Haberler logo Temmuz '10 Arşivi

25 Temmuz - 7 Ağustos 2010

REJANS İÇİN 'DİYALOG' ÇAĞRISI

 

İstiklal Caddesi’nde Saint Antoin Kilisesi’nin tam karşısında caddeye açılan Olivya Geçidi’nin sonunda yer alan Rus lokantası Rejans, kimleri ağırlamadı ki... Atatürk, Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen...

Bir zamanlar Beyaz Rus madamların servis yaptığı “Limonaya” (limon kabuğu zarıyla aromalandırılmış ‘sarı votka’) ve eşlikçileri Olivye salatası, Rus böreği Piroşki, salamura edilmiş ringa balığı Slotka’nın lezzetine varmak isteyenler bugün de Rejans’ın yolunu tutuyor. Ama 1932 tarihli Rejans, 1996 yılından bu yana kapatılma tehlikesiyle gündemde.

1996’da tahliye gerekçesiyle Rejans’ın 30 yıllık mal sahibi 90 yaşındaki Mithat Müdüroğlu tarafından açılan ilk davadan bu yana anlaşmazlık süregidiyor. Son olarak 2008 Şubat’ında açılan davadan, önce tahliye kararı çıktı, ardından Rejans işletmecileri davayı temyize taşıdı. Şimdi, temyizden çıkacak sonuç bekleniyor.

Ancak rejans işletmecileri yani Rejans’ın bugünkü ortakları Zinnur Taygan, Erdal Sezener ve Zişan Sezener Rejans’ı yaşatabilmenin tek yolunun ‘diyalog’ olduğunu söylüyorlar. Rejans İşletmecisi Erdal Sezener tahliye davasının mekanın lehine sonuçlanmasının bir “mucize” olduğunu düşünüyor:

“Bir şansımız var, o da diyalog. Tüm bu olumsuzluklara rağmen karşı tarafla anlaşmak istiyoruz. Bizi hep geçiştiriyorlar, bir an önce çıkın diyorlar. Sanki amaç Rejans’ın rantını almak. Aslında biz mülklerine değer katıyoruz. Rejans’ı yaşatmak için her türlü diyaloğa açığız. Ama bugünkü diyalog eksikliği İstanbul’un tarihine bir darbe niteliğinde. Rejans geleneğinin sürmesini istiyoruz.”

Peki uzlaşma sağlanamazsa Rejans ne olacak? Aynı yerde, aynı mimari çizgide faaliyetini sürdüremeyecek. “Tam olarak mekan arayışı içinde değiliz ama takip ettiğimiz yerler de var. Rejans’ı Rejans yapan ağırladığı insanlar, sunduğu yemekler, biriktirdiği anılar, yarattığı kültürdür” diyor Sezener.

Mal sahibi Mithat Müdüroğlu ise uzlaşma çağrısına yönelik şunları söylüyor: “Elbette herkes kendi menfaatini düşünüyor. Burası Beyoğlu’nun göbeğinde bir mekan. Kirayı diğer yerlerle mukayese ederseniz farkı görürsünüz”

70’lerin ortasından beri mekanın müdavimi olan Bedri Baykam da Rejans’ın büyülü bir yer olduğunun altını çizerek şöyle konuşuyor: “Rejans’ta eski İstanbul’u tüm zerreleriyle yaşarız. Sanki bir zaman kapsülü içinde 1930’ların, 40’ların İstanbul’u korunmuştur. Türkiye ne yazık ki buna benzer konularda kendi belleğine pek saygılı bir ülke değil. Her şeyin ‘yenisini’, daha ‘modernini’ yapmak iddiasıyla geçmişi yıkmak maalesef bu konudaki kültürsüzlüğümüzün sürekli tavrı olmuştur.”

Bir başka müdavim Ferhan Şensoy ise duygularını şöyle dile getiriyor: “Biz Rejans’taki Atatürk’ün masasını, Yahya Kemal’in masasını, nice ozanın cilalı ahşaba sinmiş şiirini koruyamıyoruz. Bir halka daha kopup gidiyor çocukluğumun Beyoğlu’sundan. Artık Beyoğlu’nda gezilmez, göz falan da süzülmez.”

Rejans’ın İstanbul’un yeri doldurulamayacak mekanlardan biri olduğunu söyleyen sinema eleştirmeni ve yazarı Atilla Dorsay ise “Yalnız mutfağıyla değil, servis yapan Beyaz Rus kadınlarıyla, balkonda çalan orkestrayla, Atatürk’ün gözde lokantalarından biri olmasıyla” Rejans’ın İstanbul’a birçok yenilik kattığını belirtiyor.

Dorsay, “Onu başka bir yerde açmak da olmaz. O yapıya sinmiş olan tarih kokusunu, duvarlardan masalara her köşesine yerleşmiş olan anıları nasıl yeniden yaratabilirsiniz ki?” diyor.

İstanbul’un yeme içme kültürüne öncülük yapmış olan Rejans’ı Mihail Mihailoviç, Tevfik Manars ve Vera Protoppova, Olivo geçidindeki 15 No’lu binada, Rejans Kahve, Lokanta ve Çiçekli Bahçesi adıyla 4 Mayıs 1932’de müşterilerin hizmetine açmıştı. O dönem Beyaz Rus hanımların hizmet ettiği lokantada hem müzik, hem de şantözler bulunuyordu. Akşamları yemeklerde dans ediliyordu. 1918 sonrası Bolşeviklerin Rusya’ya egemen olmaları sonucunda, ülkelerini terk eden Ruslar İstanbul’da pek çok lokanta açmıştı.

Cumhuriyet, Haber: Ceren Çıplak, 06.08.2010

SAHİ, BİZİM AHŞAP CAMİLERİMİZ DE VARDI

 

Görkemli camilerin gölgesinde, taştan bile değil, ahşaptan yapılmış mütevazı ve sevimli camilerimiz de var bizim. Dur kalk ilerleyen bastonlu ihtiyarlar vakit namazlarına yetişsin diye yapılmış olmalılar. Çarşı içindekiler ise bir vakitler kapıyı kilitleme ihtiyacı bile duymadan namaza giden esnaf içindir muhakkak; dükkan vitrininde bir yazı, 'Namaza gittim döneceğim.' Selatin camilerden birine koşacak değil ya adam, ya köşeyi dönecektir, ya sokağın karşısına geçecektir. Camileri yaptıran elleri de unutmayalım bu arada, kimi imece usulü, kimi de eşraftan hayırlı birinin hayratı...
 
Şimdi durduk yerde niye hatırladık bu ahşap camileri? Ahşabın, eli yüreğinde, naif, bir anda tutuşabilir, bir anda kül olabilir bir malzeme olduğunu ve bu camilerin etrafındaki ahşap evlerin ve o eski mahallelerin çoktan tarih olduğunu yeni mi fark ettik? Olabilir, daha önce telaştan ya da namazı ille de büyük bir camide kılma hevesinden görmemiş olabiliriz bu sevimli mescitleri; ama bugün onlardan söz edişimizin gönül açan, yürek ferahlatan bir sebebi var. Daha doğrusu size müjdeli bir haberimiz var.

Daha önce hep ahşap evleri onaran KUDEB (Koruma Uygulama Denetim Birimi) bu kez ahşap camilere el attı ve Tarihi Yarımada'daki 13 minik caminin restoresini 2010 yılı bitmeden tamamlamak için kolları sıvadı. İlk talihli cami, Haliç kıyısındaki 'Hatice Sultan Ya Vedud Camii'... Dört cephesi onarılmış, saçakları elden geçirilip pencerelerindeki PVC doğramalar, özgün ahşap doğramalarla değiştirilmiş ve çirkin Haliç köprüsünün dibinde çiçek gibi açmış bu cami, arabaların hızla aktığı çok işlek bir cadde kıyısında duruyor; ama yalnız olduğu söylenemez. Hemen yanında ve karşısında yemyeşil iki park varken... Piknik yapanlar ya da hamakta salınanlar içinde bir vakit namazını bu camide kılmak isteyecek bir Allah'ın kulu muhakkak vardır. Yok mudur?

Önüne iskele kurulsun diye bekleyen 12 cami arasında Baba Haydar Camii, Kocamustafapaşa'daki Behruz Ağa Camii ve Sirkeci'deki Arpacılar Camii de var. KUDEB Müdürü Şimşek Deniz, zaman içinde bütün ahşap camilerin onarılacağını; ancak önceliğin tepelerde ya da cadde kenarlarında duran ve İstanbul silüetinin bir parçası olan camilerde olduğunu söylüyor. Bu durumda, Ya Vedud Camii'nden sonraki sırayı bir hayli göz önünde bulunan ve dökülmeye yüz tutmuş yeşil boyasıyla 'Beni acilen onarın.' diyen Arpacılar Camii alıyor. KUDEB yetkililerinin, halen ibadete açık bu cami için biçtiği onarım bedeli 10 bin 600 lira... Ama hazırlanan rapora bakılırsa, Haliç köprüsünün dibinde açan çiçek, Sirkeci mağazalarının arasında da açacak:

"Çatı aktarımı ve yağmur inişlerinden hasarlı olanlar değiştirilecek, yanlış boya uygulaması sebebiyle çürüyen dış cephe kaplamasına koruyucu astar atılacak ve boya uygulaması yapılacak. Ahşap pencereler ve cumba şeklindeki ezan yeri onarılacak."

O zaman, Yeni Cami'nin hemen yakınında, Arpacılar Caddesi'nde bulunan bu ahşap camiye bir şimdi bakın bir de restore edildikten sonra, hatta bize kalırsa kendinize yeni bir uğraş edinin, bundan böyle minik ahşap camileri gözlerinizle de olsa koruyup kollayın, hiç değilse geçirdikleri değişimi fark edip onları onaran elleri takdir edin. Bundan on-on beş yıl önce ilgisizlik yüzünden yıkılan, yok olan, damında otlar biten camilere dair haberler okumuyor muydunuz?

Zaman Cuma, Haber: Ülkü Özel Akagündüz, 06.08.2010

EĞİLEN MİNARE 3 BİLEZİKLE ASKIYA ALINACAK



 

Aşırı sıcaklar nedeniyle eğimi artan tarihi Ulu Cami'nin minaresi 3 ayrı bilezikle askıya alınacak. Sivas tarihi Ulu Cami'nin minaresinde, yıkılma tehlikesi oluşturan eğimin sıcaklık yükseldikçe arttığı bildirildi. Alemden kaideye 116 santimetre eğik ve birkaç kez yıldırım isabet eden Ulu Cami minaresinin son günlerde aşırı sıcaklar nedeniyle eğiminin arttığı bildirildi. Eğimin devam ettiği bildirilen minarede hareketliliğin tespiti için uydu izleme cihazıyla da yakından takip ediliyor. Yapılan incelemelerde minarenin ağırlık merkezinden kuzey-batı yönüne doğru 2.7 derece kayma yaptığı tespit edildi. Ayrıca minarenin kaidesindeki dikdörtgen panellerin üzerindeki minare alt halkasının merkezi ile şerefenin hemen altındaki minare üst halka arasında 108.8 santimetre kayma tespit edildi. Yapılan incelemelerde minare eğim değişiminin her şeyden çok sıcaklık değişimi ile ilgili olduğu, yani sıcaklık azalınca eğimin azaldığı, sıcaklık yükselince eğimin arttığı belirlendi.


Minarenin restorasyonu ve Ulu Cami çevre düzenlemesi hakkında bir açıklama yapan Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, sıcaklıklar nedeniyle cami minaresinde oluşan eğimi yakından takip ettiklerini belirtti. Ürgüp, caminin çevre düzenlemesiyle ilgili de yapmış oldukları kamulaştırma faaliyetlerinin de devam ettiğini ifade etti. Ürgüp, “Bu aşamada caminin kıblesi civarındaki hafriyatın 2.20 metre civarında indirilerek 40’ar santimlik betonlar dökülecek. Bir de Mahkeme Çarşısı’na bakan tarafında, temelin aşağıya indirilerek beton kütleleri konulacak ve 3 ayrı bilezikle Caminin minaresinin askıya alınacak. Projesi kuruldan çıkmış durumda. Bununla ilgili çalışmaları bir an önce hızlandırıp cami minaresi ile ilgili yapılacak çalışmaların belediye olarak önünü açmış durumdayız. İleriki aşama da cami alanındaki özellikle doğusundaki ve batısındaki kamulaştırma çalışmalarımızın resmi süreci devam etmektedir” şeklinde konuştu.   

Sivas Hürdoğan, 06.08.2010

TARİHİ ESERLER SAHİPSİZ KALDI

 

Türkiye’den kaçak yapılan kazılarda ortaya çıkan ve yasadışı yollardan yurtdışına kaçırılan bronz kaplı beş tarihi eser sahipsiz kaldı. Tarihi kaselere geçen şubat ayında mahkeme kararıyla el konuldu ve Mainz’daki müzeye teslim edildi. Ancak Türkiye avukata yazılı vekalet vermeyince MÖ 8’inci yüzyıla ait paha biçilmez kaseler, Frankfurtlu antikacıya iade edildi.


İki yıl önce Bad Schwalbach kentinde yaşayan bir antika eşya restoratörünün evinde başka bir suç olayıyla ilgili yapılan arama sırasında el konulan ve mahkeme kararıyla Mainz’daki müzede koruma altına alınan tarihi eserlerle ilgili Hürriyet’e açıklama yapan Roma-Germen Merkez Müzesi arkeologlarından Dr. Michael Müller-Karpe, ”Eserlerin   son 10 yıl içinde Türkiye’de kaçak yapılan kazılarda ortaya çıkarıldığını sanıyorum” dedi.
 

Marburg Üniversitesi’nde görev yapan arkeolog Dr. Vuslat Müller-Karpe, Mainz’daki müzenin bronz kaplı tarihi eserlerin verilmemesi için çok direndiğini belirterek, “Benzer kaseler, Gordion Tümülüsü’nde yapılan kazılarda bulunmuştu. Bunlar şimdi Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunuyor. Frankfurtlu antika tüccarına mahkeme kararıyla geri verilen ve paha biçilmez değere sahip olan tarihi kaseler, o döneme ait olabilir” dedi.

Hürriyet, Haber: Sabri Erdoğan - Aslıhan Urcan - Emine Özer, 06.08.2010

KEMİKLERİN SAHİBİ HAZRETİ YAHYA MI?

 

HZ. İsa'yı vaftiz eden ve İsrail kralı Herod'un verdiği emirle başı kesilen Vaftizci Yahya'nın kemiklerinin bulunduğu iddia edildi.

Arkeologlar, Bulgaristan'daki Sveti Ivan Adası'nda antik kutsal emanetler sandığında 5. yüzyıldan kalma kalıntıların, Vaftizci Yahya olarak da bilinen Hz. Yahya'ya ait olabileceğini belirtti.

Küçük bir kafatası parçası, çene kemikleri, bir kol ve bir diş bulunan sandığın adaya nasıl ulaştığı ise bilinmiyor.

İsa'nın geleceğini önceden bildiren Hz. Yahya, Ortodoks Kilisesi için özel önem taşıyor.

Akşam, 06.08.2010

TARİHİ MEZARI HIRSIZLAR BULDU

 

 

Muğla'da, üzerindeki barakayı satın alıp içinden tünel açarak Karya Kralı Hekataios'un mezar odasını soyan 8 kişi yakalandı. İhbar üzerine araştırma başlatan polis; Milas'taki Zeus Karios Kutsal Mabet Alanı yakınlarında bulunan taş bir barakanın, 2 ay önce, kimliği belirlenemeyen bir kişiye 250 bin dolara satıldığını belirledi. Polis, arkeologlarla birlikte barakayı inceledi ve beton bir kapak buldu. Kapağın altındaki tünelden, yerin 12 metre altındaki 2 büyük mezar odasına ulaşan polis, burada da 3 metre boyunda bir lahide rastladı. Varlığından arkeologların bile haberinin olmadığı mezarın, Karya Medeniyeti'nin en önemli devlet adamlarından olan ve MÖ 395 yılında yaşayan Kral Hekataios'a ait olduğu ortaya çıktı.

Mezar odasında yapılan incelemede 3 metre uzunluğunda 2 metre yüksekliğinde 2 bin 500 yıllık bir lahit bulundu. Üzerinde ziyafet şöleni ile avcılık töreni figürlerinin bulunduğu lahdin paha biçilmez olduğu açıklandı. Bunun üzerine dün sabah operasyon başlatan polis, N.K., O.Y., M.T., M.Ö., M.A., MS, Y.D. ve F.B.'yi gözaltına aldı. Şüphelilerin evlerinde, Bizans ve Hellenistik döneme ait 17 bronz sikke bulundu. Mezar odasından çalınıp satılan tarihi eserlere (mezar hediyeleri) ise ulaşılamadı. Kral Hekataios'un oğlu Kral Mousolos'un 2 bin 500 yıllık mezar kabartmaları da, Osmanlı döneminde İngiltere'ye kaçırılmıştı. Mezar kabartmaları İngiltere'deki British Museum'da sergileniyor.

Sabah, Haber: Fatih Abacıoğlu, - Bekir Tosun, Fotoğraf: Akşam, 06.08.2010

TÜNEL, İSTANBUL'UN SONU MU?

 

 

Buyrun size gündelik hayatımızın tam da göbeğinde yer alan, fakat hiç bilmediğimiz, tartışmadığımız bir sorun! NTV Tarih dergisinin son sayısında Harem-Cankurtaran  arasında yapılacak tüp geçit hakkında çarpıcı bir habere rastladım. “Avrasya Tüneli tarihi karartacak ” başlıklı yazıda, tüp geçidin tarihi Yarımada’ya geri dönüşü olmayan zararlar vereceği yer alıyor.

Sorun sadece tarihi yapılar ve tahrip edilecek antik limanlardan ibaret değil. Bu konuda Türk insanı kadar duyarsız ikinci bir millet zaten yok! Habere göre 2 bin 500 ağaç kesilecek, halkın hafta sonları kullandığı park alanlarının yüzde 20’si yok olacak. Sahil yolu otoyola dönüşecek, çünkü genişletilmek zorunda. Bazı yerlerde deniz doldurulacak, özellikle Samatya ve Yedikule’deki mimari kalıntılar otoyollar arasına sıkışacak.

Şimdiye kadar pek gündeme gelmeyen bir diğer konu da havalandırma bacaları. Tüp geçitteki karbonmonoksiti temizleyecek en az iki bacanın inşası gerekiyormuş. Çevre ve Sosyal Etkinlik Raporu’na göre bu bacalar 5 metre yüksekliğinde yapılacak diye yer alsa da NTV Tarih’e göre benzer örnekleri 15 metreyi buluyor.

Avrupa ve Asya yakasına dikilecek iki adet çirkin baca düşünün. Bu bacalar sadece görüntüyü bozmakla kalmayacak, havamızı da kirletecek.

İşin daha sofistike kısmına gelelim. Aynı raporda, karayolu çıkış noktası olan Cankurtaran’dan Kazlıçeşme’ye kadar olan bölge arkeolojik açıdan da   incelenmiş: İnşaat güzergahında Bukeleon Sarayı ve Limanı, Eleutherious-Kaisarios Limanı, Theodosius Limanı, Kontoskalion Limanı, Yedikule ve Mermerkule gibi arkeolojik alanlara rağmen “İnşaata engel olacak tarihi eser bulunamamıştır” deniyor!

Şu anda Avrupa-Asya geçişleri iki köprüyle yapılıyor. Buna Marmaray raylı sistemi eklenecek. Sırada, tartışması bir haftayla sınırlı kalan, Boğaz’a üçüncü köprü ve Avrasya Tüneli projesi var. Bu beş sistem tamamlandığında trafik önemli ölçüde rahatlayacak, ona şüphe yok. Peki sadece bu ülkenin değil, dünyanın en büyük değerlerinden biri olan tarihi yarımadaya verilen zararın telafisi olacak mı? Her yıl daha fazla turist ağırlayan İstanbul’da, pazarlamanın en önemli parçası olan bölgeyi tüp geçitle bağlamak, bize ne katacak, ne götürecek?

“2010 Avrupa Kültür Başkenti” İstanbul, bu yıl Dünya Mirası listesinden çıkarılmayı yine kılpayı atlattı. Ama bu gidişle bir dahaki sefere yırtamayacağız. Bakalım o zaman bunun hesabını kimler, nasıl verecek?

Milliyet, Haber: Mehveş Evin, 05.08.2010

BİR AYASOFYA DAHA ORTAYA ÇIKTI

 

 

Artık Trakya'nın ücrası sayılan bir zamanların namlı Vize'sinde Kırım Hanı Devlet Giray'ın mezarını ararken karşımıza bir "Ayasofya" daha çıktı... Malum Ayasofya, Küçük Ayasofya, Trabzon Ayasofyası, Enez Ayasofyası ve nihayet Vize Ayasofyası...

Güvenilir bir kaynaktan aldığımız habere göre, Kırklareli'nin Vize kazasında Kırım Hanları'na ait mezarlar varmış. Sırf bu duyumla yetinip, hiçbir ön araştırma yapmadan bir arkadaşla yola koyulduk, bugün Istranca Dağları'nın eteklerinde adı sanı unutulmuş küçücük bir kasaba olan Vize'ye vardık. Bir kahve çardağının gölgesinde yaşlı amcalara "Kırım Hanları'nın mezarlığı varmış, acaba nerede" diye sorduk. Birden ortam gerildi, bizi defineci sandılar, kem-küm etmeye başladılar. Trakya'da ne kadar boşta gezer varsa hepsi defineci kesilmiş, ahali de jandarma da bıkmış usanmış bu serserilerden. "Hayır, defineci değiliz" dedikse de inandıramadık. İçlerinden biri, "Sofular Köyü'ne gelmeden sol tarafta makilik içinde bir mezarlık var" dedi ve sonra ekledi; "aman sakın oraya gitmeyin", çünkü jandarma pusu kurmuş, geleni geçeni yakalayıp içeri atıyormuş.

 

Sofular'a gittik, bahsettikleri yeri binbir güçlükle bulduk. Fakat burası aradığımız mezarlık değildi, tahminimce pagan belki de paleolitik çağlardan kalma talan edilmiş bir yerdi. Defineciler araziyi köstebek yuvasına çevirmişler, taş taş üstünde kalmamış. Ne kitabe, ne lahit, hiçbir iz yok. Oradan can sıkıntısıyla dönüp Vize'de bir köfteciye girdik. Ona buna sormaya devam ettik, kimsenin ne Kırım Hanları'ndan ne de mezarlarından haberi yoktu, nihayet anlaşıldı ki yanlış iz peşideyiz, artık pes ettik aramaktan vazgeçtik.

 

İşte o zaman başımızı kaldırıp Vize'ye bakınca karşımıza bütün haşmetiyle bir Bizans kilisesi dikildi; Vize Ayasofyası, yeni restore edilmiş, kırmızı tuğladan, Horasan harcıyla yaz güneşinde ışıl ışıl parlıyordu. Kiremitle kaplı kubbelerin arasında bodur bir minare duruyordu. "Define" bulmuş gibi yanına koşunca, kendimizi antik kentin yukarı mahallesinde (akropolis) bulduk. "Bizye'ye hoşgeldiniz", o zaman adı böyleymiş. Restorasyon, 2003'te Columbia Üniversitesi - Alman Arkeoloji Enstitüsü işbirliğiyle, arkeolog Franz alto Bauer ve Holger A. Klein tarafından gerçekleştirilmiş. Istavroz planlı kilisenin kubbesi altı sütun üzerinde duruyor. 16. yüzyılda camiye çevrilmiş, adı Gazi Süleyman Paşa Camii olmuş. Bu sayede yapı günümüze kadar gelebilmiş. Cumhuriyet'ten sonra şehir merkezinin aşağıya kaymasından ötürü cemaatsız kalan cami kapatılarak kaderine terk edilmiş.

 

Yerli kaynaklarda Vize Ayasofyası'ndan ilk söz eden tabii ki Semavi Eyice olmuş. 1969 tarihli "Trakya'da Bizans Devrine Ait Eserler" adlı makalesinde, kilisenin 13. veya 14. yüzyıl eseri olduğunu söylüyor. Cyril Mango'ya göre, "Aya Sofya, Azize Genç Meryem'in Bizye Piskoposluk kilisesine gömüldüğü tarih olan 903 yılından önce yapılmış" olmalı. 2004'te burayı restoren eden arkeolog Franz alto Bauer ise, 8. veya 9. yüzyıldan kalma olduğunu "tahmin" ediyor.

 

Yaşında kimsenin mutabık kalamadığı Ayasofya, gıcır gıcır yenilendikten sonra tekrar Gazi Süleyman Paşa Camii adıyla ibadete açılmış. O gün yanına vardığımızda kapalıydı ama kapıda bir cep telefonu numarası yazılıydı, çevirdik beş dakika sonra imam geldi, kapıyı açtı içeri girebildik. Kubbenin göbeğinde orjinal kalabilmiş süslemenin dışında kiliseden pek bir iz yok. İmam gencecik biri, Bursalı'ymış. Kilise hakında bir şey bilmiyor ama çok kibar bir imam. Yalnız cemaatten şikayetçi, cami merkeze uzak düştüğünden kimse namaza gelmiyormuş.

 

O gün arayıp da bulamadığımız Kırım Hanları'na ait mezarların akıbetini ancak İstanbul'a dönünce öğrenebildim. Meğer 1700'lerin başında Prut Savaşı'nda Ruslar'a karşı Osmanlı ordusuna büyük katkılar sağlayan bir Devlet Giray Han varmış. Ancak bu Han, aynı savaşta müttefikimiz olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl'a kötü muamele edince Edirne'de derdest edilip buradan Rodos'a sürülmüş. 1713'te af edilerek Vize Sancağı'nda ikamete mecbur edilmiş. Ölünce (Vize'de değil) Saray'da Ayaz Paşa Camii avlusuna gömülmüş.

Ntvmsnbc, 05.08.2010

TÜRKİYE'NİN YENİ MARKASI



 

Yok olmakla karşı karşıya kalan tarihi ve kültürel mirası Türkiye'ye kazandırma çalışmalarının en güzel örneklerinden biri, Eskişehir'in gizemi ve ihtişamıyla dikkat çeken tarih ve kültür merkezi Odunpazarı bölgesinde.

Odunpazarı; çarşıları, hanları, arastaları, kır kıraathaneleri, restoranları, butik otelleri, ışıl ışıl sokakları ve iyi korunmuş tarihi mimari dokusuyla yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı haline gelmiş güzel bir ilçe. Odunpazarı yılda 1 milyon turisti ağırlamaya hazırlanıyor ki bu, bir dönem hakkında onlarca yıkım kararı alınan, gece yalnız başına dolaşılamayan, kaderine terk edilmiş bir bölgenin geçirdiği büyük değişimi ve elde ettiği değeri gözler önüne seriyor.

Safranbolu ve Beypazarı'na göre daha özgün ve otantik mimariye sahip olan Odunpazarı, tarihi dokusu ve içindeki tüm sivil mimari özellikleri ile yeniden canlanıp, kültürel ve sosyal yönüyle Türkiye genelinde bir markaya dönüşmüş durumda. Bunda en büyük rolü ise ortak miras olarak kabul edilen bu kültürel değerleri gelecek kuşaklara aktarmak için çalışmaya başlayan Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı üstlenmiş. Geçmişten aldığı mirası gelecek kuşaklara bırakmak için harekete geçen Odunpazarı Belediye Başkanı Sakallı'nın hedefi; Odunpazarı'nı bir turizm kenti yaparak, Eskişehir'e yılda 1 milyon turist, 5 bin kişiye istihdam ve 250 milyon TL ekonomik girdi sağlamak.

Hedefinde emin adımlarla ilerleyen Başkan Sakallı, kısa sürede önemli mesafeler kat etmiş durumda. Bugün itibariyle bölgede 20 sokakta 240 tarihi ev yeniden onarılırken, yapılan çalışmalar sonucu hayat bulan tarihi Odunpazarı Evleri, sadece 2010 yılının ilk 7 ayında 600 binin üzerinde yerli ve yabancı turisti ağırlamış.

Odunpazarı'nda, tipik Türk mimarisinin özgün örneklerinden olan ahşap ve çatılar arasına doldurulan kerpiçlerle yapılmış cumbalı evler, yaşlanmışlıklarına rağmen ilgi görüyor.  Odunpazarı'na ayak basınca yemeğinizi yiyebileceğiniz tarihi konaklar, çayınızı yudumlayacağınız yüzyıllık kahveler, el sanatları ürünleri satın alabileceğiniz tarihi el sanatları çarşıları ve rahatlıkla konaklayabileceğiniz butik oteller, bölgeye gelen konuklara kaliteli ve güler yüzlü hizmet sunmanın yanında, aynı zamanda bölgenin ve şehrin ekonomik hayatına katkı sağlıyor.


Odunpazarı bölgesinin son yıllarda dikkat çeken en önemli özelliği ise ülke genelinde hizmet veren tur şirketlerinin ortak bir dille ifade ettiği, 'Şimdi Odunpazarı'nda olmak var' sloganı. Odunpazarı Bölgesi'ni tanıtan turizm şirketleri, "Size tavsiyemiz, yolunuz Eskişehir'e düşerse, Odunpazarı evlerini mutlaka gezin, tarihin gün yüzüne çıkışına şahit olun. Odunpazarı, Osmanlı'dan günümüze taşınan mimari dokusu ve bütün ihtişamıyla yeniden ayağa kalkıyor" diyerek, yaptıkları tanıtımla Odunpazarı gerçeğini gözler önüne seriyor.

Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi hakkında bilgi veren Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı, bölgenin, Eskişehir'in kent vizyonuna yaptığı olumlu katkının altını çizdiği konuşmasında, tarihi ile barışık, modern dünyaya açık olan Odunpazarı'nın, kendi alanında Safranbolu ve Beypazarı ile birlikte Türkiye'nin yeni markası olduğunu ifade etti.

Başkan Sakallı, 2005 yılından itibaren tüm Eskişehir halkının da sahiplendiği Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi'nin meyvelerini vermeye başladığını önemle vurguladı. Odunpazarı'nın çarşıları, hanları, alışveriş merkezleri, kır kıraathaneleri, restoranları, kültür merkezleri, butik otelleri, ışıltılı sokakları ve Türkiye'nin en iyi korunmuş tarihi ve mimari dokusu ile yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı bir cazibe merkezi haline gelmeye başladığını belirten Başkan Sakallı, Odunpazarı'nın hemen her gün gerek yurt içi gerekse yurt dışından yüzlerce misafiri ağırladığını ifade etti.

Başkan Sakallı, bölgedeki çalışmaların sosyal ve kültürel boyutunu tamamlayacak olan Odunpazarı Evleri Turizm Master Planı çalışmalarının başlatıldığının müjdesini büyük bir gururla açıkladı.

Habertürk, 05.08.2010

NUH'UN GEMİSİYLE İLGİLİ YENİ İDDİA

 

 

Hz. Nuh'un gemisinin bu kez Şanlıurfa'da olduğu iddia edildi. İddiayı ortaya atan Dr. Faruk Öncel, 'Ağrı'da kalıntılar bulundu' söylentilerini eleştirerek, söylentilerin politik, siyasi ve turist çekmek için üretilen bir dedikodudan ibaret olduğunu ileri sürdü.

Yerleşim yeri bulunan bölgede gazetecilerle birlikte gezen Dr. Faruk Öncel, bölgenin tarihi bir yer olduğunu savundu. Etrafı dağlarla çevrili olan 600 metre rakımda, eni yaklaşık 150 metre uzunluğunun ise yaklaşık 300 metre olduğu bir bölgeyi işaret eden Öncel, "İşte bakın etrafta toprak yok. Ama aşağı indiniz mi tamamen toprak kazılar yapılmış ancak hiç taş yok. İşte bu toprak geminin ve içindekilerin toprağıdır. Hz. Nuh'un gemisi buradadır. Tüm işaretler onu gösteriyor." iddiasında bulundu.

 

Şanlıurfa'da çok büyük tarih yattığını, binlerce yıllık tarih koruma altına alınmaz ise yok olup gideceğini dile getiren Öncel, tepenin, bölge halkı tarafından da Medinetülcüd şehri olarak bilindiğini ifade ederek, "Burada her yıl kaçak kazılar yapılmakta, tarihi eserler yurtdışına götürülmekte. Burası yöre halkı tarafından Medinetülcud yani Cudi şehri olarak biliniyor. Aşağıdaki köyün adı da bu dereden alınmış. Cudi deresi. Bu, atalarımızdan dedelerimizden kalan bir isim. Burası en kısa zamanda gün yüzüne çıkarılmalıdır. Yoksa başkaları gizlice kazılar yaparak bir tarihi yok etmektedir." dedi.

 

Çevrede, bu bölgenin Kalubela şehri olarak bilindiğini ve bugüne kadar düzgün bir araştırmaya tabi tutulmadığını dile getiren Dr. Öncel, bazı arkeologların kazı yaptığını, onların da buluntuları kayıtlara geçirmediğini ifade etti. Dr. Öncel, şunları ifade etti:

"Son zamanlarda buralar yağmacıların talanına uğramaktadır. Burada araştırma için bir ekip görevlendirildi. Burada araştırma ekibi nesli tükenmiş, ne olduğu belli olmayan bir hayvan yumurtası buldu. Ancak bu araştırmacılar bu yumurtalardan hiç bahsetmediler. Yumurtaların birkaç tanesi telef oldu, geri kalan 5-6 tanesinin de Urfa Müzesi'nde olması gerekiyor. Ancak ne kayıtlarına ne de teşhirlerine rastlamadık." şeklinde konuştu.

 

Dağın, Cudi Dağı olduğunu ve Hz. Nuh'un gemisinin dağlar arasında kaldığını ileri süren Öncel, iddialarını şu belirtilerle destekledi: "Buranın çevresi dağ. Ve iç kısımda küçük bir ova kalmış. Dağda hiç toprak yok. Aşağıda ise hiç taş, kaya yok. Dolayısıyla bu toprak kemik ve içindekilerin kalıntısından oluşan topraktır. Bu küçük ovacığın, geminin eni, boyu ve yüksekliğinin bu bölgedeki toprağa eş değer olması. Samsat, Harran, Urfa ve Ninova'nın çevrede olması; gemi kalıntısının yığını olarak bu toprağın burada bulunması; teras evlerin hepsinde su olmadığından dolayı her evin altında kazılmış olan sarnıçların olması. Bir de burası en yüksek zirve, kuzey Mezopotamya'nın en yüksek zirvesi olması."

 

'Ağrı'da kalıntılar bulundu' sorusuna ise Öncel, buna tepki göstererek tamamen asılsız olduğunu savundu. Öncel, oradaki fosillerin 6 bin yıllık olmadığını, orada tarihin çarpıtıldığını ifade etti. Dünya tarihçileri ve arkeologları, araştırma için davet ettiğini kaydeden Öncel, "Bu şehir bütün dünya şehridir. Bütün dünya buradan yayıldı. Bütün dünya Urfalıdır. Gelsinler orijinallerini burada arasınlar, bizim kapımız açık." ifadelerini kullandı.

 

Çevrenin devlet tarafından kontrol altına alınması gerektiğini vurgulayan Öncel, yağmacılar tarafından yağmalandığı yönünde uyarılarda bulundu. Bu topraklarda altın aramanın yersiz olduğunu anlatan Öncel, bu bölgedeki duvarların, toprağın, dağın altından daha kıymetli olduğunu söyledi.

Bugün, 05.08.2010

AĞRI'DA 2 BİN 600 YILLIK ZAR

 

 

Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesi'ndeki Gölyüzü Köyü'nde bulunan Urartu Krallığı’ndan kalma kalede yapılan yüzey araştırmasında, 2 bin 600 yıllık zar bulundu.

Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Aynur Özfırat başkanlığında, Prof.Dr. Veli Sevin ile Prof.Dr. Necla Aslan Sevin’in de aralarında bulunduğu bilim kurulunca, ilçeye 8 kilometre uzaklıktaki Gölyüzü Köyü'nde, gün yüzüne çıkarılan kalede yüzey araştırması yapıldı.

Yüzey araştırması ile ilgili bilgi veren Prof.Dr. Veli Sevin, Gölyüzü Kalesi’nde iki hafta önce yapılan araştırmada kalenin Urartu Krallığına ait olduğunu belirlediklerini ifade ederek, araştırma sırasında, kalenin doğu terası üzerinde, pişmiş toprak malzeme kullanılarak elde edilen "zar" bulduklarını söyledi.

Kale ile üzerindeki eser ve seramiklerin tarihinden hareketle zarın günümüzden, 2 bin 600 yıl öncesine ait olduğunu tespit ettiklerini belirten Prof.Dr. Sevin, eserin, Doğu Anadolu Bölgesinde ortaya çıkan ilk zar örneği olduğunu vurguladı.

Prof.Dr. Sevin, Urartu Krallığı'nın asırlarca hüküm sürdüğü Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Urartuların oyunlarıyla ilgili şimdiye kadar herhangi bir bilginin bulunmadığını anımsatarak, zarın gün yüzüne çıkarılmasının, Urartuların zar ve tablalı oyunlar oynadığının göstergesi olduğunu bildirdi.

Zarla ilgili araştırmaların devam edeceğini anlatan Sevin, şunları kaydetti: "Büyüklüğü itibarıyla günümüzde rulet masalarında kullanılan zarlara benziyor. Ayrıca rakamların dizilişi de günümüzdeki ile aynı. Zar, Doğu Anadolu Bölgesindeki ilk örnek olması bakımından bizim için oldukça önemli ve tablalı oyunların da bu bölgedeki köklü geçmişinin canlı göstergesidir."
Prof.Dr. Sevin, Heredot’a ait kitaplarda ve bir çok tarihi kaynakta, zar ve tablalı oyunları, İranlıların bulduğu yönünde bilgiler yer aldığına dikkati çekerek, "Urartu Krallığının İran’daki medeniyetlerden daha erken dönemde yaşadığını düşündüğümüzde, zarlı oyunları İranlılardan önce keşfettiği ihtimali üzerinde durabiliriz" dedi.

Sevin, yapılacak incelemelerin ardından zarın, Van Müze Müdürlüğü'ne teslim edilerek, burada sergileneceğini sözlerine ekledi.

Radikal, Haber: Metin Karip, 05.08.2010

BEYDAĞ KALESİ'NDE KAZILAR DEVAM

 

 

Trakya Üniversitesi'nden 25 kişilik öğrenci grubunun katıldığı kazılar bölgenin çeşitli yerlerinde sürerken, öğrencilere kucak açan Beydağ Belediye Başkanı Vasfi Şentürk, Kültür Müdürlüğü tarafından yürütülen çalışmalarda ödeneğin yetersiz kaldığını belirterek, ilgi gösterilmesini istedi.


Kazılarla ilgili konuşmanın erken olduğunu ifade eden Ödemiş Müze Müdürü ve Kazı Başkanı Sevda Çetin; "Kalede Bizans dönemine ve daha önceki dönemlere ait olduğunu düşündüğümüz eserlere henüz ulaşamadık. Ancak önümüzdeki hafta yapılacak kazılar sonucunda net konuşmamız mümkün olacak. Kazı alanının aşağı tabakalarında daha eski dönemlere ait kalıntıların olduğuna dair elimizde bilgiler var. Buradaki temeller cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yapılan hükümet konağına ait, zaman ilerledikçe burada mevcut olduğunu düşündüğümüz kiliseye ulaşacağız. Kazılar Beydağ'ın tarihi hakkında önemli değişiklere neden olabilir" dedi.


Kazının devam edebilmesi için İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden daha fazla ödenek gerektiğini ifade eden Beydağ Belediye Başkanı Vasfi Şentürk, "Biz belediye olarak öğrencilerimizin yeme-içme ve barınma gibi temel tüm ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Ancak kazıların sürmesi için İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün burayı hatırlaması ve daha fazla ödenek sağlaması gerekiyor. Eğer ödenek gelmezse kazılar yarım kalacak. Beydağ'ın İzmir'in 30 ilçesinden biri olduğu hatırlanmalı. Müdürlüğümüzden yetkilileri Beydağ'a gelip incelemelerde bulunmaya bekliyoruz. Kazılar tamamlanmazsa bu alanlar talan olur" diye konuştu.


Yrd. Doç.Dr. Özkan Ertuğrul ve öğrencileri kalenin kurulu olduğu 1500 metrekarelik alanda araştırmalarını sürdürüyor. Kalenin güneybatısında bir evin bahçesinde ortaya çıkan kemerli kovukta kazı çalışmaları başlatılırken, burada da birkaç gün içinde sonuç alınması bekleniyor.

Haber Ekspres, 05.08.2010

TEMELDEN RESTORASYON

 

Büyükşehir Belediyesi, Ayasofya'dan sonra İstanbul'da ayakta kalan en eski yapılardan biri olarak kabul edilen Molla Zeyrek Camisi, diğer adıyla Pantokrator Manastır Kilisesi'nin restorasyonu için temel araştırmasını ihale etti. Hanart Mimarlık Restorasyon firmasının 160 bin TL'ye üstlendiği ihale kapsamında, tarihi yapının temel araştırması, statik durumu, arazinin jeolojik araştırması gibi mühendislik çalışmalarının yanı sıra, restorasyon öncesi fizibilite çalışmaları gerçekleştirilecek. 2011sonuna kadar tamamlanması hedeflenen çalışma sonrasında ortaya çıkarılacak tabloya göre, restorasyon için proje ve inşa çalışmaları başlatılacak.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 05.08.2010

TİKA'NIN KUDÜS'TE İNŞA ETTİĞİ DUVAR TARTIŞMA YARATTI

 

 

Türk İşbirliği ve Kalkındırma Dairesi Başkanlığı’nın (TİKA) Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin etrafına 3 metre yüksekliğinde bir duvar örmeye başladı. İnşaatın Kudüs belediyesinden izinli olduğu açıklandı ancak kimi gruplar projeye sert muhalefet gösteriyor.

 

Müslüman Mahallesi’nin Aslanlar Kapısı girişinin hemen dışında bulunan Yusufiye Mezarlığı’nın çevresinde hızla yükselmeye başlayan duvarın amacının mezarlığı korumak olduğu belirtildi.

 

Yusufiye Mezarlığı Haremüşşerif’in doğu duvarı boyunca uzanıyor ve 1,400 yıllık mezarlara ev sahipliği yaptığı söyleniyor.

 

Projenin bir parçası olarak duvarın Eriha Yolu’ndan Aslanlar Kapısı’na geliş yönünde tamamlanan kısmına bir Türk bayrağı asıldı. Mezarlığın eski duvarları hala sağlam olduğu için projeye gereksiz gözüyle bakılıyor.

 

İnşaat sahasının önünde projenin TİKA tarafından hayata geçirildiğini gösteren İngilizce-Türkçe tabela dikkat çekiyor. Kudüs’te benzer projelerin yabancı yatırımcılar tarafından hayata geçirilmesi sıra dışı bir durum değil. Ancak Türkiye-İsrail ilişkilerinin dibe vurduğu bir dönemde Türkiye’den bir devlet kurumunun şehirde inşaat yapması hassas bir mesele.

 

Jerusalem Post’un Çarşamba günü görüştüğü TİKA Ankara bürosundan bir sözcü, inşaatla ilgili açıklama yapmayı reddederek, “TİKA’nın Filistin’deki ofisi”ne yönlendirdi. Gazete söz konusu ofisin Kudüs’ün doğusunda Şeyh Cerrah mahallesinde bulunan Türk Konsolosluğu olduğunun ve yapılan aramaların cevapsız kaldığının altını çizdi.

Ancak Kudüs belediyesi projenin kendi bilgisi dahilinde ve “yasalar kapsamında gelen talepler üzerine verilen izinler doğrultusunda” yapıldığını belirtti. Dahası belediye yetkilileri “yukarıdan düşen taşların yayalara zarar vermesini önlemek için duvarın yükseltilmesinin gerekli olduğunu” belirtti

Ancak projeyle ilgili şüpheleri olanlar da var. İsrail Toprak Fonu’nun kurucusu ve Kudüslü aktivist Aryeh King, Jerusalem Post’a projenin yasadışı olduğuna ve “siyasi kaygılar dolayısıyla” kabul edildiğini inandığını söyledi.

 

King, “İsrail Eski Eserler Dairesi dahil birçok kurumun bu projeye en başından beri karşı olduğunu biliyorum. Ama yine de yeşil ışık yakıldı” dedi. Bunun bir tesadüf olmadığında ısrar eden King, “Türk hükümeti tek taraflı adımlar atarak Kudüs’te her istediğini yapabileceğini göstermek istiyor. Eski Şehir’in girişine yapılan duvar da bunun bir örneği” dedi.

 

İsrailli aktivist, “Projeye bir hafta daha zaman veriyorum. Eğer o tarihten sonra da çalışmalar sürerse meseleyi mahkemeye götürmeyi planlıyorum. Bu işin bitmesini istiyorum, o kadar” dedi.

 

Balkanlardan, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya kadar dünyanın Türklerin ve Müslümanların yaşadığı birçok yerinde TİKA restorasyon projeleri yapıyor. Özal döneminde kurulan TİKA, faaliyetlerini Başbakanlık çatısı altında yürütüyor.

Hürriyet, 05.08.2010

SULUSARAY UYANIYOR

 

Tokat'ın 69 km güneybatısında yer alan Sulusaray İlçesi’ndeki, MÖ 1. yüzyıla tarihlendirilen Antik Sebastopolis Kenti’nde, 19 yıl sonra kazılara tekrar başlanıyor.

 

İngiltere Veliaht Prensi Charles’ın 90’lı yılların başında gayrıresmi olarak ziyaret ettiği Sebastopolis’te ilk kazılar, 1987-1991 yılları arasında yapılmıştı. Yeni kazı çalışmaları, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA), İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin işbirliği, Dr. Markus Kohl’un başkanlığında yürütülecek. Tokat Valisi Şerif Yılmaz, “İlçenin altı olduğu gibi kazı alanı. Antik kentin çok küçük bir bölümü görülüyor. Her evin inşaatında, antik kente ait bir parça görmek mümkün. Kazıyla beraber o değeri sahiplenmek istiyoruz. Turizm açısından önemli merkezlerden biri olacak” dedi.

Hürriyet, 05.08.2010

BAHÇESİNDEN ROMA'YA ÇIKTI

 

 

Zonguldak'ın Çaycuma İlçesi'nde oturan Nizamettin Oral iki yıl önce bahçesinde sera kurmak için kazı yaparken tarihi kalıntılara rast geldi. Olayın ortaya çıkması üzerine Kültür Bakanlığı Kdz. Ereğli Müzesi tarafından başlatılan kazı çalışmalarında iki yılın sonunda MS 3. yüzyıldan kalan Roma Dönemi'ne ait kalıntılara ulaşıldı. Bulunan iki mozaik ve ardından ortaya çıkan odaların ardından üçüncü mozaik bulundu. Üçüncü oda için ümitlendiren çalışmalarda, odaların güzel ve dekorlu olması villa ihtimalini artırıyor. Kazı çalışmalarının yapıldığı bahçenin sahibi Nizamettin Oral, bahçesindeki tarihi eserin yedi emin olarak kendisine teslim edildiğini belirtti.

 

Aylardır evinin balkonunda gece gündüz nöbet tuttuğunu belirten Oral, devletin hiçbir maddi destek vermemesinden yakınıyor. Bahçesini ekemediği için önemli derecede maddi kaybı olduğunu belirten Nizamettin Oral, çalışmalar bitirildikten sonra alanın etrafına en azından tel çekilmesini istedi.

Yeni Şafak, 05.08.2010

İLK DÜNYA MİRASLARI

 

 

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) 1972 yılındaki genel konferansında 175'ten fazla ülke bir antlaşma imzaladı. Bu anlaşma ile UNESCO tarafından belirlenen kültürel ve doğal varlıklar Dünya Mirasları listesine alınarak gelecek nesillere aktarılması planlandı. Böylelikle 1978'den itibaren 21 ülke temsilcisinin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi (ICOMOS), aday gösterilen değerler arasından seçim yaparak listeyi oluşturmaya başladı. Peki günümüzde 911 değerin yer aldığı listenin ilk halini biliyor musunuz?

 

İşte 1978 yılında ilan edilen ilk Dünya Mirasları:

 


L'Anse aux Meadows Milli Tarih Siti, Kanada

 

 
L'Anse aux Meadows, (Denizanası Koyu) Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletinde bulunan Newfoundland Adasının kuzeyindeki arkeolojik kazı yeridir. 1960 yılında bulunan yer, vikinglerin Grönland dışında Kuzey Amerika’da bulunan tek yerleşim yeridir. Burası, Kolomb Öncesi Okyanus Ötesi Temas teorisinin bilimsel kamuoyunda kabul edilen tek örneğidir.
 



Nahanni Milli Parkı, Kanada

 

 
Nahanni Milli Parkı, Kanada'nın Kuzeybatı Toprakları'nda bulunan bir milli parktır. Park 30,000 km2 alan kaplar ve Mackenzie Dağları üzerinde yer alır. Parktan geçen Nahanni Nehri, parkta bulunan kanyonların içinden geçerek oradaki şelaleden aşağı akar. 90 metre yüksekliğindeki bu şelale, çevresindeki yüksek dağlar ve balta girmemiş ladin ormanları ile çok güzel bir manzaraya sahiptir.

 


Tarihi Quito Şehri, Ekvador

 

 
Quito, Güney Amerika'nın kuzeydoğusundaki Ekvador'un başkentidir. Şehrin yüksekliği 2,500 metredir ve bu onu dünyadaki ikinci en yüksekte yer alan başkent yapar. 1534 yılında yerli halkın İspanya'ya karşı direnişi devam ederken, 15 Ağustos günü Francisco Pizarro San Francisco de Quito'yu kurdu. 6 Aralık 1534'te şehir, Rumiñahui'yı yakalayan ve organize bütün direnişleri sona erdiren Sebastián de Benalcázar önderliğindeki 204 yerleşimci tarafından resmen kurulmuştur.

 


Galapagos Adaları, Ekvador

 

 
Büyük Okyanusun doğusunda Ekvador'a bağlı olan takımadalar Colon Takımadaları olarak da bilinir. Uzak ve izole bir konumda olan adalar, Güney Amerika kıtasının yaklaşık 1000 km batısında yer alır. Galapagos takımadaları toplam 50,000 km² yüzölçüme sahiptir. Charles Darwin, evrim kuramı çalışmasına esin kaynağı olan gözlemlerini bu adalardan bazılarında yapmıştır. Volkanik bir yapıya sahip olan ada, içerisinde kendine özgü birçok biyolojik tür barındırmaktadır.

 


Simen Dağları Milli Parkı, Etiyopya

 

 
Simen Dağları, Etiyopya'nın kuzeyinde bulunan dağlardır. Bu bölgedeki milli park, UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde yer alır. Simen Dağları, Afrika'da kar yağışının gözlemlenebildiği nadir yerlerden biridir. Dağların arasında vadiler ve dik uçurumlar çok bulunur. Simen, Amharca kuzey anlamına gelir.
 



Lalibela'daki Dağa Oyulmuş Kiliseler, Etiyopya

 

 
Bir efsaneye göre 12.yy, Zagne Hanedanlığı zamanında bir prens doğar. Annesi bir gün prensin beşiğinin arılar ile kaplanmış olduğunu görür. Bunu prensin gelecekteki başarısına dair iyi bir işaret olduğunu düşünür ve arılar hükümdarlığını tanıyor anlamına gelen "Lalibela" diye bağırır. O tarihten itibaren prensin doğduğu şehir Lalibela olarak anılır. Başka bir efsane ise Kral Lalibela'nın krallığının mirası olarak Lalibela'da yer altındaki volkanik taşları oydurtarak kiliseler yaptırdığı yönündedir.




Aachen Katedrali, Almanya

 

 
Aachen Katedrali, veya İmpreyal Katedral Almanya'nın batısındaki Aachen bölgesinde yer alan Katolik katedraldir. Kuzey Avrupa'nın bilinen en eski katedralidir. Orta çağlarda Azize Meryen Kilsesi olarak anılırdı.

 


Tarihi Krakow Şehri, Polonya

 

 
Polonya'nın en eski ve en büyük üç şehrinden biridir. 2004 nüfusuna göre 780.000 (yakın topluluklarla birlikte 1,4 milyon) kişi yaşamaktadır. Tarihi şehir, Vistül Irmağı'nın Wawel Tepesi'nin ayağında Küçük Polonya'nın (Malopolska) güneyinde kalıyor. Küçük Polonya Voyvodası'nın da 1999'dan beri başkentidir.

 


Wieliczka Tuz Madeni, Polonya

 

 
Polonya'nın Krakow kenti yakınlarında bulunan bir tuz madenidir. Wieliczka Tuz Madeni'nin en önemli özelliği dünyanın en eski tuz madenlerinden biri olmasıdır. O kadar ki maden tarih öncesi çağlardan beri kullanılmıştır. Maden 1996 yılında düşük tuz fiyatları ve madendeki bir çökme nedeni ile kapatılmıştır.

 


Gorée Adası, Senegal

 

 
Gorée Adası, Senegal'in Dakar şehrinin 19 idari bölgesinden birisidir. Gorée Adası köle ticaretinde çok önemli bir yere sahipti çünkü Afrika'nın içlerine kadar uzanan yolların ve nehirlerin kesişim noktasında yer alıyordu. Köleler adadaki mahzenlerde tutulur ve gelen gemilerle gönderilirlerdi. Ada günümüzde köle ticaretinin dehşetinin gözler önüne serilmesi için, turizme açılmış ve kölelerin saklandığı mahzenler, yemek yedikleri kaplar, bileklerine takılan prangalar gibi şeyler sergilenmektedir.

 


Mesa Verde Milli Parkı, ABD

 

 
ABD'nin Colorado eyaletinde bulunan bir milli parktır. Mesa Verde Milli Parkı'nda Pueblo halkı tarafından yüksek bir vadiye inşa edilen bir köyün kalıntıları yer alır. Mesa Verde adı İspanyolca Yeşil Masa anlamına gelir. Bu adı o bölgede yetişen çam ve ardıç ağaçlarından kaynaklanır. Parkta bir müzenin, bir sarayın ve vadi duvarı üzerinde yer alan evlerin kalıntıları yer alır.

 


Yellowstone Milli Parkı, ABD

 

 
Yellowstone Milli Parkı ABD'nin Idaho, Montana ve Wyoming eyaletlerinde yer alır. 1 Mart 1872'de Devlet Başkanı Ulysses S. Grant'ın imzasıyla ABD'nin ve dünyanın ilk ulusal parkı olmuştur.

Tarihte ilan edilen ilk milli park olma özelliğini taşımaktadır. Milli parkın büyüklüğü yaklaşık olarak 8987 km²'dir. Amerika'nın Idaho, Wyoming ve Montana eyaletlerinin kesiştiği yerde bulunur. Özellikle içinde bulunan çok büyük gayzerleri ile tanınır. Dünyadaki sıcak su kaynaklarının yarısı burada bulunur ve sayıları 10000'i aşar.

Sabah, Haber: Lale Gençalp, 05.08.2010

HEDEF, DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ

 

Amasya, UNESCO dünya kültür mirası listesine girmeyi hedefliyor.

 

Amasya Belediyesi tarafından hazırlanan koruma amaçlı imar planının koruma kurulunun onayından geçtiğini ve askı süresinin beklendiğini belirten Amasya Kültür ve Turizm İl Müdürü Ahmat Kaya, "Tahminen ağustos ayının sonundan itibaren kentimizin koruma amaçlı imar planı var diyebileceğiz. Sonrasında ise dünya kültür mirası listesine girmek için gerekli şartları yerine getirecek ve aday il olarak başvuruda bulunacağız" dedi.

 

Amasya Kültür ve Turizm İl Müdürü Ahmet Kaya, Müze Müdürü Celal Özdemir ve basın mensuplarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi (İÜ) tarafından Amasya Kalesi'nde gerçekleşen arkeolojik kazı çalışmalarını yerinde inceleyen Amasya Valisi Halil İbrahim Daşöz, Yrd. Doç.Dr. Emine Dönmez'den kazı çalışmaları hakkında bilgiler aldı.

Amasya Kent haber, 05.08.2010

BAKANLIK, DEPO MÜZE VE KÜLTÜR PORTALI KURACAK

2010 Beklenti Raporu’nu hazırlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı, süreli yayın ve kağıt koleksiyonlarının muhafazası için kapsamlı bir proje başlatırken, yeni müzelerin ve depo müzelerin yapılmasını hedefliyor. Bakanlık ayrıca, kamu kurumlarının internet sitelerinde kültür, tarih, sanat gibi konularda bilgi sağlayan bir portal oluşturulmasını da planlıyor.

 

Süreli yayın ve kağıt koleksiyonlarının muhafazası çalışmasını Süleymaniye Kütüphanesi’nde başlatacak.

 

Bakanlığın raporunda konuyla ilgili yapılan açıklama şöyle: “Kamu kurumlarının internet sitelerinde bulunan Türkçe içeriğin derlenmesi ve görsel materyallerle desteklenmesi ile kültür, tarih, sanat gibi konularda bilgi sağlayan bir portal oluşturulması hedeflenmiştir. Portalın hizmete sunulmasıyla birlikte; ülkemizin kültürel birikimi, tarihi zenginlikleri yurtiçinde ve yurt dışında daha güzel bir şekilde anlatılmış olacaktır. Portal, www.turkiyekulturportali.gov.tr internet adresinden test yayınına alınmıştır.”

Hürriyet, 05.08.2010

LİKYA YOLU GÜN IŞIĞINA ÇIKACAK

 

Muğla'daki Kaunos antik kentinden Antalya'ya kadar uzanan 3 bin kilometre uzunluğundaki antik Likya Yolu'nun ‘tamamının' ortaya çıkarılması için çalışma başlatıldı. 2 bin yıl önce yapılan yolun tamamının ortaya çıkarılmasının 12 yılı alması bekleniyor.

Çalışma Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu ile Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Fen ve Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü'nce yürütülecek. Prof.Dr. Sencer Şahin, "Bu yollar biraz düzeltilirse, Antalya'dan başlayıp Fethiye'ye kadar rahat bir şekilde hem karadan hem sahilden gidilebilecek" dedi.

Antik yol, MS 43 yılında Roma İmparatoru Cladius'un Likya'yı (Teke Yarımadası) işgal düşü nedeniyle gündeme geldi. İşgali hızlandırmak için Antalya'dan Kaunos'a yol yapıldı. Ulaşılmayan kent kalmadı. Likya yolu, daha sonra kalkınma projesi oldu. Biri dağ yolunda 2-6 metre arasında genişliğinde, diğeri sahil şeridinde 6 metre genişliğinde iki yol ağı oluşturuldu.

Radikal, 04.08.2010

POMPEIOPOLIS KAZILARI START ALIYOR

 

 

Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi'nde 4 yıldır devam eden Pompeiopolis antik kenti kazıları bu hafta sonu start alıyor.

 

Yaklaşık 1,5 ay sürecek olan kazı çalışmaları ile ilgili konuşan Kazı Başkanı Almanya Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, bu yıl 5. yılını gerçekleştirecekleri Pompeiopolis kazılarına Almanya, İtalya ve Fransa başta olmak üzere bir çok ülkeden uzman ve arkeologların katılacağını söyledi.

 

4 yıl gibi kısa bir süre zarfında Pompeiopolis antik kentinde beklediklerinden çok daha fazla buluntuya ulaştıklarını belirten Summerer, bu yılki kazı çalışmaları kapsamında önceki yıllarda yaptıkları jeofizik çalışmalarından yola çıkarak hareket edeceklerini ve antik kentin tarihine ışık tutacak buluntulara ulaşmayı hedeflediklerini vurgulayarak yüzey araştırmalarına da bu yıl ağırlık vereceklerini kaydetti.

 

Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan da, 5. kazı sezonunun en verimli şekilde geçmesi için her yıl olduğu gibi bu yılda ellerinden gelen desteği vereceklerini ve en kısa sürede Pompeiopolis antik kentini Karadeniz turizmine kazandırmayı amaçladıklarını ifade etti.

Internet Haber, 04.08.2010

2 BİN YIL SONRA GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Tekirdağ’da devam eden arkeolojik kazılarda, Trak Tapınağı’na ait çok sayıda 2 bin yıllık tarihi eser bulundu.

 

Tekirdağ’da merkeze bağlı Karaevlialtı bölgesinde bulunan ve MÖ 2. yüzyılda çıkan yangın sonucunda kullanılamaz hale geldiği sanılan Heraion- Teikhos Antik Kentin’deki Pantheon’da (şehrin saygı duyduğu tüm tanrıların kutsandığı yer) kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Kazı başkanı Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neşe Atik, bu kazının Traklar’a ait ilk şehir kazısı olduğunu söyledi. Atik, 2. yüzyılda çıkan yangından dolayı kullanılamaz halde olduğu sanılan tapınaktan şu ana kadar önemli eserler çıkarıldığını söyledi ve “Tapınak içinde şimdiye kadar çok sayıda Hera, Kybele, Eros, Afrodit gibi tanrılara ait heykelcikler ile tunçtan yapılmış paralar, pişmiş topraktan damgalı Amphora kulpları ve küpler, kurşundan yapılmış sapan taşı ve benzeri eserler çıkardık.” dedi.

 

Atik, 2000 yılından bu yana çalışmaların devam ettiği Karaevlialtı bölgesinde; ilginç buluntular elde ettiklerini söyledi ve “Bu yılki çalışmalarda kentin en yüksek tepesindeki tapınağı ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Elde ettiğimiz bulgulara bakarak ilk başta tapınağın bir yangında yok olduğunu sandık” dedi.

 

Kazılar şehrin kuzey doğusunda yapılmaya devam ederken, şehrin kuzey batısında 2,5 metre kalınlığında duvarları olan kare şeklinde bir kule bulundu. Tapınağın kuzey doğusunda yüzeye yakın olan bu heybetli kuleyi kazmaya başladıklarını açıklayan Prof.Dr. Atik, ”Bu kule kuzey doğuda bir kapının parçası olmalı; ancak henüz ona bağlanan sur duvarları ortaya çıkmadı. Duvar örgü sistemi ve kalınlığından savunma için yapıldığını anlıyoruz; çünkü 2,5 metre kalınlığında duvarları olan bu kule 11 metreye 11 metrelik devasa büyüklükte.” diye bilgi verdi. Atik, kulenin çevresinin surlarla çevrili olduğunu da bildirdi.

 

Kazıya başlayalı 1 hafta olmasına rağmen tapınağın içinde ilginç buluntular ortaya çıkardıkları ifade eden Atik, “Türklerde koçun kutsal olması gibi Traklar’da da köpek kutsal hayvan olarak kabul ediliyor. O dönemde iyi şans getirmesi için köpekler kurban ediliyordu” dedi ve ekledi, “Bu tapınağın 3 ayrı evresi var: Döşemelerin üzerindeki kap parçalarından yaptığımız incelemeye göre milattan önce 6. yüzyıldan itibaren burada kutsal alan var. 4. yüzyılda bir yapılaşma daha oluşmuş. Milattan önce 2.yüzyılda da, bu görkemli tapınak inşa edilmiş. Bu tapınak birçok kültürün hepsini birden içinde barındırıyor.”

 

Daha önceki kazı çalışmalarında en yüksek tepenin kuzey batısında Traklar’a özgü değişik tümülüs mezarlığı bulduklarını söyleyen Atik, bunları açığa çıkarmak istediklerini, bu mezarların sıra dışı olduklarını ve bu nedenle bu yılki projelerinde bozulmamış haldeki bir iki örneği açmak istediklerini söyleyerek, bu sayede Trak erkeklerinin eşlerinden biriyle gömülmüş olabileceğini saptamak istediklerini belirtti.

 

“Çünkü tarihçi Heredot’a göre, Trak erkeklerinin çok eşleri olurdu. Trak erkekleri öldüğü zaman kadınları da mezara girmek istermiş. İhtiyar heyeti de hangi kadının bu şerefe nail olacağına karar verir, ölen Trak erkeği bir eşiyle birlikte gömülürmüş; fakat bunu hiçbir yerde tespit edemediler.” diyen Atik, daha önce bulunan mezar yan yana iki gömünün yapılmasını gerektirecek şekilde olduğunu; ancak mezardan ortaya çıkarılanların biraz karıştırıldığını, kesin bilgiler için bozulmamış bir mezar gerektiğini ifade etti ve kazı çalışmalarının 1 ay süreceğini, sağlıklı bir şekilde devam etmesi için de bu alanda çalışmaların kamulaştırılması gerektiğinden söz etti.

 

Atik, sözlerine arkeolojik çalışmaların çok masraflı ve sabır isteyen bir iş olduğunu belirterek devam ederken son olarak da, ”Kültür ve Turizm Bakanlığı bu kazı için bize 30 bin lira tahsis ediyor. Şu anda bu paranın yarısı bize verildi. Bu parayla bu kazıyı sürdürmemiz mümkün değil. Benim gibi diğer arkeolog arkadaşlar da aynı sıkıntıyı paylaşıyor. Yeme, içme ve temizlik ihtiyaçlarını resmi belge olarak gösterme şansımız olmadığından büyük sıkıntı yaşıyoruz. Tarihin ortaya çıkması için destek verilmesini istiyoruz.” dedi.

Ntvmsnbc, 04.08.2010

900 YILLIK TARİHİ ESER

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Akdeniz Üniversitesi adına Prof.Dr. Nevzat Çevik başkanlığında sürdürülen Myra-Andriake kazılarında 6 metre alüvyon altından çok iyi korunmuş halde bulunan kilisenin duvarında yer alan fresko büyük ilgi gördü.

 

Myra-Andriake kazıları Bizans dönemi sorumlusu Prof.Dr. Engin Akyürek, Dr. Özgü Çömezoğlu ve kazı ekibi tarafından üzerinde çalışılan 12. Yüzyıl freskosunda Hz. İsa, Hz. Meryem ve Hz. Yahya’nın Deesis-Yakarış sahnesinin betimlendiği bildirildi.

 

Kazı ekibi tarafından, renklerinin canlılığı dolayısıyla “adeta renkli bir fotoğraf gibi” diye nitelenen freskonun özgün yanının Hz. Meryem ve Hz. Yahya’nın ellerinde tuttukları yazı parşömenleri olduğu kaydedildi.

 

Kazı Ekibi Başkanı Çevik, “Anadolu’nun Pompeisi” olarak adlandırılan Myra antik kentinin içini göstermeye başladığını belirterek şöyle konuştu:

“Kazılarda elde edilen ilk bulgular, Demre’nin altında yatan büyük metropolden kalan bilgilere ilişkin önemli korunmuşluk haberleri vermektedir. 900 yaşındaki fresko, resimleme niteliği, korunmuşluk ve ikonografi açısından Demre tarih ve kültüründe bir basamağın daha aydınlatılmasında büyük katkısı olmuştur. Daha şimdiden turistlerin ilgisini çeken bu yeni kilise Demre turizmine de yeni bir katkılar verecektir.”

Haber Vakti, 04.08.2010

TEOS, 40 YIL SONRA GÜN YÜZÜNE ÇIKACAK

 

 

İzmir'in Seferihisar İlçesi'nde bulunan Teos antik kentindeki kazı çalışmaları, 40 yıl aradan sonra, sanatçıların da katıldığı törenle başladı. MÖ 3000'li yıllarda kurulan, dönemin en büyük liman kenti olma özelliğine sahip Teos'ta, kazı çalışmalarının başlaması nedeniyle düzenlenen törene Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, İzmir Müze Müdürü Mehmet Tuna, İzmir Kültür Müdürü Abdülaziz Ediz, Kültür Bakanlığı temsilcisi Mahir Atacı, AKP İlçe Başkanı Ümit Cingöz ve 4. Türkiye Tiyatrolar Buluşması için Seferihisar'da bulunan tiyatro sanatçıları Erhan Gökgücü, Orhan Aydın, Turgay Tanülkü da katıldı. Teos'un sanatçılar kenti olduğunu hatırlatan Soyer, "Tarihte ilk kez oyuncular birliği burada kurulmuş. Umuyorum ki, bu mirasın ortaya çıkartılmasıyla beraber, sahip olduğumuz zenginliklerin gereğini de yapmaya başlarız" dedi. 8 Eylül'e kadar devam edecek kazılar Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Musa Kadıoğlu başkanlığında yürütülecek. İlk olarak Dionysos Tapınağı, antik tiyatro, Odeon ile Demeter ve Kore Tapınağı'nın bulunduğu alanlardaki yapılaşma ile antik kentteki cadde-sokak sisteminin araştırılmasına yönelik jeofizik çalışmaları yapılacak.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Karabulut, 04.08.2010

EN GÜZEL CAMİNİN İZNİK ÇİNİLERİ

 

 

2007 senesinde Newsweek Dergisi tarafından ‘’Avrupa’nın en güzel camisi’’ seçilen, Eminönü Hasırcılar Çarşısı'nda ki Rüstempaşa Camisi ziyaretçilerini ağırlıyor. Günde 200 turist ağırlayan caminin içindeki çiniler bir takım nedenlerle kaybolmuş olsa da gelenleri büyülüyor. Çiniciliğin dününü ve bugününü konuştuğumuz İznik Çini Vakfı Kurucusu ve Başkanı Prof.Dr. Işıl Akbaygil ‘’Rüstempaşa, en güzel seçilmeyi hak eden bir cami’’diyor.

 

İslam mimarisine MS 9.yüzyılda giren çini nedir ve ne gibi değişikliklere uğramıştır?
Çini yarı değerli bir taştır ve dünyanın her yerinde kullanılmıştır. Avrupa’dan bize geçen bu kültür bir bakıma ustaların gerçektende kendilerini ifade ediş tarzları olmuştur diyebilirim. Çünkü Osmanlı Devleti’nde resim yapmak bir dönem yasaktı. Çini ve çinicilik değerini kaybetmemiş ama dönem dönem arka plana atılmıştır. Yine de günden güne modernleşen bir yapıya sahiptir. Örneğin, 16.yy.da daha çiçekli böcekli motifler uygulanmıştır. Desenler çok çeşitli yapılmış mesela 740 çeşit lale deseni var.

İznik Çinisi’nin özelliği nedir?
İznik Çinisi’nin yaklaşık yüzde 85’ini kuarz dediğimiz bir taş oluşturmaktadır. Bu taş kaç yıl geçerse geçsin hep aynı frekansı yayıyor ve çoğu sağlık aletinde de kullanılmakta. Çini de bu taş sayesinde uzun ömürlü. Günümüzde de taşa verilen değer arttıkça çininin değeri de artıyor.

İznik Çiniciliği bir dönem durmuş, bu duruşun sebebi nedir ve ne zaman canlandı?
İznik Çinisi 16.yy.da yapılmış ve bu dönem en güzel dönem.17.yy başında da örnekler var sonra yapılmamış bir daha örnek yok. O zamana kadar çini özellikle saray ve cami kaplamasında kullanıldığı için gerileyen ekonomi içerisinde çinide geride kalmış. Çünkü bu yarı değerli taş, maliyeti fazla, yapımı zor, büyük bir emek. Sadece taşın maliyeti değil yapılma aşamasında çalışanlarında maliyeti fazla geliyor saraya.40 kişilik bir ekip çalışıyor başlarında çerçici başı bulunuyor. O yüzden de o dönemde ilk bundan vazgeçiliyor. Daha sonra 1989 yılında biz İstanbul Üniversitesi olarak yaptığımız kazılardan çıkan küçük çini parçalarıyla bir sergi açtık fakat sergi beklediğimizden daha büyük bir coşkuyla karşılandı ve dünyanın dört bir tarafından çiniler geldi. Küçük sergimiz büyük bir ses getirdi ve yüzlerce çiniyi 400 yıl sonra bir araya getirdik. O sene İznik Yılı ilan edildi ve çini canlandı.

İznik Çini Vakfı’nın kuruluşu da bu vesileyle mi oldu? Çalışmalarınız nasıl gidiyor?
Sergi büyük ses getirince ve gerçekten istediğimizden çok daha büyük işler başarınca ‘’Acaba çiniciliği eski ihtişamına kavuşturabilir miyiz?’’düşüncesiyle vakfı kurdum. Bu işi bilen kişiler ve kuruluşlarla çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz. Çiniye ilgi gerçekten büyük pek çok firmayla çalışıyoruz. Yapı Kredi Bankası Genel Müdürlük binası, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası binası, İGDAŞ merkez ofisi, Halk Bank Genel Müdürlük binası, dekorasyonunda çini kullanılan yerler. Dekorasyon dışında süs eşyaları, evani dediğimiz ürünler ve yemek takımları da yapılıyor. Ümidimiz yüzde 70’lik gelişimin daha da üste çekilmesi.

Çini sanatının mimariye nasıl bir etkisi var?
Dedik ya dönemin en başından beri saraylarda camilerde kullanılıyor bu sanat, bir estetiklik katıyor yapılan inşaya. Hele ki günümüzde ucuz, tehlikeli ve sağlıksız malzemelerden yapılan binaların sayısı çok fazla. Bu açıdan baktığınızda çini sağlıklıdır, huzur verir insana. Renkli, çeşit çeşit desenli, insanın içini açan bir sanat. Mimariye hem göz zevki hem sağlamlık katıyor.


Yemek takımı yapılan çinilerle süs eşyası yapılan çiniler arasındaki fark nedir? Bu farkı ürünü alırken fark edebilir miyiz?

Yemek takımı yapılan çinilerde kurşun yerine kalay kullanılıyor. Olabildiğince azaltılıyor kurşun miktarı. Diğer türlü kullanılmaz su alır içine ve bir süre sonra bozulur. Bu farklılığı nasıl bir kıyafetin orijinal olup olmadığını anlayabiliyorsanız, çinide de anlayabilirsiniz. Gözle görülür farklılık olacaktır. Ancak bunu yapmanın kolay olmadığını o yüzden her yerden alınmaması gerektiğini söylemek isterim. Biz TÜBİTAK ile 2 yıl üzerinde çalıştıktan sonra kurşun kalay dengesini ayarlayabildik. O yüzden her ‘’Bunda yemek yenilir’’denilen yerden çini almamak lazım.

Bakıldığında aynı gözüken İznik çinisi ile Kütahya çinisi arasında nasıl bir fark var?
Kütahya çinisi olsun diğer çiniler olsun hepsi ayrı bir dal. Kütahya çinisi gerçekten çok güzel ve hiç durmadan devam etmiş, çizimleri renkleri çok güzel. Seramik kültürü olduğu için daha ucuza mal edebiliyorlar. Yapılan en büyük hata satış amacıyla kendilerine özgü çizimlerin üzerine İznik çini çizimlerinden eklemeleri. Kendi özlerini öldürüyorlar, bu çok üzücü. Örneğin Nevşehir’e gittiğimde o kadar güzel çiniler gördüm, o kadar güzel bir konsept vardı ki bunu dile getirdiğimde satıcı şöyle cevap verdi’’Ama Işıl Hanım müşteri bunları beğenmiyor, İznik çinisi istiyor.’’ Kendi çizimlerini geliştirip, üstüne düşmeleri lazım.

Çininin yapım aşamalarını anlatır mısınız?
En önemli maddesi dediğim gibi kuarz. Kuarz un haline getiriliyor kalıplara basılıyor. Günlerce kurutuluyor daha sonra bisküviler çıkıyor, çok yavaş bir şekilde çıkartılıyor tabi. Önce astar koyuyorsunuz daha sonra sır atılıyor ve çok ama çok yavaş bir şekilde pişiriliyor. 940 dereceye kadar çıkılıyor ve 1 haftaya kadar sürüyor. Bir çininin yapılması toplam 60 günü buluyor. Çizimlerde de ustalar kafasına göre çizim yapmıyor bir plan var, geometri var. Desenleri ona göre yerleştiriyorlar. Öyle olmasa normal bir resimden ne farkı kalır. Renkler çok önemli metal oksitten yapılan boyalar kullanılıyor, demir oksit belli oranlarda katılıyor. Her şey bittikten sonra da özel yapıştırıcılarıyla yapıştırılıyor.

Kataloglarda da gördüğüm çinilerde de çoğunlukla mavi ve tonları var bunun sebebi nedir sizce?
Mavi sudan geliyor ve rahatlatıcı bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Feng shui gibi birçok akımda mavi önemli bir renktir. Kaldı ki başka ülkede yok adı ‘’Turkuaz’’ olan.

Bir çini ustasında olması gereken özellikler nelerdir?
Çini tam bir sabır işi ve gönülden yapılması gerekiyor yoksa günlerce haftalarca uğraşmak çok zor gelebilir o kişiye. Düşünebiliyor musunuz kocaman bir caminin ya da sarayın içi tamamen çini ne büyük bir sanat. Ruhlarını vererek yapıyor ustalar çinileri.

Rüstempaşa camisi İznik çinileriyle ünlü bir cami, içerisindeki çinileri biraz anlatır mısınız?
Rüstempaşa camisi bir zenginlik göstergesi çünkü içerisinde çok değerli çiniler bulunuyor. En önemlilerinden bir tanesi kırmızı mercan çinisi. Yapılması çok zor çünkü kırmızı demir oksitten yapılıyor. Demir oksitin de genleşme oranı çok yüksek olduğu için diğer boyalarla karıştığı zaman çatlama, patlama yapıyor. Ama işin sırrı şu Rüstempaşa camisinde de bakarsanız iki rengin arasında ince beyaz bir boşluk var, işte o boşluk çatlamayı engelliyor. Rüstempaşa camisi dışarıdan özel gözükmese de Avrupa’nın en güzel camisi olarak seçilmeyi hak ediyor.

Cnn Türk, Haber: Işıl Kırbay, 04.08.2010

GÜNAY, KAÇIRILAN TARİHİ ESERLERİN PEŞİNE DÜŞTÜ

 
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü, Türkiye'den yurt dışına kaçırılan arkeolojik eserlerin ülkeye tekrar kazandırılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı düzeyinde çalışmaların devam ettiğini açıkladı. Süslü, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın, Sırbistan'dan bin 845 sikke ve 379 arkeolojik eseri geri istediğini bildirdi.

Süslü, Muğla Bölgesi'nde devam eden arkeolojik kazı ve yüzey araştırması yapan ören yerlerinin kazı heyeti başkan ve öğrencileriyle, Muğla İl Özel İdare Salonu'nda bir araya geldi. 2009 çalışmalarının değerlendirildiği Muğla Kazıları ve Yüzey Araştırmaları Toplantısı'na, Muğla Valisi Fatih Şahin de katıldı. Süslü, İstanbul'da geçen mayıs ayında yapılan sempozyumda, belli kararlar alındığını belirterek, "Arkeolojik kazı sürelerini uzun tutmaya çalışacağız. Restorasyona da ağırlık vermeliyiz. Yabancılardan kazı ve yüzey araştırması sonucu yaptıkları yayınları Türkçe olarak da sunmalarını isteyeceğiz. Arkeolojik çalışmalarla ilgili kamuoyunu bilgilendireceğiz. Kamuoyu ne yaptığımızı bilirse, 'mezar kazıcıları' yakıştırması yapılmaz. İşimize ve tarihe sahip çıkılır" dedi.


Süslü, 2007-2010 arasında Almanya, İsviçre, İngiltere, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerden bin 727 tarihi eserin geri geldiğini de belirterek, "Önümüzdeki günlerde Bakan Günay'ın Sırbistan ziyareti sırasında bin 485 sikke ile 379 adet arkeolojik eser ülkemize iade edilecek. Türkiye'den kaçırılırken, Sırbistan-Bulgaristan sınırında ele geçirilen eserlerin Anadolu'ya ait olduğunu ispatladık. Bazı eserlerimiz özellikle Osmanlı döneminde izinle dışarı çıkarılmış. Bakım, onarım diye götürülenler de olmuş. Birçoğunun kopyası gelmiş. Özel izinle çıkarılanlar neyse, kalan tüm eserlerimizi getirmek için çaba içindeyiz" dedi.

Süslü, Bakan Günay'ın, Çorum Boğazköy'den Almanya'ya kaçırılan Boğazköy (Hattuşaş) Sfenksi'nin Türkiye'ye geri getirilmesi için girişimlerine devam ettiği de açıklarken
Muğla'ya da eser kazandırılacak. Muğla'ya da bölge müzesi kurulacak. Toplantının oturum başkanlığını yapan Kaunos Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık ise, "Bana ne yaptığımızı bilmiyoruz gibi geliyor. Kazı izinleri iptal edilmeli. Kurallar yeniden belirlenerek ruhsatlar yeniden verilmeli" diye konuştu.

Yeni Asır, Haber: Bekir Tosun, 04.08.2010

DİDİM'DE KÜLTÜR TURİZMİ BAŞLIYOR

 

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Didim Belediyesi MÖ 2. yüzyılda, Rumların yaşadığı ve mübadele yıllarında Kavala'dan gelen Türkler'in yerleştiği Apollon Tapınağı bölgesindeki Yoran Köyü'nü kültür turizmine kazandırmak için çalışma başlattı. Sanat tarihçisi ve proje yöneticisi Başak Kamacı, tarihi şapelin restore edileceğini belirterek, buranın Koruma Uygulama Denetleme Bürosu'nun (KUDEB) ofisi olarak kullanılacağını bildirdi.

Bahçede de düzenleme yapılarak, sergi alanı olarak kullanmayı planladıklarını ifade eden Kamacı, ''Öncelikle restorasyon sürecinin tamamlanması gerekiyor. Onaylı restorasyon projelerimiz hazır durumda. Kısa bir sürede binanın restorasyonuna başlayacağız, bir ay içinde çalışmalara başlayacağımızı tahmin ediyorum. 5 ay içinde de restorasyon tamamlanır ve hizmete girer'' dedi.

Kamacı, Didim'in sadece kumu ve deniziyle değil, tarihiyle de dünyaya tanıtılacağını söyledi. Yoran Köyünü kültür turizmine kazandırmak için Belediye Başkanı Mümin Kamacı'nın öncülüğünde Meandros Gönülleri tarafından bir girişim başlatıldığını ifade eden Kamacı, 100'den fazla tarihi evin bulunduğu Yoran'ın 1. derece arkeolojik sit alanı içinde kaldığından, şimdiye kadar hiçbir restorasyon çalışması yapılamadığını dile getirdi.

Yoran'da bulunan tescilli evleri tekrar hayata kazandırma adına başlattıkları girişimin olumlu sonuç verdiğini, belediye sınırlarına geçen bin 70 metrekarelik alan üzerinde iki tescilli yapı bulunduğunu bildiren Kamacı, ''Mal sahiplerinin isteğiyle istimlak edilen bu alanın alınması için İl Özel İdaresinin yüzde 90'lık katkısı oldu. Kültür turizmini ayağa kaldırmak için öncelikle önemli mekanları hayata kazandırmalı ve burada eskiden var olan tarihi yapıyı canlandırmalıyız'' diye konuştu.

İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılan eski Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı da bu projenin kendi başlattığı çalışma olduğunu, sonuna kadar bunun takipçisi olacağını bildirdi.

Kendisinin yerine seçilecek belediye başkanının da bu projeyi sahipleneceğine inandığını kaydeden Kamacı, ''Didim olarak tarihsel ve kültürel açıdan çok büyük zenginliklere sahibiz. Bunları korumak için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz'' diye konuştu.

Habertürk, 03.08.2010

KÜTAHYA'DA BİN 242 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi girişinde bulunan A.Ö. isimli şahsa ait çantada bin 242 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Kütahya Tavşanlı Karayolu üzerinde bulunan Dumlupınar Üniversitesi üst nizamiye girişinde alınan duyum üzerine A.Ö. isimli şahsın üzerinde ve çantasında yapılan aramada; Bizans dönemine ait 8 adet bronz sikke, Roma dönemine ait 13 adet bronz sikke, Roma dönemine ait 2 adet gümüş sikke, Osmanlı dönemine ait 6 adet bronz sikke, Osmanlı dönemine ait 28 bronz sikke, 1 adet bayan figürlü baş heykelciği, bir adet delikli taş, 3 adet Türkiye Cumhuriyeti Devletine ait tedavülden kaldırılmış delikli madeni para, 317 adet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ait tedavülden kaldırılmış madeni para, 280 adet Alman Devletine ait tedavülden kaldırılmış para ile 583 adet muhtelif devletlere ait tedavülden kaldırılmış madeni para ele geçirildi. A.Ö. alınan ilk ifadesinin ardından adli makamlarca tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü edinilen bilgiler arasında.

Star Gündem, 03.08.2010

 

 

Antalya’nın Kumluca İlçesi'ndeki, Rhodiapolis Antik Kenti’nde sürdürülen kazı çalışmalarında ortaya çıkartılan 1500 yıllık mozaikli kilise tabanının, yapılacak projeyle koruma altına alınarak, halkın ziyaretine açılacağı bildirildi.

 

Kumluca’da ilk kez 1892 yılında Avusturyalı bilim adamlarınca keşfedilen Rhodiapolis Antik Kentinin üzeri, bu tarihten sonra bölgede kazı çalışması yapılmaması üzerine otlarla kapandı. Antik kent, 2000 yılında çıkan yangının ardından tekrar ortaya çıktı.

 

Kumluca merkezine 2,5 kilometre uzaklıkta, ilçeye hakim bir tepe üzerinde kurulu antik kentte 2006 yılında Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof.Dr. Nevzat Çevik tarafından başlatılan kazıların başkanlığını, geçen yıldan itibaren aynı üniversiteden Doç.Dr. İsa Kızgut üstlendi.

 

Doç.Dr. Kızgut, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kazı çalışmalarının yaklaşık bir ay önce başladığını, bu yıl öncelikle, geçen yıldan yarım kalan çalışmaları tamamlamayı hedeflediklerini bildirdi.

 

Antik çağda Likya kentlerine yaptığı yardımlarla ünlenen Opramoas’ın anıtının da bulunduğu antik kentte, geçen yıl kilisenin mozaikli tabanının ortaya çıkarıldığını hatırlatan Kızgut, bu yılki çalışmalar başlayana kadar mozaik kaplı alanın üzerini toprakla örterek koruduklarını anlattı.

 

Kızgut, kilisenin kuzey yönünde günışığına çıkarılan ve MS 5. yüzyıla tarihlenen mozaik zeminin altı renkten oluştuğuna dikkati çekerek, her paneli farklı bir desen içeren mozaiklerin koruma duvarlarının da aynı şekilde işlendiğini tespit ettiklerini ifade etti.

 

Mozaiklerin üzerini hem iklim şartlarından, hem de insan etkilerinden korumak için toprakla örtmek zorunda kaldıklarına işaret eden İsa Kızgut, 1500 yıllık mozaikleri koruma altına alarak, sergileyebilmek için bir proje geliştirdiklerini aktardı.

 

Kızgut, 400 metrekare alana yayılı mozaiklerin üzerini çatıyla örtmeyi hedeflediklerini belirterek, ‘Bu projede üzeri örtülü alanda mozaiklerin aralarında gezinti yolları olacak’ dedi.

 

Mozaikli zemin için hazırladıkları projenin yaklaşık 100 bin TL’ye mal olacağını bildiren Doç.Dr. Kızgut, finansal destek bulunduğu takdirde projenin gelecek yıl hayata geçeceğini vurguladı.

Antik kentte mozaiklerin yanı sıra, tiyatro, hamam, Opramoas anıtı, kilise, nekropoller ve çok sayıda su sarnıcı bulunuyor.

haberler.com, Fotoğraf: Kemer Gözcü, 03.08.2010

DEFİNECİLER TOROSLARDAKİ VANNOS KENTİNİ YAĞMALADI

 

 

Araştırmacı Tarihçi Cezmi Yurtsever, Osmaniye ilinin Sumbas İlçesi sınırları içinde bulunan Mehmedli Köyü ile Bağdaş yaylası arasındaki vadilerde tarihi araştırmalar yaptığını, araştırmaları esnasında tarihi kervan yollarının kavşağında ve stratejik önemi sahip halk arasında çayır ve çimenlik arasında bulunduğu için Çem Kalesi ismini alan Vannos kentinin defineciler taraflından yağmalandığını söyledi.

 

Yurtsever, elinde bulunan Osmanlı Arşivindeki 1530 tarihli Tapu-Tahrir defterinden adı geçen kalenin gerçek isminin “Vannos Kale ve Şehri” bilgisine ulaştığını belirterek, “Vannos kale ve antik kentinin bulunduğu yerde yaptığım yüzey araştırmaları esnasında giriş kapısı üzerinde Anadolu tarihinin şifrelerini çözümleyecek kadar önemi bulunan heykeller ve yazılı taşlar ile karşılaştım. Giriş kapısı üzerindeki oturur durumdaki kral ve her iki yanındaki aslan heykellerinin defineciler tarafından sürekli olarak kırıldığını öğrendim. Buna rağmen kalenin giriş kapısının sarp duvarı üzerindeki aslan ve geyik heykellerine defineciler ulaşamadığı için sapasağlam durduğunu gördüm. Kalenin muhtelif yerlerindeki yazılı taşları inceleyerek adı geçen kalenin geç Bizans döneminde yapıldığı ve Ortaçağ’da da Haçlılar ve Kilikya Ermenileri tarafından kullanıldığını tespit ettim” dedi.

 

Yanında bulunan köylü Ömer Hökelek’in rehberliğinde kale ve aynı adı taşıyan kent üzerinde yaptığı araştırmalarda tarihi antik kentin definecilerin saldırısına uğrayarak köstebek yuvası haline getirildiğini üzülerek gördüğünü kaydeden Yurtsever,”Kalenin batı sur duvarlarının bir kısmı yerinden sökülerek uçuruma yuvarlanmış, mevcut duvarların her yerinde köstebek yuvası gibi çukurlar açılmış. Antik kentin kilise ve manastırlarının temellerine kadar çukurlar açılarak define aranmış.

 

Düşündürücü olan ise Vannos antik kale kentinin yönetim tarafından korunmadığı ve definecilerin yağmalanmasına terk edildiğini üzülerek görmüş olmamdır” diye konuştu.

 

Osmaniye İli içinde bulunan tarihi Vannos antik kale kentindeki içler acısı tarih yağmasını yerinde görmesi için Vali Celalettin Cerrah’ı Vannos antik kale-kentine davet eden Yurtsever, “Vannos antik kale-kenti Çukurova’yı Kapadokya’ya bağlayan ama henüz sırları çözümlenemeyen Toros geçitlerinin tarihini aydınlatan sırları bünyesinde barındırıyor. Kalenin girişindeki heykeller ve yazılı taşlar acili olarak koruma altına alınmalı ve en kısa zamanda bilimsel araştırmaların başlatılarak tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması ve dünyaya açıklanmasını gerektiriyor” şeklinde konuştu.

Beyaz Gazete, 03.08.2010

KÜÇÜKÇEKMECE GÖLÜ'NDEN TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Küçükçekmece Gölü kıyısında, 2007 yılında bulunan 2700 yıllık antik Bathonea Kenti kazılarından tarih fışkırıyor.

 

Bu yılki çalışmaların ilk haftalarında, Roma dönemine ait bir mezar steli, 11. yüzyıla tarihlenen bir Bizans sikkesi, antik limana bağlanan ana ve tali yollar, porfir bir sütun parçası, Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait çanak-çömlek-seramik parçaları, Hellenistik dönem izleri taşıyan apsisli bir yapı kalıntısına da ulaşıldı. Bakanlar Kurulu kararıyla sürdürülen Bathonea kazısının 2010 yılı çalışmalarında, kentin ızgara planlı bir yerleşime sahip olduğu belirlendi. Bathonea kazısı sadece ülkemizde değil, tüm dünyada geniş yankı uyandırdı. Amerikan Arkeoloji Enstitüsü yayını “Archaeology 2009”, yılın en önemli arkeolojik keşifleri arasında ilk on beş içinde Bathonea’yı da gösterdi.

 

Kazı başkanı, Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistorya Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Şengül Aydıngün, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın destek verdiği çalışmalarda önemli adımlar attıklarını belirtti.

Hürriyet, Haber: Bülent Ovacık, 03.08.2010

TARİHİ ÇİNİ FIRINLAR GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

İstanbul Üniversitesi'nin en uzun soluklu kazılarından biri olan İznik kazılarında, tarihi çini fırınlar gün yüzüne çıkarılıyor.

 

Bursa’nın İznik İlçesi'nde, tarihi çini fırınlarını gün yüzüne çıkarmak için 1984 yılından beri sürdürülen kazı çalışmalarına bu yıl da başlandı.

 

İznik’te, İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Oktay Aslanapa tarafından Maltepe Caddesi’nde bulunan tarihi çini fırını kalıntılarının gün ışığına çıkarılması için 1984 yılından bu yana devam eden kazılar yeniden başladı.

 

Kaymakamlık ve Belediyenin de destek verdiği kazı çalışmalarını Yrd. Doç.Dr. Belgin Demirsar Arlı’nın kontrolünde yapılıyor. Çalışmalara, çeşitli üniversitelerden sanat ve arkeoloji dalı bölümü öğrencileri de katılıyor.

Kazıların bu yılki bölümü 31 Ağustos’ta sona erecek.

Trt/Haber, 03.08.2010

REDİF BİNASI YENİ GİBİ OLDU

 

 

İlimizdeki en önemli Osmanlı dönemi yapılarından olan, bir dönem Askeri Mahkeme olarak da kullanılan Kolordu mevkiindeki Redif Binası’nın restorasyon çalışmaları devam ediyor. 3 Ağustos 2009 tarihinde ihalesi yapılan Redif Binası, tam bir yıl sonra bugün şık görünümüyle dikkati çekiyor. Redif Binası tamamlandığında Atatürk, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet verecek.


Tarihi geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan, Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemi kültür ve medeniyetlerine kucak açan İzmit’te, çok önemli bir kültür varlığı daha gelecek kuşaklara aktarılacak. İnönü Caddesi Kolordu mevkiindeki, bir dönem Askeri Mahkeme olarak da kullanılan Redif Dairesi Binası’nın restorasyon çalışmasında bugün itibariyle tam 1 yıl geride kalırken, ortaya çok şık bir eserin çıkacağı anlaşılıyor.


Tarihi Redif Binası, Kocaeli İl Özel İdaresi tarafından restore ediliyor. Geçen yıl, 3 Ağustos 2009 tarihinde ihalesi gerçekleştirilen Redif Binası'nın restorasyon işini 1 milyon 420 bin TL tahmini bedelle Alay İnşaat firması üstlenmişti. İşin teslimi 240 iş günü. Yani kısa bir süre sonra işin teslim edilmesi gerekiyor.


Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun izniyle gerçekleştirilen restorasyon kapsamında binanın alınlığındaki Osmanlı Devlet Arması uzmanlar tarafından temizlendi ve yenilendi. Osmanlı Devlet Arması yeni haliyle yerine takıldı ve oldukça görkemli duruyor.
Redif Binası tamamlandığında “Atatürk, Türk Silahlı Kuvvetleri ve İzmit Redif Müzesi” adıyla hizmet verecek.


Redif Binası'nda şu günlerde iç kısımlarda çalışma sürdürülüyor. İzmit Belediyesi’nin Tarih Koridoru ve Kültür Tepesi projeleri kapsamında Redif Binası çok büyük önem taşıyor.
1863 yılında redif subayları için, İzmit Mutasarrıfı Hasan Paşa tarafından inşa ettirilen Redif Binası, 150 yıldır dimdik ayakta duruyor. Redif Binası'nın mülkiyeti halen askeriyeye ait. Daha önce askeri yetkililer konu hakkında açıklama yapmış, binanın restore edilmesinin ardından müze olarak kullanılacağı belirtilmişti. Askeri yetkililer, müzede İzmit’in Kurtuluş Savaşındaki yeri, İzmit’in kurtuluşu, İzmit’te milli mücadele kahramanları, bölgedeki ayaklanmalar, Atatürk’ün İzmit’e gelişi ile yakın tarihte yaşanan gelişmelere ait dokümanların bulunacağını, binanın ikinci katında ise Atatürk’e ait eşya, belge, tarihi objeler ve balmumu heykelinin yer alacağını söylemişlerdi.

