Haberler logo Mayıs'10 Arşivi

30 Mayıs - 5 Haziran 2010

KALE KAPISI RESTORE EDİLECEK





Malatya'nın Darende İlçesi'nde, "Zengibar Kalesi Kapısı Rölöve ve Restorasyan Projesi" ihalesi 7 Haziran'da yapılacak.

Zengibar Kale kapısı rölöve ve restorasyon projesini yaptırmak üzere kaymakamlık tarafından ilçeye davet edilen İstanbul Teknik Üniversitesi mimarlık Fakültesinden Prof.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller başkanlığındaki 6 kişilik teknik ekip tarafından ücretsiz hazırlatılan proje, Sivas Anıtlar Kurulu'na sunuldu. Kurul tarafından onaylanan "Zengibar Kalesi Kapısı Rölöve ve Restarosyan Projesi" için ayrılan ödenek, Kayseri Rölöve ve Anıtlar Kurulu'na gönderildi. Söz konusu Zengibar Kale Kapısı'nın Rölöve ve Restorosyan projesi 7 Haziran 2010 tarihinde ihale edilecek.

Kaymakam Murat Uzunparmak konu ilgili olarak, "Zengibar Kalesi kapısının onarımı ihale sonucuna göre hemen başlayacak. Bu yıl içerisinde tamamlanarak, geçmişten geleceğe bir köprü misali tarihi seyrine devam edecektir. Zengibar kalesi kapısının onarımında, proje aşamasından tamamlanmasına kadar, emeği geçenlere, katkıda bulunanlara, sivil toplum kuruluşlarına teşekkür ediyor, onarılacak olan eserin ilçemiz ve ülkemiz turizmine hayırlı olmasını diliyorum"dedi.

Prof.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller başkanlığındaki teknik heyet tarafından ücretsiz olarak hazırlanan proje, Darende kent dokusunun veya arkeolojik kalıntılarının yakından incelenmesi, belgelenmesi, mimarlık tarihi açısından değerlendirilip kale kapısının iç ve dış mimarisine, özgün dekorasyonuna ve taşıyıcı sistemi ile yapı malzemelerine uygun olarak hazırlandı.

Malatya Haber, 03.06.2010



Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, Gelibolu Yarımadası’ndaki bazı anıtların Mondros ile Lozan anlaşmaları arasında yok olduğunu açıkladı. Sayılır, “Savaş alanına şehitlerimiz adına dikilen anıtları yok edenler, şimdi Türklerden iyi niyet gösterisi bekleyerek her geçen yıl kendi askerleri için yeni anıt dikilmesini istiyorlar” dedi.

 

Çanakkale Savaşları’nın üzerinden 95 yıl geçerken ÇOMÜ öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, “Çanakkale 1915” adlı dergide yazdığı makaleyle çok çarpıcı bir gerçeği gözler önüne serdi. Sayılır, savaş sona erdiğinde Çanakkale’de, şehit olan Türk askerlerinin anısına bölgeye bir çok anıt dikildiğini, ancak Gelibolu Yarımadası’nın 1919 yılında işgal kuvvetlerinin eline geçmesiyle birlikte, bu anıtların yok olduğunu açıkladı. Konuyla ilgili yaptığı araştırmaların sonucunda ulaştığı bilgileri açıklayan Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, yok olan anıtlar arasında ‘Telgraf Bölüğü Şehitliği Anıtı’, ‘Türk-İtalyan Savaşı Anıtı’, ‘Düşmanın Yarımada’dan Atılması Şerefine Yapılan Anıt’, ‘Çataldere Şehitliği Anıtı’, ‘Anafartalar Şehitleri Anıtı’, ‘Kanlısırt Anıtı’ bulunduğunu söyledi. “Savaş alanına şehitlerimiz adına dikilen anıtları yok edenler, şimdi Türklerden iyi niyet gösterisi bekleyerek kendi askerleri için her geçen yıl yeni anıt dikilmesini istiyorlar” diyerek tepkisini dile getiren öğretim üyesi Burhan Sayılır, “Çanakkale Savaşı sona ermesi ile birlikte Türkler, yaklaşık 9 ay boyunca burada verdiği şehitleri anısına bir çok anıt dikmişti. Bu anıtlar Yarımada’nın işgal kuvvetleri tarafından 1919’da ele geçirilmesine kadar ayaktaydılar. Lozan anlaşması sonrasında bu anıtlardan bazılarının ortadan yok olduğu anlaşıldı. Ama o dönemde kimse bunu önemsemedi. Bu anıtlar neden yok oldu? Kim yok etti? Amaç neydi? Bu sorulara verilecek cevapların bu saatten sonra çok anlamı yok. O zaman bu anıtlar hakkında bilgiler ortaya çıktıktan sonra ne yapılabilir sorusuna cevap aramalıyız” dedi. Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, yok olan anıtlarla ilgili savaş sonrası çekilmiş fotoğraflarında yer aldığı bir rapor hazırladığını söyleyerek, bu anıtların orijinal yerlerine yeniden inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekti. Sayılır şöyle konuştu: “Çanakkale girişinden başlayıp, Karadeniz’e kadar, batık denizaltı mürettebatı, batmış gemi mürettebatı, esir düşmüş askerler adına Türkiye’nin dört köşesine anıt dikmek isteyenler öncelikle yok ettikleri Türk anıtlarıyla işe başlamalılar. Hatta, yok olan Türk anıtlarını yeniden inşa etmeyi, anıtları yıkanların üstlenmesi daha iyi bir davranış olur”


Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, yok olan anıtlar arasında, Seddülbahir Köyü’nde Ertuğrul Koyu’na yapılan ‘Düşmanın Yarımadadan Atılması Şerefine Yapılan Anıt’ın bulunduğunu, ancak bu anıtın çok fazla bilinmediğini söyledi. Anıtın, 95 yıl sonra fotoğrafıyla ortaya koyarak gün yüzüne çıkmasını sağlayan Sayılır, anıt üzerinde Osmanlıca olarak, “İngiliz ve Fransızların Seddülbahir’den firarları. 27 Kanun-ı Evvel 1331” yazısının bulunduğunu, bu tarihin ise miladi karşılığının 9 Ocak 1916’ya denk geldiğini, bununda itilaf devletlerinin Gelibolu Yarımadası’nın terk ediş tarihi olduğunu söyledi.

Burası Çanakkale, 03.06.2010

7 ASIRLIK SIR ÇÖZÜLDÜ



 

Erzurum'da Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Hatun Türbesi’nin altında mezarlık ve mumya odası bulundu. Türbede yapılması düşünülen rölöve çalışmaları esnasında bulunan mezarlık ve mumya odasına, çevre esnaf ve vatandaşların şaşkın bakışları arasında girilirken, buluntuyla ilgili olarak son kararın, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından verileceği bildirildi.

 

14. Yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilen Cimcime Sultan Türbesi’nin altında, mezarlık ve mumya odası bulundu. Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından Cimcime Sultan Türbesi’nde yapılması planlanan rölöve ve peyzaj çalışmaları esnasında bulunan gizli oda, herkesi şaşkına çevirdi. Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır ve Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Başkanı Prof.Dr. Hamza Gündoğdu’nun da hazır bulunduğu kazı çalışmaları, vatandaşlar tarafından ilgiyle izlenirken, türbenin hemen altındaki gizli odada, iki adet mezar ve mumya odasına rastlandı. Konuyla ilgili olarak bir açıklama yapan Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Cimcime Hatun Türbesi’nde bulunan mezarlık ve mumya odasıyla ilgili bilgiler verdi. Erkmen, Cimcime Hatun Türbesi’nin etrafının, Büyükşehir Belediyesi tarafından açıldığını hatırlatarak, bu çalışmaların ardından türbeye ait kitabenin ortaya çıktığını dile getirdi.


Erkmen, “Burada bazı rölöve çalışmaları yapılması yönündeki çalışmalarımız vardı. Türbenin alt katının olup olmadığı konusunda bir kazı yapılması gerekiyordu. Bu kazıyı da, teknik ekiple birlikte gerçekleştirdik. Yaptığımız bu kazı çalışmasında, türbenin altında iki adet mezarlık ve mumya odasına rastladık. Odada iki adet mezar ve mumya odası bulunuyor.” diye konuştu. Türbedeki kitabeden anlaşıldığına göre, yapının Ilhanlılar dönemine ait olduğunun anlaşıldığını kaydeden Müze Müdürü Erkmen, “Bu gibi yapıların alt katlarında genellikle mezar odaları bulunur. Burada zemin araştırması yapılması lazım. Eğer alt katta mazgal ya da pencere varsa, bunların da ortaya çıkarılması gerekir.” dedi. Mumya odasındaki iki adet mezarın kime ait olduğunun bilinmediğini vurgulayan Müze Müdürü Erkmen, burada yapılacak olan çalışmaların şekline dair en son kararın, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından verileceğini sözlerine ekledi.

 

Erzurum, Cumhuriyet Caddesi’nde, Ulu Cami’nin kuzeyinde bulunan Cimcime Sultan Kümbeti’nin XIV.yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır. Türbenin büyük bir kısmı yol seviyesinin yükselmesinden ötürü toprak altında kalmıştır. Kümbet Erzurum’un yöresel Sivişli (Keverk) taşından yapılmış olup silindirik gövdeli taş konik külahlıdır. Kümbetin gövdesi birbirine bağlanmış yuvarlak kemerli sütunlarla bir revak konumuna getirilmiştir. Konik külahın altında dışa taşkın bir silmesi bulunmaktadır. Türbenin su basmanının yukarısındaki gövde, birbirine paralel, kalın çift kabartma çubuklarla daire şeklinde kemerler oluşturmuştur. Böylece dıştan 12 köşeli olmamasına rağmen böyle bir gövde görünümü vermektedir.

Erzurum Gazetesi, 03.06.2010

IRAK'TAKİ OSMANLI YADİGARI YOK OLUYOR

 

Irak’ta Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan arkeolojik bölgede, ağaç kullanılarak inşa edilmiş yapıların, savaş ve ihmaller sonucunda yok olmaya yüz tuttuğu belirtildi. Bölge halkı, hükümetin çürüyen bu tarihi mirası yenilemesini istiyor. Evlerin bakımsız olduğunu savunan Abo Ahmed, “Hükümet bu evlere bakım yapmalı çünkü burası tarihimize ait bir yer. Bazıları insanlar tarafından tamamen mahvedilmiş durumda. Burası çok eski. Umarım mirasımız olan bu yer eski günlerine geri dönebilir” diye konuştu. Bölge halkından Um Shehab, bölgedeki evlerin yok olmak üzere olduğuna işaret ederek, “Bu bölge turistler için bir ziyaret merkeziydi ama uzun süredir bakımsızlık yüzünden yok olmaya başladı” ifadelerini kullandı. Yetkililerden bölgeye destek beklediklerini belirten Ahmed Abdul Radi ise, “Aelchenachel evleri, sokakların, kafelerin olduğu, Irak’ın en güzel yeridir. Bütün bu evler Basra’nın medeniyetleşmesini temsil ediyor” dedi. Aelchenachel evleri, Irak’ta ‘eski Basra’ olarak adlandırılan bölgede bulunuyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Mahmut El Beçari - Kareem Jamell, 03.06.2010

TOPKAPI'DA SAATLERİ AYARLAMA VAKTİ





Zamana hakim olma isteğinin bir tezahürü olsa gerek, saatler insanoğlunun en yakın dostları oldu tarih boyunca.

 

Güneş saatleri, su saatleri, kum saatleri yerini zamanla mekanik hatta elektronik saatlere bıraktı. Tik tak'larıyla zamanın akıcılığını hatırlatan saatler estetikle de birleşince şaheserler çıktı ortaya. Breguet'nin Osmanlı saat şaheserleri ise Topkapı Sarayı'nda tarihin şahitliğini yapıyor şimdi. Osmanlı ve Avrupa saraylarını süsleyen Breguet saatlerinin 'Osmanlı Koleksiyonu' ilk kez Topkapı Sarayı'nda sergileniyor. Abraham Louis Breguet'nin Osmanlı saraylarını süsleyen 250 yıllık saatleri, zarafetleriyle tarihe damgasını vurmuş. Tektaş AŞ'nin katkılarıyla düzenlenen serginin başyapıtları arasında Breguet'nin Sultan II. Mahmut'a özel yaptığı ve bir saat şaheseri olarak bilinen 'Pendule Sympathique' de bulunuyor. Önceki gün Topkapı Sarayı Divit Odası'nda açılan sergide on beş saatin yanı sıra dönemin padişah portreleri ve Paris'in ilk Türk büyükelçisi Seyit Ali Efendi ile Breguet arasında yazılan mektuplar da var.

 

Saatçilik alanındaki icatlarının yanı sıra sanatsal tekniğiyle de tanınan Breguet'nin en önemli buluşlarından birisi 1801 yılında gerçekleştirdiği Tourbillon isimli mekanizma. Bu mekanizma mekanik saatlerdeki en yüksek ayar hassasiyetini garantiliyor. III. Selim, II. Mahmut, Napoleon Bonarparte, Kraliçe Marie-Antoinette, Rus Çarı Alexander, İngiltere Kraliçesi Victoria, Sir Winston Churchill gibi birçok önemli isimle tarihte buluşan Breguet saatleri, Balzac, Puşkin gibi yazarların o devri yansıtan eserlerine de konu olmuş. Breguet'nin teknikle sanatı bir araya getirdiği şaheserlerini görmek için 30 Ağustos'a kadar yolunuzu Topkapı Sarayı'na düşürebilirsiniz.

Zaman, Haber: Elif Kaya, 03.06.2010

TOPKAPI KONYALI LOKANTASI'NDA YIKIM

 

48 yıldır Topkapı Sarayı’nda faaliyet gösteren Konyalı Lokantası'nın bahçesinde yıkım yapıldı. Büyükşehir Belediye ekipleri, 520 kişilik lokantanın 400 kişilik kapasitesini içeren bahçesindeki bütün yapıları yıktı. Konyalı Lokantası Genel Müdürü Savaş Bulut Turizmhabercisi.com'a yaptığı açıklamada, zararlarının birkaç milyon dolar olduğunu, 150 bin rezervasyonlarını iptal etmek durumunda kalabileceklerini söyledi.

 

Savaş Bulut, yıkım sürecini şöyle anlattı:

"Lokantamızın bahçesindeki yapıların izni ile ilgili uzun yıllardır yasal girişimlerimiz sürüyordu. Son olarak 2009 yılının Haziran ayında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın bir ziyaretinde konuyu görüştük. Bizi mağdur etmeyeceklerini, gerekirse başka bir yer göstereceklerini ifade ettiler. Sarayın içinde eski otobüslerin park ettiği alanı verebileceklerini ifade ettiler. Bunun üzerine mimar Sinan Genim'e yeni alan için proje çizdirdik, Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’na teslim ettik. Ancak 21 Aralık 2009 tarihinde Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan bize yıkım yapılacağını tebliğ ettiler. Biz de kendilerine hemen cevap vererek, projemizin Kurul’da olduğunu söyledik. 8 Ocak 2010 tarihinde proje başvurusunun sonucunu bekleyeceklerini açıkladılar. Böylece Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan çıkacak sonucu beklemeye başladık.

 

23 Mayıs 2010 tarihinde Bakan Ertuğrul Günay bizi ziyaret etti ve yıkımın hemen yapılması yönünde yetkililere talimat verdi. Biz kendisine projeyi hatırlattık. Ancak önce yıkılır sonra gereği yapılır. Yıkım yapmayanlar hakkında da savcılığa suç duyurusunda bulunurum dedi.

 

Pazar günü telefon geldi, yıkımı yapın denildi. Bizim bir günde kendi kendimize yıkım yapmamız söz konusu olamazdı. Sonrasında da dün sabaha karşı belediyeden ekipler geldi, yıkımı gerçekleştirdi.

 

400 kişi kapasitelik alanımız böylelikle darma duman oldu. 150 bin rezervasyonu iptal etmek durumunda kaldık. Zararımız birkaç milyon dolar. Yine de sağlık olsun diyoruz. Ancak bu yıkımı turizm sezonunun en yoğun olduğu günlerde gerçekleştirmek hem bizi, hem acenteleri, hem de rehberleri mağdur etti. Oysa ki bu yıkımı sezon sonunda yapsalardı bu kadar zarar görmeyecektik.

 

Bahçemiz cumartesi gününe kadar kapalı. Şu anda düzenlemeye yapmaya çalışıyoruz. Şemsiyeler açıp masalarımızı kurup misafirlerimizi ağırlamaya devam edeceğiz. Sonuçta bu alanın kullanım hakkı bize ait, faaliyetimiz daha düşük kapasiteli olsa da devam edecek. Yine turistlere en iyi hizmeti vermek için çalışacağız."

Turizm Habercisi, 02.06.2010

DSİ'DEN MİLLİYET'E TEKZİP

 

Devlet Su İşleri, Milliyet Gazetesi köşe yazarlarından Metin Münir tarafından kaleme alınan “Ilısu’da cevapsız sorular”, “Ak Parti, Siyah Proje” ve “Ilusu: Hazine beni ilgilendirmez diyebilir mi?” başlıklı köşe yazıları için bir düzeltme ve cevap yazısı gönderdi. DSİ Genel Müdürü Haydar Koçaker imzasıyla gönderilen ve Milliyet Gazetesi'nde de bugün yayınlanan açıklama şöyle:

"Ilısu barajı projesi son 13 yıldır gerek ülkemiz gerekse dünya kamuoyunda geniş bir şekilde yer almakta. Çevre ve Orman Bakanlığımız ile Genel Müdürlüğümüz anılan projeyle alakalı olarak haksız ithamlarla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Ilısu barajı projesi Bakanlar Kurulu’nun 1997 tarih ve 9532 sayılı kararında ülkenin ekonomik şartları göz önünde bulundurularak iç ve dış finansman ihtiyacının Sulzer Hydro AG liderliğindeki konsorsiyumca temin edilmesi ve Hazine Müsteşarlığı’nca uygun bulunması şartıyla 2886 sayılı kanunun 89. maddesine göre yapılacağı kararlaştırılmıştır.

2004 yılında Sulzer Hydro AG firmasının küllü halefiyet yoluyla Va TECH Hydro Gmbh&Co firmasına intikali sebebiyle, 2004 tarihli ve 8033 sayılı Bakanlar Kurulu kararına binaen Va TECH Hydro Gmbh&Co firması tarafından teklif edilen finansmanın Hazine Müsteşarlığı tarafından uygun bulunması şartıyla 1997’de alınmış olan Bakanlar Kurulu kararına göre işlenmeye devam edilmiştir.

Ayrıca 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun geçici 2. maddesinde “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ihale edileceği yazılı olarak duyulmuş veya ilan edilmiş olan işler ilgili olduğu kanun usulüne göre sonuçlandırılır” hükmü düzenlenmiştir. Bu sebeple kredi temin ve Hazine Müsteşarlığı’nca kabul edilme süreci sonunda sözleşme taraflarca 14.08.2007’de imzalanmıştır.

Yapım çalışmalarına başlanıldıktan bir süre sonra “Çevre”, “Kültürel varlıklar” ve “Yeniden yerleşim” konularında yapılan başarılı çalışmalar göz ardı edilerek projede yaşanan gelişmeler haksız ve maksatlı bir şekilde çarpıtılarak Ilısu projesindeki çalışmaları denetleyen uzmanların olumlu raporlarına rağmen kredinin bir kısmını sağlayan yabancı bankalar taraflı bir şekilde projeden çekilmişlerdir.

Kredinin bir bölümünü temin eden yabancı bankaların projeden çekilmeleri üzerine konsorsiyum lideri ve diğer ortaklarınca eksik kredi, eski kredi şartlarını taşıması koşulu da göz önünde bulundurularak temin edilmiş ve Hazine Müsteşarlığı’nca da bu kredilerin uygun görülmesi üzerine projeye devam kararı alınmıştır.

Yazılarınızda ifade edildiği gibi işin ihale edilmeden bir firmaya verildiği iddiası asılsız bir ithamdan öteye bir mana ifade etmemektedir. Bu iş ile alakalı olarak yapılan bütün işlemler 2886 sayılı kanunun 89. maddesine 1999 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararı ve bu işlemlerin tamamlanmasına matuf bilahare yine bu istikamette alınan Bakanlar Kurulu kararına uygun olarak yürütülmüştür.

Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi adına gazetenizde seri olarak doğru bilgileri içermeyen bahse konu yazılarınızı tekzip eder, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesi gereğince düzeltme ve cevap yazısının gazetenizin aynı sayfa ve sütunlarında aynı puntolarla yayımlanmasını talep eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz".

Yapı, 02.06.2010

ATAKÖY SAHİLİNDE ARKEOLOJİK KAZI YAPILACAK

 

İstanbul 7. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, TOKİ'nin satışa çıkardığı Ataköy sahilindeki 163. parselde Osmanlı dönemi Baruthane yapılar topluluğuna ait mühimmat tünelleri ile II. Mahmut tuğrasının yer aldığı yapılarda tahribat olup olmadığının anlaşılması için arkeolojik çalışma yapılmasına karar verdi.

Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ile Trakya 1. Büyükkent Bölge Temsilciliği, 1 Şubat 2010'da Anıtlar Kurulu'na başvurarak, Bakırköy Zeytinlik Mahallesi'ndeki 18 pafta 564 ada eski 151 parselin ifrazıyla oluşan mülkiyeti TOKİ Başkanlığı'nda olan 163. parselde, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 20 Mart 1956 tarih ve 470 sayılı kararıyla tescilli Osmanlı dönemi Baruthane yapılar topluluğuna ait mühimmat tünelleri ile II. Mahmut tuğrasının yer aldığı yapıların yok olduğunu bildirdi. Talebi inceleyen kurul, tahribatın söz konusu olup olmadığının belirlenebilmesi için alanda İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü denetiminde gerekli arkeolojik çalışmaların (yüzey araştırması, sondaj gibi) yapılarak raporların kurula iletilmesine karar verdi.

Zaman, 02.06.2010

ANKARA MODERN YÜZÜNE, CER MODERN'E KAVUŞTU




Fotoğraf: Çağrı Öner



Müze binaları, mimarileri ve içinde açılan sergiler ile sadece yerli turistlerin değil yabancı turistlerin de gezi durağı oluyor, bir anlamda da kent ile özdeşleşiyorlar. Böyle bir müzenin senelerdir eksikliğini çeken Ankara sonunda modern sanat müzesine, Cer Modern'e kavuştu.

 

Mimari projesi Uygur Mimarlık tarafından hazırlanan müze aslında bir dönüşüm projesi. Cer Modern, eski eski vagon tamirhaneleri, cer atölyeleri ve bu binaları saran betonarme yeni bir binadan oluşuyor.

 

11.500 metrekarelik bir alana yayılan, 10 senelik bir çalışmanın ürünü olan müzede, 4.500 metrekarelik sergi salonu, 700 metrekarelik fotoğraf galerisi, müze mağazası, 370 kişilik konferans salonu, çok amaçlı salon, kafe ve heykel parkı bulunuyor.

 

Giriş katındaki ana salonlarında dönüşümlü olarak, yılda dört kez müzenin kendi derlediği sergiler, uluslararası galeri ve müze ağlarıyla yapılan işbirliği ile derlenen çalışmalar sergilenecek.

 

Ankara'nın modern yüzü olmayı hedefleyen Cer Modern'in müelliflerinden Semra Uygur ile projenin nasıl ortaya çıktığını, tasarım kriterlerini ve işveren ile olan ilişkilerini konuştuk.

 

Emine Merdim Yılmaz: Cer Modern'in projesinin elde edilişinden inşa edilişine kadar 10 sene geçti. Geçen zaman zarfında yaşananları aktarabilir misiniz?

Semra Uygur: Cer Modern'in inşa edildiği yer AKM 4. Bölge'de yani bizim Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu yaptığımız alanda ve yarışma sürecinde yıkılacak yapılar kapsamındaydı. Daha sonra 1995'te Milli Komite'nin burayı korumaya alma kararı nedeniyle alanın telif haklarına sahip olduğumuz ve konser salonuyla uyumunu sağlamamız gerektiği için bunu yaptık.

 

EMY: Proje, eski vagon tamirhaneleri ve cer atölyelerinin restorasyonu yanında, bir de yeni bir binanın tasarımını kapsıyor. Yeni binadaki tasarım kriterleriniz neydi?

SU: Orada iki dönemde yapılmış dört hangar var. Birinci dönem hangarları üç tane ve büyük, enleri geniş boyları daha kısa olan hangarlar. Aşağıdaki fotoğrafta sol tarafta görülen uzun, üzeri alüminyum kaplı olan hangar da ikinci dönemde yapılan, 92 metre uzunluğunda bir yapı. Birinci dönem yapılan üç hangarın iki tanesi demiryolu hattı o alanda değiştirildiği için ve o zaman yıkılacak bina niteliğinde görüldüğü için demiryolları tarafından mecburen yıkıldı.





Bizim restorasyon yapmadaki mantığımız da projesinde de görülebileceği üzere eski yapıyı sargı bezi gibi sarmak. Sağ tarafta görülen beton yapı da sanki bir baston gibi yapıyı ayakta tutan bir konsept üzerine gelişti. Üstünde durduğumuz alanın da altında yeni yapılar vardır. Toplantı salonları, galeri gibi mekanlar o açık alanın altında bulunuyor.

 

EMY: Cer Modern'in Ankara'nın ilk modern sanat müzesi olduğunu düşünürsek sizce kente nasıl bir katkısı olacak?

SU: Aslında Ankara için çok geç kalmış bir yatırım bu. Yanındaki konser salonu da bitince -ki bu da tıpkı Cer Modern'de olduğu gibi, şimdiki Kültür ve Turizm Bakanı'nın büyük katkılarıyla gerçekleşiyor- Ankara'da geç kalmış ama başkentin yüzünü göstermeye aday bir yapı olduğunu düşünüyoruz.





EMY: İşveren ve mimar ilişkisini bu yapı özelinde nasıl yorumlarsınız?

SU: Biz bu projeleri yüklenici olan Baki İnşaat'a yaptık. 10 sene sürdü ve bunun nedeni yükleniciden değil ödenek yetersizliğinden ve dur-kalk'lardan kaynaklanıyor. Biz Baki İnşaat'la çok iyi bir iletişim içerisinde bunu götürdük ve gayriresmi olarak sürekli inşaatın başında bulunma şansımız oldu. Ama bu yapının bitirilişine esas sahiplik eden de bizzat Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Sürekli şantiyeyi ziyaret etti, üzerinde durdu, titizlendi, bitirilebilmesi için görüşlerimizi aldı. Ankara'da bu yatırımı bitireceğine dair söz vermişti ve bunu gerçekleştirdi. İşveren açısından bir sıkıntımız olduğunu söyleyemeyiz ve gayet iyi ilişkiler içerisinde götürdük bu işi.

 

EMY: Çok teşekkür ederiz.

Arkitera, Haber: Emine Merdim Yılmaz, 02.06.2010

"OSMANLI MİMARİSİNE HAYRANIM"





Görme engelli mimar Carlos Mourao Pereira, genç mimarlarla beş duyuya hitap eden yapılar ve engellileri de hesaba katan mimari fikirleri paylaşmak için Özürlüler Vakfı'nın davetiyle İstanbul'a geldi. "İstanbul'a en son geldiğimde Boğaz'ın rengini görebiliyordum" diyen Mourao "İstanbul'a hayranım çünkü tarihi mekanlar engelliler hesaba katılarak inşa edilmiş, tüm duyulara hitap ediyor. Bir projemde de Pamukkale'den esinlendim" dedi. Portekizli mimar Carlos Mourao Pereira 1998'den bu yana Lizbon, Zürih, Budapeşte gibi birçok Avrupa ülkesindeki üniversitelerin dışında New York Metropolitan Sanat Müzesi'nde çalışıp projeler yayımladı. Ancak 2006'da görme yetisini tamamen yitiren başarılı mimar çalışmalarına ara vermedi. Tüm duyulara hitap eden mimari yapılar için projeler hazırlayan Mourao, Özürlüler Vakfı'nın bu yıl 5'incisini gerçekleştirdiği Özürlüler Kongresi için İstanbul'a geldi. Burada genç mimarlarla workshoplar da düzenleyecek olan Mourao engelli gözüyle mimari yapıları yorumlayacak. "İstanbul'a en son geldiğimde Boğaz'ın rengini görebiliyordum" diyen Mourao İstanbul'a ve Osmanlı mimarisine hayran olduğunu söylüyor. Görme yeteneğini nasıl kaybettiğinden bahsetmek istemediğini anlatan başarılı mimar, mimari yapıların çoklu duyulara yönelik alanlar haline geldiğinde engellilerin hayatının daha da kolaylaşacağına inandığını belirtiyor. Mourao, ne demek istediğini daha iyi anlatmak için Süleymaniye Camisi'ni örnek gösteriyor. "Artık mimari yapılarda avlu kullanmıyorlar. Oysa avlular görme engellilerin sesleri daha iyi algılayıp rahatsız olmadan bulunabilecekleri mekanlar, Süleymaniye bu anlamda muhteşem" diyor. İstanbul'da tarihi mekanların bir çok duyuya hitap edecek şekilde yapıldığını anlatan Mourao "İstanbul'daki tarihi mekanlarda bulunmaktan keyif alıyorum. Mimari öyle olağanüstü ki akustik ve kokular sayesinde mekanı algılayabiliyorum" diyor.

Başarılı mimar, bir termal projesinde de Pamukkale'den ilham aldığını itiraf ediyor. Portekiz'de kayalık sahil şeridinde dalgaların doğal yolla oluşturduğu oyukları termal havuzlar olarak dizayn ettiğini anlatan Mourao "Bu sayede herkes bu sığ havuzlarda oturup, yosunlara dokunarak, denizin kokusunu içine çekip tuzlu suyu tadarak spa keyfi yaşayabiliyor, Pamukkale'nin biraz benzeri gibi" diyor.

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 02.06.2010

SAAT KULESİ FİLİZLENDİ

 

İzmir'in tarihi simgelerinden Saat Kulesi'nin tepesinde, kuşların düşürdüğü sanılan bir tohum çimlenip filiz verdi.

 

Fidanın boyu 50 santime ulaştı. Saat Kulesi'nin üzerinde yükselen fidanı gören İzmirliler şaşkınlık yaşadı. Saat Kulesi'nin üzerindeki yeşil yapraklar, turistlerin de ilgisini çekti.

Radikal, Haber: Mustafa Oğuz, 02.06.2010

SULTANAHMET'E ARTIK ARAÇ GİREMEYECEK

 

 

Ayasofya ve Sultanahmet Meydanları'na Haziran'ın 7'sinden itibaren araç girişi yasak olacak. Bölgeye sadece acil durum araçları girebilecek.

 

İstanbul'un en önemli turistik merkezlerinden Sultanahmet ve Ayasofya meydanları araç girişine kapatılıyor. Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü'nün yaptığı çalışmayla özel araçlar Sultanahmet Meydanı'na giremeyecek. Turist kafileleri de ring sefer yapan otobüslerle belirlenen indirme-bindirme yerlerine kadar girebilecek. Turist otobüslerinin beklemesi için Sultanahmet Meydanı çevresinde otoparklar hazırlandı. Turist otobüslerinin park alanına getirdikleri turist kafileleri ise, ring araçları ile meydanların yanındaki indi-bindi otoparklarına kadar götürülecek. Turistler bölgede yaya olarak gezilerini tamamladıktan sonra tekrar turist otobüslerinin bulunduğu park yerine gelerek bölgeden ayrılacak. Sultanahmet Meydanı ve bağlı caddelerde yapılan düzenlemeye göre yayalaştırılan bölgeye sadece resmi araçlar, itfaiye, ambulans, polis, zabıta, PTT ve konsolosluk araçları girebilecek, ancak bekleme ve park yapamayacak. Yayalaştırılan bölgede yer alan bina ve işyerlerine yükleme, boşaltma ve diğer ihtiyaçlar için yaz aylarında 23.00-08.00, kış aylarında ise 21.00-08.00 saatleri arasında araç girebilecek. Sultanahmet bölgesinin turistik potansiyelini artırmaya yönelik uygulama 7 Haziran'da yürürlüğe girecek.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 02.06.2010

KARMAKARIŞIK BİR MEZAR!

 

  

 

Battalgazi İlçesi'ndeki Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın restorasyonu esnasında ortaya çıkan 3 insan iskeleti ile ilgili olarak Malatya Müzesi uzmanlarınca yapılan inceleme sona erdi.

Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın arka kısmında zemin temizleme çalışması esnada bulunan mezardan 3 adet insan iskeleti çıkmıştı.

Malatya Müze Müdürü Ziya Kılınç, "Sivas Korumu Kurulu ile yaptığımız resmi görüşmeler sonucunda, temizlik çalışması başlattık. Mezar bizim tahmin ettiğimiz bir ölümü gömme sistemi ile ölü gömülen bir mezar değildir. Birisi bayan 2'si erkek iskeleti olmak üzere 3 iskelet bulundu. İskeletler düzenli değildi. Tamamen yığma şekilde üst üste konulmuştu. Toplu mezar diyemeyiz, çünkü vücutta bir bütünlük yok. Tamamen bir yere yığılmış bir mezar topluluğu vardı. İskeletler yığıntı şeklindeydi. İskeletlerin arasında seramiklerde çıkarttık. Bizim genel kanaatimiz, kesin olmamakla birlikte burada muhtemelen evlerin inşaatları sırasında bu mezarlara rastlanıldı ve bunlar buraya toplanıldı diye düşünüyoruz" dedi.

Malatya Müzesi Müze Araştırmacısı Antropolog Hüseyin Şahin, tahminen ev yapım çalışmaları ve hafriyat çalışmaları sırasında bulunan iskeletler bir yere getirilerek yığılmış olabileceğini söyledi.

Şahin, iskeletlerin 35-40 yaşlarındaki insanlara ait olduğu ve çıkan parçaların Selçuklu, Bizans ve Osmanlı dönemine ait olduğunu belirterek, "Karma karışık bir mezar çıktı. Buradaki mezarın bir temelden çıkan kemiklerin ya da mezarların bir çukura yan yana defnedildiğini düşünüyoruz" ifadesini kaydetti.

Malatya Haber, Fotoğraflar: Mehmet Göresiye, 01.06.2010



VORTVOTS VORODMAN'IN DÖNÜŞÜMÜ, DİĞER KİLİSELER İÇİN ÖRNEK OLACAK

 

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, planı saray mimarı Kirkor Amira Balyan ile Devlet Garabet tarafından yapılan ve 14 Ekim 1828'de ibadete açılan Kumkapı'daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi'nin restorasyonu için çalışmalara başladı. Restorasyon çalışmasının ardından kültür merkezine dönüştürülecek olan anıt yapı, bir katedral (Meryem Ana) ve iki şapelden (Surp Haç ve Surp Vortvots Vorodman) oluşan yapı kompleksi bünyesinde yer alıyor.

Kumkapı'da varlığı bilinen 3 Ermeni kilisesinden biri olarak 1641'den bu yana Patrikhane kilisesi olarak hizmet veren, 1940'lı yıllarda zincir ve halat fabrikası olarak kullanılan kilise, Varto ve Lice depremleri sırasında, barınma ihtiyacını karşıladı.

Yıllardır atıl durumda olan kilise, restorasyon sonrasında, sanatsal etkinlikler ve mimarlık yoluyla yeniden keşfedilecek.
    
Şehrin yeni kültür odaklarından biri olması hedeflenen kilisenin kültür merkezine dönüştürülmesinin, diğer kiliseler için de mimari örnek oluşturması amaçlanıyor.

Dini bir yapının, kullanıcıları değişmeden, sahiplerinin rızası ile dönüşümü İstanbul için bir ilk niteliğinde.

Dönüşümün mimari ve sanatsal yönlerini geliştirmek için, restorasyon projesi bütünsel bir yaklaşımla ele alınacak ve düzenli atölye çalışmalarıyla sürecin, mimarlara ve sanat insanlarının katılımına açılması sağlanacak.

Önemli bir kültür mirası olan yapının, çoğulcu bir mimari yöntemle tartışılması ve kullanım özelliklerinin dini vecibeler dikkate alınarak yaratıcı bir biçimde yeniden tanımlanmaya çalışılmasının, bir kültür varlığının hangi öncelikler gözetilerek korunabileceğine iyi bir örnek oluşturacağı ifade ediliyor.

Yapı, 01.06.2010

TARİHİ DOKUYU ORTAYA ÇIKARMAK İÇİN AĞAÇLARIN YERİ DEĞİŞTİRİLİYOR





Erzurum'un Yakutiye ilçe belediyesi tarafından, tarihi dokuyu ortaya çıkarmak için hazırlanan projeyle sökülen ağaçlar yeniden 'hayat' buluyor. Projede ana amacın tarihi dokunun ortaya çıkarılması ve estetik bir çevre düzenlemesi olduğuna vurgu yapan Başkan Korkut, ''Proje ile tarihi dokuyu gün yüzüne çıkaracağız. Ağaçları köklerinden sökerek, başka bir alana dikiyoruz'' dedi. 
    
Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut, yaptığı açıklamada, ağaçların arasında kalan tarihi dokuyu ortaya çıkarmak için hazırladıkları ''Yakutiye Medresesi ve Lala Paşa Parkı'' projesini uygulamak için birçok kurumun görüşlerini aldıklarını anlattı.

Yakutiye Medresesi ile Lala Paşa Camisi'nin çevresinin düzenlemesi için hazırlanan projeyi herkese tanıtıp, görüşlerini almadaki amaçlarının; ortak aklın zenginliğinden yararlanmak olduğunu ifade eden Korkut, ''Yakutiye Medresesi ve Lala Paşa Camisi çevre düzenleme projesini, Atatürk Üniversitesine, İstanbul Hazır Beton Elemanları ve Hazır Beton Fabrikaları San. ve Tic. A.Ş (İSTON), belediye personeli ile serbest proje hazırlayanlara ayrı ayrı hazırlattık.'' 

Projede ana amacın tarihi dokunun ortaya çıkarılması ve estetik bir çevre düzenlemesi olduğuna vurgu yapan Korkut, ''Düzenleme içerisinde, Selçuklu motiflerinin kullanılacağı zemin çalışmaları ve su oyunlarının bulunduğu havuzlar da yer alacak. Proje ile tarihi dokuyu gün yüzüne çıkaracağız. Ağaçları köklerinden sökerek, başka bir alana dikiyoruz'' diye konuştu.
    
Proje kapsamında ağaç söküm ve taşıma çalışmalarına başlandığını söyleyen Korkut, projeyi kapsayan alan içerisinde 350 adet ağacın bulunduğu ve bunlardan ikişer adet kestane, karaçam, elma ve beş adet vişne ağacının korunarak, muhafaza edileceğini bildirdi.

Yakutiye parkı içerisinde bulanan ve taşınmayacak olan kara çam gibi ağaç türlerinin de yerinde muhafaza edileceğini söyleyen Korkut, şöyle devam etti:
    
''Ağaç katliamına karşıyız. Bunun için de park içerisinde bulunan bazı nadide türler yerlerinde muhafaza edilecek. Diğer ağaçları Tortum yolu üzerinde kurulacak piknik ve park alanına taşıyoruz. Ağaçlara kıymamız söz konusu değil. Sert zeminde bulunan 220 civarındaki ağaç da sökülerek başka alanlara taşınacak. Söktüğümüz ağaçların yerine de köksüz bodur ağaçlar dikeceğiz ve tarihi dokunun ortaya çıkmasını sağlayacağız. Hazırladığımız proje sayesinde hem tarihi doku ortaya çıkacak, hem de sökülen ağaçlar yeniden hayat bulacak. Bu arada yeşile verdiğimiz önem 1 yıllık işlerimizden de ortaya çıkıyor.''
    
Çalışmaların aralıksız devam ettiğini ifade eden Korkut, hava şartları ve imkanlar ölçüsünde, yeni çehresine kavuşacak olan Yakutiye Medresesi ve Lalapaşa Parkı çevre düzenleme çalışmalarını bu yıl bitirmeyi planladıklarını sözlerine ekledi.

Yapı, 01.06.2010

AKM, BİTMEMİŞ SENFONİ

 

 

Atatürk Kültür Merkezi (AKM), önceki gün, kapatılışının ikinci yılında, kültür merkezinin iki yıldır kapalı olmasını protesto eden ve bir an önce açılması için talepte bulunan opera, tiyatro, bale sanatçıları ve sanatseverleri bir araya getirdi. Yeditepe Üniversitesi’nden Prof.Dr. Taylan Ula’nın öncülüğünde AKM’nin önünde bir araya gelen sanatçı ve sanatseverler, “AKM bitmemiş senfoni”, “Kültür Başkenti Baştan Alınsın, AKM Açılsın”, “Kültür, Kültür Başkentini Teğet Geçti” gibi çeşitli pankartlarla duygu ve düşüncelerini ifade ettiler.

Kendisini bir ‘AKM sever’ olarak tanıtan Prof.Dr. Taylan Ula yaptığı açıklamada, AKM’nin, Kültür Bakanlığı ve İstanbul 2010 Ajansı arasındaki anlaşmazlık yüzünden açılamadığı yönünde duyumlar aldıklarını, artık resmi bir ağızdan açıklama yapılmasını istediklerini söyledi. İki sene geçmesine rağmen binaya tek bir çivi bile çakılmamış olmasını, merkezi ve mahalli yönetimlerle birlikte İstanbulluların da ayıbı olduğunu belirten Ula, AKM’ye bir an önce kavuşmak istediklerini sözlerine ekledi.

Protestocular arasında yer alan İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan ise bu buluşmada sahnesini özlemiş bir sanatçı duyarlılığıyla yer aldığını, ilk kez 1981’de adım attığı AKM ile duygusal bir bağı olduğunu söyledi. İDOB’nin seyircileriyle kopmamak adına Kadıköy Süreyya Operası’nda yapıtlarını sahneliyor olmasına karşın özellikle balede büyük yara aldıklarını belirten Arıkan, AKM’ye bıraktıkları şartlarda geri dönmeye razı olduklarını söyledi.

Cumhuriyet, 01.06.2010

TÜRKİYE ARKEOLOJİ LABORATUARI (1)

 

İstanbul’da cuma akşamı sona eren beş günlük “32. Uluslararası Arkeoloji, Araştırma ve Arkeometri Çalıştayı”nın kapanışında yabancı bilim insanları adına konuşan Alman Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Feliks Pirson “Türkiye, zengin arkeolojik mirası ile uluslararası ölçüde, adeta arkeolojik bir laboratuvara dönüşmüştür” dedi.

Açılış konuşmasını yapan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü O. Murat Süslü ise şu bilgileri katılımcılara iletti:

“Geçen yıl; 98 Türk, 48 yabancı bilim insanlarınca, 30 müzemizce ve eski eser kaçakçılığının önlenmesi amacıyla da 109 kurtarma kazısı gerçekleştirildi. Karayolu ve baraj etkileşim alanlarında 24 yerde kurtarma kazısı ile 2 yüzey araştırması yapıldı. Ayrıca 76 Türk, 32 yabancı yüzey ve 1 adet de sualtı araştırması düzenlendi. Böylece 309 kazı, 111 yüzey araştırması olmak üzere, 36 temizlik çalışmasıyla beraber toplam 456 bilimsel çalışmaya izin verildi. Bu amaçla (yabancı kazılar ve araştırmalar dışında) 25.7 milyon lira ödenek ayrıldı.”

Bir yıl önce bu sayı 417 idi…
Bu yılki “sempozyum (çalıştay)”, “2010 Avrupa Kültür Başkenti” olduğu için İstanbul’da düzenlendi. Anadolu’nun tarihsel, kültürel, dinsel mirası hakkında yerli ve yabancı bilim insanlarının, dört ayrı salonda 360 bildiriyi sundukları çalıştay hakkında basınımızda tek satır haber gördünüz mü? Göremezsiniz? Çünkü çalıştayda magazin eklerini tam sayfa kaplayan baldır bacak görüntüleri yoktu! Kimin elinin, kimin cebinde olduğuna ya da kimin kuşunun kimin kafesinde olduğuna ilişkin haberler çalıştaydan çıkmazdı!

Alman arkeolog Pirson “Türkiye’nin uluslararası bir arkeoloji laboratuvarına dönüştüğünü” söylüyor. Size son beş hafta boyunca bu alanda Türkiye’de düzenlenen öteki etkinliklerin bir listesini vereyim. Bunlardan hangisi hakkında basınımızda tek satır okudunuz?

28-29 Nisan Ordu -Kültür ve Turizm Bakanlığı- “Müzeler Kurtarma Kazıları Toplantısı”,
20-21 Mayıs Ankara -Vehbi Koç Vakfı (VEKAM)- “Geçmişten Geleceğe Türkiye’de Müzecilik”,
21-23 Mayıs İstanbul -Türk Tarih Kurumu- “İstanbul’un Doğu Roma Günleri”,
26 Mayıs İstanbul -Avrasya Enstitüsü- “Müze Teknolojileri Konferansları”,
31 Mayıs/1 Haziran İstanbul -Koç Üniversitesi- “Suriye ve Anadolu Sınır Aşan Arkeolojik İlişkiler”,
3-6 Haziran İstanbul -Akdeniz ve İtalya Üniversiteleri- 2. Uluslararası Akdeniz Dünyaları Çalıştayı’nda “Efsaneler Akdenizi, Akdeniz Efsaneleri”.

Bu toplantılardaki bazı haberler yabancı basında yayımlandıktan sonra, “Türkiye’de arkeolojik şu buluntular gün ışığına çıkmış!” gibilerden çevirilerini, el alemin oyuncağıyla gerdeğe girecek olan, basınımızda yakın gelecekte okursunuz! Bunlardan bazılarını önümüzdeki günlerde Cumhuriyet’te okuyabileceksiniz.

18-24 Mayıs tarihleri arasında dünyada “Müzeler Haftası” kutlanır. O hafta Güney Anadolu’da dört müzeyi dolaştım. Bazı müzelerde sabahları valilerin de katıldığı “kutlama törenleri” yapılmıştı. Ancak öğleden sonra müzelerimizde in cin top oynuyordu! Nerede öğretmenlerimiz, nerede öğrencilerimiz, nerede yerel basınımız? Müzede eğitilmeyen çocuklar sonra büyüyüp basın mensubu olunca konuya ilgisiz kalır ya da Sabah gazetesinde 24 Mayıs’ta olduğu gibi “Sardes Antik Kenti” diye “Efes Celsus Kitaplığı’nın” resmi konulur!

Bu arada bu çalıştaya İstanbul’daki arkeoloji ve sanat tarihi öğrencilerinin katılamayışlarını da yadırgadığımızı söyleyebiliriz. Geçen yıllarda öteki kentlerde üniversite öğrencilerinin, öğrenmek için o salondan bu salona coşkuyla koşturduklarının tanığıyızdır. Ama İstanbul’daki rektörler, sınav tarihlerini değiştiremeyince öğrenciler, ne yazık ki bu “uluslararası laboratuvardan” yararlanamadılar!

Ayrıca müze ve ören yerlerinin satış mağaza ihalesini koskoca Bilkent Üniversitesi’nin şemsiyesi altında kazanan Bilintur Şirketi’nin, görkemli Didim Apollon Tapınağı’nın sur duvarını, dükkan yapmak için buldozer ile 25 Mayıs’ta yıkmasına ne demeli? Bereket Belediye talana “dur” demiş!

Defineciler, Yine Defineciler!
Yıllardır mayıs ayı sonundaki bu uluslararası çalıştayı coşkuyla izliyorum, öğreniyorum, yazıyorum. Bu kez çok önemli iki gelişmeyi algıladım.

Birincisi… Eskiden halk arkeologlara “mezar kazıcıları” derdi! Şimdi bilim insanları definecilere, “klasik arkeologlar!” diyorlar. Bildirilerde “kaçak kazı”, “yasadışı kazı”, “defineci tahribatı”, “hazine arayanlar” gibi tanımların, geçen yıllara kıyasla olağanüstü arttığını üzülerek öğrendik.

Bazı arkeologlar ise “Şanslıyız, defineciler burayı eşelememiş”, “Bu yıl kazı alanına geldiğimizde ortalığın kaçakçılarca altüst edildiğini gördük”, “Lahti açtığımızda içindeki naylon poşetten definecinin bizden önce açtığını anladık” ya da “Hazine arayanların bir yandan çukur kazarken bir yandan da kafa çektiklerini geride bıraktıkları bira kutularından belirledik” sözleri ile yakındılar!

Kültür Bakanlığı temsilcisi, ödenek yokluğundan “bekçi” koyamadıklarını, sorunun çözümünü “yerel yönetimlerden beklediklerini” söylemekle yetindi.

İkincisi… Bilgisayarın teknik katkısı ile “sismik” çalışmalarda kullanılan “jeofizik araçların” kullanımı ile arkeologların işlerinin kolaylaştığına, zaman kaybının gittikçe azaldığına tanık olduk. Eskiden, “olsa olsa” yönetimi ile “kazı açması” yapan arkeologlardan önce, artık arazinin alt katmanlarını jeofizikçiler belirliyorlar.

Böylece arkeologlar bir “tümülüse (anıt mezara)” nereden girilmesi gerektiğini bu yöntemle daha yaygın olarak saptıyorlar. Arkeologlar bu yöntemi kullanırlar da defineciler dururlar mı? Onlar da devletten sağladıkları “maden arama ruhsatı” ile aynı araçları kullanıyorlar.

“Metal detektör” kullanımının yasaklanmasını öngören taslak, genel müdürlükte yine rafa kaldırıldı. Bakan Ertuğrul Günay, öncüllerinin geleneğini sürdürmeyerek, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, ne açılışta ne de kapanışta çalıştaya geldi!

Bir zamanlar balonla, helikopterle havadan fotoğraf çekiminin yerini artık “Google” verileri ve Amerikan Uzay Merkezi NASA’nın havadan bulguları almıştı.

İstanbul’un Kültürel Mirası!
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Düzenleme Kurulu çalıştaya önemli destek sağladı. Kurulun Başkan Yardımcısı Mehmet Gürkan’ın konuşmasından “İstanbul’da 30 bin kültürel miras noktasının” olduğunu öğrendik.

Dünyada yalnızca “üç ayrı imparatorluğa başkentlik” yapmış tek kent olma özelliğini taşıyan İstanbul, Avrupa Birliği dışında “ilk ve son kez”, “Avrupa Kültür Başkenti” seçilmişti. AB, bir daha dışarıdan bir kente bu unvanı vermeyecek.

İstanbul tarihini taçlandıran Marmaray kazılarının olağanüstü buluntularını çalıştayın açılışında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdiresi Zeynep S. Kızıltan bir bildiri ile sundu.

Japonların 1 milyar dolarlık Marmaray kredisini verirken anlaşmaya koydukları “Önce arkeologlar kazsınlar, sonra metro yapılsın” koşulunu, keşke Türkiye’de baraj, karayolu, kömür madenlerini işletenler ve turistik tatil sitesi yapanlar da benimseseler. Unutulmasın ki, Türk kamu kuruluşları Anadolu’nun tarihsel, kültürel ve dinsel mirasına, definecilerden daha çok zarar veriyorlar.

Kütahya Seyitömer Kömürleri kazısında 250, Hasankeyf Baraj alanında 425 işçi ile yapılan kazılar ise yalnızca yangından mal kaçırmadır, bilimsel çalışmanın sabrından yoksundur. Bakanlığın arkeologlara bas bas bağırarak söylediği, hatta zaman zaman tehdit ettiği “Kazmak yeterli değil, korumak ve gelecek kuşaklara da bırakmak” ilkesine bu durum ters düşmüyor mu?

Cumhuriyet, Yazı: Özgen Acar, 01.06.2010

AGORA, DERİNLİKLERİNDE KENT TARİHİNİ SAKLIYOR

 



İzmir'in kültür hazinesi Agora Ören Yeri'nde 3 yılda bulunan eser sayılarında önemli oranda artış elde edildi. Agora Kazı Başkanı Akın Ersoy, Agora'da 2007'de 30, 2008'de 70 ve 2009'da 120 adet, müzede sergilenebilecek boyutta envanterlik eser ortaya çıkardıklarını açıkladı. Uzun yıllardır Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası'nın maddi, manevi desteğiyle kazılan Agora Ören Yeri, İzmir'in kent hazinesi haline geldi. Geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de ziyaret ederek "hayran kaldım" dediği Agora'nın yıldızı iyice parladı. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin çevrede yaptığı kamulaştırmaların da 2 bin 500 yıllık tarihe sahip Agora'ya olan ilgiyi artırdığı belirtildi.

Agora, sembolü haline gelen üst kısmındaki sütunların yanı sıra alt katında da hazine barındırıyor. Sütunların altında Roma Dönemi'ne ait 2 bin 500 yıldır aralıksız akan bir çeşme, restorasyonu yeni tamamlanan bir su kanalı, alışveriş merkezi ve depolama alanları ile bin 800 yıl önce İzmir'de yaşayan Romalılar tarafından duvarlara çizilen ve ziyarete henüz açılmamış olan gemi, şövalye ve kuş figürlerini içeren karikatür ve resimler bulunuyor. Agora'daki adliye ve kent meclisi surlarının altındaki alanda ise kemerler ve taşıyıcı tonozların yanı sıra, alışveriş merkezi, depolama alanları ve Kemeraltı'na çıkış kapıları yer alıyor. Ersoy, "Agora, Roma Dönemi'nde kentin kamu binalarının ve alışveriş merkezinin bulunduğu bir alandı. Adliyeye ve kent meclisine gelenler, bu arada alt kata inerek alışveriş yapıp zaman geçiriyorlardı" diye konuştu. Ersoy, kamulaştırılan bölgede dev bir mozaik alan bulduklarını da söyledi.

Agora'yı geçtiğimiz haftalarda ziyaret eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, beraberindekilere, ören yerine tekrar geleceğini ve çalışmaların takipçisi olacağını söyledi. Cumhurbaşkanı Gül'ün desteği, kentin yöneticilerini ve kazı heyetini heyecanlandırdı. Gül'ü en çok etkileyen Agora'nın alt kısmında bulunan, kaynağının Kadifekale'deki bir pınar olduğuna inanılan ve yeraltındaki su kanalları yoluyla ören yerine ulaşan suyun aktığı tarihi çeşme oldu.

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 01.06.2010

 

******


VE KALE GÖRÜNDÜ





İzmir’in kent merkezindeki tarihi iki mekanı Agora ile Kadifekale, yapılan yıkımlarla yıllar sonra buluştu. Agora’da, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Ticaret Odası ve Kültür Bakanlığı’nın destekleri ile Doç. Dr. Akın Ersoy ve ekibi tarafından sürdürülen, kentin tarihine ışık tutacak kazılar büyük bir hızla devam ediyor.

Agora’yı kuşatan onlarca binanın yıkılmasından sonra İzmir’in gerçek yüzü de ortaya yavaş yavaş çıkmaya başladı. Bu çarpık, metruk yapılar nedeniyle İzmirliler, uzun yıllar Mezarlıkbaşı gibi kentin önemli merkezlerinden baktığında, Kadifekale’yi göremiyordu. Şimdi bu semtten bakıldığında artık Kadifekale görülebiliyor. Agora’nın görkemi ile Kadifekale’nin görüntüsü ortaya güzel bir tablo çıkarıyor.

Hürriyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 02.06.2010

KÜLTÜR BAŞKENTİ VAR, KÜLTÜR BAŞKENTİ VAR

 

‘Pecs... Sınırların olmadığı şehir'. Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye 200 km. uzaklıktaki, ülkenin güneybatısında bulunan tarihi Pecs kenti misafirlerini bu sloganla karşılıyor. Pecs bu sloganla, şehrin kökü geçmişe uzanan, ‘farklı kimliklere karşı hoşgörü' geleneğine vurgu yapıyor yapmasına ama ‘hoşgörü' ve ‘tolerans' sözcüklerinin belki de en çok yakıştığı topraklardan gelme bir ziyaretçi olarak beni Pecs'in başka yönleri daha çok kendine çekti.

Şehrin ara sokaklarına dalmadan önce burada bulunma nedenimi açıklayayım. İstanbul ve Essen ile birlikte Avrupa'nın 2010 yılındaki üç kültür başkentinden biri de Pecs. Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu'nun finanse ettiği ‘Kültür Köprüleri' adlı program çerçevesinde İstanbul Goethe Enstitüsü, Türkiye'nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan ‘Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türkiye Edebiyatı Avrupa'da' adlı geniş bir kültür projesi geliştirdi. Sekiz Avrupa ülkesini ziyaret edecek projenin ikinci durağı, 19-23 Mayıs arasında Türkiye edebiyatını ağırlayan Pecs kentiydi.

 

Gamı, tasası olmayan şehir
Pecs'de düzenlenen etkinliklerin ilk günlerinde, iki önemli yazarımız Ayşe Kulin ve Perihan Mağden, kitaplarından bölümler okuyarak, edebiyatseverlerle karşılıklı söyleştiler. Proje kapsamındaki son etkinlik ise; besteci-piyanist Sabri Tuluğ Tırpan'ın ‘Mevlana-Simyacı Senfonik Şiiri'nin seslendirildiği, benim de katıldığım 23 Mayıs akşamı yapılan gala konseriydi.

Konsere geçmeden önce, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Pecs üzerine iki günlük izlenimlerimi kısaca paylaşayım. Pecs kendini ‘sınırları olmayan şehir' olarak dünyaya lanse ediyor ama slogan benden istenseydi, ‘gamı, tasası olmayan şehir' derdim Pecs için... Bir şehir nasıl olabiliyor da bu kadar çok sayıda ‘huzurlu, tasasız, ağırkanlı' insanı içinde barındırabiliyor, anlamak güç. 150 bin insanın yaşadığı Pecs'in her köşesine inanılmaz bir dinginlik hakim. Az konuşuyorlar, ağırbaşlı eğleniyorlar, kibarlar ama aynı zamanda ürkek ve mesafeliler. Şimdi moda olan ‘yavaş şehir' akımına ilham kaynağı olmuş olabilir Pecs.


Ama Pecs'in aynı zamanda kalbini teşkil eden, Gazi Kasım Paşa Camii'nin tepesine kurulduğu en büyük meydanı Szechenyi'yi de içine alan ‘eski şehir', yanyana dizilmiş barok ve rokoko binalarıyla, öylesine el değmemiş ki... 2010 kapsamında hazırlanan Mayıs-Haziran etkinlik kitapçığını inceliyorum. İstisnasız her gün, şehrin farklı köşelerinde en az iki etkinlik yer alıyor. Öyle büyük isimler değil bunlar ama sürekli bir hareket var. Bizden de, Türk ve Kürt kültürlerini temsilen müzisyen ve topluluklar gitmiş yine bu ay içinde.

 

İç ve dış mimarisi etkileyici
Etkinliklerin görünen yüzü daha çok festival, seminer, konser türünden performansa dönük işler. Ama bir de gözden ırak olan yapısal projeler var. Hepsi herhalde bu yılsonuna doğru tüm görkemiyle ortaya çıkacak. Bu projelerin içinde bir tanesi var ki detaylarını gördüğümde içim bir cız etti ki sormayın. 2010 Avrupa Kültür Başkenti bütçesiyle Pecs'de şu sıralar görkemli bir konferans ve konser salonu inşa ediliyor. Aynı zamanda şehrin senfoni orkestrası olan Pannon Filarmoni'ye de evsahipliği yapacak bu merkezin etkileyici iç ve dış mimarisini www.pecs2010.hu sitesinden incelemek mümkün. Bizler İstanbul'da ‘AKM'nin tadilat bütçesi 2010 Ajansı'nda mı, ondaysa neden başlamıyor, kim niye engel oluyor?' kör dövüşünün içinde senenin ortasına kadar gelelim, Pecs şehri, binasının kaba inşaatını bitirip içine girmiş bile!


Gelelim şimdi, Goethe Enstitüsü'nün ‘Avrupa Edebiyatı Türkiye'de - Türkiye Edebiyatı Avrupa'da' projesinin Pecs ayağını sonlandıran gala konserine. Piyanist ve besteci Sabri Tuluğ Tırpan'ın 2007 tarihli ‘Mevlana-Simyacı Senfonik Şiiri' 23 Mayıs akşamı Pecs Üniversitesi'nde Martin Kerschbaum yönetimindeki Vienna Classical Players tarafından icra edildi.

‘Mevlana', yaylı çalgılar, timpani, piyano (S.T. Tırpan), şan (Sertap Erener), ney (Burcu Karadağ) ve dansçı (Su Güneş Mihladiz) için bestelenmiş, Batı ve Doğu müziklerinin kendilerine özgü dillerini ahenklice bir araya getiren 45 dakikalık sürükleyici bir eser. Burcu Karadağ, Fazıl Say'ın ‘İstanbul Senfonisi'nden sonra ‘Mevlana'da da neyini ustaca üfledi. Tırpan eserinde, neyzenle hem başkemancı hem de viyolonseller arasında çok tatlı diyaloglar kurmuş. Sertap Erener çoğunlukla Mesnevi'den alınma satırları genellikle normal tonda ‘şarkı söyler gibi' okumanın yanı sıra yer yer tiz perdelerde tıpkı bir operacı gibi gezindi. Böyle bir stile alışık olmayan Batılı izleyicinin şaşkın bakışlarını üzerinde topladı tabii.

 

Mevlevi dansı nefes kesti
Eserin başından sonuna dek, piyanosuyla bir nevi ‘yol gösterici' konumundaki Tırpan'ın Abdülkadir Meragi ve Yunus Emre'nin sevilen dinsel ezgilerini çokseslendirmesi eserin cazibesini artırmış. Piyanonun bas rejisteriyle adeta savaşa giriştiği ‘seyrüsüluk' evresini temsil eden karanlık kadans bölümü, tek kelimeyle sıra dışıydı. Su Güneş Mihladiz'in eserin neredeyse tamamına yayılan ‘modernize edilmiş Mevlevi dansı', klişe deyişle nefesleri kesti. Bu unutulmaz gösteriyi Pecsliler ayakta alkışladı.

Tırpan'ın ‘Mevlana'sı, Türkiye'de bugüne kadar birkaç kez icra edildi ama bu eser çok daha fazla ilgiyi hak ediyor inanın.

Radikal, Haber: Serhan Ada, 01.06.2010

SKANDAL HEYKEL İADE EDİLDİ!

 

 

Van'ın Erciş İlçesi'nde, 2006 yılında bir heykeltıraş tarafından yapılan ancak Van Müzesi'nce 3 bin 200 yıllık olarak rapor edilerek sergilenen heykel, Erciş Belediyesi'ne iade edildi.

 

Erciş Belediyesi yetkililerinin, 2006 yılında Erciş İlçesinde düzenlenen 1. Uluslararası Sanat Sempozyumu kapsamında heykeltraş Malik Bulut tarafından yapılan ancak Müze Müdürlüğü'nce 3 bin 200 yıllık olarak tarihlendirilip sergilendiği ortaya çıkan heykelin iadesi için yaptığı başvuru işlemleri, tamamlandı. İşlemlerin tamamlanmasıyla Erciş Belediyesi'ne iade edilen heykel, sahil yolunda Park ve Bahçeler Müdürlüğüne ait park alanına yerleştirildi.

Erciş Belediyesi tarafından 9 Haziran 2006 tarihinde düzenlenen 1. Uluslararası Sanat Sempozyumu kapsamında ilçeye gelen heykeltıraş Malik Bulut'un yaptığı "Anadolu Kadını" isimli eser, "erken demir çağında uygulanan stilistik sanat özellikleri bulunduran" tarihi eser olarak rapor edilerek, Van Müzesi'nde koruma altına alınmıştı.

Cnn Türk, 01.06.2010

GAZİMİHAL KÖPRÜSÜ TAMİR İÇİN ULAŞIMA KAPATILDI

Tunca Nehri üzerinde bulunan tarihi Gazimihal Köprüsü onarım çalışmaları vesilesiyle trafiğe kapatıldı.

Karayolları Genel Müdürlüğü ile İl Özel İdaresi ekipleri tarafından yapılan incelemelerde üzerinden ağır tonajlı araçların geçmesi sebebiyle tarihi köprünün hasar gördüğü tespit edildi. Hasarların giderilmesi için köprünün trafiğe kapatıldığı bildirildi. Edirne İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Ahmet Çetin, çalışmaların 19 Haziran günü tamamlanacağını ve ertesi gün yeniden trafiğe açılacağını belirtti. Alternatif köprülerin olmaması sebebiyle üzerinden ağır tonajlı araçların geçtiği tarihi köprüler zaman içinde yıpranıyor. Bu sebeple daha önce onarımdan geçen Meriç ve Tunca köprülerinde kısa sürede yeniden bozulmalar meydana geldi. Geçtiğimiz ay içinde başlatılan restorasyon çalışmalarının ardından iki köprü onarılarak yeniden trafiğe açıldı.

Zaman, 01.06.2010

TARİH KAÇAKÇILARI JANDARMAYA TAKILDI

 

İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, istihbarat bilgilerini değerlendirerek Gebze Eskihisar Köyünde önemli bir operasyona imza attı.

 

28 Mayıs Cuma günü öğleden sonra Eskihisar Köyünde pozisyon alan jandarma ekipleri, elindeki 3 adet metal bilezik, 1 cam bilezik ile 8 cm boyunda bir mermer heykelden oluşan antik çağa ait tarihi eserleri satmaya çalışan H.Ç. isimli şahısla alıcı kılığında temas kurdu. H.Ç., tarihi eserleri satmaya çalışırken, suçüstü yakalandı.

Jandarma ekipleri, tarihi eser kaçakçısından ele geçirdikleri 5 parça tarihi eseri İzmit Müzesi’ne teslim etti. Adalete teslim edilen sanık, savcılık tarafından serbest bırakıldı.

Özgür Kocaeli, 01.06.2010

TARİHİ ÇINAR
813 YAŞINDA

 

Kırklareli’nin Vize İlçesi'ne bağlı Çakıllı beldesinde, en ile gövde boyu hesaplamalarıyla 813 yaşında olduğu tespit edilen anıt çınar ile ilgili Müze Müdürlüğü inceleme başlatacak.

Çakıllı Belediye Başkanı Mehmet Bayram, Doğu Avrupa Çınarı olduğu tespit edilen ağacın çevresinin 9 buçuk metre, çapının 3 metre ve boyunun ise 20 metre olduğunu söyledi.

Türkiye Gazetesi, 01.06.2010

ÇİN SEDDİ'NİN SIRRI ÇÖZÜLDÜ

 

 

Çinli kimya profesörü Zhang Binjian, Çin seddinin Ming Hanedanlığı dönemindeki kısımlarını 6 yüzyıl önce inşa eden işçilerin, taş tuğlaları yapışkan pirinç unu ve sönmüş kireç tozunu karıştırarak hazırladıkları harç ördüklerini kaydetti. Yapışkan pirinç unu harcının taş tuğlaları son derece sağlam biçimde tuttuğunu vurgulayan Zhang, duvarın çoğu bölümünde yabani otların bile halen büyüyemediğini belirtti.


Zhejiang Üniversitesi Profesörü Zhang, Amerikan Kimya Cemiyeti dergisinde yayımlanan makalesinde,  "Harcın karışımı, organik ve inorganik maddelerin özel bir bileşimden oluşuyor. Yapışkan pirinç ununun içindeki amilopektin maddesi, karışımın organik bileşenini oluşturuyor. Yapışkan pirinç unu ile hazırlanan sıvı, kalsiyum karbonat içerikli harca katılıyor. Amilopektin maddesi sayesinde taş tuğlaları tutan harç daha da sağlamlaşıyor. Set duvarlarına daha büyük fiziksel güç veriyor" diyerek, harcın sırrını açıkladı. 


Doğu Asya'da en önemli temel besin maddelerinin başında gelen yapışkan pirincin inşaat alanında kullanılması, dönemin en önemli teknik buluşları arasında yer aldı. 1368-1644 yılları arasında hüküm süren Ming Hanedanlığı tarafından inşa edilen türbe mezar ve kule gibi anıt yapıların bu sayede deprem ve sel gibi doğal felaketlere karşı dayandığı belirtiliyor.
Harcın hazırlanması ve binlerce işçinin beslenmesi için büyük miktarlarda gerekli olan pirinç ihtiyacını karşılamak için yayımlanan imparatorluk emirlerinin, ülkenin güneyindeki pirinç üreticisi halk arasında yaygın kızgınlığa yol açtığı biliniyor.

Milliyet, Haber: Sadi Kaymaz, 01.06.2010

TARİHİ TOPLAR KADERİNE TERK EDİLDİ

 

     

 

Çanakkale merkeze bağlı İntepe beldesinde, 1. Dünya Savaşı'nda düşmanı bozguna uğratan tarihi topların toprak altında çürümeye terk edilmesi tepkiye sebep oluyor.

 

Çanakkale-İzmir yolunun 18. kilometresinden sonra tarlalardan güçlükle ulaşılan Topçamlar Tabyası'nda, namluları toprağa gömülmüş haldeki 8.5 metrelik topların bakımsız halini defalarca yetkililere bildirdiklerini belirten vatandaşlar, “Tarihi toplar yıllardan buyana burada toprak altında çürüyor. Yaklaşık 4 yıl önce bu durumu yetkililere bildirmiştik. Ancak aradan geçen bu zaman içinde tarihi toplara sahip çıkılmadı. Tarih yazan bu toplara en kısa sürede sahip çıkılmasını istiyoruz” dedi.

 

İntepe Belediye Başkanı Alaaddin Özkurnaz ise, tarihi topların yıllardır envantere kaydedilmediğini belirterek, “Bu toplar yıllardır kayıtlara işlenmemiş. Yaptığımız incelemelerde 1955'li yıllarda topların hurda amaçlı satıldığını öğrendim. Bu topları satın alan kişi de ağır olmaları sebebiyle bunları buradan çıkaramadığı için vazgeçip gitmiş. Zamanla bölgeye gelen bazı kişiler topların belirli kısımlarını alarak bölgeden kaçmış. 2 yıl önce durumu yetkililere bildirmemizin ardından zamanın Çanakkale Valisi Orhan Kırlı bölgeye gelerek incelemelerde bulundu ve toplar yıllar sonra kayıt altına alındı. Bunun ardından da topların sorumluluğunu Askeri Müze üstlendi. Ancak aradan geçen uzun zamana rağmen burada halen bir çalışma yapılmadı. Tarihi toplar toprak altında bulunmaya devam ediyor” dedi.

 

Öte yandan, Sultan Abdülaziz Han döneminde Çanakkale Boğazı savunmasını güçlendirmek için yapılan Topçamlar Tabyası'nda, 1883-1888 tarihli Alman Krupp yapımı 3 toptan 2'sinin namlusunun toprağa gömülü olduğu öğrenildi.

Çanakkale Kent Haber, 31.05.2010



MÜZELERDE 40 BİN ESER VARMIŞ





Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'nde bu haftaki programın konusu Konya’da Müzecilik idi. Programa konuşmacı olarak, Konya Müze Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakarcı ile Koyunoğlu Şehir Müze ve Kütüphanesi Müdürü Hasan Yaşar katıldı. Her iki konuşmacının slayt gösterisi eşliğinde sunduğu programda ilk olarak Hasan Yaşar kürsüye çıktı.


KONYA’NIN İLK ÖZEL MÜZESİ: KOYUNOĞLU
“1330 (1914) Tarihli Konya Salnamesi’nde Müze-i Hümayun Şubesi” başlığı altında ilk müze envanter bilgilerinin yer aldığını söyleyen konuşmacı “Konya’nın ilk özel müzesi olan Koyunoğlu Müzesi’ni anlattı.


Yaşar, Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali'nin torunlarından olan ve Koyunoğlu Müzesi’nin kurulmasına vesile olan A. R. İzzet Koyunoğlu’nun kimliği, aldığı eğitim, paha biçilmez eserleri toplayış süreci, bu eserlerin belediyeye devredilip bir müze binasında korunması ve gelecek nesillere aktarılmasının önemini anlattı. “A. R. İzzet Koyunoğlu’nun değerli eserlerimizin yabancı ellere düşmemesi gayesi ile 1913 yılından itibaren eser toplamaya başladığını, 23 Eylül 1974 tarihinde vefatına kadar müze ve kütüphanesinde topladığı eserleri hem kendi eski evinde sergilediğini hem de koleksiyonunu geliştirmek için büyük gayret ve uğraş verdiğini ve vefatından bir yıl önce, 4 Temmuz 1973 tarihinde, koleksiyonunu hiçbir karşılık beklemeden Konya Belediyesi’ne hibe ettiğini kaydetti.


Daha son sonra söz olan Dr. Naci Bakırcı ülkemizdeki ilk müzecilik faaliyetlerinden başlayarak, Konya’da kurulan ilk müze ve daha sonra kurulan diğer müzeleri konu aldı.


KONYA, MİMARİ ESER CENNETİ
Bakırcı, 1846 yılında Aya İrini Kilisesi’nde kurulan Mecmua-i Esliha-i Atika ve Mecmua-i Asar-ı Atika müzelerinin ardından 1869’da Müze-i Hümayun kurulmuştur, dedi. Ülkemizdeki müzecilik faaliyetlerinin Avrupa’dan geri kalmadığını vurguladı. Konya’da modern anlamda eski eser toplamacılığının İstanbul ile aynı dönemlerde başladığını söyledi. Konya’da Alaeddin Tepesi’nde bulunan Alaeddin Camii ve Selçuklu Sultanları’na ait türbenin eserlerin ilk toplandığı alan olduğunu ve burada Roma, Bizans dönemine ait çok sayıda mimari parçanın bulunduğunu anlattı.


KONYA’DA 40 BİNDEN FAZLA ESER VAR
Sırasıyla Konya’daki diğer müzelerin de kuruluşu ve içinde sergilenen eserleri hakkında bilgi veren Bakırcı, Karatay (1955), İnce Minare (1956), Sırçalı (1960), Etnografya (1975), Arkeoloji (1962) ve Atatürk (1964) Müzelerini anlattı ve içindeki değerli eserler hakkında bilgi verdi. Bu müzelerde 40 binden fazla değerli eserin bulunduğunu kaydeden Bakırcı, en çok Selçuklu eserinin de Konya’da olduğu belirtti.


Dinleyicilerin sorularının cevaplanmasından sonra kürsüye Yakın Doğu Üniversitesi Rumi Enstitüsü Başkanı Gökalp Kamil çıktı. Konuşmacılara, şube başkanı Bekir Şahin’e ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Dıvarcı’ya Rumi Enstitüsü yayını dergiyi hediye eden Gökalp, bu işi bu mekanda yapmanın güzelliğini vurguladı.

Manşet Gazetesi, 31.05.2010

ANTİK MEZARDA SINIF FARKINA DAİR İPUÇLARI





Geçen ay Meksika'nın güneyindeki bir antik yerleşim merkezinde bulunan piramitte kazı çalışmaları yürüten arkeologlar sıralı dizilmiş büyük ve düz taşlara rastladılar. Buradaki çalışmalarının 2'nci yılında yapılan bu keşif bir mezar odasının duvarlarıydı. İçeride muhtemelen bir yönetici olan seçkin bir adam ile kurban edilmiş 2 insanın kemiklerini buldular. Mezar odasının çıkışındaki bölümde ise seçkin bir yetişkine ait başka bir iskelet bulundu. Kazıyı yürüten Utah'taki Brigham Young Üniversitesi'nden Arkeolog Bruce R. Bachand mezarda bulunan ve törenlerde kullanan kapların tasarımından iskeletlerin yaklaşık 2 bin 700 yıl önce gömüldüğünü belirledi. Bachand'a göre bu keşfin Mezoamerikan piramitlerinde daha önce bulunan törensel gömülerden yüzlerce yıl daha eski olabileceğini söylüyor. Bachand kazı alanından kendisiyle telefonla yapılan bir mülakatta, iki iskeletin "toplumun en üst mertebesindeki" kişilere ait olduğunu söyledi. Mezar odasındaki iskelet kırmızı boya ile kaplanmış ve yüzlerce yeşim taşı mücevheri ile süslenmiş. Dişler beyaz yeşim taşı ya da deniz kabuğu ile kaplanmış. Mezarın dışında bulunan ve muhtemelen bir kadına ait olan iskelet ise yeşim taşları, inci ve amberle süslenmiş, dişleri demir sülfür ile kaplanmış. Kurbanlara ait iskeletler ise bir yetişkin ve bir çocuğa ait. Onlar süslenmemiş ve ayinlerde sunulan hediyelerden yoksun bırakılmış. Meksika'nın ve Orta Amerika'nın kültürleri üzerine uzmanlaşmış antropologlar bulguların tam olarak ne anlama geldiğini değerlendirmek için erken olduğunu söylüyorlar. Ancak keşfin bölgedeki sosyal sınıflanma ve merkeziyetçi gelişmeler sonucu toplumların liderler arkasında birleşmesi açısından önemli bir antik çağ örneği olduğu konusunda Bachand'la aynı fikirdeler. Mezar odası 10 metrelik bir piramidin tepesine yakın bir bölgede bulundu. Antik kent Chiapa de Corzo ve alanın merkezindeki en yüksek yapı olan bu piramit, Chiapas eyaletinde Guetemala sınırından çok uzakta olmayan bölgede bulunuyor. Mezarın keşfi zor bir soruyu da gündeme taşıdı. Bu mezar kim tarafından yapılmıştı. MÖ 7'inci yüzyılda bölgede birkaç topluluk yaşıyordu. Bu topluluklar birbirleriyle bir etkileşim içindeydiler, seçkin tabakaları ittifaklar yapıyordu. Hatta aralarında evleniyordu. Anıtsal heykelleriyle ünlü Olmecler etkilerini Meksika Körfezi kıyısında yer alan merkezlerinden iç bölgelere kadar genişletip o zamanların baskın kültürünü oluşturdular. Güneyde Mayalar yeni yeni organize olmaya başlıyorlardı. Oaxaca bölgesinde Zapotecler oldukça gelişmiş bir kültür yaratıyorlardı. Ve Chiapas bugün olduğu gibi o zaman da Zoque dilini paylaşan halklara ev sahipliği yapıyordu. Bachand, mezardaki birçok el yapımı ürünün, Tabasco bölgesindeki Olmeclerin etkileyici La Venta kalıntılarında bulunanlara benzer veya tıpatıp kopyası olduğunu söylüyor. "Bu insanlar La Venta'dan mı geldiler? Yoksa onlar sadece Olmeclerle ilişki içinde olan yerel halklar mıydı? En önemli soru bu" diyor. Ancak defin işlemlerinin Olmec kültüründen farklı olduğunu söylüyor. Bazı çömlekler ve ayinsel pratiklerin özünde yerel unsular bulunuyor. Mezarın inşası bilinen birkaç tane Olmec mezarından farklı. Bir tarafta taştan bir duvar diğer taraflarda ise kilden duvarlar bulunuyor. Bugular konusunda Bachand'ın ilk yorumu, mezarı yapanların Olmec kültüründen geldiği yönünde. Karşılaştırma yapmak için La Venta bölgesinde ek araştırma yapılması gerektiğini düşünüyor. Ancak aynı zamanda bulguların özgün bir Zoque kültürünün oluşumunu da belgeleyebileceğini söylüyor. Daha sonra gelen erken Mesoamerikan geleneklerinin orijininde Olmec ya da Maya değil daha önce pek önem verilmemiş Zoque olabileceğini belirtiyor. New York'taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Antropolog Elsa M. Redmond, Bachand'ın uzun süredir unutulmuş bu kazı alanındaki çalışmalarını överken, mezar odasının dışında yatan kadının kimliğini merak ettiğini söylüyor. Eğer liderin eşiyse ki hediyelerin çokluğu bunu işaret ediyor, edebi istirahatında neden kocasının mezarının dışında bırakılmış.

Sabah, Kaynak: New York Times, Haber: John Noble Wilford, 31.05.2010

ROMA'NIN YENİ SANAT MABEDİNİ KUTLUĞ ATAMAN AÇIYOR



 

Avrupa'nın yeni çağdaş sanat mabedi Roma'daki görkemli 21. Yüzyıl Sanatlar Müzesi (Museum of Art for the XXI Century/ MAXXI), kapılarını Kutluğ Ataman sergisiyle açıyor. Mimarlık dünyasının ikon isimlerinden Zaha Hadid imzalı sıradışı mimarisiyle de dikkat çeken MAXXI'de açılan ilk üç süreli sergiden biri olan Ataman'ın ‘Mezopotamya Dramaturjileri' sergisi, müzenin ‘Spazio' başlıklı bölümünde yer alıyor. 12 Eylül'e kadar sürecek sergide Ataman'ın aralarında ‘Küba', ‘Dome 2009', ‘Column' ve ‘Aya Yolculuk'un da olduğu sekiz video enstalasyonu bulunuyor.
 

Müze yöneticisi Anna Mattirolo, Whitewall Magazine'e yaptığı açıklamada açılışta işleri sergilenen sanatçıların çoğunun İtalyan olmasına rağmen neden Kutluğ Ataman'ın da yer aldığı sorusunu şöyle cevaplıyor: "Açılış sergilerinin hatırı sayılır kısmı İtalyan sanatçılardan oluşuyor fakat ‘Spazio' başlıklı geçici bölüm farklı ülkeler ve altyapılardan sanatçıları da ağırlayacak. MAXXI, çağdaş sanatın farklı dil ve sesleri de içeren ve gelişimini sürdüren bir sanat olduğunun farkında. Kutluğ Ataman'ın sergisi de modernitenin Batı dışında nasıl sorgulandığı ve yorumlandığını araştırdığı için buna çok uygun."

2004'te Turner ödülünde finale kalan, Venedik Bienali, İstanbul Bienali ve Documenta 11 gibi saygın sergilere davet edilen Kutluğ Ataman ise Hürriyet'ten Deniz İnceoğlu'na yaptığı açıklamada "MAXXI çok önemli bir müze ve buranın açılış sergisini yapıyor olmak hem çok sorumluluk isteyen, hem de açıkçası korkutucu bir iş. Çünkü dünyanın gözünü üstümde hissediyorum" diye konuştu.

En prestijli mimarlı ödülü Pritzker'i kazanan ilk kadın mimar olan Irak asıllı Zaha Hadid'in tasarladığı MAXXI, İtalya'nın ilk ulusal çağdaş sanat ve mimari müzesi. Kapılarını yarın halka açacak müze, 10 yılda tamamlandı ve yaklaşık 150 milyon avroya mal oldu. Müze, toplam 29 bin metrekarelik bir alan üzerine inşa edildi.

Radikal, Fotoğraf: AFP, 31.05.2010

AHMET KOCABIYIK'I GÖBEKLİTEPE'YE DE BEKLERİZ






Tahminen 14 bin yaşında. Piramitlerden 7 bin yıl eski yani. Tarihçiler ve arkeologlar “önceden bilinen medeniyet tarihini” değiştirebilecek ölçüde keşiflerin yapıldığı bir yer olarak tanımlıyor burayı.


Kutsal kitaplara atıfta bulunarak “Garden of Eden” (Cennet Bahçesi) benzetmesi yapan uzmanlar bile var. Gerek ortaya çıkartılan tapınakların şekli-büyüklüğü gerekse göçebe toplulukların yerleşik yaşama tarımı öğrenerek geçtiği tezini çürütme iddiasıyla dünyada da çok ses getiren bir yer. Burası nerede biliyor musunuz? Türkiye’de, Şanlıurfa’nın 15 kilometre kuzeydoğusunda.
Gelelim ekonomi sayfasında bunları neden yazdığıma... Kültür sanat alanında özellikle son beş yıldır her geçen gün profilini yükselten bir şirket var: Borusan Holding.


Geçtiğimiz haftalarda Efes Vakfı’nın kuruluşunda öncülük yaptılar. Cumartesi günü de Kapadokya’da yine bu grubun desteğiyle Andrew Rogers’ın “uzaydan görülebilen heykellerinin” tanıtımı gerçekleşti. Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık, “Göreceksiniz Kapadokya’nın ünü dünyaya daha fazla yayılacak” dedi.


Efes için de Kapadokya için de yapılanlar çok önemli. Ancak... Adı geçen iki yer de Türkiye’nin en “bilinen” tarihi-turistik bölgeleri. Turistlerin müze ve ören yerleri ziyaret sayısına baktığınızda her iki alan da her zaman ilk üçte yer alır. Keşke Borusan da Türk iş dünyasının önde gelen şirketleri de desteklerini “ülkenin bilinmeyen cevherlerine de “ yöneltebilseler...

Koç’un Geyre Vakfı  örneği
Üniversite eğitimimde “arkeoloji ve sanat tarihi” ağırlığımı bilen öğretim üyesi arkadaşlarımdan biri dün beni aradı. Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi’nden Doçent Şevket Dönmez. Amasya’da Oluz Höyük’ü kazıyor. Burası Perslerin satraplık merkezi. Şevket diyor ki: Göbeklitepe, Oluz Höyük ve Anadolu’nun daha pek çok yerindeki önemli merkezler. Buralar bu tip güçlü şirketlerin sponsorluk ve tanıtım desteğine ihtiyaç duyuyor.”


Şevket bir de hatırlatma yapıyor bana. “Geyre Vakfı’nı mutlaka an, oradaki az bilineni tanıtım başarısını anlat” diyor. 1986 yılında Koç Holding’in özellikle Sevgi Gönül’ün büyük emeğiyle kurulmuş bir vakıf burası. Vakıf, o yıllarda “küçük bir grup meraklının dışında” adı hemen hiç duyulmamış Afrodisias’ın hem ülkede hem dünyada tanınması, Prof.Dr. Kenan Erim’in liderliğindeki kazıların desteklenmesi için çok önemli bir misyon üstlenmişti. Bugün Afrodisias onların sayesinde geniş kitlelerin çok iyi bildiği bir arkeolojik bölge. 

Uzaydan gözükmek
Bitirirken Kapadokya’daki Andrew Rogers’ın çalışmalarından bahsetmek istiyorum. 2009 yılında Rogers’ın bölgedeki eserlerinin bir kısmını yerinde görmüştüm. Dünya çapındaki bu sanatçının çalışmalarından etkilenmemek mümkün değil.


Benim favorilerim “Siren” ile “The Gift” çalışmaları. Balon yolculuğunda mutlaka görüyorsunuz. Burada da anlayamadığım bir detayın altını çizmek istiyorum. Rogers’ı ünlü yapan çalışmaları “Land Art” yani arazi sanatı olarak Türkçeleştirilecek bir alanda. Sadece Türkiye’de değil Çin’den Şili’ye 12 ülkede Kapadokya’da olduğu gibi “yukarıdan baktığınızda görülebilecek eserler” kazandırmış dünyaya.


Ancak adı geçen ülkelerde eserlerini genelde “çöl” bölgelerinde ya da doğanın “kendi sanatını” oluşturamadığı yerlerde yaratmış. Oysa Kapadokya belki de dünyanın en iddialı “doğal sanat alanlarından” birisi. Diyebilirsiniz ki Göreme Karadağ’daki bir bölge burası. Yine de “uzaydan görünecek eserleri” için acaba Rogers’a Türkiye’de daha farklı, boş alanlar mı önerilseydi?

Milliyet, Haber: Murat Sabuncu, 31.05.2010

2 BİN 500 YILLIK TATARLI TÜMÜLÜSÜ İSTANBUL'DA SERGİLENECEK

Afyonkarahisar Valisi Haluk İmga, Arkeoloji Müzesi'nde restorasyon çalışmaları devam eden 2 bin 500 yıllık Tatarlı Tümülüsü'nün restorasyon çalışmalarını inceledi.

 

İmga, Dinar İlçesi Tatarlı beldesinden 1969 yılında yurt dışına kaçırılan ve geçtiğimiz aylarda yeniden Türkiye'ye getirilen 2 bin 500 yıllık Tatarlı Tümülüsü restore çalışmaları hakkında, Arkeoloji Müze Müdürü Mevlüt Üyümez ve Arkeolog Ahmet İlaslı'dan bilgi aldı.

 

Vali İmga, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın projesi olarak 17 Haziran 2010'da 3 ay süreyle İstanbul'da sergileneceğini söyledi. İmga, çalışmaların büyük bir hızla devam ettiğini ve Tatarlı Tümülüsü'nün dönemin tarihine büyük ışık tutacak olan bütün parçalarının bir araya getirerek, aslına uygun bir hale gelmesinde emeği geçenlere teşekkür etti.

Haber Ekspres, 31.05.2010

TRUVA'YA 50 METRE HEYKELİ DİKİLECEK





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Brezilya’nın sembolü olan Rio de Jenerio Corcovado Dağı’ndaki İsa heykelinin kendisini çok etkilediği belirterek, Truva’ya 50 metrelik Hektor heykeli yaptırma hayalinin depreştiğini söyledi. Günay heykel için yer aradıklarını açıkladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’a Brezilya ziyaretine eşlik eden Bakan Günay, İsa heykelini daha önceki ziyaretinde yakından incelediğini ve Truvalıların en önemli kahramanlarından Hektor’un heykelini yaptırma fikrinin o zaman oluştuğunu belirtti. Bu proje için çalışmaların devam ettiğini belirten Günay, Hürriyet’e şunları anlattı:

“İsa heykelini görünce yıllardan beri düşündüğüm bir hayali yeniden canlandırdım. Kararlılığım daha da güçlendi. Çanakkale, Truva’da Akdeniz’den Çanakkale’ye doğru gelen gemilerin kilometrelerce uzaktan görebileceği bir Hektor heykeli yaptırmak istiyorum. Hektor’dan, zeybeğe, Mehmetçiğe ve Atatürk’e doğru bir güncelleme yaparak 10 binlerce yıldır Anadolu’yu savunan bir simgenin herkesin yüreğinde belleğinde şekillenmesini istiyorum. Uzun zamandan beri kafamda şekillendirdiğim bir düşüncedir bu. İkinci kez yine İsa heykelinin olduğu Corcovado’ya bugün çıktım. Her çıkışımda bu hayalin aslında çok olması gereken güzel bir düşünce olduğuna bir kez daha inancım artıyor. Bu kez yine öyle oldu. Zaten geçenlerde bir panorama müzesi için helikopter gezisi yapmıştım. Hemen gezi sonrasında validen ve yerel yöneticilerden böyle bir yüksek tepe bulmaları konusunda isteğimi sonuçlandırmaları için talepte bulundum.”

Hürriyet, 31.05.2010

MISIR'DA BİR ARKEOLOJİK KEŞİF DAHA

 

Arkeologlar, antik Mısır'ın başkenti Memphis'in belediye başkanının 3300 yıllık kayıp mezarını ortaya çıkardı.

 

Belediye başkanı Ptahmes, Firavun 1. Seti ile 2. Ramses dönemlerinde belediye başkanlığının yanı sıra ordu komutanı, saray katibi ve hazinedar olarak görev yapmıştı.

19. yüzyılda yabancı hazine avcılarının bazı dekoratif duvar panolarını sökmelerinden sonra mezarın yeri çöl kumları altında kaybedilmişti.

Mezar yeri bu yılın başlarında Kahire'nin güneyindeki Sakkara'da keşfedilmişti.

Cnn Türk, 30.05.2010

TÜRK SANAT DÜNYASINDA NELER OLUYOR?

 

Müzayede evlerinin kültür sanat sayfasında her zamankinden daha sık yer almasından da belli. Türkiye’de müzayedelerde bir hareketlenme, özellikle de Türk çağdaş sanatına ilgide bir artış var. Bu ilginin elbette uluslararası boyutu da var. Zira Türkiye çağdaş sanatı son iki yıldır Christie’s, Sotheby’s gibi dünya devi müzayede şirketlerinin de ilgi alanına girmiş durumda. Londra’da Sotheby’s’te Çağdaş Türk Sanatı müzayedesinde 121 bin küsur sterline alıcı bulan Taner Ceylan tablosu ve Dubai’de satılan Burhan Doğançay malum. İşin Türkiye ayağı için ise gazeteleri şöyle bir taramak yeterli. Biz de bu gelişmenin genel hatlarını çizmek, biraz da bu gelişmenin mesulü yeni koleksiyoncu profilini çizmek için hareketliliğin birinci elden tanıklarına Beyaz Müzayede’den Aziz Karadeniz, Antik A.Ş.’den Olgaç Artam ve sanat eleştirmeni Ayşegül Sönmez’e başvurduk. Müzayedelerde fiyatların gitgide artmasına, ilginin yoğunlaşmasına farklı farklı noktalardan temas etme olanağı bulduk.
 

