Haberler logo Ocak '11 Arşivi

30 Ocak - 5 Şubat 2011

ARKEOLOGLARIN SON GÖZDESİ GOOGLE EARTH

 

Uluslararası bilim dergisi New Scientist son sayısında, arama motoru Google’ın “Google Earth” uygulamasının arkeologlar tarafından, kazı alanı keşfi için kullanıldığını yazdı.

 

Dergiye konuşan Avustralya Üniversitesi’nden Profesör David Kennedy, Arap Yarımadası’nda yaklaşık 1300 kilometrekarelik bir alanı tarayarak, 1977 potansiyel kazı alanı ve 1082 adet antik mezar taşı bulduğunu açıkladı. Bu keşfi üzerine alana yakın yaşayan bir arkadaşından, oraya giderek bölgeyi fotoğraflamasını isteyen Kennedy, fotoğrafları incelediğinde söz konusu arkeolojik alanın 9 bin yıl öncesine ait olduğunu tespit etti. Arkeolog şimdi daha detaylı bir inceleme için bölgeye gitmeye hazırlanıyor.

Milliyet, 05.02.2011

5 BİN PARÇALIK 'SARAY KOLEKSİYONLARI MÜZESİ'

 

     

 

Dolmabahçe Sarayı'nın eskiden mutfak olarak kullanılan bölümünün yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan ve bu ay içerisinde ziyarete açılması planlanan "Saray Koleksiyonları Müzesi"nde, aralarında çocuk kıyafetleri, yazı takımları, el yazmaları, seccadeler, kristal ve altın kaplama yemek takımları, sinema makinesi, sobaların da bulunduğu yaklaşık 5 bin obje ziyaretçiyle buluşacak.


Konuyla ilgili AA muhabirine bilgi veren TBMM Milli Saraylar Daire Başkanı Yasin Yıldız, müze oluşturma fikrinin Milli Saraylar envanterinde bulunan 70 bin objeyi saraylarda sergileme imkanının olmamasından ortaya çıktığını söyledi.


Yıldız, eserlerin depolanmasına 2006 yılında başlanan müzede 19. yüzyılın özgün eserlerinin, dönemin yaşam biçimini ve saray ortamındaki gündelik hayatı topluma anlatmak amacıyla bir araya getirildiğini belirtti.
Müzenin depo bölümünde, yaklaşık 43 bin objenin bulunduğunu, bu sayının yakında restorasyonu tamamlanan eserlerle 50 bine çıkacağını ifade eden Yıldız, bunlar arasından seçilen 5 bin civarındaki objenin, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in de katılımıyla düzenlenecek törenle açılacak müzede sergileneceğini kaydetti.


Yasin Yıldız, saraylarda tefrişte bulunan obje gruplarının daha çok mobilya, halı, tablo, aydınlatma aracı gibi ziyaretçilerin gezi güzergahında görebileceği objelerden oluştuğunu dile getirerek, "Burada, bütün eser gruplarından obje örnekleri bulundurmayı çok önemsedik. Yani burada ağırlığı daha çok sandıklarda ve depolarda bulunan objelere vermek istedik" dedi.





Sultan II. Mahmud dönemine tarihlenen bir grup eser dahil olmak üzere müzede sergilenecek koleksiyonun Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murad, Sultan II. Abdülhamid, Sultan V. Mehmed Reşad, Sultan VI. Mehmed Vahideddin ve Halife Abdülmecid Efendi dönemine ait olduğunu aktaran Yıldız, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Müzede, 'Sarayda Çocuk Olmak" adı altında oluşturulan bölümde çocuk kıyafetlerinden ve gündelik eşyalardan oyuncaklara kadar bir seçki var. Saray bürokrasinin kullandığı yazı takımlarını ve diğer ekipmanları da görülebilecek. Sarayda dini yaşamla ilgili bir bölümümüz var, burada sandıklarımızda bulunan el yazması "Kur-an"lardan diğer dini objelere kadar birçok eser sergilenecek. İşlemelerle ilgili bölümde de daha önce ziyaretçilerimizin görme şansı olmayan seccadeler, işlemeli örtüler, kristal ve altın kaplama yemek takımları görülebilecek. Ayrıca sanayi araçlarından örnekler de var; mesela 1900'lü yılların başında sarayda kullanılmış olan sinema makinelerinden sobalara, tarım aletlerine, ilk buzdolabı örneklerine kadar kapsamlı bir seçki olacak."


Müzenin, eskiden Dolmabahçe Sarayı'nın orijinal mutfak bölümü olduğunu belirten Yıldız, şöyle devam etti:
"Bu nedenle müzenin bir kısmını da elimizdeki mutfak araçlarını sergilemek amacıyla mutfak bölümü olarak dizayn ettik. Burada da birbirinden ilginç Osmanlı saray mutfağında kullanılmış objeler izlenebilecek. Ayrıca Halife Abdülmecit Efendi'nin resim takımları, boyaları, yarım kalmış tabloları da görülebilecek. Bunun yanında tulumbacılara ait bir itfaiye takımı da var. Sarayda kullanılmış ilaçlar ve sağlık araçlarından oluşan bir vitrin de düzenledik. Bunun yanında birtakım objelerimiz daha önce başka devlet kurumlarında bulunuyordu. Örneğin 2004 yılında bir yazışmayla Cumhurbaşkanlığı tarafından bir yemek takımı Milli Saraylara iade edilmiş."
Yasin Yıldız, müzede Mustafa Kemal Atatürk ve 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Dolmabahçe Sarayı'nda kaldığı yıllarda saraya alınmış olan az sayıda eşyanın da sergileneceğini kaydetti.
Eserlerin çok iyi korunduğunu, ancak uzun süre kapalı kalmaları nedeniyle elden geçirilmesi gerektiğini belirten Yıldız, bu anlamda objeler üzerinde sergilemeye yönelik rötuş çalışmaları yapıldığını anlattı.


Yıldız, "Tarihi mirasın yaşatılabilmesi, sürekli restorasyon, periyodik bakım ve gün ışığında canlı olarak insanlarla bir arada tutabilmekten geçiyor" dedi.





Müze bünyesindeki depo kısmının da ziyaretçiler tarafından görülebileceğini aktaran Yıldız, "Bu müzenin bizim için en özgün yanlarından bir tanesi de bu olacak. Burada bütün koleksiyonlardan seçme örnekler var. Örneğin yazı takımları bölümünde bir yazı takımını sergiliyoruz, ama bu yazı takımından elimizde daha onlarca örnek var. Onlar da depoda bulunuyor. Onların ne şekilde depolandığı ne şekilde bakımının yapıldığını ziyaretçiler görebilecek. Arzu edenlere envanter kayıtlama sistemimizde eserlerin nasıl korunduğunu gösterebilecek durumundayız" şeklinde konuştu.


TBMM Milli Saraylar Daire Başkanı Yıldız, müzenin Türkiye'de bir ilk olacağını ifade ederek, sözlerini şöyle tamamladı:
"Saraylarda da bu kadar canlı kullanılmış, bu kadar tarihe dokunmuş obje ilk defa bir arada sergilenecek. Müzeyi çok önemsiyoruz, çünkü insanlarımızın zihinlerinde 'Sarayda günlük yaşam nasıldı?' diye oluşan soruların cevabı burada var. Ben de kurum içerisinden biri olarak, birçok sorunun cevabını burada bulabiliyorum. Burada, o günlerde bir çocuğun nasıl yetiştirildiğine, sarayda insanların ne şekilde bir yeme alışkanlığı olduğuna dair ip uçları bulunuyor. Saraylarımız açısından da bu nokta çok önemli. Saraylar sadece içinde oturulan, gezilen, bir dönem yaşanılmış mekanlar değil, oralar bir ev, bir devlet yönetim mekanı. Bunların da yardımcı unsurları var. Bu yardımcı unsurlar hep depolarımızda duruyordu. Şimdi bunlar görülebilecek."


Müze, pazartesi ve perşembe günleri hariç her gün 09.00-17.00 saatleri arasında gezilebilecek.

Türkiye Gazetesi, 05.02.2011

SOKULLU MEHMET PAŞA'NIN GİZLİ HAYIRLARI

 

 

Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinin ismi en çok bilinen sadrazamı. 3 padişah görmüş, 14 yıl vezir-i azamlık yapmış. Kanuni Sultan Süleyman sonrası döneme onun adı verilmiş. Bu yüzden, hep siyasi hayatıyla anılıyor.

 

Oysa hayırlar yapmaya da vakit ayırmış ve Mimar Sinan'a altı tane cami yaptırmış. Bunlardan üçü İstanbul'da. Diğerleri ise Edirne, Hatay ve Kırklareli'nde. Hepsinin ortak özelliği ise şimdilerde pek hatırlanmayışı...

 

Galata'ya doğru giderken Unkapanı Köprüsü'nün bitiminde bir cami... Avlusu Haliç'le dip dibe. Yer yer dalgalar vuruyor penceresine. Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmış Tershane-i Amire ile de komşu. Zira bu komşuluk caminin yapılma sebebi. Bilhassa tersane sakinlerinin ibadetlerini yapabilecekleri iyi bir yer olsun düşüncesiyle, 16. yüzyılda Osmanlı tarihinin ismi en bilinen sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa tarafından, Mimar Sinan'a yaptırılmış. Birinci Dünya Savaşı'na kadar da cami, hem cemaatini hem de popülerliğini korumuş. Fakat o tarihten sonra unutulmuş ve kapısını açan olmamış. Şimdilerde ise camiyi bir tek, önünden geçerken görüntüsüne kapılanlar ziyaret ediyor. Bu cami, Sokullu Mehmet Paşa'nın ömr-ü bakiyesini süslendirmek için yaptığı hayratlardan sadece biri. O, Galata'daki Sokullu Mehmet Paşa Camii ile şimdilerde aynı kaderi paylaşan, yapıldığı dönemlerde dolup taşan 6 cami daha yaptırmış. Bunlardan 3'ü İstanbul'da. Diğerleri ise Edirne, Kırklareli ve Hatay'da.

 

***

 

Sokullu Mehmet Paşa camilerinden biri İstanbul Kadırga'da; Sultanahmet Camii ve Küçük Ayasofya arasındaki Şehit Mehmet Paşa yokuşunda bulunuyor. 1571 yılında yaptırılmış. Çevresi, takriben 2 metrelik duvarlarla çevrili. Avlusuna üç farklı sokaktan girilebiliyor. Avlunun ortasında kubbeli bir şadırvan var. Şadırvanın olduğu yerden bakıldığında, medrese odaları görülüyor.

Caminin ses ve aydınlatması ise diğer bütün Mimar Sinan eserlerinde olduğu gibi oldukça iyi. Cami, ayrıca pek çok tarihi yapılarda olduğu gibi İznik çinisi ve orijinal kalem işleriyle süslenmiş. Yine caminin mihrap, minber ve kubbe bölümlerinde Hacer'ül- Esved taşlarının gömülü olduğu söyleniyor. Cami bu bakımdan da önem kazanıyor.

 

Sokullu Mehmet Paşa, İstanbul haricinde de, şehirlere cami ve külliye inşa ettirmiş. Hatay, Edirne, Kırklareli onun hayırlarından nasiplenen şehirler arasında. Hatay'ın Payas beldesine, 1574 yılında Mimar Sinan'a; cami, medrese, sıbyan mektebi, arasta, han, tabhane, imaret, hamam ve çeşmeden oluşan bir külliye yaptırmış... Külliye, Klasik Osmanlı üslubunun tüm özelliklerini yansıtıyor. Sokullu Mehmet Paşa, yine aynı özellikte bir başka külliyeyi, hem ticari bir merkez hem de Rumeli seferlerine çıkan ordunun konaklama yeri olması münasebetiyle Edirne'ye 1576'da inşa ettirmiş. Kırklareli'ne ise 1568 tarihinde bir cami yaptırmış. Caminin çatısı ahşap ve tek minareli. Müezzin mahfili, mihrap, minber ve şadırvan mermerden yapılmış.





Sokullu Mehmet Paşa camilerinden ikincisi, Unkapanı Köprüsü'nün Galata'ya uzanan ayağında, sahil kenarında bulunuyor; yönü Süleymaniye Külliyesi'ne bakıyor. 1578 yılında Mimar Sinan tarafından, Edirne Selimiye Camii tarzında yapılmış. Balkan ve I. Dünya savaşları esnasında onarıma girmiş; fakat onarım devletin ekonomik durumları nedeniyle yarıda bırakılmış. 1938'e kadar bakımsız ve harap şekilde kalmış; kapısına kilit vurulmuş. Bu tarihlerde, iç süslemelerinin büyük bir kısmı yok olmuş ve çinileri çalınmış. 1941'de ise tamiratı yapılarak, ibadete açılmış. Halen de açık. Caminin; üzerini örten büyük, mimari açıdan örneği pek görülmemiş tek şerefeli bir minaresi var. Kapı ve pencerelerindeki ahşap işçiliği dikkat çekici. Mermerden yapılmış minberi ise türünün en güzel örneklerinden.

 

Sokullu Mehmet Paşa'nın kendi adıyla inşa ettirdiği camilerden üçüncüsü ise Büyükçekmece'de. 1567 tarihinde yine bir Mimar Sinan eseri olan Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü'nün biraz ilerisine inşa ettirilmiş. Caminin, Mısır haricinde benzeri olmayan bir minaresi var. Minare, yekpare taştan oyularak yapılmış ve camiden ayrı olarak avlunun girişine inşa ettirilmiş. Cami, bugün belediye tarafından çevrilmiş kültür parkı içerisinde, tarihi Kurşunlu Han'ın yanında bulunuyor. Kapısı sadece vakit namazlarında açılıyor.

 

Zaman Cuma, Haber: Sevim Şentürk, 04.02.2011

MACARİSTAN'DA 400 YILLIK OSMANLI MİNARESİ ÇÜRÜYOR

 

 

Macaristan'ın Eger (Eğri) şehrinde 400 yıl önce Osmanlı döneminde inşa edilen Kethüda Camii'nin 40 metrelik minaresi yıkılmak üzere.


Başkent Budapeşte'ye 140 kilometre uzaklıkta bulunan Eger'deki 97 basamaklı minare, 1597-1664 yılları arasında cami ile birlikte yapıldı. Eğri Kalesi'nin 1687 yılında Osmanlı'nın elinden çıkmasının ardından şehirde bulunan 9 minare ve cami yıkılırken, sadece bu minare ayakta kalabildi.


Macaristan'daki üç minareden birisi olarak göze çarpan ve ziyarete açık olan bu minarenin her an çökebileceğini söyleyen Macar tarihçi Tamas Sos, minarenin bir an önce restorasyona alınması gerektiğini belirtti.


Avusturyalıların Eğri'yi almasıyla birlikte minarenin 400 öküzün yardımıyla yıkılmak istendiğini kaydeden Sos, "400 öküzün yıkamadığı bu sağlam minare yıllara meydan okudu. Minareye çıkmak çok tehlikeli duruma geldi, Türkiye'nin de yardımıyla minarenin aslına uygun olarak yenilenmesi gerek" diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 04.02.2011

'GERİ ZEKALI' KAVGASI

 

 

Kocaeli Üniversitesi’nde arkeoloji bölümünde öğrenim gören 20 öğrenci kazı ve araştırma teknikleri derslerinin uygulaması için 27 Ekim 2010 tarihinde hocaları Prof.Dr. Ayşe Çalık Ross, Yrd. Doç.Dr. Şengül Aydıngül ve Ayşin Tüfekçioğlu ile birlikte İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne geldi.

 

Müzedeki araştırmaları sırasında bir ara öğrencilerin yanına gelen Arkeoloji Müzesi’nde görevli arkeolog Dr. Şehrazat Karagöz, “Size çok acıyorum, hiçbir şey öğrenemiyorsunuz. Ama bu sizin suçunuz değil, Kocaeli Üniversitesi’nin suçudur. Üniversiteniz size böyle eğitim veriyor. Bölüm başkanız Tuğba Hanım hariç bütün hocalarınız geri zekalı” dedi.

 

Öğrenciler de bu sözleri birlikte geldikleri hocalarına iletti. Duydukları karşısında şok yaşayan arkeologlar savcılığa suç duyurusunda bulundu.

 

Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Şehrazat Karagöz, kimseye hakaret etmediğini, kendisine komplo kurulduğunu söyledi ve uzlaşmayı da kabul etmedi. Ancak hakaret içeren bu sözleri duyduğunu belirten 20 öğrenci olaya şahit olduklarını yazılı olarak beyan etti. Şehrazat Karagöz hakkında 1 yıl 3 aydan 3.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı.

Milliyet, 04.02.2011

BABASININ DEFİNE KAZISI ÖLDÜRDÜ

 

Eskişehir’in Mihalgazi İlçesi’nde ilköğretim 5’inci sınıf öğrencisi Fikriye Gül Ellez (11), babası Mehmet Ellez, eniştesi M.D., babasının arkadaşları S.Ç. ve O.D. ile birlikte Sakarılıca Köyü yakınlarına önceki gün define aramaya gitti.

Baba Ellez ve beraberindekiler izinsiz kazı yaptıkları sırada, çukurda duran Fikriye Gül Ellez’in üzerine kazı yapılan toprak ve kaya parçaları düştü. Göçük altında kalan kız olay yerinde öldü. Jandarma ekipleri izinsiz kazı yapan 4 kişiyi gözaltına aldı.

Hürriyet, 04.02.2011

BU DA ARNAVUTKEYF!

 

 

İstanbul, Arnavutköy'de 1795-1796 yılında Osmanlı ordusuna barut üretmek için yapılan tarihi Azatlı Baruthanesi ve II. Mahmut tarafından yaptırılan Samlar Bendi kaderine terk edildi. Yağan yağmurla sular altında kalan Azatlı Baruthanesi içler acısı haliyle Hasankeyf'i andırıyor. Tarihi su bendi de yıkılma tehlikesi altında.

Arnavutköy Belediyesi, sular altında kalan Azatlı Baruthanesi ve su bendinden haberlerinin olmadığını açıkladı. Belediye, açıklamasında, 'Burası daha önceki yıllarda Küçükçekmece Belediyesi'ne bağlıydı. İki yıl önce bize bağlandı. Böyle bir tarihi eserden haberimiz yok. Anıtlar Kurulu'nda kayıtlı olup olmadığını araştıracağız. Eğer herhangi bir kayıt yoksa da yaptırmaya çalışacağız. Ardından gerekli çalışmayı yapmak için bir ekip oluşturacağız' dedi.

Tarihi baruthane ve su bendine ulaşım ancak traktörle sağlanabiliyor. Hacıamışlı Köyü'nün yakınlarında bulunan baruthanenin ziyaretçileri ise defineciler. Arnavutköy Muhtarlar Derneği Başkanı ve Hacıamışlı Köy Muhtarı Hayri Pekçetin şöyle konuştu:  'Yol olmadığı için burası kaderine terk edildi. Biz mücadele etmeye hazırız. Zaten defalarca define arayıp tahrip eden kişilerle kavga ettik. Onları kovaladık. Baruthane ve su bendi köye uzak olduğu için de korumamız zor oluyor. Eğer önlem alamazsak yakında yok olacak. Zaten baruthanenin büyük bölümü sular altında. Su üstünde kalan kısmı da defineciler yağmalanıyor. Bir an önce buraya müdahale edilmesi gerekiyor.'

 

Baruthane Nazırı Mehmet Şerif Efendi'nin önerisiyle, 1795-1796'da inşa edilen Azatlı Baruthanesi'ne, 1804'te bir derbent yaptırılarak, kanalla su getirildi. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına kadar faaliyetini sürdüren baruthane, Ruslar tarafından tahrip edildi. Baruthane tesislerinden bugün ancak büyük bir havuz ile hangar biçiminde bir yapının yıkıntıları kaldı. Samlar Bendi ise, II. Mahmut zamanında, 1826-1828 yılları arasında baruthanenin ihtiyacı olan suyun biriktirilmesi için yapıldı.

Akşam, Haber: Ercan Öztürk, 04.02.2011

ORDİNASYÜS SAHTEKAR

 

İstanbul Özel Aydın Üniversitesi'nde, "ordinaryüs profesör" unvanıyla sanat tarihi dersi veren 'sahte hoca' çıktı. Müthiş sahtekârlık hikâyesi YÖK'ün "Kayıtlarımızda böyle bir isim yok" yazısıyla anlaşıldı. Hakkında "nitelikli dolandırıcılık" suçlamasıyla iddianame hazırlanan Akmeşe ise kendini, "Bana paranoya teşhisi konmuştu. Ne yaptığımı hatırlamıyorum" diye savundu.

39 yaşındaki Ayça Engin Akmeşe, 2008'in eylül ayındaki profesörlük ilanı üzerine hem İstanbul Üniversitesi'ne, hem de İstanbul Aydın Üniversitesi'ne iş başvurusu yaptı. 39 yaşındaki Akmeşe, her iki rektörlüğe verdiği belgelerde "dünya sanat tarihi alanında, Viyana Üniversitesi onayı ile Mimar Sinan Üniversitesi koordinatörlüğünde, ordinaryüs profesör doktor akademik unvanına sahip olduğunu" bildirdi. Özel Aydın Üniversitesi bu belgelerle Akmeşe'yi üniversiteye kabul etti.

Akmeşe, 1 yıla yakın süre Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde ordinaryüs profesör doktor sıfatıyla sanat tarihi dersi verdi. Hatta öğrenciler tarafından çok sevilen Akmeşe için facebook'ta hayran kulüpleri bile oluşturuldu. Görevine 22 Eylül 2008'den 31 Mayıs 2009'a kadar devam eden Akmeşe'ye, verdiği part time dersler karşılığında 17 bin lira ödendi. Ayça Engin Akmeşe, aynı dönemde, Ataköy'deki Yunus Emre Kültür Merkezi'nde yine ordinaryüs sıfatıyla resim sergisi de açtı. Akmeşe'nin diğer iş başvurusu ise İstanbul Üniversitesi rektörlüğünce incelemeye alındı. Akmeşe, bu kadroya atanmak için yaptığı başvuruya, Yüksek Öğrenim Kurumu'nun (YÖK) 1 Nisan 1997'den itibaren doçentliğe yükseldiğine dair yazısını da eklemişti. Belgeden şüphelenen rektörlük, teyit için belgeyi YÖK'e gönderdi. Ancak YÖK, "Kayıtlarımızda böyle bir isim yoktur" deyince işin aslı açığa çıktı. Ordinaryüs sıfatıyla ders veren Akmeşe'nin, sadece 2 yıllık ön lisans eğitimi olduğu belirlendi.

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın talimatıyla gözaltına alınan Akmeşe, paranoya tedavisi gördüğünü, bu nedenle bir yıldır ne yaptığını bilmediğini belirterek, "Bir yıldır psikolojik tedavi görüyorum. Kullandığım ilaçlar nedeniyle belki farkında olmadan eylemler yapmış olabilirim. Doktorlar bana paranoya teşhisi koydu. Şu an zor bir süreçten geçiyorum. Kendimi kontrol etmeye çalışıyorum. Ben resim ve moda resmi olmak üzere Marmara Üniversitesi'nde iki ayrı ön lisans eğitimi aldım. Pişmanım. Ancak bir şey hatırlamadığım için müsnet suçlamaları da kabul etmiyorum" dedi.

İstanbul Üniversitesi'ne yaptığı başvuruyu da hatırlamadığını söyleyen Ayça Akmeşe, "Aydın Üniversitesi'nin kuruluşunda sergi ve dizayn için bir miktar yardımda bulunduğumu hatırlıyorum. Ama bir akademik unvan altında bu üniversitede çalıştığımı hatırlamıyorum" diye konuştu. Ayça Engin Akmeşe, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Hakkındaki "Sahte resmi belge tanzim edip kullanmak ve kamu kurumuna karşı nitelikli dolandırıcılık" suçlamasını içeren iddianame kabul edilirse, Akmeşe İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanacak ve 20 yıla kadar hapis cezası alması da gündeme gelebilecek.

 

Ordinaryüs unvanı, 1933'te üniversitelerde yapılan reformun ardından verilmeye başlanmıştı. En az 5 yıl süreyle profesör olarak görev yapan ve bilimsel çalışmalarıyla kendini ispatlayan bilim adamlarına üniversite senatoları tarafından özel olarak verilen unvan, Alman akademik sisteminden uyarlanmıştı. 1960 askeri darbesinden sonra ise hiç kimseye verilmedi. 1980 askeri darbesinin ardından çıkartılan 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanunu'yla da tamamen iptal edildi. 1960'tan önce bu unvanı hak eden profesörler arasında; Sulhi Dönmezer, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, Sedat Alp ve Reşat Kaynar gibi tanınmış bilim adamları yer alıyor. 51 yıldır kimseye verilmeyen bu unvanı özgeçmişine ekleyen bir şahsa, nasıl olup da verildiğini sorduğumuz Özel Aydın Üniversitesi yetkilileri ise bir açıklama yapmaktan kaçındı.
Sabah, Haber: Orhan Yurtsever, 03.02.2011

 

******


SAHTE HOCAYA ÖĞRENCİ TEPKİSİ

 

 

SABAH'ın dün 'Ordinaryüs sahtekâr' başlığıyla duyurduğu haber, eğitim camiasında büyük şaşkınlık yarattı. Kendini "ordinaryüs profesör" olarak tanıtıp İstanbul Aydın Üniversitesi'nde bir yıl sanat tarihi dersi verdiği gerekçesiyle hakkında "nitelikli dolandırıcılık" suçundan dava açılan 'nin öğrencileri "Resmen kandırıldık. Hakkımızı helal etmiyoruz" dedi. Öğrenciler, Akmeşe'nin tavırlarını da şöyle aktardı:

"Okulda 50 kişiye ders verdi. Hep üzerine basarak 'Ben ordinaryüsüm' derdi. Bize ilkokul öğrencisi muamelesi yapardı. Defterlerimizi kontrol eder, 'ordinaryüs' diye imza atardı. 'Tüm anlattıklarımı yazın' derdi. İlk yazdırdığı şey 'Sanat diye bir şey yoktur. Yalnızca sanatçılar vardır' cümlesiydi. Diktatör gibiydi. 'Ben asker kızıyım, villada oturuyorum' diye hava atardı. Açıkçası bu durum garibimize gitti. Üniversite idaresine 'Garip şeyler var' dedik. Bize 'Belgelerine baktık, sorun yok' denildi. Bir dönem için ödediğimiz para 17 bin lira. Bir yılımız boşa gitti." İstanbul Aydın Üniversitesi'nden konuyla ilgili yapılan açıklamada ise şöyle denildi: "Bahsi geçen şahıs üniversitemizde part-time ders vermek üzere başvuruda bulunmuştur. Ancak bu şahsın üniversitemizde profesörlük kadrosuna ataması hiçbir şekilde yapılmamıştır. Verdiği evraklardan şüphelenilmesi üzerine, belgelerin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından verilip verilmediği konusunda, ilgili kurumla resmi yazışmalar yapılmıştır. Bu yazışmalar neticesinde ilgili belgelerin kendileri tarafından düzenlenmediği üniversitemize bildirilmiştir. Bu durum karşısında ilgili şahsın kurumumuzla ilişkisi derhal kesilerek gerekli hukuki işlemler yapılmıştır."

Ayça Engin Akmeşe'nin öğrencileri, defterlerine "Ordinaryüs" diye imza atan öğretmenin tavırlarından şüphelendiklerini, ancak okul idaresinin şikâyetlerini ciddiye almadığını öne sürdü. Öğrenciler "Bir yılımız boşa gitti" diye serzenişte bulundu.

Sabah, 04.02.2011

'ÇİNGENE KIZ'A ESKORTLU TRANSFER

 

 

Gaziantep'te Fırat Nehri Kıyısı'ndaki Zeugma antik kentinin, sular altında kalmaktan kurtarılan bölümlerinden çıkarılan mozaik ve eserler 3 ay içinde parça parça müzeye transfer edildi. En değerli iki eser olan 'Çingene Kızı' mozaiği ve Roma Savaş Tanrısı 'Mars Heykeli'nin taşınması son ana bırakıldı. Lazerli güvenlik sistemiyle korunan eserlerin taşınması için Kültür ve Turizm Bakanlığı olağanüstü önlemler aldı. Büyük bir gizlilikle yürütülen transferi AKŞAM görüntüledi. İşte transfer süreci:

- İki eser, müze görevlileri ve arkeologlar tarafından özel bir ambalajlama yöntemiyle paketlendi. Bu işlem 3 gün sürdü. 
- Dün harekete geçildi. Arkeoloji Müzesi önüne kapalı kasa bir minibüs geldi. Bakanlık, yeni ve eski müze görevlileri eşliğindeki taşıma işlemi, hırsızlık ve benzer saldırılara karşı saniye saniye kameraya alındı. Ayrıca fotoğraf çekimi yapılarak taşıma arşivi detaylandırıldı. 
- Minibüslere yüklenen iki eser polis eskortu eşliğinde Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi'ne götürüldü.
- Güvenlik nedeniyle yol güzergahı değiştirildi, 2 kilometrelik mesafe yaklaşık 1 saatte alındı.

Eserler, müzeye garajdan sokuldu. 'Çingene Kızı' mozaiği ve 'Mars Heykeli' arkeologlar tarafından paketten çıkartılarak müzeye yerleştirildi. Lazer güvenlik sistemi aktif hale getirildi. Bu ay Başbakan tarafından açılması beklenen müzede 73 ayrı eser sergilenecek. 

Akşam, Haber: Günay Yılmaz, 03.02.2011

MONA LISA 'KÜÇÜK ŞEYTAN' MI?

 

 

İtalya Kültürel Miras Komitesi Başkanı Silvano Vincenti, Roma'da basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Da Vinci'nin yardımcılığını yapan Gian Giacomo Caprotti’nin Mona Lisa için modellik yapmış olabileceğini söyledi. Vincenti, Caprotti'nin sanatçının ilham perisi olmuş ve birçok tablo için modellik yapmış olabileceğini ifade etti. Da Vinci ve Caprotti'nin muhtemelen aşk yaşadığını da iddia eeden Vincenti,  Mona Lisa'nın gözlerinde Lenonardo'ya işaret eden “1” harfi ve Salai'ye işaret eden “s” harfinin gizlendiğini söyledi.

Caprotti, “Salai” veya “il Salaino” takma adlarıyla da biliniyor. 1490 yılında henüz 10 yaşındayken Leonardo’nun evinde hizmetçiliğe başlayan Salai için Da Vinci, “Küçük Şeytan” benzetmesi yapmıştı. Salai 30 yıl boyunca yoldaşı, hizmetçisi ve asistanı olarak Leonardo’nun hizmetinde kalmıştı. Leonardo’nun sanatçı defterlerinde çıplak olarak çizilen Salai, yakışıklı ve kıvırcık saçlı bir ergen olarak tasvir edilmişti.

Mona Lisa'nın gözlerinde Lenonardo'ya işaret eden “1” harfi ve Salai'ye işaret eden “s” harfinin gizlendiğini belirten Vincenti'nin iddiaları, 1804'ten bu yana Mona Lisa'nın sergilendiği Paris'teki Louvre Müzesi yetkililerince reddedildi. Louvre Müzesi'nden yapılan açıklamada tablonun 2004 ve 2009 yıllarında laboratuarda incelendiğini, bu incelemeler sırasında harf ya da sayılara rastlanmadığı bildirildi.

Radikal, 03.02.2011



Mona Lisa ve Salai'nin anonim bir ressam tarafından çizilmiş portresi

DİNK'E AHDE VEFA

 

 

Malatya Valisi Ulvi Saran, suikasta kurban giden Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği evinin yanı başındaki Ermeni kilisesini restore ederek kütüphane yapacaklarını açıkladı. Misyoner katliamının Malatya'nın imajını bozduğunu söyleyen Saran, 'Bu imajı yıkmamız lazım. Kilise de cami de bizim mabedimiz' dedi.

Saran, Malatya Polis Meslek Yüksekokulu tarafından düzenlenen Göçün Suça Etkileri Çalıştayı'nı izlemek için kente gelen gazetecilere önemli açıklamalarda bulundu. Doç.Dr. Saran, kamuoyunda Hamido olarak tanınan eski Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu suikastıyla başlayan ve Zirve Kitabevi katliamıyla son bulan olaylar zincirinin Malatya'nın imajını bozduğunu söyledi.

Saran, 'Malatya deyince insanların aklına Zirve cinayeti, Fendoğlu olayı, sokak olayları geliyor. Aslında böyle bir yer değil burası. Çünkü burada terör yok, PKK yok çok şükür. Burada zaman zaman, birkaç yılda bir olan olaylar var. Bu imajı yıkmamız lazım. Onun için önce buradaki kültürel çeşitliliği arttırmamız lazım' dedi. Saran, bu imajı yıkacak projesini şöyle anlattı:

Hrant Dink'in evinin bulunduğu Çavuşolu Mahallesi'nde çok önemli ve anlamlı bir girişimimiz var. Bir kilise var, Ermeni cemaatinin kilisesi. Adı Taşhoron. Bakımsız ve harap bir haldeydi. Onu bu bahar restore etmeye başlıyoruz. Taşhoron, Ermeni cemaati için çok önemli. Ermeni cemaati İstanbul'dan gelip teşekkür etti, çok mutlu oldular. Neler yapabileceklerini sordular. Bir de Veng Şapeli'miz var. Onu da restore planımıza aldık.

 

Taşhoron cemaat olmadığı için ibadethane olamayacak. Ama senede bir ayin yapılmasına izin verilir. Biz tarihi eserler kütüphanesi gibi bir şey yapmayı düşünüyoruz. Kilise de cami de bizim mabedimiz.

Akşam, Haber: Soner Arıkanoğlu, 03.02.2011

SELÇUKLU HANI RESTORE EDİLECEK

 

 

Samsun'da 13. yüzyıldan kaldığı belirtilen Selçuklu Hanı restore edilerek kültür ve turizme kazandırılacak.

 

Samsun'a 35 kilometre uzaklıkta Eski Samsun-Amasya Kervanyolu üzerinde bulunan Selçuklu Hanı, 13. yüzyıl eseri olarak tarihlendiriliyor. Avlulu bir han olan ama avlusu tamamen yok olan han ahır kısmı birbirine paralel üç sahından oluşuyor. Üst örtüsü tonoz, ahır taç kapısı traverten adı verilen gözenekli taşla inşa edilen han kapı sövelerle desteklenmiş ve kapı sütunları işlemeli olarak tarihi bir değer olarak duruyor. Köy tüzel kişiliğinde olduğu ve resmi kurumlarca kendi haline bırakılan han yöre sakinlerince ahır olarak kullanılırken, hanın birçok bölümü çöplük haline dönüştü. Valilik girişimleri ile hanın İl Özel İdaresi bünyesinde kurulan Koruma Uygula ve Denetim Bürosu'nca (KUDEB) restore edilmesi için çalışmalar başlatıldı.

 

Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, Samsun Valisi Hüseyin Aksoy, handa incelemelerde bulundu. Hanın kısa sürede restore edilerek tarihi İstiklal Köprüsü’nün de projeye dahil edilip bir kültür turizm kompleksi oluşturulmasının hedeflendiğini söyledi.

 

Tarihi hanın kültür ve turizm açısından önemli bir değere sahip olduğunu, tarihe sahip çıkma anlayışıyla hanın restore edileceğini belirten Demir, “Tarihi ve kültürel varlıklarımıza sahip çıkmalıyız. Bunun içinde bu tarihi hanın restore edilmesi ve yeniden kazanılması gerekli” dedi. Samsun Valisi Hüseyin Aksoy, han ve bölgedeki diğer tarihi varlıkların restorasyonuyla ilgili çalışmaların sürdürüldüğünü, bu yönde ciddi çalışmaların yapıldığını kaydetti.

Samsun Kent Haber, 02.02.2011

"HASANKEYF İÇİN KARAR KURUL'A AİTTİR"

 

Batman Valisi Ahmet Turhan, 2 DSİ görevlisinin Hasankeyf'e görevlendirildiğini ve uzmanların raporuna göre çalışma yapabileceklerini söyledi. Vali Turhan "Valilik olarak bizim Hasankeyf'e hiçbir şekilde müdahalemiz yok. Bütün sorumluluk ve yetki Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nda ve onun başkanı da Rektör Abdüsselam Uluçam’dır. Bu nedenle alınacak karar doğrultusunda hareket edebileceğiz. Valilik veya Kaymakamlık olarak oradan bir taşı kaldırmamız bile kanuna aykırı. Bizde sizin gibi Hasankeyf için en kısa zamanda karar verilmesini bekliyor ve istiyoruz" dedi.

Batman Gazetesi, 02.02.2011

VENEDİK SARAYI KAPISINI HALKA AÇIYOR

 

İtalya'nın Türkiye’deki Büyükelçilerinin Boğaz konutu olarak kullandıkları İstanbul Boğazkesen’deki “Venedik Sarayı”, kapılarını halka açarak İtalyan kültürü merkezi haline getiriliyor.


İtalya Büyükelçisi Gianpaolo Scarante, Elçilik Müsteşarı Alessandrao Azzoni ve Basın Müşaviri Luca Bianconi Türkiye’de, İtalya’nın birlik oluşunun 150. Yıldönümü dolayısıyla gerçekleştirilecek başlıca kutlama etkinlilerini basına tanıttı. İtalya’nın Türkiye Başkonsolosu Gianluca Alberini, İzmir Konsolosu Igor di Bernardini, İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Gabriella Fortunato, Ankara İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Francesco Servida hazır bulunduğu toplantıda “Venedik Sarayı”nın 2011 yılı programı da detaylarıyla açıklandı.
 

İlkbahar aylarından birinde İtalya Birliği’nin 150. Yılı tarihi, hukuki ve musiki açılardan Türk ve İtalyan uzmanlar tarafından yorumlanacak; İtalyan tasarım ürünleri sergisi “Venedik Sarayı”nda açılacak.


“Lucia di Lammermoor” ünlü yönetmen Grisostomi Travaglini tarafından Mersin Devlet Opera ve Balesi’nce sahnelenecek, Andrea Alberti Mediterraneo grubu Ankara 14. Uluslararası Ankara Caz Festivali’ne katılacak, “La Bohème”, Antonio Pirolli yönetiminde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde perde açacak, bu arada Yeni İtalyan Sineması’na ait sekiz film 22. Uluslararası Ankara Sinema Festivali kapsamında gösterime girecek.


“Türkiye ve İtalya Arasında Müzik” başlığı altında Antonio Allemandi yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konseri yapılırken, aynı başlık altındaki bir diğer konser Efes antik tiyatrosunda verilecek ve bu konserde virtüöz kemancı Uto Ughi Roma Filarmoni Orkestrası eşliğinde çalacak. “Nino Rota’ya Saygı” konserinde Dolce Vita üçlüsü Antalya’daki etkinlikte yer alacak. Çağdaş İtalyan Sinema Haftası ise eylül ayında Ankara’da yapılacak. Diğer taraftan Angelo Savelli “Figaro ya da Napoli’li Bir Berberin Talihsizlikleri” başlıklı oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçılarıyla yorumlayacak, Ankara Devlet Opera ve Korosu’nun İtalya Büyükelçiliği Konutu’nda vereceği yılsonu konserini Maestro Alessandro Cedrone yönetecek.
 

İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Gabriella Fortunato gazetemize yaptığı açıklamada Kılıç Ali Paşa’nın yaşamını konu alan “Occhiali”’nin Türkçe’ye çevirisinin tanıtımını Mayıs ayında bir konferans eşliğinde yapacaklarını; İstanbul Taksim Anıtı’nın heykeltıraşı Pietro Canonica’nın Türkiye kamuoyuna sonbaharda tanıtılacağını;tarihi Venedik kadifelerinin sekiz yüzyıllık sergisi Kasım ayında Topkapı Sarayı’nda açılacak.

Evrensel, 02.02.2011

ATA'NIN MİMARI TBMM'YE DÖNÜYOR

 

Ankara'daki birçok tarihi binanın mimarı olan Avusturyalı Clemens Holzmeister'in anıtı, yapımını üstlendiği Meclis'in bahçesine dikilecek. İktidar ve muhalefetin ortak kararıyla benimsenen anıt, ana binanın muhalefet kulisi tarafındaki havuzun yanına yapılacak. 1886'da Avusturya'da doğan Prof.Dr. Holzmeister'in Türkiye'ye gelişi bir trajediye dayanıyor. Nazi zulmünden kaçan 800'e yakın sanatçı ve bilimadamına Atatürk'ün isteği doğrultusunda Türkiye kucak açmıştı. Yahudi asıllı olan Holzmeister de Viyana'dan ayrılarak İstanbul'a yerleşmişti.


Önerinin Avusturya Büyükelçiliği'nden geldiğini belirten AKP'li Hüsrev Kutlu, 'Güzel olacak, ucubeye benzemeyecek' dedi. CHP'li Yaşar Tüzün ise kararın ortak alındığını belirterek, 'Ancak her gelenin bir anıt yapmasının önünün de açılmaması uyarısında bulundum' diye konuştu.

 

1983'te vefat eden Prof.Dr. Holzmeister, Atatürk'ün yakın ilgi gösterdiği isimler arasındaydı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan hemen her kamu eserinde onun izleri bulunuyor. Çankaya Köşkü, Meclis, Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı, Yargıtay, Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı binaları Holzmeister'in eseri. Harp Okulu, Güven Anıtı, Ulus Merkez Bankası, Vilayet Meydanı, Ulus Emlak Bankası, Bayındırlık Bakanlığı binaları da üstlendiği yapılar arasında yer alıyor. 'Devlet Mahallesi Mimarı' olarak bilinen Holzmeister, yaşamı boyunca toplam 673 esere imza attı.

Akşam, 02.02.2011

HİERAPOLİS TÜRKLERE EMANET

 

 

UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde bulunan Pamukkale'deki Hierapolis antik tiyatrosunun İtalyanlara verilen restorasyon çalışmaları gecikince projenin Türk akademisyenlerine devredilmesi kararlaştırıldı. Çalışmaya, "Hayalet Sürücü 2" filminin çekimlerinin tamamlanmasının ardından başlanacağı belirtildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da konuyla ilgili olarak, "Gecikmenin telafi edilmesini istiyorum" dedi.

Hierapolis Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Francesco D'Andria, antik tiyatronun ayağa kaldırılması projesini 2009 yılında gündeme getirerek mali destek istemişti. Para, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinden verilmişti. Ancak aradan geçen 2 yıl içerisinde İtalyanlar sadece ellerinde telif hakkı bulunan restorasyon projesini hazırlayabildi. Hierapolis'teki çalışmalar bitirilmeyince projenin denetimiyle ilgili olarak Türk akademisyenler görevlendirildi. Müze Müdürlüğü Başkanlığı'nda, Pamukkale Üniversitesi'nden akademisyenlerden oluşan ve içinde Laodikya Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek'in de bulunduğu bir ekip oluşturuldu. Aydın Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nca da onay verilen restorasyonun ihalesi tamamlandı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, yarım asırdan fazla süredir Hierapolis'te kazı çalışmasını yürüten İtalyan kazı heyetinin yavaş hareket ettiği iddialarıyla ilgili olarak Yeni Asır'ın sorusunu yanıtladı. Günay, yılın 12 ayı çalışılan Laodikya antik kentindeki en büyük şansın bölgenin sorumluluğunu devralan Denizli Belediyesi olduğunu belirterek, "Bir bölgede verimli çalışma yapılmıyorsa, olması gerekenin altında bir performans sergileniyorsa, kazı başkanımız ve ekibi orada gereken titizliği göstermiyorsa, ister Türk, ister yabancı bir kazı başkanı olsun, o ekipleri değiştiriyoruz. Önümüzdeki yıllarda yerli ve yabancı kazılarda çok büyük bir ivme olduğunu göreceğiz" diye konuştu. Günay, "Arkeolojik kazı, greyderler veya kazmayla yapılan bir tarla kazısı değildir. Bilimsel bir titizlik, ciddiyet içerisinde, hem hızlı hem de özenli olması gerekiyor. Antik tiyatroda çalışmaların aksadığını farkındayız. Bir gecikme yaşandı. Bu yaz bu gecikmenin telafi edilmesi gerekiyor. Telafi edilmezse tekrar düşünürüz" dedi.

Yeni Asır'da 6 Ocak'ta yayımlanan "İtalyan işi kazıya turizmci tepkisi" başlıklı haberde, Hierapolis'te yılda sadece 2 ay kazı yapan İtalyanlara turizmcilerin gösterdiği tepkiye yer verilmişti. Denizli Turistik Otelciler ve İşletmeciler Derneği Başkanı Şeref Karakan, Pamukkale ve antik kentin tüm insanlığın malı olduğunu vurgulayarak, "Antik kent kazılarının hız kazanması için gerekirse İtalyanlarla yapılan anlaşma yeniden gözden geçirilmeli. Bizim akademisyenlerimizden destek alınabilir ya da kazılar tamamen Türkiye'ye verilebilir" demişti.

Yeni Asır, Haber: Ufuk Soyhan, 01.02.2011

KADINA ŞİDDETİN ORTAÇAĞ DÖNEMİNE UZANTISI ARAŞTIRILIYOR

 

Ilısu Baraj Gölü içinde kalacak Diyarbakır’ın Bismil İlçesine bağlı Kortik Tepe Höyüğü’nde gerçekleştirilen kazıda gün ışığına çıkarılan 120 insan iskeletinden kadınlara ait bazı kafataslarında darbe izine rastlanması üzerine kadına yönelik şiddetin Ortaçağ dönemine uzantısı araştırılıyor.

 

Dicle Üniversitesi (D.Ü) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nce gerçekleştirilen kazıda çıkarılan iskeletlerin incelemesine Diyarbakır Müze Müdürlüğü’nün izni ile başlandı.

 

D.Ü Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Vecihi Özkaya’nın başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda çıkarılan Ortaçağ dönemine ait 120 insana ait olduğu belirtilen kemik parçaları, protokol kapsamında antropometrik incelemelerin yapılması amacıyla D.Ü Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Vatan Kavak’a teslim edildi.

 

Topraktan arındırılarak yıkanan ve kireçleme işleminden geçirilen kafatasları, D.Ü Diş Hekimliği Fakültesi’nde 3 boyutlu tomografi cihazında incelenerek, antropometrik ölçümleri yapıldı. Yapılan incelemeler sonucu elde edilen veriler, Ortaçağ dönemindeki sağlık ve sosyal yaşama dair araştırmalar ışığında değerlendirilecek.

 

D.Ü Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Vatan Kavak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kafatası kemiklerinin antropometrik olarak incelediklerini belirterek, şunları söyledi:

”D.Ü Diş Hekimliği Fakültesinde 3 boyutlu tomografi cihazında iskeletlere ait kafataslarının 3 boyutlu görüntüsünü alarak Ortaçağ dönemine ait olan insanların ölçümlerini günümüz insanlarının ölçümleri ile karşılaştırıyoruz. Bu incelemede cinsiyet ayrımı yapılabildiği gibi diş boyutları, kafa çapı, çene yapısı gibi anatomik noktalar incelenerek meydana gelen evrim de tespit edilebilecek. Multi disipliner bir çalışma ile elde edilecek veriler birleştirilerek insanlığın gelişimi, kullandıkları dil, beslenme şekilleri ve şiddet toplumu olup olmadıklarına kadar birçok konuda tespit yapmak söz konusu olabilecek.”

 

Doç.Dr. Kavak, Ortaçağ’dan günümüze kadar yaklaşık bin 800 yıl geçtiğini hatırlatarak, inceleme sonucunda ortaya çıkacak verilerin bin 800 yıl öncesine ışık tutacağını söyledi.

 

Bu kapsamda, kemiklerin birçok açıdan inceleneceğini, bunun ışığında insanların bölgesel aidiyetlerine bakılacağını ifade eden Kavak, kafatası incelenmesinde, Kortik Tepe’deki bölge halkının yaş ortalaması, yaş ortalamasının cinsiyete göre dağılımının da ayrı bir konu olarak ele alınacağını belirtti.

 

Kavak, incelenen kadınlara ait bazı kafataslarında arkadan darbe izine rastladıklarını kaydederek, bunun o dönemde kadına şiddetin var olup olmadığı şüphesini uyandırdığını da vurguladı.

 

Özellikle genç kadınlara ait kafataslarında bu şekilde izlere rastladıklarını anlatan Kavak, şunları söyledi:

”Bu darbeler bizde, o dönemde yaşayan toplulukların ‘savaşçı bir toplum mu?, ‘Şiddet eğilimi gösteren bir topluluk mu? ya da ‘Kadına yönelik şiddetin hakim olduğu’ bir toplum mu olduğu yönünde şüphe uyandırdı. Araştırmamızı bu yönde sürdüreceğiz. Kafatasına alınan darbelerden o dönemde yaşayan bu topluluğun ne tür kavgalar içerisinde olduğunu ortaya çıkaracağız. Bu kapsamda ilk etapta kemiklerde normal yapılaşma ve normal yapıdan sapmalar gözlenecek. Kafatası bir bütün olarak alınacak. Bu bütünlük içinde; yapılaşma anomalileri, yapılaşmadan sapmalar, erkek-kadın farklılıkları, bu farklılıklara ilişkin morfolojik değişiklikler, dişler ve dişlerin form ve durumları ile bazı hastalıklar ve zamanında tüketilen gıdaların tespiti yapılacak.

 

İncelediğimiz kafataslarının tümünün diş yapılarının sağlam olduğunu belirledik. Bu bize iyi beslendiklerini gösterir. Kafatası tetkiklerinde ayrıca sinüslerin yapısı, üst çene dişlerin anatomik ilişkileri, üst damak yapısı, diş ve damak form ilişkisi ve buradan hareketle gıdaların alınması ve bazı alışkanlıkları ile ilgili bilgilere ulaşılabilir. Bu bilgiler ışığında bölgede Ortaçağ döneminde yaşayan topluluğun lisanı ve çocukluk dönemi kötü alışkanlıkları ile ilgili bilgilere ulaşmak da söz konusu olabilir. İskeletlerde oluşan darbeleri antropometrik ölçümler ve kafatasının 3 boyutlu tomografisini çekerek şiddetin günümüze Ortaçağ’dan gelip gelmediğini ortaya çıkaracağız. 120 insana ait bu kemiklerin antropometrik ölçümlerini arkeolojik verilerle birleştirerek günümüzle bağını kurup bölgenin Ortaçağ döneminin aydınlatılmasına katkı sağlamayı hedefliyoruz.”

 

Doç.Dr. Vatan Kavak, yıkama ve temizleme işlemi sırasında iskeletlere ait bazı kafataslarında yuvarlak düzgün açılmış kesitlere de rastladıklarını belirterek, bunun o dönemde beyin ameliyatlarının gerçekleştirildiğinin bir göstergesi olabileceğini söyledi.

 

İnceleme sonucunda elde edilecek veriler ışığında kafatası kemiklerinden ayrıca Ortaçağ’da uygulanan tıbbı girişimlerle ilgili bilgilerin de elde edilebileceğine dikkati çeken Kavak, temizlenmiş kafatasında özel tekniklerle yapılacak inceleme sonucu, önemli arter dallanmalarının haritasını da çıkartmayı hedeflediklerini belirtti.

 

Kemiklerin Kortik Tepe’de yaşamış insanların kendi dönemlerindeki kültürünün hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın değerlendirileceğini belirten Kavak, elde edilen verilerin günümüzle bağını kuracaklarını ifade etti.

 

Günümüzde yeryüzünde, sosyal, kültürel, ekonomik ve genetik yönden birbirinden oldukça farklı, değişik coğrafya ve iklimlerde yaşayan çok sayıda topluluk bulunduğunu anlatan Kavak, sınırlı veriler nedeni ile bugüne kadar aydınlığa kavuşmamış bölgenin Ortaçağ’ının bu buluntuların antropometrik, antropolojik ve arkeolojik olarak incelenmesi sonucu ortaya çıkacak veriler ışığında ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan aydınlığa kavuşmasının sağlanacağını kaydetti.

 

İncelemenin en çok zaman alan bölümünü geride bıraktıklarını söyleyen Doç.Dr. Vatan Kavak, yaklaşık 3 ay sonra tüm çalışmaların tamamlanacağını bildirdi.

 

Önceki yıllarda gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarılan buluntuların ölçümlerinin yapılması amacıyla farklı illere ve ülkelere gönderildiğini hatırlatan Kavak, bu tür antropolojik ve antropometrik ölçümlerin D.ܒde de yapılabildiğini belirtti.

 

Kavak, bu tür ölçümleri yapabilecek yeterli bilgi ve donanıma sahip olduklarını vurgulayarak, ”Burada yapacağımız araştırmadan elde edeceğimiz sonuçlarla, yurt dışında yapılacak araştırma sonuçları benzerdir. Bu ve benzeri çalışmaları üniversitemizde yapmayı arzuluyoruz. Bu konuda yeterli bilgi ve teknik donanıma sahibiz. Bu çalışmalar TÜBİTAK projesi kapsamında yapılıyor. Biz de bundan sonraki çalışmalarımızı TÜBİTAK kapsamında gerçekleştirmek istiyoruz. Bölgede görev yapan akademisyenler olarak bu bölgeden çıkan geçmişe ait izleri bölge araştırmacılarınca incelenmesi ve yorumlanmasının daha doğru olacağı düşüncesini taşıyoruz” dedi.

Zaman, 01.02.2011

HEYKELE YIKIM KARARI!

 

 

Başbakan Erdoğan'ın "Ucube" dediği İnsanlık Anıt ile ilgili olarak Kars Belediye Meclisi'nden heykelin kaldırılması yönünde karar çıktı. Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş'un da katıldığı Meclisin salı günü saat 14.00'de gerçekleştirdiği oturumunda İnsanlık Anıtı'nın kaldırılması da gündem maddeleri arasında yer aldı.

Gündemin ilk sırasında yer alan anıtla ilgili olarak, İmar ve Şehircilik Müdürlüğü'nün yazısında Erzurum Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 02.11.2006 tarih ve 421 No.lu kararı ile anıtın yapılması için ihalenin yapılmasıyla ilgili bir karar olduğu ve buna Anıtlar Yüksek Kurulu'nun onay verdiği hatırlatıldıktan sonra, Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun 06.01.2011 tarihinde anıtla ilgili sorumluluğu Kars Belediyesi'nde olduğu yönündeki kararına atıfta bulunuldu.

 

Her iki tarih arasında belediyenin anıtın yapımına ilişkin aldığı bütün kararların iptaline ve konuyu belediye başkanının yetkisine göndermek şartıyla heykelin kaldırılması yönündeki teklif meclise sunuldu.

CHP'li Meclis Üyesi Ali Kemal Özkıran, oylamadan önce yaptığı konuşmada 5393 sayılı belediye yasasındaki 18.maddeye göre Belediye Meclisi'nin böyle bir yetkisi olmadığını söyledi. Özkıran "Anıtın yapılması için 2006 yılındaki ihaleyi alan firma ile belediyenin yaptığı sözleşmenin iptali yapılmadan anıtın kaldırılması mümkün değildir.Ayrıca sanatçının telif hakkı var. Anıtın kaldırılması yönündeki karar büyük bir hata" dedi.

Ancak yapılan oylamada anıtın kaldırılması oy çokluğu ile kabul edildi. Belediye başkanı ve 11'i AKP'li, 8'i MHP'li toplam 20 meclis üyesi anıtın kaldırılmasına onay verirken, 4 CHP'li üye karara itiraz ederek red oyu kullandı. Anıtın kaldırılmasına yönünde onay alan Meclisin bu kararıyla Anıtlar Yüksek Kurulu'nun daha önce verdiği iki farklı karar da iptal edilmiş oldu. Çünkü Kurul ilk kararında anıtın yapılmasına onay verirken, daha sonraki kararı anıtın durdurulması yönündeydi.

Meclisteki oylamadan memnun görünen Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, Şubat ayı içinde heykelin kaldırılması için ihale açacaklarını söyledi. Başkan Bozkuş "Meclis olarak heykelin kaldırılması için oy birliği ile karar aldık. Heykelin kaldırılması ve hazırlanacak bir projeyle çevre düzenlemesinin yapılması için ihale aşamasına geçeceğiz. Büyük olasılıkla bu ay içinde ihaleye çıkılır. İhaleyi alacak olan firma heykelin kaldırılması işlemlerine teknik yönden başlayacak" dedi.

Belediye Meclisi'nin aldığı karara tepki gösteren Heykeltıraş Mehmet Aksoy ise kararın iptali için dava açacağını söyledi. Aksoy, "Anıtla ilgili bir karar için beni de çağırmaları, benimle anlaşmaları ve benim fikrimi almaları gerekir. Kendi kendilerine ben yokmuşum gibi davranıyorlar. Kararın iptali için dava açacağım" diye konuştu.
Habertürk, Haber: Tülay Şubatlı, 01.02.2011



******


"GEREKİRSE DOZERİN ÖNÜNE VÜCUDUMU SİPER EDERİM"

 

 

Kars’taki heykel için son karar verildi. Kars Belediyesi Meclisi yıkım kararı aldı. Heykeltraş Mehmet Aksoy hukuki yolları sonuna kadar kullanacağını belirterek, “Gerekirse dozerin önüne vücudumu siper ederim” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars ziyaretinde ’Ucube’ dediği İnsanlık Anıtı için Kars Belediyesi yıkım kararı aldı. İnsanlık Anıtı’yla ilgili son kararı Anıtlar Yüksek Kurulu 6 Ocak 2011’de vermiş ve heykelin yıkım yetkisini Kars Belediyesi’ne devretmişti.  Dün toplanan Kars Belediye Meclisi’nde masaya yatırılan heykelin yıkım kararı 4’e karşı 19 oyla meclisten geçti.

Toplantıya katılan 11 AKP'li belediye meclis üyesi ile 8 MHP’li üye heykelin yıkılması yönünde oy kullanırken, CHP’li 4 üye yıkım kararına hayır dedi. Kars Belediyesi önümüzdeki dönemde anıtın dikildiği ve sit alanı olan Tarihi Temur Paşa Tabyası bölgesine tarihi dokuya uygun olarak çevre düzenlemesi yapacak. Anıtı yapan ünlü heykeltraş Mehmet Aksoy karara ateş püskürdü. Aksoy hukuki yolların sonuna kadar gideceklerin ancak gerekirse heykeli yıkacak yıkım ekibi ve dozerin karşısına vücudunu siper edeceğini söyledi. İşte Aksoy’un karara tepkisi:

“Bu kararı bekliyorduk. Şu anda her şey normal seyrinde gidiyor. Ancak yıkımı bana bildirmeleri gerekiyor. Yıkım kararını bildirdikten sonra da bir itiraz süresi tanınması gerekli. Burada hem telif haklarım hem de ben sanatçı olarak hiçe sayılıyorum. Elimde bir sözleşme yokmuş gibi davranılıyor. Sözleşmeyi de inkar edip böyle bir sözleşme yok diyorlar. Benim elimdeki sözleşme havadan mı geldi? Hukuki olarak gereken her şeyi yapacağız. Burada çok büyük bir yanlış ve hukuksuzluk var. Hukuki karar gelmeden heykeli yıkmaya kalkacaklarını zannetmiyorum. Benim açacağım davanın sonucunu beklemeleri gerekiyor.”

“Ben müteahhit miyim? Ben heykeltraşım. Telif hakkı diye bir şey var. Ortada eser var, maketler var. Basın toplantısı yapıp eseri ilan etmişiz. Biz gecekondu mu yaptık oraya? Herkesin anıttan haberi vardı. Hiçbir şeye yaptığım diğer heykellere de konsantre olamıyorum. Yapacak işlerimi bıraktım. Vurgun yemiş balık gibi dolaşıyorum. Her şeye rağmen direncim yerinde. Kars’ta duran iki figür gibi dimdik ayaktayım. Bu heykelin yıkılacak olması demokrasinin Türkiye’de geldiği yeri ve kafadaki putları anlatıyor. Anıtı parçalayıp, paramparça edip Taliban örneği gibi kaldıracaklar. İçim çok acıyor ama bu Türkiye’deki tüm sanatçıların demokrasi umudunu kıracak bir olaydır. Ben sansasyonel olayları seven bir adam değilim. Ancak gerekirse vücudumu siper eder yıkım ekibi ve dozerin önüne geçerim.”

Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş ise kararın ardından yaptığı açıklamada, “Süreç başlamıştır. Heykeli hizmet alım yolu ile kaldıracağız. Heykelin kaldırılması için yaklaşık maliyet belirlenecek ve ihaleye çıkarılacak. İhaleyi kazanan firma ile sözleşme imzalayıp çalışma başlayacak. Bu ay içinde ihale edersek önümüzdeki ay çalışma başlamış olur. Kars’ın ilk tabyasının zarar görmemesi için heykeli parça parça kaldıracağız” dedi.

Anıtın yıkım sürecini başlatan ve yıkılması için sonuna kadar uğraşan MHP Kars İl Başkanı Oktay Aktaş ise VATAN’a, “Ben anıta değil yerine karşıydım. Onun için sonuna kadar mücadele ettim. Orası Temur Paşa Tabyası ve sit Alanı. Sayın Başbakan AKP‘li eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu zamanında heykeli zorla yaptırdı. Şimdi de yıktırıyor. Bu heykeli yıkmanın hesabını dünyaya Başbakan Erdoğan verecek. Ben değil. Başbakanın iki Kültür Bakanı Atilla Koç ve Ertuğrul Günay bu anıtın yapımına destek verdi. Eğer bu heykel buraya değil başka bir yere dikilmiş olsaydı söyleyecek lafımız olmazdı” dedi.

Vatan, Haber: İlker Akgüngör, 01.02.2011

 

******


'UCUBE'DE KAFALAR KARIŞTI

 

Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, “Heykeli elmas yöntemiyle keserek kaldıracağız. Hedefimiz Mart’ta kaldırma işlemini başlatmak. Heykel Kars’ta başka bir yerde olsaydı hiç ilgilenmezdik” dedi. Heykeltıraş Aksoy’un avukatı Turgut Kazan ise, “Dava açacağız” diyor.

Başbakan Erdoğan’ın “ucube” dediği ve hakkında yıkım kararı çıkan İnsanlık Anıtı’nın nasıl yıkılacağı belli oldu. VATAN’a konuşan Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, heykelin mermer ocaklarında da kullanılan elmas kesme yöntemiyle parça parça kesilerek kaldırılacağını söyledi. Heykele ve sanata karşı olmadığını belirten Bozkuş, “Hedefimiz Mart ayında heykeli kaldırmak. Biz heykeli yıkmayacağız, kaldıracağız. Heykel Kars’ta başka bir yere yapılsaydı hiç ilgilenmezdik” dedi. İşte Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş’un ağzından “ucube” polemiğindeki son gelişmeler:

“Heykel Kars’ta başka bir yerde olsaydı, kesinlikle hiç bir şekilde ilgilenmezdik. Heykel tescilli bir varlığın üzerinde yer alıyor. Tescilli varlıkların yanına, karşı yada komşu parsele bir şey yaparken bile yüksekliğini geçemezsiniz. Bu heykel ise doğrudan tescilli varlığın üstüne yapılmıştır. Kişisel olarak heykele karşı değilim. Bizim sanata karşı bir duruşumuz olmaz. Burada tescilli binalardan dolayı bir sürü mahkemelik olduğumuz yer var. Kars’ın ilk tabyası olan Temur Paşa Tabyası 1734 yılında yapılmış ve heykel onun üzerine dikilmiş. Eski fotoğraflarda görüyoruz orada kule varmış. Kulenin ayakları kalmış ancak ayaklarını yok etmişler. Tabyanın havalandırması varmış. Havalandırma yerinin üstünü kapatmışlar. Tabyanın bir kısmını tahrip etmişler.”

“Kaldırma işlemi için önce yaklaşık maliyet oluşturuluyor. Sonra kanun gereği ihaleye çıkacağız. İhaleyi kazanan firma bizin incelettirdiğimiz bir yöntem olan elmas sistemi kullanarak heykeli kesecek. Oradaki kültür varlığına, etrafındaki mezarlıklara zarar vermeden vinç heykeli tutacak, makine de kesecek. Kesilen parçayı vinç indirecek. Bu şekilde tekrardan kesip diğer parçaları da indireceğiz. Amaç tabyaya zarar vermeden heykeli kaldırmak. Bizim burada gerçekten bir saygısızlığımız yok.”

“Hedefimiz bu ay ihaleye çıkıp Mart ayında kaldırma işlemini başlamak. Yıkmak ayrı bir şeydir. Altına bir şey koyarsınız paramparça edersiniz. Biz böyle bir uygulama içerisinde değiliz. Öyle bir sistem kullanmıyoruz. Teknik bir sistemle kaldıracağız. Heykeltraş bunu götürüp başka yerde yapacağım derse de kestiğimiz parçaları veririz. Biz burada yasal olan bir işlemi yaptığımız için sıkıntılı bir süreç olacağını sanmıyorum.”

Turgut Kazan (Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un avukatı): “Hukuki olarak bizim çalışmamız hazır. Ancak Kars Belediye Meclisi’nin kararını o çalışmaya yerleştirmemiz gerekir. Kararda dayandığı bir neden varsa onu tartışmamız ve üstünde çalışmamız gerekiyor. Şimdi Kars’taki kararı almaya çalışıyoruz. Kararın gelmesinin ardından heykelin yıkılmasını önlemek için başvurumuzu yapacağız. Mehmet Aksoy’da söyledi, Kars Belediye Başkanı’nın açıklamalarının bir çoğu gerçeğe aykırı. Biz davayı açtığımızda kamuoyu bir çok gerçeği de öğrenmiş ve görmüş olacak.”

Vatan, Haber: İlker Akgüngör, 02.02.2011

 

******


"BELEDİYENİN YIKIM YETKİSİ YOK"

 

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Kars Belediye Meclisi’nin ‘İnsanlık Anıtı’ heykelinin kaldırılmasına ilişkin kararıyla ilgili olarak, “Bizim de belediyenin de bu alanda özel yetkisi yok” dedi.

“Azerbaycanlı Ressamlar Sergisi”nin açılışında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Günay, “Heykel tartışması başından beri speküle edildi” dedi, şöyle devam etti: “Bu konuda bütün bu tartışmalar başlamadan önce ben Koruma Kurulu’nun aldığı kararları işaret ettim. Bundan sonra da bu iş, kurulun aldığı kararlara göre yürüyecek. Şu anda belediyenin aldığı karar kurula sunulacak. Belediye de kurulun uygun gördüğü o yöntemle davranacak. Bizim veya belediyenin bu alanda özel bir yetkisi yok.”

Vatan, 03.02.2011

 

******


'İNSANLIK ANITI' VE GERÇEKLER

 

Kars'taki anıt geriliminin ardında ‘estetik' kaygılar değil, ‘siyasi' beklentiler var...

 

Başbakan Kars'ta "İnsanlık Anıtı'nı yıkın" dediğinde, ulusal şairimiz Mehmet Akif'in (1873-1936) dizelerini anımsamıştım:

"Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,

Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.

Sade sen gösteriver ‘İşte budur kubbe!' diye.

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniyye.

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,

Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan..."

 

Anıtın dikilmesini sağlayan önceki Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'nu elbette ki Sultan Süleyman'la kıyaslamak mümkün değil, ama Kars'ın, "Doğu'nun Uygar Kenti"; "Kafkasya'nın Anadolu'daki Elçisi" vb. tanımlarla anılması da Alibeyoğlu'nun mirasıdır...

 

Sanatçı Mehmet Aksoy'u da elbette ki Koca Sinan'la kıyaslamak akla bile gelmez; ama yine Kars'a, "Kültür ve Sanat Kenti" kimliğini kazandıran çabalar hey-kelcimizi de böylesine etkilemeseydi, o duygu yüklü abidenin kente armağan edilmesi mümkün olabilir miydi?

 

Şimdi ise deniyor ki, bu "ucube" yıkılacak!..

 

Oysa onu en "çulpa" herifler bile becerebilir. Ama "yapmak" için Kars'ın yeniden "uygar kent kimliği"yle buluşması, Aksoy'un da yeniden o coşkuyu duyması gerekir...

 

"Ucubeci"lerle bu nasıl gerçekleşebilir?

 

SİYASİ TUTUMLAR
Melih Aşık geçenlerde sordu: "Bu işin arkasında ne var? Başbakan gerçekten estetik kaygılarla mı heykele yüklendi?"

 

Yanıtını da şöyle özetlemiş: "Başbakan Kars'taki MHP oyları için heykel meselesini yaratmış olabilir." (Milliyet-23 Ocak 2011)

 

Aslında "MHP" değil de Kars'taki bazı "ülkücü"lerin tepkili olduklarını söylersek gerçeğe daha çok yaklaşmış oluruz... çünkü "anıt"ın gerekçesi kısaca şuydu: Erivan'daki, Türkleri suçlayan "Soykırım Anıtı"na karşı "insanlık" adına en anlamlı yanıtı vermek..

 

Halkları bu gibi "tarih saptırmaları"yla birbirine düşürmek yerine, insanın içindeki barış duygularını yücelten bir anıtla Ermenistan'ı "utandırmak", sadece Türkiye'nin değil, tüm Kafkaslar'ın da özlemi değil miydi? Buna en yakışan kent ise elbette ki Kars'tı..

 

Nitekim Demirel de Cumhurbaşkanlığındaki "Kafkas İstikrar Paktı" projesinde Kars'ın etkin yer almasını önemsemiş, aynı nedenle kentin üniversitesi bile "Kafkas" adını almıştı... İnsanlık anıtı da bir bakıma Kafkasya'nın ortak duygularını simgeleyecekti...

 

İşte bu fikre, "Ermenileri utandırmak yerine cezalandırmak gerekir" düşüncesiyle karşı çıkan ülkücüler, "Bizde de onların soykırımını gösteren anıtlar yapılmalı" diyerek insanlık heykelini "Erivan'la uzlaşma" olarak yorumladılar!..

 

Açıkça söylenmese bile Erzurum Koruma Kurulu'nun değerlendirmelerine aynı tepki kimi üyelerce de yansıtılınca, projeyi başlangıçta olumlu bulan Kurul, ilerleyen toplantılarda "sakıncalı" görmeye başladı... üstelik anıtın bulunduğu tepenin altındaki 2. Dünya Savaşı'ndan kalma bir siperi "Kurtuluş Savaşı mirası" sayan tartışmalı gerekçelerle..

 

UZMANLARIN RAPORU
Kurul'daki çekincelerin "estetik kaygılar"dan ya da "tarihi dokuyu gözetme" amacından değil; özetlediğim siyasi tavırdan kaynaklandığı, "uzman raporları"ndan da açıkça izlenebiliyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanı'nın 6 Mayıs 2010'da görevlendirdiği 4 kişilik bir inceleme komisyonu, 10 Haziran'daki raporunda özetle şu tespitleri yapıyor:

 

- Anıtın yapımı başladığında bulunduğu tepe sit değildi. İnşaat sürerken, 2. Dünya Savaşı'na ait bir "makineli tüfek siperi"ne "tarihi tabya" denerek alınan kararda ise sit "sınır"ları belirsizdir.

- Kurul, sit nedeniyle incelediği projeyi önce onaylamış, "çekince"li kararlar ise ilerleyen aylarda "usullere aykırı" üretilmiştir. Toplantıda bulunmayan üyelerin "karşı imza"ları dikkat çekicidir.

- "Muhalefet şerhi" düşen üyelerin yazılı gerekçeleri dosyada yoktur. Alınan 7 kararın tümünde de birbirleriyle çelişkiler bulunmakta; anıtın, sit dışında kaldığı anlaşılmaktadır.

- Bu nedenle sorumluluk Kurula değil, belediyeye aittir. Yapıldığı yerin Hazine'de mi, belediye mülkiyetinde mi olduğuna yerel makamlar açıklık getirmelidir.

 

Nitekim Koruma Yüksek Kurulu'nun 6 Ocak'taki "sorunu belediye çözmelidir" kararı da işte bu tespitlere dayanıyor.

 

YASAL DURUM
Şimdi Belediye Başkanı diyormuş ki: "Yetki bizde. Kuracağımız teknik heyetin vereceği görüşle yıkım gerçekleşecek."

 

Oysa Kars Belediyesi'nin "tüzelkişiliği" ile heykeltıraş arasında yapılmış "sözleşme" var!

Sanatçının da bu sözleşmeyle birlikte hukuksal temelini Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'ndan aldığı "telif hakkı", yani sanatçı yetkisi bulunuyor.

 

Belediye yönetimi, "sözleşmeyi hukuksal bir dayanakla iptal etmeden" heykeli yıkabilir mi?

Aksoy, eserinin yıkımına onay vermezse insanlık anıtına fiske vurulabilir mi?

 

Yanıtları hukukçulara bırakıyor, Kars'ı yönetenlerin Mehmet Akif'in şiirindeki duruma düşmemelerini diliyoruz.

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 03.02.2011

 

******


'UCUBE' KARARI KORUMA KURULU'NDA

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 'ucube' diye nitelediği 'İnsanlık Anıtı' için Kars Belediye Meclisi'nden çıkan 'yıkım' kararıyla ilgili Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay şöyle dedi:

'Bundan sonraki süreç, Koruma Kurullarının almış olduğu  kararlar çerçevesinde işleyecek'.

Azerbaycanlı Ressamlar Sergisi'nin açılışında gazetecilerin sorularını  yanıtlayan Günay, 'Koruma Kurulu'nun uygun gördüğü yönteme göre davranılacak. Bizim de belediyenin de bu alanda özel bir yetkisi yok'' diye konuştu.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, 'kültür varlığı' olarak tescil edilmiş yapılara ilişkin koruma kararlarının yeniden incelenmesinin yolunu açmış oldu. Koruma kararları, bu kararlara dayanak teşkil eden değerlerin ortadan kalktığı veya bulunmadığı gerekçesiyle koruma bölge kurullarınca iptal edilebilecek. Koruma bölge kurullarına açılan davalarda idari yargı tarafından verilen iptal veya durdurma kararlarına ters düşmemek koşuluyla kamu yararı bulunan konular da koruma kurullarında görüşülebilecek.  Yüksek Kurul'un ilke kararları, heykelin korunmasıyla ilgili daha önceden verilmiş tescil kararlarının kaldırılmasının da yolunu açmış oldu.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 04.01.2011

 

******


SON SÖZÜ KİM SÖYLEYECEK?

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Belediye Meclisi’nin 4’e karşı 19 oyla kaldırılmasına karar verdiği Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykeli için, “Bundan sonraki süreç, Koruma Kurullarının almış olduğu kararlar çerçevesinde işleyecek” dedi. Günay, bu konudaki tartışmaların başından beri speküle edildiğini, kararın Koruma Kurulu’na bir proje olarak götürüleceğini belirterek, “Koruma Kurulu’nun uygun görmesi halinde, onun uygun gördüğü yönteme göre davranılacak. Bizim de belediyenin de bu alanda özel bir yetkisi yok” diye konuştu.


Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, heykel için birbirinden farklı kararlar almıştı:
- 2 Kasım 2006: Herhangi bir sit alanı içinde bulunmayan anıt heykelin yapıldığı parseldeki bazı taşınmazlar (2. Dünya Savaşı sırasında yapılan makineli tüfek mevzileri, tonozlu yapı) kültür varlığı olarak tescil edildi ve bu nedenle anıt heykel uygulamasının durdurulmasına; her türlü uygulama öncesi Koruma Kurulu’ndan izin alınması gerektiğine karar verildi. 
-  23 Aralık 2006: ‘Anıt yapma talebinin anıtın teması ile şehir ve kale ile alan peyzaj ilişkisi açısından uygun olunduğuna’ karar verildi. Anıtın yeri ve kaidesi dışında kalan çevre düzenlemesine ait önerilerin kesinleştirildiği uygulama projesinin kurula iletilmesi istendi.  
-  8 Şubat 2007: Önceki toplantıda istenen Çevre Düzenleme Projesi’nin uygun olduğuna karar verildi.
- 10 Eylül 2008: Heykelin yapımının durdurulması ve yıktırılması yönünde görüş birliğine varıldı. Koruma Bölge Kurulu’nun karar metninde, “Maliye Hazinesi’ne ait taşınmazın hafriyat çalışmalarında çıkan yeni bulgular ışığında (...) tescilinin devamına,  bu alan içerisinde hiçbir uygulamada bulunulamayacağına, mevcut yapıların yıktırılması gerektiğine karar verildi” denildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başvurusu üzerine konu Ankara’daki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na intikal etti. Koruma Yüksek Kurulu, Erzurum Koruma Bölge Kurulu’nun bir üst mercii. Bakanlık, Eylül 2009’da, heykel projesine dair alınan birbirinden çelişkili kararlar nedeniyle  görüş istedi. Koruma Yüksek Kurulu bir yıllık inceleme sonucunda 6 Ocak 2011’de kararını verdi. Esas ve usul yönünden çelişkili olan ve mülkiyet konusu çözümlenmeden alınan tüm Koruma Bölge Kurulu kararları iptal edildi. Kararda, “Parseldeki inşaat ve fiziki müdahalenin 3194 sayılı İmar Kanunu kapsamında değerlendirilerek ilgili belediyece çözüme kavuşturulmasına karar verildi” denildi. Kars Belediyesi, bu karara atıf yaparak heykeli kaldırma kararı aldı.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 04.02.2011

TARİH 'GÜN IŞIĞINA' ÇIKIYOR

 

 

Çağlar boyunca sayısız uygarlıklara ev sahipliği yapmış Anadolu topraklarındaki kültür varlıklarının korunması, bu mirasın gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla, 2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı izinleriyle gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu kararlı Türk ve yabancı kazı çalışmalarında 4 bin 410 adet envanterlik nitelikte eser bulundu. Eserlerin tasnif envanter çalışmaları sonunda bu sayının daha da yukarı çıkması bekleniyor.

Türk ve yabancı bilim heyetlerince geçtiğimiz yıl yapılan kazı ve yüzey araştırması çalışmalarının sayısı toplamda 2009'a göre yüzde 1.17 arttı.

2009 yılında 98 olan Türk bilim heyetlerince yapılan kazı çalışması, 2010 yılında yüzde 13.2'lik artışla 111'e yükseldi.

Yabancı ekiplerin kazı çalışması sayısı ise düştü. 2009'da yabancı bilim heyetlerince 48 kazı çalışması yürütülürken, bu sayı 2010'da 40 oldu. Yüzey araştırması sayısı da 2009'a 111 adetten, 2010'da 109'a geriledi.

KAZI VE ARAŞTIRMA ÇALIŞMALARINA SAĞLANAN ÖDENEKLER
Kültür ve Turizm Bakanlığı izinleriyle yabancı ekiplerce gerçekleştirilen kazı ve araştırma çalışmaları, yurt dışındaki resmi ve özel kuruluşların yanı sıra yurt içindeki sponsor kuruluşlarca da maddi olarak desteklendi.

Kazı ve araştırma çalışmalarına 2009 yılında 25 milyon 713 bin TL ödenek ayrılırken, bu rakam 2010 yılında yüzde 18.5'lik bir artışla 30 milyon 468 bin TL oldu.

Bakanlığın izinleriyle gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu Kararlı Türk kazı çalışmalarında 1 Aralık 2010 tarihi itibariyle 3 bin 440, Bakanlar Kurulu Kararlı yabancı kazı çalışmalarında 970 olmak üzere toplamda 4 bin 410 envanterlik nitelikte eser ele geçirildi.

Söz konusu eserlerin tasnif envanter çalışmaları sonunda bu sayının daha da yukarılara çıkması bekleniyor.

SEMPOZYUM ÇALIŞMALARI
Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1979 yılından bu yana kesintisiz düzenlenen, müze araştırması ve arkeometri çalışmalarının bildirilerle sunulduğu, birçok Türk ve yabancı bilim adamının katıldığı ''Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu''nun 33'üncüsünün 2011 yılı Mayıs ayının son haftasında gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Sempozyum süresince Türkiye'de Bakanlık izniyle gerçekleştirilen arkeolojik kazılar, yüzey araştırmaları ve bu çalışmalarda ele geçen buluntular üzerindeki arkeometrik çalışmalarla müzelerde yapılan bilimsel çalışmalara ilişkin bildiriler sunuluyor.

Bakanlık tarafından bir önceki yılın sempozyumunda sunulan bildiriler yayımlanarak, Türk ve yabancı bilim adamlarına dağıtımı sağlanıyor.

Öte yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Müze Müdürlükleri tarafından gerçekleştirilen müze çalışmaları ve kurtarma kazılarına ilişkin sonuçların bildiriler halinde sunulacağı ''Müze Çalışmaları ve Kurtarma Kazıları Sempozyumu''nun bu yıl 20'ncisi düzenlenecek. Sempozyumun, Nisan ayının son haftasında gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Habertürk, 01.02.2011

57. ALAY ŞEHİTLERİ OTOPARK ALTINDA

 

 

Çanakkale ile ilgili araştırma yapıp kitap yazan herkesin yıllardır inatla sürdürdüğü, ‘Asıl 57. Alay Şehitliği orası, üzerine otopark yapmayın’ uyarılarını kimse dikkate almadı. Tamamıyla yıkılan 57. Alay Şehitliği için hazırlanan yeni projede de asıl şehitlik otopark olarak kaldı, üstelik üzerine bir de granit taşlar döşeniyor.

Önce, ‘Siperin Ardı Vatan’ kitabının yazarları Şahin Aldoğan ve Gürsel Göncü uyardı. Arkasından, ‘Arıburnu 1915’ kitabının yazarı Prof. Haluk Oral. Daha sonra Çanakkale konusunda ‘Gelibolu’yu Anlamak’ isimli bir internet sitesi açan ve bütün Çanakkale fotoğraflarını yayımlayan Tuncay Yılmazer başta olmak üzere pek çok Çanakkale uzmanı ve hayranı. Ancak kimse dinlemedi.

Sorun, sembolik niteliğiyle öne çıkan 57. Alay Şehitliği’nin yeni düzenlemesi. Bütün uzmanlar, mevcut şehitliğin bulunduğu yerde aslında hiçbir çarpışma olmadığını, dolayısıyla orasının şehitlik kabul edilemeyeceğini, ancak bütün çatışmaların otopark olarak ayrılan yerde yapıldığını söylüyorlar ısrarla. Ne var ki, yeni planda da otopark yerini aynen koruyor. İtirazlar da işte buna.

Prof. Haluk Oral, otopark konusundaki şaşkınlığını bir kez daha dile getiriyor ve şehitliği ziyaret edeceklere anlamlı bir çağrıda bulunuyor: “2007’de basılan Arıburnu 1915 adlı kitabımda Mustafa Kemal’in Türk askerinin kahramanlığına örnek olarak gösterdiği, her metrekaresine binlerce merminin düştüğü ve mermilerin havada çarpıştığı yerin, şimdi 57. Alay’ın sembolik şehitliğinin otoparkı olduğunu yazmıştım. Aynı gerçek başka kitaplarda da dile getirildi. Bütün bunlara rağmen aynı hatada ısrar ediliyor. Onun için halka seslenmek istiyorum: Ey Türk Halkı: 57. Alay sembolik şehitliğini ziyarete gittiğinizde içinde şehit bulunmayan mezarların başına gidip dua etmeyin, arabanızı, otobüsünüzü park ettiğiniz yerde okuyun Fatihanızı; Çünkü şehitler onların tekerlekleri altında yatıyor.”

NTV Tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü ise, “Şehitlik onarılırken en azından otopark rezaletinin ortadan kaldırılması, bu utancın silinmesi gerekirdi” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Çanakkale Dostları ve duyarlı insanlar 2003’te Türk siperleri üzerine bu otopark yapılırken nasıl mücadele ettiğimizi ama gücümüzün yetmediğini hatırlayacaktır. O vakitler yetkililer kamuoyunda oluşan reaksiyonu da azaltmak amacıyla, ‘Bu otopark geçici, bakın taşlarını da sadece çaktık v.s.’ demişlerdi. Şimdi ise otopark granit küp taşlarla kaplanıyor. Yani hepten kalıcı hale getiriliyor bu büyük bir terbiyesizlik.”

Gelibolu Tarihi Yarımadası Milli Park Müdürü İsrafil Erdoğan ise yaptığı açıklamada, otoparkı granit küp taşlarla döşeyeceklerini apaçık söylüyor. Yine Müdür Erdoğan’ın açıklamasına göre, bütün bunlar da 25 Nisan’a yetiştirilecek.

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 01.02.2011

KÜLTÜR BAŞKENTİ İÇİN GİDER 'AMACI' AŞMIŞ

 

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu (YDK), İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı’nın bazı harcamalarının amaç dışı olduğunu belirledi. Personel giderlerinin çok fazla aşıldığını belirleyen YDK, danışmanlık ücretlerinde de ödeneğin 5 kat aşıldığını tespit etti. Ajans’ın harcamaları için oluşturulan Fon’a kaynak olmak amacıyla vatandaşlar, litre başına benzinde 1.5 kuruş, mazotta 1 kuruş vergi ödüyor.

Ajans’ın bu gelirle amacı dışında bulunan Zoğrafyan Lisesi Mezunları Derneği’nden, Chicago Türk Dünyası Festivali’ne ve Karabük’te sahne alan Shaman Dans Grubu’na kadar birçok etkinliği finanse ettiği bildirildi. Ajansın 2009’da projeler için kullandığı kaynak 59 milyon TL’de kalırken, amaç dışı harcamalar 1.3 milyon TL’ye ulaştı. bu rakama miktarı belli olmayan OECD Dürüstlük Konferansı için verilen yemek bedeli dahil değil.

YDK raporunda, bazı harcamaların Ajans’ın amacı ile direkt ilişkisinin kurulamadığı belirtildi. Ödeneklerinin aşılmasının yanında, uygulamada yönerge dışı işlem yapılmasının; Ajans’ın kuruluşuna ilişkin 5706 sayılı Kanun’un bütçe hükümlerine aykırı bir durum oluşturduğu ifade edildi.

Bu harcamalar şöyle sıralandı:
Beşinci Dünya Su Forumu etkinlikleri: 490 bin lira
Zoğrafyan Lisesi Mezunları Derneği’nin Aya İrini’deki konser ve kokteyli: 112 bin lira
Chicago Türk Dünyası Festivali’ne sponsorluk: 10 bin dolar
Turizm ve danışma bürolarının yenilenmesi: 559 bin lira
Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu üyeleri koordinasyon toplantısı: 100 bin lira
Karabük’e Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri için gelen Shaman Dans Grubu: 44 bin lira
Robert Kolej Uluslararası Milletler Konferansı: 15 bin lira.

Habertürk, Haber: Ahmet Kıvanç, 01.02.2011

'MUHTEŞEM YAĞMA'YA GÜNAY EL KOYDU

 



Muğla'daki Kanuni Sultan Süleyman Camii'nin içler acısı halinin Yeni Asır'da yer almasının ardından Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay duruma el koydu.

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Bozüyük beldesinde, Kanuni Sultan Süleyman Camii'nde yaşanan yağmaya, Kültür ve Turizm Bakanlığı el koydu. Bakan Ertuğrul Günay, konuyla ilgili inceleme yapılması ve caminin restore edilmesi talimatını verdi. Döneminde "Muhteşem" olarak anılan Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın, 1521'de Rodos seferi sonrası, askerlerinin ibadet etmesi için Bozüyük'te yaptırdığı, 100 yıl daha ibadete açık kaldıktan sonra kaderine terk edilen camideki büyük talan, Yeni Asır'da "Muhteşem yağma" başlığıyla yer bulunca ses getirdi. Bakan Günay, Muğla Kültür ve Turizm İl Müdürü Kamil Özer'i arayarak, zemini, duvarları ve çatısı, hazine avcıları tarafından kazılıp delik deşik edilen, hayvan barınağı haline getirilen tarihi camide inceleme yapılması talimatını verdi.

Pazartesi günü Bozüyük beldesine gelerek, yetkililerle birlikte camiyi, çevresindeki han, değirmen ve köprüleri inceleyeceklerini belirten Özer, "Bakan Günay, caminin talan edilmesi haberini gazeteden okumuş. Detaylı bilgi almak için benimle telefonda görüştü. Tarihi caminin son durumu hakkında inceleme yapılması ve geçmiş süreçteki çalışmalarla ilgili bilgi toplanarak kendisine verilmesini istedi" diye konuştu.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Suiçmez, 31.01.2011

 

******


"CAMİDE YAPILAN TALAN İNSANLIK DIŞI BİR OLAY"

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Bozüyük beldesinde bulunan Kanuni Sultan Süleyman Camii'ndeki yağmaya el koyunca, görevlendirilen ekip bölgede inceleme yaptı. Yeni Asır'ın gündeme getirdiği olayla ilgili konuşan Kültür ve Turizm İl Müdürü Kamil Özer, "Burada yağmacıların beklentilerini karşılayacak hiçbir şey yok. Artık bu tarihi camiye kimse zarar vermesin" dedi.


Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın, 1521'de Rodos seferi sonrası, askerlerinin ibadet etmesi için Bozüyük'te yaptırdığı camideki talan Yeni Asır'da "Muhteşem Yağma" başlığıyla yer bulunca ses getirdi. Döneminde, "muhteşem" olarak adlandırılan Sultan Süleyman'ın yaptırdığı camii, 100 yıl daha ibadete açık kaldıktan sonra kaderine terk edilmişti. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Muğla Kültür ve Turizm İl Müdürü Kamil Özer'i arayarak, zemini, duvarları, çatısı, hazine avcıları tarafından kazılıp delik deşik edilen, hayvan barınağı haline getirilen camide inceleme ve restorasyon yapılması talimatını verdi. Günay'ın talimatıyla harekete geçen Özer, beraberinde heyetle, Bozüyük beldesine geldi. Özer, Belediye Başkanı Yaşar Gencel ile tarihi caminin olduğu bölgede incelemelerde bulundu. Özer, "Bozüyük'teki camide incelemelerde bulunduk. Oluşturulan rapor doğrultusunda en kısa zamanda bölgedeki tarihi yerlerin restore edilmesi için çalışmalara başlayacağız" dedi. Özer, camideki yağmayı "insanlık dışı" olarak nitelendirerek, "Turizm Bakanlığı, Valilik ve Bozüyük Belediyesi olarak camiyi turizme kazandıracağız. Rölöve çalışmaları tamamlandı. Mülkiyet sorunu çözüldükten sonra 1 yıl içinde tarihi camiyi restore ettirip turizme kazandıracağız, ibadete açacağız" dedi. Başkan Gencel de, mülkiyet sorununu çözeceklerini belirterek, "Ardından da restorasyon çalışmalarına başlanacak" dedi.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Suiçmez, 04.02.2011

HAZZOPULO PASAJI'NIN KİRALARI KAYYUMDA

 

Namık Kemal'in ve Ahmet Mithat Efendi'nin tutuklanmalarına tanıklık eden, Ahmet Haşim'in sıkça yemek yediği Acem Lokantası'na ev sahipliği yapan, İbret gazetesinin basıldığı tarihi Hazzopulo Pasajı'yla ilgili mülkiyet kavgasında, İtalyan mirasçı Domenico Serra'nın talebi üzerine pasaj yönetimi kayyuma devredildi. İstiklal Caddesi'ndeki pasajın mirasçısı olduğu iddiasıyla 2003'te dava açan Serra'nın talebi üzerine, 50 dükkanın kiraları kayyumda toplanmaya başladı. Serra, halen Nurettin Faruk Dereli ile Ahmet Canbazoğlu'nda olan mülkiyet hakkının da kendisine verilmesini istiyor. 1871'de görkemli bir törenle açılan pasajın tapu kayıtlarındaki ilk sahibinin Elizabet Glanzmann olduğu belirtiliyor. Serra, ilk davayı kaybetmişti. Ancak, Yargıtay'da bozulan davaya yeniden bakan Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi Serra'nın, "Yargılama tamamlanıncaya kadar kira gelirleri kayyumda toplansın, yönetim kayyuma devredilsin" talebini yerinde buldu.

Sabah, Haber: Ali Oktay, 31.01.2011

50 YILLIK KRİZDEN 5 YILDIZLI OTEL ÇIKTI

 

 

Büyükada Rum Yetimhanesi'nin tapusunu alan Rum cemaati, binanın otele dönüştürülmesine karar verdi. 'Prinkipo Palas' adıyla inşa edilen bina, izinlerin çıkması halinde, 112 yıl sonra otel olacak.
 

Büyükada Manastır Tepesi'ndeki Rum Yetimhanesi geçtiğimiz günlerde, tapusunun Fener-Rum Patrikhanesi'ne verilmesiyle gündeme gelmişti. Dünyanın en büyük ahşap binası özelliğindeki bina bu kez de otel olmasıyla gündeme geldi. Rum cemaati, 112 yıl önce otel olarak yapılan Osmanlı yönetiminden otel olmasına izin verilmeyen heybetli binanın tekrar otel olabilmesi için kolları sıvadı. Cemaat, binanın aslına dönmesi için gerekli imar plan değişikliği nedeniyle ilçe ve büyükşehir belediye başkanlığına başvurmaya hazırlanıyor. 1960 yılından bu yana boş duran görkemli yapı, otel olarak ayakta kalmaya devam edecek.

 

İmar planlarında 'özel koşullu alan' olarak yer alan yetimhane, 1996 yılında Turizm Bakanlığı'nca turizm bölgesi ilan edilip 49 yıllığına otel olarak işletilmesi için bir şirkete kiralanmıştı.
Ancak kurul tarafından planlar onaylanmayınca plan hayata geçmedi. Bugün Yetimhane'nin tapusuna kavuşan cemaat, ilçe ve büyükşehir belediyesine yapılan başvurular dahilinde imar planındaki değişiklikle, fonksiyonu 'turizm tesis alanı' olarak kabul ettirebilirse yılların yetimhanesi otel olabilecek.