Özgür Kocaeli, 03.08.2010

SOLOİ POMPEİOPOLİS KAZISINDA YENİ BULGULARA ULAŞILDI

 

Mersin’de, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dokuz Eylül Üniversitesi iş birliğiyle ‘Sütunlu Cadde” ve ”Soli Höyük”te yürütülen Soloi Pompeiopolis antik kenti kazılarında yeni bulgulara ulaşıldı.

 

Sütunlu Cadde'de erken Bizans dönemine tarihlenen dini yapı bulunurken, Soli Höyük’te bir yüzünde balta, diğerinde mahmuzlu orak kalıbı bulunan kalıntıya ulaşıldı.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Prof.Dr. Remzi Yağcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl 12′ncisi 15 Temmuzda başlayan kazıları, Mezitli ilçe Belediyesinin desteğinde 36 kişilik ekiple sıcağa rağmen sürdürdüklerini söyledi.

 

Sütunlu Cadde'de geçmiş dönemlerde ortaya çıkardıkları zenginliklerin Mersin Müzesi’nde sergilendiğini belirten Yağcı, ”Erken Bizans dönemine tarihlenen avlular ve Bizans defineleri, Roma dönemine ait hem küçük hem de büyük heykeller gibi birçok yapı ve eser kent kültür turizmine katkı sunuyor” dedi.

 

Bu yılki kazılarda ise Sütunlu Caddede büyük bir yapı kalıntısı ortaya çıkarıldığını vurgulayan Yağcı, şöyle devam etti:

”Şapel olduğunu tahmin ettiğimiz dini yapıya burada ilk kez rastlıyoruz. Bu durum Sütunlu Caddenin hem Roma hem de Bizans döneminde kentin merkezi yeri olduğunu gösteriyor. Sütunlu Caddeyi yatay olarak kesen dini yapının erken Bizans dönemine tarihlendiğini tahmin ediyoruz.

Apsisini bulduğumuz yapının etrafında genişletme çalışmalarını sürdürüyoruz. Milattan sonra 525 yılı depremine kadar bu şapel kullanılmış olmalı. Yani Roma ve Bizans dönemi iç içe bir durum sergiliyor. Bu da Soloi Pompeipolis’te kesintisiz iskan olduğunu kanıtlıyor.”

 

Yağcı, Soli Höyük’te ise Mersin’in dip tarihini araştırdıklarını bildirdi. Geçmiş yıllarda burada Kizzuwatna dönemine ait savunma sistemi ortaya çıkardıklarını anımsatan Yağcı, ”Bu da Toroslar İlçesindeki Yumuktepe Höyüğü ile paralellik gösteriyor. Bunun yanı sıra Mersin’in dip tarihine ışık tutacak yazılı belgeler elde etmiştik” diye konuştu.

 

Bu yıl ise maden teknolojisi ile ilgili ”bir yüzünde balta ve diğer yüzünde mahmuzlu orak kalıbı”nın yer aldığı önemli bulguya ulaştıklarına işaret eden Yağcı, şöyle konuştu:

”Bu buluntu, milattan önce 15. yüzyılda Soloi Pompeiopolis’te metalürji ile ilgili üretim atölyelerinin olduğunu gösteriyor. Geçmişte balta ve benzeri aletler elde edilmişti. Ancak Kilikya yöresinde ilk kez elde ettiğimiz balta ve orak kalıbı, bölgede tarımsal ve silah teknolojiyle ilgili üretim yapıldığını da ortaya koyuyor. Bir liman kenti olan Soli’nin aynı zamanda bir üretim merkezi olduğunu gösteriyor ve Hitit arkeolojisine önemli katkıda bulunuyor.”

 

Yağcı, 12 yıldır yürüttükleri kazı çalışmalarının yanı sıra restorasyon çalışmalarına da önem vererek Sütunlu Cadde’yi ayağa kaldırmayı amaçladıklarını bildirdi.

 

Caddenin güney ucundaki Adana Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından onaylanan projeyi hayata geçirmeyi çalıştıklarını anlatan Yağcı, ”Projenin yaklaşık maliyeti 2 milyon lira. Kaynak arayışı sonuçlandığında tahminen bir yıl içinde caddenin güney ucunu 2′şer sıra 7′şer sütun halinde ayağa kaldıracağız. Bu kazılar için önemli gelişme olacak. Koruma bilinci artacak ve restorasyonun ne anlama geldiği daha iyi anlaşılacak” dedi.

 

Görkemli yapının ayağa kaldırılması için kamulaştırmanın şart olduğunu vurgulayan Yağcı, şunları kaydetti:

”Yaptığımız bu çalışma ve çabaların kamulaştırma ile desteklenmesi lazım. Sütunlu Caddenin iki tarafının mutlaka kamulaştırılması ve limana kadar açılması lazım. Bakanlık nezdinde müracaatlarımız var ve sonuçlanmasını bekliyoruz. Eğer kamulaştırma gerçekleştirilirse 200 sütunluk Sütunlu Cadde turizme açılarak hem karadan hem denizden gezilebilir hale gelecek. Ayrıca, kuzeyde bir müze projemiz var. Bununla ilgili çalışmaları ilgili makamlara ilettik ve sonuçlanmasını bekliyoruz.”

 

Yağcı, kazıların 15 Ağustos'a kadar süreceğini sözlerine ekledi.

Zaman, 02.08.2010

BOĞAZ'IN GÖZCÜSÜ YOROS KALESİ'NDE KAZI BAŞLADI

 

 

Onyıllardır ilgi bekleyen, Anadolu Kavağı’ndaki “Ceneviz” diğer adıyla “Yoros Kalesi’nde arkeolojik kazı ve restorasyon çalışması başladı.

 

Anadolu Kavağı’ndaki Ceneviz Kalesi olarak da bilinen Yoros Kalesi’nde yıllardır yapılması beklenen arkeolojik kazı çalışmaları başlatıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle başlatılan kazılarda Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemi mirasına ait önemli tarihi bulguların ortaya çıkarılması hedefleniyor. Kazıyı İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nden Prof.Dr. Ahsu Bilban Yalçın başkanlığında, tarihçi, arkeolog ve restoratörlerden oluşan 20 kişilik uzman bir ekip gerçekleştiriyor. Kazıların ne kadar süreceği çıkarılacak olan buluntulara bağlı. Fakat ilk etapta 10 yıllık bir çalışma periyodu öngörülüyor. Kalenin ihtiyaç duyulan bölgelerinde güçlendirme yapılması sağlanacak. Ardından yarım kalmış, yıkılmış kemerler tamamlanacak, kalenin tipini ve karakterini yansıtacak tamamlamalar yapılacak. Sonraki yıllarda ise bölgede kara kazısı ile birlikte sualtı çalışmalarına da başlanması planlanıyor.

 

Roma , Bizans, Ceneviz ve Osmanlı döneminin özelliklerini yansıtan ve tarihi 12. yüzyıl Bizans dönemine kadar uzanan kaledeki kazılar sonucunda bir Zeus Tapınağı ile cami kalıntılarına da ulaşılması bekleniyor. Kalenin Bizans döneminde Zeus Tapınağı’nın kalıntılarının üzerine kurulmuş olabileceği belirtiliyor. Çalışmalarına başlayan arkeoloji ekibi, onyıllardır ilgi bekleyen kalenin bu süre içinde çok değerli armasının da çalındığını belirtti. Arkeoloji ekibi, armanın “bir belge” ve “Bizans Kalesi’nin bayrağı” niteliğinde olduğunu vurguladı. Karadeniz girişinde yer alan Yoros Kalesi, Antik Çağda “Tanrıların Dağı ve Kutsal Dağ” anlamlarına gelen Hieron bölgesinde bulunuyor. Efsaneye göre, Argonotların kralı Phriksos “Altın Post”u Karadeniz sahillerine kaçırırken burayı kurmuş. Denizcilerin çok sevdiği rüzgar olarak bilinen Ourios ismi de kaleye verilmiş.

 

“Yoros” ismi ise 1371′de Yıldırım Beyazıd’ın kaleyi fethetmesinin ardından Türkler tarafından kullanılmaya başlanmış. Garnizon olması amacıyla yapılan kale, gümrük kontrollerinin yanı sıra Karadeniz’den gelebilecek saldırıları da önleme görevini uzun yıllar üstlenmiş.

Sabah, 02.08.2010

KAYIHAN HAMAMI'NDA TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Bursa'da Kayıhan Hamamı'nda restorasyon çalışmaları hızla sürüyor. Binanın içinde ve kubbelerin bulunduğu çatı kısmında sıva ve dolgu malzemelerinin temizliği sürürken, 100'lerce ton dolgu malzemesinin altında kaldığı için görülmeyen 2 kubbe de gün ışığına çıkarıldı.

 

Belediye Başkanı Recep Altepe, geçtiğimiz ay restorasyon çalışmalarının başladığı Kayıhan Hamamı'nda incelemelerde bulundu. Büyükşehir Belediyesi Projeler Koordinatörü Aziz Elbas'tan çalışmalar hakkında bilgiler alan Başkan Altepe, sıva ve dolgu malzemesi temizliğinin yoğun olarak yapıldığı tarihi hamamın çatısını da gezdi.

 

Başkan Altepe, Kayıhan Hamamı'nın restorasyon işleminin uzun süredir kendi gündemlerinde olduğunu belirterek 6 yıla aşkın sürenin ardından sorunların çözüldüğünü ve 1 yıl içinde buranın restore edileceğinin müjdesini verdi. Kayhan'ın anıtsal yapıları, el sanatları ve mimari yapılarıyla Bursa'nın örnek bölgelerinden olduğunu belirten Başkan Altepe, bu bölgenin hak ettiği değeri bulması için bu çalışmaların sürdürüldüğünü belirtti.

 

Kayıhan Hamamı, Sultan 2. Murad'ın tahta çıkışıyla Baş Vezirlik makamına getirilen Vezir Koca Mehmet Nizamüddin Paşa tarafından 15. yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldı. Yaklaşık bin 500 metrekare alana sahip hamam, 1727, 1763 ve 1870 yıllarında geçirdiği yangınlarda büyük hasar gördü. Özel mülkiyette olan ve son 100 yılını gerçek işlevinin dışındaki alanlara hizmet vererek geçiren tarihi yapı, bir dönem kereste atölyesi olarak kullanıldığı için 'Keresteciler Hamamı' olarak da anıldı.

Bursa Olay, 02.08.2010

MİLAS'TA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde ''tarihi eser kaçakçılığı'' yaptıkları iddia edilen 8 kişi gözaltına alındı.

Alınan bilgiye göre, Muğla Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından yürütülen projeli çalışmalar neticesinde, Milas'ta operasyon düzenledi. Operasyonda, ''tarihi eser kaçakçılığı'' ve ''kaçak kazı'' yaptıkları iddia edilen N.K., O.Y., M.T., MÖ, M.A., MS, Y.D. ve F.B. gözaltına alındı. Zanlılarla birlikte değişik dönemlere ait 17 adet sikke ele geçirildi. Zanlılar, sorgulamalarının tamamlanmasının ardından adliyeye sevk edilecek.

Yeni Asır, 02.08.2010

5300 YILLIK ŞİFREYİ ÇÖZDÜLER

 

 

Dünyanın en yaşlı mumyasının DNA şifresi çözüldü, şimdi hayattaki akrabaları aranıyor!

20 yıl önce Avusturya ve İtalya sınırında, eriyen bir Alp buzulunda bulunan buz adam Ötzi'nin  pelvis bölgesindeki bir kemikten alınan DNA örneğinin şifresini çözen uzmanlar, mumyanın gen haritasını çıkarmayı ve akrabalarını bulmayı planlıyor.


5 bin 300 yıl önce ölmüş olan Ötzi'nin kalıntıları İtalya Bolzano'da bir müzede sergileniyor. Bolzano'daki Iceman Enstitüsü'nün yöneticisi Dr. Albert Zink, Ötzi'nin DNA'sından elde edilen bilginin diyabet, hipertansiyon ve kanser gibi hastalıkların kalıtsal yönleri konusuna da ışık tutacağını söylüyor.


Gazeteport'un haberine göre, Zink, "Kanser ve diyabet gibi hastalıklarla bağlantılı olduğunu bildiğimiz temel gen mutasyonları var ve Oetzi'nin bunları taşıyıp taşımadığını ya da bunların yakın dönemde mi ortaya çıktığını görmek istiyoruz" diyor. Uzmanlar büyük keşfin gelecek yılki 20. yıl dönümünde Ötzi'nin yaşayan akrabalarını bulmayı umuyor.


Ötzi, 19 Eylül 1991'de karın içinde bulunmuştu. Boyu 1 metre 64 santimetre ve 58 kilogram ağırlığında olan Ötzi öldüğünde yaklaşık olarak 45 yaşındaydı. Yıllar önce Ötzi ile 'uğraşan' altı kişinin ölümü üzerine mumyanın lanetli olduğu söylentisi yayılmıştı.


63 yaşındaki moleküler biyolog Tom Loy'un, 2005'te Ötzi ile ilgili kitabını tamamladıktan hemen sonra evinde ölü bulunmuştu. Ailesi, profesörün yıllardır bir kan hastalığından mustarip olduğunu, teşhisin Ötzi'nin bulunmasından sonra konulduğunu açıklasa da söylentiler aldı yürüdü. Loy'un ölümü, 53 yüzyıl sonra mezarında rahatsız edilen Ötzi'nin lanetiyle ilgili söylentileri alevlendirmişti. Ötzi'yi ilk gören 67 yaşındaki Alman turist Helmut Simon, bir yıl önce, aynı bölgede çığ altında kalarak ölmüştü.


Cesedi ilk inceleyen 55 yaşındaki arkeolog Konrad Spindler, nisan ayında, MS hastalığı nedeniyle hayatını yitirmişti. Ötzi'yi inceleyen adli tıp ekibinin başındaki 64 yaşındaki Rainer Henn, buz adamla ilgili bir seminere giderken trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Henn'i buz adamın yanına götüren 52 yaşındaki dağcı Kurt Fritz çığ altında kalarak ölmüştü. Ötzi'nin buzdan mezarını görüntüleyen 47 yaşındaki gazeteci Rainer Hoelzl beyin tümörü nedeniyle hayatını yitirmişti.

Milliyet, 02.08.2010

DİREKLERLE AYAKTA

 

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin Bey Mahallesi’nde başlattığı restore çalışmaları sürüyor. Çalışmalar çerçevesinde bugüne kadar çok sayıda tarihi Antep evi restore edildi. Fakat Harap Mescit Sokak’ta restoresi yapılacak olan tarihi bir bina yıkılmak üzere. Binanın yıkılmaması için direklerle sağlamlaştırıldı.

 

Kent tarihi ve turizminin canlandırılmasına yönelik önemli adımlar atan Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, restore çalışmalarının bir an önce tamamlanması için yoğun gayret gösteriyor. Bey Mahallesi Harap Mescit Sokak’ta yıkılmak üzere olan taş bina için sokak sakinleri ilkel yöntemlere başvurdular.

 

Sokak sakinlerinin payandalarla sağlamlaştırdıkları duvarın yıkılmaması için Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey’in gerekli çalışmaları başlatması istendi.

Gaziantep Hakimiyet, 02.08.2010

MUSEVİLİĞİN EN BÜYÜK SIRLARINDAN BİRİ AYDINLANIYOR

 

  



Esrarengiz bir kupanın üzerindeki yazının deşifre edilmesi ve Kudüs tünellerinin gün ışığına çıkarılması gibi çalışmalar, son dönemdeki en gizemli konulardan birinin çözümlenmesini sağlayabilir: Ölü Deniz Parşömenlerini kim yazdı?

 

Kudüs yakınlarındaki bir tünelde yapılan bir kazı sonucunda ortaya çıkarılan yeni bulgular, bilinen en eski İncil belgeleri olarak gösterilen bazı parşömenlerin sahiplerinin bugüne kadar bilinenlerden farklı toplumlar olabileceğini öne sürüyor.

 

Hatta parşömenlerin, İncil’e göre On Emir Tabletleri’nin korunması için tasarlanan Ahit Sandığı’nın da yer aldığı Kudüs Tapınağı’nın en büyük hazinesi bile olabilir.

 

Ölü Deniz Parşömenleri yaklaşık 60 yıl önce antik yerleşim bölgesi olan Kumran’da keşfedildi. Geleneksel inanışa göre, parşömenler ve papirüsler MÖ ilk yüzyıllardan, MS ilk yüzyıllara kadar Kumran’da yaşayan Yahudi mezhebi Esseniler tarafından yazıldı.

 

Ancak son çalışmalar, parşömenlerin MS 70’li yıllarda Kudüs Tapınağı’nı yok eden Romalıların saldırısına kadar bölgede yaşayan çok sayıda Yahudi toplumu tarafından yazılmış olabileceği ihtimalini gündeme getirdi.

 

Arkeolog Robert Cargill, parşömenlerin Yahudiler tarafından yazıldığını ancak tek bir gruptan ziyade yazılış sürecinde farklı Yahudi toplumlarının yer almış olabileceğini belirtti. New York Üniversitesi Yahudi çalışmaları uzmanı Lawrane Schiffman ise, bu konunun büyük tartışmalara gebe olacağı düşüncesinde.

 

Fransız arkeolog Roland de Vaux, 1947’de keşfedilen parşömenlerin bulunduğu mağaralara olan yakınlığı sebebiyle, antik belgelerin Kumran’da yazıldığını savundu. Vaux, Esseni toplumuna ait olduğunu düşündüğü bazı kalıntılara da rastladı. Parşömenlerde Essenilere ait geleneklerden de bahsedilmesi, Vaux’un teorisini güçlendirdi. Cargill, parşömenlerde Essenilerin topluca yemek yeme ve banyo ritüellerinin anlatıldığını doğruladı.

 

Ancak Kumran’da 16 yıldan bu yana kazı çalışmaları yapan arkeolog Yuval Peleg’in en son elde ettiği bulgular, yerleşim yerinin aslında bir zamanlar çömlek imalathanesi olarak kullanıldığını ve banyoların da balçık çıkarılan alanlar olduğunu öne sürdü.

 

Son dönemde en fazla dikkat çeken gelişmelerden biri ise, bir süre önce Siyon Dağı’nda keşfedilen ve üzerinde “Rab (Hz. İsa), geri döndüm” yazan iki bin yıllık bir kupanın bulunması oldu. Arkeologları şaşırtan şey, bu sözün Ölü Deniz Parşömenleri’ndekine benzer bir kod ile yazılmış olmasıydı.





Araştırmacılar Kudüs’te yaşamış toplumların da parşömenlerle bağlantısı olabileceğini belirtiyor. Savunulan yeni teoriye göre, Esseniler MÖ ikinci yüzyılda kralların haksızca başrahip rolünü üstlenmesinin ardından kendi sürgünlerini başlatan Kudüs Tapınağı rahipleriydi.

 

Bu düşünceye göre, isyancı rahipler Kumran’a kaçtı ve kendilerine özgü Tanrı inanışlarını burada devam ettirdi. Ayrıca, bugün Ölü Deniz Parşömenleri olarak bilinen antik belgeleri yazdılar.

 

Esseniler’in Kumran’daki geleneklerinden kopmadığı belirtilirken, hiçbir zaman değişmeyen yazı kodları korudukları geleneklerden biri olarak gösteriliyor.

 

Cargill, rahiplerin güvenlik sebebiyle parşömenleri Tapınak’tan ayrı bir yerde yazmayı da düşünmüş olabileceklerini ifade etti.

 

Son günlerde öne sürülen bir diğer teori de Romalıların Kudüs’ü kuşattığı MS 70’li yıllarda birçok toplumun Kumran’dan geçtiği ve parşömenlere katkıda bulundukları. 

 

Arkeolog Ronni Reich’in başında bulunduğu arkeolog ekibi, yakın zaman önce Kudüs’ün antik kanalizasyonunu ortaya çıkardı. Kanalizasyonlarda kuşatmanın dönemine rastlayan çanak-çömlek ve madeni paralar buldu. Bulgular, kanalizasyonların Yahudiler tarafından kaçış yolu olarak kullanılmış olabileceğini ve Yahudilerin kaçarken parşömenleri de kurtarmaya çalışmış olabileceği düşüncesini doğurdu.

 

En önemli bulgu ise, kanalizasyonların Kumran’a ve Ölü Deniz’e çok az bir mesafede bulunan Kidron Vadisi’ne çıkıyor olması.

 

Kudüs İbrani Üniversitesi profesörü Jan Guneweg, Kumran bölgesindeki mağaralarda bulunan tekne parçaları üzerinde kimyasal testler düzenledi. Guneweg, elde ettikleri seramik parçalarını öğüttüklerini, ardından parçaların gönderildikleri nükleer tesiste nötron bombardımanına uğratıldığı ve üzerindeki kimyasal parmak izlerinin ortaya çıkarıldığı belirtti.

 

Guneweg, Dünyada aynı kimyasal bileşimi içeren başka balçık örneği olmadığı için seramiklerin hangi döneme ve bölgeye ait olduğu belirleyebildiklerini belirtti. Merakla beklenen araştırmanın sonucunda,  Ölü Deniz Parşömenleri’nin içinde bulunduğu çömleklerin sadece yarısı Kumran’a ait olduğu ortaya çıktı.

 

Ancak Schiffman bu bulguyu kabul etmiyor. “Eğer farklı toplumlar söz konusu olsaydı, Esseniler’in ideolojisiyle uyuşmayan yazılara rastlanırdı” dedi. Parşömenlerin ideoloji, Mesih beklentileri, takvimsel bilgiler ve kutsal yazıtlar ile Yahudi kurallarının yorumlanması açısından büyük bir uyum içinde olduğunu belirten Cargill de, Schifmman’ın görüşünü savundu.

 

Cargill ve onunla aynı görüşü savunlar haklıysa, parşömenler farklı toplumların değil ancak çalışmalarını korumaya çalışan Yahudilerin ortaya çıkarılmamış yazıları olabilir. Cargill, “Bunları her kim yazdıysa onların korunmasına çok büyük önem vermiş. Esseniler olsun olmasın, Ölü Deniz Parşömenleri bize ilk yüzyıldaki Museviliğin çeşitliliği hakkında çok geniş bir bakış açısı sağlıyor” dedi.

Hürriyet, Kaynak: National Geographic, 02.08.2010

ONUNCU YÜZYILA AİT MEZARLIK BULUNDU

 

 

Ukrayna'nın Sivastopol şehrindeki Hersones Tavriya koruma alanında arkeolojik çalışmalar yürüten bir grup arkeolog, yaklaşık 10 yüzyıl öncesine ait bir yer altı mezarlığı buldu.

 

Sivastopol'de yayın yapan yerel Nezavisimoye TV'nin haberine göre yaz başından bu tarafa devam eden arkeolojik kazılar neticesinde ortaya çıkartılan yer altı mezarlığında bulunan kalıntıların 170 kişiye ait olabileceği bildirildi.

Hersones Tavriya Koruma alanındaki çalışmaları yürüten bilim adalarına başkanlık eden Andrey Filipenko, "Hersones mezarlığının kuruluşu 3'üncü yüzyılın sonları 4'üncü yüzyılın başlarına dayanıyor. Fakat 10'uncu yüzyıla gelindiğinde ne olduğunu tam kestiremesek de toplu ölümlerin yaşandığını tespit ettik." dedi.

Andrey Filipenko insan kalıntılarının yaş tespitinde iskeletlerin yanında bulunan anahtarlar sayesinde yapıldığını söyledi. Halihazırda Hersones Tavriya tarihi alandaki kazı çalışmalarına devam ediliyor.

Sabah, 01.08.2010

"ILIPINAR HÖYÜĞÜ KORUNMALI"

 

Orhangazi-Ilıpınar Höyük'te 1987'den itibaren bir yıl hariç 2002 yılına kadar  arkeolojik kazıları yürüten heyetin başkanı Hollandalı Dr. Jakob Roodenberg ve eşi Antropolog Songül Roodenberg, Orhangazi Olay Bürosu'nu ziyaret ettiler ve sekiz yıl önce son verilen kazılar sonrasında bir durum değerlendirmesi yaptılar.


Ziyarette konuşan Dr. Jakob Roodenberg, şu bilgileri verdi:
“15 yıl kazı alanı açık kaldı. Bu süreçte çıkan tarihi bulguları İznik Müzesi'nde sakladık. 2002'deki son çalışmadan sonra, ‘açma' dediğimiz kazı alanlarının üzerini kapatarak, Ilıpınar Höyük'teki araştırmalarımızı noktaladık.” Ilıpınar'da yaklaşık 3 hektarlık bir alanın birinci derece SİT alanı olduğunun altını çizen Roodenberg, bu alanda yapılaşmanın olamayacağını, ancak basit çevre temizliklerinin yapılabileceğini öne sürdü. “İleride yine bu tarihi SİT alanında arkeolojik kazı yapmak isteyen bilim adamları veya kurumlar olabilir. O nedenle bu alana sahip çıkılmalı ve korunmalı. Ancak yapılaşmaya asla izin verilmemeli” diyen Roodenberg ailesi, bu konuda yerel yönetimlere ve ilçelilere görev düştüğünü anımsattılar.


Ilıpınar Höyük, Anadolu'dan Balkanlara uzanan ilkçağ yerleşim alanlarından biriydi. Özellikle zamanımızdan sekiz bin yıl öncesinin tarihine ışık tutan höyük, üst üste dokuz kültür çağının bulgularını içeriyordu. Höyükte insanların avcılıktan çiftçiliğe geçiş döneminden başlayan bulgular, en üstteki Roma-Bizans dönemi bulgularına kadar sürüyordu. Şu anda, höyüğün bulunduğu yerde zeytin bahçeleri bulunuyor. İlk kazma vurulduğunda elmalık olan alan sekiz yılda yemyeşil bir zeytin bahçesine dönüştü.

Bursa Olay, Haber: Nevzat Okumuş, 01.08.2010

VAN KALESİ'NDE OSMANLIDAN BERİ İLK RESTORASYON

 

 

Urartu Kralı 1’inci Sardur tarafından MÖ 840 yılında inşa edilen Van Kalesi’nde restorasyon çalışmaları başladı. 2 bin 850 yıllık kale, Osmanlı döneminden beri ilk kez restorasyondan geçiriliyor. Adnan Vural, kalenin surlarında kullandıkları taşları Urartu dönemindeki madenden, harcını ise İtalya’dan getirdiklerini söyledi.


Bugünkü kent merkezine 3 kilometre uzaklıkta, doğal bir kaya üzerine inşa edilen Van Kalesi, Kültür Bakanlığı’nca 2 milyon liraya restore ettiriliyor.Akdamar Kilisesi, Hoşap Kalesi gibi birçok tarihi mekanı restore eden firmanın proje mimarı Vural son proje  için Urartu döneminden kalma bir taşocağını ortaya çıkardıklarını açıkladı:
“Bütün Van Kalesi kale ve yapılan surlar geniş olarak incelendi. Biz de burada elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda bölgede inceleme yaptık. Ve yapılan araştırmanın ardından Urartular döneminde sur taşlarının getirildiği madene ulaştık. Biz de şu anda bu madendeki taşları alarak surların yapımında kullanıyoruz. Kalede bir de Osmanlı dönemine ait kerpiç örgü sistemi mevcut. Buralarda yine orijinaline uygun yapılıyor. (...) İtalya’dan getirdiğimiz birleştirici maddenin özelliği çimento gibi tuz ve kötü bakterileri içinde barındırmıyor. Bir de burada kerpiç yapıyoruz.  Kirli çamur, odun külü ve içine saman katarak yaptığımız kalıpları burada kurutarak surlarda kullanıyoruz.”

Radikal, Haber ve Fotoğraf: Murat Çağlar, 01.08.2010

KÜÇÜK ARKEOLOGLAR ÇATALHÖYÜK'TE

 

 

Biz bir zaman yolculuğu yaptık ve 9 bin yıl öncesine gittik, Çatalhöyüklülerin evlerine konuk olduk. Onların binlerce yıl önce yaşadıkları evlerini, ocaklarını, mezarlarını, duvar resimlerini, takılarını, mutfak araç gereçlerini gördük. Görmekle kalmadık, evlerinin özelliklerini, yaşam biçimlerini öğrendikçe, nasıl yaşadıklarını da hayal ettik. Yolu olmayan köylerinde, evlerine gitmek için damdan dama geçişlerini, damlarda oturup sepet örmelerini, dama açtıkları delikten, merdivenlerden inerek evlerinin içine girmelerini, ölülerini yaşadıkları yere çukur açarak gömmelerini, odalarının duvarlarını nasıl süslediklerini, evleri eskidikçe nasıl yarıya kadar yıkıp üste yenisini inşa ettiklerini, neler yediklerini, avlanmalarını, ocaklarında yemek pişirmelerini gözlerimizin önüne getirmeye çalıştık.

Çatalhöyük’te her yaz, Shell’in desteğiyle çocuklar için “Arkeoloji Yaz Atölyesi’’ düzenleniyor. Bu yılki yaz okulunun son gününe Zeynep de davet edilince birlikte inanılmaz bir deneyim yaşama fırsatı elde ettik. Arkeolog Gülay Sert’in koordinatörlüğünde düzenlenen yaz atölyesi, bir gün sürüyor. Her güne 20 çocuk katılıyor. Gün, Gülay Sert’in çocuklarla Çatalhöyük üzerine söyleşi yapmasıyla başlıyor.

Çocuklar, barkovizyon eşliğinde Çatalhöyüklülerin yaşam biçimlerini, inançlarını, evlerini öğreniyorlar. Çatalhöyük Deneysel Arkeoloji Evi’nin gezilmesinden sonra sıra, en heyecanlı bölüme, kazı alanı gezisine geliyor. Kazı alanından ister çocuk olun ister yetişkin etkilenmemeniz mümkün değil. Sanki bir zaman yolculuğu yapıyor ve 9 bin yıl öncesinin yaşam alanına giriveriyorsunuz.

Ören yeri incelemesinden sonra çocuklar, kendileri için özel olarak hazırlanmış kazı alanında çalışıyorlar. Önce toprağı kazıp, kovalara dolduruyor, sonra bu toprağı eleyerek buldukları kemik, deniz kabuğu, obsidyen parçalarını daha sonra uzmanlar tarafından incelenmesi için naylon torbalara dolduruyorlar. Kazı alanında epey ter döktükten sonra öğle yemeği molası veriliyor ve ardından da atölye çalışması başlıyor. Çocuklar, kilden, Çatalhöyük kaplarının, figürlerinin ve duvar kabartmalarının benzerlerini yapıyor, kumaş üzerine Çatalhöyük mühürlerini uyguluyorlar.

Arkeoloji Yaz Atölyesi’ne katılan çocuklar, gün sonunda, Gülay Sert’in ve kazı başkanı Ian Hodder’in imzalarının bulunduğu “Kültürel Emanetlerin Koruyucusu” belgeleri ve unutulmaz anılarla Çatalhöyük’ten ayrılıyorlar.

Gülay Sert, ilki 2004 yılında Tarih Vakfı’nın yürüttüğü Akdeniz’de Tarih öncesi Eğitim, Öğretim ve Planlama Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen “Arkeoloji Yaz Atölyesi” ile amaçlarının arkeolojiyi sevdirmek olmadığını vurguluyor. Sert, “Asıl amaç bu tür yerlerin farkına varmaları, tahribatı önlemeleri. Bu yıl hem öğrencilere hem öğretmenlere yönelik oldu. Öğretmenlerin katılımı çok önemli. Onlar öğrencilerine de anlatacaklar burada gördüklerini” diyor.

Her öğretmenin 40 öğrencisi olsa daha geniş bir kitleye hitap edilmiş oluyor.


Dünyanın en eski kentsel yerleşim alanlarından biri olan Çatalhöyük, 9 bin yıl önce kurulmuş. Konya’ya bağlı, Çumra İlçesinin 11 km kuzeyinde, Küçükköy’ün yakınlarında bulunan Çatalhöyük, farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepe şeklinde. Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını almış. Çatalhöyük 1958 yılında İngiliz arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilmiş, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı yapılmış. Yüksek tepenin batı yamacında yapılan araştırmalar sonucunda 3 yapı katı açığa çıkarılmış. Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişik. Ortak duvar yok, her evin kendi bağımsız duvarı var. Evler ayrı ayrı planlanmış ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmış. Evlerin bitişik duvarları nedeniyle şehirde sokak bulunmuyor. Ulaşım düz damlar üzerinden gerçekleşiyor.

Bina yapımında kullanılan malzeme kerpiç, ağaç ve kamış. Evler tek katlı ve damda açılan bir delikten merdivenle evlere giriliyor. Her ev bir oda ve bir depodan oluşuyor.

Odaların içinde dörtgen ocaklar, duvarların ön kısımlarında taban döşemesinden yüksekliği 10-30 cm. arasında değişen sekiler ve duvar içinde dörtgen nişler bulunuyor. Duvarlar sıvalı, sıva üzeri beyaza boyandıktan sonra sarı, kırmızı ve siyah tonlarda resimler yapılmış.

Çatalhöyük’te 1996 yılına kadar kazı yapılmamış; bu yıldan itibaren İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından Ian Hodder başkanlığında kazılara yeniden başlanmış. Halen 20 ülkeden 100 arkeolog alanda kazı çalışması yapıyor.

Kazı buluntularının bir bölümü Konya Arkeoloji Müzesi’nde ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. Kalan buluntular ise depolarda koruma altına alınmış durumda.

Cumhuriyet Dergi, Haber: Figen Atalay, 01.08.2010

ZEUS MABEDİ TALAN EDİLMİŞ

 

 

Muğla'nın Milas İlçesi'ndeki MS 2'nci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen Zeus Karios Kutsal Mabedi'nin tarihi eser kaçakçıları tarafından talan edildiği ortaya çıktı. Tarihi eser kaçakçılarının kutsal alandaki talanı videoya kaydedip, internette meraklıları için para karşılığı üyelikle, şifreli olarak yayınlayarak, izlettikleri belirlendi.

Milas İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, ilçede halk arasında ‘Uzun Yuva’ olarak bilinen Hisarbaşı Mahallesi'ndeki, Zeus Karios Kutsal Mabedi'nin talan edildiği yönünde bir ihbar aldı. Bunun üzerine harekete geçen jandarma, gerekli izinlerin alınmasını ardından, bugün savcı ve Milas Müzesi yetkililerinden oluşan bir heyetle kutsal mabette inceleme başlattı. Mabette yapılan incelemede, tarihi eser kaçakçıları tarafından kazı çalışmasında kullanıldığı belirlenen kazma ve kürekler ele geçirildi.

Kutsal mabedin hemen üst bölümünde yer alan ve geçen haziran ayında yüksek ücretle satıldığı belirlenen taş barakada yapılan incelemede ise taş bir kapak dikkati çekti. Kapak açıldığında, tarihi eser kaçakçıları tarafından kazıldığı belirlenen yerin 22 metre altındaki tünel ortaya çıktı. Tünelde, 2 metre uzunluğunda mermer lahit ve kapıların zorlandığı ancak açılamadığı belirlenen iki oda olduğu tespit edildi. Daha önce birkaç kez talan edildiği tespit edilen bu alanda da kazma, kürek, aydınlatmada kullanılan el fenerleri, kasklar, ağırlık taşımada kullanılan basit düzenekler bulundu. Belirli bir yere kadar elektrik düzeneğinin döşendiği de görüldü.

Tarihi eser kaçakçılarının mabedi talan etmekle kalmayıp, çektikleri görüntüleri, internette şifreli olarak meraklılarına para karşılığı üyelikle izlettikleri de ortaya çıktı. Görüntüler savcıya teslim edildi.


Konuyla ilgili bilgi veren Milas Kaymakamı Mehmet Bahattin Atçı, mabetteki talanla ilgili olarak savcılığın soruşturma başlattığını belirterek, “Şu an elimizde çok kesin bilgiler yok. İncelemeler sürüyor. Çalışmalar ilerledikçe bizler de daha geniş bilgiye sahip olacağız” dedi. İncelemelerin tamamlanmasının ardından Milas Müze Müdürlüğü arkeologları tarafından Zeus'un çeşitli ebatlarda heykellerinin bulunduğu ileri sürülen mabette kurtarma amaçlı kazı çalışması başlatılması bekleniyor.

Vatan, Haber: Oktay Çayırlı, 31.07.2010

HASANKEYF KAPANDI

 

 

Hasankeyf'in turizm merkezleri 20 gündür ulaşıma kapalı. Halk AKP Batman milletvekilleri ile görüşmek istedi, ancak başaramadı. Hasankeyfliler Birliği, milletvekillerinin halkın arasına girmekten çekindiği için görüşmenin gerçekleşmediğini belirtti. Halk tepkili. Düşen bir kaya nedeniyle Hasankeyf'in turizm merkezleri Kale ve Kale'nin Dicle bölgesi tamamen ulaşıma kapatıldı. Güvenlik gerekçesiyle hiç kimse alana giriş yapamıyor. Turistik faaliyetler durma noktasına geldi. Halk, tepkili, “Halk çözüm bekliyor”, “Utanç kapısı kaldırılsın”, “Köy yolları açılsın”, “Hasankeyf Filistin değildir”, “Köy yollarımızı açın” diyor.

Hasankeyfliler Birliği, bölgeyi ziyaret edeceği duyurulan AKP Batman milletvekilleri ile kapatılan Kale ve Çardak yolu üzerine bir görüşme talep etti, ancak görüşme gerçekleşmedi.
Birlik, görüşmenin milletvekilleri halkın arasına girmekten çekinerek Hasankeyf’e gelmekten vazgeçtikleri gerçekleşmediğini bildirdi. Halk, AKP Batman  Milletvekillerini protesto etti.

“Biz barbar insanlar değiliz ” diyen, çözüm amaçlı bu görüşmeyi yapmak istediklerini belirten Birlik, halkın talebinin, can güvenliği riski taşıyan yerlerin güvenli hale getirilmesi olduğunu kaydetti. Birlik, ekonomisi turizm üzerine kurulu ilçenin sıkıntılarının kulak arkası edilmemesini isteyerek, “Halkın arasına giremeyen halkın sorunlarını dinlemeyen vekil olur mu?” diye sordu.

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, uzman bir heyetle sorunun çözümü için araştırıyor.

Hasankeyfliler Birliği, Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi ile birlikte Hasankeyf'te on günlük ulusal ve uluslararası katılımlı bir dayanışma kampı düzenleyecek. Kamp 18 Eylül'de başlayacak.

Birgün, 31.07.2010

 

******


HASANKEYF GİRİŞİMİ, HAZIRLADIĞI RAPORU KAMUOYUNA AÇIKLADI

 

Batman'ın antik ilçesi Hasankeyf'te kaya düşmesi nedeniyle inceleme başlatan Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, hazırladığı raporu kamuoyu ile paylaştı. Hasankeyf Girişimi, Hasankeyf'te alınan güvenlik tedbirleri nedeniyle turizm sektörünün adeta yok edilmek istendiğini savundu.

 

1 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Hasankeyf'te kaya düşmesi olayı sonrası Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi öncülüğünde, TMOBB mühendisleri, bir arkeolog ve Hasankeyfliler Birliği tarafından olay yerinde başlatılan inceleme tamamlandı. İnceleme sonucu hazırlanan raporu kamuoyu ile paylaşan Hasankeyf Girişimi, Hasankeyf'te alınan güvenlik tedbirleri nedeniyle turizm sektörünün adeta yok edilmek istendiğini savundu. Olay hakkında ilçe halkına net bir bilgi verilmediği ve kaya düşmesi nedeniyle mağdur olan vatandaşların, herhangi bir yardım alamadığı ifade edilen raporda, Hasankeyf'in insanlardan izole edilmesinin gelirleri turizm olan Hasankeyf halkının ekonomik sıkıntılarla boğuşmasına neden olduğu, ayrıca turizmin olumsuz etkilenmemesi için acilen farklı önlemler alınması gerektiği kaydedildi.

Açıklamada son olarak, “Hasankeyf tarihini korumak, tanıtmak ve turizme kazandırmakla görevli kamu kurumları, TMMOB bileşenleri ve ilgili sivil toplum kurumlarının Hasankeyf'in içerisinde bulunduğu belirsizliğine son verilmesi için bir araya gelerek güç birliği yapmasını ve bir kiriz masası oluşturarak bir an önce çalışmalara başlanılmasını önermekteyiz”  denildi.

Turizm Gazetesi, 05.08.2010

 

******


HASANKEYF'TE BİLİM KURULU İNCELEME YAPACAK

 

Hasankeyf'te kaya düşmesi sonucu can güvenliği nedeniyle kapatılan yerlerin geleceği, bilim kurulunun hazırlayacağı rapor doğrultusunda şekillenecek.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca oluşturulan bilim kurulu, 8 Ağustos günü Hasankeyf'e gelerek, tehlike arz eden kaya ve yapılarla ilgili araştırma yapacak. Zaman gazetesinde yayınlanan habere göre; acil önlem ve proje çalışmaları için gerekli incelemelerde bulunacak bilim kurulunda 3'ü bakanlık görevlisi, 7'si de konularında uzman bilim adamı görev alacak.

Bilim kurulunun üç gün boyunca kayanın düştüğü olay mahallinde incelemeler yapacağını belirten Batman Üniversitesi Rektörü ve Hasankeyf Kazı Başkanı Prof. Dr Abdüsselam Uluçam, Hasankeyf'te kaya düşmesi sonucu can güvenliği nedeniyle kapatılan yerlerin geleceğinin, oluşturulan bilim komisyonunca verilecek rapor doğrultusunda şekilleneceğini ifade etti.

turizmdebusabah.com, 05.08.2010

 

******


HASANKEYF'TE KAZI ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLADI

 

Hasankeyf'te 14 Temmuz'da kaya düşmesi sonucu can güvenliği gerekçesiyle durdurulan kazı çalışmalarına bugün yeniden başlandı. Bu sabah Koçlar Camisi yakınında yüzey temizliği ile başlayan kazı çalışmalarını izleyen Batman Üniversitesi Rektörü ve Hasankeyf Kazı Başkanı Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, yaptığı açıklamada, 2010 yılı Hasankeyf kale çalışmalarında ''kale başı'' adı verilen yerdeki büyük sarayda kazılara devam edildiği sırada, 14 Temmuz'da büyük bir kaya parçasının düşmesi nedeniyle çalışmalara ara verdiklerini hatırlattı.

Hasankeyf İlçesi'ndeki yurttaşın gelirinin olmaması, yurttaşın birinci derecede mağdur olması ve insan faktörünün göz önüne alınarak kazı çalışmalarını aşağı şehre kaydırdıklarını belirten Uluçam, 120 kişilik kazı ekibiyle kazı alanlarındaki eski orta çağ kent merkezinin ana noktasındaki alanlarda çalışmalarını sürdüreceklerini kaydetti.

Uluçam, kazının öncelikle temizlik çalışması olarak sürdürüleceğini ifade ederek, özetle şu bilgileri verdi:

''İç kalenin ziyarete kapatılmasından sonra yerli ve yabancı yüzlerce, hatta binlerce ziyaretçi 'Hasankeyf'in neresini gezebiliriz' diye soruyor. Onların gezebilecekleri kazı alanlarımızın temizlenmesi ve bakımını yapmaya karar verdik. İşçilerle buradaki çalışmalarımıza devam ediyoruz. Temizlik çalışmalarından sonra bir gezi, güzergah alanı oluşturmaya çalışıyoruz. Bilgi levhaları ile donatarak gelen ziyaretçilerin çok rahat gezebilecekleri bir ortam oluşturmayı düşünüyoruz. 8 ağustosta, Kültür Bakanlığı'nın oluşturduğu Bilim Kurulu Heyeti gelecek. 10 kişiden oluşan bu heyet, düşen kaya kitlesi ve düşmek üzere olanların akıbetiyle ilgili bilimsel bir rapor hazırlayacak. Bu alan boş iken bu çevrede neler yapılabilecekse kaya kitlelerinin tekrar düşüp tehlike arz etmeyecek biçimde bir müdahalede bulunulacak ve eğer uygun görülürse teknik ekip yukarıdaki çalışmaların uygun olduğu kanaatine varırsa yukarıdaki çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Yeteri miktarda ödeneğimiz var. Mevsim el verdiği sürece kazı ve restorasyon çalışmalarımız yıl boyu sürdüreceğiz.''

Hasankeyf'te kaya düşmesi sonucu 1 kişi hayatını kaybetmişti.

Cumhuriyet, 05.08.2010

ANTİK ASSOS BÜYÜYOR, HAREKETLENİYOR

 


Gürpınar'daki Apollon Smintheion Tapınağı'nda Homeros'ta anlatılan Troya Savaşı'ndan sahneler var.

 

Bilgelik, Apollon ve su... Tanrı Apollon’a adanmış tapınakları anlatırken bu üç kelimeyi kullanmamak imkansızdır. Çünkü Apollon bilgeliği ve kehanetleriyle bilinir ve bu kehanetler için suya ihtiyaç duyar. İşte Gürpınar’daki Apollon Smintheion Tapınağı’nın bir su pınarının üzerinde kurulu olması da bu sebeptendir. Peki neden Smintheion? Egeli ozan Homeros’un İlyada Destan’ında, tanrı Apollon’na verilmiş bir sıfat olan Smintheus, ‘fareleri kovan’ anlamına gelir. Tapınağın hikayesi de şöyle anlatılır destanda; Khryse (Gülpınar) kentinin rahibi Khryses, tapınağı yağmalayan Akhaların lideri Kral Agamemnon’un tutsağı olan kızı’nın ardından tanrı Apollon’a yalvarır. Apollon’da rahibin dileğini yerine getirip, Akha ordusu üzerine, fareleri aracılığıyla korkunç bir veba salgını gönderir.

Akhilleus ile Hektor denildiğinde çoğumuzun aklına ‘Troya’ filminden sahneler gelir. Bu topraklarda yaşanmış bir hikayenin belleklerdeki kahramanlarının Brad (Pitt) ve Eric (Bana) olması hazin bir durumdur aslında. Oysa ki Apollon Smintheion Tapınağı’nı inşa eden taş ustaları Homeros’un anlattıklarını ince ince işlemişler mermer bloklara. 10 metre yüksekliğindeki sütunların üzerine yerleştirilen İon başlıklarının arasında tüm heybetiyle yerleştirildi Troya Savaşı’nın unutulmaz sahneleri. İşte o destanın gerçek kahramanlarının işlendiği parçaları bir bir gün yüzüne çıkarmak için çalışıyor bilim adamları Gülpınar Beldesi’nde. Kazı başkanı Prof.Dr. Çoşkun Özgünel dünyada bir tek olan bu mimari plastikleri kazı alanının içerisinde küçük bir müze oluşturarak sergilenmesini sağlamış. Fakat bu parçaları görebilmek için yılda sadece iki ayınız var. Müzede görevli bir memur bulunmadığından eserlerin hepsi Coşkun Hoca’nın üzerine kayıtlı ve kazı sezonu bitip kazı ekibi oradan ayrıldıktan sonra eserler de kilitli kapıların ardında kalıyorlar ne yazık ki...


Son dönemde yapılan kazılar sırasında bir hamam yapısı ortaya çıkarılmış. Şu anda da kazı ekibi tarafından temizleniyor ve restore ediliyor.


Gürpınar’ın hemen yakınındaki Assos’ta bulunan, tanrıça Athena’ya adanmış tapınağı herkes bilir. Bu tapınağın frizleri II. Mahmut tarafından Fransızlara hediye edilir. 1838 yılında bu frizlerden bir bölümü Fransa’ya Louvre Müzesi’ne götürülür. Ardından 1881-1883 arasında burada kazı yapan iki Amerikalı arkeolog da o dönem Osmanlı yasalarından yararlanarak ele geçirdikleri eserlerin 3/1’lik kısmını Boston’a götürür. Kalıntıların kalan kısmı bugün İstanbul ve Çanakkale Arkeoloji Müzelerinde sergileniyor. “Her şey gitmiş, biz şimdi orada ne göreceğiz” diyenler için küçük bir not; Prof. Nurettin Arslan ve ekibi her yıl burada yaptıkları arkeolojik kazılarda insanın hayal gücünü zorlayan taş yapıları gün yüzüne çıkarıyorlar.

Assos Antik Kent’inde Antik Çağ’da insanların toplandıkları siyasi ve ticari faaliyetleri yürüttükleri kamusal bir alan olan Agora, meclis binası olan Bouleuterion, tüccar, zengin kişilerin ve filozofların buluşma noktası olan stoa, antik bir tiyatro, Roma ve Antik döneme ait lahitlerin ve yakılarak gömülenlerin içerisine konduğu urne ve pithos mezarların bulunduğu mezarlık alanı nekropolis ve gençlerin spor, müzik, edebiyat ve fen bilimleri alanlarında eğitim gördükleri gymnasion bulunuyor. Şehirde Antik dönemin ardından Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar da yaşamış ve kendi kimliklerini ortaya koyan cami, kilise ve köprü kalıntıları bırakmışlar.
Assos ve Gürpınar kazılarının bir şansı da Efes Pilsen tarafınan destekleniyor olmaları. Efes Pilsen, kazıları desteklemekle kalmayıp geçtiğimiz hafta Assos Antik Tiyatro’yu yalnızlığından kurtaran küçük bir festival bile yaptı. Festivalde MFÖ, Yeni Türkü ve İdil Biret konserler verdi.

Radikal, Haber: Hacer Kıvançer, 31.07.2010

KALELER TARİHİ BEKLİYOR

 

 

En önemli özelliklerinden birisi, tarihiyle ön plana çıkması olan Erzurum, kaleleriyle de büyük bir önem taşıyor. Erzurum’un ilçelerinde bulunan kalelerinden en önemlisinin, Hasankalesi olduğu kaydedilirken, kimi kayıtlar da Pasinler Kalesi olarak geçiyor.

Şehrin ilk kurulduğu yer olan Hasankale’nin, ilçenin kuzeydoğusunda yer alan Hasan Dede Dağının güney kısmının ovaya en fazla taşkınlık yapan ve yüksekliğiyle ovayı kontrol eden bir tepe noktasında bulunurken, Erzurum'un 38 kilometre doğusunda kurulan bu Kale, bir yanı dağlara, bir yanı da ovaya hakim konumuyla tarih öncesi çağlardan beri geçiş yolunu kontrol eden stratejik bir önem taşıyor. Hasankale, geçmişte şehri doğudan sınırlamakta iken, içinde bulunduğumuz yüzyılda giderek genişleyen yerleşim yerlerinin tam ortasında kendini gösteriyor. Yine yüksek, çevreye hakim bir gözetleme kulesi gibi stratejik önemini kaybetmeden ayakta durmaya devam eden Hasankale, fiziki bir takım özellikleriyle de dikkat çekiyor. 

Evliya Çelebi'nin verdiği bilgilerden, kalenin batıya bakan Uğrun Kapısı ile kuzeybatıda Erzurum Kapısı ve doğuda Ilıca Kapısı adlarıyla bahsettiği üç kapıdan Uğrun Kapı'nın ehmedik duvarları üzerinde yer aldığı, diğer ikisinin de dış surların geçit verdiği kapılar olduğu anlaşılıyor. Hasankale’den günümüze kalabilen kısım, sadece İç Kale olurken, Kale, kısa kenarı 80 metre, uzun kenarı ise 280 metre olan ikizkenar bir üçgeni andıran plan düzenine sahip bulunuyor. Kuzeyde oldukça sert ve yüksek kayalıklardan oluşan noktaya, bir mimar pergelinin kolları gibi saplanan iki kol, güneye doğru genişleyerek güneydoğu ve güneybatı köşelerde en yüksek iki burçla sonuçlanarak bütün çevreyi kontrol altına alıyor. Güneydoğu köşesindeki burç üzerinde bayrak gönderi yer almakla birlikte buradan, aşağıda akıp giden Hasankale çayına inilen gizli bir yol bulunuyor.

Hasankale’nin, Kanuni Sultan Süleyman döneminde ticari ve askeri önem kazandığı hususu, Osmanlı ve Anadolu tarihine ait kaynaklarda da dile getirilirken, ilçenin bu özelliği, yabancı seyyahlardan olan Vanderburch ve Devilliers tarafından da dile getirildi. Hasankale’den, ticari özelliğinden dolayı gümrük merkezi olarak bahseden yabancı seyyahlar, hatıralarını anlattıkları eserlerinde, Hasan Kalesi’nin Erzurum’a açılan dış surlarından bahsederlerken, Devilliers’e ait gravür çizim, kale surlarının tahrip olmadan önceki halini gözler önüne seriyor. Devilliers’e ait çizim, Hasan Kalesi’nin dış surunda, Erzurum’a doğru açılan bir kapının bulunduğunu gösterirken, elde edilen bilgiler ise, bu kapıya ‘Erzurum Kapısı’ adının verildiği yönünde şekilleniyor.

Seyyahların hatıralarında, Hasan Kalesi’nin dış surunda yer alan bu kapının, yerleşim yerinin dışarıyla olan bağlantısını sağladığı anlatılırken, ‘mekkari’ adı verilen ticaret konvoylarının giriş çıkışlarının da yine bu kapı vasıtasıyla yürütüldüğü kaydediliyor.

19. yüzyıla ait olan çizimlerin, iç ve dış surları tahrip edilmiş olan Hasan Kalesi’nin, orijinal halini gösterdikleri belirtilirken, tarihçiler, bu çizimlerden yola çıkılarak Pasinler’deki Hasan Kalesi’nde bir restorasyon çalışması yapılabileceğine işaret ediyor.

İlçe girişine, Erzurum Kapısı adıyla temsili surların yapılmasının, ilçenin sahip olduğu tarihi geçmişi diri tutma anlamında önemli bir adım olacağını anlatan tarihçiler, “Erzurum’un çoğu ilçesinde bulunan kalelerin tarihi geçmişleriyle ilgili olarak somut bilgi ve belge bulunmamakla birlikte, Pasinler ilçemiz bu açıdan oldukça şanslıdır. Vanderburch ve Devilliers’in çizimleri, ilçemizin geçmişe ait sağlam birer kaynak olmakla birlikte, değerlendirilmeyi de beklemektedir.” görüşünü savunuyor.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olan Yavuz Günaşdı, Hasankale ve Pasinler ilçesiyle ilgili olarak şu bilgileri aktardı:
 “Uzun bir süre Anadolu’da hakimiyet süren İlhanlıların yıkılmasıyla Erzurum ve çevresinde Sutaylılar ortaya çıkmıştır. Sutaylılardan Hacı Togay’ın oğlu Hasan, gücünü Erzurum ve çevresine hissettirmek için Avnik, Zivin ve Mecingert kalelerine ilaveten Pasin Ovası’na hakim ve her türlü saldırıya karşı korunaklı durumda olan Hasan Baba dağının eteğine bir kale inşa etmiştir. Ölümünden sonra kendisi de bu kaleye defnedilmiştir. Bu nedenle kale ve ilçe Hasankale adını almıştır.”

İlçenin, Anadolu’ya açılan önemli bir kapı durumunda olduğuna dikkati çeken Arş. Gör. Günaşdı, bu nedenle çok eski çağlardan beri birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını dile getirdi. Pasinler’in, Doğu Anadolu’da hüküm süren önemli medeniyetlerden Urartular için çok önemli bir merkez konumunda olduğunu anlatan Yavuz Günaşdı, “Urartular bölgede birçok kale ve yerleşme inşa etmişlerdir. Urartulardan sonra da bölge de Roma ve Sasaniler arasında büyük mücadeleler olmuş ve ilçe birçok kez el değiştirmiştir. Pasinler, 9. asırda Türkistan’dan gelen Oğuz Türklerinin eline geçmiş ve Gürcülerin bölgeden atılmasında önemli bir yer edinmiştir. Bunun yanında bölge Bizans ve Selçukluları da karşı karşıya getirmiştir.” diye konuştu.  

Erzurum Gazetesi, 31.07.2010

ONUN ODASINDA KİMSE KALMAYACAK

 

 

Atatürk'ün ilk olarak 1917 yılında kaldığı ve sonraki yıllarda sıkça ziyaret ettiği Pera Palas 2 yıllık restorasyonun ardından Atatürk'ün Müze Odası ile tekrar kapılarını açmaya hazırlanıyor. Dünyaca ünlü Associated Press haber ajansı ise 100 yılı aşkın tarihi ile İstanbul'un en önemli yapılarından biri olan Pera Palas üzerine detaylı bir haber yaparak tüm dünyaya haberi geçti.

 

Otelin en önemli özelliklerinden biri Atatürk'ün devamlı kaldığı 101 numaralı oda. Pera Palas'a gelen hiçbir misafir bu odada kalmayacak çünkü bu odada daha önce Mustafa Kemal Atatürk kaldı.

 

Mustafa Kemal Atatürk, ismini Pera Palace Hotel'in konuk defterine ilk kez yazdığında, yıl 1917 idi. O yıldan sonra defalarca Pera Palace Hotel'de kaldı Atatürk. Cephe dönüşlerinde adeta evi gibi kullandığı, ülke için önemli kararlar aldığı ve üst düzey misafirlerini ağırladığı 101 numaralı odası, doğumunun 100. yılı olan 1981'de, Ata'nın şahsi eşyalarının da sergilendiği bir müze oda haline getirildi.

 

Atatürk'ün en sevdiği renk olan, diğer tüm evlerinde ve adına açılmış müze-evlerde de kullanılan gündoğumu rengi, "şafak" pembesiyle yenilenen 101 numaralı müze oda, müzayedelerden temin edilen yerli ve yabancı nadide Atatürk kitapları, dönemin dergileri, imzalı fotoğraf ve kartpostallar, madalyalarla daha da zenginleştirilerek açılıyor. 

 


Atatürk’ün en sevdiği renk olan, diğer tüm evlerinde ve adına açılmış müze-evlerde de kullanılan gündoğumu rengi, "şafak" pembesiyle yenilenen 101 numaralı müze oda, müzayedelerden temin edilen yerli ve yabancı nadide Atatürk kitapları, dönemin dergileri, imzalı fotoğraf ve kartpostallar, madalyalarla zenginleştirilerek açılıyor.

 

Yurt dışında Doğu Ekspresi'nin son durağı olarak bilinen İstanbul'un en ihtişamlı otellerinden biri olan Pera Palas, dünyanın en önemli haber ajanslarından Associated Press'e de haber oldu. AP yazarı Christopher Torchia Pera Palas'ı, tarihini ve restorasyon çalışmalarını anlattı. Ayrıca Torchie Pera Palas genel müdürü Pınar Kartal Timer ile de konuştu.

 

Torchia yazısında; Pera Palas'ı Doğu Ekspresi'nin son durağı olarak nitelendirdiği İstanbul'un en tarihi ve en ihtişamlı otellerinden biri olarak anlattı. Mata Hari'nin 1917 yılında Fransa'da idam edilmeden önce kaldığı otellerden biri olan Pera Palas'da aynı zamanda ünlü yıldız Greta Garbo da konakladı. Korku romanlarının efsane yazarı Agatha Christie de yazdığı Doğu Ekspresi'nde cinayet romanını Pera Palas'da kaldığı 411 numaralı odada yazmıştı.

 

Pera Palas Genel Müdürü Pınar Kartal Timer, 1895 yılındaki açılış balosuna katılan otelin efsanevi konuklarının yeni ihtişama katkıda bulunacağına inanıyor. Timer 115 numaralı odada verdiği röportajda şunları anlattı; "Bu insanlar otelde kendilerinden bir iz bıraktılar." Restorasyonun büyük bir kısmı ve boyama işlemleri tamamlandı ama eski balo salonu boştu ve sedef kaplı kitaplık döşenmemişti.

 

Geçmişte Pera olarak adlandırılan ve Yunanca ileri, aşkın gibi anlamları olan Beyoğlu'nu kuşatan Pera Palas aynaları yeniden canlandırıldı. Burası 19. yüzyıl'da Yunan ve Ermeni girişimciler tarafından "Küçük Avrupa" olarak adlandırılıyordu."

 

Beyoğlu'nda birçok binayı restore eden bir restorasyon firması ortağı olan Mehmet Karaören ise bu işe ilk başladığında sadece eğlence amaçlı yaptığını ama zamanla mesleğe dönüştüğünü söylüyor. Fiyatları ise bu süreçte ikiye katlanmış.

 

Otelde oda fiyatları 185 Euro'dan başlıyor ama gözde sezonlarda yükseliyor. Eylül'de tekrar kapılarını açacak otelde açılış fiyatı 265 Euro'ya çıkıyor.

 

Otel aynı zamanda birçok casusu da ağırlamış. Cicero kod adıyla ajanlık yapan İngiliz ve Sovyet ajanı Kim Philby de Türkiye'ye geldiğinde Pera Palace'da kaldı. Ayrıca dünyaca ünlü edebiyatçı Ernest Hemingway'in de 1920'lerde otelin barında alkol aldığı bilinir.

 

Pera Palace Hotel'e eski ihtişamını yeniden kazandırmak için, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun projeyi onaylaması sonrasında, konularında uzman akademisyen ve profesyonellerden oluşan Danışma Kurulu restorasyon ve renovasyon sürecinde proje ekibi ile birlikte çalıştılar. Çalışmalar iki boyutta yürütüldü. Bir yandan binanın mimari özellikleri vurgulanıp özgün karakteriyle uyumlu çağdaş öğeler eklenirken, diğer yandan da otelin uluslararası standartlarda bir işletme olması için gereken teknik altyapı oluşturuldu.

Hürriyet, 31.07.2010

MÜZENİN HALİ, İSTİKBALİ

 

 

Müze hiç bu kadar konuşulmadı. Son yirmi yılda dünyanın hemen her yanında müze konuşmak çok revaçta. Bir yandan üniversitelerde Müze İncelemeleri bölümleri açılır, akademisyenler yetişirken, öte yandan bir müze krizidir tutturuldu. Müze takıntısında takılı kalındı. Ne yapıldığı (biriktirildiği, sergilendiği) fazla ilgi çekmiyor. Nasıl yapıldığı (mimari projesinden, çevre halkıyla ilişkisine) hakkında döktürüldükçe döktürülüyor. İşte bahçesindeki
bitki örtüsünden, lokantasındaki mönüsüne hatta dükkanında satılan nesnelere varıncaya. Müzenin halinde bir garabet olduğu bi damla su götürmez.

Yakın zamanda, büyük Luvr’da bir Arabistan sergisi açıldı. ‘Arabistan Yolları’. Tam 4000 yıllık bir tarih dönemine ait 300 küsur parçalık bir koca sergi. Sergilenen şeylerin büyük çoğunluğu daha önce Suudi Arabistan’da da izleyiciye gösterilmemiş. Malum o ülkede resmi tarih MS 600’lerde Hz. Muhammed’le başlıyor. Luvr’cular, Mede’in Salih’deki kazıdan topladıkları ‘putları’ (hani şu peygamberin kırdıkları) Paris’de sergiliyorlar. İki ülke arkeoloji-müze konularında can ciğer, kuzu sarması. 5 sene önce, Suudi Prens El Valid Luvr’a tam 17 milyon avro bağışlamış. Neden? Luvr’da kurulacak İslam Sanatı bölümüne ‘küçük bir katkı’ olsun diye. Bölümün adı İslam olduktan sonra çıkarılıp müzeye konulan eserler Cahiliye dönemine aitmiş gam! El Valid kim? Kral’ın yeğeni ve Suudi Turizm ve Eski Eserler Yüksek Kurulu Başkanı.

Bu işi kıvıran kim? Luvr’un Başkanı H. Loyrette. Hani İzmir kenti adını taşıyan heykelleri geri isteyip karşılığında işbirliği önerdiğinde ‘Bu heykelleri, 1685’de, kralımız XIV. Lui döneminde serbest piyasadan iktisab ettik’ diye geri çeviren yönetici. En son serginin sponsorunun da Fransız petrol kumpanyası Total olması akla yakın. Son zamanlarda bizim coğrafyaya
muhabbeti kabaran Luvr’un 2013’de Abu Dabi şubesini açmaya hazırlandığı unutulmamalı.

Ülkemizde ise kültürel ihale demokrasisi yeni bir açılımın eşiğine geldi. Topkapı’dan, Sedir Adası’na müzelerin ve ören yerlerinin gişeleri yakında ihaleye çıkıyor. İstanbul 2010’da başarısı kanıtlanan(!), artık bir hükümet etme üslubu haline gelen ihaleyle müze biletleme, giriş-çıkış işleri özel şahıslara gelir ortaklığı (‘yüklenici payını en düşük veren kazanır’) yöntemiyle devredilecek. Devletimizin bu işi yapamadığını, yapmayacağını itiraf etmesi güzel. Lakin, sonrasında (ve öncesinde) sorular var. Cevapları alınmalı. Alınmazsa aranmalı. İhaleyi
almak için ehil olanlar kimler? Gişe brüt gelirlerini şeffaf olarak nasıl bileceğiz? Yüklenicilere ne kadar yatırım mecburiyeti getiriliyor? Müze yönetimiyle yüklenici ilişkisi nasıl düzenleniyor? Devlete devredilen gelir nasıl, nerede kullanılacak? Soruları uzatmak mümkün. Ama gereksiz. Bir fırsatın bir felakete dönüşmesi doğru soruları, doğru zamanda sorup cevap
almakla önlenebilir.

Bir de ihale kapsamına girmeyen ‘küçük’ müzeler için başka bir yöntem denense?

Bu haberin arka sayfasında işten atılınca cinnet geçirip cinayet işleyen (Tire Müzesi müdür yardımcısı aldığı saçmalarla saçma bir cinayetin kurbanı olmuş) müze çalışanı haberini okuyunca ürperiyor insan. İster istemez.

Kültürün finansmanı kritik konu. İstanbul 2010’un finansmanı, ihale yöntemini doğru tartışmak için elimizde yeterli veri mevcut değil. İşleri yüklenen şirketlerin hangileri olduğu, her birinin ne kadarlık ihale aldığı, kültür konularında ne kadar ehil oldukları uzun uzadıya konuşulmalı. İhale farz ise, nasıl işlediği bilinmeli. Dahası, Milli Piyango özelleştirme şartnamesine,
İngiltere’de olduğu gibi, her biletin binde yarımının kültüre ayrılmasına dair bir şartçık konulamaz mı?

Evet efendim, tastamam öyle. Kültür(de) politikadır aynı zamanda.

Müzeye gelince hal malum, istikbalse meçhul.

Radikal, Yazı: Serhan Ada, 31.07.2010

ARAZİYİ BIRAKMAYAN 94'LÜK ARKEOLOG

 

 

Arkeolog Prof. Halet Çambel, dünyanın en itibarlı bilim dergilerinden Nature'da ‘Bilim kahramanı' sıfatıyla tanıtıldı. Yaşına rağmen hala arazide çalışan Prof. Çambel, “Ne yazık ki artık ata binemiyorum” diye hayıflanıyor.

 

Prof. Halet Çambel, 94 yaşında bir bilim insanı. Bu yaşına rağmen, Arnavutköy'deki nefis yalısında oturmak yerine, Toros Dağları'nda arazi gezisinde görebilirsiniz kendisini ve bu hiç de şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan artık at sırtında olmamasıdır yalnızca! Muhtemelen 1936 olimpiyatlarına eskrim dalında katılan bir sporcu olmasının da rolü vardır bunda. 1936, siyah atlet Jesse Owens'ın dört altın madalya alması üzerine Hitler'in stadyumu terk ettiği tarihtir ve bu olaya tanık olanlardan birisi de Halet Çambel'den başkası değildir.

Ancak, dünyanın en ciddi bilim dergilerinden biri olan Nature'ın Prof. Halet Çambel'i, “Bir bilim kahramanı” olarak nitelemesinin gerisinde sporculuğu değil, bilime adanmış bir ömür yatıyor. Nature yazarı Rex Dalton, Prof. Halet Çambel'in sürekli mücadele içinde geçen hayatından örnekler verirken, Karatepe kazılarının yapıldığı yerde Açıkhava Müzesi kurulmasını sağladığını, Ceyhan Nehri'ne yapılmak istenen barajı engellediğini, keçiler ormana zarar verdiği için dağ köylülerini koyun beslemeye ikna ettiğini ve bunu yaparken de neredeyse ölümden döndüğünü anlatıyor.

2008'deki ölümüne kadar 70 yıl evli kaldığı ünlü mimar Nail Çakırhan'dan da söz ediliyor yazıda. Üstelik, ‘komünist şair' olduğuna ilişkin detay ihmal edilmeden. Hoca'nın ilerlemiş yaşında teknoloji ile bir miktar barışması da kendi esprisi ile aktarılıyor: “Evet, elektronik posta gönderebiliyorum ama faksı tercih ederim.”

Hürriyet, 31.07.2010

TROIA'DA KAZILAR BAŞLADI

 

  

 

Troy filmiyle bütün dünyanın tanıdığı Çanakkale merkeze bağlı Tevfikiye Köyü sınırları içerisinde bulunan Troia antik kentinde 2010 yılı arkeolojik kazıları başladı.

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Troia Kazıları Başkan Yardımcısı Doç.Dr. Rüstem Aslan antik kentte 2010 yılı kazı çalışmalarına başladıklarını belirterek, “Almanya'nın Tübingen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ernst Pernicka’nın başkanlığını yaptığı kazı çalışmalarına bu yıl içlerinde Türkiye, Almanya, ABD, Bulgaristan, İngiltere ve Hollanda gibi 8 ülkeden 50’ye yakın bilim adamı katılıyor. Bu yılki kazılarında ağırlıklı olarak geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen aşağı şehir savunma hendeği bölgesi ile Tunç Çağı nekropol alanında çalışmalar yapacağız. Çalışmalarımız Eylül ayı başında sona erecek” dedi.

Çanakkale Kent Haber, 31.07.2010

TARİHİ HAMAMIN ISITMA SİSTEMİ ŞAŞIRTIYOR

 

 

Aksaray'da restore çalışmalarında sona yaklaşılan tarihi Paşa Hamamı'nın mimari dizaynı bugünkü mimarları bile şaşırtıyor.

 

Üstün bir mimari zekayla dizayn edilen hamam, mimarları kendine hayran bıraktırıyor. Aksaray'da bulunan tek Osmanlı eseri olan tarihi Paşa Hamamı'nda restorasyon çalışmaları tamamlanma aşamasına geldi. Restorasyon çalışmalarına katılan mimarlar ise, hamamın özellikle ısıtma sistemini incelediklerinde büyük bir mimari zekayla karşılaştıklarını belirtiyorlar. Restorasyon işini yapan şirketin sahibi Ahmet Etlik, hamamın içinin ve kullanılan suyun ısıtılması için amacıyla yıllar önce yapılan sistemin zeka ürünü bir sistem olduğunu belirterek, "Hamamın alt kısmında bulunan ateş tünelleri sayesinde hem hamamın içi ısınıyor, hem de hamamda kullanılan su ısınıyor. Yüzyıllar önce böyle bir sistemin geliştirilmesi tamamen bir mimari zekanın ürünü" dedi. Yapılan restore çalışmalarının titizlikle ve tamamen aslına uygun bir şekilde sürdüğünü ifade eden Ahmet Etlik, "Hamamın restoresi tamamlandığında ilk yapıldığında nasıl ise öyle olacak. Ateş tünellerini duymuştum ama restore çalışmaları sırasında görünce sisteme hayran kaldım. Biz, sistemin bozulan çürüyen kısımlarını yeniliyoruz. Yani yapılan bu sistem ilk günkü gibi devam edecek. Ateş tünellerinde dolaşan ateş ve dumanın küçük tahliye borularıyla nasıl dışarı verildiğini gördüğümde çok şaşırdım. Ecdat yüzyıllar öncesinde çok iyi bir sisteme, mimari bilgiye ve zekaya sahipmiş" şeklinde konuştu.

Merhaba Gazetesi, 31.07.2010

TARİHİ KULE RESTORE EDİLİYOR

 

 

Çanakkale’de 1897 yılında dönemin İtalyan konsolosu Vitalis tarafından yaptırılan tarihi saat kulesi restore edilmeye başlandı.

 

Çanakkale Belediyesi yetkilileri İl Özel İdaresi'nin mülkiyetinde olan tarihi saat kulesinin mülkiyetinin tekrar Çanakkale Belediyesi’ne devredilmesinin ardından bu tarihi yapının restorasyonuna başlandığını belirterek, “100 yılı aşkın süredir ayakta olan yapının çevresinde gelişen meydan inşa edildiği tarihin mimari üslubunu yansıtmakta, kentlilerin ve kente gelen ziyaretçilerin buluşma mekanı olarak toplumsal bir işlevi yerine getirmektedir. Ancak uzun yılların verdiği tahribat nedeniyle yapının bakımsız ve yıpranmış göründüğü, yapı üzerinde tuz ve kirlenmelerin olduğu giriş kapısı, pencere ve diğer demir aksamlarının onarım gerektirdiği tespit edilmiştir. Bu bakımsız ve yıpranmış görüntüyü ortadan kaldırmak için belediyemiz tarafından ilk etapta saat kulesinin iç kısmında saat mekanizması ve çalar kampası yeniden işleyişe geçirilerek, iç temizlik, bakım ve kadran aydınlatması yapıldı. Şimdi de kulenin dış kesimindeki restorasyon çalışmalarına başlandı. Çalışmaların kısa sürede tamamlanması ile saat kulemiz modern bir görünüme kavuşacak” dedi.

Çanakkale Kent Haber, 31.07.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA DARBE

 

Bilecik'te iki kişi tarihi eser kaçakçılığı yaptığı iddiasıyla gözaltına alındı.

 

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü ekipleri, Bursa'dan Bilecik'e gelen şahısların ellerindeki tarihi eserleri satmak için müşteri aradığı istihbaratı üzerine harekete geçti. Alıcı kılığına giren polis ekipleri, şehir merkezindeki çay bahçesinde R.E ve E.G. ile buluştu. Gözaltına alınan şahısların aracında 32 adet pişmiş topraktan yapılma, üzerlerinde insan ve hayvan figürü bulunan objeler, 18 adet sikke ve bir çift küpe ele geçirildi. Zanlılar sorgularının ardından adli makamlara sevk edildi.

Bilecik Kent Haber, 30.07.2010

SOBESOS'TA KAZILAR BAŞLADI

 

Sobesos antik kentinde kış aylarında ara verilen kazı çalışmaları yeniden başladı.

 

Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden Kapadokya’daki 4. yüzyıl Roma dönemine ait Sobesos Antik Kenti’nde kış aylarında ara verilen kazı çalışmaları yeniden başladı. Çalışmaları yerinde inceleyen Nevşehir Valisi Osman Aydın, “Bu gibi tarihi zenginliklerimizin ortaya çıkarılması bölge turizmine büyük bir katkı sağlayacak” dedi.

 

Nevşehir’in Ürgüp İlçesi'ne bağlı Şahinefendi Köyü sınırlarında, yaklaşık 9 yıl önce ortaya çıkarılan Sobesos Antik kentindeki kazı çalışmaları Nevşehir Müze Müdürü Arkeolog Ertuğrul Murat Gülyaz başkanlığında 20 kişilik kazı ekibi ile yapılıyor.

 

Antik kentte bugüne kadar geç Roma dönemine ait mozaikli toplantı salonu, hamam, erken Doğu Roma dönemine ait 2 şapel ve 100′ü aşkın mezar bulundu.

 

Ankara ve Kapadokya Rotary kulüplerinin sponsorluğunda toplantı salonunun üzerinin çelik çatıyla kapatılan, antik kentteki çalışmaları Nevşehir Valisi Osman Aydın da yerinde inceledi.

Kazı ekibinden antik kentle ilgili bilgi alan Vali Aydın, antik kenti beraberinde Garnizon Komutanı Jandarma Albay Turgay Aras ve İl Emniyet Müdürü Dr. Ömer Gurulkan ile gezdi.

 

Vali Aydın, burada yaptığı açıklamada bu gibi tarihi mirasın gün yüzüne çıkmasına yardımcı oldukları için arkeolog ve çalışanlara teşekkür etti. Aydın, ”Bu gibi tarihi zenginliklerimizin ortaya çıkarılması bölge turizmine büyük katkı sağlayacak. Dolayısıyla da Nevşehir ve Kapadokya bölgemizin tanıtımında büyük bir rol oynayacak. Antik kentteki kazı çalışmalarına büyü önem veriyoruz. Kentteki kazılarda, geç Roma ve erken Doğu Roma dönemi hakkında önemli bilgiler veriyor. Burada tarih gün ışığına çıkıyor” dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştirilen kazı çalışmalarının, Eylül ayına kadar süreceği bildirildi.

Gerçek Gündem, 30.07.2010

ANTİK İNGİLİZ GEMİSİ 157 YIL SONRA BULUNDU

 


McClure ve gemicilerini karaya çıkarken gösteren çizim



Kuzey Kutbu'nda 150 yıl önce terk edilen bir İngiliz keşif gemisi, Kanadalı arkeologların yoğun çalışmaları sonucunda gün yüzüne çıkarıldı.

 

İngiliz kaşif Sir John Franklin'in Kuzey Kutbu'nda kaybolan ekibini kurtarmak için Londra'dan yola çıkan HMS Investigator adlı gemi 1853 yılında Kuzey Kutbu'nun buzulları arasında terk edilmişti.

 

Kanadalı arkeologlar, tam 157 yıldır bozulmadan kalan gemiyi Kuzey Kutbu takımadalarının batısında kalan Banks Adaları'nın açıklarında, suyun sadece 11 metre derinliğinde keşfetti.

 

Arkeologlar, McClure Boğazı'nda diklemesine bir vaziyette duran geminin bütünlüğünü neredeyse tamamen koruduğunu, sadece buz ve hava koşulları yüzünden direk ve halatların hasar gördüğünü belirtti.

 

Kanada Çevre Bakanı Jim Prentice, keşfi “inanılmaz” olarak tanımlarken, suyun içinde yatan geminin dış hatlarını net bir şekilde görülebildiğini söyledi. Keşfi gerçekleştiren, Kanada'nın doğa ve kültürel zenginliklerini korumakla görevli Parks Canada kurumunda görevli Marc-Andre Bernier ise, keşfin çok büyük bir önem taşıdığını belirtti.

 

Bernier, geminin Kuzey Antarktika'da iki yıl zor yaşam mücadeleleriyle boğuşan 60 kişilik bir mürettebatın öyküsünü sakladığına dikkat çekti. Kanadalı arkeolog, gemicilerin sıkıştıkları yerden gemilerini kurtarmak için çok büyük bir çaba gösterdiklerini ve bu sürede büyük bir ölüm kalım savaşı verdiklerini söyledi.

 


Batığın civarında bulunan varil parçaları

 

HMS Investigator, 1845 yılında Kuzeybatı Geçidi'ni keşfetmek için yola çıkan ancak kaybolan HMS Erebus ve Terror gemilerini bulmak için yola çıkan birçok ABD ve İngiliz gemilerinden biriydi. Investigator, kurtarma çalışması içinde Kuzeybatı Geçidi'nin sonuna ulaşmayı başarmış, bu şekilde geçidi keşfeden ilk gemi olma unvanını da elde etmişti.

 

Geminin kaptanı Robert McClure, 1850'de yola çıktığında, Kuzey Amerika'yı boyunca uzanan yolu geçeceğini ve bu yola adını vereceğini bilmiyordu. Geçidin son bölümüne gelen McClure, burada ağır kış şartları nedeniyle buza saplandı ve Kuzey Buz Denizi'ndeki Galler Prensi Boğazı'nda mahsur kaldı.

 

McClure, yaz aylarında buzların erimemesi üzerine gemisini Mercy Körfezi olarak adlandırdığı kıyılara yönlendirdi. Burada 1853 yılına kadar yaşam mücadelesi veren McClure ve mürettebatı, en sonunda HMS Resolute gemisi tarafından kurtarıldı.

 

Geçtiğimiz Pazar günü arkeologlar, geminin batmış olduğu sularda şişirebilir bir botla çektikleri torpido şeklindeki sonar silahını kullanarak geminin yerini keşfetti. HMS Investigator'un keşfi Kanada basını tarafından “Titanik'in keşfedildiği dakika” olarak tanımlandı.

 

Arkeologlar ilk olarak buzda bir açıklık oluşturdu ve açıklıktan suya indirilen uzaktan kumandalı araç ile geminin pencereleri, zincirleri ve güverte kısmı görüntülendi. Ayrıca, mürettebatın geride bıraktığı alkol, yiyecek, varil, yemek pişirme malzemeleri ve kömür stoku da tespit edildi.

 

Keşfin en dramatik anı, McClure ve gemicileri karaya çıkmadan bir ay önce ölen üç denizcinin cesedinin de keşfedilmesi oldu. Çevre Bakanı Prentice, geminin su yüzüne çıkarılmasına yönelik hiçbir plan olmadığını ve bölgenin en kısa zamanda koruma altına alınacağını belirtti.

 

Parks Canada'nın yeni hedefi, Investigator'un peşine düştüğü Erebus ve Terror adlı gemileri bulmak.

Hürriyet, 30.07.2010

YILDIRIM CAMİİ'NİN MİNARESİ YAPILIYOR

 

Bursa'da bulunan 600 yıllık Yıldırım Camii'nin 1855 depreminde yıkılan ikinci minaresi Büyükşehir Belediyesi tarafından inşa edilecek.

Bursa Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Necmettin Şenocak, Anıtlar Kurulu'ndan gerekli izinleri aldıklarını belirterek, "Bizim bu kente borcumuz vardır. Son yıllarda tarihi mirasın yaşatılması için büyükşehir ve ilçe belediyelerimiz ve hükümetimizle birlikte Vakıflar Bölge Müdürlüğü ciddi mesafeler aldı. Bu kültürü yaşatırken ait olduğumuz medeniyeti unutmadan hareket ediyoruz. 607 yıl sonra torunları olarak Yıldırım Beyazıt Han'ı yad ederken onun bıraktığı eserlere de sahip çıkıyoruz" dedi.

 

Büyükşehir Belediyesi olarak Yıldırım Külliyesi'nin acil ihtiyaçları olan tuvalet ve lavaboları modern hale getirdiklerini kaydeden Şenocak, "Büyükşehir Belediyesi Yıldırım Camii'nin yıkılan ikinci minaresini inşa edeceğiz. Anıtlar Kurulu'ndan gerekli izni aldık. İhalesini yaptık. Önümüzdeki ay inşaata başlanacak. Bu hizmetlerimiz burada kalmayıp, devam edecek" diye konuştu.

Bursa Olay, 30.07.2010

HIDIR SOKAK'TA RESTORASYON BAŞLADI

 

 

Gaziantep'te Bey Mahallesi ve Eyüboğlu-Eblehan Sokak Sağlıklaştırma Projelerini tamamlar nitelikte olan Hıdır Sokak Sağlıklaştırma Projesi uygulama çalışmaları başladı.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, Hıdır Sokak Sağlıklaştırma Projesiyle ilgili yaptığı açıklamada, "Gaziantep'in en eski mahallelerinden biri olan Hıdır Sokak ve Kastelbaşı çıkmazında özgün yapısını korumuş birçok tescilli ve tescilsiz Antep Evi bulunmaktadır. Aynı dokuda yer alan Eyüpoğlu-Eblehan Sokak Sağlıklaştırma projeleri bütünlük teşkil edecek olan 'Hıdır Sokak Sağlıklaştırma Projesi' ile çok geniş bir alanda cephe sağlıklaştırması yapılarak bu bölgenin kültür yoluna bağlanması planlanmaktadır" dedi.

 

Başkan Güzelbey, "İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığımız tarafından yürütülmekte olan proje Bey Mahallesinde yapılan sokak sağlıklaştırma projesinin devamı niteliğindedir. Bey Mahallesinde uygulama çalışmalarına devam ettiğimiz 'Atatürk Müzesi' bu bütünlük içerisinde yerini alacaktır. Tüm bu projelerle, böylece kültürel mirasımızı gelecek nesillere özgün kimliğiyle emanet etmiş olacağız" diye konuştu.

 

İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Sezer Cihan da projenin detayları hakkında bilgiler vererek, şunları söyledi:
"Özgün sokak dokusu korunmuş olan 180 metrelik aks üzerindeki sokaklarda, yöresel keymıh taşından yapılmış olan tescilli ya da tescilsiz 30 adet ev yer almaktadır. Büyük oranda korunmuş olan sokakların rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onayından geçtikten sonra Haziran ayında ihalesi yapılmıştır.

 

26 Temmuz tarihinde ise yer teslimi yapılarak restorasyon çalışmalarına başlanılmıştır.180 gün sürecek olan çalışmayı 2011 Ocak ayında tamamlamayı planlıyoruz. Hazırlanan proje kapsamında; bütün evlerin sokağa cephe veren taraflarında, bahçe duvarlarında, kapılarda, pencere doğramalarında, cumbalarda ve çatılarda restorasyon işleri yapılacak.

 

Sokaklardaki mevcut asfalt kaldırılıp tüm alt yapılar (su ve kanalizasyon) yenilenerek elektrik ve telefon hatları da yer altına alınacaktır. Tüm bu uygulamalardan sonra sokaklar geleneksel kesme bazalt taş ile döşenecektir."

Gaziantep Hakimiyet, 30.07.2010

MERAM'DA TARİHİ OTEL RESTORE EDİLECEK

 

 

Konya'nın merkez Meram İlçe Belediyesi, yıllardır metruk durumda bulunan tren garı karşısındaki tarihi oteli restore ettirecek.

 

Meram Belediye Başkanı Serdar Kalaycı, Şeyh Sadreddin Konevi Mahallesi'nde bulunan ve Konya Gar binasının hemen karşısında yer alan tarihi otelin restoresi için mülkiyet sahipleri ile intifa sözleşmesini imzaladıklarını söyledi. Uzun yıllardır metruk durumda bulunan ve kötü bir görüntü sergileyen binanın restore edilmesi konusunda yoğun talep aldıklarını anlatan Başkan Kalaycı, “Binanın sahibi olan Günay ailesi ile yaptığımız görüşmeler olumlu bir şekilde sonuçlandı. Uzun yıllar Augustus Oteli olarak kullanılan bu tarihi binanın tekrar ayağa kaldırılması, restore edilmesi ve rölöve projelerinin hazırlanmasıyla ilgili olarak gerekli sözleşme imzalanmıştır” dedi. Projeler hazırlandıktan sonra başlanacak restorasyon çalışmalarının 1 yılda bitirilmesinin hedeflendiğini kaydeden Başkan Kalaycı, belediye meclis üyeleriyle birlikte temizlik yapılan tarihi binada incelemede bulundu. Binada yapılan temizlik sırasında 1980'li yıllara ait gazeteler, plaklar ve o döneme ait ev eşyaları çıktı. 115 yıl önce yapılan 3 katlı bina otel olarak kullanıldıktan sonra bir süre Askeri Ulaştırma Okulu yapıldı. Binanın altındaki dükkanlardan bir tanesi postane hizmeti verdi. İstasyon Palas adıyla tekrar otel olarak kullanılan bina 1980 yılında terk edildi. 1982 yılında Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından tescil edilen yapıt, restorasyon sonrası Meram Kültür Evi, butik otel, kafeterya ve restoran olarak faaliyet gösterecek.

Konya Hakimiyet, 29.07.2010

CİDE ARKEOLOJİ PROJESİNDE YENİ BULUNTULAR

 

Tarih öncesi dönemlerden başlayarak Osmanlı Dönemine kadar geniş bir zaman dilimini kapsayan Cide Arkeoloji Projesi yüzey araştırmaları Hollanda Leiden Üniversitesi ve İskoçya’dan Glasgow Üniversitesi başkanlığında çok uluslu bir ekip tarafından yürütülüyor.

 

Geçen yıl başlayan ve bu yıl devam eden CAP (Cide Arkeoloji Projesi) çalışmaları kapsamında Cide ve çevresinin tarihinde karanlık bir nokta kalmayacak. Bu yıl Cide ve Şenpazar bölgelerinde yapılan çalışmalarda bölgede insanlığın ilk izlerine kadar uzanan bulgulara rastlandı. Yapılan çalışmalarda Şenpazar bölgesinde bulunan taş ve obsidyen aletler üst paleolitik olarak adlandırılan ve 20 bin yıl öncesine geriye giden tarihe ışık tutuyor. 2009 yılında başlayan proje kapsamında mezolitik dönem olarak adlandırılan ve Cide’nin tarihinin bilinenden en az 4-8 bin yıl daha geriye götüren arkeolojik bulgulara rastlanmıştı. Bu yıl çalışmalarla bu rakam çok çok daha geriye çekilerek, 20 bin yıl öncesine ait insanların kullandığı taş ve obsidyen aletler bulundu.

 

CAP kapsamında yapılan çalışmalarda büyük önem taşıyan mağaralarda tarihin suskun kalan kısımlarını aydınlatacak nitelikte önemli bulgulara ulaşıldı. Girilen mağaraların büyük bir kısmında yapılan çalışmalarda bulunan taş aletler ve seramik parçaları mağaraların en az sekiz bin yıldan bu yana kullanıldığı gösteriyor.

 

Kastamonu’nun tarihinin yazılı başlangıcının ve bir kavim olarak ilk sahibinin MÖ 2. bin yılda kim olduğu sorusu Cide Arkeoloji Projesi çalışmaları ile aydınlatılmaya çalışıyor. Proje kapsamında araştırmalarda bulunan MÖ 2. bin evresine ait seramiklerle, bölgede Hitit İmparatorluğu’nun varlığı, Kaşka kabilelerinin ne kadar Kastamonu sınırına uzandığı ve Pala uygarlığının bölgedeki ağırlığı anlaşılmaya çalışılacak.

ü

Yapılan çalışmalarda seramik, mimari ve diğer buluntuların ve kalıntıların olduğu dönem ise Roma ve Bizans dönemleri. Cide’de yapılan çalışmalarda tespit edilen ve lahit mezarlardan oluşan bir Roma Mezarlığı, Kastamonu ve çevresindeki ilk örnek olurken, bu dönemin ölü gömme alışkanlıkları ve sosyal yaşantısına ilişkin önemli bilgileri de bünyesinde saklıyor.

 

Çalışmalarda Bizans dönemi varlığı yoğun seramik buluntular yanında sahil şeridindeki kalelerde görülmekte. Özellikle Cide sahil şeridinde daha önce bilinen ve yeni bulunan kalelerde yapılan çalışmalarda Bizans döneminde sahil kesiminin kalelerle kuvvetlendirildiği, yerleşimlerinde bu kalelerin yakın çevresine yapıldığı tespit edildi.

 

Geçen yıl başlayan ve 2011 yılında son bulacak çalışma, Hollanda Leiden Üniversitesi’nden Dr. Bleda Düring, İskoçya Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Claudia Glatz ve Çanakkale Üniversitesi’nden Dr. Tevfik Emre Şerifoğlu tarafından yürütülüyor. Çalışmalara Kültür ve Turizm Bakanlığı destek veriyor. Bu yıl çalışmalara bakanlık temsilcisi olarak kendisi de prehistoryen olan Zonguldak Ereğli Müzesi’nden Arkeolog Ünver Göçen katılırken, Çanakkale Üniversitesi, Newfoundland Memorial University, Sheffield Üniversitesi, University Collage Londra gibi önemli üniversitelerden bilim insanları da bulunuyor.

Beyaz Gazete, 29.07.2010

PARION KAZILARI SONA ERDİ

 

Çanakkale’nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü'ndeki antik Parion kentinde yürütülen kazıların 2010 yılı sezonu çalışmaları tamamlandı.

 

Parion Kazı Başkanı ve Atatürk Üniversitesi (AÜ) Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Cevat Başaran, çalışmaların tamamlanması dolayısıyla Kemer Köyündeki İÇDAŞ İlköğretim Okulu bahçesinde düzenlenen törende, kazıların 6. yılında 6 farklı alanda çalıştıklarını söyledi.

 

Antik Parion kentinin MÖ 8′inci yüzyılda kurulan bir millet kolonisi olduğunu, en parlak çağını ise MS 1 ve 2′nci yüzyılda Roma döneminde yaşadığını belirten Başaran, ”Kent çeşitli mimari yapılarla donatılmış. Nekropol, tiyatro, yamaç yapısı ve Roma villasının yanı sıra ilk kez Odeion’da çalışıldı. Yeni belge ve önemli bulgular elde edildi. Antik kentin kalıntıları gün yüzüne çıkarılmaya devam edildi” dedi.

 

Kazılar sonucunda, özellikle Roma döneminde önem verilen ve genişleyen kentin, değişik işlevli mimari yapılarla donatıldığının belirlendiğini ifade eden Prof.Dr. Başaran, şöyle konuştu:

”Ancak, şehrin Bizans çağında yoğun şekilde tahribata uğradığı anlaşılmaktadır. Bu yılki kazılara Kültür ve Turizm Bakanlığı 108 bin TL ödenek sağladı. Ana sponsor İÇDAŞ A.Ş ise lojistik yardımlarla destek sağladı. Ayrıca, kazılarda Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden öğrenciler staj yaptı.”

Gerçek Gündem, 29.07.2010

DEFİNE HAYALİ HÜSRANLA BİTTİ

 

  

 

Adıyaman'da bir kişinin devlet izni alarak iş makineleri ile gerçekleştirdiği define kazısı hüsranla sonuçlandı.

 

Adıyaman merkez Yaylakonak beldesi Darıpınar mevkiinde Kazım Turhan isimli vatandaş tarafından iş makineleri ile yapılan kazıdan define çıkmadı. Adıyaman Valiliği'ne verdiği izin dilekçesi sonrası Adıyaman Müze Müdürlüğü tarafından yerinde yapılan incelemede kazı yapılmasında mahsur görülmedi.

 

Müze Müdürü Fehmi Eraslan başkanlığında jandarma ve maliyeden görevlendirilen memur gözetiminde başlayan kazı 9 gün sürdü. İş makinesi ile gerçekleştirilen kazıda 7 metre derinliğinde bulunan kaya oyuğunda define olma ihtimali belirdi. Fakat devam eden kazılarda kaya oyuğunun içinin boş olduğu ortaya çıkınca, define hayali hüsranla sonuçlandı.

 

Adıyaman Müze Müdürü Fehmi Eraslan, tarihi ören yerleri ve sit alanı dışındaki yerlerde izinli olarak kazı yapıldığını belirterek, komisyon gözetiminde 9 iş günü süren kazıda herhangi bir define bulunamadığını söyledi.

 

Eraslan, "Yapılan kazılarda kültür varlığı çıkınca bu eserler müzeye verilir. Eğer define çıkar ise yüzde 50'si devlete yüzde 50'si kazı sahibine verilir. Adıyaman'da yıllık ortalama 1 adet izinli kazı gerçekleştiriyoruz" dedi.

Adıyaman Kent Haber, 29.07.2010



HİERAPOLİS'TE KAZILAR BAŞLADI

 

 

Pamukkale’de bulunan Hierapolis antik kenti 2010 yılı kazı ve restorasyon çalışmalarının başlaması dolayısıyla İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Korkmaz ile birlikte Vali Yavuz Erkmen’i makamında ziyaret eden Hierapolis Kazı Heyeti Başkanı Prof. Francesco D’Andria, bu yıl yapılacak kazı çalışmaları hakkında Vali Erkmen’e bilgi verdi.