Ayşegül Sönmez
Ayşegül Sönmez’e göre dünya piyasasındaki hareketliliğin Türkiye’ye yansıması biraz da bu gelişme. “Çağdaş sanat hiçbir zaman olmadığı kadar popüler. Dünyada da, Batı ülkelerinde de. Son model Louis Vuitton bir çanta, yeni bir araba gibi tırnak içinde kaliteli zenginliğin bir göstergesi.” Sönmez, “geçici” olarak nitelendirdiği bu hevesin sonuçlarına dair pek de olumlu bir manzara çizemiyor. “Genç bir sanatçının işleri 2 ve 3 bin arasında satılıyor. Bunu müzayedeye veriyor galerici. Müzayedede bu eserin taban fiyatı 6 bin mesela. Böylelikle bu genç sanatçının bir piyasası oluyor. Ama bunların hepsi çok suni pompalar.” Galerici, müzayedeci işbirliği Sönmez’e göre erken kapitalizm mantığından başka bir şey değil. “Serbest piyasa dendikten sonra her şey mübah. Bu aslında erken kapitalizm. Tezgaha getir, oradan pazarlayalım. Yani serbest piyasa dediğiniz zaman etik konuşamıyorsunuz. Bundan çok sıkıntı duyuyorum. Galerilerin başka bir misyonu olması lazım. Bir stile, birtakım insanlara inanmaları, onları öne çıkartmaları lazım. Müzayede evlerinin herkese kapısı açık. Hangi stili, neyi temsil ediyorlar?” Sönmez, müzayede evi yetkililerinin iyimserliğini de paylaşmıyor. “Herkes çok pozitif tablolar çiziyor, Türk sanatı yükseliyor, şöyle iyiyiz, böyle iyiyiz gibi. Ama ben bunu biraz kahramanlık türküleri söylemeye benzetiyorum. Bir kere bu vurgu çok yanlış, biz Türkler, Türk sanatı geliyor gibi. Bu zamana kadar Türkiye sanatçısını Batı’daki girişiminde desteklemeyen bir burjuva vardı. Şu anda destekliyor görünüyor. Ama tabloyla, satışların yükselişiyle ilgili çok da optimist düşünmüyorum. Müzayedelerdeki bütün bu satışların da son derece spekülatif olduğunu düşünüyorum. Arkasında ressam, galerici ve müzayedeci işbirlikleri var. Ve bu işbirliklerin hiçbiri sağlıklı, etik temellere dayanmıyor.” Sönmez’in uluslararası şöhretlerin işlerinin Türkiye müzayedelerinde yer almasına yönelik yorumu ise en çarpıcısı. “Eskiden marka şeyler bavulla gelirdi, kadınlar evlere toplanırdı. Şimdi Harvey Nichols var zaten gidip alabiliyorsun o tasarımları. O mantıkla çalışıyor herkes. Bu memleketin görsel tarihi, görsel uslubü nedir, ne yapabiliriz, hangi sanatçılar başka bir janr yaratabilir gibi meselelere kimse kafa patlatmıyor bence. Ne alıcılar ne satıcılar.”

Aziz A. Karadeniz
Beyaz Müzayede’nin sahibi Aziz A. Karadeniz’e göre son üç senedir ilgideki ve fiyatlardaki artışın sebebi çok açık. Alıcı sayısındaki yani talepteki artış. Talebin sebebi ise faaliyetlerin artması. “Bunda Beyaz Müzayede olarak bizim de katkımız olduğunu düşünüyorum. Öncelikle müzeler, sonra yurtdışındaki fuarlara katılan başarılı galerilerimiz, fuarlarımız, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmasından dolayı artan kültürel faaliyetler var. Ama en önemlisi Türkiye’de ciddi sayıda iyi sanatçı var.” Her ne kadar Türkiye’deki müzayedelerde yer almaya başlasalar da Damien Hirst ve Anish Kapoor gibi isimlerin buralar için fiyatı hala yüksek. “Türkiye’de Damien Hirst alacak koleksiyoner adeti henüz çok kısıtlı. Servet açısından söylemiyorum. Koleksiyonerlik bir evrimin sonucu, zaman gerektiriyor. Alışmanız gerekiyor fiyatlara.” Söz bu yeni koleksiyoncu profiline gelince Karadeniz, “Türkiye’de gerçekten tutkuyla koleksiyon yapan kişi sayısı henüz daha az” diyor. “Son dönemdeki bu hızlı artışta, insanların gittikleri evlerden, müzeden veya müzayedelerden gelen haberlerden, galerilerden etkilenen ve tabii fiyatların da artmasından dolayı yatırım gibi alan kişi sayısı fazla. Ama tabii böyle başlayıp bu kişiler arasında çağdaş sanatın tutkuya dönüşeceğini gözlemleyebileceğiz. Şu an bizim gözlemlediğimiz alıcı profili daha çok şirket sahipleri, üst düzey yöneticiler, daha orta seviye yöneticiler ve entelektüel kesim.”

Olgaç Artam
Antik A.Ş.’nin çağdaş sanat biriminin başındaki isim olan Olgaç Artam, bu hareketliliği en iyi aktarabileceklerden. Çünkü Antik A.Ş.’nin kurucusu olan babası Turgay Artam sayesinde çocukluğundan beri müzayedelerde. “Çocukluk yıllarımdan itibaren sanat eserlerinin arasında büyüdüm. Batı sanat piyasasında 15-20 sene önce neler olduysa şu anda ülkemizde de aynı şeyler yaşanıyor. Medyaya yansıyan müzayede satışları hep rekor fiyatlar oluyor, ama unutmamalı ki bu rekor fiyatlar hep en iyisini arayan koleksiyoncuların başyapıt niteliğindeki eserleri almak için ödedikleri rakamlardır. Genel olarak birçok sanatçımız için fiyatlar hala çok uygun.” Son dönem Türkiye’deki koleksiyoncu profilleri ise farklı farklı. “Koleksiyoncular arasında her zaman en iyinin en iyisini arayan, bir başyapıt çıktığında sahip olmak isteyen vizyonu günümüzün ilerisinde müşterilerimiz var. Sadece keyif için koleksiyon yapanlardan, yatırım amaçlı yapanlara kadar geniş bir koleksiyoncu profili söz konusu.” 5 Haziran’da gerçekleştirilecek ‘Çağdaş Sanat Eserleri’ müzayedesinin hazırlıklarıyla meşgul Artam, yaşayan sanatçıların eserlerine müzayedede yer verirken Antik A.Ş. olarak dikkatli davrandıklarını söylüyor. “Yaşayan sanatçıların eserleri dünyanın her yerinde müzayedelerde satışa sunuluyor. Fakat ülkemiz gibi, daha yeni oluşmaya başlayan, bir sanat piyasasında şirket olarak daha dikkatli davranıyoruz. Piyasası sağlam temeller üzerine kurulmuş, koleksiyonlarda yer alan ve olgunlaşmış bir ikinci el piyasasına sahip sanatçıların eserlerine yer vermeye çalışıyoruz. Yaşayan sanatçıların eserleri müzayedeye girecekse aykırı bir özelliğinin olması gerektiğine inanıyorum. Galerisinden gidip alabileceğiniz bir eserini değil, eski dönemlere ait, herkesin sahip olmak isteyeceği, sıradışı eserlerle müzayedelerde yer almalı yaşayan sanatçılarımız.”

Radikal İki, Haber: Erman Ata Uncu, 30.05.2010

DİNO TABLOSUNA 550 BİN

 

 

12. Beyaz Müzayede'de, Abidin Dino'nun gün ışığına çıkmış en büyük ebattaki baş yapıtı “Çeşitleme” ile Neşet Günal'ın “Duvar Dibi” adlı tablosu 550'şer bin liraya satıldı.

 

Beyaz Müzayede'nin Sofa Otel'de düzenlediği sezonun son müzayedesinde, Türk çağdaş sanatının tüm kuşaklarına ait 100'den fazla sanatçının 310 baş yapıtı satışa sunuldu.

 

Sanatseverlerin eşsiz yapıtlar için kıyasıya mücadele ettiği müzayede de Abidin Dino'nun gün ışığına çıkmış en büyük ebattaki başyapıtı olan, 1960'lı yıllara ait “Çeşitleme” serisinden kırmızı soyut baş yapıtı ile Neşet Günal'ın “Duvar Dibi” adlı tablosu 550'şer bin liraya alıcı buldu.

 

Müzayedede, Burhan Doğançay'ın “Kurdele” serisinden olan eser 325 bin liraya, Yüksel Arslan'ın eseri 220 bin liraya satıldı.

Hürriyet, 30.05.2010

BOYNUZSURAT'IN FOSİLİ BULUNDU

 

Bugüne kadar bilinen en uzun boynuzlu dinozor türüne ait bir fosil, Meksika’da bulundu.

Coahuila bölgesindeki çölde bir süredir çalışmalarda bulunan Utah Üniversitesi bilim insanları, “Coahuilaceratops magnacuerna” (Dev Boynuzlu Boynuzsurat) adı verilen bu hayvanın boynuzlarının 1.2 metreye ulaştığını açıkladı. 72 milyon yaşındaki gergedan boyutlu otobur dinozor, Kuzey Amerika’nın batı yakasının pek bilinmeyen kadim zamanlarına ilişkin yeni bilgilere ulaşılmasında faydalı olacak gibi görünüyor. İki boynuzunun yanı sıra, başka hiçbir tür dinozorda görülmeyen yuvarlak hatlı bir ‘burun boynuzu’na sahip olan Dev Boynuzlu Boynuzsurat, özellikle de “Tebeşir Dönemi” olarak bilinen Geç Kretase Dönemi’ni aydınlatmak amacıyla incelenecek.

Hürriyet, 30.05.2010

PATERSON GENÇLİK VE KÜLTÜR MERKEZİ OLACAK

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bornova'da bulunan tarihi Paterson Köşkü'nün restorasyonu için gerekli olan "Rölöve, Restitüsyon ve Restorasyon" ihalesine 1 Haziran'da çıkacak. 151 yıllık bina, "Gençlik ve Kültür Merkezi" olacak. Büyükşehir, İskoçyalı Tacir John Paterson tarafından 1859 yılında yaptırılan tarihi köşkü kente kazandırmayı hedefledi. Bornova'da Mustafa Kemal Caddesi'nde bulunan ve uzun yıllardır atıl durumda bulunan Peterson Köşkü'nde 1991 yılında Kültür ve Çevre Bakanlığı tarafından restorasyon çalışmaları başlatılmıştı. Anıtlar Yüksek Kurulu'nun onayı ile çevresindeki 54 bin metrekarelik alanda ise 2000'li yıllarda Büyükşehir Belediyesi tarafından çevre düzenlemesi gerçekleştirilmişti. Köşk daha sonra, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yapılan protokol ile 25 yıllığına Büyükşehir Belediyesi Gençlik ve Kültür Merkezi yapılmak üzere tahsis edilmişti. Büyükşehir, geçtiğimiz yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı'na yazı göndererek, köşkün restorasyonun yapılması için gereken onayı istedi. Bakanlık onayının gelmesinin ardından ihale aşamasına geçildi.

Yeni Asır, 30.05.2010

EYÜP SULTAN'DAKİ MEZAR KİMİN?

 

“Resmi tarih” ve “resmi ideoloji”, TV’ye çıkan, gazetelere konuşan herkesin ağzında bu iki kavram var. Moda oldu!

Herkes “tarihi yıkayıp” yeniden yazmaya, önyargıları kırmaya pek heveskar. Madem öyle, ben de İstanbul’un fethinin 557’nci yılında, toplumda hakim olan bir anlayışı/görüşü sorgulayayım! Hazır mısınız gerçekle yüzleşmeye...

ADI: Hz. Halid bin Zeyd Ebu Eyyub El Ensari.Sahabi’ydi.Hz. Muhammed’i Medine’deki evinde 7 ay misafir etti.
Bedir, Uhud ve Hendek Savaşı’nın kahramanlarındandı.
Hz. Ali’nin hilafeti döneminde onunla birlikte Haricilere karşı savaştı.
Hz. Ali döneminde Medine kaymakamlığı yaptı.
Hz. Ebu Eyyub’un (Aba Ayyup) hayatına dair bundan sonraki bölümler tamamen rivayettir. Yani söylentiden ibarettir.
Bunlardan biri de İstanbul Eyüp Sultan’daki mezarıdır.
Eyüp Sultan’daki sandukada aslında ne var?..

80 yaşındaki savaşçı
Yer: İstanbul.
Yıl 667’de olabilir, 668’de veya 669; ya da 674’tür.
Çünkü, Emevi halife Muaviye döneminde İslam ordusunun İstanbul’u ilk ne zaman kuşattığı tam olarak bilinmemektedir.
Orduya kimin komuta ettiği de belli değildir. Kimine göre komutan İslam dünyasında zulmün ve kötülüğün sembolü olarak bilinen, Hz. Hüseyin’in katili Yezid’dir; kimine göre ise Sufyan İbn-i Avf’tir.
Rivayetlere göre, Sahabi Hz. Eyyub da İstanbul’u kuşatan bu sefere katıldı.
Hemen diyeceksiniz ki, “Hz. Eyyub bu sefere katılmak için yaşlı değil mi?”
Evet ama tarih böyle yazıyor!
Oysa siz haklısınız; Hz. Muhammed 622 yılında Medine’ye hicret etti. O’nu evinde misafir eden Hz. Eyyub, o tarihte kaç yaşındaydı?
Bilinmiyor.
Ama Peygamber’i misafir edecek olgunlukta olduğunu tahmin edebiliriz.
O halde hesapladığımızda, İslam ordusu İstanbul’a dayandığında Hz. Eyyub’un yaşının 80-90 yaş aralığında olduğunu düşünebiliriz.
Bu kadar yaşlı biri, ulaşımın deve sırtında ilkel şekilde yapıldığı bir dönemde böylesine uzun bir sefere çıkar mı?
Bakınız bugünün 80-90 yaşlarından bahsetmiyoruz; 1300 yıl önceden bahsediyoruz. Ki o yıllarda normal karşılanan ölüm aralığı 40-50’dir.
Neyse, tarihin doğru yazdığını şimdilik kabul edip konumuza devam edelim.
Bu arada:
Hz. Ali ile birlikte Haricilere karşı savaşan Hz. Eyyub, nasıl oluyor da düşmanı Muaviye’nin ordusuyla sefere katılıyor, tuhaf değil mi?
Tamam tamam devam ediyoruz...

Avrupa’ya nasıl geçtiler
İstanbul/Eyüp Belediyesi’nin (ki referans olarak Prof.Dr. İsmail Lütfi Çakın ve Prof.Dr. Hüseyin Algül’ü vermişler) resmi internet sitesine göre, uzun bir yolculuk yapan Hz. Eyyub yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul’a yaklaştıkları bir sırada hastalanıyor; komutanı Yezid’e, öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar götürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyet ediyor.
Tahmin ettiğiniz gibi, Hz. Eyyub’un defnedildiği yer, bugün Eyüp Camii’ndeki türbe. Evet, genel görüş bu.
O arada, Arap kültüründeki ölü-mezar geleneğine hiç girmeyelim.
Ancak: Avrupa’nın önemli Osmanlı tarihçilerinden Paul Witter, Hz. Eyyub’un Eyüp Camii’nde değil Ayvansaray’daki kalenin dibinde şehit olduğunu, oraya gömüldüğünü ve hatta bu nedenle “Ayvansaray” adının, Eyyub El Ensari’den geldiğini iddia etti.
Bu arada gözünüzden kaçmasın, tarihçi Witter, Hz. Eyyub’un hastalıktan değil savaşarak şehit olduğunu söylüyor.
Peki mezarı neredeydi; Eyüp Sultan da mı Ayvansaray da mı?
Prof.Dr. Halil İnalcık, 1455 yılına ait İstanbul bina ve nüfus tahrirlerini inceledi ve “Ayvansaray” adının Rumca olduğunu ortaya çıkardı. Ayvansaray’ın Hz. Eyyub ile ilgisi yoktu. Oh!
Peki Hz. Eyyub’un mezarı Eyüp Sultan’da mıydı?
Eğer öyle ise, demek İslam ordusu Eyüp Sultan’a kadar ilerlemişti.
Yani.
Yanisi şu: İslam ordusunun Avrupa’ya geçtiği (İstanbul’u bilmeyenler için yazalım, Eyüp semti Avrupa’dadır) ortaya çıkıyor!
Oysa, bilinen İstanbul’a gelen İslam ordusu kara ordusuydu ve Kadıköy’e kadar gelmiş ve denizi geçemeden geri dönüp gitmişti.
Zaten o dönemde Bizanslılar, başkentin savunmasını güçlendirerek Persleri geri püskürtmüşlerdi. Yani İstanbul’u almak hayli zordu.
Bırakın İstanbul’u, İslam ordusu (bugünkü Kadıköy’deki) surlarla çevrili Kalkedon’u bile alamamıştı.
Yine soracaksınız:
“O halde Hz. Eyyub’un mezarı nasıl Avrupa topraklarında olur?”
Bilinen dönemin Bizans tarihçileri Hz. Eyyub’un İstanbul’u kuşatan orduda bulunduğundan hiç bahsetmiyorlar.
Hz. Eyyub’un orduda bulunduğundan ilk bahseden İslami kaynak, İbn Sad’ın “Tabakat” adlı eseriydi. Sonra yazılanlar hep bu kitabı kaynakça göstermişti. İşin garip yanı ise, bu kitap İslam ordusunun İstanbul’a sefere çıkmasından iki yüz yıl sonra yazılmıştı!
Tamam tamam, lafı dolandırmayacağım, dönelim tekrar Hz. Eyyub’un mezarı meselesine...

Hammer ve Babinger dalga geçiyor

Bu arada:
Hz. Eyyub’un, Bizans İmparatoru (tarih tam bilinmediği için ya II. Konstans ya da IV. Konstantis olmalı), izin alarak İstanbul’a tek başına girdiği; Ayasofya’da namaz kıldıktan sonra taşlanarak öldürüldüğü ve bugünkü mezarına gömüldüğü gibi akılla, tarihle, bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurulmuş hikayeleri de vardır!
Uzatmayalım, işin aslı şudur:
Büyük devrimci Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle, Hz. Eyyub’un mezarı arasında derin bir bağ vardır.
Osmanlı tarihini en iyi bilen tarihçilerden olup, mezar taşında “Yusuf Bin Hammer” yazan Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer (1774-1856), Hz. Eyyub’un mezarının İstanbul’un fethi sırasında mucizevi olarak bulunmasının, psikolojik ihtiyaçtan kaynaklandığını “Osmanlı Devleti Tarihi” eserinin I. cildinde yazdı.
Türk tarihi ve dili üzerinde yetkin eserler vermiş olan Alman tarihçi Franz Babinger de (1891-1867) “Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı” adlı eserinde Hz. Eyyub’un mezarının İstanbul’un fethi sırasında bulunmasından, “Dini hisleri kamçılayan bu aldatmaca hiçbir çağdaş kaynakta yer almaz” diye bahsetti. Babinger’e göre Fatih, İslam dünyasına gönderdiği fetihnamelerin hiçbirinde Hz. Eyyub hakkında bir tek söz sarf etmemişti.


Halil İnalcık ne diyor
Bu konuda son sözü bizden birine, Prof.Dr. Halil İnalcık’a bırakalım. Neymiş bu “psikolojik ihtiyaç” meselesi anlayalım:
“İstanbul’un fethi sırasında 4 düşman gemisi Haliç’e gelerek yardım getirdi. İstanbul’da halk, surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim asker arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre (Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın da kışkırtmasıyla) bazı askeri gruplar, ‘Bu işin sonu yok’ diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladılar. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin, Fatih’in şeyhidir. Hacı Bayram tarikatındandır. Eyüp El Ensari’nin mezarını bulmak için kolları sıvadı.
(...) Moralin düştüğü bir anda, Peygamber’in sahabesi’nden olan Eyüp’ün mezarını bularak askere moral vermek amacıyla padişahtan müsaade istiyor. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapıyorlar, orada eskiden manastırlar vardı, toprak altında yazılı mermer parçalar buluyorlar. ‘İşte mezar burası’ diye orduya ilan ediyorlar. Askere savaş için yeni bir şevk ve heyecan geliyor.” (Tarihçilerin Kutbu s. 431)
750 yıl sonra, 1453’te Hz. Eyyub’un mezarı Bizans azizlerinin mezarlarının bulunduğu “Kozmodion” adı verilen bölgede, Akşemseddin’in istiareye yatmasıyla mucizevi şekilde böyle bulunuverdi işte. Ve Yeniçeriler bu moralle İstanbul’u fethettiler. Bizim tarihimizde psikolojik savaşı en iyi kullananlardan birinin Akşemseddin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Fatih, fetihten sonra Hz. Eyyub’un mezarının bulunduğu yere cami, türbe yaptırdı. Müslümanlar 557 yıldır Eyüp Sultan’ı ziyaret ediyor.
Sonuçta görülüyor ki, sorunun sorulmadığı yerde kutsal olaylar yaratma ve onu resmileştirme çok kolay gerçekleştiriliyor.
Ne diyor Sadi: “Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun, bilse sorardı”.

BATTAL GAZİ TÜRK MÜYDÜ BİLMİYORDUM
- Hıristiyan Bizans’ta, İslam dünyasında olduğu gibi önemli kişilerin lahitlerinin (sanduka) üzerlerinin bir kumaşla örtüldüğü bilinmektedir. Evliya türbeleri içindeki mezarların üzeri yeşil bir örtüyle örtülür. İncelendiğinde bu adetin bize Bizans’tan geldiği ortaya çıkar.
- Müslümanlarda tabutların üzerine fazla gösterişli olmayan örtüler konulması Bizans’ta da vardır.
- Ölümden sonra uygulanan ritüeller Bizans ve Osmanlı’da benzerdir. Bizans’ta ölü kişinin yatırılma şekli (kleine), gözlerinin kapatılması (kalyptein), ağzının kapatılması (syaklein), bedenin yıkanması (apoplysis) bugün Anadolu’da hala uygulanan törenlerdir.
- Hıristiyan azizlerinin en ünlülerinden Anadolu doğumlu Aziz Georgios (George), İngiltere’nin koruyucu azizi kabul edilmiştir. Beyaz üzerine kırmızı haçlı İngiliz bayrağı Aziz Georgios’un simgesiydi. Zaten bu bayrak Aziz Georgios bayrağı olarak isimlendirilmektedir. Aynı zamanda İspanya, Gürcistan, Litvanya, Portekiz, Almanya, Yunanistan ve Rusya’nın en saygı duyulan azizidir.
- İstanbul’da Kocamustafapaşa semtinde Çifte Sultanlar Türbesi vardır. Burası kadın evliya türbesi olarak, özellikle Şii Müslümanlar tarafından muharrem ayında ziyaret edilir. Kocamustafapaşa Camii’nin karşısında Sümbül Efendi Türbesi’nin hemen başucunda, etrafı demir parmaklıklarla çevrili iki kız kardeşin mezarları olduğu kabul edilir. Bu mezarda yatanların Hz. Ali’nin torunları Fatima ve Sakine olduğu ileri sürülür.
Sözde bu iki kız kardeş, “haçlı seferlerinin birinde(?)” esir edilip Bizans İmparatoru Konstantinos Pagania (Porphyrogenitos) veya VII. Konstantinos’a (913-959) cariye olarak gönderilirler. Hıristiyan olmadıkları için de öldürülürler.
Hikaye böyle gerçeküstü anlatımlarla devam eder. Bu hikayenin gerçeklerle çelişen yönleri çoktur.
Öncelikle, Hıristiyanlığı kabul etmeyen iki Müslüman kadın neden öldürüldükten sonra Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen bir kilisenin yanına gömülmüştür?
İkinci çelişki de, 500 yıl sonra buraya gelen Müslümanlar nasıl olup da bu mezarları doğru olarak tespit etmişlerdir?
- Müslümanlar Bizans imparatorunun mezarını bile evliya mezarı kabul ederek ziyaret etmişlerdir. Bunun bir örneğini Trabzon’da görüyoruz. Trabzon İmparatoru IV. Aleksios Komnenos (1416-1429) Anadolu’daki Akkoyunlu Türk beyinin kızıyla evliydi. Oğlu IV. İoannes Komnenos’un (1429-1459) iktidarı ele geçirmesiyle 1429’da öldürülmüştü. Büyük olasılıkla bu nedenle mezarı Hıristiyanlar tarafından kutsal sayıldı ve IV. Aleksios Müslümanlara da “Hoşoğlan” isimli evliya olarak geçti.
Trabzon’da Hisar Camii’nin yanındaki türbede Trabzon’un Türklerce fethinde etkinliği olan ermişlerden Hoşoğlan’ın gömülü olduğuna inanılır. Bu nedenle asırlarca Hoşoğlan’ın türbesine bezler bağlandı, adına adaklar adandı, ruhundan şefaatler umuldu.
Fakat umumi harbin işgal zamanlarında Rus arkeologlardan Ospenski türbede hafriyat yaptırıyor ve ne çıksa beğenirsiniz, sandukası ile IV. Aleksios’un mezarı!
- Osmanlılar döneminde ve bizim bugün de kahraman olarak gördüğümüz, zaman zaman da kutsallaştırdığımız tarihsel gerçeklerle bağdaşmayan diğer bir kişilik de Battal Gazi’ydi. Pek çok yerde mezarı bulunan yine Anadolu’da Türk kahramanı olarak efsaneleştirilmiş, evliya mertebesine çıkarılmış Battal Gazi’nin yaşam hikayesinin gerçekle bir ilişkisi bulunmaz. Battal Gazi Anadolu’da Bizanslılarla yaptığı savaşlarda efsaneleşen ve 740’ta Eskişehir yakınlarında bugün kendi adıyla anılan kasaba (Seyitgazi) yakınında şehit olarak oraya gömülen Arap kökenli bir Emevi komutandı.

ÖĞRENDİM
Kimden mi, “Bizans-Osmanlı Sentezi” kitabının yazarı İsmail Tokalak’ın kitabından. Bizans kültür ve kurumlarının Osmanlı üzerindeki etkisini ele alan bu değerli çalışmayı, “inancı pamuk ipliğine bağlı olmayanlara” öneririm.

Hürriyet, Yazı: Soner Yalçın, 30.05.2010

İNSANIN EN ESKİ ATASI BİR YAMYAM!

 

İnsanoğlunun en eski atası bir yamyam olabilir. Bilim insanları, 'Homo gautengensis' adlı ve yaklaşık olarak 600 bin yıl önce öldüğü söylenen, iki milyon yıllık da bir geçmişi olduğu sanılan türün en eski insan olduğu kanısında.


Türü tanımlayan antropolog Dr. Darren Curnoe, ‘Homo gautengensis’in yamyam olabileceğini, dolayısıyla insanların da yamyamlarla bağlantılı olabileceğine dikkat çekiyor. Kafatası parçaları, dişler, çeneler ve diğer kemiklerden oluşan kalıntılar Güney Afrika’nın Gauteng Eyaleti’nde mağaralar komp-leksi Sterkfontein’de bulundu. Avustralya’daki New South Wales Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Curnoe, bulunan kalıntılar göz önüne alınınca, yaşayan en eski insanın yamyam olabileceğini söyledi.


Modern insanla kıyaslandığında, ‘Homo gautengensis’un daha uzun kolları, daha büyük dişleri, şempanzeninkini andırır bir yüzü ve küçük bir beyni var. Çalışmanın sonuçları Homo adlı bilim dergisinde yayımlanacak.

Radikal, 29.05.2010

AYASOFYA'NIN HAZİNELERİ SERGİLENİYOR



 

İstanbul’un fethinin sembolü Ayasofya’daki Padişah Türbeleri’nin restorasyonu sırasında gün yüzüne çıkan sanduka kılıfları, Kabe-i şerif iç örtüsü, kisve-i şerif, ravza-i mutahhara örtüleri, yüzyıllarca minberinde asılı duran ve müzenin deposunda bulunan tarihi sancaklar sergilenmeye başlandı.


İstanbul’un fethinin 557. yıl dönümü kutlamaları kapsamında düzenlenen serginin açılışı dolayısıyla Ayasofya Padişah Türbeleri Avlusu’nda tören yapıldı.

İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, törende, bugünün, fetih kutlamaları programı içinde bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Kutlamalar kapsamında önce Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin ziyaret edildiğini, Fatih Anıtı’nda tören yapıldığını ve Belgrad Kapı’da sembolik fetih töreni gerçekleştirildiğini anlatan Bilgili, şöyle devam etti:

"Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun bir farkındalığı ortaya çıkardı. Resmi kutlamalar içerisinde fethin sembolü olan Ayasofya’da şimdiye kadar hiçbir etkinlik yapılmamış. Bu ne büyük bir unutkanlık ne büyük bir yanlışlık. Bundan sonra Valimize ’Belgrad Kapı’dan sonra heyet olduğu gibi Ayasofya’ya gelsin, Ayasofya’da da bir tören yapılsın’ diyeceğim. Fethin sembolü olan Ayasofya’nın müzeden ibaret olmadığını da göstermemiz lazım. Bunun, Fatih’e, İstanbul’u fetheden bir yığın meçhul askere ve Osmanlı’ya saygının bir ifadesi olacağını düşünüyorum. Bugün başlayan etkinlikle Ayasofya’nın fetih kutlamaları kapsamına alınmasını temenni ediyorum."

Bilgili, geçen yıl Bosna-Hersek’i ziyaretinde dikkatini çeken bir anısını anlatmak istediğini belirterek, "Biz, Fatih’ten bahsederken biraz yanlış yapıyoruz. Sıradan bir insanmış gibi bahsediyoruz. Bosnalılar, ’Fatih Mehmet Sultan Han Hazretleri’ olarak ifade ediyorlar. Bizim de bu saygıyı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Fatih Sultan Mehmet’in Bosna’ya katkısı olmuştur ama İstanbul’a katkısını hiç kimse inkar edemez" diye konuştu.

Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun da İstanbul’un fethinin sembolü Ayasofya’nın bugün tarihi bir gün yaşadığını belirterek, Padişah Türbeleri’nin restorasyonu sırasında kültür ve sanat tarihi açısından bazı kıymetli objelerin gün yüzüne çıktığını vurguladı.

Saklı ve gizli olmayan ama teşhir edilemeyen bazı eserlerin bugün ilk defa sergileneceğini ifade eden Dursun, eserlerin, İstanbul’un kültür, sanat ve müzecilik hayatına katkısı olacağını kaydetti.

Eserlerin bu aşamaya getirilmesinde ve sergilenmesinde emeği geçenlere teşekkür eden Dursun, bugün İstanbul’un fethinin 557. yılının değişik yerlerde kutlandığını anımsattı. Dursun, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Fethin resmi kutlama programı dışında bir şeyler yapmaya karar verdik. Ayasofya’da fethin kültür ve sanat değerlerini ön plana çıkaran bir çalışma yaptık ve Ayasofya’nın müzeden öte bir şey olduğunu bir kez daha gösterdik. Ayasofya bir müze ama diğer müzelerden farklı tarafları var. Ayasofya’nın bir ruhu var, bu ruhu iade etmek gerekiyor. Bu çerçevede, Ayasofya’ya 557 gül diktik. Artık, gül bahçesine girer gibi Ayasofya’ya giriliyor. Bizim için fetih, bir yeri alıp, orayı idare etmek değil, gül gibi idare etmek, insanların gül gibi geçinmesini sağlamak, gül ile barışı getirmektir. Onun için Osman Gazi’ye ’İstanbul’u gülizar yap’ diye vasiyet ediliyor. Bugün İstanbul ne kadar gül bahçesidir, bunun yorumuna girmiyorum, sadece olması gerekeni söylüyorum."

Dursun, Ayasofya’da tarihi olarak var olan, ama unutulan, unutuldukça da hali pek iyi olamayan, korunamayan bazı eşyaları olduğunu ifade ederek, bunlara örnek olarak Ayasofya’nın minberinde asılı duran tarihi sancağı gösterdi. Geleneklerde fetihten sonra fethin timsali olan yerlere sancak asıldığını anlatan Dursun, "Bu sancaklar, zamanla kaldırılmış ve korunmuştu ama seyre açık değildi. Sergide minbere asılan iki sancak tekrar gün yüzüne çıkmış olacak" dedi.

İstanbul’un surre alaylarının merkezi olduğunu, her sene Mekke ve Medine’ye İstanbul’dan kabe örtüleri, ravza-ı mutahhara örtüleri ve para keseleri gönderildiğini belirten Dursun, "Bir sene orada kullanılan örtüler geri getirilirken, yerine yeni örtüler götürülüyor. Bu eski örtüler bir gelenek içinde dağıtılıyor. Bu örtüler türbelerde puşide olarak kullanılıyor. Bu örtüler eskiyince türbe bahçesine gömülüyor. Bunu da kazı yapan arkadaşlar ortaya çıkardı" diye konuştu.

Sergide, entari, ravza-ı mutahhara, sanduka kılıfı, kaftanlar, kabe iç parça örtüsü, kisve-i şerif parçası, Ayasofya’nın tarihi şamdanları, 16. yüzyıldan kalma el yazması Kur’an-ı Kerim, vahleler, Sultan Abdülmecit’in mozaikten yapılan tuğrası, hatıra madalyası gibi toplam 18 eserin yer aldığını belirten Dursun, eserlerle 16. yüzyılda saraydaki modayı görmenin mümkün olduğunu kaydetti.

Haluk Dursun, avluda, merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, İstanbul’un fethinin 500. yılı anısına yaptırdığı ve bugüne kadar Ayasofya’ya getirilemeyen 12 taş kitabeden birinin de sergileneceğini bildirdi.

Konuşmaların ardından Bilgili ve Dursun, Ayasofya Padişah Türbeleri’nin bahçesine İstanbul’un fethinin 557. yıl dönümünü temsilen 557. gülü dikti.

Açılışta davetlilere Fatih Belediyesi'nin "fetih helvası" ile gül lokumu ikram edildi.

Radikal, 29.05.2010

Kargamış (National Geographic - Ağustos)
...1928




23 - 29 Mayıs 2010

ÇUKURCA'NIN TARİHİ TAŞ EVLERİNDE YIKILMA TEHLİKESİ





Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Mehmet Top yaptığı açıklamada, Hakkari'de yürüttüğü yüzey araştırmaları sırasında bu evlerde incelemede bulunduğunu belirterek, taş evlerin, ilçe merkezinde, kalenin bulunduğu tepenin güney yamacında kurulmuş yapılar olduğunu anlattı. 19. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen taş evlerin iç döşemesinin, ahşap yapılı olduğunu ifade eden Yrd.Doç. Top, Hakkari ve çevresinde sivil mimari örneklerine pek rastlamadıklarını, dolayısıyla bu taş evlerin, Hakkari ve çevresindeki en önemli sivil mimari yapılar olduğunu kaydetti.

Yrd. Doç.Dr. Top, evlerin yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğunu belirterek, ''Tarihi ve turistik değer taşıyan taş evlerin bulunduğu bölge, kısa sürede 1. derece sit alanı ilan edilmelidir. Yıkılma tehlikesi olan bu yapılar, kısa sürede restore edilerek turizme kazandırılmalıdır'' dedi. Taş evlerin bulunduğu bölgenin mutlaka koruma altına alınması gerektiğini bildiren Yrd. Doç.Dr. Top, geçen yıl yaptıkları inceleme sırasında, bazı yurttaşların ahşap döşemeleri söküp, yakacak olarak kullandığını belirlediklerini ifade etti.

Çukurca Belediye Başkanı Mehmet Kanar da, ilçede bulunan tarihi taş evlerde 20 yıl öncesine kadar yaşamın olduğunu ancak ailelerin, nüfus artışı, ulaşım, su sıkıntısı gibi nedenlerle ilçe merkezindeki başka mahallelere yerleştiğini söyledi. Bu evlerin sahiplerini belirlemek için çalışma başlatıldığını anlatan Kanar, ''Evlerin restore edilerek korunması ve turizme kazandırılması için Kaymakamlıkla birlikte Valilik ve ilgili kurumlara yazı gönderdik'' dedi. Girişimler sonucu uzman bir ekibin ilçeye gelerek, evlerde incelemede bulunduğunu bildiren Kanar, keşif çalışmaları ve ev sahiplerinin belirlenmesinin ardından bölgenin turizme kazandırılması için gerekli çalışmalara başlanacağını kaydetti.

Cumhuriyet Portal, 28.05.2010

BİR KÜLTÜR BAŞKENTİNE LAYIK OLMAK



 

‘Dünya Kültür Başkenti İstanbul 2010’ diye yola çıkmıştık. Şimdi 2010’u yarıladık. Bu demektir ki, genel bir döküm yapmanın zamanı artık yaklaşmakta. Bence o zaman gelip çattığında, bu bağlamda özellikle harcanmış bir geçmişten bundan böyle artık harcanmayacak bir geleceğe hangi köprülerin kurulması gerektiği, en birincil ve en yararlı soru olmalıdır. Çünkü süslü sözleri ve yapılması gerektiği halde yapılmamış olanları yapılmış sayma alışkanlıklarını bir yana bıraktığımız takdirde, karşımızda İstanbul’a ilişkin tek bir manzara var: Tarihteki olağanüstü kültürel ağırlığı ve değeri onyıllardır acımasız bir rant ekonomisinin acımasız pençelerine terk edilmiş bir kentin manzarası. Bu tutum varlığını ne yazık ki bugün, yani şu ‘kültür başkenti 2010’un tam ortalık yerinde de varlığını tüm korkunçluğuyla sürdürmektedir ve bugün, deyiş yerinde ise eğer, İstanbul’un bir kent olarak sırtından ne kadar para kazanılabileceğine ilişkin projeler, bu kenti bir “kültür başkenti” niteliğiyle koruyup yarınlara aktarabilmeye yönelik çabalardan çok daha örgütlü ve ısrarlı bir biçimde yürütülmektedir.

Bir başka deyişle, dünyanın “kültür başkenti” diye anılmaya layık çok az sayıdaki kentlerinden biri olan İstanbul, bugünkü durumuyla bir ülkede “kapitalizm”, “liberalizm” ya da “serbest girişimcilik” gibi ciddi (!) kavramların koruyucu şemsiyesi altında sürdürülen eşi zor bulunur bir soygun ve yağmacılık zihniyetinin başarıya ulaşmasının en somut örneklerinden biridir ve bu yanıyla bile başlı başına “müzelik” denilebilecek bir değer taşımaktadır! Ben bu açıdan düşündüğümde, içinde bulunduğumuz yıl “Dünyanın Sayılı Kültür Başkentlerinden İstanbul, Bir Kültür Başkenti Olmaktan Nasıl Çıkarıldı?” başlıklı ve çok kapsamlı bir serginin düzenlenmemiş oluşunu, program açısından büyük bir eksiklik sayıyorum! Çünkü bu sergi, her ne kadar geçmişin yıkımlarının izini silmek artık olanaksız ise de, en azından gelecekte bu türden yıkımları önleme bağlamında belli bir bilinçlenmeye zemin hazırlayabilirdi.

Böyle bir sergide örneğin, bugüne kadar İstanbul’da “yol ve trafik düzenlemeleri” amacıyla Mimar Sinan’a ait kaç eserin resmi kararlarla yıktırılmış olduğu gösterilebilirdi. Aynı sergide, bugüne kadar tarih ve mimarlık açısından eşsiz önem taşıyan kaç yapının önünün büfelerle, lokantalarla, çarpık çurpuk dükkanlarla vb. kapatıldığı ve göze görünmez kılındığı görünür kılınabilirdi. Ayrıca serginin örneğin “yazılı belgeler” kısmında, İstanbul’da bugüne kadar tarihi mirası kurtarabilmek amacıyla kaç dava açılmış olduğu ve neden böyle bir yola gerek duyulduğu da yazılı ve görsel malzeme aracılığı ile gözler önüne serilebilirdi.

Söz konusu serginin önemli bir bölümü, kentin tarihinin bin yıllık bir bölümünü kapsayan Bizans geçmişinin, başka deyişle Doğu Roma İmparatorluğu döneminin ne ölçüde bu kentin tarihsel kimliğinden sayıldığı ve değerlendirildiği, örneklerle tartışma konusu yapılabilirdi. Böylece de fetih yıldönümlerini giysilerine domates salçasından kanlar sürülmüş, yüzlerine de yapıştırıcıları kimi zaman yetersiz kalan bıyıklar takılan yeniçerilerle(!) kutlamakla yetindiğimiz bir kentin, aslında nasıl bir tarihi mirasın veraseti olarak Osmanlılara geçtiği, Fatih Sultan Mehmet’in böyle bir veraseti neden onca önemsemiş olduğu da bugünün ve yarının kuşaklarına doğru anlatılabilirdi.

Bu yazıyı, yabancı bir şairin “Söyle bana, nedir aşk?” adlı şiirinin iki dizesini İstanbul’a uyarlayarak noktalıyorum: “Bütün bunlar yapılamamışsa eğer / söyle bana, nedir İstanbul?”

Cumhuriyet, Yazı: Ahmet Cemal, 28.05.2010

ALKAZAR SİNEMASI MÜZE OLMAYI BEKLİYOR





Kapatılan tarihi Alkazar Sineması’nın mal sahibi Nizam Hışım, sanatsever kişi ve kurumlardan mekanın müze haline getirilebilmesi için destek bekliyor.

 

Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği’nin Başkanlığını da yürüten Nizam Hışım, Alkazar’ın müze veya sanat galerisi olmasını arzu ettiğini belirtti. Bugüne dek bu konuda herhangi bir somut ilerleme kaydedilmemiş olmasına rağmen, Nizam Hışım Alkazar’ın kesinlikle kafe, bar veya restoran gibi bir eğlence mekanı olmayacağını söyledi.

Hışım, Alkazar’ın müze olması için sanata destek veren kuruluşların yardımlarını beklediğini, destek gelene kadar da sinemanın kapalı kalmaya devam edeceğini belirtti.

Alkazar Sineması, 1923’ten bu yana kısa aralıklarla kapalı kaldı. Uzun yıllar boyunca piyasa filmlerinden kaçınarak sanat filmlerine perdelerini açan Alkazar Sineması, sinema tutkunlarının ilgi gösterdiği bir mekandı. Alışveriş merkezlerinin ve lüks sinema salonlarının yaygınlaşmasıyla maddi sıkıntılar içine giren Alkazar Sineması, son olarak 1 Mart 2010 tarihinde kapatıldı.

Kapatılma kararı yönetim tarafından yazılan bir mektupla duyuruldu. Alkazar Sineması’nın yöneticileri, “Büyük alışveriş merkezlerindeki son derece yüksek yatırımlarla yapılmış, teknolojik olanaklarla donatılmış, popüler ve ticari filmleri izleyiciye sunan 8–10 perdeli sinema salonlarına karşı adeta kahraman bakkallar gibi  mücadele ediyorduk. Küçük, iddiasız sanat sineması olmayı sürdürecek gücümüz ne yazık ki kalmadı” şeklinde bir açıklama yaptı.

Cnn Türk, Haber: Harun Karaburç, 28.05.2010

İSTANBUL'A IŞIK VERECEK

 

Tarihi Şile Deniz Feneri, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında restore edilerek ziyarete açıldı.

 

Dünyanın ikinci, Türkiye'nin ise en büyük aktif deniz feneri olan Şile Feneri, 150. yılını kutladı. İlk defa bir deniz fenerinin fotoğrafları PTT tarafından pul yapılırken, çeşitli üniversitelerin de kültür sanat programlarında yer aldı. Önceki gün düzenlenen etkinlikle 2010 yazı boyunca Şile Feneri'ni anlatacaklarını söyleyen Şile Belediye Başkanı Can Tabakoğlu, konunun İstanbul Avrupa Kültür Başkenti programlarına da alındığını söyledi.

 

Tabakoğlu, "Şile Feneri 1859'dan beri gemicilere yol gösterdiği gibi UNESCO Kültür Başkenti İstanbul için de ışık kaynağı olacak. 20 deniz mili görüş mesafesine sahip kurmalı sistemli fenerin tüm orijinal parçalarını bulduk. İlk kapısını bile onararak taktık. Fener için bir şarkı besteledik. 23 Temmuz'da Şile Feneri'ni Şile bezi ile giydirerek İstanbul'u selamlayacağız" dedi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Cüneyt Bitikçioğlu, 28.05.2010

KAPADOKYA'DA İLGİNÇ ŞAPEL





Kapadokya bölgesinin en önemli turizm merkezlerinden biri olan Göreme beldesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açık bulundurulan Göreme Açık Hava Müzesi'nin alanının genişletilmesi isteniyor.

 

Kapadokya bölgesinde her yıl 600 bini aşkın yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ziyarete açık bulundurulan Göreme Açık Hava Müzesi'nin yakınlarındaki Güllüdere Vadisine bakan yamaç üzerinde yaklaşık 20 metrelik bir uçurum kenarında bulunan ve 12. yüzyıl başı ile ortalarına tarihlenen kayadan oyma şapel, farklı özellikleri ile dikkatleri üzerine topluyor.

 

Nevşehir Müze Müdürü Ertuğrul Murat Gülyaz yaptığı açıklamada bölgede sadece Göreme Açık Hava Müzesi içerisinde bulunan St.Barbara kilisesindeki horoz ve garip yaratığın betimlendiği resim ile aynı gruba dahil olduğu tahmin edilen Şapel'deki bu görünümün, popüler yerel halk sanatı dilinde kötülükleri kovmaya yarayan adeta nazar olarak da isimlendirilen kötü göz'e karşı koruma amacına yönelik olarak yapıldığını belirtti.

 

Gülyaz, şapel içerisinde bulunan ve zaman içerisinde tahrip edilen iki Hıristiyan büyüğüne ait olduğu tahmin edilen mezarların yanı başına kötü ruhlara karşı koruyucu olması açısından bu betimlemelerin yapılmış olabileceğini ifade etti.

 

Nevşehir Müze Müdürü Ertuğrul Murat Gülyaz, alanında oldukça ilginç bir konu olmasına rağmen,çokça da batıl inanç ve itikat ile de ilgili olması nedeniyle gerçekte bilimsel bir araştırma konusu olabilecek bu durumun, gerek Hıristiyan Ortodoks Kilisesi ve hem de sanat tarihi açısından ilgi konusu haline getirilmemiş olmasının da bir kayıp olarak değerlendirildiğini kaydetti.

 

Sadece Göreme Açık Hava Müzesi çevresinde turizme kazandırılmış 8 kilise, şapel ve manastırın yanında yine tüf kayalara oyulu bazı kilise ve şapeller ile insan yerleşimlerinin bulunduğu da belirtilerek,Güllüdere Vadisi'ni de içine alabilecek bir şekilde,yeniden bir müze genişlemesine gidilmesinin bölgenin kültürel ve doğal zenginliğinin artmasının yanında, kültürel birikimlerin değerlendirilmesi açısından büyük bir önem kazanacağı belirtiliyor.

Nevşehir Kent Haber, 28.05.2010

TABLODAKİ ŞÜPHE

 

İngiltere'de bulunan National Gallery’nin en ünlü yağlıboya eserlerinden biri olan Boticelli’nin “Venus ve Mars” tablosunda uyuşturucunun etkilerinin yansıtıldığı iddia edildi.
“Aşkın, fetheden ve uygarlaştıran gücü”nü gösterdiği düşünülen eserin, uyuşturucu kullanımı hakkında mesaj içerdiği öne sürüldü.

Resmin sağ alt köşesindeki cücenin elinde bulunan bitkinin Daturastramonium (borazan çiçeği) olduğu saptanırken, bu bitkinin, insana aşırı bir sıcaklık hissi vererek kıyafetlerini çıkarma güdüsüne neden olduğu biliniyor.

 

Sotheby Sanat Enstitüsü program direktörü David Bellingham, daha önce önemsenmeyen bu bitkiyi  Boticellini’nin kasıtlı olarak tabloya yerleştirdiğini söyledi.

Habertürk, 28.05.2010

TÜRK HAZİNELERİNE ÖZEL İLGİ

 

 

İngiltere'nin önde gelen arkeoloji dergisi "Current World Archeology(CWA)" Türkiye ile ilgili özel sayı yayımladı. 55 sayfalık derginin 35 sayfasında okuyuculara, Türkiye'deki Likya bölgesi ile çevresindeki arkeolojik alanlar tanıtıldı.

Kapağında Likya kaya mezarlarının fotoğrafının yer aldığı dergiyle ilgili açıklama yapan Türkiye'nin Londra Kültür ve Tanıtma Ataşe Yardımcısı Ayşegül Gürgezoğlu, "Dergi, ülkemizin kültürel birikimini gözler önüne sermeye, aynı zamanda kültür turizmi açısından tanıtımına büyük katkı sağlamış olacak" dedi.

 

CWA'nin İngiltere'nin en önemli arkeoloji dergisi olduğunu belirten Gürgezoğlu, derginin Türkiye özel sayısı çıkarmasının çok sayıda okuyucuya ulaşması nedeniyle önemine dikkati çekti. Gürgezoğlu ayrıca dergiyle Türkiye'nin arkeolojik zenginliklerinin ilk kez bir arada okuyucuya sunulduğunu kaydetti.

 

Dergide Efes, Perge, Çatalhöyük gibi bilinen yerlerin yanı sıra daha az tanınan ve yeni kazılmaya başlanan arkeolojik alanlar da okuyucuya tanıtılıyor ve son yıllarda kazılarda çıkarılan önemli eserlere yer veriliyor, UNESCO dünya kültür mirası geçici listesinde bulunan yerlere dikkat çekiliyor.

Hürriyet, 28.05.2010

TARİHİ DOKUYA GÖLGE DÜŞÜREN MISIRCILAR KALDIRILACAK

 

 

Sivas İstasyon Caddesi’nde Çifte Minare önünde bulunan mısırcılar tarihi dokuya gölge düşürdüğü gerekçesiyle kaldırılacak. Geçtiğimiz yıllarda Belediye tarafından Kent Meydanı Projesi kapsamında Kongre Müzesi'nin yan tarafına taşınan mısırcılar satışlarını burada sürdürmüş ve çalışmaların tamamlanmasının ardından tekrar kaşı kaldırıma konulmuştu.


Geçimlerini buradaki işyerlerinde mısır satışı yaparak sağlayan ve geçtiğimiz yıllarda açık alanda mısır satılmaması gerekçesiyle kapalı büfelerde mısır satışı yapan esnaflar, şimdi ise tarihi dokuya gölge düşürdüğü gerekçesiyle tekrar kaldırılarak eski yerlerine taşınacak. Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, Zabıta Müdürü Ali Yağmur’a talimat vererek Mısırcıların tarihi eserler önünde bulunmasının hoş bir görüntü oluşturmadığını en kısa zamanda kaldırılması gerektiğini söyledi.


Zabıta Müdürü Ali Yağmur ise “ Başkanımız mısırcıların kaldırılması ile ilgili bize talimat verdi. Bizde en kısa zamanda orada bulunan esnaflarımıza izahat vererek büfeleri tekrar karşı tarafa taşıyacağız” dedi. Tekrar karşı tarafa taşınacaklarını duyan esnaflar ise bu durumdan memnun olmadıklarını, sürekli yer değiştirmek istemediklerini belirttiler.


Çifte Minare önünde bulunan mısırcılar en kısa zamanda Kongre Müzesi'nin yanında bulunan Sivasspor bilet gişesinin yan tarafına taşınacak ve mısırcılar artık satışlarını burada sürdürecek.

Sivas Hürdoğan, 28.05.2010

MÜZAYEDE EVİ SOYULDU

 

İsveç'te bir müzayede firmasına gelen silahlı ve maskeli kişiler, 12 milyon İsveç kronu (1 milyon euro) tutarındaki mücevher ve kıymetli eşya ile kaçtı. Başkent Stockholm'deki Bukowskis müzayede firmasında dün meydana gelen olayda, maskeli ve silahlı 3 kişinin çalışanları etkisiz hale getirdikten sonra soygunu yaptıkları, ardından bir araçla olay yerinden uzaklaştıkları belirtildi.

Sabah, 28.05.2010

DERSİMİZ EFSANE İSTANBUL



 

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı işbirliği ve Sabancı Holding sponsorluğunda, 'Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a - Bir Başkentin 8000 Yılı' başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak.

5 Haziran -  4 Eylül tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak sergi, İstanbul'un, Marmaray Projesi kapsamındaki Yenikapı kazılarıyla daha da geriye giden 8000 yıllık eşsiz tarihini, 500'ü aşkın eserle gözler önüne serecek. Sergi, Bizantion'dan Nea Roma'ya, Constantinopolis'ten İstanbul'a; Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış kentin görkemli tarihine ışık tutarken; ticaret, hediye ve 4. Haçlı Seferi'nde olduğu gibi yağma yoluyla çeşitli ülkelere dağılmış hazineleri bir araya getirecek.


Sergi; İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya'daki önde gelen kurumlardan seçilen eserlere ev sahipliği yapacak. Sergide ayrıca, Türkiye'deki devlet müzeleri ile özel müze ve koleksiyonlardan seçilen eserler de yer alacak. Yurtdışından 39, Türkiye'den 19 olmak üzere toplam 58 müzeden seçilen geniş yelpazedeki eserler, sergi aracılığıyla ilk kez bir arada sunulacak.

Sergide; İstanbul'un bir Roma garnizonu iken, Doğu ve Batı Roma'nın ayrılmasından sonra giderek başkente dönüşmesi, Bizans İmparatorluğu'nun gelişme, duraklama ve çöküş evrelerinden sonra 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle yeni bir doğuşa sahne olması anlatılacak. İmparatorluk başkenti İstanbul'un Avrupa tarihiyle özdeşleşen geçmişinin parlak ve çalkantılı evreleri yansıtılacak, şehrin devraldığı çeşitli din ve inanç mirasının oluşturduğu zengin gelenek tanıtılacak.

 

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada, Sabancı Holding olarak 'Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı Sergisi'ni destekleyerek, Türkiye'nin kültür hayatına yeni bir katkı daha yaratmaktan ötürü mutluluk duyduklarını söyledi. Güler Sabancı sergiyle ilgili olarak şunları söyledi:

'Efsane İstanbul Sergisi
İstanbul'da yaşayan ve İstanbul'u seven herkesin görmesi gereken bir sergi. Yaşadığımız kentin 8000 yıllık tarihini gözler önüne seren, ilk yerleşimlerden başlayarak, adım adım uygarlığın en önemli merkezlerinden biri haline gelmesine bu sergiyle tanıklık edeceğiz. İnanıyorum ki, 'Efsane İstanbul Sergisi'ni gezenler, İstanbul'a çok farklı bir gözle bakmaya başlayacaklar. Bu sergi, sergiyi gezen gençler ve çocuklar için bir 'İstanbul' dersi olacak. Bu sayede gençlerimizin yaşadıkları kenti tanımalarını, sevmelerini ve hepsinden önemlisi sahip çıkarak koruyacaklarını ümit ediyorum. Bu nedenle özellikle gençler bu sergiyi mutlaka görmeliler.

Akşam, 28.05.2010

TARİHİ MİRASI CANLANDIRDILAR

 

 

Tophane UNESCO Gençlik Derneği ve Unesco Club Kulmbach'ın birlikte satın aldığı tarihi köydeki ev, onarıldıktan sonra Müze ve Proje Evi olarak hizmete girdi. Alman konuklar, Tophane Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi yöneticileri ve Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Erdem Saker'in, katıldığı törende konuşan Tophane UNESCO Gençlik Derneği Başkanı Birol Mesut, Cumalıkızık'taki tarihi mirası gelecek nesillere aktarmak için 350 yıllık bir evin satın alındığını söyledi.

Mesut, “Bir yandan bu evin onarımı yapılırken, bir yandan da ‘Cumalıkızık Kültür Turizmini Geliştirme Projesi 2005' Avrupa Birliği destekli projelerle köyde çeşitli  kurslar açıldı. Köy halkının eğitildiği kursların yanı sıra yine köyde bilgisayar laboratuarı kuruldu. Ayrıca isteyenlere de el dokuma tezgahları verildi. Üyelerimizin desteği, proje ortaklarımızın katkıları ile onarılan bu evin, köye ve diğer sivil toplum kuruluşlarına örnek olmasını diliyoruz” dedi.

UNESCO Club Kulmbach Başkan Yardımcısı Hartmuth Schuberts ise, “Bu evin onarımına gerçekten çok gönül vermiş bulunuyoruz. Umuyorum ki, bu çalışmalar bizi gelecekte daha olumlu noktalara götürecektir. Bu evle ilgili yeni projeler üretmek zorundayız. Sadece kitle turizmi değil, kültür ve çevre turizminin gelişmesi için çalışacağız” diye konuştu.

Bursa Olay, Haber: Şeyhmus Ekinci, 27.05.2010

TARİHİ MANASTIR İBADETE AÇILACAK





Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Maçka İlçesi'nde bulunan tarihi Sümela Manastırı'nın, 15 Ağustos'ta, bir günlüğüne ibadete açılacağını bildirdi.


Vali Kızılcık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Altındere Vadisi'ndeki Karadağ'ın eteklerine kurulan manastırın, Trabzon'un önemli turizm merkezlerinden olduğunu belirtti. Kızılcık, “Her yıl binlerce yerli ve yabancı turist Trabzon'u ziyaret ediyor. Trabzon'a gelen yerli ve yabancı turistlerin ilk ziyaret ettikleri yerlerden biri Sümela Manastırı'dır” dedi. Manastırın özellikle Ortodokslar tarafından bir nevi hacı olma yeri olarak değerlendirildiğini söyleyen Kızılcık, şunları kaydetti:


“Her yıl Gürcistan, Rusya ve Yunanistan'dan gelen turistler, Sümela Manastırı'nı ziyaret etmektedir. Bu çerçevede bu yıl hükümetimizin almış olduğu karar gereğince, Kültür ve Turizm Bakanlığının bize bildirdiği resmi yazı çerçevesinde, Sümela Manastırı, 15 Ağustos'ta bir günlüğüne ibadete açılacak. Manastırın bir günlüğüne ibadete açılmasıyla tüm inançlara saygılı olma, bu çerçevede daha fazla turisti Trabzon'a çekerek tarih, doğa, kültür turizm merkezi hedefine de bir bakıma hizmet etmiş oluyoruz.”

Maçka İlçesi'nin Altındere Vadisi'ndeki Karadağ'ın eteklerinde ve vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikteki ormanlık alanda yer alan Sümela Manastırı, halk arasında “Meryem Ana” adıyla biliniyor. “Meryem Ana” adına kurulan ve “Sümela” adını “siyah” anlamına gelen “melas” sözcüğünden aldığı söylenen manastıra verilen bu ismin, manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar'dan geldiği düşünülüyor. “Sümela” kelimesi, buradaki Meryem tasvirinin “siyah” rengine bağlanabiliyor.


Hakkında çeşitli rivayetler bulunan ve kuruluşu bilimsel verilere göre 13. yüzyıla dayanan manastırın 1650'ye kadar dış kapısı üzerinde görülebilen 1360 tarihli, beş mısralık bir manzum kitabede 3. Alesios, bu tesisin kurucusu (ktetor) ve “Doğu ile Batı”nın (Iberia) hakimi imparator olarak gösterilmişti.


Bir güneş tutulmasını 1361 yılında manastırda karşılayan Alesios, 1365 tarihli vakfiyesi ile de manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyduktan sonra Trabzon'a gelecek bir tehlikeyi, bir Türk akınını önlemek için buradaki keşişlerin daima uyanık bulunmalarını istedi.
Hizmet birimleri, misafirhane, mutfak, ayazmanın dışında 72 odası bulunan Sümela Manastırı'nın, Trabzon Kommenoslar olarak bilinen ve 1204 tarihinde Trabzon'da kurulan Kommenos Prensliği zamanında önemi arttı ve fermanlarla gelir sağlandı.

Doğu Karadeniz kıyılarının Türk egemenliğine girmesini takiben Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim'in (1512-1520) manastıra 2 şamdan hediye ettiği, ayrıca Trabzon Fatihi II. Mehmet'in de manastırın haklarını tanıdığı ve birçok manastırda olduğu gibi Sümela'nın da haklarının fermanlarla korunduğu biliniyor.

Hürriyet, 27.05.2010



TARİHE JANDARMA SAHİP ÇIKIYOR

 

     

 

Nizip İlçesi'nde, Jandarma Komutanlığı ekipleri son bir yılda yapılan operasyonlara bir yenisini daha ekleyerek, tarihi eser kaçakçılığı yapan bir kişiyi gözaltına aldı.

 

Nizip İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri dün akşam saatlerinde de Karkamış İlçesi'ne bağlı Kelekoğlu Köyü'ne düzenlediği operasyonla, bahçe içerisinde dev bir mozaik ele geçirdi.

Yapılan istihbaratı değerlendiren ekipler çalışmalar sonucunda Kelekoğlu Köyü'nde Enver K. isimli şahsın kendi bahçesinde bulduğu mozaiği satmak istediği duyumunu aldı. Bunun üzerine harekete geçen ekipler dün akşam saatlerinde, Karkamış İlçesi'ne bağlı Kelekoğlu Köyü'ne gitti. Karkamış İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri ile birlikte hareket eden Nizip İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri belirtilen bahçeye giderek mozaiğin olduğu yeri kazdı. Yaklaşık 2 saat süren kazının ardından 10 metreden daha büyük mozaiğe ulaşıldı.

 

Mozaiğin bulunduğu yere çağrılan arkeologlar, üzerinde kuşlar ve vazolar bulunan mozaiğin tahminen MS 500 yıllarına ait olduğunu belirledi. Bahçesinde bulunan mozaiği satmak için müşteri aradığı belirlenen bahçe sahibi gözaltına alınarak İlçe Jandarma Komutanlığı'na götürüldü.

 

Eserin yerinde çıkarılıp Gaziantep Müzesi'ne götürüleceği ifade edildi.Öte yandan meraklı köylüler eseri görmek için nane bahçesine akın etti. Köy sakinleri ilk kez böyle bir tarihi eser gördüklerini belirterek, "Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadık" dedi. Arkeologlar tarafından çıkarılacak olan mozaiğin başında jandarma ekiplerinin 24 saat nöbet tutacakları bildirildi.

Gaziantep Hakimiyet, 27.05.2010

KAZIKLI KERVANSARAY ARTIK HALKIN HİZMETİNDE

 

 

Kocaeli'nde çok önemli bir tarih mirası daha kurtarıldı ve halkın hizmetine sunuldu. Gölcük Belediyesi’nin Şirinköy Bağdat Caddesi İpek Yolu üzerinde yıkılmaya yüz tutmuş 450 yıllık Kazıklı Kervansaray’daki restorasyon çalışması tamamlandı. Kervansarayın Gölcük Belediyesine teslimi de yapıldı.

 

Osmanlı belgeleri ve seyyahların notlarından 1550’lerde inşa edildiği anlaşılan, İstanbul’dan çıkan hac ve kervan yolunun en önemli duraklarından biri olan Kazıklı Kervansaray, Kocaeli Defterdarlığı tarafından onarım için Gölcük Belediyesine 2 yıllığına tahsis edilmişti. Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun onayladığı restorasyon projesi uygulamaya konuldu, kervansaray yaklaşık 3 milyon TL harcanarak restore edilirken, aynı zamanda bir kültür merkezine dönüştürüldü. Böylece yok olmaya yüz tutmuş bir tarihi eser kurtarılmış oldu.

Kazıklı Kervansaray’ın Gölcük Belediyesine kesin tahsisi de önceki gün resmen yapıldı. Kocaeli Defterdarı Süleyman Dal, Milli Emlak Müdürü Adem Kaynak, Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, Başkan Yardımcıları Mehmet Olgun, İbrahim Pektaş ve Nihat Abiş’in hazır bulunduğu törende kesin tahsis protokolü imzalandı.


Kazıklı Kervansaray, Marmara Bölgesinde restorasyonu yapılan tek kervansaray olma özelliğini taşıyor. 394 kişilik tiyatro ve konferans salonu, kafeteryası bulunan Kazıklı Kervansaray’ın resmi açılışı haziran ayı sonlarında yapılacak. Açılış törenine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katılması bekleniyor.

Özgür Kocaeli, 27.05.2010

TARİHİ CEZA!





İzmir'in Aliağa İlçesi'ndeki Kyme Antik Kenti'nde kaçak kazı çalışması yaparken yakalanan H.K. ve H.Ş'ye 2'şer yıl hapis ve arkeoloji ya da sanat tarihi alanında ders almaları cezası verildi. İzmir Denetimli Serbetlik Şube Müdürlüğü'ne gönderilen karar üzerine, üniversitelerin tarih bölümlerine yazı gönderilerek, iki sanığın cezalarını çekmeleri için derslere ya da kurslara katılıp, katılamayacağı soruldu. Zanlılar gelecek cevaba göre ya tarih derslerine girecek ya da kurs veya seminere katılacak.

Aliağa'daki yaşayan H.K. ile H.Ş, Kyme Antik Kenti'nin bulunduğu ve 1. derece sit bölgesi olan yerde, kaçak kazı yaparken yakalandı. 2 yıl önce, ihbar üzerine yakalanan H.K. ile H.Ş, jandarma tarafından savcının önüne çıkarıldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. H.K. ile H.Ş. hakkında soruşturmayı tamamlayan Aliağa Cumhuriyet Başsavcılığı, iki sanık hakkında, "2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu" kapsamında, izin almadan 1. derecede SİT alanı içinde kazı yapmak suçundan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. Aliağa Asliye Ceza Mahkemesi'nde tutuksuz yargılanan sanıklar suçlamaları kabul etmeyip, bölgenin 1. derecede sit alanı olduğunu bilmediklerini söyledi ve beraatlerini istedi.


Yargıç, sanıkların suçu işlediklerine dair yeterli delil olduğunu belirterek, H.K. ile H.Ş'yi 2'şer yıl hapis cezasına çarptırdı. Yargıç, daha sonra bu cezayı sanıkların duruşmadaki iyi hallerinden dolayı her iki sanık hakkında da, verilen hapis cezalarının hükmünün açıklanmasını 5 yıl süreyle erteledi. Sanıkların cezalarını bir daha böyle bir suç işlememek kaydıyla erteleyen yargıç, bununla yetinmeyip, sanıkların işledikleri suçun ne olduğunu daha iyi anlamaları için denetim süreci içerisinde, sanıkların arkeoloji ya da sanat tarihi alanında eğitim, seminer ya da kurs programına katılmalarına karar verdi.

Gerekçeli karar, İzmir Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezi Şube Müdürlüğü'ne gönderildi. Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezi de, mahkemeden gelen yazı üzerine, İzmir'deki üniversitelerin tarih bölümlerine yazı yazarak, sanıkların cezalarını tamamlamaları için katılacağı, tarih ve tarihi eserler konulu, bir eğitim, seminer ve ya kursları olup olmadığını sordu. Gelen cevaba göre, H.K. ve H.Ş, tarih konusunda eğitim cezalarını tamamlayacak.

Yeni Asır, Haber: Ali Eyce, 27.05.2010

KÜLTÜR VARLIKLARI SANAL TURA HAZIR

 

Gaziantep Vakıflar Bölge Müdürü İsa Güven, Gaziantep’in yanı sıra Kilis ve Halep’te bulunan medrese, cami, han, hamam ve konaktan oluşan 123 kültür varlığının, panoramik olarak internet üzerinden gerçekleştirilen sanal turlar ile gezilebileceğini belirtti. Güven, proje kapsamında hazırlanan vakıf eserlerinin 3 dilde hazırlanan www.gezginvr.com adresinde tüm dünyanın kullanımına sunulduğunu kaydetti.

Türkiye Gazetesi, 27.05.2010

KLEOPATRA'NIN TAPINAK ESERLERİ BULUNDU

 

İskenderiye açıklarında dalış yapan arkeologlar, güzelliği ve zekasıyla tarihe adını yazdıran Mısır kraliçesi Kleopatra’nın saray ve tapınak kompleksine ait göz alıcı eserlerle karşılaştı.

 

Kraliyete ait Antirhodos adasında yer alan antik İsis Tapınağı’nın kalıntıları arasında, Kleopatra ve Sezar’ın oğlu Sezaryon’a ait olduğu düşünülen taştan oyulma dev bir heykel kafası, biri Kleopatra’nın babası Ptolemi’ye ait olduğu düşünülen iki sfenks ve firavun oymalı dev bir kuvarsit blok bulundu. Bloğun üzerindeki ismin, II. Ramses’in babası I. Seti’ye ait olduğu belirtildi. Kariyerini batık gemilere ve denize gömülen kayıp şehirlere adayan Fransız sualtı arkeoloğu Franck Goddio, tapınağın bulunduğu sit alanını “eşsiz” olarak nitelendirdi.

Milliyet, 27.05.2010

CEHALETİN REZALETİ

 

Aziz Nesin böyle bir hikaye yazsaydı sanıyorum hepimiz, “bak amma da atmış” derdik. Ancak ne acıdır ki bu manzara günümüz Türkiye’sinden ve günümüz Van Devlet Müzesi’nden. Ne diyeyim? Yurdum insanı, yurdum belediyecilik anlayışı, yurdum arkeologu ve yurdum heykelinin dünü bugünü…


******


Yedi bin yıllık kesintisiz tarihi birikimi olan Van İli'nin geçmişinden taşıdığı birikimleri gereken ölçüde araştırılmamakta, Van adına yapılan araştırmaların derine inmeyen yüzeysel araştırmalar olmaları nedeni ile Van’ın birçok değeri unutulmakta ya da önemini kaybetmektedir. Van ile ilgili yapılan çalışmaların genelde bireylerin kişisel çabaları ile yürüyen çalışmalar olması, kurumsal çalışmaların da günü kurtarmanın ötesine gidememesi nedeni ile bu çalışmalar, birçok eksikliği ve yanlışlığı bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda önceki çalışmalar dikkate alınarak, Van ilinin çeşitli yönlerini geniş kapsamlı bir şekilde ortaya koyacak ve ilgili alan uzmanlarının hazırladığı yeni ve kapsamlı bir çalışma yürütülmektedir. Bu alandaki boşluğu doldurmak amacı ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Gölü Çevresi Tarihi Eserleri ve Kültür Değerlerini Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından bir proje hazırlanmıştır. Van İli'nin genel bir envanterinin çıkarılması konusunda araştırmalar yapmaya başlayan bu merkez, bir Van Külliyatı hazırlamaya karar vermiştir. Bu noktadan sonra var olan yayınlarda ele alınan konu başlıkları analiz edilmiş, unutulmuş ya da eksik bırakılan konu başlıkları saptanmış ve sonuçta ana başlık olarak Van İli'nin 25 başlıkta bir külliyata gereksinimi olduğu bilgisi ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak 25 alanda 25 ciltten oluşan bir “Van Külliyatı” projesi şekillenmiştir.

 

Erken Demir Çağı'na Tarihlenen 2006 Yapımı Anadolu Kadını Heykeli 





Bu proje kapsamında Van’da Güzel Sanatlar ana başlığı ile bir cilt oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu cildin içerisinde yer alacak olan “Van’da Heykel” başlıklı bölümün yazılması konusunda da benden yardım istenmişti. Van’ın tarihi eserlerinde ve kentin bugünkü çevresel tasarımında kullanılan heykelleri araştırmaya ve belgelemeye çalışırken çok ilginç bir gelişme ile karşılaştım. Bu, Van tarihinde ikinci kez gerçekleştirilen bir uygulamalı taş heykel sempozyumuydu. İlki 2002 yılının Mayıs ayında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından düzenlenen bir Uluslararası Kireç Taşı Heykel Sempozyumuydu. İkinci organizasyon ise 20. Uluslararası Ercişli Aşık Emrah ile Selvi Kültür ve Sanat etkinlikleri kapsamında Erciş Belediyesi tarafından 9 Haziran 2006 tarihlerinde “Birinci Uluslararası Sanat Sempozyumu” adı altında gerçekleşmiş ve ben bunu, külliyat çalışmasını yaparken öğrendim. Bu uluslararası Sanat Sempozyumu'nda bir de uygulamalı heykel sempozyumu yapılmıştı. Sempozyuma heykeltıraşlardan Nihat Sezer Sabahat, Mustafa Bulat, Meysem Samsun ve Malik Bulut traverten malzemeden yapılan eserlerle katılmışlardı.

Konuyla ilgili olarak Erciş Belediyesi’nden ve organizasyonun küratörü olan Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Öğretim Görevlisi Nihat Sezer Sabahat’tan gerekli bilgileri, belgeleri ve fotoğrafları topladım. 20. Uluslararası “Ercişli Emrah ve Selvi Kültür-Sanat Festivali” kapsamında ilçeye geldiklerini, bu amaçla sanat sempozyumunu Erciş'te başlattıklarını ifade eden Sabahat, sanat eserlerinin traverten malzemeden yapıldığını, Ercişli Aşık Emrah ile Selvi'nin artık tanıtım boyutundan çıkıp, sanatsal alana çekilmesi gerektiğini ifade etmişti. Sabahat, heykel sempozyumunun uygulama sürecinde gazetelere verdiği demeçlerde "Amacımız yüz yıllar boyunca sanatın beşiği olan Anadolu'da ulusal sanat anlayışının evrensel sanat anlayışıyla buluşmasını sağlamak ve modern sanat anlayışının Anadolu'ya taşınmasına vesile olmak üzere, Erciş'te çalışmalarımızı sürdürüyoruz" demekteydi.

Sempozyuma katılan heykeltıraşlardan Malik Bulut taş heykel sempozyumunda, “Anadolu Kadını” isimli bir heykel yapmıştır. Bir gazete röportajında heykeli ve kullandığı malzeme ile ilgili olarak: “Traverten yontuya çok elverişli olmayan, detaylara girilemeyen bunun yanı sıra doğaya kolay uyum sağlayan ve iddialı duruşu olmayan bir taş. Bunun için zorlamaya gelmez ve yontucu ona uymak zorunda kalır. Ses vermez darbeyi yutar. Nerede durulacağını bilmek lazım. Neden, konu olarak Anadolu Kadını’nı seçtiğime gelince, Anadolu'nun en uç sınırında Van Gölü kenarında yaşayan Erciş halkı, ilk defa bir heykelle tanıştı. Yontu süresince beni izlediler, yontuyu anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştılar. Erciş Halkı kendinden bir şeyler bulmak, olaya dahil olmak istiyordu. Burada yaptığım Anadolu Kadını heykeli benim için çok önemli. Çünkü çok şey anlatır. Yöresel başörtüsüyle zincire vurulup susturulmuş, dağ gibi duran anaç gövdesiyle anlatmak istediğim Anadolu Kadını’nın gözlerindeki duyguyu, ezilmişliği, ne zincir ne de örtü zapt edebilir" demektedir. 





Külliyat çalışması kapsamında bu konudaki bilgileri toplarken mart ayında yani sempozyum yapıldıktan dört yıl sonra uygulanan heykelleri yerlerinde görüntülemek için eşimle beraber Erciş sahil yoluna gittik. Heykellerin yeni yapılan sahil yoluna konumlandırıldığını belediyeden öğrenmiştik. Sahil yolunda Nihat Sezer Sabahat, Mustafa Bulat ve Meysem Samsun’a ait heykelleri bulup fotoğraflandırdım. Ancak Malik Bulut’a ait heykeli bulamadık. Bunun üzerine heykelin Erciş’in başka bir yerinde konumlandırılmış olabileceğin, düşünerek ilçeyi sokak sokak gezdik. İlçede sorduğumuz herkes bizi başka bir yöne veya başka bir heykele yönlendirdi. Ama biz ilçede aradığımız heykeli bir türlü bulamadık. Hafta sonu olmasından kaynaklı belediyeden de bu konuda yardım alamadık.

Aradan iki ay geçti, bu süre zarfında görevli olduğum için şehir dışındaydım ve yoğun programımdan dolayı külliyatla ilgili bir çalışma da yapamadım. Van’a geri döner dönmez tekrar külliyatın bana ait olan bölümü üzerine çalışmaya başladım. Bilindiği gibi Van’da faklı dönemlere ait taş, bakır, tunç ve seramik birçok heykel bulunmakta ve bu heykellerin büyük kısmı Van Müzesi’nde sergilenmekte. Ocak ayından beri “bugün git yarın gel” yaklaşımı ile resmi iznim olmasına rağmen her seferinde uygun olmadıkları gerekçesiyle geri püskürtüldüğüm Van Devlet Müzesi’ne tekrar gittiğimde giriş kapısında Malik Bulut’a ait olan ve benim Erciş’te bir türlü bulamadığım bu heykeli görünce çok şaşırdım. Heykelin orada olmasına hiçbir anlam veremeyerek içeriye girdiğimde daha büyük bir şok yaşadım. Ünseli’de bir vatandaşın bahçesinde bulunan heykel için askeriye ve savcılık seferber olmuş. Vatandaş heykeli çöpte bulduğunu ve evinin temelinde kullanmak üzere bahçesine getirdiğini ifade etmiş. Heykel arkeolog olan müze müdiresi ve müzede çalışan bir arkeolog tarafından “erken demir çağında uygulanan stilistik sanat özellikleri bulunduran” (bu ifadede geçen stilistik sanat terimini ben de sizler gibi ilk kez burada duydum, on beş yıllık sanat eğitimi sürecimde bu terimi hiç duymamıştım!) tarihi eser olarak, Van Devlet Müzesi’nde koruma altına alınmış, alındığı yetmezmiş gibi bir de büyük bir başarı abidesi olarak müze bahçesinde giriş kapısının yanına yerleştirilmiş. Ayrıca bu heykel bir buçuk aydır da yeni yerinde tarihi eser kapsamında sergilenmekteymiş. 





Bu heykeli buraya getirtip yerleştiren ve erken demir çağına tarihlendiren arkeologlar hiç mi heykelin yapımında kullanılan taşın spiral kullanılarak kesildiğini, taşlama ve zımpara kullanılarak biçimlendirildiğini anlamadılar? Tamam, diyelim ki bu arkeologlar taş yontum teknikleri hakkında bilgiye sahip değiller; hiç mi bu heykelin sağına soluna bakıp altında kocaman duran sanatçısına ait imzayı ve yapıldığı tarihi görmediler? Hiç mi sorgulamadılar erken demir çağında acaba zincir var mıydı? Bu kadının ağzındaki zincir neyi sembolize ediyor diye? Hiç mi düşünmediler erken demir çağında acaba başörtüsü var mıydı diye? Gerçi bu heykeldeki figürün kadın olduğunu anladıklarını bile zannetmiyorum ya! Belki de bu bir insan mı yoksa bir hayvan betimlemesi mi diye tartışmış bile olabilirler. İşin enteresanı heykelin üzerindeki imzayı ve tarihi göremeyen arkeologlar, her gün girip çıktıkları, mesai yaptıkları müze binasının dış cephesinde kullanılan ve aynı teknikle kesilen Traverten’i görmekten de mi acizler? 


Bu nasıl bir cehalettir???
Bu nasıl bir rezalettir???
Bu olsa olsa cehaletin rezaletidir.

Bu heykeli yaptıran ve bütün kullanım haklarına sahip olan, bu heykel için para, emek ve zaman harcayan Erciş Belediyesi neden heykeline sahip çıkamamıştır? Bir buçuk aydır Van’ın göbeğinde bulunan Devlet Müzesi’ndeki heykelden hiç mi haberdar olmamışlardır? Bu olaya neresinden bakalım dersiniz? Van’da heykelle ve sanata ne denli önem verdiğini mi, günümüz belediyecilik anlayışını mı, yoksa 2010 yılı Türkiye’sinde müze müdiresi ve müze arkeologu olan bu üstün bilim insanlarının cehaletini mi sorgulayalım?

Aziz Nesin böyle bir hikaye yazsaydı sanıyorum hepimiz, “bak amma da atmış” derdik. Ancak ne acıdır ki bu manzara günümüz Türkiye’sinden ve günümüz Van Devlet Müzesi’nden. Ne diyeyim? Yurdum insanı, yurdum belediyecilik anlayışı, yurdum arkeologu ve yurdum heykelinin dünü bugünü…      
ercisnet.com, Yrd. Doç.DR. Sezer Cihaner Keser /
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölüm Başkanı , 26.05.2010

BU TAŞLARIN FİYATI 71 MİLYON DOLAR

 

İngiliz emlakçılar İngiltere’de bulunan dünyaca ünlü tarihi Stonehenge’e fiyat biçti. 500 emlakçı arasında yapılan bir araştırmada ülkenin en önemli sembollerinden biri olan Stonehenge’in, eğer bugün satışa çıkarılmış olsaydı 71 milyon dolardan satışa çıkacağı belirtildi. Araştırmada fiyatlandırılan diğer yapılar arasında, 558.9 milyon dolarla İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth’in yaşadığı saraylardan Windsor Sarayı ve 7 buçuk milyon dolarla İngiltere Başbakanlığı’nın resmi konutu olan 10 Numara da bulunuyor.

Habertürk, 26.05.2010

NUSAYBİN'DEKİ 'İNANÇ PARKI' DİNLERİN BULUŞMA NOKTASI

 

 

Mardin'in Nusaybin İlçesi'nde, 'İnanç Parkı Projesi' uygulamaya konuldu. Cami ve kiliseyi içinde barındıracak olan park için çevredeki yapılar yıkıldı. Park, Mor Yakup Kilisesi ile Zeynelabidin Camisi'ni içine alacak şekilde düzenlenecek. 
    
Kaymakam Yücel Gemici, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Nusaybin'in tarihi ve kültürel kimliğiyle Kuzey Mezopotamya'nın en önemli yerleşim yerlerinden biri olduğunu söyledi. İlçenin bu vasfıyla onlarca medeniyete, kültüre, dine ev sahipliği yaptığını, İnanç Parkı Projesi'nin de inanç hoşgörüsünü yansıtacağını belirten Gemici, şöyle konuştu:

"Proje ile Mor Yakup Kilisesi ve Zeynelabidin Camisi hem bulundukları fiziksel konum itibariyle hem de taşıdıkları anlam nedeniyle geçmişin önemini gelecek kuşaklara aktaracak ve kültür ve turizm dünyasının hizmetine sunulacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mardin Valiliği ve Nusaybin Belediyesi ile ortaklaşa yürütülen İnanç Parkı Projesi, Mor Yakup Kilisesi ile Zeynelabidin Camisini tarihte olduğu gibi ortak bir mekanda buluşturacak. Barış, kardeşlik ve hoşgörüyü hem dinler, hem insanlar arasında hem de kültürler arasındaki bu iletişimi vurgulamak üzere geliştirilmiş bir projedir. Projenin yürütülmesi ve hayata geçirilmesi için aradaki yapılaşmaların kaldırılması gerekiyordu. Hukuki sürecin tamamlanmasının ardından, süratle yıkımlara ve temizliğe başladık."

Yapı, Fotoğraf: Arif Altunkaynak, 26.05.2010

1195 ESER KAYIP

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Uşak Müzesi’nden Karun Hazinesi’nin değerli parçası Kanatlı Denizatı Broşu’nun çalınmasının ardından tüm Türkiye’de başlattığı müze denetimleri sonuçlandı.

2006-2010 yıllarını kapsayan denetim sonuçlarına göre 1195 eser kayıp veya çalınmış. Bakanlığa bağlı 100’e yakın müzede yapılan incelemeler sonucunda 545 sikke ile bir broşun sahtesiyle değiştirilerek kaçırıldığı belirlendi. Bakanlık verilerine göre 2002-2010 yılları arasında 2141 eserin Türkiye’ye iadesi sağlanırken, teftişler sonucu ihmalleri bulunan 77 personel hakkında işlem yapıldı.

CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in yazılı soru önergesini yanıtlayan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, denetim bilançosunu da şöyle açıkladı:
“2002-2010 yılları arasında ülkemizden çeşitli yollarla kayıt altına alınmadan kaçak kazılar yoluyla kaçırılan ve kayıtlı olup yurt dışında olduğu tespit edilerek iadesi sağlanan 1234 adeti Almanya, 397 adeti İsviçre, 320 adeti Avusturya, 133 adeti Hırvatistan, 23 adeti Birleşik Arap Emirlikleri, 18 adeti Fransa, 13 adeti ABD ve 3 adeti İngiltere olmak üzere toplam 2141 eserin ülkemize iadesi sağlanmıştır.”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 26.05.2010

ŞEYH ZAFİR MİSAFİRHANELERİ KONFERANS SALONU OLUYOR

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 21 Mayıs'ta açılışını yaptığı Beşiktaş'taki Ertuğrul Tekke Camisi'nin yanındaki bir an önce restore edilmesini istediği tarihi binalar, toplantı ve konferans salonu olma yolunda. Sultan 2. Abdülhamid tarafından yaptırılan ve Şeyh Zafir Misafirhaneleri olarak bilinen yapıları 16 yıl önce satın alan işadamı Yüksel Mermer, Cumhurbaşkanı Gül'le dün Conrad Otel'de görüştüğünü ve yardım sözü aldığını söyledi. Gerekli izinlerinin ardından projeye hızla başlanacağını kaydeden Mermer Beşiktaş'ta toplam 5 bin 500 metrekarelik alana kurulu iki tarihi binanın restorasyon çalışmaları için şunları söyledi: "200 yıl önce Şeyhler tarafından 53 tane Afrika ülkesi, o binalardan yönetilmiş. İki binada, toplantı ve konferans salonlarıyla, 53 ülke için birer temsilcilik ofisi ve otopark yapılacak."

Sabah, Haber: Çağdaş Çetindemir, 26.05.2010

SANAT İÇİN TARİHİ MEDRESEYE ÇİVİ

 

  

 

Sivas’ta, Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi ile öğrencilerinin çalışmalarının yer aldığı resim ve heykel sergisi için tarihi Buruciye Medresesi’nin duvarlarına vida ve çivi çakılması tepkiye neden oldu.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti “Sanatın Anadolu Aydınlanması” projesi kapsamında oluşturulan Sivas grubu, kent merkezindeki Buruciye Medresesi’nde “Çokluğun Birliği” adlı sergi açtı. Ancak 16 sanatçının resim ve heykel çalışmalarını asmak için medrese duvarlarına çivi ya da vida çakılması tepkiye neden oldu.


İl Özel İdare Müdürlüğü bünyesindeki medresenin personeli tarafından defalarca uyarılan Güzel Sanatlar Fakültesi görevlileri ile öğrenciler, bu uyarıları dikkate almadı. Hazırlanan tablolar medrese duvarlarına çakılan çivilere takıldı.

Buruciye Medresesi, 1271 yılında, Selçuklu Sultanı 3’üncü Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde inşaa edildi. Dönemin zenginlerinden, Hamedan (İran) yakınlarındaki Burucird’den gelme Muzaffer Burucerdi, medreseyi fizik, kimya, astronomi öğretimi amacıyla yaptırdı. Medrese yakınında, Burucerdi ve iki çocuğunun türbesi de bulunuyor. 

Milliyet, Haber: Hakan Kaleli, 26.05.2010

TARİHİ ROMA KÖPRÜSÜ MOLOZLARLA 'TEMİZLENDİ'

 

 

Küçükçekmece’de, antik Bathonea kentiyle ilgili çalışmalar sırasında ortaya çıkartılan tarihi Roma köprüsü, Küçükçekmece Gölü çevresine kaçak dökülen molozları kaldıran belediye ekipleri tarafından iş makineleriyle yok edildi.

İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, konuyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundu. Köprü, Bathonea’nın limanına kadar uzanan Roma dönemi taş yolunun bağlantısıydı. Tarih katliamı bölgede çekilen eski ve yeni fotoğraflar karşılaştırıldığında net görülüyor.

Hürriyet, Haber: Eyüp Serbest, 26.05.2010

APOLLON SKANDALI




Bir taraftan sur duvarının yıkımı devam ederken diğer taraftan ise turistler ören yerini gezmeye devam ediyordu.



Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özelleştirme ihalesini kazanan firma, dükkan yapmak için Didim İlçesindeki tarihi Apollon Tapınağı’nın sur duvarını yıktı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı geçen yıl 56 müze ve ören yerinin satış noktalarını özelleştirdi. İhaleyi kazanan Bilkent Holding bünyesindeki Bilintur, her yıl yaklaşık 150 bin turistin ziyaret ettiği, SİT alanındaki 2 bin 500 yıllık tarihi geçmişe sahip Apollon Tapınağı’na dükkan yapılmak için sur duvarı iş makineleriyle yıktı.


Didim Belediye Başkanı CHP’li Mümin Kamacı’nın talimatı üzerine Zabıta ve Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri çalışmaları durdurup, inşaatı mühürledi. Sur duvarın yıkımı sırasında bazı eserlerinde tahrip olduğu belirlendi.

Taşeron firma yetkilisi ve şantiye sorumlusu Metin Sayar, sur duvarlarının Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından alınan izinle gişe ve hediyelik eşya satış mağazası yapılmak için yıkıldığını söyledi. Sayar, “Burada yasa dışı bir iş yapmıyoruz. Gerekli tüm izinler alındı. Türkiye’nin 52 ören yeri için yapılan ihale ile 75 mağaza yapılacak” dedi.


Olaya tepki gösteren aralarında Didim eski Belediye Başkanı SHP’li Mehmet Soysalan ve Didim Turizm Derneği Başkanı Deniz Atabay’ın da bulunduğu yaklaşık 80 kişi tapınak önünde toplanarak, eylem yaptı. Sanat Tarihçisi Başak Kamacı ise, Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun burada sadece seyyar ve hafif konstrüksiyon bir mağaza için izin verdiğini öğrendiklerini belirtti. 

Belediye Başkanı Mümin Kamacı da, talana ‘dur’ demek için tapınağı mühürlemek zorunda kaldıklarını belirterek, “Üç yıl önce tapınağın çevresindeki bozulan tel örgüleri değiştirmek için kurula müracaat ettik. ‘Koruma Amaçlı İmar Planı yok’ denilerek talebimiz geri çevrildi. Tapınağın etrafındaki asfalt yola mıcır döktük, düzeltme yaptık diye hala yargılanıyoruz. Bunlar olurken burada açık bir tarih katliamı var. Ayrıca tapınağa ziyaret için turist alınmaya devam ediyor. Turistlerin giriş yaptığı yerin altındaki merdiven de iş makinesi ile yıkılmış ve tehlike yaratıyor” diye konuştu.




Her yıl yaklaşık 150 bin turistin ziyaret ettiği SİT alanındaki ören yerinde dozerle duvar yıkımı gerçekleştirildi.


Milliyet, Haber: Yaşar Anter - Hasan Bayrak, 26.05.2010



******


APOLLON'DA YIKIM: PARDON, PROJE YANLIŞ ANLAŞILMIŞ





Aydın’ın Didim İlçesi'ndeki 2 bin 500 yıllık Apollon Tapınağı’na gişe ve hediyelik eşya dükkanı yapmak için sur duvarlarının iş makineleriyle yıkılmasının, projedeki bir karışıklıktan kaynaklandığı iddia edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özelleştirme ihalesini kazanan Bilintur Şirketi, gişe ve hediyelik eşya dükkanı yapılmak için geçen pazartesi günü iş makineleriyle 2 bin 500 yıllık Apollon Tapınağı’nın sur duvarını yıktı. Tapınağın tarihi dokusuna zarar verildiği gerekçesiyle Didimliler, tapınağın önünde eylem yaparken, belediye inşaatı durdurup, mühürledi.

Konunun basına yansımasının ardından Bilintur Şirketi Murahhas Üyesi Orhan Hallik, Apollon Tapınağı’nın surlarında iş makineleriyle yapılan yıkımın projedeki karışıklık nedeniyle yaşanan yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını ileri sürdü. Türkiye’de şimdiye kadar 30’a yakın benzer proje geliştirdiklerini belirten Hallik, “Aydın’da üç tarihi mekanda bu tür projelerimiz var. Apollon Tapınağı’nda, proje karışıklığı nedeniyle yanlış anlamadan kaynaklanan bir inşaat başlangıcı olmuş. Evraklarımızı hazırlıyoruz. En kısa zamanda belediyeye müracaat edip Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan aldığımız izinler doğrultusunda beton ve inşaat malzemesi kullanmadan hafif konstrüksiyondan hediyelik eşya mağazası ve gişeyi yapacağız. Ayrıca yıkılan sur duvarlarını da orijinal haline getireceğiz. Kalıcı bir inşaat yapmayacağız” dedi.

Radikal, Fotoğraf: Yaşar Anter, 27.05.2010

TOPKAPI SARAYI'NIN DEVAMI KREMLİN'DE





“İstanbul Topkapı Sarayı Osmanlı Sultanlarının Hazineleri” sergisi dün Kremlin Sarayı’nda açıldı. Serginin açılışında iki ülke arasında gelişen ilişkilere ve dostluğa yönelik mesajlar vardı ancak tarihten verilen örneklerde hep savaş teması öne çıktı.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen Kremlin Sarayı’nda açılan “İstanbul Topkapı Sarayı Osmanlı Sultanlarının Hazineleri” sergisinin açılış töreninde sahne alan Mehteran Bölüğü Rus İmparatorluğu’nun Kalesi Kremlin’de Osmanlı havası estirdi. 


Törene Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Rus Kültür Bakan Yardımcısı Busigin’in yanı sıra Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı ve Kremlin Müzesi Müdürü Gagarina katıldı. Tören öncesinde serginin Rus basınına tanıtımı sırasında konuşan İlber Ortaylı, tarihteki yoğun Türk-Rus etkileşimini gün yüzüne çıkartan bu ilk serginin gelecekteki ortak projelere örnek olmasını umudunu dile getirdi.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, 19’uncu yüzyılda Rusya’ya kaybedilen savaşların Türkiye’nin mühendislik gibi alanlardaki modernleşme serüvenine ivme kattığını söyledi. 93 Harbi gibi ağır bir savaşta bile iki ülke arasında karşılıklı saygının korunduğunu belirten Kurt şu örneği verdi: “Hobart Paşa’nın anıları kitabında Osmanlı donanmasının Yalta’daki çarlık sarayını yakabilecekken bunu yapmadığını sevinerek okuduk.”

Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonlarından Kremlin sergisi için Osmanlı-Rus barış dönemi olarak bilinen 16’ncı ve 17’nci yüzyıllarına ait 106 eser seçildi. Moskova’daki sergi, Mart ayında Topkapı Sarayı’nda açılan “Moskova Kremlin Sarayı Hazineleri Topkapı Sarayı’nda” sergisinin ikinci ayağı niteliğinde. İki salonda sergilenen parçaların ilk bölümü Osmanlı sultanlarının kişisel eşyalarından oluşuyor. Bunların arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın kılıcı ve yatağanı, Yavuz Sultan Selim’in Memluk Sultanı’ndan ganimet olarak aldığı kılıç ve alemler ile sultanların portreleri var. İkinci bölümde ise, harem, şehzade, kadın ve erkek eşyaları sergileniyor.

 

Kremlin’deki sergi açılışı için milletvekillerinin de bulunduğu bir heyet ile birlikte Moskova’ya giden Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, basın toplantısında “Bu tür kültürel etkinlikler ilişkilerimizi daha güvenli sulara taşıyacak” dedi. Yazıcı, Napolyon benzetmesi ile salondakileri şaşırttı: “Napolyon İstanbul için dünya tek devlet olsaydı başşehri İstanbul olurdu demiş. Ben bugün Napolyon olsaydım Moskova için aynı şeyi söylerdim.”