 

Büyükada Rum Yetimhanesi, 1898-1899 yılları arasında yapıldı. Ünlü Mimar Alexandre Vallaury tarafından otel olarak inşa edilen binanın dünyanın en büyük ahşap binası olduğu iddia ediliyor. Prinkipo Palas adı altında otel olarak tasarlanan bina gerekli iznin alınmaması üzerine el değiştirdi ve Eleni Zarifi tarafından satın alınır. Yedikule'deki Balıklı Rum Hastanesi'nde hizmet veren Rum Yetimhanesi de, 1902 yılında bu binaya taşındı. Yetimhane Heybeliada'ya nakledince, bina da 1960'lı yıllarda kapatıldı ve günümüze kadar boş olarak kaldı. Fener Rum Patrikhanesi 2005'te AİHM'e açtığı davayı kazandı. 29 Aralık 2010'da yetimhane binasının tapusu patrikhaneye devredildi.

Akşam, Haber: Nebahat Koç, 31.01.2011

BEŞ BİN YIL DAYANABİLDİLER

 

 

Geçtiğimiz hafta başlayan ayaklanmada şimdiye kadar 100’ü aşkın kişi öldü. Sokaklara hakim olan kaos, en çok da yağmacılara yaradı. Cumartesi günü bankalar ve kuyumcularla zengin insanların evlerine saldırmaya başlayan yağmacıların hışmından Mısır Müzesi de nasibini aldı.

Gece saatlerinde müzeye giren yağmacılar, burada bulunan ve tarihi 5000 yıl öncesine dayanan eserleri tahrip etti. Yağmacılardan geriye kalan en çarpıcı görüntü ise, tarihi binlerce yıl öncesine dayanan bu mumya oldu. Binlerce yıl önce sonsuza kadar yaşaması için mumyalanan bu insan, 2011 yılında Mısırlı yağmacılar tarafından son yolculuğuna böyle uğurlandı.

Müze müdürü Dr. Zahi Hawass, müzede büyük tahribat olmasına rağmen, çalınan bir eser olmadığını açıkladı.

Radikal, 31.01.2011

 

******


UNESCO PROTESTOLAR İÇİN ENDİŞELİ: MISIR KÜLTÜREL MİRASI ZARAR GÖREBİLİR

 

 

Birleşmiş Milletler Bilim Eğitim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Direktörü Irina Bokova, Mısır'daki olaylarla ilgili yaptığı açıklamada, bu ülkenin zengin tarihi ve kültürel mirasına zarar verilmemesini istedi.

Bokova, yazılı açıklamasında, Mısır'ın tarihi ve kültürel mirasının en iyi şekilde korunması çağrısı yaptı. Açıklamada, Mısır yönetiminin de ifade ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermesi gerektiği vurgulandı. Mısır'da çıkan olaylarda, bazı tarihi eserlere yönelik yağmalama girişiminde bulunulduğu ve bunların son anda engellendiği bildirilmişti.

Zaman, 02.02.2011

SIVASI KAZINAN AYASOFYA ÇÜRÜYOR

 

 

Ayasofya'nın rutubet tehlikesiyle yüz yüze geldiği iddiası, İstanbul İl Özel İdaresi İmar Yatırım ve İnşaat Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan raporda dile getirildi. Raporda, tarihi yapının dış cephe sıvalarının kazınması için İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan izin alınmadığı da belirtildi. Yapının batı cephesindeki çalışmalarla ilgili hazırlanan raporda, "Cephede yapılan sıva sökümünün dayandırıldığı analiz, proje ve yasal süreç araştırılmakla birlikte resmi bir veriye ulaşılamamıştır" denildi. Osmanlı dönemi boyunca içeride ve dışarıda yapılan sıvaların; taş, tuğla gibi yapı malzemelerinin, mozaik, kalem işi gibi değerli sanat eserlerini, dış yüzeyde de tuğla ve taş desenlerini günümüze ulaştıran en önemli faktör olduğu belirtilen raporda, sıvanın kazınmaması gerektiği vurgulandı. Rapora göre sıvanın kazınmasıyla doğal tehditlere açık duruma gelen yapı, kısa sürede su-nem etkisiyle hasar görecek. Yapının, uzun vadede yosunlaşma, bitkilenme gibi nedenlerle çürüme tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceği belirtildi. Rutubet tehdidi altındaki mozaikler arasında ise İmparator Kapısı, Patrik, Deesis, Komnenos Ailesi, Zoe ve eşinin mozaikleri, Absiddeki Meryem Ana ve Bebek İsa ve Ayasofya çıkış mozaikleri bulunuyor.

İstanbul İl Özel İdaresi'nin, Ayasofya Müze yönetimini sıvaların kazınmaması için birçok kez uyardığı, fakat uyarıların dikkate alınmadığı da bir başka ayrıntı. Kazıma işlemi için Ayasofya'nın mülkiyetine sahip olan Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün de bilgilendirilmediği öğrenildi. Ayasofya bünyesinde oluşturulan Bilim Kurulu, geçtiğimiz yıl acil cephe restorasyonu çalışması başlatmış ve yapının sıvalardan arındırılması kararlaştırılmıştı. İl Özel İdaresi raporunda, Ayasofya'daki restorasyonda amacın görsellikten önce koruma olması gerektiği, yapının ömrünü uzatacak, varlığını koruyacak müdahalelerin ön plana çıkarılmasına yönelik çözümlerin desteklenmesi gerektiği belirtildi. Sorunun çözümü için ise şu önlemler sıralandı:
Cephe sıva kaplanabilir.
Sıva+taş+tuğla derzli bırakılabileceği müşterek bölgesel müdahale planı oluşturulabilir.
Yapının farklı dönemlerini ifade etmek için mermer kısımda tamamlama yapılabilir.
Şeffaf koruyucu sürülebilir. (Ancak bu yöntemin uzun vadede uygun olmadığı düşünülüyor.)

Mimar Sinan Genim, Ayasofya'nın dış cephe sıvalarının kazınmasıyla ilgili şunları söyledi: "Binaların korunması için sıvanması şarttır. O sıva, yağmura, kara ve tabiat şartlarına karşı taşıyıcı sistemi korur. Sıvanın kazınması, yapının göz göre göre risk altına sokulması anlamına geliyor. Bilim adamı olduğunu iddia eden bu kişiler ne halt ettiklerinin farkında değiller. Sökülen sıvalar acilen sıvanmalı. Aksi takdirde Ayasofya'yı zor günler bekliyor."

Sabah, 31.01.2011

 

İstanbul halkını zor bir tercih bekliyor. Ya Yerebatan Sarnıcı’ndan olacaklar ya da tramvaydan! Ya binlerce yıllık birçok tarihi eser büyük zarar görecek ya da ‘Tarihi Yarımada’da tramvay işlemeyecek. Aslında halkın bir seçim yapması da gerekmiyor. Çünkü bu konuda tek karar mercii Koruma Kurulu; zaten kurul da kararını verdi: Ağır araçların yaydığı titreşimin Yerebatan Sarnıcı’na zarar verdiğini tespit eden kurul, acilen sarnıcın bulunduğu yolun araç trafiğine kapatılmasını istedi. Kurul, 28 Temmuz 2010 tarihinde hem de ‘ivedi’ notuyla aldığı bu kararı, İstanbul Valiliği ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yolladı.

Koruma Kurulu’nun “…eserin gelecek kuşaklara korunarak aktarılmasını sağlamak ve geri dönüşü olmayacak zararların önüne geçmek…” cümleleriyle başlayan gerekçeli kararı üzerine belediye, 1 Ocak 2011 tarihi itibariyle Yerebatan Caddesi başta olmak üzere, bu caddeye çıkan birçok cadde ve sokağı araç trafiğine kapattı. Bu tarihten itibaren sarnıç ile Ayasofya Müzesi arasındaki yoldan otomobil dahil motorlu araçların geçişine izin verilmiyor. Ancak kurulun ‘ağır araç trafiğine kapatılmalı’ kararına rağmen bu güzergahta tramvay halen işliyor.

Otomobil geçişi yasaklanırken tramvayın geçişine izin verilmesi şaşırtıyor. Aslında tramvay da yasak kapsamında; ancak kurul kararında ‘tramvay’ kelimesi geçmediği için belediye, şimdilik bu kararı uygulamıyor. Ama bir taraftan da yetkililer zor bir tercihle karşı karşıya… Çünkü 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 61. maddesine göre ‘kurum, kuruluşlar, belediyeler ile gerçek ve tüzelkişiler’ koruma kurulunun kararlarına uymak zorunda. Eğer belediye yetkilileri kurul kararı uygulanmazsa hem suç işlemiş olacaklar hem de tarihi esere zarar vermekle itham edilecekler. Karar uygulandığında ise Beyazıt- Eminönü yönünde çok ciddi ulaşım problemi ortaya çıkacak.

Bu arada Koruma Kurulu’nun yakın bir zamanda yeni bir karar alması ve bu kararda ‘tramvay’ adını da açık olarak zikretmesi bekleniyor. Çünkü kurulun kararında ‘bütün uyarılara rağmen korunması gereken kültür varlığına zarar verildiğinin tespit edildiği ve esere ağır fiziki müdahaleler olduğu’ belirtiliyor. Eğer belediye, kurul kararını uygulamamakta direnirse kurul savcılığa suç duyurusunda bulunabilecek.

Tarihi Yarımada, Kentsel ve Arkolojik sit alanı. Yerebatan Sarnıcı da bir numaralı korunması gereken tarihi eser statüsünde. Aslında Koruma Kurulu’nun Yerebatan Sarnıcı ile ilgili hassasiyeti yeni değil; 1997’den bu yana sarnıcın bulunduğu yoldan geçen araçların yaydığı titreşimlerin tarihi eserlere zarar verdiğini vurgulayan üç kararı var. Bu kararların üçünde de ağır taşıtların -metronun adı da yazılarak- sarnıca verdiği zararlardan açık açık bahsediliyor. Kurul, daha önce de bu zararların önlenmesi için acilen önlem alınmasını, analitik rölöve çalışmasının yapılmasını, statik raporun hazırlanmasını ve koruma raporuyla birlikte kendilerine sunulmasını istemişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise konuyla ilgili açıklama yapmadı.

Yeraltında 336 sütunlu dev sarnıç 542 yılında Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından Büyük Saray’ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan Yerebatan Sarnıcı, 9 bin 800 metrekarelik bir alanı kapsayan dev bir yapı. Burada her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunuyor. Sarnıç, İstanbul’un en çok ziyaret edilen mekanlarından biri.

İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 1999 yılında da Yerebatan’ın üzerinde yer alan ve sarnıca zarar veren Özel İdare Müdürlüğü Hizmet Binaları ile İl Genel Meclis Salonu’nun yıkılması kararını almıştı. Ancak bu karar da uygulanmadı. Yakında binaların boşaltılıp yıkılması bekleniyor.

Radikal, Haber: Abdullah Kılıç, 31.01.2011

 

******


TOPBAŞ: TRAMVAY YOLU DEĞİŞMEYECEK

 

 

Radikal’in dün sürmanşetten verdiği ‘Ya Saray ya tramvay’ haberi, kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Ağır araçların yaydığı titreşimin Yerebatan Sarnıcı’na zarar verdiğini tespit eden Koruma Kurulu, sarnıcın bulunduğu yolun acilen araç trafiğine kapatılmasını istemişti.

 

Radikal’in haberi üzerine bir açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “Tramvayın Tarihi Yarımada’ya zarar vermemesi için çok ciddi ölçümler yapıyoruz. Sarnıç üzerinde bulunan Özel İdare binasını yıkacağız. Sarnıcın üstündeki bu yükü, baskıyı alacağız” dedi. Topbaş, tramvay yolunun değişmeyeceğini vurguladı. Tramvay hattında rayların altına titreşimi önleyici malzemeler yerleştirdiklerini, bölgede titreşimi azaltan asfalt kullandıklarını belirten Topbaş, Karaköy-Sultanahmet Camii arasında turistleri taşıyan vagonlu sistemi hayata geçireceklerini ifade etti.

Topbaş’ın bu açıklamalarına yolun ağır araç trafiğine kapatılmasını isteyen Koruma Kurulu ne diyecek, o şimdilik meçhul. Çünkü kurul, tramvay adını belirtmese bile yolun ağır araç trafiğine kesin olarak kapatılmasını istemişti. Kurulun kararı kurum, kuruluşlar, şahıslar için bağlayıcı. Kurul kararını yerine getirmeyen yetkililer, anayasal suç işlemiş oluyor.

Topbaş, “Tramvay hattı değişmeyecek” dese de kültür insanları tramvayın başka bir güzergahı kullanması konusunda hemfikir.

Ayasofya Müzesi Başkanı Doç.Dr. Haluk Dursun Radikal’in dün duyurduğu tramvayın Yerebatan Sarnıcı’na zarar verdiği yönündeki koruma kurulu raporunu “Tarihi Yarımada için endişeliyim” diyerek değerlendirdi. Dursun’un sözleri şöyle: Ayasofya Müzesi’ne zarar verdiğine dair bana ulaşan bir rapor yok ancak Yerebatan Sarnıcı için ciddi riskler olduğunu biliyorum. Hemen yapısal incelemeler yapılmalı, raporlar tutulmalı. Ayasofya ile tramvay hattı arasında büyük avlumuz olduğu için endişe etmiyorum. Ama bu Tarihi Yarımada’nın yeniden ve acilen yeni bir yönetim planına ihtiyacı var. Eğer bu yapılmazsa Tarihi Yarımada için endişeliyim…

Divanyolu isimli bir kitabı olan yazar Beşir Ayvazoğlu ise tramvayın Tarihi Yarımada’ya zarar verdiği yönündeki haberi şu sözlerle değerlendirdi: “Araç trafiğinin, özellikle Zeytinburnu-Kabataş hattında çalışan tramvayların Yerebatan Sarnıcı’na ve diğer tarihi eserlere zarar vereceğini tahmin etmek için alim olmak gerekmez. Tramvayların karşılıklı olarak geçerken yarattığı titreşimleri ayaklarınızın altında rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. Koruma Kurulu’nun kararı bence doğru; fakat böyle bir kararın çözüm teklifini de ihtiva etmesi gerekmez mi? Bence uygun çözüm, bölgeyi araç trafiğiyle birlikte imalathane gibi işyerlerinden de bir an önce arındırmak ve iki bin yıllık tarihin her gün milyonlarca insan tarafından çiğnenmesine engel olmaktır. İnsanların bölgeye ulaşmasını sağlayacak alternatif bir güzergah ve daha hafif araçların çalışacağı raylı bir sistem düşünmek gerekir.

Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Doç.Dr. Nemci Karul da güzergahın değiştirilmesi düşüncesinde. Karul’un teklifi ise şöyle: “Hat Türkocağı’nın önünden geçirilerek valilik caddesinden Sirkeci’ye ulaşsın.” Turist Rehberleri Birliği Başkanı Şerif Yenen de Yerebatan Caddesi’nin tümüyle trafiğe kapatılmasını istiyor.

Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili (İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü): Tarihi eserler ister istemez zarar görüyor. Çünkü benim ofisim Alay Köşkü’nde, bu yapı tarihi bir eser ve tramvay geçerken köşk sallanıyor. Henüz geç değil, bir formül bulunabilir. Belki Beyazıt-Sirkeci arasına daha hafif bir araç, taşıma sistemi düşünülebilir… Belki güzergah değiştirilebilir.

Mustafa Demir (Fatih Bld. Başkanı): Belediye, tramvayın yaydığı baskı ve titreşimi azaltan önlenmeler aldı. Ray demirlerini değiştirdi. Bu hat ulaşım için çok önemli. Tarihi eserler de çok önemli. Ama hattın alternatifi yok; yerin altına alınması da mümkün değil. Kurul, eğer bir karar daha alır ve tramvayı da yasaklarsa işin içinden nasıl çıkarız bilemiyorum...

Radikal, Haber: Abdullah Kılıç, 01.02.2011

10 BİN YILLIK EMANETLER

 

 

Aydın'ın Söke, Koçarlı, Karpuzlu ve Çine ilçeleriyle Muğla'nın Milas İlçesi arasındaki doğa harikası Beşparmak Dağları'ndan 10 bin yıl öncesine kadar ulaşan tarihi eserler bulundu. Dağlardaki bitki çeşitliliğini, yaban hayatını, yırtıcı kuşları, otantik köyleri, eski zeytin işliklerini, tarihi buluntuları, manastırları, tarih öncesi kaya resimlerini araştırmaya devam eden Kuşadası Eko Sistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) Kayabükü bölgesinde çok önemli antik kalıntılar tespit etti. Antik kalıntılar görüntü ve fotoğraf altına alınarak Milas Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.


Beşparmak Dağları, kültürel açıdan birçok antik yerleşim yerine sahip. Herakleia, Latmos, Labranda, Euromos, Alinda, Alabanda, Myus antik yerleşim yerleriyle birlikte, birçok manastır ve kale yapıları, antik döşeme yol ağları dağın her yanını sarıyor. Anadolu Parsı'yla ilgili Kayabükü Köyü'nde araştırma yapan Kuşadası Eko Sistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği üyeleri, köyün ilk adının Ören, daha sonra Viran ve en sonunda Kayabükü olduğunu belirledi. Yapılan araştırmada, buluntuların olduğu bölgede esrarengiz birçok kayayla karşılaşıldı.


EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü, bölgede büyük bir ana kayanın çevresine yayılan birçok sur duvarları ve yerleşim yerlerine ait kalıntılar bulduklarını kaydetti. EKODOST yöneticileri, Tarihi kalıntıların araştırılması, kayıt altına alınarak tescil edilmesi, korunması ve tanıtılması için, bir yazıyla başvurarak alanla ilgili fotoğrafların olduğu bir CD'yi Milas Müze Müdürlüğü'ne gönderdi.

Yeni Asır, Haber: Umut Baksi, 30.01.2011

MUHTEŞEM EĞRİ!

Beşiktaş’taki Yıldız Serencebey Parkı’nda bulunan Fatih Sultan Mehmet heykeli, görenleri hayretler içinde bırakıyor. Çünkü Fatih’in at üzerindeki heykeli ve heykelin bulunduğu zemin yamuk! Heykel, altındaki beton zeminle birlikte her geçen gün biraz daha eğiliyor, yan yatıyor.

 

2009 yılında yapılan anıtın önünde, İstanbul’un fethinin yıldönümlerinde törenler düzenleniyor, kutlamalar yapılıyor ama ne gariptir ki yetkililer bu yamukluğu fark edemiyor.

 

Çevre sakinleri, kentin orta yerindeki, üstelik de Fatih Sultan Mehmet gibi önemli bir şahsiyete ait olan heykelin zeminindeki bu eğriliğe tepki gösteriyor.

 

Acil Şikayet Hattı’na başvuran İstanbullular, “Heykel, göz göre göre kayıyor. Bu ayıba neden kimse müdahale etmez?” diyerek yetkilileri eleştiriyor. Vatandaşlar, heykelin zemininin düzeltilmesi için kenti yönetenleri göreve çağırıyor.

Habertürk, Haber: İsmail Bölükbaş, 31.01.2011

MİLLİ SARAYLAR ÖDÜNÇ ALINAN EŞYALARIN PEŞİNE DÜŞTÜ

 

 

Kamu kuruluşlarının 100 yıl önce alıp geri göndermediği eşyalar Meclis Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından tek tek isteniyor. İade çağrısına şu ana kadar sadece Cumhurbaşkanlığı kulak verdi.

 

Milli Saraylar, 100 yıl önce kamu kuruluşları tarafından ödünç alınıp geri verilmeyen saray eşyalarının peşine düştü. Milli Saraylar'ın iade çağrısına sadece Cumhurbaşkanlığı kulak verdi. Cumhurbaşkanlığı ödünç aldığı, II. Mahmut tuğralı altın kaplama yemek takımını saraya iade etti. Böylece 7.947 parça ziyafet sofrasının bir bölümü Saray Koleksiyonları Müzesi'nde görülebilecek.

 

Milli Saraylar'ın, kamu kurumları tarafından ödünç alınan ve geri verilmeyen tarihi eserlerin de iadesini istediği ortaya çıktı. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanı Yasin Yıldız, "2004 yılında saraydan ödünç alınan yemek takımı, halı ve mobilyaları geri istedik. Kurumlarla yazışmalar yapıldı; fakat Cumhurbaşkanlığı dışında hiçbir kurum eserleri geri göndermedi. Kültür Bakanlığı ve ikinci Meclis binası gibi birçok kurumda sergilenen eserlerimiz var." dedi. Kılıç, sarayda sergilenmeyen objeleri ziyarete açmaya çalıştıklarını belirtti. Bu amaçla Saray Koleksiyonları Müzesi'nin kurulduğunu dile getiren Yıldız, "Milli sarayları ziyaret edenler saray eşyalarının küçük bir bölümünü görebiliyordu. Dolmabahçe Sarayı depolarında bulunan 45 bin tarihi eser, Saray Koleksiyonları Müzesi'nde bir araya getirildi. Restorasyonu tamamlanan 5 bin obje müzede sergilenecek." şeklinde konuştu.

 

Saray Koleksiyonları Müzesi'nin Şubat 2011'de resmi bir törenle açılması bekleniyor. Müzede, Abdülaziz'e ait bebek elbisesi, Abdülmecit Efendi'nin resim çalışmaları, yemek takımları, halılar da yer alacak. Halife Abdülmecit'in kızı Dürrülşehvar Sultan'ın eğitim gereçleri ve oyuncakları da dikkat çekiyor. Abdülmecit Efendi'nin Türkiye'den ayrılmadan önce yaptığı sanat çalışmaları da görülebilecek. Saray Koleksiyonu'nda krema makinesinden daktiloya, telefondan kameraya kadar birçok teknolojik alet de görülebilecek. Koleksiyonun en ilginç ayrıntılarından biri ise hasta ve engelliler için hazırlanmış sandalyeler. İki bölümden oluşacak olan müzenin ilk bölümünde hanım sultanlara ait oyuncaklar, şehzadelere ait kıyafetler, birtakım elyazmaları, temizlik aletleri, halılar, tekstil ürünleri, mutfak araç gereçleri gibi pek çok tarihi eser görülebilecek.

Zaman, Haber: Süheyla Sancar, 30.01.2011

KÜLLİYEDE 118 YILLIK KEŞİF

 

 

İstanbul Vakıflar Müdürlüğü'nce yürütülen 'nin restorasyonu sırasında, hünkar mahfelinin odalarında duvarlara yazılı Osmanlıca şiir çıktı. 21 Rebiulahir 311 (1 Kasım 1893) tarihi not düşülen şiirin gün yüzüne çıkarılan dizeleri ise şöyle: "Ne hoş olur Dersaadet'in ab u havası /Parası olmayan zevatın çekilmez cefası" Bu dizelerin Türkçesi şöyle: "Ne hoş olur İstanbul'un iklimi /Parası olmayan kişilerin çekilmez cefası." 3. Selim ve 1. Mahmud dönemlerinde görev yapan Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa'nın 18'inci yüzyıl ortalarında yaptırdığı Külliye'nin 2008'de başlayıp geçen yıl tamamlanan restorasyon çalışmaları, Restorasyon Yıllığı'nda kayıt altına alındı. Yıllıkta, restorasyon sırasında hünkar mahfelinde uzmanların imza attığı ilginç bir keşfin bilgisi de yer aldı.

Hünkar mahfelinin alt ve üst katlarında yapılan raspa çalışmasında, Osmanlıca, Arapça ve Farsça yazılar tespit edildi. Yapılan çeviride, alt katta yazıların şiir, üst kattaki yazıların ise şiir ve ders notları olduğu belirlendi. Notlarda, kimya, Fransızca, bitki bilim derslerini alan öğrencilerin isimleri, notları ve soruları ile Efendi ve Ali gibi isimlerin karşısında "aliyy'l ala", "zayıf" gibi ifadeler yer alıyor. Odaların, medrese hocaları tarafından ya da sıbyan mektebi olarak kullanıldığı sanılıyor. Restorasyonda Horasan sıva kullanılırken, kütüphanede bir köşede bulunan 2. Mahmud tuğrası, avlu kapısındaki yerine monte edildi. Cephelerdeki yüzey kirliliği ise mikro kumlama yöntemiyle temizlendi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 30.01.2011

BEDRİ RAHMİ'NİN KÜLLERDEN ÇIKAN RESİMLERİ BULUNDU

 

 

1975 yılında yaşamını yitiren ünlü şair, yazar ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yarım asır önce yaptığı ve New York’ta yıllar önce çıkan bir yangında tamamen yandığı sanılan resimler ortaya çıktı.

Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1960-1962 yıllarında ABD’nin New York kentinde yaşadığı dönemde yaptığı 30 kadar tabloyu Türkiye’ye dönerken bir galeride sergilemesi için arkadaşı Tosun Bayrak’a bırakmıştı. Bayrak’ın evinde çıkan yangında resimlerin tamamının yandığı biliniyordu. Eyüboğlu ailesinin yakın dostu Nedret Uzunbekir ise New York’ta tabloların izini sürdü. Bir kısmı yanan ve bir kısmı da zarar gören tablolardan bazılarını kurtararak koruma altına almayı başaran Uzunbekir, yarım asır sonra resimleri aileye teslim etti.

ABD’nin başarılı Türk işadamlarından Ekmel Anda da yarım asır sonra ortaya çıkan 8 resmi Eyüboğlu ailesinden “Paha biçilmez hikayenin parçası olmak istiyorum” diyerek satın aldı. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun torunu Rahmi Eyüboğlu, yaşadıkları tarihi olayın dedesinin yüzüncü yaş gününü kutlandığı 2011 yılında aile için çok sevindirici, büyük bir sürpriz olduğunu söyledi.

Yarım asır sonra ortaya çıkan resimlerin tamamını Eyüboğlu ailesinden satın alan ABD’deki Türk işadamı Ekmel Anda, ise “Sevgili dostum Rahmi Eyüboğlu, dedesi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 100’üncü yaş günü dolayısı ile New York’ta açılacak olan sergiyi bana söylediği zaman çok sevindim” dedi.

Hürriyet, 30.01.2011

LAODİKYA'DA BÜYÜK HEYECAN

 

Denizli’deki Laodikya antik kentinde, Hıristiyan alemi için çok önemli sayılan ve İncil’de adı geçen 7 kutsal kiliseden biri olarak kabul edilen bir mabet ortaya çıkarıldı. Kutsal kilisenin bulunduğunu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay açıkladı. Bakan Günay kilisenin bulunmasından büyük heyecan duyduğunu belirterek, “Bu yaz restorasyonunda önemli adımlar atılarak yapı ortaya çıkarıldıktan sonra uluslararası basını da çağırıp bir toplantı yapabiliriz” dedi.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Denizli ziyaretine eşlik eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bugün sabah erken saatlerde Laodikya antik kentini gezdi. Laodikya Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, tarihi kentte devam eden kazılarla ilgili bilgi vererek, İncil’de adı geçen 7 kiliseden biri olan Laodikya Kilisesi’ni bulduklarını açıkladı. Kilisenin Kral Konstantin döneminde yapıldığını ifade eden Prof.Dr. Şimşek, “Bu yıl ilk kez yer altında radar taraması yaptık ve 4’üncü Yüzyıl’da yapılmış Laodikya Kilisesi’ni bulduk. 8 ayak üzerine oturtulmuş 2 bin metrekare alandaki kilisenin büyük bölümü orijinalliğini koruyor” dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da kilisenin bulunmasından büyük heyecan duyduğunu belirterek, son dönemlerde Türkiye arkeolojisinin büyük hız kazandığını, akademisyenleri sonuna kadar desteklediklerini söyledi. Laodikya’nın Denizli Belediyesi’ne devredilmesinin ardından kazıların 12 ay sürdüğüne işaret eden Bakan Günay, “Kutsal kilise alanı ile karşılaştım. Heyecan verici. Bu yaz restorasyonunda önemli adımlar atılarak yapı ortaya çıkarıldıktan sonra uluslararası basını da çağırıp bir toplantı yapabiliriz” diye konuştu.

 

Bakan Günay, Laodikya’daki tarihi zenginliğin üzerine bu yapının ayrı bir zenginlik kattığını vurgularken, “Kilise bu zenginliğin üzerine kaymak tabakası getirmiş oldu. Eskiden Efes bilinirdi şimdi dünyanın ilgisini çekecek yeni alanlar çıkıyor” görüşünü dile getirdi.

 

Kilisenin vaftiz havuzunu gören Bakan Günay, gerek işlemesi gerek yapısıyla bunun Ayasofya Kilisesi’ndekinden daha etkileyici olduğunu ve ayrı bir estetiği bulunduğunu ifade etti.

 

9 Şubat’ta Türkiye’deki yerli yabancı kazı heyeti başkanlarının katılacağı bir tören düzenleyeceklerini duyuran bakan Günay, “Bakanlığımız 28 yıldan bu yana bir bilim ödülü vermemiş. Bu yıl arkeoloji kültür ve sanat ödülü vermek istedik” diye konuştu.

Milliyet, 30.01.2011

ÇEVRE KİME TESLİM?

 

 

Türkiye’de ikişer tane “Enerji Bakanı”, “Bayındırlık Bakanı”, hatta “Kültür Bakanı” var, bir tane “Çevre ve Orman Bakanı” yok! Ayinesi iş olduğuna göre kişinin, lafa ve kapıdaki tabelaya değil de icraatlara bakınca apaçık ortada: Çevresiyle, ormanıyla ülkemizin doğası Allaha emanet! Sanki 4856 sayılı yasa, kurduğu Bakanlığa “ülkenin doğal bitki ve hayvan varlığıyla doğal zenginliklerini koruma ve geliştirme, çevre kirliliğini önleme” gibi sorumlulukları değil, “telafisi olmayan doğal kaynakları bir an önce bozdurup paraya çevirme” görevi vermiş gibi...


İki fakülte okuyup kariyer yapmış Bakanımız inşaat mühendisi ve tarihçi değil de ekolog olsaydı mesela, hiç değilse bazı şeyler başka türlü olurdu belki. O zaman belki, yeryüzünde her türlü hayatın en temel bileşenlerinden olan suya bakışı değişir, onu inşaat hafriyatı gibi metreküplerle ölçülen, kolayca oradan oraya taşınabilir bir “malzeme” olarak görmez, içinde sakladığı bilmem kaç “kilovat saatlik” enerjiyi gözüne kestirmeden önce, su döngüsü nedir, ekosistem neye benzer, biyolojik çeşitlilik nasıl bir şeydir, önce bu gibi konulara ciddiyetle kafa yorardı. Sonra da alacağı her kararda iki defa düşünürdü: Bir defa ülkenin sağlıkla ve güvenle yaşatılmasından sorumlu olduğu o börtü böceği, ağacı, kuşu, dağı, gölü için, bir defa da kaderi bütün bunlarınkine sıkı sıkıya bağlı insanları için.


Oysa, bir yandan “boşa akan suyu önce yakalayıp biriktirelim ki kurudukları zaman derelere geri verelim” diyebilen, bir yandan da “cinneti”, evinin belki tek geçim kaynağı ineğini satıp mahkemenin bilirkişi parasını çıkıştırmaya, böylece bir umut, ineğinden de önemli suyunu, açtığı dava yoluyla kurtarmaya çalışan köylülere yakıştıran bir Bakanımız var. Çoğu zaten yaban hayatıyla hiç tanışmamış metropol insanlarına “barajlar olmazsa içme suyunuz olmaz” diye gözdağı verip ücra dağ pınarlarındaki dahil her damla suya el koymayı mubah sayıyorlar. 

Esas mesele dünya görüşü
Dicle’yi kendi kendisine boğdurturken, nehir akmasa var olamayacak canlılarını ve onların haykırışları olmuş sesleri kale almak yerine, Hasankeyf’in “taşınmaz” eserlerini başka yere taşıtmak için talimat verdiğini söyleyebilen, yeni Ilısu “Köyü” yerleşkesine övgüler düzmeyi görev sayan bir Bakanımız var. Allahın bozkırında, yazın 45 derece sıcaklık altında, Amerikan yaşam tarzına öykünmenin berbat örneği, bir sürreal “ucube” olarak Ilısu “sitesi”, belki çimlerini sulayacak suyu bile Dicle’den alamayacakken. Bu arada, devletimizin inayetiyle “villaya geçen”, bu yüzden bir mostra, bir çeşit “vitrin mankeni” yerine konan köylülerin sözgelimi beş-on yıl sonra hangi üretim/ tüketim ilişkileriyle hangi refah seviyesinin keyfini sürecekleriniyse, bölgeyi ve insanlarını iyi tanıyan, Bakanın partidaşı bir sosyoloji bilgini, çıkıp bizim için yorumlar belki.


Bütçesinin son yıllarda bilmem kaça katlandığıyla, personelinin sayısıyla, camianın büyüklüğüyle gururlanan Bakan, teşkilatının her biriminde, her kademesinde imzalar atıp onaylar veren yetkili memurlarının, yaptıkları işteki yetkinlikleriyle de ilgileniyor mu peki? Sözgelimi masa başında “kesme-yapıştırma” marifetiyle kotarılmış, doğru dürüst okunup incelenmeyen, okunsalar da pek anlaşılmayan, anlayanlara danışma gereği de duyulmayan, falanca siyasi ve ekonomik çevrenin baskısıyla derhal onaylanmış Çevresel Etki Değerlendirme raporları içindeki saç baş yolduracak türden saçmalıkların nasıl kitabına uydurulduğunu, o raporlarla uygunluk onayı verilen müdahaleler yüzünden hangi eşsiz değerlerin hoyratça yok edildiğini, oraların hangi “asıl yerlisi” canlıların yerinden, canından edildiğini kendine dert edinmiş midir hiç? Ya da her yıl, ruhsatını ve harç parasını ödemişse eğer, “Tamam, sen artık avcı oldun” deyip yabanda ateş etme hakkı tanınırken kaç kişiye “aslında ne yaptığı” bilincinin hakkıyla verilebildiğini aklına getiriyor mudur? Hemen ardından da, sayısı devede kulak kalan “resmi onaylı avcı”dan başka, daha bir ordu eli silahlı kişi yüzünden yabandaki son kalıntıların da kökü kazınırken, teşkilatının nasıl seyirci kaldığından ne kadar haberdar mıdır?


Herhalde çevre dendiğinde, birtakım “vatan haini” “çevreci tiplerin”, “kışkırtıcı” eylemleri gelmiyordur Bakanın aklına. Bunun yerine, inşaatların “çevre düzenini” filan düşünüyordur. Doğal alan ile yeşil alan arasındaki farkın ne kadar farkındadır mesela? Veyahut çevrecilik tasavvuru, “ağaç dikelim” gibisinden, “lay lay lom çevreciliği”nden mi ibaret? Zira bu derinliksiz anlayışın “çevremizi temiz tutalım, doğayı koruyalım” gibi basmakalıp ve içi boş söylemleri, bu konuda en yetkili ve en sorumlu olması gerekenler tarafından öylesine sarf edilip duruyor ki, bazıları kendisi gibi, kerli ferli çevre ödülleriyle onurlandırılıyorlar.


Tabii ki esas mesele “dünya görüşü” ile alakalı. “Yerkürenin canlı olduğunu söyleyebiliriz: Toprak onun etidir. Üst üste gelmiş kaya tabakaları kemikleridir, kasları süngertaşındandır, kaynaklarda kaynayan sular kanıdır. Yüreğinin çevresini saran kan gölü okyanustur. Denizin gelgitleri gibi, nabzının her atışında azalıp çoğalan kan yoluyla soluk alıp verir” diyen Leonardo da Vinci, tüm doğayı, hem de “yaradandan ötürü” filan değil, salt öz varlığından dolayı sevip anladığı için eşsiz sanatını yaratabilmişti. Bunun tam karşıtı bir bakışla “su boşa akıyor, biz bakıyoruz” diyebilen profesör Bakan ise, küresel iklim değişikliği diye bir derdimiz olduğunu yadsırken, “o devirlerde de yedi sene bolluk, yedi sene kıtlık tarihi kayıtlara geçmiş” diye Yusuf peygamberin rüya tabirlerine referansta bulunmuştu. Gerçi sonrasında küresel ısınma tehdidini baraj yapmak için gerekçe diye öne sürmekte beis görmedi, ama olsun, kendi kendiyle çelişmek iyi bir siyasi için meziyet olsa gerek!


Şimdilerde, Bakanın hararetle şekillendirip gündeme getirdiği, tabiatı “kurutma” yasa taslağı can çekişen doğamıza ölümcül bir yara daha açmak üzere. Öteden beri hiç barışık olmadığı ilgi sahibi sivil toplumun, üniversitelerin, uluslararası örgütlerin, bütün mağdur olmuş ve olacaklarıyla tek tek kişilerin yükselen itirazlarına kulak tıkayarak, zaten hiç kurulmamış “doğayı koruma ve kullanma dengesini” ikincisi lehine, işin aslı belli zümreler lehine, adamakıllı çökertme yolundaki engellerden bir bölüğü daha aşılmış olacak böylece. Ne diyelim, torunlarımız ölmüşlerini hiç de hayırla yad etmeyecek!

Radikal İki, Yazı: Murat Biricik, 01.02.2011

ROMA DÖNEMİNE AİT TARİHİ ESERLER YETKİLİLERİN İLGİSİNİ BEKLİYOR

 

Gaziantep’in Araban İlçesi'ne bağlı Gökçepayam Köyü'nde Roma dönemine ait tarihi lahit mezar ile çeşme yetkililerin ilgisini bekliyor.

 

Köy sakinleri yaptıkları açıklamada atıl durumdaki tarihi eserlerin yok olup gideceğinden endişe ettiklerini söyledi. Eserlerin hangi dönmenden kaldığını bilmediklerini dile getiren vatandaşlar, “İçi oyuk etrafında kabartma resimler olan, beyaz kayadan oluşan taşın bir tarihi eser olduğunu biliyoruz. Taşın bir lahit mezar olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca üzerindeki yazılarını okuyamadığımız çeşmede atıl durumda bekliyor. Yetkililerden bu eserleri incelemelerini ve bunların tarihi özelliğinin ortaya çıkmasını istiyoruz” dedi. Köy gelen bazı kişilerin kaçak kazı yaptıklarını kaydeden vatandaşlar, “Bu eserlerle ilgilenilmediği için kaçakçılar, köyümüzün değişik bölgelerindeki tarihi mağaralarda kazı yapıyor. Bu durumdan rahatsız oluyoruz. Eserlerin koruma altına alınmasını istiyoruz” diye konuştu.

Gaziantep Olay, 29.01.2011

TITIAN'IN ÜNLÜ ESERİNE 16.9 MİLYON DOLAR

 

 

Rönesans ressamı Titian’ın (Tiziano Vecellio) Hazreti Meryem, Hazreti İsa, Aziz Luke ile İskenderiyeli Catherine’i resmettiği “A Sacra Conversazione: The Madonna and Child with Saints Luke and Catherine of Alexandria” tablosu 16.9 milyon dolara satıldı.


ABD’nin New York kentinde yapılan müzayedede 450 yıllık tablonun yeni alıcısı açıklanmadı. Tablo New York’taki Sotheby’s müzayede evindeki açık artırmaya Avrupa’dan telefonla katılan biri tarafından alındı. Böylece Venedikli ressam Titian’ın “Venus and Adonis” adındaki eserine 1991 yılında İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan müzayedede verilen 11.9 milyon dolarlık fiyatın rekoru kırılmış oldu. 1560 yılında yapıldığı tahmin edilen “A Sacra Conversazione: The Madonna and Child with Saints Luke and Catherine of Alexandria” tablosu 6 kez el değiştirdi.
Habertürk, 29.01.2011

İKİ PICASSO TABLOSU ELE GEÇİRİLDİ

 

Fransız polisi, Bordeaux kentinde bir hırsızın evine yaptığı baskında, Picasso'ya ait iki tablo ele geçirdi. Polis baskınında ayrıca, çalıntı olduğu tahmin edilen çok değerli yaklaşık 400 adet şaraba el konuldu.

 

Eve yapılan aramada, her türlü çalıntı eşya ile karşılaşan polis, hırsızın, zenginlerin evleri dışında lüks restoranların mahzenlerine girerek, pahalı kaz ciğerlerini bile çaldığını açıkladı.

 

50'li yaşlarda olduğu belirtilen hırsız, gözaltına alınarak cezaevine gönderildi. Hırsızın kimliğinin, soygun yaptığı bir evde bıraktığı eldiveni üzerinde yapılan testler sonucu ortaya çıktığı bildirildi.

Akşam, 28.01.2011

TEOS'A BİR SPONSOR DAHA

 

12 İon kentinin en önemlileri arasında yer alan Teos antik kentinde, 12 yıl aradan sonra tekrar başlayan kazı çalışmalarına bir ayda ikinci sponsor da geldi. İzmir’e Agora Alışveriş Merkezi yatırımını yapan Odak Şirketler Grubu’nun Başkanı Gürcan Oral, kazılara destek olma kararı aldı.

 

Teos antik kenti kazıları sponsorluk protokolü İzmir Valiliği’nde düzenlenen törenle imzalandı.

Törende konuşma yapan İzmir Valisi Cahit Kıraç, kentin en önemli tarihsel mirasları arasında yer alan ve İon kentlerinin en önemlilerinden olan Teos antik kentinde kazılara 12 yıl ara verildiğini, kaybedilen bu zamanı telafi edebilmek için yoğun çaba sarf ettiklerini dile getirdi.

 

Seferihisar Belediyesi ile kazı alanındaki mülkiyet sorunlarını çözdüklerini, ardından Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF) Öğretim Üyesi Doç.Dr. Musa Kadıoğlu başkanlığındaki kazı heyetinin çalışmalara başladığını kaydeden Kıraç, Teos’un en kısa zamanda kentin kültür hayatına kazandırılmasını, insanlar tarafından kullanılır hale getirilmesini hedeflediklerini söyledi.

 

İzmir’de 30′a yakın kazının sürdüğünü, Efes’in 120, Bergama’nın 100 yıldır kazıldığını ifade eden Kıraç, kazı çalışmalarının hızla ilerlemesini umduklarını söyledi. Kıraç, ‘Sponsorlar geldikçe Teos’un geleceğine ilişkin ümitlerim artıyor’ dedi.Teos’un antik dönemde sanatçılar kenti özelliğiyle ön plana çıktığına dikkati çeken Kıraç, ‘Seferihisar’ı da bir sanatçılar kenti yapmak için elimizde güzel bir tarihi mirasımız var’ diye konuştu.

 

Kazılara sponsor olan Odak Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Gürcan Oral ise Agora Alışveriş Merkezi’nin ismiyle bölgenin antik zenginlikleriyle karşılıklı etkileşim içine girdiğini, tarihi ve kültürel çalışmalara destek olmayı görev olarak gördüklerini ve gelecek yıllarda da destek vermeye devam edeceklerini ifade etti.

 

Mali büyüklüğü açıklanmayan protokol, Vali Kıraç, İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz ve iş adamı Gürcan Oral tarafından imzalandı.

 

Teos antik kenti kazılarına bir ay önce Yaşar Holding’in Eski Yönetim Kurulu Başkanı Feyhan Kalpaklıoğlu da 3 yıllığına 90 bin lirayla destek olmuştu.

haberler.com, 28.01.2011



23 - 29 Ocak 2011

TARİHİ YAPILAR AYAĞA KALDIRILIYOR

 

 

Vali Nurullah Çakır, Mecitözü’ndeki tarihi yapıların yeniden ayağa kaldırılması için gerekli çalışmayı yürüttüklerini söyledi. Mecitözü’nün birçok farklı özellikleri bünyesinde barındıran bir ilçe olduğunu belirten Çakır, ilçe sınırları içerisinde yer alan Elvan Çelebi külliyesinin yeniden ayağa kaldırılacağını, ayrıca ilçe içerisinde yer alan tarihi hükümet konağı ile rüştiye binasının da restore edileceğini vurguladı.

 

Mecitözü’nde “Hükümet Konağı” olarak bilinen tarihi binada yenileme çalışmalarının Temmuz ayına kadar bitirilmesine dönük yoğun çalışmalar devam ediyor. Vali Nurullah Çakır, tarihi kaymakamlık binasının restore edildikten sonra kaymakamlık binası olarak yeniden kullanımına başlanmasının yanı sıra klasik müze anlayışının dışında ilçe kültürünü yansıtan farklı bir müze olarak da kullanılabileceğini söyledi.

 

Çakır, Mecitözü’nün tarihi itibariyle köklü bir geçmişe sahip ilçelerden birisi olduğunu belirterek, “İlçede dünden bugüne bize kalan en önemli tarihi yapılar hükümet binası ve eski askeri binadır. Dönem olarak 19. yüzyıl yapıları. Bizi birbirimize bağlayan ruhsal bütünlüğün yanı sıra bu ruhun oluşmasını sağlayan temel öğelerden birisi de mimari yapılarımızdır” dedi. Çakır, ihale bedeli 758 bin lira olan konağın yenileme çalışmalarının Temmuz ayına yetiştirileceğini açıkladı.

 

Tarihi Hükümet Konağı, geç Osmanlı dönemine tarihleniyor. Yapının Ziya Paşa’nın Amasya Valiliği döneminin ilgi ve desteğiyle 1865-1866 yıllarında yapıldığı sanılıyor. Ayrıca Amasya tarihi adlı kitapta (Abdizade Hüseyin Hüsamettin 1.Cilt sayfa:319) Hükümet Konağı’nın yeniden Kaymakam İskilipli İsmail Bey tarafından 1894 yılında yapıldığı yazılıyor.

 

Kareye yakın planlı ve su basmanı üzerine iki katlı, kuzey ve güney cepheleri çıkmalı olarak inşa edilen yapıda malzeme olarak taş tuğla ve ahşap kullanılmış. Kuzey ve güney cephelerinden iki girişli olup, giriş kısımlarında iki sütunlu sahanlık kısım bulunuyor. Yapının sahan ve bazı oda tavanları, ahşap ve ortası göbekli olup, orijinal durumunu halen koruyor. Oda kapılarında ise basit geometrik bezemeler ile içi bitkisel bezemeli rozetler yer alıyor.

Çorum Haber, 28.01.2011

DEFTERDAR İBRAHİM PAŞA CAMİİ İSTANBUL'LA BARIŞIYOR

 

 

Kuruçeşme'deki Defterdar İbrahim Paşa Camii'nin, bir penceresinden Fatih Sultan Mehmet, diğerinden Boğaziçi Köprüsü görülüyor. Uzun süren terk edilmişliğin ardından restore edilen cami, şimdilerde zarafetiyle Boğaz'ın nadide eserlerinden.

 

Boğaz'da, iki köprü arasında kutu gibi bir cami... Kuruçeşme'de yolun biraz aşağısında kalır, taş külahı selamlar önünden geçenleri. 17. yüzyılda Defterdar İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış. O günden bugüne geleni, gideni, uğrayanı neredeyse yok gibi. Cemaati derseniz, cuma günleri belki... Aslında en başından belliymiş kaderi. Yapıldığı tarihte çevresinde gayrimüslimler yaşarmış. Civarındaki 200'e yakın dükkanın birçoğu meyhaneymiş. Şimdi de İstanbul'un iki eğlence merkezi Reina ve Sortie arasında kalıyor. Geceleri yanından yüzlerce insan geçiyor ama kimse varlığının farkında değil.

 

Defterdar İbrahim Paşa Camii, geçtiğimiz yıla kadar kaderine terk edilmiş, Boğaz'a küskün bir camiydi. En son 1941 yılında onarımdan geçmiş, o günden bugüne el sürülmemişti. Hırsızlar değerli tablo, saat ne varsa alıp götürmüşlerdi. Çatısı çökmüş, sıvaları çatlamış, ahşap dış cephesi parçalara ayrılmıştı. Hazin manzarası, "Herhalde bir gün yıkılır, yerine bir eğlence merkezi daha yapılır." diye düşündürürdü insana. Ama öyle olmadı. Tam bir yıl önce, Defterdar İbrahim Paşa Camii'nden yükselen ve Boğaz'a dalga dalga yayılan çekiç sesi, terk edilmişliğe ve küskünlüğe son verdi. Eser, İstanbul'la yeniden barıştı. Acıbadem AŞ ve Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen protokolle restorasyon çalışmaları başladı. Bugünlerde restorasyon bitmek üzere. Cami baştan aşağı yenilenmiş, güzelliği gözler önüne serilmiş. Şimdi bahçe düzenlemesi yapılıyor.

 

 

Yolun biraz aşağısında kalan camiye merdivenlerden iniliyor. Merdivenlerin bitiminden sağa döndüğünüzde caminin kuzey kapısını görüyorsunuz. Genellikle giriş için bu kapı kullanılıyor ancak vaktiniz varsa biraz dolaşıp güney kapısından girmenizi öneririz. Denize sıfır bu kapının üzerinde, 1832 tarihli celi talik hatla yazılmış bir kitabe var. Ayrıca iki köprüye ve Beylerbeyi Sarayı'na bakan manzara da görülmeye değer. Kuzey kapısından içeri girdiğinizde son cemaat yeri solunuzda kalıyor. Son cemaat yerinde iki pencere arasında mihrap bulunuyor. Sağ taraftan ise muhteşem oymaları olan ahşap bir merdivenle kadınlar ve hünkar mahfiline çıkılıyor. Şu anda dinlenme yeri olarak kullanılan hünkar mahfilinin yanında imamın dinlenebileceği ve kamera denetimlerinin yapıldığı kontrol odası var.

 

 

Kare planlı harime girdiğinizde, dalgalı perde motifleri olan mihrabın solunda ahşaptan yapılmış yeşil bir vaaz kürsüsü, sağında da oymaları ve altın varak boyamalarıyla hayranlık uyandıran minber göreceksiniz. Kendinizi ufak bir kutunun içindeymiş gibi hissettiğiniz bu bölümün 3 yanı, büyük pencerelerden ışık alıyor. Bir pencereden Fatih Sultan Mehmet, diğer pencereden Boğaziçi Köprüsü görülüyor. Kagir (taştan yapılan) bir yapı olan caminin harim bölümünün tavanı ise ahşap. 1 yıl önce yağmur sularının damladığı, çürümeye yüz tutan tavanın onarılmış halini ve süslemelerini üst kattan inceleyebilirsiniz.

 

Caminin yalnız içi değil, dışı da bir hayli değişmiş. Dış cephe, ahşap kaplanarak beyaza boyanmış. Camiyi çevreleyen duvarların temizliği yapılmış. Eski tuvaletler yenilenmiş. Lavabolara sıcak su tesisatı döşenmiş. Abdest alınan yerlere büyük aynalar yerleştirilmiş. Camiye inen merdivenlere ve bahçeye taşlar döşenmiş. Böylelikle yıllardır sandal sahiplerinin işgali altında olan ve harabeye dönen bahçe, temiz bir görünüm kazanmış.

Zaman Cuma, Haber: Esra Keskin, 28.01.2011

İNSANLIK KIZIL DENİZ'DEN Mİ YAYILDI?

 

 

Birleşik Arap Emirlikleri'nde bulunan taş aletler, göç yolunun sanıldığı gibi Nil vadisi üzerinden kuzeye doğru değil, Kızıl Deniz üzerinden Arabistan yarımadasına doğru izlendiğinin iddia edilmesini sağladı. Bulgularla ilgili yazı, Science dergisinin yarın yayımlanacak sayısında yer alıyor.

Modern insanın Afrika'dan yayıldığı genel kabul görürken, bu nüfusun Asya, Uzak Doğu ve Avrupa'ya hangi yollarla yayıldığı konusunda hala kesinlik bulunmuyor. Daha önceki bilgilerle, göçün 60.000 yıl önce ve Nil vadisini izleyerek nehrin kuzeyinden, Akdeniz yakınında çıkıp buradan Orta Doğu'ya yayıldığı kabul ediliyordu.

Yeni bulgularla ilgili bir açıklama yapan, Almanya Tuebingen'deki Eberhard-Karls Üniversitesi Bilimsel Arkeoloji Merkezi'nden Hans-Peter Uerpmann, "Afrika'dan çeşitli çıkış rotalarının olabileceği anlaşılıyor. Nil nehrinin kuzeyindeki Sina yarımadasından da olabilir, Kızıl Deniz'in güneyinde, boğaz üzerinden Arabistan yarımadasına geçiş de mümkün" dedi.

Kendi bulgularının, bu ikinci rotayı gösterdiğini ifade eden Hans-Peter Uerpmann, "bu rotanın, kuzeye göre daha yoğun göçlere zemin olduğu anlaşılıyor" dedi.

O tarihte Arabistan yarımadasının bugünkü gibi çöl değil, nemli bir iklime sahip olduğu ve av hayvanları açısından da zengin olduğu belirtiliyor. O dönemde Kızıl Deniz'in ağzındaki boğazın (Babülmendep boğazı) su seviyesinin de düşük olduğu belirtiliyor. Afrika'da göllerden ve nehirlerden yararlanmayı bilen insanların, bu boğazı geçmesinin güç olmayacağı kaydediliyor.

Sabah, 28.01.2011

DARBEDE 'ÖĞRENCİLER GEÇMESİN' DİYE KAPATILAN SÜLEYMANİYE KAPISI 50 YIL SONRA AÇILIYOR

 

 

Türkiye, darbe izlerini teker teker siliyor. 27 Mayıs 1960'ta güvenlik gerekçesiyle kapatılan İstanbul Üniversitesi'nin Süleymaniye Kapısı, restorasyonun ardından turizme açılacak.

 

Yerleşkenin ilk girişi konumundaki kapının onarımı 1 milyon liraya mal olacak. Ziyaretçiler 'Kültür Yolu' adı verilecek kapıdan geçtikten sonra Süleymaniye Camii'ne ulaşabilecek.

 

Yerli ve yabancı çok sayıda ziyaretçisi olan ve çoğu zaman talebi karşılayamayan İstanbul Üniversitesi Beyazıt yerleşkesi turizme açılıyor. 2010 Kültür Başkenti Ajansı'nın da destek verdiği restorasyon çalışması sayesinde 32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz tarafından 1865-66 yıllarında yaptırılan ve bugün üniversite olarak hizmet veren tarihi yerleşke, gözde turizm merkezlerinden biri olacak. 50 yıl aradan sonra ilk kez bakıma alınan Beyazıt'taki tarihi üniversite kapısından geçecek ziyaretçi, Osmanlı'nın Genelkurmay'ı olarak kullanılan yapıyı gezerek Süleymaniye Kapısı'ndan çıkacak. Rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri tamamlanan kapı 5 ay sonra yeniden hayat bulacak. Tarihi kapı en son 60 darbesine zemin hazırlayan, 40 kişinin yaralandığı ve Turan Emeksiz'in öldürüldüğü 28 Nisan 1960'taki olaylarda öğrenciler tarafından kullanılmıştı. Darbeden sonra güvenlik gerekçesiyle kapıya mühür vurulmuştu.

 

Proje kapsamında tarihi üniversite gezisi için 1 ve 1,5 saatlik iki ayrı program düzenlenecek. Ziyaretçilere Türkçe ve İngilizcenin yanı sıra 12 farklı dilde bilgi verilecek. Ziyaretler ilk aşamada salı, perşembe ve pazar günleri öğleden önce ve sonra olmak üzere 4 kez planlanıyor. Kule çevresinde veya havuzlu bahçede çeşitli dinlenme mekanları da hazır olacak. Yerleşkede restorasyonu tamamlanan 2. Beyazıt Hamamı, Mirgün Köşkü, Abdüllatif Suphi Paşa Konağı, Nadir Eserler Kütüphanesi, yerleşke çevre duvarları ve taş odalar ise ziyarete hazır durumda.

Zaman, Haber: Burak Kılıç, 28.01.2011

TARİHİ CAMİYİ TALAN ETTİLER

 

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun 10'uncu padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın 1521'deki Rodos seferinin ardından yaptırdığı tarihi cami, hazine avcıları tarafından talan edildi. Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Bozüyük beldesindeki cami, seferin ardından bir süre bölgede konaklayan Kanuni tarafından, askerlerin ibadet etmesi için inşa edildi. Padişahın adıyla anılan ve yaklaşık 100 yıl ibadete açık kalan cami, daha sonra kaderine terk edildi. Beldeye 1 kilometre mesafedeki cami, zamanla tarım arazilerinin ortasında kalınca atıl halde bırakıldı. Rivayete göre 1970'li yıllarda camiye gelen bir Rum, mihrabın altını kazarak, askerlerin sakladığı bir küp altın ile tarihi paraları alıp gitti. Bu rivayet ve seferden dönen Osmanlı askerlerinin temele altın sakladığı söylentileri, camiyi hazine avcılarının hedefi haline getirdi. Altın bulma hayaliyle caminin her tarafını kazan hazine avcıları, tarihi mirası adeta talan etti.

İşlemeleri sökülen, kubbesinde ve duvarlarında büyük oyuklar oluşan cami, çevredeki tarla sahipleri tarafından hayvan barınağı olarak kullanılmaya başlandı. Bu arada İzmir 2 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 1996'da bölgede bulunan bir han, bir köprü ve bir değirmenle birlikte camiyi de tarihi eser olarak tescil etti. Ardından Bozüyük Belediyesi'nin talebiyle Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından bölge 2009'da üçüncü derece doğal SİT alanı ilan edildi. Bozüyük Belediye Başkanı Yaşar Gencel, caminin olduğu bölgeyi meclis kararıyla ve takas yoluyla belediye bünyesine alacaklarını söyleyerek, "Cami için önceki yıllarda Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile görüşmüştük. Ama sonuç çıkmadı. Yer sorununu çözersek, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu onayıyla camiyi restore ettirip bu yağmadan kurtarmak istiyoruz" dedi.

Sabah, Haber: Mustafa Suiçmez, 28.01.2011

27 BİN PARÇAYI BİRLEŞTİRİP HEYKELLERİ TAMAMLADILAR

 

     

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943 yılında Berlin'deki Tell Halaf Müzesi'nin bombalanması sırasında zarar gören 40 heykellerin parçaları birleştirildi. Birleştirilen parçaların 27 bin adet olduğu açıklandı.

 

Almanya'da önceki gün başlayan "The Tell Halaf Adventure" adlı sergide, yaklaşık bir asır önce bulunan 3 bin yıllık heykelin de bulunduğu çok sayıda tarihi eser sergilenecek.

İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 yılında Berlin'deki Tell Halaf Müzesi'nin bombalanması sırasında zarar gören heykellerin parçaları Pergamon Müzesi tarafından saklandı. 2001 yılında, 40 heykelin parçalarının birleştirilmesine başlandı.

Yaklaşık 27 bin parçanın birleştirilmesinin ardından heykeller, cuma gününden itibaren ziyaretçilerin karşısına çıkacak.

Berlin Müzesi Yöneticisi Michael Eissenhauer, "5-10 sene önce kimse bu serginin gerçekleştirilebileceğine inanmıyordu" dedi.

Türkiye Gazetesi, 27.01.2011



OSMANLI ARŞİVLERİ NÜKLEER SALDIRIYA KARŞI BİLE KORUNACAK

 

 

Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yapımına başlanan, İstanbul'un 4 ayrı bölgesinde bulunan Osmanlı arşiv ünitelerini tek bir çatı altında toplayacak Milli Arşiv Sitesi, yıl sonunda hizmete girecek.


TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, 165 milyon liralık yatırım bedeli olan projenin tamamlanmasıyla birlikte “38 ülkenin hafızasının güvenceye alınacağını” belirtti. 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Strasbourg'da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Genel Kurulu'na hitap eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün “soykırım var diyorsanız ortak komisyon kuralım, karşılıklı olarak arşivlerimizi açalım” önerisiyle gündeme gelen Osmanlı arşivleri, bundan böyle TOKİ tarafından yapılan Milli Arşiv Sitesi'nde muhafaza edilecek. Yerli ve yabancı araştırmacıların her türlü bilgiye kolay erişimini sağlayacak şekilde tasarlanan arşiv binası, TOKİ'nin yoğun çabası sayesinde resmi teslim tarihinden bir yıl erken tamamlanarak yıl sonuna hizmete girecek. 

TOKİ-Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü işbirliğiyle Kağıthane'de yapımına başlanan arşiv binası tamamlandığında, Osmanlı arşivleri tek bir merkezde toplanmış olacak. Türkiye'nin bulunduğu bölgede yaşanan tüm ihtilaflarda referans olarak gösterilen Osmanlı arşivleri, TOKİ tarafından yapılan yeni binada, hiçbir bozulmaya uğramadan binlerce yıl muhafaza edilebilecek.

Milli Arşiv Sitesi hakkında bilgi veren TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, 9 hektarlık arazi üzerine inşa edilen binada, modern arşivciliğin gerektirdiği tüm ayrıntıları düşündüklerini belirtti. 

Cendere vadisinin arka bölümündeki kayalık alanın oyulmasıyla elde edilen bölgede inşa edilen binanın deprem ve sel başta olmak üzere her türlü doğal afete karşı dayanıklı olarak tasarlandığını ifade eden Bayraktar, muhafaza altına alınacak belgelerin nükleer, biyolojik ve kimyasal saldırılardan en iyi şekilde korunacağını kaydetti.
Olası bir yangın sırasında arşivdeki belgelere zarar vermeyen gazlı ve basınçlı köpük kullanılacağını belirten Bayraktar, şöyle dedi: 

“Arşiv binasında yangına dayanıklı camlar kullanacağız. Dış cepheye Osmanlı mimarisini andıran çizgiler kazandıracağız. Milli Arşiv Sitesi kapsamında, 350 kişilik araştırma salonu, arşiv birimleri, araştırma enstitüsü, kütüphane ve müze, dijital arşivleme ünitesi, hasar gören eserlerin kurtarıldığı restorasyon ünitesi, yayın ve tanıtım hizmetleri ünitesi, 2 bin kişilik kongre merkezi ve sosyal tesisler, idari binalar, konferans ve sergi salonları, misafirhane ile kapalı otoparklar yapacağız.” 

Osmanlı arşivlerinin önemini çok iyi bildiklerini ifade eden Bayraktar, belgelerin konulacağı raflardan iklimlendirme sistemlerine, nem ve ısı düzeyini sabit tutan sistemlerden belgelerin çalınmasını önleyen sistemlere kadar her türlü ayrıntıyı düşündüklerini kaydetti. Bayraktar, 165 milyon liralık yatırım bedeli olan projenin tamamlanmasıyla birlikte 38 ülkenin hafızasının güvenceye alınacağını bildirdi.

Dünyanın en büyük tarih arşivi olma özelliğini taşıyan Osmanlı arşivinde, 370 bin civarında defter, 100 milyon civarında da belge bulunacak. Osmanlı coğrafyasında yaklaşık 40'a yakın devletin tarihine ait bilgi ve belgelerin Osmanlı arşivinde olması nedeniyle bu devletlerin tarihçileri, kendi tarihlerini yazmak için Osmanlı arşivine geliyor. O nedenle Osmanlı arşivi yurt dışındaki akademisyen ve tarihçiler tarafından çok iyi bilinen bir arşiv olma özelliği taşıyor. 

Site içinde yer alacak müzede, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde olduğu gibi özel malzemelerin birer örneği sergilenecek. Vatandaşlar, araştırmacılar ve öğrenciler müzeye geldiklerinde, Avrupa topraklarındaki ilk insan hakları bildirgesinden biri olan “Fatih'in Bosna fermanını”, “Karlofça anlaşmasını”, “Baltalimanı sözleşmesini” ve diğer devletlerle yapılan ve öğrencilerin tarih dersinde okuduğu anlaşmaların birer nüshasını görecek.

Radikal, 27.01.2011

BOSNA'DA SAVAŞTA YANAN KÜTÜPHANE İÇİN 500 BİN EURO

 

  

 

Bosna'daki savaş sırasında Saraybosna'yı kuşatan Çetniklerin 25 Ağustos 1992'de açtığı ateş sonucu çıkan yangında ülkenin ulusal arşivlerinin de bulunduğu yaklaşık 2 milyon eserin yok olduğu milli kütüphanenin restorasyonunun tamamlanması için 500 bin avroya ihtiyaç bulunuyor.
Fatih Sultan Mehmet tarafından 1463 yılında fethedilen ve 400 yılı aşkın Osmanlı idaresi altında kalan Bosna Hersek, 1878 yılında Berlin Kongresiyle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu hakimiyetine girdi.


Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, idaresi altına aldığı Bosna-Hersek'te tarihi Başçarşı'nın hemen arka tarafında Milyaçka Nehri kenarında Endülüs mimarisiyle "Viyeçnitsa" olarak bilinen tarihi binayı 1892-1896 yıllarında inşa etti.


Belediye ve mahkeme binası olarak kullanılan tarihi bina, 1949 yılında Bosna'nın milli kütüphanesi olarak hizmet vermeye başladı. Bosna-Hersek'te yaşayan Boşnak, Sırp, Hırvat ve Yahudi halkına ait el yazması ve önemli eserlerin de bulunduğu yaklaşık 6 milyon kitap ve ulusal arşivin saklandığı kütüphane, ülkenin "hafızası" konumundaydı.


Bosna-Hersek, mimarisiyle görenleri büyüleyen bu tarihi binayı ve içindeki "hazine"nin önemli kısmını, 25 Ağustos 1992 yılında Saraybosna'yı kuşatan Çetniklerin topçu ateşi sonucu çıkan yangında kaybetti. Açılan ateş sonucu çıkan ve 3 gün boyunca devam eden yangında, 155 bini el yazması, ülkenin ulusal arşivlerinin de bulunduğu yaklaşık 2 milyon eser yok oldu. Yangın, savaş sırasında sürdürülen vahşetin ve kurbanlarının ıstırabının yankılarının devam ettiği sırada pek dikkat çekmedi, ancak savaşın ardından Bosna bu yangınla adeta "hafızasını yitirdi."


Savaşın hemen ardından binanın yeniden eski görünümüne kavuşturulması için başlatılan restorasyon çalışmaları ise halen devam ediyor.





Saraybosna Anakent Belediye Başkanı Aliya Behmen, kütüphane binasının tarihi, içindeki miras ve şu anki restorasyon çalışmalarını anlattı. Behmen, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1892 yılında belediye binası olmak üzere "Viyeçnitsa" binasını yapmaya başladığı yerin Osmanlı zamanında Mustafa Paşa Meydanı olduğunu ve birçok evin bulunduğunu söyledi.


İmparatorluğun yöneticilerinin binanın yapımına başladıkları sırada "Boşnak insanının inadını tattığını" ifade eden Behmen, "Bu binanın yapılacağı yerde yaşlı bir Boşnak'a ait ev bulunuyordu. Bu Boşnak evinin yıkılmasına izin vermedi. Bunun üzerine bu evin tuğlaları tek tek nehrin kenarına taşındı ve bina buraya eski haliyle yapıldı" dedi.


"Viyeçnitsa" binasıyla ilgili ilginç bir olayın da 28 Haziran 1914 yılında meydana geldiğini anlatan Behmen, bu binayı ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand'ın buradan ayrıldıktan 500 metre ilerideki Latin Köprüsü'nde öldürüldüğünü, bunun da Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden olduğunu belirtti.


Aliya Behmen, 1949 yılından 1992 yılına kadar milli kütüphane olarak kullanılan bu tarihi binanın 1992 yılında kenti kuşatma altında tutan Çetniklerin ateşi sonucu yakılıp yıkıldığını ve o sırada kendisinin de kitaplar ı kurtarmak için alevler içindeki binaya girdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
"Balkanlar'da ender rastlanan kitaplara sahip olan ateş altındaki binadan maalesef kitapların tamamını kurtaramadık. Yangının başında kitapların bir kısmını taşıdık. Daha sonra arkadaşlarla birlikte alevler içindeki binadan kitapları kurtarma çalışmasını her türlü tehlikeyi göze alarak sürdürdük."


Kurtarılan kitapların bir kısmının zarar gördüğünü ve şu anda bunların düzeltme çalışmalarının sürdüğünü ifade eden Behmen, "Savaşın başında kütüphanenin 6 milyon kitabı ve 7 bini aşkın nadide eski kitabı bulunuyordu. Bu kitapların bir kısmı savaş ve yangın sırasında kurtarıldı, ancak 2 milyon kadarı kurtarılamadı" dedi.


Yanan kitapların Boşnak, Sırp, Hırvat ve Yahudilere ait olduğuna dikkati çeken Behmen, "Yani dört halkın manevi mirası yandı" diye konuştu.

Aliya Behmen, savaş sırasında büyük hasara uğrayan binanın cephesinin restorasyonu için 1996-1997 yılları arasında önce Avusturya hükümetinin 750 bin avro yardımıyla çalışma başlattıklarını söyledi.


Avrupa Komisyonunun 2000-2004 yılları arasında 2 milyon 250 bin avroyla binanın onarımını üstlendiğini ifade eden Behmen, Viyeçnitsa'nın onarımı için Budapeşte, Podgorica ve İspanya'nın da destek verdiğini kaydetti.


Behmen, Dünya Anıtlar İzleme Kurulunun (World Monuments Watch) Viyeşnitsa binasını 2008 yılında en hasarlı 100 anıt listesine koyduğunu, bunun üzerine Avrupa Komisyonunun 7,5 milyon avroluk yardımda bulunduğunu söyledi.


Behmen, şu anda sadece 500 bin avroluk bir paraya ihtiyaçları bulunduğunu, bu paranın temin edilmesi halinde Viyeçnitsa'nın dört yıl içinde eski halini bulacağını sözlerine ekledi.

Türkiye Gazetesi, 27.01.2011

TARİHİ BİR KONAK DAHA KÜL OLDU

 

 

Antalya Kaleiçi'ndeki tarihi konakta bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı. Kullanılmadığı öğrenilen ahşap bina, itfaiye ekiplerinin müdahalesine rağmen kül olmaktan kurtulamadı.

Antalya'nın ilk yerleşim yerlerinden Kaleiçi'ndeki Mektep Sokak'ta iki katlı tarihi bir konakta bugün saat 21.30 sıralarında yangın çıktı. Nedeni henüz belirlenemeyen yangın, kısa sürede kullanılmayan ahşap binayı sardı. Alevleri gören vatandaşlar hemen itfaiye ekiplerine haber verdi. Yangına Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı çok sayıda itfaiye ekibi müdahale etti ancak tarihi bina kül olmaktan kurtulamadı. Öte yandan itfaiye ekipleri, Kaleiçi'nin dar sokakları nedeniyle zor anlar yaşadı. İtfaiye araçlarını konağa yaklaştırmakta zorluk çeken ekipler, uzattıkları hortumlarla yangına müdahale etmeye çalıştı. Yangın, itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle yaklaşık bir saatte kontrol altına alındı. Boş binanın tinerciler tarafından kullanıldığını kaydeden mahalle sakinleri, yangının tinerciler tarafından çıkarılmış olabileceğini öne sürdü. Bu arada, Antalya Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı'nın bir süre önce Kaleiçi'nin yangın risk haritasını çıkardığı, yanan konağın da en riskli binalardan birisi olarak gösterildiği öğrenildi.

Habertürk, Haber: Soner Özcan, 27.01.2011

ANDY WARHOL'UN BAŞYAPITI SATIŞTA

 

 

Müzayede devi Christie’s’in 16-17 Şubat tarihlerinde Londra’da düzenleyeceği Savaş Sonrası Dönem ve Çağdaş Sanat Müzayedesi’ne Andy Warhol’un büyük boy otoportresi ile Jeff Koons’un devasa ‘Kış Ayıcıkları’ heykelinin damga vurması bekleniyor. Warhol’un 1967 tarihli yapıtı, kendi portrelerinden oluşan 10 adetlik tarihi önemdeki serinin bir parçası. Christie’s uzmanları eserin satış fiyatının 5 milyon sterline (12.5 milyon lira) ulaşabileceğini söylüyor. 

Koons’a 1980’lerde uluslararası şöhret kazandıran Banality serisinden ‘Kış Ayıcıkları’na ise yaklaşık 3.5 milyon sterlin (8.7 milyon lira) fiyat biçiliyor. 120 cm. yüksekliğinde kocaman gözlü, bir örnek kıyafetli, karikatür suratlı, çocuk boyutundaki çiftin Adem ile Havva’yı temsil ettiği belirtiliyor. ‘Kış Ayıcıkları’nın bir başka uyarlaması da Londra’daki Tate Modern’de bulunuyor.
Christie’s’den Francis Outred’ın Ocak 2009’dan beri Londra’da düzenledikleri en büyük etkinlik olarak nitelendirdiği müzayedede satışa sunulacak Lucio Fontana, Martial Raysse, Gerhard Richter, Gilbert & George, Andreas Gursky gibi ünlü sanatçıların 64 eserinin toplam 65 milyon sterlin satış rakamına ulaşması bekleniyor.

Radikal Hayat, 27.01.2011



Christie s tarafından satılacak Warhol portresi, 1967 tarihli.

CENGİZ HAN TARİHİN EN ÇEVRECİ HÜKÜMDARI MIYDI?

 

 

13. ve 14. yüzyıllardaki Cengiz Han'ın Moğol istilasının, insan eliyle iklim değişikliğine yol açan tek kültür olduğu ortaya çıktı.

ABD'deki Carnegie Enstitüsü Küresel İklim Bölümü'nün tarih boyunca önemli olayların iklime etkisinin incelendiği araştırmasına göre, modern çağın iklim değişikliğinin tersine, Moğol istilası yerküreyi soğuttu ve 700 milyon ton civarında karbonu atmosferden temizledi.

Tarihin en zalim hükümdarlarından biri olan Cengiz Han'ın böyle iyi bir çevre karnesi almasının ardındaki gerçek ise bugünün çevrecilerini biraz rahatsız edebilir.

Moğol İmparatorluğunun dünyanın yüzde 22'sini fethettiği 1,5 yüzyıl boyunca, Cengiz Han'ın at üstündeki istilacı göçebelerinin 40 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor.

Araştırmaya göre, böylesine geniş bir bölgede nüfusun azalması sürülmeyen tarlaların ormana dönüşmesine neden oldu. Diğer bir tarifle, Cengiz Han'ın amansız istilası dünyada büyük bir alanda ormanların yeniden yayılmasına ve bu yeni ormanların da atmosferden daha fazla karbon temizlemesine yol açtı.

Avrupa'daki veba salgını ve Çin'deki Ming Hanedanının yıkılışı gibi olaylarda da ormanların yeniden büyüdüğünü tespit eden araştırmacılar, Moğol istilasının bu çevreci yönüyle atmosferden temizlediği 700 milyon ton karbon, bugünkü küresel benzin tüketimiyle üretilen karbon miktarına denk geliyor.

Habertürk, 27.01.2011

AKP'NİN SİYASİ NÜFUZU MÜZE MÜDÜRÜNÜ BAKIN NASIL ZORUNLU İZNE ÇIKARDI?

 

İznik'te;

Öyle şeyler yaşanıyor ki akıl sır erdirmek pek mümkün değil.

 

Kaldı ki;

Bu yaşananlar, siyaset kurumunun, "nüfuz kullanımı"na da en iyi örneklerden biri.

 

Olayı hemen özetleyelim.

Duyulan ihtiyaç doğrultusunda İznik Müze Müdürlüğü'ne 5 güvenlik elemanı için hizmet alım ihalesi yapılıyor.

 

Ve;

İhaleyi kazanan Alimler Özel Güvenlik Şirketi'ne artık alışılageldiği üzere siyasi iktidar AKP tarafından elaman veriliyor.

 

Yani ihaleyi bir şirket alıyor ama personeli AKP gönderiyor.

Sonuçta da, 5 kişi güvenlik görevlisi olarak işbaşı yapıyor.

 

Ne ilginç ki;

bu 5 kişiden Abdullah Demir, Ali Yıldız ve İbrahim Tetik aynı zamanda AKP'nin İznik İlçe Gençlik Kolları üyesi çıkıyor.

 

İlginçtir;

İlerleyen zaman içinde arkalarında siyasi iktidarın gücünü de hissettirmeye başlıyor bu AKP'li güvenlik görevlileri.

 

Bunun üzerine;

İznik Müze Müdürvekili Gül Karaüzüm bir rapor hazırlıyor.

 

Ve raporunda;

Kurumunda görev yapan 5 kişilik güvenlik personelinden Abdullah Demir, Ali Yıldız ve İbrahim Tetik'in, binaya yetkisiz personel soktuğunu, arızayı idareye bildirmediğini, devriye atmadıklarını, görevi dışında başka iş yaptıklarını, traş olmadan işe geldiklerini, kimlik kartı takmadıklarını, ziyaretçilere nazik davranmadıklarını, oluşan hasarları idareye bildirmediklerini, uyumlu çalışmadıklarını ve de kurumun gizlilik içiren bilgilerini 3. şahıslara aktardıklarını yazıyor.

 

Ve de;

İhaleyi kazanan şirketten bu 3 kişi yerine başka 3 kişi görevlendirilmesini istiyor.

 

İşte ne olduysa bundan sonra oluyor.

 

İddiaya göre;

Bu raporu duyan AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın küplere biniyor.

 

Ve siyasi nüfuzunu kullanarak Müze Müdürvekilinin bu isteğinin yerine getirilmemesi için elinden geleni yapıyor.

 

Ne var ki;

Bu sırada söz konusu 3 kişi, ilgili özel şirket tarafından başka bir yere görevlendiriliyor.

 

İşte bu aşamadan sonra iş daha da kızışıyor.

 

Partisinin İl Başkanlığı'nı arayan, adı bizde saklı milletvekilini de devreye sokan AKP İlçe Başkanı, konuyu partisinin bir toplantısında Bakan Faruk Çelik'in önünde de gündeme getiriyor.

 

Hatta;

"Bu durum benim için bir namus meseledir" dediği de konuşuluyor.

 

Araya giren siyasi irade hemen konuya el atıyor.

 

Ama;

Bu kez de AKP'lilerin karşısına Müze Müdürlüğü'nün ilgili özel güvenlik şirketiyle yaptığı hizmet alım sözleşmesinde yer alan "Görevden alınan güvenlik personeli daha sonra hiçbir şekilde tekrar görevlendirlemeyecektir" ibaresi çıkıyor.

 

Yani AKP'li gençlerin Müze'ye yeniden alınmasının önü tamamen kesiliyor ki, hedef tahtasına bu kez, AKP'li Başkan'ın sözünü dinlemeyen Müze Müdürvekili Gül Karaüzüm giriyor.

 

Ve Karaüzüm'ü görevden el çektirmenin yolları deneniyor.

 

İddiaya göre, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü de İznik Müze Müdürvekili'nin "kulağının çekilmesi" için devreye sokuluyor.

 

Sonrasında ise;

Yoğun baskılar nedeniyle Müze Müdürvekili Gül Karaüzüm dün itibariyle önce 4 günlük rapor alarak, sonrasında da yıllık iznini kullanmak üzere kurumdan ayrıldı.

 

Karaüzüm, muhtemelen bugün için Ankara'da olacak ve İznik'te yaşananlara ilişkin kurumuna üst düzeyde bilgi verecek.

 

Şimdi gözler;

Partisinin gençlerine iş olanağı yaratmak için siyasi nüfuzunu kullandığı iddia edilen AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın ile görevinden isteği dışında uzaklaşan İznik Müze Müdürvekili arasındaki bu çekişmenin sonucuna çevrildi ki, bu yaşananları sizlere de aktarmış olalım.

Bursa Hakimiyet, Yazı: Okan Tuna, 26.01.2011

 

******


İZNİK'TEKİ SKANDALDA SON GELİŞME NE?

 

İznik'te;

Müze Müdürlüğü'nde görevlendirilen AKP'li gençlerin, disiplinsiz davranışları nedeniyle Müze Müdürlüğü'nce görevden uzaklaştırılması sonrasında yaşananları salı günü bu sütunlardan sizlere aktarmıştık.

 

Olay kısaca şöyleydi.

 

Taşeron firma tarafından çalıştırılan AKP'li gençler Abdullah Demir, Ali Yıldız ve İbrahim Tetik hakkında tam 13 ayrı disiplinsiz davranıştan rapor tutulmuş, fakat bu raporu tutan Müze Müdürvekili Gül Karaüzüm, üzerindeki siyasi baskılar nedeniyle zorunlu izne ayrılmıştı.

 

Ne var ki;

Partisinin gençlerinin kurumdan uzaklaştırılmasını hoş karşılamayan AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın, görevden uzaklaştırılan bu 3 AKP'li gencin Müze Müdürlüğü'nde yeniden işbaşı yapabilmesi yönünde AKP İl Başkanlığı da dahil olmak üzere görüşmeler yapıyor.

 

AKP'li Başkan'a göre;

"Ortada mağdur olan çocuklar var ve onlar sadece haklarını arıyorlar"

 

İşin ilginci;

İlçe Başkanı Sargın, 13 ayrı disiplin suçu nedeniyle tutulan rapor için de "Belki bir iki gün işe sakallı gelmiş olabilirler ama bunlar büyütülecek olaylar değil" diyor.

 

Yanısıra;

Daha da ilginci İlçe Başkanı Sargın'a göre, partisine üye 3 çalışan "siyasi fikirlerinden" dolayı Müze'den uzaklaştırıldı ki oldukça vahim.

 

Çünkü;

AKP yönetimine göre Müze Müdürvekili Gül Karaüzüm CHP'li ve bu nedenle de AKP'li çalışanları özellikle işten çıkarttı.

 

Elbette ki, böyle bir iddiaya inanmak hiç kolay değil.

 

Kaldı ki;

Devlet kurumlarında siyaset yapılamayacağı gibi, söz konusu 3 çalışan hakkında raporlara geçen 13 ayrı disiplin suçu tespiti de bir hayli çarpıcı.

 

Görebildiğimiz kadarıyla;

İznik Müze Müdürvekili, böylesine bir raporu tutmak zorunda kaldığına göre demek ki ispatlanmış/delillenmiş gözlemler ve fiiller var. Yoksa bir kurum yöneticisinin, hem de AKP'nin işe yerleştirdiği üstelik partili çalışanlar hakkında böylesine cesur bir davranışta bulunması pek mümkün olmayabilirdi.

 

Nitekim;

AKP İlçe Başkanı Sargın, işten uzaklaştırdıkları gençleri gönderdiği İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Gedik de, Müzü Müdürvekili gibi düşünüyor.

 

"Benim yapabileceğim bir şey" diyen ve disiplinsiz davranışta bulunan 3 çalışanın Müze Müdürlüğü'nin isteğiyle taşeron firma tarafından el çektirildiğini" anlatan Gedik, "bu durum tamamen Müze Müdürlüğümüzün bir takdiridir, taşeron şirketten gerekli personel değişimi elbette ki istenebilir" diyerek de AKP'den olası siyasi baskılara kapıyı kapatmış oldu.

 

Gedik;

Müze Müdürlüğü ile taşeron şirket arasında imzalanan protokol kapsamında "görevden alınan personelin aynı kurumda yeniden görevlendirilmesinin mümkün olmayacağı" maddesini de hatırlatarak, "Benim yapabileceğim bir şey yok, yapılanlar yapılmış zaten" diyerek de "parti ve devlet işlerinin ayrı şeyler olduğunun" bilinmesini istedi.

 

Bu arada;

İlgili taşeron şirket de, AKP'li gençleri bir başka kurumda yine güvenlik görevlisi olarak çalıştırmaya başladı.

 

Şimdi;

Gözler haliyle üst düzey görüşmeler yapmak üzere Ankara'da olduğu belirtilen Müze Müdürvekili Karaüzüm'de. Aldığı 4 günlük mazeret izninin ardından yıllık iznini kullanmaya başlayacak olan Karaüzüm'ün, izin bitimindeki bürokratik akıbeti merak ediliyor.

 

Zira;

Konuşulanlar, siyasi nüfuz kullanılarak Müzü Müdürvekili'ne izin bitiminde işbaşı yaptırılmayabileceğine yönelik ki, olası böyle bir durum işi daha da skandal hale sokabilir.

Bursa Hakimiyet, Yazı: Okan Tuna, 28.01.2011

"İSLAMİYETTE BİR CAMİ TİPOLOJİSİ YOKTUR"

 

 

İstanbul Serbest Mimarlar Derneği (İstanbulSMD) tarafından, Selimiye Camisi’nin yapısal özelliklerini tekrarlaması kaygısıyla kamuoyunun gündemini meşgul eden “Ataşehir Anadolu Camisi”ne ilişkin sorulara ışık tutması amacı ile düzenlenen “Cami Tasarımının Geçmişi ve Bugünü” konferansı Yapı-Endüstri Merkezi’nde gerçekleştirildi. İstanbulSMD Başkanı Doğan Hasol’un açılış konuşması ve İstanbulSMD Onur Üyesi Prof. Doğan Kuban’ın sunumu eşliğinde ilerleyen konferansta, İslam dünyasında cami geleneğinin geçirdiği değişim aktarılırken, ana sorgulama güzergahı “Neden geçmişi günümüzde yaşatmaya çalışıyoruz?” sorusu oldu.

 

Konferansın açılışını yapan Yapı-Endüstri Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı ve İstanbulSMD Başkanı Doğan Hasol, derneğin böylesi bir etkinlik düzenlemekteki hedefini açıklayarak başladığı konuşmasında, Ataşehir’de gerçekleştirilmesi planlanan “Selimiye kopyası” cami projesi hususunda konuşmak üzere, ilgili projenin sahibi mimarın da etkinliğe davet edildiğini belirtti. Mimarın çalışmasını sunmasını dilediklerini ve böylelikle katılımcılara, görüşlerini ifade edecekleri bir panel ortamı oluşturmayı istediklerini vurgulayan Hasol, mimarın davetlerini reddettiğine açıklık getirdi. Yalnızca birkaç proje görselini ve kendisinin, Taraf Gazetesi’nde yayınlanan beyanatını ilettiğini söyleyen Doğan Hasol, bu sebeple panel fikrinin de gerçekleşemediğini dile getirdi.

Bugünlerde “her şehre bir Selimiye” şeklindeki önerinin de gündemde olduğunu hatırlatan Hasol, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin, Türkiye’de mimarlığı yüceltme yönünde çabaları olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:

“Gerçekleştirilmesi planlanan Ataşehir Ulucami’nin mimarı, projenin bir ‘Selimiye kopyası’ olmadığını öne sürüyor. Peki taklit ne demek? Bir mimara, bir sanatçıya yakışmayan bir şeydir taklit… Örneğin Picasso, ‘Ben taklitten, öncelikle de kendimi taklitten sakınırım’ demişti. O, Sinan ki, kendi camilerini tekrarlamamıştır. Ancak biz, neredeyse 500 sene sonra onları taklit ediyoruz. Peki, kim Koca Sinan’dan böyle bir izin aldı? Ya da Selimiye’yi yaptıran II. Selim’in rızası var mı? Bu durum hangi ölçüye, hangi anlayışa sığar?”

Her dönemin kendi anlayışı ve güncel durumunu ortaya koyması gerektiğinin altını çizen Doğan Hasol, “Bizim iktidarlarımız ileriye ne bırakacaklar?” sorusunu yönelterek sözlerine şöyle devam etti:

“Bu, bizim mimarlarımıza da hakarettir. Çünkü Türkiye’de mimarların 435 yıl önce yapılmış binaları taklit ettiğini söylemek demektir. Ancak bizim yöneticilerimiz 435 yıl geride kalmışlardır. Son yıllarda bunu daha net görüyoruz. Örneğin Adalet Sarayları bugün Selçuklu, Orta Anadolu tarzı ile yapılmaktadır ve bu, totaliter bir yaklaşımdır. Oysa ki başka totaliter dönemlerden, Hitler, Mussolini döneminden geriye bir şey kalmamıştır.”

 

İstanbul Serbest Mimarlar Derneği olarak sıkıntılarını aktarmak üzere gerçekleştirdikleri etkinlikte, bir çözüm önerisi sunmaktan da geri durmayacaklarını belirten Doğan Hasol, camileri de kapsayacak şekilde tüm kamu yapılarının yarışma ile elde edilmesi gerektiğine dikkat çekti. Hasol konuşmasını, Yapı-Endüstri Merkezi etkinlik alanında halihazırda sergilenmekte bulunan Yıldız Teknik Üniversitesi Mimari Tasarıma Giriş dersi ürünlerine dikkat çekip, “4,5 ay önce mimarlığa adım atmış olan öğrencilerimizin çalışmalarına bakarak umut kazanmamızı ümit ediyorum” sözleri ile noktaladı.

“Cami Tasarımının Geçmişi ve Bugünü” sunumunu yapmak üzere söz alan Doğan Kuban ise, “ilk cami” olarak nitelendirdiği Hz. Muhammed’in evine ilişkin bir görsel eşliğinde başladığı konuşmasında, Türkiye’de ne dinin ne de tarihinin bilinmediğini vurgulayarak “Arkada 4 aylık öğrencilere bunu yaptırıyor, sonra da Selimiye projelendiriyoruz. Böyle bir ikilem, böyle bir cehalet olabilir mi?” dedi.

 

“Selimiye’nin kubbesi üstte 75 santimdir, altta ise 1,5 metre kesite ulaşır. Bu yüzyılda bu kubbeyi, 1,5 santimetrelik beton plaklar ile yapıyoruz. Biz, malzeme, strüktür ve yapı arasındaki ilişkinin mesleğin temeli olduğunu bilen mimarlar ise, buna şaşkınlık ile bakıyoruz” ifadesinde bulunan Doğan Kuban, Vedat Dalokay’ın uygulanmayan Kocatepe Cami önerisine de değindi. Dalokay’ın yarışma ile seçilen projesinin, temelleri atıldıktan sonra çıkan “Bu Türk camisi değildir” spekülasyonu nedeniyle dinamitlendiğini hatırlatan Kuban, Dalokay’ın sonraki yıllarda Pakistan’da uyguladığı İslamabad Camisi ile en başarılı modern cami örneğini verdiğini belirtti.

 

 

“Caminin tipolojisi yoktur” diyen Kuban, açık havada da ibadet edilebileceğini, İslam dininin bu özgürlüğü tanıyan ibadet ritüelleri olduğunu dile getirerek, namazın sade bir merasim olduğuna ve bir mihrabın da bunun için yeterli olacağına değindi. Kuban, “Camide bir tipoloji olsa bu, ilk cami olan Hz. Muhammed’in evi olurdu” dedi.

Kuban, geçtiğimiz 50 sene içerisinde Türkiye’de 100 bin cami inşa edildiğini, ancak içlerinden bir tane bile nitelikli yapı çıkmadığını ifade ettiği sunumunu, Samarra Cami, Şah Abbas Cami gibi Arap dünyasına özgü ve Divriği Ulucami gibi Anadolu coğrafyasına ait erken dönem örneklerin biçimsel özellikleri detaylandırarak ve Osmanlı cami geleneği ile günümüz cami üretimlerini kıyaslayarak sürdürdü.


Osmanlı padişahlarının ne Selimiye’yi ne de birbirlerinin camilerini kopyalamadığını belirten Doğan Kuban; Nuruosmaniye, Nusretiye ve Dolmabahçe Cami gibi yapılar üzerinden Osmanlı cami geleneğinde barok etkileri örneklendirdi. Ardından dünyadan yakın dönem İslam ibadet mekanları görselleri paylaşan Kuban, farklı modern cami tasarımı yaklaşımları ve geleneğin yorumlanması girişimlerini özetleyerek, İslamiyet’te bir cami tipolojisinin bulunmadığını bir kez daha vurguladı.

Konferans, Kuban’a yöneltilen sorular ile sonlandı.

Yapı, 26.01.2011

BEYOĞLU'NUN GELECEK PLANI HAZIR

 

İstanbul’un merkezi olan Taksim Meydanı ve Beyoğlu yıllardır hızla değişiyor. Kentin yaşadığı o büyük değişimin neredeyse simgesi bu semt. 150 yıllık kültür ve eğlence merkezi, aynı zamanda bir büyük sit alanı, her köşesi tarihi mirasın bir parçası. Bu nedenle, kimi bölgeleri terk edilmiş, kimi bölgeleri kendi kendine gelişen, her tür yenilik için kurulların devreye girdiği büyük tartışmaların yaşandığı bir yer Beyoğlu.


Tüm bu tartışmaları dindirip bölgenin geleceğini belli esaslara bağlayacak bir imar planı yıllardır bekleniyor. Tam 17 yıldır üzerinde çalışılan Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı sonunda hazır oldu. Bu plan Taksim, Cihangir, Tophane, Tarlabaşı’nı içine alan Beyoğlu’nun tarihi merkeziyle ilgili. Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı plan, Beyoğlu Belediyesi’nin ve Koruma Kurulu’nun onayından geçip askıya çıktı. Bir ay içinde hukuki bir itiraz gerçekleşmezse yürürlüğe girecek. 