 

Bu yılki kazı ve restorasyon sezonuna 8 farklı İtalyan Üniversitesi, Norveç Oslo Üniversitesi, İtalyan Ulusal Araştırma Konseyi (IBAM) ve CNRS Fransa Ulusal Araştırma Merkezi’nden 80 arkeolog, mimar, restoratör, mühendis, jeolog ve antropolog katıldığını belirten Prof. D’Andria, “2010 yılı çalışmaları Hierapolis Antik Tiyatrosu sahne binası restorasyon çalışmaları ile başladı. Hierapolis Antik Tiyatrosu tüm Akdeniz bölgesinde korunagelmiş tek tiyatro olma özelliğini taşımaktadır” dedi.

 

Sahne binası projesinin Denizli Valiliği tarafından desteklendiğini ve finans kaynağının Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından temin edildiğini ifade eden Prof.D’Andria, “Proje çok uzun yıllar kazı ve restorasyon çalışmalarında yer alan kazı heyeti mimar ve arkeologları tarafından: Paolo Mighetto, Filippo Masino, Giorgio Sobra ve mühendis Franco Galvagno tarafından tamamlanmıştır. Tiyatronun her mimari parçası toprak üzerinde birbirlerine bağlanacak şekilde düzenlenmiş ve restorasyonu beklemektedirler. Yaklaşık yüzde 95'i koruna gelmiş olan parçalarda çok az tamamlama yapılacaktır” diye konuştu.

 

Restorasyon çalışmalarının 3 yıl içinde bitirilmesinin hedeflendiğini belirten Prof.Dr. D’Andria, “Tiyatro restorasyonunun tamamlanması kaliteli bir turizm için de oldukça etkili olacak. Geçen yıl burada yapılan çalışmalarda Pamukkale termale su sağlayan antik kaynak sular ve havuzlar ortaya çıkarılmış, büyük boyutlu bir Apollon heykeli bulunmuştu. Bu heykelin yüksekliği 4 metreyi bulmaktaydı. Diğer bir kazı yeri de Aziz Phlippus Martyriumu alanında, sekizgen hamamın etrafında olacak. Ayrıca turistlerin geçişini kolaylaştıracak bir köprünün Denizli Valiliğinin işbirliği ile yapılması hedeflenmektedir. Bu köprü MS VII yüzyılda yıkılan köprünün yerine yapılacak” ifadelerini kullandı.

 

Prof.Dr. D’Andria’ya ziyaretinden ve verdiği bilgilerden dolayı teşekkür eden Vali Erkmen, Prof.Dr. D’Andria ve ekibine çalışmalarında başarılar diledi.

Denizli Kent Haber, 29.08.2010

BİN 600 YILLIK FASULYE HEYECANI

 

Bodrum Gümüşlük'te bulunan Tavşan Adası'nda Uludağ Üniversitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları sırasında, bin 600 yıllık mezarda fasulye taneleri bulundu. Anadolu'ya fasulyenin 250 yıl önce geldiğinin varsayıldığını söyleyen Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, bulunan fasulye tanelerinin, fasulyenin anavatanının Güney Amerika olduğu tezini değiştireceğini belirtti. Kalıntılarda ortaya çıkarılan iki ayrı mezarda bulunan kafatası kemiklerinin sahiplerinin de paganlar döneminde Hıristiyanlığa ilk geçen kişiler olduğunu tahmin ettiklerini söyleyen Prof. Şahin, 8 kafatasının öldürülen ilk Hıristiyan azizlere ait olabileceğini ve bu buluntular ile Gümüşlük Tavşan Adası'nın kutsal bir ada olarak ayrı bir çekim merkezi olabileceğini belirtti.

Yeni Asır, Haber: Zeki Özkeskin, 29.07.2010

 

KAZIDAN VAHŞET ÇIKTI

 

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Gümüşlük Beldesi’nde devam eden Antik Myndos Kenti kazıları çerçevesinde, Tavşan Adası’nda gün ışığına çıkarılan mezarlarda parçalanmış 8 kafatası ve büyük çiviler bulundu. Gümüşlük Kazı Evi’nde koruma altına alınan kafatası parçaları, Burdur Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne gönderildi. Uzunluğu 6-8 cm olan çiviler üzerinde yapılan incelemede kafataslarına ait kemik ve diş parçalarına rastlandı. 8 kafatasının bulunduğu mezarda iskelet bulunmaması dikkat çekti. Gümüşlük’te olayın duyulmasından sonra yerli ve yabancı turistler Tavşan Adası’na akın ederek kafataslarının bulunduğu mezarlarda hatıra fotoğrafı çektirdi. Kazı başkanı Uludağ Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, bulunan kafataslarının MS 4’üncü yüzyılda Hıristiyanlığın yeni yayılmaya başladığını Geç Bizans dönemine ait olduklarını saptadıklarını belirterek, Hıristiyanlığın yayıldığı sıralarda yakalanarak işkence ile öldürülen dönemin ilk azizlerine ait olduğu söyledi.

Vatan, 31.07.2010

BU MÜZELER PEK SEVİLDİ

 

Avrupa ülkelerinde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle yılın ilk ayında kente gelen turist sayısında yüzde 4,6 azalma yaşanırken, Miniatürk, Panorama 1453 Tarih Müzesi ve Yerebatan Sarnıcı'nı ziyaret edenlerin sayısında geçen yılın ilk 6 ayına oranla yüzde 11'lik bir artış gözlendi.

 

2009 yılının ilk 6 ayında bu 3 müzeye gelen ziyaretçi sayısı 1 milyon 377 bin 162 iken, bu sayı 2010 yılının aynı döneminde 1 milyon 514 bin 878'e yükseldi. Yabancı turistler, daha çok Yerebatan Sarnıcı ve Miniatürk'ü, yerli turistler de Panorama 1453 Tarih Müzesi'ni tercih etti. 15 asırlık tarihiyle birçok efsaneye konu olan, müze olarak gördüğü işlevin yanı sıra sergi, müzik dinletisi ve şiir okumalarına da ev sahipliği yapan Yerebatan Sarnıcı, 2010'un ilk yarısında 722 bin 484 kişi tarafından ziyaret edildi. Antik çağdan Bizans'a, Selçuklu'dan Osmanlı'ya 3 bin yıllık tarih ve kültür mirasının minyatürlerini Haliç kıyısında buluşturan Miniatürk ve İstanbul'un fethini görsel bir şölenle meraklılarına sunan Panorama 1453 Tarih Müzesi'ni de 800 bin kişi ziyaret etti.

Zaman, 29.07.2010

SEL TARİHİ ORTAYA ÇIKARDI

 

Ardahan kent merkezinde özellikle hafta sonu günleri etkili olan sağanak yağış nedeniyle meydana gelen selin, Atatürk Mahallesi'ndeki tarihi kilise bölgesinde toprağı aşındırdığı ve söz konusu bölgede parça halinde yaklaşık 15 adet insan kemiğinin ortayı çıktığı bildirildi.

Atatürk Mahallesi'nde Eski Kilise mevkii olarak bilinen bölgede, kemiklerin daha öncede görüldüğünü söyleyen mahalledeki vatandaşlardan Kadim Öztürk, selden sonra toprağın aşınmasıyla kemiklerin daha çok görüldüğünü belirtti.

Erzurum Gazetesi, 29.07.2010

CİZVİTLERİN CARAVAGGIO'SU İTALYA'YI EPEY KARIŞTIRDI

 

 

Caravaggio’nun yeni bir tablosunu bulmak İtalyanları epey heyecanlandırdı. Hem de Avrupa resminin bu büyük ustasını 400. ölüm yılında özel etkinliklerle anmaya başlamışken.
Geçen hafta Vatikan’ın resmi yayın organı  L’Osservatore Romano gazetesinin yeni bir Caravaggio bulunduğunu duyurmasıyla sanat alemi hareketlendi. ‘Martyrdom of St. Lawrence’ (Aziz Lawrence’ın şehit edilmesi) adlı tablonun, Cizvit rahipleri tarafından, bu tarikata ait kiliselerden birinde keşfedildiği söyleniyor. Ama, daha ilk günden İtalyan sanat tarihçilerin şüpheli bir tavır alması, hatta bazılarının kesin biçimde tablonun Caravaggio’ya ait olmadığını söylemesi akılları karıştırıyor. Tablonun Caravaggio’nun elinden çıkmış olamayacağı ancak bir öğrencisi tarafından yapılmış olabileceği belirtilirken, kimi uzmanlar kesin bir yargıda bulunmaktan kaçınıyor. Konuyu gazetesinde büyük bir sükseyle yayımlayan Vatikan ise bu gelişmeler karşısında biraz zor duruma düşmüş gibi. Gazete, daha sonra tablonun İtalyan ustaya ait olup olmadığının bilinmediğini yazdı. Cizvit rahipler ise yıllardır kiliselerinde asılı duran tablonun böyle olay olması karşısında şaşkın. 

Çeşitli uzmanların inceleyip durduğu tablonun eylülde röntgenle incelenmesi planlanıyor. Araştırmayı yürüten Caravaggio uzmanı Silvano Vinceti, usta ressamın biri dışında hiç bir eserini imzalamadığını bu nedenle de taklitleriyle çok karşılaştıklarını belirtiyor. Tablonun Napoli, Sicilya ve Malta’da kalan Caravaggio’nun takipçilerinden biri tarafından yapılmış olabileceğine de dikkat çekiliyor. İtalyan usta, 1610 yılında Toskana’da ölmüştü.

Radikal, Fotoğraf: Reuters, 29.07.2010

KALBURCU'DAN TARİH FIŞKIRDI

 

Balıkesir’in Kepsut İlçesi'ne bağlı Kalburcu Köyü yakınlarında yapılan kazılarda elde edilen bulgulara göre, bölgenin, geçmişi erken tunç çağından başlayarak, Hellenistik Roma ve Doğu Roma dönemlerine uzanan, önemli bir antik yerleşim birimi olduğu tahmin ediliyor.

 

Kalburcu Muhtarı Celali Aykoç’un, köy yakınlarındaki “Asar Tepe” olarak adlandırılan bölgenin arkeolojik açıdan önem taşıdığı düşüncesiyle Balıkesir Müze Müdürlüğü’ne birçok kez yaptığı müracaatlar sonuç verdi.

 

Müze Müdürlüğü, incelemelerin ardından söz konusu bölgeyi “Arkeolojik sit alanı” olarak tescilleyerek, Bursa Koruma Bölge Kurulu’na bildirdi ve kazı başvurusunda bulundu. Başvurunun kabul edilmesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kazı için ödenek göndermesinin ardından, Mayıs ayında müze araştırmacısı Aytekin Yılmaz başkanlığında 10 kişilik ekiple kazılara başlandı.

 

Kazıyı yürüten Aytekin Yılmaz, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Asar Tepe” mevkisinde yürütülen yüzeysel araştırmalarda bol miktarda toprak kap ve seramik parçalarına rastladıklarını belirterek, daha derinlere inildikçe yoğun olarak yığma taş bölümler ve küçük odacıkların ortaya çıkarıldığını söyledi.

 

Araştırmayı yamaçlara doğru kaydırdıklarında, tepenin etrafının üç kademe şeklinde duvarlarla çevrili olduğunun anlaşıldığını ve bu duvarların büyük kısmının ortaya çıkarıldığını ifade eden Yılmaz, kazı çalışmalarında bol miktarda Hellenistik döneme ait toprak kap, seramik parçaları, ok ve mızrak uçları bulunduğunu vurguladı.

 

Yılmaz, kazı sırasında tepenin hemen alt kısmında bir lahit ortaya çıkardıklarını dile getirerek, lahitte iskelet kalıntıları, gözyaşı şişesi, çeşitli seramik kap ve Bergama Krallığı dönemine ait, üzerinde sağlık tanrısı figürü bulanan bronz sikke bulunduğunu bildirdi.

 

Balıkesir Müze Müdürü Neriman Özaydın da, ödeneğin bitmesi nedeniyle ara vermek durumunda kaldıkları kazı çalışmalarının 45 gün sürdüğünü belirtti. Bölgenin Balıkesir’in en eski antik yerleşim birimlerinden biri olduğu yönünde bulgulara ulaşıldığını dile getiren Özaydın, şöyle konuştu:

“Bölgeden elde edilen bulgulara göre, burası geçmişi erken tunç çağından Hellenistik dönemlere kadar uzanan önemli bir yerleşim birimi. Arkeolojik açıdan önem arz ediyor. Buranın Balıkesir’de en eski yerleşim birimi olduğunu tahmin ediyoruz. İlimizde kazı çalışmaları yürütülen Altınoluk Antandros, Erdek Kyzikos gibi, önemli bir antik kazı alanı olacak nitelikte bir yer. Bu önemli merkezde kazıların devam ettirilmesi ve sonuçlandırılması gerekiyor.”

Hürriyet, 28.07.2010

GÖLCÜK'TE TARİHİ KAPLICA GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI

 

Kocaeli’nin Gölcük İlçesi'nde bulunan tarihi Yazlık Ilıca’yı kurtarma çalışması başladı. Kazı çalışması bittikten sonra bölgede 5 yıldızlı otel yapılması için ihale açılacak.

 

Roma dönemine ait tarihi kaplıca içinde yıllardır şifalı sıcak su boşa akıyor. Sadece bölgedeki çocukların yüzdüğü ve kadınların çamaşır yıkadığı bölgede geniş çapta kazı çalışması başlatıldı. 2. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen tarihi kaplıcanın çevresi tamamen kazıldı. Kocaeli bölgesinde Roma yapısı bakımından tek örnek proje olduğu tespit edilen Yazlık Ilıcası ile 10 dönümlük bir alan içinde yaklaşık 3 dönümü kapsayan kurtarma kazısı ile bir tarih daha yaşamış olacak.

 

Daha önce Kocaeli Özel İdaresi, bölgedeki kaynakları ile MTA tarafından yıllardır sürdürülen sondaj çalışmaları sonucu, şifalı su kaynaklarının debisi ve derinliği belirlenmişti. Son günlerde Gölcük Belediyesi ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarihi tesislerin kalıntılarını ortaya çıkartan çalışmalar yapıyor. Yüzyıllar öncesinde insanların kullandığı, yararlandığı ılıca ve termal tesisleri de gün yüzüne çıktı.

 

Yazlık bölgesindeki şifalı suların bir kısmı içinde yüzülmesi halinde cilt hastalıklarına iyi geliyor. Bu sular, kükürtlü ve sıcak. Aynı bölgede yine cilt hastalıklarına iyi gelen çamur banyosuna uygun kaynaklar var. Bir de içilmesi halinde mide ve göz hastalıklarına iyi gelen şifalı sular bulunuyor.

 

Bölgedeki kazı çalışmalarıyla tarihi yapıların ortaya çıkartılmasının ardından, Termal Turizm Bölgesi ilan edilen bu alanda yapılacak büyük turistik tesis için Kültür ve Turizm Bakanlığı ihaleye çıkacak.

Zaman, 28.07.2010

 

TAY'dan: TAYEx ekibi tarafından 13.7.2008 tarihinde ziyaret edilmiş  ve belgelenmiştir.

http://tayproject.org/TAYBizansMar.fm$Retrieve?YerlesmeNo=20464&html=bizansdetailt.html&layout=web

'SON AKŞAM YEMEĞİ' ÖNÜNDE FLAŞ PATLATTILAR

 

 

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Milano'da tatilini geçiren Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev'le birlikte, Leonardo Da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" isimli tablosunun önünde flaşlı fotoğraf çektirdi. Konuk Devlet Başkanı'nı Milano Sarayı'nı ve kentin diğer tarihi yerlerini gezdiren Berlusconi, Da Vinci'nin 15'inci yüzyılda yaptığı başyapıtını es geçmedi. Turistlerin görmek için üç ay sıra beklediği tabloyu göstermek için Santa Maria della Grazie Müzesi'ni açtıran Berlusconi, Medvedev ile tablonun önünde poz verdi. İngiliz Telegraph gazetesine konuşan Vatikan Müzesi Profesörü Ulberico Santa Maria, "Ben hiçbir şekilde Son Yemek'in önünde flaş patlatılmasına izin vermezdim. Flaş, bu tür eserlere ciddi zarar verebilir. Tabii ki fotoğrafı çekilebilir ama bunun çok sıkı kontrol altında, yüksek filtreler kullanılarak gerçekleştirilmesi gerek" diyerek olayı eleştirdi.

 

Santa Maria della Grazie Müzesi yetkilisiyse şu açıklamayı yaptı: "Müzede üç fotoğrafçı vardı. Fotoğraf çekilmesinde bir sorun görmedim. Fotoğraf makinesi flaşının tabloya zarar verebileceği doğru, ama birkaç poz fotoğraf çekilmesinde sorun yok. Fotoğrafçılar oldukça uzaktan çekim yaptı ve bir sorun çıkacağını sanmıyorum."

Sabah, 28.07.2010

ROMA DÖNEMİNE AİT KADIN HEYKELİ ELE GEÇTİ

 

Kayseri’de Roma dönemine ait olduğu belirtilen ve başı olmayan mermer kadın heykeli ele geçirildi. Jandarmaya, heykeli 80 bin liraya satmak isteyen çok sayıda kişi yakalandı. Tarihi kadın heykeli Kayseri Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi.

 

Bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri, Bünyan İlçesi'ne bağlı Sultanhanı Köyü'nde, bazı kişilerin tarihi eser satmak istediğini öğrendi. Daha sonra alıcı kılığına giren ekipler, şebeke elemanları ile bağlantı kurdu. Roma dönemine ait 1.5 metre boyunda 250 kilo ağırlığında ve başı olmayan giysili kadın heykelini almak için 80 bin liraya anlaştı. Heykel, teslim edileceği anda yapılan operasyonla ele geçirildi.

 

Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Heykelin Roma dönemi ait olduğu tahmin ediliyor. Heykel müzeye teslim edildi. Olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği bildirildi.

Star Gündem, 28.07.2010

ANTİK KENTLERE ERKEN UYARI SİSTEMİ

 

Antik kentler, yangın ve sele karşı kızılötesi kameralar ve uzaktan kontrollü erken uyarı sistemiyle korunacak. Avrupa Birliği tarafından desteklenen, Bilkent Üniversitesi'nin ortak olduğu erken uyarı sistemi projesi, Antalya’nın Kumluca İlçesindeki Rhodiapolis antik kentinde uygulanmaya başladı. Prof.Dr. Enis Çetin, daha önce orman yangınlarına karşı geliştirdikleri, ormanların kameralarla gözetlenmesi çalışmalarının bir benzerini yürüteceklerini söyledi. Çetin, kurulacak kameralar ve sensörler sayesinde, antik kentlerin yangın ve sele karşı kızılötesi kameralar ve hava istasyonlarından oluşan uzaktan kontrollü erken uyarı sistemleriyle korunacağını söyledi.

Türkiye Gazetesi, 28.07.2010

ORTA ASYA'DAN ANADOLU'YA İLK GİREN KOYUNLAR

 

Tokat’taki Komana Pontika antik kentinde yürütülen kazı çalışmaları kapsamında, Roma ve Hellenistik dönemin izlerinin gün yüzüne çıkarılmasının yanı sıra antik kent DNA çalışmasıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya giren ilk koyun türlerinin de tespit edilmesi hedefleniyor.

 

Komana Pontika antik kentinde ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yerleşik Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Burcu Erciyas başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları devam ediyor. Roma ve Hellenistik dönemin izlerini gün yüzüne çıkarmak için yoğun çaba sarf eden Erciyas ve ekibi, biyologlarla birlikte yürüttükleri Antik Kent DNA Çalışması kapsamında da Orta Asya’dan Anadolu’ya giren ilk koyun türlerini ve bu türlerin Anadolu’da var olan türlere etkisini tespit etmeye çalışıyor.

 

Kazı heyeti başkanı Doç.Dr. Burcu Erciyas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yılki çalışmalara, geçen yıl olduğu gibi Hamamtepe bölgesinde devam ettiklerini söyledi.

Hamamtepe bölgesinde 3 alanda çalıştıklarını, burada geçen yıl çıkarmaya başladıkları mekanlar içerisinde çeşitli üretim faaliyetlerinin yapıldığı içlikler tespit ettiklerini anlatan Erciyas, ocakların bu içliklerde üretim faaliyetlerinde kullanıldığını tahmin ettiklerini aktardı.

 

Tüm mekanlarda bu ocakların farklı çeşitlerine rastladıklarını, bu durumun da üretimin farklı alanlarda olduğunu gösterdiğini ifade eden Erciyas, bu çalışma alanındaki tarihlemenin erken Selçuklu ve geç Bizans dönemi olduğunu anlattı.

 

İçliklerin en erken Bizans döneminde kullanılmaya başladığını bu yıl tespit ettiklerini ifade eden Erciyas, şunları kaydetti:

”Bu alanda çıkan bronz buluntular, bize bu alanda bronz üretim atölyelerinin olduğunu önermekte. Diğer bacalı ocaklarımız daha çok kullanılmakta. Gördüğümüz ise yemek ve ekmek yapmak faaliyetlerinde kullanılıyor. Ancak bizim bulgularımız şu anda tamamlanmış değil. Çalışmalarımızın sonunda bütün verileri bir araya getirerek burada ne tür üretimler yapıldığını tespit edebileceğiz.”

 

Bu yıl ve gelecek yıllarda daha derinlere inerek kazılara devam edeceklerini belirten Erciyas, ”Tepenin erken devrelerini aydınlatmaya çalışıyoruz. Arzumuz Roma ve Hellenistik döneme ulaşmak. Çünkü Komana antik kentinin en zengin ve ihtişamlı olduğu dönem Roma ve Hellenistik dönemler” dedi.

 

Erciyas, buradan elde ettikleri tüm verileri detaylı bir şekilde laboratuarlarında ve üniversitede yıl boyu çalıştıklarını ifade ederek, ”kapsamlı bir çalışma yapıyoruz. Seramik uzmanlarımız seramikleri çalışarak buraların tam olarak tarihlenmesine yardımcı olurken, hayvan kemikleri üzerinde uzmanlarımızın çalışmaları, burada yaşayan insanların ne yiyip içtikleri, bu hayvanları nasıl besledikleri, ne anlamda onlardan yararlandıkları konusunda bilgi edinmemizi sağlıyor” ifadelerini kullandı.

 

Kazılarda bu sene farklı olarak bütüncül yaklaşım ile 'Antik Kent DNA' çalışması başlattıklarını anlatan Erciyas, ”Bu çalışmada Anadolu’ya giriş yapan koyun türlerinin DNA’larını tespit ederek bu türlerin hangi dönemlerde girdiğini ve Anadolu’daki koyun türlerinin devamını takip edebileceğiz. Bununla birlikte bulduğumuz köpek kemikleri ile ilgili çalışmalarımıza devam ediyoruz. Çünkü çoban köpekleri o sürüler ile dolaşıyorlar. Böyle detaylı çalışlarımız var” dedi.

 

Doç.Dr. Erciyas, Antik DNA çalışması ile ilgili şu bilgileri verdi: ”Biyolog arkadaşlarımız var, koyun DNA’sı üzerine çalışıyorlar. Onlar örnek topladılar, bizim bu bölgedeki koyunların DNA’sı üzerine çalışma başlattılar. Kazdığımız dönem, tam Bizans’tan beylikler dönemine geçiş olduğu için, Orta Asya’dan göç eden Türk topluluklarıyla gelen koyunların, Anadolu’daki koyun türlerinde sebep olduğu değişiklikleri ve çeşitlenmeyi göstermek için böyle bir çalışma yapmak istiyorlar. Yeni türler neler ve yeni türler Anadolu’daki var olan koyun türlerinde ne gibi değişiklikler meydana getirmiş onlara bakıyorlar. Sonuçların çıkması için bir sene var. Şu anda sadece örnek toplama aşamasındalar.”

 

Mitridat Krallığı’nın yönetiminde önemli bir kültür merkezi olan ve Roma İmparatorluğu döneminde de özerkliğini koruyan Komana Pontika’nın, tarihte Anadolu tanrısı Ma’ya adanmış kutsal alan olduğu belirtiliyor.

 

Aynı zamanda çevre bölgeler için ticaret merkezi görevi gördüğü ifade edilen bölgenin, o dönemde kutsal alanda düzenlenen festivaller, zengin pazar yeri ve kenti çevreleyen verimli arazisiyle Anadolu’nun tüm bölgelerinden ziyaretçi aldığı kaydediliyor.

 

ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından da desteklendiği belirtilen Komana Pontika Arkeolojik Araştırma Projesi, Orta Karadeniz Bölgesi’nin klasik çağ kenti Komana Pontika’nın konumunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacıyla 2004 yılında başlatılmıştı.

Gümenek Hamamtepe bölgesinde yüzey araştırmalarının ardından antik kentin gün ışığına çıkartılması için kazı çalışmalarının startı verilmişti.

Star, 28.07.2010



HAMMURABİ KANUNLARI MI?

 

  

 

İsrail’de, insanlık tarihinin bilinen ilk yazılı kuralları olan ünlü Hammurabi kanunlarını andıran, yaklaşık 3 bin 800 yıllık çivi yazılı belge bulundu. Hazor’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan belge, MÖ 18.-17. yüzyıllarda Bronz Çağı’nın ortalarında, Akat çivi yazısıyla yazılmış. Tabletin bulunan parçalarındaki yazılar, kölelerle efendileri arasındaki kuralları içeriyor.


Bu haliyle belge, MÖ 18. yüzyılda Babil Kralı Hammurabi’nin kanunlarının yazılı olduğu ve yaklaşık 100 yıl önce bugünkü İran topraklarında ortaya çıkarılan kil tabletle benzerlikler taşıyor.
Uzmanlar Hazor tabletinde öngörülen cezaların da Eski Ahit’tekiler gibi ‘dişe diş’ felsefesini yansıttığını anlatıyor. İbrani Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Wayne Horowitz yönetimindeki uzmanlar, tablet parçaları üzerinde ‘efendi’, ‘köle’ ve büyük olasılıkla ‘diş’ anlamına gelen bir sözcük belirlemiş. 

Tabletlerin o çağda bir yazman okulu bulunduğu bilinen Hazor’da mı yazıldığı, başka bir yerden mi getirildiğiyse henüz net değil. Ancak Hazor’daki bu son bulgunun, Hammurabi kanunlarıyla Eski Ahit kuralları arasındaki olası bağlantının araştırılması gereğini akla getirdiği ifade ediliyor. Hazor’da daha önce bulunan tabletlerse insan ve malların gönderilmesiyle ilgili konuları, bir kadınla ilgili hukuki bir uyuşmazlığı ve çarpım tablolarını içeriyordu.

Radikal, Fotoğraflar: AFP, 28.07.2010

OVAÖREN HÖYÜĞÜ'NDEKİ KAZILARDA SUR DUVARLARI ÇIKTI

 

 

Nevşehir’in Gülşehir İlçesi'ne bağlı Ovaören beldesindeki,kazıda 6 metre yüksekliğinde ve 4 metre genişliğinde sur duvarlarına rastlandığını belirtildi. Nevşehir’in Gülşehir İlçesi'ne bağlı Ovaören beldesindeki kazıda incelemelerde bulunan Nevşehir Valisi Osman Aydın’a Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt geniş bir brifing verdi. Vali Aydın’a kazı incelemesinde Jandarma Alay Komutanı Jandarma Albay Turgay Aras, Gülşehir Kaymakamı Mesut Yakuta, Gülşehir Belediye Başkanı Mustafa Dursun, Kültür ve Turizm Müdürü Veletdin Birsöz, Koruma Kurulu Müdürü Mevlüt Coşkun ve Müze Müdürü Murat Gülyaz da katıldı.

 

Kazı ekibinden çalışmalarla ilgili bilgi alan Vali Aydın, geçen yıl başlayan kazı çalışmalarının bu yılki bölümünde höyüğün güney batısında yer alan surlarda sondaj çalışmaları yapıldığını, yaklaşık 6 metre yüksekliğinde ve 4 metre genişliğinde sur duvarlarına rastlandığını bildirdi. Kazı ekibi yetkilileri de surların Hitit döneminde yapıldığının, Demir Çağı’nda iki kez onarım gördüğünün, surlardaki en son yapıların da MÖ 7-8. yüzyılda hüküm süren Tabal Krallığı’na ait olduğunun anlaşıldığını, höyüğün içinde yapılan kazılarda da Demir Çağı’na ait mekanlar ortaya çıkarıldığını belirtti. Yetkililer, demir ok ucu, pişmiş toprak ağırşak, ağırlık, kemikten yapılmış biz ve iğne gibi taşınır kültür varlıklarının bulunduğunu da kaydetti.Kazılarda, Demir Çağı’nda da yoğun yerleşime sahne olan surlarla çevrili kentin gerek Hitit İmparatorluk gerekse Geç Hitit Dönemi’nde özellikle Tabal Krallığı’na bağlı önemli kentlerden biri olduğuna dair bulgulara rastlandığı dile getirildi.

Kızılırmak Avanos, 28.07.2010




3 BİN YILLIK HÖYÜĞE ASFALT DÖKTÜLER

 

  

 

Van'da 3 bin yıllık, Urartu döneminden kalma höyüğe Belediye tarafından yol yapılıp, asfalt dökülmesi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nü harekete geçirdi.

 

Yapılan yolun çok gereksiz olduğunu ve ne amaçla yapıldığına anlam veremediklerini belirten Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, “Yolda yapılan çalışmayı durdurduk. Yapılan yol ve asfalt kaldırılarak höyük eski haline döndürülecek” dedi.

Van'da tarihi Van Kalesi'nde başlatılan kazı çalışmaları yanı sıra kalenin kuzeydoğu tarafında bulunan 3 bin yıllık höyükte de arkeolojik kazıların başlatılması planlanırken, Belediye ekibi tarafından bu bölgeye yol yapılıp, asfalt dökülmesi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkililerini şoke etti. Yapılan yolun çok gereksiz olduğunu ve ne amaçla yapıldığına anlam veremeyen Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, yolda yapılan çalışmayı durdurdu. Belediye tarafından höyüğün tam ortasında yol açıldığını söyleyen İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Tatlı, “Höyük üstünde izinsiz bir yol açılmıştır. Üstelik bir de asfaltlama çalışmaları yapılmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı kadar, belediye sınırları içinde kalan tarihi alanlardan belediyeler de sorumludur” dedi.

Yol çalışması yapılan alanın 1'inci derece tarihi sit alanı olduğunu söyleyen İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Tatlı şunları söyledi:
“Yolun yapımı gelen şikayetler üzerine durduruldu. Ama ne yazık ki durdurma çok geç oldu. Buna da çok üzüldük. Çünkü bizden alınan hiçbir izin talebi yok. Belediye bunu yapmamalıydı. Bundan sonra uzmanlarımızın aldığı karalar doğrultusunda hareket edeceğiz. Büyük ihtimal höyük eski haline döndürülmeye çalışılacak. Çünkü bu yola bakanlık izniyle arkeolojik kazı izni verilmiş bir alan. Bu yıl itibariyle arkeolojik kazıların başlatılması planlanıyordu. Çünkü Van Höyüğü'nün bizim için çok önemi var. Çünkü buradan çıkartılacak bulgular Van tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.”

Belediye Fen İşleri Müdürü Orhan Şenkaya ise asfaltladıkları bölgenin araç trafiğine açık bir yol olduğunu ve mahalle sakinlerinin isteği üzerine asfaltladıklarını söyledi. Müze ve Kültür İl Müdürlüğü yetkililerinin isteği üzerine ise çalışmaya son verdiklerini belirten Şenkaya, “Zaten burada daha önce araç trafiğine açın olan bir yol geçiyordu. Mahalle sakinlerinin isteği üzerine biz de yolu düzelterek asfaltladık. Ancak yetkililerin isteği üzerine çalışmalara son verdik” dedi.

Hürriyet, Haber: Murat Çağlar, 27.07.2010

ROMA DÖNEMİNE AİT 320 SİKKEYİ KAÇIRMIŞLAR

 

Hatay’ın İskenderun İlçesi'nde Romalılar dönemine ait 320 adet sikke ele geçirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, Hatay İl Jandarma Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Şube Müdürlüğü ekipleri ihbar üzerine İskenderun’da ellerindeki tarihi değeri bulunan sikkeleri piyasaya sürmek isteyen şahıslara ulaştı. Şahıslar ile alıcı kılığında pazarlık yapan jandarma, buluşma noktasında operasyon başlattı.

 

Düzenlenen operasyonda Romalılar dönemine ait 320 adet sikke ele geçirildi. Tarihi eserleri satmak isteyen M.K., M.B., H.F., Z.E., C.A. gözaltına alındı. Olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği kaydedildi.

Timetürk, 27.07.2010

DEFİNE AVINDA ÖLÜM

 

 

Düzce’de define aramak için 9 metrelik kuyu kazan iki defineci, gaz zehirlenmesi sonucu kuyuda hayatını kaybetti.


Edinilen bilgilere göre, Düzce’nin Akçakoca İlçesi'ne Bağlı Subaşı Köyü sınırları içerisindeki ormanlık alanda define ararken, kazdıkları kuyuda hayatını kaybeden definecilerin kurtarılması için kuyunun başında gözlemcilik yaptığı öğrenilen Yaşar K., itfaiye arama kurtarma ekiplerine haber verdi.

Definecilerden Ali Ç. ve Yaşar K. isimli kişilerin dışarıda gözcülük yapmak için bekledikleri öğrenildi. 9 metre derinlikteki kuyuya inen Seyhan ve Halil isimli iki şahıs ise yarım metre genişliğinde yaklaşık 9 metre derinliğindeki kuyuya indiler. Definecilerin kuyuya saat 10.00 sıralarında girdiği ve saat 12.00 sıralarında gaz sıkışması sonucu hayatlarını kaybettikleri öğrenilirken, kuyudaki iki kişi saat 14.00 sıralarında kurtarılabildi.


Olay yerine gelen itfaiye ekipleri ve jandarma ile birlikte 112 Acil Servis ekipleri, 9 metre derinliğindeki define kuyusunda kalan iki kişiyi kurtarma çalışması başlattı. Çukurda bulunanları çıkarmak için büyük çaba sarf eden itfaiye ekipleri, halat yardımıyla Mehmet Canerpolat isimli itfaiye erini kuyuya indirdi. Kuyuda iki kişinin bulunduğunu ve yaşamadıklarını söyleyen itfaiye eri, cesetleri bir başka halat yardımıyla yukarıya çıkardı.

Çukurdan çıkarılan cesetleri hayata döndürmek için 112 Acil Servis ekipleri büyük çaba sarf etti. Cesetler, otopsileri yapılmak üzere Akçakoca Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. Jandarma, olayla ilgili soruşturma başlattı.

Vatan, 27.07.2010

DÜNYANIN EN ESKİ SEKS OYUNCAĞI

 

İsveç'te bilim insanları dünyanın en eski seks oyuncağını bulduklarını açıkladı.

 

Taş Devri'nden kaldığına inanılan kadınlara özel seks oyuncağı geyik boynuzundan yapılmış ve günümüzde kullanılanlara çarpıcı bir benzerlik taşıyor.

 

MÖ 4000 yılında geyik boynuzundan oyma yöntemiyle yapıldığı belirtilen seks oyuncağı, 15 santimetre uzunluğunda 2 santimetre çapında.

İsveçli arkeolog Martin Rundkvist, seks oyuncağının erkek cinsel organına benzerliğine dikkat çekiyor.

 

Seks oyuncağı, MÖ 4000 ila 6000 yılları arasına ait çok sayıda tarihi kalıntının bulunduğu Motala şehrindeki mezolitik dönem arkeoloji sahasında ortaya çıkarıldı. Seks oyuncağı, zıpkınla avlanmak amacıyla kullanıldığı sanılan çok sayıda kemik ve taştan aletlerin yanında bulundu.

Gazeteport, 27.07.2010

ANTİK KEHANET MERKEZİ KLAROS'A "ARKEOPARK" KURULACAK

 

İzmir'in Menderes İlçesinde bulunan ve dünyanın 3 büyük antik kehanet merkezinden biri olarak bilinen Klaros Antik Kehanet (Bilicilik) Merkezi'nde arkeopark kurulacağı bildirildi. Ege Üniversitesi'nden (EÜ) yapılan açıklamada, EÜ ve Menderes Kaymakamlığı işbirliğiyle hazırlanan proje çerçevesinde, Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Nuran Şahin başkanlığında kazı çalışmaları devam eden Klaros'un turizm için bir çekim noktası haline getirileceği ifade edildi.

İzmir ve Ege Bölgesi için ilk olacak Arkeopark Projesi kapsamında iyileştirme, düzenleme ve tanıtım faaliyetleri düzenlenerek Klaros kazılarından elde edilen ve halen çeşitli müzelerde veya müze depolarında bulunan 10 eserin kopyalarının ören yerinde sergilenmesi hedefleniyor. Projeyle aynı zamanda bilgilendirme ve tanıtım levhaları, Klaros Antik Kehanet Merkezi'ni tanıtma amaçlı broşürler, afişler ve web sayfası hazırlanacak. Ören yerine aydınlatma ve güvenlik sistemi kurulacak. Projenin 305 bin TL'lik bütçesinin yüzde 75'ini İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) karşılayacak.

Yeni Asır, 27.07.2010

1800 YILLIK MANİKÜR SETİ


Antalya Demre’deki Myra-Andriake kazılarında, Roma dönemine ait 1800 yıllık manikür seti gün ışığına çıkarıldı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Akdeniz Üniversitesi adına yürütülen Myra-Andriake kazılarının başkanı, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, dükkan kazılarında, bronz cımbız ve içinden çıkan manikür törpüsü bulunduğunu bildirdi. Roma dönemi benzerlerine göre oldukça gelişkin olduğunu belirttiği manikür setinin 1800 yıllık olduğunu belirten Çevik, tarih ve kültür zaman içinde değişse de temel insani ihtiyaçların aynı olduğunu kaydetti. Bugün kadınların kullandığı bakım aletlerinin çok benzerlerinin geçmişte de olduğuna dikkati çeken Çevik, açıklamasında şöyle dedi: “Ancak bu çok özel objenin benzeri daha önce bölge kazılarında bulunmadığından geçmişteki varlığı kanıtlanamamıştı. Şimdi artık biliyoruz ki 1800 yıl önceki Roma döneminin Likya kadınları da cımbız, törpü ve ayna gibi araçları kullanarak bakımlı yaşamaktaydılar. O günlerde de ’dünya umurlarında mıydı’ bilinmez ancak şu açık ki kadınların bir ellerinde ayna, diğer ellerinde de cımbız hep vardı.”

Vatan, 27.07.2010

MÜZELERİN ANAHTARI ÖZEL SEKTÖRE

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı çok tartışılacak bir ihaleye hazırlanıyor. Eylül ayında yapılacak ihale ile Türkiye genelindeki 48 müze ve ören yerinin giriş çıkışı, otomasyonu özel sektöre devredilecek.

İhale kapsamına alınan ören yeri ve müzeler arasında ünlü Bodrum Sualtı Müzesi, Sedir Adası, Mausoleion Örenyeri, Kaunos Örenyeri, Dalyan Kaya Mezarları ve Knidos Örenyeride bulunuyor. İhale içeriğinde 48 müze ve örenyeri için yeni giriş sistemleri kurulması, müzekart uygulamasının geliştirilmesi, pazarlanması, internet ortamından satış yapılması, güvenli ve teknolojik yeni tahsilat yapılması bulunuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın internet sitesinde kültürel birer değer olan müze ve örenyerleri ile ilgili ihalenin amacı konusunda şu ifadeler yer alıyor; “Müze girişlerinde otomatik makinelerle bilet, Şehirkartı ve Müzekart satışı yapılması, mobil telefon ve internet üzerinden ödeme ve satış yapılması, yabancı para ve kredi kartıyla satış yapılması, ziyaretçilerin gerçek zamanlı olarak kaydının tutulması.” Geçtiğimiz yıl 22 milyon kişinin ziyaret ettiği müze ve ören yerlerinden 150 milyon TL gelir edildi.

İhaleye açılan müze ve ören yerleri:

İstanbul Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Efes Örenyeri alt ve üst kapı, Topkapı Sarayı Müzesi Harem Dairesi, Göreme Açık Hava Müzesi, Kariye Müzesi, Aspendos Örenyeri, Troia Örenyeri, Kaymaklı Yeraltı Şehri, Akropol Örenyeri, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Alanya Kalesi, Bodrum Sualtı Müzesi, Myra Örenyeri, Noel Baba Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Perge Örenyeri, Derinkuyu Yeraltı Şehri, Efes Örenyeri Yamaçevler, Sümela Manastırı, Phaselis Örenyeri, Asklepion Örenyeri, Antalya Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sedir Adası, St. Jean Anıtı, Side Örenyeri, Olympos Örenyeri, Afrodisias Müze Ve Örenyeri, Efes Müzesi, Göreme Açık Hava Müzesi Karanlık Kilise, Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri, Hatay Müzesi, Ihlara Vadisi Örenyeri, Özkonak Yeraltı Şehri, Patara Örenyeri, Mausoleion Örenyeri, Kaunos Örenyeri, Didim Örenyeri, Assos Örenyeri, Side Müzesi, Kaunos Kaya Mezarlığı, Mozaik Müzesi, Knidos Örenyeri, Milet Örenyeri, Simena Örenyeri, Cennet - Cehennem Örenyeri, Termessos Örenyeri.

Vatan, 27.07.2010

 

******


"MÜZE VE ÖRENYERİ ÖZELLEŞTİRMESİNE ÖRNEK OLMUŞ OLABİLİRİZ"

 

Pamukkale ve Örenyeri İşletme Müdürü Nevzat Sallio, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın müze ve örenyerlerini özelleştirmeye gitmesine, Pamukkale uygulamasının örnek olmuş olabileceğini söyledi Tüm ören yerlerinin Maliye hazinesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tahsisli olduğunu dile getiren Sallio, tahsisle ilgili olarak da bakanlığın kiralama yaptığını ifade etti. Sallio, ören yerlerinin 2886 sayılı kanunla kiralanabildiğini belirterek, Pamukkale ile ilgili şunları söyledi: ''Bizim Pamukkale'nin kiralanması ise 2016 yılına kadar yapılmıştı. Kiralanan yerin anlaşması devam ediyor. 2006 yılında yapılmıştı. Pamukkale her yönüyle ilk. Mesela ilk defa Özel İdare tarafından 1988 yılında turnike sistemi kuruldu. Pamukkale, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ilk kiralanan yer, aynı zamanda Özel İdare'nin de işletmesini yaptığı tek ören yeri. Aynı zamanda alan yönetiminin olduğu, tek elden yönetildiği, MOBESE kameraları ile yönetilen tek ören yeri. İşletmesi yapılan ve bunun için kurulan tek işletmesi olan bir ören yeri. Her şeyiyle ilk Pamukkale.''

Pamukkale'deki uygulamanın diğer ören yerlerinin özelleştirilmesine etkisi sorulan Sallio, ''Bu bir yorum olur ama, bakanlığın taşra teşkilatlarının devriyle ilgili çalışmalar var. Kadro yetersizliği dolayısıyla ören yerlerini kontrol edebilmesi için herhangi bir teknik altyapısı yok, teknik donanımı yok. Dolayısıyla bu ören yerlerinin günümüz şartlarında modernize edilmesi lazım, giriş noktalarının vs. Yani kamera sitemlerinin kurulması lazım, turnike sistemi yapılması lazım. Ve bunların takibini yapacak, başında teknik elemanların olması, devamlı denetlenmesi lazım. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın şu an itibarıyla tüm ören yerlerinde bunu yapacak, ne kadrosu yeterli ne de bu konuda personeli var. Dolayısıyla Pamukkale'de Denizli İl Özel İdaresi'nin yaptığı bu çalışmalar, turnike sistemi, kamera sistemi, her şey tamamen oturmuş vaziyette.

Bu uygulamayı burada başarıyla gördü, bakanlık daha fazla gelir elde ettiğini de gördü. Yerinden yönetildiği için daha fazla gelir elde ediyor. Dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı bu avantajları gördüğü için Türkiye'deki ören yerleriyle ilgili böyle bir çalışma yapmış olabilir. Başarılı bir sistem var, model var. Şunu da biliyoruz, Kültür ve Turizm Bakanımız diğer illerde bizim işletmemizi örnek göstermiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın müze ve örenyerlerini özelleştirmeye gitmesine, Pamukkale uygulaması örnek olmuş olabilir'' şeklinde konuştu. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 13 Eylül'de Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi-Harem Dairesi, Efes Örenyeri dahil, birçok müze ve örenyerini özelleştirecek.

Yeni Asır, 27.07.2010

 

******


PAMUKKALE ÖZELLEŞTİRİLEMİYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, en çok gelir getiren müze ve ören yerlerinin gişelerinin özelleştirilmesi için 13 Eylül’de ihaleye çıkıyor.  İhaleyle çıkacak müze ve ören yerleri, Türkiye’deki tüm müze ve ören yeri gelirinin yüzde 85’ini sağlıyor. Ancak Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Efes Örenyeri gibi Türk turizminin marka yerlerini kapsayan ihalede Pamukkale yer almadı. En çok gelir getiren müze ve ören yerleri arasında dördüncü sırada yer alan Pamukkale, devletin elinde kaldı.


Sebep: Kültür Bakanlığı ile Denizli Valiliği arasında Ocak 2008’de imzalanan protokol.


Protokol gereği Pamukkale Ören Yeri’nin işletmesi, 2016 yılına kadar, yıllık 100 bin lira bedelle Denizli İl Özel İdaresi’ne verildi. Denizli İl Özel İdaresi, protokol gereği, ören yeri gelirinin yüzde 50’sini bakanlığa veriyor.


Protokol, Denizli İl Özel İdaresi’ne de devlete de ‘iyi kazandırdı’:
Pamukkale Ören Yeri İşletmeleri Genel Müdürü Nevzat Sallıo’nun verdiği bilgiye göre Denizli İl Özel İdaresi, Ocak 2008’den bu yana  yaklaşık 32 milyon lira gelir elde etti. Bu gelirin yarısını bakanlığa gönderdi. Kalan yarısı Pamukkale’nin güzelleştirilmesi başta İl Özel İdaresi yatırımlarında kullanıldı. Pamukkale Ören Yeri’ni geçen yıl 1.3 milyon kişi gezdi. Bu yıl 1.5 milyon turist bekleniyor.


Kültür Bakanlığı, müzelerdeki gişe yerlerinden önce, satış noktalarını (kafeterya, hediyelik eşya satışı gibi) özelleştirmişti. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, satış noktalarındaki özelleştirme sayesinde müzelere aktarılan gelirlerin arttığını, şimdi sıranın gişelere geldiğini, bu yolla elde edilen gelirin de müzelerin altyapısına harcanacağını söylüyor.


Bakanlığın gişe özelleştirmesinde ‘hedef’leri şöyle: Müze ve ören yerindeki giriş sistemlerinin özel sektör eliyle yeni teknolojilerle donatılması, şu anda 1.5 milyon satış rakamına ulaşan Müzekart’ın daha etkin pazarlanması, cep telefonu ve internetten satış, Şehirkartlar’ın oluşturulması, gişede yabancı para ve kredi kartıyla satış yapılması, ziyaretçilerin gerçek zamanlı kaydının tutulması.


Gişe satışını daha modern hale getirmesi istenen yükleniciler, müze yönetiminde söz sahibi olamayacak. Gişe tahsilatları doğrudan DÖSİMM (Döner Sermaye İşletmesi Merkezi Müdürlüğü) hesaplarına yatırılacak. Yükleniciye haftalık olarak ‘hak ediş‘ ödemesi yapılacak. İhale 13 Eylül’de. Sözleşme süresi altı yıl olacak. Bakanlık, puanlama sistemi ile yapacağı ihalede, yüklenici payını en düşük  veren şirketi ‘gözetecek’.


İhalede Türkiye’deki müze ve ören yeri gelirlerinin yüzde 85’i söz konusu. Bu paydan yüzde kaçını bakanlığın, yüzde kaçını yüklenici firmanın alacağı henüz belli değil.

Hangileri özelleştirilecek?
Özelleştirilecekler 48 müze ve ören yeri arasında şunlar da yer alıyor: İstanbul Topkapı Sarayı, Harem Dairesi,  Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Ayasofya, Göreme, Kariye, İstanbul Arkeoloji, Alanya Kalesi, Bodrum Sualtı, Noel Baba Müzesi, Anadolu Medeniyetleri, Antalya ve Hatay müzeleri. Efes, Aspendos, Troia, Akropol,  Myra, Perge Örenyeri, Phaselis, Asklepion, Sedir Adası, Side, Olympos, Afrodisias,  Zelve, Patara, Kaunos, Didim, Assos, Knidos, Kaunos , Milet, Simena , Termessos ören yerleri. (dha, Radikal)

Dünyada müze vakıfları var


Doç.Dr. Necmi Karul (Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı): Biz dernek olarak bu özelleştirmeye karşıyız. Çünkü bunlar kamu malı, üzerinden özel bir şirketin kar etmesini doğru bulmuyoruz. Dünyada bu iş devletin kontrolündedir. Büyük müzelerin vakıfları vardır, geliri orası için kullanılır. Türkiye’de mesela Troya’yı 1 milyon kişi geziyor, 1 lirası bile oraya dönmüyordu. Son yıllarda DÖSİMM kazılara daha çok para veriyor, ama yine de katkı ören yerlerinin gelirleriyle orantılı değil. 

İhaleye çıkan yerler, Türkiye’de toplam müze ve ören yeri gelirlerinin yüzde 85’ini sağlıyor. İhale dışı kalan Pamukkale ise bu listede dördüncü. Pamukkale bu yıl 1.5 milyon ziyaretçi bekliyor.

Radikal, 28.07.2010

'KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ'NİN EVİ MÜZE OLDU

 

Türk müzeciliğinin önemli isimlerinden ve “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosunun ressamı Osman Hamdi Bey’in, Muğla’nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Turgut beldesinde 1800’lü yılların sonlarında Lagina Antik kentinde yapılan kazı çalışmaları sırasında kaldığı ev restore edilerek Müze haline getirildi. Osman Hamdi Bey evinde birçok tablo sergilenirken, UNESCO tarafından 2010 yılının Osman Hamdi Bey yılı ilan edildiği açıklandı. Müze’de ayrıca Osman Hamdi Bey’in Lagina kazıları esnasında kullandığı tüm eşyalar da sergilenmeye başlandı. Müze evin açılaşına Muğla valisi Fatih Şahin ve MHP Muğla Milletvekili Prof.Dr. Metin Ergun ile çevre ilçe ve beldelerin Belediye başkanları da katıldı.


Muğla’nın Yatağan İlçesine bağlı Turgut beldesinde bu yıl birincisi düzenlenen Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali kapsamında ayrıca Pagan’ların dini merkezi durumundaki Lagina antik kentinde temsili pagan şenlikleri ve anahtar taşıma töreni de gerçekleştirildi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Bekir Tosun, 27.07.2010

GÖLCÜK'TE ROMA YOLU BULUNDU

 

Kocaeli’nin Gölcük İlçesi'nde yapılan kazılar sırasında 60 metre uzunluğunda tarihi Roma yolu bulundu.

 

Yazlık Mahallesi’nde 15 gün önce başlanan tarihi kaplıca kazılarında bugüne kadar ortaya çıkmamış olan Romalılar devrinden kalma yol bulundu.

 

Gölcük Belediyesi personeli tarafından yapılan kazılarda 60 metre uzunluğunda Roma dönemine ait bir yürüyüş yolu bulundu. Yol kenarında ise kaplıcadan çıkan suyu nakletmek için kullanılan pişmiş topraktan yapılan küpler bulundu.

 

Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, kazının 15 gün önce başladığını ve hızla sürdüğünü belirterek, “Burada biz kaplıca olduğunu biliyorduk. Bu kaplıca Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kullanılmış. Kültür ve Turizm Bakanlığından izin alarak burada kazı başlattık, burasını turizme kazandırmak istedik. Ortaya çıkan Roma yolu bizi sevindirdi” şeklinde konuştu.

 

Kaplıca bölgesinin turizme açılacağını söyleyen Ellibeş, “Buradaki çalışmalar sonlanınca çevreyi turizme açacağız. Burada çay bahçeleri, belki de oteller olacak” dedi.

 

Gün yüzüne çıkan tarihi kaplıcadaki kükürtlü suyun cilt hastalıklarının tedavisinde kullanıldığı biliniyor.

Internet Haber, 27.07.2010

RUM YETİMHANESİ ENSTİTÜ OLUYOR

 

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, veda ziyaretlerinde bulunan ABD Büyükelçisi James F. Jeffrey’yi kabul etti. Bağış, Jeffrey’i 1999 yılından beri tanıdığını belirterek, büyükelçinin “Türkiye-ABD ilişkilerine çok büyük katkılarda bulunduğunu” söyledi. Jeffrey de AB üyeliği konusunda ellerinden gelen yardımı yaptıklarını belirtti ve “ABD, özellikle de Başkan Barack Obama Türkiye’nin üyeliğini yüzde yüz destekliyor” diye konuştu. Bağış Büyükada’daki Rum yetimhanesi ile ilgili bir soru üzerine, konu ile ilgili olarak AİHM ve Avrupa Adalet Divanı’nın kararları bulunduğunu hatırlatarak, Türkiye olarak bu konuda diyalog içinde olduklarını, binanın bir an önce tadilattan geçirilmesi için hep beraber çalışılması gerektiğine inandıklarını kaydetti. Patrikhane’nin kazandığı dava sonrasında oranın dini bir kuruluş olarak değil, dünyanın ortak meselesi olan çevre konusunda faaliyet gösterecek küresel bir çevre enstitüsü olması konusunda bir irade ortaya koyduğunu hatırlatan Bağış, şöyle dedi: “Bunu biz de memnuniyetle karşıladık.Bütün dünyada şu anda iklim değişikliği, küresel ısınma gibi konularda çalışmalar yapan akademisyenlerin gelip Büyükada’da buluşabileceği, farklı tezlerini tartışabilecekleri bir enstitü haline gelmesi konusunda düşünce var. Bunun hem Türkiye’nin imajı, hem de Büyükada’daki o binanın geçmişle değil artık geleceğe yönelik şeylerle tanınması açısından faydalı olacağına inanıyoruz.”

Vatan, 27.07.2010

ŞAPİNUVA'DAKİ KAZI ÇALIŞMALARI

 

 

Çorum’un Ortaköy İlçesi'ndeki Şapinuva Ören Yeri Kazı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Aygül Süel, Şapinuva’da yaşayan Hititlerin, dini törenlerini nasıl, ne zaman ve niçin yaptığı konularının sonucuna ulaşmak için kazı çalışmalarını Ağılönü mevkiinde yoğunlaştırdıklarını bildirdi.

 

Süel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izniyle Ankara Üniversitesi tarafından Şapinuva ören yerinde yapılan kazı çalışmalarının, 20 yıldır devam ettiğini söyledi.

 

Çalışmalar sırasında Şapinuva’da 4 bin yazılı tabletin bulunduğunu belirten Süel, ”Bu tabletlerde, Hititlere ait dini, idari ve askeri bilgilere ulaştık. Arkeolojik kazı çalışmalarında dini metinlerdeki olayların arkeolojik kalıntılarını bulduk. Bu yıl yapacağımız çalışmalarda daha çok dini bilgilere ulaşacağımızı ümit ediyorum” dedi.

 

Bu yıl kazı çalışmalarını Ağılönü kutsal alanında sürdüreceklerini anlatan Süel, şunları kaydetti:

”Dini yapıları araştıracağız. Şapinuva’da yaşayan halkın dini törenlerinin nasıl, ne zaman ve niçin yaptığı konularının sonucuna ulaşmak için çalışmalarımızı buraya yoğunlaştırdık. Burada dini yaşayışlarının nasıl yapıldığını belirtir tabletlerin bulunacağına eminim.”

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da Şapinuva’ya ayrı bir önem verdiğini dile getiren Süel, kazı çalışmalarının ekim ayına kadar süreceğini ifade etti.

Çorum Haber, 26.07.2010

VICTORIA&ALBERT MÜZESİ'NDE BİR TÜRK

 

Soyut resim alanında Türkiye'nin sayılı ressamlarından Burhan Doğançay’ın iki eseri, Londra’daki Victoria & Albert Müzesi’nde daimi koleksiyona alındı

Doğançay’ın “Fısıldayan Duvar 3” ile “Rüyalar Köprüsü” isimli eserleri, 68 müzeden sonra, Victoria & Albert Müzesi’nde sergilenmeye başladı.

Londra’nın South Kensington bölgesindeki müzede sergilenen Fısıldayan Duar 3 (Whispering Wall III) isimli tablosu, Doğançay’ın ünlü kurdele serisi içinde yer alıyor.

Fransız halı firması Raymond Picaud tarafından Aubusson’da, 1984 yılında özel davet ile 3 kopya olarak dokunan tablonun kopya sayısı daha sonra 6 kopya ile sınırlandı. Bu ay içinde Doğançay’ın eserlerini müze koleksiyonuna alan Victoria & Albert Müzesi ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor.

Vatan, 26.07.2010

GLADYATÖR MİRASI KORUMAYA ALINIYOR

 

 

'daki antik kentinde bulunan Roma ve Bizans dönemine ait binlerce eser, kasalarda ve sokak köpeklerinin "koruması" altında saklanmaktan kurtuldu. , gladyatörlerin mirası olan eserlerin restore edilecek başka bir binaya taşınmasına karar verdi. Muğla Valisi Fatih Şahin, Eskihisar Köyü'nde, dünyanın en büyük mermer kenti Stratonikeia'da bulunan eserlerin saklandığı 150 yıllık kazı binasını inceledi. Duvarları yıkılmaya yüz tutan bina karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Vali Şahin, eserlerin yeni bir binaya taşınması için Özel İdare'ye talimat verdi. Yeni binanın Stratonikeia sınırları içerisinde bulunduğu ve yıl sonuna kadar restore edilerek kullanıma hazır hale getirileceği kaydedildi. Vali Şahin, "Özel İdare'ye bağlı Muğla El Sanatları Sanayi ve Ticaret Şirketi (MELSA), binayı yenileyecek. Eserler daha güvenilir bir yere taşınmış olacak" dedi. Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı de, antik kentte, Roma ve Bizans döneminde gladyatörlerin yaşadığını, dövüş okullarının olduğunu belirtti. Kültür ve Turizm Bakanlığına ait kazı evi depo olarak kullanılıyor. 27 yıldır devam eden kazılarda bulunan eserler, eksik parçaları tamamlanana kadar kazı evinde bekletiliyor. Bakımsızlık yüzünden yıkılma noktasına gelen binanın duvarlarında derin çatlaklar var. Bahçedeki eserler ise, bağlanan 2 sokak köpeği tarafından korunuyor.

Sabah, Haber: Fatih Abacıoğlu - Mustafa Suiçmez, 26.07.2010

HİTİTLERİN BAŞKENTİNDE 40 YILLIK KAZI

 

Çorum’un Boğazkale İlçesi'ndeki Hattuşa ören yerinde arkeolojik kazılar devam ediyor.

 

Hattuşa ören yerinde sürdürülen kazı çalışmalarına başkanlık yapan Alman Arkeoloji Enstitüsünden Doç.Dr. Andreas Schachner, yaklaşık 40 yıldır “Yukarı Şehir” olarak belirtilen bölgede yürüttükleri kazı çalışmalarını geçtiğimiz yıldan itibaren “Aşağı Şehir”de başlayarak devam ettiklerini söyledi.

 

Bir süre Büyük Kaya üzerinde de kazı çalışmaları yapıldığını belirten Schachner, ancak şehrin çekirdeğini oluşturan Aşağı Şehir bölgesinin uzun yıllardır kazı alanı olarak kullanılmadığını kaydetti. Bu bölge hakkındaki tüm bilgilerin yıllar öncesine dayandığını vurgulayan Schachner, “Elimizdeki bilgiler çok yetersiz. Birçok soru cevapsız kalmaktadır” dedi.

Hürriyet, 26.07.2010

"YEREBATAN SARNICI HER AN ÇÖKEBİLİR"

 

Turist Rehberleri Birliği (TUREB) ile İstanbul Turist Rehberler Odası, Sultanahmet Meydanı’nın yayalaştırılmasının Yerebatan Sarnıcı’nı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya getirdiğini belirterek, "Hemen önlem alınmazsa Yerebatan Sarnıcı ileride hesabını veremeyeceğimiz bir biçimde zarar görebilir, hatta çökebilir" uyarısında bulundu.

 

TUREB’den yapılan yazılı açıklamada, UKOME kararı ile "Sultanahmet ve Civarı Yayalaştırma Projesi" kapsamında Sultanahmet Meydanı’nın yayalaştırıldığı hatırlatıldı.

Meydanın 7 Haziran'dan itibaren araç trafiğine kapatıldığını, turist otobüsleri için bazı indirme ve bindirme noktaları belirlendiğini bildirilen açıklamada, bu noktalardan birinin de Yerebatan Sarnıcı’nın üzerindeki yol olduğu belirtildi.


Yolun turizm sezonunun en hareketli günlerinin yaşanması nedeniyle yoğun bir trafiğe sahne olduğu vurgulanan açıklamada, tonlarca ağırlıktaki yüzlerce tur otobüsünün her gün Yerebatan Sarnıcı’nın üzerinden geçtiğine, indirme noktası olduğu için araçların o bölgede oyalandığına dikkat çekildi.

İstanbul Turist Rehberleri Odası da (İRO) Yerebatan Sarnıcı önündeki yolun hemen trafiğe kapatılmasını talep eden bir açıklama yaptı. Açıklamada, "Kültür ve Turizm Bakanlığı başta olmak üzere İstanbul Valiliği, Büyükşehir ve Fatih belediyeleri, turizm sektör temsilcilikleri gibi ilgili kurumlara sadece uyarı yazısı göndermekle kalmayan İRO, konuya ilişkin çözüm önerilerini de aktardı. İRO, ayrıca İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'yu makamında ziyaret ederek, tehlikeye ilişkin kaygılarını iletti" ifadelerine yer verildi.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Açıklamada, genel olarak Sultanahmet Meydanı yayalaştırma çalışmalarından oldukça memnun olduğunu dile getiren İRO’nun, Yerebatan Sarnıcı’nın karşı karşıya kaldığı tehlikeye dur demek için öne sürdüğü çözüm önerileri ise şöyle sıralandı:

- Yerebatan Caddesi’nin Tramvay yolundan Alay Köşkü Caddesi ile kesiştiği noktaya kadar uzanan bölümünün tümüyle trafiğe kapatılması.

- Tur araçlarının indirme-bindirme noktasının Yerebatan Sarnıcı’nın üzerinden Sultanahmet Parkı yanındaki eski otobüs durağına alınması.

- Kapalıçarşı yönüne devam edecek olan tur araçlarının Gülhane Parkı-Alay Köşkü karşısındaki Alay Köşkü Caddesi’nden yukarı doğru çıkarak Cağaloğlu Hamamı yanından Nuruosmaniye yönüne devam etmesinin sağlanması.

- Alay Köşkü Caddesi’nin bu geçiş için tek yön olarak (aşağıdan yukarıya doğru) düzenlenmesi ve araçların geçişinin mümkün olabilmesi için bu caddede park yasağı uygulanması."

Milliyet, 26.07.2010

HARAMİLERİN ALTINLARI MI?

 

Su borularını döşemek için kazı yapan kepçeden toprakla birlikte altınlar da yere dökülünce herkes şaşırdı. Kargaşada bazı altınlar ortadan kaybolsa da arkeologlar tesadüfen ortaya çıkan “gömü”de dört küp altın ve gümüş mücevher buldu. Şimdi bu altınların haramilere mi ait olduğu sorusu yanıt bekliyor.

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nda ne diyor? “Şüheda (şehitler) fışkıracak toprağı sıksan şüheda...” Yazının icadından sonra İslamiyet'ten önce; Anadolu’dan adı bilinen 42 uygarlık gelip geçmiş! Bir de buna Anadolu’da yazı öncesinde yaşamış çeşitli adsız uygarlıkları ve kavimleri eklerseniz, günümüzde toprağı sıktığınızda yalnızca “şehitler” değil, “defineler (gömü)” de fışkırır elbette!

Mardin’in Kızıltepe İlçesi'nde Sürekli (eski adı Daimi) Köyü'ne su boruları döşemek için yapılan kazıda bir kepçe, kaldırdığı toprağı yana boşaltırken patır patır, çil çil altınlar dökülmez mi? Benzeri pek çok örneğini verebileceğimiz bu tür olayların yaşandığı topraklar, hiç kuşkusuz dünyada, Anadolu’dan başka bir yerde pek olamaz.

Kazıya katılan işçiler ve köylüler, kepçeden topraklar arasında dökülen altınları görünce önce şaşkınlık geçirdi. Kısa süren şaşkınlığın ardından, tahminen 40 kadar altın sikkenin yağmalandığı sanılıyor. Ancak 120 kadarı kurtarılabildi. Olaya el koyan jandarma, durumu Mardin Müzesi’ne bildirdi. Müze Müdürü Nihat Erdoğan’ın gözetiminde arkeologlar olay yerinde kurtarma kazısına başladı.

Kepçe ile “kaçak” değil; su borularını döşemek için, köyün de adını taşıyan höyükte müzenin bilgisi dışında “izinsiz” kazı yapılıyordu. Tesadüfen ortaya çıkarılan bu “gömü”nün izinde giden Erdoğan ve yardımcıları, aynı yerde birer metre arayla üç “gömü” daha buldu.

Beş bin yılın uzantısı köy
Ünlü “İpek Yolu” üzerinde olan, adını köyden alan, beş bin yıllık bir höyüğün varlığı bu yörenin Anadolu ile; Mezopotamya ve İran arasındaki ticaret bağlantısının “sürekli” olduğunu da gösteriyor. Kilise kalıntılarının varlığı ise değişik inançlara ev sahipliği yaptığının da kanıtı.

İlginç olan bir başka nokta Sürekli Köyü'ne 5 km ötede “Cildiz (kırk hırsız / harami)” adında bir köyün varlığıdır. Dört gömünün yöredeki bir “tüccara” mı, bir “soyguncuya” mı yoksa farklı kişilere mi ait olduğunu söylemek güç. Yörede ortaçağda kervan soyguncuları, yağmacı aşiretler vardı. İster istemez olay insana, “Ali Baba ve 40 Haramiler” masalını anımsatıyor! Yörede “şaki-eşkıya” olgusunun 40-50 yıl öncesine değin sürdüğünü de unutmayalım! Dört ayrı küpçükteki sikkelerin ve kişisel takıların çeşitliliği gömülerin kervan ganimeti olasılığını da düşündürüyor.

Arkeologlar sekiz gün süren kazılarında, kepçenin saçtığından başka iki büyük, bir küçük küp daha buldu. Dört küpün üçü sağlamdı, biri parçalanmıştı. Dördü de höyükte, geç dönemlerden iki ocaklı bir evin tabanının altında, dört metrekarelik bir alan içinde bulundu. Dört ayrı kaptaki buluntuların çeşitliliği ve kişisel ziynet eşyası olamayacak kadar değişiklik göstermesi gömünün kervan ganimeti olasılığını da akla getiriyor.

Altın ve gümüş sikkeler
Küçük küplerde çeşitli İslami dönemlerden, Bizans İmparatorluğundan ve Venedik Dükalığından 344 sikke; büyüklerde ise 196 parça altın ve gümüş takılar vardı. Takılar içinde bir altın kemer dikkati çekiyor. Bir küçük küpte 99 altın, 1 gümüş sikke ele geçti.

10-13. yy arasında değişik tarihlerde basılmış sikkelerin içinde; İlhanlılardan Eyyubilere; ayrıca Aglebi, Fatimi, Memluk, Zengi, Abbasiler, Celayirlilerden, Bizans İmparatorluğuna, Venedik Dukalığına, Kilikya Ermenilerine, Trabzon Pontuslarına kadar çok değişik örnekler bulunuyor. 344 sikkenin 216’sı İlhanlı, 35’i Memluk, 7’si Bizans ve Venedik, 6’sı Anadolu Selçuklu, 3’ü Zengi, 1’i Artuklu, 30’u da çeşitli İslam beylik sikkelerinden oluşuyor.

Sikkelerin basım yerlerine göz atıldığında insanda, sanki “İpek Yolu” üzerindeki bir “turistik döviz bürosunun kasasının varlığı” izlenimini veriyor. Sikkelerin basım yerleri şöyle:

İran’da Tebriz, Kaşan, Sabzevar, Cürcan, Şehristan; Büyük Selçuklu İmparatorluğunun başkenti, bugün Türkmenistan’da olan Merv; Irak’ta Bağdat, Basra, Musul; Suriye’de Halep, Şam; Mısır’da Kahire, İskenderiye; Anadolu’da Hasankeyf (Hısın), Mardin, Samsat, Malatya, Harran, Ani, Sivas, Samsun, Erzurum, Erzincan, Amasya, Tokat, Alanya ve İstanbul.

Dikkati çeken sikkeler arasında İstanbul baskısı Bizans altın sikkelerin birinde İsa tahtta otururken görülüyor. Venedik Dükalığı’ndan çeşitli altın ve gümüş sikkelerin bazıları ise tek kolye ucu ya da bir kaçı birlikte kolye olarak halkalarla gümüş zincire bağlanarak takı olarak kullanılmış. “Barış kenti Bağdat” yazılı bir Celayir, İlhanlı Sultanı Gazan Mahmut, Ebu Said Bahadır, Haçlı Seferlerine karşı koyan Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi Ebu Bekir’in bir sikkesi de gömüde bulunuyor.

Gömülerde bulunan altın sikke ve takılarda bozulma yoktu, yalnızca tozlanmışlardı. Ancak, gümüşler, özellikle muskalar, tılsımlar ve takılar iyice paslanmışlardı. Bulunduklarında ne olduklarını anlamak oldukça güçtü. Muskaların içindeki kağıtlar toz olmuşlardı.

Müzenin laboratuarında temizlenen gümüş buluntular arasındaki kemer, bilezik, yüzük ve çeşitli takılar temizlendikçe göz kamaştırdılar. Bazı dua kutularının üzerleri “sfenks” ile betimlenmişlerdi. Sürekli Köyü gömü buluntuları Mardin Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Cumhuriyet Dergi, Yazı: Özgen Acar, 25.07.2010

İSTANBUL'UN KADERİ UNESCO'NUN BREZİLYA'DAKİ TOPLANTISINA BAĞLI

 

İstanbul'un 'tehlike altındaki kültür mirası' listesine alınıp alınmayacağı bugün Brezilya'da başlayacak UNESCO toplantısında ele alınacak. Toplantıda İstanbul adına sunum yapacak Koruma Uygulama ve Denetim (KUDEB) Müdürü Mehmet Şimşek Deniz, "İstanbul'un tehlike altındaki kültür mirası listesine alınmasını beklemiyoruz." dedi.

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, 'Dünya Mirası' listesinden 'Tehlike Altındaki Dünya Mirası' listesine düşme tehlikesiyle karşı karşıya. UNESCO Dünya Mirası Komitesi'nin 34. yıllık toplantısı, 25 Temmuz'da (bugün) Brezilya'nın başkenti Brasilia'da başlıyor. Toplantının başkanlığını Brezilya, başkan yardımcılıklarını Mısır ve Avustralya, raportörlüğünü ise Bahreyn yürütecek. 3 Ağustos'a dek sürecek toplantıda, 1985 yılından bu yana Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan İstanbul'un "Tehlike Altındaki Miras Listesi"ne alınma konusu da gündeme gelebilir. Brezilya'daki UNESCO toplantısında Türkiye adına sunum yapacak olan Koruma Uygulama ve Denetim (KUDEB) Müdürü Mehmet Şimşek Deniz, İstanbul'un listedeki durumunun belirleneceği toplantı öncesi Zaman'a yaptığı açıklamalarda İstanbul ile ilgili kararı 21 ülkeden oluşan Dünya Miras Komitesi üyelerinin vereceğini belirtti. Deniz, "UNESCO Başkanı İrina Bakova 2 hafta önce İstanbul'u ziyaret etti. Burada kendisine çalışmalar aktarıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığımız ile Dışişleri Bakanlığımız gerekli çalışmaları yaptı. 34. dönem toplantısında İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Mirası'na alınması konusunda bir karar beklemiyoruz." diye konuştu. UNESCO'nun İstanbul'la ilgili sunduğu raporda en önemli maddenin Haliç Metro köprüsü olduğunu kaydeden Deniz, "Bu köprüyle ilgili 2011 Şubat ayına kadar yeni bir alternatif proje ya da Çevresel Etki Değerlendirme raporunun hazırlanması talebi bulunuyor. İstanbul Alan Yönetim Planı'nın ve Ulaşım Planı'nın bitirilmesi isteniyor." dedi. UNESCO toplantısında yanlızca İstanbul'un değil dünya üzerindeki 806 kültür mirası varlığının masaya yatırılacağını belirten Deniz, "UNESCO'nun genel yaklaşımı sürekli tereddütlü, endişeli, karşıt ülkeyi sürekli istim üstünde tutan bir yaklaşım. İstanbul olarak 2 dakikalık bir sunum hakkımız var. Kültür mirası yapılar ile ilgili hazırlanan tüm raporlar görüşülecek ve ikili görüşmeler olacak. Karar verici komite üyeleri ile bir araya geleceğiz. İstanbul'u anlatan ve dünya mirası alanlarındaki çalışmaları içeren İngilizce kitap ve broşürler bastırdık. İlgi çekici bir stant açacağız. Kısa metrajlı filmler hazırladık. Toplantıdan olumlu bir sonuç bekliyoruz." açıklamasında bulundu.

 

İstanbul'un dünya miras listesindeki yerini belirleyecek Brezilya'daki UNESCO toplantısında kulis çalışması yapmak için 18 kişilik özel bir ekip kuruldu. 25 Temmuz-3 Ağustos tarihlerinde toplanacak 21 kişilik UNESCO komitesini ikna etmek için başını İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin çektiği ve Dışişleri, Kültür Bakanlığı, Valilik ve Koruma Kurulu'ndan toplam 18 kişilik Türk heyeti Brezilya'ya gidiyor. Her yıl Kültür Bakanlığı, valilik ve Büyükşehir Belediyesi'nden yetkililerin katıldığı UNESCO toplantılarına ilk kez Dışişleri Bakanlığı ve Anıtlar Kurulu'ndan da temsilciler katılıyor. En önemli konunun Haliç Metro Köprüsü olacağı belirtilirken Türk heyetinin bu duruma karşılık olarak yeni hazırlanan Çevre Etki Değerlendirme Raporu'nu heyete sunacak. UNESCO inceleme komitesinin istediği düzenlemeler şu şekilde: Haliç'teki Metro Geçiş Köprüsü inşaatı, İstanbul şehir duvarlarının yenilenmesi, Marmaray projesi, Avrupa kıtasını Asya'ya bağlayacak deniz tüneli, geleneksel ahşap evler için yapılacak bir koruma planı ve tarihi yarımadanın trafik yükünü azaltacak bir mastır planı.

Zaman, Haber: Yasin Kılıç, 25.07.2010

 

******


DÜNYA MİRASI LİSTESİNDE İSTANBUL TEHLİKEYİ ATLATTI

 

UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Başkanvekili Prof.Dr. Öcal Oğuz, İstanbul'un Dünya Kültür Miras Listesi'nde kalmasıyla ilgili kararda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın Haliç metrosu inşaatını uluslararası uzmanlardan oluşacak bir gruba değerlendirme kararı almasının etkili olduğunu söyledi.

 

25 yıldır listede yer alan İstanbul'da yapılan inşaat ve yenileme gibi çalışmaların Dünya Miras Komitesi'nce adım adım izlendiğini belirten Oğuz, şunları söyledi:
“Komite 2009 yılında İstanbul hakkında bir rapor hazırlamış ve eksik görülen noktaları belirtmişti. Bunlardan basına yansıyan, Haliç metro geçiş köprüsü inşaatı konusunda ‘İstanbul'un ve Süleymaniye'nin siluetini bozuyor' bölümü de Büyükşehir Belediyesi tarafından değerlendirildi. Belediye 270 metre olarak planlanan direkleri 50 metreye indirdi. Büyükşehir Belediyesi geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay başkanlığında Dışişleri Bakanlığı ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nun katılımıyla yapılan toplantıda, Haliç metrosunun, şehrin siluetini bozup bozmadığı konusunu, uluslararası uzmanlardan oluşacak bir gruba değerlendirme kararı aldı. Belediye böylece çıkacak rapora göre hareket edeceği taahhüdünde de bulunmuş oldu.”
 

“Brezilya'da alınan karar, ‘İstanbul'un listedeki yeri garanti' anlamına gelmiyor. Komite her zaman incelemelerine devam edecek. Türkiye'nin, raportörlerin görüşlerini hiçe saydığını düşünür, İstanbul için risk görürse şehri listeden tamamen çıkarabilecek. UNESCO'nun raporlarında Sulukule'yle ilgili bazı eleştiriler yer alıyordu. Komite kesinlikle kentsel dönüşüme karşı değil. Sadece ‘Tarihi dokuya zarar veriliyor mu' diye bakıyor.”

Brezilya'da 21 ayrı ülke uzmanlarından oluşan Dünya Miras Komitesi'nin kararı 3 Ağustos günü nihai hale gelecek. Ancak UNESCO, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmediğini önümüzdeki yıl Bahreyn'de yapılacak toplantıda tekrar gözden geçirecek. İstanbul, 1985 yılından bu yana Dünya Miras Listesi'nde yer alıyor. Listede Türkiye'den toplam 9 yer bulunuyor.

Hürriyet, Haber: Meltem Özgenç, 31.07.2010

 

******


UNESCO SONRASI BUYRUN İSTANBUL'UN HELVASINA

 

 

UNESCO’nun İstanbul’u Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkarmama kararının ardından İstanbul S.O.S Girişimi, gösteri düzenledi. UNESCO’nun İstanbul’u kültür listesinden çıkarıp ‘Tehlike altında olan dünya mirası’ listesine almamasının bir zafer olarak görülmemesini isteyen göstericiler İstanbul için S.O.S verip helva dağıttı. Grup üyeleri, UNESCO’nun İstanbul’daki hatalı uygulamaların durdurulması için İstanbul’a Şubat 2011’e kadar süre verdiğini hatırlattı.
Sivil toplum kuruluşları ve üniversite mensuplarından oluşan ‘İstanbul S.O.S Girişimi’,  dün Galatasaray Lisesi önünde biraraya geldi. Grup adına basın açıklamasını mimar Hande Akarca yaptı. Akarca “Tüm kesimleri İstanbul için tekrar düşünmeye davet ediyoruz. Kentsel yenileme projeleri, ulaşım ve altyapı projelerinin İstanbul üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla, miras değerlendirme sistemi geliştirilmelidir. Osmanlı döneminden kalan tarihi ahşap evler ve 2’inci Theodosius döneminden kalan karasuları için kapsamlı bir koruma programı geliştirilmelidir.” 

Grup üyeleri, Haliç’ten  geçecek Metro Köprüsü’ne de dikkat çekilen açıklamada, Tarihi yarımada siluetinin bozulmaması için, köprünün direklerinin daha kısa tutulmasını ve projede tam ortada yer alan istasyonun kaldırılmasını istedi. Ardından kentteki sorunlara dikkat çekmek için çevre sakinlerine helva dağıtan grup ‘İstanbul’da neler oluyor. Farkında mısınız?’, ‘100 tanecik ahşap evi onaramaz mısınız?’, ‘UNESCO’nun değil, çocuklarımızın mirası’ yazılı dövizler taşıdı. 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise İstanbul’un UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nden çıkarılmamasının çok önemli bir karar olduğunu belirterek, kurumun mahalle baskısı altına alınmaya çalışıldığını savundu:
“Kültürel değerlerle ilgili çalışmalarda büyük hassasiyet gösteriyoruz. Buna rağmen maalesef ciddi bir mahalle baskısı uygulandığı, yanlış bilgiler aktarıldığı ve UNESCO yetkililerinin etkilenmeye çalışıldığından hep bahsettik. Çok şükür yaptığımız çalışmaların doğru olduğu bu kararla ortaya çıktı. Bu karar, İstanbul için çok önemli. Bizim bir kaygımız yoktu ama maalesef bazı çevrelerin çok ciddi baskıları vardı. UNESCO değerlendirmekte haklıydı, çünkü kendilerine çok doğru ve sağlıklı bilgi aktarılmamıştı. Belki burada bizim de eksiğimiz olabilir. Bundan sonra biz UNESCO içerisinde aktif olmayı düşünüyoruz. İçine katılacağız. Hatta bizden Ortadoğu bölgesi ile ilgili bir merkezin İstanbul’da oluşması adına bir talepleri var. Biz de bu konuda destek vereceğimizi özellikle ifade etmek istiyorum.”

Radikal, 01.08.2010

 

******


UNESCO: İSTANBUL'UN TARİHİ ALANLARI HALA TEHLİKE ALTINDA

 

Aralarında TMMOB’unda bulunduğu 20’nin üzerinde kurum, kuruluş ve akademisyen, ortak bir bildirge yayınlayarak, İstanbul’un Dünya Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne alınacağını açıkladı. Biraraya gelen kurumlar, “İstanbul Kültür Mirası Platformu” ile güç birliği sağlanması çağrısında bulundu.

 

UNESCO'nun hazırladığı rapora göre İstanbul'un tarihi alanlarının tehlike altında olması nedeniyle biraraya gelen birçok sivil toplum kuruluşu ve akademisyenler biraraya gelerek ortak bir bildiri hazırladı. “İstanbul Kültür Mirası Platformu” adıyla güç birliği çağrısı yapan gurubun açıklamasında şunlar yer aldı:

“Taraf Devlet’ten 1 Şubat 2011 tarihine kadar, Dünya Miras Komitesi’nin 2011’deki 35. toplantısında incelenmek üzere, çevre etki değerlendirme raporunun (“uluslararası nitelikte bağımsız uzmanlarca 15 Ekim 2010’a dek sonuçlandırılacak ÇED raporu”) sonuçları ışığında ve diğer konularda esaslı ilerleme olmaz ise söz konusu mirasın Dünya Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne alınma olasılığını da göz önünde tutarak, yukarıda sayılan konulara dair ayrıntılı bir rapor sunmasını talep etmektedir.” İşte UNESCO Dünya Miras Komitesi'nin İstanbul ile ilgili kararı bu maddeyle son buluyor.

 

25 Temmuz ile 3 Ağustos 2010 arasında Brezilya’da gerçekleştirilen 34. Toplantıda Komite geçenlerde basınımızda çıkan haberlerin aksine, 1985’ten bu yana Dünya Miras Listesi’ne dahil olan İstanbul’un tarihi yarımadasının kabul görmüş evrensel koruma standartlarına göre korunmadığına ancak, “Tehlike Altındaki Miras Listesi”ne düşürülmeden önce son dakikada verilen taahhüt ve teminatların inceleneceğine karar verdi.

 

Komite 34 COM 7B.102 sayılı kararında 2000 yılından bu yana tarihi alanların korunması konusundaki zaaflarla ilgili raporlarının tümüne atıfta bulunarak İstanbul’a altı ay mühlet verdi. Komite'nin İstanbul'u “Tehlike Altındaki Miras Listesi”ne düşürme teklifini içeren 1 Haziran 2010 tarih ve WHC-10/34 COM 7B sayılı raporunun açıklanmasından sonra Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Kültür ve Dışişleri bakanlıklarının ortak çalışmaları sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, o zamana kadar veremediği bir dizi taahhüdü UNESCO'ya sundu. Ekte bulunan 34 COM 7B.102 sayılı kararda Komite'nin teşhisleri ve verilen taahhütler sıralanıyor. Boynuzlu Haliç Köprüsü projesinin değiştirilmesi için verilen son tarih ise 15 Ekim 2010.
 
İstanbul ve Türkiye'nin bilim, sanat ve kültür çevreleri kronik bir hale gelmiş koruma zaafları sorununa UNESCO'dan da önce dikkat çekerdi, bugün de aynı duyarlılığı taşıyor. Aşağıda sayılan kurumlar İstanbul'un Avrupa Kültür Başkentliğinden birkaç ay sonra “Tehlike Altındaki Miras Listesi”ne düşme olasılığının kader olmadığını düşünüyor. Kentin her geçen gün derinleşen altyapısal, kültürel ve beşeri erozyonuna karşı duracak, kamu, özel, sivil, bütün paydaşları bir araya getirerek politika üretecek bir “İstanbul Kültür Mirası Platformu” ile güç birliği sağlanması çağrısında bulunuyor. Platform'un ilk işlevi ise 1 Şubat 2011 son tarihinin en etkin şekilde değerlendirilmesi için kolları sıvamak, verilen taahhütleri izlemek, yapılacak çalışmalara dahil olmak ve bu amaçla kamuoyu bilinci oluşturmak olacak."

 

Ortak metin hazırlayan ve platforma çağrısı yapan kurum, kuruluş ve akademisyenler şunlar:

 

Anadolu Kültür
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi
Başak Kültür ve Sanat Vakfı
Europa Nostra Türkiye Girişim Grubu
Fener, Balat, Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracılarının Haklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği ( FEBAYDER)
ICOMOS
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV)
İnsan Yerleşimleri Derneği
İstanbul Kültür Forumu
İstanbul S.O.S.
Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı
Sulukule Platformu
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi
Tarih Vakfı
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi
Turizm Araştırmaları Derneği (TURAD)
Prof.Dr. Cevat Erder
Prof.Dr. Nur Akın
Prof.Dr. Deniz İncedayı
Doç.Dr. İclal Dinçer

Turizm Gazetesi, 05.08.2010

ÜFTADE TÜRBESİ, YILLAR SÜREN ÇALIŞMA SONUNDA ZİYARETE AÇILDI

 

Şiir, ilahi, menkıbe ve kerametleri ile asırlardır Bursa'nın gönlünde yaşayan Üftade Hazretleri'nin medfun bulunduğu türbe nihayet yapılan restorasyon sonunda layık olduğu çehreye büründü. Vakıflar Bölge Müdürlüğü türbeyi, Osmangazi Belediyesi de bulunduğu sokağı restore ederek Bursalıların hizmetine sundu.

 

Bursa'nın en önemli manevi mimarlarından Üftade Hazretleri'nin türbesi yıllar süren bürokratik gecikmelere karşın sonunda restore edilerek törenle ziyarete açıldı. Osmangazi Belediyesi'nce gerçekleştirilen Üftade Sokak Sağlıklaştırması ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce restore ettirilen Üftade Türbesi için düzenlenen açılış törenine katılan Devlet Bakanı Faruk Çelik, "Maneviyat insan hayatında çok önemlidir." dedi. Hem Bursa'nın ilk yerleşim bölgesi içinde yer alan hem de kentin önemli dini merkezlerinden olduğu için çok sayıda yerli ve yabancı ziyaretçisi olan Üftade Sokağı yenilenirken, Üftade Türbesi de tamamen restore edildi. Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce 168 bin 747 TL harcanarak gerçekleştirilen restorasyon çalışması ve Osmangazi Belediyesi'nin sokak sağlıklaştırması ile çevre düzenlemesi açılış törenine Devlet Bakanı Faruk Çelik, Bursa Valisi Şahabettin Harput, Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, Vakıflar Bölge Müdürü Mürsel Sarı ile çok sayıda davetli katıldı.

 

Vakıflar Bölge Müdürü Mürsel Sarı, restorasyon sırasında koruma kurulunun isteği doğrultusunda projelerin yenilendiğini ve restorasyonun 3 yılda tamamlandığını söyledi. Sarı, "Beden duvarlarının iç ve dış yüzeylerinde sıva raspası yapılmış, pencere çerçeveleri ve çatı makasları sökülmüştür. Yapılan sıva raspası sonrasında yapının beden duvarlarında derin çatlaklar oluştuğu, beden duvarları içindeki ahşap kolon, kiriş ve hatılların çürüdüğü ve taşıyıcı özelliğini yitirdiği anlaşıldı. Beden duvarlarının terazisinin bozulduğu, mevcut kiremit altı tahtasının ve ahşap tavanın yıprandığı, zemini oluşturan taban tuğlalarının çoğunun kırılmış olduğu görülmüştür. Uludağ Üniversitesi Mühendislik Fakültesi tarafından hazırlanan proje koruma kurulu kararıyla hayata geçirildi." dedi.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar ise belediyelerinin, Bursa kale surlarını restore etmesi sonucu dikkatlerin bu bölgede yoğunlaşmasının, Hisar içindeki anıtsal yapıların (dini ve kültürel merkezler) ve bunların çevrelerinin düzenlenmesini de beraberinde getirdiğini ifade etti.

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ise "Her sokağına bir kitap yazılacak olan evliyalar şehri Bursa'nın ruhaniyetli şehir kimliğini yaşatacağız." derken, Vali Harput, "İnsanı insan yapan şey maneviyatıdır. Bursa gerçek kimliğine doğru adım adım ilerliyor, bunun için emeği geçenleri kutluyorum." diye konuştu. Törende son olarak söz alan Bakan Çelik, ayağa kaldırılan, ortaya çıkarılan ecdat yadigarı eserlerin dünü bugüne, bugünü yarına bağladığını söyledi.

 

Sokak düzenleme çalışması kapsamında, tescilli yapılar; Bursa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun onayladığı proje doğrultusunda düzenlendi. Sokağın düzensiz olan asfalt zemini, kenarlar tuğla kaplama, ortası granit kesme taş olacak şekilde değiştirildi, yağmur ve kar sularının birikmemesi için de granit ve tuğlanın birleştiği noktalara bordürler yerleştirildi. Tüm yapı cepheleri yeniden sıvandı, boyandı, kapı ve cam çerçeve doğramaları elden geçirildi, ferforjeler yenilendi. Tüm sokaktaki aydınlatmalar, banklar ve çöp kutuları yenileriyle değiştirildi. Bahçe duvarı olan bölümlere aydınlatma için aplikler kondu. Sokak bitişiğindeki hazireler temizlendi, üzerleri tuğla harpuşta yapılarak demir parmaklıklar yeniden düzenlendi. Dağınık olarak duran mezar taşları da yeniden düzenlendi.

Zaman, Haber: Fatih Karakılıç, 25.07.2010

BİLGİSAYAR PROGRAMI ESKİ BİR DİLİ DEŞİFRE ETTİ

 

Özel geliştirilen bir bilgisayar programı, 3 bin yıl öncesine ait yazılı bir dili deşifre etti. ABD’nin Massachusetts Institute of Technology (MIT) üniversitesinden araştırmacıların geliştirdiği program, Suriye’nin Lazkiye kenti yakınlarındaki antik Ugarit kentine ait yazılı metni birkaç saat içinde çözdü. Bilim insanları, bu yöntemin şimdiye kadar çözülemeyen bazı eski dillere ait metinlerin okunup anlaşılmasına katkı sağlayacağını düşünüyorlar. Bilgisayar programı, çivi yazısıyla yazılan Ugaritçe metinde, İbranice ile ortak kelimeleri de deşifre edebildi. Bilim insanları geliştirilen bilgisayar programı sayesinde henüz alfabeleri okunamayan Etrüskçe, Macaristan’da keşfedilen Rohonc yazmaları, Paskalya Adası’nda keşfedilen Rongorongo ile Girit’te MÖ 1900-1800 civarındaki Minoa yazısı ve MÖ 4 bine tarihlenen en eski ‘proto-dil’ olduğu düşünülen Vinca işaretlerini çözmeyi umuyor. Günümüzde Ras Şamra olarak bilinen Ugarit kenti adı ilk olarak Ebla arşivleri, Tell el Amarna mektupları ve Boğazköy’de ortaya çıkarılan Hitit yazılı belgelerinde görülmüştü.

Radikal, 25.07.2010

EDİRNE SARAYI'NIN RESTORASYONU BAŞLADI

 

Topkapı Sarayı'ndan sonra Osmanlı'nın en büyük sarayı olan Edirne Sarayı'nın restorasyonuna başlandı. Tunca Nehri kenarındaki saray, 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephanelik olarak kullanılmış. Saray, Rusların eline geçmesin diye dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa tarafından havaya uçurulmuş.

 

Osmanlı'nın en önemli yapılarından biri olan Edirne Sarayı'nın restorasyon çalışmasına mutfak kısmından başlandı. Vali Mustafa Büyük, Topkapı Sarayı'ndan sonra Osmanlı'nın en büyük sarayı olan Edirne Sarayı'nın restorasyonunun mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Tunca Nehri kenarındaki Edirne Sarayı'nın yıkıntıları üzerinden tekrar ayağa kalkması için değişik dönemlerde kazı ve restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi. Ancak yapılan çalışmaların hiçbiri tamamlanamadı. Edirne Valisi Mustafa Büyük'ün göreve gelmesiyle birlikte Edirne Sarayı'nın ihyası için yeniden çalışma başlatıldı. Sarayın bulunduğu alanda değişik dönemlerde yapılan kazılar su kanalları, Balkan Savaşı'ndan kalma mermi kovanları, top gülleleri, Osmanlı ordusunun kullandığı ocak kalıntıları, sikkeler, seramikler, silah parçaları bulundu.

 

Mutfakta başlayan restorasyon çalışmasının, sarayın ihyası için önemli bir aşama olduğunu kaydeden Büyük, onarım çalışmalarının adım adım devam edeceğini ifade etti. Büyük, "Geçen yıl göreve başladıktan sonra bu konuda bir çalışma gayreti içerisine girdik. TBMM ile yapılan protokol çerçevesinde mali destek sağlandı. Bir kazı alanı olması sebebiyle Bakanlar Kurulu kararı ile başkanı ve kazı heyeti belirlendi." diye konuştu.

 

Kazı çalışmalarının uzun yıllar alabileceğini dile getiren Vali Büyük, "Önemli olan, çalışmalar devam ederken Edirne Sarayı'nın sunulabilir olması, gezilebiliyor olması. Yaşanılır olması. Belirli fonksiyonlar verilmesi. Hizmete açık hale gelmesi önemlidir. Bu bölüm bitirildiği zaman burası restorasyonun karargahı gibi kullanılacak. Devamı yapılan restorasyonda bu anlayış devam edecek." açıklamasında bulundu. Kazı Başkanı Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Özer ise sarayın, Edirne tarihi ve Türk kültürü açısından önemli bir yeri bulunduğunu belirtti. Özer, Avrupa'daki saraylar gibi tek yapıdan oluşmayan Edirne Sarayı'nın tarihi önemine dikkat çekti

Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 24.07.2010

PADİŞAH TÜRBESİ'NDE TUVALET SKANDALI

 

 

Osmanlı sultanları, paşalar ve sadrazamların mezarlarının yer aldığı türbede bulunan mobil tuvalet tartışmalara neden oldu. Gazeteci yazar Armağan, "Hiçbir türbede tuvalet bulunması doğru değil, derhal kaldırılması lazım" dedi.

