Bostancı akslarında modern konut alanlarının inşasına tanık oluyor. Yeni ulaşım ve haberleşme kanallarının gerektirdiği yeni postane ve gar binalarının yapımı, yeni yönetim binaları ve sarayların Pera’ya taşınması, ilk toplukonut uygulamaları, banliyölerin ortaya çıkışı, yeni finansal ilişkilerin gerektirdiği yeni banka binalarının inşası, konut alanlarında sınıfsal farklılığın belirginleşmesi bu yüzyılda İstanbul kentinin şekli şemalini değiştiren belli başlı dönüşümler olarak karşımıza çıkıyor. Aynı dönemde İstanbul’un geçirdiği idari-yönetsel modernleşme ile bağlantılı olarak kentin modern alt yapısının inşa süreci de başlıyor. Bu inşa süreci ile birlikte kenti besleyen ulaşım ağları da hızla gelişiyor. Hammadde veya bitmiş ürünün taşınması için yeterli ulaşım ağının varlığı nedeniyle kent, özellikle 1850’den sonra Osmanlı İmparatorluğu endüstrisinin merkezi haline geliyor. Bu tarihten itibaren yabancı sermaye, işgücü ve teknolojisi ile kurulan fabrikaların sayısı ve türü fark edilir bir biçimde artıyor. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında bulunan endüstri işletmelerinin yüzde 55’inin İstanbul’da yer aldığı biliniyor. Böylesi bir tarih karşısında emeğin, emekçinin tarihi ve bu tarihin izlerini taşıyan mekanların hikayesi İstanbul kenti ile bitişik hale geliyor. Vedat Türkali’nin İstanbul dizelerindeki “Cibali’nin işçisi”, Bomonti’nin, Lengerhane’nin, Beykoz’un, Azadlı’nın, Silahtarağa’nın emekçisi için bu kent elbet önce “kavgamızın şehri” olma sıfatını hak ediyor.


RANT KAYGISI VE KORUMA DİRENCİ
1950’li yıllara kadar kentin farklı ihtiyaçlarını belli ölçüde sağlayan İstanbul’un endüstri tesisleri bu tarihsel eşikten sonra kentin hızlı büyüme sürecinde yetersiz kalarak işlevlerini yitiriyor. Bu alanlar işlevlerini yitirdikten sonra uzun süre buralara müdahale edilmiyor ve bir anlamda çökmeye terk ediliyor. İşte tam da bu yüzden 19. yüzyılda sayıları 256’yı bulan endüstri yapılarından bugüne sadece 43’ü kalabiliyor. 1950’lerden 1970’lerin sonlarına kadar, kırsal alandan kitlesel göçler alarak büyüyen kentin arazi ihtiyacı Hazine’ye devrolmuş geniş arazi stoku ve düşük yoğunluklu eski konut alanlarının yapsatçılık yoluyla dönüşümü ile karşılanıyor ve böylelikle çoğu çöküntü alanı halindeki bu eski endüstri yapıları o dönemde kentsel arazi olarak dikkati çekmiyor. Bu sayede bu alanların bir kısmı günümüze kadar kalabiliyor.


1980’lerden itibaren değişen ekonomi politikalarıyla birlikte başlayan kentsel dönüşüm sürecinde, kentin merkezi alanlarındaki araziler hızla değer kazanmaya başlıyor. Bu bölgelerde yer alan ve hemen hepsinin içlerindeki yapı stoku yağmalanmış, harap edilmiş olan İstanbul’un ilk modern endüstri yapıları kentsel arazi üretiminin yeni hedefleri haline geliyor. Bu hedefler doğrultusunda yeniden işlevlendirilen bu endüstri yapıları için en büyük riskin ise, hızla yapılan işlevlendirme uygulamaları olduğu biliniyor. Zira bu uygulamalarda temelde rant kaygısı ön plana çıkıyor.
İstanbul’un modernleşme ve emek tarihinin en önemli simgelerinden olan bu alanların sanayi siti olarak korunması ve bu koruma kararına uygun yeni işlevlerle canlandırılmasını savunan meslek kuruluşları ve yerel inisiyatiflerin müdahalesi/mücadelesi ile bu alanların kentsel arazi olarak değerlendirilmesine karşı bir direnç oluşturuyor. Bu girişimler sayesinde bu alanlar sanayi siti olarak koruma kapsamına alınıyor. Böylelikle bu alanlardan bir kısmı müzeye dönüşüyor, bir kısmı üniversitelerin kullanımına açılıyor ve bir kısmı da farklı işlevler alarak ayakta durabilmeyi başarıyor.


AKILLARI KURCALAYAN SORUNLAR
İşte tüm mesele de modernleşme ve emek tarihinin bu önemli yapılarının dönüşüm biçiminde yatıyor. Enerji, gıda, giyim-dokuma, deri, kimyevi madde üretimi, maden ve toprak işleme kollarında faaliyet göstermiş ve ayakta kalan 43 yapıdan 30’u yasal koruma altında bulunuyor.
Yasal koruma altında olanların bir kısmı için gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları ise içinde bir dizi sorunu barındırıyor. Ve hatta bunların işlevsiz hale gelmesi (getirilmesi) asli mesele olarak karşımızda duruyor. Ham deri üreten Beykoz Deri Kundura Fabrikası’nın işlevsiz olduğunun iddia edilmesi, köprü kapakları açılmadığı (açtırılmadığı) için çalışmayan bir tersanenin söz konusu olması, Sümerbank ya da SEKA tesislerinde üretimin yapılamaması akılları kurcalayıp duruyor. İzmit Körfezi’ni kirlettiği iddia edilen SEKA’nın karşısında Ford’un yeni bir tesis açması resmi daha da bulanıklaştırıyor.


BİLGİLENME, DUYUMLARLA SINIRLI
İşin dönüşüm kısmına bakıldığında ise her şey daha da vahim bir hal alıyor. Lengerhane ile Şirket-i Hayriye’nin birleştirilip dönüştürülmesiyle oluşan İstanbul Rahmi Koç Sanayi Müzesi ve geçmişe dair izlerin neredeyse hiç kalmadığı Tophane-i Amire binası tamamlanmış ve çok ciddi tartışmalı yeniden kullanım örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Bomonti Bira Fabrikası, Likör Kanyak Fabrikası, Beykoz Deri Kundura Fabrikası, Kasımpaşa Un Fabrikası, Yedikule Gazhanesi’nin yeniden kullanımı üzerine bir dizi faaliyet sürüp gidiyor ve ne gariptir ki bu tür ciddi kentsel girişimlere dair bilgilenme sadece duyumlarla sınırlı kalıyor. İstanbul’un, yapılarının, emekçilerinin tarihi kapalı kapılar ardında yeniden şekillendirilip altüst ediliyor. Hasanpaşa Gazhanesi gibi mahalle sakinlerinin öz-örgütlenmesine dayanan, farklı duyarlıkları içine katan ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sürüncemede bıraktığı bir örnek hayata geçirilmek için bekliyorsa da var olan diğer örnekler içimizi karartıyor.


Haliç’teki Silahtarağa Elektrik Santralı’nın bir vakıf üniversitesine dönüşümü de birçok sorunu içinde barındırıyor. Zira bu dönüşüm çok ciddi rantsal değer getiriyor. Ve burada asıl soru ise bu rantın nerede ve kimin için kullanıldığı noktasında düğümleniyor. Alibeyköy’de, Eyüp’te yaşayanlar yani bu mahallelerin gerçek sahipleri bu noktada yok sayılıyor. Bir kurum geliyor ve burada başka bir kültür yaratmaya çalışıyor. Kapıları açık bırakmakla Eyüp, Alibeyköy emekçileri içeri alınmış olmuyor. Santralin girişindeki boncukçunun, köftecinin dükkanının ortadan kaldırıldığı ve bir nevi temizleme harekatına girişildiği anda aslında kapılar kapatılmış! oluyor. Bir dokuyu tarif eden boncukçunun silindiği bir mekanda izler bulanıklaşıyor.


Oysa emeğin, emekçinin ve modernleşmenin tarihini ve bu tarihin izleriyle örülü bir sanayi sitini farklı bir kavrayışla ele almamız gerekiyor. Bu farklı kavrayışın ise içinde kamusallığı, yeni bir kamusal alan ve mekan örgütlemeyi, kentsel kamusal bir kültür alanı yaratmayı ve bir sanayi sitine bu meseleler üzerinden sahip çıkmayı barındırması gerekiyor. Zamanın ancak kendisi üzerinden izlenebildiği bir dünyanın unutulmaması, yitirilmemesi için; mekana, zamana, dile, geleneğe kaydolmuş bir maddi gerçekliğin, bir sanayi yapısının dönüşümünde farklı yolların izlenmesi şart oluyor. Ve bu süreçte klasik korumacılığın sabitleyici, dönüştürme gücünden yoksun şekliyle değil, içinde yükseldiği kentsel kamusal mekanın ortak ve sürekli biriken belleği üzerinden ve kültürel bir kamusal alan üretme çabasından hareketle yol alınması bir anlam taşıyor.


KAMUSALLIĞIN, SAHİPLERİNE İADESİ
Mülk sahibi sınıf için “beş para ödemeden kamusal alanı çalmışlardır” diyen Marx’ın izini takip ederek mekanını kaybetmiş ve aynı zamanda çalınmış kamusallığın emekçilere, sahiplerine iade edilmesi için büyük çabalar verilmesi gerekiyor. Kolektif tecrübe üretiminin yolu da buradan geçiyor. Sanayi sitleri için getirilecek yeniden kullanım yaklaşımlarında kolektif tecrübe üzerinde inşa edilecek bir kamusallığın esas olması gerekiyor. Salt fiziksel düzenlemeleri içeren uygulamalar ise yaşamlarımızın görüntüsünü değiştirmiyor. İktisadi ve toplumsal devamlılığı olan, yaşamdan bağlarını kopartmadan, semtin, mahallenin özelliklerini de dikkate alan, kültürün ve toplumsal yaşamın sadece tüketilmediği, ilgili tüm unsurların üretim süreçlerine katıldığı, iktidar alanlarının yaratılmadığı uygulama çalışmalarını başlatmak acil meselelerden biri olarak karşımızda duruyor. 2010 etkinliklerinin o bellek, çokkültürlülük, kutsallık, tarihsellik gibi “ışıltılı” vurgularının karşısına kamusallık, emeğin mekanları şiarıyla dikilmemiz gerekiyor. Ankara sokaklarında bir “hayalet” dolaşırken İstanbul Godot’yu havai fişeklerle bekliyor. “Haktan bahseden namuslu insanlara” bu kentin kapılarını, yapılarını, anıtlarını iade edene kadar daha çok bekleyecek gibi duruyor.

[*] Bu yazının çerçevesi kurulurken “HASANPAŞA GAZHANESİ: YÜZYILLIK BİR HİKAYEYE SAHİP ÇIKMA ÖYKÜSÜ” başlıklı, Hasanpaşa Gazhanesi Çevre Gönüllüleri ve Doç.Dr. Hatice Kurtuluş ile birlikte hazırlanan deklarasyon metninden yararlanılmıştır.

Birgün, Yazı: Maya Arıkanlı, 29.01.2010

Klaros
...1954




24 - 30 Ocak 2010

İKİ HAFTADIR DİRENİŞTE OLAN MARMARAY İŞÇİLERİ, YENİKAPI'DA BİR BASIN AÇIKLAMASI YAPTI





Marmaray projesinin Yenikapı şantiyesinde ana firma Gama-Nurol’un taşeronu Polat Deniz İnşaat’ta çalışan 80 işçinin başlattığı direniş 2. haftasını doldurdu. Dün direnişin 14. gününde, Yenikapı kazı alanında bir basın açıklaması yapan işçiler adına konuşan Aydın Erhan, taşeron firmanın maaşlarını zamanında ödemediğini, maaşlara üç yıldır zam yapmadığını, sigorta primlerini eksik yatırdığını bildirdi. Çalışma koşullarının da olumsuz olduğunu söyleyen Erhan, kendilerine eldiven ve çizme verilmediğini, yemeklerin kötü olduğunu ve elbiselerini değiştirecek yer tahsis edilmediğini kaydetti.

Sigorta primleri eksik yatırıldığı için SSK’ya başvuruda bulunan 20 arkadaşlarının 16 Ocak’ta işten çıkarıldığını anlatan Erhan, bunun üzerine 80 işçi olarak iş bırakıp direnişe geçtiklerini söyledi.

Erhan işten çıkarılan arkadaşlarının geri alınmasını, insanca yaşam ve çalışma koşulları talep ettiklerini belirtti. Erhan “46 gündür onurluca direnen Tekel işçileri ile Esenyurt ve itfaiye işçisi kardeşlerimizin açtığı direniş yolundan yürümekte kararlıyız” diyerek tüm emekçileri direnişlerine destek vermeye çağırdı.

soLHaber 30.1.10

ÖMER ULUÇ HAYATINI KAYBETTİ





Türk sanatının en büyük isimlerinden Ömer Uluç'u kaybettik.

 

79 yaşındaki sanatçı Ömer Uluç sabaha karşı tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi'nde hayata veda etti.

Uzun süredir mücadele ettiği kansere rağmen çalışmalarına ara vermeyen Uluç, son sergisini bir kaç ay önce Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde açmıştı.

İlk kişisel sergisini 1955 yılında Boston'da açan Uluç, birçok biennal'e katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan sanatçı değişik malzemeler kullanmak suretiyle bir çok sanat yapıtı üreterek Türk sanatına büyük katkılarda bulundu.

Uluç'un 2005 yılında Baki’den alıntı ile “Heves Kuşu Durmaz Döner” adını verdiği ve kendi konuşma kayıtlarından seçtiği “Fragmanlar”la başlayan ve sayfalarını bir sergi mekanı olarak düşünerek tasarladığı kitabı, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmıştı.

Vatan, 28.01.2010


******


SON NEFESİNE KADAR ÜRETTİ





İçindeki yaşam enerjisi ve sanatından aldığı güçle uzun süredir kanserle mücadele eden Ömer Uluç, önceki gün sabaha karşı artık bu savaşı bırakmaya karar verdi. Tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde....

 

Kendi sanat tarihine bile kafa tutabilen, onu bin bir emek ve heyecanla tekrar tekrar inşa eden, meydan okumayı iyi bilen bir sanatçıydı Ömer Uluç. Kimi zaman günde 20 saat çalışabildiğini söylemişti bir keresinde... Son anına kadar üretmeyi sürdü.


Akciğer kanserine karşı verdiği zorlu mücadelenin son yılında, meydan okurcasına 3 sergi açtı art arda. Eylül 2009’daki Beylerbeyi Sarayı’nın tünelindeki sergisi için “Çok fazla ölüme gönderme var” demişti. Son dönemin en ‘müthiş’ sergilerinden biriydi bu. Yenilikçi üslubunun son ürünlerini ise Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde Kasım 2009’da “Parçalanmanın Kimyası” ve “Sağ El, Sol El Desenleri” adlı son iki sergisinde sergiledi. Son dönemde yaşadıklarının izleriyle doluydu bu sergi; kemoterapi sırasında çizdiği desenlerden oluşuyordu.  Sergi için yaptığım röportajda, “Burası son” demişti, bunun son sergisi olduğuna gönderme yaparak; usulca. Oysa, “Ölümün Kaçışı” adlı tablosunda alıntıladığı Lucretius’un sözündeki gibi ölümün olduğu yerde Ömer Uluç yoktu, Ömer Uluç’un olduğu yerde de ölüm...

 

79 yaşında kaybettiğimiz Uluç, 1953’te Robert Kolej’deki eğitimini bitirdikten sonra, ABD’de mühendislik eğitimi aldı. Ama aslında biliyordu ki onun yolu sanatla çizilmişti.  “Keşke daha erken başlayabilseydim” dediği bu yola, dolu dolu 50 yılını verdi. Kendisini mühendis ressam olarak tanımlıyor, “O zaman bir akademi vardı bir de sokak. Biz sokaktan geldik” diyordu.
1953’te Tavan Arası Ressamları adlı grupta yer aldı Uluç. Ardından yurtdışı maceraları geldi. İlk kişisel sergisini 1955’te Boston’da açtı. 1958’te yazar Sevim Burak ile evlendi. Bu evlilikten kızı Elfe doğdu. Uluç için önemli şehirlerden biri olan Paris’teki ilk sergisi ise 1965’te geldi.

Sanatındaki yeni dönem de bu yıla rastladı. Resimlerindeki formlar değişime uğradı, soyut eserler ortaya çıktı. 1974 - 77 tarihleri arasında  şehir planlaması projesinde çalıştığı Nijerya’da tanıştığı Afrika sanatı da kariyerindeki çok sayıda dönüm noktasından biri oldu.


1980’lerde Uluç ağırlıklı olarak Paris’teki atölyesinde üretti. Resimleri hem figüratifti hem soyut, toplumsal olaylar da giriyordu içine; değişimler, savaşlar... O ünlü ecinnileri, kendi tabiriyle ‘yaratıklar’ı da bu dönemde boy göstermeye başladı Uluç resminde. 

Bilim ve sanatı yan yana getirdi
‘‘90’lara geldiğimizde tuvali yırtarak çıktı adeta Uluç’un ‘kendine özgü’ figürleri, yaratıkları.  Kimi eserleri üç boyuta ulaştı, ki bu durumu Uluç  ‘özgürlük’ olarak değerlendiriyordu. Kendini ‘yüksek tuval geleneğinin bir adamı olarak görmediği için’,  tuval dışına çıkmak, özgürlüğünü ilan etmekti. Bu dönem malzemeleri de çeşitlendi Uluç’un. Sadece boya, fırça ve tuval değil; polyesterden cama kadar pek çok malzeme onun resim dili oldu. 2000’lere geldiğimizde bilim ve sanatı yan yana getiren Uluç’un heykelleri artık hareket etmeye başlamıştı.


Hiçbir yerde duramayan bir sanatçıydı Uluç. Her dönemi farklı, her dönemi yenilikçi ve benzersiz. Her dönemi arayış içinde... Türkiye’nin yanı sıra Paris’ten New Yorka Madrid’den Berlin’e pek çok şehirde çok sayıda sergiye imza attı. 2002’de Türkbükü’nde büyük bir atölye kurdu.  Bir hayali vardı: Atölyesini müzeye dönüştürmek... Özel bir müzeyi özlüyordu Uluç. Ne yazık ki gerçekleşemedi. 

Biraz romantizm, biraz şiir...
“Benim resmim bir hareket üzerine kurulu” diyen Ömer Uluç’un yapıtları hem biraz bilim hem biraz romantizm hem de şiir yüklüydü. Bir başka şiiri paylaştığı, 7 Nisan 1988’de evlendiği sevgili eşi yazar Vivet Kanetti son anına kadar yanındaydı. Kulaklardan asla silinmeyecek kahkahası ve zehir gibi bilgelik içeren esprileri, “Ben Ömer Uluç’um” diye dolaşmayan çelebi tavrıyla çok bizden biriydi Uluç. Yarın öğle namazına müteakip Bebek Camii’nden uğurlayacağız onu. Aşiyan Mezarlığı’na...

 

En pahalı 3 Ömer Uluç tablosu
-  “Fahişeler” - 500 bin TL
-  “Levni” - 425 bin TL
-  “Dört Ayak Üstünde Kadın Sallantıda Erkekler” - 400 bin TL
(Bu bilgiler Lebriz Müzayede Bilgi Bankası’ndan alındı.)

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 29.01.2010

KÜLTÜR SANAT DÜNYASI 'BAŞKAN'INI KAYBETTİ





İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 1993 yılından beri yönetim kurulu başkanlığını yürüten, fotoğraf sanatçısı, yazar, kültür adamı Şakir Eczacıbaşı bir süredir tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde dün hayatını kaybetti.

 

Kültür sanatı koruyup kollamasıyla tanınan, bu alanda yatırım yapan bir ailenin üyesiydi 81 yaşında ardamızdan ayrılan Şakir Eczacıbaşı. İşadamlığının zaman zaman önüne bile geçti kültür sanat alanında yaptıkları. Ağabeyi Nejat Eczacıbaşı’nın kurucuları arasında bulunduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nı 1993 yılından beri yönetiyordu. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Film Festivali, İstanbul Bienali ve Tiyatro Festivali gibi pek çok etkinliği bünyesinde bulunduran Vakıf, kültür sanat dünyamıza yön veren en önemli sanat kurumları arasında yer aldı.

Şakir Eczacıbaşı, çektiği fotoğraflarla yurt içinde ve yurtdışında saygın bir yer edindi. Çok sayıda sergi açan Şakir Eczacıbaşı, 1968’den bu yana, “Eczacıbaşı Renkli Fotoğraf Yıllıkları”nı çıkarıyordu. Kuruluşuna öncülük ettiği Türk Sinematek Derneği’nin de 10 yıl başkanlığını yapan Şakir Eczacıbaşı, Bernard Shaw’dan “Gülen Düşünceler”, Oscar Wilde’dan “Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler” adıyla iki ayrı derleme kitap yayımladı. Fransa’nın “Sanat ve Edebiyat Şövalyesi Nişanı” ve “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Üstün Hizmet Madalyası”yla ödüllendirilen Şakir Eczaçıbaşı, 1993’ten bu yana, “İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı”nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapıyordu.

 

1929 yılında İzmir’de doğan Şakir Eczacıbaşı, Robert Kolej’deki öğreniminden sonra, Londra Üniversitesi Eczacılık Okulu’unda okudu. Türkiye’ye dönüşü sonrası 1953’te Vatan gazetesinin ünlü Sanat Yaprağı ekinin yayıncıları arasında yer aldı. Eczacıbaşı İlaç Kuruluşu’na 1955’te katılan Eczacıbaşı, 1956-1967 yılları arasında, bilim çevreleri kadar sanat ve kültür çevrelerinde de geniş yankılar uyandıran Tıpta Yenilikler dergisini yayımladı. Ayrıca, uluslararası şenliklerde ödüller alan Eczacıbaşı Kültür Filmleri dizisini 1960-1962 döneminde Sabahattin Eyüboğlu ve Pierre Biro ile birlikte hazırladı. Bunlardan “Renk Duvarları” 1964 yılında Avrupa Konseyi’nin Kültür Filmleri Ödülü’nü kazandı. 1954’te, Onat Kutlar’la birlikte Türk Sinematek Derneği’nin kuruluşuna öncülük etti ve on yıl süreyle başkanlığını yaptı. İş yaşamında 1970’li yıllarda Eczacıbaşı İlaç kuruluşunun genel müdürlüğüne gelen Şakir Eczacıbaşı, 1980’de Eczacıbaşı Topluluğu yürütme kurulu başkanı, 1993’te de Eczacıbaşı Holding yönetim kurulu başkanı oldu.

Şakir Eczacıbaşı, 1996’da iş yaşamından ayrıldı ve 1973 yılında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı önderliğinde kurulan ve yıllar içinde Türkiye’nin kültür sanat yaşamına yön veren, en büyük kültür sanat kurumu olan İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu başkanı oldu ve vakfın kurumsallaşmasında büyük rol oynadı.

 

Şakİr Eczacıbaşı, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na Şişhane’deki yeni binası Deniz Palas’ı kazandırarak Dr. Nejat F. Eczacıbaşı’nın vakfın kendine ait bir mekan yaratma yolunda attığı adımları tamamladı. İKSV ile yeniden yaşam bulacak olan Deniz Palas, Ocak ayından itibaren ev sahipliği yapacağı farklı mekanlarla kentin hareketli kültür yaşamının sürekli bir parçası olarak Şakir Eczacıbaşı’nın hayalini gerçekleştirmeye devam edecek.

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı nedeniyle birer başsağlığı mesajı yayınladılar.

Cumhurbaşkanı Gül, mesajında, “İş adamı kimliğiyle ekonomimize önemli katkılar sağlayan Şakir Eczacıbaşı, sanatçı kimliği ve öncülük ettiği faaliyetlerle, kültür ve sanat hayatının zenginleşmesinin yanı sıra ülkemizin tanıtımına da değerli hizmetlerde bulunmuştur” dedi.
 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Şakir  Eczacıbaşı’nın, sanat ve sanatçı için gösterdiği hamiyetperver tavrının, bütün iş  adamları için unutulmaz ve teşvik edici güzel bir örnek olacağına inandığını  belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da Şakir Eczacıbaşı’nın ölümünden dolayı üzüntü duyduklarını belirten bir mesaj yayınladılar.

 

Sinema kültürü oluşturdu

1980 sonrasında başlatılan Sinema Günleri’nin kısa zamanda Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne dönüşmesi ve Avrupa’nın sayılı film festivalleri arasında bugünkü saygın konumuna gelmesi Şakir Eczacıbaşı’nın bizzat festivale verdiği emek sayesinde gerçekleşti. Türkiye’de bir sinema kültürünün oluşmasında büyük katkısı olan Eczacıbaşı sinemanın pek çok ünlü ismini İstanbul’da ağırlayarak festival kapsamında yaşam boyu başarı ödülü verdi. Ünlü oyuncu Catherine Deneuve de bunlardan biriydi.

Hürriyet, 25.01.2010

YEDİLER MANASTIRI YOK OLUYOR





Milas’a bağlı Gölyaka Köyü'ne hakim Beşparmak Dağları'nda bulunan ve her geçen gün daha da harap olan Hz. İsa ve 12 havarisinin fresklerinin de bulunduğu Yediler Manastırı, önlem alınmaması halinde tamamen yıkılacak.

 

Bafa Gölü manzaralı her yıl binlerce turistin ziyaret akınına uğrayan ve doğal güzelliğiyle de dikkat çeken bölgeye ulaşmak için yaya olarak yaklaşık 3 saatlik yolculuk yapılması gerekiyor. Öte yandan bölgede bulunan ve Alman arkeologlar tarafından tarihte tespit edilen en eski insan tasvirlerinin bulunduğu mağaralar da tarihsel öneme sahip. Özellikle yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği Kapıkırı ve Gölyaka’daki alanlar Hıristiyanların kutsal mekanlarından kabul ediliyor.

 

MS 7.yüzyılda inşa edildiği öğrenilen yapıda manastır, kilise ve kale kalıntıları bulunuyor. Yapıtlar arasında en dikkat çekeni yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki oyuk bir kayada bulunan Hazreti İsa ve 12 Havarileri'nin resmedildiği fresk. Yaklaşık 1230 yıllık fresk yıllara meydan okusa da yapımında kullanılan kireç ve dış şartlar nedeniyle özellikle Hazreti İsa ve havarilerinin yüz kısımlarında yıpranmalar olduğu gözlendi.





STYLOS MANASTIRI

Bölgedeki manastırlar içinde Hıristiyan dünyası için en önemlisi olduğu söylenebilir. Bugün Karpuzlu Köyü yakınlarındaki " Arap Avlusu " olarak adlandırılan mevkide yer alan manastıra ulaşabilmek hayli yorucu olmaktadır. Kapıkırı Köyü'nden başlayan yürüyüş, Beşparmak dağları üzerine tırmanılarak devam etmekte ve 5 saat kadar sürmektedir.

 

Lokantaların yanından Kapıkırı Köyü Yaylası'na doğru giden yolu izleyerek yaylaya ulaştıktan sonra, yayla girişinde sağdan dağa doğru giden bir patika var. Bu patika, antik Kral Yolu'na ait olduğu için zemini düz taşlarla döşenmiş ve oldukça belirgin. Antik yolu takiben devam eden yürüyüş sırasında zamanın tahribi nedeniyle yol, yer yer gözden kaybolmakta ve rotayı belirlemek güçleşmektedir. Yürüyüş parkuru olarak oldukça güzel olan bölgeye, bir rehber eşliğinde gitmek daha akılcı olabilir.

 

Alman arkeolog A. Perchlow bölgede yaptığı araştırmalar sırasında yolun gözden kaybolduğu kısımlarda kaya ve ağaçlar üzerine kırmızı ve mavi boyalarla işaretleme yaparak ( ! ) yolun hattını belirlemeye çalışmış. Arap Avlusu dağın üst kısımlarında genişçe bir düzlük. Bu düzlükte bugün bir Yörük ailesi yaşıyor. Stylos Manastırı, çevresi surlarla çevrilmiş bir şekilde bu düzlüğün biraz yukarısında yer alıyor. Manastırın durumunun çok iyi olduğu söylenemez. Asıl yapıya ait iç odaları gezilebilen manastırda 10.yy'da Paulos adlı bir keşiş yaşamış. Bu keşişe ait çilehane olarak kullanılmış küçük bir mağara ise manastırın az yukarısında görülebilmektedir. Söylentiye göre Paulos burada meşe palamudu ve bitki kökleri yiyerek yıllarca yaşamış. Çilehanenin freksleri belli oranda zarar görmekle birlikte çok kötü durumda değildir. Paulos'un buraya yerleşerek Stylos Manastırının temelini attığı söyleniyor. Fırtınalı bir gecede mağarasına giren bir panterin ona dokunmaması, Poulos’la ilgili mucizevi bir olay olarak aktarılıyor.





YEDİLER MANASTIRI

Eski adı Bucak Köyü olan Gölkaya Köyü'nden ( Kapıkırı'na gelmeden bir önceki köy ) bir saatlik yürüyüşle Yediler Manastırına ulaşılabilir. Manastıra giden yol kırmızı boyalarla işaretlenmiş durumda. Zeytinlikler içersinden oldukça rahat bir yürüyüşten sonra ulaşılabilen manastır, göle hakim bir tepenin üzerine kurulmuş.

 

Sur duvarları ve iç yapılarının bir kısmı ayakta olan manastırın yakınlarında bir düzlükte küçük bir kilise kalıntısı daha vardır. Yuvarlak ve doğal bir kayanın içi oyularak kovuk haline getirilmiş ve içi frekslerle süslenmiştir.

Muğla Kent Haber, 29.01.2010

DERİNCE'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

Kocaeli'nde polisin yaptığı operasyonda tarihi bir tepsi ele geçirildi. Suçüstü yakalanan şahıslar adliyeye sevk edildi.

 

Derince İlçe Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, müşteri kılığına girerek tarihi eseri 350 bin TL'ye satmak isteyen Emrullah D. ve Sezgin S. isimli şahıslarla buluştu.

Üzerinde Arapça yazılar olan 1624 yılına ait tepsiyi polise satmak isteyen şahıslar gözaltına alındı. Emrullah D. ve Sezgin S., sorgularının ardından adliyeye sevk edildi.

Kocaeli Kent Haber, 29.01.2010

DEFİNE ARARKEN YAKALANDILAR

 

 

Kahramanmaraş'ın Türkoğlu İlçesi'ne bağlı Ceceli Köyü yakınlarında define arayan 10 kişi yakalandı.

 

Jandarma, 14 kişilik bir şebekenin Almanya'dan getirttikleri sismik bir cihaz ile ilçede define aradıkları bilgisine ulaştı. Zanlıların Ceceli Köyü yakınlarındaki bir arazide arama yaptığını belirleyen ekipler, düzenledikleri operasyonla S.D.(59), M.T.(55), Ç.B.(37), A.K.G.(39), C.D.(37), H.A.K.(29), S.E.(32), Y.K.(26), B.K.(26) ve Y.A.(53) adlı kişileri yakaladı.

 

Operasyonda, define aradıkları öne sürülen şahısların define aramada kullandığı ve yurt dışından getirttikleri belirlenen ve bilgisayar desteğiyle çalışan sismik cihaz, dizüstü bilgisayar, çekiç, murç, uzatma kablosu ve şeritli metreye el konuldu.

 

Olayla ilgisi olduğu ileri sürülen 4 kişinin yakalanması için de çalışmalar devam ederken, jandarmadaki sorgusu tamamlanan 10 kişi adliyeye sevk edildi.

Kahramanmaraş Kent Haber, 29.01.2010

20 YIL BOŞ DURDU





19. yüzyıldan kalan tarihi Ali Ağa Hamamı devlet tarafından 500 bin TL aktarılmayınca Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından ihaleye sunularak Kenan Yılmaz isimli esnaf kiraladı. Kenan Yılmaz, tarihi hamamın 20 yıldır boş ve harabe halinde olduğunu belirterek, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün ihaleye çıkarmasının ardından fazla teklif vererek 6 aylığına kiraladığını söyledi.

 

Tarihimi hamamın çatısının aktığını, sarhoşların geceleri ev olarak kullandığını kaydeden Yılmaz, tezgahları kurarken tarihi hamama hiç bir zarar vermediklerini söyledi. Çalışmaları müze müdürlüğü yetkililerinin gözetiminde yaptıklarını belirten Yılmaz, tarihi hamamın içerisine 7 ayrı tezgah kurduğunu söyledi.

 

Yılmaz, "Burası 20 yıldır boştu. Şehir merkezinde böyle bir yerin boş durması hem bizi hem de esnaf arkadaşlarımızı da rahatsız etti. Burası çok pis, farelerin gezdiği, gece sarhoşların ev olarak kullandığı virane bir durumdaydı. Çatısı içeri akıyordu, burası vakıflara ait olduğu için bölge müdürümüz ile görüştük. Burayı temizleyip şehrimize kazandıralım dedik. Geçici bir süreliğine ihaleye çıktılar, bizde en yüksek teklifi vererek aldık. Dükkan kiralar gibi kiralamadık. Buradan 4 kamyon pislik çıktı. Burayı temizlemek ve düzenlemek için büyük masraf yaptık. Ama burası eninde sonunda hamam olacak.

 

Buraya devlet 500 bin TL'lik bir bütçe ayırmış hamam olması için. Ereğli halkı da bu işle fazla ilgilenmemiş. Bölge müdürümüz de bize, 'Ereğli'de kimse burası virane gibi burayı yapıp onaralım diye kimse demedi' dedi. Biz bu işe soyununca biraz kıymete bindi herhalde. Bazıları 'Burada böyle bir yer var mıydı?' gibi bir sürü sorular sordu. Biz tarihe sahip çıkmak için bu işe girdik. Basit tezgahlarla, hiçbir tarihi esere zarar vermeden müze gözetiminde çalıştık burada. Yapılan her şey fotoğraflandı. İşi bitince raporlar tutuldu. Burada pek bir şey yapamıyorsunuz. 19. yüz yıldan kalma. Ama Ereğli'nin bir hamamı var inşallah ileride yapılır. Ereğli'ye güzel bir hamam kazandırılır" dedi.

Değişim Gazetesi, 29.01.2010

TARİHİ HALİÇ TERSANESİ MÜZE OLUYOR

 

 

Denizcilik Müsteşarlığı Müşaviri ve İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. İdris Bostan, Haliç Tersanesi’nin ‘Denizcilik Müzesi’ne dönüştürüleceğini açıkladı.

Osmanlı döneminde denizciliğin kalbinin attığı Haliç’teki Tersane-i Amire’nin, yüzlerce yıl İmparatorluk donanmasının üssü ve 16. yüzyıl Akdeniz dünyasında etkin iki büyük tersaneden biri olduğunu hatırlatan Bostan, şu bilgileri verdi:

“Bugün Karaköy’den Kağıthane’ye kadar uzanan tesislerde, farklı dönemlerde gemi yapımı ve onarımında binlerce zanaatkar çalıştı. Yaklaşık 500 yıldır gemi inşa sanayinin merkezi olarak görev yapıyor. Burada gemi sanayi bakımından 3 ayrı teknolojik döneme ait gemiler yapıldı. Kürekli dönemde kadırga ve benzeri türde gemiler, yelkenli dönemde kalyon ve buharlı dönemde vapur makineleri inşa ve imal edildi. Denizlerde egemen olmuş böyle bir devletin ve milletin kendi geçmiş düzeyini temsil eden iyi planlanmış, müzecilik kriterlerine uygun ve uluslararası niteliği olan bir müze ile temsil edilmesi gerektiği için Haliç Tersanesi’nde bir Denizcilik Müzesi kurulmalıdır.

Bu kapsamda, Haliç Tersanesi’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş (İDO) temsilcilerinin ön çalışmalarını yürüttüğü bir projeyle Denizcilik Müzesi’ne dönüştürülmesi düşünülüyor.”

Radikal, 29.01.2010

VAKIF HAN'A İYİ Mİ EDİLDİ, KÖTÜ MÜ?





Mimar Kemalettin'in önemli eseri olan 4. Vakıf Han Cumhuriyet döneminin önemli ticari yapılarından biri. Uzun süreler adını taşıdığı "han" işlevi ile kullanıldıktan sonra 2000'li yılların başında adliyeye dönüştürülmesi gündeme geldi. Bu dönemde bina boşaltılarak kaderine terk edildi. 2006 yılında bina Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından turizmci işadamları Mehmet İpek, Rauf Akdal ve Sedat Eser'in kurduğu Gap-San Eserler şirketine kiraya verildi. Otel açılmadan önce 2005 yılında başlayan restorasyon sürecine girildi.




Restorasyon öncesi ve sonrası görünüş.


"Yap- İşlet- devret" modeli ile kente tekrar kazandırılan 4. Vakıf Han, otel işlevi verilmesi ile restorasyon sonrası bazı değişikliklere uğradı: Binanın girişi tam merkezdeki dükkanın bulunduğu yere alınarak otelin resepsiyon bölümünün burada konumlanması sağlandı. Cephe onarım, bakım ve temizleme işlemleri ile teknik donanım eklemeleri yapıldı. Şu an bina beş yıldızlı bir otel olarak kullanılıyor.

 

Arkitera olarak koruma ve restorasyon alanında uzman kişilere ve restorasyonu yapan mimarlık ofisine 4. Vakıf Han'ın restorasyon sonrası durumu hakkındaki görüşlerini sorduk.

 

Koruma alanında önemli akademisyenlerden Prof.Dr. Zeynep Ahunbay'a binanın restorasyon sonrasındaki durumu hakkında görüşlerini sorduğumuzda, çatısında kocaman bir tesisat eki yapıldığını ve bunun bu kadar değerli bir yapıya yapılmaması gereken bir müdahale olduğunu vurguladı. Ayrıca çatı katının çok çirkin pencerelerle değiştirildiğini ve bu şekilde en üst kısmının şu an tamamen değişik bir görünüşe sahip olduğunu söyledi. Kurulun daha önce bu durumu kabul etmediğini ama bir şekilde formüle edildiğini de ekledi. Bu tür çalışmaların dış görünüş olarak bir değişiklik getirmemesi gerektirdiğini ifade etti. Bodrum katına yapılan ek otopark alanının da yine binaya yapılmaması gereken bir müdahale olduğunu vurguladı.




Mimar Kemalettin'in Vakıf Han Ön Yüz Çizimi




Vakıf Han'ın Restorasyon Sonrası Görünüşü


Koruma ve restorasyon alanın da uzman Doç.Dr. İclal Dinçer, çatıda yapılan ilavelerin kesinlikle uygun olmadığını ve "kaçak" niteliği taşıdığını vurguladı. 2 sene öncesinde belediye başkanının da bu eklentilerin yıkılmasını istemesine rağmen bu zamana dek yapılanların üzerine de ilaveler yapıldığını söyledi.

 

4. Vakıf Han'ın Restorasyon Projesi'nin sahibi Mimar Halil Onur ise, sürecin 2005 - 2009 seneleri arasında ilk önce cephe onarımı, malzeme onarımı, taşların onarımı, bakımı ve temizliği yapılarak gerçekleşen uzun bir süreçten oluştuğunu söyledi. "İlk başta cephe onarımı izni alındı daha sonra da ruhsat alınınca binanın yeni kullanımının gerektirdiği teknik eklemeler yapıldı. Otel fonksiyonu verildiği için teknik donanımların eklemeleri oldu. Onun dışında plan karakteri korundu. Çatı katındaki ek kat ayıklandı, restitüsyon yapıldı. Restitüsyonda Mimar Kemalettin'in restitüsyon çizimleri kullanıldı. Çatı katındaki restoran kısmına çatı pencereleri eklendi. Mimar Kemalettin'in çiziminde de pencereler vardı ama biraz küçüktü. Restoran kısmının da ışık alabileceği şekilde pencereler konuldu ve koruma kurulu da uygun buldu. Bodrum katında büyütme ya da küçültme olmadı. Kısmi bir otopark eklendi, teknik bölüm, mutfak ve fitness bölümü eklendi. Binanın kendi oda düzeni tamamen korundu ve kullanıldı. Mekanın boyutlarında herhangi bir oynama yapılmadı. Mevcut plan düzeni aynen muhafaza edildi. Çatı arasının lokanta yapılmasının dışında binaya ek bir fonksiyon yüklenmedi," dedi.

Tüm bu yorumlar doğrultusunda insanın aklına tek bir soru geliyor: 4. Vakıf Han'a iyi mi edildi yoksa kötü mü? Karar sizlerin...

Arkitera: Yazı: Derya Yazman, Fotoğraflar: Dilek Öztürk, 29.01.2010

A.Ü. DOĞU TARİHİNİ AYDINLATIYOR

 

Atatürk Üniversitesi’nde görev yapan bilim adamları önemli bir çalışmaya daha imza attı. Prof.Dr. Hamza Gündoğdu’nun başkanlığındaki Doç.Dr. Ahmet Ali Bayhan, Yrd. Doç.Dr. Ali Murat Aktemur, Öğr. Gör. Sibel Tığcı ve Arş. Gör. Muhammet Arslan’ın ortak çabasıyla gerçekleştirilen “Kültürel Varlıkları ile KEMAH” kitabında, Kemah ve çevresinde yer alan kültür varlığı ortaya konuluyor.

 

Çalışmada, Kemah`ta yer alan tarihi kalıntıların en önemlisinin Kemah Kalesi olduğu belirtiliyor. Yöredeki Akbudak, Kalecik, Sarıtaş, Bardık, Yücebelen ve Taşbulak kalelerinin de önemli kalıntılar olduğu belirtilen çalışmada, ortaya çıkarılan iri blok taşlarla harçsız örgülerin ve seramik buluntularının Kemah çevresinin Demirçağı ve Ortaçağa ait önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğu bilgisini de bize veriyor.

 

Mevcut kalıntıların önemli bir kısmının Urartu uygarlığını işaret ettiği saptamasının yapıldığı çalışmada, şu tespitler yapılıyor:

 

“Kemah ilçe merkezinin kuzeybatısındaki eski adı Sonkoru (Sunguru) olan Taşbulak Köyü`nde, köyün yaklaşık 500 m. batısındaki üçgen biçimli sarp bir tepe üzerinde, iri kayalardan örülü temel izleriyle ve seramik parçaları ile günümüze gelebilen kale de yörenin önemli Ortaçağ yerleşmelerinden biridir. Özellikle alt kısmında yer alan kayaya çentilerek oyulmak suretiyle yapılan kaya mezarı, Urartu ve Roma medeniyetleri sınırları dahilinde yer alan pek çok yerde karşımıza çıkabilmektedir. Örneğin Tokat Çördük Kalesi kaya mezarları (aynı zamanda bu kalede suya inen basamaklı tünel de mevcuttur), yine Tokat’ta Gümenek (Komana) Kaya Mezarı ve Tokat Kızık Köyü Kaya Mezarı, her ne kadar Roma dönemine ait olsalar da, işleniş ve biçim bakımından, Taşbulak Köyü Urartu Kaya Mezarlarıyla benzerlik göstermektedirler.”

 

Kemah çevresinde yer alan en önemli kültür varlıklarından birinin de Melik Mengücek Gazi Türbesi olduğu ifade edilen çalışmada, daha sonra şu değerlendirme yapılıyor:

“Sekizgen gövdeli ve piramidal külahlı kümbet, özellikle tuğla işçiliği bakımından Büyük Selçuklu geleneğinin Anadolu`ya yansıması biçiminde değerlendirilmektedir. Bistan Kümbeti (12. yüzyıl sonu), Isfahan Mescid-i Cuma`sı (1080), Meraga Kümbet-i Surh (1140), Harrekan kümbetleri (1067-1068), Abarkuh Kümbet-i Ali (1056), Nahçivan Yusuf bin Kuseyr Kümbeti (1162) gibi, Büyük Selçuklu mimari örnekleri, Melik Mengücek Gazi Kümbeti`nin Anadolu öncesi Türk mimari geleneğini Anadolu`ya taşındığını göstermektedirler. Tokat - Niksar Kırk Kızlar Kümbeti, Amasya Gök Medrese Kümbeti, Tokat Ali Tusi Kümbeti de tuğla mimarinin Anadolu`daki önemli temsilcileri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.”

 

Kemah`taki Anonim Türbe ve Killikderesi Türbesinin de önemli eserler arasında yer aldığına dikkat çekilen çalışmada, Karasu'nun sol kıyısındaki kayalık üzerinde yer alan ve yörede Gözetleme Kulesi olarak bilinen yapının (Gözcübaba Türbesi) olduğu tespitine yer veriliyor.

 

Yöredeki en önemli kültür varlıklarından biri durumundaki Togay Hatun Kümbeti’nin silindirik gövdeli oluşuyla diğer kümbetlerden ayrıldığı anlatılan çalışmada, şu görüşler yer alıyor:

“Araştırmalarımız esnasında yörede tespit edebildiğimiz han kalıntılarından ikisi de yıkık vaziyette ve temel seviyesinde günümüze ulaşmıştır. Bunlardan Alp Köyü yakınlarındaki han kalıntısı, Erzincan-Kemah karayolu üzerinde İpek Yolu'nun önemli bir dinlenme yeri olarak karşımıza çıkmaktadır.”

 

“Gülabi Bey Camii, Muratboynu Köyü Camii, Taşbulak Köyü Camii ve Ayranpınar Köyü camileri dikdörtgen planlı, ahşap direklerin üzerine ahşap kirişlemeli tavanlarıyla dikkat çeken, son onarımlarla orijinalitelerini yitiren yapılar olarak ön plana çıkmaktadırlar. Bu özellikleriyle Erzurum`daki ahşap direkli ve ahşap çatılı camileri hatırlatırlar,” bilgilerinin yer aldığı kitapta, Islami nitelikteki eserlerle ilgili olarak da şu bilgilere yer veriliyor:

 

“Salih Ergincan Evi ve Ayranpınar Köyü Hüseyin Koçyiğit Evi gibi yöre konakları, arazinin eğiminden de faydalanılarak iki ya da üç katlı düzenleme gösterirler. Kemah ilçe merkezinde yer alan Hacı Mehmet Behçet Bey Çeşmesi ve Sağırzade Hasan İmadüddin Bey Çeşmesi son dönem Osmanlı çeşmeleri olarak Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki örneklerinin yakın benzerleri şeklinde karşımıza çıkmaktadırlar.”

 

Yöredeki tarihi mezarlıkların da tüm detaylarıyla incelendiği bilgisin yer aldığı çalışmada, “Melik Gazi Türbesi'nin kuzeydoğusunda yönünde yer alan Tarihi Mezarlıkta, gözden geçirdiğimiz mezar taşları 18. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar yaklaşık 150 yıllık bir süre içinde Kemah yöresinde devlete ve yöreye önemli hizmetlerde bulunmuş, saygın bir ailenin fertlerine ait 23 mezardan ibarettir,” deniliyor.

 

“Kültür Varlıkları ile KEMAH” kitabında sonuç olarak şu değerlendirmeye yer veriliyor: “Denilebilir ki Kemah ve çevresi, Anadolu'nun zengin tarihinin hemen her evresinde birçok kültür varlığının yapımına beşiklik etmiştir. Ancak söz konusu kültür varlıklarının çoğunun terk edilmişlik ve bakımsızlık sonucu yıkıldığı ya da yıkılmaya yüz tuttuğu görülmektedir. Kemah ve çevresinde, kültür varlıklarını koruma ve yaşatma bilinciyle atılacak her adım, hiç olmazsa ayakta kalan maddi kültür kalıntılarının geleceğe aktarılmasını sağlayacaktır.”

Erzurum Gazetesi, 29.01.2010

DİNOZORLARIN RENGİ BELLİ OLDU

 

İngiltere’deki Bristol Üniversitesi uzmanları, bundan 125 milyon yıl önce yaşamış olan et obur “Sinosauropteryx” türü dinozorların gerçekte neye benzediğini araştırdı. Sinosauropteryx’lerin kalıntılarının keşfedildiği Çin’de çalışmalar yürüten bilim adamlarına göre başında mohikan modeli bir ibiği olan bu dinozorlar, rakun benzeri bir kuyruğa sahipti. Kuyruğun üzerinde de beyaz ve kızıl kahverengi çizgiler bulunuyordu.
Vatan, 29.01.2010

TÜRK SERGİSİNİ 250 BİN KİŞİ GEZDİ

 

Fransa’da Türkiye Mevsimi etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” sergisini 241 bin 233 kişi gezdi. Ekim ayında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin birlikte açtığı, 25 Ocak'ta sona eren sergi, beklenenin üzerinde bir sayıyla, günlük ortalama 2 bin 500 kişi tarafından ziyaret edildi. Ayrıca, toplam ziyaretçiler içinde bin 632 çocuk gerçekleştirilen 84 pedagojik atölye faaliyetine katılırken, 32 bin ziyaretçi de sesli rehber sistemi kiraladı. 10 bin 500 ziyaretçi dinlenme salonunda ücretsiz olarak yapılan kültürel etkinlikleri izledi.

Türkiye Gazetesi, 29.01.2010

ŞEMSİYELİK VAZO MİLYONLUK

 

İngiltere’de yaşlı bir çift, evlerinde 50 yıldır duran ve şemsiyeleri koymak için kullandıkları porselen vazonun değerini öğrenince şoke oldu. Bir arkadaşlarının ısrarı üzerine vazoyu antika uzmanına inceleten çift, evin bir köşesinde duran vazonun Çin İmparatoru Kianlong’a ait 270 yıllık bir parça olduğunu öğrendi. Üzerinde imparatorluk mührü bile bulunan vazonun değerinin yaklaşık 500 bin sterlin (1 milyon 207 bin TL) olduğu tahmin ediliyor.

Vatan, 29.01.2010

YAZMA ESERLER KURUMU GELİYOR

 

Kültür mirası yazma ve eski harfli nadir basma eserleri toplayıp, korumak üzere Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı oluşturulmasını öngören yasa tasarısı, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda kabul edildi. Buna göre, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak merkezi İstanbul’da kurulacak olan Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı için Ankara, İstanbul ve Konya’da bölge müdürlükleri oluşturulacak. Kurum, hat, tezhip, ebru, ciltçilik gibi geleneksel Türk el sanatlarıyla ilgili eğitim programları düzenleyecek, eserlerin tespit ve tescil işlemlerini yapacak. Başkanı, 4 yıllık süre için atanacak.

Türkiye Gazetesi, 28.01.2010

BERGAMA 'UNESCO' YOLCUSU

 

Antikçağda “kale” anlamına gelen Bergama’nın 2 bin yıl önce de adı aynıydı.. hatta “Bergama Krallığı”nın başkentiydi... Kral II. Eumenes, 35 m. boyunda, 12 m. yükseklikteki, tarihin en görkemli sunağını, Galatları yendiği için tanrı Zeus’a şükran armağanı olarak Bergama’da yaptırmıştı... Almanların 1870’lerde parçalayarak kaçırdıkları dev sunak, Berlin’deki “Pergamon Müzesi”nde “vatan hasreti” çekerken eski Belediye Başkanı Safa Taşkın’ın 90’larda başlattığı, “sürgündeki Zeus’u kurtarma” girişimleri bugüne dek sonuçsuz kaldı...

Şimdi yeni Belediye Başkanı Mehmet Gönenç’in dileği gerçekleşirse, 130 yıldır “sunağını” bekleyen “antik kaide”nin bulunduğu “Akropolis” (eski kent) tepesine belki de şu yazılacak: “Bu kent, yüreği çalınmış bir Dünya Mirası’dır”, çünkü 9 Ocak’taki belediye panelinin konusu “Bergama’nın UNESCO listesine aday adaylığı”ydı… Listedeki 800’e yakın dünya mirasından 500’ünü gören gezgin yazarımız Atila Ege diyordu ki. “Hemen tüm ülkeler, anıtlarına ve sit’lerine dünya mirası logosunu ve bilgi tabelalarını gururla asmışlar, bizde ise hiçbirinde tek satır bilgi yok!”

Uygarlıkların beşiği Türkiye’den sadece 9 anıt ve sit’in listeye girebildiğini, oysa müzeleri bile Anadolu’dan taşınan eserlerle “ün” yapan Almanya’dan 30 yerin bulunduğunu anımsatan Ege, şunu da ekliyordu: “Geçmişi birkaç yüzyıllık ABD’nin 18, İngiltere’nin 26, İspanya’nın 38, Meksika’nın 26 sit’i listedeyken, dünyanın hayran olduğu Türkiye, Bulgaristan’la bile aynı sayıda eserle temsil ediliyor.. hele 40 yerle lider olan İtalya karşısındaki durumumuz ise hazindir”..

Tarih ‘kuşatma’ altında
Peki, bu “haksız” konumumuz acaba UNESCO’nun “adaletsiz”liğinden mi, yoksa kendi aymazlığımızdan mıdır? Dünya mirası listesine ancak “hükümetlerin ısrarlı başvuruları”yla girildiğinden, sorunun yanıtı belli değil mi? Mardin’in bile “eksik bilgi” nedeniyle geri çevrilen başvuru dosyası yıllardır tamamlanamadı!

Ne var ki panelin yapıldığı binanın terasından bakıldığında, tüm ülkeyi sarmalayan asıl “neden” Bergama’da da gözler önündeydi. Antik ve özgün yerleşme dokusu, yer yer 8-10 kata kadar yükselen kişiliksiz apartmanların arkasında kaybolmuş! Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserleri bile uygunsuz yapılaşmanın kuşatması altında.. kentin genel peyzajına binlerce yıllık tarih değil “rant yapılaşması” egemen...

Böylesi özensiz bir imar karmaşasında “turizm” umutları ise Akropol’e kurulacak “teleferik”e bağlanmış! Asıl turizm çekiciliğinin, konaklama için tarihi evlerde “kimlikli pansiyonlar”la, alışveriş için de “shopping-center”ler ya da “out-let”ler yerine eski çarşının ve “arasta”nın yaşatılmasıyla sağlanabileceği, yıllardır vurgulanmasına rağmen…

‘Yanlışları’ durdurabilmek
İşte böylesi bir süreci devralan genç Belediye Başkanı Mehmet Gönenç özetle dedi ki: “Bergama elbette bir dünya mirası ama asıl olan, bu zenginliğin değerini bilerek ve hak ederek listeye girmek; yanlışları yinelemeden, doğruları çoğaltarak Bergama’yı tarihiyle yaşatabilmek”…

Bunun “gerçekleşebilmesi” için önkoşul ise tek yapılarla yetinilmeden, tüm değerleriyle “kentsel koruma”nın sağlanabilmesi... yani sadece “sit alanı”nın değil, tüm Bergama’nın “karakterini koruyan” bir imara kavuşması; yeni yapıların imar durumunda rantın değil, peyzaj bütünlüğünün ve kent kimliğin gözetilmesi; AVM’lerin sınırlandırılarak arastaya şımarık rakipler yaratılmaması; kent merkezinin trafikten arındırılarak tarihi çevrenin “gezilebilir” hale getirilmesi ve antik doku ile anıtların, parklarla, dinlence alanlarıyla sarmalanması...

Bütün bunlara kentin tarihsel ayrıcalığı olan “Asklepieon”un, yani antik “sağlık merkezi”nin çağdaş kültür ve bilimle buluşması da eklenebilirse, Bergama yüz akıyla dünya mirası listesinde yerini alabilir... Sağlık Tanrısı Asklepios’a adanarak MÖ 4. yüzyılda kente kazandırılan, hala ayaktaki 3 bin 500 kişilik tiyatrosuyla kesintisiz 900 yıl hizmet veren efsanevi tıp merkezinin kapısında “Ölümün girmesi yasaktır” yazılıymış… Hastalar 650 m’lik kutsal yolda yürürken bugün de içilebilen şifalı suları yudumlar, aynı suyla yıkanır ve çamurlarla, bitkilerle, güneş banyosuyla, “psikolojik telkin”lerle, hatta “müzik”le tedavi edilirlermiş...

Dokuz Eylül Üniversitesi’nden konuşmacı Prof.Dr. Orhan Terzioğlu, Yunanistan’daki Epidaurus Asklepios Barınağı’nın ayakta kalan kısmı olmadığı halde Dünya Mirası Listesi’nde olduğunu anımsatarak dedi ki: “Bu ayıbımızı giderebilmek için, örneğin tıp fakültemiz bundan böyle diploma törenlerini Bergama’da yapmalı; önce kendi tıp dünyamız eşsiz tarihine sahip çıkmalı.”

Bergama Kaymakamı Ahmet Ertan’ın da izlediği oturumları yöneten İstanbul Vali Yardımcısı ve Tarihi Kentler Birliği (TKB) Genel Sekreteri Feyzullah Özcan ise UNESCO listesine girmek için “Alan Yönetim Planı”nın gerekliliğine dikkat çekiyor; bir “Bergamalı” olarak izlenmesi gereken yolu şöyle tanımlıyordu: “Tarihin sadece parayla değil, bilinç ve bağlılıkla korunabileceğini TKB kanıtladı. Bergama’dan beklenen de buna örnek ve öncü olmak...”

Bergama’ya UNESCO yolunda başarılar diliyoruz...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 28.01.2010

VAN'DA TARİH ÇÜRÜYOR

 

Van'da 1972 yılında kurulan ve yıkılmakla yüz yüze kalan Van Müzesi'nde, 100 bin eser bulunmasına rağmen, sadece 3 bin 200 eser sergileniyor. Depolarda tutulan binlerce eser, binanın elverişsizliğinden ve bakımsızlıktan dolayı çürümekle yüz yüze.

Van'da bölgedeki tarihi eserleri korumak ve sergilemek amacıyla 1972 yılında kurulan Van bölge müzesinin kuruluşunun üzerinde 38 yıl geçmesine rağmen, onarılmadığı için yıkılmakla karşı karşıya. Bölge müzesi olmasından dolayı bölgede bulunan tarihi eserlerin tamamının toplandığı müzede, 1972 yılından bu yana toplanan tarihi eser sayısı 100 bini aştı. Bölgenin Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları, Erken Demir Çağı ile Urartu, İskit, Roma, Bizans, Fenike, Medler, Osmanlı ve cumhuriyet dönemine ait eserlerin sergilendiği müzede, tarihi eserlerin yanı sıra, 1915 Ermeni tehciri döneminde öldürülen Türklere ait olduğu iddia edilen çok sayıda insan iskeleti de sergileniyor. Yıllardır yeni binanın yapılması için tartışmalar yapılırken, binlerce tarihi eser depolarda çürümeye terk edilmiş durumda.

Duvarlardan Su Damlıyor
Yıkılmakla yüz yüze kalan müzede yağmur ve kar sularının sık sık içeriye sızmasından dolayı, tarihi eserler de aralıklarla sular altında kalıyor. Eserlerin büyük bölümünün bodrumda tutulduğunu belirten ve ismini vermek istemeyen bir müze yetkilisi, bodrumda hava sirkülasyonu, yani hava dönüşümü olmamasından dolayı eserlerde oksitlenme meydana geldiğini söyledi. Depoda kullanılan sarı lambaların eserlere zarar verdiğini de kaydeden yetkili, "Bu lambalar çok ısı yayıyor ve bu ısı metal eserlerde oksitlenmeyi tetiklemektedir" dedi. Özellikle sikke eserlerin korunma şartlarından dolayı büyük zarar gördüğünü dile getiren yetkili, "Özellikle sikke eserlerin yüzde 60'ını envanter kayıtlarından çıkarmak zorunluluğu vardır. Çünkü rutubetten dolayı bu eserler çok büyük zarar görmüştür" dedi. Urartu kalkanlarının artık sergilenemeyecek halde olduğunu ifade eden yetkili, bakımsızlıktan ve yer sıkıntısından dolayı eserlerin büyük bölümünün çürümeyle karşı karşıya kaldığını aktardı.

Konuyla ilgili görüştüğümüz Kültür ve Turizm Müdürü Doç.Dr. Zeki Taştan, yeni bir müzeye ihtiyaç duyulduğunu belirterek, bu konu ile ilgili çalışmaların devam ettiğini söyledi.

Evrensel, 28.01.2010

TARİHİ ESERLERİ POLİSE SATACAKTI

 

İzmir Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerine tarihi eser satmaya kalkan bir zanlı yakalandı. Bir kişinin elinde bulunan altı parça tarihi eseri satmak istediğini öğrenen ekipler alıcı gibi bağlantı kurdu. Elinde bulunan 1 adet pişmiş topraktan yapılmış  orta kısmı ve ağız kısmı kırık testi, 1 adet  alt kısmında hafif kırık ve kulp kısmı kırık olan testi, 1 adet çift kulplu kase ve 3 adet birisinin uç kısmı kırık olan kandili satmak isteyen H.H.D., suçüstü yakalandı.

Hürriyet Ege, 28.01.2010

TROIA'YI 351 BİN TURİST GEZDİ

 

 

Çanakkale merkeze bağlı Tevfikiye Köyü sınırları içerisinde yer alan Troia Antik Kenti'ni 2009 yılında 351 bin 663 yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği açıklandı.

 

Çanakkale Kültür ve Turizm İl Müdürü Şinasi Haznedar, Troia Antik Kenti'ni 2009 yılında 351 bin 663 kişinin gezdiğini belirterek, "Çanakkale tarihi ve turistik açıdan önemli bir yerleşim birimi.

Yapılan istatistiki değerlendirmeler sonunda 2009 yılında Troia antik kentini 40 bin 933 müze kartlı, 131 bin 713 yerli ve 179 bin 17’de yabancı olmak üzere toplam 351 bin 663 kişinin ziyaret ettiğini belirledik. Antik kenti gezen 131 bin 713 yerli ziyaretçinin 67 bin 455’inin ücretsiz olması düşündürücü bir durum. Bu tür turistik yerleri ücret vermeden ziyaret etme geleneğini maalesef ilimizde de sürüyor” dedi.

 

Yapılan istatistiki değerlendirmelerde 2009 yılında Assos Antik kentini 69 bin 122, Aleksandria Troas’ı 3 bin 672, Apollon Smintheus Tapınağı’nı 2 bin 972, Kilitbahir Kalesini 24 bin 953 ve Arkeoloji müzesini de 9 bin 804 kişinin ziyaret ettiğini belirten Haznedar, 2010 yılında tarihi yerlerin ziyaretçi sayısının artmasını beklediklerini sözlerine ekledi.

Çanakkale Kent Haber, 27.01.2010

ANTİK KENTE BASKIN

Aydın’ın Germencik İlçesi yakınlarında bir ihbarı değerlendiren jandarma kaçak kazı yapan 2 kişiyi suçüstü yakaladı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.

 

Önceki gün akşam saatlerinde ilçeye bağlı Tekin Köyü yakınlarında bulunan Magnesia Antik Kenti sit alanı içerisinde iki kişinin izinsiz kazı yaptığı yolunda ihbar alan jandarma ekipleri, antik kente baskın düzenledi.

 

Edinilen bilgiye göre, yapılan baskında Y.D. ve S.D. isimli kişiler kaçak kazı yaparken yakalandı. Kazıda kullanılan dedektör ve diğer malzemelerle gözaltına alınan Y.D ve S.D. çıkarıldığı mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar.

Aydın Kent Haber, 27.01.2010

DOĞA DERNEĞİ'NDEN GARANTİ BANKASI'NA UYARI





Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, Hasankeyf tarihi kentini sular altında bırakacak baraja kredi veren Garanti Bankası yetkililerine seslendi: Hasankeyf ve Dicle Vadisi yok edildiği bir dünyada, insana da, Garanti Bankası’na da yer kalmayacak. Kredi vermekten vazgeçin!

Garanti Bankası’nın Hasankeyf'i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’na kredi verecek üç bankadan biri olduğu ortaya çıkmıştı. Eken, yaptığı açıklamada “Banka ile yaptığımız en üst düzey görüşmelerde, Garanti’nin bu işin içinde olduğunu bir kez daha öğrendik” dedi. Eken, bankanın, devlete olan sözün, doğaya verdikleri sözden daha önemli olduğunu ifade ettiğini fakat bir yandan da çevreci Bonus Card kullanılmasını önerdiğini söyledi. Bankanın tercihini bu yönde kullananlara çevreci bir kutu gönderdiğini kaydeden Eken, “Kutunun içindeki üç şeyden biri, su tasarruf kartuşu. Yani bir tıpa” dedi. Eken bankanın bu tıpa hakkındaki sözlerinin Ilısu Barajı'na verdiği kredi ile çeliştiğine dikkat çekti.

‘Doğa için Garanti’ diyen bir banka olmanın ilk adımının nasihat vermek olmaması gerektiğini belirten Eken banka yetkililerine  şu şekilde seslendi: “Bir yandan Türkiye’nin kadim nehri Dicle’yi ve kıyısındaki Hasankeyf’i yok etmeniz; diğer yandan su tasarrufu yapan tıpa dağıtmanız mümkün değildir. Garanti Bankası’ndaki değerli arkadaşlarım, size banka yöneticileri olarak değil, yaşadığımız dünyayı paylaştığım birer insan olmanız nedeniyle sesleniyorum. Üzerinde yaşadığımız gezegen, topyekun tehlike altındadır. Bu tehlikenin asıl ve tek nedeni, her birimizin içindeki ele geçirme hırsıdır.”

Garanti Bankası’nın hırsın suç ortağı olmamasını dilediklerini belirten Eken, Hasankeyf ve Dicle Vadisi yok edildiği bir dünyada, insana da ve Garanti Bankası’na da yer kalmayacağını vurguladı.

Birgün, 27.01.2010

3270 YILDIR ŞAŞIRTIYOR

 

Alaca’daki antik Hitit Barajı, bölgeye yeniden yaşam veriyor. Hititlerin başkentinde yaşanan aşırı kuraklığı sona erdirmek amacıyla Alacahöyük antik kentinde MÖ 1260’ta Kral Hattuşuli’nin eşi Puduhepat Tanrıçası adına inşa ettirdiği Hitit Barajı 3 bin 270 yıl sonra bölgeyi canlandırıyor. Belediye Başkanı Rıza Bek, 130 metre uzunluğunda, 100 metre genişliğinde bulunan ve dünyanın gün yüzüne çıkarılan en eski barajı olan Hitit Barajı ile Alacahöyük beldesinde binlerce dönüm tarım arazisinin sulandığını söyledi.

Günümüzde yapılan birçok barajda su kaybı yaşanırken büyük bir mimari özelliğe sahip Hitit barajında su kaybının olmadığını vurgulayan Bek, binlerce yıl önce bölgede yaşanan açlığı sona erdiren barajın turizm açısından da önemli olduğuna dikkat çekti.

Cumhuriyet, Haber: Seyfettin Mete, 27.01.2010

KOMMAGENE'DE TABLET YAZIT BULUNDU

 

 

Adıyaman'ın Tut İlçesi'nde bir kişi, üzerinde yazıtlar bulunan taş tableti, evinin duvarından sökerek müzeye teslim etti.

 

Tut İlçesi'de yaşayan Ali Dündar, evinin duvarında tesadüfen fark ettiği ve tarihi eser olabileceğini düşündüğü taş tableti duvardan sökerek, Adıyaman'a götürdü ve Müze Müdürü Fehmi Eraslan'a verdi.

Müze Müdürü Eraslan, tabletin Kommagene Uygarlığı'na ait olduğunun belirlendiğini ve koruma altına alındığını söyledi. Ali Dündar'ın bir süre önce Adıyaman Müzesi'ni ziyaret ettikten sonra, buradaki eserleri gördüğünü ve bunun üzerine de duvarındaki taş tabletin tarihi değer taşıyabileceğini düşündüğünü ifade eden Eraslan, şu bilgileri verdi:

"Ali Dündar, uzun süreden beri evinin duvarında bulunan önemli bir tarihi belgeyi, örnek bir davranış sergileyerek, Adıyaman Müzesi'ne kazandırdı. Kendisine bu örnek davranışından dolayı teşekkür ediyoruz. Üzerinde yazıtlar bulunan taş tabletin tarihi özelliği büyük. Bu konuda araştırmalar yapılacak. Bu eser, belki de Kommagene Uygarlığı'na ait yeni bilgiler elde etmemize imkan sağlayacak. Bu eser üzerinde gereken incelemeleri yaptıktan sonra envantere kaydederek müzeye kazandıracağız."

Cnn Türk, 27.01.2010

İLK PİRAMİTLERİ TÜRKLER Mİ YAPTI?

 

Çin'de, Mısır piramitlerinden daha eski ve daha büyük piramitler olduğu belirtiliyor. İddiaya göre bu piramitleri yapanlar ise Ön-Türk uygarlıklarından birisi! Şian şehrindeki bu piramitlerin en büyüğü Beyaz Piramit. Söz konusu piramitlerde Ön-Türkçe yazıtlar bulunduğu öne sürülüyor.

Yeni Şafak, 27.01.2010

HARRAN'DAKİ KÜMBET EVLER BOŞALTILIRSA YIKILIR

 

Tarihi kümbet evlerini her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği Şanlıurfa’nın Harran İlçesi’nde sit alanında kaçak yapılan evlerin yıkımına başlandı.
 

Bölgenin tamamen insandan arındırılması ve butik otel olarak kullanılması kararlaştırıldı. Kümbet evlerde yaşayanların, TOKİ tarafından sit alanı dışına inşa edilecek konutlara taşınması planlanırken, MHP’li Harran Belediye Başkanı Mehmet Özyavuz, evlerin insandan arındırılması durumunda korunmasının mümkün olmayacağını savundu. Özyavuz kümbet evlerin taş ve topraktan yapıldığını belirterek, “Bu evlerin bakımı, onarımı ve koruması yapılmazsa, bir yılda yıkılır” dedi.

Hürriyet, Haber: Hasan Kırmızıtaş - Ömer Pınar, 27.01.2010

4,5 YIL SONRA DAVA SONUÇLANDI, HAN RESTORE EDİLİYOR





Adana Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından, kültür varlığı olarak tescillenen Tuzhanı sonunda restore ediliyor.

 

Adıyaman'a gelen yerli ve yabancı turistlerin kent merkezinde alış veriş yaparak ekonomik girdi sağlaması planlanan tarihi Tuz Hanı'nın turizme kazandırılması, Danıştay'a kalmıştı. Adıyaman Valiliği ve Kültür ve Turizm Müdürlüğünün çalışmaları neticesinde sonunda kazanan Adıyaman oldu.

 

Oturakçılar Pazarı'nda Adıyaman’ın eski tarihini yansıtan, yerli ve yabancı turistlerin gezebileceği bir yer olan tarihi tuz hanı restore edilmeye başlıyor. 2004 yılından bu yana restore edilmeyi beklenen tarihi tuz hanı ile ilgili olarak oturakçılar pazarı esnafları, tuz hanının restore edilerek Adıyaman turizmine katkı sağlamasını istiyor.

 

Ortadoğu Teknik Üniversitesi ekipleri tarafından inceleme altına alının tuz hanının restorasyonu hakkında bilgi sahibi olmadıklarını belirten esnaflar, tarihi tuz hanının Adıyaman’da çok önemli bir yere sahip olduğunu söylediler.

 

Geçmiş yıllarda tuz hanına çok sayıda turistin geldiğini vurgulayan esnaflar, tuz hanının bu halinin her geçen gün Adıyaman turizmine kayıplar sağladığını dile getirdiler.

 

Şanlıurfa Bölge İdare Mahkemesinden Danıştay 6. Daireye temyize götürülerek 4,5 yıl süren dava tuz hanındaki 11 esnafın aleyhine sonuçlandı. Adıyaman'a gelen yerli ve yabancı turistlerin kent merkezinde alış veriş yaparak ekonomik girdi sağlaması planlanan tarihi Tuz Hanı'nın turizme kazandırılması, Danıştay'ın vereceği karara kalmıştı. Mahkeme esnafları haksız bularak devletin lehine bir karar verdi ve topu Adıyaman Valiliğine attı.

 

Önümüzdeki günlerde esnafların dükkanları boşaltarak restorasyon ve rölöve çalışmalarına başlanması beklenirken çalışmalarda İl Özel İdare bütçesinden ayrılan 2 milyon TL olmak üzere toplamda 4 milyon TL kullanılacak.

 

Tarihi yapısı nedeniyle il turizmine kazandırılmak istenilen Tuz Hanı için başlatılan kamulaştırma çalışmaları, mülkiyet sahiplerinin mahkemeye başvurmaları sonucu askıya alınmıştı. Oturakçı Pazarı'nda bulunan tarihi Tuz Hanı'nın turizme kazandırılması için dört yıl önce başlatılan çalışma bir türlü başlatılamadı. Hibe yoluyla tüm parsellerin bir kısmını alan il daimi encümeni, diğer parsellerin kamulaştırılmasına karar verdi fakat parsellerinin kamulaştırılmasını istemeyen mülkiyet sahipleri mahkemeye başvurdu. Geçtiğimiz hafta içerisinde karara bağlanan davadan mülk sahiplerinin aleyhine sonuç çıktı.

 

Tuz Hanı'nın turizme kazandırılması amacıyla restorasyon çalışması düşünülen 452 ada üzerindeki 12 parsel ve bu parsellerin üstündeki yığma otel kamu yararı görülerek, il daimi encümeni tarafından kamulaştırıldı. 45 mirasçısı bulunan Tuz Hanı'nın 29 hissedarı noter vekaletiyle hisselerini Özel İdare'ye bağışladı. Hissedarlardan 16'sı ile yapılan görüşmelerde anlaşmaya varılamadı. Bununla Tuz Hanı'nın yanında bulunan 11 adet dükkanın sahipleri, çıkartılan kamulaştırma kararına karşı çıktı ve mahkemeye başvurdu. Hissedarlar İdari mahkemeyi kaybetmesinin ardından temyiz için Danışta 6. Daireye başvurdu.

 

Şimdi ne yapacaklarını kara kara düşünen Tuz Hanı civarındaki esnaflar kurulu düzenlerini kaybetmelerinin üzüntüsü içerisindeyken dükkanlarına gerçek değerinin verilmesini ve tarafsız bir komisyon kurularak kararın buradan çıkmasını istiyorlar.

Adıyaman Haber, 26.01.2010

MEZARDAN 1942 TARİHLİ 5 ABD CENT'İ ÇIKTI





Keçiçayırı Höyüğü kurtarma kazıları Eskişehir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Turan Efe'nin bilimsel danışmanlığında yürütülüyor.

 

Kazılara heyet üyesi olarak katılarak geç Roma dönemi mezarlarında çalışan Anadolu Üniversitesi (AÜ) Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Oğuz Alp, AA muhabirine, son yıllarda Eskişehir'de gerçekleştirilen arkeolojik kazılarla, geçmişin izlerini örten toprağın biraz daha aralandığını kaydetti.

 

Yaşadığı toprakların tarihi hakkındaki bilinenlerin günden güne arttığını ifade eden Yrd. Doç.Dr. Alp, şöyle konuştu:

''Eskişehir'in sahip olduğu zengin tarihsel mirasın gün yüzüne çıkartıldığı arkeolojik alanlardan biri Seyitgazi İlçesine bağlı Bardakçı Köyünde yer alıyor. Bardakçı Köyünün 4,5 kilometre batısında yer alan Keçiçayırı mevkisinde, Eskişehir Arkeoloji Müzesi ve İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Efe başkanlığındaki bir ekip tarafından sürdürülen kazı çalışmalarıyla, Erken Tunç dönemine ait bir kale yerleşiminin surları büyük oranda açığa çıkartıldı. Bölgenin tarih öncesi dönemlerine ilişkin önemli sonuçlar elde edildi. Bu önemli arkeolojik alan, köyden uzakta dağlık bir alanda bulunması nedeniyle, yoğun kaçak kazılara maruz kalmaktadır.''

 

Yrd. Doç.Dr. Alp, kazı çalışmalarının öncelikli hedeflerinden birinin, her geçen yıl kaçak kazılarla daha fazla tahrip edildiği gözlemlenen Roma dönemi mezarların açığa çıkartılması olduğunu belirterek, bu amaç doğrultusunda yaklaşık bir aylık özverili bir çalışmayla kayaya oyulmuş 25 mezar odasının dolgularının temizlendiğini kaydetti.

 

Yapılan çalışmalarda, mezarların daha önce kaçak kazılarla tahrip edildiğini tespit ettiklerini anlatan Yrd. Doç.Dr. Alp, şöyle konuştu:

''Çalışmalarımız sırasında çok güzel eserleri de gün yüzüne çıkarttık. Mezarlardan MÖ 4-3. yüzyıla denk gelen geç Roma Dönemine ait 7 bronz küpe, 3 yüzük, kolye ucu, 8 kemer tokası, 3 bronz,1 gümüş sikke ile pişmiş topraktan yapılmış kandiller ve testiler bulduk. Mezarların birisinde bulunan 1942 tarihli 5 ABD centi, bu mezarlardan antik sikke bekleyen bizlerin yüzünde bir tebessüme neden oldu. Söz konusu para ortak mirasımızın bilinçsizce yok edilmesinin bir kanıtı olarak raporlarımızdaki yerini aldı.

 

Geçmişin izlerini arayan arkeologlar ile kaçak kazıcıların doymak bilmeyen bilinçsiz ihtirasları arasındaki bu yarış, gerekli yapısal düzenlemeler ve caydırıcı cezalar uygulanmadığı taktirde daha uzun süre devam edecektir.''

Zaman, 26.01.2010

ÇİVRİL'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

Denizli'de, kaçak kazı yaptıkları ileri sürülen yedi kişi gözaltına alındı.

 

Denizli İl Jandarma Komutanlığı'nca kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığına yönelik yapılan çalışmalar sonucunda, Çivril İlçesi Kıralan bölgesinde H.K., S.K., S.K., H.D., M.G., M.A.K. ve A.S. isimli şahısların kaçak kazı yapacakları haberi alındı. Bu kapsamda yapılan çalışmalar sonucunda, bölgeye çıkarılan devriyelerce 7 kişi ellerinde bulunan malzemelerle birlikte kaçak kazı yaparken yakalandı. Şahısların üstlerinde, kullandıkları araç ve olay mahallinde yapılan aramada, bir dedektör, bir av tüfeği, 12 av tüfeği fişeği, 4 alüminyum çubuk, bir açılabilir anten, 1 manila demir ve çivisi, bir balyoz, bir kürek, bir kazma ve bir otomobil ele geçirildi. Olayla ilgili ifadesi alınan şüpheliler çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Denizli Kent Haber, 26.01.2010

ERTUĞRUL FİRKATEYNİ'NDEN HABER VAR





İkinci Abdülhamid tarafından 1890 yılında Japon imparatoruna iyi niyet elçisi olarak gönderilen ve dönüş yolunda Japonya’da batan Ertuğrul Firkateyni’nin batığından Japon ve İngiltere madeni paraları çıkarıldı. 

 

Japonya'nın Kushimoto bölgesinde 120 yıl önce batan fırkateynin kalıntılarının günışığına çıkarılmasıyla ilgili çalışmalar devam ediyor. Son olarak Ertuğrul Firkateyni'nden iki madeni para çıkarıldı. Madeni paralardan biri 1 İngiliz sterlini, diğeri ise 1 Japon yeni.

 

Ertuğrul Firkateyni'ni denizden çıkarma çalışmalarını yürüten arkeolog Tufan Turanli, madeni paraların 1856 yılında basıldığını ve 12 metre derinden çıkardıklarını söyledi. Türk arkeologlar Ertuğrul Firkateyni'nin kalıntılarını çıkarmak için 2008 yılında çalışmalara başladı. Şimdiye kadar deniz altından 5 bin 800 parça çıkarıldı.

 

Ertuğrul Firkateyni, 1890 yılında II. Abdülhamid tarafından bir iyi niyet elçisi olarak Japonya’ya gönderilmişti. 630 denizcisiyle 11 ay süren seferin ardından Japonya’ya varan Ertuğrul Firkateyni, Japonya’da İmparator Meici karşılanmış, İmparator’un isteği üzerine gemi komutanı Osman Paşa, konuşmasını Türkçe olarak yapmıştı. Zorluklarla tamamladıkları bu önemli görevden sonra denizcilerimiz tayfun mevsimi olduğu halde dönüş yolculuğuna çıkmışlar, Ertuğrul, Japonya’nın güneyinde Oshima Adası açıklarında kayalıklara çarparak parçalanmış, Osman Paşa dahil 550 gemici şehit olmuştu.

 

Oshima köylüleri 69 denizcinin kurtarılması ve şehitlerimizin gömülmesinde çok büyük emek vermişlerdi. Kurtarılan Türk denizciler daha sonra Japonya tarafından İstanbul'a geri gönderilmişti. Ertuğrul Firkateyni'nin yaşadığı trajik kaza daha sonraları Türk-Japon dostluğunun sembolü olmuştu.

Hürriyet, 26.01.2010

YILLARA DİRENDİLER 'İHMALE' YENİLİYORLAR





Adana ve Mersin'de, çoğunluğu bir asrı aşkın geçmişe sahip tarihi evler, sahipleri tarafından restore edilmeyi ya da belediyeler tarafından kamulaştırılarak halkın kullanımına açılmayı bekliyor.

Adana İl Kültür ve Turizm Müdürü Osman Arık, il merkezinin yanı sıra bazı ilçelerde de sahipleri ya da belediyeler tarafından restoresi yapılarak geçmişi günümüze taşıyan sanat abidelerinin bulunduğunu, bazılarının kurtarıldığını, ancak daha kurtarılacak çok sayıda tarihi yapı bulunduğunu söyledi.

Arık, Kültür ve Turizm Bakanlığının ''tescilli kültür varlıklarının'' yok olmasının önüne geçmek için karşılıksız kredi verdiğini anımsatarak, ''Bakanlığımızın mülk sahiplerine yönelik karşılıksız kredi desteği var. Bu yılın başvuruları mart ayına kadar devam edecek. Bu imkanı değerlendiren tescilli yapı sahipleri, bu yapılarını işyeri olarak da kullanabiliyor. Bunun için mülk sahiplerinin hazırladıkları proje ile il müdürlüğümüze başvurmaları yeterli olacak'' dedi.

Bakanlığın bu uygulaması sayesinde Türkiye genelinde yok olmaya yüz tutmuş tarihi değerlerin harabe olmaktan kurtarıldığını, bunun daha da yayınlaştırılması gerektiğini belirten Arık, ''Bakanlığımızın yanı sıra Toplu Konut İdaresi de bu yapıların yeniden kazanımı için kredi desteği sağlıyor'' diye konuştu.

Arık, böyle bir çalışmayı düşünen mülk sahiplerine, özellikle Tepebağ ve Kayalıbağ mahallelerinde yoğunlaşan, restorasyonu yapılmış Adana evlerini incelemelerini önerdi.

Silifke'nin yaşayan tarihi
Bu arada, Silifke Müze Müdürü İlhami Öztürk, ilçede ayakta kalma savaşı veren çok sayıda tarihi ev bulunduğunu belirterek, ''Silifke'nin yaşayan tarihi olan bu evlerimiz yıllara direnmelerine rağmen ihmale yeniliyorlar'' dedi.
 

İlçe merkezinde, 1920'li yıllarda yapılmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da sivil mimarlık örneği olarak tescillenmiş 15 adet tarihi ev bulunduğunu belirten Öztürk, bu binalardan birinin Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırma işleminin devam ettiğini, diğer binaların mülkiyetinin ise şahıslara ait olduğunu bildirdi.

Öztürk, Bakanlığın tescilli binanın onarımı için verdiği kredi imkanından tüm mülk sahiplerinin faydalanması önerisinde bulunarak, şöyle devam etti:

''Vatandaşlarımızın, tarihi binalarının tescilini yaptırmakta çekimser kaldıklarını gözlemliyoruz. Oysa, bu yapıların tescili onlara birçok avantaj sağlıyor. Çok sayıda ilimizde restoresi yapılmış bu yapılar lokanta, turistik eşya satış mağazası gibi çeşitli amaçlarla kullanılıyor. Bu örneklere dikkat edilmesini öneriyoruz.

Karadeniz'de yaptığım bir gezi sırasında, oradaki insanların kendi mülklerini tarihi yapı olarak tescillemek için çaba harcadıklarını gözlemledim. Oysa, Silifke'de bu konuda duyarsız davranılmasının bilgi eksiğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bize bu konuda başvuruda bulunan tüm vatandaşlarımıza yardımcı olmaya hazırız. Bu binaları belediyeler de kamulaştırarak, halkın kullanımına sunabilirler.''

Binaların cephesinde mimarisi bozulmadan iyileştirme de yapılabileceğini belirten Öztürk, ''Ayrıca vatandaşlarımız binaların tadilatını yaptırdıktan sonra Adana Koruma Kurulu'na sunup, işletme olarak da kullanabilir. Nitekim Taşucu Caddesi üzerinde de bir vatandaşımız, binasını onarıp, kafe olarak işletmeye açtı. Diğer vatandaşlarımız da bunu örnek alabilir'' dedi.

Sabah Emlak, 26.01.2010

ESKİ KIŞLA, ŞEHİR MÜZESİNE DÖNÜŞÜYOR

 

Toptan gıda pazarlamacılarının yer aldığı Rami Kışlası, İstanbul Şehir Müzesi'ne dönüştürülüyor.

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında kütüphane- müze olarak inşa edilmesi beklenen kışlanın projesi tamamlandı. Tek bir kapıdan girişin yapılacağı müzede, ziyaretçilerin gezebileceği büyük bir avlu ve iç mekanlar inşa edilecek. Proje kapsamında ayrıca 3 milyon kitap kapasitesi ve sınırsız dijital kayıt arşivinin yer alacağı bir de dev kütüphane inşa edilecek.

Sabah, 26.01.2010

ULUCAMİ İLK GÜNKÜ GİBİ OLACAK





Bursa'da en önemli tarihi mekanlardan olan Ulucami`nin bahçesinde Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan çalışmalarla, Kapalıçarşı yangınında kül olan iki ahşap şadırvan kubbesi yeniden inşa edilecek.

 

Ulucami`nin içindeki çalışmaların tamamlanmasının ardından bahçe düzenlemesi ve dış cephe iyileştirmeleri de yaklaşık 1 milyon liralık çalışmayla gerçekleştirilecek. Çalışmanın 9 ayda tamamlanması bekleniyor. Kuzey cephedeki avluda Kapalıçarşı yangınından önce mevcut olan ahşap şadırvan kubbeleri ve o zamanki tarzı yansıtan orjinal şadırvanlar yeniden inşa edilecek. Ulucami`nin yılların verdiği hava kirliliğiyle kararan küfeki taşının dış cephesi de uluslararası kabul görmüş özel bir temizleme yöntemiyle ilk günkü haline getirilecek.

 

Ayrıca bahçede yapılacak düzenlemeyle ilk olarak caminin kubbelerinden akan suların, zeminde rahat akıp gitmesi için açılan ancak 15 yıl önce kapatılan drenaj kanalları yeniden açılacak. Cami avlusundaki zemin de iyileştirilecek. Projede tabii taş malzeme kullanılacak. Cami bahçesi yarım metre ile 1 metre arasında topraktan arındırılarak Emir Han girişi seviyesine getirilecek.

Ulucami`deki çalışmalarda, yazın bahçeye taşan cemaatin rahat ibadet etmesi sağlanacak. Musalla taşının bulunduğu bölgede bahçe tanzimi yeniden yapılacak ve cenaze namazı kılınan mahal genişletilecek. Dış mekandaki abdest alma yerleri ahşap bir sistemle kapatılacak.

Bursa Olay, 26.01.2010

"ANADOLU'YA 1071'DEN 1000 YIL ÖNCE GELDİK"

 

Prof. Demir, Mesudiye'de bulunan resim ve figürlerin MS 1 ve 2.yy'dan kalan Türk yazıları olduğunu ileri sürerek, "Bu eserler Türklerin Peçenek boyuna ait olabilir" dedi.

 

Ordu'nun Mesudiye İlçesi Esatlı Köyü'nde bulunan kayalar üzerine çizilmiş resim ve figürlerin MS 1 ve 2. yy'dan kalan Türk yazıları olduğu öne sürüldü. Konu üzerinde yıllarca çalışan ve bulgularını kamuoyu ile paylaşan Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Necati Demir, bilinenin aksine Türklerin Anadolu'ya 1071'den bin yıl önce geldiğini öne sürdü. Köydeki çeşitli kayaüstü resim ve figürlerini incelediğini belirten Demir, bunların Ön-Türklerin kullandığı runik yazılar olduğunu, şekil ve yazıların MS 1 ile 2. yüzyılda yazıldığını öne sürdü. Buradaki eserlerin, o tarihte Anadolu'ya gelen Türklerin Peçenek boyuna ait olabileceğini belirten Demir, böylece Orhun Yazıtları'ndan daha eski Türk yazısına ulaşılmış olduğunu savundu. Kendisinin de Esatlı'ya 15 kilometre mesafedeki Kumanlar Köyü'nde doğduğunu, 1994 yılında keşfedilen yazı ve resimleri o yıldan bu yana incelediğini kaydeden Demir, şu bilgileri verdi: "Esatlı Köyü kaya üstü resim ve yazılarının Türk karakterli olduğu, Türk kültürünün bir parçası olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Peçenek Türkleri tarafından yazılmış olabileceğini düşünüyorum. Gök tanrı inancına bağlı Türkler, belirledikleri dağların tepelerine oba kuruyorlardı. Ayrıca bir de kurban yeri belirliyorlardı. 'Ay'a kurban olarak sundukları hayvanların resimlerini kayalara çiziyorlardı. Esatlı Köyünde bulunan kaya üstü resimleri ve yazılar, çevreye hakim yüksek bir noktada. Resim ve yazılar, arazinin yüksekliği dikkate alınarak buraya nakşedilmiş."

Demir'e göre, yazılarda, döneminin, tarih, kültür, din, dil ve sosyal yaşamına ilişkin bilgiler de yer alıyor. Örneğin bir yazıda, eşi hastalanan birinin Tanrı'ya yazdığı dua yer alıyor. Duada, "Kurbanımı kabul et, sevdiğimin hastalıktan kurtulmasını sağla" yazıyor. Demir, yaklaşık 20 yıldır, ezber bozacak bu bilgileri araştırdığını söyledi; ancak bilim adamlarının bu konuda ortak bir fikre sahip olamamasından da yakındı. Demir, konuyla ilgili makale ve yazılar yazdığını, ancak Türkiye'de sesini duyuramadığını belirterek "Bu konuyla ilgili hemen bir enstitü kurulmalı. Bilimler arası ortak çalışma ile bu yazılar incelenmeli. Böylece önce Türkiye, ardından dünya hakkında daha önce bildiğimiz tarihi ve etnik konularla ilgili bilgilerin tamamının yeniden gözden geçirilmesi gereği, kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Tarih kitapları değişecektir" dedi.

TARİHÇİLER NE DİYOR?

Prof.Dr. Necati Demir'in savı tarihçiler arasında da tartışma konusu oldu. Sanat tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice, eski Türklerin Orta Asya'da runik yazılar kullandığını, ancak Anadolu'da bu izlerin olduğunu bilmediğini söyledi. Tarihçi Prof.Dr. Halil İnalcık ise, "Türkler, 1071 yılından önce Anadolu'ya geldi" demenin acele bir hüküm olduğunu belirterek, "Bu bir hipotezdir, iyi tetkik etmek lazım. Bunu Türk Dil Kurumu'na göndersin, orada tetkik edilsin, ondan sonra karar verilsin" diye konuştu. Afyon Kocatepe Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ekrem Memiş ise, kendisinin de 1986'da Hattuşaş arşivinden çıkan Şartamhari metinlerini inceleyerek, Türkler'in Anadolu'ya 1071'den çok önce geldiği tespitini yaptığını belirtti. Memiş, " Bu çalışma da bizim o dönem yaptığımız tespiti doğrulamış oluyor" dedi.

Sabah, Haber: Hanefi Ceyhan, 26.01.2010

ÇİNİDE TARİHİ YOLCULUK





Kültür Bakanlığı’nın Bursa’daki Yeşil Türbe’nin restorasyonu için istediği çinileri Anikya İznik Çini üretmeyi başardı

 

Yıllar içinde İznik çinileri dökülen ve yerlerine fayans takılan meşhur Bursa Yeşil Türbe, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin desteğiyle restore edildi. Eski görünümüne kavuşan Yeşil Türbe’de, 14. yüzyıldan bu yana yapılışı gizemini koruyan İznik çinileri, uzun uğraşlardan sonra aslına uygun olarak üretildi.