Hürriyet, Haber: Cansu Çamlıbel, 26.05.2010

YENİ BİR KRİZ DAHA!





Çorum ve Kütahya illeri arasında yaşanan gerginliklere bir yenisi daha eklendi.

 

Geçtiğimiz yıl Kütahya Tavşanlı Belediyesi'nin "Leblebinin anavatanı Tavşanlı'dır. Ünümüzü geri alacağız" adı altında bir bülten hazırlamasının ardından her iki ildeki leblebi üreticileri arasında gerilim yaşanmıştı. Leblebi geriliminin ardından bu kez de Çorum ve Kütahya illeri "borsa" tartışmaları ile yeniden karşı karşıya geldi. Çavdarhisar İlçesindeki Aizanoi Antik Kenti'nde bulunan borsa ile ilgili "Çavdarhisar'daki dünyanın ilk borsası ziyaretçi akınına uğruyor" başlığıyla yapılan haberler, iller arasındaki yeni tartışmanın fitilini ateşledi.

 

Danıştay Üyesi ve Çorum eski Valisi Atıl Üzelgün, tarihin ilk borsasının Ortaköy İlçesindeki Şapinuva ören yerinde bulunduğunu, Çorum Valiliği yaptığı dönemde Ticaret Borsası üyeleriyle buraya bir gezi düzenlediklerini hatırlatarak, Çorum'daki yerel dinamiklerin bu büyük tarihi değere sahip çıkması çağrısında bulundu. Üzelgün, Çorum'un tarihin ilk borsası unvanını Türkiye'ye kabul ettirememesinden dolayı üzüntü duyduğunu belirtti.

 

Şapinuva Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Aygül Süel ve eşi Arkeolog Dr. Mustafa Süel ise yapılan haberlerde ciddi tarih yanlışlıklarının bulunduğunu ifade etti.

 

"MÖ 3000" tarihinin yanlış olduğunu belirten Süel çifti, "Hatta günümüzden 3000 yıl önce denilmek istense bile yine de büyük bir tarih hatası yapılıyor. Aizanoi'deki borsa için günümüzden 2000 yıl öncesini düşünmek mümkün olabilir. Şapinuva'nın tarihi ise günümüzden 3500 yıl öncesine kadar gidiyor. Aizanoi, Roma çağının bir yerleşimi ve Porsuk ırmağı yanındaki borsa olarak nitelenen yer de basamaklı küçük bir alan. Burada örneğin bir keçi satışa çıkarılıyor, alıcılar pey sürüyor ve en fazla parayı veren keçiyi alıyor. Şapinuva'da para henüz bulunmamış ama şekel denilen gümüş alışveriş aracı var. Bugün üzeri tente ile kapatılmış olan alanda, tahıllar ve şarap-yağ gibi sıvılar için dev küpler, giysi satışı için kullanıldığı düşünülen rafların olduğu odalar var. İsteyen herkes ticarete katılabiliyor muydu, yoksa yalnızca bir zümrenin mi bu hakkı vardı henüz bilinemiyor. Şapinuva'da henüz tek tablet arşivi bulunabildi. Yeni arşivler ortaya çıktıkça bu bilinmeyenler de aydınlanabilecek. Ancak burasının ticari bir alan olduğu ve borsa belirtilerini taşıdığı kesin. Dolayısıyla, Şapinuva için "tarihin ilk borsası" tanımını yapmak hiç de yanıltıcı olmaz" dediler.

 

Çorum Ticaret Borsası Başkanı Ömer Güney, "Kazı çalışmalarını yürüten Sayın hocalarımızdan alınan bilgiler neticesinde, günümüzdeki 'Ticaret Borsası' ile paralellik gösteren bir yapı ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Bu çerçevede Şapinuva'nın günümüzden yaklaşık 3500 yıl önce ticari bir alan olması ve 'borsa' belirtilerini taşıması, 'borsa' işlevi gören bir kapalı çarşıya sahip yerleşim merkezi olması nedeniyle Şapinuva için 'Tarihin İlk Borsası' tanımını yapmak hiç de yanıltıcı olmayacaktır.

 

Borsacılığın tarihi geçmişi olan ilimizde, günümüz şartlarında modern borsacılık yapmak üzere gayretlerimiz devam etmektedir" diye konuştu.

Çorum Kent Haber, 25.05.2010

KÜLTÜR VARLIĞI ENVANTERİ İÇİN

 

 

Malatya Valiliği'nce il ve ilçelerde bulunan kültür ve tabiat varlıklarının kayıt altına alınması ile ilgili olarak yürütülmekte olan "Malatya'nın Kültür ve Tabiat Varlıkları Envanteri Projesi" kapsamında görevlendirilen proje ekibi Darende İlçesindeki çalışmalarına başladı.

Ekip tarafından Darende'de bulunan bütün kültür ve tabiat varlıklarının envanteri çıkarılacak. Söz konusu proje ile Malatya'da bulunan bütün kültür ve tabiat varlıkları kayıt altına alınmış olacak. Ayrıca; kaydı yapılmış veya tescilli olan varlıkların şu anki durumu fotoğraflanarak bilgi ve halihazırdaki durumları güncellenecek. Önceden kayıt altına alınmayanlar belirlenerek tescili için ilgili yerlere teklif edilecek.

Malatya Valiliğince yapılan çalışma sonunda; bütün tarihi ve tabiat varlıklarının harita üzerindeki yerleri belirleneceği ve bu eserlerin bir kitap halinde yayınlanacağı öğrenildi.

Malatya Haber, 25.05.2010

KEPÇEYLE ANTİK KAZI



 

Fırça darbesiyle kazılması gereken Mardin’deki Dara antik kenti, dozerlerle kazılıyor. BirGün’ün görüntülediği ‘arkeolojik özen’, tarihe geçecek.


Mardin’in Nusaybin İlçesi'ndeki Dara antik kentinde yürütülen kazı çalışmaları arkeoloji tarihine geçecek bir nitelik kazandı. Milattan önceki yıllara dayanan antik kentte yeni ortaya çıkartılan nekropol (mezarlık) bölgesi bir dozerle kazılıyor. Bakan Günay’ın bu durumu nasıl açıklayacağı merak ediliyor.

Dozer operatörünün bütün “arkeolojik özenine” karşın mezarların köşelerine inen dozerin sert kepçe tırnakları binlerce yıllık tarihi kalıntıları yerle bir ediyor. Bu katliam sürerken Kültür Bakanlığı ise seyrediyor. Dara antik kenti için yapılabilecek iyilik bu tarihsel mirasa dokunmamak.

Nusaybin İlçesinde yer alan antik Dara kenti için Mezopotamya’nın Efes’i benzetmesi yapılır. Yüceltme amacı taşıdığı aşikar olan bu kıyaslamalı takdim bu kenti görmeyenlerde tersine bir ön yargı oluşturur. Çünkü böylesi kıyaslamaların en babası “falanca bölgenin Paris’i” benzetmesini çağrıştırır. Ki, bu unvanlara sahip ‘imitasyon Paris’lerin hiç biri ziyaretçilerde istenilen etkiyi yaratmaz.

Bu yüzden geçen hafta Dara’ya giderken kafamdan bu ‘Efes gibi’ kavramını atmakla meşguldüm. Geçmişi binlerce yıla dayanan Dara kenti bu gün resmi adı Oğuz olan bir köy ile alt alta üst üste yaşıyor. Daha doğru bir ifadeyle köy üstte, antik kent altta yer alıyor. Bu abartılı bir benzetme değil. Köyün Güney ucunda yer alan yaklaşık yirmi beş metre derinlikteki dev sarnıçların üzerinde Oğuz köylülerine ait konutlar bulunuyor. Turistler gelince evin çocukları, kapıdan fırlayıp ziyaretçilerin bacakları arasından süzülerek mahzenlerin dibine iniyorlar. Sonra uçak anonslarına benzeyen düzenli bir anlatımla tarihi bilgileri turistlerin yüzlerine karşı savuruyorlar. Bunu o kadar güzel yapıyorlar ki, onları tekrar, tekrar dinlemek istiyorsunuz.

Dara antik kentinin yerleşim çapı o kadar geniş ki, her yeni kazı döneminde farklı bir bölgede değişik tarihi buluntulara ulaşılabiliyor.

2010 yılının kısmeti de nekropol alanından çıkıyor. Kazılar sırasında toplu mezarlar bunuyor. Perslerden Romalılara hatta Osmanlılara kadar her dönemde ölülerin defnedildiği bölgede binden fazla insan iskeletinin bir arada bulunması belli güvenlik önlemlerini de getiriyor. Şimdi gazeteciler bunlara “Ermeni katliamı sırasında öldürülenlerin kemikleri” falan diyebilirler endişesiyle bu bölge ziyarete kapatılıyor!

Böylece bu ‘tehlikeli’ olasılığın önüne geçiliyor!!!

İskeletler kaya mezarlarının içinde tel örgülerle güzelce koruma altına alındıktan sonra tam karşı cephedeki (Doğu) açık alandaki kazıya devam ediliyor. Burada da merdiven gibi yamaca kademe kademe inen kaya mezarları kendilerini gösteriyorlar.

Kapıdaki kazı levhasına göre Artuklu Üniversitesi’nin himayesindeki bilimsel çalışmayı, dozer operatörünün titiz uygulaması yürütüyor!

Hayır, -haberde- yanlışlık yok! Bildiğimiz büyük kepçesi, güçlü tırnakları, devasa kazı kolu olan şahane bir dozer, antik kentin mezarlarını kazıyor!

Dozer operatörünün bütün ‘arkeolojik özenine’ karşın mezarların köşelerine inen sert kepçe tırnakları binlerce yıllık tarihi kalıntıları yerle bir ediyor.

Kepçenin tahribatı ile operatörün arkeolojik özeni arasında bir orantısızlık söz konusu olabilir. Ama bundan dozer operatörü sorumlu tutulabilir mi?

Ona ‘kaz’ denilmiş, o da kazıyor! Öbürleri de birazcık kazanıyor.

Kazıdaki toprak hafriyatını kazanmış olan yüklenici firma da kazanıyor tabii ki…
Sadece tarih kaybediyor!

Ki bu da çok önemli olmasa gerek… Çünkü Türkiye’de her Allahın günü bunu telafi edecek bir başarıya ulaşılıyor.

Eften püften konular genel müdürlüğünde başlıklar hazır bekliyor:
-Yine tarih yazdık!

Şimdi eski Roma, Pers mezarları tahrip ediliyor da Müslüman mezarlarına hiçbir şey olmuyor sanılmasın. Tarihi tahribattaki eşitlikçi yaklaşım burada da kendini gösteriyor. Soranlara ‘yığma toprak atıyoruz’ denilen nekropol alanının tam ortasında yer alan tepenin üzeri Müslüman mezarlarıyla dolu… Kenarları oval olarak taşlarla çevrelenmiş olan Müslüman Mezarlarında kitabe bulunmaması ‘yığma toprak atıcılarının’ işlerini daha da kolaylaştırıyor!

Sanki aceleleri var gibi görünüyor. Oysa Dara antik kentinin nekropolü en iyimser veriyle (kazı bölgesindeki levha) 1500 yıldır olduğu yerde duruyordu. Antik kente dozerle dalanlar izin verselerdi öylece yerlerinde bütün orijinallikleriyle sapasağlam duracaklardı. Belki ilerde gelecek olanlar mezarları tahrip etmeden kazı yapabilecek bir teknik düzey, arkeolojik görgü, bilgi ve ahlaki yapıya uygun bir yöntem bulabilirlerdi.

Kesin geçmişi konusunda 2200 yıl, 3000 yıl, 5000 yıl hatta 10.000 yıl gibi görüşlerin ortaya atıldığı Dara antik kenti için yapılabilecek en iyi şey hiç dokunmamakmış. Şimdiki hızlı ‘modern’ çalışmayı tespit edince bunu daha iyi anlayabiliyoruz:

-Çünkü antik kente dozer kepçesi iniyor!

Birgün, Haber: Nazım Alpman, 25.05.2010

CEYLAN'DAN ARKEOLOJİK PARK PROJESİ

 

Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ceylan, Erzurum’da Arkeolojik Park ihtiyacına dikkat çekti. Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Yılmaz ile hazırladıkları Arkeolojik Park Projesi hakkında bilgi veren Ceylan, projenin şehrin tarihine ışık tutacağını söyledi.

 

Atatürk Üniversitesi Öğretim görevlilerinden Prof.Dr. Alpaslan Ceylan, Erzurum’da Arkeolojik Park projesine dikkat çekti.

Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hasan Yılmaz ile hazırladıkları Arkolojik park projesi hakkında bilgi veren Prof.Dr. Alpaslan Ceylan, şehrin tarihine ışık tutacak bir proje olduğunu belirtti.

Ceylan, projenin kapsamı hakkında şu bilgilere yer verdi: “ Arkeolojik alan koruma altına alınarak, tahribatın önüne geçilecek. Şehrin tarihine ışık tutulacak. Rehberli turlar ve güncel sanat etkinlikleri düzenlenecek. Bilgi danışma merkezi ve eğitim atölyesi kurularak, kale alanı etkinlikler merkezi haline getirilecek. Arkeolojik alanın etrafında halkın kullanımına açık bir koruma bandı ve yeşil alan oluşturulacak. Tarihi alan, bir kültür ve dinlenme alanı olarak gezilebilecek Alan, bölgenin gelişmesine ve yaşamın zenginleşmesine katkıda bulunacak.

 

Sürdürülebilir bir planlama modeliyle kültürel mirasın korunması ve gelişmesini, birbirileriyle çelişmeden, yan yana var olabilecekleri gösterilecek. Erzurum yeni bir müze kazanacaktır. Çifte Minareli Medrese ile uyumlu olacak, tarihi dokuya uygun tasarım gerçekleştirilecektir. Bu alanda oturma birimleri, tarihi dokuya uyumlu zemin kaplamaları, kaleye ulaşım için yol sirkülasyonu, drenaj sistemi, spot aydınlatmalara yer verilecektir. Ana düzenleme ilkesi iki tarihi dokuyu (kale ve medrese) birbirine bağlayıcı bir tasarım düşünülmektedir. Tarihi dokuya baskı oluşturacak herhangi bir fiziki yapıya yer verilmeyecektir. Kullanılacak bitkisel materyal bodur ağırlıklı, çevreye ve tarihi dokunun ana karakterine uyumlu olacaktır. Donatı elemanları (çöp, zemin kaplaması, aydınlatma, bank vs.) malzemeleri doğal yapı özelliği taşıyacaktır. Kale içi mevcut yapısı korunacaktır. Alan içerisinde ulaşımı sağlamak üzere sirkülasyon / yol sistemi oluşturulacaktır. Kullanarak koruma fikri egemen olacaktır. Bu amaçla uygun alanlara doğal ve tarihi yapıyı bozmadan oturma birimleri ile hizmet üniteleri düşünülmektedir. Bitkisel materyalde kale içinin tarihi atmosferini bozmayacak şekilde yapay ve ıslah edilmiş bitkisel materyal kullanılmayacaktır. Çim yüzeyler yenilenecektir. Seyir terasları korunacak ve güvenlik için gerekli önlemler (tarihi dokuya uyumlu koruma bariyerleri / çit) alınacaktır. Bu alan kalenin batısında yer almaktadır. Otopark sistemi ile hizmet ünitelerinin (büfe, restaurant, kameriye, çardak, bank vb.) yer alması planlanmaktadır. Uygun bitkisel tasarımlara yer verilecektir. Bu alan kalenin kuzeyinde, eğimli olarak konumlanmıştır. Bakı terasları, yürüme yolları, uygun plantasyonlar, ev stabilizasyonu, aydınlatma ana tasarım ilkelerini oluşturmaktadır. Alan çevresinde (3 ve 4 no.lu) uygun tarihi evler pansiyon veya konaklama ünitelerine çevrilmesi düşünülmektedir. Ayrıca yöresel mutfak, el sanatları, sergi vb. olarak bu binalar düşünülebilir. Kalenin doğusunda yer alan bu kısımda bakı terasları, yürüme yolları, zemin kaplamaları / otantik planlanmaktadır. Kalenin hemen girişinde yer alan bu kısımdaki hamam yenilenerek genel kullanıma açılması planlanmaktadır. Ayrıca bu alanda çardak, çay evi ve teraslara yer verilecektir. Plantasyon olarak çim yüzeyler ve Türklerin geleneksel soğanlı bitkileri kullanılacaktır. Bu kısımda tarihi bir mescit olup bu mescidin aslına uygun olarak restorasyonu yapılarak, iç donanımları (aydınlatma, ısıtma, halı vb.) yenilenerek kullanıma açılması hedeflenmektedir. Dış bahçesinde tarihi çeşme ve donatılara peyzaj tasarımı yapılacaktır. Bu alan çevresinde yer alan tarihi toplar kaldırılarak kale içinde yürüme yolları çevresine dağıtılacaktır. Tarihi top mermileri, kullanıma hazır gülleler uygun alanlarda tasarım üniteleri ışığı altında sergi amaçlı kullanılacaktır.”

Erzurum Gazetesi, 25.05.2010

TARİHİ AYASULUK KALESİ 2012'DE GEZİLEBİLECEK





İzmir'in Selçuk İlçesi'ndeki Ayasuluk Tepesi ve Saint Jean Kilisesi kazılarının başkanlığını yürüten Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, 14. yüzyılda inşa edilen kalenin, 2012 yılında ziyarete açılmasının planlandığını bildirdi.
    
Müzeler Haftası
etkinlikleri kapsamında Efes Müzesi'nde düzenlenen toplantıda çalışmalarla ilgili bilgi veren Büyükkolancı, geçen 3 yılda kaledeki konutların, yolların, sarnıçların ve hamamın kazılarını tamamladıklarını söyledi. 

Büyükkolancı, geçen yıl kale içinde daha önce hiç bilinmeyen önemli bir yapıyla karşılaştıklarını, Kale Köşkü olarak tanımladıkları bu yapının büyük olasılıkla 1350-1390 yıllarında Ayasuluk'un Aydınoğulları Beyliği'nin başkenti olduğu dönemde İsa Bey tarafından inşa ettirildiğini kaydetti.
    
Kaledeki kazıların büyük oranda tamamlandığını ifade eden Büyükkolancı, ''Kaleyi 2012 yılında ziyarete açmayı hedefliyoruz. Öncelikle projeleri İzmir Bölge Koruma Kurulunca onaylanan iç kale batı sur duvarları ve Kale Camisi'nde onarıma Selçuk Belediyesi'yle başlanacak'' dedi.
    
Mustafa Büyükkolancı, bu yıldan itibaren Saint Jean Kilisesi çevresinde yeni kazı alanlarında çalışacaklarını belirterek, ''Ziyaretçilerin kale doğu kapısından girip Arnavut kaldırımlı yollardan geçerek tüm kale içindeki yapıları gezecekleri ve restorasyon tamamlandıktan sonra kale duvarları üzerinde dolaşarak Selçuk ve Pamucak Ovası'nın güzel manzarasını seyredecekleri yeni bir güzergah oluşturmayı hedefliyoruz'' diye konuştu.

Yapı, 25.05.2010

TARİHİ STUTTGART MERKEZ GARI YIKILACAK MI?

 

 

Tarihi Stuttgart Merkez Garı, tren garını ve demiryollarını baştan sona yeniden inşa etmeyi kapsayan "Stuttgart 21" projesi sebebiyle, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Projenin resmi başlangıç tarihi 2 Şubat 2010 olarak duyurulmuştu. Garın kanatlarının yıkımının ise Eylül 2010'da gerçekleştirilmesi planlanıyor.

 

Ocak 2010'da garın mimarı profesör Paul Bonatz'ın torunu Peter Dübbers, gar binasının kısmi olarak yıkılmasını engellemek için gerekli yasal adımları attı. 20 Mayıs 2010'da mahkeme Deutsche Bahn (Alman Demiryolu) şirketinin garın kanatlarını yıkmasına izin verdiği yönündeki kararını açıkladı. 2008 yılı sonunda hazırlanan bir dilekçeye, oldukça yüksek bir katılımla 4.995 vatandaş tarafından destek verildi. Fakat Şubat 2010'dan beri son karar, komitede yer alan politik partilerden biri tarafından illegal bir şekilde engellendiği için bir karara varılamadı.

 

Garın yıkılmasına karşı çıkanlar, Avrupa Parlamentosu'na da bir dilekçe verdiler. Stuttgart Garı gibi durumlarda bu parlamentoya veto hakkı vermesini birlikte umdukları diğer ülkelerden benzer girişimler tarafından da desteklenen dilekçe (www.patrimoine-heritage.eu) adresinden okunabilir.

 

Vatandaşların yaklaşık yüzde 70'i tarafından desteklenen birlik "K 21" (www.kopfbahnhof-21.de)'in yanı sıra, yıkıma karşı olan dernekler tarafından yaklaşık 30 haftadır her pazartesi günü binlerce vatandaşın katılımıyla, tarihi garın kısmen yıkılmasına sebep olacak olan "Stuttgart 21" projesine karşı protestolar yapılıyor. Genel ekonomik krizin bir etkisiyle "Stuttgart 21" projesi Alman hükümeti tarafından ciddi bir şekilde gözden geçirilebilir.

Arkitera, Derleyen: Pınar Koyuncu, 25.05.2010

LEONARDO'NUN HAYALİ 500 YIL ÖNCESİYLE KÖPRÜ KURUYOR



 

Dünyanın tartışmasız dahilerinden Leonardo Da Vinci'nin en büyük hayallerinden biri hem operada hem de gerçek hayatta can buluyor.

500 yıl kadar önce dünyanın en büyük ve en ihtişamlı köprüsünü Haliç'e yapmak için Sultan II. Bayezid'e mektup yazan ama saray görevlisince "İtalya Cumhuriyeti'nden bir gavur" olarak nitelendirip dikkate alınmaması sonucu teklifine karşılık bulamayan Leonardo'nun içinde kalan büyük hayali, mektubunun 1950 yılında tesadüfen Topkapı Sarayı'nın arşivlerinde bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

İşte bu büyük hayal hem sanatta hem gerçek hayatta karşılık buldu. ABD'den opera sanatçısı Daniel Nazareth, Leonardo'nun rüyasını operada gerçeğe dönüştürdü, Türk mimar Hakan Kıran da ünlü dahinin eşsiz eserini Haliç'e yapmak için gün saymaya başladı. Hindistan asıllı Amerikalı besteci Daniel Nazareth, İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasıyla Da Vinci köprüsünün hikayesini duyduktan sonra bu operayı yazmaya karar verdiğini söyledi. Leonardo gibi üstün bir dahinin 500 yıl önce Haliç'e köprü yapmak isteyip gerçekleştirememiş olmasından çok etkilendiğini belirten Nazareth, bu nedenle operasında Leonardo'yu İstanbul'a getirdiğini kaydetti. Nazareth, "Operamda 500 yıl öncesine gidiliyor: Burada Leonardo Topkapı'ya davet ediliyor ve Bayezid ile buluşuyor. Birlikte köprüyü inşa etmeye karar veriyorlar. Böylece opera 500 yıl öncesiyle bugün arasında köprü oluşturuyor" dedi. Operanın son sahnesinde tüm insanların barış içinde, bağımsız ve yapıcı bir atmosferde yaşamasının mümkün olduğunu vurguladığını ifade eden Nazareth, "Yani, Leonardo'nun köprüsü ve opera farklı kültür ve medeniyetler, batı-doğu zengin-fakir arasında bağ kuran bir metafor olarak kullanılıyor" diye konuştu. Birçok kişinin Türkiye'yi AB'nin içinde görmek istediğini düşündüğünü de dile getiren Nazareth, "Türkiye'nin farklılıkları içeren bir topluma sahip ve Avrupa ve dünya toplumunda yerinin olduğu mesajının verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum" ifadesini kullandı.

Nazareth, Leonardo'nun hayalini gerçeğe dönüştüren eserinin Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen'in desteğiyle, 2010-2011 sanat sezonunda sahneleneceğini ve prömiyerinin de Leonardo'nun gitmek isteyip de hiç gidemediği Topkapı Sarayı'nda yapılmasının planlandığını duyurdu. İstanbul'da Haliç'e Leonardo'nun köprüsünün yapılması projesinin yürütüldüğünü anımsatan Nazareth, "Çok mutlu oldum, benim operam ve köprü bu yıl ortaya çıkacak" dedi.

Nazareth, Rengim Gökmen'in operanın Ankara'nın yanı sıra İzmir ve diğer illerde de sahnelenmesini ve İngilizceden Türkçeye çevrilmesini düşündüğünü dile getirerek, "Bu operanın bütün hikayesi Türkiye'ye ait, birçok bölüm Topkapı Sarayı'nda geçiyor. Operamda Kur'an-ı Kerim'den iki söz var. Ben bir Türk değilim ama operam Türkiye'nin bir parçası ve ona ait. Ama aynı zamanda Avrupa'nın parçası, çünkü müzikler de Avrupa müziği" ifadesini kullandı. Operanın Almanya'da da sahnelenebileceğini anlatan Nazareth, gerçek köprünün kurulmasını da dört gözle beklediğini sözlerine ekledi.

Haliç'e Leonardo'nun köprüsünün kurulma projesini yürüten Hakan Kıran Mimarlık Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Kıran da Leonardo'nun hayalini gerçekleştirmek için eskizler, konuyla ilgili maketler ve 2001 yılında Norveç'te yapılan Leonardo'nun köprüsü gibi bütün verileri araştırdıklarını söyledi. "Leonardo'nun köprüsü ileri vizyonla yapılmış bir skeç, aslında bir hayal" diyen Kıran, köprüyü orijinal fikrini bozmadan ama 21. yüzyıl teknolojisini de katarak modern yorumla yapacaklarını kaydetti. Kıran, çelik ve ahşaptan oluşacak köprünün tasarımını yaklaşık 1.5 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne gönderdiklerini hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü: "Belediye de koruma kuruluna gönderdi. Koruma kurulu bazı araştırmalar istedi, onları tamamladık. Kurul özellikle tarihi yarımada ve önemli konularda zor karar alıyor ama sürecin sonuna geldik. Bizim aldığımız izlenime göre bir sıkıntımız yok ve bu yılın ikinci ya da üçüncü yarısında inşaata başlayabilir hale gelmeyi planlıyoruz. Aslında, sivil toplum örgütlerinin de olduğu çok büyük bir şölenle bu işe başlayalım ve çok kısa bir sürede tamamlayalım istiyoruz."

Kıran, köprünün şimdiden İstanbul'un tanıtımına büyük katkı sağlamaya başladığını ifade ederek, "Projeyle ilgili dünyanın diğer ucundan bile ziyaretler oluyor. İnsanlar bugünden tanıtımlarında kullanmak istiyor. Bugünden başlayan tanıtım var ki, bitince çok verimli olacak" dedi. Leonardo gibi bir dahinin eserine hayat verecek olmaktan onur duyduğunu belirten Kıran, "Çok büyük şans benim için olağanüstü büyük heyecan ve biraz da tedirginlik içindeyim. Yani, milyonlarca çizgilerden bir tanesini seçip, aslına dokunmadan ama 21. yüzyılın da eseri olabilecek bir köprü kurma, yani bütün bu dengeyi sağlama sorumluluğuyla çalışma yaptık, büyük sorumluluk altındayız, umarım başarılı oluruz. İstanbul'un, Türkiye'nin modern yüzünü gösteren bir sembol olmasını istiyoruz" ifadesini kullandı.

Sand, köprünün İstanbul'a kurulmasının önemiyle ilgili de şunları söyledi: "Bu Müslüman Türkiye ile Hıristiyan Avrupa arasında bir köprü, dünyanın günümüzde karşılaştığı zorluklara ilişkin güzel ve güçlü bir metafor. Kültürler arasında bir köprü... Her şeyi birleştiren sanattır, bu projenin güzelliği burada, sanat boyutunda. Bu köprüyü ben 2001 yılında Norveç'te inşa ettim ama ilk tasarlanan yer olan İstanbul'a kurulmasını görmeyi çok isterim. Umarım Türkiye'deki proje, Norveç'te edindiğimiz deneyimleri dikkate alarak ilerler ve başarılı olur." Sand, Leonardo'nun köprüyle ilgili çizimini ilk gördüğünde neler hissettiğine yönelik soru üzerine şöyle devam etti: "Büyük bir bestecinin senfonisini dinlediğinizdeki, meşhur bir tabloya baktığınızdaki hissettiğinizle aynı şey. Olağanüstülük hissi zamanla ölçülemeyen bir temele sahip. Leonardo'nun köprüsü ilk gördüğüm anda etkiledi beni, yıldırım aşkı gibi, doğa ötesi gibi bir şey hissettim. Birçok düzlemde önemli geçmişin güzelliğini getiriyor. Sadece dizayn bakımından değil aynı zamanda Rönesans ruhunun, sanat ve felsefenin kombinasyonunu, ruhani olan bir yaklaşımı içinde barındırıyor. Leonardo ve bu köprü bütüncül düşünceyi temsil ediyor, çünkü sanatı ve sessizliği ve felsefeyi birbiriyle birleştiriyor. Bu nedenle bunun mesaj taşıyan bir köprü olduğuna inanıyorum." Bu köprüyü her kıtada inşa etmeyi istediğini ama yapamadığını anlatan Sand, yine de iklim değişikliğine dikkati çekmek için Antarktika ve New York'ta köprünün buzdan versiyonunu inşa ettiklerini dile getirdi.

Yeni Şafak, 25.05.2010

PAMUKKALE'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Denizli'de düzenlenen tarihi eser operasyonunda, dört parça tarihi eser ele geçirilirken, olayla ilgili bir kişi gözaltına alındı.

 

Denizli İl Jandarma Alay Komutanlığı'nca kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığına yönelik yapılan çalışmalar sonucunda, R.K. isimli şahsın elinde bulunan tarihi eserleri Pamukkale beldesinde satacağı haberi alındı. Bu kapsamda zanlıyı ve tarihi eserleri ele geçirmek üzere operasyon düzenlendi. Operasyonda, bir mermer heykel, bir bronz heykel ve 2 gümüş sikke ele geçirildi. Ele geçirilen malzemeler Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.  İfadesinin alınmasından sonra adli makamlara sevk edilen şüpheli tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Denizli Kent Haber, 24.05.2010

LAODİKYA ANTİK KENTİ'NDE KAZI SEZONU BAŞLADI

 

 

Denizli'deki Laodikya Antik Kenti'nde 2010 yılı kazı sezonu başladı. Prof.Dr. Celal Şimşek, restorasyon ve kazıyı bir arada götürerek, Laodikya Antik Kenti'nde yaşayan bir arkeoloji parkuru kurmak istediklerini anlattı.

 

Denizli- Kazı Heyeti Başkanı, Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, kazı çalışmalarının yanı sıra Tapınak A diye adlandırılan yapıda restorasyon çalışmalarının devam ettiğini bildirdi. Restorasyon ve kazıyı bir arada götürerek, Laodikya Antik Kenti'nde yaşayan bir arkeoloji parkuru kurmak istediklerini anlatan Prof.Dr. Şimşek, 9. kazı yılı hedeflerine ilişkin şu bilgileri verdi: ''Ana hedeflerimizden birisi, tapınaktaki restorasyonların bitirilmesi ve Efes Caddesi diye adlandırdığımız caddenin açılması. Diğer tarafta güney nekropolü diye adlandırdığımız mezarlık alandaki çalışmalar var. Merkezi bazilika ya da merkezi kilise diye adlandırdığımız çok önemli bir kilise yapısının olduğunu tespit ettik yer altında. Bu sene bu kiliseyi ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Çünkü Laodikya, Hristiyanlık dünyasında kurulan ilk 7 kiliseden birine sahip antik kent. Hedefimiz 2010 yılı içinde Laodikya'da daha gezilebilir alanların oluşturulması.''

 

Şimşek, kazı maliyetinin yüzde 80'ine yakınını Denizli Belediye Başkanlığı'nın karşıladığını, bunun önemli bir avantaj oluğunu bunun yanında Kültür ve Turizm Bakanlığından ve Pamukkale Üniversitesi'nden de kaynak sağlandığını anlattı. Efes'ten sonra Anadolu'nun en büyük antik kenti Laodikya'nın ülke ve bölge turizmi açısından önem taşıdığını ifade eden Prof.Dr. Şimşek, şöyle dedi: ''Denizli Belediye Başkanlığı burada koruma amaçlı imar planını yaptırdı. Bundan sonra artık Laodikya Kent Müzesi yapılması gerekli, çünkü çok güzel eserler çıkıyor. Yavaş yavaş Pamukkale'den Laodikya'ya, Laodikya'dan Denizli'ye turistlerin çekilmesi gibi hedefler var. Efes'ten sonra Anadolu'nun en büyük antik kenti olan Laodikya'yı ziyaret eden yabancı turistlerin sayısı yıldan yıla artıyor. ABD'den, Güney Kore'den, İngiltere'den, Almanya'dan ve farklı yerlerden Laodikya antik kentinin birçok ziyaretçisi geliyor.''

 

Laodikya'yı gezen Güney Koreli turist Christina Hoon da, antik kentteki merkezi kiliseyi görmek istemesinin Türkiye'ye gelmesinin ana sebebi olduğunu belirtti. ABD'li Patricia Campbell da Türkiye'ye gelmeden önce bir arkeolog dostunun mutlaka Laodikya'yı görmesini istediğini ifade ederek, ''Burayı görmeyi bir sene boyunca heyecanla bekledim. Şimdi gezme fırsatı buldum. Laodikya gerçekten büyüleyici bir yer'' diye konuştu.

Cumhuriyet, 25.05.2010

LABİRENTTE 57 MUMYA

 

Mısır’da keşfedilen labirent şeklindeki yeraltı dehlizlerinde 57 mumya ortaya çıkarıldı.

 

Mısır Eski Sanatlar Yüksek Konseyi’nden yapılan açıklamaya göre mumyalar dehlizlerdeki 57 ayrı odacıkta süslemeli lahitlerin içinde bulunuyor. Arkeologlar lahitlerden en eskisinin, Mısır’da MÖ 2750 yıllarında hüküm süren birinci ve ikinci hanedan dönemine ait olduğunu belirledi.

 

Lahitlerden 12’si Mısır’a MÖ 1550 ve 1292 yılları arasında hükmeden 18. hanedan dönemine ait. Mısır’da ulusal arkeoloji başkanı Zahi Hawas, bu 12 lahitte bulunan mumyaların, üzerinde kutsal Ölüler Kitabı’ndan metinlerin yer aldığı keten kumaşlara sarılı olduğunu açıkladı.

 

Lahitlerin yer aldığı odacıkların pek çoğunda seramik eşyalar da bulundu. Keşfi yapan ekibin lideri Abdülrahman ElAydi, Kahire’nin 110 km güneyinde bulunan lahitlerden en eskisinin neredeyse ilk günkü gibi durduğunu belirtti.

Akşam, 25.05.2010

EMEK SİNEMASI'NIN YIKIMINA YARGI FRENİ

 

İstanbul 9’uncu İdare Mahkemesi, Emek Sineması'nın yıkımını öngören projeyi onaylayan kurul kararının yürütmesini durdurdu.

 

Mahkeme ayrıca, “Dava konusu işlem, uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceğinden, mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra bu konuda yeniden bir karar verilinceye kadar 2577 sayılı yasanın 27’nci maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütmenin durdurulmasına” oybirliğiyle karar verdi.


Davayı, İstanbul Mimarlar Odası, Emek Sineması Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Yenileme Kurulu’nun avan projelerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açmıştı.

Hürriyet, 25.05.2010

MAYA ŞEHRİ LAZERLE AYDINLANIYOR

 

 

Son 25 yıldır, iki arkeolog ve onların ekibi tropik bir ormanda Orta Amerika'daki en büyük Maya şehirlerinden birisinin kalıntılarını inceleyip haritasını çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun bıçaklarla şehrin katıntılarının üzerinde büyüyen bitki örtüsünü temizlemek haritayı çıkarmanın tek yöntemi gibi görünüyor. Diğer arkeolojik bölgelerin incelenmesinde kullanılan uzaktan algılama teknolojileri bile burada bir işe yaramıyor. Havadan ve uzaydan radarla görüntüleme ve spektral araştırmalarda da ağaçlardan başka hiçbir şey görünmüyor. Derken geçen bahar, Arlen F. Chase ve Diane Z. Chase çiftinden oluşan ekip yeni bir yöntem denedi ve bitki örtüsünü geçip yerden yansıyan havadan lazer sinyalleri kullandılar. Böylece antik Maya devletinin en görkemli şehirlerinden Caracol'un 3 boyutlu imajlarını üretebildiler. 4 gün boyunca iki motorlu bir uçak bölgenin üzerinde uçup gelişmiş bir ışıklı radar (lidar) cihazı ile kalıntıların olduğu yeri taradı. Elde edilen bulgular 25 yıllık haritalama çabasından çok daha iyi sonuçlar verdi. Yaklaşık 10 saatlik kayıtlar, 3 haftalık bir labaratuar işleminden sonra, 207 kilometre karelik bir bölgedeki büyük binalar, küçük evler, yollar ve tarım alanlarıyla ilgili topoğrafik detayları gösterdi. Görselleri ilk gördükleri anla ilgili olarak, "Çok şaşırdık" diyor Diane Chase. "1950'lerde radyo-karbon tarihleme yöntemi ve 1980'lerde ve 1990'larda Maya hiyerogliflerinin yorumlanmasında olduğu gibi, lidar da şimdi Maya arkeolojik araştırmalarını tepeden tırnağa değiştirecek" diyor. Her ikisi de Orlando'daki Orta Florida Üniversitesi'nde profesör olan Chase çifti, önceki araştırmalarından Caracol şehrinin en parlak döneminin Milattan Sonra 550 ile 900 arasında olduğunu bulmuştu. Şehrin merkezinde tören alanları, geniş plazalar ve saraylar yer alıyordu. Üretim bölgeleri ve fakir mahallelere uzanan şehrin dışında büyük evler, pazarlar ve tarlalar vardı. Chase çifti bu geniş şehrin en kalabalık zamanında nüfusunun 115 binden fazla olduğunu tahmin ediyor. Ancak bazı arkeologlar böylesi yüksek bir sayıya şüpheyle bakıyorlar. Arlen Chase, lidar yöntemiyle elde ettikleri bulgularla beraber artık şehrin tümünü görebildiklerini söylüyor. "Şehrin büyüklüğünü ve sınırlarını biliyoruz ve bu bizim nüfus tahminlerimizi doğruluyor. Bütün bu tarım alanlarını görüyoruz ve insanların kendilerini nasıl beslendiklerine dair bilgiler elde etmeye başlıyoruz" diyor. Caracol araştırması bu kadar geniş bir arkeolojik sahada ileri lazer teknolojisinin kullanıldığı ilk uygulama. Bazı makaleler İngiltere'deki Stonehenge bölgesinde ve bir Demir Çağ zamanından kalma kalede ve Amerikan ekin alanlarında lidarın kullanılmasıyla elde edilen verileri açıkladılar. Geçen yıl Birmingham şehrindeki Alabama Üniversitesi'nden Sarah H. Parcak, "Lidar görüntüleri yağmur ormanlarında yapılan arkeolojik çalışmalar için çok daha yararlı olacak" diye tahminde bulunuyor. Chase çifti, Caracol için lidarı kullanmaya karar verdiklerinde Parcak'ın Arkeoloji İçin Uzaydan Görüntüleme (Satellite Remote Sensing for Archaeology) isimli kitabındaki değerlendirmeden habersiz olduklarını söylüyor. Orta Florida Üniversitesi'nden yıllarca ormanları ve diğer bitki örtülerini incelemek için havadan lazer sensörlerini kullanan Biyolog John F. Weishampel'in tavsiyeleri üzerine hareket ettiklerini belirtiyorlar. Weishampel projenin ana finansmanı için NASA'nın az bilinen uzay arkeoloji programıyla anlaştı. Araştırmaya dahil olmayan ancak sonuçlarla ilgili bilgi sahibi olan diğer arkeologlar teknolojinin özellikle tropik ortamlardaki çalışmalar için bir devrim niteliğinde olduğunu söylüyor. Ancak havadan elde edilen bilgilerin yerden doğrulanması için haritalama yönteminin kullanılmaya devam edilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Chase çifti, yaptıkları araştırmanın tropik bir ortamda büyük bir tarım toplumunun nasıl yaşayabileceğini gösterdiğini söylüyor. Bu aynı zamanda Mayaların en parlak zamanlarında (MS 250 ile 900 arası) nasıl sürdürülebilir bir uygarlık yaratabildiğini gösteriyor. İlkbaharda Caracol'daki araştırmadan döndükten sonra konuşan Arlen Chase, "Maya yerleşim alanlarını üzerindeki araştırmalarımızda devrim yaratacak" diyor.

Belize'de bulunan eski Maya şehri Caracol üzerinde uçan küçük bir uçak lazerle yerdeki sık ormanlık alanın kapattığı bölgeyi taradı. 3 boyutlu olarak görüntülenen bölge yeni kalıntılar, yollar ve tarımsal alanlar ortaya çıkardı. Caracol şehrinin detaylı bir 3 boyutlu görüntüsü burada gösteriliyor.
Sabah, Kaynak: New York Times, Haber: John Noble Wilford, 24.05.2010

TARİHİ CAMİYE BAKIM

 

Macaristan'ın Pecs kentinde Osmanlı döneminde inşa edilen, tarihi Yakovalı Hasan Paşa Camisi restore edildi.

 

16. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen caminin kubbesi ve içme kanlarının restore edildiğini açıklayan Macaristan Tarihi Eserler Kurumu yetkilisi Terezia Bardi, caminin restorasyonu için 30 milyon forint (150 bin dolar) harcandığını söyledi.

Yakovalı Hasan Paşa Camisinin minaresinin maddi imkansızlıklardan dolayı hala restore edilemediğini belirten Bardi, Müslümanların vakit namazlarını dahi kıldıkları caminin minaresinin de bir an önce restore edilmesi gerektiğini kaydetti.

Radikal, 24.05.2010

AYAKTA KALAN İLK DEMOKRATİK YÖNETİM BİNASI



 

‘Son meclis ilk meclise sahip çıkıyor’ parolasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) devredilen Antalya'nın Kaş İlçesi Patara Antik Kenti'nde bulunan, dünyanın ilk demokratik yönetim binası olan Likya Birliği Meclis Binası'nın restorasyonu başladı. Restorasyonun ardından gelecek yıl 23 Nisan'da, 160 ülkenin parlamento başkanı bu binada bir araya gelecek.

 

MÖ 2'nci yüzyılda inşa edilen Likya Birliği Meclisi Binası, dünyadaki ilk demokratik yönetim binası olma özelliğiyle önem taşıyor. Likya döneminde inşa edilen, Roma döneminde de meclis binası olarak kullanılmaya devam edilen, daha sonra kumlar altında kalan bina, 1988 yılında başlatılan Patara kazıları sırasında Prof.Dr. Taner Korkut tarafından ortaya çıkarıldı. 2006 yılında kazı çalışmalarının tamamlanmasıyla ortaya çıkarılan meclis binası, Prof.Dr. Korkut tarafından yayınla dünyaya duyuruldu.

‘Son meclis ilk meclise sahip çıkıyor’ parolasıyla TBMM'ye devredilen binada restorasyon çalışması için girişimlere geçen yıl başlandı. Binanın restorasyon işi Peker İnşaat'a ihale edildi. Peker İnşaat tarafından alınan ihalenin ilk etabı bu yıl 29 Ekim'de, ikinci etabı gelecek yıl 23 Nisan'da tamamlanacak. Restorasyonun ardından, gelecek yıl 23 Nisan'da 160 ülkenin parlamento başkanının bu binada bir araya getirilerek toplantı yapılması amaçlanıyor.

Kazı ve Restorasyon Başkanı, Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümünden Prof.Dr. Havva İşkan Işık, restorasyon çalışmalarının başlatıldığını belirterek, bu dönemde daha önce geniş bir alanda numaralanan oturma taşlarının yerine konulacağını, toprak altındaki kireç taşından yapılmış taşların ortaya çıkarılacağını, oturma yerlerinin açılacağını söyledi. Yukarı bölümde kazının devam ettiğini kaydeden Prof.Dr. Işık, dışarıdaki taşların da yeniden numaralandırıldığını, bilgisayar çizimlerinin sürdürüldüğünü kaydetti.

Restorasyon çalışmaları tamamlandığında, TBMM Başkanlığı'nca devralınan bu yapıda 160 ülkenin parlamento başkanlarının bir araya getirilerek toplantı yapılmasının amaçlandığını kaydeden Prof.Dr. Işık, “Ülkemizin tanıtımı ve prestiji açısından çok önemli olan bu proje bizi heyecanlandırıyor. Cumhuriyet tarihimizin belki de en büyük arkeolojik restorasyon çalışmasına imza atmış olacağız” dedi.

Radikal, 24.05.2010

DEFİNE UMUDU ÖLÜMLE SONA ERDİ

 

 

İşyerinin bahçesinde define bulmak için açtığı tünelde arkadaşı İlyas Arabacı ile zehirlenen işadamı Özkan Şahin kardeşini aradı, ancak yardım yetişemedi.

 

Bornova’da, evli ve bir çocuk babası 44 yaşındaki Özkan Şahin, Işıkkent Semti Işık Caddesi 6044 Sokak 2 numaradaki, sahibi olduğu pamuk fabrikasının arkasındaki boş arazide, evli ve iki çocuk babası arkadaşı 46 yaşındaki İlyas Arabacı’yla iddiaya göre, define bulmak için tünel açtı. Önceki akşam saatlerinde tünele girip çalışmaya başlayan iki arkadaş, bir süre sonra tüneldeki metan gazından etkilendi. Tünelden kendi imkanlarıyla dışarı çıkamayan Özkan Şahin, saat 23.30 sıralarında, cep telefonuyla kardeşi Erkan Şahin’i arayıp, “İşyerimin arkasında bulunan boş arazideyim. Bayılmak üzereyim. Bir an evvel gel, yetiş...” dedi.

Hızla ağabeyinin işyerine giden Erkan Şahin, yolda telefonla durumu polis ve sağlık ekiplerine de bildirdi. Olay yerine gelen Erkan Şahin, tünelin ağzında hareketsiz bir şekilde yatan ağabeyini çekerek dışarı çıkarttı. Erkan Şahin, tünelin iç kısımlarında bulunan Arabacı’nın bedenini ise yoğun metan gazı nedeniyle çıkartamadı. Olay yerine gelen polis, AKS 110 ekiplerini çağırdı. AKS 110 ekibinin çalışmasıyla Arabacı’nın da cansız bedeni tünelden çıkartıldı. Sağlık ekipleri ilk incelemelerinde, iki arkadaşın metan gazı zehirlenmesi sonucu öldüklerini kaydetti. İki arkadaşın cesedi, kesin ölüm nedenlerinin belirlenmesi için otopsi yapılmak üzere İzmir Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı.

Tünelin başında ve Şahin’in olay yerine yaklaşık 50 metre mesafedeki işyerinde yapılan incelemede, tünel kazmak için kullanılan kazma, kürek, hilti, ışıklandırma sistemi, kompresör ve define haritaları bulundu.

Milliyet, Haber: Kadir Özen - Emrah Yıldız, 24.05.2010

 

 

 

"DEFİNE SEVDASI BİR HASTALIKTIR"

 

İzmir'de define aramak için girdikleri kuyuda biriken metan gazı nedeniyle zehirlenerek hayatını kaybeden bir işadamı ile yakın arkadaşı, gözleri bir kez daha define peşinde koşanlara çevirdi. Define avcılarının bu sevdasını, "Türkiye'de bu iş, artık bir hastalık şeklini aldı" diye yorumlayan tanınmış arkeologlar, inanılması güç öyküler aktardı. İşte, uzmanların anlatımıyla define peşinde koşanların yaşadıkları:

Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu (Arkeolog): Birinci dereceden sit alanlarının bulunduğu bölgelerde özel mülkiyetlerin kamulaştırılması gerekiyor. Çünkü adam "Tarlamı ekiyorum" diyor ama gece kaçak kazı yapıyor. Yakın zamanda Perge civarında iki sivil polisi suçüstü yakalattık. Kazı alanında çalışan köylülerimiz haber verdi. Bana telefon açıp "Buradan kazma sesleri geliyor" dediler. Ülkemizde kaçak kazı bir hastalık. Kazı alanlarına kamera yerleştirilmesi lazım.

Prof.Dr. Alparslan Ceylan (Arkeolog): Türkiye'de bu iş artık salgın hastalık şeklini aldı. Doğu Anadolu'nun dağını taşını dolaşıyoruz, her gittiğimiz höyük ya da yerleşimin bizden önce giden defineciler tarafından tahrip edildiğini görüyoruz. Mesela tam 20 yıl boyunca bir dağın her kayasının altını kazan bir adamla tanışmıştım. 20 yıl boyunca gece uyumamış. Bu adama "Burada bir şey olmaz" dedim. Bir hafta sonra beni arayıp, "Hocam yine geceleri uyuyamıyorum, o nedenle dağa çıkıyorum" dedi.

Yardımcı Doç.Dr. Oğuz Alp (Anadolu Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi): Seyitgazi İlçesindeki Keçiçayırı Höyüğü kurtarma kazılarında MÖ 4-3. yüzyıla ait bronz küpeler, yüzükler, kolye ucu ve pişmiş topraktan kandiller gün yüzüne çıkartıldı. Ancak alan, yoğun kaçak kazılara maruz kalmış. Mezarların birisinde bulunan 1942 tarihli 5 ABD centi, bu mezarlardan antik sikke bekleyen bizleri şaşırttı. Bu para, ortak mirasımızın bilinçsizce yok edilmesinin bir kanıtı oldu.

Büyüklerinden duyduğu hikayelerle defineciliğe başlayan Uğur Kulaç, 17 yıldır bu işin içinde olduğunu söylüyor. Asıl mesleğini bırakıp dedektör imalatına başlayan Kulaç, "Sadece benim 500 bin müşterim var. Türkiye'de 4 milyondan fazla defineci var" diyecek kadar iddialı. "Definecilik yanlış biliniyor" diyen Kulaç, İzmir'de yaşanan kazayı şöyle yorumluyor: "Metan gazından zehirlenme ancak derin kazılarda olur. Bu da kaçak ve acemi definecinin işidir."

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 26.05.2010

İZNİK ÇALIŞTAY'I TAMAMLANDI

 

İznik'te 325 yılında 1. Konsil'in toplandığı Senato Sarayı'nın yerinin tespiti için gerçekleştirilen uluslararası lokalizasyon çalıştayı dünkü değerlendirme toplantısıyla tamamlandı.

 

Bursa Valiliği ve Uludağ Üniversitesi tarafından 22-23 Mayıs 2010 tarihleri arasında İznik'te düzenlenen 'Uluslararası İznik Birinci Konsil Senato Sarayı Çalıştayı' ile 1. Konsil'in toplantığı Senato Sarayı'nın yerinin belirlenerek,  dünya turizmine açılması hedefleniyor. Çalıştaya katılmaları beklenen Vatikan Ankara Büyükelçisi Antonio Lucibello, Fener Rum Patrikanesi Ruhani Lideri Bartelemeos ve din adamları gelmedi. Çalıştay'a il ve ilçeden mülki amirler ve bürokratların yanı sıra 17 yerli ve yabancı bilimadamı katıldı.


Çalıştay'ın dünkü değerlendirme bölümünde konuşan Vatikan Büyükelçisi Prof.Dr. Kenan Gürsoy, Türkiye'nin dünyada medeniyetler arasında bir bilinç oluşturmada çok önemli bir yere sahip olduğunu  belirtti. Gürsoy, ‘Ancak son yıllarda kullanılan 'dinler arası diyalog' yerine 'dinler arası etik' ifadesini kullanmalıyız. Çünkü bu ifade nedeniyle pek çok problemle karşılaşıyoruz. İki alanın birleşmesi çok güzel, anlamlı. Ancak bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Kültür, turizmin değil, turizm kültürün elinde olmalı. İşte o zaman turizm, turizm olur. Turizm, kültürle birleşmiş olur. Kültür anlayışımızı fark etmeliyiz' dedi. 


İznik 1. Konsil Senato Sarayı'nın Lokalizasyonu Çalıştayı düzenleme kurulu üyesi Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin de,  senato sarayının kesinlikle Sahil yolundaki İnciraltı mevkiinde olmadığını öne sürerek, ‘Gerçek senato sarayı ilçenin merkezinde bulunan hükümet konağının olduğu yerden, kuzey batı (İstanbul Kapı) mevkiine kadar devam etmektedir. Valimizin onayıyla kamulaştırma yapılarak en kısa zaman içerisinde burada çalışmalar başlatılabilir' dedi. 

Bursa Olay, Haber: Mehmet Buldu, 24.05.2010

HASANKEYF TAŞINIYOR





Yapımı uluslararası tartışmalara neden olan Ilısu Barajı’nın baraj gölü altında kalacak olan Ilısu Köyü’nün yeni yerine taşınmasına ilişkin inşaat çalışmaları tamamlandı. Toplu Konut İdaresi (TOKİ), evleri baraj suları altında kalacak Ilısu köylüleri için yaptığı yeni konutları, Haziran ayından itibaren sahiplerine teslim edecek.

TOKİ’den yapılan açıklamaya göre, Ilısu Köyü’nün güvenli yere taşınması amacıyla geçen yıl yapımına başlanan 48 konutun inşaatı tamamlandı. Açıklamada, barajdan ilk etkilenecek yerleşim birimlerinden biri olan Ilısu Köyü’nün yeni yerleşim planının, ev tipinin, cami ve köy konağına kadar tüm yapıların vatandaşların talepleri dikkate alınarak oluşturulduğu belirtilirken, ayrıca, fiziksel koşullar, tarih, gelenekler, kültür, mimari özellikler, iklimin de göz önünde bulundurulduğu vurgulandı. Yeni konutların hak sahiplerine gezdirildiği ve hak sahiplerinin konutları beğendiği kaydedildi.

TOKİ, Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü ve Afet İşleri Genel Müdürlüğü (AİGM) arasında imzalanan üçlü protokol çerçevesinde bölgede yapılan çalışmalar, TOKİ tarafından yürütülüyor. Çalışmalar kapsamında, aralarında Batman’ın tarihi Hasankeyf İlçesi ile Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt ve Şırnak’a bağlı köylerin de bulunduğu yerleşim alanları, aşama aşama yapılarak hak sahiplerine teslim edilecek.

Yürütülen proje faaliyetlerinde kentin mimari, kültürel ve tarihi özellikleri ile halkın yaşam biçiminin dikkate alındığı vurgulanırken, DSİ tarafından Hasankeyf ilçe merkezinde 596 hanenin hak sahibi olarak belirlendiği hatırlatıldı. Vatandaşlar, 7 farklı konut tipi arasından seçim yaparken, eski evlerini peşinata saydırarak belirledikleri konut tipine göre, 5 yılı ödemesiz 20 yıl vade farksız taksitlerle yeni evlerine kavuşacaklar.

Açıklamada TOKİ’nin Hasankeyf’in zengin tarihi birikimini dikkate alarak yeni yerleşim alanında “kültürel park alanı ve müze projesi” geliştirdiği belirtildi. Yapılacak arkeolojik kazılar sonucunda çıkarılacak tarihi eserler bu müzede sergilenecek. Açıklamaya göre, Hasankeyf’in sembolü olan tarihi köprüsü ve El-Rızk Camii’nin yaşatılması amacıyla orijinallerinden esinlenilerek yeni yerleşim yerinde benzer bir cami ve köprü yapılacak. Yeni Hasankeyf’e ayrıca, TOKİ tarafından hükümet konağı, belediye hizmet binası, ilçe emniyet amirliği, ilçe jandarma komutanlığı, PTT gibi kamu binaları ile ticaret merkezi, cami ve sağlık merkezi yapılacağı kaydedildi.

Vatan, 24.05.2010

 

1. Dünya Savaşı sırasında Cemal Paşa’nın sipariş verdiği tablodaki sır kızılötesi kameralarla çözüldü!

 

İsrailli Jimmy Lewensohn sahip olduğu sanat eserini satmak için geçen yıl ünlü müzayede evi Sotheby’s’e başvurdu. Hollandalı Jozef Israels’e ait olan ’Oto Portre’yi yetkililere teslim eden Lewensohn’a bir süre sonra şaşırtıcı bir cevap geldi. Sanat uzmanları kendilerine verilen tablonun zaten İsrail Müzesi’nde bulunduğunu söylediler. Lewensohn, Hollanda’nın önemli sanatçılarından İsraels’in eserini 1909 yılında yakın dostu ressam Boris Schatz’a bizzat verdiğini belirtti. Büyük amcası Schatz’ın tek varisi olan Lewensohn ise bu durumu araştırmaya başladı. İsrail Müzesi’ne gidince kendi kişisel koleksiyonunda bulunan tablonun bire bir aynısını müzenin deposunda gören Lewensohn ve sanat uzmanları iki eseri de ayrıntılı bir biçimde inceledi. Her iki resmin de ’1909 Jozef Israels’ diye imzalandığına dikkat çeken uzmanlar hangi eserin orijinal olduğunu ve nasıl iki tablonun ortaya çıktığını ise tarih kitapları ve kızılötesi kameralar aracılığıyla bir yıl sonra buldular.

 

 

Sanat tarihçisi Heinrich Strauss’un 1972’de basılan kitabında Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin cephesinde görev alan Ahmet Cemal Paşa’nın, Schatz’ın kurduğu Bezalel Sanat Akademisi’ni ziyaret ettiği belirtiliyor. Strauss, Cemal Paşa’nın okuldaki en önemli eser olan “Oto Portre”ye talip olduğunu ve onu almak istediğini yazdı. Yazara göre Schatz “Tabloyu almaya yarın geleceğim” diyen Cemal Paşa’ya sahip olduğu en değerli eseri vermemek için bütün gece uyumadan eserin kopyasını yaptı. Bütün gece çalışıp eserin birebir kopyasını bitirmesine rağmen Cemal Paşa bir daha okula gelmedi.

Vatan, 24.05.2010

OSMAN GAZİ HAFİK'E DÖNÜYOR

 

 

Sivas’ın Hafik İlçesi'nde 1916 yılında dikilen ve Türkiye’nin ilk anıt heykeli olduğu bildirilen Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi Heykeli, tüm girişimlere rağmen şu an sergilendiği müzeden ilçeye tekrar getirilemeyince belediye tarafından Cumhuriyet Üniversitesi’ne (CÜ) farklı bir Osman Gazi Heykeli yaptırıldı.

 

Hafik’te yaşayan Bahri Çavuşoğlu, 1916 yılında dönemin Valisi Muammer Bey tarafından yaptırılan ve 1936 yılında kaldırıldığı belirtilen Osman Gazi Heykeli’nin, ilçeye tekrar konulması için girişimlerde bulundu, ancak Arkeoloji Müzesi’nin envanterine kayıt edildiği için yeniden ilçeye getirilemedi.

Bunun üzerine Hafik Belediyesi, ilçeye yeni bir Osman Gazi Heykeli yaptırmak üzere harekete geçti. Görüşmeler sonucunda, CÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölüm Başkanı öğretim görevlisi Nihat Sezer Sabahat ve heykel bölümü öğrencileri, ilçedeki bir kavşağa konulmak üzere yeni bir Osman Gazi Heykeli yaptı. Bir ton çamur harcanarak 2,5 metre boyunda yapılan Osman Gazi Heykeli’nin Hafik İlçe Hastanesi önündeki kavşağa konulacağı, heykelin açılışının 16 Temmuzdaki Hafik 12. Kültür Sanat ve Turizm Festivali’nde yapılacağı bildirildi. Malzeme masrafı Hafik Belediyesi tarafından karşılanan heykel için Cܒnün herhangi bir ücret almadığı belirtildi.

Hürriyet, 24.05.2010

ALTI KİLİSE ÜSTÜ CAMİ

 

Hatay'da farklı dinlerin ibadet yerlerini yan yana ya da üst üste görmek mümkün.

Samandağ İlçesi'ne bağlı Yoğunoluk Köyü'nde1633- 1646 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Ermeni Kilisesi'nin üzerinde de ibadete açık bir cami bulunuyor.

Cami İmamı Mehmet Gülistan "İbadete kapalı olan kilise çok bakımsız, restore edilmesi gerekiyor'' dedi.

Sabah, 24.05.2010

AKDAMAR'A HAÇ İÇİN İZİN ÇIKTI





Ermeniler için özel öneme sahip Akdamar Kilisesi’ne haç takılması için izin çıktı. Türkiye Ermenileri Ruhani Kurul Başkanı Aram Ateşyan, resmi bilgi almadıklarını belirterek, “Tabii ki Surp Haç Kilisesi’nin ayine açılması gibi, haç konulması da bizi sevindirir” dedi.
 

Van’da bulunan ve Ermeni dünyasında tarihi öneme sahip olan Akdamar (Aghtamar) Kilisesi’ne haç asılması için nihayet izin çıktı. Efes Vakfı’nın tanıtım töreni sırasında Atlas Dergisi’nin sorularını cevaplandıran Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Akdamar’daki Surp Haç Kilisesi’ne haç asılması için Van Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan karar çıktığını söyledi. Böylece, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu ölçüde önemli bir kiliseye haç konulması için izin verilmiş oldu.

Patrik Mesrob II’nin rahatsızlığından sonra cemaatin en yetkili kişisi olan Türkiye Ermenileri Ruhani Meclis Başkanı Başepiskopos Aram Ateşyan, konuya ilişkin kendilerine herhangi bir bilgi gelmediğini, meseleyi basından takip ettiklerini belirterek, “Muhatap doğrudan biz olduğumuz halde bize bir yazı ulaşmadı. Ama tabii ki Kilise’nin ayine açılması gibi, haç konulması da bizi sevindirir” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, haberin çok yeni olduğunu ve bu nedenle heüz kamuoyu ile paylaşmaya fırsat bulamadıklarını ifade ederek şöyle konuştu: “Kurul kararı çıktı. Çok yeni bir haber. Hatta Van Valisi Münir Karaloğlu kararı kamuoyuna duyurmamı rica etti ama ben bu arada Yunanistan’a gittim. Yunan basınına söyledim. Türkiye’de ilk kez size söylüyorum. Haçın şekliyle ilgili bilimsel inceleme yapıldıktan sonra Eylül ayında yapılacak ayin öncesinde kiliseye asılacak. ”

Türkiye Ermenileri Ruhani Meclis Başkanı Başepiskopos Aram Ateşyan, ne düzenlenecek ayin ne de haç asılmasına ilişkin izin konusunda kendilerine herhangi bir resmi yazı geldiğini vurgulayarak şunları söyledi:

“Maalesef merkez ve muhatap Patrikhane olduğu halde, kilisenin ayine açıldığını bildiren bakanlık yazısı gelmediği gibi, haçla ilgili de resmi bir yazı elimize ulaşmadı. Biz bu gelişmeleri basından öğreniyoruz. Tabii ki kilisenin ayine açılması gibi haç konulması da bizi sevindirir. En azından o yörede adı müze de olsa bizim için kilise olan ibadethanenin tepesinde haç olmuş olur.”

 

Ruhani Meclis Başkanı Aram Ateşyan, Ermeni kültüründe haçın nasıl yerine konulduğunu şöyle anlattı: “Kilise bir asırdır ibadete kapalı. 1890’lı yıllara kadar orası bizim başpiskoposluğumuz olmuştu. Eylül ayının ikinci haftası da kutsal haç yortusudur. Normalde haç kilisenin kubbesine konulduktan sonra din adamı kubbeye çıkar ve kutsal yağ ile (müron) kutsar. Ancak biz Akdamar Kilisesi’ni kutsamadığımız için haçı kutsamamız da gerekmiyor.”

 

2007’de restorasyonu biten Surp Haç Kilisesi’ne haç konulması için Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II resmen başvurmuş, bir haç yaptırarak Van’a göndermişti. Ancak, gerekli izinler çıkmadığı için haç depoya konulmuştu. Böylece, referandum dolayısıyla 19 Eylül’e ertelenen ayin sırasında Surp Haç’ın tepesinde haç da bulunacak.

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 24.05.2010

TARİHİN EKSİK PARÇALARI GERİ GELİYOR

 

 

Mısır'da cengaver bir bilim adamı var: Tarihi eserlerin '007'si Dr. Zahi Havas. Tarihi geçmişi zengin ve toprağı kazsan tarihi eser çıkan ülkesinde Eski Eserler Kurumu Başkanı bir arkeolog olmak öyle kolay bir iş değil. Mısır tarihinin peşinde, Fransa'daki Louvre Müzesi ve ABD'deki Metropolitan Müzesi'nden bazı eserleri geri almayı başaran Havas, son olarak Almanya'daki Neues Müzesi'nde sergilenen eşsiz güzellikteki yüz hatlarıyla dikkat çeken Nefertiti büstünü geri istedi. Ancak "Eser, doğduğu yerde kalmalıdır" ekolünü takip eden Havas'a karşılık, Almanya'dan "Eser, en iyi koruma altına alındığı yerde kalmalıdır" ekolü ses verdi. 81 yaşındaki Alman Ilge Wigand ise Mısırlı Havas'la aynı fikri paylaşanlar arasında. Gençliğini dünyanın dört bir yanında gezmekle geçiren Wigand ile ocak ayında kış için konakladığı Hindistan'dayken iletişime geçtim. Gençken özgürlük ve asilik, şimdiyse dinginlik arayan gezgin kadın, aylar sonra Almanya'ya evine dönünce gençken eşiyle birlikte yaptığı "tarihi çılgınlığı" bir mektupla anlattı:

Hatırladığım kadarıyla 60 yıl kadar önceydi. Eşimle Volkswagen marka arabamıza atladığımız gibi soluğu Efes'te aldık. Gece arabada yattık. Arabayı park ettiğimiz yerde bizden başka kimse yoktu. Sessiz, tıpkı Truva'daki gibi. Efes'ten o kadar etkilenmiştim ki, dönüşte yanımda bir hatırası olsun istedim. Bir mezara ait sütun parçası öylesine yerde duruyordu. Net hatırladığım tek şey, eserin Efes'teki kütüphane binası kalıntılarının yanındaki ana yolda durduğu. Yolun 4 metre kadar devamında kütüphaneye ait bir masa vardı. O mezar sütun parçasını beğendim. Eve dönüşte yanımda götürdüm. Maddi nedenlerle almadım. Sadece gençliğimden bu yana yakından ilgilendiğim Yunan kültürüyle ilgili bir anıya sahip olmak istemiştim. Efes gibi tarihi önemi olan bir yerde kimsenin bu eserlerle ilgilenmemesi de beni üzmüştü." Gençlik ateşiyle artık affedilebilir bir hata yapan Wigand, geçen yıl Efes Antik Kenti Müzesi'ne başvurarak eseri Türkiye'ye teslim etti. Ilge Wigand, yıllar önce evine götürdüğü yarım sütun parçasının gerçek evindeki yerini de tarif etti: "Taşın diğer parçası, kütüphane binasının hemen yanında duruyor. Umarım onu bulursunuz ve tarih böylece tamamlanmış olur."

Türkiye, geçen yıl yurtdışındaki tarihi eserlerden 151'ini geri almayı başardı. Yetkililer Almanya, Amerika, Bulgaristan, İngiltere, Danimarka, Fransa, İtalya, Rusya, Sırbistan, Ukrayna'da pek çok eserin iadesi için takip ve girişimleri sürdürüyor.

 

Geçen yıl Türkiye'ye tarihi eser iadesi yapanlardan biri de Indiana Üniversitesi emekli klinik cerrahı Prof.Dr. Robert Verlin Stephens. Arizona eyaletinde yaşayan 71 yaşındaki doktor, 30 yıl ofisinde sergilediği Manisa'nın Salihli İlçesi'ndeki Sardes Antik Kenti'ne ait 13 bronz cerrahi alet ile bir sarkacı 21 Temmuz 2009'da Türkiye'ye iade etti. Cerrah Stephens, antik cerrahi aletlerin hikayesini şöyle anlatıyor: "İade ettiğim eserler, Lidyalıların başkenti olan Sart'ta bir mezarda bulunmuş. 1911'de Harvard Üniversitesi'nde tıp öğrencisi tarafından Türkiye'den ABD'ye getirilmiş. 1975'teki ölümünden sonra ben bu aletleri New Orleans kentindeki bir antikacıdan satın aldım."

Sabah, Haber: Şule Güner, 24.05.2010

HİLYE-İ ŞERİFE 950 BİN LİRAYA ALICI BULDU

 

Alif Art tarafından dün Esma Sultan Yalısı'nda düzenlenen müzayedede, Hasan Rıza Efendi Ketebeli Hilye-i Şerife 950 bin liraya satılarak müzayedenin en yüksek bedelle alıcı bulan eseri oldu.

Müzayedede, cumhuriyetin kuruluş yıllarına ait, Mustafa Kemal Atatürk imzalı, 18 adet diplomatik belgeden oluşan "Yetki Belgesi Koleksiyonu" 240 bin lira muhammen bedelle açık artırmayla satışa çıkacaktı.

Ancak belgeler Dışişleri Bakanlığı'nın isteğiyle incelenmek üzere satıştan çekildi.

Sabah, Haber: Mustafa Deryahan, 24.05.2010

MÜZE 2011'DE TAMAM

 

Manisa İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, Manisa Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’nin restorasyon işini üstlenecek iki firmaya yer teslimini yapıldığını bildirdi. Etnografya bölümünün basit onarımının 265 bin TL’ye, arkeoloji bölümündeki kapsamlı onarımın ise 700 bin TL mal olacağını açıklayan Karaköse, “2011’de müze tam kapasite hizmete verecek” dedi. Müzenin arkeoloji bölümünün 7 yıldır yaşanan drenaj sıkıntısı ve nem yüzünden halka kapalı olduğunu belirten Müdür Karaköse, “Uzun süren çalışmalarımız nihayet sonuç verdi” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: İlker Kılıçaslan, 24.05.2010

HIRSIZLAR EN ÇOK PICASSO'YU SEVİYOR



 

Geçen hafta Paris’teki Modern Sanat Müzesi’nden 100 milyon Euro değer biçilen beş tablo çalındı. Bunun üzerine dünyadaki sanat hırsızlığı konusu  tekrar gündeme geldi. Beaux-Arts Dergisi’ne göre bazı önlemler sayesinde  sanat hırsızlarının manevra alanı daralıyor ama çalınmış bazı eserler de hala bulunamıyor.

 

Dile kolay, 500 milyon Euro’luk 5 tablo. Geçen hafta Paris’teki Modern Sanat  Müzesi’ne giren soyguncu veya soyguncular ellerini kollarını sallayarak  oradan bu beş tabloyla ayrıldı. 20. yüzyılın beş önemli ressamı Braque,  Léger, Matisse, Modigliani ve Picasso’nun tabloları sessiz bir operasyondan sonra sırra kadem bastı. Medyaya sızan bilgilere göre sabaha karşı 3.50’de  müzenin dev camlarından biri yerinden söküldü. İçeriye sadece tek bir adam  girdi. 15 dakikada üç ayrı sergi salonundaki beş tabloyu tuvalleriyle birlikte alarak müzeden ayrıldı. O saatlerde müzede görevli üç güvenlik elemanı da soygunu ancak üç saat sonra tespit edebildi. Bu olay dünyada son dönemde meydana gelen sana eseri soygunlarına sadece bir örnekti. Özellikle dünya  sanat piyasasının canlandığı son 20 yılda çok sayıda eser sanat hırsızı  çetelerin hedefi oldu. Fransız yazar Nathaniel Herzberg’e göre bunların bir  kısmı illegal şekilde bazı özel koleksiyoncuların eline geçti. Bir kısmı ise mafya çetelerinin elinde pazarlık malzemesi olarak kullanıldı. Beaux-Arts  Dergisi de hazırladığı sanat hırsızlığı dosyasında yakın tarihte çalınıp bir daha bulunamayan 10 eseri inceledi, Herzberg’in görüşlerinden faydalandı.

 

Uyuyakalmış Çoban (François Boucher, Ana resimde görülüyor) Ne zaman çalındı: 5 Ağustos 1996
Seri sanat hırsızı Stephane Breitweiser’in bir vakası daha. 1996 yazında adeta bir Fransa turu atıp iki ayda 15 ayrı mekanda hırsızlık yapan Breitweiser, bu tabloyu da Chartres Güzel Sanatlar Müzesi’nden çalmıştı.

 

Siyahlar İçinde Bir Kadın ve Beyefendi (Rembrandt) Ne zaman çalındı: 17 Mart 1990

ABD’nin Boston kentindeki Gardner Müzesi’ne giren polis kılığındaki iki soyguncu üç Rembrandt, bir Vermeer, bir Manet tablosunu ve Degas çizimini  çalmıştı. Soygundan sonra müze yetkilileri failleri yakalamaya yardım edecek  herhangi bir kimseye 5 milyon dolar vaat etti. 20 yıl sonra resimlerin  çivileri hala boş duruyor.

 

Ölü doğa (Georges Braque) Ne zaman  çalındı: 8 Kasım 1993
Stokholm’daki Moderna Museet’e çatıdan giren hırsızlar iyi bir ganimet ele geçirdi: Picasso’nun beş heykeli ve bir tablosu ile Braque’ın iki tablosu. Sonra müze yetkilileri ve polis, eserleri açıklamadıkları bir yöntemle buldular. Biri  hariç: Braque’ın 1928 tarihli bu ölü doğası.

 

Nativite (Caravaggio) Ne zaman çalındı: 17 Ekim 1969

İtalyan ressamın ölümünden sadece bir yıl önce yaptığı tablo 1969’da Palermo’daki Fransisken Manastırı’ndan çalınınca dünyadaki ilk sanat hırsızlığı birimi kurulmuştu. Soygun hakkındaki ilk iddia Sicilya mafyasının  parmağı olduğu yönündeydi. Yakın dönemde Palermo Klanı’nın bir davasında sanıklardan biri tablonun yıllar önce imha edildiğini ifade etti.

 

Kuaför Kız (Picasso-1911) Ne zaman çalındı: 16 Ağustos 1998
Paris’te Pompidou Ulusal Modern Sanat Müzesi’ndeki bu kübist Picasso tablonun kaybolduğu 2000 yılında anlaşıldı. 1998’de Seine Nehri’nin muhtemel bir taşmasına karşın müzenin ambarları başka bir semte taşınmıştı. Bu taşınma sırasında tablo aşırıldı.

 

İkona 2000-2006 arası
2006’da Moskova’daki Ermitaj Müzesi’nin müdürü depolardaki 221 parça değerli objenin çalınmış olduğunu duyurdu. Bu hırsızlığını bir numaralı faili mücevherler ve değerli taşlar bölümünün sorumlusu Larisa Zavadskaya’ydı. 2000-2006 yılları arasında eserleri parça parça aşırmıştı. Ancak, polis kadının hikayesini dinleyemedi. Çünkü Zavadskaya sorgudan bir gün önce kalp krizi geçirip hayatını kaybetti.

 

Nimrud Aslanı Ne zaman çalındı: Nisan 2003
MÖ 720 yılında fildişinden yapılmış bu eserin üzeri altın tozu ve  değerli taşlarla süslüydü. Rölyefin üzerinde bir dişi aslanın saldırısına uğrayan genç bir erkek figürü bulunan eser Nimrud’da, Asur Kralı Aşurnasirpal’ın  sarayının yıkıntılarında 1949’da bulunmuştu. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından Bağdat Müzesi’nden çalınan 15 bin eser gibi Nimrud Aslanı da hala kayıp.

 

Sibylle Cleves’in portresi (Lucas Cranach) Ne zaman çalındı: 1 Ekim 1995
Stephane Breitweiser takıntılı bir sanat tutkunuydu. 1994 ile 2001 arasında Avrupa’da birçok şato ve müzeden kendi özel koleksiyonu için sanat eserleri yürüttü. Cranach’in bu tablosunu da Sotheby’s Müzayede Evi’nin 1995’te  Baden Baden yakınlarındaki Bade Şatosu’nda düzenlediği açık artırma  sırasında çaldı. 2001’de tutuklandıktan sonra annesi, Breitweiser’in ganimetinin büyük bir kısmını nehre atmak suretiyle imha etti.

 

Sevr Yolu (Jean-Baptiste Corot) Ne zaman çalındı: 3 Mayıs 1998

Paris’te Louvre Müzesi’nde çok kalabalık bir pazar günü. Binlerce ziyaretçi var ünlü müzede. Resim bölümündeki bir ziyaretçi Corot’nun bu tablosunun çerçevesini tutan ayaklarını kaldırdı. Hiçbir kesik atmadan ve resmi kıvırmadan orta boy tuvali giysisinin içine saklayarak sırra kadem bastı.

 

Kolsuz Figür (Alberto Giacometti) Ne zaman çalındı: 27 Mayıs 2002
Hamburg’daki Kunsthalle’deki görevliler gözlerine inanamıyordu. Giaocemetti’nin müzede sergilenen 32 cm’lik bronz heykeli aslında sahteydi. Hırsızlar bronz heykelin yerine ahşap bir kopyasını bırakmıştı ve onların bu hileyi anlaması altı gün sürmüştü. Çünkü soygun muhtemelen 27 Mayıs’ta 16 bin ziyaretçinin geldiği Dünya Müzeler Günü’nde yapılmıştı.

 

Nathaniel Herzberg (Le Musée Invisible-Les chefs-d’oeuvre volés kitabının yazarı) anlatıyor...

 

Dünyadaki sanat hırsızlıklarının aslında siyasi gelişmelerden etkilendiğini görüyoruz öyle değil mi? Örneğin savaşlardan?

Silahlı çatışmalar bir yandan halkların yoksullaşmasına yol açarken diğer yandan da müzelerin güvenlik imkanlarının hatırı sayılır biçimde zayıflamasına neden oluyor. Kabil Müzesi’ndeki eserlerin yüzde 70’i böyle çalındı. Bağdat Müzesi’nden de binlerce sanat eseri yok oldu. Dünyada sanat piyasasının da yükselişiyle beraber çalıntı eser trafiğinin de yön değiştirdiğini görüyoruz. Yakında Avrupa ve ABD’nin bayrağını Moskova, Hong Kong veya Dubai devralacak.

 

Hatta sanat dünyasıyla uyuşturucu piyasası arasında bazı umulmadık ilişkiler de gün yüzüne çıkarıldı galiba?
15 yıldan beri tabloların uyuşturucu alımında teminat olarak kullanıldığını  gösteren araştırmalar var.

 

Emtia fiyatlarının bile devreye girdiği söyleniyor, doğru mu?
Evet doğru. Dünyada emtia fiyatları yükselince hırsızlar bazı sanat eserlerinin içindeki bronzla ilgilenmeye başladı. Örneğin Much Hadbam’daki Henry Moore Müzesi’nden Henry Moore’un 2.5 tonluk bronz heykeli bu amaçla çalındı.

 

Soygunların sanatçıların popülaritesiyle ilgisi nasıl?
Doğrudan bir ilişki var. Bu yüzden Picasso dünyada eserleri en çok çalınan sanatçıdır. Dünyada sahibi bilinmeyen yaklaşık 600 Picasso tablosu olduğu tahmin ediliyor. O kadar ünlü ki, Picasso soyguncular için bir kartvizit niteliği taşıyor.

 

Fransa’da sanat eseri hırsızlığı 2002’den beri yüzde 70 oranında düştü. Bunun sebebi nedir?
1990-2000 yılları arasında çok sayıda çete az korunan kilise ve şatoları  yağmalıyordu. Bu çetelerin bir kısmı çökertildi. Sanat eserleriyle ilgili veri  tabanları da gelişti. Bugün çalınan eserin satılması daha zor. Çünkü kaçak  satıcının amacı da bir noktada legal sanat piyasasına girmek.

 

Şu gündemdeki en önemli proje Unidroit. Bu proje neyi hedefliyor?
Unidroit projesine göre bir sanat eseri satın alan kişi alışverişinin legal yollardan yaptığına ispatlamak zorunda. Bunun için uzman dergilere, veri tabanlarına danışması gerekiyor. Unidroit ilkesi Birleşmiş Milletler Bilim, Kültür ve Eğitim Teşkilatı UNESCO’da oylandı. Şimdi ülkelerin bunu iç  hukukuna yansıtması lazım.

Habertürk Pazar, Haber: Alp Ulagay, 24.05.2010

MÜZEKART'A BAKAN ÇOK, ALAN YOK

 

 

18-24 Mayıs Müzeler haftası kapsamında, dün Yürüyüş Yolu’nda Müze Müdürlüğü stant açtı, Müze Kart’ın tanıtım ve satışını yaptı.


Tüm müzelerde geçerli olan Müze Kart’ın tanıtım ve satışı için açılan standın önünden gelip geçenler, Müze Kart ile ilgili bilgi aldı, broşür aldı, ancak karttan pek almadı. Müze Müdürlüğü’nde görevli Güldemet Kaya ve Zeki Parlak, broşür dağıttılar, vatandaşlara Müze Kart’ın tanıtımını yaptılar. Türkiye genelindeki tüm müze ve ören yerlerde geçerli olan, indirimli gezmeye imkan tanıyan Müze Kart’tan bugüne kadar 1500 adedinin satışının yapıldığı belirtildi. Satış sbtandı salı günü de Derbent’te açılacak, KOÜ öğrencilerine tanıtımı yapılacak. Müze Kart sivil için 20 TL, öğretmen ve öğrenciler için 10 TL, 17 yaş altı öğrenciler için de 5 TL’den satılıyor. Kart. bir yıl süreyle Türkiye genelindeki müzelerden indirimli gezmeye imkan sağlayacak.18-24 Mayıs Müzeler haftası kapsamında, dün Yürüyüş Yolu’nda Müze Müdürlüğü stant açtı, Müze Kart’ın tanıtım ve satışını yaptı.


Tüm müzelerde geçerli olan Müze Kart’ın tanıtım ve satışı için açılan standın önünden gelip geçenler, Müze Kart ile ilgili bilgi aldı, broşür aldı, ancak karttan pek almadı. Müze Müdürlüğü’nde görevli Güldemet Kaya ve Zeki Parlak, broşür dağıttılar, vatandaşlara Müze Kart’ın tanıtımını yaptılar. Türkiye genelindeki tüm müze ve ören yerlerde geçerli olan, indirimli gezmeye imkan tanıyan Müze Kart’tan bugüne kadar 1500 adedinin satışının yapıldığı belirtildi. Satış sbtandı salı günü de Derbent’te açılacak, KOÜ öğrencilerine tanıtımı yapılacak. Müze Kart sivil için 20 TL, öğretmen ve öğrenciler için 10 TL, 17 yaş altı öğrenciler için de 5 TL’den satılıyor. Kart. bir yıl süreyle Türkiye genelindeki müzelerden indirimli gezmeye imkan sağlayacak.

Özgür Kocaeli, 23.05.2010

ANTİK EFES'TE 'BÜFE' KRİZİ

 

Fotoğraf Altı: İhalede kazanan firmanın kafeterya ve satış noktaları tel örgülerin içinde. Tel örgülerin dışında ise 1962’den bu yana hizmet veren bir çarşı var.

 

Bakanlığın özelleştirme ihalesini kazanan firmanın iki satış büfesi ve kafeterya yapmak için sit alanında bulunduğu ve 45 yıllık oldukları öne sürülen çamları kesip zemine beton dökmesi ortalığı karıştırdı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın geçen yıl aldığı kararla 56 müze ve ören yerinin satış noktalarını özelleştirmesi sıkıntı yaratmaya başladı. İhaleyi kazanan Bilkent Holding bünyesinde catering ve otelcilik hizmeti veren Bilintur’un İzmir Selçuk’taki Efes Antik Kenti’nde, sit alanındaki üst ve alt kapılarda yaptığı iki satış noktası ve kafeterya, yöredeki esnafın büyük tepkisini çekti.

Efes Turistik Eşya Üreticileri ve Satıcıları Derneği Başkanı Ali Rıza Arın, antik kentin çevresindeki tarlalarda damlama sulamaya bile izin verilmediğini söyledi, şöyle dedi: “Oysa şimdi antik kent sınırları ve tel örgülerin içinde 45 yıllık çam ağaçları kesilip beton dökülüyor. Söz konusu firma için Efes’in giriş kapıları bile söküldü. Haksız rekabet var.”

 

Bilintur CEO’su Orhan Hallik: Bakanlığın ihalesine katılarak aldığımız farklı yerlerde bugüne kadar 33 dükkan yaptık. Hepsiyle ilgili yasal izinleri aldık. Efes’te de aynısı oldu. İzmir 1 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu gerekli incelemeleri yapıp, izin verdi. Belediyeden de ruhsatımızı aldık. Hiçbir yerde kanunsuz, izinsiz  işimiz yok. Anıtsal ağaçları kesmemiz de söz konusu  değil. Kimseyle sürtüşmek niyetinde değiliz. Barış içinde emeğimizin karşılığını alacağız.

Milliyet Ege, Haber: Latif Sansür - Veysel Erol, 23.05.2010

ŞARAP ANADOLU TARİHİNİN İÇİNDE

 

 

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Vasıf Şahoğlu, Çeşme'de yaptıkları kazı çalışmaları sırasında, MÖ 1700'lü yıllara ait bir şaraphane bulduklarını bildirdi.

 

Doç.Dr. Şahoğlu, ilçenin Bağlararası bölgesinde yapılan kazı çalışmaları hakkında bilgi verdi. Şahoğlu, 2002-2005 ve 2009 yıllarında gerçekleştirdikleri çalışmalarda, ilçenin geçmişinin 5 bin yıl öncesine dayandığını belirlediklerini ifade etti.

Bağlararası’nın karadan Anadolu ile denizden de Yunan adaları ve kıta Yunanistan ile bağlantısı bulunduğunu dile getiren Şahoğlu, "Bunu kazılarda elde ettiğimiz seramik kaplardan anlayabiliyoruz. Çeşme limanı, Türkiye’nin en önemli limanlarından biri konumunda. Bu tesadüfi bir olay değil. Yapılan kazılardan bu anlaşılıyor" diye konuştu.

Bağlararası kazı alanının 2001 yılında yapılan bir inşaat çalışması sırasında tamamen bir tesadüf eseri bulunduğunu ifade eden Doç.Dr. Vasıf Şahoğlu, şu bilgileri verdi:
"Bu bölgede yaptığımız kazı çalışmalarında İlk Tunç Çağı ve Orta Tunç Çağı dönemlerine ait bulgulara rastladık. Bu eserlerin sağlıklı olarak bulunması Çeşme için çok büyük bir şans. Burada 4500 yıl öncesine ait İlk Tunç Çağı eserleriyle karşılaştık. Ayrıca Çeşme’de MÖ 1700’lü yıllarda gerçekleşmiş olduğunu düşündüğümüz büyük bir depremin izlerini de bulduk. Yapılan araştırmada sokaklardaki taş duvarların evlerin içine yıkıldığını görüyoruz. Bu da bize Çeşme’de büyük bir depremin yaşandığını gösteriyor."
 

Şahoğlu, buluntular arasındaki en ilginç yapının ise yaklaşık 3 bin 700 yıl önce meydana gelen büyük depremin olduğu yıllardan kalan bir şaraphane olduğunu kaydederek, şöyle devam etti:  "Yapının şaraphane olduğunu bulduğumuz üzüm çekirdeklerinden, şarapların konulduğu amforalardan, yonca ağızlı testilerden, şarap ezilen haznelerden ve şarabın muhafaza edildiği depolardan anlıyoruz. Tüm bu önemli keşifler, bağcılığın ve şarap üretiminin binlerce yıldır Çeşme’nin önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır. Üzümün ezildiği ve sıvı hale getirildiği bir düzenleme tespit ettik. Kısmen toprak içinde kalmış bu yapılar, burada şarap üretildiğini bize gösteriyor. Bu binalar sıvıyı sızdırmayacak şekilde yapılmış. Burası çok önemli bir merkez. Anadolu’da pek fazla bilinmeyen bir kültürün izlerini burada bulduk."

Şahoğlu, yaptıkları kazı çalışmalarında bir mezara da rastladıklarını ve bu mezarda bir küp içinde kadın cesedi bulduklarını da belirtti.

Radikal, 23.05.2010

AYASOFYA'DAKİ SANDUKALARDAN 430 YILLIK KAFTAN VE ÖRTÜLER ÇIKTI

 

 

Ayasofya Müzesi'ndeki şehzade türbelerinde yapılan temizlik çalışması esnasında sandukaların üzerindeki yeşil çuha kılıflar kaldırılınca ortaya şimdiye kadar varlığından haberdar olunmayan tarihi kadife örtüler, kaftan, entari, Kabe ve Ravza-i Mutahhara örtüleri çıktı.

 

Ayasofya Müzesi türbeleri 2003 yılında temizlenmeye başlandı. 2003'e kadar bakımsız bir halde olan, bozuk pencerenin kapanması için önüne yazma eser belgelerin dayandığı içler acısı durumda olan türbedeki temizlik çalışmaları Osmanlı'daki cenaze törenlerine ait bilgi ve bulguları da gün yüzüne çıkardı. Şehzadeler Türbesi'nde üzerlerindeki yeşil çuhalar kaldırılınca sandukaların üzerinde kaftanlar ve örtüler bulundu.

 

Mimar Sinan tarafından yaptırılan Şehzadeler Türbesi'nde Sultan III. Murat'ın dört şehzadesi ve bir kızının kabri bulunuyor. Ayasofya Müdür Yardımcısı arkeolog Halil Arça, türbede temizlik çalışmasına başladıklarında yıllardır kontrol edilmeyen sandukaların altında neler olduğunu gözden kaçırmamış. Şehzadeler Türbesi'ndeki ilk yeşil çuhayı kaldırdıklarında karşılaştıkları eşyalar Arça'yı heyecanlandırmış.

 

Halil Arça, başkanlığında aralarında Topkapı Sarayı uzmanı Sibel Alpaslan Arça'nın, müze restoratorü Bilgen Koçoğlu ve iki fotoğrafçının bulunduğu bir ortamda sırayla sandukalar üzerinde bulunan çuhalar kaldırılmaya başlanmış. Çuhalar kaldırılınca, beş sandukanın üzerinde tarihi sanduka kılıfları, kaftan, entari, Kabe iç örtüsü, kisve-i şerif, Ravza-i Mutahhara iç örtüsünün olduğu tespit edilmiş. 1580 yılına ait, insutu (orijinal) olarak bulunan bu buluntular Osmanlı'da tabutların ve sandukaların üzerine örtü örtme geleneğini belgelemesi açısından ayrı bir öneme sahip.

 

Sandukalar üzerindeki kaftanlar başka tarihi gerçeklere de ışık tutuyor. I. sandukanın üzerinde yer alan ve 16. yüzyılın son çeyreğine ait olan kaftanın Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda bulunan 13/ 268 envanter No.lu şehzade kaftanıyla aynı olduğu tespit edilmiş. Türbede bulunan kaftanın sadece sarayda bulunandan 2,5 cm daha kısa olduğunu söyleyen Arça, aynı koleksiyonda aynı renk ve desenli kemhadan iki çift kolluk da bulunduğunu aktarıyor. Topkapı Sarayı Müzesi'nin kayıtlarında, kaftanın Sultan (I.) Ahmet Türbesi'nden getirildiği, kolluklarınsa Sultan Selim'in şehzadelerine ait olduğu bilgisi yer alıyor. Fakat Şehzadeler Türbesi'nde tespiti yapılan kaftan ve kollukların aidiyeti konusunda bilgi dikkate alındığında, Topkapı Sarayı müzesinde yer alan bilginin yanıltıcı olduğu ortaya çıkıyor.

 

Envanterler tutulduktan sonra sandukaların üzerinden alınan kaftanlar asitsiz kağıtlara sarılıp 4-5 ay aynı ortamda bekletilmiş. Daha sonra Ayasofya Müzesi'nin deposuna kaldırılan eserler şimdi Topkapı Sarayı'na gidecekleri günü bekliyor. Zira yapılan değerlendirmelerin sonunda tüm araştırmacılara hizmet etmesi açısından eserlerin Topkapı Sarayı'na devredilmesine karar verilmiş.

 

Osmanlı padişahları, her yıl Haremeyn-i Şerifeyn'in fakirlerine dağıtılmak üzere sürre denilen keseler içinde para; Mekke Emiri'ne, Mekke ve Medine ileri gelenlerine hediyeler gönderirdi. Aynı alaylarla Kabe'nin dışına örtülen siyah renkli kisve-i şerif, kırmızı renkli iç örtüsü ve yeşil renkli Ravza-i Mutahhara örtüleri gönderilirdi. Eskiler ise hatıra olarak geri getirilirdi. Tabut ve sandukalar üzerindeki zikzak hatlar arasında yazılı ayetler, dini ibareler ile dikkat çeken örtüler, 16. yüzyıldan itibaren bu şekilde Mekke ve Medine'den getirilmiş. Hanedan türbelerinde muhafaza edilen ve zaman içinde harap hale gelen bu örtülerin, atılmayıp Ayasofya haziresinde bir yere gömüldüğü tespit edilmiş.

 

 

Türbeden çıkan eserler tarihi yeniden yazdıracak

1. sanduka: İki yeşil çuha kılıf kaldırıldığında; sandukanın üzerinde güvezi çatma kadifeden, karanfil motifli kılıfı ve şehzade kaftanı bulunmuş. Kaftanın üst kısmında küçük delikler ve pas lekeleri mevcut. Kaftanın belden aşağı olan bölümünün tamamen soluk olduğu tespit edilmiş.