 

Çemberlitaş'ta padişah ve saray erkanının mezarlarının bulunduğu türbedeki mobil tuvalet krize neden oldu. Tarihçilerin "büyük saygısızlık" olarak yorumladığı tuvaletin bir an önce kaldırılması isteniyor. Osmanlı hanedan üyelerinin defnedildiği Diyanyolu caddesi üzerindeki türbeye iddiaya göre birkaç yıl önce dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır'ın izniyle ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılaması için mobil tuvalet kondu. Türbede Osmanlı sultanları II. Mahmut‚ Abdulaziz ve II. Abdülhamit'in mezarları bulunuyor. Haziresinde ise paşalar‚ sadrazamlar‚ kaptan-ı deryalar ve Osmanlı hanedanı mensuplarına ait yaklaşık 150 mezar yer alıyor. Son Osmanlı şehzadelerinden Ertuğrul Osman Osmanoğlu da bu türbede toprağa verildi. 1839'da Sultan II. Mahmut'un vefat etmesinin ardından oğlu Abdülmecit'in Mimar Balyan Kardeşler'e inşa ettirdiği türbede Ziya Gökalp, Hasan Fehmi gibi düşünürlerin de mezarı yer alıyor. Bu kadar önem taşıyan bir mekana tuvalet konması tarihçiler arasında "büyük saygısızlık" yorumlarına neden oldu.

Uygulamanın tamamen ticari kaygı gözetilerek yapıldığını savunan gazeteci yazar Mustafa Armağan, türbelere asla tuvalet konulmaması gerektiğine değindi. Armağan, "Hiçbir türbede tuvalet bulunması doğru değil. Mantıksız bir uygulama. Ticari maksatla düşünülmüş bir şey. Türbe yaşanan bir mekan değil. Sadece ziyaret edilip çıkılan bir mekandır. Bu nedenle yaşamsal ihtiyaçların giderilmesini gerektirecek bir ortam değildir. Bu kadar önem arz eden başka hiçbir türbede böyle bir uygulamayla karşılaşmadık. Bu tuvaletin derhal kaldırılması lazım" dedi. Turistlerin uğrak mekanlarından biri olan türbenin yan tarafında hizmet veren Türk Ocağı Derneği çay bahçesi müdürü Mustafa Yavuz da "Biz de bu şekilde olmasından rahatsızız. İlgili kurumlara yazı yazdık. Ancak cevap gelmedi. Açıkçası ilgilenen olmadı" diye konuştu.

Tuvaletin kısa süre içinde kaldırılmasını isteyen Osmanlı hanedanının torunlarından Orhan Osmanoğlu "Dedelerimizin mezarının tam karşısına tuvalet konması çok büyük saygısızlık. Tarihi dokuyu da bozuyor. İnşallah bir an önce kaldırılır" diye konuştu.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 24.07.2010

SÜMELA MANASTIRI'NDA 15 AĞUSTOS ALARMI

 

 

Trabzon'un Maçka İlçesi'nde bulunan ve Ortodokslar için büyük önem taşıyan Sümela Manastırı'nda 15 Ağustos'ta yapılacak ayine Yunanistan ve Rusya'dan yaklaşık 7 bin kişinin gelmesi bekleniyor. Maçka'nın CHP'li Belediye Başkanı Ertuğrul Genç, “Dinsel Etkinlik” diye anılan ayine, Fener Rum Patriği'nin de katılacağını belirterek, 15 Ağustos'ta Fatih'in Trabzon'u fethettiğini öne süren bir grubun eylem yapmak istediğini söyledi. Genç, “Bundan vazgeçilmesi için siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarıyla görüştük” dedi.

Bu arada Sümela'daki ayin Yunanistan devlet televizyonundan naklen yayınlanacak. Yunanistan ve Rusya'dan bazı milletvekilleri de etkinlikte hazır bulunacak. Trabzon Valisi Recep Kızılcık ise ayini farklı yönlere çekmek isteyenler bulunduğunu belirterek, gerekli önlemlerin alındığını söyledi. Vali, “Trabzon'dan sonra Giresun, Rize'deki oteller de doldu. Ayin yapıp gidecekler. Ciddi miktarda para da kalacak” dedi.

Hürriyet, Haber: Saygı Öztürk, 24.07.2010

 

******


AYİNE DAVA

 

İşçi Partisi Trabzon İl Başkanı Sabri Dilber, 15 Ağustos'ta Sümela Manastırı'nda yapılacak ayinin iptali için Trabzon İdari Mahkemesi'nde dava açtı. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nde açıklama yapan Dilber, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca verilen iznin iptalini istediklerini belirterek, ayin konusunun yasal ve hukuksal boyutunun gözden uzak tutulduğunu savundu.

Hürriyet, Haber: Fatih Turan, 24.07.2010

 

******


"İNSANLAR SÜMELA'DA DUA ETSİN, KAVGA DEĞİL"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 15 Ağustos'ta Trabzon'un Maçka İlçesi'ndeki Sümela Manastırı'nda yapılacak ayinle ilgili tartışmalara değinerek, “Bırakalım insanlar dua etsinler, kavga etmesinler. Ayinden kimseye kötülük gelmez. Türkiye'nin ileri gitmesini istemeyen bazı mihraklar polemik yaratıyor” dedi.

 

Ordu'daki incelemelerini dün de sürdüren Günay, kaldığı otelden ayrılmadan önce konuya ilişkin şöyle konuştu: “Doğu Karadeniz'de turizmi yeni projelerle patlatacağız. Ayin nedeniyle o bölgedeki tüm otel ve pansiyonlar doldu. Bir inancın sahipleri ‘Dua etmek istiyoruz' diyor. İnsana, inancına saygı açısından, özgürlükçü bir toplum ve devlet bu talebe anlayış göstermeyebilir mi? Bu bölgenin tarihi zenginliğini, potansiyelini, bu bölgenin farklı geçmiş kültürlerini başka türlü nasıl dünyaya anlatabiliriz?”
Hürriyet, Haber: Erol Küçükoğlu, 27.07.2010

 

******


SÜMELA MANASTIRI'NA MERYEM ANA AKINI

 

 

Kültür Bakanlığı'nın özel izniyle 15 Ağustos’da dini ayin yapılacak Trabzon'daki tarihi Sümela manastırına binlerce hıristiyan Ortodoks ziyaretçi akın edecek. Yunan medyasında verilen haberlere göre özellikle Selanik’den gelmek isteyenlere artık rezervasyon yapılamıyor, Trabzon, Samsun ve Ordu’da otellerde yer kalmadı. 15 Ağustos’da Ortodoks dünyasının kutladığı “Meryem Ana” gününde, Rum Patriği Bartholomeus’un yöneteceği ayin için Selanik’den bir, Rusya’dan da iki charter uçak dolusu ziyaretçi gelecek.


Yunanistan'ın çeşitli bölgelerinden onlarca otobüs de 10 Ağustos’tan itibaren yola çıkarak Sümela’ya gidecek. Pontus Rum kökenli Yunanistan’ın tanınmış işadamlarının da özel jet uçakları ile Trabzon’a inmesi planlanıyor.


Ayinde Bartholomeos’un yanında Rus Ortodoks kilisesinden Volokolamsk metropoliti İlarion ve Yunan Ortodoks kilisesinden Drama metropoliti Pavlos hazır bulunacak. Binlerce Yunan ve Rus hıristiyanın açık havada yapılacak ayine katılmasını kolaylaştırmak amacıyla Sümela manastırının önünde gölge sağlaması için büyük tenteler kurulacak, çeşitli noktalara dev ekranlar yerleştirilecek.

Yunan tarafından organizasyonun sorumluları Sümela’ya gidecek ziyaretçilere “Ramazan sırasında sakin ve saygılı olalım, dini atmosferi bozacak eylemlerden kaçınalım” telkininde bulunuyor. Bu doğrultuda Fener Patrikhanesi'nden Yunan tarafına ısrarlı mesajlarda “dikkatli olalım” vurgusu yapılıyor.


Bölgedeki Türk makamlarının ise organizatörlere “ramazan ayına saygı gösterilmesi, gün boyu yolda, sokaklarda yemek yenmesinden kaçınılması” ricasında bulunduğu bildirildi.

Milliyet, Haber: Taki Berberakis, 01.08.2010

4 BİN YIL ÖNCE BEYİN AMELİYATI

 

 

Kayseri- Sivas karayolu üzerindeki Kültepe Höyüğü’nde yapılan kazılarda bulunan Asurlu bir tüccara ait iskeletin incelemesi sonucu, yaklaşık 4 bin yıl önce, kafatası açılarak, beyin zarı iltihabı operasyonu yapıldığı tespit edildi.


Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu, Kültepe-Kaniş Karum kazı alanında, 2010 yılı kazılarının Kaniş bölgesinde başladığını, kazının ilk gününde ise çok önemli bir mezar bulduklarını söyledi.


Kulakoğlu, şunları söyledi: “Koloni çağına ait 4 bin yıllık mezarda, olasılıkla Asurlu bir erkek tüccara ait olduğu tespit edilen iskeletin kafatasında yapılan incelemede tüccarın başarılı bir beyin ameliyatı geçirdiği ve iyileştikten sonra hayatını kaybettiğini tespit ettiler.”


Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Handan Üstündağ da, “Asurlu tüccarın kafatasında çok düzgün bir kesi var. Kesi izleri, 4 bin yıl önce beyin ameliyatının başarılı bir şekilde yapıldığını gösteriyor” dedi.

Milliyet, 24.07.2010

 

******


5 BİN YILLIK SAVUNMA DUVARI GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

Kültepe Örenyeri Kazı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu, “2010 yılı çalışması kapsamında höyüğün 5 bin yıllık savunma duvarını ortaya çıkarıyoruz” dedi. Kültepe Kaniş-Karum ören yerinde bu yıl yapılan kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Prof.Dr. Kulakoğlu, “5 bin yıllık geçmişi olan yerleşim alanında düşmanlara veya herhangi bir tehlikeye karşı geniş ve uzun bir set oluşturulmuş. 2010 yılı çalışması kapsamında yaptığımız ayrı bir çalışma ise, büyük bir yangın felaketi ile sona eren yapılaşmanın nedenini araştırmak. 5 bin yıl öncesine ait bu yapı büyük bir felaketle sona ermiş, öyle bir yangın ki kerpiç duvarları magma akıntısı gibi yakarak eritmiş ve günümüze kadar bu sayede korunmuş. Yerleşim alanındaki diğer kazı çalışmalarımız da devam ediyor” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, Haber: Mustafa Çetin, 04.08.2010

"'KAPANMASIN' DEYİP AKM'Yİ KAPATAN ONLAR"

 

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, “Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) kapalı olmasını eleştirenler aslında buna sebep olan kişi ve kurumlardır” dedi.


AKM önünde düzenlenen basın toplantısında İstanbul 2010 AKB Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, toplantının bir meydan okuma olduğunu söyledi. Avdagiç, AKM'nin restorasyonu ve yeniden inşası ile ilgili başlattıkları projenin Kültür ve Sanat-Sen tarafından mahkemeye götürüldüğünü ve yürütmeyi durdurma kararı verildiğini anlattı. Avdagiç, “Kültür Sanat-Sen mahkemeye ilettiği şikayetini geri almadığı için koruma kurulu projeyi inceleyemedi” dedi. İstanbul 9'uncu İdare Mahkemesi'nin başvuru üzerine koruma kurulu kararlarını iptal ettiğini anlatan Şekib Avdagiç, “Bu aşamadan sonra süreç tıkandı” diye konuştu.

Hürriyet, Haber: Eyüp Serbest, 24.07.2010



******


"AKM'DE İŞ İNATLAŞMAYA DÖNDÜ"

 

Atatürk Kültür Merkezi’nin iki yıldır kapalı kalmasıyla ilgili tartışmaya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı. Önceki gün Kültür Sanat-Sen öncülüğündeki sivil toplum kuruluşları Bakanlığı suçlamıştı. Dün de Günay, ‘Protesto edenleri protesto ediyorum’ diyerek onlara cevap verdi ve 2010 Ajansı’nı da eleştirdi.


Bakan Günay’ın dün Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklama, meselenin Başbakan Tayyip Erdoğan’da düğümlendiği görüşlerini de teyid eder nitelikte. Günay, Başbakan’ın ‘Yaptırmadılarsa yapma’ dediğini söyledi. AKM’nin yenilenme ihalesini durduran mahkeme kararının ardından 2010 Ajansı’yla görüştüğünü, en azından gerekli teknik onarımın yapılıp binanın açılmasını istediğini söyleyen Günay, bundan sonraki süreci şöyle anlattı: “Teknik çalışmanın maliyeti 70 milyon TL civarında. (...) ‘Tamirat için bu kadar para mı vereceğiz’ diye direndi. Durumu ajansın Koordinasyon Kurulu Başkanlığı’nı da yapan Hayati Yazıcı’ya da ilettim, o da mırın kırın edince Başbakan’a söyledim. Başbakan da ‘Sen bunu 70 milyona yaptırmayacak mıydın?’ dedi ‘evet’ dediler. ‘Bunu yapan firma değil miydi?’ ‘evet’ dedi. ‘Kuruldan geçmedi mi’ ‘evet’ dedi. Sonuçta ‘Yaptırmadılar mı yapma’ dedi Başbakan. İş inatlaşmaya döndü.”

 

‘Ne yapılacaksa bir an önce yapılsın!’


Halil Ergün (Oyuncu): İstanbul uzun zamandır gerçek bir kültür merkezi yoksunluğu çekiyor. Dünyaca da önem kazanan bir kültür sanat merkezi olma sürecine girmiş bir kentin bir opera, bale ve tiyatro merkezinden yoksun kalması çok hüzün verici. Tamir onarım ya da yapım ne gerekiyorsa bir an önce yapılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum ve bir an evvel hayata geçmesini diliyorum. 

Cüneyt Türel (Oyuncu): Akıl bağlanması diyorum ben buna. Başka bir açıklama yapamıyorum. Öyle gerekçeler duydum ki bunlara inanamıyorum. Yani bir lokanta açılması uygun görülmediği için dava edilmiş de onarımın durdurulması buna bağlanmış da aslında zaten orada bir sanat kuruluşu istenmiyormuş bunların hepsi bahaneymiş de... Bütün bunlar Türkiye’nin bugününe yakışmayan şeyler. Eğer birinci şık doğruysa bu gerçek akıl bağlanması. Çünkü bütün dünyada kültür merkezleri sabahın 10’unda açılır, gece ikilere kadar orada hayat sürer, insanlar gelir yemeğini yer, konserini dinler. Hayat bunu zorlar. Eğer hayatın zorlayışına karşı direniliyorsa bu işe karar veren insanlar zaten hayatın dışına çıkmışlar demektir. Ama hayatın içindelerse lütfen baksınlar, özendiğimiz batı dünyasındaki kültür merkezlerinin nasıl çalıştığına baksınlar. Kütüphaneleriyle, video kulüpleriyle, restoranlarıyla küçük konser salonlarıyla... Bunların önüne engel çıkarılarak orada bir kültür sanat merkezi hiç yapılmasın, başka bir şey yapılsın. Gayet güzel bir alışveriş merkezi olabilir mesela ya da Taksim anıtını da söksünler atlıkarınca konsun... Bu işlere karar veren insanlara Allah akıl-fikir versin...

Tuncel Kurtiz (Oyuncu): AKM’nin iki yıldır kapalı kalması korkunç bir şey. Daha çok kültür binaları açılması gerekirken, sinema, tiyatro, konser salonları açılması gerekirken bu kadar önemli ve gerekli bir yerin iki yıldır kapalı kalması, korkunç bir felakettir.

Oya Baydar (Yazar): Bu tek taraflı bir olay değil. Koruma kurullarından tutun da Kültür Bakanlığı’na, sivil toplum kuruluşlarına kadar her kesin bence bir payı oldu böyle kalmasında. Her şeye muhalif olmak üzerinden gidildi, yapıcı olarak ‘ne yapılabilir’ diye oturulup konuşulamadı ve işler bu raddeye gelince de her şey daha kötü oldu. Orada kapalı duran bir merkez var, kullanılamıyor. Herkesin, hepimizin, sanat çevrelerinin de savsaklayıcı ve yıkıcı sonuçlara ulaşan yanlış tavırları olduğunu düşünüyorum. 

Nevzat Sayın (Mimar): İktidarlar artık kültürle ilgili bir şey istemiyorlar diye düşünüyorum. Tartışmalara rağmen hiç bir şey yapılmadan duruyorsa tıpkı kendi kaderine terk edilen, eski yalılar gibi yıkıp apartman yapmak isterler. Ama yasalar buna izin vermez, o kendi haline bırakılır, bir gün ya çöker ya yanar konu da kapanmış olur. Olağanüstü bir yer, oraya alışveriş merkezi yapılabilir, üst katlarına rezidans yapılabilir, home ofis olabilir böylece çok büyük kazançlar elde edilir. Başka nasıl bir nedeni olabilir ki? Tüm söylenenlerin hikaye olduğunu düşünüyorum. Bu konu bir süre sonra kapansın, herşey bitsin diye bekliyorlar. Ne Anıtlar Kurulu’nun ne Kültür Bakanlığı’nın, ne iktidarın ne de Mimarlar Odası’nın hiç bu konuyla derin ilişkisi olduğunu düşünmüyorum; mimarı dışında tabii...

Radikal, 25.07.2010

 

******


AKM SİYASİ BİR MESELE OLDU

 

Atatürk Kültür Merkezi, siyasi bir mesele haline getirildi ve bunun bedelini İstanbul ödüyor. AKP hükümetiyle muhalifleri arasındaki çekişmede konunun ve AKM’nin kapılarının nasıl kilitlenip kaldığını önceki gün Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da açık açık söyledi: “Başbakan, ‘yaptırmıyorlarsa, yapma’ dedi. İş inatlaşmaya dönüştü.”

Tayyip Erdoğan’ın inatla AKM’yi yıkıp yenisini yapmak istemesinin arkasında birilerine rant sağlamak filan gibi sebepler aramak, konuyu fazlasıyla basite indirgeyen bir yaklaşım. Burada söz konusu olan bir dönüşüme imza atma tutkusu. Milli Görüş’ten AKP’ye giden değişimin sonuçlarından biri de, Taksim’e cami yaptırmak için kavga edip durmaktansa kentin simgesi olacak bir kültür merkezine imza atmanın daha etkili olacağını fark etmek. Temelleri İnönü döneminde atılmış yapıyı, günümüzün mimari anlayışıyla yenilemek ve açılışını yapmak tabii ki Başbakan için çok anlamlı bir icraat olacak.

AKM’nin yıkılmasına şiddetle karşı çıkan, önünde günlerce eylem yapan tiyatrocuların da temel motivasyonunun, kendileri için pek çok hatırası olan yapıyı korumak kadar ve belki daha çok, siyasi iktidara muhalefet etmek olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, 2005 yılından sonra yaşanan hukuk ve proje savaşlarına bu politik motivasyonlar damgasını vurdu.

Hükümet, bütün itirazlara kulağını kapatıp İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti yasası taslağına inatla ‘AKM’nin yıkılması’ ifadesini koyunca ‘sistem’ harekete geçti ve kısa sürede kurul AKM’yi ‘1. Derece kültür varlığı’ olarak tescilledi. Böylece AKM hukuki olarak ‘aynen korunması gereken bir yapı’ oldu. Yasa da Meclis’ten mecburen ‘AKM’nin yenilenmesi’ diye çıktı. Ama mesele AKM’nin çatısını onarmak değil, onu çağa uygun hale getirmekti. Tabanlıoğlu Mimarlık, 2010 Ajansı’yla birlikte uğraştı didindi ve herkesi memnun edecek bir proje hazırladı. Tam bu projenin ihalesi yapılacakken Kültür Sanat-Sen mahkemeye başvurdu. Aslında 1. Derece tescillenmiş bir yapıda bu kadar değişiklik yapılması pek mümkün değildi ve iş mahkemeye gittiğinde ne sonuç çıkacağı belliydi. O nedenle bir anda Kültür Sanat-Sen, Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşu halini aldı. Bütün taraflar sendikanın başvurusunu çekmesi için rica, baskı, aracı yollama gibi her tür çareye başvurdu. Ama, iktidara karşı ses getiren bir muhalefet imkanı yakalamışken, sendika geri adım atmadı.

Şimdi de Tayyip Erdoğan geri adım atmıyor. Böylece Kültür Sanat-Sen’in öncülük ettiği anlayışı kamuoyuna karşı köşeye sıkıştırmayı hedefliyor. Tartışmanın uzadıkça anlamsızlaşması, AKM yıkılmasın isteyenlerin İstanbul’un salonsuz kalmasındansa her tür çözüme razı olması için zemin hazırlanıyor.

Bugüne kadar projeyi yürüten 2010 Ajansı, isterse AKM’yi yeniler. Cuma günü Ajans yönetiminin ‘Süremiz 2011’de doluyor, artık bu projeyi yapamayız’ demesi ikna edici değil. Yenilemenin yedi ayda tamamlanacağını, aynı toplantıda bizzat Ajans Başkanı Şekib Avdagiç söyledi. Yasaya göre, Ajans tamamlanmayan projeleri için 2011 yılının ilk altı ayında çalışmaya devam edebiliyor. Restorasyon projeleri için yararlanılan bu durum, pekala AKM için de geçerli olabilir. Önümüzde neredeyse bir yıl var, ama Ajans bu kararı alamıyor. Çünkü, bağlı bulunduğu Bakan Hayati Yazıcı ‘evet’ demiyor, çünkü Başbakan ‘evet’ demiyor.

Şimdi taraflar siyasi mücadelede pozisyonu alma gayretinde, arka arkaya açıklamalarla birbirini suçlama telaşındalar. Kentin tam ortasında, bütün kültürel merkezlerin kesişme noktasında, biri büyük üç salonu, sergi mekanı, başka benzeri olmayan geniş ve imkanı bol sahnesiyle AKM iki yıldır kapalı. İzleyici, sanatçılar, festivaller kırk senelik mekandan da olmuş durumda. İstanbul uluslararası sanat gündeminde pozisyonunun güçlendiriyor, izleyici sayısı artıyor deyip yeni salonlar açmaktan söz edilirken AKM meselesinin halledilememesi gerçekten Cüneyt Türel’in dediği gibi ‘akıl tutulması’ gibi bir şey. Kentin ortasında cıvıl cıvıl bir kültür merkezi yaratmak varken bir metruk binaya fit olmak mümkün değil. Bu meselede siyasi aktörlerin geri çekilip, kültürel aktörlerin devreye girmesi gerek.

Siyaset yapanlar İstanbul’a ‘AKM’nin yıkılması’ ile ‘eski usul asık suratlı konser salonunun yeniden açılması’ arasında bir tercihi dayatıyor. İkisine de hayır, ikinize de hayır diyenlerin sesini yükseltmesi gerek.

‘Bu iktidar AKM’yi pek istemiyor galiba’

Genco Erkal (tiyatrocu): Sanat hayatımıza yapılan çok büyük bir darbedir bu. Üstelik Avrupa’nın kültür başkenti olduğumuz bir yılda, bütün büyük etkinliklerin başını çeken bir binanın operasıyla, orkestrasıyla eylem dışı kalması ve buradaki kurumların orada-burada bölünerek etkinliklerini sürdürmeye çalışmaları... Mutlaka bunun sorumlularının kendilerini savunması ve gerek cezayı görmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu iktidar pek istemiyor galiba orayı. Bunda da başka niyetler var diye düşünüyorum bu bina üzerinde. Bence mümkün olduğu kadar çabuk unutulmasını, çürümesini istiyorlar. Kendi kafalarındaki yeni işlevi için hazırlıyorlar burayı duygusu var bende.

İlyas Odman (koreograf): AKM’nin iki yıldır kapalı olması tartışılmaz derecede vahim. Ancak açık olduğunda da bağımsız sanatçıları destekleyici herhangi bir kültür politikası olmayan, sadece Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera ve Balesi’ne açık bir gösterim ve ‘gösteriş’ mekanı olması daha da vahim.

Müjdat Gezen (tiyatrocu): Korkunç bir şey bu. Ben AKM’de Devlet Operası ‘Yarasa’ operetinde konuk sanatçı olarak oynadım. Amerika, Avustralya, Rusya, Japonya gibi pek çok sahnede de oynadım AKM gibisini görmedim. AKM, Avrupa’nın ikinci, dünya’nın üçüncü en iyi sahnesidir buranın kapalı bırakılması, sanatı sevmediklerini gösterir. Mantıklı bir sebep söylemeleri gerekir, okuyorum gazetelerde mahkemeler falan... Devler isterse bunların hepsi bir dakikada yok olabilecek şeyler. Çok güzel atölyeleri vardır, çok güzel prova salonları vardır, sahneleri vardır. Dünyada çok az ülkeye nasip olacak olan bir kültür merkezidir. Çok yazık.

Cem Mansur (orkestra şefi): Yasal süreç anladığım kadarıyla Kültür Sanat-Sen’in halkın içinde yaşayacak bir proje olarak geliştirilen yenilene sürecine karşı çıkmasıyla durduruldu. İhale olmuştu, yapacak şirkette belliydi çok güzel de bir projeydi gerçekten. AKM’yi çağımıza uygun bir opera tiyatrosu haline, insanların girip çıkacağı, yaşayan bir yer haline getirecek; kapalı, sadece gösteriden gösteriye girilebilecek bir yer olmaktan çıkarıp halkla bütünleştirecek bir merkez projesiydi. Projeyi geliştirme aşamasında pek çok kişi gibi bana da danışıldı, çok büyük bir iyileştirme söz konusuydu. Fakat buna dünyadaki örneklerini bilmeyen kişiler karşı sanıyorum. Kültür merkezlerinin nasıl modellerle yürütüldüğünü bilmeyenler karşı çıkmışlar ve bir yürütmeyi durdurma kararı alınmış. 2010 Ajansı’na verilen bir işti bu ve 2010 bitmek üzere artık. İtiraz edenler neden itiraz ediyorlar onu da anlamış değilim. Yasal süreçten çok haberdar değilim ama bir de uğraşmıyorlar çünkü yıkmak istiyorlar söylemleri kadar basit bir olay değil bu. Arapsaçına dönmüş bir yasal problem var ortada. Yasal probleme neden olan da bazı sanatçı arkadaşlar ve Kültür Sanat-Sen. Dolayısıyla bu olay kolayca kullanılabilecek politik bir şeye dönüştü. Yapmıyorlar çünkü yıkacaklar gibi ama bence onu aştı artık olay. Çok yazık, üçüncü kapalı yılına giriyor, olacak şey değil. Bunu bu hale getiren herkes sorumlu.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 26.07.2010

 

******


"AKM'NİN KAPANMASINDAN ŞİKAYET EDENLER, BUNA SEBEP OLANLARDIR"

 

Kültür Sanat-Sen, TMMOB Mimarlar Odası, İstanbul Kültür Forumu, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen Yazarlar Derneği, Sinema Emekçileri Sendikası'nın da aralarında bulunduğu sivil toplum kuruluşları, 2 yıldır kapalı bulunan Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) onarım çalışmaları sonucunda tahrip olduğu gerekçesiyle önceki gün Kültür Bakanlığı ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

Bunun üzerine 2010 AKB Ajansı, dün AKM önünde bir basın toplantısı düzenledi.

Toplantıya Ajansın Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avgadiç, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili ve çok sayıda Ajans çalışanı katıldı. Avdagiç, 2008'de Kültür Bakanlığı ile imzalanan 'İşbirliği Protokolü' ile AKM'nin onarımıyla ilgili tüm sorumluluğu aldıklarını, 2009 Nisan'ında projenin tamamlandığını, ardından Koruma Kurulu tarafından da onaylandığını söyledi. İhalesi yapılan kültür merkezini yaşayan bir bina haline getirmek istediklerini söyleyen Avdagiç, "Sonra yürütmeyi durdurma kararıyla karşılaştık. Bu noktadan sonra, itirazları da dikkate alarak altı farklı toplantıyla projemizi geliştirdik. Konsensüste projemizi aldık ve koruma kuruluna soktuk. Uzlaşma sağlanmasına rağmen, Kültür Sanat-Sen, İstanbul 9. İdare Mahkemesi'nde devam eden projenin iptali istemiyle açtığı davayı geri çekmedi ve bu sebeple de Koruma Kurulu projeyi değerlendirmeye almadı. Böylece süreç tıkandı. Mahkeme kesin kararını verdi ve Ajansımız tarafından yürütülen AKM'nin onarımına ilişkin süreç kesin olarak durduruldu. Böylece projenin gerçekleştirilmesiyle ilgili inisiyatif elimizden alındı. Bizim bu konuda sorumluluğumuz ise 31 Aralık 2010'da sona eriyor." dedi. Avdagiç, şu an binanın kapalı olmasından şikayet edenlerin aslında buna sebep olanlar olduğunu söyledi.

Zaman, Haber: Elif Kaya, 26.07.2010

 

******


"AKM'YE HERŞEY YAPILABİLİR"

 

İki yıldır kapalı olan Atatürk Kültür Merkezi’yle ilgili tartışmalar sürerken görüşlerine başvurmak istediğimiz kişiler arasında ilk sıralardaydı İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Başkanı Prof. Mete Tapan. Zira AKM’nin yenilenmesi sürecinin tıkanmasının nedenlerinden biri olarak gösterilen, ‘AKM’nin 1. Derece Kültür Varlığı ilan edilmesi’ kararını alan kurulun başkanının elbette bu konuda söyleyeceği pek çok şey olacaktı. Kendisine ulaşamadığımız günlerde gündemi takip edip üzülerek aradı bizi Tapan. Hiç kimsenin hatta en yakınlarının bile konu hakkında en ufak fikirlerinin olmadığını düşünerek; 1. Derece Kültür Varlığı olan yapıların belirli ölçülerde içine de dışına da dokunulabileceğini, sadece bunun boyutunun ve nasıl yapıldığının önemli olduğunu belirtti. Ve AKM’nin ‘simgesel’ değeri olduğu için 1. grup içine dahil edildiğinin üzerinde durarak “Ayasofya da 1. gruptur, Domabahçe de... Ama bunlara müdahale ve restorasyon modeli farklı farklıdır” diye de ekledi. Şimdi söz Prof. Tapan’da...

Bilmeden konuşuyorlar
‘AKM’nin iki yıldır kapalı kalması konusundaki görüşlerden bazıları beni çok üzdü. Cevapları veren insanlar maalesef ki konuyu bilmiyorlar. En yakınlarım bile. ‘Bu konuda sanatçılar da dahil pek çok insan ve kurum kabahatlidir’ diyorlar. Sanatçıları bilemem ama Koruma Kurulu’nun en ufak bir suçu olmadığı gibi ben; gecikmemesi için elimden gelen her şeyi yaptım. Bakanlıklarla görüştüm, Koruma Kurulu’ndaki görevim olarak bunları yapmam gerekmiyor belki ama bir İstanbullu olarak yaptım.


İstanbul’un iki yıl bu şekilde kalmasını kim ister ki? Burada kurulun suçu olmadığı gibi AKM, bir kamu yapısı olduğu için elimizden geleni yaptık. Kararların alınması normalde 15-20 gün sürebilir ama biz, özel olarak toplanıp üç günde bu kararları aldık. Yani amacımız projelerde bir gecikme olmamasıydı. Çok hasas davrandık ama sonuç olarak suçlular arasına girdik.

Viyana’ya baksınlar
Bu yapıyı 1. derece tarihi eser yapan bizim kurul zaten. Biz, dünyadaki 1. gruplara nasıl müdahale edildiğini, neler yapıldığını o kadar iyi biliyoruz ki... Burada da bütün amacımız AKM’nin daha çağdaş, daha modern bir nitelik kazanmasıydı. Tutturdular ‘lokanta olur mu?’ diye. Ne kadar yanlış bir şey. Viyana’ya baksınlar, Münih’e baksınlar... 

Ayasofya ayrı AKM ayrı
1. derece koruma altındaki bir yapıya dokunulamaz diye bir şey yok. Aynı zamanda ben Koruma Yüksek Kurulu üyesiyim. Yani ilke kararları ortaya koyan grubun içindeyim. Her zaman söylerim, mimari bakımdan ben bu yapıyı çok fazla değerlendirmiş ve gözümde büyütmüş değilim ama bir ‘simge’dir AKM ve bu sebepten de 1. derecedir. Pek çok insanın anısı var burada, çok önemli insanlar konserler verdi, çok önemli toplantılar yapıldı. Bina, ‘yıkılmadan yapılacak’ şekilde karar alındı ama bu şu demek değil: Hiç dokunulamaz! Dokunulabilir, ek binalar da yapılabilir, her şey yapılabilir. İlke kararlarımıza göre ‘simge’ yapılar 1. grup yapılardır bunun yanı sıra Ayasofya da 1. gruptur, Domabahçe de... Ama buralara müdahale ve restorasyon modeli farklı farklıdır. Bunu bir türlü anlatamadık. Dünyanın her tarafında da bu böyledir 1. derecedeki yapıların içine de dışına da belirli ölçülerde dokunulabilir. Ama tabii ki 2. grup kadar dokunulamaz buna da uzmanlar karar verir. ‘Koruma kullanım dengesi’ diye bir şey vardır. 1. grup diye eğer o bina artık bütün fonksiyonlarını kaybetmişse... Keşke bana sorsalardı ‘Hocam, neden böyle bir karar aldınız?’ diye. Kararı veren bizleriz ama sorulmuyor. İstanbul yok yere iki sene balesiz, operasız kaldı. Herkese saygım var ama çok üzüldüm.

Geç kalınmış değil
Proje üzerinde çok fazla ısrar edilince, Bakanlık bunu değiştirmek üzere yeni bir proje istedi ve onu da kabul ederken mahkeme kararı çıktı. O zaman basit onarım mahiyetinde olsun denildi, onu da hemen kabul ettik ve bunların hepsi bir sene önce oluyor. Ama maalesef yapılmadı, yapılmıyor. İhaleye de çıkılmıştı, başlanacaktı. Bir an evvel başlamak için de bir iyi niyet var ortada ama çok büyük yanlış anlaşmalar oldu, tamamen diyalog eksikliği. Diyalog eksikliği sanat çevrelerinde, kültür çevrelerinde vardır zaten. Hala her şey yapılabilir. Lokantadan vazgeçilen bir projemiz var zaten halihazırda. Ama cephe izolasyonunun kesinlikle yapılması gerekiyor.

Radikal, Haber: Ceren Akardaş, 27.07.2010

 

******


KOLEKTİF CİNAYET GİRİŞİMİ

 

İki küsur senedir boş duran, muhtemelen mekanik, teknik, elektronik sistemleri sökülmüş halde ve ısıtılmayan, soğutulmayan, havalandırılmayan, kısaca ‘yaşamayan’ AKM git gide yıkılmaya yüz tutuyor. Korozyona teslim olan bir başka ahmaklık abidesini, Ayazağa Kompleksi inşaatını hatırlamalıyız. Üst düzeyde statik ölçümlerle kabası tamamlanan bina şimdi yıkıcısını bekliyor. AKM için de, birçok kesimin kollektif sorumlusu olduğu ahmakça bir süreç, korkuyorum, dibi bulmak üzere.


İstanbullular var bu kollektifin içinde. Bale ne idi? Ya opera? İDSO konserleri kaç icracıyla gerçekleşiyordu? Değerli dostum Yekta Kara muhteşem bir ironi imzaladı ve opera salonu olmayan bir şehre şahane bir opera festivali sundu. Kaç kişi utandı dersiniz? Onat Kutlar vakti adeta sinematekleşen sinema salonunun girişini de hatırlayan kaç kişi çıkar, bilmem.


Evet, AKM cinayet teşebbüsü çok bileşenlidir. Her insanda var olan saçmalama kabiliyetini umulmadık ölçüde teşhir eden eski Kültür Bakanı ortalığı gerdi durdu. AKM evveli Kültür Sarayı’nı komünistlerin yaktığını bile söyledi ki Macit Koper bu traji-komedyayı oyun halinde yazmıştı-. Hali hazırdaki Kültür Bakanı da bileşenler arasında. 31 Mayıs 2008’de apar topar boşalttırdığı AKM’nin, o tarihte restorasyon / renovasyon projesi dahi yoktu. Var mıydı? Yoktu. Kültür Bakanı’nın Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanata bakılırsa, Başbakan’ın da ‘Yaptırmıyorlarsa yapmayalım’ diyesi tutmuş. Ah güzel İstanbul!


İyi niyetlerinden kuşku duymadığım bir grup tiyatrocu, oda temsilcisi ve sendikacının mahkeme sürecini başlatıp, Tabanlıoğlu projesi için yürütmeyi durdurma kararı aldırması ise, cehenneme giden yolları döşedi ya da bir cinayet girişimini taçlandırdı. Tabanlıoğlu projesi, her katkısıyla binaya işlev ve hayatiyet kazandırıyordu, neye itiraz ettiklerini hala anlamış değilim ya da anladıklarımı izan çerçevesine oturtamıyorum.


Bir de Anıtlar Yüksek Kurulu var ki, Türkiye’deki ‘korumacılık’ anlayışının ne denli içeriksiz olduğunu ortaya koyan bir bürokratik çaresizliği temsil ediyor. Uzun söz almak üzere kısaca sormalıyım: Anıtlar Yüksek Kurulu, bizim mahalledeki yıkılmaya yüz tutmuş tarihi binaları koruyor mu, ürettiği bürokrasiyle yıkılmalarını teşvik mi ediyor? Aynı soru AKM için de geçerli. Bu yasalarla zaten, tarihsel kimliği olan bir şehir ancak öldürülür, ki öyle de oldu, oluyor.


Şimdi yapılacak iş, kısa ve çekişme dışı bir sürat gerektiriyor. Tabanlıoğlu projesinin ya da aynı fonkiyonellikte bir başka projenin derhal ama derhal hayata geçirilmesi gerekiyor.


Yoksa, 1930’larda Muhittin Üstündağ Belediye Reisi iken ilk çalışmaları başlamış, 1946’da temeli atılıp 1949’da senelik ödeneği 1 liraya indirilerek durdurulmuş, 1956’da Hayati Tabanlıoğlu’nun Bakanlık ofisine geçtiğinde tekrar ivme kazanmış, 1969’da açılıp 1970’de yanmış, 1977’de tekrar açılana kadar bilfiil 33 sene İstanbul’un göbeğinde bir ‘alay’ gibi bekletilmiş yegane opera, senfonik müzik, klasik bale salonumuzu barındıran AKM gitti gider!


Son olarak, Üstündağ zamanında uluslararası ölçekte yapılan Şehzadebaşı Tiyatrosu proje yarışmasının kadük edilişini de hatırlatmanın zamanı, sene 1935! 2008’de sonuçlanan İBB Şehir Tiyatroları Beyoğlu Sahnesi ve Tiyatro Müzesi proje yarışmasının olası akıbeti için ürkütücü bir örnektir aynı zamanda. Konuşulacak çok mesele var ama AKM’nin bekleyecek zamanı kalmadı.
Radikal, Yazı: Orhan Alkaya, Tiyatro yönetmeni ve oyuncu, 29.07.2010

 

******


AKM, BU ŞEHRE YAKIŞAN BİR KÜLTÜR MERKEZİ DEĞİL

 

Birçok arkadaşımın aksine Taksimdeki Kültür Sarayı’nın bende iyi anıları yok. Bir yerin bıraktığı anılar iyi olmayınca ona iyi olarak da bakılamıyor. Kaldı ki 12 Mart sıralarında ilk Atatürk Kültür Merkezi feci bir yangın geçirdiydi. Çok acemice bir propaganda yaptılar, güya yangını solcular çıkarmış. Elektrik kontağının ve alaturka işletmeciliğin daha büyük bir tehlike (!) olduğu anlaşıldı. Zırva ile tevil edilmek istenen yangının daha feci bir yanı vardı. Çirkin binanın ne olduğundan çok beni hala üzen budur.


Oflazoğlu’nun “IV. Murad”ı temsil ediliyordu, daha doğrusu repertuarda o da varmış; nitekim o akşam da “IV. Murad” değil, “Cadı Kazanı” sahneleniyormuş. Buna rağmen “IV. Murad” oyunu için Topkapı Sarayı'ndan getirilen kıymetli eşya vitrinde teşhire devam ediyor. Edepsizliğin derecesini tasavvur ediniz. Avrupa'da Viyana Devlet Operası, Burg Theater veya paris ve Londra'da başka bir tiyatroda fuayede müze eserleri sergileniyor diye Topkapı’dan da istenmiş. Ancak orada sergilenenlerin çoğu ikinci, üçüncü derecede eserlerdir. Topkapı Sarayı’ndan alınan ise IV. Murad’ın zırhı, kendine özgü kesimli orijinal kaftanı, kılıcı ve okuduğu tahmin edilen kıymetli bir Kuran nüshasıydı. Malum yangında hepsi kül oldu.


Ben bu kıymetdar eserleri birinin kaçırdığını düşündüm, oysa zırh bir topak halindeydi. Kaftanla Kuran-ı Kerim nüshası kül olmuştu, kılıç da zırhın akıbetine uğramıştı. 17’inci yüzyılın en genç ve önemli mareşalinin saray müzesindeki mirası; bugün zırhı bir top halinde ve kılıcı erimiş vaziyette. Bu eserlerin teşhirini isteyen kaprisli tiyatro primadonnamız ve kendisine evet diyen o zamanki Kültür Bakanımızı ve onların etrafını gelecek nesillerin değerlendirmesine terk ediyorum. Ama benim için ne yanan bina ne de yerine yapılan bina pek matah bir şey değil.

Kulisler ve sahne arkası daima şikayet sebebi
Şu andaki binanın en başta inanılmaz akustik problemleri var. Hiç de hoş bir girişi yok, zaten binanın dış yerleşim ve kompozisyonun savunulacak tarafı yok, iğreti binanın çevre düzenlemesi de sıfır. Dar bir saha ve otoparkın içinde boğulmuş; hulasa İstanbul'a yakışan bir kültür sarayı değil.


Burada seyrettiğim bir oyun (“Amedeus”)sırasında bir kere daha fark ettim; sadece aktörlerin ve aktrislerin sesini değil, konserlerde dahi sesi yutan bozuk eko sistemi var. Kulislerden, sahne arkası stüdyo ve prova yerlerinden şikayetlerin arkası kesilmiyor. 

Taksim Meydanı 30 yılda niçin kötü yönde değişti?
70’lerin başında biten ve neredeyse 30 yılda ancak tamamlanan Kültür Sarayı şehrimizin bir yılan hikayesiydi. Onun yeniden düzenlenmesi için sadece ve sadece gayret lazım. Sadece Kültür Sarayı değil; Taksim’in tahrip edilen mezarlığı, Ayaspaşa ve Gümüşsuyu’nun eski dokusu ile de bir imar problemi teşkil ettiği açık. Her sorun gürültüyle değil; tutarlı bir inceleme ve bir restorasyon anlayışıyla çözülebilir. “Taksim Meydanı son 30 yılda niçin değişti?” ve “Bu acaba neden çok olumlu bir değişim olmadı?” diye uzun boylu düşünüyor muyuz? 

Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 01.08.2010

 

******


AKM, MUHALEFET VE İKTİDAR

 

Ben kültürlü bir insan mıyım? Kültürü nasıl tanımladığımıza bağlı. 

Marksist terminoloji günümüzde geçer akçe değil. Modern danstan, klasik operadan, çağdaş Batı edebiyatından da beslenen kültürel kimliğim, yakın zamana kadar kimilerinin gözünde burjuva kültürünün ifadesi, Orhan Pamuk, Komet, Modern Folk Üçlüsü vb. leri ise burjuva sanatçılarıydı. Buna karşın ulusal ozanımız olarak siyasal yelpazemizden her kesimin benimsediği Nazım Hikmet düne kadar işçi sınıfının şairi, Ruhi Su işçi sınıfının sesiydi.

Kültürün sınıfsal ayrıştırılması yetmiyormuş gibi 20. yüzyılın ortalarına kadar, dinlerden de beslenen emperyalizmin etkisi altında olanlar, kendilerine uygarlığın temsilcileri, ezdikleri, sömürdükleri insanların kültürlerine ilkel diye baktılar. Picasso’nun gözünde Afrikalılar ilkel sanatın temsilcisiydi. Dışladıklarımızın, aşağıladıklarımızın kültürünü kaale almayız. İşte Osmanlı ve Cumhuriyet’in Arap kültürüne karşı farklı tutumları.

Batı egemeni düzenin kültür kategorilerinde bu tür ayrışımlar kısmen hala var. Harvard’dan Gülrü Necipoğlu’nun işaret ettiği gibi akademik disiplin olarak ‘Sanat Tarihi’ üniversitelerde çeşitli dönemlerin adı altında incelenirken, ‘İslam Sanatı’ adı altında sömürgecilik döneminden kalma, “Sen sanatsın ama bildiğimiz türden sanat değilsin” diyen bir kategori var. Yani Batı egemen, büyük ‘K’ ile yazılan bir Kültür var, bir de İslam kültürü. Hatta bu yaklaşımın en uç noktasına gidildiğinde bir yanda tanımlanmasına gerek duyulmayan William Faulkner, bir yanda ‘İslam ülkesi yazarı’ Yaşar Kemal.

Bir tür aşağılama, dışlanma, ötekileştirme olan  bu tuzağa düşüp, Türkiye’de kültürel kimliklerini özellikle İslam üzerinden  dile getirmek isteyenler günümüze özgü. Üstelik Batı’nın bu içselleşmiş beklentisine seslenenlerin sırtları sıvazlanıyor.

Bu tür kategoriler, bizi burnumuzun ötesini göremediğimiz siperlere mahkum kılıyor. Oysa dünyada gidiş evrensel kültüre doğru. Ama en büyük mahkumiyet kültürsüzlük.

Türkiye’de Atatürk Kültür Merkezi’nin yıllardır kapalı kalmasına sesini çıkarmayan siyaset, İstanbul’u ve bir anlamda Türkiye’yi kültürsüzlüğe mahkum ettiğinin farkında değil mi? Umursamıyor mu? Yoksa istenen bu mu? İncir çekirdeğini doldurmayan nice konuyu günlerce tartışan meclis Türkiye’nin kültür skandalını gündemine almaktan aciz. Ülkeyi turlayıp binbir konuda  kitleleri ayağa kaldıran Başbakan, Atatürk Kültür Merkezi’ne sırtını dönmüş. Her konuda iktidarı yeren ana muhalefet partisi lideri, dünya metropolümüzün kültürsüzlüğe mahkumiyetini kaale almıyor. Ülkenin başta gelen kültür merkezinin akıbetiyle ilgili tartışma ve suçlamalara seyirci kalmalarının sorumsuzluğunun bedelini kültürden yoksun bırakılan sanatçılar, seyirciler, kültürden mahzun bırakılan genç kuşaklar ödüyor.

Yoksa, “AKM burjuvazinin/  Batı kültürünün odağı, bu konuyu gündeme getirmem bana oy kazandırmaz,” diye kapalı kalmasına sessiz kalıp Türkiye’nin bile bile evrensel kültürden koparılmasına nasıl razı olabilirler?  

Radikal, Yazı: Gündüz Vassaf, 01.08.2010

 

******


SİYASİ PARTİLER AKM İÇİN NE DÜŞÜNÜYOR?

 

Atatürk Kültür Merkezi'nin kapalı kalması konusunda siyasi partiler ne düşünüyor, neden sesleri çıkmıyor? Sorduk, anlattılar. 'İktidar partisinin AKM'yi siyaset malzemesi yaptığını, merkezin bir an önce yenilenip açılması gerektiğini' söylediler.

 

“Türkiye’de Atatürk Kültür Merkezi’nin yıllardır kapalı kalmasına sesini çıkarmayan siyaset, İstanbul’u ve bir anlamda Türkiye’yi kültürsüzlüğe mahkum ettiğinin farkında değil mi? Umursamıyor mu? Yoksa istenen bu mu? İncir çekirdeğini doldurmayan nice konuyu günlerce tartışan Meclis, Türkiye’nin kültür skandalını gündemine almaktan aciz...” Pazar günkü köşesinde Gündüz Vassaf bunları yazdı. AKM’nin iki yıldır kapalı durması ve hiçbir şey yapılmaması son günlerde kültür dünyasının en önemli gündemi. Meselenin Başbakan’da düğümlendiği, yenileme çalışmalarının ancak hükümetin iradesiyle başlayabileceği yazılıp, söyleniyor. Öyleyse bir de muhalefete soralım istedik. ‘AKM’nin kapalı kalması konusunda ne düşünüyorsunuz?’ Ankara’daki siyasetçilerin konudan neredeyse habersiz olduklarını söylemekle yetinelim. Neyse ki Meclis’te grubu bulunan partilerin İstanbul İl Başkanları, görüş bildirdi. CHP, ‘günümüz koşullarına uygun bir restorasyon’ istiyor, MHP ise ‘AKM’nin siyasete malzeme yapıldığını’ savunuyor. 

‘Günümüze göre restore edilmeli’


Berhan Şimşek (CHP İstanbul İl Başkanı): “AKM, kaderine hapsedilmiş vaziyettedir. Yıkım için bir karar çıkardılar daha sonra vazgeçtiler yapılsın diye ihaleye çıkardılar. Ama hepimizin de bildiği gibi AKM, koruma kurulu kararıyla tescilli bir binadır. Mahkemeye gidildi ve mahkeme buranın bu şekilde korunarak restorasyonu yapılması gerektiğini söyledi. Şimdi AKM 26 aydır hapsedilmiş bir vaziyette, hiçbir sanatsal faaliyet yok. İstanbul, 2010 kültür başkenti değil 2002’den beri hatta 1994’ten beri ‘rant başkenti’dir.


Geçenlerde Başbakan diyor ki, “Ertuğrul, Ertuğrul (Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay) Sayın Bakan, burayı yıkın ve yapın.” Yani ne hukuk tanıyor ne kanun tanıyor, ne de mahkeme kararını biliyor. Böyle bir anlayış içerisinde meseleye bakıyorlar. Daha önce, aydınlar, akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler mahkum edildi. Şimdi de AKM Recep Tayyip’in anlayışıyla mahkum edilmiş oldu. Orayı çürütüyorlar, onun mübadili olan bir kültür merkezi yok İstanbul’da, bunları düşündüğün zaman da iyi niyet, samimiyet çıkmıyor ortaya maalesef. Yapılması gerekense, orayı günümüzün koşulları içerisinde restore etmektir.”  

‘Kültür dünyası ne diyorsa o olsun’


Mustafa Avcı (BDP İstanbul İl Eş Başkanı):
“AKM’yi gündem olarak çok işlemedik, çalışmamız arasında yok. Ama sonuçta kültür dünyası bu konuda ne düşünüyorsa biz de doğal olarak onlardan yana oluruz. Eğer AKM birilerine peşkeş çekilirse karşısındayız. AKM, eğer halkın yararına, kamunun yararına olabilecek ihtiyaca cevap veriyorsa ya da cevap vermiyorsa da cevap veririr durumda tekrar kamu hizmetine açılacaksa ona ‘evet’. Ama böyle değil de birilerine rant amaçlı açılacaksa ‘hayır’, bunun karşısında oluruz.”

‘Siyasetin malzemesi yaptılar’


İhsan Barutçu (MHP İstanbul İl Başkanı): “İstanbul’u Avrupa Kültür Merkezi yaptığını iddia edenler, maalesef kültür merkezlerimizi atıl tutuyorlar. AKM de çağdaş görüntüsüyle kentle özdeşleşmiş bir yer. Taksim’e cami yapacağız iddiasında olanların, AKM konusunda maksatlı bir ihmali olduğunu düşünüyorum. Taksim’e cami yapmak isteyenler nasıl tutarsızsa, AKM’yi atıl tutan AKP de yerel siyasetteki tutarsızlığını böyle gösteriyor. AKM’yi siyasetin bir ara malzemesi yapıp toplumumuzun kültür merkezlerine ihtiyacı varken mevcudu dahi atıl tutuyorlar. Hiçbir şey yapmayarak İstanbul’a zaman kaybettirmek doğru bir şey değil. Artık İstanbul Türkiye’nin batıya açılan kapısıdır. Batıya açılan kapısında birileri merak edip sorsa ‘Kültür merkezi bu kadar zamandan beri neden ihmal ediliyor, neden yok sayılıyor’ diye bunun izahını yapması gerekenler İstanbul’a bir mahcubiyet yaşatacaklardır.”

Radikal, Haber: Neslihan Tanış, 05.08.2010

 

******


İKTİDAR NET: AKM YIKILIP YENİDEN İNŞA EDİLMELİ

 

AKP'li milletvekilleri Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılması ve yeniden yapılması konusunda ısrarlı, muhalefet temsilcileri ise 'onarılsın' diyor.

Perdeleri uzun bir süredir kapalı olan İstanbul Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Muhalefet AKM'nin bir an önce onarımının yapılarak sanatseverlerle buluşturulmasını isterken, AKP gelinen nokta itibarıyla AKM'nin yıkılıp yeniden yapılmasının en doğrusu olacağı görüşünde. Uzun süre yıkılsın mı yıkılmasın mı diye tartışılan AKM, kapatılırken yenilenip 2010'un başında açılması amaçlanıyordu. Ancak bu mümkün olamadı. Sanatçıların tepki gösterdiği bu durum siyasetçiler arasında da tartışma yarattı. CHP ve MHP, bir an önce onarımın gerçekleştirilerek AKM'nin açılmasını isterken AKP'den ‘yıkıp yeniden yapalım' formülü bir kez daha gündeme getirildi.


TBMM Bayındırlık Komisyonu Başkanı AKP İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar, Taksim'e AKM'nin bu şekliyle yakışmadığını yıllar önce söylediklerini belirterek, "Cumhuriyetin 100. yıldönümüne uygun, Türkiye'nin yüzyıl ilerisine değil belki birkaç yüzyıl sonrasına hitap edecek şekilde, fonksiyonel ve estetik olarak daha farklı bir yapı yapılabilirdi. Bizim savunduğumuz oydu. Çalışmalarımız o istikametteydi ama ne yazık ki Türkiye'de bir statükoculuk, istemezuk anlayışı var" diye konuştu. Gelinen noktada nasıl bir formül geliştirilebileceğine ilişkin soruya "Madem mahkemeye müracaat ettiler mevcut haliyle razılarsa o haliyle kalır" yanıtını veren Bayraktar, onarıma harcanacak paraya yazık olduğu görüşünde.

Her zaman ıstırap duyduğu bir şey olduğunu belirten Bayraktar sözlerini şöyle sürdürdü: "Dünyanın herhangi bir yerinden turist geldiği zaman önce onları götürüyoruz Ayasofya'ya, diyorlar ki ‘burası Bizans eseri'. Sultanahmet'e götürüyoruz ‘burası Osmanlı eseri' diyorlar. AKM'ye götürüyoruz ‘bu mu sizin Cumhuriyetinizin örnek eseri' diye söylüyorlar. Ben Cumhuriyet'in 100. yıldönümüne yakışır İstanbul'un göbeği Taksim'e yakışır yeni bir kültür merkezinin inşa edilmesini uzun dönemdir savunuyorum. Yeni birşey yapalım oraya."

AKP İstanbul Milletvekili Mehmet Müezzinoğlu, ‘biraz sağduyu' gerektiğini vurgularken, AKM konusundaki tartışmaların çok uçlara taşındığını söyledi. Müezzinoğlu, "Halbuki çok daha makulle daha reel çözümler ürütilebilirdi, hala üretilebilir kanaatindeyim" dedi. Onarım yerine çok daha modern çok daha çağdaş bir merkezin yapılmasının birinci öncelikli doğruları olduğunu kaydeden Müezzinoğlu, hala bu formülün gündeme gelebileceğini ve gelmesi gerektiğini söyledi.


AKM'nin tarihi bir bina, bir kültür varlığı olmadığını ancak tarihi bir isim olduğunu kaydeden Müezzinoğlu, "Bugünkünden daha iyisi aynı isme layık biçimde yapılabilir. Neticede oradaki 300 yıllık bir tarihi eser değil, netice beton. Neticede beton yıkılsın anlamında demiyorum. Ama, oradaki sanatçılarımız sanat icra edecekler, o sanatçıların yarınlarına, bugünün gencine, entelektüeline hitap edebilecek teknolojisi olmalı salonu olmalı, imkanları olmalı. Neticede orada bir para harcanacak. Önümüzdeki 50 yıla ideal hizmet edebilmeli" diye konuştu.


Muhalefet ise AKM'nin bir an önce onarılmasından yana. CHP İstanbul Milletvekili Bihlun Tamayligil, Avrupa Kültür Başkenti yılında İstanbul'un kültür simgesi olan AKM'yle ilgili böyle bir çözümsüzlük noktasına gelinmiş olmasının üzüntü verici olduğunu söyledi. AKM'nin farklı tartışmaların konusu haline getirildiğini, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın İstanbul'un AKM'de sanat ve sanatçıyla buluşmasını engellediğini kaydeden Tamayligil, bir İstanbullu olarak bundan üzüntü duyduğunu belirtti. Bir an önce çözüm üretilmesi gerektiğini belirten Tamayligil, "Bütçe harcamalarını düşündüğünüz zaman AKM çok daha fazlasını hızlı bir şekilde hakediyor. Orjinal yapısında simgelediği değerleri de koruyarak, Atatürk Kültür Merkezi olma özelliğini de vurgulayarak bir an önce bunun çözülmesini istiyorum" dedi.

MHP İstanbul Milletvekili Ümit Şafak da, hukukun sonucuna göre AKM'nin bir an önce onarımının yapılması gerektiğini vurguladı.

Radikal, Haber: Yurdagül Şimşek, 06.08.2010

"KÜLTÜR BAŞKENTİ'NDE YAPIMA DEĞİL, YIKIMA PARA HARCANIYOR"

 

İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti unvanını almasının üzerinden yaklaşık sekiz ay geçti. Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı, 2010'u adeta restorasyon yılı ilan etti. Yazla birlikte hız kazanan kültür-sanat etkinliklerine rağmen şehir, tam bir hafriyat alanına döndü. Bugünlerde İstanbul'da çekiç sesleri, müzik notalarına karışmış durumda. Şu an özelikle Suriçi bölgesi ve tarihi yarımadaya odaklanan restorasyon çalışmaları için özellikle mimarlar oldukça tepkili. İstanbul Mimarlar Odası, Sulukule'deki yanlışlar nedeniyle UNESCO tarafından kent yöneticilerinin uyarıldığını hatırlatıyor, Süleymaniye'deki mimari dokuya aykırı yenilemeleri örnek gösteriyor.
 

İstanbul Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhçu, "İnşaat yapım işleri, daha çok kültürel yıkım niteliğinde" diyor. Ayrıca inşaat ve yenileme faaliyetlerine ciddi paralar aktarıldığını iddia eden Muhçu, mimari projelerin belediyelere yenileme finansmanı verilmesi şeklinde işlediğini savunuyor. Öte yandan Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı Başkanı Şekip Avdagiç ise 2010 Kültür Başkenti rüzgarının İstanbul'un bütününe yayıldığını ve projeleri revize ederek yollarına devam ettiklerini söylüyor.

Kentin dokusunu bozuyorlar
Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı, 2008 yılından bu yana kabul edilerek çalışma programına alınan 614 projeye toplam olarak yaklaşık 400 milyon TL harcadı. Bu yıl ise ajans, 344 milyon liralık bütçesinin yüzde 60'ını kentsel yenileme projelerine, yüzde 40'ını ise kültür-sanata ayırdı. İşte en büyük eleştiriler de kentsel yenileme projelerine yönelik.

Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhçu, "2010 ajansı ciddi bir bütçeye sahip. Bu bütçeyle inşaat, altyapı işleri finanse ediliyor. Ancak çalışmaların niteliği ve kültürle ilişkisi sorgulandığında çalışmaların kültür başkenti amaçlarına uygun olmadığı görülüyor. Kültür başkentinin amacı, kültürel etkinliklerin sayısının artırılması ve toplumla buluşması, kültürel ve sayısal anlamda kentte yeni kültür mekanları kazandırılmasıdır. Maalesef inşaat yapım işleri de daha çok kültürel yıkım niteliğinde" diyor.

Süleymaniye'de yapılan çalışmanın mimari dokuyu önemli ölçüde tahrip ettiğini belirten Muhçu, "Subjektif değerlendirmeler ile belli ideolojilere mensup çevreler tarafından gündeme gelen projelerin finansmanı sağlanmaktadır. Tarihi yarımadalardaki belediyelerin ve Beyoğlu belediyesinin kimi rutin ve altyapı işlerine kaynak aktarılmaktadır" diyor.

‘Sivil ve demokratik' çalışma anlayışı yerine ‘bürokratik ve güdük' bir anlayışın hakim olduğunu belirten Muhçu "Danışma Kurulu'nda görev yapan kişilerin projeleri desteklendi. Arabesk bir ortamda açılış törenleri düzenlendi, havai fişekler atıldı. Bugün 2010, İstanbulluyu kucaklamaktan çok uzak."

Neler yapabileceğimizi araştırıyoruz
Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı Şekip Avdagiç ise projeleri revize ederek daha iyi noktalara taşımak için çaba sarf ettiklerini söylüyor. İçinde bulundukları yoğun çalışma sürecinde İstanbulluların ajansın etkinliklerine ilgi ve katılımlarını artırmaya çalıştıklarını anlatan Avgadiç, "Kültür-sanat faaliyetlerimizin keyfini beraberce paylaşmaya yönelik daha iyi neler yapabiliriz diyerek araştırdığımız bazı noktalar olmuştur ve olacaktır. Süreç içinde planlamalarımızı gözden geçirerek, projelerimizi revize ederek, tüm İstanbulluları kucaklamaya gayret ediyoruz. Bu süreçte sanatın evrensel diliyle, kültür-sanat projelerimizi sergilerken şehrin kültür mirası değerlerinin yenilenme sürecine de katkıda bulunmayı ve 2010 sonrası için sürdürülebilir bir zemin oluşturmayı hedefliyoruz" diyor.

Avrupa Kültür Başkenti açılış etkinliklerinin içeriğinden sorumlu iken istifa eden Serhan Ada ise geçenlerde BBC Türkçe'ye verdiği bir röportajda "Baştaki planlamayı yapanlar olarak biraz kendi başarımızın sarhoşluğuna kapıldık. Bu işi becerdik, bu unvanı aldık, bütçeyi sağladık, Ankara'yı ikna ettik ve görev bitti sandık. En büyük zorluğun bu farklı kesimlerin tartışarak kültür alanında ses çıkarması olduğunu göremedik" şeklinde konuşmuştu.

Tartışmalar hiç bitmedi
13 Kasım 2006 tarihinde, Avrupa Parlamentosu'nun görüşü ve Avrupa Birliği Kültür Bakanları Konseyi'nin onayıyla İstanbul'un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu ilan edildi. Başta sivil inisiyatifin sahiplendiği proje daha sonra kurulan Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı ile resmi bir kimlik kazandı. Bu süreçte de tartışmalar, kavgalar eksik olmadı. Ajans; projelerinin yetersiz, yanlış ve yavaş yürüdüğü aynı zamanda yandaşlarına el altından destek verdiği gerekçesiyle sürekli eleştirildi. Ve tarihler daha 2010'u bile göstermeden İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında pek çok projeyi hayata geçiren ajansın başkanlığını yapan Nuri Çolakoğlu, ekibiyle birlikte görevinden istifa etti. Bu istifalara yol açan nedenin, Başbakanlık Denetleme Kurulu'ndan ajansın Genel Sekreterliği'ne atanan Eyüp Özgüç ile olan anlaşmazlık olduğu söylendi. Daha sonra ise İTO temsilcisi Şekip Avdagiç, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın Yürütme Kurulu Başkanlığı'na getirildi.

İstanbul 2010'un bütçesi
- İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın çalışmaları için 2008 yılında yapılan toplam harcama 44.900.802 TL
- 2009 yılında gerçekleşen toplam harcama 96.930.029 TL.
- 2010 yılında projelerin gerçekleştirilmesine yönelik öngörülen bütçe ise 344 milyon TL.
- 2008 yılından bu yana kabul edilerek çalışma programına alınan 614 projenin toplam bütçesi yaklaşık 400 milyon TL.
- 2010 yılı için öngörülen bütçe, Kentsel Uygulamalar ve Kültürel Mirasın Korunması projeleri için yüzde 60, kültür-sanat projeleri için ise yüzde 40 olarak planlandı.
- Kentsel Projeler ve Kültürel Mirasın Korunması, Kültür-Sanat ile Turizm ve Tanıtım başlıkları altında değerlendirilen projelerden 224'ü gerçekleştirildi, 238'i devam ediyor, önümüzdeki dönemde de 152 proje hayata geçirilecek.

Hangi tarihi yapılar yenileniyor
- Yedikule Surları Küçükkapı
- Kule Kapısı
- İstanbul Üniversitesi tarihi giriş kapıları
- Beykoz Riva Kalesi
- Sepetçiler Kasrı (Eminönü)
- Küçükyalı Arkeoloji Parkı
- Davutpaşa Medresesi
- KUDEB Tarihi Evler
- Haseki Külliyesi
- Nazperver Kalfa Sibyan Mektebi (Aksaray)
- Şehzade İmareti (Şehzadebaşı)
- Darüşşifa Binası (Süleymaniye)
- Gazenferağa Medresesi (Unkapanı)
- Murat Molla Kütüphanesi
- Kariye Müzesi
- Otağı Hümayun Binası (Davutpaşa)
- Hasköy Mayor Sinagogu
- Arap Camii (Galata)
- Kılıç Ali Paşa Camii (Tophane)
- Galata Mevlevihanesi
- Köse Mehmet Raif Paşa Konağı (Kasımpaşa)
- Türk İslam Eserleri Müzesi (Sultanahmet)
- Ayasofya Müzesi
- Topkapı Sarayı

Referans, Haber: Sevda Yüzbaşıoğlu, 24.07.2010

ZEYTİNLİADA, ADA MÜZESİ OLACAK



 

Kazı Ekibi Başkanı ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Nurettin Öztürk, yaptığı açıklamada, 10 Temmuz-10 Eylül tarihlerini kapsayacak kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 50 bin lira ödenek çıkardığını belirterek, 25 kişiden oluşan ekiple çalışmalarını sürdürdüklerini kaydetti.

 

Adada, Meryem Ana Kilisesi’nin de bulunduğuna dikkati çeken Öztürk, şu bilgileri verdi:

”Ada, 12-13. yüzyıllara dek yerleşim görmüş. Ancak adada Geç Roma ve Doğu Roma dönemine ait uygarlıklar, arkeoloji tarihi açısından son derece önemli. Burada, kilisenin yanı sıra manastır, açık hava tapınma alanı ve vaftiz havuzları başta olmak üzere birçok önemli yapıt bulunuyor. Adanın, Hristiyan dünyasının bir haç merkezi olduğunu belirledik.”

 

Zeytinliada’nın, Osmanlı döneminde ”karantina adası” olarak kullanıldığını hatırlatan Öztürk, ”O dönemde, bölgeye gelen gemiler durdurulup, hastaların tedavisi burada gerçekleştirilir, yaşamını yitirenler ise gömülürmüş. Bu sonuca, rastladığımız mezarların çeşitliliğinden ulaştık” dedi.

 

Öztürk, bu yılki kazılar sırasında, kilisenin batısında ve yer altı kilisesinin ön avlusu üzerinde çalıştıklarını belirterek, şunları kaydetti:

”Adadaki kazıların tümünü, iki yıl içinde tamamlayacağız. Adada bir ‘Arkeopark Projesi’ uygulamak için Koruma Kurulu’na yaptığımız başvuru olumlu karşılandı ve projemiz, bu ay içinde onaylandı. Proje kapsamında adada yeşil alanlar, bilgi panoları, yürüme yolları, gezi ve seyir alanları, dürbünle izleme bölümleri ve çay içme yerleri bulunacak. Böylece ada, ülkemizin ilk ‘Ada Müzesi’ olarak ziyarete açılacak. Bilhassa Hıristiyan dünyasının büyük ilgi göstereceğine inandığımız bu bölgenin, Erdek’in kültür turizmine büyük katkılar sağlayacağına inanıyorum.”

Cumhuriyet, 24.07.2010

BU TÜRBELERİ AÇACAK BİR YİĞİT ARANIYOR

 

Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, II. Mahmud, II. Abdülhamid ve Sultan Abdülaziz'in de aralarında bulunduğu tarihi şahsiyetlerin türbeleri, aylardır kapalı.

 

1950'den bu yana açık olan türbelerin kapılarına, personel yetersizliği gerekçesiyle kilit vuruldu. Türbelerin açılmasıyla ilgili isteklere Kültür Bakanlığı da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de kulaklarını tıkamış durumda. Ziyaret edip tarihi simalara dua etmek isteyen halk ise bu duruma tepkili.

 

Ülkemiz insanı ecdadını çok seviyor, ondan her daim övünerek bahsediyor olsa da onların hatırasına hakkıyla sahip çıkmayı maalesef başaramıyor. Bu konuda binlerce örnek sıralamak mümkün; fakat son günlerde yaşanan tek bir örnek üzerinde durmak bile bu garabetin boyutunu anlamaya yetebilir. İstanbul'da bulunan en önemli türbelerin kapısı görevli eksikliği nedeniyle uzun zamandır kilitli. O çok meşhur bürokratik anlaşmazlıklardan, tarihi ve kültürel değere sahip türbeler de nasibini aldı. İstanbul'da yerli ve yabancı birçok ziyaretçinin kapısından döndüğü türbelerin sayısı açık olanların 5 katı olmuş durumda. Üstelik kapalı türbeler içinde Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, II. Mahmut, II. Abdülhamid ve Sultan Abdülaziz gibi tarihimize mal olmuş isimlere ait olanlar da var. Gelen ziyaretçilerin kapıdan dönmesi, pencere kenarlarından içeri bakma çabaları içine düştüğümüz içler acısı durumu göstermeye yetiyor. Zira ziyarete uzun zamandır kapalı olan ve üç padişahın mezarının bulunduğu II. Abdülhamit, Sultan Abdülaziz ve II. Mahmut türbeleri Çemberlitaş'ta metruk bir mahal gibi bekliyor. Kapısındaki kilit neredeyse paslanmak üzere olan türbenin bahçesini ve önemli şahsiyetlerin yattığı mezarlığı, ziyaret için gelenlerden çok, çay içip vakit geçirmek için gelenler dolduruyor. Yerli ziyaretçiler ülkelerinin bu konudaki tutumunu iyi bildikleri için durumu çok fazla garipsemese de yabancılar böylesine önemli yerlerin kapalı olmasını anlamakta güçlük çekiyor.

 

Gezdiğimiz yol üzerinde aylardır kapalı olan türbelerden biri de tarihimizin en büyük padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman'a ait. Aynı avluda bulunan Hürrem Sultan ve Kanuni Sultan Süleyman türbelerinin kapılarında tadilat nedeniyle kapalı oldukları yazılı. Fakat Kanuni türbesinin sundurmasından dökülen sıva bunun pek de böyle olmadığını gösteriyor. Ziyaretçiler Kanuni'nin sandukasını görmek için pencerelere eğilip içeri bakmaya çalışıyor; ama nafile. Bu tadilatın ne olduğu ve ne zaman biteceği ile ilgili de yetkililerden henüz sağlıklı bir açıklama yapılmış değil. "Kanuni gibi dünyayı sarsan bir padişahın mezarı ancak bizim gibi bir ülkede kapalı tutulabilirdi herhalde." diyor ziyaretçilerden Serkan Oğulcan. Bu kadar uzun süredir türbeyi kapalı tutmanın izahının olmadığını düşünen ziyaretçiler ecdat mezarını görmek için geldikleri onca yoldan kendilerini boş döndürmeye kimsenin hakkı olmadığını söylüyor.

 

Süleymaniye'den boynu bükük aşağı sallananlar Yenicami'nin hemen arkasında aynı zamanda bir mimari harikası olan Hatice Turhan Sultan ve Havatin türbelerine rastlayabilir; daha doğrusu bu türbelerin bahçesinin dış duvarını dışarıdan görebilir. Sultan IV. Mehmet ve padişah ailesinden birçok ismin medfun bulunduğu mekana gidenler kotçuların, seyyar satıcıların türbenin bahçesini çevrelediğini görüp şaşırıyor. Ziyaretçilerin türbe bahçesinden bile içeri giremiyor olması, olayı daha vahim kılan bir durum.

 

2005 yılında Koruma Kurulu'ndan onay alan 32 türbeyi ihale safhasına getiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi, türbelerden elini geçen yıl çekmiş. İhale döneminde türbeleri ihaleye dahil etmeyen belediye, 29 türbedeki 10 güvenlik elemanını da almış. İstanbul Türbeler Müze Müdürü Hayrullah Cengiz, böylece 120 türbeden açık olan 29'undan 10'unun yeterli görevli olmaması nedeni ile ziyarete kapandığını söylüyor. Cengiz, 10 özel güvenlikçi, 5 bekçi ve 4 uzman eleman kadrosuyla türbeleri açık tutmaya çalışsa da kapalı olan türbelerin eşyalarını denetlemenin bile zorlaştığı fikrinde.

 

Ecdat yadigarı meşhur İstanbul türbelerinin kimi yıllardır kimi ise aylardır açılmayı bekliyor. Ziyaretçileri paslı kilidiyle geri çeviren en önemli sebep ise bürokratik çıkmazlar. Fakat türbeleri ziyarete gelenlerin hak ettikleri bir açıklamaya ihtiyaçları var. Türbelere aylardır neden istihdam yapılamadı ve hem tarihi hem de manevi değere sahip olan bu güzelim yapıların açılması için Kültür Bakanlığı neden hiçbir şey yapma ihtiyacı hissetmiyor?

Zaman Cuma, Haber: Yusuf Gündüz, 23.07.2010

PERGE, BİNLERCE YILA MEYDAN OKUYOR

 



UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde bulunan Antalya’daki Perge Antik Kenti, 5 bin yıldır tarihe meydan okuyor.

 

Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde bulunan ve son bilimsel çalışmalarla 5 bin yıllık yerleşimin olduğu anlaşıldığı Antalya’daki Perge Antik Kenti’nde, 2010 yılı kazıları başladı.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu, antik kentteki kazıların 1946 yılında Ord. Prof.Dr. Arif Müfid Mansel tarafından başlatıldığını anlattı. Perge’de Mansel’in ardından 1975-1988 yılları arasında Prof.Dr. Jale İnan’ın çalıştığını belirten Abbasoğlu, bu tarihten itibaren de antik kentteki kazıların başkanlığını kendisinin üstlendiğini, asistanlık yaptığı yıllarla birlikte yaklaşık 40 yılını antik kentin toprak altında kalmış zenginliklerini gün ışığına çıkarmak için geçirdiğini ifade etti.

 

Prof.Dr. Abbasoğlu, ilk kazmanın 1946 yılında vurulduğu antik kentteki 50. kazı sezonuna girildiğini belirterek, “Perge, klasik arkeoloji alanında Türk arkeologlarının yaptığı en uzun soluklu Türk kazısı. Perge’nin Türk arkeoloji tarihinde büyük bir yeri var. Daha da çok uzun yıllar devam edecek” dedi.

 

Bu yılki kazılarda, 24 kişilik bilimsel ekip ve 30 işçiyle çalıştıklarını ancak bu sayının önümüzdeki günlerde artabileceğini kaydeden Abbasoğlu, kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan bu yıl 108 bin TL ödenek geldiğini, İstanbul Üniversitesi’nin de 150 bin lira destek sağladığını bildirdi. Bu ödeneğin yetersiz olduğuna değinen Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu, ek bütçeye ihtiyaç duyduklarını söyledi.

 

Haluk Abbasoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da destekleriyle “Bir sütun da sen dik” adıyla bir kampanya başlattıklarını ve 2 bin lira karşılığında antik kentte caddedeki sütunları ayağa kaldırdıklarını anlattı.

 

Bakan Ertuğrul Günay’ın antik kenti ziyareti sırasında turizmcilerden kampanyaya destek vermelerini istediğini hatırlatan Haluk Abbasoğlu, şöyle konuştu:

“Şu ana kadar turizmcilerden 30 sütun için bağış geldi. Turizmciler 52 sütun için söz vermişlerdi ama 30’u için destek geldi. Burası, Antalya’daki antik kentler arasında Aspendos Antik Tiyatrosu’ndan sonra en çok ziyaretçi alan yer. Ancak buranın geliri döner sermayeye gidiyor, hepsi Perge’ye dönmüyor. Perge ayrıca UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne de girdi. UNESCO için hazırlanacak alan yönetimi planıyla Perge’nin gelirleri kendine dönebilirse, o zaman çok daha güzel işler, daha geniş işler yapılabilir. Onarıma daha fazla pay ayrılabilir. Gelişmiş ülkelerde de hükümetler bu tip kazı alanlarına fazla para ayırmazlar. Çünkü oralarda özel sektör duyarlı olduğu için sponsorluk çok daha fazla etkili. Türkiye’de eski eserlere yönelik sponsorluğa fazla itibar edilmiyor. Örneğin Antalya bir turizm kenti ama turizmcilerin bu alanlara hemen hiç katkısı yok. En son Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın katkısıyla 30 sütun diktiler. Bir sütun 2 bin lira. Yani toplamda 60 bin lira hiçbir şey değil. Burada onarılması gereken bir kule var. Turizmcilere gittim, randevu bile vermediler ki çok büyük turizmciler bunlar. Kundu sahilindeki çok büyük bir turizmciye gittik. ’Sizden para istemiyoruz, sadece öğrencilerimizin öğle yemeğini gönderir misiniz?’ dedim, ’A tabi’ dediler ancak bir bisküvi bile gelmedi. Kültür turizmi çok önemli. Kültür yeni yeni buluntularla daha da zenginleşiyor. Turizmcilerin kültür varlıklarının korunması ve ortaya çıkarılmasında sponsor olmaları lazım. Bütün dünyada bu böyle.”

 

Abbasoğlu, ABD’de National Geographic, Almanya’da çelik işletmeleri, İtalya’da sigorta ve bankaların kazı alanlarına büyük destekleri olduğuna işaret etti. Türkiye’de sponsorluk için yasaların da uygun olduğuna değinen Abbasoğlu, “Kültür varlıklarının korunmasına bağışta bulunmaları halinde vergiden de düşülüyor. İsimleri de şeref nişanesi olarak üzerine yazılıyor. ’Bu eser şu firmanın desteğiyle kurulmuştur’ diye. ’Bir sütun da sen dik’ kampanyasında 2 bin lira bağışta bulunan kişinin ismini sütunun platformuna yazıyoruz. Böylece ölümsüzleşiyorlar. Bu antik bir gelenek zaten. Destek bekliyoruz” diye konuştu.

 

Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu, bu yılki kazılarda sütunlu caddenin son kısmı, kuzeyde çeşmeye doğru giden kısım ve nekropolde çalışmaları sürdüreceklerini bildirdi. Perge Nekropolü’nün, “dünyada eşi olmayan güzellikte mezar yapılarının bulunduğu bir alan” olduğunu kaydeden Abbasoğlu, ancak bu alanda kamulaştırma konusunda sıkıntı yaşandığını ifade etti.

 

Özellikle 109 dönümden oluşan 169 numaralı parselde büyük sıkıntı yaşadıklarını anlatan Prof.Dr. Abbasoğlu, bu parselin 32 hissedardan oluştuğunu ve arsanın tapuda paylaşımının yapılmadığını anlattı. Kamulaştırma konusunda geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın mal sahiplerine dönüm başına 25 bin TL önerdiğini ancak ailelerin 35 bin TL’de ısrar ettiğini belirten Abbasoğlu, kamulaştırma yapılmadığı için alanda çalışmalara başlayamadıklarını dile getirdi.

 

Abbasoğlu, nekropolde gün ışığına çıkarılan tarihi eserlerin bir kısmını korumaya aldıklarını ancak bir mal sahibinin nekropol alanına giden arsaya ekin ekerek bu alana ulaşımı zorlaştırdığını söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu yıl 10 Ocakta Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (AKTOB) Başkanı Sururi Çorabatır, Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkanı Ahmet Barut, Turizm Yatırımcılar Derneği (TYD) Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Gür, TÜROFED Muhasip Üyesi Osman Ayık’ın da arasında bulunduğu bir grup turizmciyle Perge Antik Kenti’nde incelemelerde bulunmuştu.

 

Kazı alanında restorasyon yapılan kuleyi gezen Ertuğrul Günay, antik kentteki bir sütunun ayağa kaldırılması için 2 bin TL gerektiğini öğrenince, beraberindeki turizmcilere, “Her turizmci iki sütunu ayağa kaldırsın. Birine kendi ismini, diğerine benim ismimi versin” demişti. Bunun üzerine turizmciler, antik kentteki 52 sütunun ayağa kaldırılması için Bakan Günay’a söz vermişlerdi.

Radikal, 23.07.2010

MAHKUMLAR TARİH YAZIYOR

 

Muğla’nın Köyceğiz İlçesi’ne bağlı Çandır Köyü yakınlarında Dalyan Kanalı kıyısında yer alan, 2 bin 400 yıllık eski liman kentlerinden birisi olan Kaunos Antik Kentindeki kazı çalışmaları devam ediyor. Mayıs ayı başından bu yana, tarihi gün yüzüne çıkarmak için harabelerde Dalaman Yarı Açık Tarım Cezaevi’nde kalan 13 mahkum, arkeolog, asistan ve diğer işçilerle kazılar tüm hızıyla sürüyor.

 

Antik kentte, restorasyon çalışmaları yapılan çeşmede ve kentin en yüksek tepesinde ve liman kıyısında yer alan kutsal alan Demeter Tapınağı’ndaki kazı çalışmalarındaki beden işçilikleri “Mahkumların Topluma Kazandırılması Projesi” kapsamında, Dalaman Tarım Açık Cezaevi işçileri tarafından yapılıyor.

 

Demeter tapınağındaki kazılarda son olarak pişmiş topraktan yapılmış, küçük sunak kaplarıyla, küçük sikke parçaları da bulundu.

 

Antik kentin hamamı içindeki restorasyon ve eksik parçaların pantograf yardımıyla, taş ustaları tarafından yapılarak, yerine montajı yapılan çalışmalar hakkında bilgi veren Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Arkeolog Konservatör Selahattin Küçük, “Bu yılki çalışma programı kapsamında, daha önceki yıllarda kazısı tamamlanmış olan yerin eksik parçalarının tamamlanması ve sergilenecek hale gelmesi şeklinde programımız var. Bu kapsamda eksik bölümler, önce alçı ile modellenmekte, daha sonra pantograf sistemi içinde modellenmekte ve içerdeki eksik olan bölümlere monte edilmekte.” dedi.

 

Kazı Heyeti Başkanı Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cengiz Işık ise Dalyan Kanalı kenarındaki “Kaya Mezarları”nın, erimesini nano teknolojiyi kullanarak önleyecek olan projeyle ilgili bilgiler verdi. Işık, “Kaya Mezarlarının konservasyonuna yönelik proje, TÜBİTAK’a sunum aşamasında. Çok büyük disipliner bir çalışma bu. Böylesine bir çalışma ki, belki Nano Teknolojisinin kültür varlıkları üzerine ilk uygulaması olacak. Başarıya ulaşmamak gibi bir şansı da yok. Bu bağlamda söyleyebilirim ki, Kaunos’taki Kaya Mezarları üzerine yapılan çalışma, Anadolu toprakları üzerinde ve her köşesinde doğaya açık tüm kültür varlıklarımızın konservasyonuna yönelik, bir pilot çalışma olacaktır.” ifadelerini kullandı.

 

Cengiz Işık, kazılarda çalışan mahkumlarının çalışmalarından son derece memnun olduğunu ve gelecek günlerde sayılarının artırılmasını isteyeceğini anlatarak, “En büyük teri onlar akıtıyor. Haklarını hiçbir zaman ödeyemeyiz.” diye konuştu.

 

Cezalarını bu şekilde doldurmaktan son derece memnun olduklarını söyleyen mahkumlardan Bekir Akbulut da “Cezamı çekerken Türkiye’nin tarihi mirasına katkıda bulunmak mutluluk verici” dedi.

 

Öte yandan, antik kentte yabancı turistlerin de yoğunluğu dikkate çekti. Yabancı turistler, antik kentin çok değerli tarihi değerlerle dolu olduğunu bildirdiler.

haberler.com, 23.07.2010

Yassıada (National Geographic, Mayıs)
...1960




18 -24 Temmuz 2010

OKUL MÜZE OLDU

 

  

 

Güre’nin tarihi okulu uzun uğraşlar sonucunda müze oldu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı'na 10 yıllığına devredilen okul, Güre Belediyesi'nin öncülüğünde Müze oldu.

 

Güre Belediye Başkanı Kamil Saka’nın yıllardır verdiği emek, sonuç verdi. Bürokratik engeller nedeniyle yıllardır uğraş veren Saka, Güre sınırlarında bulunan Astyra antik kentinden çıkan tarihi eserlerin Güre Müzesi'nde sergilenmesini sağladı.

 

Balıkesir Müze Müdürlüğü tarafından Balıkesir’e götürülen ve yer darlığı nedeniyle bir çok eserin heba olması yolda zarar görmesi büyük endişe uyandırıyordu. Geçtiğimiz yıllarda da Güre Astyra antik kentinden alınan bazı eserler Balıkesir Müzesi'nden çalınmıştı.

 

Kaplıca ve şifalı su kaynaklarına Romalıların çok değer verdiği bilinmektedir. Mermer kabartmalara bakıldığında, kaplıcanın antik çağlardan beri kullanıldığı anlaşılmaktadır. Civardaki Astyra antik kentine ait sıcak su kaynağı olarak tanınan ve ünlü antik çağ tarihçisi Amasyalı Strabon'un da bahsettiği Güre Kaplıcası'nın bulunduğu yerde çamur banyosu için yerlerde vardı. Kazı çalışmaları halen devam etmekte olan bölgede Artemis'in kutsal alanı ve ''Sapra'' adındaki bir su kaynağı bulunmaktadır. Ayrıca, Antik Roma Çağı hamamının da onarılmasıyla uluslararası bir değere ulaşacaktır

 

Okulun Tarihçesi

Güre Köyü'nde 1928’den önce Arapça öğretim yapan okul, sonra 3 yıllık, daha sonra 5 yıllık yatılı bölge okulu oldu. Bu bina İhtiyacı karşılayamayınca köylüler Öğretmen İsmail Hakkı Kollu öncülüğünde yeni okul yapımına başladı. 1934 yılında tamamlanarak öğretime açıldı bugüne dek hiç onarım görmedi. 1971-72 de en başarılı okul ödülünü kazandı. 2005 yılında kapatılan okul Güre Belediyesi tarafından restore edilerek müze haline getirildi.

Körfezin Sesi, 23.07.2010



ÇORAPÇI HANI YENİDEN İNŞA EDİLİYOR

 

 

Sivas’ın tarihi ve kültürel değerlerden birisi olan Çorapçı Hanı’nın kent kültürüne yeniden kazandırılması için başlatılan çalışmalar aralıksız sürüyor.

 

Sivas Belediyesi tarafından 2006 yılında 500 bin TL’ye kamulaştırılan Çorapçı Hanı Sivas Belediyesi tarafından geçtiğimiz aylarda restorasyona alınmıştı.  İki yüz yılı aşkın bir zamandır ayakta olduğunu kaydedilen Paşabey mahallesinde Yeni Cami'nin doğrusunda yer alan Çorapçı Hanı’nın 19. yüzyılda inşa edildiği söylentileri revaçta ise de yapılış tarihini net olarak bilinmiyor.
Restorasyon ihalesini Özbelsan AŞ’nin aldığı han da çalışmalar aralıksız olarak devam ederken tarihi han adeta yeniden inşa ediliyor.


Restorasyonda ilk olarak çatısı ve duvarları sökülen handa Sivas halkı arasında tapan olarak bilinen taşıyıcı ahşap direklerin çürümesi nedeniyle hanın bir bölümü aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek. Sivas Anıtlar Yüksek Kurulu’nun bilgisi ve gözetimi altında devam ettiği öğrenilen çalışmalar tüm hızıyla sürerken, işin belirlenen tarihte bitirilmesine çalışıldığı da alınan bilgiler arasında yer aldı.

 

ÇORAPÇI HANI
Osmanlı yadigarı, bir ''Eski toprak'' olma özelliğini taşıyan Çorapçı Hanı, kerpiç malzemeyle inşa edilmiş ve yapının girişi kuzey yönüne verilmiş. Orta avlu çevresinde muhtelif ihtiyaçların giderilmesi amacıyla yapılmış büyüklü küçüklü on iki dükkan bulunurken yapının başka bir kapıyla çıkılabilen üst katı on beş odadan oluşan bir yapı olarak ayakta kalmaya çalışıyor.
Çorapçı Hanı yakın bir geçmişe kadar''Han''ismine uygun olarak gecelemek amaçlı kullanmış. Han'ın ahşaptan yapılmış olan yeşil boyalı pencereleri ise demirlerle korunaklı hale getirilmiş. Geriye doğru yedi çıkmalı olarak kat kat testere biçiminde uzanan yapının en arkasında yine eskiden binek hayvanların yemlenmesine olanak sağlayan bir Develik bulunuyor.

Sias Hürdoğan, 23.07.2010

KAÇAK MÜZE İDDİASI

 

Abana Belediyesi tarafından geçtiğimiz yıllarda yaptırılan Müze'nin kaçak olduğu iddia edildi.

 

Müze'nin hiç bir resmi kaydının bulunmadığı kaçak gözüktüğü bu nedenle de Kaymakamlık tarafından yıkılacağı iddia edildi.

Kastamonu Nasrullah, 23.07.2010

HASANKEYF İHMALDEN YIKILIYOR

 

Hasankeyf'in kalesinin yıkılmaya yüz tutmasıyla birlikte valilik tarafından alınan kararla ziyarete kapatılmasının bölge turizmine olumsuz yansıyacağı belirtiliyor.

 

Hasankeyf'e gelen yerli ve yabancı turistlerin kaleye çıkamaması ve turların Hasankeyf'ten geri dönmesi bölgede tartışma yarattı.

 

Hasankeyf kalesinde yaşanan yıkımın Türkiye adına tam anlamıyla bir utanç olduğunu belirten Doğa Derneği Kampanya Sorumlusu Dicle Tuba Kılıç, "Hasankeyf UNESCO'nun 10 kriterinden 9'unu karşılayabilen dünyadaki tek yer. Piramitlerin 3, Taç Mahal'in 1, Çin Seddi'nin 5 kriterle UNESCO listesinde yer alması Hasankeyf'in evrensel değerini ortaya koyuyor. Hasankeyf dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri olabilecekken bugün ne yazık ki ihmalden yıkılıyor" dedi.

 

Bütün olumsuzluklara karşın Hasankeyf'i 2009 yılında 1 milyonun üzerinde turistin ziyaret ettiğini, bu yıl ise 2 milyon kişinin Hasankeyf'i ziyaret etmesinin beklendiğini anlatan Kılıç, şunları söyledi: "Başta konaklama olmak üzere turizme yönelik hiçbir yatırımın yapılmasına izin verilmeyen Hasankeyf, bütün bu olumsuzluklara karşın her geçen yıl daha fazla turisti ağırlıyordu. Hiçbir iş olanağının olmadığı Hasankeyflilerin bu tek gelir kaynakları da kalenin turizme kapatılması nedeniyle ellerinden alınmış bulunuyor. Bölgeye gelen ziyaretçiler, turizm acenteleri ve Hasankeyfliler bir an önce bu kalede gerekli çalışmaların yapılarak güvenliğin sağlanmasını ve kalenin turizme yeniden açılmasını bekliyor. Gerekli önlemler alındıktan sonra valilik aldığı tek taraflı kararı kaldırarak kaleyi turizme yeniden açmalıdır".

Turizm Gazetesi, 23.07.2010

ARABAN KALESİ'NDE ÇALIŞMA

 

Araban İlçesi'nde bulunan Kale-i Zerrin üzerindeki tarihi iç kale camiinde kazı çalışmaları başlatıldı.

 

Araban Belediye Başkanı Mehmet Özdemir'in yoğun çabaları sonucunda başlatılan kazı çalışmaları, Gaziantep Müze Müdürü Ahmet Denizhanoğulları başkanlığında Hititolog Hülya Kayaöz denetiminde yapılıyor.

 

Gaziantep Müze Müdürü Ahmet Denizhanoğulları, "Araban ilçe merkezi Kale Mahallesinde bulunan tarihi Araban Raban Kale-i Zerrin Kalesi üzerindeki tarihi İç Kale Camide Kültür Bakanlığı kazı izniyle restorasyon öncesi temizlik kazı çalışmaları başlattık. Kazı çalışmalarımız tamamlandığında tarihi İç Kale Cami yapıldığı tarihte ve onu takip eden caminin ibadete açık olduğu tarihteki haline getirilip ibadet yapılacak hale getirilecek" dedi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 23.07.2010

ÇANKIRI'DA ÇORAK YERLER KAZISI DEVAM EDİYOR

 



Çankırı'da Kültür Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi işbirliğinde yürütülen Çorak Yerler Kazısı, 14 yıldır devam ediyor. Çankırı- Yapraklı karayolunun 2'nci kilometresinde yolun kenarındaki tepelik alanda devam eden çalışmalar her yıl temmuz ayında Prof.Dr. Ayla Sevim Erol'un başkanlığında çeşitli üniversitelerden öğrencilerin ve akademisyenlerin katılımı ile yaklaşık bir ay süre ile gerçekleştiriliyor. Kazılardan elde edilen fosiller, laboratuarlarda kimyasallarla sağlamlaştırıldıktan sonra Çankırı Müzesi'ndeki fosil seksiyonunda sergileniyor.

Kazı alanında kız ve erkek öğrenciler birer işçi gibi çalışarak iğne ile kuyu kazarcasına 8 milyon yıl öncesine ait nesli tükenen hayvan fosillerini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Kazı alanını ziyaret eden Çankırı Belediye Başkanı AK Parti'li İrfan Dinç, sıcak altında çalışan kazı ekibine çeşitli ikramlarda bulunurken, kazı başkanı Prof.Dr. Ayla Sevim Erol'dan çalışmalar hakkında bilgi aldı. Başkan Dinç, Çankırı'nın geçmişine ilişkin yapılan tüm çalışmaları takdirle ve ilgiyle takip ettiklerini belirterek, "Tarih öncesine ait bulguları hassas bir çalışma ile ortaya koyan öğretim görevlisi ve öğrenci kardeşlerimize teşekkür ediyoruz. Bu alanda Türkiye'de eşi benzeri olmayan bir müzeye sahip olduk. Biz de yerel yönetim olarak buradaki ekibe her türlü kolaylığı sağlama gayreti içindeyiz" dedi.


Çankırı Çorakyerler Kazısı'nın kurtarma kazısı şeklinde başladığını ve 2000 yılında da önemli fosiller çıkmaya başladıktan sonra Bakanlar Kurulu onayıyla kazılara devam edildiğini belirten Kazı Başkanı Prof.Dr. Ayla Sevim Erol, şunları söyledi:

"Buradaki kazı çalışmalarının 14 yıllık bir geçmişi var. Bu uzun süreli çalışmalar sonunda Çankırı'da en eski 8 milyon yıl öncesine ait hayvan faunası ile ilgili pek çok fosil buluntu elde ettik. Bunların arasında özellikle nesli tükenmiş hayvanlara ait fosiller mevcut. En önemlileri arasında kama dişli kaplan ya da kılıç dişli kaplan benzeri et yiyiciler bulunuyor. Anadolu'ya özgü, hatta Çankırı'ya özgü bir buluntu olarak Çankırı Müzesi'ndeki yerini almıştır. Bunun dışında kuyruksuz maymun benzeri canlılar, bunlar hortumlular, atlar, geyik gibi canlılar aynı ekolojiyi paylaşmışlar. Biz burada bu çalışmaları yaparken halkın da yoğun ilgisi ile karşılaşıyoruz. Çalışmalarla ilgili bilgi isteyen pek çok kişi oluyor. Yerel yöneticiler çalışmalarımıza son derece duyarlı ve bizlere yardımcı oluyorlar. Müzeye yeni bir bölüm oluşturduk. Paliontoloji seksiyonu olarak Türkiye'de nadir bulunan müzelerden bir yerdir Çankırı Müzesi. Çalışmalarımız coğrafi, jeolojik, paliontolojik alanda devam ediyor. Küçük bir alanda çalışıyor gibi görünüyoruz ama bu alanda daha en az 10 yıllık kazı çalışılabilecek ortam var."