Bursa Yeşil Türbe’nin restorasyonu öncesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, yapılışı oldukça zor olan İznik çinilerini yaptırmak için birçok firmadan çini örneği istedi. 2006 yılının ortalarında başlayan Yeşil Türbe restorasyonunu yapan Usra-Pekerler ortaklığındaki müteahhit firma, Kültür Bakanlığı İstanbul Konservasyon Merkezi’nce istenen şartlara uygun çiniyi Türkiye ve yurtdışından üretecek hiçbir firma bulamadı. Aslına uygun çiniyi bulmak yaklaşık iki yıl sürdü. İki yıl boyunca aranan aslına uygun çiniyi üretilemeyince restorasyon iki yıl gecikti.


İki yılın sonunda Anikya İznik Çini adlı firmanın, 14. yüzyıl erken Osmanlı dönemi çinileri için ürettiği örnekler, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) “dona dayanıklılık” testlerinden başarıyla geçti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Rölöve Anıtlar Müdürlüğü, İTÜ’nün dayanıklılık raporu ve Kültür Bakanlığı Konservasyon Merkezi’nin onayı sonrasında üretime geçildi.

İki yıllık gecikme
Restorasyon öncesi sekiz cepheli türbenin sadece bir cephesindeki çiniler sağlam kalabilmişti. Diğer cephelerde ise büyük oranda dökülme ve eski restorasyonlardan kalma fayanslar bulunmaktaydı. Çinileri sağlam kalan cephede bulunan çini bordürler, mozaik panolar ve alınlık çinilerinin orijinalleri üzerinden çok hassas bir çalışmayla ilerlendi.


Daha önce uygulanan çinilerin her biri birbiriyle uyumsuz olduğu için, desen çalışması orijinaline uygun olarak neredeyse yeni baştan yapıldı. Anikya İznik Çini, 1650 adet bordür, altı adet mozaik pano ve toplam 8.4 metrekare üç adet alınlık pano üretti. Eski görünümüne kavuşan türbe, Devlet Bakanı Faruk Çelik ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu tarafından geçen ay açıldı.

Yeşil Türbe, Yıldırım Beyazıt’ın oğlu Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1421 yılında Bursa’nın doğusunda Yeşil semtinde ve Yeşil Camii’nin karşısındaki tepe üzerinde yaptırıldı. Mimarı Hacı İvaz Paşa, nakkaşları ise Ali bin İlyas Ali ve Mehmed el Mecnun. Türbede Çelebi Sultan Mehmet ile oğulları Şehzade Mustafa, Mahmut ve Yusuf ile kızları Selçuk Hatun, Sitti Hatun, Ayşe Hatun ve dadısı Daya Hatun’a ait olmak üzere toplam 8 sanduka bulunuyor. Türbeye yeşile bakan çinilerle kaplı olmasından dolayı Yeşil Türbe ismi halk tarafından verilmiş.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 26.01.2010

SAKAR ZİYARETÇİ PICASSO TABLOSUNU YIRTTI

 

New York Modern Sanatlar Müzesini (MOMA) ziyaret eden bir kişi, İspanyol ressam Pablo Picasso’nun (1881-1973) "Actor" tablosunun üzerine düşerek, eserin yırtılmasına neden oldu.

 

İtalyan La Stampa gazetesinde çıkan habere göre, dengesini kaybeden ziyaretçi, ressamın 1905 yılında çizdiği tablonun üzerine düşünce, eserin sağ köşesinde yaklaşık 15 santimetre uzunluğunda bir yırtık oluştu. Yetkililer, cuma günü meydana gelen olayda, bir cambazın tasvir edildiği eserin "odak noktası"nın zarar görmediğini söyledi. Müzede Picasso’ya ait yaklaşık 250 eser sergileniyor.

Hürriyet, 26.01.2010

YURTDIŞINDAKİ TARİHİ ESERLER GERİ DÖNÜYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 2009 yılı boyunca yürüttüğü çalışmalar sonucunda, yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılan 151 tarihi eser Türkiye’ye geri kazandırıldı. Aralarında Sardes Antik Kenti’ne ait olduğu belirtilen 12 bronz cerrahi alet, 115 sikke ve el yazması Kuranıkerim yapraklarının da bulunduğu eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü’nde koruma altına alındı.

Diğer taraftan halen Almanya, Rusya, ABD, İtalya, Fransa, Sırbistan, Bulgaristan ve İngiltere gibi ülkelerde bulunan ve Bakanlık tarafından müzayedelerde satışları durdurulan, yurtdışında davaları devam eden eserlerin de Türkiye’ye iade edilmesi için girişimler sürdürülüyor. Yerli ve yabancı basının, müzayede kataloglarının, web sayfalarının ve yayınların takip edilmesi yoluyla ulaşılan eserlerin ülkeye geri iadesi için İçişleri, Dışişleri, Adalet Bakanlığı ve uluslararası kuruluşlar ortak çalışma yürütüyor.

Türkiye’nin iadesini istediği bazı eserler ve ülkeleri şöyle: Boğazköy Sfenksi (Almanya), Bergama-Zeus Sunağı (Almanya), Aphrodisias-İhtiyar Balıkçı Heykeli (Almanya), Troya eserleri (Almanya ve Rusya), Herakles Heykeli (Amerika).

Cumhuriyet, 26.01.2010

İKİ TARİHİ BAŞKENT, 5 ASIR SONRA KARDEŞ OLUYOR

 

Anadolu Selçuklu Devleti'ne başkentlik yapan Konya ile Endülüs Emevi Devleti'ne başkentlik yapan İspanya'nın Cordoba (Kurtuba) şehri arasında kardeş şehir protokolü imzalanıyor.

 

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero'nun girişimleri ile hayata geçirilen Medeniyetler İttifakı Projesi'nin Hazreti Mevlana'nın sevgi, barış ve hoşgörü anlayışıyla çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi. Akyürek, bu sebeple protokolün son derece önemli olduğunu kaydetti. Akyürek, 2 kardeş şehrin, Endülüs Emevi Devleti'nin yıkılışının ardından 5 asır sonra tekrar buluşacağına dikkat çekti. İspanya'nın Cordoba şehri ile birlikte Konya'nın kardeş şehir sayısı 21'e yükselecek.

Zaman, Haber: Aydın Hızlıca, 26.01.2010

KUTSAL YOLUN AÇILMASI İÇİN PROJE HAZIRLANDI

 

 

Muğla'daki Stratonikeia ve Lagina antik kentleri arasındaki 9.5 kilometrelik bölüm, turizme kazandırılacak.

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki tarihi ören yerlerini turizme kazandırma çalışmaları devam ederken, Muğla Valisi Ahmet Altıparmak "Kutsal Yol Projesi"nin hayata geçirilmesi için karar aldı. Vali Altıparmak, Yatağan Kaymakamı Hasan Tanrıseven'e, Stratonikeia ve Lagina Antik kentlerini birbirine bağlayan 9.5 kilometrelik projenin yapılması ve söz konusu yerin düzenlenmesi için talimat verdi.

Proje için çalışmalara başlayan Kaymakam Tanrıseven yetkililerle bir araya gelerek, projeyi değerlendirdi. Tanrıseven, "Yatağan'da bu tarihi yerleri turizme sunarak hem kültürel hem de yörenin tanıtımı açısından büyük bir kazanç sağlayacağız. Projenin tamamlanmasının ardından Yatağan Orman İşletme Müdürlüğü yolu açmak için çalışmalara başlayacak. Çalışmaların ardından yaklaşık bir ay içinde yolun açılması tamamlanacak" dedi. Muğla Müze Müdürü Şevki Bardakçı ise, "Bu kutsal yol üzerindeki tarihi yerlerin ve eserlerin gün ışığına çıkarılması bölgemizde turizmi canlandıracak" dedi. Paganların dini merkezi olan Lagina Hekate kutsal tapınağı ile 2 bin 500 yıllık ölümüne aşkın hikayesinin yaşandığı Stratonikeia arasındaki 9.5 kilometrelik Kutsal yol projesi içinde, konaklama merkezi, seyir tepesi, tarihi Osmanlı çeşmeleri, tarihi seramik ve zeytinyağı atölyeleri bulunacak. Turizm bölgelerinin geçiş güzergahında bulunan Yatağan'da ayrıca Belen Kahvesi, Bozüyük, Stratonikeia ve Lagina Antik kentleri arasında faytonla veya bisikletle gidilebilecek alan oluşturacak.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Suiçmez, 25.01.2010

ÜNLÜ CAMİLER KAPILARINI YENİDEN AÇIYOR





İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü İbrahim Özekinci, hali hazırda devam eden ve ihtişamıyla hayranlık uyandıran Süleymaniye, Fatih, Pertevniyal Valide Sultan Camilerinin, 2010'da kapılarını yeniden açmaya hazırlandığını belirtti.

''Yıllarca Türkiye'de kapsamlı restorasyon dediğimiz şey yapılmadı. Eserler restorasyon adı altında çok çeşitli yanlış müdahalelere maruz kaldı '' diye konuşan Özekinci, Süleymaniye Camisi'ni ''Yaşayan Tarih'' olarak nitelendirerek,  restorasyonda görev alan Prof.Dr. Ferudun Çılı ve ekibi tarafından, caminin simülasyonunun bilgisayar ekranına aktarıldığını ifade etti.

''Buraya 7-8 şiddetinde bir deprem uygulandığı zaman bunların mukavemeti nedir, bu ölçüldü. Ondan sonra restorasyon çalışmalarına devam edildi'' diyen Özekinci, caminin kubbe bölümünde herhangi bir sorun olmadığını ve gerekli dolgular gibi basit işlemler yaparak buradaki işlemleri tamamlayacaklarını vurguladı.

Özekinci, ''Yerden 53 metre yükseklikte Süleymaniye Camisi'nin kubbesine dokunma ayrıcalığını yaşıyoruz'' diyerek duygularını ifade ederken, bu caminin en büyük özelliğinin ise, Fatih Camisi'nden sonra Osmanlı Dönemi'nin, en büyük site topluluklarından meydana gelen bir eser olduğunu kaydetti.

Süleymaniye Camisinin zemin özelliklerinin oldukça engebeli olduğunu belirten Özekinci, buna rağmen zamanın teknolojisine göre topografik özelliklerin çok iyi kullanıldığını vurgulayarak, ''Engebeden dolayı ortaya çıkan boşluklar toprakla doldurulmuştur'' dedi.

Turşu küpüyle gelen akustik sistem
Sesin bir noktadan çıkarak caminin her köşesine eşit şekilde dağılması için, Mimar Sinan'ın üzerinde çalıştığı akustik sistemin, Anadolu'da kullanılan turşu küplerinden içi boş 65 tanesinin ağızları aşağıya bakar vaziyette ana kubbenin etrafındaki duvarlara yerleştirilmesiyle oluştuğunu anlatan Özekinci şunları söyledi:

''Bu sistemle aşağıda çalışma yapılırken, biz 53 metre yükseklikte bile en ufak sesi duyabiliyoruz. Mimar Sinan'ın caminin akustik yapısıyla ilgili olan efsanesi şöyledir:

Rivayete göre Mimar Sinan'ın, akustiğin temini için camide nargile içtiğini öğrenen Kanuni Sultan Süleyman hışımla gelip, Mimar Sinan'a bunun sebebini sorar.

''Sinan, 'Sultanım bakınız bunun içerisinde tömbeki yoktur, sadece su vardır. Bu, çektiğim zaman fokurdayan suyun sesinin kubbeye nasıl ulaştığını ve caminin her noktasına eşit vaziyette nasıl dağıldığını temin için yaptığım bir çalışmadır' diyerek Padişaha durumu özetledi''

Cevahir minaresi her daim ışıl ışıl
Özekinci, ''Cevahir Minaresi'' hakkındaki rivayeti de şöyle anlattı:

''İran Şahı Tahmasb Han, mali açıdan sıkıntı çekildiğini ve sonuç olarak cami yapımının uzadığı düşüncesiyle, Kanuni'ye inşaatın devamı için elmas ve değerli taşlar gönderdi. Kanunu Sultan Süleyman ise kendisini öfkelendiren bu hediyelere cevaben, caminin her taşının bu taşlardan çok daha değerli olduğunu ve gönderilen değerli taşların, cami inşaatının herhangi bir yerine karıştırılmasını söyledi. Sinan da bu taşları öğüterek, ''Cevahir Minaresi'' olarak anılan minareye karıştırdı. 'Cevahir Minaresi'nin bu yüzden sabah ve akşam güneşinde pırıl pırıl parladığı söylenir.''

Tarihi is odası, hatıra odası gibi
''İs odası, Mimar Sinan'ın teknolojik harikalarından biridir'' diyen Özekinci, Süleymaniye Camisi'ni aydınlatan yüzlerce kandilin isinin bu odada toplandığını ve elde edilen isten, padişah tuğralarında da kullanılan mürekkebin yapıldığını ifade etti.

Özekinci, yapımında bu kadar ince hesap ve ustalıkla düşünülen İs Odası'nın şu anki halinin ise kötü olduğunu vurgulayarak, ''Ancak bu oda restorasyon kapsamı dışında tutuldu. Tarihi dokusunu bozmadan bu odayı nasıl restore ederiz diye düşünmekteyiz'' diye konuştu.

İs odası'nın duvarları askerlik hatıraları, tarihler, kalp içine alınmış isimler ve benzeri yazılarla doldurulmuş vaziyette. Bir zamanlar içerisinde padişah tuğraları için kullanılan isin toplandığı ''İs Odası'', şu ana kadar orijinal hali bozulmaması gerekçesiyle restore edilmiyor.

Kandillerden çıkan is, meydana gelen hava akımıyla mihrabın aksi yönüne hareket ederek, kapının üstünde dışarıya açılan 4 adet küçük pencereden, orta kapının üstündeki is odasına doluyor.

İhtişamın ve gücün simgesi tarihi kapılar
Camide yürütülen en büyük konservasyon işlemlerinden birinin de ahşap işleri olduğunu belirten Özekinci, ''Süleymaniye'nin ahşap işleri, gerçekten her yönüyle mükemmel bir dönemin özelliklerini yansıtıyor'' dedi.

Restorasyon çalışmalarımına başlandığında, kıyıda köşede kalmış ahşap elemanlar olduğunu belirten İbrahim Özekinci, ''Üzerinde çalışılan ahşaplar, özellikle kapılar, yıllardır kendi haline bırakılmış, kurtlanmış ve terk edilmiş haldeydi'' şeklinde konuştu.

''Camide bulunan tarihi ahşap kapılar gibi bir çok eser, şu anda yaptığımız çalışmalarla tekrar hayata kazandırılıyor'' diyen Özekinci, restorasyonları tamamlanan ahşap eserlerin tekrar camide kullanılacağını söyledi.

 

İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü İbrahim Özekinci, ahşap ustalarının el emeği göz nuru ile çok titiz bir çalışma yürüttüklerini belirterek, şöyle devam etti:

''Şu an işlem gören kapı tam 750 kilogram civarındadır. Avludan cami haremine girerken Cümle Kapısı'dır. Bu da çok kötü haldeydi. Ustalarımızın son derece titiz çalışmaları sonuncu bu hale geldi. Bu kapı ceviz, abanoz, armut ve aklınıza gelebilecek tüm ağaç çeşitlerinden oluşturulmuş. En önemli özelliği içinde hiç metal malzeme olmamasıdır. Binlerce parçanın iç içe geçmesi sonucu oluşan kapıdan, restorasyondan önce sağlam kalan sadece 10 santimlik bir bölüm vardı. Kapıda kullanılan malzemenin tetkikleri yapıldı, motifin özellikleri ortaya çıkarıldı ve eser ilk yapıldığı haline getirildi.''

Fatih Camisi
Özekinci, Fatih Camisi'nin restorasyonu ve tarihçesi hakkında şu bilgileri verdi:

Fatih Camisi restorasyonu için yapılan ilk ihale 2007 yılının sonunda gerçekleştirildi. İhaleyi, ''İstanbul'da faaliyet gösteren bir firmanın alması sonucu, tespit aşamaları gibi nedenlerle çalışmalara 2008 yılının Mart ayında başlandı.

Caminin ilk yapımına 1462 yılında başlandı ve 1470 yılında tamamlandı. Mimar Atik Sinan tarafından yapılan cami, 1509 İstanbul depreminde büyük hasar gördü ve II. Bayezit döneminde onarıldı. 1766 yılında yaşanan bir depremden dolayı harabe haline geldiği için Sultan III. Mustafa, 1767- 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmed Tahir Ağa'ya tamir ettirdi. Bu nedenle cami orijinal görünümünü kaybetmiştir. 29 Ocak 1932'de ilk Türkçe ezan bu camide okunmuştur.''

Pertevniyal Valide Sultan Camisi
Restorasyon çalışmalarının daha çok dış cephelerde devam ettiği Pertevniyal Valide Sultan Camisi'nde ise Şantiye Şefi Hülya Aktaş, en büyük sorunun yanlış müdahaleler ve çevresel etkiler nedeniyle dış cephelerdeki taş süslemelerinin erimesi olduğunu ifade etti.

''Bu sorunlar şundan kaynaklanıyor, daha önceki müdahalelerde kum taşı denilen bir taş kullanılmış ve bu taş da çevresel etkiler yüzünden çabuk eriyebilen bir özelliğe sahip'' şeklinde konuşan Aktaş, zaman zaman da dış etkenlerden kaynaklı kirlilikleri örtmek için dış cephede badana yapıldığını belirtti.

Aktaş, badana artıklarını temizlediklerini bildirerek, ''İç kısımda da yoğunluklu olarak kalem işi yapılmış. Dışarıdaki taş süslemeye paralel olarak iç kısımda kalem işleri yapılmış'' dedi.

Çalışmaların 2007 yılının Kasım ayında başladığını ama işe başlamanın 2008 yılı Mayıs ayına denk geldiğini kaydeden Aktaş, ''Burada bir bilim kurulunun oluşturulması istendi ve bu kurulun oluşması da hemen hemen bu tarihlere denk geldi. Önce analiz çalışmaları yapıldı. Uygulamalara geçilmesi de Eylül ayına denk geldi. Çalışmalar, 2010'un Temmuz ayında bitecek şekilde devam ediyor'' diye konuştu.

Bodrum katta tarihi küpler bulundu
Çalışmalar sırasında bodrum katta, beton zemine gömülmüş tarihi küpler bulduklarını ifade eden Aktaş, ''Bu alanın bir sergi alanı olarak hayata geçmesini istiyoruz. Küpler caminin yapımından kalma. Burası o dönemlerde bir mahya merkeziymiş. Mahya malzemelerinin deposu olarak kullanılan bodrum katta 21 adet kadar da tarihi küp bulduk'' dedi.

Aktaş, restorasyon kapsamında, ortalama olarak 5-6 milyon lira kadar harcama olacağını düşündüğünü belirterek, ''Restorasyon çok farklı. Bu işin ruhunu almış olmak lazım. Biz burada eskiyi bozmadan korumaya çalışıyoruz'' şeklinde konuştu.

Ntvmsnbc, 25.01.2010

AKROPOL'E TELEFERİK PROJESİ GERÇEKLEŞİYOR





Bergama'daki antik kenti gezmek isteyenler, 6 milyon euroluk yatırım sayesinde, 700 metre tırmanmak zorunda kalmayacak.

Bergama'daki Akropol'e teleferikle ulaşımı sağlayacak 6 milyon euroluk projeye başlandı. Yerli ve yabancı turistlerin, mart ayı sonundan itibaren 700 metre yükseklikteki Akropol'e teleferikle çıkacağı bildirildi.

3 bin yıllık geçmişe sahip Bergama Krallığı'nın merkezi konumundaki Akropol Antik Kenti'nin yoğun trafik yükünden korunması, ilçeye gelen turistlere hızlı ve rahat ulaşım imkanı sağlanması için düşünülen teleferik projesi, 1991'de dönemin Belediye Başkanı Sefa Taşkın tarafından gündeme getirildi. Belediye Meclisi kararıyla imar tadilatı yapıldı. Körfez krizi nedeniyle proje askıya alınırken, 2005'te konu yeniden gündeme geldi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın projesine Akropolis A.Ş. firması talip oldu. Firma, Mart 2008'de Maliye Bakanlığı'ndan alanı 49 yıllığına kiraldı. Projenin uygulanmasına başlanırken, 15 Mart'tan itibaren deneme çıkışlarının gerçekleştirileceği, 9 kabin ile turistlerin antik kente taşınacağı bildirildi.

Akropolis A.Ş. Genel Müdürü Selçuk Esiner, projenin, ziyaretçileri havadan Akropol'e taşıma fantezisi odaklı olmadığını, antik yerleşim ve eserlerin trafik yoğunluğunun zararlarından korunmasının hedeflendiğini söyledi. Esiner, "Her gün onlarca otobüs ve araç, kaymaların görüldüğü dar yolu kullanarak Akropol'e çıkıyor ve iniyor. Eserlerde çatlaklar oluşuyor. Karayolunun ıslah edilmesi, genişletilmesi, istinat duvarı yapılması ve heyelanın önlenmesi gerekiyordu. Bu bölgenin birinci derece arkeolojik sit olması nedeniyle bunlar mümkün olmadı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun yanı sıra Akropol'de kazıları sürdüren Alman arkeoloji heyeti de izin vermiyordu" dedi.

Teleferik projesinde alt ve üst istasyonların yapımına başlandı. İtalyan Leitner firması, 16 Şubat'tan itibaren montaja başlayacak. 15 Mart'da deneme, 26 Mart'ta ise tam kapasite yolcu taşıma gerçekleştirilecek. Teleferiğin 4 asansör ve 9 gondolla çalışacağı, saatte 700 yolcu taşınacağı bildirildi.

Projeyi ilk gündeme getiren Belediye eski Başkanı ve Pergamon Derneği Başkanı Sefa Taşkın, teleferikle Akropol'e çıkışların güvenli hale geleceğini, antik kentin korunacağını söyledi. Taşkın, bu gelişmeden dolayı çok mutlu olduğunu dile getirdi.

Yeni Asır, Haber: Erdal Çarboğa, 25.01.2010

CERVANTES, KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ'NDE AMELE İDİ





İnebahtı'da Osmanlı leventlerine esir düşen İspanyol yazar Cervantes, İstanbul'a getirilmiş ve Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Cami'nin inşasında taş taşıyarak Mimar Sinan'ın emrinde çalışmıştı. Yani meşhur eseri Don Kişot'u yazmadan önce, Osmanlı camilerinde amelelik yapıyordu.

 

Mimar Sinan'ın ustalık devri eseri olan Kılıç Ali Paşa Camii'ni Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa, Mimar Sinan'a yaptırdı. Ser mühendisan-ı cihan mimar-ı bi akran Mimar Sinan, bu camiyi Ayasofya'nın küçültülmüş bir modeli olarak inşa etmişti. Cami, Ayasofya'nın küçültülmüş bir modeli gibidir lakin Mimar Sinan bu camiyi Ayasofya'nın basit bir kopyası şeklinde değil de, onun eksik yönlerinin tamamlanıp, mimari yönden daha geliştirilmiş hali olarak yapmıştı.

 

Rivayet edilir ki; Kılıç Ali Paşa, tüm kaptanıderyaların yaptığı gibi deniz kenarına bir cami yaptırmak istedi. (Osmanlı kaptanıderyaları hep deniz kenarlarına cami yaparlardı. Kılıç Ali Paşa, Sinan Paşa, Kaymak Mustafa Paşa vs. ) Bu arzusunu Sultan 3. Murat Han'a arz ederek, kendisine yer göstermesini istedi. Sultan Murat latife edip 'Sen ki deryalar serdarısın. Bir de benden kara toprak mı istersin. Camini dahi denize yapman münasiptir' cevabı verince Kılıç Ali Paşa, bunun üzerine Tophane'deki sahilde, denizi doldurarak küçük bir yarımada oluşturdu ve camisini bu yarımadaya kondurdu.


Bu cami için en ilginç hadiselerden biri ise şu: 7 Ekim 1571 tarihinde Korint Körfezi'nde yapılan İnebahtı Deniz Muharebesi'nde Osmanlıya karşı savaşan haçlılar arasında meşhur bir de romancı vardı: İspanyol yazar Miguel De Cervantes. Şu "Don Kişot" isimli hikayesiyle tanıdığımız Cervantes. "Yüzyılların gördüğü en büyük savaş" olarak nitelendirdiği İnebahtı deniz muharebesinde sol kolu da sakat kalmıştı ünlü yazarın. Ama hikayenin daha öncesi var. 1569'da Madrid'de bir asilzadeyi yaralayan Cervantes hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktı. Cervantes, elini kurtarmak için İtalya'ya kaçtı. Beş parasız olduğu için de orduya katılmaktan başka çare bulamadı. 1571'de Osmanlı donanmasıyla yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki defa göğsünden yaralandı. Bir top güllesiyle de sol elini kaybetti. Madrid'den kaçan ünlü yazar, sol elini kaptırmıştı İnebahtı'da Osmanlı toplarına.

 

İNEBAHTI ÇOLAĞI
Hani sadrazamımız Sokollu Mehmet Paşa, Venedik elçisi Barbaro'ya: "Biz sizden Kıbrıs'ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter" demişti ya; işte o mağlûbiyet İnebahtı savaşında vaki olmuştu. Sadrazamın yaptığı teşbihi ise Cervantes bizzat yaşamıştı sol kolunu kaybederek. Beş yıla yakın Akdeniz'de dolanan, daima Osmanlı leventleriyle savaşan Cervantes, "El Manço Lepanto" (İnebahtı Çolağı) lakabıyla ün yaptı. Nitekim 1575 yılında, İspanya'ya dönerken bindiği İspanyol gemisi, Marsilya açıklarında Cezayirli Türkler tarafından kuşatıldı. Ve Arnavut asıllı Türk denizcisi Deli Memi tarafından esir alındı. Cezayir'de 5 yıl esaret hayatı yaşayan Cervantes, kaçmaya kalkınca prangaya vuruldu, tek kollu kürek mahkûmu bir forsa oldu. Nihayet İstanbul'a yollandı. İşte tam bu sıralarda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa, Sultan 3. Murat'tan destur almış, Tophane'deki camiini yaptırıyordu.

 

DUVAR İŞÇİSİ CERVANTES
Tek kollu yazarımız Cervantes de Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Cami inşaatında duvar işçisi olarak çalıştırıldı. Cami 1580'de tamamlandı ve Cervantes, beş senelik esaret hayatından sonra nihayet memleketine dönebildi. İhtimal, iyi çalışması karşılığında hürriyeti vaad edilmiş olacak ki, cami tamamlanınca Cervantes de hürriyetine kavuştu. Hayatının kalan 36 yılını özgürce yaşadığını sanmayın. Ömrünün sonlarına doğru yazdığı ve kendi hayatıyla alay ettiği meşhur eseri Don Kişot'u yine hapishanede yazmıştı. Ahir ömrünü asaletmeaplara methiye yazmakla geçiren Cervantes, 1616 da Madrid'de öldü. Geride 2 önemli eser bıraktı: Don Kişot ve Kılıç Ali Paşa Camiinin duvarları. 23 Nisan, Shakespeare ile aynı gün ölen Cervantes'in öldüğü gündür. Akdeniz'de 5 yıl boyunca Osmanlı leventleriyle savaşan Cervantes, Türklerden o kadar korkmuş ki, Don kişot gibi bir hikayeyi yazmış. Hikayedeki yel değirmenlerinin Türkleri temsil ettiği söylenir. Don Kişot da aptal bir savaşçıyı, yani Avrupalıları temsil ediyor.

 

İtalya'daki Kılıç Ali Paşa
İtalyanların bile sahip çıkıp kendilerinden saydığı ve hatta adına en büyük meydanlara heykel diktikleri bir serdarıazam, bir kaptanıderya idi Kılıç Ali Paşa. İtalyanlar, La Castella kasabasının en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa'nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek bu büyük deniz kurduna sahip çıkıp onunla övünmüşlerdi. Kılıç Ali Paşa, caminin tamamlanmasından sonra yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep bu camide kıldı. Bir sabah namazını yine camide kılıp fakirlere sadaka dağıtıp evine döndüğünde hastalandı. 92 yaşında vefat etti. Türbesi caminin yanında.

Yeni Şafak, Yazı: Mahmut Sami Şimşek, 25.01.2010

VAN GOGH 4 YIL ARADAN SONRA LONDRA'DA





40 yıl aradan sonra Londra’da düzenlenen Van Gogh sergisi, Royal Academy of Arts Müzesinde 23 Ocak’ta ziyaretçilere açıldı. "Gerçek Van Gogh: Sanatçı ve Mektupları" adlı serginin kuratörü Ann Dumas,  "19. yüzyılın en büyük sanatçılarından biri olan Van Gogh’la ilgili Londra’da son 40 yıldır bir sergi olmuyordu. Biz de bu sergiyi Londra’da yapmaya karar verdik" dedi.

Dumas, ressamın özellikle erkek kardeşi Theo’ya yazdığı bazı mektuplardan yola çıkarak bu sergiyi hazırlamaya karar verdiklerini ifade etti.

Ann Dumas, mektupların sadece yazı değil, Van Gogh’un yapmakta olduğu veya yaptığı tabloların skeçlerini de içerdiğini belirterek, dolayısıyla mektuplarında ressamın bahsettiği ve skeçlerini yaptığı resimler için 65 adet Van Gogh tablosunun Amsterdam’daki Van Gogh müzesi başta olmak üzere dünyadaki çeşitli müzelerden ödünç alındığını vurguladı.

Dumas, mektuplarla "deli ve dahi olarak, kulağını kesmesi ve intihar etmesiyle bilinen ve tanınan Van Gogh’dan daha farklı bir Van Gogh’un ortaya çıktığını" kaydederek, "Mektuplarında Van Gogh’un, çok iyi bir yazar, çok düşünceli, sanatçı olarak kendini geliştirmek isteyen, resimlerini yapmadan önce planlama yapan bir kişi olduğu ortaya çıkıyor" dedi.

18 Nisan 2010 tarihine kadar gezilebilecek sergiyle ilgili şimdiye kadar basında çok olumlu eleştirilerin çıktığını söyleyen Dumas, cumartesi günü açılan sergiye ilginin yoğun olmasının beklendiğini kaydetti.

Sergide, Van Gogh’un 1888 tarihli kendi portresi başta olmak üzere bilinen çok sayıda eseri ve kardeşi Theo’ya çoğunluğu Fransızca ve Flamanca yazdığı mektupların yanı sıra dönemin diğer ressamları Paul Gauguin ve Emile Bernard’a yazdığı mektuplar da bulunuyor.

Vincent Van Gogh, altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1853 yılında Güney Hollanda’nın Zundert kasabasında doğdu. Babası Protestan papazı olan Van Gogh, gençlik döneminde Lahey ve Londra’da sanat simsarlığı yapan bir firma için çalıştı ve daha sonra misyoner oldu.

Van Gogh 27 yaşında, 1880 yılında sanat hayatına başladı. Trajik ve sürekli intihar teşebbüsleriyle geçen 10 yıllık sanat yaşamı boyunca Van Gogh 800’den fazla resim, 1,200’den fazla çizim yaptı. Ressam 1890 yılında, 37 yaşında intihar ederek, yaşamına son verdi.

Londra’da bir önceki büyük Van Gogh sergisi, 1968 yılında Hayward Gallery’de düzenlenmiş ve sergiyi 200 bine yakın kişi ziyaret etmişti.

Radikal, 25.01.2010

İNSANLIK ŞARABI NUH'UN KEÇİSİNE Mİ BORÇLU?





Suna- İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü'nün davetlisi olarak Antalya'ya gelen Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Özgen Acar, ‘Anavatanında Şarap Sanatı Yarattı’ başlıklı konferansta şarabın tarihsel geçmişini anlattı. İnsanlığın şarabı Hz. Nuh'un keçisine borçlu olduğunu kaydeden Özgen Acar, Nuh'un gemisinin kimilerine göre Ağrı Dağı, kimilerine göre de Cudi Dağı'na oturduğunun söylendiğini, ama ikisinin de Anadolu toprakları olduğunu kaydetti.
Gemi karaya oturduktan sonra içindeki bir keçinin atlayıp karaya indiğini ve gezinirken sarmaşık asma bağlarına rastladığını dile getiren Özgen Acar, “Asmaları yedikten sonra gemiye sarhoş olarak geri dönüyor. Nuh ne olduğunu merak edip ertesi gün keçiyi takip ediyor ve asmayı yediğini görüyor. Aynı şekilde kendisi de yiyor ve gemiye neşeli bir şekilde dönüyor. Şeytan da bu duruma kızıp ateşiyle asmayı kurutur. Hz. Nuh asmayı 7 değişik hayvanın kanıyla sular ve yeniden yeşertir” dedi.

Asmanın yeniden yeşermesi için kanlarıyla sulanılan hayvanları da sıralayan Özgen Acar şöyle konuştu:
“O gün bugündür şarap içenlerin aslan gibi cesur, kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi güçlü, köpek gibi kavgacı, tilki gibi kurnaz, horoz gibi gürültücü, saksağan gibi geveze olmaları bundandır. Buna mukabil Gılgamış Destanı'nın Babil anlatımında Kaptan Utnapiştim, bu tekneye bir bir aldığı hayvanları almadan önce, ‘Tekne yapımında çalışanlara şarap verdim nehirler dolusu içtiler’ diyor. Bu anlatıma göre şarabın Nuh'tan önce, tufandan önce de var olduğu anlaşılıyor.”

Üzüm ve şarabın tarihi geçmişi hakkında son yıllarda bazı kazılarda önemli buluntular elde edildiğini belirten Özgen Acar, buluntuların kaynağının ise nükleer kimya incelemeleri olduğunu kaydetti. Bu incelemelerin hala sürdüğünü aktaran Acar şunları söyledi:
“Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, şarabın anavatanının Gürcistan Tiflis ile Ağrı Dağı, Elazığ Cudi Dağı'nın koridor olduğu şeklinde sonuç çıkıyor. Gürcistan, Ermenistan, Elazığ ve Şırnak arasındaki bu bölgede, Nuh'un gemisi de bu bölgede olduğuna göre bu söylentiler de birbirini teyit etmiş oluyor. Urfa'daki kazılarda üzüm çekirdeklerinin İsa'dan önce 9 bin yıl öncelerine kadar gittiği görülüyor. İsa'dan 5 bin yıl öncesinde benzeri verilere ulaşılıyor. Elazığ Keban Barajı bölgesinde 7 bin yıllık veriler var. Anadolu bir şarap kıtası, şarabın anavatanıdır.”

Depolanan üzümün rutubetli ortam nedeniyle mayalanması ile şarabın tesadüfen ortaya çıktığının da düşünüldüğünü kaydeden Özgen Acar, İran'da bir başka öykü anlatıldığını söyledi. Acar, İran hikayesini de şöyle aktardı;


“İran kralı çok iyi bir avcıymış. Kral bir gün yakınlarıyla ava gidiyor. Fakat o arada bir kartalın bir yılanı yakalayıp havalandırdığını görüyor. Yılan da can havliyle kurtulmak için kartalın boynuna sarılıyor. Kartal düşmek üzereyken okuyla kral yılanı vuruyor ve kartalı kurtarıyor. Kartal pike yapıp kralı selamladıktan sonra göklere yükseliyor. Kral saraya döndüğünde etrafındaki yalakalar, kralın ne kadar nişancı olduğunu anlatıyor. Bir müddet sonra kral tekrar ava çıkıyor. Kartal kralı tanıyor ve hemen pike yaparak ayaklarının önüne şükran borcu olarak bir avuç tohum bırakıyor. Bu tohum da asma tohumları. Kral bu tohumları ekim mevsiminde toprağa ekiyor ve üzüm oluyor. Üzümler depolanıyor ve bir müddet sonra bunlarda mayalanma başlıyor. Mayalanma sürecinde bunun zehirli olduğu sanılıyor. Bir tarafta bırakıyorlar. Bir müddet sonra kralın gözde kadını hastalanıyor ve sarayın hekimlerinin hazırladığı ilaçlar deneniyor, ama bir türlü iyileşemiyor. İçlerinden biri “Şu zehirli gibi olan şeyden verelim’ diye öneride bulunuyor ve gözde kadına bu zehirli olduğu düşünülen sıvı veriliyor. Gözde kadın o günden sonra iyileşiyor. O günden sonra da şarabın her derde deva olduğu düşünülüyor.”

Türklerde şarabın geçmişine de değinen Özgen Acar, 'şerefe' kelimesinin köklerinin Orta Asya'da Göktürklere dayandığını söyledi. Günümüzde Çankaya Köşkü'nde artık su kadehi kaldırıldığını da dile getiren Acar, "Sağlıklarına. Üzüm bağları Göktürkler döneminde de kutsal sayılırdı ve çocuklar doğduğunda düğününde açmak üzere toprağa gömülürdü. Yıldız Sarayı'nda peygamberin temsilcisi olduğu düşünülen Osmanlı padişahının yemek masasında şarap kaseleri vardır" dedi. Acar son olarak, Osmanlı padişahlarından Abdülhamit'e ait olan şarap takımının fotoğrafını da gösterdi

Radikal, 25.01.2010

DİYARBAKIR'IN SİMGESİ ULUCAMİ 3 YILDA ESKİ İHTİŞAMINA KAVUŞACAK





Diyarbakır'ın fethedildiği 638 yılından bu yana ezan sesinin dinmediği Ulucami, yıllar sonra aslına uygun restore ediliyor.

 

Turistlerin ildeki uğrak yeri olan caminin avlusu, Hasanpaşa Hanı'yla birleştirilecek. Caminin önünü kapatan yeraltı çarşısı yıkılacak. Restorasyondan sonra caminin iç avlusuna, asırlar önce olduğu gibi merdivenle çıkılacak.

 

Diyarbakır'ın fethinden önce havra ve kilise olarak kullanılan 3 bin yıllık Ulucami daha önce birçok kez tadil edildi. Ancak ilk kez bu kadar kapsamlı bir restorasyona tabi tutulacak. Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürlüğü, iki yıllık çalışmanın ardından bir proje hazırladı. Buna göre restorasyon ve çevre düzenlemesi 3 yıl sürecek, bu esnada cami ibadete açık kalacak. Belediyenin Gazi Caddesi üzerinde yaptığı ve tarihi caminin önünü kapatan yeraltı çarşısı kamulaştırılacak. Çarşının bulunduğu yer, asırlar öncesinde olduğu gibi caminin dış avlusu haline getirilecek ve şu anda turistik mekan olarak kullanılan Hasanpaşa Hanı ile birleştirilecek. Caminin bitişiğindeki Zinciriye ve Mesudiye medreseleri de elden geçirilecek. Restorasyonda caminin özgün yapısı değiştirilmeden özel malzemeler kullanılacak. Tarihi yapının zemin etüt çalışması sırasında yerin 7-8 metre altında su sarnıçları tespit edildi. Çalışma kapsamında bu sarnıçlar da dikkate alınacak. Bunun için Orta Doğu, İstanbul Teknik, Marmara ve Dicle üniversitelerinden bilim heyeti oluşturup restorasyonlar onların eşliğinde tamamlanacak.

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'ndan onay aldıklarını belirten Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürü Yakup Aktürk, Ulucami'nin restorasyonu için ihaleye çıktıklarını söyledi. Konuya olumlu yaklaşan belediyenin de mülkiyetindeki gayrimenkulleri Vakıflar'a bedelsiz vereceğini ifade eden Aktürk, şöyle konuştu: "Ulucami'nin tarihi yapısı ile doğramaları korunacak. Bina ilk yapıldığında Ulucami'ye merdivenle çıkılıyordu. Daha sonra dolgu yapılmış, şimdi merdivenle camiye iniyoruz. Caminin önünde bir yeraltı çarşısının yapılması camiyi adeta esir almış. Bu binayı kamulaştırıp cami alanına katacağız. Söz konusu olan 3-4 dönümlük bir alandır. Tarihi Ulucami'nin hemen karşısında Hasanpaşa Hanı var. Alanın külliye olduğu düşünülüyor. Zamanında imarda yapılan değişiklikle belediye orasını yeraltı çarşısı olarak kullanmış. Camideki bütün mekanları, kütüphane, Zinciriye ve Mesudiye medreseleri komple bir külliye halinde restorasyona alacağız. Restorasyonu 3 yıl içinde tamamlamayı hedefliyoruz."

Zaman, Haber: İsmail Avcı, 25.01.2010

İNŞAAT KAZISINDA ÇIKAN HAZİNE YERİNDE KALACAK

 

 

Gaziantep'in Nizip İlçesi Menderes Mahallesi’ndeki muhteşem mozaik, iki yıl önce ortaya çıkarılmıştı. Dünyaca ünlü Zeugma antik kenti sınırları içindeki mozaiğin erken Bizans dönemine ait olduğu bir kilisenin tabanını oluşturduğu anlaşıldı.


Mozaik Gaziantep Müze Müdürlüğü ekipleri tarafından korumaya alınırken arkeolog Fatma Bulgan başkanlığındaki ekip mozaiğin 450 metrekare alana yayıldığını ve Zeugma’dan çıkarılan mozaiklerin aksine üzerinde tarih de yazılı olduğunu belirledi.


Günümüzden 1600 yıl öncesine ait olduğu belirlenen mozaiğin bulunduğu alanın kamulaştırılmasına karar verildi. Mozaiği yerinde inceleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Ökkeş Dağlıoğlu “Burada önemli olan mozaiğin yerinde sergilenmesidir. Bunun için en kısa zamanda gerekli kamulaştırma işlemleri yapılacak ve gerekli olan tüm ödenekler sağlanacak” dedi.


Gaziantep Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu inşaatta bulunan taban mozaiğinin dünyada bir eşi ve benzeri olmadığını söyledi. Nizip Belediye Başkanı AKP’li Hacı Fevzi Akdoğan da, mozaiklerin Nizip İlçesi için büyük bir şans olduğunu, bölge halkının turizm pastasından hak ettiği payı alabilmesi için, bulunan mozaiklere sahip çıkmalarını istedi.

Radikal, Haber: Metin İliskoy, 25.01.2010

MONA LISA'NIN SIRRI DA VINCI'NİN MEZARINDA

 

İtalyan bilim adamları ünlü Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci’nin kemiklerini çıkartarak Mona Lisa’nın sırrını çözmeye çalışacak.


1519’da tüberküloz ya da frengiden öldüğü söylenen Vinci’nin naaşı Fransa’da bir kilisede defnedilmişti. Sanatçının kemikleri daha sonra 1874’te Amboise’daki Saint Hubert şapeline yeniden gömülmüştü. 

Hürriyet, 25.01.2010

TARİHİ MEZAR KAPAĞI ELE GEÇİRİLDİ

 

Zonguldak’ın Alaplı İlçesi'nde, Doğu Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen mezar kapağı bulundu.

 

İhbarı değerlendiren ilçe jandarma ekipleri, Ahiler Köyü Yağışlı Mahallesi’nde ikamet eden A.G, B.Y, İ.Ö. ve A.G’ye ait evlerde arama yaptı. Aramalarda, Doğu Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen mezarlık kapağı ele geçirildi.

 

Bektaşlı Köyü Kasırgollu Mahallesi’ndeki köy hizmetleri şantiyesi mevkisindeki alanda da Roma dönemine ait kalıntılar bulundu.

Kanal A Haber, 24.01.2010

DESPOT'UN SARAYI KÜTÜPHANE OLACAK





Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy ve yönetim kurulu üyelerinin, Alibey Adası'ndaki Despot'un Sarayı olarak bilinen eski öksüzler yurdunun kendilerine tahsis edilmesi için girişim başlattıklarını söyledi.

 

Türközen, “TÜRSAB, bina için tahsis talebinde bulundu. Gerekli izinler alındığında bu tarihi yapı, TÜRSAB tarafından restore edildikten sonra Cumhuriyet Kütüphanesi olarak kullanılacak” dedi.

Tarihi binanın yıkılmaya yüz tuttuğunu anlatan Türközen, “Bakımsızlığına rağmen hala görkemli ve göz alıcı olan Despot'un Sarayı, adanın görülmesi gereken yerlerinden biridir. Biz yaşatılması ve korunması için elimizden gelenin daha fazlasını yapmaya hazırız” diye konuştu.

 

İşte öyküsü
Rum-Ortodoks Kilisesi'nde papazdan sonra gelen üst rütbeli kişilere verilen despot adı bina bütünleşmiştir. Sarayı, Midilli Despotu Agaqhonikeios Grhgorios, 1862 yılında, yöreye özgü sarımsak taşından yaptırdı. Yunanistan'ın bağımsız devlet olduğu 1830'lu yıllarda Grhgorios, Rum halkının kiliseye bağışladığı paralarla, doğum yeri olan Alibey Adası'nda bu rahat bir yaşam sürdü. 1877'de baskın yapan korsanlar Despot'u öldürdü, bir rivayete göre evdeki altın ve gümüş kupalarla 15 bin Osmanlı lirasını alarak kaçtı. Despot, Taksiyarhis kilisesinin apsisi dışında gömüldü. Osmanlı Devleti, Sine Kilisesi'nden Despot'un Sarayı'nı satın alarak hükümet binası olarak kullandı. Yapı, 1921'de öksüzler yurdu oldu. Yurt 1980'de yeni binaya taşındı. Despot'un Sarayı, kaderine terk edildi, definecilerin ve evsizlerin uğrak yeri oldu.

Hürriyet Ege, Haber: Ahmet Ertan, 24.01.2010

VATANDAŞA SİT'TİR

 

Aslında her şeyi anlatan bu başlığı yazdıktan sonra devam etmenin alemi yok ama, biz yine de yazıyormuş gibi yapalım; maaşı hak edelim.
 

*

 

Hatırlarsınız, “İstanbul'un kültür başkenti olması, tırışkadan teyyaredir” dedik; kızdılar.

 

*

 

Bakın...

 

*

 

Birinci Konstantin diye bi arkadaş var. İmparator. Asıl adı, Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus... Bu arkadaş, milattan önce 330 senesinde “Yetti gari” deyip, imparatorluğun başkentini, Roma'dan İstanbul'a taşıdı. Müteahhitliğe meraklı bir arkadaştı... Planları bizzat çizdi, saraylar, kuleler, yollar, su kemerleri inşa ettirdi, bizim “at meydanı” dediğimiz Hipodrom'u yaptı, önünde fotoğraf çektirdiğimiz “yılanlı sütun”u filan dikti. Hakk'ın rahmetine kavuşunca da, onun hatırına, İstanbul'a Konstantinopolis adını verdiler.

 

*

 

16 asır idare ettiler vaziyeti, gel zaman git zaman, Fatih gemileri karadan mı yürüttü, palavra mı sallıyoruz neyiz hala tartışılıyor ama, Ulubatlı mulubatlı, neticede, aldık.

 

*

 

Ve, “demokrasi” geldi...

 

*

 

İmparator Konstantin'in evinin oraya, Eminönü Belediyesi kuruldu. Sonra bu belediye kapatıldı... Ancak, kapatılmadan önce, belediyenin eski başkanı, Sultanahmet'te bulunan çorap fabrikasını demokratik şekilde satın aldı. Bi kazdı... Çorap fabrikasının altından demokratik olarak Bizans Sarayı çıktı iyi mi... Demokrasinin nimeti yani.

 

*

 

3 bin 500 kamyon hafriyat, 13 metre aşağı indiler, 4 katlı ana binayı buldular. Sordular soruşturdular... İmparator Konstantin'in milattan önce 324 senesinde yaptırdığı ve elçileri kabul ettiği devasa Magnaura Sarayı'ydı bu... Sarayın geriye kalanı da, sokağın karşı sırasındaki halıcının altındaydı!

 

*

 

E n'aapsınlar?

 

“Satalım bari” dediler.

 

*

 

Gazetelerin emlak ilavelerinde reklamını görebilirsiniz... 12 milyon Euro istiyorlar. Düğün salonu olmaya müsait... Pazarlıklar sürüyor. İlgilenenler arasında, Vatikan da var. (Papa'yı evlendirecekler herhalde!)

 

*

 

Vatandaş, dandik ahşap binasına iki tane çivi çakmaya kalksın, “sit'tir” derler... sit alanıdır, sit'tinsene dokunamazsın... Ama, Bizans Sarayı'nı şakır şakır satabilirsin.

 

*

 

Kültür başkenti çünkü.

Hürriyet, Yazı: Yılmaz Özdil, 24.01.2010

'İSTANBUL VE ÇEŞİTLİ BAŞKENTLİK DURUMLARI'

 

Sonunda geldi çattı, İstanbul 16 Ocak’ta Avrupa Kültür Başkenti (AKB) olarak izleyicilerinin karşısına çıktı. Peki, İstanbul, tarihinin bu kimilerine göre önemli kimilerine göre sıradan şovu için sahneye çıkmaya hazır mı? Bana İstanbul yalnızca AKB olmak yerine iki farklı başkentliğe daha adaylığını koyabilirdi gibi geliyor. Ama yine de fırsat kaçmış sayılmaz, biz aday adaylığını duyurup görevimizi yapalım...

İstanbul 2010: Avrupa 'Sanal' Kültür Başkenti (ASKB)
İnterneti çok kullanmayan ve arası kültür-sanat, kent sayfalarıyla iyi olmayan vatandaş için İstanbul’un Avrupa Kültür Başkentliği üstgeçitlerde yazılan afişlerden ibaret, bir de ara sıra TV’de çıkan reklamlardan. Oysa ne diyor Avrupa Komisyonu kentlerin kültür başkenti seçilebilmesi için gerekli kriterlerde: “... aday kentler Avrupa karakterini yansıtan ve kentte yaşayan insanların katılımını içeren kültürel bir program hazırlamalıdır”. Biz kültürel programı hazırladık hazırlamasına ama katılım boyutu her açıdan eksik kaldı sanki.

Önce 2010’a ramak kala birbiri ardına AKB yönetim kurulunda yaşanan istifaları duyduk. İlk istifa dalgasının nedeni ‘projenin işleyişine engel olmak’ şeklinde geçiştirilirken ikinci istifa dalgasında Faruk Pekin ve Halim Bulutoğlu gerçek nedenleri açıkça ortaya koymuş. Radikal’den alıntıyla, özet olarak: ‘devletin böylesine katılım gerektiren bir projede en etkin güç haline gelmesi ve sivil toplumun giderek tasfiye edilmesi, bütçenin şeffaflığını yitirmesi ve kültür-sanat projeleri yerine belediye ve il özel idarelerinin projelerine ayrılması ve projelerin satın almacı bir yaklaşımla kabul edilmesi’… Bütçeyle ilgili tartışmaları, İstanbul’un benim düşündüğüm ikinci adaylığı için bir kriter olarak saklıyor ve sivil bir girişim olarak başlatılan AKB sürecinin nasıl oldu da böylesine antidemokratik bir oluşuma dönüştüğüne şaşıyorum. Başlarda girişim grubunun tamamen sivil inisiyatiften oluşması ve fakat yasal bir yapı kazanması için devlet organlarını da dahil etmesi sonucu AKB yönetim kurulunun sivil toplumdan en çok dört en az iki üyeye sahip olması gibi bir durum ortaya çıkmıştı. Tabii sivil toplumdan iki üyenin bulunması pratikte giderek yeterli görüldü. Projenin işleyişi, kültür-sanattan ve kent ahalisinin dilinden anlamakta usta olan devlet ve belediye erkanına bırakılınca ortaya yine demokrasi örneği özgün bir süreç çıkmış. Oysa yine Avrupa Komisyonu der ki; bir kentin AKB olarak seçilme kriterlerinden biri de Avrupa’nın kültürel özelliklerini yansıtıyor olmasıdır ve demokrasi bu kültürün olmazsa olmazları arasında sayılmaktadır.

Halkın sürece dahil edilememesi durumu İstanbul’un kültür başkentliğini sokaktaki vatandaş için sanal bir hale sokuyor. Kentte 2010 boyunca yapılacak olan aktivitelerin çoğunun Tarihi Yarımada, Beyoğlu ve çevresinde toplanmış olması, projenin planlama sürecinde, katılımı zaten arka plana atılmış olan halkı sanki etkinlik süresince de dışlıyor. Hal böyleyken, İstanbul’un kültür başkenti olması, zaten sinemaya, tiyatroya meraklı kesim için film festivali, bienal gibi bir etkinlikler dizisi olmaktan öteye geçemeyecek kaygısı oluşuyor. Gerçi AKB hazırlıkları nedeniyle neredeyse iki yıldır kapalı tutulan Atatürk Kültür Merkezi ve Muhsin Ertuğrul sahnesiyle bu kesim de çokça rahatsız. 

Yine üzerinde defalarca yazılıp çizilen bir başka konu da İstanbul’un hangi kültürün başkenti olma iddiasıyla ortaya çıktığı: 2009’un son aylarında Sulukule’de yerle bir edilen kültürün mü? Tarlabaşı’nda, Balat ve Fener’de yıkılmaya çalışılan bir başkasının mı? Yoksa İstanbul’un Avrupai yüzüne yakışmıyor diye yerlerinden edilmek istenen gecekondularında yaşayan, kentin altmış yıllık diğer sahiplerinin mi? İstanbul İstanbul olalı herhalde Haçlı seferleri ve fetihten sonra böyle bir kültürel zulüm görmemiştir (doğru, 1950’lerde ve 80’lerde yaşananları da atlamamak lazım). İstanbul’u İstanbul yapan tüm kültürel özellikler duman edilirken hangi kültürün başkentliğinden söz ediyoruz orası meçhul! Ama AKB ajansı sağolsun bize kaynaştığımız kültürleri hatırlatmak için (Hrant Dink vakfının hatırına muhtemel bir suçluluk duygusundan) araya bazı sergiler sıkıştırmış.

İşte, kültürleri sanal taçlandırma ve kentte yaşayanları etkinliklere katıyormuş gibi yapma özelliğinden dolayı önümüzdeki “Avrupa Sanal Kültür Başkenti (ASKB)” seçimlerine İstanbul’un da adaylığını koymasını öneriyorum.

 

İstanbul 2010: Avrupa Rant Başkenti (ARB)
İkinci aday adaylığımız daha renkli olacak ve çok aktörlü bir süreci gerektirecek. Gerçi bu süreçteki aktörler (TOKİ, Büyükşehir ve İlçe Belediyeleri, hükümet ortağı müteahhit firmalar, yerinden edilen halk, çırpınan akademisyenler ve sivil toplum kuruluşları) hali hazırda sahnede bulunduklarından İstanbul’un “Avrupa Rant Başkenti (ARB)” adaylığı için hazırlıklar daha kısa sürebilir. 

Son istifa mektuplarının nedenlerinden de anlaşılabileceği gibi bütçenin şeffaflığını yitirmesi basında çok yer tutan bir başka konu. Halim Bulutoğlu, istifa mektubunda birçok projenin bütçe azlığı nedeniyle reddedilmesine rağmen belediye ve il özel idarelerinin yapması gereken projelere bütçe ayrılmasına ve Avrupa Kültür Başkenti misyonunda olmayan restorasyon projelerinin fonlanmasının ilginçliğine dikkat çekiyor. Faruk Pekin, bu işlerin uzmanlar yerine müteahhitler ve belediye şirketlerine verilmesinden yakınıyor. Bu durumda AKB sürecinin yine ak(r/b)abaların ve yandaşlarının başına üşüşmesi sonucu baltalanan bir başka süreç olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

AKB sürecinde yönetim kurulunda yaşananları bir kenara bıraksak bile İstanbul’da hangi taşı kaldırsak altından bir rant savaşı çıktığı bir gerçek. 2010 yılı kültür başkentine yapılan işkencenin, üçüncü köprünün yapımıyla kenti öldürerek sona erecek olması ve bunun uzmanların hayıkırışlarına rağmen açık seçik rant uğruna yapılıyor olması “Avrupa Rant Başkenti - ARB” adaylığı için sunabileceğim ilk seçilme kriteri. Aktörleri ise başta helikopteriyle güzergah belirleyen başbakan olmak üzere tam kadro hükümet ile TOKİ gibi kuruluşları ve de tabii ki köprünün bağlantı noktalarında gitgide arsalarını artıran postmodern toprak mafyası (aynı zamanda eğitim, kültür gibi işlerle de uğraşmalarıyla tanınırlar). Sunacağım bir diğer kriter ise kentin Sulukule, Balat, Fener, Tarlabaşı gibi en eski mahallelerinin rant uğruna yağmalanıyor olması, sakinlerinin atılıp yerine hangi arada derede parselleri kapattığı belli olmayan kişilerin yerleştiriliyor olması olacaktır. Burada da aktörler çok farklı değil aslında, tekrarlamaya gerek yok.

Bu kriterler tabii ki aktörler arası ortak çalışmayla çoğaltılabilir ama önümüzdeki seçimlerde İstanbul’un “Avrupa Rant Başkenti - ARB” seçilmesi için şimdilik yeterlidir diye düşünüyorum.    

Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı, bir İstanbullu olarak, İstanbul’un yalnızca Avrupa Kültür Başkentliği gibi artık olağanlaşmış sıfatlar yerine, daha yaratıcı, kendi özellikleriyle daha çok bağdaşan ve bütçesinde, yönetiminde, projelendirilmesinde fazla zorluklarla karşılaşılmayacak türden işlere adaylığını koymasını öneriyorum. Naçizane fikrim İstanbul’un başını çekeceği (nasıl Atina Avrupa Kültür Başkentliği için yaptıysa) “ASKB” ve “ARB”dir. Tabii, ileride adaylığını koyacak kent sıkıntısı çekilebileceğinden İstanbul’un aday adaylığını bir yıllığına değil sürekli olarak öneriyorum.

Saygıyla belirtirim...

Birgün, Yazı: Eda Beyazıt, 22.01.2010


******


"İSTANBUL HEPİMİZ İÇİN KÜLTÜR BAŞKENTİ"





İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesiyle birlikte, İngiliz gazeteleri, özellikle hafta sonu eklerinde ve gezi yazılarında İstanbul’a geniş yer veriyor. The Guardian gazetesi, dünkü sayısında hem bir gezi yazısını, hem de detaylı bir seyahat rehberini İstanbul’a ayırdı. Gezi yazarı Jan Morris’in kaleme aldığı ‘İstanbul: Kültür Kulübü’ başlıklı yazıda, İstanbul’un kültür başkenti sıfatını fazlasıyla hak ettiği söylendi. “Tarihi, entelektüel yaşamı ve kendine has tarzıyla İstanbul, hepimiz için bir kültür başkenti” diyen Morris, Topkapı Sarayı ve Ayasofya’dan bahsederek, İstanbul’un farklı kültürlere ev sahipliği yaptığını vurguladı.

Radikal, 24.01.2010


******


SANATÇILAR 2010'U PROTESTO ETTİ

 

Sanat örgütleri ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti’ kutlamalarını ve yaşanan kültür dönüşümünü Beyoğlu’ndaki 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKB) önünde protesto etti.

Kültür Sanat-Sen, İstanbul Kültür Platformu, Özerk Sanat Konseyi, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Uluslararası Plastik Sanatlar Kurulu (UPSD) temsilcileri ve sanatseverler önceki gün (22 Ocak) öğle saatlerinde, Beyoğlu Atlas Pasajı girişinde bir basın açıklaması yaptı.

Açıklamada, Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılma kararıyla başlayan süreç değerlendirilerek, sanat örgütlerinin mücadelesi sonucu bu eşsiz kültür varlığının kurtarıldığı hatırlatıldı. Ayrıca, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılarak yerine kongre merkezi ve toplantı salonları ağırlıklı olan ve sanatsal mekanları gözardı eden bir bina yapıldığına, bu konuda mücadele eden sanat örgütlerine karşı da çirkin bir basın kampanyası yürütüldüğüne değinildi.

Açıklamanın ardından söz alan tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, AKB Ajansı’nın kent kültürünün talan edilmesine izin veren uygulamalara imza attığını söyleyerek, ‘özellikle bugün 2010 Avrupa Kültür Başkenti açılış kutlamalarının, pop şarkıcılarının konserleri ve ateş gösterileri içermesinin de içler acısı olduğunu’ belirtti.

Muhsin Ertuğrul Kimliğini Kaybetti
Sorularımızı yanıtlayan Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği (TOMEB) temsilcisi Orhan Kurtuldu, AKM üzerinde elde edilen kazanımın Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde aynı sonucu vermediğini, ancak bu konuda yeni bir sürece de girildiğini söyledi. Sanat örgütlerinin yıkılmaması için verdiği mücadelenin gerekçeleri konusunda haklı çıktıklarını belirten Kurtuldu, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yerinde bugün çok farklı bir yapının olduğunu, sahibinin el değiştirdiğini, modern bina adı altında yapılan yeni kompleksin sadece kongre ve diğer ticari faaliyetlere hizmet verebilecek nitelikte olduğunu söyledi.

Orhan Kurtuldu, “Modernite nedir? Lüks dekor malzemelerinin kullanılması mıdır? Tiyatro ve sanat etkinliklerine uygun olup olmadığı bilinmeyen ışık ve ses sistemlerinin kullanılması mıdır? Bu binanın inşası sırasında hangi sanat kriterleri esas alınmıştır?” sorularını yönelterek, “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın böyle bir binayı yaptığı için halktan özür dilemesi gerektiğini” söyledi.

Birgün, 24.01.2010


******


İSTANBUL'UN KÜLTÜR SANATI

 

İstanbul 2010 deneyimi, kültür ile siyasetin bundan sonra nasıl buluşturulacağına dair düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

İstanbul 2010 Ajansı, bir sene boyunca sürecek olan Avrupa Kültür Başkenti programını geçtiğimiz Cumartesi resmi olarak başlattı. Aslında hazırlıkları iki yıldan beri süren artistik program ve kentsel-kültürel projeler epeydir peşpeşe hayata geçiriliyor. Ancak dikkatler doğal olarak 2010'un açılışına yoğunlaştı. İstanbul 2010 Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç'in dediği gibi Cumartesi günü "365 sayfalık yeni bir defter açıldı önümüzde". Açılış törenine ve ücretsiz halk konserlerine gazetelerin yazdığına göre 8,5 milyon lira harcandı ve sadece Haliç Kongre Merkezi'ndeki resmi törene 5 bin kişi davet edildi. Haliç'te Cumartesi gecesi 2010 ruhu sahne aldı, ancak Avrupa Komisyonu'na 2006'da yapılan İstanbul sunumundaki perspektifle ve hatta bugün 2010 Ajansı'nın internet sitesinde belirtilen hedefleriyle bile yakından uzaktan örtüşmeyen, resmi bir müsamere hasıl oldu. Büyük bir şanssızlık bu, zira birçok 2010 projesi, açılış törenine hakim resmi söylemin çok ötesinde, yaratıcı ve özgürleştirici sanatçı damarından konuşabilen kaliteye sahip. İstanbul için sanatçısı, kültür girişimcisi, kültür yöneticisi ve kurumları son bir kaç seneden bu yana büyük bir enerji ortaya koydu. Kavgalar da biraz bu yüzden koptu, bu kadar enerji ve birikim beklenmiyordu projeleri değerlendirecekler tarafından. Bu bahsettiğim enerjiyi üretenler, 2010 Ajansı içinde ve etrafında çalışmalarına rağmen, resmi davranış ve düşünce kalıplarını değiştiremedi. Haliç'teki açılışta görünen buydu. Resmi temayül, yurtiçi ve yurtdışı iletişim kampanyasını da terkisine alarak Nedim'den başlayıp Nazım'a uzanan artık çok bildik manzumeyi tekrarladı.

 

Haliç'teki açılışta İstanbul Büyüsü başlığını taşıyan tehlikesiz yeni Yekta Kara prodüksiyonu ile bir kere daha, 1996 yılından bu yana Lirik Tarih'le başlayıp, çeşitli varyasyonları ile bir resmi açılıştan öbürüne Türkiye'nin hoşgörüsünü anlatan milli kültür söylemi nüksetti. Ardından devasa Kongre Merkezi'ni bile bir cüceye çeviren ezici ışık ve havai fişek gösterisiyle seyirciler dillerini yuttular. Resmi törenin en çarpıcı yönü de buydu herhalde: 65 dakikalık performans boyunca sadece bir kere seyirci okunan şarkıya eşlik etme cesaretini gösterdi, havai fişek bombardımanı sırasında huşu ile seyir dışında başka bir çare yoktu. Seyirci tamamen pasifleştirilmişti. Nitekim olacakları önden sezmiş olacaklar ki, izleyiciler arasında gençlerin oranı çok düşüktü, olanları da "kravatlı"lar geçidi arasında ayırt etmek mümkün değildi. Avrupa Konseyi Kültür Komiseri Bob Palmer, 1990'dan bu yana gerçekleşmiş olan Avrupa Kültür Başkentleri programlarını analiz eden raporunda, kültür başkentlerinin önündeki en büyük tehlikenin bu payeyi, uçup gidecek bir gösteriye indirgemeleri olduğunu söylemişti. İstanbul'un sanat repertuarına açılış vesilesiyle en azından yeni bir beste ya da bir performans maalesef eklenemedi.

Pelin Cengiz'in dediği gibi siyasetçilerin ellerini kültür sanat işlerinden çekmeleri söylenebilir sonuç olarak. Ankara karışmasa daha iyi olurdu denebilir. Ama belki de bugün 2010 deneyiminden sonra Ankara'yı sahneyi terk etmeye çağırmaktan ziyade siyasetin kültürle bağlantısının bundan sonra alması gereken yön ve biçim konusunda netleşmemiz gerek. Ankara sahnedeyim diyerek Avrupa Kültür Başkenti'ne çok yüklü bir kaynak ayırdı ayırmasına ama bütçe harcamalarına bakıldığında ayrılan kaynağın büyük bir kısmının kullanılamadığı görülüyor. Kültür programının şekillenmesine ne kadar karışacağı ya da karışamayacağı konusunda ikircikli kaldığından bütçeyi yönetemedi. Ankara 2010'a ne kadar ve ne türlü müdahale edeceğine, Kültür ve Turizm Bakanlığını ne kadar devreye sokacağına açılış konuşmalarında Ertuğrul Günay'a söz verilmemesinden de anlaşılacağı gibi, son ana kadar bir türlü karar veremedi. Bildiği "geleneksel sanatlar" ve turizm konularını masaya getirdi ama bu çabalar hafif kaldı. İstanbul'un markalaşmasına yüklenmek istedi ama kültür sanatta fazla iddialı olamadığından diet bir menü çıktı. Kültür-sanat alanını disipliner uzmanlıklar çerçevesinde ele almak yerine İstanbul'un gündemini işgal eden yakıcı tematik gündemler etrafında ele alacak vizyonu ortaya koyamadı. Tematik meselelerin başını çekecek güçlü ve bağımsız küratörlerin sivrilmesine de izin vermediği gibi, sanatçılara da iş siparişleri vermek konusunda çekincede kaldı. Sonuç olarak, ne şiş yansın ne kebap misali, ne AKM'de bir ilerleme sağlayabildi, ne bir dünya premierine açılış yapabildi.

2010 deneyimi, kültür ile siyasetin bundan sonra nasıl buluşturulacağına dair düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. İstanbul'un sadece çeyiz sandığıyla övünen değil yaratıcılığı ile ilham veren bir sanat başkenti olarak yükselmesi için, Kültür Bakanlığı'nın kentin kültür-sanatına mesafesi ne kadar olmalı? Mesafeyi ABD'de olduğu gibi uzun tutmak halihazırda seçici sponsorlar ve zayıf kültür sanat piyasasının dişleri arasında çeşitlenip güçlenemeyen sanat alanını kendi kaderine terk etmeye devam etmekten başka neye yarayabilir? Ama öbür taraftan milli kültür dayatmasından özerkliğini sağlaması bakımından tercih mi edilmeli? Belki de bu türlü karşıtlık olarak formüle edilegelen siyasetin kültür alanına dahil meselesinde başka politika seçeneklerinin de olabileceğini düşünmek lazım. İstanbul, Ankara'ya bazı konularda 0 mesafe ve yüzde 100 uygulama istiyoruz diyebilir. Mesela, Ankara'yı kültür sanatta yaratıcılık ile özgürlükler meselesinin içiçeliği konusunda uyararak açılış töreninde Başbakan ya da Devlet Bakanı'ndan Türkiye'de insanların ayrımcı ve ırkçı tutumlarla karşılaşmalarına hiçbir şekilde göz yumulmayacağını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde Türkiye'nin ayrımcılıkla ilgili bir türlü imzalamadığı protokollerin artık yürürlüğe gireceğini duymayı talep edebilir. Böylece Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İstanbul için söylediği "bir özgürlük şehridir" betimlemesinin içi dolacak, kültür-sanat gündemini her türlü ayrımcılıkla mücadele ile yanyana telaffuz ederek Ankara kültürün özgürleşmesi yolunda doğru adımı atacaktır. Mesela, yine Erdoğan'ın "bir demet çiçek" gibi gördüğü güzel İstanbul'un, Yenileme Kanunu'nun marifetiyle, Ian McEwan'ın Türkçe'ye çevrilen romanının başlığı gibi bir Beton Bahçe haline geldiğini İstanbul anlatabilir. Kültür politikasının bir köşesinde kentlilik hakkı bulunmalıdır der ve yine 0 mesafeden siyasetin katılımcı ilkeler çerçevesinde düzenleyiciliğini talep eder. Kültür sektörünün taleplerini yeniden şekillendirmesiyle Ankara da rahatlayacaktır.

Radikal, Yazı: Asu Aksoy, 25.01.2010

AYASOFYA NİHAYET 17 YIL SONRA İSKELESİZ


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bir yıldır süregelen kapsamlı restorasyon çalışmalarının sonucunda, 17 senedir Ayasofya Müzesi’nin içinde bulunan 180 tonluk iskelenin son parçalarının sökümü düzenlenen basın toplantısıyla gerçekleştirildi.

17 yıldır Ayasofya Müzesi’nin içinde bulunan 180 ton ağırlığındaki demir iskelenin son parçaları, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’in ev sahipliğinde, Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun’un katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısında söküldü.

Restorasyon çalışmaları sürerken yaşanan önemli bir keşif olan Serafim figürü müzeyi yeniden dünya gündeminin üst sıralarına taşımış, Ayasofya’nın derin tarihini bir kez daha gözler önüne sermişti. Toplantının açılış konuşmasını gerçekleştiren İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, müzenin kuzeydoğu kubbesinde yer alan ve 160 yıl sonra gün yüzüne çıkarılan, 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek yüzünün (Serafim), iskele engeli olmadan, ilk günkü ihtişamıyla ziyaretçileri karşılayacağını vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Dünyanın da ilgi odağında bulunan ve her yıl yaklaşık 2-2,5 milyon yabancı turist tarafından ziyaret edilen bu eşsiz yapı da, bugünden itibaren yeni yüzü ile hem İstanbullulara hem de ziyaretçilere ilham vermeye devam edecek. Bugünden itibaren Ayasofya için yeni bir zaman başlayacak: yeniden keşfetme zamanı… İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı olarak, işte bu tarihi ve önemli olaya katkıda bulunmaktan büyük heyecan ve mutluluk duyuyoruz.”

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın Ayasofya’daki çalışmalarının ikinci aşamasını galeri katının onarımı oluşturuyor. Ayrıca, I.Mahmut Kütüphanesi, I.Mahmut Şadırvanı ve Sıbyan Mektebi’nin restorasyonları da yer alıyor. Üzerlerinde “Hz. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” isimlerinin yazılı olduğu, 7,5 metre çapındaki dünyanın en büyük hat levhaları kabul edilen 8 adet hat levhanın konservasyonu ve restorasyonu ile Ayasofya’nın iç mekan aydınlatmasını sağlayan kandilliklerin restorasyonu ve maksurelerin restorasyonu da Ajans’ın çalışmaları kapsamında yer alıyor. Ayrıca,  Ayasofya Cephe Acil onarım işi kapsamında Ayasofya Bilim Kurulu’nun denetiminde gerçekleştirilecek cephe restorasyonu ile uzun yıllardır yapıya zarar veren çimento esaslı derzler ve sıvalardan yapı arındırılacaktır

Yapı, 25.01.2010

KERİMOĞLU EVİ İHALEYE ÇIKIYOR

 

 

Muğla'da, Kerimoğlu Türküsünün hikayesinin geçtiği ev aslına uygun bir şekilde restore edildikten sonra şimdi de işletmeye açılıyor. Yerkesik Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek ihale, 2 Şubat 2010 tarihinde yapılacak. Kerimoğlu Eyüp Türküsü Evi'nin ihalesi 2 bin 400 TL muhammen bedel ile 6 yıllığına ihaleye çıkacak.

 

Kerimoğlu Eyüp Türküsü Evi ilk olarak Yerkesik Belediyesi tarafından şahıslardan alındıktan sonra projesi hazırlanmış ve Muğla Valiliği'nin desteğiyle aslına uygun bir şekilde restore edilmişti. Restorasyon ve satın alma çalışmaları 120 bin TL'ye malolmuştu. Mimar Ertuğrul Aladağ tarafından yürütülen restorasyon çalışmaları yaklaşık 1 yıl sürmüş, restorasyon çalışmalarında kullanılan bütün malzemeler yöreden doğal yollarla elde edilmiş ve çalışmalarda yöre usta ve kalfaları görev yapmıştı.

 

Kerimoğlu Eyüp Türküsü Evi'nde dönemin eşya, araç ve gereçleri ile düzenlenmiş Kerimoğlu Eyüp'ün vurulduğu evin yanında, Ressam Gülnur Efendioğlu tarafından çizilen olayı anlatan tabloların sergilendiği sergi salonu, müştemilatlar, oturma grupları, mutfak, restoran ve kafeterya bulunuyor.

Muğla Kent Haber, 24.01.2010

St. Eirene bahçesindeki Bizans lahit kapakları kazısı (İstanbul, Tarihi Yarımada ve Arkeoloji, N. Başgelen, 2007)
...1916




17 - 23 Ocak 2010

AVRUPA'NIN ERKEKLERİ ORTA DOĞU'DAN





Avrupa'nın dört yanındaki 1500'den fazla erkeğin Y kromozomları incelendi ve şaşırtıcı bir sonuca ulaşıldı. Deneklerin büyük çoğunluğu 10 bin yıl kadar önce Avrupa'ya Orta Doğu'dan göç eden zengin çiftçilerin torunları çıktı!

İngiltere'de Leicester Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen gen araştırması, Avrupalı erkeklerin genlerinin ‘bereketli hilal’ denilen ve Mısır’dan başlayıp Doğu Akdeniz’i dolaşarak Anadolu’ya uzanan yarım ay şeklindeki coğrafyadaki eski genetik yapıyla benzerlikler taşıdığını ortaya çıkardı.

Araşatırmada yaklaşık 110 milyon Avrupalı erkekte bulunan R1b1b2 haplo grubu adı verilen Y kromozomu silsilesinin tekrarlama miktarı incelendi.

İrlanda’dan Türkiye’ye kadar erkeklerden toplanan DNA veritabanları sınıflandırıldı, kıtanın farklı bölgelerinde silsilenin ne kadar sıklıkla tekrarladığı araştırıldı. Sonuçta, silsilenin Ortadoğu’da oldukça az olduğu, kuzeybatı Avrupa’da ise çok yaygın olduğu ve İrlanda’da yüzde yüze kadar ulaştığı ortaya çıktı.

Bilimadamlarına göre bu da, silsilenin Orta Doğu’daki ‘bereketli hilal’ denilen bölgeye dayandığını gösterdi. İngiliz araştırmacılar, buradan yola çıkarak erkek genlerinin Taş Devri’nin son dönemlerinde Orta Doğu’lu ve büyük ihtimalle seyahat edebilecek kadar varlıklı çifçiler aracılığıyla Avrupa’ya taşındığı sonucuna vardı.

Raporda, çiftçilik tekniklerinin Avrupa’da avcılık ve toplayıcılıkla geçinen topluluklara, Anadolu ve Mezopotamya’dan geçtiği yolundaki tarih tezlerini doğruladığı belirtildi.

Leicester’deki araştırmayı gerçekleştiren bilimadamlarından Patricia Balaresque, Anadılu’dan gelen çiftçi erkeklerin, avcı-toplayıcı erkeklere baskın gelerek onların yerini aldıkları sonucuna varıldığını bildirdi.

Habertürk, 23.01.2010

TARİHİ ESERLERİ SATMAK İSTERKEN YAKALANDI

 

Saruhanlı İlçesi'nde, alıcı kılığındaki jandarma görevlilerine 80 parça tarihi sikke satmak isteyen bir kişi yakalandı.


Manisa İl Jandarma Komutanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, Saruhanlı ilçesi Sarıçam köyünde bir şahsın elindeki tarihi eserleri satmak için müşteri aradığı bilgisi alındı. Bunun üzerine, ekipler alıcı kılığında şahısla irtibat kurdu. Şüpheli C.K., elindeki 80 parça sikkeyi satmak isterken yakalandı. C.K., ifadesinin alınmasının ardından adli makamlara sevk edildi.

Haber Ekspres, 23.01.2010

İKİ İMPARATORLUĞUN ESERLERİ GEZİYE ÇIKIYOR

 

İstanbul 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Topkapı Sarayı’nın birbirinden kıymetli eserleri Kremlin Çarlık Sarayı’nda Mart ayında tarihseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Bu serginin ardından ise Topkapı Sarayı Müzesi, Rus tarihinin kıymetli eserlerine Mayıs ayında evsahipliği yapacak. İlk kez karşılıklı olarak düzenlenecek olan sergilerde özellikle Osmanlı -Rusya tarihinin barış dönemini içeren 16. ve 17. yüzyıl eserler yer alacak. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından hayata geçirilen proje için halen gönderilecek eserlerin tespiti sürerken, eserlerin güvenli bir şekilde nakledilmesi ve sergilenmesi için çalışmalar sürdürülüyor. Dünyanın iki önemli sarayı Topkapı ve Kremlin’e ait koleksiyonların ilk kez karşılıklı olarak ziyaretçilere sunulması, Türkiye ile Rusya arasındaki kültürel ilişkilerin geçmişteki niteliğini ortaya koyarken, ileriye dönük olarak geliştirilmesi için de büyük anlam taşıyor.

Vatan, 23.01.2010

İNDUS BİR KEZ DAHA YOK OLACAK

 

 

Güney Asya’da İndus Nehri etrafında kurulan dünyanın en eski kent uygarlıklarından İndus Vadisi medeniyetinin kalıntılarının yok olma tehdidi altında bulunduğu bildirildi.   


Pakistan Kültür Mirası Müzesi yetkilisi Dr. İcaz Ahmed, Güney Asya’da yüzün üstünde kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus uygarlığının kalıntılarının önlem alınmazsa yok olacağını söyledi.


İndus uygarlığına ait ilk arkeolojik çalışmaların yüz yıl öncesine dayandığını, 1921 yılında Pakistan’ın Pencap eyaleti sınırları içinde ‘Harappa’ antik kentinin bulunduğunu hatırlatan Ahmed, şu ifadeleri kullandı: “İndus uygarlığına ait sınırlı sayıdaki kalıntıları devlet imkânlarıyla koruyabiliyoruz, ancak Pakistan sınırları içinde çok sayıda antik kent ve tarihi eser korumasız, açık alanda bulunuyor. Bu kalıntılara en büyük zararı tarihi eserler konusunda bilince sahip olmayan yerli halk, tarihi eser kaçakçıları ve iklim koşulları veriyor.”


İndus vadisinin önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilen Taksila antik kentinin 1980 yılında ‘Dünya Kültür Mirası’ listesine ve koruma altına alındığını belirten İcaz Ahmed, Taksila antik kentinde Hinduizm, Budizm ve Asya Hellen tarihinin kalıntılarının bulunduğu kaydetti.

Birgün, 23.01.2010

İSLAM DÜNYASININ 1010 ESERİ MÜZEDE

 

 

Londra'da açılan '1001 Buluş; Dünyamızın İslami Mirasını Keşfet' adlı sergide İslam uygarlığının batının bilim-sanat ve teknolojiye yaptığı katkıları tarihi eserlerle anlatıyor. İngiltere'nin başkenti Londra'da Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı tarafından gerçekleşen '1001 İcat-İslam Mirası' adlı sergide tarihte Müslüman bilim adamlarının bulduğu icatlar sergileniyor. Sergilenen icatlar arasında El-Cezire'nin bulduğu 'fil saat' ve su ile çalışan 'çizgi saat', bugün hala ameliyatta kullanılan bıçak, makas gibi aletlerin yanı sıra günlük hayata ışık tutan yüzlerce buluş Londra'daki Bilim Müzesi'nde (Science Museum) ziyaretçilere tanıtlıyor.

 

Bir hafta sürecek olan sergide Türk-Osmanlı tarihine ait çok sayıda icat da yer alıyor. Sergide 18. yüzyıldan kalma Türkiye'den getirilen kılıç dikkat çeken eserler arasında yer alıyor. Bir diğer önemli buluş ise yine yüzyıllar öncesine ait Türkiye kaynaklı 'fil saat', ziyaretçilerin dikkatini çeken objelerden biri. Dün açılışı yapılan sergiye İngilizler oldukça yoğun ilgi gösteriyor. Müslüman dünyasının günümüz teknoloji ve bilimin geldiği noktaya yaptığı katkıyı ön plana çıkarma amacını taşıyan serginin organizatörlerinden Profesör Dr Salim El-Hassani, Türkiye'nin İslam mirasının oluşmasında önemli bir faktör olduğuna inandığını belirtiyor.

 

Bilim Müzesi'nde sergilenen eserlerin çoğu, İslam dünyasının en ileri, Avrupa'nın ise karanlık Orta Çağ dönemine ait olduğu belirtiliyor.

 

Geleneksel hale gelen 'İslam Uygarlığı' sergisi, her yıl farklı bir şehir ya da mekanda düzenleniyor. Sergi en son geçtiğimiz yıl İngiliz Parlamento Binası'nda düzenlenmişti.

Bugün, 22.01.2010

KRAL MEZARLARINA SEYİR TERASI PROJESİ HAZIR





Muğla'nın Ortaca İlçesi'ne bağlı Dalyan beldesi yakınlarında, doğa koşulları ve insan kaynaklı tahribatla eriyen kaya mezarlarını kurtaracak seyir terası projesi hazırlandı. Projenin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylanmasının ardından çalışmalara başlanacağı, kaya mezarlarını görmek isteyen yerli ve yabancı turistlerin, seyir teraslarını kullanacağı belirtildi.
Kaunos Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık'ın "Kaya mezarları kanser oldu. Hergün biraz daha eriyor" açıklaması, Yeni Asır'ın da gelişmeleri, "Tarih kanser oldu" manşetiyle gündeme getirmesi üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2 bin 500 yıllık mezarları kurtarmak için harekete geçti.

Geçen Eylül'de bölgeye gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, mezarları kurtarmak için önlem alınacağını açıkladı. Bakan Günay, bu tarihte mezarlara insan eliyle verilen tahribatın önüne geçilmesi ve turistlerin mezarları daha yakından görebilmesi amacıyla Muğla Vali Yardımcısı Recep Yüksel'e seyir terası yapılması talimatını verince harekete geçen Muğla Valiliği, İzmir Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü'ne başvurarak, kral mezarlarına yapılması planlanan seyir terasları için inceleme talebinde bulundu. İzmir'den gelen uzmanlar Kaunos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık ile birlikte iki kez inceleme yaptı, kral mezarlarına seyir terası projesi hazırlandı. Prof.Dr. Işık, mezarların önüne turistlerin yürüyebileceği ancak alana girmelerini engelleyecek seyir terası projesinin hazırlandığını, Köyceğiz Kaymakamı İbrahim Çomaktekin'i ziyareti sırasında müjdeledi.

Kaunos Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık, ziyaretçiler için projelendirilen, gezi yolu ve seyir platformu çalışmalarının, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu onayından sonra başlayacağını söyledi. Işık, "Kaya mezarların önündeki arazinin kimin olduğu araştırıldı. Arazi hazinenin çıktı. Şimdi devir işlemleri yapılacak. Yapılacak platformlar ve seyir terasının, devrin soylularına ait mezarların görünümünü bozacağı söylendi. Kaya mezarları benim çocuğum. Projenin hazırlanması için uzmanlarla iki defa geldim. Teras, mezarların altında olacak. Görüntüyü kapatmayacak, çirkinleştirmeyecek. Zaten buna biz izin vermeyiz" dedi.

Neler yapılacak
* Yerli ve yabancı turistlerin mezarlara ulaşabilmesi için ahşap merdiven yapılacak.
* Mezarların ön kısmına ahşap yürüyüş terası kurulacak.
* Panoramik iki noktaya Akdeniz'i ve Dalyan Kanalı'nı gören balkon inşa edilecek.
* Mezarların önüne bir adet büyük teras kurulacak.
* Projenin hayata geçmesinin ardından terasa çıkan ziyaretçilerin mezarlara dokunması yasaklanacak.

Yeni Asır, Haber: Aliosman Kılıç, 21.01.2010

SAHİBİNDEN SATILIK BİZANS SARAYI





MÖ 337 ve 324 yılları arasında Bizans İmparatoru Birinci Konstantin’in elçileri kabul edip, toplantılar düzenlediği Sultanahmet’te yer alan Magnaura Sarayı, 12 milyon Euro’dan  satışa çıkarıldı. Eminönü eski Belediye Başkanı Tahir Aktaş’ın sahibi olduğu Magnaura Sarayı’na özel müze, turistik tesis ve düğün salonu olarak kullanmak isteyenlerin ilgi gösterdiği belirtiliyor. Bunun dışında saraya, Vatikan’ın da ilgisinin olduğu ifade ediliyor. 


Tahir Aktaş’ın yaklaşık 18 yıl önce satın aldığı çorap fabrikasının altında çıkan Magnaura Sarayı, 1000 metrekare arazi üzerinde bulunuyor. Saray’ın kazı çalışmaları sırasında 3 bin 500 kamyon hafriyat çıkartıldı. Magnaura Sarayı’ı, Hipodrom’dan Four Seasons Otel’e kadar uzanan büyük sarayın önemli bir kısmını oluşturuyor.


Sultanahmet Kutlugün Sokak’ta yer alan eski çorap fabrikasının yıkım çalışmaları sırasında ortaya çıkan sarayın kazı çalışmaları sırasında, 13 metreye kadar inildi. Kazı çalışmalarının ardından ortaya çıkan bu 4 katlı sarayda yer alan tarihi eserler, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’ne teslim edildi. Ancak, Magnaura Sarayı’nın satılması durumunda bu tarihi eserlerin tekrar yerinde sergilenebilmesi mümkün olabilecek.

 

Sarayın satışını üstlenen Golden Royale Gayrimenkul’ün Yönetim Kurulu Başkanı Korhan Kongaz, sarayı özel müze, turistik tesis gibi amaçlarla kullanmak isteyen yatırımcılarla görüştüklerini söylüyor.


Magnaura Sarayı’nda gerekli tüm restorasyon çalışmalarının tamamlandığına dikkat çeken Kongaz,  “Büyük Saray aslında bütün Sultanahmet’in altını kaplıyor. Magnaura Sarayı ise bütünün küçük bir parçasını oluşturuyor. Sultanahmet’in etrafındaki tüm otellerin altı, bu sarayın bir parçasını oluşturuyor. Hangisinin altı kazılsa Büyük Saray’ın bir bölümüyle karşılaşılıyor” dedi.
Sarayın tapulu olduğunu ve satın alacak kişinin mülkü olacağına dikkat çeken Kongaz,  “Kanunen bir bina aldıktan sonra binanın altında eski bir yapı bulursanız, bu eski yapının mülkü de size geçiyor. Satışa çıkarttığımızda büyük ilgi gördük. Özellikle özel müze olarak kullanmak isteyenler oldu. Ayrıca, turistik tesis haline getirmek isteyenler de var. Pazarlıklarımız sürüyor.” şeklinde bilgi verdi.

 

Magnaura Sarayı, Eminönü'nün eski Belediye Başkanı Tahir Aktaş'ın 1992 yılında satın aldığı çorap fabrikasının altında bulundu. Saray kompleksinin belki de en iyi korunmuş parçası olan kule görünümlü bu yapı, restorasyon sürecinin tartışmalara neden olması ve en sonunda mahkemeye taşınmasıyla atıl kaldı.


Yine Kutlugün Sokak’ta, bu kez Four Seasons Oteli'nin tam arkasındaki Başdoğan Halı Sarayı'nın alında, Magnaura Sarayı'nın devamı yer alıyor.

Hürriyet Emlak, 21.01.2010

İSTANBUL'UN 500 YILLIK HARİTALARI KİTAP OLDU





İstanbul'un 500 yıllık haritalarını bir araya getiren "1422-1922 İstanbul Haritaları" adlı kitap okurla buluştu.

İstanbul'un batılı kaynaklarda yer alan basılı ilk ve en eski ikinci görüntüsünün Hartman Schedel tarafından yayımlanan ve Bizans İstanbul'unun son dönemlerini yansıtan 1493 tarihli harita olduğunu belirten Kubilay, "Çift sayfa olarak Marmara Denizi'nden görüldüğü şekliyle resmedilmiş görünümde sur içi ve Galata Pera bölgesi yer alır. Plan ya da haritadan çok bir manzara resmi gibidir. Aslında bir İstanbul tasviri ya da illüstrasyonu demek daha doğru olur" görüşünü dile getirdi.

 

Kubilay, 16. yüzyılın en önemli haritacılardan kabul edilen İsveçli Sebastian Münster'in İstanbul haritalarının dönemin en popüler atlasında yer aldığını ifade ederek, Giuseppe Rosaccio'nun 1598 tarihli haritasının bakır baskı tekniğinde basılan en eski İstanbul haritası olduğunu anlattı.


İtalyan hukukçu ve şecere araştırmacısı Antonio Abizzi'nin "Soy ağacında İstanbul Haritası"nda Roman, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının hanedan kütüğünün yer aldığını kaydeden Kubilay, kitapta yer alan haritalara ilişkin şu bilgileri verdi:

 

"Kentin Galata-Pera yönünden bakılarak çizilen ilk haritası Baron Louis des Hayes'in 1624'te çizdiği haritadır. O güne kadar haritalar, Marmara Denizi'nden görüldüğü şekle göre çizilmişti. Haritada, kent, Suriçi, Pera-Galata ve Üsküdar olarak 3 bölüme ayrılmış ve Adalar'a yer verilmiştir.

Macar mühendis Johann Baptist Von Reben'in (1764) bilinen tek eseri olan adım hesabıyla ölçülerek çizilen İstanbul Boğazı haritası, bilinen en uzun boğaz haritasıdır. Adım hesabının gerçeğe yakınlığı, sonraki yıllarda aletli ölçümlerle birlikte daha iyi anlaşılmıştır."

 

Kubilay, İstanbul'un 18. yüzyıl haritaları ve planlarının diğer yüzyıllara nazaran daha süslü ve dikkat çekici olduğunu vurgulayarak, İstanbul'un 1782 tarihinde geçirdiği 3 büyük yangını konu alan Tomas Lopez tarafından çizilen haritanın, erken tarihli haritalar içerisinde İstanbul yangınları üzerine yapılan tek örnek olabileceğini söyledi. Kubilay, haritanın 1782 yangınlarının İstanbul'u hemen hemen yarısını yok ettiğini etkili bir biçimde gösterdiğini anlattı.


Christoforo Boundelmonte'nin kenti görerek çizdiği ilk haritanın çizilmesinden üçyüzyıl sonra nihayet 1786'da İstanbul'un bilimsel ölçekli ilk haritasına kavuştuğunu bildiren Kubilay, harita hakkında şu bilgileri verdi:

 

"İnşaat mühendisi François Kauffer'in 1786'da çizdiği, tarihi yarımada, Haliç, Pera-Galata ve Üsküdar'ı içine alan haritanın özgün ölçeği 1/17.280'dir. Haritada yerleşim yerleri dışında demir yolu, surlar surlar üzerinde bulunan kapılar, iskele ve limanlar, her dine ait mezarlıklar, türbeler, cami, mescit, kilise gibi dini yapılar, çeşme, ayazma, okul, saray gibi sivil yapılar, bahçeler, elçilik sarayları ve her dine mensup halkın oturduğu mevkiler gibi sosyal ve mimari tespit açısından çok değerli bilgiler bulunmaktadır. Avrupa yakasında Yedikule'nin hemen dışından Beşiktaş'a, Asya yakasında Fener Bahçesi burnundan Istavroz'a (Beylerbeyi) kadar uzanan bir alanı kapsar."