 

2. Sanduka: Sanduka üzerinde yer alan üç yeşil çuha kılıf kaldırıldığında; sandukanın üzerinde güvezi çatma kadifeden, karanfil motifli kılıfı, onun üzerinde şehzade kaftanı ve üzerini uzunlamasına tamamen kaplayan nefti zeminli, zikzak desenli ve palmetli örneği olan Ravza-i Mutahhara iç örtüsü olduğu tespit edilmiş. Kaftan güvezi zemin üzerine beyaz, mavi ipek ve altın kılaptan ile dokunmuş kemhadandır. Kaftanın kol, omuz ve koltuk altında göğüs kısmına uzanan küçük delik ve pas lekeleri mevcut.

 

3. sanduka: Sanduka üzerinde yer alan üç yeşil çuha kılıf kaldırıldığında; sandukanın üzerinde güvezi çatma kadifeden, karanfil motifli kılıfı bulunmuş. Sanduka örtüsünün üzerinde şehzade kaftanı ve kaftanın bel altından ayakucuna kadar uzanan kırmızı zeminli, zikzak desenli Kabe iç örtüsü, bu örtünün üzerinde nefti zeminli, zikzak desenli Ravza-i Mutahhara iç örtüsü olduğu tespit edilmiş.

 

4. sanduka: Sanduka üzerinde yer alan üç yeşil çuha kılıf kaldırıldığında; sandukanın üzerinde güvezi çatma kadifeden ve karanfil motifli kılıfın geçirdiği ve üzerinde Hanım Sultan'ın entarisi olduğu tespit edilmiştir. Entarinin üzerini tamamen örten nefti zeminli ve zikzak desenli Ravza-i Mutahhara iç örtüsü parçaları, bu örtülerin üzerinde parça parça kırmızı zeminli ve zikzak desenli Kabe iç örtüsü tespit edilmiş.

 

5. sanduka: Sanduka üzerinde yer alan iki yeşil çuha kılıf kaldırıldığında; sandukanın üzerinde güvezi çatma kadifeden ve karanfil motifli kılıfının geçirildiği görülmüş. Sanduka örtüsünün üstünde, kisve-i şerif parçaları, baş kısmında parça parça nefti zeminli ve zikzak desenli Ravza-i Mutahhara iç örtüsü, Kabe iç örtüsü parçaları tespit edilmiş.

Zaman Pazar, Haber: Rahime Sezgin, 23.05.2010

BEBEK CAMİİ'NİN KIYISINA BETON DOLGU

 

 

Bebek Camii’nin İstanbul Boğazı’na bakan kıyısında denize beton dolgu yapılıyor. Çalışmaların, tarihi yapının dalgalardan zarar görmesini önlemek için gerçekleştirildiği açıklandı.

 

Tarihi Bebek Camii’nin İstanbul Boğazı’na bakan kıyısındaki asfalt yol, dalgaların etkisiyle çökünce, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) harekete geçti. Halen devam eden inşaat kapsamında caminin önünden Bebek motor iskelesine kadar olan kısma kazıklar çakılarak beton dolgu yapılacak.


Bebek semtinin sembollerinden biri olan tarihi Bebek Camii’nin kıyıya bakan tarafındaki asfalt yol, dalgalar yüzünden geçtiğimiz günlerde çöktü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin kıyıda yaptığı incelemenin ardından, caminin zarar görmesini önlemek için denize beton dolgu yapılması kararlaştırıldı.


Torpil Deniz İnşaat adlı taşeron firma, Bebek Camii’nin önü ile Bebek İskelesi arasında kalan bölüme 40’tan fazla kazık çaktı. Bebek Camii’nin önüne yapılacak beton dolgunun kıyıdan 5-6 metre açığa kadar ilerletilebileceği öğrenildi.

Milliyet, Haber: Tahsin Aksu, 23.05.2010

KAÇAK KAZI KENT BULDURDU

 

 

3 yıl önce kaçak kazı sonrası ortaya çıkan mozaik parçaları, 'Germenicia' antik şehrinin ilk izlerini ortaya koydu.

 

Kahramanmaraş’ta kaçak kazı sırasında tesadüfen bulunan mozaikler, kayıp kent Germenicia’yı gün yüzüne çıkarıyor. Renkli taşların büyülü dünyası ile ilk kez karşılaşan kent, yıllardır üzerinde yaşadığı antik şehri dünya kültür mirası ile buluşturmaya çalışıyor.

 

Dulkadiroğulları Mahallesi’nde 2007 yılında bir evin altında bulunan mozaikler hem kentin tarihine ışık tutmaya hazırlanıyor hem de gelecek için kilometre taşı olma fırsatı veriyor. Roma dönemine ait Germenicia kenti, bir evin tabanında yapılan kaçak kazı sonucu tesadüfen ortaya çıkartıldı. Mozaiklerden elde edilen ilk bulgularda, bunların Zeugma ve Efes Yamaçevler’deki mozaiklerle eş zamanlı ve çok kaliteli olduğu belirlendi.

 

Germenicia’nın ve mozaiklerinin ortaya çıkarılması için ilk adımlar atılırken mozaikli alanların bulunduğu evler, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamulaştırıldı. Yine Bakanlığın izni ile Kahramanmaraş Müze Müdürlüğü kontrolünde kurtarma çalışmaları yapılmaya başladı. Belki de bu mozaikler binlerce yıllık uykusundan uyanarak insanlık tarihine ışık tutacak.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydi Küçükdağlı, mozaiklerin sel, deprem ve doğal afetlere rağmen tahribata uğramadığını, yapıldığı günkü gibi kaldığını söyledi. Germenicia antik kentinin Kahramanmaraş kültür turizminin önemli unsurlarından biri olacağının altını çizen Küçükdağlı, şunları kaydetti:

"Elde ettiğimiz ilk bulgularda bu alanın MS 4-5 yüzyıllarına ait olduğunu öğrendik. Zaten hem Dulkadiroğlu hem de Bağlarbaşı mahallelerinde geniş çaplı araştırma yapıyoruz. Kurtarma çalışmaları da titiz bir şekilde yürütülüyor. Bir yandan valiliğimiz bir yandan bakanlığımız, belediye ve ticaret sanayi odası kamulaştırma çalışmalarına katkı sağlıyor. Şu ana kadar 3 ev kamulaştırılarak koruma altına alındı, 3 evin kamulaştırılması çalışması da devam ediyor."

 

Küçükdağlı, Roma döneminde şehrin zenginleri ve generallerin kullandığı bu yamaç villalarının Efes ve Zeugma Antik Kentinde bulunan mozaiklerle büyük benzerlik gösterdiğini vurgulayarak, "Asıl kent, kentin altında bulunuyor. Mozaiklerin yanı sıra bölgede Germenicia Antik Kenti’nin agorası ve tapınağının da olabileceğini tahmin ediyoruz" dedi.

 

Kahramanmaraş’ta Germenicia Antik Kenti’ne ait bugüne kadar hiçbir kalıntının bulunamaması nedeniyle mozaikli alanların önem arz ettiğini kaydeden Küçükdağlı, "Bilim dünyası ve kamuoyunun hizmetine sunulan bu mozaikler, bilimsel araştırmacılar tarafından yapılacak çalışmaların değerlendirilmesiyle Anadolu’nun yanında dünya geneli mozaiklerdeki tarihleme sorununu da sonlandıracaktır" dedi.

 

Germanicia (Roma İmparatoru Kaligula’nın babasının ismi) Antik Kentinin, bulguların elde edildiği iki mahallenin dışında Ahir dağı eteklerindeki Namık Kemal Mahallesinde daha yoğun bulunduğu tahmin ediliyor. Şiddetli deprem sonucu Ahir dağında biriken yağmur ve kar sularının aniden boşalarak antik kentin toprak altında kaldığı rivayet ediliyor.

 

Ayrıca bu bölgede Roma döneminde zenginlerin kullandığı yamaç villalarının yer aldığı belirtiliyor. Mozaiklerin de bu yamaç villalarının taban döşemeleri olduğu, bölgede her biri 15-20 odalı 100’ün üzerinde tarihi yamaç villanın bulunduğu öngörülüyor.

Hürriyet, 23.05.2010

"MÜZEYE TESLİM EDECEKTİK"

 

İstanbul Harem’de şüphelendiği iki kişinin üzerinde esrar araması yapan polis, bir torba içerisinde nohutların arasına gizlenmiş çok sayıda tarihi eser heykel ve sikke ele geçirdi.

Harem sahilinde rutin kontrollerini yapan Asayiş Şube Müdürlüğü’ne bağlı Güven Timleri, şüpheli davranışlarda bulunan iki kişiyi çevirdi. Kimlik kontrolü yapan polis, şüphelilerden birinin daha önce üzerinde esrar yakalattığını öğrendi. Bunun üzerine üst araması yapan polis şüphelilerin ellerindeki içi nohut dolu torbaya baktıklarında gördükleri karşısında şaşkına döndü. Torbanın içerisinde Bizans ve Osmanlı dönemine ait 150 sikke, iki heykel ve süs eşyaları bulan polis zanlı A.B. (34) ve M.E’yi (47) gözaltına aldı. Karakola götürülen zanlılar burada verdikleri ifadede “Tarihi eserleri yerde bulduk. Bizi yakalamasaydınız bunları götürüp müzeye teslim edecektik” dedikleri öğrenildi.

Taraf, Haber: Fırat Alkaç - Beytül Durmaz, 23.05.2010

TARİH BELEDİYEYİ BEKLİYOR

 

Manisa 2. Anafartalar Mahallesi’nde TEKEL depolarının yanında bulunan 150 yıllık tarihi iki binanın restore edilmesi için, 2008’de belediye, İl Özel İdaresi ve Makina Mühendisleri Odası protokol imzaladı. Ancak iki yıldır çalışma yapılmadı.


Makina Mühendisleri Odası Manisa Şubesi Başkanı Hakkı Bayraktar, restorasyon projesinin hazır olduğunu ve İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları’nı Koruma Bölge Kurulu’ndan geçtiğini belirtti, Belediye Başkanı Cengiz Ergün’den randevu istediklerini ancak henüz yanıt alamadıklarını anlattı.
Restorasyon işinin ihaleye çıkılması halinde, altı ayda tarihi binaların hizmete sokulacağını dile getiren Bayraktar, Özel İdare ve kendilerinin restorasyon için gerekli kaynağı hazırladığını bildirdi. Bayraktar, belediyenin de üzerine düşen bölümü hazır etmesi durumunda, binaların Manisa turizmine kazandırılacağını ifade etti.
Hürriyet Ege, Haber: İlker Kılıçaslan, 23.05.2010

110 M.LİK DEVE HEYKELİ BULUNDU

 

 

Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Necati Demir, Ordu'nun Mesudiye İlçesi'nde uzunluğu 110 metre, genişliği 40 metre, yüksekliği 21 metre ile 60 metre arasında değişen yere çökmüş deve heykeli buldu.

 

20 yıldır dünyanın değişik bölgelerinde Türk izlerini süren, yakın zamanda yine Mesudiye İlçesi Esatlı Köyünde MÖ 1. ve 2. yüzyıllarda Peçenek Türklerinden kalma yazıt ve kitabeleri ortaya çıkaran Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Necati Demir, Orta Karadeniz Bölgesi'nin binlerce yıl öncesinden kalma Türk izlerini ortaya çıkarmaya devam ediyor. Son olarak Mesudiye İlçesi Esatlı Köyünde dev deve heykelini bulan ve araştırma yapan Prof.Dr. Demir, yarı doğal yarı insan eliyle yapılmış heykelinin uzunluğunun 110 metreden daha büyük, genişliğinin yaklaşık 40 metre, yüksekliğinin ise yaklaşık 21 metre ile 60 metre arasında değiştiğini belirtti.

 

Heykelin boyun kısmının kuzeyinde, iki kayanın arasında dibe doğru genişleyen, duvarları horasan harcıyla sıvanmış bir su veya tahıl sarnıcı bulunduğunu, yine kayanın güneye bakan yüzünde insan eliyle açılmış dikdörtgen biçiminde bir gözetleme kulesi olduğunu, gövde bölümünün hemen tam ortasından aşağı bir tünel açıldığını ve 152 merdiven basamağı bulunduğunu kaydeden Demir, "Hangi amaçla yapıldığı belli olmayan ve içerisinde ne olduğu belirlenemeyen tünelin girişinin yüksekliği 2.70, genişliği yaklaşık 2.56 metre'dir. Yaklaşık 35 metre derinliğinde olan tünelin son noktasına Başbakanlık Afet Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Danışmanı Peksever Müderrsioğlu inmiş ve resimlerini çekmiştir" dedi.

 

Demir, bu heykelin insan eliyle yapıldığını, ayrıca dünyanın diğer dev heykelleriyle karşılaştırılması gerektiğini kaydederek, "Zira kafa kısmını, gövde kısmıyla bütün olmasına rağmen gövde kısmında olduğu gibi yosun tutmamıştır. Ayrıca gövde kısmımda kayanın zaman içinde kazandığı doğal özelliklerden kafa kısmı mahrumdur. Şayet insan eli değmemiş olsa idi heykelin kafa kısmı da kayanın bütünü ile aynı özellikleri göstermesi gerekirdi" diye konuştu.

 

Dünyanın şimdiye kadar bilinen en büyük ve en tanınmış heykellerinin Japonya'da 110 metre yükseklikteki Ushiku Daibutsu heykeli, Çin'de 108 metre yükseklikteki Guan Yin Sanya heykeli, Çin'de 106 metre yükseklikteki İmparator Yan ve Huang heykelleri, Japonya'daki 100 metre yükseklikteki Dai Kannon Sendai heykeli, Çin'deki 88 metre yükseklikteki Grand Buddha Ling Shan at Wuxi heykeli, Rodos heykeli, Amerika'daki Özgürlük Anıtı olduğuna dikkat çeken Demir, "Ancak aynı tür heykeller olmadığı için Mesudiye'de bulunan heykelin, Mısır'ın Kahire şehrindeki Ebu el-Hul heykeli ile karşılaştırılması gerekmektedir. Mısır piramitlerinin doğusunda yer alan yarı insan yarı aslan heykelinin yüksekliği 20 metre, uzunluğu 73 metre, genişliği ise 5 metre'dir. Firavun tarafından MÖ 2500 yılında yapıldığı tahmin edilen heykelin kafası insana, gövdesi ise aslana benzemektedir" şeklinde konuştu.

 

Deve heykelinin bulunduğu Mesudiye İlçesinde önemli tarihi eserler bulunduğunu, özellikle çevre köylerde kaya üstü resim ve figürler, Göktürk yazısı ile yazılmış kitabeler, kaplumbağa heykelleri, eski Türklerden kalma tümülüs mezarların bunlardan bazıları olduğuna dikkat çeken Demir, "Bütün bunlara Oğuz Türklerinden önceki Türklükten kalma yer isimleri 'Canik Dağları, Kumanlar, Durak, Karagöl' ve ağaçların yatay biçimde duvar yapılmasından oluşan bina türleri denilecek mimarlık usulleri de bunlara eklenince Canik Dağları'nın zirvesi ilgi çekici bir durum sergilemektedir" açıklamasında bulundu.

 

Deve heykelini değerlendiren Prof.Dr. Demir, bu konuda şu görüşlerde bulundu:

"Türkler için devenin özel bir yeri vardır. Türkler, at, sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların yanında deve de beslemişler, etinden, sütünden ve derisinden yararlanmışlardır. Türk ortaoyununda deve, önemli bir figürdür. Türk masallarında, efsanelerinde, ninnilerinde de deve önemli bir unsurdur. Türk kültüründe deve, sağlamlığı ve gücü temsil eder. Bu yüzden Türklerin İslamiyeti kabul etmesini sağlayan Karahanlı hakanının adı, Satık Buğra (erkek deve) Han verilmiştir. Özellikle Mesudiye ve çevresinde yer alan bu kültür mirası, olağanüstü özelliklere sahip olup dünyanın daha önce bilmediği özellikler taşımaktadır. Açık hava müzesini andıran bu zenginlik, dünyaya tanıtıldığında Mesudiye ve çevresi dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri durumuna geleceği açıktır. Zira burada bulunan eserler, dünyanın hiç birinde yoktur. Türkiye'nin her köşesi açık hava müzesidir. Fakat yeteri kadar önem verilmemesi, gereği gibi üzerinde durulmaması ve bilim adamlarımız tarafından ihmal edilmesi yüzünden hiçbir kıymeti yokmuş gibi görünmektedir. Basın ve yayın organlarının magazin türü haberlere daha çok önem vermesi buna eklendiğinde güzel ülkemizin güzel eserleri gölgede kalmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak bütün dünya, Türkiye'deki eserlerden habersiz kalmıştır"

Ordu Kent Haber, 22.05.2010

TARİHİ ESER ÇETESİNE DARBE

Denizli, Aydın, İzmir, Antalya ve Ankara'da eşzamanlı düzenlenen bir operasyonda, 18 kişi tutuklandı.

 

Denizli İl Jandarma Alay Komutanlığı'nca yapılan çalışma sonucunda, Denizli'nin Sarayköy İlçesi, Aydın'ın Nazilli, Kuyucak ve Bozdoğan ilçeleri ile Ankara, İzmir ve Antalya'da faaliyet gösteren suç örgütünün organize olarak nitelikli dolandırıcılık, tarihi eser kaçakçılığı ve izinsiz kazı yapmak suçlarını işlemek suretiyle haksız kazanç sağladıkları haberi alındı. Suç örgütünün faaliyetlerinin delillendirilmesini müteakip adı geçen şüpheli ve kaçak malzemeleri ele geçirmek üzere Denizli, Aydın, Ankara, Antalya ve İzmir'de düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda, liderliğini O.O.'nun yaptığı toplam 18 kişi gözaltına alındı.

 

Operasyonda şahıslara ait olduğu belirtilen tarihi eser niteliğinde bir mermer heykel, bir dedektör, tarihi eser niteliği taşıyan 8 mozaik parçası, 5 muhtelif kazı malzemesi, 3 tarihi eser katalogu, bir fotoğraf makinesi, bir bilgisayar harici hard disk, 15 cep telefonu ve bunlara ait sim kart ele geçirildi.

Olayda yakalanan O.O., A.B., B.K., M.A., M.K., H.E., A.A., S.A., M.K., S.G., R.K. H.A.S., R.G., B.G., M.İ., M.B., S.K. ve H.V. isimli 18 şüpheli çıkarıldıkları adli makamlarca tutuklandı.

Denizli Kent Haber, 21.05.2010

KİSKA HOLDİNG ÇİNİLİ HAMAM'I SATIN ALDI



 

Osmanlı döneminden günümüze ayakta kalan en önemli yapılarından biri olarak kabul edilen Fatih-Zeyrek’teki tarihi Çinili Hamam, el değiştirdi. İnşaat ve turizm sektöründe faaliyet gösteren Kiska Holding’in sahibi Gürsel Ailesi, turizm amaçlı olarak değerlendirmek üzere tarihi hamamı satın aldı.


Türkiye’nin en büyük otel zincirlerinden The Marmara Otelleri ve Kiska İnşaat’ın sahibi olarak tanınan Aile, tarihi hamamı, tıpkı mülkiyeti ve işletmesi kendisine ait olan etkinlik ve davet mekanı Esma Sultan Yalısı gibi turizm amaçlı olarak hizmete açacak. Restorasyonu kısa bir süre sonra başlayacak olan hamamın yıl sonuna kadar hizmete girmesi planlanıyor.


Yerli ve yabancı film, müzik klibi dahil birçok çekime sahne olan tarihi hamam, ilk olarak İtalya’da yaşayan ünlü Türk yönetmen Ferzan Özpetek’in 1997’de çektiği Hamam Filmi’nin mekanı olarak ünlenmişti. Tarihi hamam, en son biri Hint filmi, diğeri Lübnanlı bir şarkıcının klibinin çekime sahne olmuştu.


Fatih-Zeyrek’teki Kadınlar Pazarı'nın hemen başında yer alan hamam, İtfaiye Caddesi üzeride bulunuyor. Diğer bir ifadeyle tarif edersek, İMÇ Blokları’nın kapısının tam karşısına düşen hamam, Tekel’in Unkapanı’ndaki genel müdürlük binasının bulunduğu caddeye paralel ilk sokakta yer alıyor.  Hamamın üç ana hissedarı Sait Çetin Karatün, Mehmet Yılmaz ve Cemile Fikret Birol aileleri ve bu ailelerin mirasçılarıyla toplam 9 varisi bulunuyordu. Ana hissedarlardan Sait Çetin Karatün’ün vefatının ardından hissedarlar, hamam işletmeciliğini sona erdirme kararı almış, geçen yıl sonunda tarihi hamamı satılığa çıkartmıştı. 464 yıllık Çinili Hamam, geçen yıl yaz başından itibaren hamam vasfıyla hizmet vermeyi sona erdirmişti.

 

8 milyon dolara satılığa çıkartılan hamama, ABD ve Körfez ülkelerinden de birçok talipli çıkmıştı. Yaklaşık bir buçuk ay önce Kiska Holding tarafından satın alınan hamamın, bu rakamın biraz daha altına gittiği konuşuluyor. Holdingin, tarihi hamamı 4-6 milyon dolar gibi rakama satın aldığı, restorasyonunun ise 1-1.5 milyon doları bulacağı belirtiliyor.


Barbaros Hayrettin Paşa tarafından Mimar Sinan'a 1540-1546 arasında yaptırılan Çinili Hamam, günümüze kadar kalan en önemli tarihi yapılar arasında bulunuyor.


Zeyrek Çinili Hamamı, Hayreddin Paşa, Kaptanpaşa Hamamı olarak da bilinen tarihi hamam, bugünkü ismini İznik çini kaplamalarından almış. 1782 ve 1833 yıllarında iki büyük yangından sonra tamir edilen yapı, şahıs işletmesine devredilmiş. Yaklaşık bin 200-300 metrekare oturum alanı olan hamamın, erkek ve kadın kısımları birbiriyle eşit şekilde inşa edilmiş. Sıcaklıklarda 22’şer tane kurna bulunan Çinili Hamam’ın göbek taşının etrafında 4’er tane halvet mevcut. Hamama ismini veren çini süslemeler ise sadece erkekler kısmının sıcaklık bölümünde yer alıyor. 

Hürriyet Emlak, 21.05.2010

ARKEOLOJİK KAZI YAPILACAK

 

      

 

Batı Karadeniz Bölgesi'nin tarihi ve turistlik ilçesi Amasra'da Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi tarafından arkeolojik kazı çalışmaları yapılacak. Arkeolojik kazılar öncesinde Bartın'ın Amasra İlçesi'nde kazı çalışmaları ile ilgili ön çalışma yapıldı.

 

Bartın İl Özel İdaresi 2010 yılı Çalışma ve Performans programında bulunan arkeolojik kazı çalışmaları ile ilgili olarak Bartın Valisi İsa Küçük'ün öncülüğünde İl Özel İdaresi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Amasra Müze Müdürlüğü katkılarıyla Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi Arkeolojik Bölüm Başkanı Prof.Dr. Orhan Bingöl Başkanlığında, Amasra İlçesinde kazı çalışmalarına başlanılabilmesi için ön çalışma yapıldı. Ön çalışma sırasında Ankara Üniversitesi Araştırma Görevlileri Doktor Görkem Kökdemir, Araştırma Görevlisi Muharrem Oral, Arkeolog Işık Bingöl Bartın İl Özel İdaresi Dış İlişkiler Müdürü Zühal Buyuran, Kültür ve Turizm Müdür Vekili Ayşegül Yaylı, Amasra Müze Müdür Vekili Sultan Tutar çalışmalar sırasında hazır bulundu.

 

Amasra'da yapılan incelemeler ile ilgili Prof.Dr. Orhan Bingöl ve ekibi tarafından hazırlanacak olan detaylı Bilimsel Rapor Bartın Valiliği'nin bilgisine sunulacak.

Bartın Kent Haber, 21.05.2010





BU NASIL RESTORASYON?

 

     

 

Balıkesir’in Burhaniye İlçesi'nde, bir yıl önce restore edilen Hacı Ahmet Camisi’nin kubbesindeki sıvaların dökülmeye başlaması cemaati kızdırdı.

 

1793 yılında Hacı Ahmet isimli bir hayırsever tarafından yaptırılan tarihi caminin geçtiğimiz yıl Vakıflar Balıkesir Bölge Müdürlüğü tarafından restore edildiğini belirten Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği üyesi Cezmi Şahin, tamir için harcanan paranın boşa gittiğini ileri sürdü.

 

Caminin restorasyonu sırasında kırılan mermerlerin bile değiştirilmediğini belirten 70 yaşındaki Cezmi Şahin, kubbenin üzerine döşenen kiremitlerin iyi yerleştirilmediği için içeri su sızdığını da söyledi. Restorasyon sırasında gereken özenenin gösterilmediğini belirten Şahin, “Cami restore ediliyor diye sevinmiştik. Ancak hiçbir şey istediğimiz gibi olmadı. Caminin kubbesindeki kiremitleri duvar harcıyla yapıştırdılar. O zaman ustaları ikaz etmiştim. Böyle olmaz diye. Bizi dinleyen olmadı. Oysaki ben de inşaat ustasıyım. Kiremitler iyi döşenmediği için şimdi kubbeden su giriyor. Her gün cemaatin üzerine kireç dökülüyor. Restorasyonu yapanlar kırdıkları mermerleri bile tamir etmeden gittiler. Bunları denetleyen yok mu? Devletin parasının boşa gittiğine inanıyorum. Güzelim tarihi eser göz göre göre ziyan olacak” dedi.

Balıkesir Kent Haber, 19.05.2010

Xanthos (W.J. Müller)
...1843-44





16 - 22 Mayıs 2010

İLK KEZ BİR OKULDA MÜZE AÇILDI





Tarihi geçmişi çok eski yıllara dayanan ilimizde, tarih bilinci, tarihi eserleri koruma ve sergileme bilinci ne yazık ki tam olarak yerleşmedi. Bu anlamda özellikle okullarda gerekli adımlar atılmadı. Ancak son yıllarda tarih konusunda İzmit’te önemli ilerlemeler kaydediliyor. Eski Gar Binası ve çevresindeki restorasyon, yeni müze, İzmit Sarayı’nın restorasyonu, İzmit’in önemli tarihi yapılarının restorasyonları, Tarih Koridoru Projesi, gelecek için ümit verici gelişmeler olarak dikkati çekiyor. Müzecilik Haftası devam ederken, ilimizde ilk kez bir okulda müze açıldı. Gündoğdu Dünya Bankası Konutlarında bulunan 29 Ekim İlköğretim Okulu’nda oluşturulan müze ve kütüphanenin açılışı dün yapıldı. Okul Müzesi'nde, sergilenmesine yasal engel olmayan her türlü etnoğrafik eser sergilenebilecek.


Dün okul bahçesinde düzenlenen törene İl Kültür ve Turizm Müdürü Adnan Zamburkan, Kocaeli Müzeler Müdürü İlksen Özbay, İzmit İlçe Milli Eğitim Müdürü Sezgin Çuhadar, Okul Müdürü Hüseyin Gürtaş, öğretmenler ve öğrenciler katıldı.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Adnan Zamburkan, yaptığı konuşmada “Müzeler bizim tarihimizi gösteren en güzel yerlerdir. Aslında Türkiye baştanbaşa bir açık hava müzesidir. Çocuklar daha ilköğretim çağında müze kültürüyle tanışmalı ve müzelerin değerini bilmelidir” dedi.


Kocaeli Müzeler Müdürü İlksen Özbay ise konuşmasında şunları söyledi: “Ben kendi adıma ve müzeler adına bu okulumuzun müzesine her türlü desteği vereceğim. Kendi imkanlarıyla etnografik paraları müzelerinde sergiliyorlar. Antik paraları sergilemek zaten kanunen mümkün değil. Etnoğrafik değeri olan her şeyi burada sergileyebilirler. Eski radyolar, eski eşyalar buraya çok güzel bir görsellik katmış. Kandıra bezini ilk kez bu müzede sergileme imkanı bulduk. Bunlar çok güzel şeyler.” Bu arada Okul Müdürü Hüseyin Gürtaş kütüphaneyi gezdirirken üç dolabın boş kaldığını söyleyince, İzmit İlçe Milli Eğitim Müdürü Sezgin Çuhadar 100 kitap, İl Kültür ve Turizm Müdürü Adnan Zamburkan da 200 kitap bağışladı.

Özgür Kocaeli, 22.05.2010

PAŞASUYU GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

 

Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde İzmit’in içme suyunun sağlandığı Paşasuyu, İzmit Belediyesi tarafından gün ışığına çıkartılacak. İzmit’e yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Hacıoğlu Köyü yakınlarındaki Paşasuyu mevkiinde İzmit Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan, Anıtlar Kurulu Müdürü Taner Aksoy ve belediye meclis üyesi İbrahim Elgin incelemelerde bulundu.


Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan, Yuvacık suyunun devreye girmesine kadar binlerce yıl kentin içme suyu ihtiyacının sağlandığı tarihi Paşasuyu’nun herkes tarafından tanınması için harekete geçtiklerini belirterek” Eşsiz bir tarihi cevherin yattığı Paşasuyu, inşasına devam ettiğimiz Gölkay projesince çok yakın bir yerde. Doğa güzelliklerine sahip bu yerin gün ışığına çıkarılıp turizmin hizmetine sunulması için harekete geçtik. Anıtlar Kurulu ile ortak çalışma ile su kemerleri, şelalesi, zengin bitki örtüsüyle Paşasuyu’nu halkımızın hizmetine sunacağız” dedi. Doğan, Orman Bakanlığı’na ait bölgenin kiralandığını da ifade ederek “Paşasuyu’nun yollarını yapıp vatandaşlarımızın buraya ulaşımını kolaylaştıracağız. Ayrıca Paşasuyu’nun pazarlanması konusunda da çalışma yapacağız” şeklinde görüş belirtti. Anıtlar Kurulu Müdürü Taner Aksoy’da bölgede 20’nin üzerinde su kemerinin bulunduğunu söyleyerek” Antik dönemden Cumhuriyet dönemine kadar İzmit’in su ihtiyacı Paşasuyu’ndan karşılanmış. Basit bir çalışma ile su kemerlerini günışığına çıkarmak mümkün. İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan’ın heyecanı bu kent için bir şanstır” şeklinde konuştu. Başkan Doğan bölgede piknik yapan vatandaşlarla da görüş alış verişinde bulundu.

Özgür KOcaeli, 22.05.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇISI 18 KİŞİ TUTUKLANDI

 

Denizli İl Jandarma Alay Komutanlığının, beş ayrı ilde eş zamanlı yaptığı operasyonlarda nitelikli dolandırıcılık, tarihi eser kaçakçılığı ve izinsiz kazı yapmak suçlarından yakalanan 18 kişi tutuklandı. Yapılan aramalarda, tarihî eser niteliğinde bir mermer heykel, bir dedektör, 8 mozaik parçası, 5 adet muhtelif kazı malzemesi, ele geçirildi.

Türkiye Gazetesi, 22.05.2010

ATİNA'NIN AKROPOLÜ İZMİR'E TAŞINIYOR

 

  

 

Konak Belediyesi, İzmir’in en eski semtlerinden Altınpark’ta, Atina’nın ünlü Akropolü’nü andıran düzenleme yapmaya hazırlanıyor. ‘Arkeopark Projesi’yle, buradaki kazılarla günışığına çıkarılan kalıntıların üzerine Atina’da geçen yıl açılan ve bir yıl içerisinde milyonlarca turisti çeken Akropol Müzesi’nin benzeri inşa edilecek.


Kazı alanının üzerine kurulacak müzenin tabanının bazı bölümleri cam olacak, kalıntılar üzerinde yürünecek. Bir kapısında Homeros’un heykeli, diğerinde Doğu Roma Kapısı bulunacak. İzmir Arkeoloji Müzesi’ndeki, buradan çıkarılmış eserler de sergilenecek. Dünyaca ünlü sanatçıların konser vereceği bin kişilik dinleti bölümü de olacak.

Atina’da incelemelerde bulunan Belediye Başkanı Hakan Tartan, Akropol’ü bir yılda 2 milyon kişinin gezdiğini, Yunanistan’ın 30 milyon Euro’nun üzerinde gelir elde ettiğini söyledi. Tartan, şöyle konuştu: “Biz Altınpark’a küçük bir benzerini yapacağız. Bir milyon dolara mal olacak. Ayrıca sadece bir müze ve tarihi alan olmayacak. Aynı zamanda sanatsal etkinliklere yer vereceğiz. Tarihi ve sanatı buluşturacağız. Yakınındaki Musevi kültürünün en önemli izlerinden olan Kortejo Evleri’ni de restore ederek turizmin hizmetine sunacağız.”

Milliyet Ege, Haber: Turan Gültekin, 22.05.2010

KARAKÖY'ÜN ESKİ HAN VE HAMAMLARI TURİZME AÇILIYOR

 

Bir zamanlar İstanbul'un en hareketli caddelerinden Karaköy'deki Bankalar Caddesi, Rıhtım ve Perşembe pazarı eski işlek günlerine geri dönüyor. Bu caddeler üzerinde bulunan eski hanlar, iş merkezleri ve hamamlar turizme açılıyor. Bölgenin 3-4 yıl gibi orta vadede turizm, emlak ve kültür sanat projeleri ile İstanbul'un en işlek caddelerinden biri olacağı tahmin ediliyor. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği'nin de başkanı olan işadamı Nizam Hışım, 1.5 milyon dolara satın aldığı Bankalar Caddesi üzerindeki Bereket Han'ı 18 odalı butik otele çeviriyor. Cadde üzerindeki Sümerbank binasını 2 yıl önce satın alan Simurg Turizm'in sahibi Timur Özdemir ise "Tekliflere açığım, iyi bir teklif gelirse düşünürüm" diye konuştu.

Bölgedeki Bozkurt General Han için Lübnanlı bir yatırımcının 6.5 milyon dolar teklif getirdiği ancak Han'ın sahibinin fiyatı beğenmeyerek geri çevirdiği de öğrenildi. Bankalar Caddesi üzerinde bulunan İş Bankası binasının arka bölümü de satılığa çıkarıldı. Rıhtım Caddesi'nde ise Global Holding'in sahibi olduğu Veli Alemdar Han 'ı satmak için yatırımcılarla görüşmeler yaptığı biliniyor. Hakan Madencilik tarafından Temmuz 2009'da alınan Kozluca Hanın da otele dönüştürülmesi için proje çalışmaları devam ediyor.

 

Karaköy'deki hareketlilik bölgedeki metrekare fiyatlarını da artırdı. Bölgedeki projelerle ilgilenen BGate Emlak ve Danışmanlık sahibi Kemal Ayaşlıoğlu, metrekare fiyatlarının son 1 yılda iki kat arttığına dikkat çekerek 2 bin 500-3 bin dolar seviyelerine çıktığını belirtti. Ayaşlıoğlu, hereketlilikten Tophane'nin de pay aldığını özellikle de İtalyan ve Fransız küçük yatırımcıların bir araya gelerek fonlar oluşturduklarını ve bina topladığını söyledi. Tophane'deki Bilgi Üniversitesi yurdunu 9,5 milyon dolara alan CVK Group sahibi Mahmut Çevik ise yatırımı 2013'te turizme açacağını ve uluslararası zincirlerle görüşme halinde olduğunu kaydetti. Bölgedeki Kılıç Ali Paşa Hamamı'nı 2 yıl önce alan yatırımcı Ergin İren İstanbul'un en modern hamamlarından birini yapıyor.

 

Bu arada bu hareketlilikten Perşembe Pazarı bölgesi de nasibini alıyor. Arap Camii'nin etrafındaki bölgenin yeniden şekillenmesi için çalışmaların başlamak üzere olduğu biliniyor. Bölgedeki merkezlerinin ve yedek parçacıların toparlanarak bölgenin bir turizm merkezine dönüştürüleceği konuşuluyor. Bu nedenle çok sayıda şirketin bölgede bina topladığı da öğrenildi. Bölgedeki ilk turizm yatırımı Golden City Otel ile yapıldı.

Sabah, Haber: Dilek Taş, 22.05.2010

TARİHİ ESERLERİ POLİSE SATACAKTI

 

İzmir’de polis, tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı bilgisi aldı. Ekipler bunun üzerine çalışma başlattı, kısa sürede F.Ö.’ye ulaşıldı.

 

Alıcı gibi davranılıp zanlıyla buluşuldu. 12 bronz sikke ve topraktan yapılmış eşya ele geçirildi. Müze Müdürlüğü’ne gönderilen sikkelerin İslami, diğerinin de Roma dönemine ait olduğu belirlendi. İfadesi alınan F.Ö. savcının talimatıyla tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldı.

Milliyet Ege, 22.05.2010

DİNO'NUN EN BÜYÜK TABLOSU SATILIYOR

 

Abidin Dino'nun en büyük boyuttaki başyapıtı, Beyaz Müzayede'nin 29 Mayıs'ta Sofa Otel'de düzenleyeceği 12. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi'nde satışa çıkıyor.

 

Dino’nun 1960’lı yıllara ait ‘Çesitleme’ serisinden 170x170 boyutlarındaki kırmızılı soyut yağlıboya tablosunun tahmini fiyat aralığı 500-750 bin lira olarak belirlendi.

 

Müzayedenin bir diğer gözdesiyse Neşet Günal’ın ‘Duvar Dibi V’ adlı (500-700 bin lira arasında fiyat biçilen) büyük boyutlu tablosu, Fahrelnisa Zeid’in 1947 tarihli ‘Vanishing Stained Glass’ı (450-600 bin), Burhan Doğançay’ın ‘1982 tarihli ‘Kurdela’sı (350-500 bin). Müzayedede Erol Akyavaş, Mübin Orhon, Nejat Melih Devrim, Yüksel Arslan, Ömer Uluç, Mehmet Güleryüz, Ergin İnan, Neşe Erdok, Orhan Peker, Taner Ceylan gibi önemli ressamların tabloları da satılacak.

Radikal, 21.05.2010

7 MİLYON DOLARLIK ÖZGÜRLÜK DOLARI

 

ABD’de 1794 yılında basılmış gümüş dolar, 7 milyon 85 bin dolara satıldı. Steven L. Contursi adlı eski para koleksiyoncusu, 7 yıldır sakladığı “Özgürlük Doları” adlı madeni parayı, Sunnyvale’deki bir vakfa 7 milyon 85 bin dolardan rekor fiyata sattı.

 

ABD’de daha önce eski para için ödenen en yüksek fiyat 7 milyon 5 bin dolara satılan 1933 basımı 20 dolarlık altın madeni paraydı.

Hürriyet, 22.05.2010

ERTUĞRUL TEKKE CAMİİ AÇILDI





Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, II. Abdülhamid tarafından 1877’de Şeyh Hamza Zafir Efendi adına yaptırdığı, uzun süre harabe şekilde kalan ve 2 yılda 5,5 milyon lira harcanarak restore edilen Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekke Camii’nin açılışını yaptı.

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ve Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt’ın da katıldığı açılış, İstanbul Müftü Vekili Mehmet Aşık’ın açılış duasıyla gerçekleştirildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve beraberindekiler Ertuğrul Tekke Camii’nin merdivenlerinde fotoğraf çektirip sonrasında cuma namazını kıldılar.

Açılışta yaptığı konuşmada eserin restore edilmesinden dolayı çok mutlu olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Gül, "Birkaç yıl önce burayı ziyaret ettim. O zaman burası adeta bir mezbelelikti. İstanbul’a geldiğimde, gerek Dışişleri Bakanı iken gerek Cumhurbaşkanı olduğum ilk yıl Conrad Otel’de kalıyordum. Bir gün gelip gezmiştim. Gerçekten çok hüzün duymuştum. Buralar çok, tarif edilemeyecek kadar perişandı. Üst katlar tamamen açıktı. Tam bir kendi haline terk edilmişti. Çok hüzün verici ve üzücü bir durum vardı. İmam efendinin kendi gayretleriyle temizlediği bir bahçe vardı. Hayvanların gezip dolaştığı, kapısı camı kırık böyle bir haldeydi. O zaman Vakıflar Genel Müdürü’nü arayıp burayı bir an önce ele almalarını istemiştim. Teşekkür ediyorum, tebrik ediyorum. Emeği geçen herkesi" dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, Ertuğrul Tekkesi ve Camii’nin tekrar en güzel şekilde halkın hizmetine sunulduğunu belirterek, "Çok memnuniyet verici olan, İstanbul topyekün ayağa kalkıyor. Bir taraftan en modern köprüler, boğazın altından geçitler, kıtaları birbirine bağlayan tüneller yapılırken, artık bunlar küçük projeler haline dönüşmüşken, diğer taraftan tarih tekrar canlanıyor. Uzun yıllardan sonra tekrar hepsi elden geçiyor ve hepsinin ömrü asırlar sürecek uzunluğa kavuşuyor. İstanbul’un Avrupa Kültür Merkezi olması buna ayrıca vesile oldu" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yanından geçerken, ‘bu eser, başkalarında olsa, cam faunus içinde korunurdu, şu perişan hal nedir’ denilen birçok eserin tekrar korunup canlandığını söyledi. Gül bunun yetmediğini belirterek, "Hemen şurada iki tane bina var. Barbaros Bulvarı’nda, parkın içerisinde iki ahşap bina var. Onların da öyle durmaması gerekir. Kim yapacaksa. Özel sektörünse ki bildiğim kadarıyla öyle. Sahipleri var. Artık bu tür eserler sıradan mülk değil. Onlar da en kısa zamanda bunları restore ettirmeli. Kendi güçleri yetmiyorsa, olabilir o zaman gücü yetecek olanlara bunu devretmeleri gerekir. Bu başka bir vakıf olabilir. Bu Vakıflar Genel Müdürlüğü olabilir, İstanbul Vilayeti olabilir. Burada İstanbul’un en güzel caddesi üzerinde, en güzel parkı olan Yıldız Parkı içinde, bu saray mahallinde o şekilde durmaması gerekir. Umut ediyorum ki sahipleri bu duyarlılığı gösterecek, yetkililer de gerekli yardımları yapacaktır" diye konuştu. 
 

Konuşmaların ardından Kanuni Sultan Süleyman’ın Vakfıyesi’nden, "Her kimse ki vakıflarımın bekasını özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse bağışlayıcı olan Allah’ın huzurunda ameli güzel ve makbul olup mükafatı sayılmayacak kadar çok olsun. Dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin" şeklindeki vakıf duası okundu.

Hürriyet, Haber: Mustafa Küçük - Taner Yener, 21.05.2010

GARİPÇE KALESİ KİRAYA VERİLECEK





Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Boğazı'na yapılacak 3. köprü güzergahında yer alan Sarıyer ilçesinin şirin köyü Garipçe'nin tarihi kale ve kulesini 49 yıllığına kiraya verecek.
 

Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü, Garipçe Kale ve Kulesi'ni 14 Ağustos 2008'de Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsis etti.


Kültür ve Turizm Bakanlığı da kale ve kulenin 5225 sayılı Kültür Yatırımları ve Girişimlerini Teşvik Kanunu kapsamında “Kültürel Amaçlı Özel Tesis” olarak yerli girişimcilere kullandırılması için duyuru yayımladı.
 

Buna göre, Garipçe Kalesi ve Kulesi, müze, çok amaçlı salon, sergi salonları, sanat atölyeleri, sanat galerileri, kütüphane, arşiv ve dokümantasyon merkezi veya halk kültürü araştırma, eğitim ve uygulama merkezi veya kültür ve sanat araştırma ve uygulama merkezi gibi kültürel üniteler ile müze mağazacılığı, kafeterya ölçeğindeki yeme ve içme üniteleri, açık ve kapalı otopark gibi ticari ve sosyal işlevli mekanlar olarak 49 yıllığına kiraya verilecek.


Girişimciler, 30 Haziran saat 16.30'a kadar şartnamede belirtilen bilgi ve belgeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı genel evrakına (Eski Sayıştay Binası/Ulus) verecek.
Başvuruya esas ayrıntılı bilgi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Teşvik ve Tescilli Yapılara Yardım Dairesi Başkanlığından (2. Meclis Binası 06100 Ulus/Ankara) alınabilecek.
Başvurular, İnceleme Komisyonu tarafından değerlendirilecek. İnceleme Komisyonu, başvuruların değerlendirilmesi sonucunda taşınmazların, başvuru sahiplerine tahsis edilip edilmeyeceğine karar verecek.

Şartnamede yer alan bilgilere göre, İstanbul 3 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilen 9 bin 10 metrekarelik kale ve kulenin, kültürel amaçlı fonksiyonlarla kullanabileceğine karar verdi.
 

Kurul, ancak analitik rölöve ve restitüsyon projeleri değerlendirilmeden kültürel amaçlı işlevin alt başlıklarını ve mimari restorasyon programını belirlemek mümkün olamayacağından rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin birlikte değerlendirilmesi ile ortaya çıkabileceğini kararlaştırdı.
 

Çevre ve Orman Bakanlığı da 10 Eylül 2009'da alanın kesinleşmiş orman tahdidi dışında kaldığı, 5225 Sayılı Kültür Yatırımları ve Girişimlerini Teşvik Kanunu kapsamında kullandırılmasında ormancılık çalışmaları bakımından kültürel faaliyet çalışmaları açısından herhangi bir sakınca bulunmadığını Kültür ve Turizm Bakanlığına iletti.
 

Garipçe Kalesi ve Kulesi'ni kullandırma bedeli, ilk yıl için 14 bin 160 lira olacak. Kullandırma bedeli yıllık ve peşin olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Merkez Saymanlığına ödenecek. Tespit edilen yıllık kira bedeli daha sonraki yıllar için her yıl Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından ilan edilen Üretici Fiyatları Endeksi'nde meydana gelen artış oranının bir yıl önceki kullanım bedeli ile çarpımı suretiyle bulunacak miktarın, önceki yıl kullanım bedellerine ilavesi suretiyle arttırılarak tahsil edilecek.
 

Kullandırma dönemi içerisinde, çevre düzenleme projesinin uygulanması aşamasında güvenlik ve yangınla ilgili her türlü önlem, yatırımcı tarafından alınacak.
Kullandırma ve tescil işlemlerine ait giderler, yatırımcı tarafından ödenecek.
 

Bakanlığın, sözleşmenin bitiminde, teşvik unsuru yatırım faaliyetleri gereği yapılan restorasyon uygulamaları ile elde edilen ve anıt eserin özgün mimari fonksiyonları dışında kalan müdahalelerden kültür varlığının arındırılması ve kullandırma öncesi dönemdeki özgün mimari fonksiyonlara dönüştürmesini talep hakkı saklı kalacak.
 

Yatırımcı, Garipçe Kalesi üzerinde Boğaziçi Geri Görünüm Bölgesi Uygulama İmar Planı'na göre hiçbir inşaat yapamayacak.

Hürriyet, 21.05.2010

"ORTAK MİRASIMIZA SAHİP ÇIKMAK ADINA"

 

Geçtiğimiz aylarda Atatürk'ü "bir çocuk gibi sevindiren" yatı Savaron'nın Arap ve Ruslara satışı gündeme geldi. Her kafadan bir ses çıktı, kimi okul gemisi olsun dedi kimi protokol gemisi olmasını önerdi. Gündemin yoğunluğu ile üzerinde yeteri kadar durmadığımız bu konuyla ilgili geçen hafta bize ulaşan bir mektup en doğru kararı vermişti bile. "Ortak mirasımıza sahip çıkmak adına" bizden destek bekleyen bu mektubu yorumsuz olarak sizlere sunuyoruz.





TAYHaber, 21.05.2010

"İZNİK, İKİNCİ EFES OLACAK"





Hıristiyanlık ve İncil'e son şeklini veren İznik'teki 1. Konsil'in toplandığı tarihi mekanın tespiti için, Valilik ve Uludağ Üniversitesi kolları sıvadı. İznik'te düzenlenecek uluslararası çalıştayla tarihi mekanın yerini tespit etmeyi amaçlayan Valilik, İznik'i ikinci bir ‘Efes' yapmayı hedefliyor.

Hıristiyanlık dinini şekillendiren 1. Konsil'in toplandığı tarihi mekanın yerinin tespit edilmesi için, Valilik ve Uludağ Üniversitesi tarafından uluslararası bir çalıştay düzenlenecek. 'Uluslararası İznik 1. Konsil Senato Sarayı'nın Lokalizasyonu Çalıştayı'nın 22-23 Mayıs tarihleri arasında İznik'te düzenleneceğini belirten Vali Şahabettin Harput, çalıştaya yerli ve yabancı çok sayıda bilimadamının katılacağını söyledi.


Tarihi Senato Sarayı'nın yerini belirlemeyi hedeflediklerini ifade eden Harput,  “İznik, Bursa'nın ve ülkemizin en önemli tarihi merkezlerinden birisi. İznik, hem Türk hem İslam hem de İslam öncesi Hıristiyanlık tarihi açısından çok büyük önem taşıyor” diye konuştu. Özellikle İznik'te toplanan birinci ve yedinci konsillerin Hıristiyanlık inancı üzerinde belirleyici etkisinin dünya çapında büyük önem arz etiğini belirten Vali Harput, “Hıristiyanlık'ın özellikle de İncil'in son şeklini aldığı 1. Konsil toplantısı, çalıştayımızın konusunu teşkil ediyor. Özellikle 1. Konsil olarak adlandırılan ve Hıristiyanlık dünyası için büyük önem arz eden toplantının yapıldığı mekanı, tespit etmeyi amaçlayan bu çalıştay bizim için önemli. Biz bugüne kadar 1. Konsil diye adlandırdığımız, bu tarihi kararların alındığı yeri henüz sağlıklı olarak tespit edebilmiş değiliz. Bu çalıştayla özellikle bu toplantının da yapıldığı, tarihi kararların alındığı yerle ilgili çok ciddi bir araştırma çalışması yapıyoruz” dedi.

 

Çalıştayın sonunda tarihi Senato Sarayı'nın yeriyle ilgili nihai bir karara varmayı hedeflediklerini vurgulayan Vali Harput, Cumartesi günü sunumların yapılacağını, Pazar günü de özellikle tarihi 1. Konsil toplantısını yapıldığı yerle ilgili nihai bir değerlendirme yapılarak, bir sonuca varılmaya çalışılacağını kaydetti. Burada sağlıklı bir sonuca varmayı hedeflediklerinin altını çizen Harput, “Hem ilimiz hem  ülkemiz adına da önemli bir hizmete imza atmış oluruz. Valilik olarak orayı ele alacağız. Orayı yeniden ayağa kaldırıp, restore etmek suretiyle İznik'i, Bursa'yı ve aynı zamanda ülkemizi önemli bir turizm merkezi olarak dünyaya açmayı düşünüyoruz” dedi.


İznik'in ikinci bir Efes gibi tarihi ve manevi önemi olan bir mekan haline geleceğini anlatan Harput, “Tabi ülkemizin dünya ölçeğinde yürüttüğü güzel bir proje daha var. Bu çalıştayla, bir ayağında Türkiye'nin olduğu 'Medeniyetler Arası Diyalog Projesi'ne önemli bir katkı sağlamış olacağız” diye konuştu. Vali Harput, çalıştaya Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Prof.Dr. Kenan Gürsoy ve Vatikan'dan rahip bir profesörün yanı sıra, 4'ü yurtdışından olmak üzere toplam 17 bilimadamının katılacağını kaydetti.

Bursa Olay, Haber: Şeyhmus Ekinci, 21.05.2010

MÜZE MÜDÜRÜNÜ GÖNDEREMEDİLER

 

18-24 Mayıs Müzeler Haftası etkinlikleri yine müdürsüz gerçekleştiriliyor. Batı Karadeniz’in tek antik kenti olan Konuralp Müzesi'nde hala müdür yok.

 

Bünyesinde barındırdığı eserler ile tarihe  ışık tutan Konuralp Müzesi'ne hala müdür ataması yapılmadı. Konuralp Müzesi Müdürlüğü'ne Mart ayı içerisinde atama yapılacağı bildirilmişti.
2009 yılının son gününde alınan Bakanlar Kurulu kararı ile Müze Müdürlüğü resmen kuruldu. 2010 yılının Mart ayı içerisinde de müzeye müdür kadrosu verileceği bildirildi. İlgili kurumların Bakanlık ile yaptığı görüşmeler hala sonuç vermedi.


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Düzce Konuralp Müzesi Müdürlüğü kurulması yönünde 26 Ağustos 2009 tarihli yazısı Bakanlar kurulunda gündeme geldi. Bakanlar Kurulunun 11 Aralık 2009’da yaptığı toplantıda Müze Müdürlüğünün kurulması için karar alındı.Bakanlar Kurulu’nun Kararı 2009’un son günü Resmi Gazete'de yayımlandı.


Müdür kadrosu bulunmadığı için bu güne kadar görevlendirmelerle  ve kısıtlı imkanlarıyla bölgeye hizmet vermeye çalışan Konuralp Müzesi'nde çeşitli dönemlere ait yüzlerce eser bulunuyor.
Bünyesinde barındırdığı eserler ile tarihte bir dönemine ışık tutan Konuralp Müzesi'ne hala müdür atanması bekleniyor.

Düzce Damla Gazetesi, 21.05.2010

GÖKÇEK'TEN KORSAN AMBLEM

 

Atakuleli-camili simgeye karşı verdiği hukuk mücadelesiyle tanınan Rahmi Kumaş, Anakent Belediyesi’nin yeni amblem denemesine sert tepki gösterdi.

 

Yürüttüğü hukuk mücadelesiyle camili amblemi iptal ettiren eski CHP Trabzon Milletvekili Rahmi Kumaş, Anakent Belediyesi tarafından aydınlatma direklerine ve Metro Sanat Galerisi’ne asılan “ambleme” tepki gösterdi. “Bu bir korsan amblemdir” diyen Kumaş, buna karşı suç duyurusunda bulunabileceklerini söyledi.



 

Anakent Belediyesi tarafından Metro çarşısında sergiler için oluşturulan alana asılan yeni bir amblem dikkat çekti. Amblem, daire içindeki Ankara yazısının üzerinde “iki tane renkli kedi gözü” ve gözlerin altında güler yüzü temsil eden bir çizgiden oluşuyor. Metro Sanat Galerisi’nde ilk kez kullanılan amblem, 9 Mayıs Avrupa Birliği Günü dolayısıyla Atatürk Bulvarı üzerinde asılan bayrakla da görücüye çıktı. Yeni bir amblem için Anakent Belediye Meclisi’nden karar çıkartılması gerekirken, böyle bir kararın alınmadığı öğrenildi.

Belediyenin camili amblemine karşı başlattığı hukuk mücadelesiyle tanınan eski CHP Trabzon Milletvekili Rahmi Kumaş, “Uyduruk bir şey bu” dediği amblemi belediyenin kullanma yetkesinin olmadığını dile getirdi. Bunun kullanılmasına devam edilmesi halinde suç duyurusunda bulunabileceklerini kaydeden Kumaş, “Bu bir nevi korsan amblemdir” dedi. Kumaş, “Amblemin çıkması için belediye yasasına göre Belediye Meclisi’nde bu konu görüşülecek ve karar verilecek. Sonra bu kararı Ankara Valiliği onaylayacak. Yeni amblem Ankara’yı hiç temsil etmiyor. Amblemin, Ankara’nın toplumsal savaşımını, sosyal mücadelelerini tarihteki yerini temsil etmesi gerekir. Kökene indiğimiz zaman Hitit uygarlığı çıkıyor karşımıza. Bugün simgenin Hitit Güneşi olması doğrudur” görüşünü kaydetti.





Ankara’nın Hitit Güneşi olan simgesinin Vedat Dalokay, Ali Dinçer, Mehmet Altunsoy ve Murat Karayalçın’ın belediye başkanlığı dönemlerinde kullandığını belirten Kumaş, 1994 yılında seçilen Gökçek’in 1995 yılında Hitit Güneşi simgesini değiştirdiğini söyledi. Kumaş, “Ben 1995’ten beri bu simgenin peşindeyim ve bunu iptal ettirerek bir ilki yaşadım” dedi. Eski simgeye karşı başlattığı savaşımın nedenini ise Kumaş, “Hitit Güneşi durup dururken niye kaldırılıyor da yerine camili Atakuleli simge konuluyor. Ankara’yı temsil eden bir simge değil o” sözleriyle ifade etti. Yeni simge yapılması halinde buna hangi hallerde karşı çıkmayacağını açıklayan Kumaş, şöyle konuştu:

“Bütün kamuoyunun beğendiği bir simge olursa, Ankara’yı temsil edecek yeterlilikte olursa buna kimse bir şey demez. Kent uzmanları onay vermeli. Ankara’nın tarihine, siyasal gelişimine, ekonomik durumuna uygun bir simge olmalı. Böyle olursa bu kabul edilebilir. Ancak bunu belediyenin yapacağını sanmıyorum. Belediye çok küçük işlerle uğraşıyor. Onların amacı Ankara’ya uygun bir simge yapmak değil, kendi bildiklerini yapmaktır. Para kazanmak amacındalar. Şu iptal edilen simgeye harcanan paralar çok büyük. Bu simgeyi her yere kazıdı, bunlara çizenlere paralar verdi. Onları da dava konusu yaptım ama Yargıtay’ı aşamadım. Belediyenin, iptal edilen simgeyi, otobüs duraklarından, alt-üstgeçitlerden, AŞTİ’den, yani her yerden kaldırması gerekiyor. Belediye çok büyük zarara uğramıştır. O zararın, hesap edilerek, Belediye Başkanı Melih Gökçek’e ödettirilmesi gerekiyor. Çünkü keyfi yaptı bunu.”

 

Melih Gökçek’ten hesap sorulamadığını ifade eden Kumaş, “Belediye başkanı sorumsuzca hareket etmiştir. İçişleri Bakanlığı onu koruyor. Suç duyurusu işlemlerini yürürlüğe sokmuyor. Benim suç duyurusunda bulunmama İçişleri Bakanlığı’ndan 16 ay sonra yanıt geldi ve soruşturma izni verilmedi. Şimdi de suç duyurusunda bulunsam, 16 ay sonra yanıt gelecek. Melih Gökçek’in sanki dokunulmazlığı var. Milletvekillerinin dokunulmazlığına dahi dokunuyorsunuz ama Melih Gökçek’e dokunulmuyor” diye konuştu. Ankara’nın simgesinin, camili simgeninin iptal edildiği için Hitit Güneşi olduğunu belirten Kumaş, “Mahkeme son simgeyi iptal ettiği için otomatik olarak eskisine dönülmesi gerekiyor. Ulaşım zammında da böyle olmuştu. 2003 sonrasında yapılan zamları mahkeme iptal edince 2003’ün fiyatlarına dönülmüştü. Yani yapılan işlemi yok saydı” dedi. Kumaş, hukuk mücadelesini Ankara’nın bu korsan simgelerden arınması, Belediye Başkanı’nın yargılanması ve zararların Gökçek’e ödettirilmesi durumunda sona ereceğini ifade etti.

Cumhuriyet Ankara, Haber: Alican Uludağ, 21.05.2010

"EFES VE BAYRAKLI DENİZE KAVUŞMALI"





İzmir Fransız Kültür Merkezi'nin düzenlediği ve iki gün sürecek olan 'Antik Türkiye'de kıyı ve limanlar' adlı kolokyumda konuşan İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, Efes'in ve Bayraklı'daki Tepekule'nin denize kavuşması için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan destek istedi. Demirtaş, Selçuk Belediyesi'nin Efes'i denize bağlayacak bir kanal projesinin olduğunu, merhum İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina döneminde ise, Yeni Kent Merkezi'nin bulunduğu alan için bir Alman mimarın Tepekule ile denizi bütünleştiren bir proje hazırladığını hatırlatarak, "Bu projeler raftan inmeli" dedi.
 

Demirtaş'ın İTO'da gerçekleştirilen kolokyumun açılışında yaptığı çağrı, hem Efes hem de Tepekule için hazırlanan bu projeleri gündeme getirdi. Efes Antik Kenti'ni denizle buluşturacak projeyi hayata geçirmek isteyen Selçuk Belediyesi'nin bu amaçla İzmir Kalkınma Ajansı'na destek için başvurduğu öğrenildi. Efes Antik Liman Canlandırma Projesi için Pamucak Turizm Yatırımcıları Birliği ile işbirliği yaptıklarını belirten Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür, projeyle zengin turizm potansiyeline sahip ilçelerinin daha iyi noktaya geleceğini ve turizmin çeşitleneceğini söyledi. Proje kapsamında kıyı turizminin yapıldığı Pamucak sahilinde görsel algılamayı iyileştirecek düzenlemeler yapılacağını vurgulayan Ülgür, "Dönemin tüm özelliklerini yansıtan, üç boyutlu Efes Antik Limanı örneği oluşturulacak. O dönemin tarihsel veri tabanına göre oluşturulacak alanda, açıklayıcı panolar, yükleme vinci, yük balyaları, amforalar, büyük erzak küpleri, çeşitli formlarda toprak kaplar, yük arabası, sepetler, tenteler, saman balyaları, çıpalar, ip kangalları, tomruklar ve biçilmiş tahtalar olacak. Ayrıca pazar tezgahları, nakil edilmeye hazır kübik yapı taşları, kolon başları, işlenmemiş heykel blokları gibi unsurlar sergilenecek. Antik döneme ait birer ticaret ve savaş gemisi yapılarak, bu alana bağlanacak. Alan bir açık hava müzesi haline getirilecek" diye konuştu.


Merhum İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın döneminde açılan 'İzmir Liman Bölgesi İçin Kentsel Tasarım Uluslararası Fikir Yarışması'nı Alman mimar Jochen Brandi kazanmıştı. Alman mimarın projesinde Bayraklı'daki 550 hektarlık yeni kent alanıyla beraber, Tepekule Antik Kenti'nin denizle buluşması da öngörülüyordu. Brandi'nin projesine göre İzmir kentinin ilk kurulduğu yer ile mevcut İzmir'in bütünleştirilmesi planlanıyor. Projeye göre Tepekule'nin yanında denizden alınacak suyla Laka Deresi birleştirilerek bir gölet oluşturulacak. Melez Deltası'nda farklı bir park öngören tasarımda, Melez ile Manda Deresi denize dökülmeden önce bir gölette birleştirilecek.

 

Kolokyumun açılışında yaptığı konuşmada iki konuya değinen Demirtaş, "Antik kıyılar ve limanları konuşurken ilk aklımıza gelen yer Efes. Efes bir dönem bu bölgede en etkili yer ve bir liman kenti. Ama bugün denizle ilişkisi yok. Aynı şekilde İzmir'in ilk kurulduğu yer olan Bayraklı ve Tepekule'nin de binlerce yıl önce deniz kenarında olmasına karşın bugün denizle ilişkisi kesilmiş durumda. İsteğimiz Bayraklı ve Efes'in tekrar denize kavuşması, Efes'e yelkenlilerle ulaşabilmek" dedi. Demirtaş, "Selçuk Belediyesi'nce hazırlanan bir kanal projesi bulunuyor. Ama en büyük endişe, bu kanal oluşturulurken tarihi eserler çıkacak endişesi. Oysa biz denizi tarihe saygı için getireceğiz. Toprağın altında bir tarih varsa da toprağın üstüne çıkarabiliriz. Türkiye Cumhuriyeti bunu yapabilecek güce sahip. Biz bütün inşaatçı üyelerin iş makineleri ile hiçbir bedel olmaksızın kanalı açmaya talibiz" diye konuştu. Tepekule'nin denize bağlanması ile ilgili Piriştina döneminde Alman bir mimarın proje hazırladığını, bu projenin ödül aldığını hatırlatan Demirtaş, "Umarım bakanlık bu projelere destek verir ve Efes ile Bayraklı tekrar denize kavuşur" dedi.

 

İzmir Fransız Kültür Merkezi'nin düzenlediği ve iki gün sürecek olan 'Antik Türkiye'de kıyı ve limanlar' adlı kolokyum, İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu'nda başladı. Fransız Kültür Merkezi'nin yanı sıra Louvre Müzesi, Atina Fransız Okulu'nun işbirliği ile gerçekleştirilen kolokyum Türk, Fransız, Alman, İsrail, İtalyan ve İngiliz üniversitelerinden akademisyenler katıldı. Fransa'nın İstanbul Başkonsolou Herve Magro ise, Türkiye kıyıları boyunca pek çok antik liman olduğunu ve bunların büyük önem taşıdığını söyledi. Magro, "Son 20 yıl içinde önemli bulgular ortaya çıktı. Sayın Demirtaş'ın belirttiği gibi ticaretin yönü medeniyet ile birlikte ilerler" dedi.

Yeni Asır, Haber: Sinan Doğan, 21.05.2010

AKDAMAR'IN DUVARINDA ANADOLU PARSI

 

Van’ın Gevaş İlçesi’ndeki Akdamar Kilisesi Ermeni ve Türk dostluğuna yaptığı katkının yanında, bilim insanlarının çalışmalarına ışık tutuyor.

 

Van 100’üncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Özdemir Adızel, ‘Akdamar Tarihi Kilisesi’ne Biyolojik Bakış’ adı altında yaptığı araştırmada, kilisenin duvarlarındaki kabartmaları (rölyef) inceleyerek en az 1100 yıl önce bu bölgede yaşayan hayvan türlerini belirledi. Yrd. Doç.Dr. Adızel, şöyle dedi: “Bu bölgede yaşamış nesli tükenmiş ya da hala yaşamını sürdüren, 30’a yakın kuş, yırtıcı hayvan türü belirledim. Bunların içinde Anadolu Parsı bile var. Bu çalışma yörenin tanıtımına bilimsel katkı sağlayacaktır.”

Hürriyet, Haber: Osman Bekleyen, 21.05.2010

İSTANBUL'UN
8 BİN YILLIK TARİHİ SERGİDE

 

 

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Sabancı Holding sponsorluğunda, “Efsane İstanbul: Bizantion’dan İstanbul’a - Bir Başkentin 8000 Yılı” başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak.

5 Haziran-4 Eylül 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak sergi, İstanbul’un, Marmaray Projesi kapsamındaki Yenikapı kazılarıyla daha da geriye giden 8000 yıllık eşsiz tarihini, 500’ü aşkın eserle gözler önüne serecek.

Sergi; İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya’daki önde gelen kurumlardan seçilen eserlere ev sahipliği yapacak.

Yurt dışından 39, Türkiye’den 19 olmak üzere toplam 58 müzeden seçilen geniş yelpazedeki eserler, sergi aracılığıyla ilk defa bir arada sunulacak.

Türkiye Gazetesi, 21.05.2010



Katar Müzesi'nden Fatih Sultan Mehmed portresi

FRANSA'DA 613 MİLYON DOLARLIK MÜZE SOYGUNU




Çalınan eserler arasında Matisse'in 'Pastoral'i de var.

 

Paris'teki Modern Sanatlar Müzesi'nden, Picasso'nun 'The Pigeon with the Peas', Matisse'in 'Pastoral' gibi eserlerinin de yer aldığı 5 tablo çalındı.

 

Fransa'nın başkenti Paris'teki Modern Sanatlar Müzesi'nden dün gece çalınan, aralarında Pablo Picasso ve Henri Matisse'in eserlerinin bulunduğu 5 tablonun tahmini değerinin 613 milyon dolar olduğu açıklandı.

Polis ve savcılık açıklamalarına göre, tabloların çalındığı sabah fark edilince müze kordon altına alındı ve hırsızlığın maskeli bir kişi tarafından tek başına yapıldığı tespit edildi.

Bir güvenlik kamerası kaydında, maskeli hırsızın müzeye pencereden girerek tabloları çaldığı görüldü.

Çalınan eserlerin, Picasso'nun "The Pigeon with the Peas", Matisse'in "Pastoral", Georges Braque'un "Olive Tree near Estaque", Amedeo Modigliani'nin "Woman with a Fan" ve Fernand Leger'in "Still Life with Chandeliers" olduğu belirtildi.

 

Eserlerin yerinde olmadığı müze açılmadan önce, saat 06.50’de fark edildi. Prosedür gereği çalınan tabloların fotoğrafları hemen Interpol’e dağıtıldı. Polis, pencerenin yanı sıra binanın içindeki bir güvenlik kilidinin de kırıldığını tespit etti. Soruşturmaların gerektiği gibi yapılabilmesi için müze geçici bir süre için halka kapatıldı. 9 Haziran 2009’da da Picasso’ya ait milyonlarca euro değerinde bir eskiz defteri Picasso Müzesi’nden çalınmıştı.

Radikal - Milliyet, 21.05.2010

 

******


MÜZENİN ALARMLARI BOZUKMUŞ

Paris Sanat Müzesi’nde önceki gün yapılan soygun, güvenlikle ilgili tartışmaları beraberinde getirdi.

Paris Belediyesi Kültür Temsilcisi Christophe Girard, müzenin teknik sorumlusunun alarmlardaki sorunu müze yönetimine bildirdiğini ve birkaç haftadır alarmların onarılmayı beklediğini açıkladı. Girard ayrıca üç güvenlik görevlisine ve kameralara rağmen bu soygunun nasıl gerçekleştiğini araştıracağını söyledi. Kamera kayıtlarında hırsızın camı kırıp içeriye girişi görülüyor. Çalınan eserler arasında Henri Matisse, George Braque, Fernand Leger, Amedeo Modigliani ve Pablo Picasso’nun tabloları bulunuyor. Sadece Picasso’nun tablosunun 25 milyon euro değerinde olduğu bildirildi.

Milliyet, 22.05.2010

OTOMOBİL KOLTUĞUNUN ALTINDAN TARİHİ ESERLER ÇIKTI

 

 

Konya'da polisin durdurarak arama yaptığı otomobilin koltuğunun altında Roma dönemine ait hayvan ve insan figürlerinin de bulunduğu çok sayıda tarihi eser ele geçirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, Asayiş Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler merkez Karatay İlçesi İstanbul Caddesi üzerinde şüphelendikleri Hasan K.'nin kullandığı 42 KC 550 plakalı otomobili aradı. Otomobilde yapılan ilk kontrolde bir adet dedektör ve dedektöre ait kulaklık bulan polis detaylı arama yaptı. Otomobilde koltuk altına gizlenmiş bir poşet içerisinde Roma dönemine ait tarihi eserleri buldu. Şüpheli Hasan K. gözaltına alınarak Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü'ne teslim edildi.


Ele geçirilen tarihi eserlerin arasında 2 adet insan, 3 adet hayvan figürünün yanı sıra çok sayıda geçmiş dönemlerde kullanılan yüzük ve takılar olduğu öğrenildi. İfadesi alınan şüpheli Hasan K., Konya Numune Hastanesi'nde sağlık kontrolünden geçirilerek adliyeye sevk edildi.

Manşet Gazetesi, 20.05.2010

TÜRKİYE'DE 3 TANE VAR

 

Afyonkarahisar'da Selçuklular döneminde yaptırılan Ulu Cami, mimarisi ve manevi havasıyla görenleri büyülüyor. 738 yıldır ayakta duran 40 direk üzerine oturtulan camiden Türkiye'de sadece 3 tane bulunuyor.


Anadolu'da ahşap direkli camilerin en eskilerinden olan Afyonkarahisar'daki Ulu Cami, 1272-1277 yılları arasında Sahipata Nusretüddin Hasan tarafından yaptırıldı. Cami minberinin kapı kanatlarındaki kitabede, ahşap ustasının Emir Bey olduğu belirtiliyor. 226 metre yüksekliğindeki Afyon Kalesi'nin eteğine inşa edilen Ulu Cami, kentin en büyük camisi konumunda bulunuyor.

Cami, 40 ahşap direk üzerine oturtulmuş olması sebebiyle "Kırk Direkli Cami" olarak da anılıyor. Selçuklu Türkleri zamanında, başlıklar üzerine konulan ahşap atkıların yan yüzeyleri renkli motiflerle işlenirken, günümüzde ise bu motifleri görmek mümkün olmuyor. Caminin, doğu, batı ve kuzeye açılan 3 kapısı bulunuyor. Selçuklu tarzı oymalı, iki kanatlı minber kapısı üzerindeki kitabede ise bazı ayetler yazıyor. Geçen yıllarda eski biçimi korunarak yeniden onarılan cami, ahşap mimarisi ve yeşil sırlı tuğlalı baklava dilimi tuğla minaresiyle de Selçuklu döneminin eşsiz örneklerinden birini oluşturuyor. Anadolu'da ahşap direkli cami örneklerinden biri olan Ulu Cami, yıllara meydan okumayı sürdürüyor.

Afyon Haber, 20.05.2010

ALLIANOI İÇİN BİR İMZA DAHA

 

 

İzmir'in Bergama İlçesi'nde bulunan antik sağlık merkezi Allianoi için imza kampanyası sürüyor. Dünyaca ünlü sağlık merkezi yapımı tamamlanan Yortanlı Barajı'nın suları altında kalma tehlikesi içinde.

 

Allianoi Girişim Grubu tarafından yürütülen kampanyanın imza metninde Kültür ve Turizm Bakanı 

Ertuğrul Günay'a şöyle sesleniliyor:

 

“2000 yıllık geçmişiyle Dünya'nın bu büyüklükteki en iyi korunmuş sağlık yurdu ALLIANOI'un Yortanlı barajı nedeniyle mille (çamurla) kapatılarak suya gömülmek istenmesi üzüntü vericidir.

 

1998 yılından itibaren gerçekleştirilen kazı çalışmalarında elde edilen bilimsel verilerle akademik çevrelerce sayısız kaynaklara giren ALLIANOI sadece ülkemizin değil dünyanın da önemli sağlık merkezlerinden biridir.

 

Yerinde korunarak geleceğe taşınması için projeler üretilebilecekken kısa vadeli hesaplarla yok olmasının önüne geçilmesi gelecek nesiller adına önem taşımaktadır. ALLIANOI Bergama'yla bütünleşen, Bergama ve çevresindeki yerleşim yerleri için de umut veren bir sağlık yurdudur.

 

Kültür beşiği Anadolu'nun bu önemli örneğinin yapılacak bilimsel kazı çalışmalarıyla birlikte ve araştırmalarla yüzyıl sonrasına kazandırılabileceğine inanıyoruz. Unesco Dünya Kültür mirası listesine girmek amacıyla çalışmalar yürüten Bergama'nın insanları eminiz ALLIANOI ile bir ülkenin kaderini değiştirebilecek güce sahip olduklarının farkındadır.

 

Son üç yıldır ısrarla verilmeyen kazı iznin bu yıl gecikmeden verilmesini talep ediyoruz.”

Birgün, 20.05.2010

OSMANİYE MÜZESİ'NİN YERİ TEKRAR DEĞİŞTİRİLDİ

 

Osmaniye’de üç yıl önce müzeye dönüştürülen güçlendirme projesi, sergi projesi ve kısmen bütçesi hazırlanan, ayrıca 2010 yılında açılacak yeni müzeler listesinde yer alan, eski valilik binasının yerindeki Osmaniye Müzesi için verilen sözler yerine getirilmedi.

Dün, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan çıkan ani bir kararla müzenin yerinin Osmaniye Kültür Merkezi’nin karşısında deprem fay hattındaki bir alan uygun görülerek tekrar değiştirildiği ve yeni müze için atamalar yapıldığı belirtildi. Osmaniye’de müzenin eski yerinde kalması için sivil örgütlerce oluşturulan Müze Çevre Platformu üyeleri, dün yeniden bir araya gelerek bu kararın durdurulması için eylem hazırlıkları başlatacaklarını bildirdiler. Bu konuda sivil örgütlerle birlikte mücadele veren ünlü arkeolog Prof.Dr. Halet Çambel, kendisini iki ay önce ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a, sunduğu sorunlar paketi içerisinde müzenin yerinde kalması ve bir an önce açılması konusunda bir yazı vermişti. Günay da konuyla ilgileneceğini belirtmişti.

Cumhuriyet, 20.05.2010

BAYKAM'DAN MUNCH'A SAYGI

 

 

Baykam’ın Munch anısına gerçekleştirdiği yapıtları, son yıllarda resim çalışmalarına paralel olarak devam ettirdiği ve lens teknolojisi uygulayarak gerçekleştirdiği 4D yapıtlarından oluşuyor.

Ekspresyonistler içerisinde özel bir  yere sahip olan ve en önemli temsilcilerinden biri olarak gösterilen Munch, çalışmalarında genellikle huzursuzluklar, bunalımlar, ölüm gibi temaları  işlemiş. Munch’un “Çığlık” adlı işi de üzerine en çok konuşulan yapıtı.  Müzenin müdürü Marc Restellini, herkesin “Çığlık”tan söz ettiğini, halbuki  sanatçının başka önemli eserlerinin olduğunu belirtiyor.


Bedri Baykam da sergi için yaptığı hazırlıklar çerçevesinde, Munch’un vatanı Norveç’e gitti ve  Oslo’da Munch Müzesi’nde araştırmalar gerçekleştirdi. Tüm bu ön hazırlıklar sonucunda eserlerini kurgulayan Baykam, yaptığı araştırmaların ardından Restellini’nin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gördüğünü belirtiyor.

Habertürk, Haber: Hülya Küpçüoğlu, 20.05.2010

2 ASIRLIK CAMİYİ YIKTILAR, 'TARİHİ ESER' DENİLEN 34 YILLIK MİNARE KALDI





Sivas'ta Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun verdiği karar şaşkınlık uyandırdı.

Köylülerin isteği üzerine 220 yıllık Sarıyar Camii'nin yıkılmasına onay veren Kurul, minarenin tarihi eser niteliği taşıdığını belirterek korunması gerektiğine hükmetti.

 

Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Yıldızeli İlçesi'ne bağlı Sarıyar Köyü'nde ilginç bir karara imza attı. Osmanlı'nın son döneminde yapılmış 220 yıllık Sarıyar Camii'nin yıkılmasına izin veren Kurul, 34 yıllık minaresinin korunmasına karar verdi. Yapının yerine daha büyük betonarme bir cami inşa etmeyi isteyen köylüler karara yapılacak itiraz süresini beklemeden tarihi camiyi yerle bir etti. Yıkım kararını valilik bir üst kurula götürürken köy halkı yeni caminin yapımına başladı bile.

 

Sarıyar sakinleri, köylerindeki 220 yıllık tarihi camiyi yıkarak yerine daha büyük bir cami yapmak için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na başvurdu. Köylülerin yazılı talebi üzerine caminin tarihi özellikleri araştırıldı. Sivas Müzeler Müdürü Yusuf Altın, köye giderek caminin fotoğraflarını çekti ve arşivlerde camiyle ilgili belgeleri inceledi. Aynı zamanda Osmanlı dönemi mimarisi ve sanat tarihi uzmanı olan Altın, caminin ahşap kitabesi bulunduğu, son Osmanlı dönemi mimari özelliklerini taşıdığı ve tarihi eser olarak tescil edilmesi gerektiği yönünde rapor hazırladı. Altın, camiyle ilgili Başbakanlık Osmanlı arşivlerinde de belge olduğunu raporuna ekledi.

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nda köylülerin camiyi yıkma talebi ve Altın'ın hazırladığı rapor görüşüldü. Görüşmeler sonucunda 1790 yılında yapılan tarihi caminin yıkılmasına, 1976 yılında caminin yanına sonradan ilave edilen minarenin ise korunmasına karar verildi. Bu karara, camiyi yerinde görüp tarihi eser olduğu yönünde rapor hazırlayan Müzeler Müdürü Yusuf Altın, muhalefet şerhi koydu. Kültür ve Turizm Müdürlüğü, oyçokluğuyla alınan yıkım kararının iptali için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'na itiraz ederek kararın düzeltilmesini istedi. Bu arada Yüksek Kurul'un 6 aylık itirazı değerlendirme süresi beklenmeden tarihi eser köylüler tarafından yıkıldı. Şu anda köylüler imece usulüyle betonarme yeni caminin yapılması için hummalı bir çalışma yapıyor. Bin 870 nüfuslu köyde 400 kişilik başka bir caminin inşaatı da devam ediyor.

 

Mevcut caminin yetersiz olduğu için yıkılmasını istediklerini belirten Sarıyar Köyü Muhtarı Yahya Acar, izin alarak 100 yılı aşkın süredir hizmet veren caminin yerine daha geniş bir cami yapmaya başladıklarını söyledi. Acar, yıkılan caminin tarihi bir özelliğinin bulunmadığını, içinde sadece bazı tarihi ahşapların olduğunu savundu. Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürü Musa Törnük de yıkılan caminin tarihi bir özelliğinin bulunmadığını ileri sürdü. Kurulun bu nedenle böyle bir karar aldığını ifade eden Törnük, "Cami zaman içinde sürekli yenilenmiş ve genişletilmiş. Bu çalışmalar sırasında eski caminin de bazı malzemeleri kullanılmış. Sarıyar Camii, 1956 yılında bugünkü halini almış." dedi. Yeni cami inşaatının başlayabilmesi için kuruldan izin alınması gerektiğini de aktaran Törnük, köylülerin inşaatı başlatarak yanlış yaptıklarını kaydetti.

Zaman, Haber: İsmail Yıldız, 20.05.2010

TOKİ, TARİHİ MARDİN EVLERİNİ YENİLEYECEK

 

 

Mardin evlerinin kaçak ve sağlıksız yapılardan kurtarılarak turizme kazandırılması amacıyla Mardin Valiliği'nin görüşleri doğrultusunda başlatılan proje Toplu Konut İdaresi (TOKİ), kentsel yenileme projesi kapsamında ele alınıyor. TOKİ proje kapsamında Mardin'de 1440 konut inşaa edecek. Tarihi ve yöresel mimariye uygun inşaa edilecek konutların ihalesi 1 Haziran'da yapılacak. TOKİ'nin inşa edeceği 1440 Mardin evi, yöresel mimarinin özelliklerini yansıtacak ve binaların dış cepheleri, yörede yoğunlukla kullanılan Mardin taşıyla kaplanacak.TOKİ'den yapılan açıklamaya göre, ''Tarihi Mardin Evleri Projesi'', Nur Mahallesi'nde sit alanı olarak üzerinde tescilli yapıların bulunduğu yaklaşık bin 210 dönüm yüzölçüme sahip bölgede hayata geçirilecek. Bölgedeki tarihi özelliği olmayan binalar yıkılacak ve yörenin tarihi yapısına uygun olarak yapılacak. Mardin'deki kentsel dönüşüm projesi kapsamında ise Mardin sit alanındaki 2 bin 500 beton yapı yıkılarak, ilk etapta 1140 konut olmak üzere, yerine toplam 3 bine yakın konut yapılacak. Yapımı tamamlanan konutların 700'üne evleri yıkılan ailelerin yerleştirilmesi öngörülüyor.

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında toplam 4 bin 760 konut üzerinde yapılan inceleme sonucunda 570 binanın tamamen, 860 binanın ise bir bölümünün yıkılmasına karar verildi. Tamamı yıkılacak yaklaşık 570 adet yapı için 49 milyon 517 bin 780 lira, bir bölümü yıkılacak yaklaşık 860 adet yapı için ise 38 milyon 796 bin 244 lira olmak üzere toplam 88 milyon 314 bin lira kıymet takdir bedeli belirlendi.

Sabah, 20.05.2010

DEĞERLİ BİR TABUT ORTAYA ÇIKARILDI

 

Paralimni Belediyesi’nin “Protara” bölgesinde önceki gün yaptığı sahil şeridi yol yapım çalışmaları sırasında, “büyük tarihi değeri olan” bir tabut bulduğu bildirildi.
 

Politis gazetesi, Rum Arkeoloji Dairesi’nin tabut üzerinde araştırma yaptığını ve söz konusu tabutun MÖ 3. yüzyıl ile MS ilk yüzyıllar arasında kullanıldığının tahmin edildiğini yazdı.
 

Gazete, tabutun bulunduğu yerde yapılan kazılarda, cam ve kilden yapılmış çanak ve çömlek kalıntıları ile 4 lahit daha bulunduğunu ve bu lahitlerden birinin üzerinde süsleyici resimler olduğunu kaydetti.

Kıbrıs Gazetesi, 20.05.2010





TARİHİ SU KEMERİ TİTİZ BİR ÇALIŞMAYLA GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

     

 

Antakya Belediyesi ekiplerinin kazıları sırasında MS 1 yüzyıldan kalma su kemerinin bulanması üzerine durdurulan altyapı çalışmalarının Hatay Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nün denetiminde yeniden başladığı, çalışmaların sürekli olarak müze görevlilerince denetlendiği bildirildi.

 

Hatay Arkeoloji Müzesi Müdürü Nalan Yastı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bağrıyanık Mahallesi Kışlasaray Caddesi'nde, Antakya Belediyesi tarafından yağmur suyu taşkınlarını önlemek için yürütülen çalışma kapsamındaki kazı sırasında tarihi su kemerinin ortaya çıktığını hatırlatarak, bu nedenle kazı çalışmalarının durdurulduğunu anımsattı.Durumun Adana Yüksek Anıtlar Kurulu'na bildirildiğini belirten Yastı, '''MS 1. yüzyıldan kalma, yaklaşık eksi 6 metre kotta bulunan, 4 metre yüksekliğinde, 3 metre eninde ve 430 metre uzunluğunda tarihi su kemeri halen sağlamlığını koruyor. Kemer, Adana Yüksek Anıtlar Kurulu tarafından yapılan incelemenin ardından da kültür varlığı statüsünde değerlendirilerek tescil edildi'' dedi.

 

Yastı, su kemerinin tarihi eser olduğunun belirlenmesi sonrası durumun Antakya Belediyesine de bildirildiğini belirterek, kazı çalışmalarının kamu yararına olduğu gerekçesiyle tamamlanması için gerekli kolaylığı sağlayacaklarını kaydetti.Çalışmaların kendi kontrollerinde yeniden başladığını analatan Yastı, şunları söyledi:''Tescillenen tarihi eserin zarar görmemesi için görevlilerimiz çalışmaların tüm aşamalarını denetliyor. Ayrıca, Antakya farklı uygarlıklara ev sahipliği yapan bir kent olduğu için kazı çalışmaları sırasında yeni tarihi kalıntılarla da karşılaşabiliriz. Bu nedenle denetimlerimiz proje tamamlanıncaya kadar sürecek.''

 

Antakya Belediye Başkan Yardımcısı Faik Selçuk Kızılkaya da, 430 metre uzunluğundaki su kemerinin ilk günkü gibi sağlam kaldığını, tarihi eserden aslına zarar verilmeden yararlanılacağını söyledi.Kemerin yapılma amacının tahliye ve taşkını önlemek olduğunu anlatan Kızılkaya, şöyle devam etti:'Su kemerine zarar vermeden çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Antakya Afet Koordinasyon Merkezi (AKOM) ile Sivil Savunma ekipleriyle su kemeri içinde oksijenli tüplerle kapsamlı incelemelerde bulunacağız. Projeye uyum sağlarsa tarihi kemerden yararlanacağız.''

Hatay Gündem, 19.05.2010

İŞTE 700 YIL ÖNCE ÖLEN ŞÖVALYE

 

Yaklaşık 700 yıl önce ölmüş bir şövalyenin yüzü, CSI (Crime Scene Investigation- Olay Yeri İnceleme) gibi popüler dizilere konu olan adli tıp yöntemleri sayesinde ortaya çıkarıldı.

 

İskoçya Bağımsızlık Savaşları sırasında ölen savaşçının iskeleti, Stirling Şatosu'ndaki bir şapelin altında 1997'de bulunmuştu.

 

Başlarını dünyaca ünlü adli antropolog Profesör Sue Black'in çektiği Dundee Üniversitesi'nden bir uzman ekip tarafından şövalyenin görünümü ortaya çıkarıldı.

Milliyet, 20.05.2010

TARİH AYIBI SON BULACAK

 

İzmir'in Ödemiş İlçesi’ne bağlı Birgi Beldesi’nde tarih yeniden canlanacak. 16’ncı Yüzyıl’da yapılan “Şeyh Muhittin” ve “Derviş Ağa Hamamı” olarak bilinen, bir dönem yağhane, 1990’lı yılların başından itibaren de koyun ağılı olarak kullanılan tarihi yapı restore edilerek, etnografya müzesine dönüştürülecek.

Belediye Başkanı Cumhur Şener, hazırladıkları projenin İzmir 2 No.lu Tabiat Varlıkları Kurulu’nca onaylandığını söyledi. İl Özel  İdaresi’nden 1.5 milyon lira ödenek isteyeceklerini belirten Şener, şöyle dedi: “Birgi’nin yakın tarihimizde kullandığımız tüm objeleri burada sergileyeceğiz.”

Milliyet Ege, Haber: Yüksel Balcı, 19.05.2010

TARİHİ SİKKELER ELE GEÇİRİLDİ

 

Aksaray'da polisin takibe aldığı bir kişinin elindeki karton kutu içinde 933 adet tarihi sikke ele geçirildi.

 

Aksaray Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şubesi ekipleri Ümit C.'nin(23) elinde tarihi eserler olduğu ve bunları satmak istediği bilgisine ulaştı.

 

Şahsı takibe alan ve bağlantıya geçen ekipler şahsın elinde bir kutu ile yola çıktığını görünce operasyon düzenledi.

Sokak ortasında elinde karton bir kutu ile yakalanan Ümit C. gözaltına alınırken, kutunun içinden 933 adet tarihi sikke çıktı.

Sikkelerin Bizans, Roma ve Hellenistik Çağ'a ait olduğu öğrenildi.

 

Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Aksaray Kent Haber, 19.05.2010

DÜNYANIN İLK TAPINAĞI GÖBEKLİTEPE'DE Mİ?

 

Şanlıurfa Göbekli Tepe’deki araştırmalarını sürdüren biliminsanlarına göre, bölge dünyanın ilk kutsal yeri.

“İnsanlar ilk nasıl ibadet etti? Dini törenler nasıl ortaya çıktı?” gibi soruların yanıtlarını arayan uzmanlar tarafından bölgede 1995 yılında başlayan kazılarda çok önemli bulgular elde edildi. Günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda Göbekli Tepe’nin Neolitik Çağ yerleşimi olduğu anlaşıldı.

Tarihi MÖ 11 bin yıllarına uzanan Neolitik Çağ’dan kalma, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar günyüzüne çıkartıldı. Bölgenin önemi ise günyüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırması olarak açıklanıyor.

Kazı ekibinin başındaki arkeolog Klaus Schmidt’e göre Göbekli Tepe dünyanın ilk kutsal bölgesi. Schmidt şöyle diyor: “Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla bölgenin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu saptadık. Yaptığımız araştırmalarda, Neolitik Çağ’da yaşamış insanların, yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor.”

Birgün, 19.05.2010

KALEHÖYÜK KAZILMAYI BEKLİYOR

 

 

Kırşehir il merkezinde bulunan Kalehöyük, tekrar kazılacağı günü bekliyor.

 

25 Kasım 2009 tarihinde ilk kazmanın vurulduğu Kalehöyük'te bir çok tarihi eserin çıktığı ve tarihlerinin eski olduğu biliniyor. Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Kırşehir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nce yürütülen Kalehöyük kazı çalışmalarında, 1,5 metre derinlikte yakın Osmanlı dönemine ait bulguların bulunmasının ardından 4 metre derinliğe inilmiş ve eski yapılarla birlikte bir çok tarihi eser bulunmuştu. Kale olarak bilinen yerin 50 yıl önce arkeologlar tarafından incelendiği ve ilk yüzeysel araştırmanın Arkeolog Prof.Dr. Bahadır Alkım tarafından yapıldığı biliniyor. Yapılan incelemelerde, yükseltinin höyük olduğu tespit edilmiş ve yıllar sonra ilk kez Ahi Evran Üniversitesi ve Kırşehir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü tarafından kazılmıştı. Kazılarda elde edilen bulguların incelenmesinin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurulduğu biliniyor. Kazıların devam etmesi ve genişlemesi için Bakanlığın kazıyı desteklemesi gerekiyor.


Kırşehir merkez'de bulunan Kale höyük'ün kazılmasının önemi de yine Japonlar tarafından kazılan Kaman Çağırkan Kalehöyük Müzesi'nin bu yıl açılacak olması. Kaman Kale höyük müzesinin açılışından sonra, Kırşehir'e gelecek olan Japon turistlerin çok yakında bulunan Kırşehir Kale höyük kazılarını da yerinde inceleyeceği düşünülüyor. Merkezde olması sebebi ile ulaşım problemi olmayan ve üniversiteli öğrenciler için uygulamalı derslerin sürekli yapılabileceği alan şimdilik etrafı tellerle çevrilerek, üzerine örtü ile korunuyor.

Beyaz Gazete, 19.05.2010

ŞAHİN: MÜZELER ORTAK TARİH BİLİNCİ OLUŞTURUYOR

 

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, sahip olunan tarih tecrübesinin ve eşsiz kültür hazinelerinin, müzeler aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarılmasının ortak tarih bilincinin oluşmasına katkıda bulunduğunu bildirdi. Şahin, Müzeler Haftası dolayısıyla yayımladığı mesajda, toplumların, ekonomik zenginliklerinin ötesinde bilim, kültür ve sanat gibi değerleriyle varlık gösterdiklerinde çağdaş dünya ile bütünleşerek, gelişip saygınlık kazanabileceklerini ifade etti.

Türkiye Gazetesi, 19.05.2010

30 BİN YILLIK SEKS OYUNCAĞI

 

Almanya'daki bir mağarada bulunan, silt taşından yapılmış penise benzeyen nesne, Tubingen Üniversitesi'nde incelendi.


Independent'in haberine göre, incelemeyi yapan bilim insanları, bu nesnenin hem ateş yakmak için kullanıldığını, hem de bilinen ilk "seks oyuncağı" olarak kullanıldığını düşündüklerini açıkladılar.
O dönemde kadınlardan ilham alan objelere rastlamanın alışıldık olduğunu, ancak bunun gibi erkeksi nesnelerin görülmesinin pek nadir yaşanıldığını söyleyen araştırmacılar, silt taşından yapılan bu nesnenin üzerindeki desenlerden, ne için kullanıldığını anlamanın çok da zor olmadığını belirtiyorlar.