 

Prof.Dr. Erol, Çankırı Çorakyerler Kazı çalışmalarının dünya antropoloji literatüründe önemli bir yer edindiğini belirterek, "Burada çıkan omurgalıların yapısını incelemek de bu bilim dalının ilgi alanına girer. Buradan çıkan hayvanların ne yöne dağıldığını, hangi ekolojik alana yöneldiğini incelemek alanımıza girer. Çankırı'da bu canlıların yaşadığı dönemde, kurak bir iklim söz konusu. Buradaki canlılar kuraklıkla birlikte nereye gittiler, kuzeye doğru, doğuya doğru geçtiklerini biliyoruz. Çankırı bir köprü görevi görmüş. Ankara, Sinop, Bursa Paşalar ve Kalecik Çandır ile birlikte Çankırı Çorak Yerler Kazı alanı Anadolu'daki kilit noktalarıdır, geçiş noktaları olması bakımından çok önemlidir" diye konuştu.

Yabancıların kazı çalışmalarına ilgisinin fazla olduğuna dikkat çeken Prof.Dr. Ayla Sevim Erol, "Şu an gelin desek hemen gelecekler. Biz mümkün olduğunca, her şey bittiğinde bize, Türkiye'ye katkı sağlayacaklarını anladığımız anda 'gelin' diyeceğiz. Yoksa öyle boş boş gelip kendi istediklerini alıp gitsinler diye, çağırmayı düşünmüyoruz. En azından öğrencilerimize burs sağlasınlar, ülkemizi bu alanda iyi tanıtsınlar. Böyle bir garantiyi aldığımızda elbette çağırabiliriz" dedi.

Çankırı'nın Sesi, 22.07.2010

HİSSE TARTIŞMASI SÜREN KONAK İHALEYE ÇIKIYOR





Yaklaşık yüz yıllık bir geçmişe sahip olan ve Sivas’ın tam göbeğinde bulunan tarihi Kolağası Konağı’nda ilginç gelişmeler yaşanıyor.


Özel İdare ile Sivas Belediyesi arasında süren hisse kavgaları ve polemiklere rağmen, konağın onarım ihalesi bugün yayınlanıyor. Tarihi konak 2 Ağustos’ta ihaleye çıkıyor.


Yaşanan mülkiyet sorunları nedeniyle yıllardır restore edilemeyen bunun için yıkılma tehlikesi yaşayan Kolağası Konağının yüzde 33’lük hissesi 2007 yılında Sebahat Karatepe isimli bir vatandaş tarafından Kültür Evi yapılmak üzere İl Özel İdaresi’ne devredilmişti.


Geçtiğimiz aylarda da Sivas Belediyesi konağın geriye kalan hisse sahiplerinden yüzde 67’lik bölümün belediyeye devredildiğini belirterek konağı restore edeceğini açıklamıştı. Restore için İl Özel İdare’den konağın yüzde 33’lük hissesini de kendi bünyesine katmak isteyen Sivas Belediyesi’nin bu talebi Temmuz ayı toplantılarında İl Genel Meclisi İmar ve Bayındırlık Komisyonu tarafından uygun görülmemiş ve meclis üyeleri bu devri kabul etmemişti.
Ancak devir işlemi gerçekleşmeyen Kolağası Konağı’nı restore etmeyi kafaya koyan Sivas Belediyesi bugün ihale ilanını yayımlattı. Belediye Kolağası Konağı’nın restorasyonu için 2 Ağustos Pazartesi günü ihaleye çıkacak.
 

Öte yandan konakta kimin ne kadar hissesi olduğu konusu kafaları karıştırdı. Sivas Belediyesi daha önce konağın sahiplerinden yüzde 67’lik hissenin kendilerine devredildiğini açıklarken, İl Genel Meclisi İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporuna göre, konağın yüzde 40’lık hissesi İl Özel İdaresi’nin, yüzde 31’lik hissesi ise Sivas Belediyesi’nin.


Raporda konağın geriye kalan yüzde 29’luk hissesinin ise nüfus bilgileri, soy ismi ve adresi tespit edilemeyen Osman oğlu Hakkı isimli bir vatandaşa ait olduğu bilgisine yer veriliyor.
2007 yılından beri ortada farklı hisse rakamları dolaşırken kafalar da iyiden iyiye karışıyor.

Sivas Belediyesi konağın restorasyonu için Özel İdareden talep ettiği hisseyi alamamasına rağmen restorasyon ihalesini 2 Ağustos’ta yapacak. İhale ilanı bugün yerel gazetelerde yayınlanacak olurken, kendi payını belediyeye henüz devretmeyen İl Özel İdaresi’nin nasıl bir tutum izleyeceği, devrin gerçekleşmemesi durumunda belediyenin bu konağı nasıl restore edeceği ise akıllarda soru işareti bırakıyor.

 
2 Ağustos’ta Sivas Belediyesi ek binasında saat 10.30’da gerçekleştirilecek olan ihaleye sadece yerli istekliler katılacak olurken, ihale tarihinden 5 gün sonra yüklenici firmaya yer teslimi yapılacak ve konak bu tarihten itibaren 100 gün içerisinde bitirilecek.

Sivas Hürdoğan, 22.07.2010

TARİHİ EVLERE RESTORE

 

 

Niğde’de, tarihi evlerin yenilenerek turizme kazandırılması için başlatılan çalışmalarda tarihi Göncü Köşkü aslına uygun olarak restore edilecek.

 

Niğde İl Encümen Kurulu üyeleri, Songur Mahallesi Cullaz Sokak üzerinde bulunan 667 metrekarelik tarihi Göncü Köşkü’nün restore edilmesi için görüş birliğine vardı. Kültür varlıklarının korunması kapsamında yapılacak çalışmalarda 200 bin TL kamulaştırma bedeli ödenen Göncü Köşkü, isim hakkı saklı kalmak şartıyla Niğde İl Özel İdaresine devredildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘Sokak Sağlıklaştırma’ projesi kapsamındaki Cullaz Sokak’ta bulunan tarihi yapıların devamı niteliğindeki Göncü Köşkü, 667 metrekarelik büyüklüğü ile önemli bir yere sahip. Tamamen aslına uygun restore edilerek koruma altına alınacak olan köşk, kentin tarihi ve turistik özelliğini yansıtacak.

İl Encümen Kurulu Başkanı Vali Alim Barut, kültürel varlıkların korunması noktasında bir çok çalışma yürüttüklerini belirterek, “Kültür Müdürlüğü eliyle Niğde kültür envanterini çıkardık. İl Özel İdare eliyle yine restore ve roleve çalışmalarımız devam ediyor. Bu kapsamında Göncü Köşkü’nü 200 bin TL kamulaştırma bedel ile tapusunu aldık. Niğde’nin tarihi dokusu içerisinde bu yapıyı restore ederek, ilimizin tarih hazinesine tekrar kazandıracağız” dedi.

Niğde Kent Haber, 22.07.2010

ANTİK LİMAN KENTİ TARİHE IŞIK TUTACAK

 



Akdeniz kıyılarında güneşin doğuşuna binlerce yıldır sessizce tanıklık eden antik liman kenti Soli Pompeipolis’te 2010 yılı kazı çalışmalarının başladığı bildirildi.

 

25 kişilik bir ekiple Mersin’in merkez ilçesi Mezitli’de yer alan antik liman kentinde başlatılan kazıların da bir ay süreceği bildirildi. Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Remzi Yağcı başkanlığında 1999 yılından bu yana sürdürülen kazıların bu yılki ayağındaysa; Sütunlu Cadde’de restorasyon çalışmalarında bulunulacağı bunun yanında Bizans ve Roma mimarisine yönelik kazı ve temizlik çalışmasının yanı sıra Soli Höyük’te Arkaik ve Orta Tunç Dönemi Tabakaları’nda da kazılarda bulunacağı bildirildi. Kazılarla ilgili olarak soruları yanıtlayan Prof.Dr. Yağcı, 15 Temmuz Perşembe günü başlayan kazılarda Sütunlu Cadde’yi güneyden kuzeye doğru uzanan caddenin temellerini araştıracaklarını, bu kapsamda da plan üzerinde belirlenen akslarda kazıların başlatıldığını ve bununla birlikte kente önemli katkılarda bulunan kişilerin yapılan heykellerinin de bulunmasının öngörüldüğünü anlattı.

 

Sütunlu Cadde üzerinde yapılacak her çalışmanın restorasyona yönelik olacağına dikkat çeken Yağcı, “Bilindiği gibi tarihinde Sütunlu Cadde, 200 sütundan oluşan görkemli bir caddeydi. Bu 200 sütunun hepsini elde edemesek de her yıl yapılan kazılarla birçoğu açığa çıkartıyoruz. Bunların figürlü olanlarını Mersin Müzesi’ne taşıyoruz ama önümüzdeki dönemde yapılacak restorasyonla birlikte Sütunlu Cadde’yi yeniden kazanmak istiyoruz. Buradaki amacımız; Sütunlu Cadde’yi mimari olarak tamamen açığa çıkartarak, gezilebilir hale getirebilmek” dedi.

 

Sütunlu Cadde’nin tüm gizemini ortaya çıkarmak istediklerini anlatan Yağcı, söz konusu caddeye bağlantılı olan mekanların yanı sıra dükkan ve kamu yapılarının da yapılacak kazılarla birlikte açığa çıkartılacağını kaydetti. Sütunlu Cadde’nin güney ucunda batı portikodaki Roma dükkanları ve doğu portikosundaki mozaikli alanın restore edilerek 2′şer sıra halinde, 6′şar sütunun ayağa kaldırılmasının planlandığını ifade eden Yağcı, “Böylece Sütunlu Cadde’nin aşama aşama kaldırılması için ilk adım atılmış olacak. Bu restorasyon, Pompeiopolis’in yeniden düzenlenmesi için de önemli bir başlangıç olacak” diye konuştu.

 

Sütunlu Cadde’nin, Adana Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından geçen yıl onaylanan güney ucunun restorasyonuna ilişkin finans arayışlarının sürdürüleceğini belirten Yağcı, yaklaşık 2 milyon TL’ye mal olması beklenen çalışmalarla birlikte caddenin güney ucunda batı portikodaki Roma dükkanları ve doğu portikosundaki mozaikli alanın restore edileceği bilgisini de verdi. Yağcı, projenin gerçekleştirilmesi için Özel İdare’de Kültür Varlıkları’nın restorasyonu için ayrılan fonlardan yararlanılması düşünüldüğünün de altını çizdi.

Deniz Haber, 22.07.2010

'ARKEOLOJİ GÜNLERİ 2010' DEVAM EDİYOR

 

 

Kuşadası Belediyesi tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığının desteği ve Tübitak'ın yardımları ile yürütülen Kuşadası Kadıkalesi (Anaia) kazıları bölge tarihine ışık tutuyor.

 

2001 yılında başlayan bilimsel kazılarda ele geçen tarihi eserlerin sergileneceği müzenin bir an evvel inşa edilmesi için turist rehberleri sivil inisiyatif platformu oluşturacak.


Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı ve Bizans Sanatı Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Zeynep Mercangöz'ün başkanlığında devam eden kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin sergileneceği müzenin dünya çapında ses getireceğine inandıklarını belirten Kuşadası Turist Rehberleri Derneği (KURED) Başkanı Ali Karapınar "İkinci konutlar ve çarpık yapılaşma ile arkeolojik kültür mirasının neredeyse tamamını yok eden Kuşadası, bu müzeyi en kısa sürede hayata geçirerek tarihten özür dilemelidir" dedi.


Kadıkalesi-Anaia kazılarında ele geçen eserlerin Aydın Arkeoloji Müzesi'nde sergilendiğini belirten Karapınar, ayrıca, Kuşadası ve köylerinde ele geçen çok sayıda eserin de Efes Müzesi'nin vitrin ve depolarında bulunduğunu hatırlattı.


Kuşadası Turist Rehberleri Derneği KURED'in düzenlediği "Arkeoloji Günleri 2010" etkinliklerinin dördüncüsünde Kadıkalesi-Anaia'yı kazı ekibinde görevli Ege Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Yardımcı Doçent Dr.Emine Tok ve Arkeolog Levent Kutbay ile gezen rehberlere, kazı ekibi tarafından alanda verilen konferanstan sonra bir de buluntulara ilişkin sunum yapıldı. Kalenin içinde ve surların yamacındaki höyükte Son Kalkolitik Çağ'dan (MÖ 4 üncü bin yıl), Bizans- İslam dönemine kadar bulguların elde edildiğine dikkati çeken rehberler, bu eserler için doğru adresin müze depoları değil, bizzat kendi özgün müzesi olduğunu bildirdiler. Biri kalenin önünde, yani deniz tarafında, diğeri de arka tarafta, kazı evinin yanında olmak üzere iki alanın imar durumları itibari ile müze inşaatına uygun olduğuna dikkati çeken KURED Başkanı Ali Karapınar, "Müze mutlaka kaleye yürüyüş mesafesinde olmalıdır. Tur programları yapılırken, kale ve müzesinin ziyaretinden sonra kalenin önündeki plaj tesislerinde yemek ve yüzme için serbest zaman verilerek derli toplu, bilgi açısından ilginç ve doyurucu ama yorucu olmayan bir tur oluşturulabilir" dedi.

Haber Ekspres, 22.07.2010

KİTABE KERVANSARAYA ASILDI

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'nde bulunan Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın kitabesi Malatya Müzesi'nden alınarak yerine asıldı.
 

Restore edilen ve 1 ağustosa kadar restorasyonu tamamlanması beklenen tarihi kervansarayın kitabesi Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'ndan alınan onayla giriş kapısına asıldı.
         
Kaynaklara göre Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı 1637 yılında IV. Murat'ın silahtarı Bosnalı Mustafa Paşa tarafından yaptırılarak padişaha hediye edildi.
 

Giriş kapısı doğuya bakan, yazlık ve kışlık bölmeleri bulunan kervansaraydaki kitabede, tarih bulunmamasına karşın, son mısranın ebced değeri 1047 tarihini vermektedir. Bu tarih Miladi 1637'ye tekabül ediyor.

Malatya Aktüel, 22.07.2010

ÇALINAN TABLO İADE EDİLECEK

 

II.Dünya Savaşı sırasında, bir Nazi ajanı tarafından çalınan tablo Viyana Müzesi'ne iade edilecek.

 

Egon Schiele tarafından yapılan Portrait of Wally adlı tablo, 12 yıl süren bir tartışmaya sebep olmuştu. Tartışmaya son veren anlaşma ise Leopold Müzesi'nin Lea Bondi Jaray mirasçılarına 19 milyon dolar ödemesini ve tablonun Manhattan'da bulunan Museum of Jewish Heritage (Yahudi Mirası Müzesi) müzesinde üç hafta sergilenmesini gerektiriyor. Tablo, 12 yıl önce Leopold Müzesi'nden Newyork'ta bulunan Modern Sanatlar Müzesi'ne verildiğinden beri, dava konusu oluyordu. Birleşik Devletler yetkilileri, tabloya Lea Bondi'den çalındığı şüphesiyle el koymuştu. Ancak mahkeme, tablonun Viyana Müzesi'nde sergilenmesine karar verdi.

Taraf, 22.07.2010

DEFİNE ARADIKLARI TÜNELDE MAHSUR KALDILAR

 

 

Yozgat'ta kaçak define aradıkları ileri sürülen 3 kişi kazdıkları 20 metrelik tüneldeki metan gazı nedeniyle ölümle burun buruna geldi.

 

Sorgun İlçesi'nde, define aramak için açtıkları 20 metrelik tünelde metan gazı nedeniyle 1’i baygınlık geçiren 3 kişi, cep telefonuyla yardım istedikleri jandarma ve yerel yetkililerce kurtarıldı.

Satılmış K. (38), Mehmet B. (41) ve Nimetullah G. (31), Bahadın beldesinde bulunan Zeynel Höyüğü’nde kaçak define aramak için yaklaşık 20 metre uzunluğunda tünel kazdı. Gece yarısından sonra tünele giren kişiler, aşağıda nefes alabilmek için bir de hortum uzattı. Sürünerek içeride ilerleyen defineciler bir süre sonra nefes almakta zorlanarak geri dönmek istedi. Tünelin ağız kısmına kadar gelebilen Nimetullah G, dik olan bölümden yukarı çıkamayınca cep telefonuyla jandarmayı arayarak, yardım istedi.

Jandarma ekibi yola çıkarken, bölgeye yakın olan Bahadın Belediye Başkanı Dilaver Özcan’ı aradı. Jandarmanın uyarısı üzerine olay yerine giden Özcan, tünel ağzındaki Nimetullah G’yi dışarıya çıkartıp, makam otomobiliyle hastaneye gönderdi.

Jandarma ekibi de Mehmet B’yi, bulunduğu yerden çıkardı. Tünelin iç kısmında baygın halde bulunan Satılmış K’yı belediye görevlisi Aslan Özcan içeri girerek kurtardı. Mehmet B. ve Satılmış K, Sorgun Devlet Hastanesine kaldırıldı. Satılmış K, buradan Ankara Etlik’teki hastaneye sevk edildi.

Belediye Başkanı Özcan, gazetecilere yaptığı açıklamada, söz konusu 3 kişinin birkaç ay önce de define ararken yakalandığını belirtti. Özcan, "Bilmiyorum bu şahıslar hangi akla hizmet ederek buralarda define arıyorlar. Bu höyük zamanında gözetleme amacıyla yapılmış bir höyük. Hiçbir şey bulacaklarını sanmıyorum" dedi.

Belediye görevlisi Aslan Özcan ise, Satılmış K’yı çıkarmak için kimsenin gönüllü olmadığını görünce, maske takıp tünele girdiğini belirterek, "Yanına vardığımda dili boğazına kaçmıştı. Kendinden geçmiş durumdaydı. İçeride keskin bir metan gazı kokusu vardı. Öncelikle boğazına kaçan dilini çıkardım. Ardından da bileklerinden bağlayıp yukarı çıkarmalarını istedim ve alıp çıkardık " diye konuştu.

Definecilerin havalandırma için kullandıkları hortum ve aşağı inmekte kullandıkları ipe el konuldu. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Radikal, 22.07.2010

TOPKAPI SARAYI

 

Geçen hafta sonu, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı yetkilileriyle birlikte Topkapı Sarayı'nda restore edilmekte olan bölümleri gezip görme imkanı buldum.

İstanbul'da kültürel mirasın korunup gelecek nesillere aktarılması için birçok restorasyon projesine destek veren Ajans'ın, Sur-ı Sultani içindeki mekanların nasıl kullanılacağını belirlemek amacıyla yaptığı stratejik vizyon çalışması tamamlanmış. Genel Sekreter Yılmaz Kurt ve Kentsel Projeler Direktörü Sevinç Özek Terzi, büyük vizyonun Sur-i Sultanî içinde dünyanın en güzel Müzeler Parkı'nı yaratmak olduğunu, bunun için yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları ve bağımsız sanat kuruluşlarıyla işbirliğine giderek sürdürülebilir ilişkiler kurduklarını söylediler.

Bu çerçevede yapılan restorasyon çalışmalarından biri, Topkapı Sarayı mutfaklarında devam ediyor. Sarayın önemli bölümlerinden biri olan, bir zamanlar yüzlerce kişinin çalışıp binlerce kişiye yemek pişirdiği mutfaklar, muhtemel depremlere karşı güçlendirilip restore edildikten sonra Çin ve Japon porselenlerinin modern tekniklerle sergilendiği bir mekan haline getirilecek. Yeri gelmişken, Topkapı Sarayı Müzesi'nde dünyanın en zengin Çin ve Japon porselenleri koleksiyonunun bulunduğunu hatırlatmak isterim. Restorasyon tamamlandıktan sonra, bu nadide koleksiyon karton kutular içinde korunmaktan (!) kurtulmuş olacak.

Bağdat Köşkü, İncirlik Bahçesi, Revan Köşkü, Sofa Köşkü, Sofa Camii ve Lala Bahçesi'nde de onarım çalışmaları var. Basit bakım ve onarımlar -yani erken teşhis ve tedavi- bu yapıların ömrünü, zamanla ortaya çıkabilecek büyük problemleri önleyerek uzatmış olacak.

Sarayın en önemli ve orijinal yapılarından olan Kule Kapısı, Harem Hastanesi, Hünkar ve Valide Hamamı, Arslanhane, Hasekiler Dairesi, Adalet Kulesi ve Meşkhane bölümleri için 2010 Ajansı tarafından hazırlatılan restitüsyon ve restorasyon projeleri, bu yapıların orijinal hallerini ve zaman içinde geçirdikleri değişimleri de gözler önüne seriyor. Restorasyon bu yapılarda da önümüzdeki aylarda başlanacak.

Ayasofya, Süleymaniye Darüşşifası, Haseki Külliyesi ve Galata Mevlevihanesi'nde de önemli restorasyon çalışmaları yürüten 2010 Ajansı, doğru yolda. İstanbul'un Avrupa kültür başkentliği sürecinde yapılacak gösteri türünde faaliyetlerin uçup gideceğini, geriye yayın ve restorasyon gibi çalışmaların kalacağını unutmamak gerekir. İstanbul için büyük bir fırsat yakalanmıştır ve bu fırsat heba edilmemelidir.

Zaman, Yazı: Beşir Ayvazoğlu, 22.07.2010

AKM İÇİN SUÇ DUYURUSU

 

 

KESK'e bağlı Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat-Sen), yaklaşık 2 yıldır kapalı bulunan Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) onarım çalışmaları sonucunda “tahrip olduğu ve kullanılamaz duruma getirildiği” gerekçesiyle ihmali bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulundu.

 

Kültür Sanat-Sen, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul Kültür Forumu, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen Yazarlar Derneği, Sinema Emekçileri Sendikası, Sinema Eserleri Meslek Birliğinin de aralarında bulunduğu sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri AKM önünde bir araya geldi.

 

“AKM onarımını başlatmayanlardan hesap soruyoruz” yazılı pankart açan grup adına konuşan Kültür Sanat-Sen Genel Başkanı Yavuz Demirkaya, AKM'nin 2008 yılının Haziran ayından itibaren “tadilat yapılacağı” gerekçesiyle kapalı bulunduğunu, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bu nedenle sanat faaliyetlerine ara verildiğini belirtti.

 

Demirkaya, açtıkları dava sonucunda, merkezin yıkım ve tadilat çalışmalarının, yasaya ve mevzuata aykırı bulunarak iptal edildiğini anımsatarak, “Bu süre içerisinde yapılan tadilat ve onarım çalışmaları sonucunda AKM tahrip olmuş ve kullanılamaz durumda bırakılmıştır. Bunun sonucunda söz konusu yerde sanat çalışmaları icra edilemez hale gelmiş ve sanat çalışmalarının yapılması için İstanbul'un çeşitli yerlerinde kiralık mekanlar tutularak, kamu zarara uğratılmıştır. Ayrıca, AKM'nin kapalı olması nedeniyle halk, opera, bale, tiyatro, koro topluluklar ve orkestra temsilcilerinden yoksun kalmıştır” diye konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığının, kendi iradesinde olan tescilli yapının korunmasına ilişkin tedbirleri almakla sorumlu olduğunu belirten Demirkaya, Bakanlığın yapılan onarım işinde gerekli denetim görevini yerine getirmediğini ve yasa hükümlerini ihlal ettiğini savundu.

 

AKM'nin, koruma ilkelerine uygun olarak onarımının bir an önce yapılmasını ve İstanbul halkının hizmetine açılması gerektiğini dile getiren Demirkaya, şunları söyledi:

“Halen yürürlükte olan yasal düzenlemelere göre, bu onarım için kaynak aktarmakla görevlendirmiş olan bir tüzel kişiliğin kaynak aktarmamasının yasal bir dayanağının olması gerekir. Henüz yasal süresi dolmadan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı, bu görevi yerine getirmekten kaçınması keyfi bir karardır. Bizler demokratik kitle örgütleri ve meslek kuruluşları olarak, İstanbul halkının yeniden AKM'de kültür ve sanatla buluşması amacıyla vermekte olduğumuz mücadelenin devamı olarak merkezin onarımında ihmali ve kusuru olanlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduk.”

Hürriyet, 22.07.2010

 

******


NE ÇEKİÇ SESİ VAR NE DE KEMAN

 

Atatürk Kültür Merkezi, beş yıldır 'yıkılsın mı yapılsın mı' diye tartışıldı. 'Yenilenecek' diye kapatılmasının üzerinden iki yıl geçti ama çalışmalar bir türlü başlatılamadı. Bazı sivil toplum örgütleri, İstanbul 2010 Ajansı, Kültür Bakanlığı birbirini suçlarken, kentin en iyi konser salonu bir enkaza dönüşüyor.

 

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın 16 Mayıs 2008’de Atatürk Kültür Merkezi’nde verdiği konserin her zamankinden farklı bir anlamı vardı. Bu, yenilenmek üzere kapılarını kapatacak eski AKM’de verilen son konserdi. Belki de konsere katılanların en kötümseri bile, AKM’de işlerin arap saçına döneceğini ve bu devasa kültür merkezinin neredeyse tek bir çivi çakılmadan iki yılı aşkın bir süre kapalı kalacağını tahmin etmiyordu.

Kültür-Sen’den suçlama
Dün, terk edilmiş bir kamu binası gibi iki yıldır bekleyen AKM’nin önünde toplanan bir grup sivil toplum temsilcisi, AKM’nin kapalı kalmasıyla ilgili olarak Kültür Bakanlığı ve 2010 Ajansı’nı suçlayan bir açıklama yaptı. Açıklama, ‘görevlerini yapmadıkları için’ 2010 ve bakanlık hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacaklarını duyuruyordu. İşin ilginci, açıklamaya öncülük eden Kültür Sanat Sendikası’nın bu tartışmada önemli bir taraf olması. Kimilerine göre, AKM’nin kapalı kalmasının esas nedeni, Kültür Sanat-Sen’in bir yıl önce açtığı dava. Mahkeme AKM’nin yenilenme projesini iptal edince, süreç durdu ve bir daha başlamadı.

 

AKM’nin kapılarının nasıl kapandığını ve neden bir türlü açılmadığını görmek için beş yıl önceye gitmek gerek. 2005 yılında, Kültür Bakanı Atilla Koç, ‘AKM’nin ekonomik ömrünü tamamladığını ve yıkılıp yenisinin yapılmasından başka çare olmadığını‘ açıklayınca büyük bir tartışma başladı. 1969’da açılan, bir yıl sonra çıkan yangının ardından 1977’ye kadar kapalı kalan kültür merkezi, o yıldan sonra ciddi bir yenileme görmemişti. Havalandırması, ısıtma sistemleri, sahne teknolojisi eskiyen yapının depreme dayanıklılığı da tartışma konusuydu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da dile getirdiği, Kültür Bakanı’nın savunduğu projeye göre, eski ve demode binanın yıkılması en iyi çareydi. Yeni AKM, çağdaş bir mimariye, yanındaki otoparkı da içine alacak daha geniş kullanım alanlarına sahip olacaktı. Ancak, AKM’nin kültürel mirasın bir parçası, Cumhuriyet’in simgesi olduğunu savunanlar bu fikre şiddetle karşı çıktı.

Sanatçılar sokağa döküldü
Özellikle sanatçılar AKM’nin önünde eylemler yaparak yıkılmaması için tartışmayı uzun süre canlı tuttu. Aynı dönemde İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olma sürecine girmişti. AKM’nin yenilenmesi işinin de kurulacak 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na verilmesi dile getiriliyordu. Hükümet AKM’nin yıkılması konusunda kararlı tutumunu sürdürdü. Ekim 2007’de, 2010 Ajansı için hazırlanan yasa taslağına, ‘AKM’nin yıkılıp yeniden yapılması’ hükmü kondu. Mimarlık çevrelerinin büyük tepkisini çeken bu gelişmenin hemen ardından, Kasım 2007’de İstanbul 1 Numaralı Koruma Kurulu, AKM’yi Birinci Grup Kültür Varlığı olarak tescil etti. Artık AKM’nin yıkılması imkansızdı. Nitekim, hükümet de daha fazla direnmedi. Hemen çıkarılan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Hakkında Kanun, AKM’nin ‘yıkılmasından’ değil, ‘yenilenmesinden’ söz ediyor ve bu işin sorumluluğunu 2010 Ajansı’na veriyordu. Ajansın, kanunda bizzat belirtilen iki somut projesinden biri Rami’deki İstanbul Kütüphanesi, diğeri de AKM’nin yenilenmesiydi. Ne var ki bu iki proje de gerçekleştirilemedi...

 

2008 yılı AKM’nin nasıl yenilenmesi gerektiği tartışmalarıyla geçti. AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu gibi başarılı bir mimar olan oğlu Murat Tabanlıoğlu projeye sahip çıktı. Tabanlıoğlu Mimarlık, AKM’nin genel hatlarıyla korunduğu, teknolojik olarak yenilendiği bir proje hazırladı. Projenin en önemli yanı, AKM’nin eski usül, konserden konsere açılan bir mekan olmaktan çıkarılıp, güncel bir kültür merkezi gibi işletilecek olmasıydı. AKM’nin sergi salonu, küçük sahnesi, kitapçısı ve eski boyahanenin yerine yapılacak şık bir restoranı olacaktı. En büyük kıyamet işte bu restoran yüzünden koptu!

‘AKM’ye dokunmayın!’
Geniş kabul gören yenileme projesi Koruma Kurulu, Kültür Bakanlığı gibi kurumların onayından geçti ve 2010 Ajansı 5 Haziran 2009’da ihale açıp işe başladı. Tartışmalar, projeler derken epey bir zaman geçmiş, AKM’nin 2010 yılı içinde açılması riskli bir hal almıştı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, AKM’nin 2010 sonbaharında, yeni sezona yetiştirilebileceğini söylüyordu. Bu arada aceleyle binanın içinde de çalışmalar başlamıştı. Tam ihale sonuçlanıp, inşaat resmen başlayacakken şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, Kültür-Sen’in başvurusunu değerlendirmiş ve mevcut yenileme projesinin binanın özgünlüğünü bozacağına karar vermişti. Bu kararla birlikte ihale de iptal oluyor ve AKM’deki çalışma başlamadan duruyordu.

Mahkeme kararında “Yapılan düzenleme ile koruma grubu 1 olan yapının günümüze ulaşmış sosyo-kültürel, tarihi kimliğini oluşturan mekansal, biçimsel, yapısal özellikleri ile çevre içindeki özgün konumunun korunmadığı” belirtiliyordu. Bu kararı memnuniyetle karşılayan Kültür Sen’in başkanı Yavuz Demirkaya da o zaman Radikal’e şunları söylemişti: “Bu projenin, AKM’yi ticari bir mekan olarak kullanmak fikri üzerinden değiştirmenin, daha da kötüsü özelleştirmenin yolunu açmak anlamına geldiği açıkça gözlenmektedir. AKM adeta yıkılmadan, tamamen değiştirilerek yasal engeller aşılmak istenmektedir ve sıradan bir bina gibi yap-işlet-devret mantığında projelendirilmiştir.”

 

Bu mahkeme kararı üzerine 2010 Ajansı ve ilgili çevreler tekrar bir uzlaşma arayışına girdi. Uzun görüşmelerden sonra yeni bir ‘yenileme projesi’ hazırlandı. Çok tepki çeken, dillere pelesenk olan ‘restoran’ projeden çıkartıldı. Bu kez, AKM’de hiçbir işlevsel değişiklik yapılmayacak, bir tür ‘basit tamirat’la Kültür Merkezi yenilenecekti. Ne var ki bu ‘basit tamirat’ı kimin yapacağı konusunda devlet kurumları arasında tuhaf bir belirsizlik yaşanmaya başlandı.

Ajans-Bakanlık gerilimi
2010 Ajansı’na göre, bu tamiratı yapmak Kültür Bakanlığı’nın göreviydi. Zaten ajansın görev süresi 2010 yılında bitiyordu ve bu projeyi yetiştiremezlerdi. Bu arada AKM’nin yenilenmesi için gerekli olan 90 milyon lira gibi büyük bir kaynak, 2010 Ajansı için ayrılmıştı. Kültür Bakanlığı da, gerekli kaynağa, hatta yasal sorumluluğa sahip 2010 Ajansı’nın bu yenilemeyi yapması gerektiğini savunuyordu. Kulislerde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın 2010 Ajansı’nı işe başlaması için zorladığı konuşuluyordu. Ajans ise, bir önceki ihaleyi iptal eden mahkeme kararını gerekçe gösterip, istese bile işe başlayamayacağını iddia ediyordu.

 

2010 yılının ilk altı ayı geride kaldı, AKM’nin kapanmasının üzerinden iki yıl geçti. Mesele belki de konuyu sık sık Sabah gazetesindeki köşesinde işleyen Hıncal Uluç’un dediği gibi. Yani Başbakan Tayyip Erdoğan isterse AKM açılır, istemezse açılmaz. Uluç, dün de konuyu ele alıp 2010 Ajansı’nın harekete geçmediğini, çünkü Ajansın bağlı olduğu Bakan Hayati Yazıcı’nın ‘parayı vermediğini’ yazdı: “Yazıcı parayı vermedi. Çünkü Başbakan Erdoğan ‘verme’ demişti. Erdoğan en baştaki projesinde ısrarlıydı. Bir şekilde mevcut AKM’yi yıkıp oto parkla birleştirerek yeni AKM yapacağına inanıyordu. Bunun başarılması için eski AKM’nin kapalı, İstanbul’un salonsuz kalması gerekiyordu. Şimdi tadilat yapılır, AKM açılırsa, artık bir daha yıkmak mümkün olmaz, tüm hayalleri sona ererdi...”

Opera adeta sürgünde
AKM iki yıldır kapalı. İstanbul’un salon sorunu artarak sürüyor. Kentte AKM ayarında sahnesi olan bir başka salon yok. Bu nedenle pek çok büyük temsil ya gerçekleştirelemedi ya uygunsuz salonlarda yapılmaya çalışıldı. Özellikle İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Kadıköy’deki Süreyya Operası’nın küçük salonuna ve sahnesine mahkum kaldı. Buraya uygun mütevazi temsillerle iki sezon geçirdi. AKM ise kentin ortasında, terk edilmiş bir kamu binası olarak, sadece gençlerin önünde buluştukları bir heyülaya dönüşmüş durumda. Bakalım ne zaman tekrar yaşayan bir kültür merkezi olacak?

Halkla iç içe bir AKM yapmak istiyoruz
Mahkeme kararıyla durdurulan AKM’nin yenileme projesine imza atan AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Murat Tabanlıoğlu, ilk hazırladıkları çağdaş yenilenme projesini şöyle anlatmıştı: “Yenilemede asıl amaç AKM’yi yeniden Taksim’le ve halkla geçişken kılmak. Hem yurtiçinden hem de yurtdışından uzmanlardan oluşan bir ekiple çalıştık, AKM’nin yapımında yer alan teknik ekipten hayatta olanları da ekibe dahil ederek beş ayda projeyi tamamladık. Projede, binanın yıllar içindeki kullanımı sırasında işlevsiz hale gelen ana kapısının tekrar eski işlevine kavuşturuluyor. Ayrıca en üst kattaki restoran sadece çalışanların ve sanatçıların değil herkesin girebileceği hale getirilecek. Cam fanus şeklindeki bir asansörle çıkılacak bu restoran İstanbul’un yeni buluşma noktası olacak. Büyük sahne 21. yüzyıl gerçeklerine uygun olarak dijital teknolojiyi de kapsayacak şekilde düzenlenecek. Güvenlik girişi için binanın dışında cam bir bölüm yapılacak ama tüm bu düzenlemelere rağmen binanın dışında çok fazla oynama yapılmayacak. Dışarıdan fazla bir değişiklik hissedilmeyecek.”

Yenilenen proje basit bir onarım değil
Tabanlıoğlu Mimarlık, ilk projenin mahkeme kararıyla durdurulması üzerine Kültür Bakanlığı, 2010 Ajansı, Mimarlar Odası, sanatçı temsilcileriyle yapılan uzlaşma sonucu yeni bir proje hazırladı. Melkan Gürsel ve Murat Tabanlıoğlu, uygulanması beklenen yeni projede, ilk projeden farklı olarak sanat faaliyetlerinin gerçekleşeceği ana fonksiyon alanlarında iyileştirmeler yapıldığını belirterek şöyle dedi: “Proje asla basit bir onarım projesi değildir. Cephesinden itibaren ruhuna ve estetik anlayışına tam bir sadakatle gerçekleştirilen proje ile bina teknik anlamda çağdaş bir opera ve kültür yapısının sahip olduğu tüm özellikler ve altyapı ile donatılmıştır. Biz, AKM’nin ve herkesin özlediği sanat faaliyetlerinin bir an önce hayata geçmesini umut ediyoruz. Bu konuda gönüllülüğümüzü sürdürüyoruz. AKM’nin yenilenmesi konusu 60’lı yıllarda yapılmış bir yapının bugün ele alınması ile ilgili Türkiye’de ilk örnek olması itibarıyla önemlidir.”

Büyük prodüksiyon yapılamıyor
Yekta Kara (opera yönetmeni): Boş bekleyen AKM’nin bugünkü durumunu sanatçıların mağduriyeti olarak görüyorum. Burada Opera Bale, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestrası gibi ödenekli kurumlar mağdur ediliyor. Büyük sahne olmayınca bu kurumlar sanatsal yeteneklerini tam manasıyla gösteremiyorlar, büyük prodüksiyonlar sergileyemiyor.

AKM’nin bugünkü durumunun sorumlusu renovasyon çalışmalarını durduran mahkeme kararını çıkaranlardır. Şimdi neyin protestosunu yapıyorlar. Konuşarak tartışarak çözülmeliydi. AKM renovasyonu konusunda tıkanan süreç, uzun vadede yıkılmasına bile yol açabilir. Bugün AKM’nin eski hali bile mevcut değil. Çünkü yenilenecek diye pek çok şey söküldü atıldı.

AKM’nin haline içimiz acıyor
Görgün Taner (İKSV Genel Müdürü): AKM’nin içinde bulunduğu bu duruma bir kültür sanat kurumu olarak içimiz acıyor. Konuyu yıkılsın yıkılmasın tartışmalarının dışına çıkartarak ele almak ve bir an önce ülkenin merkezine oturan bu kültür merkezini en üst düzeyde ele alıp karar vermek gerekiyor. Dünyadaki çağdaş kültür merkezleri örnek alınarak çağdaş bir yönetim biçimi uygulanacak şekilde yeni ya da yenilenmiş bir kültür merkezi konusunda üzerimize düşen her türlü görevi yerine getirmeye hazırız. Buna uluslararası ilişkilerimizi gündeme getirerek de katkı yapabiliriz.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 23.07.2010

KYME KAZILARI BAŞLADI

 

Aliağa Nemrut körfezinde bulunan eski tarihin en büyük Liman Kenti olan Kyme antik kentinin, gün ışığına çıkartılması için başlatılan ve 2,5 ay sürecek olan 2010 yılı kazılarının başlaması sebebi ile kazı başkanı İtalya Calabria Üniversitesi’nden Prof.Dr. Antonio La Marca ve Kültür Bakanlığından görevli olarak kazılara eşlik eden Belgin Hancı Aliağa Belediyesi Başkan Vekili Haydar Karaman’ı ziyaret etti.

 

35 kişilik ekip ile kazı çalışmalarını başlattıklarını belirten kazı başkanı Prof.Dr. Antonio La Marca “Aliağa Belediyesinin verdiği büyük destekler ile kazı çalışmalarımızı başlattık. Tarihin gün yüzüne çıkarılması ve korunması konusunda desteklerini bizden esirgemeyen Aliağa Belediyesine sonsuz teşekkür ediyoruz.” dedi.


Kyme’ye çok önem verdiklerini belirten Aliağa Belediye Başkan Vekili Haydar Karaman; “Aliağa’nın sadece sanayi kenti olarak anılmasını istemiyoruz. Amacımız sanayisinin yanında doğası ve tarihi ile iç içe barışık bir şekilde yaşayan bir kent yaratmak. Gerek Kyme antik kentinin gün yüzüne çıkarılmasına desteğimiz gerekse müzenin tamamlanması için desteklerimiz devam edecek” dedi.

Haber Ekspres, 22.07.2010

CİMCİME HATUN'A YEŞİL IŞIK

 

 

Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Cimcime Hatun Türbesi’nin restorasyon projesine yeşil ışık yaktı. 16 Temmuz’da, Prof.Dr. Hamza Gündoğdu başkanlığında toplanan Kurul, Cimcime Hatun Türbesi için hazırlanan restorasyon projesini gözden geçirdi ve tam destek verdi.


Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, Cimcimle Hatun Türbesi için hazırlanan restorasyon projesinin onaylandığını bildirdi. Geçtiğimiz hafta toplanan Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’na sunulan projenin tüm detaylarıyla gözden geçirildiğini kaydeden Bakır, Kurul’un, projeyi inceleyerek üzerinde değerlendirmelerde bulunduğunu belirtti. Kurul toplantısında, türbenin bakım, onarım ve restorasyonuna başlanması için gerekli onayın verildiğini anlatan Suat Bakır, kararın kendilerine de ulaştığını kaydederek, çalışmalara en kısa zamanda başlayacaklarını açıkladı. Cimcimle Hatun Türbesi’nin onarımı için şu anda mevcut 14 bin 670 TL tutarında ödeneklerinin bulunduğunu kaydeden Suat Bakır, “Cimcime Hatun Türbesi için hazırlanan projenin tahmini bedeli 30 ile 40 bin TL arasında. Biz alışmalara hemen başlamak için işlemleri yapıyoruz.” dedi. Projenin uygulanabilmesi için gerekli ödeneğin temin edilmesi halinde çalışmaların Eylül ayında tamamlanmasının planlandığını dile getiren Suat Bakır, yapılacak bu çalışmaların ardından tarihi eserin görkemli bir görünüme kavuşturulacağını söyledi.

 

Cimcime Hatun Türbesi’nin hem iç, hem de dışında yapılacak olan bakım çalışmaları hakkında bilgiler de aktaran Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, “Türbenin içerisinde derz ve temizlik işlemleri yapılacak. Dış duvarlardaki sıvalar ve yapıya daha sonradan eklenmiş olan kalıntılar ortadan kaldırılacak. Yerinden düşmüş ve oynamış bulunan taşlar yenilenecek.” diye konuştu.


Cimcime Hatun Türbesi’nin, kubbe kısmında da bir takım çalışmalar yapacaklarını kaydeden Suat Bakır, “Şu anda türbenin kubbesinde çeşitli bitkiler bulunuyor. Bu bitkiler rüzgarın sürüklediği toprak kalıntılarının kubbeyi oluşturan taşlarının arasına doluşması nedeniyle oluşmuş. Bu bitkiler temizlenecek, taşlar da gözden geçirilecek.” dedi. Cimcime Hatun Türbesi’nin, Çifte Minareli Medrese, Erzurum Kalesi ve Ulu Camii gibi görkemli eserlerin bulunduğu bir güzergahta yer aldığına işaret eden Bakır, “Eski görkemine kavuşturulduktan sonra Cimcime Hatun Türbesi de, diğer eserlerimiz gibi göz alacak.” ifadesini kullandı.

 

Erzurum, Cumhuriyet Caddesi’nde, Ulu Cami’nin kuzeyinde bulunan Cimcime Sultan Kümbeti’nin XIV.yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır. Türbenin büyük bir kısmı yol seviyesinin yükselmesinden ötürü toprak altında kalmıştır. Kümbet Erzurum’un yöresel Sivişli (Keverk) taşından yapılmış olup silindirik gövdeli taş konik külahlıdır. Kümbetin gövdesi birbirine bağlanmış yuvarlak kemerli sütunlarla bir revak konumuna getirilmiştir. Konik külahın altında dışa taşkın bir silmesi bulunmaktadır. Türbenin su basmanının yukarısındaki gövde, birbirine paralel, kalın çift kabartma çubuklarla daire şeklinde kemerler oluşturmuştur. Böylece dıştan 12 köşeli olmamasına rağmen böyle bir gövde görünümü vermektedir.

Erzurum Gazetesi, 22.07.2010

TARLASINDAN 'TARİH' ÇIKTI

 

Hatay'ın Kumlu İlçesi'nde tarlasını süren köylü, tarihi kalıntı buldu.

 

Hatay Müze Müdürü Nalan Yastı, Kumlu İlçesine bağlı Batıayrancı Köyü Telküreş höyüğü yakınlarında, bir köylünün tarlasını sürerken tarihi nitelik taşıdığı düşünülen, üzerinde çeşitli figürler bulunan taşlar ortaya çıktığını söyledi.

Höyük kenarında zeytinlik bahçesi olan İsmet Gündüz’ün bahçesini sürmesi sonucu ortaya çıkan taşları koruma altına aldıklarını ifade eden Yastı, "Jandarma bilgi verdikten sonra gerekli önlemleri aldık. Bölgede bu gibi taş kalıntıları çok çıkıyor. Gerekli incelemeleri yapacağız" dedi.

Batıayrancı Köyü Muhtarı Mehmet Saçar da bu tür taşların köy ve höyük civarında çok fazla bulunduğunu, herhangi bir duyum aldıklarında yetkililere ilettiklerini belirtti.

Radikal, 22.07.2010

TARİHİ KİLİSEYİ GÜRCİSTAN RESTORE EDECEK

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Erzurum’un Uzundere İlçesi'ne bağlı Çamlıyamaç Köyü’ndeki Öşvank Manastırı’nın bakım ve onarım ihalesini iptal etti. Geçtiğimiz günlerde yaşanan bu gelişmenin gerekçesi ise, ‘Gürcistan’la varılan karşılıklı bir anlaşma’ şeklinde açıklandı. Yapılan anlaşmaya göre, Çamlıyamaç Köyü’ndeki Öşvank Manastırı’nın bakım ve onarımını Gürcistan yapacak. Türkiye ise, Gürcistan’da onarıma ihtiyaç duyan bazı İslam eserlerini restore edecek.


Erzurum’un Uzundere İlçesine bağlı Çamlıyamaç Köyü’ndeki Öşvank Manastırı’nın bakım, onarım ve restorasyonunu Gürcistan hükümeti yapacak. Geçtiğimiz yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 200 bin TL tutarında ödenek ayrılan tarihi manastır için hazırlanan restorasyon projesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından geçtiğimiz hafta iptal edildi. İhalenin iptaline ilişkin talimat, Erzurum İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği ile Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’ne geçtiğimiz hafta çekilen faksla ulaşırken, iptal gerekçesi ise, iki ülke arasında karşılıklı işbirliği olarak açıklandı. Gürcü Hıristiyanlar için mukaddes sayılan ve her yıl Haziran ayı ile Ağustos ayları arasında Gürcistan’dan gelen binlerce turisti ağırlayan Öşvank Manastırı’nın, varılan anlaşma sonucunda Gürcistan Hükümeti tarafından onarılacağı öğrenilirken, Türkiye’nin de, bu anlaşma kapsamında Gürcistan’daki bazı İslam eserlerinin bakım ve onarımını üstleneceği belirtildi.


Erzurum İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Selami Altınok, “Öşvank Manastırı’nın bakım ve onarımı için 200 bin TL tutarında bir ödenek vardı. Bu ödeneğe istinaden restorasyon projesi hazırlanmış ve süreç ihale aşamasına kadar getirilmişti. İş tam ihaleye çıkarılıyordu ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan bir faks geldi ve ihalenin iptal edilmesi istendi.” diye konuştu.

 

Kültür ve Turizm Müdürü Fikret Öztürk ise, Öşvank Manastırı’nda yapılması planlanan restorasyon çalışmasının, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan gelen talimat üzerine beklemeye alındığını ifade ederek, “Bundan sonraki sürecin nasıl işletileceğine dair henüz net bir bilgimiz yok. Tek bildiğimiz, iki ülke arasında karşılıklı bir işbirliği çerçevesinde Öşvank Manastırı’nın restore edileceği. Biz de sonucu merakla bekliyoruz.” diye konuştu. 


Erzurum Uzundere İlçesi, Çamlıyamaç Köyü’nde bulunan Öşvank Kilisesi üzerindeki kitabesinden öğrenildiğine göre; Bagratlı Hanedanlığı zamanında III. Adenese tarafından 961 yılında yapımına başlanmış, Magistras Bagrat tarafından 966 yılında da tamamlanmıştır. Kilisenin mimarı Öşklü Grigor Usta’dır. Haç planlı olan bu kilisenin dıştan transeptli olmasına karşılık içeride apsidlerin oluşturduğu üç dilimli bir bölüm ve onun devamı olan uzun bir kol kilisenin planını tamamlamaktadır. Haç planlı kilisenin kısa ucunda apsidi ile iki yandaki neflerden oluşmaktadır. Bu bölümleri dört büyük konsol ve sütunlar taşımaktadır. Sütunların kaideleri bitkisel, arabesk ve çam kozağı motifleri ile bezenmiştir.

Erzurum Gazetesi, 22.07.2010

KAYALIBOĞAZ TURİZME AÇILIYOR

 

Hititlerin başkenti olan Hattuşa’da, Hitit krallarının gün batımını izlediği ‘Yıldız Tepesi’ ve Hititlerin suyu kullanma tekniklerinin sergilendiği ‘Kayalıboğaz Kanyonu’nun turizme kazandırılması için çalışma başlatıldı. Kral Sarayı’nın bulunduğu Büyük Kale ile Büyük Kaya arasında keşfedilmemiş Kayalıboğaz Kanyonu’nda ve gün batımının izlenebileceği kanyonun sonundaki Yıldız Tepesi’nde incelemeler yapan Boğazkale Kaymakamı Murtaza Dayanç, her iki bölgenin de doğal güzelliği ile göz kamaştırdığını belirtti. Boğazkale Kaymakamlığı yapacağı çalışmalar ile eski su değirmenlerini restore etmeyi planlıyor. Kanyon içerisindeki yürüyüş güzergahının düzenlenerek, eşsiz güzellikte bu kanyonun turizme açılması hedefleniyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: M. Muttalip Yalçın, 22.07.2010

'TEHLİKE ALTINDAKİ İSTANBUL' İÇİN

 

İstanbul için ‘UNESCO çekinceleri'ni yıllardır ‘biz'ler de belirttik ama hep ‘ideolojik' sayıldık!

 

UNESCO Dünya Miras Komitesi'nin 25 Temmuz-3 Ağustos'ta Brezilya'da yapacağı toplantıda, "1985'ten bu yana" Dünya Mirası Listesi'nde yer alan İstanbul'u büyük olasılıkla "Tehlike Altındaki Miras Listesi"ne aktaracağı söyleniyor.

 

Yani İstanbul, örneğin ABD'nin Irak'a saldırılarıyla birlikte aynı listeye alınan tarihi Bağdat gibi, "savaş yıkımı"nı yaşayan Dünya Mirası kentlerle "aynı" durumda olacak... Bu, yakamızı bırakmayan şu "imar rantı siyaseti"nin tarihi kentlerimizi "bombalanmıştan beter" ettiğine yönelik yıllardır yinelediğimiz uyarılarımızın "uluslararası onay"ı anlamına da gelecek...

 

Dünya Miras Komitesi'ni bu sonuca ulaştıran 1 Haziran 2010 tarihli "Karar Taslağı"ndaki başlıca "gerekçe"leri şöyle özetlemek mümkün:

 

1- Haliç'te tasarlanan Metro Köprüsü İstanbul'un Dünya Mirası sayılmasına neden olan Tarihi Yarımada peyzajını, aynı silueti karşılıklı paylaşan ve tamamlayan tarihi Galata peyzajıyla birlikte parçalıyor.

2- Başta Sulukule ve Tarlabaşı olmak üzere, tarihi dokuların "insanları"ndan arındırılarak çıkar amaçlı rant projelerine teslim edilmesi ve böylece kültürel kimliklerin mimari mirasla "birlikte" tahrip edilmesini başlatan 5366 sayılı "kentsel yenileme" yasası ve uygulamaları durdurulmuyor.

3- İstanbul surlarında, "özgünlüğü yok eden" restorasyon projelerinde "yepyeni ve bugüne ait duvarlar örme" yanlışından dönülmüyor; tarihi karaktere saygılı, binlerce yılın izlerini yaşatabilecek ve topluma zamanı algılatabilecek düzeltmeler yapılmıyor.

4- Marmaray'dan ayrı olarak sadece motorlu araçları Asya Yakası'ndan Avrupa'da tarihi Suriçi bölgesine aktaran ve nazım planlarda da bulunmayan "Karayolu Tüneli" projesinin, otomobilden arındırılması gereken Dünya Mirası tarihi dokuyu araç işgaline açması durdurulmuyor.

5- Ahşap sivil mimarlık örnekleri yapıların yaşatılarak korunması yönünde çok ortaklı ve katılımcı bir sağlıklaştırma programı hala başlatılmadı. Süleymaniye, Zeyrek vb. "özgün Osmanlı mahalleleri"ndeki geleneksel mimari yapılar ve tarihi mahalle dokusu hala çöküntü bölgesi halinde...

6- Dünya Mirası Tarihi Yarımada'yı trafik baskısından kurtaracak bir master plan hala devrede değil... Ulaşım politikası ve seçeneklerinde tarihi kent alanlarının motorlu taşıtlardan arındırılmasını sağlayacak planlama öncelikleri gözetilmiyor.

7- Tarihi Yarımada'daki her türlü inşaat, altyapı ve imar uygulamalarının, bölgenin bütüncül korunmasını sağlayacak şekilde gerçekleştirilmesine yönelik bir Yönetim Planı hala yok...

8- Sultanahmet'teki Four Seasons otel projesi için Bizans ve Erken Osmanlı arkeolojisini gözetecek bir alternatif çözüm hala üretilemedi; aynı proje kapsamında toprak altından gün ışığına çıkartılan antik İstanbul kalıntılarının sergileneceği "arkeolojik park" da tamamlanmadı...

 

Şimdi -artık vakit kalmasa bile- bir kez daha düşünelim:

 

Hangi gerekçe "haksız"?

Hangisi "ideolojik"?

Hangisi "gericilik"?..

 

Kim bilir kaç yıldan beri bütün bunları her söylediğimizde, sadece kenti yönetenler değil, ülkeyi yönetenler de hep bir ağızdan "haksız"sınız; "ideolojik"siniz; "gerici"siniz falan demediler mi?...

 

Dahası, aynı konuların hiç değilse "İstanbul-2010 Avrupa Kültür Başkenti" projeleri arasında ele alınmasını; bu başkentlik için hükümetin ayırdığı parasal fonlardan "Dünya Kültür Mirası" öncelikleri için de pay ayrılmasını her söylediğimizde, yetkililerden aldığımız yanıt aynen şöyleydi: "Merak etmeyin, çok daha güzel işler yapılacak?"

 

Hani nerede o güzel işler; hani nerede o "söz" verilen tarihi doku restorasyonları; sokak ve meydan düzenlemeleri; bakımsız eski semtlerdeki "kentsel kurtarma" projeleri? Varsa yoksa her yere AVM'ler; TOKİ'nin abuk ve uygunsuz dev siteleri; Sulukule vahşeti ve Tarlabaşı rezaleti...

 

Sonuçta İstanbul, hem "Avrupa Kültür Başkenti" iken Dünya Mirası listesinden çıkarılma kararıyla baş başa kalıyor; hem de bu "yüz kızartıcı" durumu, belediye başkanı "mimar"ken yaşıyor!

 

‘Mirasyedi'liğin sonucu
Bu nedenle, artık kendi payıma susuyorum! Sözü, bir süredir Marmaris'te yaşayan, İstanbul sevdalısı ve emekli bankacı dostum Selçuk Baydak'ın e-mektubuyla bitiriyorum:

 

"Basından öğrendiğime göre İstanbul'un UNESCO dünya kültür mirası listesinden çıkarılmasıyla karşı karşıyayız. Bu beni sıradan bir İstanbullu olarak çok üzdü... Mazur gör ama kendimizi sanki kültürel mirasçı değil de mirasyedi gibi görüyorum. Nasıl böyle bir şey söz konusu olabilir?

 

Paris, Londra ve daha birçoğu.. tarihte küçük birer feodal yerleşim birimleriyken, üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul bu duruma nasıl düşürülebilir? Tarihi Yarımada bir yana, örneğin Yıldız Sarayı'nın ve müştemilatı idari binaların ağaçlar arasındaki tarihi cephesini bir aile şirketinin reklam tabelalarına feda eden anlayış, olsa olsa mirasyedi olur. Kentin elde kalmış son yeşil bölgesini de 3. köprüyle cehenneme çevirecek anlayış neyse, UNESCO listesindeki talihsiz duruma düşmemize neden olan da odur..."

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 22.07.2010

HASANKEYF'E GELECEK 2 MİLYON TURİST AÇIKTA KALDI

 

Hasankeyf´e gelen yerli ve yabancı turistlerin kaleye çıkamaması ve turların Hasankeyf´ten geri dönmesinin faturasını Hasankeyfliler ödemeye başladı.

 

Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Ilısu baraj projesiyle yok etme isteğindeki ısrarına rağmen bu yıl 2 milyona yakın yerli ve yabancı turistin ziyaret etmesi beklenen Hasankeyf, ihmal nedeniyle yıkılmaya başladı.

 

Yapılan açıklamaya göre, eşsiz tarihi ve doğal zenginlikleriyle dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri olabilecekken, Ilısu baraj projesi nedeniyle yaklaşık 50 yıldır kaderine terk edilen Hasankeyf'in kalesi geçtiğimiz gün ihmalden yıkıldı. Yıkım nedeniyle valilik tarafından alınan kararla kalenin ziyarete kapatılmasının bölge turizmine önemli bir darbe vuracağı tahmin ediliyor.

 

Hasankeyf'e gelen yerli ve yabancı turistlerin kaleye çıkamaması ve turların Hasankeyf'ten geri dönmesinin faturasını Hasankeyfliler ödemeye başladı. Kaledeki yıkım nedeniyle kale etrafındaki çardakları kapatılan esnaf ve tek geliri turizm olan Hasankeyfliler, yine işsizlik sorunu ile karşı karşıya kaldı.

 

Hasankeyf kalesinde yaşanan yıkımın Türkiye adına tam anlamıyla bir utanç olduğunu belirten Doğa Derneği Kampanya Sorumlusu Dicle Tuba Kılıç, "Hasankeyf UNESCO'nun 10 kriterinden 9'unu karşılayabilen dünyadaki tek yer. Piramitlerin 3, Taç Mahal'in 1, Çin Seddi'nin 5 kriterle UNESCO listesinde yer alması Hasankeyf'in evrensel değerini ortaya koyuyor. Hasankeyf dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri olabilecekken bugün ne yazık ki ihmalden yıkılıyor" dedi.

 

Bütün olumsuzluklara karşın Hasankeyf'i 2009 yılında 1 milyonun üzerinde turistin ziyaret ettiğini, bu yıl ise 2 milyon kişinin Hasankeyf'i ziyaret etmesinin beklendiğini anlatan Kılıç, şunları söyledi: "Başta konaklama olmak üzere turizme yönelik hiçbir yatırımın yapılmasına izin verilmeyen Hasankeyf, bütün bu olumsuzluklara karşın her geçen yıl daha fazla turisti ağırlıyordu. Hiçbir iş olanağının olmadığı Hasankeyflilerin bu tek gelir kaynakları da kalenin turizme kapatılması nedeniyle ellerinden alınmış bulunuyor. Bölgeye gelen ziyaretçiler, turizm acenteleri ve Hasankeyfliler bir an önce bu kalede gerekli çalışmaların yapılarak güvenliğin sağlanmasını ve kalenin turizme yeniden açılmasını bekliyor. Gerekli önlemler alındıktan sonra valilik aldığı tek taraflı kararı kaldırarak kaleyi turizme yeniden açmalıdır".

Batman Gazetesi, 22.07.2010



******


YIL 1911...

 

 

Hasankeyfin kale kapısı, şehrin girişi olarak kullanılıyor.

 

Kale girişi öncesi ve sonrasındaki mağaraların hepsi işyeri, dükkan, mağaza. Halkın yüzde 90'ı da Kalenin en üstündeki evlerde yaşıyorlar. Gidiş-gelişlerde vatandaşlar kendi güçlerini kullanıyor, eşya taşımacılığında ise merkepler bugünün taksileri.

 

100 yıl öncesinde Hasankeyflilerin en büyük zevki, kale kapısı civarında oturup gelen gideni izlemek.

Batman Gazetesi, Fotoğraf: Gertrude Bell Arşivi, 22.07.2010

ODTÜ'DEN TURİZME BÜYÜK KATKI

 

 

Yıkılma tehlikesi nedeniyle kapatılan Kapadokya'nın en büyük peribacalarından biri olan tarihi Ortahisar Kalesi'nin yeniden turizme açılması için Ortahisar Belde Belediyesi ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) arasında proje anlaşması imzalandığı bildirildi. Ortahisar Belediye Başkanı Ali İhsan Özendi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ortahisar Kalesi'nin yıkılma tehlikesi nedeniyle 2004 yılında turizme kapattıklarını söyledi.

Tarihi kalenin Kapadokya'nın en büyük peribacalarından biri olarak bilindiğini belirten Özendi, kaleyi bir bütün olarak turizme kazandırabilmek için Orta Doğu Teknik Üniversitesi ile belediye olarak bir proje anlaşması yaptıklarını, projenin yakında hayata geçeceğini ifade etti. Kalenin yaklaşık 6 yıldır ziyarete açılamamış olmasının Kapadokya turizmi açısından büyük kayıp olduğunu vurgulayan Özendi, ''Burası oyularak yapılmış, 86 metre yüksekliğinde bir peribacası'' dedi.

Özendi, şöyle devam etti: ''Tehlike oluşturduğu gerekçesiyle bu dev peribacası, turistlerin ziyaretine kapalı tutulmuş, ne bir restorasyon yapılmış ne de ciddi bir girişimde bulunulmuş. Oysa bir restorasyon projesi hazırlatılmış olsa ve tarihi kale turizme açılsaydı, burası binlerce turist tarafından ziyaret edilebilirdi.

Şimdi biz belediye olarak ODTÜ'ye proje teklifi götürdük ve anlaşma yaptık. Proje, Nevşehir İl Özel İdaresi'nin de desteği ile yakında hayata geçecek ve kalenin turizme açılması için hummalı bir çalışma başlatılacak. Tarihi kale turizme açıldıktan sonra bölge ve ülke turizmine katkılar sağlayacak. Turistlerin ziyaretine açık olduğu dönemlerde Ortahisar Kalesi turizm acentelerinin programındaydı ve çok sayıda turist tarafından ziyaret ediliyordu.''

Habertürk, 21.07.2010

BEŞİKTAŞ'IN SARAY BÖLGESİ YILDIZ

 

Eskiden tepelerden sahile kadar inen dutlukların ve bahçelerin yer aldığı bölge, bugün İstanbul trafiğinin en yoğun olduğu yerleşim alanı.

 

Yıldız Sarayı ve Parkı'nı da içine alan semt, Barbaros Bulvarı'nın batı kesiminde. Yıldız semtinin sınırları kuzeyde Barbaros Bulvarı'ndan ayrılan Beşiktaş-Boğaziçi Köprüsü bağlantı yoluyla aynı noktadan ayrılarak güneydoğuya yönelen Palanga Caddesi, batıda Ihlamur ve Dikilitaş semtleri, doğuda Yıldız Parkı, güneybatıda Abbasağa, güneyde Serencebey ve güneydoğuda Çırağan semtleriyle çizilebilir.

Semt, Beşiktaş ve Ortaköy'e doğru inen, koruluk yamaçlar üzerinde kurulu. 15 ve 16'ncı yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının avlandıkları, hanedana ait arazi, I. Süleyman'dan itibaren ilgi görmeye başladı. Yıldız Sarayı'nın adı, II. Abdülhamid'le özdeşleşmiştir.

Yıldız'ın bir semt olarak kurulmaya başlaması sarayın tarihine bağlıdır. 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında, Serencebey Yokuşu'nun doğusunda Çırağan'a kavuşan bölgede ahşap konaklar ve evler yapılmaya başlandı.

Barbaros Bulvarı'nın açıldığı 1950'li yılların sonlarına kadar, bahçeler ve dutluklar arasına serpiştirilmiş yoğun olmayan bir yerleşme dokusu vardı. Yıldız Sarayı'nın bir bölümü uzun süre Harp Akademileri olarak kullanıldığından semtte daha çok asker ve küçük memur aileleri ile eski İstanbullular yaşardı. 1960'lardan itibaren 1980'e kadar geçen sürede, Ihlamur Vadisi'ne inen ve Yıldız'a bakan yamaçlar üzerindeki yapılaşma hızlanırken, bulvar üzerinde ve anayollardaki binaların çoğu işyeri haline geldi.

1970'lerin başlarında Boğaziçi Köprüsü ve çevre bağlantı yollarının yapılması semti bir trafik düğümü haline getirdi. Günümüzde Yıldız, İstanbul'un trafiği en yoğun olduğu bölgelerden biri.


2000'lerin Yıldız semtinin Barbaros Bulvarı'nın doğusuna düşen Yıldız Sarayı ve Yıldız Parkı'nın olduğu kesiminde, eski evlerini olmasa bile eski sokak dokusunu koruyan Serencebey Yokuşu konut bölgesi. Barbaros Bulvarı'ndan ayrılıp ona paralel, kuzeye doğru parkın içinden çıkan Yıldız Caddesi'nin bir dirsekle kuzeye yöneldiği noktanın solunda Ertuğrul Tekkesi, sağında Conrad Oteli var. Buranın hemen altı Cihannüma semti. Yıldız Caddesi'nden biraz daha yukarı çıkıldığında Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi görülüyor. Yıldız Camii bu adanın kuzeybatısında yer alır. Daha kuzeyde, Yıldız Teknik Üniversitesi var.

Caminin doğusunda ise Yıldız Sarayı ve Parkı'na çıkan ana kapı vardır. Barbaros Bulvarı ile Boğaziçi Köprüsü bağlantı yolunun kavşağındaki bina, II. Abdülhamid'in karakollarından biriydi. Şu anda Yıldız Üniversitesi'nin kampüsünde yer alıyor.

Milliyet Cadde, 21.07.2010

ESKİ KİTAPLARI ÇALAN HIRSIZA HAPİS CEZASI

 

İngiltere’de bugüne kadar değeri bir milyon sterlini geçen, ender bulunan eski kitapları çalan Cambridge Üniversitesi mezunu, son hırsızlığı nedeniyle üç buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı.

 

Southwark Kraliyet Mahkemesi, takma adı “Tome Raider” olan 41 yaşındaki William Jacques’ı, Londra’da Kraliyet Bahçıvanlık Cemiyeti Lindley Kütüphanesi’nden 40 bin sterlin değerinde kitaplar çaldığı için üç buçuk yıl hapse mahkum etti.

 

William Jacques’ın, söz konusu kitapları kütüphaneden 2004 yılı haziran ayıyla 2007’nin mart ayı arasında, ceketinin içine saklayarak çıkardığı bildirildi. Hakim, bu tür suçların, kütüphanelerde muhafaza edilen kültürel mirasa zarar vermek olduğunu söyledi.

 

Jacques’ın, İngiliz ve Londra kütüphanelerinin üyesi olduğu, ülkedeki kütüphanelerden bugüne kadar, bir milyon değerinde eski kitaplar çaldığı belirtildi. Eski kitap hırsızının, daha önce 2002 yılı mart ayında yine aynı suçtan dört yıl hapse mahkum olduğu bildirildi.

Taraf, 21.07.2010

DÜNYANIN EN BÜYÜK MOZAİK MÜZESİ ZEUGMA OLACAK

 

Yılbaşında Gaziantep'te açılacak Zeugma Mozaik Müzesi, Tunus'taki Bardo'yu geride bırakarak dünyanın en büyük mozaik müzesi olacak.

 

Gaziantep'te yapılan Zeugma Mozaik Müzesi'nin inşaatı tamamlandı. Üç blok olarak inşa edilen Zeugma Müzesi, mozaik ve arkeoloji müzeleriyle sergi ve konferans salonu olarak hizmet verecek.

TRT'de yayınlanan habere göre; toplam 6 bin 250 metrekarelik alana sahip müze, galeri şeklinde düzenlendi. Mozaiklerin etkilenmemesi için ışık ve ısı sistemleri dikkatle kuruldu. Ayrıca, yürüme alanı ve seyir bölümleri oluşturuldu. Müze açıldığında, 2 bin metrekare mozaik sergilenecek.

Zeugma Müzesi; sergilediği mozaiklerle, Tunus'taki Bardo müzesini geride bırakarak dünyada birinci sıraya çıkacak. Müze, Gaziantep'e önemli katkı sağlayacak. Yılbaşında açılışı yapılacak Zeugma Mozaik Müzesi, 50 milyon liraya maloldu.

turizmdebusabah.com, 21.07.2010

SAHİBİNDEN KİRALIK KAYA MEZARLARI VAR

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, müze ve ören yerlerini giriş kontrol yöntemiyle özelleştirmeye hazırlanıyor. Özelleştirme ihalesi 13 Eylül 2010'da yapılacak.


İhale kapsamında yer alan 48 müze ve ören yeri, Türkiye genelindeki müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirin yüzde 85'ini oluşturuyor. Bunlar arasında Muğla'dan Bodrum Sualtı Müzesi, Sedir Adası, Mausoleion Örenyeri, Kaunos Örenyeri, Dalyan Kaya Mezarları ve Knidos örenyeri de bulunuyor.

Gelirlerinin yüzde 85'ine tekabül eden 48 müze ve örenyerindeki giriş sistemlerinin yeni teknolojilerle donatılması, Müzekart'ın geliştirilmesi, pazarlanması, Şehirkartlar'ın oluşturulması, gişelerde, müze dışında oluşturulacak noktalarda internet ortamında satışların tahsilatı, güvenli ve teknolojik yeni tahsilat sistemlerinin yaratılması ihalenin özünü oluşturuyor. Temel amacın modern sistemler, nitelikli insan kaynağı ve pazarlama ile müze ve örenyerlerinde ziyaret ve gelir artışının sağlanması olduğu belirtilen ihalede hedef şöyle açıklandı: "Müze girişlerinde otomatik makinelerle bilet, Şehirkartı ve Müzekart satışı yapılması, mobil telefon ve internet üzerinden ödeme ve satış yapılması, yabancı para ve kredi kartıyla satış yapılması, ziyaretçilerin gerçek zamanlı olarak kaydının tutulması."


2009 yılında 22 milyon kişinin ziyaret ettiği müze ve ören yerlerinden 150 milyon TL gelir elde edildi. İhaleyle ilk yıl ziyaretçi sayısının ve gelirlerin en az iki katına çıkartılmasının hedeflendiği açıklandı.


Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Arkeolog Altan Türe, gerekli şartlar hazırlanmadan ihaleye çıkılmasını yanlış buldu. Türe, şöyle konuştu: "Buraları kiralayan kuruluşlar öncelikle güvenliği ve koruma dengesini oluşturmalı. Kapıda bilet kesmekle olmaz. Bir ören yeri veya müzede bir eser zarar görürse ya da hırsızlık olursa bunun hesabını kim verecek?" dedi. Kaya mezarlarının da özelleştirme kapsamında yer alması şaşırtıcı. Zaten herkes görüyor. Buraya giriş çıkış nasıl olacak? Ayrıca kaya mezarlarındaki erime giderilmeden, tahribat onarılmadan kiralamak doğru değil."

Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Marmaris Bölge Yürütme Kurulu Başkanı İsmail Özbozdağ, ören yerlerinin özelleştirilmesine karşı olduğunu açıkladı. Özbozdağ, "Ben şahsen müze ve ören yerlerinin özelleştirilmesine karşıyım. Çünkü onlar birer fabrika değil, bizim kültürel mirasımız. Başka kişilere kiralanması doğru değil ama TÜRSAB'a kiralanabilir. Çünkü TÜRSAB bakanlık nezdinde kurulmuştur. Kar amacı güdülerek böyle bir şeyin yapılması yanlış. Avrupa'da böyle bir uygulama yok" dedi.

İşte ihaleye açılan müze ve ören yerleri
İstanbul Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Efes Örenyeri alt ve üst kapı, Topkapı Sarayı Müzesi Harem Dairesi, Göreme Açık Hava Müzesi, Kariye Müzesi, Aspendos Örenyeri, Troia Örenyeri, Kaymaklı Yeraltı Şehri, Akropol Örenyeri, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Alanya Kalesi, Bodrum Sualtı Müzesi, Myra Örenyeri, Noel Baba Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Perge Örenyeri, Derinkuyu Yeraltı Şehri, Efes Örenyeri Yamaçevler, Sümela Manastırı, Phaselis Örenyeri, Asklepion Örenyeri, Antalya Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sedir Adası, St. Jean Anıtı, Side Örenyeri, Olympos Örenyeri, Afrodisias Müze Ve Örenyeri, Efes Müzesi, Göreme Açık Hava Müzesi Karanlık Kilise, Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri, Hatay Müzesi, Ihlara Vadisi Örenyeri, Özkonak Yeraltı Şehri, Patara Örenyeri, Mausoleion Örenyeri, Kaunos Örenyeri, Didim Örenyeri, Assos Örenyeri, Side Müzesi, Kaunos Kaya Mezarlığı, Mozaik Müzesi, Knidos Örenyeri, Milet Örenyeri, Simena Örenyeri, Cennet - Cehennem Örenyeri, Termessos Örenyeri.

Yeni Asır, Haber: Osman Akça - Fatih Abacıoğlu, 21.07.2010

FİLYOS'TA KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

Çaycuma İlçesi'ne bağlı Filyos beldesinde, kazı çalışmaları başladı.


Filyos beldesinde, tiyatro bölümünde kazı çalışmaları Sümer Atasoy’un başkanlığında bulunan 25 kişilik kazı ekibi tarafından başlatıldı. 2006 yılından itibaren üniversitelerin tatile girmesi ile yapılabilen kazı çalışmaları, bu yıl antik tiyatronun bulunduğu kısımda sürdürülüyor. Bu yılki çalışmalar için 160 bin TL ödenek ayrıldığı açıklanmıştı.


4 yıldır süren çalışmalarda, MS 12. ve 13. yüzyıllarda yaşayan insanlara ait olabileceği tahmin edilen kafatası, Bizans, Roma ve Ortaçağ dönemlerine ait renkli çanak, çömlek sikke ile yazılı eserler, kale, sahil surları, su kemeri, tonozlu galeri, tiyatro, savunma kulesi ve çeşitli mezarlar bulunmuştu

Değişim Medya, 21.07.2010

BÜYÜK SIR ÇÖZÜLDÜ

 

Şimdiye kadar Leonardo Da Vinci'nin Mona Lisa'yı tam olarak nasıl resmettiği bir sır olarak kalmıştı. Ancak bilimadamları ünlü resmi X-ışınlarıyla inceledikten sonra Da Vinci'nin tekniğini anlamaya çok yaklaştı.

 

Bilimadamlarının keşfettiğine göre Da Vinci, Rönesans döneminde kullanılan ve sfumato adıyla anılan bir teknik kullandı. Sfumato; ince boyaların, hafif tabakaların ve yağın karışımıyla gerçeğe yakın gölgeler yapabilme tekniğidir. Da Vinci'nin farkı ise kullandığı tabakaların oldukça ince olması. Leonardo 30 katman boyayı, yalnızca 40 mikrometre kalınlığa getirerek oluşturmayı başardı. Bu kalınlık insan saç telinin yarısına denk geliyor.

 

X- ışınlarıyla resmi inceleyen bilimadamları, bugünün teknolojisine rağmen Mona Lisa'da fırça darbelerini görebilmenin imkansız olduğunu söylüyorlar. Resmin içinde gizli mesajlara dair herhangi bir ipucu ise görülemedi.

Hürriyet, 21.07.2010

METROPOLİS ANTİK KENTİNDE YENİ DÖNEM KAZILARI BAŞLADI

 

 

İzmir'in Torbalı İlçesi'nde bulunan Metropolis antik kentinde yeni dönem kazı çalışmalarının başladığı bildirildi. Sabancı Vakfı'ndan yapılan yazılı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izni, Sabancı Vakfı, Trakya Üniversitesi ve Torbalı Belediyesi iş birliğiyle kazı çalışmaları 20 yıldır sürdürülen Metropolis Antik Kenti'nde, yeni dönem arazi faaliyetleri ve kazı çalışmalarına başlandı.

 

Kazı çalışmalarının, Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç.Dr. Serdar Aybek başkanlığındaki, 35 işçi, 25 öğrenci ve arkeologdan oluşan kazı ekibi tarafından yürütüldüğü belirtildi.

 

Kazıların, kent yaşamı hakkında bilgilerin ortaya çıkartılacağı evler ve caddeler üzerinde sürdürüldüğü işaret edilen açıklamada, çalışmaların eylül ayında tamamlanacağı kaydedildi.

Yard. Doç.Dr. Aybek, 2010 yılı çalışmalarında, Roma Hamamının alt kısmında bulunan Güreş Alanında yoğunlaşacaklarını, restorasyon projeleri gerçekleştirileceğini ifade etti.

 

Sabancı Vakfı Genel Müdürü Hüsnü Paçacıoğlu ise Sabancı Vakfı olarak, Metropolis gibi bir tarihsel değerin ortaya çıkarıldığı bilimsel kazılara destek vermekten mutluluk duyduklarını belirterek, ''Metropolis'in tarihi zenginliklerinin ülkemiz turizmine olduğu kadar, yöre halkına ekonomik değer katacağına inanıyoruz'' ifadelerini kullandı.

 

Metropolis antik kentinde yapılan kazılarda, kent dokusunu oluşturan yapılar ve mekanlar bulundu. Çalışmalar sırasında, seramik, sikke, cam, mimari parçalar, figürler, heykeller, kemik ve fildişi eserler ile maden eserlerden oluşan 9 bin 559 tarihi eser gün yüzüne çıkarıldı.

 

Kazılarda elde edilen eserler, İzmir Tarih ve Sanat Müzesi, İzmir Arkeoloji Müzesi ve Efes Müzesinde sergileniyor.

Turizm Gazetesi, 21.07.2010

KASADAKİ KAFKA KİMİN OLACAK?

 

Franz Kafka’nın elyazması eserleriyle dolu olan ve 50 yıl önce mühürlenen Zürih’teki dört banka kasası mahkeme kararıyla açıldı. Mahkeme, belgeleri ya davacı kız kardeşlere teslim edecek ya da İsrail hükümetine... “Kafkaesk” dava, ünlü yazarın hiç yayımlanmamış eserlerini gün yüzüne çıkarabilir.

 

Praglı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında dünyaya gelen ve kendisini tarihin en büyük yazarları arasına sokan eserlerin yayınlanmasından önce, 1924’te hayata gözlerini yuman Franz Kafka ile ilgili veraset davasında kritik bir viraj alındı. Max Brod adlı arkadaşı, vasiyetine karşı gelerek Kafka’nın eserlerini yakmak yerine yayınlamıştı. Brod’un ölümünün ardından eserlerin telif hakları, İsrail’de yaşayan eski sekreteri ve sevgilisi Esther Hoffe’ye geçmişti. Şimdi Hoffe’nin iki kızı, savaşlar nedeniyle bir ülkeden bir ülkeye kaçılıp sonunda banka kasalarında güvenceye alınan belgeler üzerinde hak iddia ediyor.

İsrailli yargıç Talia Koppelman’ın talimatı üzerine geçen hafta İsrail’deki bir bankanın altı kasası açılarak Kafka’ya ait elyazması belgeler incelendi. Dün de Zürih’teki UBS bankasında bulunan ve 1956’dan beri kapalı tutulan dört kasa, edebiyat ve arşiv uzmanları denetiminde açıldı. Ancak iki kız kardeş, kasaların içeriğine yayın yasağı koydurduğu için bu konuda bilgi verilmedi.

Kız kardeşler daha önce Kafka’nın “Dava” adlı eserinin elyazması orijinalini bir Alman müzesine satmıştı. Mahkeme, belgeleri ya kız kardeşlere teslim edecek ya da İsrail hükümetine... Her iki durumda da belgelerin içeriği çok yakında açıklanacak. Davayı yakında izleyenler, “edebi mücevherlerin” gün ışığına çıkabileceğini düşünüyor. Zira bilinen eserlerin yanısıra, hem Kafka’nın hiç yayınlanmamış kurgularının, hem de kişiliği hakkında önemli ipuçları verecek kişisel belgelerin koleksiyonda yer aldığı sanılıyor.

Hürriyet, 21.07.2010

KÜLTÜRÜN YANSIMASI YOK OLUYOR

 

 

Kentin kuruluş süreci içerisinde yer alan Erzurum Evleri, iklim şartları, savaşlar ve afetlerden dolayı harabeye dönüşmüş ve artık yıkılma durumu ile karşı karşıya kaldı. En eskilerinin tarihi 18. yüz yıla kadar giden Erzurum Evleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminin özelliklerini yansıtıyor.

 

Erzurum evlerindeki yapı sanatı kuşaktan kuşağa gelişerek sürdürülmüş ve evlerin iklim koşullarının olumsuzluklarına göre biçimlenişi yöre mimarlığına ayrı bir özellik kazandırıyor. Büyük boyutlu olan evler kalın kesme taş duvarlarla inşa edilirken belli aralıklarla yatay ahşap hatıllarla birbirine bağlanıyor. Bu uygulama ağır taş yapımının deprem yüklerini karşılayabilmesi için yapılıyor.


Tarihi Erzurum Evlerinin, yapılarında çeşitli taş cinsleri uygulanmış ve bunlardan koyu renkli bazalt türü Karataş temellerde ve su basmalarında, hafif kalker cinsi olan boztaş ise binanın dış yüzeylerini oluşturan duvarlarda kullanılmıştır Kırmızı ve pembeye çalan kamber taşına bazı varlıklı ailelerin evlerinde rastlanmaktadır. Evlerin, ara duvarlarda tuğla malzemelerden yararlanılmıştır. Ancak taş ve ahşap kadar kullanım alanı yoktur. Ahşap ise taştan sonra en çok kullanılan yapı malzemesidir. Söğüt, kavak ve çam türlerinden başka ağaç cinslerine pek rastlanılmaz. Çıralı çam dayanıklı olduğundan taşıyıcı kirişlemelerde, pencere ve kapılarda, taş duvar içindeki ahşap hatıllarda kullanılmıştır.


Erzurum evleri, taş duvarlar pencere ve kapı yanları dahil köşelerde kesme, orta kısımlarda ise moloz yığma sistemiyle inşa edilmiştir. Bu genel uygulama dışında ayrıca zengin evlerinde tüm yüzeylerin kesme taşla oluşturulduğu örnekler vardır. İç duvarlar tuğlayla örüldüğünden bağlayıcı olarak kireç harç kullanılmış ve. Bağdadi sistemle ara bölmeler yapıldığında ise iki bağdadi çıtaları arasında izolasyonu sağlamak üzere ot ya da samanla doldurulmuştur. Erzurum evlerinin cephelerinde en önemli öğe ise çıkmalarıdır. Bazı örneklerde zemin kata tavan olan üst kat döşemesi, 40 ile 90 santimetre kadar dışarıya taşırarak verev çıkmalar yapılmıştır. Diğer bazı örneklerde ise tüm kat değil odaların bazıları sokağa taşırılmıştır. Plan şemasındaki Erzurum evi karakterini zemin kattaki avluya Tandırevi çözümleri belirler. Giriş kapısından içeri geçildiğinde önce avluya ulaşılır. Buradan yandaki mekanlara, tandır evine ve üst katta divanhaneye geçilir.Tandır evinin plan şeması kare, dikdörtgen ya da uzun dikdörtgen olabilir.


Erzurum evlerinin ana özelliklerini belirleyen önemli bir etkende yapı malzemesidir. Ana yapı malzemesi taş, ahşap, toprak, tuğla ve maden olarak ele alınır.

Erzurum Gazetesi, 21.07.2010

ZENGİBAR'DA ONARIM BAŞLADI

 

 

Malatya'nın Darende İlçesi'ndeki Zengibar Kale Kapısı onarımına başlanıldı. Darende Kaymakamlığı tarafından başlatılan Zengibar kale kapısının rölöve ve restorasyon projesi hayata geçiyor. Proje Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından geçtiğimiz ay ihale edilmişti. İhale edilen firma elemanları onarılacak olan Zengibar Kale Kapısına iskele kurarak onarımına başlandı. Kaymakam Murat Uzunparmak konu ilgili şunları söyledi:

 

"İlçemizin önemli tarihi değerlerinden olan Zengibar Kalesi kapısının onarım işi. Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü'nce ihale edilerek yüklenici firmaya yer teslimini yaptık. Yaptığımız bu çalışma neticesinde birçok uygarlığa şahitlik eden önemli bir tarihi eser daha yok olmaktan kurtaracağız. Kale kapısındaki restorasyon işinin bu yıl sonuna kadar tamamlamasını hedefliyoruz. Kapının onarımını müteakip bu bölgenin çevre düzenlemesi, ağaçlandırılması ve aydınlatılması amacıyla İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden Prof Dr. Mehmet Ocakçı tarafından bir proje hazırlanıyor. Bu çalışmaların sonunda tamamlanacak proje ile tarihimize sahip çıkmanın yanında. Burasının turizme kazandırmayı da hedefledik" dedi.

Malatya Haber, 21.07.2010

KUBADABAD'DA TARİH ÖNCESİ YAŞAM

 

  

 

Sultan Alaeddin Keykubat'ın yazlık saray olarak kullandığı Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubadabad Sarayları'nda tarih öncesine ait yerleşim olduğu ortaya çıktı.

 

Bölgede 30 yıldır kazı çalışmalarını sürdüren Kazı Başkanı Prof.Dr. Rüçhan Arık, tarihi sarayların bulunduğu alanın sadece Selçukluların değil, tarih öncesi çağlarda insanların yerleşim yeri olduğunun gün yüzüne çıktığını söyledi. Arık, "Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı gibi dönemlerde de bu alanın önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Bu bakımdan bu bölgenin değeri giderek artıyor" dedi.

 

Kazı çalışmalarında ödenekle ilgili maddi sıkıntılar yaşandığını da aktaran Prof.Dr. Arık, gelen paranın ancak işçi ücretine yetebildiğini, bu sıkıntıları giderebilmek için gayret gösterdiklerini, sponsor arayışı içerisine girdiklerini söyledi.

 

18 Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Rüçhan Arık, bu yıl Haziran ayında aralarında 3 profesörün de olduğu 7 akademisyen ve 15 öğrenci ile birlikte yürüttükleri kazı çalışmalarının büyük bir hızla devam ettiğini söyledi. Kazılarla birlikte çok değerli bulguların ortaya çıktığını anlatan Arık, bölgede yerleşmenin sadece Selçukluların değil, tarih öncesinde de olduğuna dair buluntuların gün yüzüne çıktığını bildirdi. Tarih öncesine ait Kalkolitik ve İlk Tunç çağlarında bölgede insan yerleşiminin önemli bir yer tuttuğunun dikkat çektiğini kaydeden Arık, "Bu bakımdan da bu bölgenin değeri giderek artıyor. Biz, yaptığımız çalışmalarla yine Selçuklu dönemine ait yapıları ortaya çıkarmaya devam ediyoruz. Külliyenin batısındaki alanda kazımız devam ediyor. Orada ise henüz ne olduğunu tam anlayamadığımız büyük bir yapı ortaya çıkmakta. Oradaki şantiyede geçen yıllar çok değerli malzemeler çıktı. Bunlardan çiniler çok önemli. Bu, büyük sarayda rastladığımız çinilerden çok daha farklı. Bunlar dünyadaki tek örnek. Kubadabad Sarayı'nın çinileri gerçekten tek örnek ve Anadolu'da çiniciliğin doruk noktasına varmış olduğu örnekler" diye konuştu.

 

Kazı çalışmalarında Selçukluların hiç bilinmeyen yönlerinin ortaya çıkarıldığını da kaydeden Arık, bunlardan birisinin de Selçuklu cam işçiliği olduğunu dile getirdi. Arık, kazı çalışmaları devam ederken, önümüzdeki dönemde ise bölgenin teknik ve bilimsel yönlerini ortaya koyan birinci kazı raporu olacak şekilde bir kitabın hazırlandığını anlattı.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çıpan, kazı alanında yaptığı açıklamada, bu bölgenin aynı zamanda bir okul niteliğinde olduğunu belirtti. Sarayların bulunduğu alanın bilindiği kadarıyla dünyadaki tek Selçuklu sivil saray mimari örneği olduğunu vurgulayan Çıpan, bu bölgeyi bir kültür cazibe merkezi haline getirebilmek için gayret gösterdiklerini dile getirdi.

Konya Kent Haber, 20.07.2010









ANTİK KENT SİT ALANI İLAN EDİLDİ

 

      

 

Gümüşhane merkeze bağlı Yağlıdere Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Karadeniz bölgesinin turizm merkezlerinden birisi olan Krom Antik Kenti 3.derece arkeolojik sit alanı ilan edildi.

 

Kararın geçtiğimiz günlerde kendisine resmi yazı ile tebliğ edildiğini belirten Yağlıdere Köyü muhtarı Gürbüz Demir, “Kromni” olarak adlandırılan yerleşim yerinin bulunduğu vadinin Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından korumaya alındığını söyledi. Vadinin 3. derece arkeolojik sit alanı olarak ilan edildiğini ifade eden Demir, bölgenin antik çağdan beri önemli bir yerleşim yeri olduğu, tarihi dokusu, yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik, kültürel ve mimari değerlerini yansıtması sebebiyle, mevcut yapısının korunabilmesi için sit alanı türünün 3. derece arkeolojik sit olmasına karar verildiğini ifade etti.

 

Koruma Kurulu'nun kararını değerlendiren Demir, gelişmelerin, vadinin gelecek nesillere aktarılabilmesi adına mutluluk verici olduğunu belirterek “Bölgede yapılacak her türlü uygulama öncesi Kültür ve Tabiat varlıklarını koruma kurulundan izin alınması gerekiyor” dedi.

 

Bir zamanlar 10 bin kişinin yaşadığı ifade edilen ve madencilikle geçimlerini sağladığı bilinen bölgede, 30’dan fazla kilise, manastır ve şapel bulunuyor. Taş işçiliğinin dikkat çektiği bölge Olucak Köyü'nde bulunan İmera Manastırı’na da komşu. Camiboğazı ve İstavri yaylalarına kısa mesafede bulunan bölgede çok sayıda taş bina hala ayakta duruyor. Bugün Yunanistan sınırları içerisinde Kromni adı altında bir kasaba olduğu biliniyor.

Gümüşhane Kent Haber, 20.07.2010

İZMİR'İN 'TARİHİ' TOPLANIYOR

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APKAM) Müdürü Dr. Oktay Gökdemir, ABD, Fransa ve Yunanistan ile Türkiye'nin dört bir yanından İzmir'le ilgili tarihi belge, bilgi ve kültürel malzemeleri bir araya getirip, tasnifleyerek, araştırmacılara ve gelecek kuşaklara aktarmaya çalıştıklarını bildirdi.

Dr. Gökdemir, yaptığı açıklamada, yurt içi ve yurt dışında yaptıkları çalışmalarla İzmir'in kültürel, ekonomik ve tarihsel birikimini toplamaya ve ''canlı tutmaya'' gayret gösterdiklerini belirtti.

Yunanistan'ın Küçük Asya Araştırmalar Merkezi ile yaptıkları protokolle 1924 yılında yaşanan mübadeleyle ilgili İzmir ve çevresinde yaşananları, Rumların sözlü tarihi tutanaklarını bir araya getirdiklerini kaydeden Dr. Gökdemir, 19. yüzyılda İzmir'de, farklı kültürler ve hayat tarzlarına yönelik çıkan Rumca gazetelerin önemli parçalarını müzeye kazandırdıklarını söyledi.

Dr. Gökdemir, ayrıca 19. yüzyıldan itibaren yayımlanan ve İzmir Milli Kütüphanesi'nde bulunan Rumca, Osmanlıca ve Türkçe gazeteleri dijital ortama aktardıklarını anlatarak, şu bilgileri verdi:
''Kütüphanede Türkçe basılı Ahenk, Hizmet, Anadolu ve Köylü gazetelerini dijital ortama aldık. İzmir'in tarihsel kültürünü gelecek kuşaklara taşıma görevini yerine getiriyoruz. İzmir yangınıyla ilgili gerek yurt içi, gerekse yurt dışında arşiv çalışmasını sürdürüyoruz. ABD Kongre Kütüphanesi ve Fransa'da İzmir yangınıyla ilgili önemli resmi kayıtları topladık. Görsel malzemeleri ve dokümanları kent arşivi ve müzesinde araştırmacılara açık hale getirdik.

Arşivciliğin yanı sıra kentlilik bilincini oluşturmak için tarihsel ve kültürel çalışmalara imza atıyoruz. 15 gün içinde Vasıf Çınar Bulvarı'nda 'İzmir'in Tarihi', Konak Meydanı'nda ise 'Kemeraltı'nın Tarihi'' konulu Türkçe İngilizce resimli açık hava sergisi gerçekleştireceğiz.''

İzmir'in Çankaya semtinde eski itfaiye binasında bulunan APKAM'da, yılda bir kez konulu sergi düzenlediklerini anımsatan Dr. Oktay Gökdemir, 29 Ekimde ''Kent ve Ulaşım'' başlıklı sergiyi hazırlayacaklarını ifade etti.

Gökdemir, müzenin bugüne kadar kentin belleğine yönelik 68 kitap yayınladığını, 15 gün içinde ''öznesi İzmir'' olan 3 yeni kitabın da basılacağını, eylül ayında ''Kent Kültürü Dergisi''nin yeniden yayınlanacağını açıkladı.

Gökdemir, ilk 6 ayda müzeden 34'ü yabancı 330 araştırmacının yararlandığını, 79 sivil toplum kuruluşunun çeşitli konularda düzenlediği konferansları 3 bin 660 kişinin dinlediğini, 23 okuldan bin 275 öğrenci ile 3 bin 958 kişinin müzeyi gezdiğini dile getirdi.

Habertürk, 20.07.2010

MARDİN'E SİHİRLİ BİR DOKUNUŞ

 

 

Mardin’in merkezindeki meydana gelince bir bakıyorsunuz önce, nereye gitsem, nereden başlasam diye. Minibüsler, insanlar, arabalar, otobüsler geçiyor etrafınızdan ama siz nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz. Bir işaret arıyorsunuz, bir yönlendirme… Bir umutla, en son gelişimden hatırladığım turizm danışma kulübesine bakıyorum, bienalle ilgili bir afiş, bir harita bulurum diye ama orası da güvenlik noktası haline getirilmiş. Elde hiçbir şey yok.