Beyoğlu’nu Sultanahmet’teki turizm bölgesiyle birleştirecek ve kentin çekim alanlarını genişletecek bir yaklaşım, planın hazırlanmasında etkili olmuş görünüyor. Beyoğlu’nda pek çok şeyi değiştirecek, önemli kararların olduğu bir tür ‘gelecek planı’ bu. Bundan sonra Beyoğlu’nda yapılacak her şey bu planın sunduğu vizyona, belirlenen kurallara ve fonksiyonlara göre yapılacak. Peki neler olacak? Tophane ve civarının turizm ve ticaret bölgesi ilan edilmesi en önemli gelişmelerden biri. Ya da Cihangir Caddesi’nin yayalaştırılacak olması. Böylece turistik mekanlar artacak, gece hayatı daha da hareketlenecek. Tabii bu, özellikle burada yaşayan, semt sakinlerini etkileyecek bir gelişme. Cihangir ve Tophane’de oturmak eskisi kadar kolay olmayacak.


Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması da plan dahilinde. Trafiğin yeraltına alınmasını önümüzdeki dönemde epey tartışacağız belli ki. Tabii bu tartışmalara yeni AKM planları da bir ara dahil olacaktır.


Bazı boş yeşil alanlar sosyal tesis olarak tanımlanıyor, kimilerine küçük de olsa yeni yapılar inşa edilecek. Özelleşecek mi, ne olacak diye çok konuşulan Haliç Tersanesi bu planda özel öneme sahip. Plan raporlarında tersanenin özgün ve tarihi binalarının korunacağı, burada denizcilik eğitimi, sergiler ve müze alanları yaratılacağı söyleniyor. Yani sonunda İstanbul’un bir denizcilik merkezi olacak gibi. Bölgede geniş alanları yayalaştıran belediye, buraya arabasıyla gelenler için büyük otoparklar tasarlıyor. Özellikle açık otopark olarak kullanılan boş alanlara kat otoparklar yapılacak. Bazı eski yapılar planda yer alan ifadesiyle ‘ihya edilecek’ ve yeniden Beyoğlu’na kazandırılacak. Kabataş İskelesi’nin büyütülmesi gibi çok önemli bir karar da bu planın içinde görünüyor. Dedikodulara göre iskelenin mimari çizimleri hazırmış bile.


Bir yandan yıllardır gündemde olan tartışmalı pek çok proje de Beyoğlu’nun gelecek planlarında varlığını korumuş. Mesela hemen meydandaki Taksim Camii ya da TRT Stüdyoları’nın ‘kültür sanat merkezi’ olması gibi... 





Galataport, Özelleştirme’ye emanet
Plan haritalarında ‘beyaz’ bırakılmış, yani plan dışında kalmış alanlarda ise aslında semtin en önemli projeleri var. Mesela Salıpazarı’ndaki antrepoların yerine yapılacak Galataport. Buranın geleceği belediyenin değil Özelleştirme İdaresi’nin elinde. ‘Turizm teşvik alanı’ ilan edilen Galata Kulesi ve çevresi ise Kültür Bakanlığı’nın yetki alanında. Tarlabaşı’ndaki mahalleler, Parkotel inşaatı da bu planda durumu netleşmeyen alanlar. Yani Beyoğlu’nun geleceğinde hala karanlık noktalar var. Tabii ki bu gelecek, başta semtte yaşayanlar olmak üzere tüm İstanbul’u hatta Türkiye’yi ilgilendiriyor ve bütün bu plan-programlar belli ki daha epey tartışılacak.

Nüfus artacak
Planın amaçlarından biri ‘Gece nüfusuna yeterli donatı standartlarının ve kalitesinin yükseltilmesi ve etkinliğinin artırılması’ diye ifade ediliyor. Bölgenin şimdiki nüfusu 103 bin. Müeyyetzade, Hacımimi ve Şahkulu mahallelerinde vaktiyle konut olarak yapılmış ama zaman içinde boşalmış ya da çeşitli imalathaneler tarafından kullanılan yapıların ‘nitelikli konut’ alanları haline gelmesiyle semtin nüfusunun artacağı, planda yer alan öngörülerden biri.

Eski binalar yeniden yapılacak
Koruma Amaçlı İmar Planı’nın belki de en çok tartışılacak unsurlarından biri kayıp ya da metruk vaziyetteki tarihi binaların yeniden yapılması. Eski fotoğraflardan ve haritalardan tespit edilen otuza yakın binadan on dört tanesinin yenilenmesine karar verilmiş. Bu binalar eski fonksiyonlarıyla, olmazsa eski fonksiyonuna yakın bir amaçla, olmazsa eğitim ya da kültür için kullanılacak. Plan öyle diyor. 

  •  Katip Mustafa Çelebi Mescidi 

  •  Hacı Recep Camii (Cihangir) 

  •  Pürtelaş Hasan Efendi Camii ve Çeşmesi (Cihangir)

  •  Kadı Cami (Ömer Avni Mah.)

  •  Bektaş Efendi Cami (Kemankeş Mah.)

  •  Merzifoni Kara Mustafa Paşa Cami (Kemankeş Mah.)

  •  Tozkoparan Mescidi

  •  Sıbyan Mektebi (Pürtelaş)

  •  Perşembe Pazarı Hamamı

  •  Yamalı Baba Hamamı ve Kütüphanesi (Hacımimi)

  •  Molla Çelebi Mektebi ve Hamamı (Pürtelaş)

  •  Yanık Şeyh ismail Tekkesi (Yahya Kahya Mah.)

  •  Çakır Dede Mektebi (Ömer Avni Mah.)

  •  Dolmabahçe Cami Meşrutası 

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 26.01.2011


******


BU PLANDA BİZ YOKUZ!

Beyoğlu'nun tam 17 yıldır ihtiyacı olan plan 14 Ocak 2011 tarihinde askıya çıktı. Ancak bu plan Beyoğlu halkının beklenti ve ihtiyacını karşılamıyor, yaşam kalitesinin gelişmesine, tarihi ve kültür mirasının korunmasına, kamusal alanların halkın kullanımına açılmasına hizmet etmiyor. Kültürel ve sosyal sorunların çözümü, istihdam koşulları, çocuklar, gençler, yaşlılar ve kadınlar için hiç bir vizyonu yok. Haklarımızı ve semtimizi korumak için hep birlikte!

BU KENT BİZİM!

Bu plan uygulanırsa Beyoğlu'nda nefes alacak yer kalmayacak: Yoğun bir yapı dokusuna sahip olan Beyoğlu'nda yapılaşma dışı kalmış tüm alanlar imara açılıyor. Şehirlerin gelişimi içinde işlevini yitirmiş ve artık var olmayan yapılar tartışmalı "ihya kararları" ile kalan boşluklara yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. 9 tanesi cami olmak üzere 14 adet ihya kararı alınmış. Ancak kamu yararı tartışmalı olan bu yapıların inşası gerçekleşemediği takdirde "sosyal kültürel tesis" adıyla rant tesislerine dönüştürülmesi planlanıyor.

Depremde sığınılacak alanlar yok ediliyor. Roma Bahçesi, Ege Bahçesi, Tophane Parkı hatta muğlak ifadelerle Taksim Gezisi tanımsız "sosyal kültürel tesisler" le donatılmış. Halkın doğal kullanımına kapatılmış. Sıkıştırılmış bu yaşamlar arasında to prak ve su dengesi yok ediliyor. Nüfus yetmeyecek oranda kreş, oyun alanı, kültürel alan sorunu yaşanırken yalnızca otomobiller için tüm tedbirler alınmış. Kimi Galatasaray Lisesi'nin arkasındaki tarihi duvar, kimi yapı adaları arasındaki yeşil alan yok edilerek 9 adet yeni kat otoparkı yapılıyor. Herkes arabasını koyacak bir yer bulacak ama gidecek bir parkı olmayacak.

Bu planda konut alanları "ticaret ve turizm alanı"na dönüşüyor. Galata, Cihangir, Tophane gibi semt yaşamını hala koruyabilen sayılı konut alanları Talimhane, Fransız Sokağı modelinde olduğu gibi sosyal dokusunun tamamen değişmesine neden olacak şekilde turizm ve ticaret alanı olarak işlevlendiriliyor.

Bu plan Beyoğlu gibi bir merkezi bütünlüklü bir yaklaşımla ele almıyor. Bütünlüklü bir yaklaşım gerektiren ve sit alanı ila nedilen Beyoğlu'nun bu planla bölgeye hayat verecek en dinamik, en canlı bölgeleri koruma kapsamı dışında bırakılmış. Buna göre bu plan tüm sahil şeridi, Galata Kulesi'nin çevresi, Tarlabaşı, Kasımpaşa, Emek Sineması'nın çevresi gibi bölgeleri "Yenileme Alanı", "Özelleştirme Alanı", "Turizm Alanı" gibi çerçevelere sokarak kapsam dışı boşluklar yaratıyor ve bu alanlarda yer alan kimi parsellerin mülkiyet ve işlevleri tepeden inme kararlarla değiştiriliyor.

Planlar kapalı ilişkiler içinde hazırlanıyor. Planlama sürecinde başka hiç bir bölgede olmadığı kadar çok sayıdaki profesyonel, gönüllü girişimler ve halk kenara kondu, Nasıl Beyoğlu'nda yaşayan insanların katılım olmadan belirlenen emlak vergileri rayiç bedelleri bazı yerlerde kırk kat arttıysa, yine katılım olmadan hazırlanan bu planlar da Beyoğlu'nda yaşayan insanların gelecekte çevrelerinin bozulmasına, se mtlerini terketmelerine yol açacak.

Evlerimiz, sokaklarımız, parklarımız, sahilimiz, komşularımız bu plandan olumsuz etkileniyor. Bizim görüşlerimiz alınmadan, kendi geleceğimiz üzerinde söz sahibi olamadığımız bu planın gözden geçirilmesini talep ediyoruz.

Haklarımızı ve semtimizi korumak için hep birlikte! BU KENT BİZİM! Planlara son itiraz tarihi 13 Şubat 2011!



BEYOĞLU SEMT DERNEKLERİ PLATFORMU, Ayaspaşa Güzelleştirme ve Çevre Koruma Derneği, Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği, Beyoğlu Eğlence İşyeri Sahipleri Derneği, Cihangir Güzelleştirme Derneği, Galata Derneği, Piyale Paşa Mahalle Gençliği ve Sosyal Gelişim Derneği, Destek alınan kuruluşlar: TMMOB Mimarlar Odası - İstanbul Büyükkent Şubesi, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi.




beyoglukorumaplanlari.blogspot, 26.01.2011

SUR KAPILARI ACİL YARDIM BEKLİYOR

 

 

İstanbul'un surlarından şehre giriş noktaları olarak bilinen tarihi kapılar, acil onarım bekliyor. Ceneviz, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait 37 sur kapısı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Sur kapıları özellikle araçların geçişleri sırasında çarpma ve sürtünmeler sebebiyle zarar görüyor. Arkeolojik eser değeri taşıyan kapılara acil müdahale gerekiyor.

 

İstanbul'daki sur kapıları, son olarak Cibalikapı'ya, yüksek tonajlı bir kamyonun çarpmasıyla gündeme gelmişti. Kaza sırasında, kapı üzerindeki Sultan Abdülmecid'in tuğrası parçalanmıştı. Tuğranın parçaları, Koruma, Uygulama ve Denetim Müdürlüğü (KUDEB) tarafından İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi; ancak bu olayla birlikte sur kapılarındaki bakımsızlık gün yüzüne çıktı.

 

Sur kapıları, araç geçişlerinin ötesinde kullanım şekillerinden dolayı da zarar görüyor. Kapılara ait duvar taşlarından bazıları sökülmüş, kapı kemerleri ve çevrelerinde çatlaklar oluşmuş durumda. Ticari tabela da, trafik levha ve lambalarının da asıldığı kapılar, evsizlerin yaktığı ateş yüzünden adeta harabeleri hatırlatıyor. İstanbul'a giriş kapılarının onarılması için yazışmalar yaptıklarını belirten KUDEB Müdürü Şimşek Deniz, "Şehirde 37 sur kapısı mevcut. Ayvansaray ve Yedikule kapıları en çok zarar gören kapılar. Şehre giriş kapıları olduğu için geçen her araç zarar veriyor." şeklinde konuşuyor. İstanbul'un bu kapılarının bir bütünlük içinde ele alınıp bir proje kapsamında onarılmasının zaruri hale geldiğini vurgulayan Deniz, "Biz tespitler yaptık ve ilgili yerlere yazısını gönderdik. Bu kapılar 1. grup arkeolojik eser. Acil müdahale gerekiyor. Öncelikle bitki temizlikleri, cephe temizlikleri yapılmalı. Görsel kirliliklerin ortadan kaldırılmasının ardından projelendirme yapılarak onarılmalı." diyor.

 

Kapıların özellikle araçların geçişleri sırasında zarar gördüklerini belirten Şimşek Deniz, şöyle konuştu: "İstanbul'un tarihi sur kapılarından Cibalikapı, Ayakapı, Yedikulekapı, Belgradkapı, Silivrikapı, Mevlanakapı ve Eğrikapı'da tetkikler yaptık. Bu kapılarda çarpma ve sürtünmelerden kaynaklı tahribat var. Kapıların duvar taşlarından bazılarının sökülmüş, kapı kemerleri ve kapı çevrelerinde, kemerlerin iç yüzeylerinde yarıklar, çatlaklar ve sıvalarında dökülmeler var. Ahırkapı'da kapıya bitişik bina yapılmış. Cibalikapı'nın Haliç tarafındaki kemeri de tamamen çökmüş. Bir daha böyle bir olay yaşanmaması için yüksek araçların geçişinin yasaklanması gerekli."

 

KÜLTÜREL MİRASI KORUMA DAİRE BAŞKANLIĞI KURULACAK

Kültür ve Turizm Bakanlığı, kültür ve varlıklarının korunması amacıyla büyükşehir belediyeleri bünyesinde 'Kültürel Mirası Koruma Daire Başkanlığı' kurulmasını onayladı. Tarihi ve kültürel mirasın korunması, koruma kurullarının faaliyetlerine destek verilmesi amacıyla 2005 yılında yerel yönetimler bünyesinde koruma uygulama ve denetim müdürlüklerinin faaliyet alanlarına eklenen yeni düzenlemeyle büyükşehir belediyeleri bünyesinde kurulan Koruma, Uygulama ve Denetim Müdürlüğü (KUDEB) birimi daire başkanlığı seviyesine yükseltilecek.

Zaman, Haber: Sevgi Korkut, 26.01.2011

ASKERLERİN TÜFEKLERİ ORTADAN KAYBOLDU

 

Heykel tartışmalarıyla daha önce de gündeme gelen Antalya'da ilginç olay.

 

Şehitler anıtındaki asker figürlerinin elinde bulunan tüfekler ortadan kayboldu. Heykeltıraş Cüneyt Çağlıcan'ın 1998'de yaptığı heykel, asker figürlerinin kol ve bacaklarının yürüyüş nizamına uygun olmadığı gerekçesiyle tartışmalara yol açmıştı. İki yıl önce vefat eden Çağlıcan, figürleri bilinçli olarak aykırı tasvir ettiğini söylemişti. Dün gece de 12 asker figüründen 9'unun silahları kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından çalındı. Antalya Şehit ve Gazi Aileleri Derneği Başkanı Cengiz Nizam, olayın kasıtlı olduğunu iddia ederek 'Hepsinden önemlisi şehitlere saygısızlık' dedi.  

Akşam, 26.01.2011

DOLMABAHÇE SARAYI BÜYÜYOR

 

 

Dolmabahçe Sarayı, büyüyor. Sarayın geçmişte mutfak olarak kullanılan Beşiktaş tarafındaki bölümü önümüzdeki ayın ortalarında Saray Koleksiyonları Müzesi olarak kapılarını açıyor. Burada şimdiye kadar görülmemiş tam 5 bin obje sergilenecek, sarayın depoları bile gezilebilecek.

 

Bundan yıllar evvel bakımsız bodrumları, çürüyen tarihi eserlerle gündeme gelen Dolmabahçe Sarayı elden geçirildi, bodrumlar düzenlendi, tarihi eserler restore edildi ve sıra ziyaretçilere gösterilmesine geldi.

 

Sergilenecek eserler arasında hayli ilginç objeler bulunuyor. Tablolar, hatlar, panoların yanı sıra sarayda yaşayan şehzade ve prenseslerin oyuncakları ve hatta padişahın çocukluk giysileri yer alıyor. Örneğin Sultan II. Abdülmecit’in kızı olan ve 2006’da vefat eden Dürrüşehvar Sultan’ın oyuncak bebeği, puzzle şeklinde olan ve şehzadelere mimari sevgiyi aşılamak için hazırlanan ahşap oyuncaklar… Ayrıca boyama kitapları, küçük kurşun askerler, kız çocukları için oturma odası takımları da sergilenecek eserler arasında… Bir de çocuk giysisi var.

 

Halife Abdülmecit Efendi’den kalma bir çocuk kıyafet var, tahminler babası Sultan Abdülaziz’e ait olabileceği yönünde. Bir başka özel eşya ise Sultan II. Abdülhamit’e ait tıraş masası. Masa açıldığında içinden gümüş işlemeli telkari tıraş takımı çıkıyor.

 

Müze, Şubat ayının ortalarından itibaren ziyarete açılacak.

Turizm Habercisi, 26.01.2011

TARİHİ KÖPRÜ ONARIMA ALINDI

 

Edirne Keşan'a bağlı Mercan Köyü'ndeki tarihi köprü yıllar sonra onarılıyor.

 

Ancak, köprü ulaşıma kapatıldığı için alternatif ulaşım konusunda sorun yaşanıyor. Mercan Köyü muhtarı Mesut Özkan, yolun trafiğe kapatılmasının ardından, köprünün diğer tarafına geçiş için alternatif yol oluşturmaya çalıştıklarını söyledi. Köprünün diğer tarafında köy halkına ait 2 bin dönüm arazi olduğunu dile getiren Özkan, "Alternatif bir yol bulamamamız halinde, insanlar 7 yerine 35 kilometre yol kat edecek. Bunun için en kısa sürede köprünün yanından dere üzerine taş koyarak pratik bir yol yapılması gerekiyor." dedi. Yolun, Karayolları ya da Özel İdare'nin haritalarında bulunmadığının altını çizen Mesut Özkan, "Burası Tarihi İpek Yolu olarak geçiyor. Ancak, haritadan bakıldığında ova yolu olarak gözüküyor." dedi.

Zaman, Haber: Hüseyin Ünsal Yücel, 25.01.2011

"KEŞKE BİRAZ DAHA YAMULSA"

 

 

Işıklandırılması tamamlanarak hizmete açılan Beyazıt Yangın Kulesi'ni gazetecilerin "yamuk" olarak değerlendirmesi üzerine bir açıklama yapan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Prof.Dr. Yunus Söylet, "Keşke biraz daha yamulsa, belki Pisa Kulesi gibi meşhur olurdu, fena olmazdı" dedi.

 

Yapılan yeni ışıklandırma sistemiyle İstanbullulara hava durumunu bildirecek olan kulede mavi yandığı zaman havanın açık, yeşil yandığı zaman yağmurlu, sarı yandığı zaman sisli, kırmızı yandığı zaman ise karlı olacağını haber verecek.

Beyazıt Yangın Kulesi, İstanbul Üniversitesi (İÜ) ve Siemens işbirliği, Osram AŞ'nin katkılarıyla ışıklandırıldı. İÜ Rektörlük Binası'nda düzenlenen törende konuşan İÜ Rektörü Prof.Dr. Yunus Söylet, ışıklandırılması tamamlanan Beyazıt Yangın Kulesi'nin artık ziyaret edilebileceğini bildirdi.

Gazetecilerin "Kulede bir eğrilik olup olmadığını" sorusuna Prof.Dr. Söylet, "Siz sadece bize ne tarafta yamukluk olduğunu söyleyin; biz mahalledeki çocukları çağıracağız, kulenin en tepesine bir urgan bağlatacağız ve onların çekip düzeltmelerini sağlayacağız. Merak etmeyin düzeltiriz biz. Keşke biraz daha yamulsa, belki Pisa Kulesi gibi meşhur olurdu. Fena olmazdı" yanıtını verdi.

Söylet, Kule'nin yeniden faaliyete geçmesiyle ilgili düşüncelerini ise şöyle ifade etti:
"15 yıldır sönük bir kuleydi. Zannediyorum, dünyada böylesine güzel, simgesel bir kulesi olan da başka bir üniversite yoktur. O nedenle tekrar bu kulenin parlaması, eski günlerine dönmesi ve eski günlerdeki gibi renklerin mana ifade ettiği meteorolojik bilgileri de İstanbul'a vermesi benim için gurur ve mutluluk kaynağı. Uzaktan görmek de çok keyifli. Uçaktan bakmak da çok güzel."

Törene katılan Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir kulenin simgesel değerlerinden biri olduğunu söyleyerek, tarihi yarımadanın ortasında yer alan Beyazıt Yangın Kulesi'nin yeni haliyle İstanbul'a farklı bir renk katacağını belirtti.

Demir, "Dünyanın her tarafında bu tür tarihi eserlerin hikayeleri vardır. Tarihi yarımadadaki yangınlar kulesi olarak inşa ettirilmiş, sonra hava durumunu yansıtan bir kuleye dönüşmüş. İlelebet devam eder diye ümit ediyorum" dedi.

Kulenin tarihinin anlatıldığı slayt gösterisinin yapıldığı törende, konuşmaların ardından karlı, yağmurlu, sisli ve açık havayı simgeleyen çağdaş dans gösterisi sunuldu.

Daha sonra, Söylet, Demir ve Siemens AŞ Genel Müdürü Hüseyin Gelis'in butona basmasıyla kulede ışık gösterisi yapıldı. Yapılan yeni ışıklandırma sistemiyle İstanbullulara hava durumunu bildirecek olan kule, mavi yandığı zaman havanın açık, yeşil yandığı zaman yağmurlu ve sarı yandığı zaman sisli olacağını, kırmızı yandığı zaman kar yağacağını haber verecek.

Kulenin öyküsü
Beyazıt Yangın Kulesi'nin ışıklandırılması projesi sonucu, bir önceki aydınlatma çözümüne göre yüzde 60 enerji tasarrufu, atmosfere salınan seragazında ise yıllık 19 ton azalma sağlanacak. Kullanılan yeni armatürlerin ömürlerinin 3 kat daha uzun olması sayesinde bakım maliyetleri yüzde 70 oranında azalacak.

Beyazıt'ta ilk yangın kulesi Küçükpazar'da 1749 çıkan büyük yangının ardından, Ağakapısı Süleymaniye'de İstanbul Müftülüğü ile İstanbul Üniversitesi'nin Botanik Enstitüsü olarak kullanılan iç avlunun köşesine yapıldı. Ancak kulenin ahşap olması sebebiyle birçok kez yapılmasına rağmen yanması önlenemedi.

Padişah 2. Mahmut, 1828 tarihinde Senekerim Balyan'a, şu anki İstanbul Üniversitesi kampüsünün tarihi giriş kapısı arkasındaki bahçenin içerisine kagir Beyazıt Kulesi'ni yaptırdı.

1849 yılındaki depremde hasara uğrayan kulenin geniş saçaklı, ahşap örtülü külahı değiştirilerek, sekizgen planlı, yuvarlak pencereli, yukarıya doğru daralan üç kat şeklinde yeniden tasarlanarak inşa edildi.

1889 yılında da ise kuleye bayrak direği eklendi.

"Yangın köşkü" de denilen kulede "köşklü" denilen 20 gözcü bulunuyordu. Kulelerdeki odalarda kalan köşklüler 1923'e kadar kulelerdeki görevlerine devam ettiler."

Cnn Türk, 25.01.2011

KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARININ KORUNMASI

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına yönelik ilke kararlarında bazı değişikliklere gidildi. Yüksek kurulun, 6 Ocakta yaptığı toplantıda, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 19 Ocak 2010 tarih ve 760 sayılı İlke Kararının iptaline karar verildi.

Koruma amaçlı imar planlarının onaylanmamış olmasının 2863 sayılı Kanunla koruma bölge kurullarına yüklenen koruma görevini ortadan kaldırmadığı hususları da göz önüne alındı. Koruma amaçlı imar planının yasal süresi içinde onaylanmadığı ve geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarının ortadan kalktığı kentsel sit alanlarında, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı parseli ve diğer parsellerdeki, zorunlu altyapı uygulamalarının koruma bölge kurulu kararları doğrultusunda yapılabilecek.

İlke kararlarında ve önceki kararlarda bazı değişikliklere gidildi. Buna göre, ''Koruma, Uygulama ve Denetim Bürosu kurulmamış olan yerlerdeki sit alanlarında, koruma alanlarında ve tescilli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarına bitişik parsellerde yer alan, yürürlükteki mevzuata göre kullanma izin belgesi bulunan tescilsiz yapılarda, çatı aktarımı, oluk onarımı, boya, badana ve benzerlerine bakım, ahşap, madeni, pişmiş toprak, taş vb. çürüyen ya da bozularak eksilen mimari ögelerinin özgün biçimlerine uygun olarak aynı malzeme ile değiştirilecek.

Bozulan iç ve dış sıvaların, kaplamaların, renk ve malzeme uyumu sağlanarak özgün biçimlerine uygun olarak yenilenmesinin ilgili koruma bölge kurulu kararı alındıktan sonra ilgili Valilik ve Belediyesinin denetim ve sorumluluğunda yapılabilecek.

Koruma, Uygulama ve Denetim Bürosu kurulmuş yerlerde ise sit alanlarında, koruma alanlarında ve tescilli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarına bitişik parsellerde yer alan, yürürlükteki mevzuata göre kullanma izin belgesi bulunan tescilsiz yapılarda, yukarıda bahsi geçen uygulamalar 'Koruma, Uygulama ve Denetim Büroları, Proje Büroları ile Eğitim Birimlerinin Kuruluş, İzin, Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik' kapsamında gerçekleştirilecek.

Sit alanlarında, koruma alanlarında ve tescilli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarına bitişik parsellerde yer alan, yürürlükteki mevzuata göre kullanma izin belgesi bulunmayan tescilsiz ve kaçak yapıların tadilat ve tamiratlarına izin verilemeyecek. Tadilat ve tamirat izni verilen tescilsiz yapıların onarım öncesi ve sonrasına ilişkin rapor, fotoğraf, kroki ve belgeler, uygulama sonrasında ilgili koruma bölge kurulu müdürlüğüne iletilecek.''

Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlıklarının Tescili
Korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının tescil kararlarının yeniden değerlendirilmesi ile ilgili ilke kararı ise şöyle:

''Kültür ve tabiat varlıklarını koruma bölge kurulları tarafından 'korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı' olarak tescil edilmiş olan taşınmazlara ilişkin alınan tescil kararlarının yeniden görüşülmesine ilişkin yapılan başvuruların, yapıların tescil edilmesine neden olan değerlere sahip olmadığına ilişkin ayrıntılı ve bilimsel nitelikli bilgi ve belgeleri içermesi halinde, koruma bölge kurulu müdürlüklerince gündeme alınabilecek.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararlarına karşı idari yargıda açılan dava sürecinde, kamu yararı bulunan konuların koruma bölge kurulunda değerlendirilmesine ilişkin konunun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunda değerlendirilmesi sonucunda, koruma bölge kurulu kararlarına karşı açılan davalarda, idari yargı tarafından verilen iptal veya yürütmenin durdurulması kararına ters düşmemek koşuluyla, kamu yararı bulunan konuların koruma bölge kurullarınca değerlendirilebilecek.''
Yapı, 25.01.2011

RESMİ MİMARİYLE BÜTÜNLEŞTİREN SANAT ADAMI

 

 

Bu yıl, dünyaca ünlü Türk ressam ve şairimiz Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun doğumunun 100. yılı kutlanıyor. 11 Ocak'ta New York'taki Türkevi'nde "Doğumunun Yüzüncü Yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu" sergisi ile başlayan kutlamalar, yıl boyunca Paris, Kıbrıs, Bodrum ve İstanbul'da düzenlenecek çeşitli etkinlikler, yayınlar ve gençlere yönelik yarışmalarla devam edecek.

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu, ressam, şair, yazar, öğretmen, mozaik sanatçısı, heykeltraş, yazmacı, seramikçi ve vitraycı kişiliği ile dünyada büyük yankı uyandıran sayısız esere imzasını attı. Yaşamı boyunca yaptığı bu eserlerle resmi mimariye sokmaya çalışan Bedri Rahmi'nin, ülkemizde birçok önemli yapının duvarları onun resimleri ve panoları ile süslü.

 

Eserleri ve Başarıları...
1929 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde başlayan eğitimini Paris'e giderek devam ettirdi. Burada ünlü ressamların eserlerinden esinlenerek, ressamlığını farklı bir boyuta taşıdı.

 

31 Ekim 1942 tarihinde açılan 4. Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde ikincilik ödülünü kazandı. İlk duvar resimlerini, 1943 yılında Ortaköy Lido Yüzme Havuzu için gerçekleştirdi. 1946 yılında, Ankara Büyük Tiyatro'nun (operanın) girişindeki kapıların üstüne ikinci duvar çalışmasını yaptı. 1946 yılı Kasım ayında UNESCO'nun Paris'te düzenlediği uluslararası sergiye gönderilen resimleri ile oldukça ilgi çekti.

 

1950 yılında, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde 150 resimden oluşan "Retrospektif" sergisi düzenledi. Bu yıllarda, Bizans mozaikleriyle ilgilenmeye başladı ve Kariye Cami düzenlemesini yaptı. 1951 yılında, "Küçük Sahne"yi süsledi. Bu tarihe kadar boya ile mozaik dokusunda resimler yapan Eyüboğlu, 1954 yılında "Türk Tepsisi" adlı motifi ile Steuben Glass adlı bir firmanın düzenlemiş olduğu yarışmada ödül kazandı ve motif kristale oyularak teşhir edildi.

1954-1957 yılları arasında Hilton ve Divan Otelleri ve KLM İstanbul Merkezi'ndeki panoları yaptı. Yaptığı eserlerle oldukça ilgi çeken Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yugoslovya ve Hollanda hükümetleri tarafından davet edildi ve 1955 yılında TBMM Binası'na konulacak resimleri seçecek kurulun başına getirildi. 1956 yılında da Sao Paulo Bienali'nde onur ödülü aldı.

 


Brüksel Sergisi'ndeki Türk pavyonuna yaptığı pano

 

1958 yılında Uluslararası Brüksel Sergisi'ndeki Türk pavyonuna yaptığı 227 metrekarelik çalışmasıyla altın madalya aldı. 1959 yılında, Paris'te NATO Merkezi'ne 50 metrekarelik bir pano hazırladı.

1961 yılında Amerika'ya giderek, zengin renklerle soyut biçimlere yöneldi. Çalışmalarında plastik tutkal - plastik boyalar - kum - talaş ve buruşturulmuş Japon kağıdı kullanarak, görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yaptı. Çalışmaları ile kendisinin de kabul ettiği gibi "Amerika Dönemi" sanatına başka bir boyut kazandırdı. University of California at Berkley'de iki yıl misafir profesörlük yaptı.

 

 

1963-1964 yıllarında Vakko Fabrikası, Karaköy Tatlıcılar, Manifaturacılar Çarşısı panoları yanında çeşitli malzemeleri denedi. Son panosu Etap Oteli girişindeki "Güvercinler" oldu.

 

1970 yılında, yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yaptı. 1972 yılında ise, 33'üncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü aldı. 21 Eylül 1975 tarihinde yaşama veda etti.

Ölümünden bir yıl sonra Ankara'da "Yaşayan Bedri Rahmi" adıyla Bedri Rahmi adına bir sergi düzenlendi. Aynı yıl içerisinde İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde adına düzenlenen bir sergi ile anıldı. 1984 yılında ise yine İstanbul'da "Bedri Rahmi - Her Dönemden" adlı toplu sergisi ile hayranlarının beğenisini topladı. 2008'de hayatını anlatan "Gözleri Anadolu'yu Gören Adam" adlı belgesel film çekildi.

2009 yılında Türkiye'nin ilk Bedri Rahmi Eyüboğlu müzesi Çorum iline bağlı İskilip İlçesi'nde açıldı. İskilipliler, 1942 yılında sanatçının yaptığı iki haftalık İskilip gezisinin anısına müze açtılar.

Eserlerinden Bazı Örnekler

 

Mozaikleri:

 

Senelere göre duvar resmi ve mozaik çalışmaları:

1955 Marmara Oteli Ankara
1956/1957 4.Levent Konutları
1957 Brüksel Uluslararası Sergide Türk Pavyonu'na Yapılan Pano
1958 Nato Merkezi'ne Yapılan Pano
1959 Samatya Hastanesi'ne Pano
1959 Efes Oteli İzmir
1960/1961 ABD Karmel Kellogs Malikanesi'ne Yapılan 2 Pano
1962/1963 İstanbul Manifaturacılar Sitesi

 

Heykelleri:

 
- Karaköy Tatlıcılar Hanı
- Vakko Fabrikası Etap / İstanbul
- Etap Oteli/ İstanbul
- Divan Oteli Panosu

 

Vitray Eseri:

 

Almanya Bonn T.C. Büyükelçiliği'nin bir duvarına yaptığı beton - kalın cam karışımı vitray. Bu uygulamanın dünyada benzeri bulunmuyor.


Arkitera: Kaynak: Wikipedia, bedrirahmi.com, Fotoğraflar: www.bedrirahmi.com, Derleyen: Derya Yazman, 25.01.2011

ARKEOLOJİK ESERLER ÜZERİNDE YÜKSELEN 'ATİNA AKROPOL MÜZESİ'

 

 

Dünya Miras Listesi'nde yer alan dünyaca ünlü Akropolis'te, arkeolojik kalıntıları üzerinde yükselen Akropol Müzesi'ni ziyaret eden Başkan Topbaş; "Bizde kıyametler koparan insanlar, Atina'daki Akropol Müzesi'ne bakmalılar. Altta arkeolojik kazı alanı, üstte müzeyi görüyorsunuz. Müze arkeolojik kazı alanına yerleştirilen kolonlar üzerinde yükseliyor." dedi.

 

Tarihi miras nasıl korunmalı? Atina'da dünyaca ünlü Akropolis'te arkeolojik kalıntılar üzerinde yükselen Akropol Müzesi, tarihi mirasın korunmasında birden fazla seçeneğin olabileceğini somut bir şekilde gösteren örneklerden biri.

 

16 Ocak'ta Atina'daydık. Atina Belediye Başkanı Yorgo Kaminis, Başkan Topbaş'ı ağırlıyordu. Akropolis'in eteklerinde Parthenon'u gören bir yerde öğle yemeği verdi. Bulunduğumuz yerden 2.500 yıllık eseri görebiliyorduk, tepedeydi. Yemek yediğimiz restoran dahil ünlü müze arkeolojik park alanı içerisinde yer alıyordu.
 

Dünya Miras Listesi'nde yer alan en önemli arkeolojik alanda, tarihi kalıntılar üzerine inşa edilen Akropol müzesi, arkeolojik sit içerisinde ve kalıntılar üzerindeydi.

 

Dünyanın en ünlü tepesinin eteğine, antik şehir kalıntıları üzerine yapılan bu müze için bazıları ‘''Akropol'ün eteklerine bir uzay gemisi indi" demiş. Bazıları da Parthenon Tapınağı'na bakıp ''Atina'nın 2 bin 500 yıllık estetiğine, tarihine karşı ihanet'' diye sert eleştiriler yöneltmiş.

 

 

Tartışmalar olsa da, 100'e yakın dava açılsa da müze inşa edilmiş üstelik AB'nin finans desteği ile. Yunan hükümeti ve AB Bölgesel Kalkınma Fonu finansmanını sağlamış. Müzenin temel çalışmaları sırasında 5. Yüzyıla ve 12. Yüzyıla ait arkeolojik katmanlar çıkmış. 2003 yılında Uluslar arası Müzeler Konseyi inşaatın durdurulması için dava açarak müze inşaatını durdurmuş. Bunun üzerine müze tasarımı yeniden düzenlenerek kalıntıların zarar görmeden projeyle bütünleşmesi sağlanmış.
 

Akropol Müzesi'nde bölgeden ve Akropol'den çıkartılan tarihi eserler sergileniyor. Dört kat inşa edilen müzenin en büyük özelliği binanın tabanının camdan olması ve arkeolojik eserler üzerinde sütunlarla yükselmesi.

 

Müze, Yunanistan'ın 35 yıllık rüyasıydı

Yunan mimarisinin en büyük eseri olarak kabul edilen Athena Tapınağı-Parthenon'a mesafesi 300 metre. 2.500 yıl öncesine ait bu anıtsal eserin çevresinde arkeolojik kazılar bugün halen devam ediyor.

 

Kültür Mirasının Korunması ve Değerlendirilmesi üzerine kaleme aldığı bir makalede Jean-Marie Vincent, üç tehlikeden söz eder. Bunlardan biri ‘fosilleşme'dir. Vincent'e göre, ‘kültür mirasının korunması resmi dondurmak demek değildir. Bizi geçmişe bağlayan ama geleceğe doğru ilerlerken bize eşlik edeni hayatta tutmak demektir.' İşte günümüzde en büyük mesele hayatın içinde yaşatılan tarihi mirasın korunmasında nasıl bir yol izleneceği konusudur. Atina'da arkeolojik kalıntılar üzerinde yükselen Akropol Müzesi, geçmişle yakın bir ilişki kurulabileceğini gösteren, arkeolojik alanda modern mimarinin yapılabileceğini kanıtlayan bir eser olarak öne çıkıyor.
 

Başkan Topbaş'ın, Akropol Müzesi ile ilgili değerlendirmesi dikkat çekiciydi: ‘Bizde kıyametler koparan insanlar, Atina'daki Akropol Müzesi'ne bakmalılar. Altta arkeolojik kazı alanı, üstte müzeyi görüyorsunuz. Müze arkeolojik kazı alanına yerleştirilen kolonlar üzerine yükseliyor. Üstelik arkeolojik kazı çalışmaları da devam ediyor. Ancak bizde anlayışlar farklı şekilde önümüze engel olarak çıkartılıyor. Bizde bazı yerlerde kıyametler koparanlara Akropol Müzesi'ni mutlaka görmelerini tavsiye ediyorum. Çok etkileyici bir müze yapmışlar. Bulgular da orada sergileniyor. Bizim burada maruz kaldığımız, bir takım yerlere şikayet edildiğimiz çevrelerce müzenin arkeolojik kazı alanı üzerine nasıl yükseldiğinin görülmesi gerek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 25.01.2011

TAŞ DEVRİNE AİT BİNA BULUNDU!

 

Çin’in kuzeybatısındaki Şaanşi eyaletinde tarih öncesi döneme ait olduğu düşünülen bir "belediye binasının" bulunduğu bildirildi.

Şinhua ajansının haberine göre, arkeologların yaptığı çalışma neticesinde eyaletin Bayşüi kentindeki Şiahı bölgesinde keşfedilen yapının beşgen olduğu ve MÖ 5 bin ile 3 bin yılları arasındaki Yeni Taş Devri dönemi Yangşao kültürüne dayandığını kaydedildi.

Şaanşi Arkeolojik Araştırmalar Enstitüsünden Cang Pıngçıng, yapının 364 metrekarelik bir alanı kapladığını ve bir kerede yüzlerce insanı alabilecek kapasiteye sahip olduğunu kaydetti.

Cang, söz konusu yapının duvarlarının dört büyük ahşap sütun ve kolonlarla dikildiğini belirtti. Çok katmanlı duvarları, kalsit sıvalı tabanı ve merkezindeki 1,8 metre çapındaki şöminenin binayı çok özel kıldığını vurgulayarak, bölgede buldukları izlere göre binanın terk edilmek yerine, dikkatli bir şekilde yerinden çıkarıldığına ait bulgular olduğunu kaydetti.

Araştırmacılar halen binanın tam amacı üzerinde çalışıyor. Tarih öncesi kültürlerden biri olan Yangşao kültürü, Sarı Nehir civarında yaşamış cilalı taş devrine ait bir kültür olarak biliniyor.

Vatan, 25.01.2011

SURİYE'DE TARİH VE TOPLUMUN DOKUSU KORUNUYOR

 

 

İlk bakışta sıradan bir manzara gibi görünüyor. Büyük bir Ortaçağ kalesinin yakınlarında hurma ağaçlarının gölgesinde restore edilmiş sessiz bir çarşı. Yabancı turistler, aileleri nesiller boyunca burada yaşamış insanlarla yan yana oturuyor. Ancak bu çarşı, Orta Doğu'daki en ileri görüşlü koruma projelerinden birisinin merkezinde bulunuyor. Proje, hem insanlara hem de içinde oturdukları binalara önem veriyor. Proje sokakların yeniden inşasını, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesini, yoksul bir mahallede 17 hektarlık bir parkın yapılmasını ve yüzlerce evin ve eski kalenin restorasyonunu içeriyor.
 

Son 50 yıl içinde restorasyon çalışmaları sadece büyük mimari eserlere odaklandığı için birçok insan evlerinden oldu. Ev sahiplerine ve esnafa çeşitli teşviklerin sunulduğu yeni proje, fakirlik içinde yaşayan halka şimdiden bir denge getirdi. Dünyanın bu bölgesinde fakirler için yapılan en etkin sosyal programlar, Hizbullah ve Müslüman Kardeşler gibi radikal örgütler tarafından yürütülüyor. Birleşmiş Milletler'in kültürel kolu UNESCO için çalışan koruma gönüllüsü Daniele Pini, "Halep Projesi oldukça istisnai bir örnek. Kahire ve Ürdün gibi yerlerde tarihi bölgelerin restorasyonu için çalışanlar, bu bölgelerde yaşayanlarla çatışma halinde" diyor. Suriye Gelişme Vakfı'nın Başkanı Ömer Hallaj, "'Antik' anlamına gelen 'athar' sözcüğü korkulan bir kavrama dönüştü. Çünkü evlerimizi korurken geleneklerimizin yok edilmesini ifade ediyor" diyor.

Son yıllarda büyüyen turizm sektörü bu korkuyu arttırdı. Şam'ın eski şehir merkezi son 10 yıl içinde yabancı turistleri çeken bir turizm merkezine dönüştü. 11 Eylül saldırıları sonrası bölgeden pek uzaklaşmak istemeyen Arap turistler de Şam'a akın ediyor. Belediye yönetimi şehrin karakterini korumak için mücadele veriyor ancak geleneksel avlulu evler, otellere ya da lüks restoranlara dönüştürülüyor. Bu evlerde yaşayanların kalması için bazı teşvikler veriliyor ancak bazı uzmanlara göre bunun için çok geç.

 

Pini'ye göre Halep Projesi sayesinde, eski evler modern hayatın ihtiyaçlarına göre restore edilecek ve böylece aileler buralarda kalmaya devam edecek. Alman hükümetinin kar amacı gütmeyen GTZ isimli kuruluşu ve Ağa Han Kültür Vakfı'nın liderliğinde ilerleyen projenin 2 yıl süren ilk safhasında şehrin tarihi eserleri incelendi ve burada yaşayanlarla konuşuldu. Faizsiz krediler, ev sahiplerini ve kiracıları cesaretlendirip evlerde kalmalarını sağladı. Bu projenin bölge için örnek gösterilmesine yol açan şey, mimarinin sosyal gruplar arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiğinin kavranması oldu. Yoksul kesim ve zenginler eski şehrin sokaklarında rahatça dolaşıyor. Bu, Beşar El Esad hükümetinin otoriter yönetimi altındaki Suriye için oldukça şaşırtıcı bir şey. 11 Eylül saldırılarından 2 ay sonra Halep'te bir konuşma yapan Ağa Han, hedefinin "Ölmeye mahkûm dogmaların boğmayacağı entelektüel bir bahçe yapmak" olduğunu söyledi. "Güzellik farklılıkların birleşiminde bulunacak" diye de ekledi. Ancak tarihin korunmasıyla çağdaş bir şehir yaratmak arasındaki bağ noktası hala belirsiz.

 

Proje için çalışan koruma uzmanlarının çoğu son 70 yılda meydana gelen gelişmelerle ilgilenmiyor. Dünyanın en zengin insanlarıyla çalışan mimarların çoğu ise bölgedeki yoksul kesimin yarattığı karmaşık siyasi ortamdan habersiz. Halep veya Şam gibi şehirlerin güçleri, sadece tarihin katmanlarının güzelliğinden kaynaklanmıyor. Esas güçleri, her bir kuşağın söz hakkı olduğu ve kişisel yaratıcılığın ideolojik farklılığa baskın geldiği bir dünyada, katmanların hep birlikte var olmasında yatıyor.

Sabah, Kaynak: New York Times, 24.01.2011

MISIR, NEFERTİTİ'Yİ İSTİYOR

 

 

Mısır, Berlin'deki bir müzede sergilenen 3 bin 300 yıllık Kraliçe Nefertiti'nin büstünün iade edilmesi talebinde bulundu. Mısır Tarihi Eserler Yüksek Konseyi Başkanı Zahi Havas, büstün iade edilmesi için Alman yetkililere resmi talebin gönderildiğini belirtti.

 

MÖ 14. yüzyıla ait büst, Mısır'ın, sömürge döneminde ve sonrasında yurt dışına kaçırılan binlerce tarihi eseri geri getirme çabaları çerçevesinde oluşturulan listesinin üst sıralarında yer alıyor. Almanya, büstün ülkede yasal olarak bulunduğu ve taşınamayacak kadar kırılgan olduğu gerekçesiyle iade edilmesi yönündeki talepleri daha önce reddetmişti.

 

Mısır Firavunu Akhenaten'in karısı olan ve yaşadığı dönemde güzelliğiyle ün salan Kraliçe Nefertiti'nin kireç taşından yapılan büstü, Berlin'deki Neues Müzesi'nde sergileniyor. Müzenin en önemli parçalarından biri olan ve 1913 yılından beri Almanya'da bulunan büst, sanatseverlerin ilgisini en çok çeken eserlerin başında geliyor.

Habertürk, 24.01.2011

TARİHİ CAMİ KENDİSİNE UZANACAK YARDIM ELİNİ BEKLİYOR

  

Abana İlçesindeki yapım tarihi tam olarak bilinmeyen tarihi cami, kendisine uzanacak yardım elini bekliyor.

İlçeye bağlı Yemeni Köyündeki ormanlık alanın içerisinde bulunan ve yapım tarihi ile ilgili net bir bilgi bulunmayan tarihi cami, etrafındaki meşe ve gürgen ağaçlarının arasında kaderine terk edilmiş bir halde bulunuyor.

Köy sakinlerinden Esat Tığlı (57), caminin tarihiyle ilgili olarak araştırmalarda bulunduğunu, caminin yapım tarihinin yaklaşık olarak 1800`lü yıllara dayandığını, ancak kimsenin cami ile ilgili net bir bilgiye sahip olmadığını söyledi.
    

Taşların üzerine inşa edilen tarihi caminin içerisindeki oyma işlemeler ise ilk günkü sadelik ve sağlamlığıyla dikkatİ çekiyor.
    

Köy sakinleri, ağaçların ve mezarlıkların arasında kalan tarihi caminin gün yüzüne çıkarılması ve onarılması konusunda girişimde bulunduklarını, ancak bir sonuç alamadıklarını belirtti.
    

Caminin yıllar önce dedesinin dedesi tarafından restore edildiğini aktaran Tığlı, caminin yapıldığı tarihten bu yana doğal görünümünü koruduğunu ve caminin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini, bu konuda yetkililerden yardım istediklerini kaydetti.
    

Tığlı, şöyle konuştu:  ``Cami, tamamı ahşap ve o günün şartlarıyla yapılmış bir sanat şaheseri. Caminin tam olarak ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Beş taşın üzerinde duran cami, işlemelerini koruyarak bugünlere gelmesiyle dikkati çekiyor. Günümüzde dini bayramlarda camiyi kullanıyoruz. Biz, elimizden geldiğince camiyle ilgileniyoruz, ancak devletimizin ve ilçe yöneticilerimizin bu konuya duyarlılık göstermesini istiyoruz. Çünkü geçmişimizin izlerini taşıyan tarihi cami, yavaş yavaş dökülmeye başladı. Bu konuyla ilgilenilmediği takdirde koskoca bir tarih göz göre göre yok olmuş olacak.``

Kastamonu Postası, 24.01.2011




BU AYIBI ÖRTEMEZSİNİZ!

 

AKP hükümetinin baskıları sonrası İzmir 2 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu (KTVKK)’nın kararı ile üzeri kumla örtülerek Yortanlı Barajı’nın sularına terk edilen Allianoi Antik kenti ile ilgili skandallar bitmiyor. Antik kentin 800 metre kuzeydoğusunda, baraj gövdesi yakınlarında bulunan 311 No.lu parseldeki Roma Kilisesi ve mezarların üzerinin kapatılmasının unutulması, Allianoi’nin ”üzeri kumla örtülerek korunması”(!) noktasındaki ‘ciddiyeti’de ortayla serdi. Roma Kilisesinin kapatılmasının unutulduğunun ortaya çıkması üzerine yetkililer çevreden kestikleri zeytin dalları ile kilise yapısını gizlemeye çalıştılar.


Trakya Üniversitesi Öğretim üyesi Yard. Doç.Dr. Ahmet Yaraş başkanlığında bir ekip tarafından 1998-2006 yılları arasında yürütülen kazılarla ancak yüzde 20-30’u gün yüzüne çıkarılan Allianoi’nin binbir emekle ortaya çıkarılan yapıları birkaç hafta içerisinde tamamen kumlarla örtüldü. Adeta bir çöl görüntüsüne bürünen 2000 yıllık antik kent su tutmaya başlayan Yortanlı Barajı’nın sularına gömülüyor. Antik kentle baraj gövdesi arasında kalan alanda sular her geçen gün daha da yükseliyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan bilirkişi incelemesinde antik kentin son derece üstün körü bir çalışma ile kuma gömüldüğü, henüz örtmenin üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen alanda meydana gelen çatlakların ve göçmelerin oluşması ile ortaya çıkmıştı. Antik kenti yok oluşa götüren bu süreçte yaşanan en son skandal ise bir Roma Kilisesi’nin ve çevresindeki mezarların kumla gömülmesinin unutulması oldu.
 

Allianoi’un yakın çevresinde ve baraj gölet alanı içinde yapılan yüzey araştırmasında Bergama Soma arasındaki su yolu, nekropoller, kaya mezarları ve karayolları bulunmuştu. Bu araştırmalar sırasında bölgede çok sayıda kaçak kazı yapıldığı da tespit edilmişti. Bunlardan biri de antik kentin 800 metre Kuzeydoğusunda bulunan bir zeytinlikteki 311 numaralı parselde ortaya çıkarıldı. Baraj gövdesi yakınında bulunan 311 No.lu parselde de kaçak kazı gözlemlenmesinin ardından, bu parselde 2000 yılında kısa süreli bir kurtarma kazısı yapılmıştı. Bu kısa süreli kurtarma kazında ancak bir kilise ile içinde ve etrafında bulunan sadece 20 mezar kazılabilmiş, bunun yanı sıra etrafta çok sayıda mezar olduğu gözlemlenmişti. Kilise içinde Roma Çağı’na ait çok sayıda devşirme mimari eser, çatı kiremitleri ve mimari süslemeler halen ören yerindeydi. Taşınabilir nitelikteki bulunan arkeolojik eserler ve sikkeler 2000 yılında envanterlenerek Bergama müzesine teslim edilirken, Allianoi’da bulunan On bin sikke ile birlikte bu sikkelerde, halen Prof.Dr. Oğuz Tekin tarafından yayına hazırlanmakta. Geç Antik Çağ’a ait olduğu düşünülen kilise ve mezarlardaki bilimsel çalışmalar, o yıllarda bakanlığın talebi üzerine Ilıcaya yoğunluk verilmesi nedeniyle tamamlanmamıştı. Kilisenin yakın çevresinde henüz kazılmamış çok sayıda mezar ve kültür varlığı olduğu biliniyor.


Bu kilise ve çevresindeki mezarların “kumla kapatılarak korunması”(!)nın unutulduğunu ortaya çıkması üzerine, yetkilerin apar topar çevredeki zeytinliklerden kestikleri dallarla buluntuları gizlemeye çalıştıkları, geçtiğimiz günlerde kilisenin fotoğraflarını çekmeye giden gazeteciler tarafından fotoğraflandı. Dikili Belediyesi Basın Danışmanı Oben Ulu tarafından çekilen fotoğraflarda, kilise yapılarının zeytinliklerle gizlenmesi çabası açıkça ortaya seriliyor. Çekilen fotoğraflarda ayrıca baraj sularının bir hayli yükseldiği ve antik kentin bir bölümünü yuttuğu görülüyor.

Evrensel, Haber. Özer Akdemir, 24.01.2011

 

******


ALLİANOİ'DEKİ AYIBA ZEYTİN DALLI KAMUFLAJ

 

 

İzmir’in Bergama İlçesi’ndeki tarihi termal merkezi Allianoi’de kumla kapatılmayan tarihi kilisenin üzerinin yetkililerce zeytin dalları ve çalılarla örtüldüğü ortaya çıktı.

Su tutulmasını gözlemlemek için tarihi bölgeye giden Allianoi Girişim Grubu destekçileri, kilisenin zeytin dallarıyla kamufle edilmesini fotoğrafladılar. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun, Allianoi Antik Kenti için “Birkaç yüz yıl daha toprak altında kalabilir” sözlerini eleştiren grubun sözcüsü İffet Diler, tepkileri şöyle ifade etti:

“Bizim hayatımız, bizim geçmişimiz, bizim değerlerimiz, birikimlerimiz zeytin dallarıyla örtülmeye çalışılıyor. Zeytin dalları varsa orada zaten zeytin ağacı kesmişler demektir. Bu da onların doğaya ne kadar sahip çıktıklarını, ne kadar algıladıklarını gösteriyor. Allianoi’ye Afrika’dan siyah leylekler geliyor. Bu işlem devam ederse bu sene o leylekler gelemeyecek. Orada bütün bir çevre söz konusu. 100-150 yaşındaki meşe ağaçlarını kestiler. Yerin altına da yerin üstüne de saygıları yok.”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 24.01.2011

TARİHİ ESERLERİMİZ GERİ KAZANDIRILIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce yapılan çalışmalar sonucu 2010 yılında çoğunluğu ”Afyon Tatarlı Tümülüsü”ne ait ahşap parçalar olmak üzere 44 eser Türkiye’ye kazandırıldı.

 

Çeşitli ülkelerde bulunan ve Bakanlıkça müzayedelerde satışları durdurulan, yurt dışında davaları devam eden eserlerin iadesi için de girişimler sürdürülüyor.

 

Sırbistan ve Karadağ’ın Batrovci Sınır Kapısı’nda ele geçirilen büyük bölümü sikke bin 864 arkeolojik eserin Türkiye’ye iadesinin bu yıl yapılması bekleniyor.

 

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, kültür varlığı kaçakçılığını önlemek için Bakanlık ve ilgili kurumlar çok yönlü çalışmalar yapıyor. Müze veya ören yerlerinden çalınan eserin, fotoğraflı envanter bilgileri, Bakanlığa bağlı tüm müze müdürlüklerine, özel müzelere, koleksiyonerlere gönderiliyor. Bu konuda Bakanlığın web sitesinde de duyurular yapılıyor.

Ayrıca yurt dışına çıkışlarının önlenmesi amacıyla fotoğraflı envanter bilgileri ilgili kurumlara gönderilerek tüm gümrük kapıları uyarılıyor.

 

Yasadışı yollarla yurt dışına götürülen eserler, bulunmaları halinde iadeleriyle ilgili çalışmalar, bilim adamları ve müze müdürlüklerince eserlere ilişkin verilen raporlar doğrultusunda ilgili kurumlarla koordinasyon sağlanarak sürdürülüyor.

 

Eserlerin iadesinin ikili görüşmeler ve anlaşmalar kapsamında sağlanamaması durumunda, konsolosluklar ve elçilikler aracılığıyla avukatlık firmalarıyla ilişkiye geçilerek hukuki süreç başlatılıyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, yürüttüğü çalışmalar sonucu 2010 yılında, yurt dışındaki Türkiye kökenli 44 eserin iade edilmesini sağladı.

 

Bir kısmı 1969′da Türkiye’den kaçırılan ve MÖ 450 yıllarına tarihlenen ”Afyon Tatarlı Tümülüsü”ne ait ahşap parçalarının Almanya Münih Arkeoloji Müzesi’nde olduğu, Prof.Dr. Peter Ian Kunıholm’un 2005′teki dilekçesinde bildirildi. Bakanlığın girişimleri sonucu Münih Arkeoloji Müzesi’ndeki 38 küçük ahşap parçası ve 4 kalas, 18 Şubat 2010′da Türkiye’ye getirildi.

 

Tatarlı Tümülüsü’nün mezar odasına ait ahşapların Münih Devlet Arkeoloji Müzesi’nde ve Afyonkarahisar Müze Müdürlüğü’ndeki ahşap parçaların, restore edilerek tekrar ayağa kaldırılması ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında sergilenmesi sağlandı. Sergi, ”Tatarlı Tümülüsü: Renkleri Dönüşü” başlığıyla 18 Haziran-26 Eylül tarihlerinde Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde açıldı.

 

Muğla’nın Datça İlçesi Knidos antik kentinden 1971 yılında alınarak İngiltere’ye götürülen bir seramik parçası ve bir kaba ait tıpa, Londra Büyükelçiliği'ne teslim edildi. Klasik döneme tarihlenen eserler, 8 Haziran 2010′da Dışişleri Bakanlığından alınarak Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

 

İadesi sağlanan eserlerin yanı sıra Almanya, Amerika, Bulgaristan, İngiltere, Danimarka, Fransa, İtalya, Rusya, Sırbistan, Ukrayna gibi ülkelerde, Türkiye’ye iade edilmesi amacıyla takip edilen pek çok eser bulunuyor.

 

Türkiye’nin iadesini istediği eserler ve ülkelerden bazıları şöyle:

”Almanya’daki Boğazköy Sfenksi, Bergama-Zeus Sunağı, Aphrodisias-İhtiyar Balıkçı Heykeli, Konya-Beyhekim Camii mihrabı, Hacı İbrahim Veli Türbesi sandukası ve Troya eserlerinin Türkiye’ye iadesiyle ilgili çalışmalar 1991′den bu yana ikili girişimler ve toplantılar yoluyla sürdürülüyor.

 

Almanya Darmstadt Başsavcılığı'nca el konulan 3 gümüş kase ve 2 küçük tasın ülkemize getirilmesine ilişkin yasal süreç devam ediyor.

 

Almanya Düsseldorf Havalimanı'nda bir Türk vatandaşının bagajında bulunan gümüş freskin iadesi için gerekli işlemler, Adalet Bakanlığı'yla koordineli başlatılmış olup, gelişmeler takip ediliyor.

 

Danimarka’da David’s Samling Koleksiyonu’nda yer aldığı belirlenen Diyarbakır Müzesi’ne ait Sfenks figürini, Akşehir Sedi Mahmut Hayrani Türbesine ait sanduka, Cizre Ulu Camii’ne ait kapı tokmağı ve Nuruosmaniye Kütüphanesi’ne ait Kuran yapraklarının iadesiyle ilgili girişimler 1991′den bu yana devam ediyor.

 

Fransa’daki Louvre Müzesi’ndeki Sultan II. Selim Türbesi’ne ait çini panonun iadesi için girişimler sürüyor.

 

İtalya İnterpolü tarafından bir İtalya vatandaşında 1997′de ele geçirilen Lidya Yazıtı ile ilgili gelişmeler izleniyor.

 

Rusya’daki Troya eserlerinin Türkiye’ye iadesiyle ilgili girişimler, 1991′den beri ikili girişimler yoluyla sürdürülüyor.

 

Öte yandan, Türkiye’den Ukrayna’ya giden bir geminin kaptan kabininde 2002′de ele geçirilen MS I. ve IV. yüzyıla tarihlenen 4 amphora ile 7 amphora parçasının Anadolu karasularından çıkarılmış olma ihtimalinin yüksek olduğunun belirlenmesi üzerine, eserlerin Türkiye’ye iadesi için gerekli girişimler Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla başlatıldı.

 

-AMERİKA VE İNGİLTERE’DEKİ ESERLER-

Lydia Uygarlığına ait Mezar ve Adak Stelleri: ABD’de bir internet sitesinde açık artırma yoluyla Türkiye kökenli 16 Grekçe yazıtlı mezar ve adak stelinin satıldığı bir raporda bildirildi. Söz konusu stellerin iadesiyle ilgili İçişleri, Dışişleri ve Adalet Bakanlığının nezdinde koordineli çalışma başlatıldı.

 

Herakles Heykeli: Perge ören yerinden 1980′de bilimsel kazılar sonucu çıkarılan Herakles Heykeli’nin üst yarısının Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde bulunduğu 1990′da belirlendi. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığının 11 Haziran 2010 tarih ve 41850 sayılı yazısıyla, Washington Büyükelçimizin Boston Güzel Sanatlar Müzesi’ni ziyaret ettiği, müze yönetimiyle yapılan görüşmenin olumlu geçtiği belirtildi.

 

Kumluca Eserleri: Antalya Kumluca’daki kiliseden 1963′te alınan ve büyük kısmını dini amaçlı gümüş kapların oluşturduğu eserler şu an Washington’daki Dumbarton Oaks Müzesi’nde bulunuyor. Eserlerin bir kısmı ise Antalya Müzesi’nde.

 

J. Paul Getty Müzesi’ndeki eserler: Müzede saptanan ülkemiz kökenli eserlerin iadesiyle ilgili müze yetkilileriyle görüşmeler sürdürülüyor. Bu kapsamda uzun yıllar tartışma konusu olan Getty Müzesi’ndeki bronz başın Burdur Müzesi’ndeki heykel gövdesine ait olup olmadığının tespiti için analiz yapılmasına karar verildi. Sonuçların olumlu çıkması halinde müze yetkilileri, bu eseri ülkemize iade edeceklerini belirtti. Ayrıca 22 Eylül 2010′da müze yetkilileriyle yapılan toplantıda, Boubon ören yerine ait eserler başta olmak üzere diğer şüpheli eserlerin ülkemize iadesi konusunda işbirliği içinde bulunulması, bu kapsamda görüşmelerin devam ettirilmesi istendi.

 

İngiltere Stansted Havaalanında, bir Türk vatandaşında ele geçirilen sikkelerin Türkiye kökenli olduğu British Museum ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce hazırlanan raporlarda belirtildi.

 

Çalıntı Kur’an-ı Kerim Sayfaları: İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Müdürlüğüne bağlı Nuruosmaniye Kütüphanesi koleksiyonundan 1990 yılında 62 yaprağı çalınan Kur’an-ı Kerim’in sayfalarının bulunabilmesi amacıyla gerekli çalışmalar sürüyor.

 

-SINIR KAPILARINDA ELE GEÇİRİLEN ESERLER-

Malko-Tırnavo Sınır Kapısı: Bulgaristan’ın Malko Tırnovo Sınır Kapısı’nda 2005′te Türk plakalı otobüste 328 antik sikke ile aynı sınır kapısından giriş yapan İngiliz vatandaşının kullandığı araçta 23 arkeolojik eser ele geçirildi. Bu eserlerin ülkemiz kökenli oldukları Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce belirlenerek, iadesi talep edildi.

 

Kapitan Andreevo Gümrük Kapısı: Bulgaristan’ın Kapitan Andreevo Gümrük Kapısı’nda, bir Türk tırında Türkiye’den Almanya’ya kaçırılmaya çalışılan Tunç Çağı ve Roma Dönemine ait 28 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Sırbistan ve Karadağ’ın Batrovci Sınır Kapısı’nda 2004 yılında ele geçirilen 1485 sikke ve 379 arkeolojik eser bulunduğunun İnterpol tarafından duyurulması üzerine, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce yapılan incelemede, eserlerin ülkemiz kökenli olabileceği belirlendi.

 

Belgrad Ulusal Müzesi uzmanları ise eserlerin tüm Balkanlar’da bulunabilecek eserlerden olabileceğini iddia etti. Ancak özellikle sikkeler üzerindeki darphane isimleri (Constantinople, Nikomedia/İzmit, Nicea-İznik) nedeniyle, eserlerin Anadolu kültürüne ait izler taşıdığı vurgulanarak, bunların Türkiye’ye iadesi için müzakereler başlatıldı.

 

Dışişleri Bakanlığından alınan 22 Kasım 2010 tarihli yazıyla gerekli yasal prosedürün tamamlanmasını müteakiben, bu eserlerin iade edilebileceği bildirildi. Eserlerin iadesi için gerekli prosedürün tamamlanmasının ardından Genel Müdürlüğe bilgi verilmesi istendi.

Bu arada eserlerin bir kısmının bu yıl içinde Türkiye’ye iade edilmesi bekleniyor.

Zaman, 24.01.2011

MİMARLAR MÜZE İÇİN YARIŞACAK

 

 

Çanakkale’de yapılacak “Troya Müzesi” için mimari proje yarışması başlatıldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Troya ören yerinden çıkarılan arkeolojik eserlerin sergilenmesi amacıyla Çanakkale’de yapılacak “Tronya Müzesi” için mimari proje yarışması başlattı. Yarışmaya başvurulan 16 Mayıs mesai bitimine kadar yapılacak. Yarışmada birinciye 60 bin TL ödül verilecek.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Troya ören yerinden çıkarılan arkeolojik eserlerin sergilenmesi amacıyla Çanakkale’de yapılacak “Troya Müzesi” için mimari proje yarışması başlattı. Çanakkale’nin Tevfikiye Köyü’nde yapılması planlanan müze için düzenlenen yarışmada katılım serbest, ulusal, tek aşamalı olacak. Yarışmaya katılmak için başvurular 16 Mayıs 2011 tarihine kadar yapılacak. Yarışmada, birinciye 60 bin TL, ikinciye 45 bin TL, üçüncüye 30 bin TL ödül verilecek.

Gerçek Gündem, 24.01.2011

AYAĞA KALKACAK

 

 

Mersin’in Erdemli İlçesi'ndeki Kanlıdivane antik kentinin turizme kazandırılması amacıyla çalışma başlatıldığı bildirildi.

 

Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu üyelerinden oluşan 15 kişilik heyet, Mersin Vali Yardımcısı Mehmet Suphi Olcay başkanlığında, Erdemli’nin Ayaş beldesindeki Kanlıdivane ve Elaussia Sebaste antik kentleri ile Kız Kalesi’nde incelemelerde bulundu.

 

Vali Yardımcısı Olcay, gazetecilere yaptığı açıklamada, Mersin’deki kültürel değerlerin korunması amacıyla başlatılan çalışma kapsamında inceleme yaptıklarını söyledi.

 

Mersin Üniversitesi (MEÜ) ile ortaklaşa yapılan çalışmaları Kanlıdivane antk kentinden başlattıklarını belirten Olcay, Erdemli Kaymakamlığı ve Ayaş Belediyesinin desteklediği Kanlıdivane Peyzaj Düzenlemesi Projesi kapsamında bölgede temizlik yapıldığını ifade etti.

 

İl genelinde kültürel varlıkların korunması amacıyla gerçekleştirilecek projeler için İl Özel İdaresinde 12 milyon lira ödenek bulunduğunu kaydeden Olcay, “İlk etapta Kanlıdivane’de başlattığımız çalışma için 200 bin lira ödenek ayrıldı. Mersin Üniversitesi (MEÜ) Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Nida Naycı’nın hazırladığı proje çerçevesinde 30 kişilik ekiple başlatılan temizlik çalışmaları sürüyor. Asıl uygulamasına mayıs ayında başlanacak çalışmanın haziran veya temmuz ayında tamamlanması planlıyor. Amacımız görkemli ve önemli kalıntıların yer aldığı antik kentte yılda 20 bin olan ziyaretçi sayısını 100 binlere çıkarmak” dedi.

 

Kanlıdivane antik kentinin tanıtımının yetersiz olduğuna işaret eden Olcay, şöyle konuştu:

“Kanlıdivane kalıntıları ilçemizin, kentimizin hatta ülkemizin önemli arkeolojik kalıntıları arasında bulunuyor. Hellenistik dönemden kalma, erken Roma, Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılan, önemli yerleşim yerlerinden biri olan ve özellikle MS 4. yüzyılda Bizans döneminde Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri haline gelen Kanlıdivane’nin bugüne kadar tanıtımı yapıldı ancak istenildiği kadar ziyaretçi akışı sağlanamadı. Projenin tamamlanmasıyla tanıtım çalışmalarına önem verilecek.”

 

İncelemeye Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Başkanı Prof. Dr Tamer Gök, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Şehircilik Kürsüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr Ruşen Keleş, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Neriman Şahin, MEܒden Doç.Dr. Nida Naycı, Erdemli Kaymakamı İbrahim Özefe, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Vedat Güngör, İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Emel Gökbel, Mersin Müze Müdürü Songül Ceylan Bala katıldı.

Hürriyet, 24.01.2011

"YIKSIN DA GÖRELİM, DÜNYA AYAĞA KALKACAK"

 

 

Başbakan Erdoğan'ın "Ucube" dediği İnsanlık Anıtı'nın Karşıyaka ya da Hacıbektaş belediyeleri tarafından alınmaması halinde yıkılacağını söyleyen Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş'a Heykeltıraş Mehmet Aksoy  sert çıktı. Önümüzdeki hafta hukuki süreci başlatacağını söyleyen Aksoy, "Bu bir biblo mu ki yıkıyorlar? Yıksın bakalım. O zaman ne olacağını göreceğiz. Bütün dünya ayağa kalkar" diye konuştu.

Başkan Nevzat Bozkuş'un, AKP Kars İl Başkanlığı tarafından düzenlenen 'İl Danışma Meclisi Toplantısı'nda söylediği 'İzmir Karşıyaka ve Nevşehir Hacıbektaş Belediyesi'ne 3 gün önce yazı göndererek alıp almayacaklarını sorduk. Almazlarsa heykel yıkılacak" sözlerine heykeltraş Aksoy'dan yanıt geldi. Başkan Bozkuş'un heykel sanatına karşı bir tavrı olduğunu öne süren Aksoy, "Sadece benim heykelim değil, daha önce kentteki kadın heykelleri de kaldırıldı, kültür merkezi kapatıldı. Kültür Bakanı, 'bu soruna belediye başkanı, heykeltraş ve kurul oturacak bir çözüm bulacak' diyor. Ama Belediye Başkanı 'Yıkılacak. Alacaksanız alın' diyor. Sanki biblo bu, al götür. Kars'a layık görmediğiniz bir şeyi İzmir'e niye layık görüyorsunuz? İzmir bu memleketin içinde değil mi? Ucubeyse niye İzmir'e gönderiyorsunuz? Çöpe atın. Bu ne kadar kötü ayrımcı bir düşünce" dedi.

Belediyenin anıtı yıkmaya kalkışması halinde bunun sanata önem verilmemesinin, yasakçı bir zihniyetin göstergesi olacağını söyleyen Aksoy "Yıksın da görelim. Üfürükle mi yıkacak? Yıksın da görelim. Başına ne iş geleceğini bilmiyor. Bütün dünya ayağa kalkar.Bu bir sanat kültür olayı. Dünya mirası. Herkes sahip çıkar. Ben hiçbir kuruma ya da partiye bağlı değilim. Niye bu kadar arka çıkıyorlar diye düşünmek lazım" diye konuştu.

Heykelin yıkılmaması için önümüzdeki hafta hukuki yollara başvuracağını belirten Mehmet Aksoy, çarpıcı bir iddiada da bulundu ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyelerinin değiştirildiğini ileri sürdü. Aksoy şöyle konuştu;

"Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararı var deniyor ama bana kimse tebliğ etmedi. Hukuk devletinde yaşamıyor muyuz? Niye gizli tutuluyor. Kurulun üyeleri kimler? Üyeler nasıl değişmiş? Kuruldan iki senedir karar çıkmıyor ama 6 Ocak'ta pat diye çıkıyor. Kurulda bilirkişi var mıymış, adını söylesinler. Niye söylemiyorlar? Neden bu gizlilik? Hiçbir şey söylemiyorlar."

Anıtla ilgili Kültür Bakanlığı müfettişlerinin pozitif raporlar verdiğini hatta Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın heykel için "Politikaya bulaştırılmış yazık olmuş" dediğini öne süren Aksoy "Bazı yerlerde dik durmak gerekiyor. 'Müze yapıyoruz, sanatı kolluyoruz' falan diyorlar ondan sonra bunlar oluyor. Heykel sanat değil demek. Ben sanatla uğraşmıyorum. Heykeltraşlık sanat değil mi şüphe etmeye başladım. Oy kaygısı, sanatın kültürün önüne geçti. Bunun için her şeyi yapabilecek durumdalar. Hiç mi vicdanları sızlamayacak?" dedi.

Habertürk, Haber: Tülay Şubatlı, 23.01.2011

 

******


'İNSANLIK ANITI' 1 AY İÇİNDE YIKILACAK

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ucube” dediği, heykeltıraş Mehmet Aksoy’a ait “İnsanlık Anıtı”nın yıkılması için Kars Belediyesi tarafından teknik heyet oluşturuluyor. Teknik heyetin çalışmalarını bir ay içinde tamamlayacağı ve heykelin yıkılacağı belirtildi.

Cumhuriyet Gazetesi'nden Selda Güneysu'nun haberine göre, Başbakan Erdoğan’ın “ucube” benzetmesinde bulunduğu Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykelinin yıkılması için çalışmalara başlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kars Belediyesi yetkililerinden alınan bilgiye göre heykel bir ay içinde yıkılacak. Kars Belediyesi’nce heykelin yıkımı için oluşturulan teknik heyetin içinde de başta arkeologlar olmak üzere, mühendisler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’ndaki uzmanlar bulunuyor.

 

Belediye de heykelin yıkımı için gerekli araç gereci sağlayacak. Teknik heyette yer alacak kişilerin belirlenmesinin ardından da yıkım için ihale açılacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, 35 metre yüksekliğinde ve 350 ton ağırlığındaki anıtın yıkımının kolay bir iş olmadığı, anıtın sit bölgesine yapılmış olduğundan yıkımı sırasında bölgeye zarar verilebileceğini belirtiyor. Kars Belediyesi yetkilileri de sit bölgesine zarar vermemek için teknik heyet oluşturulduğunu savunuyor.

 

Öte yandan anıtla ilgili tartışmalar başgösterdiğinde, anıta Karşıyaka Belediye Başkanı CHP’li Cevat Durak sahip çıkmıştı. Durak ve beraberindeki heyetin bugün anıtın taşınmasıyla ilgili olarak Kars’a gideceği öğrenildi. Ancak Kars Belediyesi yetkililerine göre, heykelin İzmir’e taşınması ağırlığı ve yüksekliği nedeniyle “olanaklı değil.” Bu nedenle de heykel en az bir ay içinde yıkılacak.

Hürriyet, 25.01.2011

 

******


"STRESTEN SİGARAYA BAŞLADIM"





Başka toplantılar için pazar günü İstanbul’a gelen AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Helen Flautre, uçaktan iner inmez heykeltıraş Mehmet Aksoy’u ziyarete gitti. Aksoy’dan tartışma yaratan Kars’taki tamamlanmamış “İnsanlık Anıtı” heykelinin hikayesini dinleyen Flautre, eserin yıkılmasının engellenmesi için uluslararası bir sanatçı komisyonunun organize edilmesini önerdi.

Hürriyet’in tanıklık ettiği buluşmada heykel projesinin nasıl başladığına ilişkin bilinmeyen bir detay ortaya çıktı. Flautre’e eşlik eden selefi Joost Lagendijk ile Osman Kavala, Kars’taki anıt daha proje aşamasındayken 2005 yılındaki bir ziyaret sırasında eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun gündemine Mehmet Aksoy ismini getirenlerin kendilerini olduğunu açıkladılar. “Ucube” tartışmaları sırasında kamuoyuna yanıltıcı bilgilerin yansıdığını söyleyen Aksoy, Flautre’e şunları anlattı:

“Büyük olmasının sebebi Ermenistan’dan görünsün diye değil. Büyük bir eser olursa Kars Kalesi ile mekansal ve kütlesel bir ilişkiye de girebilir diye düşünmüştüm. Zaten bu sınırın karşı tarafında ancak dürbünle görünür. Ayrıca Sayın Başbakanın bahsettiği türbeden kuş uçuşu 800 metre ilerde bir yerde. Yani öyle dibinde değil. Kendisi zahmet edip oraya çıkmış değil, görmeden anlatıyor.” Erzurum Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 2007’deki son kararının heykelin yapımı yönünde olduğunu hatırlatan Aksoy, belirsizlik ortamı nedeniyle üç yıldır heykel üzerinde çalışmadığını ifade etti. Son yaşanan tartışmaların psikolojisini bozduğunu belirten heykeltıraş Aksoy, “Heykel yapamaz oldum. On yıl önce bıraktığım sigaraya tekrar başladım” dedi. Aksoy’u ilgiyle dinleyen Flautre, “Belki de heykelleri kurtarmak için bu kez de Kars’ı Avrupa Kültür Başkenti seçmek lazım” diye espri yaptı.

Flautre’un Türkiye ziyaretindeki en önemli gündem maddesi İstanbul Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili davada Yargıtay Genel Ceza Kurulu’nun sosyolog-yazar Pınar Selek hakkındaki beraat kararını bozması vardı. Geçen yıl Selek’i Avrupa Parlamentosu’nda ağırlayarak AİHM’de dava açmasına destek veren Flautre, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüştü. Flautre Selek konusunda şunları söyledi: “Selek’in başına gelenler Hrant Dink’in başına gelene benziyor. Bu durum kabul edilemez. Pınar iki kere beraat etti, muhtemelen AİHM’deki davada da üçüncü kez beraat edecek. Türk yargısının içinde bir savaş olduğu görünüyor. Adalet Bakanına ‘Bu Kafkaesk oyuna bir son verin’ dedim. Pınar Selek Türk toplumuna çok şey verebilecek harika bir kadın.”

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Helen Flautre buluşmanın ardından izlenimlerini Hürriyet’e anlattı: “Mehmet Aksoy gibi büyük bir sanatçıyla tanışmaktan çok mutluyum. Heykeliyle vermek istediği mesaja ikna oldum. Heykelin felsefesini çok beğendim. Aynı kökten gelen ve aslında tek bir insanı simgeleyen iki parça. Yani sınırların diğer tarafındakilere ‘aynıyız ama farklıyız’ diyor. İnsanları düşünmeye itiyor. Bir heykelin ya da bir sanatçının herhangi bir eserinin toplumda tartışma yaratması olumlu bir şey. Burada sorun sanatın tartışılması değil, sanatçıya getirilen kısıtlama. Bir politikacının bir heykelin geleceğini tehlikeye sokacak açıklamalar yapması kötü bir girişim. Sanata yönelik bu tür yaklaşımlar Sovyet döneminin komünist propagandasında vardır. Günümüzde bu tür bir yaklaşım kabul edilemez.”

Mehmet Aksoy ile ziyaretçisi Helen Flautre, Aksoy’un 1979’da yaptığı Türkiye heykelinin önünde poz verdi. Aksoy, sokakta ve siyasette yaşananlar nedeniyle Türkiye’yi yeni bir bebeğe gebe bir kadına benzetmişti. Yıllarca birçok Avrupa ülkesinde farklı sergi ve festivallerde sergilenen bu eser bugün Aksoy’un Polonezköy’deki atölyesinin bahçesinde muhafaza edilen eserler arasında yer alıyor.

 

Hürriyet, Haber: Cansu Çamlıbel, 25.01.2011

 

******


İNSANLIK ANITI KARŞIYAKA'YA GİDECEK

 

 

Başbakan Erdoğan’ın “Ucube” dediği Kars’taki İnsanlık Anıtı’na talip olan İzmir Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, 10 kişilik teknik ekiple Kars’a gelerek anıtta inceleme yaptı.

Başkan Durak ve ekibi, Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş’u da makamında ziyaret etti. Heykeltıraş Mehmet Aksoy, “Taşınmasına izin vermem” dese de İnsanlık Anıtı’nın teknik olarak Karşıyaka’ya taşınıp taşınamayacağı yönünde değerlendirmeler yapan Başkan Durak ve ekibi hazırlanacak rapordan sonra karar verecek.

Heykelin tek olmadığını ve parça parça sökülebileceğini belirten Durak, “Heykelde ekler var. Teknik olarak bu kadar yüksekteki bir kalıba tonlarca betonu dökmek mümkün değil. Çünkü beton iki ve üç metrede bir parça parça dökülmüş. Blok blok üstünde yapılmış. Kars Belediyesi ile birlikte görüşmelerimiz devam ediyor. Taşıyabilirsek İzmir’e götüreceğiz, mümkün olmazsa da ikizini yapmaya çalışacağız” dedi.

Habertürk, Haber: Tacettin Durmuş, 26.01.2011

 

******


"YIKSIN O ANITI DA TARİHE GEÇSİN"

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara Sanayi Odası meclis toplantısında, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars’taki İnsanlık Anıtı’yla ilgili sözlerine şu yanıtı verdi:

“Sanat eserini beğenmeyebilirsiniz, ama saygı duymalısınız. Oysa ülkenin Başbakanı ‘O anıtı yıkacağım’ diyor. Yıksın o anıtı da dünya tarihine geçsin ‘Sanat eserini yıkan Başbakan’ olarak.” CHP Genel Merkezi’nde Heykeltraş Mehmet Aksoy’la görüşen Kılıçdaroğlu, “CHP’li belediyelerin ‘Anıtı yıkacaksanız bize verin’ demesini bile doğru bulmuyorum. Eseriniz orada durmalı. Kimse de o heykeli yıkmayı düşünmemeli” dedi.

Hürriyet, Haber: Onur Konuralp, 27.01.2011

HATAY'DAKİ TARİHİ KÜLLİYE TURİZME EMANET EDİLİYOR

 

 

Yıllardır bakımsızlık ve ilgisizlikten kaderine terk edilen Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, turizme kazandırılacak.

 

Mimar Sinan tarafından yapılan ve Hatay'ın Payas beldesinde yer alan külliyenin restore edilerek butik otele dönüştürülmesi planlanıyor. Payas Belediye Başkanı Bekir Altan, Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinden 48 dükkan, hamam, han, cami ve sübyan mektebi ile üst düzey yöneticilerin ağırlandığı mekanların yer aldığı külliyeyi 49 yıllığına kiraladıklarını söylüyor. Yürütecekleri restorasyon çalışmasından sonra külliyenin butik otel olarak hizmet vereceğini ifade eden Altan, "Yıllardır yerli ve yabancı turistler tarafından merak edilerek ziyaret edilen külliyeden tam anlamıyla yararlanılamadı. İşlet-devret modeli kapsamında burayı yeniden ayağa kaldıracağız." diyor. Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri de külliyenin 1968 yılından itibaren çeşitli dönemlerde onarımının yapıldığı, ancak büyük çapta restorasyonun gerçekleştirilmediğine işaret ediyor. Yerli ve yabancı turistlerin külliyeyi ziyaretin hemen ardından ayrılmaları dolayısıyla yöreye ekonomik katkı sağlanamadığına dikkati çeken Altan, "Eskiden devlet büyüklerinin ağırlandığı 20 odanın yer aldığı bölümü 40 yataklı otel haline dönüştüreceğiz. Dükkanları da aslına uygun olarak düzenleyerek, vatandaşlarımızın geleneksel ürünlerinin yanı sıra elişi çalışmalarını satmasına fırsat vereceğiz." ifadesini kullanıyor. Çalışmaları sonucu turistlerin tarihle iç içe güzel bir zaman geçirebilecekleri külliyeyi cazibe merkezi haline getireceklerini belirten Altan, külliye ile ilgili ihalenin 11 Şubat'ta yapılacağını hatırlatarak, 18 ay gibi kısa bir sürede çalışmalarını tamamlamayı hedeflediklerini söylüyor.

Zaman, 23.01.2011

BAKANLIKTAN 'HEYKEL' AÇILIMI

 

Kars’taki heykel tartışıladursun, Kültür Bakanlığı deposundaki ünlü şahsiyetlere ait heykellerin tozunu alıp Ankara ve İstanbul’un çeşitli yerlerine dikti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı birçok simge isme ait atıl durumda bekleyen heykelleri yeni yerlerinde halkla buluşturuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, çeşitli heykeltıraşlara uzun yıllardan bu yana yaptırılan ancak uygun alanlar bulunamadığı için atıl durumda bekletilen heykeller yeni yerlerine taşındı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin de katkı sağladığı çalışma sonucunda ünlü ressamlardan İbrahim Çallı’nın heykeli Resim Heykel Müzesi’ne, çağdaş Türk kadınının simgesi Halide Edip Adıvar’ın heykeli Numune Hastanesi yolu üzerine, milli şair Mehmet Akif Ersoy’un heykeli Hamamönü’ne konuldu.

Derlediği türkülerle Anadolu müziğine katkıda bulunan Muzaffer Sarısözen’in heykeli ise Ankara Radyoevi’nin karşısına, ünlü bestekar Mustafa Itri’nin heykeli Gençlik Parkı’na, Türk edebiyatının önemli isimlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi ve Tarık Buğra’nın heykelleri de Milli Kütüphane’nin bahçesine yerleştirildi. Ayrıca uygun yerlere konulması amacıyla “Necip Fazıl Kısakürek’in heykeli Altındağ Belediyesi’ne, Abidin Dino’nun heykeli Beyoğlu Belediyesi’ne, Nazım Hikmet’in heykeli Şişli Belediyesi’ne, ünlü ozan Aşık Veysel’in heykeli köyüne gönderildi. Bu uygulamayla Türk kültür hayatına katkıda bulunan önemli kişiliklere ait bu heykellerin yeni yerlerinde hak ettikleri ilgiyi görmesi hedefleniyor.

Vatan, 23.01.2011

BAŞBAKAN'IN TAKSİM PROJESİ

 

 

Taksim için ilk proje, 30’lu yıllarda Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen Fransız mimar-şehir plancısı Henri Prost tarafından yapıldı. Bu düzenlemede kentin gelişen semti Şişli ile tarihi merkezi Beyoğlu arasındaki mezarlıklar, yeşil alanlar ve eski Topçu Kışlası’ndan oluşan bölge “rekreasyon ve kültür vadisi” halini aldı. Taksim Meydanı’na bakan geniş merdivenler de “Gezi” olarak adlandırılan bu vadiye yaya erişimini sağlamak için tasarlandı. Ancak daha sonra Hilton Oteli’nin ve arkasından başkalarının yapılması bölgenin bu ilk işlevini değiştirdi. Vadi 1996’da düzenlenen BM Habitat Konferansı sonrasında “Kongre Vadisi” olarak adlandırıldı. İstanbul’un NATO ve IMF konferanslarına evsahipliği yapmasıyla vadide yeni imar operasyonları gerçekleşti.

Taksim’de cami tartışması
Eğer son günlerde yeniden gündeme gelen Taksim projesinin hikayesini merak edenler varsa, onu da hatırlatalım: Başbakan’ın “kendi projem” diye tanıttığı, bilenler bilir, Dalan zamanından kalan bir düzenleme önerisi. Dalan’ın seçimi kaybetmesi, birçokları gibi bu projenin de uygulanmasını engelledi. Aynı proje daha sonra tekrar pişirilip Sözen’in önüne kondu. Proje dalış tünelleri yüzünden birçok itirazlarla karşılaştı ve uygulanmasından vazgeçildi. Bu süreçte konu enine boyuna tartışıldı ortaya yeni fikirler çıktı. 90’lı yıllarda The Marmara Oteli’nde yapılan toplantılarla tanınmış mimarlar gönüllü olarak çalıştı ve maketler hazırlandı. Bu çalışmalarda bugün tanımsız bir biçimde kalan ortadaki boş alan, metro girişleri, diğer yaya alanları için mimari düzenlemeler ve bunları AKM ile ilişkilendirmek için öneriler geliştirildi. Erdoğan’ın başkanlığı döneminde eski proje bu defa üzerinde üç ayrı cami yeri önerisiyle yeniden gündeme geldi. Hatırlayanlar bilir, 28 Şubat’a giden süreçte Taksim’e cami yapılması en hararetli tartışma konusuydu. Projenin trafiği yerin altına alma konsepti ise cami tartışmalarının yarattığı tozdumanın altında kaldı. Gürtuna döneminde cami önerileri projeden kazındı, ancak bu haliyle de uygulama imkanı olmadı. Seçim öncesi vitrine çıkacak bir şeyler yapma ihtiyacını duyarak, Gürtuna Taksim Gezisi’ni ve Cumhuriyet Caddesi’ni Harbiye’ye kadar granitlerle kaplattı. Granitler Topbaş zamanında İstiklal Caddesi, Talimhane ve Beyoğlu’nun ara sokaklarına uzandı. Başarısız bir uygulama oldu. Arkasından “Çin malı” oldukları için “Türk malı” olanlarla değiştirildi. Bugün hala İstiklal Caddesi’nin ve ara sokakların sorunları çözülmüş değil.

Bugünkü Taksim projesi
Taksim Meydanı yayalaştırılacak ve Sıraselviler Caddesi, Gümuşsuyu Caddesi, Mete Caddesi, Cumhuriyet Caddesi, Tarlabaşı Bulvarı’nın Taksim girişi dalış tünelleriyle yerin altına alınacak. Cumhuriyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı arasında ayrıca ikinci bir dalış tüneli daha yapılarak meydan by-pass edilecek. Gümüşsuyu, Sıraselviler, Cumhuriyet caddelerinde kaldırımlar yüksek istinat duvarlarıyla nihayetlenecek. Böylece meydan yayalara açılırken, daha büyük bir alan hem görüntü hem de yayaların kullanımı açısından yok edilecek. Bu düzenleme gerçekleşirse Taksim’in neye benzeyeceğini tahmin etmek güç değil: Eminönü meydanı ne hale geldiyse, Açıkhava Tiyatrosu’nun önünden kıvrılan yol nasıl bir tünele dönüştüyse ve Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ve Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin önü nasıl granit kaplanıp sınırsız ve tanımsız bir “yaya alanı” olduysa, Taksim Meydanı için de öngörülen proje onların daha kapsamlısı. Peki Taksim Meydanı’nda sahiden tünel yapmayı gerektirecek bir trafik sorunu var mı? Eğer bir düzenleme gerekiyorsa, o da yolun bir bölümünü trafiğe kapatılarak ve meydanda bazı mimari düzenlemeler yapılıp yayaların metroya, AKM’ye ulaşımı bu şekilde kolaylaştırılamaz mı? “Meydanı yayalara açacağım” derken bu öneri tam tersine araçlara açmış olmuyor mu?


Belki de bu soruya cevap vermek için projeyi bir kenara koyup önce önyargılardan kurtulmakla işe başlamak gerekiyor. Yıkılan Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunun yerine yapılan binanın açılışı yapılırken şunlar söylenmişti: “Buraya cami yapacağımızı söylediler. Bu asılsız iddiayı ileri sürenlerin şimdi özür dilemelerini bekliyorum.” Cami yapılmasını istemek neden yanlış bir şey olsun? Bu arada Muhsin Ertuğrul’un yüz misli devasa bir inşaat yapıldı, bölgenin topografyası tamamen değişti, rekreasyon ve kültür vadisi “Kongre Vadisi” oldu, doğru dürüst bir projesi, programı olmayan bir inşaat yapıldı. Bugün nasıl işletileceği bilinmediği için bir otel işletmesine devredilmiş durumda. Keşke cami yapılsaydı da doğru dürüst yapılsaydı!

Yeni mimari düzenlemeye şart
Meydanın nasıl ele alınacağı tartışılmalı. Örneğin metro çıkışının yeri doğru mu? Metrodan çıkan herkes kaldırıma yığılıyor. Şişhane’de, Taksim’de yayalar yüzlerce metreyi yeraltında aşıyor, metroya ulaşmak için. Ama nedense tramvay durağının yanına çıkan, İstiklal Caddesi’ne uzanan on metrelik bir tüneli kazmayı unutmuşlar.


Projenin uygulamaya konacağı söyleniyor. Yeniden gündeme gelen projeyi hangi mimar geliştirmiş, biliyor muyuz? Proje nasıl elde edilmiş? Bakın İstanbul Kongre Merkezi’ne. 300 milyon dolar harcandı, şu anda işletmesi olmadığı için işlevsiz. Yol neden yerin altına alındı? Trafik sorunu için olsa, Maçka’da kavşakta yapılması gerekirdi. İnsanlar köftecilerin, kokoreççilerin olduğu yerde araçlarından iniyorlar ve hem Açıkhava’ya hem Lütfi Kırdar’a nasıl ulaşacaklarını bilemiyorlar. Yukarıda ise tanımsız bir granit kaplı alan var. Ulaşım merkezli bir bakışla Eminönü Meydanı, Karaköy ne hale geldi, artık bundan bir ders çıkarmak lazım. Kente damgasını vuracak bu tür projelerin uluslararası mimari yarışmaya açılması yerinde bir karar olur. Belediyeyi bu defa biraz bu işi birlikte yönetmeye, çok boyutlu düşünmeye zorlamak gerekiyor. Belediye, özellikle kültür kuruluşlarının da desteğini alarak, daha kapsayıcı, disiplinler arası ilişkileri geliştiren bir planlama süreci oluşturmayı hedeflemeli. Dar bir bakışla hareket etmemeli. Yöneticilerin bir kamusal mekanın nasıl olacağını kendi deneyimleriyle sınırlandırması doğru mu? Kamu yönetiminin farklı profesyonel görüşleri yarıştıracak bir yöntem izlemesi gerekmez mi?
Görüldüğü gibi çeyrek asırdır Taksim projesini tartışırken biz aslında nasıl bir kent yönetim modeli istediğimizi tartışıyoruz.