Mağaranın içerisinden toplanan bir düzineden fazla küçük parçanın birleştirilmesiyle ortaya çıkarılan aletin, ilkel insanlar tarafından değil, modern insanlarca yapılıp kullanıldığı düşünülüyor.


Araştırmacılar, parçalara bölünmüş halde buldukları nesnenin nasıl kırıldığının anlaşılamadığını söylüyorlar.

Milliyet, 19.05.2010

NEMRUT YOLU 2 KENTİ BİRBİRİNE KÜSTÜRDÜ

 

Günlerdir Adıyaman ve Malatya kamuoyu tarafından gündeme getirilen ve iki komşu kenti adeta birbirine küstüren 'Nemrut Dağı'na Adıyaman'dan da, Malatya'dan da Gidilmeli' tartışmalarına Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, ılımlı yaklaşarak,"bence Malatya yolunun Adıyaman yolu ile birleştirilmesinde bir sakınca yok, birbirine bağlanan yollar kültürel gelişmeye de önemli katkılar sağlar" dedi.

 

Nemrut Dağı'na giderken görülmesi gereken bütün tarihi ve turistlik yerlerin Adıyaman güzergahında bulunduğuna dikkat çeken Vali Sodan:"Malatya'nın bu konuda talebi oldu. Onlar Nemrut Dağı yolunun Adıyaman'dan gelen yolla birleştirilmesi talep ettiler. Bu talebin gerçekleşmesinde bence sakınca yok. Malatya ve Adıyaman milletvekilleri konuyla ilgili görüşmeler yapıyorlar. Malatya yolu Adıyaman yolu ile birleşse dahi Nemrut güzergahında bulunan bütün tarihi ve turistlik yerler Adıyaman tarafında kalıyor. Yani Malatya yolunun Adıyaman'dan gelen yol ile birleştirilmesi bizi olumsuz etkilemez" diye konuştu.

 

Adıyaman'a gelen turist sayısında ki düşüşe de değinin Vali Sodan, konuşmasını şu şekilde tamamladı: "1990'lı yıllarda Adıyaman en çok turist ağırlayan kentlerin başında gelirdi. Fakat Güneydoğu'da ki terör olaylarının izleri Adıyaman'a gelen turist sayısını ciddi anlamda düşürdü. Adıyaman'da çok şükür terör yok ama turistler bölgede ki sıkıntılar nedeniyle bu bölgede ki tarihi yerleri gezmekten çekiniyorlar."

Adıyaman Kent Haber, 18.05.2010

KASTAMONU'NUN TARİHİ EVLERİNE BAKANLIKTAN 1.1 MİLYON TL HİBE

 

 

Kastamonu Tarihi Evleri ve Kültür Varlıklarını Koruma ve Yaşatma Derneği Başkanı İsmail Buturoğlu, kültürel varlıklara yönelik 69 projeye 726 bin 922 TL hibe alındığını belirtti.

 

Kastamonu Tarihi Evleri ve Kültür Varlıklarını Koruma ve Yaşatma Derneği Başkanı İsmail Buturoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 15.07.2005 tarih ve 25876 sayılı kararı gereği, 2005 yılından beri her yıl verilen hibe proje ve uygulama yardım başvurularını inceleyerek, karara bağladığını açıkladı.


Yapılan başvurular arasında, 69 projeye 726 bin 922 TL hibe yardım alındığını açıklayan Buturoğlu, şöyle devam etti:
"Geçtiğimiz yıl 16 uygulama onarım yardım karşılığı 400 bin TL hibe yardım almıştık. Bu son yardım ile birlikte toplamda 1 milyon 126 bin 922 TL hibe yardım alınmıştır. Kültür Bakanlığı bu hibe yardımın da yüzde 30'unu Kastamonu'na vermeye karar verdi. Bu da büyük bir başarıdır. Kastamonu Tarihi Evleri ve Kültür Varlıklarını Koruma ve Yaşatma Derneği olarak bu konuda emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz."

Kastamonu Postası, 18.05.2010

TARİHİ ANKARA EVLERİ GERİ DÖNÜYOR

 

 

Altındağ Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hamamönü çevresine "sanat sokağı" kuruyor.

Tarihi dokuyla bezenen çevre şimdiden güzel vakit geçirmek isteyenlerin uğrak yeri oldu .

Tarihi dokuyla dokunan Altındağ ve Hamamönü çevresi geçmişiyle buluşturuluyor. Proje kapsamında 22 eski Ankara evi yeniden inşa edilecek. Bu evlerde sanatçılar sadece su ve elektrik giderlerini ödeyerek kalabilecek.

 

Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, "Özellikle unutulmaya yüz tutmuş el sanatlarıyla uğraşan sanatçılara verebileceğimiz bir sanat sokağı yapıyoruz. Burada tamamen Ankara evlerinden oluşan iki sokak olacak. En geç 3 ay içinde bitmiş olacak" dedi.

 

Yapılan çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki birlikte denetledi.  Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise "Bu çerçevedeki doku bir üniversite çevresine, başkent dokusuna yakışmayan düzeydeydi. Gezdik ve gezerken hangi mekanlardan dönüştüğünü siz de gördünüz" şeklinde konuştu.

Trt/Haber, 18.05.2010

SELİMİYE CAMİİ, DÜZENLEME SONRASI KENTİN BULUŞMA YERİ OLACAK





Selimiye Camii ve Çevresi Ulusal Kentsel Tasarım Proje Yarışması'nda dereceye girenlere ödülleri törenle verildi.
    
Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Nihan Akdere, Edirne Ticaret ve Sanayi Odasında düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Edirne'nin Osmanlı Devleti'nin ikinci başkenti olduğunu belirtti. Edirne'nin camileri, hanları ve kervansaraylarıyla tarih şehri olduğunu ifade eden Akdere, şunları söyledi:
   
''Türkiye'nin dünya mirası ön listesinde yer alan, bu yıl dünya mirası olması için UNESCO'ya önerilen Mimar Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camii hem ülkemiz hem de kentimiz açısından çok önemlidir. Selimiye Camii ve çevresinin tarihi ve kültürel potansiyelinin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla Selimiye Camii ve Çevresi Ulusal Kentsel Tasarım Proje Yarışması düzenlemiştik. Yarışmada dereceye giren projeler belirlenmişti. Bugün hem proje sahiplerine ödüllerini vereceğiz hem de projeler üzerinde konuşma fırsatımız olacak.''
  
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi ve jüri başkanı Prof.Dr. Zeynep Ahunbay ise yarışmaya katılan proje sahiplerine teşekkür etti.
  
Toplam 54 projenin yer aldığı yarışmada, Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, Prof.Dr. Nevzat İlhan, Prof.Dr. İlgi Yüce Aşkun, Doç.Dr. Yegan Kahya Sayar, Dr. Oktan Nalbantoğlu, Dr. Turgay Ateş, mimarlar Yeşim Hatırlı ve Orçun Ersan'dan oluşan jüri, katılımcılardan gelen soruları yanıtladı.
    
''Selimiye Camii Kentsel Buluşma Merkezi Haline Gelecek''    
Yarışmada birinci olan grupta yer alan Beril Serbes, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Edirne Belediyesinin Selimiye Camii'nin Dünya Kültür Miras Listesi'ne alınması için büyük çaba harcadığını belirtti.
    
Böyle bir projede birinci olduğu için çok mutlu olduğunu ifade eden Serbes, ''Bu proje uygulandığı zaman Selimiye Camii kentsel buluşma merkezi haline gelecek. Şu anda yanından geçilip gidilen, çevresi bakımsız bir yapı halinde. Proje uygulanmaya başlayınca uygun görülen yollar kapanacak, çevresi daha düzenli hale gelecek. Mimar Sinan Caddesi'nin canlandırılması bu proje için çok önemli. Bu cadde yayalaştırıldıktan sonra daha turistik olacak ve Selimiye Camii'ni çekim noktası haline getirecek'' dedi. 
     
Tören, yarışmada dereceye girenlere ödüllerinin takdim edilmesiyle son buldu.

Yapı, Fotoğraf: Hakan Şahin/AA,  18.05.2010



5 MEZAR VE 2500 YILLIK İLAÇ ŞİŞESİ

 

  

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi'nde Hellenistik döneme ait 5 lahit mezar ile 2 bin 500 yıllık ilaç şişesi bulundu.

Türkkuyusu mahallesindeki bu çalışmalar sırasında ortaya çıkan tarihi eserler Bodrum’un tarihine ışık tutacak nitelikte.

 

Kazıda önce 5 lahit mezar bulundu. Hellenistik dönemin eczacısı "dionycioy" imzalı ilaç şişesi de, bir başka eser.

 

Arkeolog Ece Benli Bağcı, kalıntıların ortaya çıkması ile durdurulan inşaatta kazı çalışmalarına başladıklarını, önlerine çıkan duvarları takip ettiklerinde Hellenistik döneme ait 5 adet pişmiş topraktan yapılmış lahit bulduklarını belirtti.

 

Kazılar, antik Halikarnassos kent planı hakkında ipuçları içeriyor. Arkeolog Bahadır Berkaya ise "Kalıntılar çıktıkça antik Halikarnasos bize adeta toprağın altından gülümsüyor. Bu bilgileri yerinde eserleri ile birlikte gösterdiğiniz zaman, insanlar şehri dolaşırken kalıntıları hissedecekler, antik çağa gideceklerdir" dedi.

Trt/Haber, 18.05.2010

"MÜZEDE 16 BİN 43 ESER BULUNUYOR"

 

Bolu Müze Müdürü Mustafa Güneş, "Müzemizde 2 bin 977 adet arkeolojik, bin 689 adet etnoğrafik ve 11 bin 377 adette sikke olmak üzere toplam 16 bin 43 adet eser bulunuyor." dedi.  Güneş, yaptığı açıklamada, eserlerin 8 bin 350'sinin arkeoloji ve etnoğrafya salonlarında sergilendiğini kaydetti. Güneş, şöyle devam etti: "Müzemiz gerek eser sayısı, gerekse teşhir çeşitliliği ve düzenlemesi ile bölgemizdeki en zengin müzeler arasında yer almaktadır. Müzemizde aylık ortalama olarak bin 100 civarında ziyaretçimiz bulunmaktadır. Pazartesi hariç haftanın her günü mesai saatlerinde açık olan müzemiz ücretsiz olarak ziyaret edilebilmektedir." Güneş, en büyük temennisinin ise ziyaretçi sayısının halk ve öğrenci katılımıyla artması yönünde olduğunu belirtti.

Bolunun Sesi, 18.05.2010

İSTANBUL KİMİN ŞEHRİDİR?

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bütçesini kim ya da kimler talan etti?

Bilinmiyor.

Açıklanmayacak, bunu biliyoruz.

 

Bu durumun böyle olacağını, o Ajansın birilerine ‘bağışlanmak’ için kurulduğunu daha ilk gün yazdık, söyledik.

 

Gerekçemiz ise açıktı.

‘Ajans’ın başına iş bilmez, gözü aç, sanat ve kültür ile ilişkileri tamamıyla tartışmalı olan isimler üşüşüyor’ demiştik.

Öyle de oldu.

 

Daha kurulduğu ayın hemen ertesinde “İstanbul camileri için Uşak kilimleri projesi” adıyla kimlere ne kadar para transfer edildiğini sorguladık.

“Bu iş hangi akla hizmettir” dedik.

Yanıtlayan olmadı.

 

Yine kuruluşunun daha ilk yılı dolmadan, Nuri Çolakoğlu’nun tam da AKM tartışmaları sürerken istifa nedenlerini sorguladık.

“Olup bitenler halkla paylaşılmalı; Ajans’ta kaynayan cadı kazanından, pis kokular yükseliyor” dedik.
Dinleyen olmadı.

 

İşin başına bir ‘tüccar’ getirildi. “Sanat ve kültürle Şekip Avdagiç’in ilişkisi ne?” diye sorduk.

Duyan olmadı.

Avazımız çıktığı kadar bağırdık.

 

AKM’nin önünde, olmadı 2010 Ajansı’nın dış kapısının önünde, “burada yolsuzluklar yapılıyor, bu ülkenin savcıları, yargıçları bize kulak vermelidirler, suç duyurusunda bulunuyoruz’ dedik.

Dinleyen olmadı.

 

Mimarlar Odası, Kültür Sanat-Sen, Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği, Özerk Sanat Konseyi ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak aylık basın açıklamaları gerçekleştirip; yolsuzlukların, ajans içindeki rant kavgasının, çakma prodüksiyonların, programların izini sürdük.

Belgelerden oluşturduğumuz dosyaları paylaştık.

Basın ilgisiz kaldı.

Hükümet ve hükümetin atadığı Ajans kadroları, yöneticileri, yandaşları duymazlıktan geldiler.

Savcılar, yargıçlar duymazlıktan geldiler.

Çıkar kavgalarıyla iç çatışmalar açığa çıkıp, ikinci kez istifalar sökün edince, basın yine ilgisiz kaldı. Küçücük haberlerle mesele adeta geçiştirdi, pislikler Uşak kilimlerinin altına süpürüldü.

Yurttaşların sessiz çoğunluğu, ‘İstanbul için’ kurulduğu söylenen Ajans’ın talan edilmesine seyirci kaldılar.


Ortada konuşulan rakam, 400 milyon Euro’dur.

Ajans ise, kendilerine 2008, 2009 yıllarında, 200 milyon Türk Lirası aktarıldığını söylüyor.

Bu paranın yalnızca 20 milyonu, açılış gecesinde birilerinin cebini doldurdu!

‘Sanatçı’ kimlikleri bile tartışmalı popçularla meydan konserleri, havai fişek gösterileri ve sultanlara yakışır, Haliç güzellemeleri yapıldı.

 

2010 Ajans’ı tarafından üretilmiş tek prodüksiyon yoktur.

‘Ismarlanan’ işlerin yüzde 90’ı ise, her anlamda tartışmalıdır.

Dışarıdan getirtilen projeler, sanatsal erginlikten, estetikten yoksun ‘çakma’ işlerdir.

Bu işlere harcanan rakamlar, aradaki ‘sanat tefecisi’ bir takım ‘çakma’ ajanslara ödenen rakamlar, bilinmemektedir.

 

Ülke genelinde Ajans, hangi sanat alanında kimlere, hangi işleri yaptırmıştır?
Bunlardan kaçı sanatsal, kültürel etkinliktir?

Bu işler için hangi şirket, Ajans ve kişilere ne kadar ödenmiştir?

Ajans’ın iş yaptırma veya proje satın alma ‘kıstasları’ nelerdir?

Ajans fonundan İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne, ‘alt yapı çalışmaları için’ ne kadar para, hangi gerekçeyle aktarılmıştır?

Ajans yönetimince açıktan kollandığı belli olan kaç dinci vakıf, cemaat ve ‘yardımsever dernek’ vardır?

İstanbul Film Festivali ve Tiyatro Festivali için İKSV’ye nasıl bir destek verilmiş, kaç lira ödenmiştir?

Üniversiteler Tiyatro Buluşması’na sunulan katkı nedir?

Kültürel varlıkların geri kazanımı için kaç lira harcanmıştır?

Yurt içi ve yurt dışı ‘tanıtım giderlerine’ ödenen para ne kadardır?

AKM’nin onarımı için Ajans fonundan ayrılan ve Kültür Bakanı tarafından bankaya yatırıldığı söylenen, 75 milyon Lira neden ortada yoktur?

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul AKB Ajansı arasında AKM için, 8 Ekim 2008’de yapılan protokole neden uyulmamaktadır?
Nedeni, toplumla, sanat alanlarıyla, kentine ve kültürel varlıklarına sahip çıkan duyarlı yurttaşlarla, sanat örgütleriyle inatlaşan, ‘AKM yıkılmalı’ diyen Başbakan mıdır?

 

Ey okur, ey halk, ey sanatçı kardeşlerim yasalar bir kez daha çiğneniyor.

Gerçekler, AKP tarafından ve yandaş medyasının yoğun desteğiyle bir kez daha gizleniyor.

Yasalar önünde suç işleniyor.

 

Bir kez daha, inatla yineliyorum.

2010 AKB Ajansı, yaptığı tüm işlerin ve harcamalarının tek tek hesabını vermelidir.

AKM onarımı hemen başlatılmalıdır.

 

İstanbul kimin şehridir?

Bir avuç yiyicinin mi, yoksa alanları, meydanları dolduran eşitlik-özgürlük ve barış diye haykıranların mı? Bilinmelidir.

Haber Sol, Yazı: Orhan Aydın, 18.05.2010

KATKI




VAN İLİ'NDEKİ MİNUA KANALI ADLI TAŞINMAZ KÜLTÜR VARLIĞININ TESCİLİ VE KORUMA ALTINA ALINMASI HAKKINDA RAPOR




İnsanlık tarihinin en eski ve günümüzde işlevi bir anlamda devam eden su tesislerinden biri Van Gölü’nün doğu kıyısında, Van ile Gürpınar ovaları arasında uzanan Minua Kanalı’dır. Kanal bu bakımdan dünyada benzeri olmayan bir kültür varlığıdır. Bugün, aynı güzergah üzerine inşa edilmiş olan kanal, Gürpınar Ovası’nın kenarındaki Başet Dağı’nın altından doğan kaynak suyunu Van kentine ulaştırmaktadır. Uzunluğu 52,8 km olan yeni kanalın bir bölümü Urartu döneminden kalan eski kanalın üzerinden geçirilmiştir (Foto 1).



 

Minua Kanalı, Urartu dönemi mühendislik bilgisinin teknik bakımdan daha eski bir mühendislik geleneğinin gelişerek devam ettiğine işaret etmektedir. Kanal bazı yerlerde toprağa ya da kayalık arazi içine kazılmış, bazı yerlerde ise destek duvarlarıyla tamamlanmıştır. Gülo Boğazı ve Kadembastı’da halen ayakta duran destek duvarlarında, ön yüzleri kabaca işlenmiş, iri kalker blokları kullanılmıştır (Foto 2).



 

Ermeni mitolojisinde sözü edilen ve gerçekte Assur Kraliçesi şammuramat’dan esinlenilerek yaratıldığı düşünülen “Kraliçe Semiramis Efsanesi” nedeniyle, günümüzde kanala Semiramis ya da Şamran kanalı denmektedir. Çevresindeki su kanalları ile birlikte Van kentinin kuruluşunun anlatıldığı bu efsane, yaşadığı yüzyıl 5.-8. arasında tartışma konusu olan Koreneli Moses’in “Ermeni Tarihi” adlı metinlerinde yer almaktadır (Bölüm: 16).

 

Oysa arkeolojik kalıntılara göre Van kalesi, bugünkü Sardur Burcu diye anılan duvar üzerindeki çivi yazılı metinlerde okunduğu gibi, Urartu kralı Aramu oğlu Sarduri (MÖ 840-830) tarafından kurulmuştur. Bu tür çivi yazılı metinler kanal boyunca da kayalara kazınmıştır. Bu yazıtlarda açıkça kanalı Urartu Kralı İşpuini oğlu Minua’nın (MÖ 810-785/780) yaptırdığı yazılmıştır.

 

Söz konusu yazıtlarda tekrarlandığı gibi tarihsel anlamda kanalın gerçek adı Minua Kanalı olmalıdır.

 

Van bölgesindeki diğer tarihsel yapılar gibi, Minua Kanalı da ilk kez 1828 yılında F. E. Schulz ile başlamak üzere Avrupalı araştırmacıların dikkatini çekmiştir. C.F. Lehmann-Haupt 1898/9 yılında bölgede araştırmalar yaparken kanalı da incelemiştir. Daha sonra yayınladığı “Armenian Einst und Jetzt” adlı kitapta (Berlin 1910) kanaldan “halen işleyen su kanalı” olarak söz etmektedir (s. 9). Bu incelemeler sırasında kanal boyunca yerleştirilmiş olan Urartu çivi yazılı metinlerine dikkat çekilmiş, mimari kalıntılar konusuna ise hiç değinilmemiştir.


Kanal, bir arkeolojik kalıntı olarak bölgedeki diğer Urartu su tesisleri ile birlikte ilk kez Baki Öğün tarafından 1968 ve 1969 yıllarında ele alınmıştır (Öğün 1970, s. 28-37, resim 1-28, harita). Türkçe bir kitap halinde yayınlanan bu çalışmanın sonuçları, daha sonra Günter Garbrecht tarafından kendi dilinde tekrar edilmiştir (Garbrecht 1980, s. 308-310). 1987 yılından itibaren ise Oktay Belli, bölgedeki eski su tesisleri konusunda geniş çaplı bir belgeleme çalışmasına başlamıştır. Bu çalışmalar sırasında, Kadembastı’daki kanal duvarları da ele alınmıştır (Belli 1997, resim 7-8). Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde 2006 yılında verilen ve Minua Kanalı ve eski bahçe kültürleri üzerine yoğunlaşan bir yüksek lisans tezi bulunmaktadır.

 

Tüm bu çalışmaların da hiçbirinde kanal boyunca uzanan 2800 yılık kanal kalıntılarından söz edilmemektedir. Toprak set duvarları haindeki bu kalıntılar bugüne kadar belgelememiş ve araştırılmamıştır (Foto 3).



 

Bu raporda yer alan fotoğraflar, bölge ile ilgili araştırmalarım sırasında oluşturduğum arşivden alınmıştır.

 

Gürpınar’daki Başet dağı eteklerinden Van’a su getiren 52,8 km uzunluğundaki yeni kanal, Engil çayını borularla ve köprülerle geçer. Bu yeni tesis nedeniyle Urartu dönemi kanalının da aynı su kaynağından aldığı suyu Van’a taşıdığı sanılmıştır (Öğün 1970, s. 28; Garbrecht 1980, s. 308; Belli 1997, s. 11). Oysa Urartu dönemi için elimizde böyle bir arkeolojik kanıt yoktur. Ayrıca Gürpınar ovasının 2800 yıl önceki durumu da henüz incelenmiş değildir. Başet dağının altından çıkan kaynak suyunun, Urartu zamanında bugünküne göre çok daha geniş alanları kapladığını düşündüğüm batak ve sulak alanlardan nasıl karşıya geçirildiği büyük bir soru işaretidir. Buna göre Minua kanalı üzerine araştırmalar devam etmelidir.

 

Gürpınar ovasını Van’a bağlayan kanal DSi tarafından 1950 yılında işletmeye alındığına göre, Urartu döneminden kalan toprak kanal Van’a su taşımaya devam etmiş olmalıdır. DSi raporlarında “Eski Van şamran sulama kanalına 1963 yılına kadar iyileştirmeye yönelik herhangi bir yapı inşa edilmemiştir.” yazmaktadır. 1963 yılında ise beton kaplamalı yeni bir kanalın inşasına başlanmış, bu inşaat 1967 yılında tamamlanmıştır.

 

Böylece, 2800 yıl boyunca Van’a su taşıyan eski kanalın büyük bölümü zarar görmüş ve kalan kalıntılar da kaderleriyle başbaşa kalmıştır (Foto 4).


Yöresel bir halk türküsündeki "Edremit Van'a bakar, içinden şamran akar." Dizeleri, Minua Kanalı’nın günümüzde Van ile özdeşleşmiş olduğunu göstermektedir. Buna karşın Van’da bu su yapısına gereken önem ve ilgi gösteriliyor denilemez. Kanalın tahrip edilmesi yeni kanalın inşası ile kalmamıştır. Kanalın Van Çimento Fabrikası arkasından geçen bölümüne kent çöplüğü kurulmuş ve Kadembastı’da kayalara işlenmiş bir Urartu yazıtı kayanın içinde define olduğunu sananlar tarafından yok edilmiştir. Eski kanalın kent merkezine ulaşan bölümleri ise yavaş yavaş yok edilmektedir.

 

Ne yazık ki, bugüne kadar Van’daki yetkililer, dünyada bir benzeri daha olmayan Urartu kanalından kalan kalıntılara ilgi göstermemiştir. 2800 yıl Van’a su taşıyan bu tarihsel yapı henüz tescil edilmemiştir.

 

YÜNİPLİĞİ MAHALLESİ’NDEKİ KANAL KALINTILARININ DURUMU
1828 yılında, F.E. Schulz’un araştırmalarından bugüne bilimsel araştırmalara konu olan, ayrıca günümüze kadar işleyen Minua Kanalı, gerçekte Van’ın en önemli turizm değerlerinden biridir. Ancak bugüne kadar eşi benzeri olmayan bu yapının korunup tanıtılması amacıyla herhangi bir çalışma yapılmış değildir. Bu anlamda en azından kanalın Van Havaalanı yakınındaki, ipekyolu’na 800 m uzakta Yünipliği mahallesinde bulunan 700 m’lik bölümü vakit geçirilmeden tescil edilmeli, koruma altına alınmalı ve onarılmalıdır (Foto 5 ve 6).




 

Kanalın bu bölümü, kerpiç ev için toprak alınarak (Foto 7), bahçe için ekim dikim yapılarak, kanal arkasında biriken suları boşaltmak için su arkı açılarak ve yol için olduğu gibi yarılarak (Foto 8) büyük ölçüde tahrip edilmiştir. En son Ocak 2010 sonunda yaptığımız ziyarette kanalın set duvarlarının düzlenerek üzerine bina inşa edildiğini gördük (Foto 9 ve 10).


Set duvarları toprakla yapılmış olan Minua kanalının onarımı için büyük bir yatırım yapılması gerekmemektedir. Yünipliği mahallesindeki söz konusu yerde, kanalın tahrip edilen yerlerinin onarılması, kanalın tam üzerine inşa edilen ve büyük olasılıkla yasal bir ruhsatı olmayan binanın yıkılması ve kanalın bu kesiminin koruma altına alınması büyük bir sorun olmadığı kanısındayım.
Turizm değerleri sayılmakla bitmeyen Van ilinde, eğer bu zenginliğin değeri bilinmemeye ve kültür varlıklarımız sahipsiz bırakılmaya devam ederse bir gün elimizde herhangi bir turizm değeri kalmayacaktır.

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA
Oktay BELLİ, 1995, “2800 Yıldır Çalışan Sulama Kanalı”. Tarih ve Medeniyet 13, istanbul, 53-57.
Oktay BELLİ, 1997, Doğu Anadolu Sulama Kanalları (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, istanbul).
Charles BURNEY, 1972,“Urartian Irrigation Works”. Anatolien Studies 22, Ankara, 179-186.
Günther GARBRECHT, 1980, “The Water Supply System At Tuşpa (Urartu)”. World Archaeology II-3, 306-312.
Baki ÖĞÜN, 1970, Van’da Urartu Sulama Tesisleri ve şamram (Semiramis) Kanalı (Anadolu Yayınevi, Ankara).
 

Sinan Kılıç - Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Anadolu ve Avrasya Araştırmaları UAM, http://avam.yyu.edu.tr/ (Bu rapor, 15 Şubat 2009 tarihlidir.)

RESTORE EDİLDİ AMA...

 

Darende merkezde Tohma çayı üzerinde yer alan ve karayollarınca restore ettirilen tarihi Uzunok Köprüsü daha hizmete açılmadan, üzerinden iş makinesi geçirilmesi nedeniyle tahrip oldu.

Darende kanalizasyon işini alan firmanın üzerinden iş makinesi geçirmesi sonucunda tarihi Uzunok Köprüsü’nün kenar korkuluk taşları yerinden çıkmıştı. Hizmete açılmadan tahrip olan köprünün zarar gören kısımlarının onarılamaması sonucunda taşlar Tohma çayına düşerek kayboldu.

Uzunok Köprüsü’nün iş makinelerinin tahribinden korunması için Karayolları tarafından önlem alınması beklenirken, tahrip olan kısımlarında kısa sürede yeniden restore edilmesi konusunda vatandaşlarda beklenti oluştu.

Malatya Haber, 18.05.2010

AKADEMİSYENLERE SULUKULE ŞOKU

 

Sulukule’de garip şeyler oluyor.

Romanların yerlerinden edilmesinden sonra ortaya çıkan tablodan söz ediyorum.
Yaklaşık 10 gün önce Fatih Belediyesi “kentsel yenileme” çerçevesinde TOKİ evlerinin temel atma törenini gerçekleştiriyor.
Ancak TMMOB Mimarlar Odası’na göre, temel atma töreni, alanda kazılarını sürdüren İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin raporu beklemeden yapılmış.
Mimarlar Odası, “arkeolojik doku göz ardı edilerek yapılacak çalışmaların telafisi mümkün olmayan kayıplara yol açacağı” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuş durumda.
Biz Sulukuye’yi daha çok Romanlardan ötürü tanıdık..
Oysa bu bölge Roma, Bizans ve Osmanlı kalıntılarının olduğu çok değerli bir yer.
Bizans saraylarının kalıntıları, Osmanlı su yolları ve daha nice arkeolojik zenginlik var altında.
Zaten kazılar başlar başlamaz künkler, Roma dönemi seramikler ortaya çıkarılmış. Kuşkunuz olmasın, Sulukule Roma’da olsaydı çoktan “arkeolojik park” ilan edilmişti.
Roma’nın tam göbeğindeki benzer alanlar gibi.

Fatih Belediyesi’nin temel atma töreninden sonra arkeologlar, sanat tarihçileri, mimarlar haklı olarak diken üzerinde.
Bu yüzden “işin erbabı” bir grup geçtiğimiz günlerde Sulukule’de olup bitenleri yakından görmek için harekete geçiyorlar.
Grupta hangi kurumların temsilcileri var?
İstanbul Mimarlar Odası, İcomos-Türkiye (Uluslar arası Anıtlar ve Sitler Konseyi), Arkeologlar Derneği, Europa Nostra, Sulukule Platformu.
Gruptakiler inşaat alanını ziyaret etmek için Fatih Belediyesi’nden “bir saatlik” izin koparıyorlar.
Ancak esas şoku alana girişte bekçinin sözleriyle yaşıyorlar.
“Cep telefonlarına yasak var.”
Düşünün koca koca üniversite profesörlerinin cep telefonlarına Sulukule’ye girerken el konuyor.
Büyük bir olasılıkla iphone’larla fotograf çekilmesin diye.
Icomos Türkiye Başkanı Profesör Nur Akın yaşadıklarına inanamıyor.
Gördüklerine de.
TOKİ inşaatı 5. yüzyılda yapılmış II. Theodosios surlarının hemen dibinde başlamış.
UNESCO’nun 1985 yılında İstanbul’u “Dünya Kültür Mirası” listesine aldığı zaman belirlediği dört alandan biri Theodosius surları.
Diğer üçü ise Sultanahmet, Süleymaniye ve Zeyrek.
İstanbul’un dünyaca ünlü kara surları yani Theodosius surları inşaat nedeniyle tehlikede.
Profesör Nur Akın “Unesco’nun surlardan hemen sonra çizdiği hat yani “tampon bölge” aşılmış” diyor.
Bilim insanlarının paniğini anlamak mümkün.
Neticede tahrip olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dünya kültür mirası.
Bunun Fatih Belediyesi için gerçekten hiçbir anlamı yok mu?
620 konut ile 45 işyerinden oluşan TOKİ binalarını dünyanın en gözde arkeolojik parkı haline gelebilecek bir alana dikmek nasıl bir vizyonsuzluk?
İstanbul’u zenginliklerinden mahrum etmek nasıl bir mantık?
Arkeolojik hazineleriyle İstanbul’a daha çok turist çekmek, şehrin ekonomisine katkıda bulunmak varken bunları TOKİ binalarına kurban etmek yazık değil mi?

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor, 18.05.2010

"O MEZAR ÖNEMLİ..."

 

Malatya Müze Araştırmacısı ve Antropolog Hüseyin Şahin, Malatya'da bir yıl önce bulunan kaya mezardaki verilerin, çevredeki diğer kaya mezarların Geç Roma dönemine tarihlendirilmesi konusunda önemli olduğunu söyledi.

Müzeler Haftası nedeniyle Halk Kütüphanesi Salonu'nda "Malatya-Samanköy Kaya Mezar Odası Temizlik Çalışması" konulu bir sunumda bulunan Malatya Müze Araştırmacısı ve Antropolog Hüseyin Şahin, 6 Ekim 2009 tarihinde Samanköy'de su kanalı çalışması sırasında bulunan kaya mezarın içinde ayna, broş, yüzük çivi, çeşitli küçük boncuk tanesi gibi buluntularla birlikte 4 adet ceset bulunduğunu belirterek, "Malatya ve çevresindeki birçok yerleşim alanında özellikle kayalık alanlarda tek odalı kaya mezarlara ve tepelik alan üzerlerinde de çok miktarda tümülüslere rastlanılmaktadır. Büyük bir ihtimalle bu mezarların bir çoğunun Romalı askerlere ve dönemin zenginlerine ait olduğu düşünülebilir. Anadolu'nun birçok yöresinde çalışma alanımızın bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi ve özelde de Malatya'da bulunan tek odalı kaya mezar odası tip olarak değerlendirildiğinde, tek odalı mezar geleneğinin Doğu Anadolu'da yaygın olarak Urartu sonrasında Hellenistik-Roma dönemlerinde Anadolu'nun batısından geldiği önerilebilir. Akçadağ ilçe merkezi ve Bağ Köyüne yakın köylerde, Doğanşehir-Erkenek civarında, Arapgir İlçesi köylerinde, Darnede ve Kuluncak ilçe köylerinde yoğun bir şekilde kaya mezar odaları tespit edilmiştir" şeklinde bilgi verdi.

Şahin, Samanköy'deki kaya mezar steli üzerinde beş sıra Grekçe yazıtın bulunduğunu ve yazının Türkçe anlamının, "Loukius Fulbios, kendi karısı Gemella anısına / hatırası için diktirdi" şeklinde olduğu kaydetti.

Şahin, "Ölülerin yanlarında çıkan kendi eşyaları ya da ölü hediyeleri de mezarın Geç Roma dönemine tarihlenmesinde yardımcı olan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugüne kadar Malatya ve çevresindeki yerleşmelerde çokça rastlanılan tek odalı kaya mezar odalarının hepsinin soyulmuş durumda olması, Samanköy'de korunmuş mezarda elde edilen verilerin, çevrede Geç Roma Dönemine ait olduğu düşünülen diğer mezarların tarihlenmesinde de önemli olmaktadır" şeklinde konuştu.

Malatya Haber, 18.05.2010

TARİHİ KESMELİK MAĞARALARI TEMİZLENDİ

 

Uzun yıllardan beri Kilis'in vahşi çöp depolama alanı olarak kullanılan tarihi Kesmelik Mağaraları'nın bulunduğu alanın temizleme ve toprak serme işlemi tamamlandı.

 

Kilis Belediye Başkanı Mehmet Abdi Bulut "1991 yılından beri Kilis'te vahşi çöp depolama alanı olarak kullanılan tarihi Kesmelik mağaralarının bulunduğu alanı çöplerden arındırarak temizliğini tamamladık. Kilis'in yıllardan beri kanayan yarası olan ve çevreyi sürekli tehdit eden kirlenmeyi de bu şekilde önlemiş olduk. Ayrıca bu bölgede çöplerden arındırılan alanın üzerine toprak örtülmüş, çöp yoğunluğu olan alanlara gaz bacaları yerleştirilmiş ve kısa zaman içerisinde de ağaçlandırılmasını yaparak burayı yeşil alan olarak değerlendirip Kilis'in güzide bir mesire alanı olarak halkımızın hizmetine sunacağız" dedi.

Kilis Kent Haber, 18.05.2010

TARİHİ EVLER RESTORE EDİLİYOR

 

Ordu'nun Taşbaşı Mahallesi'nde yüzyıl başından kalma Osmanlı mimarisini yansıtan tarihi evler tek tek restore ediliyor.

 

Ordu Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen, Türk kültürü açısından büyük önem arzeden tarihi evlerin tek tek tespit edilerek restore edilmesi için yoğun bir çalışma içerisine girdiklerini söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca 2010 yılında 2'si Merkez, 3'ü Fatsa ve 3'ü Ünye'de olmak üzere 8 tarihi evin restore edileceğini, her yıl diğer tarihi evlerin restore edileceğini vurgulayan Gülderen, "Biz Bakanlık olarak mülk sahiplerine proje ve uygulama desteği veriyoruz. Tescilli yapıya sahip mülk sahipleri her yıl Ağustos ayına kadar evlerinin restorasyonu için Bakanlığımıza başvuru yapıyor. Bakanlık mülk sahiplerine proje ve uygulama desteği veriyor. Bu çalışma ile yıkılmaya yüz tutan tarihi evler her yıl tek tek yenileniyor ve gelecek kuşaklara aktarılan bir kültür değeri ortaya çıkıyor" dedi.

Ordu Kent Haber, 17.05.2010

KİTABELER GÜNYÜZÜNE ÇIKARILSIN

 

  

 

Özellikle yaz aylarında ziyaretçi akınına uğrayan Bayburt Kalesi'ni gezen ziyaretçiler karşılarına çıkan ve Osmanlıca yazıldığı söylenilen bu kitabelerin anlamını merak ediyor.

 

Kalenin değişik yerlerinde bulunan kitabelerde yazılan yazıların vatandaş tarafından okunamamasından dolayı bu kitabelerin Türkçelerinin yazılarak yanlarında levha olarak asılması isteniyor.

 

Osmanlı döneminde kalenin dış yüzeylerinde mor, yeşil ve firuze renkli çinilerin kullanılmış olmasından dolayı da "Çinimaçin Kalesi" ismi verildiği bilinen tarihi kalede bu yazıların gün yüzüne çıkmamış olmasından yakınan vatandaşlar, bu kitabelerin Türkçeleştirilmesini istiyorlar.

 

Yıllardan beri kaleye çıkıp indiğini ve her çıktığında bu kitabelerle karşılaştığını ve bu kitabelerde ne yazdığını merak ettiğini söyleyen Sabri Dündar, "Bugüne kadar bizde merak konusu oldu. Herkesin de dikkatini çekiyor. Kalenin tarihçesi mi yoksa çinilerle her hangi bir şey mi? Bunların bir Türkçesi yazılıp yan tarafında levhayla asıldığı zaman buraya çıkan herkes Türkçesine bakarak buradaki kitabelerin ne olduğu bilir. Yıllardan beri bunun özleminin içerisindeyiz" diye sitemde bulundu.

Bayburt Kent Haber, 17.05.2010

KYME NE SÖYLEYİM, KYME NE DEYİM?

 

“Burada korkunç şeyler oluyor!..


Foça’daki arkeolojik kazıların başkanı Prof.Dr. Ömer Özyiğit, Foça Çevre Platformu (FOÇEP) tarafından Reha Midilli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen bölgenin çevresel sorunları ile ilgili forumda yaptığı konuşmasını bu cümle ile bitirdi. Yürümesini güçleştiren dizlerindeki sorun nedeniyle “Hocam, mikrofonu getirelim bulunduğunuz yerden de konuşabilirsiniz” sözlerine rağmen, zorlukla çıkabildiği yüksekçe sahnede yapmayı tercih etti konuşmasını. Sözlerini, salondaki az sayıda da olsa herkesin yüzlerine bakarak söylemeyi tercih etti. Kısa konuştu, ama öyle sözler etti ki...


“Batı Anadolu’daki en eski yerleşim yeri yok ediliyor. Burasının sanayi bölgesi ilan edilmesi baştan yanlıştı zaten. Şimdi sanayi kuruluşlarına yer açabilmek için 3 bin yıllık antik Kyme kenti yok ediliyor. Kyme iyice sıkıştı. Buna hep birlikte karşı durmalıyız…”


Ömer Özyiğit hoca’nın çıkan buluntulardan tarihinin Yontma Taş Çağı’na kadar gittiğini söylediği Kyme antik kenti, 12 kentten oluşan Ailos birliği/ülkesinin en büyük antik kenti imiş bir zamanlar. Kazılarda çıkan onlarca mezardan kentin büyük bir nekropol (toplu mezar bölgesi) olduğunun görüldüğünü söylüyor Ömer Hoca. Bölgede gübre fabrikası ile başlayıp demir-çelik fabrikaları ile devam eden yapılaşma ve sanayi kirliliği, antik kenti yok oluşun eşiğine getirmiş. Şimdi bölgedeki birçok demir-çelik tesisi ve bunların cüruf döküm alanı Kyme antik kentinin sınırları içerisinde. Kyme’nin antik limanının uzandığı Nemrut Körfezi’nde 1. derece SİT alanına yapılan iskeleler büyümüş, zamanla liman halini almış. Şu anda körfezde 7 iskele var. LPF dolum tesisleri, kömür kırma eleme tesis ve depolarının yanı sıra geçtiğimiz günlerde ÇED olumlu belgesini alan ENKA termik santral projesi de, ya Kyme’nin sınırları içerisinde ya da antik kente komşu sanayi işletmeleri.


TARİH ÜZERİNE CÜRUF TEPESİ
Özellikle demir-çelik fabrikalarının yarattığı kirlilik artık trajikomik olaylar yaşanmasına yol açıyor. Habaş, İDÇ, Ege Çelik, Kocaer, Kardemir, Kılıçlar demir-çelik fabrikaları halen cüruf ve atıklarını Kyme’nin 2. ve 3. derece sit alanına döküyorlar. Çoğu yerde 5-6 metreyi geçen bu cüruf yığınlarının altında gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen 3 bin yıllık bir tarih yatmakta. Barbarlık boyutuna varan bu kıyıma nasıl izin verildiği hala bilinmiyor. Kyme kazı heyetinin bu cürufların döküldüğü bölgede yapılmasını istediği kazı için geçtiğimiz günlerde Biçerova’da başlayan sondaj çalışmaları çok zor yürüyor. Çünkü 6 metreyi bulan cürufların altından toprağa ulaşmak için önce bu 6 metrelik cürufu kazmak gerekmiş! Toprağı bulduktan sonra yapılan 3 metrelik bir kazı sonrası antik kentin yapılarına ulaşılabilmiş! Yine antik kentin içinde kocaman bir liman depolama bölgesi inşa eden Nemport, her geçen gün alanını genişletmek için çalışıyor. Şirketin idari bina yapacağım diye izin almak için başvurduğu 10-20 dönümlük alanda üstünkörü yapılan bir kazıda bile çok önemli buluntular ortaya çıkınca, şirket bu sevdasından vazgeçmek durumunda kaldı.


KYME’DEN KURTULMA KAZILARI
Kyme’nin geniş bir alana yayılan 1. derece sit koruması, geçtiğimiz aylarda küçültüldü. Kimi düzlükte kalan ve sanayi kuruluşu yapılmaya ya da tesisleri genişletmeye elverişli alanlar, 1. dereceden 2.-3. derecelere düşürüldü. Antik kent Nemrut Limanı’nı gören tepeden, limana kadar olan kısma kadar sıkıştırıldı. Bu koruma derecesi düşüklüğünün hangi bilimsel ölçütlere göre alındığını bilen yok. Bilinen ise bölgede yapılan kazılara yine bölgedeki sanayi kuruluşlarının sponsorluk yaptıkları! Koruma dereceleri düşürülüp adeta sanayicilerin yağma sofrasına sürülen alanlardaki buluntuların geleceği belirsiz durumda. 26 yıldır bölgede kazılarını sürdüren İtalyan arkeologların çalışmaları da Türk meslektaşları dahil kimseyi tatmin etmemiş görünüyor. Büyük sanayi kuruluşlarının sponsorluğunda yapılan bu kazıların, Kyme’yi kurtarmak için değil sanayilerin gözünü diktiği alanların Kyme’den kurtulması için yapıldığı görüşü hakim bölgede.


KİME NE SÖYLEYİM?..
Kyme’nin üzerine inşa edilen sanayi tesislerinin içerisinden geçtikten sonra, Nemrut Körfezi’ne sapan toprak yoldan denize ulaştığınızda antik limanın kalıntıları ile karşılaşırsınız. Devasa taşlarla örülü antik liman ve üzerini otlar bürümüş liman yolu, Ege’nin dalgalarına binlerce yıldır dayanmış. Antik liman yolunda otların arasında kaybolmuş devrik bir mermer, bir zamanlar burada önemli bir yapının olduğuna işaret ediyor. Kıyıya çekilmiş birkaç balıkçı teknesini geçtikten sonra antik limanın üzerindesiniz artık. Devasa taşlarla örülmüş antik limanın sahili ise kumlarla değil, adeta 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren Kyme’den kalan binlerce kırık dökük buluntularla örtülmüş sanki. Sahil, antik kentin merkezine yakın bir yerde, “Kazı alanında piknik yapmak yasaktır” yazan bir tabela ile ayrılmış. “Tabelanın bu yanı ile ötesi arasında ne fark var” diye soruluyor gezi grubuna katılan arkeologlardan birisine; yanıt sessizlik... Bu kırık-dökük tarihi buluntuları bile görmek, Kyme’de yaşanan talanı ve yıkımı gözler önüne sermeye yetiyor. Antik kentin otlarla örtülmüş merkezi de kaderine terk edilmiş izlenimi veriyor insana. Buradan çıkarılan eserlerin İzmir’in eski arkeoloji müzesindeki (Aya Vukla Kilisesi) depolarda unutulduğunu, bunların hırsızlar tarafından yağmalandığını; bir kısmının da çocukların, hayvanların ayakları altında kırıldığını yıllar öncesinden yazan bir gazeteci olarak (25.10.2002, Evrensel), Kyme’nin bu son hali, adını da çağrıştıracak şekilde bir halk türküsünün son mısralarını akla getiriyor: “Kime ne söyleyim, kime ne deyim?!.”

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 17.05.2010

YERİN 6 METRE ALTINDA EMİR MEZARI

 

 

Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'ne bağlı Taşkınpaşa Köyü'ndeki tarihi Taşkunpaşa Türbesi yerin metrelerce altında olması dikkat çekiyor.

 

Eratna Beyliği döneminde Kayseri emiri olarak görev yapan 2'nci Kılıçarslan'ın torunu Mahmut Zahirettin'in oğlu olan Taşkunpaşa'nın mezarı, yerin yaklaşık 6 metre altında bulunuyor.

 

Köy muhtarı Mehmet Aydın, 1200'li yıllarda Taşkınpaşa Köyü'nü o dönemin en önemli ilim merkezi haline getiren ve medrese yaptıran Taşkunpaşa'nın kendisi ile aynı ismi taşıyan caminin, alt bölümünde yumuşak tüf kayaya oyulan alanda yerin yaklaşık 6 metre altına gömülü olduğunu belirtti. Aydın, Taşkunpaşa'nın mezarının 6 metre alt bölümde bulunma nedenine ilişkin olarak, hayattayken mütevazi bir yaşam süren Taşkunpaşa'nın öldükten sonra şaşalı bir yerin dışında tamamen mütevazı ve dikkatlerden uzak bir alanda gömülmesini istediğine inanıldığını söyledi.

Radikal, Haber: Ahmet Korkmazer, 17.05.2010

TARİHİ ARAZİYE OTEL YOK

 

Koruma Kurulu, Nazilerden kaçan mülteciler için inşa edilen sığınma evi arazisine otel yapılmasına izin veren imar planı tadilatını onaylamadı.

2. Dünya Savaşı’nda Nazilerden kaçan mültecilerin sığınması için inşa edilen ve Kızılay’ın 2008’de mülkiyetini Elumatec AŞ’ye devrettiği Etiler’deki araziye “otel” yapılmasına ilişkin proje, koruma kurulunca reddedildi. Kurul projeye ilişkin verdiği raporda, “Tüm kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ile gerçek-tüzelkişilerin koruma kurulunun kararına uymak zorundadır” şerhi koydu.

Kızılay, Birleşmiş Milletler’in (BM) 2. Dünya Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçarak, Türkiye’ye sığınan mültecilerin yaşaması için inşa edilen Etiler’deki sığınma binasını 2008’de açtığı ihaleyle 25 yıllığına 35.5 milyon Avro’ya Elumatec AŞ’ye devretmişti. Devir işlemlerinin ardından şirket, binada yaşayanları önce tahliye etmiş, ardından da yaklaşık 2 bin 453 metrekarelik araziye otel ve turistik tesis inşa etmek, arazinin inşaat hakkını yükseltmek ve 21.5 olan inşaat yüksekliği sınırını kaldırmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) imar planı tadilatı başvurusunda bulunmuştu.

İBB Meclisi’nde Kasım 2009’da görüşülen ve karara bağlanan plan tadilatı raporunda emsalin 2.70’ten hesaplanması ve yüksekliğin 36.50 metre ile sınırlandırılmasına karar verilmişti. Plan değişikliği raporunda Akmerkez’in karşısında bulunan arazinin “Boğaziçi Sit Alanı Etkilenme Bölgesi”nde kaldığı ve değişikliğin Boğaziçi Yasası ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında değerlendirilmesine dikkat çekilerek, planlara “İstanbul 3 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca (KVTVKK) onaylanmadan uygulama yapılamaz” şerhi koyuldu. Plan değişikliğindeki şerh nedeniyle dosya İstanbul 3 Numaralı KVTVKK’ye gitti. 6 Nisan 2010’da konuyu karara bağlayan kurulda, “...İmar planının üzerinde imar hakkı talep edilmesi, çevre yapılara emsal teşkil edici nitelikte olması ve plan bütünlüğünü bozucu niteliği nedeniyle değişikliğinin uygun olmadığına karar verildi” denildi.

Cumhuriyet, Haber: Deniz Tatarer Temur, 17.05.2010

SULTAN ALADDİN'İN SARAYI KUBADABAD ORTAYA ÇIKIYOR

 

Beyşehir Gölü kıyısında bulunan Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad’ın yazlık sarayı Kubadabad, kazı ve restorasyon çalışmalarıyla gün yüzüne çıkıyor. Kazı Başkanı Prof.Dr. Rüçhan Arık, “Saray mensuplarının kaldığı yer ya da misafirlerin ağırlandığı bir alanı ortaya çıkardık. Kubadabad, bugün Türk-İslam dünyasında kazısı yapılmakta olan tek Selçuklu sarayıdır. Kazıda çıkacak sonuçlar, Osmanlı saraylarının Selçuklu mimarından ne kadar etkilendiği konusunda bize yeni bilgiler verecek” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 17.05.2010

MODERN VE ÇAĞDAŞ USTALAR

 

Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde önemli bir sergi açıldı.

Adı; Warhol’dan Hirst’e Dünya Sanatının Modern ve Çağdaş Ustaları.
Kimler var bu özlü sergide?
Arman, Alighiero e Boetti, Lucio Fontana, Keith Haring, Damien Hirst, Robert Indiana, Anish Kapoor, Lee Hyo Jae, Roberto Matta, A.R. Penck, Gerhard Richter, Mimmo Rotella, Victor Vasarely, Tom Wesselmann, Andy Warhol.
Arman’ın gitarları, bir müzik aletinin bende uyandırdığı duygular açısından elbette öne geçiyor.
Gitarlar ve Fırçalar’ı, Gitarları.
Boetti’nin işlemelerinin önünde uzun süre kalabilirsiniz, çünkü şifreyi çözüp mesajı ancak öyle anlayabilirsiniz.
Sanatçının sanatçıyı etkilemisinin örnekleriyle doludur dünya sanat tarihi. Calder da öyle.
1930 sonbaharında Mondrian’ın atölyesini ziyaretten sonra şöyle der:
“Bu tek ziyaret büyük bir sarsıntı yarattı bende -her şeyi başlatan da o sarsıntıydı. Artık otuz iki yaşında, soyutta resim yapmak ve çalışmak istiyordum.”
Haring’in gözde hayvanı yılan. Yılan ve Piramid’i çok sevdim.
Hirst’ün kelebekleri, yaşamla ölüm arasındaki ürpertici köprüyü anımsatıyor.
Bir kalbin içindeki gerçek kelebekler, pembe bir zemin, kendi yaptığı bir çerçeve.

Hockney’in Palyaço’su bir tiyatrodan çizilmiş.
Indiana, “Ben Amerikalı bir gösterge ressamıyım,” diyor.
Sergideki Hope yapıtını görmelisiniz, devrilmiş “O” belki umudun bütün türevlerini, gerçekleşmemesini özetliyor.
Jenkell’in kırmızı ve mor bonbonları, şeker isteğini artırıyor.
Katalogdaki yazı onu çok iyi anlatıyor:
“Portakal Galeri’si Laurence Jenkell’in şekerlemelerini sergileyerek bizi Grimm Kardeşlerin masalındaki Hansel ile Gretel gibi büyülü bir dünyaya sürüklüyor. Duvarların çöreğe, pencerelerin de şekere dönüştüğünü hayal etmeye başlıyoruz.
Harikalar diyarına hoş geldiniz!”
Hyo’nun çivilerden yapılmış yapıtı, beni çok etkiledi.
Katalogdaki uyarı beni daha da tahrik etti:
“Bu erotik formu okşamaya kalkarsak, çivileri görünce elimiz duraksayıverir.”
Lihong’un elmalarına gelince... Çalışma odamda bulunmasını isterdim.
Modernle geleneği bağdaştıran anlayışı beni çekti. Modern bir elma figürünün içinde geleneksel bir çini.
Man Ray’ı ihmal etmek bir sanat severe yakışmaz.
Matta da görülmeli.
Opie’nin sanat tarihine göndermeler yapan yapıtı sanatçı alışverişini simgeliyor.
Poliakoff’u görünce soyutun ne demek olduğunu daha derinlemesine anlayacaksınız.
Niki de Saint Phalle’nin Üçleme’si, bir sanatçının yaşadıklarını sanatına nasıl yansıttığını göstermesi bakımından ilgi çekici.
Warhol’a sergide zaman ayırın. Joseph Beuys’un Portresi’ni görün.
Dolar karşısında hayranlığınız artacak.
Ama oyuncak serisinden Papağan’ı ne çok sevdim.

Sergi, sanat konusunda bilginizi artıracak, yeniden düşünmenizi sağlayacak.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 17.05.2010

DISCOVERY CHANNEL 'LAGARİ HASAN'I UÇURAMADI





Dünyaca ünlü belgesel kanalı ‘Discovery Channel’da yer alan Mythbusters programında, ‘İlk insanlı uçuşunu yaptığı varsayılan Lagari Hasan Çelebi’nin roketi, bugünün tekniğiyle yeniden üretilip ateşlendi. Ancak sonuç hüsrandı: Hem roket hem de Hasan Çelebi’yi temsil eden manken parçalanmıştı. O zaman nasıl oluyordu da 1633’te Hasan Çelebi, kendi icadı olan kanatlarla kuşlar gibi süzülerek denize inebiliyordu?

 

Önceki gün Discovery Channel’i seyredenler ilginç bir sürprizle karşılaştılar. Kanalın en eğlenceli programlarından biri olan Mythbusters’da ‘roketman’ başlığıyla bildik bir tarihi olay yeniden canlandırılıyordu. Anlaşılan, Discovery’ciler, bizim efsane kahramanımız Lagari Hasan Çelebi’yi daha yeni keşfetmişlerdi. ‘Roketman,’ Sultanahmet Camii’in önünden roketle havalanıyor, gökyüzünde bir süre süzüldükten sonra kanatlarını kullanarak yine aynı yere iniyordu. Hemen arkasından aynı şeyi Okan Bayülgen de yapıyordu, ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ filmindeki görüntüleriyle.

Zayıflıktan Lagari
Bilenler bilir, efsanenin kaynağı şu bizim sevimli seyyahımız Evliya Çelebi’den başkası değildir. Çelebi, ünlü Seyahatname’sinin birinci cildinde Dördüncü Murat’ın kızı Kaya Sultan’ın doğduğu gece Sarayburnu’nda düzenlenen şenlikleri anlatır her zamanki eğlenceli üslubuyla. Takvimler 1633 yılını göstermektedir ve tahmin edilebileceği gibi herkesin keyfi yerindedir. Şenlikler sırasında, zayıflığı dolayısıyla ‘Lagari’ diye anılan Hasan Çelebi de kendi hazırladığı roketle havalanır. Bir süre havada süzülür ve barutu bitince de, önceden hazırladığı kanatları kullanarak denize iner. Hasan Çelebi’nin roketle ne kadar yükseldiği konusunda rivayetler muhteliftir. Kimine göre bin metre, kimine göre ikibin beşyüz metre...

Benzerini yaptılar
Mythbusters ekibinin günümüzün teknik imkanlarıyla yeniden denemeye çalıştığı işte bu uçuştu. Önce uzun uzun bunun mümkün olup olamayacağını tartıştı ekip elemanları. Arkasından, eldeki mevcut bilgilerle, bizim Hasan Çelebi’nin kullandığına benzer bir roket yaptılar. Roketin içine bir paraşüt, Hasan Çelebi’yi temsilen de bir manken koydular. Mankenin Hasan Çelebi’ye benzemesi için bıyık takmayı ve o günün şartlarına göre giydirmeyi ihmal etmediler tabii ki.

5 metrede düştü
Arkasından da kontrol odasına girip roketi ateşlediler. Roket sahiden de havalanmış ama az biraz yükseldikten sonra kontrolden çıkarak üç-beş metre öteye düşüvermişti. Mythbusters ekibi hemen roketin yanına koşacak, hem roketin hem de Hasan Çelebi’yi temsil eden maketin parçalandığını göreceklerdi. Çıkan sonuç netti: 1633’te böyle bir deney yapılamazdı, zihnimizi ve hayal gücümüzü zorlayarak yapıldığını kabul edeceksek şayet, Hasan Çelebi’nin sağ kalabilmesi mümkün değildi. Öyle süzüle süzüle Sinan Paşa Sarayı’nın önünde dalgalarla kucaklaşması ise tamamiyle ihtimal dışıydı.

Mübalağa uzmanı
Yaptığımız küçük bir araştırma, Lagari Hasan Çelebi ile ilgili tek bilginin Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde yer aldığını gösteriyor. Bunun dışındaki hiçbir Osmanlı kaynağında böyle bir kişiden de, böyle bir deneyden de söz edilmiyor. Eh, bilenler bilir, Evliya Çelebi iyidir hoştur da, nasıl demeli, mübalağa konusunda da elini hiç korkak alıştırmamıştır. Anlattığı öyle şeyler vardır ki, sevimli bir tebessüm eşliğinde okunabilir ancak...

Norveç’ten haber
Ancak, aradan yüzyıllar geçtikten sonra nasıl olmuşsa olmuş bu bilgi, Norveç Havacılık Müzesi mahreciyle dünya basınında patlayıvermiştir. ABD’de yayınlanan Weekly World News isimli dergi, Norveç Havacılık Müzesi Müdürü Mauritz Roffavik’e dayanarak, dünyada ilk insanlı uzay uçuşunu Hasan Çelebi isimli bir Osmanlı Türk’ünün yaptığını yazacaktı. Dergiye göre, Hasan Çelebi, barutla çalışan iki katlı roketi 1633’de ateşlemiş, 2.5 kilometre yükselen roket daha sonra denize düşmüştü.

6 da küçük motor
Norveç Havacılık Müzesi Müdürü Mauritz Roffavik, daha teknik bilgiler vermekten de kaçınmıyordu. Buna göre, Hasan Çelebi’nin roketinin ana motorunun çevresinde altı küçük motor daha vardı ve bu küçük motorlar, roketi havaya yükselten ilk kademeyi oluşturuyordu. Roffavik, “İlk kademede yer alan bu roketlerin yakıtı tükendiğinde, ikinci kademeyi oluşturan ve daha büyük olan ana motor devreye girdi ve roketin daha da yükselmesini sağladı” diyecekti. Gerisi de Evliya Çelebi’nin anlattığı gibiydi zaten: Roket 300 metre yükseldiğinde Hasan Çelebi roketi terk ederek, bir tür paraşüt yardımıyla yavaşça denize inecekti.

İnsanlı ilk uçuş
İşin daha da ilginç tarafı, ABD’deki ünlü Smithsonian Enstitüsü Uzay Araştırmaları Bölümü Başkan Yardımcısı Frank Winter da bunu doğrulamış, “Türk roket adam Hasan Çelebi’nin 1633’teki denemesi şimdiye kadar kayıtlara geçen ilk insanlı uçuş denemesidir” demişti.





Evliya Çelebi, o geceyi ünlü Seyahatname’sinde şu sözlerle anlatıyor: “Murad Han’ın Kaya Sultan isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu. Bu Lagari Hasan elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişek icad eyledi. Sarayburnu’nda Hünkar huzurunda fişenge bindi ve şakirtleri (yardımcıları) fitili ateşlediler. Lagari, ‘Padişahım seni Huda’ya ısmarladım. İsa Nebi ile konuşmağa gidiyorum’ diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer fişekleri ateşleyip ruy-u deryayı (deniz yüzeyini) çırağan eyledi (aydınlattı). Fişengi kebirinin (büyük roketin) barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya indi ve padişahın huzuruna geldi. Zemini bus ederek (öperek), ‘Padişahım, İsa Nebi sana selam söyledi’ diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsan olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı.”

Yaptığını, yapamadılar
Lagari Hasan Çelebi’nin kendi yaptığı roketle kendini fırlattığı o müthiş deneyini, 477 yıl sonra ünlü belgesel kanalı Discovery Channel gerçekleştirdi. Temsili mankene, Hasan Çelebi’ye benzetmek için bıyık bile taktılar ama uçurmayı başaramadılar. Oysa Lagari Hasan Çelebi, Evliya Çelebi’nin anlatımına göre barutunun gücü yettiğince gökyüzüne yükselmiş, düşerken de takma kanatları kullanıp denize inmiştir. 1633 yılındaki o müthiş gün de gravür ve resimlere böyle yansımıştır.

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 17.05.2010

ANTİK EFES'E DÜNYA KİMLİĞİ



Efes Antik kentinin gelişimine ve uluslararası tanıtımına katkıda bulunması hedeflenen “Efes Vakfı”nın kuruluş çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Avusturya Bilim ve Araştırma Bakanı Dr. Beatrix Karl birlikte duyurdu.

 

Toplantıya, Vakfın kurucularından Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık, Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Yöneticisi ve Efes Antik Kenti Kazı başkanı Doç.Dr.Sabine Ladstatter katıldı.


Vakfın, Efes Antik Kenti geleceği için önem taşıdığına dikkati çeken Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Bu topraklardaki her taşa, her çiçeğe her bitkiye sahip çıkıyoruz. Tüm kalbimizle biliyoruz ki gelecek bin yıllarda insanlığın ortak zenginliği olacaktır” dedi. Konuk Bakan Dr. Beatrix Karl’da, “Bu proje Avusturya’nın yurt dışındaki en büyük bilimsel projesi. Avusturya bu projenin önemine inanmazsa bu katkıyı yapmazdı. Daha kazılacak çok yer var. Bu çalışmalarla hem bilim hem de arkeolojide farkındalık yaratmalıyız. Efes antik kentini en büyük turizm yerlerinden biri haline getirmeliyiz. İnsanların buraya yakınlaşmasını sağlamalıyız” diye konuştu.

Milliyet Ege, Haber: Latif Sansür, 17.05.2010



******


EFES'İN 10 BİN YILLIK TARİHİNE 3 HOLDİNGTEN ÇOK ANLAMLI DOKUNUŞ

 

Efes Antik Şehri, sadece yüzde 15’lik kısmı ortaya çıkarılabilmiş olsa bile her yıl 2 milyon turist çekiyor. Şehrin henüz arkeolojik olarak dokunulamamış kısımlarının gün yüzüne çıkarılabilmesi ve Efes’in tüm dünya tarafından tanınan en önemli turizm lokasyonu olması için Borusan, Eczacıbaşı ve Doğuş Grubu liderliğinde Efes Vakfı kuruldu. Vakıf her yıl 1 milyon euronun üzerinde bir gelir yaratarak kazı çalışmalarına destek olacak.

 Efes Antik Kenti, Troya’nın hazin sonundan kaçanlar tarafından kuruldu. Antik kentin tarihi MÖ 8 bin yılına kadar uzanıyor. Yani tam tamına 10 bin yıl geriye gidiyor. Bölgede farklı tabakalar halinde neolitik çağdan Grekler, Romalılar ve geç antik dönem Hıristiyanlığına kadar uzanan geniş bir yaşam skalasından izler bulmak mümkün.

Bölgede kazılar 1863 yılında İngilizler tarafından başlatıldı. Ancak finansal zorluklar nedeniyle sekteye uğradı ve sonra bayrağı 1893 yılında Avusturyalılar aldı. Ağırlıklı olarak yabancı bilim adamlarının gayreti ile 1956 yılında antik kentin bazı bölümleri açığa çıkarılabildi. Kazı çalışmaları halen devam ediyor. Düşünebiliyor musunuz 117 yılda Efes Antik Kenti’nin sadece yüzde 15’lik bölümü gün yüzüne çıkarılabildi. Henüz keşfedilmeyi bekleyen devasa bir şehir ve liman bulunuyor. Tüm bu çalışmalar ise bugüne kadar Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün yıllık 600 bin euroluk fonu ile yürütülüyordu.

Borusan liderliğinde Eczacıbaşı ve Doğuş grupları bir anlamda Türkiye’nin ayıbına son verdiler ve Efes Vakfı’nı kurdular. Yaklaşık 1 milyon euroluk başlangıç bütçesiyle hayata geçirilen Efes Vakfı, antik kentteki kazı çalışmalarına destek olmak, kentin daha rahat ziyaret edilmesini sağlamak ve uluslararası tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Vakıf, antik şehrin kısmen kazılmış ve halihazırda ziyarete kapalı kısımlarındaki kazı çalışmalarına ivme kazandırmayı hedefliyor. Ayrıca antik şehir hakkında yayımlanan tüm araştırmaların içinde yer aldığı bir dijital arşiv oluşturulacak. Ve Efes Antik Şehri’nin çok daha geniş bir tabanda tanıtımı için kampanyalar düzenlenecek. Efes Antik Şehri hakkında bir evrensel bilinç oluşturulmasına çaba gösterilecek.

Faaliyetine başlayan Efes Vakfı’nı tanıtmak için Efes Antik Kenti’nde bir toplantı düzenleyen Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı ve Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık, antik kenti dünya turizm liderleri arasına sokmak istediklerini söyledi. Misyonlarını antik kentin geliştirilerek korunması için fon yaratmak ve tüm dünyaya tanıtım konusunda faaliyet göstermek olarak tanımlayan Kocabıyık, “Birincisi Efes’i çağdaş ve modern uygulamaların sunulduğu bir vitrin haline getirmek istiyoruz. Bu çalışmalar sadece antik kentle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda yöredeki Osmanlı ve diğer medeniyetlerden kalan eserleri de kapsayacak. Ayrıca özel bir Efes arşivi ile dijital bir kütüphane kuracağız” dedi. Kocabıyık, “Hedefimiz buradan ziyaretçinin memnun ayrılması ve burayı tanıtıp tavsiye ederek bizim elçimiz olmasıdır. Son olarak da Efes için küresel bir tanıtım fonu oluşturacağız. Bunun için sempozyum, konser ve sergi gibi fonksiyonel yöntemlerin yanı sıra dijital olanakları ön planda tutan eylem planımız var” şeklinde konuştu.

Efes Vakfı’nın yönetiminde Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık, Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, Borusan Kültür Sanat Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi, M-D Gertner GmbH Başkanı Alexander E. Gertner, VIP Tourism Başkanı Yasemin Pirinçcioğlu, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü yöneticisi ve Efes Kazı Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstatter, Viyana merkezli Efes Dostları Cemiyeti Başkanı DI Dr. Albert Hochleitner ile Türkiye Efes Müzesi Müdürü Cengiz Topal bulunuyor. Vakfın onursal başkanı ise Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay.

Efes Antik Kenti’ni her yıl 2 milyon kişi ziyaret ediyor. Giriş ücreti 20 TL olarak belirlenmiş. Şehrin içinde Yamaç Evler bölümü var, oraya ayrıca 15 TL daha vererek girebiliyorsunuz. Efes’e gelen her 3 kişiden biri Yamaç Evler’i de ziyaret ediyormuş. Yani kabaca 50 milyon lira yapar. Efes Antik Şehri’nde ayrıca yaz döneminde önemli konserler de oluyor ve buradan da çok önemli bir gelir yaratılıyor. Müze Kart’la indirimli gelenleri ve öğrenci girişini düşerseniz, Efes Antik Şehri’nin yıllık gelirini kabaca 30 milyon lira olarak tahmin edebiliriz. Ne yazık ki ziyaretçilerinden 30 milyon TL üreten Efes Antik Şehri’ne devletin harcadığı para topu topu 2 milyon TL. Bu paranın da büyük bölümü personel maaşlarına gidiyor. Yani Ankara, Efes’in tüm ihtişamından yararlanıyor ancak onun ihtiyacı olan desteği sağlamıyor. Efes Antik Şehri’ne Avusturya’nın sahip çıkması, kazı çalışmalarını finanse etmesi aslında Türkiye’nin ayıbıdır. Önde gelen 3 büyük grup desteği ile şimdi büyük bir boşluğu dolduracak. Ancak Hükümet’in de Efes’ten gelen parayı genel bütçeye atmak yerine hiç olmazsa yüzde 10’unu bilemediniz yüzde 5’ini yine Efes’e iade etmesi, kazı çalışmalarına destek olması gerekir diye düşünüyorum. Sonuçta bu bir harcama da olmayacak yatırım olacak. Çünkü Efes Antik Şehri ihtişamı ile ortaya çıktıkça harcadığının 10 mislini geri alabileceği bir yatırım aracına dönüşecek.

Vatan, Yazı: Ercan İnan, 18.05.2010

BİZANS MEZARI İÇİN YAHUDİ İSYANI

 

 

İsrailli yetkililerin Aşkelon kentindeki bir tıp merkezine bombaya karşı dayanıklı bir acil servis inşa etmek için yaptığı kazıda çıkan antik mezarlık ülkede isyan yarattı.

 

Barzilai Tıp Merkezi’nin çevresindeki mezarlığın kutsal sayılması gerektiğini öne süren aşırı dinci Yahudiler, iki gündür polisle çatışıyorlar. Ceset kalıntılarını başka bir yere nakletmek isteyen İsrailli yetkililer ise antik mezarlığın Yahudilere değil Bizanslılara ait olduğunu savunuyor.

Önceki gün çıkan olaylarda 30 kadar aşırı dinci gösterici tutuklandı. Sağcı Başbakan Binyamin Netanyahu, aşırı dincilerin protestosuna rağmen acil servis inşasının halkın yararına olduğunu açıkladı. İnşaat alanındaki engelleri aşmaya çalışan aşırı dinci Yahudiler insan kalıntılarının naklini engellemek için yollara barikat kurdu.

Hürriyet, 17.05.2010

KARUN HAZİNELERİ UŞAK'TA KALACAK

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, korozyona uğrayan Karun Hazineleri'nin bakımının Uşak'ta yapılacağını ve eserlerin Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmeye devam edeceğini söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bir dizi incelemelerde bulunmak üzere Uşak'a geldi. Dün akşam saatlerinde kente gelen ve geceyi Uşak Üniversitesi Sosyal Tesisleri'nde geçiren Günay, sabah saatlerinde müzeler kompleksine dönüştürülmesi planlanan tarihi tren garında incelemelerde bulundu. Uşak Üniversitesi Bir Eylül Kampüsü'nü de gezen Bakan Günay, üniversitenin önemli yatırımlara imza attığını ve gelişmeye açık bir yapıya sahip olduğunu söyledi. Rektör Prof.Dr. Adnan Şişman'dan üniversitedeki çalışmalar hakkında bilgi alan Günay, memnuniyetini dile getirdi. Uşak Valisi Özdemir Çakacak, Milletvekili Nuri Uslu, İl Emniyet Müdürü Cafer Şahin, AK Parti İl Başkanı Hilmi Alper ve diğer protokol üyeleri ile birlikte daha sonra tren garında incelemelerde bulunan Bakan Günay, müzeler kompleksi projesinin önemine değindi.

Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen Karun Hazineleri'nin korozyona uğrayan parçalarının Ankara Medeniyetler Müzesi'ne götürülerek bakım ve onarımının yapılması ile ilgili soruları yanıtlayan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, eserlerin bakım ve onarımını Uşak'ta yapacaklarını söyledi. Bakan Günay, "Her türlü bakım onarım burada olacak. Koruma da burada olacak. İnşallah başımıza eskiden olduğu gibi sıkıntılı durumlar gelmez. Ben gelmeyeceğine inanıyorum. Vali bey ve milletvekili arkadaşlarımız hazinelerin bakım ve onarımının burada olmasını istediler. Bizde kendilerine yardımcı oluyoruz" dedi.

Bakan Günay, müzeler kompleksi ile ilgili olarak da şunları söyledi:
"Güzel bir proje, ilgi çekebileceğini düşünüyorum. Ulaşım açısından da elverişli bir mekan. Proje üzerinde bazı çalışmalarımız var. Hem tarihi dokuyu koruyan hem de bir tür sanayi arkeolojisi oluşturulacak. Burada yeni bir kültür sanat merkezi oluşturabiliriz. Uşak Anadolu'nun önemli kültürel değerlerine sahip illerimizden bir tanesi. İlin sahip olduğu değerleri burada inşa edilecek kompleksle ziyaretçilere açmayı hedefliyoruz. Kentin coğrafi konumu itibariyle Ankara-İzmir yolunu kullananların burayı gezeceğini düşünüyoruz. İç turizm çok önemli. Çünkü iç turizm canlanmadan dış turizmin gelişmesi mümkün değil."

Günay, termal alanların turizme açılması konusunu da değerlendirerek, "Termal turizm konusunda bu yıl bir ilan yaptık, ne yazık ki termal bölgelerine yeterince başvuru olmadı. Yatırımcılara elimizden geldiği kadar kolaylık sağlamaya çalışıyoruz. Fakat turizm Teşvik Kanunu'nu düzenlerken Anayasa Mahkemesi orman içi kullanılan alanlarda tahsis edilen salanın üç katı kadar bir alanda ağaçlandırma ve 3 yıllık bakım ücretini peşin ödeme zorunluluğu koymuştu. Bunun peşin olması nedeniyle yatırımcılar termal bölgelerinde biraz çekingen davranıyorlar. Bunu aşma konusunda kamunun diğer birimleri bize yardımcı olursa yatırımcı bulacağız" diye konuştu.

Internet Haber, 16.05.2010

ÇANAKKALE'DE YOL ÇALIŞMASI SIRASINDA TARİHİ MEZAR TAŞI BULUNDU

 

Çanakkale'de yol çalışması sırasında bir kadına ait olduğu belirlenen tarihi mezar taşı bulundu.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Cumhuriyet Bulvarı'nda yol çalışması yapan belediye ekipleri, üzerinde Osmanlıca yazılar bulunan taş ortaya çıkardı. Çanakkale Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, incelemenin ardından taşı, tarihi özellik taşıyabileceği düşüncesiyle kent müzesi görevlilerine teslim etti.

 

Müze görevlilerince yapılan incelemede, mezar taşının 1836 yılında ölen bir kadına ait olduğu belirlendi. Çanakkale Arkeoloji Müzesi Müdür Vekili Arkeolog Özgür Çavga, taşın 19. yüzyıla ait bir mezar taşı olduğunu söyledi. Yol çalışmasının yapıldığı alanın eski yıllarda mezarlık olarak kullanıldığını belirten Çavga, ''Bölgede daha önce bu tür mezar taşları bulunmuştu. Bu kalıntıların bulunması normal. Sadece Müslüman değil Ermeni ve Yahudilere ait mezar taşları da kazı çalışmalarında ortaya çıkıyor. Bunlar taşınmaz kültür varlıklarımızdır. Bu ve bunun gibi daha önce bulunan mezar taşlarını müzemizde sergiliyoruz'' diye konuştu.

Zaman, 16.05.2010

HIRKA-İ ŞERİF RAMAZAN'A YETİŞECEK

 

 

Geçtiğimiz Ramazan'da ziyarete açılamayan Hırka-i Şerif'in onarımına başlandı. İtalyan uzman Marina Zingarelli'nin yürüteceği çalışma, 765 bin TL'ye mal olacak.

 

Veysel Karani'nin torunları Köprülü Ailesi'ne ait Hırka-i Şerif'in onarımı için İstanbul İl Özel İdaresi, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümü'nün restorasyonunu yapan ekibi ilk inceleme için görevlendirdi. Ekip, hırkanın sergilendiği ve saklandığı mekanın restorasyonu ile hırkanın onarımının yapılması gerektiğini tespit etti. Hırka-i Şerif'in konservasyonu için dünyanın önemli müzeleriyle temasa geçildi. Bu çalışmanın sonucunda İtalya'dan Marina Zingarelli, Claui Beyer, Lucia Nucci ile Costanza Perrona da Zara ile İngiltere'den Louise Squire davet edildi. Özellikle 6. yüzyıl İslam tekstili alanında uzman olan konservatörler birer rapor hazırladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı da çalışmanın teslim edileceği uzmanı seçmek için bir bilim kurulu oluşturdu. Kurul uzmanların hazırladığı raporları inceledikten sonra, İtalyan uzman Zingarelli'nin onarımı yapmasına karar verildi. Yeniden İstanbul'a davet edilen Zingarelli, Fatih Hırka-i Şerif Camisi'nde onarım çalışmalarına başladı. Köprülü Ailesi'nin bir üyesinin de çalışmaya refakat edeceği öğrenildi. Konservasyon kapsamında Hırka-i Şerif ve Hırka-i Şerif'in korunduğu oda, odaya bağlanan koridorlar, odadaki perdeler onarılacak. Odada ve vitrinde iklimlendirmenin yanı sıra özel aydınlatma yapılacak. Çalışma kapsamında bakteri ve böcek önleyici bir sistem kurulacak ve sergi için özel bir vitrin tasarlanacak. Çalışma, Ramazan'a kadar tamamlanacak ve Hırka-ı Şerif ziyarete açılacak.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 16.05.2010

TOKİ'NİN TARİHİ ESER RESTORASYON KREDİSİ İÇİN 79 BAŞVURU GELDİ

 

 

Toplu Konut İdaresi'nin (TOKİ) taşınmaz kültür varlıklarının bakımı ve restorasyonu amacıyla, 10 yıl vadeli ve yüzde 4 faiz ile kullandırdığı kredi için 79 başvuru geldi. TOKİ'den yapılan açıklamaya göre, taşınmaz kültür varlıklarının restorasyonu kredisinden yararlanmak için 19 Nisan'da başlayan başvuru süresi 7 Mayıs'ta sona erdi. Bu sürede toplam 79 başvuru gelirken, yapılacak incelemeden sonra, kredi kullandırılacak projeler belirlenecek. Uygulamadan yararlanacak projelere azami 80 bin lira tutarında kredi kullandırılacak.

Krediden yararlanmak için bu yıl İstanbul, Amasya, İzmir, Bursa, Bartın, Kocaeli, Çanakkale, Muğla, Uşak, Kastamonu, Trabzon, Edirne ve Şanlıurfa illerinden; Çubuk, Beypazarı, Safranbolu, Ürgüp, Avanos, Ayvalık, Milas, Taşköprü, Foça, Mudanya, İnebolu, Akçakoca, Alanya, Çay (Afyon) ve Kemaliye (Erzincan) ilçelerinden, Kalkan (Kaş-Antalya), Uzungöl (Çaykara-Trabzon) ve Birgi beldelerinden başvurular geldi. TOKİ, taşınmaz kültür varlıklarının restorasyonu için kredi kullandırmak üzere her yıl başvuru alıyor. Söz konusu uygulama kapsamında bugüne kadar 261 projeye 19 milyon 384.4 bin lira kredi tahsis edilirken, şimdiye kadar 12 milyon 130.3 bin lirası kullandırıldı ve 123 projenin restorasyonu tamamlandı.

Sabah, 16.05.2010

SARAYDA DÜĞÜNE SON



 

TBMM Başkanlığı; Dolmabahçe Sarayı Hasbahçe ve Beylerbeyi Sarayı Hasbahçe başta olmak üzere saraylarda düğün, nişan ve sosyal etkinlikleri yasaklayacak. Saray, köşk ve kasırların iç mekanlarında sinema filmleri dahil ticari amaçlı film çekilemeyecek.


Başkanlık Divanı, “Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na Bağlı Saray, Köşk ve Kasırların Tahsisine, Gezilmesine, Araştırma Yapılmasına, Fotoğraf ve Görüntü Alınmasına, Ücretlendirilmesine” ilişkin 4 ayrı yönetmeliği değiştirme çalışmalarını tamamladı. İlk Başkanlık Divanı toplantısında kabul edilmesi beklenen yönetmeliklerdeki değişiklikler şöyle:


-  Saray, köşk, kasırlar, depo-müze ve fabrikalarda sinema filmi başta olmak üzere ticari film çekilemeyecek. Film çekimi bu yerlerin dış mekanlarında izinle gerçekleştirilebilecek.
-  İç mekanlarda artık reklam  çekimleri de yapılamayacak. Dış mekanlarda ise izne tabi olarak uygun görülen yerlerde ücretli çekimler yapılabilecek.
-  Ziyarete açık birimler rehber eşliğinde gezilecek. Ziyaretçilerin ziyarete açık iç mekanlarda fotoğraf, video çekmek gibi her türlü görüntü olmaları yasak olacak. Dış mekanlarda bütün çekimler serbest olacak.
-  Mili sarayların geziye açık tüm mekanları, 6 ay süre ile geçerli Milli Saraylar Kartı ile gezilebilecek. Kart fiyatları 40 TL olacak. İndirimli kartlar ise 20 TL’ye satılacak.
-  Saray, köşk ve kasırlarda nişan, düğün ve benzeri sosyal etkinlikler yapılamayacak. Buralarda sadece kültürel bilimsel ve geleneksel etkinliklere izin verilecek. Dolmabahçe Sarayı Hasbahçe ile Beylerbeyi Sarayı Hasbahçe ve Harem Bahçe ise yalnızca uluslararası prestij sağlayan etkinliklere TBMM Başkanı onayı ile tahsis edilebilecek.

Sergiler ücretsiz
-  Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde açılan 15 günü geçmeyen resim, heykel ve fotoğraf sergileri, artık Dolmabahçe Kuşluk Sanat Galerisi’nde ücretsiz olarak gerçekleştirilebilecek.
-  Beylerbeyi Sarayı Tünel’deki kültürel kişisel sergilerde eser satışı yapılamayacak. Beylerbeyi Sarayı Tünel’de ve Ahır Köşk’de resepsiyon ve diğer etkinlikler yapılamayacak.

Milliyet, Haber: Önder Yılmaz, 16.05.2010

AKDAMAR'DA AYİN ERTELENDİ





Van Gölü'ndeki Akdamar Adası'nda bulunan Akdamar Anıt Müzesi'nde 12 Eylül 2010 tarihinde yapılması planlanan ayin, halk oylaması nedeniyle 19 Eylül'e ertelendi.

 

Van Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamada, Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhani Meclis Başkanı Başpiskopos Aram Ateşyan ile telefonla görüşen Vali Münir Karaloğlu'nun, Akdamar Anıt Müzesi'nde 12 Eylül tarihinde yapılacak ilk ayinin, halk oylamasıyla aynı güne denk gelmesi nedeniyle 19 Eylül'de yapılmasını teklif ettiği belirtildi.

 

Ermeni cemaatinin teklifi olumlu karşıladığının kaydedildiği açıklamada, şöyle denildi:
''Kültür Bakanlığı ve Van Valiliği'nin girişimleri sonucu 12 Eylül 2010'da Akdamar Kilisesi'nde Ermenilerin yapacağı ilk ayin, aynı gün Anayasa değişiklik paketinin oylanması için yapılacak referandum nedeniyle tehlikeye düşmüştü. Bunun üzerine harekete geçen Vali Münir Karaloğlu, referandum tarihinin belirlenmesinin ardından telefonla Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhani Meclis Başkanı Başpiskopos Aram Ateşyanaradı. Karaloğlu, Başpiskopos Ateşyan'a, daha önce mutabık kaldıkları 12 Eylülde referandum yapılacağını, Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşların oy kullanamama riski olduğunu anımsatarak, Ermeniler için bir sorun oluşturmaması halinde kilisedeki ayinin, bir hafta sonraya yani 19 Eylülde yapılması teklifini iletti. Ateşyan da ayinin ihtiyaçtan dolayı bir hafta sonraya alınmasının herhangi bir sorun oluşturmayacağını belirterek, 19 Eylül tarihinin kendileri için uygun olabileceğini söyledi.''

Açıklamada, Vali Karaloğlu'nun, Ateşyan'ın yaklaşımından dolayı kendisine teşekkür ettiği ve yapılan hazırlıkların yeniden gözden geçirildiği konusunda bilgi verdiği ifade edildi.

Sabah, 16.05.2010

KAHİRE'DE TÜRK ESERLERİ İLGİ BEKLİYOR





 

Piramitler, Nil Nehri, İskenderiye Feneri ve Kızıldeniz'le özdeşleşen Mısır, daha az bilinen Kahire'deki İslami eserleriyle de dünyanın en büyük açık hava müzesine sahip. Anadolu'dan iki yüzyıl önce Türklerin idaresine geçen Mısır'da Tulunoğullarından Memlüklere, Eyyübilerden Osmanlılara yüzlerce cami, külliye, han, hamam, kervansaray, sebil ve küttab ile medrese bulunuyor.

 

Mısır Kültür Bakanlığı'na bağlı Tarihi Eserler Yüksek Meclisi'nin İslami ve Hıristiyan Eserler Bölümü Genel Müdürü Dr. Mustafa Emin Mustafa, 715 İslami eser belirlediklerini bunlardan yaklaşık 150'sini restore ettiklerini belirtti. Cihan'a konuşan Dr. Mustafa, yabancı ülkelerin restorasyon faaliyetlerine para, bilgi ve araştırma konularında yardımcı olduğunu anlattı.

Türkiye gibi bu eserlerle çok yakından ilgili bir ülkenin restorasyon faaliyetlerinde bulunmasının kendilerini çok sevindireceğini vurgulayan Mustafa, Türkiye'nin belirlediği herhangi bir eseri restore edebileceğini söyledi.

 

Dr. Mustafa, "Türkiye'den Mısır'a yönelik son yıllarda giderek artan turistik gezilerde ağırlıklı olarak piramitler ziyaret ediliyor ya da Şarm el Şeyh gibi turistik bölgelere gidiliyor. Ancak Mehmet Ali Paşa Camii'nden, Yavuz Sultan Selim'in son Memlük direnişini organize eden Tumanbay'ın asıldığı Bab Züveyle Kapısı'na İmam Şafii Camii ve türbesinden Amr bin As ve Ahmet İbn Tulun camilerine yüzlerce görkemli İslami eser ziyaretçilerini bekliyor.

 

Özellikle Memlük sultanları ve komutanlarının dört bir yanını eserlerle donattığı Kahire'de pek çok eser de maddi imkansızlıklardan ve projelendirme yetersizliğinden dolayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle Tarihi Eserler Yüksek Meclisi belirlediği eserleri kurtarmak için büyük bir çaba sarfederken, Vakıflar Bakanlığı'nın bünyesinde kalan eski evler ve hanlar ise kaderlerine terk edilmiş durumda." dedi.

 

1001 minareli şehir olarak da anılan Kahire'ye rengini veren eserlerin büyük çoğunluğu şüphesiz Memlüklere ait. Memlüklerin Mısır'a özgü bir sanat geliştirdiklerini vurgulayan Dr. Mustafa Emin Mustafa, bu özelliğin minarelerin şeklinde ve kubbelerde rahatlıkla fark edilebileceğini kaydediyor.

Memlük sultanları içinde özellikle de Kalavun, Barkuk ve Kayıtbay Kahire'nin yanı sıra ülkenin dört bir yanına inşa ettikleri eserlerle ülkeye altın bir dönem yaşatmış.

 

Memlüklerden sonra ülkeye hakim olan Osmanlıların daha çok Bizans esintilerini Mısır'a getirdiğini ifade eden Dr. Mustafa, özellikle Abdurrahman Kethuda'nın Kahire'yi baştan aşağı eserlerle donattığını vurguladı.

 

Abdurrahman Kethuda özellikle kente kazandırdığı sebil ve küttablarla biliniyor. Sebillerden bölge halkı su ihtiyacını temin ederken, küttablardan da aynı bölgede oturan küçük çocuklara dini eğitim veriliyordu.

 

Osmanlı dönemine ait şaheserlerin başında şüphesiz Mehmet Ali Paşa Camii geliyor. Sultan Ahmet Camii'nin prototipini inşa eden Mehmet Ali Paşa'nın bu şekilde bir gün Osmanlı tahtına oturma hayalini de ortaya koyduğu belirtiliyor.

 

Ayrıca 1700'lü yılların sonunda inşa edilen Misafirhane ise büyük bir yangınla tamamen kül oldu. Dr. Mustaf, Türkiye'nin misafirhaneyi yeniden inşa etmesini çok arzuladıklarını ifade ediyor. Aynı şekilde tamamen harabe olmak üzere olan ünlü şair ve din adamı İbrahim Gülşeni'nin türbesi de Türkiye'den uzanabilecek bir yardım eli bekliyor.

 

Osmanlı dönemine ait Mevlevihane, Murat Paşa Camii, Süleyman Paşa el Silahdar Camii, Muhammed el Zehebi Külliyesi gibi çok sayıda eser ise restore edilmiş durumda.

Star Gazete, 16.05.2010

SAMSUN'DA TARİHİ MEZARLIK DEFİNECİLER TARAFINDAN TALAN EDİLDİ

 

Samsun'un İlkadım İlçesi'ndeki tarihi mezarlık defineciler tarafından tahrip edildi.

 

Samsun'un şehir merkezinde bulunan; unutulmaya yüz tutmuş ve adeta kimsesizler mezarlığı görüntüsü veren tarihi mezarlık, dün gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce kazıldı. Bir metre derinliğinde ve bir metrekarelik alanda yapılan kazıdan geriye toprak yığını kalırken, gün içinde hiçbir işlem yapılmadığı gözlendi. İlkadım Belediyesi ile Çarşı Polis Karakolu'na çok yakın olan mezarlığın giriş ve çıkış kapılarında hiçbir güvenlik bulunmuyor.

 

Samsun Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü'ne bağlı ekipler, zabıta müdürlüğüne yapılan ihbarı not ettiklerini, işlerin yoğun olması nedeniyle mezarlığa gidip inceleme yapamadıklarını, yarın için eleman görevlendirip, çalışma yaptıracaklarını kaydetti.

 

Öte yandan tarihi mezarlığın, aydınlatma ve yol çalışması İlkadım Belediyesi tarafından 2008'de yapılmış, aydınlatma direkleri yapıldıktan bir hafta içinde kimliği belirsiz kişilerce çalınmıştı.

Zaman, 14.05.2010

BALATLAR KİLİSESİ'NDE KAZI BAŞLIYOR

 

Sinop'ta Bizanslılar tarafından MS 660 yılında yapılan Balatlar Kilisesi'nde temmuz başı itibariyle kazı çalışması başlatılıyor.

 

Türk arkeologların yapacağı kazıya Amerika'da California Üniversitesi'nden hamamlar üzerinde çalışan ünlü bir arkeolog da katılacak. 20 yılı kapsayacağı belirtilen uzun soluklu kazı çalışmasında, birçok tarihi buluntunun gün yüzüne çıkartılması hedefleniyor. 25 kişilik ekip tarafından gerçekleştirilecek kazı, Balatlar Kilisesi diye bilinen alanın, tarihi süreçte gerçekten kilise mi yoksa hamam ve çeşitli tesisleriyle büyük bir sosyal kompleks mi olduğunu ortaya çıkaracak.


Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü'nde öğretim üyesi olan Doç.Dr. Gülgün Köroğlu'nun başkanlığında gerçekleştirilecek kazı çalışması öncesi Doç.Dr. Köroğlu ve ekibi kazı alanını inceledi. Beraberindeki Doğuş Üniversitesi Öğretim Üyesi Mimar Prof.Dr. İsmet Ağıryılmaz ile toplam 5 kişilik teknik ekip tarihi alanı gezdi. Ekibe, İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun ve Sinop Arkeoloji Müzesi Arkeologu Fuat Dereli eşlik etti.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, yaklaşık bin 400 yıllık tarihi mekanın tarihi süreçteki ne tür hizmet verdiğinin kazı sonucu ortaya çıkartılacağını belirterek, kazı çalışmalarda ortaya çıkartılacak buluntuların dünya tarihine ışık tutacağını söyledi.

Beyaz Gazete, 14.05.2010

TARİHİ TÜRBEDE SOYGUN

 

Çin, 2 bin 500 yıllık türbeleri soymak için patlatıcı ve iş makineleri kullanan çete üyesi dört kişiyi ölüm cezasına çarptırdı.

 

Çin resmi ajansı Xinhua, ölüm cezası alan 4 hırsızın, 27 kişilik bir soyguncu çetesinin üyesi olduğunu duyurdu. Çete 2008-2009 yılları arasında, başkent yakınlığındaki Hunan eyaletinde ondan fazla tarihi mezar ve türbeyi talan etmişti. Mezar hırsızlarının Çin'in koruma altına aldığı 200'den fazla tarihi eseri çaldığı belirtiliyor. Türbelerden birinin yaklaşık iki bin 500 yıl öncesi dönemde yapıldığı tahmin ediliyor. Çetenin yakalanması ile çalınan eserlerin tamamının bulunduğu açıklanmıştı.

Çin Halk Mahkemesi, türbe hırsızlarından dördüne ölüm cezası verirken, diğerlerini ise hapis cezası aldı.

Sabah, 14.05.2010

 

Myra (G. Scharf)
...1839





9 - 15 Mayıs 2010

İZNİK'TE BİZANS MEZARI BULUNDU

 

İznik`te bin 600 yıllık mezar ve ev temelleri ortaya çıkarıldı. İznik`e bağlı Elbeyli beldesinde bulunan bir tarladan, Bizans dönemine ait bin 600 yıllık mezar ve çeşitli eserler bulundu.