 

Fransa Kralı XVI. Louis'in coğrafyacısı ve haritacısı Jean Denis Barbie du Bocage tarafından 1788 yılında çizilen ve tarihi bir romandan yola çıkarak antik dönem İstanbul'unu ortaya koyan haritasının da kitapta yer aldığını belirten Kubilay, haritacı Sampierdarena tarafından 1801 yılında çizilen haritanın, Boğaz'ın her iki yakasının arazi özelliklerini gösterdiğini anlattı. Haritanın, yüzyıl dönümüne yaklaşıldığı bir zamanda bilimsel anlam taşıyan haritaların yavaş yavaş üretilmeye başlandığını gösterdiğini belirten Kubilay, haritanın yer aldığı seyahatnamenin yazarı Olivier'in Boğaz kıyıları hakkındaki görüşlerini şöyle aktardı:

 

"İstanbul civarındaki arazi, bizde olduğu gibi bağ, bahçe, hububat, dut vesair meyve ağaçları yetiştirmeye fevkalade elverişli olduğu halde Boğaz'ın Karadeniz'e yakın sahillerinden gayri yerlerde ekilmiş arazi görmek zordur. Şehrin batı tarafındaki arazi, oldukça düzdür, akıllı ve çalışkan bir halkın geçimini pek kolay bir şekilde sağlayabileceği bir sıra ova ve yamaçlar halinde uzar, gider. Türklerin tarımla pek uğraşmak istememelerinden mi, bilinmez. Osmanlı İmparatorluğu'nda tarıma en elverişli, en verimli arazi bomboş durmaktadır."


Sultan 2. Mehmet tarafından 1453 yılında fethedilen İstanbul'un fetih haritasının, 1850 yılında çizildiğini belirten Kubilay, haritada kent içinde birkaç yapı ve kapıların gösterildiğini, konusundan dolayı fethe işaret eden sembollere ağırlık verildiğini anlattı. Kubilay, haritada, Sultan 2. Mehmet'in, Eyüp sahilinde otağının kurulduğu yerin de yeşile boyanarak gösterildiğini belirtti.

Alman Stolpe'nin 1866 tarihli İstanbul'un demografik haritasında Müslüman, Hıristiyan ve Musevi halkların yerleşim yerlerinin gösterildiğini kaydeden Kubilay, kentin demiryolu ağını gösteren haritanın da 1889 yılında ilk demiryolu takvimini basan George Bradshaw tarafından çizildiğini ifade etti.

 

Katolik misyonerlerin, Osmanlı güzergahlarını, İstanbul'un limanlarını, yerleşim yerlerini, semtlerini, satıcılarını gösteren haritaların da bulunduğunu dile getiren Kubilay, İstanbul'un ilk yangın planının da İngiliz Charles Edouard Goad tarafından çizildiğini bildirdi.

 

İstanbul ve civarını gösteren ilk haritanın 1908 yılında çizildiğini belirten Kubilay, Küçükçekmece'den Pendik'e ve Karadeniz kıyısına kadar bütün İstanbul'u içine alan ayrıntılı bir harita olduğunu söyledi.

 

"Nefs-i İstanbul" haritasının, Harita Heyeti tarafından Erkan-ı Harbiye Matbaasında tab edilen, bez üzerine yapıştırılan 17 ayrı paftanın bir araya getirilmesinden oluşan devasa bir harita olduğunu belirten Kubilay, Ernest Mamboury'nin 1914 yılında çizdiği Adalar haritasının da önemine işaret etti.


İstanbul camilerinin yer aldığı haritanın Mühendishane-i Berr-i Hümayun öğrencilerinden ressam Hüsnü Tengüz tarafından 1917 yılında hazırlandığını belirten Kubilay, kitapta, 1914-1918 yılları arasında İstanbul Şehremaneti Harita Şubesi Müdürü olarak görev yapan mühendis Necip Bey tarafından çizilen ve genel olarak "Necip Bey Haritaları" olarak bilinen haritalara da yer verildiğini bildirdi.

 

Kubilay, kitabın, Jacques Pervititch'in 1922 tarihli "kadastrol sigorta haritası" ile sona erdiğini belirterek, "İstanbul bir yangınlar şehriydi ve yangın sigorta şirketleri için potansiyel bir pazardı. Evlerde yapı malzemesi olarak ahşap kullanılması ve yerleşim sorunları nedeniyle sıklıkla yangın çıkıyordu. Bu nedenle kentteki sigorta şirketi sayısı artmış ve şirketler de harita yaptırmıştır" dedi.


Kubilay, kitapta 1922 yılından sonraki haritalara birbirinin devamı ve turistik alanlara yöneldikleri için yer verilmediğini belirterek, şu görüşleri dile getirdi:

 

"Haritalar beni İstanbul'un içine soktu, sokaklarına girdim. Bizans döneminde bir Bizanslı, Osmanlı döneminde Osmanlı gibi dolaştım. Kentin sokaklarında yürüdüm, yapıları inceledim, sur içinde gezindim, Eyüp'ü arşınlayıp oradan adım adım Galata'ya oradan da Pera tepelerindeki bağlara uzandım. Boğaz'ın iki yakasındaki kıyı köylerinde konakladım, Üsküdar'dan Kadıköy'e geçip, Fener bahçesinde uzun bir mola arası İstanbul'u seyrettim. Kitap, 1422'den başlayıp, çağ çağ, yıl yıl özümsediğim bir zaman yolculuğu oldu. Kah antik çağda Byzantion'da buldum kendimi, kah Doğu Roma'nın başkenti Nea Roma'da. Bir yerde İmparator Konstantin'in Konstantinopolisi'ndeydim. Sonra bir baktım Osmanlı'nın Dersaadet'ine gelmişim. Zaman değişti ama İstanbul hep İstanbul, bence dünyanın başkenti...."

 

Sanat tarihçisi Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, 20. yüzyıl başına kadar olan haritaların kendisini çok heyecanlandırdığını, günümüz haritalarının ise bilimsel ölçekli yapıldığı için çok fazla done vermediğini anlatan Kubilay, kitabın, harita gelişim tarihini de ortaya koyduğunu vurguladı.

Radikal, 21.01.2010

GALATAPORT YARIM KALDI, TAMAMLAMAYA ÇALIŞIYORLAR





Galataport ihalesi yeniden hükümetin gündeminde. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, ‘Galataport ihalesine, 2010’da çıkabilir’ açıklamasını yaptı. Açıklamanın ardından hükümete yeniden yeşil ışık yakan Royal Caribbean konsorsiyumun lideri İsrailli işadamı Eyal ve Sami Ofer kardeşler ise ihaleye yeniden girmek istediklerini duyurdu.

İhaleye açıldığı ilk günlerde tartışmalara yol açmış ve meslek odalarının büyük tepkisi sonucu Danıştay tarafından yürütmesi iptal edilmişti. Ofer, daha önce Galataport ihalesini kazanmış ancak mahkeme kararı ile ihale iptal olmuştu. Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Galataport’a karşı çıkan isimlerin başında yer alıyor. Şener daha önce ihalenin onaylanması için Yüksek Planlama Kurulu’na (YPK) geldiğinde, Başbakan yardımcısı olarak ihaleye onay vermemişti. Şener AKP’den ayrıldı ve Türkiye Partisi’ni kurdu. İhale sürecinin sağlıklı bir süreç olmadığını söyleyen Şener’in ihaleyle ilgili eleştirileri ise devam ediyor.

İhale koşullarının Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmadığı kanaatiyle YPK’de ihaleyi geri iade ettiklerini açıklayan Şener, “Ödemelerin hemen hemen tamamı ağırlıklı olarak 25 yıldan sonra ödenecek gibi planlanmıştı. Hatta bu koşullar ile ihale edildiği ortaya çıktığında Rahmi Koç, “böyle bir ihale olacağını bilseydim ihaleye girerdim” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Hükümetin Galataport projesi, sadece yarım kalan işi tamamlamaya benzemiyor veya yarım kalan işi tamamlamaya benziyor. Buradan kast ettiğim şu: Daha önce onaylanmayan bu adımın gerçekleştirilmesinde kişiye (Sami Ofer) karşı bir yükümlülüklerinin olmadığını umut ederim sadece” diye konuştu.

Şener, Ofer Şirketi’nin Galataport ihalesine yeniden girebileceği yönündeki açıklamasına ilişkin ise şunları söyledi:

“Sayın Başbakan’ın Sami Ofer ile kaç kere görüştüğünü yeniden sormak lazım. O dönemde Başbakan Sami Ofer’i tanımadığını açıklamıştı. Ama durumun kamuoyuna yansıyacağı ile ilgili bir kanaat oluşunca iki kez görüştüğünü ifade etmişti. Buradan en azından şu anlaşılıyor; Sami Ofer ile Başbakan’ın hukuku genişmiş. Kardeşinin Ofer’in firmalarında çalıştığını söylemişti ki burada Başbakan’ın vazgeçemeyeceği bağlantıların kurulmamış olmasını umut ederim.”

Galataport’un yapılacağı bölgenin önemli bir yer olduğuna dikkat çeken Şener, “Fatih Sultan Mehmet’in gemilerini Haliç’e indirdiği bölgelere yakın” dedi.  Bölgede çok sayıda tarihi bina ve yapılaşmanın olduğunu dile getiren Şener, “böylesine radikal bir imar değişikliği ile tarihi dokunun baştan sona tahrip edilmesine yol açacak bir düzenlemenin hukuk sistemimizde mümkün olabileceğini düşünmüyorum.”

Hükümetin Galataport Projesi’ni, “İstanbul’un Küresel Sermayeye satılması için çok ısrarcılar” şeklinde yorumlayan Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nden Mücella Yapıcı, bunun için yeni hukukun yaratıldığını söyledi.

Galataport Projesi’nin Kıyı Kanunu’na aykırı olduğu için kanuna Kruvaziyer Liman maddesi koyduklarını söyleyen Yapıcı, “Bu maddeye göre; eğer siz bir yere bir kruvaziyer gemi yanaştırıyorsanız ard alanda istediğiniz imar hakkını verebiliyorsunuz. Sorunu bu şekilde aşmaya çalıştılar ancak yapamadılar” dedi.

Bunun üzerine 5793 sayılı özelleştirme maddesinin çıkarıldığını belirten Yapıcı, “Buna göre özelleştirme kapsamına alınan yerlerde Eski Eserler Kanunu, Kıyı Kanunu gibi hiçbir kanunun geçerli olmayacağı hükmü getirildi. Mimarlar Odası olarak çok tepki gösterdik, kıyameti kopardık. Ancak bu da yetmedi. Uzmanların ‘burada kruvaziyer liman olmaz’ demesine rağmen İstanbul’un 100 bin ölçekli planında Galataport ve Haydarpaşa kruvaziyer liman olarak işaretlendi. O da yetmedi 1/5000’lik Beyoğlu planları yapıldı ve Galata bölgesini plan dışı bıraktılar” diye konuştu.

Küresel sermaye iradelerinin hukuku belirlemeye başladığına dikkat çeken Yapıcı, şunları kaydetti: “Bu korkunç bir durum. İşe özel kanunlar yapılıyor. Ama hukuk devleti değil. Sanırım Türkiye’deki hukuk yetmezse uluslararası hukuka başvurmak gerekecek. Her türlü doğal, kültürel insani değerler pazara çıkıyor. İstanbul dünya mirası bir kenttir bu kadar kolay harcanamaz.”

Ofer Brothers şirketinin dünyadaki kruvaziyer turizminde ikinci büyük şirket olduğuna işaret eden Yapıcı, “Ayrıca kruvaziyer turizmi aslında özel kumarhanelerdir” dedi. Yetkililerin bir gemilik dahi olsa Galataport’a kruvaziyer limanı yapmak için elinden geleni yaptığını dile getiren Yapıcı, şu açıklamalarda bulundu: “Boğazın güvenliği açısından, deniz güvenliği kıyı güvenliği açısından ve de kruvaziyer limanlarının kendi işleyiş mantığı açısından Salı Pazarı asla uygun değil. Bölge boğazın başlangıç noktasıdır ve İstanbul’un siluetini çok ciddi etkileyen bir noktasıdır. Orada çok bütünlüklü bir plan çalışması yapılması gerekiyor.”

İstanbul Şehir Plancıları Odası: Bütün kurallar alt üst edildi

İstanbul Şehir Plancıları Odası’nın ‘Galataport projesi’ne itirazları ise maddeler şeklinde şöyle:

1- Burası "Tarihi Galata Limanı" ve Beyoğlu Kentsel Sit Alanının ayrılmaz bir parçası. Bunun gerektirdiği korumacı bir planlama ve proje yaklaşımı benimsenmedi. Bu tarihsel ve kentsel özellikler yok gibi davranıldı, yoğun bir yapılaşma ve inşaat önerildi.

2- Burası aynı zamanda kıyı alanı. Kıyıların toplumun eşit kullanımına açık olması, kamu yararına kullanılması ve bunu sağlamak için de devletin hikim ve tasarrufu altında bulunması Anayasal bir zorunluluktur. Sadece Anayasal değil, evrensel kıyı koruma ve kullanma ilkelerinin de gereğidir. Buna uyulmadı. Buradaki kıyı alanları insanların eşit kullanımına kapatılmak istendi.

3- İstanbul kentinin genel durumu ve bu bölgenin koşullarına da hiç uyulmadı. Yani buraya aynı anda binlerce yolcu taşıyan büyük geminin yanaşması halinde, bu yolcuların kentin çarşısına pazarına nasıl gidip geleceği sorusuna da herhangi bir yanıt aranmadı. Ulaşım altyapısı zaten işlemeyen bir alanda yeni bir yoğunluk öngörüldü. Bunlar herhangi bir hesaba kitaba da dayandırılmadı.

4- İstanbul’un kültür turizmine yönelik hedefleri açısından da doğru bir yaklaşım benimsenmedi. Buraya gelecek binlerce turistin kentteki etkinliklerle doğru bir biçimde ilişki kurması amaçlanmadı. Bunun yerine, gemilerle gelen turistlerin çevresinden izole edilmiş liman alanı içindeki alışveriş merkezleri, oteller ve diğer alanları kullanmaları düşünüldü. Oysa bu İstanbul’un turizm potansiyelinin doğru bir kullanımı da değil.

5- Tanımı gereği bir turizm projesi olması beklenen "Galataport", aslında bir alışveriş merkezi ve otel projesi oldu. Yani gemilerden inecek turistlerin çok ötesinde sayıdaki insanlar tarafından kullanılabilecek alışveriş merkezleri ve oteller... "Kruvaziyer liman" lafı sadece bir maske olarak kullanıldı. Normal koşullarda kıyıda inşa edilmesi mümkün olmayan otel ve alışveriş merkezlerinin maskesi olarak...

6- Burada 1980’li yıllardan bugüne varolan uluslararası yolcu limanının geliştirilmesi yerine, buranın bir rant alanı haline getirilmesi düşünüldü. Bunda, tek yetkili kurum olarak Özelleştirme İdaresi’nin belirlenmiş olması da etken oldu. İstanbul kenti, kıyı ve turizm konularıyla ilgili olan İstanbul’daki belediyeler, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı burada tamamen devre dışı kaldı.

Birgün, Haber: Elçin Yıldıral, 21.01.2010

"TARİHİ ESER OLDUĞUNU BİLMİYORDUM"

 

Sarıyer’de, alıcı gibi davranan jandarma ekiplerine yeğeniyle birlikte tarihi eser satmak isterken yakalanan Aysın Boyner (48), 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.

 

Cezası ertelenen Boyner’in evinde ele geçirilen aralarında yüzük ve sikkelerin de bulunduğu 103 tarihi eser, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne teslim edilecek. Aysın Boyner, savcılıkta verdiği ifadede şunları söylemişti: “Sikke ve yüzükleri, Ortaköy’de bulunan antikacılardan üçer beşer alarak bir koleksiyon oluşturdum. Bu eserlerin hangi döneme ait olduğunu öğrenmek için internette araştırma yaparken, Ü. Cengiz Bulut’la tanıştım. Tarihi eser olduğunu bilmiyordum.”

Hürriyet, Haber: Eray Erollu, 21.01.2010

KÜÇÜK HAMAM'IN KAFETERYA OLMASINA AZ KALDI

 

 

Kütahya'da restorasyonu tamamlanma aşamasına gelen tarihi Küçük Hamam, kafeterya olarak hizmet verecek.
    
Alınan bilgiye göre, Ali Paşa Mahallesi Cumhuriyet Caddesi'nde Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde bulunan Küçük Hamam, 1984 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca ''korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı'' olarak tescil edildi.
    
Bir bölümü 15. yüzyıl başlarında Germiyanoğlu 2. Yakup Bey'in subaşısı Hisar Bey tarafından yaptırılan Küçük Hamam, ondan oğluna miras kaldı. Oğlu da Osmanlı Padişahı 2. Bayezid döneminde aldığı izinle hamama kadınlar bölümünü ilave ettirdi. Son şeklini bu ilaveyle 1848'de alan hamam, sonraki yıllarda yapılan onarımlarla başka amaçlarla da kullanıldı.  Hamama ait rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri, Vakıflar Bölge Müdürlüğünce hazırlatıldı ve bu projeler Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunun kararlarıyla onaylandı.
    
Restorasyon projesi kapsamında günümüzde hamama gitme alışkanlıklarının azaldığı değerlendirilerek, bu tarihi yapının kafeterya olarak hizmet vermesi kararlaştırıldı. Bu amaçla hamama kafeterya işlevi verildi ve mekanlar kafeteryaya uygun şekilde yeniden düzenlendi. Hamamın sağ giriş bölümüne de portatif satış büfesi monte edildi.
    
Kütahya Valiliği'nin, onarım karşılığında 20 yıl süreyle kiraya verilen hamamın önüne yapılan satış büfesinin tarihi dokuya uymadığı gerekçesiyle Kütahya Belediyesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Bölge Koruma Kurulu Müdürlüğü, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden konunun yeniden incelenmesini istediği kaydedildi.

Tellal Gazetesi, 20.01.2010

KRALİÇENİN TABUTU 100 YIL SONRA ALMANYA'DAN ÇIKTI

 

İngiliz kraliyet ailesinin en eski üyelerinden Kraliçe Eadgyth'in tabutunun Almanya'da bulunduğu iddia edildi.

 

10. yüzyılda yaşayan kraliçenin, Saksonya dükü ile evlendirilmek için Almanya'ya götürüldüğü biliniyordu.

 

Eski dilde Edith şeklinde telaffuz edilen bir ismin yazılı olduğu tabut Magdeburg'dan çıktı. Tabutun içinde büyük ihtimalle bir kadına ait olduğu belirtilen, ipeğe sarılmış bir iskelet bulundu.

Yeni Şafak, 21.01.2010

ULU CAMİ'DEKİ VAV'A KORUMA

 

Bursa’daki tarihi Ulu Cami’nin duvarında hat sanatıyla yazılmış, tezhiple süslenmiş ‘vav’ harfinin önünde Hızır Aleyhisselam’ın namaz kıldığı rivayeti, yoğun ilgi çekiyor.

 

Bursa Müftüsü Mahmut Gündüz, “Halk arasında bu rivayetin yaygın olması nedeniyle birçok kişi, dualarının kabul olacağı düşüncesiyle harfin önünde namaz kılıyor, dileklerinin gerçekleşmesi için minik parçalar koparıyor. Sözle koruma sağlayamadık. Parça koparılmaması ve el sürülerek kirletilmemesi için tabloyu camla kaplattık” dedi.

Hürriyet, 21.01.2010

'ORTAK NEMRUT' İÇİN GİRİŞİM





Malatya Valisi Ulvi Saran, Adıyaman Valisi Ramazan Sodan'a gönderdiği yazıda, her iki il açısından çıkmaz sokak durumunda olan Nemrut için her iki ilin birlikte hazırlayacakları bir planlama ile bu duruma son verilmesi gerektiğini bildirdi.

Konuyla ilgili olarak Malatya Valiliği'nce basına yapılan açıklama şöyle:

"İlimiz Valisi Sayın Doç.Dr.Ulvi Saran tarafından Adıyaman Valisi Sayın Ramazan Sodan’a, Nemrut Milli Parkının çıkmaz sokak konumundan çıkarılarak, Adıyaman ile İlimizi Nemrut Dağının üst kısmında birleştirecek bağlantı yolu ile turizm atılımı başlatılması ve bölgenin cazibe merkezi haline gelmesine katkı sağlanması amacıyla bir çalışma başlatılmıştır.

Çalışma kapsamında Adıyaman Valisine sunulan öneride;
“Doğu ve Batı Medeniyetlerinin 2150 m. yükseklikte muhteşem bir piramitteki kesişme noktası olan Nemrut, yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleri, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer almaktadır. Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykellerin ve anıt mezarın yanı sıra, dünyanın en muhteşem gündoğumu ve gün batışını seyretmek için dünyanın dört bir tarafından gelen ziyaretçilere eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Nemrut Dağı çevresindeki Kommagene Uygarlığı eserleri ile birlikte ülkemizin önemli Milli Parklarından biridir.”

Dünya Kültür Mirası içinde bulunan Milli Parkın içindeki dev heykellere, tümülüse ve diğer ören yerlerine ulaşım, Adıyaman ve İlimiz açısından karşılıklı ”çıkmaz sokak” konumundadır. Bu tarihi mirasın gizil gücünün, turizme dönük çarpan etkisinin önündeki en büyük engel ulaşım durumudur. Birbirine komşu iki ilin birlikte-beraberce yapacakları “turizm atılımları”nın prangası niteliğinde olan bu durumun devamında bir yarar görülmemektedir.

Pranganın kilidi açılmalı, iki il beraberce hazırlayacakları bir planlama ile bu çıkmazdan bir an önce kurtulmalıdır.

İki İl arasında yer alacak ve Adıyaman İlimizin tasvipleriyle açılması düşünülen bağlantı yoluyla iller birbirine bağlanarak güzergah üzerindeki tarihi miras ve doğal güzelliklere sağlanacak ulaşım kolaylığı ile iki ilin turizm faaliyetlerinin katlanarak büyüyeceği ön görülmektedir.

Bağlantı yolu, yaratacağı çarpan etkisiyle iki güzide ilimizin tek başına üstesinden gelemeyeceği turizm alt yapılarının geliştirilmesine imkan sağlayacak ve bölgemizin cazibe merkezi haline gelmesine ve kalkınmasına katkı yapacaktır.

Düşünülen “bağlantı yolu” patlatma yapılmadan diğer yol yapım teknikleriyle tarihi ve kültürel mirasımıza hiçbir zarar vermeden gerçekleştirilecektir. Önerinin uygun görülmesi halinde Adıyaman Valiliği'ne sunacağımız projeler Tabiat ve Kültür Varlıkları Kurulu'nun görüşleri doğrultusunda düzenlenerek uygulama projesi haline getirilebilecektir. Proje aşaması başta olmak üzere uygulamaya dönük tüm iş ve işlemler iki ilin özel idareleri arasında birlikte hazırlanarak imzalanacak protokole bağlı olarak yürütülecektir.

Bağlantı yolu ile ilgili özet olarak hazırlanan teknik bilgiler, Adıyaman Valiliği'ne sunulmuştur. Sunulan güzergah dışında önerilecek farklı seçeneklerle zenginleşerek şekillenecek bir iş birliği arzusundayız.”ifadelerine yer verilmiştir.

Tarihi mirasın gizli gücünün bütün yönleriyle ortaya çıkarılabilmesi, turizm açısından dünya çapında bir çekim merkezi haline getirilebilmesi için önerinin değerlendirilmesi hususu komşu ilimiz Adıyaman ile paylaşılmıştır."

Malatya Haber, 20.01.2010


******


NEMRUT'A KATIRLI VAGON İLE ÇIKILACAK

Avrupa Birliği katılım öncesi yardım aracı, bölgesel rekaket edilebilirlik operasyon el programı (IPA) kapsamında engelliler ve yaşlılar bir dönem sıklıkla kullanılan fayton tarzında Nemrut’a çıkacak. 2010 yılı yaz ayında bitirilmesi planlanan proje ile Nemrut’a çıkma zorluğu ortadan kalkacak.

 

Adıyaman Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Ekinci, UNESCO tarafından dünya kültür mirasları arasında yer alan, devasa kral ve tanrı heykellerinin arasında güneşin doğuşu ve batışının en güzel izlendiği yer olarak bilinen 2206 metre yükseklikte adeta bir açık hava müzesini andıran Nemrut Dağı Avrupa Birliği'nin de desteğiyle öncelikle hizmet evi ve çevre düzenlemesinin yapılacağını söyledi.

 

Ekinci, en büyük sorunlarının engelli ve yaşlıların Nemrut Dağına rahatlıkla çıkamaması olduğunu vurgulayarak, “ Hizmet evi ve çevre düzenlemesi projemiz kuruldan geçti. Ayrıca yaşlı ve engelliler için düzenlediğimiz raylı sistemde kuruldan geçti. Nemrut dağının otantik olmasıyla katırlar kullanılacak.” dedi.

 

İPA projesinin yüzde 80’nin Avrupa Birliği tarafından karşılandığını kaydeden Ekinci, yüzde 20’sinin Türkiye tarafından karşılandığını ifade ederek, 10 milyon TL gibi büyük bir kaynağın Avrupa Birliği kaynağından geldiğini gördüklerini belirtti. Ekinci, Biz rekabet edilebilirlik koşulları içerisinde bulunmak istemiyoruz ancak bizim bir tek amacımız var uluslar arası arenada Adıyaman’ın nasıl daha iyi tanıtabiliriz. Daha fazla turisti buraya nasıl çekebiliriz. En önemlisi boyutu uluslar arası boyutta yapılıyor olması hem iç turizm hem de dış turizm dinamiklerini harekete geçirecek çünkü burada yapılacak olan böyle bir festival içerisinde gelecek olan sanatçılar çok popüler sanatçılar olacaktır ve bu popüler sanatçılar buraya geldikleri zaman dünya basınının ilgi odağı haline gelecektir burası. İnşallah bu gelecekte uluslar arası bir nitelik kazanacaktır. Bir aygın ödül olma yolunda ilerleyebilir. En önemlisi de sürekliliğinin sağlanabilmesidir. Dolayısıyla bu festivalin burada yapılıyor olması iç turizmi buraya yönlendireceği gibi dış turizmi de buraya yönlendirecektir. Zaten burada çok zengin bir kültürel varlık var dünyanın en zengin kültürel illerinden bir tanesi hatta dünyaca 8. harika olarak kabul edilen bir yer. Bu potansiyelin bütün dünya insanlarına sunulması ve bunun getirileriyle de bu bölgede yaşayan insanımızın daha rahat bir hayat yaşamasını sağlamaya çalışıyoruz bu projede” dedi.

 

Ekinci, Adıyaman’a gelen turist sayısı konusunda yüzde 25 oranında artış yaşandığını belirterek, bu yıl turizm sezonunda yüzde 25’in üstünde artış beklediklerini ifade etti. Çok sayıda turisti ağırlamaya Adıyaman’ın hazır olmadığını söyleyen Ekinci, Adıyaman’da 1 milyon turisti ağırlama hayallini yineledi. Ekinci, “ 2009 yılında Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım aylarında otellerde yer bulmak zordu. 2008 yılında 127 bin 124 ziyaretçi ilimizi ziyaret ederken 2009 yılında 149 bin 819 ziyaretçiyi ağırladık. İlk kez 2009 yılında 5 bin 520 İtalyan Adıyaman’a geldi. Daha önceki yıllarda Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri ilk sıralarda yer alırken Almanya 3 bin ile İtalyanlardan sonra 2. sırada yer aldı. 3. sırada 2 bin 443 ziyaretçi ile Fransa, 2 bin 790 ziyaretçi ile ABD yer aldı. Son yıllarda artan Asya ziyaretçilerinde ise bu yıl Japonlar 2 bin 467 ile 5. sırada yer aldı.”dedi.

Adıyaman Haber, 20.01.2010

FRİG VADİSİ İÇİN ÜÇ İL GÜÇLERİNİ BİRLEŞTİRDİ

 

Kütahya, Eskişehir ve Afyonkarahisar illerince geçen yıl ortaklaşa kurulan Frigya Kültürel Mirasını Koruma ve Kalkınma Birliği (FRİGKÜM), bu illerin sınırlarında yer alan Frig Vadisi'nin turizme kazandırılması için çalışmalar yürütüyor.
    
AA muhabirinin derlediği bilgiye göre, Frig Vadisi'nin canlandırılması ve turizme kazandırılması amacıyla söz konusu üç ili kapsayan FRİGKÜM'ün kurulmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı, 31 Ekim 2009'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

 

Tüzükte birliğin asıl amacı, ''Bölgedeki kültürel mirasın ve çevresinin korunmasını sağlamak, bu amaçla bakım ve onarımını yapmak, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa etmek ve ettirmek'' olarak belirtildi.
    
Bölgede kültür turizminin sürdürülebilirliği ve gelişimi için gerekli hizmetleri yapma ve yaptırma görevi de verilen birliğin diğer yükümlülükleri, tüzükte şöyle ifade edildi: ''Bölgedeki kültürel ve doğal dokunun korunmasına yönelik çalışmalar yapmak. Bölgede bulunan yerleşim birimlerinin sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmalarına yönelik her türlü çalışmalar ile yerel nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak için gereken faaliyetlerde bulunmak. Turizm, gelişim, altyapı ve uygulama projesi yapmak ve yaptırmak, bu projeler için yerel, ulusal ve uluslararası kuruluşlardan her türlü desteği sağlamak. Bölgedeki ulaşım ana planını yapmak, yaptırmak ve uygulamak, yerleşim yerlerindeki tasarım projelerine uygun yükümlülükler koymak, kültürel mirasın tanıtımına yönelik her türlü çalışmayı yapmak veya yaptırmak. Bölgedeki kültürel mirası ortaya çıkarmak için bilimsel araştırma, arkeolojik çalışma ve yayınlar yapmak, sempozyum, panel ve benzeri etkinlikler düzenlemek veya düzenlenmesine katkıda bulunmak. Bölgede tüm sektörlerde sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirecek her türlü genel ve özel projeler yaptırmak, uygulamak ve uygulatmak. Bölgede ekolojik tarımı geliştirmek. Yerel düzeyde çoğulcu ve katılımcı demokrasi ilkelerini yaşama geçirmek, bölge sorunlarını demokratik platformlarda tartışmak, bölgenin öncelikli sorunlarını belirlemek. Bölge içinde bulunan nehir, akarsu ve kollarının kirlenmesine ve kirlenmeye yol açan unsurları önleyici tedbirler almak.''
    
FRİGKÜM kurulduktan sonra Afyonkarahisar'da iki toplantı yapıldı. Geçen Kasım ayındaki ilk toplantıda, üç ilin sınırlarında ayrı ayrı yer alan Frig Vadisi'ne ait parçaların birleştirilmesi ve güçlü şekilde ülke turizmine kazandırılmasının hedeflendiği kaydedildi. Birlik Meclisinin geçen Aralık ayındaki toplantısında ise birlik teşkilat yapısı oluşturuldu.

 

Kütahya, Afyonkarahisar ve Eskişehir il sınırları içinde kalan Frig Vadisi, eski çağlardan beri çeşitli kavimlerce iskan edildi. Volkan türünün kolay işlenebilir bir kayaç olması, bölgenin en eski sakinlerinden biri olan Friglerin bunları oyma ve yontma yoluyla çeşitli amaçlarla kullanmalarını sağladı. Friglerin ana tanrıçası Kybele'ye adanmış açık hava tapınaklarıyla savunma amaçlı yapılar, en çok dikkati çeken eserler arasında bulunuyor. Bunların yanı sıra Roma döneminde kayaların oyulmasıyla meydana getirilen çeşitli barınaklar, mezar odaları, ağıl ve ahır olarak kullanılan mekanlar, sarnıç ve ambarlar, kilise ve şapeller yer alıyor.
    
Bölgenin, MÖ 900-600 yılları arasında Frigler, daha sonra Romalılar tarafından kullanıldığı biliniyor. Bölgede Frig egemenliği, MÖ 676'da Kafkasya üzerinden Anadolu'ya giren Kimmerlerin, Frigya Kralı 3'üncü Midas'ı yenerek Kütahya ve çevresini ele geçirmesi ile sona erdi.

 

Frig Vadisi'nde belirlenen bazı alanlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca arkeolojik ve doğal sit alanı olarak tescil ve ilan edilmişti.

Tellal Gazetesi, 20.01.2010

20 BİN YARASA NEREYE KAYBOLDU?





Balıkesir’in Havran İlçesi’nde, yapımı ekimde tamamlanan baraj nedeniyle mağaraları sular altında kalan 20 bin yarasanın, yaptırılan yapay mağaraya gidip gitmediklerinin tespiti için mahkemeye kararıyla inceleme yapıldı.

 

İncelemede, doğal ve yapay mağarada bir tane bile yarasaya rastlanmadı. 16 türden 20 bin yarasanın akıbeti merak konusu.

Hürriyet, 20.01.2010


******


"KIŞIN MAĞARAYA ÇOK AZ SAYIDA YARASA GELİYOR"

 

DSİ Genel Müdürlüğü, "Havran Barajı göl alanında kalacak İnboğazı Mağarası'ndaki yarasalar yok edildi" iddiasına ilişkin, "bilimsel incelemelerin, mağaranın ortalama sıcaklığı dikkate alındığında kışlama için geçmiş dönemde de çok az sayıda yarasanın bu mağaraya yöneldiğini ortaya koyduğunu" bildirdi.
 

DSİ Genel Müdürlüğünden yapılan yazılı açıklamada, "Havran Barajı göl alanında kalacak İnboğazı Mağarası'ndaki yarasaların üst kotlarda açılan yeni mağaraya taşınmadıkları ve 20 bin yarasanın yok edildiği" iddialarının yer aldığı haberler yayımlandığını anımsattı.
"Haberler, gerçekleri yansıtmamakta ve devam etmekte olan yargı sürecini etkilemek gibi olumsuz bir işleve hizmet etmektedir" denilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi: "Bilimsel incelemeler, İnboğazı Mağarası'nın ortalama sıcaklığı dikkate alındığında kışlama için geçmiş dönemde de çok az sayıda yarasanın bu mağaraya yöneldiğini ortaya koymaktadır.
Havran Barajı'ndaki yarasaları kurtarma projesinin, dünya çapındaki muadilleri arasında en kapsamlısı olduğu ve yöre halkının tarımsal sulama ihtiyacının baraj ile karşılanacağı hususları gözden kaçırılmamalıdır. Bununla birlikte yeni mağarada izleme çalışmalarına uzun yıllar devam edileceği ve her türlü iyileştirme çalışmasının da gerçekleştirileceği bilinmelidir."

Haber Ekspres, 22.01.2010

LOUVRE MÜZESİ, APOLLON VE JUPITER'İ İADE ETMİYOR





Paris'deki ünlü Louvre Müzesi'nden ‘Smyrna Apollonu’ ve ‘Smyrna Jüpiteri’ heykellerinin İzmir'e iadesini isteyen Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'na, “Biz o eserleri, 1680'de Türk piyasasından tamamen yasal yollardan edindik. İade edemeyiz” yanıtı geldi. Başkan Kocaoğlu yanıtın sürpriz olmadığını söyledi, “Bu uzun soluklu bir mücadeledir. Kültürel ve tarihsel mirasımıza sahip çıkma kararlılığımızı sürdüreceğiz” dedi.

 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun bir süre önce ünlü Louvre Müzesi'nin CEO'su Henri Loyrette'e gönderdiği mektuba yanıt geldi. Louvre'da sergilenen Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerinin İzmir'e iadesini isteyen Başkan Kocaoğlu'na olumsuz yanıt veren Loyrette şu görüşü savundu:

“Bu eserler, 1680'de, o vakitler ülkenizle ayrıcalıklı ilişkileri bulunan Kral XIV. Louis adına Türk piyasasından tamamen yasal yollardan edinilmiş bulunmaktadır. Mektubunuzda değindiğinizin aksine uluslararası sözleşmeler, tümüyle kanuna uygun yollardan yüzyıllar önce edinilmiş eserlerin iadesini öngörmemektedir. Bu konudaki tek düzenleme, Fransa'nın da 1997'de onayladığı ve geriye yürümeyen 1970 tarihli Kültürel Değerler Hakkında UNESCO Sözleşmesi'dir. Bu eserler, ayrılmaz biçimde Fransız koleksiyonlarındadır ve iadeleri düşünülemez.”

 

Loyrette'in olumsuz yanıtı üzerine vakit kaybetmeden ikinci mektubunu yazan Başkan Kocaoğlu ise şu ifadelere yer verdi:

“İzninizle XIV. Louis döneminde, yani 1680'de Türk Piyasası'nın ne olduğu ve bunun hukuki bir edinim için ne kadar öne sürülebileceği konularını şimdilik bir yana bırakıyorum. 1970 UNESCO Sözleşmesi'nin de tüm diğer sözleşmeler gibi, emsaller ve teamüllerle değiştirilip geliştirilebilir nitelikte bir uluslararası belge olduğu görüşümü sizin de paylaşacağınızı sanıyorum. Ayrıca isimleri bile kentimizle anılan eserlerin, müzenizin de desteği ve işbirliğiyle düzenlenerek açılacak bir müzede, ait oldukları topraklarda, beraber var oldukları eserlerle yan yana sergilenmesinin anlamlı olacağına dikkatinizi çekmek istiyorum.”


Başkan Aziz Kocaoğlu, yazdığı ilk mektubun, kendi imzasını taşımakla birlikte, İzmir'de düzenlenen Kültür Çalıştayı'nın katılımcısı sanatçı, kültür profesyoneli, akademisyen ve sivil toplum temsilcilerinin ortak kararıyla kaleme alındığını hatırlattı.

 

Louvre CEO'su Henri Loyrette'in yanıtındaki olumsuz ifadelerin kendisi için sürpriz olmadığını kaydeden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu şunları söyledi:

“Öncelikle Louvre'a yazdığımız mektubun hedefine ulaştığına inanıyorum. Bir kere kamuoyunda müthiş bir sahiplenme oluştu. Uluslararası medya, iade talebimize büyük ilgi gösterdi. İzmir'in kültür mirasına sahip çıkışı, dünyada çok olumlu yankı buldu. Blog'larda Türkiye'nin dört bir yanından insanlar ‘biz de bir şeyler yapmaya hazırız' diye yazdılar. Louvre'dan gelen yanıtta ‘heykelleri vermeyiz' deniyor. Şimdi bu isteğimizden vazgeçmeden işbirliği talebimizi yineliyoruz. Kendilerini görüşme yapmak için İzmir'e, Agora'ya; müzelerinde, vitrinlerde duran eserlerin yurdu olan topraklara davet ediyoruz. İzmir, kültürel ve tarihsel mirasına sahip çıkarak kültür alanındaki atılımlarını sürdürmeye kararlıdır.”

Radikal, 20.01.2010

MÜZEDEKİ TARİHİ BELGELER SANAL ORTAMA AKTARILIYOR

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi'ndeki tarihi belgeler, 'hybrid kamera' ile taranarak, bilgisayara aktarılıyor.

 

Büyükşehir Belediyesi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, kamera, tarihi gazete ve belgeleri en hassas ve hızlı biçimde 2-6 saniyede tarayarak, internet ortamına aktarıyor. İzmir'de 1880'lerin başından itibaren yayımlanan gazeteler, belgeler ve fotoğrafları, en hassas biçimde mikro filme alan ve tarayarak bilgisayar ortamına aktaran 'Hybrid kamera', soğuk ışık veren lambası ile de taradığı materyale zarar vermiyor. Son teknoloji arşivleme sistemi ile hem İzmir'deki hem de İzmir dışındaki araştırmacılar, akademisyenler ve tarihçiler tarihi belgelere anında ulaşma imkanına sahip oluyorlar. Tasnifi tamamlanmış ve taranarak http://www.apikam.org.tr adresine aktarılmış belgelere, koleksiyonlara, gazetelere ve fotoğraflara ulaşmak isteyenler, 1 aylık, 6 aylık ya da 12 aylık sürelerle abone olabiliyorlar. Sisteme 1 aylık abonelik ücreti 15 lira, 6 aylık abonelik ücreti 55 lira, 1 yıllık abonelik ücreti ise 100 lira olarak belirlendi.

Zaman, 19.01.2010

SİLAH VE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Adıyaman’da Jandarma tarafından yapılan operasyonlarda silah ve tarihi eserler yakalandı.

 

Edinilen bilgiye göre, Adıyaman İl Jandarma Komutanlığı'nca Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamında adli makamların bilgisi dahilinde yapılan çalışmalar sonucunda icra edilen operasyonel faaliyette Kahta İlçesi'nde Y.E ve A.D isimli şahısların ev ve eklentilerinde yapılan aramada 2 adet Kalaşnikof Piyade Tüfeği ile bu silahlara ait 4 adet şarjör ve 241 adet mühimmat ele geçirildi.

 

Jandarma ekiplerinin il merkezinde tarihi eser kaçakçılığına yönelik icra edilen operasyonel faaliyette ise A.K isimli şahsın ev ve eklentilerinde yapılan aramada 2 adet pirinç heykel, 16 adet sikke, 180 adet eski dönemlerde tiyatro bileti olarak kullanılan figürlü taş ve 1 adet bıçak ele geçirildi.

Olayla ilgili yakalanan Y.E, A.D ve A.K isimli şahıslar göz altına alındı.

Adıyaman Haber, 19.01.2010

HASANKEYF'İ YAŞATMAK İSTEMEK SUÇ MU?

 

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, BDP'ye yönelik operasyonda tutuklanan belediye başkanlarının Hasankeyf'te baraja karşı yürütülen kampanyaya destek vermelerinin "suç unsuru" sayılmasını "Kaygı ve utanç verici" olarak değerlendirdi. 

 

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, konuya ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada aralarında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in de bulunduğu belediye başkanlarının üyesi oldukları Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi'ne verdikleri desteğin "suç unsuru" sayılması kınandı. 

 

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi'nin faaliyetlerinin insani ve demokratik haklara dayandığının aktarıldığı açıklamada, tutuklanan belediye başkanlarının Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi'ne verdikleri destekle suçlanmalarının utanç verici olduğu vurgulandı. 

 

Girişimin bir suç örgütü olmadığı gibi Hasankeyf'i yaşatma çabalarının da bir suç faaliyeti olmadığının vurgulandığı açıklamada, Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi'nin çalışmalarını şeffaf, katılımcı bir şekilde yasal çerçevede sivil itaatsizlik eylemleriyle yürüten bir kurum olduğu ifade edildi.

Evrensel, 19.01.2010

TAHRAN'DAN ÜNLÜ MÜZEYE ÜLTİMATOM

 

İran medyasında yer alana haberlere göre Tahran, British Museum’la tüm ilişkilerini kesmek ve UNESCO gibi uluslararası kuruluşları da ilişkilerini gözden geçirmeye çağırmak niyetinde. İran, British Museum’daki Cyrus’un Silindir’ini sergilemek istiyor. İran’ın Tahran’da sergilemek istediği antik nesnenin önemi, üzerinde ilk Pers imparatorluğunu kuran Cyrus’un kanunlarının yazılı olması. Bu kanunlar dünyanın ilk insan hakları bildirgesi de sayılıyor. Ne  var ki British Museum, son dakikada bazı güvenlik sebepleriyle silindiri vermekten vazgeçtiğini açıklamıştı.

Geçen ay da Mısır hükümeti, ülkeden kaçırılan bir dizi duvar resmi ve tarihi objenin iade etmedikleri için Louvre Müzesi’yle tüm ilişkilerini keseceğini duyurmuştu. Mısır’da önemli kazılar yürütmekte olan Louvre geri adım atarak, Hüsnü Mübarek’in Fransa ziyaretinde istenilen eserleri iade edeceğini açıklamıştı.

Radikal, 19.01.2010

ÖZGÜRLÜK ANITI'NIN ORİJİNALİ ANTALYA'DA

 

 

MÖ 12 yy'a ait heykelde bir elinde meşale olan kadın figürünün diğer elinde bir kılıç bulunuyor. Özgürlük Anıtında ise kılıç yerine kitap bulunuyor. 

 

Antalya'daki Perge Antik Kenti'nde incelemelerde bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın gezisi sırasında çekilen bir fotoğraftaki detay görenleri şaşırttı. Bakanlık Danışmanı İbrahim Sarıtaş, Bakan Günay'la birlikte geçen hafta Perge'de incelemelere katıldı. Sarıtaş antik kentte ayağa kaldırılmış sütunda yer alan bir kabartmayı fotoğrafladı. Kabartmada elinde meşale bulunan kadın figürü gözleri Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Özgürlük Anıtı'na çevirdi. Sarıtaş, başında 9 ok ve tacı olan kadın kabartması ile Özgürlük Anıtı arasından büyük benzerlik olduğunu gördü. Fotoğrafı bilgisayarında açtıktan sonra yakından inceleme şansı bulan Sarıtaş benzerliği geziden sonra anladı.

 

Özgürlük Anıtı'nın bu heykel kabartmasından etkilenmiş olacağını söyleyen Sarıtaş, “Bakanla birlikte Perge'de gezerken sütunların fotoğrafını çektim. Yaptığım incelemelerde bu ayrıntıya rastladım. Sonuçta Anadolu bütün medeniyetlerin esinlendiği bir yer. Burada da bir esinlenme olabilir. Sanat tarihçilerinin ve arkeologların incelemesi lazım' şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, Haber: Murat Palavar, 19.01.2010

TARLABAŞI'NDA 'YENİLEME PROJESİ'





Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, 3 yıldır devam eden Tarlabaşı Yenileme Projesi'nde son aşamaya gelindiğini bildirdi. 

 

AA muhabirine projeye ilişkin bilgi veren Demircan, kültürel zenginliğin korunamadığı ve gerekli bakım ve onarım çalışmaları yapılamadığı için giderek yok olmaya yüz tutmuş Tarlabaşı ve çevresinin yıllarca ihmal edildiğini, oluşan kötü çevre koşulları ve yüksek proje maliyetleri yüzünden bugüne kadar yatırım yapılamadığını söyledi. 

 

Beyoğlu Belediyesi tarafından hazırlanan Tarlabaşı Yenileme Projesi ile Tarlabaşı'nın büyük bir dönüşüme hazırlandığını belirten Demircan, '3 yıldan beri devam eden çalışmada son aşamaya gelindi. Binaların yüzde 55'lik bir bölümünde mal sahipleriyle anlaştık. Anlaşma sağlanamayan binalarla ilgili dava süreci tamamlanır tamamlanmaz yenileme çalışmalarına bu yıl içinde başlanacak. Hedefimiz bu yıl kazmayı vurmak' dedi. 

 

Demircan, projenin Tarlabaşı'ndaki Bülbül, Çukur ve Şehit Muhtar mahallelerini kapsadığını belirterek, 'Proje kapsamında toplam 20 bin metrekarelik alanda 210'u tescilli sivil mimarlık örneği 278 bina restore edilecek ve 2,5 yıl içinde mülkler sahiplerine teslim edilecek' diye konuştu.

Demircan, projeye ilişkin şu bilgileri verdi: 

 

'Proje ile büyüklükleri 50 ile 100 metrekare olan küçük tarihi evler 5'er-10'ar gruplar halinde birleştirilip tek bir blok haline getirilmesi planlanıyor. Bloklar oluşturulurken, binaların dış cepheleri korunacak. Binaların içlerinde alışveriş merkezleri, konutlar, butik otel ve pansiyonlar olacak. Bütün konutlar için yer altı otoparkları ve sosyal faaliyetlerin yoğunlaşacağı yaya alanları oluşturulacak. Mülk sahiplerinin büyük bir çoğunluğu proje alanından konut ve dükkan edindi. Çok küçük kısmı da bedeli karşılığında mülkünü sattı. Çok küçük hisse sahibi olanlara (veraset yoluyla ya da kiracılar) ise Beyoğlu Belediyesinin TOKİ ile yaptığı anlaşma çerçevesinde kuraya girmeden yüzde 5 peşinatla Kayabaşı konutlarından mülk edinme hakkı tanındı. Cadde üzerinde ticari işletmesi olan konut sahiplerine yine cadde üzerinde ticari birim önerildi. Proje kapsamında belediye yaklaşık 10 milyon TL tutarında kamulaştırma yapmayı öngörüyor. 500 milyon dolarlık dev proje ile Tarlabaşı'nı Pariste'teki Champs Elysees'ye dönüştürmeyi hedefliyoruz.' 

 

Demircan, yenileme projesinin mekansal yenilemenin yanı sıra toplumsal ve ekonomik gelişmeyi de hedeflediğini, böylece bölge halkının, daha sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşamaya devam edeceğini ve yeni istihdam olanaklarından öncelikle faydalanacaklarını söyledi. 

 

Oluşturulan kapasite artırımı programlarıyla da yeni iş olanaklarına ulaşma becerilerinin artacağına işaret eden Demircan, 'Böylece bölge insanı, yapmakta oldukları işlere göre çok daha nitelikli meslekleri öğrenme ve kendilerine ekonomik fırsatlar yaratma imkanı bulacak' dedi. 

Demircan, proje sayesinde alanda var olan fiziksel ve sosyo-ekonomik sorunların çeşitli projeler ve eğitim programları ile ortadan kalkacağını, bunun yanı sıra hem alanda, hem de yakın çevresi için tehdit oluşturan unsurların azalacağını kaydetti. 

 

'Beyoğlu'nun bu güzide bölgesi dar sokaklara, otopark sorununa, kötü çevre koşullarına artık veda ediyor' diyen Demircan, proje ile bölgenin çağdaş ve modern bir görünüme kavuşacağını söyledi. 

Beyoğlu Belediye Başkanı Demircan, 'Proje sadece Tarlabaşı'nı yenilemekle kalmayacak, bölgede daha güvenli, sağlıklı, yaşanabilir yeni bir yaşam merkezi oluşturarak, İstanbul ile bütünleşmiş bir alan haline gelmesini sağlayacak' şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, 19.01.2010

KAMERALAR ÖNÜNDE 500 YILLIK TARİHİ ÇALDI!





Süleymaniye Cami'nin kapısındaki 2 tarihi eser restorasyon çalışması sırasında çalındı. Firmanın fark etmesiyle öğrenilen hırsızlık kameralarca görüntülenirken, zanlının şantiye bekçisi olduğu belirlendi.

 

Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun, 9 Nisan 1977 tarihinde aldığı kararla "korunması gereken kültür varlığı" olarak tescil edilen "Süleymaniye Camii" de, tarihi eser kaçakçılarından nasibini aldı. İnşasından tam 453 yıl sonra ilk kez geniş kapsamlı restorasyona tabi tutulan ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından ziyaret edilen caminin restorasyonunu üstlenen firmanın, çalışmaları kayıt altında tutması, hırsızlığı ortaya çıkardı. 

 

1.5 yıl önce restorasyon çalışmalarına start veren firma, mimar, usta ve işçilerin nereli olduklarından caminin hangi bölgelerinde çalıştıklarına kadar tüm detayları kayda geçirdi. Çalışmaları yıl sonunda kitaplaştırmaya hazırlanan firma, muhtemel hırsızlıklara karşı tüm eşyaların tespitini yaparak Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne teslim etti. Güvenlik önlemlerinin sıkı tutulduğu camide restorasyon sırasında 2 tarihi eserin çalındığı ortaya çıktı. İddiaya göre; caminin cümle kapısının sol kanadında bulunan ahşap bordür parçası üzerindeki 2 adet abanoz süsleme parçası yerinden söküldü. 

 

4 Eylül 2009'da yaşanan hırsızlık, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne bildirildi. Kameralar tarafından saniye saniye görüntülenen şantiye bekçisi A.K, 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle adliyeye sevk edildi. Öte yandan, güvenlik görevlilerinin şüphelendikleri bekçiyi daha önce kameralardan takip ettiği öğrenildi.

Yeni Şafak, Haber: Ergün Çolakoğlu, 19.01.2010

BUDA HEYKELİNE ESTETİK

 

Çin'deki en eski Buda heykeline "estetik ameliyat" yapılacak. Resmi haber ajansı Şinhua, kuzeydeki Taiyuan kentinin Meng Dağı'nda bulunan Buda heykelinin her an çökme tehlikesinin bulunduğunu, heykeli onarım maliyetinin 10 milyon 800 bin dolar olduğunu duyurdu. Doğal Kaynakları Bakanlığından tahsis edilen parayla heykelin dengesinin sağlanacağı, çökmemesi için etrafının tahkim edileceği kaydedildi. Bölgedeki 7 kömür ocağı, heykeli korumak amacıyla 2007'de kapatılmıştı. Yerel yetkililer, heykelin onarımıyla birlikte bölgede turizmin gelişeceğini umuyor.

Haber Ekspres, 19.01.2010




"EVİNDE DEFİNE ARADIN" GÖZALTISI

 

  

 

İncesu İlçesi'ne bağlı Örenşehir Köyü'nde, define bulmak için 6 aydır evinin altında kazı yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan Bülent Yalman (31), mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Yalman, define değil mozaik aradığını söyledi. 

 

“Defineci” olarak nitelendirilmesine tepki gösteren Yalman, bir süre mobilya sektöründe çalıştığını, ardından açtığı tuhafiye dükkanının da battığını söyledi. Evlendikten sonra köyüne döndüğünü, uzun süredir işsiz olduğunu anlatan Yalman, şöyle konuştu:

“Komşular, evinizin yanındaki ahırın altında parlayan halı desenli mozaik olduğu konusunda ısrar ettiler. Ben de merak ettim. Babam Mehmet Yalman, 30 yıl önce halı desenli mozaiği görmüş ve gerekli yerlere başvurmuş. Yetkililer gelmiş incelemiş, tünelleri falan görünce ‘buranın üstüne bir şey yapmayın’ demişler.”

 

Babasının 15 yıl beklediğini, kimse gelmeyince de ahır yaptığını kaydeden Yalman, “Ben de komşuların ısrarı ile 2.5 ay önce 5-6 metre yer kazdım. O uzun tüneller çıktı, zaten oralara dokunulmadığı belli. Sadece merakımı gidermek istemiştim. Biraz kazdıktan sonra bahsedilen mozaiği gördüm. Baktım normal taş, üzerinde desen var. Öyle olunca da bıraktım. 2.5 ay sonra şikayet üzerine jandarma gözaltına aldı. İfademi verdikten sonra da serbest bıraktılar.”

 

Yalman, Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden yetkililerin ahırın bulunduğu yerde kazı çalışması yapacağını ve 25 metre olduğu ileri sürülen mozaiği götüreceğini de söyledi. 

Milliyet, Haber: Demet Öztürk, 19.01.2010

VAN GOGH'UN KANLI MEKTUPLARI

 

Ünlü Hollandalı ressam Vincent Van Gogh'un hayatının son dönemlerinde ruh sağlığının bozulduğu biliniyordu. Ressamın yaşamını sorguladığı ve üzerinde kan izinin bulunduğu mektup İngiltere'de sergilenmeye başladı. Sergide Van Gogh'un erkek kardeşi Theo'ya yazdığı ancak göndermediği mektuplar da bulunuyor.

Sabah, 18.01.2010

HAVRA RESTORE EDİLECEK

 

Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün şu anda bir harabe görünümünde olan eski havrayı restore ettirip kente yeniden kazandıracağı belirtilirken, Büyükşehir Belediyesi'nin de havra çevresinde düzenleme yapacağı kaydedildi.

 

Havra'nın çevresinde düzenleme çalışması Vakıflar Bölge Müdürü İsa Güven, havranın 2010'da restore edilip kente yeniden kazandırılacağını belirtirken, kendilerinin restorasyon işlemlerini tamamlanmasının ardından çevre düzenlemesinin de başlayacağını söyledi. Bir yılda ayağa kalkacak havranın restorasyon işlemlerinin yaklaşık 1 milyon liraya mal olacağını dile getiren Güven, havranın çalışmalar başladıktan bir yıl sonra tamamlanacağını dile getirdi.

Gaziantep Hakimiyet, 18.01.2010

İZNİK DÜNYA KENTİ OLACAK





Vali Şahabbettin Harput, İznik'te birinci konsülün ilk toplanma yerinin tespit edilmesi için çalıştıklarını, Vatikan ile yapılan yazışmalardan netice alınamamasına rağmen çalıştay düzenleneceğini bildirdi. Vali Harput, İznik`i dünyanın önemli merkezlerinden biri yapmayı hedeflediklerini söyledi.

 

İznik ilçe Stadyumu'nun açılış töreni için ilçeye giden Vali Şahabettin Harput, Kaymakam Nurettin Kakillioğlu, Belediye Başkanı Kadri Eryılmaz, İl Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya, İl Genel Meclis Başkanı Nurettin Avcı, İl Özel İdaresi Genel Sekreter Yardımcısı Müfit Aydın ve İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Gedik ile birlikte toplantı yaptı.


Birinci konsülün ilk toplanma yerinin tespit edilmesiyle ilgi çalışmaların devam ettiğini belirten Vali Harput, `Vatikan ile yapmış olduğumuz yazışmalar sonucunda bir netice elde edemedik. Fakat araştırmalarımız devam ediyor. Konuyla ilgili ilerleyen günlerde bir çalıştay yapmayı planlıyoruz. Bu çalıştaya yer tespitiyle ilgili yurt içinden ve yurt dışından fikri olabilecek herkesin katılmasını sağlayacağız. Birinci konsülün toplandığı yerin tespiti, hem İznik, hem Bursa, hem Türkiye, hem de Hıristiyan alemi açısından çok önemli. İznik`i, bir Efes ve Meryem Ana gibi dünyanın önemli merkezlerinden biri haline getirmeyi planlıyoruz` dedi.

 

Kılıçarslan Caddesi'nin taşıt trafiğine kapatılarak turistlerin rahatça gezebileceği yürüyüş yolu olması için kurumlarla irtibata geçeceğini beliren Vali Harput, Lefke Kapı`dan başlayarak sur boyunca yapılması planlanan yürüyüş yolunu yerinde inceledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 4 bin 700 metrelik surların onarımıyla ilgili proje çalışmalarının başlatılacağını belirten Vali Harput, `Sur içerisinde kalan yerleşim yerlerinin, sur dışına çıkartılarak İznik`i dünyanın en büyük müze kenti yapmayı planlıyoruz” diye konuştu.


Sur içinde yaşayan 15 bin kişiyi nakletmenin zor olduğunu kaydeden Vali Şahabettin Harput projenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından olumlu karşılandığını söyledi. Harput, ilk hedefin surların diğer tarihi yapıların önünü açarak restorasyonlarını yapmak olduğunu anlattı.
Bursa`dan ayrı olarak İznik için de tanıtım filmi hazırlanacağını açıklayan Harput, `Türkçe ve İngilizce olacak filmle, İznik`in tanıtımını yapacağız. İznik için önemli olan diğer konulardan bir tanesi de ulaşımdır. Yenişehir Havaalanı'ndan İznik`e ulaşımı sağlayan karayolunun bir an önce onarılması gerekiyor. Kurumlarla görüşerek yolun onarılmasını sağlayacağız` dedi.

Bursa Olay, 18.01.2010

2010 KÜLTÜR BAŞKENTİ'NDE SANAT TARİHİ ÖĞRETMENİ YOK

 

Havayi fişek atılarak kültür başkenti olunmuyor...

 

Sanat Tarihi dersinin zorunlu ders kapsamından çıkarılarak seçmeli ders haline getirilmesine itiraz eden Sanat Tarihi öğretmeni gönderdiği elektronik postada 2010 Dünya Kültür Başkenti’nin Sanat Tarihi eğitimine verdiği önemi gözler önüne seriyor....

 

Bizler hem sanat tarihi mezunları hem de nadirde olsa atanabilmiş olan sanat tarihi öğretmenleri olarak çok zor durumdayız. Nedeni ise, Türkiye gibi tarihi eserleri ve geçmişi zengin olan bir ülkede, ortaöğretim kurumlarında sanat tarihi derslerinin önceleri zorunlu, sonradan seçmeli ders haline getirilmesidir. Ayrıca son yıllarda bu dersler, alan dışından diğer öğretmenler tarafından da verilmekte ve bu durum hem dersin amacının gerçekleşmesini engellemekte, hem de biz sanat tarihçileri madur edilmektedir. Sanat tarihi dersleri bu gün, bu konuya merakı olan ve bu alanda bilgi edinmeyi isteyen öğrenciler tarafından seçilmeyi beklemektedir. Böylece sanat tarihi hakkında bilgisi olmayan ve yanlış eğitim sisteminden dolayı bu alandan uzaklaştırılan bireylerden oluşan bir toplum karşımıza çıkmaktadır. Oysa tarih boyunca insanın yaratıp geliştirdiği sanat eserleri, ait olduğu toplumun kültür hazinesini oluşturmaktadır. Bunların öğrenilmesi milli şuuru uyandırır ve destekler. Aynı zamanda bu bilinç, kültür varlıklarının korunması ve sonraki nesillere aktarılmasını sağlar.

 

Bugün nadirde olsa atanabilmiş sanat tarihi öğretmenlerinin de durumu perişandır. Son rakamlara göre; “2010 Dünya Kültür Başkent”liğine ev sahipliği yapacak TÜRKİYE’de, 133 kadrolu, 10 sözleşmeli olmak üzere toplam 143 sanat tarihi öğretmeni görev yapmaktadır. Ancak 3-4 yıla kadar tüm genel liseler Anadolu lisesine çevrilecek, bu durumda görev yapmakta olan branş öğretmenleri için, "And. Lis. Öğrt. Seçme" sınavı başvuru sayfası açılmadığı için sınava giremeyeceklerdir. Böylece branş tamamen atıl duruma düşecektir. Bu nedenle sanat tarihi dersini seçmeli ders statüsünden çıkarıp, zorunlu ders olarak hak ettiği konuma getirmemiz gerekmektedir. Bu durumda hem sanat tarihi öğretmen alımı artacak hem de "And. Lis. Öğrt. Seçme" sınavı başvuru sayfası açılacaktır. Ayrıca hiçbir branşta böyle bir sıkıntı yoktur. Sizinde bildiğiniz üzere, her branşın bir ana dersi bir de seçmeli dersi vardır. Bakanlığa konu ile ilgili verdiğimiz dilekçeye gelen cevapta hiç bir açık, tatmin edici cümle yoktur, mevzuatın şu maddesi gereğince diye bir açıklık getirmemişlerdir. Çok çaresiz bir durumdayız!... GERÇEKTEN!... Çabalıyoruz ama sesimizi duymak istemiyorlar. Yukarıda da bahsi geçen 143 sanat tarihi öğretmeni; ilerde dersi olmadığı için geri hizmete alınan, kütüphanede vb. yerlerde çalıştırılan, işini yapamayan bir öğretmen grubu olacaklardır.

 

Kısaca sanat tarihi günümüzde mecbur kalınmadıkça seçilmeyen bir ders durumuna gelmiştir ve genel eğitim içinde var olma sorunu yaşamaktadır. Türkiye gibi tarihi ve kültürel mirası zengin olan bir ülkede, toplumdaki bu bilinçsizliği gidermek ve insan olarak yaşamın gereklerinden olan sanat ve sanat tarihinin önemini kavratmak için eğitim politikalarında değişiklikler yapılmalıdır. Sanat ve sanat tarihi eğitimi de genel eğitimin bir parçasıdır. İnsan hayatında önemli yere sahip olan manevi duygularımız ve bu maneviyatımızı besleyen kültürümüz, varlığımızın nedenidir. Toplumlar; tarihleri ve tarih boyunca ürettikleri kültürleri ile varlıklarını sürdürmektedir. Toplumsal değerlere, tarihe, sanata ve geçmişe sahip çıkmak ulusları başarıya götürür. Bunda da ‘Sanat Tarihi Eğitimi'nin’ önemi büyüktür.

 

Artık, sanat tarihçilerine yapılan haksızlıklar kesinlikle kabul edilemeyecek düzeye ulaşmıştır. Bu haksızlığa biran önce son verilmesi gerekmektedir. Artık sanat tarihçileri madur edilmemelidir. Sitenizde sanat tarihçilerinin haklı haykırışları ve şikayet mesajları her geçen gün artmaktadır ve artacaktır. Bu duyarsızlığa sizin duyarlı bir şekilde eğilim göstereceğinize tüm sanat tarihçileri canı gönülden inanmaktadır. Bu inancımızda haklı çıkacağımıza inanıyor, biz madur sanat tarihçilerinin de yanında yer almanızı bekliyoruz.

 

Saygılarımızla “Mağdur Sanat Tarihçileri…”

abbasguclu.com.tr, 17.01.2010

HERKES SUSSUN BAŞKENT İSTANBUL KONUŞACAK

 

İstanbul bugün resmen Avrupa Kültür Başkenti oluyor. 2006 yılının kasım ayında İstanbul 2010 Kültür başkenti ilan edilmişti.

 

Türkiye'nin uluslararası arenada adını duyurması ve imajını güçlendirmesi açısından büyük bir fırsattı. Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra İstanbul'u, Avrupa Kültür başkenti olarak hazırlamak, 2010 yılında yapılacak etkinlikleri planlamak ve yönetmek, kamu kurum ve kuruluşlarının bu amaçla yapacakları çalışmalarda koordinasyonu sağlamak amacıyla İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı kuruldu.

 

Ajans gelen projeleri karara bağlayan merci oldu. Ajansın Genel Sekreteri Yılmaz Kurt iki yıllık sürede 2 bin 300'den fazla projenin kendilerine geldiğini 497'sinin kabul edildiğini söyledi. Kurt, medyada yolsuzluk iddialarının sıklıkla gündeme gelmesinde yaklaşık 2 bin kişilik memnuniyetsiz kitlenin de payının olduğunu düşünüyor. "Kamuoyunda öyle bir hava estirildi ki burada milyonlar uçuyor ve kapanın elinde kalıyor gibi. Kesinlikle böyle bir şey yok. Ajansın harcadığı miktar 70-80 milyon TL." Bütçede gözüken paraların yüzde 70'inin tarihi eserlerin restorasyonu için kullanıldığını belirten Kurt, "Yola çıkarken amacımız sahip olduğu tarihi ve kültürel değerler ve kültür sanat potansiyeli ile İstanbul'un Avrupa'da bir marka bir şehir olmasına katkı sağlamaktı. İkinci hedefimiz ise İstanbulluluk bilincinin geliştirilmesiydi." ifadelerinde bulundu.

 

2010 Ajansı hangi hedeflerle yola çıkmıştı, bugün gelinen noktada bu hedefe ne kadar yaklaştı?

Sahip olduğu tarihi ve kültürel değerler ve kültür sanat potansiyeli ile İstanbul'un Avrupa'da bir marka bir şehir olmasına katkı sağlamaktı amaç. Bu amaç doğrultusunda adımlar atıldı. Tabii bunların sonuçlarını bugünden yarına görmek çok kolay değil. Zaman isteyen işler bunlar. Bu süreçte yabancı basının İstanbul'a ilgisi büyük oldu. Avrupa'nın, Amerika'nın en saygın gazetelerinde İstanbul 2010 yılında kültür sanat turizm destinasyonu olarak gidilmesi gereken yerlerin başında gösteriliyor.

 

Ayrıca yurtdışı için reklam kampanyaları yapılıyor mu?

Reklam kampanyamızı yurtiçi-yurtdışı olarak ikiye ayırdık. Yurtdışında belli mecralarda İstanbul'u tanıtan reklamlara ve sloganlara yer verdik. Bir de dergi, gazete ve televizyonlarda bugüne kadar İstanbul'la ilgili yapılmayan bir kampanya yürüttük. Bununla ilgili özel fotoğraf çalışması yapıldı. Tarihi yarımadayı gösteren fotoğraf Madrid'den Paris'e, Venedik'ten Roma'ya birçok şehir meydanında açık alanlara giydirildi. İlham veren şehir sloganı kullanıldı. Şu anda dergilerde, gazetelerde bu şekilde ilanlar çıkıyor. Yakında da dünyanın belli kanallarında reklam filmi gösterilecek.

 

Ajansın bütçesi sık sık medyada gündeme geldi. Ne kadar bütçe ayrılmıştı, ne kadarı kullanıldı?

2 bin 300'den fazla proje geldi. Bunun da bütçesi 3 milyar TL'yi aşan bir rakam. Bütçe meselesine gelirsek; bu konu çok speküle edildi. Bizi yordu, üzdü. Yanlış çağrışımlara yol açtı. Ajansın milyar dolarlık bir bütçesi olduğu yazılıp söylendi. Kesinlikle böyle bir şey yok. 2009 bütçesi olarak 805 milyon TL öngörülmüş. Ama bize gelen para 200 milyon TL. Bu yılki bütçemiz de 305 milyon TL. 2008 yılı bütçe rakamı 285 milyon olarak düşünülmüş. Ama 78 milyon TL gelmiş, bunun 40 milyonu harcanmış. 2009 bütçesindeki miktarın yüzde 70'i, bu yılki miktarın da yüzde 60'ı tarihi ve kültürel yapıların restorasyonu için ayrıldı. Ayrıca UNESCO tarafından koruma altına alınmış yapılara da kaynak ayrıldı bu bütçeden. Nemrut, Sivas Divriği Camii gibi. Bu rakamları düştüğümüzde ajansın harcadığı miktar 70-80 milyon TL. Ama kamuoyunda öyle bir hava estirildi ki burada milyonlar uçuyor ve kapanın elinde kalıyor gibi. Kesinlikle böyle bir şey yok.

 

Gelen projelerden kaçı kabul edildi?

2 bin 329 proje geldi. Bunlardan 497'si kabul edildi. Bu da gelen projelerin yüzde 20'sine karşılık geliyor. Yüzde sekseni kabul edilmedi. Programa dahil edilemeyenlerin kimi haklı, kimi haksız tepkileri oldu. Spekülasyonlara yol açtı.

 

Projelerden daha çok idari sıkıntılar ve yolsuzluk iddiaları gündeme geldi.

Projesi kabul edilmeyen 2 bine yakın insan var. Hepsi de projelerinin en iyi projeler olduklarını kabul ediyorlardı. Başka hesaplaşmalar bizim üzerimizden yapılmaya çalışıldı. Biz olabildiğince şeffafız.

 

2010'un heba edildiğini düşünen geniş bir kitle de var...

Biz millet olarak abartmayı seven bir kültürden geliyoruz. Bazen bir kurumla, bir yasayla birçok şeyi düzeltebileceğimiz yanılgısına düşüyoruz. İstanbul 2010'nun en büyük talihsizliklerinden biri bu. İstanbul'un birçok sorununun çözülebileceği gibi büyük bir beklenti oluştu. Bir yıllık, iki yıllık kurumla istenen kaynağı da verseniz yıllanmış sorunları çözemezsiniz.

 

2010'un en iddialı projesi neydi?

Atatürk Kültür Merkezi, 2010'un en büyük projesi idi. Ajans bütün sorumluluklarını yerine getirdi. AKM'yi 21. yüzyıla hazırlayacak konsept bir proje hazırladı. İhale yapıldı. Sözleşme aşamasına gelinmişti. Ama açılan dava sonucu yargı süreci yaşandı. 2010 yılıyla anılacak en iddialı projemizi gerçekleştirememiş olduk.

 

Diğer önemli bulduğunuz projeler neler?

İstanbul'u İstanbul yapan ikonlar, eserler, anıtlar var. Bu eserlerin restorasyonu kaynak aktarılmadığı için yapılamıyordu. 2010 bir fırsat olarak görüldü. Ayasofya'nın içinde 1993 yılından beri duran bir iskele var. Yeterli kaynak aktarılamadığı için restorasyon tamamlanamıyordu ve iskele 16 yıldır duruyordu. Ama şimdi tamamlandı, iskele sökülecek. Yine Topkapı Sarayı'nın birçok bölümü restore ediliyor. Sur-i Sultani diye Topkapı Sarayı'nın orijinal surlarının içinin bir müze park haline getirilmesi projemiz var. Uzun vadeli çalışmanın ilk tuğlasını koymuş olacağız. Yürütülebilirse 2010 yılıyla anılacak güzel bir proje olacak.

 

İstanbullu için ne ifade etmeli 2010?

İstanbul 2010'nun aslında makro hedefi İstanbulluluk bilincinin geliştirilmesidir. İstanbul dev bir metropol, İstanbul'da yaşadığı halde bu kentin ne olduğunu, ne anlam ifade ettiğini bilmeyen milyonlarca insan var. Son reklam kampanyalarımızda 'Şimdi Yeniden Keşfetme Zamanı' sloganını özellikle kullandık. Bu kentteki ikon olan eserleri de kampanyada kullanıyoruz. Çünkü bu yapıları hiç görmemiş milyonla İstanbullu var. Yine hiç deniz görmemiş, hiç tiyatroya gitmemiş, hiç müze gezmemiş insanımız var. Bunlar için de projeler hazırladık. Kültür sanatı onların ayağına götüreceğiz, kimi zaman da onları alıp müzelerde gezdireceğiz. Kültün sanat ortak paydasında şehirli olma yolunda bir adım atmış olmayı amaçlıyoruz.

 

Ajansın yıl sonu itibarıyla işlevi bitiyor mu?

Evet, ajans kapanacak. 130-140 çalışanı var. Yıl sonu itibarıyla ajansın işi bitiyor. 6 aylık bir tasfiye süreci var. 2011 Haziran'ında tamamen bitmiş olacak.

Zaman, Haber: Mustafa Tokay, 16.01.2010


******


İSTANBUL KÜLTÜRÜN BAŞKENTİ Mİ OLUYOR?

 

Bugün İstanbul'un 2010 Kültür Başkenti olmasıyla ilgili açılış etkinlikleri yapılıyor. Haliç Kongre Kültür Merkezi'nde 17.30'da başlayacak olan açılış etkinliklerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan birer konuşma yapacaklar. Günün ağır toplarından biri de Tarkan. Tarkan Taksim Meydanı'nda sahne alacak. Etkinlikler ve havai fişek gösterileri Kadıköy, Beylikdüzü, Pendik ve Sultanahmet'te de devam edecek.


Uzun süredir hazırlıkları yapılan "2010 Kültür Başkenti" olma haline İstanbul tartışmalı girdi. 2007'de kurulan 2010 Ajansı, o günden bu yana kenti 2010'a hazırlamayı üstlenmişti. Kabul edilen proje sayısının 400 olduğu belirtiliyor. Ancak geçen yıl sundukları projeleri geriye çekerek sürece dahil olmak istemediklerini söyleyen isimler de oldu.


Ama asıl tartışma Kültür Başkenti kavramının küresel kentleşme ve geçtiğimiz yıl bir dizi yıkımla sürdürülen Kentsel Dönüşüm Projesi'yle ilişkisinin sorgulanması ile ilgiliydi. Bu tartışmanın yıl boyunca sürmesi de bekleniyor.


Çünkü küresel kent kategorisine dahil edilen İstanbul'un aynı zamanda dünyanın finans hareketlerinin izlendiği, yönetildiği bir finans merkezi haline gelebilmesi için sermayeye cazip gelebilecek bir şekilde elden geçirilmesi gerekiyor. Bu ise onun kültür başkenti ilan edilmesiyle yakından ilgili. İstanbul'un dönüşümü '90'lı yılların başından beri gündemde. Önce yerel yönetimlerin merkezden sübvanse edilmesi durduruldu sonra belediye hizmetlerinin özelleştirilmesine olanaklar sağlandı ve müze gibi kültürel varlıkların yerel yönetimlere devriyle kamunun kontrolündeki kültürel kurumların özelleştirilmesinin de yolu açıldı. Bu, kentin kültürel ve tarihsel varlıklarının kar amaçlı olarak yeniden elden geçirilmesi, bazılarının taşıdığı manevi değer hiçe sayılarak ortadan kaldırılması anlamına da geliyor. Geçen yıl Sulukule'nin yıkılması, AKM'nin içinde lokanta ve alışveriş merkezlerinin olacağı bir bina haline getirilmek istenmesi (Kültür insanlarının çabalarıyla süreç durduruldu), Haydarpaşa Garı'nın eğlence amaçlı olarak dönüşümden geçirilme çabası, Tarlabaşı Mahallesi'ne yıkım kararı çıkarılması, Emek Sineması'nın yıkılması vs. bu kapsamda girişimlerdi.


Finans merkezi olması öngörülen bir kentin kültürel bakımdan da dönüşüme uğratılması onun sermaye için cazip bir kent haline gelmesinin öngörülen şartlarından biri. Küresel kentler en fazla sermayeyi çekebilmek için başka dünya kentleriyle yarışırken cilalanıp ışıltılı bir görünüm kazanma eğilimindeler. Çünkü bu süreç aynı zamanda işi gücü parayla uğraşmak olan bir yeni nüfus grubunun içerden ve dışarıdan kentin merkezine doğru akacağı anlamına geliyor. Kentsel Dönüşüm Projesiyle merkezi yerlere yakın yerleşim bölgelerinden uzaklaştırılan emekçilerin boşalttıkları alanlara yerleşecek olan yeni nüfusun kültürel yeniden üretimi eski sakinlerinkine benzemiyor doğal olarak. Yeni bir eğlenme, konaklama, barınma ve turizm anlayışına göre kentin yeniden şekillendirilmesi bu ayrıntı göz önüne alınarak yapılıyor. Bütün bu kültürel dönüşüm de finans merkezi olacak bir kentin ihtiyacı kapsamında görülüyor.


2010'da kültür başkenti olacağı ilan edilen İstanbul'un hazırlığı için neredeyse küçük bir hazine harcandı. Projeler karşılığında verilen paralar da epey bir yekun tutuyor. Kültürün sürekliliğine ve kalıcılığına inanan sanatçılar bu projeci zihniyeti de eleştiriyorlar. Eşit bir mübadeleymiş gibi görünen alışverişin, projelerin mahiyetini belirleyecek biçimde bir sansür ve otosansüre yol açmasından endişeliler. Çünkü projeleri onaylayacak kurumların kültüre bakış açısı ve gündemleri sanatçının özgür ve bağımsız yaratısını engelleyebilir ve bunun önünü almak da kolay değil. Projeciliğin mevcut kültür ve sanat ortamını da dönüşüme uğratmaya, küreselleşmenin kültürel gündemini dayatarak tek tipleştirmeye yol açacağı endişesi sanatçılar arasında sıkça konuşulan konular arasında.


İstanbul, kültür başkenti olduğu yıla bir dizi soruya yanıt aranırken girdi. Sürecin kültür dünyasında hayli verimli tartışmalara zemin oluşturacağı şimdiden görülüyor.

 

Orhan Aydın (Tiyatro Sanatçısı)
Geçtiğimiz yıl bu vakitler kültür sanat alanlarının büyük bir bölümü hem Harbiye ve AKM yıkılmasın diye meydanlara çıkmıştık. Aynı tarihlerde kültür sanat alanlarının sorunlarının bu ülkede çözülmez hale geldiğini söylemiştik ve çözüm önerilerimizi sunmuştuk. Sistemin yürütücüleri ve Kültür Bakanlığı sorunlarınızı 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinde çözeceğiz demişlerdi. Yeni bir adım attık bu kültür başkenti ajansıdır; 2010 boyunca yapılacak tüm etkinlikler bu ülkenin sanatçılarıyla yapılacak deniyordu. Oysa süreci birlikte yaşadık. Dağ fare doğurdu. Başta Egemen Bağış olmak üzere 6 bakana, valiye, belediye başkanına ve hükümete yakın cemaatlere işler havale edildiğini bir sürü ortak işler yapıldığını gördük. Ajans kurulduktan birkaç ay sonra istifalar yaşandı. Saptamalarımız karşılığını buldu bu da AKP’nin kurdurduğu bir ajans üzerinden İstanbul’un bir kültür başkenti organizasyonlarını yapamayacağını gösterdi. Çünkü sanata, sanatçıya düşman davrandı. Ajanstan bize bir proje gelmeyeceğini öngörüyorduk. Öyle de oldu.


İstanbul’un gerçek sahipleri zengin semtlerde oturanlar değil. Yoksulları gerçek sahipleri, emekçileri gerçek sahipleri. Taksim’in hemen dibinde büyük bir yoksulluk var. Hükümetin görmediği bu. Kültür başkenti üzerinden Tarlabaşı’ndan Balat’a kadar kentsel üleşme-bölüşme adı altında bu yerler peşkeş çekiliyor. Kültür başkenti diyerek buraları peşkeş çekiyorlar.
Bu ülkenin Başbakanı belediye başkanıyken tarihi surlara ne gerek var yıkalım demişti. Başbakan olunca da kültür sanat varlıklarına nasıl yaklaştığını da gösterdi. Tarihi Yarım Ada’da, Boğaz’da her yerde rant peşinde. Tarihsel dokuyu özel şirketlere peşkeş çekiyor. Yalnız İstanbul değil bütün bir Anadolu kültürel miras açısından çok kıymetli bir zemine sahip, ama ya sular altında kalıyor ya kazılar durdurulmuş durumda.

 

Orhan Kurtuldu (Tiyatro Sanatçısı)
Tabii ki İstanbul her zaman dünya başkenti bizim için. Fakat ona kültür başkenti diyebilmek için bu şehrin her bir tarafında kültür merkezlerinin olması gerekmez mi? Sadece AKM’ye sıkışmış bir kültür merkezi olur mu. AKM’ye bale salonu yerine lüks lokanta yapılmak istendi. Orada kongre turizmine hizmet edecek bir yapılanma isteniyordu. Şu an mahkeme kararıyla AKM kurtuldu diyebiliriz. Bizler ve halk karşı çıktığı için kültür merkezini kurtardık. Dubai özentisiyle olmaz bu işler. Oradaki mimari yapıları örnek gösteriyorlar, bizim mimari örneğimiz yok mu? Muhsin Ertuğrul bir tiyatro sahnesiydi şimdi ismi yine sahne ama o sahne ne amaçla kullanılacak kongre merkezine mi dönüştürülecek. Şehir tiyatrolarına ait olan sahne, kongre merkezinin oluyor. Kentsel dönüşümün bir parçası yapacaklar. Topbaş her türlü şova da ev sahipliği yapacağını söylüyor. Bir tiyatro sahnesinde bunlara ihtiyaç var mı, tiyatroculara sordunuz mu?


Canol Kocagöz (Özerk Sanat Konseyi)

İstanbul’un 2010 kültür başkenti olmasına ilk başta sevinmiştik. Bir takım sanat akımlarının Türkiye'ye geleceğini, yaygınlaşacağını kitlelerle buluşacağını ümit ediyorduk. Ama popüler sanat dışında bir şey yapılmadığını, kültürün metalaştırılması dışında bir şey yapılmadığını gördük. Buna karşı Özerk Sanat Konseyi ve Mimarlar Odası başta olmak üzere diğer sanat kuruluşları ve kişilerin katılımıyla İstanbul Sanat Forumu’nu kurduk. Mahallelere kadar yaymayı amaçladık. Sadace 2010’a değil uzun zamana yaymak istedik. Kitleleri sanatla buluşturmayı amaçlıyoruz. Manifestoyla açıkladık. Herkes bu Sanat Forumu’na katılabilir. Kültürü yaşamın içine sokabilir. Ayrıca Türkiye’de yaşayan etnik kesimlerin kültürünü de açığa çıkarmak görevimiz. Kaybolan kültürlerin tekrar hayata geçmesi için çalışmalar yapmalıyız. Bu söylediklerim Avrupa Kültür Başkenti çalışmalarına kültürün metalaştırılmasına karşı yapılacak çalışmalar.


Kubilay Önal (Mimarlar Odası Merkez Yönetim kurulu üyesi)
İstanbul 2010’un projelendirme sürecine bakıldığında Sayıştay denetiminin dışında kalan bir çok projenin olduğunu görürsünüz. Bir tür para aktarma projesi oldu bu. Ama halkla İstanbullularla, kent mekanlarıyla ne ilgisi var bunların diye sorarsanız çok küçük bir ilgisi var diyebiliriz. Geleceğe dönük kalıcı etkisinden ise pek söz edemeyiz.

Evrensel, Yazı: Nuray Sancar, 16.01.2010


******


BİR MASAL GİBİ...





İstanbul yeni yıla yeni bir unvanla girdi: Artık resmen Avrupa Kültür Başkenti. Haliç Kongre Merkezi’ndeki törende konuşan Başbakan Erdoğan, İstanbul’un bir özgürlük şehri olduğunun altını çizdi ve tarihiyle, kültürüyle yüzünün hep Avrupa’ya dönük olduğunu söyledi.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri dün, Haliç Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla yapıldı. Açılış etkinliklerinde, devletin zirvesi, iş ve sanat dünyası bir araya geldi.
Haliç’teki kutlamalara, Cumhurbaşkanı Gül eşi Hayrünnisa Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan eşi Emine Erdoğan, Başbakan yardımcıları Bülent Arınç, Ali Babacan, Devlet Bakanı ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Koordinasyon Kurulu Başkanı Hayati Yazıcı, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve eşi, Tarım Bakanı Mehdi Eker, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu eşi Sare Davutoğlu, Başmüzakereci Egemen Bağış eşi Beyhan Bağış, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, Devlet Bakanı Faruk Özak, KKTC Başkanı Derviş Eroğlu, Almanya Meclis Başkanı Norbert Lammert, Fener Rum Patriği Bartholomeos, Musevi Cemaati lideri İsak Haleva, Süryani Cemaati lideri Yusuf Çetin, işadamları Ali Sabancı, Erdoğan Demirören ve sanatçılar Orhan Gencebay ve Burhan Çaçan’ın da yer aldığı yaklaşık 5 bin davetli katıldı. Yarım saat geç başlayan programın açılış konuşmasını yapan 2010 Avrupa Kültür Başkenti Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç,  İstanbul’un yeni yıla yeni bir unvanla girdiğini belirterek, “İstanbul dünya barışının anahtarıdır. İstanbul, Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘kalbimizin bitmeyen bir destanıdır’. İstanbul’da her medeniyet kendine özgü eserler bırakmıştır. İstanbul dünya barışının umududur” dedi.


Başbakan Erdoğan ise konuşmasına “İmparator Konstanstin’den Fatih Sultan Mehmet’e, Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemal’e İstanbul’u bir nakış gibi işleyen, güzelliğine güzellik katan herkesi saygıyla anıyorum” diyerek başladı.

 

Erdoğan, “İstanbul, biraz Saraybosna’dır, biraz Kudüs’tür, biraz Paris’tir, biraz Viyana’dır, biraz Madrid’dir, biraz Bağdat’tır, Biraz Şam’dır, biraz Amman’dır. Ama İstanbul en çok da İstanbul’dur. İstanbul sevinirse Kahire, Beyrut, Bakü sevinir; İstanbul hüzünlenirse dünya hüzünlenir” dedi.
Erdoğan, İstanbul’un Türkiye’yi AB’ye bir adım daha yaklaştıracağına inandığını kaydetti.


İnternet arama motoru Google, Türkiye ana sayfasında “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” logosu oluşturdu. Dün akşam Haliç Kongre Merkezi’nde resmi açılışı yapılan “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri dolayısıyla oluşturulan logoda, İstanbul’un simgelerinden “Kız Kulesi” ve “Boğaziçi Köprüsü” ile geleneksel Türk motifleri yer aldı. Bu özel tasarımlı logonun üstüne tıklandığında, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleriyle ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşılabiliyor. 

Milliyet, Haber: Şakir Aydın, Fotoğraf: Okan Güzelce, 17.01.2010


******


SOĞUK GECEYİ FRANSIZ BALON SANATÇILARI ISITTI





İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması sebebiyle Kadıköy Deniz Otobüsü İskelesi’nin yanında düzenlenen gece, soğuk ve yağışlı hava sebebiyle ilk dakikalarda fazla ilgi görmedi.

Gecenin tanıtımı için asılan afişlerde günlerce Kadıköylüler, düzenlenecek etkinliğe davet edildi. Ancak, soğuk hava sebebiyle ilk dakikalarda ilgi az olurken, saat 19.00’da başlayan “ışık gösterisi” deniz yoluyla Kadıköy’e gelenlerin dikkatini çekti. Onlarca renkten oluşan havai fişekler gökyüzünde patlayınca kalabalıklar, otobüs duraklarından ve vapur iskelelerinden konser alanına doğru akmaya başladı. Sahne alan “Mor ve Ötesi” renk katarken, Fransız “Plasticiens Valonto” grubunun ip gösterisi adeta büyüledi.


İspark Otopark alanı girişinde polis ve İBB’nin zabıtaları ile güvenlik görevlileri önlem aldı. Arama noktalarından geçen İstanbulluları şimdiye kadar çok az görülen bir ışık gösterisi bekliyordu. Havai fişeklerin ara verdiği anda uçurtma şeklinde tasarlanan balonlar gökyüzüne salındı. Yerden iplerle kumanda edilen balonlar çeşitli figürler çizerken, özellikle çocuklar büyük ilgi gösterdi. İnsan suratlarına benzetilen şekillerle süslenen balonlar alanda süzüldü. Bir balonun altında gökyüzüne yükselen dansçı kız 20 metre yüksekte yaptığı gösteriyle ilgi çekti. Hepsi Fransız olan 25 kişilik Plasticiens Valonto adlı grup iplerle yön verdikleri balonlarla ilginç bir gösteri gerçekleştirdi. Birçok ülkede bu tür gösteriler sunan, olimpiyat oyunlarını renklendiren grup, büyük ilgi topladı.


UNESCO’nun belirlediği kültür başkentlerinin hepsine gittikleri öğrenilen grup, geceye renk kattıktan sonra, sahneye ‘Mor ve Ötesi’ çıktı. 2.5 saat süren etkinlik sırasında, güvenlik görevlilerinin görüntü almak isteyen basın mensuplarına engel olmak için çaba göstermesi gerginlik yaşanmasına sebep oldu.


Gençlerin coşkuyla tempo tuttuğu alternatif rock grubu ‘Mor ve Ötesi’ müzik ziyafeti verdi. Yağan yağmur ve şiddetli rüzgar nedeniyle kalabalığın içinde yer alan gençler müziğin temposuyla dans ederek ısınırken, alana küçük çocuklarıyla gelen aileler fazla beklemeden ayrıldı.

Milliyet, Haber: Gökhan Karakaş, 17.01.2010


******


SAHNE SENİN İSTANBUL





Haliç Kongre Merkezi’nin ana giriş kapısına uzanan kırmızı halıdan geçerek ilerliyor 2010 Avrupa Kültür Başkentliği, birkaç saat içinde resmileşecek İstanbul’un sakinleri; iş dünyasından sanat çevrelerinden...

 

Yağmurlu bir İstanbul akşamı...


Haliç Kongre Merkezi’nin ana giriş kapısına uzanan kırmızı halıdan geçerek ilerliyor 2010 Avrupa Kültür Başkentliği, birkaç saat içinde resmileşecek İstanbul’un sakinleri; iş dünyasından sanat çevrelerinden. Daimi başkentten siyasiler, diplomatlar... Ve yabancı konuklar.


Merkezin girişinde klasik Türk müziği eserleri seslendiren Haremde Neş’e grubu karşılıyor konukları.


Cumhurbaşkanı ve Başbakan eşleriyle birlikte içeri giriyorlar. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç sahneye geliyor. Salondaki konuklar için en doğru hitap “İstanbul’un saygı değer dostları” olduğunu söyleyen Avdagiç, 21. yy’da dünyanın sancılı ve heyecanlı bir süreçten geçtiğini dünya barışının anahtarının İstanbul olduğunu dikkat çekiyor.