Radikal İki, Yazı. Korhan Gümüş, 23.01.2011



16 - 22 Ocak 2011


PATARA DOSYASI

AMERİKALILAR PATARA İLE NEDEN İLGİLENİYOR?

 

 

Anadolu'nun en özgün kültürlerinden biri sayılan Likya uygarlığının başkenti olan Antalya'daki Patara'da 1988 yılından bu yana arkeolojik kazı yürütülüyor. 18 kilometrelik kumsalı, tarihi ve doğal zenginliğiyle iştah kabartan Patara, üç ayrı koruma şemsiyesine sahip olmasının yanında Türkiye'nin turizm politikalarıyla koşut olarak 1980'lerden bu yana koruma ve gelişme arasındaki ince çizgide gelip giden çatışmaların da odağında bulunuyor.

 

KUMLARIN ARASINDAKİ TARİH

2000'li yılların başlarına kadar zorluklarla sürdürülen Patara kazıları, bölgede sıklıkla çıkan orman ve sazlık yangınları, rant kavgaları, sit alanı tartışmaları ve bir türlü bitmek bilmeyen koruma imar planı çalışmalarıyla anılıyordu. Kazıların maddi zorlukları bir yana, kazı alanının kumla kaplı olmasından kaynaklanan fiziki zorluklar da adeta iğneyle kuyu kazar gibi bir kazı sürecini beraberinde getiriyordu. Patara kazıları, onbinlerce kamyon kumun bölgeden taşınması içinde ayrı bir çaba gerektiriyordu.

 

DİKKATLERİ PATARA'YA ÇEKEN İLK VE ENLER

Ancak 2000 yılından sonra kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin iddialı tanıtımlarla kamuoyuna duyurulmaya başlanması, dikkatleri Patara'ya çekti. Bir iletişim yöntemi olarak sıklıkla kullanılan 'ilk' ve 'en' kavramı Patara'da tam anlamıyla karşılığını buluyor, bölgede ortaya çıkarılan ya da bir bölümü açıkta olan antik kalıntılar dünyanın 'ilk' ve 'en'leri olarak kamuoyuna duyuruluyordu. Arkeoloji çevreleri Patara kazılarıyla ilgili tartışmalara değinildiğinde, öncelikle bölgede olduğu varsayılan Apollon tapınağının arandığını ancak bir süre sonra bundan vazgeçildiğini söylüyorlar. Atina Olimpiyat oyunları başladığı sırada 'dünyanın ilk olimpiyatlarının Patara'da yapıldığı'na dair iddialar da basına yansımaya başlasa da Patara'daki ilk ve en'lerin en dikkat çekenleri 'dünyanın ilk deniz feneri' ve 'dünyanın ilk demokratik meclisi' iddiaları olacaktır.

 

Patara kazılarında ortaya çıkarılan ve bugün kumlarla kaplı olan antik limanın girişindeki deniz feneri, 'dünyanın en eski deniz feneri' olarak tanıtılmış, fenerin ayağa kaldırılması için Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan, çeşitli resmi ve sivil kuruluşlara kadar uzanan kaynak arayışına girildiği bilgileri basına yansımıştı.

 

KUMLARIN ARASINDAN ÇIKAN LİKYA BİRLİĞİ MECLİSİ Mİ

2000 yılında kazılarına başlanan bir başka yapı da ilerleyen yıllarda 'dünyanın ilk meclisi' olarak adlandırılarak çeşitli kutlama projeleri için restore edilecek olan antik kalıntıydı. Kaş Kaymakamlığı'nın resmi web sayfasında, Patara'daki söz konusu kalıntı şu ifadelerle tanıtılıyor: "Patara kazılarının daha ilk yılında, Tiyatro’nun kuzey karşısında ve yönü doğudaki Agora’ya dönük görkemli kalıntının ancak bir Birlik Meclisi olabileceği savlanmış; 2000 yılında başlanan kazı çalışmalarıyla ortaya çıkan tiyatro benzeri mimarisi ve önündeki revakta ele geçen, değişik kentlerden Lykiarkhların heykelleri için yazılmış, çok sayıda kaide yazıtı bu görüşü doğrulamıştır."

 

'DÜNYANIN İLK MECLİSİ', ABD ANAYASASINA İLHAM VERİYOR

Patara'daki kumların arasından yavaş yavaş açığa çıkarılmaya başlanan antik kalıntı, ilerleyen yıllarda bitmek bilmeyen bir tartışmanın odağında olacağından habersiz yüz yıllardır süren sessizliğinin son günlerini yaşıyordu. Önce 'Birlik Meclisi' olabileceği savlanan yapı, 2004 yazında Patara'ya yapılan bir gezinin ardından birden dünya ölçeğinde projelerin odağına yerleşiverir. Bu dönemde Patara kazı ekibi tarafından çeşitli yerlerde verilen konferanslar ve konuşmalarda, Patara'daki 'Birlik Meclisi'nin, 'dünyanın ilk demokratik meclisi' olduğu yönünde vurgular yapılması dikkat çeker. Ancak bu konudaki ilk önemli açıklama 2005 yılının Eylül ayında yapılır. Üstelik de ABD'nin en ünlü gazetelerinden birinde. 19 Eylül 2005 tarihli New York Times Gazetesi, Richard Bernstein imzalı bir haber yayınlar. "Türkiye'de kumlara gömülmüş bir meclis" başlığını taşıyan ve Patara'daki 'Birlik Meclisi'nin tanıtıldığı haberde, bölgenin tarihi ve Aziz Paul için önemine vurgu yapılarak "Amerikan Anayasası'nı yazanlar, 2 bin yıl önce Patara'da kurulu olan Antik Likya Federasyonu'nu örnek almış" bilgisine yer verilir.

 

ABD KONGRESİ'Nİ PATARA'DA TOPLAYALIM

New York Times'in bu haberi ertesi günü Türk basınında da geniş yer bulur ve Patara'daki antik kalıntının Amerikan Anayasasının şekillenmesinde rol oynamasına değinirler. Tabii bunun çok önemli bir tanıtım ve turizm fırsatı olduğu yönündeki yorumlar da arı ardına gelmeye başlar. Amerikan basınında çıkan haberde değinilen ayrıntılardan biri de Patara'daki antik kalıntının, Amerikan Anayasasının 220. yılı kutlamalarına da ev sahipliği yapacağı yönündedir. Haberde, Patara'ya 15 kilometre mesafedeki Kalkan'a yerleşen bu amaçla kutlamalar için hazırlıklar yapmaya başlayan Eski ABD Kongresi Üyesi Stephan Joshua Solarz'ın görüşlerine de yer verilir. Kısaca Solarz, Patara'daki bu bilginin kendisini heyecanlandırdığını dile getirmektedir.

 

SOLARZ'LA KALKAN'DA RANDEVU

New Yok Times'in Patara haberi bir iki gün tartışıldıktan sonra unutulur. Ancak haberde adı geçen ve kutlama projesinin odağındaki isim olan Solarz'ı bulup bu projenin ayrıntılarını konuşmak için Kalkan'a gidiyoruz. Solarz'ın da tanıdığı olan ve Kalkan'ın nitelikli otellerinden birinin işletmecisi olan bir tanıdığım aracılığıyla kendisine ulaşıyoruz ve talebimizi iletiyoruz. Kısa süre sonra görüşme talebimize olumlu yanıt geliyor ve 20 Ekim 2005 tarihinde Solarz'ın Kalkan sırtlarında bulunan ve 'Beyaz Saray' olarak adlandırılan villasında uzun bir söyleşi yapıyoruz.

 

SOLARZ'IN 'YENİ ŞAFAK' SORUSU

Solarz, söyleşi aralarında bir kaç gün önce Kalkan'a gelen ve yabancılara mülk satışı konusunda bir söyleşi gerçekleştiren, ayrıca çeşitli incelemelerde bulunan dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı, ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Onur Öymen'le ilgili bir kaç soru soruyor. Öymen'e Kalkanlıların ilgisinin ne ölçüde olduğunu öğrenmek isteyen Solarz, ayrıca Yeni Şafak Gazetesi'yle de ilgili bir kaç soru soruyor. "Şafak"ın ne anlama geldiğini öğrenmek istiyor.

 

'LİKYA MECLİSİ BİZİM MECLİSE BENZİYOR'

Solarz'a Patara'daki kutlama fikriyle ilgili bir çok soru soruyoruz ve özetle şunları söylüyor: "Beni büyüleyen şey, sadece evimden 15 dakika uzaklıktaki dünyanın ilk federasyonunun bulunması değil. Bu federasyonun, bizim anayasamızı yazanlara ilham kaynağı olması; ki biz onlara ‘Kurucu Atalarımız’ deriz. 1787 yazında Philadelphia’da 3 ay boyunca süren ve Anayasa’yı oluşturan Anayasa Kuruculular Meclisi’ndeki hararetli tartışmalarda, Likya Federasyonu’na çok sayıda atıfta bulunulmuştu. Bu Federasyonun başarısı örnek gösterilmişti. Bu Federasyonda üyeler, nüfuslarına ya da başka etkenlere göre farklı sayıda temsilciyle temsil edilmişti. Patara’da yapılan kazılarda bulunan binalardan birinin, bizim Amerikan federal sistemimize bir anlamda ilham kaynaklığı etmiş bir Parlamento’nun binası olması beni çok heyecanlandırıyor. Çok ilginçtir ki, bu Parlamento binası, bizim Kongre binamıza benzer şekilde, yarım daire biçimindeydi. Amerikan Anayasası’nın kabulünün 220. yılının kutlanacağı 2007 yılının yaz ayında, Amerika’yı temsilen Amerikan Kongre üyelerinden oluşan bir heyetin Patara’ya gelip, Türk Parlamenterlerden oluşan bir heyetle birlikte, Likya Parlamentosu’nu anmasını ve iki ülkenin nasıl ortak bir mirası paylaştığının altını çizmesini umuyorum."

 

'KURUCU ATALARIMIZ PATARA'DAN ESİNLENMİŞLER'

Bu bilgiyi ilk kez ne zaman öğrendiğini sorduğumuz Solarz, ayrıntılarıyla anlatıyor: "Bu bilgiyi 2004’te öğrendim. Sanırım ilk kez Prof. Işık ve ekibiyle tanıştıktan sonra Patara’ya yaptığım ziyaretlerden birinde öğrendim. Bunu Amerika’da pek az kimse biliyor, sanırım Türkiye’de de pek az biliniyor. Oysa bu, ABD ile Türkiye’yi daha da yakınlaştıracak çok önemli bir bilgi. Kazı bölgesini, tiyatroyu gezmiştim ama burada bir Parlamento binasının olduğundan habersizdim. Prof. Işık ile yaptığımız sohbetler sırasında, kendisi bu federasyon ile bizim anayasamız arasındaki benzerliklere dikkatimi çekti. Ben de Washington’da bununla ilgili bir araştırma yaptırdım. Anayasa Kurucular Meclisi’ndeki tartışmalar sırasında buraya atıfta bulunulduğunu öğrendim. Hatta, federal sistemi destekleyen gazetelerde ve halkı yazılan Anayasa’yı desteklemeye çağıran yazı ve makalelerde de bu tür atıflara rastladım. Kurucular Meclisi, Anayasa’yı bir taslak olarak hazırladığında, bunun geçerlilik kazanması için eyalet temsilcilerinin dörtte üçünün onayından geçmesi gerekmekteydi. Bu temsilcilerden bir kısmı, çok çeşitli gerekçelerle bu anayasaya karşıydı, bu yüzden, anayasayı savunanlar, çeşitli gazete yazıları ve makalelerle kamuoyuna anayasanın yararlarını ve önemini izah etmeye çalışmıştı. Bunların arasında, özellikle James Madison’ın, (daha sonra kendisi ABD Başkanı olacaktır) ve Aleksander Hamilton’ın, (o da ilk Hazine Bakanı olacaktır) yazılarında Likya Birliği veya Federasyonu’na atıflarda bulunulmaktaydı. Bu Birliğin başarıyla sürmesi, kurulmakta olan federal hükümetin başarısına örnek olarak verilmekteydi."

İşte o fotoğraflar

 


Amerikalı arkeolog Mellink, kazılar başlamadan yaklaşık 35 yıl önce.1954'de Patara'daki antik yapıyı böyle görüntüledi.




Patara Kumsalı

 


Richard Bernstein
 


Solarz villa kalkan


Odatv, 11.01.2011

 

******


SEN DÜĞMENİ İLİKLE HERODOT'UN ÖNÜNDE

 

Solarz'la yaptığımız görüşmenin ardından bu söyleşiyi ve konuyla ilgili bir haberi yayına hazırlamak üzere çalışmalara başlıyorum. Amacım Patara kazı ekibinden de konuyla ilgili bir görüş almak ve söyleşinin yanı sıra bir de haber hazırlamak. 29 Ekim günü Antalya'dan ortak bir dostumuzla Kaş'a gelen Patara kazı Başkanı Prof. Fahri Işık ve eşi Havva Işık'la çalıştığım işyerinde kısa bir sohbet etme olanağı buluyoruz. Aynı günü akşamı da yine birlikte 29 Ekim kutlamalarına katılıyor, ortak dostlarımızla aynı masada uzun uzun sohbet ediyoruz. Bu arada Fahri Işık'a Patara'daki gelişmelerden söz ediyorum. New York Times'ta yer alan haberden, kutlamalardan ve yapılacak çalışmalardan ayrıntılar soruyorum. Önce heyecanla projeden söz eden ve bunun Patara ve Türkiye için ne denli önemli bir fırsat olduğundan söz eden Prof. Işık, kendisine ABD'li eski senatör Solarz'la görüştüğümü ve bununla ilgili bir haber hazırlığı içinde olduğumu söyleyince heyecanını yitiriyor. Kendisinden de konuyla ilgili bir görüş almak istediğimi belirtiyorum, "şimdi daha erken. Bu devletin projesi, meclisle birlikte yapılacak kutlama. Zamanı gelince konuşuruz" şeklinde bir yanıt veriyor. Bir kez daha yineliyorum görüş alma konusundaki düşüncemi. Ancak yine benzer bir yanıt veriyor Işık...

 

PROF. ŞAHİN'DEN ÇARPICI 'FEDERASYON' DEĞERLENDİRMESİ

Bu görüşmenin ardından hazırladığım habere konuyla ilgili bir uzmanın değerlendirmesini katmak istiyorum. Bu amaçla Likya bölgesini ve tarihini bilen bir kaç kişiyle görüşmek için kısa bir araştırma yapıyorum. Kendisine ulaştığım bir iki uzman bu konuda görüş vermekten kaçınıyor. Ancak o dönemde Akdeniz Üniversitesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Başkanı olan ve kendisini o güne kadar yalnızca yayınlarından bildiğim Prof.Dr. Sencer Şahin, bu konuda görüş vermeyi kabul ediyor. Prof. Şahin'e ayrıntıları aktarıp, "Türkiye’nin federatif sisteme fazlasıyla hassas olduğu ve bunu varoluşuna tehdit olarak algıladığı bir dönemde birilerinin kalkıp eski Anadolu uygarlıklarından biri olan Likya Federatif devlet sistemini, Türkiye üzerindeki emelleri belli olan bazı çevrelerin eline tarihi deliller oluşturacak şekilde referans göstermesi, ya cehaletle ya da art niyetle açıklanabilir" şeklinde özetlenebilecek değerlendirmesini aldıktan sonra haberi ve söyleşiyi yayına hazırlıyorum. Haberin yayınından önce son bir kez Prof. Fahri Işık'a eşinin telefonundan ulaşmaya çalışıyorum. Haberle ilgili görüş verip vermeyecekleri yönündeki soruma Prof. Havva Işık, "biz söyleyeceğimizi söyledik" yanıtını veriyor...

 

PATARA TARTIŞMALARI BAŞLIYOR

Haber, 8-9 Kasım 2005 tarihlerinde iki gün arka arkaya Yeni Çağ gazetesinde manşetten yayınlanıyor. Bir kaç gün içinde çeşitli köşe yazarları ve gazete haberlerine konu olan tartışmalar da başlıyor. Bu arada Kaş ve Kalkan bölgesinde yabancılara yönelik arazi satışlarının yaygınlaşması üzerine bu sürecin bölgede yaratacağı sosyal ve ekonomik sorunlara dikkat çekmek amacıyla Antalya'da kurulan Kalkan ve Atamülkünü Koruma Derneği'nin Başkanı, aynı zamanda Patara kökenli bir gazeteci olan Emine Karakitapoğlu, Patara kazıları hakkında Antalya Cumhuriyet Savcılığı'na bir suç duyurusunda bulunuyor. Karakitapoğlu, suç duyurusunda, Patara kazılarının bilimsel yöntemlerden uzak yapıldığı, tarihi eserlere zarar verildiği, üçü Türk, üçü de yabancı kökenli olmak üzere 6 bilimadamının kazılardan ayrıldığını iddia ettiği suç duyurusunun ardından basına verdiği demeçte, ABD Kongresi'nin Patara'da yapacağı duyurulan kutlamalara da değinir ve "kültürel alışveriş, turizm ya da küreselleşmenin gereği diye başlatılan bir çok sürecin, ciddi sosyal, ekonomik ve hepsinden önemlisi siyasi sonuçlarının olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır" ifadelerine yer vererek gelişmelerden endişe duyduklarını belirtir.

 

Karakitapoğlu'nun kazıların bilimsel yöntemlerle yapılmadığı yönündeki bu girişimi ve ABD meclisiyle yapılması planlanan kutlamalarla ilgili açıklamaları tartışmayı daha da alevlendirir. Ancak Patara kazı ekibinden bu süre içinde önemli bir açıklama gelmez. Kısa süre sonra sessizlik bozulur ve Karakitapoğlu'nun bu girişimine kazı ekibi de karşı bir dava açarak yanıt verir.

 

KAŞ'TA PATARA 'HAŞLAMASI'

Sessizliği bozan asıl girişim ise kısa bir süre sonra, 15 Nisan 2006 tarihinde Kaş'ta düzenlenen Turizm Haftası etkinlikleri sırasında ortaya çıkacaktır. Turizm Haftası etkinlikleri çerçevesinde Kaş'ta 'Likya'nın kültürü' başlığıyla bir konferans verecek olan kazı ekibi, bir kaç gün önceden Kaş Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Aydın aracılığıyla haber gönderip, konferansta hazır bulunmamı 'özellikle' talep ederler. Konferans günü geldiğinde, Kaş'taki ilçe protokolü tam kadro salondadır. Ancak salonun kenarında bekleyen bir grup köylü de dikkat çekmektedir. Kazı ekibi, Patara'dan konferansın yapılacağı salona getirilen çok sayıda köylü ve Patara Muhtarı Arif Otlu ile birlikte salondaki yerlerini alırlar...

 

'CASUS İŞTE BUYMUŞ!'

Amacı, turizm haftasında Likya'nın tarihi ve kültürel zenginliğini aktarmak olan konferansa ilk olarak kazı ekibinden Prof. Havva İşkan Işık başlar. Işık, duvara yansıttığı slaytlar eşliğinde yıllardır Patara'da çektikleri sıkıntıları, yapılan bütün çalışmaları dramatize eden bir üslupla anlatmaya başlar. Öyle ki, yaptıkları işin her ayrıntısını duvara yansıtan fotoğraflar eşliğinde dinleyenleri sorgulayan bir üslupta konuşmasını sürdüren Işık, konuşmasını Patara'yla ilgili haberlere ve bu haberleri yapan, konuyla ilgili yazı yazan gazetecilere getirir. Ve ağır hakaretler yağdırmaya başlar. Bu arada salonda bulunanlar şaşırmaya, homurdanmaya başlarlar. Bu arada salonda bulunan Patara köylülerinden bazıların birbirilerine beni işaret ederek "casus işte buymuş!" dediği yayılıyor kulaktan kulağa. Konuşmasını arada bir bağırarak, zaman zaman da salondakilere yönelik eleştirilerle, zaman zaman da 'dostlarım' şeklinde incelik dolu sözlerle sürdüren Işık'ın haleti ruhiyesini ortaya koymak açısından tartışmayla ilgili ilgisiz bir çok ayrıntıyla süslediği ifadelerinin önemli bölümlerini gazetecilerin video kayıtlarından aktarıyoruz:

 

SEN KİMSİN DE HEREDOT'TAN SÖZ EDEBİLİYORSUN!

"Herkes uzman olduğun alanda konuşsun. Uzmanlık alanına girmeyen konularda kimse ağzını açmaya cesaret etmesin. 'Heredot demiş ki...' Sen kimsin kardeşim 'Heredot demiş ki' diye başlıyorsun. Ne haddine senin! Düğmeni ilikle bir kere Heredot'un önünde... Heredot demiş ki, Likyalılar, Giritli olmayan Giritlilerdendir. Tabi Yunanca bilmiyor olabilirler onlar. Ben Yunancasından da okumuyorum. Türkçe çevirileri de var onun. Ne derdi Heredot; 'Likyalılar, Girit'ten gelmişlerdir' der. İşte bu kadar! Bu kadarını söylüyor. Ne döndürüp dolandırıyorsunuz?! Okuma yazmanız da mı yok sizin.

 

HEREDOT'UN KARŞISINA FAHRİ HOCA DİKİLDİ VE DEDİ Kİ...

Ve bu Heredot'un karşısına sevgili iftiracılar, siz dikilmediniz. Tarihin babası olan bu Heredot'un karşısına Fahri Işık Hoca dikildi. Yol kılavuz anıtını buldu, üzerindeki Trimili yazıtını okudu, ve dedi ki, 'Lİkyalıların anayurdu olan Tirimili, bugünkü Dirmil'dir. Heredot yalan söylüyor' dedi ve yazdı bunu. (Alkışlar...)

 

Sizin ne haddinize Heredot'la ağzınızı açmak! Siz ancak gidip kasaptaki etlerin nasıl bir kalitede olduğunu anlayabilirsiniz. Bizim işimize karışamazsınız. Haddinize düşmez çünkü. Öğrenmek mi istiyorsunuz? Hani kitap yazmamıştık ya dostlarım; (bu arada salondaki çantasından bir kitap çıkartıp eline alarak havaya kaldırıyor, dinleyenlere gösteriyor) hani biz hiç yayın yapmamıştık ya dostlarım; işte bu kitabın içinde yazıyor; Fahri Işık'ın Heredot'a karşı başkaldırışı!

 

SİZ KORKAKSINIZ, BİZ CESURUZ!

Utanın! Utanın! Erdem, ancak ve ancak bizden önce yaşayanlara sahip çıkarak sahip olunur demiştik, bunu tekrar ediyorum. Siz bu korkularla ülkeyi bu hale getirdiniz zaten. Kafanız asla dik değil. Herşeyden korkarak, herşeyde paranoya yaratarak, her şeyden komplo teorisi üreterek... Korkaksınız! Biz cesuruz! Biz çünkü çalışıyoruz. Biz cesuruz, biz çalışıyoruz! Emek üretiyoruz. Sizin gibi oturup bilmem ne köşelerinde dedikodu yaparak insanlara iftira üretmiyoruz.

 

BENİMLE AYNI DÜZEYDE DEĞİLSİNİZ

On yıllarca süren koruma çalışmalarından sonra Patara gördüğünüz hale gelmiştir. Sevgili dostlarım biz Patara'yı böyle biliyoruz, böyle anlatıyoruz. Hiç bir kişi, ne Yusuf Yavuz, ne Emine Karakitapoğlu'na karşı benim bu ülkeyi ne kadar sevdiğime, ne kadar koruduğuma ve neyi nasıl gördüğüme dair yapacak bir yorumum yoktur. Kendilerini benimle aynı düzeyde görmüyorum. Önce benim düzeyime gelecekler, benim bilgime sahip olacaklar, benimle bunu tartışacak konuma gelecekler, ancak ondan sonra kendilerini muhatap olarak alabilirim.

 

SİZİ TARİH DEĞİL BEN YARGILARIM!

Biz bunun gibilerini çok gördük. Hiç bir şey üretmeyen, vatana millete hiç bir hayrı dokunmayan, dernekleri kendi çıkarları için kullanan, şov yapan, başkalarını karalamayı, onlara iftira atmayı ilke haline getiren insanlarla biz bininci kez karşı karşıyayız. Biz dürüstlüğümüzle, alnımızın açıklığıyla ve yaptığımız işin şeffalığıyla ayakta kaldık. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle.Ben 1988 yılından beri Patara'dayım. (Bu sırada slayta bir çocuk ve kadın bir fotoğrafı yansıtılıyor) Bu aile mücadele etti Patara için. Siz otururken! Siz yan gelip yatarken! Ve çocuğumu her zaman ikinci plana ittim ben Patara için. Siz otururken, siz keyif yaparken! Siz bunun hesabını bana veremezsiniz. Ve bizi suçlayamazsınız! Tarih sizi yargılar. Tarihe bile zaman kalmaz sizi ben burada yargılarım!"

 

PİREF ÖKKEŞ'İN 'BATAR HA!' KORKUSU

Işık'ın konuşması salonda gerilimi oldukça arttırır. O konuşmanın yarattığı etki bir kaç gün sonra, 29 Nisan 2006 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi'nde Piref Ökkeş'in diline dolanacak, Piref Ökkeş o haftaki köşesinde 'Batar ha!' başlığıyla şunları yazacaktı: “ Sayın Piref Ökkeş Hocam, Kaç zamandır kafamı kurcalayan bir sorunla yemeden içmeden kesildim. Şöyle birkaç günlüğüne kafamı dinleyeyim diye Kaş kıyılarına doğru bir yolculuk yapayım dedim. Hem birkaç kitap karıştırır hem de çay bahçelerinde avarelik eder şu bahar yorgunluğunu atarım diye düşündüm. Hay demez olaydım. Efendim lafı uzatmadan maruzatıma geleyim. Kaş’ın henüz patates kızartması kokmayan sokaklarında gezinirken, Belediye hoparlöründen gelen sesle irkildim. Turizm Haftasını şenliklerle, kutlamalarla karşılayan yöneticiler, bir de bilimsel konferans tertip etmişler. Ne de güzel düşünmüşler. İşte bu bilimsel konferansın anonsunu Belediye hoparlöründen duyunca elime kağıt kalem alıp Belediye Salonu'nun yolunu tuttum. Salonu cıvıl cıvıl çocuklar, gençler, bakımlı hanımlar ve beyler doldurmuş.

 

BUGÜN PATARA İÇİN NE YAPTIN?

Patara’da filizlenen ve taa Amerikalara kadar uzandığı savlanan demokrasi ve kültür hakkında konuşmak üzere büyük bir incelik içinde kürsüye gelen hanım konuşmacı, (Kendisine bilimadamı dedi nedense?) salondakileri selamladıktan sonra avaz avaz bağırmaya başlamaz mı? Bütün salonda bir patırtı, şaşkınlık... Allah sizi inandırsın ben böyle bilimci görmedim Hocam. Elindeki mikrofonu arada bir salonda oturanlardan birine doğru sallıyor; “şerefsizler, namussuzlar!” diye haşladıktan sonra “Ey Kaş halkı, bu gün Patara için ne yaptınız ha!” gibi cümleler kuruyordu. Sonra slayt makinesine doğru sesleniyor, “değiştir çocuğum” komutları veriyor ve elinde kazma kürek çalışan insanların olduğu bir takım resimleri duvara yansıtıyor ve yine bağırıyordu. “ Ey cahiller, siz nasıl yüce Herodot’un adını ağzınıza alıyorsunuz, siz kim oluyorsunuz da Runik Alfabeden söz ediyorsunuz? İşte ispatı. Şu fotoğraflara iyi bakın da utanın! Siz daha dünyada yokken biz buralarda taş taşıyor, kum çekiyorduk!”

 

SİZİ GİDİ FANİLER SİZİ

Salonu dolduran tüm faniler gibi ben de o biçim tırstım haliyle. Bağır çağır, bir saatlik hışımdan sonra tam “bilimle iyice terbiye olduk, yüce rabbim kimseyi bilimle terbiye etmesin” derken ikinci konuşmacı geldi kürsüye. İkinci bilimci Hoca da lafı öncülünün kaldığı yerden alarak aynı biçimde sürdürdü haşlamasını: “ Benim duvarlarım Atatürk resimleriyle doludur, siz kim oluyorsunuz da bilimden bahsediyorsunuz? Sizi gidi faniler sizi!” Salondakilerin bir çoğu garip hareketlerle bu haşlama faslına alkışlarıyla eşlik ediyor ne olup bittiğini anlamadan her hakaret faslından sonra bilimle sınanmanın rahatlığını yaşıyorlardı. Bilimin halkı böyle muhakeme edeceğini kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Ah Ökkeş Hocam, inanın bütün salondakiler gibi ben de yerin dibine girdim. O yüce bilimcilerimizin böylesi zorluklar yaşadığını bilseydim her sabah kendi kendime sorardım; “Ey fani, bu gün Patara için ne yaptın?” 

 

DEMOKRASİ BÖYLE BİR ŞEYMİŞ DEMEK

O gün kafama dank etti Hocam. Meğer ne kadar cahil cühela bir halk olmuşuz. Düşünün taa Amerikalardan, Washingtonlardan elin oğlu Patara’yı keşfediyor, “burası bizim atalarımızın demokrasi mabedidir” diye methiyeler düzüyor... Biz şuracıkta burnumuzun dibindeki bu değerin farkına varamamışız. Meğer konferans bunun için yapılıyormuş. Demek demokrasi böyle bir şeymiş. Bilimciler halkı karşısına alacak ve avazı çıktığı kadar bağırarak haşlayacak.

 

DEMOKRASİ PAT DİYE PATARA'DAN GELİRSE

Çocukların yüzlerini görmeliydiniz Ökkeş Hocam. Hepsinin gözlerinde Patara’nın nasıl bir demokrasiye kaynaklık ettiğini görmenin üzüntüsü vardı. Benim asıl sorum şu; bir dostum Patara adının, tepeden bakınca bir hançeri andıran yapısından dolayı “ Batar ha!” kelimesinden türeyerek Patara’ya dönüştüğünü anlattıydı. Siz bilimciler şu fani halkı bu konuda aydınlatırsanız sevineceğiz hocam. Bu patırtının Patara ile bir ilgisi var mı? Yoksa demokrasi pat diye Patara’dan geliverirse şu ülkenin hali nice olur?" 

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 12.01.2011

 

******


ANTİK KENTE VİLLA YAPILIR MI?

 

Patara’daki 400 villa tartışmasıyla ilgili Antalya’da düzenlenen basın toplantısında konuşan Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkan Yardımcısı Avukat Münip Ermiş, anayasa ve yasaların güvencesi altındaki Patara’ya konut inşa etmeye çalışanlar ve buna izin verenler suç işliyor dedi.

 

Antalya'nın Kaş İlçesi'ne bağlı Patara antik kentindeki ‘400 villa’ tartışması sürüyor. Üç ayrı koruma statüsü bulunan antik kentte, 2008 yılında hazırlanan koruma amaçlı imar planında yapımına onay verilen 400 dolayındaki villaların bir kısmının inşaatı sürerken, gelişmeye tepki gösteren sivil toplum örgütleri Patara’da suç işlendiğini öne sürdü.

 

‘KANITLAR ULAŞINCA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAĞIZ’

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz ile Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkan Yardımcısı Avukat Münip Ermiş, arkeolog-yazar Nermin Bayçın ve TTKD Kaş Sorumlusu Munise Ozan Orhan'la birlikte Ansan Sanat Galerisi'nde basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında konuşan Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkan Yardımcısı Avukat Münip Ermiş, anayasa ve yasaların güvencesi altındaki Patara'ya konut inşa etmeye çalışanlar ile buna izin veren kamu kurumlarının yöneticilerinin de suç işlemiş olacağını belirterek, “Bu suça karışanlar 2 ile 5 yıl arasında hapis cezası ile yargılanabilecek. Suçun oluştuğuna dair kanıtların elimize ulaşması halinde cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunacağız” diye konuştu.  

 

PATARA MECLİSİ REKLAM MALZEMESİ YAPILIYOR

Patara antik kentinin ranta kurban gittiğini ve 400 lüks villanın yapılacağını savunan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz ise buradaki bir binanın tarihteki ilk demokratik meclis olduğu öne sürülerek, inşa edilmek istenen villaların yüksek fiyattan satışı için reklam yapıldığını iddia etti. Reklam malzemesi yaratılması amacıyla bilimin de bilim dışı yöntemlerle kullanıldığını ileri süren Gündüz, rant kaygılarıyla bazı kişilerin bölgede sessiz sedasız arsa topladığını savundu. 

 

PATARA ALLİANOİ OLMASIN!

Gündüz, tarihe saygı, geleceği koruma, üreme alanları bu bölgede bulunan nesli tükenmekte olan caretta caretta türü deniz kaplumbağalarını koruma ve küresel ısınmaya karşı vicdani sorumluluk duygusuyla Patara'da yaşananlara itiraz ettiklerini belirterek, mücadele için sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla 'Patara Bizim Grubu'nu oluşturacaklarını bildirdi. Grup için hazırlıkları sürdürdüklerini söyleyen Gündüz, şöyle konuştu: “Gözümüz kulağımız Patara'dadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin sit alanları koruma konusunda zafiyeti var. Patara, Allianoi'nin (Yortanlı Barajı göleti içinde kalacak olan antik kent) kaderine terk edilmesin. Toplum vicdanını harekete geçmeye davet ediyoruz.”

 

193 KİLOMETREKARELİK ÖÇK ALANI TEHDİT ALTINDA

TTKD Kaş Sorumlusu Munise Ozan Orhan da Patara'nın 1990 yılında Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) ilan edildiğini hatırlatarak, Eşen Çayı'nın suladığı 193 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip Patara ve çevresinin ekolojik, doğal, tarihi ve kültürel değerleri hakkında bilgiler verdi. Orhan, yapılaşmayla tüm bu değerlerin tehdit altında olduğunu vurguladı.

 

GERÇEKDIŞI ÖNEMSETME ÇABASI

Basın toplantısına yazılı açıklamalarıyla destek veren Prof.Dr. Sencer Şahin ve Araştırmacı Yazar Giray Ercenk de Patara’daki villa tartışmasıyla ilgili görüşlerini aktardılar. Akdeniz Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof.Dr. Sencer Şahin, açıklamasında Patara çevresinde yaratılan bu günkü arsa spekülasyonlarının temelinde, antik Patara kentine yüklenen, ama gerçekle en küçük ilişkisi olmayan bir önemsetme çabasının yattığını öne sürdü. Şahin, “dünyanın demokratik ilk parlamento binası Patara’da yapılmış; demokrasi burada doğmuş, binanın yeri de tespit edilmiş, Amerikan Kongre binası da Patara’daki bu parlamento binasının bir kopyasıymış, bu keşfin dünyaya ilan edilmesi gerekiyormuş” şeklindeki bu önemsetme çabası üzerine TBMM’nin harekete geçerek dünyanın ilk parlamento binası denen yapıya sahip çıktığını, ardından da restorasyonunu üstlenerek 2011 yılında dünya parlamenterlerini Patara’ya davet ederek bu keşfin dünyaya ilan edilmesini programına aldığını vurguladı.

 

DEMOKRASİNİN SEFİLLEŞTİĞİ KENTTİ

Patara’ya yüklenmek istenen tarihi önemin ardından ören yerine bakan ve özellikle restore edilmiş binayı gören noktalardaki arazilerin müthiş şekilde rant yaptığını öne süren Şahin “bugün gelinen sonuç ise ortada; yüzlerce villa Patara yamaçlarını dolduracak!” ifadelerini kullanan Şahin, açıklamasında ayrıca şu görüşlere yer verdi: “işin bilimsel açıdan aslına bakıldığında, Patara antik kenti bırakınız demokrasinin doğduğu yer olmayı, tam tersine demokrasinin sefilleştiği bir kenttir. Çünkü başkentlik yaptığı Likya eyaleti üçüncü sınıf bir Roma valisinin emir kuluydu. Bu valinin ‘olur’u alınmadan hiçbir karar yürürlüğe konamazdı. Tarihin ilk parlamento binası olarak kamu parasıyla restore edilen bina yıkıntısı ise bir odeion’du (konser salonu.) Likya Federal Devleti’nin meclisi, yılda sadece bir kez tiyatroda toplanırdı. Bunların hepsinin kanıtı ya da yazılı belgesi var. Ama kamu parasıyla restore edilen binanın parlamento binası, ya da meclis binası olduğuna ilişkin tek bir kanıt, tek bir belge yok. Öyle ise durup dururken Patara’ya neden böyle uydurma bir tarihi önem yüklendi? İşte bu sorunun cevabını bugün arsa spekülasyonu yapan patronların geçmişteki planlarında aramak gerekir. Daha da elim olanı işin siyasi boyutudur. Roma İmparatorluğu gibi emperyalist bir devletin üçüncü sınıf bir valisinin yönetimine verilmiş Likya Federal Devleti ile tam bağımsız olduğuna inanmak istediğimiz TBMM ile arasında paralellik kurulmuş olmasıdır.”

 

PATARA DÜNYA ÖLÇEĞİNDE DEĞERLİ BİR ÖRNEK

Anadolu Akdeniz’inin önemli liman kenti olan Patara’nın, coğrafyanın üretimi, sosyolojiyi, inancı ve tarihi belirlediğine ilişkin savın doğruluğunu belgeleyen dünya ölçeğinde çok değerli bir örnek olduğunu belirten Araştırmacı Yazar Giray Ercenk ise, açıklamasında Kaş ve Kalkan yöresi bugün, yabancıların mülk almak için yarıştığı bir bölge durumunda olduğuna dikkat çekti.

 

HALK DIŞARI, ZADEGAN İÇERİ!

Bölgedeki yoksul halkın, ata yurdu mülklerini yok pahasına sattığına değinen Ercenk, “Patara çevresindeki yapılaşmaya karşı çıkmanın bugün bir vatan borcu olduğunun altını çizdiği açıklamasında şu görüşlere yer verdi: “Patara’nın arkeolojik ve doğal sit alanı bağlamında korunması için, Antalya’da, Kaş’ta faaliyet gösteren; çevreye ve tarihe duyarlı Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ile birlikte zor üretim ve yaşam koşulları içinde olmasına karşın duyarlı yöre halkının, koruma adına birlikte sergiledikleri özverili uğraş hatırlardadır. Patara’nın bugünkü duruma gelmesinde bu iki kesimin katkısının yadsınmaz. Bin yıldan buyana, yörenin sıcağına, bataklığına, sivrisineğine katlanan Gelemiş halkının, turizmle birlikte değer kazanan Patara çevresinden uzaklaştırılması için verilen onca kavganın, suçlamaların, mahkemelerin ardından; ancak zenginin zadeganın alabileceği 400 adet Villa yapmak neyin nesi, anlamak mümkün değil. Patara düze çıktıktan sonra, taliplileri arttı. Antik Kente nazır mülk sahibi olma bir yana, yakın olmak bile büyük ayrıcalık şimdilerde. Halk dışarı, zengin zadegan içeri.Gönül isterdi ki; yörenin bin yıldır sahibi olan halkın, kabul edilebilir makul taleplerine bile, arkasına STK’ları alarak karşı çıkarken adeta aslan kesilenlerin; kentin, sit alanı içinde olup olmadığı tam belli olmayan yakın bir yerinde 400 villa yapımına sessiz kalmalarını anlayan varsa beri gelsin.”

 

Basın toplantısının ardından “Patara Bizim” adıyla örgütlenerek Patara’daki yapılaşmaya karşı mücadele etme kararı alan sivil toplum örgütleri, kurulacak olan 'Patara Bizim Grubu'nda, TTKD, Çağdaş Hukukçular Derneği, Yurtsever Cephe, Alevi Kültür Derneği Antalya Şubeleri ve yerel derneklerin temsil edileceğini açıkladılar.

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 13.01.2011

 

******


TBMM BAŞKANI'NDAN TARTIŞMALI YAPIYA ZİYARET

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mehmet Ali Şahin, incelemelerde bulunmak üzere Antalya'nın Kaş İlçesi'nde bulunan antik Patara kentine gidiyor. Yarın sabah saatlerinde Antalya'dan helikopterle Patara'ya gidecek olan Şahin’in, buradaki incelemelerinin ardından Kaş'a geçerek ilçe protokolü ve sivil toplum örgütü temsilcileriyle bir araya geleceği öğrenildi.

TBMM'nin 90. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında uluslararası bir etkinliğe ev sahipliği yapmaya hazırlanan Patara'nın, 23 Nisan'da gerçekleştirileceği açıklanan ve dünya parlamento başkanlarının davet edileceği etkinlikle dünyaya tanıtılması amaçlanıyor. Dünyanın ilk demokratik meclisi olduğu iddiasıyla 2008 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından TBMM'ye devredilerek meclisin himayesinde restore edilen Patara'daki antik yapı, bir süredir tartışmaların odağında bulunuyor. "Son meclis ilk meclise sahip çıkıyor" sloganıyla başlanan restorasyon çalışmaları sürerken, tartışmaların odağındaki antik yapının, ilk meclis değil, odeion (konser salonu) olduğu öne sürülmüştü.

Daha önceki Patara ziyaretlerinde buradaki antik yapı için "dünyada demokrasinin uygulandığı ilk meclis burasıymış" açıklamaları yapan Şahin'in bu kez nasıl bir açıklama yapacağı merak konusu oldu.

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 15.01.2011

 

******


KİM BU PATARA-FOBİK ULUSALCILAR

 

İstanbul medyasında ardı ardına Patara'ya ve kutlamalara ilişkin yapılan hazırlıkların haberleri yayınlanıyor, organizasyonu yapanlar her fırsatta 2007 Temmuz'unda yapılacağını duyurdukları Amerikan anayasasının yıldönümü kutlamalarına ilişkin ayrıntıları anlatıyor ve bunun Türk tarihinin en önemli tanıtım fırsatı olacağını belirtiyorlardı. Sabah Gazetesi'nin Akdeniz Bölge ekinde 5 Mayıs 2006 tarihinde yer alan bir haberde, "Patara'nın gönü kulağı ABD'de" başlığı kullanılmış, Patara'nın doğal güzellikleri sıralanarak şu bilgilere yer veriliyordu: "Patara'yı ön plana çıkartan bir başka özellik tarihteki ilk federasyonun merkezi olması. Yani bugünkü Amerika Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği gibi oluşumlar ilk kez bizim Patara'da kurulmuş. Bunu öğrenen Amerikalı, 220 yıl evvel, ABD anayasasını hazırlarken Patara'dan esinlenmiş. Bununla da kalmayarak Amerika'da bugün hala kullanılan parlamento binası 3 bin yıl önce Patara'da kullanılan parlamento binasından kopya edilerek yapılmış. 2007 yılında ABD anayasasının 220. yılı kutlanacak. Onun için gerekli sponsorlar bulunursa gelecek yıl ABD meclisi Patara'da toplanacak.Tabi ki bizim kazı ekipleri çalışmasını bitirirse. Meclis üyeleri ile birlikte bini üzerinde gazeteci ve televizyoncu Patara'ya akacak. Bu da bölge ve Türkiye için bu güne kadar yapılan en büyük tanıtım olayı olacak. Bu konu Patara'da bir yıldır konuşuluyor. Gelip gidenler var. Amerika'da bir çok yayın kuruluşunda haber çıktı. Şimdi Pataralı'nın gözü kulağı uzaktan gelecek olan 'seneye Patara'dayız' müjdesinde. Bu müjdeyi bekleyenlerden birisi de Patara Muhtarı Arif Otlu. Muhtarın aynı zamanda mütevazı bir pansiyonu var. Muhtar Otlu, böyle bir olayın hayatlarını değiştireceğini düşünenlerden."

 

PATARA'DA GODOT'YU BEKLERKEN

Bölgede yaratılmaya çalışılan heyecan, en üst düzey yöneticisinden sıradan esnafa kadar herkese ulaşıyor ve basın yoluyla da her fırsatta duyurulan ABD meclisinin Patara'da toplanacağı haberleri yıllardır Godot'yu bekleme sürecini yaşayan Patara'daki turizm işletmecilerinin beklentilerini arttırıyordu. Prof. Fahri Işık, Kaş'ta yaptığı bir başka konuşmada, kazı ekibinden bir grubun ABD'ye gittiğini ve oradaki ilgilileri Patara konusunda bilgilendireceğini anlatıyor, gelecek güzel günlerden söz ediyordu. Kazı ekibi için yıllardır süren çileli mücadelenin ardından varılan umutlu bir eşikten söz eder gibiydi Prof. Işık.

 

BOZULAN TÜRK ABD İLİŞKİLERİNE PATARA'YLA KURTLAR VADİSİ AYARI

Patara'da Godot'yu bekleyen turizmciler, nasıl bir içeriğe sahip olduğunu bilmeseler de ABD'lilerin köylerine gelmesiyle birlikte kaderlerinin değişeceğine inandırılmışlardı. Bu dönemde Türkiye'de siyasi gündem de altüst oluyor, Irak'ın işgali, çuval olayı, tezkere krizi ve başka bir çok nedenden dolayı ABD ile ipler iyice geriliyordu. O günlerde Kurtlar Vadisi Irak filmi ve Hamas liderinin Türkiye ziyareti bu gerilime tuz biber ekmiş, ABD-Türkiye ilişkileri son yılların en hassas dönemine girmişti. Tam da bu gerilimli atmosferde gerçekleşen Dış Ekonomik İlişkiler İş Konseyi (DEİK) ve Türk Amerikan İş Konseyi'nin (TAİK) yıllık toplantılarında Patara'daki kutlamalar gündeme geliyor, bu vesileyle gerilen ilişkilere tarihsel bir sıcaklık getirilmeye çalışılıyordu. TAİK'in Washington'da yapacağı mutad toplantı öncesinde Radikal'den Funda Özkan, toplantıya hazırlanan ekibin hazırlıklarıyla ilgili 18 Mart 2006 tarihli köşesinde şunları yazacaktı: "26-29 Mart'ta yapılacak konferansın bu yıl da ağırlıklı olarak işadamları, siyasetçi ve bürokratlardan oluşacağı tahmin ediliyor... Washington ve New York'a gidilmişken, Patara kazısı için de destek istenecek. Ne alakası var demeyin. Demokrat Partili eski kongre üyesi Stephan Solarz, Kalkan'da evi olan Türkiye aşıklarından. Bu aşk hikayesinde Stephan Solarz'ın ortağı olduğu The Livingstone Group'un 2000'den beri yılık yaklaşık 1.8 milyon dolar karşılığı ABD'de Türkiye lobisi yapıyor olmasının etkisi var mı bilinmez. Ancak Solarz'ın lobide büyük, başarılı adımlar attığı da kesin. Mesela onun sayesinde Eylül 2005'te New York Times gazetesinde çıkan haberle ABD'lilerin ilgisi Patara bölgesine dönüverdi. 3 bin yıl öncesinin Likya uygarlığının başkenti Patara'daki kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan meclis kalıntısı uzun uzun ABD'lilere tanıtıldı. İddia şu ki, ABD'nin kongre binası Likya uygarlığından esinlenerek yapılmış. Dahası ABD anayasası da aynı uygarlıktan esinlenerek hazırlanmış. Bu iddianın kanıtı da Amerikan arşivlerine göre anayasanın hazırlayıcılarından Alexsander Hamilton ile ABD'nin eski devlet başkanlarından James Madison, Likya uygarlığından söz ediyor olması. İşadamları, yıllık değerlendirme gezisinde, Stephan Solarz'ın katkısıyla Patara kazısına fon yaratmak için gece düzenleyecekler."

 

VE PATARA ABD'DE TANITILIYOR

Şimdi Funda Özkan'ın aktardığı ayrıntıların ardından okyanus ötesine uzanalım. Tarih 26 Mart 2006. Türk heyeti Washington’da. Amerikan- Türk İş Konseyinin yoğun bir programı var. Kayıt, kitap satışı, 'Golden Horn' üyelerine özel Büyükelçilik resepsiyonu ve çay- kahve molası...

Arada, Türk- Amerikan ilişkileri üzerine 'Amerikanca' başlıklı birkaç toplantı yapılıyor. Savunma, güvenlik, tarım, inşaat, enerji, özelleştirmeler ve bol 'perspektifli' cümleler eşliğinde süren oturumların dikkat çekici başlıklarından biri programın ikinci gününde ortaya çıkıyordu.

 

TÜRK EMLAK PİYASASINDA FIRSATLAR PANELİ

27 Mart 2006 tarihli dikkat çekici panel, 'Türk Emlak Piyasasında Fırsatlar' başlığını taşıyor. Aynı günün akşamı, dikkat çekici başka bir etkinlik; “Kültürel Gala Yemeği: Patara...”

 

Türk- Amerikan Konseyinin Savunma Grubunun 29 Mart 2006 tarihli veda yemeğinin ayrıntıları, Milliyet’in 3 Nisan 2006 tarihli haberinde şöyle aktarılır:

“Yer Washington’un gösterişli yeni otellerinden Mandarin Oriental’in balo salonu. İki ülkenin işadamlarının ortak örgütü Türk- Amerikan Konseyinin savunma grubunun veda yemeği veriliyor. Yemeğin onur konuğu, ABD Genelkurmay Başkanı Peter Pace. Şeref masasında Genelkurmay Başkanlığı’nı Plan Prensipler Başkanı Korgeneral Akın Zorlu temsil ediyor. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson şeref masasında dikkat çekiyorlar. ABD Savunma Bakanlığının üç numaralı yetkilisi olan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da şeref masasında. Bir başka masada Neo- Con’ların en önemli isimlerinden Richard Perle göze çarpıyor. Tam yemeğe geçilecekken bir Amerikan ritüeli başlıyor.

 

KADEHLER TSK VE ABD ORDUSU İÇİN KALKIYOR

Konuklardan ellerindeki içki kadehleriyle ayağa kalkmaları isteniyor. Kürsüye Ankara’daki Amerikan Askeri Heyeti Başkanı General Sutton geliyor ve “ to the Republic of Turkey” ( Türkiye için) diye sesleniyor. Bütün salon tekrarlıyor ve şarap kadehleri topluca Türkiye için kaldırılıyor. Ardından kürsüye Türkiye’nin Washington’daki askeri ateşesi Tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu geliyor. Türk askeri yetkili de “to the United States” ( Amerika Birleşik Devletleri için) diye sesleniyor. Bütün salon topluca tekrarlıyor. Ardından kürsüye Amerikalı bir albay geliyor ve “to the Turkısh Armes Forces” ( TSK için) diye sesleniyor. Bunu bir Türk albayın çıkıp “ to the United States Armed Forces” (ABD Silahlı Kuvvetleri için) diye tekrarlaması izliyor...”

 

YASEMİN ÇONGAR WASHİNGTONDAN BİLDİRİYOR: 'PATARAFOBİK NEO-ULUSALCILAR'

Kurtlar Vadisi ve Hamas ziyaretiyle gerilen Türk-ABD ilişkileri, Patara'dan estirilen tarih fonlu demokrasi rüzgarları eşliğinde yeniden yumuşama dönemine girer. Türk heyetiyle ABD'ye giden Patara kazı ekibinden Gül Işın, Patara adına düzenlenen gecede bir sunum yapar. Ancak Patara'yla ilgili Türk basınında çıkan 'eleştirel' haberler ve kazılar hakkında yapılan suç duyurusu, bütün kazı ekibi ve kutlama komitesi gibi Gül Işın'ın da bir hayli canını sıkmıştır. Işın, bu sıkıntısını Yasemin Çongar'ın ifadesiyle, "cam kırığı gözlerindeki teklifsiz tebessümle" anlatır. Yasemin Çongar, 2 Nisan 2006 tarihli Milliyet'in Pazar ekinde yazdığı yazıya, 'Patara kazılarının tarihten ve dünyadan korkan dar bir milliyetçiliğin oklarına hedef' olduğunu belirterek başlar ve Patara konusunda artık ezberlenmiş olan bilgileri tekrarlayarak şöyle devam eder: “...Efendim, bu toprakların bugünkü çocuklarının pek de öyle aşinası olmadığı Likya Birliği'ni Amerikalılar iyi biliyorlar. Zira anayasaları ilhamını biraz da bu birlikten almış. ABD'nin kurucu babalarından Alexander Hamilton ve James Madison, Amerikan Anayasası'nın felsefi temelini oluşturan 'Federalist' üst başlıklı makaleler dizisinde birkaç kez Likya Birliği'ni 'konfederasyon' adıyla anıp, kendilerine model seçtiklerini belirtiyorlar. İşte ABD'li eski Kongre üyesi Stephen Solarz'a Patara'da kutlama yapma fikrini veren de bu. Türkiye dostu ve Türk devletinin Washington'daki lobiciliğini emanet edecek kadar güvendiği Solarz, Kalkan'daki evi ve tarihe tutkusu sayesinde Patara'yla ilgilenmeye başlamış. Derken, hem kazı çalışmasını desteklemek hem de ABD'den Türkiye'ye turizm için yeni bir bahane, ikili ilişkileri pekiştirmek için yeni bir kanal yaratmak umuduyla, '2007'de ABD Anayasası'nın 220'nci yılı kutlanırken Likya Birliği'nin başkentinde de bir tören yapsak' diye düşünmüş.

 

'BİR DE FAZIL SAY'A ÇALDIRABİLSEK...'

Bak bak bak! Sonra Kalkan ve Ata Mülkünü Koruma Derneği çıkmaz mı, '220'nci yıl kutlamalarının masum olmadığını düşünüyoruz' diye savcılığa başvurmaz mı?

 

Gül Işın'a soruyorum, 'Nasıl bir tören olacak bu?' Öyle ya o törende birileri çıkıp 'Federasyon fikri bu topraklardan doğdu' derse ne olur bizim halimiz? Anında bölünüvermez miyiz? Bana 'okumak yerine işitseydiniz keşke' dedirten bir coşkuyla anlatıyor Işın:

'Kazıyı tanıtmanın bir yolu bu. Patara'daki antik meclis binası üzerindeki çalışmamızı bir ölçüde tamamlayınca, Türk ve Amerikalı parlamenterler bu binaya gelseler, bir tören yapıp dünyaya Patara'yı duyursalar fena mı? Bir de Fazıl Say'ın o büyüleyici Patara'sını orada çaldırabilsek!' (…) Dinledikçe içime sular serpiliyor ama gel de bunu Patarafobik Neo-Ulusalcılara anlat!”

 

Yasemin Çongar'ın Washington'dan yaptığı bu desteğin ardından, bir hafta içinde ardı ardına Patara'daki gelişmelere ilişkin yazılar ve haberler gelmeye başlar. Kazı ekibine yönelik eleştirileri ve yapılan suç duyurusunu hedef alan, eleştirileri paranoya, tarihten ve dünyadan korkmak olarak tanımlayan bu haber ve yazılarda belki de en dikkat çeken ifade Yasemin Çongar'ın 'Patarafobik Neo-Ulusalcılar' tanımasıdır. Çongar'ın bu yazısı, ardından yazanlara da kaynaklık eder. 

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 17.01.2011

 

******


DÜNYA DERİN DEVLETİ PATARA KAZILARINDAN ÇIKTI

 

Emine Karakitapoğlu, Patara kökenli bir ailenin üyesiydi ve siyaset bilimi eğitimi aldıktan sonra uzun yıllar gazetecilik yapmış, Cenevre'de Cumhuriyet Gazetesi adına ofis açmış; Birleşmiş Milletler Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kuruluna seçilmiş deneyimli bir gazetecidir. Ancak tartışmalar olması gereken zeminden çıkmış, Karakitapoğlu ailesinin arazileri üzerinden kazı ekibiyle sürdürülen sürtüşmelere indirgenmişti. Kazı ekibinin ağzından yazılan yazılarla, Karakitapoğlu'nun eniştesinin sit alanında bulunan arazileri ve bu arazilerde bulunan bir restoranın kazı ekibi tarafından yıktırılması üzerine, bu tartışmaların çıktığı iddia ediliyordu. 'Bilimsel kazı yapılmadığı' iddiaları ve ABD meclisinin toplanması girişimi üzerine başlayan tartışma, 'enişte- baldız, arazi-dükkan' tartışmasına indirgenmiş, Yeşilçam filmlerini aratmayacak kurgularla eleştirel akıl ve bilimsel söylem felç edilmişti.

 

PATARA MUHTARI OTLU: 'ABD'LİLERİN GELMESİNİ İSTİYORUZ'

 

Tartışmaların büyümesi üzerine Milliyet'in arkeoloji muhabiri Ömer Erbil Patara'ya gelerek 'Pataralı ABD'lileri Bekliyor' başlığını taşıyan bir haber yapar. Patara köylülerini antik tiyatro binasının içine doldurarak çekilen fotoğraflarla süslenen 9 Nisan 2006 tarihli haberde, Patara Muhtarı Arif Otlu'nun şu görüşlerine yer verilir: "Kutlamalar köyümüzün ismini duyuracak. Böylelikle daha çok turist köyümüzü görmeye gelecek. 'ABD'liler köyümüzü satın alacak' diyorlar. Bugüne kadar tek karış toprak satmadık. Bundan sonra da satmayız. Ama kutlamalar için ABD'lilerin gelmesini istiyoruz. Onlara Türk misafirperverliğini göstereceğiz. Tarihi eser bulundukça arazilerine otel, restoran yapamıyorlar. Biz bu tartışmanın bundan kaynaklandığını düşünüyoruz."

 

AKARCALI'NIN KUTLAMA DAVETİ

Ardından ABD meclisinin Patara'da toplanmasıyla ilgili yapılan girişimin sorumlularından biri olan Eski Bakan Bülent Akarcalı'nın yazısı gelir. Akarcalı, 11 Nisan 2006 tarihli Vatan Gazetesi'ndeki köşesinde, Patara'daki gelişmelere yönelik endişelerini dile getiren bölge insanını ve bu gelişmeleri haberleştiren gazetecileri hedefine alır: "(...) 1984-87 arası ABD Kongresi'nde Türkiye için Lobi çalışmaları yapmak üzere bir grup milletvekili, görevlendirildik. Bazı Kongre üyeleriyle yakın dostluk kurduk. New York Senatörü Stephan Solarz da bunlardan biriydi. Bize çok yardımcı olan Solarz daha sonra da, en zor anlarımızda Türkiye'den desteğini esirgemedi. Dört beş yıl önce de Kalkan'da bir ev yaptırdı ve yılın üç ayını Türkiye'de geçirir oldu. Ben de 17 yıldır Kalkan'a giderim. Geçen yaz Solarz'a Patara'yı gezdirdim; onu Prof. Fahri ve Havva Işık'la tanıştırdım. Solarz bize Likya Birliği'nin, tarihi bir emsal olarak, ABD'nin ilk kuruluşunda tartışıldığını ve ABD'nin siyasi yapısının oluşumunda Patara'nın önemli bir yeri olduğunu söyledi. Daha sonra, Kalkan'a davet ettiği Amerikalı gazeteciler Patara hakkında bol fotoğraflı, övücü röportajlar yayınladı. 2007'de Patara'da büyük bir olay geliştirmeyi kararlaştırdık: Antik parlamentoda Türk ve ABD'li parlamenterlerin sembolik bir oturumu yapmaları, arkasından bir resepsiyon ve bir klasik konser. ABD ve Avrupa'nın önde gelen isimlerini davet ederek Patara'nın ve Türkiye'nin tüm ABD'de tanıtımına katkıda bulunmak... İki hafta önce Washington'da yapılan Türk - ABD İş Konseyi toplantıları dolayısıyla bir geceyi Patara gecesi olarak düzenleyip hem ilk tanıtım yapılmasını hem de kazılar için bağışlar toplanmasını sağladık. Programımız aksamadan devam ediyor. Ama bizler bu çalışmaları yaparken birileri çıkıp projeyi durdurmak için ellerinden geleni yapmaya başladı... Atalarımız bir çuval inciri berbat etmek deyimini bu gibi durumları anlatmak için söylemiş olmalı. Hayatlarında müspet iş yapmamış olanların en sık başvurduğu yol, yapanları engellemeye çalışmaktır. Ama ben şimdiden sizleri 2007 Ağustosunda düzenlenecek geceye davet etmek istiyorum."

 

SOLARZ'IN KALKAN TOPLANTILARI

Akarcalı'nın 2007 Ağustos'unda yapılacağını duyurduğu ve okurlarını davet ettiği kutlamalar gerçekleşmez. Ancak bu arada kutlamaların odağındaki isim olan Solarz ve ilişkileri hakkında yaptığımız araştırmalar ilginç sonuçlara ulaştırır bizi. Bir kısmını haberleştirip duyurduğumuz gelişmelerden en önemlisi, Solarz'ın bölgedeki toplantıları, çeşitli derneklere üyeliği ve bölgeden aldığı arazilerin fazlalığıdır.

 

Şimdi Patara, ABD anayasası, ve kutlama tartışmalarını bir kenara not edip uzun bir parantez açalım. Yasemin Çongar'ın, Patara kazıcılarının, Akarcalı ve diğerlerinin paranoyaklıkla şuçladığı insanların endişelerini haklı çıkaracak ayrıntıların belgelerine bir göz atalım. Patara kazıcılarının sıklıkla vurguladığı,'kuvvacı' söylem ve 'biz bölgeden bir karış toprak sattırmadık, Patara'yı Side olmaktan kurtardık' açıklamalarını da anımsatarak Solarz'ın arazilerine ve yaptırıp sattığı villalara doğru uzanalım.

 

EMLAKÇI SOLARZ''DAN TRİLYONLUK VİLLALAR

O dönemde yaptığımız araştırmada, ABD anayasasının kabulünün 220. yıldönümü kutlamalarının bir ayağının Patara’da yapılması için kongreye öneride bulunan eski ABD Kongresi üyesi Stephan Joshua Solarz’ın emlakçılığa soyunduğu ortaya çıkarmıştık. Kalkan’da yaptırdığı ultra-lüks villaları internet üzerinden satışa çıkaran Solarz’ın kendisi ve eşi Nina Solarz adına satışa koyduğu son villanın fiyatı 250 bin Sterlin'di ve dünyanın önde gelen emlak sitelerinde yer alan villa ilanlarında, 'yönetim şekli federasyon olan Likya Birliği’nin başkenti Patara’ya da ayrıca yer veriliyordu: '15 dakikalık kısa bir sürüş sizi Türkiye’nin en güzel plajına götürür. Deniz kaplumbağaları için doğal bir koruma alanı olan Patara, binlerce yıllık antik tiyatrosu ve parlamento binasıyla Likya Birliği’nin başkentidir.'

 

ÜÇ ADA, ÜÇ PARSEL, 2,5 MİLYONLUK ARAZİ

Türk devletinin Amerika’daki Ermeni lobisine karşı resmi lobiciliğini üslenen ve bu çalışması karşılığında kendisine Türk devleti tarafından her yıl 1. 800 milyon dolar ödenen Solarz, bununla da yetinmemiş, Kalkan sırtlarında, o günkü değeri 2.5 milyon YTL’yi bulan toplam 6600 metrekare arsayı da servetine eklemişti. Kaş Tapu Müdürlüğü kayıtlarına göre Stephan Joshua Solarz adına, Kalkan’da 91, 92 ve 93 Ada numarasıyla kayıtlı arsalar ve Kalkanlıların “Beyaz Saray” adını verdiği büyük bir villaya sahip olan Solarz'ın kayıtlarına o günlerde ulaşamadığımız daha büyük başka bir arazisi de Kalkan'ın 2009 yılında yağmalanan ve haberleştirerek kamuoyuna duyurduğumuz Kalamar Koyundan çıkacaktı. 

 

KALAMAR KOYUNDAKİ KÜMES VİLLALAR

Ancak Kalamar koyunda ortaya çıkan çarpıcı bir başka gerçek daha vardı ki, Patara'da sürdürülen çalışmaların amacı konusundaki tartışmaya son noktayı koyacak nitelikteydi. Haberlerimizin ardından meclise taşınan, valilik ve savcılık soruşturması başlatılan uluslararası imar vurgunu kısaca şöyleydi... Kalamar koyundaki imar alanı dışındaki zeytinlik 130 dönüm tarım arazisine, yasalar dolanarak 34 tane villa yapılmış, bununla da kalmayıp yasal düzenleme olmadan ilk yüz metreye çivi dahi çakmanın yasak olduğu kıyıya tecavüz edilmiş, villaların kıyıya doğru uzanan bölümlerine havuzlar ve iskeleler yapılarak kıyı yasası da delinmişti. Tarım arazisi niteliğinde olan imar dışı alanlarda, yalnızca 'tarımsal amaçlı yapı'lara izin verilmesini hükme bağlayan yönetmelikler de hiçe sayılarak; kümes, mandıra, tarım ürünlerin işlenebileceği küçük üretim atölyeleri ve çiftlik evi gibi yapılar olması gerekirken Kalamar koyuna mesken ruhsatı verilerek 34 tane villa yapımına başlanmıştı.

 

10 BİN METREKARELİK ARAZİ ABD'Lİ ORTAKLARA

Buraya kadar bildik bir yağma görüntüsünü andırıyordu Kalamar skandalı. Ancak araştırmalarımız sırasında incelediğimiz tapu kayıtları arasında dikkatimizi çeken 'Solarz' ve 'Bernstein' soyadları olaya farklı bir boyut kazandırıyordu. Patara kutlamalarının merkezindeki isim olan Solarz'ın, Kalamar Koyunda yağmalanan imar dışı alanda toplam 10 bin metrekarelik arazisi bulunuyor, üzerinde trilyonluk villa inşaatlarının yükseldiği arazinin hissedarları ise; Stephan J. Solarz: %34, Jehuda Reinharz: %11, Richard Paul Bernstein: %22 ve Margaret Marygriele: %33 olarak sıralanıyordu.

 

DÜNYA DERİN DEVLETİ KALKAN'DA

Solarz'ın parsel ortakları şaşırtıcıydı. 'Dünyayı yöneten örgüt' ya da dünyanın derin devleti olarak bilinen CFR’nin (Council on Foreign Reletions-Dış İlişkiler Konseyi) yöneticisi Jehuda Reinharz, uzun süre Amerikan Brandeis Üniversitesi rektörlüğünü yürütmesinin yanında, önemli Yahudi tarihçilerinden biri ve Siyonist hareketin en ateşli savunucularından kabul ediliyordu. Öyle ki, Reinharz'a bu çalarından dolayı İsrail Cumhurbaşkanlığı ve parlamentosu özel ödüllerine layık görülmüştü.

 

DÖRDÜNCÜ ORTAK SOLARZ'IN PARTNERİ 

Tapu kayıtlarında adı “Margaret Mary Griele” olarak geçen Amerikalı kadının asıl adı

'Margaret M Grieve'di ve uzun yıllar Bank of America’nın Genel Hukuk Danışmanlığı görevini yürütmüştü. Grieve’in Solarz’la olan bağlantısı, Solarz’ın bir dönem başkanlığını yürüttüğü Asya Fonu’na, ya da diğer bilinen adıyla Orta Asya-Amerikan Girişim Fonu’na (CAAEF) dayanıyordu. Grieve’in bir kartviziti de Asya Fonu’nun yönetim kurulunda görev almasıydı.

 

PATARA'YI TANITAN NEW YORK TİMES YAZARININ ARAZİSİ

Kalamar Koyun'daki imar vurgununda adı öne çıkan en dikkat çekici isim ise, Solarz'ın davetiyle bölgeye gelen ve 19 Eylül 2005'te New York Times'da Patara'yla ilgili ünlü haberi yapan Richard Bernstein'dı. Bernstein, Solarz’ın önerisiyle yazdığı bol fotoğraflı Patara haberinde, “Amerikan demokrasisinin köklerinin Patara”da olduğunu öne sürmüş, haber, o günlerde Türk basınında sevinçle karşılanmıştı.

 

YÖNETİCİLER DEĞİŞİYOR, PROJE DEĞİŞMİYOR

Bu uzun parantezi kapatmadan önce bir kaç ayrıntıyı ekleyerek Patara'daki antik yapıya geri dönelim. Solarz'ın Kalkan'daki arazileri ve villa yapsatçılığına soyunmasına ilişkin haberlerimizle paralel olarak 'dünyanın ilk meclisi' olduğu savlanan Patara'daki antik yapının tanımında da küçük değişiklikler, düzeltmeler yapılmaya, kutlamaların ABD mesliciyle değil, TBMM'nin ev sahipliğinde, dünya parlamento başkanlarıyla yapılacağı haberleri gelmeye başladı. Bu arada meclis başkanları, bakanlar, valiler ve kaymakamlar değişiyor ancak ABD meclisinden, dünya meclis başkanlarının toplanmasına yönelik proje hiç değişmiyordu. Konuyu takip eden ve ayrıntıları aktarmayı sürdürdüğümüz haberlerimiz zaman zaman kazı ekibinin tepkisini çekiyordu.

 


Kalkan Kalamar koyunda tarımsal alan niteliğindeki imar dışı bölgeye yapılan villalar

 



Solarz'ın Kalkan'daki tapu kayıtları

 


Washington'daki Patara kültürel gala yemeğinin davetiyesi


Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 18.01.2011

 

******


MEHMET ALTAN PATARA'YI ERGENEKON'A NASIL BAĞLADI?

 

Son olarak Amerikalılar'ın Patara'ya olan ilgilerinden söz etmiştik.

 

Adı bizde saklı olan mülki amirlerden birinin, "Patara'daki kutlamalar Amerikalılar'la değil TBMM ile olacak. Meclis binası Milli Saraylar'a devredilecek" sözleri, yeni bir döneme girildiğinin işaretini veriyordu. Mülki amir, biraz da yaptığımız haberlerden dolayı konuyu takip ettiğini, Amerikalılar'la ilgili girişimlerin yanlışlığını kabul ettiklerini de ekliyordu. Ancak, "buradaki yapının dünyanın ilk meclisi olduğu fikrine nasıl varıyorsunuz?" şeklindeki sorumuza, "artık ilk meclis demiyoruz, 'ilk demokratik meclis' diyoruz" yanıtını verecek, "peki ilk demokratik meclis olduğunu nereden çıkarıyorsunuz" sorumuzu da "biz dedik oldu. Reklamın iyisi kötüsü olmaz" şeklinde yanıtlayacaktı.

 

YİNELENEN PATARA EZBERİ

Giderek slogana dönüşen 'reklamın iyisi kötüsü olmaz' tanımı Patara için de geçerliydi ve bölgeye gelen her Meclis Başkanı, yerel idareci ve siyasiler aynı ezberi tekrarlayarak Patara'daki antik yapının 'dünyanın ilk meclisi' olduğu reklamını bilinçli bilinçsiz yapmayı sürdürdü. Patara kazıcıları herkesin hoşuna gidecek, kompleksleri harekete geçirecek bir formül bulmuşlardı ve artık kendilerinin bile dile getirmekten kaçındığın 'ilk meclis' tanımı herkesin diline düşmüştü. Öyle ki dönemin meclis başkanları, bakanlar ve valiler her fırsatta Patara'daki 'en demokratik meclis'ten ve yıllardır bir türlü gerçekleşmeyen toplantıdan söz ediyorlardı.

 

BAKAN KOÇ: 'ABD ADINI LİKYA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEN ALMIŞ'

Siyasiler Patara'yla ilgili tezleri öyle ileri götürüyorlardı ki, 2007 Temmuz'unda dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atila Koç, "Patara'da 2500 yıl önce kurulmuş Likya'nın ismi, Likya Birleşik Devletleri. Amerikalılar, tarihi incelemeler sonucu kendilerine Likya’dan kaynaklanan ismi seçmişler" sözleriyle tartışmaya yeni bir boyut getiriyordu.

 

BAKAN GÜNAY: 'KENDİ MALINI PAZARLAYAMAYAN BİR MİLLETİZ'

AKP'ye katılmasının ardından ardından Kültür ve Turizm Bakanı olan Ertuğrul Günay ise 29 Ekim 2009 tarihinde Kaş'ta yaptığı konuşmada, "Ne yazık ki biz, kendi malını yeteri kadar pazarlayamayan bir milletiz. Bunu Amerikalılar keşfetti. ABD Senatosu'nda, Amerikan demokrasinin beşiği, kaynağı olarak Patara’yı gösterme konusunda bir grup senatörün özel çalışması var. Bunu TBMM'nin de özümsemesi gerekiyor. Demokrasinin kökünün Anadolu topraklarında olduğunun anlatılması, dünya açısından özel bir önem taşıyacaktır" diyecekti.

 

MECLİS BAŞKANI TOPTAN: 'DÜNYANIN İLK MECLİSİNDE TOPLANACAĞIZ'

 

7 Şubat 2008'de Kaş'a gelen dönemin Meclis Başkanı Köksal Toptan, çay bahçesinde Kaşlılara seslenecek ve "Kaş'a Patara'daki dünyanın ilk parlamentosunda incelemelerde bulunmak üzere geldiğini" söyleyecek ve şunları ekleyecekti: ''MÖ 3200 yılında bizim sahip olduğumuz bu güzel topraklarda dünyanın ilk parlamentosunun bulunduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bu Atina uygarlığından bile önce. Bugün dünya parlamentolarında tam anlamıyla gerçekleşemeyen kadın erkek eşitliğinin sergilendiği bir parlamento. Hedefimizde Kaş'ın Patara'sında, bu dünyanın ilk meclisinin olduğu yerde bir dünya parlamentosu toplamaktır. Bunu ne zaman gerçekleştirebiliriz bilmiyorum. Ama 2009 olur, ama 2012 olur bilemem. Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak dünyanın bu ilk parlamentosu ile dünyanın şimdiki parlamentolarını bu büyük zaman dilimini bir araya getirerek buluşturmak istiyoruz. Hedefimiz budur."

 

MECLİS BAŞKANI ŞAHİN: 'TBMM'NİN 90. YILINDA PATARA'DAYIZ'

Toptan'ın ardından Meclis Başkanı seçilen Mehmet Ali Şahin, 2 Şubat 2009'da bu kez Patara'da konuşur ve insanlık tarihinin en eski demokratik parlamentosunun topraklarımızda bulunuyor olmasının ve onu ortaya çıkarmanın güzel bir şey olduğunu söyler. Meclisin açılışının 90′ıncı yıl kutlamaları çerçevesinde dünya parlamentoları başkanlarının ağırlanacağı Likya Birliği’nin başkenti Patara’daki insanlık tarihinin en eski demokratik parlamento binasında incelemelerde bulunarak Likya Meclis Başkanı tahtının meclis sıralarının ortasında olmasını önce garipseyen Şahin, sözlerini şöyle sürdürür: "Kültür ve Turizm Bakanlığı yaklaşık bir yıl önce burayı TBMM’ye tahsis etti. TBMM de valilik ve kaymakamlığımızla MÖ 2 yüzyıla ait tarihi antik kenti ve bu meclisi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Amacımız, TBMM’nin açılışının 90′ıncı yıldönümünde bir takım etkinlikle yapacağız. Hesaplarımız tutar, çalışmalarımız planlandığı şekilde devam ederse 90′ıncı yılda burada uluslararası bir etkinlik düzenlemeyi planlıyoruz. Belki dünya parlamentolarının başkanları buraya davet edilecek."

 

PROF. ŞAHİN: 'MECLİS BİNASI DEĞİL, KONSER SALONU'

Bütün bu açıklamaların ortasında tartışmaları izleyen ve bir bilim adamı sorumluğuyla Meclis Başkanı ve ilgili kurumlara bir rapor ileten Akdeniz Üniversitesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü eski Başkanı Prof.Dr. Sencer Şahin, raporunda, Patara'da büyük gürültüler koparan ve çeşitli projelerin odağında bulunan antik yapının, bırakın 'dünyanın ilk meclisi' olmasını, meclis binası bile olmadığını öne sürer. Patara kazılarında da bulunmuş bir epigraf olan Şahin, raporunda, burada bulunan yapının meclis binası değil, 'odeon- konser salonu-' olduğunu öne sürer ve kazı ekibini bilimi siyasete alet etmekle itham eder. Şahin'in bir endişesi de 'dünyanın ilk meclisi olarak tanıtılan antik yapıyla dünya parlamento başkanları nezdinde Türkiye'nin imajına zarar verileceği yönündedir. Ancak Şahin'in bu raporuna olumlu yanıt gelmez, aksine 'çalışmalara devam' edileceği bilgisi ulaştırılır meclisten.

 

BAKAN GÜNAY: 'GEREKEN DESTEĞİ VERECEĞİZ'

Tarihler 2 Ağustos 2010'u gösterdiğinde, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay bir kez daha Patara'yı ziyaret ederek çalışmaları yerinde inceler ve basına da yansıyan demecinde şu ifadelere yer verir: "Patara Antik Kenti'ne gelen Günay, burada Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce (TBMM) desteklenen dünyanın ilk demokratik meclis binası olan Likya Birliği Meclisi'nde restorasyon çalışmalarını inceledi. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Patara kazıları başkanı Prof.Dr. Hava Işkan Işık'tan çalışmalar hakkında bilgi alan Günay, daha sonra kazı bölgesine geçti. Restorasyon çalışmalarının, TBMM Başkanlığı tarafından 23 Nisan 2011 tarihinde yapılması planlanan Dünya Parlamento Başkanları Toplantısı'na yetişip yetişmeyeceğini soran Günay, Prof.Dr. Işık'a gereken desteği vereceklerini kaydetti. Likya Birliği Meclisi'nin bulunduğu bölgede düzenlenecek olan Dünya Parlamento Başkanları Toplantısı'na katılacakların, tarihi ana caddeden meclis binasına geçmelerinin planlanmasını da isteyen Günay, yeni bulunan bir mezarın kazısını da bir süre inceledi."

 

KAŞ KAYMAKAMLIĞI: 'PATARA MECLİSİ ÖNEMLİ POLİTİK FIRSAT'

Kültür ve Turizm Bakanı Günay'ın ve Antalya Valiliği'nin, Kaş Kaymakamlığı'nın sıklıkla denetlediği Patara'da yürütülen restorasyon çalışmaları, devletin işleyişinde bugüne kadar görülmemiş bir devamlılıkla Anadolu kültür mirasına karşı gösterilen titizliğe işaret ediyor. Göreve gelen her Meclis Başkanı, Bakan, Vali ve Kaymakam; Patara'daki çalışmaları önemsiyor ve adeta en önemli görevlerden biri olarak görüyor, yaptıkları açıklamalarda da bunu sıklıkla vurguluyorlar. Kaş Kaymakamlığı'nın resmi web sayfasında Patara'daki Likya Birliği Meclisi hakkında ayrıntılı bilgilere yer verilirken, batıya da siyasi dersler veriliyor: "Patara Meclis Binası, 'tarihe yeni baştan doğmayı'; Amerika Birleşik Devletleri gibi Avrupa Birliği için de örnekliği bağlamında,çağımızın evrensel değerlerini taşıyan önemiyle hak etmiştir.Likya Birliği’nin Patara’daki Meclis Binası;Batı’yı yaratan çağdaş yönetim biçimlerinin ayrımcı ve seçmeci 'Atina demokrasisi' değil, 'Anadolu toprağı olduğu gerçeğini, başta Avrupa Birliği olmak üzere tüm Dünyaya en çarpıcı biçimde gösterecek çok önemli bir politik fırsattır."

 

MEHMET ALTAN: "LİKYA'YI ABD GÖRMÜŞ, DARBECİLER GÖRMÜYOR'

Patara üzerinden Batı uygarlığına siyasi ders vermekle kalınmıyor, Ergenekon operasyonlarından darbe iddialarına bir çok toplumsal ve siyasi olay karşısında Patara'ya gidilip 'dünyanın ilk demokratik meclisi'ne sığınılarak ülkeye demokrasi dersi de veriliyordu. Bu tür mesajların en çarpıcılarından biri Prof.Dr. Mehmet Altan'dan geliyordu. Altan, 17 Eylül 2010 tarihli Star Gazetesi'nde yayınlanan yazısında, New York Times'ın Patara haberine atıfta bulunarak Likyalıların idari yapısının ABD federatif sisteminin de temelini oluşturduğunu tekrarlıyor, Amerikan Anayasası taslağını yazanlara örnek teşkil eden antik Likya Federasyonunun da, türünün ilk örneği sayılıydığı bilgisini aktarıyordu. Altan, yazısında ABD Anayasası'nın niteliklerinden ve uygulamalarından övgüyle söz ediyor ve önemli coğrafi yanlışlıklarla doldurduğu köşesini şu cümlelerle bitiriyordu: "ABD bundan 223 yıl önce kendi kurucu anayasasını yaparken... Dönüp, üç bin yıl önceki Likya Federasyonu’na da iyice bakmış. Likya, Patara’da... Patara, Fethiye’de... Fethiye, Türkiye’de... Ne var ki, Ankara darbecileri ne Likya’ya, ne de bugün 223. yıldönümünü kutlayan ABD Anayasası’na dönüp bakmıyor. Sulbünden geldikleri İttihat ve Terakki’yi onlar gözleri kapalı kabul etmeyi yeğliyorlar... Darbecileri anlıyoruz da, otuz yıldır buna ses çıkarmayan bizlere ne oluyor? Likya’ya dönüp bakmadık, en esaslı ve bunca yıl geçmesine rağmen hala en modern Anayasa’ya da mı bakamazdık? Üstelik 223 yıldır gözümüzün önünde..."

 

'CUNTACILAR VE DARBECİLER PATARA'DAN UTANMALI'

Mehmet Altan'ın Patara üzerinden verdiği demokrasi dersleri konusunda çok geç kaldığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Patara söz konusu olduğunda herkesin söyleyecek bir sözü oluyor, Patara adeta dünyanın ilk 'Hyde Park'ına dönüyordu. Altan'dan yaklaşık bir yıl önce Antalya'da hararetli bir demokrasi açıklaması yaparak 'Ergenekonculara' ders veren Toros Yörükleri Kültür ve Diyalog Derneği (TOYÖKÜD) Başkanı Mücahit Gündoğdu, dünyanın hayran olduğu Patara Meclisi'nin bulunduğu Anadolu topraklarında asırlar sonra darbe planlarının ortaya çıkmasının insanları üzdüğünü söylemişti. Anadolu'nun dünyanın halihazırda tarihi kaynaklara göre en mükemmel demokratik cumhuriyet devleti örneği olduğunu ifade eden Gündoğdu, "Patara Meclisi'nin bulunduğu Anadolu topraklarında cuntacılar ve darbeciler utanmalı" sözleriyle sürdürdüğü konuşmasını, Amerika Birleşik Devleti (ABD) Anayasası'nı MÖ 2'nci yüzyılda kurulan Patara Likya Birliği Meclisi kararlarının biçimlendirdiği bilgisini vererek temellendiriyor ve salvolarına devam ediyordu: " Patara Meclisi'nin bulunduğu Anadolu topraklarında cuntacılar ve darbeciler utanmalı. Likyalılar demokrasiyi içlerine MÖ 2'nci yüzyılda sindirmiş. Bizdeki ara rejim özlemcileri cuntacılar demokrasiyi rafa kaldırma için Eldiven, Ayışığı, Sarıkız, Yakomoz, Çarşaf ve Balyoz diyerek darbe planı yapıyor. Bu ülkede demokrasi gerçek anlamda özümsenecekse okullarımızda Patara Likya Birliği Meclisi'nde o dönemde 24 ülkenin aldığı kararlar iyi şekilde öğretilmeli. ABD ve Avrupa ülkeleri demokraside Patara Likya Birliği Meclisi kararlarını anayasalarına aldığı için darbenin 'd'sinden bile bahsedilmiyor..."

 

KAZICILAR VE ŞAHİN'E ÖNEMLİ GÖREV

Meclis Başkanı Şahin ve Antalya Valiliği'nin katkılarıyla dünya meclis başkanlarının 29 Ekim 2010'da Patara'da toplanacağını hatırlatan Gündoğdu, Şahin'in cuntacıları utandırmak için elini biraz daha çabuk tutması gerektiğinin altını çizerek, "darbe planlayıcıların yüzünün kızarması için Patara Meclisi'nde kazı yapan Akdeniz Üniversitesi arkeologlarına büyük sorumluluk düştüğünü" de ekliyordu konuşmasına

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 19.01.2011

 

******


BU HİKAYEYİ KİM UYDURUYOR?

 

2005 yılında New York Times'ın haberiyle ve bu haberde ortaya atılan iddiayla başlayan Patara tartışması gün geçtikçe farklı şekillere bürünerek altı yıldır sürüyor. Ancak 2010 yılına gelindiğinde Patara'dan farklı haberler gelmeye başlamıştı. Üç ayrı koruma statüsü bulunan Patara'da, Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde 400 villa yapımına izin verilmiş, bir kısmının inşasına da başlanmıştı. 2008 yılında Antalya İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan koruma amaçlı imar planında halihazırda 900 civarında nüfusu barındıran Patara'ya, dışarıdan 2 bin nüfusun yerleştirilmesi öngörülmüştü. Planlama uzmanlarına ve çevre örgütlerine göre bu gelişme Patara'nın göz göre göre ranta kurban edilmesi anlamına geliyordu. Konuyla ilgili yaptığımız haberlerin ardından yapılan açıklamalarda, inşaatların 'tamamen yasal' olduğu vurgulanıyor, haberlerin kamuoyunu yanlış yönlendirmek amacını taşıdığı öne sürülüyordu.

 

OLAĞANÜSTÜLEŞTİRMEK PATARAYI YOK EDECEK

 

Patara'daki yapılaşmayla ilgili görüşüne başvurduğumuz ancak ismini vermek istemeyen üst düzey kamu görevlisi bir şehir ve bölge plancısı, bölgede yaptığı incelemenin ardından sorularımıza şu yanıtları vermişti:"Yani amaç gerçekten koruma mı yoksa koruma görüntüsü altında alanı parçalara bölüp işletmek mi? Amiyane tabirle 'pazarlamaya' açmak mı? Patara'yı bu şekilde olağanüstüleştirerek değerini aslında orta ve uzun vadede düşürüyorsunuz. Burayı farklı ve karmaşık bir sürecin malzemesi ya da kurbanı haline getiriyorsunuz. Burayı spekülatif bir alan haline getiriyorsunuz. Buraya yerleştirilecek 3 bin nüfus, kendini katlayarak çoğalacaktır. Çünkü bu tür atraksiyonlar kendini katlayan bir etki yaratırlar. Bir süre sonra kaybettiğiniz Patara ve çevresini yeniden kazanma araçlarından yoksun kalacaksınız."

 

PATARA KAZICILARININ 'KUVVACI'LIĞI

Patara kazılarına uzun süre başkanlık eden Prof. Fahri Işık, tartışmalar üzerine Sabah Gazetesine verdiği demeçte, şöyle diyordu: "Patara'nın tek patronu var o da Türkiye'dir. Zaten Solarz'ın 'sanata hamilik' ötesinde bir art niyeti yoktur, olamaz. Patara kazıcılarının 'kuvvacı' yüreği herkesçe bilinir. Bilimcisi ve öğrencisiyle her türlü tehditlere can pahasına göğüs gererek, orayı 'yerli' rantçıların betonuyla boğulmaktan, Side'ye dönüşmenin eşiğinden kurtaracaksınız ve şimdi de bir yabancıya 'pazarlayacaksınız' mı demek isteniyor. Patara tüm insanlığın ortak mirası, kişi ya da kişilere mülk olamaz... Yönetim biçimi bir 'federasyon' ya da 'eyalet' olmayan bir Likya Birliği nasıl olur da bize aşılanabilir. TBMM'de de her şehirden vekiller var. Bu sistem Likya Birliği sistemine benzemiyor mu? Neden pehlivan tefrikaları döşeniyor? Ve önyargıların tutsaklığında, bilimsel gerçeklerle çelişmenin bile ayrımında olunamıyor. Hadi canım sen de..."

 

PATARA YENİ TURİZM PROJELERİNİN MERKEZİNDE Mİ

Yaklaşık altı yıl önce Patara kumlarının arasında başlayan tartışma, dünyanın öbür ucuna uzanarak ve zaman zaman da gerilimini yükselterek sürdü gitti. Bu süre içinde söylemler, açıklamalar değişse de Patara'daki rant baskısı değişmedi. Yıllar önce, 1990'ların başında Antalya'nın doğusunu turizmcilere parselleyen yasal altlıklar olan birliklerin bir benzeri Patara bölgesi için de kuruldu. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay başta olmak üzere eski ve yeni Antalya Valileri de bölgedeki yeni turizm hedefinin kentin batısına yönelik olduğunu dile getiriyorlar. Patara'ya 90 kilometre mesafede bulunan Demre'de bir yazlığı da bulunan Bakan Günay, bölgede sürdürülen çalışmaları da yakından takip ediyor. Patara, devlet eliyle yaratılan yeni bir turizm anlayışının merkezine yerleştirilerek, kimi uzmanların deyimiyle, 'olağanüstüleştirilerek' kurban ediliyor.

 

DEMOKRASİ MANZARALI VİLLALARA KARŞI KUTLAMA

Bir iletişim söylemi olarak kullanılan 'ilk' ve 'en'lerle dünyaya açılmaya çalışılan Patara, sahip oldukları gerçek ilk ve en'leriyle belki de son günlerini yaşıyor. Şaşaalı bir açılışa hazırlanan antik kent dünyanın dört bir yanından davet edileceği duyurulan konuklarını bekliyor. "Son meclis ilk meclise sahip çıkıyor" sloganıyla projelendirilen ve bütçesi TBMM tarafından karşılanan restorasyon çalışması son hızla sürüyor. Ancak 2010 Eylül'ünde Patara'yı ziyaret eden Eski CHP lideri Deniz Baykal'a bölge hakkında bilgi veren Patara kazı başkanı, basın mensuplarına verdiği demeçte, "dünyanın ilk meclisi olduğu bilgisini düzeltelim. Burası Likya Birliği Meclisi'dir" diye bir düzeltme yapacak, kendi girişimleriyle başlayan "Son meclis ilk meclise sahip çıkıyor" sloganlı çalışmayı da kendi kendine 'tekzip' edecektir.

 

TARİHE 'YAZILMAK' ARZUSU

Şimdi gözler TBMM'nin 90. yılı kutlamaları çerçevesinde 23 Nisan 2011'de Patara'da yapılacağı duyurulan ve dünya parlamento başkanlarının ağırlanacağı etkinlikte. Antik yapının restorasyonunun Şubat ayına kadar bitirilmesi talimatını veren Antalya Valisi Ahmet Altıparmak, çalışmaları yakından takip ediyor. Dünyanın bir çok ülkesinden davet edilen parlamento başkanlarının, 'ilk demokratik meclis' olduğu söylenen antik yapıda dolaşırlarken gözlerine çarpacak villa inşaatlarının nasıl örtbas edileceği bir yana, ABD meclisine niyet edilip, TBMM'ne kısmet olan Patara'daki bu kutlama hikayesinin yakın gelecekte daha çok konuşulacağı su götürmez. Ancak bu tartışmanın ve sonrasında Patara'da yaşananların, 'sizi tarih değil, ben yargılarım' diye konuşabilecek kadar gözünü karartan bilim insanlarını tarihin nasıl yazacağı tartışılır. Belki de bütün bu tartışmaların temelinde bir şeklide 'tarihe yazılmak' arzusu yatıyor olabilir. Kimbilir.

Odatv, Haber: Yusuf Yavuz, 20.01.2011


DEVRİM HOCA'YA ZİRAAT'TEN BÜYÜK AYIP

 

 

Ünlü ressam Prof. Dr. Devrim Erbil, 1973’te Emekli Sandığı’nın Eskişehir’deki lojman binasına 6 ay uğraşıp yaklaşık 35 metrekarelik bir pano yaptı. Bina, 1983’te Ziraat Bankası’na geçti. Banka, 2003’te binayı tadilata soktu. Prof. Dr. Erbil, 2009’da gittiği Eskişehir’de panonun tadilatta yıkıldığını öğrendi ve “Evladımı yitirmiş gibiyim” diyerek bankadan 375 bin TL tazminat talep etti. Bankanın avukatı ise her yapının eser olarak nitelendirilemeyeceğini iddia etti.

Türkiye’nin ünlü ressamlarından Prof.Dr. Devrim Erbil’in Ziraat Bankası aleyhine Eskişehir’de açtığı 375 bin TL’lik maddi manevi tazminat davasına “eser” tartışması damga vurdu. Banka avukatı, Prof.Dr. Erbil’in “eserim” dediği panonun eser olmayacağını iddia ederek her yapının “eser” olarak nitelenemeyeceğini savundu.

Davalı banka, avukat Ahmet Özdemir panonun bulunduğu binanın, 1983’te kendilerine geçtiğini, 2003’te taşınmazda tadilat yaptıklarını kaydetti. Avukat Özdemir, her yapının eser” olarak nitelenemeyeceğini savunarak, Prof. Erbil’in çalışmasının “eser” olup olmadığının tespit edilmesi gerektiğini öne sürdü. Özdemir “Her yapı eser olarak nitelendirilemez. Öncelikle panonun fikir ve sanat ürünü olmadığının tespiti gerekir. Çünkü herkes tarafından yapılabilecek ürünler fikir ve sanat eserleri kanununa göre eser sayılamaz” dedi.