 

Elbeyli Beldesi'nde tarla sahibi bir kişi, İlçe Jandarma Komutanlığı'na giderek, yağan yağmurlar nedeniyle tarlasından mezar ve tarihi kalıntılara dair parçalar çıktığını bildirdi. Bunun üzerine tarlaya giden müze müdürlüğü yetkilileri, bir haftaya yakın kazı çalışması sürdürdü. Çalışmalar sonrasında Bizans dönemine ait olduğu anlaşılan bin 600 yıllık mezar ve ev temelleri bulundu. Üzerinde herhangi bir işleme bulunmayan mezarın içerisinden 15 kandil ve 2 kupa çıktı. Mezardan çıkan eserler daha sonra müzeye gönderildi.

Bursa Olay, 15.05.2010

"AYASOFYA VARKEN SEMBOL BİR YAPIYA İHTİYACINIZ YOK"

 

İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'in başmimarı olan Albert Speer'le aynı adı taşıyan mimar oğlu bir İstanbul âşığı. Bosphorus City projesinin mastır planını çizen Speer'e göre Ayasofya varken İstanbul'un sembol bir yapıya kesinlikle ihtiyacı yok.

 

O her ne kadar dünyaca ünlü bir mimar olsa da ismi hep "Hitler'in baş mimarının oğlu" olarak anıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Adolf Hitler'in silahlanma bakanı olarak görevlendirdiği en yakınındaki isim Albert Speer'le aynı adı taşıyan oğlu Albert Speer'den bahsediyoruz. Sinpaş GYO'nun Bosphorus City projesinin mastır planını çizen Speer ile projelerini, gençlik yıllarındaki Türkiye anılarını ve İstanbul'u konuştuk. Oğul Speer, her ne kadar ailesinin geçmişiyle ilgili konulardan çok kendi işi ile anılmak istese de doğal olarak babasının Hitler ile olan yakınlığını ve bunun iş hayatına yansımalarını sormadan edemedik. Speer, Hitler'in Berlin'i yeniden yaratması için görevlendirdiği babası ile ilgili olarak hayatındaki en olumsuz şeyin her zaman bu konudaki görüş ve sorulara muhatap kalmak olduğunu belirtiyor. Yaptığı işlere gelince; 2000'de Almanya Hanover'de düzenlenen Expo 2000 projesinin dizaynı, Şanghay Otomobil Şehri'nin tasarımı ve 2008'deki Pekin Olimpiyatları'nın yapıldığı komplekslerin taslağını Speer çizmiş. İstanbul'un sembol yapıya ihtiyacı var mı sorumuza ise Speer şu yanıtını veriyor: "İstanbul, diğer şehirlerden çok farklı ve eşsiz bir kompozisyona sahip. New York'taki Empire State binası, Dubai'deki Burj Khalife gibi binalara bakarsak ve İstanbul için sembol bir yapıdan bahsediyorsak Ayasofya başlı başına yeter. Yapılacak yeni bir sembol yapı İstanbul'a çok şey katmaz." Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaptığı ünlü yapılardan ilham alarak, üç semavi dini buluşturacak mimari bir projeye imza atıp atmayacağını sorduğumuzda ise Speer, "Teklif gelirse neden olmasın. Kültürlerarası işbirliği ve dayanışmayı sembolize edecek bir projeye imza atabiliriz. Üstelik bu proje İstanbul'a çok yakışır" yanıtını veriyor. Tarih kokan şehirde olunca, sohbet İstanbul üzerinde yoğunlaşıyor. Stajında Türkiye'de bulunmuş ve ülkeyi yakından tanıyan Speer'e göre son yıllarda İstanbul'un kültür mirasına daha fazla sahip çıkılıyor. Speer, İstanbul'un gayrimenkulde büyük bir potansiyeli barındırdığını ve gelecekte önemli merkezler arasında yer almaya aday olduğunu söyledi.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan mimari projelerin benzer konsept üzerine kurulduğunu bunun da mimariyi sıradanlaştırdığını kaydeden Speer, "Singapur, Frankfurt ya da İstanbul... İnşa edilen yapılar artık neredeyse aynı. Bu benzerlikler, şehirlerin kendine özgü yapılarla öne çıkmasını engelliyor" dedi.

Speer, "Babam, Hitler'in baş mimarıydı. Babamın o dönem yaptığıyla bugün arasında hiçbir bağlantı kuramayız. Bu zaten toplumsal açıdan kabul edilecek bir şey değil" diyor.

1060 dönüm üzerine kurulu Bosphorus City projesinin İstabul'un en büyük gayrimenkul geliştirme projeleri arasında yer aldığını belirten Sinpaş GYO Yönetim Kurulu Başkanı Avni Çelik, "Projeyle ilgili bir mastır plan çalışması söz konusu olunca uluslararası alandaki mimar ve şehirciler arasında kim zirvede diye bir araştırma yaptık ve yolumuz Albert Speer ile kesişti. Proje üzerinde bir yıla yakın çalıştık. Birkaç proje geliştirdikten sonra aramızda stratejik bir işbirliği oluştu" dedi.

Süleyman Demirel'in Devlet Su İşleri (DSİ) genel müdürü olduğu 1957'de öğrenci değişim projesiyle Türkiye'ye geldiğini ve DSİ'de staj yaptığını belirten Speer, "Motosikletle Frankfurt'tan İstanbul'a geldim ve oradan yine motosikletle Ankara'ya geçtim. İyi bir tecrübe ve güzel arkadaşlıklar edindim. Türkiye'de uzun yıllardan sonra yeniden görev almak gurur verici" dedi.

Sabah, Haber: İrfan Donat, 15.05.2010

MEGA MÜZE'YE 3 ALTERNATİF YER

İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nun, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda gerçekleştirdiği 11. Toplantısı’nda Müze Komisyonu adına Oğuz Tatış Mega Müze’yle ilgili sunumu yaptı. Tatış, Atina, Berlin ve Loure Müzeleri’yle ilgili ziyaretçi sayısından, büyüklüklerine kadar detaylı bilgi verdi. Tatış, Mega Müze’nin yeriyle ilgili alternatif alanlar da önerdi. Tatış, Komisyon olarak Müze’nin Kültürpark içine yapılmasını önerdiklerini söyledi.

Toplantıda Kültürpark’ın yanısıra Şaraphane’de eski DGM binalarının arkasındaki alan ve aynı bölgede yer alan bir kısma okula dönüştürülen eski Sümerbank fabrikasının alanı da öneriler arasında yer aldı. Kurul toplantısını yöneten basın mensuplarına yaptığı açıklamada Tufan Ünal, “Mega Müze için en iyi yeri arıyoruz. Agora dahil hiçbir öneri alanla ilgili sorun yok. Alternatifleri çoğaltıyoruz. Sonuçta karar Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla birlikte verilecek. Önyargısız, tespitler yapıyoruz. Komitenin yaptığı ham bir çalışmadır. Acele etmemiz gerekir” dedi.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ise Kurul’un münazara yeri, serbest kürsü olduğunu söyledi. Herkesin fikrini söyleyebileceğini belirten Kocaoğlu, “Müzeler Genel Müdürlüğü’ne daha önce görüşümüzü bildirmiştik. Birlikte yeniden masaya yatıracağız. Sonuçta kararı Bakanlık verecek. Arkadaşların, Agora ve Kadifekale arasında yapılacak kazılarda,  tarihi eserler bulunması durumunda Müze sürecinin uzaması endişesi var. Düşünce olarak haklılık payı var. Ancak, realitede tarihi dokümanlara göre antik tiyatronun yapılacağı yerle, Müze için belirlenen alan ayrı yerler. Bilindiği kadarıyla orada tarihte de tescillenecek bir yapı yok. Ağaçlar var. Ancak, herkesin alternatif önerisine saygı duyuyoruz” dedi.

Öte yandan, Kurul’da Kemal Zorlu ve Aziz Kocaoğlu, imar planı mahkeme kararıyla bir kez daha iptal edilen Basmane’deki Dünya Ticaret Merkezi Projesi alanıyla ilgili son durumu anlattı. Zorlu ve Kocaoğlu, çözüm için yeniden çalışma yapacaklarını söyledi. Gündemde olmasına karşın Konak Pier ile Cumhuriyet Meydanı arası yol düzenlemesi, trafiğe kapanması konusu Dalgıran proje önerisinin de görüşeleceği bir sonraki toplantıya ertelendi.
Hürriyet Ege, 15.05.2010

LEONARDO'NUN HAYALİ İSTANBUL'DA GERÇEĞE DÖNÜYOR





500 yıl kadar önce, dünyanın en büyük ve en ihtişamlı köprüsünü Haliç’e yapmak için Sultan II. Bayezid’e mektup yazan, ama saray görevlisince "İtalya Cumhuriyeti’nden bir gavur" olarak nitelendirip dikkate alınmaması sonucu teklifine karşılık bulamayan Leonardo’nun içinde kalan büyük hayali, mektubunun 1950 yılında tesadüfen Topkapı Sarayı’nın arşivlerinde bulunması sonucu ortaya çıkmıştı.

İşte bu büyük hayal, hem sanatta hem gerçek hayatta karşılık buldu. ABD’den opera sanatçısı Daniel Nazareth, Leonardo’nun rüyasını operada gerçeğe dönüştürdü, Türk mimar Hakan Kıran da ünlü dahinin eşsiz eserini Haliç’e yapmak için gün saymaya başladı.

Hindistan asıllı Amerikalı besteci Daniel Nazareth, İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması ile Da Vinci köprüsünün hikayesini duyduktan sonra bu operayı yazmaya karar verdiğini söyledi.

Leonardo gibi üstün bir dahinin, 500 yıl önce Haliç’e köprü yapmak isteyip gerçekleştirememiş olmasından çok etkilendiğini belirten Nazareth, bu nedenle operasında Leonardo’yu İstanbul’a getirdiğini kaydetti. Nazareth, "Operamda, 500 yıl öncesine gidiliyor: Burada Leonardo Topkapı’ya davet ediliyor ve Bayezıd ile buluşuyor. Birlikte köprüyü inşa etmeye karar veriyorlar. Böylece opera, 500 yıl öncesi ile bugün arasında köprü oluşturuyor" dedi.

Operanın son sahnesinde tüm insanların, barış içinde, bağımsız ve yapıcı bir atmosferde yaşamasının mümkün olduğunu vurguladığını ifade eden Nazareth, "Yani, Leonardo’nun köprüsü ve opera farklı kültür ve medeniyetler, batı-doğu ile zengin-fakir arasında bağ kuran bir metafor olarak kullanılıyor" diye konuştu.

Birçok kişinin Türkiye’yi AB’nin içinde görmek istediğini düşündüğünü de dile getiren Nazareth, "Türkiye’nin farklılıkları içeren bir topluma sahip ve Avrupa ve dünya toplumunda yerinin olduğu mesajının verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum" ifadesini kullandı.

İtalya’da son dönemki araştırmalarda Leonardo’nun annesinin İstanbul Yahudilerinden olduğu yönünde tartışma bulunduğunu ifade eden Nazareth, Londra’daki Da Vinci koleksiyonunda da Leonardo’ya ait orijinal bir beste keşfettiğini ve bunu kendi operasında kullandığını söyledi.

Nazareth, "Bir metinle birlikte çok güzel bir melodi yazmış. Metin, ’Bana ilham veren, bana itici güç sağlayan aşktır’ diye yazıyor. Benim operamda da Leonardo’nun şarkısı bölümü var ve burada onun orijinal müziği yer alıyor. Bu melodi, Leonardo’nun Topkapı Sarayı’nı ziyaret ettiği bölümde çalacak" dedi.
Leonardo’nun melodisinin ilginç özelliğine de dikkati çeken Nazareth, şunları kaydetti:

"Benim keşfettiğim, Da Vinci tarafından kullanılan bu müzik, dik üçgende dik kenarların karelerinin toplamının hipotenüsün karesine eşit olduğu Pisagor teorisine göre oluşturulmuş. İlginç olan diğer yan, Leonardo’nun Sultan’a yazdığı mektuptaki köprünün boy, genişlik ve yüksekliği içeren boyutları da bu teoriye uygun. Çünkü, Pisagor Da Vinci’nin en çok beğendiği matematikçilerden biriydi. Altın oranı da çıkarmak için Pisagor’dan yararlanmıştı."

Nazareth, Leonardo’nun hayalini gerçeğe dönüştüren eserinin Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen’in desteğiyle, 2010-2011 sanat sezonunda sahneleneceğini ve prömiyerinin de Leonardo’nun gitmek isteyip de hiç gidemediği Topkapı Sarayı’nda yapılmasının planlandığını duyurdu.

İstanbul’da Haliç’e Leonardo’nun köprüsünün yapılması projesinin yürütüldüğünü anımsatan Nazareth, "Çok mutlu oldum, benim operam ve köprü bu yıl ortaya çıkacak" dedi.

Nazareth, Rengim Gökmen’in operanın Ankara’nın yanı sıra İzmir ve diğer illerde de sahnelenmesini ve İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmesini düşündüğünü dile getirerek, "Bu operanın bütün hikayesi Türkiye’ye ait, birçok bölüm Topkapı Sarayı’nda geçiyor. Operamda Kur’an-ı Kerim’den iki söz var. Ben bir Türk değilim ama operam Türkiye’nin bir parçası ve ona ait. Ama aynı zamanda Avrupa’nın parçası, çünkü müzikler de Avrupa müziği" ifadesini kullandı.

Operanın Almanya’da da sahnelenebileceğini anlatan Nazareth, gerçek köprünün kurulmasını da dört gözle beklediğini sözlerine ekledi.

Haliç’e Leonardo’nun köprüsünün kurulma projesini yürüten Hakan Kıran Mimarlık Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Kıran da Leonardo’nun hayalini gerçekleştirmek için eskizler, konuyla ilgili maketler ve 2001 yılında Norveç’te yapılan Leonardo’nun köprüsü gibi bütün verileri araştırdıklarını söyledi.

"Leonardo’nun köprüsü ileri vizyonla yapılmış bir skeç, aslında bir hayal" diyen Kıran, köprüyü, orijinal fikrini bozmadan ama 21. yüzyıl teknolojisini de katarak modern yorumla yapacaklarını kaydetti.

Kıran, çelik ve ahşaptan oluşacak köprünün tasarımını yaklaşık 1.5 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne gönderdiklerini hatırlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Belediye de koruma kuruluna gönderdi. Koruma kurulu bazı araştırmalar istedi, onları tamamladık. Kurul özellikle tarihi yarımada ve önemli konularda zor karar alıyor ama sürecin sonuna geldik. Bizim aldığımız izlenime göre bir sıkıntımız yok ve bu yılın ikinci ya da üçüncü yarısında inşaata başlayabilir hale gelmeyi planlıyoruz. Aslında, sivil toplum örgütlerinin de olduğu çok büyük bir şölenle bu işe başlayalım ve çok kısa bir sürede tamamlayalım istiyoruz."

Kıran, köprünün şimdiden İstanbul’un tanıtımına büyük katkı sağlamaya başladığını ifade ederek, "Projeyle ilgili dünyanın diğer ucundan bile ziyaretler oluyor. İnsanlar bugünden tanıtımlarında kullanmak istiyorlar. Bugünden başlayan tanıtım var ki, bitince çok verimli olacak" dedi.

Leonardo gibi bir dahinin eserine hayat verecek olmaktan onur duyduğunu belirten Kıran, "Çok büyük şans benim için, olağanüstü büyük heyecan ve biraz da tedirginlik içindeyim. Yani, milyonlarca çizgilerden bir tanesini seçip, aslına dokunmadan ama 21. yüzyılın da eseri olabilecek bir köprü kurma, yani bütün bu dengeyi sağlama sorumluluğuyla çalışma yaptık, büyük sorumluluk altındayız, umarım başarılı oluruz. İstanbul’un, Türkiye’nin modern yüzünü gösteren bir sembol olmasını istiyoruz" ifadesini kullandı.

Kıran ayrıca, konuyla ilgili çeşitli sivil toplum örgütlerini araştırdıklarını, köprüyü Norveç’te inşa eden sanat yönetmeni Vebjorn Sand ile bağlantılarının olduğunu ve işbirliği yapacaklarını söyledi.

Kıran, "Leonardo ve köprüsü uluslararası iletişimin aracı olmuş. Biz de bu süreci, uluslararası iletişimin parçası olarak kullanma konusunda var gücümüzle çalışıyoruz. Bu, bizim için ticari bir iş değil, gönül verdik. Bu köprü bir dünya projesi ve onu Türkiye’de en iyi şekilde yapabilmek istiyoruz" dedi.

Leonardo’nun köprüsünü ilk olarak ama tasarlanan yerinden kilometrelerce uzakta hayata geçiren sanatçı Vebjorn Sand da galerisinde AA muhabirine Leonardo köprüsünün farklı tasarımlarını göstererek, 14 yıldır bu projede çalıştığını söyledi.

Köprünün sanat boyutunun çok önemli olduğunu belirten Sand, "İstanbul’daki projeye sanat danışmanı olarak yardım etmeyi çok isterim" dedi.

Sand, Leonardo’nun çizimini belli prensipler üzerine kurduğuna ancak detaylandırmadığına dikkati çekerek, şunları kaydetti:
"Projenin heyecanlı tarafı bu, çünkü jeolojiyi temel alıyor. Bir senfoni, bir matematik denklemi, zamanla ölçülemeyen, çok güzel birşey, Mozart’ın kayıp senfonisi adeta...

Projenin bu aşamaya gelmesinden dolayı çok heyecanlıyım ama projenin Leonardo’nun ilk tasarladığı ruha uygun şekilde hayata geçirilmesi konusuna çok önem veriyorum. Bu iş sanat, mühendislik ve mimarinin bir kombinasyonu, Leonardo’da bu üçü de vardı. İsteğim en iyi sonuçların alınması, ismimin dahil olup olmaması çok da önemli değil ama bu projeyi hayata geçirmemiz önemli, köprünün sanat boyutu çok önemli. Eğer proje başarılı olursa bu tarihi bir şey olur."

Sand, köprünün İstanbul’a kurulmasının önemiyle ilgili de şunları söyledi: "Bu, Müslüman Türkiye ile Hıristiyan Avrupa arasında bir köprü, dünyanın günümüzde karşılaştığı zorluklara ilişkin güzel ve güçlü bir metafor. Kültürler arasında bir köprü...


Her şeyi birleştiren sanattır, bu projenin güzelliği burada, sanat boyutunda. Bu köprüyü ben 2001 yılında Norveç’te inşa ettim ama ilk tasarlanan yer olan İstanbul’a kurulmasını görmeyi çok isterim. Umarım Türkiye’deki proje, Norveç’te edindiğimiz deneyimleri dikkate alarak ilerler ve başarılı olur."

Sand, Leonardo’nun köprüyle ilgili çizimini ilk gördüğünde neler hissettiğine yönelik soru üzerine de şöyle devam etti: "Büyük bir bestecinin senfonisini dinlediğinizdeki, meşhur bir tabloya baktığınızdaki hissettiğinizle aynı şey; olağanüstülük hissi, zamanla ölçülemeyen bir temele sahip. Leonardo’nun köprüsü ilk gördüğüm anda etkiledi beni, yıldırım aşkı gibi, doğa ötesi gibi bir şey hissettim. Birçok düzlemde önemli, geçmişin güzelliğini getiriyor. Sadece dizayn bakımından değil, aynı zamanda Rönesans ruhunun, sanat ve felsefenin kombinasyonunu, ruhani olan bir yaklaşımı içinde barındırıyor. Leonardo ve bu köprü bütüncül düşünceyi temsil ediyor, çünkü sanatı ve sessizliği ve felsefeyi birbiriyle birleştiriyor. Bu nedenle bunun mesaj taşıyan bir köprü olduğuna inanıyorum."

Bu köprüyü her kıtada inşa etmeyi istediğini ama yapamadığını anlatan Sand, yine de iklim değişikliğine dikkati çekmek için Antartika ve New York’ta köprünün buzdan versiyonunu inşa ettiklerini dile getirdi.

Radikal, 14.05.2010

4 BİN YIL ÖNCE DE HAPİSHANE VARMIŞ

 

Günümüzde değişik modelleri bulunan hapishanelerin, Anadolu'da 4 bin yıl önce de var olduğu, bazı suçluların hapishanelerde tutuldukları bildirildi.

 

Kültepe höyüğünde kazı çalışmaları yapan Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, höyükten çıkan çivi yazılı tabletlerin günümüzden MÖ 2 binli yıllardaki yaşam tarzı hakkında fikir verdiğini belirtti.

Kulakoğlu, okunan bir çivi yazılı tablette, yerel bir kralla aralarındaki ticari bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkan Asurlu Bazia’nın krala gönderdiği mektubunda 10 aydan beri hapishanede yattığını, kendisini kurtarması için elçi göndermesini rica ettiğini anlattı. Kültepe tabletlerinde hapishane karşılığında kullanılan kelimenin "Kişerşum" olduğunu kaydeden Kulakoğlu, "Metinlerde hapishaneye atmak, hapishaneye girmek ve hapishanede kalmak tabirleri geçmekte. Açıkça anlaşıldığı üzere, Anadolu’da binlerce yıl önce hapishaneler bulunuyordu. Bu da eski Anadolu toplumunda, medeni toplumlara has, suçlunun hapishaneye konularak cezalandırılması anlayışının bulunduğunu göstermekte" dedi.

Prof. Dr. Kulakoğlu tabletlerde ceza almak, hapis yatmak ve hapishanede kalmak suçlarıyla ilgili değişik bilgilerin bulunduğunu da ifade ederek, şöyle devam etti: "Bir başka tablette ise casuslukla suçlanıp hapse atılan bir tüccarın kurtarılması için Karum şehrinin tüccarlarının kralla yaptıkları görüşmeler yer almakta. Tutuklu Asurlu’yu kurtarmak için kral ve kraliçenin huzuruna çıkan Karum temsilcileri, sanığın suçsuzluğunu kanıtlaması için iki öneride bulunurlar. İlki tanrı Aşşur’un hançeri üzerine yemin etmesidir. İkinci öneri de Anadolu’ya has bir yargılama tarzına atıf yapılarak, zanlının nehir tanrısı tarafından yargılanmasıdır. Zanlı nehirden kurtulursa masum sayılacaktır. Çivi yazılı tabletlerde hapis cezalarıyla ilgili önemli bilgiler var. Sonuç olarak günümüzden 4 bin yıl önce de hapishanelerin olduğunu biliyoruz."

Kültepe Höyüğü’nde 1948 yılından beri yapılan kazılarda Asurlu tüccarlara ait 23 bin 500 adet çivi yazılı tablet bulundu. Dönemle ilgili ilginç bilgilerin yer aldığı tabletlerin küçük bölümü Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde büyük kısmı da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.

Radikal, 14.05.2010

AYASOFYA'YI GECE ZİYARET ETMEK İSTER MİSİNİZ?

 

 

Bu yıl 28.'si kutlanacak olan Müzeler Haftası, 16-22 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Müzeler Haftası'nda Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzelerde ücretsiz giriş uygulaması yapılacak.

 

18 Mayıs Salı günü yurt genelindeki tüm müzeler ve ören yerlerine giriş yerli ziyaretçilere ücretsiz olurken, normal mesai saati bitiminden sonra 'Avrupa Müzeler Gecesi' etkinliği kapsamında İstanbul'da Ayasofya Müzesi, Arkeoloji Müzeleri ve Türk İslam Eserleri Müzesi saat 23.00'e kadar açık kalacak ve Türk vatandaşlarının yanı sıra yabancı ziyaretçiler için de ücretsiz olacak.

 

Müzeler Haftası'ndaki bazı özel müzeler de bu uygulamaya katılacak. Pera Müzesi, 15 Mayıs Cumartesi günü saat 24.00'e kadar açık kalırken, 19.00-24.00 saatleri arasında ziyaretçilerini ücretsiz ağırlayacak. 19.00, 20.00 ve 21.00'de ise BOTERO Sergisi ücretsiz rehberli turu düzenlenecek.

 

Sakıp Sabancı Müzesi de 19 Mayıs Çarşamba günü ziyaretçilerini hem ücretsiz ağırlayacak hem de gece 22.00'ye kadar açık kalacak.

 

Avrupa Müzeler Gecesi, 2005 yılında Fransa'da Kültür Bakanlığı'nın öncülüğünde müzelere yeni ziyaretçiler çekmek amacıyla başlatılan Avrupa Konseyi ve UNESCO'nun önderliğinde tüm Avrupa'ya yayılan bir etkinlik. Bu yıl bu etkinlik 15 Mayıs Cumartesi günü gerçekleşecek.

Turizm Habercisi, 14.05.2010

ÇEŞMELERE SAHİP ÇIKILDI





Afyonkarahisar Kalesi çevresinde bulunan tarihi çeşmelerden birisi olan Yağcak Çeşmesi, Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’la eski sağlığına kavuştu.  


Halk dilinde “Yukarı Mahalle” olarak bilinen Afyonkarahisar Kalesi çevresinde bulunan mahallelerin yıllardır süre gelen sıkıntıları Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’ın göreve gelmesinden sonra bir bir çözülmeye başladı.

Geniş bir bölgeye hizmet eden tarihi çeşmelerin bir türlü yapılmadığını söyleyen mahalle sakinleri, bu sıkıntılarının zamanında defalarca dile getirmeleri, imza toplamaları ve dilekçe vermelerine rağmen yapılmadığını, ancak Başkan Çoban’ın göreve gelmesinin ardından, hiçbir talepte bulunulmamasına rağmen, sadece muhtar ziyaretinde bir kere dile getirilmesiyle işleme konulduğunu ifade ettiler.

Taşpınar Mahallesi’nde bulunan tarihi Yağcak Çeşmesi’nin tekrar eski sağlığına kavuşması için Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’a ve belediye çalışanlarına teşekkür eden mahalle sakinleri, “Yağcak Çeşmesi’nden tekrar su içmenin ve evimize kaynak suyu götürmenin sevincini yaşıyoruz. Belediye Başkanımız Burhanettin Çoban’ın bölgemize hizmet veren tarihi çeşmelerden Ballıpınar, Olucak ve Taşpınar Çeşmelerine de sahip çıkacacağını ümit etmekteyiz” ifadelerine yer verdiler.

Konuyla ilgili geniş bilgiler veren Taşpınar Mahalle Muhtarı İsmail Karayiğit ve Doğancı Mahallesi Muhtarı Arif Yorulmaz ise, “Biz muhtarlar, eğer mahallemize hizmet gelirse, o zaman seviniriz. Hizmet gelmezse üzülürüz. Şimdi hizmet almaya başladık ve artık sevinme zamanımız geldi. Belediye Başkanımız Burhanettin Çoban, göreve geldikten sonra bölgemize büyük ağırlık vermeye başladı. Başkanımız, imza toplamakla değil, sadece verdiği bir sözle, kaderine terk edilmiş tarihi Yağcak Çeşmesi’ne ve suyuna, gerekenin yapılması için, eski sağlığına kavuşturulması için belediye birimlerine gerekli talimatı verdi. Birimler de bu suyun ve çeşmenin üzerinde durdu. Afyonkarahisar Belediyesinin ilgili birimleri, bütün imkanları sağlayarak, tarihi Yağcak Çeşmesi’ni tekrar eski sağlığına kavuşturdu” şeklinde konuştular.

Başta Belediye Başkanı Burhanettin Çoban olmak üzere tüm belediye çalışanlarına teşekkürlerini dile getiren Mahalle Muhtarları, “Aynı şekilde kaderine terk edilmiş olan Taşpınar, Olucak, Ballıpınar çeşmelerimizin de iyi duruma getirileceği konusunda, Belediye Başkanımıza güvenimiz tamdır. Taşpınar gibi tarihi çeşmelerimizin başında önceleri etkinlikler gerçekleşirdi. İnşallah kısa zamanda diğer çeşmelerimiz de tekrar eskisi gibi sağlığına kavuşur, eskiden olduğu gibi çeşme başında türküler söylenip, şiirler yazılır” sözlerine yer verdiler.

Afyon Haber, 14.05.2010

MODERN VE ANTİK YAPILARI BİRLEŞTİREN ŞEHİRLER





Portekiz'in abidelerinde, yapılarında tarih ve kültürün doygunluğunu hissetmek mümkün. Bu kültür mirasının korunması ve bakımı için UNESCO 8 Portekiz bölgesini Dünya Kültür Miras Listesi'ne dahil ederek, uluslararası korumaya almış...

Portekiz'in şehirleri, modern ve antik olguları birleştirmekle ünlü. Birçoğu eski Roma dönemi şehirleri olmakla birlikte örnek olarak gösterirsek, Lizbon, Porto, Braga ve Coimbra gibi bazı şehirler savunma amaçlı kurulmuş.

Elvas, Lelria, Santarem, Guarda gibi abidelerinde, yapılarında ortaçağ yerleşim bölgelerinde, surlarında v.s tarih ve kültürün doygunluğunu hissetmek mümkün. Bu kültür mirasının korunması ve bakımı için UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Organizasyonu) 8 Portekiz bölgesini, "Dünya Kültür Mirası" listesine dahil ederek, uluslararası korumaya almış. Bu bölgeler Porto ve Evora eski şehir, Batalha Manastırı, Belen Kulesi dahil olmak üzere Lizbon'daki Alcobaça ve Los Jeronimos ile Tomar'daki Convento de Cristo (Hz.İsa Manastırı) Sintra'nın kültürel dokusu ve Azorlar'daki Angra do Heroismo şehir merkezi olarak sabitlenmiş...

Belen, şehrin simgesi
Belen kulesi (Torre De Belem), Lizbon şehrinin sembolüdur. Portekiz kralı I. Manvel'in talimatı ile 1515-1521 yılları arasında Tejo nehrinin kıyısında bir kale olarak düşünülerek inşa edilmiş...

Burası daha sonra 19. yüzyılda, bir dönem hapishane olarak kullanılmıştır. Arap etkisi taşıyan kule ve burçları, dış yüzeyi halat şeklinde işlenmiş taşlarıyla 16. yüzyıl Portekiz mimarisini yansıtan önemli bir yapı.

Jeronimos manastırı karşısında Tejo nehrinin yanında kralın oğlu Prens Hanry'nin (1394-1460) başında bulunduğu, kendisini denizciliğe teşvik etmiş, ona destek veren Vasco De Gama, Macellan gibi; şairler ve seyahatname yazarlarından, din ve bilim adamlarından oluşan 33 şahsın figürlerini temsil eden (Keşifler anıtı) 1960 yılında Hanry'nin ölümünün 500. yılı anısına dikilmiş.

Anıtın önündeki meydanda yerde mermerden yapılmış dünya haritası var. Haritada Portekizliler'in hangi tarihlerde dünyada keşfettikleri yerleri gösteriyor. Bu haritayı da Güney Afrika Cumhuriyeti hediye olarak yaptırmış. Anıt, Portekizliler'in Ümit Burnu'nu dolaştıkları yılın, 500. yıldönümü münasebetiyle yapılmış.

Lizbon'dan notlar
- Portekiz Devleti'nin baş şehri Lizbon'dan çok etkilendim. Bütün dünyayı aşağı yukarı dolaşan bir kişi olarak Lizbon, hem temiz hem de tarih, sanat kokan bir şehir.

- Tretuarlar beyaz kireçtaşı ve siyah Bazalt volkanik taştan döşenmiş 5x5x6x7 ebadında dantel gibi işlenmiş, topuklu ayakkabı ile de dolaşabileceğiniz düzlükte.

- Meydanlarda heykeller çok değişik stilde, Pombal Markisi Meydanı, Camoes Meydanı'ndaki heykel bronz, etrafındaki diğer figürler beyaz mermerden yapılmış. Yerlerde (Camoes deniz şairi, yazarı olduğu için) çıpa, denizkızı gibi figürler, beyaz taşların içine özenle siyah taştan işlenmiş.

- Pompal Markizi 1755'de başbakan olmuş. Portekiz'i yeniden yapılandırmıştır. Büyük Lizbon depremi ve tusunamiden sonra tüm ana caddeleri yeniden planlanmış. Gerçekten çok muhteşem ulu ağaçlar tretuarlar geniş yollar rüya gibi.

- Şehrin merkezinde ormanlar var.

- Şehrin merkezinde su kemerleri çok şık ve çok yüksek.

- Lizbon Merkez Camii'inden çok etkilendim çok değişik bir mimari. Mermerleri Türkiye'den gelmiş, Şadırvan yapılıyor. Cemaat Afrika, Gine, Mozambikli. 200 Türk vatandaş var.
Yeni Asır (kısaltarak), Yazı: Işılay Saygın, 14.05.2010

"PAZARÖREN YERALTI ŞEHRİ TURİZME AÇILMALI"

 

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, bu muhteşem eserin mutlaka turizme kazandırılması gerektiğini söyledi. Bakan Eroğlu, 'Birçok yeraltı şehri gördüm ama buranın bu kadar büyük olabileceğini tahmin etmiyordum. Konuyu Kültür Bakanımıza da anlatacağım.' dedi.

Çevre ve Orman Bakanı Veysey Eroğlu, Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesine bağlı Pazarören beldesi yakınlarında bulunan yeraltı şehrini inceledi. Bakan Eroğlu, 'Bu muhteşem eseri mutlaka turizme kazandırmalıyız' dedi.

 

Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu, TBMM Başkanvekili ve Kayseri Milletvekili Sadık Yakut, AK Parti Grup Başkanvekili ve Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Kayseri Valisi Mevlüt Bilci ile birlikte Pınarbaşı İlçesine bağlı Pazarören beldesi, Isbıdın bölgesinde bulunan yeraltı şehrini gezerek yetkililerden bilgi aldı.Daire müdürlerinin de katıldığı incelemede konuşan İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmet Taymuş, yeraltı şehrinde 15 gün önce başlayan temizlik çalışmalarının sürdüğünü söyledi.

 

Taymuş, 'Temizlik çalışması süren yeraltı şehrinin 4 ayrı giriş kapısı, kapı girişlerinde sürgü taşları, havalandırma bacaları, su kuyuları ve çok sayıda oda olduğunu belirledik. İki katlı olduğunu tahmin ettiğimiz yeraltı şehrini temizlik çalışmalarının bitiminin ardından aydınlatma ve diğer eksikler giderildikten sonra turizme açmayı planlıyoruz' diyerek yer altı şehri hakkında bilgiler verdi.


Yeraltı şehrinin içinde bulunan havalandırma bacasını ve su kuyularını inceleyen Bakan Eroğlu, 'Bu muhteşem eseri mutlaka turizme kazandırmalıyız. Birçok yeraltı şehri gördüm ama buranın bu kadar büyük olabileceğini tahmin etmiyordum. Konuyu Kültür Bakanımıza da anlatacağım. Buranın turizme kazandırılmasıyla bölgenin gelişmesine katkı sağlayacağına inanıyorum' diye konuştu.Gazetecilerin sorusu üzerine Bakan Eroğlu, yeraltı şehrinin turizme açıldığı zaman kendilerine talep edildiğinde çevre düzenlemesiyle ilgili her türlü desteği sağlayacaklarını kaydetti. Eroğlu, 'Çevreye doğal dokuyu bozmayacak şekilde mesire alanları kurulabilir. Yeraltı şehri bölge turizmine büyük katkılar sağlayabilir' ifadesini kullandı. Bakan Eroğlu, ayrıca yeraltı şehri yakınlarında tesadüfen bulunan su kaynağından da su içerek DSİ yetkililerinden su ile ilgili araştırma yapmalarını istedi.Bakan Eroğlu, 'Bu su kaynağının yeraltı şehri ile bağlantısı vardır. Kaynağın devamındaki suyolları kayalar oyularak açılmış, buranında tarihi bir geçmişi olabilir' şeklinde konuştu.TBMM Başkanvekili ve AK Parti Kayseri Milletvekili Sadık Yakut da daha önce varlığı bilinen ancak içine girilemeyen yeraltı şehrinin temizlenmesinin ardından ülke turizmine kazandırılacağını kaydetti.Eroğlu ve beraberindekiler daha sonra Pazarören Beldesi yakınlarındaki Selçuklu Sultanları'ndan Melikgazi'nin türbesini ziyaret etti. Eroğlu, burada yetkililerden türbe ile ilgili bilgiler aldı.

Yeni Şafak, 14.05.2010

SİDE MÜZESİ'NDE 11 BİN 905 TARİHİ ESER VAR

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi Side Müzesi Müdürü Güner Kozdere, sorumlulukları alanında 43 arkeolojik, 5 doğal ve 3 kentsel olmak üzere toplam 51 sit alanının olduğunu belirtti. Side Müze Müdürü Güner Kozdere, 2009 yılı sonu itibariyle müzelerinde 2 bin 129 arkeolojik, 9 bin 776 olmak üzere toplam bin 905 eserin sergilendiğini ifade etti.

 

18-24 Mayıs Müzeler Haftası etkinlikleri çerçevesinde basın açıklaması yapan Kozdere, müzelerine bağlı restorasyon atölyesinde 3 bin 500 eserin restorasyon ve konservasyonun en kısa zamanda başarıyla tamamlandığını söyledi. Side Müzesi'nin dünyasının sayılı müzeleri arasında olduğunu belirten Kozdere, müze içinde tarihi eserlere zarar verdiği gerekçesiyle flaşlı fotoğraf çekimine izin vermediklerini kaydetti. Kozdere, "Dünya kültür mirasının korunması ve müzeciliğin tanıtılması amacıyla Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından tüm dünyada 18 Mayıs müzeler günü ilan edilmiştir. Ülkemizde de 1982 yılından bu yana da 18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası olarak kutlanılıyor. Side Müze Müdürlüğü sorumluluk alanlarına Manavgat, İbradı ve Akseki ilçeleri de giriyor. Side Müzesi ülkemizde heykel restorasyonu yapan tek müzedir" diye konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın halkın tarihi ören yerlerini rahat bir şekilde gezebilmesi için 'Müzekart' uygulamasına geçtiğini hatırlan Kozdere, kart sahiplerinin Türkiye'de 300 aşkın müzeyi ekstra hiç bir ücret ödemeden ziyaret edebileceğini kaydetti. Müzekart'ın 20 TL karşılığında temin edildiğini belirten Kozdere, öğretmenler ile 18 yaş ve üzerindeki öğrencilere yüzde 50 indirim uygulandığını ifade etti.

 

Kozdere, müzeleri 17 yaş ve altındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gençler ve çocuklar ile bu yaş grubundaki öğrenci gruplarına refakat eden öğretmenler, 65 yaş üstü, gaziler, şehit ve gazilerin eş ve çocukları, engelliler ve engelli refakatçisi, er ve erbaşlar Türkiye Milli Komitesi Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM), Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMAS), Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) kartı sahipleri, basın kartı sahipleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli, emeklileri, profesyonel turist rehberleri ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğünce ağırlanan resmi konuk ve refakatçilerinin ücretsiz gezdiğini kaydetti.

Turizm Gazetesi, 14.05.2010

TOPKAPI VE KREMLİN'LE ORTAKLIK PEKİŞTİRİLECEK

 

Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında esen 'bahar rüzgarları' her alanda yaşanıyor. Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev'in Türkiye'ye yaptığı ziyaret, son dönemde bu ülke ile olan ilişkilerin 'en üst seviyeye' çıkmasını sağladı. Bu yılın ilk aylarında hem Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya'ya yaptığı ziyaretlerden sonra gerçekleşen Medvedev'in ziyareti, 17 anlaşmanın imzalanmasına sahne oldu. Bu anlaşmalar arasında vize muafiyeti ile nükleer santral anlaşmaları öne çıkarken, ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkartılması hedefinin konması ilişkilerin hangi seviyeye çıktığını göstermek açısından da büyük önem taşıyor.

 

Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev'in ilişkinin geldiği noktayı tanımlamak için, "Sözde değil stratejik partnerlik" tanımını yapması Türkiye-Rusya arasındaki ilişkiyi de ortaya koydu. Üst düzey strateji işbirliği anlaşmasının imzalanması ile birlikte 'Türkiye'nin stratejik ortağı' haline gelen Rusya, soğuk savaş döneminden sonra Türkiye'nin komşu ve bölge ülkeleriyle yürüttüğü barış politikasının da en önemli meyvesi oldu. Demiryolu, tarım alanları, enerji yollarının güvenliği, nükleer santral, ticaret hacminin arttırılması, ekonominin yoğunlaşması, turizmin arttırılması konuları yapılan anlaşmalar ile işbirliği eksenine çekilirken, kültürel alanlarda da iki ülke arasında önemli gelişmeler yaşanıyor.

 

Tarihi büyük geçmişlere sahip Rus ve Türk kültürlerinin birlikte tanıtımlarının yapılması sağlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın girişimleriyle birlikte kökleri Osmanlı İmparatorluğu'na dayanan ve Rus Çarlığı ile yaşanan ilişkiler, yüzyıllar boyunca yaşanan savaşlara rağmen kaybedilmeyen karşılıklı kültürel değerler halkın ilgisine sunulacak. İki kültürün eski başkentleri olan İstanbul ve St. Petersburg ile yeni başkentleri Ankara ve Moskova'nın karşılıklı olarak tanıtımları gerçekleştirilecek. Bu dört kentte de her ülke adına kültür merkezleri oluşturulacak, bu kentlerin tarihi ve turistik yerleri tanıtımı sağlanacak.

 

Türkiye ve Rusya, turizm potansiyelinin arttırılmasına çalışacak. Deniz turizminin yanı sıra tarihi ve kültürel unsurlar ortaya çıkartılarak kültür turizminde artış sağlanacak. Eski ve yeni başkentlerin, tarihi ve kültürel varlıklarının tanıtımı için de karşılıklı olarak sergiler açılacak. Topkapı Sarayı'nda Rus Çarlığı'nın kültürel varlığı ortaya koyan sergiler olacak. Aynı zamanda Türk-Osmanlı kültürünü tanıtan sergi de Kremlin Sarayı'nda açılacak. Her iki ülkenin kültür ve turizm bakanlıklarının yaptığı çalışmada tarihe tanıklık yapmış çok önemli eserler iki ülke vatandaşlarının ilgisine de sunulmuş olacak.

 

Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev'in eşi Svetlana Medvedeva, özel bir uçakla dün Ankara'dan İstanbul'a geldi. Medvedeva'yı, Atatürk Havalimanı'nda İstanbul Vali Yardımcısı Mehmet Ali Ulutaş karşıladı. Dimitriy Medvedev'in Türkiye'den ayrılmasının ardından İstanbul'a gelen Medvedeva, kentin tarihi ve turistik yerlerini gezdi. Kariye Müzesi'ne giden Medvedeva, Ayasofya Müzesi'ne geçti. Burada yetkililer tarafından karşılanan ve müzeyi gezen Medvedeva, müzeden çıktıktan sonra korumalarının eşliğinde yürüyerek Yerebatan Sarnıcı'na gitti.

Yeni Şafak (kısaltarak), Haber: Erhan Seven - Yasin Yılmaz, 14.05.2010

SÜLEYMANİYE'NİN GÖĞSÜNDE ÇİÇEKLER AÇTI





Mimar Sinan'ın en önemli eserleri arasında yer alan Süleymaniye Camisi'nin restorasyonu sırasında, 16. yüzyıla ait çiniler ve çiçek motifli kalem işi desenler ortaya çıktı.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Ramazan ayına yetişmesi talimatını verdiği Süleymaniye Camisi'ndeki restorasyon çalışmaları sırasında 453 yıllık bir keşif yapıldı. Restorasyon kapsamında yapılan raspa çalışmasıyla, Süleymaniye Camisi'nin aslan göğsü ve fil ayağı bölümlerinde, caminin yapıldığı döneme ait turkuaz renkli çini ve çiçek motifli kalem işi desenlere ulaşıldı. 1550-1557 yılları arasında, dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Mimar Sinan'a inşa ettirdiği Süleymaniye Camisi'nin restorasyonuna, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce 2007'de başlandı. Restorasyon sırasında ana kubbe aslan göğüslerinde yapılan raspa çalışmasında, caminin orijinal kalem işi bezemeleri ortaya çıktı. Yapılan incelemede, desenlerin, klasik dönem bezeme üslubuyla yapıldığı, renk, desen kompozisyonu ve desenlerde bulunan ölçülerin detaylarının 16. yüzyıldaki örneklerle eşleştiği öğrenildi. Uzmanlar, ortaya çıkan ve çiçek motiflerinin hakim olduğu bezemelerin, caminin yapım tarihinde sarayın nakkaş başı Karamemi tarafından yapıldığının tahmini üzerinde durdu. Ortaya çıkan orijinal desenlerle ilgili olarak toplanan Uzmanlar Kurulu, ana kubbede kalem işi araştırma raspalarına devam edilmesi yönünde karar verdi.

Öte yandan camideki iki fil ayağı bölümünde bulunan hat çalışmasının etrafında ise, eserin yapıldığı döneme ait çini işlemelere ulaşıldı. Çinilerin üzerinin daha önceki onarımlarda sıvayla kapatıldığı belirlendi. Süleymaniye'nin vakıf envanteri açısından İstanbul'un çok özel bir yeri olduğunu kaydeden Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, "Süleymaniye Camisi'ndeki sıvanın altından Osmanlılara ait çok güzel süslemeler çıktı. Depremde zarar gördükçe bu yapılar da dönemine göre yenilenmiş. Eserin ilk yapılığı zamanki o orijinal, sıcak renklerin çıkması bizi çok heyecanlandırdı" diye konuştu.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 14.05.2010

İSTANKÖY'DEKİ CAMİLER ONARILIP İBADETE AÇILACAK





Yunanistan’ın İstanköy (Kos) Adası’nda Osmanlı döneminden kalma beşi cami 14 eser restore edilecek ve çalışmalara Bodrum Belediyesi de destek verecek. Ayrıca 1400 Müslüman’ın yaşadığı adadaki iki camide din dersleri verilmeye başlanacak.

Yunanistan’ın Yeni Demokrasi Partisi Milletvekili ve AB Kültür ve Tarih Komisyonu üyesi Elsa Papademetriou, İstanköy Müslüman ve Dayanışma Derneği Başkanı Mazlum Payizanoğlu ve yanındaki bir grup komisyon üyesi ile iki hafta önce İstanköy Adası’ndaki Cezayirli Hasan Paşa, Defterdar, Atik Moruk, Saray ve Yenikapı Camileri ile Cezayirli Hasan Paşa, Bab-ı Cedid Su Haznesi ve Hacıpaşa Türbesi’nde incelemelerde bulundu. İncelemenin ardından gezilen beş cami ile adadaki toplam 14 Osmanlı Dönemi’ne ait çeşme, medrese ve türbenin restore edilerek, ayağa kaldırılmasına karar verildi.

Restorasyon için kaynak arayışına başlanırken, Bodrum Belediyesi de İstanköy Adası’ndaki Osmanlı eserlerinin onarımı için gereken desteği vereceğini açıkladı.

İstanköy Müslüman ve Dayanışma Derneği Başkanı Mazlum Payizanoğlu, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Germe köyündeki Germe Camii’nin tam gün, Defterdar Camii’nin ise sadece cuma günleri ibadete açık olduğuna dikkati çekti. Payizanoğlu şunları söyledi:

“Türkiye ile Yunanistan arasında son yıllarda ikili ilişkilerin hız kazanması, aradaki buzların erimesine neden oldu. 30 bin olan ada nüfusunun 1400’ünü Müslümanlar oluşturuyor. Müslüman toplum olarak artık çok rahatız. Kültür Komisyonu’nun desteğiyle beş camimizi daha restore edip, ibadete açacağız. Her yıl adaya gelen turistlerin 350 bini Osmanlı eserlerini ziyaret ediyor.”

Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon da “İstanköy’de Payizanoğlu ve Belediye Başkanı Yorgo Giritsi ile görüştüm.  Müslümanların ibadet ettiği ve ibadette açılacak Osmanlı eserlerine AB fonlarından verilecek desteğe katkıda bulunabileceğimizi söyledim” dedi.

Radikal, Haber: Yaşar Anter, 13.05.2010

TARİHİ MERİÇ KÖPRÜSÜ 15 GÜNDE ONARILACAK

 

Geçtiğimiz kış taşan sel sularıyla boğuşan Meriç Nehri üzerindeki tarihi Meriç Köprüsü (Abdülmecit-Yeni Köprü), oluşan tahribatın onarımı içim bakıma alındı.

 

Çalışmalar süresince köprüden tek yönlü ulaşım sağlanacak. Edirne kent merkeziyle, Karaağaç Mahallesi ve Yunanistan'a açılan Pazarkule Sınır Kapısı'na ulaşımı sağlayan tarihi Meriç Köprüsü'nde onarım ve tadilat başladı. Karaağaç istikametine giden araçlar köprüyü tek şerit kullanabilirken, kent merkezine gelen araçlar yaklaşık 10 kilometre daha fazla yol kat ederek Suvari Köprüsü'nü kullanacak. Edirne İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Ahmet Çetin, köprüde bozuk taşların işaretlenmesiyle başlayan onarımın 15 gün içerisinde tamamlanacağını tahmin ettiklerini söyledi. 1842 yılında başlanan köprünün yapımı 1847 yılında tamamlandı. Mimarının kim olduğu bilinmeyen 263 metre uzunluğundaki köprünün 12 sivri kemeri bulunuyor.

Zaman, 13.05.2010

ŞAŞIRTAN MUMYA KEŞFİ

 

     

 

Kimi kültürlerde, ölümden sonraki yaşamda kullanabilmeleri için, insanların en değer verdikleri eşyalarla gömülmesi normal karşılanır.


Kore'de keşfedilen ve 500 yıl kadar önce gömüldüğü tahmin edilen bu mumyanın en değer verdiği eşyanın el çantası olduğu anlaşılıyor.


Güzel kıyafetler ve takılarla birlikte, kadının mezarından bir de el çantası çıkarıldı.


Seul'deki araştırmacılar, kadının Joseon Hanedanı zamanında yaşayan bir üst düzey yöneticinin karısı olduğunu ve 16. yüzyılda öldüğünü tahmin ediyorlar.


Güney Kore'deki Gyeonggi Eyaleti'nde, Osan'da bulunan tabutta, 1392'den, 1910'a kadar hüküm süren Joseon Hanedanı'na yönelik mesajlar bulunuyor.


Mumyayla bulunan kıyafetler, araştırmacıların o dönemde kadınların nasıl yaşadıklarını anlamalarına yardımcı olması bekleniyor.


Mumyalar normalde eski Mısır'la ilişkilendirilse de, mumyalama işlemi, Kore'de de sık rastlanan bir durum.


Mısırlılar'ın uyguladığı işlemlerin tersine, Kore'de cesetlerin mumyalanmasını defin yöntemleri sağlıyor.


Hanedan süresince, üst sınıftan insanların cesetleri, vücutlarının bozulmasını önleyecek bir şekilde gömülüyorlardı.

Milliyet, 13.05.2010





REKOR FİYATA SATILDI

 

Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Amerikalı Andy Warhol'un otoportresi açık artırmada 32,5 milyon dolara (yaklaşık 49 milyon TL) satıldı.

 

New York'taki Sotheby's müzayede evinde dün düzenlenen açık artırmada rekor bir fiyata alıcı bulan Warhol'un bu eseri 1986 yılına ait.


Eserin 10 ila 15 milyon dolar arası bir fiyata alıcı bulacağı tahmin ediliyordu.

Hürriyet, 13.05.2010

600 YILLIK HAMAMDA RESTORASYON SÜRÜYOR

 

 

Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından 14. yüzyılda yaptırılan Süleyman Paşa Hamamı’nda restorasyon çalışmaları sürüyor. 600 yıllık mazisi ile Kocaeli’deki en eski Osmanlı dönemi hamamı olan tarihi yapıda “Soğukluk” kısmının hatları ortaya çıkarılıyor.


Büyükşehir Belediyesi Kocaeli’nin tarihi yapılarını tekrar gün ışığına çıkartmak amacı ile çalışmalarını sürdürüyor. Kocaeli Yukarıpazar Mahallesi’nde bulunan ve günümüze kadar ayakta kalabilen en eski hamamlardan Süleyman Paşa Hamamı da yenilenerek günümüze kazandırılıyor. Bir bölümü yakın sayılabilecek bir tarihte yıkılan hamama yaklaşık 600 yıl sonra restorasyon çalışması yapılması ise ayrı bir önem taşıyor.


Aslına uygun olarak yeniden hayata geçirilen Süleyman Paşa Hamamı restorasyonunda soğukluk kısmının hatları kazılarak ortaya çıkarılıyor. Yerinde olmayan soğukluk ortaya çıkarıldığında bu kısım yerinde cam imalatlı kafe yapılacak. Hamamın önünde yer alan tarihi değeri olmayan taş duvarın yüksekliği ise yeni yapılacak kafenin giriş kotuna düşürülüyor. Bu taş duvarın önüne ise betonarme istinat duvarı yapılarak zemin çivisi uygulaması ile hamamın oturduğu arazi güçlenmesi sağlanacak.


Restorasyon kapsamında Süleyman Paşa Hamamı’nda kullanılacak durumda olan ve özellik arz eden taş duvarlar, kemerler, kubbe, sarnıç duvarları gibi tüm yapı elemanları korunarak temizliği yapılacak. Eksik yapı elemanları ise orijinal tasarım ve malzemeleri eş değerleri ile tamamlanacak. Tarihi hamam tekrar hizmete girdikten sonra led aydınlatmaları ile ışıklandırılacak.

Özgür Kocaeli, 13.05.2010

PADİŞAHIN 2 BİN TAPUSU MAHKEME DOSYASINDA





Sultan II. Abdülhamid'in 48 varisi, hak talep ettikleri 10 bin 200 taşınmazdan, tapu kayıtlarını buldukları 2 binini mahkemeye sundu Belgeleri dosyaya koyan mahkeme, varislerin nüfus kayıtlarının getirilmesine ve Hazine'den arazilerle ilgili tapuların istenmesine karar verdi

 

Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'in 48 varisinin dedelerinin özel mülkleri için Milli Emlak'a açtığı veraset davasının ikinci duruşması dün Şişli Adliyesi'nde görüldü. Osmanlı İmparatorluğu'nda 33 yıl tahtta oturan Sultan II. Abdülhamid'in torunlarının dedelerinin şahsi malları için başlattığı hukuk mücadelesinde dün ilginç bir gelişme yaşandı. Varisler, ellerindeki tapuları mahkemeye sundu. Avukat Ayşegül Topuz, "Bizim için önemli olan veraset davasının bir an önce sonuçlanmasıdır. Ardından elimizdeki diğer kayıtları da mahkemeye ileteceğiz" dedi. Şişli 1. Sulh Hukuk Mahkemesi, bu belgeleri dosyaya koydu ve II. Abdülhamid'in varislerinin nüfus kayıtlarının mahkemeye getirilmesine ve Hazine'den sözkonusu arazilerle ilgili tapu kayıtlarının istenmesine karar verdi.

Halen Türkiye'de tekstil ve ihracat işiyle uğraşan varislerden 47 yaşındaki Orhan Osmanoğlu, "Dedemin en çok gayrimenkulü Edirne İpsala'da, 3 bin dönüm kadar. İzmir Karaburun'un büyük kısmı da dedemin özel mülkü. Buraların tapularını mahkemeye sunduk. İstanbul Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu da dedemin mülkleri arasında yer alıyor. İstanbul Beykoz'da Kabakoz'da da binlerce dönüm arazimizin tapu kayıtlarını da mahkemeye sunduk" diye konuştu. "Dedemizden kalan mirası istememiz bizim en doğal hakkımız" diyen Osmanoğlu, dava açma nedenlerini de şöyle açıkladı: "Ailede 100 kişi varsa bunun 90'ı maddi sıkıntı içinde. Pek çoğu yaşlı ve yardıma muhtaç. İyi bir hayat yaşasak inanın bir şey istemeyiz. Ama zorluk içinde olanlar için hakkımızı arıyoruz. Geçen duruşmada mahkeme başkanı da bana gülerek, 'Bu yüzyılın davası, bizim şansımız' dedi. Gerçekten çok önemli bir dava. Kazanmayı umuyoruz."

İngiltere' de yaşayan varislerden Burak Osmanoğlu da öncelikle mülklerin tazminini Hazine'den istediklerini söyleyerek, "Eğer bu konuda bir çözüm alamazsak son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gideceğiz" dedi.

Osmanoğlu ailesinin avukatlarından Ayşegül Topuz, 431 Sayılı Yasa'nın 8. maddesinin "Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkulleri millete intikal etmiştir" dediğini, ancak Sultan II. Abdülhamid'in yasanın ilanı tarihinden 6 yıl önce vefat ettiği göz önüne alındığında, anılan yasanın Sultan ve mirasçılarına uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını savunuyor.

Avukat Ayşegül Topuz, Türkiye'nin AİHM'nin yargı yetkisi ile mülkiyet hakkını koruyan 1 No'lu protokolü kabul etmesinin ellerini güçlendirdiğini belirtiyor. Varislerin talep ettiği Hazine-i Hassa mülklerinin II. Abdülhamid'in özel mülkiyeti olduğuna ve vefat tarihinde bu mirasın mirasçılarına intikal ettiğine dikkat çeken Avukat Topuz, şunları söyledi: "Türkiye'de iç hukuk yolları tükenirse konuyu AİHM'ye taşımayı düşünüyoruz. Daha önce AİHM'de açılan benzeri miras davalarında örneğin Yunanistan Kralı 13 milyon 700 bin euro tazminat kazanmıştı."

 

20 Eylül 2010'a ertelenen duruşmadan sonra SABAH'a konuşan varislerden Orhan Osmanoğlu, dedelerinin 17 şehirde 10 bin 200 gayrimenkulü bulunduğunu, ailenin tapu kayıtlarını çıkardığı 2 bin gayrimenkulün belgelerini mahkemeye sunduklarını söyledi. Osmanoğlu, "Dedemin, gayrimenkulleri en çok İstanbul, Edirne, İzmir (Karaburun), Adana ve Bursa'da var. Saraylar, köşklerle ilgili bir talebimiz yok. Sadece elimizde bulunan tapuların karşılığını istiyoruz" dedi. Sultan Abdülhamit'in büyük oğlu Mehmet Selim Efendi'nin soyundan gelen Harun Osmanoğlu'nun oğlu olan Orhan Osmanoğlu, 1963'te Şam'da doğmuş. 1974'te hanedan ailesine giriş izni verilince, 11 yaşında Türkiye'ye gelen Osmanoğlu'nun 5 çocuğu var.

Sabah, Haber: Erhan Öztürk, 13.05.2010

DAVUTPAŞA KIŞLASININ FIRINI MESLEK YÜKSEKOKULU OLUYOR

 

Tarihi Davutpaşa Kışlası üzerine kurulan Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü sınırları içindeki Osmanlı'dan kalma tarihi fırın, meslek yüksek okulu oluyor. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi öğretim üyesi Dr. Ali Koçak, üniversite kampüsü içindeki birçok tarihi eserin tescil edildiğini ve master planının hazırlandığını belirterek, "Bu plan içinde tarihi fırının, aynı özelliğini koruyacak şekilde restore edilmesi konusunda bir karara vardık. Restorasyon için Büyükşehir Belediyesi ile gerekli protokoller yapıldı. Tarihi fırın, kurulacak olan Fırıncılık Meslek Yüksek Okulu'nun uygulama alanı olarak kullanılacak" dedi.

Sabah, 13.05.2010

 

EMEK YIKILMAYACAK, ÜST KATA TAŞINACAK

 

Yıkım kararı karşısında sinemaseverlerin tepki gösterip kampanya başlattıkları Emek Sineması’nın özel bir teknikle üst kata taşınacağı açıklandı. Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik sinemanın restorasyonunu 18 ayda tamamlayacaklarını söyledi.

 

Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, sanatseverlere tarihi Emek Sineması’nın yıkılmayacağı müjdesini verdi. Çelik, “Sinema yıkılmayacak. Orijinalliği bozulmadan, özel bir teknik kullanılarak üst kata taşınacak” dedi.


Beyoğlu ve İstiklal Caddesi’ni Yeşilçam günlerinde olduğu gibi “sinema caddesi”ne dönüştürmek için yeni projelerin üzerinde çalıştıklarını ve Emek Sineması’nın da bu anlamda çok önemli olduğunu belirten Çelik, Hürriyet’e şunları söyledi:

“Kültür varlıklarının yasalar çerçevesinde korunmasına değer veren en hassas kurumların başında geliyoruz. Kültür ve sanat alanında uluslararası açılım yaptığımız illerin başında da İstanbul geliyor. Son dönemde bazı yanlış anlaşılmalar oldu. Olayı çok büyütmeden, konuyu iyi anlamak gerekiyor. Emek Sineması restorasyona ihtiyaç duyulan bir mekan. Bunun en kısa sürede yapılması gerekiyor. Sinemayı örnek bir kültür sanat merkezi haline getireceğiz.


Son derece modern bir yapıyla, orijinalliği bozulmadan yerini değiştireceğiz. Dünyada çok sınırlı sayıda uygulanan özel bir taşıma tekniği ile bir üst kata çıkaracağız. Bu projeyi de normal koşullarda 18 ay gibi bir sürede tamamlamayı hedefliyoruz. İleriki dönemlerde birçok filmin galasını orada gerçekleştirmek istiyoruz. Bunun içinde geniş bir fuayeye ihtiyaç var. Sinema üst kata taşınınca, alt katını fuaye ve sergi alanı olarak kullanabileceğiz.

Çok özel bir müze de oluşturacağız. Belediye ve koruma kurullarının onayını alarak hazırlanan projeyle dünyadaki nadir yapılardan bir olan Emek Sineması’nı sanatseverlerin beğenisine sunacağız. Projemize katkıda bulunmak isteyen herkesin fikirlerine de açığız.”

 

Emek Sineması’nın durumuyla ilgili Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da, şunları söyledi: “Sinemanın bütün alanları yine sinemacılıkla ilgili değerlendirilecek. Orası bir alışveriş merkezi olmayacak. Emek Sineması ile ilgili konuşmak ve yazmak isteyen arkadaşlarımızın önce bilimsel ve teknik raporları okumalarını çok faydalı buluyorum. Emek Sineması’nın aynen korunması benim özel hassasiyetimdir.”

Hürriyet, Haber: Esra Kaya, 13.05.2010

YOZGAT'TA BULUNAN TARİHİ ALANLARDA KAZILAR BAŞLADI

 

Yozgat'ın çeşitli yerlerinde bulunan tarihi alanlarda 2010 yılı kazı çalışmaları başladı.

 

Yozgat İl Kültür ve Turizm Müdürü Bahri Akbulut, Sorgun Şahmuratlı Köyü'nde bulunan Kerkenez Harabelerinde 2010 yılı kazı çalışmalarının başladığını belirterek, "Büyük Nefes Köyünde bulunan Tavium Antik Kentinde de 2010 yılı kazı çalışmaları için görevli araştırmacılar Bakanlıktan kazı ve araştırma için izin istedi" dedi.

 

Bu yıl Sorgun Peyniryemez Köyü'nde Çadırhöyük, Büyüktaşlık Köyü'nde Kuşaklı höyüklerinde de önümüzdeki dönemlerde çalışmaların başlayacağını ifade eden Akbulut, "Sarıkaya ilçemizde bulunan tarihi Roma hamamı kalıntılarında, Sarıkaya Belediyesi ve Müdürlüğümüzün işbirliği doğrultusunda temizlik çalışmaları başladı ve devam ediyor. Burada antik havuza ulaşıldı. Buranın temizliğini yaptıktan sonra turizme açmayı düşünüyoruz. Ancak, bölgede kaplıca sularının çok fazla olması çalışmalarımızı zorlaştırıyor" diye konuştu.

 

Yenifakılı Damlalı mevkiinde bulunan yer altı şehrinde geçen yıllarda temizlik çalışmalarının yapıldığını ifade eden Akbulut, "Damlalı yeraltı şehri ile ilgili Maden Teknik Arama Enstitüsü'nden rapor alındı. Bu raporlar doğrultusunda, ödenek de bulabilirsek, burada temizlik çalışmalarını sürdüreceğiz" dedi.

haberciniz.biz, 12.05.2010

KARADENİZ'İN TAŞ YAZILARI ARAŞTIRILACAK

 

Ordu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Doç.Dr. İsmail Doğan tarafından Sakarya-Artvin arası kaya, mağara, duvar ve resimlerin araştırması için bir proje hazırlandı. TÜBİTAK'a sunulan proje kabul edilirse Sakarya-Artvin arasındaki yerleşim birimlerinde araştırma yapılacak.

 

Doç.Dr. Doğan tarafından hazırlanan proje ile coğrafi özellikleri sebebiyle az bilinen Karadeniz'in bilinmeyen özelliklerinin ortaya çıkarılması hedefleniyor. Karadeniz ve çevresinin insanlığın en eski yerleşim, ticaret ve göç bölgelerinden biri olduğunu belirten Doç.Dr. Doğan, "Göçler doğudan batıya, batıdan doğuya, Karadeniz kuzeyi ve güneyi merkezili olup Kafkas ve Balkan haklarının tarihlerinde birbirleri ile münasebetleri açısından önemlidir. Türk tarihi açısından gerek Karadeniz'in kuzeyi, gerekse güneyi MÖ 3000'e kadar varan tarihten itibaren önem taşımaktadır. Bölgede Kimerler, Avarlar, İskitler, Sakalar, Hunlar, Proto-Bulgarlar, Hazarlar ile Selçuklu ve Osmanlı süreçleri Türk kültür katmanlarıdır. Bunların yanında Roma, Bizans, Venedik, Gürcü ve Slav gibi diğer tarihsel unsurların da bölgede kültürel izleri vardır." dedi.

 

Karadeniz'de mağara ve kaya resim ile yazılarının bölgenin coğrafi özelliği sebebiyle az bilindiğini ve üzerinde az bilgilere sahip olunduğunu aktaran Doç.Dr. Doğan, "Özellikle Sinop, Ordu, Trabzon çevresi mağara, kaya resim ve yazıları bölgenin geçmişinde önemli izler bırakan kültürlerin de göstergesidir. Türkiye sınırları dışında bulunan Bulgaristan'ın Preslav ve Pilişka antik şehir kazıları Romanya Murfatlar mağara resim ve yazıları, Odessa ve Kırım müzelerindeki bölge kazı sonuçlarından elde edilen unsurlar ile Kafkasya bölgesi arkeolojik kazı sonuçlarının Rusya bilimsel yazıları bize Türkiye dışındaki saha materyalleri hakkında bilgi ve yön vermektedir." diye konuştu.

 

Türkiye sınırları içinde bulunan güney Karadeniz kıyıları mağara ve kaya yazıları yanında arkeoloji çalışmaları şimdiye kadar yapılmadığını vurgulayan Doğan, buna paralel olarak da bölge tarihi ve kültürü hususundaki bilgilerin eksik olduğunu kaydetti. Doç.Dr. Doğan, bu konuda şunları dile getirdi: "Bölgenin Türkiye sınırları içindeki mağara ve kaya yazılarının tespiti, bunların değerlendirilmesi, okuma çalışmalarının yapılması ve bilim alemine sunulması ihtiyaçtır. Bu sahadaki bilgi açığının kapatılması açısından da zorunludur. Bu çalışma bölgenin tarihine ışık tutacak, bölge kültürünün katmanlarını aydınlatacak, yapılması gereken temel bilimsel bir çalışma olacaktır."

haberler.com, 12.05.2010

"HASANKEYF'İN YOK OLMASINI İSTEMEM AMA HAYAT ACIMASIZ"





“Bize yap dediler, yapıyoruz. Madem sular altında kalacak neden yapılıyor, biz de bilmiyoruz” diyor Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi’nde güçlendirme çalışmaları yapan ustalardan biri. Son günlerde tarihi kent Hasankeyf’teki eserlerde yoğun bir çalışma başlatıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, yıllardır bakımsızlıktan ayakta durmaya zorlanan eserlerin güçlendirilmesi için çalışma başlattı. Hükümet ise Ilısu Barajı’nın yapılması konusunda kararlı. İhaleye verilen eserlerin güçlendirme çalışmaları başladı ancak ortada Ilısu Barajı yapılırsa eserlerin ne olacağına dair net hiçbir koruma projesi yok!


Eserlerdeki çalışmaları görenlerin akıllarına da şu soru geliyor: ‘Madem sular altında kalıp yok olacak ya da taşınacak. O halde bu eserler neden onarılıyor? Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay bu soruya şöyle cevap veriyor: “Hasankeyf yok olsun istemiyorum ama hayat acımasız.”

Bir yanda uluslararası akademisyenlerin katılımıyla bilimsel konferans yapılıyor, diğer yanda bir grup Çinli kenti ziyaret ediyor. Kaleye çıkan öğrencilerin kimi kolbastı oynuyor, kimi halay çekiyor. Baharın simgesi rengarenk çiçekler, dört bir yanı süslüyor. Birkaç yüz metre ötede ise onlarca yabani at Dicle’nin kıyısından su içiyor.


Hasankeyf Kalesi, Büyük Saray, El Rızk Camii, Artuklu Köprüsü, Zeynel Bey Türbesi, İmam Abdullah Türbesi yüzlerce, binlerce yılın çatlaklarına rağmen inatla ayakta duruyor.


Muğla Üniversitesi’nden Doç.Dr. Adnan Çelik’in verdiği bilgilere göre, Hasankeyf’in kesintisiz olarak sadece yazılı tarihi 3 bin 4 bin yıl öncesine uzanıyor. Ancak bu geçmişi 12 bin yıl öncesine kadar götürenler de var. Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu, Osmanlı’dan eserler yer alıyor dört bir yanda. Kimi bakımsızlıktan yok olmuş, kimi yok olmak üzere.


Hasankeyf’te eserler için ilk kez bir güçlendirme çalışması başlatıldı. İlk olarak da 15. yüzyılda Akkoyunlular döneminde yapılan Zeynel Bey Türbesi’ne iskele kuruldu. Hemen yanındaki ‘Hamam’ın yıkılan taşları yeniden döşeniyor. Kültür Bakanlığı’ndan Hasankeyf’teki eserlerin restorasyon ve güçlendirme ihalesini alan şirket yöneticileri konuşmak istemiyor. Hamamın eski yapısına uygun taşları büyük bir itinayla seçen Ali usta şunları söylüyor: “Buraya Batman’dan geldim. Çalışmaya geldik.Hasankeyf sular altında kalacakmış. Neden yapıyoruz bunu pek de anlamıyorum.”


Zeynel Bey Türbesi’nde çalışan başka bir işçi de, Hasankeyf’in sular altında kalması istemediğini söylüyor. Çalışmaları sürdüren ve adını vermeyen bir uzmansa, Hasankeyf’in sular altında kalsa da kalmasa da bu eserlerin her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve güçlendirme çalışmasının yapılmasının çok doğru bir adım olduğunu belirtiyor.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, konuyla ilgili şu açıklamalarda bulundu: “Orası çok büyük bir proje. Yıllara dayanan bir geçmişi var. Hasankeyf bunun dallarında birisi sadece. ‘Hasankeyf baypas edilerek bu proje devam edemez mi acaba?’ diye girişimde bulundum ‘olmaz’ dediler. Teknik olarak size böyle cevap verildiği zaman yapabileceğiniz bir şey yok. Orada iki kot var. Üst kottakilerde bir şey yok onlar düzenlenip kendilerine kalacak. Aşağıdakilerden de hangileri taşınabilir, hangileri taşınamaz ve yerinde kalacak, onunla ilgili bir çalışma yapıyoruz. Taşınacak olanları da iyileştirme çalışmaları yapıyoruz. Çünkü o haldeki taşırken bile darmadağın olabilir. Önce bakım yapılması sonra taşınması lazım. Bazıları ‘Madem taşıyacaksınız bunları neden iyileştirme yapıyorsunuz’ diyorlar. Taşıyamazsınız. O kadar bakımsız, o kadar darmadağın, o kadar çözülmeye hazır ki taşımaya kalktığınız anda elinizde bir toprak yığıntısı kalır. Onun için iyileştirme çalışması ve tespit çalışması beraber yürüyor.”

Kültür Bakanı Günay, Hasankeyf için Çevre Bakanlığı ile zaman zaman toplandıklarını söylüyor: “Biz Hasankeyf için Çevre Bakanlığı ile toplanıyoruz arada bir. Onlar çok aceleci, bizimkiler de tam tersi yavaş hareket ediyor. Ben Hasankeyf’in yok olmasını istemiyorum tıpkı ‘Emek Sineması’ gibi. Ama hayat başka bir katılık ve acımasızlıkta. Yani Hasankeyf’le ilgili koca bir su projesi var. DSİ sürekli ‘şu çapta suya ihtiyacımız var’ diye sürekli önümüze getiriyorlar. Normal olarak onlar yapma konusunda aceleci bizim arkadaşlar da koruma konusunda dikkatli. Acele ile dikkat arasında bir dengede götürmeye çalışıyoruz. Keşke yok olamasa. Bir baraj projesi yapıyoruz bir şehrimiz suyun altında kalıyor. Hatıralar kalıyor. Devlet biraz katı.”
Hasankeyf, sular altında kalır mı kalmaz mı? Belli değil. Gerçek şu ki, doğru dürüst hiçbir yatırım olmasa bile Hasankeyf’i görmek için her hafta binlerce turist bölgeye akıyor.

Ilısu Baraja yapılırsa Hasankeyf’in ne kadarının sular altında kalacağı -tamamı, yarısı, bir kısmı- zaman zaman tartışma konusu oluyor. Hasankeyf’te kurtarma çalışmalarını yürüten Prof.Dr. Zeynep Ahunbay’a göre Hasankeyf’te su altında kalacak ‘aşağı Hasankeyf’, Hasankeyf’teki eserlerin yaklaşık yüzde 60-70’ini kapsıyor.


Sular altında kalacak eserlerden bazılar şöyle: * Zeynel Bey Türbesi etrafındaki harabeler * Hamam * El-Rızk Camii (Hasankeyf’in merkezinde bulunan ve halen ibadete açık olan caminin minaresindeki hoparlörlere kadar sular gelecek) * Kilise harabesi * Sultan Süleyman Camii * Avlusundaki sondajda kalkolitik seramikler bulunan Koç Camii * Kızlar Camii ve etrafındaki türbe, dükkanlar * İmam Abdullah Türbesi.

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 12.05.2010

BARTIN'DA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Bartın Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı operasyonda, üç adet Bizans dönemine ait tarihi eser ele geçirildi.

 

Bartın Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Suçlar Büro Amirliği ekipleri tarafından Bartın merkezinde bir operasyon düzenlendi. Operasyonda, 3 adet Bizans dönemine ait mimari parça ile 3 parçadan oluşan Roma dönemine ait stel ele geçirildi.

 

Operasyonda 1 kişi yakalanırken, yakalanan şahıs 2863 Sayılı Kanuna Muhalefet suçundan Bartın Cumhuriyet Başsavcılığına sevk edildi.

Bartın Kent Haber, 12.05.2010

'YERALTI ORDUSU'NA YENİ ASKERLER





Tarihi İpek Yolu'nun başlangıcı olarak kabul edilen Çin'in Şian şehrinde, 114 asker heykeli daha bulundu.

 

Arkeologlar 200 metrekarelik alanda bulunan asker heykellerinin renklerinin canlılığının dikkat çektiğini belirtti. Son bulunan asker heykellerinin fotoğraflarının ay sonuna kadar yayınlanması bekleniyor.


Kazı ekibinin başkanı Şü Veyhong, China Daily gazetesine boyları 1,8-2 metre arasında değişen asker heykellerinin saçlarının siyah, yüzlerinin yeşil, beyaz ve pembe, gözlerinin de siyah veya kahverengi olduğunu söyledi. Şü, parçalara ayrılan kilden heykellerin her birinin onarımının 10 gün sürdüğünü ifade etti. Kazı sırasında çok sayıda silah, at arabası, davul ve boyanmış tahta halkalar da bulundu.

Çinliler tarafından "dünyanın sekizinci harikası" olarak kabul edilen ve Terra Cotta askerleri olarak da bilinen Yeraltı Ordusu’nun bulunduğu sit alanında üçüncü kazı çalışmaları geçen yıl Haziran ayında başlatılmıştı.

Yeraltı Ordusu, Mart 1974’de köylüler tarafından keşfedildikten sonra, sit alanında 1977 ve 1985 yıllarında iki kez kazı çalışması yapıldı. Bunun ardından heykellerin korunması için Çinli ve Alman uzmanların işbirliğiyle 19 yıl süren çalışmalarda bulunuldu.

Çin’in birleşmiş ilk feodal imparatorluğu Çin hanedanını (MÖ 221-206) kuran imparator Çin Şıhuang’ın (MÖ 259-210) mezarı ve Yeraltı Ordusu, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirasları Listesine alındı.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 40. yıldönümü olan 1 Ekim 1979’da ziyarete açılan müzeyi her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor.

Radikal, 12.05.2010

BELEDİYE MÜZELERİ ARTIK ÜCRETLİ

 

Gaziantep'te Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan üç müze 10 Mayıs 2010 tarihinden itibaren ücretli oldu. Müzelerin herkes tarafından rahatlıkla ziyaret edilebilmesi için ücretleri düşük tuttuklarını söyleyen müze yetkilileri, öğrencilerden 50 Kuruş, diğer ziyaretçilerden de 1 TL ücret alınacağını belirttiler.

Büyükşehir Belediyesi Müzeler Müdürlüğünden yapılan açıklamada, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'nde Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürünün, Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde Antep halkı tarafından gösterilen mücadele ve kahramanlığın, Bayazhan Gaziantep Kent Müzesinde ise Gaziantep'in yöresel el sanatlarının yanı sıra Antep işi çeyiz ve baklavacılık yapımının anlatıldığı vurgulandı. 2009 yılının Mayıs ayında hizmete giren müzeleri bugüne kadar yerli yabancı 352 Bin kişinin ziyaret ettiğini belirten yetkililer Büyükşehir Belediyesi Müzelerinin 10 Mayıs 2010 Pazartesinden itibaren ücretli olacağını bildirdiler.

Gaziantep 27 Gazetesi, 12.05.2010

"AKM AÇILSIN, EMEK YIKILMASIN"

 

İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ecacıbaşı festivalde AKM’nin eksikliği nedeniyle yaşadıkları üzüntüyü dile getirirken seyirciler arasından bir grup da Emek sinemasının yıkım kararını protesto etti.

 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, önceki akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen açılış töreni ile başladı.

Sunuculuğunu Defne Halman’ın üstlendiği açılış töreni, İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı’nın konuşmasıyla başladı.

Bülent Eczacıbaşı konuşmasında; “Bu yıl, İstanbul Festivalleri’ni kentimizin Avrupa Kültür Başkenti unvanını taşımasının yarattığı coşku ve heyecanla gerçekleştiriyoruz. İstanbul Tiyatro Festivali’nde eksikliğini yoğun bir şekilde hissettiğimiz Atatürk Kültür Merkezi’nin hala İstanbul’a geri kazandırılamamış olmasından kaynaklanan sıkıntımızı dile getirmek istiyorum. 18’inci festivali açarken Atatürk Kültür Merkezi’yle ilgili olarak bir üzüntü yerine bir sevinci dile getireceğimizi umuyorum” dedi.

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali tarafından verilen “Onur Ödülü” bu yıl yönetmen ve eğitimci Erol Keskin’e sunuldu. Türk tiyatrosunun bu büyük sanatçısına ödülünü Bülent Eczacıbaşı takdim etti.


Festival, açılış töreninin ardından, yönetmenliğini Engin Alkan’ın üstlendiği Krater Yapım’ın Hekate’nin Şarkısı başlıklı oyun ile başladı.

Tiyatro ve sanat dünyasının ünlü simalarını bir araya getiren 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Açılış Töreni’nin ardından İKSV’nin yeni binasında bulunan Salon’da DJliğini Serra Yılmaz, Murat Daltaban ve Hakan Günday’ın üstlendiği bir açılış partisi düzenlendi. 10 Haziran tarihine kadar devam edecek 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali programında yurtdışından 9 tiyatro ve dans topluluğu ile Türkiye’den seyirciyle ilk kez buluşacak 30’a yakın oyun, dans, performans ve özel gösteriler yer alıyor. Festival kapsamında, bir ay boyunca 18 farklı mekanda sahnelenecek 90 gösterinin yanı sıra ünlü konukların katılacağı söyleşi ve atölye çalışmaları da gerçekleşecek.

Hürriyet, 12.05.2010





Taşköprü İlçesi'ne bağlı Fevzi Çakmak Caddesi'nde bulunan yaklaşık 3 asırlık Derbederler Hamamı, restore edileceği günü bekliyor.

 

Tarihi Muzafferettün Gazi Hamamı'nın ardından ilçemizdeki ikinci hamam olan  Derbederler Hamamı, bakımsızlıktan dolayı zor günler geçiriyor. Anıtlar Kurulu'nca projesi onaylanan Derbederler Hamamı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilmek için sıra bekliyor.

Yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 19. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen hamamın kurnalarının ve mermerlerinin Padişah Vahdettin zamanında İtalya’dan getirildiği söylene gelmekte.

 

Yeni Hamam olarak da bilinen Derbederler Hamamı`nın yarı hissesinin Taşköprü Belediyesi`ne ait olmasına rağmen yarı hissesinin şahıslara ait bulunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Anıtlar Kurulu'ndan projesi onaylanan tarihi hamam, restore edilmeyi bekliyor.

 

Derbederler Hamamı'nın projesini hazırlayan Nilşen inşaat sahibi Yüksek Mimar Nilgül Şener, tarihi hamamın Osmanlı mimarisini oldukça güzel bir şekilde taşıdığını ve mimari zenginliği yönünce benzerlerinden ayrıcaklıklı konumda olduğunu belirtti. 

Kastamonu Haber, 11.05.2010

SİNOPE'NİN BAŞI MÜZEDE SERGİLENİYOR

 

 

Sinop'ta arkeolojik kazılar sırasında çıkartılan ve MÖ 7. yüzyıla ait olduğu belirtilen heykel başının 2004 yılında Brüksel'de gerçekleştirilen olan "Hoşgeldin Türkiye Festivali"nde de sergilendiğini hatırlatan Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, Sinope başına paha biçilemediğini söyledi.

 

Tosun, "Sinope heykelinin baş kısmı günümüze ulaşabilmiş. Paha biçilemeyen bu eseri müzemizin içerisinde hemen girişte sergiliyoruz. Sinop'a adını veren Sinope turistlerin büyük ilgisiyle karşılaşıyor" diye konuştu.

 

Sinope'nin efsanesi işe şöyle: “Sinope Osopos'un güzeller güzeli kızıymış. Rivayete göre mutlu bir hayatı varmış. Bir gün Zeus kendisini görmüş ve o anda aşık olmuş. Zeus bu; gönlünü kaptırdığını elde etmek için yapmadığı üçkağıtçılık yokmuş. Ama Sinope, Zeus'un bile başını döndürecek bir güzellikteymiş. Bir sabah Sinope'yi görmeye ırmak kenarına gitmiş ve çalıların arasında saklanmış, başlamış beklemeye. Sinope geldiğinde haylaz bir rüzgarı yanına çağırmış ve en zarif haliyle Sinope'nin kulağına 'Senin için Olympos'un tahtından vazgeçsem bana gönlünün tahtını açar mısın?' demesini istemiş. Korku içindeki genç kız Zeus'a kendisine dokunmamasını kız oğlan kız kalmak istediğini söylemiş. Sözüne sadık kalan ve Sinope'ye her dilediğini yerine getirmeye söz veren Zeus, onu kız olarak Karadeniz kıyılarına bırakmış.”

Internet Haber, 11.05.2010

SEYİTÖMER'DE KAZILAR BAŞLADI

 

Kütahya'ya 25 kilometre uzaklıkta yer alan ve önceki yıllarda 4 bin yıl öncesine ait karbonlaşarak korunmuş insan beyinleriyle mercimek tohumları gibi bulgular elde edilen Seyitömer Höyüğü'nde, kurtarma kazısına yeniden başlandı.

Kazı grubu başkanlığını yürüten Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, AA muhabirine, 2006 yılından bu yana her yıl 6'şar aylık dönemlerde gerçekleştirdikleri kazıların, bu yılki bölümüne başladıklarını bildirdi.

Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürlüğü ile DPÜ arasında yapılan protokol doğrultusunda Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ) sahasında bulunan ve altındaki kömürün ekonomiye kazandırılması amaçlanan höyükte kurtarma kazısı yapıldığını anımsatan Prof.Dr. Bilgen, geçen yıllarda yaklaşık 100 olan işçi sayısının bu yıl 40 arkeoloji öğrencisi dahil olmak üzere, 250'ye çıkarıldığını söyledi.

Höyükte çalışan işçilerin SLİ tarafından görevlendirildiğini belirten Prof.Dr. Bilgen, şöyle konuştu:
''Üniversitemizin kazıları ele almasının ardından 5'inci dönem kazılara başladık. Bu yıl özellikle işçi sayısının SLİ tarafından artırılması bir avantaj olarak hesaplandı. Bu yıl 2, 3 ve 4'üncü sınıfta olan öğrencilerimiz, zaten geçmiş yıllarda kazıya katılmış ve tecrübe kazanmıştı. Ekibe yeni dahil ettiğimiz öğrencilerle birlikte büyük bir grupla çalışıyoruz. Bu hem öğrencilerin yetişmesi, hem bu höyüğün daha iyi kazılması ve buluntuların daha iyi değerlendirilmesi açısından önemli. Çünkü gerek lisans, gerekse yüksek lisans tezleri olarak da bütün buluntuların incelenmesinde öğrencilerimiz çalışıyor. Bir taraftan kazı, diğer taraftan bilimsel değerlendirme açısından hızlı ve geniş ekibe dayalı çalışma yapıyoruz.''

Prof.Dr. Bilgen, geçen yıl mayıs ile kasım ayları arasında yaptıkları çalışmalarla Orta Tunç Çağı katmanını kaldırıp sınıflandırdıklarını anlattı.

''Bu yıl Erken Tunç Çağı katmanının 5 metre derinliğine inmeyi, önümüzdeki yıl da kültür katmanından kalacak 3 metreyi kazıp, çalışmanın tamamını sonuçlandırmayı hedefliyoruz'' diyen Prof.Dr. Bilgen, geçen yılın kasım ayından bu yana 4 yıldır elde ettikleri buluntuları sınıflandırıp Kültür ve Turizm Bakanlığınca üniversitede kurulmasına onay verilen müzede sergilemek için hazırladıklarını söyledi.

Prof.Dr. Bilgen, höyükte bundan sonra yazılı eser elde etmeyi beklemediklerini belirterek, şöyle devam etti:

''Geçen yılın sonlarında Orta Tunç Çağı katmanında çalışmıştık. Sümerlerin Mezopotamya'da MÖ 3200 yıllarında buldukları kil tabletler üzerine işlenen çivi yazısı, Anadolu'da MÖ 2000'li yıllarda kullanmaya başlanmış. Geçen yıl Orta Tunç Çağı katmanında yazılı belgeye rastlamadık. Anadolu'nun batısına doğru yazı çok geç geldiği için bu yıl kazacağımız MÖ 3000'li yıllara ait Erken Tunç Çağı katmanında yazılı belge bulmayı beklemiyoruz. Ancak arkeolojide büyük sürprizler her zaman vardır. Geçen yıl bulduğumuz beyinler, yanmamış mercimek tohumları buna önemli bir örnektir. Sürprizler olabilir ama yazılı belgeye ulaşacağımızı düşünmüyoruz.''

Prof.Dr. Bilgen, Seyitömer Höyüğü'nde askeri ya da savunma amaçlı bulgulara ulaşmadıklarını ve elde ettikleri bulgulardan burasının bir üretim ve ticaret merkezi olduğunu tahmin ettiklerini söyledi.

Asur kolonilerinin MÖ 2000'li yıllarda Orta Anadolu'da önemli ticari ilişkilerde bulunduğuna dikkati çeken Prof.Dr. Bilgen, buna ilişkin önemli tarihi eserlere Kayseri Kültepe'de rastlandığını anlattı.

Prof.Dr. Bilgen, şunları kaydetti:
''Kültepe, uluslararası çok büyük bir ticaret ağının Anadolu'da sanat, sosyal düzen ve inançları etkilediğini gösteriyor. Batıda en meşhur ve en görkemli eserler ise Çanakkale'deki Troya'da ele geçmiştir. Orta Anadolu ve Troya'nın yüksek kültürü arasında geçiş bölgesi sayılabilecek Kütahya'nın bulunduğu bu bölgede çok fazla bu dönemleri araştıran çalışmalar yapılmamış. Seyitömer'de MÖ 3000'li yıllara ait bulgular, Batı ve Orta Anadolu'nun ticaret yollarını göstermesi bakımından çok önemli olacaktır. Orta Anadolu'nun batıya açılan ticaret yollarının önemi, buradaki kazılarla ortaya çıkabilecektir.''

Seyitömer'de seramik, metal ve kilden üretilen eserlerin fazlaca bulunduğunu hatırlatan Prof.Dr. Bilgen, burasının Yunanistan, Ege Adaları, İç Anadolu ve Mezopotamya arasında önemli bir ticaret merkezi olduğunu düşündüklerini sözlerine ekledi.

Seyitömer Höyüğü'nde kazı çalışmaları, altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989'da Eskişehir Müze Müdürlüğünce başlatıldı. Afyonkarahisar Müze Müdürlüğünün 1990-1995 yılları arasında yürüttüğü çalışmalar, 2006'dan itibaren DPÜ Arkeoloji Bölümünce ele alındı.

TKİ Genel Müdürlüğü ve DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereğince her yıl 6'şar aylık dönemler halinde yürütülen kazı çalışmalarının gelecek yıl tamamlanması ve höyüğün kaldırılmasının ardından yaklaşık 500 milyon lira değerinde linyit kömürü çıkarılmaya başlanması hedefleniyor.

Gerçek Gündem, 11.05.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇISINI YAKALATTI





Trabzon'un Akçaabat İlçesi'nde, tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı ihbarında bulunan ancak yalan beyanda bulunduğu iddiasıyla adliyeye çıkarılarak 500 TL para cezasına çarptırılan Salih Kurt isimli şahıs, haklılığını ispat ederek tarihi eser kaçakçılarını jandarmaya yakalattı. Kendisine önce para cezası verilen sonra "pardon" denilen Salih Kurt, şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan alacağı ikramiye için uğraşıyor.

 

Akçaabat İlçesi'nde yaşayan Salih Kurt (30), geçen yıl beldelerinde bir şahsın tarihi eser kaçakçılığı yaptığını tespit ederek önce jandarmaya daha sonra da polise haber verdi. Emniyet ekiplerinin yaptığı incelemede, Salih Kurt'un yalan beyanda bulunduğu iddia edilerek adliyeye sevk edildi. Akçaabat Asliye Ceza Mahkemesi'ne çıkarılan Salih Kurt hakkında "Yalan beyanda bulunmak ve emniyet güçlerini yanlış yönlendirmek" suçundan 500 TL adli para cezasına karar verildi.

 

İşin peşini bırakmayan Kurt, Akçaabat İlçe Jandarma Komutanlığı ile irtibata geçerek onların da desteğiyle daha önce tarihi eser kaçakçılığı yaptığını iddia ettiği şahsı suçüstü yakalattı.

Kendisine önce yanlış ihbarda bulunduğu iddiasıyla 500 TL para cezası verilen ardından tarihi eser kaçakçılarını jandarmaya yakalatan Salih Kurt, yaptığı açıklamada şöyle konuştu: "Bana yalan beyandan 500 TL para cezası verildi. Haklılığımı ispat etmek için işin peşini bırakmadım ve tarihi eser kaçakçılığı yaptığını ihbar ettiğim kişiyi bu kez suçüstü yakalattım. Arı kovanlarının içerisine gizlenen ve 1125 tarihine ait olduğu belirlenen sikkeler jandarma ekipleri tarafından ele geçirildi ve

 

Kurt, şimdi hem ihbarda bulunduğu için kendisine Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan verilmesi gereken ikramiyeyi almak hem de "yalan beyanda bulunmak" suçundan işlenen cezayı sicilinden sildirmek için mücadele verdiğini ifade ederek "Suçluları ihbar ediyoruz, yakalanması için uğraşıyoruz ancak bunun karşılığı bize para cezası kesiliyor. Ancak sonra haklılığımız ortaya çıkınca ikramiyeyi hakettiğimiz söyleniyor ancak bunun içinde tüm başvurularımıza rağmen bir sonuç alamıyoruz" dedi.

 

İçişleri Bakanlığı'ndan da 10 yıl önce bir suçluyu yakalattığı için ikramiye hak kazandığını ancak bunu da 10 yıldır alamadığını iddia eden Salih Kurt, çok sıkıntılı günler yaşadığını belirterek yetkililerin kendisine yardımcı olmasını istedi.

Haberciniz, 11.05.2010

BARAJLAR İKİ SİT VE DÖRT HÖYÜĞÜ YUTTU

 

Hasankeyf ve Allionoi antik kentinin baraj suları altında kalacak olmasıyla ilgili tartışmalar sürerken, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, iki sit alanı, 34 taşınmaz ve dört höyüğün baraj yapımı nedeniyle sulara gömüldüğünü söyledi.

BDP’li Ayla Akat Ata’nın yazılı soru önergesini yanıtlayan Bakanı Eroğlu, özetle şu bilgileri verdi: DSİ, 147 HES tesisinin inşaatını sürdürüyor. 1300 civarında projenin özel sektör tarafından yapımı planlanıyor. Adana-Kozan, Batman-Kozluk’da sit alanları, Şanlıurfa’da 34 taşınmaz ve Malatya’da dört höyük baraj suları altında kaldı. ”

Radikal, Haber: Rifat Başaran, 11.05.2010

EVLERE TARİHİ ESER BASKINI

 

Gümüşhane’de İl Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından yapılan operasyonda çok sayıda tarihi eser ele geçirildi.