 

 

Bir tanıdığımı arayıp soruyorum Tokmakçılar Konağı’nı. Kendi memleketimde yabancı hissediyorum, bilmediğim için, ama o kadar çok konak var ki hangisinin adı ne bilemiyorsunuz, bilseniz de aklınızda tutamıyorsunuz. Tarifi alıp dalıyorum o çok sevdiğim dar sokaklara ve çok sevdiğim bu labirent sokaklarda kayboluyorum neredeyse, çünkü “AbbaraKadabra”nın duraklarından biri olan konak, labirentin iç kesimlerinde. Sonunda karşıma çıkıyor, kapısında bienalle ilgili bir afiş, tek işaret...

Konakta sizi Mehmet Çeper’in fotoğrafı karşılıyor. İçeri doğru adımınızı attığınız anda ise Mezopotamya denizinde salınan küçük bir sandal çarpıyor gözünüze; Erdal Duman’ın özellikle geceleri denizden bir farkı kalmayan Mezopotamya’ya bir göndermesi. Kezban Arca Batıbeki’nin “Teneke Balerin”inin akabinde Hülya Özdemir “Resmi hafıza kaybı” ile karşınıza çıkıyor. Tony Kemplen’in bienale ismini veren “abbara”lara ait bir yorumu olan “An abbaration”dan sonra kendinizi bırakıyorsunuz.

Nasıl gezdim, nasıl fotoğraflar çektim, konaktan çıkıp Zinciriye Medresesi’ne nasıl yürüdüm, Kasımiye Medresesi’ne nasıl vardım anlamıyorsunuz. Maurizio Pellegrin’in “Trenlerin uçtuğu yer”inin fotoğraflarını çekerken kendimi Hakan Irmak’ın hazırladığı “Manşetin” için ziyaretçilerin yazdığı manşetleri okurken buluyorum. Ferhat Özgür’ün “Azizler”i, Ahmet Müderrisoğlu’nun “Takı(ntı)” sı, Helene Kazan’ın “Geçmiş Zaman”ı, Serhat Kiraz, Selim Birseli, Bertrand Ivanoff, Hüseyin Çağlayan derken bitiveriyor duraklar peşi sıra. Bienal Mardin’in içine, Mardin bienalin içine akıyor. Belki de bunun için zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmıyor, Mardin’i mi gezdiniz yoksa bienali mi anlayamıyorsunuz. Günü bir taşla iki kuş vurmanın tatmini ile bitiriyorsunuz.

 

 

Bienal ve Mardin birbirleriyle yoğrulmuş. Abbara da eklenince tat versin diye bu güzel hamura, ortaya “AbbaraKadabra” çıkmış. Bir sonraki bienal için daha büyük beklentiler içine giriyorsunuz. Mardin’e tümüyle yayılmış, sokaklara taşmış, daha iyi yönlendirmelere sahip, daha çok ziyaretçi, daha çok ziyaretçi, daha çok ziyaretçi alan, etkinliklerle dolu bir bienal. Ve biliyorsunuz ki iki sene sonra geldiğinizde beklediğinizden de çok etkileyecek sizi, bu gelişinizde olduğu gibi...

Yapı, Haber: Neslihan Küçükaslan, 20.07.2010

YERALTI ŞEHRİ ZİYARETÇİLERİNİ BEKLİYOR

 

  

 

Kayseri'nin Talas İlçesi'nde sarnıçlı yeraltı şehri ziyaretçileri bekliyor.

 

Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım, Kiçiköy Mahallesi'nde bulunan yeraltı şehrinin yapılan 4 yıllık bir çalışma sonrasında ortaya çıkarıldığını belirterek, “Buralarda yeraltı şehri olduğu bize söylendi. Biz de bir ekip ile çalışmalara başladık ve yeraltı şehrini tespit ettik. Gerekli yasal başvurular yapıldıktan sonra yeraltı şehrinde çalışmalara başladık ve yollarını ortaya çıkardık. Çalışmaların tamamı arkeologlar nezaretinde gerçekleştirildi” dedi.

 

Sarnıçlı yeraltı şehrinin adeta iğne ile kuyu kazılarak ortaya çıkarıldığını söyleyen Rifat Yıldırım, “Kazılar sırasında çeşitli araştırmalar yapıldı. Araştırmalar sonrasında bu bölgede MS 300. yıl döneminde insanların yaşadıkları ve bu yeraltı şehrini kullandıkları tespit edildi. Yeraltı şehrinin muhtelif kolları var” diye konuştu.

 

Yeraltı şehrinde yapılan çalışmalar sonrasında bir sarnıcın da bulunduğunu söyleyen Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım, “Burası sarnıç bulunan tek yeraltı şehri. Sarnıca dışarıdan bir şekilde dolma su alınarak içerideki insanların su ihtiyacı karşılanmış” dedi. Yeraltı şehrinin aslına zarar verilmeden ziyarete hazır hale getirildiğinin altını çizen Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım, “Bu vadinin diğer bölgelerinde de yeraltı şehirleri var. Bu bölgede yapılacak olan düzenlemelerde yeraltı şehirlerini ortaya çıkaracağız ve turizme kazandıracağız. Talas'ın peri bacaları dışında bir eksiği yok. Talas İlçesi'nde turizmi hareketlendireceğiz” ifadesinde bulundu.

 

Yeraltı şehrinin ziyarete hazır hale getirildiğini söyleyen Yıldırım, “Önümüzdeki hafta bu yeraltı şehri ziyarete açılacak. 2 rehberimiz gelen vatandaşlara yardımcı olacak” dedi.

Kayseri Kent Haber, 22.07.2010




YEĞENAĞA'DA TARİH GÖÇÜYOR

 

 

Erzurum’un, tarihi Erzurum Evleri ile meşhur mahallesi Yeğen Ağa’da, tarih adeta göçüyor. Tarihi evlerin koruma altına alınması yönündeki girişimlerini bıkıp usanmadan devam eden Mahalle Muhtarı Sebahattin Gözeler ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bile kapısını çalmasına rağmen bir sonuç alamadı. Gözeler, “Burada göçüp giden kendi tarihimiz ama bu durum kimsenin umurunda bile değil.” dedi. 

 

Erzurum’un tarihi evleriyle meşhur olan Yeğen Ağa Mahallesi’nden yükselen feryat bir türlü karşılık bulmuyor. Tescillilerle birlikte yaklaşık 20 tarihi evin bulunduğu Yeğen Ağa Mahallesi’nde, çok sayıda eski Erzurum Evi, her geçen gün biraz daha göçüyor. Mahalle Muhtarı Sebahattin Gözeler, eski Erzurum Evleri’nin bulunduğu sokakların, Erzurum’un tarihine tutulan bir ayna olduğuna dikkati çekerek, “Herkes zannediyor ki burada taş binalar yıkılıyor. Halbuki bu sokaklarda asıl Erzurum göçüyor, tarihimiz göçüyor, kültürümüz göçüyor. Ama bu manzara nedense hiç kimsenin umurunda bile değil.” diye konuştu. Tarih Erzurum Evleri’nin kurtarılabilmesi için yıllardır mücadele verdiğini ve bu doğrultuda çalmadık kapı bırakmadığını vurgulayan Muhtar Gözeler, en son Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kapısını çaldığını belirtti. Gözeler, “Mahalle sakinlerinden topladığım imzalı dilekçelerle Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bile gittim. Bize ‘tamam, ilgileneceğiz’ dediler, o kadar. Ne gelen oldu, ne de bu evlerin halini, hatırını soran.” dedi. 


Yeğen Ağa Mahallesi’nin, Erzurum’un aynası olduğunu ve her bir sokağının tarih koktuğunu vurgulayan Muhtar Sebahattin Gözeler, “Bugünkü Paşalar Caddesi nasıl ki tüm yöneticilerin ikametleriyse, Yeğen Ağa Mahallesi de, Osmanlı dönemi Erzurum’unun yöneticilerinin ikametleriyle d oluymuş. Bu sokaklarda Osmanlı Valisi’nin evi vardı, yıkıldı. Milli Mücadele kahramanlarından birçoğunun konağı vardı, hepsi yıkıldı. Erzurum’da Iran Konsolosu bile bir dönemler Yeğen Ağa Mahallesi’nde otururmuş. Şehrin ileri gelenleri de öyle. Ama gelin görün ki, o dönemin ihtişamlı Yeğen Ağa Mahallesi’nden günümüze yıkık_dökük ve kaderlerine terk edilmiş tarihi evler kaldı.” şeklinde konuştu.


Tarihi Erzurum evlerine yönelik olarak girişimde bulunulması için belediyelerle de temasa geçtiklerini vurgulayan Yeğen Ağa Mahallesi Muhtarı Sebahattin Gözeler, “Her seferinde bize, ‘restore edeceğiz’ dediler. Ama bugüne kadar atılmış tek bir adım dahi yok.” dedi.


Öte yandan her geçen gün biraz daha göçen evlerin, muhtemel kazalara da davetiye çıkarabileceğini dile getiren Muhtar Gözeler, “Göçen bu evler yüzünden ileride birinin başına herhangi bir kaza gelirse, işte asıl ona yanarım. Çünkü evlerin üzerinden her gün bir parça kayıyor, her gün bir taş düşüyor. Çocuklar bu evlerin önünde oyun oynuyorlar. Burada birçok insan, başına taş düşmekten son anda kurtuldu. Bu da bu evlerle ilgili olarak yaşadığımız bir başka sorun.” ifadelerini kullandı.

Erzurum Gazetesi, 20.07.2010

GÖLGESİNDE İKİ İMPARATORLUK BATAN ÇINAR

 

  

 

Trakya’da, Kırklareli’nin Vize İlçesi'ne bağlı Çakıllı beldesinde, sekiz asırlık bir çınar var.

 

Sekiz yüz yıl önce, yani 1200’lü yıllarda Bizanslı çobanlar bu çınarın gölgesinde koyun otlatırken Osmanlı Devleti henüz kurulmamıştı.

 

Bu hesaba göre Çakıllı çınarı Doğu Roma’nın çöküşüne, Osmanlı İmparatorluğu’nun hem doğuşuna hem de batışına tanık oldu.

 

Kırklareli Müzesi tarafından 'Anıt Ağaç' olarak tescil edilen çınarın gövde kalınlığı 9 buçuk-10 metre, çapı üç, boyu ise 20 metreden fazla. Ağacın yaşı, çapıyla boyunun karşılaştırmasından tahmin yürütülerek hesaplanmış. Yani ağaç üzerinde bugüne kadar bilimsel bir araştırma yapılmış değil.

 

Vaktiyle bazı kişilerin define olabileceği düşüncesiyle ağacın kovuğunda kazı yaptıkları belirtilirken, artık bölge halkı artık ağacın kıymetini bilindiğini dile getiriyor. Devrilmesinden korkulduğu için gövdesi toprak doldurarak takviye edilen ağacın üstüne de, '813 yaşında anıt ağaç' tabela asılmış durumda. (Acaba O 13 yılı nasıl hesapladılar?)

Kırklareli Kent Haber, 22.07.2010

ANADOLU'NUN BAĞRINDAKİ MÜZE AÇILDI

 

  

 

Prof.Dr. Hüsamettin Koçan tarafından, Bayburt'un Bayraktar Köyü'nde yaptırılan Baksı Müzesi'nin açılışı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın katılımıyla gerçekleştirildi.

 

Baksı Kültür ve Sanat Vakfı tarafından merkeze bağlı Bayraktar Köyü'nde yaptırılan Baksı Müzesi Halk Sanatları Araştırma Uygulama Merkezi'nin açılış törenine katılan Günay, Müzenin kurucusu Prof.Dr. Hüsamettin Koçan ile müzeyi gezerek kendisinden bilgi aldı.

 

Günay, açılışın ardından yaptığı konuşmada, görev süresi içinde en güzel günlerden birini yaşadığını vurgulayarak, “Bunu geçen yaz İzmir Menderes'in bir köyünde 8 köy halkının bir araya toplandığı meydanda söylemiştim son defa. 'Kültür sanat hizmetine susamış, hayatın güzelliklerinden yararlanma ihtiyacı olan ama imkanı olmayan insanlara bir sanat eserini götürmenin, onların coşkusunu, sevincini paylaşmanın güzelliğiyle bu akşam benim yaşadığım en güzel gecelerden birisi' demiştim. Ama itiraf ediyorum ki bugün burada duyduğum sevinç ve heyecan onların hepsinden çok fazla” diye konuştu.

 

Yaklaşık 10 yıl önce Bayburt ziyaretinde Hüsamettin Koçan'ın köyünde müze fikrini kendisine anlattığını dile getiren Günay, “İçimden 'sanatçı biraz da deli olur' diye geçmişti. Bu dağ başında, Bayburt'un gidilebilen son köyünde, buraları yaşanabilir, gidilebilir kılan, inanılmaz bir fikir projesi ve onun hayata geçmesi gerçekten çok önemli” diye konuştu.

 

Yapılan bu müzenin kendisine Ferhat'ın aşkını hatırlattığını ifade eden Günay, “Ferhat sevdiğine kavuşmak için uzun ve sabırlı bir emekle bir yerden ulaşılmaz başka bir yere su taşımış. Öyle sanıyorum ki siz de eşiniz Oya Hanım'a buraları sevdirmek için Baksı Köyü'ne su getirmişsiniz. Sizi bütün kalbimle alkışlıyorum. Sizi bu köyün efsanelerden çıkıp gelmiş çağdaş Ferhat ve Şirin'i olarak selamlamama izin verin” dedi.





Günay, Koçan için, “Hangi evlat, anasına ve babasına, doğduğu toprağa böyle güzel bir anıt dikebilir? Bu nasıl bir baba sevgisidir, bu nasıl bir vatan, toprak sevgisidir? Allah sizin gibi evlatları bu vatanda çoğaltsın. Vatanını sevmek, Atatürk'ün söylediği gibi en fazla hizmet etmektir” şeklindeki görüşünü dile getirdi.

 

Geçen yıl dünyanın önde gelen 10 ülkesinin dokuzunda turist sayısının ekonomik kriz nedeniyle azaldığını, bu sayının sadece Türkiye'de arttığını anlatan Günay, “Türkiye'de ziyaretçi sayısı 26 milyondan 27 milyona çıktı, 30'a doğru gidiyoruz. Üçte biri Antalya'ya geliyor, gelenlerin en azından 10'da biri bu bölgelere gelsin. Bu bereketten bizim gençlerimiz, çocuklarımız da yararlanabilsinler. Onun yarattığı istihdamdan yararlanabilsinler” diye konuştu.

 

Bakan Günay, terör olaylarına da değinerek, şöyle devam etti:

“Güne sıkıntılı haberlerle başladık. Bir takım hainler çocuklarımıza, canımıza kıydılar. Bunlar olmasa, Türkiye'nin bir yöresinde bu ihanet odakları dursa, sussa, Türkiye'nin her tarafına götürebileceğimiz ne kadar büyük, güzel imkanlar var. Biz kaynaklarımızı silahlanmaya değil, çatışmaya değil, barışa, sağlığa, sanata, kültüre, eğitime, yola, ulaşıma ayırabilsek Türkiye çok daha ilerilere gidebilir. Avrupa'nın 4'üncü, dünyanın 16'ncı büyük ekonomisi olan ülkeyiz. Dünyada turizmde 7'nci sıraya yükselmiş bir ülkeyiz. Turizmde dünyada ilk 5'e, ekonomide ilk 10'a girebiliriz. Yeter ki kaynaklarımızı barış için kullanmaya çalışalım.”

 

Hayatın ileriye doğru yaşandığını, ancak geriye doğru bakınca anlaşıldığını vurgulayan Günay, “Bu toprakların üzerinde ne varsa geçmişte Bizans'a, Selçuklu'ya, Osmanlı'ya, İslam'a, küffara dair hiç ayırmadan, ne varsa hepsi bizimdir ve hepsi bu çocukların geleceğine taşımamız gereken birer emanettir” diye konuştu.

 

Günay, en geç gelecek yaz bir akşam bu köyde misafir kalmayı hayal ettiğini söyledi. Bu arada konuşma bitene kadar çevredeki çocukların Günay'ın kürsüsünün çevresinde oldukları dikkati çekti.

 

Baksı Müzesi kurucusu Prof.Dr. Hüsamettin Koçan ise öncelikle “dağları aşarak gelen, yolun bittiği bu noktada kendilerini yalnız bırakmayan, bu mutluluğu paylaşan” Ertuğrul Günay'a teşekkür etti.

 

Bazı arkadaşlarının “Baksı Projesi akıllı adam işi değil. Bazı arkadaşlarımız 'orada yatırım olur mu? Oraya kimse gider mi? Yol bile geçmiyor önünden”' şeklinde sözleri olduğunu anlatan Koçan, “Yol bitiyor ama insan bitmiyor. Kültür, üretim, hayaller bitmiyor. O tür eleştiriler ve uyarılar içinde başladık ve bugüne kadar geldik. Bugüne gelirken bu projenin arkasında değerli destekler var. Sevgili eşim bir tanesi. Onu Ankara'dan İstanbul'a, sonra da dağa kaldırdık, buraya getirdik. Bu projenin etrafında sanatçılar vardı. Sanatçılar, çocuklar ve gurbetçiler bu projeyi anladılar öncelikle. Sanatçı toplumun sınırlarını genişletiyor. Çocuklar ön yargı olmadan gelecek sevinci üretiyorlar. Gurbetçiler ise ayrılığın buruk tadını biliyorlar. Belki de bu proje gurbetin önünü kesecek bir proje diye düşünüp büyük moral destek veriyorlar” diye konuştu.

 

Projeye önce kuşkuyla bakıldığını, kısa sürede öneminin kavrandığını anlatan Koçan, Bayburtluların iyi niyetine ve coşkusuna teşekkür etti. Koçan, şunları söyledi: “Bizim projenin temellerinde kültürel tasa var. Bizde bir ikilem söz konusu. İnsanlar gelenek ve gelecek kavramlarını düşman sayıyorlar. Gelenekçi grubumuz yeniyi tehdit olarak algılar. Bu, kültürün ölümü demektir. Bu proje, hem katı gelenekçiliğe hem de geleneğe karşı çıkan fikri bir araya getiren bir proje olarak doğdu. Alt ve üst kültürü burada herhangi bir hiyerarşik tabana oturtmadan, insanoğlunun arayışı olarak kabul ediyor ve sergiliyoruz. Burası bir vakıf. Burada atölyelerimiz var. Bu müzeyi babama, anneme ithaf ediyorum. Bu proje bizim gibi kırsal alandaki başka projelerin doğmasına neden olacaktır.”

 

Konuşmaların ardından Günay, çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdi. Tören, müzenin yapımında emeği geçenlere plaketi verilmesinin ardından Şevval Sam'ın konseriyle sona erdi.

 

BAKSI MÜZESİ

Baksı Müzesi, Bayburt'ta 45 kilometre mesafedeki Bayraktar Köyü sınırları içerisinde yer alıyor. 1500 metrekare sergileme salonu, konferans salonu, atölye, kütüphane, 30 kişilik konuk evinin bulunduğu toplam 30 bin metrekarelik alana kurulu müze adını, Bayraktar Köyünün eski adı olan Kırgız dilinde “şaman” anlamına gel “Baksı”dan alıyor.

Hürriyet, 20.07.2010

TARİHİ ANTEP EVLERİNE YARDIM YAPILACAK

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, tarihi Antep Evleri'ne yönelik proje ve uygulama yardımlarında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı 15 tescilli yapının 15'ine de proje yardımında bulunacak.

 

Bakanlık ayrıca uygun gördüğü projelere de uygulama yardımı da yapacağını açıkladı, Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin girişimleri ile Kültür Bakanlığı tarafından 2005 yılında 15 tescilli yapı için yapılan 'Tescilli Yapılara Yönelik Proje Ve Uygulama Yardımı'nın kabul gören diğer projeler için de devam ettiği vurgulandı.

 

Bu çalışmalarla tescilli yapıların rölöve, restorasyon ve restitüsyon projeleri hazırlanacak, projesi olan tescilli yapılara yönelik ise uygulama yardımı yapılacak. Proje ve uygulama yardımı başvurusu yapmak isteyen vatandaşlar Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı KUDEB Şube Müdürlüğü'nce yardımcı olunacak. Temmuz ayından itibaren başlayan başvurular için son tarih 1 Eylül 2010.

Turizm Gazetesi, 20.07.2010

CAMİLER TARİHİ YANSITIYOR

 

 

Tarihiyle ön planda olan Erzurum, camileriyle de tarih kenti olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Tarihi eskiye dayanan camiler kentin tarihini yansıtıyor.

 

Türkiye genelinde 77 bin 777, Erzurum’da ise 212 cami bulunuyor. Erzurum da ki camilerin isimleri ise bir mozaik oluşturuyor. Tarihi eskiye dayanan camiler bir anlamda bölgenin tarihini yansıtıyor. Erzurum’da bazı isimler padişah isimleri, bazıları yer ismi, bazıları şahıs ismi, tarihi ve edebi kişilerin isimleri, dini şahısların isimleri olan camiler de bulunuyor.


Minarelerin beden duvarları üzerinden yükselmesi, minareye cami içerisinden ulaşılması, silindirik gövdeli ve tek şerefeli oluşları, şerefe altlarında mukarnas dizisi veya silmelerin bulunması Erzurum camilerinin ortak özellikleri arasında yer alıyor.


İçinde bulunduğumuz üç aylar sebebiyle yoğun bir dönem geçiren Erzurum Camilerinde, özellikle Ramazan ayında büyük bir yoğunluk yaşanıyor. Çoğu Osmanlı ve Selçuklu döneminde inşa edilen camiiler, süslemeleri ve işlemeleri ile o dönemin özelliklerini yansıtıyor.

 

Erzurum’daki bazı camiler ve tarihi bilgileri ise şöyle;


Ulu Cami (Atabek Camii) :Şehir içinde Cumhuriyet Caddesi üzerindedir. Anadolu Selçuklu ulu camilerinin tüm özelliklerini yansıtır. Cami dikdörtgen planlıdır. Esas itibariyle güney duvarına dikey uzanan 7 neften oluşmaktadır.

 

Lala Mustafa Paşa Camii: Erzurum’un merkezini oluşturan cami, Erzurum’daki ilk Osmanlı camisidir. Kitabesine göre 1562 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mimarbaşı Koca Sinan’ın eserlerinin listesini veren tezkirelere göre caminin mimarı Sinan’dır.


Murat Paşa Camii:Şehir merkezinde, bulunduğu mahalleye adını veren Murat Paşa Camii, yanındaki hamamla birlikte sur kapılarından Erzincan Kapısı civarındadır. Kitabesine göre 1573 tarihinde Sadrazam Kuyucu Murat Paşa tarafından yaptırılmıştır.


Gürcü Kapısı (Ali Ağa) Camii Şehir merkezinde Gürcü Kapısı mevkiinde yer alır. Erzurum’da yeniçeri ocak ağalarından Kürkçü Ali Ağa tarafından 1608 yılında yaptırılmıştır.

 

Caferiye Camii: Şehir merkezinde iç kale civarında Tebriz Kapı semtinde yer alır. Kitabesine göre 1645 yılında Ebubekir oğlu Hacı Cafer tarafından yaptırılan cami koyu kahve renkli kesme kamber taşı ve moloz taşlardan inşa edilmiştir.

 

Boyahane Camii : Şehir merkezinde, bulunduğu mahalleye adını vermiş olan cami, yanındaki Boyahane Hamamı’nın bir kısmının cami haline getirilmesiyle 1566 yılında yaptırılmıştır.


Narmanlı Camii:Şehir merkezinde, Tebriz Kapı semtinde, Çifte Minareli Medrese’nin doğusunda yer alır. Kitabesine göre 1738 yılında Narmanlı Hacı Yusuf tarafından yaptırılmıştır.


Ibrahim Paşa Camii:Şehir merkezinde, Eski Hükümet Konağı’nın güneyinde yer alır. Kitabesine göre 1748 yılında Erzurum Valisi Ibrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır.


Şeyhler Camii: Yanındaki medrese, hamam ve çeşme ile birlikte bir külliye bünyesinde yaptırılan cami, şehir merkezinde kendi adını verdiği mahallede yer alır.


Gümrük (Hacı Derviş) Camii: Şehir merkezinde, Kongre Meydanı’ndan Mahallebaşı’na giden cadde üzerindedir. Cami kitabesine göre 1718 yılında Hacı Bektaş oğlu Derviş Hacı Ibrahim tarafından yaptırılmıştır.

 

Derviş Ağa Camii :Şehir merkezinde Ayas Paşa’dan, Mahallebaşı’na giden yolun sağında türbe ile birlikte görülen camidir. 1718 yılında Hacı Derviş Ağa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.


Pervizoğlu Camii: Şehir merkezinde, Caferzade Mahallesi’nde yer alır. Vakfiyesine göre 1716 yılında Pervizoğlu Hacı Mehmed tarafından yaptırılmıştır.


Cennetzade Cami: Şehir merkezinde Aşağı Yoncalık Mahallesi’nde, taş ambarların güneyinde bulunmaktadır. Vakıf kayıtlarına göre 1786 yılında, Ismail adlı bir kişi tarafından yaptırılmıştır

 

Kurşunlu (Fevziye-Şeyhülislam) Camii :Erzurum Kalesi’nin eteğinde, yanındaki aynı adla anılan medrese ile birlikte yaptırılmış tek kubbeli bir camidir.


Ayaz Paşa Camii: Şehir merkezinde, Ayaz Paşa Mahallesi’nde yer alır. Dört duvar üzerine üç gözlü son cemaat yeri ve ibadet alanından meydana gelen cami 1545-1549 tarihleri arasında Erzurum’da Beylerbeyi olan Ayas Paşa tarafından yaptırılmıştır.


Gürcü Mehmet Paşa Camii: Şehir merkezinde, Sultan Melik Mahallesi’nde yer almaktadır. Saltukoğullarından Sultan Melik tarafından yaptırılan eski mescidin harap olması üzerine, 1648 tarihinde Gürcü Mehmet Paşa tarafından yeniden yaptırılmıştır.


Kasım Paşa Camii: Şehir merkezinde yer alır. Kitabesinden 1667 yılında, Kasım Paşa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

 

Esat Paşa Camii : Şehir merkezinde iç kalenin güney-batısında yer alır. Kitabesine göre 1853 yılında Erzurum Valisi Esat Muhlis Paşa tarafından yaptırılmıştır.

 

Kemhan Camii: Şehir merkezinde yer alan caminin, 1654 yılında Hacı Bünyad Efendi tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.

 

Köse Ömer Ağa Camii: Şehir merkezinde, adını verdiği mahallede yer almaktadır. Arslan Paşa Camii: Oltu İlçesinde, Oltu çayı kenarında yer alan cami, 1664 yılında, Çıldır Atabeklerinden Kars muhafızı Arslan Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.

Erzurum Gazetesi, 20.07.2010

POŞETTE TARİHİ PARA

 

İnegöl ile Yenişehir karayolu üzerinde uygulama yapan İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Y.B.'nin kullandığı motosikleti durdurdu.

 

Y.B ve motosikletinde yapılan aramada bir şey bulunamadı. Ancak jandarma ekipleri, Y.B'nin kontrol noktasına gelirken, yol kenarına attığı paketi fark etti. Poşet içerisindeki paketi açan ekipler, tarihi eser değeri olan 27 adet bronz sikke, 1 adet gümüş sikke ve 2 adet yüzük ele geçirdi. Gözaltına alınan Y.B., sevk edildiği adliyeden serbest bırakıldı.

Bursa Olay, 20.07.2010

VENEDİK RÜYASINDAN YEREBATAN KABUSUNA

 

İstanbul 2010 desteğiyle Yerebatan Sarnıcı’nda açılan Venedik Rüyası sergisinde sanatçı Maria Grazia Rosin’in eseri çeviri kurbanı oldu. Türkçe karakter kullanılmayınca “camı” kelimesi “cami” olurken, sanatçının manifestosu yerine eserin montaj talimatı yazıldı.

 

İstanbul 2010 Kültür Başkenti proje seçmelerinde yaşanan olumsuzluklar, yerini bütçe krizlerine ve yönetici değişimlerine bırakmıştı. Daha sonra yeterince tanıtılmayan projeler kendi halinde, seyirciden pek ilgi göremeden akıp gitmeye başladı. Yerebatan Sarnıcı’nda açılan Venedik Rüyası adlı sergi de bunlardan biriydi.

 

İtalyan cam sanatçılarının eserlerinden oluşan sergi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç ve Dış İlişkiler Direktörü Esra Nilgün Mirze’nin katılımıyla açıldı. İstanbul İtalyan Başkonsolosu Gianluca Alberini, Venedik Belediyesi Kültür Ateşisi Dr. Tiziana Agostini ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Direktörü Gabriealla Fortunato da açılışa katıldı.

Basına verilen açıklamada serginin amacı, İstanbul’un kültürlerarası diyalogda oynadığı rolü geliştirmek ve Avrupa ile Türkiye arasındaki sanatsal- kültürel ilişkileri güçlendirmek olarak gösterildi. Ancak ne yazık ki bu kültürlerarası diyalogda sorun çıktı. Zira sanatçılardan Rosin’in eserine yerleştirmenin açıklama metninde, “Su Sanatı Murano Camı” olarak atılması gereken başlık, Türkçe karakter kullanılmadığı için “Su Sanati Murano Cami” olarak yazılmıştı.

 

“SU Sanatı Murano Camı” eserinin Türkçe açıklama metninde yerleştirmenin teknik ekip tarafından nasıl kurulması gerektiği anlatılıyor. Yani metni okuduğunuzda Rosin’in vermek isteği mesajı değil, montaj tekniğini öğreniyorsunuz. İngilizce metinde ise sorun yok.

Hürriyet, 20.07.2010

TRAKYA'NIN KÜLTÜR TARİHİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

Kırklareli’de 17 yıl önce başlayan Aşağıpınar Arkeolojik Kazı Çalışmaları devam ediyor. İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Prehistorik Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Sorumlusu Dr. Eylem Özdoğan, kazılarda önemli bilgilerin gün yüzüne çıkarıldığını ifade etti. Kazı yaptıkları bölgenin Anadolu ve Balkan ilişkileri konumunda önemli bir yerleşim yeri olduğunu anlatan Özdoğan, şöyle devam etti: “Kazılarda MÖ 6 bin yıl öncesinin tarihini gün yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz. Burada neolitik ve kalkolitik dönemlere ait 8 tabaka tespit ettik. Dolayısıyla, yaptığımız kazıların insanlık tarihi açısından 2 önemli aşamaya tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Bunun ilki köy hayatı, diğeri de bu bölgede ilk kent hayatının başlangıcını temsil ediyor.”

Özdoğan, kazıya başladıklarından birkaç gün sonra, yılın ilk eseri olan kalkolitik dönemine ait MÖ 6 bin yıllarına dayanan kilden yapılmış “insan figürü” heykelciği bulduklarını ifade etti. Özdoğan, “Bu figür bizim kazıda sıkça bulduğumuz figürlerden ama bunun farklı bir özelliği var. Burada figürlerin büyük kısmı parçalanmış olarak bulunuyor. Bu figürün bacakları ve gövdesi birleşik. Bunun için figürün bizim için önemli buluntu olduğunu söyleyebilirim” dedi.

Türkiye Gazetesi, 20.07.2010

80 MİLYON YILLIK BALIK

 

Kanada’nın Manitoba eyaletindeki bir kazı alanında 80 milyon yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen balık fosili bulundu.

 

6 metre uzunluğundaki balık fosili, “Xiphactinus” adlı yırtıcı ve parçalayıcı dişleri olan bir türe ait. Kanada Fosil Keşif Merkezi Genel Müdürü Tylor Schroeder, fosile ait kemik parçalarının, uzun ve özenli bir çalışma sonrası kazı alanından çıkarıldığını söyledi. Mezozoik dönemin denizler canavarı olarak da bilinen Xiphactinus türüne ait fosil müzede sergilenecek.

Hürriyet, 20.07.2010

3 BİN 500 YIL ÖNCE ENFLASYON YOKMUŞ

 

 

Muğla'daki Stratonikeia antik kentinde sürdürülen çalışmalar, o dönemde sebze ve meyve fiyatlarının değiştirilmediğini ortaya çıkardı.

Muğla'nın Yatağan İlçesi'nde, antik kent Stratonikeia'da yapılan arkeolojik kazılarda, 3 bin 500 yıl önce bölgede sebze ve meyve fiyatlarının değişmediği ortaya çıkarıldı. Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, kazıda elde ettikleri bulgulara göre, Karya bölgesinin önemli kenti Stratonikeia'da o dönem enflasyon olmadığını belirtti. Bölgede inceleme yapan Muğla Valisi Fatih Şahin de, fiyatların yer aldığı kaya bloklarının yanına, İngilizce ve Türkçe tanıtım yazıları konulması gerektiğini söyleyerek, "3 bin 500 yıl önceki enflasyon düzeyi, tanıtım yazılarıyla anlatılmalı" dedi.

MS 365 yılında meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki depreme rağmen meclis binasının bazı bölümlerinde, üzerinde meclis kararları, kentin kuruluş tarihinin yontulduğu kaya bloklarının sağlam kaldığı belirlendi. Doç.Dr. Söğüt, "Ayakta kalan bölümde, 3 bin 500 yıl önce meclisin sebze, meyve ve et fiyatları ile ilgili aldığı kararlar da var. O dönemde satışlar para ya da malın malla takası yoluyla yapılıyormuş. Mal ve ürünlerin tamamının fiyatı, mermer bloklar üzerinde yer alıyor. Örneğin 15 keçi, bir dana karşılığında satılıyor. Bunlar kesin kural. Bunun üzerinde satış yapılamıyor. Bu da, o dönemde enflasyonun sıfır olduğunu gösteriyor. Ancak hiç değişmeyen fiyatlar kayaya yontulur. Bu nedenle o dönemde fiyatların değişmediği, tüketicinin korunduğunu anlıyoruz" dedi.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Suiçmez, 19.07.2010

TARİHİ KONAKLAR TURİZME KAZANDIRILIYOR

 

Asırlardır ayakta durmaya çalışan tarihi konaklar yapılan restorasyon çalışmalarıyla insanları geçmişe götürüyor.

Sivas'ın Divriği İlçesi'nde Divriği Köylere Hizmet Götürme Birliği Başkanlığı'nca 2009 Haziran'ında ihalesi yapılan tarihi Abdullahpaşa Konağı restorasyon ve çevre düzenleme çalışması büyük oranda tamamlandı. Orijinaline uygun şekilde yapılan konak bu ay içerisinde turizmin hizmetine sunulacak.

Habertürk, 19.07.2010

TRAKYA'DA O BİR TEK

 

 

Dünyaca meşhur Aspendos, Side, Efes tiyatrolarını herkes bilir, çoğunuz da görmüştür. Halbuki Trakya’nın da bir tiyatrosu var ve bu bölgenin tek antik tiyatrosu.

 

Bugün haritada yerini bulmakta zorlanacağınız Vize, Bizans devrinde eyalet başkenti, Osmanlı devrinde ise Sancak merkeziydi. Cumhuriyet’ten sonra hızla küçüldü ve Kırklareli’ne bağlandı. Bizans devrine gelene kadar Vize’de önce Trak boyları hakimdi. Bunların içinde en savaşçı olanı Astlar’dı. Astlar kendilerine Hisartepe’yi merkez seçmişler ve burada bir kale inşa etmişlerdi. Kalenin eteklerinde yayılan şehre de Kral Byzas’ın adına ithafen Bizye adını verdiler.

 

MÖ513’te, Pers hükümdarı Daryus çıkageldi. Vize’yi, Midye’yi (Kıyıköy) karşı koymaksızın teslim aldıktan sonra buradan saldırmak üzere Atina’ya yöneldi. Ardında işgal sırası Roma’ya geldi. Roma İmparatorluğu burada Doğu Trakya Krallığı’nı kurdu, Vize’yi de başkent ilan etti. Dolayısıyla Romalılar Vize’ye birçok yatırım yaptılar; bunlardan kale, su kanalları ve tiyatro kompleksi günümüze kadar gelebildi. Roma’dan sonra Vize’nin hakimiyeti Bizans İmparatorluğu’nun eline geçti. Vize Bizans yönetimi altında en azından bin yıl huzur ve barış içinde yaşadı. Bu devirde kente birçok kilise yapıldı. Bunlardan biri olan Ayasofya, günümüzde Gazi Süleyman Paşa Camii adı altında yaşamaya devam ediyor.

 

Trakya Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü, nihayet 1995’te Vize’yi hatırladı. On basamaklı, üç bin kişilik tiyatro için kurtuluş umudu doğdu. Üç yıl burada eşelendiler, üç yılın sonunda sadece tiyatronun üstünü kaplayan çer-çöp, toprak kaldırılabildi. Buna da şükür, neden derseniz, aslında buranın kazılacağı filan da yoktu. Define avcıları zaten yöreyi köstebek yuvasına çevirmişlerdi. Mesela Kaymakam sabah uyanıyor, makamına define avcılarının gece yaptığı hafriyatın üzerinden geçerek gidiyordu. Sonunda bu utanca daha fazla tahammül edemeyen bir inisiyatif oluştu fakat bu defa da yerel ve reel politik çıkarlar kazıyı engelledi. Çünkü tiyatronun sahnesi üzerine vaktiyle bir mahalle kurulmuştu. Bu nedenle Vize antik tiyatro kazı çalışması durduruldu. İlgili ve sorumlulara duyurulur…

Ntvmsnbc, 19.07.2010

2 BİN YILLIK KÜPE BULUNDU

 

 

Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün yürüttüğü Side antik kent kazılarında tarih gün ışığına çıkarılıyor. Bu yılki kazıların ilk gününde 2 bin yıllık bir küpe bulundu.

 

1947 yılında İstanbul Üniversitesi’nden Ord. Prof.Dr. Arif Müfid Mansel başkanlığında başlatılan Side Antik Kent kazıları, geçen yıldan itibaren Anadolu Üniversitesi tarafından yürütülüyor. Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen kazılara, Anadolu Üniversitesi’nin Sanat Tarihi, Mimarlık, Fizik, Malzeme Mühendisliği Bölümü ve Güzel Sanatlar Fakültesi de destek veriyor.

Bu yılki kazılar, Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Feriştah Alanyalı başkanlığında geçtiğimiz hafta başladı. Alanyalı, kazılara Anadolu Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencilerinden oluşan 35 kişilik bir grupla dönüşümlü olarak devam ettiklerini belirterek, “Bu yılki kazılar, Eylül ayı sonuna kadar sürecek. Önemli tarihi eserleri gün ışığına çıkaracağımıza inanıyoruz” dedi.

 

Side antik kent kazılarının, artık Anadolu Üniversitesi’nin bir projesi olarak devam etmesinden mutluluk duyduklarını ifade eden Doç.Dr. Alanyalı, “Kazıları Kültür Bakanlığımız da destekliyor. Üniversitemiz de maddi olarak önemli katkılarda bulunuyor. Kazılarımız 2 bin yıl önce resmi bina olarak kullanılan Agora çevresinde sürdürüyoruz. Antik Side tiyatrosu çevresinde de çalışmalarımız devam edecek” şeklinde konuştu.

 

Bu yılki kazıların ilk gününde 2 bin yıl önce kadınların kulağını süsleyen bir küpe bulundu. Doç.Dr. Feriştah Alanyalı, kazıların ilk gününde 2 bin yıl önce kullanılan küpenin ortaya çıkarılmasının kendilerine daha fazla çalışma azmi ve heyecan verdiğini belirterek, “Küpenin yapımında çeşitli iplikler kullanılmış. Laboratuarda inceleyeceğiz. Küpeyi temizledikten sonra küpe diğer bulacağımız eserler ile birlikte Side Müzesi’nde dünya insanları ile buluşacak” dedi.

Habertürk, 19.07.2010

4 YÜZYIL SONRA TABLOSU BULUNDU

 

 

Vatikan, İtalya'nın ünlü ressamlarından Caravaggio'ya ait yeni bir tablo bulunduğunu duyurdu.

Sanat eleştirmenleri ise Vatikan'ın resmi yayın organı L'Osservatore Romano'nun bugünkü nüshasında manşetten verilen gelişmeyi temkinli karşılamayı yeğledi.

 

Caravaggio adıyla tanınan Michelangelo Merisi'yi (1593-1610) ölümünün dördüncü yüzyılında çeşitli etkinliklerle anan İtalya'da, L'Osservatore Romano gazetesinde manşetten verilen haber heyecan yarattı. Haberde, Roma Katolik Kilisesine bağlı İsacılar (Cizvitler) tarikatına mensup rahiplerin Roma'da bir manastırda Caravaggio'ya ait yeni bir tablo buldukları belirtildi. "Aziz Lorenzo'nun Şehadeti" adlı tablonun, Caravaggio'nun çalışmalarındaki tüm karakteristikleri taşadığı ileri sürüldü.

 

L'Osservatore Romano, "Ölümünün dördüncü yüzyılında Caravaggio'ya ait yeni bir eser keşfedildi" manşetli haberinde, bir bölümünün resmini yayımladığı tabloyla ilgili olarak, "Çalışmanın Caravaggio'ya ait olduğu henüz kesin kes kanıtlanmış değil. Ancak tablonun, tarz açısından hiçbir kusurun olmadığı, harika bir eser olduğu da ortada" ifadelerini kullandı.

 

Eleştirmenlerin ise konuya temkinli bir üslupla ve genelde kuşkuyla yaklaşmaları dikkati çekti. Caravaggio konusunda "Fonti e Documenti" (Kaynaklar ve Belgeler) adlı bir kitap da kaleme almış olan Stefania Macioce, "Tabloyu yakından görüp incelemem lazım. Ama fotoğraflar, çalışmanın üstadın eliyle hiçbir alakası olmadığı kanaatini uyandırıyor" dedi.

 

Caravaggio uzmanlarından Francesca Cappelleti, papazların onardıkları tabloyu daha önce incelediğini belirterek, "Sözü edilen tuvali birkaç yıl önce görme imkanım olmuştu. Ben, Napolili bir yeni yetmenin üstadı taklit etmeye çalışmış olabileceğini düşünmüştüm" diye konuştu.

Eski Vatikan Müzesi Müdürü Francesco Buranelli ise daha diplomatik bir dil kullanarak, "Bu güzel tablonun, tarihçiler ve laboratuvar uzmanlarınca incelenmesi gerekiyor. Tablo, Caravaggio tarzında bir çalışma mı? Evet, bunu söylemek mümkün olabilir. Ama Caravaggio'nun eseri mi? Bu konuda aynı fikirde değilim" dedi.

 

CARAVAGGIO KİMDİR?

Asıl adı Michelangelo Merisi da Caravaggio olan ressam, Rönesans döneminin en ünlü ressamlarından ve Barok sanat akımının öncülerindendir. Ayrıca Caravaggio, ışık ve gölge oyunlarını güçlü bir şekilde kullanmıştır. Caravaggio'nun en önemli eserlerinden birisi Roma'daki S. Luigi dei Francesci Kilisesi'nin Contarelli Şapeli'ndeki Aziz Matta'nın yaşamını konu alan bir dizi resimdir. Caravaggio adını doğduğu kentten almıştır. 1571'de Milano'da doğan ünlü ressam 4 yaşında Simone Peterzano isimli ressamın yanına çırak olarak girmiştir. Caravaggio 1610 yılında, 39 yaşında hayatını kaybetti.

Hürriyet, 19.07.2010

YANGIN KULELERİ TURİZME AÇILACAK

 

 

İstanbul’da çıkan yangınları haber vermek amacıyla 1749 yılında 85 metre yüksekliğinde ve ahşap olarak inşa edilen ve çıkan iki ayrı yangında kullanılamaz hale geldikten sonra üçüncü kez Sultan II. Mahmut zamanında 1828 yılında yeniden yapılan Beyazıt Yangın Kulesi ile içinde bulunduğu İstanbul Üniversitesinin merkez yerleşkesi turizme açılacak.

Projeye ilişkin bilgi veren İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektör Danışmanı Doç.Dr. Ergün Yolcu, üniversitenin merkez yerleşkesinin tamamını ana kapıdan itibaren yerli ve yabancı turizme açmak için yaklaşık 7-8 aydan beri bir çalışma yürütüldüğünü, bu çalışmaya Beyazıt Yangın Kulesinin de dahil olduğunu söyledi.

İÜ ana binasının 1864-1866 yılları arasında yapıldığını ve gelen ziyaretçileri üniversitenin tarihi kapısıyla karşılayacaklarını dile getiren Yolcu, ana kapıdan girdikten sonra sağ tarafta Fatih Sultan Mehmet tarafından 1458 yılında yaptırılan ve şu anda kalıntılarının dahi olmadığı ilk sarayının inşa edildiği alan ile bahçenin sağı ve solunda biniş köşkü olarak bilinen iki köşkün tanıtılarak tarihteki öneminin anlatılacağını kaydetti.

Yolcu, üniversite yerleşkesi içinde 1933-1945 yılları arasında İܒne gelen Alman öğretim üyeleriyle ilgili anıt ile 1955 yılında yapılan Atatürk ve Gençlik Anıtının ziyaretçilere tanıtılmasının ardından ana bina içinde üniversiteye bağış yoluyla gelen ve paha biçilemez olan resim sergisi, 2. Abdülhamit tarafından yapılan ve restore edilen kütüphane, havuzlu bahçe ile öğretim üyeleri ve senatonun çalışma yaptığı odaların gezdirileceğini anlattı.

Projenin birinci aşamasını oluşturan İstanbul Üniversitesinin merkez yerleşkesini bu yılın sonuna kadar açmayı planladıklarını belirten Yolcu, ikinci aşamanın ise Beyazıt Yangın Kulesinin ziyaretçilere açılması olduğunu söyledi.

Yolcu, kulenin restorasyonuna ilişkin şu bilgileri verdi: "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Beyazıt Kulesinin restorasyonunu yapacak. Çalışma kapsamında kulenin iç kısımları restore edilecek. İnsan sirkülasyonu olacağı için merdivenlerinden başlayarak iç mekan tavanındaki resimli süslemeler tekrar elden geçirilecek. Ayrıca kulenin üst kısımlarındaki taşların bazılarında ufak tefek oynamalar olmuş. Onlar tekrar zarar vermeyecek şekilde restore edilecek. Bunun için izin alınmak üzere gerekli başvurular yapıldı. O izinler de tamamlanmak üzere. Yıl sonuna kadar 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile birlikte kuleyi turizme kazandıracağız. 2011 yılı başında ise yerli ve yabancı ziyaretçilere açılacak."

Ergün Yolcu, Beyazıt Yangın Kulesinde eskiden yakılan yeşil ışığın havanın yağmurlu, sarı ışığın sisli, mavi ışığın da açık hava olacağı anlamına geldiğini, restorasyonun ardından kulenin bu simgesel özelliğinin korunacağını bildirdi.

Kulenin geçmişteki fonksiyonuna uygun canlandırmaların da yapılacağını dile getiren Yolcu, "Kulenin ilk yapıldığı dönemdeki yangın ihbar fonksiyonuna uygun olarak hafta sonları tulumbacılar tarafından canlandırma yapılacak. O dönemde nöbet tutan gözcülerin yangını aşağıya haber vermesinin ardından tulumbacıların tulumbalarıyla birlikte çıkarak yangına müdahale edişlerinin canlandırması yapılacak" dedi.

Yolcu, son inşasında toplam 115 metre yüksekliğe ulaşan kulenin İstanbul’un çok farklı semtlerinden görülme şansı olmasına karşın ışıklandırma yapılmadığı için gece görülemediğini de belirterek, "İstanbul Üniversitesinin tarihi kapısı ile Beyazıt Yangın Kulesi, gece de görülebilmesi için ışıklandırılacak. Işıklandırma ile İstanbul siluetine bu tarihi yapıyı da katacağız" diye konuştu.

İstanbul Üniversitesi yerleşkesi ile Beyazıt Yangın Kulesi gezisi için 1 ve 1,5 saatlik iki farklı program düzenlemeyi planladıklarını ve gezi sırasında ziyaretçilere Türkçe ve İngilizcenin yanı sıra 12 farklı dilde bilgi verileceğini anlatan Yolcu, ziyaretlerin ilk aşamada Salı, Perşembe ve Pazar
günleri öğlenden önce ve sonra olmak üzere 4 kez planlandığını, ancak talebe göre ziyaret gününün artabileceğini söyledi.

Yolcu, ziyaretçiler için kule çevresinde veya havuzlu bahçede çeşitli dinlenme mekanları da hazırlayacaklarını belirtti.

Projenin maliyetinin 600-800 bin TL civarında olduğunu ve bunun büyük kısmının İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansından talep ettiklerini belirten Yolcu, üniversitenin de hem ana binanın tekrar elden geçirilmesi, hem de kule için mali katkı sunacağını ifade etti.

Yolcu, üniversite yerleşkesinin tarihi yarımadada bulunması nedeniyle kuleye çıkacak ziyaretçilerin tarihi yarımadayı 360 derece görme şansına da sahip olacağını belirterek, "Bu projeyle birlikte İstanbul Üniversitesini hem bilimsel olarak, hem de tarihsel ve kültürel olarak ziyaretçilerimize tanıtacağız" dedi.

BEYAZIT YANGIN KULESİ
Çıkan yangınları haber vermek amacıyla 1749 yılında 85 metre yüksekliğinde ve ahşap olarak inşa edilen Beyazıt Yangın Kulesi, gözetleme yerine kadar 180 basamaktan oluşuyor. 1756 yılındaki Cibali yangınında yanan ve 1826’da yeniden yapılan kule, yeniçeri ayaklanmasında ikinci kez yandı.

II. Mahmut zamanında 1828 yılında üçüncü kez Senekerim Balyan’ın mimarlığı altında tekrar yapılan Beyazıt Yangın Kulesi, nöbet katı, işaret katı ve sancak katı olmak üzere üç bölümden oluşuyor.

Yangının gündüz sarkıtılan sepetlerle, gece ise fener yakılarak haber verildiği kule, 1997 yılında başlayan restorasyon çalışmalarına kadar kullanılamayacak durumdaydı.

Radikal, 19.07.2010

ANTİK VE ORTA ÇAĞIN 50 HARİKASI

 

 

Seyahatsever blog yazarları antik ve ortaçağda insan eliyle yapılmış 'dünya harikaları'nı derledi. 'Flexijourney''den antik ve orta çağın 50 harikası. Listede Türkiye'den 3 eser bulunuyor.

 

Chichen Itza / Meksika - Stonehenge / Büyük Britanya - Gize Piramitleri / Mısır - Yasak Şehir / Çin - Hatşepsut Tapınak-Mezarı / Mısır - Akropolis / Yunanistan - Ayasofya / Türkiye - Kubbet-üs Sahra / Kudüs - Çin Seddi / Çin - Taj Mahal / Hindistan - Petra / Ürdün - Kolezyum / İtalya - Terracotta Ordusu (Toprak Askerler) / Çin - Vedenik Kanalları / İtalya - Chambord Şatosu / Fransa - Harmandir Sahib / Hindistan - Alhambra / İspanya - Kremlin / Rusya - Paskalya Adası / Şili - Machu Picchu / Peru - Teotihuacan / Meksika - Palenque / Meksika - Delfi / Yunanistan - Chartres Katedrali / Fransa - Pont du Gard / Fransa - Epidaurus Tiyatrosu / Yunanistan - Pompeii / İtalya - Piazza del Campo / İtalya - Karnak / Mısır - Hieronymites Manastırı / Portekiz - Chillon Kalesi / İsviçre - Leptis Magna / Libya - Timbuktu / Mali - Angkor Wat / Kamboçya - Abu Simbel / Mısır - Hengshan'ın Asılı Tapınağı / Çin - Büyük Buda Leshan / Çin - Meenakshi Sundareswarar Tapınağı / Hindistan - Borobudur / Endonezya - Sultan Ahmed Camii / Türkiye - Kinkaku-ji / Japonya - Bagan / Myanmar - Banaue Pirinç Terasları / Filipinler - Wat Phra Kaew / Tayland - Wat Arun / Tayland - Masada / İsrail - Damascus / Suriye - Baalbek / Lübnan - Efes Celsus Kütüphanesi / Türkiye - Palmyra / Suriye

Sabah, 19.07.2010

KONYA'DAKİ TARİHİ KONAĞA RESTORASYON

 

Konya'nın Hadim İlçesi'ndeki yaklaşık 200 yıllık tarihi konak restore ediliyor.

 

Tarihi konağın sahiplerinde Abdullah Tokuş, Kültür Bakanlığı Anıtlar Yüksek Kurulu'na 70 bin liralık proje sunarak tarihi konağın restorasyonunun yapılması için müracaatta bulunduklarını bildirdi.

 

Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından restorasyon için 20 bin lira tahsis edildiğini ifade eden Tokuş, konağın cumbası başta olmak üzere, toplam 23 adet pencerenin ve içerisinde bulunan tavan kısmının aslına uygun olarak restore edileceğini, restorasyonun Antalya'nın Alanya İlçesinde ahşap ustalığı yapan Erdal Koç, Mustafa Uysal ve ekibiyle yapılacağını belirtti.

 

Konağın ahşap kısımlarının tamamının geçmişte birinci sınıf sedir ağacından yapıldığını bildiren Tokuş, restorasyonda yine birinci sınıf sedir ağacı kullanılacağını, restorasyonun ardından konağı müzeye dönüştürmeyi hedeflediklerini kaydetti.  

Konya Hakimiyet, 19.07.2010

İSTANBUL'UN KAYBOLAN BİNALARI GERİ GELİYOR

 

Darülfünun binası, Ayastefanos Anıtı, Antiochos Sarayı, Galata Surları, Çandarlı Hamamı, İncili Köşk, Direklerarası, Sadabad Sarayı, Taksim Topçu Kışlası, Eski Çırağan Sarayı, Polyeuktos Kilisesi... Şimdilerde yerinde yeller esen bu yapılar eylül ayında açılacak 'İstanbul'da Tarih ve Yıkım/Hayal-et Yapılar' adlı sergiyle üç boyutlu olarak yeniden boy gösterecek.

 

Italo Calvino benzersiz kitabı 'Görünmez Kentler'de şöyle bir cümle fısıldar: "... Anılardan akıp giden bu dalgayı bir sünger gibi emer kent, ve genişler. Oysa kent geçmişini dile vurmaz, çizik çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgisi gibi barındırır içinde." Calvino için kent 'başvurulacak bir ansiklopedi'dir. İçinde türlü türlü sırları, derin bir geçmişi barındıran.

 

Kent ansiklopedilerinin içinde en güzeli kuşkusuz İstanbul'dur. Her taşının altında binbir dünya saklayan bu kent gide gide bitecek türden bir şehir de değil. Çokça keşfedişler, uzun soluklanmalar isteyen bir yer. Tanpınar'ın deyişiyle küçük büyük, manalı manasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin bir yığın unsurun birbiriyle kaynaştığı bir 'terkip'. Şimdilerde çoğunun yerinde yeller esse de, İstanbul "sürpriz peyzajların şehri".

 

Bir soru yumağını fırlatma vakti, zira kışkırtıcı bölüm başlıyor. Ayasofya'nın doğusunda 19. yüzyılda inşa edilen dev cüsseli Darülfünun binası yanmasaydı bugün nasıl bir etki bırakacaktı? Peki ilk spor müsabakalarına hatta uçuş denemelerine bile ev sahipliği yapmış olan Topçu Kışlası yıkılıp yerini Gezi Parkı almasaydı, Taksim Meydanı nasıl bir yere dönüşecekti? Ya da Atatürk Bulvarı yıkımları sırasında ortaya çıkarılan, Ayasofya ile yaşıt Polyeuktos Kilisesi günümüze kadar ulaşsaydı...

 

YOL YAPIMINDA YIKILAN BİNALAR

Bu soruların cevabı yakın zamanda aydınlanacak. İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Turgut Saner danışmanlığında, Cem Kozar ve Işıl Ünal tarafından kurulan PATTU'nun çalışmaları ile ortaya çıkan "İstanbul'da Tarih ve Yıkım/Hayal-et Yapılar" adlı proje, bu akıbeti bilinmeyen mekanların peşine düştü. Kimi bir yol çalışmasına kurban giden, kimi yıktırılıp yerine bina dikilen, kimi de bir yangın ile yok olan mekanlar bunlar. İstanbul 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında, eylül ayında açılacak sergi pek çoğumuzun haberdar bile olmadığı eşsiz yapıları bir kent kültürü sergisiyle açığa çıkaracak. Sergi, kentlilerin belleğini bir nevi soru yağmuruna tutacak, çokça da üzecek, zira bu eşsiz yapıların çoğu yerinde yok.

 

On iki mekanın ele alındığı sergide İstanbul'un farklı dönemlerine ait ve farklı nedenlerle yıkılıp günümüze kadar ulaşamamış Antiochos Sarayı, Polyeuktos Kilisesi, Galata Surları, Çandarlı Hamamı, İncili Köşk, Direklerarası, Sadabad Sarayı, Taksim Kışlası, Eski Çırağan Sarayı, Darülfünun binası, Ayastefanos Anıtı ve Levent İlaç Fabrikası var. Bunlar serginin sacayaklarını oluşturuyor. Seçilen yapılar ile ilgili bir tarih araştırması yapıldıktan sonra, elde edilen bilgiler üzerinden mekanlar bilgisayar ortamında üç boyutlu olarak görünür hale getirilecek.

 

Hayal-et Yapılar, on iki yapı ile ilgili yerleştirmelerin ilkini 15 Eylül'de Çırağan Sarayı'nda yapılacak açılışla gerçekleştirecek. Diğer yapılarla ilgili yerleştirmeler de Aralık ayının sonuna kadar yapıların geçmişte bulundukları yerlere konulacak. Proje, 20 Kasım-19 Aralık günleri arasında Taksim Cumhuriyet Müzesi'nde gerçekleşecek ana serginin yanı sıra, sergi kitabı ve web sitesi ile de günümüze kadar ulaşamamış bu yapıları kentlilerin belleğine geri çağırmayı hedefliyor.

 

Proje ekibi yapmak istediklerini şöyle özetliyor: "Amaç, kaybolan İstanbul'a dair bir nostalji üretmek değil, aksine 'bugün' ile ilgilenebilmektir. Çünkü bu yıkımlar bugün de devam ediyor. Gerçekleşecek olan sergi, yerleştirmeler, kitap ve web sitesi ile bu yıkım anılarını taze tutmak, yıkım kavramını tartışmaya açmak; kısacası İstanbul'u yara izleri, çizikleri ve kesikleri üzerinden okumak ve bunları paylaşmak projenin temel hedefidir." İstanbul tutkunu pek çok kimseyi heyecanlandıran 'Hayal-et Yapılar', bakalım sergide nasıl boy gösterecek.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 19.07.2010

CHRISTIE'S KRİZDE DÜNYAYI SATIYOR

 

James Christie isimli İngiliz 1766'da Londra'nın Pall Mall caddesi üzerindeki binada iki oda kiraladı. Eline aldığı 2 sürgü, bir çarşaf, iki yastık kılıfı ve dört ütüyü Londralılara birkaç şilin'e satmayı başardı. Ancak kimse, onun işi 12 yıl sonra Birleşik Krallık'ın ilk başbakanı olarak bilinen Sir Robert Walpole'a ait portreleri, Rus İmparatoriçesi Büyük Catherine'e 40 bin sterline satacak kadar geliştireceğine ihtimal vermiyordu. Tam 7 yıl sonra, Kral 15. Louis'in metresi Madam du Barry'nin mücevherlerini 8 bin 791 sterlin'e satarak satış taktiğinin işe yaradığını anladı. Aynı yıl 18. yy İngiliz ressamı Sir Robert Walpole'un resimlerini 25 bin sterline satması, sadece James Christie adının sürekliliği anlamına gelmiyordu. İngiliz adam, sanatın kendisine şaşırtarak kadar çok para kazandıracağını hissetmişti.

1823'te Londra'da 8 King Street'e, bugünkü merkeze taşınan dahi adam, kentin zenginlerinden birer koleksiyoner yapacağını; 18'inci yüzyılın en zengin İngiliz bankeri Mayer Amschel Rothschild'e ait eşyalarla başlayan zincirin Elton John, Frank Sinatra, Rudolph Nureyev, Marilyn Monreo, Eric Clapton ve Ellen Barkin'le devam edeceğini tahmin etmiş miydi? Christie's Avrupa Başkanı Jussi Pylkkanen, "Bu işlere girdiğim 1980'lerde sanatın bu kadar para yapacağını tahmin edememiştim. Küçükken anavatanım Finlandiya'da yerel eserler satılıyordu. Şimdi eserlerin milliyeti yok. Bunu da öngörememiştim" diyerek, üstadı Christie's ile aynı şaşkınlığı yaşıyor. Pylkkanen, "Özellikle 18, 19 ve 20'nci yüzyıl eserlerine ilgi büyük. Online sistemin de devreye girmesiyle satışı uluslararası hale getiriyor. Artık neyin nerede satılacağını kestiremiyoruz. Sevindirici olan, çağdaş sanatın daha çok para ediyor olması" diyerek işin insanların çağdaş Picassolar, Van Goghlar, Giacomettiler peşinde koştuğunu anlatıyor. Açık artırma pazarının yüzde 56.4'üne sahip olan Christie's, yılda 450'nin üzerinde, başta her türlü sanat ve dekoratif eserden mücevher, fotoğraf, koleksiyon, şarap olmak üzere 80 kategoride, 200 dolardan başlayan eserler satıyor. Christie's sanat ajanları 30 ülkedeki 53 ofisinde dünyanın altını üstüne getiriyor. Pylkannen, "İranlı bir çağdaş sanatçıların eserlerini bile New York'ta bir müzayedede görebilirsiniz" derken, ben onun "Bizden bir şey kaçmaz" demek istediğini anlıyorum. Geçenlerde Avustralya'da kayıt altında olmayan silahları devlete iade edenlerin affedileceği açıklandı. Yaşlı bir kadın üzerinde Fransızca yazan uzunca bir süngüyü devlete teslim etti. Avustralya polisi, süngünün tarihi bir değeri olacağı düşüncesiyle açık artırmayla satışa çıkaracağını açıkladı. James Christie's yanılmamıştı. Bense süngüyü yarın bir Christie's müzayedesinde satıldığını görürsem şaşırmayacağım.

CHRISTIE'S'İN 2009 NOTLARI

Kişiye özel satışlar yüzde 9.5 arttı. n Çinli koleksiyonerler eserlere yüzde 94 daha fazla değer biçti. Rus alıcılarsa daha az değerli eserler satın aldı. Ortadoğulu koleksiyonerler yüzde 30 arttı.

Açık artırmaların yüzde 30'u, kazanan bahislerinse yüzde 14'ü online yapıldı.

Sabah, Haber: Şule Güner, 19.07.2010

 

******


TÜRK ESERLERİ DUBAİ'DE SATIŞTA


Christie's Avrupa Başkanı ve uluslararası yönetim kurulu üyesi Jussi Pylkkanen, "onlarca" Türk'ün Christie's müzayedelerinde bahislerde bulunduğunu ve daha çok başka kültürlerin sanat eserleriyle ilgilendiklerini belirtiyor. Christie's'in kendi sanat ajanlarının Türk eserlerini seçtiğini belirten Pylkkanen, "Dubai'de müzayedelerde 13-15 Türk eseri görebilirsiniz. Bunlar çoğunlukla İslami eserler oluyor. Ancak Türk çağdaş eserleri de artık müzayedelerde yer alıyor" diye konuşuyor. Dubai'de Nisan'da düzenlenen müzayedede Türk eserlerini satın almak isteyenlerin yüzde 46'sı Avrupa ve Ortadoğu'nun çeşitli ülkelerinden koleksiyonerler. Şükran Moral'in "Bülbül" isimli eseri (üstte) Dubai'de satıldı.

Sabah, 19.07.2010

AKTOPRAKLIK HÖYÜĞÜ'NDEN TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Bursa’nın Nilüfer İlçesi Akçalar Beldesindeki Aktopraklık Höyüğü’nün kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Dünyanın uygarlık temellerinin atıldığı Neolitik döneme ait çok önemli kalıntıların bulunduğu bölgede İstanbul Üniversitesi tarafından yılda 2 ay yapılan kazılar, bu yılda başladı. MÖ 6000′li yıllara ışık tutan kazılarda eski dönemlere ait bir çok kalıntı bulundu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip tarafından yapılan kazılar 2004 yılında başlamıştı. Yılda 2 ay yapılan kazılarda 3 yıl önce bulunan Bizans dönemine ait lahit parçasıyla 8 bin yıllık tarihe kadar ulaşılmıştı.

 

Aktopraklık'ta açığa çıkarılan kalıntıların bölgedeki ilk yerleşik tarımcı topluluklara ulaştıklarını söyleyen Arkeolog Azim Tarlan, bu kazıyla bölge tarihiyle birlikte evrensel kültür tarihinin anlaşılmasına da önemli katkılar sağlanacağını kaydetti. Tarlan Aktopraklık'taki ilk yerleşim izlerinin, MÖ 6000 yıllarına kadar ulaştığını belirtti. Yaptıkları kazılarda o dönemde yaşayan insanların kullandıkları aletlere, bitki ve hayvan kalıntılarına rastladıklarını kaydeden Tarlan, ”Kazılarda gördük ki evler hendekler içine kurulmuş. Ayrıca evlerin yapılışında bir düzen olduğu, ortaya çıkan tabloda oldukça net bir şekilde gözükebiliyor. Evlerin odaları küçük şekilde yapılmış, hemen her evin içinde mutfak var. Mutfaklarda da ocaklar bulunuyor. Bu ocakların sayısı bazı evlerde hem mutfakta hem de dışarıda olmak üzere üçe kadar çıkabiliyor” şeklinde konuştu.

Akçalar beldesinde bulunan Aktopraklık Höyüğü’nün kazılarına, yurt içinden ve yurt dışından birçok arkeolog ve üniversite öğrencisi katılarak çalışmaları yerinde inceliyorlar.

Bursa Hakimiyet, Fotoğraf: gundem16.com, 18.07.2010

SOBESOS'TA KAZI ÇALIŞMALARINA BAŞLANDI

 

Nevşehir Müze Müdürü Arkeolog Ertuğrul Murat Gülyaz başkanlığında 20 kişilik kazı ekibinin gerçekleştirileceği bu yıl ki kazıda, halk mezarlarının bulunduğu alanda çalışmalara devam edilecek.

 

Nevşehir’in Ürgüp İlçesi'ne bağlı Şahinefendi Köyü'nün Kuşcin mevkiindeki Sobesos antik kentinde, 2002 yılında gerçekleştirilen kaçak bir kazı sonrasında kurtarma kazısı olarak başlatılan çalışmalarda bu güne kadar, geometrik mozaiklerle bezenmiş toplantı salonu ve Roma dönemi hamamının yanı sıra, Klasik dönemde yağmalanmış bir kilise kalıntısının yanı sıra 100′e yakın basit halk mezarı ortaya çıkartılmıştı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile gerçekleştirilen Geç Roma ile Erken Bizans döneminde Kapadokya bölgesinin en önemli yerleşimlerinden biri olarak da değerlendirilen Sobesos antik kentindeki kazı çalışmalarının bu yıl ki bölümü Eylül ayında tamamlanması planlanıyor.

Beyaz Gazete, 18.07.2010

MOZAİKLER BRANDA İLE KORUNUYOR

 

 

Kaunos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık, antik kentte yapılan kazılarda ortaya çıkan ve yaklaşık bin 300 yıllık geçmişi olan mozaiklerin güneşten zarar görmemesi için özel brandalarla korunduğunu söyledi. Prof.Dr. Işık, Kaunos Antik Kenti’ndeki kazıların başladığını belirterek, ”Kazılarda Dalaman’dan gelen 15 işçimiz çalışıyor, bunlar bize yeterli geliyor. Çünkü, ‘arkeoloji vur kazmayı çıksın değil’. Az kişiyle, hiç bir şeyi kaçırmamak için çok az işçiyle çalışıyoruz. Aslında toplam 60 kişi olacağız ama programı bitiren gidecek ve yerine programı başlayanlar gelecek” dedi. Kaunos’ta daha çok korumaya yönelik çalıştıklarına işaret eden Işık, ”Kaunos Antik Kenti’ni ‘Arkeo Park’ durumuna getirmeye çalışıyoruz. Kazıları minimal düzeye indirmeye çalışıyoruz. Eserleri koruyamadıktan sonra açığa çıkarmanın hiç bir anlamı yok. Kaunos’ta yüzde 70 bilimsel sonuçlara sahibiz. O nedenle gelecek nesillere, genç kuşaklara rezerv alanlar bırakmak istiyoruz” diye konuştu.

 

Her yıl minimal ölçekte ama çok özel şeyler yaptıklarını anlatan Prof.Dr. Cengiz Işık, şöyle konuştu: ”Kubbeli Kilise çok özel bir kilisedir. En erken ayağa kalkmış kiliselerden bir tanesidir. Bunun güneyine, kuzeyine daha sonra ilave edilen küçük şapeller (küçük kilise) var. Şapellerden güneyde olanının zemini mozaik. Kendi dönemi için çok özel ve güzel bir mozaik. Yaklaşık bin 300 yıllık bir geçmişi var. Mozaiklerin zarar görmemesi için özel brandalar kullanıyoruz, bu brandalar güneşin mozaiklere zarar vermesini önlüyor. Ayrıca, ziyaretçilerin mozaikleri yakından görmesi için ahşap teraslar yaptırdık. Ziyaretçiler, bu brandaların gölgesinde mozaikleri yakından inceliyorlar. Kışın branda alınıyor ve mozaiğin üzerine özel bir kumaş olan ‘jeo tekstil’ malzemesi seriyorlar ve kumla kaplıyorlar. Kışın koruma altında yazın ise Kaunos’un ziyaretçilerine açık.”. Işık, Muğla’da ören yerleri arasından en çok ziyaretçi alan yerin Kaunos Antik Kenti olduğunu ifade ederek, ”Kaunos Antik Kenti, ziyaretçi sıralamasında Sedir Adası’ndan sonra geliyor ama biliyorsunuz ki Sedir Adası’na ziyaretçiler daha çok kumsal için geliyorlar. Amacımız, Kaunos’a gelen ziyaretçilerin antik kentin büyülü havası içinde bir gezi yapmalarını sağlamak” diye kaydetti.

 

KAUNOS ANTİK KENTİ

Muğla’nın Köyceğiz İlçesindeki Kaunos, ticari açıdan önemli bir liman kentiydi. Zamanla denizin alüvyonlarla dolmasıyla liman özelliğini kaybetti. Tarihin babası Heredot’a göre Kaunoslular Karia’nın yerli halkındandı ama kendilerini Giritli sayıyorlardı. Coğrafyacı Strabon da Kaunos’un tersanesinin ve ağzı kapanabilen bir limanının bulunduğunu yazıyor. Kentin limanı akropolün aşağısındaki Sülüklü Göl’dü. O zaman deniz Kaunos’un akropolüne kadar gelmekteydi. Perslerin Anadolu’yu bütünüyle ele geçirmesi üzerine kent Mausolos’un yönetimine girdi. MÖ 334′de İskender’in Persleri yenmesi üzerine Prenses Ada’nın, sonra Antigonos’un, daha sonra Ptolemaios’un yönetimine girdi. Rodos Krallığı, Bergama Krallığı ve Roma egemenlikleri altında kaldı.

 

Limanın dolmasıyla önemini yitirmeye başladı. Akropol 152 metre yükseklikteki tepeye kurulmuş. Surların kuzey yönünde olanı orta çağdan kalmadır. Uzun sur limanın kuzey yönünden başlayıp Dalyan’ın ilerisindeki sarp kayalığa kadar uzanıyor. Surun kuzey kısmı Mausollos döneminde yapılmış. Kuzeybatı yönündekiler Hellenistik döneme ait. Limana doğru olanlar ise Arkaik Devir’den kalma. Tiyatro Akropol’ün eteğinde. 33 oturma sırası bulunuyor. Tiyatronun batı yönündeki yapı kalıntılarından biri bazilika tipi kiliseye ait. Diğerleri Roma Hamamı ve Tapınağa ait. Aşağıda tamamlanmayan bir daire biçiminde örülmüş ve yivsiz sütunları bulunan yapının arkasında üç basamakla yükseltilmiş podyum bulunuyor. Burada tapınağın kalıntıları görülüyor. Daire biçimindeki yapının ne olduğu ise bilinemiyor. Surları ve kuleleri bütünüyle görmek için uzunca bir keşif gezisine çıkılması gerekiyor. Kaunos Antik Kenti’ni ziyaret sonrasında isteyenler tekneyle Kaunos’un şimdi ”Sülüklü” adı verilen ve göle dönüşen antik limanına ve Çandır Köyüne çıkabiliyorlar.

Yeni Asır, 18.07.2010

ASSOS İÇİN SPONSOR ARANIYOR

 

 

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi sınırları içinden yer alan Assos Antik Kenti'nde kazı çalışmalarını yürüten Prof.Dr. Nurettin Arslan, ''Tapınaktan sonra tiyatronun kazı ve restorasyon projesine ağırlık vermek istiyoruz. Bu çalışmalar için sponsorlara ihtiyaç duyuyoruz'' dedi.

 

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi'nde yer alan Assos Antik Kenti'nde bu yılki kazılar başladı. Kazı Başkanı Prof.Dr. Nurettin Arslan, kazılara Çanakkale Onsekiz Mart, Mimar Sinan, Muğla üniversitelerinden araştırmacı ve öğrenciler ile Almanya'nın Cottbus, Münih ve Freiburg üniversiteleri ile Fransa'dan araştırmacıların katıldığını söyledi. Arslan, 2010 yılı çalışma programında Athena Tapınağı'nın restorasyonu, Agoradaki Kuzey Stoa, Ayazma Kilisesi ve konut alanında kazılar yapılacağını ifade etti. Assos Antik Kenti'nin tarihsel süreçteki gelişimi konusundaki araştırmaların ise Cottbus ve Freiburg üniversitelerinden gelen arkeolog, mimar ve topoğraflar tarafından yürütüldüğünü anlatan Arslan, ''Bu yılki kazı çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı, Efes, Türk Tarih Kurumu ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından destekleniyor. Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün bu yıl son erecek olan destek programının uzatılması için yeni projeler hazırlayacağız'' dedi. Arslan, kazı döneminde antik tiyatroda bir müzik festivalinin organize edilmesinin kendilerini memnun ettiğini ifade ederek, ''Antik tiyatroda bu tür festivallerin düzenlenmesi ören yerlerinin yeniden hayat bulmasına katkı sağlayacak. Tapınaktan sonra tiyatronun kazı ve restorasyon projesine ağırlık vermek istiyoruz. bu çalışmalar için sponsorlara ihtiyaç duyuyoruz'' diye konuştu.

Habertürk, 18.07.2010



******


ASSOS İÇİN SAHNEDELER

 

Çanakkale’nin Ayvacık İlçesi'ne bağlı Assos’ta (Behramkale), bugün yeni bir festival başlıyor: Assos Athena Festivali. 24 Temmuz’a kadar sürecek etkinliğin amacı, Assos Antik Kenti’nin arkeolojik kazılarına destek olmak.


Festival, hem caz söyleyen hem de onu resmeden Ayşegül Yeşilnil’in resim sergisiyle açılacak. “Zen Paintings by Ayşegül Yeşilnil” adlı sergi, Assos Sanat Evi’nde görülebilir. Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası, sokaklarda dolaşarak kıpır kıpır şarkılarını çalacak, soluğu köy merkezindeki sahnede alacak. Bir yandan da Hüsnü Atasoy, “Assos’da Olmak” adını verdiği fotoğraf gösterisini yapacak. Günün süprizi ise akşam köy meydanında sahneye çıkacak olan MFÖ. Yarın aynı sahnede Yeni Türkü olacak. Efes Pilsen sponsorluğunda, Melexima Üretim Atölyesi tarafından organize edilen festivalin üçüncü günü, klasik müzik sevenlere hitap ediyor. Ünlü arpistlerimizden Şirin Pancaroğlu, günbatımında amfitiyatroda “Aşk ve Romantizm” adlı arp resitalini verecek. Ardından dünyaca ünlü piyanistimiz İdil Biret sahnede olacak.

Hürriyet, 22.07.2010

O HATA DÜZELTİLDİ

 

 

Tarihi Gelibolu Yarımadası’ndaki Şehitler Abidesi’nin ayaklarındaki rölyefte askerlerine hedef gösteren komutanın elinin 6 parmaklı olduğunun fark edilmesi üzerine hata giderildi

Çanakkale Boğazı’nın girişinde bulunan ve buradan geçen gemilerin rahatlıkla görebildiği Tarihi Gelibolu Yarımadası Milli Parkı’ndaki Şehitler Abidesi’nin ayaklarında bulunan ve Mehmetçiğin kahramanlıklarını anlatan 8 rölyef, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açtığı bir yarışma sonucunda, heykeltıraş Prof.Dr. Ferit Özşen’e yaptırıldı. Abidenin Çanakkale Boğazı’na bakan ayağında yer alan rölyefte, askerlerine hedef gösterdiği tasvir edilen komutanın 6 parmaklı olduğunun vatandaşlarca fark edilmesi üzerine ortaya çıkan hatayı rölyefi yapan Prof.Dr. Ferit Özşen giderdi. Özşen, yaklaşık 10 yıl önce rölyef yapılırken fark edilmeden bir parmağın fazla bırakıldığını söyledi. Bir sanatçının yaptığı eserinden 5 yıl boyunca sorumlu olduğunu, bu kutsal topraklarda yaptığı böyle bir eserin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen kendisinde sorumluluk hissettiğini ifade eden Özşen, bu nedenle zamanla doğabilecek hataları düzeltmeyi boynunun borcu olarak gördüğünü ifade etti.

Dedesinin ve 6 kardeşinin Çanakkale, Yemen, Trablusgarp, Balkanlar gibi cephelerden geri gelmediğini, şehitlere çok önem verdiğini belirten Özşen, şöyle konuştu: “6 kişilik bir ekiple 9 ay süren bir çalışma yaptım ama bu işten zarar ettim. Bunun için bankadan çektiğim krediyi ödemek için bir evimi ve bir tarlamı feda ettim. Kültür Bakanlığı’ndan bir teşekkür beklerken yıllar sonra fazla yapılan parmaktan dolayı eleştiri geldi. Bakanlık, rölyeflerin bitiminden sonra ‘kim teslim aldı’ diye eleştiride bulundu. Zarar ettiğim bir işten teşekkür beklerken beceriksizlikle nitelendirilmek yüreğimi sızlattı.”
Vatan, 18.07.2010

SERİNLEMEK İÇİN DOĞAL BUZDOLABI

 

 

Muğla'nın Kavaklıdere İlçesi'nde 700 yıllık çınar ağaçlarının altında bulunan Yerküpe mağarasında hava sıcaklığı 5 dereceye kadar düşüyor.

 

Menteşe Belediye Başkanı Mesut Karataş, 980 metre rakımlı Beşpınar yaylasında bulunan mağaranın yeraltı sularının kireç taşlarını aşındırmasıyla oluştuğunu, 100 metre uzunluğundaki mağaranın içinde galeriler, dereler ve küçük göletler bulunduğunu bildirdi.

Mağaradaki serin ortamdan yararlanmak isteyen turistler için girişi kolaylaştırdıklarını ifade eden Karataş, mağaraya çıkan yollar ve merdivenler ile ışıklandırma yapılarak ziyaretçilerin daha rahat gezmesinin sağlandığını kaydetti.

Karataş, mağarayı yılda yaklaşık 20 bin turistin ziyaret ettiğini ifade ederek, "Mağara, doğal sit alanı olarak koruma altına alındı. İçindeki havuzlar farklı bir görünüme sahip. İçleri suyla dolu olan havuzların boyutları ve derinlikleri, bulunduğu bölgeye göre değişiyor. Mağaranın hemen üzerinde bulunan düzlük ise 700 yıllık çınar ağaçlarının altında piknik ve güreş alanı olarak kullanılıyor" dedi.

Yerli ve yabancı turistlerin bölgede 40 dereceye yaklaşan sıcakta bunaldığını ifade eden Karataş, "Mağarada sıcaklığın 5 dereceye kadar düşmesi turistlerin ilgisini çekiyor. Beldemize gelen yerli ve yabancı turistler, hava çok sıcak olursa mağaraya girerek serinliyorlar. Mağara, adeta doğal bir buzdolabı özelliğine sahip" dedi.

Marmaris’ten "18. Menteşe Yerküpe Beşpınar Yağlı Güreşleri"ni izlemek için gelen Rus turistler de, "Dışarıda yaklaşık 35 derece sıcaklık var fakat mağaranın içerisine girince üşüyoruz. Ayrıca mağaranın içinde bulunan sarkıt ve dikitler görülmeye değer" diye konuştular.

Radikal, 18.07.2010

İSTANBULLULAR İZMİR'İ SATIN ALIYOR

 

 

İstanbullular Çeşme ve Alaçatı'nın taş evlerinden sonra İzmir'in Basmane semtindeki eski ve bakımsız evleri satın almaya başladı.

 

Restorasyon çalışmalarının bitme noktasına geldiği Aya Vukla Kilisesi, Altınpark'da kazı çalışmalarının sürdüğü Arkeopark, çok sayıda butik müze projesi ve Mega Müze Projesi'nin de Basmane'de olması bu semte İstanbul'daki sanatçı enteklektüellerin ilgisini çekti.

İçlerinde İstanbul'daki ünlü Fransız Sokağı'nı da yaratan bir grup İstanbullu, 3- 4 yıl öncesinden Basmane'deki harabe binaları 30- 40 bin lira gibi fiyattan satın almaya başladı. Çoğu sit kapsamında olmasına rağmen yıllarca boş bırakılan Etiler, Faik Paşa, Altınordu, Namazgah, Akıncı, Hurşidiye gibi mahallerdeki eski evlerin el değiştirmeye başlamasıyla dikkatler bölgeye çevrildi.

Basmane Faik Paşa Mahallesi Muhtarı Mehmet Çoban, İstanbul'dan gelen sanatçı ve entellektüellerin sadece kendi mahallesinde değil Basmane'nin tüm mahallelerinde eski İzmir taş evlerine büyük ilgi duyduğunu ve çok sayıda evin satın alındığını söyledi. Bazı eski evlerin restorasyonu başlarken gelecek yıllarda Basmane'nin eskiden olduğu gibi gerçek değerine kavuşacağı belirtildi.

Radikal, Haber: Mustafa Oğuz, 18.07.2010

ARŞİMET, ROMALILARI BUHAR TOPUYLA ALT ETMİŞ

 

İtalyan bilim adamları, Yunan fizikçi ve matematikçi Arşimet’in barut bulunmadan 1500 yıl önce topu nasıl ateşlediğinin sırını çözdü.

 

Arşimet’in MÖ 3. yüzyılda Sicilya’ya saldıran Romalılara karşı kullanmak üzere mancınıktan dev pençelere kadar birçok olağanüstü savaş makinesi icat ettiği anlatılırdı. En bilinen hikaye de Arşimet’in Romalıların gemilerine ayna yardımıyla güneş ışığını yansıtıp gemilerini yakarak Romalıları alt etmesiydi. Ancak İtalyan bilim adamı Casere Rossi efsanenin aslını ortaya çıkardı. Arşimet’in güneş ışığını aynalarla topun dibindeki suya yansıttığını, burada kaynayan suyun buharının basıncıyla topun fırladığını öne süren bilim adamı aynı teknikle çalışan bir silah da tasarladı. Arşimet’in icatlarıyla iki yıl Roma kuşatmasına direnen Sirakuza’nın imparatorluğa yenilmesinin ardından Arşimet MÖ 212 yılında öldürülmüştü.

Milliyet, 18.07.2010

ENGELSİZ TURİZM BAŞLIYOR

 

 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Selçuk'taki dünyaca ünlü Efes Antik Kenti ile Bergama'daki Akropol Ören Yeri'ni engelli turizmine açmak ve bu sayede kente her yıl gelen yaklaşık 1 milyon turist sayısını 500 bin kişi daha artırmak hedefiyle harekete geçti. Dünyaca ünlü iki ören yerinin de engelliler tarafından gezilebilecek hale getirilmesi için çalışma başlatıldı. Uygulamanın Türkiye'de ilk olma özelliğini taşıdığını belirten İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, "İlklerin şehri İzmir için bu fevkalade önemli bir gelişme" dedi.


En fazla ziyaretçi ağırlayan Efes ve Akropol'e yapılacak fiziki düzenleme, turizmcilerde de büyük heyecan yarattı. Sektör temsilcileri, yapılacak düzenleme ile kente yılda 500 bin engelli turistin geleceğini ifade etti.


Öte yandan İzmir Arkeoloji, Selçuk, Bergama müzeleri de 'sesli müze' özelliğine kavuşacak. Böylece müzeleri ziyaret eden görme engelliler, tarihi eserlerin önünde durduklarında önceden hazırlanan ses kayıtlarını dinleyerek eser hakkında bilgi edinecek.


Yaklaşık 10 milyon engellinin yaşadığı Avrupa'da, ülkelerin birbiriyle yarıştığı engelli turizminde İzmir engelsiz ören yerleriyle ön plana çıkacak. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Alp Timur, Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi Övünç Bardakoğlu, Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı Başkanı (EGEV) Yılmaz Temizocak ve turizm gönüllüsü Nejat Şerdağ, İzmir'deki antik kentlerin engellilere uygun hale getirilmesini amaçlayan bir proje geliştirdi. 'Engelli Turizmi İçin Yapılması Gerekenler' başlıklı çalışma, EGEV Başkanı Temizocak tarafından İzmir Vali Yardımcısı Haluk Tunçsu'ya verildi. Vali Yardımcısı Tunçsu, bu yılın başında dünyaca ünlü Efes Antik Kenti, Bergama'da Akropol Ören Yeri'nin engellilerin dolaşımına uygun hale getirilmesi amacıyla bir çalışma başlattı.

Vali Yardımcısı Tunçsu ile İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz'in verdikleri bilgiye göre Efes ve Bergama'daki tarihi kentlerde engelliler için yürüyüş güzergahları belirlenecek. Projeleri hazırlanan çalışma kapsamında güzergah boyunca görme engellilerin okuyabileceği kabartmalı levhalar yerleştirilecek. Ortopedik engellilerin tekerlekli sandalye, akülü araç veya koltuk değneğiyle tarihi kenti ziyaret edenler için zemini ahşapla kaplı ve tutunma yerlerinin bulunacağı yürüyüş yolları yapılacak. Böylece daha önce antik kentlerin kapısından bile giremeyen engelliler, tarihi güzellikleri görme ve gezme şansı bulabilecek.


Bergama'da Akropol Ören Yeri'yle ilgili proje çalışmalarının 6 ay içerisinde tamamlanarak, Koruma Kurulu'na sunulacağını belirten Ediz, "Bu çalışmamızı önümüzdeki yıl tamamlamayı planlıyoruz. Selçuk İlçesindeki Efes Antik Kenti'nde de benzer bir projeyi hayata geçireceğiz" dedi.

NE DEDİLER?
Projenin İzmir için dünya çapında bir reklam olacağını söyleyen Turizmci Nejat Şerdağ, "Birleşmiş Milletler Engelliler Sözleşmesi'nin 30. Maddesi'ne göre tüm dünyadaki engellilerin her türlü ören yeri, müze, tiyatro ve sinemaya gidebilmesi gerekiyor. Biz bu sözleşmeye Türkiye olarak imza attık" dedi.

Engellilerin hiçbir zaman tek başına seyahat etmediğini söyleyen Ege Ekonomiyi Güçlendirme Vakfı Başkanı Yılmaz Temizocak, Avrupa'da çok sayıda ortopedik engelli insan var. Ve bunların seyahat harcamaları 8 milyar doları buluyor. Engelliler ya ailesi ile ya da bir bakıcı ile geziyor ve tatillerinde uzun süre kalıyor. Engellilerin tek istedikleri huzurlu ve rahatça gezebilmek" dedi.

Yeni Asır, Haber: Erkan Doğan, 18.07.2010

ON BİN YILLIK 'İLK'LER KÖYÜ

 

Orta Anadolu’nun en eski yerleşimi Nevşehir’deki Aşıklı Höyük, MÖ 8 binli yıllara uzanan eserleri ile ziyaretçilerini 10 bin yıl öncesine götürüyor. Aşıklı Höyük’ün ilk yerleşim merkezlerinden biri olduğunu belirten Aşıklı Höyük Kazı Başkanı Prof.Dr. Mihriban Özbaşaran, ilk tarım, ilk madencilik, ilk beyin ameliyatı ve otopsi gibi bir dizi ilklerin bu höyükte yapıldığını da belirtti.

 

Nevşehir’e gelen turistlerin Aşıklı Höyük’te duydukları ve gördükleri karşısında adeta 10 bin yıl geçmişe gittiklerini kaydeden Prof.Dr. Özbaşaran, “2008 ve 2009 yılında yaptığımız 12 kerpiç evle 10 bin yıllık köyün bir modelini oluşturduk. 10 bin yıl önceki gibi evlere çatıdan girilirken, odalar arası geçişler, ocaklar, öğütme taşları, hasırlar ve sepetler da yer alıyor” dedi.

Yeniçağ Gazetesi, 18.07.2010

KÖPRÜDEKİ METRO

 

 

İstanbul’un, belki de içinden deniz geçen büyük bir kent olmasından dolayı, ilginç bir köprüler tarihi var. Da Vinci’nin 16. yüzyılda Haliç için önerdiği köprünün ölçeği biraz şaşmış gibi.

Tasarladığı yığma köprünün kemerinin yüzlerce metre genişlikteki Haliç’i aşması zor gözüküyor. Hadi oldu diyelim, bu defa da bu devasa kemerin eğiminin yayalar veya atlı arabalar için bir hayli yorucu olacağı kesin. 20. yüzyıl başında bir demiryolu şirketinin Boğaziçi için önerdiği “Hamidiye” adlı asma köprünün taşıyıcılarında ise nedendir bilinmez, süs elemanı olarak dörder minareli iki cami yer alıyor. Tasarımcı köprüden geçenlerin ibadet ihtiyacını karşılamaktan çok, karar vericileri etkileyecek bir görselliği amaçlamış olmalı. Fikirden öteye geçen ilk dubalı Galata Köprüsü’ne ise işsiz kalacakları korkusuyla sandalcı esnafının karşı çıktığı biliniyor. Kentte karayollarının ve otomobilin şahlandığı dönemde ilk Boğaziçi Köprüsü’nün nasıl tartışmalara konu olduğunu, orta yaşın üstündekiler iyi hatırlar. Uygulama imkanlarının ortaya çıkışı modern köprü tasarımlarını anında ütopyadan distopyaya dönüştürüyor. Köprülerin inşası iktidarlar için teknokratik bir güç gösterisi, spekülatif imkanlar yaratma aracı haline gelirken, kentle ilişkileri, yaratacakları etkiler ise gündemin dışında kalıyor. Bugünkü tartışmalara da bakarsak, henüz bu çerçevenin dışına çıkıldığı söylenemez. 

Kentin silüeti
Bu defaki köprü tartışması geçmiştekilere tam benzemiyor. Tartışanlar yalnızca yerel uzmanlar değil, UNESCO uzmanları da. Tartışılan ise kentin ulaşım sorununa değil, tarihsel merkezinin siluetine etkisi. Hazırlanan rapora bakılırsa İstanbul metrosunun Taksim-Yenikapı hattında yapılması planlanan köprü, UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi’nin Temmuz sonunda yapacağı toplantının gündemindeki ana konulardan biri. Komiteye önerilen karar taslağı kabul edilirse, İstanbul 1985’ten beri içinde olduğu “Dünya Mirası Listesi”nden çıkarılacak ve “Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi”ne alınacak. UNESCO uzmanlarının köprünün yeri ve tasarımına itirazları var. Yer seçiminin isabetli olmadığı, ayaklarının Süleymaniye Camisi’nin minareleriyle yarıştığı ileri sürülüyor. Tünel ağızlarının diğerlerine göre neredeyse iki misli yükseklikte bir asma köprüyle bağlanması öngörülüyor.


Biraz geriye dönelim. Şişhane ile Süleymaniye semtleri arasındaki yer alması planlanan köprünün tünelleri neredeyse on yıl önce tamamlandı. Bu kapsamdaki bir proje, ortada bir plan olmadan uygulanmayacağına göre, tasarlandığı tarihte, Haliç’in iki yakası, Şişhane ile Süleymaniye arasında bir köprü inşa edileceği belliydi. Projede metro vagonlarını Haliç’ten geçirmek için feribot çalıştırılması öngörülmediğine göre güzergah seçimiyle ilgili kararların planlama aşamasında tartışılması gerekirdi. Bu aşama çoktan geçildi ama tuhaflıklar burada bitmedi. Fritz Lang’ın Metropolis filminde olduğu gibi Tarihi Yarımada’nın bağrına saplanan bu köprüyü kabul edilebilir kılmak için dünyada birçok kentin simgesi haline gelmiş köprüler tasarlayan ünlü mimar Calatrava, İstanbul’a davet edildi. Bu mimar bir ön çalışma yaptı. Bu arada eski Unkapanı köprüsünün yenilenerek metro hattına da hizmet vermesi seçeneği gündeme geldi. Yöneticiler işlev dışı kalacak tünelleri “soğuk hava deposu yaparız, belki sanat galerisi olarak da kullanabiliriz” dediyse de sonunda hesap kitap ağır bastı ve sorunu çözecek başka bir formül bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, köprü tasarımını ortağı olduğu mimarlık bürosuna yaptıracaktı. Hem böylece maliyet düşecek hem de İstanbul’a damgasını vuracağı bir eser kazandıracaktı. Tasarımın konsepti ise çoktan hazırdı: “Boynuzlu Köprü!” Avrupalılar güneşte parladığından için Haliç’e “Altın Boynuz” adını vermiş oldukları için bir taşla iki kuş vurulacak, bu tasarım harikası köprüyü görmeye akın akın turistler gelecekti.

 

Süleymaniye’nin minareleriyle yarışan boynuzlar çok tartışıldı, proje yıllarca koruma kurulunda bekledi. Kurul onayı almak için proje değiştirildi. Asma sistem olarak projelendirilen köprüde taşıyıcı kule uzunluğu başlangıçta 230 metreydi. Kurulun teklifi kabul etmemesi üzerine kule yükseklikleri önce 65 metreye, sonra 55 metreye düşürüldü ve uygulama başlatıldı. Sonuçta epey bir gecikmeyle, daha fazla kaynak israfına yol açmamak için köprü ihalesi tamamlandı. Kazıklar çakılmaya başlandı. 

İstanbul’un kaynakları
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Haliç üzerinde gerçekleştirilmekte olan metro köprüsüne karşı çıkanları “tuzukurular” olarak niteledi. Ona göre tüneller kazıldıktan, Taksim-Yenikapı hattı için yüz milyonlarca lira harcandıktan sonra, “köprü yapılmasın” diyerek uygulamayı geciktirmek, İstanbulluların parasını, zamanını çöpe atmaktan başka bir şey değil. Şimdi ortaya çıkan sorunu tekrar bir analiz edelim: Metro inşaatı başlangıçta bir ulaşım projesi, hatta bir müteahhitlik çalışması olarak şekillendi. Projenin kültürel mirasla, kentle ilişkisi bir kriz biçiminde gündeme geldi. Oysa sorun planlama aşamasında gündeme gelebilir ve farklı bir yöntemle çözülebilirdi. Böylece metro projesi on yıl önce çoktan tamamlanmış olur ve İstanbul’un kaynakları, zamanı çarçur edilmemiş olurdu. Eğer olan bitenden bir ders çıkarılacaksa, tercihlerden çok yöntemi sorgulamak gerekiyor. Sorunu bir süreç olarak tartışmayı ihmal ederek, değerlendirmeleri yalnızca tercihlere kilitlemek yerine bir çözüm ortaya koymak bence hala mümkün. Yapılması gereken kentin muhakeme yeteneğini geliştirecek yöntemlerin araştırılması olmalı.