“İstanbul’u önemli yapan nedir” sorusunu, iki şaire göndermeyle cevaplıyor: “İstanbul kalbimizin bitmeyen destanıdır” diyen Sezai Karakoç ve “Sadece İstanbul’dur efsunlu güzellikleri yaratan” dizesiyle Yahya Kemal. “İstanbul geleceğin sahnesine doğru yol alıyor o yüzden sahne senin İstanbul” diyen Avdagiç sözlerini “Şimdi İstanbul’u yeniden keşfetmenin, dinlemenin sözün özü İstanbul’un zamanı” cümlesiyle bitiriyor.


Avdagiç’in ardından söz alan Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş “Medeniyetlerin çeyiz sandığını açmaya başlıyoruz” diyerek giriyor konuşmasına. Topbaş, “Hep evrensel nitelikler taşımış, çoğulcu, çok renkli, menediyetler ittifakının sembolü” olarak nitelediği İstanbul’un Avrupa Kültür Başkentliğiyle dünyanın en güçlü kentlerinden biri olduğunu tescillediğini vurguluyor. Topbaş’ın göndermesi ise Mevlana üzerinden oluyor: “Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.”

Başbakan’ın Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Yahya Kemal ve Nedim’den okuduğu İstanbul dizeleriyle büyük alkış aldığı konuşmasının ardından Yekta Kara yönetmenliğinde hazırlanan “İstanbul Büyüsü” adlı açılış gösterisi başlıyor.


Sahneyi bir uçtan bir uca kaplayan barkovizyondan martıları, denizleri, camileri, kalabalık insan yığınları, Boğaz’ı, gündüzü ve gecesiyle 24 saat İstanbul manzaraları geçiyor gösteri boyunca. Cüneyt Türel’den MFÖ’ye Sertap Erener’den Kubat’a Zuhal Olcay’dan Yetkin Dikinciler’e, Devlet Opera Korusu ile Devlet Balesi dansçılarına kadar gösteride yer alan tüm sanatçılar İstanbul dizeleri, şiirleri, şarkıları, türküleri, kentte yüzyıllardır birlikte yaşayan semavi dinlerden ilahileri, opera, bale ve uzun havasıyla “sahne senin” İstanbul diyorlar.


Törenin ardından, İstanbul 2010 yazılı şeffaf şemsiyelerini açıp kongre merkezinin önündeki iskeleye ilerliyor konuklar. Karşı yakadaki Eyüp sahiline yerleştirilmiş İstanbul 2010 yazılı dev tabelaya dönüyor yüzler. 2010’a ithafen 20.10’da başlaması planlanan havai fişek gösterisine geçildiğinde saatler 21.20’yi gösteriyor. Denizin içinden havai fişekler yükseliyor az sonra. İstanbul semaları bir anda muhteşem bir renk cümbüşüyle aydınlanıyor. Fotoğraf makineleri çıkıyor, cep telefonları kamera ayarına alınıyor, kimi efkarlı kimi keyifli sigaralar yakılıyor. Yüzlerde daha ziyade şaşkınlık... Gökyüzünde ses ve ışığın modern raksı! Tüm ana ve ara renkler dökülüyor Haliç’in sularına... Son karede bir sabah vaktiymiş gibi ışıl ışıl oluyor etraf. Şakınlığı geçmiş, keyiflenmiş konuklar uzun ve mutlu alkışlarıyla 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’u selamlıyorlar.

Milliyet, Haber: Filiz Aygündüz, 17.01.2010


******


BÜTÜN TAKSİM DANS EDİYORDU





Saatler 20’ye yaklaşırken Taksim’de her şey o kadar olağana yakın görünüyordu ki, gelip geçen meraklılar birbirlerini çekiştirip uzaklaştırdılar.

 

Ve sahiden çok görkemli bir geceyi kaçırmış oldular. Üstelik her şey çok sükunetle gerçekleşti. Taksim Meydanı barikatlarla kapatılmıştı, belli yerlerde kurulu turnikelerden geçip giriyordun içeri. Fakat ilginçtir, kimse birbirini itip kakmıyordu. Hatta girişteki kadın güvenlik görevlisi “Kusura bakmayın, biliyorum hoş bir şey değil ama mecburum” diye bakıyordu çantaların içine...


“Kültür başkenti olmanın hikmeti herhalde” diyerek girdik; İstanbul’un 2010 Kültür başkentlerinden biri oluşunun kutlandığı yedi merkezden birine. Muhtemelen son haftaların en soğuk gecesiydi, üstelik hiç durmayan da bir yağmur vardı. Vakitli gelenler titreyerek birazdan o meydanda konser verecek olan Tarkan’ı bekliyordu. Birazdan ortalığı saracak büyüden habersiz...


Saatler 20.10’u gösterirken ama, Taksim Parkı’nın üzerinden bir havai fişek atıldı. O yöne döndü başlar ve bir daha da kimse başka tarafa bakamadı. Önce beyaz bir perdenin ardında ışıklı siluetler belirdi, sonra bunlar duvarın üstünde danslarına başladılar. En son, her noktadan ayrı bir ateş çıkarken, ışıktan adamlarımız tepeden sarkıtılmış ipler marifetiyle havada dans ediyordu.

Ünlü Fransız grup F’in 45 dakika kadar süren gösterisi boyunca havai fişekler atıldı, ışık kümeleri kesişti, alevler parladı. Kesişen fişeklerden üzerimize ateş böcekleri yağdı. ‘Kültür’ün kaç ayrı yerden fırlatılıp birleştikçe çoğalan bir şey olduğunu düşündüren, büyüleyici bir gösteriydi.
Duvarın üstündeki ışık sönerken sahnedeki parladı bu kez. Ve Tarkan belirdi, “İşte kuzu kuzu geldim” diyerek. Sırtında “İstanbul” işli ceketiyle “Bu en sevdiği şehri, kalbi olan Taksim’den temsil etmekle duyduğu gururu” diye getirdi sonra. “İstanbul için enerjilerimizi birleştirelim” dedi,


Bütün Taksim dans ediyordu cumartesi gecesi. Meydan tamamen dolmuş, millet bulabildiği bütün yükseltilere tırmanmış, AKM karanlık ve hüzünlü dururken The Marmara inadına ışıl ışıldı. Kapıdaki güvenlik görevlilerinden valelere, Kitchenette’i tıka basa dolduran müşterilere herkes en azından yerinde sallanıyordu. Ve muhtemelen o gece oradan çıkan enerji İstanbul’un kültür barajlarına bir süre yeterdi...

Milliyet, Haber: Asu Maro, 17.01.2010


******


İSTANBUL'DA ŞÖLEN





İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin resmi açılış töreni yapıldı.

 

Haliç Kongre Merkezi'ndeki “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinliklerinin resmi açılış töreninde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu resmi protokol, konuşmaların ardından sanatçılarla toplu fotoğraf çektirdi.

Gecede, Yekta Kara'nın sanat yönetmenliğini yaptığı “İstanbul Büyüsü” adlı özel gösteri de sunuldu. İstanbul'un çok katmanlı kültürel yapısını şiir, dans, müzik, şehrin ses ve görüntülerinden oluşan 5 farklı unsurla anlatan ve 65 dakika süren gösteri, izleyenlerden büyük alkış aldı.

Sahne önünde 303 sanatçının görev aldığı gösteride, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Sultan Abdülaziz, Wolfgang Amadeus Mozart, Ahmed Adnan Saygun, Münir Nurettin Selçuk, Orhan Veli Kanık, Ferit Düzün ve Fahir Atakoğlu gibi farklı isimler tarafından İstanbul hakkında yapılan 24 eseri seslendirdi.

Tarihi boyunca üç imparatorluğa ev sahipliği yapan İstanbul'un tüm değerlerini içeren gösteride, sanatçılar Aynur, Bekir Ünlüataer, Cüneyt Türel, Dilek Türkan, Fatih Erkoç, İncesaz Grubu, Kevork Tavityan, Kubat, MFÖ, Sertab Erener, Yetkin Dikinciler ve Zuhal Olcay solist olarak yer aldı.

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrasına, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, Yarkın Perküsyon Grubu, Devlet Opera Korosu sanatçıları, Çocuk Korosu, Devlet Balesi dansçıları ve Pulathane Halk Oyunları Grubu de eşlik etti.

Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan, eşleri ve etkinliğe katılan protokol mensuplarıyla, gösterinin ardından Haliç Kongre Merkezi'nin önündeki Haliç Camialtı Tersanesi'ne kurulan iskelede, enerjisini İstanbul'dan alan bir “Kent Etkinliği” olarak tasarlanan, özel ışık ve havai fişek gösterisine, butona basarak start verdi.

Cumhurbaşkanı Gül, butona basarken, “2010 Avrupa Kültür Başkenti, İstanbul'a, Türkiye'ye ve tüm Avrupa'ya hayırlı olsun” dedi.

Protokol, daha sonra Haliç'te bir kilometrelik alanı kaplayan ışık ve havai fişek gösterisini izledi. Büyük bir coşku ve heyecanla takip edilen gösteri, vatandaşları büyüledi.

Şölen, aynı zamanda Taksim, Kadıköy, Pendik, Sultanahmet, Beylikdüzü ve Bağcılar meydanlarında kurulan özel ekranlardan da izlendi.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından, Ajansın koordinatörlüğünü de yürüten Devlet Bakanı Hayati Yazıcı'nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen törene, Cumhurbaşkanı Gül ve eşi Hayrünnisa Gül, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu, Almanya Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Ali Babacan, Devlet Bakanları Egemen Bağış, Mehmet Aydın ve Faruk Özak, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve eşi Sare Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve eşi Esra Şimşek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, iş adamları Ali Sabancı ve Erdoğan Demirören'in de aralarında bulunduğu iş dünyasının önde gelen isimleri, Fener Rum Patriği Bartholomeos, Türkiye Süryanileri Cemaati lideri Yusuf Çetin, Türkiye Musevileri Hahambaşı İsak Haleva, İstanbul Valisi Muammer Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Dr. Hilmi Bengi, İTO Başkanı Murat Yalçıntaş, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen ile Orhan Gencebay ve Burhan Çaçan'ın aralarında bulunduğu bazı sanatçılar katıldı.

Ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri olmak üzere yaklaşık 40 ülke ve uluslararası kuruluşun temsilcileri de töreni izledi.
 

Yenikapı Mevlevihanesi'nde “Mevlevi Kültürü Anlatımı ve Sema  Kültürü” gösterisi, “İst'te Yaşıyor ve Çalışıyor-Antoni Muntadas Çalıştay”  Sergisi ise 18 Ocak-14 Şubat tarihleri arasında sanatseverlerce Tophane-i  Amire'de görülebilecek.

 

“Yerel Yönetimler için Kültür Yönetimi Profesyonel Formasyon Programı 2.  Dönem” kapasite geliştirme toplantısı 19 Ocakta, “Müzik Nasıl Konuşur” konulu  basın toplantısı 20 Ocakta, kent kültürü başlığı altında “Yerel Yönetimler için  Kültür Yönetimi Profesyonel Formasyon Programı 2. dönem” kapasite geliştirme  toplantısı 21 Ocak'ta yapılacak.

 

23 Ocak'ta ise “Fotoğraf Geçidi-İstanbul Sanat ve Fotoğraf Seminerleri”  2010 Sanat Üretim Merkezinde, “Europa Nostra Meeting (Bizim Avrupamız-İstanbul  2010) Kentsel Uygulamalar Semineri”, “Yüzde Yüz Ekolojik Pazarın Geliştirilmesi  ve Tüketici Bilinçlendirme Feriköy Ekolojik Pazar” etkinliği ise Bomonti  Şişli'de gerçekleştirilecek.

Hürriyet, 17.01.2010


******


VE MUHSİN ERTUĞRUL SAHNESİ AÇILDI


Yıkılıp yeniden yapılması gündeme geldiğinde tiyatro ve sanat çevreleri 'tiyatromuzu yıktırmayız' kampanyası başlatmıştı. 31 Mart 2008'de gözyaşlarıyla kapanan perde, dün yeniden açıldı ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi, görkemli bir açılışla hizmete girdi. Kaygıların geçmişte kaldığını söyleyen tiyatro oyuncuları, teknolojinin son imkanlarıyla donatılan tiyatrodan oldukça memnun.

 

Dün bir festival havasında 2010 Avrupa Kültür Başkenti tacını takan İstanbul, görkemli bir tiyatro sahnesine de kavuştu. Yaklaşık bir buçuk yıl önce eski binanın yıkılma kararı verildiğinde pek çok tartışma ve protestonun odağı haline gelen Muhsin Ertuğrul Sahnesi, dün perdelerini yeniden açtı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden inşa edilen tiyatronun resmi açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Törene, Başbakan Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve pek çok tiyatro oyuncusu katıldı.

 

Törende konuşan Başkan Erdoğan, eski Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin yıkımından önce yapılan protestoları hatırlatarak, kendilerine tiyatroları yıkıyormuş muamelesi yapıldığını söyledi. "Sanki biz Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ni yere gömüyorduk. Neler söylemediler ki? Buraya cami inşa edeceğimizi bile iddia ettiler. Bizim sanata karşı düşmanlığımız olamaz, tam aksine bunu yaygınlaştırırız." diyen Erdoğan, sözü AKM'ye getirdi: "Burayı yıkalım, yerine Taksim'e yakışacak dev bir eser inşa edelim dedik. Ona da inanmadılar. Eğer başlayabilseydik 2010 açılışına orayı da yetiştirebilecektik." Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nin de tadilattan geçeceğini ifade eden Erdoğan, Cemil Topuzlu'nun üstünün mobil şekilde kapatılarak, dört mevsim kullanılabileceğini söyledi. Ertuğrul Günay ise İstanbul'da son iki yılda, 9. yeni sahneyi açtıklarını ifade etti. Günay, "Sanat mekanları kapanıyor, Türkiye'nin sanat yaşamı karartılıyor diyenlere buradan sadece bir gül atmak istiyorum." dedi. Kadir Topbaş da konuşmasında, Muhsin Ertuğrul'un hep özlemini duyduğu teknolojiye sahip, kendi adını taşıyan sahneyi açmanın mutluluğunu yaşadığını belirtti.

 

Tören, Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin geçmişten bugüne kısa tarihini anlatan film gösterimi ile başladı. Filmde, sahnenin yıkılarak yeniden yapılması gündeme geldiğinde koparılan 'Muhsin Ertuğrul'u yıktırmayız!' protestolarına cevap niteliğinde, basında yer alan haberler ve yapılan protestolardan görüntüler de yer aldı. Açılışta konuşma yapan tiyatro sanatçısı Ayla Algan, sadece Türkiye'de değil, tüm Avrupa'da bir kesinti olacaksa bunun kültür ve sanattan yapıldığını hatırlattı. Algan, bu yüzden sanatçıların birtakım korkularının olduğunu, kendisinin, yapım planlarını gördüğü için başlangıçta ikna olduğunu söyledi. Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi'nin geçen yıl açılmasının Muhsin Ertuğrul'un da yapılacağının teminatı olduğunu söyleyen Zihni Göktay, "Tamam, 'Tiyatromuz elden gidiyor' diye bir paranoya oluştu. Ancak bu ülkede Boğaziçi Köprüsü yapılırken bile protesto edildi. Darü'l Bedai denilen bu 'Güzellikler Evi'nin başöğretmeni Muhsin Ertuğrul olmak üzere 1914'ten beri bu tiyatroya emeği geçen, şu an aramızda olmayan meslektaşlarımızı da rahmetle anıyorum." dedi. Açılışta konuşan Muhsin Ertuğrul'un eşi Handan Ertuğrul ise, 50 yılı aşkın süredir tiyatroya hizmet verdiğini, açılan her tiyatro için emeği geçenlere minnet duyduğunu söyledi.

 

Sahnenin açılışını, konuşmalardan sonra, Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan; Handan Ertuğrul, Ertuğrul Günay, Kadir Topbaş ve sanatçılarla birlikte yaptı. Başbakan Erdoğan ve davetliler, törenin ardından Duşan Kovaçeviç'in 'İntiharın Genel Provası' adlı oyununu izledi. Muhsin Ertuğrul Sahnesi, bu özel gösterimin ardından, perdelerini kapattığı 'Keşanlı Ali Destanı' adlı oyunla 20 Ocak'ta yeniden perde diyecek.

  • Sahne için 17 milyon TL harcandı

  • Tiyatro binası 5 katlı ve 600 koltuğa sahip.

  • 16 ay önce başlayan bina inşaatı 17 milyon TL'ye mal oldu.

  • 476 metrekarelik sahne, yatay ve dikey olarak hareket edebiliyor.

  • Sahnede dijital ses sistemi var. Ahşap giydirmeler de akustik.

  • Binada engelliler için iki rampa, sahnede de 8 koltuk mevcut.

  • Ana kulis ve iki yan kulisin bulunduğu sahne arkasında özel mutfak, kafeterya, 6 özel oda ve idari odalar da yer alıyor.

  • İstanbul Kongre Merkezi'nin 850 araçlık otoparkını tiyatro izleyicileri de kullanabilecek.

  • Binadaki, Türkiye'nin ilk Tiyatro İhtisas Kütüphanesi de yenilendi.

Zaman, Haber: Yavuz Ulutürk, 17.01.2010


******


TRIŞKADAN TEYYARE...

 

Tırışkadan teyyare... Daha önce İzmir’i kerizlemeye çalışmışlardı “Expo’yu alacağız, acayip müthiş, aklınız durur” filan diye... Şimdi de İstanbul’a aynı numarayı yapıyorlar, “Kültür Başkenti olduk, inanılmaz bi şiy...”*

 

Hangi şehirde Expo 2010?

 

Madem bu kadar önemli bir hadiseydi, niye bilmiyoruz, nerdedir bu seneki Expo?

 

*

 

Kültür başkenti meselesine gelince...

 

Konserler monserler, havayi fişekler, öyle bir rüzgar yaratıyorlar ki, sanırsın “her şehre nasip olmayan lütuf”tur.

 

*

 

Bakın size listeyi vereyim...

 

Atina, Floransa,

Amsterdam, Berlin,

Paris, Glascow,

Dublin, Madrid,

Anvers, Lizbon,

Lüksemburg, Kopenhag,

Selanik, Stockholm,

Weimar, Reykjavik,

Bergen, Helsinki,

Brüksel, Prag, Krakow,

Santiago de Compostela,

Avignon, Bologna,

Rotterdam, Porto, Brugge,

Salamanca, Graz, Genova,

Lille, Cork, Patras,

Lüksemburg, Sibiu,

Liverpool, Stavanger,

Linz, Vilnius...

 

*

 

39 tane.

 

Halk arasındaki tabirle, Avrupa’da kültür başkenti olmayanı dövüyorlar birader... Biz olana kadar, Lüksemburg iki defa olmuş mesela... Hadi diyelim “Cork City”yi kahvede İddaa oynayanlar bilir, kültürün başkenti ilan ettikleri Sibiu’nun nerde olduğunu kaç kişi bilir Allah aşkına?

 

*

 

Üstelik, “Kültür başkenti olduk” diyorlar ama, “Kültür başkentleri olduk” aslında... Çünkü, 2010’da üç şehir kültür başkenti, İstanbul, Essen, Pecs...

3’ün 1’i yani.

 

*

 

Seneye Turku ile Tallinn, öbür seneye Guimares ile Maribor, daha öbür seneye Marsilya ile Kosice... Londra kültürsüz bu arada iyi mi! Budapeşte veya Moskova da.

 

*

 

Hayır, “evinden işine dört saatte gidebilen, iki santim yağmur yağdığında oturma odasında boğulan, son 15 senede Miniatürk’ten başka eseri olmayan bir şehir, nasıl kültür başkenti olabilir?” diye sormayacağım. Ama şunu merak ediyorum doğrusu...

 

*

 

Memleketin başkentinde 20 bin kişi, eksi 2 derecede, çoluğuyla çocuğuyla açlık grevi yaparken, adeta alay eder gibi, Tarkan’la göbek attırmanın neresi kültürdür?

Hürriyet, Yazı: Yılmaz Özdil, 17.01.2010


******


PERDENİN ARKASINDAKİLER

 

Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin açılışını yapan, daha sonra İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kutlamalarını başlatan Başbakan Erdoğan acaba sanatsal etkinlikler açısından İstanbul’un ne durumda olduğunu biliyor mu?

 

İstanbul, Avrupa’nın Kültür Başkenti olarak opera ve bale gösterilerinin yapılamadığı Avrupa’daki tek metropol.

 

Çünkü İstanbul’un, yani Avrupa Kültür Başkenti olan kentin opera ve bale sergilenecek bir merkezi yok.

 

Allah’tan CHP’li Belediye Başkanı Selami Öztürk, tekstil atölyesi olarak kullanılan ve perişan durumda olan Süreyya Operası’nı restore ettirip İstanbul’a kazandırdı.

 

O sayede İstanbul’da bugün küçük opera ve bale temsilleri yapılabiliyor. 

 

Çünkü Süreyya’nın sahne arkası büyük opera ve bale oyunlarının sergilenmesine uygun değil.

 

AKM ise AKP iktidarının illa yıkıp yenisini yapacağız diye tutturması yüzünden iki yıldır atıl vaziyette duruyor.

 

Daha ne kadar duracağı da belli değil.

 

Çünkü Başbakan da oranın yıkılmasından yana.

 

* * *

 

İstanbul’un acıklı durumuna devam edelim.

 

Bugün İstanbul’da, yani Avrupa Kültür Başkenti’nde sadece ve sadece bir tek konser salonu var.

 

O da şimdi yurtdışında olan ve ülkeye dönemeyen Bedrettin Dalan’ın yaptırdığı ve mükemmel olan Cemal Reşit Rey Konser salonu.

 

Salonsuzluktan İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası çadır tiyatrosu gibi her hafta bir başka mekanda konser verebiliyor.

 

Diğer müzik etkinlikleri ise orda burdaki toplantı salonlarında yapılıyor.

 

Yabancı bir orkestra şefi AKM’nin kapatılacağını öğrendiğinde şöyle demişti:

“Bu tip büyük sanat ve kültür merkezleri tamamen kapatılmaz. Parça parça yenilenir. Etkinlik hiçbir zaman durdurulmaz. AKM de kapatılmadan yenilenebilir. Sakın kapatmayın.”

 

Kültür Bakanlığı yetkilileri orkestra şefine çok kızmışlardı ve “Onu mahcup edeceğiz ve bir yıl sonra AKM’yi açacağız” demişlerdi.

 

2008 Mayıs’ında AKM kapatıldı. Aradan iki yıla yakın süre geçmesine karşın binaya tek çivi çakılmadı.

 

Bunun faturası yargıya kesilemez. Olayı yakından izleyen bir gazeteci olarak tek suçlunun Kültür Bakanlığı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

 

Şimdi yapılacak olan AKM’yi özelliğini bozmadan hızla yenilemektir.

 

İşte Avrupa’nın Kültür Başkenti olması görkemli törenlerle kutlanan İstanbul’un hiç de iç açıcı olmayan sanat karnesi...

 

Bence Başbakan Erdoğan’ın acilen ilgilenmesi gereken bir durum.

 

* * *

 

İstanbul’da olağanüstü görkemli havai fişek gösterileriyle renklenen törenler yapılır, kentin 7 noktasında pop konserleri verilirken Ankara’da bazı insanlar ekmeklerini korumak için mücadele ediyorlardı.

 

Tekel işçileri 34 gündür çoluk çocuk, kadın erkek hükümete seslerini duyurabilmek için Ankara ayazını yiyorlar.

 

Dün de binlerce işçinin katılımıyla Sıhhiye Meydanı’nda haklarını elde edebilmek için miting yaptılar.

 

Bir iktidar emeğin kutsallığına nasıl bu kadar duyarsız kalabilir?

 

Bir iktidar nasıl bu kadar kuruluşla aynı anda kavgalı olabilir?

 

Sayarsak ortaya şöyle ürkütücü bir liste çıkıyor:

Sendikalar, işçiler, memurlar, emekliler, üreticiler, yargı, medya, işadamları, sivil toplum örgütleri...

 

Başbakan önceki günkü konuşmasında şöyle diyor:

“Hiç kimsenin yaşam tarzına herhangi bir kastımız, kısıtlamamız olamaz.”

 

Başbakan bunu söylerken aynı günkü gazetelerde ilginç bir fotoğraf, televizyonlarda da görüntü vardı.

 

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay elinde tuttuğu şarap bardağını foto muhabirlerinin ve kameramanların çekim yaptığını görünce iki eliyle gizlemek zorunluluğunu duydu.

Hürriyet, Yazı: Tufan Türenç, 18.01.2010


******


AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ HEPİMİZE HAYIRLI OLSUN!

 

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olma süreci hepimizi değiştirecek.. Bir yıl içinde kültür iliklerimize kadar işleyecek.. Hayata kültürlü kültürlü bakacağız.. Daha çok kültür balığı tüketeceğiz.. Birbirimizin sülalesine değil, kültürümüze söveceğiz.. Ne kadar iyi.. 

 

Bugün İstanbul’un Avrupa Cehalet Başkenti olma durumundan çıkıp Avrupa Kültür Başkenti oluşunun dördüncü günü.. 

 

Bu resmi bir şey değil.. 

 

Yani Fransa’dan bir sinema yönetmeni çıkıp da “Ben kimsenin seyretmeyeceği; seyredenin de anlamayacağı entel film yapmak istiyorum..” derse, kendi memleketinde oturur yapar.. 

 

Bunun için taaa İstanbul’a kadar gelmesine, İstanbul Valiliği’nden tasdikli “Sanat filmleri yönetmeni..” belgesi almasına gerek yok.. 

 

Haaaa! İstanbul Kültür Müdürlüğü, sinemalarda oynatılan bir Fransız filmi için değerlendirme yapamaz mı? Yapar.. 

 

*** 

 

Mesela hükümet adamlarına bağlı sorumlu kişiler filmi üşenmeyip seyreder.. 

 

Bunalım geçirdiği için geceleri çıplak yatan; uyanınca da ilk iş bir cıgara yakıp, üryan vaziyette pencerenin önünde içen; böylece edep yerini teşhir eden Fransız kadınının durumunu inceler.. 

 

Evde umumi adaba mugayir kılıkta gezen, doğru dürüst yemek yapmayan, kocasına asi olan, bulaşıkları yıkamayıp mutfak evyesinin içinde biriktiren o artist kadın için tutanak tutarlar.. 

 

Filmdeki karakterin; aile yapımızı sarsıcı davranışlarda bulunduğu ve evde kocasına asi olmadan oturan yerli cins kadınlarımız için kötü örnek teşkil ettiğine dair tutanağı bir güzel imzalarlar.. 

 

Başkent olmaktan doğan yetkilerimiz budur.. 

 

Ne Coşkuymuş...

Gazete haberlerine göre; İstanbul’un Avrupa Başkenti olması havai fişek atımıyla kutlanırken gösterilere bunun coşkusunu duyan binlerce kişi katıldı.. 

 

İstanbul’un kazandığı bu onur Güneydoğu Anadolu’da da kutlandı.. Korucular, kalaşnikoflarıyla ateş edip, etrafı şenlendirdiler.. 

 

Ümraniye ve Sultançiftliği’nde oturan hakiki İstanbullular’ın bundan haberi olmadı.. 

 

Dudullu ve Beşyüzevler olaya soğuk baktı.. Hacıhüsrev mahallesi sakinleri “Şenlik sırasında bize ekmek çıkar mı?” düşüncesi ile kutlamalara coşkuyla katıldı.. 

 

Hacıhüsrev’in coşkusu, polisleri de etkiledi.. Onlar da coştu.. 

 

Gazetelerin söylediği aşağı yukarı bunlar.. İyi de bizim niye haberimiz olmadı? 

 

Berberim Fuat’ın verdiği bilgilere göre ki kendisi çok sağlam bir haber kaynağıdır.. İki ayaklı fukara gazetesi gibidir.. 

 

Tek başına herhangi bir televizyon kanalının haber dairesinden çok istihbarat toplar..

 

Onun ifadesine göre “Kutlamalara ilgi yoktu..” 

 

Zaptiyeler, yerin göğün adam almayacağı hesabı ile Taksim’e çıkan yolları araç trafiğine kapatmış ve “Saat 22.00’ye kadar geçit yok..” demişlerdi.. 

 

İlgisizlikten dolayı zaptiyenin koyduğu “Non Pasaran” kuralı daha dokuzda delinmiş.. Yağmur da azıtmış işi.. Saçak altlarına sıkışan ahali arada sırada patlatılan havai fişeklerine şöyle bir bakmış.. 

 

Say ki sonradan görme bir para azgını kızına düğün yapmış, fişek patlatıyor.. 

 

*** 

 

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmasının iyi tarafı şu oldu.. Ahali birdenbire kültürün çok iyi bir şey olduğunu anladı.. 

 

“Kültür..” sözcüğü bundan böyle günlük konuşmalarımıza girecektir.. Temsil, okeyde taş çalan arkadaşını yakalayan bir İstanbullu; ona eskiden olduğu gibi “Senin ecdadını..” diye başlayan bir uyarıda bulunmayacaktır.. 

 

“Senin kültürünü..” sözcükleriyle başlayıp sinkafla biten başka türden cümleler kuracaktır.. 

 

Istakayı kafasına geçirmesi ise yaratıcı türden yeni bir kültürel etkinlik sayılacaktır.. 

 

Kültür Sözcüsü

Şahsen, İstanbul ahalisin bünyesindeki kültüre doğru yönelmenin belirtilerini her yerde görüyorum.. 

 

Memleketimizin hem bir kültür insanı hem de divası olan, ayrıca en önemli kanaat önderi olarak kabul gören Hülya Avşar’ın talk show programına olan ilgi mesela.. 

 

“Hülya Avşar Soruyor?” adlı programın iki vakte kadar reyting hesabında “Aşk-ı Memnu” yu geçeceğine inanıyorum.. 

 

Şahsen hiçbirini kaçırmıyorum.. 

 

Harika mesajlar veriyor, kültürümüzü şey ediyor.. Geçenlerde şarkıcı Teoman’la konuşuyordu.. 

“Ben her medeni insanın bir psikiyatrisi olması gerektiğini düşünüyorum..” deyiverdi.. 

 

Psikiyatrların önceliğinin akıl hastaları olduğunu düşünen Teoman arka arkaya üç su bardağı dolusu viski içmiş de çarpılmış gibi kalakaldı.. 

 

Bunun ne faydası mı var? 

 

Mesajı alan zenginlerimiz, hatta orta sınıftan insanlar gidip kendilerine bir ruh doktoru tedarik edecekler.. Gelinler kaynanalarını, müdürler CEO’larını çekiştirecekler.. Kendilerini daha medeni hissedecekler.. 

 

Benim bile aklıma gelmiyor değil.. Kendi kendime “Git bir psikiyatr ile görüş..” diyorum.. 

 

Sonra “Ya beni muayenehanesinden salmaz da ambulansa bindirirse..” korkusu yüzünden vazgeçiyorum.. 

 

Demek ki medenileşmeme daha çeyrek var.. 

 

Gidip Haymana’da mı otursam? 

 

*** 

 

İstemezler, her zaman olduğu gibi yine belden aşağı vuruyorlar.. 

 

Efendim, orta yerde hiç proje yokmuş.. Hiç hazırlık yapılmamış.. Nereden belliymiş Avrupa Kültür Başkenti olduğumuz? 

 

Proje çok.. Ama istemeyen görmez.. Yoruma bağlı bir şey bu.. 

 

Misal dün Milliyet’in Cadde ilavesinde Hande Ataizi’nin arabaya binerken eteğinin açıldığı bir fotoğraf vardı.. Yanına “Frikik verdi..” lejandını yazmışlar.. 

 

Hürriyet’in Kelebek ekinde ise Hande’nin arabada güzel güzel otururken fotoğrafı vardı.. 

 

Kelebekçiler, kızın donunu çekemediklerinden o fotoğrafın yanına “Frikik vermemek için çok uğraştı..” yazıp, işin içinden çıkmışlar.. 

 

Yani olay yorum meselesi.. 

 

Büyüklerimiz mutlaka tedbir alıp projeler hazırlamıştır.. 

 

Kültürümüzün donu kabak gibi ortada.. 

 

Görmek isteyen görür, göremeyen de Kelebekçiler gibi böyle niza çıkarır.

Vatan, Yazı: Selahattin Duman, 19.01.2010


******


AYRANIMIZ YOK İÇMEYE...

 

Güzel ve tarihi İstanbul'umuzun, Avrupa Konseyi tarafından 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmesine yeterince sevinemedim. Altını çizerek belirtmeliyim ki, bu unvanın resmen İstanbul'a verilmesi prosedürünün yürütülmesinde çok geç bile kalınmıştır.

 

Ayrıca, bu unvan Avrupa'da öncelikle ve ilk defa olarak İstanbul'a verilmeli idi. Çünkü, Avrupa Konseyi istese de, istemese de, İstanbul zaten 2000 yıldır Avrupa'nın değil, dünyanın kültür başkenti değil miydi?

İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde dünyanın kültür ve ticaret başkenti iken, Avrupa'da Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Zürih, Amsterdam kentleri mi vardı?

İstanbul, Bizans İmparatorluğu döneminde Avrupa'nın değil, dünyanın en medeni, en gelişmiş, en kültürlü bir kenti iken, gözü ve karnı aç, barbar haçlı orduları tarafından defalarca kuşatılmamış mıydı? Yine barbar ve yoksul haçlı orduları tarafından yağmalanıp, İstanbul'un tüm maddi, dini ve kültürel zenginlikleri Avrupa'ya kaçırılmamış mıydı?

İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir medeniyet ve kültür başkenti iken, Avrupa'da açlık, yoksulluk, fakirlik, barbarlık, geri kalmışlık, yobaz din baskısı ve sömürüsü yok muydu?

İstanbul'un 2000 yıldır zaten bir kültür başkenti olmasına rağmen, Avrupa Konseyi'nin İstanbul'u geciken bir kararla, Avrupa Kültür Başkenti olarak seçmesinin yanı sıra, İstanbul bu unvanı tek başına da almamıştır. İstanbul kentimiz, bu unvanı 2010 yılında paylaşan üç Avrupa kentinden sadece bir tanesidir.

Diğer kültür başkentleri olarak ilan edilen kentler; Almanya'nın ESSEN kenti ile Macaristan'ın PECS kentleridir. Diğer iki kentin, İstanbul'un tarihi ve kültürel özellikleri ile aynı kefe içinde değerlendirilmesi Avrupa Konseyi'nin başka bir ayıbı ve gafı değil midir?

Bu değerlendirmede İstanbul'un hakkının yendiği ve öneminin sıradanlaştırıldığı inancındayım. Tabii, bu gecikmenin ve küçümsenmenin yegane sorumlusu da yine biziz, bunu da biliyorum.

Çünkü, Avrupalılar İstanbul'u, Müslüman Türkler tarafından işgal edilmiş, Hıristiyan kültürüne ait, kurtarılacak kentlerin başında bir kent olarak görüyorlar da ondan oluyor bunlar.

Beni müzmin bir Avrupa düşmanı veya fanatik bir milliyetçi, ümmetçi birisi falan sanmayınız. Aldanırsınız. Ben, akla ve ilme dayanan, Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiş, çağdaş bir Müslüman ve Türk çocuğuyum.

Bütün anlatmaya çalıştıklarım işin gerçek ve doğru taraflarıdır. Şimdi gelelim çuvaldızı biraz kendimize batırmaya.

İstanbul kentimizin, görkemli kutlama törenleri ile Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edilmesinden önce;

- Biz Türkler, bu tarihi kentin değerini yeterince kavrayabildik mi?

- Kenti tarihine yakışan bir şekilde koruyup, bakabildik mi?

- Tarihi Roma, Bizans ve Osmanlı eserlerinin bakım ve onarımını yapabildik mi?

- Bırakın Hakkari'yi, Şırnak'ı, Van'ı, Bitlis'i, hiç olmazsa İstanbulluların eğitim ve kültür seviyesini yükseltebildik mi?

- Böyle muhteşem bir kentte yaşadıklarını İstanbullulara anlatabildik mi?

- İstanbul'da yaşayanlara kentlilik eğitimini, görgüsünü ve sevgisini verebildik mi?

- Bırakın bunların hepsini, acaba, eğitim kurumlarımız, kamusal kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız İstanbulluları eğitmek, görgülendirmek, kentlilik ruhunu aşılayabilmek ve örgütleyebilmek için, en küçük bir çaba sarf ettiler mi?

Ayrıca, İstanbul kentimizin, Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edilmesinden önce;

- Kentin trafik sorununun giderilmesi konusunda ne gibi ilave önlemler alabildik?

- Kentin otopark sorununu halledip, tüm tretuvarları yayalara açabildik mi?

- Halkın ulaşımının kolaylığı konusunda, derme-çatma metrobüs hattından başka ne yapabildik?

- Kentin temizliği konusunda ne gibi ek önlemler alabildik?

- Kentin meydanları, bulvarları, caddeleri ve otobanlarında ne gibi hazırlık bakımı yapabildik?

- İstanbul'u gece karanlığından kurtarıp, diğer
Avrupa kentleri gibi pırıl pırıl aydınlık bir kent yapabildik mi?

- Avrupa kentlerinde elektrik kesintisi nedir bilinmezken, İstanbul'u elektrik kesintilerinden kurtarabildik mi?

- Tüm turistik merkezlerimizde, alışveriş merkezlerimizde ve yol üzerlerinde karşılaştığımız kapkaçcılara, dilencilere ve tinercilere karşı bir önlem alabildik mi?

- Yollara, parklara, kahvelere düşmüş işsizler ordusuna bir çözüm bulabildik mi?

- Kentimizde çok yaygın ve olağan hale gelen gürültü
kirliliğine karşı bir önlem alabildik mi?

Yukarıda yalnızca birkaç tanesini sıraladığım, kent ve kentlilik vecibeleri yerine getirilmeden, 16 Ocak Cumartesi günü, kentin yedi ana merkezinde, 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinin başlatılması için, Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından, 8.5 milyon TL'ye mal olan (Kaynak: Hürriyet Gazetesi) görkemli açılış törenleri yapıldı.

Öncelikle, ülkemiz ve İstanbul'umuz için hayırlı olmasını temenni ederim.

Ümit ederim ki, turizm trafiği iyi gelişir ve bu kutlama masraflarını fazlası ile çıkarırız.

Ancak, halkımızın işsizlik, yoksulluk, fakirlik içinde kıvrandığı, ülkemiz ekonomisinin kötüye gittiği, devlet ve İstanbul belediyesi bütçelerinin açık verdiği, yurdumuzun her yerinde savaş halinin sürdüğü, İstanbul'un sorunlarının üstesinden gelinemediği, Cumhuriyet rejimi ile kavgalı bir dönem içinde yaşıyoruz.

Atalarımız benzeri kritik dönemlerde, benzeri görkemli kutlamalar için şu deyimi kullanıyorlardı;

"AYRANIMIZ YOK İÇMEYE, TAHT-I REVAN İLE GİDERİZ ...!"

Her türlü görkemli kutlamalara milletçe evet demeye hazırız, ama önce belediyemizin bütçe açığını kapatıp, kentimizin güncel acil önceliklerini giderip, sonra kentimizi ve kentlilerimizi kültür başkentine hazırladıktan sonra kutlamalara geçmemiz gerekmez miydi?

Tüm yetkililere soruyorum: "Öncelikle halkımızı sistemin içine entegre etmemiz gerekmez miydi?"

AB'ye baş vurmasını biliyoruz, Avrupalılar bizi mevcut kültür farklılığımızla AB'ye alamayacaklarını söylediklerinde, kızmasını da biliyoruz; ama organize olmasını, batılılar gibi yaşamasını ve düşünmesini bilmiyoruz.

İşin ilginç olan tarafı, öğrenmek de istemiyoruz. Kendimize özgün yaşantımızdan çok mutlu bir görüntümüz de var.

Atalarımızın ruhları şad olsun! Deyimleri bugünkü duruma hokka gibi oturdu.

Turizmdebusabah.com, Yazı: K. Ünsal Barış, 19.01.2010


******


2010'DAN SONRA İSTANBUL'DA 'KÜLTÜR OLAYI' BİTECEK Mİ?

 

İstanbul'un "2010 Avrupa Kültür Başkenti" olmasını İstanbulluların tümü ne ölçüde bilinçle benimsediler bilemiyorum. 

 

Bu konuda Hükümet'in ve Büyükşehir Belediyesi'nin büyük çaba gösterdikleri inkar edilemez bir gerçek. Artık "Kongre Vadisi" diye bilinen bölgedeki yeni yapılar bile (mesela yeni Muhsin Ertuğrul Sahnesi) bu çabanın çok somut kanıtıdır. 

 

Ancak "Kültür" somut olduğu kadar soyut içerikli bir kavramdır da. 

 

Binalar, anıtlar, resimler, kitaplar, müzeler, üniversiteler yanında kültürü, kentliliğin de, yaşam tarzının da, dünyaya, topluma ve insana bakış açısının da şekillendirdiği bilinir. 

 

Bu bakımdan eski İstanbul, biz Türkler için "Kozmopolit kültür"ün de bir simgesiydi.

 

Birbirlerinin dini kutsal günlerini kendi kutsal günleri gibi kutlayan Sünnilerin, Alevilerin,

Ortodoksların, Katoliklerin, Yahudilerin kentiydi eski İstanbul. 

 

Aynı şekilde farklı etnik kökenlilerin davranışları ve lehçeleri Karagöz perdesinde yansıtıldığında, izleyen herkes bunların neyi simgelediğini bilirdi. 

 

Kent kültürü

Yeni İstanbul'da bir ortaokul öğrencisi bana "Eskiden İstanbul'da Yunanlılar varmış" dediğinde, onun kuşağının "Rum" kavramından habersiz olduğunu anlamıştım. 

 

Tabii ki bir kentin hem kozmopolit olmaması, hem "Kent kültürü"ne sahip olması da mümkündür. 

 

Bu açıdan yeni İstanbul'un insanları bir kentten öteye tüm Anadolu'nun da kültürünü temsil ediyorlar. 

 

1950'li yıllarda nüfusu 1 milyonu bulmayan İstanbul'da, 50 yılda bir İsviçre veya bir Yunanistan nüfusunun barınabileceği kadar konut, bunları kaldıracak kadar altyapı inşa edildiğini düşünürseniz, İstanbul'un aynı zamanda "Türkiye" olduğunu da görebilirsiniz. 

 

Yani İstanbul'un Avrupa'nın "Kültür Başkenti" olması çeşitli çevrelerde tartışılsa bile, İstanbul'un bir "Kentlileşme Başkenti" olması gerçeğini kimse inkar edemez. 

 

Avrupa'nın Paris, Zürih veya Budapeşte gibi kentlerinin 100 yıl önceki nüfusları, bugünküyle aynı. 

İstanbul'daki büyümeye ancak Mexico City'de, Kalküta'da falan rastlanır.

 

Yani İstanbul hem Avrupalı, hem de 3'üncü Dünyalı bir kent.

 

Burası hem Doğu hem Batı. 

 

Ebedi başkent

Dede Efendi ile Beethoven, Dikran Çuhacıyan'la Franz Lehar burada rekabet halindeler.

 

İstanbul'un mutfağında "Çiğ Köfte" de, "Beef Tartar" da var.

 

Justinyen'in Aya Sofyası da, Kanuni'ni Süleymaniye'si de, Japon yapımı Boğaz Köprüsü de "İstanbul Kültürü"nün öğeleri. 

 

Bu kent Nika Ayaklanması'na da, Patrona Halil isyanına da, 28 Nisan öğrenci başkaldırısına da sahne oldu. 

 

Yeni İstanbulluların bir bölümü "2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul" un bu yıl yapımları gerçekleştirilecek mimari eserlerle gelecek kuşaklara bırakılması beklentisi içindeler. 

 

Oysa İstanbul, binalarla falan değil tarihi ile, eski ve yeni sentezleri ile, yaşadığı dramatik değişimlerle, zaten gelecek kuşaklara hazırlanıyor. 

 

2010 geride kaldığında, "Avrupa'nın Kültür Başkenti" unvanını artık taşımaması, İstanbul'un kendisini eksikli hissetmesine mi sebep olacak sanki?

Sabah, Yazı: Mehmet Barlas, 19.01.2010


******


YALANLA YAŞAMAK!

 

AKP, ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’ balonuna start verdi.

 

Meydanlardan; TV ekranlarından inmeyen pop yıldızları, havai fişek gösterileri, süslü-püslü laflar, sırt sıvazlamalar ve tam bir yıl sürecek yalan üstümüze taştı.

 

Polis barikatları ardından popçulara ulaşmak için bayılanlar, ağlayanlar, hırsızlananlar ve her anlamda tacize uğrayanlar alkışlara boğdular memleketi!

 

Bağcılar meydanında başörtülü genç kızlar bağırıyor, “yaşasın kültür merkezi olduk”!

 

Anlaşılan, göz boyamacılar meseleyi iyi belletememişler garibim halka, bunca reklam, gürültü-patırtı, para-pul boşuna mı ne?

 

Başbakan, Cumhurbaşkanı, Bakanlar ve 2010 yürütücüleri aynı telden çalıyorlar.

 

Dertleri, bu düzeysizliğe, sıradanlığa, seviyesizliğe, basitliğe, aldatmacaya karşı çıkanları karalamak.

 

Haliç’deki açılış gecesinden önce, TRT 2 ekranlarından, tiyatro düşmanı İskender Pala efendiden saatler süren inciler izlettirildi tüm ülkeye. "Kültür başkenti projesi başkanımızın himayelerinde gerçekleştiriliyor”. Adam, AKP genel başkan yardımcısı sanki. 2 saatlik yayında 50 kez, Başbakan ve AKP'ye övgüler sıraladı.

 

Zevatın salona geç teşrifleri nedeniyle açılış 1 saat geç başladı ve Yekta Kara yönetimindeki açılış etkinliğinin sonunda, tam 300 sanatçı sahnede unutuldu. Sanatçılar selam bile veremeden zevat sahneyi kuşattı.

 

Vali, Belediye Başkanı, Başbakan, bakanlar, Cumhurbaşkanı, 2010’cu zevat, sahnenin önünde, arkada 300 sanatçı!

 

Tam AKP’ye göre evlere şenlik bir durum!

 

Işık-ses gösterisi denen güzelleme de erken başlayınca, izleyenler kapının önüne hücum etti ve sanatçılar öyle elleri bağlanmış kalakaldılar sahnede.

 

Gösteri sonrası kırmızı plakalardan geçilmeyen bir trafik oluştu ki, İstanbul böyle işkence herhalde az görmüştür!

 

İki gün boyunca, ipe-sapa gelmez bir sürü kelam dinledik beylerden!

 

Başbakan; “Bizi çok sıkıştırdılar, öyle şeyler söylediler ki şaşırdım”, Belediye Başkanı; “Bu kentin, bu ülkenin sahibi bizleriz, sizlersiniz öyle üç-beş kendini bilmezi dinleseydik bir şey yapamazdık” diyorlar.

 

Yapılanları birlikte gördük!

 

Harbiye Muhsin Ertuğrul’dan başlayalım.

 

Bu salonun yalnızca adı Muhsin Ertuğrul’dur. İşlevsizliği daha ilk günden ‘çok amaçlı’ diyerek itiraf edilmiştir. Uluslararası kara para aklayıcılarına, elini kana bulaşmış finans gruplarına, çok uluslu tekellere beş yıldızlı hizmet vermek için inşa edilmiş olan kongre merkezinin içinde, deyim yerindeyse, yerin yedi kat altına gizlenmiştir.

 

Şehir tiyatrolarına ne kadar ve nasıl ev sahipliği yapacağını da birlikte göreceğiz.

 

Kaldı ki Belediye bu salonun sahibi bile değildir, olsa olsa küçücük bir hissedarıdır.

 

Açılışta Başbakan ‘Buraya cami yapacağımızı söylediler, yahu insaf ' diye bağırıyor.

 

Beyefendi yanılıyor.

 

Biz, hiç bir biçimde o alana bir cami yapılacağı için bu salon yıkılıyor demedik, aksine, “Bu alan rant avcılarına peşkeş çekiliyor, eskisini yıkmadan yenisini yapmayı bilmez misiniz, nedir bu düşmanlık?’ diye seslendik.

 

AKP’nin Cami projesi, Taksim Meydanı içindir ve bu da Büyükşehir Belediye Meclisi'nce onanmıştır. Bunu Başbakan, hepimizden iyi bilmektedir.

 

Açılışta, Orhan Kurtuldu, Nedim Saban arkadaşlarımın konuşmalarına yer verilmiş, Harbiye Muhsin Ertuğrul eyleminin görüntüleri izletilmiş.


Başkan bey, ‘buyurun onlar bunları söylediler, biz ise tam tersini yaptık, size bir salon açtık’ diye ünlemiş.

 

Birileri de, ‘bravo’ sesleri ile alkışlamışlar.

 

Kimler yok ki salonda, neler olduğunu izleyenlerin dışında, İstanbul kentinin sanat sevicileri çoğunlukta!

 

Şehir tiyatrolarından bir kısım oyuncular ve daha düne kadar ADD gecelerinden inmeyen, ÇYD çalışmalarına omuz vermiş(!) yaptığı her oyunu bu anlamda ranta çevirmiş, bir özel tiyatro patroniçesi de var.

 

Daha çiçeği burnunda, AKP sevici bir ‘diva’!

 

Hepinizin merak ettiği Orhan Alkaya’yı ise ortalarda gören olamamış, çağrılmamış olabilir mi?

 

Yazık, ‘yıkım kararını’ bu beye imzalatmışlardı oysa. Ortaya çıkan eseri(!) açılışında görmek onun da hakkı olmalıydı!

 

Şehir Tiyatroları müdürlüğü ve sanat yönetmenliği o yapıya taşınacakmış.

 

Nasıl olacaksa. Ne dekor-kostüm-aksesuar-terzi atölyeleri, prova salonları, depoları var ne idari üniteler için uygun mekanları.

 

Binanın çevresindeki, dev beton kütle, ‘ben buradayım’ diye bağırıyor.

 

İnsani hiçbir yaşam alanı yok. Ağaçlar katledilmiş, vadideki doku tahrip edilmiş, heykellerin yerinde yeller esiyor, trafik ise keşmekeş.

 

Bu konuda hep birlikte çokça konuşacağız belli. Ama son sözü, ‘diva’ya verelim. ‘Başkan beyi tebrik ederim’ demiş.

 

Ne demeli, ah garibim ah, yazık. Sen misin, ‘çağdaş Türk kadın sanatçısı’ peh!

 

AKM için, sinsice onlarca kirli bilgiyi ortalığa süren, AKP ve yandaş medya çığırtkanlığının da sonu geldi.

 

Hem de Yargıtay kararları ile bizlerin haklılığı onaylanarak.

 

Bakanlık ‘itiraz’ hakkını kullanmaktan bile vazgeçti.

 

Ancak beyler, halen serbest atış halindeler. Hedeflerinde bizlerle birlikte yargı da var.

 

‘Yıktırmadılar, yaptırmadılar, durdurdular’

 

Doğru.

 

Yıktırmadık, durdurduk ama yaptıracağız.

 

Siz yapacaksınız, biz denetleyeceğiz.

 

Koruma kurulu kararları ne ise, onu uygulayacaksınız.

 

Artık, yalana-dolana hiç gerek yok!

 

İşinizi yapın ve imzalanan ortak protokolü hayata geçirip, salonu gerçek sahiplerine teslim edin.

 

Durumu eveleyip-geveleyip, kendinize yeni vazifeler çıkarmayın.

 

Bu arada, kokusunu aldığımız ‘zaman aşımını’ hiç beklemeyin, yanılırsınız.

 

2010 Ajans’ı denilen şirket, bir yıl sonra sönümlenir gider. Ama tek tek isimleriniz kamuoyunca biliniyor, günü gelir birileri tutar yakanızdan çıkarır halkın karşısına.

 

Şimdi, bir gecede 7 ayrı alanda yapılan 2010 açılışı etkinliğe harcanan 8.5 milyon lira, ve düpedüz seviyesizlik görüntülerinden oluşan etkinlikler birileri tarafından konuşulacak mı, merak ediyorum!

 

Bir de, bu gecelerde sahnelere çıkıp sunumlar yapan ‘tiyatrocu’ kardeşlerimin ruh hallerini merak ediyorum. Ne haldeler? İşlerini başarıyla yapmış ülke kültürüne, sanatına katkı sunmuş ve bunun keyfini mi sürüyorlar yoksa, başlarını öne eğip ‘biz ne yaptık’ diye mi düşünüyorlar?


Öyle ya, ‘sanatçı’ dediğin bir etkinliğin içinde bulunurken, ‘neden ve niçin’ sorularını önce kendine sormuyorsa, biz onu hangi sıfatla adlandıracağız?

 

Ancak görülüyor ki, bütün gürültü-patırtıdan geriye kalan, OYNAMA ŞIKIDIM, ŞIKIDIM’dan başkaca bir şey değildir.

Haber Sol, Yazı: Orhan Aydın, 19.01.2010


******


İSTANBUL 2010: KUTLAMALARIN SOSYOLOJİK KODLARI





İstanbul en sonunda Avrupa'nın Kültür Başkenti oldu. Olana kadar da ne badireler, ne çekişmeler, ne mücadeleler atlattı. İstanbul'un uünvanlarına bir yenisi daha eklenmiş oldu böylece. Hani şu meşhur "spesifik yıl dönümü- kutlama" logoları vardır; olayın sene-i devriyesi için hazırlanır sonra bir asır daha kullanılır. Cumhuriyet'in 75. yılı logosu bunlardan biriydi. Gidin herhangi bir kamu dairesine, tam 11 yıl sonra bugün o logodan en az bir tane görürsünüz mutlaka. İşte "İstanbul 2010" logosu da aynen öyle kalacak. Şunu taahhüt ediyorum. Bir yıl içinde bitecek kültürel etkinlikler zincirini tarif eden "Başkent" unvanını taşıyan logo, bundan böyle 50 yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin duvarında asılı kalacak. Çöp vergisi ödemek için iki saat kuyrukta beklerken karşınızda, 10 yıl boyunca o logoyu göreceksiniz.

 

İstanbul Osmanlı'dan bu yana ilk kez "başkent"

Dileyelim, İstanbul'un Almanya'nın Essen ve Macaristan'ın Pecs kenti ile birlikte bir yıllığına taşıyacağı ünvan hayırlara vesile olsun. Ama kutlamalara bakınca İstanbul'un Brüksel yerine Avrupa'nın başkenti olduğu hissine kapılanların sayısı eminim az değildir. Bir şaşaa, bir kıyamet... Haliç'teki öyle bir havai fişek gösterisiydi ki, soğuk hava ve yağmur nedeniyle gitmeye üşendiğim halde Osmanbey'deki evimin balkonundan rahatlıkla izleyebildim. 10 dakikalık bu gösteri 8,5 milyon Avro'ya mal olmuş. Tanıtım filan iyi tabii de, biraz "tuzlu" olmamış mı sizce de? 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, bu paranın çok daha azına, üstelik İstanbul'un müthiş siluetini parlak ışıkların arkasına gizlemek yerine bizatihi kenti işin içine katarak daha görkemli bir gösteri hazırlatabilirdi. Kalan parayla da nice kültür - sanat projesi ve sanatçıya yıl boyunca destek olunurdu. Tanıtım, sürdürülebilirliği varsa anlamlı bir gider kalemidir. Değilse, 10 dakikada uçar gider, havai fişek gibi yere doğru ağır ağır düşerken sönümlenir. Umarım "Kültür Başkenti" projesi de böyle bir akıbete uğramaz.
 

Sınıfsal katmanlara özel konserler

Ben kentin çeşitli meydanlarındaki konserleri daha çok önemsedim bu yüzden. Daha akılda kalıcı, sanatçıyı  dinleyicisiyle buluşturan etkinliklerdi. Daha da önemlisi belediyede çalışan "kent sosyologları"nın bu şehre dair net algılarını da gördük aslında. Taksim, Kadıköy, Pendik, Beylikdüzü, Haliç, Bağcılar ve Sultanahmet meydanındaki şarkıcı dağılımına bakıldığında kent kültürü üzerine kafa yoranların İstanbul'u isabetli bir biçimde toplumsal katmanlarına ayırmada ne kadar "becerikli" olduklarını gösteriyordu.
 

"Tarkan Taksim"dir

Taksim Meydanı'nda Tarkan, Sultanahmet Meydanı'nda Mercan Dede, Pendik'te Kıraç, Beylikdüzü'nde Nil Karaibrahimgil ve Bağcılar'da Zara konserleri vardı. Diyordu ki organizatör, "Taksim bırak İstanbul'u, Türkiye'nin yüzüdür. Yerlisine, yabancısına bakmaksızın herkesi kucaklar burası. Bu nedenle buranın hakkı Tarkan'dır. Tarkan İstanbul'un sadece tek bir semtiyle özdeş filan değil, o kentin tamamını temsil ediyor, aynı Taksim!". O, Amerika Birleşik Devleteleri'nde (ABD) müzik terbiyesi görmüş Balkanlar, Kafkasya, Rusya ve tabii Türkiye coğrafyasının tartışmasız en büyük pop starı. Narenciye tanıtım filmlerinde oynayıp Rusya'da mandalina tüketimini patlatacak kadar kuvvetli bir imaj. Kültür Başkent'ni geçtim, Finikeliler, Serikliler, Gazipaşalılar da onunla gurur duyuyor.

Sana "sentez" diyorum!

Sultanahmet Meydanı'nda da Mercan Dede, nam-ı diğer Arkın Allen vardı sahnede. Elinde ney, bir yandan oryantalist kulakların pasını silerken, "turntable"ından çıkan ritmler ile senteze ulaşıyordu. Tayyip Erdoğan'ın tören gecesi yaptığı konuşmanın Ayasofya gölgesindeki sahne performasıydı onunkisi: "İstanbul biraz Saraybosna biraz Kudüs'tür, Paris'tir, Viyana'dır, Şam'dır, Amman'dır. Ama İstanbul en çok İstanbul'dur".

Kısacası, "Ne mozaiği ulan, sentez, sentez!"

Türkü  ve elektro gitar: 1960'lı yıllardan beri esen rüzgar

Kıraç'a gelince. Ona Osmanlı  İmparatorluğu sırasında kentin sınırlarında durup yeni gelen Anadolu ahalisine İstanbul'a giriş vizesi veren Bostancılar gibi bir muamele çekilmişti. Kentin doğusunda, "sınır"da batı sazlarıyla türküler söyledi. Anadolu'dan göçü simgeledi bütün gece. Birbirlerinin kültüründen beslenenler bir aradaydı. Ekmek parasının peşinden yollara düşüp geldiği İstanbul ile büyük mücadele verenlerle dinleyicisinin öz benliğini popülerleştirip paraya tahvil etmekte mahir şarkıcının buluşması... İstanbul'un çok daha doğusundan gelenlere söylediği türküler şehrin onları unutmayacağını, çaldığı elektrik gitar ise "hafiften" dönüştüreceğini haber veriyordu.
 

AB Üyeliği ve "nikah yüzüğü" meselesi

Kentin en batı sınırında, emlak komisyoncularının yükselen yıldızı Beylikdüzü'nde de Nil Karaibrahimgil konseri vardı. Ardı ardına yükselen pahalı blokların arasında, kentli, "özgür", deli dolu ve tıpkı İstanbul gibi "yaşlanmayan" bir imge. Çok batılı, hadi mevzuun özüne değelim, "Avrupa-i" bir pop star. Beylikdüzü'de gelişen toplum yapısını yansıtıyor sanki: Beyaz renklerin hakim olduğu, özenle ve rahatlık konseptine uygun döşenmiş, ankastre Amerikan mutfaklı geniş apartman dairesinin bir odasında, parlak yaşam öyküsünün "metropolitan" müziğini yapıyor.

Şarkıcı konser boyunca, Tayyip Erdoğan'ın "siz olmasanız bile biz kendi kendimize yaparız" şeklindeki mesajını içeren meşhur "Ankara kriterleri"ni hatırlatıyordu. Türkiye'nin siyasi yol haritasını bir de o çizdi; refah içinde yaşayan varsıl bir Parislinin yüzünde de çok iyi duracak bitimsiz gülümsemesiyle, Beylikdüzü postanesinden Avrupa'ya telgraf çekti. Karaibrahimgil o gece tam üyeliğin "tek taşını" yalnız taktı.
 

Başlarım böyle aşkın  ızdırabına...

Beylikdüzü'nden 20 kilometre ötede, Bağcılar'da Zara sahnedeydi. Yanık, acılı şarkılar söylüyordu. Kimisi ekonomik zorunluluklar nedeniyle geldi İstanbul'a, kimisi zorunlu göçe tabi tutulmuştu onu dinleyenlerin. Kentin yükü onların omuzlarındaydı. Selde deresi taşıp mütemadiyen ölen oydu. Fakirliğin, işsizliğin pençesinde bir yandan şehrin zengin gösteren, dökümlü akışına ayak uydurmak zorundaydı, diğer yandan selden arta kalan sahipsiz çanak çömleği pis suların içinden topladığı için ana akım medyanın medyanın haksız "yağmacı" ithamına maruz kalıyordu. Zara'nın Bağcılar'da o gece söylediği "Aşk bir ızdırap" şarkısı tam da onları anlatıyordu:

şu gurbet ellerinde kaldım yetim kimsesiz/ 
gezerim köşelerde, ağlarım sensiz sensiz...


Ezilenler, cılız alkışlarıyla 2010'a inat, "başlarım böyle aşkın ızdırabına" demeye getiriyordu. 

Bianet, Yazı: Murat Utku, 19.01.2010


******


İSTANBUL BAŞKENT Mİ OLDU?

 

1985'ten bu yana her yıl Avrupa kentlerinden bir ya da birkaçı Avrupa Kültür Başkenti olarak seçiliyor. Başkent olmanın şartı, kentin Avrupa'nın "kültür zenginliğini ve çeşitliliği"ni barındırması. AB Parlamentosu, 1999'da AB üyesi olmayan ülkelerin de kültür başkenti olmasına imkan sağlayan bir karar aldı. Türkiye de 2000 yılından bu yana İstanbul için gayret gösteriyordu, nihayet bu yıl İstanbul ile birlikte Macaristan'ın Pecs şehri ve Almanya'nın Ruhr bölgesi de kültür başkenti ilan edildi. Ajans (AKBA) Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç "İstanbul'un AB dışında kültür başkenti seçilen ilk ve son kent olduğunu" söylüyor. Haberi veren Yeni Şafak'a göre, "Asyalı tek kültür başkentidir İstanbul". (24 Aralık 2009)

Bu olayı Avrupalıların nasıl karşıladığını merak edenler için İsviçre'deki yüksek tirajlı Basler Zeitung gazetesinin kullandığı şu cümle ibret verici: 'İstanbul her zaman Avrupa'nın bir parçası olmak istemiştir'. Ne kadar aşağılayıcı!

Başbakan Erdoğan, açık konuşmasında "İstanbul'un hep Avrupalı bir kent olduğunu, bundan sonra da öyle kalacağını" söyledi. "Fetih törenleri"nde yeri göğü inleten konuşmaların yankısı hala kulaklarımızda.

Pekiyi, gerçekler öyle mi? Değil. İstanbul, Bizans iken bile bir "Avrupa kenti" değildi. Hatta Konstantin, onu Roma'dan, Avrupa'dan ayırmak için kurmuştu. Bizanslılar da hiçbir zaman kendilerini Avrupalı hissetmediler. En sıkıntılı oldukları zamanlarda bile "Bizans'ta Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz" dediler.

İstanbul'u dünya incisi yapan Avrupalılık değildir. Avrupalı şehirler ya pagan, ya Hıristiyan şehri veya seküler-tek boyutlu yerleşim birimleridir. Her üç versiyonunda da "kültürel ve toplumsal zenginlik ve çeşitlilik" olmaz. İstanbul'u üç kıtanın ve dört ana yönün merkezi haline getiren faktör İslamiyet'tir. İspanya'yı fethe çıkan ilk Müslüman neslin hedefi Fransa, İtalya ve Balkanlar üzerinden İstanbul'a ulaşmaktı. Eyüp el Ensari Hazretleri'ni 90 yaşında buralara kadar getirip şehit düşüren amil ile Fatih'i Bizans'a yönelten amil aynıydı: "Konstantiniyye mutlaka fetholunacaktır". Fetih, şehri "Ruhu'l-konstantıniyye"den "Ruhu'l-İslam"a dönüştürme şenliğiydi. Şimdi ruhu çürütülüyor

Yoksulluk denizinde yüzen İstanbul'da açılış törenleri için 8,5 milyon liranın gösteriler ve havai fişeklerle havaya uçtuğu törenleri izlerken içim burkuldu. Bu israfın cezasını bu şehir kaldırabilecek mi? Kadıköy'de dev balonlar uçuruldu; Pendik, Beylikdüzü, Bağcılar'da halka pop konserleri verildi. Ve elbette Taksim'de Tarkan, kitleleri coşturdu. Kainatın Efendisi'nin fethini haber verdiği şehirde, Avrupa'nın düşük kalite müziği pop ve pop sanatçıları yeri göğü inletti. Osmanlı'ya payitaht olan bu şehir, şimdi Avrupa'nın sığınmacılar, göçmenler, düşük gelirli işçiler ve üçüncü dünyadan gelenler için icad ettiği "sosyal konut" hükmündeki apartmanlar yığınına dönüşmüş, üstelik bu da "medeniyet" zannediliyor. İstanbul'un ağır sorunları var:

1) Depreme karşı hazırlıksız yaşıyoruz. Muhtemel bir deprem yüz binlerce insanın ölümüne yol açabilir. Haiti'de yaşanan felaketin bir benzerini ve -Allah muhafaza- belki çok daha vahimini "vur patlasın çal oynasın" giden bu şehirde de yaşayabiliriz.

2) Nüfusun yüzde 65'i varoşlarda yaşıyor. Binlerce ailenin soğukta ve aç yattığı mekanlarda hükmünü icra eden sefalet ve kayıt dışı sömürüsüdür.

3) 15 milyona varan nüfusuyla düzensiz ve plansız bir kent. Mimari çarpıklığı gibi toplumsal hayatı da kaos içinde. Bir sel felaketinin onlarca insanın ölümüne nasıl yol açtığını müşahede ettik.

"İstanbul" diye bir şehir yok. Müziği, mutfağı; felsefe, sanat ve edebiyata beslenme kaynağı olan Müslümanlığı; medeniyet nişanesi mimarisi; nezaket ve kibarlığı; adabı ve merhameti yok. Her şey ölçüsüz, kaba, hoyrat ve kaotik. İstanbul'un aynası trafiği ve insanların ruh hali gibi şiddet yüklü. İstanbul'un sorunu kendini inkar etmesinden kaynaklanıyor.

Zaman, Yazı: Ali Bulaç, 20.01.2010


******


BİZ BİZE POPÜLER BİR GÖSTERİ





Geçen hafta İstanbul, havai fişeklerle, dev gösterilerle Avrupa Kültür Başkenti sürecine başladı. Öte yanda kendi doğal sanat etkinlikleri arasında geçen hafta İstanbul’un gündeminde dünyanın herhangi bir kültür başkenti kadar zenginlik vardı. Sadece müzik dalını şöylece gözden geçirelim: İKSV’nin yeni mekanı Deniz Palas’ın açılışı, Borusan Filarmoni Orkestrası’nın 9. Senfoni’yle yeni yıl dizisine başlaması, İDOB’da ‘Figaro’nun Düğünü’ operasının galası, İstanbul Resitalleri’nde Dejan Lazic’in dinletisi, İDSO’nun Maçka Maden’deki konseri ve İşSanat’ta 85 yaşındaki şefleri Sir Neville Marriner yönetimindeki St.Martin-in-the-Fields Orkestrası’nın art arda iki konseri.

Yetişebildiklerim arasında beni en etkileyen olay, İşSanat’ta dinlediğim çellist Daniel Müller-Schott’un Saint Saens’ın konçertosuyla katıldığı Academy of St-Martin-in-the Fileds konseri oldu. İnanılmaz bir ton yakalamıştı çellist: Yumuşacık, kişilik sahibi, kendinden emin. Orkestra ise müthiş bir birlik içinde, kusursuz bir entonasyon sahibi. Yılların eskitemediği şef Sir Neville Marriner, 85 yaşına karşın iç coşkusunu yitirmemiş, orkestrasıyla tümleşerek dinleyicisine yeni kıvılcımlar ulaştırmayı başarıyor. Mozart’ın “Prag Senfonisi”yle başlayan program Schumann’ın “İlkbahar Senfonisi”yle sona erdi. Nitelikli müzik dinlemenin büyüsü içinde salondan ayrıldık.

İstanbul’un uzun zamandır beklenen 2010 Avrupa Kültür Başkenti oluşunun açılış töreni en sonunda geldi çattı. Heyecan doruktaydı. 2010 için saat 20.10’da havai fişeklerle, coşkuyla bütün kent ayağa kalkacaktı. Sütlüce’deki merkezde büyüklerimizi beklemeye koyulduk. Büyüklerimiz 40 dakika gecikmeyle salona girdiler. Ardından o bitip tükenmeyen, hepsi birbirinin aynı, ortaokul kompozisyonu gibi konuşmalar başladı. Aynı şiirlerin dizeleri yinelendi durdu. Hadi siyasilerimiz birbirinden habersizdi, 2010 yöneticileri de mi birbirinin ne diyeceğini bilmiyordu!

Böyle olayların en uygar açılış konuşmalarından biri, Olimpiyat açılışlarıdır. Başkan kürsüye gelir ve der ki: 2010 Olimpiyatlarını açıyorum! İşte o an meşale yanar, coşku başlar. En sonunda Yekta Kara’nın kurguladığı “İstanbul Büyüsü” gösterime girdi. Karşımızda onca dakikadır sabit duran büyük panodaki İstanbul manzarası hareket etti. İki kenardaki asansörlere yerleştirilmiş koronun etkileyici sesi, Naci Özgüç yönetimindeki İDSO’nun coşkulu forteleriyle Poloveç (Kepenek) dansları salonu sarsarak müthiş bir açılış gerçekleşti.

Ancak ardından hiçbir iç tutarlılığı olmayan gösteri silsilesi başladı. Zaten elimize verilen küçücük bir kağıt programdan sahneyi izlemek de olanaksızdı. Derken bir bale gösterisi ve ardından avaz avaz bağırarak Sertap Erener: “Beyoğlunda gezersin”... Tabii her zaman için yabancılara en alımlı gelen Sema gösterisi yer aldı. İstanbul’un hamurunu yoğuran dinlerin temsilcileri İslam, Ermeni ve Yahudi ilahileriyle simgelendi. Bizans’tan bu yana uzanan Ortodoks Kilisesi’nin sesi yoktu. Zaten tarihi bir süreç de izlenmiyordu.

Gösterinin en uzun ezgisi Kürtçe okunan bir uzun havaydı. Demek ki İstanbul’un göçlerle değişen kültürüne tanık oluyorduk. Peki o zaman neden Lazlar yoktu? Silivri folkloru yerine Karadeniz daha alımlı olmaz mıydı? Fatih Erkoç, MFÖ, Kubat gibi pop müziğimizin yıldızları art arda İstanbul şarkıları söylediler. Münir Nurettin’in Kalamış’ında gazel detone oldu gitti. Zaten o ses yükselticileri dinleyiciyi sersem etmeye yetiyordu. İstanbullu besteci olarak akla gelen ilk isim Cemal Reşit Rey’den hiçbir alıntı yapılmamıştı. Ne “Enstantaneler”, ne “Fatih Senfonisi”.

Yekta Kara’yı başarılı opera rejileriyle bugüne dek en çok alkışlayan kişi olarak bu projeye attığı imzayı alkışlayamıyorum. Asıl amaç İstanbul gibi bir kentin o güzelim renklerini dünyaya tanıtan simgesel bir gösteri değil miydi? Salonda yer alan onca bakan düzeyindeki yabancı ülke konuğuna, onca büyükelçiye ve televizyon kanalıyla bütün dünyaya ne anlatmış olduk? Dışa değil, içe dönük değerlerimizi sergiledik. Günümüzün üstünkörü kültür sahibi Türk insanına seslenen popüler bir gösteri sunduk. İstanbul’un koskoca Devlet Senfoni Orkestrası genelde popüler müziğe, aranjmanlara eşlik için kullanılmıştı. Baştan sona olayın belkemiği olan şef Naci Özgüç’ü kimse selama bile çağırmadı. Sonunda büyüklerimizin 2010 yöneticileriyle sahneye çağırılması ne anlam taşıyordu, onu da çözemedik. Ve 20.10’da başlatılacak şenliklerin hepsi neredeyse bir buçuk saat sarktığında uygarlığın en önemli göstergelerinden zamana karşı saygıyı hiçe saymış olduk. 6 bin kişi yürütmüş açılış hazırlıklarını. Harcanan paraları açıklamaya ise kalemim izin vermiyor.

Cumhuriyet, Yazı: Evin İlyasoğlu, 20.01.2010


******


İSTANBUL'A GİYDİRİLEN 'KÜLTÜR GÖMLEĞİ'

 

İstanbul'un, Avrupa'nın diğer iki taşra şehriyle beraber, 2010 Kültür Başkenti ilan edilmesine sevinmeden önce bunun İstanbul için ne anlama geldiğini sorgulamak gerekirdi. Hazırlıkları epeydir süren "2010 Avrupa Kültür Başkenti" olarak nasıl bir İstanbul'u takdim ettiğimiz meselesi, yaklaşık 200 yıllık batılılaşma maceramızın en yakıcı sorusuyla yüzleşmeyi gerektirir.

 

Temel soru şu: İstanbul bir Avrupa şehri midir? Ya da daha önce gündeme getirdiğim gibi: Avrupa (ve de biz) hangi medeniyete ait İstanbul'u kültür başkenti olarak görmek istiyor/uz?

'İstanbul'un Avrupalılığı' üzerinden iki farklı yaklaşım var; ilki, batıcıların, geçmişi tümden reddederek yeni bir uygarlığa dahil olmuş çağdaş Türkiye'yi temsil eden bir şehir varsayımı. Bir gecede medeniyet değiştirmeyi mümkünmüş gibi kendini batılı sayanları geçelim. Bunlar İstanbul'a, daha çok Bizans kökleri ve Galata çevresinden ibaret sayan bir modernlik ve batılılık kurgusuyla yaklaşır.

 

2010 Kültür Başkenti projesini yürüten muhafazakar iktidar ve çevresi açısından bakıldığında daha eklektik bir durum söz konusu. Avrupa medeniyeti ile Osmanlı ve İstanbul ilişkisini Avrupalılık parantezine alarak tanımlayan muhafazakar yaklaşım kültür başkenti konseptinin içini doldururken tüm zaaflarıyla kendini ele veriyor.

 

Benzer tutum, Avrupa Birliği'ne neden girmemiz gerektiği konusunda nefes tüketen muhafazakar siyasetçiler ve yazar-çizerler tarafından sergilenmişti. Kısaca, Avrupa bilim ve tekniği Müslümanlardan aldı; dolayısıyla Avrupa medeniyetinin temelinde İslam vardır, tezini işleyen son derece eklektik bir tarih ve medeniyet yorumu ortaya çıktı. Avrupa medeniyetinin tüm günahlarına , insanlığa hediye ettiği açmazların vebalini maddi ve teknik başarı karşılığında İslam medeniyetine bedel olarak fatura edilişi üzerinde kafa yormaya gelmeyen tipolojidir. 20 yüzyıl başlarında İslam dünyasında görülen batı karşısında ezilmişliğin özür dilemeci tavrın bugüne yansıması AB konusunda tekrar yeşerdi.

 

Osmanlı tarih yorumunu Avrupa üzerinden gören, tanımlayan son okuma ise bir bakıma "yeni Osmanlıcılık" söyleminin alameti farikası gibidir. Osmanlı'yı Avrupa'nın bir parçası sayan ve muhafazakar söylemin tekrarlamaktan pek haz duyduğu bu tarih ve medeniyet yorumu siyasi olarak pek kullanışlı görülüyor bugünlerde.... Aslında bu tarih okuması da bir batılı yorumlamadır. M.G.S Hodgson'un Osmanlı'yı Avrupa medeniyetinin bir parçası olarak yorumlamasından ödünç alınmıştır.

 

Osmanlı tarihinin aynı zamanda bir Avrupa tarihi olması askeri, coğrafi bir olgudan öte Balkanları aşan varlığını Avrupa parantezine alan bir kurgudur. Osmanlı'yı, " Avrupa'nın ötekisi" olarak Avrupa kimliğinin oluşumunda belirleyici bir özne olmaktan çıkarıp paranteze alan yaklaşım Batı merkezli bakış açısının ürünüdür. Osmanlı'nın askeri ve coğrafi olarak Avrupa'da varlık gösterdiği gerçeğinden Avrupa medeniyetine şekil veren değerlerin ortak paydasını oluşturduğu anlamını çıkarmak en azından bir gece medeniyet değiştirerek artık Batı uygarlık dairesine girdiğimizi varsaymak kadar tutarsızdır. Unutmamak gerekir ki, Batılıların gözünde 20. yüzyıla kadar Ortadoğu'nun sınırları bugünkü Bosna'dan başlıyordu.

 

Avrupa'nın bir parçası, devamı olarak İstanbul'un hangi kültürün başkenti olduğunu sormak havada kalıyor bu duruma göre. Oysa İslam medeniyetinin başkenti olarak İstanbul hangi Avrupa'nın kültürel karşılığı olduğunu sormak ancak bu yaşlı kıtanın, çok kültürlülüğünü ciddiye aldığımızda anlamlı olabilir. Zorlayarak da olsa İstanbul'u Avrupa'ya eklemleme çabası Helen ve Bizans rengi baskın bir kültür tanımına götürür. Nitekim İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti konsepti için geliştirilen söylem bu yönü öne çıkartıyor.

 

Avrupa, kendi kültürel köklerinin yansımasını bulduğu İstanbul'u mu yoksa farklı ve özgün bir kültürün temsilcisi olarak İstanbul'u mu kültür başkenti görmek istiyor? Bu soruyu Avrupa'dan önce bizim sormamız, yüzleşmemiz gerekiyor. Ve 200 yıllık batılılaşma çabaları sonucunda, İstanbul'un temsil ettiği siyasal iradenin yok edilmesiyle üzerine giydirilmek istenen deli gömleğinin yeni versiyonu ile karşı karşıyayız. İstanbul'a giydirilen kültür gömleği muhafazakar tezgahta dokunarak "yeni Osmanlıcılık" biçimiyle sahneye çıkartılıyor.

 

İstanbul, eğer İslam medeniyetinin başkenti olarak varlık bulmasaydı farklı kültürlerin yeşermesi imkansız olacaktı. Farklılıkların yaşayabilmesi için 'bir İslam şehri olarak İstanbul'un yaşatılması gerekir.

 

Batıcı seçkinlerin İstanbul'a giydirmek istediği deli gömleği ile muhafazakarların resmettiği, Avrupa'nın taşrası niteliğindeki diğer iki şehirle yarıştırılan bir İstanbul'a önce İstanbul isyan edecektir. Ne var ki yeni Osmanlıcılık formatı için deli gömleği giydirilmiş İstanbul çok uygun düşüyor.

Yeni Şafak, Yazı: Akif Emre, 21.01.2010


******


KÜLTÜRÜN VİTRİNİ ÖNEMLİ

 

İstanbul'un Avrupa'nın kültür başkenti oluşu önemli bir hadise... İsmi konsun ya da konmasın bu misyonu daimi olarak taşıyor zaten. Ama isminin konmuş olması da iyi bir şey İstanbul için. Gelecek turist sayısıyla falan ilgilenmiyorum pek o kadar, beni daha çok bu vesileyle İstanbul'a yapılacak olan kültür yatırımları ilgilendiriyor. Eğer iyi bir planlama yapılabilmişse, İstanbul bu işten karlı çıkacaktır. Aksi halde bu güzel imkan da boşa harcanır gider. Umalım ki ilk ihtimal gerçekleşsin, İstanbul bu işten kültürel karlarla çıksın.

 

Türkiye geçmişte uzun yıllar boyunca krizlerden krizlere sürüklenen bir ülke halinde olduğu için söküklerini dikmekten ötesine bir türlü mecal yetiremedi. Dolayısıyla memleketi yönetenlerin ellerinde kültürel yatırımları ötelemek konusunda daima mazeretleri, bahaneleri hazır oldu. Kültürel patinaj halimiz ne zaman gündeme getirilse bu mazeretler ve bahaneler raflardan indirilip tepe tepe kullanıldı. Açıkçası toplum cihetinden bu gamsız kalkanı aşabilecek güçlü itirazlar da üretilemedi pek. Hal böyle olunca Türkiye ikibinli yılların başında bir önceki yüzyılın ortalarında ürettiği ve ekseriyetinde hepimizin burnuna gelen o nahoş kamusal teşvik-tertip-tensip kokusu barındıran eserleri vitrinden indiremeden geldi. Yeni üretimler kültürel ya da sanatsal kaygılardan ziyade, piyasa-moda-tüketim cenderesinden çıktı. Doğaldır ki bu türedi eserimsiler ya hiç sine-i millete inemedi ya da üç günde unutulup gitti.

 

2010 yılında İstanbul'un Avrupa kültür başkentlerinden biri olarak ilan edilmesi, bizim oluruna bıraktığımız kültürel bulmacamızı sağdan sola ya da yukarıdan aşağıya başlamak suretiyle çözmeye başlamamızı zaruri kılıyor. Çünkü Avrupa'nın kültür başkenti ilan edilen her şehrin, üzerine çevrilen bir kıta ahalisinin önüne bir kültür-sanat sofrası kurması zaruri hale geliyor. Türkiye bilindiği üzere, bu sofrayı zamanında hazır etmek üzere kurumlar-kurullar oluşturdu epeyce zaman önce. Şimdi o kurumlar-kurullar tarafından onaylanan yemeklerle kurulan sofradan bir lezzet almaya gayret edeceğiz. Bizim iştihamızın tam olduğunu söylemeye gerek var mı, bilemiyorum. Bu sofradan karnımızı kafi miktarda doyurarak kalkacak mıyız, onu da zaman gösterecek. Öyle olması temennimiz...

 

Bu noktada küçük bir notum var ki, söylemeden geçemeyeceğim. Haliç Kongre Merkezi'ndeki İstanbul Büyüsü isimli geniş katılımlı ve kültürel yelpazeyi iyi yansıtan program, şehrin diğer merkezlerindeki popüler müzik konserleri tarafından biraz perdelendi gibi geldi bana. Televizyon kanallarının haberlerinde ya Tarkan konserinden ya da Kıraç konserinden görüntülerle verildi haber... Doğal olarak meseleye bu haberler üzerinden aşina olanlar, İstanbul'un kültürel temsili noktasında belki bir parça yanlış bir izlenim edinmiş oldular. Tarkan'a, Kıraç'a ve diğer sanatçılara bir sözüm yok, ama bu isimlerin hiçbiri doğrudan İstanbul'u çağrıştıracak bir imaja sahip değiller. Dolayısıyla da bu habere eşlik etmeleri çok yerinde olmadı diye düşünüyorum. Keza havai fişek gösterileri de buna dahil edilebilir. Böyle organizasyonlarda halkın katılımının önemini yadsımıyorum. Ama "İstanbul Büyüsü"nün öne çıktığı, bu vurguya sahip olduğu bir açılışın İstanbul'u daha iyi anlatacağı gibi bir hisse kapıldım. Kişisel olarak bu misyon çerçevesindeki bir etkinlik olarak, İstanbul'da düzenlenen herhangi bir konserin değil, İstanbul'u anlatan ya da hissettiren bir konserin doğru tercih olduğunu düşünüyorum. Maruzatım budur.

Yeni Şafak, Yazı: Gökhan Özcan, 21.01.2010

'KÜLTÜR' BAŞKENTİNE 'KÜLTÜR' ENVANTERİ

 

İstanbul kenti varolduğundan bu yana birçok kültüre ev sahipliği yaptı. Birçok dönemin önemli yapılarını, yapıtlarını ve tarihi eserlerini içinde barındıran bu kentin bu zamana dek kültür envanteri oluşturulamadı. Bu da 2010 yılında "Avrupa Kültür Başkenti" olan bir şehre yakışmayan bir durum olsa gerek... Ama bu sene ile birlikte İstanbul için kültür envanterinin oluşturulacağının sinyallerini aldık. 20 Ocak 2010 Çarşamba günü 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nda gerçekleştirilen bir toplantı ile bu envanterin oluşturulmaya başlandığı haberini öğrendik.

 

Toplantı açılış konuşmasını İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü, Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili yaparak, bu projenin İstanbul açısından büyük önem taşıdığından ve bu sürecin bir sene ile sınırlı kalmayıp uzun bir süreç olacağından bahsetti.

 

Türkiye Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı, Prof.Dr. Tarık Çelik TÜBA kuruluşundan bahsetti. "Kültür - Kitap" pilot projesinin daha önce GAP Bölgesi için yapılmış olduğunu ve şimdi yapılan projenin de İstanbul açısından çok büyük önem taşıdığını vurguladı.

 

Daha sonra "İstanbul'un Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Envanteri Proje" ekibinden Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, İstanbul'da gerçekleştirilecek olan bu projenin sınırlarını açıkladı ve kentin sahip olduğu tarihi ve kültürel değerler üzerinden proje kapsamına dahil edilecek verileri ifade etti. Tarihi Yarımada bölgesinin bu değerler açıdan oldukça zengin bir bölge olmasının İstanbul kenti açısından avantajından bahseden Ahunbay, çarşıların, meydanların, camilerin, özgün kentsel dokuların, kiliselerin, müzelerin, kışlaların, su yapılarının (sebil, sarnıçlar), medreselerin, kütüphanelerin, imaretlerin, tarihi hastanelerin, endüstri mirasının, boğaz ve saraylar ile adaların da proje kapsamında ele alınacak veriler olduğunu açıkladı. Tüm bu alanlara yönelik de turizm amaçlı gezi güzergahları yaptıklarını da ifade etti.

 

Ahunbay'dan sonra Prof.Dr. Mehmet Özdoğan konuşmasında, çok fazla envanterin olması da envanter kirliliği yarattığı, o nedenle yapılan envanterlerin başarılı ve yararlı olması gerekliliğinden bahsetti. Yapılan bu proje ile İstanbul'un arkeolojik envanterinin oluşmasının kent için olumlu olacağından ve artık yapılan yatırımların toprak altı envantere bakarak yapılacağını vurguladı. Bu şekilde yapılan projelerin Yenikapı'da yaşanan durumlar gibi olmayacağını, önceden herşeyin bilinerek projelerin geliştirilebileceğini söyledi.

 

Prof.Dr. Namık Yalçın, Kültür Varlıkları Veri Yönetim Sistemi'nden bahsetti. Proje kapsamında 4 ana başlıkların ele alındığını söyledi: Arkeoloji, Kentsel Mimari, Halk Kültürü ve Kültür Ekonomisi. Yalçın, "Kültür- Kitap"ın tanımını yaparak, CBS (Coğrafi Bilgi Sistemleri) tabanlı bir veri depolama sistemi olduğundan ve veri girişi, sorgulama/analiz, raporlama, görselleştirme gibi modülleri içerdiğini belirtti.

 

Daha sonra Yard.Doç.Dr. Abdulkadir Emeksiz, proje kapsamında İstanbul'un halk kültüründe ele alınacak konuları anlattı.

 

Toplantının son konuşmacıları olan Doç.Dr. Zeynep Enlil ve Yard.Doç.Dr. Asu Aksoy, İstanbul Kültür Ekonomisi Projesi'nin nasıl oluştuğundan ve kapsamından bahsettiler. Enlil, yapılan bu çalışmanın amacının kültür ürünleri, kültür etkinlikleri, kültür varlıkları ve endüstrileri ile bir bütün oluşturarak insanların kente katılımını sağlayacak zemin oluşturmak olduğunu söyledi. Aksoy ise, kültür ekonomisi açısından İstanbul'un önemini, kültürel - artistik değer yaratımı, ekonomik - sosyal - yaşam çevresi - kentin imajı, yaratıcılık birikimi gibi kavramlar ile açıkladı. Son olarak da kültür ekonomisi analizlerinin, miras, sanatlar, medya ve yaratıcı hizmetler olmak üzere 4 ana başlıktan oluşacağını söyledi.

Arkitera, Haber: Derya Yazman, 21.01.2010

'2010'U DENİZ PALAS'TA KARŞILADIK





Dünyada ün yapan festivallerimize 40 yıldır imza atarak İstanbul’u çağdaş uygarlıkla buluşturan İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) tarihi Deniz Palas’ındaki “zamanlama” müthişti... Restorasyonu 4 yıl süren yeni hizmet binası aynı zamanda çok yönlü bir “kültür merkezi” olarak 15 Ocak’ta kente armağan edildi.

Hazırlıkları yine 4 yıldır süren “İstanbul-2010 Avrupa Kültür Başkenti” ise ertesi gün sadece “meydan konserleri”, “havai fişek”ler ve “ses-ışık gösterileri”yle başlatılabildi. Milliyet’in bu gösterilere “büyüleyici” manşeti doğruydu, esas yapılması gerekenleri unutturacak görkemli bir “büyü…”

Çünkü “hükümet” destekli, özel yasalı, özel yetkili ve bilmem kaç milyar bütçeli Kültür Başkenti için ne yarım kalmış kültür merkezleri tamamlandı ne de AKM’deki belirsizlik giderilebildi, dahası yıllardır “kültür-sanat merkezi projesi” hazır olan Kadıköy-Hasanpaşa Gazhanesi de boynu bükük beklerken büyük umutlar bağlanan Yenikapı’daki “Marmaray kazıları buluntuları”yla bile kente yeni arkeolojik parklar armağan edilemedi. Yani onca para, “kuşaktan kuşağa kalıcı” kentsel ve kültürel kazanımlar elde etmek yerine, “eğlence” ve “gösteri”lere harcandı, bir yıl boyunca da aynı anlayışla kim bilir daha kaç milyar harcanacak...

İstanbul Kültür Başkenti hazırlıklarında “fikri” bile sorulmayan İKSV’nin ise tam da resmi açılıştan bir gün önce “işte Deniz Palas” demesi, tarihe geçecek bir hizmet değil midir?

İKSV sayesinde İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti yılına yeni ve çok özel bir kültür merkeziyle başlama şansını elde etti. Umarım başta hükümet ve 2010 kurmayları, bu eşsiz ve anlamlı “armağan”ın baş emektarı Şakir Eczacıbaşı’na şükranlarını sunarlar… Hatta yine 2010 yılının “Devlet Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü de bu “yurtsever sanatsever”e verirler..

Nitekim İKSV Mütevelliler Kurulu Başkanı Prof. Talat Halman da o gün Deniz Palas’ın açılışına katılamayan Şakir Bey’in sevgilerini gönderdiğini söylediğinde, dakikalarca süren alkışların ardından şunları ekledi: “Rahmetli Dr. Nejat Eczacıbaşı, İKSV’yi 70’lerde kurarken vakfa layık bir mekanın da özlemini çekiyordu; büyük kurucunun hülyası gerçekleşmiş oldu. 17 yıldır yönetim kurulu başkanı olarak olağanüstü başarılara imza atan, gelmiş geçmiş en büyük festivaller yaratıcımız Şakir Eczacıbaşı sayesinde Deniz Palas, bir İstanbul şaheseri oldu.”

Deniz Palas’ın en büyük şansı, vakıfların bir türlü vazgeçemediği şu “beceri” yerine “ucuzluk” peşindeki ihale mevzuatına bağlı kalınmadan restore edilmesi olsa gerek... Mimari çalışmaları Doğan Tekeli’nin danışmanlığında ve Burhan Satıcı’nın eşgüdümünde Saruhan Mimarlık yürüttü. Yükleniciliği Özsoy İnşaat, iç mimari tasarımı Nazlı Gönensay, iç süslemeleri Dr. Kaya Üçer, kurumsal kimlik danışmanlığını ise Bülent Erkmen üstlendi.