Özdemir, dilekçesinde bir eserin sanat ürünü olabilmesi için Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) anlamında eser olarak kabul edilebilmesi için şu şartları taşıması gerektiğini öne sürdü: “Sahibinin hususiyetini taşıması, sahibinin hususiyetini yansıtacak düzeyde şekillenmiş olması ve fikri çabanın ürünü olması gerekir”





Banka kayıtlarında böyle bir panonun varlığını tespit edemediklerini öne süren avukat Özdemir, yanıt dilekçesinde, Prof. Erbil ile ilgili ilginç bir iddiaya da yer verdi: “Davacı, panonun ‘küçük ve sembolik’ bir örneğinin yapımı için kurumumuzdan önce 750 bin TL, daha sonra 500 bin TL gibi şaşkınlık yaratan büyük bedeller takip etmiştir.”

Prof. Dr. Devrim Erbil, 14 Nisan 2010’da Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, Ziraat Bankası’na maddi-manevi tazminat davası açtı. Prof. Erbil, açtığı davanın gerekçesini şöyle anlattı: “Emekli Sandığı’nın, Eskişehir 2 Eylül Caddesi 68 numaradaki lojman binasına, bu ili simgeleyen, 1.85x19.00 boyutlarında bir pano yaptım. Metrekaresinde 10 bin mozaik taş kullandığım panoyu, 10 kişi, 6 ayda tamamladık.” Prof. Erbil, kendisinin haberdar edilmesi durumunda, panosunu buradan alıp başka bir yere monte edebileceğini, hatta kendisinin alabileceğini savundu.

Banka yetkililerine noter kanalıyla, panosu hakkındaki düşüncelerini sorduğunu kaydeden Prof. Erbil, “Her seferinde bana, bir çare bulacaklarını söylediler, ancak herhangi bir teklif getirmediler. Ben, onlara, panoyu yeniden yapmayı ve Eskişehir’de diledikleri yere monte etmeyi teklif ettim” iddiasında bulundu. Yanıt gelmeyince bu davayı açmak zorunda kaldığını savunan Prof. Erbil, “Büyük bir emek verdiğim, benim için büyük övünç ve mutluluk kaynağı olan eserimin hoyratça, haksız ve nedensiz olarak yok edilmesi, benim adeta evlat acısıyla eş değerde acı çekmeme neden olmuştur” diyerek, bankanın kendisine 300 bini maddi, 75 bin TL de manevi tazminat ödemesini istedi.

Sanatçıları da böldü
- Mimar Sinan Üniversitesi ’nden Yard.Doç. olan İrfan Okan, “Devlet sanatçısı olmuş bir insanın yaptığı iş zaten eserdir. O pano zaten orası için özel olarak tasarımlanmış yapıt niteliğindedir. Evet eser satın alınmış olunabilir ama onun üstüne yapılacak herşeyden sanatçısının haberinin olması gerekir. Eser yerinden sökülebilir ama imha edilemez. Sanatçısına saygısızlıktır bu. Banka kamu adına eseri saklamakla yükümlüdür” diye konuştu.

- Devlet Başarı Ödülü Sahibi Ressam - Heykeltraş Prof. Yaşar Sami Gökgöz, “Satın alınmış ya da ısmarlanarak yaptırılmış eserin kaderi alıcının, yani yeni sahibinin sanata olan sevgisine saygısına bağlıdır. Devrim Erbil çok sevdiğim bir sanatçıdır ama bu konuda haklı olduğunu söyleyemem. Parasını verdikten sonra eserin tüm haklarını satın almış olursunuz. Eseri isterseniz en güzel köşede sergilersiniz, isterseniz vurur duvara parçalarsınız“ dedi.

Vatan, Haber: Cahit Yüce, 21.01.2011

MENCİLİS MAĞARASI TEMİZLENİYOR

 

 

Karabük'ün Safranbolu İlçesi Belediye Başkanı Dr. Necdet Aksoy, Safranbolu'nun kültür mirasına gereken özeni göstererek korunması ve temizlenmesi amacıyla geniş kapsamlı bir çalışma daha başlattı.

 

Safranbolu Belediyesi'nin görev mıntıkası dışında bulunmasına rağmen Bulak Mencilis Mağarası ve ince kaya su kemerinde temizlik çalışması başlatan Başkan Aksoy, turistik yerlerin temiz bulunması konusunda hassasiyetini sürdürüyor. Safranbolu Belediyesi temizlik elemanlarınca komple alan taraması yapılarak gerçekleştirilen çalışmalarda çevre tamamen elden geçiriliyor.

 

Safranbolu Belediye Başkanı Dr. Necdet Aksoy, Dünya Miras Şehri unvanına sahip olan ilçenin Safranbolu'nun doğal güzelliklerinden birisi olan Bulak Mencilis Mağarası ve kent ormanının çevre temizliğinin tamamlanmasının ardından ekiplerin ince kaya su kemerinin temizlik çalışmalarına da başladığını belirterek, "Her iki alanda da piknik ve gezi yapmak amacıyla ziyarete gelen vatandaşların çevre temizliğine dikkat etmelerini istiyoruz" dedi.

Karabük Kent Haber, 21.01.2011

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA DARBE

 

 

Ankara İl Jandarma Komutanlığı'nın tarihi eser kaçakçılarına yönelik düzenlediği iki ayrı operasyonda 7 kişi gözaltına alındı.

 

Alınan bilgiye göre, jandarma ekiplerinin yaptıkları çalışmalarda bazı kişilerin Kazan ve Evren ilçelerinde izinsiz kazı yaptıkları tespit edildi. Jandarma ekiplerinin Kazan'a bağlı İne Köyü Kağnı Eğri Tepe mevkiinde düzenledikleri operasyonda, S.Ç. ve Y.A. isimli iki kişi birinci derece sit alanında izinsiz kazı yaparken suçüstü yakalandı. Zanlılarla birlikte 1 adet hilti, 100 metre uzunluğunda kablo, 1 adet üçlü priz, 1 adet detektör şarj aleti, 1 adet detektör batarya bloğu, 1 adet detektör kumaş kılıfı, 1 adet kazma, 2 adet kürek, 3 adet kova ve 10 metrelik kancalı ip ele geçirildi.

 

Öte yandan Evren İlçesi Çatalpınar Köyü Cevizin Döleği mevkiinde R.Ö., K.O., Z.,K., M.D. ve V.K. isimli 5 şüpheli, höyük olduğu tahmin edilen tepede kaçak kazı yaparken yakalanarak gözaltına alındı. Zanlılarla birlikte 1 adet detektör, 2 adet kazma, 1 adet kürek, 1 adet çapa, 1 adet el feneri, 2 adet telsiz ve 1 adet ruhsatsız av tüfeği ele geçirildi.

Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Ankara Kent Haber, 21.01.2011

'EN ESKİ EV' İLGİYE MUHTAÇ

 

 

Ankara’daki en eski ev olduğu tahmin edilen bina Hamamönü Gelin Sokak’ta bulunuyor. Uzmanların 17. yüzyılda yapıldığını dile getirdikleri ev, harap durumda ve birçok yerinde dönemine ait ciddi süslemeleri barındırıyor.

Eski Ankara’ya ait yerleşim bölgesi olan ve Altındağ Belediyesi sınırları içinde kalan Hamamönü, Erzurum Mahallesi’nde çok sayıda özgün yapı bulunuyor. Sanat tarihçisi uzmanların yaptıkları araştırmalar sonucunda Ankara’nın en eski evlerinin 17. yüzyıla ait olduğu tespit edildi. Bu evlerden ikisi Erzurum Mahallesi, biri ise Hamamönü’nde belirlendi. Erzurum Mahallesi’nde bulunan ve Nazım Çerkeş ile Yusuf Uğraş’a ait olan iki bina bakımsızlık yüzünden 1990’lı yıllarda yıkıldı.

İki evin yıkılmasının ardından Ankara’daki en eski evlerden biri Hamamönü Gelin Sokak’ta kaldı. Gelin Sokak’taki ev de gerçek bir kişiye ait ve kullanılmıyor. Evin koruma altında olması nedeniyle hiçbir şekilde onarım da yapılamıyor. Dokunulamayan ev ise içinde yaşanacak durumda değil ve harap halde bulunuyor.

Sahibi henüz tespit edilemeyen evin içine sanat tarihi uzmanları henüz giremedi. Ancak bölgeyi tarayan uzmanlar evin balkonlarında 17. yüzyıl dönemine ait özgün işlemeler tespit ettiler. Kayıt altına alınan daha önce projesi çıkarılan “Ankara Evi” örneğine tıpa tıp uyan yapının kurtarılması için ise henüz bir girişimde bulunulmadı. Yıkılmak üzere olan Ankara’nın en eski evinin Altındağ Belediyesi’nin bölgede gerçekleştirdiği “restorasyon” kapsamına alınıp alınmayacağı ise bilinmiyor.

Cumhuriyet Ankara, Haber: Sertaç Eş, 21.01.2011

DİYARBAKIR SURLARININ EN BÜYÜK SIKINTISI HAYVANCILIK

 

 

Çin Seddi'nden sonra en uzun olma özelliği taşıyan tarihi Diyarbakır surlarını köyden göç eden bazı aileler farklı amaçlar için kullanıyor. Oyma, kabartma motifler ve yazıtlarla bezeli ve sönmüş bir volkan olan Karacadağ'dan çıkan bazalt taşlarla yapıldığı için bozulmadan bugünlere gelebilen Diyarbakır surlarını kimi kümes, kimi ağıl, kimi de ahır olarak değerlendiriyor. Özellikle İçkale bölgesinde tarihi surların kapısında bir at, penceresinde bir keçi ve tavuk, taşlarının üzerinde ise saman torbaları görmek mümkün.
    
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Abdullah Sevinç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi surların nefes almasını sağlamak amacıyla İçkale bölümünde TOKİ, Valilik ve Sur Belediyesi işbirliğiyle Kentsel Dönüşüm Projesi'ni hayata geçirdiklerini, proje kapsamında yaklaşık 150 bin metrekarelik bir alanda kamulaştırma çalışmalarını başlattıklarını söyledi. Kamulaştırmanın 113 bin metrekarelik bölümünün tamamlandığını, kamulaştırma için şimdiye kadar 3 milyon lira ödeme yapıldığını anlatan Sevinç, alanda bulunan 352 yapıdan 41'ini yıktıklarını, 111 gecekondu sahibinin de TOKİ'nin yaptığı evlerden istediğini, vatandaşların yeni evlerine geçer geçmez yıkımı yapacaklarını kaydetti. Büyükşehir Belediyesi olarak alandaki yıkımlar için yaklaşık 1.5 milyon lira harcama yaptıklarını aktaran Sevinç, İçkale'deki bütün bölgeyi yıkarak tarihi ve kültürel miras olarak değerlendirip turizme kazandırılması ile ilgili çalışmaları sürdüreceklerini aktardı.
     
Tarihi surların tamamen temizlenmesi için 2 bin 200 konutun yıkımının gerçekleştirilmesi gerektiğini bildiren Sevinç, bu konutların büyük çoğunluğunun gecekondu olduğunu vurguladı. Konutların yıkımıyla beraber surların daha da görünür hale geleceğini, bu konuda gerek Valilik, gerek İl Özel İdaresi ve gerekse de ilgili bakanlıklarla çalışmalar yürüttüklerini kaydeden Sevinç, şöyle konuştu:
    
''Bu kapsamda ürettiğimiz projelerle ve dış kaynak da bulabilirsek çalışmaları hızlı bir şekilde yapacağız. surların restorasyon çalışması da çok önemli. Bunun için 130 ile 150 milyon lira arasında bir rakamdan bahsediliyor. Anıtsal yapıların şu anda restorasyonu Vakıflar, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve belediyemizce kısmen yürütülüyor. Surların hem temizlenmesi hem de restorasyonu için ise toplam 500 milyon lira lazım. Tarihi surlar düzenlendiği zaman artık Diyarbakır'ın turizm potansiyeli açısından, tarihi ve kültürel açıdan büyük bir patlama yapacağına inanıyoruz.''

 

   
 
''En büyük sıkıntı burada özellikle kente olan göçle birlikte vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun tarihi surlarda hayvancılık yapması. Tarihi surlarda en büyük sıkıntımız hayvancılık yapılması. Kimisi kümes, kimisi ahır kimisi de ağıl olarak kullanılıyor'' diyen Sevinç, burçların içerisinde hayvanların bulunduğunu aktardı. Hayvanları kısmen boşaltmaya çalıştıklarını anlatan Sevinç, ''Alanları temizlemeden de boşaltmak mümkün değil. Vatandaşlarımızın en büyük sıkıntısı da burada daha çok hayvancılıkla uğraştıkları ve tarım yaptıkları için maalesef böyle bir sıkıntı var'' diye konuştu.
        
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Diyarbakır'a yaptıkları geziyi çok önemsediklerini, Cumhurbaşkanı Gül'ün özellikle de Diyarbakır surlarını himayesine almasının çok sevindirici olduğunu söyleyen Sevinç, surların korunması, restorasyonu ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda işbirliğinin sağlanması gerektiğini vurguladı. Surların UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Ön listesine alındığını dile getiren Sevinç, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Bunlarla ilgili çalışmaların tümünü yapabilir ve kültür miras listesine aldırabilirsek Diyarbakır surlarını, kentin geleceği açısından bizim önemsediğimiz ticaret turizm kongre merkezi olması açısından da büyük bir öneme haiz olacak. Surların devamı olan İçkale bölgesi arkeoloji müzesi yapılacak. Burası Fransa'daki Louvre Müzesi gibi her yıl milyonlarca insanın gezebileceği bir yer olabilir. Bu da kente büyük bir ekonomik girdi sağlar. Bizim sayın Cumhurbaşkanından beklentimizi kısa sürede buradaki tarihi ve kültürel mirasımızın restorasyonla işlevlendirilmesi ve dünya hizmetine sunulmasıdır.
    
Cumhurbaşkanının himayesine alması çok önemli. Çünkü bundan sonraki bütün buradaki çalışmaları sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde yapılacak ve bu konuda sürekli bilgi akışı olacak. Bizzat kendisi buradaki çalışmaların ne aşamada olduğunu denetleyeceği için bu konuda da bütün kamu kurum ve kuruluşları ve belediyelerimizin ortak işbirliği yapması ve bu çalışmaların sonucunu Cumhurbaşkanına iletmesini önemli bir çıktı olarak görüyoruz. Cumhurbaşkanımızın görev süresi bitmeden de sanırım bu alanların tümünün tarihi ve kültürel miras olarak kazandırılması söz konusu olacak diye düşünüyorum.''
        
Tarihi surlarda hayvanlarını besleyen vatandaşlar ise uzun yıllardır surları kullandıklarını belirterek, ''Bizim sayemizde buralar korundu'' dedi. Hem hayvanlarını barındırdıklarını hem de surların bakımını yaptıklarını ifade eden vatandaşlar, ''Biz olmazsak buraları uyuşturucu içicileri mesken tutardı. Bize belediye tarafından tebligat yapıldı. En kısa sürede boşaltmamız lazım'' diye konuştular.

Yapı, Fotoğraf: Nurten Aslan/AA, 21.01.2011

AKROPOLİS MÜZESİ'NİN DEĞİŞEN TARİHİ

 

 

Akropolis anıtları hem antik çağın hem de Ortaçağ Dönemi'nin tahribatlarına karşı koymayı başardı. 17. yy'a kadar yabancı gezginler tarafından ziyaret edilen anıtlar, el değmemiş klasik binalar olarak tasvir edildi. Bu durum, barut deposu olarak kullanılan Propylaia'nın havaya uçurulduğu zamanın ortalarına dek devam etti. 30 yıl sonra, Osmanlı işgalciler Athena Zafer Tanrıçası'nın Tapınağı civarını, Akropolis'in temelini sağlamlaştırmak için boşalttılar. Akropolis için en kötü yıl, 1687 idi. Birçok binanın mimari eklentileri havaya uçuruldu ve Akropolis Tepesi'nin etrafındaki yığının içine düştü. Bu durum da, Venedekli güçler tarafından alanın bombalanmasına neden oldu. Akropolis'e gelen yabancı ziyaretçiler, moloz taşlarıyla araştırma yaptılar ve yapıların parçalarını hediye gibi aldılar.

 

1833'de Türk garnizonu Akropolis'ten çekildi. Yunan Hükümeti'nden sonra tartışmalar Akropolis Tepesi'ndeki Akropolis Müzesi'nin inşasına yönelik oldu. 1863'de Partenon'nun güneydoğusunun bir alanına müzenin inşasına karar verildi ve kurumlar bunu 30 Aralık 1865'de halletti.

 

Müzenin inşa programı Partenon'nun pervaz yüksekliğinden üstün olmayan bir yükseklikte geliştirildi. 800 metrekarelik zemin alanı ile 1886'da başlayan Akropolis'teki büyük kazılardan çıkarılanları yerleştirmek için yetersiz görünen bir binaydı. İkinci müze, "Küçük Müze" adında 1888'de duyuruldu. Son değişimler ikinci müzenin yıkılması ve orijinal halinin epeyce genişlemesi ile 1946-1947 yılları arasında gerçekleşti.

 

1970'lerde müze, kapısından geçen çok sayıdaki ziyaretçilerle başa çıkamadı. Alanın yetersizliği problemleri doğurdu ve Rock'ın sanateserleri sergisini orada gerçekleştirmeyi çalıştığı gibi bazı hayalleri de suya düşürdü.

 

Akropolis Müzesi, Constantinos Karamanlis tarafından 1976 yılı Eylül ayında tasarlandı. O ayrıca müzenin inşasının yapıldığı alanı da seçti. Onun bu başarılı vizyonu ile ihtiyaç olan şeyler tanımlanarak, paha biçilemez Yunan eserlerini korumak adına tüm yeni müzenin donanımına teknik özelliklerle birlikte bu ihtiyaçlar eklendi.

 

Mimari yarışmalar, 1976 ve 1979 senelerinde açıldı fakat hiçbiri başarılı olamadı. İngiliz Müzesi'nden Parthenon Marbles'a geri dönüş yaptığı iddialarıyla Kültür Bakanı tarafından politikası tanımlanan Melina Mercouri, 1989'da uluslararası mimarlık yarışması başlattı.

 

2000 yılında Yeni Akropolis Müzesi İnşaat Organizasyonu, Avrupa Birliği Direktifliği ile uyumlu yeni bir teklif için davet duyurusu yaptı. Bu teklif Michael Photiadis, Bernard Tschumi ve onların ortaklarının ödüllü tasarımıydı. Tasarım, 2007 yılında tamamlandı.

 

Bugün yeni Akropolis Müzesi 14.000 metrekarelik sergi alanı ile toplamda 25.000 metrekarelik bir alana sahip. Yeni müze 21.yy'da uluslararası bir müzenin sahip olması gerekli tüm kolaylıkları sunuyor.

Acropolis Museum, 21.01.2011

 

******


BAŞKAN TOPBAŞ: İSTANBUL'DA İŞLERİ ENGELLEYENLER ATİNA'YA BAKSIN

 

 

Atina'da Akropol Müzesi'nin üstüne bina yapıldığını belirten Başkan Kadir Topbaş, "Atina gibi bir yerde kazı alanından betonlar çıkarılarak müze binasını nasıl koyduklarını gördük. Biz de bazı yerlerde kıyametler koparanlara Akropol Müzesi'ni mutlaka görmelerini tavsiye ediyorum" dedi.

Basın mensuplarına Atina ziyaretini değerlendiren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Atina'da bazı incelemelerde bulunduğunu ve özellikle Akropol Müzesi'nin inşaatının çok dikkatini çektiğini belirterek, arkeolojik kazı alanı üzerine nasıl bir müzenin yapıldığını gözlemlediğini söyledi.

 

Bu müzenin fotoğraflarını çektirdiğini vurgulayan Başkan Kadir Topbaş, şöyle konuştu; "Biz de kıyametler koparan insanlar, Atina'daki Akropol Müzesine bakmalılar. Altta arkeolojik kazı alanı, üstte müzeyi görüyorsunuz. Müze, arkeolojik kazı alanına yerleştirilen kolonlar üzerinde yükseliyor. Üstelik arkeolojik kazı çalışmaları da hala devam ediyor. Ancak biz de anlayışlar farklı şekilde önümüze engel olarak çıkartılıyor. Atina gibi bir yerde kazı alanından betonlar çıkarılarak müze binasını nasıl koyduklarını gördük. Biz de bazı yerlerde kıyametler koparanlara Akropol Müzesi'ni mutlaka görmelerini tavsiye ediyorum. Çok etkileyici bir müze yapmışlar. Bulgular da orada sergileniyor. Bizim burada maruz kaldığımız, birtakım yerlere şikayet edildiğimiz çevrelerce müzenin arkeolojik kazı alanı üzerine nasıl yükseldiğinin görülmesi gerek. Bilim adamıysalar bilim adamı olarak görsünler, kendilerini uzman olarak kabul ediyorlarsa gidip görsünler."

 

Atina ziyaretinde "İstanbul-Konstantinapolis" tartışmasının gündeme gelmediğini ifade eden Kadir Topbaş, "Böyle bir krizle karşı karşıya kalmadık. O, zannediyorum kendi partileri arasında bir söylem olabilir. Gayet olumlu geçti, iyi bir görüşme yaptık. Müşterek işbirliği yapmak ve bizim bazı çalışmalarımızı incelemek adına oradan bir teknik heyeti İstanbul'a davet ettik. Bu teknik ekip ulaşım sistemlerimizi ve diğer sistemlerimizi inceleyecek" diye konuştu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 21.01.2011

KAYA RESİMLERİ TÜRK KÜLTÜRÜNÜN GENİŞLİĞİNİ ORTAYA KOYUYOR

 

Ankara’ya bağlı Güdül İlçesi yakınlarındaki kaya resimlerinin Sibirya’dan başlayıp Türkistan’a, Türkistan’dan Kafkasya’ya, Anadolu’ya ve hatta Doğu Avrupa’ya kadar uzanan geniş alanda Türk kültürünün genişliğini göstermesi bakımından son derece ilgi çekici bir örnek olduğu bildirildi.

Bulunan kaya resimleri, yapımcılığını ve yönetmenliğini Servet Somuncuoğlu’nun yaptığı belgeselde TRT ekranlarına gelecek.

 

Ankara civarında yaklaşık iki yıl süren saha araştırmalarının ardından taşlardaki Türk izleri tüm ayrıntılarıyla kayıt altına alındı. Alanında son derece yetkin danışman grubu ve ekip eşliğinde, iki yıl boyunca Ankara civarında yürütülen çalışma; “Türkler Anadolu’ya ne zaman geldi?” sorusuna, bugüne kadar gün yüzüne çıkarılmamış bulgularla, dünya tarihini yeniden yazdıracak bir cevap veriyor.

 

Düdük Dağı'nın doğu yamaçlarında yer alan ve sayıları binden fazla olan eski Türk mezar geleneğine uygun yapılmış kurganlar, binlerce kaya resminin yer aldığı arkeolojik alan bu belgeselle ilk olarak kamuoyu ile buluşuyor.

 

Konuyla ilgili açıklama yapan TRT Prodüktörü Servet Somuncuoğlu, küçük bir bilgiden hareket ederek, iki yıl süren saha çalışmalarının ardından çekimlere başladıklarını kaydetti.

 

Kaya resimlerinin geçmişten günümüze bir miras olduğuna dikkat çeken Somuncuoğlu, “Burada şaşırtıcı olan şu, Anadolu’nun ortasında Ankara’nın 80 km batısında bu resimlerin olması ve bugüne kadar ortaya çıkmamasıdır. Alanında güçlü bir kadroyla iki yıl süren saha çalışmalarının ardından çekimlere başladık. Ankara’ya bağlı Güdül İlçesi yakınlarında kaya resimlerinin bulunduğu bu alanda ilk gördüğümüz şey, burada yer alan kaya resim geleneğinin Sibirya’dan başlayıp Türkistan’a, Türkistan’dan Kafkasya’ya, Anadolu’ya ve hatta Doğu Avrupa’ya kadar uzanan geniş alanda Türk sanatının yaygınlığını, Türk kültürünün genişliğini göstermesi bakımından son derece ilgi çekici bir örnektir. Damgaların Göçü Belgeseli, Anadolu Türk tarihinde yeni bir çığır açacak” dedi.

 

Türk tarihinin eşsiz hazinesi olan kaya resimlerinin ekrana taşındığı “Damgaların Göçü” belgeseli, 27 Ocak ve 3 – 10 Şubat tarihlerinde, saat 21.00′de TRT Belgesel kanalında meraklıları ile buluşacak.

Zaman, 21.01.2011

HASANKEYF'TEKİ İMAM ABDULLAH TÜRBESİ VE KOZLUK KALESİ ONARILMAYI BEKLİYOR

 

Batman Kültür ve Turizm Derneği Başkanı (Bat-Der) Emin Bulut, onarım çalışmaları devam eden Hasankeyf'teki Zeynelbey Türbesi ve Osmanlı hamamı, İmam Abdullah Türbesi ve Kozluk'ta bulunan Hazzo Kalesi'nin de bir an önce restore edilmesini istedi.

 

Emin Bulut, bölgede birçok tarihi eserin bakımın yapılmadığına dikkat çekerek, sadece Hasankeyf'teki Zeynelbey Türbesi ve Osmanlı hamamının restore edildiğini söyledi. Alevi, Şii ve Caferilerin inanç önderlerinden olduğu ileri sürülen Caferi Tayyar'ın oğlu İmam Abdullah Türbesi ile Kozluk'ta bulunan Hazzo Kalesi'nin kaderine tek edildiğini belirten Bulut, el atılmadığı takdirde bu eserlerin yok olacağını öne sürdü. Her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilen İmam Abdullah Türbesi'ne, büyük zata hürmeten özellikle Akyonlu ve Eyyubiler döneminde bir iki kez tadilat yapıldığına işaret eden Bulut, ancak türbenin günümüze gelindiğinde ciddi hasara uğradığını belirtti.

 

Batman'ın en büyük ilçesi Kozluk 'ta bulunan ve ismini çevresindeki Hazzo Dağları'ndan alan Hazzo Kalesi ve etrafının da giderek harabeye döndüğüne dikkat çeken Bulut, kalenin de onarılmasını istedi. Kalenin onarımı için daha önce iki kez ihale açıldığını ancak Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından ayrılan cüzi bütçe nedeniyle hiçbir firmanın onarım işini üstlenmediğine dikkat çeken Bulut şunları ifade etti: "Bu tarihi kalenin onarılmasını ve kentsel dönüşüm projesiyle etrafındaki çirkin beton yapılaşmasının kaldırılarak bir an önce turizme açılmasını beklemekteyiz. Kozluk ilçemiz doğu-batı ekseninde uluslararası ulaşım güzergahında bulunması ile önemli tarihi ve kültürel değerleri ile hak ettiği konuma kavuşturulmasını diliyoruz."

Zaman, Haber: Medeni Akbaş, 20.01.2011



BURHANİYE'DE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

     

 

Balıkesir’in Burhaniye İlçesi'nde tarihi eser arayan 2 şahıs ve tarihi eserler yakalandı.

 

Edinilen bilgilere göre, Burhaniye’de ikamet eden H.E. ve MS isimli şahısların tarihi eser çıkarma işi ile uğraştıkları bilgisine ulaşılması üzerine polisin yaptığı çalışmalar neticesinde, H.E.’nin ikametinin müştemilatında yapılan incelemede, 82 santimetre uzunluğunda 53 santimetre genişliğinde kireç taşından yapılma düz ve süslemesiz gövdeye sahip bir taş ve bir testi boynu parçaları elde edilmiş, yapılan ikamet aramasında da, define arama çubukları ve detektörü elde edildiği öğrenildi.

 

Elde edilen parçaların incelenmesinde; Bizans dönemine ait ve 2863 sayılı yasa kapsamına giren kültür varlığı niteliğinde olduğu bildirilmesi üzerine, 2 şüpheli hakkında düzenlenen tahkikat evrakları ile birlikte Burhaniye Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edildi ve şüpheliler serbest kaldı.

Balıkesir Kent Haber, 20.01.2011

KİTABEYİ 10 YIL SONRA ÇALDIKLARI YERE BIRAKTILAR

 

 

Kayseri'nin Talas İlçesi'nde cami olarak kullanılan kilisenin 10 yıl önce çalınan kitabesi, cami önüne bırakıldı.


1886 yılında yaptırılan ve günümüzde cami olarak kullanılan mülkiyeti Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne ait kilisenin mermer kitabesi, 10 yıl önce kimliği belirlenemeyen kişi ya da kişilerce çalınmıştı. Sabah geldiklerinde cami önünde kitabeyi gören vatandaşlar, durumu polise bildirdi. Yapılan araştırmada, kitabenin 10 yıl önce çalındığı belirlendi.


Polis ekiplerinin teknik incelemesinin ardından kitabe, Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü görevlilerine teslim edildi.


Kitabede, Grek harfleriyle yazılmış "Panaya Kapusu Zirasaldır Yapusı Şehr-i mayıs birinde Şevketlu Sultan Hamid ve Erfa Mitropolid Lonnis devrinde Aopst st. 4.D 1886" ifadeleri yer alıyor.
Kitabeye göre kilisenin, 1886 yılında, Sultan Abdülhamid döneminde onun izni ile Metropolit Ionnis zamanında yapıldığı anlaşılıyor.


Vakıflar Bölge Müdürü Ali Veral, yaptığı açıklamada, taş işlemeleriyle göz dolduran ve günümüzde cami olarak kullanılan kiliseye ait kitabenin en kısa zamanda yerine yerleştirileceğini belirterek, "Ecdadımızdan miras kalan vakıflarımızın ve vakıf eserlerimizin korunması amacıyla gece gündüz demeden çalışmaktayız. Çalınan vakıf mallarının bulunması için güvenlik kuvvetleri ile iş birliği içerisindeyiz. Bu iş birliği sonucunda tedirgin olduğuna inandığımız hırsızların, 125 yıllık kitabeyi çaldıkları yere bıraktıklarına inanmaktayız. Yaklaşık 10 yıl önce çalınan kitabenin yeniden bulunması bizleri oldukça memnun etti" dedi.

Türkiye Gazetesi, 20.01.2011

KONYA, HİTİTLERE DE BAŞKENTLİK YAPMIŞ

 

Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Eski Çağ Tarihçisi Prof.Dr. Hasan Bahar, Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmasıyla bilinen Konya’nın Hititler’e de başkentlik yaptığını, kentin en eski adının da Luvice dilinde ”İkkuwaniia” olduğunu öne sürdü.

 

Prof.Dr. Hasan Bahar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Anadolu’da hüküm sürmüş, ilk imparatorluğu kurmuş olan Hititler’in, özellikle su kaynakları ve su veren bereketli dağların yakınlarına dev kaya anıtları yaptıklarını söyledi.

 

Bahar, bunlardan en önemlilerinin Beyşehir İlçesi'ndeki Fasıllar ve Eflatunpınar anıtları olduğunu ifade ederek, ”Her biri uluslararası önemde arkeolojik, tarihi ve turistik değere sahip olan Eflatunpınar ve Fasıllar Anıtı’nı, üzülerek söylüyorum, yıllardır tüm uğraşlarımıza rağmen tam olarak turizme kazandıramadık” dedi.

 

1996 yılında ise Konya’da Hitit kitabesi bulduklarını belirten Prof.Dr. Bahar, şunları kaydetti:

”Kent merkezinin güneyindeki Hatıp Mahallesi’nde bulduğumuz kitabeden yola çıkarak yaptığımız çalışmalar, bizi önemli sonuçlara götürdü. Yosunlarla kaplı bulduğumuz kitabedeki yazı, ancak güneşin doğduğu saatlerde okunabiliyor, çünkü kabartma yazı çok az belirgin. Zaten bu nedenle de bize kadar kimse bu kitabeyi bu yüzden bulamamış. Kitabede, ‘Büyük kahraman Kral Mutavalliş’in oğlu kahraman kral Kurunta’ yazıyor. Kitabeyi Konya’ya davet ettiğimiz eski çağ dil uzmanlarına da detaylı olarak incelettirdik. Aynı zamanda bu kitabe, Türk araştırmacılarının Anadolu’da bulduğu tek Hitit yazılı anıtı… Diğer Hitit kitabeleri 1830′lardan beri biliniyordu, burada kazı yapan yabancı bilim adamlarınca bulunmuştu.”

 

Bu sonuçları 1998 tarihinden beri uluslararası bilimsel dergilerde defaten yayınladıklarını ancak bu önemli keşfin Türk kamuoyunda o dönemde iletişim olanakları bu kadar fazla olmadığı ve bu denli farkındalığın olmaması nedeniyle yankı bulmadığını vurgulayan Bahar, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Ayrıca Konya’nın o dönemde kullanılan Luvice dilindeki adının ”İkkuwaniia” olduğunu kimse bilmiyor. Luvice Hitiler’den önce ve Hititler döneminde İç Anadolu’daki yaşayan Luviler’in kullandığı dil, bazı Hitit kitabeleri de bu dille yazılmış. Bizim ortaya çıkardığımız belki de en önemli bilgi, İkkuwaniia’nin bir Hitit başkenti olduğu… İnanılması zor görünüyor ancak bu durum gerçeğin ta kendisi… Tarihte bilinen ilk anlaşma olan Hititler ile Mısırlılar arasındaki Kadeş Barış Anlaşması’ndan önce, millattan önce 1200′lü yıllarda Kadeş Savaşı yapıldı.

 

Hitit İmparotoru Mutavalliş’in oğlu Kurunta, Konya (İkkuwaniia) bölgesinin kralıydı. Başkent Hattuşaş’ta (Boğazköy) yaşayan imparator Mutavalliş, Kadeş Savaşı için ordularıyla birlikte güneye hareket etmeden önce, başkentin Kuzeydeki barbar kavimler tarafından yağmalanmaması için devletin evrakını, tüm hazinelerini ve devlet adamlarını 1285 yılında, daha güvenli olan Konya’ya taşıdı. Bugüne kadar sadece Selçuklu Devleti’ne başkentlik yaptığı şeklinde bilinen Konya, aslında Hitit İmparatorluğu’na da 10 yıl boyunca, yani milattan önce 1275 tarihine kadar başkentlik yaptı, imparatorluk buradan yönetildi. Hititler’in başkenti, Kadeş Savaşı’nın ardından yeniden Boğazköy’e taşındı.”

 

Hitit Kralı Kurunta’ya ait olan ve kendisinin bulduğu çok sayıda bilimsel araştırmaya kaynaklık eden Konya Hatıp’taki kitabenin tanıtımının 15 yıldır yapılamadığını vurgulayan Prof.Dr. Bahar, ”Oysa şimdiye kadar daha büyük boyutlarda kopyası üretilip bu alanda sergilenebilirdi. Ancak şuna şükrediyoruz çünkü, bu alan balık tesisi yapımı için kullanılacaktı. Hemen bir rapor hazırlayıp bölgeyi sit alanı ilan ettirerek bu yeri tel örgüyle koruma altına aldık, tek kazancımız bu… ‘Bugüne kadar bunu niye çıkıp kamuoyuna etkin bir şekilde açıklamadınız?’ diye sorarsanız; o dönemde adeta çırpındık, ancak dönemin yetkileri bu konuda inanılmaz bir duyarsızlık içinde oldukları için sesimizi duyuramadık. Bu nedenle adeta bu anıta küsmüştük” diye konuştu.

 

Bahar, bu bölgenin derhal ciddi şekilde koruma altına alınması gerektiğini belirterek, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinin ve Konyalılar’ın bu büyük kültür kazancına geç de olsa sahip çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.

Zaman, 20.01.2011

KARADENİZ'DE VAKIF ESERLERİNE 13.5 MİLYON LİRA HARCANDI

 

Trabzon Vakıflar Bölge Müdürlüğü son 5 yılda aralarında cami, türbe ve minarelerin de bulunduğu 79 eseri 13.5 milyon liralık harcamayla onardı. Vakıflar Bölge Müdürü Mazhar Yıldırımhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sorumluluk sahalarındaki Trabzon, Rize, Giresun, Gümüşhane ve Artvin illerindeki vakıf eserlerini tek tek ele alarak, bakım ve onarımdan geçirdiklerini, bazı eserlerle ilgili çalışmaların da sürdürüldüğünü söyledi.
    
Özellikle eski vakıf eserlerinin onarımıyla ilgili yoğun bir şekilde çalıştıklarını dile getiren Yıldırımhan, ''Göreve geldiğim 2005'ten itibaren ilk iş olarak Trabzon Vakıflar Bölge Müdürlüğüne ait tüm eserleri gözden geçirdik. Bakım ve onarım ihtiyacı olanları tek tek tespit ettik. Ekiplerimiz buralarla ilgili önce projelendirme çalışması yaptı, ardından da onarımlara başladı. Son 5 yılda Trabzon'da 36, Gümüşhane'de 8, Giresun'da 7, Artvin'de 4 ve Rize'de 2 olmak üzere toplam 57 eserin onarımını gerçekleştirdik. Ayrıca, bu dönemde bölge müdürlüğümüz ve vatandaşların işbirliğiyle restore edilen eser sayısı da 22'ye ulaştı. 79 eserin onarımı için toplam 13.5 milyon lira harcadık. Cumhuriyet tarihi boyunca bölgede bu kadar kapsamlı bir restorasyon çalışması yapılmamıştı. Bu rakam bölgemiz açısından bir rekordur.''

Onarılan eserlerin 43'ünün cami, 5'inin türbe, 4'ünün minare, 2'sinin hamam, 1'inin medrese, 1'inin de muvakkithane(camilerin yanında kurulan ve güneşin hareketine göre namaz saatlerinin belirlendiği yer) olduğunu, 1 caminin ise çevre düzenlemesini yaptıklarını anlatan Yıldırımhan, ''Bizler tarihimize sahip çıkacağız ki gelecek nesiller de bunu devam ettirsin'' dedi.
      
Mazhar Yıldırımhan, geçen yıl 9 eserin onarımının yapıldığını, bunun karşılığında yaklaşık 2 milyon lira harcandığını ifade etti. Bu eserlerin, Trabzon'da Tavanlı Camisi, Kudreteyn Camisi, İçkale Camisi, Müftü Camisi, İskenderpaşa Camisi, Araklı Hacı Hasan Camisi, Gümüşhane'de Emirler Camisi, Giresun'da Gemilerçekeği Camisi ile Hacı Miktad Camisi olduğunu belirten Yıldırımhan, bu yıl içerisinde ise 16 eserin onarım ve yatırım programına alındığını kaydetti. Yıldırımhan, program kapsamına alınan eserleri şöyle sıraladı:

''Trabzon'da Hacı Kasım Camisi, Küçük Fatih Camisi, Molla Siyah Camisi, Saraç Alizade Mescidi, Sürmene Çamburnu Kuşluca Camisi, Sürmene Kuleli Mahallesi Camisi, Çaykara Akdoğan Köyü Camisi, Çaykara Uzuntarla Köyü Mescidi olurken, Gümüşhane'de Kelkit Büyük Camisi, Giresun'da Şebinkarasihar Tamzara Camisi, Şebinkarahisar Fatih Camisi, Rize'de Gülbahar Büyük Camisi, Ardeşen Pirinçlik Köyü Camisi, Artvin'de Orta Mahalle Camisi, Sarıbudak Köyü Camisi ve Hopa'da Sundura Mahallesi Camisi.''

Vakıflar Bölge Müdürü Yıldırımhan, ''2012 yılı sonuna kadar sorumluluk sahamızdaki tüm eserleri onarmayı hedefliyoruz. Bunu da gerçekleştireceğimize inanıyoruz'' dedi.

Yapı, 20.01.2011




MANASTIR TURİZME KAZANDIRILIYOR

 

     

 

Mersin’in Mut İlçesi'nde bulunan Alahan Manastırı inanç ve doğa turizmine kazandırılıyor. Tarihi dokusuyla yabancı turistlerin ilgi odağı olan manastır, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilecek.

 

Göksu Vadisi'ne hakim dik bir yamaca oturtulan ve Evliya Çelebi'nin “Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor” diye nitelendirdiği Alahan Manastırı’nın kültür ve turizme kazandırılması için başlatılan çalışmalar sürüyor. Mut Kaymakamı Mustafa Şahin ve Adana Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu Başkanı Prof.Dr. Tamer Gök manastırı gezerek incelemelerde bulundu.

 

Kaymakam Şahin, Alahan Manastırı'nda yapılacak restorasyon çalışmaları ile burasının hem inanç hem de doğa turizmi açısından bölgenin önemli bir cazibe merkezi haline geleceğini söyledi. Mut İlçesi'ndeki Alahan Manastırı'nın kültürel özellikleri bakımından dünyada başka bir örneği bulunmadığını ifade eden Şahin, şöyle konuştu:

“Hem manastır özelliği olarak, yapı kompleksi ve de motif işlemeleri yönünden Alahan Manastırı ayakta kalabilen en iyi manastırlardan birisidir. Bizler Alahan Manastırı'nın bir cazibe merkezi olabilmesi için uğraş veriyoruz. Bölgeye tuvalet, bekçi kulübesi, kafeterya ve otopark gibi tesislerin inşa edilmesi için Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım İşletmeleri Genel Müdürlüğü'nden tüm onayları aldık. Gerçekleştirilecek bakım ve onarımdan sonra seyahat acenteleriyle iletişim kurarak yerli ve yabancı turistleri buraya çekmeye çalışacağız.”

 

MS 440-442'de inşa edildiği tahmin edilen Alahan Manastırı batı kilisesi, manastır, doğu kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odaları ve çevredeki mezarlardan oluşuyor. Günümüze kadar ayakta kalabilen ender manastırlardan olan Alahan Manastırı’nın kilise binaları Ayasofya Müzesi ile ortak mimari özellikler taşıyor.

Mersin Kent Haber, 20.01.2011

EFES ANTİK ŞEHRİ GİRİŞİNDEKİ DÜKKANLAR YIKILIYOR

 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün başvurusu üzerine, İzmir 2 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Efes antik kentinin aşağı ve yukarı kapılarının çevresinde faaliyet gösteren dükkanların yıkımı için karar aldı. 2 No.lu Koruma Kurulu, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün 12 Ocak'ta Efes antik kenti 1. Derecede Arkeolojik Sit Alanı içerisinde kalan Efes Ören Yeri aşağı ve yukarı kapı çevresinde bulunan izinsiz uygulamaların ve yıkım kararlarının değerlendirilmesini isteği üzerine Doç Dr. Mert Çubukçu başkanlığında toplandı. Kurul, toplantıda aşağı ve yukarı kapı çevresinde bulunan başta dükkanlar olmak üzere tüm izinsiz uygulamaların Müze denetiminde kaldırılmasına karar verdi. Toplantıda bulunan kurul üyesi Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür'ün ise yıkım kararı alınmaması yönünde görüş bildirdiği belirtildi. Efes antik kentinin aşağı kapısında 48, yukarı kapısında 13 hediyelik eşya ve içecek satış dükkanı, elli yıla yakın bir süredir faaliyet gösteriyor.

Yeni Asır, 20.01.2011

114 YIL SONRA ONARILACAK

 

Ordu'nun Ulubey İlçesi Akpınar Köyü'nde bulunan tarihi Osmanlı Beşoluk Çeşmesi, 114 yıl sonra onarılacak.

 

1897 yılında Abdülhamit döneminde yaptırılan ve o gündür bugündür köy halkı tarafından kullanıldığı gibi suyu hala akan tarihi çeşme, Ulubey Kaymakamlığı tarafından turizme kazandırılmak üzere onarılacak.

 

Çeşmeyi inceleyen Ulubey Kaymakamı Halil Berk, İl Kültür Turizm Müdürlüğü'nce tarihi eser olarak kaydedilen çeşmenin turizm potansiyeli bulunduğunu ve aynı zamanda tarihi bir özelliği olduğunu belirterek, "Çeşmeyi yenileyecek ve turizme kazandıracağız" dedi.

Ordu Kent Haber, 20.01.2011

SARAÇHANE'YE DEV YATIRIM

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Fatih Belediyesi, Saraçhane’yi ‘Şanzelize’ diye telaffuz ettiğimiz Paris’in ünlü Champ Elysees bulvarı gibi turistik ve ticari bir merkeze dönüştürme planları yapıyor. Plana göre, Bozdoğan Kemerleri’nin etrafı yayalaştırılacak, Unkapanı’na inen Atatürk Bulvarı ve İMÇ Blokları’nın çevresi yeşil alan olacak, SGK binaları ise otel olarak projelendirilecek. Araçlar ise Yenikapı’da yapılacak tünelden girecek, Unkapanı Köprüsü’nden çıkacak.

Vatan Gazetesi'nin haberine göre Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, bu proje ile İstanbul’un en büyük ve en görkemli meydanlarından birine kavuşacağını söyledi. Şu anda proje üzerinde çalıştıklarını kaydeden Demir, “Projede turistik tesisler, oteller, iş merkezleri planlıyoruz. Örneğin SGK binalarının otel olmasını düşünüyoruz. İmar planında bunun önünü açıyoruz. Üniversite binaları olacak. Pertevniyal Lisesi’nin karşısındaki binaları da bu çerçevede planlayacağız. Bölgeyi ticaret, turizm, sağlık ve eğitim merkezi haline getirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

Projeyle ilgili 1/5000’lik şehir planlarının Büyükşehir Belediyesi’nden geçtiğini dile getiren Mustafa Demir, planın şu anda Anıtlar Kurulu’nda olduğunu sözlerine ekledi. Demir, “Şu anda tarihi yarımada için hayallerimizi gerçeğe dönüştürecek planı yapıyoruz. Birçok projenin de önünü açıyoruz. Gerekli kaynak sağlandığında Saraçhane İstanbul’un en büyük meydanlarından biri olacak. Ticaret ve turizmin kalbi burada atacak” dedi.

Öte yandan planın göbeğinde yer alan İMÇ Blokları, aynı şekilde faaliyet göstermeye devam edecek. Belediye, planda burayı otel ve turistik alan olarak projelendirmek istedi ancak mülk sahibi olan esnaf ikna edilemedi.

Mustafa Demir, bölgenin eğitimdeki ağırlığını pekiştireceğini de söyledi. Başkan Demir, “İstanbul Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi dışında yeni üniversitelerimiz de buraya geldi. Fatih Belediyemizin eski binası ile itfaiye binası Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’ne verildi. Tekel’in binası Medipol Üniversitesi oldu. Dolayısıyla bölgemiz sadece ticaret ve turizmde değil eğitimde de ağırlığını artıracak” diye konuştu.

Bölgedeki değişim Saraçhane ile sınırlı değil. Laleli’de de ciddi bir yenilenme gözleniyor. Laleli’de Ordu Caddesi-Sultanahmet arasındaki binaların dış cepheleri tarihi yarımadanın dokusuna göre yenileniyor. Mülk sahipleri yenilemeyi yapmazsa belediye yapıp parasını tahsil ediyor. Bu arada ünlü otel zincirleri de bölgeyi yatırım planlarına aldı. Hilton bünyesindeki otellerden Garden Inn önümüzdeki aylarda eski Gedikpaşa İlkokulu’nun binasının üstünde hizmete girecek. Binanın altında ise Ramsey, Kiğılı, US Polo ve Tanca gibi firmaların mağazaları var. Laleli Sanayici ve İşadamları Derneği (LASİAD) Başkanı Orhan Altun, Rixos’un da bölgede otel için yer aradığını söyledi. Altun, “Otelcilikte ciddi bir hareketlenme var. Güzel ve marka oteller gelecek” dedi

Milliyet, 20.01.2011

ALLİANOİ'DE TARİHİ SKANDAL

 

 

Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacak olması nedeniyle koruma amacıyla kumla kapatılan Allianoi’de, gölet alanının tam ortasında bulunan, Bizans dönemine ait kilisenin kumla kapatılmadığı belirlendi.

Allianoi Girişim Grubu Sözcüsü İffet Diler, kilisenin baraj gövdesinin batısındaki parselde, 2002-2003 yılında yapılan kazıda ortaya çıkarıldığını belirterek, şöyle konuştu: “Zeytinlik sahibinin uyarısı sonrasında, dönemin Bergama Müze Müdürü ve Allianoi Kazı Başkanı Ahmet Yaraş o alana bakmış ve Geç Antik Çağ’a ait bir kilise yapısı olduğunu belirlemişti. Kazıyla ortaya çıkartıldı. Şimdi o alana su geliyor. Üzerini kapatmayı unutmuşlar ya da raporları doğru dürüst okumadıkları için bilmiyorlar. Üzeri kumla kapatılması ihalesi verilirken, ‘kazı yapılmış alanlar’ diye geçiyor. Trajikomik bir durum.”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 20.01.2011

 

******


ÇEVRE BAKANI: ALLİANOİ'NİN TOPRAK ALTINDA KALMASININ MAHSURU YOK

 

İzmir’in Bergama İlçesi’nde bulunan dünyanın sağlam kalmış tek antik ılıcası olan Allianoi'nin üzeri kumla örtüldü, antik kent Yortanlı Barajı'nın suları altında kalacak. Karara tepki gösteren çevreciler daha önce Kültür Bakanı ile de bir araya geldiler ancak Bakan Günay, ''Su tutulmasın, Allianoi su altında kalmasın, burası baraj gölünün dışında kalsın, baraj olmasın gibi düşünceler bizim için söz konusu değil'' diyerek kapıları kapatmıştı. Bugün Çevre Bakanı Eroğlu'nun söyledikleri ise daha çok tartışma yaratacak gibi görünüyor.

 

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Allianoi antik kentinin üzerinin örtülmesiyle ilgili olarak, “Bulan biziz, koruyan biziz, masrafları yapan biziz, hedef tahtası halinde olan da biziz. Bunu anlamakta fevkalade zorlanıyorum” dedi.

 

Gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Eroğlu, Allianoi antik kentinin üzerinin örtülmesine ilişkin bir soru üzerine, Allianoi ile ilgili soru işareti bulunduğunu ifade ederek, bölgede Roma döneminden kalma bazı kalıntılar bulunduğunu söyledi. Bölgenin Paşa Ilıcası adıyla da anıldığını anımsatan Eroğlu, Yortanlı Barajı'nın kendilerinden önce planlandığını anlattı. Barajın inşaatı sırasında yapılan kazılarda “bir takım sütunlar” ortaya çıktığını aktaran Eroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Devlet Su İşleri, o dönem Kültür Bakanlığına müracaat ederek yapılması gerekeni sormuş, burada bir arkeolojik kazı yapılması ve bütün masraflarının da DSİ tarafından karşılanması kaydıyla gerekli müsaade verilmiş. Burada Peri Kızı adında bir heykel var, bir mozaik var, bir de sütun var. Bunlardan ibaret. Ben, DSİ Genel Müdürü olduğumda baraj yıllardan beri bekliyordu. Ben bizzat yerine giderek kazı çalışmalarının bir an önce tamamlanmasını istedim. Çünkü bölgedeki vatandaşların barajın gecikmesi nedeniyle yılda 50 milyon TL gibi bir maddi kayıpları söz konusuydu. Çalışmalarımız bu çerçevede devam etti ama birden bire Allianoi diye bir şey ortaya atıldı. Bilemiyorum, ben tarihçiyim ama arkeolog değilim. Kazı yapan, tarihi eserleri çıkaran koruyan biziz. Buralar zaten toprak altındaydı. Burayı koruma altına aldık, herhangi bir tahribat söz konusu değil. Arzu edilirse, baraj ömrünü tamamladıktan, sonra tekrar çıkarılması mümkün. Roma döneminden kaldığına göre, yıllardır demek ki toprak altında. Birkaç yüzyıl daha toprak altında kalmasının bize göre bir mahsuru yok.”
 

Eroğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığının, koruma kurullarının talepleri doğrultusunda gereken her şeyin bölge için yapıldığını vurgulayarak, “Bulan biziz, koruyan biziz, masrafları yapan biziz, hedef tahtası halinde olan da biziz. Bunu anlamakta fevkalade zorlanıyorum” dedi.
 

Tarihi eserlere son derece saygılı olduklarını ve korumak için gereken her şeyi yaptıklarını dile getiren Eroğlu, konunun başka yerlere çekilmemesini istedi. Eroğlu, bölgede hem tarihi eserleri koruduklarını hem de vatandaşın mağduriyetini giderdiklerini söyledi.

Veysel Eroğlu, “Allianoi ile ilgili dava sonuçlanmadan çalışmanın gereğinden daha hızlı yapıldığı söyleniyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?” sorusu üzerine, şunları dedi:
“Ne demek kardeşim öyle şey olur mu? Biz kime soracağız, yavaş mı çalışalım diyeceğiz. Öyle saçma şey olur mu? Neticede önümüzde bir görevimiz var. O barajı bir an önce bitirmek, bir an önce orada suyu tutup vatandaşa su vermenin gayreti içinde olacağız. Gerekli korumayı yapmışız, ne yapacaktık, kime soracaktık? Bunu herhalde takdir edecek biziz. Normal süresi içinde, gayet tekniğine uygun yapıldı. İstenilen malzeme kullanıldı. Korumak için her türlü masraf yapmaktan da kaçınılmadı. Bundan daha güzeli olur mu? Kusura bakmasınlar. Hangi eseri koruyorlar? Biz koruyoruz, koruyan biziz. Çevre ve Orman Bakanlığı tarihi eserleri, tabiat varlıklarını koruyan bir bakanlıktır. Ne istiyorlarsa bu konuda, tabiat varlıkları konusunda mütehassıs biziz ama kültürel varlıklar, tarihi eserler, arkeolojik kazılar konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı, koruma kurulları onlar ne istiyorsa yapmakla mükellefiz ve onu da yaptık. Bundan daha güzeli var mı? Onlardan daha mı iyi bilecek başkaları?”

Hürriyet, 20.01.2011

 

******


ÇEVRE BAKANLIĞI'NDAN BİR GARİP 'ALLİANOİ' AÇIKLAMASI

 

Bakanlık’tan yapılan yazılı açıklamada, “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr Veysel Eroğlu, 20 Ocak 2011 tarihinde katıldığı Etki Analizi Konferansı sonrasında basın mensuplarının Yortanlı Baraj alanındaki antik kalıntılarla alakalı sorulan üzerine ‘Birkaç yıl daha toprak altında kalmasının bir mahzuru yok’ ifadesini kullanmıştır. Sayın Bakanımızın kullandığı ‘mahzur’ kelimesi basın yayın organlarında mahsur olarak yer almıştır” denildi.

Çevre Bakanlığı, basın organlarına “Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu'nun kullandığı mahzur kelimesi sakınca engel manasında; mahsur ise kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş anlamındadır” diye bilgilendirmede de bulundu.

Radikal, 21.01.2011

TÜRK SANAT PAZARI SON 9 YILDA 20 KAT ARTTI

 

 

Artist Actuel ve Artist Modern dergilerinin yaptığı araştırma, 'Türk sanat pazarı'nın, son yıllarda büyük bir gelişme içinde olduğunu gösteriyor. Araştırmaya ilişkin yapılan açıklamada, sanat piyasasında müzayedelerin ve galerilerin artan etkisine işaret edildi.

 

Pazarın, 2001 yılında 5 milyon dolarlık satış hacmine sahip olduğu belirtilerek, 9 yılda 20 katlık artışla 105 milyon dolara ulaştığı bildirildi. Açıklamaya göre, dünyada çağdaş sanat satışlarında Türkiye ilk 10’a yerleşti. Müzayedelerin önemli rol oynadığı çağdaş sanat pazarında geçtiğimiz yıl Antik A.Ş 24.920.566 dolar, Beyaz Müzayede ise 23.730.137 dolarlık satış gerçekleştirdi.

 

Artist Actual Dergisi’yle birlikte verilen Türk Sanat Pazarı (2010 Yılı Türk sanat pazarına ilişkin istatistiki bir araştırma) eki, Türk sanat pazarındaki eserleri, Klasik, Modern, Klasik Çağdaş ve Çağdaş başlıklarında dört ayrı kategoride değerlendirdi. Buna göre 2010’da en büyük oranda satış, yüzde 39 ile 'Klasik Çağdaş' kategoride gerçekleşti.

 





Habertürk, 20.01.2011

İSTANBUL 2001 KÜLTÜR BAŞKENTİ KOMİSYONU 1 DEFA TOPLANMIŞ

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi 2010 yılı içerisinde 104 defa toplandı. İstanbul ve İstanbulluların sorunlarını çözmesi için kurulan 24 komisyon bir yılda 2 bin 985 defa toplandı. 2010'da da 2 bin 370 dosyayla İmar ve Bayındırlık Komisyonu birinciliği kimselere kaptırmadı. Diğer 23 komisyon da koskoca bir yılda sadece 615 defa toplandı. 2010 Kültür Başkenti İstanbul için kurulan 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Komisyonu ise bir yıl boyunca sadece bir dosyayla toplandı. Aile ve Kadın Sorunları Komisyonu ise koca bir yılda sadece iki dosyayla toplanmış. İnsan Hakları Komisyonu ile Esnaf ve Sanatkarlar Komisyonu da bir yıllık süre içinde birer dosyayla 2010 yılını kapattı. Olası deprem tartışmaları yaşanırken, İBB Deprem ve Doğal Afet Komisyonu bir yılda 8 dosyayla toplandı. İstanbul'un en büyük sorunlarından birisi olan trafiğe çözüm getirilmesi için kurulan komisyon da 63 defa toplandı.

 

AKŞAM, Büyükşehir Belediyesi'nin karar vermesinde etkili olan komisyonlarının bir yıllık çalışmalarına ulaştı.

 

Türkiye'de birçok ilden daha fazla bütçeye sahip İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kurulan 19 komisyon arasında en çok çalışan İmar ve Bayındırlık Komisyonu oldu. İstanbul'daki yapılaşmayla ilgili karar verme merci durumundaki bu komisyonun her yıl en çok toplanan komisyon olarak dikkat çekiyor. İmar Komisyonu geçtiğimiz yıl da 5 bin dosyayla toplanmıştı.

 

İBB'de her yıl olduğu gibi bu yıl da açık ara birinciliği İmar ve Bayındırlık Komisyonu aldı. Bu komisyonda 9 kişiden oluşuyor. 6 AKPli 3 de CHP'li üyenin bulunduğu komisyon üyeleri şu kişilerden oluşuyor:

Sefer Kocabaş, Timur Soysal, Mustafa Demirkan, Veli Sarıkaya, Osman Demir, İrfan Mert, Mahmut Sedat Özkan, Ömer Lütfü Somun, Nevzat Şelimen.

 

Bu yıl 104 defa toplanan meclisteki en çarpıcı komisyon hiç şüphesiz 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Komisyon oldu. İstanbul'un 2009 yılı sonu itibariyle Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle onlarca etkinliğe ev sahipliği yaptı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul için Bülent Katkat'ın başkanlığında kurulan 9 kişilik komisyon bir yılda sadece bir dosyayla toplandı.

 

İBB'nin Aile ve kadın sorunlarına çömesi için kurulan Aile ve Kadın Sorunları Komisyonu Rabiya Üçtepe Üçtepe ile birlikte 9 üyeden oluşuyor. İstanbul'da yaşayan kadın ve ailelerin sorunları için bu komisyona bir yıl içinde sadece iki dosya geldi. İnsan hakları sorunlarını çözmesi için kurulan bu kurula bir yıl içerisinde gelen dosya sayısı ise sadece 1.

 

İstanbul konumu gereği bir deprem bölgesi. Uzmanlar zaman zaman yaptıkları açıklamalarda İstanbul'da her an deprem olabilir kaygılarını dile getiriyor. Peki İstanbul olası bir depreme ne kadar hazır? 1999 yılındaki büyük felaketten sonra neler yapıldı, hangi eksiklikleri giderildi? Bu soru işaretleri hep gündemde ve tartışılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem ve Doğal Afet Komisyonu'nun çalışmaları buna en güzel cevabı verdi. 2010 yılı içerisinde deprem uzmanlarının tüm uyarılarına rağmen bu komisyon sadece 8 defa toplanmış. Tüm uyarılara rağmen komisyon koskoca bir yılda kendilerine gelen 8 projeyi mercek altına almış.

 

İBB Meclisi'nin bir yıllık çalışmasını çıkartan CHP Sancaktepe ve İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Özgen Nama, komisyonlarla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Nama, "Geçtiğimiz yıl da meclis komisyonlarıyla ilgili çalışma yapmıştık. Bununla ilgili de soru önergesi verdim. Ancak bu önergeme herhangi bir cevap gelmedi. İstanbul'da o kadar sorun varken neder her yıl İmar ve Bayındırlık Komisyonları binlerce kez toplanır? Ben bunun cevabını almak için soru önergesi verdim. Ancak kimse cevap vermedi. Bu yıl da değişen birşey yok.

 

CHP'li Nama, "15 milyon insanın yaşadığı bir kent ve milyonlarca seçmenin temsil edildiği bir meclisin hiçe sayılarak yönetildiği rakamlarla ortadadır. Bu yönetim zihniyetiyle ilgilidir. Eğer İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti komisyonu 2010 yılında 1 defa, yüzbinlerce engellinin yaşadığı kentte Engelliler Komisyonu 3 defa toplanıyorsa burada düşünmemiz gerekiyor. Bununla birlikte İmar ve Bayındırlık Komisyonu'nun 2 bin 370 dosyayla toplanması, bu imar dosyalarının önemli bir kısmı da parsel bazında plan tadilatlarıysa yani birilerine milyon dolarlık rant sağlıyorsa bunu halka anlatmak da bizlerin görevidir.

 

Oysa İstanbul'un çok ciddi ve hayati sorunları ortada durduğunu hepimiz bilmekteyiz. Bunlarla ilgili Büyükşehir Meclisi'nin ve ihtisas komisyonlarının daha işlevli çalıştırılabilir hale getirilmesi gerekir" diye konuştu,

 

İŞTE BİR YILDA 2 BİN 985 DEFA TOPLANAN KOMİSYONLAR

Bayındırlık ve İmar Komisyonu 2370,
2010 İstanbul Avrupa kültür Başkenti Komisyonu 1,
İnsan Hakları Komisyonu 1,
Esnaf ve Sanatkarlar Komisyonu 1,
Sosyal Hizmetler Komisyonu 1,
Meslek Odaları ve Kent Ekonomisi Komisyonu 1,
Aile ve Kadın Sorunları Komisyonu 2,
Engelliler Komisyonu 3,
Tarım Orman ve Köy Hizmetleri Komisyonu 3,
Çalışanlar Komisyonu 4,
Altyapı Hizmetleri Komisyonu 6,
Turizm ve Sanat Komisyonu 6,
Deprem ve Doğal Afet Komisyonu 8,
Altyapı Mesken ve Kentsel Yenileme 71,
Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Komisyonu 25,
Çevre ve Sağlık Komisyonu 19,
Eğitim, Kültür Gençlik ve Spor Komisyonu 10,
Harita Komisyonu 46,
Hukuk Komisyonu 196,
Temel Haklar Komisyonu 7,
Plan ve Bütçe Komisyonu 107,
Tarife Komisyonu 17,
Trafik ve Ulaşım Komisyonu 63,
Mesken ve Gecekondu Komisyonu 17 defa toplanarak 2 bin 985 dosyayı karara bağlamış.

Akşam, Haber: Ercan Öztürk, 20.01.2011

 

******


'KAÇIRILMIŞ BİR FIRSAT'

 

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkentliği süreci sona erdi. Bu sürecin İstanbulluların kültür hayatının canlanmasında nasıl bir etkisi oldu? Kentin markasına katkısı ne oldu? Bu proje İstanbul’da daha önce yapılmamış nelerin yapılmasına yol açtı? Fonların yüzde 75’inin İstanbul kültür mirasının yenilenmesi, restorasyon projelerine ayrılması doğru bir karar mıydı? Kentin yaratıcı potansiyeli 2010’da yeterince değerlendirilebildi mi?

AKB Ajansı, çalışmalarına başladığı 2008’den bu yana bir tarafta bir dolu istifaya eşlik eden yolsuzluk iddiaları eşliğinde yürüdü hep.

Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Başkanı görevinden 2009 yılında ayrılan Nuri Çolakoğlu (kamuoyunca istifa nedeni ajansının uzun süredir proje üretememesi ve buna tepki olarak oluşan kamuoyu baskısı olarak gösterilmişti); İstanbul Bilgi Üniversitesi, Kültür Yönetimi Program Koordinatörü, 2010 AKB açılış programını planlayanların başında gelen ancak başından beri yönlendirdiği açılış programı “kalitesi bozulduğu ve kuşa çevrildiği” için 2009 Kasım’ında Ajans’taki görevinden ayrılan Serhan Ada, AKB Ajansı Yürütme Kurulu Üyesi Korhan Gümüş, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği Başkanı Doğan Hasol ve AKB Ajansı Dış İlişkiler Direktörü Esra Nilgün Mirze, 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecini değerlendirdiler. Ortak yorumları ise sürecin başarılı yönetilemediği yönünde.

Avrupa kültür başkentlerini seçen ve gözetimciliğini yapan Avrupa Jürisi’nin başkanı Robert Scott’un gazetemize verdiği röportajda İstanbul için şöyle bir benzetme yapmıştı: “İstanbul 150 kiloluk bir ağırsıklet boksörüyken 60 kiloluk bir adam gibi yumruk atıyor.” Scott, projedeki en önemli noktanın ise uygulamaların sadece bir yıllık bir yatırım değil sonraki yıllarda da sürdürülebilir olmasını sağlamak olduğunu vurgulamıştı! İşte tam bu noktada, Scott’un bu vurgusunun gerçekleşememesinin, pek çok kişinin sürece ilişkin ortak eleştirisi olduğu söylenebilir.

Nuri Çolakoğlu
İstanbul için, kültür sanat için önemli bir fırsattı ancak iyi bir şekilde kullanılamadı. Biz 2010 Ajansı’nda sivil toplum, yerel yönetim, merkezi hükümetin de aralarında olduğu yeni bir yönetişim modeli oluşturmaya çalıştık, fakat para merkezi hükümetten gelince, devlet, parayı veren düdüğü çalar mantığıyla duruma el koyunca öncelikler şaştı. Bu yönetişim modelinin yaratılıp bundan sonra İstanbul’daki kültür sanat politikalarının belirlenmesi açısından da açılabilecek yeni bir yol heder oldu. Buna karşılık sistem temel bir konsepte oturtulmadığı için parça bölük birçok iş oldu. 2010 bir süreç başlattı. İnsanlar İstanbul için ne yapabileceklerini düşünmeye başladı. Eğer yeni bir oluşum olacaksa yapının kimin elinde olacağı çok önemli. Yeni ve heyecan verici işlere imkan tanıyacak bir fonlama yaratılmalı... Mehmet Aksoy’un heykeli ile ilgili tartışmaların yapıldığı bir dönemde konuşuyoruz. Devletin bu kafayla bakması halinde bu fonun içinde devletin olmaması gerekir. Çünkü devlet burada olduğu takdirde bundan bir şey çıkmaz. Projeyi işi bilenlere, anlayanlara bırakmak lazım. Parayı ben verdim, benim istediğim olur kafasıyla bakıldığı sürece bir şey olmaz.

Korhan Gümüş
Kültür Başkenti olmanın en azından çok farklı biçimlerde algılandığını gördük. Bazı siyasetçiler ve kültür insanları için görkemli geçmişimizi Avrupalılara tanıtma amacı ön plandaydı. Bazıları için ise kamu kaynaklarına ulaşmak ve daha çok iş çıkarmak önemliydi. Bu algılama biçimi de kültür kuruluşlarının kamu ile ilişkilerinde oldukça güçlü. Kamu bütçelerine erişmek, iş yapabilmek için önemli. Bir de elbette istediğimiz ölçüde olmasa bile, yenilikçi birtakım deneyimlerin yaşandığı söylenebilir: Örneğin bir ulaşım projesi olarak geliştirilen Marmaray projesinin Yenikapı’da disiplinlerarası bir çalışmayla yeniden ele alınması. Bir taraf yıkalım, öbür taraf böyle kalsın derken AKM’nin onarımının neredeyse bir mucize sayılabilecek biçimde katılıma açılarak projelendirilmesi. Çokkültürlü miras kapsamında kamunun ilk defa kiliselerin, sinagogların onarımı ve sahipleri tarafından işlevlendirilmesi için katkıda bulunması. Kültür mirasına yalnızca inşaat, restorasyon işi olarak değil, bilgi yönelimli bir bakışla yaklaşılması... Bunlar çok da yabana atılacak gelişmeler değil. İstanbul’da hala kültür yönetimi için katılımcı kamusal bir yapı ihtiyacı var. 2010’dan çıkarılacak derslerle bu yapılanmanın nasıl olabileceğini tartışmalıyız.

Serhan Ada
Tabii yapılamayan şeyler sınırsızdır, bütün bu durumlarda olduğu gibi. Ancak Adalar Müzesi ve Çatalca’daki Mübadele Müzesi iyi işlerdi. Ama 2010 Ajansı’nın kendi koyduğu hedefler açısından başarılı olduğu söylenemez. İstanbul 2010’un halihazırda sanat ve kültür olaylarını zaten izlemekte olan bir kitleye ulaştığını söyleyebiliriz. Kültürel katılım açısından başarılı olunamadığını, etkinliklerin görevliler ile davetiye bulabilenler tarafından izlenebildiğini de söyleyebiliriz. Süreç iyi yönetilemedi. Bir tarafta yapılan her şeyi haklı göstermek isteyenler, öbür tarafta da her şeye karşı çıkanlar… Bu, soğukkanlı bir analizin yapılmasını engelledi.

Doğan Hasol
Kültür başkentliği olgusu halka yansımadı. Konu bir devlet projesi katılığı içinde ele alındı, kültürel hedef gözeten bir projeler bütünlüğü içinde sürdürülemedi. Ayrılan çok büyük bütçenin kullanılış biçiminde de kuşkularım var. Bütçenin büyük bölümünün, nitelikleri tartışılır restorasyonlarda tüketilmesi bence doğru olmadı. Öte yandan, süreçte, Atatürk Kültür Merkezi’nin kapalı tutulması ise tam bir kara mizah örneği gibiydi. İstanbul, 2010’u, var olan tek kültür merkezi kapatılmış bir kültür başkenti olarak geçirme talihsizliğine uğradı.

Esra Nilgün Mirze
2010 sürecinin yeterince anlaşılamadığı inancındayım. Bunun temelinde entegre bir iletişim stratejisi oluşturulamaması yatmaktadır. 2010 Avrupa Kültür Başkentliği süreci İstanbul açısından son derece önemli bir deneyimdir. Yakın tarihinde belki de ilk kez kamu, sivil toplum ve iş dünyası aynı çatı altında, ortak bir amaç için çalışmıştır. Ancak, uyumlu bir çalışma ortak bir kurum kültürü yaratmakla mümkün olur, bunun da ön koşulu deneyim, bilgi ve birikimi paylaşarak ortak bir vizyon ortaya koyabilecek ortak bir dil yaratmaktır. Ortak bir dil ise ancak yıllar içinde oluşabilir. Birkaç yıllık bir süreç içinde kalıplaşmış düşünceleri ve davranışları unutuverip bir anda vaat edilmiş cennet yaratılamaz. Şimdi asıl yapılması gereken defans ve saldırı psikolojisinden uzaklaşmak, objektif bir bakış açısıyla ve samimiyetle 2010 sürecini masaya yatırarak olumlu ve olumsuz yönlerinden geleceğe yönelik dersler çıkarmaktır.

Cumhuriyet, Haber: Ceren Çıplak, 20.01.2011

SÜBYAN MEKTEBİ KÜTÜPHANE OLUYOR

 

 

Bursa'nın İnegöl İlçesi'ne bağlı Tahtaköprü beldesinde 'Sübyan Mektebi' olarak bilinen 120 yıllık bina restore edilerek kütüphaneye dönüştürülüyor.

 

Tarihi bina aslına uygun restore ediliyor. Tadilat çalışmalarında son noktaya gelinirken, Sübyan Mektebi' binasının nisan ayında kütüphane olarak hizmete açılacağı bildirildi. Kaymakam Durmuş Gençer, Tahtaköprü Belediye Başkanı Eşref Yiğit, Yenice Belediye Başkanı Hasan Aksu, Cerrah Belediye Başkanı İsmail Karaman, ve İlçe Milli Eğitim Müdürü Mehmet Baştürk, restorasyon çalışmalarını yerinde inceledi. Gençer, tarihi geçmişi olan binaya Tahtaköprü Belediyesi'nin sahip çıktığını, İl Özel İdaresi'nin kültür fonundan destek alındığını belirterek, "Bunanın tadilatı için 250 bin lira civarında kaynak geldi. Kalan kısmı da belediye tarafından karşılandı. Güzel bir yapı ilçemize kazandırıldı. Burası hem kütüphane olacak, hem kültür sitesi gibi hizmet verecek" dedi.
Başkan Eşref Yiğit ise, "Bina yaklaşık 120 yıllık. Daha evvel Sübyan Mektebi, jandarma ve adliye olarak kullanılmış. 1980 yıllarında ise ortaokul olarak hizmet vermiş. Binamızın ömrü bitmek üzereyken, İl Genel Meclisi'nin desteği ile restore edildi" dedi.


Binanın kütüphane olarak kullanılacağını kaydeden Başkan Yiğit, "Üst katında kütüphane ve okuma odaları bulunacak. Alt katını ise mini müze olarak kullanmak istiyoruz. İlk işimiz kütüphanenin oluşmasıdır. Müze işi ise orta vadede halledilecek. Beldemiz İnegöl'ün en eski köylerinden birisidir. Bizim yaklaşık 120 yıllık mazimiz var. Vatandaşlarımızdan ellerinde bulunan eski eşyaları müzemizde getirmelerini istiyoruz" şeklinde konuştu.

Bursa Olay, 20.01.2011

ZEUS'UN OĞLUNU SATACAKLARDI

 

Polis, çiftçi H. A.'nın bir tarihi eseri yurtdışına satmak için müşteri aradığı ihbarını aldı. Alıcı kılığına giren polis, heykel için bir milyon dolar isteyen H. A.'yı suçüstü yakaladı. Zanlının satmaya çalıştığı bronz heykeli inceleyen Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, 'Nadir rastlanan bir eser.  Mitolojik dönemin savaş tanrısı Zeus'un kahramanlığı temsil eden ikiz oğulları Koster ya da Polluks'a ait. Böyle bir esere fiyat biçilemez' dedi.

Akşam, Haber: Hacı Selamoğlu, 20.01.2011

NİŞANYAN DEVLETE BİR KEZ DAHA MEYDAN OKUDU

 

 

Aralarında Yazar Sevan Nişanyan'ın imara aykırı ve kaçak olarak inşa ettiği pansiyon ve hodri meydan kulesinin de bulunduğu Şirince Köyü'ndeki yaklaşık 100 yapı ile ilgili yıkım ihalesi, Selçuk Kaymakamlığı'nda gerçekleştirildi. Yetkililer, bir kişinin ihaleyi almak için yeterli bulunduğunu ve yıkımla ilgili sürecin başladığını belirtirken Yazar Sevan Nişanyan, yine devlete meydan okudu. Devletin bürokratlarının hayal kurduğunu belirten Nişanyan, "Kaymakam da dahil olmak üzere cahil bu insanlar. Bu kurdukları hayaller, çok fazla ilgimi çekmiyor. Gelecekleri varsa görecekleri de var. Kan dökülmeden bu işin yapılabileceğini zannediyorlarsa çok yanılıyorlar" dedi.

Yıkımla ilgili sürecin başladığını belirten yetkililer, ihaleye 2 firmanın katılmak istediğini, ancak birinin yeterli görüldüğünü söyledi. İhaleyi kazanan firmayı açıklamayan yetkililer, "Şu anda ihale komisyonu firmaların evrakları üzerinde çalışma yapıyor. Bir kaç gün içinde sonuçlanacak. Kazanan firma bürokratik işlemleri tamamladıktan sonra yıkım gerçekleştirilecek. Bu süreç 15-20 günü bulabilir. Bazı bölümler dozerlerle, bazı bölümler de kazma, küreklerle yıkılacak. Ancak gereken yerine getirilecek ve yıkım mutlaka gerçekleştirilecek. Süreç başladı" diye konuştu.

Şirince Köyüne 1990'lı yıllarda yerleşen Yazar Sevan Nişanyan, imara aykırı olarak ev restorasyonları yaparken, kaçak yapılar inşa etti. Köyde imara aykırı olarak inşa ettiği ve yıkım kararı bulunan pansiyonu işleten Nişanyan, bu yapılarla ilgili alınan yıkım kararlarına tepki göstermek için 2010 yılı sonunda Hodri Meydan Kulesi'ni inşa etti. Kulenin girişine, "Zalimin zulmünü ve aczini görmek ve göstermek için inşa edildi" yazan bir tabela asan Nişanyan, sürekli İzmir Valisi Cahit Kıraç ve devletin bürokratları hakkında ağır sözler sarfetti. Geçtiğimiz Aralık ayının ortalarında Şirince Köyü sakinleriyle toplantı gerçekleştiren Nişanyan, yıkıma direneceklerini belirtmişti. Şirince Köy Konseyi Derneği'ni de kuran Nişanyan, köyün imar planlarını da kepazelik olarak nitelendirmişti.

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 19.01.2011

 

******


"NİŞANYAN'IN RUH HALİ NORMAL DEĞİL"

 

Selçuk Kaymakamlığı'nın Şirince'deki kaçak yapılarla ilgili açtığı yıkım ihalesine, "Gelecekleri varsa görecekleri de var. Bu işi kan dökülmeden yapabileceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar" diyen yazar Sevan Nişanyan'a ilk tepki İl Özel İdaresi'nin karar organı olan İl Genel Meclisi'nden geldi. Yıkılacaklar arasında, kendine ait yapılar da olduğu için bu sözleri sarf eden Nişanyan'a karşılık veren Meclis Başkanı Serdar Değirmenci, "Bu sözler normal bir ruh halini göstermiyor" dedi. İl Encümen Üyesi Emre Özer, Nişanyan'ın halkı isyana teşvik ettiğini ileri sürerken İzmir Valisi Cahit Kıraç'ı göreve davet etti. MHP Milletvekili Aday Adayı Müsavat Dervişoğlu ise, isminin önünde Yazar ifadesi bulunan bir kişinin böyle sözler sarf etmesinin yanlış olduğunu söyledi.

İl Genel Meclisi Başkanı Serdar Değirmenci, Nişanyan'ın ruh halini eleştirerek, "Bu sözler normal bir ruh halini göstermiyor. Türkiye bir hukuk devletidir ve hukuk kuralları uygulanmalı. Kurallar, Sevan Nişanyan'a farklı, Mehmet Efendi'ye farklı olmaz. Kimsenin kimseye hakaret etme hakkı yoktur. Devletin aldığı karar uygulanacaktır. Kişiye özel uygulama olmaz" dedi. İl Encümen Üyesi Emre Özer ise, İzmir Valisi Cahit Kıraç'ı göreve davet ettiğini belirterek, "Bu adam sözleriyle devleti vatandaşlar gözünde küçük düşürüyor ve sorgulatır hale getiriyor. Vali Bey'in buna artık şiddetli bir tavır göstermesi gerekiyor. 'Cahiller, takmıyorum' gibi sözler ilginç. Kendisine bu kadar yüz verilirse ortaya çıkacak sonuç bu. Arsızlığın son hali. Daha önce hakaret ediyordu, şimdi tehdit de etmeye başladı. Bu kişinin üstünlüğü nedir? Yaptığı resmen halkı isyana teşviktir. Hangi devlette olursa olsun isyana teşvik suçtur. Bundan cesaret alanlar bir süre sonra devlete kafa tutacaktır. 'Dur' demenin zamanı gelmiştir. Artık bu adamın Türk Adaleti'ne teslim edilme zamanı geldi. Devlete resmen saldırıyor" dedi. Dervişoğlu da, "Ne olduğu anlaşılmayacak sözler. İsminin başında yazar sıfatı bulunan kişinin bunları söylemesi yanlış. Kendisine yatıştıramadım" diye konuştu.

Şirince'deki yaklaşık 100 yapının kaçak olduğunun tespit edildiğini, yapılan yıkım ihalesinin bunların 22'sini kapsadığını belirten Selçuk Kaymakamlığı yetkilileri, "Hodri Meydan Kulesi ile ilgili henüz yıkım kararı alınmadığı için ihale kapsamında değil" dedi. İşlettiği pansiyon ile birlikte Nişanyan'a ait 9 yapının, yıkılacak 22 yapı arasında bulunduğunu belirten yetkililer, "İhalesi yapılan 22 yapı arasında pansiyonun yanı sıra, tek katlı binalar, duvar, sundurma ve havuz da olmak üzere çeşitli yapılar var. Tamamına bina dememiz doğru olmaz. Ancak imara aykırı olan yapılar kanunların gerektirdiği şekilde yıkılacak" diye konuştu.

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 20.01.2011

ZEUGMA TURİZME AÇILIYOR

 

 

Birçok mozaiğin kurtarma kazılarıyla çıkarılıp müzeye taşınmasının ardından yeterli ilgi görmeyen Fırat Nehri kıyısındaki ''gizemli kent'' Zeugma, yapılan çatılı düzenlemeyle yeniden turizme kazandırılacak. İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Cafer Yılmaz,bu yıl içinde Zeugma antik kentini turizme açacaklarını, bu konudaki hazırlıkların tamamlandığını söyledi.

Büyük bir ihtimalle Zeugma antik kentinin işletmesini, Özel İdare ve Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün ortak yapacağını ifade eden Yılmaz, “Amacımız insanların Zeugma antik kentini yerinde görmesi ve Gaziantep'in turizmine katkıda bulunmak. Mozaiklerin kaldırılmasının ardından orada kalan eserleri korumak ve çalışmaların daha uzun soluklu bir şekilde devam etmesini sağlamak için 'Korugan Müze' yaptık. Müze 2 milyon liraya mal oldu. Bir yandan restorasyon çalışmaları devam edecek, diğer yandan turistler çalışmaları görecek, eserleri gezip inceleyecek. Zeugma antik kenti içerisinde çok geniş eserler var, stadyumlar, arenalar gibi. Bir yandan Fırat Nehri'nin güzelliği, diğer yandan Zeugma antik kenti ile insanların ilgisini çekeceğiz dedi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 19.01.2011

"ELİNİZİ ÇABUK TUTUN"

 

 

Tarihi Haydarpaşa Garı’ndaki yangınla ilgili İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’nce hazırlanan raporda elektrik tesisatında meydana geldiği belirtilirken savcılık soruşturması İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek numune sonuçlarına takıldı.

Savcının bilirkişilere rapor hazırlaması için tanıdığı 1 ay sürenin dolması üzerine Adli Tıp Kurumu’na elinizi çabuk tutun anlamına gelen ihtar yazısı gönderdi. Tarihi Haydarpaşa Garı’nın çatısında 28 Kasım’da onarım yapılırken çıkan yangınla ilgili Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Selahattin Aydoğdu soruşturma başlatmıştı. Savcı yangını çıkışı ile ilgili rapor hazırlayacak olan bilirkişilere, “Raporları için bir ay süre verdim” diyerek süre sınırlaması koydu. Yangın, inşaat, kimya alanlarında uzman 5 kişilik bilirkişi heyeti incelemelerini 6 günde tamamladı.

Savcı yangının çıkış nedenini büyük ölçüde ortaya koyacağını düşündüğü olay yerinden toplanan numunelerden 5 parçasını Adli Tıp Kurumu Kimya Dairesi’ne, 3 parçasını da İTܒye gönderdi. Ancak gecen süre zarfında bir türlü numunelerle ilgili sonuçlar savcılığa ulaşmayınca savcılık kurumlara, tekit (ihtar) yazısı yazarak uyardı.

Hürriyet, Haber: Orhan Saat, 19.01.2011

ÖREN YERLERİNİN TÜRSAB'A DEVRİ

 

Demre'deki Noel Baba Müzesi ve Myra antik kenti işletmesi Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği'ne (TÜRSAB) devredildi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca geçen yıl yapılan ihaleyle Türkiye'deki 50 ören yerinin modernizasyonu ve bilet gelirlerinin bakanlık adına tahsili TÜRSAB'a verilmişti. Yapılan anlaşma gereği ören yerlerinin TÜRSAB'a devri başladı. Demre'deki Noel Baba Müzesi ve Myra antik kenti TÜRSAB'a devredildi.

 

Antalya İl Kültür Müdürü İbrahim Acar, Antalya'da 13 Ören yerinin modernizasyon sonrası TÜRSAB'a devredileceğini söyledi. Bu Ören yerlerinin işletmesi, giriş kontrol sisteminin TÜRSAB tarafından yapılacağını belirten Acar, devredilecek yerlerin Kaş'taki Patara antik kenti, Santhos antik kenti, Demre'de Simena antik kenti, Noel Baba Müzesi, Myra antik kenti, Kumluca'daki Olimpos antik kenti, Kemer'deki Phaselis antik kenti, Antalya Müzesi, Perge, Termessos antik kenti, Side Müzesi, Side Tiyatrosu, Alanya Kalesi olduğunu belirtti.

 

Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü yetkileri ise TÜRSAB'a Ören yerlerinin kontrolü ve işletmesi devredildiğini, giriş ücretleriyle, girişle ilgili kuralları belirleme yetkisinin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda olduğunu kaydettiler. Yetkililer, kimlerin Ören yerlerine nasıl gireceği, kimlerin ücretsiz girebileceği gibi durumların Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirleneceğini belirterek, Müze Kart uygulamasının devam edeceğini kaydettiler.

Turizm Habercisi, 18.01.2011

KAPALIÇARŞI'YA PİYANGO VURDU

 

 

Son olarak 1980 yılında küçük bir bakımdan geçen 550 yıllık tarihi Kapalıçarşı, yenilenerek, ilk günkü görüntüsüne kavuşacak.

Toplam 14 milyon 833 bin TL proje bedeli ile 2011 sonuna kadar restore ve renove edilecek çarşının, 550 yıl öncesindeki orijinal görüntüsüne kavuşturulması planlanıyor. Proje kapsamında 14 milyon 833 bin TL'lik proje bedelinin yarısının İstanbul İl Özel İdaresi yarısının da Fatih Belediyesi tarafından karşılanacağını belirtildi.

Çarşının restorasyonu ile ilgili 2009 yılından bu yana çalışmalar sürüyor. Projenin Anıtlar Kurulu tarafından onaylanmasının ardından çalışmalara başlanacak. Yenileme kapsamında çarşının tüm altyapısı değiştirilerek ısıtma ve aydınlatma ihtiyaçları giderilecek. Çarşı içerisinde bulunan hanlara zamanla yapılan eklentiler de temizlenerek, 1980 yılında değiştirilen kubbe yapısı da orijinal hale dönüştürülecek Projenin tüm onay ve inşaat aşamasının 2011 sonuna kadar tamamlanması hedefleniyor.

RAKAMLARLA KAPALIÇARŞI
– Nuruosmaniye, Mercan ve Beyazıt arasında yer alan Kapalıçarşı'da toplam 64 cadde ve sokak, iki bedesten, 16 han ve 22 kapı bulunuyor.
— Çarşının toplam büyüklüğü 45 bin metrekare.
— Toplam 3 bin 600 dükkanın bulunduğu çarşıda, 97 farklı çeşit ürün satılıyor.
— Çalışan sayısı 25 bini buluyor.
— Çarşının günlük ziyaretçi sayısı 300 – 500 bin arasında değişiyor.

Radikal, 18.01.2011

DÜNYANIN EN BÜYÜK TUZ MAĞARASI TURİZME AÇILIYOR

 

Belirli bir düzen içerisinde 12x12 metrelik topuklar oluşturularak açılan toplam 8 kilometre uzunluğundaki galerilerin gizemli atmosferi, ziyaretçilerin ilgisini çekerken, bölgede tuz üretimi de devam ediyor.

 

Tekel'e aitken özelleştirme kapsamında bir firmaya verilen Çankırı Kaya Tuzu İşletmelerinde günlük 100 ton civarında tuz üretimi gerçekleştiriliyor. Yetkililer, talep halinde bu rakamın günlük bin tona kadar ulaşabildiğini belirttiler.

 

Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç, Tuz Mağarasının Polonya'nın Wieliczka kasabasında bulunan ve yıllık 2 milyon turistin ziyaret ettiği tuz mağarasından çok daha büyük ve etkileyici olduğunu belirtti. Başkan Dinç, "Biz tuz mağarasının tanıtımı anlamında bugüne kadar önemli çalışmalar yaptık. Tuz Mağarasında resim sergisi, piyano resitali, yaren gösterisi ve çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik. Amacımız bu mağaramızı turizme açarak hem Çankırı'mıza hem de ülkemize önemli bir turizm katkısı sağlamaktır" dedi.

Başkan Dinç, tuz mağarasının kültür turizmi yanında sağlık turizmi açısından da büyük bir önem taşıdığını belirterek, "Özellikle astım tedavisinde Avrupa'daki örneklerinin yanı sıra Azerbaycan'nın Nahcivan Özerk bölgesindeki tuz madeni astım tedavisinde önemli bir yere sahiptir. Çankırı Tuz Mağarası'nı sağlık turizmi açısından da değerlendirmek mümkün. Firma sahipleri ile görüşmelerimiz devam ediyor. Kendileri de kente gelebilecek turizm yatırımcılarına her türlü kolaylığı sağlayabileceklerini ifade ediyor. Ancak biz de Çankırı Valiliği ile birlikte burayı turizme açmak için gerekli çalışmaları sürdürüyoruz" diye konuştu.

Radikal, Haber: Ethem Yenigürbüz, 18.01.2011

4,5 MİLYON KİŞİ GÖRDÜ

 

 

Dünyanın en büyük müzelerinden biri olan New York'taki “Metropolitan Müzesi”ni yılda 4,5 milyon kişi ziyaret ediyor.

Yaklaşık 200 bin metrekarelik alanda kurulu, iki milyondan fazla sanat eseri ve tarihi eserin sergilendiği müzede, Anadolu topraklarından getirilmiş çok sayıda eser de bulunuyor. 1870 yılında kapılarını açan müzede Amerikan, Mısır ve Avrupa medeniyetlerinin sanat eserleri 19 bölüm halinde sergileniyor.


Tanıtımlarında “En rahat ayakkabılarınızı giyip gelin” sloganını kullanan müze, ziyaretçilerine, Klasik Çağdan Eski Mısır Dönemine ait sanat eserleri, Avrupa'nın hemen hemen tüm önde gelen ressam ve heykeltraşlarının çalışmaları, Amerikan modern sanatından eserler, Afrika, Asya, Okyanusya, Bizans ve İslam sanatlarından örnekler barındırıyor.

 

Müzede, dünya genelinde kullanılan tüm müzik enstrümanlarından örnekler, kostümler, takılar, antik çağ silahları ve zırhları, Roma İmparatorluğu döneminden günümüz Amerikasına geniş bir alanı kapsayan iç mimari dekorasyon eserleri de yer alıyor.

New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nde Anadolu topraklarından getirilen pek çok eser de “Yunan ve Roma Sanatı”, “Antik Yakın Doğu” ve “İslam Sanatı” bölümlerinde görülebiliyor.

 

Anadolu'dan getirilenler arasında bazı Sardes dönemi eserlerinin yanında, Lidya ve Bergama antik dönemi, Antakya'daki ilk Hıristiyanlık dönemi, Hitit dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu'na ait eserler bulunuyor.

 

İzmir'in Yunan ordularınca işgali sırasında İzmir Lisesi depolarında korunan Sardes antik kenti kazısı eserlerinin Amerikan Konsolosluğu tarafından bir gemiyle New York'a götürüldüğü, zaferin ardından Atatürk'ün emriyle 1924'te bu eserlerin bir kısmının geri getirildiği biliniyor.


Müzede uzun bir dönem sergilenen Karun Hazineleri de 1987 yılında açılan davanın sonunda 1993 yılında ABD tarafından Türkiye'ye iade edilmişti.

Hürriyet, Haber: Tolga Adanalı, 18.01.2011

TEMEL KAZISINDAN TARİH FIŞKIRDI

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde, yıkılan bir evin temelinde, antik tiyatroya ait tarihi taşlar bulundu.

 

Eskiçeşme Mahallesi’nde Aysel Atilla’ya ait 80 yıllık tescilsiz evin yıkımında bir sürprizle karşılaşıldı. Bodrum antik tiyatroya 150 metre uzaklıktaki evin temel kazasında çok sayıda tarihi taş bulundu. Atilla Ailesi’nin durumu bildirmesi üzerine kısa sürede olay yerine gelen Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi yetkilileri inceleme yaptı. Arkeologlar, tarihi taşların Bodrum antik tiyatrosuna ait olduğunu belirledi. Çalışmaların tamamlanmasıyla bulunan tarihi taşlar müzeye teslim edildi. Tarihi taşlar, arkeolog Emre Savaş’ın denetiminde Bodrum antik tiyatronun bahçesine yerleştirildi. 9 oturma taşı ve çeşitli yerlere ait işlenmiş irili ufaklı çok sayıda tarihi taş müze yetkililerince teslim alındı. Atilla ailesinin aile dostu ve Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu üyesi Faruk Okuyucu, “80 yıl önce yapılan evin temelinde, yan yana dizilmiş olarak tarihi taşlar bulundu. Müzeye bilgi verilmesi ile tarihi taşların antik tiyatronun oturma bölümüne ait ve işlenmiş taşlar olduğu belirlendi. Bugün de bu tarihi taşlar antik tiyatronun bahçesine yerleştirildi. Yıkılan ev, kullanılan malzemesi ve tipi itibariyle korunması gereken yapılar arasına girmiyor. Bu nedenle tescilsizdi” dedi.