Radikal İki, Yazı: Korhan Gümüş, 18.07.2010

 

******


HALİÇ METRO PROJESİ, UNESCO SAHNESİNDE

 

Birleşmiş Milletler Bilim, Kültür ve Eğitim Örgütü'nün () 25 Temmuz -3 Ağustos tarihlerinde Brezilya'da gerçekleştireceği toplantı, İstanbul'un Dünya Kültür Mirası ile ilgili kaderini tayin edecek. İstanbul'un statüsünün düşürülmesi tehlikesine karşı hazırlıklarını tamamlayan 18 kişiden oluşan heyet Brezilya'ya gitti. İstanbul'un Dünya Koruma Mirası listesinden çıkarılma tehlikesinin bu yıl daha fazla hissedilmesi yetkilileri harekete geçirdi. Daha önce Kültür Bakanlığı, Valilik ve Büyükşehir Belediyesi'nden yetkililerin katıldığı UNESCO toplantılarına, ilk kez Dışişleri Bakanlığı ve Anıtlar Kurulu'ndan da temsilciler katılıyor. İstanbul heyeti, UNESCO'nun 21 kişiden oluşan komite üyelerini sunum ve kulis çalışmalarıyla etkilemeye çalışacak.

Dünya Koruma Mirası Listesi'nde yer alan İstanbul'un, Tehlike Altındaki Kentler statüsüne düşürülme riskiyle karşı karşıya olduğuna ilişkin iddialar sürerken, STK'ların en fazla eleştirisine maruz kalan projelerden biri olan Geçiş projesinin mimarı Hakan Kıran, projesini SABAH'a anlattı. Kentin en önemli mimari projelerinden birini gerçekleştireceklerini belirten Hakan Kıran, eleştirilerin bilimsel bilgi ve kaygıdan yoksun kişi ve çevreler tarafından yapıldığını söylüyor. Tasarımda Haliç'in kayan ve batan zemininin yanı sıra tarihi yapıların korunmasının temel kriter olarak ele alındığını belirten Kıran, projeyi eleştirenlerin bugüne kadar herhangi bir öneride bulunmadığını, kendilerinden bilgi istemediklerini söyledi. Kıran, 2005'ten beri yerli ve yabancı bilim adamlarının üzerinde çalıştığı Haliç Metro Geçiş Köprüsü projesiyle ilgili bazı grupların bilgi sahibi olmadan rapor hazırladığını da ifade etti. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oldular" diyen Kıran, "UNESCO'daki yabancı yetkililer bile bizi dinleyip bilgi sorarken, yerli gruplar hiçbir bilgi alışverişinde bulunmuyor" dedi. Haliç'in ekosisteminin etkilenmemesi için mevcut Unkapanı Köprüsü'nün yerine yaya, araç ve metro geçişi sağlayacak bir köprü yapılması için proje önerdiğini, ancak aynı çevrelerin karşı çıktıklarını söyleyen Hakan Kıran, "İçinde bulunduğumuz bölge binlerce yıldır onlarca kültüre ev sahipliği yapmış bir yer. Ekonomik olarak tünellerin parasını çıkartacak bir sürü fikir vardı. Ama anlatmamıza fırsat bile verilmedi" diye konuştu.

Taksim-Yenikapı Metro Hattı'nın Haliç geçişi ilk kez 1952'de önerildi. 1990'da da metro hattı güzergahı Koruma Kurulu tarafından onaylandı. Hat, 1995'te 1/50.000 Nazım İmar Planları'na işlendi. Koruma Kurulu, 2005'te Haliç Metro Geçiş Köprüsü Avam Projesi'ni onayladı. Ön projeler, kamulaştırmalar, kesin proje aşamalarından sonra nihayet ihale yapıldı ve Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan uygulama projesine başlandı.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 23.07.2010




AYA ELENIA TURİZME KAZANDIRILIYOR

 

  

 

MS 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Helena tarafından yaptırılan Aya Elenia Kilisesi, yapılan restorasyon çalışmalarıyla tekrar Konya tarihi ve turizmine kazandırılıyor. Bin 683 yıldan beri ayakta duran ve dünyanın ilk Hıristiyan mabetlerinden birisi olarak bilinen Aya Elenia Kilisesi, tarihe ve turizme tekrar kazandırılmak için restore ediliyor.

 

Selçuklu Belediyesi tarafından ihalesi yapılan ve bir restorasyon firması tarafından restore işlemleri başlatılan kilisede restoratörler, binlerce yıllık tarihi eserleri tekrar eski hallerine döndürmek için titiz bir çalışma yürütüyor.

 

Kilisenin birçok yerinde bulunan tahta oymalar, üzerleri ince ince boyanarak eski haline getirilmeye çalışılırken, duvarlarda bulunan tarihi freskler ise değişik yöntemlerle ilk yapıldığı dönemki haline döndürülmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz yıl başlanan restorasyon çalışmalarının bu yılın sonuna doğru bitirilmesi planlanıyor.

 

Yetkililer, Konya'nın Türkiye'deki inanç turizm merkezlerinin başında yer aldığını dile getirirken, bunda en büyük payın Hz. Mevlana, Mevlana Müzesi ve sema törenleri olduğunu dile getirdi. Konya'ya gelen turistlerin Hz. Mevlana dışındaki tarihi unsurları da tanıması gerektiğini ifade eden yetkililer, dünyanın ilk Hıristiyan mabetlerinden birisi olan Aya Elenia Kilisesi'nin restorasyon çalışmalarının ardından yapılacak iyi bir tanıtımla Konya'nın turizm potansiyeline olumlu katkı sağlayacağına inandıklarını dile getirdi.

 

MS 327 yılında dönemin Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Helena, Hac yolculuğu için Kudüs'e giderken Konya'nın Sille bölgesine uğradı. Burada bulunan mağara mabetlerini gören Helena, bölgeye bir kilise yapılması için emir verdi. Emir üzerine bölgeye Sille taşından Aya Elenia Kilisesi yaptırıldı. Bugüne kadar birçok kez tadilattan geçen kilise, dünyanın ilk Hıristiyan mabetleri arasında yer alıyor.

Konya Kent Haber, 18.07.2010

TARSUS GÖZLÜKULE HÖYÜĞÜ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI SONA ERDİ

 

Mersin’in Tarsus İlçesi'ndeki Gözlükule Höyüğü’nde yaklaşık 3 yıldır devam eden kazı çalışmalarının bu yılki bölümünün tamamlandığı bildirildi.

 

Kazı ekibi Başkanı ve Boğaziçi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Aslı Özyar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Höyüğün Anadolu arkeolojisinde çok önemli bir yeri bulunduğunu belirterek, 2007 yılında başladıkları bilimsel kazı çalışmaları sırasında, yaklaşık 200 metre kare alanda 5 ayrı açma noktasında Abbasi dönemi ağırlıklı olmak üzere Roma ve Geç Tunç Çağlarına ait bulgulara rastlanıldığını söyledi.

 

Özyar, 2007 yılında ilk kazı çalışmaları sırasında Abbasi dönemine rastlayan katmanlara rastladıklarını ve bu katmanları açığa çıkarmaya başladıklarını kaydeden Özyar, bunların arasında gündelik hayata ilişkin adetler, yaşam, camdan yapılmış deney tüpleri, tunçtan imal edilmiş tıp aletleri yer aldığını ve hijyen gibi konularda geniş bilgi ve bulgulara ulaştıklarını kaydetti.

 

Höyüğün yaklaşık 7 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu vurgulayan Özyar, orta çağ ve Roma Hellenistik dönemlerine ait kalıntıların yer aldığı kazı çalışmalarındaki bulguları temizleyip inceleyeceklerini söyledi.

 

Bu yılki kazı çalışmalarına aralarında Amerika, Almanya ve Hollanda gibi yabancı ülkelerden arkeolog ve bilim adamları da olmak üzere 30 kişinin katıldığını kaydeden Özyar, kazı çalışmalarında elde edilen bulguların ileri ki aşamalarda sergilenebileceğini ifade etti.

haberler.com, 17.07.2010

TARİHİ KALEYİ KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRÜ 'BİÇİYOR'

 

Ardahan’ın simgesi haline gelen Ardahan Kalesi’nde biten yaban otları sökecek işçi bulunamayınca İl Kültür ve Turizm Müdürü kollarını sıvadı. Eline aldığı tırpanla ve baba evinden getirdiği motorlu biçerle tarihi kalenin içinde biten otları kesip, ailesiyle birlikte toplayan Ardahan İl Kültür Müdürü İsmail Mor, gerek kurumdaki eleman yetersizliği gerekse piyasadaki ücret karşılığı çalışacak işçi sıkıntısı dolayısıyla işin başa düştüğünü, bu nedenle üç gündür Osmanlı’dan kalma ve kentin simgesi konumunda olan kalenin içindeki otları biçip, toplamak zorunda kaldığını belirtti.

 

Ardahan’a gelen yapancı ve yerli turistlerin ilk uğrak yeri konumunda olması dolaysıyla bakıma muhtaç olan kaleyi kendisi temizleyip, koruyan Kültür Müdürü’nün ailesi de kaleye gelen misafirleri karşılayıp, hazırladıkları çayları ücretsiz servis ettikleri görüldü.

Birgün, 17.07.2010

KÖYLÜ KADINLAR UYGARLIĞIN İZİNDE

 

 

İstanbul Üniversitesi tarafından Amasya kent merkezine 20 kilometre uzaklıkta bulunan Oluz Höyük’te yapılan kazı çalışmalarında köylü kadınlar istihdam ediliyor.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez başkanlığında Amasya’ya yaklaşık 20 kilometre uzaklıktaki Oluz Höyük’te sürdürülen kazı çalışmaları, ekonomisi zayıf olan yöre halkı için umut oldu. Dünyaca ünlü Fırtına Tanrısı Teşup heykelciğinin bulunduğu Doğantepe beldesine 5 kilometre uzaklıkta ve Hitit Uygarlığı için önemli bir yerleşim yeri olan höyükte Kültür ve Turizm Bakanlığı DÖSİM Genel Müdürlüğü ve İstanbul Üniversitesi’nin finanse ettiği kazı çalışmalarını 4 yıldır sürdürdüklerini, bu sene 45 günlük bir kazı programı yaptıklarını söyleyen Doç.Dr. Şevket Dönmez, “Kazıların tarihi ve arkeolojik katkısının yanı sıra çok büyük ekonomik katkısı da var. Her yıl ortalama 200 bin liralık bütçeyle buraya geliyoruz ve bu bütçeyle buradaki yöre sakinlerine iş imkanı sağlıyoruz. Yöre sakinleri kazımıza gelerek tarihi eserlere bakış açısından bilinçleniyorlar hem de en azından birkaç ay onları rahatlatacak derecede maddi bir imkana kavuşuyorlar.

 

Tabii ilk yıllarımızda erkek ağırlıklı bir kadroyla çalışırken, sonra kadınların da bu işte çok becerikli olduğunu fark ettik ve ekibimize çok sayıda kadın kattık. 50 kadın istihdam ediyoruz ve bunlar yöredeki köy ve ilçelerden geliyorlar ve kazımıza katılıyorlar” dedi.

 

100 kişilik ekibin 25′inin arkeoloji öğrencileri ile arkeologlardan oluştuğunu ifade eden Doç.Dr. Dönmez, “Ekibimizde arkeozoologlar, antropologlar, hebotanikçiler, jeologlar ve jeofizikçiler var ve pek çok bilim adamı kazıda farklı disiplinleri tespit etmek için yer almaktadır. İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra Van Yüzüncüyıl Üniversitesi, Adnan Menderes Üniversitesi, Trakya Üniversitesi gibi üniversitelerden öğrenciler ve uzmanlar ekibimizde yer alıyorlar. 4 yıl boyunca yaklaşık 2 bin 500 metrekarelik bir alanda kazı yaptık ve üst üste 8 tane yerleşim saptadık. Bu 8 yerleşim, 8 kent anlamına geliyor. Bu da yaklaşık olarak MÖ 4 binli yıllardan MÖ birinci yüzyıla kadar olan yaklaşık 4 bin yıllık bir tarihi temsil ediyor. Daha da eski yerleşimler olduğunu düşünüyoruz. Bunun için derinleşmemiz lazım. Ama şu anki verilerle Amasya kronolojisini yaklaşık 6 bin yıl geriye kadar götürmeyi başardık. İlk Tunç Çağı’na kadar, yazı öncesine kadar götürmeyi başardık. Burada önemli olan nokta kronolojiyi arkeolojik bulgulara göre şekillendiriyoruz” diye konuştu.

 

Oluz Höyük’te yapılan kazılar sayesinde ev ekonomisine katkı sağlayan ve işlerinden memnun olan kadınlar, erkeklere oranla daha iyi çalışırken, kazı çalışmalarında gösterilmesi gereken titizliği en üst seviyede tutuyorlar. Kazılara Oluz Höyük’e yakın olan Gözlek Köyü'nden katılan ev hanımı Gülhan Akar, “Burada öğrencilerle ve hocalarla kazı yapıyoruz. Onlara süpürme ve toplama işlemlerinde yardım ediyoruz. Sigortamız yatıyor, bu çok önemli. Hitit Uygarlığı’nı okul yıllarında duymuştuk, ama bu kadar ayrıntılı bilmiyorduk” dedi.

 

Kazılarda 2 yıldır çalıştığını belirten ev hanımı Kevser Uyar ise, “Kazıya imam olan eşimin desteğiyle katıldım. Kazılarda tarihimizi öğreniyoruz ve bilgimiz artıyor” şeklinde konuştu.

Amasya Kent Haber, 17.07.2010

ZEUS MAĞARASI SERİNLETİYOR

 

 

Aydın'ın Kuşadası İlçesi Güzelçamlı beldesindeki Zeus mağarasının eksi 10 derecedeki soğuk suyu, tatilcilerin serinleme tercihi oluyor. Bazı otel işletmecileri ise temmuz ayının bunaltan sıcağına karşı havuzlara buz kalıpları atıyor.

 

Kleopatra'nın özel havuzu olarak kullandığı rivayet edilen Zeus mağarasının suyu, dağın içinden gelen kaynak suyunun millî parktaki deniz suyuyla birleşmesinden oluşuyor. Nahoş bir tadı olan suyun, çeşitli cilt hastalıklarına da iyi geldiği söyleniyor fakat bugünlerde şifası değil, soğukluğu sebebiyle yerli ve yabancı turist akınına uğruyor. Mağarasının giriş ve çıkışında uyarıcı veya bilgilendirici levha olmadığı için tatilcilerin çoğu, birbirini ikaz ederek suyun 3–4 metre derin olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kalabalıktan, suya girmek için adeta sıra bekleniyor.

Yeni Şafak, 17.07.2010

36 YILDIR KAZIYORLAR

 

Samsun Bafra’da 1974 yılında başlayan İkiztepe kazıları devam ediyor.

 

Samsun yakınlarındaki Dündartepe’de 1940 yılında kazı yapan arkeologlar tarafından keşfedilen İkiztepe’de 1974 yılında başlatılan ve bugüne kadar süren kazıların bu yılki bölümü “Tepe 2” olarak adlandırılan bölgede başladı. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Önder Bilgi başkanlığında günümüze kadar sürdürülen kazılarda şimdiye kadar kadar Eski Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) ve Erken Hitit (MÖ 1900-1800) dönemine ait çok sayıda eser ve kalıntı bulunduğu belirtildi.

 

Kazı Başkanı Bilgi, İkiztepe’de kazı çalışmalarının 36 yıldır devam ettiğini ve bu yılki bölümünün 10 Eylül'de tamamlanacağını söyledi. Geçen yıl Tepe 1’deki çalışmaları tamamladıklarını ve ilk Tunç Çağı katmanlarının araştırıldığını söyleyen Bilgi, “İkiztepe’de bugüne kadar elde edilen buluntu sayısının 11 bin 550 dolayına ulaştı” dedi.

Yeniçağ, 17.07.2010

AYVALIK'TA TALAN HAZIRLIĞI

 

 

Balıkesir’in Ayvalık İlçesi'ndeki Alibey (Cunda) Adası’nda yaklaşık 20 dönümlük Hazine arazisinin satışı için çalışma başlatıldı. Uygulamaya tepki gösteren çevreciler, talanı durdurmak için hukuksal mücadele vereceklerini söylerken, çalışmanın 2B düzenlemesine hazırlık için yapıldığını savundular.

Kamuoyunda 2B olarak bilinen orman vasfını yitirmiş Hazine arazilerinin satışı için Milli Emlak Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan özel ekip, Ayvalık’ta saha çalışmasına başladı. Edinilen bilgiye göre yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, Maliye Bakanlığı tarafından arazinin bedeliyle ilgili açıklama yapılacak.

Alibey Adası Ortunç Koyu bölgesindeki Hazine’ye ait 20 dönümlük arazinin de, 2/B kapsamında satılacağı öne sürüldü. Bugün etrafı kızılçamlarla kaplı alan 10 yıl önce çıkan orman yangınında zarar görmüştü. Arazi üzerinde herhangi bir ağaçlandırma çalışması yapılmamasına karşın, doğa kendini yeniledi. Alanda şimdi genç fidanlar yükseliyor.

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı içerisinde yer alan ve 1 derece doğal SİT statüsündeki arazinin satış işlemlerinin başlatılması çevrecileri ayağa kaldırdı. Ayvalık Kent Konseyi ve Çevre Derneği Başkanı Nuray Özer, Türkiye’nin en büyük Tabiat Parkı’nın Ayvalık’ta olduğunu belirterek, “Yakılarak veya yok sayılarak her ne şekilde olursa olsun zeytin, çam ağaçları ve endemik bitkilerle kaplı bu alanın 1 santimetrekaresinin bile satışına, yapılaşmaya açılmasına asla razı değiliz. Ayvalık Kent Konseyi ve Çevre Derneği olarak bu konudaki kararlı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizimle aynı fikirde olan tüm kurum ve kuruluşlarla işbirliğine hazırız” diye konuştu.

CHP Ayvalık İlçe Başkanı Hüsnü Erol da, “2B adı altındaki talan tasarısı, yasalaşmadan uygulamaya girdi. Bunda da şaşılacak bir şey yok. AKP iktidarı 2002’den beri sürekli satıyor. Ancak biz Cunda’mızın peşkeş çekilmesine izin vermeyeceğiz. CHP olarak halkımızla elele verip talan ve yağmanın önüne geçeceğiz” diye konuştu.
Cumhuriyet Ege, Haber: Oya Uğral, 16.07.2010

TROIA ANTİK KENTİ MAKETİ İLGİ BEKLİYOR

 

5 yıl önce Morabbin Parkı’nın yanındaki alana yerleştirilen Troia Antik Kenti maketinin bazı parçalarının bakımsız hali tepkiye sebep oluyor.

 

İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü Başkanı Prof.Dr. Ahmet Sipahioğlu ve ekibi tarafından 5 yıl önce yapılan Troia Antik Kenti maketindeki camların kirli olmasına vatandaşlar tepki gösterdi. Yerli ve yabancı turistlerinde tepkisini çeken, Türkiye’nin en büyük maketi olan Troia Antik Kenti maketinin hem camlarının hem de çevresinin bakımdan geçirilmesi gerektiğini belirten vatandaşlar yetkilileri göreve çağırdı. 20 metrekarelik alan üzerine kurulu Troia Antik Kenti maketinde yaşanan kötü manzaranın Çanakkale’ye yakışmadığını kaydeden vatandaşlar, geçtiğimiz günlerde yağan yağmurlar nedeniyle de camlardaki vidalarında küflendiğine, çerçevelerin bozulduğuna dikkat çekti. Çanakkaleliler, her yıl çok sayıda yerli ve yabancı turistlerin gelip gördüğü Troia Antik Kenti maketindeki camlı bölmelerin bir an önce temizlenmesi gerektiğini vurguladılar.

Çanakkale Olay, 16.07.2010

AMFORA FIRINI TARİHE IŞIK TUTUYOR

 

Sinop kent merkezi ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılarda bulunan çok sayıda amfora atölyesi tarihe ışık tutuyor. Amfora atölyelerinin bulunmasıyla dünyanın dört bir yanından çıkartılan havuç tipli amforaların menşeinin Sinop olduğu belirlenirken, Sinop Arkeoloji Müzesi'nde gerçek boyutunda yapılan amfora fırını, geçmişe ışık tutuyor. Eski çağlarda toprağın pişirilmesiyle elde edilen amforaların imal edildiği fırın, ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Bilkent Üniversitesi ile ortaklaşa yürütülen proje kapsamında yapılan fırının, Türkiye'de başka bir örneğinin olmadığı belirtiliyor. Yapılan kazılarda ortaya çıkan amfora fırınlarındaki kalıntıların 10. yüzyıla ait olduğunu kaydeden Arkeolog Fuat Dereli, dünyanın dört bir yanında Sinop kaynaklı birçok amfora bulunduğunu, müzede ise yaklaşık 650 amforanın sergilendiğini söyledi.

Beyaz Gazete, 16.07.2010



TARİHİ HAMAM TEHLİKE SAÇIYOR

 

  

 

Sivas'ta 17. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen tarihi Eskipaşa Hamamı binası, restore edilmeyi beklerken diğer yandan da yıkılmaya yüz tutmuş duvarları çevreye tehlike saçıyor.

 

Ulanak Mahallesi Osmanpaşa Caddesi Kale yolu üzerinde bulunan tarihi binanın yıkılmaya yüz tutmuş hali kente kötü bir görünüş kazandırırken duvarların yıkılmaması için konulan ağaç direkler rüzgarlı havalarda çevreye tehlike saçıyor.

 

Eskipaşa Hamamı'nın yanında bulunan tarihi binanın akşam saatlerinde tinercilerin geldiği ileri sürülüyor. Rüzgarlı havalarda çatıda bulunan sacların çevrede park halinde bulunan araçlara da tehlike yarattığı ifade edilirken vatandaşlar yetkililerden tarihi yapının restore edilmesini istiyor.

Sivas Kent Haber, 16.07.2010

SİNOP'TA 20 YIL SÜRECEK KAZI ÇALIŞMALARINA BAŞLANDI

 

Sinop’ta Bizanslılar tarafından MS 660 yılında yapılan Balatlar Kilisesi’nde Sinop’un geçmişini aydınlatacak ve 20 yıl sürecek kazı çalışmalarına törenle başlandı.

 

Törene Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Özgür Özaslan, Sinop Valisi M.Hakan Güvençer, Vali Yardımcısı Mustafa Özkaynak, Belediye Başkanı Baki Ergül, Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun Sinop Arkeoloji Müzesi Arkeoloğu Fuat Dereli, Bayındırlık ve İskan Müdürü Salih Sağır, İl Milli Eğitim Müdürü İlyas Gülünay ile kazı çalışmalarını yürütecek olan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat tarihi bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Gülgün Köroğlu ve ekibi hazır bulundu.

 

Türk arkeologların yapacağı kazıya Amerika’da California Üniversitesi’nden hamamlar üzerinde çalışan ünlü bir arkeolog da katılacak. 20 yılı kapsayacağı belirtilen uzun soluklu kazı çalışmasında, birçok tarihi buluntunun gün yüzüne çıkartılması hedefleniyor. 25 kişilik ekip tarafından gerçekleştirilecek kazı, Balatlar Kilisesi diye bilinen alanın, tarihi süreçte gerçekten kilise mi yoksa hamam ve çeşitli tesisleriyle büyük bir sosyal kompleks mi olduğunu ortaya çıkaracak.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Özgür Ösaslan, “Ada Mahallesi Balatlar Kilisesi mevkiinde bu yıl Bakanlar Kurulu kararı ile bakanlığımızın yürütmüş olduğu çalışmayı başlatmış bulunuyoruz. Kazı başkanımız Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat tarihi bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Gülgün Köroğlu ve ekibi yaklaşık 2 ayı aşkın bir sürede burada çalışmalarını sürdürmüş olacak. Bu çalışmanın önemi hem Sinop ve hem de yöresi son derece anlamlı Sinop’un yazılı kaynakları tarihi MÖ 3000 yılına ulaşıyor, ama burada yapılacak çalışmalar ile bu tarihleme her an değişebilir. Balatlar Kilisesi’nin kiliseden ibaret olmayıp bir yapı kompleksi olma ihtimali var. Önce yüzeysel bir araştırma yapılacak, daha sonraki yıllarda Türk ve yabancı bilim adamları marifeti ile daha derinlemesine araştırmalar yürütülecek.” şeklinde konuştu.

 

Balatlar Kilisesi’ndeki bu çalışmanın diğer bir önemi de turizm yönünden yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası olduğunu ifade eden Özgür Özaslan, “Biz de koruma ve kullanma dengesini gözeterek bakanlığımız bu tür çalışma yapılmasına her zaman önderlik yapıyor. Bundan sonraki çalışmalarda sadece bakanlığımız değil, il özel idareleri, il kültür ve turizm müdürlüğü ile sivil toplum örgütlerinin sahip çıkması ile buranın ihya olmasını bekliyoruz.” dedi.

 

Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat tarihi bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Gülgün Köroğlu, 20 yılı kapsayacak uzun soluklu kazı çalışmasında, birçok tarihi buluntunun gün yüzüne çıkartılmasının hedeflendiğini belirtti. Köroğlu, “4 -5. yüzyıla ait Roma hamam yapısını gün yüzüne çıkartmayı planlıyoruz. İlk çalışmalarımızda mimari restorasyon ile duvar resmi onarımı ile başlayacağız. Kazı yapılan alanda bulunan yapı ise 15. yüzyıldan sonra Rum kilisesi olarak kullanılmış küçük bir şapel çok tahrip edilmiş bir yapı. Burası ile etrafında bulunan farklı yapıların da uzun süre alacak bir restorasyonuna başlamış olacağız. Bunlara yeni işlevler verme, yani arkeolojik park veya bir açık hava müzesi işlevi vermeyi planlıyoruz. Türkiye’deki önemli üniversitelerden yerli yabancı bilim insanlarının bulunduğu geniş bir ekibimiz var. Bu proje süre itibari ile 20 yıl sürmesi hedefleniyor.” diye konuştu.

Zaman, 16.07.2010

TARİHİ CAMİ ÇÖP YIĞINI İÇİNDE

 

Kocaeli'nde bulunan tarihi Yeni Cuma Camii'nin depo olarak kullanılan kısmı çöp yığınlarıyla doldu.

 

Mimar Sinan'ın eseri olan 500 yıllık Yeni Cuma Camii, belediyenin ihmali yüzünden çöplerle dolmaya başladı. İzmit'in merkezinde olan ve birçok kişinin namazını kılmak için tercih ettiği tarihi camide belediyenin ihmalkar davranışları vatandaşları üzüyor. Cami derneği, caminin çevresini ve içini onarmak için çaba harcayıp para toplarken, belediye ise depo olarak kullandığı kısma atık malzemeleri bırakıyor. Caminin tepeden görünüşü yürek burkarken, vatandaşlar tarihi mabede sahip çıkılmasını istiyor.

Kocaeli Kent Haber, 16.07.2010

ASUR KRALI'NIN ÇİVİ YAZISI ANLAŞMASI

 

 

Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’ndeki Tell Tayinat Höyüğü’nde yapılan kazı çalışmalarında MÖ 670 yıllarında Asur Kralı Esarhaddon’un kendisine bağlı zayıf tımarlar ile yaptığı çivi yazısı anlaşma tableti gün yüzüne çıkarıldı.

 

Tell Tayinat Höyüğü’nde kazı yapan Toronto Üniversitesi’nden Prof.Dr. Timothy Harrison’un başkanlığındaki ekipte Sudan, Pakistan, İngiltere, ABD ve Türkiye’den 25 arkeolog bulunuyor. 1930′lu yıllardan beri dönem dönem kazı yapılan Tell Tayinat Höyüğü’nde bugüne kadar 30 binin üzerinde eser bulundu. Timothy Harrison’un başkanlık ettiği bu yılki çalışmada ise Asur Kralı Esarhaddon’un MÖ 670 yıllarında kendisine bağlı zayıf tımarlar ile yaptığı çivi yazısı anlaşma tableti gün yüzüne çıkartıldı. Tabletin zarar gördüğü ve tercüme edilmeye çalışıldığını belirten Harrison, “Tabletteki ifadeler, Kitab-ı Mukaddes’te ele alınan Tanrı ile Hz. İbrahim arasındaki sözleşmeye çok benziyor. Bu anlaşma, kitap yazılırken İsraillilere ilham vermiş olabilir” dedi. 43 santimetre boyunda ve 28 santimetre enindeki tablette 650 -700 satır yazının bulunduğunu anlatan Harrison, “Tabletteki çok sayıda parçanın dağılmış ve zarar görmüş. Tableti restore etme işlemleri sürüyor. Tercüme çalışmaları da devam ediyor. Asur Kralı Esarhaddon’un tahtını ve gücünü barışçıl bir şekilde korumak için bu anlaşmayı yaptırdığı anlaşılıyor” diye konuştu.

Tell Tayinat Höyüğü’ndeki kazı çalışması ağustos ayının sonuna kadar devam edeceği bildirildi.

haberler.com, 15.07.2010

Efes (L.H. Jeffery Arşivi)
...1949



11 - 17 Temmuz 2010

MONA LISA'NIN
ŞİFRESİ ÇÖZÜLDÜ

 

İtalyan ressam Leonardo Da Vinci'nin ünlü eseri Mona Lisa'yı röntgen cihazıyla inceleyen uzmanlar, resmin yapımıyla ilgili çarpıcı bir bilgiye ulaştı.

Paris'teki Louvre Müzesi'nde yürütülen araştırmalarda Da Vinci'nin, resimdeki insan yüzlerindeki gölgeleri daha başarılı verebilmek için, 1-2 mikrometre kalınlığında boya katmanları kullandığı belirlendi.

Akşam, 17.07.2010

 

HATAY'DA PAHA BİÇİLMEZ HAZİNE

 

Reyhanlı İlçesi'ndeki Tell Tayinat Höyüğü'nde yapılan kazı çalışmalarında MÖ 670 yıllarında Asur Kralı Esarhaddon'un kendisine bağlı zayıf tımarlar ile yaptığı çivi yazısı anlaşma tableti bulundu.

 

Toronto Üniversitesi'nden Prof. Dr. Timothy Harrison'un başkanlığındaki ekipte Sudan, Pakistan, İngiltere, ABD ve Türkiye'den 25 arkeolog bulunuyor. 1930'lu yıllardan beri dönem dönem kazı yapılan Tell Tayinat Höyüğü'nde bugüne kadar 30 binin üzerinde eser bulundu. Asur Kralı Esarhaddon'un MÖ 670 yıllarında kendisine bağlı zayıf tımarlar ile yaptığı çivi yazısı anlaşma tableti gün yüzüne çıkartıldı. Harrison, "Tabletteki ifadeler, Kitab-ı Mukaddes'te ele alınan Tanrı ile Hz. İbrahim arasındaki sözleşmeye çok benziyor. Bu anlaşma, kitap yazılırken İsraillilere ilham vermiş olabilir" dedi. 43 santimetre boyunda ve 28 santimetre enindeki tablette 650 -700 satır yazı var.

Hürriyet, Haber: Ferhat Dervişoğlu, 17.07.2010

 

ATTİLA İLHAN'IN GÜRÜN'DEKİ KONAĞI YIKILMAKTAN KURTULDU

 

 

Ünlü şair ve yazar Attila İlhan'ın ailesine ait, Sivas'ın Gürün İlçesi'ndeki tarihi konak, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından onarıldı.


Gürün Belediye Başkanı Mehmet Aktaş, ünlü yazar Attila İlhan'ın babasının dünyaya geldiği evin, yaptıkları girişimler sonucu onarılarak, yıkılmaktan kurtarıldığını söyledi.


Attila İlhan'ın, Gürün'ün son kadısı Mehmet Hamdi Efendi ve Adile Hanım'ın kaymakam olan oğlu Muharrem Bedrettin'in üç çocuğundan biri olduğunu hatırlatan Mehmet Aktaş, ilçedeki konakların onarılması çalışmaları kapsamında, bakanlığın gönderdiği 30 bin liralık ödenekle Ketençayır Mahallesi'nde yer alan evin aslına uygun olarak tamir edildiğini bildirdi.


Attila İlhan'ın babası Muharrem Bedrettin İlhan'ın Gürün'de 1891 yılında görev yapan son kadı olan Mehmet Hamdi Efendi'ye ait, halen ayakta duran iki katlı eski evde dünyaya geldiğini belirten Aktaş, kaymakam olan Muharrem Bedrettin İlhan'ın görevi nedeniyle daha sonra İzmir'e yerleştiğini, çocuklarının da orada dünyaya geldiğini belirtti.


Aktaş, ailenin 1956 yılında da Gürün'deki nüfus kaydını İzmir Karşıyaka'ya aldığını kaydetti.
Ünlü şairin ölümünün ardından, adını evlerinin bulunduğu sokağa verdiklerini, böylelikle çok sayıda ilim, kültür, sanat adamıyla sayısız bürokratı yetiştiren Gürün'de, bir ünlünün daha ismini ölümsüzleştirdiklerini anımsatan Aktaş, ''Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay bey ve hemşehrimiz müsteşar İsmet Yılmaz'ın gayretleri ile tarihi konağın onarımı gerçekleştirildi.

Bakanlık daha önce de yine ünlü şair Hasan Hüseyin Korkmazgil'in ilçemizdeki evini onarmıştı. İlhanların konağının onarılmasıyla birlikte, ilçemizde aynı mevkide yer alan tarihi konakları turizme kazandırarak insanların gezebilmesine olanak tanıyacağız. Ünlü şairin anılarının yaşatılması için, Gürün'deki konağın kültürel anlamda ilçeye ayrı bir değer katacağına inanıyoruz. Konağın onarılması, Attila İlhan'ın adının Gürün'de yaşamasına vesile olmanın yanı sıra, şairin gelecek kuşaklar tarafından da tanınmasını sağlayacaktır.''dedi.

Sivas Hürdoğan, 16.07.2010

DEFİNE AVCILARI YAKALANDI

 

Düzce İl Jandarma Alay Komutanlığına bağlı ekipler aldıkları bir ihbarı değerlendirerek Akçakoca’da kaçak kazı yapan 6 kişiyi yakaladı.

 

Düzce İl Jandarma Komutanlığı 156 Jandarma imdat telefonuna yapılan bir ihbarda Akçakoca Akkaya Köyü'nde bazı şahısların define bulmak amacı ile kaçak kazı yaptıkları bilgisi ulaştı. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ve Akçakoca İlçe Jandarma Komutanlığı personelince yapılan istihbari çalışmalar keşif ve yer tespiti sonucu kaçak kazı yapılan bölgenin Akkaya Köyü eski taşocağı mevkii olduğu tespit edildi. 13 Temmuz 2010 günü yapılan operasyon sonucu T.K., M.S., H.D., S.K., İ.G. ve N.G. isimli şahıslar kazı yaptıkları esnada suçüstü yakalandı.


Yakalanan şahıslar ile birlikte 1 adet jeneratör, 1 adet Kırıcı Hitli, 30 metre kalın ip, 2 kazma, 3 kürek, 1 balta, 27 metre prizli elektrik kablosu ve kazı yapmakta kullanılan çok sayıda demir murç alet ve edevat ele geçirilmiş, kazı yapılan yerin 5 metre çapında 7 metre derinliğinde bir bölge olduğu tespit edildi. Yakalanan şahıslar adli makamlara sevk edildi.

Düzce Damla Gazetesi, 16.07.2010

TARİHE VERİLEN DEĞER BU MU?



 

Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı ve Sivas’ı temsil eden en güzel tarihi eserlerimizden biri olan Kongre Müzesi bakımsızlıktan dökülüyor.


Sivas’ın en merkezi yerinde bulunan Kongre Müzesinin önemi tarihi eser olmanın yanı sıra ülkemiz için en önemli kararlar alınarak Sivas Kongresinin yapıldığı binanın çevresi ağlıyor. Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı ve Sivas’ı temsil eden en güzel yapılardan biri olan kongre müzesi etrafı bakımsızlıktan kötü günler geçiriyor.


Kurtuluş Savaşı öncesi Kurtuluş Savaşı öncesi Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve delegelere ev sahipliği yapan Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi binasının arka tarafındaki demirler Müzenin tarihini ortaya koymak yerine adeta tarihi ayaklar altına seriyor.


Bilinçsiz kişi ve kişilerce yerlerinde sökülen ve bakımsızlıktan paslanarak dökülen demirler Sivas’a gelen yabancılardan tepki topluyor.


Gazetemizin hassasiyetle üzerinde durduğu bu konuların arasında tarihi eserler ve Kongre Müzesi çevresinde cereyan eden,  olumsuzluklar Sivas’ın tanıtımını olumsuz yönde etkiliyor ve akıllarda kötü izlenimler bırakıyor.


Kırık dökük halde bulundukları yerden dahi kaldırılmayan demir parçaları Sivas’ta tarihi eserlere verilen değer bu mu? sorusunu akıllara getiriyor.


Tarihi yapılar üzerinde yaygınlaşarak devam eden çirkin görüntüler için herhangi bir gerekçe göstermeyen müze yetkililerinin “Müze restorasyon için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne devredildi. Hiçbir çalışma yapamayız” demesi ise Kongre Müzesi’ne verilen önemsizliği daha da belirgin hale getiriyor.

Sias Hürdoğan, 16.07.2010

2 BİN 500 YILLIK MEZARLAR ERİYOR

 

 

Fethiye'deki Amintas Kral Mezarları, Ortaca'nın Dalyan beldesindeki tarih hazinesi kaya mezarlarının kaderini paylaştı. Mezar olumsuz hava, doğa koşulları ve insan eliyle yapılan tahribatın kurbanı oldu. Sütunları eriyen, duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılan, içi çöplüğe dönen kral mezarlarının kurtarılması istendi.


Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi arkeolog Altan Türe, kaya mezarlarındaki tahribata tepki göstererek, hemen koruma çalışması başlatılması gerektiğini belirtti. Türe eserin, Dalyan'daki mezarlar gibi Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmasını istedi.

Dalyan'daki kral mezarlarındaki tahribata "Tarih kanser oldu" başlığıyla Yeni Asır'da yer verilmesinin ardından bölgeye gelip inceleme yapan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın, mezarların koruma altına alınması talimatı vermesinin ardından, Fethiye'deki Amintas Kral Mezarları'nın da tahrip olduğu ortaya çıktı. Muğla'nın Fethiye İlçesindeki 2 bin 500 yıllık kaya mezarları, birinci derece sit alanı içinde olmasına rağmen tahribattan kurtulamadı. Fethiye Kalesi yakınında, kaderine terk edilen mezarlar tanınmaz hale geldi. Sütunları tahrip edilen, duvarlarına sprey boyayla yazılar yazılan Amintas Kral Mezarları'nın içi de çöplüğe döndü. Mezarların temizliğiyle sadece bir görevlinin ilgilendiği öğrenildi.


DEÜ Öğretim Görevlisi Altan Türe, kaya mezarlarındaki tahribata dikkat çekerek, acilen koruma çalışması yapılması gerektiğine işaret etti. Tarihi eserlerin miras gibi göründüğünü dile getiren Türe, "Mirasyedi bir milletiz. Eserleri de miras gibi görüyoruz. '2 bin 500 yıldır burada, bir şey olmaz' mantığıyla bakıyoruz. Sonra da tarih zenginliğimiz olan eserler bu hale geliyor" dedi.

Mezarların tahrip olduğunu, ancak kurtarılması için geç kalınmadığını vurgulayan Türe, "Mezarlara zarar veren etkenler belirlenmeli. Egzoz ve baca gazları mezarları eritiyor. Bu gazların içindeki sülfür, nemle birleşince asit oluyor. Bu da kireç taşından yapılan mezarları eritiyor" diye konuştu. Öncelikle konservasyon çalışması yapılması gerektiğini anlatan Türe, şunları kaydetti: "Kültür ve Turizm Bakanlığı ile irtibata geçilmeli. Mezarların bulunduğu alana park gibi bir yeşil alan oluşturulup, burası ışıklandırılmalı. Giriş çıkışlar kontrol altına alınmalı. Yerleştirilecek kamera sistemi ile mezarlar 24 saat izlenmeli. Tahrip olan yerler onarılmalı. Sprey boyayla yazılan yazılar taşın dokusu bozulmadan silinmeli. Vatandaşların ve turistlerin mezarların içine girmesi engellenmeli. Mezarın önüne konulacak panolarla insanlar bilgilendirilmeli."


Fethiyeli vatandaşlar da, "Dalyan kaya mezarlarını kurtaran bakanımız burayı da kurtarsın" diyerek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'dan yardım istedi.


Muğla Valiliği'nden yapılan açıklamada, eserlerin daha iyi şartlarda korunması için çalışmalar yapıldığı bildirildi. Açıklamada, "Kral mezarları Fethiye Müze Müdürlüğü'nde görevli personel tarafından toplanıyor. Eserlerin daha iyi korunması için maddi imkanların artırılması yönünde çalışmalar yapıyoruz" denildi.

Yeni Asır, Haber: Osman Akça, 16.07.2010

İKİZ KULELERİN ALTINDAKİ SIR

 

 

ABD’nin New York kentinde 11 Eylül 2001 saldırılarının hedefi olan dünya ticaret merkezinin inşaat alanında, 18. yüzyıldan kalma gemi bulundu.

Arkeolog Molly McDonald ve A. Michael Pappalardo, 10 metre uzunluğundaki geminin bir zamanlar İkiz Kulelerin yükseldiği alandaki inşaat çalışmalarında bulunduğunu belirtti.

McDonald, iş makinesinin ortaya çıkardığı kavisli keresteleri fark ettiklerini, ardından geminin omurgasını bulduklarını ve gemiyi iki günde gün ışığına çıkarttıklarını söyledi.

İnşaat çalışmaları sırasında ortaya çıkabilecek tarihi eserleri tespit ve belgelemek üzere çalışan arkeologlar, bu bulgunun çok önemli olduğunu, geminin kesin yapım tarihinin tespit edilmesi için bazı ayrıntılı testler yapılması gerektiğini kaydetti.

Aynı bölgede 45 kilo ağırlığında bir çıpanın da bulunduğu, ancak bunun gemiye ait olup olmadığının henüz bilinmediği belirtildi.

Milliyet, 16.07.2010



******


İKİZ KULELERİN ENKAZINDA ESRARENGİZ GEMİ

 







 

'Sıfır noktası' olarak bilinen ikiz kulelerin enkazında temizleme çalışmalarını yürüten işçiler, enkazın derinliklerinde 200 yıllık bir gemi buldu.

 

Geminin yüzyıllar önce, Manhattan adasını genişletmek için yapılan alan genişletme çalışmalarında gömüldüğü sanılıyor. Kaldırım seviyesinin yaklaşık 6 metre derinliğinde bulunan gemi yaklaşık 11 metre uzunluğunda.  


Tarihçiler, 18’inci yüzyılın sonlarında kullanıldığını düşündükleri geminin 1810 senesinde Manhattan’ın kıyı kesimlerini genişletmek için söküldüğünü tahmin ediyor. 

 

Salı günü, çamur tabakasının altında geminin ilk kalıntılarına rastlayan arkeolog Molly McDonald, Dünya ticaret Merkezi’nin altında antik bir esere rastlamanın çok heyecan verici olduğunu belirtti. Şu an en çok merak edilen şey ise, esrarengiz geminin nerede inşa edildiği, ne amaçla kullanıldığı ve neden battığı.

 

Mcdonald ve meslektaşı Michael Pappalardo, beklenmedik keşiflerini Salı günü inşaat alanında incelemeler yaparken yaptı.

İkili, bir iş makinesinin çamurun yüzeyine çıkardığı kereste kalıntıları fark etti. Alanda başka kalıntılar da olduğunu gören arkeologlar, iki meslektaşlarını yanlarına alıp kazı çalışmalarına başladı. Kısa zamanda geminin gövdesini tespit eden arkeologlar, iki günlük çalışmada gövdenin neredeyse tümünü gün ışığına çıkarmayı başardı.

Tarihçi Browe, geminin dış yüzeyindeki küçük oyuklara okyanuslarda yaşayan organizmaların neden olmuş olabileceğini belirterek, geminin bir zamanlar okyanuslara açılmış olabileceğine dikkat çekti.

Geminin gövdesinin altında, yaklaşık 45 kiloluk çapası bulundu. Ayrıca, geminin kalıntısı civarında denizcilere ait olduğu düşünülen ayakkabı parçalarına rastlandı. Tarihçiler, geminin büyük olasılıkla 18 ve 19’uncu yüzyılda Manhattan’da yapılan arazi doldurma çalışmalarında kullanıldığını düşünüyor.

Geminin gömüldüğü alanın etrafını saran su, kalıntıların yüzyıllarca bozulmadan kalmasını sağladı. Ancak açığa çıkarılır çıkarılmaz, geminin ahşap yapısı oksijen nedeniyle çürümeye başladı. Bu yüzden arkeologlar geminin çamurdan çıkarılması sürecinde yapısını koruyabilmek için parçaları elleriyle temizliyor.

 

Bu çalışmalar esnasında en şaşırtıcı şeylerden biri, şans getirmesi için geminin omurgası altına yerleştirilmiş madeni paralar oldu.

Hürriyet, 17.07.2010

AYDIN'DA TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI YAKALANDI

 

Aydın'da jandarma ekiplerince düzenlenen operasyonda, tarihi eser kaçakçılığı yaptığı öne sürülen iki kişi yakalandı. Alınan bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri, Umurlu beldesi Bayramyeri Mahallesi'nde yaptığı yol kontrolünde, A.T.'nin kullandığı kamyoneti durdurdu. Sürücü A.T. ile kamyonette bulunan Ö.B.'nin üzerinde ve kamyonette yapılan aramada, çeşitli dönemlere ait 1 kraliçe tacı, 1 sikke, 1 bilezik, 1 heykel, 1 gerdanlık ve 1 saç tokası ele geçirildi. Gözaltına alınan A.T. ve Ö.B. ifadelerinin alınmasının ardından, serbest bırakıldı.

Yeni Asır, 15.07.2010

MATISSE'İN RADİKAL DÖNEMİ MOMA'DA

 

20. yüzyılın büyük ressamı Henri Matisse'in 1913-1917 yılları arasındaki yaptığı geometrik şekiller ve keskin çizgilere sahip deneysel tabloları New York MoMA'da sergilenecek.

 

18 Temmuz’da başlayacak ‘Matisse: Radical Invention, 1913-1917’ başlıklı sergi, Matisse’in kübizm akımına kapıldığı dönemden hemen önceki çalışmalarını içermesi bakımından önemli. 120 eserin yer aldığı serginin önemli tablosu, sanatçının sekiz sene boyunca üzerinde çalıştığı ‘Bathers by a River’ (üstte). Sergi, 11 Kasım’a kadar sürecek.

Radikal, 15.07.2010

XANTHOS KAZILARI BAŞLADI

 

Antalya’nın Kaş İlçesi'ndeki Xanthos antik kentinde 2010 yılı kazıları başladı.

 

Fransa’daki Bordeaux Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Projesi Başkanı Jacques des Courtils AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yılki kazı çalışmalarında birden çok noktada sondaj kazıları ve sütun düzeltmeleri yapacaklarını söyledi.

 

Xanthos antik kentinin Likya Uygarlığı’nın en büyük kentlerinden biri olduğuna dikkati çeken Courtils, 1,5 ay sürecek kazıya Bordeaux Üniversitesi ile Kanada’daki Quebec Üniversitesi’nden 10 bilim adamı ve 35 işçinin katılacağını belirtti.

 

Fransa’daki Paris ve Sarbonne üniversitelerince Xanthos antik kentinde ilk kez 1950 yılında kazı çalışmasına başlandığını söyleyen Jacques des Courtils, kentte 60 yıl önce başlayan kazıların bu yılki bölümünde ise Roma Agorası etrafındaki sütunlu caddenin açılacağını ve Orta Çağ dönemini simgeleyen kilise ve mezarlıkta kazıların devam ederek gelecek yıl için planlanan restorasyon için hazırlıkların yapılacağını ifade etti.

 

Courtils, Likya Uygarlığı’nın başkenti Xanthos antik kentinin MÖ 42 yılında Brutus tarafından işgal edildiğini, kent halkının, Brutus’a teslim olmamak amacıyla toplu halde intihar ettiğini belirtti. Bölgenin Harpyler Anıtı ve Likya Kule Mezarıyla adını duyurduğunu belirten Courtils, antik kentin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer aldığı da kaydetti.

Gerçek Gündem, 15.07.2010

MOZAİKLER NİZİP'TE KALACAK

 

Nizip Belediye Başkanı Fevzi Akdoğan'ın ilçede bulunan mozaiklerin Gaziantep'e taşınmasına karşı oldukları yolundaki tepkisinden sonra yaşanan gelişmeler olumlu sonuçlandı. AKP Milletvekili Mehmet Sarı, bu konuda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile görüştüklerini ve mozaiklerin Nizip'te kalacağını söyledi. Sarı bu konuda yaptığı açıklamada şu bilgileri verdi: "Nizip Akevler Semtinde ortaya çıkarılan Antik Kilise olarak bilinen ve binlerce yıldır aranan Nisibyn/Ad Zociandem’in gün yüzüne çıkarılması Nizip İlçe Halkını sevince boğmuştu. Kentin, 5 kilometre ileride Zeugma antik kentinden kaçanlarca oluşturulduğu ve on binlerin yaşadığı kentte 500 kişilik bir cemaatin aynı anda ibadet edebileceği bu kiliseye geçtiğimiz aylarda yapılan kazılarda rastlantı sonucu ulaşıldı. MS 4. yy olarak tarihlenen ve tabanı tamamen mozaiklerle döşeli olan Tarihi antik kente ortaya çıkarılan mozaiklerin, Gaziantep’e götürülme fikrine karşı gösterilen tepkiler ve 1400 yıllık mozaiklerin yerinde kalması için yapılan çalışmalar olumlu sonuç verdi. Gaziantep Milletvekilleri ile birlikte Akevlerde bulunan mozaiklerin yerinde kalması için Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile görüşme yaptık. Yapılan görüşmenin olumlu geçti. Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay, kilise kalıntılarının ve taban mozaiklerinin Nizip’te yerinde kalarak sergileneceği ve bu konuda kazı çalışmalarına hız verileceğini ifade etti. Ayrıca 2 ay sonra Nizip’e gelerek burada Akevler kilise mozaiklerini yerinde görmek, aynı zamanda Zeugma antik kentinde yapılan çalışmaları incelemek, Gaziantep, Nizip ve Karkamış’ta bulunan turizm ve kültürel değerlerinin Türk ve dünya turizmine kazandırılması ile ilgili çalışmalarda ve çeşitli incelemeler yapacağını vurguladı"

Gaziantep 27 Gazetesi, 15.07.2010



TOPRAKTAN TARİH FIŞKIRIYOR

 

     

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde devam eden Myra- Andriake kazılarında, Myra antik kenti yakınlarında tahminen 1000 yıllık bir kilise veya şapel bulundu.

 

Myra Andriake Kazıları Bizans Bölümü Sorumlusu ve Kazı Üyesi ve İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Engin Akyürek başkanlığında başlatılan kazıda, toprağın 6 metre altındaki Bizans Kilisesi ortaya çıkarılmaya başlandı. İyi korunmuş haldeki kilisenin kubbesi yıkılmış, üç noktada çatının kiremit kaplamaları sağlam durumda. 5 metre genişliğinde, 10 metre uzunluğundaki kilisenin, şu anda toprağın 2 metre altındaki bölümü ortaya çıkarıldı.

 

Kilise kazısını 10 kişilik ekiple yürüten Prof.Dr. Engin Akyürek, “Çok iyi korunmuş bir Bizans kilisesi. Tahminen MS 12'nci yüzyıla ait. İçi de alüvyon dolu. Kesin tarihi içine girip, temizleyince ortaya çıkacak. Bizans döneminin çatı sistemine ait net bilgiler edineceğiz. Çünkü günümüzde kullanılan Bizans kiliselerinin tamamı restorasyon geçirmiş ve çatıları değiştirilmiş durumda. Bu kilisenin orijinali ayakta” diye konuştu.

 

Myra- Andriake Kazıları Başkanı Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik ise, “Bu kilise, bu toprakların altında yatan Anadolu'nun Pompei'si olan Myra antik kenti'nin ilk izleri. Bu kilise ile bu Anadolu Pompei'si kendini gösterdi” dedi.

Myra antik kenti'nin bulunduğu Demre Ovası, üç kez sel felaketi yaşamış ve kent 4 metre civarında toprak altında kalmıştı. Demre'de bulunan Myra Antik Tiyatrosu ve Noel Baba Müzesi yaklaşık 4 metre toprak seviyesinin altında yer alıyor.

Hürriyet, 15.07.2010

MUNCH'UN 'MADONNA'SI 1.9 MİLYON DOLARA SATILDI

 

Ünlü Norveçli ressam Edvard Munch’ın, 1895 yılında tamamladığı “Madonna” adlı baskısı (lithograph) önceki gün İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan açık artırmada 1 milyon 900 bin dolardan satılarak, bugüne dek İngiltere’de satılan en pahalı baskı eseri oldu. Dünyada satılan en pahalı ikinci baskı olduğu belirlenen eserin, kimin tarafından alındığı ise açıklanmadı.

 

Munch’ın “Vampire II” adlı çalışması ise Norveç’in başkenti Oslo’da 2007 yılında 1 milyon 910 bin dolardan alıcı bulmuştu. “Madonna” eserinin açık artırmadan önce hiçbir yerde sergilenmediği belirtildi.

Habertürk, 15.07.2010

TARİHİ HİTİT YOLU, DOĞA YÜRÜYÜŞÜNE AÇILIYOR

 

Çorum Valiliği tarafından başlatılan "Hitit Yolu'' projesi ile asırlar öncesinde Hitit kentleri arasında kullanılan yol güzergahları belirlenecek.

 

Vali Nurullah Çakır, turizmin gelişmesi için Çorum'un her türlü potansiyelini en iyi şekilde değerlendirmek istediklerini söyledi. Bu amaçla doğa yürüyüşü (trekking) meraklılarına da hitap etmeyi amaçladıklarını dile getiren Çakır, projenin tamamlanmasıyla kent turizmine önemli bir katkı sağlanacağını kaydetti. Projeyle tarihi Hitit kentleri olan Şapinuva, Hattuşa ve Alacahöyük ile İncesu Kanyonu arasında asırlar önce kullanılan yol güzergahlarının belirleneceğini ifade eden Vali Çakır, bölge halkı ve arkeologların bilgisine başvurularak yapılan araştırma sonunda binlerce yıl önce kullanılan yol güzergahlarının günümüze kazandırılacağını kaydetti.

Zaman, 15.07.2010

OSMANLI HANEDANI VAKIFTA BİRLEŞECEK

 

 

Padişah 5'inci Murad'ın torununun torunu Şehzade Osman Selaheddin Osmanoğlu, Osmanlı Hanedanı üyelerini bir çatı altında toplayacak bir vakıf kurmak istediklerini dile getirerek, "Bu vakıf bizi daha birleştirsin'' dedi. Osmanoğlu, Beylerbeyi'ndeki evinde, babası Şehzade Ali Vasıb Efendi ile annesi Mukbile Sultan'ın sürgüne gidişlerini ve hayatlarını anlattı. Babasının 1903'te Çırağan Sarayı'nda doğduğunu ve 5. Murad'ın torunu Ahmet Nihat Efendi'nin oğlu olduğunu dile getiren Osmanoğlu, annesinin ise Sultan 5. Mehmed Reşad'ın torunu Mukbile Sultan olduğunu kaydetti. Çocuklarının ve torunlarının her yaz Türkiye'ye gelerek Bodrum'da birlikte tatil yaptıklarını ifade eden Osmanoğlu, böylelikle onların da Türkiye ile bir irtibatlarının bulunduğunu söyledi.

Osmanoğlu, babasının sürgüne gönderildikleri döneme ilişkin, "Babamlar ilk seneler, '3-5 sene içinde döneriz' diye düşündüler. Uzadıkça uzadı. 1924'ten sonra 1952'de Sultan ve sultanların çocuklarına izin çıktı. Şehzadelere 1974'e kadar izin çıkmadı. Tam 50 sene geçmişti ve babam 71 yaşına varmıştı. 50 yıl içinde İstanbul çok büyük değişiklere uğramıştı. Ben de ilk geldiğimde 34 yaşındaydım. Geldiğimde de turist olarak gelirdim. Sonra İngiltere'de emekli oldum ve buraya yerleştim'' diye konuştu. Osmanoğlu, atalarının yaşadığı ve devleti idare ettikleri saraylara gittiğinde yaşadıklarını, "İlk geldiğimde çok etkilendim. Artık çok gidiyorum. Arkadaşlarımı götürüyorum, adeta bir rehber gibi oldum'' sözleriyle dile getirdi.

Osmanoğlu, hayatta 25 şehzadenin var olduğunu, yani babadan oğula Osman Gazi soyundan gelenlerin bulunduğunu, bunların 6'sının da kendisi, 2 oğlu, 3 torunu olduğunu anlattı. Ailenin en yaşlı üyesi olan aile reisi Osman Bayezid Osmanoğlu'nun New York'ta yaşadığını kaydeden Osmanoğlu, ayrıca hayatta 16 sultan, 23 sultanzade, 13 de hanım sultan bulunduğunu, dolayısıyla 77 hanedan üyesinin var olduğunu vurguladı. Osmanoğlu, şöyle devam etti: "Aile dağıldığında bazıları Ortadoğu'ya gittiler. Bazıları da Batı'ya gitmişler. 2 değişik kitle var. Birbirleriyle tanışıyorlar ama bazılarının aralarında konuşabildikleri ortak bir dil yok. Bu çok hazin bir şey. Ben çok şanslıydım. İkisine de uyuyorum. Bir vakıf kurmak istiyoruz. Bu vakıf bizi daha birleştirsin. Gençleri Türkiye'ye daha yakınlaştırmak için. Türkiye'de olan biteni bilsinler, Türk kültürüyle bağdaşlaşsınlar. Vakıf inşallah bu sene kurulacak. Aile reisimizle konuştum ve Osman Bayezid Efendi başkan olmayı kabul etti.''AA

Osmanoğlu, evindeki piyanonun büyük dedesi Sultan 5. Murad'ın olduğunu söyledi. 5. Murad'ın 550 bestesi olduğunu hatırlatan Osmanoğlu, piyanonun sürgüne gittikleri dönemde büyük babası tarafından bir arkadaşına verildiğini ifade etti. Osmanoğlu, "Türkiye'ye döndüğümde, 'Bu eşyalar sizindir' diye iade ettiler. Büyük babam demek ki arkadaşlarını iyi seçmiş'' dedi.

Sabah, 15.07.2010

GENE Mİ AKM?

 

Biliyorum, AKM (Atatürk Kültür Merkezi) adını görünce, okurlarımın çoğu “Gene mi AKM?” diye soracaklar.


Kimileri de, biz bıktık sen bıkmadın diyecekler. Bazı okurlarım da; yaz yaz da, artık bu binayı yapsınlar diye yazmamı onaylayacaklar.


Yapı dergisinde (*) “2010 Avrupa Kültür Başkenti’nde mahzun bir kültür merkezi...” yazısını okumasaydım konuya değinmeyecektim.


Yazıyı birlikte okuyalım:
“Hükümet, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkarak yerine daha yoğun, daha rantabl bir yapılaşma getirmek istiyordu. Ancak gelen tepkiler ve ilgili Koruma Kurulu’nun kararı bu girişimi engelledi.


Sıra boşaltılmış Merkez’in, yapılacak bazı iyileştirmelerle yeniden devreye sokulmasına gelmişti. Ne var ki Başbakan’ın, yenileme işini emirle durdurduğu öğrenildi. Nedeni hala bilinmiyor. Bu arada 2010 geldi çattı... İstanbul, 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti oldu; ancak Kültür Başkenti’nin en önemli Kültür Merkezi kapalı. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Opera ve Balesi ile etkinliklerini orada sürdüren Devlet Tiyatrosu vb. öteki kuruluşlar yersiz yurtsuz... AKM, boynu bükük, kaderini bekliyor. Akla şöyle bir soru takılıyor: Acaba hedefte hala yıkım mı var? Bunun için de ‘Kültür Başkenti’ döneminin bitmesi sessizce bekleniyor olmasın!”


* * *


Ben, AKM konusunda hangi yetkili ile konuşsam, işin bir başka yönünü öğreniyorum.


Onun için de sağlıklı bir çözüm önerisi içeren bir şey yazamıyorum.


Son bildiğim Kültür ve Turizm Bakanlığı, AKM’nin yeniden yapılması için değil de, onarımı için bir proje yaptığıydı, onun da 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na ulaştırılması idi.


O konuda yetkili bakan, Hayati Yazıcı’nın imzasını bekliyordu.


Daha sonra bir yetkiliden aldığım bilgi, dosyanın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın masasında olduğu yönündeydi.


Kültür Başkenti İstanbul’da iyi müze etkinlikleri yapıldı, konserler verildi; ama kalıcı bir tek kültür merkezi, müze, kütüphane yapılmadı.


Bir öğretim üyesi dostum, yurtdışından gelen meslektaşlarına bu yıl yapılan yeni bir yeri gösterememiş, şaşırıp kalmış.


Resim ve Heykel Müzesi’nden tutun Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne, Maslak’taki Kongre ve Kültür Merkezi’ne kadar elde kalıcı bir şey yok.


Üstelik art arda birtakım etkinlikler yapılıyor, hepsinin de altında ajansın katkısını görüyorum.


İyi güzel, bunlar da yapılsın, bunların da önemini inkar etmiyorum ama diğer kalıcı işlere yazık olmadı mı?


Çok değil on yıl sonra, kültür başkenti olmanın anılarında gazete kupürleri, birtakım kataloglar kalacak.


Ama gene müzemiz olmayacak, gene yeni bir kütüphanemiz olmayacak, gene konser salonumuz olmayacak.


* * *


AKM, işleyen bir yara. Üstelik gittikçe de derinleşiyor.

 

(*) Yapı 344, Mimarlık-Tasarım-Kültür-Sanat, Temmuz 2010

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 15.07.2010

KORUMA KURULLARINDA MİMARLIK

 

Kısaca "Koruma Kurulu" dediğimiz "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları"ndan "serzeniş"ler artıyor...

 

Bunu söylerken "korumanın zorunlu olarak engellediği imar çıkarları"ndan ötürü bu kurullarla zaten barışık olmayan rant düşkünlerini kastetmiyorum. Üzerinde durduğumuz, korumadan giderek "ödün" verildiği; tarihsel ve doğal mirasın yaşatılmasında "yetersiz" ve hatta "yanlış" proje ve planların da onaylanabildiği yönündeki duyarlı serzenişler...

 

Mimarlar Odası Antalya Şubesi'nin yayımladığı "Batı Akdeniz Mimarlık" dergisi, son zamanlarda herkesin konuştuğu ama açık ortamlarda pek tartışılmayan bu gerçeği dosya konusu yaptı.

Mesleki ilgisi nedeniyle "Koruma Kurullarında Mimarlık ve Etik" başlığı ile açtığı tartışma için dosya yazarlarına özetle şu soruları yöneltti:

 

1. Kurullarda görev yapan mimarların mesleki etik ve sorumluluklar açısından taşıdıkları yükümlülükler nelerdir?

2. Kurul üyesi serbest mimarların, aynı kurulun yetki alanlarında mesleki faaliyetlerine devam etmeleri uygun mudur?

3. Kurulda mimari projeler görüşülürken proje müellifi mimarın da toplantıya katılması nasıl kurumsallaşabilir?

4. Gözlemci olarak katılan Mimarlar Odası temsilcisinin de "korumada uzman ve birikimli olma"sı uyarıları haklı mıdır?

5. Kurullarda kimi projelerin "düzeltilerek" onaylanması "tasarımda değişiklikler"e de yol açtığında, "müelliflik" zedelenmiyor mu?

6. Kurulların çalışma tarzı ve yapılanmaları nasıl olmalıdır?

 

İşte, her biri Koruma Kurullarına yıllarca emek vermiş uzman mimar yazarların, dergideki kapsamlı yanıtlarından bazı kısa vurgulamalar:

 

‘Gündem'lerde Açıklık
Prof.Dr. Hakkı Önel (YTÜ): Kurul üyeliklerinde siyasal yakınlıkların yerine üniversitelerin ve meslek odalarının güvence verecekleri uzmanlık birikimlerinin esas alınmasını önererek diyor ki: "Kurul gündemleri açık ortamlarda ve başvuru sırasına göre belirlenmeli; kimilerinin kayırıldığı izlenimlerine ortam hazırlanmamalıdır."

 

‘Oybirliği' Olmalı
Prof. Ataman Demir (MSGSÜ): Tarihi çevrede her yeni yapının "çevresiyle uyum"una öncelik verilmesi gerektiğini belirterek şunları vurguluyor: "Kurullarda kararlar oybirliğiyle ve gerekçeleri ayrıntılı belirtilerek alınmalı; miras üzerinde oy pazarlığı yapılmamalıdır."

 

‘Atanan'ın Sorumluluğu
Prof.Dr. Emre Madran (ODTÜ): Son dönemlerdeki üyeliklerde sadece "atayan"ın değil, "atanan"ın da uzmanlığı önemsemediğini belirterek diyor ki: "Seçilecek üyenin ‘koruma konusunda uzman olması' yönetmelik hükmüdür ve mirasının esenliği içindir..."

 

Duyarlı ve Tarafsız
Prof.Dr. Gül Asatekin (Bahçeşehir Ü): Kurullarda "prestij" için değil "sorumluluk" duygusuyla üye olunmasını anımsatarak şunları vurguluyor: "Hem korunacak varlıkların saptanması; hem de korunma yöntemlerinin belirlenerek projelerin değerlendirilmesinde görev almak, bilimsellik, duyarlılık, tarafsızlık gerektirmektedir."

 

Politika Eksikliği
Prof.Dr. Haluk Sezgin (Maltepe Ü): Her iktidar değişikliğinde kurul üyelerinin de değişmesini, "Devletin sürekli bir koruma politikasının olmayışı"na bağlayarak diyor ki: "Bu durum korumada da dönemsel farklılıklara neden oluyor. Bir restorasyonun hangi siyasal süreçte yapıldığını görebilmek kadar bilim dışı ne olabilir? Mimarın görevi, hizmet ettiği kentin kimliğine sahip çıkmaktır..."

 

Temsilcilikte de Uzmanlık
Prof.Dr. Peyman İlgi Aşkun (MSGSÜ): Mimarlar Odası temsilcisinin uzman ve birikimli olması koşuluyla kurullara, oy kullanarak da katılabileceğini savunarak şunları belirtiyor: "Bir kurul üyesi yandaş olamaz, her zaman tarafsızdır. Oyunu hep kültürel varlıkların veya çevrelerinin kurtarılması ve korunması için kullanmalıdır."

 

Üyelikte Deneyim
Prof.Dr. Nuran Zeren Gülersoy (YTÜ): Kurullardaki "teknik düzeltme"leri aşan "proje değişiklikleri"ne mimarların susmalarını "onay" beklentilerine bağlayarak diyor ki: "Kurul üyesinin, ‘eleştiren ama çizemeyen' konumda olmaması için ‘deneyimli' mimar olması gerekiyor."

 

Hukukçu ‘Üye' Olamaz
Prof.Dr. Cengiz Eruzun (MSGSÜ): Kurul üyesi mimarların korumada "yüksek lisans" yapmalarını zorunlu görerek şunları vurguluyor: "Ülkemiz koşullarında kurul başkanı mimar olmalıdır; hukukçu ise danışman olabilir, üyeliğine gerek yoktur."

 

Düzeltme Yerine Uzlaşma
Prof. Hande Suher (İTÜ): Mimari projeler üzerindeki kurul düzeltmelerinin "mimara saygısızlık" olduğunu belirterek şunu öneriyor: "Kurul görüşünü yazılı olarak belirlemeli, mimar karşı düşüncesinde diretebilmeli; sonucu uzlaşılan tasarım belirlemelidir."

 

Para Yerine Kültür
Prof.Dr. Mete Tapan (İTÜ): Mimarlıktaki tasarımın kültür varlıklarının restorasyonunda daha da önem kazandığını anımsatarak diyor ki: "Hem eskiyi korumak, hem de yeniyi yaşatmak mimarinin özüdür. Taşkışla'nın otel yapılmak istenmesine karşı (1980'ler) ‘Paranın ömrü kısa, kültürün ise uzundur' demiştim; bugün de geçerli..."

 

‘İlkeli' Saygınlık
Mimar Nurhan Ercan (Emekli Kurul Müdürü): Kurullarda uzman (raportör) mimar olmanın, binlerce dosyayla iç içe yaşamak ve hem mevzuatı hem de uygulamaları yakından izlemek anlamına geldiğini anımsatarak şunları söylüyor:

 

"Kültür mirasımızın korunabilmesi için insan ilişkilerini iyi yönetmek, yapılan işe doğru sahip çıkmak, insana, hak ve düşüncelerine saygı göstermek bir raportörün görevidir. İlkeli duruş saygı uyandırır...

 

İhale Sistemi Yanlış
Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam (Batman Ü): Kurullar doğru projeler onaylasa da uygulama denetlenemediği için yanlış restorasyonların çoğaldığına dikkat çekerek diyor ki: "İhalede en az parayı verene bu iş yüklenildiği zaman, ‘mutlaka para kazanacak' ilkesi de göz önünde bulundurulunca, olan eski eserlerimize oluyor..."

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 15.07.2010

İSHAK PAŞA SARAYI HAFTANIN 7 GÜNÜ ZİYARET EDİLECEK

 

Ağrı Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut, Ağrı'da bulunan tarihi İshak Paşa Sarayı'nın haftanın 7 günü ziyaret edilebileceğini söyledi.

 

Makamında basın mensuplarına açıklamalarda bulunan Muhsin Bulut, daha önce haftanın 6 günü açık olan saray girişlerinin turizm sezonu yoğunluğu nedeni ile bundan böyle pazartesi günleri de olmak üzere 7 gün açık olacağını belirtti. Bu yıl bölgeye gelen turist sayınsın oldukça fazla olduğuna vurgu yapan Bulut "Özellikle pazartesi günleri sarayın kapalı olması ve uzaktan şehrimize gelen ziyaretçilerin İshak Paşa Sarayı'nı ziyaret etmek istemeleri ciddi sorun oluyordu. Biz de pazartesi günleri saat 13.30-18.00 arası sarayın açık tutulmasına karar aldık. Bu anlamda bir takım mağduriyetlerin önüne geçmek istedik. Ayrıca İshak Paşa Sarayı'nın yine her gün saat 18.00 kadar açık tutulmasını sağlıyoruz. Böylece gün ışığı olduğu müddet zarfında sarayımız ziyaretlere açık tutulmaktadır" diye konuştu.

Haber Diyarbakır, 15.07.2010

ESKİ TARSUS EVLERİNDE RESTORE ÇALIŞMASI SÜRÜYOR

 

 

Tarsus'un yakın tarihinin en güzel örneklerinden olan ve “Tarsus Evleri” olarak anılan tarihi yapıların restorasyon işlemleri devam ediyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1998 yılında bir kısmı kamulaştırılan, bir kısmı ise özel şahıslara ait olmasına rağmen ''Sokak Sağlıklaştırılması' kapsamında restore edilen 17 eski Tarsus evinin restore çalışmalarının ardından 4 eski Tarsus evinde başlatılan onarım çalışmaları devam ediyor.

 

Hz. İsa'nın 12 havarisinden en ünlüsü olan Saint Paul'un, Tarsus'ta doğup, yaşamış olması ve bu nedenle buranın Hıristiyan alemince kutsal 'Hac' yeri kabul edilmesi eski Tarsus evlerinin restore edilerek, 'butik otel' olarak yerli ve yabancı turistlerin hizmetine sunulmasını gündeme getirdi.

 

Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığınca restore edilen özel şahıslara ait eski Tarsus evlerinin kafe olarak birkaç yıldır hizmet vermeye başlamasıyla birlikte bölgeye yerli ve yabancı turistin ilgisi arttı.

 

Tarsus Kaymakamı Mehmet Gödekmerdan, Tarsus'un turizm bölgesi ilan edilen kıyı şeridi, yine turizm bölgesi ilan edilen kış turizmine uygun Karboğazı, yayla ve kültür turizmiyle birlikte doğadan, denize ve inanç turizmine kadar farklı alternatiflere sahip gözde bir kent olduğunu söyledi.

Tarsus Haber, 14.07.2010

SÜPHAN DAĞI URARTULARIN TANRISIYMIŞ

 

 

Yapılan son arkeolojik kazılar Anadolu'nun üçüncü yüksek doruğunun bilinmeyen bir özelliğini ortaya çıkardı. Süphan Dağı, Urartu Uygarlığı zamanında bir Tanrı olarak kabul ediliyormuş.

 

Eteklerinde birçok medeniyetin kurulup dağıldığı Süphan Dağı'nın, kurbanlarla onurlandırılıp adaklar adanan bir Urartu Tanrısı olduğu ortaya çıktı...

MÖ birinci binyılın başında Van ve çevresinde kurulan Urartu devletiyle ilgili araştırmalar hala sürüyor...20 yılı aşkın süredir Van ve çevresinde kazı çalışmaları devam ediyor..

Yapılan çalışmalarda Urartularla ilgili yeni bir bilgi daha ortaya çıktı.

Bitlis'in Ahlat İlçesi'ndeki Süphan Dağı'nın Urartu Medeniyeti'nin önemli tanrıları arasında olduğu açıklandı..

Süphan Dağı, Urartu Medeniyeti'nin sonuna kadar tanrı olarak kabul edildi... Adaklar adanıp kurbanlarla onurlandırıldı.

Cnn Türk, 14.07.2010

MAYIN ARAYAN DEDEKTÖRLER TARİHİ ESER BULUYOR

 

Gaziantep'in Karkamış İlçesi'nin Suriye sınırındaki antik kentte sürdürülen mayın temizleme çalışmaları sırasında, Roma dönemine ait çok sayıda tarihi eser de gün yüzüne çıkarıldı.

 

Karkamış antik kenti saha arkeoloğu Ali Korkmaz, AA muhabirine, mayın temizleme çalışması yapılan alanın sit alanı olduğunu hatırlatarak, bundan dolayı bazı zorluklar yaşadıklarını söyledi.

 

Mayın temizlemede kullanılan dedektörlerin en küçük bir metal parçası için bile sinyal verdiğini, bu nedenle bu nedenle çalışmaların çok titizlikle yürütüldüğünü ifade eden Korkmaz, şunları söyledi:

''Şu anda yapılan çalışma, dünyada ilk diyebiliriz. Hem sit alanı, hem de mayınlı alan içerisinde olması bu çalışmayı ayrıcalıklı kılıyor. Mayınlar yaklaşık 15-20 santim derinlikte olduğundan dolayı fazla derine inilmiyor. Dedektörlerin sinyalleri doğrultusunda küçük buluntular dediğimiz sikkeler, bronz objeler ve aplik bazı parçalar ortaya çıktı. Bunlar tutanak karşılığından Gaziantep Müze Müdürlüğü'nden gelen uzmanlara ediliyor. Dedektörler sayesinde roma dönemine ait 160 parça bronz ve gümüş sikke ile tarihi kalıntı bulundu.''

 

Korkmaz, bu tarihi eserlere, sadece mayın temizleme çalışması sırasında rastlandığına dikkat çekerek, mayınlar temizlendikten sonra alanda kazı çalışması yapılacağını söyledi.

 

Bu arada, Gaziantep turizmine yeni bir soluk kazandırması beklenen Karkamış antik kentinde, İl Özel İdaresi'nin açtığı ihaleyi kazanarak, 29 Mart'ta mayın temizleme çalışmalarına başlayan Nokta Yatırım ve İnşaat Firması ekipleri, çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

 

Mayınların elle temizlenmesi açısından Türkiye'de bir ilk olan işin, 300 günde tamamlanması öngörülüyor. sit alanı olan Karkamış antik kentinde mayınların temizlenmesinden sonra binlerce yıllık tarih, arkeolojik kazılarla gün ışığına çıkarılarak turizme kazandırılacak. Kazıları yapmak için şimdiden Japonya, İtalya ve ABD'deki üniversitelerden talep geldiği bildirildi.

 

Karkamış antik kenti, Gaziantep'in Karkamış İlçesi yakınında, Fırat Nehri'nin batı kıyısında, Türkiye-Suriye sınır hattında bulunuyor. Karkamış krallarından söz edilen ilk belgelerin MÖ 1700'lü yıllara ait olduğu sanılıyor. Karkamış'tan 1940'larda çıkarılan büyük taş bloklar üzerine yapılmış resmi ve dini konulu kabartmalar, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

Zaman, 14.07.2010

3 BİN YILLIK KIBYRA'DAKİ KAZI ÇALIŞMALARI MAKÜ BÜNYESİNE GEÇTİ

 

Burdur'un Gölhisar İlçesi'nde bulunan 3 bin yıllık Kibyra antik kentindeki kazı çalışmalarını bundan sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) yürütecek. Üniversite kazısı olan Kibyra'da birçok öğrenci de çalışmalarda görev alma şansı bulabilecek. Yetkililer, kazılar sonucu şehrin ortaya çıkmasıyla birlikte bölgenin en cazip antik kenti haline geleceğini belirtti.

 

Gölhisar İlçesindeki Kibyra antik kentindeki kazı çalışmalarının önümüzdeki günlerde başlaması bekleniyor. Dördüncü sezonuna girecek olan antik kentte şu anda yüzey araştırmaları başladı. 2006'dan beri ağırlıklı olarak stadyumda devam eden kazı çalışmalarında bu yıl meclis binası önem kazanacak. Çalışmaları MAKÜ ve çeşitli üniversitelerin arkeoloji bölümlerinde okuyan öğrenci, öğretim görevlileri ile birlikte bölgede yaşayan yaklaşık 100 kişiyle yürütülecek. Kazının başkanlığını MAKÜ Arkeoloji Bölümü'nden Yrd. Doç.Dr. Şükrü Özüdoğru yürütecek.

 

Burdur Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır, Kibyra'daki kazıların Ağlasun İlçesinde bulunan Sagalassos antik kentindeki kazılardan sonra şehrin tanıtımına büyük katkı sağladığını belirtti.

 

Türkiye'nin çeşitli üniversitelerindeki öğrencilerin Kibyra'da çalışmak için başvurduğunu belirten Tanır, "Kibyra'nın üniversite kazısı olması öğrencilerin ağırlıklı olarak buraya tercih etmelerini sağlıyor. Öğrencilerle birlikte ortaya çıkacak olan Kibyra'nın kazı süresi de Sagalassos'a göre daha uzun olacak. Bu sayede bölgede daha fazla çalışma yapılabilecek." dedi.

 

Burdur Valiliği'nin de buradaki kazılara büyük önem verdiğini belirten İl Müdürü Tanır, Kibyra'nın yerli kazı olma özelliğini taşımasının da oldukça önemli olduğunu belirtti. Burada bulunan meclis binası Anadolu'nun en büyüklerinden olduğunu ifade eden Tanır, şöyle devam etti: "Şehrin tiyatrosu 8 bin, stadyumu ise 14 bin kişilik. Bu bilgilere ve antik dönem kaynaklarına göre Kibyra'nın en görkemli zamanında nüfusunun 150 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Biz bunu kamu binalarından, yapıların büyüklüğünden, alanın genişliğinden anlayabiliyoruz. Kibyra tam bir sanayi ve ticaret kenti."

haberler.com, 14.07.2010

KÜMBETİN SIRRI ÇÖZÜLÜYOR

 

 

Erzurum’da, Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Hatun Kümbeti’nin akıbeti, 16 Temmuz’da belli oluyor. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 16 Temmuz’da toplanarak, Cimcime Hatun Kümbeti’nin durumunu görüşecek.

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan ve bir süre önce altında gizli bir oda bulunan Cimcime Hatun Türbesi ile ilgili olarak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bir karar alacağını kaydetti. 16 Temmuz’da toplanacak olan kurulun, Cimcime Hatun Kümbeti’nde yapılacak olan çalışmalarla ilgili karar alacağını ve projeleri inceleyeceğini anlatan Müze Müdürü Erkmen, “Toplantıdan projelere onay çıkması halinde gerekli çalışmalara bir an önce başlanacak.” diye konuştu.

Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Sultan Kümbeti için rölöve projesi hazırladıklarını hatırlatan Müze Müdürü Erkmen, hazırlanan projenin, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 16 Temmuz’da alacağı kararın ardından uygulamaya sokulacağını dile getirdi.

Erzurum Müze Müdürü Erkmen, kümbetin taşları ve derzlerinde yıllar içerisinde bozulma ve aşınmaların tespit edildiğini belirterek, onarıma ihtiyaç duyan taşların düzeltileceğini ve gerekirse değiştirileceğini bildirdi. Erkmen, Cimcime Sultan Kümbeti’nin külahının da, yepyeni bir görünüme kavuşturulacağını ifade ederek, peyzaj ve restorasyon çalışmalarının, sezon sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını kaydetti. Erkmen, “Şehir merkezindeki bu yapıları, 2011 Kış Oyunları’ndan önce restore etmiş olmayı planlıyoruz. Çalışmaların şeklini ve durumunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu belirleyecek.” şeklinde konuştu.

Erzurum, Cumhuriyet Caddesi’nde, Ulu Cami’nin kuzeyinde bulunan Cimcime Hatun Kümbeti’nin 14. yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır. Türbenin büyük bir kısmı yol seviyesinin yükselmesinden ötürü toprak altında kalmıştır. Kümbet Erzurum’un yöresel Sivişli (Keverk) taşından yapılmış olup silindirik gövdeli taş konik külahlıdır. Kümbetin gövdesi birbirine bağlanmış yuvarlak kemerli sütunlarla bir revak konumuna getirilmiştir. Konik külahın altında dışa taşkın bir silmesi bulunmaktadır. Türbenin su basmanın yukarısındaki gövde, birbirine paralel, kalın çift kabartma çubuklarla daire şeklinde kemerler oluşturmuştur. Böylece dıştan 12 köşeli olmamasına rağmen böyle bir gövde görünümü vermektedir.

Erzurum Gazetesi, 14.07.2010

SİT AŞILMIŞ AMA ZARAR GÖRMEMİŞ

 

 

Tarihi Kiğı Kalesi’nin taşları sökülerek HES Barajı inşaatında kullanıldığı yönündeki iddiaları araştıran Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, “Sit sınırına bırakılan bandın yer yer ihlal edildiğini ancak sit alanına herhangi bir zarar verilmediğini” belirtti.

 

Taraf’ın Mayıs ayındaki “Tarihi Kiğı Kalesi’ni dinamitle patlatıyorlar” haberinin ardından, Özgür Bektaşoğlu Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne bir dilekçe vererek, 1. Derece Arkeolojik sit alanı olarak ilan edilen Görçek Kalesi’nin Peri suyu üzerinde yapımı devam eden Kiğı HES Barajı çalışmalarında yıkılarak malzemenin baraj alanına taşındığı iddialarının araştırılmasını talep etti. İddialar üzerine inceleme başlatılarak altı kişilik bir heyet oluşturuldu. Heyet tarafından yapılan inceleme sonucunda “Görçek Kalesi I. derece arkeolojik sit çerçevesinde yapılan çalışmalarda sit sınırına 50 metre mesafede tedbirine bırakılan bandın yer yer ihlal edilmesine karşın birinci derece sit alanına herhangi bir zarar verilmediği” açıklandı.

Taraf, 14.07.2010

SİDE ANTİK KENTİNDE 2010 KAZILARI DIONYSOS TAPINAĞI'NDAN BAŞLADI

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi Side antik kentinde 2. dönem kazı çalışmaları başladı. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen yaz dönemi çalışmalarının iki ay süreceği belirtildi.

 

Konuyla ilgili açıklama yapan Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Side antik kent Kazı Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı, kazı çalışmalarının geçen yıl Side Antik Tiyatro'da sondaj çalışmaları yaptıklarını söyledi. 2010'da ise tiyatronun kuzeybatı köşesinden yer alan Dionysos Tapınağı'ndan başladıklarını söyleyen Alanyalı, kazı çalışmalarını 60 kişilik ekiple yaptıklarını belirtti.

 

Side antik kentinde kazı çalışmaları 1947 yılında İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Ordinaryüs Prof.Dr. Arif Müfid Mansel tarafından başlamıştı. Arif Müfit Mansel'den sonra 2008 yılına kadar Prof.Dr. Jale İnan, Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu ve Dr. Ülkü İzmirligil sürdürdü. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009 yılında ise kazı çalışmalarını Anadolu Üniversitesi'ne verdi. 2 yıldır kazı çalışmalarını Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı ve eşi Doç.Dr. Feriştah Alanyalı birlikte yapıyor.

haberler.com, 14.07.2010

KAYA MEZARLARI NANOTEKNOLOJİYLE KORUNACAK

 

Muğla'nın Ortaca İlçesi'ne bağlı Dalyan beldesindeki 2 bin 400 yıllık 'kaya mezarlarının' koruma altına alınması planlanıyor.

 

Kaunos antik kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık, kaya mezarlarının koruma altına alınmasının, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın ziyareti sırasında gündeme geldiğini ve bu amaçla '1007 Programı' projesinin hayata geçirilmesinin planlandığını söyledi. Prof.Dr. Işık, hazırlanan projenin nanoteknoloji ile hayata geçirileceğine işaret ederek, şu bilgileri verdi: "Nanoteknolojinin böyle bir projede kullanımı, kültür varlıkları üzerinde ilk olacak. Kaunos'un kaya mezarlarındaki bu uygulama, diğer kültür varlıkları için de önemli bir gelişme olacak. Nanoteknolojide kaya mezarlarının kendi malzemesi kullanılacak. Hastalık sadece mezarlarda değil, ana kayanın üzerinde de var. Bunlar üzerinde 10-15 santimetrekarelik uygulamalar yapılacak. Onlar uzun süre gözlenecek. Proje sürecinde bir mezar, pilot olarak seçilecek ve mezar içinde çok küçük santimetreler üzerinde uygulama yapılacak. Bu en az 10 yıllık bir süreç demektir."

Zaman, 14.07.2010

EVİN ALTINDAN TARİH FIŞKIRDI

 

  

 

Çanakkale'nin Gelibolu İlçesi'nde Hocahamza mahallesi Özcan Sezer Parkı civarında bulunan Su ailesine ait eski evin yıkımı sırasında zemin kısmında kayalar içine yapılmış eski döneme ait odalar ve bölmeler çıktı.

 

Edinilen bilgiye göre, ev sahibi Neviye Su, eski evini müteahhide vererek yerine yenisini yapmak istedi. Bunun üzerine müteahhit de kısa sürede eski evi yıkmaya başladı. Ancak yakımın sonlarına gelindiğinde yıkılan binan alt kesiminde kayalar içine yapılmış odalar ortaya çıktı. Bu odaların eski Bizans dönemine ait olabileceği iddia edilirken, ortaya çıkan bu yer ile ilgili araştırmanının yapılacağı ifade edildi. Çalışmalar da ortaya çıkan bu olayın ardından durduruldu.

Çanakkale Kent Haber, 14.07.2010

PATARA'DA 2010 YILI KAZILARININ İKİNCİ BÖLÜMÜ BAŞLADI

 

Antalya'nın Kaş İlçesi yakınlarındaki, Likya uygarlığının başkenti Patara antik kentinde 2010 yılı kazılarının ikinci bölümü başladı. Patara antik kentinde 22 yıldır devam eden kazıların ikinci bölümünde, 50 kişilik öğretim görevlisi ve öğrenci ile 70 işçi çalışıyor. Patara Kazıları Başkanı, Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Havva İşkan Işık, 'Bu seneki çalışma alanlarımızdan en önemli bölümlerinden birini de bulunduğumuz ana cadde oluşturuyor. Amacımız ana caddeyi eski görkemli günlerine geri döndürebilmek' dedi.

Diğer mekanların da antik dönemdeki amacına uygun kullanılması için düzenlemeler yaptıklarını anlatan Işık, Parlamento binasındaki restorasyon çalışmalarının sürdüğünü bildirdi.

Antik kentteki kiliseler, su yolu ve hamamdaki çalışmaların da devam ettiğini ifade eden Işık, 'Umuyoruz ki, bu çalışmaları uzunca bir süre daha devam ettirecek maddi güce sahip olabiliriz' diye konuştu.

haberler.com, 14.07.2010

HASANKEYF'TE KAYA ÖLDÜRDÜ

 

 

Batman'ın Hasankeyf İlçesi'ndeki tarihi kalenin de üzerinde bulunduğu tepeden düşen kayalar, işyerinin önünde oturan 70 yaşındaki işletme sahibi Ramazan Şeker'i canından etti. Batman Vali Vekili Yasemin Çetinkaya, Gercüş Kaymakamı ve Hasankeyf Kaymakam Vekili Huzeyfe Citer, Batman Üniversitesi Rektörü ve Hasankeyf Kazı Başkanı Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam ve Batman Emniyet Müdürü Hasan Ali Bilim olay yerine geldi. Batman Vali Vekili Yasemin Çetinkaya, kaleye girişi yasakladıklarını açıkladı.

Kazı Başkanı Prof.Dr. Uluçam da Hasankeyf Kalesi'ne uygun bir gezi güzergahı projesi oluşturulması ve buraya gelecek olan ziyaretçilerin çok rahat dolaşabilecekleri bir ortam sağlanması gerektiğini ifade etti. Kalebaşı denen yörenin tamamının tehlike arz ettiğini kaydeden Uluçam, olayın kazı ya da yol yapım çalışmaları ile ilgili olmadığını, kayaların zamanla ayrışmasından doğan bir durumun ortaya çıktığını ifade ederek şu bilgileri verdi: "En büyük tesellimiz bu olayın hafta sonuna denk gelmemesi oldu. Kale çıkış ve inişlerinin kontrol edilmesi için çalışma başlatmıştık ama şimdi kökten bir çözümün gerektiği kanısına vardık. Bu olay buranın ziyaret edilemez ve can güvenliği açısından tehlike arz ettiğinin göstergesidir. Bakanlığın buraya giriş çıkışları acilen yasak etmesi gerekir. Bunu bakanlığa da bildireceğiz. Kazı çalışmalarını da durdurduk.''

Sabah, Haber: Fatih Efe, 14.07.2010



******


TURHAN, HASANKEYF'TE İNCELEMELERDE BULUNDU

 

 

Batman Valisi Ahmet Turhan, 2 gün önce Hasankeyf Kalesi'nde 1 kişinin ölümüyle sonuçlanan kaya kütlelerinin kopması olayını yerinde incelemek üzere tarihi ilçeye gitti. Turhan'ın inceleme ziyaretine Batman Üniversitesi Rektörü ve Hasankeyf Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, İl Özel İdare Genel Sekreteri Yusuf Karatoprak, Hasankeyf Kaymakam Vekili ve Gercüş Kaymakamı Hüzeyfe Citer, Bayındırlık ve İskan Müdürü Ergin Habiboğlu ile teknik ekibi, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü teknik ekibi ve Hasankeyf ilçe yöneticileri katıldı.

 

Kaya kopmasının yaşandığı Hasankeyf Kalesi'nde incelemelerde bulunan Vali Ahmet Turhan, daha sonra kazı evine geçerek ilçe sakinleriyle bir araya geldi. Kazı evinde esnaf, işletmeci, çardakçılar ve ilçe yöneticileriyle görüşen Turhan, bundan sonra alınacak önlemleri paylaştı. "İnsan hayatı bizim için her şeyden daha önemlidir" diyen Turhan, teknik heyetin aldığı kararlara uyma konusunda herkesten hassasiyet istedi.

 

Hasankeyf'te bulunan ve çoğu işletmelere verilen mağaraların tümü boşaltılacak. Teknik inceleme ve araştırma yapıldıktan sonra tehlike bölgesinde bulunan çardaklar kaldırılacak. Ayrıca, çardaklara yeni düzenlemeler getirilecek ve tehlikeli yerlere güvenlik şeridi çekilecek. Çardak bölgesi için alternatif bir yer tespiti yapılacak. Nehir kenarı ve kale altı (köy yollarının geçtiği bölüm) tümü araç trafiğine kapatılacak ve tamamen araçların geçişine yasaklanacak.

Batman Gazetesi, 15.07.2010

BEŞİRİ'DE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Aslı Erim Özdoğan başkanlığında, Beşiri İlçesi'nde sürdürülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümüne başlandı. Doç.Dr. Özdoğan, yaptığı açıklamada, aralarında akademik personellerin de bulunduğu toplam 70 kişilik bir gurupla Sumaki ve Memika bölgelerinde bu yılki yüzey temizleme ve kazı çalışmalarına başladıklarını belirtti. Çalışmalarının amacının Ilısu Barajı'ndan etkilenecek yerlerdeki tarih araştırmasının yapılması olduğunu ifade eden Özdoğan, şöyle dedi: ''Çalışma alanlarımızı 2002 yılında yaptığımız yüzeysel araştırmalar sonucu tespit ettik. Bu yerlerde bulduğumuz bazı testi parçaları ve çevre halkından elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda yer tespitini gerçekleştirdik. Şimdiye kadarki kazı çalışmalarında birçok bulgular elde ettik. Değerli parçaları Mardin Müzesine gönderdik. Elde edilen bulguların, Neolitik dönemine ait MÖ 6200, 6500, 6600 dönemine ait bulgular olduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlar MÖ 7000 tarihine kadar çıkabilir. Kazı çalışmaları Ilısu Barajı bittiğinde havzaya su toplanana kadar devam edecek.''

Batman Gazetesi, 13.07.2010

ALTINTEPE KAZILARI YENİDEN BAŞLADI

 

 

AÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu başkanlığında 3 öğretim görevlisi ve 29 kişilik işçilerden oluşan ekip, Altıntepe'deki kazı çalışmalarına başladı.

Doğal bir tepe üzerine kurulu, sur duvarları, kabul salonu, açık hava tapınağı, mezarları ve gelişkin kanalizasyon şebekesiyle Doğu Anadolu Bölgesi'nde örnek bir yapıya sahip olan Altıntepe’deki 2010 yılı çalışmalarını Erzincan Valisi Abdulkadir Demir de yerinde inceledi.

Kazı alanını gezerek, Prof.Dr. Karaosmanoğlu’ndan bilgi alan Vali Demir, Erzincan’da kazıların sayısını arttırmak istediklerini belirtti. Demir, “Burası çok önemli bir merkez. Erzincan’da resmi kazı olarak bir çalışmamız var. Altıntepe’deki kazı çalışmalarının yanı sıra Saztepe ve Kemah Kalesi ile ilgili kazı izni almak için müracaatlarımızı yaptık. Buraların hemen turizme katkısını sağlamak için çalışmalarımızı hızlandıracağız.” dedi.