1920’lerde mimar Yorgo Kulutros’un yaptığı 4 bin 200 m2’lik yedi katlı binada, vakıf bürolarının yanı sıra farklı sanat alanlarına hizmet verebilecek bir salon; Tasarım Mağazası, Borsa lokantası ve “Peralı” adlı kafe bulunuyor. Ayrıca mütevelliler kurulu başkanlığını üstlenmiş soprano Leyla Gencer müzesinde, sanatçının kendi piyanosu eşliğinde dinletiler de düzenlenecek... 22 sanatçının yapıtları Deniz Palas’ı bezeyecek... İKSV Genel Müdürü Görgün Taner diyor ki, “Eskiden binamıza 150 kişi geliyordu, artık bin kişi gelecek; burası tam bir kültür merkezi olacak.”

Deniz Palas’ın açılışında Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş yoktu! Oysa bir ‘mimar’ olarak da bu mimari başarıyı kutlaması gerekirdi. Gerçi, Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan gönül alıcı bir konuşmayla “ilçe”si adına teşekkür etti ama aynı zamanda İKSV Yönetim Kurulu Üyesi olduğundan zaten evsahibi sayılırdı... Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Kocabıyık ile Yönetim Kurulu Üyesi Oya Eczacıbaşı da güzel sözler söylediler... Talat Halman’ın konuşması ise her yönüyle “tarihsel”di. 70’lerdeki “ilk” Kültür bakanımız ve bütün zamanların “en zarif” bakanı olmasının ötesinde, Atatürk’ün cumhuriyeti tanımlarken “temelimiz kültürdür” deyişindeki derin anlamı “içten bağlılık”la anlatması olağanüstüydü.

İKSV’yi tüm destekleyenleri “İK-sever”ler olarak kutsayan Halman’ın her yönüyle “aydınlanma merkezi” olmaya aday Deniz Palas için belki de en anlamlı tanımlaması şöyleydi: “Bir şair İstanbul’un ‘hiç yaşlanmayan aklın anıtlarıyla bezeli’ olduğunu yazmış, kendini İstanbul’un kültür ve sanatına vakfetmiş İKSV’nin yeni binasından bakıldığında görülen tarihi İstanbul’un muhteşem görünüşü, yaşlanmayan aklı yansıtıyor…”

Deniz Palas da işte bunun ürünü ve sonsuza dek “yaşlanmayan aklın merkezi” olarak çağdaş uygarlık yürüyüşümüze eşsiz katkılarda bulunacak...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 21.01.2010

FATİH BELEDİYESİ KAMU MALLARINI SATIYOR

 

Fatih Belediyesi Meclisi, vergi borçlarının ödenememesini öne sürerek belediyeye ait bütün taşınmazların satışı için Belediye Başkanı Mustafa Demir’e yetki verdi. Böylece, belediyeye ait tüm kamu malları ihale edilecek, istenilen fiyata istenilen kuruma satılacak.

 

Üç dönemdir AKP’nin elinde bulunan Fatih Belediyesi, belediye bütçesini borç batağına sürüklemesiyle, borçları bahane ederek işçi çıkarmalarıyla, kentsel dönüşüm projeleriyle Fener-Balat-Ayvansaray bölgesini Çalık Grubu’na devrederek orada yaşayan halkı mağdur etmesi ve Fatih’te yaşayan mülk sahiplerine fahiş emlak vergileri uygulaması gibi politikalarıyla biliniyor.

 

Satışa çıkartılan taşınmaz malların arasında, aylık 600.000 dolar geliri olan Historia Alışveriş Merkezi de bulunuyor. Bir kısmı emekli sandığına ait olan araziye kültür merkezi yapılması koşuluyla devralınmasının ardından kurulan ve imar sürecinde dükkanların yandaş firmalara kiralanmasıyla da bilinen Historia AVM ile birlikte satışa çıkartılacaklar arasında Haseki Hastanesi sağlık tesis alanları, Çemberlitaş Meydanı, Vezneciler metro istasyonu alanı, Yenikapı metro istasyonu alanı, Mimar Sinan Stadı, Karasurlarını Koruma Yeşil Alanı, Anemas Zindanları ile Bozdoğan su kemeri dikkat çekiyor.

 

Eminönü ile birleşmesinin ardından bir çok tarihi yapıyı da bünyesinde toplayan Fatih Belediyesi, tarihi duvar, çeşmeler, medreseler ve su terazilerini de satışa çıkartmasının dışında bölge halkının kullandığı trafolar, spor tesis alanları, katlı otoparklar, semt konakları, semt parkları, meydanlar, cami alanları ve türbeler de satılacaklar arasında yer alıyor.

Haber Sol, 16.01.2010

ÖĞRENCİLER, HASANKEYFTEKİ ESERLERİN ENVANTERİNİ ÇIKARACAK

 

Özel M. Sıddık Tekin Lisesi öğrencileri Mahmut Cem Ortaboy ve Mustafa Tekin, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Hasankeyf'teki tarihi eserlerin envanterini çıkaracak.

 

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından gerçekleştirilen Ortaöğretim Kurumları Arası Proje Yarışması için öğretmen Cem Bektaş koordinatörlüğünde hazırlanan proje için öncelikle internetteki bilgiler taranarak bir ön çalışma yapıldı.

 

Hasankeyf'teki tarihi eserlerin detaylı bir listesinin oluşturulması için konuyla ilgili yazılan tüm makale ve bildirileri inceleyen öğrenciler, internet ortamındaki bilgilerin bilimsel nitelikten uzak ve birbirinin tekrarı niteliğinde bilgiler olduğuna dikkat çekerek, bununla projenin gerekliliğinin daha fazla ortaya çıktığını vurguladı. 

 

Hasankeyf'te de incelemeler de bulunan öğrenciler kazı heyeti başkanı ve Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam ile de görüşerek hem hazırladıkları envanter taslağını paylaştı hem de konu ile ilgili daha detaylı bilgilere ulaştı.

 

Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, kazı çalışmaları ve eserlerin mimari özellikleri ile ilgili detaylı bilgiler de vererek öğrencileri gerçekleştirmeye çalıştıkları projeden dolayı tebrik etti. Uluçam, "Bu tür proje çalışmalarına üniversite olarak destek vermeye her zaman hazırız. Uzmanlık alanım olan Hasankeyf tarihi eserleri ile ilgili yaptığınız çalışma beni oldukça memnun etmiştir. Umarım projenizde başarılı olursunuz. Bu tür bir literatür çalışmasına her zaman ihtiyaç vardır." dedi.

 

Koordinatör Cem Bektaş ise "Hasankeyf'te antik dönem, Roma, Ortaçağ ve sonrası dönemleri, Osmanlı dönemlerine ait onlarca tarihi eser tespit edilmiştir. Bu eserlerde Roma, Artuklu, Emevi, Abbasi, Hamdani, Mervani, Süryani, Akkoyunlu, Osmanlı ve daha bizim tespit edemediğimiz birçok medeniyetin mimari özellikleri görülmekte. Bizim tespit etiğimiz tarihi eserlerle ilgili bir envanter çalışması yapılmamıştır. Bu da projemizin değerini artırmaktadır. Ayrıca tarihi eserlerin yaklaşık olarak coğrafi konumu hakkında da bilgi vermeye çalışarak ileride yapılacak çalışmalara öncülük etmeye çalıştık. Oluşturduğumuz envanterin taslak çalışmasını gösterip değerli fikirlerine başvurduğumuz rektörümüz beklediğinden çok daha kapsamlı bir çalışma olduğunu ifade etmişlerdir." diye konuştu.

Zaman, 16.01.2010

Gordion
...1956




10 - 16 Ocak 2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA DARBE

 

 

İl jandarma Komutanlığı’nın 7 ay süren çalışmasının ardından Gaziantep, Malatya, Muğla ‘da eş zamanlı düzenlenen operasyonda tarihi eser kaçakçılığı ve uyuşturucu madde kaçakçılığı yapmak amacıyla suç örgütü kuran 14 kişilik şebeke çökertildi.

Gaziantep İl jandarma Komutanlığı tarafından yapılan çalışmanın tamamlanmasının ardından ekipler, Gaziantep , Malatya, Muğla ‘da düzenlenen eş zamanlı operasyonda ev ve iş yerlerine baskın yaptı. Operasyonda, Gaziantep’te Bekir B, Mahmut Ç, Mehmet Ç, Hasan E, Malatya’da Abdülkadir Vahap Y, Muğla’da örgüt lideri İsmail Ertuğrul U, Kadir D, Mithat İ, Mehmet İrfan Ş, Oğuz A, Tufan S, Kadir İ, Güngör Y. gözaltına alındı.

 

Zanlıların ev ve iş yerlerinde yapılan aramada eski dönemlere ait ; 1 adet el yazması Kuran-ı Kerim, 25 adet altın sikke, 22 adet metal sikke, 2 adet tarihi çan, 1 adet 35x40 ebatlarında aslan heykeli, 1 adet taş insan heykeli, 1 adet cam vazo, 24 adet süs eşyası, çok sayıda tarihi eserlerin görüntülerinin bulunduğu fotoğraflar ile kazı yapılacak yerlerin fotoğrafları , 1 adet metal dedektör, 10 kök kenevir bitkisi ele geçirildiği öğrenildi Zanlılar, jandarmadaki sorgularının tamamlanmasının ardından adliyeye sevk edildi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 16.01.2010

DÜŞKÜN LEYLEKLER EVİ YENİDEN HİZMETE GİRDİ

 

Bursa’da 19’uncu yüzyılda göçmen kuşların bakımının yapılması amacıyla kurulan ve “dünyanın ilk hayvan hastanesi” olduğu bildirilen, “Gurabahane-i Laklakan (Düşkün Leylekler Evi)”, Osmangazi Belediyesi’nce yeniden restore ettirilerek, törenle hizmete açıldı.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, törende, geçmişte hasta ve sakat kuşların bakım ve tedavisinin yapıldığı bu yere Ahmet Haşim tarafından “Gurabahane-i Laklakan” denildiğini ve bu ismin günümüze kadar geldiğini söyledi. Hayvan sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda binanın giriş katında hizmet verileceğini ifade eden Dündar, veteriner ekiplerin de belirli günlerde buraya gelip çalışacağını anlattı. Bodrum katıyla birlikte 3 kattan oluşan binanın kalan bölümü ise Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği üyelerince kullanılacak.

Hürriyet, 16.01.2010

500 YILLIK TARİHİ ESERİ ŞANTİYE BEKÇİSİ ÇALMIŞ

 

Kanuni Sultan Süleyman'ın kendi adına yaptırdığı Beyazıt'taki Süleymaniye Camisi'nin cümle kapısındaki 2 adet abanoz süslemeli tarihi eserin, restorasyon çalışmaları sırasında satılmak üzere yerinden söküldüğü ortaya çıktı. Üç giriş kapısı bulunan tarihi camiden sökülen tarihi eserlerin, 16. yüzyıla ait olduğu belirtildi. Cami güvenlik kameralarının saniye saniye kaydettiği hırsızlık olayında tarihi eserleri çalmak isteyen kişinin, onarım şantiye bekçisi A.K. olduğu tespit edildi. İşine son verilen şüpheli hakkında 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Sabah, Haber: Ali Oktay, 16.01.2010




ADANA'DA PICASSO RESMİ BULUNDU

 

 

 

Adana'da bir evde, üzerinde Pablo Picasso'nun imzası bulunan “Fight Love” isimli bir resim ele geçirildi. Resmin gerçek olup olmadığını tespiti için Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne gönderileceği bildirildi.

 

Alınan bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren Adana Emniyet Müdürlüğü  Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Gülbahçesi  Mahallesi'ndeki bir eve operasyon düzenledi.

 

Operasyonda, üzerinde Pablo Picasso'nun imzası bulunan bir resim, Doğu  Roma dönemine ait 3 adet sikke ile aynı dönemde kullanıldığı belirtilen papazlara  ait kolyeler ele geçirildi.

 

Yapılan incelemede, resmin ön yüzünde Picasso imzası ile 1924 tarihi,  arka yüzünde ise Kuveyt Müzesi'ne ait olduğu belirtilen mühür, Eyfel Kulesi'ni  simgeleyen bir çizim, Fransızca olduğu belirtilen yazılar ile üzerinde  “Picasso”, “Year 1924”, “Name Pectur Fight Love”, “Length: 90 Width: 67”,  “Lover Meusem” yazılarının bulunduğu bir kağıdın yapıştırılmış olduğu görüldü.

 

Evinde resim bulunan Celal E'nin (35) ifadesinde, nakliyatçılık  yaptığını, resmi de Irak'a gittiğinde bir kişiden aldığını söylediği öğrenildi. Celal E'nin Emniyetteki sorgusu devam ederken, resmin  gerçek olup  olmadığını tespiti için Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne gönderileceği  bildirildi. Sikkeler ile kolyelerin ise Adana Müze Müdürlüğüne teslim edildiği  belirtildi.

Hürriyet, 16.01.2010

İSTANBUL HARİTALARI RAHMİ KOÇ MÜZESİ'NDE

 

"İstanbul Haritaları 1422-1922" kitabının tanıtımı ve kitaptan seçilen nadide haritaların yer aldığı serginin açılışı 19 Ocakta Rahmi Koç Müzesi'nde yapılacak.

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un, 1422-1922 yılları arasını kapsayan haritalarının toplandığı kitap, Ağaoğlu Şirketler Grubunun desteğiyle Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay tarafından yazıldı.

Bir grup İstanbul sevdalısının kişisel birikimleri, yıllar süren özel çabalarıyla hazırlanan ve 100 haritadan oluşan kitabın tanıtımı 19 Ocakta yazarı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, yayımcı Denizler Kitabevinin editörü Ülkem Özge Sevgilier, kitabın danışmanı Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Ağaoğlu Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu’nun katılımıyla Rahmi Koç Müzesi’nde gerçekleştirilecek.

Toplantı sonunda "İstanbul Haritaları 1422-1922" kitabından seçilen nadide haritaların yer aldığı sergi de sanatseverlerle buluşacak.

Radikal, 15.01.2010

ANTİK KENTTE ÇİMENTO PLANI İPTAL EDİLDİ





Yaşar Kemal'in de destek verdiği çevre mücadelesinde ilk olumlu sonuç alındı. Kastabala Antik Kenti'nin burnunun dibinde kurulmak istenen çimento fabrikasına verilen ÇED Raporu iptal edildi.

Osmaniye'de Hierapolis Kastabala Antik Kenti'nin bulunduğu bölgede yapılmak istenen çimento fabrikasına karşı başlatılan mücadele ve açılan dava çevrecilerin ve bilim insanlarının zaferiyle sonuçlandı. Adana İdare Mahkemesi çimento fabrikasının Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararını iptal etti. Yaşar Kemal, çok sayıda aydın sanatçı ve yazar Kastabala'nın kurtulması için imza kampanyası başlatmıştı.
 

Bundan yaklaşık iki yıl önceydi.. Osmaniye merkezi 12 kilometre uzaklıkta Kastabala Antik Tiyatrosu'nun ise burnunun dibinde, 400 metre yakınında özel bir şirket çimento fabrikası açmak için kolları sıvadı. Üstelik çimento fabrikasının kurulması planlanan yere 5 kilometre mesafede Kırmıtlı Kuş Cenneti, 15 kilometre uzaklıkta ise Türkiye'nin ilk açık hava müzesi olan Karatepe Açık Hava Müzesi buluyordu. Şirket, gerekli izinlerini aldı. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan da ÇED olumlu kararı çıktı. Fabrika yılda 2 milyon ton çimento üretmeyi planlıyordu. Tabii karşısında oradaki kazı çalışmalarına yıllarını vermiş, arkeologları, bilim insanları, sanatçılar ve yazarlar vardı.

Adana İdare Mahkemesi, ÇED iptal davasında önce ‘yürütmenin durdurulması' kararı verdi. Yapılan bilirkişi incelemelerinin ardından davayı esastan görerek ÇED'in iptal edilmesine karar verdi. Şimdi şirket isterse temyize gidebilecek.

Davanın avukatı Mersin Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Yeşim Dağgeçen Ayaz, Kastabala'nın kurtulduğunu belirterek şunları söyledi: "Davada ilk olarak üç kişilik, daha önceden üç kişilik bilirkişi oluşturuldu. Biz buna itiraz ettik. Türkiye'de belki de ilk kez bir bilirkişiye yapılan itiraz kabul edildi. Ve bu kez bağımsız akademisyenlerden oluşan altı kişilik bir heyet oluşturuldu. Sekiz saat bölgede incelemelerde bulundu. Mahkemenin gerekçeli kararı önceki gün elime ulaştı. ÇED olumlu kararı iptal edildi. Ancak bu kez başka bir yere yapmak için ÇED olumlu kararı çıkarıldığını öğrendik."

 

1947'den bugüne kadar, yani yarım yüzyılı aşkın süredir Karatepe'de kazılarını sürdüren ve birçok eseri gün yüzüne çıkaran Arkeolog Prof. Dr. Halet Çambel, mahkeme kararının son derece olumlu olduğunu ancak şirketin çimento fabrikası yapmak konusunda ısrarının devam ettiğini belirtiyor.

Prof. Çambel kesin sonuç alınması konusunda kararlı: "Bedava toprak, malzeme yakın... Yeni yerde de malzeme yine Kastabala'dan alınacak. Aynı tehlike devam ediyor. Yaptığımız imza kampanyasının çok büyük etkisi var. Yeni bir kampanya yapacağız."

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 15.01.2010

YOZGAT'TA BİR İSTANBULLU





Yozgat'taki Çapanoğlu Camii'nin içi, alışık olduğumuz tarihî camilerin aksine resimlerle dolu.

Geçtiğimiz aylarda restore edilerek yeniden ibadete açılan cami, İstanbul mimarisinden izler taşıyor. Tarihçiler, duvarlarında Osmanlı Sarayı binasından Boğaz'ı tasvir eden figürlere, meyve türlerinden desenlere kadar farklı resimleriyle dikkat çeken caminin bu özelliğiyle bir benzerinin daha olmadığını ifade ediyor. Caminin ne mimarı ne de resimleri yapanları belli.

Tarihe, 'Her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar.' sözüyle damgasını vuran Çapanoğulları, Bozok Yaylası'na yaptırdığı asırlık camiyle dikkat çekiyor. Geçtiğimiz aylarda restore edilerek, ibadete açılan Çapanoğlu Camii, duvarlarındaki manzara resimleriyle Batı mimarisini Anadolu kültürüyle harmanlıyor. Diğer camilerin aksine, duvarlarında Osmanlı Sarayı binasından Boğaz'ı tasvir eden figürlerine, meyve türlerinden desenlere kadar farklı resimleriyle dikkat çeken Çapanoğlu Camii'nin bu özelliğinin, tarihçiler tarafından bir benzerinin olmadığı ifade ediliyor. Caminin ne mimarı ne de ressamları belli değil.

Ancak caminin ikinci bölümünü yapan Süleyman Bey'in torunlarından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hakkı Acun, bunu şöyle özetliyor: "Cami, İstanbul üslubuna benziyor. Saray hattatlarının bu resimleri ve nakışları işlemiş olduğuna inanıyorum. Planları ve mimari uygulaması yüzde 99 İstanbul mimarları tarafından yapılmış." Çapanoğulları'nın Saray'da nüfuzlu bir aile olduğuna vurgu yapan Acun, caminin yapımında da Saray'daki mimarların izinin olduğunu söylüyor.

Batılılaşma döneminin Anadolu'daki en büyük külliyesi ve camisinin Çapanoğlu Camii olduğunu belirten Prof. Dr. Acun, caminin restorasyonuna da önemli katkılarda bulunmuş. Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Bölgesi Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı görevini üstlenen Acun, atalarına olan vefasını da ortaya çıkardığı çeşitli eserlerle yerine getirmiş.

Çapanoğulları külliyesindeki hamam ve handan elde edilen gelirlerden Mekke ve Medine'deki fakirlerden imamlara kadar birçok kişinin ihtiyacının ve maaşının karşılandığını aktaran Acun, "Daha önceden çifte hamamı, medresesi, kütüphanesi, hanı, sıbyan mektebi (ilkokul) ile dikkatleri çekiyordu. Zaman içinde bunlardan hamamı, türbesi, kütüphanesi ve 165 dükkanı kaldı." diyor.

Hakkı Acun, Çapanoğulları ile ilgili yakıştırılan olumsuz örneklere de karşı çıkıyor: "Çapanoğulları Osmanlı'ya son derece sadıktı. Osmanlı'nın katıldığı savaşlarda en çok katılım Çapanoğulları'nın bölgesinden olmuştu. Saray'ın tüm asker ihtiyacının önemli bir kısmı buradan karşılanmıştı." Acun, Çapanoğulları'na atfedilen sözlerin de güç anlamında olduğunu savunuyor.

Çapanoğlu Camii'nin ilk bölümü 1779 yılında Mustafa Bey zamanında yapılıyor. İkinci bölüm ise bundan 16 yıl sonra kardeşi Süleyman Bey tarafından inşa ettiriliyor. Büyük Cami diye bilinen Çapanoğlu Camii'nin dikkat çeken bir özelliği de ana kubbenin hiçbir sütunla bağlı olmaması.

Bin 200 kişilik kapasiteye sahip camide Çapanoğlu ailesinin ileri gelenlerine ait 18 türbe var. Halk arasında cami hakkında çeşitli rivayetler hakim. Caminin dernek başkanı Necati Kaya, caminin yapılışıyla ilgili bir hikâyeyi şöyle özetliyor: "Çapanoğulları, buraya ibadethane yapmak istemiş. Temellerini atmış, Horasan tarafından bir veli zat gelmiş. Veli, Çapanoğlu Mustafa Bey'e yapılacak caminin ölçülerinin küçük olduğunu söylemiş ve büyütmesini istemiş. Bunu söylerken ilerisini düşünmesini yoksa bu caminin yeterli olmayacağını hatırlatmış. Caminin temelleri de ona göre büyütülmüş."

Yozgatlılar, bir rivayete göre günün belli bir vaktinde camiye Hızır (as) geldiğine inanıyor. Her zaman caminin dolu olduğuna dikkat çeken Kaya, "Rivayete göre burada bir kişi camiye girdiğinde 'Acaba burada Hızır (as) var mı?' diye aklından geçirir. O sırada yanındaki kişi de 'Hızır'ı görsen tanır mısın?' diye karşılık verirmiş. Bunun için Hızır (as)'ın burada namaz kıldığına inanılır." diye konuşuyor. 87 yaşındaki Mehmet Tanrıverdi, camiyle ilgili "Buradan çok evliya, veli-zat geçti." diyor.

Her işin altından Çapanoğlu nasıl çıkar?

Çapanoğulları, devlet tarafından Bozok bölgesinin asayişini sağlamak ve vergilerini toplamak için görevlendirilmiş bir ayan ailesi. Çağanoğlu'nun halk muhayyilesindeki karşılığı, güç karşısında şapka çıkarma demek. Ama işin içinde biraz esrar, biraz dalavere olduğu tartışılmaz. Sarayın has bahçesinde muhasibiyle gezinen II. Mahmud, atamaların ve görevden almaların altından hep Çapanoğlu beylerinin çıktığından söz etmektedir. Muhasip o sırada önüne çıkan bir taş parçasını ayağıyla kenara itince padişah atılır; "Aman lala, ne yapıyorsun, o taşın altından da Çapanoğlu çıkmasın."

Devir, Çapanoğlu beyliğinin sadece Anadolu'da değil, sarayda da güçlü olduğu devirdir; ama sonrasında çark tersine işler ve bir zamanların zengin ve itibarlı ailesi, tarihe Millî Mücadele karşıtı bir isyanın öncüsü olarak kaydedilir.

Zaman, Haber: Mevlüt Karabulut, 15.01.2010

BALIKLIGÖL'E TESCİL

 

Her yıl Şanlıurfa’ya gelen binlerce kişi tarafından ziyaret edilen Balıklıgöl, ‘taşınmaz kültür varlığı’ olarak tescil edilip, birinci derece sit alanı ilan edildi.  Şanlıurfa’daki tarihi eserlerin tescillenmesi çalışması da sürüyor. İl genelinde tescilli eser sayısı 1749 ’a ulaştı.  Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan, şu anda yılda 350 bin turistin konakladığı Şanlıurfa’da gelecek 5 yıl içerisinde bu sayıyı 5 milyona ulaştırmayı hedeflediklerini de belirtti.

Radikal, 15.01.2010

137 YILLIK BİNA 2.1 MİLYON DOLAR

 

ABD'nin New York Kenti'nin en dar evi 2.1 milyon dolara satıldı. Greenwich Village bölgesinde 1873 yılında inşa edilen 3 metre eninde, 12 metre uzunluğundaki ev, geçen ağustos ayında 2.7 milyon dolara satışa çıkarılmıştı. Önceki gün 2.1 milyon dolardan alıcı bulan evi kimin satın aldığı bilinmiyor. Şair Edna St. Vincent Millay'ın ve antropolog Margaret Mead'ın yaşadığı iki odalı, iki banyolu ev, en son 2000 yılında 1.6 milyon dolara satılmıştı.

Hürriyet, 15.01.2010

VAKIFLAR, ULUS'U AYAĞA KALDIRIYOR

 

Vakıflar Ulus’u ayağa kaldırıyor Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ulus Tarihi Kent Merkezi projesi çerçevesinde Ulus’taki Vakıf İşhanı ve Kuyumcular Çarşısı’nı restore edecek.

Büyükşehir Belediye Meclisinde geçen aylarda alınan kararla hız verilen Ulus Tarihi Kent Projesi’ne, Ankara Kalesi’ndeki Çengelhan’ın restorasyonu ve Hacı Bayram Veli Camisi Türbesi’nin iyileştirilmesiyle aylar önce ilk çiviyi çakan Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sultan Alaaddin Camisi, Zeynel Abidin Camisi ve Taceddin Dergahı gibi tarihi mekanların restorasyonlarını da tamamladı.

Ankara Kalesi’ndeki Çukurhan’ı da ‘’restore et-işlet-devret’’ yöntemiyle başkentin kültür hayatına kazandıran Vakıflar Genel Müdürlüğü, son olarak da Anafartalar Caddesi’ndeki Vakıf İşhanı ve Kuyumcular Çarşısı’nın onarılmasını kararlaştırdı. Ankara’nın en eski kuyumcular çarşısı olan Vakıf İşhanı ve Kuyumcular Çarşısı, yerli ve yabancı müşteri profiliyle başkent ekonomisine yön veren önemli iş merkezlerinden biri olma özelliği taşıyor.

Hürriyet Ankara, 15.01.2010

BERGAMA, UNESCO ADAYLIĞI İÇİN ÇALIŞMA BAŞLATTI

 

UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alabilmek için neler yapılması gerektiğini araştırmaya başlayan Bergama, bu yolda önemli bir adım attı. Bergama Belediyesi tarafından düzenlenen "Bergama Kültürel Miras Paneli'nde bu konu tüm yönleri ile dile getirildi.

Belediye Meclis ve Toplantı Salonu'nda düzenlenen panele konuşmacı olarak TMMOB Mimarlar Odası eski Başkanı Gazeteci - Yazar Oktay Ekinci, 'UNESCO Dünya Mirasları ve Türkiye' kitabının yazarı Atila Ege, tarihi ve kültürel alanlar üzerine bir çok çalışması bulunan, fotoğraflarla Türkiye'yi anlatmaya çalışan Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Orhan Terzioğlu ve Panel yöneticisi olarak İstanbul Vali Yardımcısı Feyzullah Özcan katıldı. Bergama Kaymakamı Ahmet Ertan Yücel, Belediye Başkanı Mehmet Gönenç, Bergama protokol üyeleri, turizmciler ve çok sayıda vatandaşın dinleyici olarak katıldığı panelin açılış konuşmasını Belediye Başkanı Mehmet Gönenç yaptı. Başkan Gönenç, konuşmasında Bergama'nın tarihi ve kültürel geçmişine dikkat çekerek, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde Bergama'nın da yer alması gerektiği gerçeğinin altını çizdi. Başkan Gönenç, "Bunun gerçekleşmesi için ilk adımları atıyoruz. Bu yolda çok çalışmamız gerekiyor. Bunu başarmak için bizlerin ve bu kentte yaşayan herkesin çok çalışması bu oluşumu omuzlaması ve sorumluluk alması gerekiyor. Bugün bu panel, yapılması gereken tüm bu zorlu çalışmaların bir adımı, bir başlangıcı niteliğini taşıyor" dedi. Daha sonra Yüksek Mimar Oktay Ekinci "Tarihi Kentte Kimlik ve Çağdaşlık" konusunu, Araştırmacı Gezgin Atila Ege "UNESCO Listesine Giriş Kriterleri" konusunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Orhan Terzioğlu "Antik Dönemde Sağlık Merkezleri ve Bergama" konusunu dinleyicilere sine-vizyon eşliğinde anlattılar.

 

Panelin ilk konuşmasını yapan Yüksek Mimar Oktay Ekinci, Türkiye'de kimliksiz kentler oluşturulduğuna dikkat çekti. Ekinci, "İmar planlarıyla, şehirlerimizde planlı yapılaşma adına yan yana beton bloklardan oluşan konutlar inşa edilerek, planlı cinayetler yapıldı. İnşa edildiği yörenin hiçbir özelliğini taşımayan yapılarla ülkemizde kimliksiz kentler oluşturuldu" dedi. Çağdaş mimarlığın kimliksiz kentler oluşturmak olmadığına işaret eden Ekinci, "Çağdaşlık bizden önce yaşayanları, bize miras bırakanları reddetmek değildir. Çağdaşlık adına eğer modern binalar yapıyoruz diye yan yana hiçbir özelliği olmayan beton bloklardan binalar inşa edersek planlı bir şekilde kimliksiz kentler oluştururuz "dedi.

 

Panelin ikinci konuşmacısı Yazar - Gezgin Atila Ege, UNESCO Dünya Kültür Mirası'na girmek için ne gibi kriterlerin arandığını açıkladığı konuşmasında, "Bergama kültürel ve tarihi zenginlikleri ile UNESCO'nun listesine girmeyi hak eden tarihi bir kenttir. Bu listeye girmek için aday gösterilen bölgenin, eserin, yaratıcı insan dehasının bir sonucu olması, kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması, insanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması gerekiyor. Bergama'da bu kriterlere uyan bir çok eser bulunmaktadır. UNESCO listesine giren bir çok bölge de bir turizm patlaması yaşanmaktadır. Ülkeler için bir Dünya Mirası'na sahip olmak çok önemli. Bu sıfatı hak kazanmış bölgeler, turizmde ciddi bir patlama yakalıyor" dedi.

 

Panelin son konuşmacısı Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Orhan Terzioğlu, tarihte ilk defa su ile tedavi yöntemini uygulayan, telkin ve rüya yolu ile tedavi yöntemini uygulayan Dünya'nın ilk sağlık yurtlarından birisi olan Asklepion'un UNESCO listesinde yer alması gerektiğinin altını çizdi. UNESCO listesine girme kriterlerinden bir çoğunu Asklepion'un fazlasıyla taşıdığını ifade eden Prof.Dr. Terzioğlu, "Yunanistan'daki Epidaurus Asklepios Barınağı ile Bergama Asklepion'u kıyasladığımızda, Epidaurus'ta ayakta kalan bir tek eser bile yokken, UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alıyor. Ama birçok yapısı halen sağlam bir şekilde duran Bergama Asklepion'u bu listede yer almıyor. Bunu sağlamak için Bergama'da yaşayan herkesin çok çalışması gerekiyor" dedi.

 

Panelin yöneticisi İstanbul Vali Yardımcısı Feyzullah Özcan, UNESCO listesine girmek için olmazsa olmazların başında; Alan Yönetim Planı geldiğine dikkat çekti. Vali Yardımcısı Özcan, "UNESCO dünya miras listesi aday adaylığı süreci için hazırlık yapan Bergama, bu konuya dikkat etmeli. Çalışmalarına bu noktadan başlamalı" dedi.

Bergama Kuzey Ege, 15.01.2010

KARUN HAZİNESİ'NE AİT KOLYEYİ SATMAYA KALKTILAR

 

 

İstanbul polisi, tarihi eser kaçakçısı gibi davranarak düzenlendiği operasyonda Lidyalılardan kalma 2 bin 300 yıllık altın bir kolye ele geçirdi.

 

Kolyenin, zenginlik sembolü 'Karun Hazinesi'nin bir parçası olduğu belirtildi. İhbar üzerine harekete geçen Mali Şube ekipleri, tarihî altın bir kolyeyi satmaya çalışan T.Ü. ile alıcı gibi davranarak bağlantı kurdu. Bir tekstil firmasında danışmanlık yapan şahıs, Küçükçekmece'de gerçekleştirilen pazarlık sırasında kolyenin Lidya Kralı Karun'un hazinesinde yer aldığını öne sürerek 1 milyon dolar istedi. Kolyeyi gösterdiği sırada gözaltına alınan zanlı, adliyeye sevk edildi. Arkeoloji Müzesi ekiplerince yapılan incelemede 22 ayar ve 45 gram ağırlığındaki kolyenin Lidyalılara ait olduğu belirlendi. Uzmanlar, MÖ 300 yılına ait olan takının, Lidya'nın o dönemki prensesi tarafından kullanıldığını tahmin ediyor.

Zaman, Haber: Orhan Fırat, 15.01.2010

YALITIMINDA POLİÜRETAN KÖPÜK KULLANILDI

 

Mudurnu'da yıllara meydan okuyamayan konakların restorasyon işlemleri devam ediyor.


Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleri ile restorasyonu yapılan konakların onarımı için değişik malzemeler kullanılıyor. Son Olarak Tayyib Ünsal'a ait Fuat Beyler Konağı'nın onarımında kompresör püskürtmeli poliüretan köpük kullanılarak İzolasyon ve enerji tasarrufun sağlanması hedefleniyor. Fuat Beyler Konağının restorasyon işini üstlenen Aytaç Eskioğlu, bu sistemin büyük hangar binalarında ve depolarda kullanıldığını ifade ederek, ''Kompresör püskürtmeli poliüretan köpük bu Mudurnu da ilk defa ahşap bir konakta kullanıldı. Dış duvarların hepsini binanın içinden bu püskürtmeli poliüretan köpük ile yalıtım yapıldı. Çatıyı, çatı arasından kiremit altı tahtasının iç tarafından yalıttık. Bodrum katın tavanını içeriden komple yalıttık. Binayı dış etkenlerden içeriye girebilecek tüm ısı kayıplarını yok ettik''dedi. Eskioğlu, yapılan bu işlem sayesinde konağın ömrünün 50 yıl daha uzadığını da sözlerine ekledi.

Bolu Olay, 15.01.2010

TUNCA NEHRİ'NİN DEBİSİ ARTTI

 

Edirne'de etkili olan son yağışların ardından Tunca Nehri'nin debisi arttı.

 

Nehir suları köprünün üst kesimlerine kadar ulaşırken, bölgede şu an için bir taşkın tehlikesi bulunmadığı bildirildi. Tunca Nehrinin debisi, Suakacağı bölgesinde 77 metreküp-saniye olarak ölçüldü. Debinin artmasıyla birlikte Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi mevkiinde de küçük su birikintileri oluştu.

Edirne Kent Haber, 14.01.2010





1602 yılında çizilmiş, 4 asırdan daha yaşlı haritada, Çin dünyanın merkezi olarak gösteriliyor!

 

Amerika'nın Florida eyaletini "The Land of Flowers", "Çiçeklerin Diyarı" olarak adlandıran ve Çin'in dünyanın merkezinde gösterildiği harita, Amerika'da, Kongre Kütüphanesi'nde sergileniyor.

 

Çin'e Amerika'yı tanıtmak için hazırlanan harita, 1600'lerin başında şu anki Pekin'in bulunduğu bölgede yaşayan Matteo Ricci adlı İtalyan bir misyoner tarafından çizilmişti.

 

Ricci'nin haritayı 1602 yılında İmparator Wanli'nin isteğiyle çizdiği biliniyor.
Ricci'nin haritası dünyanın farklı bölgelerini anlatan resimler ve alıntılar içeriyor.
Afrika kıtasında dünyanın en yüksek dağı ve en uzun nehri olduğuna dair bir not bulunurken, Kuzey Amerika'da bizonlar, vahşi atlar ve "Ka-na-ta" adlı bir bölgeden bahsediliyor.

 

"Eski günlerde, kimse Kuzey ve Güney Amerika ve Magellanica gibi yerler olduğunu bilmezdi" diye haritasına not düşen Ricci'nin "Magellanica" olarak adlandırdığı bölge Avustralya ve Antarktika.

Ricci'nin bu haritası, "Kartografi'nin Kara Lalesi" olarak adlandırılıyor, çünkü bulunması çok zor.


Dünyanın en pahalı ikinci haritası ünvanını alan bu harita, geçtiğimiz Ekim ayında 1 milyon dolara satın alınmıştı. "Amerika" adının ilk kullanıldığı Waldseemuller dünya haritası da 10 milyon dolarlık fiyatıyla dünyanın en pahalı haritası.

Kent Haber, 14.01.2010

AYDIN'IN 'AYDIN'LARI KARACASU'DA





Kültürel miras “aklın tarihi”ni belgelediği için “aydınlanma”nın da “bilinç kaynağı”dır. UNESCO’nun Dünya Mirası listesi ölçütlerinden birincisi aynen şöyledir. “Yaratıcı insan dehasının ürünü olması…” Aklın ve yaratıcılığın gelişimini en gözle görülür, elle tutulur açıklıkta “mimarlık tarihi” kanıtlar. Örneğin Ayasofya, onca depreme rağmen “duruyor”sa, bugünkü “akıl yoksunu” rant inşaatçılığının 1472 yıl önce henüz(!) “akla gelmemiş” olmasındandır..

Aydın’a bağlı Karacasu’daki zarif Afrodisias kentinin şaşırtıcı mükemmellikteki heykelleri de “hüner”li aklın ürünüdür. Eski Roma yasalarının kentin mimarlarını ve heykeltıraşlarını “vergiden muaf” tutması, sanatın ve sanatçının kutsanmasından ötürüdür. Bu nedenle YÖK’ün, hukuk fakültelerinden Roma Hukuku dersini kaldırma niyetini duyunca düşünmüştüm: “Sakın akıl ve yaratıcılığa 2 bin yıl önce verilen değeri bile hazmedemiyor olmasınlar?”

Bilgi ve kültür kasabası
Kültürel mirasla aydınlanmanın buluşması sadece düşünce ve uygarlık tarihinde değil, Karacasu’da da gözleniyor. Afrodisias’la kol kola yaşayan “6 bin nüfus”lu ilçede okuma yazma oranı “yüzde 99”… Karacasu Lisesi’nden başka Anadolu Lisesi, Halk Eğitimi ile Mesleki ve Teknik Eğitim merkezleri de var… 10’u birleştirilmiş sınıflı 19 ilköğretim okulu ve anaokuluyla birlikte Adnan Menderes Üniversitesi’nin “Memnune İnci Meslek Yüksek Okulu” da burada…

Liseyi ve ilköğretim okulunu “Karacasu’yu Sevenler Derneği” yaptırmış… İzmir’de 1996’da kurulan “Karacasu Geliştirme ve Eğitim Vakfı” da bu “bilgi ve kültür kasabası”nın daha da gelişmesine katkılarda bulunuyor.

MYO’da ders veren Afrodisias Müzesi uzmanlarından Arkeolog Umut Doğan, böylesi “aydın” bir kasabada “kültürel mirasın önemi”ni anlatmamı isteyince, önce okulu merak ettim… Henüz 10 yaşındaki MYO’da, binden fazla öğrenci muhasebe, ticaret, turizm ve otelciliğin yanı sıra yöre sanatlarından beslenen “dericilik ve seramik”, “takı tasarımı ve süs eşyaları” ile “mimari restorasyon” öğrenimi de görüyor.. Öğrencilerin, çıkarılan antik eserlerin temizlik ve bakımlarının yanı sıra kültür envanteri çalışmalarına yaptıkları katkıları da anlatan Doğan diyor ki: “MYO’nun artık ‘restorasyon laboratuvarı’na kavuşması gerekiyor. Binası hazır; tamamlanmasını kim sağlarsa, laboratuvara adı verilecek...”

‘Tiyatroda doğmuş’…
Anadolu uygarlıklarıyla iç içe bir eğitimin sadece öğrencileri değil, okulun emektarlarını da nasıl “aydınlattığı”nı MYO’nun Yozgatlı şoförü Kenan Erdemir’den anlıyorum. Denizli-Çardak Havaalanı’ndan iki saatlik yolculuğumuzda “Eski evler ne durumda” diye sorunca diyor ki, “Başkan el attı ama hangi birini kurtarsın? Keşke mimarlara önce bu evler öğretilse, o zaman yeni binaları da güzel yaparlar”…

Karacasu’ya 10 km. kala, MYO Müdürü Doç.Dr. Tuna Doğan, yardımcısı Mehmet Çelik, okutman Mesut Gönenç ve Belediye Başkanı Mustafa Özyapıcı’yla Afrodisias’taki Anatolia Restaurant’da buluşuyoruz; yani, “doğum yeri”ni soranlara “tiyatroda..” diyen Mehmet Çevik’in lokantasında... çünkü eski Geyre Köyündeki doğduğu ev, antik tiyatronun da bulunduğu “akropol” tepesindeymiş. Şimdi o tiyatroyu gezen turistlere “kır” lokantasında “yöresel yemekler” ikram ediyor...

Karacasu’da, öğrencilerle birlikte yöre köylerinden söyleşiye gelen “aydın” insanlarla da kucaklaşıyoruz. Bir öğretmen, yoğun ilginin nedenini şöyle özetliyor; “oy istemeye değil, öğretmeye geldiğiniz için”… Hınca hınç dolu salonda yaklaşık 2 saat süren söyleşimizin her “an”ındaki o dikkatli ve merak dolu dinlemeyi ne sempozyumlarda gördüm, ne de üniversitelerde... hele sonunda, o her biri yurt sevgisi dolu soruları ve “katkı”ları keşke yayımlamak mümkün olsa... “Geçmişi korumak geriye gitmek için değil, geleceği köklerimizi yitirmeden kurabilmek için gerekli” diyebilen bir belediye başkanının “bu bilinçle seçildi”ğini de keşke bütün siyasiler gidip görebilse...

Belediyenin çabaları
Karacasu sanki “Cumhuriyet Devrimi”nin o efsanevi yıllarındaki “Anadolu aydınlanması” heyecanını yaşıyor. Geçen dönemin Belediye Başkanı Emin Mete, 1867’den bu yana “ilçe” olan kasabaya 2007’de “Etnoğrafya Müzesi”ni kazandırmış. Seramik, dokuma, demircilik, ahşap işçiliği gibi tarihten gelen sanatların sergilendiği müzede Osmanlı mezar taşları, halılar, Cumhuriyetin ilk resmi mühürleri ve bir de 10. yıl anıtı var...

Yeni Belediye Başkanı Büyükyapıcı ise önceki dönem gerçekleşen Süleyman Rüşdi Türbesi, Çarşı Camisi ve Karşıyaka Köprüsü restorasyonlarına şimdi de “eski Karacasu evleri”nin kurtarılması ile testi ve bardağın yanı sıra Ege’de ün yapan “Karacasu güveçleri”nin üretildiği geleneksel seramik “atölye”lerinin yaşatılması çalışmalarını da ekliyor. İki tarihi sokağın özgün dokusuyla düzenlenmesini ve koruma altındaki evlerden “metruk” ve bakımsız olanlarına belediyenin sahiplenmesi çalışmalarını da programına almış bile...

O gün Afrodisias’ta ilk sistemli kazıları 60’larda başlatan, 1990’da yitirdiğimiz Prof.Dr. Kenan Erim’i de andık; Prof.Dr. Ronald Smith’in devraldığı kazıların kesintisiz sürdüğünü sevinerek öğrendik...

Sözün kısası Karacasu’dan “aydınlanarak” ayrıldık...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 14.01.2010

VAKIFLAR TARİHE SAHİP ÇIKIYOR

 

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Bursa ve çevresinde unutulmaya yüz tutmuş birçok tarihi eseri gün yüzüne çıkardı. Vakıflar, Bursa ve çevresinde son 6 yılda 21 milyon lira ödenek ile 85 adet tarihi eseri ayağa kaldırdı.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, 2009 yılında yaptığı çalışmalarla birçok eseri gün yüzüne çıkarttı. Vakıflar, geçen yıl Yıldırım`da bulunan ve 1929 yılında Hacı Resul Mehmet İpekçi tarafından yaptırılan Mücelleddin Camii'ni, yaklaşık 180 bin liralık ödenekle restore ettirerek halkın hizmetine sundu. Ayrıca Bilecik'te yapılan kazı araştırmaları sonunda Osmangazi, Emirler ve Karacalar camileri ile Süleymanpaşa ve Emirler hamamlarının kalıntılarına ulaştı.


Yapımı devam eden birçok eser ise bu yılın ilk 6 ayında tamamlanacak. Sakarya, Kaynarca Topçu Köyü, Şeyh Müslühiddin Camii, Gölyazı Kale Duvarları, İznik Çandarlı İbrahimpaşa Türbesi, Şabani Dergahı, Yıldırım Hacı Sevindik Camii, Üftade Türbesi, Bilecik Mihalgazi Hanı'nın restorasyonları bu yıl bitecek.


Vakıflar, Bursa ve çevresinde son 6 yılda 21 milyon TL ödenek ile 85 adet tarihi eseri ayağa kaldırırken, 2009 yılında 5 milyon lira değerinde de sosyal yardım yaptı.

Bursa Olay, 14.01.2010

KONAK VE MÜZEYE ZİYARETÇİ AKINI

 

 

Ordu Paşaoğlu Konağı ve Etnoğrafya Müzesi'ni 2009 yılında yaklaşık 14 bin kişinin ziyaret ettiği bildirildi.

 

İl merkezinde Selimiye Mahallesi'nde bulunan Paşaoğlu Konağı ve Etnoğrafya Müzesi'ne yerli ve yabancı turistler büyük ilgi gösteriyor. 2009 yılında toplam 14 bin 551 kişinin ziyaret ettiği müzeyi yıl içerisinde 86 da yabancı turist gezdi. Müzeyi ziyaret edenlerin büyük bir bölümünü öğrenci grupları, 17 yaş altı ve yaşlılar oluştururken, 13 bin 493 kişi müzeyi parasız ziyaret etti. 2009 yılında yaklaşık 2 ay süren tadilat nedeniyle ziyaretçi sayısında az da olsa düşüş yaşandığını ifade eden Müze Müdürü Halil Coşar, 2010 yılında çok daha fazla ziyaretçi beklediklerini söyledi.

Özellikle okulların bitmesiyle öğrencilerin oluşturduğu turların Ordu'ya geldiklerinde kesinlikle müzelerine uğradığını ifade eden Coşar, öğrenci ve öğretmenlere ücretsiz hizmet verdiklerini kaydetti. Müzede yaklaşık 3 bin eserin bulunduğunu hatırlatan Coşar, müze kart uygulaması ile 2009 yılında bin 756 kişinin müzeyi ziyaret ettiğini belirtti.

 

Paşaoğlu Konağı'nın, Karadeniz Bölgesi'nde bulunan ve geçen yüzyıldan zamanımıza ulaşan sivil mimarinin ender örneklerinden biri olduğunu dile getiren Coşar, 3 TL karşılığında müzenin gezilebileceğini sözlerine ekledi.

Ordu Kent Haber, 13.01.2010

İGM TARİHİ OKULU RESTORE ETTİRİYOR

 

 

Cumhuriyet ile yaşıt Türkiye’nin ilk okullarından biri olan ve yıllardır atıl vaziyette bulunan Kütahya’nın Simav İlçesine bağlı Demirciköy beldesindeki okul, Kütahya İl Genel Meclisi tarafından aslına uygun bir şekilde restore ediliyor.

 

AKP Simav İlçe Başkanı Mehmet Yağcı, Kütahya İl Genel Meclisinin Kültür Varlıkları Bölümü'nden sağladığı 50 bin liralık ödenek ile tarihi okulun restorasyonuna başlandığını ve kısa sürede büyük mesafeler alındığını söyledi.

 

Kütahya İl Genel Meclisi Daimi Encümen üyesi Hüseyin Kalaycık ile birlikte çalışmaları takip etmek üzere Demirciköy beldesine giden AK Parti Simav İlçe Başkanı Mehmet Yağcı, çalışmaların aslına uygun bir şekilde sürdürülmesine özen gösterildiğini anlattı. Yağcı, ilgisizlik yüzünden harabeye dönüşen okulu aslına uygun bir şekilde restore ederek yeniden hayat bulmasını sağlamaya çalıştıklarını kaydetti.

 

Başkan Yağcı, tarihine sahip çıkmayan bir milletin geleceğini de düşünemeyeceğini ve bu yüzden tarihine sahip çıkan Kütahya İl Genel Meclisi'nin 37 üyesini de gönülden tebrik ederek teşekkür ettiğini bildirdi.

Kütahya Kent Haber, 13.01.2010

MIAMI SANAT MÜZESİ'NDE MİMARLIK VE SANATI BİR ARAYA GETİRMEK

 

Neden iyi bir çağdaş sanatlar müzesi tasarlamak çok zor?

 

Bu soru sanatseverleri uzun bir süredir rahatsız ediyordu. Son yıllarda birçok sanat merkezi etkileyici müzeler inşa etmek için yola koyuldular ama hemen hemen inşa edilen her projede mimarlar sanat eserlerinin sergilenmesi ihtiyacı ile mimari ifade arasında doğru bir denge kurmada zorlandılar. Bu kadar sanat müzesi inşa edilmesine rağmen bu soru halen sorulmaya devam ediyor.

 

Herhalde hiçbir mimar bu problemi çözmek için İsviçreli mimarlar Jacques Herzog ve Pierre de Meuron kadar uğraşmamıştır. 2001 yılından beri Londra'nın simgelerinden birisi olan ve bu şehiri sanat başkentlerinden birisi olmasını sağlayan Tate Modern'in açılmasından sonra Jacques Herzog ve Pierre de Meuron dünyanın dört bir tarafında, her birisi beklenmedik bir şekilde kışkırtıcı, yeni sanat müzeleri tasarladılar.




Tate Modern


Gerçekleştirdikleri projelerin çoğu olumlu tepkiler aldı. Sanat galerileri ile sanat depolarının bir arada yer aldığı, İsviçre'nin Basel Kantonu'ndaki "Schaulager" 2003 yılında açıldığında, birçokları sanat dünyasında inşa edilmiş en samimi görünen yapı olduğu konusunda hemfikir idi. Ancak yine aynı mimarların 2005 yılında tasarladığı ve de ABD'nin Minneapolis şehirinde yer alan Walker Sanat Merkezi'nin genişleme projesi, sanat dünyasından karışık tepkiler aldı. Bazı eleştirmenler mimarların kişisel özelliklerinin ve beklentilerinin sanat galerilerine olması gerekenden çok fazla abartılı bir şekilde yansıdığı yorumunu yaptılar. Geçmişe bakıldığında aslında Tate Modern'in de kamuya açık bir gösteri merkezi olarak bir sanat merkezinden daha iyi fonksiyon göstereceği düşünülebilir.




Schaulager Müzesi


Aynı mimarların Miami Sanat Müzesi için açıkladıkları projenin de tartışma başlatması bekleniyor. Hiç şüphesiz ki bazı mimarlar bu tasarımın aşırı masum olduğu eleştirisinde bulunacaklar ve hatta Jacques Herzog ve Pierre de Meuron'un sanat dünyasında daha fazla spekülasyon ve tartışma yaratmamak amacıyla bu projeyi hazırladıklarını iddia edecekler ki bu mimarlık camiasında hakaret anlamına gelir. Biscayne Körfezi'nin inanılmaz etkileyici manzarasına bakan bir alanda, 15 metre yüksekliğindeki kolonlar ve geniş bir alana yayılmış düz bir çatısı ile bu proje adeta 1960'lı yıllarda inşa edilen bir sanat merkezi olan Kennedy Merkezi'ni anımsatıyor.

Miami Sanat Müzesi'nin tasarımındaki amaç geçmişte kalmış tarihi formların yeniden yaratılması değil. Tam tersi burada gerçekleşen bu tarihi formların parçalanması, sonra bir araya getirilip yepyeni bir şey yaratılması. Adeta müzenin tasarımını gerçekleştiren bu mimarlar geçmişe bakıp, kendi tasarımları da dahil olmak üzere, müze tasarımının nasıl evrim geçirdiğini incelemişler.




Walker Sanat Merkezi


New York'da yer alan MoMa'nın (Modern Sanat Müzesi) mimarlık ve tasarım bölümünün eski yöneticilerinden ve de müzenin genişlemesi projesinden sorumlu olan Terry Riley, Miami Sanat Müzesi'nin 130 milyon Dolar'lık bütçesinden, Ekim 2009'da görevinden ayrılana kadar, sorumlu idi. (Terry Riley mimarlık kariyerine dönmeye karar vermiş olsa bile bu proje için dışardan danışman olarak çalışmaya devam edecek.) Projenin bütçesinin çoğunluğu 100 milyon Dolar'lık yerel bir tahvilattan gelecek. Müzenin işletilmesi ve satın alma işlemleri için bağış toplanmaya halen devam ediliyor.

 

Müzenin doğu tarafında Biscayne Körfezi ve güney tarafında, gelecek sene inşaatına başlanacak, oldukça büyük bir park yer alıyor. İçinde Grimshaw Mimarlık tarafından tasarlanan bir Bilim Müzesi'nin de yer alacağı bu parkın şehrin kültürel kalkınmasına yardımcı olması amaçlanıyor.

Jacques Herzog ve Pierre de Meuron'un bu müze tasarımının geçmişte inşa edilmiş klasik ve modern müze örnekleri ile son derece sağlam bir ilişkisi var. Bu müze adeta İkinci Dünya Savaşı'ndan önce inşa edilmiş sanat merkezlerinden başlayan, Mies van der Rohe'in Yeni Ulusal Galeri (New National Gallery) ve Karl Friedrich Schinkel'in Neo-Klasik tarzdaki Altes Müzesi ile devam eden ve de Partenon'a kadar uzanan bu güçlü aile ağacının önemli bir parçası olacak.

Bu iki mimar yapıyı, adeta sanatın yüksek pozisyonunu temsil edercesine, betonarmeden oluşan bir platforma yerleştirmekle yapının ihtişamlı ve gururlu olma hissini bizlere de hissettirmek istiyorlar. 55 metre genişliğinde, son derece geniş bir alana yayılmış yapıyı sahile bağlayan merdivenler New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nin ihtişamlı merdivenlerini anımsatıyorlar. Tek farkı bu yeni yapıdaki merdivenlerin manzarasının çok daha güzel olması. Ayrıca ikinci bir daha ufak bir merdiven yapıyı parka bağlıyor.

 

Bu yapının farklı ve beklenmedik olacağı, daha ilk aşamada hissedilen hafiflikle, kendini belli ediyor. Normalde son derece ağır ve kalın bir platforma oturması beklenen yapının taban bölgesi, aksine son derece ince bir betonarme yüzey olarak tasarlanmış. Bu şekilde uzaktan bakıldığında adeta yerden yükselmiş ve havada yüzüyormuş gibi görünecek. Bu tabanın üzerinde giriş alanı ve lobi, bir restaurant, oditoryum ve galeriler adeta kutu şeklinde mekanlar olarak tasarlanıp bu mekanların bir araya getirilmesi ile oluşturuluyor. Bu kutu şeklindeki fonksiyonların bazıları ana tabana yayılırken, bazıları da taban üzerinden dışarı sarkıyor.

 

Uzaktan gözlemlendiğinde müze sanki yükseliyormuş, hatta bazı bölgeleri farklı yönlere uçuyormuş hissi verecek. Gözlemleyenler aynı zamanda sadece çatının ve yapıyı destekleyen kolonların yapıyı bir arada tuttuğu izlenimini edinecekler. Bahçeler ve ışık kuleleri betorname tabana yer yer yerleştirilmişler. Bazıları 12 metreye kadar uzanan ve çatıdan dışarı sarkan bahçeleri görenler sanki yapı çevresini saran doğa tarafından yutulmuş zannedecekler. (Bu sahne kıyamet sonrası bir fanteziyi akla getiriyor.)





Bu projede sanat eserlerinin sergilendiği bir mekan, yükseltilmiş bir tabana yerleştirip, ona sembolik bir değer veriliyor ama bununla kalınmayıp daha farklı algı deneyimlerine de olanak sağlanıyor. Aynı zamanda düzenli olmayan formlara da yer verilmesi, günümüz dünyasında net olmayan ve tartışmalı sanatın varlığına da gönderme yapıyor. Sanat, moda ve ünlü olmanın sınırlarının birbiri içine geçtiği günümüzde, yüz yıl öncesinin yükseltilmiş tabana oturmuş sanat mekanı fikrinin geçerliliğini yitirmeye başladığı gerçeği çoğunlukla kabul gören bir görüştür.

Yapının ortasında yer alan ikinci bir merdiven ise ikinci katta yer alan galerilere çıkıyor. Galerilerin çoğunluğu anlaşılır bir şekilde yan yana dizilmişler. Bazı noktalarda ziyaretçilerin rutin yoldan çıkıp "odak noktası" olan ve belirli sanatçılar için kullanılacak küçük çaplı galerilere yönlenmesi de amaçlanmış.

 

Bazı galerilerde tabandan tavana pencerelerin yer alması bir müzede rahatsız edici bulduğum mimari anlayışlardan birisidir. (1990'lı yıllarda mimarlık dünyasında yaygınlaşan ve de halen bazılarının kabul ettiği klişelerden birisi, müzeleri tasarlarken ziyaretçilerin yorulmasını önlemek için tedbirler almak gerektiğiydi.)

 

Öte yandan mimarlar hareket eden duvar sistemleri tasarlamaya başladıklarından beri pencereleri gerektiğinde kapatmak veya galerileri daha küçük alanlara bölmek fırsatını elde ettiler. Bu esneklik Miami Sanat Müzesi gibi projelerde özellikle önem taşıyor çünkü, tıpkı geçmişte genişleme planlarını uygulayan diğer müzeler gibi, Miami Sanat Müzesi'nin şu aşamada limitli bir koleksiyonu olsa da zaman içinde bunu genişletmek amacındalar.

 

Maja Oeri'nin vizyonu ve mimarlarının yaratıcılığı sayesinde tasarlanıp inşa edilen Schaulager'de yer alan etkileyici orjinallik Miami Sanat Müzesi'nde yok. Yapının ana galerilerinden depolara (bu depolar bir nevi özel izinle girilebilecek ve sanat eserlerinin daha yoğun depolandığı sergi mekanları olarak düşünülebilir) kolaylıkla geçilebilmesi sanat ile sürekli yakın temas içinde olmaya olanak sağlayacaktır ve gerisi kolaylıkla gelecektir.

 

Miami Sanat Müzesi projesi, mimarın yerel yönetim, belediye ve müze yetkilileri ile aynı zamanda çalışması ve anlaşmaya varmasını zorunlu kılan standart ama çekişmeli bir proje olacak. Bu proje aynı zamanda çağdaş sanat müzelerini çelişkili ve zor projeler yapan konulara yani kültür turizminin yerel ekonomideki artan önemi, sanat camiasının değişmeye başlayan doğası ve görece daha yeni sanat eserlerinin değerlendirilmesi gibi sorunlara da çözümler üretmeye çalışacak.

 

Miami Sanat Müzesi, yakın zamanda inşa edilen birçok müzenin aksine, bazı sorunların üstesinden gelmeye çalışıyor ki bu küçümsenecek bir başarı değil. Bu proje oluşturulması kolay olmayan bir orta yolda buluşmaya çalışıyor, yani hem etkileyici bir mimarlık anlayışını ortaya koymayı hem de müze çalışanlarını ve ziyaretçileri rahat ettirecek bir ortam sağlamayı hedefliyor.

Arkitera, Kaynak: New York Times, Yazı: Nicolai Ouroussoff, Çeviren: Serzan Gök, 13.01.2010

KALEKONDULAR YIKILACAK

 

Yaklaşık 3 bin yıllık Tarihi Sinop Kalesi üzerine yapılan ve halk arasında "kale kondu" olarak tabir edilen evlerin yıkılması için başlatılan çalışmalar sürüyor.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, kalekonduların yıkılması ve düzenleme çalışmaları kapsamında bu yıl için bakanlıktan 1 milyon TL ödenek talep ettiklerini söyledi. 2009 yılında 650 bin TL'lik restorasyon çalışmaları sonucunda 22 evden ikisini kamulaştırdıklarını belirten Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, "Şuan bizim için acil olan konu Sinop Tarihi Cezaevi'nin arka kısmındaki batı surlarının onarımı. O nedenle gönderilecek olan ödenekle o bölümü yapacağız. Çalışmalarımızı restorasyon yaptığımız bölgeye denk gelecek kalekonduları kamulaştırarak sürdüreceğiz" diye konuştu.

Sinop Kent Haber, 13.01.2010

TOPRAK KAYDI, İKİ BİN YILLIK DUVAR ORTAYA ÇIKTI

 

 

Malatya’nın Orduzu beldesinde sit alanı olarak belirlenen Karamildan Tepesi’nde meydana gelen toprak kayması sonucu, 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen duvar ortaya çıktı.

Orduzu beldesi sınırları içinde bulunan Malatya Belediyesinin çöp sahasında çalışan işçiler, çöp alanının hemen yanında bulunan Karamildan Tepesi’nde bir süre önce toprak kayması sonucu bir duvarın ortaya çıktığını fark etti.

Duvar hakkında kendisine bilgi verilen Orduzu Belde Belediye Başkanı Cumali Ekin, konuyu Malatya Valiliği ile Kültür Turizm İl Müdürlüğüne ileteceğini söyledi.

Bölgenin SİT alanı olduğunu belirten Ekin, "Bu bölgenin 2 bin yıldan daha eski bir yerleşim yeri olduğu bilinmektedir. Burada ciddi tarihi değerin bulunduğu hiç şüphesiz. Malatya Valiliği ve Kültür Turizm Müdürlüğü'nden, bölgede kurtarma kazılarının yapılması için talepte bulunacağız" dedi.

Ekin, bölgede uzun zamandan beri defineciler tarafından çok sayıda kazı yapıldığını, tarihi dokulara definecilerin de zarar verdiğini ifade etti.

Malatya Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kendilerine henüz konuyla ilgili bilgi gelmediğini, yerinde incelemede bulunup ne yapılacağına karar vereceklerini söyledi.

Radikal, Fotoğraf: Cnn Türk, 13.01.2010

EN GÜZEL ARMAĞANLAR!

 

“Armağan” geçmişten bugüne tüm dünya kültürlerinde var; çünkü insanın insana verdiği “değer”in ürünü; sevginin nişanesi... “Yılbaşı armağanları” da her yeni yılın “umut”la karşılanmasından kaynaklanan evrensel bir gelenek. Nitekim Kuzey Yarımküre’de kıştan yaza geçilirken “doğanın yılbaşı”nı kutlayan tüm kültürlerde de “Nevruz armağanları” vardır. Örneğin Azeriler, her 21 Mart’ta “semeni” denilen süslü tabaklarda yeşertilmiş “bahar filizleri”ni armağan ederler. “Semeni şarkısı”nda da vatan sevgisini dile getirirler:

“gene gözel vatanıma geldi yaz;
menim gönlüm bu alemden ayrılmaz...”

‘Rüşvet’ Armağanları...
Ne var ki armağanın bu “insani”liğine aldırmayan zamane tüccarları “rüşvet armağanları”nı yarattılar... Özellikle bürokratlara ve siyasilere yılbaşı, hatta bayram armağanları dillere destan oldu... Duyguların değil, çıkarların ürünü olan bu tür armağanlar ayyuka çıkınca “artık yasak” denilen genelgeler bile yayımlanmıştı. Ben de o gün bugündür yılbaşlarında posta kutuma konan paketleri ister istemez “acaba”larla açarım. Özellikle şu “imar sorgulamalarımız” ve “korumacılık çabaları”mız yüzünden pek de içten görünmeyen bazı armağanlardan ürkerim...

‘Geleceğe’ Armağanlar
Bu yılbaşı da paketleri aynı ürperti içinde açarken, Bartın ve Muğla’dan gelen iki muhteşem armağanı acaba nasıl kutsamalıyım?

Son yıllarda kimi valiliklerimiz sadece “asayiş” ve “yatırım”lardan değil, “kültür”den de sorumlu olduklarını kanıtlayan çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Restorasyonların ve yöresel sanatların desteklendiği hizmetlerin arasında “il kültür envanterleri” yaygınlaşmaya başladı... Bartın ve Muğla valileri de özenle kitaplaştırılmış “kültür envanterleri”ni, kuşaktan kuşağa tüm geleceğimize “kimlikli bir yaşam”ın uygarlık kaynakçası olarak armağan etmişler...

Bartın’a yakışmış
Vali İsa Küçük, adını “Mitolojiden Gezginlere Bartın” koydukları envanterle ilettiği yeni yıl kutlamasında diyor ki; “Hatıralarımızda özel bir yeri bulunduğuna inandığım; ilimizdeki, kültürel, doğal ve folklorik mirasın envanter bilgilerini sunuyorum”...

Kitabın önsözünde ise şöyle yazmış: “Çağdaş toplum olmanın önkoşullarından biri, mirasımızı günümüz insanlarına mal ederek gelecek kuşakların da değerlendirmelerine imkan hazırlamaktır.”

Sunuş yazısında ise İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Altaş çalışmanın önemini belirtirken Atatürk’ün şu sözünü de anımsatıyor: “Bir millet etkilenmekten kurtulup etkileyici duruma gelirse tam bağımsız olabilir. Ulusal birliğe ulaşabilmek, tarihimize ve kültürel değerlerimize sahip çıkmakla sağlanır...”

Muğla’da sorumluluk
Çalışmaların Muğla Üniversitesi’yle işbirliği içinde gerçekleştirildiğini belirten Muğla Valisi Dr. Ahmet Altıparmak ise “İl Kültür Envanteri’nin 2. cildi”yle birlikte gönderdiği kutlamasında özetle diyor ki: “Doğal ve kültürel varlıklarımız övünç kaynağımızdır ama aynı zamanda bize sorumluluk da yüklemektedir... Envanterimiz, geçmişten gelen birikimlerimizin geleceğe aktarılmasında tüm değerlerimizi eksiksiz güvenceye almanın belgesidir.”

Tümü tamamlandığında yaklaşık “20 cilt”te derleneceği belirtilen envanterin yürütücüsü Prof.Dr. Adnan Diler ise yüzlerce arkeolojik alanı ve çok sayıda kentsel sit ile ülkenin en geniş doğal sitlerini barındıran ildeki böylesi geniş bir bilimsel çalışmanın, tarihin ve çevrenin tüm zenginliğini “ayrımsız” korumaya kaynak olacağını vurguluyor...

Gelecek yılbaşlarında da benzer armağanları görmek ve kutsamak dileğiyle her iki valiliğimizi kutluyorum...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 13.01.2010

ÇALINTI MONET BULUNDU

 

Polonya polisi, ülkenin batısındaki Poznan'da yaklaşık 9 yıl önce çalınan Claude Monet'ye ait bir tabloyu buldu.

 

Poznan Emniyet Müdürlüğü sözcüsü Andrzej Borowiak, izlenimci ressamın  “Pourville Plajı” adlı tablosunun bulunduğunu belirttiği açıklamasında, “Bir  kişiyi dün Olkusz'da yakaladık. Tabloyu çalan kişinin bu kişi olduğuna  inanıyoruz” ifadesini kullandı.

 

Sözcü, tablonun iyi koşullarda saklanmış olduğunu, görünen bir hasarın  tespit edilmediğini de sözlerine ekledi. Monet'nin 1882'de resmettiği 60x73 santimetrelik yağlıboya tablosu 19  Eylül 2000'de Poznan Ulusal Müzesi'nden çalınmıştı. Hırsız, tabloyu çerçevesinden  kesmiş, yerine bir kopyasını yerleştirmişti.

Hürriyet, 13.01.2010

TARLABAŞI YOK OLUYOR!





Taksim Meydanı'na tam 200 metre uzaklıkta bulunan Tarlabaşı, birçoğumuzun görmezden geldiği yerleşim yerlerinden biri. Tarihi Cenevizlilere dayanan Tarlabaşı'nda tam 209 tescilli yapı bulunuyor. Kentsel Yenileme Projesi Tarlabaşı'nda tam 2 bin 900 insanı olumsuz etkiliyor. Bu 2 bin 900 kişinin 900'ünü çocuklar, 34'ünü ise engelliler oluşturuyor. Tarlabaşı'nda 278 bina proje kapsamına alınırken bu yapıların tam 541'i söylenilenin aksine tapulu yapı. Tarlabaşı'nda nüfusun yüzde 74'ü hiçbir sağlık güvencesine sahip değilken, nüfusun yüzde 52'sini Kürtler, yüzde 14'ünü Lazlar, yüzde 4'ünü ise Anadolu'nun çeşitli yerlerinden göç eden insanlar oluşturuyor.

Tarlabaşı'nda her dine ve etnik kökene mensup insanları bulabilirsiniz. Yıllarca kardeşçe yaşamayı başaran bu insanlar şimdi yıllarca yaşadıkları evlerinden/yuvalarından çıkarılmak isteniyor. Tarlabaşı'nda Kentsel Yenileme Projesi için açılan ihaleyi Başbakan Tayyip Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen Çalık Holding'e bağlı GAP inşaat şirketi kazandı.
Kentsel Yenileme Projesi'ni bir an önce hayata geçirmek isteyen Beyoğlu Belediyesi yaklaşık 2 ay önce Tarlabaşı hakkında kamulaştırma kararı çıkarttı. Ancak kamulaştırma için yeterli maddi kaynağa sahip olmayan Belediye projeyi TOKİ'ye devretti. Büyük bir korkuyla evlerinin ellerinden alınacağı günü bekleyen Tarlabaşı sakinleri şimdi istediği yerde ‘sosyal Konut' yapacağım diyerek arazi açma yetkisi bulunan TOKİ ile muhatap olmaya başladı. Yaşananlara isyan eden Tarlabaşı sakinleri şimdilerde AİHM'e başvurmaya hazırlanıyor.

Asıl Amaç Rant Sağlamak
Mustafa Aydın tam 35 senedir Tarlabaşı'nda yaşıyor. 64 yaşında olan Aydın, ikinci el eşyaları satarak geçiniyor. Aylık gelirinin belli olmadığını söyleyen Aydın, evlerinin 70 metrekare olduğunu belirtiyor. "Evimize 1800 Türk Lirası bedel biçiyorlar, karşılığında da 60 metrekare ev veriyorlar. 7-8 kişi bu eve sığar mı" diyen Aydın, Tarlabaşı'ndan başka bir yere gitmek istemediklerini sözlerine ekliyor. Başka bir yere taşınmak zorunda kalırlarsa yaşamlarının bir meçhule doğru yol alacağını kaydeden Aydın "Kentsel dönüşüm benim için, ‘Herkes evlerini terk etsin, biz düzelteceğiz' laflarıyla garibanların gönderilmesi. Yani burada normal çalışanların, ev sahibi olanları veya olmayanları rantçılara kurban verilmesi anlamına geliyor" diyor. Aydın, asıl amacın rant sağlamak olduğunu vurguladı.

Uzun yıllar Tarlabaşı'nda yaşayanlardan biri de Satı Aydın; tam 35 yıldır burada yaşıyor.
Evlerinin, yıllardır çalışarak kazandıkları her şeylerinin ellerinden alınmak istendiğine dikkat çeken Aydın, "Belediye bizim mallarımızı alıp zenginlere satıyor. Ama biz vermek istemiyoruz" diyor. 3 katlı bir binası olduğunu belirten Aydın, Beyoğlu Belediyesi'nin bu üç kata 90 bin TL değer biçtiğini anlatıyor. Bu parayla gecekondu bile yapamayacağını ifade eden Aydın, "Yeni bir ev vermek için 100 bin TL de borçlandırıyor" diye konuştu. Kendisinden istenen bu parayı ödeyemeyeceğini kaydeden Aydın, sözlerine şöyle devam etti: "İşyerim burası ben 3 tane çocuk okutuyorum. Ben yerimi vermek istemiyorum. Gasbediliyor. Zorla evlerimizden çıkartıyorlar." Bu proje uygulanırsa mağdur olacaklarını kaydeden Aydın, Kentsel Yenileme (Dönüşüm) Projesi ile karşı karşıya olanların oyuna gelmemeleri ve evlerini kimseye vermemeleri çağrısında bulundu.

Memlekete Dönmek Zorunda Kalırız
Özcan Ailesi de 15 yıldır Tarlabaşı'nda yaşıyor. Evin giderlerini bir lokantada çalışan baba Ali Özcan karşılıyor. 650 TL maaş alan Özcan, proje uygulanırsa kendilerinden istenen parayı ödeyemeyeceğini belirtti. Yaşadıkları apartmanın kardeşi ile kendisine ait olduğunu kaydeden Özcan, "Evimiz elimizden alınırsa memleketimiz olan Ağrı Doğubeyazıt'a gitmek zorunda kalırız. Biz evlerimizi vermek istemiyoruz" dedi.

Mağdur Oluruz
1997'de Siirt Eruh'tan İstanbul'a göç eden Musa Ava, 15 yıldır Tarlabaşı'nda yaşıyor. Ticaretle uğraşan Ava, Kentsel Yenileme Projesi'nden etkilenen kiracılardan biri. Gidecek başka yerleri olmadığını kaydeden Ava, Proje uygulanırsa mağdur olacaklarını vurguladı.

Tarlabaşı'nda Doğdum, Büyüdüm, Anne Oldum...
Zor durumda olduklarını belirten Feride Özcan, üç çocuk annesi. Haklarının verilmediğini kaydeden Özcan, ne yapacaklarının bilmediklerini kaydetti. Eşinin Tarlabaşı'nda çalıştığını anlatan Özcan, "Bu nedenle iş bizim için zorlaşıyor. Geliş gidiş zorlaşıyor. Gece 24'te, 1'de geliyor" diye konuştu. "Kentsel Yenileme Projesi bizim halimizi ifade ediyor" diyen Özcan, "Evimizi elimizden alıyorlar. En azından yerimizi verseler" diyor. Her annenin çocuğunun bir geleceği olmasını istediğini kaydeden Özcan, kendisinin ise çocukları için bir gelecek göremediğini ifade etti. TOKİ'nin kendilerini göndermek istediği TOKİ Kayabaşı Konutlarını ve bu konutların olduğu yeri bilmediğini vurgulayan Özcan, "Daha önce hiç gitmedim oraya. Nerede onu da bilmiyorum. Ben doğdum doğalı Tarlabaşı'ndayım. Burada büyüdüm, evlendim, anne oldum. Tarlabaşı'ndan taşınmak istemiyorum" dedi.

Evrensel, Haber: Eylem Lodos - Büşra Yılmaz , 13.01.2010

SULUKULE NEREYE GİTTİ?





Romanların Sulukule’de 500 yıllık bir mazisi var. Osmanlı döneminde taa Karaman’dan göç edip gelmişler. Önceleri demircilikle uğraşan Sulukule’deki Romanlar daha sonra müziğiyle dansıyla tanınan bir topluluk olmuş.

Sulukule’yi hep şen şakrak, darbuka ve klarnet seslerinin hiç dinmediği, Çingene kızlarının kapı gıcırtısında bile göbekler attığı yer olarak biliriz. Filmlerde izlerdik onların hayatlarını. Kavga da ederlerdi bazen. “Ne eğlenceli hayatları var.” derdik. Dertleri, tasaları yok sanırdık. Ağladıklarını bilmezdik. Çünkü bize hep gülen yüzlerini göstermişlerdi. Filmlere konu olan bu mahallede şimdi ise evler yıkık dökük. Romanların can damarı olan Sulukule’nin sokakları ıssız. Darbuka sesi, klarnet sesi yok. Sulukule’de eğlenceli hayat bitmiş. Sulukule’de kimse, kimseler yok artık!

Kentsel Dönüşüm Projesi nedeniyle 2006 yılında Romanlar evlerinden çıkarılıp yıkıma başlanmıştı. Onlara uzun vadede taksit yapılarak burada yeniden ev sahibi olacakları söylenmişti. Fakat gelir düzeyleri bunu ödeyecek kadar iyi değildi ve onlara bunu ödeyip ödeyemeyeceklerini soran da olmadı deniyordu. Nitekim tarihi Sulukule evleri yıkıldı ve yıkımdan bu yana aradan üç yıl geçti. Evler yıkıldı ama kentsel dönüşüm projesi dosyalarda kaldı.

Bazı evler yıkılmadı
50 senedir Sukukule’de kahvehane işleten İbrahim Danacılar 84 yaşında. Yılların verdiği yorgunluk saçlarına aklar düşürmüş.  Kahvehaneye girip Danacılar ile Sulukule hakkında konuştuğumuzda projenin neden durdurulduğunu şu şekilde açıklıyor:

“Burada birçok vakıf evi var. Vakıflar ve belediye anlaşamadığı için proje durduruldu. Vakıf evleri yıkılamadı.”

Asıl ismi Merkez Çay Evi olan bu kahvehane de vakfa aitmiş. Etrafındaki bütün evler yıkılmış. Bir bu kahvehane bir de çaprazındaki cami kalmış. Kahvehane bomboş. Bizden başka iki kişi daha var masada oturan:

“Önceden burası böyle miydi? Baksana hiç kimse kalmadı burada. Herkes mecburi olarak tasını tarağını topladı gitti.”

TOKİ'nin yaptığı evlerin kirasını ödeyemediler
Sulukule’yi kurtarma projesi çerçevesinde kirada oturan Romanlar için Taşoluk’ta TOKİ tarafından toplu konut yapılmıştı. Amaç, kirada oturan vatandaşları da ev sahibi yapmaktı. Ama bu evlerin kirasını ödeyemeyen Romanlar Taşoluk’taki evleri terk ederek Karagümrük, Balat gibi semtlere yerleştiler. Doğalgaz, elektrik, su, kira ve kapıcı ücretlerini ödeyemedikleri için lüks konutları yok pahasına satıp Sulukule’ye yakın semtlere döndüler.

İbrahim Danacılar, “Kavun, karpuz, giyim eşyası satarak geçinen bu insanlar oradaki evlerin kirasını ödeyemez. Bunun kirası var, yakıt parası var, aidatı var. Hangi birini ödeyecek. Bunu ödemeye gücü yok ki zaten.”

 

Sulukule üzerinden rant sağlanıyor
Otomobilini temizleyen altmışlı yaşlarda bir adam konuşmalara katılıyor. “Burası Neslişah Mahallesi, Sulukule değil. Biz de Sulukuleli değiliz. Rant sağlamak amacıyla bu mahallenin de Sulukule olduğu söylendi durdu. Bu nedenle bizim de evlerimiz elimizden alındı,” diyor.    Bu sözleri mahallede dolaşırken birkaç çocuktan daha duyuyoruz. “Gittiler iyi oldu da onların yüzünden bizim evler de yıkılacak. Sulukule diyerek bizim evleri de yıkacaklar.”

Çocuklar da büyükler kadar dertli. Sulukule’ye yakın Neslişah mahallesi evlerinin boşaltılıp bir kısmının yıkılıp sonra da öylece bırakılmasından kimse hoşnut değil. “Boş evlere şimdi de tinerciler giriyor. Okula gidip gelirken bile endişe içindeyiz. Başımıza ne gelecek diye korkuyoruz. Mahalle sabahları tinercilerin, köpeklerin pisliği nedeniyle çok pis kokuyor. Yıkacağız yıkacağız dediler burada oturanları çıkarttılar, yıkmadılar,” diyor zayıfça bir çocuk.

Her an yıkılacakmış gibi duran evlerden birine giriyoruz. Ev çok pis kokuyor. Etraf çöp içinde. Sürgünle gidenlerden kalmış olsa gerek, yıkıntıların içinde ne ararsanız var. Koltuk, ayakkabı, terlik, sandalye…

Karagümrük, Sulukulelileri ağırlıyor
Karagümrük diye bilinen Sulukule’nin hemen yukarı mahallelerinde hayat hala sürüyor. Evleri yıkılanlar buralara taşınmış. Orada da hayata renkli bir şekilde tutunuyorlar. Havanın soğuk olmasına hiç aldırmayan Çingeneler halı yıkıyor. Güneşin yüzünü göstermesi yetiyor onlara. Ellerine bir bez alıp başlıyorlar evlerini temizlemeye, şarkılarla türkülerle. Kibariye söylüyor:

“Tepecikli mi, Kuruçaylı mı, Kasımpaşalı mı, Menemenli mi, Murta kerimi Bursalı mı? Eyy güzeller güzeli, eyy melekler meleği, söyle bana kimsin sen?”

Cana yakın tavırları sizleri iyice yaklaştırıyor onlara. “Akşama sünnet düğünü var şu aşağıdaki evde. Oraya gelin!” diyor kömür karası gözleri olan bir kadın. Çok geçmiyor sünnet kıyafetini giymiş annesiyle birlikte mahalleyi gezip büyüklerin elini öpen çocuk geliyor, sanki Hint racaları gibi giydirilmiş. Nasıl gururlu, uçuyor havalara. Mahalledeki diğer çocuklar hemen sünnet olacak çocuğun etrafını sarıyor. “Allah damatlığını da görmeyi nasip etsin” “Maşallah maşallah” sözleri çocuğu öperek söyleniyor.

Hep uzaktan seyrettiğimiz bu insanların içine girdiğinizde onların korkutucu bir tarafı olmadığını siz de anlayacaksınız. Sulukule Roman Kültürünü Koruma ve Dayanışma Derneği Başkanı Şükrü Pündük:

“Herkes buradaki insanlara tepeden bakıyor. İçlerine girin korkmayın yemeyiz sizi. Birlikte çay için sohbet edin bizimle. Bakın göreceksiniz biz öyle dışarıdan göründüğü gibi korkutucu insanlar değiliz. Üzerimize geçirilmiş kılıftan bambaşka insanlarız. Biz de sizinle Türkiye’de yaşıyoruz. Epimiz aynı avayı soluyoruz. Korkularınızı yenin, tabularınızı yıkın. Girin içimize.”

Sulukule Roman Orkestrası müziğiyle sesini duyuruyor

Büyük bir orkestraya sahip olan Sulukule Roman Kültürünü Koruma ve Dayanışma Derneği, ‘Sulukule yıkılmasın İstanbul’un neşesi kaçmasın’ diyerek yüzyılların sesini müzikle duyurmaya çalışıyor. Sulukule Roman Orkestrası, Sulukule’yi ritimleriyle yaşatmaya çalışıyor. ‘Biz buradayız’ diyorlar müzikleriyle, danslarıyla.

Pündük, “Kentsel Dönüşüm’ün burada yaşayan insanlara yapılmasını istemiştik. Ama herkes dağıldı. 3 bin 500 kişi yerini yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı. Romanlar zayıf insanlar oldukları için onları dağıtmak kolaydı. Kentsel Dönüşüm Projesi o yüzden burada yapılmak istendi.”

Romanlar için de bir açılımın gerekliliğini vurgulayan Pündük, başta en temel gereksinimleri olan barınma ihtiyacının karşılanması gerektiğini düşünüyor.

“Ayrıca eğitim, sağlık gibi konularda çalışmalar yapılmalı, ayrımcılıkla ilgili bir yasa çıkarılmalı. Biz de bu ülkede yaşamıyor muyuz? Bizim ondan bundan ne eksiğimiz var? Tek sorunumuz okumamak. Bunu da çözmek istiyoruz artık.”

Sulukule yok edildi ama kültürünü Romanlar elbirliği ile devam ettirmeye çalışıyor. Artık ezilmek, asimile edilmek istemiyorlar. Sulukule yerle bir edilen son Roman yerleşkesi olsun istiyorlar.

Cnn Türk, Haber: Şerife Türk/MİHA, 13.01.2010

ŞÜPHELİ ARAÇTA TARİHİ ESER

 

Zeytinbağı`nda içinde 5 kişinin bulunduğu aracı durduran Jandarma, yaptığı aramada bir adet heykel, 3 mühür ve arkeoloji çalışmalarıyla ilgili bazı dokümanlar ele geçirildi.

 

Roma dönemine ait eserler Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi. Gözaltına alınan 5 kişi Adliye'den serbest bırakıldı.

Bursa Olay, 13.01.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA SUÇÜSTÜ

 

Mali polis ekipleri, ellerinde bulunan tarihi eserleri yurt dışına pazarlamak isteyen bazı şüphelilerle alıcı rolünde irtibat kurdu. Eserler için 1 milyon dolar isteyen R.İ ve oğlu B.İ., pazarlık sırasında yapılan operasyonla suçüstü yakalandı. Şüphelilerle birlikte Bizans dönemine ait 7 adet pişmiş toprak çömlek, 35 adet sikke ve çeşitli objeler ele geçirildi. Baba oğul, tarihi eserlerin kendilerine dedelerinden kalma olduğunu ileri sürdü.

Türkiye Gazetesi, 13.01.2010


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi de şenlikli oluyormuş:

İKİBİN
(S)ON

'KÜLTÜR BAŞKENTİ' AÇILIŞI İÇİN 8.5 MİLYON TL





Yaklaşık 8 bin kişinin hazırlık çalışmalarını yürüttüğü ve 16 Ocak 2010'da gerçekleştirilecek İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti resmi açılış kutlamalarının detayları, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı. Ajans Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç'in ev sahipliğinde Çırağan Sarayı'nda yapılan toplantıya Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek özel gösterinin sanat yönetmeni Yekta Kara, altı farklı meydanda performanslarıyla İstanbullularla buluşacak sanatçılardan, Mercan Dede, Zara ve Kıraç da katıldı. Açılışta ateş, balon ve ışık şovlarını hayata geçirecek Group F'in sorumlu koreografı Christoph Berthonneau da yer aldı. Açılışa Türkiye'nin yanı sıra Avrupa'dan da diplomatlarla, siyaset, iş ve kültür-sanat dünyasının önde gelen isimlerinden oluşan 5.000 davetli katılacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın himayesinde gerçekleştirilecek açılış için 8.5 milyon TL harcandı.

Sabah, Haber: Recai Kömür, 13.01.2010


******


'İSTANBUL 2010'A YÖNELİK BAZI 'AYKIRI' BEKLENTİLER...

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” projesi çerçevesindeki etkinlikler, yarın başlıyor. Mevcut koşullar ve yetersiz hazırlıklar açısından İstanbul’un ne ölçüde “Avrupa Kültür Başkenti” sayılabileceği konusunda bugüne kadar epey yazılıp çizildi. Bu arada, örneğin opera ve konser salonları kapalı, tiyatro mekânları yetersiz, yüzyıllardır içinde barındırdığı kültürün ve ‘kültürlerin’ gerçek anlamda çözümlemeleri yeterince yapılmamış, aslında başlı başına bir kültürel zenginlik oluşturabilecek ‘kozmopolit’, yani çok-kültürlü doğal yapısı, bu niteliği neredeyse yadsıyan tutumların baskısıyla gölgelenmiş bir kentin ‘kültür başkenti’ diye adlandırılmasının ne büyük bir çelişkiyi sergilediği de vurgulandı.

Ama şimdi projelendirme noktalandığına ve sıra uygulamaya geldiğine göre, bu süreçte eksikleri olabildiğince giderebilecek ve gelecekte İstanbul’un bir ‘kültür kenti’ kimliğini yeterince somutlaştırıp bilinçlere yerleştirebilecek ne gibi adımlar atılabileceğini düşünmek, en akılcı tutum olacaktır. Bunun için böyle girişimlere mutlaka mevcut programlar içerisinde yer aranması gerekli değildir. Başta İstanbul’daki üniversiteler olmak üzere, çeşitli kurum ve kuruluşlar, bu arada da özellikle artık çok elverişli mekân koşullarına kavuşan İKSV (İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı), anlatmaya çalışacağım türden etkinlikleri planlayıp destekleyebilirler. Böylece “İstanbul 2010”, kendi programının dışında kalan kapsamlı etkinlikler için de bir ‘düşünsel çıkış noktası’ niteliğiyle değerlendirilebilir.

Ülkemiz genelinde ve İstanbul özelinde ‘kültür’ kavramını bir bütün olarak tartışmaya açmak, bu yöndeki en önemli adımlardan biri olabilir. Çünkü düşünsel planda Türkiye’de bugüne kadarki uygulamaya bakıldığında, bu toprakların kültürel geçmişine ‘sentezci’ değil, fakat daha çok ‘dışlayıcı’ bir çözümleme(!) ile yaklaşıldığı çok net görülmektedir. Bir zamanların başını Halikarnas Balıkçısı’nın, Sabahattin Eyuboğlu’nun ve Azra Erhat’ın çektikleri, “bugünden geriye bu toprakların bütün tarihi bizim tarihimizdir” şeklindeki tarih anlayışı, Bizans öncesini de, Bizans’ı da, hatta Osmanlı’yı da bizden saymayan, kısır bir yaklaşım karşısında adeta yenik düşmüştür. Bu kısırlık, kendi kültürünün temellerinin Mezopotamya’da olduğunu söylemekte hiçbir sakınca görmeyen, çünkü bu temellerin çözümlemesini sonuçta kendisinin yaptığının bilincinde olan bir Avrupa’nın tarihe yaklaşımı karşısında kültür tarihimizi kendi elimizle güdük bir tarih anlayışının sınırları içersine hapsetmemiz sonucunu doğurmuştur. Böylesine dar sınırlar içersinde devinen bir tarih anlayışıyla, bir ‘Anadolu kültürü’ kavramını tüm zenginliğiyle çözümleyebilmek olanaksızdır.

Aynı anlayışın, günümüzde doğal olarak ‘İstanbul kültürü’ne de yansıdığını çok açık biçimde görmekteyiz. Bir “kültür başkenti olarak İstanbul” olgusunu doğru çözümleyebilmek, ancak İstanbul’a ait doğru soruları sormakla olabilecek bir iştir. Örneğin bu türden doğru ve temel nitelikte bir soruya, Prof. Dr. Doğan Kuban’ın dev eseri “İstanbul, Bir Kent Tarihi - Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul’da rastlıyoruz (Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, Üçüncü Basım, İstanbul 2004): “İstanbul’un tarihsel yoğunluğu ... araştırmacıya olduğu kadar bir öykücüye de onu anlatacak geniş bir seçenek yelpazesi sunar. Ancak insan Pagan Roma, Hıristiyan Bizans ve Müslüman Osmanlı başkentinin tarihini anlatabilmek için ne düzeyde bir anlama yetisine, hangi kültürel seçeneklere ve ne tür duyarlıklara seslenmelidir?”

Evet, sonuç olarak felsefeyi ‘boşlama’ yolundaki bir iklimde, doğru bir kültür kavramı için bir kültür felsefesi üretmek - çok güç, ama olanaksız da değil!

Cumhuriyet, Yazı: Ahmet Cemal, 15.01.2010


******


İSTANBUL İÇİN 2010 YAKLAŞIMI - 1

 

Yarın (16 Ocak) İstanbul'un dört bir yanında büyük kutlamalar var. İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti (AKB) resmi açılış kutlamaları bunlar! Cumartesi akşamı, ses, ışık, müzik, tiyatro, İstanbul'un pek çok semtinde ayrı ayrı gösteriler düzenlenecek, AKB Ajansı'nın deyişiyle "2010 enerjisi İstanbul'a yayılacak..."

 

Başvurusu 2000 yılında gerçekleştirilen Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları, 13 Kasım 2006'da İstanbul'un, Almanya'nın Essen ve Macaristan'ın Peç kentiyle birlikte kültür başkenti olarak resmen seçilmesiyle hız kazandı. 1980'lerde ve 90'larda Atina, Amsterdam, Floransa, Berlin, Paris, Madrid, Lizbon gibi büyük ve tarihi kentlerin ardından 2000'lerde görece daha küçük ve birden fazla sayıda kent Avrupa kültür başkenti olarak seçilmeye başlandı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın da İstanbul gibi önemli ve tarihi bir kent için pek de içine sindiremediğini ifade ettiği "Kültür Başkenti" unvanı zaman zaman eleştirilse de, İstanbul için olumlu bir hareketlilik yaratacağı beklentisiyle pek çok çevreden yine de destek gördü.