Milliyet, 18.01.2011

DARA ANTİK KENTTE BULUNAN 200 ESER MÜZEDE SERGİLENECEK

 

Mardin merkeze bağlı tarihi Dara Köyü'nde bu yıl yapılan kazılarda ortaya çıkarılan 200 eser Mardin Müzesi'nde sergilenecek.

 

Mardin Müze Müdürü Nihat Erdoğan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Mardin’e 30 kilometre uzaklıktaki Dara Antik Kentinin Roma İmparatorluğu tarafından ‘askeri garnizon şehri’ olarak 507 yılında inşa edildiğini belirterek, bu mekanda ‘Geç Roma, Erken Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’ dönemine ait sur, kapısı, pazar yeri, sütunlu cadde, köprü, Sarnıç, mozaikli yapı, hendek, nekropol alanı ve kümbetin bir arada bulunduğunu söyledi.

 

Antik kentin üzerine yaklaşık 150 yıl önce günümüzdeki köy kurulduğunu, köy evlerinin yapımında tarihi eserlerin kullanılması nedeniyle bir kısmının tahrip olduğunu ifade eden Erdoğan, Prof.Dr. Metin Ahunbay danışmanlığında 1986 yılında burada başlatılan kazıların devam ettiğini kaydetti.

 

Erdoğan, 2010 yılında 20′si uzman 170 kişinin katılımıyla yaklaşık 7 ay süren kazılarda bir kilisenin ortaya çıkarıldığını ifade ederek, şöyle konuştu:

‘Bu yılki kazılar nekropol ve ikinci büyük Sarnıç çevresindeki alanda gerçekleştirildi. Geçmiş yıllarda yapılan kazı çalışmaları daha çok antik kentin mimari planının çıkarılmasına yapıların işlevlerinin tespitine yönelik yürütülmüştü. 2009 yılındaki kazılarda 3 bin dolayında insana ait kemik bulunmuştu. 2010 yılında Dara antik kentinin kültür turizmine açılması ve örenyeri vasfı kazanması amaçlanarak köy evlerinin üzerinde bulunmadığı ve kamulaştırma sorunu olmayan nekropol alanında kazı yapıldı. 5. yüzyılda Anastasiupolis kenti olarak Anastasius tarafından kurulmuş. Roma geleneği ile yapılmış mezarlıkları açığa çıkarmak için o bölge yoğunlaştık. Genelde mezar hediyeleri çıktı. Mezraların üzerinde yazılar bize tarihçe ile ilgili bilgi verdi. Süryanice ve Latince yazılar bulduk. Dara ile ilgili yaptığımız yayın taramasında ve antik kaynak araştırmalarında da şunu keşfettik. Burada kutsal cumartesi günlerinde yeniden diriliş törenleri yapılıyormuş. Müslümanlıktaki Zekeriya Peygamber gibi, Hıristiyanlık inancında yine yeniden diriliş ve kemiklerin toplanıp tekrar ruhun bedene kavuşması ile ilgili ayinler düzenleniyormuş. O alanda kutsal kemik biriktirme alanında bu kemiklerin toparlanıp tekrar kutsanacağını ve tekrar dirileceği ile ilgili burada o tür bir alan oluşturmuşlar. Burada kaya oyulmuş lahit, tonoz ve sanduka olmak üzere 3 tip mezar var. Genelde din adamalarını ve ruhani liderleri bu sanduka mezarlarda yatıyor. Şu anda köyde bildiğimiz iki kilise kalıntılarına ulaştık. Tarihi kaynaklarda burada iki kiliseden bahsediyor.’

 

Müze Müdürü Nihat Erdoğan, kazılarda şimdiye kadar zindan olarak bilinen su sarnıcı ortaya çıkardıklarını da anlatarak, şunları söyledi:

‘Bu su sarnıcının hemen hemen tavan kısmına kadar moloz dolgu ile doluydu. Bunun içini boşalttık, şu anda restorasyona hazır hale gelmiş durumda. Buradaki su sarnıcı 18 metre uzunluğunda ve Bizans mimarı yapısının tüm özelliklerini taşıyor. Dara ile ilgili şu an bakanlığımızın koruma amaçlı imar planı çalışması var. Hem köy hem de antik kentin birlikte nasıl yaşayabileceği, köyün taşınıp taşınmayacağına yönelik bir çalışma önümüzdeki aylar içerisinde gerçekleştirilecek. Nekropol alanın kamulaştırma sorunu olmaması nedeniyle 2012 yılında turizme kazandırmayı planlıyoruz. Daradaki kazı çalışmalarında bu yıl 200′ün üzerinde taşınabilir kültür varlığı bulduk. Büyük bir çoğunluğu Roma ile tarihlenen eserler bunlar. Bunların arasında çeşitli seramik pişmiş kaplar, sikkeler, göz yaşı şişeleri ve benzeri taş kesiminde kullanılan murşlar elimize geçirildi. Zaten kentin büyük bir kısmı murş sayesinde oluşmuş. Bu eserler ortalama 1005 yıllık. Büyük çoğunluğu Roma dönemine ait taşınabilir 200 eseri kısa bir süre sonra müzemizde teşhire çıkaracağız.’

haberler.com, 18.01.2011

SOTHEBY'S GALATA'DA TARİHİ BİNA AVINA ÇIKTI

 

 

Bir ayda 30 gayrimenkul sahibi şirketin portföyüne girmek için başvururken, Türkiye’de gayrimenkul almak isteyen yabancılar da Sotheby’s’in kapısını çalıyor. 

İkinci ve üçüncü ofislerini Boğaz ve Beyoğlu-Galata bölgesinde açmayı planladıklarını belirten Sotheby’s Realty’i Türkiye’ye getiren Emin Hitay, İstanbul’da başta Boğaz’daki yalılar olmak üzere, tarihi yarımadaya odaklanacaklarını söylüyor. Hitay, “Yabancıların gözü de bu bölgelerde. İstanbul’un geleceği Boğaz, Galata, Beyoğlu ve tarihi yarımadada parlayacak. Kaderine terk edilen evler değerlenecek. Herkes buralardan ev sahibi olmak isteyecek” diyor. 

Hitay, şehir içinde az sayıda kalan arazilerden, tarihi binalara ve yalılara kadar İstanbul’un ‘nesli tükenen’ bölgelerinin hızla değerleneceğine dikkat çekiyor. Hitay, bu nedenle portföylerine daha çok bu bölgelerden gayrimenkul katmayı hedeflediklerini belirtiyor. İstanbul’da gerçekleştirilen gayrimenkul projelerinin yüzde 15’inin ‘lüks’ konseptte olduğunu belirten Hitay, bu konseptte metrekare fiyatlarının 5 bin dolardan başlayıp 25 bin dolara kadar çıktığını belirtiyor. 

Hitay’a göre yurtdışından Ruslar, Kazaklar, Azeriler, İngilizler, Almanlar ve İtalyanlar son dönemde İstanbul’a büyük ilgi gösteriyor. 

Bölgede Faruk Eczacıbaşı’ndan Okan Bayülgen’e, Ferzan Özpetek’ten Bahar Korcan’a kadar iş ve sanat dünyasından çok sayıda ünlünün evi bulunuyor. Galata’da en fazla gayrimenkul toplayan isimlerin başında Sarp Tiryakioğlu’nun İngiliz Fairmount Properties Limited ile ortaklaşa kurduğu Beyoğlu A.Ş geliyor. Faruk Eczacıbaşı da bölgede bina kovalayanlardan. Galata Kulesi’nin karşısındaki 6 katlı bir binayı 2006’da alan Eczacıbaşı, bu binayı bir rezidansa dönüştürdü. 

Sotheby’s Realty Türkiye’nin ilk gözağrısı Bodrum’daki Hebil Evleri. 2.8-3.2 milyon euro arasında değer biçilen özel tasarım evler sahiplerini bekliyor.


Rumelihisarı’nda Baltalimanı-Hisar yolunda yer alan Zeki Paşa Yalısı da şirketin portföyünde yer alıyor. Yalıya 100 milyon doların üzerinde değer biçiliyor.


Portföyün bir diğer özel gayrimenkulü de Kemer Country’deki ilk malikanelerden biri. Sahipleri şehir içine taşınmaya karar verince satılığa çıkartılan 1.800 metrekarelik ev için 8 milyon dolar isteniyor.


ABD’li Sotheby’s Realty, Rus, İngiliz ve Almanların ilgi gösterdiği İstanbul’da Beyoğlu, Galata ve tarihi yarımadayı takibe aldı.

Radikal, Haber: Nuriye Doğu, 18.01.2011

ROMA İMPARATORLUĞU'NU İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YIKMIŞ

 

Bilim insanları, "ağaçların büyümelerini gösteren dairesel çizgileri okuma" yöntemi sayesinde, iklim değişikliklerinin sosyal ve tarihsel olaylar üzerindeki etkisi hakkında yeni iddialarda bulundu. Bir grup araştırmacı; kuraklık ve kıtlık dönemlerinde politik hareketlerin olduğunu belirterek, Batı Roma'nın çöküşünü iklimdeki değişikliklere bağladı. Kimileri fosil kalıntıları olan dokuz bin ağaçtaki "büyüme çizgileri"ni okuyarak Avrupa'nın son 2 bin 500 yıllık iklim haritasını çıkarılarak bu sonuca ulaşıldı. Sonuçlar Science Journal'de yayımlandı.

Sabah, 18.01.2011

KAZI VAR, MÜZE YOK

 

Balıkesir’in Edremit İlçesi’ne bağlı AltıNo.luk beldesinde “Antandros antik kenti”nde, yürütülecek kazı çalışmaları ve beldede bir müze kurulabilmesi için sponsor aranıyor.


Antandros’un nekropol bölgesinde yapılacak çalışmalarda çok değerli eserlerin çıkmasının beklendiğini kaydeden Tarihi Antandros Kentini Kurtarma, Koruma ve Yaşatma Derneği Başkanı Vecdi Güreli, kazılarda Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gürcan Polat ve üç farklı üniversiteden arkeolog ve arkeoloji öğrencilerinin görev aldığını kaydetti. Güreli, kazı çalışmalarındaki malzeme ve parasal ihtiyaçların karşılanması için sponsor firma arayışlarının sürdüğünü belirterek, “Bir bölgenin, bir ülkenin kalkınmasında tarihi eserleri, müzeleri çok önemlidir. Çünkü birçok ülkeye gittiğimizde ilk önce heyeti müzelere götürüyorlar. Bizim bölgemiz açık hava müzesi olduğu halde bundan hiçbir zaman faydalanamadık ve faydalanamıyoruz. Geç kalındığına inanıyorum” diye konuştu.

 

“İğne ile kuyu kazıyoruz. Bunun için işimiz çok zor” diyen Vecdi Güreli, mitolojide Paris’in Afrodit’e altın elma verdiği rivayet edilen bölgede, elde edilen buluntuların sergilenmesi için bir müze kurma çalışmasına başladıklarını söyledi.

 

Hedef Alliance Sigorta ve AltıNo.luk Belediyesi’nin mevcut sponsorları olduğunu belirten Güreli, “Sponsorları çoğaltarak kazıyı hızlandırmak ve bir an önce tarihi eserleri halkımızın izlenimine sunmak istiyoruz. Hedefimiz buraya turist otobüslerini getirmek. Sonrasında buraya bir bölge müzesi kazandırmak. Çünkü, 10 yıldır kazı devam ediyor. Çıkan eserler Bursa Müzesi'nde sergilenmekte, oraya sığmayan eserlerimizin bir kısmı da Balıkesir müzesinde sergileniyor. Ancak çoğu depolarda ne yazık ki” dedi.

Hürriyet Ege, 18.01.2011

2011 RESTORASYON PROGRAMI AÇIKLANDI

 

Vakıflar Erzurum Bölge Müdürlüğü, aralarında Çifte Minareli Medrese’nin de bulunduğu birçok vakıf eseri için kolları sıvadı. Vakıf eseri olan tarihi yapıların restorasyonu için ihale hazırlıklarına koyulan Vakıflar Bölge Müdürlüğü, işe yaklaşık maliyet belirleme çalışmasıyla başladı.

Vakıflar Erzurum Bölge Müdürlüğü, vakıf eserlerinin bakım, onarım ve restorasyonu yönündeki çalışmalarına yenilerini eklemeye hazırlanıyor. Başta Çifte Minareli Medrese olmak üzere, merkez ve ilçelerdeki çok sayıda vakıf eseri için restorasyon seferberliği başlatan Vakıflar Bölge Müdürlüğü, yaklaşık maliyet belirleme çalışmalarının ardından ihale sürecini başlatmış olacak. Bölge Müdürlüğü yetkililerinden edinilen bilgilere, maliyet belirleme çalışmaları kapsamında yaklaşık 10’a yakın vakıf eseri bulunuyor. Çifte Minareli Medrese’nin restorasyonunu da kapsayan işlerin, önümüzdeki aylarda ihale aşamasına getirilmiş olunacağını söyleyen yetkililer, 2011 yılında da, önceki yıllarda olduğu gibi vakıf eserlerinin korunmasına yönelik önemli çalışmalar yapılacağını kaydettiler. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün, sadece Erzurum değil, bölgenin diğer illerindeki vakıf eserlerinden de sorumlu olduğuna dikkati çeken konu ile ilgililer, “Vakıf eserlerinin korunması, gelecek nesillere aktarılması ve işlevselliklerinin sürdürülmesi noktasında kurumumuz çok önemli çalışmalara imzasını atıyor. Camiler, hanlar, hamamlar, medrese ve türbelerden oluşan bölgemizde vakıf eserleri, Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından büyük bir itina ve özveri ile korunuyor.” diye konuştular.

Öte yandan Çifte Minareli Medrese’deki restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının ardından uygulamaya sokulacak bir başka plandan da bahseden Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri, tarihi medresenin daha sonra Vakıf Müzesi olarak kullanılmaya başlanacağını açıkladılar. Türkiye’deki sayılı eserler arasında bulunan Çifte Minareli Medrese’nin, Vakıf Müzesi haline getirilmesiyle birlikte, tarihi ve kültürel yapısına ek olarak sosyal açıdan da bir anlam kazanacağını kaydeden yetkililer, “Tarih ve vakıf müzeleri, geçmişle bugün arasında kurulan bir köprü niteliği taşırlar. Çifte Minareli Medrese’de, Erzurum’un tarihi geçmişinin günümüze ulaşan en önemli izlerinden birisidir.” ifadelerini kullandılar.

Çifte Minareli Medrese’de, zemin titreşimlerinden, taş yüzeylerinin oksitlenmesine, çinilerin sağlamlaştırılmasından, duvarların rutubetine kadar kapsamlı bir proje hazırlığının yapıldığına dikkati çeken konu ile ilgililer, bu ve bunun gibi daha bir çok soruna karşı önlem alınmak amacıyla entegre projeler hazırlandığını bildirdiler.

Erzurum Gazetesi, Haber: Samet Özünal, 17.01.2011

GÖZYAŞLARINIZI SİLİN, MODERN SANATLAR MÜZESİ ÖLMEDİ

 

Bugünlerde Modern Sanatlar Müzesi'nde (MoMA) gezerken, içinde bulunduğu durumu çok tasvip etmesem de üzerindeki ölü toprağını attığını hissediyorum. Programı, kalabalıkları çeken avludaki performans sanatı etkinliklerinden ve galerilerindeki nispeten yavan ve didaktik sergilere kadar çeşitlilik gösteren müzenin, özellikle çağdaş sanat söz konusu olduğunda kafa karıştırıcı, ayrıştırıcı bir özelliği var. Ama en azından bir hareketlenme söz konusu. Müze, Manhattan'daki düzgün görünümlü yeni mekanına alışmaya başladığımız 2005'e ve 2006'ya kıyasla çok daha canlı.

Yoshio Taniguchi tarafından tasarlanan ve 425 milyon dolara inşa edilen bina, 2004 yılında açıldı ve sonraki iki yılda mutsuz Mo- Ma ziyaretçilerinin çoğuna bu büyük müzenin mimarinin kurbanı olduğu izlenimini verdi. Bina kusursuz ve sterildi. Galeriler çok küçüktü (hala öyle) ve koridorların, yürüyen merdivenlerin ve onları birbirine bağlayan asansörlerin karmaşıklığı ve sıkışıklığı son derece rahatsız ediciydi (hala öyle). Yoğun bir şekilde hissedilen kurumsal atmosferin MoMa'nın açıkladığı genişleme hedefine ihanet ettiği hissediliyordu: Mevcut ve gelecek koleksiyonları ve ziyaretçileri için daha fazla alan yaratmayı hedeflemişti. Uzun yıllar boyunca katı, ataerkil ve Kübizme dayalı modernizmin bekçiliğini yapan müzenin, bu kısıtlamalar altında bu rolün ötesine nasıl geçeceğini anlamak zordu ki çoğu kişi yeni binanın sonunda bunu gerçekleştireceğini ummuştu. Bir de soğuk ve orantısız iç avlu var. Müze, dört katı kapsayan bu mekan israfını karşılayabilecek durumda görünmüyordu. İlk günlerde, burası yeni binanın başarısızlığa uğrayan öngörü yeteneğinin başlıca sembolüydü ve içeride sergilenen sanat üzerinde kasvetli bir etki yaratıyordu. Barnett Newman'ın "Kırık Dikilitaş" heykelinin geniş iç avluda kalbe saplanmış bir kazığı andırdığını hatırlıyor musunuz? Peki ya bu genişliğin Monet'nin "Su Zambakları" gibi güçlü tabloları aciz göstermesini? Cevabınız hayır olabilir.

Bu günlerde iç avlu, Yeni Modern adı verilebilecek bir akımın sembolü oldu. Bu, müzenin yeniyi, büyük çaplı enstalasyon ve video sanatını, performans sanatını ve daha geniş anlamda bir eğlence ve tören olarak sanatı uçarı ve hatta gözü kara bir şekilde benimsemiş olduğuna dair en büyük işaret. Aynı şekilde iç avlu hem MoMa'nın yeni yaşama gücünün bir ölçüsü hem de çağdaş sanatın nereye doğru yol aldığı ya da MoMa'nın onu nereye yerleştirdiğiyle ilgili biraz korkutucu bir şeyin belirtisi. (İpucu: Kavramsal Sanat Yeni Kübizmdir.) Müze ziyaretçilerinin çoğu gibi ben de iç avluda olan bitenle ilgili karmaşık duygular içindeyim. Kah kırgın, kah kandırılmış, kah tatmin olmuş, kah yabancılaşmış, kah etkilenmiş hissediyorum. Yine de müzenin geçirdiği değişimin ilerleme sayılabileceğini düşünüyorum. En azından şimdi, MoMA'nın yaşamsal belirtilerine endişelenmektense ne olduğu ve ne olmadığına ve üstlendiği yeni yaşam konusunda endişelenebiliriz. Şu kadarı belli: MoMa gelişmeye çalışıyor. Küratörleri çoğunlukla binanın sınırlamaları ile baş etmeye çalışıyor ki bu ne yazık ki genelde küçücük galerilere onlarca sanat eseriyle doldurmak anlamına geliyor. Ama küratörler olağanüstü koleksiyonlardan olabildiğince faydalanmaya ve müzeyi Picasso'nun egemenliğinden kurtarmaya da çalışıyor. Örneğin Güney Amerika modernizmine odaklanması son derece şaşırtıcı.

Ama görünüşe bakılırsa küratörler MoMa zihniyetinin ağırlığına boyun eğerek sık sık eski alışkanlıklarına geri dönüyor. Ne de olsa burası, en az herkes kadar tarihin doğru tarafında yer almak isteyen bir kurum. Bunu, müzenin dördüncü katında sergilenen muhteşem ama tahmin edilebilir Soyut Dışavurumculuk akımına ait tablolarda görebilirsiniz. Küratör Ann Temkin, tabloları sıkışık bir şekilde yerleştirmeyi reddederek başyapıtları geniş geniş asmayı tercih etmiş. Ama bunu Braque ve Picasso'yla (sürpriz) başlayan ve başta kadın sanatçılar olmak üzere dünyanın dört bir yanından çok sayıda az tanınmış sanatçıyı içeren "Yirminci Yüzyılda Çizim" isimli güncel sergide de görebilirsiniz. Sergi o kadar ciddi ve monoton ki sonunda kendinizi muhafazakar ve dar görüşlü hissediyorsunuz. Bir masanın üzerinde birkaç teli düzenleyen bir sanatçının videosuyla sergi sona ediyor. Bir diğer deyişle sergi bir kez daha MoMa'nın kutsal metninin izinden gidiyor: Kavramsal Sanat ve türevleri, Süreç Sanatı, toprak sanatı ve performans sanatı tarafından harekete geçirilen "sanat objesinin manevileştirilmesi" misyonunun. Aynı hikayenin müzenin ikinci katında 1970'den beri açılan son sergilerinde ve kendinden öncekilerin çoğunda da işlendiğini görebilirsiniz.

Birinin sayfayı çevirmesi gerekiyor. Çağdaş sanat bu kadar kısıtlanmak için fazla geniş ve zengin. Yine de Sezar'ın hakkı Sezar'a. Mo- Ma, müzelerde çağdaş sanatın değişen rolüne dair başlıca örneklerden biri oldu. Müzeler bir zamanlar gizli ya da açık bir şekilde şüpheli yaklaştıkları yeni akımlara kapılarını tereddütle açarken, şimdi onlara, en azından belli türlerine doyamıyor.

Sabah, Kaynak: New York Times, 17.01.2011

TARİHİ BİNADA RESTORASYON KRİZİ

 

 

Çanakkale'de, 2010 yılı Haziran ayı sonunda restorasyon çalışmalarına başlanmasına rağmen yapılan eksik keşif sebebiyle yıl sonunda çalışmalarına ara verilen kordon boyundaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nin akıbetinin ne olacağı merak ediliyor.

 

9 yıl önce restore edilmesine rağmen ahşap olan dış cephesi eskiyen galerinin eski haline getirilmesi için Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü geçen yıl onarım başlatmıştı. Bakanlık ile yapılan görüşmelerden sonra binanın restorasyonu için ihale yapılmış ve 2010 yılı sonunda tamamlanması planlanan onarımın 500 bin TL'ye mal olacağı açıklanmıştı. Ancak 6 ayı geçen çalışmada, teknik personelin eksik keşif yapmasından dolayı, yapılan 500 bin TL'lik harcamaya rağmen Çanakkale Güzel Sanatlar Galerisi'nin restorasyonu yarım kaldı. İhale bedelinin yüzde 50'sinin üzerinde ilave kaynak gerektirdiğini ifade eden yetkililer, Güzel Sanatlar Galerisi'nin restorasyonu için yeniden ihaleye çıkılacağını söyledi.

 

Tarihi binanın ahşap kısmının kış ortasında açıkta kalması çürüme tehlikesini daha da arttırırken, vatandaşlar ihalenin bir an evvel yapılıp binanın eski görünümüme kavuşturulmasını istiyor.

Çanakkale Kent Haber, 17.01.2011

BABİL'İ KORUMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

 

Babil'in tarihi öneminin ne kadar fazla olduğunu belirtmek için kelimeler yetersiz. Ancak Babil Kulesi'nden arda kalanların hemen yanındaki küçük bir tepeden, antik Babil kentinin zaman içinde ne kadar zarar gördüğü görülebiliyor. Ufukta gözetleme kuleleri, güvenlik telleri ve bariyerler, yakındaki köylerin beton evleri, harabelere yaklaşan tarlalar ve 2'nci Nebuchadnezzar'ın hüküm sürdüğü antik şehrin üstüne 1980'lerde Saddam Hüseyin tarafından inşa edilmiş devasa saray görünüyor. Hazreti Yeremya, "Babil, Tanrının elinde altın bir kase. Bu şehir tüm dünyayı sarhoş etti" demişti. Bu antik şehrin çoğu hala toprak altında keşfedilmeyi bekliyor. Dünya Anıtlar Fonu'yla çalışan Arkeolog Jeff Allen bölgeye yaptığı birçok ziyaretten birinde, "Şehrin hepsi ortaya çıkartılmadı. Bu bölgede büyük bir potansiyel var. Bütün bir şehrin sokak planını ortaya çıkartabilirsiniz" diyor.

Irak'ın bugün yaşadığı gerçekler göz önüne alındığında, tüm bunların olması için yılların geçmesi gerekiyor. Ancak uzun süren ihmal ve şiddetten sonra arkeologlar ve korumacılar işe koyuldu. ABD'nin 2003 yılındaki işgalinden bu yana ilk kez, Babil'i ve Mezopotamya'nın diğer antik kalıntılarını korumak ve onarmak için çalışmalar başladı. Irak Tarihi Eserler ve Kültürel Mirası Koruma Kurulu ile birlikte çalışan Dünya Anıtlar Fonu, Babil'in kerpiç kalıntıları için bir koruma planı hazırladı. Ayrıca Saddam'ın propaganda amaçlı yaptığı ve eserlere zarar veren inşaları da bu süreçte yıkılacak. ABD Dışişleri Bakanlığı Kasım ayında bölgede ayakta kalmış en etkileyici kalıntıları korumak amacıyla 2 milyon dolarlık bir bağış yapacağını açıkladı. MÖ 6'ncı yüzyılda inşa edilen İştar Kapısı'nın temeli de buna dahil. Amaç, bölgeyi ve diğer kalıntıları bilim insanları, akademisyenler ve turistlere açmak. Yetkililer bunun birgün Irak'ın ekonomik kalkınmasına yardımcı olacağını da umut ediyor.

Babil projesi, antik bir şehrin ününü yansıtan Irak'ın en kapsamlı projesi. Şehir hala Irak'ta kültürel ve siyasi öneme sahip. Tarihi Eserler ve Kültürel Mirası Koruma Kurulu Başkanı Kais Hüseyin Raşid, "Bu yürüttüğümüz en büyük proje ve aynı zamanda bir ilk. Bunun diğer bölgeler için de bir model olmasını istiyoruz" diyor. Amerikalı ekipler, hem İştar Kapısı'nın bir modelini hem de modern bir müze inşa ettiler. Müzenin içinde bölgenin en değerli eserlerinden biri bulunuyor: Cam tuğladan bir aslan kabartması. Bir zamanlar geçit törenlerinin düzenlendiği sokağın yanlarında yer alan 120 kabartmadan biri. İştar Kapısı'nın üzerindeki 2 bin 500 yıllık kabartmalar da zaman içinde aşınmış. Kerpiç tuğlalar suyu emdikçe yumuşamış. Betondan yapılmış bir yol ve yüzyıl kadar önce yapılan arkeolojik çalışmalar da kabartmaları olumsuz etkilemiş. Fon için çalışan Mimar Mahmoud Bendakir, Saddam dönemi sırasında bölgede yapılan bakımlarla ilgili olarak, "İştar Kapısı'nın sadece iç tarafına bakım yapmışlar. Ziyaret eden yabancı liderler sadece kapının içini görüyordu. Dış taraf felaket halde" diyor.

Babil'in kaderi Iraklı liderler tarafından da tartışılıyor. Tarihi eser yetkilileri yerel otoriteyle, bölgenin ziyaretçilere ne zaman açılacağı ya da bölgenin turizm için nasıl kullanılacağı konularında anlaşmazlık içinde. Turistlerin bölgeye akın etmesi gerçek olmaktan çok teorik bir hedef. Yaklaşık 7,8 kilometrekare alanı kaplayan Babil şehir surlarıyla çevriliydi. Bu bölgenin içinde yapılan inşaatlar en antik şehrin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike. Fon, şehir surlarını bir harita üzerinde belirledi ve bu sınır içinde yaşayan Iraklılar geleceklerinden endişeli. Halk, Babil'in kalıntılarının korumaya alınmasının onları evlerinden edeceğini düşünüyor. Aynı şey Saddam'ın kendi sarayını inşa etmek için bir köyü yıktığı zaman da meydana gelmişti.

Fonun bölgedeki çalışmalarını yöneten Allen, Babil'in korumaya alınmasının, Irak'ın siyasi istikrarsızlığının içinde çok nadir görülebilecek rakipler arasındaki işbirliğini gerekli kıldığını söylüyor. "Bizim odaklandığımız şey sadece arkeoloji değil. Biz bölge halkı için yaratılacak ekonomik fırsatları ve yaşam kalitesini de gözetiyoruz. Bölge halkının geleceğini garanti altına alırken Babil'i korumak mümkün" diyor.

Sabah, Kaynak: New York Times, 17.01.2011

CİBALİKAPI'YA KAMYON ÇARPTI, PADİŞAH TUĞRASI PARAMPARÇA

 

 

İstanbul'un birçok tarihi eseri her geçen gün restore edilirken bazıları da gerek doğal sebepler gerekse insan ihmalleri nedeniyle harap oluyor.

Surlar ve tarihi kapılar yok olan eserlerin başında geliyor. Onlardan biri de asıl adı Cebe Ali olan ve Haliç kapısında yer alan Cibalikapı. Dikkatsiz bir kamyon şoförünün çarpması sonucu kemerleri yıkılan kapının üzerinde yer alan padişah tuğrası da iki parçaya ayrılmış. Kapıya kimin çarptığı bilinmiyor ancak tuğrayı olay yerinden alıp, kaybolmasını ya da daha fazla harap olmasını önleyen kişi Cibalikapı yakınındaki restoranın sahibi Hasan Gedik. Yaklaşık 1 aydır kendisinde olan tuğrayı geçtiğimiz çarşamba günü Kültür Bakanlığı ve KUDEB (Koruma, Uygulama ve Denetim Müdürlüğü) yetkilileri teslim almış. Çarpmadan zarar gören kapının taşları KUDEB'in taş atölyesinde. KUDEB Müdürü Mehmet Şimşek Deniz, "Şu an önemli olan tuğranın ve taşların koruma altına alınması. KUDEB'den arkeologlar ve Arkeoloji Müzeler Müdürlüğü'nden yetkililer kemere ait olan bütün taşları topladılar. Elimizdeki taşlar sayısal olarak kemeri tamamlıyor. Alınacak kararlar doğrultusunda gerekli onarım yapılacak." diyor. Bu sur kapısı, 1453 yılında Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey tarafından kırdırılıp, içeri girildiği için halk bu civara ve kapıya Cibali demiştir.

Zaman, Haber: Esra Keskin, 17.01.2011

İSTANBUL'UN 2 BİN 700 YILLIK KAYIP LİMAN KENTİ: BATHONEA

 

 

Avrupa, Anadolu ve İstanbul'un antik devirlerine ışık tutacak önemli bir çalışma olan 'Küçükçekmece Göl Havzası Arkeolojik Kazıları'yla İstanbul'un tarih öncesi antik kenti Bathonea olduğu sanılan bir yerleşim yeri bulundu.

 

Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Proje Başkanı Yrd. Doç.Dr. Şengül Aydıngün'ün 2007'de başlattığı İstanbul Tarih Öncesi Araştırmaları (İTA) projesi, son yılların en büyük arkeolojik keşiflerinden biri olarak gösteriliyor.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kültürel Miras ve Müzeler Direktörlüğü kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kocaeli Üniversitesi, Bristol Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi, Küçükçekmece Belediyesi ve Avcılar Belediyesi tarafından desteklenen projeyle Küçükçekmece Göl Havzası'nda keşfedilen alanda yüzey araştırmalarıyla birlikte kara ve su altı arkeolojik kazılarının yürütülmesi, kazı sonuçlarının bilimsel bir yayına dönüştürülmesi ve alanın arkeolojik park haline getirilmesi amaçlanıyor.

 

İstanbul'un tarih öncesi çağlarını araştırmak için oluşturulan bilim heyeti kaynaklarda söz edildiği halde bugüne kadar yeri tespit edilemeyen Küçükçekmece'de ki 2 bin 700 yıllık 'Bathonea' antik kentin deniz feneri ve surlarını gün yüzüne çıkarmayı başardılar.

 

Su altında yapılan çalışmalar sonucunda 2,5 kilometre uzunluğunda, 1.5 metre yüksekliğindeki surlarla çevrili yerleşim yerinin olduğu tespit edilirken, denize uzanan 60 metrelik mendirek ve antik fener, bölgenin önemli bir liman kenti olduğunu ortaya koydu. Yerleşimin MÖ 7. yüzyılda kurulan Byzantion ile çağdaş olabileceği sanılıyor. 2 antik liman ve 100 metrenin üzerinde genişliğe sahip Roma hamam yapısı ise dikkati çeken bir diğer buluntu.

 

Birçok keşfe kaynaklık etme potansiyeli nedeniyle Bathonea, dünya arkeoloji camiasının önemli bir ilgi odağı haline geldi. Geçtiğimiz yıl itibariyle National Geographic, New York Times, Amerikan Arkeoloji Enstitüsü, İngiltere Heritage Key gibi çeşitli ülkelerin çok sayıda kültürel miras, tarih ve arkeoloji kurumu tarafından dünyanın en önemli 10 keşfi arasında gösterildi.

Yeni Şafak, 17.01.2011

LİKYALILARA AİT İLK MECLİS BİNASINDA PARLAMENTO BAŞKANLARINI AĞIRLAYACAK

 

 

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Antalya'nın Kaş İlçesi'nde bulunan Patara antik kenti Likya Birliği Meclis Binası'nı ziyaret ederek restorasyon çalışmalarını inceledi.

Binanın, dünyanın ilk demokratik meclisini barındırdığını söyleyen Şahin, dünya parlamento başkanlarını davet ederek açılışını yapacaklarını belirtti.

Bir dizi ziyaret ve açılışlar için önceki gün Antalya'ya giden Şahin, dün de Patara antik kentine geldi. Likya Birliği Meclis Binası'ndaki restorasyon çalışmalarını yerinde inceleyen Şahin, yapının MÖ 2'nci yüzyıla ait olduğunu kaydetti. Binanın, arkeolojik kazılar sonrası bulunduğunu, kendinden önceki Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın Anadolu'nun beşiği olan meclis binasına sahip çıktığını dile getirdi. Antik kentteki çalışmaların nisan ayında tamamlanacak olduğunu aktaran Meclis Başkanı Şahin, şöyle devam etti: "Çalışmaların hangi noktada olduğunu yerinde gözlemek için buraya geldim. Restorasyon bittiğinde dünya parlamento başkanlarını buraya davet etmek suretiyle bir açılış planlıyoruz. Ancak nisan, TBMM'nin açıldığı aydır. Hangi tarihte açacağımız konusunu henüz belirlemedik. Ama burayı, dünya parlamento başkanlarını davet etmek suretiyle açmayı istiyoruz."

Mehmet Ali Şahin, ardından gazetecilerin sorularını cevapladı. Erzurum ve Sivas kongrelerinin yapıldığı binaların restorasyonunun hatırlatılması üzerine, "Meclis, bütçe imkanları doğrultusunda, özellikle kendisinin açılmasına giden yolda önemli köşe taşları olan Erzurum ve Sivas kongre binalarının restorasyonlarını üstlendi. İlgili protokoller de imzalandı." şeklinde konuştu.

Zaman, Haber: Özkan Mayda - Cihat Ünal, 17.01.2011

TOPKAPI SARAYI 1 HAFTADA ANCAK GEZİLEBİLECEK

 

Topkapı Sarayı'nda bulunan askeri depoların Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilme kararının ardından tarihi dokusunu yitirmemiş eserler sarayda rahatlıkla sergilenebilecek.

 

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçen hafta sarayın içindeki 19 tarihi binanın 3 ay içinde boşaltılarak müze olacağını duyurmuştu. İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili, Topkapı Sarayı ve çevresindeki askeri binaların tamamen kendilerine devredilmesiyle yeni bir düzenleme yapacaklarını söyleyerek, tarihi eserlerin sergilenmesi ile ilgili yer ve depo sıkıntılarının kalmayacağını ifade etti. İlk etapta saltanat arabaları, silah seksiyonu ve padişah elbiseleri müzelerini açacaklarını belirten Bilgili, "Sur-u Sultani dediğimiz Topkapı Sarayı'nda uluslararası bir sergi alanı oluşturacağız. Sur-u Sultani'yi, farklı kurumlar tarafından kullanılan binalardan tamamen tahliye ettikten sonra yapacağımız düzenlemelerle turistler sarayı bir haftada ancak gezebilecek." dedi.

 

Sur-u Sultani bölgesine, zaman içinde saraya ait olmayan bazı binalar yapıldığını kaydeden Bilgili, saraya ait birçok binanın farklı kamu kurum ve kuruluşları tarafından kullanıldığını söyledi. Topkapı Sarayı'nı 'saray müze' olarak düşündüklerini kaydeden Bilgili, "Topkapı Sarayı'nın bir kısmı, depo olarak kullanıldığı için kapalı duruyor. Halbuki depo olarak kullanılan yapılarımız da birer tarihi eser." diyerek, depoların dolu olmasıyla kıymetli binaları gün yüzüne çıkaramadıklarını kaydetti. Bilgili, askeri depoların devredilmesiyle hem tarihi eserleri sergileme hem de tarihi binaları turizme kazandırma imkanına sahip olacaklarını söyledi.

Zaman, Haber: Yasin Kılıç, 17.01.2011

ANTALYA'DAKİ TARİHİ SARNIÇLAR ONARILIP TURİZME KAZANDIRILACAK

 

Tarihi göç yolu kültürünü canlandırmayı amaçlayan Kepez Belediyesi, Osmanlı döneminde Antalya’nın göç ve ticaret yolları üzerine inşa edilen sarnıçların bakımını yapacak.

Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü, ilçedeki tarihi sarnıçların tamamının tespit edilmesi amacıyla başlattıkları çalışma kapsamında, 15 sarnıç belirlediklerini söyledi. Antalya’nın göç kültürünün yok olmasına duyarsız kalamadıklarını belirten Tütüncü, ilçedeki tarihi göç yolu güzergahındaki sarnıçların korunması ve göç kültürünün yaşatılması amacıyla sarnıçlar için ayrı ayrı projeler geliştirdiklerini anlattı. Tütüncü, bu kapsamda, sarnıçlara arsa olarak koruma çevresi belirlenmesini, bu arsalarda Osmanlı-Selçuklu tarzını yansıtacak bahçe düzenlemesi yapılmasını, fotoğraf çektirilebilecek ortam hazırlanmasını, yıkık ve harap sarnıçların destek ve onarım işlemlerinin yapılmasını, sarnıcın hangi güzergahın parçası olduğunu anlatan Türkçe, Rusça, İngilizce ve Almanca tanıtım tabelasıyla sarnıçların hikayelerini içeren bir kitapçık hazırlanmasını planladıklarını söyledi. Antalya kent merkezinden kuzeye doğru giden tarihi göç yolu üzerinde bulunan sarnıçlar, Antalya yörüklerinin kışlıklarına ve yazlıklarına göç ederken, su ihtiyaçlarını karşılamıştı.

Hürriyet Seyahat, 17.01.2011

HASANKEYF TURİZME AÇILIYOR

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı inceleme kurulu, geçen yıl turizme kapatılan Batman’ın Hasankeyf İlçesi'nde geçen hafta yaptığı incelemeyi tamamladı. Kurul hazırladığı raporda, bölgenin nisan ayı içerisinde turizme açılabileceğine karar verdi.

Hasankeyf geçen yıl 13 Temmuz 2010 tarihinde büyük bir kaya parçasının kopması ve 1 kişinin hayatını yitirmesinin ardından turizme kapatılmıştı. Bölgenin turizme kapatılması, geçimini turizmle kazanan bölge sakinlerini zor duruma sokarken Kültür ve Turizm Bakanlığı bir heyet oluşturarak çalışmalara başlamıştı.

Aralarında, Rölöve Anıtlar Müzeler ve Kazılar Daire Başkanlığı, Kurullar Daire Başkanlığı ile Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü’nden iki genel müdür yardımcısı, Diyarbakır Kültür Varlıkları Dairesi Genel Müdürü, DSİ Ilısu Bölge Müdürü, Batman Üniversitesi Jeoloji Bölümü öğretim görevlileri Rektör Prof.Dr. Abdüsselam Ulucam’ın bulunduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın oluşturduğu 38 kişilik bilimsel kurulu, çalışmalarını tamamladı. Geçen hafta antik kent Hasankeyf’te incelemelerde bulunan kurul, acil önlem ve müdahaleye yönelik 3 günlük çalışma sonunda, bir rapor hazırladı.

Kazı Başkanı Uluçam, nisan ayında antik kentin turizme açılabileceğini söyledi. Bakanlığın göndereceği 2 milyon 100 bin TL’lik ödenekle çatlaklıkların görüldüğü kayalıkların elden geçirileceği ve yıkım tehlikesi olan orta kapının güçlendireceğini belirten Prof.Dr. Uluçam, “Kurul Hasankeyf’te yapılacak acil önlemleri bir bir ele aldı. Orta kapı güçlendirilecek. DSİ, jeofizik harita hazırlayacak. İlk defa kayalıkların analizi yapılacak. Kayalıkların korunmasına yönelik de ciddi çalışmalar yapılacak. Yine antik kentteki evler de Kültür Varlıkları Müdürlüğü’nce belgelenecek. Büyük saray, küçük saray ve evlerde restorasyon çalışmalarına hız verilecek. Geçen yıl GAP İdaresi’nin ayırdığı 1 milyon 730 bin TL’lik ödeneğin bir bölümünü bu yılki çalışmalarda kullanacağız” dedi.

Hasankeyf ile ilgili tartışmaların en önemlilerinden biri de baraj suları altında kalacak eserlerin taşınıp taşınamayacağı. Kazı Başkanı Prof.Dr. Uluçam, ‘eserlerin yerinde korunması’ gerektiğini söyledi:

“Hasankeyf’teki eserlere dokunulduğunda tuz-buz olacağını defalarca söyledik. Yine de söylüyoruz. Zeynel Bey Türbesi şayet taşınırsa etrafındaki iki Artuklu, biri Osmanlı’ya ait üç medrese de taşınmalıdır. İki minare, iki taç kapı ve dört mihrap dışında Hasankeyf’te hiçbir şey taşınamaz. Yine bir zaviye, bir kervansaray, aş evi, mescit ve hamam da var. Peki bu eserler nasıl taşınacak? Bu yıl yapılacak kazı çalışmalarında Dicle Nehri kenarında Hıristiyanlık dönemine ait yerleşim alanında önemli kalıntıları gün ışığına çıkarmaya çalışacağız. Tarihi ilçede kazı yapılacak bir-iki yer kaldı. Şu anda konutların bulunduğu alanın altında Roma, Artuklu, Büyük Selçuklu ve diğer kültürlerin de izi çıkabilir. Fakat istimlak alanı olmadığından konutların olduğu bölgede kazı yapamıyoruz.”

Radikal, 17.01.2011

TBMM'DEN KÜLTÜR BAKANLIĞI VE VAKIFLAR'A HALFETİ SORUŞTURMASI

 

TBMM, tarihi Halfeti Ulu Camii’ni önlem alınabilecekken Birecik Barajı suları altında kalmasına yol açtıkları ve hizmette kusur işledikleri için Kültür Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü hakkında Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun soruşturma açmasını isteyecek.

 

TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman, tarihi Halfeti Ulu Camii’nin kurtarılması için imza kampanyası düzenleyen AKP Halfeti Kadın Kolları Başkanı Avukat Emine Onur Seyyar’ın yaptığı başvuru üzerine harekete geçti. Akman, başvuruyu işleme koyarak, Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, DSİ, Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü, Şanlıurfa Valiliği’nden konuya ilişkin bilgi istedi. Bütün kurumlar sorumluluğu birbirine atarak, “Halfeti Camii’ni kurtarmaya yönelik çalışma bulunmamaktadır” dedi.

Milliyet, Haber: Önder Yılmaz, 17.01.2011

TARİHİ CİNCİ HAN'A İLGİ BÜYÜYOR

 

Karabük’ün Safranbolu İlçesi'nde 1645’te inşa ettirilen Cinci Han’da geçen yıl 8 bin kişi konakladı. Ziyaretçi sayısı da 100 bini geçti.

Yap-işlet-devret modeliyle 1 milyon 500 bin dolar harcanarak 2004’te yılında turizme kazandırılan Cinci Han, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. “Cinci Hoca” olarak anılan Hüseyin Efendi tarafından 1645’te dönemin baş mimarlarından Mimar Kasım’a yaptırıldığı tahmin edilen handaki 22 standart, 2 süit ve 1 han ağa odası, taş işçiliği yansıtmasının yanı sıra 18, 19 ve 20. yüzyılda inşa edilen Safranbolu konakları manzarasıyla da beğeni topluyor. Geçmişte handa konaklayanların değerli mallarını korumak için yapılan ve akşam kilitlendikten sonra gün doğumuna kadar açılmayan 3 ton ağırlığındaki büyük kemerli kapısıyla da ilgi çeken hana, özellikle yöreye özgü dekorasyonuyla balayını geçirmek isteyen yeni evli çiftler de rağbet ediyor. Cinci Han Otel İşletme Müdürü Ziya Alak, “5 yıldızlı otellerin lüksünden sıkılan çok sayıda kişi otantik odalarımıza ilgi gösteriyor. Odaların her birinde taş ocağı ve kilimle yöreye özgü el işi perdeler var. Kervansaray yıllarında konaklayanlara ait yük hayvanlarının barındığı ahır, günümüzde seçkin konukların kahvaltılarını yaptıkları, öğle ve akşam yemeklerini yedikleri bir restoran olarak hizmet veriyor” dedi.

Hürriyet Seyahat, 17.01.2011

MISIR MÜZESİ'NDEN BİR İLK

 

Mısır Müzesi, şimdiye kadar hiç sergilenmemiş, 19. ve 20. yüzyılda Mısır'da yaşayan yabancı koleksiyonculara ait eserleri sergilemeye hazırlanıyor. Sayısı 200 adet olan bu eserler, şu ana kadar Al-Ahyl Bankası'nın hazinesinde tutuluyordu.

 

Antik Mısır, Greko - Romen ve İslami dönemden eserleri içeren koleksiyonun içinde Horus, Hathor ve Ptah gibi eski Mısır ve Greko - Romen tanrılarının kireç taşından yapılma başları, pişmiş topraktan yapılma Roma heykelleri, İslami ve modern dönemden de 20 adet sikke bulunuyor.

 

Banka bu eserlere sahip çıkan olmayınca bunları Mısır Eski Eserler Üst Kurulu'na aktarma kararı aldı.

Akşam, 17.01.2011

KARYA KRALININ ÇALINAN ESERLERİ MÜZEDE

 

 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde, definecilerin bulduğu yüzyılın arkeolojik eseri olarak nitelendirilen Karya Kralı Hekatomnos'un anıt mezarından çalınan eserler, Milas Müzesi'ne getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kralın tacının da İngiltere'de bir satış sırasında bulunduğunu, Türkiye'ye getirilmesi için temasların başlatıldığını söyledi.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kamulaştırma ve kurtarma çalışması süren Milas'taki Hekatomnos Kral Mezarı'nda üçüncü incelemesini yaptı. Anı t mezar ve çevresini gezen Günay'a Muğla Valisi Fatih Şahin, Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ve diğer yetkililer eşlik etti.
Anıt mezarda Bakan Günay'a bölgede çalışmayı sürdüren Bilim Kurulu Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık bilgi verdi. Işık, çalışmanın titizlikle yürütüldüğünü ifade ederek kurtarma kazısı ve arkeopark projesinin tamamlanmasıyla dünyanın ilgisinin buraya yönleneceğini söyledi. İncelemelerin ardından Bakan Günay ve beraberindekiler Milas Arkeoloji Müzesi'ne geçti. Daha sonra Türkiye gündemine oturan mezarda definecilerin bulduğu eserler basın mensuplarına gösterildi. Kral Hekatomnos ve eşinin özel ziynet eşyalarıyla birlikte altın bronz heykellerin bulunduğu müjdesini veren Günay, Hekatomnos'un tacının da İngiltere'de bir müzayede de satışa sunulmaya çalışıldığını, ancak Türkiye'nin araya girmesiyle satışın durdurulduğunu ifade etti. Bakan Günay, kendi döneminde böyle bir eserin bulunmuş olmasından son derece mutluluk duyduğunu ayrıca belirtti.


Günay, Milas Müzesi'nde kral mezarından çıkan eserlerin yanında yaptığı açıklamada şöyle konuştu: "Sizin de bildiğiniz gibi birkaç aydır her fırsatta Milas'taki bu kazıya geliyorum. Çalışmaları çok yakından inceliyorum. Burada konunun uzmanı bilim insanlarıyla çalışıyoruz. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Çok titiz bir çalışma yürütüyorlar."


Bakanlık ve yerel birimleriyle burayı çok yakından takip etmeye çalıştıklarını anlatan Günay, şunları söyledi: "Gerçekten şu an bildiklerimizin ötesinde geniş bir anıtsal yapıyla ve çevresinde de belki başka yapılarla karşılaşacağımızı umuyoruz. Bu lahitler ve çevresinden alıp götürülmüş ne var onları da titizlikle incelemeye başladık ve birkaç yıl önce Denizli Müzesi'ne alınmış bulunan bazı eserlerin bu lahitten çıkarılmış olduğuna bilimsel bir rapor sonucunda karara vardık. Onları şimdi Milas Müzesi'ne getirdik özenle korumaya çalışacağız. Burada gerçekten lahdin içindeki yan teraslardan, duvarlardan alınıp piyasaya sürüldüğü ve Denizli Müzesi'nin de akıl gösterip daha önce kayıtlarına aldığı eserler var. Gerçekten lahdin içindeki kabartmalara baktığınız zaman buradaki kabartmalar da buradaki figürlerden biri. Örneğin Mausollos'un babası diye hitap edilen Hekatomnos'un figürü burada. Bunlar birebir uyuşuyor. Sadece bu benzerlik değil, başka bazı benzerlikler de var. Burada, 7 tane heykelcik var ayrıca törenlerde ancak çok yüksek düzeyde kişilerin kullanabildiği üzerinde kabartmalar olan dizlikler var, ziynet eşyaları var. Bütün bunlar bu lahitten çıkarılmış olduğu kanaatiyle artık Milas Müzesi'nde ve gelecekte oluşturacağımız, bu büyük, dünya çapındaki müzenin envanterine girmiş bulunuyor. Ayrıca İngiltere'de takip ettiğimiz bir taç satışı var. Onun da üzerindeki tüm figürler lahitteki buluntularla örtüşüyor."


Başsavcılığın bu konudaki tüm bilgileri İngilizce nüshalarıyla ilgili birimlere ilettiğini anlatan Günay, "Bir bilirkişi raporu çerçevesinde oradaki satış da durduruldu. Türkiye'ye intikal ettireceğimizi, tahmin ediyoruz. Ama tabi bunlardan ibaret değil, buna benzer başka objeler var. Bunları da dikkatle takip ediyoruz" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Günay, bulunan anıt mezarın arkeoloji tarihinin en özel keşiflerinden biri olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: "Burayı çok önemsiyorum. Arkeoloji tarihinin özel keşiflerinden birisiyle yüzyüze olduğumuzu düşünüyorum. Temenni ederdim ki bu malzemelerin bize intikali, defineciler, onlara bilimsel destek veren şebekeyle birlikte bulmuşlar. Lahdin üzerindeki emsalsiz figürlere dokunulmadan bunlara ulaştık. Ben buradaki lahdin çevresinin bilimsel ölçütler içinde açılması ve kamuya sunulmasıyla birlikte sadece Milas ölçeğinde değil sadece Muğla ölç eğinde değil sadece Türkiye ölçeğinde değil dünya ölçeğinde arkeolojik açık ve kapalı bir teşhir alanına, müze alanına kavuşacağımızı umut ediyorum. Doğrusu bundan ötürü büyük bir heyecan duyuyorum, itiraf edeyim sevinç de duyuyorum. Benim dönemime rastladı. Arkadaşlarımızla birlikte biz bu dönemde çalışıyoruz. Keşke hemen göreve gelir gelmez bunlara ulaşabilseydik, şimdi sanıyorum ki çok daha ileri bir noktada olurduk. Ama bu yaz sonuna bile burada önemli değişiklikler olacağını göreceksiniz. Hocalarımıza bir kez daha teşekkür ediyorum."

Türkiye Gazetesi, Haber: Mutlu Hazer, 16.01.2011

BAKANLIĞIN BAHANESİ KALMADI

 

 

Yer yetersizliği gerekçesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu kapsamından çıkarılması planlanan İzmir Milli Kütüphanesi için Büyükşehir Belediyesi devreye girdi.

 

Gündeme alınan kararın gerekçesinin ortadan kaldırılması için gereken raf sistemi, Başkan Aziz Kocaoğlu’nun talimatıyla ESHOT Genel Müdürlüğü tarafından kuruldu. İki katlı basamak sistemiyle planlanan beş metre yüksekliğindeki rafların yapımı üç haftada tamamlandı.

1912 yılında kurulan, Atatürk’ün talimatıyla Derleme Kanunu kapsamına alınan İzmir Milli Kütüphanesi, Türkiye’de çıkan tüm eserlerin bir kopyasını içeren beş kütüphaneden biri ve 700 bini aşkın kitaba sahip. Aynı zamanda beş bin civarında el yazması, paha biçilmez taş baskı kitapları, 1930’lardan bu yana saklanan gazete koleksiyonlarıyla alanındaki en büyük kurumlardan biri.


İzmir Milli Kütüphane Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ulvi Puğ, Büyükşehir Belediyesi’nin büyük desteğiyle kentin simgelerinden biri olan kurumun kurtuluş formülünün hayata geçirildiğini söyledi. Devletten hiçbir şey beklemeden, kendi yağıyla kavrulan bir kurum olduklarını vurgulayan Puğ, “Büyükşehir Belediye Başkanımız Aziz Kocaoğlu, her zamanki duyarlılığıyla yardım etti. Kültür Bakanlığı’ndan randevu alacağız ve bu büyük yanlıştan dönülmesini kendilerinden rica edeceğiz”
dedi.

Milliyet Ege, 16.01.2011

VE ARTIK ÇOK GEÇ...

 

 

Dünya çapında bir organizasyonu üstlenen ve 27 Ocak’ta uluslararası vitrine çıkacak olan Erzurum, konjonktürel eğilim olan otantik değerleri sergileme imkan ve fırsatını değerlendiremedi.. Tarihi Evlerinin birer ikişer yok edilişine sahne olan Erzurum, sadece Yakutiye, Çifteminareli Medrese ve Üç kümbetleriyle ifade edilecek.

Kentsel dönüşüm adı altında başlatılan, temelinde ‘çağdaşlıkla tarihi buluşturma’ anlayışının olduğu proje kapsamında, tarihi Erzurum evleri göz ardı edildi. Dönüşüm çok katlı beton yığınlarına yoğunlaşınca, kent tarihine sırt döndü ve başkalaşım süreci başladı. Ve Erzurum geçmişinden koptu, ‘beton yığınları’ şehrine dönüştü.

Son on yıllık süreçte yerel yönetimler, Erzurum’un kimliğini oluşturan tarihi evlerin korunması, onarılması, restore edilmesi ve yaşatılması noktasında umulan performansı sergileyemedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteklerinin yanı sıra UNICEF kanalıyla kullanılabilecek maddi kaynaklar harekete geçirilmedi. Ve göz göre göre Erzurum tarihinin bir bölümü betonlaştı…

Narmanlı, Yeğenağa, Vaniefendi, Muratpaşa, Emirşeyh, Lalapaşa, Caferiye, Mumcu, Ayazpaşa, Alipaşa Mahalleleri, Demirciler Çarşısı’nda yoğunlaşan tarihi Erzurum evlerinden geriye sadece birkaç tanesi kaldı. Ev sahipleri restorasyon için maddi imkansızlık mazeretine, yerel yönetimler kaynak sorununa sığında..Ve tarih betona gömüldü..

İstanbul, Bursa, Kastamonu, Sivas, Kayseri, Konya, Çanakkale, Edirne, Kars başta olmak üzere pek çok ilde tarihi evler ve sokaklar restore edilerek yeniden inşa edildi, turizm noktasında katma değer sağlandı. Erzurum ise bu gelişmelere ‘turist’ kaldı. Ve yeniden yapılması imkansız olan tarihi ziynetlerimiz Erzurum’a veda etti.

Erzurum Gazetesi, 16.01.2011

'DÜŞÜNEN ADAM' 60 YAŞINDA

 

 

Ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin'in 1904'te tamamladığı; Asya'dan Avrupa'ya, Amerika'dan Avustralya'ya kadar dünyanın dört bir yanında kopyaları bulunan "Düşünen Adam" heykeli, İstanbul Bakırköy'deki Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesini süslüyor. Hem hastanenin, hem de Türk psikiyatrisinin simgesi haline gelen bu heykelin 60 yıllık hikayesi, "Bir Simgenin Öyküsü Düşünen Adam Heykeli Sergisi"ne konu oldu.

Sergi, hastanenin yemekhanesinde yarın ziyaretçilere açılacak. Eserin öyküsü ilginç. Her şey, hastanenin 1945-1960 arasında başhekimliğini yapan Dr. Fahri Celal Göktulga'nın, çevre düzenlemesi yaptırmak için harekete geçmesi ile başladı. Başhekim Göktulga, hastane bahçesine, hastanenin adı ve kimliğine yakışır büyük bir heykelin yapılmasını istedi. Bir dergide fotoğrafını gördüğü "Düşünen Adam" heykelinin hastane için sembol olabileceğini düşündü. İki aşamada tamamlanan heykelin yapımına 1951'de, Kemal Künmat tarafından başlandı.

Çocukluğunda geçirdiği menenjit rahatsızlığı sebebiyle hastanede bir süre tedavi görmüş olan Bakırköylü ünlü ressam ve heykeltıraş Kemal Künmat, dünyaca ünlü bu eserin bir kopyasını yapmak için büyük bir titizlik ve özveri içinde çalıştı. Bakırköy yakınlarındaki taş ocaklarından getirilen yekpare devasa kireçtaşı kütlesi, bahçedeki havuzun başına yerleştirildi.

Bu taşın nakliyesi için Zeytinburnu'ndaki askeri birlikten yardım sağlandı. İş tulumunu giyen Kemal Künmat, heykelin yapımı için birkaç ay uğraştı. Sonunda, heykelin bütünü bitti; yalnızca yontup ortaya çıkartılacak bir sağ kol ve el kaldı. Ancak Kemal Künmat'ın hastaneden ayrılması sebebiyle heykel bir süre bir eli bitirilmemiş haliyle bekledi. Dönemin başhekim muavini Dr. Faruk Bey, hasta kabul memuruna direktif verdi ve hastalar arasında eli heykeltraşlığa yatkın olan biri arandı. Aradan aylar geçtikten sonra, muhafaza ve tedavisi için gönderilen bir subay, resim ve heykelle hobi olarak ilgilendiğini söyledi. Mehmet Pişdar adlı bu subay, kolları sıvadı ve 41 gün çalıştıktan sonra heykeli tamamladı.

Sabah, Haber: Bülent Ergun, 16.01.2011

FRANSA'DA ÇIPLAK KADIN HEYKELİ TARTIŞMASI

 

Fransa’nın başkenti Paris’e 240 kilometre uzaklıkta bulunan tarihi Tours kentinin bir tepesine tüm şehirden görülebilecek büyüklükte, çıplak ve bacakları açık bir kadın heykeli yapılacağı haberleri şehri karıştırdı.


Şehrin belediye başkanı Jean Germain, Fransa’nın ünlü heykeltıraşlarından Michel Audiard (60) ile şehre yapılacak heykel ve planı konusunda anlaştı. Heykel planı şehir meclisi tarafından da sorunsuzca onaylandı. Tartışmalar, halk heykel tasarısını öğrendiğinde patlak verdi. 


Eski bir manastır harabesinin ve halen eğitim vermekte olan bir Katolik okulunun yakınına inşa edilmesi planlanan, 15 metre yüksekliğinde ve 36 metre genişliğindeki heykelin şekli itibariyle, inşa edileceği bölgenin doğru bir tercih olmadığı belirtildi. Halk heykele karşı imza kampanyası başlattı. Heykeltıraş Audiard protestolara rağmen heykelin yapımına bu yaz başlamayı düşündüğünü söyledi.  

Milliyet, 15.01.20111



Heykel Loire Nehri’nin bereketini simgeleyecek.

"BEN YAPMAM GEREKENİ YAPTIM"

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Ucubeyi heykel için dedim” sözleriyle zor durumda bıraktığı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Ben Sayın Başbakan ile sanat çevreleri arasında yanlış anlaşılmalara yol açacak bir tartışma vesilesi ortaya çıkmasın diye konuyu alevlendirmeye değil sakinleştirmeye çalıştım” dedi.
 

Günay, dün, Devlet Opera ve Balesi sahnesinde, Dedekorkut Destanı’ndan uyarlanan “Aşk ve Ölüm” balesini izlemeden önce şunları söyledi: “Yarın (bugün) birlikte seyahat edeceğiz. Sanıyorum konuşulması gereken konuları konuşuruz. Ben Türkiye’de kültür ve sanat yaşamının gelişmesinden turizmin standartlarının yükseltilmesinden sorumluyum ve eksiksiz olarak bu görevimi yerine getirmeye çalışıyorum. Yeteri kadar başarılı olamadım galiba. Ama yapmam gereken de buydu. Sanat çevreleri ile siyaset çevreleri arasında tartışma çıkmasını körüklemek bir kültür bakanının görevi değildir. Başkalarının böyle bir görevi olduğu anlaşılıyor. Ama ben yapmam gerekeni yaptım. Aynı çizgiyle de yapmaya devam edeceğim.”

Hürriyet, 15.01.2011

 

******


ERTUĞRUL GÜNAY'DIN

 

- Ucube demedi.

- Ucube dedim.
 

*


Herkes Osmanlı’yı filan konuşurken
kültür bakanımız “gazi” oldu iyi mi...
Ertuğrul Gazi!


*


CHP il başkanı.
CHP milletvekili.
CHP genel sekreteri.
CHP belediye başkan adayı.
CHP genel başkan adayı.
Bi u...
AKP milletvekili.
AKP bakanı.


*


“Allah adamı Ertuğrul Günay’ın durumuna düşürmesin” dedi Arınç...
Amin.


*


Bakın...
CHP’nin İstanbul belediye başkan adayıydı Ertuğrul Günay... Sonradan CHP milletvekili olan Zülfü Livaneli, SHP’nin adayıydı, ki, sonradan CHP’ye geçen Murat Karayalçın SHP’nin genel başkanıydı. Necdet Özkan DSP’nin adayı olmuştu, ki, sonradan CHP’ye geçen Rahşan Ecevit DSP’nin kurucu genel başkanıydı. Sonradan CHP milletvekili olan İlhan Kesici ise, ANAP’ın adayıydı... CHP, SHP, DSP birbirini yemiş; ANAP’tan DYP’ye geçen Bedrettin Dalan’la sonradan DYP’ye geçen ANAP’lı İlhan Kesici birbirini bölmüştü.
Netice itibariyle...
Sadece yüzde 25 alan Tayyip Erdoğan aradan sıyrılıp, kılpayı başkan olmuştu.


*


Hepsini topladığında üç katı yapıyorlardı, bugün hepsini topluyorsun, yarısı etmiyor.


*


Böyle bu işler.
Geçmişe mazi.
Son kullanma tarihi biten...
Niyazi.


*


Ertuğrul Gazi dedik ama...
Ertuğrul Günay’dın mı desek acaba.

Hürriyet, Yazı: Yılmaz Özdil, 15.01.2011

 

******


"YIKILIRSA EVLADINA ÜZÜLEN BABA GİBİ ÜZÜLÜRÜM"

 

Kars’taki heykelle ilgili tartışmalar sürerken, heykelin yapılmasını ilk öneren, eski Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, “Yıkılırsa evladına üzülen baba gibi anıta üzülürüm” dedi.

 

“Oradaki gecekondular birilerini rahatsız etmiyor da bu anıt niye rahatsız ediyor” diyen Alibeyoğlu, anıt için 10 metre derinliğinde 35 metre genişliğinde beton temel atıldığını hatırlatarak, “Bu nasıl çıkarılacak?” diye sordu.


Kent Konseyinin tavsiyesi ve belediye meclis üyelerinin ortak kararı ile anıt yapılmasının uygun bulunduğuna işaret eden Alibeyoğlu, şunları söyledi:
“MHP’li üyelerin de tamamının oy birliğiyle alınan karar doğrultusunda kentsel dönüşüm ve insanlık anıtı olarak yapılmasını kararlaştırdık. Onun için dünyanın en büyük heykeltıraşı Mehmet Aksoy’u davet ettik. Daha sonra kurul, burayı talebimiz üzerine anıtın olduğu parseli tescilledi. Kış araya girdi. 2008 yılında kurul lobi çalışması sonucu kim ne dediyse, çanak- çömlek bulunması sebebiyle ’tarihi kazılar olabilir’ diye çalışmayı durdurdular. Daha sonra Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Prof. Metin Sözen inceleme yaptılar. Bakan ’Fevkalade proje, kurul politik davranmış. Ben bunu yüksek anıtlar kuruluna götüreceğim’ dedi ve bu konuda emri verdi.” 

Milliyet, Haber: Kadir Sabuncuoğlu, 15.01.2011

 

******


HEYKELLERİN DİLİ OLSA DA KONUŞSA

 

İstanbul’da yaptığı toplu açılış törenlerinde “Bizim dönemimizde hangi heykel yıkılmıştır? Hangi heykel kaldırılmıştır, söyleyin?” diye soran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan heykel tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hafta sonunda İstanbul’da yaptığı toplu açılış -ki açtığı yerler aylardır açık olan spor salonları idi- töreni sırasında Kars’ta başlattığı heykel tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı. Gazetelerin ve gazetecilerin fikri takip ilkesini unutalı seneler geçtiğini bildiğinden Başbakan Erdoğan, yakın tarihle alay eder gibi çok iddialı bir açıklama yaptı. “Bizim dönemimizde hangi heykel yıkılmıştır? Hangi heykel kaldırılmıştır,söyleyin?” diye soran Erdoğan, salondaki AKP’lilerin tezahüratları eşliğinde hem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden hem de Başbakanlık döneminden örnekler verdi. “Kimin yaşam tarzına karıştık? Hangi sanat eserinin üzerini örttük?” diyen Erdoğan’ın, bu sorusundan yola çıkarak arşivlerde neler yer almış bir göz atalım.


Başbakan’ın ve AKP’nin kültüre sanat eserlerine ne kadar değer verdiği küçük bir araştırmayla ortaya çıkıyor. Sadece İstanbul’daki kültür ve sanat eserleri bile, aslında tüm yurttaki eserlerin akıbetini gözler önüne seriyor. 1994’ten beri İstanbul’u yöneten Başbakan Erdoğan ve partisinin döneminde heykellerin serüveni oldukça çarpıcı.

1993 yılında Nurettin Sözen’in Belediye Başkanı olduğu dönemde yapılan bir yarışma sonucunda 10 heykeltıraşın eseri İstanbul’un çeşitli yerlerine konuldu. Sözen’in ardından belediyeyi Erdoğan ve partilerinin devralmasının ardından bu heykellerin akıbeti de içler acısı. Kimisi yerinden kaldırıldı, kimisi de bakımsızlıktan yok olmak üzere. Örneğin, Işılar Kür’ün heykeli sanatçıya haber verilmeksizin 3 yıl önce kaldırıldı. Heykelinin kaldırıldığını çok sonra tesadüfen öğrenen Kür, heykelin akıbetini araştırdığında depoda çürümeye terk edildiğini öğrendi. Kaldırılan bir diğer heykel de Adem Yılmaz’a ait. Sanatçının Taksim Gezi Parkı’ndaki heykelinin önce camları kırıldı. Sonra yine herhangi bir açıklama yapılmaksızın kaldırıldı ve bugün nerede olduğu bilinmiyor. Adem Yılmaz’ın heykelinin belediye yetkilileri tarafından çirkin bulunduğu için kaldırıldığı iddia ediliyor.
 

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Ümit Öztürk’ün yaptığı, 15 metre yüksekliğinde ‘İstanbul’ heykeli Kadir Topbaş döneminde yıkıldı. Heykel Atatürk Havalimanına giden kavşağın orada bulunuyordu. Öztürk, daha sonra basına yaptığı açıklamada heykelinin yıkılmasını tesadüfen fark ettiğini söyledi.
 

Bir başka örnekte de aslında trajikomik. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay katıldığı bir televizyon kanalında İstanbul’da boğaza nazır bir Nazım Hikmet heykeli diktirmek istediğini söylemişti. Ancak AKP’li Bakan Günay bile, bu heykeli dikecek belediye bulamamaktan şikayet etti.
 

AKP’nin kültür sanat karnesi sadece heykellerle ilgili değil, tarihi eserlerde de kırıklarla dolu. Marmaray projesinin kazıları sırasında Topkapı Sarayı’nın duvarlarında büyük çatlaklar oluştu. Çatlakların giderek artmasından endişe duyuluyor. Buram buram nostalji ve tarih kokan Emek Sineması ise, onlarca sanatseverin ‘yıkılmasın’ yönündeki kampanyalarına rağmen yıkılmak isteniyor. Sinemanın yerine tam da AKP’nin kültür anlayışına simge olabilecek alışveriş merkezi yapılmak isteniyor. Tarihi Haydarpaşa Garı ise otel yapılmak isteniyor. Tarihi doku üzerinde yıllardır tartışmalar yürüyor. Ancak geçtiğimiz aylarda 100 yıllık gar göz göre yandı. Üstelik İstanbul Avrupa Kültür Başkentliğine ev sahipliği yaparken. Önce yıkılmak istenen, ardından gelen yoğun tepkiler üzerine restore edilecek denilen Atatürk Kültür Merkezinin (AKM) ise kapıları 3 yıldır sanatseverlere kapalı.
 

SADECE İSTANBUL’DA DEĞİL

Türkiye’de heykel tartışmaları kaldırılması, yeniden dikilmesi ve yasal düzenlemeler sürekli oldu. İktidarın dilinden konuşmayan heykeller ‘ucube’ sıfatını aldı ya da içine tükürüldü. Türkiye’de öteden beri heykeller halk ettikleri değeri bulmuyor. Sadece AKP döneminde yerinden kaldırılan, depoda çürümeye terk edilen, ya da saldırıya uğrayan onlarca heykel var. İstanbul dışından birkaç örnek bu durumun gerçekliğini gözler önüne seriyor. Antalya Kalekapısı’nda bulunan Attolos heykeli ‘kaldırılma’ tartışmalarından oldukça nasibini aldı. AKP’li Menderes Türel döneminde kaldırılması sıkça gündeme gelen heykel için bu gündem artık geride kaldı Heykelin kaldırılmak istenme nedeni de tartışmalı. Ancak iddialara göre Bergama Kralı 2. Attalos’un (Antalya ismi de buradan geliyor) eş cinsel olması, heykeli hedef haline getirdi. Altın Portakal Film Festivali’nin sembolü Venüs heykeli 2005 yılında eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Menderes Türel döneminde kaldırıldı. Belediye Başkanlığı CHP’ye geçti. Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın tarafından yeniden şehrin çeşitli yerlerine yerleştirildi. Türel döneminde heykelin kaldırılma sebebi, Venüs’ün üstsüz tasvir edilmesi olarak tartışılmıştı.

 

HEYKEL ÜSTSÜZ DİYE KALDIRDILAR

Bir başka çarpıcı örnek de yine Kars’tan. Ancak bu sefer yıl 2009. Kars Belediyesi Eski Başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından yaptırılan ve üstsüz tasvir edilen iki kadın heykelinin Başbakan Erdoğan’ın Kars ziyaretinden bir gün önce, gece vakti kaidelerinden çıkarılarak Fen İşleri Müdürlüğüne ait depoya konulduğu iddia ediliyor. Semt halkı, heykellerin Başbakan Erdoğan’ın gelişinden bir gün önce gece yarısına doğru kaldırıldığını söylüyor. O dönem Kars Belediyesi eski başkanına bu olay sorulduğunda, anlam vermemekten bahsediyor ve İnsanlık Anıtı heykelinin de aynı duruma düşmesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor.

Evrensel, Haber: Çağrı Sarı, 18.01.2011

 

******


ALLİANOİ TARİH DEĞİL Mİ?

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars'taki heykeli “ucube”ye benzetmesi ve Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’nun kararını göstererek “tarihin olduğu hiçbir yerde bunun yapılmasına izin verilemez” demesine Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Allianoi tarih değil miydi?” tepki gösterdi.
Başbakanın heykelle ilgili son açıklamalarına tepki gösteren Özgüven, “Ülke yöneticilerinin fikri ne olursa olsun toplum önünde sanat eserleri hakkında bu şekilde açıklama yapmalarının doğru olmadığını söyledi. Özgüven; Bir sanat eserine ‘ucube’ yakıştırması sanatçılarımıza, kültürümüze yapılmış bir hakarettir” dedi.


Daha önce yaptığı açıklama ile Kars’taki heykele talip olduklarını söyleyen Özgüven, Başbakanın bununla ilgili “Buyursun alsın. Onlar daha uygun bir yer bulsunlar oraya yerleştirsinler, oraya inşa etsinler” şeklindeki sözleri ile ilgili de; “Bizim sanatçılarımıza ve eserlerine sahip çıkmamıza karşı verilen bu cevabı büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Başbakan, tarih ve tabiat kurulunun verdiği kararı hatırlatıp altında olduğunu belirterek, bu anıta müsaade etmeyeceğini söylemiş. Peki, üzerine kum dökülerek yok edilen tarih değil miydi? O zaman bazı tarih ve tabiat kurulu kararları uygulanabilir, bazıları uygulanamaz mı? Böyle bir şey olabilir mi?” dedi.

Evrensel, 18.01.2011



******


'UCUBE' TARİHİ ÇATLATTI

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından eleştirilen ucube heykelin, üzerine inşa edildiği Temur Paşa Tabyası'nın duvarlarının çatladığı ortaya çıktı.

İnsanlık Anıtı'nın üzerinde yapıldığı Temur Paşa Tabyası'nın duvarları çatlamış ve havalandırma delikleri de insanlık anıtının yapılmasıyla birlikte kapanmış durumda.

Üçler Mahallesi'nde yapılan ve yapımı durdurulduktan sonra atıl vaziyette bekletilen insanlık anıtının bulunduğu Temur Paşa Tabyası üzerindeki yüke daha fazla dayanamayarak yıkılma yüz tutmuş.

İnsanlık Anıtı'nın gündemde olmasıyla birlikte ziyaretçi akınına uğrayan Temur Paşa Tabyası'nın içler acısı durumu vatandaşların da tepkisine neden oldu.

Temur Paşa Tabyası'nı gezen çok sayıda vatandaş biran evvel tedbir alınmaması durumda tabyanın üzerindeki yüke daha fazla dayanamayarak yıkılacağını söyledi.

İnsanlık Anıtı'nın altında bulunan Temur Paşa Tabyası'nı gezen Ali Duman isimli vatandaş, yetkilileri göreve çağırarak buraya biran evvel önlem alınması gerektiğini söyledi.

Ali Duman, "Temur Paşa Tabyası anıt yapılırken hasar görmüş, dış duvarları yıkılmış ve havalandırma delikleri kapatılmıştır. Bu şekilde devam ederse bu tabya üzerindeki yüke daha fazla dayanamayarak yıkılacaktır" dedi.

Öte yandan, Samsun'dan geldiğini söyleyen Rıfat Bulut isimli vatandaş ise sit alanı ilan edilmiş bir yerde heykel yapılmasını doğru bulmadığını vurguladı.

Rıfat Bulut, "Kars'ın tabyalar diyarı olduğunu biliyorum. Buraya birkaç kez geldim. Burada tabyanın üzerinde anıt yapılmasını doğru bulmuyorum. Anıtın 500 ton olduğu söyleniyor. Bu tabya 500 tonluk yükü taşıyabilir mi? Bu anıtın Başbakan Erdoğan'ın dediği gibi biran evvel kaldırılması gerekiyor" diye konuştu.

2006 yılında yapımına başlanan İnsanlık Anıtı'nın yapımı sırasında Temur Paşa Tabyası ve kulesinin olduğu bölge tahrip edildi. Tabyanın ışıklandırma bacaları da kapatılmış ve duvarları yapılan çalışmalar sırasında çatlamış vaziyette bulunuyor.

Erzurum Gazetesi, Haber: Işık Çapanoğlu, 18.01.2011


******


'UCUBE'NİN GEREKÇESİ

Başbakan, Kars’taki anıta “ucube” demesinin “nedenleri”ni açıklayınca düşündüm; büyüklerimizin “Her şerde bir hayır vardır” sözü acaba doğru mu çıkıyor? Öyle ya, mimarlıkta ve şehircilikte ömrümüzü verdiğimiz; bundan ötürü sayısız “rantçı” düşman kazandığımız; koruma kurullarında görevden alındığımız; ödünsüz savunduğumuz için hep “sakıncalı” görüldüğümüz en temel ilkelerimizden birini, Katar’daki basın toplantısında söylemesin mi?

Günlerdir tartışılan “ucubedir, yıkın” emrinin gerekçeleri arasında bunu da duyduğumdan beri gözümün önüne “tarihi eserleri gölgeleyen” sayısız yeni yapı geliyor; üstelik bazıları da Başbakan’ın desteği ve övgüleriyle gerçekleşiyor… Katar’da açıkladığı gerekçesinde gerçekten samimiyse, kültürel mirasımızı kurtarmakla kalmayacak; yıllardır özlemimiz olan “tarihi eserlerin gölgelendiği inşaatlara izin verilmeyen” bir hükümet politikasına da kavuşacağız…

Peki, “nedir o Başbakan’ın da desteklediği ‘tarih’i gölgeleyen uygulamalar” derseniz; en ünlüleri elbette ki İstanbul’un “Sulukule” ile “Tarlabaşı” semtlerinde yaşanan dram… Sulukule’nin Romanları, bin yıllık semtlerinden “evleri başlarına yıkılarak” çıkartıldılar. Adını Bizans döneminde kente “su”yun girdiği “kule”li kapıdan alan surlar ise, TOKİ’nin “boşaltılan Sulukule arazisi(!)”nde inşa ettiği “satılık lüks daireler”in gölgesinde kaldı.

Başbakan yine Kars’taki anıt için diyor ki: “Koruma kurulunun da yıkım kararı var”… Sulukule’de ise insanlık dışı bir sözde “kentsel yenileme” operasyonu sırasında, koruma kurulunun “yıkılmasın” dediği eski ahşap evler bile yok edildi... Şimdi çoğunluğunu “iktidar yanlısı” zenginlerin oluşturduğu yeni sakinleri, “Bizans surlarına bitişik imar alanı”! içindeki sözde “çağdaş” konut sitelerinde bilmem ki hangi “vicdan”la yaşayacaklar...

Tarlabaşı’nda ise henüz inşaatlar başlamadı ama uygulanacak proje, “tarih”i gölgelemek bir yana, yok ediyor… Beyoğlu’ndaki en zarif ama en bakımsız kültür mirasını oluşturan eski konutlar, restore edilerek yaşatılmak yerine, “sahiplerinin elinden alınarak” AVM, otel ve rezidans amaçlı “rant blokları”na dönüştürülüyor.

Bu “kültür katliamı”nı gerçekleştirecek firmanın da Başbakan’a yakınlığı herkesin dilinde... Projeye göre eski evlerin sadece cepheleri “tiyatro dekoru” gibi kalacak, iç mekanları yıkılarak, üzerlerine yeni katlar eklenecek ve hatta altlarında da bilmem kaç kat bodrum yapılarak, “kentsel dönüşüm” adına “rant rekorları”nın kırıldığı mekanlar elde edilecek. Tarlabaşı sakinleri böylesi bir adaletsizliğe karşı çoktan dava açtılar, ama “paraya dayanamayan” kimi komşularının, evlerini o malum firmaya satmalarına da engel olamıyorlar...

Beyoğlu’nun AKP’li belediye yönetimi ise “hemşerileri”nin değil, kentin tarihsel merkezini ele geçirmeye çalışan firmanın yanında yer alarak “burası çok güzelleşecek” söyleminden öteye bir şey diyemiyor...

Evet... Bütün bunlar Başbakan’ın Kars ziyaretinden önce gerçekleşen uygunsuzluklar. Ama artık Katar’da verdiği söz var: “Tarihi eseri gölgeleyecek bir inşaata izin vermeyiz.”

Şapkayı havaya şimdi mi fırlatalım, yoksa bekleyip gördükten sonra mı?

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 20.01.2011


******


"TARİHİ KORUMAK ADINA UCUBE YAPITIN YIKILMASINI SAĞLIYORUZ"

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi, Manisa'nın Akhisar İlçesi'ndeki Belediye Meclisi Toplantı Salonu'nda AKP'li belediye başkanlarının katılımıyla düzenlenen Yerel Yönetimler Değerlendirme Toplantısı'na katılarak açış konuşması yaptı. Yerel yönetim hizmetlerinin bir şehrin ve ülkenin kalkınma düzeyini ortaya koyduğunu belirten Tanrıverdi, şehircilik anlayışının Türkiye'de AKP iktidarıyla yenilendiğini söyledi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın oy birliğiyle Dünya Belediyeler Birliği başkanlığına seçildiğini hatırlatan Tanrıverdi, bu seçimin yerel yönetimlerde Türkiye'nin nereye geldiğini, Avrupa'daki ve dünyadaki konumunu gösterdiğini, dünyanın her yerinde de Türkiye'deki şehirlerin konuşulduğunu anlattı.

Konuşması sırasında Kars'taki heykel tartışmasına da değinen Tanrıverdi, şöyle konuştu:

''Kars Belediye başkanı bizden belediye başkanı iken, belediye başkanı çok uyarılmış, ama bu uyarılara rağmen dinlememiş, bir heykel oluşturmaya çalışmış, bilahare 2009 seçimlerinde biz kendisini aday yapmadık, CHP kendisini aday yaptı. Seçimi kazanamadı ve seçimi biz aldık. Karşıyaka Belediye Başkanı heykelleri resmi olarak talep etmiş. Buradan Karşıyaka Belediye Başkanı'na da sesleniyorum, sizden bunu esirgemiyoruz, hemen vakit geçirmeden o heykelleri gidin, alın, gelin nereye dikecekseniz dikin. Çünkü o heykel Anıtlar Kurulunun kararlarına aykırı yapılmış. Tarihi bir mezarlığın üzerine yapılmış ve o yöredeki tarihi dokuyu kirletmiştir. Biz meseleyi sanat karşıtı olarak değil, orada tarihi kültürel dokuyu korumak adına ve yapılanın da ucube bir yapıt olduğuna dikkati çekerek yıkılmasını sağlıyoruz. Karşıyaka Belediye başkanı hemen ay sonuna kadar bunu gelsin alsın, götürsün Karşıyaka'da nereyi uygun görüyorsa bu heykeli diksin, kendisine hayırlı olsun'' dedi.

Cumhuriyet Portal, 21.01.2011

GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARINCA TEHDİT EDİLDİ

 

Son dönem Osmanlı mimarisini kitaplaştıran Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Selman Can, diasporadan tehdit aldığını açıkladı. Son dönem Osmanlı mimarisine gayrimüslimlerin sahiplendiğine işaret eden Yrd. Doç.Dr. Selman Can, yayınlanan kitapta Ermeni meselesinin kültürel boyutunun ifşa edildiğini anlattı, "New York'tan atılan mektupta 'Amerika'ya gelirsen tek bilet al' deniliyor" dedi.

Erzurum Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde açıklama yapan ve kitabını tanıtan Yrd. Doç.Dr. Selman Can, kitabın Osmanlı mimarisi açısından önemli olduğunu belirtti. Son dönem Osmanlı mimarisinin hem siyasi, hem de kültürel açıdan ihmal edildiğini ileri süren Yrd. Doç.Dr. Selman Can, bu dönem yapılan mimari yapıların gayrimüslimler tarafından sahiplenildiğini söyledi. Yrd. Doç.Dr. Selman Can, "Kitapta geç dönem Osmanlı mimarlığı üzerine ilk kez yayınlanan arşiv belgeleri ile yeni kapı aralamakta ve bilinmeyen pek çok olayı aydınlığa kavuşturmaktadır. Sanat tarihi literatüründe çoğunluğu Ermeni asıllı Balyan ailesinin eseri olarak gösterilen Dolmabahçe Sarayı, Selimiye Kışlası, Rami Kışlası, Taş Kışla, Ortaköy Camii, Beyazıt Yangın Kulesi, Sultan 2. Mahmud Türbesi ve Harbiye Mektebi gibi yapıların gerçek mimarlarının farklı kişiler olduğu hazırlanan kitapta gözler önüne serilmektedir" dedi.

Osmanlı mimarlığı üzerinde bir miras kavgası yaşandığının söyleyen Yrd. Doç.Dr. Can, Ermenilerin son dönem mimarileri sahiplendiğini bildirdi. 19'ncu yüzyılda mimarlık alanının tek hakimi olarak Rum ve Ermeniler görüldüğünü belirten Yrd. Doç.Dr. Can, Ermeni meselesinin kültürel boyutlarıyla da ele alındığını bildirdi. 127 sayfadan oluşan kitabında, son Osmanlı dönemi mimarlık tarihinin bilinmeyen önemli dönemine aydınlık kazandırmanın yanında, Ermeni meselesinin kültürel boyutunu da ifşa ettiğini vurgulayan Yrd. Doç.Dr. Selman Can, 15 yıldan beri konu üzerinde çalışmalar yürüttüğünü anlattı. Ermeni meselesinin kültürel boyutu ve kitapta yer alan yazılarla ilgili olarak Ermeni diasporasından tehdit mektubu aldığını açıklayan Yrd. Doç.Dr. Selman Can, konuyu güvenlik güçlerine bildirdiğini aktardı. Yrd. Doç.Dr. Can, "Diaspora tarafından Nevw York'tan gönderilen mektupta 'Türklerden mimar olmaz, sizin geleneğinizde böyle bir şek yok' türünlen yazılar ve Atatürk'e de ağır hakaretler bulunuyor. Ayrıca bana, 'Amerika'ya gelmek istiyorsan tek bilet al, dönüşe gerek yok' diye tehditler de var" dedi.

Erzurum Gazetesi, 15.01.2011


******


MİMARLIK TARİHİNDE MİLLİYETÇİLİK

Dolmabahçe Sarayı’nın mimarının Balyanlar olduğu acaba bir büyük yalan mı? Bu iddiayı duymuşluğum ama aldırmamışlığım vardı, fakat bizzat sarayın kendi yayınında karşıma çıkınca soru geldi kafama takıldı.

 

Milli Saraylar adlı dergide yayımlanan Selman Can imzalı makale Balyanlara mal edilen birçok binanın aslında başkaları tarafından yapıldığını, zaten Dolmabahçe Sarayı’nın mimarının da Seyit Abdülhalim Efendi olduğunu anlatıyor. Aslında Selman Can’ın bu konudaki araştırması yeni değil. Aynı makale 2007’de Türk Dünyası dergisinde de yayımlanmış. 2008’de CRR’de açılan Balyanlar sergisi üzerine de muhafazakar basın bu makaleyi hatırlayıp bol bol iktibas etmiş. Artık tesadüf mü bilmiyorum, geçen ay İstanbul Modern’de Ermeni Mimarlar sergisi sürerken hazırlanan Milli Saraylar dergisinin yeni sayısında, yine bu yazı yayımlandı.

 

Dr. Selman Can, Atatürk Üniversitesi’nde çalışan bir tarihçi. Yazısında ‘mimarlık tarihimizin boş bırakıldığını’, yeterli arşiv çalışması yapılmadığı için pek çok yapıyı Balyanlara mal eden kaynakların hemen kabul edildiğini savunuyor. Selman Can’a göre Balyanlar aslında müteahhit. Sarkis Balyan’ın Osmanlı’nın son Başmimarı olduğu da, Paris’te Güzel Sanatlar’da okuduğu da doğru değil. Levon Balyan’ın Paris’te mimarlık okuduğu yalan. Hatta Balyanların çatısı çöken bir bina ya da inşaatlardaki yolsuzluklar nedeniyle hapis yattıklarını, kendilerine inşaat için tahsis edilen Kuruçeşme’deki adaya ev yaptırıp yerleştiklerini filan da hatırlayan yok. Garabed Amira Balyan yaptı diye bildiğimiz 2. Mahmut Türbesi’nin mimarı Abdülhalim Efendi, Harbiye Mektebi’nin mimarı William James Smith; Beyazıt Kulesi’nin mimarı ise Senekerim Balyan değil, Seyid Abdülhalim Efendi...

 

Bu konuyu Ermeni Mimarlar sergisini düzenleyen araştırmacı Hasan Kuruyazıcı’yla ve mimarlık tarihçisi Prof. Afife Batur’la konuştum. 19. Yüzyıl İstanbul’unda bugünkü gibi bir mimarlık tanımı yok. Kalfa, müteahhit, mimar, architect, hassa mimarı, tamirat müdürü, birbiri içine girmiş unvanlar. Bu nedenle konu yeni araştırmalara ve tartışmalara açık. Tabii mimarlık tarihçilerine göre Dolmabahçe’yi Balyanların yaptığı kesin, Selman Can ise bu terminoloji karmaşasından dolayı yanılıyor.


Konunun bu kadar tartışmalı hale gelmesinde Pars Tuğlacı’nın pek çok binayı kolaylıkla Balyanlara mal etmesinin de etkisi olduğu söyleniyor. Yani bir tarafta, Ermeni mimarların daha çok önemsenmesini isteyenler, bir tarafta onların bu kadar önemsenmesinden rahatsız olanlar. Milliyetçilikle malul bir mimarlık tarihi... Burada en iyisini Afife Batur söyledi: “Etnisite üzerinden mimarlık tanımlarını doğru bulmuyorum. Ben mesela Ermeni mimarlar, İtalyan mimarlar üzerine değil, Balyanlar, D’Aranco gibi isimler üzerine çalışıyorum.”

Radikal Hayat, Yazı: Cem Erciyes, 15.01.2011



9 - 15 Ocak 2011

ANKARA'NIN ALTI TÜMÜLÜS

 

 

Başkent Ankara’nın antik dönemden kalma tümülüslerin üzerinde oturduğu ortaya çıktı. Ankara ile ilgili araştırmalarıyla bilinen ve yazdığı kitaplarıyla tanınan Haluk Sargın, Konya Yolu’ndan AŞTİ’ye giderken sağda kalan yükseltinin tümülüs olduğunu, bunlardan Anıtkabir ve ODTÜ gibi bölgelerde 20 civarında bulunduğunu dile getirdi.

Sargın, başkentin tarihine ilişkin araştırmalarını Ankara Kulübü’nün Abidin Paşa Köşkü’nde, kulüp üyelerine anlattı. “Antik Ankara” başlıklı sunumunda Sargın, başkentin 5 bin yıllık bir tarihe sahip olduğuna dikkat çekti. Ankara’nın 8 ayrı güzergaha giden yolların kesiştiği noktada bulunduğunu belirten Sargın, bu özelliğinin ismine de etki ettiğini dile getirdi. Sargın, “Ankara’nın tarihi Paris’ten Londra’dan daha eski” diye konuştu. Ankara’nın isim kökeninin tarih boyunca değişmediğini anlatan Sargın, kalenin Avrupa kökenli savaşçı bir kavim olan Galatlar tarafından yapıldığının tahmin edildiğini söyledi. Sargın, “İlk yerleşim bölgesi kale bölgesi. Ankara ile ilgili kaynaklara bakınca şunu görüyoruz. O dönem için sarp kayalık bölgeleri bulunması nedeniyle savunmaya elverişli bir kale yapımına olanak veriyor. Çubuk ovası tarıma dolayısıyla nüfusun beslenmesini sağlıyor. Hatip Çayı ise su sağlıyor” değerlendirmelerini yaptı.

‘Amblem çapa olabilir’
Sargın, Ankara’nın amblemi belli olmayan ender kentlerden olduğuna da dikkat çekti. Kentin adı olarak sıkça ön palana çıkan “Ankira”nın “gemi çapası” anlamında olduğunu kaydeden Sargın, “Yapılan kazılarda ortaya çıkan bulgular var. Bunlardan biri gemi çapasının yer aldığı madeni paralar. Bu Ankara’nın amblemi de olabilir. Şu anda Ankara’nın amblemi yok. Hitit Güneşi var ona Çorumlular sahip çıkıyor, son dönemde kedi oldu dendi, Vanlılarla tartışma yaşandı. Çapa amblem önerisi olabilir” diye konuştu.

Başkentin tümülüsleri
Sargın’ın açıklamaları, başkentin bilinmeyen bazı özelliklerini de ortaya çıkardı. Sargın, Ankara’da çok sayıda tümülüs ve höyük bulunduğunu dile getirdi. Konya Yolu’ndan AŞTİ’ye giderken sağda kalan tepeciğin tümülüs olduğunu kaydeden Sargın, “Ama bu tümülüse girildi, çalışma yapıldı, bulunan eserler müzelerde sergileniyor. Anıtkabir, ODTÜ ve diğer bölgelerde 20 civarında tümülüs, Beytepe’de höyük bulunduğu biliniyor” dedi.

‘Roma sütunları üzerinde cami’
Selçuklu yönetiminin Ankara’ya önem verdiğini, bunun yapılan eserlerden anlaşıldığını aktaran Sargın, Osmanlı döneminde kentin ihmal edildiğini dile getirdi. Sargın, “Bu dönemde yalnızca tiftik merkezi olması nedeniyle öne çıkıyor. Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın planını yaptığı tek yapı Cenabi Ahmet Paşa Camisi var” dedi.