Kazılarda şimdiye kadar sur duvarları, tapınak, apadana (Kabul salonu) açık hava tapınağı, oda mezarları gelişkin kanalizasyon sistemleri gibi 2 bin 750 yıllık eserler ortaya çıkarken, kazılarda ayrıca Bizans dönemine ait kilise ile yer zemini hayvan figürleri ile kaplı mozaikler bulundu.

Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu, bu seneki kazıların iki bölgede sürdürüldüğünü belirterek, “İç kalede ile kilisede kazılar sürdürülüyor. İç kalede yaptığımız çalışmalar Urartu dönemine ait ve Urartu sonrasına ait çalışmalar olmak üzere iki dönemi kapsamakta. Geçen sene apadana çalışmasında önemli bulgulara rastlamıştık. Çünkü apadana yapısı Urartu dönemine ait Anadolu’daki tek yapı. Bu sene ki çalışmalara geldiğimizde geçen sene büyük bir depremle yıkıldığını tahmin ettiğimiz Urartu Kalesi’nde bir taş yapı ile karşılaştık. Çok kaliteli taş işçiliği ile yapılmış duvarları görmüştük. Onun hangi amaçla yapıldığını ortaya koymaya çalışıyoruz.” dedi.

Vali Abdulkadir Demir ise Erzincan’daki tek resmi kazı çalışmasının Altıntepe’de yapıldığını hatırlatarak, “Buradaki çalışmalar 7 yıldır devam ediyor. Altıntepe Erzincan için son derece önemli. Erzincan deprem bölgesi ve özellikle 1939 depremiyle Erzincan’ın sahip olduğu pek çok tarihi eser yerle bir olmuş. Dolayısıyla Altıntepe’nin yaşaması ve gelen yerli yabancı turistlere sunulabilmesi anlamında son derece önemli tek eser onun için burayı çok önemsiyoruz. Bu güzellikleri insanımızla paylaşmak istiyoruz. Şuan da hem broşür hem de afiş çalışmaları tamamlandı. Onu bize teslim ettikleri tarihten itibaren buranın çok şık bir broşürünü hazırlayıp insanlarımıza vereceğiz ve tüm Türkiye’ye de dağıtacağız.” diye konuştu.

Yapı Kredi Bankası’nın sponsorluğunda Urartu dönemine ait hazırlanan bir kitapta 5 sayfalık bir bölümün Altıntepe’ye ayrıldığını aktaran Vali Demir, şöyle devam etti:”Buradaki kilisenin müze yapılması konusunda çalışmalarımız sürüyor. Projelendirilmesi tamamlandı ve kurula gitti. Bir iki rötuş yapıldıktan, restorasyon bittikten sonra müze haline getireceğiz. Yılın on iki ayı artık burası görevlisi olan ziyaret edilen yerlerden bir tanesi olacak. Öncelikle etrafı kapatılacak ve dış etkenlerden korunmuş olacak. İkincisi de burada bir asma köprü yapılacak. Bu mozaikleri yukarıdan göreceğiz. Burada ayrıca diğer sosyal ihtiyaçları karşılayacak yapıları da tamamlayarak bu yıl sonunda tamamlamayı hedefliyoruz.”

Taşçı Hamamı’nın müze yapmayı düşündükleri başka bir yer olduğunun altını çizen Vali Demir, “Bununla ilgili de Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışmalarını yaptı. Şuanda oradaki restorasyon çalışmaları hızlı bir şekilde devam ediyor. Burayı da bu yıl sonuna ya da önümüzdeki yıl ortasında tamamlayarak Erzincan turizmine kazandırmış olacağız. Bunun dışında iki hamamımız daha var. Bu iki hamamında kamulaştırma çalışmaları devam ediyor.” ifadelerini kullandı.

Önemli bir kazı çalışmasının da Kemah Kalesi kazı çalışması olduğunu söyleyen Vali Abdulkadir Demir, “Burayla ilgili de Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından onay verildi. Kazı çalışması yapılabilmesi için Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. Bu prosedürlerde tamamlanınca ikinci bir kazı olarak da Kemah Kalesi kazısı başlayacak.” şeklinde konuştu.

Samanyolu Haber, 13.07.2010

ATAV: SIÇAN ADASI'NDA ANADOLU ATEŞİ GÖSTERİLERİ TARİHSEL MİRASIMIZA ZARAR VERİR

 

Kısa adı ATAV olan Antalya Tanıtma Vakfı, tarihi mekanların gösteri alanı olarak kullanılmasının kültürel mirasımıza zarar vermesi nedeniyle bu yöndeki işlemlere tepki gösterdi.

 

ATAV, basında yer alan, Anadolu Ateşi Dans Topluluğu Genel Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan’ın 2010 Ekim ayında sahneye koyacağı “İstanbul Dream” gibi bir projenin benzerinin “Antalya Dream” olarak Antalya’da projelendirilebileceği haberi üzerine bir açıklama yaptı.

 

ATAV Başkanı Nizamettin Şen yaptığı yazılı açıklamada Mustafa Erdoğan’ın Anadolu Ateşi gösterileri için “Sıçan Adası”nı önerdiğinin öğrenildiğini belirterek şunları söyledi:
"Sıçan Adası olarak bilinen Antalya’nın batı bölümündeki ada, bir doğa harikasıdır ve Antalya’nın simgesidir. Maki bitki örtüsüyle kaplı konik şeklindeki ada, Antalya’nın Kemer istikametindeki Toros Dağlarından denize uzanan çam ağaçları ile bir uyum içinde eşsiz bir görüntü sergiler. Kartpostallar, posterler, broşürler ve tanıtım kitaplarımızda yer alan, bu doğal muhteşem görüntü, anlaşılan bazılarının iştahını kabartmıştır.


Anadolu Ateşi ve Troya oyunları bizim de  Antalya Tanıtım Vakfı olarak, yıllarca desteklediğimiz projelerdir. Ama dün Aspendos Antik Tiyatrosunda bunların sergilenmesinin tarihsel mirasımıza ne kadar zarar verdiğini görerek, orada sergilenmesine karşı çıktık. Bugün adı veya vasfı ne olursa olsun doğayı tahrip edecek Sıçan Adasındaki bu hayali projeye, başından karşı dururuz. Türkiye ve Antalya kamuoyu da buna karşı duracaktır. Antalya’da bu projeyi gerçekleştirecek, hazır mekanlar bulunmaktadır."

Turizm Gazetesi, 13.07.2010

KİLİSEYE ÇİRKİN SALDIRI

 

 

Mardin'in Nusaybin İlçesi'nde bulunan Süryani Mor Yakup Kilisesi duvarına kimliği belirsiz kişiler tarafından hakaret içerikli yazılar yazıldı.

Mor Yakup Mahallesi'nde bulunan kiliseyi korumak için etrafa örülen telleri kesen kimliği belirsiz kişi veya kişiler kilise bahçesine girerek duvara sprey boyayla "Naletulah Kafir, Siyonist Köpekler, Allah, Muhammed" şeklinde yazı yazdı.

Yazıları fark eden vatandaşlar tepki göstererek, durumu Nusaybin İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Mardin Müzesi'ne bildirdi. Olay yerine gelen polis ekipleri inceleme yaparken, müze ekipleri tarihi dokunun bozulmadan yazıların silinmesi için boya örneklerini alarak kriminal laboratuara gönderdi. Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı olay hakkında soruşturma başlattı.

Habertürk, Haber: Mehmet Altunkaynak, 13.07.2010

İLK KAZMA VALİ'DEN

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki, dünyanın en büyük mermer antik kentleri arasında gösterilen Stratonikeia'da kazı çalışmaları Vali Fatih Şahin'in ilk kazmayı vurmasıyla başladı.

Eskihisar Köyü'ndeki Stratonikeia antik kentini ziyaret eden Vali Fatih Şahin, çalışmalar hakkında Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Öğretim Üyesi ve Stratonikeia antik kenti Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Sögüt'ten bilgi aldı. Ziyaret sırasında Vali Şahin'e antik kente gezisi sırasında Yatağan Kaymakamı Hasan Tanrıseven, CHP'li Yatağan Belediye Başkanı Hasan Haşmet Işık, Yatağan Jandarma Komutanı Göksel Söylemez, daire amirleri de eşlik etti. Doç.Dr. Söğüt, kazı çalışmalarına 2008 yılında başlandığını hatırlatarak, ''İlk olarak kuzey şehir kapısının kazısı ile başladık. Bu süreçte kuzey şehir kapısından kent merkezine doğru devam eden anıtsal caddeyi açtık. Antik kentin bulunduğu yer, coğrafi açıdan çok önemli. Stratonikeia antik kentinin 3 bin yıllık tarih sürecinin her döneminden kalıntıları bölgede bulabiliyoruz' dedi. Bin 500 yıl önce inşa edilen ve depremlerle yıkılan caddeyi ayağa kaldırdıklarını belirten Söğüt, ''Şehrin giriş kapısında bulunan 'anıtsal kapı' alanında o dönemin mimarisini göstereceğiz. Bin 500 yıl sonra o caddeden ilk kez biz yürüyeceğiz' diye konuştu.

Muğla Valisi Fatih Şahin ise Karia Bölgesi'nin en önemli kentlerinden biri olan Stratonikeia antik kentinden çok etkilendiğini ifade ederek, ''Bugün burada tarihi bir günü yaşıyoruz. Yüzyıllar öncesi yaşanmış bir olayı tekrar yaşayacağız. çalışmayı yürüten ekibe teşekkür ediyorum. Kültür turizmi ilimizde alternatif turizm alanlarından biri ve bizim önemsediğimiz bir alan. Yeni destinasyonlar oluşturmamız ve kültür turizmine önem vermemiz gerekiyor' dedi.

Vali Şahin, Stratonikeia antik kenti, Belen Kahvesi ve Bozüyük arasında ''Kültür Yolu' oluşturma çalışmaları yürüttüklerini de açıklayarak, şunları söyledi:

''Bu çalışmayı hızlı bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor. yerli ve yabancı turistlerin buraları atla, bisikletle ve yaya olarak dolaşabildiği ve ihtiyaçlarını karşılayabildikleri mekanlar ülkemizde fazla yok. Onun için bu alana dikkat çekmek zorundayız. Kentte turizmde kapasite kullanım oranları yüzde 30'larda. Bu oranları yüzde 50 ve daha yukarılara çıkarmanın yolu, alternatif turizm imkanları yaratmaktır.'

Konuşmaların ardından vali Şahin, ''anıtsal kapı' alanının açılış kurdelesini kesti ve kazı çalışmalarını ilk kazmayı vurup, başlattı. Vali Şahin, daha sonra Doç.Dr. Söğüt, Belediye Başkanı Işık ve Başkan Yardımcısı Tarcan Oğuz'a plaket verdi.

Kazı çalışmalarının Pamukkale, Marmara, Adnan Menderes, Ankara, Süleyman Demirel, Selçuk, Ege ve Muğla Üniversiteleri öğretim üyesi ve öğrencilerinden oluşan toplam 53 kişilik bir ekip tarafından yürütüleceği bildirildi.

haberler.com, 13.07.2010

TARİH MUAMMASI ÇÖZÜME MUHTAÇ



 

Erzurum'da Çifte Minareli Medrese’nin yapım tarihi ile ilgili olarak elde bulunan birbirinden farklı bilgiler, tarihi eserin Selçuklular dönemine mi, yoksa İlhanlılar dönemine mi ait olup olmadığı yönünde görüş ayrılıklarına neden oluyor.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan vakfiye kayıtlarında medresenin Selçuklulardan kaldığı belirtilirken, bu döneme ait vakfiye kayıtlarında yanlışlıklar yapıldığı ve İlhanlılara ait çoğu eserin bu kayıtlarda ‘Selçuklular’a aittir’ şeklinde yer aldığı kaydedildi. Buna örnek olarak Erzurum’daki Ahmediye Medresesi’ni gösteren kaynaklar, “Erzurum’da 1314 ile 1314 tarihleri arasında Ahmed Bin Ali Bin Yusuf tarafından yaptırıldığı üzerindeki kitabeden anlaşılan Ahmediye Medresesi, söz konusu kayıtlarda Alaaddin Keykubat’a mal edilmiştir” derken, yine aynı şekilde Alaaddin Keykubat’ın, Hüdavent Hatun diye bir kızının olmadığı, karısının adının Hundi Hatun olduğu ve karısının türbesinin de Kayseri’de bulunduğuna işaret ediyor. Medresenin 1250’li yıllardaki mimari stile uymadığını, o döneme ait başka eserlerin de doğruladığı gözlenirken, bilimsel çalışmalara göre, medresenin yapım tarihinin 1290’lı yıllara denk düştüğü belirtiliyor. Bu dönemlerde de Erzurum’da İlhanlı egemenliği olduğuna dikkat çekilen kaynaklarda, Çifte Minareli Medrese için; “Selçuklu üslubu ile yapılan bir Türk mimari örneğidir.” deniliyor.

Kaynaklarda, tarihi Çifte Minareli Medrese için şu ifadeler kullanılıyor: “Yapının tarihlendirilmesinde göz ardı edilmeyecek bir başka husus ise, adının “Hatuniye” olarak anılmasıdır. Bu ismin tarihlendirmede esas alınabilmesi için sonradan konulan bir isim olmaması gerekir. Bu konuda Fatih’te Ali Emir Efendi Kütüphanesi’nde 2239 numarada kayıtlı, “Hidaye” adlı el yazması kitabın sonunda eserin, H. 730 yılının, 5 Zilkaadesi'nde Erzurum’daki Hatuniye Medresesi’nde tamamlandığı kayıtlıdır. Hicri 730 tarihi, Miladi 1330 tarihine denk düşmektedir. Bu da bize medresenin yapılış tarihine çok yakın olan M. 1330 tarihinde Hatuniye adının kullanıldığını göstermektedir. Yapının tarihinin tespitte diğer özelliklerinin değerlendirilmesinin yanında, Hatuniye adından dolayı Anadolu’daki en ihtişamlı, en büyük medreseyi yaptıranın, Erzurum yöresine hakim olmuş, güç ve servet sahibi bir hanım olması kaçınılmazdır. Medresenin, mimari, süsleme üslubu ve özelliklerini diğer medreselerin gelişimi içerisinde değerlendirerek rahatlıkla tespit edeceğimiz, 13. yüzyılın ikinci yarısı ve 14. yüzyılın başları arasında iktidar ve güç sahibi olarak 1285-1291 yılları arasında Erzurum’da bulunan Padişah Hatun bilinmektedir. İlhanlı Hükümdarı Argu Han Kirman’da Padişah Hatun ile kardeşi Soygu Katmış arasındaki taht kavgasını önlemek için Padişah Hatun’u Anadolu’da bulunan Şehzade Keyhatu ile evlendirip, Erzurum’a göndermiştir. 1291 yılında Argu Han’ın ölümü üzerine Keyhatu ile Anadolu’dan ayrılarak Kirman Tahtı’nı elde etmişlerdir. Bu ani ayrılma, Çifte Minareli Medrese’nin yarım kalmasının nedeni olarak gösterilmektedir”

Sanat Tarihçisi Prof.Dr. Haluk Karamağaralı tarafından yazılan bir makalede ise, Çifte Minareli Medrese’nin İlhanlılar döneminden kaldığı belirtiliyor. “Erzurum’daki Hatuniye Medresesi’nin Tarihi ve Banisi Hakkında Mülahazalar” başlıklı makalesinde Prof.Dr. Karamağaralı, Çifte Minareli Medrese olarak anılan medresenin kitabesinin mevcut olmadığını belirterek, Rusların 1829 yılında Erzurum’u işgalinden sonra medrese üzerinde bulunan çift başlı kartal ile kitabesinin sökülerek götürüldüğü iddialarını da kaynaklarla çürütüyor.

Medresenin Alaeddin Keykubad’ın kızı tarafından yapıldığı inanışının tarihi olaylar ve devrin siyasi şartlarına uygun düşmediğine makalesinde yer veren Karamağaralı, ayrıca, Fatih’te Ali Emiri Efendi Kütüphanesi’nde bulunan “Hidaye” adlı el yazması kitapta Erzurum’daki Hatuniye Medresesi’nin tamamlandığının kayıtlı olduğuna işaret ediyor. Tarihi kaynağa göre, medresenin adının Hatuniye olduğu ve bu nedenle medresenin banisinin hatun olduğuna şüphe bırakmadığı kaydedilen makalede, “1277’den itibaren de fiilen İlhanlılar’ın merkezi haline gelen Erzurum’da bu medreseyi ve türbeyi yaptırabilecek bir Selçuklu hatununu tanımıyoruz” görüşü yer alıyor.

Erzurum Gazetesi, 13.07.2010

ERZURUM RUHUNU ARIYOR

 

 

Erzurum tarih kenti, İpekyolu üzerinde Türk İslam Medeniyeti’nin tüm doku, örgü ve eserlerini barındıran il, hafta içinde tarihi kentlerin buluşmasına sahne olacak. Selçuklu ve Osmanlı dönemi tarihi dokularını barındıran illerin yer aldığı Tarihi Kentler Birliği toplantısında ilk kez Erzurum’un tarihi evleri, mahalleleri dile getirilecek..Bu yapıların geleceği ele alınacak.

 

2011 yılında uluslararası düzeyde büyük bir organizasyona ev sahipliği yapacak olan Erzurum, gelecek sporcu, seyirci ve turistlere tarihini sunacak. Ne ki, ili karakterize edecek tarihi evler kurtarılmayı ve geleceğe taşınmayı bekliyor. Çoğu terk edilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş tarihi evler için özel koruma tedbirlerine ve restorasyon desteklerine ihtiyaç var.. Sahiplerince korunamayan evler Büyükşehir’den medet bekliyor.

Yoğunluklu olarak, Alipaşa, Narmanlı, Yeğenağa, Köseömer, Alipaşa, Emirşeyh, Mumcu, Dervişağa, Caferiye, Lalapaşa, Muratpaşa mahallelerinde yüzlerce tarihi ev ihmale kurban gitti. Geriye çok az sayıda Erzurum evi kaldı. Acil önlem alınmaması durumunda bu evlerinde çok azı gelecek beş yıla taşınabilecek. Erzurum evleri yok olacak ve Erzurum’un tarihi hafızası silinecek.

Bursa, Sivas, Kayseri, Konya, Amasya, Tokat, Kars başta olmak üzere çok sayıda ilde, tarihe karşı sergilenen saygı, geçmişten kalan ev ve dokuların korunması şeklinde kendini ifade etti. Bu kentlerde tarih turizmi hız kazandı. Erzurum ise tarihi ev ve mahallelerini koruyamadı. Hafızası ve ruhu olmayan yapılar, tarihi yok etti.

Bundan yirmi yıl öncesine kadar sayısı beş yüzü aşan tarihi eve sahip Erzurum’da şimdi geriye kalmış ve sayısı yüzü bulmayan tarihi ev var. Çoğu metruk durumda. Bazısının kaderi kentsel dönüşüme, bazısının geleceği ev sahiplerinin insafına terk edilmiş halde. Yok olan her tarihi eviyle özelliğini yitiren Erzurum bu gidişe acilen dur denilmemesi durumunda sıradan bir il konumuna gelecek.

Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Küçükler, dün gazetemize verdiği söyleşide, tarihi Erzurum Evlerinin korunmasına yönelik olarak inisiyatifin Büyükşehir’e geçeceğini ve bu yapıların korunma, onarım ve restorasyonlarının kendileri tarafından gerçekleştirileceğini açıkladı. Küçükler böylesi bir tarihi görevi yerine getirirse, Erzurum’un tarihi dokusunun korunmasına gösterdiği hassasiyetle bir ilki gerçekleştirecek ve Erzurum sevdalılarının da duasını alacak.

Erzurum Gazetesi, 13.07.2010

TABLOSU 100 YIL SONRA BULUNDU

 

Alman dışavurumcu ressam Ernst Ludwig Kirchner'in hiçbir envanterde, hiçbir arşivde yer almayan bir tablosu Frankfurt'ta bir müzenin deposunda bulundu.

 

Stadel Müzesi'nin sözcüsü Axel Braun, 1910 tarihli olduğu sanılan tablonun nereden geldiğini ve sahibinin kim olduğunu bilmediklerini, eserin arşivlerinde, hiçbir belgede, ressamın notları ve yazışmalarında belirtilmediğini açıkladı.

1938’de 58 yaşında ölen ressamın eserinin özgün olduğuna şüphe bulunmadığı, uluslararası uzmanların da hemfikir olduğu belirtildi.

Braun, değeri dört milyon avro olarak tahmin edilen tablonun şu an için sergilenecek durumda olmadığını, eseri gerekli bakım yapıldıktan sonra 2011’de sergilemeyi düşündüklerini kaydetti.

Radikal, 13.07.2010

"EN ESKİ YAZILI BELGE BULUNDU" İDDİASI

 

İsrailli arkeologlar, şimdiye kadarki en eski yazılı belgenin Kudüs'te bulunduğunu öne sürdü. Arkeologlar, 2'ye 2.8 santimetre ölçülerindeki bu kırık tablet kil parçasının 3 bin 400 yaşında olduğunu ve dönemin diplomatik lisanı Akatça ile çivi yazısı (küneiform-şekilsel hiyeroglif) olarak yazıldığını belirttiler. Keşfin kutsal kentin bronz çağında önemini ortaya koyduğunu belirten İsrailli arkeologlar, kırık tablet parçasının kentin 1967 savaşından beri İsrail işgali altında bulunan doğu kesimindeki Haremüşşerif'in güneyinde yer alan Ophel bölgesinde bulunduğunu kaydetti. Arkeologlar, tabletin Kenani krallığı ile Firavur Akhenaton arasındaki bir yazışmaya ait olduğunu düşünüyor.

 

Mısır'daki Tel El Amarna kazı bölgesinde 19. yüzyılın sonlarında da aynı türde ve aynı döneme ait tabletler bulunmuştu.
Sabah, 13.07.2010

YIL SONUNA KADAR KÜLTÜR MERKEZİ

 

 

İki yıl süren restorasyonun ardından, Yenikapı Mevlevihanesi kapılarını açtı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında yıl sonuna kadar çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapacak.
 

Yenikapı Mevlevihanesi’nin restorasyonu, 1996’da kurulan Uluslar-arası Mevlana Vakfı’nın desteği ile Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yaptırıldı. Çalışmalar iki yıl sürdü, Mevlevihane geçen mayıs ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında, 5 Haziran’dan beri konser, konferans ve Sema ayinlerine ev sahipliği yapıyor.

 

Vakfın Başkanvekili, Mevlana’nın 22. kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru, Mevlevihane'nin uzun yıllar sonra yeniden kültür ve sanata hizmet ediyor olmasından ve gördükleri ilgiden memnun: "Mevlevihaneler, tarih boyunca Hz. Mevlana’nın düşüncelerinin öğretildiği yerler olmakla birlikte sanat eğitimi de verilen okullar olmuştur. Yenikapı Mevlevihanesi de özellikle müzikle ilgili önemli bir merkez olmuş, büyük müzisyenler yetiştirmiştir. Şimdi yeniden kuruluş amacına uygun şekilde hizmet vermesinden memnunuz."

 

 

Yenikapı Mevlevihanesi şu anda, Uluslararası Mevlana Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ortaklaşa hazırladığı "Mevlevi Kültürü’nün Anlatımı ve Sema Töreni" projesinin bir parçası olarak kullanılıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle, 31 Aralık 2010’a kadar sürecek etkinliklerde her pazar Sema ayini, her ayın ilk cumartesi günü konferans, üçüncü cumartesi günü ise konser yapılıyor. Etkinliklere giriş ücreti tam 10, öğrenci 5 TL elde edilen gelir Uluslararası Mevlana Vakfı’na aktarılıyor.

 

 

Etkinlik programı

17 Temmuz 2010 Cumartesi
Konser: Cumhuriyet Dönemi Bestecileri
Saat: 14.00
 

18 Temmuz 2010 Pazar
Sema Ayin-i Şerif-i
Saat: 14.00

Hürriyet, 13.07.2010

İŞTE YURDUM İNSANININ TARİH SEVGİSİ

 

Balıkesir'in Bandırma İlçesi'nde, Roma dönemine ait olduğu öğrenilen sütun sokakta bulundu.

Alınan bilgiye göre, 100. Yıl Mahalle sakinleri, polisi arayarak 1520. Sokak'ta kapı önünde tarihi bir eser bulunduğunu bildirdi.

Olay yerine gelen polis, sütunun tarihi eser olup olmadığının belirlenmesi için Bandırma Müze Müdürlüğü'nden yardım istedi.

Bandırma Müze Müdürlüğünde görevli arkeologlar, sütunun Roma dönemine ait olduğunu tespit etti. Sütun, müzeye gönderildi.

Sütunun sokağa kim tarafından bırakıldığının araştırıldığı bildirildi.
Habertürk, 12.07.2010

YABANCI ARKEOLOGLAR, TÜRKİYE'NİN GÖNÜLLÜ TURİZM ELÇİLİĞİNİ YAPIYOR

 




Mersin'in Erdemli İlçesi'ne bağlı Ayaş beldesinde bulunan Elause Sebaste antik kentinde, 12 yıldır süren kazı çalışmalarına katılan İtalyan kadın arkeologlar, çektikleri fotoğraf ve görüntülerle ülkelerinde Türkiye'nin tanıtımını yapıyor.
 
İtalya'nın Roma La Sapenza Üniversitesi'nde görevli öğretim üyesi Prof.Dr. Evgenia Eqnini Schneider'in başkanlığında, aralarında Türk arkeologların da bulunduğu toplam 25 kişilik ekip, tarihte çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Çukurova yöresinin tatil beldelerinden olan Mersin sahillerindeki önemli bölümü ayakta duran Elause Sebaste antik kentinde yeni bir çalışma dönemine girdi.

 

Arkeologlardan işçisine kadar hummalı bir çalışma içinde olan ekip, güneşte 50 dereceyi aşan sıcağa rağmen, 7 ayrı noktada başlayan 12. dönem kazılarında, tarihten günümüze ışık tutacak yeni kalıntılara ve eserlere ulaşılmayı hedefliyor.

 

Kazı ekibinde 12 yıldır bulunan ve geldiği Mersin'de yöre halkı ile bütünleştiğini belirten arkeolog Emanuela Borgia, kadın meslektaşlarıyla Türkiye'nin tarih ve kültürüne katkıda bulunmanın yanı sıra ''gönüllü turizm elçiliği''ni de yaptıklarını söyledi.

 

Çalışırken aşırı sıcağın etkisinden korunmak amacıyla, arkadaşları gibi başına yöre kadınlarının kendilerine hediye ettiği ''oyalı yazma bağlayan'' Borgia, her yıl çektikleri fotoğraf ve görüntülerle ülkelerinde Türkiye'nin tanıtımını yaptıklarını belirterek, ''Öğretim görevlisi arkadaşlarımız, öğrenciler ile farklı meslek gruplarına mensup arkadaşlarımıza görüntüler eşliğinde izlemelerimizi aktarıyor, yörenin gezip görülmesi gereken yerlerini anlatıyoruz'' dedi.
Borgia, bu sayede çok sayıda İtalyan'ın, tatillerini geçirmek üzere özellikle Akdeniz sahillerine geldiğini belirterek, şöyle konuştu:
''Bizler Türkiye'nin gönüllü turizm elçileriyiz. Çünkü, Türkiye ve Türkleri çok seviyoruz. Kendimizi, artık Ayaşlı olarak görüyoruz. Her geçen yıl Türkçemizi de geliştiriyoruz. Tarihi ve kültürel yönden çok zengin olan bu yörenin kadınlarından da büyük ölçüde destek görüyoruz.''
 
Borgia, Türk kadınlarının çağdaş ve modern bir yapıya sahip olduğunu, ancak, Avrupa ülkelerinde bazı kişiler tarafından bunun bilinmediğini söyledi. Avrupa ülkelerinde kültürlü insanların, Türk toplumunun ve Türk kadınının geldiği noktayı çok iyi bildiğini belirten Borgia, şöyle konuştu:
''Geçmiş yıllarda, Roma'nın bazı köylerinde de kadınlar, Türkiye'dekiler gibi başlarını tozdan veya aşırı sıcaktan korunmak amacıyla kapatıyorlardı. Şimdi yine yöreye özgü örtülerle başını kapatan Türk kadını var. Bu, onların cahil ve geri kafalı olduklarını göstermez. Ben de çalışırken ya da evde, 3 yıl önce hediye edilen oyalı yazmayı başıma bağlıyorum.''

 

Borgia, her yıl 2 ay kaldıkları Mersin'de zaman zaman yöredeki kadınlarla Mersin'e özgü yemekler pişirerek kazı ekibine ziyafet çektiklerini söyledi. Kazı çalışmalarının 7 ayrı noktada sürdüğünü belirten Borgia, son 2 yılda çıkartılan 300'ün üzerinde tarihi eserin tescilinin yaptırılarak Mersin Müzesi'ne teslim edildiğini kaydetti.

Yeni Adana, 12.07.2010

İSTANBUL NE YAPIYORSUN SEN?

 

İstanbul'un kültür başkentliğini gördünüz mü, duydunuz mu? İnsanların biraraya geldiği sanatçıların üretimlerde bulunduğu kültür başkentliği kavramını doğrusu kentimde hala hissedebilmiş değilim. Beni çağıramıyor, göremiyorum, duyamıyorum hala...

Gazetelerin arka sayfalarına tam sayfa verilen kültür başkenti aylık program ilanları gözüme ilişiyor zaman zaman, ama inanın merak edip hangisine gitsem diye bir tanesini işaretlemişliğim yok bugüne kadar. Bunun neden olduğunu da bilmiyorum ama sanki "gazeteye bakıp gidilecek etkinliklerin olduğu bir kentte yaşamadığımdan" düşüncesiyledir deyip geçiştiriyorum. Belki de önüme çıkmasını bekliyorum bu kalabalık şehirde, görünür farkedilebilir olmasını istiyorum kültür başkentinin. Caddede omzuma çarpan olmasını istiyorum, üzerime sürerken korna çalmasını istiyorum, vapur yolculuğunda bacasından çıkan is olmasını istiyorum.

Bu kent yani İstanbul, diğer bazı Avrupa kentleri gibi sokak kültürünü sağlıklı yaşayamamış; karnaval, eğlence ya da sokak sanatı ile buluşması engellenmiş, dogmatik ve kolluk dürtülerle oriente edilmiş bir mozaik kent. Geçen hafta gece kulüpleri eğlence esnasında yüksek sesli müzik dinlettiği için bir bir kapatılmaya başlandı. Yani kentin atardamarlarında hayatın 23.59'da son buluyor olması biraz tuhaf. Şöyle ki; Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın da belirttiği gibi "anlaşılır değil".

Kültür başkentinde, "Globalleşme, küreselleşme" deyip, kendi törelerimizin içinde evrenseli arama aymazlığı şaşırtıcı geliyor bana. Düşünseniz İtalya'dan, kültür başkenti İstanbul'a gelen ve gün boyu Kapalıçarşı'da dolaşıp alışveriş yapan ve akşam da biraz eğlenmek için Boğaz'a kıyısı olan eğlence merkezlerine giden bir turist grubu saat 23.59'u gösterdiğinde, kendini böyle bir durumda nasıl hissedecektir?

Farkındaysanız son günlerde içeride ve dışarıdan yeni yeni dillendirilmeye başlanan "2013'de Türkiye Avrupa Birliği'ne dahil edilmeli" söylemini ciddiye almamız için, önce varolan durumu değiştirmek için başkalarını suçlamadan kaçınmamız gerekmez mi?

Yaşamdan tekrar kültür olgusuna dönecek olursak. Çağdaş Sanat (Global Art) ne zaman, sokaktaki İstanbullunun anlayabileceği platforma çekilecek? (Dar bir gruba servis edilmekte olan küratöryal şizofreniyi kastediyorum) Şu ana kadar kenara itilmiş alt kültür nasıl etkilenecek bu süreçten? Toleranssız toplum için İstanbul'un kültür başkenti olması ne ifade ediyor? Hala bu kavramların içini dolduramadık. Bu kültürel başkentlik onlar için bir yabancılaştırma mı yoksa bir efekt mi? Kimileri bunu bir yarışma olarak mı görüyorlar yoksa?

Hatırlanacağı üzere, yılın ilk aylarında fazla misyon yüklendiği için Kültür Başkentliği Ajansında yaşanan istifalardan sonra, yılın ortasında durup değerlendirme gereği hissettim şu bizim kültür başkentliğinin gidişatını. Hele bir de Almanya'da Ruhr 2010'da olan biteni biraz yaşama fırsatı bulunca tansiyonum yükseldi. Bu süreçte İstanbul'da neler değişti ya da değişime uğradı? Ya da bugüne kadar yaşananlardan sonra kültür başkentliği kentte bir kültürel değişime neden olacak mı?

En belirgin eksik olarak gözlemlediğim etkinlik, farklı mekanları kullanma düşüncesi nin biz de hiç olmaması. Ümitlerim yıkılmasa ve yılın 2. yarısında hayata geçebilse de, şehrin sakinleri kültürü taşıyabilseler evlerine. Yanı sıra, okul öğrencilerinin kültür başkentliği ile buluşabildiğini hiç sanmıyorum. Ve katılımcı insan sayısı nasıl zenginleşebilir diye düşünüldüğünü de hiç sanmıyorum. Belli merkezlere yığılmış etkinliklere, belli ve belirli katılımcıların geldiğini yakından gözlemliyorum. Yani "projelerin görünebilirliği, kentte görünebilirlik" adına kime sesleneceğimizi kestiremiyoruz sanırım. Taksim Suları'nın yanında açılan sanat galerisinin girişinde şeffaf bir ayaklı tabela üzerinde belli belirsiz bir yazı olmamalı kültür başkentliği. (Gidin ve öylece oraya bir belediye kamyonetinden bırakılmış gibi duran o kültür başkentliği tabelasını görün lütfen, terk edilmişliği, ilgisizliği, sahipsizliği kısaca her şeyi çok iyi anlatıyor) Öte yandan; Yunanistan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Romanya, Kıbrıs,Yunanistan, Bulgaristan'dan çeşitli grupların şu ana kadar merak edip : "Aaa İstanbul kültür başkenti olmuş hemen bir tur organizasyonu yapalım ve ziyarete gidelim" dediğini hiç sanmıyorum. Bu komşularımız hemen yanıbaşlarındaki kültür başkentine neden gitmiyorlar? Satamıyoruz da ondan. Çevresel ülkeleri de yakalayamadık.

Sonuç
Avrupa Kültür Başkentliğini dar bir gruba indirgeyemeyiz. Şehrin tarihi ve kültürel dokusuna uygun bir programın yansıtıldığına dair kuşkularım hala var. Örneğin koskoca İstanbul Boğazı'ndan geçen gemiler hiç mi dikkatimizi çekmiyor? Bu gemilerle bir performans yapılamaz mı? En kolay yol olan havai fişekler yerine, boğazda yapılacak böyle bir iş daha etkili ve kalıcı olmaz mı? Hepimizi heyecanlandırmaz mı? Şehrin sakinleri için, Olimpiyat stadı, Büyükçekmece TV Kulesi , Veliefendi Hipodrumu, Hisarlar, Adalar vd. hala güçlü mekanlar olarak görkemli işleri görünebilir kılmak için bomboş duruyorlar. Ama ne yapıyoruz ? Şiirsel olanı oynamak her zaman daha kolaydır diyerek var olan mekanlarda böyle gelmiş böyle gitsin diyerek ve aynı şarkıyı çalmaya devam ediyoruz sessiz harflerle.

Birgün, Yazı: Adnan Tönel, 12.07.2010

"VAN'IN URARTU MÜZESİ'NE İHTİYACI VAR"

 
Vali Münir Karaloğlu, Ağartı Köyü'nde bulunan ve MÖ 685-645 yılları arasında hüküm süren Urartu Kralı 2. Rusa tarafından inşa ettirilen Ayanis Kalesi'nde 21 yıldır devam eden kazı çalışmaları ile ilgili olarak yetkililerden brifing aldı. Karaloğlu, "Gelen insanlara medeniyetin ne olduğunu göstermemiz için de iyi bir Urartu Müzesi'ne ihtiyacımız var" dedi.

Van Valisi Münir Karaloğlu, 300 yıl Urartu medeniyetine başkentlik yapan Van'a, içinde konservasyon atölyelerinin de bulunduğu çok kapsamlı bir Urartu Müzesi'ne ihtiyaç duyulduğunu belirtti.Vali Münir Karaloğlu, hafta sonu merkeze bağlı Ağartı Köyünde bulunan ve MÖ 685-645 yılları arasında hüküm süren Urartu Kralı 2. Rusa tarafından inşa ettirilen Ayanis Kalesi'nde 21 yıldır devam eden kazı çalışmaları ile ilgili brifing aldı. Kazı Başkanı olan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu'nun yaklaşık bir saat süren sunumunda kazı çalışmalarında ortaya çıkan eserler ve Urartu medeniyeti ile ilgili önemli bilgiler aktarıldı.300 yıllık Urartu medeniyetine sahip Van'ın kapsamlı bir müzeye ihtiyacı olduğunu belirten Karaloğlu, "Ayanis ve diğer kazılardan çıkarılan eserlerin sergilendiği, korunduğu, bakım ve onarımlarının yapıldığı bir müzeye ihtiyaç var. Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay da, Urartu Müzesi'nin yapılmasına çok sıcak bakıyor" dedi.

 

Urartu Müzesi'nin yapılması için hazırlanacak proje için Prof.Dr. Altan Çilingioğlu'nun bilgi, deneyimi ve danışmanlığına ihtiyaç duyduklarını ifade eden Karaloğlu, "Ben tarihi eser uzmanı veya arkeoloji uzmanı değil, profesyonel bir yöneticiyim. Ancak müze çalışmasını işbirliği yaparak, hocamızın danışmanlığıyla, ne yapılması gerektiğine karar vererek yapalım. Çünkü Urartu diye bir medeniyet ve bu medeniyeti anlamak isteyen insanlar varsa mutlaka böyle bir çalışma yapılmalı ve böylece isteklilerin kentimize gelmesi sağlanmalı. Gelen insanlara medeniyetin ne olduğunu göstermemiz için de iyi bir Urartu Müzesi'ne ihtiyacımız var" dedi.


Kazı Başkanı Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu ise, 21 yıldır Ayanis Kalesi'nde sürdüğü kazı çalışmalarında Urartu medeniyetine ait çok önemli tarihi eserler çıkarıldığını, ancak bunları koruma ve sergilemede sıkıntı yaşadıklarını aktardı. Van'da kurulacak müze için konservasyon ile ilgili projeyi yürütmeyi yapabileceğini dile getiren Çilingiroğlu, "Şu anda 3 tane Avrupa Birliği (AB) projemiz var. Müzelerde bir bronz eseri, diğerinin yanına koymayacaksınız. Eğer bu bronz eser çürümeye başlamışsa, yarım metre yakınındaki diğer eserler de çürümeye başlıyor. Arkeolojide buna, kanser deniliyor. Onların onarılması ve üst üste konulmaması gerekir. Altın da diğerinin yanında olmayacak. Demir, bronzun yanında olmayacak. Çünkü içindeki o elektronlar birbirine geçiyor. Bu, bilimsel bir çalışmadır" dedi.

Yeni Şafak, Haber: Adnan Gül, 12.07.2010

DİYARBAKIR SURLARINDAKİ GECEKONDULAR YIKILIYOR

 

 

Surların Diyarbakırlılar için çok büyük bir miras olduğunu, ancak bu mirasının yıllarca sahipsiz bırakıldığını öne süren Sur Belediye Başkanvekili Bedri Turan ilginç açıklamalarda bulundu. Turan, özellikle 1990'lı yıllarda köyleri yakılan ve yıkılan insanların bu bölgeye geldiğini ve her kesin kendisine bir gecekondu inşa ettiğini söyledi. Turan şöyle dedi: "Bu da haliyle surların tahrip edilmesine sebebiyet vermiştir. Bizde Sur Belediyesi olarak, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile bu soruna bir çözüm bulmak istedik. Son iki yıl içerisinde sur dibinde yapılan 275 gecekonduyu kamulaştırdık. Hepsinin ücretlerini vererek kamulaştırdık ve sonra da yıkımlarına başladık. Şuana kadar 215 gecekondu yıkıldı. Ve kalan 60 gecekondu içinde okulların tatil edilmesini bekledik."

Okulların tatil edilmesiyle Mardinkapı ile Saraykapı arasındaki kısımda kalan 60 civarında evinde istimlak ettiklerini söyleyen Turan, "Yaklaşık 700 bin lira istimlak bedeli ödeyerek evlerin boşaltılmasını sağladık. Evlerin boşaltılmasıyla Büyükşehir ve Sur Belediyesi ekipleri yıkıma bugün başladı. Kamulaştırma için yaklaşık 2 milyon lira harcanmış. İstimlak çalışmaları tamamlandığından Mardinkapı Saraykapı arasındaki surların etrafına yeşil kuşak bandı yapılacaktır" dedi.

Belediye Başkanvekili, yıkılacak olan evlerin yerine yeşil alan yapılacağını kaydetti. Bölgede yaşayan insanlar için nefes alacak bir yer ortaya çıkacağını kaydetti.

Birgün, 12.07.2010

HASANKEYF VE ALLİANOİ İÇİN YENİ DAVA AÇILDI

 

Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunması ile ilgili ilke kararının iptali için Ekoloji Kolektifi, Mağara Araştırma Derneği ve Hasankeyf ve Dicle Vadisini Yaşatma Derneği tarafından dava açıldı.

 

Baraj projeleri sonucunda Hasankeyf ve Allianoi gibi tarih ve kültür varlıklarının sular altında kalmasına yol açacak ilke kararına karşı açılan dava da, ilke kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali talep edildi.

 

Dava konusu 765 sayılı ilke kararının, daha önce 717 ve 476 sayılı ilke kararlarının yargı kararlarıyla iptali üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı yargı kararlarını dolanarak baraj alanlarındaki kültür ve doğayı korumasız bıraktığı ileri sürüldü.

 

Hasankeyf bölgesinin kitle turizmi veya TOKİ projesi ile yıkıma daha fazla sürüklenmek istendiğini hatırlatan Ekoloji Kolektifi, Mağara Araştırma Derneği ve Hasankeyf ve Dicle Vadisini Yaşatma Derneği, kültürü ve doğayı sular altında bırakacak yeni bir projenin bölgedeki ekolojik ve sosyo ekonomik ilişkileri alt üst edeceğini vurguladı.

 

Açıklama sonrasında, en kısa zamanda Hasankeyf'te koruma amaçlı imar planı yapılarak, bölgendeki halkın ekonomik ve sosyal olanaklarının geliştirilmesi için çalışmalara başlanılması gerektiğinin altı çizildi.

Turizm Gazetesi, 12.07.2010

SAVAŞÇI LAHDİ BULUNDU

 

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü sınırları içinde yer alan Parion antik kentinde, bu yılki kazılarda ''savaşçı lahdi'' ortaya çıkarıldı.

Parion Kazı Başkanı ve Atatürk Üniversitesi (AÜ) Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Cevat Başaran, AA muhabirine yaptığı açıklamada, lahdin nekropol bölgesinde ortaya çıkarıldığını söyledi.

Başaran, kum taşından yontulmuş omurgalı lahdin, içindeki ilginç buluntularıyla dikkati çektiğini ifade etti.

Lahit içinde oldukça iyi korunmuş iskeletin başının sağına bırakılmış lekythos (koku kabı) üzerindeki siyah figür tekniğinde yapılmış sahnede, savaşa gitmek üzere ailesine veda eden bir savaşçı resmiyle karşılaşıldığını anlatan Başaran, ''MÖ 6. yüzyıl sonlarına ait Arkaik Dönem vazosunun üzerindeki figürler, bunun Troya Savaşları'na neden olan ve Parion'a adını veren Paris olabileceğini akla getiriyor'' dedi.

 



Başaran, ''İki yanındaki annesi Hekabe ve karısı Helena ile kız kardeşlerine veda eden Paris, ardından Troya Savaşları'na katılıyor. Vazonun bir diğer önemli yanı da Parion'un kuruluş tarihi ve mitolojisi hakkında bilgi vermesidir'' diye konuştu.

Kazı Başkanı Başaran, savaşçı lahdinde lekythos, sporcuların kullandığı metal strigilis (ter temizleme aleti) ve bronz iğnenin de bulunduğunu kaydetti.

Habertürk, 12.07.2010



******


2 BİN YILLIK ODEON GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Binlerce yıllık geçmişe sahip Anadolu'daki saklı kültür zenginlikleri bir bir gün yüzüne çıkarılıyor.

Bunlardan biri de Çanakkale'nin Biga İlçesine bağlı Kemer Köyü sınırları içinde yer alan Parion antik kentindeki odeon. Bu yıl başlayan kazılarla ortaya çıkarılan odeonun yaklaşık 2 bin yıl önce inşa edildiği belirtiliyor. Parion Kazı Başkanı ve Atatürk Üniversitesi (AÜ) Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cevat Başaran, odeonu, geçen yılki kazıların sonlarına doğru tespit ettiklerini söyledi. Uzun süre yüzey araştırması yaptıklarını ve bu yılki kazılarda odeonu gün yüzüne çıkarmak için çalışmalara başladıklarını belirten Başaran, "Parion'un önemli özelliklerinden biri de antik çağda ortaya çıkmış yapı türlerinin hemen hepsini kapsamasıdır. Şu anda bulduğumuz yapılar arasında tiyatro, nekropol, hamam ve yamaç evler grubu yer alıyor." dedi.

Başaran, bu yıl kazıların yapıldığı odeonda antik çağda küçük konferans ve seminerlerin düzenlendiği, çeşitli gösterilerin yapıldığı, konserlerin verildiği bir toplantı salonu olduğuna işaret ederek, şu bilgileri verdi: "Yapının kesin kimliğini yazıtlar ortaya koyacak. Şu anda biz oditoryum bölümünü kazıyoruz. İlk basamaklar ortaya çıktı. Yaklaşık 5 bin kişilik kapasiteye sahip bir antik çağ yapısı. Şu andaki verilere göre bu yapının tarihi yaklaşık 2 bin yıllık.''

Zaman, 12.07.2010



******


TARİHİ KENT PARION'UN GÜNEŞE ÖZLEMİ BİTİYOR

 

 

İÇDAŞ, tarihi kent Parion'u gün yüzüne çıkarmak için kazı yapan ekibe bilimsel çalışma ortamı sunmak için bir ‘Kazı Evi' açtı. Kazı Evi'nde iki laboratuar bulunuyor.
 

Adını Paris'ten alan Çanakkale Biga'daki antik kent Parion'un altıncı yıl kazı çalışmaları, İÇDAŞ Çelik Enerji Tersane Ulaşım AŞ'nin sponsorluğunda devam ediyor. Arkeolog ve öğrencilere daha bilimsel çalışma ortamı sunmak isteyen İÇDAŞ, 100 kişinin kalabileceği, içerisinde laboratuar ve tarihi eserlerin saklanabileceği depo olan bir ‘Kazı Evi' açtı.


Kazı ekibi başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran, 70 kişilik ekibiyle birlikte Parion antik kentini gün yüzüne çıkarmak için çalıştıklarını belirterek, "Kazı evi ile bundan böyle daha bilimsel şekilde çalışma ortamı bulacağız ve Parion antik kentinin güneşe olan özlemini bitireceğiz" dedi. İÇDAŞ Genel Müdürü Bülend Engin de, amaçlarının tarihi dokuyu korumak ve bu alandaki çalışmalara destek vermek olduğunu söyledi.

Kazı ekibi yöneticileri ile öğrencilerin rahatça kalabileceği bölümlerden oluşan ‘Kazı Evi'nde ayrıca Parion antik kentte bulunan eski eserlerin korunabileceği depolar ile iki de laboratuar yer alıyor. Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Başaran da bu yılkı çalışmalarının odağını Odeon'un oluşturduğunu ve 6 basamak ortaya çıkartarak iki merdivenle 3 bölüm halinde aşağıya inen bir silueti gün yüzüne kavuşturduklarını kaydetti. Başaran, Parion'un MÖ 8. yüzyıla kadar giden kuruluş tarihi konusunda bu yılki kazılarda elde ettikleriyle kentin 6. yüzyıla kadar uzanacak epigrafik ve tarihi bilgilerini arkeolojik buluntularla kanıtladıklarını ifade etti. Başaran bir lahitte elde etkileri koku kabı üzerindeki figürlerden kentin kuruluş mitolojisiyle ilgili bulgular elde ettiklerini aktardı.

Prof. Başaran, ulaştıkları bulgularla ilgili şu bilgileri verdi: "Buradaki siyah figür seramik tekniğinde yapılan süslemede bir kalkanlı mızraklı savaşçı ile iki yanında ikişer kadın figürü yer alıyor. Bunu topluca değerlendirdiğimizde Parion'un kuruluş mitolojisinde adı geçen Paris'in Troya savaşlarına katılmak üzere annesi, karısı Helen ve kız kardeşlerine bir veda sahnesi olarak düşündük. Koku kabını bulduğumuz lahitte ise bir savaşçı olabilir. Bu da konunun mitolojik olmasından dolayı akla Paris'i getiriyor."

Bugüne kadar nekropol, tiyatro, Roma villası, yamaç yapısı ve sondajlar olmak üzere Parion antik kent'inin 5 ayrı bölgesinde kazı çalışması yürütüldü. Antik kentte aralarında meşe yapraklı altın taç, eros figürlü altın küpe, altın pul'un da bulunduğu yüzlerce parçadan oluşan eser ortaya çıkarıldı.

Referans, 15.07.2010

"CUMALIKIZIK VE HANLAR İLE DÜNYA VİTRİNİNE ÇIKACAĞIZ"

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarihi ve kültürel mirası yaşatma yönünde yaptığı çalışmalarıyla, ‘UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girerek bu çabayı taçlandırmak istiyor.

 

Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen çalışma kapsamında listeye alınması istenen Cumalıkızık ve Tarihi Hanlar Bölgesi'yle ilgili yönetim planı oluşturuluyor.

 

Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen, Bursa'nın UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmasıyla ilgili çalışmalarda önemli mesafe kaydedildi. Bir varlığın Dünya Mirası Listesi'ne girebilmesi için adaylık dosyasında yönetim planının bulundurulması zorunluluğunu göz önünde bulunduran bakanlık, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nden ‘Cumalıkızık Erken Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşimleri' ile Hanlar Bölgesi için yönetim planı oluşturulmasını istedi. Yönetim alanı sınırının belinlenmesinde Hanlar Bölgesi ile Cumalıkızık Kentsel sit alanı odak olarak belirlenirken, çalışmalar bu yönde yoğunlaştırıldı. Osmanlı'nın ilk eserlerini verdiği ve dünyaya medeniyetin ihraç edildiği kent olan Bursa'nın zengin tarih ve kültür mirasını içinde barındırdığını ifade eden Başkan Altepe, “Bursa, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeyi hak ediyor. Bu listeye girdiğimiz takdirde kent ziynetlerimizi dünyaya tanıtmak için önemli bir şans yakalayacağız. Bu listede yer almak her yönden Bursa'nın gelişmesine önemli katkılar sağlayacak. Uludağ gibi doğal güzelliklerimizi de pazarlama konusunda önemli bir avantaj elde edeceğiz” diye konuştu.

Bursa Olay, 12.07.2010

ATATÜRK MÜZESİ GÜNCELLEŞTİRİLDİ

 

Erzurum’da Müze Müdürlüğü’nün sorumluluğunda bulunan Atatürk Evi’nin iç kısmındaki bakım ve onarım çalışmaları sona erdi. İçerisindeki mefruşat düzeninden; boya ve badanasına varıncaya kadar yeni bir görüntüye kavuşturulan Atatürk Evi’nde, kurulma çalışmaları devam ettirilen Çocuk Müzesi ise, Eylül ayında hizmete sokulacak.

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Atatürk Evi’nin bakım, onarım ve restorasyon çalışmalarının iç kısımlarda sona erdiğini bildirdi. Temizliğinden duvarların boya ve badanasına, yer döşemelerinden mefruşat düzenine varıncaya kadar yepyeni bir görünüme kavuşturulan Atatürk Evi’nin ziyaretçilere de açıldığını bildiren Erkmen, binanın dışındaki bakım ve onarım çalışmalarının halen devam ettiğini kaydetti. Atatürk Evi’nde, Türkiye genelinde uygulanan bir proje kapsamında bir de Çocuk Müzesi kurulacağını hatırlatan Erkmen, “Atatürk Evi’nin zemin katında oluşturulmasını planladığımız Çocuk Müzesi için çalışmalara başladık. Önümüzdeki ay da dahil olmak üzere şimdiden başlayarak bu müzenin oluşturulması yönünde çalışmalar yapıyoruz. Program dahilinde kuracağımız çocuk müzesini, Eylül ayında hizmete açacak ve faal hale getireceğiz.” diye konuştu.

Erzurum’da en fazla ziyaret edilen müzelerin başında Atatürk Evi’nin geldiğini vurgulayan Mustafa Erkmen, “O ev, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması planlarının yapıldığı, hatta temellerinin atıldığı bir evdir. O mekanı sıradan bir müze ya da mesken olarak değerlendirmek yanlış olur. Atatürk, 52 gün süreyle kaldığı o evde, aslında bir milletin şahlanışını mümkün kıldı. Bu öyle basit değil. Bir ülke kuruldu o evde, bir millet şahlandı ve Kurtuluş Savaşı verdi.” dedi. Erzurum’da onur duyulmasını gerektiren bir mekan olan Atatürk Evi’ne, bu nedenle herkesin gözü gibi bakması ve koruması gerektiğini vurgulayan Müze Müdürü Erkmen, “Bir destanın yazıldığı bu mekanı, layık olduğu biçimde korumak ve sahip çıkmak hepimizin görevidir. Atatürk Evi, kurumsal anlamda sadece Müze Müdürlüğü için değil, Erzurum için de büyük önem taşıyan bir mekandır. Atatürk Evi ile ilgili olarak taşıdığımız düşüncenin bu yönde olması nedeniyle de, onu korumak için elimizden geleni yapıyoruz.” dedi.

Erzurum Gazetesi, 12.07.2010

TARİHİ MEDRESE VAKIF MÜZESİ OLACAK

 

Çifte Minareli Medrese’nin restorasyon projesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan geçti. Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kurul’dan onay alan projenin ihale hazırlıklarına başlarken, restorasyona bu yıl içerisinde başlanacağı bildirildi.

Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Çifte Minareli Medrese’nin restoresi için düğmeye bastı. Tarih medrese için hazırlanan restorasyon projesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan onay alırken, Bölge Müdürlüğü yetkilileri, bakım, onarım ve restorasyon çalışmalarına bu yıl içerisinde başlanacağını bildirdiler. Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, Çifte Minareli Medrese’nin restorasyon programı kapsamında, geçtiğimiz yıl 6 ay süren teknik bir takip yapıldığını hatırlatarak, “Medrese için bu çalışmaların sonuçları da göz önünde bulundurularak bir restorasyon projesi hazırlanmıştı. Kurul’dan onay bekleyen projemize yeşil ışık yakıldı. Biz de hemen ihale hazırlıklarına başladık. İhale sürecinin tamamlanmasının hemen ardından tarihi medresenin restorasyon çalışmalarına bu yıl içerisinde başlayacağız.” dediler. Çifte Minareli Medrese’de yapılacak olan restorasyon çalışmalarının, yüzeysel olmayacağını, tam tersine geniş kapsamlı tutulacağını kaydeden konu ile ilgililer, “Tarihi medresemiz baştan aşağı restore edilecek. Minarelerindeki çinilerin tek tek işlenmesinden, düşen taşların yenilenmesine varıncaya kadar müştemilatlı bir restorasyon çalışması yürütülecek.” diye konuştular.

Öte yandan Çifte Minareli Medrese’deki restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının ardından uygulamaya sokulacak bir başka plandan da bahseden Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, tarihi medresenin daha sonra Vakıf Müzesi olarak kullanılmaya başlanacağını açıkladılar. Türkiye’deki sayılı eserler arasında bulunan Çifte Minareli Medrese’nin, Vakıf Müzesi haline getirilmesiyle birlikte, tarihi ve kültürel yapısına ek olarak sosyal açıdan da bir anlam kazanacağını kaydeden yetkililer, “Tarih ve vakıf müzeleri, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprü niteliği taşırlar. Çifte Minareli Medrese’de, Erzurum’un tarihi geçmişinin günümüze ulaşan en önemli izlerinden birisidir.” ifadelerini kullandılar.

Erzurum’un sembolü haline gelen Çifte Minareli Medrese’nin kitabesi olmadığından, yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun veya İlhanlı hanedanlarından Padişah Hatun tarafından yaptırılmış olabileceği düşüncesi ile adına Hatuniye Medresesi de denilmektedir. Genellikle 13. yüzyılın sonlarında yaptırıldığı kabul edilmektedir. Osmanlı Padişahlarından 4.Murat’ın emri ile bir süre “Tophane” olarak, daha sonra da “Kışla” olarak kullanılmıştır. 1942-1967 yılları arasında Erzurum Müzesi olarak kullanılan medrese, günümüzde çay bahçesi ve resim sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Medrese yaklaşık 35x46 m. boyutlarındadır. İki katlı, dört eyvanlı ve açık avlulu medreseler grubundandır. Zemin katta 19, birinci katta ise 18 oda bulunmaktadır. Avlu 26x10 m. ölçülerinde dört yönden revaklarla çevrili olup, girişin batısındaki kare mekanın vaktiyle mescit olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Zemin katın revakları kalın sütunlar üzerine oturmaktadır. Sütunların çoğu silindirik, dördü sekizgen gövdeye sahiptir. Odalar beşik tonozla örtülüdür.

Medrese’nin bezemesinde kullanılan geometrik motifler, Selçuklu taş süslemesindeki örneklerdir. Bezemenin ağırlık unsuru bitkisel öğelerdir. Palmet ve rumi motiflerin en çok kullanılanıdır ve her ikisi de birbiri ile uyum içindedir.

Erzurum Gazetesi, Haber: Samet Özünal, 12.07.2010

BAKANLIK'TAN AYDIN KAZILARINA DESTEK

 

Kültür ve Turizm Bakanlığının, Aydın'da devam eden kazı çalışmaları için 215 bin lira gönderdiği bildirildi. Aydın Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamada, il sınırları içerisinde her yıl yapılan yerli kazılara, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın parasal yardımlarının sürdüğü belirtildi. Bu bağlamda 2010'da, Ege Üniversitesinden Prof.Dr. Zeynep Mercangöz başkanlığında yapılan Kadıkalesi kazısına 55 bin, Ankara Üniversitesinden Prof.Dr. Orhan Bingöl başkanlığındaki Magnesia kazısına 105 bin, Aydın Merkez Tralleis antik kentinde Adnan Menderes Üniversitesi'nden Yrd. Doç.Dr. Rafet Dinç'in başkanlığındaki kazılara ise 55 bin olmak üzere toplam 215 bin lira para yardımı yapıldığı kaydedildi. Açıklamada, 2010 yılı kazılarının kazı sezonunca devam edeceği kaydedildi.

Yeni Asır, 12.07.2010

EBRU MÜZESİ'NİN ELİ KULAĞINDA

 

Tarihi Yenicami'nin bitişiğindeki Hünkar Kasrı, artık bir sanat galerisi. Çinileriyle mavi bir rüyaya davet eden mekanın uzunca rampasına kurulan ilk sergi, ebrucu Fuat Başar'ın. Kasrı süsleyen kırk altın ebru ile yeni bir ustalığını gösteren Başar'dan bir de müjde var: Ebru Müzesi'nin eli kulağında.

 

Geceleri sessiz bir musikiyi andırır. Gündüz ise şehrin en tatlı gürültüsünün tam göbeğinde... 'Etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren bir saltanat'ın, Yenicami'nin hemen bitişiğinde. Derin bir ruhaniyete, ezeli bir huzura davet eden bu camiyle koyun koyuna. Biraz da komşudan devşirdiği bu güzellikten olsa gerek kendi de alımlı, sıcak. Çinileriyle masmavi bir rüya. Her duvarı ayrı bir çiçek bahçesi. Laleler, karanfiller... Bir Hanım Sultan'ın himmetinin değdiğini sezmek çok zor değil.

 

Hatice Turhan Valide Sultan tarafından 1663'te yaptırılan Hünkar Kasrı'ndayız. Padişahların özellikle cuma namazlarını kılmak için geldiklerinde dinlenmek maksadıyla kullandıkları bir mekan burası. Sultanların cami içinde namaz kıldıkları hünkar mahfeliyle bağlantılı olan üç katlı kasır, asıl mekanın yanı sıra tahtırevan yolu adı verilen rampanın altındaki beş oda ile şerbethane denilen bölümden oluşuyor.

 

Pek çok badireler atlatan bu eşsiz mekan defalarca yangınlar gördü, hırsızların cirit attığı bir yer haline büründü. Öyle ki muhteşem çinileri bir bir yok oldu. Öyle sessiz sakin dururken İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından 2004'te başlayan bir restorasyon ile elden geçti. Şimdi rahat yüzü gördü diyebiliriz.

 

Hünkar Kasrı'nın rampası, bu uzun soluklu restorasyondan sonra artık bir sanat galerisi. Mekanın ilk sergisi ise usta ebrucu Fuat Başar'ın. 'Altın Laleler' adlı sergisiyle yeni bir ustalığını gösteren Başar, kırk ebrusunu sanatseverlere sunuyor. İlk defa bir sergiye ev sahipliği yapan Hünkar Kasrı kendi gibi heyecanlı bir ustayı ağırlıyor. Altın Laleler sergisi her ebrunun önünde uzun uzun soluklanmayı gerektiren türden.

 

Peki nerden çıktı altın laleler? Fuat Başar geleneği yıkmadan değişime, yeniliklere açık olduğunu söyleyerek başlıyor söze: "Zaman zaman farklı teknikler uygulamaya çalışıyorum. Altın Laleler serisi de hazırda beklettiğim işlerdendi. Nerede sergileyeceğim konusunda kararsızdım. İTO'dan bir sergi teklifi gelince bu eşsiz mekana altın laleler yakışır deyip, yola koyulduk."

 

Başar'ın yeni çalışmaları bunlarla sınırlı değil. Heybesinde olgunlaşmayı bekleyen daha nice ebrular var. Usta ebrucu kendi çizgisini şöyle anlatıyor: "Gördüğümüzü taklit edip aynı yerde saydırmayalım, sanatın kendi içerisinde mutlaka ilerlemesi lazım. Yerinde duran sanat çürür, deforme olur, bozulur. Ne mutlu bizim gibi bu işe kafa yoran nice insan var. Herkesin bir yönden işin ucundan tutup ebru sanatını ilerletmesinde bir mecburiyet görüyorum. Ebru buna çok açık. Renk kombinasyonu yapılacak çiçekler vs sınırsız bir potansiyele sahip."

 

Ebru meraklılarının son dönemlerde yeni zuhur eden ve özellikle resim sanatının imkanlarından faydalanılan eserler dikkatini çekmiştir. Başar bu konuda biraz tedirgin. Birtakım hayvani figürlerin ebruya uygulanmasını arzu etmediklerini söyleyen usta sanatçı "Resim mi ebru mu konusu, epey su götürecek bir konu. Ama resim, resim olarak, ebru, ebru olarak kalsın. Bu şekilde asaletlerini muhafaza ederek varlıklarını sürdürsünler. Hepsi kendi mecrasında ilerlesin. Peki güzel kombinasyonlar olmaz mı? Olur. Nitekim bunlar yapılıyor. Fakat birbirine uymayan kavramları karıştırıp, genetikçilerin genetiği değiştirilmiş organizmaları üretmesi gibi işler ortaya koymak, bir nevi sanat felaketi olur." diyor.

 

Fuat Başar ile laf lafı açıyor. Son dönemlerde müzayedelerde ebruya olan ilgi, gelenekçiler modernciler arasındaki suni tartışmalar, ebrunun asla bir hobi ile karıştırılmaması gerekildiği gibi konular derken söz, hazırlıkları başlayan Ebru Müzesi'ne geliyor. Bu güzel haberi kulağımıza fısıldayan Başar ser verip sır vermiyor. Gözlerindeki heyecandan iyi şeylerin geleceğini fark etmeniz çok kolay. Ebru Müzesi konusundaki girişimin emin adımlarla ilerlediğini söyleyen Başar, "Bu müze dünyada bir ilk olacak. Yaklaşık bir yıl sonra İstanbul'da açılmasını bekliyoruz. Arşivler, kütüphaneler taranıyor. Böyle zahmetli bir işe girişen arkadaşlar, sıkı bir çalışma içindeler. Bu konuda ben de kendilerine danışmanlık ve çeşitli konularda yardımcı olmaya çalışıyorum." diyor. Başar'ın sergisi bir ay boyunca Hünkar Kasrı'nda görülebilir.

 

"İnsanlar hayatlarının her safhasında sanatla uğraşsınlar. Hayatı sanatlaştırsınlar. Haliyle dünya daha güzele doğru gidecektir. Allah insanı ve kainatı sanatlı yaratmış. İnsanın bu sanat eseri olan dünyayı ve diğer insanları tahrip etme yetkisi yok, olmamalı. Sanat temelinde bize bunu tavsiye ediyor. Sen bir sanat eserisin, diğer insanlar ve bu kainat da yüce yaratıcının bir eser. Sen yaşa, başkasını yaşat. Tahrip etme. Bunu temel aldığımızda bizlerden hiçbir kötülük çıkmaz. Sanat bunları bertaraf eder. Hangi sanat dalı olursa olsun fark etmez."

Zaman, Haber: Musa İğrek, 12.07.2010

SELÇUK AYASULUK KAZILARINDA SEZON BAŞLADI

 

Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Kilisesi Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, kazı ve restorasyon çalışmalarına 1 Temmuz itibarıyla başladıklarını belirtti.

 

Büyükkolancı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Pamukkale Üniversitesi işbirliğinde 2007 yılından bu yana sürdürülen çalışmalarda 2010 sezonunun 15 Ekim’de sona ereceğini belirterek, ‘Bu yıl iç kale kazılarını tamamlayacağız ve onarımlara ağırlık vereceğiz’ diye konuştu.

 

St. Jean kazılarının Efes Müzesi arkeologları tarafından 1960 yılında başlatıldığını, bu yıl kazıların 50. yılını kutladıklarını ifade eden Büyükkolancı, daha önce söz verdikleri gibi, kaleyi 2012 yılında geziye açmayı hedeflediklerinin altını çizdi.

 

Kazılarda son üç yılda kaledeki konutların, yolların, sarnıçların ve hamamın kazılarını tamamladıklarını anlatan Büyükkolancı, geçen yıl kazılar sırasında daha önce hiç bilinmeyen önemli bir yapının izlerine rastladıklarını da söyledi. Büyükkolancı, şöyle konuştu:

‘Bu yapı büyük olasılıkla 1350-1390 yıllarında Ayasuluk’un Aydınoğulları Beyliğinin başkenti olduğu dönemde ve İsa Bey Camisinin yapıldığı 1375 yıllarında yine İsa Bey tarafından yaptırıldı ve bir dönem Bey Köşkü olarak kullanıldı. Osmanlılar döneminde en azından 1670 yılına kadar Kale Komutanı (Dizdar) Köşkü olarak kullanılmış olabileceğini tahmin ediyoruz.’

 

Kalenin 2012 yılında ziyaretçiye açılması planlarında bir değişikli olmadığını ifade eden Büyükkolancı, eski Arnavut kaldırımlı yolun kazısıyla Batı’daki sarnıçların kazısının tamamlanmasının ardından restorasyon çalışmalarına ağırlık vereceklerini söyledi. Selçuk Belediyesinin katkılarıyla, projeleri İzmir Bölge Koruma Kurulu tarafından onaylanan İç Kale Batı Sur Duvarları ve Kale Camisi’ndeki onarımlara kısa süre içinde başlanacağı bilgisini veren Büyükkolancı, İç Kale’nin 2012 yılında açılması için gerekli olan onarımlar ve çevre düzenlemesine kaynak sağlamak için İzmir Valiliği İl Özel İdaresi’nden proje yaptırma konusunda katkı talebinde bulunacaklarını bildirdi.

 

Büyükkolancı, geleceğe yönelik en önemli hedeflerinin St. Jean Kilisesi güneyindeki Piskoposluk Sarayı olduğunu, 2010 yılından itibaren artık St. Jean Kilisesi çevresinde yeni kazı alanlarında çalışacaklarını, Kültür Turizm Bakanlığına sunulan 10 yıllık kazı programı içinde bu kısmın da yer aldığını belirterek, şunları kaydetti:

‘Bu kısımda 1960-61 yıllarında kısa süreli bir kazı yapılmışsa da çalışmalar tamamlanmamış. Piskoposluk Sarayı’nın ortaya çıkarılması, Selçuk ve St. Jean Ören yeri için yeni ve önemli bir kazanım olacak. Sonuç olarak Selçuk halkına daha önce söz verildiği gibi, Kale’deki kazı çalışmaları sona yaklaşıyor. Restorasyonu gereken kısımlardan en önemlisi, ziyaretçiler için tehlike oluşturan ve hiç onarım yapılmamış Batı sur duvarlarının onarım projesiydi. Bu proje, Ayasuluk Kazı Başkanlığı tarafından yönetilen TÜBİTAK Projesi’nin olanaklarıyla özel bir mimarlık bürosuna yaptırıldı. şimdi bu projenin uygulama aşamasına gelindi, çalışmalar Selçuk Belediyesinin işçi, usta ve malzeme katkılarıyla ortaklaşa yapılacak.’

 

Büyükkolancı, 2012 yılında kalenin ziyarete açılabilmesi için, cami onarımının tamamlanması, belediye tarafından yaptırılan Koruma Amaçlı İmar Planına uygun olarak Kaleye doğu kapısından giriş amaçlı yeni bir patika yolun yapılması gerektiğini de belirterek, ‘Bundan sonra ziyaretçiler kalenin doğu kapısından gelip, Arnavut kaldırımlı yollardan geçerek, tüm kale içindeki yapıları gezebilecek, kale duvarları üzerinde dolaşarak, Selçuk ve Pamucak Ovası'nın güzel manzarasını seyredebilecekler’ diye konuştu.

haberler.com, 11.07.2010

KARAGÖZ VE HACİVAT TESCİLLENDİ

 

Bursa'nın en önemli kültürel değerlerinden olan Karagöz ve Hacivat, Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmalarıyla Bursa markası olarak tescillendi. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Bursa olarak önemli bir adım atmış olduk. Bu çalışma Bursa'ya önemli bir avantaj sağladı” diye konuştu.

 

Bursa'nın en önemli kültürel değerlerinden olan Karagöz ve Hacivat, Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmalarıyla Bursa markası olarak tescillendi. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Bursa olarak önemli bir adım atmış olduk. Bu çalışma Bursa'ya önemli bir avantaj sağladı” diye konuştu.

Bursa Olay, 11.07.2010



******


AMAN HACİVAT DUYMASIN!

 

 

Yunanistan, UNESCO'nun gölge oyunu Hacivat ile Karagöz'ü 'Türklerin kültürel mirası' olarak tescil etmesine kızdı. Yunan medyası 'Karagöz'ü Türkleştirdiler' ve 'Karagöz'e Türk pasaportu verdiler' diyerek yaygara kopardı. 'Karagöz' tartışmasına Başbakan Yorgo Papandreu da müdahil oldu.

 

UNESCO’NUN eylül ayında aldığı ve kısa süre süre önce tescil ettiği ‘Karagöz Türk kültür mirasıdır’ kararında Yunanistan Kültür Bakanlığı daire başkanlarından Teti Hacinikolau’nun “Karagöz Yunanistan kültür mirasının figürüdür” şeklinde iki satırlık çekincesi yeraldı. Gelişme Yunan Kültür ve dışişleri bakanlıklarını harekete geçirdi. Kültür Bakanı Pavlos Gerulanos tescil edilen karar için detaylı bilgi isterken, UNESCO’daki Yunanistan Temsilcisi Yorgo Anastasopulos “Kültür bakanlığına, Karagöz’ün Yunan kültür mirası olduğuna ilişkin UNESCO’ya bir açıklama göndermesini tavsiye etmiştim” dedi.

 

Baklavanın patentini de Türkiye’ye kaptıran Yunanistan’da bundan sonra yapılabilecek tek şeyin Türkiye ile Karagöz için müzakere olduğu ileri sürüldü. To Vima gazetesine göre, Yunan hükümet çevreleri Yunanistan’ın Karagöz ile ilgili kültürel çekincelerinin anlam taşıyabilmesi için bir uzlaşma sağlanabilmesi amacıyla Türkler ile müzakere yapılması şart olduğunu belirtti. Başbakan Papandreu ise UNESCO kararı sorulduğunda gülümseyerek “Türklerin kendi Karagöz’ü olsun, bizim kendi Karagöz’ümüz” demekle yetindi.

 

Yunanistan’da belki bilinmeyen belki de görmezlikten gelinen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) de Karagöz’ü Türk saydığı. Gölge oyunu kahramanı ‘Karagiozis’ (Karagöz) Yunancada mecazi olarak ‘gülünç’ veya ‘palyaço’ anlamına da gelir. Taşrada küçük bir gazetenin sahibi Aleksandra Katrami bir hakime ‘Karagiozis’ dediği için Yunan mahkemesince birkaç yıl önce 20 ay hapis cezasına çarptırılmış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştu.

AİHM 2009’da Katrami’yi aklayıp Yunan devletini 7 bin Euro para cezasına çarptırdı. Gerekçede “Karagiozis, Türk kültüründen alınan Yunan gölge oyunundaki bir kukla tipidir” denildi.

Radikal, Haber: Yorgo Kirbaki, 15.07.2010

KAPADOKYA TURİZMİNE YENİ BİR VADİ EKLENİYOR

 

 

Kapadokya Bölgesi'ndeki Sofular Vadisi'nin sit alanı ilan edilmesi için tescil çalışmaların başladığı ve vadinin Kapadokya turizmine kazandırılacağı belirtildi.

 

Aksaray’ın Gülağaç İlçesi'ne bağlı Sofular Belde Başkanı İhsan Altınel, Kapadokya’nın simgeleri arasında yer alan doğa harikası vadilerin, görünümü, kayadan oyma kilise ve mesken alanlarıyla bölgeye gelen yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çektiğini söyledi.

Kapadokya bölgesindeki çok sayıda doğa harikası vadinin turizme açık olduğunu belirten Altınel, "Bölgede dünyaca ünlü Ihlara Vadisi’nin yanı sıra Güzelyurt İlçesinde Manastır Vadisi, Kayseri’de Soğanlı Vadisi ve Nevşehir’de Güvercinlik Vadisi turizme açık bulunuyor" dedi.

Altınel, beldelerindeki Sofular Vadisi’nin ise Aksaray, Nevşehir ve Niğde illerinin kesiştiği bir yerde, Kapadokya’nın merkezinde yer aldığını kaydetti.

Sofular Vadisi’nin bugüne kadar hiç tanıtılmadığı için Kapadokya’nın keşfedilmeyi bekleyen turizm değerlerinden biri olduğunu açıklayan Altınel, şunları ifade etti:
"Kasabamız 1992 yılında belediyelik olmuş ve bugüne kadar da Sofular vadisini turizme kazandırmak için hiçbir çalışma yapılmamış. Vadiyi turizme kazandırmak için ne bir dilekçe veren olmuş, ne de ilgilenen olmuş. Bu yüzden Sofular Vadisi Kapadokya turizminde geçmiyor. Belediye başkanı olarak öncelikle vadinin tarihi eserleriyle sit alanı ilan edilmesi için çalışmalara başladık. Konya’dan Anıtlar Kuruluna başvurduk. Anıtlar kurulundan gelen heyet vadi içinde çalışmalarına başladı ve eserleri kayıt altına alıyorlar. Bu çalışmanın ardından Sofular Vadisi’nin sit alanı ilan edilmesini bekliyoruz."

Kapadokya turizmine yeni bir vadi kazandıracaklarını vurgulayan Altınel, "Sofular Vadisi, yeraltı şehri, kayadan oyma kilise ve mekanlarıyla Kapadokya turizminde yerini alacak" dedi.

Sofular Vadisi’nin binlerce yıl Anadolu’nun obsidien ihtiyacını karşılayan Nenezi Dağı'nın yakınında bulunduğunu belirten Altınel, şöyle devam etti:
"Vadinin tarihinin nereye kadar uzandığı bilinmiyor. Roma döneminin izini taşıyan ve doğal yapısı halen bozulmamış eserler var. Biz vadinin geçmişinin daha eskilere gittiğini düşünüyoruz. Bilim insanlarının araştırmasına göre, Kapadokya’nın ilk yerleşimi olarak bilinen 10 bin yıllık Aşıklı Höyük’teki obsidienler Nenezi dağından çıkarılmıştır. Bölgedeki höyüklerde görülen obsidiende Nenezi Dağı'ndandır. Vadi içindeki yeraltı şehri de Nenezi Dağı yönüne gidiyor ve buranın sonuna ulaşılamadı. Ayrıca yeraltı şehri içinde çok sayıda sürgülü taş var. Vadi içinde yeraltı şehri dışında çok sayıda kayadan oyma kilise, mesken ve mezar var. Vadi içinde ise camiye dönüştürülmüş kilise, kemerli yapısıyla dikkat çekiyor. "

Altınel, vadinin kasabanın eski yerleşim alanı olduğunu kaydederken, yaklaşık 400 yıl önce buraya gelen Türklerin kayadan oyma evlere yerleştiklerini, 1972 yılında da afet evleri kapsamında vadinin 300 metre uzağa evlerini taşıdıklarını ifade etti.

Radikal, 11.07.2010

AKDAMAR'DAKİ PROGRAM İÇİN HAZIRLIKLAR SÜRÜYOR

 

Konfederasyonda bulunan ve barışın sağlanmasına katkı vermeyi amaçlayan Van Gölü ve Çevresi Derneği Başkanı Yusuf Tuncil ise Ermenistan sivil toplum örgütleriyle çalışmalarının Van ayağına işaret ederek, 19 Eylül'de dünyanın her yerinden Ermenilerin katılımıyla ilk dini törenin yapılacağı Van'daki Akdamar Kilisesi'nde düzenlenecek programa değinip, şunları anlattı: 'Van'a gittim yetkililerle görüşme yaptık. Otel kapasitesinin gelecek misafirleri karşılayamayacağından, Van'da bulunan tüm öğrenci yurtlarının gelecek Ermeni misafirlerimize tahsis edilmesi ve otel seviyesinde bir hizmet verilmesi için çalışma yapıyoruz.' Tuncil, devletin politik yapısının dışında sivil düşünenlerin ortak görüşünü ifade etmek istediklerini dile getirerek, 'Konfederasyon olarak işlerimizi kimlik, din, dil özelinde yürütmüyoruz. Fikirlerimizi ortaklaşa yürütmek istiyoruz' diye konuştu.

Yeni Şafak, 11.07.2010



******


AYİN ALARMI

 

 

Trabzon’daki Sümela Manastırı ile Van’daki Akdamar Kilisesi’nde düzenlenecek ayinler için polis ve jandarma çalışmalarını yoğunlaştırdı.


Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçen hafta İçişleri Bakanlığı aracılığıyla jandarma ve polise bir yazı göndererek, Sümela Manastırı’nda İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin 15 Ağustos’ta, Akdamar Adası’nda Türkiye Ermeni Patrikhanesi’nin 12 Eylül’de ayin düzenlemek istediği hatırlatılarak, “Van’daki ayin tarihinin 12 Eylül’deki referanduma denk gelmesi nedeniyle patrikhaneyle yapılan görüşmeler sonucunda 19 Eylül’de düzenlenmesi konusunda görüş birliğine varıldı” denildi.

 

Bakanlık, jandarma ile polisin ayinler öncesinde kente gelecek ziyaretçilerin güvenliğinin sağlanması konusunda koordinasyonu sağlaması istedi. Trabzon ve Van’a gidecek ziyaretçiler için 3 aşamalı güvenlik planı uygulanacak. Futbol karşılaşmalarında olduğu gibi ziyaretçiler ayin öncesi, ayin anı ve ayin sonrası olmak üzere polis ve jandarma tarafından sıkı şekilde korunacak.

Hürriyet, Haber: Soner Gürel, 13.07.2010

HİTİT MAĞARASINDA 5 BİN YILDIR TUZ ÜRETİLİYOR

 

 

Çankırı'da bulunan ve Hititler döneminden bu yana yaklaşık 5 bin yıldır işletilen tuz mağarası, yıllık 1,6 milyon ton tuz kapasitesiyle Türkiye'nin en büyük kaya tuzu rezervine sahip olmasının yanında galerileriyle İç Anadolu Bölgesi'nin önemli turizm merkezleri arasında yer alıyor.

 

Çankırı il merkezine 25 kilometre uzaklıkta bulunan tuz mağarasında 200 yıldır bozulmadan duran bir eşek ölüsü de ziyaretçilerin dikkatini çekiyor. Yıllarca yapılan üretim sonucunda birçok galeri oluşan mağaranın içerisinde yer yer tuzdan oluşmuş sarkıt ve dikitlere rastlanıyor. Mağara, büyük bir kamyonun girebileceği dar girişten sonra modern karayolu tünellerini andıran birçok galeriden oluşuyor. 8 kilometre uzunluk ve 800 dönüm alana sahip galeriler, ziyaretçilerden büyük ilgi görüyor.

 

2004-2009 yılları arasında Çankırı valisi olarak görev yapan Ali Haydar Öner'in girişimleriyle mağaranın çeşitli dönemlerin canlandırıldığı sanat galerilerinden oluşan bir müzeye dönüştürülüp içerisinde bir astım merkezi kurularak ülke turizmine açılması yönünde hazırlanan projelere ilişkin çalışmalara devam ediliyor. Kaya tuzunun doğal iyonlaştırıcı özelliği nedeniyle mağarada yapılan tuz lambalarının, yorgunluk, nefes darlığı, astım, alerji ve cilt hastalıklarının tedavisini olumlu etkilediği ifade ediliyor.

Zaman, 11.07.2010

TARİHİ MİRASA 2010 DOPİNGİ

 

Yaz geldi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti logosunu taşıyan etkinliklerin sayısı arttı. Şu sıralar kentin kültür hayatında bu logo var. Farklı sanat dallarında yüzlerce proje hayata geçiriliyor. 2010 bu projelerle görünüyor ve tartışılıyor. Beğeneni var, beğenmeyeni var ama aslında bu sanat etkinlikleri Avrupa Kültür Başkenti’nin küçük paydası. En azından rakamsal olarak böyle. 2010 bütçesinin yüzde kırkı kültür sanata ayrıldı. Esas aslan payı, bütçenin yaklaşık yüzde altmışı ise restorasyon projelerine harcanıyor. 2010, adeta İstanbul’un yıllardır ihmal edilmiş tarihi mirasını ihya etmeyi hedefliyor. Düşük bütçeler, ağır bürokrasi gibi sebeplerle bir türlü ilerlemeyen restorasyon projelerine destek veriliyor, el değmemiş yapılar projesinden ihalesine ele alınıp yenileniyor. Tabii İstanbul gibi büyük ölçekte bir kentin tümünü kapsamak zor, 2010 özellikle Suriçi bölgesine ve tarihi yarımadaya odaklanmış vaziyette.


Restorasyon konusunda uzman, mimar Sevinç Özek Terzi’nin yönetimindeki Kentsel Projeler Direktörlüğü bugüne kadar 11 projeyi tamamladı. 26 yapıda çalışmalar sürüyor. Kimisinin acil ihtiyaçları gideriliyor, kimisi yeniden kullanılacak hale getiriliyor, kimisi için ileride uygulanmak üzere projeler hazırlanıyor.


Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi, Kentsel Projeler bölümünün prestij projeleri gibi. Bu iki müzede çok sayıda proje birden yürütülüyor.


2010’un sanat projelerini tartışmaya bir ara verip, İstanbul için kalıcı birer kazanım olarak restorasyon çalışmalarını ele alalım istedik. Ajans’ın Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’le konuştuk.

2010 Ajansı destek vereceği tarihi yapılar hakkında nasıl bir süreçle karar verdi, nasıl seçtiniz bu yapıları?
Bu işin birkaç ayağı var. Bir tanesi Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğeri İstanbul Büyükşehir Belediyesi veya bu konuda kendilerine belli bir tarihi mekan tahsis edilmiş vakıflar, dernekler, kuruluşlar... Bu mekanların restorasyonu konusunda veya restorasyon projelerinin hazırlanması konusunda bizden destek istiyorlar. Bununla ilgili çalışmalarını veya taleplerini bizimle paylaşıyorlar. Tabii biz de Ajans’ın ömrü uzun olmadığı için, zaman kısıtlı olduğu için ağırlıklı olarak faaliyet dönemimizde realize edebileceğimiz konuları tercih ediyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün elinin değmesinin biraz zaman alacağı, ama çok fazla beklemeye tahammülü olmayan işlere öncelik veriyoruz.

Bu kurumların ‘elinin değmesinin uzun zaman alacağı’ işler neler oluyor?
Mesela bakın Ayasofya’daki iskele 16 yıldır burada sabit konstüktif bir yapı olarak duruyordu. Halbuki oradaki mesele, yukarıdaki restorasyon sürecinin bütçe anlamında tıkanmış olması. Dolayısıyla bizim verdiğimiz kaynakla oradaki restorasyon süreci tamamlandı ve iskele sökülebildi. 

Pek çok proje var, hepsi 2011’e kadar bitecek mi?
Dediğim gibi, biz projelerimizi kabul ederken ağırlıklı olarak 2010 yılı içerisinde bitebilecek olanları öncelikli ele aldık. Kanun 2010 Ajansı’na başladığımız projeleri tamamlamamız için altı ay ek süre veriyor. 2011’in ilk altı ayında tabii ki  kültür sanat projesi yapmayacağız, onlar 2010 yılında tamamlanacak. Fakat bu tip restorasyon projeleri 2011 yılına sarkabilir.

Ama restorasyon zor ve uzun bir iş, altı ayda nasıl bitecek.
Projelerin teorik zamanları benim bahsettiğim çerçevenin içine oturuyor. Fakat diyelim Darüşşifa’yı yapmaya başlıyorsunuz deprem güçlendirme ihtiyacı ortaya çıkıyor. O zaman restorasyonun belli bir aşamasında mola veriyorsunuz ve deprem güçlendirmeyle ilgili gerekliliklerin saptanması için kurullar oluşuyor.

O sırada size verilen süre tamamlanıyor, sonra ne oluyor?
Sonra bizim için çıkarılan kanun gereği, bizim bu işler ve sahip olduğumuz yükümlülükler İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İl Özel İdaresi arasında paylaştırılacak. Zannediyorum ki bu konudaki sağlam kaynaklarından dolayı İl Özel İdaresine devredilir. Öyle bir yönlendirme yapacağız. Çünkü biliyorsunuz, İl Özel İdaresi son dönemlerde Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Kültür ve Turizm Bakanlığı dışında kendi oluşturduğu bütçeyle İstanbul’da birçok restorasyon çalışması yapıyor.

Ama İstanbul’un restorasyona çok fazla ihtiyacı var ve 2010 Ajansı da bu konuda önemli bir katkıda bulunuyor. 2011’in Haziran’ında çekildiği zaman İstanbul yine o imkansızlıklarıyla başbaşa kalacak.
Ben buna katılmıyorum. İstanbul’un bu konuda, imkansızlıklar diye tarif edilecek bir süreçte olduğunu düşünmüyorum. Özellikle son dönemde yerel yönetimlerle ilgili reformlar yapıldıktan sonra, İl Özel İdaresine kaynak aktarıldıktan sonra ciddi bir artış var restorasyonda. Ben size farklı bir şey söyleyeceğim. Şu anki restorasyonların hepsini çok hızlı bir şekilde yapılmasına karşı çıkan bir kesim de var. Türkiye’de bu kadar çok restoratör bu kadar çok yetişmiş insan olmadığı için, bu tür projelerin çok kısa zamanda hayata geçirilmesinin başka teknik problemlere yol açacağı görüşü var. Biz de Ajans’ta, uzman arkadaşlarımızla bu makul süre düşüncesi yönünde bir yaklaşım sergiliyoruz. 

Toparlarsak, 2010 Ajansı’nın İstanbul’daki yapıların düzeltilmesine katkısını nasıl özetleyebiliriz?
Bütün proje talepleri mutlaka makbul ve önemli, çünkü İstanbul’u az veya çok önemli diye ayıramazsınız, ama biz bir tür pozitif ayrımcılık uyguladık diyeyim. Genel olarak tarihi mekanları gezen, konuları takip eden iç ve dış otoritelerin önemsediği yapıları ele aldık. Mesela Topkapı Sarayı’nda Mutfaklar bölümünü ele aldık, bunları ele alırken önce orada bulunan ve sergilemeyi düşündüğümüz Çin ve Japon porselenleri var. Hiç abartmıyorum ahşap meyve kutuları ve karton kutularda saklanıyordu. Biz uluslararası normlara uygun, bunların muhafaza edilebileceği özel depreme dayanıklı kutular aldık. Mutfaklar bölümündeki restorasyon başladı. Buna paralel olarak bir teşhir-tanzim çalışması yapıyoruz ki hemen bu porselenleri koyalım. Yani böyle hazırlanmasıyla sergisiyle teşhiriyle bütüncül bir bakış açısıyla bakıyoruz.

Bütün bu işler için ayrılan bütçe nedir?
2008 yılında bütçemizin %70’nin, 2009 ve 2010 yıllarında da %60’ının ayrılması söz konusu. Burada en çok geri düştüğümüz proje AKM oldu, onun için ayırdığımız bir kaynak vardı maalesef bazı sebeplerden dolayı yapamadık. Şimdi burada büyük bir rakam var ve biz bu rakamı başka önemli yerlerde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bütün bu projeler bu üç yıl boyunca 200 milyon liralık bir rakama ulaşacak gibi. 

Sizce 2011’in ilk altı ayı bittiğinde ne kadarı tamamlanır bu projelerin?
%90’ından daha fazlası...

Çok fazla bir şey devretmeyeceksiniz yani.
Ümitliyiz o konuda. 

Hangi tarihi yapılar yenileniyor?
* Yedikule Surları Küçükkapı 
* Kule Kapısı
* İstanbul Üniversitesi tarihi giriş kapıları
* Beykoz Riva Kalesi
* Sepetçiler Kasrı (Eminönü)
* Küçükyalı Arkeoloji Parkı
* Davutpaşa Medresesi 
* KUDEP Tarihi Evler
* Haseki Külliyesi
* Nazperver Kalfa Sibyan Mektebi (Aksaray)
* Şehzade İmareti (Şehzadebaşı)
* Darüşşifa Binası (Süleymaniye)
* Gazenferağa Medresesi (Unkapanı)
* Murat Molla Kütüphanesi
* Kariye Müzesi
* Otağı Hümayun Binası (Davutpaşa)
* Hasköy Mayor Sinagogu
* Arap Camii (Galata)
* Kılıç Ali Paşa Camii (Tophane)
* Galata Mevlevihanesi
* Köse Mehmet Raif Paşa (Kasımpaşa)
* Türk İslam Eserleri Müzesi (Sultanahmet)
* Ayasofya Müzesi
* Topkapı Sarayı 

Ayasofya gizli şantiye

Şadırvan ve galeri için restorasyon projeleri üretildi. 1. Mahmut kütüphanesi  ve çinilerinin restorasyonu için proje hazırlandı, onay bekleniyor. Cephe temizliği yapıldı. Ana kubbedeki yarım kalan restorasyon tamamlandı, iskele söküldü. İç narteksteki mozaiklerin bakımı yapıldı. Kubbedeki Serafim figürü ortaya çıkartıldı. Dev hat levhalar restore ediliyor.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 11.07.2010

KÖKER, DUBEN VE MORAL, BRITISH MUSEUM'UN DAİMİ KOLEKSİYONUNDA

 

 

Dünyanın en prestijli sanat kurumlarından British Museum’un çağdaş sanat departmanı, Türk çağdaş sanat dünyasından Azade Köker, İpek Duben ve Şükran Moral’in birer eserini daimi koleksiyonuna kattı. Geniş koleksiyonuyla dünya çapında sayılı müzelerden British Museum koleksiyonunda Leonardo da Vinci, Raphael, Michelangelo, Dürer, Rubens gibi dünyanın en önemli sanatçılarının eserleri yer alıyor.


Müze yetkilileri yaptığı açıklamada üç sanatçının eserlerini koleksiyonlarına kattıkları için kendilerini şanslı hissettiklerini belirterek şunları söyledi; “Hem kendini ispatlamış köklü sanatçılardan hem de genç nesil sanatçılardan seçilen bu önemli yaratıcı Türk sanatçıların eserleri sayesinde Türk sanat dünyasının zenginliğini ve derinliğini anlayabilmemizi sağlayan güçlü bir bakışa sahip olduk.”


Resim, heykel, yerleştirme ve video gibi alanlarda ürünler veren İpek Duben kimlik, cinsiyet, göç, kültürel önyargılar gibi konulara getirdiği eleştirel bakış dikkat çekerken, Azade Köker kağıt-kolaj, karışık teknik ve kağıt malzemeyle oluşturduğu heykel ve enstalasyonlarıyla çağdaş sanat dünyasında adından söz ettiriyor. Belgesel video performans çalışmaları yapan Şükran Moral ise, kadınlara uygulanan din, kültür kısıtlamaları, göçmenler, transseksüeller, fahişeler gibi konulara odaklanmış.

Radikal, 11.07.2010

SİVEREK'TE MOZAİK ÇIKTI

 

Şanlıurfa'nın Siverek İlçesi'nde dünyanın en eski mozaikleri olarak arkeoloji literatürüne giren mozaikler, Siverek kültürüne ve turizmine kazandırılmayı bekliyor.

 

Siverek'in Uzuncuk Köyü, Subastı mezrasında yapılan kaçak kazılar sonucunda ortaya çıkarılan mozaikler ilçede büyük çaplı bir heyecana yol açtı. Yaklaşık 8.5 metre boyutundaki Roma dönemine ait mozaiklerde 1 adet insan figürü, 1 adet boğa figürü ve bir adet kuş figürü ile geometrik motifler yer almakta. Konu ile ilgili açıklama yapan Siverek'i Vilayet Yapma ve Kalkındırma Derneği Başkanı Koçali Aymaz, Siverek Turizmi ve Tarihi için çok önemli olan bu mozaiklerin gün yüzüne çıkarılmasını gerektiğini belirterek, bu konuda yaptıkları çalışmaların sonuçsuz kaldığını söyledi.

Beyaz Gazete, 11.07.2010

ANTİK KENTTE KAZILAR BAŞLADI

 

 

Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2008 yılında başladıkları kazı çalışmalarında üçüncü yıla girdiklerini bildirdi.

 

Pisidia Antiokheia’nın Anadolu’daki en önemli antik yerleşim alanlarından biri olduğuna işaret eden Özhanlı, antik kentin büyük bir alana sahip olduğunu kaydetti. Ekipte kendisiyle birlikte 12 arkeolog, 25 öğrenci ve 20 işçinin yer aldığını anlatan Özhanlı, bu yılki çalışmalarının 10 Eylül’e kadar devam edeceğini söyledi.

 

Özhanlı, kazı çalışmalarıyla ilgili şu bilgileri verdi:

”Bu yıl ilk hedefimiz, geçen yıl açtığımız Cardo Maximus Caddesi’nin gün yüzüne çıkarılması işlemlerini sürdürerek, caddenin tamamını açmaktır.