 

Yerel ve merkezi yönetim düzeyinde ciddi olarak "iş edinilen" kültür başkenti organizasyonları için ciddi bir kamusal kaynak da ayrıldı. Ayrılan kaynağın kullanımı ve etkinliklerin organizasyonu için de sivil toplum kuruluşlarının ve bürokratların birlikte çalışacağı bir AKB Ajansı oluşturuldu. Ancak 2 Kasım 2007'den beri gerek ajans bünyesinde yaşananlar, peş peşe gelen istifalar, gerekse İstanbul'daki uygulamalar, Avrupa Kültür Başkenti unvanının İstanbul kenti ve İstanbullular için umulan faydayı sağlamaktan uzak olduğu izlenimi yarattı.

 

Önceleri 1 milyar lira civarında olacağı söylenen AKB Ajansı'nın gelirleri, açıklanan rakamlara göre 2008 ve 2009 (10 aylık) yıllarında toplam 172 milyon lira olarak gerçekleşti ve bunun 98,7 milyon lirası harcandı. Yine AKB Ajansı'nın açıkladığı verilere göre 2010 Kültür Başkenti kapsamında 467 proje kabul edildi ve bunlar için toplam 374,5 milyon liralık bütçe harcaması öngörüldü. 2008-2009 döneminde projelere aktarılan kaynak ise 29,4 milyon lira düzeyinde gerçekleşti. Buna göre gelir-gider farkı olarak kasada bulunan 73,3 milyon lirayı da sayarsak, 2010 sonuna kadar yaklaşık 345 milyon lirası projeler için harcanmak üzere yönetim ve Kültür Bakanlığı'na yapılan aktarmalar da dahil 400 milyon lira civarında bir giderin finansmanı için yaklaşık 330 milyon liralık bir kaynağın daha AKB Ajansı'na aktarılması gerekiyor. Böylece 2008, 2009 ve 2010 yıllarında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi için harcanacak kaynak, hemen hemen 500 milyon liraya ulaşıyor. 2008-2009 yıllarındaki gerçekleşmelere bakacak olursak AKB Ajansı'nın kullandığı kaynağın yüzde 3'ünü faiz gelirleri, 1,9'unu AB tahsisleri, 0,8'ini sponsorluk gelirleri, 0,6'sını İTO ve İSO, 0,6'sını İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İl Özel İdaresi karşılamış. Bu kaynağın geri kalan yüzde 93'ünü ise Maliye Bakanlığı; bir başka deyişle bütün Türkiye'deki vergi mükellefleri sağlamış. (Hesaplamalar www.istanbul2010.org <http://www.istanbul2010.org/> adresindeki finansal tablolara ve proje bilgilerine dayanarak yapıldı)

 

Bu verilerden sonra AKB Ajansı'nın web sitesinden 2010 projesinin ne olduğuna ilişkin birkaç satırbaşını da sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu sitede "Avrupa Kültür Başkenti nedir?" başlığının altında şu ifadelere yer veriliyor:

 

- Genç ve dinamik nüfusu, yaratıcı bir enerji oluşturarak, Türkiye'nin bir aynası olan İstanbul'u dünyanın en dinamik kentlerinden biri haline getirmektedir. İstanbul'da özellikle son yirmi yılda gelişen kültür bilinci, kültür yaşamına da yansımaktadır.

 

- İstanbul, her geçen gün, yalnız İstanbullular için değil, tüm dünya için bir çekim alanı, bir kültür ve sanat merkezi niteliği kazanmaktadır.

 

- İstanbul'un başarılı bir Avrupa Kültür Başkenti olması, İstanbulluların bu projeyi benimsemeleri ve en geniş katılımla desteklemeleriyle gerçekleşecektir.

 

"İstanbul'a katkıları" başlığı altında ise şu ifadelere yer veriliyor:

 

- İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, daha şimdiden dünyanın ilgiyle izlediği bir kültür sanat merkezi olan İstanbul'un tüm potansiyelinin ortaya çıkacağı, her kesimden İstanbullunun katılacağı, sahipleneceği, kültür ve sanatın tüm görkemiyle yaşanacağı büyük bir katılım projesidir.

 

- İstanbul'un eşsiz kültürel mirası ve yaratıcı kültür kapasitesinin turizme yansıtılması, yurtiçi ve yurtdışında İstanbul'a ilişkin var olan algıların güçlendirilmesi ve zenginleştirilmesi, turizm açısından gerekli kentsel altyapının iyileştirilmesi, hizmet kalitesinin yükseltilmesi çalışmaları ile İstanbul'un önemli bir kültür turizmi destinasyonu olmasına da katkıda bulunulması hedeflenmektedir.

 

- İstanbul'un sadece tarihi birikimi ile değil, kültür sanat etkinlikleri ile de uluslararası arenada etkin tanıtımın yapılması sayesinde, gerçek bir kültürel deneyim yaşamak isteyen ziyaretçilerin İstanbul'a yönlendirilmesi ve ziyaretçilerin kentteki ortalama kalış sürelerinin uzatılması, hem İstanbul'un tanıtımına katkıda bulunacak hem de çeşitli ticari faaliyet kollarında daha fazla gelir elde edilmesini sağlayacaktır.

 

Yarın, eğer İstanbul'daysanız kutlamalara katılın, İstanbul'da değilseniz televizyonlardan izleyin; haftaya bu resmin içinde neler olduğunu konuşacağız...

Dünya, Yazı: Güventürk Görgülü, 15.01.2010


******


'İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ'NE PROJE YAĞDI

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, kentin tanıtımı amacıyla, başvuran 2 bin 329 projeden 518'inin kabul edildiğini belirterek, ''Bugüne kadar yaklaşık 122 milyon lira harcama yapıldı. Bunun 35-40 milyon lirası tarihi eser onarımına aktarıldı'' dedi.Kurt, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinde, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve etkinlikleri hakkında bilgi verdi.

 

Toplam 136 personeli olan Ajansın 2008 yılında tahmini gelir bütçesinin 285 milyon lira olarak düşünülmesine karşın gerçekleşen gelirin 78 milyon lira olduğunu ve yılın 40 milyon 374 bin TL harcamayla kapatıldığını belirten Kurt, 2009 yılında da 805 milyon liralık bir gelir öngörüldüğünü, ancak 259 milyon liralık gelirin 82 milyon lirasının harcandığını anlattı.

 

Kurt, Ajansın kurulduğundan bugüne kadar yaptığı harcamanın yaklaşık 122 milyon lira olduğunu belirtirken, ''Bunun yaklaşık 35-40 milyon TL'lik kısmı UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Türkiye'nin değişik yerlerindeki tarihi eserlere aktarılmıştır. Bu rakam da düşüldüğünde Ajansın reel olarak 2008-2009 yılında harcadığı para yaklaşık 80-85 milyon TL aralığındadır'' dedi.

 

Kültür Başkenti Ajansının, misyonunu yerine getirebilmesi için kendisine kentsel projeler ve kültürel miras, kültür sanat, turizm ve tanıtma olmak üzere üç temel stratejik alan belirlediğini belirten Kurt, kültürel mirasla ilgili Koordinasyon Kurulunun, 2009 yılında bütçesinin yüzde 70'inin, 2010 yılında da yüzde 60'ının, birinci stratejik alana ayrılmasını kabul ettiğini kaydetti.

 

Ayasofya'daki iskele sökülüyor
Yılmaz Kurt, Ayasofya'da kaynak yetersizliği nedeniyle restorasyonunun tamamlanamaması nedeniyle 2003 yılından beri kurulan iskelenin kaldırılamadığını, Ajansın verdiği maddi destekle bu restorasyonun tamamlanarak iskelenin sökülmeye başlandığını bildirdi.

İkinci alanda Kültür sanat etkinlikleri ve faaliyetlerinin planlanmasının yer aldığını, ayrıca turizm ve tanıtma alanında da planlanan faaliyetlerin yürütüldüğünü belirten Kurt, tüm bu faaliyetlerle ilgili Ajans kurulduğunda kamuoyuna yaptığı proje çağrısı üzerine 15'e yakın disiplinde proje başvurusu yapıldığını bildirdi.

 

Ajans Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, Ajansın ''önceden öngörülemeyen bir proje sağanağı altında kaldığını'' belirterek, şunları kaydetti: ''Ajansa 2 bin 329 adet proje geldi. Bu projelerin rakamsal tutarı 3 milyar 271 milyon TL'dir. Ajansı en çok yoran ve çalışmasını kilitleyen noktalardan birisi bu. Bu projeler Ajansın mevcut kuruluş yasası, yönetmeliği ve yönergeleri çerçevesinde ilgili komite tarafından değerlendirildikten sonra Yürütme Kuruluna getiriliyor. Kurul da o alandaki uzmanların görüşleri doğrultusunda projeleri 2010 programına dahil ediyor veya etmiyor. Bu süreçte yaklaşık bin 824 proje değerlendirildi. Bunlardan 518'i İstanbul 2010 programına dahil edildi. 1306 proje reddedildi. Kabul edilen projelerin toplam bütçesi ise 396 milyon 391 bin 810 TL.''

 

Başvuruların 100'ünün Ajansa, 11'inin sivil toplum kuruluşlarına, 60'ının üniversitelere, 34'ünün belediyelere, 89'unun kamu kuruluşlarına, 76'sının ticari işletmelere, 49'unun da şahıslara ait olduğunu belirten Kurt, ''Projelerin yüzde 68'i kentsel kültürel mirasa ilişkin, yüzde 32'si de kültür sanat ve tanıtım faaliyetlerine ilişkin'' dedi.

 

AKM 2010'a yetişmiyor
Yılmaz Kurt, İstanbul 2010 Kültür Avrupa Kültür Başkenti kapsamında yer alan en önemli projelerden birisinin de Atatürk Kültür Merkezi'nin yenilenmesi olduğunu ve buranın yıkılmadan yenilenmesi için hazırlanan projelerin Koruma Kurulu tarafından onaylandığını ve uygulama ihalesinin yapıldığını belirtti.

 

İhale kararının onaylanmasının ardından, sözleşme yapılacakken, açılan dava üzerine mahkemenin yürütmenin durdurulmasına karar verdiğini belirten Kurt, bu kararın ardından İstanbul'un kültürel mekan ihtiyacı ve binanın mimari önemi göz önünde bulundurularak, uygulamaya devam edebilmek için ilgili taraflarla görüşmeler yapıldığını ve projelerin revize edilmesi konusunda mutabakat sağlandığını anlattı.

 

Kurt, 30 Eylül 2009 tarihi itibariyle proje revizyonlarının Koruma Kuruluna teslim edildiğini belirterek, ''Ajans olarak AKM'nin yenilenmesi için gerekli kaynağı ayırdık. Ancak modern Cumhuriyetin en parlak yapılarından birisi olacakken mahkeme kararıyla durduruldu'' dedi.

 

''2010 projeler"
İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt'un verdiği bilgiye göre, 2010 programı kapsamında hayata geçirilecek bazı projeler şöyle: ''Anadolu Ateşi, İstanbul 2010 AKB Ajansı desteğiyle dünya şehri İstanbul'un binlerce yıllık tarihini ve kültürel zenginliğini etnik ve modern dans kurgusuyla sahneleyecek. Yurt içi ve yurt dışı gösterimlerle 3 yıl içinde 5 milyon izleyici hedefleniyor.

Avrupa'nın en büyük Rock gruplarından U2, Atatürk Olimpiyat Stadı'nda büyük bir konser verecek. 99 Kur'an, Taşınabilir Sanat, Kültür Karıncaları 2010'a Yürüyor, Uluslararası İstanbul Bienali, Yerel Yönetimler için Kültür Yönetimi Profesyonel Formasyon Programı, Fotoğraf Geçidi İstanbul 2010 gibi projeler uygulamaya konulacak.''

 

Bu arada Rami Kışlası'nın Kültür Merkezi-Kent Müzesi olarak kullanımına yönelik restorasyon projelerinin de Koruma Kurulunca onaylandığı bildirildi.

Cumhuriyet, 15.01.2010


******


İSTANBUL 2010'DA GÖRÜLMESİ GEREKEN ON PROJE

 

İstanbul, bu yılın Avrupa Kültür Başkenti. Yedi tepeli şehir, Avrupa’nın kültür başkentliğini bugün Haliç Kongre Merkezi’nde yapılacak resmi törenle ilan ediyor. Görkemli açılışa 300 sanatçı katılacak ve Avrupa Kültür başkentliği Taksim, Kadıköy, Beylikdüzü, Sultanahmet, Pendik ve Bağcılar’da verilecek halk konserleriyle kutlanacak.

 

Etkinlikler bu kadarla sınırlı değil elbette. Denizcilik, dış ilişkiler, eğitim, edebiyat, geleneksel sanatlar, kent kültürü, görsel sanatlar, kentsel projeler, klasik Türk müziği, kültürel miras ve müzeler, müzik ve opera, reklam ve pazarlama, sahne ve gösteri sanatları, turizm ve tanıtım ve kentsel uygulamalar alanlarında onlarca proje hayata geçirildi. Bu proje ve etkinliklerin bir kısmı sadece meraklısına seslense de büyük bölümü tüm İstanbulluların ilgisini çekecek kadar cazip. Seçim yapmanızı kolaylaştırmak için jürinin önerileriyle aralarından 10 tanesini seçtik.

 

Liste:
1. Adem’in Yakarışı Dünya Prömiyeri
2. Pina Bausch’un İstanbul’u
3. U2 360 Tour konseri
4. İstanbul’un Orta Yeri Sinema
5. 40 Yazar 40 Semt 40 Kitap: İstanbulum
6. İstanbul Mahkemeleri Kadı Sicilleri
7. İstanbul Uluslararası Opera Festivali
8. Barbaros
9. Masumiyet Müzesi
10. Edebiyat Haritası

 

1. ADEM’İN YAKARIŞI

Günümüzün Mozart’ından

Dünyanın en önemli çağdaş bestecilerinden Arvo Part’ın klasik müzik eseri. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul ile 2011 Avrupa Kültür Başkenti Talin’in ortak projesi. Dünya prömiyeri, 7 Haziran’da 38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Aya İrini’de yapılacak. Tonu Kaljuste yönetiminde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrasıyla Estonya Filarmonik Oda Korosu ve Vox Clamantis toplulukları tarafından seslendirilecek. Konserde yer alacak vokal topluluklarından Estonya Filarmonik Korosu’nun CD kayıtları birçok kez Oscar ve Grammy Ödülleri’ne aday gösterilmiş.

 

2. PİNA BAUSCH’UN İSTANBUL’U

Şehre bir sevgi gösterisi

2009’da kaybettiğimiz ünlü Alman koreograf ve dansçı Pina Bausch’un son projelerinden biri. 21-23 Haziran’da Uluslarararası İstanbul Tiyatro Festivali ortaklığıyla gösterilecek. Bausch’un “Kentler ve İnsanlar” projesinin bir ayağı. Sanatçının, İstanbul’dan esinlenerek yarattığı “Nefes” adlı projesi ölümünden önce Türkiye’de de sergilenmişti. İstanbul’a sevgisini dile getirdiği bir dans gösterisi. Mercan Dede’den Burhan Öçal’a, Suren Asaduryan’dan Tom Waits’e kadar pek çok ünlü müzisyenin imzasını taşıyan müzikleriyle daha da zenginleşen bu gösteri; İstanbul’un dişiliğini, kırılgan, özgür, mistik ve modern yönlerini anlatıyor.

 

3. U2 360 TOUR KONSERİ

Muhteşem bir şölen 
Efsanevi rock grubu U2’nun “360 Tour” kapsamındaki İstanbul konseri, 6 Eylül’de Atatürk Olimpiyat Stadı’nda. Uzun zamandır hayranları tarafından merakla beklenen U2, belki de Türkiye tarihinin en büyük stadyum konserini gerçekleştirecek. Dev bir silindir video sistemiyle birbirine bağlanmış LED paneller ve 64 metreye ulaşan yüksekliğiyle sahne etrafında dönen metal köprü sistemi, müzikseverlere tam anlamıyla 360 derecelik bir görüş alanı sağlıyor. 360 Tour, U2’nun 2005-2006 yıllarında geçekleştirdiği Vertigo turnesinden bu yana ilk stadyum turnesi.

 

4. İSTANBUL’UN ORTA YERİ SİNEMA

Beyazperdedeki İstanbul

İstanbul’u fon olarak kullanan yerli ve yabancı filmlerin üzerinden İstanbul’u anlatacak bir belgesel projesi. Filmlerde rol alan oyuncular, zamanda yolculuk yaparcasına o mekanların bugünkü yerlerinde filmlere ve sinemaya dair görüşlerini aktaracak. Hem İstanbul’un zaman içinde geçirdiği değişimi hem de Türk filmlerinin tarihsel gelişimini gösteren bu çalışmayı, Türk sinemasının emektarlarından ünlü yönetmen ve senaryo yazarı Safa Önal hazırladı. Belgeselin ilk gösterimi 12 Şubat’ta Kadırga Kültür Merkezi’nde.

 

5. 40 YAZARDAN 40 SEMT 40 KİTAP

Semtinizi bir de böyle dinleyin

40 yazarın kendi semtlerini anlattıkları 40 kitaplık bir anıt proje. Her semtin ayrı bir hikayesi, ayrı bir kimliği ve ayrı bir ruhunun olduğu fikrinden yola çıkıldı. İstanbul’da doğmuş veya yaşamış 40 yazar, İstanbul’un 40 semti üzerine duygularını, düşüncelerini ve anılarını yazdı. Dizinin yönetmenliğini Ömer Asan, danışmanlığını Eray Canberk, editörlüklerini de Gülsüm Cengiz ve Süleyman Faruk Göncüoğlu yaptı. Adnan Özer, Gaziosmanpaşa’yı, Ali Taygun Kurtuluş’u, Doğan Hızlan Kocamustafapaşa’yı, Gülsüm Cengiz Kuzguncuk’u, Gündüz Vassaf Levent’i, Haydar Ergülen Cihangir’i, Hıfzı Topuz Nişantaşı’nı, Nail Güreli Cağaloğlu’nu, Selçuk Erez Bakırköy’ü anlatıyor.

 

6. İSTANBUL MAHKEMELERİ KADI SİCİLLERİ

Osmanlı’nın hafızasına girin

İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) ile yapılan işbirliği sonucunda, yüzyıllardır arşivlerin tozlu raflarında bekleyen, toplumsal tarih kayıtlarımız olan kadı sicilleri gün ışığına çıkıyor. Sosyal ve iktisadi tarihin önemli bir kaynağı olan ve dünyada bir benzeri bulunmayan 10 bin ciltlik zengin bir koleksiyon oluşturan İstanbul Mahkemeleri Kadı Sicilleri’nin yayımlanmasıyla İstanbul’un tarihi ve kültürel mirası hakkında başta akademik çevreler olmak üzere geniş kitleler bilgilendirilecek. Bu projeyle 30 ciltlik bir seçmeler külliyatının yayımlanması hedefleniyor.

 

7. ULUSLARARASI OPERA FESTİVALİ

Operayı seveceksiniz

Tarihi dış mekanlarda gerçekleştirilecek festival, 2-21 Temmuz tarihleri arasında. Türk opera sanatçıları, yabancı konuk sanatçılarla ortak prodüksiyonlarda yer alacak. 3 hafta sürecek etkinlik, 7 farklı opera prodüksiyonu ve toplam 18 gösteriyle İstanbul 2010’un ağır toplarından. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya ve Samsun Devlet Opera ve Balesi yapımlarının yanı sıra Deutsche Oper Berlin ve Bremen Operası gibi önemli ve prestijli sanat kurumları da konuk topluluk olarak katılacak. II. Mehmet, Duvara Karşı, Sevil Berberi, İmeneo, Aida, Zaide ve Saraydan Kız Kaçırma gibi eserler sergilenecek. Sertab Erener, Aynur, Kıraç, MFÖ ve Fatih Erkoç gibi popüler sanatçılar festivalin sürprizleri arasında.

 

9. BARBAROS

Kaptan-ı Derya’ya saygı duruşu

İstanbul’un denizini ve çağdaş yaşamda insan-su ilişkisini tarihsel bağlantılarla işleyen bir dans ve müzik prodüksiyonu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştiriliyor. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın hayatını ve 16. yüzyıl Akdenizi’nde Türk akıncılığını, dans, müzik, görsel tasarım ve edebiyat gibi sanatın farklı dallarından yararlanarak anlatıyor. Devlet Opera Balesi’nin solist sanatçılarından geniş bir kadroyla sahnelenecek Barbaros’un bir başka özelliği de, 1 Temmuz’daki prömiyerinden Eylül’e kadar farklı ortamlarda sergilenecek türde bir hareketliliğinin olması. Barbaros’un koreografisini ve genel sanat yönetmenliğini Beyhan Murphy üstleniyor.

 

9. MASUMİYET MÜZESİ

Çukurcuma’da açılıyor

Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanında anlatılan müze, geleneksel mimarisini hala koruyan Çukurcuma Mahallesi’nde 2010’un yazında açılacak. Romanda yer alan 750-800 çeşit objeyi bizzat Orhan Pamuk topladı. Kitabı henüz okumayanlar için küçük bir hatırlatma: Kitapları dünyada 58 dile çevrilmiş olan Orhan Pamuk’un her Masumiyet Müzesi kitabı aynı zamanda müzeye giriş bileti. 1950’den 2000’e kadar, İstanbul kültürünün günlük hayat eşyaları, fotoğraf ve filmler üzerinden şehrin şiirsel ve belgesel bir temsili gerçekleştirilecek.

 

10. İSTANBUL’UN EDEBİYAT HARİTASI

Sokak sokak edebiyat

Proje, İstanbul’da yaşamış edebiyatçıların envanterinin çıkartılmasını amaçlıyor. Şehirde doğmuş, büyümüş veya yaşamını tamamlamış edebiyatçıların oturdukları semtler belirlenerek, bu mekânlara yazar ve şairler hakkında bilgi veren tabelalar, panolar yerleştirilecek. Oturdukları evlerin günümüze dek ayakta kalıp kalmadığı araştırılacak ve yaşayan binalara levhalar konulacak. Sokaklara isim verilmesi, heykel veya büstler yerleştirilmesi de projenin hedefleri arasında. Bu projeyle, İstanbulluların ve İstanbul’u ziyarete gelenlerin kentin edebiyatçıları hakkında genel kültür kazanmalarına katkı sağlamanın yanı sıra, İstanbul’un edebiyat zenginliğinin görünür kılınması da amaçlanıyor.

 

JÜRİNİN ADINI ANDIĞI DİĞER PROJELER

2010 Okullarda, Taşınabilir Sanat, Sur-i Sultani Stratejik Planı, Kadıköy Hasanpaşa Gazhanesi, İstanbul’un Çokkültürlü Mirası, Boylu Soylu Yelkenliler Donanma Şenliği, Türk Müziğinin Kültürel Hafızası, İstanbul’un Ustaları, Pasajlar Şenliği, Müzelerde Acil Durum, Küçükyalı Arkeoloji Parkı, İstanbul’un Genç Gönüllüleri, İstanpoli, Eyüp Rami Kışlası Kütüphanesi, Haydarpaşa’da Bahar ve İstanbul’da Aşk.

Hürriyet Cumartesi, 16.01.2010


İSTANBUL'UN ADI OLUP KENDİ KAYIP CAMİLERİ





İstanbul'un tarihi yarımadasındaki Fatih İlçesi sınırları içinde bulunan 281 cami ve mescit, resmi kayıtlarda yerleri belli olmasına rağmen artık yerinde yok. Bazıları yıkık dökük halde bazıları da işgal altında.

 

En acı durumda olanlar ise, ibadethane ahkamına çok ters düşen işler için kullanılanlar.. Örneğin Sirkeci Garı bitişiğindeki cami, yeniden cami olarak restore edilmeden önce pavyon olarak kullanılıyordu.

 

Fatih'te 169, Eminönü'nde 113 cami yok olmuş durumda. Bunlardan 69'unu yol ve meydan yapmak amacıyla yerel yönetimler yıkmış. 50'si doğal afetlere ve yangınlara kurban verilmiş. 20'si ise, ilgisizlik ve bakımsızlığa direnememiş. Birçoğunun yerinde simdi apartmanlar, gecekondular ve işyerleri var. 118 cami ve mescidin ise resmi kayıtlardaki isimlerinden başka geride hiçbir izi yok.

 

İstanbul'da yaşanan tarih kıyımının boyutlarını görmek için yalnızca Eminönü ve Fatih Müftülükleri'nin kayıtlarına bakmak yeterli. 1950'den sonra hız kazandığı gözlenen kıyımın bilançosu söyle:

 

Eminönü'nde 113, Fatih'te 169 cami ve mescide çeşitli nedenlerle yok olmuş durumda. Yani toplam 281 tarihi eser. Bu iki ilçede ayakta kalan cami sayısı ise 283. Bir başka deyişle tarihi mirasın yarısı, yerel yönetimlerin sorumsuzluğuna, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün ilgisizliğine, plansız kentleşmeye ve doğal afetlere kurban edilmiş durumda.

 

Eminönü ve Fatih ilçelerinde yok olan cami ve mescitleri inceleyen ilçe müftülüklerinin yayınladığı 'Eminönü Camileri' ve 'Fatih Camileri' adli iki kitap iç karartıcı tabloyu bütün çıplaklığıyla göz önüne seriyor.

 

Bir müftülük yetkilisi, en çok yıkık bir şekilde duran camiler için bir şey yapamamanın sıkıntısını çektiklerini belirterek şunları söylüyor:

'Yok olan cami sayısı çok fazla. Bunların birçoğu ise sorumsuzluğa kurban verilmiş durumda. Bütün çalışmalarımız en azından tarihi belgelemek ihtiyacına hizmet ediyor. Ortaya çıkan bu iki kitap kaybolan eserlerin kayıtlı hale getirilmesi çabasını güdüyor. Özellikle yıkık vaziyette duran camiler, halkı huzursuz ediyor. Bunlar bir an önce aslına uygun olarak restore edilip şehre ve topluma kazandırılabilir.'

 

İstanbul'un kayıp camileri arasında hikayesi en çarpıcı olan ise Karaköy Camii...

 

Karaköy Meydanı'nda II. Abdülhamid dönemi saray mimarı Raimondo D'Aronco tarafından yapılan ahşap cami, 1959 yılında yol yapımı nedeniyle sökülerek gemiye yüklendi. Kınalıada'ya tekrar kurulması planlanan camii, taşınırken gemi yan yattığı için parçalarının bir çoğu suya gömüldü.

Camiden kalan iki parça mermerin birisi, bütün ihtişamıyla Kınalıada Camisi'nin avlusunda yatıyor.

Diğeri ise aynı caminin duvarının yapımında kullanılmış. Karaköy Camii'nin abanoz ağacından oyma, nakışlı ahşap mihrabını ise Kasımpaşa'daki Yahya Kethüda Camii ödünç almış.

Dünya Bülteni, 13.01.2010

MARDİN'DE 2 BİN 500 EV YIKILACAK

 

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), Mardin Valiliği ve belediyenin işbirliğiyle yürütülen Kentsel Dönüşüm Projesi'yle Mardin sit alanında 2 bin 500 beton yapı yıkılacak.

 

Belediye Başkanı Beşir Ayanoğlu proje hakkında bilgi verdi: “Proje, Mardin sit alanındaki tarihi yapıların görüntüsünü bozan beton ve moloz yapıların yıkılmasını kapsıyor. Ortaya çıkan yapıların restore edilmesi için de proje hayata geçirildi. Proje kapsamında önce kamuya ait binalar ve belediyeye ait yaklaşık 40 bina ve 20’ye yakın işyeri yıkıldı. 200’e yakın binanın da beton olan kısımlarının yıkımı gerçekleşti. Mardin sit alanındaki 2 bin 500 yapıya fiili olarak müdahale edilmesi gerekiyor. Bunların 700’ü konuttur. (Yarın) TOKİ 1400 konutun yapımı için ihaleye çıkacak. Yenişehir’de TOKİ, sit alanında oturanlar için konut yapacak. Bu konutlar iki yılda tamamlanacak. Mardin’in açık hava müzesine dönüşecek.”

Radikal, 13.01.2010

ÇİNİLERİYLE 'YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ'NE GİRDİ





Kütahya’da yaşayan çini ustası Sıtkı Olçar, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun (UNESCO) "Yaşayan İnsan Hazineleri Uluslararası Listesi"ne kabul edilmesi dolayısıyla 14 Ocaktaki törende Kültür ve Turizm Bakanlığınca ödüllendirilecek.

Olçar, UNESCO tarafından 2008 yılında kendisinin yanı sıra Karagöz ustaları Metin Özlen, Orhan Kurt, Tacettin Diker, aşık Şeref Taşlıova, keçeci Mehmet Dilgiç, Denizli’den mahalli halk sanatçısı Hayri Dev’in bu listeye alındığını anımsattı.

UNESCO’nun bu kararından mutluluk duyduğunu belirten Olçar, listeye dahil edilenlere ödüllerinin, Kültür ve Turizm Bakanlığınca 14 Ocakta İstanbul’da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayında törenle verileceğini belirtti.

Sanat çevrelerince "Sıtkı Usta" diye tanınan Olçar, şöyle konuştu:
"UNESCO’nun listesine dahil edilmek beni çok onurlandırdı. Ancak, Kütahya’nın kader; görmemezlikten, duymamazlıktan geliyorlar. İlin yetkililerine dilekçeler yazdım ki, Kütahya halkına listeye alınmam bildirilsin diye. Kendi açımdan çok sevindim, Kütahya’da pek çok kişinin de buna sevineceğinden eminim. Bu ödül her insana verilmez. Her yıl Türkiye’den birkaç sanatkarın bu listeye seçilmesini istiyorum."

Olçar, Yaşayan İnsan Hazineleri Uluslararası Listesi’ne alınmasının birçok nedene bağlanabileceğini dile getirirken, Türk çini sanatının tarihten getirdiği temel özellikleri bozmadan, "üsluplaştırma" tabir edilen katkılarla ortaya koyduğu eserlerin dünyadaki koleksiyoncuların dikkatini çektiğini, bu bağlamda Türk çini sanatına önemli hizmetler sağladığını belirtti.

UNESCO’nun 10 ölçütü bulunduğunu, bunların hepsini taşıyanların özel yaşamında topluma sağladığı katkılar da gözetilerek listenin oluşturulduğunu kaydeden Olçar, şöyle devam etti:

"Ortaya koyduğum eserler birçok koleksiyoncu tarafından ilgiyle izleniyor. Yurt içi ve yurt dışında birçok sergide eserlerim yer alıyor. Kültürel ve folklorik hizmetlerin yanında beşeri yaşamda da yaşadığım bölgenin insanlarına yararlı olmak için çeşitli etkinlikler yapıyorum. Tabi Kültür ve Turizm Bakanlığının destekleri var. Bütün bunların listeye dahil edilmemde etkili olduğunu düşünüyorum."

Olçar, Kütahya’da çinicilikte merdiven altı üretim yapılmadığını savundu.

İşsiz kalmış insanların ev ekonomilerine katkı yapmak için evlerinde yürüttüğü çizim ve boyama çalışmalarının "merdivenaltı" diye nitelendirilmemesi gerektiğini ifade eden Olçar, "Evlerde Trabzon’da bilezik yapılıyor, Kayseri ve Hereke’de halı dokunuyor. Kütahya’da evinde çinicilikle ev ekonomisine katkı yapanların ürettikleri niye merdiven altı olsun" dedi.

Kütahya’da yaşayan çini ve seramik ustalarının biyografilerinin kitapta toplanmasını defalarca önerdiğini, ancak buna itibar edilmediğini anlatan Olçar, Kütahya’yı çevre kentlere bağlayan kara yollarındaki çini satış mağazalarının kapatıldığını iddia etti.

Olçar, Kütahya çiniciliğinin geliştirilmesi için resmi kurum ve kuruluşlarının desteğine ihtiyaç duyulduğuna işaret ederek, 1987’de yapılıp ara verilen çini sempozyumunun bu yıl tekrarlanacak olmasını çinicilik ve aradan geçen yıllar için "büyük kayıp" olarak nitelendirdi.

Radikal, 12.01.2010

MAĞARA CENNETİ BEYŞEHİR VE DEREBUCAK KEŞİF BEKLİYOR





Konya'nın Beyşehir ve Derebucak ilçeleri mağara yönünden Türkiye'nin en zengin bölgeleri arasında yer alıyor. İki ilçedeki bazı önemli mağaralar dünya çapında tanınırken, bazıları ise hala keşfedilip turizme açılmayı bekliyor.

 

Yapılan araştırmalarda, 2006 yılı sonu itibariyle Beyşehir'de 39, Derebucak'ta ise 45 olmak üzere iki ilçede toplam 84 mağara tespit edildi. Bu mağaraların 1150-1700 rakımlar arasında kümelendiği belirlendi. Mağara araştırmacıları, bölgede günümüzde keşfedilmeyen ve bu sayının çok çok üzerinde mağaranın olabileceğine vurgu yaparken, daha yüksek kesimlerde henüz araştırma yapılmadığından iki ilçeye ait mağara sayısının 200'den fazla olabileceğine dikkat çekiyor. Derebucak İlçesine bağlı Çamlık beldesindeki bazı mağaralar dünyaca tanınan mağaralar arasında yer alıyor. Balatini bin 768, Körükini bin 330, Billurgüzel ise bin 250 metrelik uzunluğuyla ilçenin en uzun mağaraları arasında gösteriliyor. Derebucak'ın en uzun diğer mağaraları ise 800 metre uzunluğu olan Pınarbaşı, 714 metre uzunluğundaki Büyükdüden ve 542 metre uzunluğunda olduğu belirtilen Dedetarlası mağaraları.

 

TURİZME AÇILMAYI BEKLEYEN MAĞARALAR

Beyşehir'in keşfedilip turizme açılmayı bekleyen en uzun mağaraları ise uzunluklarına göre şöyle sıralanıyor: "Dumanlı 2 bin 500 metre, Düdenyayla bin 381 metre, Sığırini 270 metre, İnönü 225 metre, Asarini 162 metre. İki ilçenin en derin mağaraları ise şöyle: "Derebucak: Göktepe (-135 metre), Seyrandağı (-101 metre), Kızılalan (-55 metre), Körükini (-54 metre), Dedetarlası (-47 metre). Beyşehir: Düdenyayla (-416 metre), Dumanlı (-165 metre), Kardeliği (-94 metre), Buzluk (-79 metre), Çaldağı (-66 metre).

 

Mağara araştırmacıları tarafından 2006 yılı sonu itibariyle tespit edilen Beyşehir ve Derebucak ilçesindeki mağaralar ve bulundukları yerleşim birimleri ise şöyle:

 

BEYŞEHİR: Sığırini (Yeşildağ), İnönü (Kurucuova), İnsu (Kurucuova), Karagöl düdeni (Kurucuova), Kartoz Pınarı (Dumanlı), Kızılin (Dumanlı), Mada Adası (Mada Adası), Söbüalanı (Şamlar), Buzdeliği (Dumanlı), Eşekini (Yeşildağ), Kapılıin (Yeşildağ), Direkliin (Yeşildağ), Hatçeninin (Yeşildağ), Kurudere (Yeşildağ), Deliktaş (Yeşildağ), Kısıkboğazı (Yeşildağ), Tulumini (Üzümlü), Elmaağacı (Üzümlü), Pancarlık (Karadiken), Güvercinin (Karadiken), Dumantüten (Karadiken), Çaldağı (Mesutlar), Dumanlı Düdeni (Dumanlı), Asarönü (Kurucuova), Asarini (Kurucuova), Cula Deliği (Kızılca), Düdenyayla (Dumanlı), Karlıobruk (Dumanlı), Karlıçatlak (Dumanlı), Buz Mağarası 1 (Dumanlı), Buz Mağarası 2 (Dumanlı), Karga Deliği (Dumanlı), Sincap Deliği (Dumanlı), Buzlu 1 (Dumanlı), Buzlu 2 (Dumanlı), Buzlu 3 (Dumanlı), Buzlu 4 (Dumanlı), Düdenyayla Düdeni (Dumanlı), Güvencinlik (Dumanlı).

 

DEREBUCAK: Gerişyolu (Çamlık), Sokmak (Çamlık), Suluin (Çamlık), Asmaçini (Çamlık), Baraj (Çamlık), Billurgüzel (Çamlık), Devrent (Çamlık), Dölek Düdeni (Çamlık), Mastaltı (Çamlık), Saklıuçurum (Çamlık), Büyükdüden (merkez ilçe), Feyzullah'ın düdeni (merkez ilçe), Islıkeçiini (Çamlık), Körükini (Çamlık), Mula Düdeni (Çamlık), Belini (Çamlık), Kızılalan (Pınarbaşı), Uçukludere (Pınarbaşı), Pınarbaşı (Pınarbaşı), Ortapayam (ilçe merkezi) K.Suluin (Çamlık), Uzunsu (Çamlık), Balatini 1 (merkez ilçe), Balatini 2 (merkez ilçe), Bıçakçı Düden (merkez ilçe), Bıçakçı Mağarası (merkez ilçe), Çocukattıkları De. (Çamlık), Debifelini (Gencek), Dedetarlası (Çamlık), Değirmenini (Çamlık), Dibek Düdeni (Çamlık), Melik 1 (merkez ilçe), Melik 2 (merkez ilçe), Karatop (merkez ilçe), Seyran Dağları 1-8 (merkez ilçe), Göktepe 1-2 (merkez ilçe).

Yeni Şafak, 12.01.2010

SADBERK KOÇ'UN HAYALİYDİ





Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberk Hanım’da 18 bine yakın Türk-İslam ve arkeolojik dönem eseri sergileniyor. Sadberk Hanım Müzesi’nde, açıldığı günden itibaren çoğunluğu yabancı 12 bin kişinin ziyaret ettiği İznik çini ve seramiklerinin yer aldığı “Ateşin Oyunu” sergisi de devam ediyor. Sarıyer’de 2 tarihi binaya sahip olan müzenin, daha çok kişiye ulaşabilmek için kent merkezine yakın bir yere taşınması da gündemde.

Vehbi Koç’un eşi Sadberk Koç’un adını taşıyan müze, kapılarını ilk kez 1980 yılında tarihi Azaryan Yalısı’nda açtı. Müzenin tarihçesini anlatan müze müdürü Hülya Bilgi şunları söylüyor:

“Azaryan Yalısı, 1950’lerde Koç ailesi tarafından satın alınmış ve yazlık olarak kullanılmış. Sadberk Hanım, eski eserlere, antikaya meraklı, sürekli kıyafet, işleme, tuğralı gümüşler topluyor. Hayali bunları kendi adını taşıyan bir müzede sergilemek. Bu hayali hayattayken gerçekleşemiyor. Vefatından sonra Vehbi Koç Vakfı, bunu gerçekleştirmek için bir arayışa giriyor. Ve Azaryan Yalısı’nı kullanmaya karar veriyorlar. Mimar Sedat Hakkı Erdem’in projesi ile yalı 1980’de müzeye dönüştürülüyor. Sadberk Koç’un 3 bin 500 parçadan oluşan koleksiyonu müzede sergilenmeye başlıyor.”

Bilgi, Vehbi-Sadberk Koç’un ortanca kızı Sevgi Gönül’ün bu işe talip olduğunu ve hayatını kaybettiği 2003’e kadar müzenin İcra Komitesi Başkanlığı’nı yaptığını belirtiyor. Sadberk Koç’un Osmanlı dönemi kadın kıyafetlerini, tuğralı gümüşleri, işlemeleri, porselenleri, büyük bir titizlikle topladığını ve bakımını yaptığını dile getiren Bilgi, “Topladıklarını atıp bir kenara koymamış. Özenle, bir müzeci gibi korumuş bunları” diyor.

Başlangıçta, Sadberk Hanım’ın 3 bin 500 parçalık koleksiyonunun sergilendiği müzeye hibe ve satın alma yoluyla eserler girmeye başladığını ifade eden Bilgi şunları anlatıyor: “1983’te büyük bir koleksiyoner olan Hüseyin Kocabaş’ın koleksiyonu ölümünden sonra varislerince değerlendirilmek istenmiş. Kültür Bakanlığı’nın izni ile bu koleksiyon vakıf tarafından satın alınmış. Bu koleksiyonun içinde arkeolojik eserler ve Türk-İslam dönemine ait eserleri var.”

Bilgi, koleksiyonun genişlemesi ile birlikte birinci derecede eski eser olan Azaryan Yalısı’nın yetersiz kalmaya başladığını söylüyor. Yalının hemen yanındaki 2. derece eski eser olan bir binanın vakıf tarafından satın alındığını ve 1988’de sadece arkeolojik eserlerin sergilendiği müze binası olarak ziyarete açıldığını belirten Bilgi, katkılarından dolayı binaya “Sevgi Gönül” adının verildiğini anlatıyor.

Bilgi, müzenin birinci katında Selçuklu-Osmanlı dönemine ait küçük malzemeler, ikinci katında kıyafetler ve işlemeler bulunduğunu ifade ediyor.

Tekstil ürünlerinin “Kına gecesi, lohusa odası, sünnet yatağı” gibi mizansenler ile sergilendiğini dile getiren Bilgi, “Buradaki malzeme tekstil türü olduğu için uzun süre teşhirde tutamıyoruz. 6-8 ayda bir değiştiriyoruz, bakımını yapıyoruz. Depodakilerle değiştiriyoruz. Aileler ellerinde bulunan kıyafetlerini da bize bağışlıyorlar” diye konuşuyor.

Bilgi, müzenin kent merkezinin dışında olması nedeniyle ziyaretçi sayısının da çok fazla olmadığını söylüyor. Bilgi, müzeye tur düzenleyen birçok şirketin özellikle Maslak güzgergahındaki trafik sıkıntısı nedeniyle turlarını iptal ettiğini belirtti. Müzeyi 2009’da 16 bin 307 kişinin ziyaret ettiğine dikkat çeken Bilgi şunları söylüyor: “Müzeye gelenler ‘Bu kadar güzel şeyler sergiliyorsunuz haberimiz yok. Reklamınızı yapsanız keşke’ diyorlar. Ama bunu pek yapmıyoruz. Reklam için büyük bütçeler ayırmamız gerek. Onun yerine eser alıp, koleksiyonu zenginleştirmeyi tercih ediyoruz.”

Bilgi, müzenin Vehbi Koç Vakfı’na bağlı olduğunu ancak her yıl İstanbul Arkeoloji Müzesi tarafından da denetlendiklerini anlatıyor. Mekanın darlığı nedeniyle sıkıntı çektiklerini dile getiren Bilgi şöyle devam ediyor:

“Müze çok güzel bir binada hizmet veriyor ama artık yetmiyor. Hem fiziki şartlar hem de tarihi eser olması nedeniyle istediğimiz gibi sergi yapamıyoruz. Geçici bir sergi mekanımız yok. 2005 yılından beri müzeyi, merkezi bir yere taşıma projesi var. Şu an uygun mekan araştırılıyor. Azaryan Yalısı’ndaki Sadberk Hanım Müzesi kültür merkezine dönüştürülecek. Ama vakfın artık çağdaş sanat eserleri de var. Onların da sergilenebileceği, konferans salonu, geniş depoları, otoparkı bulunan merkezi konumda büyük bir mekan aranıyor.”

Cumhuriyet, Haber: Özlem Güvemli, 12.01.2010

PAHALI VE TUTKULU BİR İŞ: KOLEKSİYONCULUK

 

Türkiye’de resme olan ilgi artıyor. Son 10 yılda resim koleksiyoneri sayısında da ciddi bir artış gözleniyor. 200’e ulaşan bu sayının önümüzdeki dönemde 2 bine yaklaşması bekleniyor.

Koleksiyonerler arasında ise iş dünyasının öncü isimleri başı çekiyor. Oya-Bülent Eczacıbaşı, Suna-İnan Kıraç, Can Has, Yunus Büyükkuşoğlu, Mustafa Taviloğlu, Ünal Göğüş ve Lucien Arkas değerli resim koleksiyonlarıyla öne çıkıyor. Ömer Koç, Ahmet Kocabıyık, Nezih Barut, Cengiz Çetindoğan ise son 10 yılda sanat eseri alımına ağırlık veren isimler…

 

Aslında Türkiye’de resim koleksiyonerliği, 30-35 yıllık bir geçmişe sahip... İlk sanat galerilerinin ve resim koleksiyonerlerinin ortaya çıkışı, 1970’li yıllara rastlıyor. Ancak 40 yılda katedilen yol inanılmaz. Geçtiğimiz kasım ayında Burhan Doğançay gibi önemli bir çağdaş ressamın ‘Mavi Senfoni’ tablosuna verilen 2,2 milyon TL, bu pazarın ne kadar hızlı geliştiğinin de en açık göstergesi.

 

Sanat talebine bağlı olarak Türk resim piyasasının hacmi de yükseliyor. Bundan 10 yıl önce 20 milyon dolarlık bir pazardan bahseden sanat uzmanları, bugün bu rakamın 200 milyon dolar civarında olduğunu tahmin ediyor. Sanat uzmanları, son 6 ayda çağdaş eserlerde fiyatların yüzde 100 arttığını belirtiyor. Aynı şekilde son 10 yılda yeni koleksiyonerler doğuyor, resimle ilgilenmeye, yatırım yapmaya başlayanların sayısında da ciddi bir artış mevcut.

 

Koleksiyonerliğe gönül vermiş isimler de müze açmak için fırsat kolluyor. Sanat dünyasının duayenlerinden Antik A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı Turgay Artam, “Sanat eserlerine olan ilgi sürekli artış eğiliminde…  Yurtdışından getirilen önemli sergiler ve bu sergilere gösterilen ilgi, insanların sanat olaylarına bakışının değişmesini sağladı” diyor. X-İst’in kurucularından Daryo Beskinazi de “Sanat eserlerinde kar marjlarının hem de yaşayan sanatçılar için 6-7 haneli rakamlara çıkmış olması, alım arzusunu ve risk iştahını artırıyor” diye konuşuyor.





Tabii koleksiyonerliğin gelişmesinde Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Santral İstanbul, Pera Müzesi ve Elgiz Çağdaş Sanat gibi özel müzelerinin kurulmasının da ciddi etkisi var.

 

“Geçtiğimiz 10 yılda koleksiyoner sayısında çok hızlı artış olduğu gerçek” diyor Art Depo Sanat Galerisi yöneticisi Erhan Ersöz, ancak Türkiye’de iyi koleksiyoner sayısının 200 kadar olduğunu tahmin ediyor. Koleksiyoner olma yolunda resim alanların sayısının ise 2 bin kişiyi bulduğunu düşünüyor.

 

Daryo Beskinazi ise Türkiye’de son dönem gelişmelerin ciddi bir koleksiyoner potansiyeli olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Ancak Beskinazi’ye göre Türkiye’de sürekli eser satın alan ve onları satmadan depolayan, yani koleksiyoner kimlikli kişi sayısı 100’den fazla değil.

Türkiye’de koleksiyonerlerin ellerindeki eserlerin değerini belirlemek ise çok zor. Kimin, hangi esere sahip olduğu, ancak sergilendikçe ya da müzayedelerden alım yaptıklarında öğrenilebiliniyor. Yurtdışında Londra, Paris, New York gibi sanat şehirlerinden de alım yaptıkları için hangi eserlere sahip olduklarını, koleksiyonerlerin kişisel beyanları ile takip etmek mümkün oluyor. Bu da koleksiyonların değerinin belirlemede güçlük yaratıyor.

 

Örneğin Salih Tatlıcı’nın ölümü sonrası yapılan araştırmalarda 6,5 milyon TL değer biçilen 800’e yakın tablosu bulunmuştu. Eserlerini İstanbul Modern’de sergileyen Oya-Bülent Eczacıbaşı’nın da müzedeki eserlerinin değerinin

 

100 milyon doları aştığı tahmin ediliyor. Cengiz Çetindoğan’ın Demsa Grup Koleksiyonu olarak oluşturduğu koleksiyonunun maliyetinin 100 milyon doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Koleksiyonerler de kendi koleksiyonları için belli değerlemelerde bulunabiliyor. Örneğin Hey Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Süreyya Bektaş, “Kafamda belirlediğim rakama göre koleksiyonumun değeri toplamda 2-3 milyon TL tutar” diyor.





“Genç yaşımda müze kurma hevesim vardı” diyor Can Has ve ekliyor: “Koleksiyonerliğe başladığınızda öğrenme süreci başlıyor, eserler topluyorsunuz. Ancak bir süre sonra bu yeterli olmuyor ve müze fikri oluşuyor. Eserlerinizi gün ışığına çıkarmak büyük haz veriyor” diyor. İşte koleksiyonerliğin bir adım ötesi, özel müzelerin kurulma isteği de böyle doğuyor. Son dönemde açılan Sabancı Müzesi,  İstanbul Modern, Santral İstanbul, Pera Müzesi ve Elgiz Çağdaş Sanat gibi özel müzeler, bu yolda diğer koleksiyonlere de örnek oluyor.

 

Yunus Büyükkuşoğlu, Cengiz Çetindoğan, Ömer Koç, Lucien Arkas müze projeleri ile öne çıkıyor. Çetindoğan, Türk sanatı tarihini geniş ve detaylı bir koleksiyonla izleyenle paylaşmak amacında olduklarını açıklıyor ve “Zannederim, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nden sonraki en geniş koleksiyona sahip müze olacağız” diyor. Erdal Aksoy da “Müze düşüncemiz başından beri var. Planımızın ilk safhası uygun bir semt, mekan bulmak. Şu anda yersizlikten dolayı genişletemediğimiz koleksiyonumuza o zaman yeni eserler katabiliriz” diyor.

 

Lucien Arkas, gelecek planları içinde koleksiyonunu paylaşmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “İzmir Ticaret Odası ve İzmir Ekonomi Üniversitesi ortaklığıyla Eski Tekel fabrikasını tarihi kimliğini koruyarak kültür-sanat üreten ve paylaşan ‘Reji’ isimli bir Kültür Merkezi’ne dönüştürmek için çalışıyoruz.” Rezzan Has Müzesi’nde eşi Ahu Has ile oluşturdukları koleksiyonlarını geçtiğimiz ay sergilemeye başlayan Can Has da her yıl kendi koleksiyonundan yeni eserlerle sergi düzenlemeyi planladığını belirtiyor. İstanbul Modern Mütevelli Heyeti’ne yer alan Ünal Göğüş de eserlerini bu çatı altındaki sergilerle paylaşıyor.

Capital, Haber: Elçin Cirik, 12.01.2010

SARIZ'DA TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI YAKALANDI

 

Kayseri'nin Sarız İlçesi'nde tarihi eser kaçakçılığı yapan 4 kişi polis ekipleri tarafından yakalandı.


Polis ekipleri Kızılpınar Mahallesi'nde tarihi eser kaçakçılığı yapan 4 kişiyi takibe aldı.     Ellerindeki poşeti boş araziye gizleyen Mustafa A., Niyazi T., Emrah T. ve Yakup İ. polis ekipleri tarafından yakalanarak gözaltına alındı. Araziye gizlenen siyah renkli poşet içerisinde ise tarihi eser kapsamında olduğu bildirilen 1 adet kolye, 3 adet küçük heykelcik, 2 adet pirinç kadın figürü kabartma ve 2 adet yüzük bulundu.
 

Tarihi eser ticareti yaptığı belirlenen 4 kişinin sorgusunun sürdüğü, ele geçirilen tarihi eserlere el konulduğu ve soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Kayseri Gündem, 11.01.2010

MÜZEDE SAHTE ESER SERGİLENİYOR





Adıyaman Müzesi'nde sergilenen eskitilmiş ve tarihi bir görünüm kazandırılmış bazı eserlerin dolandırıcılar tarafından vatandaşları kandırmak amacıyla kullanılan eşyalar olduğu ortaya çıktı.

 

Dolandırıcılık sınır tanımıyor. Özellikle geçmişten bu güne antika eşya ve gömü şeklindeki eşyaların ilgi çekmesi dolandırıcılar için adeta ilham kaynağı oluyor. Adıyaman Müzesi'nde bulunan sergi salonundaki açılan stantta sahte olan tarihi eşya süsü verilmiş bazı eserlerin sergilenmesindeki amaç vatandaşların dolandırıcılara karşı dikkatli olmaları konusunda uyarılmasını sağlıyor.

 

Bazıları dökme demirden bazıları ise topraktan yapılmış heykel ve sahte sikkelerin dolandırıcılıkta kullanıldığını söyleyen Müze Müdürü Fehmi Erarslan, bu eserlerin sergilenmesindeki amacın vatandaşlara bilgi vermek gayesi taşıdığını belirtti.
 
Dolandırıcıların bu işi yaparken kullandıkları metot bir hayli ilginç! İlk önce tarihi bir eser oluşturuluyor. Ardından elde edilen bu eser yine eski görünümlü bir küpün içerisine konularak önceden belirlenen bir vatandaşın arazisine gömülüyor. Ardından vatandaşa toprağında tarihi eser olabileceği anlatılarak inanması sağlanıyor. Ardından yapılan kazıda çıkartılan küp kırılarak içerisinden eskitilme süsü verilmiş olan eserler veya sikkeler ortaya çıkartılıyor. Dolandırılacak olan arazi sahibine bu eserlerin veya sikkelerin çok yüksek fiyatlar edebileceğini söyleyen dolandırıcılar bunun için yurt dışından uzman getirileceğini fakat bunun 10 ila 15 bin dolar arasında bir maliyet gerektirdiğini söyleyerek vatandaştan bu parayı alıp kayıplara karışıyor. Vatandaş ise uzun süre bekledikten sonra elindeki eseri bir müzeye göstererek işin gerçek kısmını anlıyor fakat ne yazık ki geç oluyor.
 
Müze Müdürü Fehmi Eraslan, özellikle bölgemizde tarihi eser çıkartılan alanlarda arazisi olan vatandaşların bu ve benzeri olaylarda dikkatli olmaları konusunda uyarılarda bulunarak; “Bu tip dolandırıcılıkta en önemli olan konu vatandaşın bilmeden suç işleyebileceğidir. Özellikle tarihi eserlerin bizlerin kontrolü ile çıkarılması ve özel izinlerle bu işlerin yapılası gerekli. Vatandaşlar bir taraftan dolandırılırken diğer taraftan ise olası bir kazıda haber vermeden yaptığı için suçlu duruma düşmesi içten bile değil. Arazi sahipleri en güvendikleri kişilere bile itimat etmeden böyle bir teklif karşısında bizlere müracaat ederek hem dolandırıcılığın önüne geçmiş olurlar hem de yasal olarak izne tabi olan bir kazı çalışmasını gizlice gerçekleştirmeden suçlu duruma düşmezler” şeklinde konuştu.

Adıyaman Haber, 11.01.2010

EĞİRDİR KALESİ'NİN RESTORASYONU İÇİN PROJELENDİRME ÇALIŞMASI YAPILDI





Isparta’nın İlçesi Eğirdir’in tarihi varlıklarından biri olan Eğirdir Kalesi’nin restorasyonu için projelendirme çalışmalarına başlandı. Eğirdir Belediyesi’nin 2009 Aralık ayında açtığı ihaleyi 179.000 TL fiyatla kazanan “Nuran Demirtaş Proje” firması geçen haftadan itibaren çalışmalara başladı.

 

Yıllardır ziyarete kapalı olan Eğirdir Kalesi’nin rölöve, restitüsyon, restorasyon, statik ve elektrik projelerinin hazırlama işini 2009 Aralık ayında sonuçlanan ihale sonrasında kazanan Nuran Demirtaş Proje” firması ilk çalışma ekibini geçen hafta ilçeye gönderdi.

 

Eğitimini Almanya’da görmüş ve Türkiye’de ilk defa üç boyutlu lazer tarayıcısı (ölçüm aleti) kullanma ehliyetine sahip Mühendis Ertan İlter ve Restorasyon ve Konservasyon mezunu eşi Vildan İlter, Eğirdir Kalesi’nin ölçüm ve çekimini 3 gün boyunca çalışarak yaptıkları bildirildi.

Belediye Basın Bürosu’ndan yapılan açıklamaya göre, Belediye Başkanı Osman Nuri Özmeral’i makamında ziyaret eden İlter çifti, çalışmalar hakkında bilgi verdiler. Başkan Özmeral de zaman zaman çalışmaları yerinde takip etti ve teferruatlı bilgiler aldı.

 

Başkan Özmeral, Eğirdir’de  tarih ve kültür varlıklarının artık sahipsiz olmadığını belirterek Kale’den sonra diğer tarihi varlıklarımızın halkımızla birlikte tek tek ele alınacağını ifade etti. Ertan İlter ve ekibini çarşı merkezindeki hamamı gezdiren Başkan Özmeral, tarihi Selçuklu Hamamının da ortaya çıkarılması ve restorasyonu için görüş alışverişinde bulundu.

Turizm Gazetesi, 11.01.2010

EDİRNE'DE TARİHİ KÖPRÜLER YENİLENİYOR

 

 

Fatih, Kanuni, Yalnızgöz, Tunca, Saraçhane, Bayezid, Gazimihal ve Meriç Köprüleri restore edilecek. Edirne İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Ahmet Çetin, Fatih, Kanuni, Yalnızgöz, Tunca, Saraçhane, Bayezid, Gazimihal ve Meriç Köprülerinin bakım ve onarımlarına 2006 yılında başlandığını ve 2007 yılında çalışmaların tamamlandığını söyledi.

Onarımı tamamlanan Tunca Nehri üzerindeki Saraçhane Köprüsü ve Yalnızgöz Köprüsü'nün bir kısmının Karayolları Genel Müdürlüğü sorumluluk alanında olması nedeniyle köprülerin uzantılarının restore edilemediğini ifade eden Çetin, şunları kaydetti:

''Bu nedenle uzantısı yapılamayan Saraçhane Köprüsü, 2006 yılından bu tarafa araç trafiğine kapalı. Bu köprü ile Yalnızgöz Köprüsü'nün onarım yapılamayan bölümü Karayolları Genel Müdürlüğünce yapılacak. Bu konuda yasal izinlerin alınmasından sonra kalan kısımların onarımı 15 Marttan sonra başlayacak.''

Daha önce köprülerin onarımı için Kültür ve Turizm Bakanlığının 2 milyon 377 bin lira, Maliye Bakanlığından 3 milyon 400 bin lira ve İl Özel İdaresinin de 1 milyon 195 bin 970 lira katkıda bulunduğunu ifade eden Çetin, şöyle devam etti:

''Araç trafiğine kapalı olan Saraçhane Köprüsü'nün bir an önce açılmasını arzu ediyoruz. Bu köprüden yararlanan çevre halkının mağduriyetinin önlenmesi için onarımı yapacak kurum ve kuruluşlara elimizden gelen yardımı yapmaya hazırız.''
Ntvmsnbc, 11.01.2010

EN BÜYÜK SANAT MÜZESİ'NDE RADİKAL DİNCİ KORKUSU

 

 

ABD’de yayınlanan New York Post gazetesi, dünyanın en büyük sanat müzelerinden Metropolitan Sanat Müzesi’nde bulunan daimi sergideki Hz. Muhammed’in sözde görüntülerinin, radikal dincilerin tepkisinden çekinildiği için çıkartıldığını duyurdu.

 

Müzede bulunan İslam sanatına ait 60 bin eserden sadece 60’ının daimi olarak sergilendiğini belirten gazete, müze yönetiminin bunların arasında bulunan ve İslam peygamberinin yüzünü gösteren eserleri, radikal dincilerin tepkisinden çekinerek sergiden çıkarma kararı aldığını yazdı.

Peygamberin yüzünü gösteren üç eserin henüz görüntü yasağının bulunmadığı yüzlerce yıl öncesine ait olduğunu öne süren New York Post, müzenin “ziyaretçileri kızdırmamak” adına daha önce de bazı galerilerin isimlerini değiştirdiğini hatırlatarak, bu çerçevede “Primitif Sanat Galerileri” adının “Afrika, Okyanusya ve Amerika Sanatları” diye değiştirildiğini kaydetti.

 

Gazete, “İslam Galerileri” denilen bölümünün adının da aynı gerekçeyle “Arap Toprakları, Türkiye, İran, Orta Asya ve Geç Dönem Güney Asya” olarak değiştirildiğini bildirdi.

Hürriyet, 11.01.2010

LOUVRE'A YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN LOUVRE-LENS





Paris'teki Louvre Müzesi'nin Lille'deki uydusu olan Louvre-Lens'in temeli geçtiğimiz ay atıldı. Tasarımını Sanaa, Imrey Culbert ve Mosbach Paysagistes'in birlikte geliştirdiği müzenin misyonu, halkın sanata nasıl bakacağını öğretmek olarak belirlenmiş. Bu doğrultuda, geleneksel sergileme düzeni terk ediliyor, her anlamda 'şeffaflık' benimsenerek eğitsel bağlamda yeni bir düzen oluşturuluyor.

Çoktandır beklenen Louvre-Lens'in inşaatında ilk kazma geçtiğimiz ayın başında (4 Aralık 2009) vuruldu. Kuzey Fransa'nın Lille kentinde, eski bir madenin üzerinde yükselecek olan Louvre-Lens'in tasarımı New York merkezli Imrey Culbert, Tokyo merkezli Sanaa ve Paris merkezli Mosbach Paysagistes'e emanet edildi.






Paris'teki Louvre Müzesi'nin şubesi olan ve 27 bin 870 metrekarelik bir inşaat alanına sahip Louvre-Lens'te; Louvre koleksiyonundan yüzlerce değerli parçayı içeren gezilebilir depolama alanları ile galerilerin yer aldığı 7000 metrekarelik sergi alanı bulunuyor.

Imrey Culbert'ten mimar Celia Imrey, proje ile ilgili duygularını şöyle ifade ediyor: "Projedeki tasarım ortaklarımız, Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterand, Louvre Müzesi yetkilileri ve eski maden işçileri ile birlikte temel atma töreninin bir parçası olmak bana, bu müzenin, yalnızca bir kültür mekanı değil aynı zamanda maden endüstrisi ve savaşın yükünü çekmiş bir kentin yendiden doğuşunda anahtar etmen olarak ne denli önemli olduğunu hissettirdi."

Louvre-Lens için seçilen 620 bin metrekarelik proje arsası, çevresindeki dokudan daha yüksek bir kotta yer alıyor. Bu nedenle tasarım stratejisinde, peyzaja üstün gelen bir yapıdansa, onu yücelten ve onunla bütünleşen alçak tek katlı beş pavyondan oluşan bir tasarım tercih edilmiş. Yansıtıcı veya şeffaf olsun tüm yapılar proje alanını ince kıvrımlarla katediyor. Doğa ile yapıları kaynaştırmak amacıyla tüm hacimler yüksek yansıtıcılığa sahip cilalı alüminyum cephelerle örtülmüş. Böylelikle manzara, hava ve izleyicinin konumuna bağlı olarak çevrenin silik bir yansıması yaratılmış oluyor.

Imrey projeyle ilgili olarak, "Tasarımımız, iki yana açılan kanatlarıyla Paris'teki Louvre'yi anımsatıyor. Bu yeni müzeyi, Louvre Sarayı'nda bulunmayan özelliklere göre tasavvur ederek, hem gerçek anlamda hem de mecazi bir şeffaflık yarattık" açıklamasında bulunuyor.

Doğu yönündeki iki pavyon ana sergi salonlarını içeriyor. Işık geçirmeyen 'Galerie du Temps' (Zaman Galerisi), tarzına ve üretildiği yere bakılmaksızın, kronolojik düzende sunulan eserlerin bulunduğu yarı-kalıcı sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergileme biçimi ile Paris Louvre'den dikkat çekici biçimde ayrışıyor.





Multimedya kütüphanesi, müze dükkanı ve kafeteryanın yer aldığı dörtgen biçimli cam merkez pavyon, ana giriş ve yerel nüfusa hizmet eden bir kamusal alan olarak kullanılacak.
 

Ziyaretçiler, müzenin depolama alanlarını ve eserlerin sergilenmeye hazırlandığı stüdyoları, geniş bir merdivenle erişilen Tanıtım Galerisi'nden gözetleyebilecekler. Ana depolama alanı, 15er kişilik küçük gruplar tarafından gezilebilecek. Sonraki pavyonda süreli sergilere yer verilecek ve sonuncusunda da 300 kişilik bir oditoryum yer alacak.

Louvre-Lens, kendine ait bölümler ile sanatsal, sosyal, eğitsel programlara ve etkinliklere sahip olacak. Kendi özel bir koleksiyonu olmayacak ama Paris Louvre'nin koleksiyonundan parçalarla dolu süreli sergilere ev sahipliği yapacak.

Müzenin ana hedefi halka, sanata nasıl bakılacağını öğretmek olarak belirlenmiş. Bunun için de eserler, en son bilgi ve iletişim teknolojilerinin desteklediği eğitsel bir bağlamda sunulacak. Sanat yapıtları, izleyicinin daha kolay anlaması için geleneksel müze bölümlerinden farklı olarak enlemesine tek bir hatta sergilenecek. Projenin 2012'de tamamlanması öngörülüyor.

Proje hakkında
Yer: Lens, Fransa
İşveren: Region Nord, Pas-de-Calais (Yerel yönetim)
İnşaat bütçesi: 150 milyon Avro
Beklenen ziyaretçi sayısı: 450–550 bin kişi/yıl (ilk yıl beklenen: 700 bin)
Sergilenecekler: Louvre koleksiyonu (Antik Çağ'dan 1850'ye Avrupa, Yakın Doğu / Kuzey Afrika). La Tour, Raphael, Fragonard, Veronese, Rembrandt ve Botticelli'nin eserleri

Yapı, Haber: Amber Eroyan, 11.01.2010

ESKİ ESERLER GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Sultan III. Mustafa ve Sultan III. Selim Türbesi'nden restorasyon sonrası ilk merhaba. İstanbul İl Özel İdaresi, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'u, "Eski Eserler Gün Yüzüne Çıkıyor" ve "Kültür Mirasımıza Sahip Çıkıyoruz" sloganları eşliğinde hak ettiği değerle buluşturmaya devam ediyor.

 

Topkapı Sarayı, Has Odalar, Bağdat Köşkü, Kutsal Emanetler Dairesi, Yıldız Sarayı Mabeyn Köşkleri, Ayasofya Müzesi Padişah Türbeleri, I. Abdülhamit Türbesi, Beyazıt Hamamı ve Zabit Mektepleri İstanbul'a tekrar kazanılanlardan sadece bir kaçı...

 

Onlarca kütüphane, kervansaray, köşk, yalı, türbe, eski ve tarihi eser... Bizi biz yapan, İstanbul'u İstanbul yapan yüzlerce, binlerce eser, İstanbul'la yeniden buluşuyor.

 

Bir baba ve oğulun birlikte yattığı, 1763 yılından itibaren aramızda olan, Mimar Tahir Ağa imzalı Sultan III. Mustafa ve Sultan III. Selim Türbesi de yenilendi. Yenilenen tarihi türbenin açılışı 12 Ocak'ta yapılacak. Açılışa İstanbul Valisi Muammer Güler de katılacak.


Sultan III. Mustafa ve Sultan III. Selim Türbesi / Laleli Ordu Caddesi üzerinde bulunan türbe Sultan III. Mustafa'nın 1763 yılında yaptırmış olduğu Laleli Camii ismi ile tanınan imaret, sebil, muvakkithane, han, hamam ve dükkanlardan oluşan külliyenin bir bölümüdür. Yapı topluluğunun mimarı Tahir Ağa'dır. Sultan III. Mustafa (1757-1774) Laleli'de yaptırdığı bu külliyenin yanına daha önce kendisi için bir de türbe eklemişti. Bu nedenle vefat ettiği 1774 yılında, kendi yaptırdığı bu türbeye defnedilmiştir. Yine Sultan III. Selim de (1761-1808) vefat yılı olan 1808'de babası olan Sultan III. Mustafa'nın bu türbesine defnedilmiştir.

Habertürk, 11.01.2010


******


III. SELİM TÜRBESİ 85 YIL SONRA ZİYARETE AÇILDI





2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, tarihin gizli kalmış mekanlarını gün yüzüne çıkarıyor. Bu kapsamda Osmanlı padişahlarından III. Mustafa ve III. Selim türbeleri restore edilerek 85 yıl sonra tekrar ziyarete açıldı.

 

Açılış töreninde konuşan İstanbul Vali Yardımcısı Mustafa Altuntaş, kültür başkentinin birçok medeniyete hayat verdiğini kaydetti. Türbelerin restorasyonu için 600 bin lira harcandığını ifade eden Altuntaş, İstanbul'a bir tabloyu seyreder gibi baktığını, açılışını yaptığı türbenin de kendisine 1700'lü yılları yaşattığını dile getirdi.

 

Padişah türbelerinin tarihi zenginlik açısından büyük bir miras olduğunu belirten Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili de türbelerin sanatsal ve mimari açısından gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçladıklarını kaydetti. Ecdada sahip çıkma açısından yapıların önem taşıdığına dikkat çeken Bilgili, türbe içerisindeki eksik parçaların veya restorasyonda kullanılan malzemenin bire bir aynısı olduğunu söyledi. Macaristan gezisinde keşfettikleri Osmanlı camisi ve türbesini de İstanbul Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları içerisinde restore edeceklerini belirten Bilgili, bu yıl sadece İstanbul'daki değil tüm Avrupa'daki Osmanlı eserlerini kültürel mirasa kazandıracakları müjdesini verdi.

Zaman, Haber: Mustafa Gürlek, 13.01.2010



PECS RESMEN KÜLTÜR BAŞKENTİ

 

Macaristan’ın Pecs kenti 10 Ocak’ta düzenlenen açılış töreniyle resmen "2010 Avrupa Kültür Başkenti" oldu.

Macaristan’ın güney batısındaki Pecs kenti, İstanbul ve Almanya’nın Essen kenti ile 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmişti.

Bugün düzenlenen törenle Macaristan Başbakanı Gordon Bajnai tarafından resmen açılışı yapılan Pecs kentine, yıl sonuna kadar yaklaşık 300 bin turist gelmesi bekleniyor.

Macaristan Başbakanı Bajnai, açılış konuşmasında, "Artık Macaristan’ın iki başkenti var, Budapeşte’nin yanında Pecs kentinde olacak" diye konuştu.

Bajnai, Pecs kentinin bir yıl boyunca Macaristan’ın vitrini olacağını, bir yıl içinde hem kültürel hem de ekonomi olarak Avrupa’nın önemli şehirlerinden biri olmasına çalışılacağını açıkladı.

Pecs Büyükşehir Belediye Başkanı Zsolt Pava da 2010 Avrupa Kültür Başkenti Pecs’de bir yıl boyunca 350 kültür programı düzenleneceğini açıkladı.

Radikal, 11.01.2010

ADALAR'A MÜZE GELİYOR





Binlerce yıllık tarihi boyunca ''evliya'', ''kesiş'', ''ruh'', ''cin'', ''halka'' ve ''prens'' adaları olarak anılan İstanbul'un Adalar İlçesinin tarihi, Büyükada'da 140 yıl önce İskenderiye Patriği Sofronios'un yazlık evi olarak inşa edilen Taş Mektep binasında kurulacak müzede toplanacak.''Adalar Müzesi'' projesi koordinatörü Serhat Baysan, Adalar'da müze kurulması hayalinin, İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti seçilmesiyle gerçekleşme şansı bulduğunu belirtti. Baysan, projenin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Adalar Kaymakamlığı, Adalar Belediyesi ve Adalar Vakfının işbirliğiyle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteğinde somutlaştığını anlattı.

 

Müzenin, 1870'li yıllarda İskenderiye Patriği Sofronios'un yazlık evi olarak inşa edilen ve 1922-1967 yılları arasında Büyükada İlkokulu olarak hizmet veren Taş Mektep binasında kurulacağını bildiren Baysan, ''Bina, belediye tarafından satın alınarak 1922 yılından itibaren okul olarak kullanılmaya başlandı. İlk adı Köprülü Mehmet Paşa Numune Mektebi olan okulun adı daha sonra Büyükada İlkokulu olarak değiştirildi. 1967 yılına kadar Büyükada İlkokulu olarak hizmet vermeye devam etti'' diye konuştu.

 

Adalar Müzesi'nin kuruluş çalışmalarının hızla sürdürüldüğünü belirten Baysan, müze binası restorasyonu için mimari projenin hazır olduğunu ve yakında restorasyon çalışmalarının başlayacağını söyledi.

 

Baysan, müzenin yaz aylarında ziyarete açılacağını bildirdi. Adalar Müzesi'nin, tarihi varlıkları ve doğal güzellikleriyle geçmişte olduğu gibi bugün de farklı gündelik yaşam deneyimlerini barındıran, çok kültürlülüğüyle önemli bir yere sahip olan Adalar'ın tarihini bütünlüklü olarak sergilemek amacıyla kurulacağını anlatan Baysan, ''Proje sonunda Adalar'ın, sosyal tarihini, bugünü ve geleceğiyle anlatan, sahip olduklarını biriktiren, koruyan ve yarına aktaran bir müzesi olacak'' dedi.

 

Büyükada İlkokulu'nun müzenin ana binası olacağını dile getiren Baysan, Büyükada'daki Adaevi, Heybeliada Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi, İnönü Evi ve Deniz Lisesi Müzesi, Burgazada Sait Faik Müzesi ile başka kültür merkezleri, kütüphaneler, sivil toplum kuruluşlarına ait farklı mekanların da katılımıyla tüm Adalar'a yayılan bir çalışmanın yürütüldüğünü anlattı.


Adalar'ın doğal ve kültürel mirasının korunması ve incelenmesi konularında pek çok çalışmaya imza atan araştırmacı-yazarların, edebiyatçıların, sinemacıların, müzisyenlerin ve ada sakinlerinin müze sergi temalarına, koleksiyon içeriğine katkılarını beklediklerini kaydeden Baysan, şöyle devam etti:

'Adalara hizmet veren kamu kurumları, kulüpler ve sivil toplum kuruluşlarının birikimlerini yansıtan arşivleri, yayınları ve diğer üretimleri müzeye korunmak ve geliştirilmek üzere verecekleri her türlü bilgi ve belge inceleniyor. Türkiye ve İstanbul genelindeki arşivler, kütüphaneler ve diğer müzeler taranıyor. Adalar içerikli malzemenin envanteri çıkarılıyor ve içerikleri inceleniyor. Uluslararası arşivler ve kütüphanelerde yer alan çalışmalara ulaşılması ve yurt dışında yaşayan Adalılar ile bağlantılar kurulması için adımlar atılıyor.''


Baysan, Adalar Müzesi ile İstanbul'da ilk kez kentlilerin toplumsal tarihinin, kültürel mirasının bütünlüklü olarak anlatıldığı bir müze kurulacağını vurguladı.

 

Koleksiyon kampanyasıyla Adalar ve ada yaşamı ile ilgili yayın, belge, fotoğraf, film, mektup, gündelik yaşama ilişkin diğer üç boyutlu malzemelere ilişkin bilginin envanterleneceğini belirten Baysan, konuşmasını şöyle sürdürdü: ''Adalılar'dan yüzlerce yıl korunması ve sergilenmesi için koleksiyon bağışları istiyoruz. Adalılar'ın müzeye bağışlayacakları bu malzemeler sergilerde kullanılırken bağış yapan Adalılar'ın isimleri belirtilecek. Koleksiyon kampanyasıyla eş zamanlı olarak arşiv ve kütüphanelerde, yayınlar ve görseller üzerinde süren araştırmalara devam edilecek. Bulunan malzeme replikasyon yöntemi ile yüksek kalitede dijital arşive aktarılacak. Adalar'a ilişkin ulaşılan tüm malzeme uzmanlar tarafından okunacak, indekslenecek, web kanalı ile bilgisi paylaşılacak ve sergilerde kullanıma hazır hale getirilecek. Adalar ve Adalılar belleği oluşturmak için 'sözlü tarih' çalışmaları yapılıyor.''


Adalar'ın yılda yaklaşık 3 milyon kişi tarafından ziyaret edildiğini belirten Baysan, ziyaretçi sayısının müzenin açılmasıyla artmasını beklediklerini söyledi.Müze kuruluşuna Adalılar'ın sahip olduğu bilgiyi, deneyimi, birikimi paylaşarak destek olabileceğini kaydeden Baysan, ''Adalar Müzesi sadece geçmişin korunması ve aktarılması noktasında değil, Adalar'ın geleceğinin şekillenmesi için de önemli bir sivil toplum merkezi işlevine sahip olacak'' dedi.

 

Baysan, Adalar Müzesi'nin, Adalar'ı manastır yaşamının başlamasından bugüne gelen bir hikaye içinde anlatacağını belirtti. Serhat Baysan, ziyaretçilerin, müzede Adalar'ın balıkçılarını, hekimlerini, şairlerini, sporcularını, bakkalını, kasabını, geçmişte çocuk olanları, bugün Adalar'da çocuk olanları, cambazhanesini, yetimhanesini, mekteplerini görmenin heyecan verici mutluluğunu yaşayacağını söyledi.

 

Serhat Baysan, ''Adalar'da yaşanan salgın hastalıklar, savaşlar, kutlamalar, bayramlar tüm renkleri ile sunulmaya çalışılacak'' dedi.

Cumhuriyet, 11.01.2010

PİRAMİTLER NASIL İNŞA EDİLDİ?





Bugüne kadar nasıl inşa edildiği tam olarak çözülemeyen ve bu konuda birçok iddia ortaya atılan Mısır'daki Piramitler hakkında ortaya çıkan yeni bulgular, ünlü yapıtların inşasına dair bilinmeyenleri ortaya çıkarabilir. Mısırlı uzmanlar, piramitleri inşa eden işçilere ait olduğu düşünülen bazı yeni mezarlar keşfetti.

 

Mısır'da, piramitlerin inşa edildiği Dördüncü Hanedan dönemine (MÖ 2575 - 2467) kadar uzanan mezarlar, ilk olarak 1990 yılından keşfedilmişti. Mezarlardaki yazılardan anlaşıldığına göre, söz konusu kalıntıların Piramitlerin inşasında çalışarak ücret almış kişilere aitti.

 

Mısır Antikalar Yüksek Konseyi'nden Zahi Havass, yeni bulunan mezarlar için "Bu mezarlar Kral Piramidi'nin yanında inşa edilmiş. Bu da burada yatanların köleler olmadığını gösteriyor." dedi. Havass, "Eğer köle olsalardı Kral Piramidi'nin bu kadar yakınında mezarları bulunmazdı." diye ekledi.

 

Mısırlı yetkili, yeni mezarlardan elde edilen bilgiye göre Piramitlerde çalışan 10 kadar işçiye, her gün etraftaki çiftliklerden 10 sığır ve 23 koyun gönderildiğinin anlaşıldığını söyledi. İşçilerin her üç ayda bir değiştirildiğini kaydeden Havass, mezarlarında inşaat süresinde ölen işçilere ait olduğunu belirtti. Zahi Havass, bu işçilerin Khufu (MÖ 2609-2584) ve Khafre (MÖ 2576-2551) piramitlerinin inşasında çalışmış olduklarını ifade etti.

 

Mezarların arasında en önemli olanının ise Idu adlı birine ait olduğu kaydedildi. Bu ana mezarın etrafındaki mezarlarda da o döneme ait çok sayıda alet edevat çıkarıldığı aktarıldı.

Habertürk, Fotoğraf: Milliyet, 11.01.2010

SUDAN'DA FİRAVUN HEYKELİ BULUNDU

 

MÖ 690’lı yıllarda hüküm sürmüş Mısır firavunu Taharka’nın bugüne kadarki en büyük heykeli, Sudan’da bulundu.

 

Granitten yapılan bir ton ağırlığındaki, 2.6 metre uzunluğundaki heykel Dangeil’deki kazılarda kum altından çıkarıldı. Uzmanlara göre daha önce Mısır’ın güneyinde bir firavun heykeli bulunmamıştı. Arkeologlar, keşif için “Heyecan verici” dediler.

Hürriyet, 11.01.2010

PADİŞAH TORUNU OSMAN MUSUL PAYINI İSTİYOR

 

 

Gazi Osman Paşa ile II. Abdülhamid'in torunu olan Bülent Osman, 80 yıl sonra dedesinin memleketi Tokat'ı ziyaret etti. Dedesi II Abdülhamit'in Musul'daki petrolleri kendi parasıyla aldığını belirten Bülent Osman bu konuda hakkını arayacağını açıkladı. Dedesi Gazi Osman Paşa'nın doğduğu yer olan Tokat'ı görmek istediğini belirten Osman, "Buraların bu kadar güzel bir yer olacağına inanamıyordum. Burada herkes Gazi Osman Paşa'yı tanıyor" dedi.

 

II. Abdülhamid'in torunlarının dedelerinin Türkiye'deki gayrimenkulleri için hukuki mücadeleye başlayacak olmasıyla ilgili soru üzerine Bülent Osman, "Bu mücadelem kendim için değil, ailem için. Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamid, Musul'daki petrolleri kendi parasıyla almıştı. Bugün ailemize buralardan bir kuruş gelmiyor. Buraları kim aldı, ne oldu diye yetkililerle görüşmek istedim, ama hala bir sonuç alamadım. Ailemizde şu an iyi bir yaşantı süren yok. Güçlükle yaşıyorlar" diye konuştu. Kol düğmelerinden birinde II. Abdülhamid diğerine ise Gazi Osman Paşa'nın resmi olan Osman, Gazi Osman Paşa'nın heykeli önünde hatıra fotoğrafı çektirdi.

Sabah, Haber: Tayfun Yiğit, 11.01.2010

AKM'Yİ NASIL SAKLASAK?





Türkiye gazetesindeki köşesinde Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışını değerlendiren Rahim Er, “Taksim’i AKM’ye mahkum ettiler” başlıklı yazısında eski tiyatro binasının yıkılmasına itiraz edenleri özür dilemeye çağırmakla kalmıyor, üstüne üstlük bazıları gibi geçmişlerine bir “çarpı” koymaya çağırıyor. Nazlı Ilıcak da Sabah gazetesindeki yazısında tiyatronun yıkılmasına karşı çıkanların bugün özür borçlu olduklarını söylüyor ve Kadir Topbaş’ı kutluyor.

Böyle yüzsüzlüğe, belden aşağı vurmaya ne denir? Kızsanız bir türlü. Gülseniz bir türlü! Ancak insan doğrusu güya değişime direnen, aydın, sol vesaire gibi geçinen bazı kişilerin de tepeden inmecilikte bu zevattan geri kalmadıklarını görünce, bu işin tam bir tencere-kapak ilişkisi olmaktan ileri gitmediğini düşünmeden edemiyor.

Şıracının şahidi bozacı gibi iki taraf da birbirlerini bir güzel tamamlıyorlar. Birisi “yıkacağım” diyor, öbürü de “yıktırmam”. Sonra koskoca kamu arazisi, kültür alanı ya da kongre alanı oluyor. Kentin merkezi müellifi bile olmayan ya da bilinmeyen bir yöntemle dönüştürülüyor, kimsenin sesi çıkmıyor. Ama herkesin üzerinde anlaştığı bir konu var: Kentin yaratıcı düşünceye, sorgulamaya ihtiyacı yok. Ya yıkarsın ya da müteahhide verirsin, iş biter.

İstanbul gibi koskoca bir kentin geleceği bu kadar fikir fukarası, olaylara kendi penceresinden bakan zevata bırakılabilir mi? Spor ve Sergi Sarayı’nı Lütfi Kırdar’a kim dönüştürdü? Yapı malzemeleri sergisi yapmakla mimarlığı birbirine karıştıran mimarının adını biliyor musunuz? Bilmiyoruz. Sütlüce Mezbahası kaçak olarak yıkıldı ve yerine kazulet bir inşaat yapıldı. Son dakikaya kadar müteahhitler işi yönetti. Dünyanın en pahalı kültür merkezi olduğu söylenen bu yapının mimarını biliyor musunuz? Bilmiyoruz. Mahkemenin verdiği karara göre AKM 1. sınıf bir tarihi esermiş. Bu nedenle mimarisinde bir değişiklik yapılamazmış. AKM Topkapı Sarayı, Ayasofya ile aynı statüdeymiş. Peki mahkeme bu karanını neye dayandırmış? Koruma kurulunun aldığı tescil kararına. Koruma kurulu tescil etti diye, mahkeme de hukuken yapıyı böyle değerlendiriyor.

Oysa tarihi eserlerin sınıflandırılması başka başka özellikler taşır. Örneğin AKM’den başka tür bir üretim tarzı içinde inşa edilen binlerce yıllık tarihi yapıların durumu başkadır, Centre Pompidou gibi bir anıtın restore edilmesinde kullanılan yöntemler başkadır. Zorunlu koşul, bu işin yıkmak veya yıkmamak, ben yaptım oldu yöntemiyle değil, profesyonel biçimde yapılmasıdır. Koşulları düşünmek, geliştirmek sabit fikir sergilemek değildir. İstanbul’un surlarını “aslına uygun” olarak yeniden inşa ederseniz, geriye hiçbir şey kalmaz. (Nitekim sözde “restore” edilen bölümlerini artık korumaya gerek kalmadı. Gönül rahatlığı ile yıkılıp yerlerine daha profesyonel canlandırma denemeleri yapılabilir.)

Demek ki mimarlık, mühendislik, kullanımla ilgili sosyal konular, bunların hepsini yaratıcılığa açmak gerekir. Eğer yapıya önem veriliyorsa, yapılacak işlem birçok yerde uygulandığı gibi, yasak savmak için projesiz yapılan “basit onarım” işi değildir.

Yapılması gereken şey şudur: Mimarlar Odası’nın içinde olduğu Çalışma Grubu, AKM işinde başta olduğu gibi uygulamayı denetlemelidir. Böyle yaratıcı bir iş yalnızca siyasetçilere, bürokratlara bırakılamaz. Proje müellifi herkesin üzerinde anlaştığı şekilde projeleri hazırladı. Proje denetimi olması gerektiği gibi kendisine verilmeli. Şimdi yapılması gereken bir an önce herkesin üzerinde anlaştığı, itiraz olmayan bu projeyi uygulamaktır.

Not: Sanatçı sendikasının Ocak ayında yaptığı başvuruyu değerlendiren Bölge İdare Mahkemesi, AKM için hazırlanan ve Koruma Kurulu tarafından onaylanan projenin yürütmesini durdurdu. Yürütmeyi durdurma kararının verildiği günlerde de İstanbul 2010 Ajansı yenileme projesinin ihalesini tamamlamıştı. Böylece ortaya bir belirsizlik çıktı. Bazıları sendikayı sorumlu gördü, bu yüzden AKM restore edilemeyecek, İstanbul en önemli sanat merkezinden mahrum kalacak dendi. Başbakan ise tekrar siyasetçilerden beklenebilecek atak bir pozisyon aldı ve “bu binaya sarf edilecek paraya yazık, madem yenilememize izin vermiyorlar, yıkalım yeni, daha gösterişli bir bina yapalım” dedi. Nitekim AKM arazisinin çok değerli olduğunu, yerin yedi kat altına yapılacak otoparklar, sergi salonları, kongre salonları ile yeniden yapılmasının daha ekonomik olduğunu, hatta inşaat bedelinin de karşılanacağını savunanlar var. Böylece tekrar başa döndük.

Daha sonra Kültür ve Turizm Bakanı başka bir formül açıkladı. Proje zaten yapılan toplantılarla gözden geçirilmişti ve bu kapsamdaki bir iş mahkeme kararına aykırılık teşkil etmeyecek şekilde “basit onarım” kapsamında yapılabilirdi. Binayı kurtarmak ve 2010 içinde açılmasını sağlamak için bakan, bürokratlar, proje müellifi, sanatçılar tekrar masaya oturdular ve anlaştılar. Zaten AKM’nin üstünde yapılması planlanan restoran çoktan projeden kazınmış ve ortada bir sorun kalmamıştı.

Radikal İki, Yazı: Korhan Gümüş, 10.01.2010

İNSAN HER DEVİRDE GÜZELLİĞİNE DÜŞKÜN

 

Günümüzden 100 bin ila 35 bin yıl önce yaşayan Neandertallerin makyaj yaptığı ortaya çıktı.

 

İngiltere’deki Bristol Üniversitesi araştırmacıları, İspanya’da bulunan 50 bin yıllık deniz kabuklarında yaptıkları incelemelerde, renk pigmenti kalıntılarına rastladı. Kabukların makyaj malzemelerini karıştırmak, saklamak için kullanıldığı belirtildi.

Milliyet, 10.01.2010

KONYA'DA TARİH CANLANIYOR

 

 

Yüzyıllardır Selçuklu İmparatorluğu'na başkentlik yapmış Konya'da, yıkılmaya ve yok olmaya yüz tutmuş tarihi eserlerin bakım ve onarımı için İl Özel İdaresi fonundan 7 Milyon TL kaynak aktarıldı. 2005 yılında yürürlüğe giren Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile belediyelerin tahsil ettiği Emlak vergilerinin yüzde 10'unun tarihî eserlerin bakım ve onarımına ayrılması, yıllardır kendi haline terk edilen birçok eserin yüzünü güldürdü. 2005 yılından buyana tarihî eserlerin bakım ve onarımına İl Özel İdaresi fonundan 7 milyon TL kaynak aktarıldığını ifade eden İl Özel İdaresi Genel Sekreter Vekili Osman Günaydın, kanunda yapılan değişikliğin tarihî eserlerin bakım ve onarımı için büyük imkan sağladığını ve bugüne kadar tarihi eserlerin onarımında en büyük engel olan ödenek ihtiyacının da ortadan kalktığını belirterek, yıkılmaya ve yok olmaya yüz tutmuş tarihî mirasımızın gelecek nesillere aktarılması için bu imkanın çok iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

 

Emlak vergilerinden gelen paylar ile 2005 yılından buyana İl Özel İdaresi hesabında biriken yaklaşık 7 Milyon TL ile başta Selçuklu Zazadin Hanı olmak üzere, Selçuklu Sille Deresi İslahı, Karatay Köprübaşı Karakolu, Selçuklu Sille Ak Mahalle Hamamı, Karatay Mahmut Dede Sokağı, Söylemez Türbesi, Akşehir Cumhuriyet İlkokulu, Ilgın Eski Askerlik Şubesi, Selçuklu Sille Aya Elena Kilisesi, Karatay Mahmut Dede Sokağındaki tescilli bina, Akyokuş Hoca Cihan Hanı ve birçok tarihî eserin restorasyonunun gerçekleştirildiğini dile getiren Günaydın, Konya'nın tarihî mirasına sahip çıktığını ve önümüzdeki yıllarda onarıma ihtiyaç duyulup da yapılmayan bir tane bile eser kalmayacağını sözlerine ekledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kayıtlarına göre, Türkiye'de 25 bini sivil mimarlık örneği olmak üzere 65 bin tescilli taşınmaz kültür varlığı bulunuyor. 'Taşınmaz Kültür Varlıkları'nın Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik', belediyelerin tahsil ettiği Emlak vergilerinin yüzde 10'unun tarihî eserlerin bakım ve onarımı için ayrılmasını öngörüyor. Bu yönetmelikle özel idare bünyesinde toplanan paralar valilik onayı ile sadece kültür ve tabiat varlıkları için kullanılıyor.

Yeni Şafak, Haber: İsmail Poçan, 10.01.2010

MUĞLA ÖREN YERLERİNDE İLK SIRA SEDİR ADASI'NIN

 

Muğla'daki ören yerlerini geçen yıl 291 bin 277 kişinin ziyaret ettiği bildirildi. Muğla Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün 2009 yılı verilerine göre, geçen yıl Muğla'daki 195 ören yerini 291 bin 277 kişi ziyaret etti. Sedir Adası en çok ziyaret edilen yerler arasında birinci, Kayaköy Antik Kenti ikinci, Kaunos Antik Kenti ise üçüncü sırada yer aldı. Sedir Adası'nı ziyaret eden 72 bin 685 ziyaretçiden 391 bin 970 TL elde edildiğini bildiren yetkililer, ''Sedir Adası, tarihi özellikleri ve eşsiz kumsalıyla ziyaretçilerin akınına uğradı. Doğal güzellikleriyle turistlerin beğenisini kazanan ada için alınan koruma tedbirleri başarıyla sürdürülüyor. Bu yıl da Sedir Adası'na yoğun ilgi bekliyoruz'' diye konuştu.