Ankara’ya yapılan ilk caminin Alaaddin Cami olduğunu anlatan Sargın, Selçuklu döneminden kalma camilerin bilinmeyen bir özelliğini de açıkladı. Sargın, “Alaaddin Camisi, Roma sütunları üzerine inşa edilmiş. Diğer iki camide de Roma kalıntılarını görmek olanaklı” diye konuştu.

Ankara’nın Roma döneminde görkemli bir kent, bölgesinin askeri merkezi konumunda olduğunu anlatan Sargın, Selçuklular dönemine gelinceye kadar da kentin bir Hıristiyan kenti olduğunu anlattı. Sargın, “Ancak tarih anlatılırken bundan bize hiç bahsedilmez. Bu kentte konsüllerin toplantı yaptığı biliniyor. Galatya Başpiskoposluğunun kenti. Hıristiyan özellikler Selçuklularla birlikte değişmeye ve bir Müslüman kent olmaya başlıyor Ankara. Ankara’nın ilk toplulukarı Galatlar ise Pagan oldukları biliniyor” değerlendirmesini yaptı.

Cumhuriyet Ankara, Haber: Sertaç Eş, 14.01.2011

HAVRAN'DA CANSIZZADE VAKFIYE ÇEŞMESİ BULUNDU

 

 

Havran Barajı sulama kanalı açım çalışmaları kapsamında yapılan kanal açma çalışmaları sırasında Cansızzade soyuna ait vakfiye çeşmesi kitabesi bulundu. Osmanlı arşivlerinden yapılan araştırmalara göre zamanın padişahı Cansızzadeleri Türkiye’de yaklaşık 62 şehre göndermiş ve bütün Cansızzadeler bir birleri ile iletişimi kesilmiş hepsi bir birini unutmuştu.

 

Havran Kaymakamı Orhan Balcı, Havran Barajı kanal açma çalışmaları sırasında işçiler tarafından bulunan çeşmenin kitabesini Havran Kaymakamı Orhan Balcı’ya teslim ettiler.  Kaymakam Balcı ,Müftü Mehmet Emin Karataş’a çeşmenin kitabesini tercüme ettirdi. Çeşme Kitabesinde Cansız Zade El Hacı Muhammed bin Hüseyin vakfiyesi yazıyordu. 1872 yıllı tarih vardı. Ve Balıkesir valiliğinden Arkeolog çağırarak tarihi çeşmenin kitabesinin arkeolojik özelliğini tespit ettirdi. Çeşme kitabesinin Havran Kültür Merkezinde sergileneceği bilgisi verildi.

 

Havran Halkı ile yaptığımız söyleşide, Eğmir Köyü Vakıf çeşmesi ve Temaşalık Köyü vakfiye Çeşmesindeki kitabenin aynı olduğunu, bu çeşmelerinde Cansızzade vakfiyesine ait bir çeşme olabileceğini söylediler. Eğer bu söylemlerde gerçek çıkarsa Havran Köylerinin tarihinin yeniden yazılmasına çeşme kitabeleri ışık tutacak. 

Körfezin Sesi, Haber: Beytullah Yılmaz, 14.01.2011

KAZDIKÇA TARİH FIŞKIRDI

 

 

İzmir ve çevresinde geçen yıl uzmanlar tarafından yürütülen 13 bilimsel arkeolojik, iki kurtarma ve bir sondaj kazısında toplam 779 tarihi esere ulaşıldı.

 

İzmir Arkeoloji Müzesi’ne teslim edilen eserlerin büyük bölümünü, çoğu altından yapılmış paha biçilmez takılar oluşturuyor. Müdür Mehmet Tuna, şöyle dedi:
“UrlaLimantepe’de 63, Ahmetbeyli Klaros’ta 27, Foça Phokaia’da 72 esere ulaşıldı. Agora’dan 46, Yeşilova’dan  78, Ulucak’tan 12, Urla Klazomenai’den 41, Torbalı Metropolis’ten 23, Smyrna’dan 7, Aliağa Kyme’den 35, Menemen Panaztepe’den 10, Nif Dağı’ndan 71, Seferihisar Teos’tan da 6 eser   çıkarıldı. 

Aliağa'da iki ayrı bölgede yürütülen kurtarma kazılarında MÖ 6’ncı yüzyılla Hellenistik Dönem arasını kapsayan tarihi eserlere rastlandığını söyleyen Müze Müdürü Mehmet Tuna, şunları kaydetti: “Kyme’de 400’ün üzerinde mezar açtık. 192 eserin yanı sıra 30’un üzerinde lahit mezar bulduk. Bu yıl antik yağ işliğiyle o dönemde tarımsal amaçlarla kullanılan iki çiftlik  evini gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız.”

Milliyet Ege, Haber: Halil Hüner, 13.01.2011

4 BİN YILLIK ŞEHİR BULUNDU

 

 

Çin'in orta kesimindeki Hınan eyaletinde iki antik kente ait kalıntılar bulundu. Şinhua ajansının haberine göre, Hınan eyaleti Kültürel Miraslar İdaresi Başkan Yardımcısı Ma Şiaolin, bulunan kentlerin 4 bin yıl öncesine ait olduğunu söyledi.

Uzmanlar, yapılan son keşiflerin erken dönemlere ait kültürler, kentler ve milletlerin kökenine ışık tutacağı değerlendirmesinde bulunuyor.

Bulunan antik kentlerden birinin Şia Hanedanlığı (MÖ 2100-MÖ 1600) dönemine ait bir kabile devleti, diğerinin de erken Şang Hanedanlığı (MÖ 1600-MÖ 1100) dönemine ait bir askeri kent olabileceği kaydedildi.

Vangcinglou kalıntı bölgesinde keşfedilen
iki şehrin de dörtgen şeklinde olduğu belirtilirken, antik kentlerin toplam 1.68 milyon metrekare alan kapladığı bildirildi.

Yetkililer askeri kentin 2 bin metrekare civarında bir girişi bulunduğunu ve keşfin en eski giriş olduğunu ifade etti.

Kalıntılar arasında şehir surları, kale hendekleri, yollar ve mezarların da bulunduğu kaydedildi.

Sabah, 13.01.2011

TURİZME KAPATILIŞININ 186. GÜNÜ

 

 

13 Temmuz 2010 tarihinde Hasankeyf ören yerinde bir kayanın düşmesi sonucu Hasankeyf Kalesi ve nehir kenarındaki çardaklara giden yollar demir parmaklıklarla kapatılmış ve antik kentimizin tekrar ziyarete açılması için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmıştır.

 

Bu durum geçimini Turizm ile sağlayan halkı mağdur etmiş, onları zor durumda bırakmıştır.

İlçe halkının daha fazla yoksullaşmaması ve yok olmaya yüz tutan turizmin yeniden canlandırılması için "Demir kapılar kaldırılsın, Hasankeyf turizme açılsın" sloganıyla Hasankeyflilerle birlikte sesimizi İl Valisine, Kültür ve Turizm Bakanına, Başbakana ve Cumhurbaşkanına duyurmak amacıyla bu haberi her gün yayınlamaya devam edeceğiz.

Batman gazetesi, 13.01.2011

AMASRA'DA KALE BURÇLARI YIKILMAK ÜZERE

 

 

Bartın'ın Amasra İlçesi'nde bulunan Kale duvarı ve burçları yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Makine Mühendisi Faruk Papila, kale duvarı ve burçlarının yıkılmak üzere olduğunu iddia etti.

 

3 bin yıllık tarihi dokusu ile Türkiye'nin önemli turizm merkezleri arasında gösterilen Amasra'da, tarihi Boztepe Kalesinin duvarı ve burçları yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Amasra'da yaşayan Makine Mühendisi Faruk Papila, kale duvarı ve burçlarının yıkılmak üzere olduğunu iddia etti. Papila, "Amasra kalesi, Boztepe kale duvar ve burçları yıkılıyor. Yıkılma tehlikesi içindeki kale duvar ve burçlarının, tek tek resimleri çekilerek belgelendi. Bir burç var ki, adeta yıkılacağını ilgililere gösteriyor. Yıkılmış 2 tane burç kalıntısını gördükten sonra, bu güzel kültür mirasımızın yıkılması son derece üzücü bir olay olur" dedi.

 

Makine Mühendisi Faruk Papila, "Yıkılma tehlikesinde olan Kültür Mirasımıza sahip çıkılacağına inanıyorum. Eğer sahip çıkılmazsa Dünya Kültür Mirasımız yok olacak" diye konuştu.

Turizm Gazetesi, 12.01.2011

DATÇA LİMANI 'ANTİK MEZAR' KURBANI OLDU

 

 

Muğla'nın Datça İlçesi'ne yapılması planlanan ve ihalesine 1997 yılında çıkılan 300 yat kapasiteli liman inşaatına, proje sahasında bulunan 2 bin yıllık antik bir mezar nedeniyle bir türlü başlanamadı. Bürokratik engeller aşılamayınca, 25 milyon dolarlık yatırım için aradan geçen 14 yılda tek bir çivi bile çakılamadı. Datça Belediye Başkanı Şener Tokcan, bürokratik engeller nedeniyle turistlik ilçenin önemli bir yatırımdan mahrum kaldığını söyledi.

Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) tarafından 1997'de yap-işlet-devret modeliyle ihale edilen yat limanı inşaatına, birbiri ardına ortaya çıkan bürokratik engeller ve yüklenici firmanın işi ağırdan alması nedeniyle bir türlü başlanamadığı belirlendi. Uzun süren uğraşlarla imar planı onaylanan limanın yapılacağı bölgede tarihi mezar kalıntılarına rastlandı. Bunun üzerine Kültür Varlıkları Genel Müdürlüğü bölgede inceleme başlattı. 14 yıldır devam eden sürecin bir türlü bitmemesi yüklenici firmayı da bezdirdi. Liman ihalesini 1997'de alan Aska İnşaat firmasının artık yeterince kar edemeyeceği düşüncesinde olduğu, bu nedenle işi ağırdan aldığı iddia edildi.

Datça Yat Limanı inşaatındaki 14 yıllık gecikmeye neden olan bürokratik süreç şöyle işledi: Proje 1997'de ihale edildi. Yüklenici firma, yat limanıyla arıtma tesisi projesinin yapılacağı alanların yan yana olmasını istemedi. İmar planı hazırlanırken bürokratik işleyişe uygun olarak ilgili kurumlardan görüş istendi. Ancak, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nden, "O bölgede tarihi mezar kalıntıları var" uyarısı geldi, mezar kalıntıları korumaya alındı. Daha sonra mezar kalıntılarının deniz içinde olabileceği uyarısı geldi. Denizde kazı yapıldı ama tarihi kalıntıya rastlanmadı. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü korumaya alınan sınırların imar planında gösterilen şekilde muhafaza edilmesi şartıyla projeye onay verdi. İmar planı onaylandıktan sonra Maliye Bakanlığı'na yer tahsisi için başvurdu. Bakanlık yer tahsisi için ilgili kurumlardan tekrar görüş istedi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, bölgedeki tarihi kalıntılar için kurul kararı alınması gerektiği görüşünü bildirdi.

Yeni Asır, Haber: Osman Akça - Demet Geremeli, 12.01.2011

EN BÜYÜK İSLAM SANATI TARİHÇİSİ ÖLDÜ

 

 

Yaşayan en büyük İslam sanatı tarihçisi olarak kabul edilen Prof.Dr. Oleg Grabar, ABD Princeton'daki evinde 8 Ocak 2011 tarihinde 81 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1929 yılında Strasbourg'da doğan Oleg Grabar; erken ve ortaçağ tarihinde uzman olan tanınmış Bizantinolog André Grabar'ın oğlu idi. 1948 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gelen Grabar, öğrenimini Paris Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi'nde tamamladı; 1954-1969 yılları arasında Michigan Üniversitesi'nde ders verdi, aynı üniversitede 1964 yılında Profesör ünvanını aldı.

1969 yılında Harvard Üniversitesi'nde ders vermeye başlayan Grabar, 1990 yılında Princeton Üniversitesi'ne geçinceye kadar bu görevine devam etti. 1998 yılında emekliye ayrılan Oleg Grabar 'Emeritus Profesör' olarak öğrenci yetiştirmeyi ve yayın yapmayı hayatının sonuna kadar sürdürdü. 50'den fazla esere imza atan Prof. Grabar'ın çalışmaları arasında, Türkçe'ye çevrilen ve İslam sanatı konusunda temel bir başvuru kaynağı olarak hala güncelliğini koruyan 'İslam Sanatının Oluşumu' adlı yapıtı da bulunuyor.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'ne, kurulum aşamasından itibaren görüşleriyle yön vermiş olan Oleg Grabar, 2004 yılından itibaren de Müzenin Uluslararası Danışma Kurulu üyesi idi. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer, Grabar için şunları söyledi; "Bir özel koleksiyondan müzeye geçiş aşamasında Sakıp Sabancı Müzesi'ne geniş bir vizyon kazandırmış olan Oleg Grabar, son derece kıymetli bir akademisyen ve hepimizin sevgili dostuydu. Yetiştirdiği bilim insanları onun misyonunu gelecek kuşaklara aktarırken, yazdığı kitaplar da her zaman en değerli başvuru kaynağı olmayı sürdürecekler. Onu daima hatırlayacak ve çok özleyeceğiz. Bütün sanat tarihi camiasının başı sağ olsun."

Habertürk, 12.01.2011

ŞAHİNBABA TÜRBESİ'Nİ NİLÜFER ONARACAK

 

Bursa'da Keles'e bağlı Kıranışıklar Köyü'ndeki Şahin Baba türbesi Nilüfer Belediyesi tarafından onarılacak.

 

Geçen yıl Eylül ayında yapılan 'Şahin Baba Şenliği' sırasında türbenin onarılacağını sözünü veren Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, bu sözünü tuttu.
Geçtiğimiz hafta sonu teknik ekipler türbe ve imaretin bulunduğu alanda gerekli restorasyon çalışmalarını başlattılar. Selçuklu mimarisinin Anadolu'nun en batı noktası olarak bilinen tarihi yapıların restorasyonu, plan çalışmaları tamamlanmasının ardından  Nisan ayında başlayacak.

Bursa Olay, 12.01.2011

YENİ İSTANBUL YA DA SURİÇİ'NDEKİ TALAN

 

Yüzlerce yıldır dünyanın en önemli şehirleri arasında yer alan İstanbul'un Suriçi'ne her gittiğimde içim acır. Tarihî değil tarihin kendisi olan Suriçi'nde otuz kırk yıl önce açılmış caddeler görmek, yeni yapılmış binlerce binanın varlığına şahit olmak, daha birkaç yıl önce inşa edilmiş alışveriş merkezleriyle karşılaşmak ne kadar da acı bir şeydir.

İtalya'da öğretim üyesi olarak yaşayan Cenap Aydın, Roma'da 230 yıldır bırakınız yeni caddeler açmayı, yeni bir binanın dahi yapılmadığından bahsetmişti. Yani Roma'nın tarihî bölgesinde en genç bina 230 yaşında. Tabii ki restorasyonlar yapılıp, küçük müdahalelerle çağa uygun bazı düzenlemeler yapılmış. Ama şehirde hiçbir şey sil baştan ele alınıp yaşanmış onca hatıra, bina, tarihî eser iş makinelerinin altında yok edilmemiş.

Avrupa'da bırakınız Roma, Viyana, Floransa gibi tarihî şehirleri, çok daha sıradan kentler bile tarihsel açıdan büyük bir koruma altında. Gelişme ve yeni binaların yapımı ise tarihî dokuya asla müdahale edilmeden ve şehre yakın boş bölgelerde mümkün olabiliyor.

İstanbul aslında Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Osmanlı ile tarihî hesaplaşmanın faturalarını ödemiş bir şehir maalesef. Yeni dönemle birlikte yüzlerce tarihî bina, sokak en küçük bir müdahalede bulunulmadan ölüme terk edilmişti. Birçok mescit, cami, çeşme, hamam ve en önemlisi sokak, yıkılıp üzerine yeni binalar inşa edildi. Bugün Fatih, Kocamustafapaşa gibi Suriçi'ndeki semtlere gittiğinizde zannedersiniz ki burada hayat kırk elli senedir var.

İstanbul'daki pek çok yapı, tarihî mekan son 15 yıldır restore ediliyor ve yok olmaktan kurtarılmaya çalışılıyor. Son derece çirkin beton binaların arasında sıkışıp bazı hukuki mevzuatlar nedeniyle yok edilememiş ama zamanın öğütücülüğüyle yıkılmayı bekleyen binalara artık el atılmaya başlandı. Süleymaniye'nin etrafındaki çarpık yapılanmanın önüne geçilip oralar yeniden tarihî dokusuyla barışık hale getiriliyor. Eyüp ve çevresi hakeza! Yol kenarlarında unutulmuş, sokak aralarında kendini gizleyebilmiş yüzlerce tarihî bina birer birer restore ediliyor. Ancak bunlar, etrafında yer alan ve nasıl ruhsat aldığı çok da belli olmayan binalar yüzünden bir bütünün içinde kaybolup gidiyor. Puzzle'ın bir parçası olmaktan çok nereden geldiği belli olmayan tek başına tarihî bir bina gibi duruyorlar...

Yine de Suriçi'nde birçok cadde ve sokağın trafiğe kapatılmasını, bu bölgedeki olağanüstü yoğunluğu engelleyecek bir çaba olarak görmek mümkün. Bu bölgeye yani Suriçi'ne bütün Osmanlı coğrafyasının hülasası gözüyle bakabiliriz. Osmanlı medeniyetinin en önemli eserleri, en tarihî yapıları en kutsal emanetleri burada! Aslında 'Müslüman İstanbul'un ta kendisidir' bile diyebiliriz. Bu nedenle Fatih, Laleli, Samatya gibi semtlerin imara açılmasını, şehre soluk aldıracağız diye yapılan Vatan ve Millet caddelerinin varlığını ve gerçek İstanbul'un ucube bir şehre dönüştürülmesini anlamak mümkün değil.

Bugün gazete ve bazı internet sitelerinde İstanbul'un Karadeniz kıyısında 3,5 milyon insanın yaşayacağı ultra modern bir kentin kurulacağıyla ilgili haberleri okuyunca insan; "Neden elli yıl önce bunlar düşünülüp, hayata geçirilmedi ve tarihî yarımadanın talan edilmesinin önüne geçilmedi?" diye düşünmeden edemiyor. Beylikdüzü, Başakşehir gibi uydu kentler çok önceden planlanmalı ve uygulamaya konulmalıydı.

Zaman, Yazı: Mehmet Kamış, 12.01.2011

AYDIN'DA ARKEOLOJİ MÜZESİ ÇÖP EV OLMAKTAN KURTULUYOR

 

 

"Aydın'da Çöplük Müze Evsizlerin Evi Oldu" haberimizin ardından kente gelen Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Yılmaz, Aydın Çok Amaçlı Arkeoloji Müzesi'nin bu yıl mutlaka tamamlanacağı müjdesini verdi.

Yeni Asır'ın 'Çöplük Müze Evsizlerin Evi Oldu' haberinin yayımlanmasının ardından harekete geçen Kültür ve Turizm Bakanlığı, Aydın Çok Amaçlı Arkeoloji Müzesi için düğmeye bastı. Yeni Asır 16 ay önce "Çöplük Müze" olarak duyurduğu müze inşaatı, son günlerde evsizler tarafından işgal edilmişti. Binanın odaları sobadan yatağa kadar çeşitli eşyalarla döşenmişti. Konuyla ilgili haberin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz Aydın'a geldi.

Aydın'da arkeolojik kazı alanlarını gezen Yılmaz, müzenin durumunu da öğrendiğini ve 2011 yılı içinde mutlaka tamamlanacağını müjdeledi.

Aydın Çok Amaçlı Arkeoloji Müzesi projesinin İzmir Rölöve Anıtlar Kurulu tarafından tamamlandığını ve önümüzdeki günlerde inşaatın yeniden devam edeceğini belirten Müsteşar Yılmaz, "Aydın'da Aydın Termal Turizm alanı içinde bulunan müzeyle ilgili yaşanan sorunlar aşıldı. Projesi tamamlandı. Bu yıl içinde müze tamamlanarak hizmete açılacak" dedi.

Vali Hüseyin Avni Coş, İl Kültür ve Turizm Müdürü Nuri Aktakka, Tralleis Kazı Başkanı Rafet Dinç ve Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Birincioğlu ile birlikte Tralleis Antik Kentini gezen Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz, antik kent içerisindeki Arsenal tünellerine girdi. Yılmaz, 2.5 kilometrelik tünelleri gezerken sık sık fotoğraf çekti. Türkiye'nin her tarafının açık hava müzesi konumunda olduğuna dikkat çeken Yılmaz, Aydın'ın turizm açısından çok önemli bir kent olduğunu belirtti. Tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılması kadar korunabilmesinin de önemine değinen Yılmaz, "Kazıların devam ettiği yüzlerce antik kent var. 2002 yılına kadar bakanlık bütçesinden kazılara yıllık 500 bin TL ayrılırken, geçtiğimiz yıl 25 milyon TL ayrıldı. Bu ciddi bir artış" dedi.

Didim'de ören yerlerini inceleyen Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz, uzun zamandır kapalı bulunan Milet Müzesi'nin restorasyon çalışmaları hakkında Müze Müdürü Mehmet Arif Bilici'den bilgi aldı.

Yılmaz, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ve Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş ile birlikte Milet Müzesi, ören yeri ve İlyas Bey Camisi'nin restorasyon çalışmalarını inceledi. Bilici, uzun zamandır kapalı bulunan Milet Müzesi'nin en modern şekilde dizayn edilerek ülke ve yöre turizminin hizmetine girmesi için yoğun bir çalışma içerisinde olduklarını, çalışmaların bu hızla gitmesi halinde önümüzdeki sezona yetiştirilebileceğini belirtti.
Yeni Asır, Haber:
Erdal Karakavukoğlu, Ediz Verdioğlu, Ali Soydemir, Ali Araslı, 12.01.2011

SİDE ANTİK TİYATROSUNDA RÖLÖVE ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Antalya'nın Manavgat İlçesi'ne bağlı Side beldesinde, Side antik tiyatrosunda rölöve çalışmaları başladı.

 

Side antik tiyatrosunda lazer taramalı rölöve çalışmalarının 10 gün süreceği belirtildi. Tarihi tiyatroda lazer taramalı planlama çalışmasını Ekol Rölöve, Restorasyon ve Mimarlık Şirketi yapıyor. Side antik tiyatrosunun rölöve çalışmasıyla ilgili geçen yıl Antalya Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından ihale yapıldığını belirten mimar Esem Çelik, yaptıkları çalışmayla ihaleye alan kuruma ölçüm hizmeti verdiklerini belirtti. 10 gün süresinde proje çalışması için Side antik tiyatrosunun tüm alanında lazer taraması yapacaklarını belirten mimar Çelik, tarama çalışmalarında sonra tiyatronun projelendirileceğini kaydetti.

 

Çelik, "Rölöve, bir yapının, kent dokusunun veya arkeolojik kalıntının yakından incelenmesi, belgelenmesi, mimarlık tarihi açısından değerlendirilmesidir. Restorasyon projeleri hazırlanabilmesi için binanın iç ve dış mimarisine, özgün dekorasyonuna ve taşıyıcı sistemi ile yapı malzemelerine ait mevcut durumu ölçekli çizimlerle anlatılır." diye konuştu.

 

Side antik kentinde ilk kazı çalışmaları 1947 yılında İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Ordinaryüs Prof.Dr. Arif Müfid Mansel tarafından başlatıldı. Mansel, Side'de 1947′de 1967′ye kadar 20 yıl aralıksız kazı çalışması yaptı. Ardından kazı çalışmalarını öğrencisi Prof.Dr. Jale İnan yürüttü. 1983′ten sonra ise Dr. Ülkü İzmirligil 2008 yılına kadar çalışma yaptı. Side'de 3 yıldır kazı çalışmasını Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı yürütüyor.

turizmtatilseyahat.com, 12.01.2011

TÜRKİYE HEYKELLERİNİN BAHTSIZ TALİHİ

 


Melih Gökçek'in hışmına uğrayan Mehmet Aksoy heykeli (solda). Ayşe Erkmen'in heykeli bir gecede ateşe verilmişti.

 

Mehmet Aksoy’un Kars’taki heykeli için Başbakan ‘ucube’ deyince hemen hemen her yıl tekrarlanan heykel tartışmalarına bir yenisi daha eklendi. Heykel, bizim kamusal alanımızda neredeyse 100 yıldır var. 1920’lerin ortalarından itibaren yoğunlaşan kamusal heykeller uzun bir süre Atatürk ve Kurtuluş Savaşı temalarının ötesine geçmedi. Bu süreci aşan ilk uygulama Cumhuriyetin 50. yıl kutlamaları için hazırlanan heykel projeleri oldu. 1973 yılında modern heykelin ilk defa kamusal alana yerleştirilmesiyle beraber heykel tahribatı olgusuyla da tanıştık. O zaman 20 heykeltıraşa verilen 20 heykel İstanbul’un çeşitli meydanlarına dikildi ve çoğu zaman içinde yokolup gitti. 1993 yılında Nurettin Sözen’in “Açık Alanda Üç Boyutlu Çağdaş Sanat Yapıtları Yerleştirme Etkinliği” kapsamında diktiği 10 heykelden ise geriye birkaç tane kaldı. 

* Metin Haseki tarafından yapılan ve Gümüşsuyu Parkı’na konan bakır heykel, dikilmesinin üzerinden bir hafta geçmeden çalınır. (1973) 
* Gürdal Duyar’ın Karaköy’e konulmak üzere yaptığı ‘Güzel İstanbul’ isimli işi müstehcen bulunur, dönemin Selamet Partili İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk “Türk anasına hakarettir” der ve valilik tarafından kaldırılır. Bu heykeli daha sonra Yıldız Parkı’ndaki ağaçların arasına koyarlar. (1973) 
* Muzaffer Ertoran’ın Tophane Parkı’na dikilen ‘İşçi’ heykeli yavaş yavaş kırılıp dökülür. 2009’da Hafriyat grubu, duyarsızlığa işaret etmek için heykeli çalmaya kalkar ama mahalleliye yakalanır! 
* Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’na dikilen 50. yıl heykeli belediye ekipleri tarafından
park düzenlemesi sırasında kaldırılır. (1985) 
* Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek Mehmet Aksoy’un ‘Periler Ülkesinde’ yapıtı için “Ben böyle sanatın içine tükürürüm” deyip yapıtı kaldırtır. (1994) 
* 1993 yılında Adem Yılmaz’ın yaptığı Taksim Gezi Parkı merdivenlerine yerleştirilen, içinde mor taşlardan oluşturulmuş cam bir fanus ile kaplı heykelin defalarca camları kırılır, tinercilere yuva olur ve sonunda belediye tarafından kaldırılır. (2005) 
* 1993 yılında Tünel Meydanı’na dikilen Ayşe Erkmen’e ait ‘Açık Sütun’ üzerinde kaplı olan maddenin ateşe verilmesiyle tahrip edilir. Yenilenmesi için Erkmen’in epey mücadele etmesi gerekir. (2005) 
* Demre’de Rus heykeltıraş Gregory Potosky tarafından yapılan ve 2000’de Noel Baba Meydanı’na yerleştirilen bronz heykel, ‘benzemiyor’ diye kaldırıldı ve yerine bakalitten yapılmış, kırmızı urbalı Noel Baba kondu. (2005) 
* Kayseri Melikgazi Belediyesi’nde bulunan Keloğlan heykelinin kavalının çalınması üzerine belediye Keloğlan’a su borusundan kaval yapar. (2006) 
* Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı’nın leventlerinden birine ait kılıç çalınır. (2006) 
* Aşiyan Parkı’ndaki Orhan Veli anıtındaki bronz martılardan biri çalınır. (2006) 
* Maltepe’de Adnan Kahveci’ye ait büstün önce gözlüğü çalınır sonra büst ortadan kaybolur. (2006) 
* Cihangir’de karikatürist Oğuz Aral’ın polyesterden yapılma heykelini birileri ateşe verir... (2008) 
* Kemer Belediye Başkanı, Zafer Sarı’ya ait ‘Aşk Yağmuru’ isimli heykeli müstehcen bulup meydandan depoya kaldırtır. (2009) 
* Ümit Öztürk’ün Yeşilköy’e dikilen İstanbul heykeli yıkılır. Sanatçı mahkemeye gidince bir gecede, belediye tarafından yeniden yapılır! (2009)

Radikal, Haber: Oğuz Erten, 12.01.2011

YOK EDİLEN ŞEHİTLER ANITI YENİDEN DİKİLECEK

 

 

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı'nda, 96 yıl önce yaşanan Çanakkale Savaşları'nın ardından, şehit olan Mehmetçikler anısına dikilen, daha sonra işgalci kuvvetler tarafından yok edilen bir anıtın yeniden oluşturulması için Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği tarafından kampanya başlatıldı.


Alınan bilgiye göre, 9 Ocak 1916 tarihinde, son düşman askerinin Gelibolu Yarımadası'ndan ayrılmasının ardından, Türk askerleri tarafından Ertuğrul Koyu'na bir anıt inşa edildi. Üzerinde, Osmanlıca "İngiliz ve Fransızların Seddülbahir'den firarları. 27 Kanun-i Evvel 1331" yazılı olan anıt, Mondros Mütarekesi'nden sonra yeniden Gelibolu Yarımadası'na gelen işgalci kuvvetler tarafından tahrip edilip, yıkıldı.


Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği, anıtın yeniden inşası için kampanya başlattı. Dernek Başkanı Sefer Göztepe, ellerinde anıtın o döneminde çekilmiş bir fotoğrafı bulunduğunu söyledi.
Fotoğrafa göre, anıtın yerinin belirlenip, o günün anısına yeniden kazandırılmasını amaçladıklarını belirten Göztepe, "Bu konuda gerekli müracaatlar, ilgili kurumlara yapılacaktır. Halkımızın duyarlılığını ve katkılarını da bekliyoruz. En kısa zamanda, bu gurur abidesinin tekrar bu topraklarda yükselmesini istiyoruz" dedi.

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı'nda, 96 yıl önce yaşanan Çanakkale Savaşları'nın ardından, şehit olan Mehmetçikler anısına dikilen pek ç ok anıt bugüne ulaşmadı. Gelibolu Yarımadası'ndaki bazı anıtlar, Mondros ile Lozan anlaşmalarının yapıldığı tarihler arasında yok oldu. Bu anıtlar arasında, "Telgraf Bölüğü Şehitliği", "Türk-İtalyan Savaşı", "Düşmanın Yarımadadan Gönderilmesi", "Çataldere Şehitliği", "Anafartalar Şehitleri" ile "Kanlısırt" anıtları yer alıyor.

Türkiye Gazetesi, 11.01.2011

BAKANLIK DEVREYE GİRDİ: TELMESSOS VE AMİNTAS'IN RESTORASYONU YAPILACAK

 

 

Fethiye’nin simgesi haline gelen Telmessos antik tiyatrosu ve Amintas Kaya Mezarları’nın restorasyon programı Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın 2011 bütçesine dahil edildi. Ödenek çıkartılması halinde bakımsızlıktan çöplüğe dönen bu tarihi yerlerin restorasyonu yapılabilecek.

 

1960′lı yıllarda Fethiye Limanı’nın dolgusu için sütunları denize dökülen Fethiye (Telmessos) antik tiyatrosu için umut ışığı doğdu. Daha önce pek çok kurum veya kuruluş tarafından restore edileceği söylenen fakat bir türlü gerçekleşmeyen restore çalışmasını Turizm ve Kültür Bakanlığı yapacak. Konuyla ilgili açıklama yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Telmessos ve Amintas’ın 2011 mali yılı yatırım teklif programına alındığını duyurdu. Kurumdan yapılan yazılı açıklamada, Fethiye’nin önemli tarihi mekanlarından olan bu iki yerin ödenek nispetinde değerlendirmeye alınacağına dikkat çekildi.

 

İlçedeki sivil toplum kuruluşları ve odalar da Telmessos’un Fethiye’ye kazandırılması için gerekli takibatı yapacağını açıkladı. Fethiye Ticaret ve Sanayi Odası’ndan yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer veriliyor: “Telmessos antik tiyatrosu ve Amintas Kaya Mezarları Fethiye’nin ve bölgenin önemli kültürel ve tarihi varlıklarıdır. Bu varlıkların korunması ve bölge ekonomisine kazandırılması konusunda Oda olarak ilgili bakanlık ve kurumlar nezdindeki girişimlerimiz meyvelerini vermiştir. Söz konusu kültür ve tarihi varlıkların, Kültür Bakanlığı’nın, 2011 Mali Yılı Yatırım Teklif Programında yer verdiği ve değerlendirmeye alınacağını bildirmesi sevindirici. Bizler Fethiye Ticaret ve Sanayi Odası olarak sürecin takipçisi olacağız.”

 

Fethiye Müze Müdürü İbrahim Malkoç da ilçenin tarihi açısından büyük önem taşıyan Telmessos antik tiyatrosu’nun restorasyonunun mutlaka yapılması gerektiğini söylerken, yaşanan gelişmeleri olumlu bulduğunu söyledi. Yaşayan bir kentin içerisine yapılması nedeniyle dünyadaki tek örnek olan Telmessos Tiyatrosu’nun bu özelliğine dikkat çeken Müze Müdürü İbrahim Malkoç “1990 yılında Kültür Bakanlığı’ndan gerekli izinleri alıp 1991 yılında Telmessos antik tiyatrosuna kurtarma kazısına başladık. Dört yıl süren kurtarma kazısı sonucunda bugünkü Telmessos antik tiyatrosunun bir kısmını gün ışığına çıkarmayı başardık. 1995 yılından sonra kaynak bulunamadığı için tiyatronun restorasyonu tamamlanamadı. Tiyatronun yaşayan bir kentin içerisinde olması, Fethiye’nin turizmdeki geleceğine katkısı olabilir düşüncesindeyiz. Tiyatronun bir an önce restorasyonunun bitirilerek hem turizme hem de Fethiye’deki kültürel amaçlı faaliyetlere sunulması gerekir. Tiyatronun rölöve, restorasyon ve restitüsyon projeleri tamamlanarak Muğla Koruma Kurulu tarafından onaylanmıştır.” dedi.

 

Ekim ayında Fethiye Müzesi’nin açılışı için ilçeye gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay burada yaptığı konuşmasında Telmessos antik tiyatrosunun biran evvel turizme kazandırılması gerektiğini ifade etmişti. Günay açıklamasında Telmessos’un 2011 yılında restore edileceğini de sözlerine eklemişti.

 

Erken Roma döneminde inşa edilen, MS 2. yüzyılda onarım geçiren Telmessos antik tiyatrosu, turizm kenti Fethiye’nin merkezinde bulunuyor. Bizans döneminde arena olarak kullanılan 6 bin kişi kapasiteli Fethiye antik tiyatrosu, Türkiye’nin denize yakın en eski tiyatrosu olma özelliğini taşıyor. Tiyatro, Fethiye’nin tarihine ışık tutan en önemli eserlerin başında gelmesine karşın ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle şimdilerde varoşların sığınağı haline geldi. 5 bin yıllık geçmişi bulunan Telmessos antik tiyatrosunun başına gelen tek gerçek ilgisizlik değil. 1960′lı yıllarda sütunları liman dolgu malzemesi olarak kullanılan bu tarihi mekan, 1990′lı yıllara kadar moloz yığınları altında kalmıştı. Hatta üzerine ev yapılarak kaybolması sağlanan Telmessos antik tiyatrosu, 1991 yılında yapılan kazı çalışmaları ile yeniden gün yüzüne çıkarılmıştı.

Star Gündem, 11.01.2011

GIRNAVAZ HÖYÜĞÜ TARİHİ ESER KAÇAKÇILARININ GÖZBEBEĞİ

 

 

Tarihi Gırnavaz Höyüğü’nde kaçak kazı yapıldığı ortaya çıktı. İlçenin 4 kilometre kuzeyinde bulunan ve İslamiyeti ilk kabul eden cinlerin miri’nin mezarının bulunduğuna inanılan höyükte daha önce yapılan kazılarda çok sayıda tarihi eser bulunmuştu. Bunu bilen tarihi eser kaçakçıları gece vakitlerinde höyükte kaçak kazı yaptı.

 

Ne faili meçhul cinayetler aranıyor burada, ne de mühimmat… Mardin’in Nusaybin İlçesi'ndeki Gırnavaz Höyüğü’nde yapılan bu kazılar kaçak… Köy ise tarihi eser kaçakçılarının gözbebeği… Çünkü bu bölgenin yalnızca 4 kilometre kuzeyinde İslamiyet’i ilk kabul eden Cinlerin Miri’nin mezarının bulunduğuna inanılıyor ve yine bu bölgede daha önce yapılan kazılarda da çok sayıda tarihi eser bulunmuştu. Bundan haberdar olan tarihi eser kaçakçıları özellikle gece vakitlerinde gelerek kaçak kazı yapıyor.

 

Höyüğe gezi amaçlı giden gazetecilerle durum fark edildi. 2 metre derinliğinde 1 metre genişliğinde yeni kazılmış çukurlar vardı ancak çukurların kazılması için resmi bir izin yoktu.

 

Tarihi yapısı ve İslam inancı açısından önemli bir yeri bulunan Gırnavaz Höyüğü’ünde 1982 – 1991 yılları arasında kazı çalışmalarında bulunulmuştu. Kazılarda çok sayıda tarihi eser ortaya çıkmış, bulunan eserler bölge illerindeki müzelere gönderilmişti. Ancak 1992 yılında kazı yapan iki arkeologun faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi sonucu 18 yıldır bölgede kazı yapılmıyor. Kazılardan MÖ 7. yy ait çeşitli kap kacaklar çıkarken bölgenin Hurri – Mitannilerin başkenti olduğu iddia ediliyor.

haberler.com, 11.01.2011

170 BİN YILDIR GİYİNİĞİZ

 

ABD, Florida Üniversitesi’nden Dr. David Reed’in bitler üstünde yaptığı araştırmaya göre insanlar giyinmeye 170 bin yıl önce başladı. İlk giysilerin sağlam kalamadığı için arkeolojik kazılardan çıkmadığını, bu nedenle tam zamanın belirlenmesinin mümkün olmadığını söyleyen Reed, DNA diziliminden faydalandı. Giysi bitinin insanda görülen vücut bitinden genetik olarak ilk ne zaman ayrıldığını hesapladı. Çalışmaya göre insanlar vücut kılları olmadan ve çıplak halde uzun bir süre geçirdi, Afrika’dan göç ettikleri sırada giyinmeye başladı. Diğer parazitlerden farklı olarak bitler, uzun evrimsel periyotlar boyunca yaşayabiliyor.

Radikal, 11.01.2011

40 DEVE YÜKÜ ALTINI ARIYORLAR

 

 

Bigadiç’e, 7 kilometre mesafedeki Yörecekler Köyü’nde geçen yıl, 40 deve yükü altın olan bir mağara olduğu söylentileri dilden dile dolaşmaya başladı. Kömür ve yem tüccarı İbrahim Duru, babası Mehmet Duru, Sırdırgı’ya bağlı Armutlu Köyü Muhtarı Halil Altan, çiftçilik yapan oğlu Veysel Altan ve Bigadiç’in Kayalıdere Köyü eski Muhtarı Halil İbrahim Aşık biraraya gelerek defineyi aramak için Balıkesir Müze Müdürlüğü ve diğer gerekli yerlerden izinleri aldı.

 

Beş kişi, geçen 23 Aralık’ta İpek Yolu’nun geçtiğini ileri sürdükleri Yörücekler Barajı’nda Balıkesir Müze Müdürlüğü’nde görevli arkeolog Tarkan Özal ve jandarma eşliğinde kazı çalışmalarına başladı. Sonbaharla birlikte kapakları açılan barajdaki suyun boşalmasıyla birlikte kepçeyle başlayan kazı çalışmalarında 17 gündür defineye rastlanmadı. Sarp araziye tüm tehlikeleri göze alarak traktörle Simav Çayı içinden geçerek gelen defineciler, kazı çalışmalarını sürdürürken, meraklı köylüler de izlemek için bölgeye akın ediyor.

Kazıyı yapanlardan Halil Altan, umutlarının hiçbir zaman kaybetmediklerini belirtip, temkinli konuştu. Şimdilik bir şey söylemek için erken olduğunu ifade eden Altan, "Defineyi bulduğumuzda gereken açıklamaları yaparız" dedi.

Arkeolog Tarkan Özal, burada define olduğunu iddia eden 5 kişinin gerekli izinleri alıp arama yaptığını belirterek, "Bulgulara göre burada Roma Dönemi’ne ait bir uygarlık kalıntıları mevcut. Ancak, define var mıdır hep birlikte göreceğiz" diye konuştu.

Yörecekler Köyü’nde kahve işleten Ramazan Çınar ise müşterilerinin çoğunun kazı alanına gittiğini belirterek, "Define arayanlar amacına ulaşır mı bilemem. Ancak, herkes sabah merakla kazı çalışmalarını izlemeye gidip, akşam dönüyor. Bu nedenle gündüz çay içmeye bile gelen olmuyor. Neredeyse sinek avlıyoruz. Akşam kahveye gelenlerin ise tek konuştuğu konu define" dedi.

Radikal, Haber: Hüseyin Emcan, 11.01.2011

TABLONUN SIRLARI AÇIĞA ÇIKIYOR

 

Dünyaca ünlü ressam Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa tablosuna dair bir sırrın daha çözüldüğü öne sürüldü.

 

İtalyan sanat tarihçisi Carla Glori, Mona Lisa'nın sol omzunun arka tarafından görünen üç kemerli köprünün İtalya'nın kuzeyindeki Piacenza'nın güneyinde bulunan Bobbio adlı köye bir gönderme olduğunu iddia etti. Glori ayrıca, 'Mona Lisa'daki kadının, Babbio köprüsünün bulunduğu bölgenin kontrolünü elinde tutan Ludovico il Moro'nun kızı Bianca Giovanna Sforza olduğunu açıkladı. Glori bu  teorisini  Mona Lisa'nın gözlerine gizlenmiş 'S' ve 'G' harflerine dayandırdı.

Akşam, 11.01.2011

DÜNYANIN BUGÜNE KADAR BİLİNEN EN ESKİ ŞARAP İMALATHANESİ ERMENİSTAN'DA ORTAYA ÇIKARILDI

 

 

Dünyanın bugüne kadar bilinen en eski şarap imalathanesi, Ermenistan'da ortaya çıkarıldı.


Uluslararası bir araştırma ekibi, İran sınırı yakınındaki Kafkaslar'daki bir mağarada, 6000 yıllık şarap imalathanesinde üzümleri sıkma düzeneği, fermantasyon fıçıları ve şarap kadehleri buldu.

Bunun yanı sıra üzüm çekirdekleri, üzüm posası ve kurumuş asma dallarının bulunduğu antik imalathanedeki üzüm cinsinin, hala şarap yapımında kullanıldığı belirtildi.

Arkeologlar, bunun şarap üretiminin bütün aşamalarını içeren en eski örnek olduğunu söylediler.

Şaraphanede bulunan kurumuş üzümlere yapılan karbon testleri, üzümlerin MÖ. 4000 yıllarına ait olduğunu gösterdi.

Bu bulgunun imalathaneyi, şimdiye kadar bulunan şaraphanelerden 1000 yıl daha geriye götürdüğü belirtildi.

Ermenistan'ın bu bölgesindeki aynı mağara silsilesinde geçen yıl, 5500 yıl öncesine ait bilinen en eski deri ayakkabı ortaya çıkarılmıştı.

Cnn Türk, Fotoğraf: Gregory Areshian, 11.01.2011

KARAMAN'IN GİZLİ YERALTI YERLEŞİMİ

 

 

Karaman’a 40 kilometre uzaklıktaki Manazan Mağaraları, insanoğlunun azminin, gücünün, zekasının yaşayan anıtlarından biri. Kapadokya’nın yeraltı şehirlerini andırıyor. İki bin yıl öncesinin koşullarında kayalar oyulmuş, içine salonlar, avlular, kiliseler, odacıklardan oluşan beş katlı bir şehir yapılmış.

Manazan Mağaraları İç Anadolu’da önemli kültürel zenginliklerinden. Fakat obrukların, Mevlana’nın ve Çatalhöyük’ün gölgesinde kalmış, adını duyuramamış. Mağaralar insan - doğa ilişkisinin Anadolu’daki örneklerinden sadece biri. İnsanoğlunun zor durumda kaldığında nasıl bir azimle, güçle dağları delip, barınak yapabildiğinin en güzel örneği. Mağaralar Karaman ilinin doğusunda, Taşkale’ye 8 kilometre uzakta. İbrala Suyu Vadisi’nde killi kireçtaşları oyularak yapılan barınaklar zamanla genişlemiş ve büyük bir yerleşime dönüşmüş. Mağara sistemi içindeki kilise ve şapeller bu mağaraların Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde yoğun olarak kullanıldığının kanıtı. İlk Hıristiyanlar belli ki, diğer birçok örnekte olduğu gibi, mağaraları hem barınak hem de tapınak olarak kullanmış. Ancak mağaralarda ayrıntılı bir çalışma yapılırsa çok daha eski çağlarda yaşayanların izlerini de görmek mümkün olabilir. Kaynaklar daha çok Bizans ve Roma izlerinden söz ediyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de yaygın olarak kullanılmış.

Taşkale’den çıktıktan 8 kilometre sonra yolun sağındaki yamaçta, uzaktan arı kovanına benzeyen delik deşik bir mağara sistemi çıkıyor karşıma. Koca dağ oyulup adeta apartman yapılmış. Manazan Mağaraları tabelasının önünde otomobilimi park edip yürümeye başlıyorum. Yoldan mağaraya tatlı bir eğimle çıkılıyor. Mesafe yaklaşık 300 metre. Bu araya merdiven yapılarak ziyaretçilerin daha kolay çıkması sağlanmış. Mağaraya da demir bir merdivenden tırmanılarak giriliyor. Ana mağara sistemi tam beş katlı ve her katta birçok oda ve büyük bir avlu var. Avluların ve odaların bazılarında pencereler bile var. Her katta belli bölgelerde mezarların bulunması buradaki yerleşimin gizli olduğunun en önemli kanıtı. Katlar arası geçişler ise çok dik kuyular aracılığıyla yapılıyor. En fazla bir insanın geçebileceği genişlikteki kuyuların kenarlarına açılmış delikler merdiven görevi görüyor. Darlık bir güvenlik önlemi. Bir üst kata, kat sakinlerinin izni olmadan çıkmak olanaksız. Ordu bile saldırsa askerler içeriye tek tek girmek, daha doğrusu tırmanmak zorunda. Bu yerleşim planı mağaraların çok güvenli olmasına neden olmuş. Anadolu’daki ilk Hıristiyanlar ya Derinkuyu, oymalı gibi yeraltı kentlerine ya da Manazan mağaraları gibi yüksek yapılara yerleşmişler. Her iki yerleşimin amacı da aynı: Düşmandan korunmak.

Bu dar kuyulardan sabırla tırmanarak ve her katta 15-20 dakika oyalanarak en üst kata kadar çıkıyorum. Bazı odaların yan duvarları çökmüş. Bu nedenle çok yanaşmamak gerekiyor. Ne de olsa bir apartmanın en üst katındayım. Üst katın manzarası görülmeye değer. Aşağıdaki vadinin tüm güzellikleri buradan izlenebiliyor. Kıvrılarak akan İbrala Suyu’nun 2 bin yıl önceki akışını düşünüyorum. Eğer bu su olmasaydı, insanlar kesinlikle yerleşmezlerdi buraya. En üst kattan bakıldığında vadideki tek yerleşimin burası olamayacağı hissine kapılıyor insan. Daha ilerideki kayalarda kısmen yıkılmış, kısmen ayakta birçok mağara göze çarpıyor. Yani burası tek merkez değil. Tüm vadi büyük bir yerleşim. Killi kireçtaşının bulunduğu tüm bölgeler yerleşim yeri olabilecek durumda. Eğer vadide çok kapsamlı bir araştırma yapılırsa başka yerleşim yerleri de bulunabilir.


Ana yerleşim bu büyük dağda açılmış ama dağın sağında ve solunda küçük yerleşimler de göze çarpıyor. Bazı mağaralar ise çökerek altta kalmış. Sadece küçük girişler göze çarpıyor. Geçit sistemi bir iki kat aşağıya uzanıyor olabilir. Mağaranın girişindeki düzlükteki patika, içi tamamen tahrip edilmiş kiliseye gidiyor. Bu düzlükte birkaç irili ufaklı mağara daha bulunuyor. Kireçtaşları içindeki fosili seviyeler de burayı daha ilginç bir hale getiriyor.

Mağaralar çok fazla bilinmediği için ziyaretçi sayısı az. Ancak yaz aylarında bir anda birkaç farklı grup geldiği zaman sıraya girmek gerekiyor. Eğer üst katlara da çıkılacaksa epey bir sıra beklemek gerekiyor. Konya ve Karaman’a gidenlere burayı gezmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Burada geçireceğiniz birkaç saatte mağaraları oyan ve yaşama elverişli hale getirenlerin izlerini görecek, belki de nefes alışlarını hissedeceksiniz. Onlar birkaç bin yıl önce belki de tam sizin durduğunuz yerde durup ellerindeki keskilerle, belki de obsidyenlerle mağara duvarlarını şekillendiriyordu. Onların yaşadığı zamanda ne çevre kirliliği ne de türümüzün yok olma riski vardı. Zaman ne de çabuk geçiyor değil mi? Kim bilir belki de 2 bin yıl sonra Manazan Mağaraları’nın güzelliğini yazacak bir insan bile kalmayacak yeryüzünde...

Hürriyet Seyahat, Haber: Yıldırım Güngör, 10.01.2011

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerince yapılan çalışmalarda, A.C.K. isimli şahsın elinde bulunan tarihi eserleri yurt dışına çıkaracağı bilgisine ulaşılması üzerine şüpheli şahsın işyerine operasyon düzenlendi. Yapılan operasyonda farklı dönemlere ait, farklı hammaddelerden mamul, farklı boyutlarda yüzük, sikke, taş mühür, çömlek, kolye başlığı, deri kitap kılıfı, Arapça yazılı belge, cam vazo, hayvan heykelciği, metal kulp, metal çan, pipo başlığı, kandil, taş kolye, insan figürü, mızrak ucu, metal iğne, metal bilezik, metal barut kabı ve objeler olmak üzere toplam 312 adet eser ele geçirildi. Gözaltına alınan A.C.K. Emniyet Müdürlüğü'ndeki işlemlerinin ardından çıkarıldığı adli makamlarca tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 11.01.2011

OSMANLI'NIN KAMERA ARKASI

 

 

Osmanlı sultan ve hanedan üyelerinin fotoğrafa karşı ilgisi Sultan Abdülaziz ile başlıyor. Bir fotoğraf meraklısı olan Abdülaziz’in himaye ettiği Ermeni asıllı Abdullah Biraderler ile portre fotoğrafçılığı teknik ve sanatsal açıdan üst düzeye çıkıyor.

Sultan Abdülhamid zamanında ise, “Saray Fotoğrafçısı” olarak atanan Rum asıllı Vasilaki Kargopulo’nun becerisi sayesinde zirveye ulaşıyor. Bir fotoğrafçının kendi portre fotoğrafına rastlamak çok zor olsa da, sergide Abdülhamid’in çok sevdiği ve ani bir kalp krizi sonucu ölen Vasilaki Kargopulo’ya ait bir fotoğraf da bulunuyor. 20. yüzyıl başından itibaren giderek yaygınlaşan amatör fotoğraf kameralarını kullanmaktan hanedan üyeleri de geri kalmıyorlar. Böylece özel mekanlarda aile içi fotoğrafların çekimleri de büyük ölçüde artıyor.

Abdülaziz’in pek çok portre fotoğrafı bulunurken, Abdülhamid ise hayatı boyunca 2 veya 3 portre fotoğrafı çektirmiş. Kendi portre fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan Abdülhamid, başkalarına ait fotoğrafları görmeye ise bayılıyormuş.


Sergi, 19. yüzyılda Osmanlı hanedan üyeleri arasında portre fotoğraflarına duyulan özel ilgiyi ve portre fotoğrafçılığının teknik ve sanatsal açıdan eriştiği yüksek seviyeye dikkat çekiyor.

Osmanlı’da portre fotoğrafları ve fotoğraf albümlerine verilen önemi, hanedanın, özellikle sürgün yıllarında, imzalı ve ithaflı portrelerini karşılıklı hediye etme geleneğini uzun yıllar boyunca sürdürmelerinden anlıyoruz. Küratör Öztuncay’ın anlattığına göre, donanma cemiyeti adına düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye yine portre fotoğraflarıymış.

Osmanlı’nın bilinmeyen yüzü, Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi’nde açılan “Hanedan ve Kamera - Osmanlı Sarayından Portreler” adlı sergiyle gün yüzüne çıkıyor. Küratörlüğünü Bahattin Öztuncay’ın yaptığı, Ömer M. Koç’un kişisel koleksiyonundan seçilen fotoğraflardan oluşan sergide, Osmanlı sultan ve hanedan üyelerinin saray fotoğrafçıları tarafından çekilmiş portre fotoğrafları yer alıyor. Birçoğu imzalı ve ithaflı portre fotoğraflarından oluşan sergi, 24 Nisan Pazar tarihine kadar gezilebilir.

“Hanedan ve Kamera” sergisinde göreceğiniz tüm fotoğraflar orijinal, pek çoğu imzalı ve ithaflı. Ömer M. Koç’un kişisel koleksiyonu, 15 - 20 senelik bir birikimin sonucu oluşmuş. Birçoğu yurt dışı müzayedeler ve özel koleksiyonlardan toplanmış. Sergideki 200 kadar fotoğrafın 3’te 2’si ilk kez görülüyor. Portre fotoğrafları ve fotoğraf albümlerinin yanı sıra, fotoğrafa destek veren sultanlara ait 3 adet yağlı boya tablo da bulunuyor. En dikkat çekeni, iki asır boyunca Fransız Ressam Henri Guillaume Schlesinger’ın varislerinde kaldıktan sonra Ömer Koç’a ulaşan ve bir Osmanlı sultanını ilk kez Batılı askerî kıyafetler içinde gördüğümüz, 1836 tarihli II. Murad tablosu. Bunun dışında, tahtta kaldığı süre sadece 93 gün olan V. Murad’ın tahta çıkışı anısına özel olarak sipariş edilmiş porselen çay servis takımı ve özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra hanedan üyelerine olan ilgiyi arttırması beklenen portre kartpostalları koleksiyon parçaları arasında.

Hürriyet, Haber: Ezgi Atabilen, 10.01.2011

İNSANLIK ANITI YIKILACAK

 

 

Kars Cumhuriyet meydanında yaklaşık 5 bin kişiye hitap eden Erdoğan, Kars’ta önceki belediye başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından yaptırılan ama yarım kalan ’insanlık anıtı’nı ucubeye benzeterek belediyenin burayı yıkacağını ve yerine de güzel bir park yapacağını söyledi.

Kars’ta yapılan yatırımları tek tek sıralayan Erdoğan, millete efendi değil, hizmetçi olduklarını belirtti. Erdoğan konuşması sonunda TOKİ tarafından yaptırılan konutların anahtarlarını teslim etti. Anahtarları almaya gelen ailelerin çocuklarına oyuncak vermeyi ihmal etmeyen Erdoğan, "Başkaları laf üretir, biz iş üretiyoruz" dedi. Erdoğan, daha sonar eşi Emine Erdoğan ve beraberindeki bakanlarla 55 tesisin toplu açılışını yaptı. Başbakan Erdoğan, valilik ve belediyeyi ziyaret etti.

Hürriyet, 09.01.2011

 

******


GÜNAY'DAN İNSANLIK ANITI AÇIKLAMASI

 

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Başbakan Erdoğan’ın ucube’ye benzettiği ve yıkılması yönünde talimat verdiği Kars’taki İnsanlık Anıtı’na ilişkin açıklamada bulundu.
 

Günay şöyle konuştu: Başbakan, bunları bir an önce iyileştirmeye çalışın dedi. Türbe ve çevresindeki külliyeye gittiğimizde de, kapıda durdum ve gecekonduları gösterdim. Belediye başkanı, valiyi, vakıflar müdürünü hepimizi bir araya toplayıp, bu sorunu ne zaman çözeceksiniz? Bir an önce kamulaştıracak mısınız? Ne yapacaksanız yapın bunları kaldırın dedi. Meydanda da yine o tarihi ortamla bağdaşmayan yapıların kaldırılmasını istedi.

 

Heykelle ilgili tartışma ayrı bir tartışmadır. Uzun bir zamandan beri sürüyor. 2006’da kurullardan izin alınarak bir anıt yapılmaya başlanmış, 2008-2009’da sit bölgesi olduğu için itirazlar yapılmış ve 2006’da olur diyen kurul 2008’de olmaz demiş. Kurulların bir özensizliği burada gündemde.

Bir sit bölgesinde olduğu için orada muhafaza edilmesi gerçekten sorunlu olan bu anıt başlangıcının yeriyle ilgili bir tartışma var. Sayın başbakanın söylediklerinden önce süren bir tartışma. Önceki belediye kendisine ait olmayan bir alanda bir anıt düzenlemesi, ortadan bölünmüş bir insan görüntüsü. Bizden önce başlamış bir projeydi. Ortadan yarılmış bir insan ve insanın ayrılmasının acıya dönüşmesini anlatmaya çalışan bir gözyaşı. Anıtın teması bu. Ayrılıklara değil birliğe işaret etmeye çalışan bir düzenleme. Bitmemiş bir anıt. Çevre düzeni yapılmamış. Uzaktan bakınca anlaşılmıyor. Yakından bakınca bitmediği için anlaşılmıyor. Ama sorun mülkiyet sorunu halledilmeden başlamış olması.

 

Biz Türkiye’de ve dünyada ayrışmayı değil birleşmeyi savunuyoruz. Tema doğru bir tema. Ama yer seçimi konusunda dokuyla bağdaşması ve sit bölgesi olmasıyla bir tartışma var.

Beğeniriz beğenmeyiz. Herkesin bazı sanat eserlerini beğenip beğenmeme hakkı var. Ben bile Anadolu’da bazı heykelleri yapmasaydınız daha iyi olur diyorum. Bu dünden bugünden gelen bir sorun değil. Yerle ilgili sit alanı olduğuyla ilgili tartışma da birkaç yıldır devam ediyor. Biz sanatçıyı da incitmek istemeyiz.  Şimdi onun biz sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Belediyemizle yeni bir projeyle çözüm bulmaya çalışacağız.

 

Bir daha söylüyorum. Tamamlandığı zaman kompozisyon. Ben maketini de gördüm. Anlatıldı. Toplum olarak insanların ayrılmasının, acıya sebebiyet verebileceğini anlatmaya çalışıyor. O açıdan barışı anlatmaya çalışıyor. Ama bitmemiş henüz, o yüzden karkas halinde. Bir çözüm, sanatçı, kurumlar ve belediye arasında bir çözüm elbette bulacağız. Başbakan, orada çok sayıda çirkin yapıları işaret etti.

 

Eski Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'nun girişimleriyle ünlü heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından yapılan 'İnsanlık Anıtı' 2009 yılında Üçler Mahallesi’ndeki tepeye dikildi. 35 metre yüksekliğinde ve 350 ton ağırlığındaki anıt, Naif Alibeyoğlu'nun belediye başkanlığını kaybetmesinden sonra tartışmalara neden oldu.

 

Yeni belediye başkanı Nevzat Bozkuş anıtı yıkmak çeşitli girişimler başlattı. Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, anıtı sit alanına yapıldığı, yapı ruhsatı bulunmadığı ve hazine arazisinde olduğu için yıkmak istediklerini söyledi.

 

Başvurularının Anıtlar Kurulu'nda olduğunu söyleyen belediye başkanı Kurul'un kararı ellerine ulaştığını 'İnsanlık Anıtı'nı yıkacaklarını vurguladı.

 

Başbakan Erdoğan'ın da çirkin bulduğu ve 'ucube' olarak nitelediği anıtın çevresi mezbelelik halinde.. Aslında anıt bittiğinde ve çevre düzenlemesi tamamlandığında ortaya şık bir eser çıkacak. Kültür Bakanı Günay da aynı noktaya dikkat çekti. ve anıtın henüz tamamlanmadığını, tamamlanmadığı içinde görünümün tartışma yarattığını vurguladı.

 


Çevre düzenlemesi ve yapımı bitmeyen anıt şu anda bu durumda...

 


Yapımı tamamlandığında anıt bu hale gelecek.

Hürriyet, 10.01.2011

 

******


UCUBE! NE YAPILMALI?

 

Erdoğan, kendine hiç yakışmayan bir söz söyledi. Önce hikayeyi özetleyeyim. 

Başbakan, perşembe günü başladığı Erzurum yolculuğunu Sarıkamış üzerinden Kars’a kadar uzattı, cumartesi akşamı Ankara’ya döndü. Üniversiteliler olimpiyatı açılışı, Yunan Başbakanı’yla görüşmeler, büyükelçiler toplantısı, Sarıkamış şehitliğini ziyaret ve orada açılan bir serginin açılışı, Kars’ta birçok eserin toplu açılışı, yol boyunda dört beş konuşma yorucu çalışmalardı. 

Gezisinin son günü Başbakan Kars’ta, 2009 yılında yapımına başlanan bir anıt hakkında şunları söyledi:
“Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkarane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz.’’


“Ucube” kelimesi sözlükte, “Çok acayip, şaşılacak kadar çirkin olan şey” olarak tanımlanıyor. Sayın Erdoğan’ın “ucube koymuşlar” dediği, 35 metre yüksekliğinde, 350 kilo olduğu söylenen bir heykeli de kapsayan “İnsanlık Anıtı”dır. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un eseri tamamlanmaya çalışılıyor.

 

Aşağıda, anıtın yapıldığı kadarının fotoğrafını göreceksiniz, ben çok sevdim, yıkılmadan gidip görmek istiyorum. Sanat eserini beğenenler kadar çirkin bulup beğenmeyenler de olur. Başbakan da beğenmeyenler arasındaymış! 

Kars heykel bakımından birçok kentimizden daha şanslıdır, tarihi eserlerle dolu olduğu gibi, beklenmediğiniz anda, bir heykelle karşılaşabilirsiniz. Heykel sanatı insanları çevreyle, o çevre insanıyla buluşturup kaynaştırır; galiba birbirlerini tanımalarına aracılık eder. Sanatkar Paksoy tasarımı sırasında, uzak yerlerden bile görülebilecek büyüklükteki İnsanlık Anıtı’nın komşularımızla bizi kaynaştıracağını düşünmüş olabilir. 

İnsanlık Anıtı’nın, Başbakanın söylediği gibi Ebu’l Hasan Harakani Türbesi’nin yanında değil, beşyüz metre uzağında olduğu söylenmektedir. Kaldı ki, 963-1034 yıllarında yaşayan Hasan Harakani’nin mütevazı bir insan olduğu, Mevlana’nın “Biz Şeyh Hasan Harakani’yi tekrar ediyoruz” dediği rivayet edilir. 

Harakani’nin ruhunun, İnsanlık Anıtı’nın yanında, hatta gölgesinde yatmaktan hoşnut olacağı bile düşünülebilir.


1999’da ANAP adayı olarak belediye başkanı seçilen Naif Alibeyoğlu 2007 yılında İnsanlık Anıtı’nın yapımını başlatmıştır. Naif Alibeyoğlu 2002 seçiminden sonra AKP'ye geçmiş; 2004 seçimlerinde bu partiden belediye başkanı seçilmiş, 2008 sonunda CHP’ye kaydolmuş, 2009 seçimlerinde başkanlığı AKP adayı Nevzat Boşkuş kazanmıştır.


Kars Belediyesi’nin yeni başkanı Nazif Bozkuş seçilmesiyle birlikte tuhaftır, Anıtın yıkılmasını düşünmeye başlamış, iki üç ay geçince de neden yıkacağını söylemiştir: Anıt sit alanında bulunmaktadır; yapı ruhsatı yoktur, hazine arazisi üzerine yapılmaktadır! 

Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın, söylenen üç neden de söz konusu işle hiçbir ilgisi olmayan konulardır. Anıt sit alanında bulunan hazine arazisi üzerine ruhsatsız yapılıyor olabilir; bunlar ne anıtın oraya yapılmamasının nedeni ne de kaldırılmasının nedenidir! Türkiye’de hazine arazisi üzerinde olmayan, ruhsatlı kaç anıt vardır ki? 

Başbakan Belediye Başkanı gibi mazeret uydurmamış, dürüst davranmış; “Bu ucube kaldırılacak” demiştir. Ancak bir kentte tamamlanmak üzere olan bir anıtı başbakanlar severler ya da sevmezler, keşke yapılmasaydı diye içinden geçirebilirler ama yapılmasın, kaldırılsın diyemezler. Orası halkındır, böyle işlere halk karar verir. 

Halk adına, o zamanki AKP'li belediye başkanı, “geçmişteki kimi acıların bir daha yaşanmaması adına”, “iyi ile kötünün mücadelesini temsil edecek”, “insanlıktan ve barıştan yana olduklarının mesajını verecek”, “Kars’ı sembolize eden bir anıt yaptırmayı” düşünmüş; yerini ve sanatkarını seçerek işe başlamıştır (Belediye başkanı Naif Alibeyoğlu’nun sözleri, 14.07.2007, Yeni Şafak). İnsanlık Anıtı artık Kars halkınındır. Ne başbakanın ne de belediyenin! 

Başbakan, Erdoğan bütün yaptıklarını örtecek, demokratik davranışlarını sunileştiren; hukuk, ahlak, kültür ilkeleriyle çelişen çok yanlış bir şeye karar vermiş görünmektedir. Karakterinin özünü ortaya koyacak bu hatasını görmeli, ve nasıl isterse öyle, vazgeçmelidir. Benden yazması, bu kararın yükünü Başbakan Erdoğan değil, kimse taşıyamaz!


Anıt oradan kaldırılırsa, gölgesi orada kalır, o gölge Erdoğan’ın yaptıklarını, resmini ve sesini kapatır! Karar kendinindir! 

 


Erdoğan’ın ‘ucube’ dediği ‘İnsanlık Anıtı’, 35 metre yüksekliğinde, 350 kilo olduğu söylenen bir heykeli de kapsıyor.

Radikal, Yazı: Tarhan Erdem, 10.01.2011

 

******


"YAPITA HAKARET, SANATÇIYA HAKARETTİR"

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars’taki ‘ınsanlık Anıtı’na ‘ucube’ diyerek kaldırılacağını söylemesi tepki çekti. Eserin yaratıcısı Mehmet Aksoy ve meslektaşları ‘yapıta’ hakaretin sanatçıya hakaret olduğunu ifade ettiler.


Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölüm Başkanı Vedat Somay, başbakanın bu kadar ağır sonuç doğurucu bir tanımlamada bulunmasını anlamadığını belirterek “Beğenmek zorunda değil. Bunu yapan insan ülkenin en önemli heykel sanatçılarından birisi.Üstelik proje tamamlanamadı. Bütünüyle ilgili sorun var, çevresine uyumsuz görünüyor. Yetişmiş bir sanatçıya, başbakanlık düzeyinde bu kadar hakaret edilmesini kınıyorum” dedi. 

Ünlü heykeltraş, Işık ve Doğuş üniversiteleri öğretim üyesi Prof. Meriç Hızal ise Mehmet Aksoy’un Avrupa’daki sanat çevrelerinde tanınan bir sanatçı olduğunu belirterek “Her heykel kendi sanat anlayışı içinde değerlendirilmeli. Profesyonel bir sanatçının kendince bir yorumu var. Bu yorum için bu tür bir sözcüğü kullanmak bence sanatçıyı harcamak. Sanatçı çok zor yetişiyor. Onları gücendirmesek iyi ederiz. Bir sanat eleştirmeninin bu konuda fikrini alsalar iyi ederler. Ben bir yetkili olsam bunu yaparım. Yapıta hakaret etmek sanatçıya hakaret etmektir. Bu söz bizi çok kişiye çok yere mahcup eder” diye konuştu.


Eserin Sahibi Mehmet Aksoy ise CNN Türk’e verdiği demeçte, “Sanata ve sanatçıya sahip çıkılması gerekirken günlük politika diliyle bir sanat eserine yüklenilmesi doğru değil” dedi.
‘Ucube’ tanımlamasının yarım bıraktırılmış bir heykel için kullanılacak laf olmadığın belirten Aksoy şöyle konuştu: “Bu sanatı sanatçıyı kollama değil. Baksa, incelese kimiz neyiz ne kadar emek vermişiz bu meseleye. 50 senemiz gitmiş. Dünyada ve Türkiye’de başarılarımız var. Kalitemizi, sanatçı kimliğimizi ispatlamış birisiyiz. Sen gel parti çekişmelerine sanatı sok. Sanatçıyla uğraşılmasın. Biz partiler üstüyüz”

Radikal Hayat, Haber: Şenay Aydemir, 10.01.2011

 

******


HEYKELE ALIŞIK DEĞİLİZ, SORUN BURADAN BAŞLIYOR

 

Mehmet Aksoy, iyi bir heykeltıraştır.
Türkiye’de ve dünyada heykelleri, en önemli yerlere konulmuştur.
Kars’ta yaptığı bu heykelin de (İnsanlık Anıtı) gerek görünüşü gerek taşıdığı anlam bakımından nitelikli bir sanat eseri olduğundan kuşkum yok.
Devlet ve hükümet adamlarının, bir sanat eserini eleştirmeden önce, sanatçısıyla konuşmasını, heykelin yapılış amacını, neleri anlatmaya çalıştığını, ne olduğunu ondan öğrenmelerini bekliyorum. En iyi yöntemin bu olduğu kanısındayım.
Sanatçılarla kahvaltıda buluşan, onlarla görüşen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yine böyle bir konuşmadan sonra heykel hakkında konuşmasını, ondan sonra düşünceye varmasını, yargıya varmasını bekliyorum.
Mehmet Aksoy için epeyce yazdım.
Yeniden onun heykel sanatımızdaki yerini, önemini gündeme getirmek gibi gereksiz bir çabaya girmeyi, onun gibi tanınması, bilinmesi gereken iyi bir sanatçı için ayıp sayarım.


* * *


Heykel nedense bizim ülkemizde en netameli sanat türüdür.
Çünkü geleneğimizde olmadığı için, heykel denince aklımıza sadece Atatürk heykelleri veya dini kaynaklı olarak putlar gelir. Hele 12 Eylül Darbesi’nden sonra başlatılan Atatürk  heykelleri kampanyası, heykele sevgi duyulmasını önlemiştir.
Daha sonra yapılan heykellerin de bu sevgiyi artırdığını söyleyemem.
Kentin orasına burasına dikilen tarihimizin ünlü büyüklerinin, bugünün yazarlarının heykellerinin, heykel sanatındaki yerini, görsel sanatlar eleştirmenlerine bırakıyorum.
Siyasetin, siyasi anlayışların sanata karışmasına her zaman karşı durmuşumdur, sanatın kendine özgü kuralları, yasaları vardır.
Bunu düşünerek siyasetçilerin kendi anlayışlarına karşı da olsa, onu sanat adına saygıyla karşılamalarını salık veririm.
Modern heykeller belki heykelin tarihini, geldiği yeri bilmeyenler için, kim olursa olun, beğenme duygusunu tek ölçü alanlar için yapılan değerlendirmeler, eksik ve yanlıştır.
Her sanat gibi heykel de değişiyor, gelişiyor.
Ayrıca yönetimde devamlılık olması gerekir. Bir belediye başkanının yaptırdığını diğer belediye başkanı yok saymamalı, Mehmet Aksoy gibi bir heykeltıraş, artık kişisel beğenileri, siyasal değerlendirmeleri aşmış bir sanatçıdır.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bir yanlış anlaşılma olduğunu belirten açıklamasının uygulamada sonucunu vermesini bekliyorum.


* * *


Mehmet Aksoy’u aradım, bu olay konusunda söylediklerinden bazılarını yazıma alacak önemde ve değerde buldum.
Sit alanı konusunda söylediklerine katılıyorum. Erzurum Koruma Kurulu, projeyi onaylamış. Heykelin alanı temizlenecekmiş, oraya bir amfitiyatro yapılacakmış.
Sanatçının mesajı iki komşunun dostluğuna dair. Gerçekten de savaşa karşı duran, barışa çağıran bir anlayışı ebedileştirmiş. Siyaset dünyası, hükümet de Türk-Ermeni barışı için çalışmıyor mu? O zaman bu anlayışı destekleyen bir heykel de barışı destekleyen büyük bir işlev taşıyor.
Heykeltıraşa göre, heykel üzerine konuşma fırsatı doğmuş.
Böcek Evi’nde bütün gün televizyon çekimlerinde heykeli, heykelini anlatıyor.
Ne diyor özetle?
“Heykel bir tasvir değildir, üç boyutlu fotoğraf olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
Politik bir dille anlatılmaz, heykelin kodları, alfabesi farklıdır.”
Konuşma fırsatı sözünün üzerinde duralım.
Eğer böyle bir olay olmasaydı, medya heykel konusuna girer miydi?
Bunca heykel sergisi açılıyor, sanat fuarlarına heykelcilerimiz katılıyor. Heykelin, heykeltıraşın adını anan yok.
Bir de bu açıdan bakın medyanın durumuna.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 11.01.2011

 

******


RESİM, MÜZİK, HEYKEL BİZDE ÖRNEK BOL

 

Heykel ve resim denildiğinde, bire bir yaşadığım iki olay var.

1974’te CHP-MSP koalisyonu sırasında, İstanbul Karaköy’e konulan “Güzel İstanbul” heykelini, hükümetin MSP kanadı “müstehcen” buluyor. Koalisyonu sarsan tartışmalara neden olan heykel, MSP’nin baskısıyla, Başbakan Ecevit’e rağmen kaldırılıyor.
12 Eylül döneminde ise, Kenan Evren bir sergiyi dolaşırken, bir resmi müstehcen buluyor. Resim hemen kaldırılıyor.
Afganistan’da daha farklı bir yol izleniyor. Taliban orada heykelleri “dine aykırı” buluyor, dinamitle yok ediyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun, sanat otoriter ve muhafazakar düşünceyle bağdaşmıyor. Güney Amerika askeri rejimlerinde, Hitler Almanya’sında tabloların parçalanması, heykellerin kırılması hep var.


ARKEOLOJİ MÜZESİ
Yunan, Roma, Babil, Mısır, batıda ve doğuda uygarlıklar ve elbette Rönesans ne ile ölçülüyor? 
Bir bilimle, iki sanatla.
Bilime fizikten ekonomiye, matematikten felsefe ve mimariye kadar akla gelen her bilim dalı dahil. İnsanlığın refahı için bilim.
Sanat ise, o refah içinde hayattan anlamak, hayatın anlamını kavramak için var. Bilime katkı olarak var. İnsanı, insan olarak yüceltmek için var.
Sanat içinde resim, heykel var, yazı (edebiyat ve devamı) var, müzik var, başka şeyler var.
Yunan, Roma uygarlıklarına bakın, heykeller genellikle çıplak, yani müstehcen. Gidin İstanbul Arkeoloji Müzesine, bunlardan yüzlerce var.


İNSANLIK ANITI
Başbakan Erdoğan Kars’taki “İnsanlık Anıtı’nı” gerçi müstehcen bulmuyor, zaten o heykelin öyle bir yanı yok, ama “ucube” olarak niteliyor.
Sanata tepki. Beğenmeyebilir, bu da doğal. Herkesin her sanat eserini mutlaka beğenmesi gibi bir zorunluluğu yok. Ama, heykelin yıkılmasını istemek, farklı.
O heykel ortasından ayrılan bir insanı sembolize ediyor. Sınırın öte yakasında Ermenistan’ın “Soykırım Anıtına” kafa tutuyor. Kaldı ki, heykel devlete anlatılıyor, hatta Hazine arazisi üzerine dikiliyor.
Sanat ve otoriter eğilimler tarihte hiç bir zaman barışık değil. Yazı, resim, müzik, heykel bizde her birinin ayrı örneği var.
Örneğin, yine 12 Eylül’de Beethoven’in Napolyon için bestelediği Eroica senfonisini yasaklanıyor.

Hürriyet, Yazı: Yalçın Doğan, 11.01.2011

 

******


ALTI SORUDA UCUBE KRİZİ

 

 

Radikal, 'İnsanlık Anıtı'nı dönemin belediye başkanı Naif Alibeyoğlu ve heykeltıraş Mehmet Aksoy'a sordu. 'Ucube krizi'nin anatomisini çıkardı.

1- Anıt projesi nereden çıktı?
Kars Belediyesi 2006 yılında o dönem AKP'den belediye başkanı olan, daha sonra CHP'ye geçen Naif Alibeyoğlu tarafından gündeme getirildi. Tüm partilerin desteğiyle proje başladı. Bölgedeki gecekondular yıkıldı. Anıtın yapımına başlandı. Hem Erivan'da hem de Iğdır'da birer soykırım anıtı olduğunu hatırlatan Alibeyoğlu "Halklar arasında kan davasını pompalanıyor. Gerek Erivan'da gerekse Iğdır'daki anıtlara alternatif bir anıt yapalım dedik. Türk insanının soykırım yapmadığını gösteren anıt olsun istedik. Tamamlandığında 35 metrelik vicdanın gözyaşı olacaktı. Ateşe karşı su akacaktı. 50 bin kişilik amfi tiyatro ile kaleye teleferik yapılacaktı. Barıştan ve insanlıktan yana olduğumuzu, soykırım yapmadığımızı gösterecektik" dedi.

 

2- Neden durdu?
2008 yılında Anıtlar Kurulu, projeyi durdurdu. ‘Bölgede tarihi eserler bulunduğuna' kanaat getiren kurul, insanlık anıtını henüz tamamlanmadan yıkım kararı aldı. AKP'den CHP'ye geçen Alibeyoğlu, 2009 yılında belediye başkanlığı seçimini kaybetti. 2009 seçimlerinde seçilen AKP'li Nevzat Bozkuş ise "Sit alanı üstünde olduğu ve ruhsatı bulunmadığı için" heykeli yıkacaklarını açıkladı.

 

3- Anıt ne anlatıyor?
Heykeltıraş Mehmet Aksoy eserini "Karşı karşıya savaş hazırlığı içerisinde iki adam konulmuş. Asker gibiler. Üstlerinde ölüm kokusu var. Aralarındaki boşluğu mezar gibi kullanıyorum. Gözyaşı, su, hayatı anlamı, devamlılığı anlatmak için kullanıyorum" diye tarif etti.

 

4- Neden tepki çekiyor? Eseri hakkında ‘Bunun biri Ermeni, kendini kasıyor. Diğeri ise Türk de elini uzatmış, ezik büzük özür diliyor. Gözyaşları da Ermenilerin sevinç gözyaşları' diye kahve falı bakar gibi yorumlar yapıldığını belirten heykeltıraş Aksoy, "Şimdiki Kars Belediye Başkanı bir falcı dükkanı açsın. Daha önceki belediye başkanı ne yaptıysa karşı. Heykelden anlamazsın, bilmezsin. Kahve falı bakar gibi neden yorumluyorsun?
Kahve falı değil ki, heykel bu heykel" dedi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in 1994 yılında "Tükürürüm böyle sanatın içine" diye tepki gösterdiği ‘Periler Ülkesinde' adlı heykel de Aksoy'a aitti.

 

5- Anıt taşınabilir mi?
Heykeltıraş Aksoy'a göre bu mümkün değil: "Bu heykel 1500 ton. Bu ağırlığı kaldıracak vinç mi var? Onun içine koyduğum betonu, demiri ben biliyorum. Taşınmasına gerek de yok. Sit alanında deniliyor. Orada olduğu zaten belliydi. İnşaat yapmıyoruz, apartman dikmiyoruz. Heykel yapıyoruz. sit alanı olsa ne olur? Kaçak gecekondu değil ki. 4 yıl önce hiçbir laf söylenmedi de şimdi ne oldu? Bu bir partizanlıktır. Bu heykel henüz yarım."

 

6- Şimdi ne olacak?
AKP'li belediye kararında ısrar ederse Türkiye, Başbakan demediği söz sayesinde dış basında da yankı bulan 35 metre uzunluğunda, 1500 tonluk bir heykeli iş makineleriyle yıkmak zorunda kalacak.

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 11.01.2011

 

******


"BAŞBAKAN HEYKELE UCUBE DEMEDİ"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars’taki tamamlanmamış İnsanlık Anıtı heykeline “ucube” dediği iddiasıyla başlayan tartışmada buzları eritmeye niyetli. “Başbakan gecekondulardan bahsetti” diyen Günay, “Biz hiç kimsenin emeğini yıktırmayız” sözleriyle de heykeltıraş Mehmet Aksoy’a destek verdi.

 

CER Modern’de gazetecilerle sohbet eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars’taki İnsanlık Anıtı heykeline “ucube” dediği iddiasıyla başlayan tartışmayla ilgili görüşlerini dile getirdi. Erdoğan’ın Kars gezisi boyunca yanında olduğunu vurgulayarak, şöyle konuştu:

“Başbakan, Kars’ın dokusuyla bağdaşmayan çok sayıda yapılaşma gördü ve üzüntüsünü dile getirdi. Otelin açılışında ‘Bu dokuyla bağdaşmayan çirkinlikleri nasıl yaptınız? Bunları iyileştirmeye çalışın’ dedi. Türbenin ve külliyenin dokusuyla bağdaşmayan çevredeki gecekonduları gösterdi. Belediye başkanını, valiyi, vakıflar bölge müdürünü, hepimizi bir araya toplayıp ‘Bu gecekondulaşmalar, bu külliye düzeniyle bağdaşıyor mu? Bir an önce kamulaştıracak mısınız, ne yapacaksanız yapın, bunları kaldırın’ dedi. Bir heykel sözü, metinlere dönüp tekrar bakın, geçmedi. Anıt 2006’da kurullardan izin alınarak yapılmaya başlandı. 2008-2009’da, Sit bölgesi olduğu, garnizon tabya üzerinde bulunduğu için itirazlar yapıldı. Kurul durdurdu. Burada koruma kurullarının özensizliği var.”

“Anıt, ortadan bölünmüş bir insanı anlatıyor. Bir insanın ayrılmasının, acıya sebep olabileceğini anlatmaya çalışan bir gözyaşı. Bitmemiş bu anıt. Bitmediği için karkas görünüyor. Biz hiçbir sanatkarın emeğine saygısızlık göstermeyiz, emeğini yıkıp, kaldırıp atmaya kalkışmayız. Beğenmeme hakkımız var ama emeğini saygısız biçimde yıkmaya, kaldırmaya çalışmayız. Tartışmanın heykel sözü geçmemesine rağmen heykelle ilişkilendirilmesi talihsizlik. Haksız ve abartılı bir yorum oldu.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars’taki açıklamaları, yurt dışında da yankılandı. Konuya en geniş haberi Wall Street Journal Gazetesi ayırdı. “Türkiye, Dostluk Anıtı’nı Yıkacak” başlıklı haberinde gazete, “Başbakan Erdoğan, sınırın yeniden açılması ve iki komşu arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi çabalarının ne kadar dondurulduğunun işareti olarak Türkiye ile Ermenistan arasındaki dostluk anıtını yıkma talimatını verdi” denildi.

Günay’ın açıklamasıyla ilgili heykeltıraş Mehmet Aksoy da şunları söyledi: “Fevkalade hoşuma gitti. Hem Başbakanımız hem de kendi adıma sevindim. Öyledir diye de düşünüyorum. Hakikaten hem türbenin hem kilisenin dibinde ucube gibi gecekondular var. ‘Sanatçıyı incitmeyiz’ dedi. Sit alanı üzerine heykel yapılmaz diye bir kanun mu var? Yapılır, çünkü o Sit alanının içeriğine uygun bir heykel. Oradaki tabyayı biz korumaya aldık. İçinde inekler vardı, girilmez durumdaydı. Temizledik. Boşlukta uzanan el insanlığa uzanan el gibidir. Göz, insanlık vicdanını temsil eder. Vicdanın gözyaşları var, savaşların acısını temsil eden. Bize atılan laflar da vicdansızlık oluyor. Eserin daha yarısı bitmiş durumda. Bakanlık destek verirse bir yazda tamamlarız heykeli. Başbakan’ın dediği gibi park yapılsın buraya, Kafkas Şenlikleri burada yapılsın.” Aksoy, daha önce Melih Gökçek’in “Tükürürüm böyle sanatın içine” sözlerine maruz kalmıştı.

Heykeli yıkmanın imkansız olduğunu söyleyen heykeltıraş Mehmet Aksoy “1500 tonluk bir heykel ancak dinamitle yıkılır, o zaman ne tabyadan eser kalır ne de hamamdan” dedi. Aksoy, heykeli tasarlarken Azeri türküsü “Silahları yandırın arşa çıksın tütsüsü, her obada her bir evde şaha kalksın sulh sözü”nden esinlendiğini söyledi. Heykelin yapımına 2006’da AKP'li Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu döneminde başlandı.
Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 11.01.2011

 

******


HEYKELLERE HEP KIZARLAR

 

Dış politikadaki eksen kaymaları ile ilgili tartışmaları bir yana bırakalım.
Eksen esas içerde kayıyor.
Hem de çok fena bir şekilde kayıyor.
İçki yasakları aldı başını gidiyor.
Yakında içki satılacak yerleri mumla arayacak hale geleceğiz.
Bir lokantada oturup yemekle birlikte bir kadeh bir şey içemeyeceğiz.
Ya Mersin’deki Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’ndeki olaylar.
Bilgi çağında Türkiye nerelere sürüklendi.  
Lise müdürü emir vermiş öğrencilere...
“Sakın ola ki kızlarla erkekler birbirlerine 45 santimetreden fazla yaklaşmaya...”
Müdür Bey “ileri demokrat” olduğu için kızlar ile erkekler yemekhanesini de ayırmış.
Hiç kuşkunuz olmasın, kız-erkek okullarının ayrılması çok yakındır.


* * *


Devam edelim.
Kültür ve Turizm bakanımız uyardı:
“Sayın Başbakanımız heykele ucube demedi.”
Ya neye dedi Bakan Bey hazretleri?
“Efendim Sayın Başbakanımız Kars’ın dokusuyla bağdaşmayan çok sayıda yapılaşma gördü ve üzüntüsünü dile getirdi. Otelin açılışında ‘Bu dokuyla bağdaşmayan çirkinlikleri nasıl yaptınız? Bunları bir an önce iyileştirmeye çalışın’ dedi.”
Ah bu gazeteciler, ah!
Zaten söylenenleri hep yanlış anlarlar.
Demek ki hepimiz bu kez de Başbakan’ın söylediklerini yanlış anlamışız.
Demek ki bunca yıl bu meslekte boşuna dirsek çürütmüşüz.
Ben şunu çok iyi anladım ki, meğer boşuna bakan olunmuyormuş.
Helal olsun Kültür ve Turizm Bakanı’na.
Yalnız Bakan’a bir şeyi anımsatmam gerekiyor. Acaba yıllardan beri kendi çizgilerini uğruna terk ettikleri Tayyip Bey’i destekleyen “liberaller” de mi yanlış anladı Başbakanı’nın dediklerini?
Yoksa dünyanın sonu mu geldi? Onlar bile eleştirdiler Erdoğan’ı...


* * *


Başbakan’ın rahle-i tedrisinden geçtiği Hocası Erbakan da heykellerden nefret ederdi. 
Anlatayım.
Yıl 1973... Cumhuriyetin 50’nci yılı...
Bu nedenle İstanbul’un bazı meydanları için ünlü heykeltıraşlara heykeller ısmarlandı.
Bunlardan biri de “Güzel İstanbul”du.
Ünlü heykeltıraş Gürdal Uyar heykeli bir yılda bitirildi ve “Güzel İstanbul” 1974’te Karaköy Meydanı’na dikildi.
Ertesi gün kıyamet koptu.
İktidardaki CHP-MSP koalisyonunun Başbakan Yardımcısı Erbakan, heykelin müstehcen olduğunu söyleyerek derhal kaldırılmasını istedi.
Tartışmalar büyüdü ve koalisyon tehlikeye girdi.
Bunun üzerine bir gece yarısı heykel balyozlarla söküldü ve belirsiz bir yere götürüldü.   
Gazeteciler heykelin peşine düştüler ve belediyenin bir deposunda olduğunu saptadılar.
Bu haber gazetelerde çıkınca bu kez heykel depodan alınıp Yıldız Parkı’nın gözlerden uzak kuytu bir köşesine dikildi.
36 yıldır da orada sürgün hayatı yaşıyor “Güzel İstanbul”.
Heykeltıraş Gürdal Uyar heykelinin sürgünden dönüşünü göremeden 2004 yılında yaşama veda etti.
Tayyip Bey bir heykeli aforoz eden Hocası Erbakan’dan 36 yıl sonra Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykelini “ucube” diye tanımladı ve derhal yıkılmasını emretti.
Yazık! 1974’ten 2011’e heykeller babında değişen bir şey yok. 

Hürriyet, Yazı: Tufan Türenç, 12.01.2011

 

******


HEYKEL SANATI ÜZERİNE

 

1960’larda Fransa Devlet Başkanı olan General Charles de Gaulle ile Kültür Bakanı büyük yazar André Malraux birlikte bir müze ziyaretine gitmişler. Resmi bir iş. Birlikte müzenin resim bölümünü geziyorlar. General de Gaulle, André Malraux’nun kulağına eğilip:

- Sayın Bakan bakınız şu Gaugin’deki renk armonisine, demiş bilgiççe. André Malraux:
- Sayın Başkanım o Gaugin değil Raul Dufy, diye yanıtlamış.
General de Gaulle bozulmuş ama bozuntuya vermemiş. Ve:
- Bakınız Sayın Bakan, şu Degas’daki kadın bedenleri ne kadar görkemli, demiş.
- Sayın Başkanım, o Degas değil, Monet, diye yanıtlamış André Malraux.
General de Gaulle iyice bozulmuş ama sabredip taşı gediğine oturtmak istemiş. Beklemiş ve aradığını bulmuş.
- Monsieur Malraux, demiş, bu sefer doğru bildim, karşımdaki tablo Pablo Picasso’nun.
- Maalesef yanıldınız diye yanıtlamış André Malraux, karşınızdaki bir Picasso değil bir ayna!
 

General Charles de Gaulle’ün karikatürü Picasso’nun soyut resimleri gibi çizilir(di). Charles de Gaulle ile André Malraux arasındaki geçtiği iddia edilen konuşma kuşkusuz yakıştırma. General de Gaulle’ün konuşma tarzı ve yazısı yüksek bir üsluba sahipti. Fransız sanatçılarına ve yazarlarına karşı derin bir saygısı vardı. 68 olayları sırasında, Jean Paul Sartre’ı tutuklamaya kalkışan bir savcıyı ya da bakanı şöyle uyarması pek ünlüdür:
- Monsieur Sartre, Fransa’dır sayın bakan, ona dokunulamaz.


Bizde ise bakanlar, emniyet müdürleri, belediye başkanları sanatçılara, yazarlara yakından dokunarak kendi kof otoritelerini kanıtlarlar.


Vakti zamanında, Ankara Belediye Başkanı “Böyle bir sanatın içine tükürdü” idi. Gene bir belediye başkanı, İstanbul’unki, parklardaki heykelleri günah diye devşirmişti. Bir Cumhurbaşkanı paşa ise müstehcen diye sergiden resim kaldırtmış idi.


Günümüzde ise Başbakan, Kars’a dikilmeye çalışılan bir görkemli heykeli “ucube” olarak tanımladı. Ancak Bülent Ecevit, bir Rumen heykeltıraş olan Constantin Brancuşi üzerine inceleme yazmış idi.
 

İktidar ileri gelenleri ve goygoycuları  ve belki yeni Kars Belediye Başkanı bilmiyordurlar ama söz konusu heykeli yapan Mehmet Aksoy sadece Türkiye’de değil bütün dünyada günümüzün en büyük heykeltıraşlarından biridir. Heykeli tıraş edene değil, heykeli yontarak yapan kimseye heykeltıraş denir. Ismarlayan ve yaptıran Kars Belediyesi olsa bile, heykeltıraşın emeğinin karşılığını para olarak Mehmet Aksoy’a ödenmiş olsa bile, heykelin ebedi telif hakları Mehmet Aksoy’a aittir. Park yapmak bahanesiyle olsa bile o heykeli kimse yıkamaz. Birisi gelip tamamlayıncaya kadar bu haliyle yarım kalır.


AKP’li Belediye Başkanı’nın yıkıcı tavrı AKP için yüz karasıdır. Aralarında heykel sanatından anlayan kimse yok mu? Başbakan heykeli bir “ucube” sansa bile bütün suç Kars’ın AKP’li Belediye Başkanı’na ait.


Mehmet Aksoy, “Heykeli yıktırırlarsa Taliban’a dönerler!” demiş. Yıkmayı düşünmek bile insanı Taliban yapar! Ve dünya başına yıkılır. Denemesi bedava!

Hürriyet, Yazı: Özdemir İnce, 12.01.2011



******


UCUBE

 

Harem marem yoktu...
Oraya topladıkları sülün gibi kızlar padişahlarımızın dünya ahret bacısıydı!