 

Gümüşhane Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, bir istihbaratı değerlendiren İl Jandarma ekiplerinin Kelkit İlçesi Gümüşgöze beldesindeki evlerde yaptıkları aramada 107 adet sikke, 9 adet ok ucu,2 adet broş, 1 adet obje, 9 adet muhtelif ebatlarda taş eser, 4 adet yüzük, 3 adet süs eşyası, 1 adet küpe ve 2 adet metal arama detektörü ele geçirildi.

 

Operasyonda ev sahipleri Y.Ö. ve Ö.D. göz altına alındı.

Gümüşhane Kent Haber, 11.05.2010

KUŞLARIN İLKEL ATASINDA 'EVRİM' İZİ

 

 

Kuşların ilkel atası Archaepteryx'in fosilleşmiş kanatlarında, bazı kimyasal maddelerin izlerinin bulunduğu bildirildi.

 

Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırma, Amerikalı ve İngiliz paleontologların, 19. yüzyılda ortaya çıkarılan 150 milyon yıllık Archaepteryx fosilinde Archaepteryx’in kanatlarından gelen kimyasal maddelerin izlerine rastladıklarını belirtiyor.

Araştırmaya göre paleontologlar, ilkel kuşun fosilleşmiş kemiklerinde çinko, bakır ve modern kuşların kanadında da bulunan az miktarda fosfor ve kükürt tespit etti.

Bilim adamları, fosfor ve kükürdün kuşların sağlığı için gerekli olduğunu, çinko ve bakırın da kuşların besinlerinin içinde yer aldığını belirtiyor.

Bu maddelerin Archaepteryx fosilinde bulunmasının, evrim zincirinde bu ilkel kuşla dinozorlar arasındaki bağı kanıtladığı ifade ediliyor.

Archaepteryx fosilinin ABD’nin California eyaletindeki Stanford üniversitesinde x ışınlarına tabi tutulduğunu söyleyen ve araştırmayı kaleme alan Dr. Roy Wogelius, "Bugüne dek, hep kuşlarla dinozorlar arasındaki fiziksel bağdan söz ediyorduk, şimdi de aralarında kimyasal bağ bulduk" diye konuştu.

Radikal, 11.05.2010

UNESCO, OSMAN HAMDİ BEY'İ ANDI

 

 

UNESCO'nun Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Gürcan Türkoğlu'nun ev sahipliğinde gerekleşen panele Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da kutlama mesajı gönderdi. Mesajda, “Türkiye UNESCO’nun kültür mirasının korunmasındaki rolünü ve çabalarını takdir ediyor” denildi.

UNESCO adına Dünya Miras Merkezi Başkanı Francesco Bandarin yaptığı konuşmasında, Türkiye'nin kültür mirasında süper güç olduğunu belirterek, “Osman Hamdi sadece Türkiye'de değil, dünyada da arkeolojinin öncüsüdür” diye konuştu. Prof.Dr. Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey'in çok yönlü kişiliği ve eserleri ile ilgili genel sunuşta bulunurken, ‘Mimar Cengiz Kabaoğlu da, Osman Hamdi Bey’in kurucusu olduğu İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kuruluşu ve geliştirilmesi ile ilgili olarak başlatılması öngörülen proje hakkında bilgi verdi. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu üyesi Prof.Dr. Gül İrepoğlu ise, Osman Hamdi Bey'in ressamlığının yanı sıra ülkemizde sanat eğitiminde oynadığı öncü rolünü vurguladı. Panelde Osman Hamdi Bey ile ilgili yayınlanmış iki kitap da tanıtıldı:

‘Un Ottoman En Orient' (Şarkta Bir Osmanlı) ve ‘Le voyage - Nemrud Dağı d’Osman Hamdi Bey et Osgan Efendi (1883)', (Osman Hamdi Bey ile Osgan Efendi’nin Nemrud Dağı’na Seyahati (1883).

Radikal, Haber: Gülten Özbey, 11.05.2010

HAFRİYATTAN KÜP ÇIKTI

 

 

Yalova'nın Çınarcık İlçesi'ne bağlı Esenköy beldesinde bir inşaatın hafriyatından iki adet tarihi küp çıktı.

 

Bir inşaat için yapılan hafriyat çalışması sırasında tarihi eser bulundu. Kepçe operatörü toprak yığınlarının arasında 2 adet küp olduğunu fark ederek durumu yetkilileri bildirdi. İnşaat çalışanları durdurularak durumun yetkililere bildirilmesi üzerine, Yalova İl Turizm Müdürlüğü ve Müzeler Bursa Bölge Müdürlüğü yetkilileri bölgeye gelerek inceleme yaptı. 200 yıllık olabileceği bildirilen küpler Bursa'ya müzeye götürüldü. Küplerin yapılan incelemenin ardından müzede sergileneceği öğrenildi.

Beyaz Gazete, 10.05.2010

BAŞBAKANLIĞA PRESTİJLİ BİR ADRES: ZİRAAT BANKASI'NIN TARİHİ BİNASI

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ulus’ta bulunan tarihi Ziraat Bankası Genel Müdürlük binasının, Başbakanlık’a ‘prestij binası’ olarak kullanılması için verilmesinin düşünüldüğünü söyledi.

Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’a taşınmasıyla birlikte tarihi binanın nasıl kullanılacağı konusunda fikirler de ortaya atılmaya başladı. Günay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, binayı Başbakanlık’ın prestij binası olarak kullanılmasını önerdiğini söyledi.

Bakan Günay’ın önerisi üzerine Erdoğan,  Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’ne geçerek incelemelerde bulundu. Başbakanlık’ın bir ‘prestij binasına’ ihtiyacı olduğunu söyleyen Bakan Günay, “Yerli ve yabancı konukları ağırlamak için oldukça etkileyici bir bina. Sayın Başbakan’a, ‘Siz almıyorsanız ben talibim’ dedim” diye konuştu. Günay, Erdoğan’ın öneriye, ‘olumlu’ yaklaştığını da sözlerine ekledi. 

Tarihi bina Ankara’nın başkent olmasının ardından, kenti, kasaba görünümünden kurtarmak için yürütülen çalışmanın bir ürünü. Bu kapsamda, İtalyan Mimar Guilo Mongeri, 1926 yılında Ziraat Bankası’nın genel müdürlük binasının inşaatına başladı. 1929 yılında inşaatı tamamlanan bina, Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi yapılarından biri. Mimar Mongeri, binaya Türk milli mimari üslubunu yansıttı. 

Bina, 26 Kasım 1929 tarihinde İsmet İnönü ve Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım Özalp tarafından törenle açıldı.

Selçuklu ve Osmanlı süsleme sanatlarıyla zenginleştirilen ve geniş mermer kaplamalı holler, yüksek tavanlar, kemerler, ayna ve kristal camlar, renkli vitray cam ve çini süslemeler gibi ayrı özelliklere ve estetik güzelliklere sahip bina, Ankara’nın sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.

Radikal, Haber: Tarık Işık, Fotoğraf: Serdar Özsoy, 10.05.2010

SANATA MÜDAHALESİZ BİR DESTEK

 

Gözleri en çok oğlundan söz ederken parlayan bir adam... İkinci sırada hala profesyonel bir müzik eğitimi alamamış olduğu için hayıflanan, oysa Londra Philarmonia Korosu’nda solistliğe kadar uzanmış bir müzisyen tutkusunun ışığı var. Sıralamanın sonuna kültür-sanat dünyasındaki yöneticilik, danışmanlık vasfı kalsa da, biz onu en çok bu yönetici, danışman kimliğiyle tanıyoruz.

Yıllarca İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın genel müdürlüğünü yapmış, ardından pek çok kültür sanat kurumunun danışmanlığı ve yöneticiliğini üstlenmiş Melih Fereli, şimdi de Vehbi Koç Vakfı Kültür-Sanat Danışmanı olarak, geçende “Starter” sergisiyle açılan vakfın yeni mekanı Arter’i anlatırken heyecandan yerinde duramıyor: “Çağdaş sanat günceldir, yenilikçidir, eleştireldir, disiplinler arası buluşmaları özenlidir, görsel ve uluslararası birliği oluşturur, pek çok sınırları aşarak pek çok insana ulaşır...” diye sıralayarak başlıyor yeni projesini heyecanla anlatmaya. Her ne kadar şu günlerde hayatının merkezinde bu yeni “proje” yer alsa da onun hayatında pek çok köşetaşı var.

- Vehbi Koç Vakfı, kuracağı ‘müzeler kompleksi’ öncesinde açtığı mekan ‘Arter’le farklı bir koleksiyon ve müzecilik anlayışı ortaya koyar gibi görünüyor. Koç Vakfı’nın sanat yatırımları zincirinin son halkası Arter’le nasıl bir dönüşüm, atılım hedefliyorsunuz?
Arter’in kurumsal çatısını Vehbi Koç Vakfı oluştursa da, hayata geçirilmesi ve koleksiyonunun oluşturulmasında öncülük Ömer Koç’a ait. Mekanın öyküsü içinde birkaç öyküyü birden barındırıyor. Ortaya çıkan büyük resim belki son 3 sene içerisinde kamuoyuna yansıyan tarafıyla, ‘Vakıf da neler yapıyormuş’ gibi bir tepkiyi doğuruyor. Eğitim, sağlık alanındaki yatırımlarıyla bilinen vakıf, kültür sanat alanında şimdiye kadar daha çok müzecilik üzerine odaklanmasıyla tanınıyordu. Kültür sanat alanında dağınık bir görüntü arz eden bu girişimleri daha geniş bir kitleye ulaştırmak ve faydalı olmak için hep beraber stratejik bir plana dönüştürdük ve bu plan çerçevesinde ortaya çıkan sonuç vakfın çağdaş sanata odaklanması oldu.

- Ömer Koç’un kayda değer bir çağdaş sanat koleksiyonu olduğu biliniyor, ama Arter’deki koleksiyon ayrı bir bütün, öyle değil mi? Bu koleksiyonun ayırt edici özellikleri neler?
Ömer Bey aile geleneğine çağdaşı da ekleyerek klasik sanat, İznik çinileri ve tarihi fotoğraflarla da ilgilenen tutkulu bir koleksiyoner. Ama biz vakfın bu yeni koleksiyonunu herkesten farklı bir stratejiyle oluşturmaya gayret ettik. Guggenheim, Tate Modern gibi modellere bakmak yerine, kendi çağdaş sanatımıza odaklanıp hedef kitleyi başka açılımlara taşıyabilmek için de ülke sınırlarının dışına çıkmaya karar verdik. Stratejimiz şu: Yüzde 40’ı Türkiye’de veya yurtdışında yaşayan sanatçılarımızdan, yüzde 35’i Türkiye’ye komşu coğrafyayı kapsayan, geri kalan yüzde 25’i de dünyanın diğer bölgelerinden sanatçıların bir armoni, diyalog içinde olabileceğini düşündüğümüz eserleriyle koleksiyonumuzu global bir koleksiyon haline getirmek.

Küratör ve danışman olarak Rene Block’la çalıştık ve koleksiyon içinde öncü sanatçılar açısından öyle referans eserler olsun ki, koleksiyon yurtdışındaki birtakım yerleşik sanat kurumlarının düzenleyebileceği sergilerde de cazip bir ödünç alma noktası haline gelsin istedik. Amaç, adımızı dünya müzelerinin düzenlediği sergilerde ödünç vereceğimiz eserlerle de duyurmak. Bu nedenle koleksiyonun kronolojik olmasa da 60’lardan bugüne sanata tarihsel bir bakışı da var.


- Arter’in bir müze olmadığını, olmayacağını ve mekanın bir üretim merkezi olacağını söylediniz basın toplantısında. Yine de bir koleksiyon sergisiyle açıldı mekan, bununla neyi anlatmak istediniz?
Arter’i bir koleksiyon sergisiyle açtık, çünkü bir öykü anlatmak istiyorduk. Bu koleksiyon bir ara durak, süreç içerisinde ürettiğimiz sergilerle hem yeni çalışmalarla hem aile koleksiyonundan eserlerle genişleyecek. Arter’i, sanatçıların özgüveninin desteklenmesi, aidiyet duygusuyla yeni üretimlere girişecek şekilde cesaretlendirilmeleri, onlara kaynak ve alan sağlayan bir çekim merkezi, tohumlama alanı olarak kurguladık. Hazır sergilere karşı durmaya çalışacağız ve sanatçıların kendi projelerini yaratmalarına önayak olacağız. Sanatçılar karşısındaki en büyük tehlikelerden biri de desteğin sürdürülebilir olmayışı, biz sürdürülebilir ama müdahaleci olmayan bir destekle böyle bir güvence sunacağız.

- Gelelim, uzun zamandır planlanan ‘müze kompleksi’ne... Duyduğumuz kadarıyla Haliç’te açılması düşünülüyor.
Biliyorsunuz ki, Sadberk Hanım Müzesi, Koç ailesinin evlerinin müzeye dönüştürüldüğü bir mekan. Müzede Türk-İslam eserleri ve Anadolu medeniyetleri koleksiyonu yer alıyor. Büyükdere’deki bu tarihi iki yapıda, çağdaş müzecilik yapmak zor, yangın tehlikesi var, sigorta primleri yüksek, bakımı ve eserleri muhafaza etmek zahmetli, dolayısıyla müze kadrosu da güç koşullar altında çalışıyor.

Hedefimiz, bu koleksiyonları da çağdaş sanat koleksiyonuyla birlikte merkezi bir yere taşıyarak, üç ayrı yapı oluşturup, bir müzeler kompleksi yaratmak. Bunu yaparken de performans mekanları, salonları, kafeleri, eğitim alanları ve heykel bahçesiyle bir kompleks yaratmak ve aynı zamanda mimari hayatımıza da sembol bir yapı kazandırmak istiyoruz. Haliç kıyıları uygun görünse de, o yeri henüz bulabilmiş değiliz, görüşmelerse hala sürüyor.

- Türkiye’de son dönemde kültür sanat alanında yatırımların artması, yeni mekanların açılması, koleksiyonculuğun rağbet görmesi, müzayedelere ilginin yoğunlaşması birbirini tetikleyen girişimler olarak dikkat çekiyor...
Bugünkü sürecin başlangıcını hasbelkader bir “oyuncu” olarak sahnede olduğum İKSV’nin genel müdürüyken 1995’te yine Rene Block küratörlüğündeki 4. Bienale dayandırıyorum. Büyük bir eşik atladığımız o dönem, aynı zamanda İstanbul’a dışarıdan bir odaklanmanın yoğunlaştığı bir süreçti. 1990’ların sonunda yurtdışında yapılan ‘İstanbul’ temalı sergilere bakacak olursak ciddi bir artış görürüz, o artış daha sonra da buraya yansıdı.

Bugün yaşanan bu sirkülasyon da salt moda gibi algılanmamalı. Kamuoyu önderi konumunda olan, belli bir birikimi edinmiş uluslararası etkileşimdeki yeni nesil işadamlarımızın girişimlerinin bunda büyük payı var. Onlar da kültür sanat üzerinden bırakılan izin herhangi bir ticari girişimden daha büyük anlam taşıdığını gördüler.

Öte yandan Akbank Sanat, Yapı Kredi, Garanti Platform, Borusan Müzik Evi’nin çağdaş sanatla ilişki kuracak şekilde kendini kurgulamaya çalışıyor olması, İstanbul’u daha da önemli bir merkez haline getirecek. Taksim’le Galatasaray arası ne kadar açık bir alışveriş merkezine dönüştürülmeye çalışılıyorsa o akıntıya karşı Galatasaray-Tünel arasındaki bölge üretime açık bir direnç noktası olacak.


İKSV beni ben yapan en önemli unsurdur. Yurtdışında yaşıyor olmakla beraber, bana sağladığı imkanları hiçbir şekilde edinemezdim. Bir yanınızda Riccardo Mutti, bir tarafınızda Isabella Rossellini, Bob Wilson’ın oturduğunu, Pina Bausch’la proje konuştuğunuz bir ortamı düşünün. Ben orada olmasaydım, onlar benim hayatımdan geçmezdi. Onun için şimdi bu zenginliği başka bir dile çevirmeye çalışıyorum, onun için çok tarakta bezim var ve bugün bu yüzden sanat ortamındaki bu devinimi daha yakından izleyebilme fırsatım var.’

“Öncelikle Avrupa Kültür Başkenti projesinin emekleme sürecindeyken daha anlamlı olduğunu, son yıllarda hedefinden şaştığını ve turistik amaçla kullanılmaya müsait, kültürel alışveriş tarafı ağır basması gerekirken olimpiyatları andırmaya başlayan bir kazanç alanına dönüştüğünü düşünüyorum.

İstanbul ise bu projede önemli bir oyuncu olarak kendini ortaya koyabilecek önemli unsurlara sahipti. Ben projenin ilk danışma kurulu toplantısına katılıp bir konuşma yaptıktan sonra ayrıldım. Çünkü o ilk danışma kurulu toplantısında 50 kişi vardı, hemen söz alıp “Bir sivil proje 50 kişilik bir ekiple yapılamaz, çünkü pratik değildir, çoksesliliği sağlamak için çok sayıda insanın olması şart değildir, burada yapılması gereken şey bir artistik direktör atamak ve onun kendi küratörlerini atamasıdır” dedim.

2010, benden uzak kaldı ama buradan değerlendirirsem, devletin neredeyse gasp ettiği, “Parayı ben veriyorum dolayısıyla benim dediğim, benim istediğim kişilerle olacak” gibi diktatoryal tavır ortaya koyduğu bir projeye dönüştü. Özetle AKB projesi İstanbullular için çok önemli kazanımlar sağlayabilecekken birtakım popülist, içi boş söylemlerle bir panayır havasında ilerlemeye mahkûm.”

“Hayatım boyunca kurumlarda hep tepe kadroda yer aldım ama oralardayken yer silecek kadar küçülmeyi de bildim, izleyicilerimizi gösteri öncesinde kapıda karşılamayı da ve bunlardan çok şey öğrendim. İnsan sanat yöneticiliğini içinden geldiği şekilde ve tutkuyla yaşamalı. Ama bu şu demek: Aile hayatı, uyku yok, enerjiniz yüksek ve kamuoyundan hep önde olmalısınız, kendinizi sürekli geliştirmeli, çok okumalı, çok gezmeli ve insanları hep dinlemelisiniz. Çalıştığım hiçbir yerde hiyerarşiyi görmezlikten gelmedim ama uzak durmaya çalıştım. Kararları alan kişi olmaktan çok uygulamanın peşinde oldum. Taşıyabileceğim yükün altından kalkabileceğimi gösterirken güvenebileceğim bir ekibi oluşturmanın önşartıyla yola çıktım. Bunların hepsinin manzumesi belki de, aile içi paylaşım, yatılı okul hayatı, aldığım eğitim, var olmayan şeyleri yaratırken harcanan çabanın gücü, arkadaş sevgisi... Hepsi üst üste geldiğinde sizi insan yapıyor.”

Cumhuriyet, Haber: Özlem Altunok, 10.05.2010

FÜREYA İÇİN DEV SERGİ

 

Türkiye’nin ilk kadın seramikçisi ve çağdaş seramiğin öncüsü Füreya Koral, doğumunun 100’üncü yılında, Maçka Sanat Galerisi’nde açılacak büyük bir sergisiyle anılıyor. 11 Mayıs-5 Haziran arasında açık kalacak serginin teması; Koral’ın kuşlara ve kuş evlerine olan ilgisi nedeniyle ‘Kuş Evi’ olarak belirlendi.

Türkiye’nin dört bir yanından sergiye katılan 145’in üzerinde sanatçı ve güzel sanatlar öğrencisi; Osmanlı mimarisinin içinde yer alan ‘Kuş Evleri’ni kendi üsluplarıyla yorumluyor. Aralarında Sadi Diren, Candeğer Furtun, Ayfer Karamani, Mustafa Pilevneli, Melike Abasıyanık Kurtiç, Sevim Çizer; Ferhan Taylan Erder, Beril Anılanmert, Tüzüm Kızılcan, Güngör Güner, Binay Kaya, S. Sibel Sevim, Zehra Çobanlı, İrfan Aydın, Reyhan Gürses, Lerzan Özer gibi sanatçıların olduğu katılımcıların yanı sıra heykeltıraş Seyhun Topuz, mimar Cengiz Bektaş, yazar Ferit Edgü ve ressam Ayşen Urfalıoğlu gibi farklı disiplinlerden sanatçılar da sergide yer alan diğer isimler. Ayrıca serginin ikinci haftası ‘Kadın Başına Bir Festival’ kapsamında Ayşegül Sönmez, Rabia Çapa, Melike Abasıyanık Kurtiç ve Candeğer Furtun; Füreya Koral’ın sanatçı kişiliği ve üretimi üzerine konuşmalar yapacak. Füreya Koral’ın seramik sanatına katkılarının hatırlanacağı bu söyleşi yine Maçka Sanat Galerisi’nde.

2 Haziran 1910’da İstanbul’da doğan Füreya Koral’ın seramik sanatına olan ilgisi, 1947 yılında sağlık sorunları nedeniyle gittiği İsviçre’de başladı. Sonrasında Koral, İsviçre ve Paris’te resim, heykel ve seramik çalışmaları yaptı. Sanatçı, ilerleyen tarihlerde Fransız seramikçi Serré’nin desteğiyle, Paris’te özel bir seramik atölyesinde çalışmalarını sürdürdü. İlk seramik ve taşbaskı sergisini 1951’de Paris’te açan Füreya Koral, soyuttan gerçeküstüne uzanan bir anlatım çeşitliliği içinde seramik panolar, üç boyutlu yapıtlar, vazo, tabak gibi günlük yaşamda kullanılacak ürünler tasarladı. Özellikle çinicilik konusundaki bilgisi Doğu ve Batı sanatını birleştirilmesine yardımcı oldu. Duvar dekorasyonu, pano ve şömine üstüne çalışmalar da yapan sanatçının en bilinen eserleri; 1963 yılında Ankara’da Ulus Çarşısı’na, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’na, 1966 yılında İstanbul’da Ziraat Bankası’na, 1969 yılında İstanbul Divan Oteli’ne yaptığı panolar sayılabilir. Cumhuriyet tarihi ve son dönem Osmanlı tarihi’nin çağdaşlaşma yönündeki yapıtaşlarından biri olan Koral’ın hayatı, Ayşe Kulin’in ‘Füreya’ adlı romanına tüm detaylarıyla konu olmuştu.

Radikal, 10.05.2010

TARİHİ YARIMADAYA ZARAR VERMEMEK İÇİN ÇANAKKALE KÖPRÜSÜ'NÜN GÜZERGAHI DEĞİŞTİRİLDİ

 




Osmanlı İmparatorluğu'nun dünyaya meydan okuduğu tarihi yarımadanın korunması amacıyla Çanakkale Boğazı'na yapılacak köprünün güzergahı kuzeye kaydırıldı. Daha önce tespit edilen 'Sarıçay-Kilitbahir' güzergahı, Gelibolu Yarımadası'nın ortasından geçiyordu. Köprünün 'Sütlüce-Şekerkaya'ya alınmasıyla boyu da 200 metre uzayarak 1.600 metreye çıktı.

Çanakkale Boğazı'na yapılacak köprü için belirlenen 'Sarıçay-Kilitbahir' güzergahı, 'Sütlüce-Şekerkaya (Lapseki)' olarak değiştirildi. Çanakkale savaşlarının meydana geldiği tarihi yarımadayı korumayı amaçlayan bu karar, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın talebi üzerine alındı. Zira köprü için daha önce belirlenen Kilitbahir (Avrupa Yakası)-Sarıçay (Anadolu Yakası) güzergahı, 1915 yılında Türk ordusunun dünyaya meydan okuduğu Gelibolu Yarımadası'nın tam ortasından geçiyordu.

Güzergahın değişmesi, köprünün boyunu 200 metre daha uzattı. Daha önce Sarıçay-Kilitbahir güzergahına yapılması beklenen köprünün uzunluğu 1.400 metre iken, yenisi 1.600 metre olacak. Böylece, Çanakkale'ye yapılacak köprü, dünyanın en uzun 4'üncü asma köprüsü olacak. Köprünün direklerden sonraki bölümleriyle birlikte toplam uzunluğu 2 bin 800 metreye ulaşacak. Bağlantı yollarının da eklenmesiyle köprü projesinin toplam uzunluğu 3 bin 860 metreye çıkacak. 3 gidiş 3 geliş olmak üzere toplam 6 şerit olarak inşa edilecek köprü, Tekirdağ-Çanakkale-Balıkesir Otoyol Projesi'nin en önemli parçasını oluşturuyor. Maliyeti yaklaşık 5 milyar dolar olarak tespit edilen otoyol projesi içinde yer alacak Çanakkale Köprüsü'nün maliyetinin 1 milyar dolar civarında olması bekleniyor. Karayolu araçlarının geçeceği köprü için Ulaştırma Bakanlığı, köprüden demiryolu araçlarının geçebileceği alternatif bir proje daha hazırlattı. Bu konudaki nihai karar ise ihale aşamasında verilecek.

Çanakkale Köprüsü, Tekirdağ-Çanakkale-Balıkesir Otoyolu Projesi'yle birlikte yap-işlet-devret modeliyle ihale edilecek. Otoyol, TEM Otoyolu Kınalı Kavşağı'ndan başlayarak Tekirdağ'dan geçip Çanakkale'nin Gelibolu İlçesinin 7,5 kilometre güneyindeki Sütlüce Köyünden Çanakkale Boğazı'na ulaşacak. Avrupa yakasında Sütlüce'den başlayacak köprü, Asya yakasında Çanakkale'nin Lapseki İlçesinin 2,5 kilometre güneyindeki Şekerkaya mevkiinden Anadolu'ya geçecek. Köprünün güzergahının değişmesiyle Tekirdağ-Çanakkale-Balıkesir Otoyol Projesi'nin Çanakkale-Balıkesir bölümünün yeri de yeniden belirlendi. Daha önce Çanakkale şehir merkezinden geçmesi planlanan otoyol, şehre girmeden Lapseki-Çan-Yenice-İvrindi güzergahını izleyerek Balıkesir'in güneyinden İstanbul-İzmir otoyoluna bağlanacak.

İstanbul'un trafik problemine çözümün de parçası olan Tekirdağ-Çanakkale-Balıkesir Otoyolu Projesi, Avrupa'dan gelerek Ege ve Akdeniz'e gidecek trafiğin Çanakkale üzerinden geçmesini sağlayacak.

Zaman, Haber: Selim Kuvel, 10.05.2010

SÜRYANİ KİLİSESİNE İADE-İTİBAR





Erotik filmlerin oynatıldığı bir yer haline gelen kilise tekrar ibadete açılıyor. İskenderun'da 1956 yılında sinemaya dönüştürülen, bu tarihten sonra erotik filmler oynatılan bir yer haline gelen Süryani Katolik Kilisesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ibadete açılacak. Film afişlerinin kilise kapısını süslediği 54 yıllık utanç sonunda bitecek.

 

19. yüzyıl başlarında yaptırıldıktan sonra, önce 1956 yılına kadar ordunun saman deposu, son 54 yıldır ise seks filmleri oynatılan bir cep sinemasına dönüştürülen İskenderun Süryani Katolik Kilisesi, bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ibadete açılacak. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce 3 yıldır süren ve 430 bin TL'ye malolan restorasyonun ardından kilisenin mülkiyeti, Süryani Katolik Vakfı'na devredilecek.

 

Başbakan Erdoğan, İstanbul'da katılacağı törende, Süryani Kilisesi'nin yanı sıra, 14 milyon TL'ye yeniden restore edilen Yenikapı Mevlevihanesi ile Van'daki Mimar Sinan'ın eseri olan Hüsrev Paşa Camii'nin de interaktif olarak açılışını yapacak. Cami, kilise ve mevlevihanenin aynı anda yapılacak açılışına cemaat liderleri de katılacak. Saat 14.00'deki törene Başbakan Erdoğan'ın yanı sıra, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıd ve çok sayıda milletvekili katılacak.

 

Mülkiyeti Süryani Katolik Kilisesi Vakfı'na ait olan kilise, 19. yüzyılda yapıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında kagir ev ve kilise olarak görünen kilise, 1950 yılına kadar ordunun saman deposu olarak kullanıldı. İskenderun'da 43 kişiden oluşan 14 ailenin mensubu olduğu Süryani Cemaati'nin 7 Mart 1956'da yapılan heyet toplantısıyla kilisenin mabet vasfını kaybettiği gerekçesiyle sinema salonu olarak kiraya verilmesinin kararlaştırıldı. Ancak bir süre sonra sinema salonunda erotik filmlerin oynatılması cemaati rahatsız etti. 1968 yılında Vakıflar Meclisi'nce mazbut vakıf ilan edilerek yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne geçti. Süryani Cemaati karara itiraz etti. Danıştay 12. Dairesi bu talebi reddetti.

Habertürk, Haber: Sultan Uçar, 10.05.2010

ANADOLUHİSARI'NIN HUZURUNU KAÇIRMAYIN





Restoranları, kafeleri, parkları ve Göksu Deresi'nde başlatılan sandal gezileriyle sanki bir masal şehri gibi olan Anadoluhisarı'nın tarihi dokusunun bozulmaması için çevrede yaşayanlar kampanya başlattı.

Bir yanında Boğaz'ın mavisi, bir yanında Göksu Deresi'nin yeşilliği... Tepeye doğru sık ağaçların arasından seçilen erguvanları, mor salkımları, renk renk sarmaşık gülleri... "İstanbul gibi kalabalık ve yorucu bir şehirde böyle bir tablo, gerçek olabilir mi?" dedirten bu manzara, Anadolu yakasının en dingin köşelerinden birinde yüzlerce yıldır korunmayı başarmış. Baharla birlikte çevresinde binbir rengin canlandığı Anadoluhisarı, Yıldırım Bayezid'in İstanbul'un en dar yerinde yaptırdığı ilk hisar. Semte adını veren Anadoluhisarı, eski kaynaklarda Güzelhisar, Güzelcehisar, Yenihisar olarak da geçiyor. Birkaç kuşak boyunca burada yaşayan sakinleriyle o kadar farklı bir doku yaratılmış ki tek bir yanlış dokunuş, her şeyi bozabilir. Denize açılan Göksu Deresi, Baruthane Çayırı'na kadar yemyeşil uzanıyor. Tekneler, kayıklar, sandallar ve bir de asırlık çınarlarla ıhlamur ağaçları paylaşıyor bu benzersiz alanı... Sakin sessiz dere kıyısında keyif yapmak isteyenler Cafe Hüseyin Bey, Göksu Cafe ve geçen yıl açılan Göksu Marine Restaurant ve Cafe'de mola veriyor. Bu mekanlarda geçirilecek birkaç saatte hem kişisel sorunlarınızdan hem de İstanbul'un karmaşasından uzaklaşmanız zor değil. Anadoluhisarı'ndaki restoranlardan biri olan Divan'ın yeni restoranı Life'ın mönüsündeki karidesli ve sebzeli Çin mantısıyla deniz mahsüllü fettucini çok cazip görünüyor. Özellikle Boğaz'ı seyrederek keyif yapmak isteyenler için Otağtepe'deki Güzelcehisar Tepe Cafe ideal. Geniş bir bahçe içindeki kafede pazar günleri brunch da var. Yolu Anadolu Hisarı'na düşenlerin görmeden geçmemesi gereken yerlerden bazıları ise şöyle: 1856'da hizmete giren Küçüksu Kasrı, artık müze-saray olarak değerlendiriliyor. Kasrın hemen yanında, denizin üzerinde yer alan kafe de eşsiz bir Boğaz manzarasına karşı çayınızı yudumlayabilirsiniz. 1806'da yapılan Küçüksu Çeşmesi, pitoresk özelliğinden dolayı, Boğaziçi'ne ait fotoğraf ve gravürlerde en fazla yer alan mekanlardan. Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Anadoluhisarı Camisi ve bir de Küçüksu'da sularının şifalı olduğuna inanılan Aya Panaiya Ayazması, geçmişe yolculuk yapmak isteyenleri bekliyor....

Yalılarıyla ünlü
Anadoluhisarı kıyılarındaki yalılar da Boğaz'a nostaljik bir görüntü veriyor: Serezli İlyas Alanlar, Pembe, Komodor Remzi Bey / Erdal İnönü, Rıza Bey, Zarif Mustafa Paşa, Bahriyeli Sedad Bey, Ahmet Necip Bey / Marguis de, Köseleci İsmail Hakkı Bey, Hekimbaşı Salih Mehmed Efendi, Kıbrıslı Mehmed Paşa Yalıları günümüze kalanlardan örnekler.

Küçüksu Çayırı üçüncü kez şantiye olmasın!
İstanbul'un trafik soruruna bir çözüm olarak düşünülen üçüncü köprü, kurulacağı güzergahlarda adı geçen semtlerde yaşayanları da tedirgin etti. Bunların başında Anadoluhisarı sakinleri geliyor. Bir zamanlar plajından denize girilen Küçüksu Çayırı'nda, üçüncü kez, üçüncü köprü ayaklarının şantiyesini görmek istemeyen Anadoluhisarlılar, "Küçüksu Çayırı'nda, üçüncü köprü şantiyesine hayır!" adlı bir imza kampanyası başlattı. 23 Mayıs Pazar günü saat 11.00'de Küçüksu Çayırı ve mesire yerinde bir araya gelecek semt sakinleri hem piknik yapmaya hem de köprüyü protesto etmeye hazırlanıyor.

256 yıllık mesire yeri
Anadoluhisarı'nda yaşayanların yaptıkları açıklama ise şöyle: "İnsanlık tarihinin en değerli şehirlerinden İstanbul'u cazibe merkezi yapan İstanbul Boğazı'nın tam ortasında eşsiz güzelliklere sahip 256 yıllık Küçüksu mesire yerimiz, birinci ve ikinci Boğaz köprüleri ve İSKİ şantiyesi olarak, tahribat bedelini çok ağır ödedi. Tarihi Küçüksu mesire yerinin, doğal, tarihsel, kültürel ve turistik özelliklerine uygun olarak projelendirilerek, kültürel mirasımızın korunması amacıyla 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesine dahil edileceği geleneksel kimliğine kavuşturularak, dünya insanlığına ve genç kuşaklara aktarılması gereken bir dönemde; ne yazık ki tekrar gündeme gelen üçüncü Boğaz köprüsünün montaj ve şantiyesinin burada yapılacağının haberlerini almış bulunmaktayız. Bu nedenle, semt halkı ve bölgenin güzelliklerini yaşayan İstanbullular olarak, üçüncü kez köprü şantiyesine dönüşmesine hayır demek için topladığımız imzalar, yüzbinleri geçiyor." Göksu Marine Restaurant ve Cafe'nin sahibi ve Anadoluhisarı Turizm Kalkındırma Derneği'nin Yönetim Kurulu üyesi olan Gül Küçükserim de bu çevrenin turizme kazandırılması için çeşitli projeler başlattıklarını anlatıyor: "Burayı İstanbul'un çekim merkezi haline getirmek istiyoruz. Yaz aylarında Göksu Deresi üzerinde pazar günleri ücretsiz fasıllı sandal sefaları düzenliyoruz. Baruthane Çayırı'nın yeniden hayata geçirilmesi için de projelerimiz var. Temmuzda Küçüksu Çayırı'nda hafta sonları mısır şenlikleri başlatacağız."

Sabah, Haber: Figen Yanık, 10.05.2010

DENİZLİ'YE ARKEOLOJİ VE SANAYİ MÜZESİ KURULMASI ÖNERİSİ




Tescilli Valilik Binası



Denizli Kent Müzesi Girişimcileri Derneği Başkanı mimar Süleyman Boz, çevresindeki 52 antik yerleşim merkeziyle zengin bir tarih ve kültürel geçmişe sahip Denizli'ye, açılması planlanan kent müzesinin yanında arkeoloji ve sanayi müzelerinin de kurulması gerektiğini söyledi.

 

Boz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dernek olarak, kaybolmaya yüz tutmuş etnografik gereçlerin ve kültürel değerlere sahip mimari eserlerin korunması ve bunların bir müzede toplanmasını amaç edindiklerini belirtti.

 

Boz, bu amaçla Denizli'de bir kent müzesi kurulması konusunda hazırladıkları dosyayı 4 yıl önce Valiliğe, 2 yıl önce de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekci'ye verdiklerini söyledi.

 

Konunun, Denizli Belediye Başkanı Zeybekci tarafından dikkate alındığını ve Hükümet binası ile çevre düzenlemesi projesinde kent müzesine yer verildiğini anlatan Boz, ''Bu alan, yeşil dokusuyla birlikte insanların boş zamanlarını değerlendireceği, yerli ve yabancı turistlerin ziyaret edebileceği, yerli malların sergileneceği mekanlar olmalı. Dernek olarak bu konuda proje ve fikir desteği vermeye hazırız'' dedi.

 

Boz, bununla birlikte Ege'nin ikinci büyük kenti Denizli'de, kültürel ve turizm faaliyetlerine çok daha fazla önem verilmesi gerektiğini dile getirerek, şöyle devam etti: ''Denizli, çevresinde 52 adet antik yerleşim merkezi olan, zengin tarih ve kültür geçmişine sahip bir kent. Bu zenginliğin sergilenmesi, gelecek kuşaklara aktarılması ve dünyaya tanıtılması için arkeoloji ve sanayi müzelerinin de kurulması gerekiyor. Denizli'nin, farklı müzelerle donatılması için merkezi ve yerel yönetimlere, odalara ve sivil toplum kuruluşlarına görevler düşüyor. Önümüzdeki iki yıl, müzelerin yapımı için her türlü desteğin oluşturulması amacıyla girişimlerde bulunacağız.''

 

Şehir içinde tarihi nitelik taşıyan ev ve konakların da restorasyonları yapılarak kente kazandırılması gerektiğini anlatan Boz, bu kapsamda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kurucu Bakanı Hüdai Oral'ın doğduğu Hulusi Oral Konağı'nın mevcut harabe görünümünden bir an önce kurtarılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Anadolu Ajansı, 10.05.2010

BAHÇELİ ÖZEL EKİP KURUP GERÇEK 'KARTAL'I BULDURDU

 

 

Selçukluların simgesi olan çiftbaşlı kartalın internette ve bazı kamu kurumlarında yanlış şekillerde kullanıldığını fark eden MHP lideri Devlet Bahçeli, 'Selçuklu Kartalı'nın orijinalinin bulunması için özel ekip kurdu. Özel ekip Konya'daki Karatay müzesinde orijinal simgeyi bularak yeniden kaleme aldı.

 

Yeni çizime göre Konyaspor ve Konya Büyükşehir Belediyesi’nin kullandığı kartallar bile orijinaline uygun değil. Gerçeğe en yakın orijinal çift başlı kartal ise Karatay Külliyesi’nin duvarında bulundu. Kartal, büyük bir kayanın üzerinde kabartma halde bulunuyordu.


Orijinal Selçuklu Kartalı ve içinde bulunduğu sekiz köşeli Selçuklu Yıldızı’nın fotoğraflarını alan, çeşitli kaynaklardan araştırarak sağlamasını yapan heyet, raporunu Bahçeli’ye sundu. Parti ise bir grafiker görevlendirerek, aslına uygun kartal çizilmesini istedi.


Çizilen logo partinin çeşitli kurumlarına da ‘orijinali kullanılsın’ diye dağıtıldı. Bahçeli, çalışmanın kendi talimatı ile yapıldığını doğrulayarak, “Bilgi kaynağı olarak gösterilen çeşitli internet kaynakları var. Buralarda Selçuklu Kartalı’nın farklı farklı çizildiğini gördük. Bunun doğrusu nedir, bulalım istedik” diye konuştu. Kartalın çeşitli toplum ve kültürlerde simge olarak kullanıldığını kaydeden Bahçeli, “Her toplumun kartal anlayışı ve onu simgelemesi farklı. Selçuklu Kartalı, iki başlı. Bir yüzü Avrupa’ya, bir yüzü Asya’ya bakıyor. Tarihi doğru okumak kadar, tarihi simgeleri doğru bilmek de önemli” dedi.

Radikal, Haber: Rifat Başaran, 10.05.2010

DÜNYANIN EN BÜYÜK
MÜSLÜMAN MEZARLIĞI
AHLAT'TA

 

Ahlat İlçesi'nde bulunan ve dünyanın en büyük açık hava müzelerinden biri olan ve 2’nci Orhun abideleri olarak da nitelendirilen 12’nci yüzyıldan günümüze gelen Ahlat mezar taşları tek tek fotoğraflanarak belgelendi.

Ahlat Kaymakamı Bilal Şentürk, “Bu mezar taşları Anadolu’nun tapu taşıdır” diye konuştu. Dünyanın en büyük Müslüman mezarlığında 8 bin 169 adet mezar taşı tespit edildi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Geylani Adıyaman, 10.05.2010

TARİHİ BÖLGEYE BARAJ YAPILMAYACAK

 

Tarihi alanların korunmasıyla ilgili alınan karar doğrultusunda, baraj yapılacak bölgede taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının bulunması halinde baraj alanı olarak başka yerlerin planlaması yapılacak. Bu mümkün olmadığı takdirde ise, kurulacak komisyon tarihi varlıkların korunması ve başka yere nakledilmesini sağlayacak.

Türkiye Gazetesi, 10.05.2010

AYASOFYA'NIN TAPUSU BULUNDU



 

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yaptığı araştırmada Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethettikten sonra Ayasofya’yı kendi üzerine mal varlığı olarak geçirdiği ortaya çıktı.

 

Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, devletin tapu kayıtlarında Ayasofya’nın tapusunu bulduklarını açıkladı. Yusuf Beyazıt, Ayasofya’nın malvarlığının “Ebulfetih Sultan Mehmet” adına olduğunu kaydederek“Orijinal tapuya ilk kez ulaştık. Çok heyecanlandık” dedi. Ayasofya’nın asırlardır süren tartışmaların aksine, tarihte iddia edildiği gibi, hiçbir zaman Hz. İsa, Hz. Meryem ya da Kutsal Ruh gibi “Nam-ı Müstear” veya “Nam-ı Mevhum” denilen, şu anda hayatta olmayan ruhani varlıklar üzerine kayıtlı olmadığı da orijinal tapu kaydının ortaya çıkmasıyla kesinleşti.Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt şunları söyledi: “Ayasofya’nın, Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait olduğuna dair orijinal tapusunu bulduk. Bu çalışma sırasında habersiz olduğumuz 27 bin gayrimenkulümüze de bu araştırma sırasında ulaştık. Bu tapu kayıtlarından biri de Ayasofya ile ilgiliydi. Tapuda mal varlığı kaydı, ‘Ebulfetih Sultan Mehmet’ adına görülüyor.”

 

Habertürk'ün haberine göre Fatih Sultan Mehmet Vakfı’nın Fatih  Sultan Mehmet’in isteğiyle, Ayasofya’nınihtiyaçlarını karşılamak için kurulduğu da belirlendi. Fatih Sultan Mehmet, vakfa akar olarak da İstanbul’un Okmeydanı semti dahil şehrin muhtelif yerlerindeki 2 bin gayrimenkulü bıraktı. Fatih’in “Ayasofya Vakfıyesi”ndeki 2 bin gayrimenkulün tespit edilmesi için de çalışma başlatıldı.,

 

Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı, Osmanlı Arşivleri Uzmanı Prof.Dr.Mustafa Budak, belgenin çok açık olduğunu belirterek şunları söyledi: “Çok açık bir belge var. Üzerinde Fatih Sultan Mehmet’in adının yer alması, bu mülkün onun adına kurulan vakfa ait olduğunun kanıtıdır. Bu mülkün Fatih Sultan Mehmet’e ait olduğunu gösterir. Ayasofya’nın bu vakfa ait olduğu tarihçilerce biliniyordu. Şimdi belgesi bulundu. Bu tapunun bulunması ve üzerinde de  adının yazması, tarihçilerin tespitini de doğruladı.”

 

Murat Bardakçı, Türkiye’de kadastro çalışmalarının 1930’lu yıllardan sonra başladığını belirterek şunları söyledi: Bu belge, Cankurtaran Mahallesi’nden kadastro geçirilmesinden sonra yapılan kayıttır. Ayasofya’nın ilk kaydı bu değildir. Asıl kayıt, vakfiyede yazılır. Ve o belgenin de Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunması gerekir. Genel Müdürün bu kaydı bulması gerekir. Bu, aslında ilk mülkiyet kaydı değil, kadastro geçtikten sonraki kaydıdır.Cami ve saraylar şahıs  üzerine kaydedilemez.Bu tapu değil, kadastro kaydıdır. Vakfiyeyi yayınlasınlar.”

Hürriyet, Haber: Sultan Uçar, 10.05.2010

HEYKELTRAŞLA BELEDİYENİN 'HEYKEL KAVGASI'

 

 

Üsküdar’da yaşayan heykeltıraş Cemal Güntepe, Galata Kulesi’nden kanat takıp uçarak Üsküdar’daki Doğancılar Parkı’nın bulunduğu yere iniş yapan Hezarfen Ahmet Çelebi’nin anısını yaşatmak amacıyla bir bedel almadan heykel yapmak için 2005’te dönemin belediye başkanı Ak Partili Mehmet Çakır ile görüştü. Uzlaşmaya varılması üzerine Güntepe, 6 ay içinde 2 metre yüksekliğinde ve 1 metre genişliğindeki heykelin maketini yaparak Çakır’a teslim etti.
Çakır’ın 2006’da maketi makam odasına koyup kamuoyu yoklaması yapmaya başladığını söyleyen Güntekin, şunları anlattı:
“2008’de belediye fen işlerinden arayan yetkililer, projenin Üsküdar’a kazandırılmasının benimsendiğini bildirdi. Bronza dökülerek yapılacak 5 metre kanat genişliği ve 2.5 metre yüksekliği olan heykel için çalışma başlattım. Proje haberim olmadan belediye başkanlığının afişlerinde kullanıldı. Ekim 2008’de,  çalışmaya başlanacağı bildirildi. 

Bu sırada ‘Ahmediye meydanında anıt açıldı’ denildi. Hezarfen’in başkası tarafından yapılan heykelini görünce şok oldum. Heykeli koymamamıza karşın, benden izin almaksızın ve telif ödemeksizin resmini her yerde kullandılar. Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre hem savcılığa suç duyurusunda bulundum, hem de İçişleri Bakanlığı’na şikayetçi oldum.”

Milliyet, 10.05.2010

SAKLAYARAK KORUYAMIYORUZ!



 

Türkiye’de koruma altındaki birçok bölge hem doğal hem de kültürel mirası birlikte barındırıyor ve turistik çekicilik yaratıyor. Gelen turist sayısı arttıkça da koruma altındaki bu alanlarda planlama daha büyük bir önem kazanıyor. Antalya’da bulunan Olimpos Antik Kenti ve çevresindeki çarpık gelişme, son yıllardaki durumuyla turizmde mikro planlamanın ne kadar önemli olduğunu yüzümüze tokat gibi çarpan bir örnek. Tokat gibi, çünkü Olimpos plansız gelişen turizmin açtığı yaralarla her geçen gün biraz daha ölüyor.


Olimpos Beydağları Sahil Milli Parkı, 1972 yılında kurulmuş ve koruma altına alınmış aynı zamanda arkeolojik bir sit alanı. Olimpos Antik Kenti’yle iç içe olan Yazır Köyü’nün portakal bahçelerinin turistler tarafından keşfedilmesi de aynı tarihlere denk geliyor ve bu tarihten sonra köyde turizm faaliyetleri başlıyor. Turizm gelişiyor gelişmesine ama önemli olan soru, nasıl geliştiği! Doğal koruma alanı, milli park ve sit alanı içerisinde olan bir yerleşimde yapılaşma kanunen yasak tabii ki... İşte tam bu noktada Yörük kültürünün önemli bir parçası olan ve ağaç gölgelerinin altına kurulan çardaklar, turizmden kazanılan dövizle yeni tanışan fakat yasal yaptırımlarla sıkışan köylünün imdadına yetişiyor.

Yazın artan nüfus
Önce çardakların üzeri kapatılıyor, sonra yanına bir tane, bir tane daha... Güzelim portakal bahçeleri birer birer çardaklara, ardından da “bungalow” olarak adlandırılan yapı(cık)lara dönüşüyor. Önce 10-15 odalı küçük pansiyonlar, sonra küçük bar işletmeleri derken yerleşim büyüyor. Bugün 500 yataklı işletmelerin, ormanın tam ortasında kurulan ve sahip oldukları ses sistemleriyle hem kayaları hem de bütün doğal hayatı yerinden hoplatan diskoların, yüzlerce kişiye aynı anda hizmet verebilen iki katlı yemek alanlarının bulunduğu koca bir yerleşim artık Olimpos. Yaz aylarında nüfusu binlerle ifade edilen, kanalizasyon sistemi, sağlıklı bir elektrik ve su şebekesi, kısacası hiçbir altyapısı bulunmayan bir yer. Bugünlerdeki görünümü neredeyse bir mülteci kampını andırıyor. Aynı zamanda kaçak yapılaşmayla ilgili yıkım kararı, yıllar önce çıkmış fakat bir türlü uygulanamayan bir yer! Köyün ve pansiyonların tam ortasından geçerek denize dökülen derenin suları, işletmelerin atık çukurlarından toprağa sızan pis sularla kirleniyor ve yazın bu suya giren insanların sağlığı açısından büyük bir tehlike oluşturuyor. Bu ilginç yapılaşma biçiminin yarattığı tehlike bu kadarla da sınırlı değil. Bölgede bulunan doğal zenginlik ve bitki örtüsü, her yaz çıkan orman yangınlarıyla yok oluyor. Bu yangınların büyük bölümü insan kaynaklı ve doğal yaşamla beraber hem kültürel mirası hem de insan hayatını tehlikeye atıyor. Bölgede bulunan orman yangın ekibinin ve yardıma gelen helikopterlerin günlerce söndüremediği yangınlardan, bütün doğal yaşamın, arkeolojik değerlerin ve turistlerin bugüne kadar sağ çıkması başlı başına bir mucize.


Bölgedeki yaban hayatı çok zengin. Ayı, dağ keçisi, yaban domuzu, tilki, çakal, kurt, sansar, çeşitli kuş ve balık türleriyle binlerce bitki türünün yanı sıra endemik 21 tür bitkinin bulunuşu bunun en güzel örneği. Ünlü sini (Carettta Caretta) kaplumbağaları ise insan nüfusunun artmasından bu yana yumurtalarını bırakmaz olmuş sahile. Evet, gelmiyorlar artık Olimpos’a. Sadece tabelalarda resimleri var, zamanında okunmamış, dikkate alınmamış uyarı yazıları var, kendileri yok! Bölgede çöp toplama hizmeti ise son yıllarda Güney Antalya Turizm Geliştirme ve Altyapı Birliği (GATAB) tarafından yaz aylarında sağlanıyor ama sürekliliği olan bir sistem kurulmadan bu da yetersiz kalıyor. GATAB ayrıca son yıllarda bölgede altyapı için haritalama çalışmaları yapmış. Antik kentin girişinde bir görevli var fakat hem gündüz hem de gece kontrolü sağlamak neredeyse imkansız. Tarihi eserlerin içi çöplerle ve boş içki şişeleriyle dolu. Bu, antik kentte envanter işlemi ve topoğrafya çalışmaları yapan bilim insanları için katlanılmaz bir durum.
Yazır Köyünün yerli halkı, birkaç istisna dışında topraklarını satmamışlar. Yani mülkiyet hala yerli halkta. Bu bir avantaj çünkü dışarıdan gelen yabancı yatırımcının iştahı kursağında kalmış. Fakat yerel halk, yeni yeni farkına varıyor tehlikenin. İçinde bulundukları durumun bir geleceğinin olmadığının farkındalar. Yarın ne olacak, ne zaman yıkacaklar işletmelerimizi kaygısıyla yaşıyorlar ve çözüm arayışındalar. Yıllar içinde kalitesi düşen müşteri profilinin de buna katkısı çok büyük. Eskiden Avustralya ve Yeni Zelandalı turistlerin Çanakkale ve Kapadokya’dan sonra en gözde turistik bölgesiyken, bugünlerde paradan fazla çöp bırakan kalitesiz müşterilerden şikayetçiler. Yasal düzenlemelerin bir türlü sonuca ulaşmaması ve çocuklarına nasıl bir toprak bırakacakları konusu, yerli halk üzerinde ciddi bir travma yaratmış durumda. Yerel sorunlara merkeziyetçi anlayışla getirilen çözümlerin işe yaramadığına en yakından tanıklık eden ve bu durumdan en çok zarar gören yine onlar. Son zamanlarda bilim insanlarının önderliğinde toplanan yerel yönetim ve halk, gerçekliğin farkında olarak ortak akıl arayışına yönelmişler. Çözümün bölgedeki paydaşların ortak katılımıyla aranması umut verici. Yıllardır bölgede çalışan bilim insanlarının antik kentte yürüttüğü belgeleme çalışmalarının yanı sıra geçen yıl başlanan alan yönetimi ve kültürel miras eğitimleri uzun vadede sonuç verecek gibi.


Fakat, tüm bu çabaların biyosfer rezervi yaklaşımıyla bir araya getirilmesi sürdürülebilirlik açısından bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Daha önceki yazılarda da vurgulandığı üzere kırsal/kültürel miras alanlarındaki küçük turizm bölgeleri bir an önce UNESCO’nun biyosfer rezervi yaklaşımıyla yeniden ele alınmalı ve yerel paydaşların katılımıyla ulusal stratejik mikro turizm planlaması yapılmalıdır. 

Radikal İki, Yazı: Barış Seyhan - Murat Emeksiz /Anadolu Üni., 09.05.2010

NUH'UN GEMİSİ İÇİN HOLLANDA'DA BASIN TOPLANTISI





Türk ve Hong Konglu araştırmacılar tarafından Ağrı Dağı'nda bulunan ve Nuh'un Gemisi'ne ait olduğu düşünülen kalıntılarla ilgili Hollanda'da basın tanıtım toplantısı yapılacak.

 

AKP Ağrı Milletvekili Mehmet Hanifi Alır, Ağrı İl Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut’un gözlemci olarak yer alacağı toplantıda, Doğubayazıt Arama ve Kurtarma Timi (DAKUT) Başkanı Ahmet Ertuğrul sunum yapacak.

Hollanda’da 11 Mayısta gerçekleştirilecek toplantıda Ağrı Dağı’nın yaklaşık 4 bin metre yüksekliğinde Hong Konglu ve Türk bilim adamlarından oluşan ekip tarafından bulunan, kalıntılara ait görüntüler ve bilgiler Avrupa basınıyla paylaşılacak.

Ağrı İl Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut, konuyla ilgili, Nuh’un Gemisi’nin tarihin en çok merak edilen efsanelerinden biri olduğunu söyledi.

Türk ve Hong Konglu dağcılardan oluşan bir ekibin 2009 yılı sonunda Ağrı Dağı’nın 4 bin metre yüksekliğinde bir kalıntı bulduğunu anımsatan Bulut, "Sabırlı olmaz lazım elbette. Oradaki kalıntılara şu anda buluntu diyoruz. Elimizdeki buluntulara ilişkin veriler Ekim ayında netleşecek. Ne olursa olsun bu kalıntılar çok önemli çünkü 4 bin 800 yıllık" dedi.

Ağrı Dağı’ndaki buluntuyu Kültür ve Turizm Bakanlığına teslim edeceklerini belirten Bulut, "Bakanlık nasıl bir çalışma yapar bilmiyoruz ama Ekim ayında uzmanlar çıkıp buluntuyu inceleyecek" dedi.

Hong Kong’da konuyla ilgili yapılan toplantının benzerinin Hollanda’da da gerçekleştirileceğini ifade eden Bulut, toplantıya AK Parti Ağrı Milletvekili Mehmet Hanifi Alır ve kendisinin gözlemci olarak, DAKUT Başkanı Ahmet Ertuğrul’un ise sunum yapmak üzere katılacağını kaydetti.

Avrupa basınına tanıtım yapacaklarını, Hollanda’da Nuh’un Gemisi ile ilgili araştırmaları olan kişilerle görüş alışverişinde bulunacaklarını anlatan Bulut, ellerindeki verileri ve görüntüleri de basınla paylaşacaklarını belirtti.

Buldukları kalıntıların, tanıtım boyutunda Ağrı’ya ve Türkiye’ye çok ciddi katkılar sağlayacağına inandığını dile getiren Bulut, "Ayrıca sürecin devamı noktasında yabancı yatırımcının ilimizde Ağrı Dağı eteğinde yatırım yapmasını sağlamak hedeflerimiz arasında. Turizm yatırım uzun soluklu bir koşu gibidir. Yorulmadan menzile ulaşmak gerekir. Daha yapılacak çok var. Proje devam ediyor. Umarım hep beraber sonuçlarını görürüz" diye konuştu.

Hong Konglu ve Türk bir grup araştırmacı, 26 Nisan 2010’da Hong Kong’da gerçekleştirilen basın toplantısında, Nuh’un Gemisi’ni Ağrı Dağı’nda bulduklarını iddia etmişti.
Hong Kong’da belgesel film yapımcılığı yapan ve Uluslararası Nuh’un Gemisi Araştırmaları (Noah’s Ark Ministries International) grubunun üyelerinden Yang Ving Çing, "Ağrı Dağı’nın yaklaşık 4 bin metre yüksekliğinde 4 bin 800 yıl öncesine ait geminin ahşap parçalarının bulunduğunu" öne sürmüştü.

Parçaların Nuh’un Gemisi’ne yüzde 99,9 ait olduğunu iddia eden Yang, "Geminin iskeletinin birçok bölüm barındırdığını ve bulunan kalıntıların geminin içinde hayvanların konulabileceği birçok bölme olduğuna işaret ettiğini" ifade etmişti.

Yang, bölgenin kazılar süresince korunması için yerel Türk yetkililerin hükümetle bağlantıya geçerek UNESCO’nun bölgeyi "dünya mirası" listesine almasını isteyeceğini belirtmişti.

Radikal, 09.05.2010

ÇANAKKALE'DE TARİH VE 'KİMLİKLİ GELECEK'

 

Geleneksel mimarlığımızın yurt düzeyindeki örneklerini “kültür mirası”mız olarak yaşatma bilinci kolay oluşmadı. Apartmanlaşmanın dayanılmaz rantına karşı “eski ev”lerimizi savunmak; uygarlık birikimlerimizi paraya kurban etmeden geleceğe taşımak, emeğin ve yaratıcılığın değerini bilen “aydın”ların özverili çabalarını gerektiriyordu...

Özellikle ülkemizde kültür varlıklarını “arsa” olarak gören egemen imar politikalarına karşı, bu mirasın “kimlikli gelecek güvencesi” olduğunu anlatabilmek için de aynı kadrolar yıllardır “kesintisiz” direniyorlar… Tıpkı Tarihi Türk Evleri Derneği’nin (TÜRKEV) kurucusu ve “onursal başkanı”, geleneksel sivil mimarimizin “koruyucu meleği” ve her yönüyle bir “cumhuriyet kadını” olan Perihan Balcı; ve tıpkı bu “efsanevi” derneğin başkanlığını Perihan Hanım’dan devralarak aynı kararlılık ve duyarlılıkla koruma bayrağını geleceğe taşıyan mimar Prof.Dr. Cengiz Eruzun gibi...

‘Savurganlık’ sergisi
1976 yılında kurulan ve 79’da Bakanlar Kurulu kararıyla “Kamu Yararına Dernek” sayılarak “Europa Nostra”ya da üye olan TÜRKEV, her yıl ülkemizin farklı kentlerinde düzenlediği “Tarihi Türk Evleri Haftası” etkinliklerinin 28’incisini 10-16 Mayıs’ta Çanakkale’de gerçekleştiriyor.

İstanbul’un Cankurtaran semtindeki derneğe ait “Hammamizade İsmail Dede Efendi Evi”nde yarın yapılacak “başlangıç panelleri”nden önce Perihan Balcı’nın “Tarihi Miras Savurganlığı”nı belgelediği fotoğraf sergisi açılacak. İstanbul oturumlarının ardından, Çanakkale’de sürecek etkinliklerin genel başlığı ise “Çanakkale’de Tarih ve Kimlikli Gelecek...”

Geçen yılın Türkevleri Haftası “2010 Avrupa Kültür Başkenti” temasıyla yapılmış ve bu unvanın İstanbul için yetersiz kaldığı, aslında “Dünya Kültür Başkenti” olmanın hedeflenmesi gerektiği konuşulmuştu.

İstanbul’la birlikte Essen (Almanya) ve Peç’in de (Macaristan) 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmelerinin değerlendirilmesinde ise şu sonuca varılmıştı:

“Batı dünyası mitolojisinin tanımladığı ve Tanrı Zeus’un yaşadığı İda Dağı; Homeros’un İlyada Destanı’nın kenti Troia; Osmanlı mirası olan Avrupa kıtasındaki Kilitbahir ve Asya kıtasındaki Çimenlik kaleleri; Ege ile Marmara’yı bağlayan Çanakkale Boğazı gibi değerlere sahip; yakın tarihimizde Batı ülkelerinin güçlerini birleştirdikleri halde aşamadıkları ünlü kahramanlık destanımıza sahne olmuş Çanakkale de bir an önce ‘Avrupa Kültür Başkenti’ olmalıdır...”

İşte bu anımsatmadan esinlenerek bu yıl Türk Evleri Haftası için Çanakkale’yi belirlediklerini söyleyen Eruzun diyor ki; “Kimlikli kentler elbette ki sadece bu tür unvanlar ile değil, geleceğe kültürel süreklilik içinde taşınabildiğinde gerçek gelişme sağlanabilir. Çanakkale, bugüne dek başardığı katılımcı kentsel koruma çabalarını, yine katılımcı bilinçle hazırlayacağı kentsel tasarım projelerini uygulamaya geçirmesiyle, tarihini koruyarak kimlikli geleceğine ulaşmayı sağlayacaktır...”

‘Katılımcı’ buluşma
Hafta boyunca, Çanakkale Belediyesi, 18 Mart Üniversitesi, Mimarlar Odası, 2010 Yerel İnisiyatifi ve çok sayıda bilim insanı, yerel yöneticiler, uzmanlar ve duyarlı yurttaşlar bir araya gelerek, ileriye yönelik hedefler ve uygulamaya dönük yöntemler belirleyecekler... Troia, Behramkale, Assos, Yeşilyurt, Adatepe, Bozcaada ve Gelibolu ile Eceabat’taki Tarihi Milli Park alanlarında inceleme gezileri yapılacak.

TÜRKEV’le birlikte olmak isteyenler, yarın İstanbul’daki “açılış” töreni ve başlangıç oturumlarına katılarak hafta içinde sürecek Çanakkale etkinlikleri programını ve ulaşım-konaklama bilgilerini edinebilirler... ( 0212 516 4314 – www.turk-ev.org.tr)

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 09.05.2010

MO, SULUKULE'DEKİ İNŞAAT FAALİYETLERİNİ MAHKEMEYE TAŞIDI





TMMOB Mimarlar Odası Istanbul Büyükkent Şubesi'nden yapılan açıklamada, Fatih Belediye Başkanı tarafından 6 Mayıs günü Sulukule'de düzenlenen temel atma töreni ve başlatılan inşaat çalışmalarıyla ilgili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulduğu bildirildi.

Oda'dan yapılan suç duyurusunda, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunun 65 inci maddesi ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 257 inci maddesine aykırı eylemleri nedeni ile Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ve Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar hakkında kamu davası açılması istemi iletildi.





Açıklamada; geçtiğimiz Şubat ayında Oda'nın Koruma Kurulu'na, “'Sulukule olarak anılan bölgede yapılan uygulamalarla' arkeolojik dokunun göz ardı edilerek yapılacak çalışmaların telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olacağı”nı bildirmesinin ardından Kurul'un bölgeye ilişkin aldığı kararlara rağmen, belediyenin 6 Mayıs günü gerçekleştirdiği temel atma töreni ile arkeolojik değeri bulunan materyallerin zarar gördüğünün fotoğraflarla belgelendiği belirtiliyor.

 

Yapı, 09.05.2010

 

******


SULUKULE: ÜSTÜ DÜMDÜZ, ALTINI DA MERAK EDEN YOK!

 

Sulukule'nin üstündekiler 'temizlendi', arkeologlara göre altındakiler de inşaat temelleri altında yok olabilir. Bölgede yapılan kazılarda kısa süre içinde kentin eski su şebekesinin izlerine ulaşıldı. Ama kazı alanının yanı başına inşaat temelleri atıldı.

 

Sulukule'nin kentsel dönüşüm kapsamında boşaltılmasının ardından, mart ayında bölgede İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı kazı başladı. Kazılar başlar başlamaz Osmanlı, Bizans ve Roma'ya ait seramik parçaları ve künk sistemi (su yolu) bulundu. Ama arkeoloji dünyasını heyecanlandıran bölgenin yanı başında şimdi temel çubukları yükseliyor.

Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Derya Nüket Özer, bölgenin önemini şöyle anlattı:

"Sulukule, 5. yüzyılda yapılan II. Theodosios surlarına bitişik. Burası Dünya Miras Listesi'nde. Şehrin ana su kaynağı Lykos deresi de bölgeden geçiyor. Sulukule altında Roma ve Osmanlı dönemlerinde geliştirilerek günümüze ulaşan iki ana su sistemi var. Bu iki su sistemi 2. yüzyıla ait İmparator Hadrinaus su sistemi ile 16. yüzyıla ait 2. Bayezid su yolları. Erken Bizans döneminde bu bölgede çok sayıda manastır inşa edilmiş. İmparator II. Iustinos'un, sarayının bulunduğu Deuteron bölgesi, bazı araştırmacılara göre Sulukule çevresindeydi. Yenikapı'daki, günümüzden 8 bin 500 yıl önceye giden Neolitik kültüre ait buluntular Lykos deresinin denize döküldüğü noktada ortaya çıkarıldı. Lykos deresi çevresi, Bizans'tan çok daha gerilere giden buluntular vermeye aday."

Sulukule'deki evler ‘kentsel dönüşüm' kapsamında yıkılınca ilgili yasa gereği bölgede kazı başlatılmıştı. Daha ilk adımda Osmanlı, Bizans ve Roma dönemlerine ait su kuyuları, seramik, cam parçaları, künk sisteminin bir bölümü bulundu. Ama arkeoloji dünyasını heyecanlandıran bu gelişmeler, 6 Mayıs'ta kazı alanının yanı başında temel atma çalışmaları başlayınca sekteye uğradı.


Ertesi gün TMMOB Mimarlar Odası, Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'na Belediye Başkanı Mustafa Demir ve TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Mimarlar Odası, belediyeyi ve TOKİ'ye bölgedeki arkeolojik kazılar bitmeden temel atmakla suçladı. Oda bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 18 Şubat 2010 tarihli kararına dayandırdı. Buna göre Sulukule'de önce jeoradar çalışması yapılacak, sonuçlar kurula ulaştıktan sonra değerlendirme yapılacak, bundan sonra inşaata izin verilecek veya verilmeyecekti.

Özer ve Mimarlar Odası bölgenin arkeolojik sit alanı ilan edilmesi için kurula başvurdu. Ama bölgeye 45 işyeri ve 620 konut yapımını hedefleyen inşaatlar başladı bile.

Arkeologlar Derneği Şube Başkanı Doç.Dr. Necmi Karul'a göre ise kimi zaman jeoradar ölçümleri ‘bile' altta ne yattığını tahmin için yeterli değil: "Nitekim bir su sızıntısı, metal bir nesne ya da elektrik su gibi altyapı düzenekleri, üstten geçen bir gerilim hattı dahi bu ölçümlerin doğruluğunu etkiler."


Sulukule'nin üstündekiler 'temizlendi', arkeologlara göre altındakiler de inşaat temelleri altında yok olabilir. Bölgede yapılan kazılarda kısa süre içinde kentin eski su şebekesinin izlerine ulaşıldı. Ama kazı alanının yanı başına inşaat temelleri atıldı.

 

Sulukule'nin kentsel dönüşüm kapsamında boşaltılmasının ardından, mart ayında bölgede İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı kazı başladı. Kazılar başlar başlamaz Osmanlı, Bizans ve Roma'ya ait seramik parçaları ve künk sistemi (su yolu) bulundu. Ama arkeoloji dünyasını heyecanlandıran bölgenin yanı başında şimdi temel çubukları yükseliyor.

Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Derya Nüket Özer, bölgenin önemini şöyle anlattı:

"Sulukule, 5. yüzyılda yapılan II. Theodosios surlarına bitişik. Burası Dünya Miras Listesi'nde. Şehrin ana su kaynağı Lykos deresi de bölgeden geçiyor. Sulukule altında Roma ve Osmanlı dönemlerinde geliştirilerek günümüze ulaşan iki ana su sistemi var. Bu iki su sistemi 2. yüzyıla ait İmparator Hadrinaus su sistemi ile 16. yüzyıla ait 2. Bayezid su yolları. Erken Bizans döneminde bu bölgede çok sayıda manastır inşa edilmiş. İmparator II. Iustinos'un, sarayının bulunduğu Deuteron bölgesi, bazı araştırmacılara göre Sulukule çevresindeydi. Yenikapı'daki, günümüzden 8 bin 500 yıl önceye giden Neolitik kültüre ait buluntular Lykos deresinin denize döküldüğü noktada ortaya çıkarıldı. Lykos deresi çevresi, Bizans'tan çok daha gerilere giden buluntular vermeye aday."

Sulukule'deki evler ‘kentsel dönüşüm' kapsamında yıkılınca ilgili yasa gereği bölgede kazı başlatılmıştı. Daha ilk adımda Osmanlı, Bizans ve Roma dönemlerine ait su kuyuları, seramik, cam parçaları, künk sisteminin bir bölümü bulundu. Ama arkeoloji dünyasını heyecanlandıran bu gelişmeler, 6 Mayıs'ta kazı alanının yanı başında temel atma çalışmaları başlayınca sekteye uğradı.


Ertesi gün TMMOB Mimarlar Odası, Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'na Belediye Başkanı Mustafa Demir ve TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Mimarlar Odası, belediyeyi ve TOKİ'ye bölgedeki arkeolojik kazılar bitmeden temel atmakla suçladı. Oda bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 18 Şubat 2010 tarihli kararına dayandırdı. Buna göre Sulukule'de önce jeoradar çalışması yapılacak, sonuçlar kurula ulaştıktan sonra değerlendirme yapılacak, bundan sonra inşaata izin verilecek veya verilmeyecekti.

Özer ve Mimarlar Odası bölgenin arkeolojik sit alanı ilan edilmesi için kurula başvurdu. Ama bölgeye 45 işyeri ve 620 konut yapımını hedefleyen inşaatlar başladı bile.

Arkeologlar Derneği Şube Başkanı Doç.Dr. Necmi Karul'a göre ise kimi zaman jeoradar ölçümleri ‘bile' altta ne yattığını tahmin için yeterli değil: "Nitekim bir su sızıntısı, metal bir nesne ya da elektrik su gibi altyapı düzenekleri, üstten geçen bir gerilim hattı dahi bu ölçümlerin doğruluğunu etkiler."

Radikal, Haber: Umay Aktaş Salman, 14.05.2010

APOLLON TRAFİĞE KAPANDI

 

Didim'deki Apollon Tapınağı'nın çevresinde bulunan yol, Aydın İl Trafik Komisyonu kararınca araç trafiğine kapatıldı. Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı, yolun kapatılması için komisyonun 11 yıl önce karar aldığını, ancak bunun şimdi uygulanabildiğini söyledi. Bölgenin arkeolojik SİT alanı olması gerekçesiyle Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na sundukları alternatif yol önerilerinin kabul edilmediğini bildiren Kamacı, burada 50 işletmenin ve yaklaşık bin 500 kişinin yaşadığını, alternatif yol olmadan uygulamaya geçilmesinin yurttaşları mağdur edeceğini söyledi.

İlçenin giriş noktasındaki yolun kapatılmasının sıkıntı yaratacağını savunan Kamacı, “Kaymakamlıktan gelen talimat doğrultusunda yolun kapatılması gerekiyor. Bundan sonra araç trafiği buradan geçmeyecek. Geçen aylarda bununla ilgili Aydın Valiliği'ne başvuruda bulunduk. Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na alternatif yol önerilerini sunduk. Bu yolların kum üzerine parke taşı döşenerek yapılacağını belirttik. Ancak arkeolojik SİT alanı olması nedeniyle kabul görmedi. Tapınak çevresinde yaşayan insanların gereksinimlerinin karşılanacağı, ambulans ve itfaiye gibi acil durum araçlarının nasıl bölgeye gireceği konularında kuruldan talepte bulunduk. Kurul kabul etmiyor. Burada yaşayan insanlar bu hizmetlerden yoksun bırakılıyor. Biz belediye olarak gereken girişimlerde bulunduk” dedi.

Cumhuriyet Ege, 09.05.2010

FAS'TA NEOLİTİK MEZAR BULUNDU

 

Fas'ta 5 bin yıllık bir mezarlık bulundu. 5 bin yıl öncesine ait bir uygarlıktan kalma bu tür kalıntılara ilk kez Fas'ta rastlanıyor.

Başkent Rabat'ın 80 km doğusundaki Khemisset yakınında bir mağarada insana ait 5 bin yıllık iskeletler ve kabirlerden oluşan bir şehir mezarlığı ortaya çıkarıldı. Kazılardan sorumlu ekibin şefi ve arkeolog Yusuf Bokbot, 'Birinci Tunç Çağı'ndaki bu son Neolitik Çağdan kalma yedi iskelet ve dört mezar, bize Campaniforme (çanak çömlek) dönemdeki cenaze törenleri ile ilgili dini törenleri daha çok belirginlikle tespit etmemizi sağlayacak. Bu bir ilk' dedi. Bu keşfe yol açan kazılar Khemisset'e 18 km uzaklıktaki bir mağarada, 2006'da bir proje çerçevesinde başladı. Nisan 2009'da Fas'taki en eski üretilmiş seramik kaplar Faslı ve Alman arkeologlar tarafından Nador kentinin 50 km kadar güneyinde bulunmuştu.

Günlük Gazetesi, 09.05.2010

2010 ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR!

 

Kültür başkenti ne menem bir şey? Avrupa’da dağıtılan Avrupa Kültür Başkenti unvanlarının tam sayısı kaç oldu? 2013’de bu sayı tam 48’e varacak. Size Guimares, Kösice, Maribor desem? Kuşkusuz Portekiz, Slovenya ve Slovakya’nın gelecek kültür başkentleri olduğunu derhal bilirsiniz! Bu uygulama bittiğinde toplam kaç olacak? Şu sırada 2016’nın kültür başkenti adaylarında hazırlıklar sürüyor. Galiba son tarih 2019. Şimdilik. O zamana kültür başkenti 60’ı filan bulur. Geçmişte başkent olmuş şehirlere bir bakmalı. Sibiu diye bir şehir vardı. Kim bilir şimdi ne yapar?

İstanbul’da epey patırtılı hazırlık yılları yaşandı. 2010 o patırtıya kıyasla sessiz başladı. Mayıs geldi. Sezona girdik. 2010 Ajansı basın ilanlarıyla İstanbul’da 500’ü aşkın projenin olacağını duyuruyor. Mayıs ayında başlayanlardan 7 tanesi öne çıkarılmış. İçlerinde Boylu Soylu Yelkenli Yarışı’ndan,


‘40 kadar sanatçının görev aldığı’, Bezemeleri ve Minyatürleriyle Osmanlı Çeşmeleri’ne kadar çok çeşitli işler var. Ben yine de Beyoğlu’nun lavanta kokutulduğu projeyi görmek isterdim. Göremedim.
İstiklal Caddesi boyunca yürüyen kampanya yüksek bütçeli bir iş olduğunu gösteriyor. Açıklamalarda sayılar var. ‘10 bin lavanta poşeti, 27 bin lavanta esansı, 5 ton lavanta
kokusu, 72 adet lavanta püskürtme fıskiyesi...’ Kimbilir kaç bin turist ve İstanbullu mis gibi lavanta kokusuna maruz kaldı, kalacak?

Hıdrellez Şenliği yine 100 binlerce insanın sıkış tepiş ama mutlu eğlencesi olarak yapıldı. 2010 Ajansı ilanında tek satır olarak yer almış. Demek Hıdrellez kendi iletişimini kendi yapıyor. Yıllar içinde büyüyüp değişerek sürüyor. Yüzbinlerce insan üstleri aranmadan, kimlik sorulmadan, olaysız bir arada eğlenebiliyor. Tüm Haliç’i sokak sanatları merkezi haline getirecek projenin 2010’da kendine bir yer bulamamış olmasına hayıflanmamak elde değil.

Yapılanlar gibi yapılamayanlar da konuşulmalı.
İ. Başgöz Hoca yazdı. Bakanlık üzerinden 2010’a verdiği Karagöz Sergisi’ne bir türlü cevap alamadığını. Hoca ‘2010 İstanbul Komitesi adlı bir kurulun yanından bile geçmeyeceğim. Elbet komite bundan bir şey kaybetmez... Ben de bir şey kaybetmem’ demiş. Ne güzel demiş. Yine de bu işin bir kaybedeni olmalı. Kaybeden belki İstanbullular olabilir. (Bu arada Kültür Bakanlığı’nın 2010’u vesile edip Tarihi Yarımada’daki taksi şoförleri ile esnafa vereceği eğitim programı da pek yakında başlıyor olmalı...)

Tanpınar Edebiyat Festivali de  2010 Ajansı’nca reddedilmiş. Festivali öneren şirkete verilen  cevap öğretici. Red gerekçesi ikili. Birincisi, ‘dünyada yaşanan global ekonomik krizin ülkemize yansımaları’ (ki biz krizin yalnız ve güzel ülkemizi teğet geçtiğine inanıyoruz) sonucu Ajans bütçesinde kısıtlamalar olmuş. Acaba ne kadar? Ajans yöneticileri bütçe kısıtlamasının ne kadar olduğunu pek yakında mutlak açıklar. İkincisi, ‘ajans bütçesinde öngörülen  dengenin sağlanması gerekliliği’. Bu da ‘yorumsuz’ cinsinden bir gereklilik! Neyse.

İlginç olan, gerçekleşen/gerçekleşecek projelerin olduğu kadar gerçekleşme şansı bulamayan projelerin de iletişiminin yapılması. Hem de iftiharla. Hem Başgöz Hoca, hem Tanpınar Festivali organizatörü 2010 Ajansı’ndan destek almadıklarını apaçık söylüyorlar. 2010’un önemli Kazanımlarından biri de kuşkusuz bu şeffaflık.
Radikal, Yazı: Serhan Ada, 08.05.2010

ISPARTA'DAKİ MÜZELER DAHA GÜVENLİ HALE GETİRİLİYOR

 

 

Isparta Kültür ve Turizm İl Müdürü Abdullah Kılıç, Isparta ile Yalvaç müzelerindeki güvenlik ve yangın alarm sistemlerinin yenilerek daha ileri teknolojiye kavuşturulması için çalışma başlattıklarını söyledi.

 

Güvenlik sistemlerinin 2010 yılı yatırım programına alınarak ihalesinin yapıldığını ifade eden Kılıç, bu yıl sonunda işlerin tamamlanacağını belirtti. Kılıç, yenileme için 64 bin lira harcanacağını kaydetti.

 

Yalvaç Pisidia Antiocheia Antik Kenti'nin de güvenlik sistemlerinin yapılması için bakanlıktan ödenek talep edildiğini ifade eden Kılıç, bakanlıktan gelen teknik elemanların nisan ayı içerisinde gerekli incelemeleri yaptığını, hazırlanacak proje doğrultusunda ihalenin gerçekleştirileceğini anlattı.

Isparta Haber, 08.05.2010

Baş Dağ (Mayıs, G. Bell)
...1907




2 - 8 Mayıs 2010

A.Ü. 'ARKEOLOJİ GÜNLERİ' BAŞLIYOR

 

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen “Arkeoloji Günleri” etkinliklerinin 2010 yılı etabı, 12 Mayıs 2010 Çarşamba günü yapılacak. Arkeoloji Bölümü’nce organize edilen “Arkeoloji Günleri” etkinlikleri kapsamında, Çanakkale Parion, Erzincan Altıntepe, Balıkesir Kyzikos, Balıkesir Zeytinli, Şiir Çat Tepe, Çanakkale Tenedos Bozcaada’da yapılan kazı ve yüzeysel araştırmaların değerlendirmesi yapılacak.

 

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, “2010 Yılı Arkeoloji Günleri” etkinlikleri çerçevesinde, “2009 Yılı Arkeoloji Bölümü Kazı ve Yüzey Araştırmaları” konulu bir panel düzenleyeceklerini bildirdi. 12 Mayıs Çarşamba günü, saat 10.00’da Kültür Merkezi Mavi Salon’da düzenlenecek olan panelde, Çanakkale Parion, Erzincan Altıntepe, Balıkesir Kyzikos, Balıkesir Zeytinli, Şiir Çat Tepe, Çanakkale Tenedos Bozcaada’da yapılan kazı ve yüzey araştırmaları hakkında bilgiler verileceğini kaydeden Karaosmanoğlu, her bir kazı ve araştırmanın bölümde görevli öğretim görevlilerince ele alınacağını dile getirdi.


Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, panelde kendisinin “Erzincan Altıntepe Kazısı”nı, Prof.Dr. Cevat Başaran’ın; “Çanakkale Parion Kazısı”nı, Yrd. Doç.Dr. Korkmaz Meral’in; “Balıkesir Kyzikos Kazısı”nı, Yrd. Doç.Dr. Nurettin Öztürk’ün; “Balıkesir Zeytinli Ada Kazısı”nı, Yrd. Doç.Dr. Mehmet Işıklı’nın; “Siirt Çat Tepe Kazısı”nı ve Yrd. Doç.Dr. Ali Yalçın Tavukçu’nun da; “Tenedos Bozcaada Yüzey Araştırmaları” konusunda bildiri sunacağını belirtti.

 

“Arkeoloji Günleri” kapsamında Erzincan Altınetepe kazı ve yüzey araştırmaları çalışmaları hakkında bilgi veren Prof. Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, Altıntepe’deki kazı çalışmalarının yaklaşık bir ay sürdüğünü ve önemli bulguların ortaya çıkarıldığını ifade etti. Karaosmanoğlu, ''1970'li yıllarda Tahsin Özgüç tarafından yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan Urartu dönemine ait kalenin tahrip olan bölümlerini yeniden eski haline getirmek ve bölgedeki yeni kazılar için yaptığımız çalışmaların büyük bölümünü tamamladık. Çalışmalarda kültür zenginliğimizin bir bölümü ortaya çıkarıldı.” dedi.

Prof.Dr. Karaosmanoğlu, “2010 Yılı Arkeoloji Günleri” etkinliklerine arkeolojiye ilgi duyan herkesi beklediklerini bildirdi.

Erzurum Gazetesi, 08.05.2010

AYANİS KALESİ KORUMA ALTINA ALINIYOR

 

Van İl Genel Meclisi aylık mutat toplantıları devam ediyor. Mayıs ayı toplantılarının Perşembe günkü oturumu 14 gündem maddesinden oluştu. Dün yapılan toplantının önemli gündem maddelerinden biri Ayanis Kalesi'nin koruma altına alınması ile ilgili hazırlanan raporun görüşmesi oldu. Meclise sunulan önergeye istinaden Turizm komisyonu tarafından hazırlanan rapor ile Ayanis Kalesi'nin önemi anlatıldı. Önerge meclisin oy birliği ile kabul edildi.

 

Raporla ilgili söz alan Turizm Komisyonu Başkanı Öner Yiğit, komisyon üyeleri tarafından hazırlanan raporu meclise okudu. Ayanis Kalesi'nin önemine değinen Öner Yiğit, kalenin Van'ın tarihi turizmi için son derece önemli olduğunu ve bu nedenle konuma altına alınması gerektiğini belirtti. Öner Yiğit, "Ayanis Kalesi, Van'a 35 km. mesafedeki Ayanis Köyü'nün kuzey batısında bir tepe üzerine kurulmuştur. Doğu - batı doğrultusunda uzanan tepe, 150 m. genişliğinde, 400 m. uzunluğunda, Van Gölü'nden 250 m. yüksekliktedir. Kalede bir ekip tarafından kazılar yürütülmektedir.Kazılar sonucu elde edilen mimari ve diğer küçük buluntular sayesinde kaleyi tanımlamak mümkün olmuştur. Bulunan çivi yazılı kitabesine göre, kale Argişti'nin oğlu Rusa tarafından MÖ 645-643 tarihleri arasında yaptırılmıştır. İki sur duvarıyla çevrelenmiş kalenin güneyinde giriş kapısı bulunmaktadır. Burada sur duvarları andezit taşı ile diğer kısımlarda kalker taşıyla örülmüştür. Üst kesimde payeli salon ve tapınak önemli bir yer tutmaktadır. Kapısı batıya bakan rizalitli tapınak diğerleri ile benzer özellikler taşımaktadır. Güney batı kesiminde ise, birbiri ile bağlantı içerisinde küplerin yer aldığı, çok sayıda depo binası bulunmuştur. Kale, mimarisi ve küçük buluntuları yanında, Urartu tarihinin son safhalarını aydınlatması açısından önem taşımaktadır. Ortaya çıkarılması Van için büyük bir kazançtır." dedi.

Gazete Van, 07.05.2010

KANITLANDI: NEANDERTAL GENİ TAŞIYORUZ!





Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1-4 arasında Neandertal geni taşıdığı, iki insan soyunun Ortadoğu'da karıştığı ortaya çıktı.

 

Günümüz insan genomunun (kalıtım şifresi) çözülmesinden yalnızca 10 yıl sonra bilimciler, şifremizde soyu tükenmiş bir akrabamızın, Neandertal insanının izlerini saptadılar.

Science dergisinin 7 Nisan tarihli sayısında yayımlanan Neandertal genomu ön taslağının Dünyanın farklı bölgelerinden insanların genomlarıyla karşılaştırılması, Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1 ile 4 arasında değişen oranlarda Neandertal geni taşıdığını ortaya koydu.

Kısa süre öncesine kadar bu iki insan türü arasında döl (dolayısıyla gen) alışverişi olmadığına inanılıyordu.

Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü Evrimsel Genetik Bölümü Direktörü Svante Paabo yönetimindeki ekibin bulgularına göre, modern insanla Neandertaller arasındaki gen karışımı, günümüzden 100.000 ile 50.000 yıl öncesini kaplayan bir aralıkta ve büyük olasılıkla 80.000 yıl önce Ortadoğu’da meydana gelmiş.

Araştırmacılar, Neandertal gen haritasının büyük bölümünü oluşturduktan sonra, aradaki farkları ortaya çıkarmak için bunu, biri Güney Afrikalı, biri Batı Afrikalı, biri Pasifik’teki Papua Yeni Gine yerlisi, biri Çinli biri de Fransız olan beş kişinin, ayrıca da bir şempanzenin genomuyla karşılaştırmışlar.

Sonuçlar, Neandertal genomunun, öteki bölgelerden insanların genomuna Afrikalılardan daha yakın olduğunu ortaya koyuyor. Bunun da anlamı, modern insanın Afrika’dan Dünya’ya yayılırken Mezopotamya ya da Bereketli Hilal diye de tanınan bölgede Neandertallerle karşılaştıkları ve onlardan aldıkları genleri daha sonra yayıldıkları dünyanın öteki bölgelerine taşımış olmaları.

Kısa süre önce Amerikalı antropologlar da çeşitli coğrafyalardan yaklaşık 2000 kişiden alınan DNA örnekleriyle yürüttükleri çalışmalar sonucu, modern insanların da bir miktar Neandertal geni taşıdığı ve iki tür arasında biri Ortadoğu’da, biri de Doğu Asya’da olmak üzere en az iki kez cinsel temas olduğunu açıklamışlardı.

Neandertal DNA’sına ait 4 milyara yakın baz çiftini inceleyen Max Planck ekibince açıklanan çarpıcı bir bulgu da Neandertal genomunun modern insan genomuyla yüzde 99,7 şempanze genomuyla da yüzde 98,8 oranında aynı olması. Araştırtmacılar modern insan ve Neandertal genlerince üretilen proteinlerden yalnızca 88’inin farklı olduğunu belirlemişler.

Bilimsel adıyla Homo sapiens neandertalis ile modern insanın (Homo sapiens sapiens) atalarının yaklaşık 440.000 yıl önce Afrika’da ortak bir atadan ayrıldığı düşünülüyor. (İnsanın daha eski atalarının şempanzelerle ortak bir atadan ayrılması ise 6,5 milyon yıl öncesine tarihlendiriliyor.) Fosil kayıtlarına göre Afrika’dan göç edip Avrupa, Güney Sibirya ve Ortadoğu’yu da kapsayan geniş bir alana yayılmış olan Neandertaller 30,000 yıl önce yok oluyorlar.

İnsanın bu en yakın akrabasının Neandertal diye adlandırılmasının nedeni ilk fosilinin Almanya’da Neander adını taşıyan vadide (tal) bulunmuş olması.

Çalışmayı yürüten araştırmacılar, bu bulgulara Hırvatistan, Rusya, İspanya ve Almanya’da bulunan Neandertal kemiklerinden elde edilen 1 milyar DNA “kırıntısını” inceleyerek ulaşmışlar. DNA’nın büyük kısmıysa, Hırvatistan’daki Vindija mağarasında bulunan üç Neandertal kadına ait 38.000 yıllık fosillerden alınan 400 miligramlık kemik tozundan sağlanmış. Fosiller, 40.000 yıla yakın süre üzerlerinde yaşayan bakterilerin DNA’sıyla kirlenmiş olduğundan, Neandertallere ait olan parçacıkları ayıklayabilmek için özel teknikler kullanılmış.

Genom, tüm canlılara fiziksel ve zihinsel özelliklerini veren, hastalıklara eğilimlerini belirleyen genlerin sayısını ve yerlerini belirleyen bir tür haritaya deniyor. Yaşamımız için gerekli proteinlerin şifrelerini taşıyan genler, tüm canlı hücrelerinin çekirdeklerinde bulunan kromozomlar üzerine sarılı olan ve yangın merdivenini andıran sarmal bir yapıda uzun çekirdek asitleri olan DNA molekülleri üzerine dağılmış özel bölgeler. Baz denen küçük moleküllerin farklı özel dizilimlerinden oluşmuş bölgeler. Bu bazları birer harfe benzetecek olursak, genler, rastgele dizilmiş harf çiftleri içinde anlam taşıyan sözcükler oluyor. Sözcüklerin sayısı çok fazla değil. İnsan genomu, her biri farklı azot fosfat ve şeker gruplarından oluşan küçük moleküllerin ilk harfleri olan A, C, G, T adlarını taşıyan toplam altı milyar bazdan oluşuyor. Birbiri etrafında dolanan iki iplik gibi dizilmiş DNA molekülü, ipliklerden biri üzerindeki bazın, karşı iplikteki bir başka baza yapışmasıyla oluşan baz çiftlerinden meydana geliyor. Bu bazlardan A, yalnızca T ile çift oluşturabiliyor, C ise yalnızca G ile.

İnsan genomundaki 3 milyar çift baz dizilimi üzerinde özel bölgeler oluşturan ve çeşitli proteinlerin kodlanma talimatını taşıyan ve bunları yeni kuşaklara aktaran genlerin sayısı 25,000’in altında.

Radikal, 07.05.2010

DEFİNECİLERE HIDRELLEZ BASKINI

 

 

Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin Manyas İlçesi'nde düzenlediği operasyonda doğal sit alanında izinsiz kazısı yapan definecilere suçüstü yapıldı. Hıdrellez günü düzenlenen operasyonda yakalanıp adli makamlara teslim edilen 10 kişiden 5'i tutuklanarak cezaevine gönderildi.

 

Bir ihbarı değerlendiren İl Jandarma Komutanlığı KOM Şube Müdürlüğü timleri Manyas'ın Eşen Köyü yakınlarında bulunan Makedon Krallığı dönemine ait içinde lahit mezarın bulunduğu Tümülüs'te kaçak kazı yapıldığını tespit etti. Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ve Manyas İlçe Jandarma Komutanlığı ekiplerinin birlikte düzenlediği operasyonda 1. derece sit alanı içerisinde bulunan söz konusu Tümülüs'ü kaçak olarak kazan toplam 10 şüpheli yakalandı. Gözaltına alınan şüpheliler jandarmadaki sorgularının ardından adli makamlara teslim edildi. Manyas Cumhuriyet Savcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında adli makamlarda ifadeleri alınan şüphelilerden M.B. (53), Y.V. (39), R.A. (36), İ.K. (40) ve R.K. (47) isimli 5 şüpheli tutuklanarak Manyas Cezaevi'ne gönderildi. Diğer 5 kişi ise mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

 

Jandarmanın suçüstü yakaladığı tarihi eser yağmacılarının 6 günde 9 metre derinliğinde ve 2 metre çapında çukur kazarak mezar odasına ulaştıkları belirlendi. Olay yerinde yapılan aramalarda kazı faaliyetinde kullanılan jeneratör ile hilti, 3 adet gaz maskesi, özel yapılmış demir kazı çubukları, ip merdiven ve muhtelif kazı malzemelerinin ele geçirildiği, soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Balıkesir Kent Haber, 07.05.2010

61 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Batman Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri tarafından tarihi eser kaçakçılığına yönelik düzenlenen operasyonda çeşitli dönemlere ait 61 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Siirt ilinden Batman'a geldiği belirlenen S.Ş. isimli şahsı takibe alan ekipler, Batman şehir merkezinde S.Ş.'nin kullandığı aracı durdurarak arama yaptı. Araçta yapılan aramalarda 1 parça tarihi eser ele geçirildi. Operasyonu genişleten ekipler şüpheli şahsın Siirt'in Kurtalan İlçesi'ne bağlı Çakıllı Köyünde bulunan evinde yaptığı aramada 60 parça daha tarihi eser ele geçirdi. Metal ve topraktan yapılan çömleklerden oluşan tarihi eserler maddi değerinin belirlenmesi için Batman Müze Müdürlüğü'ne gönderildi. Gözaltına alınan S.Ş ise adli mercilerce tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Batman Kent Haber, 07.05.2010

TARİHİ KLEOPATRA HAMAMI GÜN YÜZÜNE ÇIKMAYA HAZIRLANIYOR







Roma dönemine ait Kleopatra hamamının tekrar faaliyet gösterebilmesi için çalışmalara başlandı. Hellenistik döneme ait olarak tescillenen tarihi hamamın, 1970 yılında üzerine yapılan ve 1988'e kadar faaliyet gösteren otel binası Bergama Belediyesince Müze denetiminde yıkılmaya başlandı.


Projenin genel amacının Tarihi ve kültürel nitelik taşıyan Kleopatra Hamamı'nın restore edilerek kullanıma sunulması, hamamla ilişkili kullanılacak günübirlik termal banyoların ve çevre düzenlemesinin yapımı olacağını belirten Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç sözlerini şöyle sürdürdü. " Dünyanın ilk telkinle tedavi hastanesinin çok yakınında olan Kleopatra güzellik ılıcası termal suyla tedavinin antik çağlardan beri kullanıldığı bilinmektedir. Bergama'da MÖ 400 yıllarında kaplıca tedavisinin yapıldığı belgelerle kanıtlanmıştır. 2000 yılı aşkın tedavi veren bir merkezi tekrar faaliyete geçirmek için bu çalışmayı başlattık.

 

Öngördüğümüz projede, Tarihi Kleopatra Hamamı'nın restorasyonu, açık termal havuzlar, Hidroterapi,Buhar, Masaj, Jimnastik ve İdari odaları olan ayrıca günü birlik ılıca banyo odalarından oluşan büyük bir tesis yapmayı planlıyoruz" dedi. Uygulama projesinin, Koruma Kurulundan alınacak onayından sonra, İzmir Kalkınma Ajansının vereceği destek ile 18 ayda tamamlanacak olan proje turizme hizmet vermeye başlanacak.


Tarihi ılıcanın kullanıldığı dönemde birçok yerli ve yabancı turistin uğrak yeri olduğunu belirten Gönenç; " Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın bu hamamda yıkanarak güzelliğine kavuştuğu rivayet edilir. Kaplıca suyu cilt-deri hastalıkları, böbrek ve idrar yolu hastalıkları, sindirim sistemi rahatsızlıkları, kas ağrıları kireçlenme ve romatizmal rahatsızlıklara iyi geldiği bilinmektedir. Kaplıca suyu 35 derece civarında ve özellikle cilt-deri rahatsızlıklarına çok iyi geldiği bilimsel analizlerle birçok üniversite ve konunun uzmanları tarafından belgelenmiştir" dedi.

Bergama Kuzey Ege, 07.05.2010

TAVŞANLI'DA TARİHİ EVLER KÜL OLDU

 

Kütahya'nın Tavşanlı İlçesi'nde kullanılmayan iki tarihi ev, çıkan yangında tamamen kül oldu.

 

Alınan bilgilere göre, biri tek diğeri iki katlı olan tarihi evlerde belirlenemeyen nedenden dolayı yangın çıktı. İlk olarak boş tek katlı evde başlayan yangın, bitişiğindeki içerisinde kimsenin oturmadığı iki katlı eve sıçradı. Alevleri gören vatandaşların itfaiyeyi aramasıyla olay yerine giden itfaiye ekipleri yaklaşık 2 saat süren çalışmanın ardından yangını söndürdü.

 

Söz konusu yangında her iki ev de tamamen yanarak kullanılamaz hale geldi.

Tavşanlı Kaymakamı Numan Hatipoğlu, Belediye Başkanı Mustafa Güler, İlçe Emniyet Müdürü Murat Erdan olay yerine giderek söndürme çalışmalarını inceledi.

Yangına ilişkin olarak soruşturma başlatıldı.

Kütahya Kent Haber, 07.05.2010

MUĞLA'NIN TARİHİ KAPI TOKMAKLARI YOK OLUYOR





Osmanlı kültürünün bir parçası olan eski kapı tokmakları, birer birer ortadan kayboluyor. Muğla'nın kentsel sit alanı içinde olan ve 150 yıl önce Rum ustalar tarafından yapılan 4 bin kapı tokmağından günümüze sadece 20-30 tanesi ulaşabildi.

 

Kim bilir, kaç el değdi eski kapı tokmaklarına. Kim bilir, kaç kere dövdü kapıları, her biri sanat eseri olan bu tokmaklar. Kimlerin beklediği sevinçli haberlerin işareti oldu, endişeyle bekleyen kaç kişinin de içini cız ettirdi? Vurma sayısına göre gelenin kim olduğunun anlaşıldığı, üstüne bağlanan iplerin misafirlere ince mesajlar verdiği Muğla'nın tarihi kapı tokmakları, temsil ettikleri koca bir kültür ve yaşam biçimiyle beraber yok olmak üzere. Yaklaşık 150 yıl önce, çoğunlukla Rum ustalar tarafından yapılan, zarafeti ve şıklığıyla göz dolduran, bir dönem mukaddes bile sayılan kapı tokmakları, şimdilerde yaşam savaşı veriyor. Çok azının günümüze ulaşabildiği bu sanat eserleri, teknolojiye yenik düşerek yerini otomatik kapı zillerine bıraktı.

 

Muğla'nın en güzel sivil mimari örneklerinden tarihi evlerin çoğunda, kuzulu kapı bulunur. İki kanatlı büyük bir kapının içinde yer alan ve "kuzu" olarak adlandırılan, aile mahremiyetini esas alan bu ahşap kapılar, içeriye doğru açılır. Üzerinde bulunan ve aksesuar gibi görünen kapı tokmakları, ev halkının sosyal, kültürel ve estetik duyguları hakkında birçok manayı ihtiva eder.

Muğla evlerindeki kapı tokmaklarının çoğunluğu kadın eli şeklindedir. Üç defa çalındığında gelen misafirin erkek, iki defa çalındığında ise kadın olduğunu haber veren tokmaklar, yakın döneme kadar yerel kültürün bir parçasıydı. Yaklaşık 150 yıl önce yapılan tokmaklar, zenginliği ve batıya dönük mimari tarzını da yansıtırdı.

 

Dövme demirden yapılmış olan tarihi tokmaklar, son yıllarda antikacıların ve hırsızların gazabına uğradı. Muğla'nın kentsel sit alanı içinde bulunan 4 bin kapı tokmağından, günümüze sadece 20-30 tanesi ulaşabildi. Mimarlar Odası Muğla Şube Başkanı Ertuğrul Aladağ, "Hurdacılar, demirden veya bakırdan yapılmış her şeye talip olduğu için biraz parasız kalan ev sahipleri, tokmakları sökerek satıyor. Tarihin izlerini taşıyan kapı tokmakları, bu şekilde kaybolup gidiyor." diyor.

 

Aladağ, şehirdeki tarihi binaların ortalama 150 yıllık olduğunu aktarıyor: "Muğla evleri, 19. yüzyıldan itibaren Rum ustalar tarafından yapılmaya başlanmış ve toprak ağaları tarafından tercih edilmiş. Yan ve arka duvarları taş, ön ve iç kısımları ahşaptır. Avrupa ve özellikle İtalya'dan gelen neo klasik akımlar da mimari tarzlarını etkilemiş. Sadece Muğla'ya özgü değil fakat şehrin coğrafi özellikleriyle uyum sağlamış. Muğla evlerinin önemli bir özelliği de bacalarıdır. İnşası kolaydır, dört tarafı açıktır, dumanı iyi çeker. Eğik başlığı da yağmurun içeriye girmesini engeller."

 

Tokmaklarda çok fazla çeşit yok. Birtakım motifler, ördek, halka ve genellikle de el biçiminde. Muğlalı Ahmet Bayrak, kapı tokmaklarının vuruş şekillerini şöyle anlatıyor: "Evin hanımı, kapıyı açmadan kimin ve ne için geldiğini anlayabiliyordu. Evin beyi geldiğinde tokmak iki kez çalınırdı. Çocuklar hızlı ve sert aralıklarla vurur, misafirler ise daha yavaş ve aheste vurmayı tercih ederdi. Art niyetli birinin geldiği ise kapı sesinin şiddetinden anlaşılırdı. Kapılar birbirine yakın olsa da hangi evin tokmağının çalındığı tınısından belli olurdu."

 

Bayrak, kapı tokmaklarının diğer ilginç bir yönünün de üzerlerine ip bağlanması olduğunu dile getiriyor: "Ev sahibi, kısa bir süre için bir yere gittiyse tokmağın üzerine kısa, uzun süre dönmeyecekse uzunca bir ip asardı. Yatıya gittiyse, kalın bir ip asar ve düğüm atardı. Gelen misafirler de ipe bakarak ne zaman döneceği hakkında bilgi sahibi olurdu."

Zaman Cuma, Haber: Kayber Avcı, 07.05.2010




Roma dönemine ait başsız 2 heykel ve bir heykel başının da arasında bulunduğu mermerden yapılmış 7 parça tarihi eseri ciple kaçırmaya çalışan Bulgar çift İstanbul’da yakalandı.


İstanbul polisi, ihbar üzerine tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı öne sürülen bir cipi, Silivri’de durdurdu. Cipin bagajında yapılan aramada 1 heykel başı, 2 başsız heykel ve deve figürünün de aralarında bulunduğu 7 parça tarihi eser bulundu. Cipi kullanan Bulgaristan vatandaşı P.D.V., eşi ve kızlarıyla birlikte gözaltına alındı. Turist vizesiyle Türkiye’ye gelen Bulgar çift, emniyette susma hakkını kullandı. P.D.V. “tarihi eser kaçakçılığı” suçundan tutuklanırken, eşi serbest bırakıldı. Ele geçen eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi yetkililerince incelendi. Heykel başı ve 135’er santimetre boyundaki başsız heykellerle birlikte ele geçen eserlerin Roma dönemine ait olduğu belirlendi. Arkeoloji uzmanları, polise, heykel başının ele geçen başsız heykellerden birine ait olabileceğini söyledi. Üzerinde bir kadın ile erkek motifinin bulunduğu deve figürünün 1200’lü yıllarda İran’da yapıldığı tespit edildi.

Hürriyet, Haber: Çetin Aydın, 07.05.2010

150 MİLYON DOLARLIK DA İNCİ TABLOSUNU 21 BİNE SATMIŞLAR

 

Uluslararası sanat camiası, dünyaca ünlü müzadeyede evi Christie’s’e 100 milyon dolar tazminat istemiyle açılan davayla çalkalanıyor.

 

Davanın gerekçesiyse müzayede evininin 1998’de New York’ta düzenlediği açık artırmada erken 19’uncu yüzyıla ait bir Alman eseri diye kataloglandırdığı ve 21 bin 850 dolara sattığı bir eserin Leonardo Da Vinci’ye ait çıkması. Eserin ilk sahibi, gerekli testleri yapmadığı gerekçesiyle Christie’s’ten 100 milyon dolar tazminat istiyor. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nden sanat tarihi profesörü Martin Kemp, geçen yıl yayımladığı bir kitapta “La Bella Principessa” diye isimlendirdiği eserin Leonardo Da Vinci’nin bilinmeyen bir çalışması olduğunu iddia etti. Eser üzerinde yapılan testlerde bulunan bir parmak izi Rönesans ustasının bir başka eserindeki parmak iziyle aynı çıktı. Karbon testi de eserin 1440-1650 yılları arasında bir tarihte yapıldığını gösterdi. Eser şimdi İsveç’teki bir konferans merkezinde Leonardo Da Vinci’nin bir çalışması olarak sergileniyor.

Milliyet, 07.05.2010

DENİZ MÜZESİ YIL SONUNDA HAZIR

 

 

İnşasına 2008'de yeniden başlanan İstanbul Deniz Müzesi bu yılın sonunda kapılarını İstanbullulara açacak. Eşsiz denizcilik kültürü eserleri barındıran müzenin; fiziki koşullarının iyileştirilmesi ve optimum sergileme olanağı sunan çağdaş bir müze haline dönmesi için başlayan çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen proje tamamlandığında, 6 bin metrekarelik oturma alanı, 12 bin 200 metrekare mimari kullanım alanı, 4 bin 200 metrekare açık sergi alanı bulunan müze halkla buluşacak. Müzede etkinlik ve çalışmalar için 198 kişi kapasiteli kütüphane, çok amaçlı salon, çocuk odalarının yanı sıra 600 metrekarelik süs havuzu da yer alıyor. Kuzey Deniz Saha Komutanlığı ile yapılan takas protokolü kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce devralınan Deniz Müzesi Restorasyon projesi 19 milyon 850 bin TL'ye malolacak.

D
eniz Müzesi, 31 Ağustos 1897'de Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın emri, Tersane Komutanı Amiral Hikmet Paşa'nın desteği, Binbaşı Süleyman Nutki tarafından Tersane- i Amire bünyesindeki Mayın Müfreze Komutanlığı'na ait binada dünyanın nadir örneklerinden biri olarak "Müze ve Kütüphane İdaresi" adıyla kuruldu. Yıllar içinde yer ve isim değişiklikleri yaşayan müze, son olarak 27 Eylül 1961'de Beşiktaş İskele Meydanı'nda bugün bulunduğu yere taşındı ve İstanbul Deniz Müzesi adıyla hizmet vermeye başladı.
Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 07.05.2010

HELLENİSTİK KANALİZASYON İNCELENİYOR

 

 

Mayıs ayının ilk günlerinde Antakya Belediyesi tarafından Bağrıyanık Mahallesi ve Saray Caddesi'nde başlatılan alt yapı çalışmaları sırasında yapılan kazılarda Hellenistik çağa ait bir su kanalizasyon tüneli bulundu.

 

Tarihi kalıntının bulunmasının ardından Antakya Arkeoloji Müzesi tarafından mühürlenen alanda bugün sabah saatlerinden itibaren arkeologlar araştırma çalışmalarına başladı.

 

Antakya Arkeoloji Müzesi yetkililerinden oluşan bir heyet özel kıyafetler giyerek kazı sırasında ortaya çıkan tünelin içine geçti. İlk tespit çalışmalarının yapılacağını söylemekle yetinen teknik heyet bu alanın tamamında incelemelerini sürdürecek.

 

Altyapı çalışmaları sırasında ortaya çıkan kanalizasyon tünelinin, özel kesme taşlardan yapıldığı, yüksekliğinin 4 metre genişliğin ise 3,5 metre olduğu öğrenildi. Özel yapılmış tünelin Habib-i Neccar Dağı'ndan gelen suların Asi Nehri'ne akmasını sağladığı alınan bilgiler arasında yer aldı.

Alan içerisinde gerçekleştirilecek inceleme sonunda dünyanın ilk aydınlatılmış caddesi olan eski Antakya'da bulunan Kurtuluş ve Saray caddelerinin ortak noktasının yanı sıra cadde kalıntılarının bulunacağı tahmin ediliyor.

Internet Haber, 06.05.2010

BU KÖYÜN YOLLARI MERMERDEN





Manisa'nın Kula İlçesi'ne bağlı olan ve yolları mermer kaplı Gölde Köyü, kırsal turizm alanında devlet desteği almak istiyor.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Görevlisi Arkeolog Altan Türe, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eski bir Rum köyü olan ve antik Lidya Devleti'nin bir kenti olduğu tahmin edilen köyde, özel bir sivil mimari yapının mevcut olduğunu belirtti.

 

Köyün, turistik açıdan değerlendirilmesi için Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kırsal turizm alanında desteklenmesi gerektiğini savunan Türe, bu sayede köyün mimari dokusunun tamamen korunarak tamir edilebileceğini kaydetti.

 

Bu tür restore çalışmalarının devlet tarafından verilen krediler ile sağlandığına işaret eden Türe, şunları söyledi:

''Devletin verdiği krediler, evlerin turizm amaçlı ev pansiyonu olarak kullanımı için veriliyor. Devletin desteklediği bu projelerle bu evler de geleneksel yaşam biçimi içinde konuklar misafir ediliyor. Geleneksel yemekler veriliyor. Gölde Köyünün geleceği de bu. Buradaki mimari doku çok güzel, dört tane de önemli tescilli bina bulunuyor. Bu yapıların restorasyonu özellikle eski Rum okulunun restorasyonu Gölde de turizm için iyi bir başlangıç olabilir. Gölde Köyünün gelecekteki çıkış yolu kırsal turizm.''

 

Türe, Gölde'nin, eski Lidya bölgesinin Kloda adlı tarihi kentlerinden biri olduğunu, bir çok tapınağın varlığından söz edildiğini kaydederek, şöyle devam etti:

''Ancak günümüze bunların hiçbiri ulaşmadı. Gölde Köyü, aynı zamanda eski bir Rum köyü. Savaş döneminden sonra yapılan mübadelede köyden Rumlar gidince buradaki nüfus yapısı tamamen Yunanistan ve Balkanlardan getirilen göçmenler ile değiştirildi. Buradaki yerel mimari yapı, Türk beğenisine uygun tekrar yönlendirildiyse de ana yapı malzemesi mermer olarak kaldı. Çünkü bu bölgede mermer çok bol. Bu yüzden ben bu köyü 'mermer köy' olarak isimlendiririm. Köyün içindeki yollar ve binaların ana yapı malzemesi mermer. Başka köylerde taş ve topraktan oluşan yollar, bu köyde parça mermer taşlardan yapılmış. Tarihi özelliği olan bir köy olduğu için yolların en az 150 yıllık olduğunu tahmin ediyoruz. Tarihi sit olan köy yollarında araçla gezmek yasak.''

 

Gölde Köyü'nde yer alan evlerde, Kula merkezde yer alan evlerdeki gibi bir takım simgelerin yer aldığını ifade eden Türe, evlerin kapılarının üzerinde yapılış tarihinin yer aldığını, bununla birlikte Roma İmparatorluğu'nun daha sonra da Bizans'ın simgesi olan kartal simgesinin de Anadolu'da yaşayan Rum Hıristiyanlar tarafından da kabul gördüğünü, Baş Tanrı Zeus'un kutsal kuşu olduğunu söyledi.

Star, 06.05.2010




BELEDİYE KAZDIKÇA, ŞEHRİN GÖBEĞİNDEN ANTİK KENT ÇIKIYOR

 

  

 

Antalya Büyükşehir Belediyesince önceki yıl yapılan kazılar sırasında tesadüfen Attaleia Antik Kenti’ne ait nekropolün (antik mezarlık) bulunmasının ardından, yakın bir bölgede yapılan alt yapı çalışması sırasında da, antik bir yapıya rastlandı.

 

Antalya Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASAT) tarafından, alt yapı sisteminin yenilenmesi amacıyla Cebesoy Caddesi’nde yapılan kazı çalışması sırasında, antik bir yapı bulundu.

Antik yapının, Doğu Garajı Projesi için 2008 yılında yapılan kazılar sırasında tesadüfen ortaya çıkarılan Antik Attaleia Kenti’nin nekropolünün batı sınırındaki bir noktada yer alması nedeniyle, antik bir mezar olabileceği düşünülüyor.

 

Sütunlara sahip olması ve çevresinde kemikler bulunması da, yapının antik bir mezar olabileceği düşüncesini güçlendiriyor.

Konuyla ilgili bilgi veren Antalya Müze Müdürü Mustafa Demirel, nekropolde yürütülen çalışmaların devam ettiğini belirterek, nekropol bölgesinin, Doğu Garajı alanıyla sınırlı olmadığının düşünüldüğünü söyledi.

Demirel, ASAT çalışmaları sırasında bulunan yapının da, nekropolün bu alana doğru uzandığı gösterdiğini belirtti.

Antik yapının ortaya çıkarıldığı alanda 3 uzmanı görevlendirdiklerini ifade eden Demirel, "Alt yapı çalışmalarının da yavaşlamaması için bu uzmanlar 3 vardiya halinde görevlerini sürdürüyor. Yapıyla ilgili kesinleşmiş bir bilgi yok. Ancak bulunan yapının mezar olabileceği düşünülüyor" diye konuştu.

Doğu Garajı Projesi inşaat çalışmaları sırasında tesadüfen nekropolün ortaya çıkması üzerine, 2008 yılı mart ayından bu yana sürdürülen çalışmalarda yüzlerce antik mezar ortaya çıkarılmıştı.

Bulunan nekropolün, Antalya’nın bilinen tarihini, 100 yıl (2. yüzyıldan 3. yüzyıla) geriye çektiği belirtiliyor.

Milliyet, 06.05.2020

TARİHİ HAMAMLAR KURTARILIYOR

 

Ordu Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen, şehir merkezine 5 kilometre mesafede bulunan, 16. yüzyılın sonlarında Osmanlılar tarafından yaptırılan iki tarihi hamamın kültür ve turizme kazandırılmak üzere çalışma başlatıldığını söyledi.

Yıllardır Fidanlık Müdürlüğü'ne ait tarlada kaderine terk edilmiş vaziyette bırakılan, Ordu çevresine 16. yüzyılın sonlarında başlayan göç sonucu civar köylere yerleşen Oymak boyları tarafından inşa edilen tarihi hamamların kurtarılması için düğmeye bastıklarını vurgulayan Erkan Gülderen, ilk etapta proje hazırlanacağını söyledi. Proje ihalesine önümüzdeki günlerde çıkılacağını kaydeden Gülderen, "Yapılacak ihalenin ardından projenin hazırlanmasının hemen ardından restorasyon çalışmaları başlayacak. Yapılacak çalışma ile iki tarihi hamam kültür ve turizm alanına kazandırılacak" dedi.

 

Bilindiği gibi iki tarihi hamam Ortaçağ'da Hristiyan Avrupa'nın yıkanmayı yasak saydığı, hiçbir evde ve sarayda banyo ve tuvaletin bulunmadığı dönemde Osmanlı İmparatorluğunun Trabzon Rum Devleti'ni kendi topraklarına katmasının ardından başlattığı nüfus hareketleri ve yerleşim düzeni sırasında inşa edilmişti. Selçuklu mimari izlerini taşıyan iki hamamın restore edilmesi yıllardır tartışılıyordu.

Ordu Kent Haber, 06.05.2010

VAKIFLAR TİM KURDU, 4 BİN ESER KURTULDU

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce düzenlenen ‘27. Vakıf Haftası’ kapsamındaki törende konuşan Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, 2002’de tespit ve tescili yapılan vakıf kültür varlığı sayısının 9 bin 483 iken, bugün bu rakamın 20 bin 78’e ulaştığını söyledi. Yusuf Beyazıt “Toplamda 3 bin 484 esere acilen müdahale edilmiştir. Bu yıl 750 eser daha onarılarak bu sayı 4 bin 234’e ulaşacaktır” dedi.

 

Son dönemlerde gündeme gelen tarihi eser kaçakçılığına da dikkat çeken Beyazıt, mücadele birimi kurulduğunu ifade etti.

 

Türkiye’nin dört bir yanındaki vakıf eserlerini restore ettirerek yeniden hizmete kazandıran Vakıflar Genel Müdürlüğü, vakıf mallarından gelir de elde ediyor. 2009 yılında kira gelirlerinden 60 milyon lira elde gelirken, ihaleler sonucu işletmecisi belirlenen mülkler “restore et-işlet-devret” modeli ile çalışıyor. 2003’ten bu yana Vakıflar’ın, işletmecisi tarafından restore edilen edilen mallardan aldığı kira bedeli ve restorasyon için bütçeden harcamadığı paranın toplamı 1.5 milyar lira oldu. Hizmete giren işletmelerde 55 bin kişi istihdam edildi. Elde ettiği kira gelirlerinin toplamı 1.5 milyar lirayı buldu.

 

Yenilenen eserler

İstanbul Akaretler Sıraevleri, İstanbul 4. Vakıf Han, Ankara Çengelhan-Koç Müzesi, Ankara Çukurhan, Kastamonu Kurşunlu Han,   İzmir Çeşme Kanuni Kervansarayı, İzmir Bergama Bedesteni, İzmir Tire Bedesteni, İzmir Tire Yalınayak Hamamı, İzmir Çeşme Ilıca Butik Otel ve Gaziantep Dayı Ahmet Ağa Konağı.

Star, Haber: Gül Çelikkol - Erdinç Akkoyunlu, 06.05.2010

ISPARTA MÜZESİ'NDE ROMA DÖNEMİNE AİT ESERLERE KORUMA YAPILACAK

Isparta Müze Müdürlüğü Arkeoloji Müzesi'ndeki metal eserlerle ilgili bakım çalışması başlatıldı. İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdullah Kılıç, Erken Tunç ve Roma dönemi arasındaki zaman dilimine ait bronz bazı eserler üzerinde konservasyon (koruma) çalışmasına ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Bu nedenle konuya ilişkin olarak Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü ile gerekli yazışmaların yapıldığını belirten Kılıç, "Metal eserlerin koruma ve onarım uygulamaları gönüllülük esasına göre ücretsiz olarak yapılacak. Eser üzerinde yapılan restorasyon ve konservasyon uygulamalarının teknik yönden analizleri de yapılacaktır. Bu nedenle Erken Tunç Dönemi ile Roma Dönemi arasındaki zaman dilimine tarihlenen, eserler için Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nden onay almıştır." dedi.

Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksekokulu uzmanları tarafından eserler üzerinde çalışma başlatıldığını ifade eden Kılınç, çalışmaların tamamlanmasının ardından metal eserlerin sergilenmesi konusunda bir bölüm oluşturulacağını kaydetti.

Beyaz Gazete, 06.05.2010

DİVRİĞİ ULU CAMİİ'NİN ÇATI YALITIMI TAMAM

 

 

Su ve ısı yalıtım sektöründe geniş bir ürün yelpazesiyle hizmet veren BTM, Kız Kulesi'nin ardından tarihi bir yapıya daha hayat verdi. UNESCO tarafından dünya mirası koruması altına alınan ve restorasyonu devam eden, Selçuklu dönemi taş işçiliğinin en önemli yapıtlarından birisi olarak kabul edilen Sivas Divriği Ulu Camii'nin çatı yalıtımında BTM Elastobit örtüleri kullanıldı.

Özellikle kapılarındaki eşsiz bezemeleriyle tanınan caminin, Şifahane Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapı, Cami Batı Taç Kapı ve Şah Mahfili Taç kapılarıyla bir mimarlık ve mühendislik harikası olduğunu vurgulayan BTM Ürün Müdürü Kemal Gel, tarihi yapılarda çatı yalıtımının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.


Gel, "Divriği'deki Ulu Cami gibi insanlığın ortak değeri olan yapılar, özellikle çatıdan giren su nedeniyle zarar görüyor. Etkili bir çatı yalıtımı, eserin tümünü nemden ve çürümeden koruyor. Divriği Ulu Cami'nin, çatı yalıtımını gerçekleştirmekten mutluluk ve gurur duyuyoruz" dedi.

BTM adına yalıtım uygulamasını gerçekleştiren Sivas bayisi Ata Selçuk da projeyle ilgili şu bilgileri verdi: "Ulu Camii, çatıdan su alması nedeniyle tehdit altındaydı. Çatının yağmur suyuna en fazla maruz kalan kuzey bölümüne iki kat BTM Elastobit Membran (elastomerik özellikli polyester keçe taşıyıcılı su yalıtım malzemesi) uygulayarak su sızdırmazlığını sağladık."

Yeni Asır, 06.05.2010

YALVAÇ 'KİMLİKLİ EV SAHİBİ' OLACAK

 

“Kültürel turizm, deniz-güneş-kum turizminin tahribatını durduracak seçenektir. Kentlerimizin tarih ve kültür zenginliği, turizmin belli bölgelerde değil, tüm yörelerimizde gelişmesini sağlayacaktır.”

Bu değerlendirme, ziraat yüksek mühendisi Tekin Bayram, halkla ilişkiler uzmanı Fadime Öncü ve arkeolog Ercan Kafafçı’nın imzalarını taşıyan “Yalvaç Turizminin Geliştirilmesine Yönelik Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı raporda yer alıyor. Aynı zamanda belediye başkanı olan Tekin Bayram, son seçim zaferine de katkısı olduğu anlaşılan “halkla birlikte çok yönlü turizm” hedefi için şunları söylüyor: “Turizm yatırımcısı sadece kendi kazancını gözetiyor. Biz ise herkesin kazanmasını, tüm kültür ve doğa değerlerimizin turistlerle ‘evsahibi-konuk’ anlayışıyla paylaşılmasını öngörüyoruz.”

Bu anlayıştan doğan “Yalvaç Kültürel-Doğal Değerlerin Korunması, Geliştirilmesi ve Turizmin Çeşitlendirilmesi Projesi”ni önceki görev döneminde başlatan Bayram başkan, kentin bitişiğindeki antik “Pisidia Antiokheia”nın, belediye olanakları ve işçileriyle kazılarak gün ışığına çıkarılmasını da sağlamıştı… 2000’de Tarihi Kentler Birliği’nin (TKB) kurucuları arasında yer alan, kültürel mirası sahiplenmesiyle TKB’den ve Mimarlar Odası Antalya Şubesi’nden ödüller alan Bayram, 2004 yerel seçimlerinde büyük destek sağlanan “iktidar partisi adayı”na başkanlığı devretse bile 2009’da yeniden seçildi. “Bıraktığı yer”den sürdürdüğü projesinin doğal ve kültürel “hazine”lerini şöyle özetliyor:

Hıdırlık (Hıdrellezin kutlandığı çamlık), Hisarardı (küçük şelaleleriyle eko-köy turizmine uygun), Hoyran Gölü (halk plajı var; karavan-kamp turizmine açılabilir), Gemen Korusu (tarih ve doğanın bütünleştiği yer), Akar-Donar, Değirmen Önü ve Ayı İni mağaraları...

Kültürel değerler
Yalvaç’ta, özellikle “halkın turizme katılması” ve “tarihsel mirasın yaşatılarak turizmle buluşturulması” hedeflerine kaynak oluşturan kültürel değerler ise şöyle özetleniyor:

Pisidia Antiokheia Antik Kenti: Roma’nın Pisidia bölgesine başkentlik yapan surlarla çevrili kentte Aziz Paul ilk vaazını vermiş...
Men Kutsal Alanı: Antiokheia’ya 5 km’deki Gemen Korusu’nda, Anadolu tanrılarından Men için yapılmış tapınak ve yapılardan oluşuyor...
Yalvaç Müzesi: 1966’da açılan kent merkezindeki müzede prehistorya galerisi, klasik salon, etnorafik salon bulunuyor...
Limnia Adası: Meryem Ana Manastırı’nın da bulunduğu ada Yalvaç’a 25 km’deki Hoyran Gölü’nde...
Kaya Mezarları: Hoyran Gölü’ne dik inen, üçgen alınlığıyla tapınağı andıran kayalıklardalar… Bizans kilise olarak kullanmış.
Camiler: 14. yüzyıla ait Devlethan Camisi ile Osmanlı’nın Leblebiciler ve Hamidiye camileri kentin tarihi anıtlarından...
Geleneksel Mahalle Taş Fırınları: Kalın kerpiç duvarlarla inşa edilmiş mahalle fırınlarında, fırıncıya 15 ekmek pişirmesi karşılığında 1 ekmeğin verildiği geleneksel üretim sürdürülmektedir…
Eski Osmanlı Hamamı: Restorasyonuna başlanacak...
Emir Ahmet Türbesi: Çınaraltı’ndaki Yalvaç Bey (Demirciler) Bedesteni’nde...
Tarihi Yalvaç Evleri: Kerpiç ve ahşap evlerin özgün bölümlerine hayat, samanlık, hanay, köşk, baş oda, döner oyma.. denilmektedir.
Çınaraltı: 800 yaşındaki anıt ağacın etrafında Medrese, Hamam ve Devlethan Camisi ile dokuz kahvehane bulunuyor.
Eski Deri Fabrikası: 1924’te Cumhuriyetin ilk 125 şirketinden biri olarak kurulan fabrikanın kadın ortakları da vardı; otel olarak restorasyonu düşünülüyor...
Miryakefalon Savaşı: Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru Manuel Komninos arasında 1176’da olan savaş, 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’yu tümüyle Türk yurdu kılmış...
Yöresel Yemekler: Keşkek, hamursuz, su böreği, güllaç, camız (manda) kaymağı, kesmik baklavası, bulamaç çorbası, borani, gölle ve ovmaç, sülüklü, sıyırma, çılbır, dovga, göce, miyane çorbaları...
Dokuma Sanatları: Halı, kilim, haba, çuval..
Örgü İşleri: Eski Türk motifleriyle çorap, patik, küçük heybeler, eldiven, mushaflık, geri (kıl haba) ipçilik (kendirden yapılan ip), çarpana, bel boncuğu, ziliflik..
Maden Sanatı: Sıcak demircilik, bakırcılık, kalaycılık..
Ağaç İşleri Sanatı: Minyatür at arabası ve kağnı, oymacılık..
Yöresel Kıyafetler: Bindallı, işlemeli göğnek, fistan, şalvar, delme, üç etek, uçlu fes, pontur (yöresel pantolon)...
Dekoratif Yapma Bebek: Anadolu Kız Meslek Lisesi’nin yöresel kıyafetli kitre bebekleri..
Deri Sanatları: Ham deri, deriden hediyelik eşyalar..
Gelenekler ve Anlatımlar: Pazartesileri belediye hoparlöründen “pazar duası”, kız isteme, kına gecesi, doğum adetleri, oda yakması, hasır yakma gibi gelenekler sürdürülüyor...
Toplumsal Şölenler: 6 Mayıs’ta Hıdırlık’ta Hıdrellez şenlikleri, 1992’de başlayan Pisidia Antiokheia Kültür Turizm ve Sanat festivali…
Doğada yaşam: Parklar, mesire yerleri, avcılık alanları... kentin geçmişini ve değerlerini tanıtan “anlatan meydan”, eski mimari dokusuyla Yalvaç mahalleleri, Çınaraltı yaşamı...

Yalvaçlılar, bütün bu “yerel” değerleriyle buluşmak; tarih, kültür ve doğa zenginlikleriyle birlikte yaşamak isteyenleri “geleneksel Anadolu konukseverliği”yle ağırlamak için sabırsızlanıyorlar…

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 06.05.2010

"İMPARATORLUK BAŞKENTİNDEN CUMHURİYET'İN MODERN KENTİNE: HENRİ PROST'UN İSTANBUL PLANLAMASI (1936-1951)"

 

İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyetin Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951) sergisi, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde açıldı. 18 Temmuz 2010 tarihine kadar açık kalacak olan sergi, 1936 yılında İstanbul'a davet edilen ve kentin Nazım Planı'nı oluşturmakla görevlendirilen, dönemin önde gelen şehircilerinden Henri Prost'un İstanbul planlamasına yönelik çalışmalarından oluşuyor. Sergi, Fransız Mimarlık Enstitüsü XX. Yüzyıl Mimarlık Arşivleri'nden özgün belgeleri ve dönemin fotoğraflarını içeriyor.



 

1936'dan 1951'e kadar onbeş yıllık bir döneme yayılan Prost planlaması üzerine bugün de süren tartışmalara, Henri Prost'un mesleki kariyerindeki az bilinen bir döneme ve İstanbul'un şehircilik tarihine ışık tutacak serginin küratörlüğünü, İstanbul'un kentsel dokusu ve mimarisi üstüne çalışmalarıyla tanınan Pierre Pinon ve şehircilik tarihi, kentsel tasarım ve kent mimarlığı çalışmalarıyla bilinen Cana Bilsel yapıyor.

20. yüzyıl şehircilik tarihi için son derece önemli bir planlamacı olan Prost, öğrenciliğinden itibaren tanıdığı ve çok etkilendiği İstanbul'u ele alırken, bir yandan kentin özgün topografyası, dokusu ve mimari anıtlarını korumayı, diğer yandan da çağdaş altyapılarla donatmayı hedeflemiş, hijyen koşullarının sağlanması, ulaşımın rahatlatılması, rekreasyon alanlarının düzenlenmesi, tarihi - kültürel açıdan önemli yapıların ortaya çıkarılması gibi pek çok soruna birbiriyle uyumlu çözümler getirmeye çalışmıştır. Tarihi Yarımada başta olmak üzere, Galata-Beyoğlu ve Eyüp bölgeleri için Prost'un geliştirdiği önerilerin bir kısmı, uygulamaya konulmuş, bazıları ise rafa kaldırılmıştır. Tarihi Yarımada ile Beyoğlu yakasını birbirine bağlayan ve Haliç üzerinden köprüyle geçen metro hattı ya da Yenikapı'da deniz, metro ve kara ulaşımının birbirine eklemlenmesi gibi bazı önerileri ise hala güncelliğini korumaktadır.

 

1936 yılında İstanbul'a davet edilen ve kentin Nazım Planı'nı oluşturmakla görevlendirilen, dönemin önde gelen şehircilerinden Henri Prost'un İstanbul planlamasına yönelik çalışmalarından oluşan sergi, Fransız Mimarlık Enstitüsü XX. Yüzyıl Mimarlık Arşivleri'nden özgün belgeleri ve dönemin fotoğraflarını içeriyor.

Aradan geçen yarım yüzyılda, İstanbul gibi tarihsel bir metropolün çağdaş planlamasına ilişkin pek çok farklı yaklaşım gündeme gelmiş olmasına rağmen Prost'un 20. yüzyıl İstanbulu'nu biçimlendiren mimar-şehircilerin başında geldiği ve günümüz kentine damgasını vurduğu inkar edilemez.
 

İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet'in Modern Kentine: Henri Prost'un İstanbul Planlaması sergisi, İstanbul'da 1936'dan 1951'e kadar onbeş yıllık bir döneme yayılan Prost planlaması üzerine bugün de süren tartışmalara, Henri Prost'un mesleki kariyerindeki az bilinen bir döneme ve İstanbul'un şehircilik tarihine ışık tutacak.

TAYHaber, Kaynak: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 06.05.2010

BURASI ARTER, MÜZE DEĞİL!





İstanbul'un sanat haritasına yeni bir mekan eklendi. Vehbi Koç Vakfı bünyesinde kurulan 'Arter-Sanat İçin Alan' adlı güncel sanat mekanı İstiklal Caddesi'nde sanatseverleri bekliyor. Arter, vakfın müze kompleksinin bir nevi laboratuarı olacak.

 

İstiklal Caddesi yeni bir sanat durağına daha kavuştu. Goethe'nin 'dünyadan kurtulmanın sanattan daha iyi bir yolu yoktur' sözüne itibar ediyorsanız Vehbi Koç Vakfı'nın (VKV) 'Arter-Sanat İçin Alan' adlı güncel sanat mekanına kulak vermenin vaktidir. Zira Arter 'yeni şeyler' söylemenin derdinde. Hemen belirtelim Arter bir müze değil ve müzeye dönüştürülmesi de planlanmıyor. Üç yıllık restorasyonun ardından açılan mekan, düzenleyeceği etkinliklerle Vehbi Koç Vakfı'nın kurmayı hedeflediği müze kompleksi için bir nevi laboratuar vazifesi görecek.

 

Arter'in ilk sergisi Vehbi Koç Vakfı'nın Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan oluşturulan 'Starter'. Hem mekan hem de sergi dün düzenlenen bir toplantıyla tanıtıldı. Arter'deki toplantıya VKV Genel Müdürü Erdal Yıldırım, vakıf danışmanı Melih Fereli, serginin küratörü René Block ve Arter'in sergiler direktörü Emre Baykal, Genel Koordinatör Bahattin Öztuncay katıldı. Arter ekibi çağdaş sanat mekanını şehre dahil etmekten dolayı mutlu olduklarını söyledi. Kapılarını cumartesi günü açacak olan Arter'in amaçlarının başında, 'yeni üretimlere destek vermek ve bu üretimleri sergilemek' geliyor.

 

İstanbul'un çağdaş sanat ortamına yeni bir hareket getirecek Arter'in açılış sergisinde, 87 sanatçının 160'ı aşkın eseri yer alıyor. Toplam dört katı olan Arter ferahfeza ve tarihi yapısıyla sanatseverlere 1960'lardan günümüze çağdaş sanatçıları buluşturan bir sergi sunuyor. Starter; Adel Abidin, Halil Altındere, Nevin Aladağ, Maja Bajevi, Elina Brotherus, Cevdet Erek, Ebru Özseçen, Michael Sailstorfer gibi sanatçıların güncel eserleriyle Joseph Beuys, John Cage, Cengiz Çekil, Ayşe Erkmen, Rebecca Horn, Gülsün Karamustafa ve Nam June Paik gibi kavramsal ve çağdaş sanatın Türkiye ve dünyadaki önemli ustalarını bir araya getiriyor. Uluslararası kurumlarla işbirliğiyle düzenlenecek ortak yapımlara ve uluslararası sergilere de evsahipliği yapacak olan Arter'in sergi programlarına paneller, seminerler, atölye çalışmaları ve sanatçı konuşmaları eşlik edecek.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 06.05.2010




Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, 19. yüzyıla ait Kocaeli'nin en önemli sivil mimari örneklerinden olan Sırrı Paşa Konağı’nı eski ihtişamlı görünümüne kavuşturmak için restorasyon çalışmalarını sürdürüyor.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi kentin tarihi miraslarına sahip çıkmaya devam ediyor. Kocaeli'nde birçok tarihi yapıyı yeniden gün ışığına çıkartıp tarihi dokunun yok olmamasını sağlayan Büyükşehir Belediyesi, şimdi de 19. yüzyılın sonlarında İzmit Mutasarrıfı Sırrı Paşa tarafından yaptırılan Sırrı Paşa Konağı`nı restore ediyor. Çalışmalarda hasar görülen yerlerin sökümleri tamamlandı. Sökülen malzemeler sınıflandırılıp numaralanarak muhafaza edildi.

 

Konağın temellerinin atıldığı ve istinat duvarlarının sağlamlaştırıldığı restorasyon çalışmalarında hasar görsen duvarların iyileştirilmesine devam ediliyor. Duvarlarda kullanılan Marsilya`dan getirilen tuğlaların tahrip olmayanları orijinaline uygun olarak duvarlara monte edildi. Ayrıca konakta taşların temizlendiği mekanda kendine özgü duvar süslerinin detay çalışmaları ise projelendirildi. 2011 yılının Aralık ayında bitirilmesinin planlandığı çalışmalar ile Sırrı Paşa Konağı aslına uygu olarak tekrar gün yüzüne çıkmış olacak.

 

İzmit Hacı Hasan Mahallesi Yeni Çeşme Sokak`ta bulunan tarihi yapı İzmit konakları arasında mimari, estetik ve üslup bakımından çok farklı bir özelliğe sahip. Körfeze olan manzarası ile dikkat çeken iki katlı ahşap konağın iç duvarları ahşap bezeme ve kalem işlemelerle süslenmiş. Konaktaki bazı malzemeler Fransa`dan özel olarak getirilen tuğlalarla örülmüş. Bu özelliği ile kentte ender bulunan konaklardan.  Yüksek bahçe duvarlarında kullanılan taşlardan bir bölümü antik yapı kalıntılarına ait. Konağın içi Dolmabahçe Sarayı`nı restore etmek üzere Rusya`dan gelen ressamlar tarafından tezyin (süsleme) edilmiş.

Gazete Kocaeli, 06.05.2010

YUNANLILAR KRİZDE ZEUS'A KOŞTU!

 

 

Hükümetin AB ile IMF'nin baskısıyla aldığı kemer sıkma önlemlerini protesto eden Mücadeleci İşçi Kolları Birliği, hükümeti Yunan tanrılarının en güçlüsü Zeus'a şikayet etmek için Akropol'ü kuşattı.

 

Borç batağından kurtulabilmek için Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu'nun mali desteğini alan Yunan hükümetinin yeni kemer sıkma önlemlerine karşı protestolar ve polisin göstericilere karşı tepkisi giderek sertleşiyor. 110 milyar euroluk kredi karşılığında özellikle kamu çalışanlarını etkileyen 30 milyar euro civarında tasarruf tedbir paketi açıklayan Atina'ya karşı yaklanan halk, çareyi hükümeti tanrılara şikayet etmekte buldu. Mücadeleci İşçi Kolları Birliği (PAME) başkent Atina'nın en turistik alanlarından olan Akropol'de dün sabah bir gösteri düzenledi. Tanrıların tanrısı Zeus'a hükümeti şikayet etti.

Milliyet, 05.05.2010

SÖZÜN BİTTİĞİ AN!





Suriye’de 1948 yılında keşfedilen ve müzik notası olduğu belirlenen Geç Tunç Çağı’ndan kalma bir çivi yazısı tablet, Suriyeli bir piyaniste ilham kaynağı oldu.

Suriye’nin kuzeybatı sahilindeki Ugarit Höyüğü'nde Fransız arkeologlar tarafından ortaya çıkarılan tabletin, çocuk isteyen kadının bir tanrıçaya, Hurit dilinde adadığı ilahi olduğu bildirildi.

Tabletten ilham alan 38 yaşındaki Suriyeli piyanist Melik Candali AFP’ye yaptığı açıklamada, "Tabletteki nota şekli bugünkünden farklı ama eski çağlarda da müzik teorisinin mevcut olduğunu gösteriyor" dedi.

Orta Doğu turnesini bitiren Candali, tabletin, nota sisteminin, 11. yüzyıla doğru Batı dünyasında çıkmasından önce de var olduğunu gösterdiğini söyledi.

"Müzik teorisi ve notasının çok eskilere dayandığını kanıtlamak için ’Echoes from Ugarit’ adlı müzik eserimi yazarken tabletten esinlendim", diyen Suriyeli piyanist, öne sürdüğü teorilerinin Amerikalı Anne Kilmer gibi müzikologlar ve arkeologlar tarafından teyit edildiğini söyledi.

Tabletin, müzik ilmini özetlediğini belirten Candali, "Tablette söz, müzik, nota, parçanın parmaklarla çalınan müzik aleti lir için yazıldığı ve parçanın nasıl çalınacağı konusunda yazılar bulunuyor" dedi.

Suriyeli piyanist, Ugarit’teki kazılar sırasında tablette yazılı müzik sembollerinin nasıl çözülmesi gerektiğini anlatan başka tabletlerinde keşfedildiğini sözlerine ekledi.

Müzikologların tablet ile ilgili bütün analizlerini bir araya getiren Candali, her analizin yeni bir melodiyi ortaya çıkardığını keşfettiğini söyledi.

Candali, daha sonra, ortaya çıkan melodilerin ortak noktalarını bir araya topladığını ve özgün bir nota çıkararak, piyanoda çaldığını ifade ederek, "Parçanın sonunda "lir"i ön plana çıkarmak için arp kullandım ve böylece Ugarit’e özgü bir öyküyü anlattım" dedi.

1972 yılında Almanya’da doğduğunu kaydeden Candali, Suriye ve ABD’de müzik eğitimi aldığını, "Echoes from Ugarit" adlı müzik eserinin kaydına Rus filarmoni orkestrasının eşlik ettiğini söyledi.

Radikal, 05.05.2010

KENDİ REKORUNU KIRDI





ABD’nin New York kentinde yapılan bir açık artırmada, çağdaş İspanyol ressam Pablo Picasso’nun 1932 yılında yaptığı bir tablonun rekor fiyata satıldığı bildirildi.

Heykeltıraşın Platosunda Çıplak" adlı tablo, dünyanın ve ABD’nin önde gelen müzayede salonlarından Christie’s'de dün akşam düzenlenen müzayedede 106,4 milyon dolara satıldığı belirtiliyor.

Şimdiye kadar bir Picasso tablosuna ödenen en yüksek fiyat olduğunu belirten bir sanat tüccarı, Picasso tablosu satışındaki bir önceki rekorun, İspanyol ressamın "Pipolu Çocuk" adlı eserinin satışında yaşandığını hatırlattı. 1905 yapımı "Pipolu Çocuk" adlı tablo, 2004 yılında 104,1 milyon dolara satılmıştı.

Geçen şubat ayından bu yana, sanat eseri satışındaki dünya rekoru, İtalyan heykeltıraş Alberto Giacometti’nin Londra’da 104,3 milyon dolara satılan "Yürüyen Adam" adlı heykelindi.

Sanat uzmanlarının, internet sitelerinde yayımladıkları haberlerde, yine de bu rekorların özel satışlar sırasında kırıldığını vurguluyorlar ve örnek olarak da İngiliz ressam Jackson Pollock’un 2006 yılında 1948 yapımı bir eserinin 140 milyon dolara satılmış olduğunu gösteriyorlar.

Alıcısının kimliği açıklanmayan "Heykeltıraşın Platosunda Çıplak" adlı Picasso tablosu, geçen kasım ayında ölen Los Angelesli Frances Lasker Brody adlı bir hayırseverin koleksiyonuna ait.

Tablonun müzayedede satış değeri 70 ile 90 milyon arasında başladı ve müzayede sonunda 106,4 milyon dolara satıldı.

Radikal, 05.05.2010

'SULUKULE TARİHİ' ZARAR GÖRÜYOR

 

Kentsel yenileme kapsamında boşaltılan Sulukule bu kez arkeolojik kazıya evsahipliği yapacak. Kazılar sona erene kadar da bölgede yapılaşma olmayacak. Ancak bir sorun var...
 

Tarihi yarımadanın bir parçası olan tarihi ve kültürel sit alanı Sulukule'de bölgedeki evlerin yıkımın ardından boşalan 90 bin metrekarelik alanda TOKİ konutlarının inşa edilmesi planlanıyordu.

Ancak Yenileme Kurulu'nun alanda arkeolojik kazı yapılması gerektiğine yönelik kararıyla, çalışma sonuçlanıncaya kadar yapılaşma olmayacak. Çünkü alanda daha önce yapılan moloz harfiyatının yüzeyde bulunan tarihi eserlere zarar verdiği belirtiliyor. Arkeoloji Müzesi, alan üzerinde kazı çalışmalarını sürdürüyor.

 

Sanat tarihçisi Derya Nüket Özer, Sulukule'nin, tarihi zenginlik potansiyeli nedeniyle arkeolojik sit alanı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve böyle bir durumda inşaatın devam edemeyeceğini söylüyor. Özer'e göre, alanda yeni buluntulara rastlamak da mümkün.

 

Arkeoloji Müzesi çalışmalarına Mart itibariyle başladı. Ancak Derya Özer, inşaat şirketinin, uygulama projesi Yenileme Kurulu'nca onaylanmadan moloz hafriyatı yaptığını ve kaldırılan moloz yığınları arasında büyük olasılıkla Bizans döneminden kalma duvar parçalarının olduğunu öne sürüyor.

 

Yenileme Kurulu, bölgeye ilişkin kararı Arkeoloji Müzesi'nin çalışmasının ardından verecek.

Ntmsnbc, 05.05.2010



******


SULUKULE İLGİLİ KURUL KARARI: ARKEOLOJİK KAZI YAPILMADAN İNŞAAT YAPILAMAZ

 

Sulukule'deki yenileme projesinin inşaatına başlanıyor fakat Sulukule Platformu yayınladığı basın bülteni ile bölgede arkeolojik kazıların sürdüğünü, çıkacak sonuçların değerlendirilmeden inşaatın yapılamayacağı yönünde açıklamada bulundu.

"Fatih Belediyesi, bugün Sulukule yenileme projesinin temel atma törenini gerçekleştirecek. Başkan Mustafa Demir, dün, basına duyurduğu açıklamasında, projenin tüm aşamalarının Anıtlar Kurulu'ndan geçtiğini söyledi ve 'kazılar arkeolog gözetiminde elle yapıldı' dedi.

Ama Mustafa Demir, yanlış daha doğrusu yalan fiil çekimi kullandı: 'Yapıldı' değil, 'yapılıyor' demeliydi. Çünkü, Sulukule'de arkeolojik kazı , Sulukule Platformu'nun ve ilgili uzmanların girişimleri sayesine kısa bir süre önce başladı ve halen sürüyor.

Daha da önemlisi, Koruma Kurulu'nun 18.2.2010 tarihli kararı, bölgede arkeolojik kalıntıların tespiti için Arkeoloji Müzesi denetiminde jeo-radar manyetik tarama yapılmasını, sonuçların ivedilikle Kurul'a iletilmesini öngörüyor ve sonuçlar Kurul tarafından değerlendirilinceye kadar 'alanda yapılaşmaya yönelik herhangi bir fiziki müdahalede bulunulmamasına karar verilmiştir' deniyor. (ekte)

Açık ve sarih... Kazı ve manyetik taramayı yapmakla yükümlü Arkeoloji Müzesi'nden Kurul'a sonuç raporu gitmeden ve bu rapor Kurul tarafından değerlendirilip bir karara varılmadan Sulukule'de, inşaat, temel kazma ve hatta moloz taşıması bile yapılamaz. Oysa Fatih Belediye'si, dünkü açıklamasında, göğsünü gere gere hepsini de yaptığını itiraf ediyor: Molozları 6 aydır taşıdığını, inşaatın başladığını ve bugün temel atılacağını duyuruyor.

Sulukule'de kısa bir süre önce başlayan elle kazı halen ilk aşamalarında ve daha epey sürecek gibi. Çünkü, üç imparatorluk için de önemli bir konuma sahip bu alanda daha şimdiden bazı kalıntılara ulaşıldı bile... Kurul'un karara bağladığı jeo-radar manyetik tarama ise henüz hiç başlamadı. O halde Mustafa Demir nereye koşuyor?

Bu aşamada, Koruma Kurulu kararı belli olana kadar, ne TOKI'den ihaleyle inşaatı üstlenen şirketin, ne de Fatih Belediyesi'nin alanda en ufak bir şeyi oynatmaya hakkı var. Fatih Belediyesi'ni bir kez daha, yasal kararlara uymaya ve yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz."

Arkitera, 06.05.2010

KRAL KIZI KALESİ'NDE TARİHİ SİKKE BULUNDU

 

 

Genç'te Diyarbuk ile Kosper çayları arasındaki tepede bulunan ve zamanın Pers Hükümdarı Dara tarafından kızı için yaptırıldığı rivayet edilen Kral Kızı Kalesi yanında gezinen ve isminin açıklanmasını istemeyen bir vatandaş, eski çağlarda para olarak kullanılan bir adet sikke buldu.

 

Bulduğu sikkeyi İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkililerine teslim edeceğini belirten vatandaş, Kral Kızı Kalesi hakkında çok fazla detaylı bilginin bulunmadığını ve bu sikke ile birlikte kale hakkında bilinmeyen birçok bilgiye ulaşılabileceğini belirtti. Vatandaş, ''Kral Kızı Kalesi ilçemiz tarihinde önemli bir yere sahip olan büyük bir değerdir. Fakat bu değerimiz için şimdiye kadar herhangi bir çalışma yapılmamıştır. İlgisizlik ve vurdumduymazlıklardan dolayı tarihimizin kalıntıları defineciler tarafından adeta yok edilmiştir. Yetkililerden, bu altın olmayan, fakat araştırıldığı takdirde ilçemiz tarihine ışık tutacak altın kadar değerli tarihi sikkenin incelenmesini ve sonucunda ortaya çıkacak bilginin paylaşılmasını istiyorum'' dedi.

Bingöl Gazetesi, 05.05.2010

DERİNCE'NİN İLK MÜZESİ

 

Derince Deniz Mahallesi’nde bulunan Tarihi Gar Binası, nihayet TCDD tarafından Derince Belediyesi’ne devredildi. Derince Belediyesi gerekli izinleri aldıktan sonra, bu tarihi binayı restore edecek ve ilçenin ilk müzesi olarak hizmete açacak.

Özgür Kocaeli, 05.05.2010

TARTIŞMALI TAPINAK YOLU KAPATILDI



 

Didim'in dünyaca ünlü Apollon Tapınağı'nın yanından geçen ve 1999 yılından bu yana kapatılıp kapatılmayacağı yönünde spekülasyonların yapıldığı yol, Kaymakamlığın talimatı ile tapınağa zarar verdiği gerekçesiyle kapatıldı.

 

Uzun süredir Didim Kamuoyunda tartışılan ve Apollon Tapınağı'nın yanından geçen ve şehrin ilk yolu konumunda olan Hisar Mahallesi'nin aski adıyla Eskiköy'ün içinden geçen yol taşıt trafiğine kapatıldı. Yolun trafiğe kapatıldığına yönelik olarak Hisar Mahallesi sınırları içerisinde bulunan Eski Top Sahası önü ile Osman Kalıpçı Sanayi Sitesi kavşağına konulan tabela ile yolun kapatılacağı sürücüleri bildirildiği görüldü. Yaşanan bu gelişmelerin ardından Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı, Belediye Başkan Yardımcısı Ahmet Karaoğlu, Didim Belediyesi Zabıta Amiri Nevzat Oğuz ve Didim Belediyesi Sosyal İşler Müdürü Şahap Gönül ile birlikte yol civarında incelemeler yaparken, İlçe Emniyet Müdürlüğü Trafik Tescil ve Denetleme Şube Müdürlüğü ekipleriyle konuyla ilgili görüşmeler de bulunuldu.

Yolun kapatılmasıyla mahalle sakinlerinin ve esnafların mağdur edileceğini belirten Belediye Başkanı Mümin Kamacı "Bu yolun kapatılmasına ilişkin Didim Kaymakamlığından bize talimat geldi. Hisar Mahallesi sınırları içerisinde yer alan bu yol bugünden itibaren trafiğe kapatılacak. Biz bu konuyla ilgili Aydın Valiliğine başvurduk. Buradan Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarına kuruluna başvuruldu, Alternatif yolun yapılması için; ama olumsuz yanıt alındı. Burada yaşayan mahalle sakinleri ve esnaf yolun kapatılmasıyla hizmet alamayacak. Biz bunu da dile getirdik. Belediye olarak çözüm yolları sunduk ama yolun durumu bu noktaya geldi" şeklinde konuştu.

Yolun 1.Derece Arkeolojik Sit alanı içerisinde yer alması sebebiyle yolun nasıl kapatılacağını ve araç trafiğinin nasıl sağlanacağına ilişkin olarak Didim Belediyesi Zabıta Amirliği ve İlçe Trafik Müdürlüğü ekipleri incelemelerde bulundu.

Didim Belediyesinin yolun kapatılmasında sonra mahalledeki güzergah için Aydın Valiliği'ne 3 yol güzergahı sunduğu ve bunları kabul edilmediği de bildirilirken,yolun kapatılması sonrasında Didim kent merkezine çevre yolu ve yapımı süren ve ileri ki günlerde açılacak liman yolu ile sağlanacak.

Bilindiği üzere; Didim köy iken ve mübadele zamanında 1924 yılında yolun ulaşımı açıldığı, 86 yıldan bu yana yolun işlevde olduğu bildirilirken, Yolun kapatılmasıyla ilgili süreç 1999 yılında İl ve İlçe Trafik Komisyon kararlarıyla yaşandı. Yolun Binlerce yıllık Apollon Tapınağı'nın yanından geçmesi ve Tapınağı zarar verdiği gerekçesiyle kapatıldığı öğrenilirken, geçtiğimiz yıl yolun bazı bölümlerinde Belediyenin çalışma yapması sebebiyle Savcılık olayla soruşturma başlatmış, Belediye Başkanı Mümin Kamacı ve Belediye Başkan Yardımcısı Ahmet Karaoğlu davada yargılanmışlardı ve beraat etmişlerdi.

Habertürk, 04.05.2010

İSRAİL, RESTORASYON ÇALIŞMALARINI ENGELLİYOR





İsrail polisi, geçtiğimiz Salı günü Türkiye hükümeti tarafından Mescid-i Aksa’daki Silsile Kubbesi’nin restorasyonunda kullanılmak üzere yollanan el yapımı seramiklerin kullanılmasını yasakladı.

 

Silsile Kubbesi’nin restorasyon çalışmalarını izinsiz olduğu gerekçesiyle durduran İsrail makamları aynı zamanda el yapımı çinilere de el koyma girişiminde bulundu.

Bunun üzerine harekete geçen Türk Konsolosluğu gerekli yasal prosedürleri ve izinleri almak için İsrail yetkili makamlarına başvurular yaptılar. Konsolosluk yetkililerinin verdikleri bilgiye göre, izin alma ve resmi prosedürlerin tamamlanması için yaklaşık 2 aydır uğraştıklarını ama hiçbir mesafe kat edemediklerini ifade etti. Konu ile bizzat, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ilgilendiği de gelen bilgiler arasında. Son birkaç yıldır gerilen İsrail-Türkiye ilişkileri bu seramiklere el koyma girişiminden sonra nasıl bir seyir izleyeceği merak konusu oldu.

İsrail hükümetince el konulan seramikler, Kütahya’nın en güzel porselenlerinden Mescid-i Aksa için özel olarak yaptırıldı. Toplam 4200 parçadan oluşan bu el yapımı nadide seramikler Silsile Kubbesi’nin restorasyonu için kullanılacaktı.

El yapımı seramiklerle Silsile Kubbesi’nin seramikleri aynıdır. Ürdün vakıflar dairesi ile koordineli bir restorasyon çalışması planlayan Türk mühendisler, el koyma girişimleri ile çalışmaların en az 2 ila 4 ay civarında uzayacağını ifade ettiler.

Silsile Kubbesi
Abdulmelik bin Mervan tarafından 685 ile 688 yılları arasında yaptırdı. Kubbenin hacmi küçük, mihrabı ve on bir köşesi bulunmaktadır. 2009 yılında Türkiye tarafından tamamen el yapımı 3600 adet seramik ve çini ile kaplandı. 500 bin euro’ya malolan proje ağustos 2009 yılında restore çalışmaları başlayacak.

Timetürk, 04.05.2010

"ATATÜRK'ÜN İNÖNÜ'DEN İSTEDİĞİ RESTORASYONU BİZ BİTİRDİK"

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, AKP hükümetinin 7,5 yıl içinde yaptığı çalışmalarla Türkiye'nin tarihi eserlerinin yeniden hayata döndürüldüğünü söyledi.

Bazı eserlerin yıllarca ahır olarak kullandığına işaret eden Erdoğan, Atatürk'ün 1931 yılında dönemin başbakanı İsmet İnönü'ye gönderdiği 'acil ve mühim' notlu telgrafta Konya'daki bazı eserlerin tamirinin istendiğini, bu isteğin 76 yıl sonra kendileri tarafından yerine getirildiğini belirtti.

Erdoğan, Vakıflar Haftası dolayısıyla TBMM'de düzenlenen törendeki konuşmasında, Osmanlı döneminde en üst düzeye çıkan vakıf kültürü ve tarihi eserlerin tek parti dönemindeki durumuna işaret etti. Atatürk'ün talimatlarına rağmen bu eserlerin onarılmadığına dikkat çeken Erdoğan, şöyle konuştu: "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün İsmet İnönü'ye yazdığı o mektuptaki o incelik var ya... Ah ah! O mektubu iyi incelemek lazım, teferruatına girmeyeceğim. Hani diyor ya: 'O camiler, kervansaraylar askerlerden boşaltılsın...' Sadece o değil, orada daha başka şeyler de var. Onu eğer incelersek, araştırırsak onların içinde nelerin olduğunu görürüz. İşte biz, oraları onlardan temizliyoruz. Ve bu nesle onları kazandırdık, şimdi de geleceğe kazandırıyoruz. Fark bu. 7,5 yıl içinde tarihi eserlerimiz yeniden hayata döndü. Bunlar ahır olarak kullanılıyordu. Bu ahırlardan temizledik. Onları bugüne ve geleceğe kazandırdık. Yeniden can suyuna kavuştular."

Türkiye'de 1996-2002 yılları arasında sadece 46 tarihi eserin onarımının yapıldığını belirten Başbakan, 2003-2009 yılları arasında ise 165 hamam, 26 kervansaray, 76 han, 26 bedesten, 21 imaret, 13 kilise, 3 Mevlevihane, 19 çeşme, 30 kümbet ve 4 şadırvan da dahil olmak üzere, yaklaşık 3 bin 400 eserin restorasyonunun tamamlandığını kaydetti.

Türk vakıf medeniyetinin bütün dünyaya yayıldığına işaret eden Erdoğan, "Atalarımız nerelere gitmişler, neler yapmışlar. Biz, şimdi 780 bin kilometrekarelik vatan topraklarının dışına çıkamıyoruz. Hele hele bazıları Ankara'nın dışına çıkamıyor." diye konuştu. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt da törendeki konuşmasında, yok olmaya yüz tutmuş vakıf belgelerini incelediklerini ve bu çalışma sonucunda 20 milyon belgeyi bilgisayar ortamına aktardıklarını söyledi. Beyazıt ayrıca bugüne kadar kayıtlarda olmayan 26 bine yakın mülkün ortaya çıkarıldığını ifade etti.

Atatürk'ün, 'acil restorasyon' için İnönü'ye gönderdiği telgraf:
"Başvekil İsmet Paşa Hazretlerine Son tetkik seyahatimde muhtelif yerlerdeki müzeleri, eski sanat ve medeniyet eserlerini de gözden geçirdim.

Konya'da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki şaheserleri kıymettar bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaaddin Camisi, Sahipata medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescid ve İnce Minare derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedir. Bu tamirin gecikmesi bu abidelerin kamilen inhirasını mucip olacağından evvela asker tarafından kullanılanların boşaltılmasını ve tamamının uzman kişiler kontrolünde onarımının temin edilmesini rica ederim."

Atatürk'ün telgrafta işaret ettiği tarihi eserlerden Karatay Medresesi, Alaaddin Camisi, Sırçalı Mescid ve İnce Minare'nin restorasyonu 2006 yılında, Sahip Ata Külliyesi'nin restorasyonu ise 2007 yılında tamamlandı.
Zaman, Haber: Habib Güler, 04.05.2010

DİLENCİLERİN SİDE'YE GİRMESİ YASAK

 

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi'ne bağlı Side'de turizm sezonu süresince dilencilerin Antik Kent'e girmesine izin verilmeyecek.

 

Side Belediyesi zabıta ve özel güvenlik ekipleri Side Antik Kent içindeki dilencileri dünyaca ünlü turizm beldesinden uzaklaştırdı. Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, dünya turizminde marka olmuş turizm beldesine seyyar satıcı, sahte turist rehberi, hanutçuluk, sahte harita satıcısı ve dilencilerin girmesine izin vermeyeceklerini söyledi.

 

Uçar, "Dünya turizminde marka olmuş turizm beldesinde kesinlikle dilencilere geçit vermeyeceğiz. Yabancı konuklarımızın rahatsız edilmesine fırsat vermeyeceğiz." dedi.

haberler.com, 04.05.2010

SAFRANBOLU'DA TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI

 

Safranbolu İlçesi'nde, bir şahsın evinde yapılan aramalarda, eski Roma ve Bizans dönemine ait tarihi eserler ele geçirildi.

 

Karabük'ün Safranbolu İlçesi Barış Mahallesi'nde jandarma ekipleri tarafından yapılan operasyonda, A.O.Y. isimli şahsın evinde 16 adet eski Roma ve Bizans dönemine ait sikke, 1 adet tunç yapımı haç kolye, 1 adet eski Roma dönemine ait mızrak ucu ele geçirildi.

Operasyon sonrası A.O.Y. gözaltına alındı.

Bölgenin Sesi, 04.05.2010

"ÇORUM SESİNİ Mİ DUYURAMIYOR?"





Sabah Gazetesi’nin 30 Nisan 2010 tarihli sayısında “Dünyanın ilk borsasına ziyaretçi sayısı artıyor” başlıklı bir haber yer aldı. Habere göre, Kütahya’nın Çavdarhisar İlçesindeki Aizanoi antik kentinde bulunan dünyanın ilk borsasını, bu yılın ilk 4 ayında 4 bin kişi ziyaret etmişti.

 

Haber üzerine gazetemizi telefonla arayan Çorum eski Valisi, Danıştay Üyesi Atıl Üzelgün, tarihin ilk borsasının Ortaköy Şapinuva’da bulunduğunu, hatta Valiliği döneminde Çorum Ticaret Borsası mensupları için buraya bir gezi düzenlediğini hatırlatarak, Çorum’un tarih zenginliklerine sahip çıkmakta daha duyarlı olması gerektiğini söyledi.

 

Görüşlerine başvurduğumuz Şapinuva Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Aygül Süel ile eşi Dr. Mustafa Süel ise, Aizanoi antik kenti için verilen MÖ 3000 tarihinin yanlış olduğunu, burasının günümüzden 3000 yıl öncesine bile tarihlenemediğini, oysa Şapinuva’nın günümüzden yaklaşık 3500 yıl önce “borsa” işlevini gören bir kapalı çarşıya sahip yerleşim merkezi olduğunu belirttiler.

 

Bu sayfanın altında göreceğiniz Sabah Gazetesi’nin 30 Nisan 2010 tarihli sayısından aldığımız haber kupürüne inanmak gerekirse, tarihin ilk borsası, Kütahya’nın Çavdarhisar İlçesi'ndeki Aizanoi antik kentinde bulunuyor.





Çorum’la ve 1970’li yılların sonlarında kaymakamlığını yaptığı Ortaköy’le ilgili duyarlılığını büyük bir incelikle sürdüren Çorum eski Valisi, Danıştay Üyesi Atıl Üzelgün, bu haber üzerine gazetemizi telefonla arayarak, tarihin ilk borsasının Ortaköy Şapinuva’da bulunduğunu, hatta Valiliği döneminde Çorum Ticaret Borsası mensupları için buraya bir gezi düzenlediğini ve “Ticaret Borsası başta olmak üzere, Çorum’un bütün kurumlarıyla bu büyük tarih zenginliğine sahip çıkması gerektiği” telkininde bulunduğunu hatırlattı; Çorum’un “tarihin ilk borsası” unvanını tüm Türkiye’ye kabul ettirememiş olmasından üzüntü duyduğunu söyledi.

 

Vali Üzelgün’ün bu uyarısı üzerine, Şapinuva Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Aygül Süel ile eşi Arkeolog Dr. Mustafa Süel’in görüşlerine başvurduk. Süel çiftinden aldığımız bilgilere göre, gazete haberinde ciddi tarih yanlışları var. Aizanoi antik kenti için verilen MÖ 3000 tarihi kesinlikle yanlış. Hatta günümüzden 3000 yıl önce denilmek istense bile yine de büyük bir tarih hatası yapılıyor. Aizanoi’deki borsa için günümüzden 2000 yıl öncesini düşünmek mümkün olabilir. Şapinuva’nın tarihi ise günümüzden 3500 yıl öncesine kadar gidiyor.

 

Aizanoi, Roma çağının bir yerleşimi ve Porsuk ırmağı yanındaki borsa olarak nitelenen yer de, basamaklı küçük bir alan. Burada örneğin bir keçi satışa çıkarılıyor, alıcılar pey sürüyor ve en fazla parayı veren keçiyi alıyor. Şapinuva’da para henüz bulunmamış, ama şekel denilen gümüş alışveriş aracı var. Bugün üzeri tente ile kapatılmış olan alanda, tahıllar ve şarap-yağ gibi sıvılar için dev küpler, giysi satışı için kullanıldığı düşünülen rafların olduğu odalar var. İsteyen herkes ticarete katılabiliyor muydu, yoksa yalnızca bir zümrenin mi bu hakkı vardı, henüz bilinemiyor. Şapinuva’da henüz tek tablet arşivi bulunabildi. Yeni arşivler ortaya çıktıkça bu bilinmeyenler de aydınlanabilecek. Ancak burasının ticari bir alan olduğu ve borsa belirtilerini taşıdığı kesin. Dolayısıyla, Şapinuva için “tarihin ilk borsası” tanımını yapmak hiç de yanıltıcı olmaz.

 

Çorum Haber, 04.05.2010

2 BİN YILLIK BAŞSIZ KRAL BULUNDU

 

 

Mısır'da 2 bin yılı aşkın bir süre önce yapıldığı sanılan, kimliği bilinmeyen bir kralın başsız heykelinin bulunduğu bildirildi.

 

Tarihi Eserler Yüksek Konseyinden yapılan açıklamada, Mısırlı ve Dominikli arkeologların, İskenderiye'nin batısına düşen Taposiris Magna tapınağında buldukları heykelin granitten yapıldığı belirtildi.

Ekibin başkanı Zahi Havass, çok iyi korunmuş olan heykelin, eski Mısır yontma sanatının en güzel eserleri arasında yer alabileceğini belirterek, heykelin Kral 4. Batlamyus'a ait olabileceğini söyledi.

Heykelin uzunluğunun 135 santimetre ve bir omzuyla diğeri arasındaki mesafenin 55 santimetre olduğu kaydedildi.

İskenderiye, Mısır'ı Kraliçe Kleopatra'nın intiharına kadar 300 yıl boyunca yöneten ve Yunanca konuşan Batlamyus hanedanlığının merkeziydi.

Cnn Türk, 04.05.2010

AKDAMAR'DAKİ AYİN DÜNYAYA ÖRNEK OLACAK





Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Kurul Başkanı Ateşyan, 12 Eylül’de Van’ın Akdamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nde düzenlenecek ayin için konuk sayısında sınırlama olmayacağını müjdeleyip ekledi: Dünyaya örnek olacak bir ayin ve şenlik düzenleyeceğiz.

 

Patrik Mesrob II’nin rahatsızlığından sonra cemaatin en yetkili kişisi olan Türkiye Ermenileri Ruhani Meclis Başkanı Aram Ateşyan, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nde 12 Eylül’de düzenleyecekleri ayin için herhangi bir sınırlama getirilmediğini, tam tersine, kendilerine her türlü desteğin verileceğini söyledi. Kültür Bakanlığı ile Van Valililiği’nin Ermeni dünyası için büyük önem taşıyan ayinin bu öneme uygun biçimde yapılması için seferber olduğunu söyleyen Ateşyan, “Bizim endişemiz Surp Haç’taki ayinin süresi veya katılımcıların sayısına ilişkin herhangi bir kısıtlama veya sınırlama getirilmesiydi. Böyle bir durumda ayini yapmayacağımı beyan etmiştim. Ancak endişelerim yersiz çıktı” dedi. Ateşyan şöyle devam etti:

“Burası dünya Ermenileri için son derece önemli bir yer. Ayine bütün dünyadan binlerce kişi gelecek. Daha şimdiden Van’daki otellerde yer kalmadı. Bu insanlar oraya turistik gezi için değil, ayin için geliyorlar. 12 Eylül’ü yani Kutsal Haç Yortusu’nu tam bir şenlik halinde kutlamak istiyoruz. Erivan, Kudüs ve Beyrut başta olmak üzere dünyanın dört bir tarafından temsilciler davet edeceğiz.”

Ateşyan, kiliseye Surp Haç isminin yazılması ve Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II’nin armağan ettiği haçın konulması konusunda ise henüz herhangi bir gelişme yaşanmadığını hatırlatarak, “Halbuki bu bizim en doğal hakkımız. Patriğimizin gönderdiği haç müzede bekletiliyor. Kilisenin adı yokmuş gibi Akdamar Kilisesi deniliyor. Biz hem kilisemizin isminin yazılmasını, hem de haçın konulmasını istiyoruz. Umuyorum ki, ayin gününe kadar bu sorun da çözümlenir. Dünya medyası 12 Eylül’de orada olacaktır. Bu dünya kamuoyu için büyük bir jest olur” dedi.

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 04.05.2010

KARUN HAZİNELERİ DAVASINDAN MÜZE MÜDÜRÜ SERBEST

 

Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen Karun Hazineleri'nin en değerli parçalarından kabul edilen ''Kanatlı Denizatı Broşu''nun sahtesiyle değiştirilmesiyle ilgili davada 4 yıldır tutuklu olarak yargılanan Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

 

Akbıyıkoğlu'nun avukatı Coşkun Mavioğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, müvekkili Akbıyıkoğlu'nun ''Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na Muhalefet, Görevi İhmal'' suçlarından yargılanmasına tutuksuz olarak devam edileceğini söyledi.

 

Uşak Ağır Ceza Mahkemesinde dört yıldır devam eden davada Akbıyıkoğlu'nun kesinleşmiş hiçbir cezasının bulunmadığını, bu tür suçlarda sanıkların tutukluluk halinin 2 yıldan fazla olmayacağını belirten Mavioğlu, şöyle devam etti:

''Müvekkilimin tutuksuz yargılanması için Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesine yaptığımız itiraz, mahkeme tarafından kabul edildi. Akbıyıkoğlu bugün akşam Uşak E Tipi Kapalı Cezaevi'nden serbest bırakıldı. Müvekkilim bundan sonraki duruşmalara tutuksuz olarak katılacak.''

Zaman, 04.05.2010

TARİHİ HAMAM 'GÖÇ MÜZESİ' OLUYOR





Karaman'da Karamanoğlu Beyliği dönemine ait tarihi Yeni Hamam, Karaman Belediyesi ve Hollanda Karamanlılar Vakfının ortaklaşa çalışmalarıyla ''göç müzesi''ne dönüştürülecek.

Belediye Başkanı Kamil Uğurlu yaptığı açıklamada, Karaman'ın merkez nüfusunun 130 bin olduğunu, en az 200 bin Karamanlının da yurt dışında çeşitli Avrupa ülkelerinde bulunduğunu söyledi.


Yurt dışındaki Karamanlı hemşehrilerinin sayısının azımsanmayacağını ifade eden Belediye Başkanı Uğurlu, bundan yaklaşık yarım asır önce ellerinde tahta valizle Avrupa yollarına giden Karamanlıların artık yaşadıkları yerlerde kendilerini kabul ettirmiş saygın kişiler olduğunu belirtti.
Bugün çeşitli Avrupa ülkelerinde Karamanlı milletvekilleri, belediye meclisi üyeleri, saygın iş adamları olduğunu belirten Uğurlu, şunları kaydetti:
''Karamanlı vatandaşlarımızın yurt dışına gidişleri 1960'lı yıllarda başlar. O zaman Karaman'da meydana gelen büyük çarşı yangınında yüzlerce esnaf işlerini, aşlarını kaybetmiş, mağdur duruma düşmüştür. Bu insanlar içinde bulundukları zor durumdan kurtulabilmek amacıyla ellerinde tahta valizlerle, devlet kanalıyla işçi isteyen Almanya'nın yollarına düşmüşlerdir. Karaman'dan yurt dışına göçün başlangıcı büyük çarşı yangınıdır. Ondan sonra bu göç yıllarca devam etmiştir.''


Karaman insanının yurt dışına sadece tahta valizleri değil kültürünü de götürdüğünü ifade eden Uğurlu, ''Avrupa'ya giden Karamanlı hiçbir zaman özünü unutmadı, dilini, dinini, örf ve geleneklerini unutmadı. İzne geldiğinde bulgurunu, tarhana çorbasını, fistanını buradan götürdü'' dedi.
Bunları düşünerek ''göç müzesi'' fikrini ortaya attıklarını söyleyen Uğurlu, şöyle konuştu:
''Bu konuyu Hollanda'daki hemşehrilerimizle uzun uzun konuştum. Göç müzesi fikrini tartıştık. Kurulmasının faydalı olacağı kanaatine vardık. Tapucak Mahallesi'ndeki tarihi yeni hamamı inceledik. Göç müzesi için uygun bir yer olduğu kararına vardık. Çalışmalar başladı. Belediye olarak Karaman'da yurt dışındaki gönüllü hemşehrilerimiz de oralarda çalışıyor. Müzede Karaman'ın göçle ilgili her şeyini toplayarak sergileyeceğiz. O günlere ait tahta bir valiz, eski sararmış resimler, kıyafetler, göç hikayelerini anlatan kısa filmler yani yarım asırda Karamanlı vatandaşlarımızın yaşamını anlatan her şeyi bu müzede sergileyeceğiz. Burayı gezenler de gelinen noktayı görmüş olacak. Bu müze belki de dünyada kurulan ilk göç müzesi olacak.''

Merhaba Gazetesi, 03.05.2010

TARİHİ HATİCE HANIM KONAĞI KÜL OLDU





Karabük'ün Safranbolu İlçesi'nde 475 yıllık tarihi Hatice Hanım Konağı, henüz bilinmeyen bir nedenle çıkan yangında kullanılmaz hale geldi. Konağın sahibi Mustafa Sarı ise olayı kundaklama olarak nitelendirdi.

 

İlçede Eski Çarşı Mevkii Pazar Meydanı'nda bulunan konağın çatısında gece saat 02.00 sıralarında bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı. Yangın binanın ahşap olması nedeniyle kısa sürede büyüdü. Yangın, Safranbolu, 125.Jandarma Er Eğitim Alayı ve KARDEMİR AŞ ile Karabük Belediyesi'ne ait itfaiye gruplarının müdahalesiyle 2 saatlik çalışma sonunda kontrol altına alındı.

Tarihi konağın 7 yıl önce aslına uygun olarak restore edilerek otel olarak işletildiğini belirten işletme sahibi Mustafa Sarı, "Bu otel Türkiye posta pullarında yer almış bir konaktı." dedi.

Yangınla ilgi bilgi veren Sarı, "Yangın 01.30-02.00 arası çatıdan çıkmış. Olaydan 5 dakika önce buradan polis devriyesi geçmiş, daha sonra dumanı görüp hemen olay yerine gelmişler. Bana haber verdiler, ben de zaten karşı konakta kalıyordum hemen koştum geldim. Yangın tüpleri ile müdahale ettim. Ama bina ahşap olduğu için alevler çatıyı sarmıştı. Konak tarihte Saraçzadeler'in konağı olarak bilinir. Konağı 7 yıl önce aslına uygun olarak restore edip turizmin hizmetine sundum." diye konuştu.

 

1978 yılında Türkiye posta pullarında konağın resminin yer aldığını belirten Sarı "1978 yılında Türkiye posta pullarlında yer alan tarihi 5 konaktan biriydi. Yapılan Safranbolu'ya yapıldı. Bunu Safranbolu için yapmıştım. Konak, Safranbolu'nun aynası idi. Bu ayna en kısa zamanda yerine konacak. Mülkiyet sahibi olarak üzüntülüyüm.

Haber 7, 03.05.2010



******


SUÇLU RESTORASYON MALZEMESİ Mİ?


Karabük'ün Safranbolu İlçesi belediye başkanı Necdet Aksoy, ''Konak yangınlarının kısa sürede büyümesinde restorasyon sırasında kullanılan yanıcı maddeler büyük rol oynuyor'' dedi.

Necdet Aksoy, gazetecilere yaptığı açıklamada, ilçede son 1 ayda 2 konağın yandığını, binalarda çatı izolasyon maddelerinin ve ahşaplarda koruyucu verniklerin kullanılması nedeniyle alevlere müdahalede zorluk yaşandığını söyledi.

İtfaiye müdürlüğünde 29 personelin görev yaptığını ifade eden Aksoy, şöyle konuştu:
''İtfaiyecilerimize sürekli eğitim veriliyor. İlçemizde yangına müdahalede sıkıntı çıkaracak yollarımızı açtık. Bunun yanı sıra Tarihi Çarşı'da bulunan bütün tarihi evler taranacak. Konak yangınlarının kısa sürede büyümesinde restorasyon sırasında kullanılan yanıcı maddeler büyük rol oynuyor. Bir daha üzücü olayların yaşanmaması için yoğun çalışmalarımız başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ilçe halkına ulaştırmam için geçmiş olsun mesajı gönderdi. Başbakanımız bize yangınla mücadeleye destek konusunda yanımızda olduğunu bildirdi. Elimde sihirli değnek yok. Bu noktadan sonra bu tür yangınlarda nasıl önlemler alacağımızı planlamalıyız.''

Karabük'ün Safranbolu İlçesi'nde, 474 yıllık, Mustafa Sarı'ya ait, otel olarak kullanılan Hatice Hanım Konağı'nda 2 gün önce henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıkmış, konak kullanılamaz hale gelmişti.

Gerçek Gündem, 05.05.2010

TARİHİ YAPILARA MÜZE AÇILIMI

 

Konak'taki tarihi yapılara belediye sahip çıkıyor. Akıncı ve Altınordu mahallelerindeki iki binanın daha kamulaştırılarak müzeye dönüştürüleceği bildirildi. Başkan Hakan Tartan, Basmane Oteller Sokağı ve ‘Semt Merkezi’ gibi düzenlemelerin ardından, arkeopark projesinin de yaşama geçirilmesiyle, bölgenin ‘cazibe merkezi’ olacağını söyledi. “Hedefimiz, İzmir’e butik müzecilik anlayışını kazandırmak” diyen Tartan, şöyle devam etti: 

“Kentimizde çeşitli müzeler bulunuyor. Arkeoloji müzesi, tarih, bilim müzeleri üzerine insanlar konuşmuyor. Onlar zaten var. Biz, farklı müze konseptlerini kazandırdık. Artık dünyada butik müzecilik konuşuluyor. İnsanlar ülkeleri ziyaretlerinde zamanlarının bir bölümünü butik müzelerde geçiriyorlar.” Bu yıl ‘Oyuncak Müzesi’ni açan belediye; mask, kostüm, şiir, bilim ve karikatür müzelerinin hazırlığını sürdürüyor.

Milliyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 03.05.2010

YILDIZ MABEYN KÖŞKÜ, DEVLETİN KABUL SARAYI OLUYOR





Yıldız Sarayı’nın içindeki Mabeyn bölümü devletin kabul sarayı haline getirilecek. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın konuklarını artık otelde ağırlamak zorunda kalmayacağını söyledi.
 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yıldız Sarayı içindeki Mabeyn bölümünün Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların yabancı konuklarını karşılayacakları, görüşmelerini yapacakları mekan haline getirileceğini açıkladı. Günay, projeyle ilgili gelişmeleri şöyle anlattı:

“Kısa süre önce Başbakan’la bunu konuştuk. Fransa’ya gittik. Adamlar bizi Versaille Sarayı’na götürdü; bir şehir. Bizim tarihimizde bu tür saraylar olmamış. Osmanlı’nın, ‘saray’ dediği Topkapı dahi o kadar mütevazı ki. Örneğin 1800’lerde Abdülaziz Avrupa’ya gitmiş ‘Bizde saray maray yok’ demişler, gelmişler Dolmabahçe ve Beylerbeyi yapılmış. Sayın Cumhurbaşkanı İstanbul’da daha yeni uluslararası bir heyetin başkanını Conrad Oteli’nde kabul etti. ‘Devletin Cumhurbaşkanı otelde kabul etmez’ dedim. ‘Ee ne yapalım?’ dedi. Bir yer bulalım, dedik. Hakikaten Avrupa’ya gidiyorsunuz el kadar devletler, sizi saraylarda karşılıyor. Bizim sarayımız yok ki. Topkapı’da misafir kabul edilecek bir bölüm yok. Yıldız Büyük Mabeyn’i öyle bir şekilde yapmaya çalışıyorum. Büyük Mabeyn bize bağlı. Orayı devlet kabul mekanı olarak düşünüyorum. Şimdi onunla ilgili bir proje yaptırıyoruz. Mekan Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın ve bizim gibi dışarıyla ilgili bakanların kullanacağı, ona elverişli bir yer olacak. Her zaman kullanacağız diye bir şey yok.

Cumhuriyet döneminde de Ankara’da Atatürk’ten sonra bir şey yapılmamış. Ne yazık ki hiçbir şey yok. Resim Heykel ve Etnografya Müzesi yapılmış. Atatürk’ten sonra gelmişler önüne bina koymuşlar. Üç bina yapılmış Atatürk dönemine ait, simgeseldir. Atatürk’ten sonra Cumhuriyet’in ruhunu öldürmüşler. Kim İsmet Paşa, Celal Bayar... Mustafa Kemal, Dolmabahçe’yi kullanmış. Keşke onun ufku arkadan gelenlerde olsaydı. İsmet Paşa’nın yaptırdığı ikinci bir bina yok. Atatürk’ten kalan İkinci Meclis, Resim Heykel ve Etnografya, Ankara adliye binaları? 1939’dan sonra doğru düzgün yapılan bir şey yok. Opera var sadece.

Hürriyet, Haber: Şükrü Küçükşahin, 03.05.2010

SEYFE GÖLÜ'NDE SU SEVİYESİ YÜKSELDİ

 

Devlet Su İşleri tarafından açılan drenaj kanalları nedeniyle kuruyan Seyfe Gölü Kuş Cenneti'nin yeniden göl olması amacıyla başlatılan çalışmalar sonucu Gölün su oranında artış olduğu bildirildi.

 

Bir zamanlar nesli tükenmekle karşı karşıya kalan flamingolarla birlikte 187 civarında kuş türünün barındığı, 1990 yılında Tabiat Koruma Alanı olarak ilan edilen, çevresinde eski Tunç Çağı'nın izlerini taşıyan 20 höyük ve tümülüsün bulunması nedeniyle Seyfe Gölü Birinci Derecede Doğal Sit Alanı olarak belirlenmişti.

 

Seyfe Gölü Ekoloji Koruma, Yaşatma ve Tanıtım Derneği (SEY-GED) Başkanı Ömer Çetiner, Seyfe Gölü'nün, Türkiye'de bulunan yaklaşık 300 sulak alan içerisinde 4. sırada bulunduğunu ve Ramsar Sözleşmesi'ne dahil olan 13 sulak alan arasında yer aldığını belirtti. Çetiner, mevsimin ılık geçmesi sonucu bol yağış almasıyla gölde su oranının istenilen seviyeye ulaştığını belirtti. Ömer Çetiner, Seyfe Gölü'ndeki su oranının artmasıyla çalışmaların daha da önem kazandığını ve göldeki güzellikleri korumak için çok şeyler yapılması gerektiğinin altını çizdi.

 

Seyfe Gölü'nün su oranındaki artış ile ilgili bilgi veren SEY-GED Başkanı Ömer Çetiner, son zamanlarda ulusal basında yer alan reklamların yanı sıra yerel yöneticilerin yaptığı katkılarla Seyfe Gölü'ne olan ilginin arttığını ifade etti. Çetiner, şöyle dedi:

"Türkiye'de yaklaşık 300 adet sulak alan var. Bunlardan 135 tanesi uluslararası kriterlere sahip, bu sulak alanlardan 13 tanesi Ramsar Sözleşmesi'ne girmiş. Ramsar Sözleşmesi'ne dahil olan alanlar en üst seviyedeki sulak alanı kapsıyor. Ayrıca, 4 tanesi de 3 ve üzeri koruma sınıfına sahip. Seyfe, belirttiğim kriterleri kapsıyor. Yani Türkiye'deki 300 sulak alandan ilk 4'üncü sırada yer alıyor. Böyle güzel bir yerimiz var. Son zamanlardaki yağışlarla göldeki su oranı arzu edilen seviyelere ulaştı. Ama bu göl artık kurtuldu, çalışma yapılmasına gerek yok anlamında anlaşılmasın. Aksine daha çok çalışmamız gerekiyor. Göldeki güzellikleri korumak için yapacağımız çok şey var. Son günlerde Seyfe'ye alaka arttı. Bunda ulusal basındaki reklamların etkisi oldu. Sağ olsun yerel yöneticilerimizin katkıları da çok fazla."

 

Seyfe Gölü'nün ve çevresinin nasıl yönetileceği, neler yapılırsa kurtarılabileceği yönünde, Mart ayı içerisinde Seyfe Gölü Yönetim Planı ile ilgili bir toplantı gerçekleştirildiğini belirten SEY-GED Başkanı Çetiner, doğaya duyarlı insanlara Seyfe Gölü'nün eski güzelliğine kavuşmasına yardımcı olmaları çağrısında bulundu.

 

Çetiner, "Daha çok çevreyi korursak, kuşları korkutmazsak sanki Ankara'nın Kuğulu Parkı gibi oradaki kuşları çıplak gözle çok rahat görebileceğimize, hatta yem vererek, belki de elle dokunabileceğimiz konuma gelebileceğimizi iddia edebiliyorum. Yeter ki biz onlara yaklaşalım. Onları korkutmayalım. Bu güzel görüntüler insanı mutlu ediyor. Önemli olan bu güzel görüntülerin devamını sağlayabilmek. Ben bu konuda bütün duyarlı insanların Seyfe'nin eski güzelliklerine kavuşmasına yardımcı olmaya çalışmalarını istiyorum." diye konuştu.

Zaman, 02.05.2010

VAN'DA BULUNAN HOŞAP KALESİ ONARILIYOR

 

Van'ın Gürpınar İlçesi'ne bağlı Hoşap Köyü'nde bulunan ve 1052 yılından itibaren ayakta durmayı başarabilen Hoşap Kalesi'nde restorasyon çalışmaları başladı.

 

Geçen yıl kazı çalışmaları yapılan ve iç duvarının bir kısmı restore edilen Hoşap Kalesi’nde bu yıl restorasyon çalışmaları tekrar başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından giriş kısmının iç ve dış duvarları yüklenici firmaya ihale edilen kalede, çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor.

 

Haziran ayına kadar bitirilmesi planlanan ilk etap restorasyon çalışmalarının, ödenek çıkması halinde ikinci etabına da başlanacak.

İlke Haber Ajansı, Haber: Rıdvan Kasap, 02.05.2010

TARİHİ KİĞI KALESİ'Nİ HİDROELEKTRİK BARAJI İÇİN DİNAMİTLE PATLATIYORLAR





Bingöl’de süren baraj çalışmaları doğa ve tarih katliamına dönüştü. Peri Nehri’nin üzerinde inşa edilen barajlarla başlayan tahribat, tarihi Kiğı Kalesi’nin taşlarının sökülmesiyle devam etti.

Kalenin kurulduğu kayalık dinamitle patlatılarak, dokuz yıl önce yapımına başlanan Kiğı Hidro Elektrik Santrali Barajı’nın inşaatına taşınıyor. İlçe halkının yıkıma karşı çıkması ise sonuçsuz kalıyor. Kiğı Gençlik Derneği, kalenin yıkılmasına karşı imza kampanyası başlatarak, yıkımı engellemek istiyor. Sivil toplum kuruluşları ve Kiğ