Ören yerlerini gezen yerli ve yabancı ziyaretçilerden yaklaşık 1 milyon 555 bin TL elde edildiğine işaret eden yetkililer, şunları kaydetti: ''Ören yerlerinde koruma, kullanma dengesini gözetiyor ve çalışmalarımızı bu yönde sürdürüyoruz. Yaptığımız çalışmalarla ören yerlerine daha fazla turist çekmeyi amaçlıyoruz. 2009 yılında Muğla'ya gelen turist sayısında büyük oranda düşüş olmadı. 2009 yılında bölgemize 3 milyonun üzerinde yabancı ziyaretçi getirmek için tanıtım çalışmalarımızı sürdürüyoruz.''

Yeni Asır, 10.01.2010

GAZİANTEP'İN MÜZELERİ DE İLGİ ODAĞI HALİNE GELDİ

 

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin kültürel mirasın korunması ve yaşatılması çalışmaları kapsamında açılan, şehrin tarihini, kültürünü, gelenek ve göreneklerini anlatan 3 müze ziyaretçilerin ilgi odağı oldu.

 

Müzelerin bulunduğu binalarda kamulaştırma ve tahsis işlemlerinin tamamlanması, restorasyon ve teşhir tanzim projelendirmeleri bitirdikten sonra yapıları aslına uygun şekilde restore eden Belediye, bu mekanları müzeye çevirdi. Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi, Mutfak Müzesi ve Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi şehir halkının ilgi gösterdiği müzelerin başında geliyor. 

 

Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde, Antep halkı tarafından gösterilen mücadele ve kahramanlık anlatılıyor. Vatan, millet ve hür yaşama aşkından başka silahları olmayan Antep halkının kahramanlık destanı; heykeller, kabartmalar, haritalar ve belgesel yardımı ile anlatılıyor.   

 

Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'nde; yüzlerce yıllık birikimi olan Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü anlatılıyor. Antep mutfağında önemli bir yere sahip yemeklerin pişirilmesi, yöresel kıyafetler giyen mankenler yardımıyla tanıtılıyor. Yemek malzemeleri, mutfak araç gereçleri olan bakır kaplar, yöresel yemekler, içecekler ve erzakların depolanmasına varıncaya kadar mutfak kültürü Emine Göğüş Mutfak Müzesi'nde anlatılıyor. 

 

Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi'nde ise Gaziantep'in yöresel el sanatı, gümüş işlemeciliği, bakırcılık, kalaycılık, yemenicilik, sedef işlemeciliği, kutnu dokumacılığı, kilimcilik, Antep evi, Antep işi çeyiz yapımı, baklavacılık, mesken kültürü ve fıstık tarımı yöresel kıyafetli mankenlerin yardımı ile canlandırılıyor. Müzede, yemek kültürü, doğal güzellikler, spor, folklor, sağlık, doğal güzellikler, tarihi ve kültürel mirasa da dikkat çekiliyor.  

 

Üç müze de, Gaziantep halkından her türlü elişi, dokuma, elbise, ahşap eşyalar, bakır-tunç mutfak eşyaları, el yazması kitap, ferman ve belge niteliğindeki yazılı belgeler, fotoğraflar, Antep Harbinde kullanılan tabanca, tüfek, kıyafetler, dokümanlar, eski dönemleri yansıtan her türlü eşya ve meslek alet edevatı, eski teknoloji ürünleri ve benzerlerinden oluşan bağışları bekliyor. 

Zaman, Haber: Adem Yılmaz, 10.01.2010

'BAYAN ÖZGÜRLÜK' 3 MİLYON DOLARA GİTTİ

 

Bir zamanlar Mısır kralının sahip olduğu 5 sentlik bir ABD demir parası, düzenlenen müzayedede 3 milyon 737 bin 500 dolara satıldı. ‘Liberty Head’ diye bilinen seriye ait olan 5 sentlik demir paranın, özel tarih ve tasarıma sahip bilenen 5 örneğin birisi olduğu ve özel bir para koleksiyoncusu tarafından satın alındığı açıklandı. Bir zamanlar 1952’de darbe ile tahttan indirilen Mısır Kralı Faruk’un koleksiyonunda olan paranın değeri, 2003’de bir milyonu aşmıştı. Philadelphia Darphanesi’nde basılan paranın arka yüzünde Bayan Özgürlük’ün büstü bulunuyor.

Radikal, 10.01.2010

AKDAMAR KİLİSESİ'NE İBADET İZNİ ÇIKMADI





Van Valisi, tarihi Akdamar Ermeni Kilisesi’nin 2010’da ibadete açılabileceğini söylemişti. Kültür Bakanlığı ise kilisenin anıt müze olarak kalacağını açıkladı.

 

Türkiye ile Ermenistan arasında geliştirilen sıcak ilişki kapsamında restore edildikten sonra ibadete açılacağı açıklanan kiliseyle ilgili tartışmalara son noktayı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay koydu. Günay, Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılmayacağını ve haç takılmayacağını söyledi. 

 

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için 10 Ekim 2009’da imzalanan protokolle hızlanan Ermeni açılımını destekleyen turizmciler, hükümetin Akdamar Kilisesi’ni de ibadete açması isteminde bulundu. Van Valisi Münir Karaloğlu, bir süre önce yaptığı açıklamada, “Kültür Bakanlığı ile gerekli yazışmalar yapıldı. Kilise 12 Eylül 2010’da ibadete açılabilecek” demişti. Karaloğlu, açılışa Ermeni din adamlarını da davet edeceklerini ifade etmişti. Ancak Kültür Bakanlığı Ermenilere ait tarihi Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılmasına onay vermedi.
BDP Van Milletvekili Özdal Üçer’in, “Akdamar Kilisesi’nin haç takılarak ibadete açılması konusunda bir çalışma yapılıp yapılmadığı, kilisenin restorasyon çalışmalarının özensiz ve aslına uygun olup olmadığı” yönündeki sorularını yanıtlayan Günay, Akdamar Kilisesi’nin bakanlığa bağlı bir anıt müze olarak ve yalnızca ziyaret amaçlı kullanıldığını söyledi. Günay, şu bilgileri verdi:

“Anılan tarihi mekan, inanç turizmi kapsamında Hıristiyanlarca ayin, dua, dini içerikli sempozyum gibi etkinliklerin düzenlenmesi için izin verilen mekanlar listesinde bulunmuyor. Söz konusu anıt müzeye haç takılarak ibadete açılması ve burada ayin yapılmasına izin verilmesi konusunda herhangi bir çalışma yok.”


Kilisenin restorasyon çalışmalarının projeye uygun olarak yapıldığını da belirten Günay, “Restorasyon projelerinde yerine konulması gereken haç olmadığından herhangi bir haç yapılmamıştır” dedi.

Milliyet, Haber: Namık Durukan, 10.01.2010

ÇANAKKALE 2010 KENDİ KÜLTÜRÜNÜN BAŞKENTİ

 

 

Çanakkale, 2010 yılında bir kültürel atılım için yola koyuldu. ‘Yerel Kültür Politikaları için Stratejiler’ başlıklı çalışma sırasında harekete geçen Çanakkale’deki sivil toplum kuruluşları, kendi programlarını oluşturdu. Kendi zengin kültürünü korumak, paylaşmak ve geleceğe bırakmak amacıyla yıl boyu devam edecek etkinliklerin üst başlığı ‘Kültürümüz Budur Abiler’. ‘Çanakkale 2010’ etkinlikleri sergiler, konserler, panel ve konferanslarla sürecek. Çanakkale 2010 Girişimi ve Anadolu Kültür’ün birlikte gerçekleştirdiği proje kentin kendi kültür ve sanat insanlarıyla ulusal ve uluslararası sanatçıları biraya getirecek.

Etkinlikler bugün (9 Ocak 2009) saat 10.00‘da Eski Ermeni Kilisesi’nde sivil toplum temsilcileri ile Belediye Başkanı ve Vali’nin katılacakları açılışla resmen başlamış olacak. Ardından 11 Ocak’ta Sulukule Platformu’nun ilk etkinliğiyle faaliyetler başlayacak. 12 Ocak’ta piyanist Gülsin Onay da iki konser verecek. Onay, 13.00’te çocuklar için, saat 19.00’daysa yetişkinler için Çanakkale Süleyman Demirel Konferans Salonu’nda sahneye çıkacak. 23 Ocak’a kadar devam edecek Çanakkale 2010 Ocak ayı etkinlikleri sergi, panel ve konuşmalarla devam edecek.

Radikal, 09.01.2010

PARİS OPERA BİNASI KAÇ YAŞINDA HABERİNİZ VAR MI?

 

Paris’in ünlü Opera Binası... Diğer adıyla Palais Garnier...

 

İnşaatına 1862 yılında başlanmış, 1875’te hizmete girmiş.

 

1994 yılında, elektrik sisteminde bazı yenileştirmeler yapılmış.

 

Paris’in “dünya çapında” bilinen en önemli binalarından biri. Tarihi, müziğin ve operanın kalbi.

 

Eskidi diye yıkmaya kalkan olmamış. Yerine daha iyisini yapacağız “ayağına” yeni projeleri belediyeye dayatan da olmamış. Buna kalkışan olunca da Paris Belediyesi, şehrin banliyölerini göstermiş: “Gidin istediğiniz büyüklükte ve modernlikte kültür sanat binası yapın, sizi tutan yok ama bunu yıkamazsınız!”

 

Polonya’nın Krakov kentindeki Juliusz Slowacki tiyatro binası... 21 Ekim 1893 yılında perdelerini açmış. Hala yerinde duruyor. Yerine yenisini yapacağız, modernleştireceğiz diyen de çıkmamış.

Avrupa böyle yüzlerce, hatta binlerce tarihi bina ile dolu.

 

Brezilya’nın başkenti Rio de Janeiro’daki Belediye tiyatro binası, yapım yılı 1909.

 

Ukrayna’daki ünlü Lvivtiyatrosu. Resmi açılış tarihi 1842...

 

Bugün baktığınızda bu binaların çoğu, modern dünyanın dev kompleksleri karşısında birer cüce, ama tüm görkemiyle dünya mimarisine de kafa tutuyor.

 

Bütün bu yazılanlar, 2008 Mart ayında yıkılan ve bugün yerine yepyeni bir bina kondurulan Muhsin Ertuğrul Sahnesi üzerinde yürütülen tartışmalara bir ekleme yapmak için.

 

Yıkım kararı verildiğinde duyarlı sanatçılar hep bir ağızdan bu yıkıma karşı çıkmıştı. Her haberde olduğu gibi, bu haberde de sulandırma gündeme gelmiş ve “cami yapılacağı için karşı çıkılıyor” dedikodusu, tartışmanın yönünü değiştirmişti.

 

Dünyanın çağdaş hiçbir ülkesinde uygulanmayan bir uygulamayla, bir anıt haline gelen binalar yıkılıp yerine yeni binalar yapılıyor. Buna da modernleşme adı veriliyor.

 

Bu, karşı konulmayacak bir çaba gibi gösteriliyor ve şimdi 18 Ocak’ta Keşanlı Ali Destanı ile perdelerini açacak olan tiyatro sahnesi için kimi yazarların “gördünüz mü bakın, cami falan yapılmadı, eskisinden de güzel bir binada Muhsin Ertuğrul’un anısı devam edecek,” savunmasına neden oluyor, oldu.

 

Anlaşılmayan veya Eyüp Can, Alper Görmüş gibi yazarların anlamak istemediği nokta, bu gibi büyük ve modern kompleksler yapmak için mutlaka eskilerin yıkılmasının gerekmediği. Yıkarak modernleşme yoluna gidilseydi eğer, ne Budapeşte, ne Paris ne de Roma kalırdı. Roma’nın merkezinde bir avuç tarihi bölgede belediyeler böyle bir “modernleşmeye” gitmiyor. Benzeri Avrupa kentlerinde, hatta çoğu Güney Amerika ülkelerinde, simgeleşmiş ve kentin tarihine gömülmüş, kentin kimliği ile bütünleşmiş binalar yıkılmaz, restore edilir.

 

Yeni bir binaya ihtiyaç varsa, kent dışına doğru yayılmak genel eğilimdir.

 

Bu her zaman tiyatro veya kültür binası olmak zorunda da değil. Anımsanırsa eğer, Kızılay’ın tam ortasında, şimdi Beğendik Alışveriş Merkezi diye yapılan ama bir türlü hizmete girmeyen garabet bir binanın yerinde, küçücük bir Kızılay büfesi vardı. Meydana adını veren minicik bu büfe, tüm Kızılay’ın tarihini simgeler gibiydi.

 

Yerine “modernleşme” adına çirkin bir beton yığını oturtuldu.

 

Şimdi kimi yazarlarımızın savunmasına bu gözle bakalım:

 

Daha kullanışlı bir bina mı yapıldı Kızılay büfesi yerine: Evet.

 

Daha çok kişinin ziyaret edeceği bir yapı mı oluşturuldu: Evet.

 

Ankara’nın en kıymetli yerindeki bir alan daha “rantable” hale mi getirildi: Evet.

 

Yani bu soruların yanıtları evet çıktığına göre, Muhsin Ertuğrul Sahnesi yerine yapılan binayı da bu mantıkla savunursak, yazarlar haklı.

 

Kentin dokusu, simgesi, soluk alınacak alanları... Bunlar düşünülmediğinde ve her şey AKP mantığıyla ranta çevrilmek üzere yola çıkıldığında, evet, Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin “modernleşmesini” savunanlar haklı.

 

Her eskinin yerine yenisinin yapılması gerekseydi, Fatih Ayasofya’yı yıktırırdı herhalde.

 

Yıkıp yeniden yapmak, çağdaşlaşmakla eş değer kabul ediliyorsa eğer Petersburg’dan Madrid’e, kentlerin tümünün San Diego’ya veya Dubai’ye benzemesi gerekmez miydi?

 

Elbette Sydney’deki tiyatro ve opera binası gibi, çok daha büyük ve fonksiyonlu komplekslerin yapılması hem kaçınılmaz hem de gerekli, ama bunun ille de eskisinin üzerine yapılmasının altında yatan mantığı, bölgenin daha “rant” getirici biçimde kullanılmasının dışında bir açıklaması var mı?

 

Avustralya, dünyanın en modern opera binasını yaparken, eskinin üzerine mi kurdu?

 

Sanat her zaman ticaretle at başı gitmiyor. Muhsin Ertuğrul sahnesini yıkıp da, yerine kondurulan beşi yukarıda altısı aşağıda katlarla kenti Dubai’ye çevirmekle çağdaşlık olmuyor.

 

Bunun için sanatçılar yürüyor işte, cami yapılacak diye sulandırılmasına rağmen.

 

Ne argümanı kaldı bu garabetleri savunan yazarların: “Bakın, gördünüz mü cami falan yapılmadı!”

 

Soruna hep böyle bakıldığı için, yüz yıl sonra Ecyad Kalesi’nin harabeleri üzerine yapılan Zemzem Towers gibi, Topkapı Sarayı’nın üzerine kurulacak Topkapı Towers ile karşılaşma tehlikesinin adımları olarak görülüyor bütün bu yaklaşımlar.

 

Düşünsenize, Topkapı Sarayı’nın, neredeyse ikizi gibi olan İshak Paşa Sarayı’na taşındığını ve yerine 878 metrelik bir Topkapı Kulesi ve alışveriş merkezi kurulduğunu...

 

Ne karlı bir iş ama...

 

Karşı olanlar da bu yüzden sokaklara dökülüyor.

Odatv, 09.01.2010

BALATLAR KİLİSESİ'NDE KAZI YAPILACAK

 

 

Bizanslılar tarafından MS 660 yılında Sinop'ta yapılan Balatlar Kilisesi'nde baharda kazı çalışması başlatılıyor.

 

Yabancı müzelerden arkeologların da katılacağı kazı çalışmalarında ünlü Mitridas Kralı 6. Mitridates'in kayıp mezarının da bulunabileceği iddia ediliyor. Balatlar Kilisesi'nin geniş çaplı kazı programı sonrası Trabzon'daki Meryem Ana Manastırı'nı turist potansiyeli bakımından geride bırakabileceği belirtildi. İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, Balatlar'ın sadece bir kilise değil eski bir manastır olma özelliğine sahip olduğunu belirterek şu anki kalıntılar altında gün ışığına çıkmayı bekleyen eşsiz bir tarih mirasının yattığını söyledi.

 

Hikmet Tosun, "Balatlar Kilisesi bizim için potansiyel bir değer. Alanda kazı çalışması yapılması konusunda bir karar alındı. Mayıs ayında Boğaziçi Üniversitesi ile yabancı müzelerden arkeologların katılımıyla bir kazı yapılacak. Çok önemli bulguların çıkacağına inanıyoruz. Ünlü Mitridas Kralı 6. Mitridates'e ait bulguların bulunması da sürpriz olabilir" dedi.

Sinop Kent Haber, 09.01.2010

AZERBAYCAN'DA OSMANLI SİKKELERİ BULUNDU

 

Azerbaycan’ın Zagatala bölgesinde Osmanlı dönemine ait gümüş sikkeler bulundu.

 

II. Abdülhamid ve Sultan Reşad devrinde basılan sikkeler Zagatala Tarih Müzesi’ne kaldırıldı.

 

Hamidiye ve Reşadiye olarak da adlandırılan sikkelerin üzerinde "Sultana dua" ve "Yardımın bol olsun" sözleri ile sultanların şahsi mühürleri de yer alıyor.

Trt/Haber, 06.01.2010

Efes
...1957




3 - 9 Ocak 2010

5 SENTLİK ANTİKA PARA 3.7 MİLYON DOLARA SATILDI

 

Bir zamanlar Mısır kralının sahip olduğu 5 sentlik bir ABD demir parası, düzenlenen müzayedede 3 milyon 737 bin 500 dolara satıldı.

 

'Liberty Head' diye bilinen seriye ait olan 5 sentlik demir paranın, özel tarih ve tasarıma sahip bilinen 5 örneğin birisi olduğu ve özel bir para koleksiyoncusu tarafından satın alındığı belirtildi. Bir zamanlar 1952'de darbe ile tahttan indirilen Mısır Kralı Faruk'un koleksiyonunda olan paranın değeri, 2003'te bir milyonu aşmıştı. Philadelphia Darphanesi'nde basılan paranın arka yüzünde Bayan Özgürlük'ün büstü bulunuyor.

Zaman, 09.01.2010

KLEOPATRA'NIN KURŞUNİ MAKYAJI ÇOK SAĞLIKLIYMIŞ

 

Eski Mısır’da, 4 bin yıl önce yapılan göz makyajının estetik güzelliğin yanı sıra tıbbi yararlarının bulunduğu ortaya çıktı.

 

Fransız kimyagerler, eski Mısır’da gözleri ve bakışı güzelleştirmek için yapılan göz makyajında kullanılan farlarda çok az bulunan bir tür kurşunun tıbbi yararlarının olduğunu saptadı. Günümüzde, kurşun olası toksik özelliğiyle biliniyor. Yapılan araştırmanın sonucunda çok az dozda kullanılan kurşunun hücreyi öldürmediği ve tersine, bağışıklık sistemini aktifleştirdiği bilinen bir molekülün üretilmesine yol açtığı görüldü. araştırmacılar, kurşun bazlı bu farların kullanılmasının gözde enfeksiyon durumunda savunma mekanizmasını harekete geçirebileceğini, bakterilerin yayılmasını sınırlandırdığını ortaya çıkardı.

Hürriyet, 09.01.2010

DONDURMACI DÜKKANINI MÜZEYE ÇEVİRDİ





Her insanın ayrı bir merakı var, ama bazı meraklar var ki; sizi diğer insanlardan farklı kılar. Çevrenizdeki insanlar sizi ilgiyle takip eder. Fahri Buğa da böyle simalardan...

Fahri usta, Kahramanmaraşlı ünlü dondurmacı Şişman Usta'nın ortağı. 20 yılını Şişman Usta ile birlikte geçirmiş. Yalnız onu farklı kılan özelliği dondurmacılığı değil, tarihî eserlere ve eski eşyalara olan merakı. Dükkanında 500-600 parça tarihî eser mevcut. Kimi Roma döneminden, kimi Bizans'tan, kimi de Osmanlı'dan kalan eserler, Fahri Buğa'nın küçük müzesinde sergileniyor.

Gaziantep Ulucami'nin hemen yanı başındaki Şişman Usta Dondurmaları'nın kapısını açtığınızda ilk anda bu eserler karşılıyor sizi. Eski telefonlar, elektronik malzemeler, gramafonlar, etnografik ve arkeolojik özellik taşıyan eserler ve silahlar bunlardan sadece birkaçı.

İlk başta duraksayan müşteriler, birkaç saniye sonra dondurmacı dükkanına geldiğini anlıyor. Ancak tarihe merakı olanlar, siparişi hazırlanırken eserlerin içinde eski zamana bir yolculuk yapıyor. Dükkanın farklı bölümlerine gidildiğinde bu sefer köstekli saatler, devlet ve şirket rozetleri, yerli ve yabancı gazilere ait madalyalar, nişanlar, bir asır önce kullanılan kamera ve fotoğraf makineleri, radyolar ve daktilolar var. Rafların ve duvarların her yerini dolduran Buğa, yer kalmayınca masaların içini oydurup eserleri buralara yerleştirmiş. Üzerlerini de camla kapatmış ki, müşterileri rahatça izlesin...

Fahri Buğa'nın tarihî eser merakı 35 yıl öncesine dayanıyor. O yıllarda elinde dedesinden kalan el yazması bir dua kitabı varmış. Bu kitap sayesinde 19 yaşında koleksiyonerliğe merak sarmış. Usta dondurmacı, "Geçmişi olmayan milletler yok olmaya mahkum" sözünü kendine rehber edinmiş. Birikimlerini geleceğe aktarmak isteyen Buğa, "Elimden geldiği kadar tarihi dokuyu yaşatmak istiyorum." diyor.

Mekanın darlığı nedeniyle hepsini sergileyemeyen Buğa, yetkililerden destek bekliyor. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey'in bu konuya meraklı olduğunu söylüyor, ancak kendisi ile görüşememiş. Buğa, büyük ve güzel bir mekanının olması halinde eserleri daha rahat teşhir edeceğini belirtiyor.

Gazianteplilerin de kendisine tarihi eserler getirdiğini anlatan Buğa, "Aza demişler ki, 'nereye gidiyorsun?', 'çoğun yanına...' Vatandaşın eline bir tane eser geçiyor, ya getirip satıyor ya da hediye ediyor. Bu şekilde koleksiyonumuz her geçen gün zenginleşiyor. Koleksiyon belgemi de aldım. Sergilemem yasal. Çalışmalarımı yasallaştırdım." şeklinde konuşuyor.

Buğa, "Çalışmalarımı görenler bana çok teşekkür ediyor. Hatta 'biz de seviyoruz, yapmak istiyoruz' diyenlere, 'sadece seyirle kalın' diyorum. Çünkü bu işin içine girerseniz çıkamıyorsunuz. Maddi yönden faturası var. Küçük rakamlar değil. Çok paralar ödüyorum. Korumak ve elde tutmak da ayrı bir eziyet. Zaman zaman satın almak isteyenler oluyor. Ama bugüne kadar bir çöp dahi satmadım. Satarsak anlamı kalmaz. Bu işin parası bizim ahlakımızı bozar. Ticaretini yapmayı düşünmedim." diyor.

Tarihî eser niteliğinde 3 arabası var
Fahri usta, eski arabaları da çok seviyor. Tarihi eser gibi 3 arabası var ve bunları kullanmaktan ayrı bir haz duyuyor. Arabaların en genci 36, en yaşlısı 54 yaşında. Buğa, "Bu da ayrı bir hobi. Onlarla uğraşmak, temizlemek, dolaşmak bana ayrı bir zevk veriyor. Gaziantep'te sadece bende var." diyor.

Yolunuz bir gün Gaziantep'e düşerse Kemal Köker Caddesi'ndeki Şişman Usta Dondurmaları'na uğrayın. Dondurma ve baklava yerken, tarihî eserleri de mutlaka görün.

Zaman, Haber: Adem Yılmaz, 08.01.2010

TARİHİ HAMAMLAR TEK TEK SATILIYOR





İstanbul'un en eski hamamı olarak bilinen Balat Çavuş Hamamı ile Barbaros Hayrettin Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Zeyrek Çinili Hamamı satışa çıkarıldı.

Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa Vakfınca, Beşiktaş'taki medrese ve türbeye akar olarak yaptırılan, bulunduğu semtten dolayı Zeyrek Çinili Hamamı olarak anılan hamam, 1833 yangınından sonra satılarak, şahıs malı haline gelmiş.
        
Osmanlı üslubundaki hamamların en önemlilerinden olan yapı, kadınlar ve erkekler bölümü olarak çifte hamam şeklinde tasarlandı. Dikdörtgen planlı soğukluğun ortasında mermerden fıskiyeli bir havuz bulunan hamamın son sahibi ise Çetin Karatün oldu.
       
Karatün'ün uzun yıllar işlettiği ve ölümünün ardından kiracılar tarafından çalıştırılan hamam, yıllar içinde hamam kültürünün gitgide yok olmasının da etkisiyle geçen yıl kapatıldı.
        
Ferzan Özpetek'in ''Hamam'' filminin çekiminin de yapıldığı Zeyrek Çinili Hamamı'nın üçüncü kuşak sahiplerinden Gökhan Karatün, hamamın tarihinin korunduğuna işaret ederek, turizme kazandırılmasını istediklerini dile getirdi.
        
'Üçüncü jenerasyon olarak bu işlere yatkın olmadığımız için aile olarak satmaya karar verdik'' diyen Karatün, dedesinin sahibi olduğu hamamla babası da başka işlerle uğraştığı için ilgilenen olmadığını ve artık satılmasını istediklerini söyledi.
        
Aile üyelerinden Uğur Akkuş da hamamın satın alındığında otel, restoran, müze ya da hamam olarak kullanılabileceğine işaret ederek, fiyatı konusunda ise belli bir rakam belirlemediklerini ve tekliflere açık olduklarını kaydetti.
        
Balat Çavuş Hamamı    
İstanbul'un en eski hamamı olarak da bilinen 2. Beyazıt ya da Fatih Sultan Mehmet döneminde yapıldığı sanılan Balat Çavuş Hamamı, yüksek pencereli dikdörtgen yapısı, mermer döşeli içi, içinde bulunan havuz şeklindeki kurnası dikkat çekiyor. Hamam, kadınlar ve erkekler kısmı olarak iki bölümden oluşuyor.
        
Balat Çavuş Hamamı'nın hissedarlarından Salih Akarı, hamamın dededen kalma bir mülk olduğunu ve vefatlarının ardından da işletmesini kiracılarla devam ettirdiklerini ifade ederek, ''Maddi olanaksızlıklar ve restorasyonu zor olduğu için satmaya karar verdik'' diye konuştu.
        
Akarı, aile olarak hamamı 1.5 milyon dolar bedelle satmak istediklerini de belirterek, buranın nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin ise hamam olarak da turistlere yönelik de kullanılabileceğini söyledi.
        
Hamam kültürü 
Anadolu kültürünün önemli bir parçası olan hamam kültürü, Sümerlerle ortaya çıkmış, ardından tarihte adı geçen hemen her medeniyetin kültürel bir
parçası olmuş.        

Türk hamamı ise Türk banyo geleneğinin, 15. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'nun hamam kültürüyle birleşiminden ortaya çıkan bir yapıdır. Bu tarihten başlayarak ülkenin dört bir yanında hamamlar inşa edildi. 17. yüzyılda sadece İstanbul'da yaklaşık 15 bin hamam olduğu biliniyor. O devirde insanlar, ''gelin'', ''güvey', ''adak'' ve ''sünnet hamamı'' ya da ''hamamda kız beğenme'' gibi gerekçelerle de hamama giderlerdi.
       
Hamamlar, kapalı Osmanlı toplumunda zevk ve eğlencenin her çeşidinin yaşandığı mekanlardı. Erkek ve kadın hamamının ayrı olmadığı tek hamamlarda, çoğunlukla gündüzler kadınlara ayrılırken, erkekler ise sabah erken saatlerde ya da gece yıkanırdı.
        
Türk kültürünün önemli bir parçası olan hamam sefasını yaşamak isteyenler için özellikle İstanbul'da Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan hamamlar yerli ve yabancı turistlerin rağbet ettiği mekanlar arasında yer alıyor.
        
Türk hamamı başlıca üç bölümden oluşuyor:        

Soyunma yerleri: Geniş bir sofa ve bunun çevresinde bölmeli sekiler bulunur. Yıkanan kimseler bu sekilerde uzanıp dinlenirler.
        
Yıkanma yerleri: Soğukluktan geçilerek girilir. Burası da bazı bölümlere ayrılır. ''Kurna başı'' denilen herkesin teker teker yıkandığı yer; ''halvet'' adı verilen kapalı ve yalnız başına yıkanma hücreleri; bir de üzerine uzanıp ter dökülen ''göbek taşı''. Göbek taşı, hamamın mermer kaplı zemininden daha yüksek yapılmıştır ve çeşitli geometrik şekillerde olabilir.

Isıtma yeri (külhan): Hamamın altında ateş yanan yerdir. Alev ve duman, mermer zeminin altındaki özel yollardan duvar içlerinden geçer ''tüteklik'' adı verilen bacadan çıkar.
        
Türk hamamına özgü terimler ise külhan (hamamların ısıtıldığı kapalı ve geniş ocak), sıcak halvet (külhanın üstü), soğuk halvet (külhana uzak olan yer), natır (müşteriyi yıkayıp keseleyen kadın çalışan), tellak (müşterileri yıkayıp keseleyen erkek çalışan), peştemal (örtünmek için kullanılan ince dokuma) ve takunya (hamam terliği).

Ntvmsnbc, 08.01.2010

İVRİZ HİTİT ANITI KORUMA ALTINA ALINIYOR

 

Konya İl Genel Meclisi Kültür ve Turizm Komisyonu, Karapınar’daki İvriz Hitit Kaya Anıtı’nın koruma altına alınmasına yönelik rapor özetini Meclis’e sundu.

 

Konya İl Genel Meclisi, Ocak ayı 4. birleşiminde İvriz Hitit Anıtının korunması talebini gündemine alarak, anıtın korunması için yapılan çalışmayı değerlendirdi. İvriz Hitit Kaya Anıtı üzerinde geçtiğimiz günlerde araştırma yapan İl Genel Meclisi Kültür ve Turizm Komisyonu, bu çalışmasının ardından ayrıntılı bir rapor hazırladı. Rapor özetini dün İl Genel Meclisi’ne sunan komisyon, anıtın dışarıdan gelen bütün etkenlerden korunması için öncelikle restorasyon ve konservasyon çalışması yapılması ve kaya anıtının üzerinin örtülerek koruma altına alınması gerektiğini rapor etti.

 

Raporda şu bilgiler yer aldı:
“İvriz kaya kabartması bu günkü haliyle üzerinde otların çıktığı bazı yerlerinde özellikle gözü ve burnu üzerinde kurşun tahribatlarının bulunduğu görülmektedir. Kabartmanın bulunduğu zemin üzerinde ana kayanın üst ve arka kısmından sızan su sızıntıları ile siyahlaşmalar ve bazı bölgelerde mantarlaşmaların olduğu tespit edilmiştir. Geçmiş yıllarda özellikle kabartmanın bulunduğu ana kayanın sol yönünde büyük bir çatlak olup, beton ile kapatılmıştır. Geçmiş yıllarda anıtın kurtarılması ile ilgili olarak Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından alan ile ilgili olarak proje çalışmaları yürütülmüştür. Anıtın tabiat şartlarından ve diğer etkenlerden korumak için öncelikle restorasyon ve konservasyon ile ilgili bir ön rapor hazırlanması ve daha sonra anıtın tüm ana kaya ile birlikte üzerinin örtülerek koruma altına alınması gerekmektedir. Söz konusu İvriz Hitit Anıtının koruma altına alınması talebi ile ilgili olarak, Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü teknik elemanlarınca hazırlanacak teknik, proje ve maliyet raporları doğrultusunda belirlenecek değerler üzerinden İl Özel İdaresi Yatırım Programına alınması komisyonca uygun görülmüştür.”


Hazırlanan rapor doğrultusunda, İvriz Hitit Anıtı'nın koruma altına alınması için Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü teknik elemanlarınca hazırlanacak teknik rapor, proje ve maliyet raporları doğrultusunda belirlenecek değerler üzerinden, İl Özel İdaresi Yatırım Programı'na alınmasına oy birliği ile karar verildi.

Manşet Gazetesi, 08.01.2010

KİMLER ÇALDI?

 

     

 

Edremit’in kaybolan tarihi eserleri aranıyor. Değerleri milyonlarca lira olduğu öğrenilen, bir kamyon dolusu eski, tarihi ve etnografik eserler bulunamıyor.

 

Edremit’in yıllar boyu toplanan tarihi eserleri kayboldu! Bursa Müze Müdürlüğüne gönderilmek üzere bir kamyonla yola çıktığı söylenen tarihi eserler yok oldu! 1963 döneminde H.Vehbi Görgün’ün Edremit Belediye Başkanı olduğu dönemde, Belediye içerisinde bulunan Edremit Şehir Müzesi’nde biriktirilen, arkeolojik, tarihi, etnografik ve sanat değeri olduğu anlaşılan ve tamamına yakını Edremitliler tarafından bağışlanan eserlerin, Edremit Şehir Müzesi'nin 1964 yılında kapatılmasıyla yok olma sürecinin başladığı anlaşıldı.

 

132 parça eserin listesi bulunurken, listenin 1.sayfası bulunamıyor! En önemli eserlerin yer aldığı birinci liste Araştırmacı Yazar Zekeriya Özdemir tarafından dahi bulunamadığı hatırlatıldı.

 

Edremit Belediyesi'nde müze olarak kullanılan odanın boşaltılmasıyla Bursa Müze Müdürlüğü'ne yola çıktığı söylenen müzelik eserler Bursa’ya hiç ulaşmadı!. Edremit Belediye Başkanlarından Necdet Eke ve Ahmet Öner tarafından aratılan eserlerden eser çıkmadı. Tarihe duyarlılığı ile bilinen ve dönemin Belediye Meclis üyesi M.Emin Güle’nin son çabaları da sonuç getirmedi.  Son olarak Edremit Sıdıka Erke Etnografya Müze Müdürü Reyhan ….. ve dönemin İmar Müdürü Necmiye Halkalı’nın Tarihi eserlerinin yerini tespit etmek amacıyla Bursa Müzesine yaptığı ziyarette sonuçsuz kaldı.

 

Edremit’ten çıktığı söylenen bir kamyon dolusu tarihi eser sırra kadem bastı. Halk arasında yıllardan bu yana rivayet şeklinde konuşulan bir söyleme göre, kaybolduğu ileri sürülen tarihi eserlerin bir bölümün dönemin Belediye Başkanı'nın evinde görüldüğü halen konuşulduğu olduğu vurgulandı.

 

Edremit tarihine önemli katkılar sağlayan Kıyas Yetkin’in tutmuş olduğu bir liste kaybolan eserlerin bir kısmının ne olduğunu belgeleyen tek kayıt olarak karşımıza çıktı. Edremit adına bu önemli eserlerin bulunması için Edremit Belediye Başkanı Tuncay Kılıç’ın suç duyurusunda bulunması ve adli soruşturma açması istendi.

Körfezin Sesi, 08.01.2010







SONUNDA KARAR ÇIKTI

 

  

 

Bakanlar Kurulu 2009 yılının son gününde aldığı karar ile Düzce’nin yıllardır beklediği tarihi sorunu çözüme kavuşmuş oldu. Konuralp Müze Müdürlüğü Düzce’nin il olmasının ardından 10. yılında kuruldu.


Batı Karadeniz’in tek antik kenti olan Konuralp’te müze müdürlüğü ve kadro sorunu için dönemin eski Bakanlarından Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’tan  Kültür ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün’e Düzceli vekillerden, bürokratlara kadar bir çok kişinin söz verdiği biliniyor.
 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Düzce Konuralp Müzesi Müdürlüğü kurulması yönünde 26 Ağustos 2009 tarihli yazısı Bakanlar kurulunda gündeme geldi. Bakanlar Kurulunun 11 Aralık 2009’da yaptığı toplantıda Müze Müdürlüğünün kurulması için karar alındı. Bakanlar Kurulu’nun Kararı 2009’un son günü Resmi Gazetede yayımlandı.
 

Müdür kadrosu bulunmadığı için bu güne kadar görevlendirmelerle  ve kısıtlı imkanlarıyla bölgeye hizmet vermeye çalışan Konuralp müzesinde çeşitli dönemlere ait yüzlerce eser bulunuyor. Müze Müdürlüğü kadrosu bulunmadığı için  il genelinde bulunan tarihi eserler artık Düzce’nin müzesinde kalacak.
 

5 bin yıl öncesine dayanan antik dönemlere ait eserlerin yer aldığı Müze için müdür kararının yaklaşık 10 yıl sonra çıkması da tarihe verilen önemi ortaya koydu. Bünyesinde barındırdığı eserler ile tarihte bir dönemine ışık tutan Konuralp Müzesine şimdi kadro bekleniyor.

Düzce Damla, 08.01.2010

BEHRAMPAŞA HANI 49 YILLIĞINA BELEDİYE'NİN

 

 

Yıllarca bir mermer firması tarafından kullanılan ve geçtiğimiz yıl boşaltılan tarihi Behrampaşa Hanı restore edilmesi için 49 yıllığına Sivas Belediyesi’ne kiralandı. Sivas Belediyesi tarihi hanı otel yapmak amacıyla Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile 49 yıllığına protokol imzaladı.


Geçtiğimiz günlerde Kolağası Konağı’nın sorunlu olan yüzde 60 hissesini alarak restorasyonunun önünü açan Sivas Belediyesi, bu kez de Sivas’ın en önemli eserlerinden biri olan Behrampaşa Hanı için devreye girdi. Protokol imzalama töreninde konuşan Vakıflar Bölge Müdürü Yakup Yıldırım, 49 yılın ilk 5 yılının proje aşamasında olacağını, geri kalan zamanlarda hanın en uygun bir şekilde restore edileceğini ve hanın otel yapılacağını söyledi.


Belediye Başkanı Doğan Ürgüp ise, Behrampaşa Hanı’nın Sivas için çok önemli olduğunu belirterek, Sivas Belediyesi olarak diğer tarihi eserlerinde restorasyonunun yapılarak en kısa zamanda Sivas halkına kazandırılacağını söyledi.


Ürgüp, “ Behrampaşa Hanı’nı Sivas’a yakışır bir şekilde otel, lokanta ve kafeterya olarak planlıyoruz, bunu elimizden geldiği kadar hızlı bir şekilde hayata geçirmeye çalışacağız” dedi.
Konuşmaların ardından Sivas Belediyesi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü Behrampaşa Hanı’nın restoresi için 49 yıllığına protokol imzaladı.

Sivas Hürdoğan, 08.01.2010

YOZGAT MÜZESİ'Nİ 5 BİN 336 ZİYARETÇİ GEZDİ

 

Yozgat İl Kültür ve Turizm Müdürü Bahri Akbulut, 2009 yılı itibari ile 7 bin 776 adet eserin bulunduğu Yozgat Müzesi'ni (Nizamoğlu Konağı) 5 bin 336 ziyaretçinin gezdiğini belirtti.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Bahri Akbulut, müze hakkında CİHAN muhabirine yaptığı açıklamada, Yozgat Müzesi'ndeki eserlerin bin 561'inin arkeolojik eser, 2 bin 801'inin etnografik eser, 3 bin 354 adedinin ise sikke envanterine kayıtlı olduğunu kaydetti. Akbulut, Yozgat genelinde 175 adet tek yapı ölçeğinde taşınmaz kültür varlığı ve 142 adet arkeolojik doğal sit alanı olduğunu kaydetti.

Turizm Gazetesi, 08.01.2010

TOPKAPI SARAYI MÜZESİ'NE YAKIŞACAK RESTORASYON

 

 

İstanbul'un 2010 Kültür Başkentliği'ne ev sahiplerinden biri olmaya hazırlanan Topkapı Sarayı'nda hummalı bir çalışma sürüyor. Şantiyeye dönen sarayın pek çok bölümü yenileniyor, yıllardır ziyarete açılmamış olan bölümler, gün ışığına hiç çıkmamış koleksiyonlara ev sahipliği yapmak için müthiş bir hızla restore ediliyor. Bunlardan en önemlisi ise mutfaklar bölümü. Günışığına çıkmamış bir koleksiyon, dünyanın en önemli mutfaklarından biri olan Osmanlı Mutfağı'nın sırları, yenilenen saray mutfağında görücüye çıkacak. Restorasyonlar nedeniyle heyecanını saklayamayan Topkapı Sarayı Müzesi Müdür Vekili Ayşe Erdoğdu, "Benim asıl hayalim Topkapı Sarayı'nın 700 bin metrekarelik toplam alanını, yani Sur-i Sultani'nin tamamını bir müze-park haline getirmek, sarayı eski sınırlarına taşıyabilmek. Eski bostanları ve bahçeleriyle bu ihtişamlı saray eski günlerine dönecek ve bu dünyada bir ilk olacak. Umarım Cumhuriyet'in 100'üncü yılına yetişir" diyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile bir protokol imzalayan Topkapı Sarayı Müzesi, 20 yeni proje ile eski ihtişamını geri kazanıyor. 10 projenin tamamlandığını belirten Ajans Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, "Belirlediğimiz 3 stratejik alandan biri olan tarihi mirasımızın restorasyonuna bütçemizin yüzde 70'ini ayırdık. Restorasyon projelerimiz uzman ekiplerin destek ve denetiminde sürüyor" diyor. İlk projenin 'Has Ahırlar' bölümünün restorasyonu olduğuna dikkat çeken Müze Müdür Vekili Ayşe Erdoğdu da şöyle konuşuyor: "Restorasyonlar nedeniyle bir çok bölümü kapattık, iskeleler kurduk. Ama ziyaretçilerimizden hiç şikayet almadık. Çalışmaları görenler mutlu oluyor." Restorasyonu tamamlanan Has Ahırlar bölümü ile seçkin bir sergi alanına kavuştuklarını anlatan Erdoğdu, "Şu anda burası "İran Medeniyeti" sergisine ev sahipliği yapıyor. Bu yıl içinde önemli bir sergi daha burada olacak" diyor. Topkapı Sarayı'nın müzelik görevini yerine getirebilmesi için saray içindeki depoların boşaltılması gerektiğini vurgulayan Erdoğdu, şunları söyledi:

"En büyük sıkıntımız depo sorunu. Harem bölümü depolardan arındırılarak tamamen ziyaretçiye açılmalı. Yerimiz olsa, hiç sergileme imkanı bulamadığımız birbirinden değerli parçalar da gün y
üzüne çıkacak." Saray işlemelerine ait bir sergi salonu bulunmadığını, dev saat koleksiyonunun görücüye çıkmadığını belirten Erdoğdu, "Yeni depolar bu sorunu çözer" diyor.

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 08.01.2010

400 MİLYON YILLIK İZ

 

Polonya’nın güneyinde terk edilmiş bir maden ocağında 4 ayak üstünde yürüyen bir canlının 397 milyon yıllık ayak izleri tespit edildi.

 

Ayak izlerini bulan ekipten İsveç’in Uppsala Üniversitesi öğretim görevlisi Per Ahlberg, kariyerinin en önemli keşfi olarak nitelendirdiği ayak izlerinin, canlıların sudan karaya çıkarak yürümeye başladığına dair en eski bulgu olduğunu belirtti. İzlerin sahibi hayvanın 2 metre civarında olup timsaha benzediği ve hem karada hem suda yaşayan bir canlı türü olduğu sanılıyor.

Milliyet, 08.01.2010

500 YILLIK KİLİSELER GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

Diyarbakır’da Katolik, Ermeni ve Protestan kiliselerinin Vakıflar tarafından restorasyon çalışmaları başladı.

 

DİyarbakIr Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Ermeni Katolik ile Protestan Cemaati kiliselerini restore ediyor. Yüzyıllar boyu Romalılar, Sasaniler, Artuklular ve Akkoyunlular gibi 33 medeniyete ev sahipliği yapan, çan ve ezan sesinin hoşgörüyle birbirine karıştığı, kültürlerin kol kola gezdiği medeniyetler şehri Diyarbakır’da kültür varlıkları, ilgili kurumlarca tek tek aslına uygun restore edilerek gelecek nesillere aktarılıyor. Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürlüğü, mülkiyetindeki eserleri, uzman ekiplerce restore ederek, eski görkemli hallerine kavuşturuyor. Diyarbakır’da son iki yılda 30 eser restore edilirken, Sur İlçesindeki virane haldeki 16. veya 17. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Ermeni Katolik Kilisesi ile 19. yüzyıla ait Protestan Cemaati Kilisesi’nin de restorasyonu için çalışma başlatıldı. Söz konusu kiliseler restorasyonlarının ardından virane görünümlerinden kurtularak, kültür turizminin hizmetine sunulacak.

Vatan, 08.01.2010

AYASOFYA'DAKİ 17 YILLIK İSKELE SÖKÜLÜYOR





2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un en önemli kültür sanat zenginliklerinden Ayasofya Müzesi’nde 160 yıldır yüzü kapalı bulunan “Serafim” meleğinin restorasyonu bitti. Yaklaşık 17 yıldır müzenin içinde bulunan iskele de 3 hafta içinde sökülecek.

 

İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü”, aynı zamanda da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkan Vekili Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili, Ayasofya Müzesi’nde yapılan çalışmaları Milliyet’e anlattı.


Müze Başkanı Haluk Dursun’un da eşlik ettiği ziyarette Bilgili, restorasyonun 2010 Ajansı’nın parasal desteğiyle tamamlandığını ve restorasyon için kurulan iskelenin yıllar sonra müzeden kaldırılacağını söyledi. Bilgili, iskelenin müzenin görüntüsünü bozduğunu, adeta müzeyle özdeşleşir hale geldiğini, müzecilerin kendi aralarında iskeleyi “tescilli eser” statüsüne alma esprileri yaptığını anlattı.

 

Ayasofya Müzesi’ndeki Serafim meleğinin restorasyonu da tamamlandı. Çalışmalar sonrası eseri ilk kez Milliyet görüntülerken, aylar süren çalışma sonrasında binlerce mozaik tessera tek tek temizlendi. İskele söküldükten sonra meleğin yüzü ziyaretçiler tarafından da izlenebilecek.
Altı kanatlı Serafim meleğinin İncil’e göre Tanrı’nın tahtını koruduğuna inanılıyor. Serafim meleğinden Ayasofya’da dört adet var. Mevcut Serafim’in tam karşısında yer alan yarım kubbedeki melek yüzünün de daha sonra ortaya çıkarılacağı ve restore edileceği belirtiliyor. Diğer iki melekte ise yüz yer almıyor.

Osmanlı döneminde, Ayasofya’daki en kapsamlı restorasyon Gaspare Fossati tarafından 1847 - 1849 yılları arasında yapılmıştı. Fossati, mozaiklerle ilgili de kapsamlı bir çalışma yürüttü. Dökülen sıvaların altından parıldamaya başlayan mozaikler, Sultan Abdülmecit’in de talimatıyla açıldı, bakım ve onarımları yapıldı. Daha sonra tahrip edilmeden sıvayla kapatılarak üzerine metal bir kapak kondu.


Bu kapaklar 6 ay önce başlatılan restorasyon sırasında ortaya çıktı. Restoratörler melek üzerinde çalışırken demir kapağı söktüler. Kapağın altında iki kat sıva olduğu belirlendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle sıvalar temizlendiğinde mozaik melek yüzü tasviri ortaya çıktı.


Üzeri yumuşak sıvayla kapatılan mozaik yüzler özenli restorasyonla temizlendi. Restorasyonu yapan ekip “Sıva özensiz yapılmış olsaydı melek yüzü tamamen yok olurdu” dedi. 14. yüzyıl mozaik tekniğiyle yapılan melek yüzünün aslının 6. yüzyıla dayandığı belirtildi. Depremden çöken kubbenin 14. yüzyılda onarıldığı anlaşıldı.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 08.01.2010

BİTLİS'İN BEŞ MİNARESİ GÖRÜNECEK





İsviçre’deki minare referandumunda “Avrupalı dinciler”i eleştirirken, kendi “minare duyarsızlığımız”ı da sorgulamıştık… Apartman damlarına dikilmiş tenekeden-bidondan “uydurma” minarelerin, bizim ayıbımız olduğunu belirtirken, “Bitlis’in ünlü türküsündeki beş tarihî minare bile özensiz yapılaşmayla yok edildi” demiştik.. (Cumhuriyet-10 Aralık)

Bu örnek üzerine yıllarını Doğu Anadolu’daki kültürel mirasa adamış Prof. Dr. Oktay Belli aradı. Eşsiz kentsel peyzajın ilkel bir betonlaşmayla yitirilmesinden yakındığım “Bitlis’e yazık oluyor” yazımı da anımsatarak dedi ki: “Artık farklı bir imar anlayışı var. ‘Beş minare’ de ortaya çıkacak, yapı yığınlarının arasında kaybolan tarihî kent dokusu da...”

Sevindirici haberin ayrıntılarını Bitlis Belediyesi Yerel Kalkınma Sorumlusu Ferhat Gök bildirdi… Anıtsal yapıların, eski sokakların ve evlerin ünlü taş köprülerle birlikte yeniden kente kazandırılmasını amaçlayan projelerden söz etti. Belediye Başkanı Fehmi Alaydın’la görüşmemizde ise hedeflerini öğrendik. Geçmişin muhteşem kentine karşı süregelen “imar vefasızlığı”nın artık “bitti”ğini belirten Başkan, kentin içinden geçen Bitlis Çayı “üzerinde” inşa edilmiş özel idareye ait işhanı bloklarını dahi yıkacaklarını söyledi...

İşte, 7 bin yıllık masalsı kentimizi “perişan” görünümünden kurtarmayı hedefleyen “geçmişle kucaklaşma” projesi...

Ressamların hayranlığı
Urartu, Pers, Makedonya Krallığı, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Mervani, Eyyubi, Selçuklu, Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin uygarlık mirasını barındıran Bitlis, özellikle 17-19. yy’larda bölgenin kültür ve sanat merkeziymiş… Medrese, cami, külliye, han, hamam ve konaklarla bezenirken, görkemli kalesi ve “kent köprüleri”yle de ressamların hünerlerini göstermelerine esin kaynağı olmuş…

Belediye, işte “o” güzel Bitlis’i giderek “gözden ırak”laştıran kimliksiz yapılaşmayı etkisiz kılmak; tarihsel peyzajı yeniden “görünür” kılmak üzere harekete geçiyor… Bu niyetle 5 bölgede “kentsel yenileme”, 3 bölgede ise “kentsel dönüşüm” kararı alınmış. Ancak bunlar, İstanbul’daki Sulukule ya da Tarlabaşı örneklerindeki gibi “tarihî semtin özgünlüğü yok edilerek zenginlere pazarlanması”nı amaçlamıyor; geçmişten kalabilenleri kurtarıp yaşatarak “kent halkıyla birlikte esenliğe kavuşturulması”nı öngörüyor... Merkezdeki aşırı yığılmayı gidermek için, kentin Diyarbakır ve Tatvan yönlerine yayılması planlanırken, tescilli yapıların eksiksiz saptanmasına, tescil edilmemiş eski yapıların da korumaya alınmasına öncelik veriliyor; ayrıca kültür envanteri oluşturularak, kent müzesi kurulması da hedefleniyor…

Bu arada kentin, yine iki yönden giriş semtlerinde sıralanmış “özgün Bitlis evleri”nin bakımsızlıktan ve uygunsuz kuşatmadan kurtarılması “öncü uygulama”lar olarak saptanmış. Yeşil alan ve çevre düzeni çalışmasıyla, her iki bölgede sadece semt sakinleri değil, kent halkı da tarihle buluşmuş olacak... Böylesi “tarihsel” bir çabanın “halk desteği”yle ve etkin “katılım”la gerçekleşebilmesi için “Kültür Varlıklarını Yaşatma ve Koruma Derneği” bile kurulmuş… Belediyenin ve Bitlis Eren Üniversitesi’nin katkılarıyla oluşturulan dernek bünyesindeki yerel komisyon da düzenli olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Sokak sağlıklaştırmaları için Kültür Bakanlığı’ndan bir miktar bütçe aktarımının gerçekleştiğini; kentsel yenilemeyle ilgili fotoğraf çalışmalarının tamamlanarak halkla paylaşıldığını; Genç İşadamları Derneği ve özel sektörle işbirliği yapıldığını da vurgulayan Başkan, böylesi bir hedefin “uzman kadro”sunu oluşturmak üzere, 3 inşaat mühendisi, bir harita mühendisi, 2 teknik yapı öğretmeni ile bir ziraat mühendisi ve 2 yerel kalkınma uzmanının belediyeye kazandırıldığını da anımsatıyor...

Dibedan Dağı'ndan
Bütün bu hedeflerin adeta “kampanya”ya dönüşen çalışmalarına anlamlı bir slogan eşlik ediyor: “Beni dünya kültür mirasına armağan edin, ben Bitlis’im...”

Dileyenler, bu seslenişi daha yakından duyabilmek için internette “www.biyeb.org” adresini ziyaret edebilirler ama en iyisi Bitlis’e gitmek; “beş minare” türküsünü Dideban Dağı’nın eteklerinde dinlemek... Neden mi? Ruslar 1915’teki işgallerinde Bitlis’i harabeye çevirirler... Düşmanın çekilmesinden sonra kentteki durumu öğrenmesi için oğlunu gönderen bir baba, “Her yer yıkılmış, sadece beş tane minare ayakta kalmış” haberini alınca, Dideban Dağı’nın yamacına diz çöker ve bir ağıt yakar:

“Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel”...

İşte o minareler, yani Ulu Cami, Gök Meydan Camii, Kale Camii, Şerefiye Camii ve Meydan Camii’nin minareleri, uygunsuz yapılaşmadan ötürü yıllardır kuşatma altında... Rus işgalinde bile yıkılmayan mirası, acımasız betonlaşmanın elinden kurtarmayı amaçlayan belediye projesi de “siyaset üstü” destek bekliyor...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 07.01.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇISI YAKALANDI

 

 

Hatay'ın Samandağ İlçesi'nde polisin şüphe üzerine takibe aldığı bir kişinin üzerinden tarihi eser niteliği taşıyan bir tablo ele geçirildi.

 

Alınan bilgiye göre, Atatürk Mahallesi'ndeki Namık Kemal Sokak üzerinde devriye gezen polis ekipleri şüphelendikleri bir kişiyi durdurmak istedi. Polisin "dur" ihtarı üzerine şahıs, yanında taşıdığı tabloyu yere bırakarak kaçmaya başladı. Polis yere bırakılan tabloyu koruma altına alırken, şüpheli şahsı yakalamak için harekete geçti. Kısa bir kovalamacanın ardından H.Ş. adlı kişi yakalandı.

 

Gözaltına alınan H.Ş., sorgulanmak üzere polis merkezine götürülürken, ele geçirilen ve tarihi eser niteliği taşıyan tablo incelenmek üzere Mustafa Kemal Üniversitesi'ne gönderildi.

Hatay Kent Haber, 07.01.2010

TARİHİ MİRASLARA SAHİP ÇIKILIYOR

 

Çankırı'nın tarihi ve kültürel zenginliklerinin turizme kazandırılmasına yönelik yol haritasını belirlemek amacıyla yapılan toplantılar devam ediyor.

 

Belediye Başkanı İrfan Dinç'in eşi Zeynep Dinç'in koordine ettiği toplantıların ikincisi Dr. Rıfkı Kamil Urga Çankırı Araştırmaları Merkezi'nde gerçekleşti. Toplantıya Vali Şemsettin Uzun ve eşi Gülserin Uzun, Belediye Başkanı İrfan Dinç, konuyla ilgili bazı daire müdürleri ve sivil toplum kuruluşu başkanları katıldı.

 

Toplantıda açılış konuşması yapan Zeynep Dinç, Çankırı'nın zengin ve çok çeşitli kültürel mirasa sahip olduğunu belirterek, ''Bu değerlerimizi ürün haline getirip Çankırı'nın turizmden hak ettiği payı alması için ciddi bir birlikteliğe ve işbirliğine ihtiyacımız var'' dedi.

Belediye Başkanı İrfan Dinç, Çankırı'da son beş yılda tarihi dokuda ve kültürel mirasın korunması anlamında çok önemli çalışmalar yaptıklarını kaydetti.

Vali Şemsettin Uzun da toplantıda yaptığı konuşmada, emlak vergilerinin yüzde 10'luk diliminin tarihi eserlerin restorasyonunda kullanılmak üzere İl Özel İdaresi bünyesinde açılan ayrı bir hesapta toplandığını belirterek, bu kaynağın hazırlanacak projeler için kullanılabileceğini söyledi.

Çankırı Kent Haber, 07.01.2010

AMOS ANTİK KENTİ TURİZME KAZANDIRILIYOR





Muğla'nın Marmaris İlçesi'ne bağlı Turunç Beldesi'nde bulunan Amos Antik Kenti'nin kalıntıları, Marmaris Ticaret Odası (MTO), Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Turunç Belediyesi ve Marmaris ve Çevresi Turizm ve Altyapı Hizmetleri Birliği'nin (MARTAB) ortak girişimiyle turizme kazandırılacak. Antik kentte çevre düzenlemesi için hazırlıklar başladı.

 

MTO önderliğinde geliştirilen projeyle, Marmaris'e 20 kilometre uzaklıktaki Turunç Beldesi sınırları içerisinde bulunan 4 bin yıllık Amos Antik Kenti'nin turizme kazındırılması için düğmeye basıldı. Antik Kayra Uygarlığı'nın yerleşim yerlerinden olan ve Rodos birliğini oluşturan önemli ilçelerden biri özelliğine sahip tarihi kentin antik tiyatrosunda bir açıklama yapan MTO Başkanı Mehmet Baysal, "İlk adımını bugün atmış olduğumuz Antik Amos Kenti çevre düzenlemesi ve yönetim planı hiçbir şekilde hiçbir kurumu öne çıkartma amacı gütmeden, odamız, Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Turunç Belediyesi ve MARTAB ortak girişimi ile düzenlenmektedir. Marmaris'te ilk antik çağa ait bin kişilik amfi tiyatro ve yerleşim yerini yöremize kazandırabilmenin gururunu taşıyoruz. Çalışmalarımız bilimsel anlamda ve ilk etap da kazı yapılmadan sadece çevre düzenlemesi yapılmak sureti ile gerçekleşecektir" dedi.

 

MTO Avrupa Birliği Dış İlişkiler Sorumlusu Miray Apak da "Yaptığımız araştırmalarda kentin 4 bin yıllık bir tarihi olduğu ortaya çıktı. Bu kentte en son kazı çalışması 1948 yılında George Evards Bean tarafından yapılmış. Kentin kurulduğu tarihten bu yana sadece surların bir kısmı ve antik tiyatrosu ayakta kalabilmiş. MTO uzun zamandır yürüttüğü Marmaris 2010'un neresinde isimli proje kapsamında diğer destekçi kuruluşlarla ortak işbirliğiyle bu kenti turizme kazandırmayı amaçlamaktadır. İnanıyorum ki gerekli izin ve onaylar en kısa zamanda alınacaktır. İzinler çıkar çıkmaz çalışmalara başlayacağız" diye konuştu.

 

Turunç Belediye Başkanı CHP'li Ali Fuat Fidan, "Yıllardır bu tarihi kentimizi ayağa kaldırmaya niyet ediyorduk. Şimdi burada bir başlangıç yapıyoruz. Burada emeği geçen ve geçecek olan herkese sonsuz teşekkür ediyorum. Biz Turunç Belediyesi olarka bu işe her türlü desteği vereceğiz" dedi.

Projede bilimsel danışman olarak yer alan Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Adnan Diler ise "Bölgemiz tarih açısından çok zengin. Ama biz bu zenginliklere gereken değeri veremiyorduk. Bunun bir nedeni de yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri tarafından tam olarak sahiplenilmemesiydi. Bakanlık ve ilgili birimleri, Jandarma, Valilik bütün bu koruma işlemleri için yeterli kalmıyor. Çünkü çok fazla ören yeri var. Amam burada gördüğüm sahne beni de çok heyecanlandırdı. Bu işler Yerel Yönetimler ve Sivil toplum örgütlerinin desteği ile bir yere varabilecek. Biz yıllarca bu yapılmasın şu yapılmasın şurası sit olsun diyerek korumaya çalıştık ama olmadı" görüşünü dile getirdi.

 

Amos'un tarihçesi
Rodos Birliği'nin en önemli ilçelerinden biri olan Amos, Helen dilinde ‘Ana Tanrıça Tapınağı' anlamına gelmektedir. Hellenistik dönemde Samnarios adıyla bilinen Apollon bu kentin baştanrısıdır. Tepe üzerinde kurulan kentin etrafı 1.80 metre kalınlığında 3.5 metre yüksekliğinde kulelerle desteklenmiş surlarla çevrilidir. Hellenistik dönemden Bizans dönemine kadar sürekli yerleşim gören kentin ayakta kalan en önemli yapıtı antik tiyatrosudur. Rodos karşı yakasında birliğin bilinen 3 tiyatrosundan biridir. Her gösteriden önce orkestranın ortasında bulunan sunakta şarap ve verimlilik tanrısı Dionysos adına kurban sunulurdu.

Radikal, 07.01.2010

"TARİHİ ANTEP EVLERİ KORUNACAK"

 

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Settar Çanlıoğlu, belediye olarak kültürel değerlerin korunması için AB fonlarından sağladıkları parayla çok sayıda tarihi eseri yeniden kazandıklarını, yaptıkları çalışmalarla şehrin tarihinin önemli oranda gün ışığına çıktığını dile getirdi.

 

Gaziantep'te en az 50 tane Antep evinin restoran, kafe ya da butik otel olarak turizme kazandırıldığını belirten Settar Çanlıoğlu, Gaziantep'in kültürel mirası için büyük önem taşıyan Antep evlerini korumak ve turizme kazandırmak için çeşitli projeler hazırladıklarını, bunları hayata geçirdiklerini söyledi. Antep evlerini turizme kazandırmak için vatandaşlardan da yardım beklediklerini, bu konuda yatırımcılara büyük görev düştüğünü belirten Çanlıoğlu, “Bugüne kadar 500’ün üzerinde eski Antep evi SİT alanına çevrildi. Eski Antep evlerinin restore edilerek koruma altına alınması için vatandaşlarımıza da önemli görevler düşüyor. Eski Antep evine sahip olan vatandaşlarımızın bize başvurarak yapının koruma altına alınmasını sağlayabilirler” dedi.

Gaziantep Hakimiyet, 07.01.2010

AKHAN KERVANSARAYI RESTORE EDİLİYOR





Denizli Afyonkarahisar Karayolu üzerinde bulunan 1253 yılında dönemin Denizli Valisi Seyfettin Karasungur bin Abdullah tarafından inşa edilen Akhan Kervansarayı restore ediliyor. Onarımın yıl sonu kadar biteceği ve 770 bin liraya mal olacağı belirtildi.

Denizli'nin en önemli tarihi eserleri arasında yer alan Akhan Kervansarayı'nda restorasyon çalışmaları başladı. Denizli Afyonkarahisar Karayolu üzerinde bulunan tarihi Akhan Kervansarayı restore çalışmaları törenle başladı. Akhan Kervansarayı'nda düzenlenen törene, Denizli Valisi Yavuz Erkmen, Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekci, Aydın Vakıflar Bölge Müdürü Ali Zengin, İl Genel Meclisi Başkanı Halil Pekdemir ve yetkililer katıldı.Akhan Kervansarayı hakkında bilgi veren Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Başkanı Prof.Dr. Kadir Pektaş, kervansarayın Selçuklu dönemi Denizlisini Orta Anadolu'ya bağlayan kervan yolu güzergahında bulunduğunu, kapalı ve açık kısım olmak üzere iki aşamalı yapıldığını söyledi. Selçuklu döneminin hanları ile ön plana çıktığını belirten Pektaş, Akhan Kervansarayı'nın 1253 yılında dönemin Denizli Valisi Seyfettin Karasungur bin Abdullah tarafından inşa ettirildiğini söyledi. Zengin de, restorasyon çalışmalarını 2010 yılı içinde bitirmeyi planladıklarını söyleyerek, 2003 yılından bu yana Denizli'de 18 eserin restorasyonunu yaptıklarını, bu eserlerin geleceğe taşınması için çalışmaların devam edeceğini anlattı.

Belediye Başkanı Nihat Zeybekci de, Akhan Kervansarayı'nın Denizli'de atalardan kalan en son ve tek eser olduğunu belirterek eski değerlerin kıymetinin yeterince bilinmediğini söyledi. Belediye olarak kervansarayı eskiyi hatırlatacak bir yer haline getirmeyi planladıklarını söyleyen Zeybekci, Akhan Kervansarayı'nın hizmetkarlığına talip olduklarını anlattı. Valisi Yavuz Erkmen ise Akhan Kervansarayı'nın 2009 yılı Kasım ayında ihalesinin yapılıp restorasyon çalışmalarının başlatıldığını belirterek şunları söyledi: "Yıl sonuna kalmadan restorasyon çalışmalarının biteceğini düşünüyoruz. Bunu Çardak İlçesindeki han takip edecek. Bu anlamda hep birlikte gücümüzü birleştirip Denizli'yi kültür ve turizm anlamında ayağa kaldırmamız ve o potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekiyor."
 

Akhan Kervansarayı'nın restorasyonunun Laodikya, Pamukkale ve civarla bütünleşip Denizli turizmine çok şey katacağına inandığını ifade eden Vali Erkmen, "Hepsinden önemlisi kendi kültürümüze, kendi tarihimize sahip çıkmamızın bilincidir" dedi.

Konuşmaların ardından Akhan Kervansarayı'nın restorasyon çalışmaları Vali Yavuz Erkmen, Belediye Başkanı Nihat Zeybekci ve diğer protokol üyelerinin ilk taşı ve harcı koymasıyla başladı.Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 27 Ekim 2009 tarihinde ihalesi yapılan Akhan Kervansarayı restorasyonunun 770 bin 222 TL'ye mal olacağı, restorasyon çalışmaları sonrasında Denizli belediyesine devredilecek kervansarayın sosyal, kültürel ve turizm amaçlı hizmetlerde kullanılacağı belirtildi.

Yeni Şafak, 07.01.2010

300 YILLIK ALTIN İŞLEMELİ KUR'AN, SATILMAK ÜZEREYKEN ELE GEÇİRİLDİ

 

 

Kapalıçarşı'da 18. yüzyıldan kalma hattat Seyyid Nureddin imzalı, altın işlemeli, elyazması Kur'an-ı Kerim, satılmak üzereyken ele geçirildi. Maddi değeri yüksek, 300 yıllık Mushaf'ı satmaya çalışan Yunus Ç. (34) gözaltına alındı.

 

Kur'an'ın kime ait olduğu ve zanlıda ne aradığına yönelik soruşturma sürüyor. Kapalıçarşı'da tarihî bir Kur'an'ın satılmaya çalışıldığı ihbarını alan Fatih Emniyet'i, zanlıyı yakalamak için harekete geçti. Görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda çevrede çalışma başlatan ekipler, Nuruosmaniye Caddesi üzerinde hareketlerinden şüphelendiği Yunus Ç.'yi durdurdu. Şüpheliyi arayan ekipler, Ç.'nin üzerinde yıpranmış bir vaziyette Mushaf buldu. Gözaltına alınan zanlı, sorgulanmak üzere Fatih Adliyesi'ne sevk edildi. Yapılan incelemede ele geçirilen kutsal kitabın 1700'lü yılların başında yazıldığı, suyla temas ettiği için bazı bölümlerinin silindiği ve manevi değerinin büyük olduğu ifade edildi. Alınıp satılması yasak olan tarihî eserin müze müdürlüğüne teslim edileceği kaydedildi.

Zaman, Haber: Ali Cansev, 07.01.2010

SİNOP SAHİLLERİNDE TARİH YATIYOR

 

Turizm Bakanlığı tarafından önceki yıllarda yapılan araştırmada, Karadeniz'de en fazla batık ve su altı arkeolojik eserlerin Sinop'ta olduğunu ortaya çıkarttı.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, Türkiye genelinde yapılan araştırmada, Sinop'un da aralarında bulunduğu 3 ilin sahillerinde, adeta keşfedilmeyi bekleyen tarih yatıyor. Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, Türkiye çapında Sinop, Muğla, Antalya'nın Türkiye'de en fazla tarihi önem taşıyan batık gemi ve eserlere sahip olduğunu söyledi. Tosun, "Karadeniz'de de yapılan araştırmalarda Sinop'un en fazla batığa sahip olduğu anlaşıldı. Sinop, Türkiye çapında da ilk 3'te. Sinop kıyıları birçok batığa ev sahipliği yapıyor. İlerleyen süreç içerisinde bu eserler Sinop turizmi açısından değerlendirilecek. Sinop'ta bu kapsamda deniz müzesi kurulması yönündeki çalışmalar devam ediyor. Biz antik çağ kentiyiz ve antik çağa ait birçok batığa ev sahipliği yapıyoruz" diye konuştu.

Sinop Kent Haber, 07.01.2010

POLİSTEN TARİHİ ESER OPERASYONU

 

 

Osmaniye Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen operasyonda çok sayıda tarihi eser ele geçirildi. Olayla ilgili 4 kişi yakalandı.

 

Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Büro Amirliği görevlilerince tarihi eser kaçakçılığının önlenmesine yönelik olarak yapılan çalışmalarda bazı şahısların Adana'dan gelip Osmaniye'de tarihi eser pazarlayacakları bilgisine ulaşıldı. Emniyet güçleri, yaptıkları çalışmada plakası tespit edilen otomobili il merkezindeki bir iş yerinde buldu. Oto içerisinde bulunan 4 kişi gözaltına alındı.

 

Şüphelilerin üzerleri, iş yeri ve otomobil içerisinde yapılan aramada 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında, tasnif ve tescile tabi müzelik değerde 161 adet değişik dönemlere ait sikke, haç, heykel, yüzük, vazo, 2 adet tarihi eser aramada kullanılan malzeme, 1 adet hassas terazi, 1 adet 2,5 HDD harici disk ve çok sayıda tarihi eser görüntülerinin bulunduğu bir CD, 1 adet ruhsatsız tabanca, şarjör ile tabancaya ait çok sayıda dolu fişek ele geçirildi.

Osmaniye Kent Haber, 07.01.2010

OFER'İN KULAKLARI ÇINLAYACAK, GALATAPORT YENİDEN SATIŞTA





Özelleştirme İdaresi Başkanvekili Ahmet Aksu, Galataport ihalesini bu yıl bitirmeyi düşündüklerini söyledi.

 

2005’te işadamı Mehmet Kutman ile İsrailli işadamı Sami Ofer konsorsiyumuna ihale edilen Galataport Liman Projesi, büyük tartışmalara neden olmuş ve Danıştay’ın imar planlarına ilişkin kararından sonra 2006’da Özelleştirme İdaresi tarafından ihalesi iptal edilmişti.


“Bu yılki 10.4 milyar lira özelleştirme gelir hedefini aşacağımızı tahmin ediyorum” diyen Ahmet Aksu da dün 2010 özelleştirme programı hakkında şu bilgileri verdi:


-  Köprü ve otoyolların, Meclis’teki tasarının yasalaşmasına göre bu yılın ilk çeyreğinde ihaleye çıkması öngörülüyor. 
-  Milli Piyango İdaresi’ne ait şans oyunlarının özelleştirme takvimi şu anda net değil.
İzmir Limanı’nda ek teminat istendi. Gelecek cevaba göre süre uzayabilir.
-  Samsun ve Bandırma Limanları ilk çeyrekte devredilebilir. İskenderun Limanı’nı için bu ay ya da şubat başında ihaleye çıkılabilir.
-  Galataport ihalesinin 2010 içinde bitirilmesi planlanıyor.
-  Şeker fabrikalarının ihaleleri bu yıl tamamlanacak, devirler gelecek yıla kalabilir. 
-  EÜAŞ’a ait 52 akarsu santralı bu yılın ilk çeyreğinde ihaleye çıkıyor. Bunlara yerli ve yabancı yatırımcılardan yoğun ilgi var. 
-  47 elektrik üretim santralının bir kısmı tek tek, bir kısmı portföy halinde özelleştirilebilir.
-  Geri kalanını blok olarak satmak üzere belli büyüklükteki bazı santrallarda belirli bir yüzdenin ilk planda halka arzı planlanabilir.
-  Elektrik santralları kaynak temin ettiği kömür ve linyit sahalarıyla beraber özelleştirilebilir. Bu konuda Enerji Bakanlığı’nın görüşü belirleyici olacak.
-  Daha önce ihalesi iptal edilen Başkent Doğalgaz bu ay sonunda veya şubat ortalarına kadar ihaleye çıkacak.
-  Kalan 7 elektrik dağıtım bölgesinden 4’ü Şubat’ta, 3’ü Haziran’da ihaleye çıkacak.

Milliyet, 07.01.2010


******


GALATAPORT'A İHALE MODELİ ARANIYOR





Özelleştirme İdaresi Başkan Vekili Ahmet Aksu, 2010’u özelleştirme uygulamaları için tarihi bir yıl olarak ifade ederken, 10.4 milyar liralık özelleştirme gelir hedefinin aşılacağını söyledi. Aksu, 2005 yılında büyük tartışma yaratan ve ardından iptal edilen Galataport’ta da ihale sürecinin 2010 içinde tamamlanacağını açıkladı.

Galataport’un  hem Türkiye, hem  de İstanbul için büyük önemi olduğunu belirten Aksu, ihale sürecini 2010 yılı içinde tamamlamayı planladıklarını bildirdi. Aksu, özelleştirmeye ilişkin danışmanlık ihalesi açtıklarını, danışmanlık ihalesi sonucunda belki bir proje yarışması da açabileceklerini kaydetti. Özelleştirme ile ilgili olarak çeşitli kurumların görüşlerini aldıklarını söyledi. Aksu, “Herkesin görüşünü alarak, sağlıklı bir şekilde, herkesin kabul edebileceği bir modelle, planla, Galataport ihalesini 2010 içinde bitirmeyi düşünüyoruz’’ diye konuştu.
Ntvmsnbc, 08.01.2010

MONA LISA'DA YÜKSEK KOLESTEROL VARMIŞ

 

Rönesans'ın ünlü ressamı Leonardo da Vinci'nin farklı yüz ifadesi sebebiyle dünyanın sayılı tabloları arasına giren Mona Lisa'sında yüksek kolesterol çıktı.

 

İtalyan bilim adamı Vito Franco, tablodaki modelin göz çevresinde yağ asitlerinin biriktiğini hatta sol gözünün çukurunda kolesterol belirtisi 'ksantelazma' tespit ettiğini öne sürdü.

Zaman, 07.01.2010



İNŞAAT KAZISINDA LAHİT BULUNDU

 

     

 

Mersin'in Mut İlçesi'nde bir inşaatın temel kazısı sırasında bir lahit mezar bulundu.

 

Yatırtaş Mahallesi muhtarı Eyüp Ceran, kendisine ait inşaatın kazısı esnasında 2 adet mezar çıktığını ve durumu Silifke Müze Müdürlüğü'ne bildirdiğini söyledi.

 

Silifke Müze Müdürlüğü'nden gelen Arkeolog Ulaş Demir'in gözetiminde yapılan kazıda 2 parça halinde lahit ve lahit kapağı, sütun parçası ve mezarda insan kemikleri bulundu. Demir, mezarda gerekli incelemeleri yaptıklarını belirterek, "Çalışmalar doğrultusunda mezarın bulunduğu yer ve mezar hakkında hazırlayacağımız raporları gerekli yerlere gönderip raporların sonucunu bekleyeceğiz" dedi.

Mersin Kent Haber, 06.01.2010

EFSANE KAYIP ŞEHİR EL DORADO UYDUDAN BULUNDU

 

 

Amazon Havzası'nda araştırmalar yapan bilim adamları çok geniş bir alana yayılmış dev höyüklerin kayıp şehir El Dorado'nun kalıntıları olduğunu savunuyor.

 

El Dorado hakkında yüzyıllardır dev kalelerine gömülü hazineler hakkındaki efsanelerle maceracıların ve kaşiflerin peşinden koştuğu bir hedef oldu. İspanyol denizciler bu hazinelerin için yağmur ormanlarının derinliklerine yaptıkları seferlerde Azteklere ve İnkalara rakip kayıp bir medeniyet bulacaklarına inandılar.

Uydu fotoğraflarıyla ortaya konan ve Brezilya toprakları içinde, Bolivya sınırı yakınlarında bulunan 200 adet dev geometrik şekil bu anlatılanların efsane değil gerçek olduğuna işaret ediyor.

250 kilometre çapında bir alana yayılan çemberler ve diğer geometrik şekillerin Kristof Kolomb, Amerika kıtasına ayak basmadan çok önce MS 200 yılında yapıldığı söyleniyor.

 

Araştırmayı yayımlayan Antiquity dergisi, tarım yapmak için orman arazisinde ağaçların kesilmesiyle ortaya çıkan yapıların "Kolomb öncesi döneme ait sofistike bir toplum"a ait olduğunu belirtiyor.

Radikal, 06.01.2010

BİZANS MÜZESİ KURULACAK MI?





Yazmak ve tarihe not düşmek gerektiğini düşündüm. İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın tamamladığı en önemli projelerden biri olan ‘Sur-i Sultani Stratejik Vizyon Raporu’, kamuoyuna sunulmadan, tartışmaya açılmadan ve uygulamaya koyulmadan rafa kalkabilir, dünyanın en güzel ve en önemli müzeler parkına sahip olma ve bunu koruma fırsatı, en azından 2010 çerçevesinde kaçırılabilir endişesiyle kaleme alıyorum bu yazıyı.

Söz konusu rapor, müze yöneticileri, akademisyenler ve uzmanlarla yapılan toplantılar sürecinde geliştirilen ve 162 sayfalık bir çalışma olarak 10 Haziran 2009’da İngiltere kökenli Metaphor firması tarafından Ajans’a teslim edildi. Bu rapor, yapılması hedeflenen Stratejik Planın ilk aşamasını oluşturan bir ön proje. Beş ayı aşkın bir süredir Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan görüş bekleniyor. Bu süre içinde ses vermiş olsalardı, Sur-i Sultani Stratejik Planı tamamlanmış olacak ve İstanbul 2010 şenlikleriyle eşzamanlı olarak yani 16 Ocak’ta kapsamlı bir sergiyle İstanbullulara sunulabilecekti. Birinci Avlu, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Topkapı Sarayı Bahçeleri, Darphane-i Amire ve Aya İrini için geliştirilen master planları görebilecek, çalışmayı elimize alabilecek ve alanın geleceğini tartışabilecektik.

Sözü edilen stratejik planın neden önemli ve acil olduğu üzerinde durmayacağım. Bilindiği gibi planın çıkış noktası Topkapı Sarayı’nın üzerindeki ziyaretçi yükünü dağıtmak, daha fazla yıpranmasını önlemek, Saray’ın tümüne bütünsel ve uzun vadeli bir çözüm geliştirmek.

Bir şehir, üç dünya
Sur-i Sultani Stratejik Plan çalışmasını yapan İngiltere kökenli Metaphor firmasının ‘Bir Şehir, Üç Dünya’ olarak tanımladığı temel vizyonun açılımı şöyle:

* Dünya çapında en güzel ‘Müzeler Parkı’nı yaratmak,
* Bir şehir ve üç dünyanın - Osmanlı, Bizans ve Klasik - hikayesini anlatmak,
* Binalara ve peyzajlara orijinal anlamlarını yeniden kazandırmak,
* Bütün bunları çağdaş müzeciliğin gereği olan eğitim, sürdürülebilirlik ve yeni yönetişim modelleri bağlamında hayata geçirmek.

Tasarıda Osmanlı Dünyası Topkapı Sarayı’nı, Darphane-i Amire’yi, Osman Hamdi bağlamında Arkeoloji Müzesi’ni ve Saray bahçelerini; Bizans Dünyası Aya İrini’yi ve Saray bahçesi içinde yer alan diğer Bizans dönemi kalıntılarını; Klasik Dünya ise Arkeoloji Müzesini ve ek binayı kapsıyor. İstanbul’un alan içindeki tarihsel katmanları böylelikle gözler önüne seriliyor.

Topkapı Sarayı temel olarak kendini eşsiz Saray kimliği ile temsil edeceğinden, koleksiyonlardan sadece gereken ve yeterli sayıda parça burada teşhire koyulacak ve üzerindeki depo yükü, sergi alanlarının yetersizliği sorunu büyük ölçüde ortadan kalkacak. Saray koleksiyonlarının ağırlıkla sergileneceği yer olarak, Darphane-i Amire binaları öneriliyor. Zaten Ehl-i Hıref tarafından bu mekandaki işliklerde üretilmiş olan parçalar, böylelikle adeta yuvalarına dönmüş olacaklar. Sikke ve Madalyalar Müzesi de burada kurulacak.

Ancak bilindiği üzere tam da Stratejik Vizyon çalışmaları sürerken Sur-i Sultani’nin ana unsurlarından birinin, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, ‘işletmesi’ Bakanlık tarafından sekiz yıllığına TÜRSAB’a verilmişti. Şu sıralar Darphane binalarının da Arkeoloji Müzesi’ne katılmasına çalışıldığı söyleniyor. Acaba neden? Küçük resme bakarken, büyük resimde, örneğin Birinci Avlu’da, ticari amaçlı girişimlere daha uygun alanlar olduğu görülmediği için mi? Toprak altından neredeyse her gün yeni arkeolojik kalıntılar fışkıran bir kentte Darphane mekanlarınını bu arkeolojik arzı sergilemeye yeterli olmadığı aşikar. Aslında İstanbul’a yeni ve dünya çapında bir arkeoloji müzesi gerekiyor, hem de acilen.

Stratejik Vizyon Raporu’nda Arkeoloji Müzesi’nin Osman Hamdi’nin tasarladığı gibi Klasik Çağ (Eski Yunan, Roma, vb) koleksiyonlarını barındırmaya devam etmesi önerilmekte. Yeni Müzecilik yaklaşımı ve çağdaş teknolojiyle yeniden ele alınarak geliştirilecek sergilemelerle müze, bir İmparatorluk Müzesi olarak kurgulanıyor.

Çalışmada önerilen çarpıcı bir alt proje, Aya İrini Atriumu’nda bir Bizans Müzesi kurulması. Bunun için Arkeoloji Müzesi’nde bulunan Bizans koleksiyonları Atrium’a taşınacak. Bu sayede Arkeoloji Müzesi’nde sergileme mekanı artacağı gibi, benzersiz bir Bizans Müzesi de kurulmuş olacak. Benzersiz çünkü dünyada, Bizans eserlerinin yine bir Bizans anıt yapısı içinde sergilendiği bir başka müze yok. Ülkenin kültür turizmine majör bir katkı yapacak bu müzenin açılışı, plana göre Aralık 2010’daki kapanış şenliklerine yetişecek ve İstanbullu’yla buluşacaktı. Hala Bakanlık’tan görüş beklendiği için olumlu karar çıksa bile bu saatten sonra yetişir mi bilemiyorum.

Birinci avlu merkez
Topkapı Sarayı Birinci Avlu, Osmanlı Sarayı’nda olduğu gibi yeni Müzeler Parkı’nda da kamusal alan olarak merkezde yer alıyor. Sur-i Sultani içindeki tüm müzelere Birinci Avlu’dan erişim olabilecek. Ziyaretçi Birinci Avlu’ya girdiğinde Topkapı Sarayı, Darphane, Arkeoloji Müzesi (köprü ile ek bir giriş öneriliyor) ve Aya İrini girişlerini görebilecek ve bu girişlere ulaşabilecek. Buluşma ve toplanma yeri olarak hediyelik ve kitap ana dükkanları ile yeme içme mekanları ağırlıkla bu alanda yer alıyor. Planda, alandaki yönlendirme sistemlerinin de 2010 yılı sonuna kadar yenilenmesi hedefleniyor.

Stratejik Vizyon, Topkapı Sarayı Bahçeleri’nin, ‘asma’ bahçeler ve ‘mutfak’ bahçeleri de dahil, yeniden düzenlenmesini ve kamuya açılmasını öngörüyor. Yeniden yaratılan peyzaj içinde, Padişahlar gibi ziyaretçiler de Osmanlı bahçelerinde dolaşırken bir yandan Bizans kalıntılarıyla, bir yandan da arkeolojik ve botanik çalışmalarla ve seralarla karşılaşacaklar. Halihazırda Askeriye’nin kullanımında olan binaların zaman içinde Saray’a devredilmesiyle birlikte bu mekanlar ve çevreleri yeniden düzenlenecek. Böylece Marmara Denizi’nden bakıldığında 200 yıldır kayıp olan bir manzara yeniden görülebilecek.

Cumhuriyet’in 100. yılına
Sur-i Sultani Stratejik Planı, kısa ve uzun vadeli projelerin bir bileşimi olarak yaklaşık 15 yıllık bir süreye yayılıyor. Tamamlanma tarihi olarak, Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülmesinin 100. yılı olan 2024 önerilmiş durumda. Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e de çekilebilir.

Sur-i Sultani için uzun vadeli ve bütüncül bir planın önemi, alanı ve kültür mirasımızı bugünden yarına, bir iktidardan öbürüne, bir yöneticiden diğerine değişen kararlar ve uygulamalar altında heba olmaktan kurtaracak bir koruma stratejisi önermesinden kaynaklanmaktadır. Tekil yapıların ve mekanların nasıl ve ne için kullanılacağı ikincil önemde kararlardır, ilgili kurumlarla işbirliği içinde belirlenebilir. Bir an önce yapılması gereken, dünyanın bu benzersiz miras alanı için hak ettiği bütüncül ve kalıcı çözümü planlamak, tartışmalar sonrasında kararlaştırılacak çözümü adım adım uygulamak ve İstanbul’un neden İstanbul olduğunu kendimiz de dahil dünyaya gösterebilmektir.
Radikal, Yazı: Suay Aksoy / İstanbul 2010 AKB Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü, 06.01.2010

MEVLANA'YA İLGİ AZALDI





AA muhabirinin Mevlana Müzesi yetkililerinden aldığı bilgiye göre, Türkiye genelinde en çok gezilen müzeler arasında yer alan ve ''Ne olursan ol gel'' sözleriyle tüm insanları kucaklayan Mevlana'nın türbesinin bulunduğu Mevlana Müzesi, geçen yıl da yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaret edildi.

 

UNESCO'nun 2007'yi Mevlana Yılı ilan etmesinin de etkisiyle 2008 yılında ziyaretçi sayısı artan Mevlana Müzesi, 2009 yılı başlarında küresel kriz, sonrasında da tüm dünyada hızla yayılan domuz gribi nedeniyle ziyaretçi kaybına uğradı.

 

2008 yılında Topkapı Sarayı Müzesi ve Ayasofya Müzesi'nin ardından 1 milyon 536 bin 980 ziyaretçi ile en fazla turist çeken müze sıralamasında üçüncü olan Mevlana Müzesi'ne geçen yıl bir önceki yıla oranla yaklaşık yüzde 9 düşüşle 1 milyon 394 bin 844 yerli ve yabancı turist geldi.

Aynı şekilde, 2008 yılında 302 bin 102 olan yerli turist sayısı 278 bin 655'e, 1 milyon 234 bin 878 olan yerli turist sayısı da geçen yıl 1 milyon 116 bin 189'a düştü.

Mevlana'nın 736. Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Etkinlikleri'nde sunulan 16 sema gösterisinin yoğun katılımla izlendiğini, bu törenlerin Konya'nın tanıtımına büyük katkıda bulunduğunu belirten yetkililer, buna karşın, dünya genelinde yaşanan küresel kriz ve domuz gribinin müzeyi ziyaret edenlerin sayısını önemli ölçüde düşürdüğünü bildirdi.

 

Mevlana Müzesi'ne dünyanın dört bir yanından turistler geldiğini ifade eden yetkililer, her yıl olduğu gibi geçen yıl da Japon, Koreli ve İranlıların müzeye en çok gelen ziyaretçiler olduğunu kaydetti.

 

Tarih, kültür ve inanç turizmi açısından önemli potansiyeli barındıran Konya'da bulunan Mevlana Müzesi'nin dünyanın en önemli müzeleri arasında yer aldığını ifade eden yetkililer, küresel kriz gibi olumsuz etkenlerin ortadan kaldırılmasıyla müzeye gelen ziyaretçi sayısının artacağını tahmin ettiklerini söyledi.

Habertürk, 06.01.2010

İNÖNÜ'NÜN EVİ İÇİN İMAR DEĞİŞİKLİĞİ

 

Türkiye’nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Maçka’daki evi için torunları Hayri ve Eren İnönü’nün “eski eser notu kaldırılsın istemi”nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edilmesiyle bağımsız 2 katlı ev yerine, çevresindeki emsalleri gibi 4 katlı bir bina yapılması önünde engel kalmadı.

İmar planı değişiklik istemi, İBB Planlama Müdürlüğü’nün yazısıyla İmar ve Bayındırlık Komisyonu’na geçen temmuzda geldi. Komisyonda, “Mevcut yapının tescillenip tescillenmeyeceği konusunda Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu görüşü alınması uygundur” denilerek rapor çıktı. Rapor, Belediye Meclisi’nde görüşülerek oybirliğiyle kabul edildi. Teklifin kabul edilmesiyle İnönüler’e 4 katlı bina yapabilme yolu açılmış oldu.

İsmet Paşa’nın Maçka’daki evi, Beyoğlu Evlendirme Dairesi, Şişli Kent Sineması ve The Marmara Oteli’nin de tasarımcısı olan dönemin ünlü mimarı Rüknettin Güney tarafından 1940’ta inşa edildi. Evi İsmet İnönü yaptırdı, ancak hiç oturmadı. Oğlu Ömer İnönü, Engin Hanım’la evlenip 1952’de binaya taşındı. Çift, 2004’te 2 ay arayla yaşamlarını yitirene dek bu evi kullandı. Bina, 2004’ten bu yana boş duruyor.

Cumhuriyet, 06.01.2010

KARŞIYAKA'DAKİ LATİFE HANIM KÖŞKÜ ONARILDI

 

Karşıyaka Belediyesi'nin kamulaştırarak 2008 yılında halka açtığı Latife Hanım Köşkü, yoğun ziyaret nedeniyle bir kez daha tadilattan geçirildi. Köşk, kapılarını 2010 yılında tekrar açtı. Latife Hanım Köşkü'nü günde 1000 kişinin ziyaret ettiğini, bu yüzden çeşitli sorunlar yaşandığını belirten Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, tadilatın bir ay içerisinde tamamlandığını, aslına uygun olarak onarıldığını bildirdi. Yer döşemeleri, merdivenler, tırabzanlar ile ahşap tavanlar onarıldı. Kapılar, pencereler, dış kapılar, aslına uygun olarak boyandı ve eksikleri giderildi. Başkan Durak, sadece 1.5 ay kapalı kapan Latife Hanım Köşkü'nde ziyaretçi kabulüne başlandığını sözlerine ekledi.

Yeni Asır, 06.01.2010

DOĞA DERNEĞİ'NDEN AKBANK VE GARANTİ BANKASI'NA: HASANKEYF'İN YOK EDİLMESİNE İZİN VERMEYİN





Doğa Derneği, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun Ilısu baraj projesinin hayata geçirilmesi için gerekli kredinin aralarında Garanti Bankası ve Akbank’ın da bulunduğu yerli bankalardan temin edileceği yönündeki açıklamalarını, Hasankeyf ve Dicle Vadisi’ne yönelik endişe verici bir gelişme olarak değerlendirdi. Derneğin web sitesinde yer alan açıklamada, geçtiğimiz Kasım ayında her iki bankaya gönderilen bir yazıyla Hasankeyf’in de içinde bulunduğu Dicle Vadisi’nin Türkiye’nin ve dünyanın en önemli kültür ve doğa miraslarından biri olduğu, bu nedenle bankaların Ilısu baraj projesine finansman sağlamamaları talebinde bulunulduğu hatırlatılıyor.