*

 

Şaka bir yana, ecdatmış haremmiş filan değildir sorun... Ahali bunlara oy verince, vezir, aynı ahali bunların beğenmediği diziyi seyredince, rezil... Budur.


*


Heykel de değildir sorun.


*


O heykeli diken kim?
AKP’li belediye başkanı.
Sonra n’aaptı o başkan?
CHP’ye geçti.
CHP’ye geçince n’ooldu?


*


Sit’tir oldu!


*


AKP’liyken, anıt.
CHP’ye geçince, ucube.


*


AKP’li Bursa’da alkışlanan Kusturica’ya, CHP’li Antalya’da kusulması gibi!


*


(Detaya girersek... Ermeni açılımı, işin rengini değiştirdi, Kars’ta MHP güçleniyor. Kars’a vaat edilen lojistik köy projesinin Erzurum’a kaydırılması ise, tuzu biberi oldu. Ermenistan’a şirin görünmek için apar topar dikilen Barış Anıtı’nın aniden ucube ilan edilmesi, o anıtın dikildiği alanın şehit kanlarıyla sulandığının hatırlanması, sit alanı hikayesi, sebebi budur... Sanki Çanakkale şehit kanlarıyla sulanmadı ve sanki Çanakkale’de anıt yok.)


*


Sanattan manattan anlamaz bunlar.
Kafalarını taktıkları yer başkadır.


*


Efes Pilsen mesela... Avrupa’da kupa kazanan ilk Türk takımı oldu, anıtı dikildi. Göğe uzanan iki el üstünde yarısı kesilmiş basketbol topu figürüydü. “Kadeh bu” diye söküldü.


*


Sonra ne oldu?
Ders alıp, şerbet üretimine başlamadı... Spora tiyatroya müziğe sinemaya festivallere arkeolojiye destek olmaya, her sene 30 milyon dolar harcamaya devam etti.


*


E baktılar ders almıyor...
Hazır ahali padişah’la ucube’yle meşgulken, kaşla göz arasında yasakladılar. Bira üretimine devam edecek –şimdilik- ama, ismini kullanması yasak...


*


Bazı yalakalar akıl veriyor:
“Ne olmuş canım, büyütmeyin, Efes Pilsen’in Pilsen’i atılır, Efes şehir ismidir, o şekilde devam edebilir.”


*


Kardeşim!
Pilsen zaten şehir ismi.
Çek Cumhuriyeti’nde.
Ordan gelir.


*


(İzmir’in kardeş şehridir... Birayı Sümerler, kafayı İzmirliler bulmuştur lafı da, ordan gelir!)


*


Ve, hal böyleyken merak ediyor insan...
Hem CHP’li, hem rakının hası.
Tekirdağspor da yasaklanacak mı?

Hürriyet, Yazı: Yılmaz Özdil, 12.01.2011

 

******


UCUBE HEYKELLER ÜZERİNE

 

Sanat eserleri konusunda belirli bir felsefenin savunucusu olmak yerine kendi zevklerinin koruyucusu olan bir millet olmamızdan dolayı, beğenmediğimiz eserlere 'tükürürüm ben böyle sanata', 'ben daha iyisini yaparım', 'ucube bunlar' gibi tepkiler göstermemiz son derece sıradan bir durum. Üstelik konu heykel olunca aklımıza sadece Atatürk büstleri ve heykelleri geldiği için alternatif temalara karşı da bir alerjimiz var. Konu barış, sevgi, aşk, özgürlük gibi konular oldu mu, işi rayından çıkartmak çok daha kolay.

 

Konu özgürlükse 'nasıl yani anarşist falan mısın?'; konu barış ise 'toplumu askerlikten soğutmak mı istiyorsun'; aşk ise 'vay namussuz, çocuklarımıza kötü örnek oluyor' türünden ittirmeler kaçınılmaz. Ne yaparsanız yapın, bir kötücül ilhamlar denizinde yüzerken, eliniz ister istemez Atatürk heykelinden başka bir şey yapamaz hale geliyor. Onda da yeterince yakışıklı yapmamışsın, boyu kısa olmuş, bakışları sert kaçmış, basitleştirmişsin gibi tepkiler kapıda bekliyor. Kısaca zor zanaat Türkiye'de heykeltıraş olmak.

 

Kars Belediyesi'nce 2006 yılında başlatılan 'İnsanlık Anıtı' da benzer tepkilerden henüz tamamlanmaya fırsat bulamadan nasibini aldı. Başbakanımızın 'ucube' olarak nitelendirdiği rivayeti dolaşan (bu ifade reddedildi) heykelin başına neler geleceğini hep birlikte göreceğiz. Hem Erivan hem de Iğdır'daki soykırım anıtlarına bir alternatif olarak yapılması planlanan heykelin, kendi anısına bir heykel dikilmesi daha mümkün görünüyor şu sıralar.

 

Söylenmediği halde söylendiği söylenen ucube lafı yüzünden heykelin gündeme gelmesi heykelin akıbetini hızlandıracak gibi. Eserin mimarı Mehmet Aksoy yapmak istediğini 'karşı karşıya savaş hazırlığı içinde askere benzeyen iki adam tahayyül ettim. Üstlerinde ölüm kokusu, aralarındaki boşlukta mezar çağrışımı var. Gözyaşı ve suyu hayatın devamlılığını anlatmak için kullanıyorum' (Radikal gazetesinden) diyor.


Gelen tepkiler ise 'heykeldeki adamlardan Ermeni daha heybetli kendini kasmış görünüyor, Türk olan ise ezik, sinik halde tasvir edilmiş' yönünde. Kimileri eserin estetik olmadığına inanıyor, kimileri de yörenin tarihi ve otantik özelliklerine uyumlu bir biçimde yapılmadığına. Üstelik bir SİT alanına ruhsatsız olarak yapılmış olması da cabası.

 

Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay'a göre tartışma daha çok eserin niteliğine değil, konumlandığı yere ilişkin. Bir garnizon tabya kalıntısının üzerinde yapılmış olan heykelin başlangıcından beri tartışmalı olduğunu ve belediyenin kendisine ait olmayan bir yere bu eseri yapma iznini verdiğini söylüyor. Yoksa temanın da temanın işleniş biçiminin de değerli olduğu konusunda hemfikir.

 

Aslında heykel daha bitmeden kendi markasını yaratmış ve bir turizm potansiyeli oluşturmuş durumda. Heykelin bir adı da var artık, 'ucube'. Siyaseten, sanatsal açıdan ve tematik bakımdan öngörülemeyecek şöhrete kavuşmuş bir eserden söz ediyoruz. Bana kalırsa tamamlanmadan eksik bırakılıp, çevresinin temizlenmesi ve şu an oluşmuş hikayesi içerisinde 'eksik ucube' olarak varlığını sürdürmesi çok şık olabilir.

 

Heykeltıraş Mehmet Aksoy ise zaten çok kıymetli bir sanatkar olmasının yanı sıra içine tükürülmeye çalışılan (Melih Gökçek tarafından) ve henüz bitmeden spekülasyonlara konu olan heykelleri ile bir süredir sanat dünyasındaki konumunu farklı bir perspektiften de güçlendiriyor. Kendisinden daha da ucubik eserler bekliyoruz.


Bana gelince, ben 'Ucube heykeli' samimiyetle çok beğendim, bitmemiş haliyle bile. Zevkleri tartışmak güçtür bilirim ve üstelik sanatta da bu tür bir uzmanlığım yok, sadece iyi bir izleyiciyim. Sanatsal değerlerini kabul etmekle birlikte beğenmediğim ilk üç yapıtı sayıp eleştiri ve tepkilerinizi şimdiden saygıyla kabul ettiğimi belirtmek isterim. Benim ucubelerim: 1 numarada Beşiktaş merkezdeki Atatürk Cumhuriyet ve Demokrasi Anıtı, 2 numarada Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi, 3 numarada da (düzeltilmeye çalışılsa bile) İstanbul Belediye Sarayı'nı sayıyorum.

Akşam, Yazı: Deniz Ülke Arıboğan, 12.01.2011

 

******


ANIT GİDECEK, KAŞAR FESTİVALİ GELECEK

 

 

‘Ucube heykel krizi’yle ilgili olarak Radikal’in sorularını yanıtlayan AKP'li Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, ‘İnsanlık Anıtı’nı, Anıtlar Yüksek Kurulu kararı gelir gelmez kaldıracağını açıkladı. Bozkuş Kars’ta son durumu anlattı:

“Anıtlar Yüksek Kurulu’nun kararını bekliyoruz, karar geldiğinde gereğini yerine getireceğiz. Sanata saygımız var. Oğlum müzik öğretmeni, sanata saygım olmasa göndermezdim. Yasanın dışına çıkmayız.”

“Aşıklar şölenini yapıyoruz. Türkü Bayramı’nı tekrar ‘Türkiye Türkülerimiz’ olarak gündeme getirdik. Yazın açık havada ‘Bal ve Kaşar Festivali’ yapacağız. Sanata kültüre karşı değiliz. Ama açık söyleyeyim. Ben eğer heykel yapacaksam büyüklerin heykelini yaparım. Atatürk’ün, Kazım Karabekir’in, Sarıkamış şehitlerinin heykelini yaptırırım.”

“Barış diyorlar. Bir ülke düşünün, kendi sorunlarını halledemiyorsa iki tane beton yığınından bu barış sağlanacaksa o çok acı bir şeydir. Doğru düşünmüyorum. Sanattır, yapmıştır, saygı duymak gerekir. Sit alanı ise kaldırıp başka yere koyarız.”

“Kaldırdığımız bütün heykelleri sanat merkezi kurup koyacağız. Projeye 500 bin TL ayrılmış. Fiziğin çözemediği hiçbir şey yok, bu heykeli de gerekirse taşırız. Önemli olan siyasi boyuta taşımamak. Güneydoğu’da heykellere ucube deniliyor. Başbakan da heykel anlamında kullandı bana göre.”

Erdoğan 8 Ocak’ta Kars’ta toplu açılış töreni sırasında “Hasan Harakani Türbesi’nin yanına bir ucube kondurmuşlar” demiş, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Başbakan’ın ucube derken ‘heykel’den değil, çarpık yapılaşmadan söz ettiğini savunmuştu.

Kars’taki değişimin şifreleri
* Orhan Pamuk’un Kar romanına konu olan Kars, sinemaya olan ilgisiyle tanınan eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu döneminde belediye desteği ve Ermenistan ile ortak projeler sayesinde sinema seti halini aldı. ‘Kosmos’, ‘Deli Deli Olma’, ‘Güneşi Gördüm’ Kars’ta çekilen filmler arasında.

* 1999 ve 2002’de ANAP’tan Kars Belediye Başkanı seçilen Alibeyoğlu, 2004’te AKP’ye, 2008’de CHP’ye geçti. CHP’ye geçtikten sonra 2009 yerel seçimlerinde başkanlığı kaybetti.

* AKP'li yeni başkan Nevzat Bozkuş’un ilk icraatlarından biri, eski başkan döneminde başlatılan Uluslarası Altın Kaz Film Festivali ve Uluslararası Kültür Festivali’ni kaldırmak oldu. Bozkuş, kararı festival ve şenlikleri kaldıran diğer AKP'li belediyelerle aynı gerekçelere dayandırdı: Belediyenin ağır borç yükü, kanalizasyon, atık yönetimi ve çevre gibi konularda acilen yatırım gerekmesi.

* Bozkuş, 2009 Haziranı’nda Başbakan’ın Kars’ı ziyaretinden bir gün önce belediye binası girişindeki ve bir caddedeki kadın heykellerini kaldırttı.

* Ağustos 2009’da bu kez kaz ‘heykel’i de kaldırıldı. Bozkuş, “Kaz heykeli, İl Trafik Komisyonu’nun kararı alınmadan yapılmıştı. Siyasi karar değil. Siyaseti zaten sokakta yapıyoruz. İnsanlara hizmet ediyoruz” dedi.

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 12.01.2011

 

******


"HEYKELE UCUBE DEDİM"

 

Kars’taki heykel tartışmasına, “Ucubeyi heykel için söyledim” diyerek son noktayı koyan Erdoğan, Yargıtay’ın dosya yükü şikayeti içinse Mecelle’den örnek verdi ve “Ehemmi mühimme tercih olunmalı” dedi. Erdoğan sorularımıza şu yanıtları verdi:

- Ucube ifadesini heykel için mi çevresindeki gecekondular için mi kullandınız?
Heykel için kullandım. Oradaki olayı değerlendirenler, TV’lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. Belediye Başkanı sıfatıyla söylüyorum. Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Heykelin içeriği ile ilgilenmiyorum. Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa ‘Beğendin mi?’ diye soruyorlar. Konservatuar mezunu musun diye sormuyorlar. O arkadaş (Kars AKP eski Belediye Başkanı) neden yeniden aday yapılmadı? Çünkü aradığımız vasıflar o arkadaşta yoktu. Muhafazakar demokrat anlayışımıza uymadığı için bir daha aday gösterilmedi.

O heykelin bulunduğu yeri biz iktidara geldiğimizde temizlemeye başladık. Kamulaştırmalarla Seyyid Hasan el Harakani türbesi ve camisi ortaya çıkarıldı. Caminin kubbesi ile heykelin bulunduğu tepenin yüksekliği adeta eşit. Üzerine bir de 48 metrelik heykel var. Tarihi eseri gölgeleyecek bir inşaata izin veremezsiniz. O heykel yapılmaya başlandığında Belediye Başkanı’nı uyardım. Nitekim Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ‘Yıkılsın’ kararı verdi. Belediye Başkanı uygulamakla sorumlu.

Bugün konuşanların tarihe, sanata saygıları yok. Bize sanat dersi vermeye kalkıyorlar. Ama ben belediye başkanıyken Karacaahmet’te 106 tarihi mezar ve mezar taşı söküldü. Ben yapılmak istenen cemevi için 46 ayrı yer gösterdim. Ama dediler ki, ‘Bizi mezara gömersiniz, ama engelleyemezsiniz.’ İnşaatı dozerlerle yıkmaya başladık. O dönemin başbakanı, İstanbul Valisi’ni aradı ve durdurdu. Allah’tan resimleri çekmiştik. Başkanlıktan sonra cezaevindeyken, tarihi eserleri yıktırmaktan hakkımda dava açıldı. Avukatım resimleri dosyaya koydu, beraat ettim.

- Yabancı basın heykelin yıkılması ile ilgili ‘Taliban’ göndermesi yapıyor, ne diyorsunuz?
Ben 4.5 yıl İstanbul Belediye Başkanlığı ve 7.5 yıl da Başbakanlık yaptım. Bir tane ne heykel ne de eser yıktım. Yasaya uygun olduğu sürece bir eseri yıkma gayretine girmem. Birileriyle yakıştırma gayretine girmesinler. Ayrıca kendileri de söylüyorlar. Binlerce Atatürk heykeli var. Sanat değeri olan 5’i, 10’u geçmez. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu... Kaldı ki Kars halkı da hizmet bekliyor. Alt yapı, üst yapı bekliyor. 1 milyon 200 bini o heykele harcadı. Halk onu yeniden başkan seçmedi. Ben halkımın iradesine ve tasarrufuna katılıyorum. Halk da bunu bekliyor.

Hürriyet, Haber: Enis Berberoğlu, 13.01.2011

 

******


"UCUBE DEĞİL KEKLİK OLACAKTI"

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kars ziyaretinde, henüz bitmeyen 35 metrelik İnsanlık Anıtı için, “Ucube” demesinin ardından basın toplantısı düzenlendi. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye Ulusal Komitesi öncülüğünde düzenlenen basın toplantısına, CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek, Bedri Baykam, Muazzez İlmiye Çığ, Tarık Akan, Rutkay Aziz ile Ataol Behramoğlu’nun yanı sıra çok sayıda sanatçı katıldı. Ortak metni okuyan Baykam, “Toplumda herkes, bir yapıtı daha az ya da daha çok beğenebilir; sevebilir, sevmeyebilir. Ama bunların hiçbiri, bir eseri ortadan kaldırmak ve ona resmi ağızdan hakaret etmek için gerekçe olamaz” dedi. Mehmet Aksoy, heykelin, Sarıkamış’ta, Çanakkale’deki şehitlerin barış arzularını, ruhlarını göğe yükselttiğini belirterek, “Heykel 1500 ton ağırlığında. C4 veya dinamitle patlatılabilir. Yıkılırsa Taliban’ın Buda heykellerini yıkmasından farksız olur. En iyisi beni bırakın da heykelimi tamamlayayım. Bana, heykele ve barışa sahip çıkın” diye konuştu. Aksoy, “Başbakan farıcıma (keklik yavrusu) ucube dedi. Halbuki müsaade etselerdi, kanadını, tüyünü düzüp keklik olacaktı. Başbakan onun keklik olacağını göremedi” dedi.

Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, “Başbakan Erdoğan ‘ucube’ ile neyi kastetti” sorusunu şöyle cevaplandırdı: “Ben orada heykel olarak kavradım. Önemli olan Başbakanımızın tavrıdır. Onu da biz gördük. Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan gelen karara bakacağız.”

Hürriyet, haber: İsmail Aktaş, 13.01.2011

 

******


"AMACIM BARIŞ MESAJI VERMEKTİ"

 

2004 yılında AKP'den belediye başkanı seçilen ve 2008'de CHP'ye geçen Alibeyoğlu, İnsanlık Anıtı'nı, Soykırım Anıtları'na karşı barış mesajı vermek için yaptırdığını söyledi. Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun, 2007 yılında heykele izin verdiğini, aynı kurulun 2009'da ise heykelin yapımını durdurduğunu hatırlatan Alibeyoğlu, anıtın bulunduğu yerden kaldırılıp kaldırılmayacağına ilişkin nihai kararın Anıtlar Yüksek Kurulu'nca verileceğini söyledi. Alibeyoğlu, 'Sayın Başbakan, Yüksek Kurul'un kararını beklemeden açıklama yapmamalıydı. Başbakan'ın anıtın yıkılması yönündeki açıklamaları doğru değil' dedi. Alibeyoğlu, Başbakan Erdoğan'ın dün gazetelere yansıyan 'Anıt, Seyyid Hasan El Harakani Camii ve Türbesi'ni gölgeliyor' sözlerine ise şöyle karşılık verdi: 'Söz konusu camiinin çevresini ben düzenlettim. Anıt'ın camiyi gölgeleme şansı yok. Zaten camiyle anıt arasında yaklaşık 2 kilometre mesafe var.'

Akşam, Haber: Doruk Çakar, 14.01.2011

 

******


"HEYKEL YASALARLA KORUNUYOR"

 

Başbakan Erdoğan’ın “ucube” deyip kaldırılmasını istediği Kars’taki İnsanlık Anıtı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunuyor. Heykeltıraş Aksoy da Başbakan’ın aksine heykelle ilgili yıkım değil koruma kararı olduğunu söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın geçmişte de kaldırmak istediği bazı heykellere Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndaki koruma maddesi nedeniyle dokunamadığı ortaya çıktı. Bakan Ertuğrul Günay göreve başladığı dönemde Atatürk’e benzemeyen heykelleri kaldıracağını açıklayarak, çalışmalara SSK Genel Müdürlüğü önündeki eserle başlamak istedi. Ancak Günay “Eser sahibinin hakları nedeniyle sıkıntı çekiyoruz” diyerek amacını gerçekleştiremedi. Çanakkale’de Mecidiye Tabyası’ndaki “Tarihi hata var” denilerek kaldırılan ve Ankara’da Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün bahçesine yerleştirilen heykeltıraş Hüseyin Anka Özkan’a ait “Topçu Seyit Onbaşı” heykeli de Bakanlığın başını ağrıttı. Heykeltıraşın çocukları dava açacaklarını söyleyince Bakanlık, eseri eski yerine koymak zorunda kaldı. 

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 1994’te müstehcen bularak kaldırttığı ve ‘Böyle sanatın içine tükürürüm’ diyerek büyük tepki çektiği yine Mehmet Aksoy’a ait ‘Su Perisi’ adlı heykel, açılan davanın ardından 11 yıl sonra 2005’te yeniden yerine dikilmişti.

 

KANUN NE DİYOR

Sanatçıları eserlerinin korunmasında güçlü kılan “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”nun 16’ncı maddesi şu hükmü içeriyor: “Eser sahibinin izni olmadıkça eserde veyahut eser sahibinin adında kısaltmalar, ekleme ve başka değiştirmeler yapılamaz. Kanunun veya eser sahibinin müsaadesiyle bir eseri işleyen, umuma arz eden, çoğaltan, yayımlıyan, temsil eden veya başka bir suretle yayan kimse; işleme, çoğaltma, temsil veya yayım tekniği icabı zaruri görülen değiştirmeleri eser sahibinin hususi bir izni olmaksızın da yapabilir. Eser sahibi, kayıtsız ve şartsız olarak yazılı izin vermiş olsa bile şeref ve itibarını zedeleyen veya eserin mahiyet ve hususiyetlerini bozan her türlü değiştirilmeleri men edebilir.”

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İnsanlık Anıtı’nın yıkımı konusunda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Başbakan heykele değil çevresindeki binalara ucube dedi” yorumuna atıfta bulunarak “Merak ettiğim Kültür Bakanı ne yapacak” diye sordu.

 

Eser sahibi Mehmet Aksoy da Erzurum Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun son kararının heykelin yapımı yönünde olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“‘Yıkım kararı var’ diyor. Tam tersine elimizde 2007’de alınmış Erzurum Koruma Kurulu’nun kararı var. Telif hakları elden alınamaz bir şeydir. Ben bundan istesem de vazgeçemem. Başbakan fiyatla ilgili çok yanlış bir rakam söylemiş. Boyuna da ‘48 metre’ diyor, 30-32 metre. Başbakan’a yakışıyor mu bu abartılar?”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 14.01.2011

 

******


BAKAN GÜNAY'DAN İLK AÇIKLAMA

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kars’ta bulunan İnsanlık Anıtı ile ilgili başlayan "ucube" tartışmasına ilişkin basın önünde görüşlerini paylaşmak istemediğini söyledi.

 

Günay, "Hükümetin bir üyesi olarak Sayın Başbakan ile basın önünde görüş paylaşmam. Görüşlerimi Sayın Başbakana bizzat sunmak isterim" dedi.

 

Bakan Günay, Türkiye-Suriye ortak Turizm Komisyonu’nun çalışmalarına başkanlık etmek üzere Şam’da bulunuyor.

Hürriyet, 14.01.2011

 

******


BİR HEYKELİ YIKMA YETKİSİ KİMİNDİR?

 

Bir başbakan, bir sanat eserini, örneğin bir resmi ya da heykeli hiç beğenmeyebilir. Beğenmek gibi bir mecburiyeti yoktur.

Hatta, sanata ve yaratıcılığa karşı saygısızlığa vurmayacak ölçüler içinde kaldığı sürece, kendisinin bu eseri beğenmediğini ifade etmesi de hoş karşılanabilir.


Bütün kritik soru şudur: Bir başbakan, kendi evinin bahçesinde olmadığı sürece, beğenmediği bir heykelin yıkılması talimatını verme yetkisine sahip midir? Yoksa değil midir?
 

Bu soruya vereceğimiz yanıt, o ülkede demokrasinin niteliği hakkında da bize çok şey söyleyecektir.


Geçen hafta Kars’taki heykeli “ucube”ye benzettikten sonra “Belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz” dediğine bakılırsa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisini bu konuda pekala yetkili görmektedir.


Önceki gün Katar’da “heykel yapılmaya başlandığında belediye başkanını uyardığını” söylemiş, “Nitekim Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu da yıkılsın kararı verdi” diyerek, uyarılarıyla bütün bu süreci tetiklediğini, sürece başından itibaren müdahil olduğunu gizlememiştir.


Sanatta neyin estetik olup neyin olmadığı sorusu, kişisel tercihlere, beğeniye göre değişebilen son derece sübjektif bir alanın içine girer.
 

Karşımıza çıkan örnek olayda Başbakan’ın beğenisinin, estetik anlayışının her şeyin üstünde olduğunu görüyoruz.


Heykelin yıkılması sürecinde oynadığı role baktığımızda, onun beğenisi farklı olabilecek başka tercihlerin önüne geçmiştir.


Burada şu potansiyel sorunla karşılaşıyoruz. Başbakan’ın açtığı bu yol emsal haline geldiğinde, noktayı koymak da o ölçüde zorlaşacaktır.


Çünkü, bir kentte heykelin yıkılması yetkisini kendinde gören bir Başbakan, bir başka kente gittiğinde bu kez kent merkezinde yapılmış bir başka sanat eserini ya da fıskiyeyi de beğenmeyebilir ve onun da indirilmesini isteyebilir.


Buradan farklı bir noktaya geliyoruz. Kentlerde heykellerle, sanat eserleriyle ilgili kararların doğrudan başbakanların beğenilerine göre şekillendiği yönetim biçimleri pekala olabilir.


Mesele, bu tür yönetim biçimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerin dünya haritasında hangi grup içinde mütalaa edildiğidir.
 

Aslında Kars’ta karşımıza çıkan tablo hiç şaşırtıcı değildir. Bu tablo, olsa olsa Başbakan’ın bu şekildeki müdahil eğilimlerinin, otoriter mizacının güçlenerek kendini tekrarladığı bir zihniyet kalıbının yalnızca yeni bir tezahüründen ibarettir.


Bu zihniyet, bir gün Kürt çalıştayında toplanan aydınları azarlama hakkını kendinde görebilir. Bir başka gün bakarsınız gazetecilere neyi nasıl haber yapacaklarını buyurmakta ya da köşe yazarlarına ayar vermektedir...


Bu müdahaleci anlayış, giderek toplum hayatı ve özel tercihlerle ilgili alanları düzenlemeye doğru yayılabilir. Örneğin ailelerin kaç çocuk yapması gerektiğinden tutun, içki içilmemesi, bunun yerine meyve yenmesinin daha isabetli olacağına kadar uzanabilir bu yöndeki telkinler...


Bu anlayışın merkezinde, kamu görevlilerinden “benim valim”, “benim başkanım”, kurumlardan “istihbarat örgütlerim” diye söz etmeye kadar varabilen çok güçlü bir “ben” olgusu vardır.


Aslında buraya kadar verdiğimiz bütün örneklerin hepsinde mesele bir Başbakan’ın yetkisinin nerede başladığı, nerede sona erdiği tartışmasıyla ilgilidir.


Bu tartışmada, Batılı anlamda gelişkin bir demokrasideki kabul edilebilir makul sınırlar ile Başbakan’ın kendisine bu anlamda atfettiği yetkilerin genişliği arasındaki makasın bir hayli açılmakta olduğu bir durumla karşı karşıyayız.

Hürriyet, Yazı: Sedat Ergin, 14.01.2011

 

******


İŞTE AKP'NİN 'HEYKEL ÇÖPLÜĞÜ'

 

‘İnsanlık Anıtı’na ‘ucube’ diyen ve yıkılmasını isteyen Başbakan Erdoğan’a tepkiler dinmek bilmiyor. Aydın Çubukçu, Cengiz Bektaş, Erkan Can, Sennur Sezer, Settar Tanrıöğen, Derya Alabora, Meral Okay ve Mehmet Güleryüz’ün bulunduğu bir çok aydın ve sanatçının çağrısıyla bir araya gelen sanatçı ve aydınlar, TRT’nin Tepebaşında bulunan binasının önündeki bekçi kulübesinin hemen arkasına atılmış heykellerin önünde açıklama yaptılar. Bulundukları yeri ‘Heykel Çöplüğü’ olarak nitelendiren sanatçı ve aydınlar, AKP hükümetinin kültür politikalarını protesto etti.


Öte yandan Başbakan Erdoğan’ın ‘ucube’ lafının yanlış anlaşıldığını savunan Bakan Günay’ın Başbakanın lafını toparlama çabası sonuçsuz kaldı. Erdoğan ‘Ucubeyi heykel için söyledim’ diyerek söylediklerinin başka bir tarafa çekilmemesini istedi. Başbakanın bu açıklamasını da değinen aydın ve sanatçılar, Başbakanın niyetinin ortada olduğunu ve bu zihniyetten kurtulmak gerektiğini dile getirdiler.
 

Aralarında Erkan Can, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Settar Tanrıöğen, Önder Çakar ve Şebnem Sönmez gibi isimlerin bulunduğu sanatçı ve aydınlar, Heykeltraş Atilla Onaran’ın Odakule’de bulunan Göktaşı Heykeli önünde bir araya geldi. Buradan TRT binası önünde bulunan ‘Heykel Çöplüğü’ne kadar yürüyen aydın ve sanatçılar, AKP Hükümetinin sanatçıya özgürlük, sanata da yaşam hakkı tanımadığını belirttiler.


Çöpe atılmış heykeller hakkında açıklama yapan İstanbul Heykelleri hakkında kitabı bulunan Fotoğraf Sanatçısı Ferda Çağlayan, iki heykelin Büyükçekmece Belediyesinin 2000 yılından beri devam eden Uluslararası Heykel Sempozyumu’nda yapıldığını aktardı. Hollandalı sanatçı Jerome Symons’ın ve Ümit Öztürk’ün her ikisi de “Dalga” ismini taşıyan heykellerinin, Büyükçekmece Belediyesi tarafından TRT’ye hediye edildiğini söyleyen Çağlayan, heykellerin önce Harbiye’de İstanbul Radyosu önüne yerleştirildiğini ancak TRT yönetiminin değişmesinin ardından heykellerin buraya atıldığını dile getirdi.
 

Daha sonra basın açıklamasını Evrensel Kültür Dergisi Yazı İşleri Müdürü Nuray Sancar okudu. AKP Hükümetinin iktidara geldiğinden bu yana milliyetçi, muhafazakar, çağ dışı bir kültür politikası izlediğine dikkat çeken Sancar, bir uygarlık beşiği olan Anadolu’nun kültürel çeşitliliklerini hatırlatan ve yansıtan eserlere barbarca saldırdığını ifade etti. Hiçbir başbakanın bir sanat eserine müdahale etme hakkına, sanat eserinin ortadan kaldırılmasını isteme hakkına sahip olmadığına dikkat çeken Sancar, “Kitap yaktıran, heykel kırdıran, tablo parçalayan, sinema ve tiyatro yasaklayan gerici ve faşist zihniyetin insanlık tarihine yaşattıkları hatırlanmalı ve bu kaygı verici gelişmelere son verilmelidir” dedi. Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında AKM’nin kapatılması, Emek Sinemasının yıkılmaya çalışılması ile biriken tepkinin heykel saldırısıyla had safhaya ulaştığını belirten Sancar, Başbakanın sözlerini geri alarak, sanatçılardan ve halktan özür dilemesini istedi.


Yapılan açıklamanın ardından Şair-Yazar Sennur Sezer, TYS Başkanı Enver Ercan ve Senarist Önder Çakar da birer konuşma yaparak AKP Hükümetinin Kültür politikalarını protesto ettiler.

Kültür Sanat-Sen de yaptığı açıklamayla, Başbakan Erdoğan’ın Mehmet Aksoy’un heykeline “ucube” demesini kınadı. Erdoğan’ın sözlerini eleştiren Kültür Sanat-Sen “Bu tutum, sanata ve sanatçılara karşı sürekli haddini aşan ifadelerde bulunan hükümetin son marifetidir” dedi. Kültür Sanat-Sen Genel Merkezinden yapılan yazılı açıklamada, Mehmet Aksoy bir başka heykeline de AKP’li Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “Böyle sanatın içine tükürürüm” dediği hatırlatıldı. Açıklamada, bir yandan kültürel mirasın AKP tarafından yok edildiği, diğer bir yandan ise “Türk İslam sentezci” bakış açısıyla kültürel çalışmalara fonlar harcandığı belirtildi.

Evrensel, 14.01.2011

 

******


ECONOMIST 'UCUBE'Yİ YAZDI

 

Türkiye'deki heykel tartışmalarını sayfalarına taşıyan Economist dergisi, "Erdoğan rahatsızlığının tamamen estetik olduğunu savundu. Ancak bazıları, Başbakan'ın seçimler öncesinde milliyetçi duygulara hitap etmeye çalıştığını düşünüyor" yorumunu yaptı.

Haftalık Economist dergisi son sayısında Türkiye'deki heykel tartışmasına yer verdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kars'taki "İnsanlık Anıtı" heykeline ucube demesi ve yıkılmasını istemesiyle başlayan tartışmayı aktaran Economist'in haberinde şu yorumlar yer alıyor:

"Erdoğan rahatsızlığının tamamen estetik olduğunu savundu. Ancak bazıları, Başbakan'ın Haziran'daki seçimler öncesinde milliyetçi duygulara hitap etmeye çalıştığını düşünüyor.

Birçok Türk'e göre bu heykel, 1915'te sayıları 1 buçuk milyonu bulan Ermeni'nin Osmanlı güçleri tarafından katlinin bir soykırım olduğu tezinin kabul edilmesi anlamına geliyor. 2009'da, heykeli sipariş eden dönemin Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu Erdoğan ve kent nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan Azerilerin baskısı sonucu görevi bırakmak zorunda kalmıştı.

Ancak bu olaydan İslami ortodoksi kokusu da geliyor. Erdoğan'ın Kars'taki heykele karşı çıkan konuşmasında, yakında türbesi bulunan İslam alimi Hasan Harakani'ye de atıf vardı. 'Türbesinin yanına garip bir şey dikmişler. Nasıl olur böyle bir şey?' diye şikayet ediyordu Erdoğan.

Birçok Müslüman ilim adamı heykeli putperestlik olarak görüyor ve başka AKP yetkilileri de heykel sanatını hoş karşılamadıklarını ortaya koydular."

Vatan, 14.01.2011

AFİFE HATUN TEKKESİ KADIN DAYANIŞMA MERKEZİ OLUYOR

 

 

Eyüp Belediyesi ilçedeki tarihi yapıları restore ederek gelecek nesillere tekrar kazandırmaya devam ediyor.

 

Cafar Paşa Medresesi, Sertarikzade Kültür Merkezi ve Kara Süleymanoğlu Tekkesi'nin restorasyon çalışmalarının ardından Afife Hatun Tekkesi de restore edilerek vatandaşların hizmetine sunulacak. 1844 yılında türbe olarak yapılan ve 1850-1900 yıllarında tekke olarak hizmet veren Afife Hatun Tekkesi'nin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri Eyüp Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü'nce hazırlandı ve çalışmalara başlandı. Yıllardır harabe olarak duran yapı, yapılan restorasyon çalışmaları sonunda tamamlanınca Eyüp Belediyesi Kadın Danışma Merkezi olacak. Merkezde, hanımlar uzmanlara sorunlarını danışabilecek, düzenlenecek etkinliklere ve Belediye'nin hayata geçireceği projelere katılabilecek.

Zaman, 09.01.2011

HARUN REŞİT KALESİ TURİZME KAZANDIRILACAK

 

Abbasi Halifesi Harun Reşit'in uçbeyi Faraç Bey tarafından 8. yüzyılda Harun Reşit adına yaptırılan Osmaniye'nin Düziçi İlçesindeki kalenin restorasyon çalışmalarının ay sonunda tamamlanarak turizme kazandırılacağı bildirildi.

 

Düziçi Kaymakamı Nevzat Şengök, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Kaleler Şehri'' olarak bilinen Osmaniye sınırlarında bulunan Harun Reşit Kalesi'nin restorasyon çalışmalarına, geçen yıl Ocak ayında Adana Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü ile Osmaniye Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından başlandığını anımsattı.

 

Kalenin bu ay sonunda onarım ve çevre düzenlemesinin tamamlanarak turizme hizmet vermeye başlayacağını belirten Şengök, Harun Reşit Kalesi'nin Düziçi'nin sembollerinden birisi olduğunu ifade etti.

 

Şengök, yıllardır kaderine terk edilen ve çok fazla ziyaret edilmeyen kalenin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla restorasyon ve iyileştirme çalışmalarının tamamlanacak olmasından büyük sevinç duyduklarını belirterek, ''Çalışmaların müteahhit firma tarafından bu ay sonunda bitirilmesi planlanıyor. Restorasyon bittiğinde kale yeni çehresinde ziyaretçilere açılacak'' dedi.

 

Düziçi Belediyesi'nin de Kültür ve Turizm Bakanlığına sunduğu proje kapsamında Kurtbeyoğlu Mahallesinden kaleye kadar olan yolda düzenleme çalışması yapacağını anlatan Şengök, şöyle konuştu:

''Restorasyon ve yol tamamlandığında ziyaretçiler kaleye rahatça ulaşıp gezip görebilecek. Yüksek bir tepede bulunan ve Osmaniye'deki 26 kaleden biri olan Harun Reşit Kalesi'ne çıkan ziyaretçiler, ilçeyi ve çevresini kuş bakışı izleyip güzel anılarla buradan ayrılacak. Bu tür restorasyon çalışmaları tarihi yapıların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması adına önemli çalışmalar. Harun Reşit Kalesi gibi ülkemizde bulunan tüm tarihi yapıların onarılması, korunması ve tanıtımına katkı sağlayanlara teşekkür ediyorum.''

 

Düziçi Belediye Başkanı Ökkeş Namlı da belediye olarak Harun Reşit Kalesi'nin restorasyonunun ilçeye önemli katkı sağlayacağını söyled. Kaleye giden yolda gerekli çalışmaların yapılacağını kaydeden Namlı, ''Haruniye Merkez Mahallesi'nden itibaren istimlak ve yol genişletme çalışmalarına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı'na proje sunduk. Proje olumlu görüldüğü zaman kısa sürede kale ile beraber yolunu da açmış olacağız'' dedi.

 

Düziçi kent merkezine 3 kilometre mesafede bulunan kalenin restorasyonunu yapan şirket yetkilisi Ömer Gülsüm de geçen yıl 5 Mart'ta başlayan çalışmaların planlanan sürede bitirileceğini söyledi. Gülsüm, kaleye 500 metre kala yaya yolu girişinde 12 araçlık bir oto park, 500 metre yaya yolu, yaya yolu kenarında 11 kamelya, 6 oturma grubu, tuvalet ve kafeterya bulunduğunu kaydetti.

Zaman, 09.01.2011

AYASOFYA VE TOPKAPI MÜZESİ'NE ELEKTRONİK EMANET SİSTEMİ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca Ayasofya ve Topkapı müzelerinin girişine 'elektronik emanet sistemi' takılıyor. Bu sayede müzeleri rahat gezmek isteyen ziyaretçiler, yanlarında yük olmasını istemedikleri eşyalarını belirli bir ücret karşılığında buraya yerleştirme imkanına sahip olacak.

 

Türkiye'de en çok ziyaretçi çeken Ayasofya ve Topkapı müzelerinin girişine 'elektronik emanet sistemi' takılıyor. Sistem, turistlerin yanlarında bulundurdukları eşyaları güvenli bir yere bırakarak ziyaretlerini daha rahat bir şekilde yapabilmesini amaçlıyor.

 

Her iki mekanın büyüklüğü ve görülecek çok şeyin bulunması sebebi ile gezilmesi uzun sürüyor. Bu süre zarfında çoğunlukla ağır eşyalarla gezen turistler gezilerini erken bitirmek zorunda kalıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu aksaklığın önüne geçmek için 'elektronik emanet sistemi' tedbiri getiriyor. Söz konusu çalışma için bakanlık ihaleye çıkıyor. 25 Ocak'ta Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü'nde gerçekleşecek ihaleyi kazanacak olan firma, tarihi mekanların girişine, mekanların ruhuna aykırı olmayan, Koruma Kurulu onaylı, elektronik emanet sistemi kuracak. Turistler gezileri esnasında kendilerine yük olmasını istemedikleri eşyalarını, belirli bir para miktarı karşılığında kiralayacak. Kendilerine birer anahtar verilecek. Gezi bitiminde eşyalarını alarak, anahtarı teslim edecek. Küçük dolaplardan oluşan sistemin kullanımı için Türkçe, İngilizce, Almanca, İspanyolca olarak kılavuzlar basılacak. Dolapların boyutları küçük, orta, büyük ebat olarak belirlenecek. Kira bedeli, kullanılan süreye göre belirlenecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ihaleyi alacak şirketin ilk yıl için turistlerden alacağı ücreti şöyle belirledi: Topkapı Sarayı Müzesi; ilk 3 saat için 5 TL iken, ilave her saat için 1 TL, Ayasofya Müzesi; ilk 3 saat için 5 TL iken ilave her saat için 1 TL.

 

Turistin emanet dolabına bıraktığı eşya en fazla 3 gün süre ile dolapta tutulacak. Bu süre sonunda, emanetin geri alınmadığının tespiti halinde, eşya dolaptan çıkarılacak. 1 yıl süre ile başka bir yerde muhafaza edilecek. Turist, bir yıl içinde unuttuğu eşyayı almak için başvurursa, eşyasını geri alabilecek ancak turiste para cezası uygulanabilecek.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 09.01.2011

MARDİN'İN BİN YILLIK TARİHİ SURLARI RESTORE EDİLİYOR

 

 

Mardin Valiliği ve Belediyesi tarihî kent Mardin'i UNESCO'ya hazırlamak için çalışma başlattı. Avrupa Birliği, restorasyon için 8 milyon Euro hibe etti. Proje kapsamında bin 500 beton ev yıkılacak. Surların tarihî kimliği olduğunu söyleyen Mardin Valisi Hasan Duruer, "Beton binaları yıktıktan sonra surları ortaya çıkararak, kentin tarihî kimliğini korumak istiyoruz." diyor.

 

Yedi bin yıllık tarihi geçmişi ile farklı din ve dilleri ile hoşgörü kenti olan Mardin'in bin yıllık tarihi surları restore ediliyor. Tarihî Kenti UNESCO'ya hazırlamak için 2009 yılında valilik ve belediye tarafından hazırlanan Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında devam eden restorasyonda beton binalar tek tek yıkılıyor. Projede yıkılacak bin 500 beton evin sahiplerine TOKİ tarafından Yenişehir semtinde bin 700 konut yapılacak. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından geçtiğimiz aylarda proje için ihale yapıldı. Önümüzdeki aydan itibaren konutların inşaatının başlayacağı belirtiliyor. Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde şu ana kadar 22 binanın yıkıldığını belirten Mardin Valisi Hasan Duruer, "Yeni yol boyunca şehrin etrafını saran eski surları ortaya çıkarmak istiyoruz. Surların üzerinde kurulan beton binalar yıkıldıktan sonra surlar ortaya çıkacak. Surların tarihi kimliği var. Bu kimliği korumak istiyoruz." diyor. Mardin Belediye Başkanı Beşir Ayanoğlu ise Mardin'i UNESCO'ya hazırladıklarını söylüyor. Başkan Ayanoğlu, proje kapsamında 2007 yılında tarihi evlerin rölöve çalışmalarını başlattıklarını anlatıyor. Ayanoğlu şöyle devam ediyor: "Bu yıl içinde birinci cadde ıslahı için çalışmalarımız başlıyor. Altyapı ve su şebekesinin değişmesi için projeler hazırladık. Avrupa Birliği, tarihi kentteki restorasyon ve projelerin hayata geçirilmesi için 8 milyon Euro hibe etti. 7 bin yıllık tarihi geçmişi bulunan ve birçok medeniyetlere ev sahipliği yapan Mardin'i koruma altına almak için büyük çaba sarf ediyoruz."

Zaman, Haber: Şeyhmus Edis, 09.01.2011

SATILIK SARAYA DEVLETTEN BÜTÇE YOK

 

 

Bizans İmparatoru Birinci Konstantin'in misafir ağırladığı Magnaura devlete de 'kısmet' olamadı. Sahibinden satılık saray için devletin parası yok.

 

Eminönü Eski Belediye Başkanı Tahir Aktaş'ın sahibi olduğu arazide bulunan Magnaura Sarayı ortada kaldı. Sultanahmet, Akbıyık caddesindeki arazi, 1992'de Aktaş tarafından üzerindeki fabrikayla birlikte satın alındı. Yapılan kazı sırasında ise MÖ 324-337 yılları arasında Bizans İmparatoru 1. Konstantin'in elçileri kabul edip toplantılar düzenlediği 'Magnaura' tüm ihtişamıyla ortaya çıktı.
 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yazıştığı Fatih Belediyesi eserin 'şahıs malı' olması ve bütçe yetersizliği nedeniyle herhangi bir tasarrufta bulunmama kararı aldı. Böylece saray ortada kaldı. Bakan Ertuğrul Günay'ın Magnaura ile yakından ilgilendiği öğrenilirken talipliler arasında, düğün salonu, restoran, bar ve butik otel yapmak isteyenler ağırlıktaydı. Hatta saray ile Vatikan'ın bile ilgilendiği söylentileri çıktı. Ancak beklenen olmadı.  1995'te başlatılan çalışma sonrası sarayın detaylarının ortaya çıkmasının ardından restorasyon çalışmaları başladı. Bu aşamada Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından Aktaş'a kötü bir haber geldi. Kurul, işlemi 'genişletilerek kurul kararına aykırı davranıldığı' gerekçesi ile durduruldu. Bu arada Aktaş, Magnaura'yı 12 milyon euro bedelle satılığa çıkardı.


Eserin satışı ile ilgili emlak sektörü tarihi yarım adanın araç trafiğine kapatılması ile birlikte sarayın cazibesini yitirmek üzere olduğunu söylüyor.

Saray üzerindeki beton eklentiler ise dikkat çekiyor. Etrafı metal levhalarla çevrilen alana girişte 'Magnaura Sarayı Restorasyon İnşaatı' tabelası yer alıyor.

Büyük Sarayı oluşturan üç saraydan biri olan Magnaura'nın yanı sıra Khalke ve Daphne de yerin altında keşfedilmeyi bekliyor. Neredeyse 2 bin yıllık geçmişe sahip sarayın dokusu çanak anten gibi eklemlerle bozulmuş durumda.

Habertürk, Haber: Bülent Şanlıkan, 09.01.2011

SÜLEYMANİYE'YE TARİHİ GÖREV

 

 

Bin yıllık, yüzlerce esere ev sahipliği yapan tarihi Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, artık Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı olarak faaliyet gösterecek. Türk-İslam kültürünün ana kaynaklarından olan yazma ve kıymetli matbu eserleri bünyesinde barındıran Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Amerikalıların Osmanlı’da askerlik, Japonların muhasebe tarihi, İngilizlerin de optik konusunda araştırma yapmak için sıkça ziyaret ettiği bir kurum.

 

Kütüphane, başkanlığın faaliyete geçmesiyle yeniden restore edilerek gün yüzüne çıkacak, tıp, coğrafya, kimya, hijyen, tefsir, din bilimleri, divan ve edebiyat türündeki eserlerle, bilimin ışığını dünyaya yayacak. Kütüphane Müdürü Emir Eş, TCDD, nüfus müdürlükleri, Tapu İdaresi, Genelkurmay, Harp Akademileri ve Cumhurbaşkanlığı’nın, ellerindeki kitaplarla, defterlerin onarımı için Süleymaniye Kütüphanesi’ne başvurduğunu belirtti.

 

Türkiye’de, kağıt restorasyonu konusunda, Süleymaniye’den başka daha çaplı bir kuruluş olmadığını söyleyen Eş, gelen talepleri karşılayamadıklarından dolayı, ihtiyaçlarını ilgili müsteşarlığa ilettiklerini ifade etti.

Bunun sonucunda Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nın kurulduğunu anlatan Eş, "Müdürlük statüsü içinde, yazma eserlere verilmesi gereken önemi bir türlü ifa edemeyen kurumumuz, başkanlığın kurulmasıyla bundan sonra sadece kütüphanemizdeki değil, Türkiye’nin her yerindeki kütüphanelerde yazma eserlerin her türlü bakım, tasnifi kataloglanması gibi konularda hizmet verebilecek" dedi.

 

Emir Eş, şöyle devam etti: "Başkanlığın kurulmasıyla merkez teşkilatta 200 civarında bir personelle bu hizmetler yürütülecek. Taşra teşkilatında ise 166 personel görev yapacak. İstanbul, Ankara ve Konya’da olmak üzere 3 bölge müdürlüğü kurulacak. Merkez İstanbul olmak üzere hizmetin tamamı Anadolu’ya yayılacak."

 

Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, kütüphanenin 1557’den 1918’e kadar olan süreçte, Osmanlı’nın eğitim alanında en önemli kurumlarından birisini oluşturan Süleymaniye Medresesi’nin bir parçası olduğunu söyledi. Eş, "Kütüphane, 1918’e kadar medreseydi. 1928’de de harf inkılabından sonra burası kütüphaneye dönüştü" dedi.

 

Dünyanın her yerinden bilimadamlarının kütüphaneye başvurduğunu belirten Emir Eş, kütüphanedeki en eski eserin 1376 yaşında Arap şiiriyle ilgili bir eser olduğunu kaydetti. Müdür Eş, eserlerin yüzde 72’si Arapça, yüzde 23’ünün Osmanlı Türkçesi, yüzde 5’sinin Farsça, yüzde 3’ünün de Yunanca, Sırpça gibi dillerden oluştuğunu ifade etti.

Habertürk, 09.01.2011

ANTİK SAVAŞ GEMİLERİ YENİKAPI'DAN ÇIKTI

 

 

Yenikapı'daki Marmaray kazısında ortaya çıkan Theodosius Limanı, bilim tarihini yeniden yazdırıyor. Sadece kaynaklarda adı geçen antik çağın savaş gemilerinden 5 tane bulunan kazılar; İstanbul'un ilk sakinlerinin bilinenden 6 bin yıl daha önce yaşadıklarını ortaya koymuştu.

 

Asya ile Avrupa'yı ilk defa denizaltından birbirine bağlayacak olan Marmaray Projesi, Türkiye'nin en önemli arkeolojik buluntularını ortaya çıkardı. Önemli çünkü İstanbul'un ilk surları, ilk limanı, 5'i ilk kez gün ışığına çıkan savaş gemisi olmak üzere çok sayıda gemi ile İstanbul'un ilk sakinleri sayılan cilalı taş devrinden bir köy ve iskeletler ortaya çıktı...


Marmaray kapsamında ilk kazmanın vurulduğu 2004 yılından beri Yenikapı'da arkeolojik çalışmalar yapılıyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarının batıklarla ilgili bölümü, İstanbul Üniversitesi Sualtı Kültür Kalıntılarını Koruma Anabilim Dalı tarafından gerçekleştiriliyor.


Dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri kabul edilen Yenikapı batıkları, antik çağ gemi yapım teknolojisi hakkında bilinmeyenlere ulaşma konusunda çok değerli bilgiler sunuyor. Kültürel mirasın tüm insanlığın ortak mirası olduğunu vurgulayan Yenikapı Batıkları Proje Başkanı Doç.Dr. Ufuk Kocabaş, dünya denizcilik tarihini aydınlatacak buluntularla karşılaştıklarını şu cümlelerle ifade ediyor: 'Balıkçı teknelerinden küçük yük gemilerine, ağır yük gemilerinden kürekli savaş gemilerine kadar farklı ebatlarda 35 batık gemi bulundu. Sadece kaynaklarda karşılaştığımız ama bugüne kadar gerçeğine ulaşamadığımız savaş gemileri daha önce hiç bulunmamıştı. Kazılar sırasında Yenikapı'da 5 tanesini bulduk. Orta Bizans Dönemi'ne ait ilk batık kalıntıları olmaları nedeniyle son derece önemli olan bu gemilerle Türk bilim insanlarının elinde büyük bir bilgi birikimi oluştu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden bilim insanları bizi arayıp antik çağ gemi yapım teknolojisi hakkında bilgi alıyor. Son olarak Almanya'nın Roma-Germen Müzesi'nde görevli bilim adamlarına, bulduğumuz kürekli savaş gemilerindeki kürekçilerin oturma mesafelerini, gemilerin ölçülerini verdik.'


Bilim insanlarının konuya ilgisi gün geçtikçe artarken dünyanın en önemli arkeolojik toplantıları da birer birer adres olarak Türkiye'yi seçiyor.

 

Mayıs 2010'da Uluslararası Müzeler Konseyi Koruma Komitesi 11. Uluslararası Islak Organik Obje Konferansı (WOAM 2010) gerçekleştirildi. Üç yılda bir düzenlenen uluslararası konferans, dünyanın en önemli sualtı sitelerinde ele geçen batıkların ve ıslak eserlerin korunması konularından sorumlu 15 farklı ülkeden bilim insanını ve konservatörleri bir araya getirdi. 55 bildirinin sunulduğu toplantıda İstanbul Üniversitesi, Yenikapı batıkları projesinin de sorumlusu olan Doç.Dr. Ufuk Kocabaş'ın sunduğu 'Yenikapı Batıkları: Yerinden Kaldırma Metotları ve Konservasyona İlk Adım' konulu bildiri ile temsil edildi. Sunumun ardından büyük bir ilgiyle karşılaştıklarını belirten Doç.Dr. Kocabaş, bir sonraki toplantının İstanbul'da gerçekleştirilmesi yönünde yoğun bir istek geldiğini belirtti. Almanya ve Avustralya ile birlikte bir sonraki toplantı için aday olan Türkiye, sempozyum katılımcıları arasında gerçekleştirilen oylamada yüksek bir çoğunluğun toplantının İstanbul'da yapılmasını istemesi ve organizasyon komitesinin olumlu görüşüyle 12. Uluslararası Islak Organik Obje Konferansı'na (WOAM 2013) ev sahipliği yapacak.
Batıkların koruma ve onarım çalışmalarının yapılmasını sağlamak amacıyla İstanbul Üniversitesi bünyesinde 'Türkiye'nin ilk antik gemi koruma, onarım ve yeniden inşa laboratuarı' Yenikapı'da kazı alanının hemen yanına kuruldu. Yenikapı batıklarının, Türkiye'de bir şehir merkezinde yürütülen en büyük arkeolojik kazı olma niteliği taşıdığına dikkat çeken Doç. Kocabaş, yaklaşık 600 işçi, 50 müze uzmanı ve 30 kişilik İstanbul Üniversitesi ekibinin 58 bin metrekarelik alanda antik İstanbul'u gün yüzüne çıkarmak için kapsamlı bir çalışma gerçekleştirdiklerini söylüyor. Islak eserlerin çıkarılması kadar korunması ve sergilenmesinin de zorluğuna işaret eden Doç.Dr. Ufuk Kocabaş, çalışma yöntemlerini şöyle açıkladı: 'Bir batık bulduğumuz zaman önce üzerini bir çadırla örterek koruma altına alıyoruz. Püskürtme şeklinde sulama sistemi kurup çadırın içinde nemli bir ortam yaratıyoruz. Sonra geminin üzerini dikkatli bir şekilde açıyoruz ve belgeleme işlemine başlıyoruz. Bu da büyük bir özen istiyor. Geminin üzerinden yaklaşık 10 bin ila 20 bin dijital referans noktası alıp, bu noktaları bilgisayar ortamında birleştirdiğimizde geminin komple bir çizimi ortaya çıkıyor. Ardından batığı yerinden kaldırma işlemi başlıyor.'

 

İstanbul Üniversitesi Yenikapı projesi ekibi, geçtiğimiz günlerde büyük bir yük gemisinin kaldırma çalışmalarını tamamladı. Böylece toplamda 33 batığın kaldırma işlemleri bitmiş oldu. Yenikapı Projesi Başkanı Kocabaş, batıkların yaklaşık 5 yıl sürecek özel koruma işlemlerinden geçirildikten sonra yeniden inşa edilerek müzede sergilenmesi için, Türkiye'de Dünya'nın en büyük Sualtı Arkeoloji Müzesini kurmayı amaçladıklarını söyledi. Dönemin yaşam koşullarını, teknolojisini ve ülkeler arası ticareti aydınlatmaya çalıştıklarını dile getiren Yenikapı Projesi Başkanı Kocabaş, Bizans döneminde İskenderiye ile Konstantinopolis arasında bir buğday ticareti olduğunu ve o dönemde buğdayın günümüzdeki petrolle eş değerde olduğunu belirtiyor...

 

Dünya basınında büyük yankı yaratan Yenikapı batıkları, bir belgesele konu oldu. Nisan 2011'de Türkiye dahil Almanya, Fransa ve Kanada olmak üzere 4 ülke televizyonlarında gösterilecek olan 'Konstantinopolis'in Kayıp Limanı' belgeseli, antik İstanbul'u dijital boyutta gözler önüne serecek. Belgesel için 3D sanatçısı Tayfun Öner, animatör Paul Bewegt ile birlikte çalıştı; yönetmenliğini ise Hannes Schuler yaptı. Belgesel, Kanada'dan PTV Productions ve Fransa'dan Films A Trois firmaları tarafından, finanse ediliyor.


İlk kez bir şehrin eski halinin tamamının dijital olarak çizildiği belgesel, 3D efekt ve animasyon teknolojisindeki son gelişmeler kullanılarak hazırlandı. Belgesel antik İstanbul ile ilgili tüm bilinmeyenlere ışık tutacak...

 

Kayıp limana ulaşılmasının ardından beklenmeyen bir sürprizle daha karşılaşıldı. Beklenen, limanın tabanının altında deniz dolgusuyla karşılaşmaktı ancak bir köy bulundu... Bu köy kalıntılarının ortaya çıkarılmasıyla anlaşıldı ki Karadeniz, Akdeniz ve Ege'nin henüz birleşmediği, Marmara Denizi'nin bir göl olduğu dönemde, bu göl etrafında neolitik dönem insanları bir köy kurmuşlardı. Buluntular Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi üç büyük medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul'un ilk sakinlerinin sanıldığı gibi günümüzden 2 bin 700 yıl önce değil 8 bin 500 yıl önce yerleştiğini gösteriyor...

Akşam Pazar, Haber: İpek Ceylan Ünalan, 09.01.2011

SÜLEYMAN'IN MÜHRÜNÜ İSRAİL BAYRAĞI DİYE KIRDI

 

 

Rize'deki mezarlıkları mesken tutan bazı kişilerin, tarihi mezar taşlarının üzerinde Hz. Süleyman'ın mührü olan Mühr-ü Süleyman motifini İsrail bayrağı sanıp kırdıkları ortaya çıktı. Çınar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin kentteki mezar taşları üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu anlaşılan olayla ilgili olarak Dernek Başkanı Recep Koyuncu bir açıklama yaptı. Koyuncu, sembolün Batı dünyasında Hz. Davud'un Yıldızı' olarak bilindiğini belirterek, Mühr-ü Süleyman'ın bir ''Yahudi sembolü' olmadığını söyledi.

Rize'deki tarihi mezar taşları üzerinde araştırma yapan Çınar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği, 4 bin 200 mezar taşından 150'sinin tarihi özellikle olduğunu belirledi. Bu mezar taşlarının bazılarının üzerinde ise Mühr-ü Süleyman motifi tespit eden dernek üyeleri, bu motiflerin İsrail bayrağı sanılarak kırıldığını iddia etti.

Çınar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Recep Koyuncu, motiflerin İsrail bayrağı sembolü olarak bilindiğini kaydetti. Ancak bu kanaatin yanlışlığını dile getiren Koyuncu, "Bu sembole Batı dünyasında ''Davud'un Yıldızı'' deniliyor. Mühr-ü Süleyman asla bir ''Yahudi sembolü'' değildir. Rize'deki tarihi mezar taşlarındaki Mühr-ü Süleyman motifi İsrail Bayrağı sanılarak kırılıyor. Mezar taşlarını incelediğimizde bunları görünce çok üzüldük. Vatandaşlarımız mezar taşlarımıza zarar vermesin. Mezar taşları bir toplumun geçmişine ışık tutar ve bulundukları yörenin tapusu hükmündedir.” dedi.

Bugün, 08.01.2011

TARANCI'NIN EVİ YENİDEN DÜZENLENECEK

 

"Yaş otuz beş" şiiriyle ünlü Diyarbakırlı şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğup büyüdüğü ev, restore edilerek modern müzecilik normlarına göre yeniden düzenlenecek.

 

Tarancı ve ailesinin yaşadığı, 1733 yılında inşa edilmiş Diyarbakır sivil mimarisinin en güzel örnekleri arasında yer alan, 1973 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca müzeye dönüştürülen yapı, Diyarbakır Valiliği'nce restore edilecek. Müzede 19. yüzyıl Diyarbakır yaşantısını canlandıran etnografik malzemeler, Tarancı'nın özel eşyaları, el yazısı ile yazılmış mektupları, kitapları, aile fotoğrafları ve belgeler de sergileniyor.

Habertürk, 08.01.0211

KÜLTÜR BAŞKENTİ 2010'U YÜZDE 6.8 EKSİDE KAPATTI

 

2010 yılına Avrupa Kültür Başkenti unvanıyla giren İstanbul’un ziyaretçi sayısında yüzde 6.8 oranında düşüş yaşandı.

 

12 ay sonunda İstanbul’a gelen ziyaretçi sayısı 6 milyon 960 bin 980 oldu. Rusya, İtalya, İran, Japonya ve Güney Kore’den gelen ziyaretçi sayısı artarken, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya, Ukrayna, Avusturya, İsviçre ve İsrail gibi ülkelerden gelen ziyaretçi azaldı. Müze ziyaretlerinde de artış yaşandı. İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 2010 yılı turizm istatistiklerini açıkladı. Buna göre, Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları ile Haydarpaşa, Pendik ve Karaköy limanlarından alınan verilere göre; 2010 yılında İstanbul’a gelen yabancı sayısı 6 milyon 960 bin 980 oldu.

 

Edirne’deki Kapıkule, İpsala, Pazarkule ve Hamzabeyli Kara Hudut kapıları ile Kapıkule ve Uzunköprü Gar Hudut Kapılarından giriş yapan yabancılardan üçte biri İstanbul’a geldi ve İstanbul’a gelen toplam yabancı ziyaretçi sayısı 7 milyon 824 bin 995 olarak gerçekleşti. İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, 2010 yılında İstanbul’a 6 milyon 960 bin 980 turistin geldiğini ancak bunun gerçeği yansıtmadığını belirterek şöyle konuştu: ‘’İstanbul’a gelen turist sayısını doğru tespit etmek amacıyla gecelemeyi esas alan bir hesaplama sistemine geçeceğiz. Bunun için bir çalışma grubu oluşturduk. Şubat ayında bu sayıma başlayacağız.’’

Habertürk, 08.01.2011

 

******


BU KADAR KÜLTÜR ŞOKU BİZE YETER

 

 

İstanbul Kültür Başkenti olunca, kaynak yaratmak için 20 Haziran 2008'de benzinin litresine 1.5, motorinin litresine ise 1 kuruş ÖTV konuldu. 2010 bitti, vergi kalıcı oldu.

 

Akaryakıtta pompa fiyatının 4 liranın üzerine çıkması sonrasında başlayan tartışma üzerine yapılan indirimin yeterli olup olmadığı tartışılırken yine akaryakıt fiyatında bu kez 2008’de yapılan ‘Kültür Başkenti’ zammının kalıcı olup olmayacağı merak konusu. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında yapılacak harcamalara kaynak sağlamak amacıyla 20 Haziran 2008’de Resmi Gazete’de yayımlanan yeni listeyle, benzin çeşitlerinde litre bazında 1.5 kuruş,motorinde ise 1 kuruş Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışı yapılmıştı. Böylece kurşunsuz benzinden litre başına alınan ÖTV 1.4915 TL,motorinden alınan ÖTV ise 0.9345 TL olarak belirlenmişti.

‘Kültür Başkenti 2010’ kapsamında yapılacak harcamalara kaynak yaratmak amacıyla 1 Temmuz 2008’den geçerli olmak üzere yapılan bu artışı o günlerde de tartışma yaratmıştı. İlk başta sadece İstanbul’daki tüketicilere uygulanması düşünülen ÖTV artış, Bakanlar Kurulu kararıyla tüm Türkiye için geçerli olmak üzere uygulamaya girmişti. Ancak artışın geçerlilik süresi konusunda Resmi Gazete’de de herhangi bir ifadeye yer verilmemişti.

Şimdi 2010 geride kaldı ve Kültür Başkenti 2010 organizasyonlarını yapmak üzere kurulan Kültür Başkenti Ajansı’na bu süre içerisinde Maliye’den 500 milyon liraya yakın kaynak aktarıldı.

Benzinin litresine 1.5 kuruş,motorine de 1 kuruş ÖTV artışı sonucu o tarihten bu yana akaryakıta Kültür Başkenti’ne kaynak yaratmak adına 2008’in ikinci 6 ayında toplam100 milyon lira, 2009’da yaklaşık 205 milyon lira, tüketim verisinde en son rakamların açıklandığı 2010’un ilk 9 ayında ise toplam 151 milyon lira fazladan ödeme yaptık. 2010’un son 3 ayında da yaklaşık 50milyon liralık bir fazla ödeme daha yapıldı. Yani 2010’un tamamını da dahil ettiğimizde Temmuz 2008’de başlayan ÖTV artışından şimdiye kadar toplam 500 milyon lira kaynak yaratılmış oldu.

Akaryakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle son haftalarda bayi karları konusunda gözlerin çevrildiği istasyonlar da ‘Kültür Başkenti’ için getirilen ÖTV artışının 2011’den itibaren geri alınacağına dair bir duyum almadıklarını belirttiler. Fiyatlarda bu nedenle herhangi bir değişiklik olmadığını belirten Türkiye Akaryakıt Bayileri ve Gaz İşverenleri Sendikası (TABGİS) Başkanı Ferruh Temel Zülfikar, “Teamülen bu artışın devam etmemesi gerekiyor. Ancak hükümetin özellikle 10 numara yağ kullanımı nedeniyle 1 milyar dolara yakın gelir kaybı oldu. Bu nedenle Temmuz 2008’de başlayan ÖTV artışının devam etmesi de söz konusu olabilir” dedi. TABGİS eski Başkanı Atıf Ketenci ise son haftalarda akaryakıt dağıtımcılarının fiyatlar nedeniyle çok eleştirildiğini hatırlattı.

Ketenci, “Kültür Başkenti için getirilen ÖTV farkı aslında çok yüksek bir rakam değil. Türkiye sonuç itibarıyla petrol üretmeyen bir ülke. Bu nedenle petrol faturasının daha yüksek olması normal. Akaryakıtta Türkiye’ye giriş fiyatı ve tüm maliyetler belli. Bu nedenle pompa fiyatı ve ÖTV artışı gibi çok büyük olmayan artışların üzerinde çok durmamak lazım” diye konuştu.

Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, ajansa kaynak aktarmak amacıyla özel bir fon oluşturulmadığını, bütçe gelirlerinden pay aldıklarını belirterek özel ÖTV zammı olmadığını savundu. Ajansın gelirlerinin giderlerinden halen yaklaşık 160 milyon lira fazla olması konusunda ise Avdagiç “2010 sona erdi ancak biz Haziran 2011’e kadar planlanmış restorasyon ve bazı altyapı çalışmalarını bu kaynaktan finanse edeceğiz” diye konuştu.

2006’da Avrupa Parlamentosu’nun görüşü ve Avrupa Birliği Kültür Bakanları Konseyi’nin onayıyla İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu ilan edilmişti. Başta sivil inisiyatifin sahiplendiği proje daha sonra kurulan Avrupa 2010 Kültür Başkenti Ajansı ile resmi bir kimlik kazandı. Projelerle ilgili yaşanan tartışmalar sonrası daha 2010 gelmeden Nuri Çolakoğlu ayrılmış ve yerine Şekip Avdagiç gelmişti.

Habertürk, Haber: Tahsin Akça, 09.01.2011

KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

 

Bilecik'in Gölpazarı İlçesi'ne bağlı Taşcıahiler Köyü'nde güpegündüz kaçak kazı yapan 6 kişi yakalandı. Yaklaşık 10 metre çukur kazan definecilerin kazı aletlerine el konulurken, jeneratörün sesini azaltmak için kullandıkları ses yalıtım malzemeleri dikkati çekti.

 

Bir istihbaratı değerlendiren Gölpazarı İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, öğle saatlerinde Taşçıahiler Köyü'ndeki mezarlığa baskın yaptı. Ekipler, gördükleri manzara karşısında hayrete düştü. Adapazarı'nın Geyve İlçesinden geldiği tespit edilen 5 kişinin, tümsek üzerinde 3 metre yarıçapında ve giderek daralan 10 metre derinliğinde çukur kazdıkları görüldü. Adeta bir kuyuyu andıran çukura inip çıkmak için ipten özel halat yapan definecilerin, gece de jeneratörle aydınlatma yaparak kazmaya devam ettikleri tespit edildi.

 

Jeneratörü toprağa gömen definecilerin, jeneratörden çıkan sesi azaltmak için de stüdyolarda kullanılan yalıtım maddeleri kullandığı görüldü. Soğuk ve yağışlı havaya rağmen günlerdir yılmadan çalışan defineciler, işi abartıp gündüz de kazıya devam edince yakayı ele verdi.

 

Kaçak kazı yapan S.D. (34), Ö.A. (27), S.Ö. (34), A.Ö. (37) ve H.Ş. (34) gözaltına alınırken, şahısları Geyve'den araçla getiren T.Ö. (34) ise daha sonra Gölpazarı'nda yakalandı. Jeneratör ve yalıtım malzemeleri, halat merdiven, kazma ve kürekler, hilti, murç ve buna benzer kazı aletlerine ise el konuldu.

 

Köylüler, mezarlığın içindeki bu yeri ilk defa gördüklerini, kazıdan haberlerinin olmadığını söyledi. Bazı araçların gelip gittiğini ancak havaların yağışlı ve soğuk olmasından dolayı kazı yapılacağından şüphelenmediklerini anlatan köylüler, kazının birkaç hafta sürmüş olabileceğini, gördükleri çukurun kendilerini çok şaşırttığını ifade etti. Taşçıahiler Köyü'nün Roma döneminden kalma bir bölge olduğunu, kazı yapılan yerin höyüğe benzediğini belirten köylüler, alt kısmında eski kilise kalıntıları olduğunu kaydetti.

Bilecik Kent Haber, 08.01.2011

31 BİN KİŞİ 'CEHENNEMAĞZI'NA GİRDİ

 

 

Zonguldak'ın Ereğli İlçesi'nde, mitolojik kahraman Herkül'ün, yer altı tanrısı Hades'in yönettiği, hiçbir ölümlünün geri dönemeyeceği 'Ölüler Ülkesindeki' üç başlı ve yılan kuyruklu köpek Kerberos'u kaçırmakta faydalandığı Cehennemağzı Mağaraları'nı, 2009'a göre 6 bin 474 artışla, geçen yıl 31 bin 878 kişi gezdi.
 

Mitolojide insanın doğaya karşı yenilmez dayanma ve saldırma gücünü simgeleyen Herkül'ün, efsanevi altın postu aramak üzere yola çıkan gemicilerle geldiği Ereğli'de, Argolis Kralı Eurystheus'un kendisine verdiği 12 görevden sonuncusunu yerine getirmede faydalandığı 3 mağaradan oluşan Cehennemağzı Mağaraları, ilginç öyküsüyle turistlerin ilgisini çekiyor.

 

Herkül'ün, Ölüler Ülkesi'nin bekçisi üç başlı ve yılan kuyruklu köpek Kerberos'u, Olimpos tanrıları Hermes ve Athena'nın yardımıyla yer altındaki Ölüler Ülkesi'ne inerek kaçırdığı Cehennemağzı Mağaraları'na her geçen yıl ziyaretçi sayısı artıyor.

 

Yaşayanların “Ölüler Ülkesi”ne girmesini engelleyen, ölü ruhların ise dışarı çıkmasına izin vermeyen Kerberos'u yeryüzüne çıkarmasının ardından, Kral Eurystheus'un korkması üzerine Ölüler Ülkesi'ne geri götürdüğüne inanılan Herkül'ün, ilçe merkezindeki heykeli de mağaraların tanıtımına katkı sağlıyor.

 

Gizli ibadet yeri olarak kullanıldığına da inanılan mağaralar 2001'de 2 bin 594, 2002'de 15 bin 578, 2003'de 15 bin 989, 2004'de 18 bin 774, 2005'de 19 bin 303, 2006'da 18 bin 592, 2007'de 13 bin 31, 2008'de 23 bin 506, 2009'da 25 bin 404 ve 2010'da 31 bin 878 olmak üzere 184 bin 649 ziyaretçi sayısına ulaştı.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, Cehennemağzı Mağaraları'nın mitolojik kahraman Herkül sayesinde yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çektiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Hristiyanlığın yasaklı dönemlerinde gizli yapılan ibadetler için kullanılan ilk tapınaklardan biri olan mağaralar inanç turizmi açısından da önem taşıyor. Arkeolojik sit alanı mağaraların ışıklandırılmasının yanı sıra çevre düzenlemesi beğeni topluyor. Her geçen yıl ziyaretçi sayısındaki artışa Ereğli'de düzenlenen festivalin yanı sıra tanıtım kampanyalarının etkisi fazladır.”

Hürriyet, 08.01.2011

TARİHE BACA İŞKENCESİ

 

2008 yılında restorasyon çalışmaları tamamlanan ve 1506 yılında Nasrullah Kadı tarafından yaptırılan Araba Pazarı Hamamı, adeta hiç kimse bu güzelliği göremesin diye arabalarla kuşatılmış, bu da yetmemiş hemen yanına kondurulan küçük yapının bacasından çıkan dumanlar da bu güzelim eserin kalbine hançer gibi saplanıyor.

Kastamonu Postası, 07.01.2011

ÇİVİSİ BİLE YOK AMA YÜZYILLARDIR AYAKTA

14'üncü yüzyılda Candaroğlu Beyliği'nden Adil Bey'in oğlu Emir Mahmut Bey tarafından yaptırılan dış cephesi moloz yığma taştan, içi ise ahşap el işçiliğiyle yapılan tarihi cami, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

 

Çivi kullanılmadan, bindirme tekniğiyle yapılan tarihi camideki ahşap oymalar, görenleri adeta büyülüyor. Kastamonu ormanlarında yetişen bitkilerden elde edilen kök boyaları kullanılarak caminin direk ve tavanlarına yapılan motifler, tarihi yapıya ayrı bir değer katıyor.

 

Tarihi camide, olası bir yangına sebebiyet vermemek için elektrik kullanılmıyor. 24 saat özel güvenlik görevlileriyle korunan camide ısınma sistemi de bulunmuyor. Caminin aydınlatması, 12 adet küçük penceresinden sağlanıyor.

 

Dünyanın sayılı ahşap işçiliği eserleri arasında gösterilen Mahmut Bey Camii'nin ahşap işlemeli sanat eseri kapısı, tarihi eser kaçakçıları tarafından 1997 yılında çalındı. İnterpol tarafından aranan kapı, yurt dışına çıkarılamadan Manisa İstiklal İlkokulu bahçesinde terk edilmiş halde bulunmuştu.

 

Tarihi kapı, tekrar çalınma riskine karşı Kastamonu Liva Paşa Konağı Etnografya Müzesi'nde sergilenirken, şu anda camide kullanılan kapı ise, Kastamonulu ünlü ahşap oymacısı Hikmet Değirmenci tarafından aslına uygun olarak yeniden yapıldı.

 

Caminin inşaatı sırasında yapılan ''Deprem kolonları'' aradan geçen yıllara rağmen hala 360 derece dönebiliyor. Mihrabın yanında yer alan kolonların hala dönebiliyor olması, tarihi caminin temelinde bir kaymanın, olmadığının göstergesi.

 

Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürü Yavuz Yücebıyık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1366 yılında Candaroğulları Beyliği'nden Adil Bey'in oğlu Mahmut Bey tarafından yaptırılan caminin Türkiye'nin önemli tarihi eserlerinden biri olduğunu söyledi.

 

Caminin dışının taştan. içinin ise ahşaptan çivi kullanılmadan yapıldığını anlatan Yücebıyık, ''İçi ahşap bindirme tekniği kullanılarak yapılmıştır. Kalem işleri açısından hem ilimizin hem de Türkiye'nin önemli eserlerinden birisidir. Hem emniyet tedbiri olarak ve hem de yapının orijinalliğini korumak adına bugüne kadar elektrik tesisatı yapılmadı'' dedi.

 

Yücebıyık, tarihi Mahmut Bey Camii'nin 2005 yılına kadar Kasaba Köyü tüzel kişiliğine ait olduğunu dile getirerek, ''Vakıf eseri olması nedeniyle 2006 yılında Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne devredildi. 2006 yılında projesi yapıldı. 2007 yılında restorasyonu yapıldı. Restorasyon çalışmaları sırasında kalem işlerine hiç dokunulmadı. Mevcut taş minarenin camiye zarar vermesi nedeniyle caminin güvenliği için yıkılarak yerine ahşap minare yapıldı'' diye konuştu.

 

Yücebıyık, başta Japonlar olmak üzere, İngiliz ve Alman turistlerin yoğun olarak camiyi ziyaret ettiğini söyledi.

Kastamonu Postası, 07.01.2011

TARİH BETONUN ALTINDA

 

 

Yabancı bir ülkede bir kente gittiğinizde bazı yapıların çok uzun süredir orada olduğunu gösteren fotoğraflarını görürsünüz. Bir cafenin yüz yıl önceki fotoğrafı asılıdır mesela duvarında; o dönemin giysileriyle insanlarını, kadınlı erkekli orada otururken gösterir. Bir yapının yüz yıldır hem de aynı isimde bir cafe olarak orada durmasına şaşar kalırsınız. Benim Avrupa kentlerinin en çok gıpta ettiğim yanlarından biridir bu, diğer özelliklerinin yanı sıra. Bütün kıtayı yerle bir eden 2. Dünya Savaşı’nın ardından yıkıntı halindeki Avrupa kentleri tekrar hem de aynı yapıları aynı halleriyle ayağa diken genel bir restorasyonla tıpkı eskiden oldukları gibi dururlar.

Böyle zamanlarda düşünmeden edemem; acaba İzmir, yangın felaketini yaşamamış olsaydı bütün o kültürel unsurları yansıtan tiyatroları, cafeleri, mağazaları, kulüp binalarıyla hiç değilse birazcık olsun bugüne kadar ulaşır mıydı? Hayır, hiç zannetmiyorum. Tahribat yangınla başlamış olsa da her zaman devam etti. Biz İzmir’i yangından beter tahrip ettik. İzmir’de 20 yıl önce oturduğumuz bir çay bahçesini aynı yerde görmeyi aklımızdan bile geçiremeyiz. Bunu bırakın, İzmir düşman işgalinden kurtarıldığında Atatürk’ün denize bakarak rakı içtiği Kordon’daki meyhane yok ortada. Kordon’u bile zor kurtardık otoyol olmaktan. İzmir’in simgesi olabilecek, tarihsel önemini yansıtabilecek bir yapı bulamazsınız kolay kolay.

İzmir’in kıyılarındaki beton duvara bakarken, Avrupa’da kimse, 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir olmuş tarihi yapıların yerine, hazır yok olmuşlarken, çirkin ve çok katlı apartmanlar dikmeyi düşünmemiş midir diye de sorarım kendi kendime. Neden onlar böyle düşünmemişler de biz hala ayakta olan tarihi yapıları yıkabilmişiz? Barcelona’da Picasso’nun yemek yediği lokanta hala hizmete devam eder ve turizm için bunun pazarlamasını yapar. Havana’da Ernest Hemingway’in içki içtiği yerlerde oturur turistler. Oysa İzmir’de Müzeyyen Senar’ın ilk sahneye çıktığı bina artık yoktur; yerine dikilmiş olan apartmanın girişinde sadece bir plaketle hatırlatılır bu özellik. İzmir’in önemli tarihi olayları ve kişileriyle ilgili yapıların bulunduğu yerlere hiç değilse plaket konmalı. Çünkü yapılar ortadan kalkınca, tarihi gerçekler de onlarla birlikte yok oluyorlar sanki. Hiç birini hatırlamıyoruz.

Biz ne yaparız? Toprağın altında kaldığı için korunan antik dönem kalıntılarını ortaya çıkardığımızda onları öyle kendi hallerinde bırakırız. İsteyen istediğini götürür. Bu da bir şeydir diye düşünmek lazım. Çünkü bazılarını yeniden toprağın altına gömüp üzerine de baraj yapabiliriz. Bunun son örneğini Allianoi antik kentinde yaşadık; antik dönemde çok önemli bir sağlık merkezini ortaya çıkardıktan sonra hem de sızıntı yapacağı önceden DSİ raporlarına yansımış bir barajın suları altına gömebiliriz. Anadolu’da önceki yıllarda barajların suları altında kalan yüzlerce antik dönem kentine yaptığımız gibi. Şimdi bu konuda biraz daha gürültü koparılıyor o kadar; yoksa sonuç değişmiyor.

Beş bin yıllık tarihiyle övündüğümüz İzmir’de bunu gösterecek hiçbir yapı bırakmamışız. Var olanlar da, yapılaşmanın ortasında sıkışmış durumdalar. Onları bulabilmek için epeyce aramanız gerekiyor. Ne uzak ne de yakın tarihi anlatan binalar kalmış bugüne. İzmir’in eski fotoğraflarında kalan Alsancak’taki Sakız tipi evleri, Karşıyaka’daki büyük bahçeler içindeki konakları, İzmir’in çok kültürlülüğünü yansıtan mahalleleri, yaşam tarzını, ticaretteki üstünlüğünü, zenginliğini gösteren yapıları ara ki bulasın. “İzmir, tarihinde her zaman çok önemli bir şehir olmuştur’’ sözleri, tarihi altyapıdan uzak boş bir söylence olarak kalıyor; kimse bu betondan kale haline gelmiş kente bakarak onun geçmişine dair önemini canlandıramıyor zihninde. Biz bu yüzden tarihsel geçmişinden kopuk, anıları ve kültürel birikimi olmayan bir toplumuz; “gösterişe düşkün’’ bilgisiz ve görgüsüz insanlar gibi birbirimizi itip kakarak yaşıyoruz bu kentte.

Cumhuriyet Ege, Haber: Asuman Abacıoğlu, 07.01.0211



2 - 8 Ocak 2011

HASANKEYF'İ KURTARMAK MÜMKÜN. NASIL MI?

 

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İnşaat Fükültesi’nde hazırlanan bir çalışma, Hasankeyf’in sular altında kalmadan baraj yapılabileceğini ortaya koydu. Projeye göre, 50 yıldan fazla süredir tartışılan Ilısu Barajı’nın yerine yapılacak beş baraj, Hasankeyf’deki tarihi eserleri kurtaracak. Üstelik yatırım maliyeti aynı kalırken üretilen elektrik miktarı ise artacak. En önemlisi ise kamulaştırılacak alan yüzde 27 daha az olacak.

Ilısu Barajı’na alternatif projeyi ODTÜ İnşaat Fakültesinde yüksek lisans yapan Emrah Yalçın hazırladı. ‘Ilısu Barajı ve HES: Alternatif çözümlerin Araştırılması’ adındaki çalışmanın danışmanlığını ise ODTÜ İnşaat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Şahnaz Tiğrek yaptı. Projeye göre, Ilısu Barajı’nın gövdesi 59 metre daha düşük yapılarak oluşturulacak göl alanının yüzeyi küçültülecek. Böylece Hasankeyf’in 12 bin yıllık tarihi eserleri de sular altında kalmaktan kurtulacak. Gövdenin düşürülmesiyle kaybedilen enerji ise Dicle’nin daha yukarısına yapılacak dört barajla sağlanacak. Yeni baraj yapmak için gerekli olan para ise, normalde kamulaştırma için harcanan paradan karşılanacak. ‘Beşli baraj sistemi’ adı verilen projeyle daha fazla elektrik üretilecek.

Çalışmanın danışmanı Yrd. Doç. Dr. Tiğrek, Ilısu Barajı’nın ilk planının 1954’de yapıldığını günümüz şartlarına göre mutlaka revize edilmesi gerektiğini söylüyor. Eski projenin inatlaşarak yapılmasının bir anlamı olmadığını anlatan Tiğrek, çalışmayla ilgili şunları anlatıyor: “Konuyu yıllardır takip ediyorum. ODTܒde uzman öğrenciler yetiştirmek için ‘hidroelektrik programı’ açıldı. Bu programda Ilısu Barajı ile ilgili bu fikir ortaya çıktı. Ben danışmanlığını üstlendim. Emrah Yalçın hazırlamak için talip oldu. İki yılda tamamlandı.”

Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından yapımı planlanan Ilısu Barajı’na alternatif olarak hazırlanan beş baraj şöyle: Ilısu 1 (Garsan), Ilısu 2 (Bitlis), Ilısu 3 (Botan), Ilusu 4 (Dicle) ve Ilısu 5 (Dicle - Yapılması planlanan barajın gövdesinden 59 metre daha kısa). Bu barajlar sayesinde üretilen elektrik miktarının da fazla olacağını belirten Tiğrek, “Hasankeyf sular altında kalacak yerlerin en ucundaki bölge. Ilısu Barajı’nın bulunduğu yere 180 kilometre. Eğer baraj gövdesi 59 metre aşağıya düşürülürse Hasankeyf’in sular altında kalmaz. Üstelik şu ana kadar yapılan çalışmalar da boşa gitmez. Yeni baraj da aynı aksta ve aynı genişlikte olacak. Diğer barajlar için gerekli olan para kamulaştırmaya ayrılan paradan karşılanacak.”

Çalışmayı, Temmuz 2010’da Gazi Üniversitesi’nde ‘Yenilenebilir Enerji Sempozyumu’nda sunduğunu anlatan Tiğrek, “Birkaç gün önce Dicle Üniversitesi’nde de GAP’ın dünü ve bugünü’ konulu bir panelde projeyi anlattım. GAP idaresinden insanlar vardı. DSİ yetkilileri de projeden haberdar. Ancak şu ana kadar kimse bizden projeyle ilgili bir talepte bulunmadı.”

Çalışmanın sahibi Emrah Yalçın ise, “Daha az kamulaştırma yapılması ve Hasankeyf’in kurtulması için böyle bir çalışma hazırladık. DSİ’nin projesini de inceledim. Maliyetler konsorsiyumun verdiği fiyatın üzerine tahmini kamulaştırma bedelleri çıkarılarak hazırlanmış. Ilısu’nun faydaları bizim sistemimizde de sağlanıyor. Hazırladığım projeyle sadece Ilısu Barajı’nın elektromekanik donatılarını sağlayacak olan konsorsiyum olan Avusturyalı Andritz Hydro ilgilendi. Çalışmayı gönderdim. Başka ilgilenen olmadı.” Çalışması 330 sayfayı bulan Yalçın, şu anda doktora tezi hazırlıyor. Yalçın’ın yeni çalışması, ‘Dicle Havzası’nda DSİ’nin sunduğu sisteme alternatif nasıl bir sistem geliştirilse daha fazla enerji elde edilir’ konusunu ele alıyor.
Ilısu Barajı’nın maliyeti 1 milyar 850 milyon Avro. Proje ile ilgili en son gelişmelerden biri, kredi sağlayacağını bildiren Avusturyalı, Fransız ve Alman üç kredi kuruluşu Türkiye’nin 153 şartı yerine getirmediği gerekçesiyle çekildiğini açıklamıştı. Bunun üzerine Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, kredi vermekten çekilen kuruluşlar için ‘kaypak’ açıklaması yapmıştı. Kredinin iç kaynaklardan sağlanacağını belirten Eroğlu, bu sefer kredi sağlayacak kuruluşların adını açıklamamıştı.

 


Hasankeyf Kalesi’nden 13 Temmuz 2010’da bir kaya düşmesi sonucu bölge halkından bir kişi ölmüştü. Bu olayın ardından Hasankeyf Kalesi ve Dicle’nin kıyısındaki çardaklar hem yaya hem de araç trafiğine kapatıldı. Yıllardır tarihi eserler için yatırım yapılmamasının yanı sıra kalenin ve çardaklarını kapatılması turizm sekteye uğrattı. İşsizlik sorunu yaşanan Hasankeyf’te halk zor durumda kaldı.

Radikal, 08.01.2011

1 MİLYON 300 BİN TL'YE ONARILACAK

 

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda 1960 yılında ziyarete açılan, 41.7 metre yüksekliğindeki Şehitler Abidesi kapsamlı bir onarımdan geçirilecek.

3 yıl önce yıkılma tehlikesine karşın ayaklarında güçlendirme yapılan ve altında da geniş bir müze alanı oluşturulan Şehitler Abidesi, tavanında bulunan Türk bayrağı şeklindeki cam mozaiklerin dökülmesi yüzünden tehlike yaratmaya başladı. Çanakkale Valiliği’nin kararıyla anıtın etrafı iple çevrilerek ziyaretçilerin abidenin altına girmesi yasaklandı. Çanakkale Şehitler Abidesi Teras Onarımı için ihale açıldı. Onarım için 1 milyon 300 bin 498 TL harcanacak.
Hürriyet, Haber: Burak Gezen, 08.01.2011

MALİYE'DEN BAKANLIĞA 3 AY MÜHLET

 
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Milli Savunma Bakanlığı'na Topkapı Sarayı içinde bulunan 19 askeri depoyu boşaltması için 3 ay süre verildiğini belirterek, ''Ümit ederim ki, 3 ay içinde boşaltılır, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilir'' dedi.

Şimşek, Türk çimento sektörünün 100. yılı dolayısıyla Yapı Ürünleri Üretici Federasyonu tarafından düzenlenen ''Türk Ekonomisi ve İnşaat Sektörü'' konulu toplantıdan ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bir gazetecinin ''Topkapı Sarayı içinde bulunan 19 askeri deponun Milli Savunma Bakanlığı'na tahsis işlemini re'sen kaldırdınız ve bu alanları müze yapılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı'na tahsis ettiniz. Bu kararın detaylarını öğrenebilir miyiz? Bu sürece Maliye Bakanlığı nasıl dahil oldu?'' sorusu üzerine Şimşek, Hazine mülklerinin Milli Emlak Genel Müdürlüğü tarafından yürütüldüğünü anımsattı.

Topkapı Sarayı'nın Türkiye'nin en önemli kültürel tarihi mekanlarından biri olduğunu belirten Şimşek, ''Müzede bazı çok önemli kültürel miras örnekleri sırf yer yetersizliğinden dolayı sergilenemiyordu. O depoların boşaltılması için Milli Savunma Bakanlığı ile temasa geçtik. İyi bir işbirliği içinde depoları Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devretmiş bulunuyoruz. Boşaltılınca o mekanlar çok daha iyi şekilde tarihi birikime uygun olarak kullanılacak. Milli Savunma Bakanlığı'nın depodaki ürünlerini veya askerleri başka yerde konuşlandırması için ne gerekiyorsa yapacağız. Bu konuda bir sıkıntı yok. Önemli bir adım ama hakikaten Türkiye'nin menfaatine önemli bir adım'' diye konuştu.

Şimşek, ''Milli Savunma Bakanlığı'ndan bir itiraz geldi mi?'' sorusu üzerine ''Süreç biraz uzadı. Fakat biz yine de sonuçta bütün kurumlarımızı ikna ederek, bu mekanları Kültür ve Turizm Bakanlığına kazandırmış bulunuyoruz. Önemli olan sonuç'' dedi.

''Milli Savunma Bakanlığı'na depoları boşaltması için ne kadar süre tanındı?'' sorusunu Şimşek ''3 ay diye düşünüyoruz. Ümit ederim ki 3 ay içinde orası boşaltılır, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilir'' diye yanıtladı.

Maliye Bakanı Şimşek, ''Milli Savunma Bakanlığı'na bir yer tahsis edildi mi?'' sorusuna ''Yer konusunda sıkıntı olacağını sanmıyorum. Yer çok. Biz her zaman bu türden yer taleplerine eldeki imkanlar çerçevesinde yardımcı oluruz. Mekan en iyi şekilde, tahsiste öngörülen şekilde kullanılacak, en doğru kullanım da o'' karşılığını verdi.

Habertürk, 07.01.2011

TARİHİ KÖPRÜLER YENİDEN HAYAT BULDU

 

 

Giresun'da Yağlıdere-Alucra karayolu üzerinde bulunan 17 tarihi kemer köprü Karayolları tarafından onarılıyor. Yağlıdere Doğa ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği Başkan Yardımcısı Eşref Pul, yıllardır verdikleri mücadeleye Karayolları’nın karşılık verdiğini söyledi.


Yağlıdere-Alucra karayolu üzerinde bulunan 17 tarihi kemer köprüden 2010 yılında bir tanesinin onarıldığını 5 tanesinin ise 2011 yılı yatırım programına alındığını belirten Pul “Geçmişle günümüzü, günümüzle geleceği bir birine bağlayan tarihi kemer köprülerimizin yok olmadan onarılmasıyla ilgili bir çok mücadele verdik. Gerek Kültür Bakanlığı başta olmak üzere kapısını aşındırmadığımız kurum kalmadı. Yağlıdere-Alucra grup yolu karayollarına alınmasıyla sesimize de kulak veren Karayolları oldu. Güzergahta bulunan 17 kemer köprüden kemer köprüden bir tanesi tamamlandı. 5 tanesinin ise 2011 yılında onarımı için ihaleye çıkarılacağı belirtildi” dedi.


Tadilatı tamamlanan yaklaşık 200 yıllık olan Mehmet Emin Ağa Köprüsü’nün önümüzdeki günlerde açılışı yapılacağını da ifade eden Pul “Vadi içerisindeki köprülerin bir çoğu 200-300 yıllık köprüler” dedi.

Giresun Gazetesi, 07.01.2011

PETRA DÜNYANIN 7 HARİKASINDAN BİRİ