“Çevre koruma projelerine desteğiyle tanınan Garanti Bankası ile Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne (Global Compact) imza atan Akbank’ın bu dünya mirasını yok edecek olan Ilısu baraj projesini desteklemelerinin hiçbir nedeni olamaz" diyen Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, dernek olarak her iki bankadan da kamuoyunda büyük bir hassasiyet yaratmış olan Ilısu baraj projesi konusunda rahatlatıcı birer açıklama beklediklerini söyledi.

Eken sözlerine şöyle devam etti: “Yeşil Atlas başta olmak üzere Garanti Bankası’nın desteklediği pek çok çalışmada, Ilısu ve diğer büyük baraj projelerinin doğaya verdiği zararlar belgelerle ortaya konmuştur. Akbank ise Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni imzalamıştır. On maddelik bu sözleşmenin üç maddesi çevreyle ve doğayla ilgilidir. Bu maddeler okunduğunda, sözleşmeye imza atan bir şirketin Ilısu barajı gibi bir projenin içinde bulunamayacağı net olarak anlaşılabilir”.

Eken, “Önce Dünya Bankası, ardından da Avrupa’daki yatırım bankaları doğaya ciddi zararlar verecek olan bu projeden çekilmişlerdir. Bu durum, Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin Bakan Eroğlu’nun iddia ettiği gibi korunamayacağının en somut kanıtıdır. Bu nedenle, Türkiye’deki milyonlarca kişinin yatırımlarını elinde tutan Akbank ve Garanti Bankası’ndan da aynı hassasiyeti göstermelerini talep ediyoruz” diyerek sözlerine son verdi.

Doğa Derneği Hükümete yaptığı çağrıyı yenileyerek Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmesi için bir an önce UNESCO’ya başvurulmasını talep etti.

Yapı, 06.01.2010


******


"HASANKEYF'İ YOK ETMİYORUZ, GELECEĞE HAZIRLIYORUZ"

 

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Hasankeyf'i yok etmediklerini, geleceğe hazırladıklarını söyledi.

TBMM Genel Kurulunda, 'Serbest Bölgeler Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin tümü üzerinde milletvekillerinin sorularını Hükümet adına yanıtlayan Eroğlu, serbest bölgelerde 44 bin 369 kişinin istihdam edildiğini, 3 bin 454 firmanın faaliyet gösterdiğini, bunların 634'ünün yabancı firma olduğunu söyledi.

Teklifin, serbest bölgelerde ihracata yönelik teşvik getirdiğini, buralarda ihracat yapan tüm firmaların bundan yararlanacağını belirten Eroğlu, 'Gerçekten isabetli bir kanun' dedi.

Eroğlu, 2008 yılında 5 milyar 873 milyon doları ihracat olmak üzere serbest bölgelerdeki ticaret hacminin 24 milyar 578 milyon dolar, 2009 yılında ise 16 milyar dolarlık ticaret hacminin 4 milyar 433 milyon dolarının ihracat gelirinden oluştuğunu bildirdi.

Eroğlu, Hasankeyf'teki tarihi eserlerin, oradaki yapılar korunarak, modern bir şehir haline getirileceğini söyledi.

Bununla ilgili çalışmaların bittiğini ifade eden Eroğlu, 'Ilısu Barajının yapılacağı Ilısu köyünde yeni yapılan adeta villa tipi konutları milletvekillerimiz gidip görsünler. Hasankeyf, o bölgenin cazibe merkezi olacak. Hasankeyf'i yok etmiyoruz, bilakis geleceğe hazırlıyoruz' diye konuştu.

Yeni Şafak, 08.01.2010

BİRGİ, TARİHİ KİMLİĞİYLE YENİDEN CANLANIYOR

 

Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yapan İzmir - Ödemiş'e bağlı Birgi beldesinde 10 yıldır sürdürülen restorasyon çalışmaları sona erdi.
 

Belediye Başkanı Cumhur Şener, Aydınoğlulları Beyliği'ne başkentlik yapmış, ilk denizci ve ilk doktoru çıkarmış bir kentin, gelecek kuşaklara tarihi dokusu içinde bırakılması gerektiğine inandığını söyledi.

 

Ege tarihinde özel bir yere sahip olan Birgi'de, tarihi yapıların korunması için yaklaşık 10 yıl önce başlatılan restorasyon çalışmalarının sürdüğünü aktaran Şener, ''Birgi, yapılan restorasyon çalışmaların ardından kimlikli bir kent haline gelmiştir. 2010 yılından itibaren, yapılan çalışmaların meyvelerini almaya başlayacağımızı umuyorum'' dedi.

 

Yapılan restorasyon ve düzenleme çalışmalarıyla ilgili bilgi veren Belediye Başkanı Şener, şunları kaydetti: ''Yaklaşık bir yıldır süren Şehit Gürol Madan Caddesi cephe iyileştirme çalışmaları sona erdi. Bu çalışmalarla tarihi Çakırağa Konağı önündeki uzun cadde yeniden eski ihtişamlı günlerine döndü. Şimdiki hedefimiz, Derviş Ağa Medresesi ile Derviş Ağa Hamamı önündeki alanın eski haline döndürülmesi. Buradaki çalışmalar bittiğinde araç trafiğine kapatacağımız bu alan turistik bir merkeze dönüştürülecek. Medrese yanındaki tek yapı ölçeğindeki evin restorasyonunun bitmesinin ardından burayı 7-8 odalı bir pansiyona dönüştürmek istiyoruz. Gerekirse, Birgi'nin otantik yapısını yansıtan hediyelik eşyalar satış yeri de açabiliriz. 2009'un Haziran ayında ödeneği çıkan bu onarımın nisan ayı sonunda bitmesini bekliyoruz.''

Şener, restorasyon ve düzenleme çalışmalarının belde ekonomisine şimdiden olumlu yansımalarının görülmeye başlandığını dile getirerek, ''Ziyaretçi sayımızda gözle görülür bir artış var. Bu bizi sevindiriyor. Şimdi Birgi'deki pansiyon sayısını artırmaya ve Birgi'ye gelecek talepleri karşılamaya çalışacağız'' dedi.

Tarihi beldede kenti kimliğiyle buluşturma çalışmalarının 2010'da da süreceğine işaret eden Şener, bu çalışmalarla Birgi'nin, bu yıldan itibaren Ege'nin önemli bir turizm merkezi olacağını düşündüğünü sözlerine ekledi.

Ntvmsnbc Emlak, 05.01.2010

KAÇAKÇILARDAN KURTARILAN MUMYALAR ARTIK MÜZEDE

 

Aksaray’da kaçak kazı yapan kişiler tarafından çıkarılan ve operasyonlarda ele geçirilen mumyalar, müzede ziyaretçilerini bekliyor.

 

Aksaray Müze Müdür Vekili Fahri Ayçin, “Anadolu’da İlhanlı Devleti’nin önde gelenleri ve yakınları mumyalanırken, Kapadokya Bölgesi’ndeki Aksaray’da da özellikle Bizans döneminde mumyalama yapılmıştır” dedi. Aksaray’daki mumyaların, teknik açısından Mısır’dakilerden farklı olduğunu ifade eden Fahri Ayçin, “Kapadokya’da bulunan mumyalar Mısır’daki gibi bezle sarma tekniğiyle yapılmamış. Kapadokya’daki mumyalar, bölgede üretilen, cesedi uzun yıllar koruyabilecek özellikteki bir sıvıyla kaplanmış” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 05.01.2010

"OSMANLI'DA CAMİLER FERMANLA YAPILABİLİRDİ"





Türkiye'yi etkisi altına alan fırtına, son günlerde yurt genelinde 9 minarenin yıkılmasına neden oldu. Sadece Muş'ta 5 minare devrilirken, Balıkesir'in Yukarı Yağcılar Köyü'nde yıkılan minare 4 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Peki sorun neydi ve bu minareler birbiri ardına neden yıkılıyordu? Uzmanlar yanıt verdi. Türkiye Mimarlar Odası Başkanı Bülent Tuna'ya göre minarelerin yıkılmasının nedeni bu işleri ehliyetsiz kişilerin yapıyor olması. Minarelerin uzun, ince ve hassas yapılar olduğunu belirten Tuna, şunları söyledi: "Osmanlı zamanında birden fazla minare yapmak bile kayda bağlıyken ve bu sultan ailesine mahsus bir ayrıcalıkken, şimdi isteyen, istediği uzunlukta minare yapabiliyor." 

 

Türkiye İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı H. Serdar Harp, özellikle kamu yapılarında ve bu tür cami gibi dini yapılarda tip projeler uygulandığını söylüyor ve ekliyor: "Bu tür yapıların büyük bir kısmı metal imalat. Bir yerlerde imal edilen minareler başka bir yerlere monte ediliyor." İstanbul İl Müftüsü Prof.Dr. Mustafa Çağrıcı ise konuya farklı bir bakış açısı getiriyor. Camilerin, dernekler tarafından yaptırıldığını belirten Çağrıcı, "Bu dernekleri oluşturan insanlar da kültür düzeyi düşük. Ne mimari düzeyi ne de estetik duygusu, cami gibi son derece önemli bir yapının gerektirdiği düzeyde değil. Toplumun bilgili kültürlü kesimleri cami ve dernekleriyle ilgilense statik ve estetik yapısı da değişir. Eskiden camiler padişah fermanı ve müsadesi ile yapılıyordu. " 

 

Uzmanların bahsettiği tip projeleri yapanlardan biri Karadağ İnşaat Minare'nin sahibi Salih Karadağ. Karadağ, bugüne kadar 55 tane minare yapmış. "Bizim yaptıklarımızdan yıkılan yok" diyor ve ekliyor: "O yıkılanlar eski taş minareler. Sultanahmet gibi eski camilerin minarelerine özenilerek yapılan minareler. Bunlarda demir yok, sadece taş var. Bu nedenle rüzgar fırtına devirebiliyor. Mimar Sinan'a özenip aynısını yapmaya kalkışırsan sonuç bu olur." 

 

İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağırıcı

Bizim cami yapımlarıyla ilgili yasal bir denetim yetkimiz yok. Bunu sık sık gündeme getiriyoruz. Diyanet teşkilat yasası tasarı haline getirildi. O yasayla yetki ve sorumluluk getiriliyor. Birinci derecede sorumlu kurum olarak Diyanet'in yetkisiz hale getirilmesi çok üzücü. 

 

Mimarlar Odası Başkanı Bülent Tuna

Dışardan sanki çok güzelmiş, kendi içinde tutarlıymış gibi görünen minareler ufak bir sallantıda ve fırtınada yıkılıveriyor. Bunları imzalayan meslektaşlarımız tek başına suçlu değil. Çünkü bu işler sipariş veren kesimin isteği doğrultusunda oluyor. Denetim kesinlikle şart. 

 

İnşaat Mühendisleri Odası Bşk. Serdar Harp

Cami inşaatında yöreye göre değişen meteorolojik koşullar dikkate alınmıyor. Camiler ve minarelerin denetimiyle ilgili kimsenin yetkisi yok. Her isteyen istediği şekilde minare yaptırabiliyor. Hayır ve dini yapıların denetleyicisi yok. Çoğu projesiz ve ruhsatsız şekilde yapılıyor.

Sabah, Haber: Mediha Olgun, 05.01.2010

PERİBACALARI BETONLAŞIYOR

 

UNESCO tarafından 1985 yılında “Dünyada korunması gerekli kültür varlığı” kabul edilen Kapadokya’daki peribacalarının yanına beton binalar yapılıyor. 

 

Avanos İlçesi’nde Zelve Örenyeri’nin yakınında, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından peribacalarının 107 metre uzağında, ‘Konuk Ağırlama Merkezi’ yapımına başlandı. Bunun yanı sıra Nevşehir’in Göreme Beldesi´ndeki Yusuf Koç Kilisesi’nin yanında yine beton inşaat başladı. Zelve’deki peribacalarını korumakla yükümlü Kapadokya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun onayıyla yapılan binalar tepkiye neden oldu. Beton yapılanmalarının Kapadokya turizminin sonunu getireceği savunuldu.

Hürriyet, Haber: Ahmet Korkmazer, 05.01.2010

DÜNYA MİRAS ALANLARI YÖNETİM PLANI YAKINDA HAZIR





Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan alanların yönetim planının hazırlanması için 2010 çalışmaları kapsamında hazırlık yapılıyor.

UNESCO tarafından İstanbul'un Dünya Miras Alanı ilan edilen bölgeleri için bir yönetim planı oluşturmak 2010'un en önemli projelerinden biri. Alışılmış planlama pratiklerinden farklı olarak, Yönetim Planlarının amacı, "alan" ile ilgili belli bir ölçeğe sahip bir plan çalışması gerçekleştirmek değil. Yönetim Planları; daha önce hazırlanmış olan üst ölçekli planların, alanın yönetiminde nasıl kullanılabileceğine dair bir yol haritası oluşturan ve alandaki yetki/sorumluluk sahibi kurum/kuruşlar ile alanın kullanıcılarının bir arada aldıkları ortak kararları yansıtacak şekilde, alanın kullanımı ve korumasına yönelik "ortak akılı" oluşturan planlar olarak tarif ediliyor.

Türkiye'de bulunan Dünya Miras Alanı için uygulanmaya konulmuş bir Yönetim Planı henüz mevcut değil. 1985 yılından itibaren devam eden süreçte pek çok kez İstanbul'da incelemelerde bulunmuş olan, UNESCO/ICOMOS Ortak Misyonları bu eksikliğe dikkat çekmiş, 2006 yılından itibaren de İstanbul'da bulunan Dünya Miras Alanları için bir Yönetim Planı hazırlanamadığı takdirde, İstanbul'un "Tehlikede Olan Dünya Mirası Listesine" alınacağına dair uyarı, yıllık Dünya Mirası Komitesi raporlarına yansıtılmıştı. İlgili yerel ve merkezi kurumlar Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile birlikte yol alarak İstanbul Dünya Mirası Alanları için Yönetim Planı oluşturulması için ortak çalışmalara başladı.

Katılımcı, şeffaf, demokratik yeni bir planlama anlayışının ve yönetim modelinin kalıcı bir şekilde kent yönetiminin parçası haline gelebilmesi amacıyla İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteği ile Tarihi Yarımada'nın ve İstanbul'un yönetiminde yeni bir sayfa açacak olan Yönetim Planı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin desteği ile hazırlanacak, 2010 vizyonunun kalıcı bir şekilde kent yönetimin temel belirleyicisi olması için en somut katkı bu Plan aracılığı ile sağlanmış olacak.

Çalışma alanının sınırları Sit Alanları Alan Başkanlığı Danışma Kurulu tarafından, Dünya Mirası Listesi'nde yer alan dört bölge (Süleymaniye, Zeyrek, Sultanahmet Arkeolojik Parkı, Karasurları) sınırlarının dışına çıkarılarak, Tarihi Yarımada'nın tamamını kapsayacak şekilde genişletildi. Yönetim alanı ve tampon bölge", Kültür Bakanlığı ilgili kurullarınca onaylanarak, Tarihi Yarımada'nın tamamını kapsayacak bir Yönetim Planının hazırlanabilmesi için İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından gerçekleştirilen ihale sonunda Tarihi Yarımada Yönetim Planının hazırlanması amacıyla Bimtaş (Boğaziçi İnşaat Müşavirlik AŞ.) çalışmalara başladı.

Yönetim Planı hazırlık süreci, Avrupa Kültür Başkentliği sürecinden bağımsız düşünülemeyecek bir süreç olarak tanımlanıyor.

Yönetim Planı hazırlık sürecine İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın en önemli projelerinden biri olarak öncelik verildi. Süreci destekleyecek diğer projelerin de bir an önce hayata geçirilebilmesi için çalışmalar devam ediyor.

Yeni Şafak, 04.01.2010


Ölü doğmuş bir projenin cenazesi (Devam):

İKİBİN
(S)ON

'İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ' KOMEDİSİ

 

Nihayet, 2010 geldi. Malumunuz, bu yılın ismi konmuş bir özelliği var. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Bir süredir... Pardon, düzeltiyorum... Birkaç yıldır, birilerinin dilinde hep bu "Avrupa Kültür Başkenti" lafı var. Sözüm ona, tanıtımlar yapılıyor. Ama kimse ne olduğunu anlamıyor. Neden? Çünkü, kimse ne olduğunu bilmiyor. Neyi tanıtıyoruz? Kimin için tanıtıyoruz? Bu işin kime, ne faydası var? Tam bir muamma. Sadece bir kesim var, onlar biliyor. Zaten o kesim de, işin içinde. 

 

Geçenlerde, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy ile sohbet ediyoruz... Kimsenin bilmediği ve kimsenin de pek fazla umursamadığı bu konuyu sordum. Başaran Ulusoy, "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesini Başbakan başlattı, şimdi uğraşıyorlar. Keşke Kültür Bakanlığı bu konunun içinde daha aktif olsaydı" diyerek başlıyor anlatmaya ve İstanbul'un, sadece bir yıllığına değil de zaten dünyanın kültür başkenti olduğunu belirtiyor. 

 

Başaran Ulusoy, ilginç bir tespitte de bulunuyor: "Kanun çıkmış. Hükümet parayı vermiş. Alın, yürüyün demiş. Gelip de kaşıkla helvayı yapacak artık hükümet değil ki. Bizim, buluşup anlaşmamız lazım." 

 

Ulusoy'un bu söylemlerinden sorun olduğu anlaşılıyor. Belli ki, ortada bir proje var ve zamanı gelmiş ama halen kimin, ne yapacağı belli değil. Hatta bırakın kimin, ne yapacağını; projenin, başı ve sonu bile belli değil. Başaran Ulusoy'a göre değerlendirmeler bir yıl önce yapılsaydı, çok daha iyi olurdu. Ayrıca, içeriye yönelik tanıtım yapmanın da bir anlamı yok. Önemli olan, yurtdışına yapılacak olan tanıtım. Başaran Ulusoy, "Biz kendimizi içeride zaten anlatıyoruz" diyerek, "2016'da Avrupa Futbol Şampiyonası olacak. Olimpiyatlar var. Turizm bu insanları birbirine bağlıyor. 2010 projesi yine de şansını yakalamak mecburiyetinde" şeklinde konuşuyor. 

 

Yeri gelmişken bilmeyenler için şu bilgiyi de vereyim. Bu projeyi, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı yürütüyor. Yazıcı, aynı zamanda da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Koordinasyon Kurulu Başkanı... Başaran Ulusoy, projenin sadece Kültür Bakanlığı ya da Hayati Yazıcı'nın değil, tüm Türkiye'nin işi olduğuna dikkat çekerek, bir önerisini ortaya atıyor: 

"Bana göre bu proje 2010'da bitmesin. Bir yıl daha müsaade versinler. 2011'in sonuna kadar bitirilmeyen işler bitirilsin. Mesela, müzeler. 2010 bitti, İstanbul bitti diye bir şey olamaz. Sadece Arkeoloji Müzesi'nin altındaki tarihi eserleri çıkarsak, bize 7-8 tane daha müze gerekir." 

Başaran Ulusoy'a göre söz konusu İstanbul olunca, yapılacak çok iş olduğunu da vurguluyor. İstanbul'da yabancı turistler için ortalama kalışın 2 gün olduğunu ve bunu 7 güne çıkarmanın konuşulması gerektiğini belirten Ulusoy, sadece tarihi yarım adayı anlatmanın yetmeyeceğine de dikkat çekiyor. 

 

Sohbetimizin sonunda Başaran Ulusoy, proje kapsamında TÜRSAB'a verilen İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni devreye sokmaya çalıştıklarına da değiniyor. 

 

Evet... Ulusoy ile, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti üzerine yaptığımız sohbet böyle. Anlaşılacağı üzere ortada bir proje ve bunun için de harcanan çok ciddi paralar var. Ama henüz net bir durum yok. Kimin bu projede, nasıl ve ne şekilde yer alacağı bile belli değil. Aynı şekilde proje kapsamında nelerin yapılacağı da... 

 

Yanlış anlaşılmasın... Yıl, 2010. Daha açık anlatımla... İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti. Tabi, sözüm ona. Biz ise halen proje diyoruz.

Referans, Haber: Noyan Doğan, 04.01.2010


******


İSTANBUL ARTIK AVRUPA'NIN 'ÜÇ KÜLTÜR BAŞKENTİ'NDEN BİRİ





Avrupa Birliği’nin kararı ile 2010’a girilmesi ile birlikte İstanbul, Macaristan’ın Pecs ve Almanya’nın Ruhr bölgesi "Kültür Başkenti" unvanını alırken, Avrupa’da birçok kentin bu unvanı almak için kuyrukta beklediği belirtildi. 

 

"Avrupa Kültür Başkenti" düşüncesi fikri ilk kez 1985 yılında dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atıldı. Aynı yıl Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi projenin kapsamını belirledi ve uygulamaya koydu. 1985’ten 2000 yılına kadar Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildi. 2000 yılına gelindiğinde, yeni binyıl nedeniyle Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB Adayı olan ülkelerin kentlerine verilmeye başlandı. Bu tarihten sonra sırasıyla "Kültür Başkenti" seçilen kentler şöyle sıralandı: 

 

* 1985 Atina -Yunanistan, * 1986 Floransa -İtalya, * 1987 Amsterdam -Hollanda, * 1988 Berlin -Almanya, * 1989 Paris -Fransa, * 1990 Glasgow -İskoçya, * 1991 Dublin -İrlanda, * 1992 Madrid -İspanya, * 1993 Anvers -Belçika, * 1994 Lizbon -Portekiz, * 1995 Lüksemburg, * 1996 Kopenhag -Danimarka, * 1997 Selanik -Yunanistan, * 1998 Stockholm -İsveç, * 1999 Weimar -Almanya, * 2000 Avignon -Fransa, Bergen -Norveç, Bologna -İtalya, Brüksel -Belçika, Helsinki -Finlandiya, Krakov -Polonya, Reykjavik -İzlanda, Prag -Çek Cumhuriyeti, Santiago de Compostela -İspanya, * 2001 Porto -Portekiz, Rotterdam -Holanda, * 2002 Bruges -Belçika, * 2003 Salamanca -İspanya, Graz -Avusturya, * 2004 Genova -İtalya, Lille -Fransa, * 2005 Cork -İrlanda, * 2006 Patras -Yunanistan, * 2007 Lüksemburg, Sibiu -Romanya, * 2008 Liverpool -İngiltere, Stavanger -Norveç, * 2009 Linz -Avusturya. 

 

Avrupa Birliği, 2004 yılında 10 yeni ülkenin daha üye olmasıyla birlikte 27 üyeli hale gelirken topluluk yıl iki kenti kültür başkenti olarak belirleme kararı aldı. AB’nin aday ülkeler arasında "kültür başkenti" seçim yapmasının 6 yıl sürdüğü, önümüzdeki 2011’de bu unvanı Turku (Finlandiya) ve Talin (Estonya) alırken bunları 2012’de Guimaraes (Portekiz) ve Maribor (Slovenya) takip edecek. 2013’de Marsilya (Fransa) ve Kosice (Slovakya) kültür başkenti olacak.

AB Komisyonu’nun kültür-sanat işlerinden sorumlu üyesi John Mcdonald, bu süreci Deutche Welle’ye değerlendirirken, "Yeni ülkeler üye olduğunda bir ülkenin kültür başkenti için yeterli olmadığının farkına vardık. Başkentin sırayla diğer ülkelere geçmesi çok uzun sürüyordu. Doğu Avrupalı üye ülkelerin uzun süre beklememesi için iki kentte karar kılındı" dedi. 

 

‘Avrupa Kültür Başkeni' unvanını alan ülkeler ilk yıllarda bazı konser ya da kültür sergileriyle yetinirken, günümüzde bir dizi etkinlik düzenlemeye başladı. AB Komisyonu'nun kültür- sanattan sorumlu üyesi Macdonald, kültür başkentlerinin bu unvanı başka bir kente devrettikten sonra da çalışmalarını sürdürmesine özen gösterdiklerini anlatırken, “Kültür başkentinin sadece kısa süreli çalışmalar yapmamasına çaba gösteriyoruz. Bir yıl sonunda kültür başkentliğini bırakması halinde bile etkinliklere devam edilmeli. Kentlerin seçilmesinde kültürel çalışmaların uzun süre sürdürülmesi kriterlerden biri” diye konuştu.

 

Avrupa Birliği’nin hedefleri arasında somut projeler, kültür merkezlerinin restore edilmesi, sanayide dönüşüm ve yeni kültür-sanat evlerinin inşa edilmesi yer alıyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun yaptığı araştırmaya göre ‘kültür başkenti' sıfatını almak o kente birçok yarar sağlıyor. 

 

Diğer "başkentlerde" durum 

Bu yıl İstanbul ile birlikte ‘kültür başkenti' unvanını paylaşan Ruhr Havzası’nda 53 kent binlerce etkinlik hazırladı. Sponsor ve belediyelerin finanse ettiği Ruhr Havzası’nın 2010’un bütçesi 65 milyon euro olarak belirlendi. AB başlangıç için 1.5 milyon euro yardımda bulundu. AB Komisyonu’nun kültür-sanattan sorumlu üyesi John Macdonad bunun diğer sponsorları harekete geçirmek için küçük ve sembolik miktar olduğunu bildirdi. 

 

Essen ve çevresindeki 53 köy ve kentten oluşan bir dönemlerin madencilik ve demir-çelik sanayii merkezi Ruhr Bölgesi, 171 farklı ülke ve kültürden 5 milyon 300 bin insanın yaşadığı Almanya’nın en büyük sanayi bölgelerinden biri. 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak 2010 programını tamamlayan ve tanıtım çalışmalarına başlayan Ruhr 2010, bölgenin kendine özgü kültürel dokusu ve çok kültürlü yapısını dikkate alarak bir konsept oluşturdu. Ruhr 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında 2010 yılı boyunca 300’den fazla proje ve 2 bin 500’den fazla etkinliğin gerçekleştirileceği belirtildi. 

 

Macaristan’ın Baranya eyaletinin (ülkenin Transdanubya adı verilen Batı bölgesindeki 3 eyaletten biri) başkenti Pecs’de, kültürel faaliyetler için belediye, Kültür ve Eğitim Bakanlığı, Pecs Üniversitesi, Baranya Eyalet Belediyesi ile koordinasyon sağlarken bütçe hazırlandı.

Hürriyet, Haber: İhsan Dörtkardeş, 05.01.2010


******


İSTANBUL 2010 GÖNÜLLÜLERİNİ ARIYOR

 

İstanbul, artık Avrupa'nın Kültür Başkenti. 2010 AKB Ajansı bünyesinde gerçekleşen etkinlikler hızla devam ederken, Eylül 2009'dan bu yana çalışmalarını sürdüren 2010 Avrupa Kültür Başkenti Gönüllü Programı, İstanbulluları da bu etkinliklere ortak olmaya çağırıyor.

 

Gönüllüler, tekrarı olmayacak Avrupa Kültür Başkenti organizasyonunun mutfağında yer alacak ve tüm süreci yakından takip edebilecek. Bunun yanı sıra gönüllüler; eğitim, gezi ve diğer sosyal etkinliklerden yararlanma fırsatına da sahip. Eğer siz de 'Gönüllü Olmak İstiyorum' diyorsanız, her çarşamba 15.00-17.00 ve her cumartesi 11.00-13.00 saatleri arasında İstiklal Cad. Atlas Pasajı İstanbul 2010 ofisinde düzenlenen tanışma toplantılarına katılabilirsiniz. (0212 377 0273 / www.istanbul2010.org/gonullu)

Zaman, 07.01.2010


******


KÜLTÜR MERKEZİ OLMAYAN AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ

 

İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olma süreci 1 Ocak itibariyle başladı. Resmi açılış tarihi ise 16 Ocak. 2010 yılı sonuna kadar, üç yıl için yaklaşık olarak 600 milyon lirayı bulacak bütçesiyle, İstanbul'un 'Dünyanın en ilham verici kenti" ruhunu yaşatacaklarını söyleyen 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKB) Başkanı Şekib Avdagiç, açılış öncesi heyecanını ve üzüntülerini SABAH'la paylaştı. Avdagiç, 16 Ocak'ta Haliç Kongre ve Kültür Merkezi'ndeki açılış töreniyle ilgili "İstanbul ses, müzik, şiir, dans ve görüntüyle 5 unsurda buluşacak. İstanbul'u İstanbul yapan her şey burada olacak. Özellikle içinden cımbızla farklı etnik kökenlerin birleşimi diye sunulmasına karşıyız. Burada etnik köken bazlı program yapmıyoruz. İstanbul bazlı program yapıyoruz" dedi.

Yıkımından hükümetçe vazgeçilen ve ajans tarafından yenilenmesine karar verilen Atatürk Kültür Merkezi'yle (AKM) ilgili geçen ay mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkması ise Avdagiç'i hayal kırıklığına uğratmış. Bu kararla, "Kültür Başkenti İstanbul'un kültür merkezsiz kaldığını" vurgulayan Avdagiç, süreci ve tepkisini şöyle dile getirdi: "Çok çabaladık. Taraflarla masaya oturduk. 6 kez 22 saat toplantı yaptık. Yenileme giderleri ajans tarafından karşılanacaktı. Yenilemeye karşı yürütmeyi durdurma kararı alan Kültür Emekçileri Sendikası'yla, ilgili sivil toplum kuruluşları, mimari çalışmayı yapan Murat Tabanlıoğlu ve arkadaşlarıyla toplantılar yaptık. Uzlaşıya bağlı olarak projelerimizi hazırladık. Bakanlıktan onaydan geçirdik. Anıtlar Kurulu'nun Yazı İşlerine kaydettirdik. Kültür Emekçileri Sendikası şikayetini geri alacağına dair söz verdi. Sözlerini yerine getirmeyenleri kınıyorum. Onları İstanbullulara ve kamuoyuna şikayet ediyorum. Bu tutum, AKM'yi kimin yapmak istemediğini ortaya koymuştur. AKM halktan kopuk, soğuk, konseptiyle günümüz beklentilerini, arzularını, karşılamayan, gençlerin kültürle buluşmalarına engel bir yapı. Birilerinin işine gelmedi. Buranın kapalı olmasından rahatlar galiba." Üzüntülerini kamuoyuyla AKM önünde lastik yakarak, protesto gösterisiyle duyurmak istediklerini belirten Avdagiç "Sonra ajans olarak bundan vazgeçtik. Ama çok tepkiliyiz. Orada lastik yakmamızın sembolik anlamları olacaktı" dedi. Yapılan projeleri de değerlendiren Avdagiç, İstanbul'un 8 bin yıllık tarihini belgeleyen Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait eserlerin bir arada bulunduğu Yenikapı'daki kazı alanının 2010'un gözdesi olacağını söyledi. Avdagiç, "Burada tüm dünyayı kıskandıran bir proje yürütülüyor. Yenikapı'daki kazı alanı için Gar Gazinosu'nun olduğu alanda 18 metre yüksekliğinde çelik iskele üzerine 'seyir kulesi' oluşturacağı, kulesinden Avrupa'dan gelen sanatçılar, ziyaretçiler, turistler, kazı alanını gözlemleyebilecek. Burası büyük bir çekim merkezi olacak" diye konuştu.

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul yılının en önemli projelerinden biri de Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi'nin yenilenmesiydi. Yıkımı gündeme geldiğinde büyük tartışmalara yol açan ve hükümetin projeden vazgeçmesiyle devreye Ajans girdi. 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı AKM'nin yıkılmadan yenilenmesi için projeyi hazırladı ve taraflarla görüşerek uzlaşma sağlandı. Yenileme giderleri Ajans tarafından karşılanacaktı. Ancak itiraz geri çekilmeyince yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

Avdagiç, Ayasofya'da 16 yıldır kurulu demir iskelenin sökülmeye başlandığını müjdeledi. Kubbenin 4 çeyreğinde yapılan çalışmaların Ajans'la birlikte hızlandığını belirten Avdagiç, " Önceki gece sökülmeye başlandı. 56 metrelik iskeleden 46 metreye kadar indi. Açılışa kadar bitirilmesi hedefleniyor" dedi.

Sabah, Haber: Gül Kireklo, 08.01.2010


******


İSTANBUL 2010'DAN GERİYE NE KALACAK?





Birkaç gün önce (3 Ocak 2010) İngiliz The Observer gazetesinde bir yazı yayınlandı. Başlık: “İstanbul: Boğaz Kıyısında Sultanlar ve Alışveriş…” Alt başlık ise şöyle: “Kıtalar ve İnançlar arasında dengede duran İstanbul, 2010 Yılının Avrupa Kültür Başkenti ve bu yıl mutlak görülmesi gereken bir kent.”

Gezi sayfasında Barbara Ellen imzalı yazı nasıl başlıyor, ilk cümlesi nedir, biliyor musunuz?

“İstanbul’daki ilk tecrübemizin, soyulmak, bir üçkağıtçının turist kazığını yemek, utanç verici olmaktan öte bir olaydı. Ama oldu. Otelimize dönerken, gezi arkadaşım Emma ve benim başımıza geldi.”

Yazar, arkadaşı Emma’nın “New York Times” gazetesinde okuduğu bir başka yazıyı referans gösteriyor: “Yolculuklarda kaçınmanız gereken en büyük on sahtekarlık” listesinde yer alan “İstanbul taksi şoförlerinin ünlü numarası”nı anlatıyor. Sizin verdiğiniz 50 lirayı şoför ayaklarının dibine bırakıp, yerine koyduğu 5 lirayı gösterip, sizden ikinci bir 50 lira alıyor. Yazar, “Sizin de başınıza gelirse, bizim gibi yapmayın, bu çok yaygın numarayı derhal yetkililere bildirin” öğüdüyle bu faslı kapıyor.

Gezi edebiyatına geçebilecek nitelikte bir yazı olmasa da, maddi yanlışları olsa da yazının bundan sonrası büyük methiye. “Büyüleyici”, “tapılası” “heyecan verici”, “tarihe kök salmış”, “modern”, “sonsuz dinamizm” gibi nitelemeler ve “bu yıl sona ermeden mutlak İstanbul’a gidin, görün” önerisiyle bitiyor bu uzun yazı.

Gelin görün ki, ağzınızla kuş tutsanız bile “taksicilerin ünlü numarası”nı kolay kolay unutturamazsınız!

Başkaları değil, kendimiz için
2010 geldi. Biz hala proje bazında konuşuyoruz. Kente kalıcı ne kazandırabildik sorusu hala havada. Nerede yeni müzelerimiz, opera binamız, konser salonlarımız? Onun kabahati, bunun kabahati suçlamalarıyla sürüp giden AKM rezilliği… Hala düşlerime giren Frank O. Gehry imzalı, Tepebaşı’nda yapılması tasarlanan Suna ve İnan Kıraç Çağdaş Sanat Müzesi… Neyse ki, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu önümüzdeki hafta açılıyor…

Yolları caddeleri bunca delik deşik, asfaltı bunca kalitesiz kültür başkenti olabilir mi? Kentin en anlam yüklü ünlü meydanı, Taksim Meydanı, otobüs garajına dönüşmüş bir kültür başkenti nasıl olur?

Ben İstanbul 2010’u doğrusu yabancılar için değil kendimiz için isteyenlerdendim. Tamam, yıl boyunca çeşitli etkinlikler yer alacak. 250 proje hayata geçecekmiş. Çok iyi de bunların ne kadarı kalıcı ya da toplum yaşamını dönüştürücü nitelikte olacak ondan pek emin değilim…

 

İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildiği güne dek yapılan çalışmaları, verilen emek ve çabayı, karar anına dek yaşanan coşkuyu düşününce o günlerden bugünlere bir “düşüş” ve “düş kırıklığı” yaşandığını itiraf etmeliyim. Şimdi geriye dönüp yeniden kavgalara tutuşmanın zamanı değil. Şimdi, sadece ve sadece ileriye bakıp, yapıcı önerilerle katkıda bulunma zamanı.

İstanbul’u İstanbul yapan çeşitli yapıların (Kız Kulesi, Haydarpaşa Garı, Ayasofya, Süleymaniye vb…) kendi konumlarından koparılıp, farklı yerlere yerleştirilmiş afişlerini her yerde görmeye başladık. Oysa onlar hep aynı yerde duruyor. Farkındalığı arttırmak için güzel bir buluş bence…

Yurtdışı tanıtımlarında kullanılan slogan da bence güzel: “İstanbul, dünyanın en ilham verici kenti”… Yolsuzluğa, sahtekarlığa, üçkağıtçılığa ilham vermediği sürece mesele yok!

16 Ocak'ta İstanbul perde diyor
2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti 16 Ocak’ta Yekta Kara’nın hazırladığı bir programla Haliç Kongre Merkezi’nde start alıyor. Hazırlayan Yekta Kara olunca, ben emin sularda yüzdüğümüze inanıyorum.

Açılış gösterisini beş farklı unsurla gerçekleştiriyor Yekta Kara: İstanbul’un sesleri, İstanbul’un şiirleri, İstanbul’un müzikleri, İstanbul’un dansları ve İstanbul’un görüntüleri…

Dev sahnede 300, (İstanbul Senfoni Orkestrası, Devlet Opera ve Balesi, çocuk korosu, dansçılar, solistler) sahne gerisinde 100 kişinin görev alacağı dev bir şölen…

Bu açılıştan sonra etkinlikler birbirini izleyecek.

Benim merakım şu: 2010 yılı sona erdiğinde, acaba İstanbul 2010’dan geriye ne kalacak? Biraz daha çok turist gelmesi, İstanbul’da kalış sürelerini 2 günden 4 güne çıkarmaları, dış basında birkaç iyi yazının çıkması, elbet bunlar da iyi. Ama asıl soru: 2011 yılına İstanbul’un kendi insanlarına ne devredeceğiz???

Cumhuriyet, Yazı: Zeynep Oral, 08.01.2010


******


AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ KUTLAMALARI 16 OCAK'TA

 

Takvimlerin 2010'u göstermesiyle "Avrupa Kültür Başkenti" unvanına sahip olan İstanbul, 16 Ocakta Haliç Kongre Merkezinde düzenlenecek resmi törenle etkinlerine start verecek.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansından yapılan açıklamaya göre İstanbul, 16 Ocak'ta "2010 Avrupa Kültür Başkenti" unvanının resmi kutlamasında İstanbullulara ve üst düzey uluslararası konuklara ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Resmi açılış kutlamaları, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün teşrifleri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın himayeleri, Türk siyaset ve iş dünyasından önemli isimler, Avrupa ülkeleri ve Türkiye'ye komşu ülkelerden üst düzey devlet temsilcileri, kültür-sanat alanlarında uluslararası konuklar, Türk ve yabancı medya mensupları ve İstanbulluların katılımıyla gerçekleştirilecek.

Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ın kutlamaları başlatmasıyla altın boynuz Haliç unutulmayacak bir havai fişek ve ışık gösterisine ev sahipliği yapacak.

Haliç'teki gösteri Taksim, Kadıköy, Sultanahmet, Beylikdüzü, Pendik ve Bağcılar'daki kutlama merkezlerindeki dev ekranlardan izlenebilecek.

Haliç'teki tören, koreografisi Yekta Kara tarafından gerçekleştirilen özel bir sahne performansıyla devam edecek.

Dansı, operayı, şiiri ve unutulmaz ezgileri içerecek, alanının önde gelen isimlerinin sahneye koyacağı performans bir saat boyunca seyredenlere unutulmaz anlar yaşatacak.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kutlamaları gece boyunca eş zamanlı olarak kentin farklı noktalarında İstanbullular ile ünlü şarkıcı ve grupları, yerli ve yabancı gösteri topluluklarının özel performanslarını buluşturacak. Tarkan, Mor ve Ötesi, Mercan Dede, Nil Karaibrahimgil, Kıraç ve Zara İstanbullularla meydanlarda buluşacak.

Taksim Meydanı'nda Tarkan konserinin hemen öncesinde gerçekleşecek ateş gösterisi ve Kadıköy Meydanı'ndaki dev balonların gösterileri İstanbullulara unutulmaz anlar yaşatacak.

İstanbul'da 16 Ocak'ta İstanbullulara kesintisiz sanat imkanı sunulacak.

Bu özel gece için İstanbul'da birçok müze saat 24.00'e kadar kapılarını açık tutacak.

İstanbullular ve gecenin organizasyonu için kente davet edilen uluslararası diplomatlar, basın mensupları ve kültür sanat dünyasının önde gelen isimleri belki de hayatlarında ilk kez böylesine önemli kültür mabetlerini gecenin ilerleyen saatlerinde gezebilme fırsatı bulacak.

Cnn Türk, 08.01.2010


ÇEMBERLİTAŞ NİHAYET GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Yaklaşık 1.700 yıl önce Roma'nın Hıristiyanlığı kabulünün sembolü olarak dikilen Çemberlitaş Sütunu 12 yıldır iskeleler arasında saklanıyordu. Tarihi sütunun nihayet yenilenme çalışmaları tamamlandı. Çok yakında sütünün açılacağını belirten Mustafa Demir, Yenikapı'daki Marmaray kazısından çıkan eserlerin de kazı alanının hemen batısında bir açık hava müzesinde sergilenebilmesi için çalıştıklarını söyledi.

Yeni Şafak, 04.01.2010

100 MİLYON DOLARA MALOLACAK ARŞİV BİNASININ TEMELİ ATILIYOR 

 

Modern arşivcilik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapılacak en büyük Osmanlı arşivleri binasının temeli yarın (4 Ocak 2010) atılacak. İstanbul Kağıthane'de inşa edilecek binada dört ayrı mekanda dağınık haldeki arşivler 'Osmanlı Arşiv Sitesi' adı altında tek çatıda toplanacak. 

 

100 milyon dolara mal olacak binanın inşaatı Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından ihale edildi. 80 bin metrekare alana sahip projenin yaklaşık 50 bin metrekaresi yer altında kalacak. Sultanahmet'te yer alan Osmanlı arşivleri, yaklaşık beş yıl sürecek bir çalışmanın ardından Kağıthane'ye taşınacak. 

 

Konu ile ilgili Zaman'a açıklamalarda bulunan TOKİ İstanbul Uygulama Daire Başkanı Niyazi Özdemir, arşiv sitesinin ihale bedelinin 132 milyon lira olduğunu söyledi. Şantiyelerin kurulduğunu ve projenin bitirilme aşamasına geldiğini dile getiren Özdemir, "Osmanlı Arşiv Sitesi, tarihi dokuya uygun özgün bir mimari tasarım ile inşa edilecek." dedi.

 

Toplam 115 bin metrekare inşaat alanına sahip olacak site içinde 10 blok inşa edilecek. Bloklarda, idari bina, 350 kişilik araştırma salonu, araştırma enstitüsü, kütüphane ve müze, dijital arşivleme, restorasyon, yayın ve tanıtım hizmetleri, tasnif çalışmaları ve destek hizmetleri ünitesi, yemekhane ve sosyal tesisler ile 2 bin 500 kişilik kongre merkezi yer alacak.

 

Kağıthane'ye yapılacak arşiv, Osmanlı dönemine ait önemli eserleri bünyesinde barındıracak. Sitede, arşivciliğin son teknolojileri kullanılacak. Yüz yıllık belgelerin saklanacağı binada iklimlendirme sistemleri, dijital okuma, kolay erişim gibi sistemlerin yanında cep okuma odaları, konferans salonları, yüksek güvenlik sistemleri de bulunacak. Arşiv sitesinde, 370 bin defter, 100 milyon civarında da belge bulunacak. Müzede ayrıca, Fatih'in Bosna Fermanı, Karlofça Antlaşması, Baltalimanı Sözleşmesi ve diğer devletlerle yapılan anlaşmaların birer nüshası da bulunacak.

 

Site içindeki arşiv depoları kaya oyuklarının içine gömülecek ve böylece arşiv yalnızca sele karşı değil, deprem, kimyevi ve biyolojik saldırılara karşı da korunmuş olacak. Sitede 3,5 kat olarak planlanan depo üniteleri, tamamen raf kurulu olduğunda 150 bin metre raf alanı oluşacak ve yaklaşık 1.000 personel çalışacak. Osmanlı Arşiv Sitesi'nin, Vatikan'da bulunan arşiv binasına benzetildiği de söyleniyor. Yetkililerin verdiği bilgiye göre Kağıthane'de yapılacak sitenin Vatikan'daki benzerinden çok daha farklı olduğuna dikkat çekiliyor. Osmanlı Arşiv Sitesi'nin Vatikan'daki benzerinden daha büyük olacağı söyleniyor. Arşiv sitesi inşaatının 2011 yılı sonunda bitirilerek, 2012 yılı başında hizmete girmesi planlanıyor.

Zaman, Haber: Fatma Turan, 04.01.2010

BİZANS DÖNEMİ KAYIP ALTINLARINA TAKİPSİZLİK KARARI

 

Zeytinburnu'ndaki askeri tesislerde bulunduğu öne sürülen Bizans darphanesinden çıkarılan 80 ton altına Ergenekon örgütünce el konulduğu iddiasıyla MİT mensupları Murat S. ve Zikri A. ile Kartal Kızılay İlçe Şube Başkanı Rıfat C. K.'nın da aralarında bulunduğu 5 şüpheli hakkında, delil yetersizliğinden takipsizlik kararı verildi. Olay, Zeytinburnu'nda orduya ait Ağır Bakım Tesisleri'nde askerlik yapan bir er gece komutanlarından gizli olarak bira içmek için girdiği marangozhane bölümünde altınları bulmasıyla patlak vermişti.

Sabah, 04.01.2010

OSMANLI MİMARİSİ YENİDEN CANLANACAK

 

 

Aydın'ın Karacasu İlçesi, ünlü antik kenti Afrodisias'la birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yapılmış tarihi evleri ile de adından söz ettirmeye çalışıyor. Karacasu Belediye eski Başkanı Emin Mete'nin başlattığı çalışmaları devam ettiren yeni Belediye Başkanı Mustafa Büyükyapıcı, Tarihi Kentler Birliği'ne üye olan Karacasu'nun tarihi zenginliklerinin korunması için çalışmaları hızlandırdı. Başkan Büyükyapıcı "Elimizdeki tarihin kıymetini bilmek zorundayız" dedi.

Türkiye'de Anıtlar Kurulu'nun koruma altına aldığı 44 sokaktan ikisinin Karacasu'da olduğunu söyleyen Başkan Büyükyapıcı "Bunlar Büyükdağlı mahallesindeki Küçükarık ve Cabi mahallesindeki Dellalzade sokaktır" dedi. Küçükarık Sokak için Anıtlar Kurulu'ndan 20 bin TL ödenek çıkartıldığını kaydeden Büyükyapıcı, sokağın restorasyon ihalesinin yapıldığını söyledi.

Cabi mahallesindeki Dellalzade sokağı ise ödenek beklediğini ifade eden Büyükyapıcı, sözlerine şöyle devam etti: Korunmasını ve restorasyonunu sağlamak istediğimiz evlerin sahipleri ile çeşitli toplantılar yaparak ikna yoluna gidiyoruz. Bina sahipleri kendileri bir çivi çakamadıkları evlerinin koruma altına alınmasından sonra restorasyon konusunda Anıtlar Kurulu'ndan destek alacaklarını anlatmaya çalışıyoruz. Birgi ve Cumalıkazık'ı örnek gösteriyoruz ve bu örnekleri mal sahiplerine göstermek için geziler düzenleyeceğiz. Mal sahiplerimiz bu örnekleri gördüklerinde evlerini sahiplenerek bize destek vereceklerdir."

Yeni evlerle iç içe girdiği için 1800'lü yıllardan kalma tarihi Osmanlı evlerinin birçoğunun yıkılıp yerine yeni binalar yapıldığını dile getiren Büyükyapıcı, "Arnavut kaldırımlı sokaklarımız ve cumbalı evlerimiz koruma altında olmadığı için tahrip olmuştur" dedi. Tarihi Kentler Birliği'ne üye olduktan sonra yaklaşık 50 evin koruma altına alındığının altını çizen Büyükyapıcı, ayrıca 36 civarında tarihi toprak damlı seramik atölyesi için "koruma" ve "restorasyon" başvurusunda bulunduklarını söyledi.

Yeni Asır, Haber: Ali Soydemir, 04.01.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA YENİ YIL OPERASYONU

 

 

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı'nca, yılın ilk günlerinde düzenlenen operasyonlarda 5 kişi MS 2 ve 3'üncü yüzyıllara ait 495 sikke ile yakalandı. Jandarma ekipleri yapılan istihbari çalışmalar sonrası İstanbul Tuzla, İzmir ve Ankara'dan getirilen tarihi eser niteliğindeki eserleri satmak için müşteri arayan şahısları tespit ederek bağlantı kurdu. Sivil jandarma ekipleri satıcılarla bağlantıya geçerek alıcı kimliğinde anlaşma sağladı. Ekipler tarihi eser kaçakçılığı yaptığı ileri sürülen kişilerin yakalanması için alınan izinlerin ardından 30 Aralık'ta ve 2 Ocak'ta 2 ayrı operasyon düzenledi. Operasyonlarda, 5 kişi ile birlikte 495 sikke ele geçirildi. Jandarmanın toplam 250 bin dolara anlaştığı sikkelerin üzerinde Roma imparator ve imparatoriçelerinin isimleri yer alıyor.

 

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı 2009 yılında tarihi eser kaçakçılarına yönelik 51 operasyonda 8 bin 34 parça tarihi eserle birlikte 76 kişiyi yakalayarak adli makamlara sevk etti. Adliyeye sevk edilenlerden 25'i tutuklanarak cezaevine kondu.

Sabah, 04.01.2010

AFGANİSTAN'DAN MOĞOLİSTAN'A TÜRK ESERLERİ İHYA EDİLİYOR





Kültür Bakanlığı ve TİKA, yurtdışındaki tarihî eser restorasyonlarında sınır tanımıyor. Balkanlar ve Ortadoğu ağırlıklı yürütülen projeler, Kırım, Meksika, Moğolistan ve Afganistan'ı da içine alan geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Balkan ülkelerindeki restorasyonlara bizzat katılan Prof.Dr. Hakkı Acun, tarihî eserlerin yenilenmesinin bölge halkına moral verdiğini ve ziyaretçi sayısını artırdığını gözlemlemiş.

 

Yurtdışında bulunan Türk eserleri bir bir yenileniyor. Dış politikadaki hareketliliğe paralel olarak, sınırlarının dışındaki tarihî eser restorasyonlarına hız veren Türkiye, Moğolistan'dan Meksika'ya geniş bir coğrafyada bakıma muhtaç camileri, türbeleri ve külliyeleri ihya ediyor. Kültür Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı'nca (TİKA) yürütülen onarım çalışmaları 2010 yılı içinde tamamlanmış olacak.

 

Yenilenen eserlerin 'sembol' eserler olması, yapılan çalışmaların ehemmiyetini daha da artırıyor. Balkan ülkelerindeki tarihî eserlerin ağırlıkta olduğu restorasyon çalışmalarını yürüten Kültür Bakanlığı, şu günlerde Murat Reis Külliyesi'nin onarımında karşılaşılan pürüzü çözmeye çalışıyor. Rodos Adası'ndaki külliyenin restorasyonundaki yanlış uygulamanın düzeltilmesi için girişimde bulunan Dışişleri Bakanlığı, Yunan makamlarından olumlu bir cevap bekliyor.

 

Müzeler Genel Müdürlüğü, Mehmet Akif Ersoy'un Mısır'da 1925-1935 yılları arasında kiracı olarak yaşadığı evi bir müzeye dönüştürmek istiyor. TİKA da Afganistan'ın Belh şehrinde bulunan 800 yıllık Bahaeddin Veled Medresesi'ni onarmayı planlanıyor. Kültür Bakanlığı, kısa süre önce tamamladığı Moğolistan'daki Türk Anıtları Projesi ile Göktürk Abideleri'nin bulunduğu bölgeyi 1300 yıl önceki canlılığına kavuşturmayı amaçlıyor. Meksika'daki Osmanlı saat kulesiyle ilgili de bir gelişme yaşandı. Türkiye, 1910 yılında Osmanlı vatandaşlarının armağan ettiği saat için de gerekli çinileri üretip maddi destek verecek. Balkanlar'daki tarihî eser restorasyonlarını ekibiyle birlikte yürüten Prof.Dr. Hakkı Acun, Türk dış politikasındaki açılımla birlikte dışarıdaki eserlerin onarımı için ayrılan bütçenin büyüdüğünü hatırlatıyor. Sekiz yıldır Balkan ülkelerinde çalışan Prof. Acun; restore çalışmalarının Türkiye'nin dışarıdaki prestijini artırdığını ve daha önemlisi bugün hala 'Müslüman' demek için 'Türk' kelimesini kullanan Balkan halkına güven verdiğini söylüyor.

 

Nerede, hangi eser onarılıyor?

  • Suriye'de Süleyman Şah Türbesi onarımının 2010 yılının ilk ayları içerisinde tamamlanması düşünülüyor.

  • Yunanistan'da Selanik Atatürk Evi Müzesi'nin düzenleme çalışmaları için sponsorluk anlaşması imzalandı.

  • Macaristan'da Budapeşte Gülbaba Türbesi'nin çevre düzenlemesi devam ediyor.

  • Bulgaristan'da Filibe Muradiye Camii onarıldı. Maktul İbrahim Paşa, Köstendil Fatih ve Şumnu Şerif Halil Paşa camilerinin onarımı sürüyor. 2010-2014 yılları arasında Bulgaristan'da restore edilecek Osmanlı eserleri ise şöyle: Varna Provadiya Sarı Hüseyin Camii, Sofya Banyabaşı Camii, Silistre Kurşunlu Camii, Sofya İhtiman Gazi Mihal Camii ve Külliyesi, Eski Zağra Hamzabey Camii

  • Makedonya'da Mustafa Paşa Camii'nin restorasyonu tamamlandı; ancak kalem işi çalışmaları halen devam ediyor. Üsküp'teki Kurşunlu Han ile İstanbul Taksim'deki Seyran Apartmanı'nın bir katında onarım çalışmaları başladı.

  • Kosova'daki Sinan Paşa ve Fatih camilerinin onarımı bitmek üzere. Sultan Murat Hüdavendigar Türbesi'nin Selamlık binası ise tamamlanmış durumda.

  • Arnavutluk'ta bulunan Osmanlı camilerinin restorasyonu için malî ve teknik çalışmalar devam ediyor.

  • Kırım'da Zincirli Medrese ve Hacı Giray Han Türbesi'nin restorasyonu bitmiş durumda.

Zaman, Haber: Ülkü Özel Akagündüz, 04.01.2010

BİR KENT MERKEZİNİN SEYRİ

 

Türkiye’de kentleşme olgusu ve kentlerin gelişim serüveni, Türk modernleşme sürecinden ayrı düşünülemez. Kentlerin bir bütün olarak planlanması ve bu doğrultuda inşa edilmesi Cumhuriyet süreciyle başlar. Bunun en özgün örneğini, Ankara oluşturur. Ankara, Cumhuriyet’in kurucu felsefesi ve Mustafa Kemal’in bilimsel yaklaşımı önemseyen tavrı sonucunda belli bir plan ve bu plana temel oluşturan estetik ve mimari bir müdahaleyle şekillenir. Bu yeni yaratım süreci, Ankara’nın tarihsel birikimini ve eserlerini koruyan, onları görünür kılan bir içerik taşır. Başkentin imar edildiği ilk yıllarda, geleneksel ve modern unsurların birarada kullanılmasıyla hedeflenen, Ankara’nın birçok uygarlığa yaptığı ev sahipliğini vurgulamak ve geçmişin bu köklü özelliklerini çağdaş ülkelerin değerleriyle birleştiren yepyeni bir kentsel doku yaratmaktır. 

 

Kızılay’ın ve genelde Çankaya’nın bu anlamda özel bir yeri ve simgesel önemi vardır. Önce bir semt merkezi olarak planlanan Kızılay ve çevresi, Ankara’nın güneye doğru gelişme sürecinde, 1950’li yıllardan itibaren başkent Ankara’nın “yeni kent merkezi” olma yolunda işlevsel ve yapısal dönüşümler geçirdi. Kızılay’ın kent merkezi işlevlerini yüklenmesi, bu alanı kentin en çok kullanılan ve en önemli temsil-simge merkezi durumuna getirdi. 

 

Ankara’da Kızılay’la örneklendirilebilecek kent merkezleri (merkezi iş alanları), barındırdığı ticari, yönetim ve kültürel işlevleri ve yüksek erişilebilirlik özellikleriyle kentlerin kalbi ve odak noktalarıdır. Gün boyu kentin en devingen alanı, çalışan nüfusun büyük bir bölümünün her gün gelip gittiği ve günlerinin geçtiği yerdir. Ayrıca kentlerin karakterini, kimliğini yansıtan temsil merkezleri olması nedeniyle o kentin ülkeye ve dünyaya açılan yüzüdür. Bu nedenle, çok daha dikkatli ve özenle planlanması, geliştirilmesi, kamusal alanlarının artırılması ve çirkinliklerinden arındırılması gereken kent parçalarıdır. 

 

Hem ülkenin siyasi ve idari merkezi hem de başkent Ankara’nın kent merkezi olan Kızılay ve çevresi, Ulus’a benzer biçimde bir çöküntüleşme süreci içine girdi, kent merkezi işlevlerini ve kimliğini yitirmeye başladı. Kızılay, isteyerek ve zevkle gelinilmesi gereken bir yer olacağına sadece iş nedeniyle “zorunlu” olarak gelinen, görsel, çevresel ve mekansal olumsuzlukları sonucu “kaçılıp terk edilmesi gereken” bir yere dönüşmeye başladı. Kullanım -yaşam değeri- yerine sadece değişim değeri ve işletmecilik, mekana hakim olmaya başladı. Kızılay bölgesi için, ne parçacı ne de bütüncül herhangi bir uzak görüşlülük ve politika tanımlanıyor ve sorunlar giderek ağırlaşıyor. Esasında, Kızılay’ın çağdaş bir kent merkezi olması yönünde bugüne değin uygulanan herhangi bir planlama çalışması da yok. Eğer bütüncül planlama politikaları ve çağdaş yaklaşımlar hayata geçirilmezse, Kızılay’ın çöküntü bölgesi haline gelmesi kaçınılmazdır. 

Kızılay’daki çöküntüleşme sorunu: Kızılay, eski kent merkezi Ulus’un yaşadığı çöküntüleşme sürecinin bir benzerini yaşıyor. Kızılay, merkez olma konumundan uzaklaşmaya, yer yer köhneleşmeye başladı. Üst düzey, nitelikli işyerleri ve mağazalar Kızılay’ı terk ediyor, mülk fiyatları ve dükkan kiraları düşüyor ya da eskisi gibi artmıyor, mağazalar ucuz-fason ürünlere yöneliyor. Simitçiler, ucuz yemek ve giyim dükkanlarının sayısındaki yoğun artış bunun en somut örnekleri. Kaliteli bir restoran ya da mağaza, artık Kızılay’da yer açmıyor. Dershaneler, kamu kurumları ve bankalar Kızılay’ı yaşatır duruma geliyor. 

 

Sorunlar 

Kızılay’ın kullanımında, sosyolojik olarak önem verilmesi gereken bir değişim yaşanıyor. Sosyal tabakanın belirli bir bölümü, Kızılay’ı terk ediyor ve kentsel gerilimi derinleştiren korumalı özel mekanlara yöneliyor. Kentin daha çok pazarlama-depolama alanlarında bulunması gereken toptancı sektörü (özellikle tekstil), Kızılay bölgesinde yer seçmeye başlıyor. Ayrıca, geceleri bölgeyi yaşatan konut kullanımları da artan sorunlar nedeniyle bu bölgeden kaçıyor. Süreç bu şekilde devam ederse, Ankara’nın merkezi, tamamen bir çöküntü alanı haline gelecektir. Çöküntü alanının pratikteki karşılığı, kentsel iş merkezi çeşitliliğini, dolayısıyla kullanıcı zenginliğini yitirmiş, kullanılabilirliği düşük, gece kullanımı sınırlı, toplumsal güvenlikten yoksun kent parçasıdır. Bu kent parçası, kentin herhangi bir parçası değil de hem ülkenin idari hem de kentin siyasi, idari ve ticari merkezi olduğunda, sorun çok daha ciddidir. 

 

Ulaşım politikalarından kaynaklanan sorunlar: Diğer yandan Kızılay, uygulanan ulaşım politikaları nedeniyle sadece “içinden geçilip gidilen bir yer” haline geldi, yayalık istenmeyen bir durum oldu. Yapılan alt ve üst geçitler, otomobil trafiğinin merkeze doğru hızla akıtılmaya çalışılması, yaya bölgelerinin ve kaldırımların otomobillerce işgal edilmesi, hızlı trafiğin yaya güvenliğini tehlikeye atması, trafiğin gürültüsü ve egzoz kirliliğinin kent merkezindeki cazibeyi azaltması en önemli sorunlar. Acil olarak, yaya haklarını ve toplu taşımacılığı esas alan yeni bir kent merkezi trafik yönetim sistemi ve trafik düzenlenmesine ihtiyaç var. 

 

Kentsel kültürel aktivite ve mekanların yitirilmesi: Atatürk Bulvarı, Kızılay’ın nüvesi olan Yenişehir semtinin kurulması ve Bakanlıklar sitesinin bu bölgeye yapılmasıyla birlikte uzunca bir dönem, bir prestij ve promenat mekanı kimliğini muhafaza etti. Sinemaları, Havuzbaşı parkında verilen kent konserleri, sanat galerileri, kent plastiği ile kentsel kültürel bir odak ve çekim noktası özelliği gösterirken, kent kültürünün oluşturulmaya çalışıldığı bir örnek alan ve temsil merkezi oldu. Kızılay’ın bugününe bakıldığında ise, sadece ticari bir merkez niteliğine büründüğü, kentsel kültürel aktivitelerin üretildiği mekanların yok olduğu, sinemaların ve tiyatroların korunaklı alışveriş merkezlerine yöneldiği bir yapı izleniyor. Kızılay, giderek kültür mekanları yönünden fakirleşiyor. 

Bu çöküntüleşmenin ve olumsuz gidişin sosyal, ekonomik ve mekansal pek çok nedeni var. Kentlerin yayılması, büyük alışveriş merkezlerinin yaygınlaşması, yerel yönetimlerin kent merkezini yıllardır ihmal etmesi, kapitalist ekonominin kamusallığı dışlayan ve bireyselleştiren “yeni yaşam biçimlerini” toplumlara dayatması, uygulanan taşıt öncelikli ulaşım politikaları, vb. nedenler bunlardan başlıcaları. 

 

Çankaya Belediyesi, bir ilçe belediyesi olarak kuşkusuz bu sorunları ve bunların nedenlerini ortadan kaldırma yönünde her tür çabayı gösterecektir. Ancak, sadece bir ilçe belediyesinin yapacağı çalışmalar, merkezin yaşaması için yeterli olmayacaktır. Merkezi ve yerel yönetimler, ilgili kurumlar, meslek odaları ve genel olarak tüm Ankaralılarla birlikte güç birliğinin sağlanması gerekiyor. 

Radikal İki, Yazı: Bülent Tanık / Çankaya Belediye Başkanı, 03.01.2010

AĞIRBAŞLI BANKA BİNASI FOKUR FOKUR KAYNAYACAK!

 

İstanbul'un 2010'a Kültür Başkenti olarak giriyor ya size yeni yılın ilk pazar günü önemli bir projeyi mimarlarıyla konuşarak duyurmak istedim. İstanbul bu yıl toplamda 15 bin metrekareyi bulan iki yeni kültür merkezine daha kavuşuyor ve bu kültür merkezleri metrekare büyüklüğüyle İstanbul'da bugüne kadar faaliyet gösteren en büyük kültür merkezi unvanını alıyor. 2010'a yakışacak kadar iddialı olan bu projenin sahibi Garanti Bankası. Son yıllarda kültür ve sanata verdiği desteği giderek artan banka, İstanbul'da Bankalar Caddesi'nde müthiş mimarisiyle göz dolduran tarihi bir binayı kültür merkezine çevirmek üzere düğmeye bastı. Bununla da yetinmeyen Garanti Bankası İstiklal Caddesi üzerindeki Garanti Platform Sanat Merkezi'nin yer aldığı binayı da restorasyona tabi tutarak iki kültür merkezini bir çatı altında toplayacak yeni projeyi başlattı. Osmanlı Bankası'nın yer aldığı ve ünlü Fransız mimar Alexandre Vallaury tarafından 1892 yılında yapılan tarihi binada ve yine 1976 yılında yapılan ancak mimarı bilinmeyen İstiklal Caddesi'ndeki eski binada birkaç yıl süren proje ve izinlerin ardından şantiye kuruldu. Anıtlar Kurulu'ndan izin almanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz sanırım. Tüm bu süreçler geçtikten sonra bu iki önemli binayı kültür merkezine dönüştürmek üzere kolları sıvayan ise ününü yurtdışına çoktan taşıyan, Aga Han ödüllü bir Türk mimar. Han Tümertekin.

Türkiye'nin daha büyük metrekarede bir kültür merkezi olmadığını söylemiştiniz...
Şu an dolaştığımız Bankalar Caddesi'ndeki bu bina 10 bin metrekare İstiklal Caddesi'nde restorasyonu başlayan diğer bina da 5 bin metrekare. Toplam 15 bin metrakarelik bir alan bir kere de kültür merkezi olarak kente eklenmiş olacak. Evet, daha büyüğü yok. Düşünün ki İstanbul Modern 5 bin metrekare.

Projede şehrin hangi özelliklerini dikkate aldınız?

Her şeyden önce iki bina arasında şöyle bir ilişki var. İstiklal Caddesi'ndeki bina, ağırlıklı olarak yüksek insan trafiğiyle ilişkili kurgulandı. Düşünün caddeden günde 1 milyon insan geçiyor. Hafta sonu 3 milyona çıkıyor. O büyük insan kalabalığının rahatça içine girebileceği bir kurgu yapıldı orada. Bu binada ise zaten bina kendi başına birinci grup tarihi eser, biraz daha düşük yoğunluklu kullanmak için kurgulandı ama iki bina birlikte çalışacak. Mimari konuda biz buna dikkat ettik. Birbirini tamamlayan yapılar olacak.

 

Böylesi tarihi bir binayı projelendirirken mimar olarak nasıl bir tavır içinde oluyorsunuz?
Genel tavrım eldeki binayla yarışmamaktır. Onun önceliğini ve üstünlüğünü kabulle başlarım. Bir kere böyle bir yapıya bırakın Anıtlar Kurulu'yla başka tamamlayıcı kurumun müdahalesini, iyi bir yapı bulmuşsam onun var olan kalitelerini görünür kılma derdinde olurum. Yani mimar egosuyla gelip, ben buraya geldim buraların tozunu atacağım eğilimim olmaz. Ha bu demek değil ki silinip yok olacağım. Çünkü benden beklenen de bir müdahale var.

 

Garanti Bankası kültür ve sanata ne kadar para harcamayı taahhüt ediyor?
Biz Garanti olarak, yıllık tanıtım bütçemizin yüzde 15'lik kısmını kültür sanata harcıyoruz. Yaklaşık 120 milyon dolar civarında bir bütçenin yaklaşık yüzde 15'lik kısmı, kültür sanat, çevre ve sosyal sorumluluk projeleri için kullanılıyor.

Kültür sanatın emrinde 3 kurumumuz var demiştiniz. Şimdi ne oluyor, hepsini birleştiriyor musunuz?
Gerçekten de bizim için çok önemli bir proje bu. Osmanlı Bankası Müzesi ve Tarih Araştırma Merkezi ki biliyorsunuz Türkiye'de yapılmış en güzel sivil mimari örneklerinden biridir. İkinci kurum Galatasaray'daki şu anda içinde Garanti Platform sanat merkezi. Diğeri de İstiklal Caddesi üzerinde garanti galeri. Şimdi bir yandan restorasyonlara başladık, öte yandan da yeniden yapılanıyoruz. Üç ayrı kurumumuzu tek bir çatı altında toplayarak onların bu restorasyon sürecinden de yararlanarak yeni görevlerini tanımlamalarını istedik. Bu çalışma, mimar Han Tümertekin'in yapmaya başladığı restorasyon projesine paralel olarak yürüyor. Çağdaş sanat konusunda Vasıf Kortun, Osmanlı Bankası müzesinin başında Sima Benaroya var. Aldığımız danışmanlıktan da yararlanarak, daha ortak aklın yöneteceği bir çerçeve çiziyoruz.

 

Binalarda önce çok ciddi bir rölöve yapıldı. Anıtlar Kurulu'nun istediği ve zaten yapılması da doğru olan binaların orijinal durumlarına ilişkin araştırmalar yapıldı. Bu yapıda çok büyük bir bankacılık kitaplığı olacak. Zaten vardı, şimdi büyüyecek. 300 kişilik oditoryumlar yapıyoruz. Çok amaçlı toplantılar için çok rahat boyutları değişebilir salonlar yapıyoruz. İstiklal Caddesi'ndeki binada 2 bin metrekare, burada da 800 metrekare sergileme alanı yapıyoruz.

Sabah, Haber: Şelale Kadak, 03.01.2010

MOZAİKLERE SIRRINI DÖKEN BAŞBAKAN!





Bizans'ın başbakanı Metokhites, onarıp birbirinden değerli mozaikler yaptırdığı Chora Kilisesi'nin (Kariye Müzesi) yüzlerce yıl ayakta kalmasını sağlasa da kendisini bekleyen hazin sondan kaçamamış. Geçmişi 6'ncı yüzyıla kadar uzanan Fatih'teki Chora Manastırı Kilisesi, Bizans Başbakanı Theodoros Metokhites sayesinde bugünlere ulaştı. Theodoros Metokhites'in hikayesi oldukça dramatik. Osmanlılar tarafından camiye çevrilen ve bugün müze olarak kullanılan Kariye, mozaik ve freskoları ile dünya sanat tarihinde önemli bir yere sahip. Arkeolog İlhan Akşit, alışveriş merkezi Akmerkez'in sponsorluğuyla hazırladığı, 'Chora, Bizans'ın Işıldayan Eseri Kariye Müzesi' isimli kitabında, iki önemli hikaye anlatıyor. Biri Chora'nınki (Kariye), diğeri de Metokhites'inki. Chora Kilisesi'nin hikayesi, 500'lü yıllarda ayı terbiyecisinin kızı Theodora ile evli olan Trakyalı köylü Justinos'un tahta geçmesiyle başlıyor. İmparatoniçe Theodora'nın yakını olan Aziz Theodoros, Aziz Babylas ve müritlerinin kemiklerinin gömüldüğü, Hıristiyanlarca kutsal bölge olarak kabul edilen Chora'ya bir manastır yapıyor. Depremler ve isyanlar gören manastır defalarca tahrip oluyor ve yenileniyor. Theodoros Metokhites, kiliseyi günümüze kadar taşıyacak şekilde onarıyor, bakımını yaptırıyor. İddialı söylemleriyle İmparator Andronikos'u etkileyen Bizans'ta hızla yükselmeye başlayan Metokhites, felsefe, tarih ve politika üzerine 120 denemeden oluşan bir eser de üretti. Platon ile Aristotales'i ütopyacı olmakla suçlayan Metokhites, bir dönem Bizans'ta başbakanlık da yaptı.

Zamanla büyük bir güç ve servete kavuşan Metokhites'in en büyük hayali saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırı'nı ayağa kaldırmaktı. 1316'da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda onarımı tamamladı. Yapı daha sağlam bir hale getirilirken içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen kiliseye kütüphane de kuruldu. Metokhites, bazı mülkleri de kilise için bağışladı. Metokhites, başbakanlığı döneminde hakkında çıkan iddialarla zamanla halkın nefretini kazandı. Mallarına el konulan ve vergi ve hukuk sistemini yozlaştırmakla suçlanan Metokhites'in evi ateşe verildi ve fakir bir keşiş olarak Dimetoka'ya sürgün edildi. İki yıl burada kalan Metokhites, onarıp süslediği Chora'da hapis hayatı yaşamak kaydıyla Constantinopolis'e dönmek istedi ve bu isteği kabul edildi. 13 Mart 1332'de iyice ilerleyen hastalığı onu hayattan kopardı. Metokhites'in kiliseye katkısı mozaiklerle dile getirildi.

Bizans konusunda önemli bir otorite olan Oxford Üniversitesi Bizans ve Modern Grek Dili Profesörü Cyril Mango, Chora'nın mozaiklerini şöyle yorumluyor: "Kompozisyonların fonlarının çeşitli mimari formlarla doldurulması mozaiklerde belirli bir derinliğin sağlanmasına neden olmuş. Bizans resminin haşinliğini hortadan kaldıran mozaikler..." Panoda Theodoros Metokhites dizleri üzerine çökmüş olarak kilisesinin modelini tahtta oturan İsa'ya takdim ediyor. Metokhites gösterişli bir kıyafet ve yüksek görevini simgeleyen uzun bir başlık giymiş. 1120'da kiliseyi onaran veliaht prens Isaakios Komnenos da bir mozaikte resmedilmiş. 'Hayat veren kaynak'olarak Meryem ellerini iki yana kaldırmış halde resmedilmiş.

Sabah, Haber: Mediha Olgun, 03.01.2010

KOZAHAN'IN RESTORASYON PROTOKOLÜ İMZALANDI





Devlet Bakanı Faruk Çelik, hükümet olarak Türkiye ve dünyada 5 binin üzerinde tarihi eserin ayağa kaldırılması için çalıştıklarını belirterek, ecdad yadigarı eserlere sahip çıkmanın herkesin görevi olduğunu söyledi.

 

İç Kozahan'ın restorasyon çalışmalarıyla ilgili protokol, Devlet Bakanı Faruk Çelik`in de katıldığı törenle Gökdere Medresesi'nde imzalandı. İç Kozahan, BESOB tarafından restore edilerek 20 yıl boyunca işletilecek.


Protokol öncesi konuşan Devlet Bakanı Faruk Çelik, `Lafla millet olunmaz. Bizim milletimiz tarihe şan, şeref vermiş ve bizlere önemli eserler bırakmış. Bu eserlere sahip çıkmak hepimizin boynunun borcudur. Bursa`da birçok tarihi eser var ama birçoğu bilinmiyor. Hepsi zamanla şehrin içinde esir olarak kalmış. Vakıflar Bölge Müdürlüğü bu eserlerin ayağa kalkması için mücadele ediyor. Bizim dönemimizde bu tür eserlerin ayağa kalkması için özel idare, belediyeler, sivil toplum örgütleri, özel sektör, Vakıflar Bölge Müdürlüğü el ele birçok projeye imza atıyor. Özel idare, 2 yılda 23 milyon TL para harcayarak Bursa`da birçok eseri ayağa kaldırdı. BESOB`un yaptığı bu protokol çok önemli. Her yerde eserler bir bir ayağa kalkıyor. Bakanlığıma bağlı TİKA ile Balkanlar`da Kafkaslar`da, Orta Doğu`da, yani ecdadımızın at koşturduğu han, hamam, cami, medrese gibi birçok eserde çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Şu anda Türkiye ve dünya genelinde 5 binin üzerinde tarihi eserin ayağa kaldırılması için çalışmalarımız sürüyor` dedi.

 

Törende Vali Harput ise yapılan protokol ile tarihe sahip çıkmanın en güzel örneğinin sergilendiğini ifade ederek, `Tarihine sahip çıkmayan milletin geleceğe erişmesi mümkün değildir. Şanlı ecdadımızın mirasına sahip çıkmak için çalışmalarımız sürüyor. Tarih ve kültür şehri olan Bursa'nın turizmden daha çok pay alması için yapılan çalıştayta önemli kararlar aldık` açıklamasını yaptı.

 

BESOB Başkanı Arif Tak, Bakan Çelik`in esnafın sıkıntılarını çözmede birçok desteği olduğunu ifade ederek, `Bu protokol ile İç Kozahan yeniden ekmek kapısı olacak. Bizim hiçbir zaman kimseyle sıkıntımız olmadı. Sadece sanayi sitesiyle alakalı çelişki oluştu ama o da çözülüyor. Birlik ve beraberlik olduğunda meseleler çözülür` şeklinde konuştu.


Vakıflar Bölge Müdürü Mürsel Sarı ise yapılan çalışmalar hakkında bilgi vererek, `2009 yılında sosyal yardımlar için 5 milyon TL para harcadık. 6 yılda 21 milyon TL ödenekle 85 adet tarihi eseri ayağa kaldırdık` diye konuştu.


Konuşmaların ardından, BESOB ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü arasında restorasyonu yapılacak İç Kozahan`ın protokolü imzalandı.

Bursa Olay, 03.01.2010

EYÜP'ÜN TARİHİ DOKUSU YENİLENİYOR

 

Eyüp'te tarihi binaların cephelerinin yenilenmesine Feshane Caddesi'nden başlandı. Eyüp Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Koruma Uygulama ve Denetim Müdürlüğü (KUDEB) işbirliğiyle yürütülen proje kapsamında, bir yandan da envanter çalışması sürdürülüyor. Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu, çalışmaların etaplar halinde diğer sokaklarda da devam ettirileceğini söyledi.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 03.01.2010

KAZIDAN BİZANS MOZAİKLERİ ÇIKTI

 

 

Gaziantep'in Nizip İlçesi'nde bir inşaat alanında yapılan kazıda, 4. yüzyıl Bizans dönemine ait taban mozaikleri bulundu. Menderes Mahallesi'nde bulunan Müslüm Bozkurt'a ait inşaat alanında yapılan temel kazıları sırasında, taban mozaiğine rastlanınca, Gaziantep Müze Müdürlüğü'ne haber verildi. Bölgeyi inceleyen Gaziantep Müzesi'nden arkeolog Fatma Bulgan ve 15 kişilik ekibi, 200 metrekarelik bir alanda kazı çalışmalarına başladı. Arkeolog Bulgan, çıkan mozaiğin üzerinde tarih bulunduğuna dikkat çekerek, eserlerin 4. yüzyıldan kalma olduğunu kaydetti. Mozaiğin bulunduğu alanın Bizans dönemine ait bir kilise olduğunu söyleyen Bulgan, ilerleyen günlerde kazı alanının genişletilebileceğini de sözlerine ekledi. AKP Gaziantep Milletvekili Mehmet Sarı da, kaymakam ve emniyet müdürü ile birlikte kazı alanına giderek inceleme yaptı. Sarı, Nizip'te adeta yerden fışkıran mozaiklerin yerinde sergilenmesi için çalışmaların yapıldığını belirterek, tüm Nizip halkının bu tarihe sahip çıkmasını istedi.

Sabah, Haber: Ömer Yayla, 03.01.2010

FRANSA'DA MİLYON DOLARLIK TABLO SOYGUNU

 

Fransa’nın güneyindeki bir villadan milyon dolarlık tablolar çalındı.

 

Polis, La Cadiere d’Azur’daki villadan çalınan 30 kadar tablonun arasında Pablo Picasso ve Henri Rousseau’nun çalışmalarının bulunduğunu söyledi. Soygunun perşembe günü hizmetçi tarafından fark edildiğini açıklayan polis, tatil için İsveç’te bulunan ev sahibinin soruşturmaya yardım etmek üzere Fransa’ya döndüğünü belirtti. Bunun, Fransa’nın güneyinde yakın zamanda yapılan ikinci büyük tablo soygunu olduğu kaydedildi. Fransız empresyonist Edgar Degas’ın “The Chorus” adlı çalışması Çarşamba günü Marsilya'daki bir  müzeden çalınmıştı.

Milliyet, 03.01.2010

GÖL TAŞMADAN KAÇAK YAPILAR YIKILACAK





İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Büyükçekmece'deki tarihi Mimar Sinan Köprüsü'nün etrafında ve üzerinde bulunan 18 kaçak yapıyı, sel tehdidi nedeniyle yıkacak. Devlet Su İşleri'nin Büyükçekmece Gölü'ndeki doluluk oranının yüzde 95'i aştığına ilişkin raporuna dayanarak alınacak tedbirler kapsamında, gölün üzerindeki 443 yıllık tarihi köprünün ayakları ve çevresinde bulunan yapılar kaldırılacak.

Yıkım kararına neden olan DSİ 14. Bölge Müdürlüğü'nce hazırlanan raporda şöyle denildi: "Önümüzdeki günlerde muhtemel yağışlarda kapakların açılması halinde, suların 4 metre kadar yükseleceği, Büyükçekmece iskan alanlarının büyük ölçüde taşkın sınırlarında kaldığı, kapakların yeterince açılmaması halindeyse suyun baraj gövdesi üzerinden aşarak barajın yıkılması riskiyle karşı karşıya kalınacağı, Büyükçekmece Barajı Model Deneyi sonucuna istinaden ifade edilmektedir." İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 11 Temmuz 2008 tarihli ve 12 Kasım 2009 tarihli kararlarına dayanarak yıkılması istenen yapılar arasında, özel işletmelere ait kaçak tesislerin de yer aldığı öğrenildi. İBB'den yapılan açıklamada, yıkılması gündemde olan 18 kaçak yapının Büyükçekmece Dizdariye Mahallesi Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü ve Sokullu Külliyesi Koruma Alanı'nda bulunduğu kaydedildi.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 03.01.2010


******


KAÇAK YAPILAR YIKILDI





Büyükçekmece'deki tarihi Mimar Sinan Köprüsü'nün çevresinde bulunan 18 kaçak iş yerinden 16'sı yıkıldı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek yıkım için bölgede Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü ekiplerince yoğun önlemler alındı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı zabıta ekipleri, bir süre restoran ve kafe olarak hizmet veren iş yerlerinin tahliyesini bekledi. Bazı iş yeri sahipleri, eşyayı dışarı çıkarırken belediye ekipleriyle tartıştı. Bazı iş yerlerindeki eşya ise yıkımdan hemen önce zabıta ekiplerince tahliye edildi.

Belediyeye bağlı iki iş makinesi alandaki 16 yapıyı sırayla yıkarken, iki iş yeri ise mahkemeden alınan ''yürütmeyi durdurma kararı'' nedeniyle yıkılmadı. Yıkım sırasında belediye ekipleriyle tartışan bir iş yeri sahibi de polis tarafından gözaltına alındı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinden daha önce yapılan açıklamada, 443 yıllık tarihi Mimar Sinan Köprüsü çevresinde bulunan 18 adet kaçak yapının yıkılacağı belirtilmişti.

Sabah, 06.01.2010


******


MİMAR SİNAN KÖPRÜSÜ'NDE İKİ İNATÇI KEÇİ





Büyükçekmece’deki 443 yıllık tarihi Mimar Sinan Köprüsü ve Kültür Parkı çevresindeki 18 kaçak işyeri ve tesisten 14’ü yıkıldı. Büyükşehir Belediyesi, yüzde 95 doluluk oranına sahip. Büyükçekmece Gölü’nün taşkın riski taşıdığını söylerken, Büyükçekmece Belediyesi ise 2010 Avrupa Başkenti faaliyetlerinin yapılacağı alanların da yıkıldığını öne sürerek yıkıma karşı çıktı.

Büyükşehir Belediyesi dün sabah saatlerinde 443 yıllık tarihi Mimar Sinan Köprüsü üzerinde bulunan kaçak yapıları yıkmak için harekete geçti. Kaçak işyerlerine gelen ekipler, kamu arazisine yapılan ve çoğu kafeterya olan 14 yapıyı yıktı. Yıkıma direnen bir kişi polis tarafından gözaltına alındı. Bazı işyeri sahipleri ağladı. İki işyeri mahkemenin alınan durdurma kararıyla yıkılamadı. Bir işyeri ise sahibinin yıkacağını taahhüt etmesi üzerine yıkılmadı.
Büyükşehir Belediyesi yıkımla ilgili bir açıklama yaparak yüzde 95 doluluk oranına sahip Büyükçekmece Gölü’nde taşkın riski olduğunu belirtti ve “Kaçak yapılar yıkıldı” dedi.

Büyükçekmece Belediyesi ise yıkıma karşı çıktığını şöyle açıkladı: “Burası Büyükçekmece Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali’nin yapıldığı bir alandı. 2010 Kültür Başkenti İstanbul için dünyanın 38 ülkesinden sanatçıları bu festivalimize davet etmiştik. Konuklar bu evlerimizde o yörelere özgü yemeklerin tadına varabiliyordu. İstanbul’da bunca betonarme kaçak yapı varken, kültürel hizmet amacı taşıyan bu mekanların yıkımı anlaşılır gibi değil.”

Radikal, 07.01.2010

BİZANS SOKAKLARINDA AYI OYNATILIYORMUŞ





Marmaray metro projesi kapsamında Yenikapı’da sürdürülen arkeolojik kazılarda atlardan ayılara, köpek balığından ‘caretta caretta’ya kadar pek çok hayvan kemik ve iskeletine ulaşıldı Kemikleri inceleyen İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi öğretim üyesi Prof. Vedat Onar, verilere göre Bizans sokaklarında eğlence amaçlı ayı oynatıldığını söylüyor.

 

Yenikapı’da sürdürülen arkeolojik kazılarda Neolitik (Cilalı Taş Devri) ve Bizans dönemine ait kemiklerin de bulunduğu 8 kamyon dolusu hayvan kemiği çıkarıldı. Avcılar’daki İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde koruma altına alınan kemiklerden şu ana kadar sadece Bizans dönemine ait olanlar incelendi. Bizans hayvan kemiklerinin incelemesinden çarpıcı sonuçlar elde edildi. Bulunan kemikler arasında at, eşek, katır, kedi köpek en bol olanı. Ama bunun yanında ayı, fil, deve, akbaba, turna, yaban kazı, yaban keçisi, Afrika kedi balığı, orfoz, yunus, köpek balığı, palamut, levrek, çipura, deve kuşu, caretta caretta ve bir maymuna ait kemiklere ulaşıldı.


Prof.Dr. Onar, maymunun limandaki bir çalışana ait olabileceğini belirtiyor. Onar, tek filin de, dönem itibariyle yakınlardaki bir sirk için getirildiğini düşündüğünü söylüyor. Kazılarda bulunan ‘caretta caretta’ların kabuklarında delici alet izi olduğunu tespit ettiklerini anlatan Onar, bu hayvanların o dönemde avlandığının anlaşıldığını belirtiyor. Onar, buranın liman olmasından yola çıkarak uzun deniz yolculuklarında carettaların etinin gemilerde saklanmasının kolay olacağını vurguluyor. Onar, “Caretta kabuklarının çokluğu Marmara’da bu türün yaşadığını göstermez” diyor.

Prof.Dr. Onar için at kemiklerinin yeri ayrı. Dünyada Bizans atları üzerine en geniş bilgiye sahip olduklarını iddia eden Onar, ellerinde şu anda yaklaşık 10 binden fazla Bizans atına ait veri olduğunu söylüyor. At kemiklerinin üzerinde satır izlerine rastlayan Onar’a göre bu dönemde atlar yeniyormuş.


Atların ortalama yaşlarının 5 ile 10 yaş olmasının dikkat çekici olduğunu belirten Onar, şöyle devam ediyor: “Genç yaşta ölen atların ölümlerinin temel sebebi gem vurulmaları. At kafataslarının hemen hepsinde gem vurulan demir çubuk, ağız yapısında ve damakta korkunç yaralanmalara neden olmuş. Hatta pek çoğunun damağı delik. Bu da atların genç yaşta ölmelerine neden oluyor. Atların ağır işçilikte çalışmalarından dolayı da kemik yapıları ve omurgaları kaynamış durumda.” 
Araştırma sonucunda ortaya çıkan sonuçlar arasında en önemlilerinden biri de Bizans sokaklarında da eğlence amacıyla ayı oynatıcılığının bulunuyor olması... Kazılarda 4 ayrı ayı kemiğine ulaşıldığını, ayı kafataslarında, burun kemiklerine takılan halkadan dolayı yıpranmalar tespit edildiğini ancak bu ayıların hiçbirinin vahşi olmadığını söyleyen Onar, “Ayı oynatıcılığı Bizans’ta yaygın” diyor.




Prof. Vedat Öner, kazılarda çıkarılan tek file ait kafatasını gösteriyor. Prof. Öner’e göre fil, dönem itibariyle yakınlardaki bir sirk için getirilmiş.





Fakültede küçük bir depoda saklanan atların kafatasları için acil olarak sıcak ve soğuk iklimlendirmeli bir depoya ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Prof.Dr. Onar, şöyle devam ediyor: “Fakültede yer sıkıntımız var. Sponsor bulabilirsek eldeki veriler ve malzemelerle büyük bir laboratuar ve müze oluşturmamız mümkün. Dünyada bir başka örneği yok. Bizans atları için Avrupa’dan araştırmacılar geliyor. Öğrencilerin uğrak yeri oldu. Ancak bir an önce sağlıklı bir ortama ihtiyaç duymaktayız.”    

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 03.01.2010

SİNOP CEZAEVİ'NİN TAŞ GÜLLELERİ

 

Tarihi Sinop Cezaevi’nin duvarları içinde kalan ve tarihi dokuyu bozan eklentilerin yıkımı sırasında eski devirlerde mancınıklarda kullanıldığı tahmin edilen taş gülleler bulundu.

 

Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun denetiminde yapılan yıkım çalışmaları sırasında rastlanan 40 dolayındaki taş gülle, Sinop Arkeoloji Müzesi’ne taşındı. Tarihi Sinop Cezaevi, yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişe sahip.

Aralarında Sabahattin Ali, Mustafa Suphi, Burhan Felek ve Refik Halit Karay gibi isimlerin de yer aldığı çok sayıda tanınmış kişinin kaldığı tarihi cezaevi, 2000 yılından bu yana resmi olarak ziyarete açık tutuluyor.

Hürriyet, 03.01.2010

"AKM 1. GRUP KÜLTÜR VARLIĞIDIR"

 

 

İstanbul Taksim’de bulunan Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) yapılması planlanan değişiklikleri yerinde bulmayarak durduran İstanbul 9’uncu İdare Mahkemesi, 16 Aralık’ta projeyi iptal etti. 4 sayfalık kararda, AKM’nin birinci grup kültür varlığı olduğu, proje ile yapılmak istenen değişikliklerin ise “Yapının tarihi kimliği ve özgün konumunu korumadığı”, hukuka ve mevzuata aykırı olduğu belirtildi. Başbakan Tayyip Erdoğan proje için, “Şu hali ile AKM’yi beğeniyor musunuz? Orayı yıkıp yeniden yapmak gerekli” demişti.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, mahkemenin projeyi iptal etmesi halinde geçici tadilat projesini hayata geçireceklerini açıklamıştı. Bakanlık, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi ile mahkemenin isteği doğrultusunda geçici onarım sözleşmesi imzaladı ve koruma kurulundan geçirdi. 20 Aralık 2009’da yapılan sözleşme uyarınca, sendikanın itiraz ettiği ve kararda eleştirilen restoran ve fuaye değişiklikleri yapılmayacak, bale salonu ile boyahane eski yerlerinde kalacak.
Eskiyen AKM’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinde kullanılması gündeme gelince, yenileme projesi hazırlandı. 1 Haziran 2008’den itibaren boşaltılarak tüm sanatsal faaliyetler durduruldu. Yenileme projesi ihale edildi ve 64 milyon liraya ihaleyi Özsoy inşaat aldı. Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası, yenileme projesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle dava açtı. Mahkemenin bilirkişi raporunu esas alarak oybirliği ile verdiği iptal kararında şöyle denildi: “Proje üzerinde ve yerinde yapılan incelemeler neticesinde yapılan düzenleme ile koruma grubu 1 olan yapının günümüze ulaşmış sosyo-kültürel tarihi kimliğini oluşturan mekansal, biçimsel, yapısal özellikleri ile çevre içindeki özgün konumunun korunmadığı, 2863 sayılı yasa (Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma) ile ilke kararlarına uygun davranılmadığı anlaşıldığından tesis edilen işlem ile eki avan proje tadilatında hukuka ve mevzuata uyarlılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Dava konusu işlemlerin iptaline.”

Hürriyet, Haber: Oya Armutçu, 03.01.2010

Xanthos (George Scharf)
...1839





.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi