|
30 Ekim - 05 Kasım 2011
|
|
|
DOSYA
|
|
 |
|
AYASOFYA İBADETE AÇILACAK
Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen ilk konsilin toplandığı İznik Ayasofya'nın yeniden cami olarak düzenleneceği ve ibadete açılacağı iddia edildi. Hummalı bir çalışma yapılan Ayasofya'da yerlerin tahta zemin ile kaplandığı ve hutbe için gerekli ağaç merdivenin de hazırlandığı ileri sürüldü.

MS 325 yılında ilk konsüle ev sahipliği yapan ve teslis akidesinin kabul edildiği Ayasofya, 2008 yılında Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü tarafından 375 bin liraya ihalesi yapılarak restore edilmişti. Anıtlar Kurulu'nun verdiği projeye göre restore edilen tarihi yapının içinde bugün Hz. Meryem ve havarilere ait resimler bulunmakta. Tarihi yapının, restorasyon çalışmalarının ardından müze olarak fonksiyonuna devam edeceği belirtilmişti.
Eylül ayında Bursa'ya gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Ayasofya'yı gezmişti. Arınç, "Vakıflar Genel Müdürümüzle beraber Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz" ifadelerini kullanmıştı.
Sabah, 30.10.2011
******
İZNİK AYASOFYA NAMAZ İÇİN HAZIRLANIYOR İDDİASI

İznik'in Orhan Gazi tarafından fethedilmesiyle kiliseden camiye çevrilen, Cumhuriyet döneminde ise müze olarak kullanılan İznik Ayasofya'nın ibadete açılacağı iddia edildi. Önceki gün minareye alem monte edilmesi iddiaları güçlendirirken, yetkililer ilk namazın Kurban Bayramı'nda kılınacağını ifade etti. AKP milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su ve Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem ile Vakıflar Bursa Bölge Müdürü Mürsel Sarı, yeni düzenleme yapılan müzede incelemeler yaptı. Yetkililer, gazetecilerin "Ayasofya ibadete açılıyor mu?" sorusuna "Bekleyin, görün" yanıtını verirken AKP Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak, "İlk namaz, Kurban Bayramı'nda" dedi. Ortodoks camiasının hac merkezi olan İznik Ayasofya'da çalışmalar son 3 gündür hızlandı. Önceki gün minareye alem monte edilirken, zemin ağaç kaplama ile döşenerek, hutbe kürsüsü de yerine konuldu. Eylül'de Bursa'ya gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, "Vakıflar Genel Müdürümüzle beraber Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz" demişti.
Sabah, 31.10.2011
******
AYASOFYA MÜZESİ CAMİYE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

Bursa’nın İznik İlçesi’ndeki Ayasofya Müzesi minaresine alem takılırken, içine de hutbe kürsünü, ahşap taban konuldu.
Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem dün gece müzeyi ziyaret ederek, çalışmalar hakkında bilgi aldı. Müzenin camiye dönüştürüleceği iddia edildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtlarında anıt müze, Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında cami ve Hıristiyan dünyasında ise kutsal hac mekanı olan Ayasofya, 2007 yılında müze olarak ziyarete açıldı. Bölgeye gelen turistlerin büyük ilgi gösterdiği Ayasofya Müzesi’nde son günlerde yapılan çalışmalar dikkat çekiyor. Ayasofya’nın minaresine alem takılırken, zeminine ahşap platform yerleştirildi ve hutbe kürsüsü monte edildi.
Çalışmaları yerinde incelemek üzere dün akşam Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem dün akşam ilçeye geldi. Gazetecilerin sorularını yanıtsız bırakan ve inceleme sırasında gazetecilerin görüntü almasını engelleyen Ertem’e, AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su, AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın, AKP İznik İlçe Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak eşlik etti. Gezi hakkında bilgi verilmezken, ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürüleceği öne sürüldü.
Hürriyet, 31.10.2011
******
AYASOFYA BİLMECESİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca ‘kilise’, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce ‘cami’, Hıristiyanlar tarafından ise ‘Kutsal Hac Merkezi’ olarak kabul edilen İznik’teki Ayasofya’nın, Kurban Bayramı’yla ibadete açılacağı iddia edildi. Yetkililer, konuya ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, Ayasofya’nın içinde yürütülen çalışmalar, iddiaları doğruluyor.
Bir süre önce açılışlar için İznik’e gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, ‘Vakıflar Genel Müdürlüğü ile birlikte Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz’ ifadelerini kullanmasının ardından, yeni bir restorasyon projesi ile Ayasofya’nın tabanına tahta zemin döşenmeye başlandı. Hutbe için gerekli ahşap merdiven de hazırlanırken, müezzinler için mahfil yapıldı. 2007 yılında onarılan minareye ise alem takıldı. Ayasofya’ya 6 adet diyanet görevlisi atanması için bir dizi çalışmaların yapıldığı öne sürülüyor.Tüm bu hazırlıklar, Ayasofya’nın camiye dönüştürüleceği ve ibadete açılacağı yönünde iddiaları da beraberinde getirdi. Ayasofya’nın badete açılacağı söylentileri ilçe göndeminde ilk sıraya otururken, yetkililer konuya ilişkin açıklama yapmadı. Ayasofya’nın dışından ve içerisinden basın mensuplarının görüntü almaları ise yasaklandı.
Ayasofya’nın ibadete açılacağı iddiaları, Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem’in önceki gün akşam saatlerinde İznik’e yaptığı ani ziyaretle daha da güçlendi. Adnan Ertem, Vakıflar Bursa Bölge Müdürü Mürsel Sarı, AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın ve İsmet Su ile beraberindeki heyet, burada incelemelerde bulundu. Yapılan çalışmaları yakından gören yetkililer, çıkışta gazetecilerin ’Ayasofya ibadete açılıyor mu’ sorusuna ’Bekleyin, görün’ yanıtını verdiler. AKP Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak ise, ’İlk namaz, Kurban Bayramı’nda’ diye konuştu. Bu arada, İznikliler, Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ikiye bölünmüş durumda. Bazı vatandaşlar, tarihi yapının Hıristiyanlar için ibadete açılması gerektiğini söylerken, bazıları ise Ayasofyanın cami olarak hizmet vermesini istiyor. Turizm Bakanlığı’nın Türkiye’de ayin yapılacak kiliseler arasında gösterdiği İznik Ayasfoya Kilisesi’nin cami olarak açılmasının Hıristiyan aleminde nasıl karşılanacağı merak konusu.
Hıristiyan alemi için bağlayıcı kararların alındığı iki konsil toplantısına ev sahipliği yapan İznik, Roma, Bizans, Osmanlı ve Selçuklu dönemine ait izler taşıması nedeniyle tarihsel özelliğiyle öne çıkıyor. Ayasofya Kilisesi de, Roma dönemimden kalma en önemli eserlerin başında geliyor. 2000 yılı inanç urizme kapsamında ilçeye büyük çaplı tuist çekmesi öngörülen Ayasofya Müzesi, 27 Aralık 2000 tarihinde tarihi bir olaya evsahipliği yaptı. Bu tarihte, İstanbul Rum Patriği 1. Barthomeleos’un yönettiği noel ayininde, 9 ülkeden gelen Ortodoks cemaatinin önde gelen 150 lideri buluşmuştu. İznik’teki ayin, semavi dinlerin buluşması anlamında tarihte yeni bir sayfa açması nedeniyle büyük yankı uyandırmıştı.
Bursa Olay, Haber: Hayri Şen, 01.11.2011
*****
AYASOFYA TARTIŞMASI
Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, İznik’teki Ayasofya Camisi’nin, Diyanet’in “tekrar cami olarak ibadete açılması” yönündeki talebini uygun görerek, eserin ibadete açılmasına izin verdiklerini açıkladı. Bu açıklama tartışmayı da beraberinde getirdi. MS 325 yılında gerçekleştirilen Büyük Konsil’e ev sahipliği yaptığı iddia edilen Ayasofya Kilisesi, Osmanlı Sultanı Orhan döneminde camiye çevrilmişti. Uzun yıllar önce ibadete kapatılan Ayasofya’nın ‘müze’ statüsünde olup olmadığı hep tartışıldı. Uzmanlar hem müze tartışmalarını hem de yeniden ibadete açılmasını değerlendirdi:
Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim: “İznik’te bulunan ve Büyük Ayasofya Müzesi’nden çok daha önce inşa edilen ve Hıristiyanlık tarihinde çok önemli bir yeri olan Ayasofya Kilisesi bir müze statüsündeydi. İstanbul’daki Ayasofya’yla kıyaslayarak anlatırsam bir zamanlar Büyük Ayasofya Müzesi de camiydi ancak yeniden cami yapılması tartışılmıyor bile. Bu durum İznik’teki Ayasofya Müzesi için de geçerli. Müze olarak verilen statü yeniden değiştirilemez. İznik’teki Ayasofya Müzesi’nin dindeki önemi çok büyüktür ve politik bir odak noktası olması dolayısıyla tüm dünyada ciddi tepki de çeker.”
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet Hikmet Eroğlu: “Hıristiyanlığın tüm temellerinin atıldığı Büyük Konsil’in İznik’te toplandığı bilinmekle birlikte, tam olarak İznik’te, nerede toplandığına ilişkin tarihi veri ya da arkeolojik bulgu yok. Dolayısıyla İznik Ayasofya Camii’nin tarihi önemi tartışmalıdır. Bunun dışında eskiden ibadethane olan bir caminin tekrar ibadethaneye çevrilmesi konusu Batılı ülkelerde bölgede yaşayan cemaatin istekleri doğrultusunda değerlendirilen bir konudur.”
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Sanat Tarihi uzmanı Prof.Dr. Hakkı Önkal: “Uzun yıllardır Müze olarak kullanılan Akdamar Kilisesi ya da Sümela Manastırı gibi kiliseler asli fonksiyonlarına döndürülürken ibadete kapalı İznik’teki Ayasofya Camii’ne ilişkin karar beni çok şaşırttı. Dolayısıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kararı çarpıcı ve anlamsız bir karar. Yapı müze olarak varlığını devam ettirmeli. Büyük Konsil MS 325 yılında toplandığından ve Bizans kaynaklarında Ayasofya Camii’ne ilk kez MS 787 yılında rastlanmış olduğundan dolayı mevzu bahis yerin Konsil’in toplandığı yer olup olmadığı belli değil.”
Vatan, Haber: Emre Öztürk, 02.11.2011
******
AYASOFYA'DA YENİDEN EZAN SESİ
Bursa’nın İznik İlçesi’nde bulunan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden ibadete açılacağı bildirilen Ayasofya Camii’nde ses sistemi kurulmasından sonra ilk ezan dün akşam okundu. Ayasofya’nın Kurban Bayramı’nda ibadete açılması kararını değerlendiren İznik Ticaret ve Sanayi Başkanı Mahmut Dede, "Ani ve ayrıntılı düşünülmeden alınmış bir karar olarak görüyoruz. Gerçekten cami ihtiyacımız varsa İznik Ticaret ve Sanayi Odası olarak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız. İznik’e onlarca cami yaparız ama bir Ayasofya daha yapmak mümkün değildir" dedi.
Bursa Valiliği’nin internet sitesinde ’Müze’ olarak söz edilerek tarihi hakkında bilgiler verilen, Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında cami, Hıristiyan dünyasında ise ’Kutsal hac mekanı’ olan Ayasofya, 2007 yılından bu yana müze olarak ziyarete açık bulunuyor. Önündeki tabelada ’Ayasofya Müzesi’ yazan ve girişte 3 TL ücret alınan Ayasofya, son aylarda Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmalarla yeniden gündeme geldi. Ayasofya’nın minaresine alem takılırken, zeminine ahşap platform yerleştirildi ve hutbe kürsüsü monte edildi. Minaresine hoparlör yerleştirilen camiden ilk ezan da dün akşam okundu. Ahşap zemin üzerine halı döşenen caminin Kurban Bayramı’ndan yeniden ibadete açılacağı belirtildi.
Vakfılar Genel Müdürü Adnan Ertem, yaptığı yazılı açıklamada, mülkiyeti Orhan Gazi Vakfı’na ait olan ve günümüzde Orhan Camii olarak bilinen eserin inşa tarihi kesin olarak bilinmediğini belirterek, şöyle dedi:
"Bizans kaynaklarında adına ilk kez 787 yılında rastlanan söz konusu eser, 1330-31 yılında şehrin Orhan Gazi tarafından fethedilmesi ardından vakfedilerek camiye dönüştürülmüştür. Büyük bir yangın sonrası hasar gören Ayasofya Camii, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından onarılmış ve bir minare ile birlikte bazı ilaveler yapılmıştır. Bursa’nın işgalinin ardından harabeye dönen ve bugüne kadar ibadete kapalı olarak duran Ayasofya Camii’nin Genel Müdürlüğümüz ve İznik Kaymakamlığı tarafından 2007 yılında restorasyonuna başlandı. Çatısı kapatılıp minaresi yeniden yapıldı."
Açıklamada, eserin evveliyatı kilise olmasına rağmen, Orhan Gazi döneminde camiye çevrildiği, 6 bin 570 sayılı kanunun 1’inci maddesinde yer alan ’Mabetler kiraya verilemez ve ibadethane haricinde hiçbir iş için kullanılamaz’ hükmü gereği, 1995 yılında Kültür Bakanlığı’nın tarihi yapıyı müze olarak kullanma isteminin uygun görülmediği belirtildi. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
"Bazı basın organlarında, Ayasofya Camii’nin daha önce müze olarak kullanıldığı şeklinde yer alan haberlerin aksine, Ayasofya Camii tarihin hiçbir döneminde müze olarak kullanılmamıştır. Asli görevi ’Vakfedenlerin vakfiyelerinde belirtilen iradelerini eksiksiz olarak yerine getirmek’ olan Genel Müdürlüğümüz, hem vakfiyesinde, hem de tapu kaydında cami olarak tescil edilen Ayasofya Camii’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tekrar cami olarak ibadete açılması yönündeki talebini uygun görerek, eserin ibadete açılmasına karar vermiştir."
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasını değerlendiren İznik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mahmut Dede, kararı ani ve ayrıntılı düşünülmeden alındığını ifade ederek, "İlçenin en büyük ticari gelirini turizmde görülmesine rağmen neden ve kimler tarafından böyle bir karar alınmış anlamak mümkün değil. Kime sorulmuş, kimlerle tartışılmış? İznik’teki camilerimizin durumu belli. Eğer gerçekten cami ihtiyacımız varsa biz İznik Ticaret ve Sanayi Odası olarak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız. Biz İznik olarak onlarca cami yaparız ama bir Ayasofya daha yapmak mümkün değildir" dedi.
Vatan, 02.11.2011
******
İZNİK AYASOFYA CAMİİ, BAYRAM NAMAZI İLE İBADETE AÇILIYOR

Bursa'nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Camii, Kurban Bayramı namazıyla birlikte ibadete açılıyor. Ayasofya'nın ibadethane olarak kullanılacağını AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın açıkladı.
Sargın, "Tarihi eserlerin aslına rücu ettirilmesi, hakikaten güzel bir şey. İznik halkının isteği de 'Temizlensin, ibadethane haline dönüştürülsün' yönündeydi." dedi. Orhan Camii olarak bilinen eserin 1330-1331 yılında şehrin Orhan Gazi tarafından fethedilmesinin ardından vakfedilerek camiye dönüştürüldüğü belirtiliyor. Büyük bir yangında hasar gören cami, Kanuni döneminde Mimar Sinan tarafından onarıldı. Bursa'nın işgalinin ardından harabeye dönen ve bugüne kadar ibadete kapalı tutulan ibadethane, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce 2007'de restore edildi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın talebi doğrultusunda ibadete açılacak tarihi yapıya, restorasyon çalışmaları kapsamında minare ve minber eklendi.
Zaman, 03.11.2011
******
İZNİK AYAĞA KALKTI

İznik’teki Roma döneminin en eski yapılarından biri olan ve Hıristiyanların hac merkezi olarak gördüğü Ayasofya’nın ibadete açılması kararı, eleştiri ve tepkileri de beraberinde getirdi. İlçedeki genel kanı, turizmin büyük yara alacağı yönünde.
Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün İznik Ayasofya Müzesi’ni ibadete açma kararı, ilçeyi ayağa kaldırdı. Uygalamanın İznik turizmine büyük darbe vuracağını savunan sivil toplum örgütleri temsilcileri, ’Bu ani ve ayrıntıları düşünülmeden alınmış yanlış bir karar’ diye görüş belirtiler.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi üzerine ibadete açılacak olan İznik Ayasofya Müzesi’nde hazırlıklar tüm hızıyla sürdürülürken, ilçenin en eski ve en önemli tarihi yapılarından birinin cami statüsüne alınması tepkileri de beraberinde getirdi. İsa’nın doğum yıldönümü olan 2000 yılında semavi dinlerin buluşmasına tanıklık eden Ayasofya’nın, ilçenin turizm getirilerinde en başat yapılardan biri olduğuna dikkat çeken sivil toplum örgütleri, turizmin büyük darbe alacağı endişesi içinde olduklarını dile getirdiler.
Osmanlı döneminde 600 yıl boyunca cami olarak kullanılan, ancak Cumhuriyet döneminde bu işlevi sona eren Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla büyük kayıp yaşanacağını belirten İznik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mahmut Dede, bunun ani ve ayrıntılı düşünülmeden alınmış bir karar olduğunu öne sürdü. Dede, ‘İlçenin en büyük ticari gelirini turizmde görülmesine rağmen neden ve kimler tarafından böyle bir karar alınmış anlamak mümkün değil. Kime sorulmuş, kimlerle tartışılmış? İznik’teki camilerimizin durumu belli. Eğer gerçekten cami ihtiyacımız var ise biz İznik TSO larak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız. İznik olarak ilçeye onlarca cami yaparız. Ama bir Ayasofya daha yapmak mümkün değil’ diyerek tepkisini dile getirdi.
İznik Genç İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Kumcu ise, Ayasofya’nın cami stasüne alınmasıyla ilçenin turizm açısından işinin daha da zorlaşacağına dikkat çekti. Kumcu, tarihi mekana bir çan takılıp kilise haline getirilmesi gerektiğini söyleyerek, ’Ben olsam, İznik’te hıristiyanların ayin yapmasını sağlardım. Biz eğer Ayasofya’yı da turizm amaçlı kullanamazsak işimiz daha da zorlaşacak. Tabi bunu savunanlara komünist derler, ama gerçekten işimiz zorlaşacak. Buna İznikli karar versin. Bir veya iki kişi değil’şeklinde konuştu.
Ziraat Odası Başkanı Vahit Mutlu ise ’Duyduklarıma inanamıyorum’ diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Bütün kesimlerin, diğer inançlara da saygılı olması gerektiğini vurgulayan Mutlu, ’Ayasofya’yı cami yaparlarsa, ilçeye gelecek turistleri nerede gezdirecekler, nerede ağırlayacaklar merak ediyorum’ dedi.
Böylesi bir kararın ilçenin turizmini yaralayacağını ifade eden CHP İlçe Başkanı İsmail Güleç, ’Bu konu hakkında yorumlarda yanlış anlaşılmalara bile maruz kalabiliriz. Bu ilçeyi kimler yönetiyor? Bu karar alınırken kimlere sorulmuş? İlçenin geleceğini belirleyen kararları, bu ilçede yaşayan insanların alması gerekir diye düşünüyorum’ dedi. İznik Esnaf Derneği Başkanı Kadir Akçaalan, uygulamayı ’yanlış ve aceleyle alınmış bir karar’ diye yorumlarken, ilçe turizminin zarar göreceği endişesi taşıdığını vurguladı. Kızılay Derneği Başkanı Mustafa Aydın ise, tarihi yapıyı ’hem müslümünlar, hem hıristiyanlar kullansın’ diyerek ilginç bir yaklaşımda bulundu. AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın ise, kararı savunarak, bunun bir siyasi karar olmadığını, devlet politikası olduğunu öne sürdü. Sargın, atılan adımın, dinlerarası diyalog olduğunu iddia etti.
Yeni konumuyla tartışmaların odak noktası haline gelen bin 600 yıllık tarihi yapının Kurban Bayramı’nda ibadete açılabilmesi için hazırlıklar tüm hızıyla sürdürülüyor.
Yer döşemesi biten Ayasofya’nın zeminine halılar serilirken, minareye takılan alemden sonra dün de ezan sesinini duyurulabilmesi için hoparlörler yerleştirildi. Vakıflar Genel Müdürü Adnan Erten’in ‘Ayasofya Camii, tarihin hiçbir döneminde müze olarak kullanılmamıştır’ sözüne karşı, binanın dışında yıllardır kullanılan ‘Ayasofya Müzesi’ tabelası da dün kaldırıldı. Bu arada Ayasofya’da Kurban Bayramı’nın ilk gününde kılınacak namaz için ilçe müftülüğünün imam ve müezzin görevlendirmesi bekleniyor.
Bursa Olay, Haber: Hayri Şen, 03.11.2011
******
BARTHOLOMEOS'TAN SÜRPRİZ İZNİK ZİYARETİ!
Beraberindeki heyetle birlikte İznik’e gelen Fener Rum Patriği Bartholomeos, ilk önce çini imalatçılarının bulunduğu Süleyman Paşa Medresesi’ne giderek alışveriş yaptı. Çini kolye, tabak ve tablo satın alan Bartholomeos, basın mensuplarının sorularını cevapladı. İznik’te bulunan Ayasofya Camii’nin ibadete açılması ile ilgili soruya Bartholomeos, "Bu konuda yorum yapmam doğru değil. Ziyaretimiz kasıtlı değil. Ziyaretimiz daha önceden planlanmıştı. Buraya İznikli hemşehrilerimizin bayramını kutlamaya geldik" karşılığını verdi.
Daha sonra Senato Sarayı’nı ziyaret eden Bartholomeos’un Ayasofya’yı ziyaret etmemesi dikkat çekti. Bu arada Ayasofya’da kılınacak bayram namazı için Bursa’dan çok sayıda kişinin İznik ilçesine gitmek için hazırlık yaptığı öğrenildi. HAS Parti Bursa İl Başkanı Ali Mollasalih, bu tarihi günde bayram namazını İznik Ayasofya’da bir grup arkadaşı ile birlikte eda edeceğini açıkladı.
Olay, 05.11.11
******
KİLİSE - CAMİ - MÜZE: DÜNYADA BİR İLK!
1331’de Orhan Gazi Han’ın camiye çevirdiği, vasiyeti ve vakfiyesi bulunan, Mimar Sinan tarafından restore edilmiş 700 yıllık “Küçük Ayasofya Camii olarak” da bilinen İznik Orhan Gazi Cami’ni “kilise”ye çevirdi.
700 YILDAN BERİ CAMİİ
Orhan Gazi Han tarafından 1331’de “fethin sembolü” olarak kiliseden camiye çevirilmişti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü; İznik’te bulunan, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün cami olarak tanımladığı Ayasofya'yı resmi yazışmasında kiliseye çevirdi.
Osmanlı Devleti'nin ikinci padişahı Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmişti. Ayasofya, tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunuyor.
TABELASI DEĞİŞMİŞTİ
90’lı yıllarda dönemin İznik İHA muhabirliğini yapan Uysal Balcı ( Foto Uysal ), Ayasofya Tarihçesinin bulunduğu tabelada “ Ayasofya Kilisesi “ olarak belirlenmesinin yanlış olduğunu en son camii olarak kullanıldığını ulusal medyada haber yapmış ve tabelası kilise yerine cami olarak değişmişti.
DEĞİL KİLİSE; MÜZE DAHİ YAPILAMAZ
Başbakanlık, 13/2/1995 tarih ve B.02.1.VGM.0.13.00.01.211(1600)95–109 sayı Vakıflar Genel Müdürlüğü yazısı ile, İznik Ayasofya Camii hakkında aynen şunları vurguluyor ve yasal hükmü açıklıyor:
“Bursa–İznik ilçesinde bulunan Ayasofya Cami, evvelce kilise olarak kullanılmakta iken, Orhan Gazi tarafından camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmiştir.
İstiklal Savaşı yıllarına kadar cami olarak kullanılan bu yapı, bu tarihlerde geri çekilme sırasında düşmanlar tarafından yakılarak harap bir duruma getirilmiştir. Halen tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunmaktadır.
6570 sayılı Kanun’un 1. Maddesinde “Mabetler kiraya verilemez ve ibadethane haricinde hiçbir iş için de kullanılamaz” hükmü yer almaktadır.
2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi ise; tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan… hayrat vakıfların mümkün mertebe gayede aynı olan diğer hayrata tahisis edileceğini hükme bağlamıştır.
Bu bakımdan sözkonusu Ayasofya Camii’nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı’na tahsisi mümkün olamamaktadır.”
ALMANLAR İSTEDİ
Alman yetkililer; Federal Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf ve eşinin Türkiye'yi ziyaretlerinden önce St. Paul Kilisesi'nde ayin yapılması konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin istedi. Bakanlık, söz konusu talebi inceledi ve 20 Ekim 2010 tarihinde Alman yetkililere bilgi yazısı gönderdi. Bakanlık, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi'nin, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlendiğini açıkladı.
BAKANLIK AYASOFYA'YI KİLİSE YAPTI!
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Abdulkadir Karaoğlu, tarafından gönderilen yazıda, şöyle denildi: “Ülkemizdeki bazı kutsal mekanların inanç turizmi kapsamında Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yılı münasebetiyle hac yeri olarak tanıtılması ile ilgili olarak (...) kurumlara bildirilmiştir.
Bu doğrultuda kültür turizminin yanı sıra alternatif olarak inanç turizminin de geliştirilmesi amacıyla Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bakanlığımızca konu ele alınarak İzmir İli Selçuk ilçesindeki Meryemana Kilisesi ile St. Jean Bazilikası, Kapadokya'daki Derinkuyu Ortodoks Kilisesi, Kaymaklı Kilisesi, Göreme Kılıçlar Kilisesi, El Nazar Kilisesi, Ürgüp Mustafa Paşa Konstantin Eleni Kilisesi, Avanos Dereyamanlı Kilisesi, Antakya'daki St. Pierre Kilisesi, Antalya ili Derme beldesindeki St. Nikola Kilisesi (Noel Baba Müzesi) Mersin İli Tarsus ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Isparta ili Yalvaç ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Manisa ilindeki Sardes Örenyeri, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi ve Konsül Sarayı ile Denizli ili Laodicea'daki kiliseler gerekli bakım, onarım, düzenleme ve restorasyon çalışmaları yapılarak, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlenmiştir. Söz konusu mekanlarda ilgili valiliklerden önceden izin alınması kaydıyla ayin, dua, dini içerikli sempozyum vb. gibi etkinliklerin düzenlenmesi uygun görülmektedir.
KAYITLARDA CAMİ
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kilise olarak tanımladığı Ayasofya, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mülkiyetinde bulunuyor. Dönemin Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ruşen Balta, Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisine onay vermemişti. Ruşen Balta, 13 Şubat 1995 tarihli yazısında, söz konusu alanın tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunduğuna dikkat çekmişti.
Söz konusu yazıda; 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10 maddesinde; tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları gerektiğine dikkat çekilerek, “Bu bakımlardan, söz konusu Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisi mümkün olamamaktadır” denildi.
TAPU SENEDİNDE DE CAMİ
Ayasofya Camii; Bursa'nın İznik ilçesi Mahmut Çelebi Mahallesi Atatürk Kılıçaslan Caddesi'nde yer alıyor ve tapusu 1331 yılında kurulan Orhangazi Vakfı'na ait... Tapu senedinde, söz konusu alanın niteliği, “Ayasofya Sağir Cami ve Arsası” olarak gösteriliyor.
İNTERNETTE MÜZE
Kültür ve Turizm Bakanlığının ve İznik Kaymakamlığının resmi internet sitelerinde İznik Ayasofya Müzesi olarak belirtiliyor.
İŞTE RESTORASYON KARARI
İznikrehber.com “ kayıtlarınızda İznik Ayasofya ne olarak geçmektedir? ” sorusuna, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, restorasyon proje kararını yollayarak cevapladı. İznikrehber.com haber merkezine verilen cevapta Ayasofya Kilise Cami olarak belirtilip, 30,11,2006 karar ve 1942 nolu yazının tam metni ise şöyle;
“Bursa İli, İznik İlçesi, 1/1000 ölçekli İznik Suriçi 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu kapsamında, 1. derece arkeolojik sitte, Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetindeki 30LIIIc4 pafta, 71 ada, 14 parselde yer alan, anıtsal yapı olarak tescilli Ayasofya Kilise Camii ile ilgili olarak Kurulumuzun 14.10.2006 gün ve 1868 sayılı kararı doğrultusunda hazırlanan restorasyon projesinin değerlendirilmesine ilişkin İznik Belediye Başkanlığı’nın 06.11.2006 gün ve 1111 sayılı yazısı okundu, ekleri ve ilgili dosyası incelendi, yapılan görüşmeler sonunda;
Bursa İli, İznik İlçesi, 1/1000 ölçekli İznik Suriçi 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu kapsamında, 1. derece arkeolojik sitte, Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetindeki 30LIIIc4 pafta, 71 ada, 14 parselde yer alan, anıtsal yapı olarak tescilli Ayasofya Kilise Camii Restorasyonunda; giriş kısmı ve +7.00 metreye kadar fiziki yapısı mevcut olan yıkık minarenin; özgün şekliyle tamamlanabilmesine olanak sağlayacak bilgi ve belge bulunmadığından; bu nedenle de “bilinmeyen” bir mimarinin yeniden canlandırılmasının bilimsellikle çelişeceği dikkate alınarak, “işlevi” de minare olacak şekilde tamamlanmasının doğru olmadığına; ancak, Türklerin kendilerinden önceki farklı inançlara ait inşa edilmiş anıtsal yapıları yıkmadan ve mimari özgünlüklerini yok etmeden camii işleviyle kullanma geleneklerinin de bir dönemin uygarlık anlayışı olarak simgesel anlamda gösterilmesinin, kültürel mirasın korunması ilkeleriyle uyumlu olacağı dikkate alınarak; minarenin minare işleviyle değil, simgesel bir mimari gösterim olarak tanımlanmasına; bu anlamda şerefesine çıkılamayan, içinde merdiveni olmayan ve önceki kararımızdaki tanımlamaya uygun tasarlanmış Restorasyon Projesinin uygun olduğuna karar verildi.”
Kaynak: Hüseyin Balcı - Eşref Aydın, 20.12.2010
|
| TAY Projesi Arşivi'ndeki İznik Ayasofya Müzesi... |
|
|
KATKI
İZNİK AYASOFYA MÜZESİ'NDEN ELİNİZİ ÇEKİN!
Basında yer alan haberlerden edindiğimiz bilgiye göre, İznik Ayasofya Müzesi’ni camiye dönüştürmek için bazı girişimler olmaktadır. Hatta, AKP İznik İlçe başkanı İznik Ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürüldüğünü ilan etmiş bulunuyor. Böyle bir kararın alınıp uygulanması, bunun kamuoyuna ‘ilan edilmesi’ kimin işidir sorusu bir yana, eğer bu din sömürüsü amaçlı bir siyasi şov değilse, vahim bir durumla karşı karşıyayız demektir. Basına yansıdığı kadarıyla bütün emareler, tarihi yapının cami olarak kullanılması yönünde epey yol alındığını gösteriyor: Zeminin ahşap kaplanması, ses sistemi ve vaaz kürsüsü yerleştirilmesi gibi. Bunun hazırlıkları aslında sessizce, kamuoyundan gizlenerek, epey önceden başlamıştı. 2007-2009 yılları arasında gerçekleştirilen ve bilimsellikten uzak, yapının tarihsel kimliğini büyük ölçüde zedeleyen restorasyon çalışmaları, bu niyetin ilk adımı olarak tasarlanmıştı. Restorasyon, tarihi bir yapıyı korumaya yönelik olmanın sınırlarının çok ötesinde, cami olarak kullanımına yönelik bir uygulama olarak gerçekleşti.
İznik Ayasofyası, Türkiye’nin en eski mimarlık yapıtlarından birisidir. Araştırmacılar yapının ilk inşa tarihi olarak dördüncü ya da beşinci yüzyılı işaret etmektedir. Uzun tarihi boyunca çeşitli yapım evreleri geçiren kilise, 1331 yılında camiye dönüştürülmüştür. Yapının Cumhuriyet dönemine kadar cami olarak kullanıldığı ise doğru değildir. 19. yüzyılın başından itibaren İznik’i ziyaret eden Hammer (1804), Texier, Moltke, Poujoulat, Naumann, Goltz (1891) gibi birçok tarihçi ve gezgin, yapının harap ve kullanılmaz halde olduğunu yazmışlardır.
Anadolu’da ilk inşa edilen bazilikal kiliselerin özgün örneklerinden biri olan İznik Ayasofyası, mimarlık tarihi açısından önem taşımaktadır. Kilisenin orta nefinde ve güney doğu köşesine bitişik şapelde, biçimli kesilmiş renkli mermerlerin içiçe döşenmesiyle oluşturulan opus sectile denilen çok güzel bir zemin döşemesi, türünün en iyi korunmuş birkaç örneğinden birisi olarak dünya literatürüne girmiştir. Ayrıca, apsisin iki yanındaki odalarda ve kuzey nefin batı tarafında fresko bezeme örnekleri günümüze ulaşabilmiştir. Bizans döneminde İznik’in ‘baş kilisesi’ olan yapının tarihsel önemini arttıran bir olgu da kilisenin Hıristiyan, özellikle de Ortodoks dünyasındaki saygın konumudur. Hıristiyan dünyası için büyük önem taşıyan iki ekümenik Konsil toplantısı İznik’te yapılmıştır. I. İznik Konsili, Hıristiyanlığı ilk yasallaştıran Roma İmparatoru I. Constantinus’un çağrısıyla toplanan ve imparatorun da hazır bulunduğu, Hıristiyan dünyasının en önemli toplantılarından birisidir. II. İznik Konsili ise 787 yılında İznik Ayasofyası’nda toplanmış ve Bizans teolojisinin uzun yıllar tartıştığı ‘ikon yasağı’ konusunu sonuca bağlamıştır. Bu nitelikleriyle yapının müze-yapı olarak kullanılması çok isbetlidir: İznik’in en eski ve en önemli birkaç yapısı arasında olması nedeniyle ilçenin kültürel mirasının ve turizminin önemli bir parçasıdır; dünyaya mal olmuş bir eserdir ve gerek yurt içinden gerekse yurt dışından çok sayıda ziyaretçiyi çekmektedir; hakkında dünyanın başlıca bilim dillerinde yazılmış çok geniş bir bilimsel literatür vardır.
Basına, konu ile ilgili açıklama yapanlar diyorlar ki, “yapı hiçbir zaman müze olmadı”. Yapının mülkiyet durumunu bilmiyorum, ama yapı uzun yıllar müze olarak kullanıldı. Ben defalarca bu müzeyi ‘müze olarak’ gezdim. Yapının önündeki kahverengi tabelada “İznik Ayasofyası Müzesi” yazmaktadır. Bir bekçisi bulunmakta ve giriş ücreti olarak 3 TL’lik bilet kesilmektedir. Bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın resmi internet sitesine bakarsanız, yapı “İznik Ayasofya Müzesi” başlığı altında tanıtılmakta ve yapının günümüzde “anıt-müze olarak ziyarete açık” olduğu belirtilmektedir. Bu durumda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın nasıl bir açıklama yapacağını da merakla bekliyoruz.
Peki neden camiye dönüştürülüyor? Gerçekten amaç halkın cami gereksinmesini karşılamak mıdır? Yapıya bir-iki yüz metre mesafede, üç adet cami bulunmaktadır. Yine de bir camiye ihtiyaç varsa, uygun bir yere yeni bir cami yapılabilir. Nitekim, yine basına yansıdığı kadarıyla, İznik Ticaret ve Sanayi Odası başkanı, gerekirse yeni bir cami yapımını üstlenmeyi önermektedir.
Şu bilinmelidir ki, eğer bu operasyon gerçekleştirilebilirse, sırada, benzer konumdaki diğer müzelerin başına da aynı şey gelecektir. Bu alanda çalışan bir bilim insanı olarak, kültürel zenginliğimiz konusunda duyarlı olan herkesi, bu girişime karşı demokratik tepkilerini ortaya koymaya davet ediyorum.
Prof.Dr. T. Engin Akyürek / İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Bizans Sanatı Anabilim Dalı, 3.11.2011
İZNİK AYASOFYA MÜZESİ CAMİ OLAMAZ!
İznik'in merkezinde yer alan ve İznik'e gelen tüm yerli, yabancı gezginlerin durak noktası olan Ayasofya Müzesi bir oldu bittiyle camiye çevrilmek üzere. Hıristiyan inancının şekillendiği yapıların en önemlilerinden biri olarak yerli ve yabancı pek çok turistin ziyaret ettiği ve henüz birkaç yıl önce restorasyonu tamamlanan Ayasofya Müzesi’nin cami olarak bayramda ibadete açılması planlandığını öğreniyoruz. Bu yönde atılan adımlar büyük bir sessizlik içinde, halkın ve uzmanların görüşü alınmadan gerçekleştirildi ve İznikliler bir oldu-bittiyle karşı karşıya bırakıldı. Şimdi ise ‘halk istedi’ deniyor. İznik Ayasofyası bir dünya mirasıdır ve bir ilçe başkanı ya da birkaç milletvekilinin isteğiyle bir müze camiye çevrilemez. Mülkiyeti resmen kimin üzerinde olursa olsun ve ne adla kayıtlara geçmişse geçsin burası uluslararası öneme sahip bir yapıdır ve bir anıt müze olarak restore edilmiştir.
325’te İmparator Konstantinus, İstanbul’u (Bizantion) Bizans’ın Başkenti ilan ettiğinde Hıristiyanlığın ilkelerini belirleyecek ilk evrensel konsili de İznik’te (Nikaia) topladı. Bu sırada Ayasofya henüz inşa edilmemişti. Kesin yapım tarihi bilinmemekle birlikte 4.- 8. yüzyıllar arasında inşa edildiği bilinen bazilika planlı Ayasofya Kilisesi, özellikle 787 yılında İznik’te toplanan 7. Ruhani Konsil ile ünlüdür. Ayasofya’da toplanan, 350 piskopos ve çok sayıda keşişin katıldığı 7. Konsil bütün Hıristiyanlarca kabul gören son konsildir ve bu inancın şekillenmesinde çok önemli rolü olmuştur. Bu nedenle Hıristiyan aleminde İznik kenti özel bir öneme sahiptir ve her yıl bir çeşit Hac ziyareti yapan yüzlerce turisti kendine çeker.
İznik’in 1331’de Orhan Gazi tarafından alınmasından sonra camiye çevrilen Ayasofya, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafından onarılmıştır.
Çeşitli depremler ve yangınlarda tahrip olan yapı 19. yüzyılda terk edilmiş, 1935-1936 yıllarında yapılan sondaj çalışmalarından sonra 1953’te İstanbul Alman Arkeoloji enstitüsü tarafından kazılarak Bizans dönemine ait renkli taban mozaikleri ile sıva altında kalmış freskleri ortaya çıkarılmıştır. 1979-1981 yıllarında çevresindeki topraktan arındırılan yapının bütünü ve 1985’te güney doğusundaki mezar şapeli olan ek yapısı ortaya çıkarılmıştır. Minareye çevrilen eski çan kulesi minare olarak restore edilmiş ve 2007’de Müze olarak ziyarete açılmıştır. Son iki yıldır Kaymakamlığın bir görevlisi kapıda makbuz karşılığı turistlerden 7 TL, yerli halktan 3 TL almaktaydı.
Bugün yapıyı ziyaret etmek isteyen turist grupları ve yerliler tadilat var denilerek geri çevrilmektedir. Camlı kapıdan taş zeminin ahşap platformla kapatılıp halıların serildiği, bir kürsü (minber?) yerleştirildiği görülebilmektedir. Minareye de alem takılıp hoparlör sistemi konduğu ve 1 Kasım’da akşam ezanı okunduğu öğrenilmiştir. İznik Yorum Gazetesi’nin 2 Kasım 2011 tarihli sayısında yeralan ‘İznik Ayasofya İbadete Açılıyor’ haberinde AKP İznik İlçe teşkilatı ve Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem’in AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su ile birlikte Ayasofya’da basına kapalı incelemelerde bulunduğu belirtilmektedir. İznik belediyesine bu konuda bilgi verilmediği yapılan görüşmede belirtilmiştir. Binanın Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde ‘camii’ olarak kayıtlı olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ibadet izni verdiği söylenmektedir. İznik merkezinde 14.-15. yüzyıldan kalma birbirinden güzel Osmanlı camileri ve her mahallede yeni yapılmış camiler yer alırken Ayasofya’nın bir müze olarak ziyarete kapatılıp camiye çevrilmesinin gerekçesini anlamak olanaksızdır.
Kültür Bakanlığını bu yapının kapısındaki Müze yazısının gereğini yerine getirmesi için göreve çağırıyoruz. Bursa milletvekilleri, eğer İznik İlçesi için gerçekten yararlı bir iş yapmak istiyorsanız İznik’in bu değerli eserini cami yapmak yerine gerçek bir müze statüsüne kavuşturun. Rehberli turlar, her dilden açıklamayı içeren kulaklıklar sağlayın. Müze için bir otopark yeri ve turistlere yönelik tesisler yapılması için kaynak yaratın. Yaklaşık bin yıllık bir kiliseyi ve bunca sembolik önemi olan bu yapıyı bırakın rahatça müze olarak gezsin herkes. İznik’te namaz kılmak için çok sayıda ibadete uygun cami bulunmaktadır.
Dr. Füsun Ertuğ / Arkeolog / İznik, 3.11.2011
|
|
İznik ile ilgili, sanat tarihçi Özgen Kurt'un hazırladığı ve Ağustos 2008'den bugün tezgahlananları gören geniş bir dosyaya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
Bir Başkentin Yokoluşu
|
|
SÜRPRİZ AYASOFYA TALEBİ

Büyük Birlik Partisi (BBP) İstanbul İl Başkanlığınca Ayasofya Müzesi’nde bayram namazı kılma talebinin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından olumsuz cevaplandığı öğrenildi.
Konuyla ilgili bir açıklama yapan BBP İstanbul İl Başkanı Ekrem Dörtbudak, Sümela Manastırı'ndaki ayini emsal göstererek, kararın yeniden gözden geçirilmesini istedi. BBP İstanbul İl Başkanı Ekrem Dörtbudak imzalı yapılan açıklamada, Trabzon’daki müze ve ören yeri kanununa tabi Sümela Manastırı'nda Rum vatandaşların ve turistlerin katılımıyla gerçekleşen ayin emsal gösterilerek, “Bizim de ibadet etme özgürlüğü içerisinde değerlendirdiğimiz ayine emsal teşkil ettiğini düşündüğümüz Ayasofya'da bayram namazı talebimiz karşılıksız bırakılmıştır. Kanunlarla koruma altına alınmış yapıların her birine ayrı uygulamalar yapılması bizlere manidar gelmektedir.” denildi.
Bursa’nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Müzesi restore edilip cami olarak Kurban Bayramı’nda ibadete açıldığı hatırlatılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda tarihi yapının ibadete açılacağını açıkladı. Bu çalışmaya emeği geçen tüm yetkililere teşekkürü borç biliyoruz ancak Bursa’nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Camii için gösterilen özenin, Türk milleti için öncelikle İstanbul’un fethinin simgesi ve mührü olan, Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetiyle koruma altına aldığı Ayasofya Camii için de gösterilmesini arzu etmekteyiz. İznik Ayasofya Müzesi'nin cami olarak tahsisine veya Sümela Manastırı'nın ibadete açılmasını mümkün kılan kanunlar kapsamına Ayasofya Müzesi'nin de sokulup bayram namazının Ayasofya Camii'nde kılınmasını istediğimizi halkımızın vicdanına ve Kültür Bakanlığı yetkililerine bildiririz.”
Bugün, 02.11.2011
|
|
TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİ'NDE İSTİFA DEPREMİ
Hükümetin, kanun hükmündeki kararname (KHK) ile Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) atama yetkisi alması, bilim dünyasında büyük tepkilere neden oldu ve 50’ye yakın bilim insanı istifa etti. İstifa eden isimler arasında yer alan İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “İstifa eden bilim insanları yeni bir bilim akademisi altında dernek kurarak çok daha güçleneceklerdir” diye konuştu. İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör de “TÜBA artık bitmiştir” dedi.
TÜBA’nın özerk yapısına darbe vuran düzenlemede yapılan göstermelik değişiklikle, Bakanlar Kurulu’nun, kurula doğrudan değil, dolaylı olarak üyelerinin çoğunluğu Başbakan tarafından belirlenen TÜBİTAK Bilimler Kurulu üzerinden atama yapılması sağlandı. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, 300 üyeden oluşan TÜBA’ya 100 üye TÜBİTAK Bilim Kurulu, 100 üye YÖK tarafından atanırken, 100 üyeyi de akademinin kendisi seçecek. Bu düzenleme ise TÜBA’da istifaları gündeme getirdi. 50’ye yakın bilim insanı istifalarını önce elektronik posta ile daha sonra yetkili birimlere gönderdikleri dilekçeleri ile duyurdu.
TÜBA üyelerinden İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür de istifa etti. Prof. Dr. Görür, tüm çağdaş ülkelerdeki bilim akademilerinin özerk olduğunu, üye ve başkanlarını kendilerinin seçtiklerini vurguladı. “TÜBA kurulduğu 1993 yılından bu yana aynen çağdaşları gibi çalışmış, üyelerini, başkanını bilimsel ölçülere göre kendisi seçmiştir. Türk bilimini de dünya platformunda temsil etmiştir” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Görür, “TÜBA çalışmalarına böyle devam ederken, anlaşılmaz bir nedenle siyasi irade doğrudan ya da dolaylı olarak hem üyeleri hem de başkanı kendi seçebiliyor. Böyle bir yaklaşım bilimler akademisini yok eder. Bilim adamlarının da burada kalmasına gerek yoktur. Bu nedenle, üyelerin büyük çoğunluğu olarak istifa ettik. Bu sayı daha da artacaktır” diye konuştu.
Hükümetin bu uygulamasının kabul edilemez olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Görür, “Bu istifa eden Türkiye’nin en elit bilim insanları, yeni bir bilim akademisi altında dernek kurarak çok daha güçleneceklerdir. Uluslararası bilim dünyasında yollarına devam edeceklerdir. Söz konusu bilim akademisinin hazırlığı tamamlanmıştır” dedi.
İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Ögretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör de istifa eden isimler arasında yer aldı. Prof. Dr. Şengör, “Kendi üyelerini seçemeyen, politik güce bağlı bir bilim akademisi olamaz. Böyle yaparlarsa dünyayı kendilerine güldürürler. Böyle giderse Dünya Bilimler Akademisi ile herhangi bir bağları da kalmaz. Şimdi TÜBA’da kalan bazı bilim adamları var. Ve biz mücadelemizi içerde devam ettireceğiz diyorlar. Böyle bir şey olamaz. Bu, güce tutunmaktan başka bir şey değildir. Bazı arkadaşlar yalnızca yıllık verilen 20 bin TL’den vazgeçemiyorlar. Bu ayıptır, artık TÜBA bitmiştir” diye konuştu.
Vatan, 05.11.11 |
ANZAK KOYU'NA UTANÇ DUVARI
Anzak Koyu’na ‘utanç duvarı’ Türk askerinin Çanakkale Savaşı’nda, Anzak kuvvetlerine karşı büyük bir başarı elde ettiği Anzak Koyu’na örülen 1.2 ile 1.8 metrelik duvar, Avustralya’da büyük bir tartışmaya neden oldu. Toprak kayması ve erozyonu önlemek için Türk ve Avustralyalı yetkililer ile Avustralyalı mühendislerin ortak karar alarak yaptırdığı beton duvar büyük tepki çekti. Anzak Koyu’nu ziyarete giden Avustralyalı John Mulready “Hayatım boyunca burayı görmek için bekledim ve bu duvar bütün hayallerimi yıktı. Birşey yapılması gerekseydi bile bu kadar kötü olmamalıydı” dedi. Anzak 100’üncü Yıl Bakanı Warren Snowdon, bölgenin korunması için duvarın zorunlu olduğunu belirterek, “Her 10 yılda 2 metrelik toprak kayıyor. Büyük bir tehlike var” dedi. Duvarın gelecek yıl yapılacak törenlerden önce tamamlanması bekleniyor. Avustralya’nın çok satan gazetelerinden Daily Telegraph da duvarın fotoğrafını yayınlayarak “Türkiye’deki Anzak Koyu’nda utanç duvarı” başlığıyla haberi okuyucularına duyurdu. Avustralyalı konsolosluk ve elçilik yetkililerinin sık sık bölgeyi ziyaret ettiği ve Anzak Koyu’nun durumu hakkında bilgi aldıkları açıklandı.
Avustralya önermiş
Çanakkale Valisi AzimTuna, 6 yıl önce hizmete giren ve kısa sürede çökmeler nedeniyle kullanılamaz hale gelen Anafartalar sahil yolu yeniden asfaltlanırken toprağın denize akmasını engellemek için bölgeye istinat duvarı örüldüğünü söyledi. Çanakkale Savaş Alanları uzmanı Gürsel Göncü ise, “Plansızca yapılan yol çalışmalarıyla erozyon hızlandırıldı. İstinat duvarı Avustralyalılarca önerildi. Ancak ortaya çıkan görüntü çirkin” dedi. Tarihçi Bill Sellars da, duvarın yapımına Avustralya’nın önerisiyle 2009’da karar verildiğini söyledi.
Mynet Haber, 05.11.2011 |
 |
|
900 YILLIK EL YAZMASI
KURANLA YAKALANDILAR
Kocaeli'nde düzenlenen tarihi eser operasyonunda 900
yıllık olduğu tahmin edilen el yazması Kur'an-ı
Kerim ile tarihi eser niteliği taşıyan tüfek, kama
ve süngü ele geçirildi. Alınan bilgiye göre, Kocaeli
Jandarma Komutanlığı ekipleri, Gebze İlçesinin
Eskihisar mevkisinde tarihi eser kaçakçılığı
yapıldığı ihbarı üzerine çalışma başlattı. Fiziki ve
teknik takibin ardından düzenlenen operasyonda Ü.Y,
M.B. ve D.Ö. gözaltına alındı. Zanlıların üzerinde
ve araçlarında, 900 yıllık olduğu tahmin edilen
Kur'an-ı Kerim ile tarihi eser niteliği taşıyan 1
adet üstten horozlu tüfek, 1 adet 70 santimetre
uzunluğunda süngü, 1 adet süngü kını ve 1 adet 40
santimetre uzunluğunda kama ele geçirildi.
Zanlıların sorgularının ardından adliyeye sevk
edileceği bildirildi.
Yeni Şafak, 04.11.2011
|
|
|
TARİHİ EVLERE
RESTORASYON
Ordu'da Osmanlı evleri,
Rum kilisesi ve ermeni mimarisiyle inşa edilen
evlerin bulunduğu sokağın günümüze tarihi
özellikleriyle kazandırılması amacıyla Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın talimatıyla
başlatılan çalışmalarda ilk harç karıldı.
Menekşe
Sokak'ta başlatılan ve 1 milyon liraya ihale edilen
çalışma da tarihi özellik taşıyan evlerin
restorasyonuna başlandı.
Anayurt Haber,
04.11.2011
|
|
SALT VE TATE MODERN
İŞBİRLİĞİ YAPIYOR

Ortadoğu, Asya-Pasifik
ülkeleri, Güney Amerika, Afrika ve Doğu Avrupa’dan
kurumlarla karşılıklı sergi ve küratöryel paylaşımı
destekleyen bir program hazırlayan Tate Modern, bu
kapsamda yeni bir sergi serisi başlattı.
Kurum, serinin Kasım
2011'de gerçekleştirilecek 3. sergisi için SALT ile
işbirliği yapıyor. SALT Araştırma ve Programlar
ekibinden Proje Sorumlusu Duygu Demir ve Tate Modern
Asistan Küratörü Kyla McDonald'ın araştırmasıyla
hazırlanan "Dünyayı kurtarmamaya karar verdim.", 4
Kasım'da Londra'daki Tate Modern Level 2 Gallery'de
ziyarete açılıyor.
Sergi, kariyerinin erken
dönemindeki 4 sanatçıya odaklanıyor. Mircea Cantor,
Mounira Al Solh, Yto Barrada ile sanatçı kolektifi
Slavs and Tatars'ın işleri, sosyal keşif ve yorumu
mizah ve ironiyle birleştirerek, düşünme
alışkanlıklarını bozuyor. 9 Ocak 2012'ye kadar devam
edecek sergi, adını, Mircea Cantor'un 2011 tarihli
"Dünyayı kurtarmamaya karar verdim." videosundan
alıyor. Güncel endişeleri basit ve dolaysız
jestlerle ele alan Cantor, işinde, en basit
ifadelerin altındaki karmaşıklığı yansıtıyor.
Fas'ta yaşayan ve
çalışan sanatçı Yto Barrada'nın, sergide bulunan
heykel, manifesto ve filmden oluşan işleri, mizah ve
alay üzerinden, ülkesindeki modernleşme sürecini
konu ediyor. Mounira Al Solh, "Rawane's Song"
(Rawane'nin Şarkısı) adlı 2006 yapımı otobiyografik
videosunda, önceki jenerasyonlardan gelen Beyrutlu
sanatçıların gölgesinde Lübnan savaşlarına dair iş
üretme uğraşılarını esprili ve zekice ele alıyor.
Sanatçı, ironik bir şekilde, sakınmak istediği
konulardan bahsediyor. Slavs and Tatars ise "eski
Berlin Duvarı'nın doğusundan, Çin Seddi'nin
batısına" şeklinde sınırladıkları bölgeyi inceliyor.
Metin bazlı işleri birçok farklı kaynaktan gelen
kolektif; çift anlamlı sözler, yanlış çeviriler, dil
engelleri, Doğu ve Batı arasındaki ikiye bölünmüşlük
gibi kavramların üzerine gidiyor.
SALT ve Tate Modern'in
birlikte hazırladığı serginin, yeni işler eklenerek
büyüyecek devam niteliğindeki 2. bölümü, 20 Mart-20
Mayıs 2012 tarihleri arasında SALT Beyoğlu'nda
ziyarete açılacak.
Arkitera, 04.11.2011
|
|
200 MİLYON DOLARLIK
SANAT
Avusturyalı ressam Gustav Klimt'in Nazilerce çalınan ve geçen gün sahibinin varisine iade edilen manzara resmi, 40.4 milyon dolara satıldı.
Sotheby's'teki müzayedede 200 milyon dolarlık satış gerçekleştirildi.
Yeni Şafak, 04.11.2011
|
|
|
|
ÇALINAN TABLOLAR
EVLERİNE DÖNDÜ
Hollanda'da 5 ay önce bir müzeden çalınan iki tablonun bulunduğu bildirildi.
Hollandalı ressamlar Frans Hals ve Jacob van Ruisdael'a ait tablolar, Leerdam kentindeki Hofje van Mevrouw van Aerden Müzesi'ne iade edildi.
17. yüzyıla ait tablolar, Mayıs ayında çalınmıştı. Olayla ilgili üç kişiyi gözaltına alan polis, dördüncü kişiyi de yakalamaya çalışıyor.
Yeni Şafak, 04.11.2011
|
|
İSMAİL CEM KOLEKSİYONUNDAN OSMA HAMDİ BAŞYAPITI ÇIKTI
1997 yılında vefat eden gazeteci ve politikacı İsmail Cem’in koleksiyonunda yer alan Osman Hamdi Bey’in ‘Huzur’ isimli tablosu Antik A.Ş.’nin 270. müzayedesinde satışa sunuluyor.
Türk resim tarihinin en değerli eseri olmaya aday tablo 10 milyon dolara sigortalandı. Müzayede 27 Kasım Pazar günü İstanbul Swissotel’de gerçekleşecek. Osman Hamdi Bey’in bilinen en görkemli ve en önemli ilk 5 resmi arasında gösterilen tabloda iki feraceli kadın Eskihisar kalesine doğru günbatımını izlerken görülüyor. 2008 yılında Londra Sotheby’s’de yapılan müzayedede tek bir feraceli kadın figürünün yer aldığı ‘İstanbul Hanımefendisi’ 6.9 milyon dolara satılarak Osman Hamdi Bey rekoru kırmıştı. Bir önceki rekor 2004 yılında Antik A.Ş.’nin düzenlediği müzayedede 3.9 milyon dolara satılan ‘Kaplumbağa Terbiyecesi’nde bulunmaktaydı. 110 x 70 cm ebatları ve dikkat çekici kompozisyonu ile sanatçının bilenen en büyük ebatlı eserlerinin arasında yer alan tablo tuval üzerine yağlıboya ve 1904 tarihli. 100 yıldır ilk defa satışa sunulacak tablo en son 1957 yılında Resim Heykel Müzesi’nde düzenlenen Osman Hamdi Bey sergisinde görülmüştü.
Hürriyet, 04.11.2011
|
 |
|
ÇİVİSİZ CAMİ 650 YILDIR
AYAKTA
 
 
Kastamonu'nun Kasaba
Köyü'ndeki Mahmut Bey Camii, hiç çivi
kullanılmadan ahşaplar birbirine geçirilerek,
tam 650 yıl önce yapılmış. 2007'de restore
edilen camide ahşaplar ve iç mekan süslemeleri
hala ilk yapıldığı günkü haliyle duruyor.
Kastamonu'nun
Kasaba Köyü'nde küçük bir cami... Tek katlı.
Kutu gibi... Daday yolundan Kastamonu'ya
giderken yön gösteren "Kasaba Köyü"
tabelasından hemen sağa sapınca solda
kalıyor. Köye adım atan herkes, ilk onun
selamını alıyor. Dışı taştan yapılmış. Ama
sadece dışı ve minaresi. İç kısmı tamamen
ahşap. Zaten bu yönüyle Türkiye'deki köy
camilerinin çoğundan ayrılıyor. Bir de zaman
meydan okuyan tarihiyle...
Bundan tam 650
yıl önce Candaroğlu Mahmut Bey tarafından
yapılmış. Girişindeki kitabede 'Hicri 768'
yazıyor. Yani miladi 1366... Ve ibadete,
onca sene hiç ara vermemiş. Restorasyon
haricindeki yıllarda daima cemaate ve
ziyarete açık olmuş. Fakat cemaatini daha
çok köy sakinleri, ziyaretçilerini ise
köylülerin eşi dostu oluşturuyor. Mimarisi
ise caminin onca yıllık geçmişine günümüzde
ayrı bir değer katıyor. Çünkü, ahşapların
birbirine geçerek tutturulduğu bindirme
tekniğiyle yapılmış nadir camilerinden biri
burası.
Bindirme
tekniğinde çivi kullanılmadığı için
Candaroğlu Mahmut Bey Camii, literatürde
çivisiz cami olarak da geçiyor. Caminin bu
özelliği dikkat çekiciliğini artıran bir
unsur turizm açısından. O yüzden,
Kastamonu'ya tatile gelen yabancı turistler,
Candaroğlu Mahmut Bey Camii'ni muhakkak
görmek istiyor. Yerli turistse varlığından
haberdar bile değil. Kastamonu'ya kültür
gezisi için gelmiş pek çok yerli turist
kafilesi, tarihi ve mimarisiyle örneği çok
olmayan bu küçük camiyi görmeden şehirden
ayrılıyor.
Candaroğlu
Mahmut Bey Camii, 2007 yılına kadar resmi
bir onarımdan geçmemiş. İlk defa 2007
yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından
yenilenmiş. Fakat bu yenilenme daha çok dış
yapının güçlenmesi için yapılmış. Çünkü
caminin iç kısmındaki ahşaplar ilk günkü
gibi duruyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü de bu
dokuyu bozmak istememiş.
Mavi, yeşil,
kırmızı tonlarında ahşap üzerine yapılmış bu
süsleme ve bezemeler restorasyondan geçseydi
orijinal halini başka bir yerde görmek
mümkün olmazdı.
Cami geniş bir
avluda. Avlusunda, küçük bir hazire var.
Hazirelerden birinin Candaroğlu Mahmut Bey'e
ait olduğu tahmin ediliyor. Caminin girişi
hazirenin hemen karşısındaki kapıdan
yapılıyor. İçeri girerken kapı, görüntüsüyle
mest eden bir sanatla karşı karşıya
bırakıyor insanı. Kapı oyma işçiliğiyle ince
ince işlenmiş. Fakat bu kapı orijinal değil.
Kastamonulu bir ahşap ustasına orijinalinin
aynısı yaptırılmış. Orijinali 1977'de
çalınmış. Şükür ki, kısa süre içinde
Manisa'da bir okulun bahçesine terk edilmiş
bir şekilde bulunmuş. Şimdi Etnoğrafya
Müzesi'nde koruma altında.
İbn- Batuta
seyahatnamesinde cami bu yönüyle
anlatılıyor. Batuta, caminin tek katlı
olduğunu ama mahfillerle üç katlı hale
getirildiğini. Bu mahfillerin ortada yer
alanında sultanın, alimlerin, yüksek rütbeli
askerlerin, onun üstündekinde ise veliaht
ile kölelerin namaz kıldığını söylüyor.
Kare planlı
harime girdiğinizde, kök boya ile boyanmış
minberi göreceksiniz. Minberden, caminin iç
mekanını her yönüyle görmek mümkün. Dünyada
önemli ahşap yapılar arasında sayılan camide
elektrik ve ısınma sistemi de yok.
Aydınlanma, birbirine paralel olarak
yapılmış 12 pencereden gelen güneş ışığı ile
sağlanıyor.
Cami
restorasyonunda cephe yenilenmesi ve
onarımın dışında bahçe düzenlemesi de
yapılmış. Ahşaptan bir imam odası inşa
edilmiş. Ayrıca abdest alınan yer büyütülmüş
ve modern hale getirtilmiş.
Zaman Cuma, Haber: Sevim
Şentürk 04.11.2011
|
|

|
AVRUPA'NIN EN ESKİ İNSANI İNGİLTERE'DE
Avrupa’nın en eski insan kalıntıları İngiltere’de bulundu. İngiltere’nin sahil kasabalarından Torquay’de bulunan çene kemiğini inceleyen Oxford Üniversitesi’nden bilim insanları fosillerin en az 41 bin yıllık olduğunu açıkladı.
Bu buluş, insanların İngiltere’den önce Avrupa’nın güneyinde yaşadıkları bilgisini çürüttü. Buna göre insanlar İngiltere’ye sanılandan yaklaşık 7 bin yıl daha önce geldi. İngiltere’nin Ulusal Tarih Müzesi’nden Profesör Chris Stringer, “Bu modern insanlardan pek fazla farkı bulunmayan fosillerin, o dönemdeki insanların sıcak mevsimlerde İngiltere gibi kuzey bölgelere göç etmelerinden sonra oluştuğunu düşünüyoruz” dedi.
Milliyet, 04.11.2011
|
|
MEKKE'DE TÜRBELER VE
OSMANLI ESERLERİ TAHRİP OLDU
Kabe-i muazzama, Mekke ve Medine'nin 100 yıl önce
çekilen fotoğrafları , bugünle kıyaslandığında
inanılmaz değişimi ortaya koyuyor. Fotoğrafların
çoğunda yer alan Osmanlı eserlerinden günümüzde
geriye hiç bir şeyin kalmaması dikkat çekerken,
Cennetul mualla fotoğraflarında bugün yok olan
türbeler bariz şekilde görülüyor. Kabede tavaf alanı
içinde yer alan kütüphane, muvakkithane (namaz
vakitlerinin belirlendiği yer) mezheplere ait yerler
ve kalelerin yerlerinde onlarca katlı plazalar
yükseliyor. Kabe-i muazzamayı sel götürmesine rağmen
yüzülerek yapılan tavaf ise ilgi çeken kareler
arasında.
Dünya dengelerinin tamamen Osmanlıların aleyhine
döndüğü bir devirde tahta çıkan Sultan II.
Abdülhamid, Osmanlı coğrafyasını fotoğraflardan
takip etti. Günümüzdeki mobese sisteminin bir
benzerinin bizzat padişah tarafından fotoğraflarla
yapıldığını görülüyor. Fotoğraflar sayesinde
Mısır'dan Balkanlar'a, Arabistan'dan Kafkaslar'a
kadar geniş bir coğrafyayı tanıma imkanına sahip
olan sultan, kendisinin gitme imkanı bulamadığı
yerleri ve buralarda yapılan faaliyetleri
fotoğraflardan öğrenmiş.

Sultan Abdülhamid'in çektirdiği fotoğrafların
yanısıra Medine Müdafi Fahrettin Paşanın bizzat
kendisi tarafından çektiği fotoğraflar da ilgi
çekiyor.
Mekke Medine'nin asır önceki fotoğrafları yaşanan
değişimi göstermesi bak ımından da ayrı bir önem
taşıyor. Fotoğrafların pek çoğunda bulunan Osmanlı
eserleri günümüzde bulunmuyor. Mekke'yi koruyan Hint
ve Fülfül Kalelerinden sonra 2001 yılında Ecyad
Kalesi'nin de yıkılması ile Mekke'deki Osmanlı
izleri iyice azalmış bulunuyor. Tavaf alanının
içinde bulunan Kütüphane, Muvakkithane (Namaz
vakitlerinin belirlendiği yer), Minber, mezheplere
ait yerler ve diğer yapılar tamamen kaldırılmış
durumda. Tavaf alanında Osmanlıdan geriye Revaklar
ve Kabe'nin üzerinde bulunan altınoluktan başka bir
eser kalmadığı görülüyor.
Mekke'de bulunan ve Hz. Muhammed'in annesi Hz Amine;
eşi Hz. Hatice; amcası Ebu Talip ve Mekke'de vefat
eden diğer yakınlarına ait Cennet'ül Mualla
Mezarlığı fotoğrafında Osmanlıların yaptırmış olduğu
türbeler gözükürken günümüzde Cennet'ül Mualla
Mezarlığı dümdüz bir vaziyette bulunuyor. Bu gün
Medine'de Mescid-i Nebevi'de bulunan Osmanlı
eserlerinin pek çoğu kaldırılmış durumda. Kanuni
zamanında yaptırılan surlar yıkılmış,
karakolhaneler, kışlalar da ortadan kaldırılmış.

Fahreddin Paşa'nın çektiği Medine fotoğraflarına
göre ise, o dönemin şehir merkezi Melaha Meydanı
değişimden nasibini almış. 1900'lerde az bir nüfusa
sahip Medine günümüzde modern görüntüsüyle koca
şehir. Peygamber mescidi ancak minareleriyle fark
ediliyor. Beş minaresiyle görülen mescidi nebevinin
minare sayısı günümüzde iki katı. Fotoğraf
kaarelerinde müslümanlar ve Osmanlı askerleri yeşil
kubbe altında yatan peygamberimizi selamlamak için
bir nolu selam kapısından giriyor, karşısındaki
babül bakiden çıkıyor.
Hicaza büyük önem veren Osmanlı'nın Surre alayının
nasıl karşı landığını gören kareler de ilgi çekiyor.
İstanbuldan çıkan alayın ilk durağı Mekke, Mekke
halkı üç dört aylık yoldan gelen misafirlerini
karşılıyor. Osmanlı döneminde Kabe'nin örtüsü
Mısır'da yaptırılıyordu. Son zamanlarda İstanbul ve
Bursa'da örülmeye başlandı. Develerle taşınan
hediyelerin başında kabenin örtüsü geliyordu.
Fahreddin Paşa'nın kaydettiği fotoğraflarda
Medine'de askerlerimizin bayramlaşması, Medine'de
düşen Pilot Fazıl Bey'in hilali ahmer uçağı ve
yardıma gidenlerin fotoğrafları, Medine'den Kuba
mescidine doğru giden yeni açılan yola ray,
Mehmetçiğin Babüsselamdan peygamberimizin huzuruna
girmesi dikkat çeken kareler.
Türkiye Gazetesi, Haber: İhsan Altkardeş, 03.11.2011
|
|
"SAFRANBOLU GİBİ OLACAK"
Malatya Valisi Ulvi Saran, Malatya'nın Yeşilyurt İlçesi Gündüzbey Kasabası'nda sağlıklaştırma çalışması devam eden sokakta inceleme yaptı.
Beraberinde Yeşilyurt Kaymakamı İlhan Abay, Yeşilyurt Belediye Başkanı Mehmet Kavuk, Gündüzbey Belediye Başkanı Hüseyin Selçuk, İl Özel İdaresi Koruma ve Uygulama Denetim Birimi (KUDEB) Sorumlusu Levent İskenderioğlu ve müteahhit firma yetkilileriyle birlikte Gündüzbey Kasabası'ndaki Caferoğlu Sokağı'nda inceleme yaptı.
Burada basın mensuplarına açıklama yapan Vali Ulvi Saran, "Gündüzbey Beldesi Caferoğlu sokağındayız. İçinde bulunduğumuz sokakta toplam 104 evin ön cephelerini iyileştirmek, çatılarını değiştirmek suretiyle sağlıklaştırma yapıyoruz. Gündüzbey, küçük Safranbolu olacaktır. Sokağın zeminindeki beton döşeme kaldırılıp doğal taş döşenecek. Binaların cepheleri aslına uygun olarak restore edilmiş, bozulmuş olan unsurları iyileştirilmiş olacak. Caferoğlu Sokak, ilimizi ziyaret eden yerli ve yabancılara göstereceğimiz bir yer olacaktır. Caferoğlu Sokak bahar aylarında tamamlanmış olacaktır" ifadelerini kullandı.
"Şehirleşme ile doğal yapı ve geleneksel mimariler bir bir yok oluyor. Elimizde çok az örnekler var" diyen Vali Saran, "Malatya'nın yapı geleneğini koruma bakımından buralar önemli. Eski evler önemli. Çünkü, gelecek nesillere gösterebileceğimiz tarihi gelenekleri yok etmememiz lazım. Malatya'da, toplam 6 yerde sokak sağlıklaştırmasına devam ediyoruz. Danrende, Balaban, Yeşilyurt ve Arapgir'de çalışmalarımız var" dedi.
Malatya Haber, 03.11.2011
|
 |
|

|
SAFRANBOLU'NUN TARİHİNE IŞIK TUTACAK TÜMÜLÜSTE KAZI
Karabük’ün Safranbolu İlçesi’nde bulunan ‘Büyük Göztepe’ tümülüsünde kazı çalışmaları başladı. Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım, tümülüsten elde edilecek verilerin Safranbolu’nun geçmişine önemli bir ışık tutacağını söyledi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınan izinle 25 metre yüksekliğindeki Büyük Göztepe tümülüsünde kazı çalışmalarına başlandı. Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım başkanlığında kazı çalışmaları yapılıyor. Yıldırım, tümülüsün MÖ 4′üncü Yüzyıl’a ait olduğunu söyleyerek, “Burada elde edilecek veriler Safranbolu’nun geçmişine önemli bir ışık tutacak. Antik Çağ ile ilgili en önemli verileri taşıyan bir tümülüs. Safranbolu’nun 16′ncı Yüzyıl öncesine ait verileri yok elimizde. Burası elimizde o döneme ait en önemli unsur olacak. Safranbolu’nun, Antik Çağ ile ilgili verilerini burada bulmayı umut ediyoruz” dedi.
Çok büyük bir tümülüs olması nedeniyle uzun soluklu bir kazı olacağını ifade eden Yıldırım, “İncelemelerimiz sonunda MÖ 4′üncü Yüzyıl’a ait bir mezar olduğunu belirledik. Bu mezara kral mezarı diyemeyiz, ancak önemli bir ailenin bir bireyine ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu mezar çok önemli verileri bize sunacak. Mezarda ölen kişinin günlük yaşantısında kullandığı eşyaları bulmayı umut ediyoruz. Kazıların tamamlanması konusunda güvenliği için bir tarih veremiyoruz. Safranbolu’da 100 civarında tümülüs var. Bunları kurtarmaya ve gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız” diye konuştu.
haberler.com, 03.11.2011
|
|
ZENGİN KOLEKSİYON MÜZEYE BAĞIŞLANDI
Bodrum Belediye Başkanı DP’li Mehmet Kocadon, Ticaret Odası (BODTO) Yönetim Kurulu Üyesi Deniz Eyinç ve Halkla İlişkiler Müdürü Sema Çakır’la, yaklaşık 40 yıl Sabancı Holding’in CEO’liğunu yapan Hasan Güleşçi’yi Gündoğan’daki villasında ziyaret etti
Türkiye ve 130’a yakın ülke sahilinden topladığı deniz kabuklularından oluşan koleksiyonu hakkında bilgi veren Güleşçi “Deniz kabukluları cinsleri, türleri ve sınıflarına göre ayrıldı. Bu kadar deniz kabuklusunun başka bir koleksiyon bilmiyorum. İlçemizi ziyarete gelen yerli ve yabancı turistin bu güzelliği görmesi için müzeye armağan etmeye karar verdim” diye konuştu.
Güleşçi ile bağış protokolü imzalayan Kocadon da dünyada eşi benzeri olmayan koleksiyonun Bodrum Deniz Müzesi’nde sergileneceği bölümde, kabukların sağlıklı muhafazası için uluslararası standartlara uygun iklimlendirme ve ışıklandırma çalışmaları yapılmaya başlandığını söyledi, “Deniz kabukluları mart ayından itibaren sergilenmeye başlanacak” dedi.
Hürriyet Ege, Haber: Yaşar Anter, 03.11.2011
|
 |
|
|
MUMYA PROSTAT KANSERİNE YENİLMİŞ
Eski Mısır'dan
kalma 2250 yıllık bir mumyayı inceleyen bilim
adamları, mumyada günümüzde en çok görülen kanser
türlerinden birini tespit etti.
Discovery News'ün haberine göre, Portekiz'in
başkenti Lizbon'daki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde
muhafaza edilen “M1” adlı mumya üzerinde radyolojik
incelemeler yapan uzmanlar, Eski
Mısır'da yaşamış 51-60 yaşları arasındaki bir
erkeğin “prostat kanseri” nedeniyle “yavaş ve
ağrılı” bir ölüm yaşadığını belirledi. Sonuçları
“International Journal of Paleopathology” dergisinde
yayımlanan araştırmaya katılan uzmanlar, mumyada
boyutları 0,1 ila 1,5 cm arasında değişen ve
metastatik prostat kanserine işaret eden tümörler
tespit etti.
M1'in,
Mısır'da bilinen en eski ve dünyada ise
kayıtlara geçen ikinci en eski prostat kanseri
vakası olduğu belirtildi. Bilim adamları, daha önce
de bir İskit kralının Sibirya steplerinde bulunan
2700 yıllık iskeletinde prostat kanserine
rastlamıştı.
Radikal, 03.11.2011
|
|
'BELEŞBAHÇE' ARTIK 'MİLLİ SARAY'LI

Çay bahçesi ve açık otoparkın bulunduğu alanın komik bir bedelle kiralandığı haberini Radikal 14 Mayıs'ta manşetinden duyurmuştu.
Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki 4 bin metrekare
otopark
ve çay bahçesi olarak kullanılan
‘Beleşbahçe’ye Vakıflar Genel Müdürlüğü el koydu. 2
bin 500 lira gibi komik rakamla işletilen çay
bahçesi Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na yedi kat
artışla 17 bin 500 lira aylık kira ile devredildi.
Radikal geçen mayıs ayında ‘Beleşbahçe’ başlığı
ile skandal kirayı duyurmuştu.
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül, Kraliçe Elizabeth,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi pek çok
ünlünün masasında oturup Boğaz’ı izleyerek çay
yudumladığı Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yanındaki
Dolmabahçe Çay Bahçesi’nin bulunduğu arazi Bezm-i
Alem Valide Sultan Vakfı’na, dolayısıyla da
Başbakanlık Vakıflar
Fenel Müdürlüğü’ne ait. Yaklaşık 4
bin metrekare arazinin içinde, çay bahçesinin yanı
sıra bir de otopark bulunuyor.
İstanbul’un en
güzel ve en merkezi yerindeki
arazinin aylık kirası ise 2 bin 515 liraydı.
Geçen 14 Mayıs günü
Radikal ‘Beleşbahçe’ başlığı ile haberi
manşetten duyurmuştu. Bölgede çalışan emlakçılar
kiranın en az 15 ile 20 bin lira arasında olması
gerektiğine dikkat çekmişti. Daha sonra
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bezmi Alem Valide
Sultan Camii’nde kıldığı bir cuma namazı sonrası
çevresindeki yetkililere çay bahçesini göstererek
“Burası hala duruyor mu?” diye sormuş ve bir an önce
çözüm bulunmasını istemişti.
Vakıflar Genel Müdürlüğü komik kira haberimizden
sonra uzun süren suskunluğunu önceki gün bozdu.
Vakıflar, araziyi ve çay bahçesini aylık 17 bin 500
lira kira ile
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı Milli
Saraylar Daire Başkanlığı’na devrettiğini duyurdu.
Vakıflar’dan yapılan açıklamada şöyle denildi:
“Genel Müdürlüğümüze ait olan ve Dolmabahçe Camii
yanında bulunan otopark ve çay bahçesinin kiracısı
artık Milli Saraylar Daire Başkanlığı.
İstanbul Bölge Müdürlüğümüzün 11/10/2011 tarihli
oluruyla Milli Saraylar Daire Başkanlığı ile
idaremiz arasında imzalanan protokol uyarınca
01/01/2012 tarihinden itibaren, 2012 yılı aylık
kirası 17 bin 500 TL olarak belirlendi. Protokol
31/10/2011 tarihinde imzalandı.’’
Radikal, Haber: Ömer Erbil, Fotoğraf: Tolga
Aktaş, 03.11.2011
|
|
KAZMA VURDUKÇA TARİH FIŞKIRIYOR
Kadifekale’de yıkım çalışmalarının devam ettiği
heyelan bölgesinde Roma Dönemi’ne ait bir lahit
bulundu.
Cesedin iz yaptığı mezardan, kemikler ve
üzerindeki elbisenin kumaş parçaları çıktı.
Romalılar’ın o dönemde, bölgedeki heyelanı tespit
edip, kaymaması için mezarları kalın duvarlarla
ördüğü, evlerini ise buraya yapmadıkları sonucuna
varıldı. Sur dışındaki bölgede ilk kez bulunan
lahit, Agora’ya, içindeki kemikler ise incelenmek
üzere
İzmir
Arkeoloji Müzesi’ne götürüldü.
Milliyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 03.11.2011
|
|
|
İZMİR'İN SAAT KULELERİ

İzmir, denince
akla gelen ilk mimari yapı, kentin simgesi olan
tarihi Konak saat
kulesi. Ahmet
Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)
Müdürü Oktay Gökdemir,
İzmir'in en bilinen saat kulesinin, doğal olarak
kentin simgesi konumundaki 2. Abdülhamit'in 1901
yılında tahta çıkışının 25. yılı kutlamaları
çerçevesinde yapılan Konak Saat Kulesi olduğunu,
ancak kentte bunun yanında tarihi değer de taşıyan 4
saat kulesinin daha bulunduğunu söyledi.
İzmir'de zamana tanıklık eden saat kulelerinin en
eskisinin, Alsancak
Garı Saat Kulesi olduğunu belirten Gökdemir,
1858 yılında hizmete giren Alsancak Garı'nın, giriş
kapısının sağ tarafında yer alan saat kulesinin tam
olarak yapılış tarihinin bilinmemekle birlikte,
saatin üzerinde 1890 yılında yapıldığı ibaresinin
yer alması nedeniyle 1890-1900 yıllarında yapılmış
olabileceğinin tahmin edildiğini dile getirdi. İzmir
Belediye Meclisi ve encümen kararlarına dayanarak,
saat kulesinin yine bu tarih aralığında Alsancak
Garı önündeki meydan düzenlemesi sırasında inşa
edilmiş olduğunun anlaşıldığını ifade eden Gökdemir,
şunları söyledi:

''Saatin çanının
üstünde 'Cast by Jonh Warner Song' ibaresi ile
'London 1890' yazısı bulunmaktadır. Bu tarih büyük
ihtimalle çanın Londra'daki üretim tarihidir. Kuleye
belki aynı yıl, belki de birkaç yıl sonra takılmış
olması mümkündür. Günümüzde düzgün bakımları yapılan
ve elektronik sistemle çalışan saat kulesi,
sanayileşmenin ve zamanın önemini anlatan tipik bir
eserdir.''
NATO Karargahı Saat
Kulesi
Kentin, günümüzde Buca Şirinyer'deki
NATO Karargahı
bahçesinde yer alan bir diğer tarihi saat kulesine
daha sahip olduğunu belirten Gökdemir, bu saat
kulesinin de 1913 yılında Amerikan Erkek Lisesi
binasıyla birlikte yapıldığını bildirdi. Saatin
kuleye ne zaman monte edildiğinin tam olarak
bilinmediğini belirten Gökdemir, bugüne kadar
kulenin ve saatin iyi korunduğunu ve işlevini
sürdürdüğünü kaydetti.
Kentte yaşayan ABD vatandaşları tarafından
yaptırılan ve 1934 yılına kadar hizmet veren
Amerikan Erkek Lisesi binasının bir parçası olarak
yaptırılan saat kulesinin, İzmirliler tarafından
hemen hiç bilinmemesinin doğal olduğunu ifade eden
Gökdemir, ''Bina 1934 yılında kamulaştırılmasının
ardından 1937 yılından itibaren Kızılçullu Köy
Öğretmen Okulu ve Köy Enstitüsü olarak hizmet verdi.
Binanın, Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle 1952 yılında
NATO'ya devredilmesi nedeniyle bu saat kulesi de
NATO karargahının içinde kaldı ve İzmir'in bir
değeri olan bu saat kulesi gözlerden uzak hale
geldi'' diye konuştu.
Saati çalınan Fuar
Saat Kulesi

İzmir'deki bir
diğer önemli saat kulesi yapısının
İzmir Enternasyonal
Fuarı'nın (İEF) düzenlendiği
Kültürpark
içinde yer aldığını kaydeden Gökdemir, 1938 yılında
mimar Harbi Hotan
tarafından yapılan
Fuar Saat Kulesi'nin, Kültürpark'ın Lozan
Kapısından girildikten sonra hemen solda yer alan
'Pakistan Pavyonu'
olarak bilinen yapının üzerinde bulunduğunu
belirtti.
Kulenin içinde bulunduğu yapının Vakıflar İdaresi
tarafından inşa edildiğini, İEF'te uzun süre 'Evkaf
Vakıflar Pavyonu' olarak anıldığını, sonraki
yıllarda Hindistan ve Pakistan uluslararası
katılımına tahsis edildiği için bugün de hatırlanır
şekilde 'Pakistan Pavyonu' olarak adlandırıldığını
belirten Gökdemir, kule üzerinde bulunan, Alman
İmparatoru 2. Wilhelm tarafından madalya ile
onurlandırılmış ünlü ustası
Mustafa Şemi Pek
tarafından yapılmış mekanik saatin, 70'li yıllarda
kuleden çalındığını kaydetti.
Bayramyeri Saat
Kulesi
Oktay Gökdemir, İzmir
Varyant'ın üst noktasında yer alan
eski Bayramyeri
mevkisindeki saat kulesinin ise kentin en yeni saat
kulesi olduğunu ve 1955 yılında yapıldığını
belirtti. Kulenin, içinde yer aldığı
Eşrefpaşa Semt Hali
ve civarındaki tesisler ile 1950-1957 yılları
yapılan düzenlemeler kapsamında inşa edildiğini ve
üzerinde bulunan saatin kuleye 1957 Ekim ayında
takıldığı ifade eden Gökdemir, şu bilgileri verdi:
''Kulenin yerden yüksekliği 14.5 metredir. Tek
makineli ve dört kadranlı olan yapının mimarı da
Fuar Saat Kulesi'nin de mimarı olan
Harbi Hotan'dır.
Yapımından kısa süre sonra, Bayramyeri Saat
Kulesi'ne, saat ve neonlu reklam yazıları konulması
işi 10 yıl süreyle İzmir Belediye Meclisi tarafından
yapılan sponsorluk teklifi ile Vakıflar Bankası'na
verilmiştir. Banka da bu işi Kemeraltı'ndaki bir
saat ustası olan
Şevki Bilgili'ye 12 bin lira karşılığında
ihale etmiştir. Bayramyeri Saat Kulesi'nin bakımları
1996 yılından itibaren Konak Saat Kulesi'nin de
bakımını üstlenen Kemeraltı'ndaki saat ustası
Fethi Pamukoğlu
tarafından yapılmaktadır.''
Yapı, Fotoğraflar:
Mehmet Özdoğru/AA, 02.11.2011
|
|
"KALENİN KAPISI YANLIŞ YERE YAPILIYOR"

Üftade Camii’nin altındaki Yokuş Caddesi’nde 5
binanın kamulaştırılmasının ardından, İç
Yerkapı’nın doğu tarafındaki surlar devam
ettirildi. Ancak tarih araştırmaları yapan Erhan
Yıldızalp, Dış Yerkapı olarak Üftade Camii’nin
altına inşa edilen yeni kapının yerinin yanlış
olduğunu, bunun yerine 30 metre daha yukarıda
burç yakınına yapılması gerektiğini söyledi.
Eski Eserleri Sevenler Kurumu eski
yöneticilerinden Kent Konseyi Tarihi ve Kültürel
Miras Grubu üyesi Erhan Yıldızalp, Üftade
Camii’nin altına inşa edilen Dış Yerkapı’nın
yerinin ise yanlış olduğunu savundu. Ekrem Hakkı
Ayverdi’nin Osmanlı devri mMimarisini anlatan 4
ciltlik eserinin ilk devri anlatan birinci
cildinin 60. sayfasında Bursa Kalesi’nin
çiziminin olduğuna dikkat çeken Erhan Yıldızalp,
"Yerkapı’nın iç kapısı doğru yere yapıldı.
Saltanatkapı doğru yere yapıldı. Yeni inşa
edilecek Yıldız Kahve bitişiğindeki Kaplıcakapı
için tespit edilen yer doğrudur. Pınarbaşı
Sukapısı’nın şu anda yapılan yeri dış kapı
olarak doğrudur, iç kapısı Güranlı Türbesi
önündeydi. Zindankapı olarak yapılması planlanan
yer doğrudur. Ancak Yokuş Caddesi’nde
Yerkapı’nın dış kapı olarak inşa edilecek,
Üftade Cami’nin altına denk gelen yer bana göre
yanlıştır. Bu kapının 30 metre daha üst kısımda
Burç’a yakın yerde olması gerekiyor. Bu konuda
belediye yetkililerinin yeniden bir tetkik
yapıp, henüz temel çukurları açılan ancak
imalatı başlamayan bu kapı ile alakalı hatadan
dönmelerini tavsiye ediyorum" dedi.
Kavaklı Mahallesi sakinleri öncelikle yeni inşa
edilen sur duvarlarının 2-3 metre daha alçak
yapılarak Üftade Camii ve türbesinin görünüşünün
daha açık halde bırakılabileceğine dikkat
çekerek, "Yeni surlarımız orijinalinden bile
yüksek oldu. Bu durumda sur üstündeki tarihi
binaların, cami ve türbelerin görünmesine engel
oluyor. 2-3 metre daha alçak olarak planlansa
daha kibar ve üstündeki tarihi silüette daha
rahat algınalabilirdi" dediler.
Bu arada, Osmangazi Müftülüğü’nün Kamberler
Parkı’ndaki yeni binasına taşınmasının ardından
da Kültür Müdürlüğü arkasında bulunan 3 sağlam
burcun gün yüzüne çıkartılacağı bildirildi.
İkinci sur çalışmasında en zor aşama ise,
Genelkurmay Başkanlığı’nın Bursa Orduevi olarak
kullandığı ve Osmanlı’nın ilk Bey Sarayı’nın
bulunduğu alanın boşaltılarak çalışma yapılması
olduğu bildirildi.
Bursa Olay, 0211'011
|
|
KAPADOKYA'DAKİ DİZİ ÇEKİMLERİNE TEPKİ

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma
Vakfı (ÇEKÜL) Ürgüp Temsilcisi Kaya, ''Kapadokya
bölgesinde dizi çekimleri uğruna tarihi konak ve
kilise gibi kültürel yapılara zarar veriliyor''
dedi.
Kaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgede
son zamanlarda dizi çekimleri nedeniyle tarihi
yapılara zarar verildiğini öne sürdü.
En son, özel bir televizyon kanalında önümüzdeki
günlerde yayınlanacak olan ve çekimlerinin bir
bölümü Kapadokya'da yapılan, Mahsun Kırmızıgül'ün
senaryosunu yazıp, yönettiği ''Hayat Devam Ediyor''
adlı dizi için Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'ne bağlı
Mustafapaşa beldesinde senaryo gereği tarihi bir Rum
evinin yakıldığını söyledi.
Tarihi evin yakılmasına tepki gösteren Kaya, dizi
için tarihi mekanlara zarar verilmesi gerektiğini
vurguladı.
Daha önce de yine Kapadokya'da çekilmekte olan
''Yer Gök Aşk'' adlı dizinin çekimlerinde de bazı
tarihi binalara zarar verildiğini iddia eden Kaya,
''Dizi çekimleri için konaklara kiliselere zarar
veriliyor. Buna izin verilmemeli. Daha önce de
Ürgüp'teki Cemil Kilisesi'ne zarar verildi. Yer Gök
Aşk adlı dizinin çekimleri sırasında, kilise
duvarına yazı yazmayı kolaylaştırmak için kilisenin
içinde odun ve lastik yakmışlar. Hatta burada, Özel
Kapadokya Sanat ve Tarih Müzesi'nden aldıkları 4
bebek maketini de yakmışlar'' diye konuştu.
Akşam, 02.11.2011
******
NE YAPTIN MAHSUN!

Bu ay içinde
atv’de ekrana gelmesi beklenen “Hayat Devam
Ediyor” adlı dizinin
Kapadokya bölgesi çekimleri sırasında, Ürgüp
İlçesi Mustafapaşa beldesindeki tarihi
Rum evi senaryo gereği yakıldı. Bir film çekimi
için tarihi değerlerin yok edilmesine yönelik söz
konusu girişim bölgede büyük tepki topladı.
Mahsun Kırmızıgül’ün ilk televizyon dizisinin
Mustafapaşa beldesindeki çekimleri sırasında tarihi
bir yapının senaryo gereği de olsa yakılması
Kapadokya’da geniş yankı uyandırdı.
Başlıca rollerini Fikret Kuşkan, Arif Erkin, Meltem
Miroğlu, Rana Cabbar,
Şenay Gürler, Rozet Hubeş, Serkan Şenalp, Ali
Barkın, Onur Tuna, Sera Tokdemir, Neslihan Atagül ve
Çağla Şimşek’in paylaştığı dizinin Ürgüp İlçesi
Mustafapaşa beldesindeki çekimleri sırasında tarihi
Rum Evi senaryo gereği yakıldı.
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı
(ÇEKÜL) Vakfı Ürgüp Temsilcisi tarih araştırmacısı
Mustafa Kaya, bölgede reyting elde edebilme uğruna
tarihi değerlere karşı takınılan tutumun anlaşılır
gibi olmadığını söyledi. Kaya şunları söyledi:
“Yüzyıllardır kullanılan tarihi değerlerimizin,
gerçek anlamda tarih ve kültürel alandaki
korumacılığı da etkin hale getirmesini beklediğimiz
sanatçılarımızın eliyle adeta yok edilmeye
çalışıldığını görüyoruz. Geçmişte de yine özel bir
kanalda yayımlanan bir dizi için Ürgüp İlçesi Cemil
Köyü'ndeki bir kilise içerisinde çok sayıda lastik
yakılmıştı. Geçmişimizin mimari özelliklerini
yansıtan yapılarımız reyting hesaplarının kurbanı
yapılmamalı, hiçbir kimse de bu izin vermemeli.”
Boyut Film adına çekilen dizi film için tarihi
evin yakılmasıyla ilgili olarak Kapadokya Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan da bir
heyetin incelemelerde bulunduğu belirtildi.
Dizinin yapımcısı, Boyut Film’in ortağı olan Murat
Tokat şunları söyledi: “Dizinin çekimleri için
bahsedilen ev, mal sahibinden belli bir süre
çekimlerde kullanılmak üzere kiralanmıştır.
Bahsedilen yangın ise sanat yönetmenlerinin kurgusu
ve özel efekt destekleriyle gerçekleştirilmiştir.
Her sinemacının da bileceği üzere, evin etrafında
‘fasat’ adı verilen malzemeler yanmış ve sanki ev
yanıyormuş görüntüsü verilmiştir. Yanı aslında ev
hiçbir şekilde yanmamış ve zarar görmemiştir ve evin
tarihi dokusuna hiçbir zarar verilmemiştir. Bu
yangın görüntüsünün ekrana yansıyacak olan halinde
ise bilgisayarda yeni efektler eklenerek büyük bir
yangın görüntüsü verilecektir. Fotoğrafta yer alan
cam ve çerçevelerdeki is görüntüleri de yanmış ev
görüntüsü vermek için yine sanat yönetmenlerinin
özel bir teknikle uyguladığı boyalardır. Şu anda bu
boyalar yine ekip tarafından temizleniyor ve bu taş
ev yine ilk hali gibi mal sahibine en kısa zamanda
teslim edilecektir.”
Milliyet, Haber: Ahmet Korkmazer, 03.11.2011
|
|
|
DEGAS'IN HEYKELİNİ ALAN OLMADI
Fransız
empresyonist sanatçı Edgar Degas'nın, bronz balerin
heykeli müzayedede alıcı bulamadı.
25-35 milyon dolar aralığında değer biçilen "14
yaşındaki küçük dansçı" adlı bronz heykel, New York
Christie's
müzayede şirketinde düzenlenen açık artırmada
satılamadı.
Yaklaşık bir metre boyundaki ünlü balerin
heykelinin, saçında gerçek saten bir kurdele ve
üzerinde kumaş tütüsü bulunuyor.
Orijinali renkli balmumundan yapılmış "küçük dansçı"
heykelinin, 1917 yılında Degas'nın ölümünden sonra
28 bronz kopyası döküldü.
Bronz dansçıların çoğu müzelerde korunurken, 10
tanesi özel koleksiyonlarda bulunuyor.
CNN Türk, 02.11.2011
|
|
VİKİNGLER KRİSTALİ NAVİGASYON ARACI OLARAK KULLANMIŞ
Araştırmacılar, Vikinglerin İzlanda'ya özgü bir tür kristali navigasyon aleti gibi kullandığını ileri sürdü.
"Proceedings of the Royal Society A" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, usta denizciler olarak nam salmış Vikingler, çıktıkları uzun deniz seferlerinde yollarını bulmak için güneşin gökyüzündeki konumundan yararlanıyordu.
Efsanelere göre Vikingler, bulutlu ve sisli günlerde güneşin yerini belirlemek için ise gizemli bir güneş taşı kullanıyordu.
Bu gizemli taşın peşine düşen araştırmacılar, Vikinglerin İzlanda kristali olarak bilinen bir kalsit türünün ışığı kırma özelliğinden yararlandığını ortaya çıkardı.
Kristalleşmiş kalsiyum karbonattan oluşan İzlanda taşı, ışığı polarize edebilme özelliğine sahip.
Rennes Üniversitesi'nden Prof. Guy Ropars, İzlanda kristalinin belirli bir açı ile tutulduğunda güneşin gökyüzündeki konumunu küçük bir sapma ile belirleyebildiğini açıkladı.
Araştırmacılar, İzlanda kristalinin 1592 yılında Alderney Adası açıklarında batan bir geminin enkazında da bulunduğunu belirti.
Akşam, 02.11.2011
|
 |
|
VAN'DA ESKİ CAMİLERİN YIKILMAMASI AVRUPALI
MÜHENDİSLERİ ŞAŞIRTMIŞ
Van'da 7,2'lik depremde birçok yeni binanın
yıkılması, buna rağmen eski camilerin ayakta
kalması Avrupalı inşaat mühendislerinin
dikkatini çekti.
Antalya'da düzenlenen bir toplantıda,
bölgeyle ilgili izlenimlerini açıklayan
yabancı mühendisler, şiddetli depremlerde
ayakta kalan tarihi binalarda, eski mimar ve
mühendislerden çok büyük dersler alınması
gerektiğine belirtti. Van ve Erciş'te 600'ün
üzerinde insanın, çürük ve mühendislik
olarak iyi hesap edilmeden yapılan binalarda
can verdiğini dile getiren Avrupa İnşaat
Mühendisleri Konseyi (ECCE) Başkanı Gorazd
Humar, buna karşılık bölgede yüzyılı aşkın
tarihi yapıların ise sapa sağlam ayakta
kalmasının düşündürücü olduğunu ifade etti.
Dünya inşaat mühendisleriyle eski mimari
ustaların yaptıkları işleri incelediklerini
belirten Humar, "Biz de eski ustalarımızı
örnek alıp daha yüksek ve daha sağlam
binalar yapabiliriz. Yaşanan sıkıntılar
modern teknolojinin problemi değil, bir
uygulama problemidir." diye konuştu.
Zaman, Haber: Özkan Mayda, 02.11.2011
|
|
ZEUGMA MOZAİKLERİNİN GİZLİ KAHRAMANLARI
Dünyanın en
büyük mozaik müzesi olan Gaziantep Zeugma Mozaik
Müzesi’nde sergilenen yaklaşık 2,500 metrekarelik
mozaiklerin restorasyonunun tamamı Türk ekip
tarafından gerçekleştirildi.
Zeugma Mozaik Müzesi Teşhir, Tanzim ve
Restorasyon Projesi’ni yürüten Art Restorasyon
Müdürü Celalettin Küçük başkanlığında yaklaşık 50
kişiden oluşan ekip, müzede sergilenen 2,453
metrekarelik mozaiğin yanı sıra 140 metrekare duvar
resmi, 4 Roma dönemi çeşmesi, 20 sütun, 4 kireç
taşından yapılmış heykel, tunç Mars heykeli, mezar
stelleri, lahitler ve mimari parçaların
restorasyonunu yaptı.
Art Restorasyon Müdürü ve Zeugma Mozaik Müzesi
Teşhir, Tanzim ve Restorasyon Projesi Yöneticisi
Celalettin Küçük, Aa muhabirine yaptığı açıklamada,
ilk yüzey araştırmalarının 1931 yılında başladığı
Zeugma arkeolojik alanında kazıların 1971 yılından
bu yana Gaziantep Müze Müdürlüğü ve çeşitli ekipler
tarafından yapıldığını söyledi.
Kazı çalışmalarının 2000 yılında ortaya çıkan
ikiz villalar, duvar resimleri, Mars heykeli
nedeniyle dünyanın ilgi odağı haline geldiğini ifade
eden Küçük, bu dönemde Birecik Barajı’nın yapımının
tamamlanarak su tutulmaya başlanmasıyla eserlerin
sular altında kalma riskiyle karşı karşıya
kalındığını anımsattı.
Küçük, şunları söyledi:
“Biz Mayıs 2000′de kazı çalışmasına katıldık. 26
Haziran tarihine kadar geçen süreçte Gaziantep Müze
Müdürlüğü ve Art Restorasyon uzmanları, acil
kurtarma çalışmaları sonucunda yüzlerce metrerake
mozaik, sütunlar, çeşmeler ve küçük eseri suların
altında kalmaktan kurtardı. Şu anda Zeugma antik
kentinden müzeye taşınan toplam mozaik 870
metrekare civarında. Bu grup Zeugma mozaikleri,
ancak müzede şu anda sergiye koyduğumuz 2,453
metrekare mozaik var. Yaklaşık 1700 metrekarelik
kısmı Gaziantep çevresinden getirilen mozaikler.”
Mozaiklerin restorasyonunun 2000 yılından beri
parça parça devam ettiğini aktaran Küçük,
“Çalışmaların son aşamasındayız. Yıl sonuna kadar
bütün detayları yapıp projeyi tamamlayacağız. Bu
haliyle müzede yaklaşık 2,500 metrekarelik mozaik
sergileniyor olacak” dedi.
Zeugma Mozaik Müzesi ek binasında restorasyon
laboratuvarı oluşturulduğunu, çalışmalarda ortalama
50 kişilik grubun yer aldığını, zaman zaman 70-80
kişiye çıktığını belirten Küçük, firmalarında
çalışanların tamamına yakınının üniversitelerin
restorasyon bölümünden mezun olduğunu vurguladı.
Küçük, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunun yanında demircimiz, marangozcumuz, sıvacı
ustamız var. Ekibin çoğunluğu Gaziantepli. Bir
bölgede çalışma yapıyorsak, o bölgenin insanlarını
çalışmaya katıyoruz. Bu ekip çok uzun yıllardır
birlikte çalışan, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde
büyük projeler yapan uzman bir ekip. Konya’da çini
tekniğiyle yapılmış bütün camilerin çinilerinin,
Sivas’ta Gök Medrese ve Çifte Minare’nin
restorasyonunu yaptık. Bulgaristan’da Filipe’de bir
caminin restorasyonunu yaptık ki, bu Türkiye’nin
yurt dışında yaptığı en büyük restorasyon
projesiydi. Yıllardır mozaik üzerine çalışan bir
ekimiz var. Öyle olunca çok hızlı üretim yapma
şansımız var ki, Gaziantep’te yaptığımız çalışma
aslında bir dünya rekoru. Çünkü yaklaşık 1,500
metrekareye yakın mozaiğin restorasyonunu biz 1 yıl
gibi kısa sürede yaptık, dünyada başka bir gruba
bunu sorsanız önünüze 10 yıllık süre koyarlar.
Sadece yapmak değil iyi yapmak da önemli. Bu alanda
çalışan kim olursa olsun gönlünden mutlaka Zeugma’yı
yapmak geçer. Sektördeki herkesin hayalidir bu.”
Mozaiğin restorasyonunun çok zor bir iş olduğuna,
yerinden kaldırmadan sergiye konulmasına kadar geçen
süreçte zarar vermemek gerektiğine işaret eden
Küçük, “Bu eserler yapılırken antik dönem
ustalarının kullandığı yöntemin aynısını
kullanıyoruz. Antik dönem ustası gibi temizliği
bakımı, sağlamlaştırılması işlemleri yapılıyor.
Bütün restorasyonlarda kullandığımız her malzeme
geri dönüşümlüdür. Kullandığımız harç, antik dönemde
kullanılan harcın içeriğiyle aynıdır. Modern
malzemeden her zaman kaçınıyoruz” dedi.
Celalettin Küçük, Zeugma Mozaik Müzesi’nde
sergilenen eserlerin restorasyonunda da bu bölgenin
kumunun, kirecinin, taşının kullanıldığını bildirdi. Çalışmaları daha sağlıklı yürütmek için
Gaziantep’te kendileri ve çalışanları için 2 ev
tuttuklarını belirten Küçük, “Hayatımızı burada
kurduk. Bizim için büyük bir keyifti, muhteşem bir
eser ortaya çıktı” diye konuştu.
Gaziantep’in mozaik üretim merkezi olmasını
istediklerini vurgulayan Küçük, Gaziantep Ticaret
Odası ile hazırladıkları AB projesi kapsamında 2003
yılında Mozaik Okulu kurduklarını, piyasada mozaik
yapanların tamamının öğrencileri olduğunu sözlerine
ekledi.
haberler.com, 02.11.2011
|

 |
KONURALP MÜZESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR
Düzce'nin tarihi beldesi Konuralp'ta kurulan Konuralp Müzesi Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserleriyle tarihe ışık tutuyor.
Geçmiş medeniyetlerin izini taşıyan müze, mimari parçalar, mezar stelleri, lahit, sütun ve sütun başlıkları ile o dönemin kültürüne ait kıyafet, ev eşyası, silah ve sikkelerden oluşan eserleriyle ziyaretçilerini bekliyor.
Müze Müdürü Yunus Reyhan Taşçıoğlu, Konuralp'in, Roma ve Klasik Çağ'da gelişme gösterdiğini beldenin, 1324 yılında Osman Gazi tarafından fethedilmesiyle sanat tarihi dalında Türk mimari eserlerini sergileyen bir kent olduğunu söyledi. Müzenin arkeolojik ve etnografya olmak üzere 2 bölümden oluştuğunu belirten Taşçıoğlu, yılda yaklaşık 6 bin civarında ziyaretçinin geldiğini bildirdi. Gelen her ziyaretçiye uzman görevlendirmesi yaptıklarını, bu görevlilerin ziyaretçilere müzedeki eserler hakkında bilgi verdiğini söyledi. Daha çok yerli turistin geldiğine dikkati çeken Taşçıoğlu, "Öğrencilerimizin burayı sık sık ziyaret etmelerini sağlıyoruz. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'müzün Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortak çalışması var. Bu nedenle ziyaretçilerimizin çoğu da öğrencilerden oluşuyor." dedi.
Zaman, 02.11.2011
|
|
TARİHİ SELÇUKLU MEYDAN
MEZARLIĞI'NDAKİ TAŞLAR RESTORE EDİLİYOR

Bitlis'in
Ahlat
İlçesi'nde bulunan, dünyanın en büyük İslam
mezarlığı olarak bilinen
tarihi Selçuklu
Meydan Mezarlığı'nda yıkılan mezar taşları
restore ediliyor. Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen
Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı
Prof.Dr. Recai
Karahan başkanlığında sürdürülen
eski Ahlat şehri
kazıları kapsamında yapılan çalışmada kazı
ekibinde yer alan restoratör
Uluç Erten,
gazetecilere yaptığı açıklamada, mezarlıkta bir
hafta önce çalışmaya başladıklarını, bu yıl
mezarlıkta bulunan üç taşın tamamen restore
edileceğini söyledi.
İstanbul'dan gelerek mezarlıkta çalışmaya
başladıklarını belirten Erten, şöyle konuştu:
''Restoratörlerle mezarlıktaki taşların
konservasyonu ve restorasyonunu yapacağız. Bu
taşların yeniden ayağa kaldırılması amacıyla buraya
geldik. İlk geldiğimizde üzerinde çalıştığımız 3
taşın tamamı yerde yatar vaziyette ve toprağın
üzerindeydi. Taşların üzerinde bitki ve kökler
oluşmuş, bozulmalar başlamıştı. Taşlar pek çok
parçaya ayrılmış durumdaydı. İlk etapta bu taşları
temizleyerek yapıştırma işlemine hazır hale
getirdik. Yüzeylerini temizledik, kırık parçalarını
tespit ettik. Bunların envanter çalışmasını ve
numaralandırılmasını yaptık. Plan üzerine işledik.
Daha sonra işin fiili boyutuna geçerek taşların
ayağa kaldırılması işlemine başladık, zeminini
sağlamlaştırdık, teraziledik. Daha sonra taşın
devamına aynı şekilde üzerine çıkıp taşı bir araya
getirerek ayağa kaldırdık.''
Bu işlem için paslanmaz krom nikel çubuklar kullandıklarını kaydeden
Erten, bunların restorasyonda Türkiye genelinde
kullanılan standart malzemeler olduğunu ifade etti.
Erten, şunları kaydetti:
''Bu çalışmanın beşinci gününde taşı kaldırdık.
İnşallah bunun gibi diğer taşları da ayağa
kaldıracağız. Onların da hazırlıkları yapılıyor. Bu
kışa üç taşı ayağa kaldırılmış şekilde girmeyi
düşünüyoruz. Taşlar en iyi şekilde restore edildi.
İyi restorasyon, dışarıdan bakıldığı zaman
kullanılan malzemenin hiç gözükmediği, taşın
orijinal gibi durduğu uygulamadır. Zaten burada
herhangi bir tümleme işi yok. Bu işlem sırasında
orijinal parçalar bir araya getirilir ve çok sağlam
bileşenleri olan yapıştırıcılar kullanılır. Yani
taşı yapıştığı yerden kırmaya kalksanız yapıştırıcı
bırakmaz, taş kırılır. Dolayısıyla burada amaçlanan,
rüzgara, buradaki sert hava koşullarına ve doğa
şartlarına uzun süre dayanabilecek bir restorasyon
yapmaktır. Buradaki taşları uzun ömürlü şekilde
ayağa kaldırmaktır. Onun dışında paslanmaz çubuklar
da taşların içerisine konuldu. Matkapla rot
delikleri açıldı. Yani biz bir değil, iki değil, üç
önlem alarak taşları ayağa kaldırmış olduk. Umuyoruz
ki uzun süre bu şekilde ayakta kalacaklar.''

210 bin metrekarelik alanda bulunan tarihi Selçuklu
Meydan Mezarlığı'nda 8 bin 169 mezar taşı bulunuyor.
Yapı, Fotoğraflar: Oktay
Bayar/AA, 02.11.2011
|
|
OSMANLI VE BALKANLARDAKİ
OSMANLI ESERLERİ AYAĞA KALDIRILIYOR

Osmanlı
döneminde Ortadoğu
ve Balkanlar'da
inşa edilen, doğal afet, savaş ve diğer nedenlerle
zarar görmelerine rağmen zamana direnen eserler,
Türkiye öncülüğünde hayata geçirilen projelerle
ayağa kaldırılıyor.
Bir program kapsamında Bursa'ya gelen Makedonya
Milletvekili ve eski Tarihi Eserler Müzesi Müdürü
Behuciddin Şahabi,
1912'lerde Osmanlıların Balkanlar'ı terk ederken,
geride çok eser bıraktıklarını ancak ayakta
kalanların sayısının çok az olduğunu söyledi.
Bunların bazılarının doğal afetler, savaşlar,
sistematik yıkımlar ve göç nedeniyle yıkıldığını,
bazılarının da harap olduğunu dile getiren Şahabi,
''Mesela Balkanlar'ın önemli merkezlerinden Üsküp'te
Osmanlı döneminde 40'ın üzerinde cami, 120 mescit
varmış. Bugünse geriye sadece 24 eser kalmış'' dedi.
Balkanlar'daki diğer yerlere kıyasla, Üsküp'teki
Osmanlı dönemine ait eserlerin sayısının çok
olduğunu vurgulayan Şahabi, şöyle konuştu:
''Eserleri, demokrasi hareketlerinden sonra Türkiye
ile başlatılan çalışmaların ardından özellikle
1990'dan bu yana gelen yardımlarla onarıyoruz.
Türkiye'nin 2000'den sonra kardeş toplumlara yaptığı
açılımlardan sonra son derece güzel çalışmalar
hayata geçiriliyor. Üsküp'te 6 Osmanlı eserini,
Bursa Büyükşehir Belediyesi restore etti. 2 büyük
şaheseri de Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi
Başkanlığı (TİKA) ayağa kaldırdı. Üsküp gibi Osmanlı
coğrafyasında önemli bir şehir için hakikaten çok
önemli bir hizmet bu.''
Restorasyon çalışmaları sürerken bölgede eserlerin
halen yıkılmaya devam ettiğini dile getiren Şahabi,
şöyle devam etti:
''Yarı yıkık, tahrip edilen ya da terk edilen
camilerin restorasyonunun izni çok zor çıkıyor.
Özellikle de Türklerin, Boşnak, Pomak, Arnavut ve
Roman Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları
yerlerde maalesef izin verilmiyor. 2001 savaşında
Pirlepe'de kasıtlı olarak, 1475'te inşa edilen Çarşı
Camisi yakıldıktan sonra, maalesef halen UNESCO'ya
ve diğer kararlara rağmen restorasyonuna izin
verilmiyor. Türkiye'den gelen yardımlar sayesinde ve
oradaki toplumun daha demokratikleşmesinin yanı sıra
siyasiler ve uzmanlar olarak bizler de haklarımız
yolunda mücadele ederek, bu eserleri ayakta tutmak
için önemli gayret sarf ediyoruz.''
Özellikle 2000 yılından sonra Türkiye'nin yardımları
sonrasında bu çalışmaların arttığını ifade eden
Şahabi, ''Üsküp'te 2000'den sonra, 20'den fazla
Osmanlı eseri aslına uygun olarak restore edildi.
İnşa edilmeyi bekleyen çok sayıda eser var.
Özellikle Üsküp'te 1925'te kasıtlı olarak yıkılan
yüzlerce yıllık tarihe sahip Burmalı Camisinin inşa
edilmesi için büyük mücadele veriyoruz. Balkanlar'da
ender rastlanan bir mimariye sahip bu camiyi
inşallah tekrar inşa edeceğiz'' diye konuştu.
Lübnan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi
ve Belediye Meclisi Tarihi Eserleri ve Kültürel
Mirası Koruma Komite Başkanı
Prof.Dr. Halid
Tadmori de Ortadoğu'da bulunan Osmanlı
eserlerinin, diğer bölgelere, Balkanlara, Türk
Cumhuriyetlerindekilere nazaran daha iyi korunmuş
durumda bulunduğunu kaydetti. Lübnan'ın 18 yıllık
bir savaş geçirdiğini anımsatan Tadmori, ''Orada da
Osmanlı'dan kalma eserler var. Trablusşam şehrindeki
ortak mirasımızı, Türk-Osmanlı eserlerini korumak
için çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalar kapsamında
Trablusşam, Türkiye'den Bursa, Konya, Gaziantep,
İstanbul'un Fatih ve Ankara'nın Keçiören ilçeleri
olmak üzere 5 şehirle kardeş şehir oldu. Aynı
zamanda Türk Dünyası Belediyeler Birliğine üye olan
ilk Arap şehri oldu'' dedi.
TİKA ile Trablus Mevlevihanesi'nin restorasyonunu
yürüttüklerini anlatan Tadmori, söz konusu eserin
savaş zamanında harap olduğunu söyledi. Eserin ayağa
kaldırılacağını belirten Tadmori, şunları kaydetti:
''Projesi şu anda bitmiş durumda. Burası bir Türk
kültür merkezine, Sufizm merkezine dönüşecek. Burası
şehrin çok güzel bir yerinde bulunuyor. Çevre
düzenlemesi de yapılıyor. Bittiği zaman çok güzel
bir merkez olacak. Benim şahsi olarak yürüttüğüm bir
çalışma var. Lübnan'da bulunan Türk eserlerin
envanterini çıkarttık. Tam bin 350 tarihi eser
tespit ettik. Bunların arasında Memluk döneminden de
kalma eserler var ama büyük çoğunluğu Osmanlı
dönemine ait. Bu çalışma Türk Dışişleri Bakanlığına
ulaştı. Bu bir kitap haline getirilecek ve eserlerin
tahrip olanlarını TİKA'nın yardımıyla birlikte
restore etmeye başlayacağız.''
Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin, Buğday Çarşısı'nın
cephesinin yapımını üstlenmek istediğini dile
getiren Tadmori, ''İnşallah yakın zamanda bu proje
başlamış olur. TİKA ile Mevlevihane'yi restore
ediyoruz. Bunun haricinde başlamış bir çalışma yok.
Daha yeni başlıyor bu çalışmalar. Lübnan'da bulunan
ve bahsettiğim eserlerin yüzde 70'inin restorasyona
ihtiyacı var. Lübnan hükümeti de bunlarla alakalı
çalışma yapıyor ama yeterli değil. Çünkü ülke daha
yeni savaştan çıktı. Bu nedenle imkanlar da
sınırlı'' dedi.
Yapı, 02.11.2011
|
|
MÜZE UZMANLARINA AB DESTEĞİ

Camilerden çalınarak yurtdışına götürülen, bir
kısmı da yurtiçinde yakalanan eserlerin bir
araya getirilmesi ile oluşturulan Ankara Vakıf
Eserleri Müzesi'nin uzmanları, Avrupa
Birliği'nden (AB) alınan hibe ile eğitilecek.
Genel müdürlük, geçtiğimiz yıl AB'nin,
"Sivil Toplum Hizmeti: AB-Türkiye
Kültürlerarası Diyalog Müzeler Bileşeni"
teklif çağrısı çerçevesinde, "Müze
Profesyonelleri İçin Çok Taraflı Eğitim
Projesi"ne başvuruda bulunmuştu. Başvurusu
olumlu sonuçlanan genel müdürlük, söz konusu
proje için 141 bin Euro'luk hibeyi aldı.
Hibe ile Ankara Vakıf Eserleri Müzesi,
Avusturya Viyana Etnografya Müzesi ve
Romanya Brukenthal Milli Müzesi'nin
uzmanları 11 ay boyunca sürecek ortak bir
eğitim sürecinden geçecek. Bu proje
kapsamında ana faaliyet olarak ilki Ankara
Vakıf Eserleri Müzesi, ikincisi Romanya
Brukenthal Milli Müzesi, sonuncusu da
Avusturya Viyana Etnografya Müzesi'nde
gerçekleştirilmek üzere 3 ayrı eğitim
programı düzenlenecek. Eğitimlerde, müze
profesyonelleri tarafından koleksiyon
oluşturma, restorasyon-konservasyon,
depolama ve taşıma, sergileme,
bilgilendirme, müzede eğitim konularında
teknik bilgi ve uygulama anlatımı yapılacak.
Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 02.11.2011
Aynı hibe programına Edirne Müze Müdürlüğü de
"Arda Nehri'nin Aynasında Müzelerimiz" adlı proje
ile başvuruda bulundu. Yapılan değerlendirmenin
sonucunda toplam maliyeti 148 bin Euro olan proje
kabul edildi. Proje, Edirne Müzesi ile Bulgaristan
Kırcaali müzelerinin bir araya gelerek oluşturduğu
ortaklık çerçevesinde 12 ay sürdürülecek. Proje
kapsamında, komşu müze uzmanları karşılıklı olarak
müze çalışmaları, sergileme ve müze kayıt düzeni
gibi konuları ele alacak.
Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 02.11.2011
|
|
AKHİSAR'DA YAPILAN KAZI
ÇALIŞMALARI BİLGİLEDİRME TOPLANTISI YAPILDI

Thyateira tarihi kazı
çalışmaları değerlendirme toplantısı Akhisar
Belediye Meclis Salonu'nda yapıldı. Değerlendirme
toplantısında ilk olarak sinevizyon eşliğinde
Akhisar'da bulunan tarihi mekanların tanıtımı
yapıldı.
Belediye Meclis
salonunda yapılan toplantıya Manisa Valisi Halil
İbrahim Daşöz, Akhisar Kaymakamı Kamil Köten,
Belediye Başkanı Salih Hızlı, Adnan Menderes
Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Birinciloğlu,
İlçe daire amirleri, ve bir çok vatandaş katıldı.
Açılış konuşmasını
Akhisar Belediye Başkanı Salih Hızlı yaptı, Hızlı
yaptığı konuşmada "doğru işleri doğru paydaşlarla
yapmak gerekiyordu. Süreç halen devam ediyor görüş
ve önerilere açığız bunu en iyi şekilde
sonuçlandırmak istiyoruz. Amacımız kazılar sonunda
maksimum fayda elde etmektir. Akhisar'ımız
tanıtılmak isteniyor, bizlerde bunu gerçekleştirmek
için tarihi tanıtım ile sürdürmek istiyoruz. Bu kazı
çalışması bizim için çok önemli ve geldiğimiz süreç
de bunun yanında önemli olduğunu düşünüyorum.
Sürecin oluşmasında bizlere destek veren herkese
teşekkür ediyorum" dedi.
Thyateira antik kenti
hakkında tarihsel bilgiler ve Arkeolojik kazı
çalışmaları hakkında bilgi veren Adnan Menderes
Üniversitesinden Doç.Dr. Engin Akdeniz "Thyateira
halkın deyimi ile tepe mezarı diye tabir edilen
bölge eski devlet hastanesine kadar uzanan bir şehir
potansiyeline sahipti. Tepe mezarı giderek artan
inanç turizmine hizmet vermektedir.
Kazı çalışmalarını Adnan
Menderes Üniversitesi, Manisa Valiliği ve Akhisar
Belediyesi'nin ortaklaşa düzenlediği protokol
çerçevesinde yapılmaktadır. Burada yapılan kazı
çalışmalarında Roma dönemine ait paralar, çeşitli
ebatlarda farklı eserler bulundu. Kentin topoğrafik
yapısı harita üzerine kondurularak çalışmaları
yapıldı. Önümüzdeki dönemlerde hastane höyüğü diye
geçen tepenin açığa çıkarılması olacaktır. Hastane
höyüğü 5 Bin yıllık geçmişi olan bir höyüktür.
Hastane höyüğünün kazılmasının ardından Akhisar'ın
Antik devirdeki iskan hakkındaki bilgilerine
ulaşacağız" dedi.
Söz alan Manisa Valisi
Halil İbrahim Daşöz "Akhisar ve Manisa'mız için çok
önemli bir bilgilendirme toplantısını yaptık. Kazı
çalışmaları çok uzun soluklu çalışmalardır. Bundan
sonra da devam etmesini diliyorum. Akhisar'ımız
gerçekten çok güzel bir ilçe ve coğrafi olarak çok
önemli bir noktada yer alıyor. İstanbul-İzmir
üzerinde bulunan çok önemli bir noktada yer alan
şehrimiz turizm açısından büyük önem taşıyor.
İnanıyorum ki şuanda
ülkemizde ilçelerde Üniversite yok, ancak önümüzdeki
yıllarda Üniversite kurabilecek bir çok ilçemiz
olduğuna inanıyorum. Bunlardan bir tanesinin de
Akhisar olacağına inanıyorum. Taşların üst üste
konması ile bir üniversite kurmak çok kolaydır.
Akhisar'ın bir üniversite vizyonunun olması
gerektiğine inanıyorum. İleriki günlerde Akhisar'ın
sanayi noktasında büyük ilerleme kaydedeceğine
inanıyorum, daha sıcağı sıcağına çok büyük iki büyük
firma incelemelerde bulunmuştur. Bunun yanında
ilçemizdeki 12 Milyon ağaç ile ülkemizin zeytin
başkentinin Akhisar olacağına inanıyorum. Akhisar'ı
sosyal anlamda ele aldığımızda çok renkli ve aynı
zamanda zenginlik anlamında çok güzel bir
potansiyeli var.
Şehrin gelişme
potansiyeli ele alınarak bir plan yapılması ve bunu
meydana getirecek belediyemize de sivil toplum
örgütlerinin destek olması gerekmektedir. Turizm
açısından müze inşaatı tamamlandı ve yakında
faaliyete geçecektir.
Belediyemizin zeytin
başkenti olarak çıkan kentin tanıtımın yanında ürün
çeşitlendirilmesine de önem vermesi gerekmektedir.
Tanıtım için büyük bir masraf gerektirmiyor. Halk
olarak hepimiz bir olarak tanıtıma el atmalıyız.
Toplumumuzun her kesimine büyük işler düşüyor.
Kentimizi turizm şehri yapmak için öncelikle
tarihimize sıkı sıkıya sahip çıkmamızdan
geçmektedir. Öncelikle farkındalığa ihtiyacımız var.
Öncelikle çok değerli olduğumuzu bizim görmemiz ve
bizim inanmamız gerekmektedir" dedi.
Toplantı sonrası
kokteyle katılan vali ve yetkililer, kazı
çalışmalarının başlandığı Tepe Mezarı, müze ve
hastane höyüğüne gidip yerinde incelemelerde
bulundular.
Akhisar Haber, Haber:
Kenan Molla, 02.11.2011
|
|
AFYON'DAN ÇALDI,
DENİZLİ'DE YAKALANDI
Denizli’de düzenlenen
operasyonda, bir madalyon ile Roma, Bizans ve Yunan
dönemine ait bronz ve gümüş sikke ele geçirildi.
Denizli İl Jandarma Alay
Komutanlığınca, Ö.Y. isimli şahsın kendisine ait
otomobille Afyonkarahisar’dan Denizli’ye tarihi eser
getirerek satacağına dair haber alındı. Bunun
üzerine Honaz İlçesi'ne bağlı Gürlek Köyü Organize
Sanayi kavşağında araç durduruldu. Araçta bulunan
Ö.Y. (37) ile S.O. (24) gözaltına alındı. Şahısların
üstünde ve araç içinde yapılan aramada bir madalyon,
Roma, Bizans ve Yunan dönemine ait 17 adet bronz ve
gümüş sikke, bir kandil ve çeşitli tarihi eserlere
ait 7 fotoğraf ele geçirildi. Olayla ilgili
gözaltına alınarak adli makamlara sevk edilen iki
şüpheli, tutuksuz yargılanmak üzere serbest
bırakıldı.
Afyon Haber, 02.11.2011
|
|
|
ANTİK KENTTE ODA MEZARI BULUNDU

7 basamakla inilen, içerisinde iki yetişkin ve
bir çocuğa ait iskelet bulunan yeraltı oda mezarı
ortaya çıkarıldığı bildirildi.
Mersin’in Aydıncık
İlçesi'ndeki Kelenderis antik kentinde 7 basamakla inilen, içerisinde iki
yetişkin ve bir çocuğa ait iskelet bulunan yeraltı
oda mezarı ortaya çıkarıldığı bildirildi.
Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve kazı başkanı
Prof.Dr. Levent Zoroğlu yaptığı açıklamada, milattan önce
8. yüzyıla kadar inen geçmişi bulunan antik kentteki
buluntuların Aydıncık’ın Akdeniz kıyısında, Silifke
ile Anamur arasında önemli bir liman kenti olduğunu
gösterdiğini söyledi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla
gerçekleştirilen 2011 kazılarının restorasyon
ağırlıklı gerçekleştirildiğini belirten Zoroğlu,
yaklaşık 23 yıl önce başlayan kazılarda, bugüne
kadar binlerce yıllık tarihin gün yüzüne
çıkarıldığını ifade ederek, ”2011 yılı Kelenderis
kazıları geçen yıl olduğu gibi yine Agora’daki
bazilikada sürdürüldü. Ayrıca antik kentin yerleşim
alanının batı ucuna yakın yerde kamulaştırılması
tamamlanan yeni bir alanda ilk kez bir sondaj
açıldı” dedi.
Bunun yanı sıra Doğu Nekropolü’nde 7 basamakla
inilen bir yeraltı mezar odası bulunduğunu ifade
eden Zoroğlu, şöyle devam etti:
”Kelenderis’te bulup, temizlediğimiz kaya mezarı
bu bölgede yaygın olan tipe, yani girişi basamaklı
yeraltı oda mezar tipine aittir. Mezarın giriş
bölümü 3.7 metre uzunlukta olup, asıl mezar odasına
7 basamakla inilmektedir. Mezar odasının girişinden
sonraki asıl mezar odası 3.5×2.8 metre
ölçülerindedir. Odanın dip, yani girişin karşısına
gelen duvarında bir niş vardır. Mezar odasında
birisi bu nişin içinde olmak üzere, iki yetişkin ve
bir çocuğa ait iskeletler ile sepet kulplu bir
ticari amphora, iğ biçimli iki unguentarium (camdan
küçük kap) ve iyice bozulmuş altın kaplamalı bronz
bir taç ve buna ait boncuklar bulundu. Özellikle
seramik buluntular, bu mezarın Erken Hellenistik
döneme ait olduğunu göstermektedir.”
Prof.Dr. Zoroğlu, bu yılki kazıların en önemli
çalışmasını, Agora’daki bazilikanın salonlarında
buldukları mozaik zeminlerin koruması için üzerinin
bir çatı ile kapatılmasının oluşturduğunu söyledi.
Projeye göre çatıyı taşımak üzere yapının güney
ve kuzey duvarları dışında 8 taşıyıcı ayağın
yerleştirileceği çukurların açıldığını belirten
Zoroğlu, ”Öncelikle kuzey duvarın dışındaki
molozları temizledik. Yüzeydeki bu malzemenin
kaldırılmasından sonra, alttaki toprak dolgu
kazılarak, özellikle ayakların bulunduğu açmalardaki
kalıntıların tespiti çalışmaları başlatıldı” diye
konuştu.
Yaklaşık bir ay süreyle yürütülen çalışmalar
sonucunda bazilika zeminine göre biraz daha daha
aşağı seviyede, apsisli bir yapı, bazilika kuzey
salonuna erişimi sağlayan bir koridor ve zemini bir
zamanlar mozaik kaplı avlunun bir bölümünü ortaya
çıkardıklarını anlatan Zoroğlu, şunları kaydetti:
”Buradaki yarım daire biçimindeki apsisli yapıda
bir oturma sırası bulunuyor. Bunun önündeki bölüm
ise dikdörtgen bir çukur ya da havuz şeklinde inşa
edilmiş olup, görünen tüm yüzeyleri kalın bir harç
ile sıvanmış durumdaydı. Bu yapının mimari
özelliklerini dikkate alarak bunun bir vaftizhane
olduğu akla gelen ilk olasılıktır. Buradaki havuza
inişi ve çıkışı sağlayan basamaklar güneydoğu ve
kuzeybatı köşelere yerleştirilmiştir. Bazilikanın
kuzey duvarının bu havuzun güney duvarına oturtulmuş
olması da ilginç bir durumdur. Bunun batı duvarı
üzerinde ise bazilikaya erişimi sağlayan koridorun
doğu duvarı yükselmektedir. Kuzeybatı basamaklar ile
koridor arasında da bir bağlantı olduğu
anlaşılmaktadır. Koridorun batısında kalan avlunun
zeminindeki mozaikler ne yazık ki iyi
korunamamıştır.”
Sabah, 01.11.2011
|
|
TARİHİ MEZARLIK YENİDEN DÜZENLENDİ

1915'teki Çanakkale Savaşları sırasında
Kumkale'de yaşanan muharebelerde, Mehmetçiğin içine
siper kazarak Fransızlara karşı savaştığı tarihi
mezarlığın ayağa kaldırılması için Çanakkale
Valiliği harekete geçti. Valiliğin hazırladığı ve
GMKA tarafından desteklenen projeyle 27 bin
metrekarelik alanda bulunan 400 yıllık Türk
mezarlığı restore edildi, çevre düzenlemesi yapıldı.
Proje yöneticisi Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih
Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır,
gazetecilere yaptığı açıklamada, tarihi mezarlığın
deniz kenarında kalan bölümünde 1915 öncesinde 2 bin
haneli Kumkale nahiyesinin bulunduğunu ve mezarlığa
da burada yaşayanların defnedildiğini söyledi.
Yılların verdiği tahribata, 1915
muharebelerindeki tahribatların da eklenmesi
sonucunda mezar taşlarının bazılarının kırıldığını,
bazılarının yıkılarak toprak altında kaldığını
belirten Sayılır, çalışmaya başladıklarında toprak
yüzeyinde yaklaşık 50 taşın görülebildiğini
bildirdi.
Sayılır, ''Toprak altındaki taşları da gün yüzüne
çıkardık ve toplam 400 taş tespit ettik. Bunların
hepsinin temizliğini yaptık. Kırık taşların
parçalarını birleştirerek tamirini gerçekleştirdik
ve ayağa diktik. Mezarlığın çevresi taşların
çalınması veya tahribat görmesinin engellenmesi
açısından taş duvar ve telle çevriliyor. Girişine
kapı, tanıtım levhaları ve bekçi konulacak. Burası
artık terk edilmiş bir mezarlık görüntüsünden
kurtulacak. Yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine
açık olacak. Her şeyden önemlisi de tarihimize ve
ecdadımıza yakışır bir alan haline gelecek. Bu,
kültürel değerlerimizin ortaya çıkarılması açısından
da çok önemli bir çalışma'' diye konuştu.
Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, Çanakkale Savaşları
sırasında, Kumkale'de Türk askerinin, Fransız
askerlerinin yoğun ateşi karşısında hayatta
kalabilmek için tarihi mezarlığı kendilerine siper
edindiğini söyledi.
''1915 yılındaki Kumkale muharebeleri sırasında
Türk askerleri, yaşanan yoğun muharebeler esnasında
bu mezarlığa çekilmiş, bir gecede mezarlık içinde
siperler ve mevziler kazılmış ve buradan
çarpışmalara devam etmiştir'' diyen Sayılır, şu
bilgileri verdi:
''Bu çarpışmalar esnasında siperlerde, mevzilerde
birçok askerimiz de şehit olmuştur. Mezar taşlarının
bir çoğunda muharebenin izlerini görmek mümkündür.
Çoğunda mermi izleri vardır. Biz bu siperleri
ziyaretçilerin Kumkale muharebelerini daha iyi
anlamalarını sağlamak için belirgin hale getirdik.
Ziyaretçiler, Türk mezar kültürünün önemli
örneklerini görmelerinin yanında siperler ve
mevziler içinde gezerek 1915 Çanakkale Ruhu'nu da
yaşamış olacaklar. Dolayısıyla ölüm ve yaşamın iç
içe geçtiği mezarlık bu yönü ile de yakın tarihimizi
yaşamamıza da ev sahipliği yapacaktır. Hem yakın
dönem 1915 Çanakkale Kumkale muharebelerini, hem de
1600'lerden itibaren defin yapılan 400 yıllık bir
mezarlığın örneklerini görme şansına sahip olacak.
Bu nedenle mezarlığın turizme kazandırılması çok
önemliydi.''
Burhan Sayılır, mezar taşlarının doğal
tahribatın yanı sıra, define arayıcıları tarafından
da tahrip edildiğine dikkati çekti.
Tahrip edilen mezar taşlarını tamir ettiklerini
belirten Sayılır, şunları kaydetti:
''Kazılan yerleri ise yeniden toprakla doldurduk.
Maalesef define arayıcıları bazı taşları yanlış
yorumlayarak define arıyor. Oysa kadınlara ait mezar
taşlarının çoğu süslüdür, çiçeklidir. Gül konur,
sarmaşık konur, ayak taşlarında hurma ağacı olur,
çünkü cennet bitkisidir. Kumkale mezarlığındaki
taşlar İstanbul mezar taşlarından çok farklı değil.
Bu da bize Kumkale beldesinin aslında sosyo kültürel
ve ekonomik olarak güçlü ve gelişkin bir yer
olduğunu gösteriyor. Çünkü bu tip taşlar daha çok
büyük şehirlerde, merkeze yakın yerlerde görülen
taşlardır. İşçilik ve kullanılan mermerler bu açıdan
önemli. Böyle bir kültürel varlığın Çanakkale'de
olması büyük bir şanstır. Taşların her birisinin
nüfus kağıdı sayılabilecek envanter çalışması
yapacağız. Tek tek hepsini okuyup katalog haline
getirip, kitap olarak yayınlayacağız. Kayıtları veri
tabanına koyacağız ve bir daha çalınma veya kaybolma
gibi bir durumda elimizde bu taşların bir kaydı
olacak.''
Akşam, 01.11.2011
|
|

|
'KÜRKLÜ KADIN' İÇİN SEKİZ SAAT KUYRUK
Rönesans dönemi İtalyan sanatının deha ismi Leonardo da Vinci, Almanya’da ortalığı ayağa kaldırdı.
Da Vinci’ye ait 15. yüzyıl tablosu ‘Kürklü Kadın’, yıllar sonra sanatseverlerin beğenisine sunuldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından Polonya’dan çalınan ve o dönemden bu yana ilk kez gün yüzüne çıkan tablo, iki ayda tam 175 bin kişiyi başkent Berlin’de bulunan Bode Müzesi’ne çekti. Son gösterim günü Pazartesi olan ‘Kürklü Kadın’ için sabahın çok erken saatlerinden itibaren müzenin önüne gelen meraklılar, bekleme süresi zaman zaman sekiz saate kadar çıkan bir kuyruk oluşturdu. Olay tablo önümüzdeki günlerde İngiltere’ye gönderilecek ve Londra’daki Milli Müze’de açılacak olan Leonardo Da Vinci sergisi kapsamında bu ülkedeki resim meraklılarına sunulacak. Londra’daki sergi 9 Kasım’da açılıyor.
Hürriyet, 01.11.2011
|
|
CUMHURBAŞKANI İSTEDİ, RESİM HEYKEL'E ANTREPO YOLU
AÇILDI
Türk resim tarihinin en nadide örneklerinin
bulunduğu
İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin makus talihi,
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle değişiyor.
Geçen ağustos ayında müzeyi ziyaret eden Gül,
depolarda istiflenmiş tabloları, kalaslarla ayakta
durabilen iç mekanların hazin halini görünce Mimar
Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.
Yalçın Karayağız’a dönüp “Hocam burada daha fazla
kalamazsınız. Bu eserlere yazık değil mi? Size hemen
uygun bir yer tahsis edelim ve oraya taşının” diye
teklifte bulundu. Sonra da ziyarette eşlik eden
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
Kadir Topbaş’a dönerek “Kadir Bey,
Sultanahmet’teki eski
İstanbul Adliyesi’ni üniversiteye tahsis edelim”
önerisini getirdi. Topbaş’ın “Olur” cevabı üzerine
yıllardır kangren haline gelen mesele ‘ayaküstü’
çözülmüş oldu!
Ancak daha sonra adliyenin mülkiyetinde sorun çıktı.
Müzenin durumunda tam tekrar başa dönülecekken
Cumhurbaşkanlığı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’nin yetkilileri arasında yapılan
görüşmelerde,
İstanbul Modern’in yanındaki 5 No’lu Antrepo
fikri gündeme geldi. Konu hemen Gül’e sunuldu. Gül
önce Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Mustafa
İsen ile Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’yı
İstanbul’a gönderdi. Onlardan gelen rapor
sonucunda Gül,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı arayarak konuyu
aktardı. Erdoğan da Denizcilik Müsteşarlığı’ndan 5
No’lu Antrepo’nun üniversiteye tahsisini istedi. Ve
böylece şu sıralar 12.
İstanbul Bienali’nin bir bölümünü ağırlayan
antrepo, müzenin yeni adresi oldu.
Türkiye’nin ilk sanat müzesi olarak 1937’de
Atatürk tarafından açılan Resim Heykel
Müzesi’nin koleksiyonunda aralarında Osman Hamdi’nin
milyonluk tablolarının da olduğu 12 bin eser yer
alıyor. Restorasyon dolayısıyla son yedi yıldır
kapalı olan müzeye devlet, son yıllara kadar hep
mesafeli durmuş. Mimar Sinan Üniversitesi, binanın
müze şartlarına uygun bir restorasyonu için
devletten ilk yardım talebini 1938’de yapmış. Ve o
tarihten sonra neredeyse her iki-üç yılda bir bu
talebini yenilemiş.
Ancak 2006 yılına kadar hiçbir hükümet,
üniversitenin yardım taleplerine olumlu cevap
vermemiş. 2006’da hükümet, müzenin restorasyonu için
önemli bir kaynak aktarmış. Şimdi de devlet
antrepoyu müze için tahsis etmiş. Bugün ise Rektör
Karayağız, Resim Heykel Müzesi binasını boşaltıp
antrepoya taşıyacağı için birileri tarafından ‘vatan
haini’, ‘müzeyi satan adam’ olarak suçlanıyor. Ancak
o bütün bu suçlamalara rağmen 12 bin eseri
kurtarmaya kararlı görünüyor.
MSGSÜ ile binanın sahibi durumundaki Milli Saraylar
Daire Başkanlığı arasında geçen aylarda imzalanan
protokol çerçevesinde Dolmabahçe’deki RHM binası, 15
Kasım 2011 tarihinde Milli Saraylar’a devrediliyor.
MSGSÜ ise müzenin yeni yeri olan antrepo için
renovasyon çalışmalarına çoktan başlamış durumda.
Binanın yeni çehresiyle ilgili proje için kendisi de
aynı üniversiteden mezun olan ünlü mimar Emre Arolat
ile anlaşıldı.
Sergi alanının haricinde tabloların saklanacağı depo
için de yangın, alarm, güvenlik, iklimlendirme, neme
karşı önlemler ve en yeni saklama koşullarının
içinde bulunduğu ikinci proje de şu anda bitmek
üzere.
Tabloların restorasyonu için İş Bankası ile bir
anlaşma yapıldı. İş Bankası bu amaçla üniversiteye 2
milyon lira para verecek. Yine Gül’ün girişimiyle
devlet bütçesinden müzenin modern bir sergileme
mekanı haline gelmesi için devletten üniversiteye
önemli sayılabilecek bir kaynak aktarılacak. Müzenin
şu anda tek sorunu antreponun ön cephesinde müzeye
giriş kapısının olmaması. Aslında binanın ön
cephesinden giriş var ama Denizcilik Müsteşarlığı bu
bölümü üniversiteye vermemek için direniyor. Bu
sorunu çözmek için de yine Gül devreye girecek gibi
görünüyor.
MSGSÜ Rektörü Prof. Yalçın Karayağız: “Müzedeki
eserleri 15 Kasım’dan itibaren antreponun deposuna
taşıyacağız. Ancak Denizcilik Müsteşarlığı
kullanılacak antrepoyu henüz bize vermedi. Durumu
hem Cumhurbaşkanımıza hem de Başbakanımıza
bildirdim. Sorunu onlar çözecektir. Kendileri zaten
müzenin durumunu yakından takip ediyorlar ve
ilgileniyorlar. Kendilerine teşekkür ederim. Müze
tarihinde ilk kez Başbakan’ın talimatıyla buraya
kaynak aktarıldı. Protokol kapısı olmayan, girişi
olmayan bir müze olmaz. Devlet büyüklerimizin
talimatına rağmen Denizcilik Müsteşarı’nın ayak
diremesini anlamıyorum. Umarım mesele en kısa sürede
çözülür. Müzenin bir bölümünü 2013’te, kalan
bölümünü de 2014’te ziyaretçiye açacağız.
Türkiye’nin en güzel, en prestijli ve en modern
müzesini yapacağız. Herkes bu müzeyle gurur duyacak.
Mimar Emre Arolat, çalışmalara başladı. Onun yaptığı
projeyi uygulayacağız.”
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün Resim Heykel Müzesi’ne ilgisi
yeni değil. Bir yıl önce rektör seçimlerinde
YÖK’ten kendisine gelen MSGSÜ’nün müstakbel üç
rektör adayıyla ayrı ayrı yaptığı ön görüşmede
kendilerine sorduğu ilk soru da müzeyle ilgiliydi.
Rektör adaylarına RHM’yle ilgili projelerini soran
Gül, bu görüşmelerden sonra tercihini Prof. Yalçın
Karayağız yönünde kullanmış.
Radikal, Haber: Abdullah Kılıç, 01.11.2011
******
RESİM HEYKEL'İ ZOR
GÜNLER BEKLİYOR
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün
devreye girmesiyle Tophane’deki 5 No’lu Antrepo’ya
taşınmaya hazırlanan
İstanbul Resim
Heykel Müzesi’ni sıkıntılı bir süreç bekliyor.
Müzenin yeni yeri olarak belirlenen antreponun hali
perişan. Antreponun önündeki binanın cephesini
oluşturan yeri Denizcilik Müsteşarlığı vermek
istemiyor. Denizcilik Müsteşarlığı’nın müzeye layık
gördüğü yerin giriş kapısından bir insan ancak
geçebiliyor.
Cumhurbaşkanı Gül,
geçen ağustosta Resim Heykel Müzesi’ni ziyaret edip,
12 bin tarihi eseri barındıran binanın harap halini
görünce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Rektörü Prof.Dr. Yalçın Karayağız’a “Bu eserlere
yazık değil mi? Size hemen uygun bir yer tahsis
edelim ve oraya taşının” demiş ve müzenin yeni yeri
olarak da Tophane’deki 5 No’lu Antrepo
belirlenmişti.
Radikal, bu haberi
geçen salı günü ‘12 bin tarihi eseri kurtaran
ziyaret’ başlığıyla duyurdu. 15 Kasım’da müzeyi
boşaltması istenen Prof.Dr. Karayağız, haber üzerine
bizi arayıp, hem Resim Heykel Müzesi’ni hem
de 5 No’lu Antrepo’yu gezdirdi.
Önce yaklaşık yedi yıldır kapalı olan
ve şu anda restorasyonu devam eden Resim
Heykel Müzesi’ni dolaştık. Binanın hali harap! En
ufak bir sarsıntıda çökecek izlenimi veriyor.
Binanın restorasyonunu yapmak, bu tarihi mekanın
ayakta durması için yeterli olur mu bunu zaman
belirleyecek. Müzenin üst katlarını gezdikten sonra
Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ü de
hayretler içerisinde bırakan depolara göz atıyoruz.
12 bin şaheserin bulunduğu depoların durumu içler
acısı. Müze yönetimi, eserlerin zarar görmemesi için
elinden gelen gayreti göstermiş. Ancak mekan
problemi onların da elini kolunu bağlamış durumda.
Binlerce tablo, raflara istiflenmiş; ziyaretçilerine
kavuşacağı günü bekliyor. Rektör Karayağız’a “Hocam
iyi ki taşınıyorsunuz” diyoruz. “Antrepo’yu gezelim
sonra konuşuruz” diyerek fazla konuşmak istemediğini
belli ediyor. 5 No’lu Antrepo’yu da geziyoruz. Bu
bina da perişan. Müze olarak gösterilen yerin
kapısından bir kişi bile zor geçebiliyor. Binanın
cephesini oluşturan yeriyse Denizcilik Müsteşarlığı
vermek istemiyor. Bu direniş sürerse müzenin işi çok
zor görünüyor.
Rektör Karayağız, Resim Heykel
Müzesi’nin binasını boşaltıp, antrepoya taşınacağı
için birileri tarafından ‘vatan haini’, ‘müzeyi
satan adam’ olarak suçlanıyor. O, bütün bu
suçlamalara rağmen 12 bin eseri kurtarmaya kararlı.
Prof.Dr. Yalçın Karayağız, umudunu kaybetmemiş. En
çok da ağustosta Resim Heykel Müzesi’ni ziyaret
edip, “Hocam burada daha fazla kalamazsınız. Size
hemen uygun bir yer tahsis edelim ve oraya taşının”
diyen
Cumhurbaşkanı Gül’e
ve “Bu müzeyi en uygun yere taşıyın” şeklinde
bürokratlarına talimat veren
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a
güveniyor.
Resim Heykel Müzesi’nden çıkıp yine Prof.
Karayağız’la beraber Tophane’deki Antrepo’ya
geçiyoruz. Karayağız’dan önceki rektörlerin “Bize de
buradan bir bina verseler beş dakika burada
durmayız, antrepoya taşınırız” sözlerini bizzat
duyan birisi olarak tarihi müze için kara günlerin
bittiği düşüncesiyle içimiz rahat. Ancak müzenin
yeni yeri olan antreponun hali perişan. Karayağız,
“Cumhurbaşkanımıza,
TBMM Başkanımıza ve
Başbakanımıza müteşekkirim. Bize büyük bir imkan
sundular. Bu antrepoyu verdiler. Ancak antreponun
önündeki binanın cephesini oluşturan yeri Denizcilik
Müsteşarlığı vermemek için ayak diriyor. Devlet
büyüklerimiz konudan haberdar. Bu konunun en kısa
zamanda çözüleceğine inanıyorum diyor. Denizcilik
Müsteşarlığı’nın müzeye layık gördüğü giriş
kapısının önüne geldiğimizde tam anlamıyla bir ‘şok’
yaşıyoruz. Müzenin giriş kapısından bırakın koca
koca tabloların geçmesini bir insan ancak
geçebiliyor. Dört katlı binanın katları arasında
geçiş yok. Geçişler öndeki binadan yapılabiliyor
ancak Denizcilik Müsteşarlığı bu binayı vermezse
Türkiye’nin en
prestijli müzesi, sakat doğacak gibi.
Resim Heykel Müzesi’nde resimlerin bulunduğu depodan
ünlü heykeltıraşların heykellerinin bulunduğu
depolara bakıyoruz. Birbirinden usta sanatçıların
orijinal heykel çalışmalarının yer aldığı depoların
durumu içler acısı. Yanlış anlaşılmasın, eserler
gayet iyi korunuyor ancak ziyaretçisiyle buluşamayan
tüm eserlerin mahcubiyeti var üzerlerinde!
Atatürk ve İnönü
gibi Cumhuriyet döneminin önemli isimleriyle Mimar
Sinan, Köprülü Mehmet Paşa gibi Osmanlı Devleti’nin
meşhur isimlerinin de heykelleri bulunuyor. Yine
çağdaş döneme ait yüzlerce de heykel mevcut. Tek
tesellimiz gördüğümüz eserlerde de gözle görülür bir
hasar olmaması.
Radikal, Haber: Abdullah
Kılıç, 04.11.2011
|
|
BEŞ GEMİLİK LİMANA SİT KURULU ONAYI
İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, Özelleştirme İdaresi’nin Alsancak Limanı’na kurulacak kruvaziyer liman planını onayladı.
Kurul, plan kapsamında korunan Alsancak Karakolu’nun rölöve, restorasyon projeleri ve tescilli yapılar karşısında kalacak yeni yapılarla ilgili projelerin Kurul’a iletilmesini istedi.
İzmir Alsancak Limanı’na, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun aldığı kararla kurulacak kruvaziyer limanın plan ve projesine Koruma Kurulu onay verdi. İki iskele daha eklenmesiyle birlikte aynı anda 5 kruvaziyer gemisinin yanaşabileceği limana inen yıllık turist sayısının 1 milyonu aşması hedeflendi. İskelerden TMO silolarına kadar olan bölüm değişecek. Buralara alışveriş merkezleri, gezinti alanları, rekreasyon alanları yapılacak.
Koruma Kurulu, liman projesini 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu kapsamında inceledi. Mevcut İskele’nin Kordon tarafındaki dolgu bölümünü, sit alanı olan Kordon’a yakınlığı nedeniyle inceleyen Kurul, burada herhangi bir yapılaşma olmaması nedeniyle uygun buldu.
Karakolda restorasyon
Proje aksı içinde kalan tescilli yapı Alsancak Karakolu’nun rölöve, restorasyon projelerini isteyen Kurul, ayrıca çevredeki tescilli yapıların karşısında kalacak proje kapsamındaki yapılarla ilgili projelerin de kendilerine verilmesini talep etti. Özelleştirme İdaresi kısa süre içinde projenin yapım ihalesine çıkacak.
Milliyet Ege, Haber: Utku Bolulu, 01.11.2011
|
 |
|
|
MÜZE GİBİ EV
Karacabey’in Canbaz Köyü’nde oturan
A.K.’nin (51) evinde tarihi değeri olan taşlar
olduğunu öğrenen Jandarma ekipleri operasyon için
düğmeye bastı.
Ev ve bahçede yapılan aramalarda, 11 adet tarihi
eser niteliği taşıyan mermer taşı ele geçirildi.
A.K., ifadesine başvurulduktan sonra serbest
bırakılırken el konulan mermer taşlar ise Bursa Müze
Müdürlüğü'ne teslim edildi.
Bursa Olay, Haber: İlker Türker, 01.11.2011
|
|
KARADENİZ'İN ZEUGMASI'NDA KAZI ÇALIŞMALARI DEVAM
EDİYOR
Eskipazar’da, Karadeniz Bölgesi’nin
“Zeugma”sı olarak adlandırılan Hadrianaupolis antik
kentinde, 2. etap kazı çalışmalarının devam ettiği
bildirildi.
Karabük Valisi İzzettin Küçük, Aa muhabirine
yaptığı açıklamada, yaklaşık 2 ay önce başladıkları
kazı çalışmalarına 45 günlük daha ek süre alarak
devam ettiklerini, bu çalışmalarda tahrip olmuş
mozaiklerin korumaya alındığını söyledi.
Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim
üyesi Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş başkanlığında, 3
arkeolog, çok sayıda uzman, öğrenci ile işçilerin
yer aldığı 46 kişilik ekiple kazıları
sürdürdüklerini anlatan Küçük, şunları söyledi:
“Hadrianaupolis’te öncelikle oluşan yoğun
tahribatı gidermek için gayret sarf ediyoruz. Bu
sezon ki çalışmalar Kilise B’nin mozaiklerinin
restorasyon ve konservasyonu üzerinedir. Kilisenin
üstü özel bir sistemle kapatılıyor. Sondaj
çalışmaları da gerçekleştiriliyor. Çalışmalar daha
önce belirlenen sürede tamamlanamayınca ek süre
istedik. Planlanan işler tamamlanıncaya kadar
ekipler orada çalışacak.”
haberler.com, 31.10.2011
|
|
NOTRE DAME'IN TARİHİ ÇANLARI DEĞİŞTİRİLİYOR

Notre-Dame Katedrali'nin kuzey
kulelerindeki dört büyük çan 1856
yılından bu yana hiç aksamadan her 15 dakikada bir
çalıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinde ve
1944'te Paris'in kurtuluşunda da çaldılar. Son
olarak ise 11 Eylül kurbanları için çaldılar. Bu
çanların isimleri bile var. İsimleri Fransız
Azizlerinden geliyor:
Angélique- Françoise,
Antoinette- Charlotte,
Hyacinthe- Jeanne ve
Denise-David.
Ancak bu çanlar 2012 yılında eritilecek ve yerine
Notre-Dame'ın 17'nci yüzyıldaki çanlarının orijinal
sesini yeniden yaratmak amacıyla yapılan dokuz yeni
çan takılacak.
Kilisenin çanlarının değiştirilmesi, küçük ama
Parislilere özgü cinsten bir tartışmaya yol açtı.
Bazıları Victor Hugo'nun
"Notre-Dame'ın Kamburu" isimli eseriyle
ünlenen 19'uncu yüzyıldan kalma bu çanları,
Fransa'nın kültürel mirasının vazgeçilemez bir
parçası olarak görüyor. Notre Dame'ın papazı ve
projenin öncüsü Patrick Jacquin
içinse önemli olan orijinallik. "Çanları yok
etmiyoruz. Sadece Notre- Dame'ın sesini artırıyoruz"
diyor. Bronz bir alaşımdan yapılan çanlar,
aşınabiliyor ve akortları bozulabiliyor ki bazı çan
uzmanları Notre- Dame'ın çanlarına böyle olduğunu
söylüyor. Çan uzmanı Hervé Gouriou,
"Bunlar Fransa'daki en kötü çanlar. Çok hasar
görmüşler ve akortları çok bozuk" diyor.
Bir sivil toplum örgütünün başında olan 37 yaşındaki
Xavier Gilibert için ise çanlar
sadece Paris'in sembolü değil. "Tarihimize yön veren
anlarda çaldılar. Yok olacaklar ve bundan kimsenin
haberi olmayacak" diyor. Çanların 3.5 milyon
dolarlık bir projeyle yenilenmesi, katedralin
önümüzdeki sene kutlanacak olan 850'inci yıldönümüne
hazırlık niteliğinde. Gilibert gibi kişilerin
endişelerine rağmen, uzmanlar sadece
değiştirilmeyecek olan 1681 tarihli "Bourdon
Emmanuel" çanı tarihi öneme sahip olduğunu
söylüyor. Küçük çanlar Fransız tarihçilerin yakın
bir tarih olarak gördüğü 19'uncu yüzyılda yapıldı.
Kullanılan metal kalitesiz. Uzmanlar uyumsuz bir ses
çıkardığını söylüyor. Peder Jacquin yeni çanların
daha önceki çanlarla aynı ağırlık ve ölçülere sahip
olacağını ve daha derin yankılanacağını söylüyor.
48 yaşındaki Brezilyalı caz sanatçısı
Fernando Gabrielli, çanları eritmenin bir
suç olduğunu söylüyor. "Onlar dünyanın sesi" diyor.
Bazı uzmanlar çanları değiştirmenin yaratıcı bir
hamle olduğunu belirtiyor.
Philippe Paccard,
1796'da kurulan Fransa'nın en eski çan dökümhanesi
Fonderie Paccard'ın sahibi.
Paccard, "Geleneklere göre çan ustaları çanları
eskisine tıpatıp benzer şekilde yapmaz. Çanlar insan
gibidir. Yaşarlar ve zamanı geldiğinde ölürler"
diyor.
Sabah, 31.10.2011
|
|
"CAMİALTI TERSANESİNİN YERİNİ VERSELER 150 MİLYON
DOLAR YATIRIMLA MÜZE YAPARIZ"
New York’ta
Metropolitan Müzesi’ndeki Koç Ailesi Galerisi’nin de
yer aldığı “İslam Eserleri Bölümü”nün açılışı
sonrasında Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç,
Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ve Vehbi Koç
Vakfı Başkanı Semahat Arsel’le güncel konuları
konuşuyoruz.
Söze Sadberk Hanım Müzesi’nden girdik:
- Sadberk Hanım Müzesi’yle Metropolitan Müzesi
arasında işbirliği gündeme gelebilir mi?
Mustafa Koç yanıtladı:
- İşbirliği değil ama biz epeydir Sadberk Hanım
Müzesi’ni daha büyük bir yere taşımanın yollarını
arıyoruz.
- Şu andaki yerin büyüklüğü ne kadar?
- 2 bin metrekare... Aslında başlangıcı aile müzesi
gibiydi ama biz daha farklı şeyler yapmak istiyoruz.
- Ne kadar büyütmeyi düşünüyorsunuz?
Mustafa Koç, Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal
Yıldırım’a sözü bıraktı:
- En az 40 bin metrekarelik yer arıyoruz.
Yıldırım, ardından Camialtı Tersanesi’nin yeriyle
ilgili girişimlerini aktardı:
- Bizim için ideal yerlerden biri Camialtı
Tersanesi’nden boşalan alandı. Uzun süredir
ilgileniyoruz ama bir sonuç alamadık.
Yeni müze projesi için Kanadalı bir uzman şirketle
çalıştıklarını vurguladı:
- İstanbul’a geldiklerinde Camialtı Tersanesi’ne
götürdüm. “Burası dünyanın en güzel müzelerinden
biri olabilir” dediler.
Müzeye büyük yer aramalarının nedenini de açtı:
- Öncelikle Sadberk Hanım Müzesi’ni büyütmek
istiyoruz. Ayrıca, yanına bir de çağdaş sanatlar
müzesi de düşünüyoruz.
- Camialtı Tersanesi’nin yerini istediğinizde ne
yanıt aldınız?
Mustafa Koç araya girdi:
- Çok taraflı bir iş. İşin içinde askerler var.
Farklı bakanlıklar ve belediye var.
Rahmi Koç, pratik çözüm yoluna işaret etti:
- Aslında Sayın Başbakan bir “olur” verse iş
çözülür. Hem orayı bedava falan istemiyoruz. Uzun
vadeli kiralama yapabilirler veya satabilirler.
Elbette ihale açılır. Biz de ihaleye girip almak
isteriz.
- Haliç’teki Rahmi Koç Müzesi’nden memnun musunuz?
- Orası da yeterli gelmiyor. Genişlemek istiyoruz
ama yer alamıyoruz.
- Arçelik’in Sütlüce’deki yeri müze için uygun değil
mi?
Semahat Arsel, Mustafa Koç’a sordu:
- Nereden baysediyor?
- Hani sizin Divan Pastanesi var ya Sütlüce’de, o
binayı söylüyor.
Mustafa Koç, sonra bana döndü:
- Arçelik’in yeri de bizim istediğimiz ölçüde büyük
değil...
Erdal Yıldırım’a sordum:
- Diyelim ki Camialtı Tersanesi’nin yerini size
verdiler. Müze için ne kadar yatırım yapmayı
düşünüyorsunuz?
- 100-150 milyon dolarlık bir proje öngörüyoruz...
Ardından Vehbi Koç Vakfı Başkanı Semahat Arsel’in
daha büyük bir müze özlemine değindi:
- İstanbul’da bakmadığım, ilgilenmediğim yer
kalmadı. Bir bölümünde görüşmelere Semahat Hanım’la
birlikte gittik. Her görüşmeden çıktığında,
“Sevgiciğim (kardeşi Sevgi Gönül) göçüp gitti, şu
müzeyi büyütemedik” diye iç geçiriyor.
Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi Koç Müzesi, İstanbul
Modern, Pera Müzesi, Borusan Holding’in Perili
Köşk’ü gibi merkezler İstanbul’a değer katıyor,
turiste yeni kapılar açıyor... Vehbi Koç Vakfı,
müzeye 100-150 milyon dolar daha yatırmak için “yer”
bekliyor...
Parasıyla, kirasıyla istenen böyle bir yeri
göstermek çok mu zor?
Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal Yıldırım’a
sorduk:
- Vakfın varlıkları hangi düzeyde?
- 1.2 milyar dolarlık varlığımızla Avrupa’da ilk
10-15 arasına giriyoruz. ABD ölçeğinde ilk 50’ye
gireriz.
- En önemli varlığınız ve gelir kaynağınız ne?
- Koç Holding’in hisselerinin yüzde 7.2’si vakfımıza
ait. Ayrıca grup şirketlerinde aktarılan kaynak da
var.
Yıldırım, vakfın varlıklarının değerinin bir ara 1.8
milyar dolara kadar çıktığını vurguladı:
- Doların değer kazanmasıyla bu rakam küçüldü.
Rahmi Koç, araya girdi:
- Vakfın varlıkları ekonomiye ve şirketlerimizin
durumunun iyi olmasına bağlı...
Ardından ekledi:
- Dolar tansiyona benziyor... İnişi de yükselişi de
sıkıntı yaratabiliyor...
Hürriyet, Yazı: Vahap Munyar, 31.10.2011
|
|
TARİH YENİDEN CANLANIYOR
Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli Mudurnu Evleri ve Konaklarının Restorasyon ve yenileme çalışmaları devam ediyor.
Mudurnu Büyükcami Mahallesi Havlu Sokak’ta Turizm Bakanlığı desteği ile konağını restore ettiren Mehmet Koca “Ustaların başında kendim duruyorum, Konağımızı Mudurnu İlçesi'nin namına yakışır bir şekilde restore edeceğiz” dedi.
Koca, “Biz evimizin tadilatını en iyi şekilde gerçekleştiriyoruz, kendi evimin müteahhidiyim, kimseye kaptıracak param yok” şeklinde konuştu.
Bolu Olay, 31.10.2011
|

|
|
ÇALINAN SÜTUNUN YERİNE KONAN KALAS MÜZEYE KALKACAK
Gürcistan’ın
Ankara Büyükelçisi Tariel Lebanidze, merkezi New
York’ta bulunan Dünya Anıtlar İzleme Kurulu
tarafından ’En Tehlikedeki 100 Anıt Listesi’nde yer
alan Erzurum’un Çamlıyamaç Köyü'ndeki Öşvank
Kilisesi’ni gezerken çalınan sütunun yerine odun
kalas koyanlar için, “Bu kolonu koyanlardan Allah
razı olsun. Bu direği kaldırıp müzeye koyacağız ve
yerine taştan bir sütun yapılacak” dedi.
Uluslararası Dadaş Film Festivali’nde Gürcistan
filmleri oynaması nedeniyle Erzurum’a gelen
Büyükelçi Tariel Lebanidze, şunları söyledi:
“Manastırın kubbesi tamamen çöktü. Diğer
taraflarının da çökmemesi için bir an önce
düzeltilmesi lazım. Öşvank, Gürcistan’daki Bagrant
kilisesine çok benziyor. Gürcü mimar ve
onarımcılarının katılıp onların gözetimiyle çalışma
yapılacak. Bizde bir laf var. ’Sahipsiz kiliseye
şeytanlar sahip çıkar’ derler. Bütün ibadet
yerlerine sahip çıkılacak”
Hürriyet, Haber: Kerim Burucu, 31.10.2011
|
|
BİNGAZİ HAZİNESİ ÇALINDI
Libya’da ‘Bingazi
Hazinesi’ olarak bilinen paha biçilmez sikke
koleksiyonu çalındı. 7 bin 700 altın, gümüş ve broz
sikkeden oluşan koleksiyondaki parçaların çoğunun
tarihi Büyük İskender zamanına uzanıyor.
Muammer Kaddafi’nin 42 yıllık iktidardan sonra
devrildiği Libya yeni bir düzene geçmeye çalışırken
arkeoloji tarihinin en büyük hırsızlıklarından
birine sahne oldu. ‘Bingazi Hazinesi’ olarak bilinen
paha biçilmez sikke koleksiyonu çalındı.
Koleksiyondaki parçaların çoğunun tarihi Büyük
İskender zamanına uzanıyor. 7 bin 700
altın, gümüş ve broz sikke, Bingazi Ulusal
Ticaret Bankası’nda yeraltındaki tonozun beton
tavanını delen bir hırsız çetesince çalındı.
Koleksiyona bir değer biçmek bile imkansız. Zira
Kartaca dönemine ait bir sikke bile Paris’te bu ay
bir müzayedede 268 bin sterlin (750 bin lira) fiyata
alıcı buldu.
Bankadaki metal dolapların kilidini kıran
hırsızlar kırmızı balmumu mühürleri açarak ahşap
kasalarda saklanan koleksiyonu aldı. Daha az değer
taşıyan parçalara ise dokunmadılar. Bu nedenle
soygunun ‘içerden’ yapıldığı şüphesi var. Çünkü
sıradan hırsızların bu denli seçici olmalarına imkan
olmadığı belirtiliyor. Önce Kaddafi’ye isyan
hareketinin bir parçası sanılan hırsızlığın gayet
iyi organize edilmiş bir soygun olduğu anlaşıldı.
Geçen mayıs ayında gerçekleştiği anlaşılan soygun
sırasında isyanın doğum yeri olan Bingazi, Kaddafi
güçleri ile isyancılar arasında şiddetli
çarpışmalara sahne olmuştu. Soygunda sikke
koleksiyonunun yanı sıra mücevherler, madalyonlar,
bileklikler, kolyeler, küpeler ve
altın kolçaklar da çalındı. Bingazi
hazinelerinin çoğu Kyrene kentinde, 1917-1922
arasında Av Tanrıçası Artemis tapınağında bulunmuştu
Hürriyet, 31.10.2011
|
|
TARİHİ JESTE İLK BAŞVURU
Azınlık vakıf mallarının iadesini sağlayan
düzenlemede ilk
başvuru yapıldı. Galata Rum
İlkokulu Vakfı, Karaköy'deki 126 yıllık
okul
binasının iadesi için
İstanbul Vakıflar Bölge
Müdürlüğü'ne başvurdu.
Galata Rum Okulu Vakfı
Başkanı Maria Komorosano, geçen yılki
başvurularının reddedildiğini, ancak yapılan
yeni düzenlemeyle okul
binasının iade edileceğine inandığını
söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen
ramazanda farklı
inanç gruplarının temsilcileri ile iftar buluşması
öncesi yapılan jestle, cemaat vakıflarının 75 yıl
önce el konulan veya daha sonrasında Hazine adına
tescil edilen mal varlıklarının asli sahiplerine
iadesine imkan sağlandı. Resmi Gazete'de 27
Ağustos'ta yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile
kamu kurumları adına tescilli olan, aralarında
mezarlık ve çeşmelerin de bulunduğu mal varlıkları
cemaat vakıflarına devri öngörüldü.
KHK'nın uygulanması için gereken yönetmeliğin de 1
Ekim'de yayınlanmasıyla süreç fiili olarak başladı.
Vakıflar Kanunu'na dayanılarak çıkarılan
yönetmelikle birlikte, vakıfların kamu adına kayıtlı
taşınmazlarıyla, mezarlık ve çeşmelerin tapu tescili
ile üçüncü şahıslar adına kayıtlı taşınmazlarının
bedelinin ödenmesine ilişkin usul ve esaslar
belirlenmiş oldu. Yönetmeliğin devreye girmesinin
ardından ilk başvuru Galata Rum İlkokulu Vakfı'ndan
geldi. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne 25
Ekim'de başvuran vakıf yöneticileri, Karaköy'deki
tarihi okul binasının iadesini talep etti. 1968
yılında el konulan ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın
kullanımına verilen okul, şu anda öğrenci olmadığı
için atıl durumda.
Galata Rum Okulu Vakfı Başkanı Maria Komorosano,
1936 Beyannamesi'nde yer alan okul binasının şu anda
Hazine adına kayıtlı olduğunu söyledi. Geçen yıl
okul binasının iadesi için başvuru yaptıklarını
belirten Komorosano, kanun hükmünde kararname ile
yapılan değişiklik sonucu binanın kendilerine iade
edilebileceğini anlattı.
Karaköy Kemeraltı Caddesi üzerinde bulunan Galata
Rum İlkokulu, 1885'te Özel Karaköy Rum Ana ve
İlköğretim Okulu adıyla kuruldu. Özel bir mimariyle
inşa edilen 6 katlı binaya sahip olan okul, 1968'de
Karaköy Rum İlkokulu adını aldı.
Vakıflar taşınmazları için 12 ay içinde başvuru
yapabilecek. Rayiç değer tespit işlemleri 30 günde
sonuçlandırılacak. 15 gün içinde tebliğ edilecek
bedele, 15 gün içinde itiraz edilebilecek.
Cemaat vakıflarının, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı
olmak şartıyla, kamulaştırma, satış ve trampa
dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel
Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına tapuda
kayıtlı taşınmazlarıyla, kamu kurumları adına
tescilli olup halen bu vasıflarını koruyan
mezarlıklar ve çeşmelerin tapu tescili yapıl acak.
Vakıflar, tescil için gerekçeli vakıf yönetim kurulu
kararı, taşınmazyın işaretlendiği 1936 Beyannamesi,
taşınmaza ait tüm tapu tedavül kayıtlarıyla birlikte
vakıflar bölge müdürlüğüne başvuracak. Talepler 60
gün içinde sonuçlandırılacak.
Karaköy'dek i 3 bina için önümüzdeki günlerde yeni
bir başvuru yapacaklarını belirten Galata Rum
İlkokulu Vakfı Başkanı Komorosano, "Okulumuza
kavuşacağız. Bu kez iade edileceğine inanıyorum.
Çünkü Başbakanımızın sözlerine inanıyorum" dedi.
Cemaat Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas da, okul
binasının cemaat için sembolik değeri olduğunu
belirterek, "Bu binayı kültür merkezi olarak
kullanmak istiyoruz" dedi.
Sabah, Haber: Hasan Ay, 31.10.2011
******
GALATA, RUM İLKOKULU'NA TEKRAR KAVUŞABİLİR

Bir duvara asılı Fatih portresi, üzerinde Rumca
harfler bulunan mevsim tablosu, çocuk yatakları,
tozlu kupalarla dolu küçücük müze ve
Atatürk büstü önünden geçtikten, merdivenler
inip merdivenler çıktıktan sonra; arşiv odasına
giriyor. Beş metrekarelik odanın orta yerinde bir
masa, masanın üzerinde yarım asırlık ciltler var.
Meri Komorosano, ciltler arasında rasgele bulduğu
1961 yılı Galata Özel Rum İlköğretim ve Anaokulu
Öğretmen Defteri’nin kapağını aralıyor. “İşte, ablam
Kiça” diyor. Esmer, güzel bir kadın. Dilekçesinde,
çocuklarına bakmak üzere anaokulu öğretmenliğinden
ayrılmak istediğini belirtiyor. Meri Komorosano’nun
gözleri doluyor. Ablası Kiça gibi babası Sokrat,
annesi İrini ve ağabeyi Maksimos da, bu 130 yıllık
okulda okumuşlar.
Karaköy’de bir abide gibi yükselen bu okula, tek
gelir kaynağı olan 7 dükkanıyla beraber el konulmuş.
Nüfusu 10 öğrenciye düştükten sonra maddi
olanaksızlıklardan ötürü kapanmış. Meri Komorosano,
bu okulun bağlı olduğu Galata Rum İlkokulu Vakfı’nın
başkanlığını yürütüyor.
Kulaklarında, yüzlerce
çocuğun yarım asır önce koridorlarda bıraktığı
bağrışma ve gülüşme sesleri, aklında
Başbakan Erdoğan’ın “Gayrimüslim mülklerini iade
edeceğiz” sözünden sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne
yaptığı başvuru var. VGM, başvuruya sıcak bakıyor.
Komorosano mu? Okulun armalarına umutla dokunuyor.
Kemeraltı Caddesi’ndeki binanın kapısına asılı,
‘Galata Özel Rum İlk ve Anaokulu’ yazılı mavi
levhaya bakılınca, içeride hala eğitimin sürdüğü
sanılıyor
Oysa okulun kapısı, onlarca yıllık bir haksızlığa
ve son 4 yıllık kimsesizliğe açılıyor. Merdiven
başlarına dizilmiş ‘Türk büyükleri ve padişahları’na
ait portrelere bakıp ‘Türk Gençliği’ne Hitabe’yi
okuyarak 2. kata çıkılıyor. Portresindeki Fatih
Sultan Mehmet, duvardaki yangın tüplerine buruk bir
edayla bakıyor. Geniş sahanlığın ucunda
Atatürk büstü, büstün her iki yanında anaokulu
sınıfları, derslikler, müdüriyet var. Anaokulu
sınıfındaki kurulu yataklar, duvara asılı çocuk
resimleri ve özenli dizilmiş oyuncak arabalar şu
hissi veriyor: Sanki birazdan zil çalacak,
koridorlara ‘Maria’, ‘Kostas’ ve diğer minikler
doluşacak...
Doğrusu, Galata Rum İlkokulu Vakfı Başkanı Meri
Komorosano, bu hayali kuruyor.
Çünkü bu ilkokul Galatalı Rumların emekleriyle
kuruldu. İnşaatı 1853’te başlayıp tam 30 yıl sürdü.
Her depremde ayakta kaldı. Bir ara, 1985-1995
arasında, öğrenci yoksunluğu nedeniyle kapatıldıysa
da 1996’dan sonra yeniden açıldı. Ne var ki 2007’de
bu kez maddi olanaksızlıklar nedeniyle kapatıldı.
Gerçi okulun yaşadığı trajedi, bununla sınırla
kalmadı. Hazine, yaklaşık 30 yıl önce okula, okul
binasının altındaki 4 dükkana ve Tophane’deki 3 ayrı
dükkana da el koydu. Böylece okulun bütün gelir
kaynakları tüketildi.
Neyse ki Vakıflar Genel Müdürlüğü, el koyduğu
binanın yine Galata Rum İlkokulu Vakfı’nca
kullanılmasına ses çıkarmadı. Meri Komorosano, 2 yıl
önce bu vakfın başkanlığına getirildi. İki çocuk
annesi ve 59 yaşındaki Komorosano, okula cemaatine
ait bir yapı olmaktan çok, ailesinin yadigarı gibi
bakıyor. Şimdi hayatta olmayan Niğdeli babası, bir
İstanbul Rumu olan annesi, sonradan
Yunanistan’a göçen ablası bu okulda okumuşlardı.
Ablası Kiça, anaokulunda öğretmenlik yaptı. Keza
ağabeyi Maksimos da, şu öğrencisini bekleyen
sıralarda oturmuş, o tozlu kupalara dokunmuş, panoya
asılan resimdeki gibi bir Cumhuriyet Bayramı’nda
okulunun flamasını gururla taşımış, aşevinde çorbaya
kaşık sallamış, fen laboratuvarında deneyler
yapmıştı. Bir ara 250 öğrencinin birden koridorlarda
koşturduğunu bile anımsıyor Meri Komorosano.
Şimdi mi? Okula bekçilik yapan Maria, onun eşi ve
çocukları ve kedisi Çolito var.
Galata Özel Rum İlköğretim Okulu yeniden çocuk
sesleri, Rumca şarkılarla dolabilir mi? Komorosano,
“Niye olmasın?” diyor.
Başbakan Erdoğan’ın gayrimüslim mülklerinin iade
edileceğini açıklamasından sonra kabul edilen 5737
Sayılı Kanun’un Geçici 11. Maddesi ile 1936’da beyan
edilip buna rağmen el konulan mülklerin ilk
sahiplerine geri verilmesini içeren düzenleme var.
Komorosano, 25 Ekim’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne
başvuran ilk vakıf başkanı. VGM’nin de sıcak
yaklaştığı başvuru olumlu karşılık bulursa,
sarı-lacivert armalı Rum çocukların Karaköy
sokaklarında koşturacağı günler çok da uzak
olmayacak.
Radikal, Haber: İsmail Saymaz, 31.10.2011
|
|
GÜNAY: ANKARA'YA MOZAİK MÜZESİ YAPACAĞIZ
Gaziantep Mozaik Müzesi'ni gezen, Kültür ve Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay, ''Ankara'ya Gaziantep Mozaik
Müzesi'ne benzer bir müze yapmak için çalışmalar
yapıyoruz'' dedi.
Günay, ''Ankara'ya dünya çapında
bir arkeoloji müzesini yapmayı planlıyoruz.
Cumhuriyete yapılacak, cumhuriyetin başkentine
yapılacak en büyük armağanlardan bir tanesinin bu
olacağını düşünüyoruz. Dünyada mozaik müzesi,
restorasyonu ve rehabilitasyonu konusunda bir
başvuru merkezi olmayı planlıyoruz ve Gaziantep'teki
bütün çalışmalar bizi heyecanlandırıyor. Ankara için
de benzer projeler üzerinde çalışıyoruz. Ankara'ya
Gaziantep Mozaik Müzesi'ne benzer bir müze yapmak
için çalışmalar yapıyoruz. Madem ki Türkiye
arkeoloji açısından dünyanın en büyük merkezlerinden
birisidir o zaman Türkiye'nin başkentine de bir
dünya çapında uygarlıklar müzesi yakışır diye
düşünüyoruz. Bu bölge, Hatay, Şanlıurfa, Gaziantep,
Kahramanmaraş mozaik açısından çok özel bir
destinasyonsa Türkiye arkeolojisinin simgesi olacak
dünya çapında bir müze Ankara'ya çok yakışır
düşüncemiz var. Bu çerçevede sayın başkanımızla son
zamanlarda çok güzel bir ilke anlaşmasına vardık.
Ankara'da uygun bir arazimiz var. Sanıyorum sayın
cumhurbaşkanımızın başkanlığında bir karar
eşiğindeyiz. Bir milli komite kararına ihtiyacımız
var, iş birliği yapacağız.''
Bakan Günay, Gaziantep Mozaik Müzesi'ne ilişkin
olarak da şu bilgileri verdi: ''Zeugma Mozaik
Müzesi'nin temelini 2008'de attık. 2010'da müzenin
yapımı bitti ve 2011'de de teşhir tanzimini
bitirerek açılışını gerçekleştirdik. Bizim
hayalimiz, inşallah 2013'ün 29 Ekimi, yani 2 yıl
sonra, cumhuriyetin 90'ıncı yıl dönümüne Ankara'ya
bundan daha güzel ve dünya çapında bir arkeoloji
müzesi acaba yapabilir miyiz? Bir anlamda inceleme
gezisi yapıyoruz. Dünya çapında bir arkeoloji müzesi
yapmayı amaçlıyoruz. Bence cumhuriyete yapılacak,
cumhuriyetin başkentine yapılacak en büyük
armağanlardan bir tanesi budur.''
Turizm Gazetesi, 31.10.2011
|
|
TAKSİM İÇİN ÇÖZÜM: BÜTÜNCÜL YAKLAŞIM

Son bir yıldır, kapalı kapılar arkasında en çok
tartışılan konuların başında Taksim Meydanı'nın
akıbeti geliyor.
Henüz herhangi bir karar ya da girişim söz
konusu değil ama bu sevindirici de değil.
Çünkü böyle durumlarda sessizlik, en
tehlikelisi... Hatta bir oldubittinin
habercisi. Sessizliği bozan nadir
girişimlerden biri Yirmibir Mimarlık Tasarım
Mekan Dergisi'nin ekim sayısındaki bir
dosya. Murat Tabanlıoğlu, Korhan Gümüş,
Murat Güvenç ve Mete Tapan'ı bir masa
etrafına toplayan dosyanın başlığı 'Taksim
Düğümü Nasıl Çözülür?' Yayalaştırma adı
altında meydanda planlanan ve Belediye
Meclisi'nden onaylandığı varsayılan projeden
Topçu Kışlası'nın rekonstrüksiyonuna,
AKM'nin atıl bir şekilde durmasından
trafiğin yer altına alınmasına pek çok
konuyu masaya yatıran dosyanın hazırlayıcısı
Hülya Eraş.
Murat Güvenç'in "Meydanı asıl değiştiren
1930'lardaki Prost Planı. Kışla da
1940'larda yıkılıyor." girizgahını Korhan
Gümüş'ün "Prost'tan beklenen, Cumhuriyet'in
manifestosunu bu alanda gerçekleştirmesi.
Özellikle Opera önemli çünkü yapılmasındaki
sorunlar, yakılması, bugün yaşadıklarımız
buranın geçmişten kalan bir kutsal bagajı
olduğunu gösteriyor. Taksim'in yakın
geçmişten gelen bir kutsal bagajı var.
Burası, Cumhuriyet programlarının hem
örtüşme hem de çekişme alanı." tespiti
izliyor. 28 Şubat döneminin önemli
tartışmalarından birine çanak tutan Taksim
Meydanı için "Ortada bir proje var ama
onaylanan bir şey yok." diyen Mete Tapan'a
göre fırsat -henüz- kaçmış değil. Asıl konu,
genel bir yaklaşım olarak Cumhuriyet
Meydanı'nın nasıl gerçek bir meydan haline
geleceği. "Kamusallığın dönüşümünü ne sadece
siyasilere ne de özel sektöre
bırakabiliriz." diyen Gümüş'ün bu yoldaki
bir diğer önerisi ise olayı AKM'de olduğu
gibi bir inatlaşma haline getirmemek. Ona
göre AKM bir kilitlenme yüzünden yapılamadı.
Yoksa çok güzel olacaktı.
"Beni en çok Taksim projesinin sunulma
biçimi etkiledi." diyen Murat Güvenç'e göre,
'Taksim Meydanı yayalara açılıyor,
yayalaştırılıyor' şeklindeki imgeler Topçu
Kışlası'nı projeye teyelliyor. En büyük
tehlikenin Topçu Kışlası rekonstrüksiyonunun
ticari bir girişime arka plan oluşturması
halinde gerçekleşeceğini söyleyen Murat
Tabanlıoğlu ise "Eskiden mimar her şeyi
bilirdi, oysa artık çok disiplinli bir yol
izlememiz lazım ve bu, Türkiye'nin bilmediği
bir yol." diyor ve ekliyor: "Ben mesela tek
başıma bir mimar olarak Taksim Meydanı'nı
tasarlayamam. Böyle düşününce yarışma da
yanlış olur."
Tabanlıoğlu'na göre yapılacak tek
müdahale, buranın altyapısını düzenlemek.
Tapan'ın önerisi; eldeki modeli siyasi
iktidar, özel sektör ve akademik dünyayla
birlikte araştırıp geliştirmek. Gümüş de
aynı fikirde. İdeolojik ve sembolik yüklerle
sırtı epey kamburlaşan Taksim Meydanı için
tek bir ortak çözüm görülüyor. O da bütüncül
bir yaklaşım.
Zaman, Haber: Jülide Karahan, 31.10.2011
|
|
VAKIF KÜLTÜR VARLIKLARI İHALE YÖNETMELİĞİNDE
DEĞİŞİKLİK
Vakıf Kültür Varlıkları İhale Yönetmeliğinde
yapılan değişiklik Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliğin, ihale
usulleriyle ilgili bölümünde yer alan ve
'belli istekliler arasında ihale usulü'
konusunu düzenleyen maddesinde değişiklik yapıldı.
Değişiklikle, belli istekliler arasında ihale usulü,
''restorasyonu yapılacak özgün nitelikte ve karmaşık
yapıdaki vakıf kültür varlıklarının; kullanım
durumu, konumu, fonksiyonu, ziyaretçi yoğunluğu ile
tarihi ve sanatsal özellikleri dikkate alınarak;
ihale katılım koşulları, mesleki ve teknik yeterlik
ile mali yeterliğe ilişkin değerlendirme
kriterlerinin belirlendiği ilan ve ön yeterlik
şartnamesi çerçevesinde, yeterliği tespit edilen
firmalardan en az beş firmaya davet yapılarak ihale
edildiği usul'' olarak tanımlandı.
Maddeye, davet edilecek adayların tespitiyle ilgili
kurallar da eklendi. Aynı maddenin beşinci
fıkrasında, ''İhale komisyonu, isteklilerin ihale
dokümanında belirtilen ihaleye katılım koşullarını
sağlayıp sağlamadığını değerlendirerek geçerli
teklifleri belirler, geçerli tekliflerden en düşük
teklif sahibi istekli üzerine ihaleyi bırakarak
sonuçlandırır'' ifadesindeki
'en düşük
teklif' ibaresi,
'ekonomik açıdan
en avantajlı teklif' olarak değiştirildi.
Yapı 30.10.2011
|
|
BAKAN GÜNAY'DAN İSTANBUL ALARMI
İstanbul Zeytinburnu’nda yapılan gökdelenler
İstanbul’la asırlardır özdeşleşen tarihi siluetini
bozduğu tartışmaları sürerken, Kültür ve Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay, “Ben, tarihsel yarımadanın
siluetini bozduğu kanaatiyle daha önce yerel
yönetimlere yazı yazdım. Hatta yetmedi üç defa yazı
gönderdim, şifahen uyarıda bulundum. Benim artık
yapacak bir şeyim yok. Çünkü yetki alanıma girmiyor.
Ben yapacağımı yaptım. Bana göre İstanbul için büyük
bir suç işleniyor” diye konuştu.
Türkiye Gazetesi, Haber: Yücel Kayaoğlu, 30.10.2011
|
|

|
700 MİLYON DOLARLIK YENİ BOLŞOY AÇILDI
Devlet Başkanı Medvedev'in deyimiyle 'Rusya'nın en büyük ulusal markalarından' Bolşoy Tiyatrosu, altı yıl süren ve 700 milyon dolara mal olan restorasyonun ardından önceki gece görkemli bir törenle perdelerini yeniden açtı.
Açılışa Medvedev’in yanı sıra Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı Gorbaçov, Rus elitini oluşturan politikacılar, milyarderler, Rus balesinin efsane ismi Maya Plisetskaya ve İtalyan yıldız Monica Bellucci gibi isimler katıldı.Sekiz adet dev sütuna sahip 1776 tarihli Bolşoy Tiyatrosu binası İkinci Dünya Savaşı sırasında üç yangın ve bir bombardımana rağmen ayakta kalmayı başarmış, ancak Sovyetler Birliği dönemindeki kötü kullanım yüzünden ana sahnesi 2005 yılında tadilat için kapatılmak zorunda kalmıştı. Tadilat sonrasında ise 2 bin 200 olan koltuk sayısı 1720’ye indirildi.
Radikal, 30.10.2011
|
|
TEMEL İLKE: ESER YERİNDE AĞIRDIR

Metropolitan Müzesi’nde Koç ailesi iki galerinin
bağışçısı olarak bu yere isimlerini verdirdiler. 75
yıl süreyle şark eserlerindeki bu iki galeri onların
ismiyle anılacak. Sayın
Rahmi Koç’un açılış nutku tartışma konusu oldu;
bir ülkenin eserlerinin sadece orada mı kalması
uygundur veya dünyaya dağılsın mı?
Doğrusu
İtalya’yı gezmeye başladığım genç çağlarımda
Floransa Ufizzi’de,
Roma Borghese galerisinde,
Napoli’de saatlerce çakılıp kaldığımda müzenin
içine kapatılsa bile her eserin kendi çevresinde
etkileyici olduğuna kesinlikle kani olmuştum. Hatta
İtalyanlardaki teşhir ustalığının onda birine dahi
sahip olmayan bizim müzelerde bile bu kural
geçerliydi. Kaldı ki, Türkiye müzelerinin o günden
bugüne yaptığı atılımlar ve bazı müzelerin özgün
karakter kazanmasıyla eserin çevresinde özel bir
ağırlığı olduğu ilkesi çok açık görüldü. İtalya,
Türkiye ve
İsrail bunun canlı örneğidir.
İspanya da öyledir. Bütün olumsuzluk ve
fakirliğine rağmen şüphesiz
Mısır böyledir ve
İran müzeleri böyledir. Bir dükkan kalabalığı
içinde bunaldığımız Louvre, British,
Viyana’dan sonra aynı eserleri yerindeki
müzelerde görmek insanı büyülemek ne kelime,
irfanını artırır. Bu nedenle müzecilikte temel ilke;
eserin çevresinde teşhir olmalıdır.
Bununla birlikte bugünkü Türkiye zamanında bedeliyle
alınmış en zengin
Çin porselen koleksiyonuna ve birçok yazma esere
sahiptir. Eski imparatorluğumuzun sınırları içinden
çıkma eserler
İstanbul
Arkeoloji Müzesi’nde doldurmaktadır. Bu alanda
Akdeniz ülkeleri içinde istisnai bir konumumuz
vardır. Birçok eserimiz de dışarı gitmiştir;
Berlin
Bergama Müzesi’nde restorasyonu ve teşhiri
mükemmel olan Bergama Altarı’nın bizzat Bergama
Akropolü’nde bulunması çok daha büyüleyici olurdu.
Berlin’in saçma gerekçeleri
Boğazköy’ün sfenkslerinden biri 1910’larda
sözleşme ile geçici olarak Berlin müzelerine
verilmişti. Almanlar o tarihten beri bunu iade
etmemekte direniyorlardı. Prof.Dr. Engin Özgen ve
Mehmet Akif Işık’ın genel müdürlüğü zamanında
heyette üyeydim. Doğrusu kaçırılan değil, sözleşme
ile geçici olarak verilen bu eseri iade etmemek için
saçmasapan gerekçeler ileri sürüyorlardı. Bizde de
Ankara bürokratları içinde de “Canım orada
teşhir ediliyor, görseler ne olur?” diyenler vardı.
Oysa bir sözleşmenin ihlaline cevaz verilirse bunun
arkası kesilmezdi, onun için ısrar edildi. Bugün
nihayet Boğazköy Sfenksi iade edildi. Bunu
Ertuğrul Günay’ın başarı hanesine yazmak
gerekir.
Koleksiyoncu müzeler veya
zenginler eserleri alıyor. İznik çinilerinin
hoş bir koleksiyonunun
Fransa’da Sevr porselen müzesinde bulunması,
buna karşın bizzat Sevr’i kıskandıracak en nadide
parçalarının Topkapı’da bulunması da hoş
bir keyfiyettir. Rahmetli Sevgi Gönül dış dünyada
İznik çinilerini toplamakta
Katar şeyhi ile yarışırdı. Şeyh bir keresinde
onu çok üzdü. İznik’in patlıcan renkli çinilerini
satın almıştı. Yalnız doğulu bir senyörün
centilmenliğini gösterdi, müzesinin çini katalogunu
Sevgi Gönül’e ithaf etti.
İslam eserleri ne durumda?
Bunların dışında
St. Petersburg’daki Hermitage’ın, batı
Avrupa’nın en nadide parçalarını topladığını
biliyoruz. Kuşkusuz kötü örnekler de var.
Antalya Perge kazılarından çıkan Yorgun Herkül
heykelinin üst kısmı parçalanmıştır. Alt parçayı
Metropolitan’ın özel koleksiyonundan sevgili Özgen
Acar buldu ve kıyameti kopardı; uzun münakaşalardan
sonra bu parçanın bizdeki alt tarafı tamamlandığı
tespit edildi ve şimdi o da geri geldi.
Parçalanarak dağıtılan bütün eserler Yorgun
Herkül’ün şansına sahip değil. İran ve İslam
eserlerinin ünlü tanıtıcısı Süren Melikyan’ın
tabiriyle “İslam sanatı en nadide örnekleri
parçalanarak yağmalanan bir bütündür.” Bugün en
büyük müzelerden en önemsiz taşra müzelerine, hatta
bilinmedik küçük koleksiyonculara kadar her yerde
bir bütünün parçaları görülür.
Son yıllarda
Atina Benaki Müzesi’nin 18’inci yüzyıl
Edirne’sine ait bir mihrabın parçalarını
dünyanın dört bir yanından toplayarak yeniden monte
etmesi istisnai başarıdır. Bu özgün olayda Rahmi
Koç’a hak veririm, mihrabın Benaki’de teşhiri ve
kalması isabetlidir. Yukarıda verdiğim örnekte de
Katar müzesi kendine yakın bir uygarlığın
çinilerinin çok özgün bir türünü bir araya
getirmiştir. Artuklular devrine ait ünlü
Cizre Ulu Camii’nin ejderha şeklindeki kilit
tokmaklarından biri bizde, birini Danimarkalılar
çaldı. İslam eserlerinin çoğu maalesef hoyratça
yağmalanan ve çoğu sefer teşhirden ve kayıtlardan
uzakta saklanan parçalardır. Maalesef bu mübadele,
kültürün dolaşımı ve tanınmasına pek hizmet
edemiyor. Gelecek dünyanın daha uyanık ve daha
insancıl
olacağını ümit etmekten başka çare yok.
Milliyet, Yazı: İlber Ortaylı, 30.10.2011
|
|
YENİ BİR VELASQUEZ
İspanyol ustalardan Velazquez’in daha önce bilinmeyen bir resmi Londra’da ortaya çıktı.
Yarım boy bir erkek portresi olan çalışma, 19. yüzyılda yaşamış Britanyalı ressam Matthew Shepperson’ın koleksiyonunda keşfedildi.
Velazquez uzmanı Dr. Peter Cherry
ve Madrid’deki Prado Müzesi tarafından yapılan çalışmalar ve teknik analizler de portrenin Velazquez’e ait olduğunu doğruladı.
Dünya çapında büyük ilgi görmesi beklenen portrenin, aralık ayında yapılacak müzayedede 3 milyon sterlin fiyata ulaşabileceği belirtiliyor.
Radikal 29.10.2011
|
|
 |
KÖYCEĞİZ GÖLÜ'NDEN ÇIKARILAN KAYA MEZAR ORTACA'YA GETİRİLDİ
Köylüler tarafından fark edilerek Köyceğiz Gölü’nden çıkarılan Roma dönemine ait Kaya Mezar, sergilenmek üzere Ortaca Belediyesi önüne getirildi.Ortaca’ya bağlı Tepearası köylüleri tarafından Köyceğiz Gölü’nden çıkarılan 95 santimetre eninde, 225 santimetre boyunda ve 75 santimetre yüksekliğinde bulunan kaya mezarını Fethiye Müze Müdürlüğü’nden alınan izin ile sergilenmek amacıyla Belediye önüne getirilip, kuruldu.
Kaya Mezarı hakkında bilgi veren Belediye Başkanı Hasan Karaçelik; “İlçemize bağlı Tepearası Köylüleri Köyceğiz Gölü kenarından çıkarıp, köylerine getirmişler. Verecek yer ararlarken belediye olarak sahip çıktık. Fethiye Müze Müdürlüğü’nden izin alıp, Roma Dönemine ait olduğunu tahmin ettiğimiz Kaya Mezarını belediyemizin önüne getirerek, mezarın geçenler ve görüp incelemek isteyenlerin daha iyi görebilmeleri için altına beton döküp, üstüne koyduk. Kaya mezarının kapağı olmasına rağmen kırılmış. Kaunos Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık ile iletişime geçerek Ortaca’ya geldiğinde kaya mezarının kırılan parçalarını ekleyip, mezarın üstüne koyacağız. Fethiye Müze Müdürlüğü ile de temasa geçtik. Mezar hakkında tarihi ve dönemine ait bir plaket üzerine yazılıp, belediyemize gönderecek. Mezara gelip, izleyenler tarafından hangi döneme ait olduğu ve tarihini görebilecek ve okuyabileceklerdir” dedi.
Güney Ege, 29.10.2011
|
|
RÜYALARIN KENTİ, BELÇİKA'YA TAŞINDI

Burdur’un Ağlasun İlçesi sınırlarındaki
Sagalassos antik kenti kazılarından çıkarılan 238
nadide eser, Belçika’nın Tongoren kentindeki
Galya-Roma müzesinde sergilenmeye başlandı.
Aralarında İmparator Hadrian heykel başı ve
İmparator Marcus Aurelieus heykel başı gibi paha
biçilemeyen eserlerin de bulunduğu muhteşem sergi,
17 Haziran’a kadar açık kalacak.
Gerekli izinleri alarak 1990 yılında Sagalassos
kazılarını başlatan ve ”ben Ağlasunluyum” diyecek
kadar kendisini Türk hisseden Belçikalı arkeolog
Marc Waelkens, sergi açılışında AA muhabirine
yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ”arkeolojik açıdan
dünyanın en zengin ülkesi olduğunu” belirterek Mısır
başta olmak üzere bu alanda öne çıkan diğer
ülkelerin hiçbirinin çok sayıda ve farklı
medeniyetlere ev sahipliği yapabilme konusunda
Anadolu ile kıyaslanamayacağını söyledi.
Sagalassos kazılarında olduğu gibi Türkiye’nin
tarih hazinelerini gün yüzüne çıkarırken farklı
disiplinlerden de yararlanarak karanlık nokta
bırakmadan ilerlemesinin önemini vurgulayan
Waelkens, Sagalassos’ta klasik arkeoloji kalıplarını
yıkarak ve birçok bilim dalından yararlanarak
yürüttükleri çalışmalarla son 10 bin yıllık bir
dilimde burada yaşayan insanların hayat hikayelerini
yazabilecek kadar bilgi edindiklerini söyledi.
”Buradaki hikayelerden sinema filmi senaryosu
çıkar” diyen Waelkens, yönetmenlerden talep gelirse
bu bilgileri paylaşmaya hazır olduklarını ifade
etti.
Türk basınında, Sagalassos’ta bulunan mezar
kalıntılarında DNA yoluyla köken araştırması
yaptıkları şeklinde çıkan haberlerin gerçeği
yansıtmadığını ve asla böyle bir amaçlarının
olmadığını vurgulayan Waelkens, bu kapsamdaki
çalışmaların bir dönem orada yaşamış insanların aile
ve akrabalık bağlarını tespit ederek hayat
hikayelerini anlamaya yönelik olduğunu dile getirdi.
Waelkens, kendi vatanı gibi benimsediği
Türkiye’ye gidişini anlatırken ”6 yaşındayken Truva
hakkında bir çizgi roman okudum ve babama,
‘Büyüyünce ben de Türkiye’de kazı yapmak istiyorum’
dedim. 1969 yılında, daha 19 yaşındayken Ankara’ya
gittim ve Türkiye’yi hemen sevdim. Sagalassos
kazıları öncesinde de Türkiye’de birçok arkeolojik
araştırmada görev aldım” dedi.
Son 42 yılına tanıklık ettiği Türkiye’nin bu
sürede büyük ölçüde değiştiğini, ekonomik açıdan çok
kalkındığını ve şehirlerin birkaç kat büyüdüğünü
anlatan Waelkens, ”Değişmeyen şey kırsaldaki
misafirperverliğiniz oldu. Bu beni gururlandırıyor,
siz de gurur duymalısınız” şeklinde konuştu.
”Kültür Bakanı’ndan dağdaki çobana kadar herkes
bana Marc Bey diye seslenir. Bu şekilde hitapla beni
kendilerinden gördüklerini ifade ederler. Ben de
Ağlasunluyum ve hiçbir zaman yabancı olarak
görülmedim. Bu insanlar benim ailemin parçası” diyen
Waelkens, Türklerin çok çalışkan olduğunu ve bu
özelliğin Belçika’daki Türkler arasında da fark
edilebileceğini söyledi.
Prof.Dr. Waelkens, ”Bence Türkiye’nin geleceği
müthiş olacak. Türkiye Doğu’yla Batı arasındaki
köprü. Yakın Doğu’nun merkezi haline gelen Türkiye
hızla gelişmeye devam ediyor. Bu müspet trend devam
etmeli çünkü bunun imkanları ve Türkiye halihazırda
Doğu Akdeniz’in süper gücüdür” dedi.
Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ”Türk hükümeti
ve halkı AB sürecinde çok hayal kırıklığı yaşadı.
Ben de aynı şekilde büyük hayal kırıklığı içindeyim”
diyen Waelkens, tarihi ve kültürel nedenlerle
Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkılmasını
anlayamadığını belirtti.
Prof. Dr Waelkens, ”Geçmişte Avrupa’nın büyük bir
kısmı Osmanlı hakimiyeti altındaydı. Tarihsel olarak
Türkiye her zaman Avrupa’nın parçası olmuştur.
Avrupa’yla ortak kültürü bulunmaktadır ve Avrupa
kültüründeki birçok şey Anadolu’dan gelmiştir” diye
konuştu.
Waelkens, Tongoran Galya-Roman müzesinde
sergilenmeye başlayan eserlerin Türkiye’nin Avrupa
dışında olduğunu savunanları yalanladığına işaret
etti.
Marc Walkens’in ekibinden
Prof.Dr. Jeroen
Poblome de Sagalassos kazılarının çok geniş bir
alanı kapsadığını ve farklı disiplinlerden
faydalanılarak adım adım ilerletilmesi nedeniyle
kendilerinden sonraki kuşaklarca sürdürüleceğini ve
500 yıl daha devam edebileceğini kaydetti.
Sergi açılışına katılan Kültür Varlıkları ve
Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ise sergi
açılışının Cumhuriyet Bayramı’na denk gelmesinin
kendileri açısından ayrı bir önem taşıdığını
söyledi.
Türkiye’de halen 150′nin üzerinde arkeolojik
kazının devam ettiğini ve bunlardan 40′a yakınının
yabancı arkeologlar tarafından yürütüldüğünü anlatan
Süslü, bu çalışmalarda Belçikalıların disiplinli
çalışmaları ve en fazla katkıyı yapmalarıyla öne
çıktıklarını belirtti.
Yabancı müzelerle bu tür işbirliklerinde,
Türkiye’den yasa dışı yollarla çıkarılmış tarihi
eserleri bulundurmama şartına baktıklarını anlatan
Süslü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da büyük
önem verdiği Türkiye’den kaçırılan tarihi eserlerin
iadesinde önemli mesafe aldıklarını ifade etti.
Açılan serginin Belçika’da yaşayan Türk
vatandaşlarına ülkelerindeki tarih hazinelerini
göstermesi yanında Belçikalılar ve Avrupalıların
Sagalassos ve Türkiye’ye ilgisini artıracağını
kaydeden Süslü, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay’ın da planlanma aşamasındaki Belçika ziyareti
kapsamında bu sergiyi ziyaret edeceğini dile
getirdi.
Muhteşem bir projeksiyonla kazı alanındaki
fotoğraf ve görüntülerin Türkiye topraklarını ilk
kez terk eden 238 parça nadide tarihi eserlerle
birlikte sunulduğu ”Rüyaların kenti Sagalassos”
sergisi, opera yönetmeni Guy Joosten’in hazırladığı
teatral bir sahnede ziyaretçilerini bekliyor.
Hakimiyet, 29.10.2011
******
BURDUR'UN KÜLTÜREL MİRASI AVRUPA'DA SERGİLENİYOR

Burdur'un Ağlasun
İlçesi sınırlarındaki
Sagalassos antik kenti kazılarından çıkarılan
eserler Belçika'da sergileniyor.
Aralarında İmparator Hadrian heykel başı ve
İmparator Marcus Aurelius heykel başı gibi
paha biçilemeyen eserlerin de bulunduğu 238
nadide parça Tongoren kentindeki Galya-Roma
müzesinde ziyaretçilerini bekliyor. Sergi
açılışında konuşan Belçikalı arkeolog Marc
Waelkens, Türkiye'nin arkeolojik açıdan
dünyanın en zengin ülkesi olduğunu söylüyor.
Kazılara 1990 yılında başladıklarını anlatan
Waelkens, Sagalassos'ta birçok bilim
dalından yararlanarak yürüttükleri
çalışmalarda son 10 bin yıllık zaman
diliminde burada yaşayan insanların hayat
hikayelerini yazabilecek kadar bilgi
edindiklerini ifade ediyor. Türkiye'yi kendi
vatanı gibi benimsediğini belirten Waelkens,
"Ben de Ağlasunluyum ve hiçbir zaman yabancı
olarak görülmedim. Bu insanlar benim ailemin
parçası." diyor. Kültür Varlıkları ve
Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ise
sergi açılışının Cumhuriyet Bayramı'na denk
gelmesinin kendileri açısından ayrı bir önem
taşıdığını dile getiriyor. Sergi 17 Haziran
2012'ye kadar gezilebilecek.
Zaman, 30.10.2011
|
|
SÜLEYMANİYE'NİN HALI HAZİNELERİ ORTAYA ÇIKARILDI
Kanuni Sultan Süleyman'ın, Süleymaniye Camii
için dokutturduğu paha biçilemeyen 2 adet Uşak
halısı gün yüzüne çıkarıldı.
İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne bağlı
Halı Müzesi Müdürü Serpil Özçelik ve 2 uzman
arkeolog bunları, depolardaki binlerce eski
halı arasından 10 yıllık bir çalışma sonrası
bulmayı başardı. Müzenin en değerli
koleksiyonu arasına katılan tarihi eserler,
16. yüzyıl döneminde nakkaşlarca oluşturulan
zengin desenlere sahip.
1999'daki Marmara depreminin ardından,
tarihi camilerde bulunan binlerce eski halı
toplanarak müze depolarında muhafaza altına
alındı. O dönem acele ile toplanan eski
halılar arasında tarihi nitelikte halıların
da olabileceği ihtimali üzerine büyük çaplı
bir araştırma başlatıldı Halı Müzesi Müdürü
Serpil Özçelik ve 2 uzman arkeolog,
depolarda bulunan binlerce eski halıyı
incelemeye aldı. Yapılan çalışmalarda paha
biçilemeyecek değerde olan 2 adet Kanuni
Sultan Süleyman halısını tespit edildi.
Süleymaniye Camii için Uşak'ta dokunan
halılarla ilgili Kanuni'nin fermanı da bu
bilgiyi doğruladı. 1978 yılında Süleymaniye
Camii'nden Halı Müzesi'ne getirilen E-123
envanter numaralı 16. yy klasik madalyonlu
Uşak halısı Süleymaniye Camii'nin şimdiye
kadar bilinen tek halısıydı. Yeni bulunan
Uşak saf halı seccade ve halısı müze
koleksiyonuna ayrı bir değer katacak. Sultan
Süleyman'ın fermanı üzerine Uşak
yakınlarındaki en büyük atölyelerden birinde
dokunan halıda dönemin önemli nakkaşları
görev aldı. 16. yüzyıl Türk halı sanatının
muhteşem özelliklerini yansıtan 2 parça
tarihi halı, uzmanlar tarafından yeniden
restore edilerek yok olmaktan kurtarıldı.
Dünyanın ve Türkiye'nin ilk ve tek halı
müzesi Başbakanlık Vakıflar Genel
Müdürlüğü'ne bağlı olarak Sultanahmet Camii
Hünkar Kasrı'nda 1979'da ziyarete açıldı.
Ancak müze, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün
müzelerini çağdaş ve modern anlamda yeniden
yapılandırma projesi kapsamında 2006'da
ziyarete kapatıldı. Yıl sonunda açılacak
olan Halı Müzesi'nde eserlerin en iyi
şekilde korunarak gelecek nesillere
aktarılması için Avrupa müzelerinin
birçoğunda kullanılan son teknoloji ürünleri
kullanıldı.
Zaman, Haber: Fazlı Mert, 29.10.2011
|
|
BİR ŞEHİR YENİDEN DOĞUYOR

Kahramanmaraş’ın Göksun
İlçesi'ne bağlı Hacıömerli Köyü'nde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Geç
Roma Dönemi’ne ait bir villanın banyo bölümü gün
yüzüne çıkartıldı. Kazılarda ortaya çıkan yazıt ise
günümüzde de sıkça kullanılan “Benim için ne
istiyorsan Tanrı sana iki katını versin” sözünün o
dönemde de geçerli olduğunu kanıtladı.
Göksun Kaymakamlığı tarafından başlatılan “Bir Şehir Yeniden Doğuyor Projesi” kapsamında Hacıömerli Köyü'nde 4 aydır süren arkeolojik kazılar tamamlandı. Kazılar sonucunda MS 2. yüzyılda dönemin kent yöneticilerinden olduğu tahmin edilen Iphikrates’in sahip olduğu 2 katlı bir villanın hamam bölümü ve hamama ait taban mozaiği ortaya çıktı. Ortaya çıkartılan en önemli eser ise mozaiğin üzerindeki 5 satırlık Grekçe kitabe oldu. Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü öğretim görevlileri tarafından tercüme edilen kitabede Iphikrates’e “Sıhhatler olsun” temennisi dile getiriliyor. Kitabede şu ifadeler yer alıyor:
“Eşin Hedia ve çocuklarınla burada sağlıklı banyo
yap, Ey Iphikrates düşmanlarına karşı müşfik,
dostlarına karşı kararlı ol. Tek başına olsan bile
kendini büyük bir kalabalık gibi sunarak en güzel
şekilde yaşa, benim için ne istiyorsan Tanrı sana
iki katını versin.”
Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı (DOĞAKA) tarafından
finanse edilen proje kapsamında kazıların gelecek
yılda devam etmesi ve Roma Dönemi kentlerinden
Kaukouos’a ilişkin eserler bulunması hedefleniyor.
Kazı ekibinde yer alan Kahramanmaraş Müze Müdür
Vekili Safinaz Akbaş, bölgenin 2009 yılında
jandarmaya yapılan kaçak kazı ihbarı ile tespit
edildiğini söyledi. 26 kişilik ekiple yürütülen
çalışmalarda bir taban mozaiğinin ve villaya ait
hamam bölümünün ortaya çıkartıldığını kaydeden
Akbaş, araştırmaların Göksun Kaymakamlığı tarafından
başlatılan “Bir Şehir Yeniden Doğuyor Projesi”
kapsamında devam edeceğini belirtti. Akbaş, şöyle
konuştu:
“Yapılan kazı sırasında Roma Dönemi antik
kentlerinde bulunan bir kentin villasına ait bir
hamam ve hamama ait bir taban mozaiği bulunmuştur.
Geometrik desenli olan taban mozaiğinde bir de yazıt
bulunmaktadır. Bu dikkat çekici bir yazıttır. Burada
‘Eşin Hedia ve çocuklarınla sağlıkla banyo yap. Ey
Iphikrates düşmanlarına karşı müşfik, dostlarına
karşı kararlı ol. Tek başına olsan bile kendini
kalabalık göstererek en güzel şekilde yaşa benim
için ne istiyorsan Tanrı sana iki katını versin’
diye ilgi çekici bir yazı ve hala günümüzde de
geçerliliğini koruyan bir yazı bulunmaktadır.
Villanın hamam kompleksinin MS 2, 3, 4
ve 5. yüzyıllara tarihlendiği tespit edilmiştir. Bu
bölgenin antik haritalarda bölgede gösterilen
Kaukouos Antik Kenti’yle özdeşleştirildiğini tahmin
etmekteyiz. Bu nedenle bir antik kentin gün yüzüne
çıkartılması söz konusudur.”
Yazıtta ismi geçen Iphıkrates’in de dönemin önde
gelen kişilerinden veya kente ait yöneticilerden
biri olduğunun tahmin edildiğini vurgulayan Akbaş,
kazıların gelecek yıl bakanlıkça alınacak izin
doğrultusunda devam edeceğini sözlerine ekledi.
haberciniz.com, 28.10.2011
|
|
AMASYA'DA ISLAH ÇALIŞMALARINDA MEZAR BULUNDU
Amasya’da Devlet Su İşleri’nce (DSİ) Yeşilırmak
nehri kıyısında yapılan ıslah çalışmalarında geçmiş
dönemlere ait iki mezar bulunduğu belirtildi.
Edinilen bilgiye göre, DSİ çalışanlarınca Akbilek
ile Hacılar Meydanı Mahallesi arasındaki Akbilek
Köprüsü yakınlarında gerçekleştirilen ıslah
çalışmalarında iki adet mezar ortaya çıktı.
Amasya Müze Müdürlüğü’ne haber vermesi üzerine
mezarlar ve çevresi başka mezarlar ve tarihi
kalıntılar olabileceği gerekçesiyle koruma altına
alındı.
Müze yetkilileri yaptığı açıklamada, mezarların
Roma dönemine ait olabileceğini, kesin sonucun
yapılan çalışmaların sonucunda ortaya çıkacağını
kaydetti.
haberler.com, 26.10.2011
|
|
YERALTI MEZARI RESTORE EDİLECEK

İznik Elbeyli beldesinde bulunan Yeraltı Mezarı
Hipojesi'nin yenileme çalışması, Kültür Bakanlığı
tarafından hazırlanan proje ile yapılmasına Anıtlar
Kurulu tarafından kabul edildi.
Elbeyli Yeraltı Mezarı Hipoje Restorasyon
çalışması yakın zamanda yapılacağı öğrenildi. 50 Bin
TL ödenek ile yapılacak olan restorasyon
çalışmasının projelendirilmesi bittiği ve Anıtlar
Kurulu tarafından onaylandığı yakın zamanda da
çalışmalara başlanacağı öğrenildi.
Hipoje, Elbeyli kasabasının Hesbekli mevkiinde
MS IV-V. yüzyılda yapıldığı anlaşılan benzersiz
bir yeraltı mezar odasıdır. Üzeri bir tonozla
örtülüdür. Tavan ve duvarları bitkisel ve geometrik
motifler ile hayvan figürlerinden oluşan fresklerle
dekorludur. Fresk tekniğinde yapılmış Bizans resim
sanatının en güzel anıtsal örneklerinden biri olup,
Hıristiyan dini motiflerinin sembolik bir anlayış ile
betimlenmesi bakımından önemli bir eserdir.
Hipojeyi ölümsüzleştiren iç duvar yüzlerinin ve
tonozun çok renkli fresklerle kaplı olmasıdır.
Çeşitli renklerdeki tabii boyaların kullanıldığı
freskler yapıldığı günün canlılığını korumaktadır.
Mynet Haber, 26.10.2011
Editörün notu:
TAY Projesi Veri tabanı: Elbeyli
|
|
LAODİKYA ARKEOLOJİK UYGULAMA SAHASI OLACAK

Denizli’de Pamukkale Üniversitesi, bölgenin antik
zenginliğinden yola çıkarak Üniversite bünyesinde
Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için
Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) başvurdu. YÖK’ün onay
vermesi halinde kurulacak olan enstitünün uygulama
sahası Laodikya Antik Kenti olacak.
Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Hüseyin Bağcı, Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için Üniversite senatosunun aldığı kararı ve YÖK’e başvuru yaptıklarını Laodikya antik kentindeki Tapınak A’nın açılış töreninde müjdeledi. Prof.Dr. Bağcı, Denizli’de 18 antik kent olduğunu, Pamukkale Üniversitesi’nin Laodikya antik kentinde sekiz yıldan bu yana sürdürdüğü kazılar ve aldığı olumlu sonuçlarla Üniversite olarak arkeoloji konusunda rüştünü ispat ettiğini belirtti. Prof.Dr. Bağcı, “Denizli antik yönden çok zengin bir bölge. Üniversite olarak bu antik zenginliğin bilimsel yöntemlerle araştırılması, tarihi zenginliklerin gün yüzüne çıkarılması, bu zenginliğin dünyaya tanıtılmasında önemli sorumluluğumuz var. Biz Üniversite senatosu olarak üniversitemiz bünyesinde Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için oy birliğiyle senato kararı aldık. YÖK’e başvurumuzu yaptık. Başvurumuzun kabul edilmesi halinde enstitünün idari merkezi Üniversite kampusu, uygulama alanı ise antik Laodikya kenti olacak” dedi.
Prof.Dr. Bağcı, YÖK’ün olumlu kararının
ardından, Bakanlar Kurulu onayı ve TBMM kararı da
gerektiğini söyledi. Rektör Prof.Dr. Bağcı, “Bu
kararların kısa sürede alınacağını tahmin ediyorum.
Enstitü arkeolojik değerlerin eski çağ tarihi,
jeomorfoloji, paleanteoloji, arkeometri bilimler
normlarında araştırılmasında önemli bir görev
üstlenecek. el olarak bu konuda bilimsel altyapımız,
yeterli kadromuz var. Denizli’nin tarihi
değerlerinin gün yüzüne çıkarılması, korunması ve
geleceğe miras bırakılmasında önemli bir misyon
üstlenecek” diye konuştu.
haberler.com, 26.10.2011
|
|
23 - 29 Ekim 2011
|
|
EL YAZMASI KİTAPLAR NAKIŞ İŞLER GİBİ KORUNUYOR
Sahip olduğu yazılı kaynaklar ve yayınlar bakımından
İstanbul'un önemli birkaç kütüphanesinden biri olan
Atatürk Kitaplığı'ndaki birbirinden değerli el
yazması eserler, gazeteler ve haritalar, adeta nakış
işler gibi titizlikle yapılan konservasyon
çalışmalarıyla geleceğe taşınıyor.
Koleksiyonunda 135 bin Türkçe kitap, 35 bin
Osmanlıca matbu kitap, 30 bin yabancı kitap, 9 bin
yazma kitap, 23 bin cilt dergi, 12 bin cilt gazete,
9 bin harita, 13 bin kartpostal, 479 adet albüm
bulunan Atatürk Kitaplığı'nın cilt ve onarım
atölyesinde, bu eserlerin geleceğe taşınması için
kağıt restoratörleri tarafından hummalı bir
konservasyon çalışması yürütülüyor.
Kimyasal, fiziksel ve biyolojik etkenler nedeniyle
yıllara meydan okumakta güçlük çeken kurtlanmış,
yıpranmış, hasta ve yaralı eserler, öncelikle
önemine ve hastalıklarına göre değerlendiriliyor.
Sonraki aşama olarak, eksik sayfalarının olup
olmadığı tespit edilen kitapların formaları
sökülüyor ve fırçalarla tozu temizleniyor. Kitapta
oluşan mantarlar da kimyasal solüsyonlarla
arındırılıyor. Kitapların en büyük düşmanı olan
kurtların açtığı delikler doldurulduktan sonra
yırtıkları yamanıyor. Kitap, restorasyonun
tamamlanmasının ardından tekrar toplanmak üzere
cilthaneye gönderiliyor daha sonra da dijital ortama
aktarılıyor. Restorasyon işlemiyle ömrü daha da
uzatılan eserler, yenilenmiş halleriyle kütüphane
raflarındaki yerini alıyor.

Kütüphane arşivindeki nadir eserleri incelemek
isteyen okuyucular ve araştırmacılar, dijital veri
olarak bu eserlere ulaşabiliyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler
Mü dürü Ramazan Minder, AA muhabirine yaptığı
açıklamada, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin
kütüphanecilik çalışmalarına 1924 yılında
başladığını, 1928 yılında Şişli'deki Atatürk Evi'nde
dönemin Valisi ve Belediye Başkanı olan Muhittin
Üstündağ'ın başkanlığında bir araya gelen Fuat
Köprülü, Süheyl Üner, Osman Nuri Ergin, Halil
Ethem'in kentteki gazete, dergi ve birçok kurumdan
elde edilen müze malzemelerini toplamaya
başladıklarını anlattı.
Toplanan malzemeler çoğalınca Beyazıt'taki medrese
binasında ilk kütüphane ve müze çalışmalarının
başlatıldığını, daha sonra malzemeler zenginleşince
kütüphanenin medrese binasında bırakıldığını,
müzenin ise bugünkü Gazenferağa Medresesi'ne
taşındığını belirten Minder, Atatürk Kitaplığı
olarak kullanılan binanın ise 1981 yılında faaliyete
geçtiğini söyledi.
Atatürk Kitaplığı'nın arşivinin özellikle
bağışçıları n verdiği eserlerden oluştuğunu dile
getiren Minder, Osman Nuri Ergin, Tarık Zafer
Tunaya, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Kutsi Tecer'in de
aralarında bulunduğu birçok önemli ismin kendi
kütüphanelerini belediye kütüphanesine bağışladığını
ifade etti.
Kitapları bağışlayan kişilerin önemli isimler olması
nedeniyle kütüphanelerinde de değerli eserlerin yer
aldığını belirten Minder, bugün Atatürk
Kitaplığı'nın koleksiyonunda 135 bin Türkçe kitap,
35 bin Osmanlıca matbu kitap, 30 bin yabancı kitap,
9 bin yazma kitap, 23 bin cilt dergi, 12 bin cilt
gazete, 9 bin harita, 13 bin kartpostal, 479 adet
albüm bulunduğunu vurguladı.
Kütüphanedeki nadir eserleri gelecek kuşaklara
aktarmanın en önemli görevleri olduğunu dile getiren
Minder, "Bu amaçla iki şey yapıyoruz. Birincisi
restorasyon atölyesinde, nadir eserlerin,
haritaların, yazma kitapların ve kartpostalların
onarımı uzmanlar tarafından yapılıyor. Bilimsel
ölçüler çerçevesinde eserler onarılıyor,
restorasyonları tamamlandıktan sonra kitap deposuna
kaldırılıyor" dedi.
Büyük bir bölümden oluşan kitap deposunun
nemlendirme ve havalandırma iklimlendirme
özelliklerine sahip olduğunu anlatan Minder, raf
sisteminde, temiz bir ortamda eserlerin
saklandığını, yazma eserlerin özel kompakt raflarda
korunduğunu söyledi.
Nadir eserleri okuyucu önüne çıkarmanın her açıdan
sıkı ntılı olduğunu, okuyucular bu eserlerin
sayfalarını çevirdikçe zarar görme ihtimallerinin
bulunduğunu belirten Minder, bu kapsamda nadir
eserleri korumak adına gelişen teknolojik
imkanlardan da faydalanarak dijital ortama
aktardıklarını ifade etti.
Kütüphanenin kendi personeli ve teknik ekipmanıyla
1997 yılından beri bu çalışmayı yürüttüklerini
söyleyen Minder, kütüphanede bugün itibariyle 1
milyon sayfaya yakın dijital veri ambarı
oluşturduklarını, Osmanlıca gazete koleksiyonunun
tamamının, büyük boy Osmanlıca dergilerin büyük bir
kısmının, yazma eserlerin yüzde 80'inin, harita ve
kartpostalların dijital ortama aktarıldığını dile
getirdi.
Minder, okuyucuların artık yararlanmak istedikleri
kaynaklara, okuyucu salonundaki bilgisayarlardan
internet ortamından ulaşabildiklerini, yararlanmak
istedikleri kaynakları kaydederek okuyucuya
verebildiklerini kaydetti.
Cilt ve onarım atölyesinde görevli restoratör Nergis
Ulu da kağıdın kimyasal, fiziksel ve biyolojik
olarak üç faktör tarafından tahrip edildiğini
anlattı.
Fiziksel tahribin ısı, ışık ve nemden kaynaklanan
zararlar olduğunu belirten Ulu, "Kimyasal olarak da
asidin etkilerinin yanı sıra yapımında kullanılan ya
da daha sonra yapılan boyama, süsleme gibi işlemler
sonucunda kağıtta bozulma olabiliyor. Doğal afetler,
deprem, su baskını gibi hasarlarla
karşılaşabiliyoruz. Bunlar da biyolojik faktörler
arasında yer alıyor" dedi.
Eserlerin, hastalanmadan önce koruma altına alınması
gerektiğini vurgulayan Ulu, "Türkiye olarak bu
işlemlere kütüphanelerde çok geç başladığımız için
öncelikle hasta belgelerle uğraşıyoruz. Eserlerin
korunmasında depo şartları çok önemlidir. Çünkü
okuyucu zaten yeni belgeleri ister, nadir eserleri
ise depoda muhafaza ediyoruz. Burada sıcaklığın 18
dereceyi geçmemesi, nemin yüzde 50'de kalması,
ışığın 50 lüksün üstünde ya da altında olmaması
gerekir. Okuyucunun, belgeyi kullanması da eserin
korunmasında çok önemli" diye konuştu.
Atatürk Kitaplığı'nın restorasyon çalışmalarına 1990
yılında başladığını, fakat atölye olarak 1995
yılında faal hale geldiğini belirten Ulu, sadece
Atatürk Kitaplığı ve bağlı bulunduğu kütüphane ve
müzelerdeki kağıt eserleri tamir ettiklerini
söyledi.
Atatürk Kitaplığının harita koleksiyonu bakımından
önemli bir k ütüphane olduğunu, büyük ebatlı ve
çabuk yıpranan belgeler olmaları nedeniyle haritalar
üzerinde restorasyon çalışması yaptıklarını anlatan
Ulu, el yazmaları, gazeteler, gravürler ve baskı
kitapların da restore edildiğini ifade etti.
Ulu, haritaların ebatlarının büyük olması nedeniyle
restorasyonlarının daha zor olduğunu anlattı.
Restorasyon aşamasında en dikkat edilmesi gereken
şeyin iyi eğitimli personel olduğunu vurgulayan Ulu,
iyi bir atölyenin de restorasyonda önemli olduğunu,
geniş mekanlarda restorasyon çalışmalarını daha iyi
yürütüldüğünü belirtti.
Ulu, Türkiye'de son yıllarda kağıt restoratörünün
yetişmemesinin bu alanla ilgili önemli sorunlardan
biri olduğuna dikkati çekti.
Böceklerin her kütüphanenin sorunu olduğunu anlatan
Ulu, bu konuyla ilgili araştırmaların yapıldığını,
ancak bunun tıp alanı gibi uzun y ıllar araştırma
gerektirdiğini kaydetti.
Restorasyon sırasında kağıdın yapısına en uygun olan
doğal malzemeyi kullandıklarını, asitsiz Japon
kağıtları ve asitsiz yapıştırıcıların tercih
edildiğini ifade eden Ulu, saklama aşamasında
kutuların da asit derecelerinin uygun olması
gerektiğini söyledi.
Türkiye Gazetesi, Haber: Çiğdem Pala 28.1.2011
|
|
TARİHİ ŞAHKULU SULTAN DERGAHI YENİLENİYOR
İstanbul İl Özel İdaresi tarafından Şahkulu Sultan
Dergahı'nda başlatılan yenileme çalışmalarının 2012
yılında tamamlanması planlanıyor.
İl Özel İdaresi'nden yapılan açıklamaya göre, Göztepe
Merdivenköy'de bulunan Şahkulu Sultan Dergahı'nda
başlatılan onarım ve yenileme çalışmaları devam
ediyor.
Geniş kapsamlı onarımın yapıldığı dergahta; kapı,
pencere, demir korkulukların, köşk binasının dış
cephesinin lambrileri, yağmur giderlerinin
yenilenmesi, mezarların düzenlenmesi, dış cephe
sıvasının gerekirse yeniden yapılması, tesisatın
daha uygun hale getirilmesi, yarım olan fırının
inşas ının tamamlanması, gezi alanlarının
yapılandırılması, peyzaj uygulaması, havuz ve şelale
tesisatlarının yapılması ve çatının onarılması
planlanıyor.
Yenileme çalışmalarının 2012 yılında tamamlanması
hedefleniyor.

Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulu 14 dergahtan
biri olan Şahkulu Sultan Dergahı'nın tarihi,
Osmanlı'nın ilk dönemlerine dek uzanıyor. İznik'e
akın eden Osmanlı kuvvetleriyle Bizans İmparatoru
genç Andronikes'in ordusu arasındaki barış
görüşmeleri, Göztepe Şahkulu Sultan Dergahı'nda
gerçekleşti.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasında, Anadolu
ve Rumeli Hisarı'nın yapımında Şahkulu Sultan
Dergahı'nın maddi ve manevi yararları oldu.
Şahkulu Sultan Dergahı; Osmanlı döneminde halkı
aydınlatan "ışık yuvası" olarak yaklaşık 500 yıl
varlığını sürdürdü. Dergah, 1. D ünya Savaşı'nda,
Kurtuluş Savaşı'na büyük destek sağladı.
Dergahın son dönem postnişinlerinden biri olan
Mehmet Ali Hilmi Dedebaba (1842-1907), külliyeyi
restore etti, müritlerinin maddi ve manevi
yardımlarıyla dergahı geliştirdi, bir dizi ev,
bahçe, arazi, ipek böcekçiliği için dutluk, meyve ve
sebzecilik için yer sağladı.
Bugün 8 dönüm arazi üstünde cemevi, aşevi, konferans
salonu, k ütüphanesi, idari büroları ve Dedebaba
Konağı ile komple bir dergah ortaya çıktı.
Türkiye Gazetesi, 28.10.2011
|
|
DUBAİ'DEN TÜRK SANATINA 437 BİN DOLAR
Dünyanın
önde gelen müzayede evi Christie’s’in 25-26 Ekim
tarihlerinde Dubai’de gerçekleştirdiği müzayedede 13
Türk sanatçının eseri satışa çıktı.
Toplamda 7.3 milyon dolarlık satışın
gerçekleştiği müzayedede, Türk sanatçıların eserleri
437 bin 375 dolara alıcı buldu. Türkler arasında en
pahalı eser, Azede Köker’e aitti. Sanatçının Elma
adlı tablosu 122 bin 500 dolara satıldı..
Christie’s Ortadoğu Satış Başkanı Eda Kahele Arguen,
Türk sanatçıların eserlerinin tümünün satılmasının
sevindirici olduğuna işaret etti ve “Türk
sanatçılara ait eserlerin tümünün yabancılar
tarafından satın alınması, Türk sanatına karşı
gittikçe artan bir uluslararası ilginin olduğunun
göstergesi” yorumunu yaptı.
Müzayedede Azade Köker’in ‘Elma’sı 122 bin 500
dolar, Ahmet Elhan’ın ‘Eski Cami III’ adlı eseri 80
bin 500 dolar, Ansen’in ‘Şölen’i 62 bin 500 dolar,
Murat Germen’in ‘Muta-morfoz’ adlı fotoğrafı 50 bin
dolar, Gülay Semercioğlu’nun ‘Işığı Ören
Soyutlamalar’ adlı çalışması ise 37 bin 500 dolardan
alıcı buldu.
Müzeyedenin ikinci bölümünde eseri satılan Türk
sanatçılar ise şunlar: Seda Hepsev (15 bin dolar),
Serkan Adin (15 bin dolar), Gülin Hayat Tokdemir (12
bin 500 dolar), Ekin Saçlıoğlu (11 bin 250 dolar),
Nazif Topçuoğlu (10 bin dolar), Burçak Bingöl (8 bin
125 dolar), Fırat Neziroğlu (5 bin dolar) ile Ferhat
Deniz (7 bin 500 dolar).
Hürriyet, 28.10.2011
|
|
REMBRANDT'A LED AYDINLIĞI GELDİ
17’nci yüzyılın en
büyük ressamlarından Rembrandt’ın başyapıtı ‘Gece
Devriyesi’ özel bir aydınlatma ile ‘Gündüz
Devriyesi’ gibi oldu. Amsterdam’daki Rijksmuseum’da
sergilenen tablo, Phillips firmasının geliştirdiği
gün ışığına çok yakın bir LED aydınlatma sistemi
sayesinde en ince detayına kadar izlenebilir hale
geldi. Hatta resimde daha önce siluet halinde
görülen bazı karakterler belirgin biçimde ortaya
çıktı. Rembrandt Harmenszoon van Rijn bu resmi
Amsterdamlı bir polis müdürü için yapmış ve “Frans
Banning Cocq’ın Bölüğü” adını vermişti. Ancak
üzerine kalın ve koyu vernik sürülen resim zamanla
iyice karardığından ‘Gece Devriyesi’ olarak
anılıyor.
Hürriyet, 28.10.2011
|
|
MÜZEKART SATIŞI 2.5 MİLYONA ULAŞTI
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, müze ve ören
yerlerini bir yıl boyunca sınırsız ziyaret
imkanı sunan Müzekart uygulaması ilgi görmeye
devam ediyor.
Bu yılın 9 ayında 681 bin 800 Müzekart
satılırken, uygulamanın başladığı 2008'den
bu yana 2,5 milyonu aşkın kişi Müzekartlı
oldu.
Bakanlığın Döner Sermaye İşletmesi Merkez
Müdürlüğü Müdürü Murat Usta'nın verdiği
bilgiye göre Müzekart'ın çeşitlendirilmesi
amacıyla 'Museum Pass İstanbul' kartı
hizmete sunuldu. Kart, yabancı
ziyaretçilerin ihtiyaçları temel alınarak
kurgulandı. İlk etapta İstanbul için
kullanıma sunulan kart, 72 saatlik kullanım
süresince bakanlığa bağlı Ayasofya, Topkapı
(Harem hariç), Kariye müzeleri, İstanbul
Arkeoloji, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ile
Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne ücretsiz
giriş sağlıyor. Museum Pass İstanbul, 72
liralık satış bedeli karşılığında Topkapı,
Ayasofya, Kariye ve İstanbul Arkeoloji
müzeleri gişelerinden alınabiliyor.
Zaman, 28.10.2011
|
|
ATATÜRK'ÜN KONAKLADIĞI
KASTAMONU'DAKİ TARİHİ BİNA RESTORE EDİLİYOR
Ulu Önder Mustafa Kemal
Atatürk`ün 29 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu`nun
Taşköprü İlçesini ziyareti sırasında konakladığı
tarihi bina restore ediliyor.
Taşköprü Atilla Ateş
Parkı yanında bulunan ve yıkılma tehlikesiyle karşı
karşı olan tarihi konağın 19. yüzyılın sonlarında
yapıldığı tahmin ediliyor.
Anne tarafından
Taşköprülü olan ve Ankara`da yaşayan Hakan Kafkas
Canpolat`a ait olan ve Kültür ve Turizm
Bakanlığı`nın çıkarttığı hibe kapsamında binanın
restorasyonu Korkmaz Mimarlık yürütüyor.
Korkmaz
Mimarlık sahibi Hakkı Korkmaz, binanın geçmişteki
misyonuna yaraşır bir şekilde verilen imkanları
sonuna kadar kullanarak eseri mümkün olduğunca en
iyi duruma getirmek için çalıştıklarını belirtti.
Ulu Önder Atatürk`ün
burada konaklaması itibari ve ilçedeki konumu
durumuyla tarihi konağın restore edilmesinin
restorasyonu tamamlanma aşamasına gelen Delibeyoğlu
Konağı ile birlikte Taşköprü turizmi açısından büyük
önem arz ettiğine değinen Korkmaz, 19. yüzyılın son
çeyreğinde yapıldığı tahmin edilen binanın
geleneksel Türk sivil mimarisinin en güzel yanlarını
taşıdığını kaydetti.
Tarihi binanın plan
şeması bakımından haremlik selamlık şeklinde
yapıldığına ve Türk aile yapısını en güzel şekilde
sergilediğine dikkat çeken Korkmaz, ``3 katlı
binanın bezemeleri (Tavan süslemesi) abartısız ve
bir o kadar güzel. İç kapıları ve dış kapıları yalın
bir güzelliğe sahip. Restorasyon kapsamında ise
binanın göçük halde bulunan arka kısmı yenilendi.
Ortadan göçmüş halde bulunan çatısı elden geçirildi.
Çatı örtüsü kiremitler yenilendi. Çürük ağaç ve
tahtaları kontrol edildi. Sıva kısımları elden
geçirilip eksik yerleri tamamlandı. Boya ve pinoteks
işleri yapıldı. Doğramaları ve camları onarıldı``
dedi.
Korkmaz, konağın ilçe
açısından manevi öneme sahip olmasından dolayı
hiçbir kar gözetmeksizin bu çalışmayı
gerçekleştirdik ve binanın onarımında emeği geçen
ekiplerde aynı şekilde özverili davranmakta.
İmkanları en güzel şekilde kullanmaya çalıyoruz``
şeklinde konuştu.
Kastamonu Postası,
27.10.2011
|
|
GİZLİ ÖRGÜTE AİT 250 YILLIK ŞİFRE ÇÖZÜLDÜ
Southern California Üniversitesi, bilimadamlarının Copiale Şifresi olarak bilinen 105 sayfalık el yazması metni çözmek için bilgisayar programlarından faydalandıklarını açıkladı.
18. yüzyılda Almanya'da şifreli olarak yazılan kitap, Da Vinci şifresi gibi gizemler içermiyor. Ancak kitapta 1700'lü yıllarda ortaya çıkan en gizemli örgütlerden birinin gizli ritüelleri gözler önüne seriliyor. Metinde aynı zamanda gizli olmayan bazı mason cemaatlerinin ayinlerine dair bilgiler yer alıyor.
Şifreyi çözen ekibin bir parçası olan bilgisayar programcısı Kevin Knight, kitabın gizli cemaatler üzerine çalışma yapan tarihçilere yeni bir pencere açabileceğini söyledi. Knight, "Çoğu tarihçi gizli cemaatlerin devrimlerde rolü olduğunu inanır ama çoğu durumda bu kesin olarak kanıtlanamamıştır çünkü belgelerin büyük kısmı şifrelenmiştir" dedi.
El yazması Copiale Şifresi, Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Doğu Berlin'de bulunmuştu. Şu anda özel bir koleksiyonda bulunan kitap, her biri 90 karakter olan ve semboller, Roma ve Yunan harflerinin kullanıldığı şifrelerle yazılmıştı.
Knight ve ekibi, şimdi bilinen diğer şifreli metinler üzerinde çalışıyor. Bunlar arasında CIA merkezindeki şifreli heykel Kryptos ve 1400'lerden kalma ünlü Voynich el yazması bulunuyor.
Radikal, 27.10.2011
|
 |
|
|
"BİR AY İÇİNDE TAMAM"
Malatya'nın Darende
İlçesi'nde restore edilen tarihi Zengibar Kalesi
restorasyonunun bir ay sonra tamamlanacağı
bildirildi.
Restorasyon ve çevre düzenlemesi yapılan Zengibar
Kalesi'nde çalışmalar devam ediyor. Darende
İlçesi'ndeki ikinci etap çalışmaları başladı.
Çalışmaları yerinde inceleyen Kayseri Rölöve ve
Anıtlar Bölge Müdürü Erhan Yurdakul ve beraberindeki
teknik heyet, Zengibar Kale Kapısı ve çevresi
düzenleme çalışmalarını ilçe Kaymakamı Mehmet
Aktaş’la birlikte incelediler.
Yurdakul konuşmasında, "Zengibar Kalesi’nin otopark
ve kapıya ulaşacak patika yolun yapımına başlandı.
Kale kapısı daha önce restore edilmişti. Zengibar
Kale kapısına ulaşımı sağlayacak çalışmalar bir ay
içerisinde bitirilecek" dedi.
Malatya Haber, 27.10.2011
|
|
DEPREM URARTU'YU DA VURDU

Müzede binlerce yıllık eserler var (solda). Akdamar'ın ise kubbesi çatlamış.
Van Müzesi’nde hasar çok
büyük. Özellikle Urartu
uygarlığından kalma nadide
eserleriyle ünlü müzenin
çatlayan duvarları
artçıların devam etmesi
tespiti zorlaştırıyor.
2007’de restore edilen
Akdamar Kilisesi’nin
kubbesinde de hasar var.
Dünyada Urartu medeniyetine
ait en eski buluntuların yer
aldığı
Van Müzesi’nde
deprem sonrası çatlaklar
dolu. Kimi yerleri de
yıkıldı. Kazılarda gün
yüzüne çıkarılan eserlerin
sadece 2 bin 443’ü
sergileniyor. Müzenin
depolarında bekletilen
tescili bile henüz
tamamlanmamış 60 bine yakın
eser var. Bu eserler de
depolarda kurulan madeni
raflarda tutuluyor. Bunlar
arasında çok sayıda pişmiş
toprak eser yer alıyor.
Van Müzesi uzmanları
binaya girmeye korkuyor.
Artçı sarsıntılar uzmanlar
arasında paniğe neden
oluyor. Müze Müdürü Harun
Küçükaydın şunları söyledi:
“Bir salonun 4 duvarında da
büyük hasarlar oluştu. Sıra
sıra tuğlalar devrildi.
Önasya müzesi olduğumuz için
bizde heykel fazla
bulunmuyor. Seramik eserler
var. Girişte ilk
görebildiğimiz sol tarafta 2
pitos (Seramik saklama kabı)
kaide üzerindeydi, düşüp
kırılmışlar. Yaklaşık 2500
yıllık eserlerdi.
Vitrinlerin içindeki
eserlerin durumunu hakikaten
bilmiyoruz. Bir yağma söz
konusu değil. Ancak yine de
güvenlik önlemi alınması
gerekir.”
Radikal, 27.10.2011
******
AKDAMAR KİLİSESİ'NİN KUBBESİ
ÇATLADI
Deprem
sonrası
Van'da
bulunan
tarihi
eserlerin
durumları da
merak
ediliyor.
İlk
tespitlere
göre Akdamar
Kilisesi'nin
kubbesinde
bir çatlak
oluştu.
Vakıf
eserlerinin
genelinde
ise
önemli
bir
hasar
yaşanmadı.
Van
Gölü'ndeki
Akdamar
Adası'nda
bulunan
tarihi
kilise,
2007
yılında
Türkiye'nin,
Ermenistan
konusundaki
iyi
niyetinin
bir
göstergesi
olarak
restore
edilmişti.
Bakanlık
yetkilileri,
Akdamar
dışında
bakanlığa
bağlı
tarihi
yapıların
incelenmesine
devam
edildiğini
söyledi.
Zaman, 28.10.2011
|
|
'KARŞIDAN KARŞIYA' SERGİSİNE YURT DIŞINDAN TALEP VAR
Anadolu'nun Ege kıyıları ile Yunanistan'ın Kiklad takımadalarından çıkarılan tarihi eserleri 5 bin yıl sonra ilk kez buluşturan ve medeniyetlerin MÖ 3000'e uzanan etkileşimini gözler önüne seren 'Karşıdan Karşıya-MÖ 3000'de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu' adlı sergi, dünya genelinde ilgi uyandırdı.
Sakıp Sabancı Müzesi'nde 30 Ekim'e kadar devam edecek sergiyi bugüne kadar 40 bin 482 kişi ziyaret etti. Söz konusu rakamın bir arkeoloji sergisi için yüksek olduğunu dile getiren Müze Müdürü Nazan Ölçer, 'Karşıdan Karşıya'ya yurtdışından da talep geldiğini, İspanya ve Fransa ile görüşmelerin sürdüğünü söyledi.
340 eserden oluşan sergide Atina Milli Arkeoloji Müzesi, N.P. Goulandris Vakfı Kiklad Sanatı Müzesi gibi geniş koleksiyona sahip müzelerle birlikte Anadolu'daki buluntular ve Türkiye'deki 15 müzeden seçilen eserler yer alıyor. Sergideki en önemli eser ise aslına uygun inşa edilmiş 14 metrelik Kiklad teknesi modeli. Üretiminde hiçbir yapıştırıcı ve çivi kullanılmayan Kiklad tekneleri, halatlarla birbirine bağlanan tahtaların suya girince şişerek kenetlenmesi mantığıyla yapılıyor.
Zaman, 27.10.2011
|
 |
|
|
PICASSO'NUN 'AT BAŞI' BELGRAT'A KAÇMIŞ
Sırbıstan'da ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'nun
çalınan iki tablosu bulundu.
Sırbistan Başbakan Yardımcısı, Belgrad'da polisin
düzenlediği bir operasyonla, Picasso'nun 'At Başı'
ile 'Cam ve sürahi' adlı çalınan tablolarını
bulduğunu bildirdi. Almanya'nın Hannover kentindeki
Spengel Müzesi'ne ait tablolar, Zürih yakınlarındaki
Fefkon kasabasında bir sergi sırasında Şubat 2008'de
çalınmıştı.
Akşam, 27.10.2011
|
|
KÖYLÜLERİN DEFİNE MERAKI
Rize'nin Güneysu İlçesi'nin Selamet Köyü'nde oturan bazı vatandaşlar, ellerinde herhangi bir bulgu olmamasına rağmen arazilerinde define olduğu söylentileri üzerine bir çay bahçesinde kazı çalışması başlattı.
İlçenin Selamet Köyü'nde oturan ve arazilerinde altın olduğunu ileri süren bazı köylüler, bir süre önce ilgili makamlara başvurarak define aramak istediklerini belirtti.
Köylüler, gerekli izinlerin alınmasının ardından jandarma ekiplerinin yanı sıra Güneysu Mal Müdürlüğü ve Rize Müze Müdürlüğü'nden bir kişinin gözetiminde, köy sakini Dursun Topçu'nun çay bahçesinde kazı çalışması başlattı.
Köylülerden Dursun Topçu, gazetecilere yaptığı açıklamada, birkaç yıl önce yaşlı bir kişinin köye gelerek arazilerinde define olabileceğini söylediğini belirtti.
Bu nedenle arazilerinde kazı çalışması yaptıklarını anlatan Topçu, ''Söylenti üzerine biz de gerekli girişimlerde bulunduk ve izni aldık. Resmi makamların gözetiminde kazı yapmaya başladık'' dedi.
Ellerinde bir harita veya başka bir belge olmadığını ifade eden Topçu, ''Definenin sadece yoldan 35 metre aşağıda olduğu söylendi. Kazıyı altını bulduğumuzda veya umudu kestiğimizde bitireceğiz. Tutarsa tutar, tutmazsa yapacak bir şey yok'' dedi.
Rize Kent Haber, 27.10.2011
|
 |
|
ILISU BARAJI VE ARKEOLOJİ MASAYA YATIRILDI
19-22
Ekim tarihleri arasında Mardin'de Kültür ve Turizm
Bakan'lığının organizasyonu, Mardin Valiliği, GAP
İdaresi, DSİ ve Artuklu Üniversitesi tarafından da
desteklenen Ilısu Barajı ve Arkeoloji Sempozyumu
sona erdi.
Onlarca bilim ve ilim adamının katıldığı
sempozyuma Mardin’den katılımın yetersiz
oluşu ve Batman’dan ise katılımın çokluğu
dikkat çekti. Batman Üniversitesi, Rektör
ve akademisyenleri, öğrenciler ve STK
temsilcileri özellikle Hasankeyf, Dicle
vadisi ve Batman sınırları içinde devam eden
arkeoloji alanlarının sunumu sempozyuma
katılımın ilimizden fazla olmasını sağladı.
Batman Müzesi'nin sadece Batman protokol
üyelerine davetiye göndermesi ve STK
üyelerini es geçmesi ise ilgili kurum
yöneticilerini üzdü. Ilısu Baraj göletinin
sularına bilindiği gibi sadece antik
Hasankeyf kalmıyor. Diyarbakır’dan doğan ve
Batman, Mardin, Siirt ve Şırnak illerinin
içinde Dicle nehri, Batman, Garzan, Botan
çayları kenarında yer alan yüzlerce ören
yeri ve höyükleri de beraberinde yok
edecek.
Sempozyumda Ilısu HES projesinde su altında
kalacak olan arkeolojik kazıların sunumu
dikkat çekiciydi. Özellikle Siirt ve Batman
sınırları içinde Baraj altında kalacak olan
ören yeri ve höyüklerin sunumunu yapan bilim
adamları buralardaki tarihin önemini
vurguladılar. İnsanlığın ilk devrelerine ait
olan bu arkeolojik alanların maalesef Baraj
altında kalmaları Bilim adamlarını üzerken
DSİ, ve GAP idaresinin üst düzey
yetkililerinin bulunmadığı bu sempozyumda
yine sorunlar masada sunumlardan öteye
geçemedi. Hasankeyf başta olmak üzere Dicle
vadisi ve Bölgenin su altında kalacak olan
ören yerleri için endişelerini sempozyumda
dile getiren ve sordukları sorulara da
muhatap bulamayan Bat-Der Başkanı Emin Bulut
ve Hasankeyf Girişiminden İpek Taşçı,
salondaki bir avuç dinleyicinin alkışlı
takdiri ile karşılandı. Batman ve antik
Erzen kenti ile ilgili tarihi kaynaklarla
sunum yapan Muğla Üniversitesinden Doç Dr.
Adnan Çevik, ilimizin geçmiş tarihi ile
ilgili çok önemli ifadeler kullandı. Batman
Turizm ve Tanıtım Derneği ile Tursab’ın
ortaklaşa 2012 yılında düzenleyeceği kültür
ve tarih konferansı için Bat-Der Başkanı
Emin Bulut önemli Akademisyen ve Arkeologu
Batman’a davet etti.
Batman Haber, 26.10.2011
|
 |
PHASELİS PARA BASAN ÖRENYERLERİ ARASINDA
MÖ 333’te Antalya’ya gelen tarihin en büyük fatihlerinden İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis Kenti 808 bin liralık gelir elde ederek Alanya Kalesi ve Aspendos ile birlikte para basan ören yerleri arasına girdi.
Antalya’daki müze ve ören yerleri yılın 9 aylık döneminde 8 milyon lirayı aşan gelirle son yılların en yüksek seviyesine ulaştı. Phaselis, Alanya Kalesi ve Aspendos, müze ve ören yerlerinin toplam gelirinin yüzde 45’ini sağladı. Antalya’nın binlerce yıllık arkeolojik değerlerini görmek için gelen ziyaretçilerin sayısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19,3 artış kaydedildi. Kültür ve Turizm Müdürlüğü İl Müdürlüğü yetkilileri, 2010 yılının Ocak-Eylül döneminde yöredeki müze ve ören yerlerinin 2 milyon 428 kişi ağırladığını belirterek bu yıl yarım milyona yakın ziyaretçi artışı yaşandığını belirtti.
Yerli ve yabancı turistler 9 aylık süreçte 8 milyon 29 bin lira gelir bıraktı. Gelir durumu geçen yıl aynı döneme göre yüzde 18,4 artış gösterdi. Antalya’nın en ünlü köşelerini oluşturduğu bu 3 ören yeri, bölgedeki ören yerleri ve müzelerin toplam gişe gelirinin yüzde 45’ini topladı. MÖ 333’te Antalya’ya gelen tarihin en büyük fatihlerinden İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis Kenti 808 bin liralık gelir elde ederek adeta para bastı.
Alanya Kalesi 1 milyon 559 liralık gelirin sahibi olurken Aspendos ise Antalya’nın ünlü kalıtsal değeri olarak 1 milyon 250 bin lira gelir elde etti.
Kemer Gözcü, 26.10.2011
|
|
İSTANBUL S.O.S'DEN 'BAŞKA BİR KÖPRÜ' İÇİN İMZA
KAMPANYASI

İstanbul S.O.S Girişimi,
inşaatına başlanan Haliç metro geçiş köprüsünün
tasarımının, Türkiye’nin de taraf olduğu
uluslararası anlaşmalar, bilim ve meslek insanları
ile sivil toplum kuruluşlarının görüşleri dikkate
alınarak en kısa sürede değiştirilmesi için
'başka bir köprü mümkün' diyerek
bir imza kampanyası başlattı.
İmza metninde, İstanbul’un ulaşım sorunlarının,
kentin yüzyıllar içinde oluşmuş kültürel mirasına
sahip çıkılarak ve tarihi dokusuna zarar verilmeden,
bilim ve çağdaş teknolojiler ışığında çözümlenmesi
talep ediliyor.
İstanbul S.O.S Girişimi'nin
kampanya
duyurusu şöyle:
"Taksim-Yenikapı metro hattında Haliç geçişini
sağlayacak köprü, Unkapanı ve Galata köprüleri
arasında yer alarak, Şişhane ile Süleymaniye’yi
birbirine bağlayacaktır. Bu köprünün tasarımı
nedeniyle İstanbul’un Dünya Miras Listesi’ndeki
tarihi alanının odaklarından olan Süleymaniye
Camisi’nin ve bütün Haliç silüetinin görsel
bütünlüğü bozulacaktır. Halen temel inşaatları
sürmekte olan söz konusu köprü tasarımının en
belirgin özellikleri, denizden 45 veya 55 metre
yükseğe çıkacak olan iki direği ve yine bu direklere
çapraz kablolarla bağlı, denizden 17 metre
yükseklikteki köprünün orta noktasında bulunan,
üzeri ve yanları kapalı istasyonudur.
Söz konusu köprü tasarımı gündeme geldiği 2004
yılından bu yana başta UNESCO Dünya Miras Komitesi,
meslek odaları ve farklı bilim çevrelerince
İstanbul’un tarihi silüetini olumsuz etkileyeceği
konusunda eleştirilmiş, başka bir tasarım aranması
gerektiği defalarca ifade edilmiştir. Köprü tasarımı
oluşturulurken ve bu form seçilirken, geniş katılıma
açık herhangi bir yarışma veya proje ihalesi
yapılmadığı gibi, projenin geliştirilmesi safhasında
kamuoyu katılımı sağlanmamıştır. 2011 yılına gelene
dek aradan geçen altı yılda mevcut tasarımda
gittikçe alçaltılan direkleri ile altın rengi ve
beyazdan gri tonlara geçen rengi dışında hiçbir
değişikliğe yer verilmemiştir. Bu değişiklikler de
ancak UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin baskılarıyla
gerçekleşmiştir.

İstanbul
kentinin eşşiz silueti kimliğini belirleyen en
kıymetli özelliğidir. İşte bu nadide siluet,
görkemli Süleymaniye Camisi’nin bu görünümü
taçlandıran yüzlerce yıllık varlığı ve Haliç’in Eyüp
sırtlarına doğru uzanan derinliği, metro
vagonlarının geçişini sağlamak üzere tasarlanan bu
köprünün görüntüsü ile tamamen bozulacaktır.
Bir eşi daha olmayan bu kentin korunması,
geliştirilmesi ve sağlıklaştırılması sırasında
atılan her adımda olması gerektiği gibi, Haliç Metro
Köprüsü tasarımı konusunda da “kamu hazinesi”
niteliğindeki çevresel değerlerin gözetilmesi,
onların olumsuz etkilenmemesi birinci öncelik
olmalıdır, “kamu ihtiyaçları” bu önceliklerle
karşılanmalıdır. İstanbul’da yapılacak her projede
kişisel arzu, hedef ve kazançların ötesine geçilerek
binlerce yıllık geçmiş ve bu geçmişin kente ve
milyonlarca kentliye kazandırdığı değerler dikkate
alınmalıdır. İstanbul S.O.S., metro geçişi için
mevcut köprü tasarımı dışında başka bir çözümün
mümkün olduğunu söylemekte ve bu çözüme ulaşmak
amacıyla gerekli çalışmaların yapılması için bir
imza kampanyası başlatmaktadır. Tüm kamuoyu, basın
ve kurumlara duyurulur".
Yapı, 26.10.2011
|
|
BU ZEUS HEYKELİ GERÇEK Mİ?
Balıkesir'de bir eve jandarma ve polis tarafından düzenlenen operasyonda bahçedeki kümeste mermer Zeus heykeli ele geçirildi. Evin sahibi gözaltına alınırken, Balıkesir Müze Müdürlüğü yetkilileri heykelin sahte olduğunu belirtti. Bunun üzerine savcı, heykelin ikinci bir bilirkişi tarafından da incelenmesini istedi.
Bir ihbarı değerlendiren Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Kuvay-i Milliye Mahallesi'ndeki bir evde tarihi eser saklandığını belirledi. Jandarma, Balıkesir İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin de katılımıyla M.M.E.'ye ait olan eve geçen Pazartesi günü operasyon düzenlenmesi planlandı. Operasyonun yapılacağı sırada polise gelen ikinci bir ihbarda, şüphelinin satmak için biri müşteri ile pazarlığa başladığı Zeus heykelini evinin kümesinde sakladığı belirtildi. Bunun üzerine saat 17.00 sıralarında operasyon düzenlendi. Bahçedeki kümeste yapılan aramada, toprağa gömülü, üzeri tahtalarla kapatılmış, bezlere salı 75 santimetre boyunda, çok ince işçilik ile yapıldığı belirlenen mermer Zeus heykeli ele geçirildi. Heykeli 200 bin dolara satmaya çalıştığı öne sürülen M.M.E., gözaltına alındı.
Mitolojide 'tanrılar tanrısı' olarak bilinen Zeus'un heykeli, savcının talimatı üzerine Balıkesir Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi. Müze yetkilileri, heykelin ilk belirlemelere göre sahte olduğunu bildirdi. Bunun üzerine savcılık, heykelin ikinci bir bilirkişi tarafından incelenmesini istedi.
Jandarmadaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen zanlı M.M.E. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı
Balıkesir Kent Haber, 26.10.2011
|
 |
|

|
TAŞ MEKTEP'E HAYAT ÖPÜCÜĞÜ
Marmara depreminde hasar görünce kapatılan Taş Mektep (Bakırköy İlköğretim Okulu) restore ediliyor. Bina, restorasyonun ardından Mesleki Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. 1999'daki Marmara depreminde hasar gördükten sonra kapatılan, 2009 yılında ise çıkan bir yangınla kül olan Taş Mektep'in restorasyonu İstanbul İl Özel İdaresi kontrollüğünde başladı. Binanın yığma tuğla ve taş duvarları özgün haliyle korunurken çürümüş olan ahşap döşemeleri, pencereleri, tavan kaplamaları ile çökmüş olan çatısı özgün detaylarına uygun olarak yenileniyor. Bina, restorasyon uygulamasının ardından İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı Mesleki Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. Taş Mektep 1864 yılında Paris'ten gelen şehircilik uzmanı Kont Alleon tarafından İstanbul'da yaz aylarında oturmak için yaptırıldı. Kont Alleon, binayı 1898 yılında Preveze Mutasarrıfı Ali Rıza Paşa'ya sattı. 1900'da Maarif Nezareti'ne devredilen yapı okula dönüştürüldü ve günümüze kadar "Taş Mektep" adıyla eğitime hizmeti verdi.
Sabah, 26.10.2011
|
|
KOÇ, 10 MİLYON DOLARI VERDİ METROPOLITAN'DA İSLAM
ESERLERİ BÖLÜMÜNÜ ARAPLARA BIRAKMADI
New York’taki
ünlü Metropolitan Sanat Müzesi’ndeki (The
Metropolitan Museum of Art) 15 galeriden oluşan
“İslam Eserleri” bölümünün açılışı sonrası Koç
Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, Vehbi Koç Vakfı
Başkanı Semahat Arsel ve Koç Holding Yönetim Kurulu
Başkanı Mustafa Koç’la sohbet ediyoruz.
Rahmi Koç, sorular üzerine Metropolitan
Müzesi’nin eski CEO’su Philip de Montebello’nun
kendisine yaptığı daveti anımsadı:
- Montebello, “Metropolitan Müzesi’nde İslam
Eserleri bölümü açıyoruz. Burada Osmanlı bölümünün
finansmanını Koç Ailesi olarak sizin üstlenmenizi
istiyorum” dedi.
Rahmi Koç, Montebello’nun sözlerinin şu bölümünün
altını özellikle çizdi:
- İslam Eserleri bölümünü sadece Araplar’ın
üstlenmesini doğru bulmuyorum. Gelin bu işin içinde
siz de olun. İslam Eserleri bölümünde sadece
Araplar’ın adı olmasın.
Sonra bundan 2 yıl önce, yine Metropolitan
Müzesi’ndeki sohbetimizde anlattığı öykünün bir
bölümünü anımsattı:
- Ben Montebello’dan yazılı davet istedim.
Gönderdiği daveti aile meclisimize götürdüm. Vehbi
Koç Vakfı Başkanı Semahat Hanım, “Biz kendi
müzelerimize yatırım yapmalıyız” diyerek karşı
çıktı. Oysa Metropolitan Müzesi’nde galerilere
ailenin ismini yazdırmak sadece parayı bastırmakla
olmuyordu.
Aldıkları kararda Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Ömer Koç’un etkisine değindi:
- Ömer, “Metropolitan Müzesi’nin bu çağrısına olumlu
bakmalıyız” dedi. Bunun üzerine ben 5 milyon dolar
verip, bir galerinin finansmanını üstlenmeyi
önerdim. Ömer yine ağırlığını koydu. 10 milyon
dolara iki galeriyi üstlenmemizin daha doğru
olacağını söyledi. Böylece aile meclisimiz 3 yıl
önce kararını verdi.
Semahat Arsel, Koç Ailesi’nin adını Metropolitan
Müzesi’ndeki İslam Eserleri bölümünde 75 yıl
yaşatacak projeye ilk anda karşı çıkmasına rağmen
yeğeni Ömer Koç’a teşekkür etti:
- İyi ki Ömer ısrar etti. Vehbi Koç Vakfı ve aile
olarak bu önemli projeye girmiş olduk.
Rahmi Koç, ABD’de Metropolitan Müzesi’na destek
verip, isim yazdırmanın pek de kolay olmadığına
yeniden vurgu yaptı:
- Metropolitan Müzesi’ne parası olan herkes adını
yazdıramıyor. ABD’de bu iş için sıra bekleyenler
olduğunu biliyorum. Çünkü, böyle bir proje müthiş
prestij sağlıyor.
Metropolitan Müzesi’ne attıkları adımını kendilerini
nereye taşıdığına dikkat çekti:
- Koç Holding’in adı dünya iş ve ticaret hayatında
biliniyor. Şimdi, Koç adı bambaşka bir platformda da
öne çıkmış oluyor.
Semahat Arsel’e sordum
- Siz bu projeye neden başlangıçta karşı çıktınız?
- Çünkü ülkemizin her alanda ihtiyaçları çokken
Amerika’da bir müzeye 10 milyon dolar vermemizi
toplumumuza anlatamayacağımızdan çekindim.
- Bu proje de sadece Koç Ailesi için değil, Türkiye
açısından da önemli. Nitekim müzenin ana girişinde
önce Koç Ailesi’nin adını değil, Türkiye’yi gördük.
Rahmi Koç araya girdi:
- Osmanlı İmparatorluğu tarihe muazzam bir imza
attı. Osmanlı’nın gücünü sanat eserleriyle dünyaya
yansıtmaktan gurur duyuyoruz. Müzeyi yılda 5.6
milyon kişi geziyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok
katmanlılığı, üstlendiğimiz iki galeride kendini
gösteriyor. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman
dönemindeki saray atölyeleri mutlaka görülmeli.
Metropolitan Müzesi’nde artık “Arap Ülkeleri,
Türkiye, İran, Orta Asya ve Güney Asya Ülkeleri”
başlığı altında 15 galeriden oluşan bir bölüm de
var. 1 Kasım’dan itibaren ziyarete açılacak...
New York’ta Koç Ailesi’nin “Metropolitan Gururu”nu
izlerken, depremin 7.2’yle vurduğu Van’dan gelen acı
haberler hepimizin yüreğini yaktı.
Rahmi Koç, Metropolitan Müzesi’nden yola çıkarak,
Anadolu’dan dünyaya çeşitli yollarla giden tarihi
eserlere değindi:
- Eserlerin bir bölümü kaçırılmış, bir bölümü
padişahların fermanlarıyla gönderilmiş. Birleşmiş
Milletler’in (BM) aldığı kararın da gücüyle şimdi
tarihi eserlerimizi yeniden ülkemize kazandırma
çalışmaları var.
Çalışmaları memnuniyetle karşıladığını belirtip
sordu:
- O eserleri ülkemize getirmek ne kadar doğru?
Biz de soruyla karşılık verdik:
- Kaçırılmış tarihi eserlerimizin Türkiye’ye
getirilmesini doğru bulmuyor musunuz?
- Bence eserler ülkemiz adına kaydettirilip yine
buralarda tutulmalı. Bakın Metropolitan Müzesi’ni
yılda 5.6 milyon kişi geziyor. Dünyanın her
tarafından insanın bizim eserlerimizi de görmesi söz
konusu.
Semahat Arsel itiraz etti:
- Ben sana katılmıyorum Rahmi. O eserlerin
ülkemizdeki müzelerde sergilenmesi daha doğru.
Rahmi Koç, görüşünde ısrar etti:
- Birincisi maalesef eserlerimizi iyi koruyamıyoruz.
İkincisi başlangıçta ilgi oluyor, sonra unutuluyor.
Kimse eserlerin yüzüne bakmıyor.
Semahat Arsel, eserlere iyi bakılmadığına katıldı:
- Maalesef ülkemizde müzecilik çok yürümüyor. Yine
de eserlerimizin ülkemizde olmasından yanayım.
Rahmi Koç, tarihi eserlerin yeteri kadar gün yüzüne
çıkarılmadığından yakındı:
- Ülkemizdeki birçok tarihi eser depolarda duruyor.
Belki daha fazlası toprağın altından çıkarılmayı
bekliyor.
Rahi Koç’a Metropolitan Müzesi’ne taahhüt
ettikleri 10 milyon doları sordum:
- Şimdiye kadar ödediğiniz miktar nedir?
- 3 milyon doları ödedik. Kalanı 7 yılda
yatıracağız.
Hemen ekledi:
- Aslında başkaları Metropolitan’a parayı trink,
yani tek seferde ödüyor. Biz rica ettik, 10 taksit
yaptırdık.
- Sizin desteklediğiniz galerilere müdahaleniz oldu
mu? Eserlerin tamamı Metropolitan’ın mıydı?
- Beni Metropolitan Müzesi’nin Mütevelli Heyeti’ne
almışlardı. Yılda iki kez toplantılarına
katılıyorum. Vesileyle bizim galerileri de yapım
aşamasında gördüm. Eserlerin nasıl sergileneceğini
tek tek anlattılar. Eserler müzenin kendi varlıkları
arasındaydı.
Metropolitan Sanat Müzesi CEO’su Thomas Campbell,
15 galeriden oluşan “İslam Eserleri” bölümünün
açılışının zamanlamasına dikkat çekti:
- İslam sanatı ve kültürünü en iyi şekilde anlatan
galerilerimiz Arap Baharı’nın yaşandığı döneme denk
geldi. 15 yeni galerimiz İslam medeniyetinin Orta
Asya’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Orta ve Güney
Asya’ya kadar 13 yüzyıldan uzun süre boyunca aldığı
yolu izliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından
Ann Stock, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’u
temsilen açılışa katıldığını belirtti:
- Yeni galeriler pek çok kişiye ve öğrencilere çok
yararlı bilgiler verecek.
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Carolyn Maloney, yeni
galerileri “cevher”e benzetti:
- Bu galeriler hem müzeyi, hem de New York’u çok
daha fazla kişinin ziyaret etmesini sağlayacak.
Hürriyet (kısaltarak), Yazı: Vahap Munyar, 26.10.2011
|
|
CORBUSIER İSTANBUL'DA

Mimar, teorisyen, yazar, ressam Le Corbusier’nin
1920’lerin başında yaptığı modern yapıları görmek
insanı gerçekten şaşırtıyor. Adını ünlü bir mimar
diye içi boşalmış bir biçimde bildiğimiz Le
Corbusier aslında 20. yüzyılın en etkili ve modern
mimarinin öncülerinden. Sergiyi metinleri yazan,
Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Burcu Kütükçüoğlu,
araştırmacı İdil Erkol ve fotoğrafları çeken Cemal
Emdem ile dolaştık.
Sergi Le Corbusier’in Doğu gezisinin yüzüncü yılı
nedeniyle Fondation Le Corbusier tarafından Bilgi
Üniversitesi Mimarlık Bölümü’ne önerilmiş. Hazırlık
çalışmaları bir yıldan fazla süren proje aslında Le
Corbusier’nin Doğu Gezisi sırasında gittiği üç
kentte, İstanbul, Napoli ve Atina’da ‘Le Corbusier
Doğu Gezisi 1911: Mimarın Formasyonunda Seyahatin
Rolü’ başlıklı bir konferans olarak planlanmış.
Kalebodur’un sponsor olmasıyla da kapsamlı bir
sergiyle desteklenmiş. Ve ortaya ‘Görsel Kayıt: Le
Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış’ ortaya çıkmış.
Doğuya Yolculuk: 1911
Le Corbusier 20. yüzyıl başında modern mimarinin
kurucusu sayılan üç isimden biri. 1905’ten itibaren
bina yapıyor ama asıl modern mimari olarak
adlandırılan işlerine 1920’lerde başlıyor.
Corbusier’nin mimari işlerine başlamadan önce,
1911’de henüz 24 yaşındayken yaptığı, Prag’dan
Bursa’ya uzanan sekiz aylık Doğu gezisiyse mimari
kimliğini oluşturan seyahat olarak adlandırılıyor
mimarlık tarihinde. Çünkü İsviçre’de küçük bir
kasabada doğup büyüyen Corbusier bir anlamda alaylı;
eğitimini sanat alanında yapmış. Seyahatleri,
araştırmaları mimarlığının temellerini oluşturmuş.
Balkanlar’ın, Atina’nın, İstanbul’un, Edirne’nin,
Bursa’nın yerel mimarisini bu gezi sırasında
öğreniyor. Balkan ve Anadolu evlerinin, Osmanlı
mimarisinin farklı biçimlerde ona esin kaynağı
olduğu söyleniyor.
Geleneksel, süslemeci mimarlık anlayışının tersine,
yalın ve işlevsel yapıları savunarak, toplu konut
anlayışına yeni bir boyut getiren Le Corbusier’nin
yapıtları en çok Fransa’da bulunuyor. Memleketi
İsviçre’de, Güney Amerika’da, Rusya’da ve son
döneminde Hindistan’da işleri var. ‘Görsel Kayıt/
Visual Log: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış’,
iki ayaklı bir sergi. Biri sanatçının
seyahatlerindeki belgelerinden, eskizlerinden,
diğeri de Corbusier’nin farklı kentlerdeki
yapıtlarının fotoğraflarından oluşuyor.
Yapıtları en çok fotoğraflanan mimar
Projenin en keyifli kısmı mimarlık fotoğrafçısı
Cemal Emdem’e ait. Yapıtların fotoğraflarını Emdem
çekmiş. Kendisi de mimar olan Emdem, Corbusier’nin
İsviçre, Almanya, Fransa, Hindistan’daki en önemli
yapıtlarının çoğunu dört ayda detaydan bütüne farklı
açılarla çok başarılı bir biçimde fotoğraflamış.
Le Corbuiser mimarlık tarihinde yapıları en çok
fotoğraflanan mimarlardan biri. Ve yapılarının
fotoğrafları 80 yıla yakın süredir dergi ve kitaplar
yoluyla tüm dünyaya yayılmış durumda. Ama Emdem’in
Chandigarh, Ahmedabad, Paris, Marsilya, Belfort,
Firminy-Vert, Stuttgart, Zürih, Cenevre ve La
Chaux-de Fonds’a yaptığı yolculuklarda çektiği
fotoğraflar kendi bakış açısını yansıtıyor. Ve aynı
zamanda Emdem usta kadrajlarıyla izleyicisinin
bakışlarını vurgulamak, göstermek istediği detaylara
çekiyor. Le Corbusier’nin 1920’lerden 1965’e dek
mimari serüvenini, değişen anlayışını söze çok gerek
kalmadan yansıtan ‘Görsel Kayıt/ Visual Log’
sergisini kaçırmayın derim. Bilgi Üniversitesi
santralistanbul’daki sergi 13 Kasım’a dek açık.
Corbusier Kimdİir?
Le Corbusier olarak tanınan Charles-Edouard
Jeanneret, 6 Ekim 1887’de İsviçre’de La
Chaux-de-Fonds’da doğdu. Babası saat kadranı
ustasıydı, annesi piyano dersleri veriyordu. 13’ünde
okulu bırakarak babasının yanında çalışmaya başladı.
Aynı zamanda Uygulamalı Sanatlar Okulu’na yazıldı.
Çizim ve sanat tarihi öğretmeninin etkisiyle
mimarlığa ilgi duymaya başladı.
1907-1911 yılları arasında Orta Avrupa ve Akdeniz
ülkelerini gezdi. Beyaz badanalı, dört köşeli, sade
Akdeniz evlerinden çok etkilendi. Binalarında
betonarme kullanan Parisli mimar Auguste Perret ve
ilk sanayi tasarımcılarından biri olan Peter
Behrens’le çalışma olanağı buldu. Mimarlık
anlayışının gelişmesinde her ikisinin de büyük rolü
oldu. Tasarımlarında kalabalık şehirlerde yaşayan
insanlar için daha iyi yaşama koşulları sunmayı
hedefledi. Kariyeri uzun yıllar sürdü ve Avrupa’da
ve Hindistan’da çok önemli binalar yaptı. Aynı
zamanda; şehir plancısı, ressam, heykeltıraş, yazar
ve modern mobilya tasarımcısıydı.
Modern yüksek tasarımın öncü çalışmalarını yaptı ve
kendisini toplu konutlar ve kalabalık şehirler için
daha iyi yaşam koşullarını sağlamaya adadı. Daha
sonra eleştirmenler tarafından mimarlık biçimi-stili
ruhsuz monolitler olarak (yekpare dikmeler) ve
kendini beğenmiş olarak eleştirildi.
1925’te Paris’teki uluslararası bir dekoratif
sanatlar sergisinde Le Corbusier’nin, yaşayan hücre
olarak nitelediği ilk ev modeli yer aldı. Hücre
adını verdiği birimler bir araya getirildiğinde bir
blok oluşturuyordu. İşlevsel ve sade ev eşyası
tasarımı yapan Le Corbusier’nin bazı mobilyalarının
yapımında çelik borular kullanıldı. 1953’te ilk kez
kent planlama ilkelerini yaşama geçirme olanağı
buldu. Kent için bir plan çizerek önemli hükümet
binalarının tasarımını yaptı. 27 Ağustos 1965’te
yaşamını yitirdi.
Önemli yapıtlarından bazıları
*Unite d’Habitation (Fransa/Marsilya)
*İsviçre Öğrenci Yurdu (Fransa/Paris)
*Notre Dame-du-Haut Kilisesi (Fransa/Ronchamp)
*Carpenter Görsel Sanatlar Merkezi (ABD)
*Villa Savoye (Fransa)
*Batı Sanatları Ulusal Müzesi (Japonya/Tokyo)
İstanbul ve Corbusier
Le Corbusier, İstanbul’a gelmeden önce bir Bizans
kentiyle karşılaşacağını hayal ediyor. Ama
geldiğinde Osmanlı mimaprisini de görünce kentten
çok etkileniyor ve yedi hafta kalıyor. Bu sürede
Üsküdar’dan Pera’ya, Tarihi Yarımada’ya birçok yeri
geziyor. 1911’deki Aksaray yangınına tanık oluyor.
Yıllar sonra Atatürk’ün İstanbul’un
modernizasyonuyla ilgili projeler geliştireceğini
duyunca mektup yazıyor. İstanbul’un olduğu gibi
kalmasını öneriyor. Tabii önerisi o günün anlayışına
uymadığı için reddediliyor. Sergide Türkiye
toprakları sınırları içinde gittiği Edirne,
Tekirdağ, İstanbul, Bursa ve Çanakkale’de çizdiği
eskizler, yazdığı metinlerden spotlar ve çektiği
fotoğraflar da ayrı bir salonda sergileniyor.
|
|
DEPREM BU ANTİK MABEDLERİ ETKİLEMİYOR

Yüzlerce yıldır ayakta kalan tarihi yapıların
temellerinde deprem sönümleme sistemlerinin
uygulandığı belirlendi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.
yayınları arasında yer alan ''1453 İstanbul Kültür
ve Sanat Dergisi''nin 11. sayısında, deprem izolatör
sistemi ''Orthostat'' tüm yönleriyle ele alındı.
Jeoloji uzmanı Ali Bayraktar tarafından kaleme
alınan ''Tarihi Yapı Temellerinde Uygulanan Deprem
Sönümleme Sistemleri'' başlıklı yazıda, Anadolu yapı
medeniyetlerini araştıran arkeologların
araştırmaları çerçevesinde ''tarihi yapılarda,
taşıyıcı beden duvarlarının altına isabet eden temel
duvar kısımların tabaka tabaka, harç kullanılmadan
kırık taşlarla örüldüğünü, böylelikle tabandan gelen
deprem yüklerinin, yapının üst katmanlarına
geçmesine engel olan sisteminin keşfedildiğini''
belirledikleri kaydedildi.
Yazıda, arkeologların ''Orthostat
Taş Döşeği Sistemi'' adını verdikleri bu
uygulamanın görüldüğü yapılar arasında
Kabe,
Agustus Tapınağı,
Ayasofya Müzesi ve
Süleymaniye Camisi'nin de yer aldığı ifade
edildi.
Hazreti İbrahim'in ateşe atılma hikayesinin de ele
alındığı yazıda, ateşin ortasına açılan su
kuyusundan yükselen buharla ateşin sönmesi ve
Hazreti İbrahim'in kurtuluşu bilimsel olarak
anlatıldı.
Yazıda, ''Kendisi için hazırlanan devasa ateşten
kurtulan Hazreti İbrahim, gördüğü rüya üzerine
Mekke'ye yola çıkar. Düşünde bildirilen su kuyusunun
üstü açılır ve böylece
Kabe'nin ilk yapılan temel taşlarına ulaşılır.
Hazreti İbrahim, kırık taşlardan oluşturduğu temelle
bugün bile kullanılan Allah'ın ilk mabedini yapar''
denildi.
Hazreti İbrahim'in yapı sanatının Anadolu'da 500 yıl
tüm deprem bölgelerinde uygulandıktan sonra
unutulduğu ifade edilen yazıda, bu döneme ait hiçbir
yapının günümüze kadar ulaşamamış olmasını
arkeologların bu asırları Anadolu mimarlık tarihinin
kara yılları olarak nitelendirdikleri kaydedildi.
MÖ 900 yılında bu sistemin yeniden bulunduğu ve
tüm deprem bölgelerinde tekrar uygulanmasıyla
mimarlık tarihinin tekrar yazıldığı kaydedilen
yazıda, bu tekniğin en bilinen ve görülen
uygulamasının İstanbul Sultanahmet Meydanı'ndaki
Dikili Taş'ın temeli olduğu, MS 390 yılında
dikildiği bilinen tek parça granit taşın,
İstanbul'un önemli depremlerinde bile yerinden
santim oynamadığı vurgulandı.
Anadolu yapı mühendisliğinin temelini oluşturan
ve Osmanlı yapı standartlarına şekil veren bu
keşfin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ile
unutulduğu belirtilen yazıda, modern deprem yapı
mühendisliğinin eskinin buluşlarından ve
tecrübelerinden yoksun, tarihi geçmişi olmayan bir
bilim olarak yürütüldüğü görüşüne yer verildi.
Habertürk, 25.10.2011
******
OSMANLI DEPREME
KARŞI İSTANBUL'DA 2 BİN KUYU AÇTI
Padişah 2. Beyazıd’ın depreme karşı önlem olarak
yerin altında biriken gazı yerin üstüne çıkarmak
amacıyla İstanbul’un muhtelif yerlerine yaklaşık 2
bin kadar deprem kuyusu açtırdığı belirtildi
Osmanlı İmparatorluğu tarihinde ilk kez 2.
Beyazıd’ın hükümdarlığı döneminde 1509’da depremle
sarsılan İstanbul 1556, 1766 ve 1894 depremlerinde
de büyük hasar gördü. Araştırmacı-yazar Talha
Uğurluel, 2. Beyazıd’ın depreme karşı önlem olarak
yerin altında biriken gazı yerin üstüne vermek
amacıyla şehrin muhtelif bölgelerine 2 bin deprem
kuyusu açtırdığını belirtti. Uğurluel, “Osmanlı’da
ahşap ev, fay hattı üzerinde bulunan İstanbul için
bilerek tercih edilmiş. Osmanlı’nın ahşap eve
yönelmesi gelenek ve görenekten değil, depremdendir”
dedi.
Kentte 10 Eylül 1509 gecesi saat 04.00’te meydana
gelen deprem, İstanbul için çok yıkıcı oldu. “Küçük
Kıyamet” olarak adlandırılan depremde bütün şehir
harap oldu. Bolu’dan Edirne’ye kadar kendini
hissettiren depremde şehir halkının yaklaşık yüzde
10’u deprem sonucu ya öldü ya da yaralandı. 109 cami
tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün
minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar
gördü, burçlardan 49’u yıkıldı ya da ağır hasar
gördü. Ayasofya Camii’nin ise fetihten sonra yapılan
minaresi yıkıldı.
İstanbullular 1509 kışını derme çatma yapılarda
büyük zorluklar içinde geçirdi. Kentteki imar
faaliyetlerine 29 Mart 1510’da başlandı ve 1 Haziran
1510’da bitirildi. 10 Mayıs 1556’da yaşanan deprem
de hayli yıkıcı oldu. Fatih Camisi büyük zarar
gördü. Ayrıca Ayasofya Camii ve surlarda da hasar
oluştu.
Bu tarihten sonra 90 yıl kadar İstanbul’da deprem
olmadı. 28 Haziran 1648’de sabaha yakın bir saatte
İzmit ve İstanbullular depremle uyandı. Ancak fazla
hasara yol açmadı. Daha sonra 1653, 1654 ve 1659
depremleri meydana geldi. İstanbul’da 1663
Kasımı’nda meydana gelen deprem aynı anda patlayan
fırtınayla kente büyük zarar verdi. 1708, 1711,
1712, 1715’te meydana gelen depremler fazla hasara
yol açmadı. Ancak 1719 sabahı meydana gelen deprem
oldukça şiddetliydi. Tahribat sahası Düzce’den
başlayan deprem, İzmit, Sapanca, Orhangazi,
Karamürsel ve Yalova’yı da etkiledi. İstanbul’da
camiler, saraylar ve surlarda yıkıntılar meydana
geldi.
İstanbul’da 1509’dan sonra ikinci büyük deprem, 22
Mayıs 1766’da yaşandı. Korkunç gürültüler işitildi
ve yaklaşık 2 dakika süren bir sarsıntı takip etti.
Bundan sonra 4 dakika kadar süren düşük şiddetli
deprem oldu. Bu depremin artçısı olan sarsıntılar 8
ay devam etti. Depremde 4 bin kişi öldü, çok sayıda
kişi de yaralandı. İstanbul’u tarih boyunca
etkileyen büyük depremlerden biri de 10 Temmuz
1894’te yaşandı. Deprem yaklaşık 18 saniye sürdü ve
birbirini takip eden 3 dalga halinde etkisini
hissettirdi. 280 kişi öldü, 298 kişi de yaralandı.
Depremzedelere yardım kampanyası düzenlenmesi bu
dönemde gündeme geldi. 2. Abdülhamid, depremden
zarar görenler için kendi adına 1000 lira
bağışladığını, şehzade ve sultanlarının ise 500 lira
ile kampanyaya katıldıklarını belirtti. Bu arada
yabancı ülkeler de yardım kampanyaları düzenledi. Bu
deprem sonrasında 2. Abdülhamid, biri Yıldız Sarayı
bahçesine, diğeri İstanbul Rasathanesi’ne konulmak
üzere son sistem 2 sismograf alınmasına karar verdi.
Vatan 25.10.2011
|
|
MİLLİ SARAYLARI GEZENLER MÜZİK DE DİNLEYECEK
Milli
Saraylar Daire Başkanlığı, Saray Koleksiyonları
Müzesi bünyesinde yer alan Dolmabahçe
Sanat Galerisi’nde müzikseverler
için yeni bir etkinlik başlatıyor.
Mimar Sinan Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi Devlet
Konservatuvarı işbirliğiyle gerçekleştirilecek
etkinlikler, haftalık
klasik müzik dinletileri olarak yapılacak.
Etkinliklerle, geleceğin önemli sanatçıları arasında
yer alacak konservatuvar öğrencilerinin eğitimlerine
katkı vermenin yanı sıra müze ziyaretçileri ve davetlilerin de klasik müzikle
buluşması hedefleniyor.
Klasik müzik dinletilerinin 2011-2012 dönemi
ilk konseri,
yarın gerçekleştirilecek. Dinletiler, halka açık ve
ücretsiz olarak yapılacak.
Milliyet, 25.10.2011
|
|
|
KABEDEKİ ASIRLIK MİSAFİRHANE TÜRKLERE İADE

1880 yılında hacca giden
Türkistanlı tüccar Hacı Polat Bay, Mekke'de Kabe'ye
150 metre uzakta bir bina satın aldı. Binayı da Hacı
Polat Bay Vakfı adıyla Türkistanlı hacılar için
misafirhaneye çevirdi. Hac ve umre için
Türkistan'dan gelen hacılara hizmet veren
misafirhane, vakıf eseri olarak dönemin Osmanlı
Devleti yöneticileri tarafından da onaylandı. Vakfa
vekil olarak da Sultan Mahmut Kaşgar'ın oğlu Sultan
Sait Han tayin edildi. Misafirhane, 1950'li yıllara
kadar düzenli olarak faaliyetini sürdürdü.
Ancak daha sonra Çin'le Türkistan arasında sorun
başgösterdi. Günümüzde Doğu ve Batı Türkistan olarak
ikiye ayrılan Türkistan, tarihi süreçte Çin Halk
Cumhuriyeti'yle çatışma yaşadı. Türkistanlılar, Çin
Hükümeti'nin izin vermemesi nedeniyle bir süre hacca
gidemedi. Bu sürede vakıf misafirhanesi sahipsiz
kaldı. Bina, 1981'de dönemin belediyesi tarafından
yıkıldı. Yerine otopark yapıldı. Arazinin bir bölümü
de konteyner deposu olarak kullanılmaya başladı.
Bugün Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı
olan ve daha çok Uygur Türkleri'nin yaşadığı Sincan
Uygur Özerk Bölgesi olarak varlığını sürdürüyor.
Hacı Polat Bay'ın 4'üncü kuşak torunları da
günümüzde Doğu Türkistan'da yaşıyor. Torunlar,
yıllar sonra misafirhanenin vakıf senedini ibraz
ederek "Arsayı geri istiyoruz" diye Suudi
Arabistan'da 1.5 yıl önce dava açtı. O dava, 6 ay
sonra sonuçlandı. Mahkeme, Bay'ın torunlarını haklı
buldu. Kararla 23 milyon dolar (41 milyon 860 bin
TL) değerindeki 810 metrekare arsa torunlara
verildi. Arazi vakıf adına tescil edildi. Mahkeme,
kararı işlemlerin yerine getirilmesi için Mekke
Emirliği'ne gönderdi. Emirlik de kararı bir
dilekçeyle söz konusu yer Kabe olduğu için Mekke
Belediye Başkanlığı'na aktardı. Ancak sorun
çözülmedi. Başkanlık, Mekke Kuzey Bölge Müdürlüğü'ne
başvurdu. Karar, son bir yıldır burada uygulamaya
konmayı bekliyor. Süreçle ilgili konuşan torun Talat
Öztürk, "Biz vakıfnameyi yeniden ihya ederek Türk
Dünyası hacılarına hizmet edecek bir misafirhane
inşa etmeyi istiyoruz" dedi.
Öztürk,vakıf eserin Kabe ve Haremi Şerif'in
genişletilmesi projesi kapsamına dahil edildiğinden
kendilerine eş değer bir bina tahsis edilmesini
talep etti. Dedelerinden miras kalan hizmeti
sürdürmek isteyen aile, üç çözümden birinin hayata
geçirilmesini istiyor: Kabe'nin yanındaki arazinin
tahsis edilmesi, eş değerde başka bir yer
gösterilmesi ya da tazminatın ödenmesi.
Hacı Polat Bay'ın torunu Talat Öztürk, dedesi
tarafından yaptırılan eseri, Türk Dünyası hacılarına
hizmet edecek bir misafirhaneye dönüştüreceklerini
söyledi.
Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 25.10.2011
|
|
TARİHİ CAMİLERE İKİ DİL AYARI
Türkiye’deki en önemli turistik mekanlardan olan
tarihi
camilerin yerli ve yabancı turistle re doğru
bilgilerle aktarılması gerektiğini düşünen Diyanet
İşleri Başkanlığı, Türkiye Seyahat Acenteleri
Birliği (TÜR SAB) ile birlikte
camilere yeni kadro oluşturuyor. Başkanlık,
eylül ayında “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanun” da yapılan değişikle 250
cami rehber din görevlisi kadrosu oluşturmuştu.
Diyanet şimdi bu kadrodan camilere yeni
görevlileri atamaya başlayacak. Tarihi camilerde
görevlendirilecek rehber din görevlileri, insani
iletişimi kuvvetli, bilgi ve görgüleri yüksek,
özellikle İngilizce Arapça bilen kişiler den
oluşacak. Diya net, İstanbul’ da 20’ye yakın camide
rehber din görevli si bulunduracak. Rehberler namaz
kıldırmak hariç camide bütün görevleri yerine
getirebilecek.
Habertürk, Haber: Refika Karabacak, 25.10.2011
|
 |
EREN EYÜBOĞLU'NUN DUVARA ASILACAK RESİMLERİ
Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, 40 yıl beraber yürüdüğü hayat ve sanat arkadaşı Eren Eyüboğlu için "Eren doğuştan ressamdır, ben sonradan olmayım!" der.
Eren Eyüboğlu ise resme bakışını şöyle anlatır: "Bir resim yaparsın çok iyidir, bir resim yaparsın fena değildir. Onu 'iyice' bir resim izler, 'güzel' bir resim, 'çok güzel' bir resim daha sonra... Ama çok güzel bir resmi hiçbir şey izlemez. Bir çıkmazdır resim. Her zaman bilemezsin, bir önceki mi daha iyiydi, bir sonraki mi daha iyi olacaktır. Yoksa o anda yaptığın mı en iyisi, en güzelidir? Hem ne demek 'iyi', 'güzel'? Bir duvara asılacak resim o duvarın sahibine göre güzeldir."
1936'da Bedri Rahmi Eyüboğlu ile evlenerek Türk vatandaşı olan ve Anadolu'yu kendisine anayurt bilen Eren Eyüboğlu, 1907 Romanya doğumlu. Asıl ismi Ernestine Letoni. 30 Ağustos 1988'de ardında binlerce resim, desen ve seramik bırakarak bu dünyadan göçen Eren Eyüboğlu'nu daha yakından tanıyacağımız bir sergi açılacak önümüzdeki haftalarda. İş Sanat Kibele Galerisi'nde 3 Kasım-17 Aralık tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide sanatçının her döneminden olmak üzere 100'e yakın eseri yer alacak. Sanatçının torunu Sabahattin Rahmi Eyüboğlu ve Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı retrospektif nitelikli serginin bir sonraki durağı ise 3 Nisan-2 Haziran 2012 tarihleri arasında İş Sanat İzmir Galerisi.
Zaman, Haber: Jülide Karahan, 25.10.2011
|
|
HARABEYDİ, KÜTÜPHANE OLACAK
Agora kazı alanındaki tarihi yapıyı restore eden İzmir Büyükşehir Belediyesi, yabancı arkeologları burada ağırlayacak. İzmir'in 19. yüzyıl kentsel yerleşim alanı içerisinde bulunan ve "Agora kazı evi" olarak kullanılacak yapı restore ediliyor. Agora kazıları için işçilik ve malzeme destekleri hariç, sadece kamulaştırmalara 27 milyon lira harcayan İzmir Büyükşehir Belediyesi, buradan çıkarılan eserlerin envanterleme, konservasyon, kataloglama ve depolama gereksinimlerini karşılayacak üniteleri de, "Agora Kazı Evi Projesi"nde oluşturacak.
Yapıda, kent tarihini araştıranların, Agora kazılarında çıkarılan objeler hakkında bilgi toplayabilmelerini sağlayacak bir kütüphane de yer alacak. 1850 ortalarında yapıldığı tahmin edilen yapı dış sofalı, tek çıkma köşk odalı ev tipi özellikleri gösteriyor. Taş yapının zemin katı, gıda ve yakacak depolanması, yemek yapılması, binek hayvanların barınması ve yıkanma gibi aktivitelerde kullanılması için daha basık olarak inşa edilmiş. 90 parselde yer alan binanın yapıldığı dönemde, zeminde bulunan bir ahır, kiler, taşlık ve üç odanın yer aldığı biliniyor.
Yeni Asır, 24.1.2011
|
 |
|
|
26 ADET SOM ROMA ALTINI ELE GEÇTİ
Muğla'nın Marmaris İlçesi'nde, Roma dönemine ait 26
adet som altın tarihi eser ele geçirildi.
Jandarma
ekipleri, S.K. isimli şahsın tarihi eser kaçakçılığı
yaptığı yönünde bilgi aldı. Bunun üzerine düzenlenen
operasyonda, iki adet üzerinde aslan ve yılan başı
motifi bulunan kadın bileziği, iki adet melek
tasvirli küpe, sekiz adet çiçek desenli kolye
takımı, 11 adet kolye süs parçası ve üç adet kolye
ucu ele geçirildi. Gözaltına alınan zanlı S.K.'nin,
sorgusunun ardından Marmaris Cumhuriyet
Başsavcılığı'na sevk edileceği bildirildi.
Türkiye Gazetesi, Haber: Kayber Avcı, 24.10.2011
|
|
TARSUS'TA KAÇAK KAZI YAPAN 7 KİŞİ TUTUKLANDI
Mersin'in Tarsus
İlçesi'nde kaçak kazı yaptıkları
iddiasıyla gözaltına alınan 10 kişiden 7'si
tutuklandı.
Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı
açıklamaya göre, ilçe genelinde kültür ve
tabiat varlıklarını korumak amacıyla
yürütülen çalışmalar sırasında, Yeşil
Mahalle'de özel bir vakıf arazisine ait
alanda önceki gün izinsiz kazı yapan 10
şüpheli suç üstü yakalandı. Tarsus Müze
Müdürlüğünden alınan ilk rapor
doğrultusunda, kazı alanında Roma dönemine
ait birçok kalıntının bulunduğu tespit
edilince, zanlılar mahkemeye sevk edildi.
Zanlılardan O.Y, O.A, Y.D, S.K, Ö.Ç, H.D. ve
E.U, sevk edildikleri nöbetçi mahkeme
tarafından tutuklandı.
Zaman, 24.10.2011
|
|
400 YILLIK CAMİLERDE HASAR YOK
Van'da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremde
binalar yıkılırken, 400 yıllık camilerde herhangi
bir hasar meydana gelmedi.
Eski Van şehrinin Orta kapı mahallesinde yeralan 444 yıllık Hüsrev Paşa Camii'nde herhangi bir hasar meydana gelmedi. almaktadır.
1567 yılında Van Beylerbeyi Koca Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan camide deprem nedeniyle herhangi bir yıkım yaşanmadı.
Diğer yandan, 350 yıllık Kaya Çelebi Camii'nin ise yalnızca bir minaresi yıkıldı.
Kaya Çelebi Camii'nde restore çalışması yapılmıştı.
1660 yılında Kaya Çelebizade Koçi Bey tarafından
yapımına başlanan cami Cem Dedemoğlu Mehmet Bey
tarafından tamamlanmıştır.
Türkiye Gazetesi, 24.10.2011
|


|
|
"87 YIL ÖNCE ALDIĞINIZ KİLİSEYİ GERİ İSTİYORUZ"

Fener Rum Patrikhanesi
Sözcüsü Peder Dositheos,
kurumlarının
1924'de el konulan Galata'daki üç kilisenin
kendilerine iade edilmesini istediklerini dile
getirerek dava açacakların söyledi.
Dositheos,
kurumlarının
hukuk komitesinin bir dosya hazırlığında olduğunu
dile getirerek "Tarihçelerini, kiliselerin önce
kimin elinde bulunduğunu, şu anda nerede olduklarını
detaylarıyla hazırlayacağız. Bunu hukuk
müşavirliğimiz yapacak. Dosya hazırlanır hazırlanmaz
da ilgili mercilere ileteceğiz" dedi. Davayı
Türkiye'de açacaklarını kaydeden Patrikhane sözcüsü,
"Avrupa'ya başvuracak
mısınız?" yönündeki bir sorumuzu ise, "Bildiğiniz
gibi öncelikle Türkiye'deki iç hukuk yollarını
denememiz gerekiyor. İlerisi için bir yorumda
bulunamayız" yanıtını verdi. 18'inci yüzyıldan beri
kendilerine ait olduğunu idda ettiği kiliselerin
iadesinin Patrikhane için manevi anlamları olduğunu
söyleyen Dositheos "Kilisenin manevi değeri
cemaatimiz için çok büyüktür. Günümüzde
kullanılmadıklarını öğrendik" dedi. Peder Dositheos,
davanın Patrikhane tarihinde Türkiye'de bir malın
iadesi için açılan ilk dava olduğunun da altını
çizdi. İadesi istenen kiliselerin, İstanbul'un
Karaköy semtinde bulunan ve Atatürk'ün emriyle
1924'te Patrikhane'den alıp Papa Eftim ailesine
bırakılan Türk Ortodoks Meryem Ana Kilisesi, Türk
Ortodoks Aya Nikola Kilisesi ile Türk Ortodoks Aya
Yani Kilisesi oldukları öğrenildi. Galata'da bulunan
Meryem Ana Kilisesi, halen hiç kimse tarafından
tanınmayan Türk Rum Ortodoks Kilisesi'nin merkezi
olarak kullanılıyor.
Kiliselerin iadesi için başlatılacak hukuk
mücadelesi Fener Rum Patriği Bartholomeos,
tarafından da doğrulandı. Aya Yani ile Aya Nikola
kiliselerine 1965'te el konulduğunu dile getiren
Patrik Bartholemeos, "20 yıl boyunca hükümetimize
iade talebini hep dile getirdim. Ancak herhangi bir
yanıt alamadım" demişti. Üç kilisenin de
Patrikhane'den alınıp akarlarıyla birlikte Papa
Eftim ailesine verildiğini kaydeden Bartholomeos,
"Papa Eftim aforoz edildi. Rum toplumuna ait
herhangi bir mülk üzerinde hak iddiası söz konusu
değil. Burada Ergenekon toplantılarının yapıldığı
biliniyor" ifadelerini kullandı.
Patrikhane, 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne (AİHM) Büyükada'daki Rum
Yetimhanesi'nin iadesi için Türkiye aleyhinde dava
açmıştı. AİHM de Haziran 2010'da verdiği kararda
Yetimhane'nin Patrikhane'ye devredilmesine ve
Türkiye'nin Patrikhane'ye manevi tazminat ödemesine
karar vermişti.
Galata'daki kiliselerin bağlı olduğuTürk
Ortodoks Patrikhanesi'nin (TOP) 1922'de Türk
bağımsızlık mücadelesini destekleyen Pavlos
Karahisarithis tarafından Kayseri'de kuruldu. Önce
ismini Papa Eftim yapan Karahisarithis, daha sonra
Zeki Erenerol olarak değiştirdi. Kendi Sinod'unu
(meclis) kuran Erenerol, kendisini tüm Ortodoks
cemaatinin temsilcisi ilan etti. 1924'te merkezini
Kayseri'den Galata'ya taşıdı. TOP, Doğu Ortodoks
Kilisesi tarafından tanınmıyor. 2008'de Papa 3'üncü
Eftim'in kızı Sevgi Erenerol, Ergenekon kapsamında
tutuklanırken halen kilisenin temsilciliğini yapan
ağabeyi Ümit Erenerol da gözaltına alınmıştı.
Sabah, Haber: Bilge Eser, 24.10.2011
|
 |
KALE EVLERİ BAKIMA MUHTAÇ
Erzurum’da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma kurulu tarafından koruma altına alınan evler vatandaşların korkulu rüyası haline geldi.
Tarihi kale etrafında bulunan geçmişi yaklaşık 150 yıla dayanan evlerin ‘her an bir faciaya’ neden olabileceğini belirten vatandaşlar, kısa sürede onarımdan geçirilmesini istedi. Evlerin uzun yıllardır kullanılmadığı için harabeye döndüğü söylenen evler yıkılma tehlikesine karşı etrafı çitlerle çevrilirken Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut, 21 tarihi evi butik otel veya lokanta olarak işletmeye açmayı hedeflediklerini söyledi. Başkan Korkut, “Harabeye dönmüş tarihi evlerin çevredeki vatandaşlara zararını en aza indirmek için çevresini tel örgülerle çevirdik” diye konuştu.
Dikkat tehlikeli yapı, taş düşebilir. Girmek yasaktır’ uyarılarının yapıldığı çalışmayı vatandaş yetersiz bulurken mahallede bulunan tarihi evlerin yıkılma tehlikesine karşı asılan yazılarla değil binaların bir an önce restore edilmesi veya yıkılmasını istiyorlar. Vatandaşlar, evlerin sahipleri tarafından terk edildiğini yıkılmaya yüz tuttuğunu ifade ederek, bir an önce bu durumla ilgili çalışma başlatılması gerektiğini dile getirdiler.
Erzurum Gazetesi, 24.10.2011
|
|
MOGADİŞU'DAKİ TARİHİ OSMANLI CAMİSİ RESTORE EDİLECEK
Türkiye, yıllardır süren iç savaş yüzünden harabeye dönen Somali'nin başkenti Mogadişu'daki Osmanlı mirasına sahip çıkıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), Mogadişu'daki tarihi Osmanlı camisi ile Suudi Arabistan tarafından 1976'da yaptırılan İslam Birliği Camisi'ni restore ettirecek. Hükümetin tahsis ettiği 40 dönüm arsa üzerine yetimhane, Kur'an kursu ve özürlüler merkezi inşa edilecek.
TDV Somali temsilcisi Yüksel Sezgin, bu çerçevede Mogadişu'ya Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından üç kişilik teknik heyet gönderildiğini söyledi. Osmanlı döneminde yapılan, ancak zaman içinde yıkıldığı için temelinin üzerine yeniden inşa edilen Osmanlı camisinin kullanılamaz durumda olduğunu vurgulayan Sezgin, "Bu camiyi restore etmeyi ya da teknik ekibin raporu doğrultusunda yıkarak aslına uygun olarak yeniden inşa etmeyi planlıyoruz. Ayrıca Suudi Arabistan tarafından yapımına 1974 yılında başlanan ve 1976 yılında ibadete açılan İslam Birliği Camii'nin de restorasyonunu yapacağız. 8 bin kişilik bu cami Mogadişu'nun en büyük camisi. İç savaş nedeniyle büyük bir bölümü harabe durumda ve kullanılamıyor." ifadelerini kullandı.
Zaman, 24.10.2011
|
 |
|
"YENİ MÜZEMİZDE HAREKET
EDEN VE KONUŞAN BİR ATATÜRK OLACAK"
Gaziantep Büyükşehir
Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, kentte yeni
açılan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olan
Zeugma’nın fikir babası, en büyük destekçisi.
Şimdiden binlerce insanın ziyaret ettiği mozaik
müzesi aslında Gaziantep’teki dönüşümün de simgesi.
Eskiden sadece fıstık, baklava ve kebapla anılan
kent artık tarihi ve kültürel kimliğiyle öne
çıkıyor. Yakında yeni müze projeleri de hayata
geçecek.
Gaziantep bir sanayi
şehri. Fakat yüzde 99’u emek yoğun sektörler ve
tamamı aile şirketi. Araştırınca karşımıza
neresi çıktı biliyor musunuz? İspanya’nın Bilbao
kenti, aynı Antep. 1980’lerde sanayi çökünce
Bilbao boşlukta kalmış. Şehrin yöneticileri
düşünmüşler. Guggenheim Müzesi bu şekilde
yapılmış. Bilbao kabuğunu öyle bir kırmış ki, ne
deniz ne güneş var ama İspanya’nın diğer
şehirleri kadar turist alıyor. Biz de böyle bir
hedef koyduk. İlber Ortaylı’ya, Turgut Özakman’a
da sordum. Bugüne kadar turist hep Urfa’ya
gitmek için uçaktan iniyor, İmam Çağdaş’a
gidiyor, yemeğini yiyip Urfa’ya geçiyordu. Bu mu
Gaziantep?
Dedik ki, kente kültürel turistik bir kimlik
kazandıralım. AB’nin hibe fonlarından aldık.
Kaleyi restore ettik, teneke dükkanları yıktık.
Tam 380 dükkanı, 200 evi, iki eski hanı, bir
hamamı restore ettik. Gençler, çocuklar için
Disneyland, planetaryum, bilim müzesi, botanik
parkı yaptık.
Geçenlerde arkadaşlar kalenin etrafında 18 tur
otobüsü saydı. Eskiden tek bir yabancı turist
gelmezdi. Niye gelsin ki? Mozaik müzesi için
geliyorlar.
ABD’den gurme
gezileri için gelenler de var. Altı ay önce
ABD Büyükelçisi
Ricciardone’nin eşi geldi. Amerikan, Türk ve
Suriye mutfaklarından oluşan bir program yaptık.
Gaziantep, Tarihi Kentler Birliği’ne üye de
değildi. Ama bugün, birliğin başkanıyım. Alman
Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de devlet nişanı
verdiği tek siyasetçiyim.
Zeugma Mozaik Müzesi
dünyadaki en büyük mozaik müzesi. Tunus’taki
müzede 1500 metrekare mozaik var, bizde 1600
metrekare.
30 bin metrekare alan üzerine yaşayan bir müze
kurduk. Üç müze daha yapıyoruz:
Biri Atatürk müzesi. Türkiye’de örneği yok.
Konuşan, hareket eden bir Atatürk olacak.
Çocuklar salonda oturacak, perde açılacak ve
Atatürk, 10. Yıl Marşı’nı söyleyecek, Onuncu Yıl
Nutku’nu okuyacak, yürüyecek. “Türkiye’de
yaşayan en iyi Atatürk heykeltıraşı Yılmaz
Büyükerşen’dir” dediler. Hocayı ikna ettim,
beraber Amerika’ya gittik. Hoca iki gün atölyede
çalıştı ve düzeltti. Ocak ayında o müzeyi
açacağız.
1927’de Atatürk bir
adama fabrika yapması için kendi imzasıyla arsa
veriyor. Yanında da bir kilise var. Bunu da, “Al
depo yap,” diyorlar. Fakat bu Ersoy Ailesi’nin
babası diyor ki, “Bizden sonra burayı talan
ederler. Şu kilisenin etrafını dört duvarla
çevirin.” Seneler sonra oradan yol geçirirken
birisi geldi, “Oğlum, her tarafı yıkıyorsun.
Burada bir kilise var biliyor musun?” Envantere
baktık, müzeye sorduk kimse bilmiyor. 450 yıllık
bir kilise. Gittim aileyi buldum
İstanbul’da.
Fiyatta anlaşıp satın aldık. Hrant Dink ile de
görüştüm. “Yardım edin, restore edelim” dedim.
“Hıristiyanların binalarına sahip çıkıyorlar”
diye 100 bin broşür dağıttılar ama sonunda
restore ettik. Kültür merkezi ve konser salonu
yaptık.
Hürriyet (kısalarak),
Haber: Faruk Bildirici, 23.10.2011
|
 |
SEYFİOĞLU TABYASI RESTORE EDİLMEYİ BEKLİYOR
Kırklareli'nde Balkan Savaşları sırasında savunma amaçlı yapılan Seyfioğlu Tabyası restore edileceği günü bekliyor.
Kırklareli Belediye Başkanı Cavit Çağlayan, Hacızekeriya Mahallesi Yeni Bağlık mevkisinde, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra kenti savunma amaçlı yapılmış olan Seyfioğlu Tabyası'nın her türlü doğa koşullarına rağmen dimdik ayakta durmaya çalıştığını söyledi. Çağlayan, "Tabyanın mülkiyeti şu anda Milli Emlak Müdürlüğünde. Restorasyonu halinde kamu kurum ve kuruluşların veya özel bir şahsa devredilebilir. Çok da kötü durumda değil. Şehre yakın, 64 bin metrekarelik bir alan. Taş yapılardan oluşan bir eser.'' dedi. Tabya'nın benzerlerinin de Edirne'de olduğunu belirten Çağlayan, orada Edirne savunması ve Balkan Savaşları tasvir edildiğini ve kendilerinin de tabyayı bu anlamda düzenleyebileceklerini belirtti. Burayı görenlerin beğendiğini söyleyen Çağlayan şöyle devam etti: "Belediye olarak biz her türlü desteği veririz. Yollarının yapımı, çevre düzenlemesini gerçekleştiririz. Ne olursa olsun tarihi Seyfioğlu Tabyası'nı kaderine terk edemeyiz. Kamu kurumlarının bu eseri ayağa kaldırmaları yönünde adım atmaları lazım. Zaten kentte tarihi eser sıkıntısı çekiliyor. Bu esere sahip çıkmazsak 20-30 yıl içerisinde yok olacak.''
İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Fikret Macit de tabyanın tarihi dokusunun bozulmadan vatandaşların hizmetine açılması gerektiğini belirtti. Restorasyonu yapılmadan tabyanın önce hangi amaçla kullanılacağının belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Macit, "Restorasyonu için, kent müzesi şeklinde ekonomik fonksiyon verilmiş iyi bir proje geliştirilebilir. Burada 22 hücre oda, koğuş, yemekhane, depo benzeri bölümler var. Kırklareli Valiliği'mizin, İl Özel İdaresi'nden tabyanın tel örgüye alınıp, oraya bir güvenlik görevlisi konulması çalışması var." dedi.
Zaman, 23.10.2011
|
|
MADEN UĞRUNA TARİHİ
SEDDİ ÇÖKERTTİLER
Dünyanın
en görkemli yapıtlarından biri olan Çin
Seddi, ülkenin önemli gelirlerinden madenciliğin
kurbanı oluyor. Ülkenin 11
eyaletinden geçen, yılda milyonlarca turist çeken ve
tam 6 bin 400 kilometre
uzunluğunda olan Çin Seddi'nin bazı bölümleri yasal
ve yasadışı yürütülen madencilik faaliyetleri
nedeniyle çöküyor. Ülkenin resmi haber ajansı
Şinhua, Hebei eyaleti kırsalında yürütülen
madencilik faaliyetlerinin
özellikle tehlike arz ettiğini
bildirdi.
Sabah, 23.10.2011
|
|
|
SONBAHAR MÜZAYEDELERİNE
972 ESER GİRDİ, 32,5 MİLYON LİRA GÖRÜNDÜ

Sonbahar sezonu
toplam 32.5 milyon lira açılış değerine sahip 972
eserin satışa çıktığı müzayedelerle başladı.
Müzayedelerde, Ürdün Kraliyet Ailesi’nin
koleksiyonundan Fahr El Nissa Zeid’in eserlerinin
yanı sıra Erol Akyavaş’ın, Burhan Doğançay’ın
eserleri de satışta.
Türk çağdaş ve
modern sanatının baş yapıtlarının satışa
çıkacağı sonbahar sezonu toplam değeri 32.5
milyon lirayı bulan eserlerle açıldı.
Türkiye’nin önde gelen müzayede evleri, sonbahar
sezonunu toplam 972 eserin satışa çıkacağı
müzayedelerle karşılıyor. Sezonu 20 Ekim
Perşembe günü Nişantaşı Müzayede açarken, Antik
A.Ş., Alif Art, Beyaz Müzayede yeni sezonun ilk
müzayedelerini düzenliyor. Antik A.Ş. Ürdün
Kraliyet Ailesi’nden Prens Raad Zeid’in
koleksiyonundan Fahr El Nissa Zeid’in 1949 soyut
çalışmasını 850 bin lira açılış fiyatıyla satışa
çıkarırken, Beyaz Müzayede de Erol Akyavaş’ın
‘Mavi Kompozisyon’ eserini 750 bin lirayla 1
milyon lira aralığında müzayedeye çıkarıyor.
Sonbahar sezonunun
ilk müzayedesini Nişantaşı Müzayede, 20 Ekim
Perşembe günü ‘Osmanlı ve Çağdaş Sanat Eserleri
Müzayedesi’ adıyla düzenledi. Toplam 324 eserin
satışa çıkacağı müzayede de, Türk ve Avrupalı
ressamlara ait tablolar, Osmanlı Dönemi’ne ait
tombaklar, el yazması Kuran-ı Kerim’ler, Osmanlı
mücevherleri, Fransız, İngiliz ve Rus Gümüşleri
gibi eserler yer alıyor. Açılış fiyatlarıyla
hesaplandığında toplam 3.5 milyon liralık eser
müzayedeye çıktı.
Antik A.Ş. 269’ncu
müzayedesini dün düzenledi. Müzayede de açılış
bedelleriyle toplam 10 milyon liralık 175 eser
sergilenirken, Ürdün Kraliyet Ailesi
koleksiyonundan müzayede için Türkiye’ye eserler
getirildi. Türk resminin en değerli
sanatçılarından Fahr El Nisa Zeid’in imzasını
taşıyan üç müzelik eser, ilk kez aynı müzayedede
satışa sunuldu. Prens Raad bin Zeid Al Hussein
koleksiyonundan müzayede için Türkiye’ye gelen
Fahr El Nissa Zeid eseri “The Pianist”, yine
Ürdün Kraliyet Ailesi koleksiyonundan sanatçının
1949 yılında soyut dönemine geçiş yaptığı
çalışmalarından müzelik bir eser, ve “Beş
Balıkçı Kardeş” çalışması da bu eserler arasında
yer aldı.
Alif Art, sezonu
bugün düzenleyeceği Jessie Eskinazi
Benardete’nin koleksiyonunun ikinci bölümünü
sunduğu müzayede ile açıyor. “Büyük 7 Üstaddan
Seçmeler” mezatıyla açılan müzayede de İhsan
Cemal Karaburçak, Nurullah Berk, Fikret Mualla,
Burhan Doğançay, Sabri Berkel, Leopald Levy ve
karikatürist Salih Erimez’e ait toplam 144 eser
satışa çıkıyor. Toplam 7 milyon lira açılış
fiyatıyla koleksiyonerlerin beğenisine sunulan
eserler, Jessie-Geri Benardete tarafından
yaşamları boyunca titizlikle toplandı.
Koleksiyonda 16 eseri satışa çıkan Burhan
Doğançay, müzayedenin en pahalı açılış fiyatına
sahip eserinin de sahibi. Sanatçının Doors
Serisi-154 eseri 300-350 bin lira aralığında
açılış fiyatıyla müzayedeye çıkıyor.
Beyaz Müzayede ise
2011-12 sezonunu 25-26 Ekim’de gerçekleştireceği
iki akşam müzayedesi ile açıyor. Yurtdışında
uygulanan hafta arası akşam müzayedeleri
geleneğini Türkiye’ye taşıyan 17’nci Beyaz
Müzayede’de, 12 milyon lira değere sahip 329
eser satışa çıkıyor. Müzayedenin ilk akşamında
179 eser, ikinci akşamında ise 150 satışa
çıkıyor. İki yıl önce tahmini fiyat aralığı
sistemine geçen Beyaz Müzayede’nin, ekim
müzayedesinde en pahalı 2 eseri 750 bin lira ile
1 milyon lira aralığında satışa sunulacak olan
Erol Akyavaş’ın ‘Mavi Kompozisyon’ isimli ve 400
bin lira ile 550 bin lira aral1ığında satışa
sunulacak olan Fahrelnisa Zeid’in ‘Forbidden
Sun’ isimli tabloları olacak. 17. Beyaz
Müzayede’de Mithat Şen’in gerçek
Fenerbahçe
formalarından yapmış olduğu bir eser de satışa
sunulacak.
Antika ve sanat
piyasasının krizlerden en az etkilenen hatta
uzun dönemde hiç etkilenmeyen bir piyasa
olduğunu ifade eden Olgaç Artam, şöyle konuştu:
“Krizlerde sanat piyasasında bir hareketlilik
görülür. Müşterilerimizin büyük çoğunluğu antika
ve tablo alarak hem varlıklarını yanlarında
güvende tutarlar, hem de büyük fiyat
artışlarından faydalanırlar. Sanat piyasasında
pek çok kriz yaşandı ancak iyi bir eser hiçbir
zaman değer kaybetmiyor. Her geçen gün sayıları
azalan başyapıt eserlerin fiyatları krizlere
rağmen artmaya devam edecektir.”
Kurban Bayramı’nın
kasım ayına denk gelmesi nedeniyle bu yıl
müzayede takvimi de sıkıştı. Sezonu ekim ayında
açan müzayede kuruluşları, ay sonuna kadar
müzayedelerini düzenleyip, bayrama kadar
bekleyecek. Kurban Bayramı’ndan sonra ise
Ankara
Antikacılık 27 Kasım tarihinde, Bali Müzayede
yılbaşında yeni müzayedeler düzenleyecek.
Antik A.Ş. Yönetim
Kurulu Üyesi Olgaç Artam, sonbahar sezonunun bu
yıl hızlı başladığını belirterek, “12’nci
İstanbul
Bienali ve yan etkinlikleri ile eylül başında
başlayan hareketlilik aynı şekilde devam ediyor.
Yaz aylarında
İstanbul’dan
ayrı kalan koleksiyoncular heyecanla
gerçekleşecek müzayedeleri bekliyorlar. Müzayede
sezonu ekim-mayıs ayları arasında gerçekleşiyor.
Mayıs ayına kadar sanatın her alanında
hareketlilikler olacak” dedi. Artam,. Antik
A.Ş.’nin sonbahar hazırlıklarıyla ilgili de şu
bilgileri verdi: “30’ncu yılımız nedeniyle çok
özel bir klasik Türk ressamları müzayedesine
hazırlanıyoruz. Büyük ustalara ait bugüne kadar
görülmemiş muhteşemlikte tabloları
koleksiyoncularla buluşturacağız. Kasım ayında
Türk hat sanatının gözdeleri Hilye-i Şerifelerin
yer aldığı bir sergi hazırlıyoruz.”
Hürriyet, Haber: Meltem
Kara, 23.10.2011
******
ZEİD'İN 'PİYANİST'İ
600 BİN TL'YE SATILDI
Antik A.Ş. müzayede
evi 269. müzayedesini 22 Ekim’de Swissotel’de
düzenledi.
Olgaç Artam’ın yönettiği
çağdaş eserler müzayedesine
Hüsnü Özyeğin,
Erdoğan Demirören,
Zafer Yıldırım,
Nezih Barut, Neşet Yalçın ve Hüsnü Güreli’nin de
aralarında bulunduğu işadamları
ile koleksiyonerler katıldılar.
Müzayedeye
Ürdün kraliyet
ailesinden Prens Raad bin Zeid el Hüseyin’in
koleksiyonundan gelen “Piyanist”
adlı Fahrel Nissa Zeid tablosu damgasını vurdu.
Fahrel Nissa Zeid’in oğlu olan Prens Raad’a ait
tablo 600 bin liraya satıldı. Sanatçının özel bir
koleksiyondan müzayedeye gelen 1961 tarihli “Beş
Balıkçı Kardeş” adlı bir başka eseri 400 bin liraya
satıldı. Zeid’in yine Prens Raad’ın koleksiyonundan
müzayedeye çıkan ve 850 bin lira muhammen bedele
sahip olan soyut kompozisyonu ise satılamadı.
Müzayedenin bir diğer yüksek
satış rakamına sahip sanatçısı ise Burhan
Doğançay oldu. Sanatçının en bilinen serilerinden
biri olan “Kurdeleler” serisinden bir tablosu 200
bin TL’ye alıcı buldu. Müzayedede ayrıca Anne Çocuk
Eğitim Vakfı (AÇEV) yararına da satış yapıldı. 20.
yılını kutlayan
Swissotel’in 20
ressama yaptırdığı ‘açı’lar müzayedede 5 bin liralık
muhammen bedelle satışa çıktı. Satışdan toplam 500
bin liralık gelir elde edildi.
Milliyet, 23.10.2011
|
|
MİSAFİRLER, RESİM VE
HEYKEL MÜZESİ'NDE DEĞİL YILDIZ SARAYI'NDA
AĞIRLANACAK

Sanat çevrelerinin
bir hafta - 10 gündür konuştuğu bir konu var:
İstanbul Resim Heykel Müzesi'ndeki eserler
taşınacak ve müze tümden kapatılacak.
Cumhurbaşkanlığı'na tahsis edilecek bina,
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın İstanbul'a gelen
misafirlerini ağırlamak için kullanılacak. Parça
parça bakınca hepsi doğru olabilir.
Parça bir:
Cumhurbaşkanı ve Başbakan, İstanbul'a gelen
misafirlerini otellerde değil Osmanlı'dan
kalma gösterişli bir yapıda ağırlamak
istiyor. Parça iki: Türkiye'nin ilk sanat
müzesi olarak 1937'de Atatürk tarafından
açılan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin
binası bu ihtiyacı karşılamaya uygun;
üstelik geçtiğimiz aylarda ziyaret edildi ve
pek beğenildi. Ayrıca müze, Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağlı olsa da
binanın mülkiyeti Türkiye Büyük Millet
Meclisi Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na
ait. Parça üç: Müzedeki eserlerin bir başka
binaya taşınması gerçekten söz konusu.
Artık sorgu sual
zamanı. Önce müze çalışanlarına soruyoruz.
Cevap: "Eserler taşınacak, bu kesin,
gerisine gelince, her şey olabilir... Siz en
iyisi rektörlüğü arayın..." Arıyoruz. Mimar
Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü
Prof. Yalçın Karayağız, restorasyonun
başladığı 2006'dan bu yana ilk defa
kaygısız: "Milli Saraylar'la uzlaştık. İyi
niyet anlaşması yaptık hatta. Biz onları,
onlar da bizi zora sokmayacak bundan sonra.
Restorasyon sürecinde eserlerin, ki 12 bin
parçadan bahsediyoruz, binada olması hem işi
yavaşlatıyor hem de risk oluşturuyor. Biraz
da bu sebeple restorasyon başlayalı 5 yıl
olmasına rağmen işin sadece yarısı bitti.
Bir 5 yıl daha kaybetmek istemiyoruz. Bunun
için eserleri güvenle koyabileceğimiz bir
bina istedik, tahsis edildi. Yeni ve ekstra
bir mekan... İlk etapta depo olarak
kullanacağız ama orası da elden geçecek ve
birkaç yıl içinde müzemizin bir parçası
olarak hizmet verecek. İçinde eğitim ve
etkinlik salonlarının da olduğu çağdaş bir
ek yapı olarak... Anahtarı aldık.
Üniversitemize de yakın. Yani eski
yerimizden feragat etmemiz kesinlikle söz
konusu değil. Restorasyon, altyapı sorunları
ve eksiklikler giderildiğinde, takriben 2
sene içinde eski binamıza geri döneceğiz."
Yeni bina, şu
anda 12. İstanbul Bienali'nin bir bölümünü
ağırlayan Antrepo No 5. Projelendirilmesini
mimar Emre Arolat üstlenmiş. İstanbul Resim
ve Heykel Müzesi'ndeki restorasyon
tamamlanana kadar eserler buraya
aktarılacak. Restorasyon tamamlandıktan
sonra Cumhuriyet öncesi eserler İstanbul
Resim ve Heykel Müzesi'ne geri giderken
Cumhuriyet sonrası eserler burada kalacak.
Üniversitenin eğitim alanlarının da
bulunacağı binanın 2013 baharında açılması
bekleniyor.
İlk parçanın
cevabını ise Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay veriyor: "Türkiye Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı ve Başbakanı misafirlerini
otellerde değil, Osmanlı'dan kalmış
gösterişli bir yapıda kabul etmek istiyor.
Öyle de olmalı. Bunun için uzun zamandır
kaderine terk edilmiş Yıldız Sarayı'nı uygun
gördük. İstanbul İl Özel İdaresi'yle
birlikte sarayda geniş çaplı bir restorasyon
başlattık. Birkaç sene içinde bambaşka bir
yer olacak orası, adeta ikinci bir Topkapı.
Saraydaki Büyük Mabeyn'in restorasyonu
bitti, devlet kabul salonu olarak hizmet
vermesini düşündüğümüz yer orası."
Zaman, Haber: Jülide
Karahan, 23.10.2011
|
|
SURP GİRAGOS KİLİSESİ 3
KAVMİN BARIŞ DUALARIYLA AÇILDI

‘Tanrı katı’nı
hedefleyen bir kule inşa etmeye başlayan ve bu
cüretleri cezalandırılarak ‘birbirlerinin dilini
artık hiç anlamayacak’ hale gelen Babil kavimlerinin
efsanesi, dünyadaki farklı dil ve milletlerin
varlığını açıklamaya çalışan ‘antik’ bir yenik
ütopya öyküsüydü aynı zamanda...
Babilliler artık
birbirini ‘anlamaz’ ve ‘anlaşamaz’ olmuşlar, farklı
dillerinin dar pabuçları içinde sıkışıp kalmışlardı.
Diyarbakır’daki
Surp Giragos Ermeni Kilisesi, dün 30 yıl sonra
yeniden ibadete açılırken, Babil kavimlerinin üçü;
üstelik birbirini ‘anlamak’ ve ‘anlaşmak’ konusunda
zaman zaman sorun yaşamış üç kavmi, yine farklı
dilleri konuşarak, ama bu kez aynı temenninin
etrafında dua ederek bir araya geldi.
Ortadoğu’nun bu en
büyük kilisesinin önce avlusunu sonra içini
hıncahınç dolduran Ermeniler, Kürtler ve Türkler
mihrabın önünde kendi dilleriyle barış için dua
ettiler, mumlarını barış dileyerek diktiler.
Trajik 1915 yılına kadar metropolitlik merkezi olan
ve bu yüzden Ortodoks Ermeni cemaatinin Van Ahtamar
Kilisesi kadar önem verdiği Surp Giragos’un açılışı
için
Diyarbakır’a adım
atar atmaz, 20. yüzyılın şafağı sökerken başlamış
bir trajedinin yanı sıra oradan 21. Yüzyıla bakiye
devretmiş bir başka ve ‘güncel’ sorunun etkisi
hissediliyor.
Tırmanan şiddetin yarattığı tedirginlik havaalanı
kapısında gösteriyor kendisini. Kente en son mayıs
ayında gelmiştim, mayısla kıyaslandığında bile
güvenlik önlemlerinin arttığı görülüyor. Güvenlik
güçlerinin teçhizatındaki değişim, örneğin kentin
çeşitli noktalarında nöbet tutan polislerin çelik
yelekleri bile ‘yeni’ durumun habercisi gibi. Sonra
ilk temaslar ‘Diyarbakır
gerçekleri’ni gösteriyor. Hararetle ve durmaksızın
telefonla konuşan taksi şoförü tüm bu konuşmalar
Kürtçe olduğu için açıklama yapma gereği duyuyor…
Son derece dürüst ve dramatik bir açıklama: Yeğenim
Ceyhan’da esrarla yakalanmış. 30 yıldır polis bir
kez kapımızı çalmamış, ekmek derdindeyiz. Yapma etme
dedim ama dinlemedi, yakalanmış. Kronik işsizliğin,
gençlerle uyuşturucuyu, kullanıcı olarak da satıcı
olarak da sık sık buluşturduğunu mayısta kentin
belediye başkanlarından da dinlemiştik. Merkez Sur
İlçesi'nin geçmişte Ermenilerin çoğunlukta olduğu
Fatihpaşa Mahallesi’ndeki dar sokakların iki yanına
dizilmiş çay ocaklarında kürsülerin üzerinde art
arda çay ve sigara içip sokağa akın etmiş çok sayıda
yabancıya meraklı gözlerle bakan Diyarbakırlılar
konuşmaya pek istekli değil.
Bunda, biraz sözün hükmünün azaldığı duygusu ve
‘anlatma’ yılgınlığı, biraz da ‘tanımadıkları’
insanlara karşı bir tedirginliğin etkisi olduğu
anlaşılıyor. ‘Batı medyası’na tepkili ve
güvensizler. “Hepsinin tek yanlı” olduğunu
söylüyorlar. ‘Ben söyleyim de sen kimbilir ne
yazarsın’ diyen bile var. İsim vermemekte
kararlılar. Bir genç, “Biz asker ölmesine sevinir
miyiz hiç, ama bizim cenazelerimiz gaz bombası
yağmuruyla gömülüyor. Bunu da görün” diyor.
Amcasının oğlu 2002’de Lice’de ‘şehit düşmüş’,
cenazeyi gece kaldırmışlar. ‘Şehitlik’ dramın her
iki yanında da ölüm acısına manevi bir merhem gibi
sürülüyor anlaşılan… Politikaya ve güncel
gelişmelere ilgileri, bu konudaki yüksek bilgi
düzeyleri dikkat çekiyor. Parlamentoyu ve anayasa
tartışmalarını izliyorlar. Sözcükler biraz kırık ve
kesintili, isteksiz geliyor ama belli ki bir gözleri
hala
Ankara’da ve
oradaki ‘vekillerinde’.
Artık dar sokaklardan kiliseye doğru akanların
arasına karışma zamanı... Uğultulu avluyu dolduran
kalabalık üç ayrı dilden konuşuyor. Göz göze
gelenler bu mutlu anın etkisiyle gülümsüyor hemen
birbirine. Ve sonra açılan kapıdan neredeyse bir
izdihamla içeri doluşuyor, Hıristiyanlar,
Müslümanlar, ateistler ve diğerleri... Bir stadyumun
boşalmasını andıran bir sıkışıklıkla kilisenin içine
doluşuyoruz. Yaşlı kadınların içeri önce girmesi
için çaba gösteriyor herkes. Onların yüzlerindeki
derin kıvrımlar, 30 yıl sonra gelen bu açılışın,
nasıl bir acıya bir nebze olsun ilaç sürdüğünü
gösteren bir harita gibi nitekim. Bir kilise nefi
belki de ilk kez bu kadar çok başörtülü kadına ev
sahipliği yapıyor. Ermenice ilahiler, Gregoryen
dualar kalabalığın uğultusu içinde kimi zaman
güçlükle duyuluyor. Ama başları
Ermenistan bayrağı
renklerinde bandanalarla örtülü Yerevanlı dindar
gençler bile bunu bir saygısızlık olarak görmüyor
belli ki. Surp Giragos dün barış temennileriyle
kutsandı.
350 yıllık tarihe sahip olan Surp Sarkis Giragos
Küçük Ermeni Kilisesi Vakfı’nca 3 yıl önce yapılan
ön incelemeden sonra başlayan restorasyon için
yaklaşık 3.5 milyon dolar harcanmış.
Kültür Bakanlığı’na restorasyon için başvuran vakfa,
‘Biz restore edersek müze olur’ cevabı verilmesi
üzerine
Türkiye, Avrupa ve
Amerika’da bağış
geceleri düzenlenmiş. Gerekli para toplanamayınca
Diyarbakır
Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de
belediye bütçesinden 1 milyon liralık katkı sunmuş.
Açılış ayinini kendisi de Diyarbakırlı olan
Türkiye Ermenileri
Patrikliği Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram
Ateşyan yaptı.
Surp Giragos Kilisesi 350 yıllık bir geçmişe sahip.
1915’teki ‘tehcir’e kadar metropolitik kiliseydi. 1.
Dünya Savaşı’nda Alman Karargahı, daha sonra da
Sümerbank’ın pamuk deposu olarak kullanılmış.
1883’te Ermeni usta Tavit Hızırcıyan tarafından
yapılan
altın haçlı Çan
Kulesi 1915’te kentteki minarelerden yüksek olduğu
gerekçesiyle top ateşiyle yıkılmış. 29 metrelik bu
kule de tekrar yapılacak. Kilise bugün de
Ermenilerle yine bir Pazar ayinine tanıklık edecek.
Radikal, Haber: Hakkı
Özdal, 23.10.2011
|
|
TARİHİ ESER DENİLEN
HARABE BİNA YIKILACAK
Zonguldak'ta, 5 yıl
önce koruma altına alınan harabe binaya yıkım
izni çıktı.
Türkiye
Taşkömürü Kurumu'na (TTK) ait metruk lavuar
(kömür yıkama tesisi) binası, Zonguldak
Mimarlar Odası Başkanlığı'nın başvurusu
üzerine, Karabük Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kurulu'nca koruma altına
alınmıştı. Aynı kurul, 5 yıl sonra aynı
binada yaptığı incelemenin ardından koruma
kararını kaldırdı. Kültür ve Turizm
Bakanlığı'nın talebi üzerine, 2006'da koruma
altına aldıkları yerde tekrar inceleme
yaptıklarını belirten Karabük Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü
Mustafa Sucu, "İncelemenin ardından binanın
özelliğini kaybettiğini belirledik. Karar,
Zonguldak Valiliği, Belediye ve TTK'ya
gönderdik. Kalibraj binası olan ve bazı
gazetelerde 'ucube' olarak nitelendirilen
yapının tescili kaldırıldı. Binanın
yıkılmasında sakınca yoktur." diye konuştu.
Zaman, Haber: Abdullah
Karabacak, 23.10.2011
|
|
|
TAŞ DEVRİNİN DELİKANLISI
İskoçya’nın Dundee
Üniversitesi adli sanatlar birimi, 7 bin 500 yıl
önce yaşayan Taş Devri insanının kafatasını yeniden
oluşturdu.
Norveç’te bulunan
en eski insana ait üç kafatasından biri üzerinde
yapılan çalışmalar sonucunda, 15 yaşındaki bir
erkeğin görünümü elde edildi. Üzerinde birçok hasar
olan kafatasının özel bir lazerle yüzey taraması
yapıldı.
Bu tarama sonuçları bilgisayara
aktarıldı. Bilgiler ışığında bilgisayarda üç boyutlu
kafatası çıkarıldı.
Daha sonra bu üç boyutlu dijital model, plastik bir
kalıba çıkarılarak şekillendirildi. Milattan önce
5500 yılında yaşayan insana ait özelliklere
göre kafatasının kilden kas ve deri
yapısı tamamlandı. Sonunda reçine ve cam elyafından
yararlanarak tamamlanan kafatası, cam gözler
yapılarak büst haline getirildi.
Milliyet, 23.10.2011
|
|
'ÇİNGENE KIZI'
MOZAİĞİNİN BİREBİR BENZERİ DE BÜYÜK İLGİ GÖRÜYOR
Gaziantep’in Nizip
İlçesi Fırat Irmağı kıyısında yer alan Zeugma antik
kentinden çıkarılan ve dünyanın en büyükZeugma
Mozaik Müzesi'nde sergilenen “Çingene Kızı”
mozaiğinin birebir ölçülerde yapılan benzerleri de
büyük ilgi görüyor.
Gaziantepli emekli tarih
öğretmeni Mehmet Yılmaz (54), adeta simge haline
gelen “Çingene Kızı” mozaiğinin 78×53 milimetre
ölçülerde birebir benzerini yaparak satışını
yapıyor.
Yılmaz, Aa muhabirine
yaptığı açıklamada, 17 yıl önce tezhip sanatıyla
başladığı sanat merakını mozaik yapımıyla devam
ettirdiğini, yurt içi ve yurt dışından her kesimin
büyük beğenisini toplayan “Çingene Kızı” mozaiğini
yapmaya karar verdiğini, uzun uğraşlar sonucu bu
mozaiğin aynısını yapmayı başardığını söyledi.
“Çingene Kızı” mozaiğini
bire bir ölçülerde yoğun emek harcayarak 45 gün
içerisinde tamamlayabildiğini ifade eden Yılmaz,
bugüne kadar 3′ü yurt dışına olmak üzere 23 adet
satmayı başardığını belirtti.
Mozaik sanatının
kendisinde bir tutku olduğunu, Zeugma mozaiklerine
hayran olduğunu anlatan Yılmaz, doğal taştan yaptığı
ünlü “Çingene Kızı” mozaik tablolarını Belçika ve
Hollanda’ya kadar satmayı başardığını söyledi.
Zeugma Müzesi'nde
sergilenen “Çingene Kızı” mozaiğinin bir simge
haline geldiğine dikkati çeken Yılmaz, bire bir
benzerini yaptığı mozaiğin orijinali ile aynı
ebatlarda olduğunu ifade ederek, “Müzede sergilenen
“Çingene Kızı” mozaiği 78×53 milimetre büyüklüğünde,
benim yaptığım çalışmamda aynı büyüklükte. Bu
mozaikte 6 bin taş kullandım. Mozaikler için en
uygun ortam iç mekanlar olması sebebiyle mozaikleri
sert ahşap üzerine yapıştırmayı tercih ettim” dedi.
Antik dönemin mozaik
sanatını günümüzde canlandırmaya çalıştığını ve
mozaiğin tanınmayan bir sanat dalı olduğunu
vurgulayan Yılmaz, şöyle devam etti:
“Mozaik, doğal taşların
renkleri ile resim yapma sanatıdır. “Çingene Kızı”
mozaiğinin taşlarının bir kısmını Fırat Havzası’ndan
getirdim. Bulamadığımız renkleri ise Türkiye’nin
değişik bölgelerinden temin ediyorum. Mesela, gül
kurusu diye bildiğimiz taş sadece Elazığ’da
bulunuyor. Buradan da dünyaya ihraç ediliyor. Ben de
vişne renkli taşı Elazığ’ın ocaklarından aldım. Şu
ana kadar 23 tane “Çingene kızı” mozaiği yaparak
satmayı başardım, her mozaiği 4 bin liradan
satıyorum. Mozaik çalışmamda yalnızca doğal taş
kullanıyorum. Bu çalışmaları yurt dışına da
satıyorum. “Çingene Kızı” mozaik çalışmamı Hollanda
ve Belçika’ya da sattım. Zeugma Mozaik Müzesi’nin
açılışı sırasında Gaziantep Büyükşehir Belediye
Başkanlığı, yaptığım mozaik çalışmasını Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’a hediye olarak takdim etti.”
Yılmaz, Gaziantep’in
uzun yıllardır baklava ve fıstık ile yapamadığı
tanıtım hamlesini Zeugma antik kentinden çıkarılan
“Çingene Kızı” mozaiği ile yaptığını sözlerine
ekledi.
-”Çingene Kızı”-
Çingene Kızı, Zeugma
antik kentinde bulunan bir villanın taban
mozaiğidir. Bu mozaik büyük ölçüde tahribata
uğramıştır. Resimli panoda yalnızca kadın başı
figürü kalmıştır. Bu mozaikte kadın figürü sağına
doğru bakmaktadır. Kabarık saçları ortadan ikiye
ayrılmış ve ensesinden bir eşarpla bağlanmıştır. Dar
alınlı, elmacık kemikleri çıkık ve dolgun yüzlüdür.
Bir görüşe göre bu figür, saçlarının ortadan
ayrılmış olması gözleri ve burun yapısıyla Büyük
İskender olarak yorumlanmaktadır. Bir başka görüşe
göre ise Toprak Ana Gaia olmalıdır. Ancak başının
yanındaki asma filizlerinden dolayı Dianysos
şenliklerinde yer alan Mainad olma olasılığı
kuvvetlidir.
Çingene Kızı mozaiği
Gaziantep Müzesi Müdürlüğü başkanlığında Zeugma
antik kentinde 1998 yılı sonbaharında yapılan
kurtarma kazılarında bulunmuştur.
haberler.com, 22.10.2011
|
|
ALABANDA KAZI
ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLADI

Alabanda antik kentinde
kazı çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Bu
yıl bakanlık k tarafından onaylanan bölgedeki tek
kazı izni özelliğini taşıyan Alabanda arkeolojik
kazı çalışmaları Kültür Bakanlığının ve Çine
Belediyesinin katkıları ile Adnan Menderes
Üniversitesi adına Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji
bölümünden Doç.Dr. Suat Ateşlier başkanlığında
sürdürülüyor.
Uzun süre devam eden
çalışmalar neticesinde tiyatro ve tapınağın gün
yüzüne çıkarılmasının ardından yol kenarına yakın
bir alanda Bizans Döneminde üzerine inşa edilen
mezarlar ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.
05 Eylül 2011 tarihinde
başlayan, 7 öğretim üyesi, 5 arkeolog, 13 işçi, 13
öğrenci; İspanya, Fransa, Almanyadan olmak üzere 4
yabancı bilim adamının dönüşümlü katılımı ile
yapılmakta olan kazı çalışmalarının 30 Ekim 2011
tarihine kadar devam edeceği öğrenildi.
Kazı izni ve kazıya
hazırlık çalışmaları nedeni ile Eylül ayında
başlanabilen arkeolojik kazılar, önümüzdeki yıldan
itibaren Temmuz ayından başlamak üzere yaklaşık her
yıl 4-5 aylık süreler halinde gerçekleştirilecek.
İlk iş olarak antik
kentin ot ve çalılarla kaplı alanlarında genel
temizlik çalışmaları yürütüldüğünü belirten Alabanda
Kazı Ekibi Başkanı Doç.Dr. Suat Ateşlier, buraya
gelen ziyaretçilerin antik kenti daha rahat
gezebilmeleri için temizlik ve bazı düzenleme
çalışmaları yaptıklarını, sık çalıların altında
kalmış olan Agora ve aşağı kent alanlarının da
temizlendiğini açıkladı.
Alabanda Meclis
binasının mimari açıdan Anadoluda bilinen en önemli
yapı olduğunun altını çizen Ateşlier, Anadolunun
nadide mimari eserlerinden biri olan, MÖ 2. yüzyılda
inşa edilmiş Bouleuterion (Meclis Binası) yapısının
sahne cephesi, sahne mimarisinin gelişimi konusunda
başlıca örnek teşkil eden Anadoluda bilinen en
önemli mimari kalıntıdır. Bouleuterion yapısının
statik durumu incelenerek bir proje geliştirilecek,
yapının 3D lazer tarayıcılar ile dijital modeli
çizilecek, ardından kazı çalışmalarına başlanacaktır
dedi.
Alabanda'nın mimarlar
kenti olduğunu belirten Ateşlier, Tralleis
Bouleuterionunu Alabandalı bir sanatçının
tasarladığını Romalı ünlü mimar Vitruviusun detaylı
anlatımından öğreniyoruz . Vitruvius, Alabandalı
Apaturiosun Trallleis Bouleuterionunun skene
binasını (sahne binasını) ustalıkla tasarladığını,
içinde kullanılan sütunları, heykelleri,
archidravları taşıyan kentaurosları, yuvarlak çatılı
rotondoları ve aslan başlı çörtenlere sahip
kornişleri tasarladığını belirtmektedir.
Magnesiadaki Artemis Tapınağı ve Teosdaki Dionysos
Tapınağının ünlü mimarı Hermogenesin de Alabandalı
olabileceği konusunda birçok bilim adamı
hemfikirdir. Alabanda Apollon Tapınağının mimari
Menesthesin de büyük olasılıkla Alabandalı olduğu
düşünülürse Alabandanın Hellenistik Dönemde mimar
yetiştiren bir kent olduğunu düşünmek yanlış olmasa
gerekir diye konuştu.
Siyasi açıdan da bu
meclis binasının önemine vurgu yapan Doç.Dr.
Ateşlier, Strabon, Alabandada doğmuş ve yetişmiş
olan iki ünlü hatip, Apollonios Malakos ve
Apollonios Molondan sıkça bahseder. Alabandalı
Meneklesin öğrencisi olan Apollonios Molon daha
sonraları Rhodosa yerleşmiş ve orada yaşamıştır.
Marcus Tullius Cicero ve Gaius Julius Caesar
(Sezar), Rhodosluların elçisi olarak iki kez Romaya
gitmiş olan Apollonios Molondan dersler almışlardır.
Cicero ve Caesar (Sezar) gibi iki önemli Romalı
şahsiyete hocalık yapmış olan Alabandalı Molon
Bouleuterionda kent meclisine defalarca hitap
etmiştir dedi.
Şu an sürdürülen kazı
çalışmalarının 1906 yılında Ethem Bey tarafından
ortaya çıkarılan, ancak zamanla tekrar kapanan
mezarlarda devam etmekte olduğunu açıklayan
Ateşlier, Alabandada bilinen ilk kazı çalışması
1905-1906 yıllarında Ethem Bey tarafından,
İstanbulda bulunan Müze-i Hümayun için eser toplama
amacıyla Laginaya giderken ziyaret etmiş olduğu
sırada burada yapmış olduğu kazılardır” dedi.
Çumra Postası 22.10.2011
|
|
ULA'DA ANTİK KENT
BULUNDU

Muğla’nın Ula
İlçesi'nde, MÖ 4. yüzyıla ait bir antik kent
bulundu. Yaklaşık 350 dönüm alanı kaplayan kentin
birçok bölgesinde kaçak kazı yapıldığı ortaya çıktı.
İlk çalışmalarda kaya mezarları, antik tiyatro ve
lahit mezar bulunurken mezarın tamamen açıldığı
görüldü.
Muğla-Marmaris karayolu
üzeri Okkataş mevkisinde, henüz bir belgeye
rastlanmayan antik kentte yüzey araştırması ve
temizlik çalışmalarına başlandı. Çalışmalar, Muğla
Müze Müdürlüğü denetiminde Kültür ve Tabiat
Varlıkları Koruma Kurulu’ndan alınan izinle Ula
Belediyesi ve Muğla Üniversitesi (MÜ) işbirliğiyle
yapılıyor. Antik kentin tamamının çalılık alanda
olması sebebiyle Ula Açık Cezaevi’nden 10 mahkum da
yardım için gönderildi. Akropolis durumundaki tepe
üzerinde tapınak temel kalıntıları, birkaç Sarnıç ve
sur kalıntıları bulunduğu açıklandı.
Antik kentin ismi
konusunda iki seçenek üzerinde durduklarını belirten
kazı başkanı MÜ Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.
Doç.Dr. Kadir Baran, “Kaya mezarları ve lahit, 5.
yüzyıl sonlarına ve 4. yüzyıl başlarına ait bir
Karia kenti olduğu konusunda bilgi veriyor. Henüz
yazılı bir belge elimizde olmadığı için iki isim
üzerinde duruyoruz. Kyllandos veya Thera olabilir.
Büyük olasılıkla Thera antik kenti burası.
Kyllandos’unsa yine Ula’ya bağlı Elmalı Köyü
yakınlarındaki kent olma ihtimali yüksek.” dedi.
Thera’yı Büyük İskender’in fethettiğini
düşündüklerini aktaran Yrd. Doç.Dr. Baran, “Bilim
insanları tarafından bilinen fakat henüz hiç yüzey
araştırması ve kazı çalışmasının yapılmadığı bir
bölge. İki dağ arasında kurulu kent, doğal ortamda
kamufle olmasına rağmen tahrip olmasıyla dikkat
çekiyor. Kentle ilgili yazıt bulunmuyor. Antik
kentler, kurulduğu günden bu yana soyuluyor, burası
da bunlardan birisi. Kaçak kazı yapanlar yine bu
yöreden. Bunların önüne geçmek için başlatılan
çalışmalar sonra devam edecek.” şeklinde konuştu.
Ula Belediye Başkanı
Nadi Şenkal ise yüzey araştırmaları ve ot temizliği
için maddi katkı sağladıklarını ifade ederek, “Antik
kentin varlığını biliyoruz var fakat bugüne kadar
hiç kazı yapılmadı. Belediye olarak, günyüzüne
çıkması için maddi imkanlarımız dahilinde katkı
veriyoruz. Esas amacımız, ise Kültür ve Turizm
Bakanlığı’nın bu ören yerini bünyesine alması.”
dedi.
haberler.com, 22.10.2011
|
|
ESRARENGİZ TÜNELDEN
SÜRPRİZ ÇIKTI

İzmir’in Agora semtinde
bir süre önce ortaya çıkarılan tüneli inceleyen
arkeologlar buranın tarihi kitaplarda da yer alan,
içindeki çeşmeden su için yeni annelerin sütünün
daha iyi olacağına inanılan ’Sütveren Anne’ çeşmesi
olduğunu belirledi.
Bir gecekondunun bahçesinden başlayan ve
Kadifekale’ye doğru gittiği belirlenen içinden su
akan
tünel bir süre önce
bulunmuştu. Bir insanın zor yürüdüğü tüneldeki bazı
çöküntüler nedeniyle sonu belirlenemezken Konak
Belediyesi tünelin başladığı gecekonduyu satın alıp,
burasının turizme kazandırılması için ilk adımı
attı.
Antik Smyrna Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy
ile kazıda görevli arkeologlar Çağdaş Yılmaz
ve Dijvan Talur tünelde inceleme yaptı,
yaklaşık 70 metre ilerledi. Tünelin ulaşılabilen
yerinde duvarda niş şeklinde bir çeşme bulundu.
Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy,
"Şirince’de gördüğümüz Sütini Mağarası örneğinde
olduğu gibi, kadınların, süt vermesiyle ilgili
olabilir, doğurganlıkla ilgili olabilir. Bunlarla
ilgili olarak birtakım inanç çerçevesinde, birtakım
hediyeler bırakarak, oradaki suyu içerek hem
doğurganlıklarını hem de sütünün bolluğunu ifade
etmeye çalışmışlar anlaşılan. Burası da Alman Seyyah
Weber’den bildiğimiz kadarıyla İzmir’in bu genel
kültür tarihi içerisinde ’süt veren anne’ inancının
başlangıç noktasını oluşturuyor olmalı. Biz daha
önce birtakım küçük objeler bulmuştuk. Paralar
bırakılmıştı. Bundan anlaşılıyor ki su içme
karşılığında bir hayır bırakıyorsunuz ve de sütünüz
bollaşıyor, doğurganlığınız artıyor. Tabii ki bu
Meryemana’ya kadar gidebilen bir anlayışı ifade
ediyor bize. Şirince’deki örnek de bunu ifade
ediyor, buradaki örnek de bunu ifade ediyor. Tabii
ki burası ziyarete kazandırılabilir. Biliyorsunuz
burası Konak Belediyesi’nin mülkiyeti içersinde şu
an. Hazırlanacak bir projeyle ziyaretçilerin
gerçekten bu güzelliği görmesine olanak
sağlanmalıdır" diye konuştu.
Konak Belediyesi tarafından anı evi olarak
projelendirilen evin altındaki tünelin ve içindeki
çeşmenin bakımının yapılıp ışıklandırıldıktan sonra
turizmin hizmetine açılabileceği belirten Yrd.
Doç.Dr. Ersoy, "Burası Hristiyanların gelip dua
ettiği Meryemana ile bağlantılı bir dua evi
olabilir. Bu haber duyulduğunda yurt dışından çok
sayıda turist ziyarete gelecektir. Kente inanç
turizminin gelişmesine katkı sağlayacaktır" dedi.
Milliyet, Haber: Mustafa
Oğuz, 22.10.2011
|
|
ALMANLAR 4 BİN 900 YIL
ÖNCE BİLE BEYİN AMELİYATI YAPMIŞ
Almanya'da 4 bin 900 yıl
önce beyin ameliyatının yapıldığı belirlendi.
Rostock şehri
yakınlarında bulunan insan kafatasını inceleyen
Alman bilim adamları, yaklaşık 5 bin yıl önce de
beyin ameliyatı yapıldığını ve hastanın ameliyat
sonrasında aylarca yaşadığını açıkladı.
Zaman, 22.10.2011
|
|
|
TARİHİ YOL AĞI GÜN
YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

Stratonikeia’daki
çalışmalar kış aylarında da hız kesmiyor. Kentte,
Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim
Üyesi Doç.Dr. Bilal Söğüt Başkanlığında yapılan
çalışmalarla kente ulaşım ağı ören Osmanlı
döneminden kalma taş döşeme yollar ortaya
çıkarılıyor.
Yatağan’ın canlı tarihi
olan Stratonikeia antik kentindeki çalışmalar kış
aylarında da devam ediyor. Yapılan son çalışmalar
ile kente ulaşım ağı ören ve kentin her yerini
tarihi yolar üzerinde gezebilme imkanı sunan Osmanlı
Dönemi’nden kalma taş döşemeli yollar gün yüzüne
çıkarılıyor.
Yapılan
çalışmalar, Osmanlı Döneminden kalma 1.köy
meydanında, 2.köy meydanında Kuzey cadde ve şehir
kapısı yol güzergahı ile tiyatro yolundaki Ağa
Sokağı’nda devam ediyor. Kazı Başkanı Bilal Söğüt
Stratonikeia Antik Kenti’nin diğer antik kentlerden
daha önemli bir yönü olduğuna vurgu yaparak; “
Stratonikeia Kenti diğer antik kentlerden farklı
olarak hellenistik, roma, bizans, beylikler, Osmanlı
ve günümüz Sivil mimarisinin karışıp harmanlandığı
tek antik kenttir. Osmanlı Döneminden kalma taş
döşeli yolların gün yüzüne çıkarılması ile kentteki
Osmanlı etkisi daha belirgin olarak görülmekte.
Kenti ziyarete gelen tarih tutkunu misafirlerimiz
Osmanlı’dan kalma bu taş döşeli yollar üzerinde
yürüyerek tarih sahnesinde eşsiz bir gezinti yapma
imkanına sahip olabilecekler” dedi. Ortaya çıkarılan
kaldırımlı dar sokakların Ressam Aydın Erkuş
tarafından kağıda döküldüğünü de belirten Bilal
Söğüt ayrıca son yıllarda kenti ziyarete gelen
misafir sayısının arttığını da belirtti.
Stratonikeia antik kentinde yaz aylarında geniş bir
kadroyla çalışan kazı ekibi kış aylarında da 31işçi,
10 arkeolog, 3 restoratör, 1 mimar ve Bakanlık
Temsilcisi Mete Tozkoparan eşiliğinde çalışmalarına
ara vermiyor.
Yatağan Yeni Gündem,
22.10.2011
|
|
SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDEKİ
KURTARMA KAZISI
Dumlupınar Üniversitesi
(DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı
ve Seyitömer Höyüğü Kazı Grubu Başkanı Prof.Dr.
Nejat Bilgen, 6 yıldır yürüttükleri çalışmalarda 17
bine yakın eseri gün ışığına çıkardıklarını
bildirdi.
Prof.Dr. Bilgen, Kazı
Evi'nde düzenlenen bilgilendirme toplantısında,
Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürlüğü'ne
bağlı Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ)
Müessesesi sahasında kalan höyükte 2006 yılında
başladıkları kurtarma kazısının bu yılki bölümünün
iki hafta sonra tamamlanacağını söyledi.
TKİ Genel Müdürlüğü ile
DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereği
kazının bu yıl sona ermesi gerektiğini belirten
Prof.Dr. Bilgen, çalışmaların sürmesi için ilgili
kuruluşlara gerekli başvuruların yapıldığını ve
sonucunu beklediklerini ifade etti.
Geniş alana yayılan
höyüğü 6 yılda 12 metre kazdıklarını bildiren
Prof.Dr. Bilgen, şöyle konuştu:
“Protokol gereği kazıyı
iki hafta sonra durduracağız, ancak anlaşmaya
varılır ve kazı çalışmaları devam ederse kalan 6
metrelik katmanı kaldırıp gün yüzüne çıkarabiliriz.
Şu çok memnun vericidir ki, bilim dünyasında
uluslararası seviyede referans alınan, aranan bir
höyük halini aldı. 6 yıl süresince yürüttüğümüz
kazılarda 17 bine yakın eser çıkardık. Buradan elde
edilen bulgularla çok sayıda literatürde yer alan
yayın gerçekleştirdik, 3 sempozyum düzenledik.
Şimdiye kadar 3 doktora tezi, 20′ye yakın yüksek
lisans tezi, 30′a yakın lisans tezi hazırlandı. Çok
sayıda bulgu elde ettiğimiz höyükten sağlanan
veriler ışığında bilimsel makalelerle uğraşsak,
ömrümüz yetmez. 6 yıldır burada çalışan işçilerin,
öğrencilerimizin büyük emeği bulunmaktadır. SLİ
Müessesesi yetkililerine yardımlarından dolayı
teşekkür ederim.”
Kazıda görevli DPÜ Fen
Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Yrd. Doç.Dr. Gökhan Coşkun da bu yıl ortaya
çıkardıkları MÖ 1900-1800 yıllarına ait surların,
Anadolu’da bu döneme ait nadir surlardan biri
olduğunu anlattı.
Türkiye’de bir kazıda en
fazla eserin bu höyükten çıkarıldığını savunan Yrd.
Doç.Dr. Coşkun, “MÖ 3000′li yıllarda Anadolu’da
seramik üretiminde kalıp kullanılan tek yerin,
arkeoloji literatüründe seramik üretiminde en erken
kalıp kullanımının burada olduğunu belirledik. 5 bin
yıllık seramik üretiminin olduğu bu höyüğün,
Kütahya’da seramik üretiminin başladığı merkez
olduğunu düşünüyoruz” diye konuştu.
SLİ Müessese Müdürü
Yüksel Koca, kazının 3 yıl daha sürebileceğini ve bu
konuda DPÜ Rektörlüğü ile yazışmalarının sürdüğünü
kaydetti.
Toplantıda, DPÜ Rektörü
Prof.Dr. Ahmet Karaaslan, Kütahya Ticaret ve Sanayi
Odası (KÜTSO) Meclis Başkanı Nihat Delen, Kütahya
Müze Müdürü Metin Türktüzün ile akademisyenler hazır
bulundu.
SLİ Müessesesi sınırları
içinde yer alan höyükteki kazı çalışmaları,
altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye
kazandırılması amacıyla 1989 yılında Eskişehir Müze
Müdürlüğünce başlatıldı.
Afyonkarahisar Müze
Müdürlüğü'nün 1990-1995 arasında yürüttüğü
çalışmalar, 2006′dan itibaren DPÜ Fen Edebiyat
Fakültesi Arkeoloji Bölümünce ele alındı.
TKİ Genel Müdürlüğü ve
DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereğince
her yıl 6′şar aylık dönemler halinde yürütülen
kazının tamamlanması ve höyüğün kaldırılmasının
ardından değeri yaklaşık 500 milyon lira olarak
tahmin edilen linyit kömürünün çıkarılmaya
başlanması hedefleniyor.
Bu yıl 6 Haziran’da
başlayan kazıda, DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi
Arkeoloji Bölümü'nden yaklaşık 50 kişilik öğretim
elemanı ve öğrenci grubuyla 250′ye yakın SLİ
Müessesesi işçisi görev aldı.
haberler.com, 21.10.2011
|
|
25 MİLYON DOLARLIK
KLIMT!
20. yüzyılın önemli
sanatçılarından Avusturyalı
ressam
Gustav Klimt'in,
müzayedeye çıkan
resminin 25 milyon dolardan yüksek bir fiyata alıcı
bulması bekleniyor.
Dünyanın önde gelen
müzayede
şirketlerinden Sotheby's'in düzenleyeceği açık
artırmada satışa çıkardığı 1915 tarihli "Litzlberg
on the Attersee" adlı resim, Naziler
tarafından çalınmıştı.
Bir süre önce Avusturyalı sahibinin varisine dönen
resim, 2 Kasım'da New York'da düzenlenecek "Empresyonistler
ve Modern Sanat"
müzayedesinin en
önemli parçası olarak öne çıkıyor.
Sotheby's New York'un yöneticisi Simon Shaw,
"Klimt'in manzara resimleri, modern sanatın en
önemli ikonları arasında yer alıyor" dedi. Shaw, bu
resimlerin tüm dünyanın ilgisini çektiğini söyledi.
Satışa çıkarılan eser, bu yılın başlarında
Avusturya'daki Salzburg Modern Sanat Müzesi'nin,
resmi sahibinin torunu George Jorisch'e iade etmeye
karar vermesi üzerine dikkatleri üzerine toplamıştı.
Klimt manzaralarının en önemli koleksiyonerlerinden
olan Viktor Zuckerkandl 1927'de öldüğünde resim,
Jorisch'in büyükannesi olan Amalie Redlich'e
kalmıştı.
Redlich, 1941 yılında Nazilerin Polonya'da kurduğu
Lodz gettosuna sürülmüş ve kendisinden bir daha
haber alınamamıştı. Sanat koleksiyonuna Naziler
tarafından el konuldu, resimler satıldı ve yapıtlar
sonuçta Avusturya müzesine döndü.
Klimt'in özel koleksiyonlarda bulunan ve satışa
çıkabilecek çok az resmi kaldığına değinen Shaw,
insanların, bir hikayesi olan resimleri sevdiklerini
ve böyle yapıtları daha çok istediklerini
belirtiyor.
Gustav Klimt'in,
Şubat 2010'da
müzayedeye çıkan
başka bir manzarası 43 milyon dolara alıcı bulmuştu.
Habertürk, 21.10.2011
******
KLIMT'İN SON ESERLERİ
BUNLAR

20. yüzyılın önemli
sanatçılarından Gustav Klimt'in 1915 tarihli manzara
resmi açık artırmada. En az 25 milyon dolara
satılması beklenen tablo, Klimt'in özel
koleksiyonundan satışa çıkabilecek az sayıda
resminden biri...
Avusturyalı ressam
Gustav Klimt'in 'Litzlberg on the Attersee' adlı
resmi müzayedeye çıkıyor. Dünya çapında birçok
hayranı bulunan sanatçının 1915'te yaptığı resmin 25
milyon dolardan (45 milyon TL) yüksek bir fiyata
alıcı bulması bekleniyor. Dünyanın önde gelen
müzayede şirketlerinden Sotheby's'in satışa
çıkardığı resim, zamanında Naziler tarafından
çalınmıştı. Bir süre önce Avusturyalı sahibinin
varisine dönen resim, 2 Kasım'da New York'ta
düzenlenecek 'Empresyonistler ve Modern Sanat'
müzayedesinin en önemli parçası olarak öne çıkıyor.
Sotheby's New York'un yöneticisi Simon Shaw,
'Klimt'in manzara resimleri, modern sanatın en
önemli ikonları arasında yer alıyor' dedi. Klimt'in
özel koleksiyonlarda bulunan ve satışa çıkabilecek
çok az resmi kaldığına değinen Shaw, insanların, bir
hikayesi olan resimleri sevdiklerini ve böyle
yapıtları daha çok istediklerini belirtiyor. Gustav
Klimt'in, Şubat 2010'da müzayedeye çıkan başka bir
manzarası 43 milyon dolara alıcı bulmuştu.
Akşam, 22.10.2011
|
|
16- 22 Ekim 2011
|
|
6 BİN YILLIK İKİ HÖYÜK
KEŞFEDİLDİ

Samsun``un Bafra
İlçesi'nde MÖ 4 bin yıllarına Genç Kalkolitik Çağ`a
ait olduğu tespit edilen ve Samsun ve Karadeniz`in
yerleşimine ışık tutacak 2 yeni höyük tespit
edildi.
Karadeniz Bölgesi`nde birçok noktada arkeolojik
çalışmalar sürerken, en çok kazı çalışmaları
Samsun`da yoğunlaşıyor. Samsun, Anadolu
yarımadasının kuzeyinde Orta Karadeniz Bölgesi`nde
Kızılırmak ile Yeşilırmak çevresinde yerleşim birimi
olarak tespit edilirken, bu zamana kadar yapılan
kazı çalışmalarında ve araştırmalarda şehrin
tarihine ışık tutacak en erken veri Mezolitik
Dönem`e ait Tekkeköy İlçesi'ndeki kaya
sığınaklarında taş aletler olarak kayıt altına
alındı. Samsun MÖ 1. yüzyıldan sonra Hellenistik
Dönem`de yerleşimlerin başladığı tarihte yer aldığı
resmi olarak bilinirken, yeni çalışmalar bu tarihi
daha geri çekiyor. Neolitik Dönem konusunda herhangi
bir bilgiye sahip olmayan Samsun, arkeologların
yaptığı köy karakterindeki ilk yerleşimlerin ortaya
çıktığı Geç Kalkolitik Çağ`dan kalma tarihi eserler
yapılan kazılarda ve keşiflerde bulunmaya başlandı.
Bafra İlçesi'nde daha
önce arkeoloji literatüründe geçmeyen, yeni
keşfedilen Elifli Köyü'ndeki Deliklitepe Höyüğü
(tepecik) ve Lengerli Köyü'ndeki Kürkürün Tepesi
Höyüğü`nde Samsun`un yeni tarihine ışık tutacak
eserler bulundu. Deliklitepe Höyüğü`nde Geç
Kalkolitik dönemden Geç Antik Çağı`na, Kürkürün
Tepesi Höyüğü`nde de Geç Kalkolitik Dönem`den
Hellenistik Dönem`e değin uzanan bir süreçte
yerleşimin olduğu anlaşıldı. Samsun Müzesi`nin
katkılarıyla iki höyükte yapılan ilk araştırmalarda
142 adet amorf halindeki çanak çömlekten elde eldi.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen-Edebiyat
Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.
Doç.Dr. Davut Yiğitpaşa, Samsun`da şuana kadar
tespit edilen 55 adet höyük bulunduğunu kaydetti.
Bafra`da yeni bulunan 2 höyükte yapılan çalışmalarla
Samsun`un tarihi, arkeolojik ve kültürel gelişimi
araştırılarak daha ayrıntılı olarak tanıtılmasının
amaçlandığını belirten Yrd. Doç.Dr. Davut Yiğitpaşa,
araştırmalarda höyük ve yerleşim sayısının
artacağını düşündüklerini ifade
etti.
"Bu höyük tipi yerleşmelerin Karadeniz kıyı
şeridinde yoğunlaştığını görmekteyiz" diyen
Yiğitpaşa, "Araştırmalar daha çok buralardaki ova ve
vadilerde yapılmıştır. Bölgede yürütülen arkeolojik
kazılar MÖ IV bin yılın sonlarından itibaren
bölgenin kültürel görünümü hakkında değerli bilgiler
sağlamıştır. Samsun`da Kalkolitik Çağ`dan özellikle
Tunç Çağı`ndan itibaren yoğun bir yerleşime sahne
olduğu açıktır. İncelemiş olduğumuz bu iki höyük
daha önceki höyüklerin bulgularıyla paralel olarak
Geç Kalkolitik Çağ`dan, Geç Antik Çağ`a değin uzanan
bir süreç içinde yer alırlar. Deliklitepe Höyüğü`nde
bulunan ve Geç Demir Çağ`ına (GDÇ) tarihlediğimiz
çömlekçiğin süzgeçli akıtacağı ağza bitişik
yapılmıştır. Bu özelliği sayesinde GDÇ`nin erken
evresine ait olmalıdır" dedi.
Yiğitpaşa, sürdürülecek
kazı çalışmalarında Karadeniz`in kültürel yönden
çekirdek bölgesini teşkil eden Samsun`un bu
yöresinde kültürlerin en iyi şekilde tanımlanmasını
sağlayacağını kaydetti.
Samsun Haber, 21.10.2011
|
|
LÜBNAN'DAN DÜNYANIN YEDİ HARİKASINA ADAY
Lübnan Cumhurbaşkanı General Michel Süleyman, dünyanın yeniden seçilecek olan yedi harikasına ülkesinde bulunan Jeita mağarasını aday gösterdi.
Süleyman, Başbakan Nejib Mikati, Turizm Bakanı Fady Abboud ve milletvekilleriyle dün Jeita mağarasını gezdi. Süleyman, Jeita mağarasını dünyaya tanıtmak için yurt içinden ve yurt dışından gazetecileri Lübnan'a davet etti.
Başbakan Mikati, mağaraya giden yolu düzeltmek ve çevre düzenlemeleri için Jeita belediyesine yardım sözü verdi.
Lübnan Enformasyon Bakanı Velid Daouk, dünyanın yedi harikasını yeniden seçmek için yapılacak oylamada halktan destek çağrısında bulundu.
Jeita mağarası, Lübnan'ın başkenti Beyrut'un 18 km kuzeyindeki Nahr al-Kalb vadisinde bulunuyor. 1836 yılında Rahip William Thomson tarafından keşfedildi. 1958 yılında turistlerin güvenli erişimini sağlamak için tünel yapıldı. Mağarada 200 metre uzunluğundaki dünyanın en büyük sarkıt galeri odaları yer alıyor.
Türkiye Gazetesi, Haber: Engin Demirkaya, 21.10.2011
|
 |
|
|
OTOMOBİLDE TARİHİ ESER OPERASYONU
Denizli
Pamukkale’de tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı
ihbarını alan jandarma operasyon düzenledi.
T.D. (30), M.D. (36) ve M.D.’nin (26) bulunduğu
otomobili durduran jandarma ekipleri arama yaptı.
Roma döneminden kabartma kadın resmi bulunan bir
mezar taşı, 8 mühür, bir bronz sikkeyle bir haç
bulundu. Tarihi eserler Müze Müdürlüğü’ne teslim
edilirken, gözaltına alınan T.D., M.D. ve M.D.’yi
mahkeme tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.
Hürriyet Ege, 21.10.2011
|
|
TAC MAHAL'İN 5 YILLIK ÖMRÜ MÜ KALDI?
Dünyanın yedi harikasından biri olan Hindistan'daki Tac Mahal birkaç yıl sonra yerle bir olabilir.
NTVMSNBC'nin haberine göre, Hint bilim adamları dünyayı, Tac Mahal'ın temelinin yıkılmasını engellemek üzere bir an önce önlemler almaya çağırdı.
358 yaşındaki dünya harikası yapınının, temellerindeki çürüme nedeniyle 5 yıl içide yıkılabileceği belirtiliyor. Jumna nehrindeki su düzeyinin azalması yapının duvarlarında çatlamalara yol açıyor.
Babür İmparatorluğu hükümdarı Şah Cihan'ın, eşi Mümtaz Mahal'in anısına Jumna nehrinin kıyısında yaptırdığı Tac Mahal, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmıştı. Mümtaz Mahal, 14. kızları Gauhara Begüm'ü doğururken 1631 yılında hayatını kaybetmiş, bunun üzerine Şah Cihan, Agra kentinde Tac Mahal adında bir anıt mezar yaptırmaya karar vermişti. Tac Mahal'ı her yıl 4 milyondan fazla kişi ziyaret ediyor.
Arkitera, Kaynak: Ntvmsnbc, 21.10.2011
|
 |
|
ANTREPO'YA YENİ MÜZE YOLDA

Yıllardır süren restorasyon çalışmaları nedeniyle
kapalı olan Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi
(MSGSÜ) bünyesindeki
İstanbul
Resim Heykel Müzesi’nin
Karaköy’deki Antrepo 5’e taşınması gündemde. Şu
sıralar
İstanbul Bienali’ne
ev sahipliği yapan
İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 5’in
müzeye dönüştürülmesi için MSGSÜ
ile Başbakanlık Özelleştirme
İdaresi arasında ön protokol imzalandığı, bienalin
hemen ardından da çalışmalara hız verileceği
söyleniyor.
Müze projesinin arkasındaki isim ise geçen yıl
kazandığı Ağa Han Ödülü’nü
mimarlık öğrencilerine burs
verilmek üzere mezun olduğu MSGSÜ’ye bağışlayan ünlü
mimar Emre Arolat. Hem yeri hem de çağdaş sanat
müzesi olması itibariyle projenin kendisini çok
heyecanlandırdığını belirten Arolat, “İstanbul’un
o noktası fiziksel ve sosyal olarak çok katmanlı bir
yer. Hem
İstanbul’un o noktasının ruhunu koruyan hem de
kullanıcısı ile olabildiğince dolaysız bir iletişim
kurmayı hedefleyen bir proje üstünde çalışıyorum”
diye konuştu.
Yapılacak restorasyon sonrasında en alt katı depo,
iki katı daimi sergi alanı, bir katı süreli sergi
alanı olacak Antrepo 5, restorasyon atölyesi, açık
ders alanı, kütüphane, kafe, gösteri alanı ve
work-shop odası gibi fonksiyonları da barındıracak.
2013 yılında açılması planlanan müzenin daimi sergi
alanında, 12 bin eser barındıran Resim Heykel Müzesi
koleksiyonunun cumhuriyet sonrasına ait 8 bin
eserlik bölümü dönüşümlü olarak sergilenecek.
MSGSÜ yetkilileri,
İstanbul Resim Heykel Müzesi binasının
restorasyon sonrasında Cumhurbaşkanlığı’na tahsis
edileceği yönündeki söylentilere “Dolmabahçe
Sarayı’nın veliaht dairesi olan müze binası
TBMM Başkanlığı’na bağlı olan Milli Saraylar’a
ait. 1937 yılında
Atatürk’ün emriyle
Türkiye’nin ilk sanat müzesi olarak açılmak
üzere üniversitemize tahsis edildi. Restorasyon
sonrasında koleksiyonumuzun cumhuriyet öncesine ait
bölümünü burada sergilemeyi planlıyoruz” diye cevap
verdi.
Radikal, Haber: Erkan Aktuğ, 21.10.2011
|
|
AĞA HAN ÖDÜLLÜ MİMARI KAYBETİK

Uygulanmış projeleri ve aldığı ödüllerle mimarlık
alanında önemli bir yeri olan, 9. Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’in başdanışmanlığını da yapan,
mimarlığın Oscarı sayılan Ağa Han Mimarlık Ödülü
sahibi 79 yaşındaki Veli Behruz Çinici, Yalova
Termal’deki bir otelin havuz başında dün akşam
fenalaşıp hayatını kaybetti. Yalova Savcılığı,
Çinici’nin ölümünün ardından soruşturma başlattı.
Çinici’nin yarın İstanbul Teşvikiye Camii’nde öğle
namazını müteakip kılınacak cenaze namazının
ardından Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verileceği
öğrenildi. Mimar Behruz Çinici, koordinatörlüğünü
yaptığı ve Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan Çorum
Binevler Uydu Kent Projesi’nin aslına uygun
yapılmadığı gerekçesiyle, yargı süreci başlatmasıyla
gündeme gelmişti. Bilirkişi raporunda, Binevler
Projesi’nin, Çorum Belediyesi’nin yaptığı plan
değişiklikleri sonunda bozulduğu belirlenmişti.
AĞA HAN ÖDÜLLÜ MİMAR
Tasarım ağırlıklı çalışmalarıyla ön plana çıkan
Çinici, 1981 yılında Fransız Mimarlar Odası
tarafından “Sir Robert Matthew Ödülü”ne, aynı yıl
ODTÜ tarafından “Pritzker Mimarlık Ödülü”ne ve
“Atatürk Ödülü”ne aday gösterildi. 1984 yılında
Simavi Ödülü’nü, 1986 yılında İş Bankası Kent ve
Mimarlık Ödülü’nü, 1991 yılında Türkiye Prefabrik
Birliği Ödülü’nü, 1995 yılında TBMM Camisi ile Ağa
Han Mimarlık Ödülü’nü oğlu Can Çinici ile birlikte
aldı. Çinici, 1993 yılında Başbakanlık Şehircilik
Mimarlık Başdanışmanlığı’na atandı.
DEV PROJELERE İMZA ATTI
Atatürk ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri
yerleşkeleri, TBMM Halkla İlişkiler, Milletvekilleri
Sitesi, TBMM Camisi ve Kitaplık Kompleksi
projelerini yaptı. Ankara Petrol Ofisi yönetim
binası, Ankara Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü,
İstanbul Eminönü Çarşı Merkezi ve Ofis Kompleksi
yarışmalarında birincilik ödüllerini kazandı. Taksim
Meydanı Uluslararası Yarışma Projesi ikinciliğini
kazandı.
Doğum yeri ve tarihi: 1932 /
İstanbul
Egitimi ve kariyeri: 1949
yılında Vefa Lisesi’nden sonra, İTÜ Mimarlık
Fakültesi Mimarlık Bölümü’ne girdi. 1961 yılında,
eşi Altuğ Çinici ile birlikte ODTÜ Kampusu
yarışmasını kazanarak uygulamaları için mimarlık
ofisi kurdu.
Habertürk, Haber: Uğur Uslubaş, 20.10.2011
|
|
TESADÜFEN BULUNAN TARİH

Konya'da yaklaşık bin
yıllık geçmişe sahip Aya Elenia Kilisesi'nde
çalışanların gömülmüş olabileceği tahmin edilen
mağaralardaki kaya mezarlarının tamamen tahrip
edildiği ''tesadüfen'' ortaya çıktı.
Edinilen bilgiye göre, merkez Selçuklu İlçesi Sille
antik kentindeki Aya Elenia Kilisesi yakınlarında
bulunan mağaralardaki kaya mezarlarının tamamen
tahrip edildiği, mezarlardan çıkarılan insan
kemiklerinin ve kafatasının etrafa saçıldığı
belirlendi.
Yüzyıllar öncesine ait
olduğu belirlenen insana ait bu parçalar, bölgede
yapılan temizlik çalışmaları sırasında ''tesadüfen''
fark edilmeseydi belki de ''tarih, tarih olacaktı.''
Konya Müze Müdürü Yusuf Benli, AA muhabirine yaptığı
açıklamada, Konya'ya 7 kilometre
uzaklıktaki Sille'nin turizme
açık bir alan olduğunu, Selçuklu Belediyesi'nin
bölgede çeşitli çalışmalar yaptığını söyledi.
O bölgede, özellikle
bölgenin turizme
kazandırılması
adına zaman zaman çevredeki mağaralar diye bilinen
bölümlerde çalışmalar yapıldığını ancak burada kaçak
kazıların da yapıldığı yönünde bilgiler geldiğini
ifade eden Benli, Kültür
Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünden alınan
temizlik çalışmaları doğrultusunda Selçuklu
Belediyesi'nin katkılarıyla bölgede temizlik
çalışması başlatıldığını bildirdi.
Çalışmalarda mağaralardaki mezarların tamamının
kazıldığını, talan edildiğini gördüklerine dikkati
çeken Benli, ''Burada, 1960'lı yıllara ait gazeteler
ve çeşitli elbise parçaları gibi benzeri günümüzde
kullanılmış eşyalar olduğunu gördük. Bu da bu
bölgenin tahrip edildiğini ve kazıldığını açıkça
gösteriyor'' dedi.
''Tarih, tarih olmasın''
başlığıyla bir çalışma yürütüldüğünü anımsatan
Benli, şunları kaydetti:
''Buradaki çalışmalar, kaya kiliselerin içerisinde
bulunanların kurtarılmasını amaçlıyor. Yaklaşık 3
hafta önce başlattığımız çalışmalarda arkeologların
katılımıyla
bölgede temizlik çalışması yapıldı. Selçuklu
Belediyesi başkanlığı tarafından o bölgeyle ilgili
restorasyon çalışması yürütülüyor. Selçuklu
Belediyesi ve Müze Müdürlüğü tarafından yapılan bu
çalışma, buranın daha sağlıklı bir şekilde gelecek
kuşaklara aktarılması için. Bölgedeki temizlik
çalışmaları kapsamında 17. ve 18. yüzyıla ait olduğu
tahmin edilen insan kafatası ve kemiklerinin
mezarlarından çıkarılarak etrafa atıldığını gördük.'
Topladıkları parçaları
torbacıklara koyduklarını hatırlatan Benli, söz
konusu yerin ne zaman kullanıldığı, insanların ne
zaman gömüldüğü ve ortaya çıkan insan kalıntılarının
hangi döneme ait olduğunu net olarak bilmediklerini
söyledi.
Benli, burada özel bir
çalışma yapılması gerektiğini belirterek, ''Elimizde
tam bir veri yok. Temizlik çalışması sonrası yapılan
incelemelerle net bir sonuca varılacak. Bizim
tahminimiz 17. ve 18. yüzyıla ait olabileceği
yönünde. Edinilen bulgular, buranın bir yatakhane
gibi kullanıldığı, kiliseye yardım eden kişilerin
oraya gömülmüş olduğunu gösteriyor'' diye konuştu.
Benli, çalışmaların
ardından kemikleri tekrar mezarlarına
yerleştireceklerini, buranın muhafaza edilerek
çalışmaların bir proje doğrultusunda devam
edeceğini sözlerine ekledi.
Sabah, 20.10.2011
|
 |
İSKOÇYA'DA VİKİNG MEZARI BULUNDU
İskoçya’nın kuzeyindeki Orkney Adası’nda en az bin yıllık Viking mezarı bulundu. Mezarlığa teknesi, kılıcı ve kalkanıyla birlikte gömülen savaşçının, İskandinav mitolojisinde ölenlerin sonsuz mutluluk içinde yaşayacağı yer olduğuna inanılan Valhalla’ya yolculuk için bu şekilde defnedildiği belirtiliyor.
Kazı sonucu iskeletin bazı parçalarına ulaşılamaması ve çene kısmında sadece iki dişe rastlanması, ölen kişinin Pagan ritüellerine göre gömüldüğü ihtimalini yükseltirken, kılıç ve kalkanın hasarlı olması da cesedin sanıldığından daha yaşlı olabileceğini ortaya koyuyor.
Araştırmayı yapan arkeolojik ekibin başında bulunan Manchester Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Hannah Cobb, kazı çalışmaları sonucu bulunan mezarlığın olağanüstü durumda olduğunu ifade ederken, bu kadar uzun süre dayanabilen teknenin ender bir keşif olduğunu ve insanları etkileyebilecek önemli bir sonuca ulaştıklarını söylüyor.
Radikal, 20.10.2011
|
|
REHBERLERE CAMİ EĞİTİMİ
Kültür ve Turizm
Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Kemal Fahir Genç,
turistlere
camileri gezdiren rehberleri, kutsal mekanlarla
ilgili yanlış bilgi vermemeleri için, Diyanet İşleri
Başkanlığından da alacakları bilgi ışığında
eğiteceklerini bildirdi.
Genç, TBMM Milli Eğitim,
Kültür, Gençlik ve Spor
Komisyonunda, bazı uluslararası anlaşmaların
onaylanmalarının uygun bulunduğuna dair kanun
tasarılarının görüşmeleri sırasında komisyon
üyelerine bilgi verdi.
Görüşmelerde AKP Ardahan
Milletvekili Orhan Atalay, bir camide,
turistleri gezdiren bir
rehberin, turistlere
yanlış bilgi verdiğine tanık olduğunu anlattı.
Atalay, söz konusu rehberin,
turistlerin
''padişah haremi'' konusundaki sorularına verdiği
yanıtta, konuyu tamamen saptırdığını, bu tür
olayların tanıtım açısında kötü bir durum olduğunu
söyledi.
Bunun üzerine söz alan
Genç, bu konuda rehberleri bilgilendireceklerini
bildirerek çalışmaların devam ettiğini ifade etti.
Toplantının ardından
gazetecilerin sorularını yanıtlayan Genç,
turistlere camileri
gezdiren bazı rehberlerin,
turistlere yanlış bilgi verdiği ya da
olayları kendine göre değerlendirdiği yönünde
duyumlar aldıklarına işaret etti.
Genç, kutsal mekanların
turistlere yanlış
tanıtılmasının önüne geçebilmek için Diyanet İşleri
Başkanlığından da alacakları bilgi
ışığında, turist
gruplara camileri gezdiren rehberleri eğiteceklerini
bildirdi. Genç, çalışmalara yakın bir zamanda
başlayacaklarını sözlerine ekledi.
Sabah, 20.10.2011
|
|
HERAKLEİA ANTİK KENTİ 2012'DE GÖRÜCÜYE ÇIKACAK

Tekirdağ'ın Marmara Ereğlisi
İlçesi'nde bulunan
Herakleia antik kenti, hazırlanacak projeyle
2012'de ziyarete açılacak.
Tekirdağ Müze Müdürü Önder Öztürk, yaptığı
açıklamada, Herakleia'nın Avrupa'nın ilk
başkenti olmasının yanında, Avrupa'nın
coğrafi yönetim merkezi olarak kullanılan
ilk yeri olduğunu bildirdi. Müze müdürlüğü
olarak Marmara Ereğlisi'ndeki Herakleia
antik kentinde ilk kazının 1992 yılında
yapıldığını hatırlatan Öztürk, kazılara daha
sonra kamulaştırma çalışmaları nedeniyle bir
süre ara verildiğini belirtti.
Kazılara 2007 yılında devam edildiğini
vurgulayan Öztürk, antik kentteki
bazilikanın tamamının 2011 yılında açığa
çıkartıldığını ifade ederek, şöyle konuştu:
"Bazilikadaki mozaiklerin restorasyonu çok
büyük ölçüde tamamlanırken, deprem ve yangın
sebebiyle kilisenin yıkılması sonucu oluşan
zararın giderilmesi için çalıştık.
Restoratör tarafından, kabaran yerler
kaldırılarak, mozaiklerin altı tekrar dolgu
malzemesiyle doldurulup, yerine
yerleştirildi. Motiflerdeki boş yerler de
aslına uygun olarak tümlendi." Restore
çalışmalarında büyük mesafe kat ettiğini
anlatan Öztürk, mevsim şartları nedeniyle
çalışmalara ara verildiğini bildirdi. 2012
yılında restorasyon çalışmalarının
tamamlanmasının planlandığını ifade eden
Öztürk, şunları kaydetti: "Bazilikanın
önümüzdeki yıl üzerini koruyucu örtüyle
kapatarak, teşhire açmayı planlıyoruz.
Üzerinin örtüyle örtülebilmesi için, yan
taraftaki surlar ile bazilika arasındaki 5
metrelik ara mekanın da kazılması gerekiyor.
Bu bağlamda, 2012 yılında bazilikanın aşağı
şehir surlarıyla olan ilişkisi ortaya
çıkartılacak. Bazilikanın üzerini örtme
çalışmaları için proje hazırlayacağız.
Hazırladığımız proje Edirne Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından
uygun görülmesi halinde, İl Özel İdaresi,
Trakya Kalkınma Ajansı veya Kültür ve Turizm
Bakanlığı'ndan ödenek talep ederek mimari
projeyi uygulamaya koyacağız."
Zaman, 19.10.2011
|
|
İTALYAN PROFESÖR 36 YILDIR MALATYA'DA KAZI YAPIYOR

Malatya'daki Arslantepe ören yerinde 36 yıldan beri
kazı yapan İtalyan ekibe başkanlık yapan İtalya Roma
La Sapienza Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Marcelle Frangipane, "Arslantepe, dünya tarihi
için çok önemli bir yer" dedi.
Arslantepe ören yerindeki İtalya Roma La Sapienza
Üniversitesi tarafından yapılan kazıların 2011 yılı
sezonu sona erdi. Kazılar için 36 yıldan beri
Malatya'ya gelen Prof.Dr. Marcelle Frangipane bu
yıl yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Prof.Dr. Frangipane, "Çok güzel bir sezon oldu. Bu yıl
mevcut sarayın kuzeyinde çalıştık. Eski Tunç
dönemine ait tabakalar bulduk. Çok değişik
tabakalar. Çok enteresan. Bu sarayda yangın olmuş.
Daha değişik bir kültür görüyoruz burada. Güzel
sonuçlar var. Burada tam belki değişik kültür değil,
ama karışık kültür. Lokal insanlar devam ediyorlar.
Dağlardaki insanlar buraya gelip birlikte
oturmuşlar. Tarih için çok enteresan bir sezon oldu.
Çalışmalar esnasında kale duvarı gibi bir duvar
ortaya çıktı. Bu çok önemli. 5 metre kalınlığı var.
Tarihi, MÖ 2900 veya 3000. Hemen mevcut saraydan
sonra yapılmış. Gelecek yıl devam edecek. Mevcut
saray devam ediyor bunu biliyoruz. Gelecek yıl
saraya kadar gideceğiz. Saray çok daha büyük. İçinde
ne var bilmiyoruz ama mimarı durumu bunu gösteriyor.
MÖ 3300, 3000 dönemine ait açık hava müzesi olan
saray devam ediyor. O çatı daha geniş olacak.
İnsanlar daha geniş ve daha büyük bir saraya
bakacaklar" şeklinde bilgi verdi.
Bu yılki çalışmalar esnasında bazı objelerinde
bulunduğunu belirten Frangipane, "Objeler Malatya
Müzesi'ne teslim edildi. Bir güzel bakır balta ve
bakır iki iğne bulduk. Tabi seramiklerde bulundu.
Bunların tarihi MÖ 3000 ile 2800'e kadar gidiyor"
diye konuştu.
Arkeoloji için uzun ve büyük prjoenin lazım olduğunu
dile getiren Frangipane şöyle devam etti:
"Geniş kazı lazım. Arkeolojiyi tarih için yapıyoruz. Obje için arkeoloji yapmıyoruz. Obje bizim için doküman gibidir. O zaman arkeoloji çok zaman alıyor. 36 yıldır burada kazı yapıyorum.Hayatımdan da memnunum. Sonuçlar şimdi güzel oldu. Ben şuanda 63 yaşındayım. İtalya'da 36 yıldır orada ne yaptığımı soruyorlar. Ama biliyorlar, anlıyorlar. Arslantepe büyük. Her sene sürpriz var. Her sene yeni bir şey var. O zaman devam etmek lazım. Devam edeceğiz. Eski tabakalar var. Daha bulamadık ama aşağıda var. Arslantepe'de MÖ 5000-6000 dönemine ait tabakalar var. Çalışmak lazım. Malatyalılardan Arslantepe'nin doğal çevresini korumalarını istiyorum. Arslantepe'de çok zengin ve çok önemli bir tarih var. Buradaki tarih sadece Malatya için değil, dünya için önemli. Malatyalılar burayı çocuk gibi burayı korumalı. Arslantepe'deki manzarayı korumalı. Arslantepe'nin manzarası çok güzel. Arslantepe'nin etrafına çok büyük binalar yapılmamalı. Her tarafını korumak lazım. Küçük evler ve ağaçlar, daha güzel. Turistler bunu daha çok seveceklerdir. Doğa çok güzel. yazıktır. Roma'da 1987 yılında ve 2004 yılında Arslantepe için sergi düzenlendi. Şuanda buraya çok sayıda İtalyan geliyor. Çünkü burayı öğrendiler. İnönü Üniversitesi ile çok güzel bir bağlantı yaptık. Bana bu yıl fahri doktora verdiler. Ama Malatya'da arkeoloji bölümü yoktur. Biraz zaman lazım. Kolay değil. Ama iyi, bağlantı çok güzel. İnşallah daha sonra daha iyi bağlantılar olacak".
Türkçeyi Malatya'da öğrendiğini kaydeden Frangipane,
"Türkçeyi burada öğrendim. Orduzu'da Türkçeyi
öğrendim. Çok daha iyi konuşmak istiyorum ancak
zaman yok. Orduzulu insanları yakından tanıyorum.
Aile gibiyiz. Orduzulularla birlikte çok çalıştık.
Benim için birinci şehir Roma, ikinci şehir Malatya.
36 yıl içinde Malatya çok değişti. Ben Malatya'yı
çok değişik buldum. Malatya çok daha büyük oldu ve
daha modern oldu. Özellikle yaş kayısıyı çok
sevişorum. Roma'ya kayısıyı götürüyorum. Biz
Ağustos'ta geliyoruz ve kayısının son sezonuna
kavuşuyoruz" şeklinde konuştu.
Bu yıl ki kazı çalışmasını tamamlayan Prof Dr
Marcelle Frangipane, ekibi ile birlikte Malatya'dan
ayrıldı.
Türkiye Gazetesi, Haber: Burhan Karaduman,
19.10.2011
|
|
TARİHİ EVLERİN BİTMEYEN DRAMI

Erzurum'da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
kurulu tarafından tescilli olan 21 tarihi evden
2'si, yıkılma tehlikesi gösterdiği için Yakutiye
Belediyesi tarafından tel örgü içine alındı. Çökme
ve yıkılma tehlikesi gösteren evler, mahalle
halkının korkulu rüyası oldu.
Vatandaşlar, 150'şer yıllık geçmişi bulunan
tarihi Erzurum evlerinin 'her an bir faciaya' neden
olabileceğini belirterek, kısa sürede onarımdan
geçirilmesini istedi. Konakların terk edildiği için
harabeye döndüğüne dikkat çeken Yakutiye Belediye
Başkanı AKPli Ali Korkut, 21 tarihi evi butik
otel veya lokanta olarak işletmeye açmayı
hedeflediklerini söyledi. Başkan Korkut, "Sokaktaki
tehlikeyi tel örgülerle en aza indirmeye çalıştık"
dedi.
'Dikkat tehlikeli yapı, taş düşebilir. Girmek
yasaktır' uyarılarının yapıldığı çalışmayı 'komedi'
olarak nitelendiren Yeğenağa Mahallesi azalarından
esnaf Yusuf Sincan ise tepkisini şöyle dile getirdi:
"Mahallemizde iki tarihi ev var. Bunlar
sahipleri tarafından terkedildiği için yıkılmaya yüz
tutmuş. Tescilli oldukları için kimse yıkamıyor. Ama
her an çökebilir. Belediyeye söyledik. Gelip,
çevresini tel örgü ile çevirdi. Bunu yaparken de
sokağı trafiğe kapattı. Allah göstermesin yangın
çıksa iftaiye, acil bir hasta olsa ambulans bu
sokağa giremez. Korkumuz bu eski tarihi evlerin bir
faciaya neden olmasıdır. Yetkilileri buradan bir kez
daha uyarıyoruz. ya üzerindeki tescili kaldırıp
yıksınlar, ya da onarıp tehlike olmaktan
kurtarsınlar."
Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut (AKP),
eski şehirde aynı durumda olan Kültür ve Tabiat
Varlıkları Koruma Kurulunun tescillediği 21 konutun
bulunduğunu bildirdi. Yıkılma tehlikesi olan ve
yaklaşık 150'şer yıllık iki konut çevresini ise tel
örgü ile çevirerek evlere yaklaşmayı önlediklerini
belirten Korkut, "Tescilin kaldırılması için kurula
müracaat ettik ancak kabul etmediler. Kültür
Bakanlığından onaylı proje ile kısa zamanda bu
evlerin restorasyonunu yapacağız. Bu evler daha
sonra sahipleri ile konuşulup butik otel veya
lokanta olarak işletmeye açmayı hedefliyoruz" diye
konuştu.
Erzurum Gazetesi, 19.10.2011
|
|
AKYAVAŞ'IN BAŞYAPITI SATILIYOR
Erol Akyavaş’ın ‘Mavi Kompozisyon’ adlı başyapıtı yeni sahibini arıyor. Dev boyutlu (260x90 cm) tablo, Beyaz Müzayede’nin 25-26 Ekim tarihlerinde düzenleyeceği açık arttırmada 750 bin-1 milyon lira fiyat aralığında satışa sunulacak. Sofa Otel’de düzenlenecek müzayedenin diğer yıldızı ise bir İngiliz galerisinde günışığına çıkan Fahrelnisa Zeid’in ‘Forbidden Sun’ isimli tablosu olacak. Zeid’in tablosunun tahmini fiyat aralığı 400-550 bin olarak belirlendi.
329 eserin satışa sunulacağı müzayedede günümüz resminin büyük ismi Mehmet Güleryüz’ün ‘Uzanan Çıplak’ı 150-200 bin, Komet’in ‘Selam Sana’sı 50-70 bin, Sabri Berkel’in ‘Renkli Soyut’u 70-90 bin, Ömer Uluç’un ‘Araf III’ü 70-100 bin lira fiyat aralığından satışa sunulacak. Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Ferruh Başağa, Neşe Erdok, Avni Arbaş, İhsan Cemal Karaburçak, Orhan Peker, Nedim Günsür, Nuri Abaç, Burhan Uygur gibi büyük ustaların yanı sıra çağdaş Türk resminin tanınmış isimleri Kemal Önsoy, Canan Tolon, Leyla Gediz, Eriç Seymen, Canan Şenol’un tablolarının da satışa sunulacağı müzayedede toplam 12 milyon liralık satış yapılması bekleniyor.
Radikal, 19.10.2011
|
 |
|
İŞTE SAGALASSOS'DAKİ SON
BULGULAR

Burdur’un Ağlasun İlçesi
sınırları içindeki Sagalassos antik kentinde 20
yıldır sürmekte olan arkeolojik kazıların 2011 yılı
sezonu kapandı. Kazı ekibinden İpek Akyel, sezon
boyunca yaptıkları çalışmaları ve ulaştıkları
bulguları Turizmhabercisi için değerlendirdi.
Temmuz ve Ağustos
aylarında gerçekleştirilen kazılarda mimar, jeolog,
botanikçi, biyolog, konservatör ve restoratörlerin
de yer aldığı geniş kapsamlı bir uluslararası
bilimsel ekip görev aldı.
İşte İpek Akyel’in
değerlendirmeleri:
Sagalassos antik
kentinde, 90′lı yıllarda kazısı tamamlanıp restore
edilen Geç Hellenistik Çeşme Binası (MÖ 1.yy), Neon
Kütüphanesi (MS 2.yy) ile kahramanlık anıtı
Kuzey-Batı Heroon’dan (MS 1.yy) sonra; yine aynı
yıllarda kazısı yapılmış olup, on iki yıllık
restorasyon çalışmasının ardından geçtiğimiz yıl
kazı sezonu sonunda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay’ın da katılımıyla açılışı yapılan Antoninler
Çeşmesi kentin Yukarı Agorasını Roma ihtişamıyla
süslemekte.
MS 2. yüzyılda inşa
edilmiş olan anıtsal Antoninler Çeşmesi’nden bugün
de iki bin yıl önceki sistemle su akıyor. Arkeolog
ve mimarların uzun yıllar süren yoğun ve titiz
çalışmalarının sonucunda ortaya çıkarılan 30 metre
uzunluğundaki çeşme, tüm heybetiyle antik kenti
taçlandırıyor. Kazılar sırasında bulunan devasa
Dionysos heykelleri ile Nemesis ve Asklepios
heykelleri de yapının ihtişamını arttırmakta.
Orijinalleri Burdur Müzesi’nde bulunan eserlerin
replikaları, Bakanlık finansmanı ile yaptırılarak
Haziran ayında yerlerine yerleştirildi.
Antik çağlarda Mısır’a
kadar keramik ihraç etmiş olan kentin, “Sagalassos
Red Slip Ware” adıyla anılan pişmiş toprak
kaplarının üretim yeri keramik fırınları kazısı bu
yıl da devam etti. Şu ana kadar 9 adet fırın ortaya
çıkartıldı. Ayrıca bu mekanda, kentin ticaret
merkezi olduğunu düşündüren dükkanlar da bulundu.
Anadolu’nun en büyük
hamam komplekslerinden biri olan Roma İmparatorluk
hamamında (MS 2. yy.) kazılar bu sezon da devam
ederek yapının doğusundaki mekȃnlar kazıldı.
Geçtiğimiz yıllarda Roma İmparatorluk ailesinden
Hadrian, Marcus Aurelius, Faustina’nın devasa
heykellerinin ele geçtiği hamam kazısına önümüzdeki
yıllarda da devam edilecek.
Kentin 1700 metre
rakımlı Roma Tiyatrosu’nda da (MS 2.yy) ölçümler
yapıldı ve 9000 kişi kapasiteli yapının hava
şartları ve toprak kayması nedeniyle uğradığı hasar
tespit edilmeye çalışıldı.
2012 Kazı sezonunda,
bulutların arasındaki kent Sagalassos’un bize hangi
sürprizleri sunacağını görmek için Temmuz ayına
kadar bekleyeceğiz…”
Turizm Habercisi,
Fotoğraflar: Şerif Yenen, 19.10.2011
|
|
7 USTADAN 144 ESER MÜZAYEDEYE ÇIKIYOR

Jessie Eskenazi Benardete’nin
modern resmin başyapıtlarının yer aldığı 144 eserlik
ikinci koleksiyonu açık artırmayla satışa sunuluyor.
Benardete’nin özel koleksiyonunun 260 eserden
oluşan bir bölümü geçtiğimiz Mart ayında
Alif Art Antikacılık AŞ tarafından müzayedeye
çıkmış ve yoğun ilgi görmüştü. “Jessie
Eskenazi Benardete Koleksiyonu II, Büyük 7
Üstattan Seçmeler” adlı ikinci müzayedede ise
İhsan Cemal Karaburçak,
Nurullah Berk,
Fikret Mualla,
Burhan Doğançay, Sabri Berkel, Leopold Levy ve
karikatürist Salih Erimez’in 144 seçkin eseri yer
alıyor.
Jessie Geri Benardete çiftinin yaşamları boyunca
titizlikle topladıkları, Türk resminde ekol yaratan
ressamların nadide eserlerinin yer aldığı
koleksiyonda
Burhan Doğançay’ın 16,
Nurullah Berk’in 8,
İhsan Cemal Karaburçak’ın 9,
Fikret Mualla’nın 22, Sabri Berkel’in 60,
Leopold Levy’nin 14, Salih Erimez’in 15 eseri yer
alıyor.
Müzayedenin en yüksek muhammen bedelle açılacak
eserleri arasında
Burhan Doğançay’ın “Doors” serisinden “154”
(300.000 350.000 TL) ile “Breakthrough” serisinden
“Cracking up in Zurich” isimli eserleri (250.000 –
350.000 TL) yer alıyor.
Nurullah Berk’in “Yıkanan Kadın”ı ile (200.000 –
250.000 TL),
İhsan Cemal Karaburçak’ın “Atlı Peyzaj”ı
(160.000 – 200.000 TL) açılış bedelleriyle en pahalı
eserler arasında yer alıyor. Nihal Sarıgül
yönetimindeki müzayede, Esma Sultan Yalısı’nda 23
Ekim günü saat 14.30’da başlayacak.
Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 18.10.2011
|
|
BATTALGAZİ KALE SURLARI YENİDEN HAYAT BULUYOR

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'ndeki eski kale
surlarının yeniden restore edilmesi kapsamında ilk
kapı girişi tamamlandı.
Battalgazi İlçesi'nde Roma dönemi surlarının yeniden
restore edilmesi kapsamında ilk çalışma sonuçlandı.
İlçenin girişindeki kale kapılarından birisi restore
edilerek tamamlandı. Battalgazi Belediye Başkanı
Selahattin Gürkan, "Surlar 2 bin yıllık bir geçmişe
sahip. 2 bin yıllık tarihi ayağa kaldırırsanız, 2
bin yılık belediye başkanı olursunuz. Gelecek 2 bin
yılık bir çalışma yaparsanız, gelecekte 2 bin yıllık
başkan olursunuz. Yani belediye başkanları kendisini
5 yıla sığdırmamalı. Surlar 2 bin 850 metredir.
Sayın valimizin verdiği ödenekle, ilk etap bitti.
İkinci etap çalışmaları başlayacak. Surların restore
edilmesi süreci devam edecek" dedi.
Battalgazi'nin turizm merkezi yapılması konusunda
sürecin devam edeceğini söyleyen Gürkan, surların
yapımı kapsamında mevcut Belediye binası ile o
alanında kaldırılacağını söyledi. Gürkan, hedefin
tüm surları tamamen ayağa kaldırmak olduğunu ifade
etti.
Battalgazi'nin Anadolu'nun Türkleşmesinde önemli bir
sancak olduğunu ifade eden Gürkan, "Bunun farkında
olmalıyız. Buranın geçmiş tarihini gün yüzüne
çıkartmamız gerekiyor. Battalgazi'nin turizm merkezi
olması Malatya'yı da ayağa kaldırır" diye konuştu.
Restorasyon çalışmaları esnasında orijinale
uyulduğunu belirten Gürkan, "Bu konuda anlayan
anlamayan herkes kendisine göre bir fikir beyan
ediyor. Biz restorasyon konusunda genel mimari tarza
ve estetiği uyulmasını sağlıyoruz" dedi.
Roma İmparatoru Trajanus zamanında Milattan Sonra
98-117 yılları arasında yapımına başlanılan Malatya
surları Diocletianus zamanında 284-305 yıllarında
genişletilmiş ve 532 yılında İmparator Justinianus
tarafından tamamlanmıştır. Diktörtgene yakın yamuk
şekilde olan surların 71 burcu 11 kapısı
bulunuyordu.
Türkiye Gazetesi, Haber: Burhan Karaduman,
18.10.2011
|
 |
İSTANBUL FETHİYE MÜZESİ'NİN RESTORASYON PROJELERİ HAZIRLANIYOR
İstanbul Fethiye Müzesi ve Camisi’nde ölçü ve analiz çalışmalarını başlatan İstanbul İl Özel İdaresi, müzedeki proje çalışmalarını Temmuz 2012'de bitirmeyi planlıyor.
İstanbul Fethiye Müzesi ve Camisi Hakkında
İstanbul'un Fatih-Çarşamba semtinde bulunan yapı, aslında Bizans Döneminde yaptırılmış olan Pammakaristos Manastır Kilisesi. Latin istilasının son bulmasıyla XIII. yüzyılda eski bir kilisenin kalıntıları üzerine yeniden yaptırılmış olan klise, Meryem'e adanmış.
Fetihten sonra hristiyanlara bırakılan yapıya, 1455 yılında Patrikhane taşınmış, 1586 yılına kadar da Patrikhane işlevini sürdürmüştür.
Bu kiliseyi III. Murat (1574–1595) camiye dönüştürmüş ve Fethiye adını vermiştir.
Kuzey kilise halen cami olarak kullanılmaktadır. Ek kilise ise duvarları XIV. yüzyılın güzel mozaikleri ile süslü olup 1938–1940 yıllarında onarıldıktan sonra müze olarak Ayasofya Müzesi'ne bağlı bir birim haline getirilmiştir.
Yapı, 18.10.2011
|
|
RUSLAR TARİHLERİNE SAHİP ÇIKTI
Çarlık Rusyası
döneminden kalma önemli tarihi eserler, Asar-ı Atika
Müzayede ve Sanat
Galerisi'nin İstanbul
Conrad Otel'de önceki gün düzenlediği müzayedeyle
meraklılarına sunuldu. Tarihi eserlere
düşkünlükleriyle tanınan çok sayıda Rus alıcı,
yurt dışından gelerek
Çarlık döneminden kalma eserleri satın aldı. "Özel
Koleksiyonlar
Müzayedesi"nde, Sovyetler Birliği Mareşali ve
Komünist Parti yöneticilerinden Kliment Voroşilov'un
Büyükelçi Hüseyin Ragıp Bey'e hediye ettiği,
güzel sözler ve bir
hatıra yazısı içeren Ovchinnikov marka gümüş likör
takımı 150 bin TL'den
alıcı buldu. Romanov hanedanı mensubu Çariçe
Aleksandra için üretilen Faberge imzalı 10 parçalık
gümüş tuvalet takımı ise 45 bin
TL'ye satıldı.
Sabah, Haber: Öner Öngün, 18.10.2011
|
|
|
VİLAYET BİNASI RESTORASYONUNA TEPKİ

Erzurum'da tarihi eserlerin korunmasıyla ilgili
olarak zaman zaman yaşanan sorunlara bir yenisi daha
ekleniyor. Eski Valilik binası olarak kullanılan,
son olarak Bölge İdare Mahkemesine tahsis edilen ve
yüz yılı aşkın bir ömre sahip bina, tadilat
çalışmaları nedeniyle ilginç uygulamalara sahne
oluyor. Daha önce içerisine iş makinesi sokulan
binanın şimdi de dış cephesinde duvarlar sökülüyor.
Objektiflere yansıyan oyuklar ve yıkım görüntüleri,
Anıtlar Kurulu'nun, Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Müdürlüğünün görmemesi tepkilere yol açıyor.
Erzurum Valilik Binası ve bir süreliğine de
Mahkeme binası olarak hizmet veren tarihi binada
yapılan tadilat çalışmaları tarihi doku ve
özelliğine zarar veriyor. Tadilat çalışmasının
neredeyse yıkıma dönüştüğü, tarihi olanın yıkılarak
yerine beton ikame edilmesi görenleri şaşkına
çeviriyor. Vatandaşların, tarihe böylemi sahip
çıkılıyor tepkilerine karşın tarih değerlerini
korumakla yükümlü kuruluşlardan ise çık çıkmıyor.
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü ve
Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bir türlü göremediği
çalışmalar sonucunda binanın neredeyse iskeleti
değiştiriliyor. Duvarları mütemadiyen sökülen,
içerisine iş makineleri sokulan, beton ile tarihi
olanın yer değiştirildiği binada adeta tarih
katledilerek restorasyon yapılıyor.
Bir firma tarafından yıkılarak yapılan garip
restorasyon için acil çağrı yapan vatandaşlar,
"Burayla ilgili kurumlar veya kuruluşlar
ilgilenmiyorsa, Erzurum Valisi çıkıp bu işe el
atsın. Bu pervasızlığa bir dur denilmeli. Erzurum'da
tarih böylesine gözler önünde yıkıma uğratılıyor.
Adı da restorasyon, böyle mi yapılıyor. Dünyanın
neresinde tarihi doku yıkılarak betonlaştırılmak
suretiyle restora ediliyor" dediler.
Anıtlar Kurulu, son yıllarda aldığı ve almadığı
kararlarla tartışmalara yol açmıştı. Çifte Minareli
Medrese önüne tuvalet yapılmasına göz yuman,
Medreseyi çevreleyen tarihi surların yıkılarak
yerlerine Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan
barakalara sessiz kalan Anıtlar Yüksek Kurulu ve
Kültür VeTabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü,
Yakutiye Belediyesi Hizmet binası karşısındaki Eski
Valilik binasında yaşanan tahribata da sessizliğini
koruyor.
Anıtlar Yüksek Kurulu, Yakutiye Belediyesi
tarafından tarihi dokuya uygun olarak taş yüzeyin
ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmasına izin
vermemişti. Tarihi dokunun ortaya çıkarılarak aslına
uygun biçimde şehre bir eser kazandırmak isteyen
Yakutiye Belediyesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Yüksek Kurulu'nun engellemesiyle
karşılaşmıştı. Belediye, hizmet binasını yeniden
sıvayla kapatarak muhteşem tarihi dokuyu sıvanın
altında bırakmıştı.
Erzurum'un merkezinde restore adıyla eski valilik
konağına yapılan çalışmayı kıyım olarak
değerlendiren vatandaşlar, Güzel Sanatlar ve Sanat
Tarihi Bölümlerinin de içerisinde yer aldığı Atatürk
Üniversitesi tarafından da görülmüyor. Şehirde
tarihe saygılı bilinen sivil toplum örgütleri de
böylesine garip restorasyona sessiz kaldıklarını
dile getirdiler.
Erzurum Gazetesi, 18.10.2011
|
|
LOS ANGELES'DAKİ 'SULTANIN HEDİYELERİ' SERGİSİNE 76 BİN ZİYARETÇİ
Los Angeles'ta İslam kültürüne ait eserlerin teşhir edildiği "Sultan'ın Hediyeleri'' sergisini 76 bin ABD'li ziyaret etti.
Los Angeles Sanat Müzesi'nde düzenlenen ve Amerika, Avrupa, Ortadoğu'ya ait çeşitli koleksiyonlardan 200 sanat eserinin gösterildiği sergide Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi ile Millet Yazma Eser Kütüphanesi'nden 19 eser yer aldı. 5 Haziran-5 Eylül tarihleri arasında düzenlenen sergide ipek halılar, altın işlemeli dokumalar, ahşap eşyalar, mücevher, silah ve kitaplar meraklılarına sunuldu. Diplomatik, dini ve kişisel hediyeler olmak üzere üç ana başlık altında sanatseverlerin beğenisine sunulan serginin ikincisi 23 Ekim 2011-16 Ocak 2012 tarihleri arasında Houston Museum Of Fine Arts'ta düzenlenecek. Amerikan halkına İslam sanatını ve kültürünü, eşsiz kalite ve çekicilikteki eserlerle tanıtmayı hedefleyen serginin Houston Güzel Sanatlar Müzesi'ndeki teşhirinde ise ülkemize ait 12 eser sergilenecek.
Zaman, Haber: Kazım Canlan, 18.10.2011
|
|
"YANIK HAN AYAĞA KALKMALI"
Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü sorumluluk alanındaki bazı mülhak ve yeni vakıfların denetimi için Kastamonu’ya gelen Müfettiş Sabri Sever, dünden itibaren Mülhak Yanıkoğlu Vakıflarının denetimine başladı.
Mütevelli Fahir Yanık ve Vakıflar Bölge Müdürü Vekili Ahmet Yüceer ile birlikte Yanıkoğlu Vakıflarının gayrimenkullerini yerinde gezen Müfettiş Sabri Sever, Yanık Han’ı da gezdi.
Fahir Yanık, Han’ın 1616 tarihinden önce Yanıkoğlu Hacı İsmail Ağa tarafından yapıldığını ve gelirinin kuranı kerim okunmasına vakfedildiğini belirtti.
Hanın ahşap aksamıyla Türkiye’nin nadir örneklerinden birisi olduğunu, içersindeki 90’a yakın odasıyla turistik otel konsepti için ideal bir tarihi mekan olarak yatırımcıların ilgisini beklediğini ifade eden Fahir Yanık, yıllardır ecdad yadigarı bu tarihi eseri yaşatmak için aile olarak gayret sarf ettiklerini ve güçleri yettiği müddetçe de Yanık Han’ı yaşatacaklarını vurguladı. Tarihi eserleriyle dikkat çeken Kastamonu’nun önemli kültürel miraslarından birisi olan Yanık han’ın gelecek kuşaklara taşınmasının önemine vurgu yapan Fahir Yanık; “Burası bizim atalarımızın yaptırmış olduğu bir eser. Ancak unutulmamalıdır ki bu han Yanıkoğlu ailesinin değil tüm kastamonu’nun ortak mirasıdır. Zaten bu yüzden şahıs mülkiyetinden çıkarılıp vakfedilmiş ve vakıf bünyesinde kalmıştır. Yanık Han’ın ayağa kalkması ve Kastamonu turizmine hizmet etmesi için yatırımcıların ilgi ve desteğini bekliyoruz.” Diyerek Yanık Han’ın potansiyeline dikkat çekti.
Müfettiş Sabri sever, Türkiye’nin bir çok yerini gezip gördüğünü ancak bu özelliklerde bir hana rastlamadığını söylerken; içindeki ahşap aksamıyla ayrı bir nitelik ve güzellik taşıyan Yanık han’ın turizmde ivme kazanmaya başlayan Kastamonu’nun otel ve konaklama sorununu çözecek özelliklere sahip olduğunu ve burasının yatırımcılar tarafından değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Daha önce de basında yer alan ve bir süre yatırımcıların ilgisini çekmek amacıyla ilanları verilen Yanık Han, taşıdığı özelliklerle Türkiye’nin dikkat çeken tarihi yapılarından birisi. Özellikle içersinde yer alan 90’a yakın oda ile turistik otel konseptine son derece uygun olan Yanık Han’ın bu amaçla kullanılması; en az 100 yataklı bir otelin de faaliyete geçmesini sağlayacak. Bu kapasitede bir turistik otel ise iki turu birden ağırlayabilecek avantaja sahip olduğu gibi Kastamonu’nun konaklama sorununa da önemli ölçüde neşter vuracak.
Kastamonu Postası, Haber: Erdal Arslan, 18.10.2011
|


 |
|
BALIKLI RUM VAKFI'NI SEVİNDİREN RAPOR
Balıklı Rum
Hastanesi Vakfı'nın Zeytinburnu'nda vakıf malı
tarihi Rum mezarlığını botanik bahçesine çevirdiği
iddiasıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi aleyhine
açtığı davada, bilirkişi başvuruyu haklı buldu.
Davanın görüldüğü Bakırköy 8. Asliye Hukuk
Mahkemesi'ne ulaşan bilirkişi raporunda arazinin
1936 beyannamesinde vakfın malları arasında
gösterildiği vurgulanarak vakfa geri verilmesi
gerektiği belirtildi.
Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Başkanı Dr.
Dimitri Karayani bilirkişi raporuna çok
sevindiklerini belirterek şunları söyledi:
'Mezarlığımız botanik bahçesine çevrilirken ayazma
ve ikonalar da toprağa gömülmüş. Bunlar bizim için
manevi değerleri çok yüksek şeyler. Müslümanlar için
zemzem suyu neyse bizim için de ayazma aynı değerde.
Arazimizi tekrar geri aldığımızda bunların hepsini
tekrar gün yüzüne çıkartacağız. Ancak burayı tekrar
mezarlık olarak kullanmak zor gözüküyor. Zaten
ortada kemikler yok. Bu saatten sonra ortadan
kaybolan kemikleri bulabileceğimizi hiç sanmıyorum.'
Akşam, Haber: Mete Yılmaz, 18.10.2011
|
|
İSTANBUL'UN ÇİN SEDDİ
ANASTASİOS
Bizans İmparatorluğu
döneminde İstanbul'u Trakya yönünden gelen akınlara
karşı korumak için Çatalca ile Silivri arasında inşa
edilen ve ''Büyük duvar'' ismiyle anılan 45
kilometrelik
''Anastasios'' surlarının günümüzde 22
kilometrelik kısmı
varlığını sürdürüyor.
İstanbul 6 Numaralı
Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı olan sanat
tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, muhabirine yaptığı
açıklamada, İstanbul'un 4. yüzyıldan sonra büyük bir
kent haline geldiğini, Roma İmparatorluğunun
başkenti olan İstanbul'a özellikle Balkanlar'dan
birçok halkın hücum etmeye başladığını anlattı.
Bu nedenle şehri korumak
için birçok sur sistemlerinin inşa edildiğini
hatırlatan Yılmaz, ''5. yüz yılda şehir surlarının
inşasından Trakya'nın içlerinde büyük bir duvar inşa
edildi'' dedi.
Bu duvarın, Karadeniz
kıyısı olan Çatalca'nın Karacaköy yakınlarından
başladığını, Silivri'nin batısına kadar devam
ettiğini ifade eden Yılmaz, şunları anlattı:
''Trakya yarımadasına düz bir çizgi çizersek,
yaklaşık 45 kilometrelik
bir mesafe. Bayağı uzun bir duvar. Türkiye'deki en
uzun savunma sistemidir. Göçebe halkların
hareketlerine karşı yerleşiklerin kendilerini
korumak için tasarladıkları inşaatların en ilginç
örneklerinden biri. Dünya savunma sistemleri
arasında çok önemli bir yere sahip. 5. yüzyılın
sonu, 6. yüzyılın başlarında inşa edildi ama inşaatı
tamamlayan 1. Anastasios'dur. Meşhur imparator, sur
inşaatına son şeklini 507-512 yıllarında vermiş. O
yüzden onun adıyla anılıyor ama Bizans kaynakları,
'Büyük duvar' diye anmayı tercih etmiş. Çoğunlukla
'Büyük duvar' ismiyle anılır.''
Surun, yapımının çok
uzun yıllar devam ettiğini dile getiren Yılmaz,
şunları söyledi:
''Yapımında farklı malzemelerin kullanıldığı
görülüyor. Başkenti korumak için yapıldığından
dolayı büyük önem verildiği anlaşılıyor. Bu
inşaattan sonra defalarca tamir edilmiş. Surlar, hem
depremlerden, hem de düşman saldırılarından zarar
gördüğü için defalarca yenilenmiş. Bunların da
kitabeleri konulmuş. Elimizde 11. yüzyıldan kalan
bir kitabe var. En son 11. yüzyılda tamir edilmiş.
Sonrasında muhtemelen terk edilmiş. Aslında duvarlar
kesme taştan inşa edilmiş. Bir çeşit kireç taşı. Bu
taşlar, yer yer tuğla ile dengelenmiş ama ağırlıklı
olarak kesme taştan inşa edilmiş. Bütün bunlar
birbirine horasan harcı dediğimiz bir harçla
bağlanmış. Tuğla tozu, tuğla kırığı, dere kumu ve
kireçle elde edilen bir harç. Doğal bir harç.
Duvarın üzerinde bu kadar yoğun bitki örtüsünün
bulunmasının bir nedeni de bu. Kireçli toprağı seven
bitkiler, bunun üzerinde yaşayabiliyor.''
Surun, özellikle kuzey
kısmının günümüze ulaştığını vurgulayan Yılmaz,
sözlerini şöyle sürdürdü:
''Aşağı yukarı 20 kilometrelik bir kısmını orman
içinden izlemek mümkün. Bazı yerlerde 3-4 metre
yüksekliğinde duvar net görülebiliyor. Aşağı yukarı
3 metre kalınlığında, duvar kalınlığı bazı yerlerde
2,5, bazı yerlerde 3,5 metreye ulaşıyor. Orman
içinde kaldığı için fazla takibi mümkün değil.
Ormanın içinde, duvara paralel açılmış yol
hatlarında duvarı izlemek mümkün. Surlardaki taşlar
terk edildikten sonra vatandaşlar tarafından
sökülerek yapı malzemesi olarak kullanılmış.
Silivri'ye yakın olan bölgelerdeki duvar
kalıntıları, etraftaki inşaatlarda kullanılmış.
Kuzeye doğru olan kısmı, orman içinde kaldığı ve
yerleşimden uzak olduğu için daha sağlam kalabilmiş.
Orta çağlar içinde bu tür şeyler, dünyanın her
yerinde çok yaygın. Eski yapının malzemesini alıp,
yeni inşaatta kullanabiliyor. Çünkü fonksiyonunu
kaybetmiş duvar.''
Yılmaz, duvarın çok
fazla kenti koruyamadığını, Balkanlar'dan gelen
halkların her zaman İstanbul'a buradan ulaşmayı
başardığını belirtti.
Bizans İmparatorluğu'nun, sadece bu duvar sayesinde
Bulgarlar'ın bir saldırısını durdurmayı başardığını
ifade eden Yılmaz, ''Onun dışında Avarlar, Hunlar,
Bulgarlar her zaman İstanbul'a ulaşmayı başarmış.
Yapım mantığı Çin seddi ile aynı. Göçebe halklara
karşı, yerleşik şehri, yerleşik dünyayı korumak için
inşa edilen duvarlardan biri. Çin seddi çok büyük ve
olağanüstü. Çin'in bütün kuzey bölgesini içine
alıyor ama o da parçalar halinde birçok duvardan
oluşuyor. Roma dünyası da 2. yüzyıldan itibaren bu
tür duvarlar inşa etmiş. İngiltere'de Hadrian duvarı
var. Çok meşhur. Romanya'da da böyle bir duvar var.
Anastasios, bugüne ulaşan en iyi durumdaki
duvarlardan biridir'' şeklinde konuştu.
İstanbul Büyükşehir
Belediyesi'nin surun korunması için bir planlama
çalışması yaptığını kaydeden Yılmaz, şunları
anlattı:
''Şu anda uygulamada bir şey yok. Daha çok
tespit ve korumaya yönelik bir planlama çalışması
yapıldı. Öncelikle güzergahları tespit edildi. Bu
çok önemli bir çalışma. Umarım, devamı gelir. Turizm
açısından maalesef değerlendirilmiyor. Çünkü
görülebilir kısmı çok az. Ancak az bir gayretle,
orman içinde kalan kısmının temizlenmesi, duvarın
temizlenmesi, belli noktalarda duvarın ziyaret
edilebilir hale getirilmesi, özellikle surun kuzey
kısmı için çok faydalı olacaktır. Turizm açısından,
bir günlük gezi güzergahı yaratılabilir. Surların
korunması biraz zor. Ormanın içinde kalan kısmı
fazla. Yakın yerleşim alanı olmadığı için maalesef
duvar pek parlak durumda değil. Kültür varlığı
olarak tescillendi. Kültür varlığı olarak kabul
edildi.''
Surun bazı yerlerinde
birtakım define çukurlarının bulunduğunu, her geçen
gün bu çukurların çoğaldığını vurgulayan Yılmaz,
şöyle konuştu:
''Turizm amaçlı kullanılırsa hem yöre halkı
için, hem de bitişiğindeki dev kent İstanbul için
önemli bir turizm merkezi olabilir. Böyle bir imkan
varken, defineciler tarafından tahrip ediliyor. Bu
üzücü bir durum. Buraları görmek isteyen turistler
var ama herhangi bir güzergah olmadığı, bir
bilgilendirme tabelası olmadığı için insanlar
gelemiyor. Restorasyondan çok orman içinde bir
temizlik çalışması gerekiyor. Dünyanın başka
yerlerindeki duvarlar çok ilgi çekiyor ve ziyaret
ediliyor. Burası da hiç şüphesiz ziyaret
edilecektir. Öncelikle İstanbullular'ın, sonra da
yabancıların dikkatini çekecek bir duvar. Çünkü hem
İstanbul tarihi, hem de dünya tarihiyle yakından
bağlantılı bir duvar.''
Surun başlangıcında bir kilise kalıntısının
bulunduğunu, duvar hattı boyunca küçük
ibadethaneler, askerlerin barınacağı birtakım
birimlerin inşa edildiğini belirten Yılmaz, bu
yapıların kalıntılarının da görülebildiğini,
kilisenin maalesef tahrip edildiğini ve çökmüş
durumda olduğunu aktardı.
Bu surlarla ilgili ilk araştırmaların, Balkan
Savaşları sırasında Osmanlı Devleti'nin bu bölgeye
doğru çekilmesiyle başladığını ifade eden Yılmaz,
ilk ciddi araştırmayı Ayasofya Müzesi Müdürlerinden
Feridun Dirimtekin'in yaptığını ve duvarın ilk
fotoğraflarını yayımladığını, daha sonra birçok
yabancı araştırmacının çalışmalar yaptığını
kaydetti.
Yılmaz, ''Büyük duvar''
ile ilgili bir rapor hazırladıklarını, bu raporu
Çatalca Belediyesi'ne verdiklerini sözlerini ekledi.
Sabah, 17.10.2011
|
|
ERMENİ KİLİSESİ ÜZERİNDEKİ CAMİYİ YIKACAKLAR
Hatay'ın Samandağ İlçesi'ne bağlı Yoğunoluk Köyü'nde
bulunan ve 1633-1646 yıllarında inşa edildiği tahmin
edilen Ermeni Kilisesi'nin turizme kazandırılması
için Vakıflar Bölge Müdürlüğü çalışma başlattı.
Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan gelen ekiplerin ön
inceleme yaptığı kilisenin restore edilebilmesi için
köy halkı tarafından üzerine inşa edilen betonarme
caminin kaldırılması öngörülünce, köy halkı yer
sıkıntısı ile başbaşa kaldı.
Ermenilerin terk ettikleri Yoğunoluk Köyü'ne,
tahminen 1960 yılında Türkmenlerin yerleşmesiyle
başlayan süreçte, cami eksikliği duyulunca
Türkmenler ilk olarak, Ermeniler tarafından
1633-1646 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen
kilisede ibadetlerini yerine getirdiler.

Uzun yıllar kiliseyi cami olarak kullanan Yoğunoluk
köylüleri, bakım ve onarım yapılamaması ve çevre
şartları nedeniyle kilise içini esir alan rutubetten
rahatsız olunca, köy içerisinde en uygun yer olarak
kilisenin hemen üzerine betonarme bir cami inşa
ettiler. Yıllardır tarihi Ermeni kilisesi üzerine
inşa edilen camide ibadetlerini sürdüren
Yoğunoluklular, kilisenin restore çalışmaları
kapsamında caminin yıkılması gerektiğini öğrenince
kara kara düşünmeye başladılar.
Köy Muhtarı Osman Gücük, 800 nüfuslu Yoğunoluk
köylülerinin hayvancılık yaparak geçimlerini
sağladıklarını ve zor şartlar altında yaptırdıkları
caminin yıkılması halinde, yeni camiyi destek
almadan yaptıramayacaklarını söyledi.
Kendilerine iletilen kadarıyla Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün köye yeni bir cami yaptırmak için ödenek ayırmadığını aktaran Gücük, "Uzun yıllardır bu kilise üzerine inşa edilen camide ibadetimizi yerine getirdik. Ancak kilise rutubetle kaplanınca ibadet etmemiz zorlaştı. Köydeki yer darlığı nedeniyle kilisenin üzerine Yoğunoluk Camii yapıldı. Şimdi restorasyon çalışması nedeniyle caminin yıkılması gündemde. Bize arsa bulmamız söyleniyor. Ama köyün yeri dar, alanı belli. Arsayı bulsak da camiyi yaptıracak paramız yok. Köy halkı yeni bir cami yapılmadan bu caminin yıkılmasına asla izin vermez. Bir Müslüman köyü camisiz olur mu?" dedi.Restorasyon esnasında ille de caminin yıkılmasının gündemde olmaması gerektiğini de vurgulayan Gücük, "Aslında kiliseye camimiz etki ediyorsa, bize yeni cami yaptırılırsa, isteğimiz caminin ana salonun bırakılması oranın köyün kütüphanesi olarak kullanılmasıdır." şeklinde konuştu.

Köyde yaşayan Mustafa Arık da köy halkının maddi
durumu nedeniyle yeni bir camiyi yaptırabilmelerinin
imkansız olduğunu, bu nedenle devlet tarafından
kendilerine yeni bir cami yaptırılana kadar
Yoğunoluk Camii'nin yıkılmasına izin
vermeyeceklerini belirtti.
Hatay Vakıflar Bölge Müdürü Ali Kaya ise 1633-1646
yıllarında yapıldığı tahmin edilen Ermeni
kilisesinin turizme kazandırılması için çalışma
başlatıldığını söyledi. Kaya, yeni bir cami
yapılmadan restorasyona başlamayacaklarını belirtti.
Vakıfların, yeni cami yaptırmadığını ancak destek
verebildiğini aktaran Kaya, "Tarihi kilisenin
restorasyonu için caminin yıkılması gündemde, çünkü
cami şu anda kiliseye baskı yapıyor. Köy muhtarımız
yeni cami için arsa bakıyor. Arsa bulunduğu takdirde
Vakıflar, Hatay Valiliği, İl Müftülüğü ve cami için
kurulacak derneğin de katkıları ile cami
yaptırılabilecek" dedi.
Türkiye Gazetesi, 17.10.2011
|
|
KUTSAL ALAN ARTIK GÖRÜLEBİLİYOR

Çanakkale'nin Ayvacık
İlçesi Gülpınar
beldesindeki Apollon Smintheus Tapınağı'nda
yürütülen 2011 yılı kazı çalışmaları sona erdi.
Kazı Başkanı Prof.Dr. Coşkun Özgünel, AA
muhabirine yaptığı açıklamada, ''Smintheion kutsal
alanının'', Troas bölgesinin önemli kült
merkezlerinin başında geldiğini ve bu önemi Homeros
destanlarına borçlu olduklarını söyledi.
''Tanrı Apollon'un Troas bölgesinde
onurlandırılmasını'' farklı tanımla Homeros'un
İlyada destanında bulduklarını ifade eden Özgünel,
''Homeros'un İlyada'sında, Apollon Smintheus
Tapınağı'nın rahibinin tanrıya yakarışı da kültün bu
bölgedeki varlığına bir başka işarettir. Tanrı,
'Sminthos' adı ile ilk kez Troas bölgesinde ortaya
çıkıyor. Homeros'un destanına ek olarak Strabon ve
Aelianus'un kült konusundaki anlatımları kültün
kökenine de ışık tutar. Ayrıca yaptığımız
çalışmalarda Smintheus kültünün özellikle Troas
bölgesinde doğmuş ve gelişmiş bir kült olduğu
kesinlik kazanmış oldu'' dedi.
Özgünel, kutsal alanın sadece
Hellenistik dönemde
değil, Roma döneminde de görkemin doruğuna
ulaştığının, ele geçen arkeolojik malzemeyle
desteklendiğini belirterek, şu bilgileri verdi:
''Genel niteliği itibarı ile 2011 Gülpınar
kazıları, günümüz Gülpınar yerleşiminin arkeolojik
veriler ışığında kalkolitik dönemden itibaren
yerleşim gördüğünü kesin olarak ortaya koymuştur.
Kutsal alanda arkaik Apollon kutsal alanlarında var
olan kutsal kaynağın tapınakla bağlantısı ve
tapınağa gelen kutsal yolun varlığı son kazılarla
doğrulanmıştır. Devam edecek olan kazılar, hem
kutsal yolun diğer yapılarla, hem de tapınakla olan
bağlantısını ortaya koyacak ve kutsal alanın çevre
kentlerle olan bağlantısını araştırmaya yönelik
olacaktır.''
Kazı ekibinden Samsun'daki Ondokuz Mayıs
Üniversitesi (OMÜ) Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Yrd. Doç.Dr. Davut Kaplan ise, 1980'den beri
yapılan kazılarla bu coğrafya üzerinde kutsal alanın
varoluş nedeninin kanıtlandığını söyledi.
Öncelikle 19. yüzyıl araştırmacı, gezgin ve
kazıcıları tarafından tapınak ve ona bağlı mimari
parçalardan söz edilmesine karşın, kutsal alan ve
çevresi ile ilgilenilmediğini ifade eden Kaplan,
''Geçmiş dönemlerde farklı amaçlarla yapılan
çalışmalar, tapınak ve sorunları ile ilgilenmekten
öteye gidememiştir. Bu nedenle hocam Coşkun
Özgünel'in yapmış olduğu kazı ve araştırmalar kutsal
alanın amacı ve mimarisini farklı yönleriyle ortaya
koymuştur'' diye konuştu.
Yrd. Doç.Dr. Kaplan, bugün klasik bir Osmanlı
yerleşimi olan ve yamaca kurulan Gülpınar
beldesinden kutsal alana bakıldığında, beldenin son
binalarının yer aldığı bahçelerin içine doğru
sokulan bölgede tapınak ve alt tarafında kutsal
alanın büyük bir kısmının görülebildiğini söyledi.
Bu görüntüye son yıllarda kazılan ve bu yılki
çalışmalar da eklenince kutsal alanın günümüzden 7
bin sene öncesinden başlamak üzere geçirdiği bütün
mimari evreleri görmenin mümkün olduğunu dile
getiren Kaplan, ''Gülpınar'daki en erken mimari
evre, yapılan çalışmalara göre şimdilik erken
kalkolitik dönem kadar ulaşmış bulunmakta.
Arkeometrik tarihlemelere göre günümüzden yaklaşık
olarak MÖ 5200 ve 4800 arası bir dönemde iskan
edildiği anlaşılan Smintheion kalkolitik yerleşimi,
Troya öncesi Troas bölgesini karakterize eden bir
dönemi temsil etmektedir'' dedi.
Kaplan, günümüzden 7 bin yıl önce iskan gördüğü
ortaya konan yerleşim alanında, kare planlı, taş
temel üstü kerpiçle yapılmış duvarlarla çevrili
birbirine bitişik yapılmış evlerin yer aldığını
belirterek, şöyle konuştu:
''Prehistorik köy toplumunun günlük yaşantılarına
ait izler, kazı çalışmaları sırasında ele
geçmektedir. Bunlar arasında, çanak, çömlekler, taş
baltalar, kemik iğneler, deniz kabuğundan yapılmış
boncuklar ve kolyeler, öğütme taşları yer
almaktadır. Geçim ekonomileri içerisinde ise en ilgi
çekici ve de önemli buluntuyu kazılar sırasında ele
geçen köpek balığı dişi ve figürün parçaları
oluşturmaktadır. Her yönüyle Antikçağ Anadolu'su
için özgün olan ve var olmaya devam eden Apollon
Smintheus Tapınağı ise, temel seviyesine kadar
tahrip edilmesine karşın, daha önce yapılan
araştırma ve kazılarda olduğu gibi kendi kaderine
terk edilmemiş, Coşkun Özgünel ve ekibi tarafından
her yıl devam eden restorasyon çalışmaları ile eski
görkemine kavuşuyor. MÖ 2. yüzyılın ikinci
yarısında inşa edilen tapınağın ön ve arka
cephelerinde 8, uzun kenarlarında ise 14'er sütun
dizisi yer alıyor. Tapınağın ölçüleri, 23,20 metreye
41,65 metredir. Alt yapısında üç farklı tür taş
kullanılmış. Temel, yöreye özgü volkanik tüf
taşından yapılmış. Üzeri çevrede çok görülen
andezit-bazalt taşı ile kaplı. Bu blokların üzeri de
mermer kaplıdır. Üç bölümden oluşan tapınağa 11
basamak ile çıkılır. Bu bölümler, giriş sırasıyla,
pronaos (kutsal ön oda), naos (kutsal oda) ve
opisthodomos'dur (arka oda).''
Yrd. Doç.Dr. Davut Kaplan, su kaynağının ve buna
bağlı olarak Roma döneminde hamam ve yıkanma
geleneğinin, ''Tanrı huzuruna çıkmadan önce'' önemli
olduğunu ve bunu da farklı evrelere ait hamam
yapısıyla bir kez daha belgelediklerini söyledi.
Roma dönemi hamamının üç farklı evresinin ortaya
konmasının burada terk edilmeyen bir temizlik ve
ritüel varlığının kanıtı olduğuna işaret eden
Kaplan, ''Görüldüğü gibi, tapınak ve hamam gibi
bütün yapılar, ister günlük yaşam olsun, ister dini
inanışın uygulanışında olsun suya ihtiyaç duyarlar.
Bu bağlamda suya fazlasıyla gereksinim duyularak
tapınak ve çevresinde su ile ilgili birçok yapının
yer aldığı alanda su depoları ve pişmiş boru
hatlarının sayıca çokluğu da suyun önemine işaret
eder'' diye konuştu.
Özellikle hamamın sıcak mekandan soğuk
mekanlara doğru bir dizi bölümü barındırdığını ifade
eden Kaplan, şöyle devam etti:
''Bu bağlamda caldarium (sıcak mekan), tepidarium
(ılık mekan, caldarium ve apodyterium arasındaki
ısının kaçmasını önleyen ve fazla sıcak olmayan
mekan), soğuksu havuzu içeren frigidarium (soğuk
mekan) ve apodyterium (soyunma veya elbise
değiştirme mekanı) olmak üzere dört ana mekan
tanımlanmıştır. Hamamın en önemli yanı ise tabandan
ve duvardan ısıtma sisteminin uygulanmış olmasıdır.
Hamam binasını ısıtmak ve yıkanılabilir bir duruma
getirmek için iki önemli unsur şarttır. Bunlar sıcak
su ve sıcak havadır. Biz 2011 yılı çalışmalarıyla
bütün bu unsurların bir arada kullanıldığını
belgeledik. 2011 yılı çalışmalarıyla sayıları 30'a
ulaşan heykel kaideleri, adak anıtları ve
onurlandırma yazıtları, kutsal alan ve işlevi
konusunda hamamı da içine alarak yeni bulgular
vermektedir. Hamam girişi ve aksında ortaya
çıkartılan heykel kaideleri, kültür, sanat ve sosyal
açıdan ilkleri barındırmaktadır. Heykel kaideleri ve
adak anıtlarının tümü, Geç Antik Dönem'de duvarlarda
devşirme örgü malzemesi olarak kullanılmış ve şans
eseri fazla tahribat görmemişler. Kaideler, Apollon
Smintheia Pauleia spor oyunları ve sosyal yaşamın iç
içe olduğu din ve sanatın bir arada kullanıldığını
göstermesi açısından bir ilktir. Yaklaşık bütün
heykel kaideleri üzerindeki yazıtlar dikkate
alındığında Apollon Smintheia Pauleia şenliklerinde
düzenlenen pankration ve güreş oyunlarında ödül ve
derece almış sporcuların onurlandırılma yazıtlarıdır
ve her birinin üzerinde kendi heykelleri dikilmiş
olmalıdır. Heykeller bronz olması nedeniyle günümüze
ulaşmamışlardır. Heykellere ait ayak izleri dışında
herhangi bir bulgu ele geçmemiş olmasına rağmen, en
azından kutsal alanın ev sahipliği yaptığı
şenliklerin ve katılımların geniş bir coğrafyaya
yayıldığını göstermesi açısından önemlidir.''
Roma döneminde görkemli hale gelen ve genişleyen
kutsal alanın, sadece 35 kilometre uzaktaki
Alexandria Troas'a hizmet eder duruma gelmediğini ve
bütün yakın coğrafyalara hizmet verdiğini vurgulayan
Kaplan, ''Anıtsal tapınak ve kutsal alana gelen yol
bu inanışın birer belgesidir. Asıl önemli olan
nokta, bu seneki çalışmalarda bu kutsal yolun bir
kısmının ortaya çıkarılmış olmasıdır'' ifadelerini
kullandı.
Akşam, 17.10.2011
|
 |
MAHALLEBAŞI HANI RESTORE EDİLİYOR
Bitlis merkezde bulunan Mahallebaşı Hanı diye bilinen tarihi eser, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore ediliyor.
Burada inceleme yapan Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz, onarımdan sonra yapıyı kültürel faaliyetlerde kullanmayı hedeflediklerini söyledi. Vali Yılmaz, yapının özel mülkiyet olduğunu belirterek iş birliği yapılarak 45 bin TL'ye onarılacağını ifade etti. Yılmaz, "Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından buraya 45 bin TL ödenek tahsis edildi. Kısa sürede tamamlamayı düşündüğümüz bu hanı turizm amaçlı kullanmayı amaçlıyoruz. Önümüzdeki yıl içerisinde burayı tamamlayacağız. Yapının restorasyonu için Bitlis taşı düşünmüştük. Ancak Bitlis ataşı olmadığı için Ahlat taşı kullanıyoruz" diye konuştu.
Erzurum Gazetesi, 17.10.2011
|
|
HAYALİ SANATÇININ TABLOSU GİTTİ GİDİYOR
Uluslararası Müzayede Şirketi Sotheby's, hiç
yaşamamış, ama ünü kıtaları aşmış bir ressamın
'gerçek' resmini satışa çıkardı.
Aslında, kurgu bir kitabın kahramanı olan soyut
ekspresyonist, dahi ama mutsuz sanatçı Nat Tate'in
bir yapıtı, 16 Kasım'da düzenlenecek açık artırmada
satılacak. Nat Tate, İngiliz yazar William Boyd'un
yazdığı kurgu biyografi kitabının, sanat
çevrelerinde kısa bir süre 'gerçekten yaşadığına'
inanılan sanatçısı.
Akşam, 17.10.2011
|
|
|
KÜLTÜR AJANSI GİTTİ, VERGİSİ KALDI
İstanbul
Kültür Başkenti Ajansı için 2008’de benzin ve mazota
konulan kültür vergisi ajans kapatılmasına rağmen
hala toplanıyor. Ne zaman sona ereceği ise
bilinmiyor.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür
Başkenti Ajansı 30 Haziran 2011 tarihinde tasfiye
edilerek faaliyetlerine son verildi. Ancak ajansın
harcamalarını finanse etmek için 1 Temmuz 2008
tarihinden geçerli olmak üzere benzin ve motorine
konulan özel tüketim vergisi (ÖTV) hala
kaldırılmadı. Kültür vergisi benzinde litre başı 1.5
kuruş, mazotta 1 kuruş. Vatandaşın cebinden 3.5
yıllık sürede kültür vergisi olarak 581 milyon lira
çıktı.
Ajansın tasfiye edilerek
faaliyetlerinin sona erdirilmesinin üzerinden 4 ay
geçmesine rağmen benzin ve motorine konulan ilave
vergiler kaldırılmadığı gibi ne zaman
kaldırılacağına ilişkin de kamuoyuna herhangi bir
açıklama yapılmadı. Benzin ve motorine kültür
vergisi getirilmesine ilişkin yasanın TBMM Plan
Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmeleri sırasında CHP'li
üyeler yazdıkları karşı oy yazısında, artırılan
verginin uygulama süresi konusunda hüküm
bulunmadığına dikkat çekerek, bunun da uygulamanın
bir tarihle bağlı olmayıp sınırsız olduğu
eleştirisinde bulunmuşlardı.
Milliyet, 17.10.2011
|
|
TARİHİ YARIMADA YANGIN RİSKİ ALTINDA

Türkiye Yangından Korunma Vakfı ile Yangından
Korunma Derneği (TÜYAK) tarafından İstanbul'un
yangın risk haritasına ilişkin rapor hazırlandı.
Buna göre, Tahtakale, Sultanhamam, Kapalıçarşı
ve Süleymaniye, yangın açısından birinci
derecede riskli bölgeler arasında gösteriliyor.
Raporda yangınların en büyük sebebinin sönmemiş
sigara izmariti olduğu vurgulanıyor.
TÜYAK Yürütme Kurulu Başkanı Abdurrahman
Kılıç, 'İstanbul Yangın Risk Haritası'nı
hazırladıklarını belirtti. Kentte her yıl
yaklaşık 24 bin civarında yangın meydana
geldiğini ve bu yangınların yaklaşık yüzde
43'lük bölümünün sigara izmaritinden
kaynaklandığını vurguladı. Kılıç, bu oranın,
Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde yüzde
10'larda kaldığına işaret etti. Oranların
Türkiye'de çok yüksek olmasının nedeninin
eğitimsizlik ve sorumsuzluk olduğuna dikkati
çeken Kılıç, birçok binada merdiven ve
aydınlık boşlukları, duvar diplerinin kağıt
kırpıntıları ve çöplerle dolu olduğunu
vurguladı.
Kılıç, "Bilindiği gibi, yangın temizliği
sevmez, döküntüyü ve kirliliği sever.
Temizlik ne kadar az ise yangın o kadar çok
olur. Halkımızın sigarayı küllüğe söndürme
alışkanlığının tam olmadığı düşünülürse
yangınların ana sebebinin sönmemiş sigara
izmaritlerinin olduğunu tahmin etmek zor
değildir." ifadesine yer verdi. Sigara ve
kibritten kaynaklanan yangınların en çok
Fatih'in Eminönü semti ve Beyoğlu'nda
yaşandığını aktardı. İstanbul'da ticaret
merkezlerinde meydana gelen yangınların
çoğunluğunun, Eminönü, Beyoğlu ile sanayinin
fazla olduğu Bayrampaşa ve Kartal
bölgelerinde çıktığını da ifade etti.
Elektrik kontağından çıkan yangınların da
yine en fazla Eminönü ile Zeytinburnu'nda
olduğunu vurgulayan Kılıç, bu bölgelerde de
sanayi kuruluşları ve elektrikle çalışılan
iş yerlerinin fazla olduğuna dikkati çekti.
Gaziosmanpaşa ve Kartal'da özellikle
gecekondularda çok kullanılan piknik tüpleri
yüzünden tüp gaz yangınlarının çok olduğunun
altını çizen Kılıç, İstanbul'un günümüzde de
Avrupa yakasının yangın riski en yüksek olan
yerleşim bölgesi olduğuna dikkati çekerek,
şunları aktardı: "İstanbul'da girilemeyen
sokaklar ve yoğun trafik, boğazın gemi
trafiği, yeterli su bulunmaması, alınan
önlemlerin yetersizliği, tarihi ve ahşap
yapıların çokluğu, yüksek yapıların artması,
ticaret ve sanayi kuruluşları ile konutların
iç içe bulunması, ormanlık alanların
yakınlığı, itfaiyenin eğitim ve teknik
seviyesinin dünya standartlarının çok
altında olması gibi birçok faktörden dolayı
yangın riski büyük. İstanbul'da mahalle
bazında gerçekleştirilen araştırmada,
binalar yükseklik, nüfus yoğunluğu gibi
çeşitli kriterlerle sınıflandırıldı.
İstanbul'da 1.600'den fazla dar sokak
bulunuyor. Dar sokakların durumunu
değiştiremeyiz ama bu duruma özel önlemler
alarak yangınları önlememiz mümkün."
Kılıç, yangın riski ve zararı azaltmak
için altyapının iyileştirilmesi, itfaiyenin
güçlendirilmesi, halkın eğitilmesi ve
binalarda alınan yangın güvenlik
önlemlerinin artırılması gerektiğine dikkati
çekti. Yapılan çalışmalara göre deprem
sonrası yangınların daha çok sanayi
tesislerinde, ahşap binalarda ve ticari
binalarda meydana geldiğini ifade eden
Kılıç, olası bir İstanbul depreminde
gecekondu mahallelerinde yıkılan bina ve
ölen insan sayısının fazla olacağını, sanayi
ve ticaret merkezi olan yerlerde ve ahşap
binaların olduğu bölümlerde esas zararların
yangın nedeniyle meydana geleceğini
belirtti.
Zaman, 17.10.2011
|
 |
SİDE ANITSAL ÇEŞME 2012'DE AYAĞA KALKACAK
Antalya’nın Manavgat İlçesi'ne bağlı Side antik kentte bulunan Nymphaeum Çeşmesi (Anıtsal Çeşme)'nin 21 sütunu 2012 yılı içinde yerine dikilecek.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloğu Altan Algül, güz döneminde yaptıkları çalışmalarla Anıtsal Çeşme'de bilgilendirme yaptı. Güz dönemi restorasyon çalışmasının 22 Ekim'de sona ereceğini ifade eden Algül, 8 yıldır süren restorasyon ve onarım çalışmalarının en geç 2013 yılında tamamlanacağını söyledi. Algül, nisan başında yapacakları restorasyon ve onarım çalışmasıyla Anıtsal Çeşme'de bulunan 21 sütunu yerine koymayı hedeflediklerini kaydetti.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloğu Altan Algül, tarihi çeşmedeki çalışmaların Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü kontrolünde Barut Turizm Ticaret ve Anonim Şirketi sponsorluğunda yapıldığını söyledi. Anıtsal çeşmede güz dönemi restorasyon ve ayağa kaldırma çalışmalarının 22 Ekim'de sona ereceğini belirten Algül, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a verdikleri söz üzerine 2012 yılı içinde 21 sütunu yerine dikeceklerini kaydetti.
Tarihi çeşmenin enine uzunluğunun 52, boyuna uzunluğunun 20 metre olduğu bilgisini veren Algül, günümüze sadece boy uzunluğunun 12 metresinin ayakta kalabildiğini belirtti. Algül, Side’dekine benzer bir tarihi eserin İtalya Roma’da Septemius Severus zamanında kalma çeşme olduğunu ifade etti.
Algül, "Restorasyon ve onarımını yaptığımız eser Roma döneminin Anadolu topraklarındaki en görkemli yapıtı. Çeşmeyi ayağa kaldırmak için 8 yıldır çalışma yapıyoruz. Çalışmalarımızın sonuna yaklaştık. Önümüzdeki yıl çeşmenin önemli kaideleri arasında yer alan 21 sütunu dikeceğiz. Sütunlarımız hazır. Restorasyon çalışmalarına son vermeden önce provasını yaptık. 21 sütunu yerine dikince Anıtsal Çeşme'de tarih yeniden canlanacak" dedi.
Turizm Gazetesi, 17.10.2011
|
|
NAZİLLİ'DE TARİHİ BİR MEZAR BULUNDU
Nazilli’de elektrik hatlarının yeraltına alınma
çalışmaları sırasında 200 yıllık olduğu tahmin
edilen bir mezar bulundu.
Çıkarılan taşlar,
Nazilli
Etnografya Müzesi’nde koruma altına alındı.
Aydın Denizli
Muğla Elektrik Dağıtım A.Ş’nin (AYDEM)
sürdürdüğü çalışmalar sırasında bulunan mezar
Nazilli’de heyecan yarattı.
İşçiler, tarihi mezarı
155 ve Nazilli Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’ne
bildirdi. Olay yerine gelen emniyet ekipleri ve
zabıta ekipleri mezar taşlarını Nazilli Etnografya
Müzesi Deposu’na kaldırdı.
Milliyet Ege, Haber: Şevket Altınayar, 17.10.2011
|
|
|
|
ÖŞVANK KİLİSESİ'Nİ TÜRKİYE ONARIYOR
Merkezi New
York’ta bulunan Dünya Anıtlar İzleme Kurulu
tarafından “Tehlikedeki 100 anıt” listesinde yer
alan Erzurum’un Çamlıyamaç Köyü’ndeki Öşvank
Kilisesi’ni Kültür ve Turizm Bakanlığı onaracak.
İki ülke arasında yapılan protokol
gereği,
Türkiye
Gürcistan’da bir camiyi, bunun karşılığında
Gürcistan da Öşvank Kilisesi’ni onaracaktı. 963- 973
yılları arasında yaptırılan kiliseyle ilgili bilgi
veren Vali Sebahattin Öztürk, Gürcistan’ın,
protokole rağmen iki yıldan bu yana onarımı
gerçekleştirmediğini belirtti. Öztürk, “Gürcistan
hükümeti Öşvank Kilisesi’nin onarımını yaptıracaktı
ancak yapmadı. Onarımı Kültür
ve Turizm Bakanlığımız yaptıracak”
dedi. Öşvank kilisesini yılda çoğu
Gürcü 10 bin turistin ziyaret ediyor.
Milliyet, Haber: Kadir Sabuncuoğlu, 17.10.2011
|
|
MYRA'NIN DEV SÜTUNLARI HAYATA DÖNÜYOR

Antalya'nın Demre
İlçesi'ndeki
Likya Uygarlığı'nın en büyük kentlerinden biri
olan
Myra antik kentinde üç yıldır devam eden
kazılarda ortaya çıkarılan antik tiyatroya ait dev
granit sütunlar restore ediliyor.
Myra-Andriake Kazıları Başkanı Akdeniz Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi
Prof.Dr. Nevzat Çevik, gazetecilere yaptığı
açıklamada, kazı çalışmaları kapsamında Likya'nın en
büyük ve görkemli tiyatrolarından
Myra antik kenti Amfitiyatrosu'nda çalışmalara
başladıklarını söyledi.
Tiyatronun sahne binasından yıkılmış binlerce blokun
parçalarının bulunması, tanımlaması, tasnifi ve
birleştirilmesini yaptıklarını belirten Çevik, bu
çalışmalar kapsamında sahne binasının birinci katına
ait 6 metre boyundaki granit sütunların da
birleştirildiğini kaydetti.
Şu ana kadar 13 sütunun restorasyonunu yaptıklarına
dikkati çeken Prof.Dr. Çevik, ''22 sütunu bulacak
bir çalışma bu. Bu anıtsal tiyatronun mimari
elemanlarını sağlıklı hale getirerek önümüzdeki yıl
başlayacağımız restorasyon çalışmasının hazırlığını
yapmış oluyoruz. İstiyoruz ki bu görkemli tiyatro
eski görkemli günlerine bir an önce kavuşsun.
Bölgenin modern kültür dünyasına da eski zamanlarda
olduğu gibi büyük katkı versin'' dedi.
Çevik, sütunların her birinin 14 ton ağırlığında
olduğunu, reçine ve fiber bar ile birleştirilen
sütunları şu anda yatık vaziyette tuttuklarını
bildirdi. Granit sütunların restorasyonunun 1,5 ay
süreceğini belirten Prof.Dr. Nevzat Çevik, ''Sütun
başları takıldıktan sonra sütunlar, tiyatronun sahne
binasında yapılacak kazının ardından, eski yerlerine
yerleştirilecek'' dedi.
Habertürk, 17.10.2011
|
|
VAN GOGH'U KAZA KURŞUNU MU ÖLDÜRDÜ?
1890’da 37 yaşındayken şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Gogh’un ölüm sebebi intihar olarak açıklanmıştı.
“Van
Gogh: The Life” adlı sanatçının yeni biyografisinin yazarları Steven Naifeh ile Gregory W. Smith ise ressamın ölüm sebebinin bir kaza kurşunu olduğunu iddia etti.
Ressamın iki genç tarafından yanlışlıkla ateşlenen silah nedeniyle öldüğü açıklandı.
Milliyet, 17.10.2011
|
|
|
ANTALYA'DA KATLI MEZAR BULUNDU

Antalya’nın Kumluca
İlçesi'nde bulunan Likya
döneminin önemli kentlerinden Rhodiapolis antik
kentinde, iki ve üç katlı mezarlar ortaya
çıkarıldı.
Rhodiapolis Kazı Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç.Dr.
İsa Kızgut, bu yıl yürüttükleri kazı çalışmaları
hakkında Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin
Çetinkaya’ya bilgi verdi.
Bu sezon kazı çalışmalarının bir bölümünü antik
kenti üç taraftan çevreleyen mezarlıklarda
(nekropol) yürüttüklerini ifade eden Kızgut, antik
dönemde ve daha sonraki dönemlerde tahrip edilen
mezarlardan bazılarını kazarak gün yüzüne
çıkarttıklarını belirtti. Mezarlardan bazılarının
iki ve üç katlı olduğunu ifade eden Kızgut, bu
mezarların bilim dünyasına mezar tipi ve yapısı
bakımından ışık tutacak yeni veriler ortaya
koyduğunu kaydetti.
Yaptıkları kazılarda mezarların kemerli, ön
taraflarının ayrı bir duvarla örülmüş ve katlı
olarak bulduklarını aktaran Doç.Dr. Kızgut, şöyle
konuştu:
”Bu mezarlara o dönemde önce ölen bir kişinin
defnedildiğini, üzerinin ve ön kısmının bir
bölümünün kapatıldığını, mimari detaylardan
anlamaktayız. Daha sonra ölen bir başka kişinin
tekrar aynı mezara defnedildiğini ve tekrar üzerinin
ve önünün kapatıldığını, daha sonra bir kez daha
aynı işlemin yapıldığını düşünüyoruz. Önlerinin açık
olduğunu tespit ettiğimiz bu mezarların üstünde
tuğla ile örülmüş kemerli bir çatı bulunuyor. Bu
özelliklerin de Pisidya bölgesinin Likya bölgesine
olan kültürel etkisinden kaynaklandığını
düşünüyoruz.”
Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya da
2 bin 300 yıllık bir geçmişi bulunan Rhodiapolis
antik kentinde katlı mezarların çıkmasının günümüz
yerel yönetimlerine mezarlık yeri sıkıntısı
konusunda örnek çözüm olabilecek bir bulgu olduğunu
söyledi. Birçok il ve ilçelerde mezarlık yeri
bulunması konusunda yer sıkıntısı yaşandığını
hatırlatan Çetinkaya, yıllar öncesinde yaşayan
insanların bu konudaki düşüncelerinin ne olduğu tam
bilinmese de bu tür bir çözüm bulmalarını takdirle
karşıladığını belirtti.
Çetinkaya şöyle konuştu:
”Gerçekten mezarları incelediğimiz zaman yapı ve
mimari itibariyle hayranlık duymamak imkansız.
Mezarlar çok muntazam bir şekilde inşa edilmiş,
içlerinde iki ve üç katlı olanlar var. Bu yapı
şekli, günümüz mezarlık yeri sıkıntısı yaşanan
yerler için çözüm örneği olabilir. Bu konuda
yapılacak bilimsel çalışmalarla, mimari şekli göz
önünde bulundurularak gelecekte bu yöntemin
kullanılabileceğini düşünüyorum.”
Rhodiapolis antik kentindeki kazı çalışmalarının
gelecek yıllarda devam edeceğini de vurgulayan
Çetinkaya, özellikle mezarlıkların olduğu caddenin
kazısı tamamlandığında yapılacak bir düzenlemeyle,
bunların halkın ziyaretine açılması konusunda
çalışmalar yapacaklarını sözlerine ekledi.
Sabah, 17.10.2011
|
|

Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan Sakarya Meydan
Muhaberesi anısına yaptırılan Zafer kulesinin
Türkiye’deki en ilginç saat kulelerinden biri
olduğunu söyleyerek; “Kulenin bir özelliği
de sekizgen olmasıdır. Türüne az rastlanan bir
yapıdır.” Dedi.
Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan, ilçelerindeki
Zafer Kulesi'nin anıt özelliği taşıdığını söyledi.
Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan, kulenin 1923
yılında zamanın Kaymakamı Hurşit bey tarafından
yaptırıldığını ifade ederek,
''Bunun normal
saat kulelerinden farkı Sakarya Meydan Muharebesinin
kazanılması anısına yaptırılmış olması. Bu nedenle
anıt özelliği taşıyor. Zafer Kulesinin, Göynük için
çok değeri var. Yurdumuzda yapılan nadir
kulelerinden biri. Tamamı ahşap, iskeleti çelik
konstrüksiyon ve temeli taş duvardan yapılma bir
eser. Yapıldığından bu güne kadar üç restorasyon
geçirdi. En son restorasyon 2010 yılında belediyemiz
tarafından yaptırılmıştır'' dedi. Kulenin
bakımının belediye tarafından yapıldığını kaydeden
Kazan, ''Ayrıca kulenin oturduğu alan uçurum
olduğu için alt yapısının yüzde doksanını
tamamladık. Sadece çevre düzenlemesi kaldı. Kültür
Turizm Bakanlığından yardım talebinde bulunduk. Bolu
Valiliğimizin Turizm Katkı Paylarından yardım talep
ettik. Oradan gelecek ödenek ile buranın peyzajını
yaparak halkın kullanımına açacağız.'' diye
konuştu. Kazan, Göynük'ü yılda 50 bin kişinin
ziyaret ettiğini belirterek,
''Ziyaretçiler
kuleye çıkarak buradan ilçeyi seyrediyorlar. Üç
katlı olan zafer kulesinde değişik bir ışıklandırma
tekniği kullanıldı. Kulenin bir özelliği de sekizgen
olmasıdır. Türüne az rastlanan bir yapıdır.
Maketleri yapılarak satılmakta ve bu şekilde ilçenin
tanıtımı yapılmaktadır'' dedi.
Bolu Olay, 16.10.2011
|
|
BİR KAREYLE ARKEOLOJİNİN HİKAYESİ
I. Ulusal Aktüel
Arkeoloji Fotoğraf Yarışması sonuçlandı. 3 büyük
ödül ve 3 mansiyon ödülünün yanı sıra 42 adet eser
de sergilenmeye layık görüldü.
Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin Türkiye’nin sahip
olduğu arkeolojik ve kültürel mirasa dikkat çekmek
amacıyla başlattığı arkeoloji fotoğraf yarışmasının
ödül sahipleri belirlendi.
Seçici Kurul’un değerlendirmesi, 224 fotoğraf
sanatçısı tarafından gönderilen 988 eser arasından
yapıldı. 3 büyük ödül ve 3 mansiyon ödülünün yanı
sıra 42 adet eser de sergilenmeye layık görüldü.
Yarışmaya Aydın’dan katılan Zeki YAVUZAK
arkeolojik ve doğal alanda yangının verdiği
tahribatı gösteren fotoğrafı ile Arkeoloji-İnsan ve
Tahribat kategorisi büyük ödülünü kazandı.
Aygaz-Sagalassos Antik Kenti kategorisinde
İstanbul’dan katılan Ayşe İMAMOĞLU, bir antik kentin
yeniden ayağa kaldırılışını kaydettiği fotoğrafı ile
Siemens–Troya Antik Kenti kategorisini ise
Yalova’dan katılan Mehmet Fatih YALDIZ Troya atının
gölgesi ile Troya’yı en iyi anlatan fotoğrafı ile
ödül almaya hak kazandı.
Ntvmsnbc, 16.10.2011
|
|
BU SİLUETİN KADERİ GÜNAY'IN ELİNDE

Zeytinburnu’nda 155 metrelik gökdelenin bozduğu
İstanbul’un yüzlerce yıllık silueti için büyükşehir
belediyesi bir
çözüm bulamadı. Ancak 2008 yılında
‘sur tecrid bandın’nın genişletilmesiyle birlikte
proje alanının Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetki
alanına girdiği ortaya çıktı. Bakanlık devreye
girerse İstanbul’un tarihi görüntüsü eski haline
dönebilecek
Mensucat Santral’in, Kazlıçeşme’de denize 200 metre
mesafedeki 28 bin metrekarelik arazisi, 2007 yılında
TMSF tarafından 45 milyon dolara satıldı. Arsayı
satın alan Mesut Toprak, önce imar planı değişikliği
yaptı ve gökdelen dikmek için yasal zemini
hazırladı. Şimdi biri 155 metre yükseklikte olmak
üzere 3 gökdelenin inşaatı devam ediyor. Ancak
inşaat ilerledikçe gökdelenler
İstanbul siluetini etkilemeye
başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, inşaatın
ruhsatı olduğu ve yasal zeminde sorunu olmadığı için
inşaatı durduramıyor. Bu noktada tek yetkili Turizm
ve Kültür Bakanlığı. Çünkü 2008 yılında Tarihi
Yarımada’daki surlarla ile ilgili yapılan bir
tespitte söz konusu alan “Alan Yönetimine’ alındı.
Bakanlığın devreye girmesi durumunda inşaat
durdurulabilecek. Bu çözümsüzlük içinde büyükşehir
belediyesi ile inşaat firması arasında çözüm için
görüşmeler yapıldığı da söyleniyor.
1985 yılında tarihi sur ve Tapkapı Sarayı ile
çevresinin korunması için
bir alan oluşturuldu. Yapılan
değişikliklerden sonra 2008 yılında sur tecrid
bandının genişletilmesine karar verildi. Yeni
oluşturulan haritada mavi çizgilerin hemen üstüne
sarı çizgili yeni alanlar eklendi. Buna ise
‘Karasurları yönünde tespit edilen tampon bölge
sınırı’ ifadesi kullanıldı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi kentin siluetini
korumak için çalışma başlattı. 13 Ekim’de ise İBB
Meclisi, siluetin korunmasına yönelik yeni bir plan
oluşturulmasını karara bağladı. İBB tarafından
yapılan yeni çalışmada, İstanbul’un başta Tarihi
Yarımada olmak üzere, Üsküdar’dan Avcılara kadar
uzanan hat koruma altına alınacak. Bu alanlar
havadan 3 boyutlu olarak görüntülenecek. İstanbul
Siluet Ana Planı’na göre Tarihi Yarımada, Boğaziçi,
Üsküdar, Haliç, Haydarpaşa, Moda, Adalar ve
Büyükçekmece
ile Küçükçekmece Gölleri ile
Marmara Denizi’nin göründüğü bölgeler koruma altına
alınacak ve 3 boyutlu olarak havadan görüntülenecek.
Ortaya çıkan simülasyon ile yeni binanın durumu
belli olacak. Testi geçemeyen binalara izin
verilmeyecek.
Vatan, Haber: Öge Demirkan, 16.10.2011
******
KAT İZNİ BAKANLIKTAN
İstanbul Büyükşehir ve Zeytinburnu
belediyelerenin ortak ruhsatıyla yapılan
Zeytinburnu’ndaki gökdelenlere ilk izni
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği ortaya
çıktı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 13.04.2006
tarihli 1/5000’lik ‘tasdik Planı’na göre
Ataköy-Yedikule arasındaki bölgeye emsal yani
yapılaşma alanı 2.5 olmak şartıyla istenilen
yükseklikte inşaat yapılabilir.
Bakanlığın bu iznine ilk karşı çıkan ise
İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmuş. Belediye,
planının iptali için mahkemeye başvurmuş. Dava
süreci 2009’a kadar sürünce, yatırımcıların şikayeti
üzerine belediye davadan vazgeçmiş.
Ancak
Kültür ve Turizm Bakanlığı 2006’da verdiği bu
izni unutmuş görünüyor. Bakan
Ertuğrul Günay 28 Eylül 2011 tarihinde
Büyükşehir Belediyesi’ne yazı göndererek
“Gökdelenlerin silueti bozan yüksek katlarının
yıkılmasını” istedi. Bakan Günay bu durumu da UNESCO
ve ICOMOS kararlarına dayandırarak, siluetin
bozulmaması için belediyenin imar planlarını yeniden
gözden geçirilmesi gerektiğine vurgu yaptı.
Diğer yandan bakanlığın sınırsız gökdelen iznine
o tarihte Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü müdahale
ederek binaların yükseklik sınırını Bakırköy için
75, Zeytinburnu Belediyesi ve çevresi için 117, şu
anda gökdelen inşaatının sürdüğü alan için ise 157
metre olarak belirlediği ortaya çıktı.
Tarihi Yarımada siluetinin, ‘muhafazakar’ bir
iktidar döneminde bozulması, muhafazakar kesimi de
harekete geçirdi. Sultanahmet Camisi’nin minareleri
arasından
İstanbul siluetine giren 3 gökdelenle ilgili
‘İnsafa Çağrı’ adlı bildiriye imza atanlar arasında
muhafazakar kesimin önde gelen isimleri de yer aldı.
Tarihçi Dr. Coşkun Yılmaz “Büyükşehir Belediyesi
önlem raporu hazırlamış ve koruma kararı almış.
Doğru bir karar siluet bozulmuş ise neyi
koruyacaksınız. Ortaya çıkan görüntünün bertaraf
edilmesi gerekiyor bu da imkansız değil” derken
müzisyen, Mehmet Güntekin de “Maddi zarar ne olursa
olsun, durdurulmalı ve sorumlular hakkında işlem
yapılmalı” diye konuştu.
Zeytinburnu’nda, tarihi surlarının yakınındaki üç
gökdelenin yapımına, ASTAY Gayrimenkul tarafından
2010 Nisanı’nda başlandı.
Radikal 14 Eylül 2011’de gökdelenlerin
Sultanahmet Camisi’nin minareleri arasından
görünmeye başladığını belgeledi ve manşetine taşıdı.
Kültür Bakanı Günay, 28 Eylül’de gökdelenlerin
siluete giren katlarının traşlanmasını istedi.
Kamuoyunda büyük tepki yaratan haberin ardından
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi de bu ay
şehrin siluetinin korunması için ‘Siluet Ana Planı’
oluşturulmasını onayladı. Plan hayata geçtiğinde
kentin siluetini bozacak yapılaşmaya artık izin
verilmeyecek.
Denize 200 metre uzaklıkta kurulan üç blok 27, 32 ve
36 katlı.
Erhan Afyoncu (Tarihçi, yazar, Muhteşem
Yüzyıl dizisinin ilk sezon danışmanı): En acı tarafı, muhafazakar bir yönetimde
İstanbul’un siluetinin bozulması. Ben gökdelene
karşı değilim, ama her yere yapılmaya başlandı.
Üsküdar gibi bölgelere de yüksek binaların
dikileceğine dair duyumlar alıyorum, umarım doğru
değildir.
Prof. Uğur Derman (Hat sanatçısı,
akademisyen):
Böyle yapılar
İstanbul’dan uzaklarda
Trakya, Gebze gibi bölgelerde olmalıydı. Bunlara
kanunla mani olmak lazım. Anayasa hükmü gibi
İstanbul’un tarihi dokusuna yüksek bina
yapılamaz gibi bir kanun maddesi yapılması
gerekiyor.
Beşir Ayvazoğlu (Zaman Gazetesi yazarı):
Tarihi
İstanbul’da abidevi eserlerin görünür olması
esastı. Meskenler mütevazı ölçülerde inşa edilir,
yüksek binalara ‘şeddadi’ bina denir, ayıplanırdı.
İstanbul’da yaşayanların bu şehrin sahipsiz
olmadığını açgözlülere hissettirmeleri gerekiyor.
İskender Pala (Yazar):
İstanbul klasiği olan Üsküdar’dan
İstanbul’a bakışı gösteren manzara ve siluet tam
heyula ile kaplanmış durumda. Bu kabul edilir bir
şey değil. Bizim sadece Bizans ve Osmanlı eserlerini
değil, bir şehrin ruhunu da kaybetmemiz yakındır.
Hilmi Şenalp (Mimar):
Asıl önemli olan şehircilik, mimari, imar, siluet
gibi topluma ve insan hayatına doğrudan tesir eden
konuların, siyaset dışında ve entelektüel zeminde
konuşulmaya, üzerinde düşünülmeye başlanılmasıdır.
Radikal, Haber: Fatih Yağmur, 18.10.2011
******
ERTUĞRUL GÜNAY SAMİMİYSE ÖNCE GÖKKAFES'E DOKUNSUN
ABD'li bir gazeteci ahbabım
vardı. Çalıştığı dergi grubunun dünya
koordinatörüydü. Bir ülkeden diğerine gidip
duruyordu. Ayrıca yeni yatırım alanları arıyordu...
Bundan yedi-sekiz yıl önce Türkiye'ye
geldiğinde beni aramıştı. Onu yemeğe götürdüm.
Sohbet ederken söylediklerini unutamadım:
"Keşke daha önce gelseydim: İstanbul şahane bir
kentmiş. Bence tek bir sorunu var: Şu bina... Nasıl
olur da bu kadar güzel bir tarihi kentin ortasına
bunun dikilmesine izin verirsiniz? Düpedüz cinayet!"
Hangi binadan söz ettiğini sordum. Dolmabahçe'deki
Gökkafes'i kastediyordu!
***
Bunu bana bir kez daha hatırlatanın ne olduğunu
tahmin edersiniz:
Zeytinburnu'nda inşa edilmekte olan
gökdelenler, uygun açıdan bakıldığında, başta
Sultanahmet Camii olmak üzere, tarihi yarımada
civarındaki tarihi eserlerin (mesela Ayasofya)
siluetini bozuyor.
Günlerdir bunun tartışması sürüyordu... Dünkü
haberlere göre Kültür Bakanı Ertuğrul Günay
olaya el atmış.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne,
Zeytinburnu Belediyesi'ne ve İstanbul SİT
Alanları Başkanlığı'na gönderdiği yazıda,
özetle, "Binaların yüksekliği azaltılsın"
demiş.
***
ABD'li arkadaşımın dediği gibi İstanbul şahane bir
kent... Yunanistan'da kime "İstanbulluyum"
desem yüzü değişti, gözlerine "Ah ben de
orada olsam" bakışı yerleşti.
Genç bir kadın, "İki kere geldim, gezmeye
doyamadım, inşallah yine geleceğim" dedi.
Aynı İstanbul ilgisini Erbil'de, Beyrut'ta,
Batum'da, Dubrovnik'te bizzat yaşadım.
Bir zamanlar (gençken), "New York",
"Paris", "Londra"
dendiğinde bizim gözlerimiz nasıl ilgiyle
parlıyorsa...
Şimdi aynı pırıltıyı, İstanbul için komşu ülkelerin
vatandaşlarında görüyoruz.
Peki, İstanbul niye bu kadar ilgi görüyor? Ekonomik
merkez olması ve kalabalık nüfusla gelen çeşitlilik
elbette çok önemli... Ancak Boğaz'ı ve tarihini
çıkardığınızda, o önemin en az yarısı gider.
Ne var ki İstanbul'u yönetenler, bu olağanüstü
değerin bilincine hiçbir zaman tam olarak varamadı.
Yazının girişindeki 'Gökkafes' anekdotunu işte bu
şuursuzluğun örneği olarak anlattım: Dolmabahçe
Sarayı'na adeta bir hançer gibi saplanan
devasa bina orada dururken, hangi siluetten
bahsediyorsunuz Allah aşkına?
Sultanahmet Meydanı ile Zeytinburnu arası, "kuş
uçumu" 8 kilometre ...
Gökkafes ise
burnumuzun dibinde.
Hava puslu oldu mu, Zeytinburnu'ndaki gökdeleni
göremezsin... Ama hava koşulları ne olursa olsun,
Gökkafes denilen lenduha bina işte orada durmakta.
Her fotoğraf karesine giriyor.
***
Bazı okurlarımız bu yazdıklarıma itiraz edecektir:
"Ne yani Zeytinburnu'ndaki gökdelenlere
dokunulmasın mı?"
Şunu kastediyorum: Diyorum ki yanı başındaki
Gökkafes'e müdahale etmeyen (edemeyen) bir
yönetimin, uzaktaki gökdelenler için dertlenmesi hiç
de inandırıcı değil.
Eğer İstanbul'un tarihine ve siluetine hakikaten
önem veriyorsanız... O zaman Gökkafes'i ele alın ki
samimiyetinizi inanayım.
***
Üstelik İstanbul'a ilişkin bilinçsizlik siluetle de
sınırlı değil... Mikro alanlara, sokaklarımıza,
alışkanlıklarımıza, ilişkilerimize kadar giriyor.
Bayburt'ta konuşma yapıyordum...
Dinleyicilere sormuştum: "İstanbul'a gezmeye
gelseniz... Roman vatandaşların rengarenk
çiçek sergilerinin fotoğrafını mı çekersiniz...
Yoksa Belediye'nin 'çiçek durağı'
adıyla yaptığı cam kabinlerin mi?"
Salondaki Bayburtlular, hep bir ağızdan, "Tabii
ki Romanların fotoğrafını çekeriz..."
demişlerdi.
Bayburtlular biliyor, koskoca İstanbul Belediyesi
bilmiyor işte.
Tekrar ediyorum: Gökkafes'e dokunmayan
yöneticilerin, samimiyetine asla inanmam.
Sabah, Yazı: Emre Aköz, 18.10.2011
******
İSTANBUL'UN SİLUETİ SÜREKLİ DEĞİŞMEDİ Mİ?
Zeytinburnu'nda inşa edilen 155 metrelik gökdelen
ile "İstanbul'un silueti" konulu yeni bir
sorunsal girdi gündemimize.
Bu siluetin tarih boyunca hangi aşamalardan
geçtiğini ve geçmişte kimlerin bu siluete eklemeler
yapıp, kimlerin bu silueti değiştirdiğini pek
düşünmediğimiz kesindir.
Üsküdar (Chrysopolis) Savaşı'nda (18 Eylül 324)
Licinius'ı yenen Konstantin Roma'nın tek hakimi
olduktan sonra, bugünkü İstanbul'un olduğu yerde,
bir döneme kadar kendi adı ile anılacak
(Konstantinopolis) yeni başkenti kurdu.
İşte İstanbul'un siluetini ilk belirleyen imar
faaliyeti bu dönemde yapıldı. Örneğin surlar,
hipodrom hep bu dönemde inşa edildiler.
"İstanbul Silueti" denilince akla gelen
eserlerden biri olan Ayasofya'yı da Bizans
İmparatoru Justinyen 532- 37 yılları arasında
yaptırdı.
Ayasofya'nın silueti
Fetih'ten sonra cami olan Ayasofya'nın silueti ise
Osmanlı döneminde dört tane minare eklenerek
değiştirildi.
1600'lü yıllara kadar denizden bakıldığında
Sultanahmet'in siluetinde sadece Ayasofya vardı.
1609-16 yılları arasında Sedefkar Mehmet Ağa'nın
mimarı olduğu Sultanahmet Camisi inşa edilince bu
siluet de değişti.
Aslında yarımadanın eski siluetini Mimar Sinan'ın
yaptığı Süleymaniye Camisi (yapımı 1551-58 arası)
temelden değiştirmişti.
Tarihi yarımadada sanki yeni bir tepe oluşmuştu.
Bütün bu değişim gerçekleşirken o zamanlar medya da,
sivil toplum örgütleri de, çevreciler olmadığı için,
kimse "Silueti değiştiriyor bunlar" diyerek
yeni yapılara karşı çıkmadı.
Sürekli değişim
Kimse Sultanahmet Camisi'nin Ayasofyalı silueti
bozabileceğini söylemedi.
Ya da 11'inci yüzyıla kadar Bizans imparatorlarının
oturdukları, şimdiki Sultanahmet Camisi'nin
bulunduğu alandan Marmara Denizi'ne kadar uzanan ve
100.000 m²'lik bir alanı kaplayan "Büyük Saray"ın
neden yok edildiğini kimse sorgulamadı.
Böylece her padişah döneminde eklemelerle
genişletilen Topkapı Sarayı'nın "Siluet"e
eklenmesine razı olundu.
Eski İstanbul
Siluete tarih boyutunda baktığınız zaman bunun
oluşumuna yön veren etkenleri de görürsünüz. Burada
ilk önemli etken Bizans'ın siluetinin yerine
Osmanlı'nın siluetinin geçmesi dürtüsüdür.
Ama bu her bakımdan olumlu yansımalar
göstermemiştir.
Örneğin Orta Çağ'da İstanbul, dünyanın en düzenli ve
bilinçli planlanmış, alt ve üst yapısı en gelişmiş
kentiydi. Latin Amerika'ya giden İspanyol ve
Portekizli fatihler (conquiasdorlar), yeni
kuracakları kentlere örnek olması için İstanbul'un
şehir planlarını da yanlarında taşırlarmış.
Mesela Edirnekapı'dan Sultanahmet'e uzanan ve iki
yanı mermer heykellerle bezenmiş bir bulvar varmış
Justinyen İstanbul'unda... Belisarius gibi
imparatorluk generalleri, zafer seferlerinde
topladıkları ganimetlerle, vahşi hayvanlarla, bu
bulvardan İmparatorluk Sarayı'na giderlermiş.
Cumhuriyet ilk döneminde İstanbul'un siluetine pek
bir şey ekleyemedi.
Cumhuriyet İstanbul'u
Geniş bulvarların yapımı için Adnan Menderes'e kadar
beklendi.
1950'lerde Hilton'un yapılması bir olaydı. Şimdi ise
İstanbul'da sayısız bu çapta otel var.
Ve gökdelen denilince akla Barbaros Bulvarı
üzerindeki Karayolları binası gelirdi. Şimdi ise
Zorlu'nun yaptığı rezidans binaları bile bu binanın
iki veya üç katı.
Evet... Cumhuriyet İstanbul siluetine nihayet
eklemeler yapacak ekonomik gelişmişlik düzeyine
ulaştı. İki Boğaz köprüsü ve gökdelenler de bu
siluetin parçaları artık.
Tabii ki bu arada estetiğin ve tarihi siluetin
korunması da gözetilmek zorunda.
Ama korumaya çalıştığımız tarih de, bu siluetin
değişiminin öyküsünden başka bir şey değil ki.
Sabah, Yazı: Mehmet Barlas, 18.10.2011
******
"O SİLUET TÜRKİYE'Yİ LİSTEDEN ÇIKARIR"
İstanbul
Kazlıçeşme'de bulunan ve 26, 32 ve 36 katlı 3
inşaatların şehrin tarihi siluetini bozduğu
tartışmalarına Kültür ve
Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay el koydu. Bakan Günay
yapıların şehrin tarihi siluetini bozmayacak
yüksekliğe indirilmesini, aksi takdirde söz
konusu
inşaat faaliyetleri sebebiyle UNESCO'nun Dünya Miras
Listesi'nde yer alan bölgenin Tehlike Altındaki
Miras Listesi'ne kaydırılması tehlikesi bulunduğunu
belirtti. İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na bir yazı gönderen
Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay, İstanbul
Zeytinburnu 771 ada 12 parselde yürütülen inşaat
faaliyetlerinin UNESCO Dünya Miras Listesi'nde
bulunan İstanbul'un
Tarihi Alanları içerisinde kaldığını ve
İstanbul'un tarihi
siluetini olumsuz etkilediğini kaydetti. Bakan Günay
yazısında IV numaralı Kültür
ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 15
Ağustos 2011'de bahse konu parseldeki Tarihi
Yarımada Siluetini doğrudan etkilediği tespit edilen
inşaat faaliyetlerine ilişkin gereğinin ilgili
idarelerce yapılmasına karar verildiğini belirtti.
Günay, çalışmaların ilgili belediyelerce incelenerek
değerlendirilmesini, varlığın olağanüstü evrensel
değerini geri döndürülemez şekilde olumsuz yönde
etkileyecek uygulamaların durdurulmasını,
gerekli proje ve tadilatların
yapılarak söz konusu yapıların yüksekliğinin silueti
bozmayacak yüksekliğe indirilmesini istedi. Ertuğrul
Günay, UNESCO'nun Dünya Miras Listesi'nde yer alan
bölgenin Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne
kaydırılması durumunda tüm sorumluluğun öncelikle
bölgede plan yapma, onama ve plan
tadilatı yapma yetkisini
elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi
olmak üzere Zeytinburnu Belediyesi'ne de ait
olacağını kaydetti.
Sabah, Haber: Nazif Karaman, 18.10.2011
******
BAKANLIK "TRAŞLAYIN" DEDİ
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
ve Kültür Bakanlığı,
Sultanahmet Camii’nin minareleri
arasında gözüken katların
yıkılmasını istiyor. Astay Gayrimenkul’ün “16/9
projesi” kapsamında inşa edilen gökdelenlere nasıl
izin verildiği de tartışma konusu.
Projeye
ilk izni
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği, bölge
için hazırlanan planın iptali için dava açan
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de yatırımcıların
şikayeti üzerine davadan çekildiği ortaya çıktı.
AKP’ye yakın isimlerin de tepkisine
neden olan inşaatla ilgili hangi
kurumun ne gibi bir yaptırım uygulayacağı da
bilinmiyor.
Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’ne yazı yazıp uyardığını belirterek,
“Turizm bölgesi olmadığı için bizim doğrudan
müdahale imkanımız yok” dedi. Günay ayrıca
belediyeden silüeti bozan yüksek katların
tıraşlanmasını istedi. Belediye ise inşaatın yasal
olması nedeniyle inşaatı durduramadı. Uzmanlar
gökdelenin 15 katının tıraşlanması gerektiği
görüşünde birleşti.
Milliyet, 19.10.2011
*****
"SİLUET İÇİN DOĞRU FOTOĞRAF DEĞİL"
Astay
Gayrimenkul Genel Müdürü Öztürk, '16/9 İstanbul
projesinin İstanbul'un silüetini bozduğu'
iddialarına ilişkin şu açıklamada bulundu: ''Basında
yer alan fotoğraflar oldukça yüksek irtifadan
çekilmiş. Silüet için doğru fotoğraflar değil!''
Silüet tartışmalarının odağında yer alan ve şehrin
silüetini bozduğu iddia edilen, Zeytinburnu'nda
inşaatı devam eden 16/9 İstanbul projesine ilişkin
soruları yanıtlayan Atilla Öztürk, işin hukuki,
idari ve uygulama tarafında herhangi yeni bir
gelişme olmadığını, projede şu anda rezidans dokunun
yüzde 85'inin satıldığını söyledi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisinde, şehrin
silüetinin korunması için onaylanan ''Siluet Ana
Planı''nın kendileriyle ilgili olmadığını,
İstanbul'un bütününe ilişkin silüeti ve imar planı
üzere bir karar alındığını ifade eden Öztürk,
inşaatın durdurulmasına ilişkin kendilerine yapılmış
bir tebligat bulunmadığını kaydetti.
İnşaatın olduğu alanın Kültür ve Turizm
Bakanlığı'nın idari yapılanması içinde de olmadığını
ifade eden Öztürk, şunları söyledi:
''Burası bir sit alanı değil, Biz burada asıl
mevzunun şu olduğunu düşünüyoruz; yanlış bir silüet
tartışmasının içindeyiz. Projenin İstanbul'un
silüetini olumsuz yönde etkilediği düşüncesini
taşımıyoruz. Burası tanımlanmış silüet haritalarının
içinde de değil. Bu tartışmalar son derece zeminsiz.
Zeminsiz bir tartışmayı da neresinden
düzelteceğimizi bilemiyorum.
Bu tartışmanın neticesinde bize hukuken bir şey
söylenmediği sürece bu konuda nasıl bir ortak yol
bulunacağını bilmiyorum. Ama tarafları daha doğru
şekilde dinlememiz ve duymamız gerekir.''
Basında yer alan fotoğrafların oldukça
yüksek irtifadan çekildiğini savunan ve o
fotoğrafların silüet için doğru fotoğraflar
olmadığını düşündüğünü dile getiren Öztürk, şunları
kaydetti:
''100 metre yükseğe çıkarsanız İstanbul'da pek
çok şeyi aynı zeminin arkasında görürsünüz, ama bu
doğru olmaz. Silüet fotoğraflarını deniz kotunun
yanında, insan gözünün görebileceği bir açıdan
algılamanız gerekir. Buradan baktığınızda silüetin
içinde yer almadığını görürsünüz. Biz birtakım
fotoğraflar çektirdik. Bizim projemiz tarihi
yarımadanın içinde değil. Proje sahamız ile silüet
diye tanımlanan Sultanahmet ve Ayasofya arasında
yaklaşık 6 kilometre mesafe bulunuyor.''
16/9 İstanbul projesinde, 36, 32 ve 27 katlı üç
bloktan, 1 1, 2 1, 3 1, 4 1, 3 2 ve 6,5 2 olmak
üzere altı tip rezidans ya da apart daire
seçenekleriyle toplam 496 daire yer alıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi,
şehrin silüetinin korunması için ''Silüet Ana
Planı'' oluşturulmasını 13 Ekim 2011 tarihinde
onaylamıştı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama
Müdürlüğü'nün teklifiyle gündeme gelen raporda,
İstanbul kimliğinin en önemli ögelerinden birinin,
kent siluetinin muhafaza edilerek, gelecek kuşaklara
bozulmadan aktarılabilmesi ve silüeti olumsuz
etkileyen deneyimlerin tekrar yaşanmaması için başta
Tarihi Yarımada, Boğaziçi ve Haliç olmak üzere,
silüeti belirleyen ve etkileyen alanları kapsayacak
şekilde bütüncül bir silüet ana planının
yapılmasının gerekli olduğu belirtilmişti.
Raporda, 2009 yılında kabul edilen 1/100 binlik
planın kentin silüetini muhafaza etmeye dönük
maddelerinin bulunduğu belirtilerek, mevcut plan
üzerinde değişiklik yapılması talebi iletilmiş,
ayrıca, silüeti olumsuz yönde etkileyecek yapılaşma
ve gelişmelere izin verilmeyerek, olumsuz etkileyen
uygulamaların ise zaman içinde ıslah edilmesinin
esas olduğu ifade edilmişti.
Raporda, çevre düzeni planında yapılacak
değişikliğin ardından hazırlanacak ''Silüet Ana
Planı''nın uygulamaya konulmasına kadar kentin
silüetini kontrol etmek üzere İstanbul silüetini
etkileyen bölgelerdeki imar planlarında yapılaşma
haklarına yönelik kısıtlayıcı koşullar getirilmesi
istenmişti.
Akşam, 20.10.2011
|
|
DATÇALILAR, KNİDOS ASLANINI GERİ İSTİYOR

Muğla'nın Datça
İlçesi'nin sınırları içerisinde bulunan Knidos antik
kentinden, yaklaşık 150 yıl önce alınan özel bir
izinle savaş gemisine konularak İngiltere'ye
götürülen Knidos Aslanı ve Knidos Demeteri
heykellerinin geri iade edilmesi için mücadele eden
Datçalılar, Yorgun Herakles'in geri getirilmesinin
ardından kampanya çalışmalarını hızlandırdı.
Datça Belediye Başkanı Şener Tokcan, AA muhabirine
yaptığı açıklamada, Knidos heykellerinin de geri
getirilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı'na
başvuruda bulunduklarını söyledi.
''Yorgun Herakles'' heykelinin diğer parçasının
Türkiye'ye iade edilmesini kendilerini
umutlandırdığını belirten Tokcan, ''Heykelin
getirilmesinin ardından Bakanlık yetkilileri ile
görüşmelerde bulundum. Knidos Aslanı ve Demeteri
heykellerinin de geri getirilmesi için
girişimlerinin süreceğini söylediler. Heykeller izin
alınarak götürüldüğü için geri almak oldukça güç.
Ancak biz kamuoyu oluşturarak zor da olsa bunu
başaracağımıza inanıyoruz'' dedi.
Tokcan, ''Datça heykellerini geri istiyor''
kampanyasına hız vereceklerini kaydetti.
Profesyonel Turist Rehberi ve Datça Belediyesi Basın
Müdürü Osman Akın ise Knidos Aslanı heykelinin
orijinalinin İngiltere'nin ulusal müzesi olan
Londra'daki British Museum'un ana giriş salonunda
yer aldığını söyledi.
Knidos Demeteri heykelinin de aynı şekilde bu müzede
bulunduğuna dikkati çeken Akın, şöyle konuştu:
''Knidos Aslanı 1855 yılında İngiliz Subay-Arkeolog
Sir Charles Newton tarafından maalesef yetkili
makamlardan alınan özel bir izinle savaş gemisine
yüklenerek götürüldü. Aslanın British Museum'un ana
girişinde sergileniyor olması ne kadar önemli bir
tarihi eser olduğunu gösteriyor. Charles Newton,
benzer kazıları Mısır'da da gerçekleştirdikten sonra
Osmanlı'dan aldığı izinle bu eserleri İngiltere'ye
götürdü. Bunun ardından Bodrum'a geçerek Halikarnas
kalıntılarını etik olmayan bir şekilde, bir yolunu
bulup yasalara uydurarak İngiltere'ye kaçırdı.''
8 ton ağırlığında olduğu belirlenen aslan heykelinin
tarihçesinin MÖ 2 bin yılına kadar dayandığını
kaydeden Akın, Kirmeryalı Conan komutasında büyük
bir deniz savaşını kazanan Knidoslular'ın, zaferin
anısına Knidos Aslanı'nı yaptırdıklarını dile
getirdi.
Heykelin, şehrin 1.5 kilometre doğusundaki tepeye
dikildiği belirten Akın, ''Açıktan geçen bütün
gemilerin görebileceği şekilde tasarlanmış.
Yüzündeki ifade, göz çukurları ve aslanın duruşu
gibi özellikler güneş ışıklarının açısı dikkate
alınarak planlanmış. Saraydan alınmış özel izinle ve
yöre halkının da işçi olarak çalıştırılmasıyla 2.5
ayda taşınarak gemiye yüklenebilmiş. Üzerindeki
kırıklar da bu yükleme sırasında oluşmuş'' dedi.
Knidos Aslanı ve Knidos Demeteri heykellerinin
Datça'ya ait olduğunun insanların hafızasında yer
alması için heykellerin kopyalarını yaptırdıklarını
belirten Akın, bunların yat limanının iki ucuna
yerleştirildiğini ifade etti.
Akın, 'Yorgun Herakles' heykelinde olduğu gibi
Knidos heykellerinin de ait olduğu topraklara
dönmesini istediklerini sözlerine ekledi
Habertürk, 16.10.2011
|
|
BODRUM, KİLİSESİNE YENİDEN KAVUŞACAK

Bodrum belediye reisi buranın köklü ailesi
Kocadonlardan. Soyadı da Kocadon. ‘Kocayürek’ de
olabilirdi. Heyecanlanınca kayıverdiği o tatlı
Bodrum aksanıyla diyor ki: “Ben gafaya godum hocam.
Ben yıkcem bu çikin [çirkin] binayı! Çocukluğumdaki
eski tarihi kiliseyi tekrar yapcem!”
Önce bir izahat: 1923 Mübadelesiyle Rumlar gider.
Arkalarında, balıkçıların koruyucu azizi Aya
Nikola’ya adanmış çok güzel bir kilise bırakırlar.
Burada önce sinema oynatılır. Ama sünger deposuna
ihtiyacı olanlar da vardır. Biri çıkar: “Mihrabı
yıkıp burayı kilise olmaktan çıkarmadan sinema
oynatmak doğru değildir” der. Mihrap yıktırılır,
bina depo olur. Ama o halde de kalamaz.
Ankara’ya ihbarlar, Belediye Reisi Derviş Bey’e
de baskılar başlamıştır: “Şurayı acilen yok et,
yoksa biz etçez”. Çünkü tek-tük gelmeye başlayan
turistler resim çekmektedirler ve amaçlarının burada
bir Rum devleti kurdurmak olduğunu bütün
milliyetçiler derhal çakozlamıştır. Derviş Bey Girit
göçmeni; ihtiyar anasıyla konuştuğu dil Rumca; nasıl
yıksın?
Nihayet, Muğla’dan bir fen memuru gelir, “Tarihi bir
özelliği yoktur; Nikola adlı biri tarafından
yaptırılmıştır. Mail-i inhidam [çökme ihtimali]
vardır” diye rapor yazar. Köyişleri Bakanlığı Aya
Nikola’yı belediyeden on bin liraya satın alır,
Milli Eğitim’e devreder. İşin daha ilginç tarafı,
“yıkılma tehlikeli” anıta kazma-kürekle girişirler,
yıkamayınca dinamit koyarlar, etrafta ne kadar ev
varsa camları iner, yine yıkamayınca, ilk katın
duvarları üzerine inşa ederler bugünkü o kazulet, o
her yaz vıcık vıcık imitasyon işporta çarşısı olan
Halk Eğitim binasını. Yıl 1969.
Türkiye parçalanmaktan kurtulmuştur.
Reisim, gayrimüslimlerin sırayla
öldürüldüğü, askerin misyonerlik konferansları
düzenlediği günler geçti-geçmedi. Nasıl cesaret
ediyorsun “Ben bu kamu binasını yıkıp yerine eski
kiliseyi yapacağım” demeye? Gerçi Başbakan’ın
13.05.2010 tarihli gayrimüslimler genelgesi var,
vakıflar da iki gün önce ilan etti kilise ve
havraları kendi bütçemden restore ettireceğim diye,
ama…
Bu açıklamalardan da cesaret aldık da, göreve
geldiğimden beri beynimin bir köşesindeydi bu.
Meclisim oybirliğiyle karar aldı. Anıtlar Kurulu da
“anıt eser olarak tesciline ve yapının geçmiş
kimliğine kavuşturulabilmesi için restitüsyon
çalışmasının yapılarak kurula iletilmesi” diyor.
Arkasından, yazıyorum
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, hazırım diyorum,
3 Mayıs 2010 tarihli bir cevap geliyor. Diyor ki:
“Eski kiliseden hiçbir iz kalmamıştır. Yapının
geçmiş kimliğine kavuşturulabilmesi talebine
gelince, bunun, kilisenin yeniden yapılması için
değil, geleceğe bilgi ve belgeleri aktarma amaçlı
olduğu anlaşılmıştır. Buna göre yapının yeniden
yapılması mümkün görülmemektedir”. Kilise bir
biçimde yok edilmiş, geçmiş olsun diyor. Oysa bütün
eski belediyeler burayı hep ‘Anıt eser-Kilise’ diye
geçirmiş kayıtlara ve planlara.
Sonra ne oldu?
‘Balıkçılık ve Süngercilik Müzesi’ olsun, diye yazı
yazdım. Kilise olmasın da, müze olsun. Bugünkü
çirkin bina Bodrum’un kalbine saplanmış bir hançer
gibi duruyor.
Ne cevap geldi?
Ne yapacaksanız bilgileri yollayın, kurallarımıza
göre inceleyelim, dediler. 1/100 ölçekli plan,
adresi ve tapu kaydı veya intifası, irtifak hakkı
veya kira sözleşmesi, en az on yıl kullanma iznini
gösteren belge, tüzelkişilerin yetkili organlarından
karar… Yani sallıyorlar. Bunun üzerine bir karar
daha çıkarttık, dedik ki, burası 370 m², biz
Hazine’ye 4811 m²’lik bir yer verelim, takas edelim,
dedik. Yine reddettiler.
Reisim, neden bu kadar kararlısın, ne
yapacaksın kiliseyi?
Turizm yapacağım! Bodrum’un tek geçim kaynağı
turizm. Alternatif turizm yaratabilecek her türlü
olguyu Bodrum’a taşımak zorundayız. Biz ‘12 Ay
Turizm’ sloganıyla geldik bu göreve. Bak, şu anda
ekimin yarısı oldu, sokaklarda ne biçim turist var,
görüyorsun.
Doğru. Hiç bu mevsimde bu kadar turist
görmedim. Hepsi de yabancı. Nasıl oldu bu?
Önce, tanıtmak için çok mücadele veriyoruz. Geçen
sene 1’i
İstanbul’da 20’si yurtdışında olmak üzere 21
fuara 65 m²’lik ayrı standlar açarak katıldık.
İkincisi, yolcu gemisi (cruise) limanı açıldı, bu
sene içinde 78 gemi gelmiş olacak. [İzahat: Gemi
yolcusu orta yaş ve üstü paralı turist getirir.
Bodrum’un büyük sorunu gürültü işini de orta vadede
halleder çünkü bu yaş grubu cıstak cıstak biracı
değil, mum ışığında restoran arar].
Havalar soğuyunca ne yapacaksın?
Ona geliyorum. Üçüncüsü, Bodrum’da zor geçen 16
haftamız falan var: 15 Kasım’dan 15 Mart’a kadar. Bu
süreyi kongre turizmiyle dolduracağız. Umurça
Mahallesi’nde 16 dönümlük bir arazi ayırdık,
fizibilitesini yaptık, 30 milyon dolarlık bir kongre
merkezi yapacağız. Her şeyiyle.
Parasını?
Ya
yap-işlet-devret olacak yahut değerli bir isim
bulup adını vereceğiz. İşte, burada yine aynı yere,
kiliseye dönüyoruz. Sadece deniz ve güneşle olmuyor;
her yerde var. Ama her yerde bir Bodrum Kalesi, bir
Aya Nikola Kilisesi yok. İnsanları kongreye
getirdiğin zaman insanların gezebileceği yerler
olması lazım. Kilise tek değil; paketin parçası ve
esas parçası. Ayrıca Denizcilik Müzesi açıyoruz eski
Tansaş binasında. Bodrum Müzesi açıyoruz eski
kaymakam evinde; etnografya mı diyorlar. Kilisenin
önemi, özellikle
Yunanistan burnumuzun dibinde, oradan dedesinin
bahsettiği mabedi görmeye gelenler bu çirkin binayı
görünce yıkılıyor; yıkılmasın artık. Eski usul
gidemeyiz artık. Bak, dünyada yeni kavramlar
çıkıyor, Yavaş Şehir kavramı çıktı; sittaslov mu
diyorlar.
Bodrum fıkır fıkır kaynıyor! Hiç Yavaş Şehir
olabilir mi yahu?
Tabii ki şehrin kendisi olamaz. Ama trafiği olur.
Yıllarca tartışıldı burada. Artık buna bir son
verelim dedik. Geçen sene 1 Ağustos’ta trafiği
kapattım. Yaya bölgesi ilan ettim. Saat 19’dan sabah
04’e kadar. [İzahat: Bu sene Bodrum’da büyük
değişiklik var. Geniş kaldırımlar, tek şeritli
yollar. Tüm çevreye otopark yapılmış. Elektrikli
vagonlar sakat ve yaşlı turist taşıyor, parasız.
İçmeler’de yeni marina yapılıp 25 m’nin üstündeki
guletler oraya alınıyor. Ekonomiyi canlandırsın diye
de lüks tekneler Kale meydanındaki limanda
demirleyecek].
Turistler memnundur da, halk ve esnaf nasıl
karşıladı?
15 gün sonra bir anket yaptık. Yüzde 74 trafiğe
kapatılsın istedi. Çünkü insanlar yürüyünce hem çok
huzurlu oluyor, hem de daha çok alışveriş yapıyor.
Restorancılarımız çok memnun, dükkancılar çok
memnun. Yaya trafiğine açılmasından sonra kafeler ve
restoranlar çok iş yaptı bu sene. Bir tek, lüks gece
kulüplerinde sıkıntı var. Bazı müşteriler lüks
arabalarıyla kapının önüne kadar gelip
görünemezlerse, gelmiyorlarmış.
Bence hepsinin boynu altında kalsın.
Kiliseye direnç geldi mi Bodrumlulardan?
Hiç. Bodrum’u Bodrum yapan, zaten, halkının çok
medeni oluşu.
CHP ve
MHP’den?
Hiç. Meclis’te zaten
CHP çoğunlukta. Oybirliğiyle alındı karar.
Rant o kadar yüksek olduğu halde, yanan
Baraz Oteli’nin yerine park yapmış belediye. Çarşıyı
denize açmış. Ama adını niye Mahfel koydunuz yahu
parkın?
Çünkü eskiden orada askeri mahfel varmış, haftada
bir askeri bando çalarmış, halk eğlenirmiş. Kilise
meydanında Orman ve Gümrük lojmanları var denize
sıfır. Dolgu alana yapılmış vaktiyle. Onları da
yıkmak ve meydanı da denizle buluşturmak istiyorum.
Zaten, Bodrum’un merkezindeki hapishaneyi, askerlik
şubesini, ormanı, gümrüğü ve halk eğitimi dışarı
çıkarmadıktan sonra biz Bodrum vizyonunda fazla
oynama yapamayız.
Kültür ve Turizm Bakanı çok medeni insandır.
Hiç görüştün mü?
Sayın bakanımızla birkaç konuşma yaptık bu konuda,
bir sonuca ulaşamamıştık. Şimdi yeniden
Ankara’yı ziyaret edeceğiz ve medeni çerçeveler
içinde görüşmelerimizi yapacağız. Ben bu kötü binayı
yıkayım, eskisini aynen inşa edeyim, yetkililer
istedikleri gibi kullansınlar. İster kilise, ister
müze.
Yine yapamazsın derlerse? Bu memleket her
saniye değişir.
Oldu, oldu; olmadı, şeytan diyo ki, bi gece
makineleri sok, içindeki eşyalarla birlikte yık.
Zaten içinde işporta tezgahından başka bi şey yok.
Bana dediler ki, yıkma, kamu malına zarar vermekten
soruşturma geçirirsin. Razıyım hocam. Geçirem, ne
yapem? Nedir bunun cezası? İdamı mı vaa bunun?
Tarihi bir özelliği olmadığına kanaat getirilerek,
‘çökme tehlikesi’ bahanesiyle 1969 yılında yıkılan
Aya Nikola Kilisesi’nin yerine Halk Eğitim Merkezi
kurulur. Bugün Bodrum’un en merkezi yerinde bulunan
binanın giriş katı işporta pazarı olarak
kullanılıyor.
Radikal, Haber: Baskın Oran, 16.10.2011
******
BODRUM'A AYA NİKOLA İÇİN DESTEK
Bodrum’da 1960’lı yıllarda yıkılan Aya Nikola
Kilisesi’ni yeniden yapmaya karar veren Belediye
Başkanı Aziz Kocadon’a destek geldi. İmza kampanyası
başlatan ‘Irkçılığa
ve Milliyetçiliğe Dur De’ girişimi
Bodrum’a gidecek. Bodrum Demokrasi Platformu da Aya
Nikola Kilisesi’nin yeniden inşası için harekete
geçti.
Aya Nikola Kilisesi’yle ilgili gelişme, pazar günü
Radikal’de gündeme geldi. Prof.
Baskın Oran’a konuşan Başkan Kocadon, “Ben
gafaya godum hocam. Ben yıkcem bu çikin binayı!
Çocukluğumdaki
eski tarihi kiliseyi tekrar
yapcem!” sözleriyle kararlılığını dile getirdi.
Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De girişimi
www.ayanikolabodrum.blogspot.com adresinden imza
kampanyası başlattı. Girişimden Cengiz Algan,
Kocadon’a destek vereceklerini açıkladı: “Bodrum’da
bir grup arkadaşımız Başkan
Kocadon’a giderek desteklerini açıklayacak.
Bodrum’da sokaklarda da imza kampanyasını
başlatacağız. Bu,
Türkiye’de bir
ilk
CHP’li ve
MHP’li üyelerden itiraz gelmemesi de çok önemli”
Bodrum Demokrasi Platformu’ndan yapılan açıklamada
ise Belediye Başkanı’nın ziyaret edileceği ve
farkındalık yaratılması için ara vermeden eylemler
gerçekleştirileceği duyuruldu.
Radikal, 18.10.2011
|
|
BEDRİ RAHMİ'NİN 'BUNDAN BİRŞEY OLMAZ" DEDİĞİ
RESSAMLAR VAR

Onun adı da Rahmi, tıpkı dedesi gibi. Açlıktan
nefesi koksa bile dedesinin eserlerini elden
çıkarmayacağını söylüyor. Bir de iddiası var. Bedri
Rahmi'nin bir not defteri var ve bugün onun
öğrencisi olmuş, resimden para kazanan ünlü
ressamlar için o defterde 'bundan bir şey olmaz'
yazıyor.
Yıl içerisinde Yapı Kredi ve İş Bankası Kültür
Yayınları'ndan aldığım davette Bedri Rahmi Eyüboğlu
ve ailesi tarafından saklanarak bugüne ulaştırılan
Nazım Hikmet şiirlerini dinlemiş, o güne tanıklık
etme şansını bulmuştum. Gerçekten övgüye değer bir
işti. O gün Bedri Rahmi'yi bir daha minnetle anmış,
büyük sanatçı kişiliğinin yanında aydın namusunu,
dost canlılığını ve kadir bilirliğini de bir kere
daha anlamıştım. Sonrasında Kadıköy Belediyesi'nin
Caddebostan Kültür Merkezi'nde Bedri Rahmi
Eyüboğlu'nun 100. yılı anısına açtığı sergiden
haberdar olunca ziyaret kaçınılmaz oldu. Kültür
Merkezi'nin zarif Sanat Yönetmeni Sedef Narçın'ın
desteğiyle ulaştığımız torun Rahmi Eyüboğlu'nun da
sergide olacağını öğrenince hem sergiyi gezmek hem
de Rahmi Eyüboğlu'yla söyleşmek için Kadıköy
Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi'ne doğru yola
çıktık. Ve Sedef Narçın'ın ev sahipliğinde Bedri
Rahmi Eyüboğlu'nun torunu Rahmi Eyüboğlu'yla derin
bir sohbete daldık. İşte torun Eyüboğlu'nun
anlattıkları ve dedesinin 100. yılı anısına açılan
serginin detayları:
- Sergide kaç eser var?
Burada 90 eser var. Bildiğim kadarıyla
yersizlikten 85 tanesi asılabildi. Serginin açılış
hikayesi ilginç aslında. Önce tesadüfen Sedef Hanım
ile tanıştım. Kadıköy Belediyesi'ne sitem ettim. O
da en kısa zamanda bizimle iletişime geçeğini
söyledi. Gerçekten de iki ya da üç gün sonra bizi
aradı ve 'Sergiyi açıyoruz' dedi.
- Nazım'ın ses kayıtları da sizin aileniz
tarafından ortaya çıkarıldı. Bedri Rahmi üretmeye
devam ediyor gibi ne dersiniz?
Daha da çok şeyler çıkacak. Bedri Bey,
Nazım'a karşı sevgisi ve saygısı olan bir insan,
daha sonra dostluğu da oluyor. Ve onu ziyaret
ettiğinde, yazıştıklarında, Paris'te bir sohbet
sırasında sesini kaydediyor ve onu yanında
İstanbul'a getiriyor.
- Dedenizin öğrencileriyle ilgili aldığı
notlardan söz etmiştiniz. Neydi o notlar?
Bahsettiğim konu Bedri Rahmi'nin akademide
talebeleri ile ilgili tuttuğu günlük notları. Birkaç
ressamdaki ilk notu ile şimdiki arasında tutmayanlar
var. Adlarını iyi andığı ressamlar var mesela,
ziyaretçi talebe olarak atölyesine gelen Burhan
Uygur için, 'Bu çocukta göz var, bu çocukta iş var'
demiş. Daha genç ressamlardan Aydın Ayan, Hale
Sontaş, Gülseren Südor gibi bir çok isimle ilgili
olarak hep olumlu notlar tutmuş. Bunlar ressamlığa
devam etmiş kişiler.
- Ya tersi yok mu hiç?
Var. Çok açıkça, 'bundan bir şey olmaz'
deyip not düştüğü ama sonra piyasada hala Bedri
Rahmi talebesi olarak resim yapan ve yaşamını
resimle kazanan kişiler de var bana onları
söylettirmeyin. Dedem istese açıklardı, ama ben
onları açıklamak istemiyorum.
- Çok geniş bir koleksiyon. Nasıl sahip
çıkabildiniz?
Babam evdeki işlere çok sahip çıkardı.
Kolay kolay resim satmazdı, satılmaması gerekenleri
hiçbir zaman satmadı. Bedri Rahmi'nin ölümünden 36
sene sonra, doğumunun yüzüncü yılında da 90 resimli
bir sergi açabiliyoruz. Bunlar hep aile koleksiyonu
işler. Ailece arada sırada resim satıyoruz, satmamız
da lazım çünkü isteyenler var. Biz piyasaya resim
vermediğimiz zaman başka birileri olmayan işleri
piyasaya veriyorlar. Alıcısı da var.
- Karşılaşıyor musunuz taklitlerine?
Elbette. Belki birazdan bir resim gelecek
siz de göreceksiniz. Bir ara çoktu şimdi biz
birazcık daha ortada görünmeye başlayınca azalmaya
başladı. Israr edenler bile vardı.
- Siz nasıl anlıyorsunuz?
Resim eğitimi almadım fakat 1990'dan bu
yana Bedri Rahmi Eyüboğlu arşivinin başındayım.
Elimden beş bin adet eser geçti. Bu işte tecrübe çok
önemli. Benim tahminim Bedri Rahmi'nin elinden on
bine yakın iş çıkmıştır. Ama ben bir kağıt
karalamasını da iş olarak görüyorum, cam işlerini
de. Çünkü kendi ifadesi 1928'den 75'e kadar
günde 15 saat çalışan bir insan. Ayrıca her
dönem attığı imza farklı. Benim bile şaşırdığım
işler çıkabiliyor. Benim şansım dedemin arşivine
sahip çıkması. Ürettiği her işin fotoğrafı var.
- Takip ediyor musunuz kimde var diye?
Var iki tip arşivleme yapıyoruz, bir elde
olan işlerin arşivlemesi ikincisi dışarıda olan
resimlerin arşivlemesi.
- Hiç satmayacağınız eserler var mı?
Var, arkasına satma yazılmış resimler var.
- Kim yazmış?
Bedri Rahmi Bey de, Eren Hanım da, babam da
yazmış. Allah sattırmasın. Çocuklarım sağlığıyla
ilgili bir konu dışında kimse bana o resimleri
sattıramaz. Onun dışında açlıktan nefesim koksa
satmam.
- O zaman ki aydınlarla şimdikileri
karşılaştırın dersek ne dersiniz?
O zaman ki aydın kesimin içerisinde olan
ama kendini hiçbir zaman aydın diye nitelemeyen
sanatçı kişilerin dostluklarına baktığınızda hem
beraber rakı içtiklerini hem de tartıştıklarını
görüyorsunuz. Kimler yok ki; Orhan Veli, Aziz Nesin,
Yaşar Kemal, Sabahattin Ali ve daha birçok aydın
var... Bunlar belirli konularda çok tartışan
insanlar. Bedri Bey'in şiirini yerden yere vuran,
eleştiren insanlar. Rakı masasına oturup tartışmayı
bilen ve birbirlerini seven insanlar. Çünkü bu
tartışmalardan onlar da besleniyor. Şimdiki
aydınlarımız ise birbirlerini mahkemeye veriyorlar.
Aydın olan yaptığıyla, ürettiğiyle farklı olmalı.
Ama şimdi öyle değil. Herkesin yapabileceği kavgayı,
gürültüyü, polemikleri, aşağılamayı yapıyorlar.
Aradaki farkı bulup çıkarın. Çok zor bir denklem
değil. Ben böyle değerlendiriyorum o zaman ki
insanların insana, sanatçıya saygısı olduğunu
düşünüyorum, şimdiki kişiler ki aydın diye
nitelendirdiğimiz kişilerin kendinden başka
diğerlerini çok sevdiğini ve saydığını düşünmüyorum.
- Herkesin bir Bedri Rahmi'si var. Kiminin
şair, kiminin ressam. Dedeniz sizin için hangi Bedri
Rahmi?
İki örnek vereceğim. Şair arkadaşları Bedri
Bey'e sen çok iyi ressamsın demiş. Ressam
arkadaşları da Bedri Bey'e demiş ki sen çok iyi
şairsin. Bedri Bey kimine göre ressam, kimine göre
şair. Ben ressam Bedri Rahmi'yi çok seviyorum
nedense ama aslında Bedri Rahmi çok iyi bir öğretmen
olmuş. Resim seven iyi resim yapmaya çalışan
talebeler üretmiş. Kendisi de şöyle anlatmış durumu
zaten:
Benim resmime laf edebilirsiniz, şiirime laf
edersiniz ama öğretmenliğime kimseye laf ettirmem,
alnını karışlarım.
Akşam Pazar, Haber: Dinç Çoban, 16.10.2011
|
|
KILIÇDAROĞLU'NDAN 712 YILLIK RİCA

Bingöl'de 1299 tarihli Ehlibeyt Şeceresi bulundu,
aile eseri uzmanlara vermek istemedi. Prof.Dr.
Yalçın, CHP liderinin kapısını çaldı. Kılıçdaroğlu
aileyi arayıp 'güvenip şecereyi verin' dedi. Şecere
3 aylık çalışmaya onarıldı...
İşte 712 yıllık tarihi Ehlibeyt Şeceresi'nin
kurtuluş öyküsü... Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve
Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Danışma Kurulu
Üyesi Prof.Dr. Alemdar Yalçın ile 10 kişilik ekip,
aşiretlerin etnik tarihine ışık tutacak belgeleri
bulmak için 2009'da 'Bingöl, Muş/Varto Yörelerinde
Ocaklar, Oymaklar ve Boylar' konulu araştırma
başlattı. Bingöl'de 'Baba Mansur Ocağı'na ait 1299
tarihli 'Ehlibeyt Şeceresi'nin yeri bulundu. Şecere
Güneş Ailesi'nin evindeydi. Ekip incelemek istedi
ancak aile izin vermedi. Prof.Dr. Yalçın, CHP
lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nu arayarak yardım istedi.
Kılıçdaroğlu da Güneş Ailesi'ni arayınca onay çıktı.
SPONSOR DA ONDAN: Sandıkta kumaş
parçalarına sarılı halde saklanmış şecere,
parçalanmış haldeydi. Kılıçdaroğlu, Güneş'ten eserin
onarılması talebini de iletti, İngiltere'de bulunan
bir arkadaşını arayıp sponsor olmasını sağladı.
OĞUZ BEYLERİNE DAYANIYOR: Ali Rıza
Güneş kayıtlarının uzun yıllardır Aydoğmuş ile Güneş
aileleri tarafından korunduğunu belirterek şöyle
dedi: Tarihi Anadolu Selçukluları döneminde Orta
Asya'dan Tunceli ve yöresine gelen Oğuz beylerine
dayanıyor. Köyümüzün adı Yeldeğen eski adıyla
Şöbek'tir. Şecerede, bağlı bulunduğumuz ocakla
ilgili önemli bilgiler var. Baba Mansur'un küçük
oğlu Seyit Mansur'a oradan da oğlu Seyit Mahmut'un
torunlarına kadar uzanan bir süreç bu. Manevi değeri
çok yüksek.
KEMAL BEY 'GÜVENİN' DEDİ:
Kemal Bey
çok sevdiğimiz bir ailenin çocuğudur. 'Yazıktır
onarılması gerekir, hocalara güvenin' dedi. Biz de
bu isteğini kabul ettik.
14 PARÇA, SÜLÜS HATLA YAZILMIŞ:
Konservatör ve sanat tarihçisi Nil Baydar 3 aylık
bir çalışmayla şecereyi onardı. Baydar çalışmayı
anlattı: Hicri 937 yılına tarihlenen şecere, el
yapımı 14 parça kağıdın birbirine eklenmesiyle
oluşmuştu. Uzunluğu 5065 cm, genişliği 21- 27 cm
olan belge üzerindeki yazı, iki kalemle, demir mazı
mürekkebi kullanılarak sülüs hatla yazılmış. Bütün
yırtıklar ince Japon kağıdı şeritlerle
sağlamlaştırıldı. Saklanması için özel bir kutu
yapıldı.
Akşam, Haber: Bülent Şanlıkan, 16.10.2011
|
|
RESSAM, ARKEOLOG, MÜZECİ VE DİPLOMAT

Bu aralar çağdaş sanattan sıkıldıysanız eğer, ilk
durağınız Pera Müzesi olmalı… Oryantalist resimlerin
iyi örneklerini görebileceğiniz iki sergi eş zamanlı
olarak Pera Müzesi’nde gerçekleşiyor; ilki müzenin
ikinci katında daha önce açılan ‘Kesişen Dünyalar:
Elçiler ve Ressamlar’, diğeri ise bugün açılan ve
üçüncü katta yer alan ‘Osman Hamdi Bey ve
Amerikalılar: Arkeoloji, Diplomasi,
Sanat’.
Osman Hamdi, kültür tarihimizde farklı bir noktada
duran bir isim. Çoğumuz onu ressam kimliğiyle
tanıyoruz fakat onun ‘kültür adamı’ sıfatını
öğrenmemizi sağlayan bir sergi ‘Osman Hamdi Bey ve
Amerikalılar’. Zira bu sergide onun arkeolog, müzeci
ve diplomat kimliğiyle de tanışıyoruz. Sergi Osman
Hamdi’nin, Amerikalı arkeolog John Henry Haynes
ile Prof. Hermann Vollrath
Hilprecht’in Osmanlı topraklarında kesişen
yaşamlarından yola çıkarak, Amerikalı arkeologların
Osmanlı topraklarındaki ilk kazılarını -Assos ve
Nippur- ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri
konu alıyor.
Sergide, kazı fotoğrafları, buluntular ve tüm bu
sürecin Osman Hamdi’nin sanatına yansımalarının
izlerini sürebileceğiniz altı yapıtı yer alıyor.
Küçük
bir sergi olmasına rağmen iyi
planlanmış sergi salonu, sade bir anlatım diline
sahip, duvarlardaki farklı renk tercihi, sergideki
bölümlerin ayırt edilmesinde etken olsa da
renklerdeki zıtlık sergi mekanına girdiğinizde
gözünüzü yoruyor.
Sergide ilk karşınıza çıkan bölümde Hilprecht, Osman
Hamdi ve Haynes’in otoportre fotoğrafları ve
bu üçlünün Assos ve Nippur
kazılarında çalışırken çekilmiş fotoğraflarıyla
karşılaşıyorsunuz. Özellikle arkeolojik
çalışmalardaki fotoğraflar ilginç, çünkü binlerce
yıllık kalıntıların üzerinde çalışan fesli Osmanlı
efendilerini görmek, o görüntülere bugünden bakmak
izleyiciye gerçekten ‘Oryantalist’ bir bakış açısı
kazandırıyor. Bugünkü toplum normlarının değişimi,
‘Batılı’ kimliği ve Oryantalist bakış açısının
bizlerin de yadsımasına sebep oluyor.
Altı adet Osman Hamdi tablosunun yer aldığı serginin
en önemli resimi ise ‘Cami Kapısında’. Osman Hamdi,
cami kapısının önünde kalabalık bir sahneyi kompoze
etmiş. Fakat burada dikkat çeken öğe, Osmanlı sosyal
hayatı hakkında verdiği bilgiler, kadın ve
erkek figürleri yan yana, oldukça
şık kıyafetlere sahipler. Çizilen sosyo-kültürel
imaj, klasik Oryantalist bakışı yıkıma uğratıyor.
Resim, Pennsylvania Üniversitesi tarafından,
yürütülen kazılar ve eski eserlerin yurt dışına
çıkarılmasıyla ilgili izinlere yönelik çabaların bir
parçası olarak 6 bin Fransız Frangı karşılığı satın
alımış ve Osman Hamdi’ye onursal doktora verilmiş.
Arkeolojik buluntuları da görebileceğiniz sergi,
dönemin kültür emperyalizminin de ipuçlarını
veriyor. Sergi 8 Ocak’a kadar Pera Müzesi’nde
görülebilir.
Radikal, Haber: Özlem Ünsal, 15.10.2011
|
|
BODRUM DENİZ MÜZESİ AÇILDI
Muğla'nın Bodrum
İlçesi'nde kurulan ''Bodrum Deniz Müzesi'' törenle
açıldı. Bodrum Ticaret Odası'nın (BODTO)
proje liderliğinde Muğla Valiliği İl
Özel İdaresi, Bodrum
Belediyesi, Deniz Ticaret
Odası (DTO) Bodrum Şubesi ve Bodrum Denizciler
Derneğinin proje
ortaklığı ile kurulan müzenin açılışına Muğla Valisi
Fatih Şahin, Denizcilik Müsteşarı Hasan Naiboğlu,
Bodrum Kaymakamı Mehmet Gödekmerdan, Bodrum
Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ve
davetliler katıldı.
BODTO Başkanı Mahmut Kocadon, törende yaptığı
konuşmada, müzenin açılma amacının Bodrum'da geçmiş
yıllarda kullanılmış
tekneleri, tarihin karanlıklarında bırakmayıp
gelecek nesillere tanıtmak olduğunu söyledi.
Kocadon, ''Müzede balıkçı teknesi, sünger teknesi,
trol, gangava ve yolcu teknelerinin maketleri ve
deniz ürünleri var. Türkiye'de böyle bir müze yok.
Önümüzdeki yıl 200 bin ziyaretçi bekliyoruz'' dedi.
Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ise müzenin
yılardır herkesin aklında olduğunu, ancak bir türlü
tamamlanamadığını söyledi. Müzenin açılmasıyla
birlikte Bodrum'u tarihiyle buluşturduklarını
belirten Mehmet Kocadon, şöyle konuştu: ''Esas amaç,
gelen turistin ziyaret etme mekanlarını oluşturma.
Biz zaten 12 ay turizmi geliştirmek için
çalışıyorduk. Deniz müzesi de bu kapsamda açıldı.
Başka müzeler de açarak kış turizmine katkı sağlamak
istiyoruz. Etnografya müzesi açacağız, ayrıca eski
kilisenin olduğu bölgede süngercilik müzesi projemiz
var. Kış turizminin önünü açarak Bodrum ekonomisine
katkı sağlayacağız. Ayrıca Bodrum kültürünü yaşatmak
en büyük heyecanım.''
Yeni Asır, 15.10.2011
|
|
BU RESİM REKOR KIRABİLİR

Türk resminin en renkli, en başarılı, en sıra
dışı
ve en aydın isimlerinden biriydi
kuşkusuz Fahr El Nissa Zeid. Osmanlı’nın son,
Cumhuriyet’in ise ilk dönemlerine tanıklık etmiş
köklü bir ailenin kızıydı: Şakir Paşa ailesinin.
Babası tam bir Rönesans adamı, ağabeyi Cevat Şakir
Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) yazar, kardeşi
Aliye Berger ise kendisi gibi sanatçıydı. Atatürk’e
hep yakın bir isimdi... Öyle ki
Dolmabahçe Sarayı’nda yeni Türk alfabesine karar
verilen toplantıya davet edildi ve Atatürk’ün kara
tahtaya yeni harflerle yazdığı
ilk isim onun adı oldu:
‘Fahrünnisa’.
Yazar İzzet Melih Devrim
ile evliliğinden doğan çocukları
Nejad ve Şirin de sanatı tercih etti. Nejad Devrim
annesinin izinden gitti, Türk resminin ‘özel’
isimlerinden biri oldu; Şirin Devrim ise
tiyatrocu... 1934’te
Irak’ın
Ankara Büyükelçisi Prens Emir Zeyd el Hüseyin
ile evlendi, oğlu Prens Raad dünyaya geldi.
Yurtdışında ve
Türkiye’de önemli sergilere imza atan Zeid’in
çalışmaları hakkında aralarında Andre Breton,
Jacques Lassaigne, Charles Estienne, Rene Barotte’un
da olduğu dünyaca tanınmış yazar ve eleştirmenler
yazılar kaleme aldı.
Avrupa’da çeşitli koleksiyonlara, müzelere
giren, dünya sanat çevrelerinin dikkatini çeken
Zeid’in üç önemli eseri şimdi Antik A.Ş.’nin 22
Ekim’de Swisotel’de gerçekleştireceği yeni sezonun
açılışını yapan müzayedesinde izleyiciye sunulacak.
Üstelik ilk kez görücüye çıkacak
bu üç eserden ikisi Zeid’in oğlu
Prens Raad bin Zeid Al Hussein’in koleksiyonundan
müzayedeye geldi.
Prens Raad’ın koleksiyonuna ait eserlerden ilki,
Olgaç Artam’ın yöneteceği müzayedenin en pahalı
yapıtı olan “Soyut Kompozisyon”. Fahr el Nissa
Zeid’in soyut çalışmalarının ilk örneklerinden biri
olan bu yapıtını başucuna astığı ve koleksiyonunda
sakladığı biliniyor. Hatta sanatçının 26 Temmuz 1951
yılında
New York’ta okuyan kızı Şirin Devrim’e
gönderdiği fotoğrafında arkada görünen resim de bu.
2006’da
İstanbul Modern’de düzenlenen “Fahrelnissa ile
Nejad: Gökkuşağında İki Kuşak” adlı sergide
izleyiciyle buluşan eserin müzayedeye çıkış fiyatı
850 bin TL. “Soyut Kompozisyon”un olasılıkla bir
satış rekoru kıracağı düşünülüyor. Şöyle bir dip not
aktaralım: Zeid’in bugüne kadar Türkiye’de ulaştığı
en yüksek satış rakamına sahip olan (1 milyon 350
bin TL) “Londra”
adlı tablosu da 2009’da Antik A.Ş. tarafından
satıldı.
Zeid’in oğlundan Antik A.Ş.’ye gelen diğer tablo ise
“The Pianist”.
Ürdün’den ‘Kraliyet’,
İtalya’dan ‘Rispoli’,
Fransa’dan ‘Commandeur des arts et des lettres’
nişanlarına sahip olan Fahr El Nissa Zeid, bu
tablosunda dünyaca ünlü Fransız müzisyen Erik
Berchot’u resmetmiş. Eserin açılış fiyatı 500 bin
TL.
Fahr El Nissa Zeid’in bu iki özel yapıtının yanı
sıra Türkiye’den özel bir koleksiyondan bir tablosu
da müzayedede satışa sunulacak. Sanatçının 400 bin
TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkacak olan “Beş
Balıkçı Kardeş” eseri 1961 tarihli.
Müzayedede yaşayan ressamlar arasında eseri en
yüksek satış rakamına ulaşmış tek isim olan Burhan
Doğançay’ın en çok
aranan döneminden bir tabloyu görebileceğiz.
Sanatçının “Kurdeleler” serisinden “Ribbon” adlı
tuval üzeri akrilik çalışması
700 bin TL açılış fiyatına sahip. Doğançay’ın ayrıca
“Grego’s Walls” serisinden “Catherine Did It”
(150 bin TL), “Big Bucks” (200 bin TL) ve “Golden
Door” (200 bin TL) isimli kapı çalışmalarının da
aralarında bulunduğu beş eseri daha sanatseverlere
sunulacak.
Çağdaş Türk resminin özgün isimlerinden Erol
Akyavaş’ın “Soyut Kompozisyon”u (175 bin TL),
Alaettin Aksoy’un “Sulukulede Bayram Sabahı” (100
bin TL),
Adnan Çoker’in “Yapısal Ritm” ile “Yapısal Ritm X-A”
(110 bin TL) çalışmaları da müzayedede.
Türk sanatçıların yanı sıra yurtdışından da önemli
isimleri görüceğiz bu müzayedede. Yabancı sanatçılar
arasında ilk sırayı 110 bin TL açılış fiyatıyla
Julian Opie çekiyor. Çağdaş dünya sanatının öne
çıkan isimlerinden biri olan ve bir süredir Türkiye
müzayedelerinde de sıklıkla karşımıza çıkan 1958
doğumlu İngiliz sanatçı Opie’nin satışa sunulan
eserinin adı
“Julian, Artist 2”.
Pop
art’ın ikonlarından biri olan Roy
Lichtenstein’ın simge çalışmalarından biri olan
“Crying Girl”ü (90 bin TL), çağdaş sanat sahnesinin
çarpıcı ismi Damien Hirst’ün “Purple Butterfly”ı (90
bin TL) ile “Psalm”ı (35 bin TL), Francis Bacon’ın
“Three Studies of a Self-Portrait”i
(50 bin TL), Tom Wesselmann’ın “Monica Nude With
Bouquet and Flowers”ı (30 bin TL), Takashi
Murakami’nin “And Then, When That’s Done”ı (5 bin
TL)... Ve daha pek çoğu...
Milliyet Cumartesi, Haber: Yasemin Bay,
15.10.2011
|
|
DÜNYADA VE İSTANBUL'DA MÜZE HAREKETLERİ

Kopenhag'daki Louisiana
Müzesi, çocuklar için kurduğu odasında her serginin
temasına uygun atölyeler
düzenlemiş. Benim gittiğim,
dünyayı dolaşan Living sergisi
sırasında, büyüklerin
girmesine 'cıkcık'lanarak bakılan alanda, kartondan,
kibritten, fıstık kabuklarından ve doğada mevcut her
türlü malzemeden hayallerinin evini yapmaktaydı
çocuklar. İmrendim. Ve kızdım. Yaş haddinden
reddedilmiştim.
Paris Centre Pompidou'da
pedagoglar çocuklarla birlikte sergileri
geziyordu. Kreşi boşver, müzeye bırak
veledi. Bir de şaşkınlıkla şunu not almışım deftere:
Çocuk bu, hiç mi sıkılmaz; çikolata, süt, kraker,
tuvalete gitmek istemez?
Berlin'deki en güzel
müzelerden Hamburger Banhof, eski bir tren garı.
Bizim Haydarpaşa'yı
otel yapmayı
düşünedursunlar.
New York MoMA sadece müzesindeki dükkanında değil, Soho'da açtığı alanda da yetenekli tasarımcıların işlerine yer veriyor. Blogundan, genç sanatçılara verdiği desteklerden, online konferanslarından bahsetmeyeceğim bile.
Roma'daki modern sanat müzesi Maxxi'nin inşa hikayesi şık. Dünyanın her yerinden mimarlar arasında yarışma açmış, sonunda kazananın binayı yapmış. Yarışmaya katılan mimarların çizimleri ve maketleri kalıcı koleksiyonda hala sergilenmekte.
Paris'te bir şaheser: La Cite des Sciences. Gençlere meslekleri anlatmak, staj ayarlamaktan tutun da, çizgi romanın tarihine; simülasyonla sizi de içine alan, hareket eden sinemasından, çocuklar için özel hazırlanmış kütüphanesine, laboratuarına, dünyayı anlama derslerine... Ne ararsan.
Dünyada son keşfimse şu: http:// www.museums-mobile.org/. Sen İstanbul, Adana, Van'da ol ama sanattan geri kalma. Yorumsuz.
Sabancı Müzesi çocuklar için eğitim programları hazırlıyor; caz konserleri yapıyor. Ama ne yazık ki bunları sınırlı sayıda etkinlikler olarak programına alıyor. Keşke hep olsa. Yeri gelmişken, Müzede Chaga'nın da adını geçirmiş olayım. Ekmekler bile enfes!
Pera Müzesi'nde tematik filmler, festival ayarında yayında: 'Ekvator Sineması'. 'Genç Çarşamba' konserlerinin de destekçisiydim, umarım devam ederler.
Rahmi Koç Müzesi çocukları ihya etmiş, uçağın kokpiti nasıl çalışır, eski arabalar neye benzer öğrenmeleri için uygulamalı aktiviteler yapmış.
İstanbul'da son keşfimse Borusan'ın, özel koleksiyonlarını, ofisleri de olan Perili Köşk'te halkın bakımına açmış olmaları. 11 Aralık'a kadar.
Sabah Cumartesi, Haber: Hazal Yılmaz, 15.10.2011
|
|
9- 15 Ekim 2011
|
|
MÜZE OTEL İNSAN GÜCÜYLE AYAĞA KALKACAK
Antakya Belediye Başkanı Lütfü Savaş, Antakya'da yapımı devam Müze Otel'in inşaat alanında inceleme-lerde bulundu. Başkan Yardımcısı Faik Selçuk Kızılkaya, Arkeoloji Müzesi Müdürü Nalan Yastı, Hatay Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Yetişen ile birlikte inşaat alanında ince-lemelerde bulunan Başkan Savaş, sondaj çalışması sırasında gün yüzüne çıkarılan tarihi kalıntılara zarar verme-den, özel bir korumayla otelin inşa edileceğini söyledi.
Geçmişten kalan değerli kalıntıların ya toprak altında yada toprak üstünde ba-kımsız bir şekilde durduğunu belirten Savaş, “Bu değerlerimiz bir şekilde yıkılmaya mahkum edilmiş durumda. Biz bunların geleceğini taşınmasını istiyoruz. Toprak altındakilerin de gün yüzüne çıkartılıp, geleceğe taşınmasını ve insanların bu zenginliklerimizden faydalanmalarını istiyoruz” dedi.
Müze otelin Antakya'daki işsizliğin azalmasına da katkı sağlayacağının altını çizen Savaş, “Müze otel tamamlandığında burada 300-350 kişi iş bulma imkanı bulacak. Ayrıca buraya gelen, ekonomik durumu iyi olan insanlar Antakya'da kaldıkları sürece para harcayacaklar. Buda Antakya'daki işsizliğin çözümüne bir katkı, hemde bizim ticaret erbabımıza ve esnafımıza önemli bir katkı sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Bundan sonrada bu gibi projelere desteğimiz devam edecek” dedi.
Antakya Arkeoloji Müzesi Müdürü Nalan Yastı da, inşaat alında yapılan sondaj çalışması sonrasında 1 Temmuz itibari ile arkeolojik kazı çalışması başlattıklarını ve Aralık ayı itibari ile kazı çalışmalarını tamamladıklarını söyledi.
Yapılan kazı çalışmalarında 850 metre karelik Türkiye'nin en büyük mozaiği, hamam kompleksi, cam atölyesi ve Helenistlik döneme ait sur duvarları bulunduğunu belirten Yastı, “Bulunan eserlere zarar vermemek için çalışmalar insan gücüyle yapılıyor” dedi.
Hatay Gazetesi, 14.10.2011
|
 |
|

|
DİVRİĞİ ULU CAMİİ YANMAKTAN KURTULDU
UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan tarihi Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası çevresinde çıkan ot yangını korkuttu.
Alınan bilgiye göre, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın yan tarafındaki kuru otlar bilinmeyen bir nedenle yanmaya başladı. Kuru otların tutuşmasıyla başlayan yangına, ilk önce vatandaşlar müdahale etti. Yangın daha sonra itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle kısa sürede söndürüldü.
Divriği Belediye Başkanı Hakan Gök, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası çevresinde son zamanlarda çıkan yangınlardan dolayı tedirgin olduklarını ifade etti.
Gök, daha önce terk edilmiş bir binada çıkan yangının büyümeden söndürüldüğünü ifade ederek, ''Kamulaştırma çalışmaları çerçevesinde birçok bina boşaltıldı, ancak mahkemelik olduğu için yıkım işlemleri gerçekleşmiyor. Bu yüzden bu binalarda kimliği belirsiz kişiler gece vakitlerinde yangın çıkarabiliyor. Bölgede son üç ayda 10 yangın vakası oldu. Bugünkü yangında esere çok yakın bir yerde meydana geldiği için endişelendik, ancak ekiplerimiz anında müdahale ederek, otlar söndürüldü'' dedi.
Vatandaşları uyaran Gök, ''Eser bölgesinde bugünlerde kuru otların fazla olması ve yaprakların dökülecek olması nedeniyle yangın vakalarına karşı dikkatli olunması gerekiyor. Vatandaşlardan istirhamımız bu bölgelerde olabilecek vakalara karşı derhal itfaiye ekiplerine ve güvenlik güçlerine haber vermeleri'' diye konuştu.
Sivas Hürdoğan, 14.10.2011
|
|
TARİHİ YARIMADA'YA EN AZ
ETKİ

UNESCO Dünya Kültür
Mirası Komitesi Ürdün temsilcisi
ve
Haliç’e yapılacak
olan metro geçiş köprüsü projesinin denetçisi
Prof.Dr. Moawiyah İbrahim,
Haliç köprü projesi
için ‘Etkisi en aza indirilmiş proje’
değerlendirmesinde bulundu. İbrahim, ‘’Köprünün
yapılmasına karşı çıkanları da saygıyla
karşılıyorum. Ancak
İstanbul’un trafiği
ve yaşam koşulları düşünüldüğünde bu projenin de
ihtiyaç olduğunu görüyorum. Tarihi yarımadaya en az
etkisi olacak şekilde proje yenilendi. Gerek
belediye gerekse projeyi hayata geçirenlerin etkinin
azaltılması için verdikleri çaba takdire değer
görüyorum’’ dedi.
Prof.Dr. İbrahim
ile
Türkiye arkeolojisi
ve
İstanbul’u
konuştuk.
Radikal’in ‘Tarihi
siluete gökdelen girdi’ manşetini de gördüğünü
söyleyen İbrahim, “Gökdelenleri oldum olası sevmem.
Keşke hiç olmasaydı. Kahire, Beyrut, Londra
gökdelenleri de UNESCO’da tartışılıyor.
UNESCO Dünya Miras
Listesi etki alanında yeni yapılaşmalara karışır. Bu
konuya dahil olup olmayacaklarını bilmiyorum. Ama
UNESCO’nun bir sonraki toplantısında kesinlikle
tartışılacaktır’’ dedi.
Haliç metro geçiş
köprüsü için
İstanbul’da
bulunduğunu belirten İbrahim, “İstanbul’da
yaşayan biri olsaydım köprünün yapılmasını
desteklerdim. Bunu isterken tarihe etkisinin en aza
indirilmesini de talep ederdim. Kültürel miras
konusunun ciddiye alındığını görüyorum. Arkeolojik
buluntulara göre projede yapılan değişiklikler
ciddiye alındığını gösteriyor. Köprünün tasarımında
ciddi değişiklikler yapıldı’’ diye konuştu.
Yenikapı dünyaya anlatılmalı
Prof. Dr İbrahim, Marmaray projesi kapsamında
Yenikapı’da sürdürülen arkeolojik kazıların bir
örneğinin dünyada olmadığını söyledi: ‘‘İstanbul,
Bizans ve Osmanlı şehri olarak biliniyordu. Yenikapı
kazıları bize bunun böyle olmadığını gösterdi. Çok
daha eskiye 8 bin 500 yıllık bir tarihe bizi taşıdı.
Bu kazılar dünyaya anlatılmalı. 40 yıl önce ülkenize
geldiğimde Boğazköy Çatalhöyük, Göreme, Troya,
Efes’i gezme fırsatım olmuştu. Hayran kalmıştım.
Dünya mirasına büyük katkıları var. Yenikapı da en
az onlar kadar önem arz ediyor.’’
Türkiye
başka, Irak
başka...
Türkiye’nin
yurtdışından getirdiği eserler için verilen
mücadeleyi de yakından takip ettiğini söyleyen
Prof.Dr. İbrahim, ‘’Eğer ülkeler eserleri
sergileyecek müzeler açacak ve bunları koruyacak
güçleri varsa tarihi eserler orijinal yerlerinde
sergilenmelidir. Ancak
Mısır,
Irak gibi ülkeler
eserlerini geri almaya kalkarsa Avrupa müzeleri
boşalır.
Türkiye eserlerini
geri istemekte haklı. Bunları sergileyecek gücü
bulunuyor’’ dedi.
Radikal, Haber: Ömer
Erbil, 14.10.2011
|
|
TARİHİN ORTASINDAKİ
MEZBELELİK

Yıkılan Adliye Binası’nın arka tarafında,
Kültürpark’ın hemen yanında bulunan Adalet Parkı,
ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle şimdilerde
parktan ziyade kaderine terk edilmiş bir alan olarak
dikkat çekiyor. Parktaki ağaçların sulama ve bakımı
yapılmadığı için ağaçlar günden güne kururken, parka
atılan molozlar, çöpler ve benzeri atıklar da parkı
içinden geçilmez hale getirdi. Yazın tozlu
yollarından geçilmeyen park, yağışlı günlerde de
çamur deryası halini alıyor. Hepsi bir kenara park,
Adliye Sarayı’nın yıkılmasının ardından otobüs
durağı olarak kullanılıyor. Adalet Parkı’nın Karatay
Medresesi, Ali Gav Medresesi, Bulgu Tekkesi, Şazibey
Camii, Kılıçarslan Camii ve hatta İnce Minareli
Medrese’nin kesişim noktası olduğunu dile getiren
Mimarlar Odası Konya Şube Başkanı Serdar Işık, böyle
bir kültür hazinesinin tam ortasında kalan parkın
ilgisiz ve bakımsız bırakılmasının, otobüs durağı
olarak değerlendirilmesinin tarihe yapılmış büyük
bir vefasızlık olduğunu söyledi.
Adalet Parkı’nın bulunduğu alanla ilgili Büyükşehir
Belediyesi’nin bir proje çalışmasının olduğunu
duyduklarını fakat uzun zaman dilimi içerisinde
özellikle Adalet Parkı için bir çalışmanın
yapılmadığını gördüklerini söyleyen Mimarlar Odası
Konya Şube Başkanı Serdar Işık, “Şimdilerde otobüs
durağı olarak kullanılan alandaki tabelada, bu
bölgenin tarihi meydan olarak düzenleneceği sözü
geçiyor. Burada tarihi bir meydan yoktu. Kaldı ki,
tarihi meydandan bizim anladığımız şeyin ne olduğunu
da sorgulamak gerekiyor. Meydan denilince aklımıza
taşlar geliyor. Son dönemde şehir merkezinde yapılan
düzenlemelere bakıldığında hepsinde yeşil alanların
taşlaştırılması gibi bir sonuçla karşılaşıldığı
ortadadır” diye konuştu.
Hacıveyiszade Camii’nin önündeki yeşil alanın
düzenlemenin ardından taşlaştırılmasını şehir
içindeki yeşil alan katline örnek olarak gösteren
Serdar Işık, “Şehrin göbeğinde çimleriyle,
ağaçlarıyla bir yeşil alan bulunuyordu.
Hacıveyiszade Camii’nde bazen cemaat yoğunluğu
yaşanıyor. Cemaat bu çimlerin üzerinde rahat bir
şekilde namazını kılabiliyordu. Burada ayrıca bir
yaya yoğunluğu da yok. Yani yeşil alanın kimseye bir
zararı yoktu. Burası da taşlaştırılan yerler
listesine girdi” dedi.
Merhaba Gazetesi (kısaltarak), Haber: Rasim Atalay,
13.10.2011
|
|
VAKIF ESERLERİ
RESTORASYONLA YAŞATILIYOR
Hatay Valisi Mehmet
Celalettin Lekesiz, kentte bulunan eski eserlerle
ilgili incelemelerde bulunmak ve yapılan restore
çalışmalarını yerinde görmek için kentte gelen
Ertem'i makamında kabul etti.
Ertem, ziyarette yaptığı
konuşmada, Türkiye'de 2002 yılından sonra 3 bin 500
eserin restorasyonunun gerçekleştirildiğini ifade
etti.
Restore çalışmalarına
lokal müdahalede bulunmak yerine artık eserleri bir
bütün olarak ele aldıklarını anlatan Ertem,
''Türkiye genelinde 10 bin civarında eski eserimiz
var. Her yıl 600-700 eseri restore için programa
alıyoruz'' dedi.
Ertem, Türkiye genelinde
10 bin öğrenciye verdikleri bursu bu yıl 12 bine
çıkardıklarını belirterek, 100 bin aileye gıda
yardımında bulunduklarını, 5 bin kişiye muhtaç maaşı
verdiklerini, çalışmalarını ise genel bütçeden
hiçbir pay almadan gerçekleştirdiklerini kaydetti.
Hatay'da da 82 kültür
varlığı bulunduğunu ifade eden Ertem, Kurtuluş
Caddesi'nde yer alan Habib-i Neccar Camisi'nin çevre
düzenlemesi ve genişletilmesi için çalışma
başlatıldığını kaydetti.
Hürriyet Caddesi'ndeki
Ulu Cami'nin biten projesinin de kuruldan geçtiğini
vurgulayan Ertem, burada çalışmaların yakında
başlayacağını belirtti.
Azınlık vakıflarının
haksız şekilde alınan ve el konulan mallarının
iadesiyle ilgili sürecin devam ettiğini hatırlatan
Ertem, bu konuda 12 ay süre bulunduğunu ve
müracaatların devam ettiğini kaydetti.
Hatay Valisi Lekesiz de,
kentteki 82 kültür varlığından 24'ünde restore
çalışmalarının tamamlandığını, bazılarının ise
programa alındığını, bazılarındaki çalışmaların da
devam ettiğini kaydetti.
İskenderun İlçesi Arsuz
beldesi Karaağaç mevkisinde Vakıflar Bölge Müdürlüğü
tarafından beş yıldızlı otel yapılacak olmasına
teşekkür eden Lekesiz, ziyaretten büyük mutluluk
duyduğunu söyledi.
Lekesiz, Ertem'e kentte
yapılmış ''ney'' hediye etti. Ziyarette Vakıflar
Bölge Müdürü Ali Kaya da hazır bulundu.
Bu arada, Genel Müdür
Ertem'in, kuruma bağlı mekanlarda incelemelerde
bulunacağı da öğrenildi.
Akşam, 12.10.2011
|
|
ÖPÜŞEN MELEKLER MÜZEYE TESLİM EDİLDİ
Denizli'de, Pamukkale’ye bağlı Hierapolis antik kentinde çalışan İtalyan kazı heyeti, kazının son günlerinde Roma dönemine ait ‘öpüşen melekler’ heykeli buldu.
Kazı Başkanı Prof.Dr. Francesco D’Andria, heykelin dişi ve erkek olarak tasarlandığını belirtip, baş ve üst gövde kısımları sağlam olarak ele geçen heykelin ayak bölümlerinin ve figürlerden birinin gövdesinin yarısının henüz bulunamadığını söyledi. Roma dönemine ait heykelin beyaz mermerden rölyef-kabartma türünde olduğunu belirten D’Andria, kutsal alanlarda bulunmayan bu tür sahnelerin, çoğunlukla eğlence ya da toplantı mekanlarında bulunabileceğini anlattı. D’Andria, “51 santimetre yüksekliğinde, 21 santimetre genişliğindeki heykel, Denizli Müze Müdürlüğü’ne teslim edildi ve Denizli Müzesi’nin en değerli eserleri arasına girdi. Heykel, ekibin son günlerde ortaya çıkardığı ve Roma dönemine tarihlenen önemli bir buluntu olarak kayıtlara geçti” dedi. Kazı ekibi daha önce de İsa’nın 12 havarisinden biri olan St. Philippus’un mezarını bulmuştu.
Hürriyet, Haber: Ferah Işık, 12.10.2011
|
 |
|
|
TURİSTLER AGORA'YI
ÜCRETSİZ SEYREDİYOR
Kültür ve Turizm İzmir İl Müdürlüğü, Ocak-Eylül
ayları arasında İzmir'deki müzeleri gezen ziyaretçi
sayılarını açıkladı. Rakamlara göre en çok
ziyaretçiyi, 1 milyon 660 bin yerli ve yabancı
turistin gezdiği Efes çekerken, ikinci sırayı 267
bin kişinin gezdiği St. Jean aldı.
Son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir
Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası'nın
katkılarıyla kazı çalışmaları hızlanan ve çevre
düzenlemesi ile daha görünür hale gelen İzmir kent
merkezindeki Agora'ya gelen turist sayısı ise
beklentileri karşılamadı. Bu yılın ilk 9 ayında
Agora'yı sadece 36 bin turist gezdi. Yetkililer bu
durumun sebebinin ise çevre düzenlemesi çalışmaları
sonucunda etrafındaki bazı yerleşim yerleri yıkılan
Agora'nın tepeden daha rahat görünmesine bağladı.
Yen Asır, Haber: Sinan
Doğan, 12.10.2011
|
|
"YENİKAPI - MİMARLIK
ALTYAPI VE ARKEOLOJİ SEMPOZYUMU" SERGİSİ TAŞKIŞLA'DA
AÇILDI
Sergi ve Yenikapı'da
yapılan çalışmalar hakkında çalışmanın
yürütücülerinden Yard. Doç.Dr. Yüksel Demir ile
görüştük.
12 - 13 Eylül 2011
tarihleri arasında Fatih Belediyesi, İstanbul Teknik
Üniversitesi (İTÜ) ve Milano Politeknik Mimarlık
Okulu'nun işbirliğiyle uluslararası katılımıyla
İstanbul'da gerçekleşen disiplinlerarası "YENİKAPI -
Mimarlık Altyapı ve Arkeoloji Sempozyumu"nun devamı
niteliğinde olan sergi İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde
açıldı.
Sempozyumun devamı
niteliğinde düzenlenen sergi Fatih Belediyesi'nin
yanı sıra İstanbul Teknik Üniversitesi ve
Politecnico di Milano'nun ortaklığında
gerçekleştirilen ve Yenikapı ile ilgili mevcut
durumun yanı sıra semtin geleceğine ilişkin
sorunlara çözüm önerileri getiren projelerle
Yenikapı'yı anlatan fotoğraflardan ve sempozyumu
özetleyen videolar ile İtalya'da benzer bir süreç
içinde bulunan Gela kentinin hikayesini anlatan kısa
bir filmden oluşuyor.
5-22 Ekim tarihleri
arasında mimarlık, arkeoloji, kültürel miras,
koruma, kentsel dönüşüm gibi konulara ilgi duyan tüm
izleyicilere açık olan serginin ve öncesinde yapılan
sempozyumun önemli bir diğer özelliği ise Yenikapı
Kazı Alanı, Marmaray Projesi gibi tartışmaların
sürdüğü alanlar için sunduğu disiplinlerarası
çalışmaları ve çok aktörlü oluşu.
Sergi ve çalışmalar ile
ilgili görüşlerini paylaşan Yard.Doç.Dr. Yüksel
Demir, kendisinin 2006 yılında katıldığı, 2003
yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde başlayan
çalışmaların şu anda Fatih Belediyesi ve Milano
Politeknik Üniversitesi ile devam ettiğini
belirterek, "küresel ölçekte önemi olan ancak yerel
ölçekte çok ciddi etkilere neden olacak bir ulaşım
odağına dönüşmesi planlanan Yenikapı, bu değişime
uyum sağlayabilmek için tüm bileşenleri ile kendini
yeniden geliştirecektir. Bu özellikler Yenikapı
için, kentte yaşayanları ve olası yatırımcıları
kapsayan, alanın potansiyelini ve gücünü
vurgulayacak, ekonomik bir etkileşim ağı kuran, açık
bir iletişim stratejisi geliştirilmesini gerekli
kılmaktadır. Bu süreçte, arkeoloji, altyapı-ulaşım,
kentsel sosyal, ekonomik ve mimari bileşenlerin,
disiplinlerarası bir yaklaşımla bütüncül olarak
değerlendirilmesi ve yönetimi büyük önem
taşımaktadır," diyerek yaşanan süreçte çok
aktörlülüğe vurgu yaptı ve çalışmanın bu anlamda
sunduğu yapının farklılığına dikkat çekti.
Bu platformun amacının
tüm birikimi ve bilgiyi akademik bir platformda
ortaya koymak olduğunu söyleyen Demir "Elimizde
neler var önce bir onları görelim. Buraya kadar
herkes eteğindeki taşları döktü. Bundan sonra amaç
beraber üretmeye çalışmak," diyerek kendilerinin
bilimsel bir tartışma ortamı yaratmak istediklerini
belirtti.
Yenikapı'nın bağlı
bulunduğu Fatih Belediyesi'nin platforma ve
çalışmalara katkısının umut verici olduğunun altını
çizen Demir, "Bir karar verici olarak işbirliği
yaptılar. Yenikapı'nın buna ve hatta daha üst
ölçekte karar vericiler ile akademinin işbirliği ile
yapacağı çalışmalara ihtiyacı var" diyerek
platformun genişlemesini arzuladıklarını ve
çalışmalarının devam edeceğini belirtterek bu
etkinliğin gerçekleşmesine katkı sağlayan Fatih
Belediyesinden Başkan Mustafa Demir, Başkan
Yardımcısı Erhan Oflaz, Bora Selim (koordinatör),
Necati Selvi, Tansel Kaya, Cemil Kılıçoğlu'na;
İTÜ'den Rektör Prof.Dr. Muhammed Şahin, Rektör Yard.
Ahsen Özsoy, İTÜ Mimarlık Fak. Dekanı Prof.Dr. Orhan
Hacıhasanoğlu, Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, Prof.Dr.
Nuran Zeren Gülersoy, Araş.Gör. Özlem Kandemir,
Araş.Gör. Pelin Öztürk Ekdi, Dr. Ayşe Köksal,
Öğr.Gör. Korkut İlhan, İsa Çal, Aylin Akçabozan,
Elif Nazlı Malkoç, Sibel Yasemin Özgan'a teşekkür
etti.
12 - 13 Eylül 2011
tarihleri arasında gerçekleşen YENİKAPI - Mimarlık
Altyapı ve Arkeoloji Sempozyumu ile ilgili detaylı
bilgiye
www.yenikapi-ynkp.com
adresinden ulaşabilirsiniz.
Arkitera, 12.10.2011
|
|
GAZİANTEP'TE MÜZE SAYISI
10'A ÇIKACAK
Gaziantep Büyükşehir
Belediye Başkanı Başkan Asım Güzelbey: “Mevcut
müzelerle birlikte 2011 yılının sonuna kadar
kentimizdeki müze sayısı yenileriyle 10'a ulaşmış
olacak” dedi.
Gaziantep Büyükşehir
Belediye Başkanı Asım Güzelbey, açılışını Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Zeugma Mozaik
Müzesi’nin kentin turizm potansiyelini arttıracağını
belirterek, “Mevcut müzelerle birlikte 2011 yılının
sonuna kadar kentimizdeki müze sayısı yenileri ile
10’a ulaşmış olacak” dedi. Başkan Asım Güzelbey,
Ekim ayı meclis toplantısında Eylül ayında
Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan çalışmalar
hakkında kısa bir sunum yaptı.
Güzelbey, kentin adı ile özdeşleşen 6.Uluslararası
Antepfıstığı Kültür ve Sanat Festivalini coşku ile
kutladıklarını belirterek, “Her yıl daha geniş bir
katılımla gerçekleşen festivalimize bu yıl da yurt
dışından ve yurt içinden çok sayıda konuk ülke ve
şehir katıldı. Biz festivalleri genellikle kültür
şenliği biçiminde yapıyoruz. Hiçbir zaman bir
panayır havasına dönüştürmüyoruz” dedi.
Zeugma Mozayik
Müzesi’nin Gaziantep’in turizm potansiyelini
artıracağını belirten Güzelbey, “Büyükşehir
Belediyemiz tarafından tamamlanarak Kültür
Bakanlığı'na devri gerçekleştirilen Zeugma Mozaik
Müzesi'nin açılması ile Gaziantep’te turizm
potansiyeli artacak. Mevcut müzelerle birlikte 2011
yılının sonuna kadar kentimizdeki müze sayısı
yenileri ile 10'a ulaşmış olacak” dedi.
Sabah, 12.10.2011
|
|
SULUKULE YASAYA AYKIRI

Sulukule’de Roman
sakinlerinin bölgeden çıkarılarak TOKİ- Fatih
Belediyesi-İstanbul Büyükşehir Belediyesi
ortaklığında başlatılan projede sona yaklaşılırken,
bilirkişi 2’nci kez projenin yasaya aykırı olduğuna
ilişkin rapor verdi.
Fatih Belediye
Başkanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine
açılan davada projenin iptali ve yürütmenin
durdurulması isteniyor.
İstanbul 4’üncü
İdare Mahkemesi’ne 31 Aralık 2007’de Sulukule Roman
Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği, Şükrü
Pündük, Gülsüm Bitirmiş, Gülşen Gökırmak ve Mehmet
Asım Hallaç adına dava açılmıştı. Mahkemenin atadığı
Prof.Dr. Hüseyin Cengiz, Doç.Dr. Nur Urfalıoğlu ve
Yrd. Doç. M. Lütfü Yazıcıoğlu’ndan oluşan bilirkişi
heyeti ilk raporunda bölgenin 1/5000 ölçekli koruma
planının dahi olmadığını belirtip projeyi yasadışı
ilan etti. Mahkeme aynı bilirkişiden bu kez projenin
kamu yararına hizmet edip etmediğini sordu. Heyet ek
raporunda şu tespitlere yer verdi:
- Alanın yüzde 90’ı 1970’lerde UNESCO kriterleri
kapsamında geliştirilen Koruma Amaçlı İmar Planı’nda
Sur Koruma Bandı içinde kalmasına rağmen, sınırlar
değiştirilerek, alan yüzde 50 küçültülmüş,
küçültülen alanda 3- 4 katlı yapılara olanak
tanınmıştır.
- Sulukule yenileme
alanı ile avan proje karşılaştırıldığında, mevcutta
12 olan yapı adası, 24 adaya çıkarılmış, özgün ada
morfolojisi ve sokak rejimi değiştirilmiş,
korunmamıştır.
- Kamu kullanımına ayrılmış Bostan Alanı Yenileme
Avan Projesi kaldırılmış, yapılaşmaya açılmış, sokak
karakterleri değiştirilmiştir.
- Ada ortaları dışında, yeşil alanlara, parklara yer
verilmemiştir.
- Sokak dokusuna, tescilli yapılara uygun olmayan 3-
4 katlı yeni yapı tipolojisi oluşturulmuştur.
- Projenin 5366 Sayılı Kanun’da öngörülen amaçların
gerçekleştirilmesine hizmet edecek nitelikte
bulunmadığı ve kamu yararına uygun olmadığı görüş ve
kanaatine varıldı.
Fatih Belediyesi’nin evlerine 50-80 bin TL değer
biçerek Romanları yüzyıllardır yaşadıkları bölgeden
çıkarmasının ardından inşa edilen lüks villalar, 650
bin TL’den satışa çıkmıştı.
Hürriyet, Haber: Ali
Dağlar, 12.10.2011
|
|
MEVLANA MÜZESİ'NDE AYASOFYA BİLETİ
Konya’da her gün binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Mevlana Müzesi girişinde ziyaretçilere Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletler satılıyor.
Konya’da her gün binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Mevlana Müzesi girişinde ziyaretçilere Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletler satılarak içeriye alınması dikkat çekti. Mevlana Müçesi’ne ait biletlerin fazla talepten dolayı bittiğinden diğer müzelere ait biletlerin satıldığı belirtildi.
Mevlana Müzesi’ne ziyaret etmek isteyenlere, bilet gişesinde Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait bilet satılıyor. Bu durumun yaklaşık 3 aydır devam ettiğini belirten Konya Müze Müdürü Yusuf Benli, kısa adı BİMER olan Başbakanlık İletişim Merkezi aracılığıyla kendilerine bu konu ile ilgili şikayetler geldiğini belirtti. Biletlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkezi Müdürlüğü tarafından gönderildiğini belirten Benli, “Döner Sermaye İşletmesi Mevlana Müzesi’ne giriş bileti olarak elinde bulunan Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletleri bize gönderiyor. Biz de gişelere bu biletlerle vererek ziyaretçilerin girişlerini sağlıyoruz dedi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü yetkilileri de, yıl başında belirli bir sayı öngörülerek tüm müzelere ait biletlerin basımının yapıldığını, Mevlana Müzesi’ne ait biletlerin fazla talepten dolayı bittiğini, yeni bilet ihalesininde önümüzdeki yıl yapılacağından, kurumunda zarara uğramaması için diğer müzelere ait biletlerin satıldığını belirtti.
Turizm Habercisi, 12.10.2011
|
 |
|
5 BİN YIL ÖNCESİNDEN

Dünyanın bilinen en eski
kerpiç sarayındaki 5 bin yıllık duvar resimleri ve
kabartmaların bazı bölümleri, kerpiç duvarlar
üzerinde orijinal haliyle ilk halini koruyor.
Malatya merkez Orduzu
Kasabasındaki Arslantepe Höyüğünde İtalya Roma La
Sapienza Üniversitesi tarafından 1961 yılından beri
sürdürülen arkeolojik kazalar sonrasında ortaya
çıkan ve dünyanın bilinen en eski kerpiç sarayı,
müze haline getirilerek ziyarete açıldı. Yaklaşık 5
bin yıllık olan kerpiç sarayın içerisindeki duvar
resim ve kabartmaları ilgi görüyor.
Malatya Kültür ve Turizm
İl Müdürlüğü Enformasyon Uzmanı Bülent Korkmaz,
saray duvarları üzerinde göze çarpan en önemli
noktalardan birisinin resim ve kabartmalar olduğunu
söyleyerek, "İnce bir kireç sıva üzerine karbon ve
aşı boyası yapılarak ortaya çıkarılmış. Kadın ve
erkek tasvirleri, dini simgeleyecek çizilmiş duvar
resimleri. Duvar resimleri yaklaşık 5 bin yıllık bir
geçmişe sahip" dedi.
Arslantepe'nin önemli
bir arkeolojik sit alanı olduğunu belirten Korkmaz,
1930'larda başlayan kazıların 1961 yılından beri
Roma La Sapienza Üniversitesi tarafından günümüze
kadar sürdürüldüğünü söyledi.
Kazı alanına ismini
veren arslan heykellerinin Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi'nde sergilendiğini söyleyen
Korkmaz, kazılar sonucunda tarihsel öneme sahip
önemli arkeolojik bulguların ortaya çıkartıldığını
ifade etti. Korkmaz, 5 bin yıllık bir tapınak,
kerpiç saray, mühür baskı ve kaliteli metal
eserlerin bulunduğunu kaydetti. Korkmaz,
Arslantepe'nin ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı
resmi, dini ve kültürel bir bölge olduğunu
kaydetti.
Arslantepe Sarayı'nın
içindeki duvar resimleri özel olarak korunuyor ve
ziyaretçilerin, resimlere zarar vermeyecek noktada
durmaları sağlanarak, zarar görmesi engelleniyor.
Malatya Haber,
12.10.2011
|
|
6 AYDA 80 BİN ZİYARETÇİ

Trakya'nın ziyarete
açılan tek mağarası olan Kırklareli'nin Demirköy
İlçesi'ne bağlı Sarpdere Köyü yakınlarındaki Dupnisa
Mağarası'nı 6 ayda yaklaşık 80 bin kişi ziyaret
etti.
Kırklareli Kültür ve
Turizm Müdür Vekili Fikret Macit, Dupnisa
Mağarası'nın Trakya'da var olan 17 mağaradan
ziyarete açık tek mağara olduğunu belirtti.
Mağaranın 15 Mayıs'ta
ziyarete açıldığını ve o tarihten bu yana ziyaretçi
akınına uğradığını ifade eden Macit,''Ziyaretçi
sayısı her yıl artarak devem diyor. Geçen yıl
burasını 75-80 bin kişi ziyaret etti. Bu yıl 100
bini aşacağını tahmin ediyorum. Mağara özellikle
öğrenciler tarafından yoğun olarak ziyaret
ediliyor'' dedi.
Dupnisa Mağarası için
yaptıkları çevre düzeni projesini Kültür ve Turizm
Bakanlığın sunduklarını hatırlatan Macit, şöyle
devam etti:
''Hazırladığımız projede
dere üzerine köprü yapılması, yürüyüş yollarının
belirlenmesi ve çevre düzenlemesi yer alıyor.
Projede yapılmasını istediğimiz keşif özetlerinin
yar aldığı dosyayı Kültür ve Turizm Bakanlığına
gönderdik. Bu projemizin bakanlığımızın 2012 yatırım
bütçesine gireceğini tahmin ediyoruz. Bir yandan da
mağara için ekolojik dengesinin korunması ve yöre
ekonomisine katkı yapabilecek yöntemleri
planlıyoruz. Sürdürülebilir bir plan yapıyoruz.
Ziyaretten çok mağaranın ekolojik dengesinin
korunmasını göz önünde bulunduruyoruz. Buradaki sulu
mağaramızda çok sayıda yarasa var. Bu mağaramızda 15
Mayıs'ta başlayan ziyaretler, 15 Kasım'da sona
erecek.''
Dupnisa Mağarası
Kırklareli'ne 60
kilometre uzaklıktaki Istranca Dağları'nın derin
vadilerle yarıldığı Demirköy İlçesi'ne bağlı
Sarpdere Köyü yakınlarındaki 2. jeolojik zamana ait
mermerler içerisinde oluşan mağaralar, birbirine
bağlı iki kat ve üç bölümden oluşuyor.
Mağaranın kuru ve sulu
bölümleriyle birlikte toplam uzunluğu 2 bin 720
metre olan sistemin üst katını kuru ve kız
mağaraları oluşturuyor. Gelişimini tamamlamış bu
mağaralardan 50-60 metre aşağıda sulu mağara yer
alır. İçinden devamlı yer altı nehri akan ve deniz
seviyesinden 345 metre yukarıda giriş ağzı bulunan
mağaranın toplam uzunluğu 1977 metre. Son noktası
ise girişten 61 metre daha yukarıda bulunuyor.
Kız mağarası, içinde
yaşayan yarasaların yoğunluğu nedeniyle turizme
kapalı tutuluyor. 2003'de ziyarete açılan, Türkiye
mağara literatüründe en bilinen mağaralar arasında
yer alan Dupnisa mağaralarının içinde, sürekli akışa
sahip yer altı nehri ve bu nehrin oluşturduğu,
derinliği yer yer 2 metreye ulaşan göletler
bulunuyor. Kuru ve sulu mağaralarda süt beyazdan
kırmızı ve kahverenginin her tonunda renge sahip dev
sarkıtlar, dikit ve sütunlar ile perde bayrak
taşları ve damla taş havuzları yer alıyor.
Türkiye mağara
literatüründe en bilinen mağaralar arasında yer alan
Dupnisa Mağarası, 2003 yılında içerisinde yapılan
ışıklandırma, yürüyüş yolları, iki mağara arasında
geçişi sağlayan merdivenlerin inşasıyla ziyarete
açılmıştı. Her geçen yıl mağarayı ziyaret edenlerin
sayısı artarak devam ediyor.
Kırklareli Kent Haber,
12.10.2011
|
|
TARTIŞMALARLA DOLU
"MODERN MİMARLIK MİRASI VE KORUMA SORUNLARI
SEMPOZYUMU"NDAN GERİYE KALANLAR
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından düzenlenen
"Modern Mimarlık Mirası ve Koruma Sorunları
Sempozyumu", 6-7 Ekim 2011 tarihlerinde İTÜ Taşkışla
Yerleşkesi'nde gerçekleştirildi.
Dünya Mimarlık Günü
nedeniyle yapılan Mimarlık ve Kent Şenliği
kapsamında, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent
Şubesi tarafından Prof.Dr. Günhan Danışman anısına
düzenlenen "Modern Mimarlık Mirası ve Koruma
Sorunları Sempozyumu", 6-7 Ekim 2011 tarihlerinde
İTÜ Taşkışla Yerleşkesi'nde gerçekleştirildi. Çokça
tartışmalı geçen sempozyumda, zaman konusunda
çeşitli aksaklıklar yaşansa da çok farklı ve
kapsamlı konuların işlenmesi ile birlikte çeşitli
gruplardan konuşmacıların yer alması da dikkate
değerdi.
Sempozyumun ilk günü, Mimarlar Odası İstanbul
Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof.Dr.
Deniz İncedayı ve TMMOB Mimarlar Odası Genel Başkanı
Eyüp Muhçu'nun açılış konuşmalarının ardından, Atina
Ulusal Teknik Üniversitesi'nden Prof.Dr. Panayotis
Tourniokitis'in tematik sunuşu ile başladı. Aynı
zamanda Docomomo Uluslararası Tescil Komitesi
Başkanı olan Tourniokitis, modern mirasın
belgelenmesi ve korunması kapsamında seçim
kriterlerini değerlendiren bir sunuş gerçekleştirdi.
Tematik sunuşun ardından ilk oturum, Doç.Dr. Yegan
Kahya'nın moderatörlüğünde başladı. Oturumun ilk
konusu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binası
olurken konuşmacılar ise İBB'den Mimar Leyla
Ayyıldız ve İnşaat Mühendisi Mehmet Şengül oldu. İBB
binasının restorasyon süreci hakkında çeşitli teknik
bilgilerin verildiği sunuşun ardından oturumun
ikinci konusu olan Sait Bey Evi projesine geçildi.
Mars Mimarlar ve Toprak Mimarlık ortaklığında
gerçekleştirilen projenin sunuşunu Mars Mimarlar'dan
Prof.Dr. Atilla Yücel gerçekleştirdi.
Mimar Semih Rüstem Kompleksi
Restorasyon ve Geliştirme Projesi adı ile
geçen proje ve süreç hakkında detaylı bilgiler
verildi.

Mimar Semih Rüstem İş Merkezi
Adana'da bulunan Mimar Semih Rüstem'in kendi evi ve
mimarı olduğu Sait Bey Evi'nin restorasyon ve
yeniden geliştirme süreci konusunda konuşan Atilla
Yücel'den sonra sözü devralan Toprak Mimarlık'tan
İnşaat Mühendisi Bilgin Kış, proje sürecinde yaşanan
güçlükler ve proje ile gerçekleştirmek istediklerini
anlatırken, sonrasında sözü alan Toprak Mimarlık'tan
Mimar Mustafa Yeğin projenin yasal statüsü konusunda
bilgi verdi. Sunuşun ardından, sorular ve tartışma
bölümünde dinleyiciler tarafından değerlendirilen
proje, koruma konusunda ciddi eleştirilere maruz
kaldı.
Emre Arolat: "Proje
süreçleri, mimarlıktan çok, sosyokültürel bir mesele
olarak ele alınmalı."
Sempozyumun ikinci oturumu, Yrd.Doç.Dr. Gül Köksal
moderatörlüğünde gerçekleşti. Oturumun ilk konusu
SEKA Fabrikası olurken konuşmacı ise proje müellifi
Emre Arolat Architects'ten Emre Arolat'tı. Arolat
sözlerine, "SEKA Fabrikası" başlığı altında
konuşmacı olarak davet edilen Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi ve dönüşüm projesinin ilk müellifi olan
firmanın sempozyuma gelmeme kararlarının anlamsız
bulduğunu ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin,
sempozyuma katılmaması yönünde kendisine yaptıkları
baskıları da dikkate almadığını belirterek başladı.

İzmit Endüstriyel Miras Alanı Kentsel Dönüşüm Projesi
Kocaeli için büyük önem taşıyan ve belleklerde yer
etmiş tarihi SEKA Kağıt Fabrikası için
gerçekleştirdikleri endüstriyel dönüşüm projesini
anlatan Arolat, oluşturdukları geniş arşiv ve analiz
çalışmaları ile de salondan büyük ilgi gördü.
Konuşmasında sık sık, proje süreçlerinin mimari bir
mesele olmaktan çok sosyo kültürel olarak ele
alınması gerektiğinin altını çizen Arolat, koruma
amaçlı imar planından önce kent, kültür, sosyoloji,
felsefe gibi konularda tartışma süreçlerinin
oluşturulması gerektiğini söyledi. Arolat, aynı
zamanda, yaptıkları çalışmalarda da belgelemelerin
ve ön çalışmaların önemini de vurguladı. SEKA Kağıt
Fabrikası sunuşu sempozyumun kalabalık dinleyici
kitlesi ile de dikkat çekti. SEKA Kağıt
Fabrikası'ndan sonra oturumun ikinci konusu
Merinos Fabrikası
oldu. Oturumda, YTÜ'den Prof.Dr. Hakkı Önel ve
Yrd.Doç.Dr. Faruk Tuncer, Cafer Bozkurt Mimarlık'tan
Cafer Bozkurt konuşmacıydı. Önel'in, projenin elde
edilme süreci ve alandaki koruma sorunları üzerine
gerçekleştirdiği konuşmasının ardından sözü
Yrd.Doç.Dr. Faruk Tuncer aldı. Alanın tanıtımı ve
yapının tarihine ilişkin bilgiler veren Tuncer,
çalışma ekibi ile birlikte fabrika alanı için
tasarladıkları restorasyon çalışmalarını aktardı.
Son konuşmacı olan Cafer Bozkurt ise, eski fabrika
binasını bir opera binasına dönüştürdükleri projeyi
aktardı.

Cafer Bozkurt Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Atatürk Kültür Merkezi ve Merinos Parkı Projesi
Sunuşların ardından geçilen tartışma bölümünde,
Cafer Bozkurt'un gerçekleştirdiği opera binası,
koruma konusunda ciddi eleştiriler aldı.
Sempozyumun birinci
gününün son oturumu Yrd.Doç.Dr. Ebru Omay Polat
moderatörlüğünde gerçekleştirildi. Oturumun ilk
konusu İstanbul Manifaturacılar Çarşısı olurken
konuşmacılar Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı'ndan
Doğan Tekeli ve İMÇ Yönetim Kurulu Başkanı Erol
Adayılmaz'dı. İlk konuşmacı olan Doğan Tekeli, 1958
yılında İMÇ Kooperatifi tarafından açılan yarışmada
Metin Hepgüler ile beraber aldıkları birincilik
ödülü sonucunda 1960 yılında uygulamaya geçirilen
İMÇ'nin, oluşumu, tarihi ve çevresine dair çeşitli
bilgiler verdi.

Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı tarafından gerçekleştirilen İMÇ projesi
Çarşıya getirdikleri proje yaklaşımını açıklayan
Tekeli, koruma konusunda ise kamu desteğinin çok
önemli olduğunu dile getirdi. Doğan Tekeli'den sonra
sözü devralan Erol Adayılmaz, İMÇ'nin mevcut
durumunu, sorun ve potansiyellerini aktaran bir
sunuş gerçekleştirdi. Oturumun ikinci konusu İnönü
Stadyumu oldu. İlk konuşmacı BJK Yatırım Komisyonu
Eski Başkanı İlhan Durusoy, stadın mevcut durumuna
ve işlevine dair bilgiler verirken stadyum hakkında
çıkan spekülatif haberlerin ise doğru olmadığının
altını çizdi. Durusoy'dan sonraki konuşmacı
Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Gör. Ergin Arısoy ise
konuşmasında İnönü Stadyumu'nun tarihi, tasarımı ve
mimarları konusunda açıklamalara yer verdi.
Bir Şehir Plancısı
ile Bir Mimar Bir Araya Gelirse...
Sempozyumun ikinci gününün ilk oturumunda
Galataport projesine yer verildi. Yrd.Doç.Dr. Yıldız
Salman'ın moderatörlüğünü yaptığı oturumun
konuşmacıları Tabalıoğlu Mimarlık'tan Murat
Tabalıoğlu ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi
Başkanı Tayfun Kahraman oldu.
Tartışmalarla geçen
sempozyuma Galataport konusu damga vurdu. Oturum,
Tayfun Kahraman'ın, İstanbul'un genel durumunu ve
kentsel dönüşüm projelerini değerlendirdiği kısa
konuşması ile başladı. Kahraman'dan sonra sunuşunu
gerçekleştiren Murat Tabalıoğlu ise Galataport
projesi kapsamında gerçekleştirdikleri çalışmaları
aktardı.

Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Galataport projesi
Tabanlıoğlu'ndan sonra tekrar söz alan Kahraman'ın
kıyı kanunu ve liman projelerine dair kısa sunumunun
ardından tartışmaya geçildi. Kahraman'dan sonra söz
alan Tabanlıoğlu, Şehir Plancıları Odası'nın projeye
açtıkları davanın anlamsız olduğunu söylerken bu
yöndeki sözleri şunlar oldu: "Siz hayal dünyasında
yaşıyorsunuz. 10 yıl önce açtığınız bir dava
yüzünden bu proje uygulanamıyor. 10 yıl önceki
düşünceleriniz ile bugünkü düşünceleriniz aynı,
hiçbir şey değişmemiş." Tabanlıoğlu'na karşılık sözü
alan Kahraman, gerçekleştirilen bu tür projelerin
birer rant projesi ve kamu yararını gözetmeyen
projeler olduklarını söylerken kent gelişimini doğru
şekilde yönlendirmeyen her projenin de karşısında
olduklarını belirtti. Kahraman ve Tabanlıoğlu'nun
tartışmalı konuşmalarının ardından Galataport
projesi, dinleyiciler tarafından da eleştiri aldı.
Sempoyumun ikinci günündeki ikinci oturumun ilk
konusu Levent 1. ve 4. kısım bölgeleri olurken ilk
konuşmacı Çağdaş Levent Derneği'nden Zehra
Eliçin'di. Eliçin, Levent Mahallesi'nin gelişim
sürecini aktararak başlayan sunuşunda bir mahalle
sakini olarak mahallenin sorunlarını ve
potansiyellerini aktardı. Eliçin'den sonraki
konuşmacı MSGSÜ'den Yrd.Doç.Dr. Dilek Erbey ise
sunuşunda Levent planlanırken İstanbul'da yaşanan
süreçlere, Levent'in gelişim sürecine yer verirken
konuşmasını geçmişte Levent üzerine yapılan plan ile
bugünkü kentsel gelişimin karşılaştırmasını yaparak
tamamladı. Son konuşmacı olan MSGSÜ'den Doç.Dr.
Haydar Karabey ise bir plancı, mimar ve mahalle
sakini olarak Levent'teki sorunları ve bu sorunların
çözümüne yönelik mahalle olarak gerçekleştirdikleri
çalışmaları aktaran bir sunuş gerçekleştirdi.
Oturumun ikinci konusu ise Ataköy 1. ve 2. Kısım
Bölgeleri oldu. İlk konuşmacı Ataköy 1. Kısım Koruma
ve Güzelleştirme Derneği'nden Ayfer Kaynar,
Ataköy'ün sorunları, potansiyelleri ve dernek olarak
gerçekleştirdikleri çalışmaları aktaran bir sunuş
gerçekleştirdi. Kaynar'dan sonraki konuşmacılar ise
İTÜ'den Yrd.Doç.Dr. Hatice Ayataç ve Öğr.Gör.Dr.
Nilüfer Yöney oldu. Ayataç, Ataköy üzerine yapılan
analitik çalışmaları aktarırken Yöney ise
Docomomo'nun Ataköy'de gerçekleştirdiği tescilleri
konu alan bir sunuş gerçekleştirdi.
Sempozyumun son oturumu Yrd.Doç.Dr. Nilüfer Tanyeli
moderatörlüğünde gerçekleşirken oturumun ilk konusu
Atatürk Kültür Merkezi (AKM) oldu. Murat Tabanlıoğlu
ve Kültür Sanat Sendikası Genel Başkanı Yavuz
Demirkaya'nın konuşmacı olarak katıldıkları oturumda
ilk sunuşu Murat Tabanlıoğlu gerçekleştirdi.

Atatürk Kültür Merkezi
Hayati Tabanlıoğlu'nun mimarı olduğu AKM üzerine
gerçekleştirdikleri restorasyon çalışmalarını
aktaran Tabanlıoğlu'ndan sonra sözü Yavuz Demirkaya
aldı. AKM için sendika olarak gösterdikleri çabaları
ve AKM'nin geçtiği yasal süreci açıklayan bir sunuş
gerçekleştirdi. Oturumun ikinci konusu olan
Mecidiyeköy Likör Fabrikası için ilk konuşmacı
EAA'dan Sezer Bahtiyar oldu. Bahtiyar, EAA
bünyesinde gerçekleştirilen restorasyon projesini
açıklayan bir sunuş gerçekleştirdikten sonra ikinci
konuşmacı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent
Şubesi'nden Mücella Yapıcı oldu. Mecidiyeköy Likör
Fabrikası üzerine yasal statüyü değerlendiren
Yapıcı, sunduğu çeşitli belgeler ile fabrika
üzerinde yaşanan çelişkili sürecin üzerinde durdu.
Tartışmalarla geçen sempozyum, forum ve
değerlendirme bölümü ile son buldu.
Arkitera, 11.10.2011
|
|
LATMOS, UNESCO
LİSTESİ'NE ALINMALI

Alman Arkeolog Dr.
Anneliese Peschlow, Aydın ile Muğla il sınırları
içinde bulunan Beşparmak Dağları’nın (Latmos) UNESCO
Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne alınması
gerektiğini söyledi. Yıllardır bölgede inceleme
yapan Dr. Peschlow, bugüne dek bilinen tüm kaya
resmi sanatı içinde, konu ve resim dili açısından
tek olma özelliğine sahip tarih öncesi kaya
resimlerini bünyesinde bulunduran Latmos’ta, sadece
kendisinin 172 kaya resmi keşfettiğini söyledi.
Eko Sistemi Koruma ve
Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) yöneticilerinin
ziyaret ettikleri ve çalışmaları hakkında bilgi
aldıkları Dr. Anneliese Peschlow, Latmos’un dünyada
eşi bulunmayan bir doğa ve kültür harikası olduğunu
vurguladı. Dr. Peschlow, Latmos’un doğal
değerlerinin yanı sıra tarihi yapıları, sekiz bin
yıl öncesine dayanan çok önemli kaya resimlerine
sahip olağanüstü bir dağ olduğunu da vurguladı.
Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Dr.
Peschlow, “Karakaya Köyü sınırları içindeki Karadere
ve Göktepe Kaya Sığınağı, Karahayıt Köyü sınırları
içindeki Balıktaş kaya resimlerinin, konuları,
üslupları ve korunabilirlilik dereceleri mükemmel.
10 yıl önce Latmos’un UNESCO Doğa ve Kültür Mirası
Listesi’ne alınması için başvurdum. Latmos mutlaka
UNESCO Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne alınmalı.
Latmos’un hem korunması hem de tanıtılması için
EKODOSD gibi sivil toplum örgütlerinin işlevinin çok
önemli olduğunu düşünüyorum” dedi.
EKODOSD Başkanı Bahattin
Sürücü de Latmos kaya resimlerinin korunması ve
tanıtılması çalışmalarını sürdürmeye devam
ettiklerini söyledi.
haberler.com,11.10.2011
|
|
ULUS'UN ÇEHRESİ
DEĞİŞİYOR

Ankara Valiliği ve Ankara Büyükşehir Belediyesince
Ulus'un tarihi kimliğine yeniden kavuşması için
başlatılan çalışmalar sürüyor. Hacı Bayram-ı Veli
Camii çevresindeki restorasyon devam ederken,
Başkentin sembollerinden Ankara Kalesi'ni turizme
kazandırmaya yönelik çalışmalar da yapılıyor.
Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürü Doğan Acar, AA
muhabirine yaptığı açıklamada, başkent turizmine yön
verecek önemli yerlerden biri olan Ankara Kalesi'nin
sorunlarının çözümü için hazırlanan ''Kale Eylem
Planı''nın tüm hızıyla sürdüğünü söyledi.
Kale ve çevresinin yeniden düzenlenerek Ankara
turizmine bir cazibe merkezi olarak kazandırılması
amacıyla eylem planından hareketle ele alınan
konuların şekillenmeye başladığını anlatan Acar,
Ankara Valisi Alaaddin Yüksel'in göreve gelmesiyle
Başkentte turizm çalışmalarının hız kazandığını
belirtti.
Yapılan toplantılarda iş ve işlemleri bir takvime
bağladıklarını kaydeden Acar, ''Şu anda kalede
yapılacak işlerin yüzde 50'sine yakın bir aşamaya
gelmiş bulunuyoruz. Büyükşehir Belediye Başkanı
Sayın Melih Gökçek, özellikle Hacı Bayram-ı Veli
Camii, çevresi, Bent Deresi ve kale çevresindeki
işlerde çok titiz davranıyor'' dedi.
Esnafın da çalışmalardan mutlu olduğunu ifade eden
Acar, Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin şu anda kale
ve çevresinde kanalizasyon, elektrik, su ve telefon
hatları için çalıştığını bildirdi.
Kale ve çevresine olumlu katkıları bulunan
Çengelhan'ın yanındaki 3 evin yıkıldığını, buraya
Yüksel Erimtan Arkeoloji Müzesi yapılacağını
belirten Acar, inşaatın sürdüğünü kaydetti.
Kale ve çevresinde esnafın, bölgede yaşayan
insanların ve çocukların eğitilmesi konusunda Ankara
Valisi Alaaddin Yüksel'in talimatları doğrultusunda,
İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Gazi Üniversitesi
Rektörlüğünün bir çalışması olduğunu bildiren Acar,
''Projede 100 öğretmen görev yapacak. Ankara'nın
turizm öncelikli bölgelerinin tanıtılması için
eğitim çok önemli'' diye konuştu.
Büyükşehir Belediyesinin kalede bir turizm danışma
bürosu açacağını anlatan Acar, ''Taksi durağındaki
şoförlerin de eğitimleri tamamlandı. Bu eğitimlerin
sürekli yapılması gerekiyor. En basit anlamda Ankara
Kalesi'ne nasıl ulaşılır? Önemli merkezler nelerdir?
Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ne görebilirler?
Bunların yanı sıra basit bir İngilizce de
öğrenmeleri teşvik ediliyor'' dedi.
Acar, Kale'nin giriş ve çıkışlarının güvenlik
kameralarıyla kontrol altına alındığını belirterek,
UKOME kararı gereğince kale içerisine 10.00-18.00
saatleri arasında araç giriş ve çıkışının da
yasaklandığını bildirdi.
Büyükşehir Belediyesinin bütün ekiplerini seferber
ettiğini vurgulayan Acar, çalışmaların en kısa
sürede bitirilmesinin amaçlandığını söyledi.

Kale'de gümüş dükkanı işleten Osman Balantekin,
Alaaddin Yüksel'in Ankara için büyük bir kazanç
olduğunu ifade ederek, ''Özellikle güvenlik
açısından kameralar çok büyük katkı sağladı. Asayiş
olayları ortadan kalktı. Yabancı gruplar da bu
gelişmeleri fark ettiklerinde daha rahat
gezebiliyorlar'' dedi.
Sivil ve resmi güvenlik görevlilerinin de kale ve
çevresinde görev yaptığını kaydeden Balantekin,
bölgede yapılan çalışmalardan memnun olduklarını
söyledi.
Kale çevresinde kuruyemiş dükkanı sahibi Yasin
Koramaz da çalışmaları desteklediklerini belirtti.
Kalenin Ankara'nın önemli turistik yerlerinden biri
olduğunu dile getiren Koramaz, ''Buranın
güzelliğinin bir an önce ortaya çıkarılması
gerekiyor. Gayet hızlı gidiyor. Turistik bölge
olması açısından çalışmaların daha çabuk
sonlandırılması iyi olacaktır. İleride daha iyi
sonuçlar almak için yenileme çalışmalarına katlanmak
gerekiyor'' diye konuştu.
Çıkrıkçılar Yokuşu ile Anadolu Medeniyetleri
Müzesi'nin bulunduğu alanda da yenileme yapan
Büyükşehir Belediyesi, Ankara Kalesi ve çevresinde
atıksu, yağmursuyu ile içme ve kullanma suyu alt
yapı çalışmalarını sürdürüyor.
Bölgenin asfaltlama çalışmaları da eş zamanlı olarak
yürütülüyor. Konya Sokak'taki alt yapı çalışmalarını
tamamlayan ve asfaltını atan, diğer sokaklardaki
çalışmalara da süratle devam eden Büyükşehir
Belediyesi, son olarak Ankara Kalesi ve civarındaki
bölgelerde sokak sağlıklaştırma (cephe düzenleme),
restorasyon ve yenileme çalışmalarına başlayacak.
Kale içinde yapılan yeni düzenlemeyle özellikle
yerli ve yabancı turistlerin ziyaretçi akınına
uğrayan bölge, yayaların rahatça dolaşabildiği bir
mekan haline getirildi.
Ulus Tarihi Kent
Merkezi
Ankara Büyükşehir Belediyesince yürütülen Ulus
Tarihi Kent Merkezi Yenileme Alanı çalışması
kapsamında, Hacı Bayram-ı Veli Camii çevresindeki 7
sokakta, 77 konut ve 76 dükkan aslına uygun olarak
yeniden düzenleniyor.
Bu çalışmalarla eş zamanlı olarak Ankara Kalesi ve
çevresinin alt yapı sorununa da el atan Büyükşehir
Belediyesi, yağmur suyu, içme ve kullanma suyu ile
pissu hatlarını döşeyerek, bölgede çirkin görüntüye
neden olan tüm kabloları yer altına almaya devam
ediyor.
Kale içerisindeki trafik sorununun çözümü için
yapılan yeni düzenlemenin yanı sıra 30 metre
uzunluğundaki demir Siren Kulesi de belediye
ekiplerince kaldırıldı.
Hacı Bayram-ı Veli
Camii çevresindeki çalışmalar
Daha önce restorasyonu yapılarak yeniden hizmete
açılan Hacı Bayram-ı Veli Camii ve yıkılıp yeniden
inşa edilen ek binasına yakışır bir çevre için
çalışmalarını aralıksız sürdüren Büyükşehir
Belediyesi, bölgede bulunan tarihi evleri de eski
görüntüsüne kavuşturarak, bölgenin tarihi yapısını
yeniden gün yüzüne çıkarıyor.
Restorasyon çalışmalarının yüzde 80'ini tamamlayan
Büyükşehir Belediyesi, Avizeciler Çarşısı olarak da
bilinen bölgedeki sokaklarda bulunan binaların
restorasyonunu Kültür Bakanlığı Koruma Kurulunun
denetiminde gerçekleştiriyor.
Güvercin, Adliye, Eti, Eti Zafer, Sevim, Akgün ve
Kutlu Sokak'taki tarihi evler yenilenirken, bölgede
kötü görüntüye neden olan elektrik direkleri de
kaldırılarak tüm kablolar yer altına alınıyor.
Yolların trafiğe kapatılarak aydınlatma direklerinin
kaldırılması, apliklerle modern bir aydınlatma
sisteminin kurulması çalışmaları yıl sonuna kadar
tamamlanacak.
Öte yandan Ulus Bentderesi'nde başlatılan tarihi 5
bin kişilik Roma Antik Tiyatro'yu ortaya çıkarma
çalışmaları da sürüyor.
Büyükşehir Belediyesi, dolmuş duraklarının hemen
karşısındaki genelevde yer alan 8 evi daha yıktı.
Böylece bu bölgedeki 30 evden 27'sinin yıkımı
gerçekleştirildi.
Hisarpark Caddesi'nde de proje çalışmalarını
belediye, bölgedeki 50 ve 60'lı yılların salaş
binalarının, eski Ankara ile bağdaşacak tarzda
dizayn edilip, ön cephelerinin yenilenmesi için de
çalışmalarını devam ettiriyor.
Yapı, Fotoğraflar: Alper
İsmen/AA, 11.10.2011
|
|
ÜNLÜLERİN DERGAHI
SOYULDU

Vakıflar Genel Müdürlüğü
tarafından bakımı yapılarak koruma altına alınan ve
300’den fazla paha biçilemez tarihi eserin bulunduğu
Üsküdar’daki
Özbekler Tekkesi’ne
geçtiğimiz cumartesi gecesi kimliği belirsiz hırsız
ya da hırsızlar girdi. Tadilat halindeki tekkeye
mescit bölümündeki pencerenin demir parmaklıklarını
keserek giren hırsızlar, ilk belirlemelere göre 3
adet el yazması Kur’an-ı Kerim ve çok sayıda
tezhipli ferman alıp kaçtı.
Geçmişte, reklamcı
Ali Taran ve
Ahmet Ertegün’ün
dedelerinin şeyhlik yaptığı tekkedeki hırsızlık
olayı, pazar sabahı ortaya çıktı. Durum hemen polise
bildirildi. Üsküdar İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Mali
Şube ve Hırsızlık Şube ekipleri olaya el koydu.
Güvenlik kamerası bulunmayan tekkeye giren
hırsızların izi sürülürken
Vakıflar Genel Müdürlüğü
de tarihi eserlerin sayımına başladı. Sayımdan sonra
başka eserlerin çalınıp çalınmadığı da ortaya
çıkacak.
İlk incelemede hırsız ya
da hırsızların, tekkede bulunan Sakal-ı Şerif’i de
gördükleri ancak anlamadıkları için almadıkları
belirlendi. Ayrıca Şeyh Ethem Efendi’nin pergeli ile
ebrularının da alınmadığı tespit edildi.
Üsküdar’da, Vakıflar’ın
korumasındaki
Özbekler Tekkesi’ne
geçen cumartesi demir parmaklığı kesip giren
hırsızlar 3 el yazması Kur’an ile tezhipli
fermanları çaldı. Güvenlik kamerası olmayan tekkede
soygun sabah fark edildi.
Özbekler Tekkesi,
1755’te Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından
kuruldu. 19. Asırda Sultan Abdülmecid ve Abdülhamid
tarafından restore ettirildi, büyütüldü ve tam
teşekküllü bir dergah haline getirildi. Tekke, Orta
Asya’dan İstanbul’a gelenlerin konakladıkları bir
yer olmasının yanı sıra, İstanbul’da pek bilinmeyen
ve Orta Asya’ya mahsus “Ahmed Yesevi” sistemini de
temsil etti. Tekkenin altıncı şeyhi, dönemin önemli
ebrucularından Mehmet Sadık Efendi oldu. Daha sonra
ise “hezarfen” yani “bin fen sahibi” diye bilinen
oğlu İbrahim Edhem Efendi şeyh olarak tekkenin
başına geçti. Tekkede 49 yıl şeyhlik yapan İbrahim
Edhem Efendi, burayı bir ilim ve sanat merkezi
haline getirdi. Tekkelerin 1925’te kapatılmasından
önceki son şeyhi olan Ata Efendi ile
Özbekler Tekkesi,
Milli Mücadele tarihinde önemli bir yer edindi.
Kuvayı Milliye’ye
katılmak isteyen çok sayıda milliyetçi, Anadolu’ya
Özbekler Tekkesi’ni
merkez olarak kullanan gizli direniş teşkilatı
tarafından gönderildi.
Özbekler Tekkesi’ni
kullanarak Anadolu’ya gidenler arasında İsmet İnönü,
Mehmed Akif Ersoy, Celaleddin Arif Bey, Ali Fuad
Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ve Halide Edip
Adıvar ile eşi Adnan Adıvar da bulunuyor.
Özbekler Tekkesi’ndeki
aile mezarlığında dünya müzik endüstrisinin en
önemli isimlerinden Ahmet Ertegün ile ağabeyi Nasuhi
Ertegün’ün, Atatürk ile İnönü döneminin Washington
Büyükelçisi olan babaları Münir Ertegün’ün ve
büyükbabaları evkaf nazırlarından Mehmet Cemil
Bey’in de kabirleri bulunuyor.
Habertürk, 11.10.2011
|
|
İZMİR'DE KENTSEL
DEĞİŞİME ÖNEMLİ ÖRNEK: KADİFEKALE

Kadifekale’deki
heyelan bölgesini çarpık yapılaşmadan arındırmak
için yola çıkan
İzmir
Büyükşehir Belediyesi, hızlı çalışma temposuyla
sona yaklaşıyor.
Heyelan tehlikesi altındaki bölgeyi boşaltarak
rekreasyon alanı olarak düzenlemeye başlayan
Büyükşehir Belediyesi, kamulaştırılması yönünde
uzlaşma sağlanan yapılardan bin 760’ının
yıkımını tamamladı. Proje kapsamında toplam bin
968 konut yıkılacak. Geriye kalan 208 bina için
çalışmalar sürüyor. Toplam 420 bin metrekarelik
alana sahip olan Kadifekale Heyelan
Bölgesi’ndeki konutlar etap etap yıkılıyor.
Bakanlar Kurulu’nun
1977’de, “Afete Maruz Bölge” ilan ettiği
İmariye, 19 Mayıs, Vezirağa, Hasan Özdemir,
Yeşildere, Kosova, 1.Kadriye, Altay ve
Kadifekale mahallelerindeki toplam bin 968 konut
için 20 Temmuz 2006’da kamulaştırma kararı
alınmış ve 2007 yılının Eylül ayında yıkımlara
başlanmıştı.
Bir yandan Kale’deki sağlıksız konutları ortadan
kaldıran Büyükşehir Belediyesi, diğer yandan da
yıkılan alanlardaki yeşillendirme çalışmalarını
sürdürüyor. Alana, bahar aylarında sedir, sığla,
erguvan, fıstık çamı, ligustrum, süs eriği, süs
kirazı, süs elması, leylandi, ağaç hatmi, defne
ve güney feneri türlerinden olmak üzere toplam
bin 35 ağaç dikilmişti. Bitkilendirme yapılacak
yerlerde hazırlık çalışmaları da devam ediyor.
Molozların kaldırıldığı alanlarda zemin
temizlenerek dikime hazır hale getiriliyor.
Agora ve Kadifekale
aksındaki çalışmaları yoğunlaştıran ve bölgeyi
“turizm çekim merkezi” haline getirmek isteyen
ve kamulaştırma çalışmaları biten 42 hektarlık
alanda rekreasyon alanı düzenleyecek olan
Büyükşehir Belediyesi, yıkım yapılan yerleri
yeşillendiriyor. Kadifekale’deki sur
duvarlarının restore edilmesi için proje de
hazırlatan Büyükşehir Belediyesi,
İzmir 1 No’lu
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan
gelecek onayın ardından yenileme çalışmalarına
başlayacak. Bölgede, surların dibinde Dokuz
Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından
arkeolojik kazı çalışmaları da devam ediyor.
Hürriyet Ege, Haber:
Mustafa Oğuz, 11.10.2011
|
|
HERAKLES BİRAZ
SOLUKLANSIN DA
Yorgun Herakles döndü.
Gövdesi bacaklarıyla
nihayet birleşti Herakles Abi’nin.
Ertuğrul Günay’a, gazeteci Özgen Acar’a ve tabii
2001’de aramızdan ayrılan Profesör Doktor Jale
İnan’a teşekkür etmemiz gerek.
Arada ismi geçmeyen kahramanlar vardır muhakkak,
onlara bir şapka selamı...
Antalya’da altı ve üstü 30 yıl sonra buluştu Yorgun
Herakles’in.
Niye yorgundur Herakles?
Aslında o yorgun olmayacak da kim olacak?
Zeus’un (deyusla
karıştırmıyoruz lütfen, Uğur Abi rahat ol!) sayısız
çapkınlıklarından birinin neticesinde dünyaya
gelmiştir Herakles.
Çok kuvvetlidir ama belalısı da çoktur.
Henüz beşikteyken iki zehirli yılanla boğuşup galip
gelmiştir.
Ondan sonra gelsin Nemea Arslanı, gitsin dev
Geryoneus...
Hep bir kavga, hep bir zorlu görev.
Herakles yorgun olmasın da kim olsun?
Nihayetinde “Yakacam kendimi!” noktasına gelmiştir
ki; garibim bu işi yapmıştır da...
“Yorgun Herakles”,
meşhur bir antikçağ heykel motifidir.
Aslan postuna yaslanmış “Yetti be!” ifadesiyle bakar
dünyaya.
Artık iki parçası bir araya geldiğine göre 1800
yaşında filan olan heykeli huzur içinde
dinlenebilir.
Ama arkeolojiye meraklı olanların dinlenebileceği
bir ülke sayılmayız, yani Herakles Abi’ye yine iş
düşebilir.
Ertuğrul Günay’ın bu topraklardan çalınmış eserleri
geri getirmek için gösterdiği çaba takdir edilesi
ama halihazırda Anadolu’ya yayılmış sayısız eser,
kalıntıyı, anıtı korumak konusunda da bir şeyler
yapmak gerek.
NTV Tarih dergisi ve
ntvmsnbc.com “Görmezden gelmeyin!” sloganıyla bir
kampanya yürütüyor.
Bir ihbar hatları var. Dergiyi çıkaranları tanırım,
muhbirliğe meraklı insanlar değildir.
Zaten bu ihbar hattını da maksat muhbirlik olsun
diye açmadılar, karakterli ve bu toprakları
gerçekten seven insanlar oldukları için açtılar.
Vatandaşlar yaşadıkları, ziyaret ettikleri, gelip
geçtikleri antik yerlerde gördüğü aksaklıkları,
saçmalıkları bildirsin diye açıldı bu ihbar hattı (tarih@ntvmsnbc.com).
Her ay, NTV Tarih sayfalarında gelen ihbarları
öfkeyle, merakla, şaşkınlıkla okuyorum.
Ekim 2011 sayısından
ihbarlar aktarayım özet olarak:
- Mersin, Adamkayalar’daki kabartmaların yok edilmiş
olduğunu gördüm. Duvarlarda açılan küçük oyuklar
patlayıcı kullanıldığını gösteriyor...
- Isparta’nın Yalvaç İlçesi'ndeki Pisidya Antiokyası
antik kentinin dibindeki geniş alan Yalvaç
Belediyesi tarafından çöp depolama sahası olarak
kullanılıyor...
- Çorum, Mecitözü’nde 50 yıl önce köprü inşaatında
ortaya çıkarılan 3 lahit dönemin belediyesi
tarafından kapatıldı. Gerekçe olarak “Şimdi bunu
Çorum’a bildirirsek gelirler, eşer deşerler. Bizim
köprü de bitmez; kapatmak en iyisi” denildi...
- Amasra’daki tarihi alanlar çöp içinde.
Kalıntılarda bilgilendirme yok. Müze de cumartesi ve
pazar günleri kapalı, ziyaret etmek mümkün olmuyor.
- Konya Koçaş Köyü’nde bir lahit yalak olarak
kullanılmış, şimdi yok oluyor...
Herakles Abi, bu
örnekler çoğaltılabilir.
Yetkililer gücü yettiği kadar çaba gösteriyor,
haklarını yemeyelim.
Ama biraz dinlendikten sonra sana yine işimiz
düşeceği aşikar.
Onu bil, öyle dinlen olur mu güzel abim...
Ne tarihi eseri ne de vandal zihniyeti biter bu
coğrafyanın, ortadan kesilmiş olan sensin, anlatmaya
gerek yok, biliyorsun.
“Çanak çömlek patladı!” dediğimizde toparlanıp
gelmen umuduyla.
İyi dinlen, hoş geldin, seni gördüğümüze sevindik.
Hürriyet, Yazı: Kanat
Atkaya, 11.10.2011
|
|
AYA İRİNİ'NİN ADINA
KARAR VERELİM
Aya İrini’de bu hafta
izleme fırsatını bulduğum konserlerin birinin
programında mekanın adının “Aya İrini Anıtı” diye
geçmesi dikkatimi çekti.
Daha önce yine konser programlarında “Aya İrini
Müzesi” diye yazıldığını hatırlıyorum.
Aya İrini bir kilise olarak inşa edilmiş ve bildiğim
kadarıyla başka bir fonksiyonu olmamış.
Neden basit olarak programlarda Aya İrini Kilisesi
olarak geçmiyor?
Eğer kilise denmeyecekse anıt mı, müze mi bari ona
karar verelim.
Hürriyet, Yazı: Gila
Benmayor, 11.10.2011
|
|
AKM'DE TOP ARTIK KÜLTÜR
BAKANLIĞI'NDA
AKM’nin yokluğuna
alışamadık.
2008 yılında onarım için kapanmış olan AKM kapıları
hala kapalı.
İstanbulluların geçen hafta peş peşe izleme
fırsatını buldukları Kevin Spacey’li III Richard
oyunu, İstanbul Senfoni Orkestrası’nın ve Devlet
Opera ve Balesi‘nın gala geceleri kesinlikle
“evlerinde” değildi.
Vodafone sponsorluğundaki III Richard oyunundan
başlarsak...
İKSV, oyunu sahneleyen Old Vic Tiyatrosu teknik
ekibine Lütfi Kırdar, Haliç Kongre Merkezi gibi
birkaç yeri gezdirmiş.
III Richard oyunu için gerekli sahne derinliği
hiçbirinde olmadığı için Muhsin Ertuğrul
Tiyatrosu’nda karar kılınmış.
Ne ki, tiyatronun yer kapasitesi belli.
Doğru dürüst bir salon olmadığı için III Richard’ı
kısıtlı sayıda insan üstelik oldukça pahalıya
seyretti.
Cumartesi gecesi Devlet Opera ve Balesi’nin gala
gecesi Aya İrini’deydi.
İki gece önce DenizBank sponsorluğundaki İstanbul
Senfoni Orkestrası’nın galası da öyle.
Aya İrini kuşku yok ki benzersiz bir mekan ama böyle
galalar için yeterli değil.
Nitekim Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim
Gökmen gala nedeniyle gönderdiği mesajında AKM’nin
yokluğuna bir kez daha dikkat çekti.
BU SEZON DA AKM YOK
AKM olmayınca bu sezon da gösteriler yine
Kadıköy Süreyya Operası ve Fulya Gösteri
Merkezi’nde.
Aya İrini’deki her iki gösteride, yetenekli ve
hevesli genç opera sanatçılarını dinledik.
AKM olmayınca provalarını kim bilir ne kadar olumsuz
koşullarda yapıyorlar.
Peki AKM neden açılmıyor?
Sevgili Zeynep Oral geçtiğimiz hafta “AKM Somali’ye
Taşınsın” yazısında durumu çok iyi özetlemişti.
Top uzun süre AKM’yi onaracak bütçeye sahip İstanbul
2010 Ajansı, Kültür Sanat Sendikası ve Kültür ve
Turizm Bakanlığı arasında gitti, geldi.
Süreç kimsenin tam olarak anlamadığı bir şekilde
kilitlendi.
Geldiğimiz noktada AKM’yle ilgili en taze gelişme
şu:
Geçtiğimiz hafta, AKM’nin “yenileme projesini”
yapmış olan mimar Murat Tabanlıoğlu’nun
organizasyonuyla “Modern Mimarlık Mirası ve Koruma
Sorunları” toplantısında AKM sorunuyla ilgili
taraflar bir araya geldi.
Murat Tabanlıoğlu, Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp
Muhçu, Kültür Sanat-Sen Başkanı Yavuz Demirkaya,
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na “AKM’ye bütçe ayırın”
çağrısında bulundu.
“AKM için anlaştığımız proje hazır, devlet
yasalarına göre ihaleye çıkarılıp bir müteahhit
tarafından yapılması gerekiyor. Yeter ki bütçe
ayrılsın” diyen Tabanlıoğlu’na Kültür ve Turizm
Bakanlığı kulak verir mi?
Tabii Kültür ve Turizm Bakanlığı istekli olsa da bu
işe ayıracağı bütçe var mı?
Bildiğim kadarıyla İstanbul 2010 Ajansı yaz
aylarında kendisini feshederken harcamadığı
bütçesinin bir kısmını İl Özel İdaresi ile İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’ne aktarmıştı.
Eğer söz konusu İstanbul’un büyük yara alan kültür
ve sanat yaşamı ise neden bu bütçe kullanılmasın?
Hürriyet, Yazı: Gila
Benmayor, 11.10.2011
|
|
|
BİG BEN EĞİLİYOR
İngiltere’nin
başkenti Londra’nın simge yapılarından saat kulesi
“Big Ben”in giderek eğildiği tespit edildi.
İngiliz basınında yer
alan ve uzmanların hazırladığı 2009 tarihli bir
raporda, saat kulesi 0,26 derece kuzeybatıya doğru
kaydı. Kulenin yer altındaki metro ve
araba parkı gibi
çalışmalar nedeniyle zeminde meydana gelen
kaymalarla eğildiği bildirildi. 2009 yılında 96
metre uzunluğundaki saat kulesinin 150. yaşı
kutlanmıştı. Big Ben’in,
İtalya’daki Pisa
Kulesi gibi 4 derece eğilmesi için 4 bin yıl
gerekiyor.
Hürriyet, 11.10.2011
|
|
700 MİLYON DOLARLIK TABLOLAR KÜL OLDU
Fransa’da geçen yıl bir galeriden 700 milyon dolarlık 5 tablo çalınmıştı. Yakayı ele veren hırsız “İki ortağım yakalanınca panikledim ve tabloları yaktım” dedi.
2010 yılı sanat dünyasının en büyük soygunlarından birine sahne olmuştu. Fransa’nın başkenti Paris’teki Modern Sanat Müzesi’ne giren bir grup hırsız, uyuklayan bekçiler sayesinde 5 tabloyu rahatlıkla çalmıştı. Yaklaşık 700 milyon dolar değerindeki tablolar arasında Pablo Picasso, Henri Matisse, Amedeo Modigliani ve Fernand Leger gibi sanatçıların eserleri vardı. Fransız polisi, “Yüzyılın sanat soygunu” olarak tanımladıkları hırsızlığı yapanlardan ikisini yakaladı.
43 yaşındaki Sırp Vrejan T. yakalananlardan ilki oldu. Örümcek Adam lakabıyla her yere tırmanabilen Vrejan’dan sonra sanat uzmanı Jean Michel yakalandı. Michel sayesinde, 34 yaşındaki Jonathan da kolayca yakalandı. Fakat Jonathan’ın polise yaptığı açıklama sanat dünyasının kanını donduracak nitelikteydi. Jonathan polislere “Arkadaşlarım yakayı ele verince korkup panikledim. Tabloları imha ettim ve bir çöp aracına fırlattım” dedi. Yetkililer, hırsızların yalan söylediğini iddia etse bile eserlerin bir buçuk yıldır bulunamamış olması sanat tutkunlarını endişelendiriyor. Sanat uzmanları “İnsanlık sanat mirası yok olmuş olabilir” açıklamasında bulundu.
Vatan, 11.10.2011
|
 |
|
ÜNLÜ MOZAİK BULUNAMADI
1998 yılında büyük bir
bölümü çalınan ”Dianysos-Ariadne’nin Düğünü” mozaiği
bulunamıyor.
Gaziantep’in Nizip
İlçesi'ndeki Zeugma antik kentinde 1992 yılında
bulunan ve 1998 yılında büyük bir bölümü çalınan
”Dianysos-Ariadne’nin Düğünü” mozaiği bulunamıyor.
AA muhabirinin edindiği
bilgiye göre, Dionysos villası salonunun taban
mozaiği olan ve üzerinde üçlü örgü bordürü ile
çevrili dikdörtgen panoda Dionysos ve Ariadne’nin
düğünün resmedildiği mozaik, Zeugma bekçisinin eski
eser kaçakçılarının bir figürlü mozaiği çalmaya
çalıştıklarını ihbar etmesi üzerine Gaziantep Müzesi
Müdürlüğü başkanlığında 1992 yılında alanda yapılan
kurtarma kazısında ortaya çıkartıldı.
Yerinde teşhir edilmeye
başlanılan mozaiğin üçte ikisi, 1998 yılı haziran
ayında tarihi eser kaçakçıları tarafından yerinden
sökülerek çalındı. Mozaik halen aranıyor.
Mozaiğin kalan kısmı
Zeugma Mozaik Müzesi’nde, çalınan kısmı boş bir
şekilde sergileniyor. Çalınan bölüm, mozaiğin
çalındığına dikkat çekmek için boş olan bölüme
yansıtılıyor.
Gaziantep Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim
Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rıfat Ergeç AA muhabirine yaptığı
açıklamada, 1992 yılında Belkıs Köyü'ndeki harabe
bekçisinin görev yerinin değiştiğini, kendisinin
Nizip’te kütüphane memurluğuna verildiğini belirtti.
O dönemde Zeugma antik kentinin bulunduğu alanın
bekçisiz kaldığını, uğraşları sonucunda birkaç ay
sonra bekçinin görevine iade edildiğini anlatan
Ergeç, şöyle konuştu:
”Bekçi görevine
döndükten sonra bölgede yaptığı araştırmada kurumuş
bir çalının altında bir delik bulduğunu söyledi.
Gidip incelediğimizde kaçak kazı olduğunu gördük.
Ama kazının ne zaman yapıldığı belli değil. Tünel
bayağı geniş. Tünelde el feneri, malzemeler falan
var. Tabanda bir yerde mozaik fark ettik. Güzel
figürler var. Tüneli yıkarak kapattık. Genel
müdürlükten kazı için para istedik. Kazıya başladık.
3-4 saat çalıştıktan sonra bir sütun bulduk. Sütun
bulunca bölgede mimari olduğunu anladık. Bu nedenle
çalışma stilimizi değiştirerek kazıyı üstten yapmaya
başladık. Çalışmalar sırasında 7.5 metreye 3.75
ebadında bir mozaik bulduk. Bulduğumuzda mozaiğin
orta grubu sol ve üst kısmı kesilmiş. Bayağı
kesmişler ama daha fazla müdahale edememişler.”
Rıfat Ergeç, kazıyı
derinleştirdiklerinde duvardan duvara bir mozaiğe
rastladıklarını, böyle bir mozaiğin çıkarılmasının o
dönemde çok kolay olmadığına işaret etti.
Mevsimin de sonbahar
olması nedeniyle mozaiğin üzerine çatı yapmak için
ödenek istediklerini ve demir profillerden bir çatı
yaptıklarını belirten Ergeç, sözlerine şöyle devam
etti:
”Orayı insanlar gelip
görebilsin diye çatıda bir pencere bıraktık ve bu
pencere raylı bir demir kapakla kapatılıyordu. Kalın
bir sacla da ağzına asma bir kilit takıldı. Görmek
isteyenler bekçiye haber veriyor, bekçi anahtarla
açıyordu. Hatta içine insanlar düşmesin diye içine
iki tane kafesli tel gerildi. Giriş yerine de bir
tane demir kapı yaptık. Bu arada yetkililer ve basın
mensupları geldiler ve mozaik duyuldu. Bu şekilde 7
yıl kaldı. O dönemde birçok tehdit aldık, ‘bırakın,
gidin’ diye. Muhtemelen daha önce girmeye çalışan,
ilk denemeyi yapan insan yapmışlar. Etrafta
yapıştırıcı madde ve dağılmış taş parçaları bulduk.
Çok kafa patlattık nasıl oldu diye. Uyku uyuyamadık.
Herhalde zaman bulamadıkları için üçüncü parçayı
götürememişler. 1994 yılında bu mozaik sempozyumda
afiş olmuştu ve birçok yerde yayımlandı. Hatta bize
yerinde korunduğu için teşekkür etmişlerdi. Dünyanın
birçok noktasında tanındı. Bunun herhangi bir müzeye
ya da koleksiyonere satılmış olması mümkün değil.”
Ergeç, mozaiğin meslek
hayatında bulduğu en güzel mozaik olduğunu belirtti.
Bölge halkının olaydan sonra daha duyarlı hale
geldiğini ifade eden Ergeç, ”Aylarca gözümüze uyku
girmedi. Hala bulunmasını ümit ediyoruz” diye
konuştu.
”Dionysos-Ariadne’nin
Düğünü” mozaiğinde, Dionysos ve Ariadne bir divanda
oturuyor ve çevrelerinde menadlar, müzisyen ve düğün
tanrısı figürleri yer alıyor.
Gerçek Gündem,
10.10.2011
|
 |
İŞTE DÖKÜLEN PEMBE KÖŞK!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün, “İçim eriyor yıkılmak üzere ama yemin ettim dokunmam..” dediği Pembe Köşk’ün dökülen duvarları kendini göstermeye başladı.
Köşk’ün dış yüzeyindeki pembe renkteki alçı sıvası parça parça döküldü. Pencere kenarları ve üstlerindeki diğer bölümler ile garaj girişi üzerindeki bölüm de erimeye başladı.
Habertürk, Haber: Arif Akdoğan, 10.10.2011
|
|
TARİHİ KOMEDİ

Kösem Sultan
tarafından Kasım Ağa’ya yaptırılan Üsküdar’daki ünlü
Çinili Cami’nin çinileri, üzerine asılan dijital
saat ve müftülük bildirileri yüzünden delik deşik
oldu.Mimar Sinan’ın olağanüstü güzellikteki Valide-i
Atik Camisi’nin restorasyon sırasında çalınan
çinilerinin yerine ise mutfak fayansları konuldu.
İstanbul’un tarihi
eserlerinin kıymeti hakkında son yıllarda belli bir
bilinç oluştu oluşmasına ama kıyıda kalmış eserler
ne yazık ki tahribattan kurtaramıyor kendisini.
Üsküdar’ın arka sokaklarını adımlarken karşımıza
çıkan Çinili Camii ile Valide-İ Atik Camii bu
tahribattan payını alan iki mimari eser.

Sultan Birinci Ahmet’in eşi, Dördüncü Murat ve
(Deli) İbrahim’in annesi olan Kösem Sultan
tarafından yaptırılan Çinili Cami, adı üzerinde,
şöhretini çinilerinden alıyor. 1640’ta yaptırılan
camiyi süsleyen çiniler, 400 yıl öncesinin
olağanüstü örnekleri ve bu nedenle uluslararası
literütüre girmiş durumda.
Ne var ki, bu güzelim çiniler, Üsküdar
Belediyesi’nin armağan ettiği namaz vakitlerini
gösteren dijital saati ve müftülükten gelen muhtelif
duyuruları asmak için delik deşik edilmiş vaziyette.
O güzelim çinilerin üzerine dijital saat asmanın
absürdlüğü bir yana, çinilere vereceğini zararın
akıl edilmemesi ayrı bir hüzün kaynağı.
Çinili Cami’nin biraz ilerisindeki Valide-i
Atik Cami’ndeki durum da çok farklı değil.
Üsküdar Belediyesi, oraya da namaz vakitlerini
gösteren bir digital saat armağan etmiş.
O da çinilerin üzerine çivilenmiş. Klimalar ise
caminin arkasındaki hazireye hayli postmodern bir
görünüm vermiş.

Ancak, Mimar Sinan’ın olağanüstü güzellikteki bu
eserinin kendisi kadar ünlü çinilerinin bir kısmı,
restorasyon sırasında çalınmış.
Peki çalınan çinilerden boşta kalan yerlere ne
konulmuş dersiniz, ne olacak mutfak fayansı!
Ve şaka gibi, caminin kesme taşlardan müteşekkil 400
yıllık dış duvarına, Üsküdar Belediyesi tarafından
bir duyuru çivilenmiş:
“Tarihi yapılarımıza sahip çıkalım çevrelerini temiz
tutalım.”
500 yıllık
duvarda pideci tabelası
Üsküdar'dak tarihi camiler işte bu halde. Burası da
İstanbul’un en
turistik yerlerinden Çemberlitaş. Kapalıçarşı’nın
Çemberlitaş girişinde yer alan geniş otoparka turist
otobüslerinin biri geliyor biri gidiyor. Çevrede de
her zaman Kapalıçarşı’dan çıkan veya Kapalıçarşı’ya
giren yüzlerce turist oluyor. Bu kadar turist
olunca, doğal olarak belediye zabıtası, polis,
turist rehberi, satıcı vb. gibi ‘turistik unsurlar’
da bol miktarda bulunuyor. Bir de caminin kendi
cemaati var elbette. Çevredeki esnaf ve yolu oraya
düşenler her gün bu kapıdan geçiyor mutlaka. Buna
rağmen,
İstanbul’un en
güzel camilerinden birinin Gazi Atikali Paşa
Camisi’nin (1498) 500 yıllık kapısı bu kadar hoyrat
kullanılabiliyor ve bu durumdan kimse de rahatsız
olmuyor. Ne turist rehberi, ne imam, ne müezzin, ne
esnaf ne de Hakiki Karadeniz Pidecisi. Kapının
üzerindeki renkli ampullerin geceleyin nasıl
göründüğünü ise ne siz sorun ne biz söyleyelim...
Hürriyet, Haber: Sefa
Kaplan, 10.10.2011
|
|
SOMUNCU BABA'NIN EVİNE
RESTORASYON

Özel mülkiyette olan
Somuncu Baba’nın Mollafenari Mahallesi’ndeki
evini kamulaştıran Osmangazi Belediyesi,
restorasyon için çalışmalara başladı.
Somuncu Baba’nın evini ziyaret eden Osmangazi
Belediye Başkanı Mustafa Dündar, Somuncu Baba
gibi önemli zatların Osmanlı İmparatorluğu’nun
felsefesinin oluşmasında büyük katkısı olduğunu
söyledi.
Özel mülkiyete ait
olan evin kamuya mal edilmesi gerektiğini
belirten Dündar, “Altı padişahın yaşadığı
Bursa’da öğretileriyle koca bir imparatorluğun
felsefe temellerini atan evliyalarımızdan
Somuncu Baba’nın yaşadığı evi restore edeceğiz.
Tarihimize ve değerlerimize sahip çıkarak daha
güzel bir geleceğe uzanacağız” dedi.
Eve yıllarca gözü
gibi bakan mülk sahiplerine teşekkür eden
Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar,
“Tarihi eser restorasyonunda profesyonelleştik.
Yaptığımız her iş aslına uygun olarak ortaya
çıkıyor. Somuncu Baba dergahımız da yine aslında
en uygun şekilde kamuya sunulacak. Bundan sonra
buranın mülkiyeti belediyemize ait olacak.
Birkaç kez tadilatı yapılan ev ve fırın
restorasyon çalışmalarının ardından aslına en
uygun şekilde ziyarete açılacak” diye konuştu.
Bursa’ya gelen
turistlerin Somuncu Baba’ya mutlaka
uğradıklarını ifade eden Dündar, birçok türbenin
yer aldığı Mollafenari bölgesinin inanç turizmi
açısından büyük önem taşıdığını vurguladı. Üç
Kuzular Türbesi’nin çevre düzenlemesi ve ulaşım
sorununa da kalıcı çözümler ürettiklerini ifade
eden Dündar, kamulaştırması tamamlanan evde
ihale sürecinin ardından restorasyon
çalışmalarına hızla başlanacağını söyledi.
Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, “Hem
değerlerimize sahip çıkıyor hem de Bursamızın
bir dünya kenti olması noktasında elimizden
geleni yapıyoruz” şeklinde konuştu.
Bursa Olay, 10.10.2011
|
|
ENGELLİYSEN TOPKAPI
SARAYI'NA GELME!

Bu haberi okumadan önce
gözlerinizi bağlayarak 5 dakika sokakta yürümeyi
deneyin ya da sizin için sıradan olan yürümek,
oturmak, kalkmak gibi eylemleri yardımsız
yapamadığınızı düşünün... O zaman göreceksiniz ki
Türkiye’de “Engelli
olmak zor” demek bile hafif kalıyor...
Sayıları 8.5 milyonu
bulan engellileri anlamak, hayatlarındaki camdan
duvarları görmek için
bir gün de olsa onlar gibi yaşamaya
çalıştık. Onların bir ömür yaşadığı zorluklar bana
bir gün bile çok ama çok ağır geldi.
Yol arkadaşlarımdan biri
geçirdiği kas hastalığından sonra 26 yıldır
tekerlekli sandalyeye mahkum olan emekli mühendisi
Muhittin Satır, diğeri de doğuştan görme engelli
Hacettepe Felsefe mezunu ancak belediyede
telefonlara bakarak çalışarak emekli olan Sara
Kuruçay. Sabahın erken saatlerinde buluşup bir günü
birlikte geçirdik.
Neler yaptık ya da
yapmaya çalıştık?
Turumuza Yeşilköy Tren İstasyonu’ndan başladık.
Şirinevler
Metrobüs Durağı,
Ataköy Metro Durağı, Eminönü, en sonra da Tarihi
Yarımada’da müze turu... Çaresizlikler,
imkansızlıklarla dolu dolu geçen bir günde gördük ki
sokağa çıkmak, otobüse, metroya binmek, evlerinin
yakınındaki market ya da parka gitmek onlar için
büyük bir mücadele.
Engelliler için yapılan
rampalar, asansörler, otobüsler, kılavuz yollar
onların nefes almasını sağlamıyor. Birçok belediye
binası, kaymakamlık, noter gibi kamu binalarına
engelliler için uygun olmayan düzenlemeler sebebiyle
giremiyorlar. Ama Muhittin Bey ve Sara Hanım
her türlü zorluğa rağmen gülümseme ve
espri yeteneklerini yüzlerinden eksik etmeden,
umutlarını bir an bile yitirmeden “Engellilerler de,
tıpkı normal insanlar gibi hayatın her alanına
ulaşıp erişmek istiyorlar” diyor.
Muhittin Satır, “25 yıldır tekerlekli sandalyede
yaşıyorum. Emekliyim. İnternetten tanıştığım eşimle
1 yıl önce evlendim. Eşim engelli olmadığı için
insanlar ah-vah ediyor, içerliyorum. Herkes bir gün
engelli olabilir” diyor. Bir de sitemi var:
“Devlet engelliye 600
lira evde bakım parası veriyor. Ama ev halkı başına
düşen gelirin 400 liradan fazla olmaması şart.
Emekli maaşım 810 lira, evde kişi başına 405 lira
düşüyor. 5 lira yüzünden 600 lira ek bakım parasını
alamıyorum. Devlet büyükleri, yalnızca bir günlüğüne
yerimizde olsalar. Sanırım ne demek istediğimizi iyi
anlardılar.”
Her yıl milyonlarca insanı ağırlayan
Topkapı Sarayı’nda engelliler için yapılan tuvaletin
dışı ve içi bakımsız halde. Ayrıca içinde bulunması
gereken tutamaklar sallandığı için engelli bir kişi
kolaylıkla düşerek yaralanabilir.
Topkapı Sarayı’na yakışıyor mu?
İstanbul’un gurur
kaynağı Topkapı Saray Müzesi’ni görmek engelliler
için zor. Sarayın avlusunda belli noktalarda engelli
rampaları var, ama çoğu kırık dökük, güven vermiyor.
Asıl engelse sarayın içine girmek istendiğinde
ortaya çıkıyor. Çünkü Harem Dairesi dışında rampalar
yok. Arz Odası, Hazine Dairesi gibi bölümlere girmek
rampa olmadığı için mümkün değil.
Engellilerin Topkapı Sarayı’nın kapalı bölümlerine,
örneğin Arz Odası’na girmesi çok zor. Çünkü girişte
rampa yok. Israrcı olduğumuzda ise ancak Japon
turistlerin yardımıyla bu mümkün olabiliyor.
Radikal (kısaltarak),
Haber: Mine Tuduk, 10.10.2011
******
İSTANBUL'U AÇIYORLAR
‘İstanbul’a
çık!’, 2009’dan beri faaliyette olan
bir engelsiz gezi grubu. Hem “İstanbul’a
çık!” diyorlar hem de “İstanbul
açık!” şimdilik yüzde 100 olmasa da bir gün olacak.
‘İstanbul’a
çık!’ yardımseverlik koşuları düzenleyen ‘Adım
Adım’ın içinden doğmuş (adimadim.org).
Türkiye Omurilik
Felçlileri (TOFD), fotoğraf eğitmeni Hakan Hatay ve
grubunun katılımıyla genişlemiş.
Yaptıkları
engelli-engelsiz karma geziler düzenlemek.
“Engellilere hava aldıralım” tarzı değil. Hemen
hepimizin hafta sonu yaptığı türde piknikli,
frizbili, müzeli programlar.
Tek fark, önceden yaptıkları keşifler. Keşifte
ulaşım planı, rampa, engelli tuvaleti gibi konulara
bakılıyor. Yoksa istiyorlar, hemen olamayacaksa
eşiklerin, merdivenlerin aşılması için destek
personel rica ediyor, dilekçeler veriyor,
belediyelerle iletişim kuruyor ve gördüklerini
TOFD’ye iletiyorlar.
Proje koordinatörü Serin
Erengezgin. Kokartlı rehber Egemen Demircioğlu,
örnekler veriyor:
Beyoğlu’ndaki Pera
Müzesi, mükemmel. Dışarıdan sefertasını andırsa da
içinde her şey engelliler düşünülerek yapılmış.
Rahmi Koç Sanayi
Müzesi,
Beyoğlu Salt, Fatih
Belediyesi Topkapı Sosyal Tesisleri tam not
alanlardan.
Dolmabahçe Müzesi’ne 1
yıl önce gitmişler. Egemen için kabus olmuş.
Dolmabahçe’de
Atatürk’ün asansörü
yönetim tarafından engellilere tahsis edilmiş. Ancak
yukarı çıkarken uzun süre bekletildikten sonra
kullanabildikleri asansörü, aşağı inerken
kullanamamışlar. İniş epey maceralı olmuş. Egemen
yönetimin iyiniyetli, bazı personelin ise
savsaklayıcı davrandığını düşünüyor.
Zekiye Kara, grubun
tekerlekli sandalye kullanan üyelerinden. O tam
Egemen gibi söylemiyor, ama Dolmabahçe’de güneş
altında 1 saat beklediğini o da hatırlıyor.
Egemen, asansör sorununu Beylerbeyi
Sarayı’nda bir garsonla konuşmuş.
“Abi, Sultan bir 20 yıl daha kalsaydı, bu saraya
asansör yapılmayacak mıydı? Yapılacaktı.
Çok da tarihi bir asansör olacaktı, ne var ki?”
yanıtını almış. Al sana asansör açılımı!
Radikal (kısaltarak),
Haber: Emel Alptekin, 11.10.2011
******
GEZE GEZE İSTANBUL DA
DEĞİŞİR
Radikal’in
haberleri üzerine
TBMM Milli Saraylar
Daire Başkanlığı Tanıtım ve Tahsisler Şube Müdürü
İlhan Kocaman’dan e-posta geldi. “Engelli
vatandaşlarımızın sarayları rahat gezemediklerini
dile getirmişsiniz. Doğrudur” diyen Kocaman,
öncelikle Dolmabahçe girişinde engelli asansörünün
hizmete girdiğini ve 2012’de Beylerbeyi’nde de
asansör olacağını açıkladı.
Grup geçen bahar Aksanat’a bir dilekçe bırakmıştı.
Aksanat haziranda tadilata girdiğinde engelli
tuvaleti de yapıldı. Salonda engelliler için bölüm
oluşturuldu. Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı,
engellilerin ihtiyaçlarının karşılanması için tüm
imkanları zorladıklarını ve sivil toplumun
önerilerini dikkate aldıklarını belirtti.
Radikal (kısaltarak),
Haber: Emel Alptekin, 12.10.2011
|
|
İSTANBUL'U LE CORBUSIER
İNŞA EDEBİLİRDİ

İsviçre doğumlu
Fransız mimar Le Corbusier (1887-1965), 1933
yılında Atatürk'e bir mektup yazar ve
İstanbul'un imarına talip olur. Şehri olduğu
gibi korumayı tavsiye eden mektup Atatürk'e
ulaşır mı ulaşmaz mı bilinmez ama sonuçta şehri
o değil, Prost inşa eder. Le Corbusier'in mimari
yapılarıysa ancak 100 yıl sonra,
santralistanbul'daki 'Görsel Kayıt: Le Corbusier
Yapıtdökümüne Bir Bakış' isimli sergi
vesilesiyle karşımızda.
Asıl adı Charles
Edouart Jeanneret olan Le Corbusier
Türkiye'ye ilk defa 1911'de gelir. Edirne,
İstanbul ve Bursa'da uzun uzun incelemeler
yapar, notlar alır, resim ve krokiler çizer.
Yolculuk boyunca el üstünde tutulan ve
hüsn-ü kabul gören mimar, izlenimlerini "Her
şey beni Türkleri ayrı bir yere koymaya
götürüyor. Kibar ve ağırbaşlılardı;
nesnelerin varlığına saygıları vardı.
Yapıtları, kocaman, güzel ve görkemli. O ne
birlik! O ne zamansızlık! O ne bilgelik!"
cümleleriyle anlatır. Belki de bu ilgi ve
alakadan aldığı cesaretle 1933 yılında
Atatürk'e bir mektup yazar ve İstanbul'la
ilgili iki öneride bulunur: Biri, tarihi
yarımadayı olduğu gibi korumak, diğeri yeni
yapılacak bölgeleri çağdaş şehircilik
ilkeleri doğrultusunda tasarlamak. Rivayete
göre Atatürk'ün haberi bile olmaz mektuptan.
Bundan da Le Corbusier'in...
Atatürk'ten
hiçbir cevap almadığından önerilerinin
beğenilmediğini düşünen Le Corbusier, durumu
1948 yılında Şemsa Demiren'e verdiği
röportajda şöyle anlatır: "Eğer hayatımın en
büyük gafı ve en büyük taktik hatası
Atatürk'e yazdığım mektup olmasa idi, bugün
büyük rakibim Prost yerine güzel İstanbul
şehrinin imarıyla ben uğraşacaktım. Bu
mektupta, inkılap yapmış bir milletin en
büyük inkılapçısına İstanbul'u eski hali ile
asırların tozu toprağı ile bırakmasını
tavsiye ediyordum. Ne büyük hata yaptığımı
sonradan anladım."
Le Corbusier;
1911 yılında gerçekleştirdiği Doğu
Gezisi'nin 100. yıldönümünde, BİLGİ-Mimarlık
ile Fondation Le Corbusier'in ortaklaşa
düzenlediği ve Kalebodur'un destek verdiği
bir konferansla anıldı. Geçtiğimiz günlerde
İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık
Fakültesi'nde gerçekleşen konferansın
başlığı 'Le Corbusier Doğu Gezisi 1911:
Mimarın Formasyonunda Seyahatin Rolü' idi.
Ekim ve kasım aylarında Atina ve Napoli'de
devam edecek konferansın İstanbul ayağında
Le Corbusier'in Doğu Gezisi çeşitli
yönleriyle tartışıldı. Konferansa paralel
bir de sergi vardı. Mimarlık fotoğrafçısı
Cemal Emden'in 'Görsel Kayıt: Le Corbusier
Yapıtdökümüne Bir Bakış' isimli sergisinde
Le Corbusier'in İsviçre, Fransa, Almanya ve
Hindistan'daki eserlerinin güncel
fotoğrafları yer alıyor. 1905 yılında
İsviçre'de tasarladığı ilk binadan 1965'te
projelendirdiği ve inşası 2006'da tamamlanan
son kilisesine kadar...
Santralistanbul
Ana Galeri'de 13 Kasım'a kadar sürecek
sergi, 100 yıl sonra tekrar Le Corbusier'i
hatırlamamıza vesile oldu. En doğrusu onu
yine onun ağzından tanımak: "71 yaşındayım.
İlk evimi 17,5 yaşında inşa ettim ve 50
yıldan fazla bir süre maceralar, zorluklar,
felaketler arasında ve zaman zaman da
başarılarla yapı yapmaya devam ettim.
Araştırmalarım, duygularım gibi yaşamdaki
temel değere yönelmiştir: Şiirsellik.
Şiirsellik insanın yüreğindedir ve doğanın
zenginliğini inceleme yetisidir. Ben görsel
bir insanım; elleri ve gözleriyle çalışan,
plastik etkiler üretmeye çabalayarak hayat
bulan bir insan... Gerçek mimarlığın, gerçek
resmin, kent ve kasaba için gerçek
planlamanın temelinde yatan da budur. Paris
/ 27 Ocak 1959"
Zaman, Haber: Jülide
Karahan, 10.10.2011
|
|
YORGUN HERAKLES HUZURA
KAVUŞTU
ABD'den getirildikten
sonra Antalya Müzesi'nde alt yarısıyla birleştirilen
"Yorgun Herakles" heykeli, Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay tarafından ziyarete açıldı.
Heykeli
Antalya Müzesi'nin
“Lahitler bölümü”nde ziyarete açan Bakan Günay,
tarihe, arkeolojiye, toprakların zenginliğine önem
veren herkes için bugünün özel br gün olduğunu
söyledi.
Günay, son yıllarda
Türkiye'den
yasadışı yöntemlerle alınıp götürülmüş çok sayıda
eseri geri getirme konusunda eskiye kıyasla başarı
elde ettiklerini vurguladı.
Bu başarıda Kültür Varlıkları
ve Müzeler Genel Müdürlüğü,
Kültür ve Turizm Bakanlığı
ve Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili birimlerinin
desteklerinin büyük önemi olduğuna işaret eden
Günay, “Arkadaşlarımın bana verdiği rakamlar var,
çok da sevindim. 1998-2002 arasında yurtdışından
ülkemize 492 eser getirilmiş, 2002-2007'de 756 eser
getirilebilmiş, 2007 sonundan, yani bizim göreve
başladığımız dönemden bugüne kadar geçen 4 yıl
içinde de 3 bin 272 eser getirilmiş. Bu,
Türkiye'nin son
yıllarda sadece ekonomisini geliştirmekle kalmayıp,
tarihine toprağına, özenle, kararlılıkla, dikkatle
sahip çıktığını gösteren son derece somut, önemli,
güzel gelişmedir” diye konuştu.
Bu yolda emek veren herkese teşekkür eden ve onları
alkışladığını söyleyen Günay, sadece bir bakanın
özel ilgisiyle oluşan bir güzel sonucun elde
edilmediğini dile getirdi.
Bakan Günay, Herakles heykelinin alt yarısının
Prof.Dr. Jale İnan tarafından 1980'de
çıkartıldığını, 1990'larda gazeteci Özgen Acar'ın
ABD'de dikkatini
çektiğini söyledi. Heykeli sergiye veren
ABD'li çiftin üst
yarı ile alt yarının ayrı olduğunu iddia
ettiklerini, ancak Jale İnan tarafından tam bir
uygunluk sağladığının tespit edildiğini belirten
Günay, buna rağmen yine de heykelin geri dönmesi
konusunda, “Ayak diretildiğini” bildirdi.
Heykelin topraklarına dönmesi için son yıllarda
ısrarla talepte bulunduklarına değinen Günay, bu yıl
Türkiye'de iki
güzel kavuşma yaşandığını belirtti. Bakan Günay,
“Herkül'ün topraklarımızdan ayrılması bence 35 yılı
geçiyor. Nasıl ki biz altını 30 yıl önce bulduk,
üstü ondan önce götürülmüş, 40 yıla yakın bir
hasret, bir bedenin iki parçası bugün birbirine
kavuşuyor” dedi.
Günay, 1910'u yıllarda Çorum'dan, Hattuşa'dan iki
sfenksin
Almanya'ya
götürüldüğünü, bunlardan birinin restore edilerek
geri gönderildiğini, ötekinin ise hiçbir haklı belge
yokken kendilerinde kalacağının iddia edildiğini
dile getirerek, eserin 90 yılı aşkın süredir
Almanya'da
kaldığını söyledi.
Sfenksin 1990'lardan itibaren talep edildiğine
dikkati çeken Günay, şöyle devam etti:
“Talep etmişiz ama çok da umutlanmamışız.
Gelmeyeceği yönünde bir ön kabul oluşmuş. 2008'de
Berlin Fuarı'nda konuyu yeniden gündeme getirdim.
Beni çok dışişleri emekli mensubu uyardı, 'Kötü
olmakla kalırsınız, alamazsınız' dediler. Ama
2011'in Temmuz ayında Boğazköy sfenksini de
Türkiye'ye
getirdik. Bugün iki parçanın, bir bedenin iki
parçasının özlemini gideriyoruz. Kasımın 25-28'inde
de Boğazköy'ün, Hattuşa'nın Dünya Kültür Mirası
Listesine girişinin 25. yıldönümünde Boğazköy
sfenksini de Çorum Müzesi'ne götüreceğiz. Bugüne
kadar
İstanbul Arkeoloji
Müzesi'nde sergilenen öteki eşiyle birlikte...
Çünkü ben insanların canı, duygu dünyası olduğu
gibi, toprağın ve taşın da duygu dünyası
olabileceğine inanıyorum. Henüz bilim bu konuda bize
yeteri kadar bilgi vermiyor ama biz 100 kadar yıl
önce doğada elektrik diye birşey bilmiyorduk, ama
şimdi doğada böyle bir enerji olduğunu biliyoruz.
Belki taşların da canı var ve belki bugün burada, bu
alt ve üst parça birbirine kavuştuğu zaman, belki
inanılmaz, bizim bilmediğimiz dünyada bir sevinç
doğacak. Boğazköy sfenksi de
İstanbul'dan ve
Almanya'dan gelip
Çorum topraklarına kavuştuğu zaman, 100 yıldan bu
yana süre gelen bir derin acı belki de sona erecek
ve birbirlerine kavuşmuş olacaklar. Bütün bu
sevinçler inanıyorum ki topraklarımıza bereket
getiriyor. Topraklarımıza turizmin, kültürün,
uygarlığın bereketini getiriyor.”
Türkiye'nin dünyada
artık sadece güzel deniz kıyılarıyla değil, önemli
müzeleri, ören yerleri, kazılarıyla anıldığını
belirten Bakan Günay,
Roma'dan Osmanlı'ya
hiçbir ayırım yapmadan tarihe sahip çıkmanın
karşılığını gördüklerini bildirdi.
Günay, dünyada
Türkiye'nin artık
marka değeri yükselen bir ülke haline gelmeye
başladığına işaret ederek, “Çağdaş uygarlık düzeyine
de bence nutuk söyleyerek değil, böyle işler yaparak
ulaşılabilir. Bence
Atatürk'ün hayali
de nutuk söyleyerek değil, toprağın altına ve üstüne
sahip çıkarak hayal olmaktan gerçek olmaya
kavuşturulabilir” dedi.
Perge Kazıları Başkanı Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu da
hiçbir bakanın arkeolojiye bu kadar gönül
vermediğini ifade ederek, heykelin altına, “Ertuğrul
Günay anetekhen (bağışladı)” yazılmasını
teklif etti.
Törene,
Antalya Valisi
Ahmet Altıparmak,
Antalya Büyükşehir
Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Kültür Varlıkları
ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü, TÜRSAB
Başkanı Başaran Ulusoy, TÜROFED Başkanı Ahmet Barut
ve “48. Uluslararası
Antalya
Altın Portakal Film
Festivali”ne davetli sanatçılar da katıldı.
Bakan Günay, törenin ardından gazetecilerin soruları
üzerine, çalıntı eserlerin iadesi için kararlı
davranmanın çok önemli olduğunu söyledi.
Türkiye'deki kazı
merkezinden çalıntı obje bulunan yurtdışındaki
müzelere, eserler iade edilene kadar işbirliği
yapmayacaklarını söylediklerini ifade eden Günay, bu
kararlı tutumlarını
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın
da desteklediğini vurguladı.
Bu tutumun ödünsüz şekilde sürdürülmesi gerektiğini
belirten Günay, “Geçmiş yıllarda bu alanlarda yeteri
kadar ilkeli davranılmamış. Objeyi istiyoruz, ama
çalıntı objenin bulunduğu müzeyle işbirliği yapmakta
da sakınca görmemişiz. Bu, bir örnek oldu” dedi.
Bu eserlerin bir belgeye dayanmadan yurtdışına
götürüldüklerine değinen Günay, bir de Osmanlı
dönemindeki kazı çalışmalarında uygulanan anlaşmayla
giden eserler bulunduğunu vurguladı. O dönem kazı
yapanların anlaşmaya göre eserlerin yarısını
aldıklarını belirten Bakan Günay, “Yarısını da sözüm
ona bizim ülkemizde bırakmışlar. Bu da gelecekte
tartışılacak bir konudur. Biz de yeteri kadar bilinç
uyanmamışken bir aldatma yaşanmış” diye konuştu.
Radikal, 09.10.2011
|
|
KLAZOMENAİ'DE HER TAŞIN
ALTI TARİH

1979 yılından beri Urla
İskele’de yürütülen Klazomenai kazıları ve bu yıl
Karantina Adası’nda devam ediyor.
Hitit Üniversitesi Fen
Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Klazomenai
Kazısı Başkanı Prof.Dr. Yaşar Ersoy, 1979 yılından
beri Urla İskele’de yürütülen Klazomenai kazıları ve
bu yıl Karantina Adası’nda başlanan kazılar hakkında
bilgi verdi. Prof.Dr. Yaşar Ersoy, Klazomenai’de her
taşın altından tarih çıktığını söyledi.
Bugüne kadar
çalışmaların ana karadaki yerleşim üzerinde
yoğunlaştığını, bu sene Karantina Adası’nı da
çalışma alanına dahil ettiklerini söyleyen Prof.Dr.
Yaşar Ersoy, “Klazomenai’de bugüne kadar hep ana
karada çalışma yaptık. Ancak bu seneden itibaren
Hellenistik ve Roma kentinin konumlandığı Karantina
Adası’nı da çalışmalarımıza dahil ettik” dedi.
Adanın tescilli olması, iskana açık olmaması, sadece
Sağlık Bakanlığı’nın birkaç tesisinin bulunmasının
ötesinde başka yapının olmaması nedeniyle tehdit
unsuru bulunmamasından dolayı bu bölgedeki kazıyı
ancak bu yıl başlatabildiklerini belirten Prof.Dr.
Ersoy, ilk hedeflerinin var olan yapıların durumu,
varsa mimari yapıların tespiti ve belgelendirilmesi
olduğunu dile getirdi. Bu yıl çalışmalar
çerçevesinde Karantina Adası’nın tarihinin nerelere
gittiğini belirlemek için test açmaları yaptıklarını
belirten Prof.Dr. Yaşar Ersoy, “Ama bu yıl asıl
ağırlığımızı anıtsal yapının bulunduğu alana verdik.
Şu ana kadar yaptığımız çalışmalara ve elimizdeki
verilere göre öyle anlaşılıyor ki bu yapı
Hellenistik Dönem’de inşa edilmiş ve Roma sürecini
görmemiş ya da yaşamamış, o dönemde kullanılmamış
bir yapı. O açıdan önemli” diye konuştu.
Prof.Dr. Ersoy, kazı
çalışmalarının yanı sıra jeofizik, jeoradar
araştırmalar, elektrik resistivite metotlarıyla bazı
noktalardaki mimarinin ne durumda olduğunu görmek
için farklı metotları da kullandıklarını anlattı.
Prof.Dr. Yaşar Ersoy, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden
Prof.Dr. Mahmut Drahor ve ekibinin elektrik
resistivite tekniği ile bu alanın ne durumda
olduğunu incelediğini kaydetti, sonuçlara göre
kazıyı o yönde geliştirip, yönlendireceklerini
vurguladı.
İlk incelemelerin
kalıntıların güneye doğru daha belirgin olduğunu
gösterdiğini aktaran Prof.Dr. Ersoy, “Anadolu’daki
pek çok tiyatroda görmediğimiz ilginç bir durum var
burada. Bu anıtsal yapının inşa tekniğini iyi
görüyoruz. Çünkü alt yapısını izliyoruz. Bu yapının
inşası için gerçekleştirilen yoğun alandaki
tesviyelerin varlığını izliyoruz. Yani yamaca
yapıyor belki inşaatı ama bir yandan da ona dönük
çok iddialı büyük boyutlu düzenlemelere gidiyor. Hem
kronolojik açıdan bize bilgi veriyor hem de inşa
tekniği açısından nasıl bir yön izlediğini
gösteriyor. ve anlaşılıyor ki altında ızgara gibi
üst yapıyı tutması için yapılan bölümler var. Bu
bölümde alt yapıda yer alan ve üst yapıdaki mimari
taş yapıyı taşıyan bir temel düzenekleri var. Bu
temel düzeneklerinde ilginçtir dolgu malzemesi
olarak çok yoğun bir şekilde bu çevredeki bir dizi
tesisin büyük bir ihtimalle seramik fırınlarının
oluşturduğu bir alan burası. Yukarıdaki düzlükte
platoda Athena’ya ithaf edilen bir kutsal alan
mevcut. Orada duvar yataklarının kayanın içindeki
izlerini biliyoruz. Ona belki de sunu olarak yapılan
pişmiş topraktan kalıpla üretilen çok bol sayıda
heykelcikler açığa çıktı. Yaklaşık 700-800 tane
örneği farklı tipleri bulduk. Athenalar, erkek
figürleri, Apollonlar, Afroditeler, ikonografik
anlamdaki tanrıların simgelerini buralarda
buluyoruz” dedi.
Anıtsal yapının akıbeti
hakkında da birkaç olasılık olduğunu dile getiren
Prof.Dr. Yaşar Ersoy, ya bitirildikten sonra geç
tarihlerde 16-18′inci yüzyıllarda İzmir’deki liman
inşaatlarında yapı taşı olarak kullanılmak üzere
bloklar halinde tek tek götürüldüğünü ya da yapı
tamamlanamadığını düşündüklerini belirtti.
Klazomenai’de
Hellenistik Dönemde esas anlamda iskanın Karantina
Adası’nda bulunduğunu düşündüklerini kaydeden
Prof.Dr. Ersoy, “Ana karayı ise Hellenistik
Dönem’deki topluluklar yoğun olarak tarım alanı
olarak kullanmışlar. Öyle güçlü bir iskan yok.
Mesela bugüne kadar ana karada Hellenistik dönemden
MÖ 3′üncü yüzyıldan, 4′üncü yüzyıl sonlarından,
2′nci yüzyıldan hiçbir şey bulamıyoruz. Karantina
Adası da çok büyük bir metropol değildi ama kendi
ölçülerinde bu bölgede önemli bir yerleşimdi. Bir
yandan da körfeze girişi iyi kontrol etmesi
açısından da önemli bir konumu var. Ama Hellenistik
ve Roma döneminde başka yükselen şehirlerin
gölgesinde kalmış bir yer. Kültürel anlamda bunu iyi
görmek ve anlamak gerek. O yüzden buradaki
çalışmalara ağırlık vermek istiyoruz” dedi.
1979 yılından beri Urla
İskele’de devam eden ana karadaki kazılar hakkında
da bilgi veren Klazomenai Kazı Başkanı Prof.Dr.
Yaşar Ersoy, “Bu kent için özellikle arkaik dönem
olarak adlandırdığımız yani MÖ 7-6′ncı yüzyılı
kapsayan 200 yıllık bir zaman dilimi için arkeolojik
verileri çok iyi biliyoruz. Sivil iskan alanları,
konutlar, çok geniş bir alanı kapsayan mezarlıklar,
zeytinyağı işlikleri, seramik fırınları, demirci
atölyeleri gibi endüstriyel bir dizi aktivitelerin
yapıldığı birimler bize kentin sınırlarını,
yapısını, kültürel dinamiklerini, geleneklerini, dış
dünyaya ile kurmuş oldukları ilişkilerin materyal
bazda burada nasıl yansıdığı ya da Klazomenaililerin
sözü edilen dönemlerde deniz aşırı ülkelerde ne tür
etkinliklerde bulunduğunu görmek noktasında çok şey
sağlıyor” diye konuştu.
sondakika.com,
08.10.2011
|
|
DÜNYANIN ÇALIŞAN EN ESKİ TERSANESİ
Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında Tersane-i Amire adıyla kurulan ve yaşayan en eski tersane olarak nitelendirilen Haliç Tersanesi'nden son dönemde ''Kasımpaşa'', ''Hasköy'' ve ''Sütlüce'' isimli 3 adet panoramik Haliç vapuru inşa edildi.
Şehir Hatları Genel Müdürü Süleyman Genç, ''Bazı sanat faaliyetlerine de ev sahipliği yapan tarihi Haliç Tersanesi'nde 2010 yılında Türkiye'nin en büyük açık hava sergisi 'Haliç Sakinleri', yine İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Belçikalı ünlü müzik topluluğu DAAU'nun konseri düzenlendi'' dedi.
Tersanenin, şehir hatları vapurlarının, özel sektöre ait teknelerin, kamu kuruluşlarına ait deniz araçlarının bakım ve onarım gibi ağır sanayi çalışmalarının yürütüldüğü bir çalışma sahası olduğunu kaydeden Genç, ''Ancak tarihi tersanemizin insanımızla tanışmasını ve buluşmasını bu gibi etkinliklerle sağlamaya çalışıyoruz. UNICEF tarafından organize edilerek yürütülen ve geçtiğimiz günlerde tanıtımı gerçekleştirilen Stars Of İstanbul sanat çalışmasınında yine tasarım ve dizayn üretimi Haliç Tersanemizde bulunan Ahşabiye Atölyesi'nde yapıldı'' diye konuştu.
Habertürk, 08.10.2011
|
 |
|
SARAYDA FOTOĞRAF
ÇEKTİRMEK
1500 TL!

TBMM,
bütçe hazırlık döneminde, saray ve kasırlara ilişkin
ziyaret ve etkinlik ücretlerini yeniden belirledi.
Bu çerçevede "Milli
Saraylar Daire Başkanlığı'na Bağlı
Birimlerde Fotoğraf Çekme ve Görüntü Alma
Yönetmeliği" değiştirilecek. TBMM Başkanlık
Divanı'nda önümüzdeki hafta ele alınacak yönetmelik
değişikliğine göre, bundan böyle gelin ve damatlar
istedikleri gibi saray ve kasırların bahçesinde
fotoğraf çektiremeyecek.
Düzenlemeye göre,
Dolmabahçe ve
Beylerbeyi
Sarayları hariç, Meclis'e bağlı Milli Saraylar
bünyesindeki tüm tarihi yerlerin dış mekanlarında
bir saatlik çekim bedeli olarak 1500 TL ödenerek
düğün fotoğrafı çekilebilecek. Başvurunun önceden
yapılması ve ücretin yatırılıp dekont getirilmesi
halinde çekime izin verilecek.
Değişikliğin gerekçesinde, "Milli Saraylar'a bağlı
mekanlarda yoğun olarak gelin-damat fotoğraf çekimi
talepleri geldiği, tarihi mekanların güvenlik ve
korumasının kontrollü olarak sağlanması amacıyla
ücreti karşılığı çekimlerin uygun olacağı"
belirtildi.
Yönetmelikle
Dolmabahçe
Sarayı'nda olduğu gibi,
Beylerbeyi ve
Yıldız Şale'nin iç mekanları da ürün, film ve firma
tanıtımlarını konu alan reklam fotoğrafı
çekimlerinde kullanılmayacak.
Dolmabahçe
Sarayı'nın,
Milli Saraylar Daire
Başkanlığı etkinliklerine açık olan ünlü
Medhal Salonu, ülkeye prestij kazandıracak
etkinliklere, TBMM Başkanı'nın onayı ile
açılabilecek.
Saray ve kasırların gezi biletlerine yüzde 100 zam
yapıldı. Yeni tarifeye göre,
Dolmabahçe Selamlık
30 TL, Harem 20 TL, her ikisi 40 TL karşılığı
gezilebilecek.
Zammın gerekçesi açıklanırken Versailles Müzesi'nin
50 TL, Louvre Müzesi'nin 63 TL, Alhamra'nın 123 TL,
Buckıngham'ın 45 TL, Hampton Court Sarayı'nın 46 TL
karşılığı gezilebildiği vurgulandı.
Padişahların kullandığı has bahçeleri etkinliklerde
kullanmak isteyenler de yüklü bir miktar ödemek
zorunda kalacak.
Dolmabahçe'deki has bahçenin kira bedeli, hafta içi
80 bin TL'den 100 bin TL'ye, hafta sonları ise 100
bin TL'den 120 bin TL'ye çıkarıldı. Harem bahçesi
ise 20 bin TL'ye kiraya verilmeye devam edilecek.
Beylerbeyi has
bahçe için bu rakam 75 bin TL oldu. 40 bin TL olan
harem kirası, 50 bin TL olacak.
Dolmabahçe hasbahçe ve Beylerbeyi has bahçe ile
harem bahçesi dışında tüm mekanlar, kişi kurum ve
kuruluşlara, kültürel bilimsel ve geleneksel
etkinlikler için kiraya verilebiliyor.
Dolmabahçe has Bahçe ile Beylerbeyi has bahçe ve
Harem bahçesi ise, TBMM Başkanı onayı ile ancak
uluslararası prestij sağlayacak etkinlikler için
tahsis edilebiliyor.
Habertürk, Haber: Saliha Çolak, 08.10.2011
******
SARAYLARA YÜZDE 50
ZAM

Dolmabahçe ve Beylerbeyi
saraylarının giriş ücretleri zam yapıldı. Dolmabahçe
Sarayı'nın selamlık gezi ücreti 30 lira, Beylerbeyi
Sarayı'nın ücreti ise 20 lira oldu.
TBMM Başkanlık Divanı, yeni yasama yılının ilk
toplantısında gündemdeki konuları ele aldı.
Başkanlık Divanında,
saray, köşk ve kasırlarda tahsis edilecek mekanlar
ve ücretleri de yeniden belirlendi. Dolmabahçe
Sarayı'ndaki Medhal Salonu, sadece devlet
protokolünün kullanımıyla sınırlandırıldı, bazı
salonların kiralama ücretleri artırıldı, bazılarının
fiyatları aynı kaldı.
Dolmabahçe Sarayı'ndaki
Has Bahçe'nin hafta içi ve hafta sonu farklı olan
ücreti, tek fiyat oldu. Buradan yararlanmak için
daha önce 100 bin lira ödenirken, şimdiki kiralama
ücreti 120 bin liraya çıkartıldı. Beylerbeyi
Sarayı'ndaki Has Bahçe'nin de hafta içi ve hafta
sonu arasındaki fiyat farkı kaldırılarak, tek ücret
olarak 75 bin lira olması kararlaştırıldı.
Milli Saraylar Daire
Başkanlığına bağlı birimlerdeki gezi ücretlerinde de
artışa gidildi.
Dolmabahçe Sarayı ve Beylerbeyi Sarayı'ndaki gezi
ücretleri tam ve indirimli biletlerde yüzde 50
artırıldı. Dolmabahçe Sarayı'ndaki selamlık gezi
ücreti tam bilet 15 liradan 30 liraya, indirimli
bilet 7,5 liradan 15 liraya, Selamlık-Harem-Camlı
Köşk-Saat Müzesi ücretleri de 20 liradan 40 liraya
çıktı.
Beylerbeyi Sarayı'nın
giriş ücreti 10 liradan 20 liraya, Yıldız-Şale 4
liradan 10 liraya, Ihlamur Kasrı 4 liradan 5 liraya,
Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı 2 liradan 5
liraya, Küçüksu Kasrı 4 liradan 5 liraya, Yalova
Atatürk Köşkü 4 liradan 5 liraya, Atatürk Deniz
Köşkü 2 liradan 5 liraya, Yıldız Çini ve Porselen
Fabrikası, Hereke Halı ve İpekli Dokuma Fabrikası 1
liradan 5 liraya çıkartıldı.
Akşam, 13.10.2011
|
6 BİN
YILIN MADENİ!

Derekutuğun Köyü'ndeki kazı çalışmalarını 3 yıldır
yürüten Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Jeoloji
Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ünsal Yalçın, 2007
yılı içinde Bayat'ta, Maden Tetkik ve Arama (MTA)
Genel Müdürlüğü ile yüzey araştırması yaparken
Derekutuğun Köyü sınırları içerisinde bazı bulgulara
rastladıklarını, yaptıkları detaylı incelemede
bölgede bir yer altı madeni olduğunu fark
ettiklerini söyledi.
Bölgede arkeolojik kazı yapmak amacıyla Çorum Müzesi
aracılığıyla Kültür ve Turizm Bakanlığından izin
alarak, 3 yıl önce kazı çalışmalarına başladıklarını
belirten Yalçın, bu yıl eylül ayında başladıkları
kazı çalışmalarını tamamladıklarını bildirdi.
Türkiye'de çeşitli kentlerde eğitim gören yüksek
lisans öğrencilerinin yanı sıra Almanya ve
Avusturya'dan gelen öğrencilerin de kazı ekibinde
yer aldığını belirten Yalçın, ilk kez 2009 yılında
başlatılan kazılarda 6 bin yıl öncesine ait bakır
madeni galerilerine ulaşıldığını kaydetti. Yalçın,
bu yıl 4 maden ocağı galerisinde yapılan kazılardan
elde edilen sonuçlarda ise maden ocağının 500 yıl
daha eski olduğunun belirlendiğini bildirdi.
Maden ocağında 20'ye yakın galeri bulunduğunu
anlatan Prof.Dr. Yalçın, şunları kaydetti:
''6 bin 500 yıl önce insanlar, Kalkolitik dönemde
galeriler açmışlar. Yer altı işletmeciliğiyle bakır
madenini kazanmışlar. Yer altı galerilerini
aydınlatmak için de çam çıralarından yararlanmışlar.
Uçları yanmış çam çıralarını çalışma taban
seviyesinde bulduk. Çıraların karbon 14 tahlillerini
yaptık. Tarihleri günümüzden 5 bin yıl öncesine
gidiyor. Karanlık, labirent tarzındaki galerileri
aydınlatmak için bu çıraları yakmışlar ve
çalıştıkları alanlara yerleştirmişler.''
Yörenin insanlarının önce yüzeydeki doğal bakırı
bulduğunu daha sonra da bakırların damarlarını
keşfederek yer altı galerileri açtıklarını anlatan
Yalçın, yapılan kazı çalışmalarıyla zamanla
galerilerde oluşan dolguları temizlediklerini ve
galerileri ilk açıldıkları hallerine dönüştürmeye
çalıştıklarını ifade etti.
Derekutuğun Köyü'ndeki bakır maden ocağı galerisinin
dünyanın en eski maden ocağı olabileceğine dikkat
çeken Yalçın, ''En eski bildiğimiz tarihi maden
ocağı Tokat Erbaa'daki maden ocağı ile MÖ 4 binlere
uzanan Bulgaristan'daki maden ocağıydı ama biz bu
yıl açılan galerilerden MÖ 5 bin yıllarına kadar
tarih aldık. MÖ 5 binli yıllarda insanların galeri
açarak maden işlettiklerini bilmiyorduk'' dedi.
Maden ocağında tıpkı maden işçileri gibi
çalıştıklarını anlatan Yalçın, çalışmaları
titizlikle yürüttüklerini, tulum giyip, kask takarak
maden ocaklarına indiklerini anlattı.
Prof.Dr. Yalçın, çalışmalara 2012 yılında ara
verileceğini ve 3 yıllık çalışmaları içeren bir
yayın hazırlayacaklarını da sözlerine ekledi.
Radikal,
08.10.2011
|
KAZIYA
TERÖR MOLASI!

Batman
Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, bu
yıl Dicle Havzası’ndaki 8 höyükte kazılara
başlandığını belirterek, "Dicle ve Batman çayı
havzasındaki 11-12 bin yıllık Neolitik çağ’dan
günümüze gelen höyükler, eski kültür katmanlarından
oluşuyor. Ilısu Baraj Gölü altında kalacak olan
höyüklerden 8’inde bu yıl kazı çalışması, güvenlik
nedeniyle gelecek yıla ertelendi. İnsan oğlunun suya
çok ihtiyacı olduğu için genellikle akarsu
etraflarında yerleşim birimlerine ağırlık vermiş.
İnsanın beraberinde olan hayvanların en çok ihtiyaç
duyduğu da suydu. Arkeolojik literatüründe kral
mezarı olarak bulunan yığıntıların olduğu yerlere
ise tümülüs diye adlandırılıyor. Bu yerler yönetici
ve krallar için yapılan yerlerdir. Ayrıca daha çok
haberleşme amacıyla yapılan küçük ölçekli tepeler de
yörede yaygındır. Höyüklere yönelik henüz ciddi bir
şekilde bilimsel bir çalışma yapılmadı" dedi.
Haberleşme amaçlı yapılan höyükler konusuna da
değinen Prof.Dr. Uluçam, şunları kaydetti:
"Başka ülkelerden ya da başka şehirlerden ticaret
için ya da düşman askerlerini gördüğünde haber
veren, haberleşme yerlerini ’tel’ ya da ’tepe’ diye
tabir ediyoruz. Haberleşme yerleri içeren tepelerde
bazen bir kule eklenebiliyor. Amaç bu tepelerde hem
haberleşme hem de etrafı gözetlemedir. Zaman zaman
ateşlerin de yakıldığı bu tepelerde eski dönemlerde
harami soyguncuları haber vermeye yönelik tepeler de
yapılmıştır. Dicle ve Batman çayı havzasında
höyüklerin çoğu eski kültür katmanlarından olan
yerlerdir. Şu anda 8 höyükte çalışma yapıldı.
Güvenlik gerekçesi nedeniyle bu yıl çalışmalara ara
verildi. Önümüzdeki yıl höyüklerde çalışmalar
hızlandırılacak."
Radikal,
Haber: Arif Arslan, 08.10.2011
|
AYASOFYA'DA SIVA ALTINDA BİR SIR DAHA

Bir
araştırmacı,
Ayasofya’nın
hayaleti gibi sıvaların altındakileri eşelemeye
devam ediyor ve bakın neler çıkıyor... Ayasofya’da Kültür ve
Turizm Bakanlığı
adına bir dönem kontrolörlük yapan, altı kanatlı 4
Serafim meleğinden birinin mozaik yüzünün açılması
gibi dünyada ses getiren çalışmalara imza atan mimar
Hasan Fırat Diker (Fatih Sultan Mehmet Vakıf
Üniversitesi
öğretim üyesi), Fossati’nin peşini bırakmıyor.
Fossati
kardeşler, Sultan Abdülmecid döneminde (1847-1851
arası) Ayasofya’da restorasyon ve iç dekorasyon
çalışmaları yürüttü. Ayasofya’nın harç karışımında
dişbudak ağacı yapraklarının kaynatılmasıyla elde
edilen bir sıvı kullanıldığını da ortaya çıkaran
Diker ise yeni çalışmasıyla iki kardeşten Gaspare
Fossati’nin Ayasofya’da yaptığı değişikliklerden
yola çıkarak çarpıcı iddialarda bulunuyor. Ki
Ayasofya’nın ana kubbesi altında Serafim
meleklerinin yüzlerini sıva ve çinko maskelerle
kapatan da Gaspare Fossati’nin ta kendisi.
Fossati
kardeşlerin işleri için “Profan” yani “dini
ögelerden uzak” diyen Diker, şimdiye kadar bu
konunun irdelenmemesini Fossati’nin müdahalelerinin
nedenlerine ilişkin yeterli belge olmayışına
bağlıyor. Fossati’nin onarımları sırasında üstünü
kapattığı, ancak melek mozaiği kadar şanslı olmayan
bir diğer eser, Ayasofya cami olarak kullanıldığı
Osmanlı dönemine ait bir hat kompozisyonu.
Fossati,
mihrabın üstüne denk gelen, doğu yarım kubbesi
üzerindeki süslemeleri de kendi estetik anlayışı
doğrultusunda güncellemiş. Ve yarım kubbeye I. Ahmed
döneminde nakşedildiği düşünülen devasa hat
kompozisyonunun da üstü kapatılmış. Eşkenar yamuk
çerçeve içine yazılmış bu büyük yazı şimdi sadece
yüzlerce yıl önce çizilmiş birkaç gravürde
görülebiliyor.
Diker,
hat kompozisyonunun okunabildiği tek resim olan
D’Ohsson’un gravürünü inceleyip yazıyı deşifre
etmeyi başarmış. Kompozisyonda, Nur Suresi’nin 35.
ayetinin ilk cümleleri ile son cümlesi hariç tamamı
yazılı. Ayasofya’nın ana kubbe merkezinde halen Nur
Suresi’nin 35. ayetinin ilk yarısı bulunuyor. “Eğer
Fossati, yazının bulunduğu sıvayı söktükten sonra
kendi süslemelerini uyguladıysa bu yazı artık yok
olmuş demektir” diyor Diker. “Ama süslemeler direkt
yazının üstüne yapılmışsa ortaya çıkarmak ya da en
azından izlerine ulaşmak mümkün. Teknolojik
görüntüleme cihazlarının kullanılması halinde bu
konuda daha net sonuçlar da alınabilir” diye devam
ediyor.
Diker,
çalışmasında Fossati’nin onarım süreci kapsamında
dönemin padişahı Abdülmecid için yaptırılan Hünkar
Mahfili’ndeki ilginç bir ayrıntıya da dikkat
çekiyor. Mahfili taşıyan sütun başlıklarının dört
yüzünde yer alan motifte, uluslararası masonik
sembollerden pergel ve gönye kurgusunun stilize
edildiğini ileri sürüyor. Diker, “İslam
ve
Hıristiyan dünyası
için evrensel önemi olan Ayasofya’da, Tanzimat
reformlarının başladığı bir dönemde bu tür sembolik
arayışlara gidilmesi manidar. Abdülmecid’in tahta
çıktığı 1839’da Tanzimat hareketleri başladı.
Ayasofya’nın da Batılılaşma hareketlerinden sembolik
anlamda nasiplendiği düşünülebilir.” diyor.
Diker, Fossati’nin İstanbul’un siluetini etkileyecek
değişimlere gittiğini de anlatıyor. Fossati,
Ayasofya’nın ana kubbesini dışarıdan dört yönden
destekleyen uçan payandaları bu onarımlar sırasında
yok etmiş. Kubbenin burulmasını engellemek
maksadıyla inşa edilen bu payandaların yerine ana
kubbe kasnağını demir lamayla kuşatmış.
Bu
yöntemi o dönem için bile çağdışı bulan Diker,
“Kubbeyi dört yönden yaklaşık 500 yıl destekleyen bu
uçan payandalar, Ayasofya’yı ayakta tutan,
Mimar Sinan’ın
eseri büyük payandalar kadar önemli statik
elemanlardır” diyor. Ayasofya’nın sırları daha
yüzyıllarca dünyayı oyalayacak gibi görünüyor.
Fossati’nin yöntemi, dökülen mozaik yüzeyleri kalem
işiyle tamamlamak. Diker, toplamda yaklaşık 1900
metrekare yüzeye sahip ana kubbenin yaklaşık 900
metrekaresinin 1847’den günümüze kalemişi yöntemle
tamamlandığını düşünüyor. Orijinal mozaiklerse, müze
deposunda çuvallarda saklanıyor. Diker, bunların
renk ve dönemlerine göre yerine koyulabileceğini
savunuyor.
Eskiden
tam karşıdaki yarım kubbenin üzerinde Nur Suresi’nin
bir bölümü yazılıymış. Diker, gravürden metni
deşifre edip yazının orijinal halini gösterebilmek
için bilgisayar ortamında kubbedeki yazıyı eski
yerine yerleştirmiş.
Habertürk, 08.10.2011
|
|
TOPRAK ALTINDAN 250 YILLIK TARİH
ÇIKTI
Bitlis Vakıflar
Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyonu yapılan
Sultaniye Camisi bahçesinden Osmanlı dönemine ait
olduğu tahmin edilen 250 yıl öncesine ait mezarlar,
odalar, kitabeler ve insanların kullandığı eşyalar
bulundu.
Restorasyonuna 6 ay önce başlanan ve 15’inci
yüzyılda yaptırılan Sultaniye Camii’nin bahçesinden
tarih fışkırdı. Restorasyon kapsamında yapılan
kazılarda 250 yıllık olduğu tahmin edilen mezarlar,
odalar, banyo taşı, değirmen taşı, ocak, havuz,
kitabeler ve o dönemde yaşayan insanlara ait günlük
kullanılan malzemeler gün yüzüne çıkarıldı. Kazı
alanında incelemelerde bulunan ve kazı ekibinden
bilgi alan Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz, ortaya
çıkarılan eserlerin önemli olduğunu belirterek,
"Caminin restorasyonu sırasında konut şeklinde bir
yapı bulundu. Gerekli yerlerden onay alındıktan
sonra kurtarma çalışması başlatıldı. Yapılan kazı
sırasında kitabeleri olan mezarlar ve odalar ortaya
çıkarıldı. Bu odalardan bir tanesinde mermer üzerine
yazılan bir kitabe bulduk. Aynı şekilde o döneme ait
bir havuz bulundu. Buradan değişik eşyalar çıktı.
Kazıya devam edilecek. Muhtemelen yapılan kazılar
sonucunda tekrar mezarlar ortaya çıkacak. Burada
insanların yaşadığını tahmin ediyoruz. Çünkü ateş
yakmak için ocak yapılmış. Banyo taşı ve değirmen
taşı bulundu. Dışarıdan bakıldığı zaman gözükmeyen
mezar taşları bulunuyor. Mezar taşlarından
okuyabildiğimiz kadarıyla 250 yıllık mezar taşları
var. Başka mezar taşları veya kitabe çıkarsa buranın
tam olarak çözümünü yapmış olacağız. Ayrıca kazı
çalışmalarının gidişatına göre caminin ihata
duvarlarını kardırmamız gerekebilir. Kazı sırasında
çıkan bu eserleri de Ahlat’taki müzeye bırakacağız"
dedi.
Milliyet, Haber: Özcan Ciriş, 08.10.2011
|
|
BOĞAZ'DA YENİ BİR IŞIK
ADASI: KULELİ ASKERİ LİSESİ

İstanbul İl Özel İdaresi, İstanbul'un tarihi
eserlerini ışıklandırmaya devam ediyor. Daha önce
İstanbul siluetinde önemli rolü olan birçok yapıyı
ışıklandıran İstanbul İl Özel İdaresi,
Kuleli Askeri Lisesi’ni
de aydınlattı. Tarihi binanın dokusuna uygun dış
cephe dekoratifli aydınlatma projesi, mimar,
mühendis ve restoratörler tarafından hayata
geçirildi. 1828’de 'Süvari Kışlası' olarak inşa
edilen Kuleli Askeri Lisesi, görkemli görüntüsünü
geceye de taşımış oldu.

Işıklandırma, tarihi binanın dominant özelliği
vurgulanacak şekilde gerçekleştirildi. İstanbul
Boğazı’nda Çengelköy ve Vaniköy arasında bulunan ve
Osmanlı döneminde Mekteb-i Şahane olarak anılan
yapıda yenileme çalışmaları 15 ay önce başlamıştı.
Yenileme çalışmaları kapsamında bina depreme karşı
güçlendirilirken, dış cephesi yenilendi. Restorasyon
çalışmaları 13 milyon liraya mal oldu.

Kuleli Askeri Lisesi’nin meşhur iki kulesi 1968’de
yapıldı. Lise, kuleler yapılmadan önce de bu adla
anılıyordu. Çünkü ismini bulunduğu Kuleli
Mahallesi’nden alıyordu. Osmanlı döneminde mahallede
tahta kuleler vardı.
Yapı, 07.10.2011
|
|
|
HAYDARPAŞA GARI TEHLİKE
ALTINDAKİ 100 ANIT ARASINDA
Dünyanın
doğal, çevresel ve mimari miraslarını korumak için
çalışmalar yürüten New York merkezli Dünya Anıtlar
İzleme Kurulu(World Monuments Watch), 2012
itibariyle dünyanın ’En Tehlikedeki 100 Anıtı
Listesi’ni yayınladı.
Listeye
Türkiye’den bugüne
dek gördüğü hasarlara karşın onarılmadığı ya da
iyileştirilme çalışması yapılmadığı için yok olma
tehlikesiyle karşı karşıya bulunan 4 yer girdi.
Bunlar; Haydarpaşa Garı,
Adalar,
Erzurum’un
Çamlıyamaç Köyü ile
Büyükada
Rum Yetimhanesi.
Milliyet, Haber: Nafiz Albayrak,
07.10.2011
|
DÜNYANIN
EN ESKİ TAPINAK KALINTILARI GÖBEKLİTEPE'DE

Dünyanın
en eski tapınak kalıntılarının bulunduğu ve neolitik
döneme ait arkeolojik eserlere ev sahipliği yapan
Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar, 12 bin yıl önce
bölgede yaşayanların deriyi işledikleri, heykel ve
taş kabartma yaptıkları, tarımla uğraştıkları ve bir
inanç sistemine sahip olduklarını ortaya çıkarıyor.
Harran
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi
Bölümü öğretim üyesi ve Göbeklitepe kazıları 2.
Başkanı Yrd. Doç.Dr. Cihat Kürkçüoğlu, Berlin Alman
Arkeoloji Enstitüsünden Prof.Dr. Klaus Schmidt
tarafından Örencik Köyü yakınlarında 16 yıldan bu
yana yürütülen kazı çalışmalarıyla ortaya çıkan
tabloyu, AA muhabirine değerlendirdi.
Göbeklitepe kazılarının 12 bin yıl öncesi hakkında
çok önemli bilgiler verdiğini belirten Kürkçüoğlu,
”Göbeklitepe kazıları, burada yaşayan insanların,
‘Kabataş devrinin insanları cahil insanlar, bunların
kültürü, sanatı yok, yaşayış biçimleri
avcı-toplayıcı’ gibi bilgileri alt üst etti” dedi.
Göbeklitepe’nin Neolotik döneme ait birçok bilgiyi
de değiştirdiğini ifade eden Kürkçüoğlu, burada
yaşayan insanların tarımı bildikleri, buğdayı
işledikleri ve buğdaydan ekmek yaptıklarının dünyada
ilk kez Göbeklitepe kazılarıyla gün yüzüne çıkarılan
eserlerle anlaşıldığını söyledi.
Daha da
önemlisinin burada yaşayanların bir inanç
sistemlerinin olduğu ve dünyanın ilk tapınağını
ortaya koyabildiklerini, ilk anıtsal eseri
oluşturabildiklerini anlatan Kürkçüoğlu, Göbeklitepe
halkının bir sanat gücünün olduğunun da buluntular
incelendiğinde anlaşıldığına dikkati çekti.
Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan ”T”
biçimli dikili taşların üzerindeki kabartmalara
bakıldığında çok yüksek düzeyde ”plastik sanatlar”
bilgisine sahip olduklarının anlaşıldığına değinen
Kürkçüoğlu, ”Yani o kadar güzel kompozisyonlar
yapmışlar ki o taşların üzerinde. Bugünkü
grafikerleri bile hayrete düşürüyor. Mesela
düşünebiliyor musunuz beş tane yılan gövdesi, su
dalgası biçiminde uzanıyor. Onun kenarına bir leylek
oturtuluyor. Yılan gövdesinden su dalgası
oluşturabilmek bugünkü grafikerlerin zekasını bile
zorlayabilecek bir olay. Bunu 12 bin sene önce
bulmak önemli bir şey bence” diye konuştu.
Yrd.
Doç.Dr. Cihat Kürkçüoğlu, buluntular arasında yer
alan yüksek kabartma leopar figürünün dünyada eşi
benzerinin olmadığını düşündüğünü dile getirdi.
”Dünyanın en eski yüksek kabartması olmasına rağmen
bu kadar güzel olması insanı hayrete düşürüyor”
diyen Kürkçüoğlu, Göbeklitepe insanlarının belli bir
kültür düzeyine sahip olduklarının avcı, toplayıcı
ve gezici insanlar olmadıklarının söz konusu
buluntular incelendiğinde anlaşılabildiğini
kaydetti.
12 bin
yıl önce Göbeklitepe’de yaşayanların deri işlemesini
bildiklerini de aktaran Cihat Kürkçüoğlu, şöyle
devam etti:
”Buluntular arasındaki bir dikili taşın önünde erkek
figürünün önünü örten bir tilki derisi var.
Dünyadaki en eski örnek bence. Deri işlemesini
bilmek, heykel yapmasını bilmek, taş kabartma
yapmasını bilmek, tarımı bilmek, bir inanç sistemine
sahip olmak, bir mimari eser ortaya koyabilmek ve
dünyada ilk kez… Eminim önümüzdeki 5 -10 yıl
içerisinde buraya ABD’den, İngiltere’den dünyanın en
uzak köşesinden günübirlik uçuşlarla gelmeye
başlayacaklar. İnsanlık tarihini merak eden herkes
Göbeklitepe’yi mutlaka görmeli.”
Göbeklitepe’de bulunan anıtsal yapıların tapınak
olduğunun düşünüldüğünü belirten Kürkçüoğlu, şu anda
kesin bir bilgi olmadığını ancak büyük olasılıkla
bunların tapınak olduğunu ancak burada yaşayanların
neye inandıklarının henüz belirlenemediğini anlattı.
Bu tür
bilgilerin 40-50 yıl sonra kazılar tamamlanıp,
fotoğrafın tamamı çıktığında daha kolay
yorumlanabileceğine işaret eden Cihat Kürkçüoğlu,
şunları kaydetti:
”Mesela
dikili taşlar üzerinde hayvan kabartmaları var. İşte
üstte domuz, ortada tilki onun altında leylek niye
leylek üstte değil, domuz ortada değil mesela. Bir
hikayeyi mi anlatıyor, yoksa bir yazı mı bu? Bir
yazı olursa hele bunun bir yazı olduğu anlaşılırsa
yer yerinden oynar. Biz yazıyı MÖ 3 bin olarak
biliyoruz. Sümerler dönemine götürüyoruz. Burada 9
bin yıl daha geriye gidecek. Yani MÖ 10 binlere
gidecek yazının icadı. Bunlar hep cevap bekleyen
sorular. Kazılar ilerledikçe, fotoğrafın tamamı
ortaya çıktıkça daha kolay yorumlanabilecek.”
-Göbeklitepe-
Neolitik
döneme ait yerleşim yeri Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın
18 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik Köyü
yakınlarında bulunuyor.
İlk kez
1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinden
görevlilerinin yüzey araştırmaları sırasında fark
edilen Göbeklitepe’deki kazı çalışmalarını, 1995
yılından bu yana Şanlıurfa Müzesi ve Berlin Alman
Arkeoloji Enstitüsü ortaklaşa yürütüyor.
Kazı
çalışmalarında şimdiye kadar neolitik döneme ait
yabani hayvan figürlü ”T” biçimli dikili taşlar,
8-30 metre çapında dairesel ve dikdörtgen şekilli
dünyanın en eski tapınak kalıntıları, çok sayıda
yabani hayvan figürü, insan heykeli, dikili taşlar
ve yaklaşık 12 bin yıl öncesine ait olduğu
belirtilen 65 santimetre uzunluğunda insan heykeli
gibi tarihi eserler bulunmuştu.
Dünyanın
en eski ”tapınak merkezi” olduğu belirtilen
Göbeklitepe, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası
Geçici Listesi’ne alınmıştı.
Turkishny, 06.10.2011
******
KANADALI ARKEOLOG
GÖBEKTEN SARSACAK

Kanada’daki Toronto
Üniversitesi’nden arkeolog Ted Banning, daha
önce yapılan kazılar sonucunda dünyanın bilinen
ilk tapınağı olarak kabul edilmeye başlanan
Göbeklitepe’deki yapının, aslında ev olarak
yapılmış olabileceğini yazdı. Banning, Current
Anthropology adlı dergide yayımlanan
makalesinde, arazide taştan çekiç yapıldığını ve
gıda işlendiğini kanıtlayan izler olduğuna
dikkat çekerek, “Bu kanıtların varlığı, bölgenin
aslında, iskandan mahrum kalmadığını, tam
tersine, ciddi bir nüfusu olduğunu gösteriyor”
diye yazdı.
Hürriyet, 09.10.2011
|
ANTİK
ROMA TİYATROSUNA ÖZEL İDARE KORUMASI

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri
Kemal Demirel
tarafından geçtiğimiz cuma günü İznik İlçesi'nde
bulunan tarihi Antik Roma Tiyatrosunun son hali
görüntülenerek, Bursa Valisi
Şahabettin Harput'a
iletildi. Vali Harput'un verdiği talimatla İl Özel
İdaresi tarafından maddi ödenek çıkarılarak
tiyatronun temizliği ve tel örgülerle güvenliği
sağlanmasını istedi. Özel İdare tarafından da tarihi
yapının bir daha zarar görmemesi için güvenlik
görevlisi bulundurulacağı açıklandı.
Konuyla ilgili bilgi veren İl Özel İdaresi Genel
Sekreteri Kemal Demirel
İznik Antik Roma Tiyatrosu
diye bilinen yapıyla ilgili olarak zaman zaman
yerinde incelemeler yapıldığını ve Kültür ve Turizm
Müdürlüğü'nün elemanları incelemeler yaptığını ama
bugüne kadar da bu haliyle geldiğini söyledi.
Demirel, "Sayın Valimizle birlikte çeşitli
görüşmeler yaptık ve buraya öncelikle bir ödenek
temini ve daha sonrada güvenliğinin sağlanması ve
kazı çalışmalarının da daha sonra devam etmesi
şeklinde bir görüş birliğine varıldı. Konuyla ilgili
İznik Kaymakamı ile gerekli görüşmeler ve yazışmalar
yapıldı ve orasıyla ilgili gerekli maliyet unsurunu
oluşturan konular acilen sonuçlandırıldı. İl Özel
İdaresi kaynağıyla orasının öncelikle çok çabuk
temizlenmesi güvenlik amaçlı etrafının tel örgüyle
çevrilmesi çalışmaları yapılacaktır. Bu çalışmaların
yapılması aşamasında uzmanlar gerekli çalışmaları
yapacaklar maddi kaynak il özel idaresi tarafından
sağlanacak, orası bu kötü görüntüden kurtulmuş
olacak daha sonraki kazı çalışmaları yine İl Özel
İdaremiz desteğiyle yürüyecektir" dedi.
Habertürk, 06.10.2011
|
|
BEYLİKLER SEMPOZYUMU
SONA ERDİ
3-4 Ekim 2011
tarihlerinde Kastamonu’da gerçekleştirilen Kuzey
Anadolu’da Beylikler Dönemi Sempozyumu’nun Kastamonu
oturumları sona erdi.
Sempozyumun sonunda
Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu ve Vakıflar uzmanı Erdal
Arslan’ın rehberliğinde Kastamonu gezisi
gerçekleştirilerek katılımcılara Kasabaköy Mahmud
Bey Camii, Kastamonu Kalesi, Kastamonu Müzesi, Şeyh
Şaban-ı Veli Külliyesi, Atabeygazi Camii, Nasrullah
Meydanı çevresi eserleri, Hükümet Dairesi, Rektörlük
Binası, İzbeli Çiftliği gibi mekanlar gezdirildi.
Yakupoğlu, ilgili
sempozyumda sunulan bildiri başlıklarından örnekler
verdi:
Prof.Dr. Fuat Yöndemli;
Seda Akarsu: “Candaroğulları Beyliğinde Tıb”
Prof.Dr. Kenan Ziya Taş:
“Kuzeybatı Anadolu’da Osmanlı Öncesi Vakıfları”
Prof.Dr. Saime İnal
Savi: “Farsça Kaynaklarda Candaroğulları ve İsmail
Bey”
Prof.Dr. Yavuz Unat:
“Candaroğulları Döneminde Kastamonu’da Bir Bilim
Adamı: Fethullah Şirvani”
Doç.Dr. Güray Kırpık;
Dr. Ahmet Cebeci: “Kuzeybatı Anadolu’da Hıristiyan
Türklerin İskanı ve Şahıs Adları”
Doç.Dr. Cevdet
Yakupoğlu: “İsfendiyar Bey’in Eşi Tatlu Hatun’un
Hanönü’nde Yaptırdığı Hanın Yeni Bulunan İnşa
Kitabesi”
Yrd. Doç.Dr. Halil
Çetin: “İsfendiyaroğlu İsmail Bey İmareti”
Mustafa Gezici (M.E.B.
Öğretmen): “Kastamonu ve Civarında Oğuz Boy
Damgaları”
Erdal Arslan (Vakıf
Uzmanı): “Kastamonu’da Beylikler Döneminden Günümüze
Ulaşan Vakıf Eserleri.”
Doç.Dr. Cevdet
Yakupoğlu, Kastamonu’da beş oturum üzerinden
gerçekleşen Beylikler Dönemi Sempozyumu’nun
değerlendirme oturumunda yaptığı konuşmasında şu
tespit ve değerlendirmelere yer verdi:
“İki gün boyunca 25
civarında bildiri sunulmuştur. Kastamonu’nun 11-15.
yüzyıllar arasındaki siyasi, sosyal, kültürel,
bilimsel, ekonomik ve dini bakımlardan tarihi
tartışılmış, yeni bulgular ve belgeler dinleyici ile
paylaşılmıştır. Kastamonu’ya Selçuklu ve Beylikler
devrinde yerleşmiş Türk boyları, kurulan köyler,
inşa edilen mimari eserler, Kastamonu’nun Türk
ticaret tarihindeki yeri, ortaya konulan sanat
değerleri, yazılan Türkçe, Arapça, Farsça eserler
ile bilim adamları üzerine yeni tespitler
yapılmıştır. Genel kanaat sempozyumun verimli
geçtiği yönündedir. Ancak bizler eksikliklerin de
farkında olarak bundan sonraki çalışmalarda bunların
giderileceğine inanıyor, şu öneri ve temennileri
kamuoyu ile paylaşıyoruz:
Sempozyumda sunulan
bildirilerin en kısa sürede basılması için maddi
kaynak temini sağlanmalıdır.
Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Dönemi, Kurtuluş Savaşı
ve Türkiye Cumhuriyeti devirleri ile ilgili ayrı
ayrı yeni sempozyumlar düzenlenmelidir.
Kastamonu’nun Selçuklu ve Beylikler devri tarihini
aydınlatmak için Arkeolojik çalışmalar
yaptırılmalıdır. Bu çerçevede Kastamonu Üniversitesi
bünyesinde Arkeoloji Bölümü açılmalı, Kastamonu’da
Arkeoloji Kongresi düzenlenmelidir.
Beylikler devrinde kaleme alınmış ilmi, edebi
eserler orijinal metinleriyle birlikte yayınlanmalı
ve bu günkü Türkçeye de kazandırılmalıdır.
Kastamonu tarihi ile ilgili bilgi veren Arapça,
Farsça, Grekçe, Latince, Rusça vb. dillerdeki
eserler, Kastamonu kütüphanelerine kazandırılmalı,
bunların çevirileri yaptırılmalıdır.
Beylikler devri ile ilgili bilgi veren Vakfiyeler,
Kitabeler, Paralar, Vakıf Defterleri, Tahrir
Defterleri, Damga ve Mühürler, hatıratlar, folklorik
doküman ile her türlü malzeme bir an önce tespit
edilip toplanmalı, bunların teşhiri için yer tahsis
edilmeli, yerli ve yabancı ziyaretçilerin,
öğrencilerin, araştırmacıların hizmetine
sunulmalıdır. Bu konuda Kastamonu Üniversitesi,
Kastamonu Valiliği ve Kastamonu belediyesi
işbirliğinde “Tarih Laboratuarı” veya benzeri bir ad
altında açılacak çok yönlü bir mekanın/ binanın
gerekliliği ortadadır (Şeyh Şaban-ı Veli Vakıf
Müzesi örnek alınabilir).
Kastamonu Arkeoloji müzesinin bahçesinde ve bina
içinde bulunan Selçuklu-Beylikler devri kitabeleri,
paraları tasnif edilerek müzenin ayrı bir mekanında
teşhir edilmelidir. (Osmanlı devri eserleri içinde
yeni tasnifler yapılmalıdır).
Beylikler devri eserlerinden bakıma muhtaç olanlar
onarılmalı, koruma tedbirleri artırılmalıdır
(Yılanlı Şifahanesi giriş portalinin durumu içler
acısıdır)
Bugün mevcut olmayan Beylikler devri eserlerinin
yerleri tespit edilmeli, buralarda mümkünse sembolik
mimari eserler inşa edilmelidir.
Beylikler devrinde Kastamonu tarih ve kültürüne
hizmet etmiş devlet adamları, bilim insanları ve
ilim ehlinin adlarını yaşatmak için, il genelinde
mimari eserlere, salonlara, mahalle ve semtlere bu
şahısların adları verilmelidir (Hüsameddin Çoban
Bey, Süleyman Paşa, İbrahim Bey, Tatlı Hatun, Devlet
Hatun, Selçuk Hatun vb.)
Beylikler devri ile ilgili Kastamonu’nun komşuları
olan Çankırı, Sinop, Karabük, Bartın, Zonguldak,
Bolu, Kalecik gibi vilayet ve kazalarda da Kastamonu
tarihi ile alakalı belgeler, eserler de mevcuttur.
Bu çerçevede ilgili illerin üniversiteleri ve diğer
kurumlarıyla ilişkiler güçlendirilmelidir.”
Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu son olarak, sempozyuma
teşrif eden bütün katılımcılar ve konuklar ile
Sempozyuma katkı sağlayan kurum ve şahıslara
teşekkür ederek açıklamasını bitirmiştir.
Kastamonu Postası,
06.10.2011
|
HADRİANAPOLİS TURİZME AÇILIYOR

Karabük
Valisi İzzettin Küçük, Eskipazar İlçesi'nde yer
alan, Batı Karadeniz Bölgesi’nin Zeugma’sı olarak
adlandırılan Hadrianapolis antik kentinde
incelemelerde bulundu. Vali Küçük, antik kente
oluşan yoğun tahribatın giderilmesi için
çalışmaların tüm hızıyla devam ettiğini ve 45 günlük
ek süre izni alındığını söyledi.
Karabük
Valisi İzzettin Küçük beraberinde Eskipazar
Kaymakamı Eren Arslan, Eskipazar Belediye Başkanı
Dursun Baş, İl Emniyet Müdürü Ahmet Turan Temel ile
İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Şahin’le birlikte
kazı çalışmalarının yapıldığı antik kentte
incelemelerde bulundu. Burada kazı çalışmaları
sonrası gün yüzüne çıkan eserleri inceleyen Vali
Küçük, çalışmaları yürüten Yrd. Doç.Dr. Vedat
Keleş’ten bilgiler aldı. Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr.
Vedat Keleş, geçen yıllarda kazı çalışmaları yapılan
ve tamamen ortaya çıkarılmış durumda bulunan ve
yoğun tahribatın yaşandığı Kilise B ve Geç Roma
villası olmak üzere Hamam A ve Hamam B yapılarında
da çalışma yaptıklarını söyledi. Bazen kazılarda,
kazılardan çok ortaya çıkarılan tarihin korunması ve
tahribatının önlenmesinin gerektiğini anlatan Keleş,
“Kilise B yaklaşık 2001 yılında Karadeniz Ereğli
Müzesi tarafından kazılmış bir yapı ve onun dışında
Kilise A yapısı, Hamam A, Hamam B, Geşnova müzesi
olmak üzere beş yapıda burada kazı
gerçekleştirilmiş. Ben, felsefe olarak koruma önlemi
alınmadan bir yapının kazılmasına şahsen karşıyım.
Çünkü burası özellikli bir yer, mozaik bakımından
zengin bir kent mozaik son derece hassas bir malzeme
zemininde. Mozaik olan bir yapının kazıldıktan sonra
mutlaka üzerinin kapatılması gerekiyor ya da ciddi
bir korunma önlemi alınması gerekiyor. Burada bir ön
çalışma yaptığımızda bu tahribatın boyutlarını zaten
fazla olduğunu biliyorduk ama bu sene özellikle
mozaiğin üzerini açtığımızda tahribatın çok ciddi
boyutlarda olduğunu gördük. Bu da bizi üzüyor çünkü
bizim asıl görevimiz, tabii ki arkeolog kazı
yapacağız ama öncelikli vazifemiz bu değerleri
gelecek kuşaklara aktarmak. Bu noktada yapacağımız
çalışmaları öncelikle onların koruma noktası olması
lazım. Bizim buradaki amacımız hazır olan yapıların
restorasyonu ve konservasyonunu sağlamak” dedi.
Keleş ayrıca, yürütülen epigrafik çalışmalar ile de
Hadrianopolis ve bölge tarihi ile önemli epigrafik
belgelere ulaşıldığını, burasının Karadeniz
Bölgesi’nin Zeugma’sı olarak anılacağına inandığını
kaydederek şunları söyledi:
“Burası
özellikle Geç Roma döneminde Bizans döneminde
oldukça önemli bir kent hatta bunun araştırmasını
yapmadık ama eğer ciddi bir çalışmayla belki Bizans
döneminde hac merkezi olabilme ihtimali var. Eğer
böyle ise Hıristiyan dünyası için çok daha önemli
hale geliyor. Hadrianapolis antik kentinin ortaya
çıkarılmış yapılarının kurtarılma aşamasında önemli
bir mesafe alacağımızı düşünüyorum.”
Kazı
alanındaki gezi ve incelemelerinin ardından bir
açıklama yapan Vali İzzettin Küçük ise, antik kentin
turizme açılması amacıyla yoğun bir gayret
harcandığını ifade ederek, “Hadrianapolis antik
kentinde kazı çalışmaları uzun süredir devam
etmesine karşın bir türlü turizme açılamıyordu. Bu
sene sonuna kadar yapılacak çalışmalarla burayı
ziyaretçilere açmış olacağız. Burada yoğun bir
çalışma var. Hocamız 45 günlük bir ek süre aldı. Bu
ayın 17′sinde yapılacak ihale ile kazı alanının üstü
örtülecek ve içene gezi alanı için platform
yapılacak. Hocamız dediği gibi burayı yetiştirirse
burayı bu sene sonu itibariyle turizme açmış
olacağız. Bu kazı alanının, antik kentin, şehrin,
turizme açılan ilk kısmı olacak. Tabi bu da kazı
çalışmalarına daha bir ivme verecek. En azından
insanları getirip gezdirebileceğimiz bir mekan
olacak. Bu önemli bir başlangıçtır. Bu Karabük’te
var olan turizmi çeşitlendirecek ve
güçlendirecektir. Safranbolu’suyla, Yenice’siyle,
Eskipazar’ıyla Karabük Türkiye’nin önemli bir turizm
parçası olacaktır” dedi. Eskipazar’ın antik kentle
birlikte daha da gelişeceğini ve güzelleşeceğini de
sözlerine ekleyen Vali Küçük şunları söyledi:
“Belediye Başkanımız da şehrin güzelleşmesi için
elinden geleni yapıyor. Kaymakamımız yeni göreve
başladı. Kendisine de hayırlı olsun diliyorum.
Kendisinin bu ilçeye güzel değerler katacağına
inanıyorum. Güzellikleri ilk önce kendi
insanlarımıza sunacağız. Sonra turizm amacıyla gelen
insanlara bu güzellikleri yaşatacağız. Bin 500
yıllık tarih tekrar gün yüzüne çıkıyor. Eskipazar
bin 500 yıllık tarihi hüviyetini tekrar kazanıyor.”
Antik
kentte, Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş başkanlığında
3 arkeolog, 1 sanat tarihçisi, 1 Bizans uzmanı, 2
Restoratör-konservatör, 1 antropolog, 1 epigraf ve
35 kişilik öğrenci ve işçi olmak üzere toplam 46
kişilik bir ekip, yeni eserlerin ortaya çıkarılması
ve daha önce çıkarılan mozaiklerde oluşan tahribatı
gidermeyi planlıyor.
Sabah, 04.10.2011
|
ANTİK
KENTİN SU ALTINDAKİ KALINTILARI PIRIL PIRIL OLDU

Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Gümüşlük
Beldesi’ndeki Myndos antik kentinin deniz dibinde
kalan kalıntıları üzerinden, iki traktör römorku
dolusu katı atık çıkartıldı.
Gümüşlük
Beldesi’nde, ‘Antik Myndos Kenti’ni Pırıl Pırıl
Yapalım’ sloganıyla temizlik çalışması başlatıldı.
İlk kez yapılan temizlik çalışmasına Bodrum Sualtı
Arkeoloji Müzesi’nde görevli arkeologlar, Kalipso ve
Deko Dalış Okulu’nun profesyonel dalış eğitmenleri
ve aralarında yabancı turistlerin de bulunduğu 14
dalgıç katıldı. Gümüşlük Belediyesi görevlilerinin
de destek verdiği etkinlikte tarihi Gümüşlük Limanı
içerisinde 2-16 metre derinlikte bulunan 3 bin 500
yıllık Antik Myndos kentinin kalıntıları, kral yolu
ve kenti çevreleyen kale duvarları pırıl pırıl
yapıldı.
Yaklaşık
4 saat süren çalışmalar sonunda yüzde 70′i su
altında bulunan antik kentin harabeleri arasından
çıkarılan iki traktör römorku dolusu çöp, iskelede 2
saat süre ile sergilendi. Sudan çıkartılan, otomobil
lastiğinden tabağa, battaniyeden akaryakıt bidonuna
kadar pek çok atık görenleri şaşırttı.
Etkinliğin önümüzdeki günlerde diğer beldelerde
hayata geçiliceğini belirten Kalipso ve Deko Dalış
Okulu işletmecisi Murat Bıçak, “Bize emanet edilen
mirası bu kadar hoyratça kullanmaya ve kirletmeye
hakkımız yok. Üzerimiz düşen görev su altındaki
kültür mirasını ve denizimizi bize teslim edilenden
daha iyi gelecek nesillere aktarmak. Suyun altındaki
tarihi eserlerin üzeri adeta çöplüğe dönmüş.
tatilcileri duyarlı olmaya davet ediyoruz. ‘Bu
güzellik bitmez’ diye düşünenler, yanılıyor. Bu tür
su altındaki tarihi mekanları ve denizimizi temiz
tutmak, bizim gibi denizden ekmek yiyenler kadar
burada tatil yapan herkesin görevi” dedi. Toplanan
atıklar, daha sonra belediye çöplüğüne götürüldü.
Haberler.com, 02.10.2011
|
|
2 - 8 Ekim 2011
|
|
BERGAMA DÜNYA MİRASI
OLMA YOLUNDA İLERLİYOR

Bergama Belediyesi’nin
yürüttüğü çalışmalar sonucunda, Kültür ve Turizm
Bakanlığı Bergama’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası
Listesi’ne alınması için adaylık müracaatını yapmış,
Bergama geçici adaylık listesine girmişti.
Sahip olduğu tarihi ve
kültürel değerlerin insanlığın ortak değeri
sayılabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan
içinde sanat tarihçileri, arkeologlar ve bilim
insanlarının bulunduğu heyet Bergama’ya gelerek
incelemelerde bulunmuştu. Yapılan incelemelerde sit
alan sınırları referans alınarak yeni alan sınırları
belirlenmiş, alan yönetim planın oluşturulması, sit
alanları ve ören yerlerinin doğal bütünlüğü
içerisinde etkin bir şekilde korunması ve
yaşatılması konularında çalışmalar yürütülmüştü.
Tüm bu çerçevede yapılan
toplantılar sonucunda konuyla ilgili tüm resmi
kurumlar, muhtarlıklar ve sivil toplum
kuruluşlarından gelen olumlu görüşler doğrultusunda
öneri olarak belirlenen yönetim alanı sınırları
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kararıyla onaylandı.
Yönetim alan sınırlarının kesinleşmesiyle süreç
resmen başlamış oldu.
Hem arkeolojik, hem
kentsel sit özelliğe sahip çok katmanlı bir yapıya
sahip Bergama’da çalışmalar bundan böyle, kesinleşen
alan sınırı üzerinden yürütülecek.
UNESCO
Dünya Miras Listesi’nde yer almak için önünde
yaklaşık 4 yıllık bir süreç bulunan Bergama’da
çalışmalar ilgili yönetmelik çerçevesinde
gerçekleştirilecek.
UNESCO Dünya Mirası
Listesi’ne aday olmanın önemli olduğunu belirten
Belediye Başkanı Mehmet Gönenç; “Çalışmalarımız
sonuç veriyor. Bergama kısa süre önce UNESCO Kültür
Mirası Listesi’nin geçici adayı oldu. Ancak bundan
sonrasında bizleri yoğun bir çalışma dönemi
bekliyor. Bergama’nın dünya kültürünün ortak mirası
olması için uğraşımız devam edecek. İnanıyorum ki
Bergama UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nin içinde
yer alacaktır” dedi.
Bergama Kuzey Ege,
06.10.2011
|
|
UNESCO GÖZÜYLE YENİ
HALİÇ!

Karaköy’den geçip tarihi
yarımadaya bağlanan
Haliç Metro Geçiş
Köprüsü projesi ve metro inşaatı beraberinde “Tarihi
yarımadanın görüntüsü bozulacak mı?” tartışmasını
getirdi. Projeyi değerlendirmek için
Türkiye gelen ve
UNESCO adına bir rapor kaleme alan Prof. Dr Enzo
Siviero’yla konuştuk. Köprüler konusunda uzmanlaşan
inşaat mühendisi ve Venedik Üniversitesi öğretim
görevlisi Siviero, tarihi korurken önceliğin
insandan yana olması gerektiğine vurgu yapıyor.
Tarihi kentlerde yapılan inşaatlar, yeni
düzenlemeler her zaman tartışmaya yol açıyor. Bu
sorun nasıl aşılabilir?
Önemli olan var olan özellikleri farklı bakış
açılarından karşılaştırabilmek. Dar bir bakış
açısıyla bakarsanız Süleymaniye Camii’nin
mimarisiyle çatışırsınız. Michalengelo’nun köprüsü
(Şişhane-Unkapanı arasına yapılacak köprüye esin
veren köprü) 500 yıllık ama günümüzde ihtiyaç
duyduğumuz köprü modern olmalı. 500 yıl öncesine ait
bir köprüyü kullanamazsınız.
İnsanların ulaşımda önceliği hem hava koşullarına
karşı kendini koruyan, aksamadan işleyen ve bu
gereklilikleri yerine getirirken görsel olan bir
metro düzeni. Bana öyle geliyor ki, bazen geçmişi
çok fazla vurguluyoruz, etrafınıza bakarsanız,
yüksek binalar, gökdelenler var, bunlar önemsiz
problemler. Aslında, bu kültürel bir savaştan daha
çok politik bir savaş.
Tarihi alanlarda öncelik ne olmalı? Mimarlar
nasıl çalışmalı?
Önden bazı skeçler hazırlayıp bunları insanlarla
paylaşmalı. Sabırlı olmalısınız. Bu çok önemli çünkü
işin geçiş aşamalarını atlayıp insanlara sonucu
sunarsanız, esas itibariyle insanlar belki karşı
çıkmaz ama korkarlar.
Ama eğer en baştan bir masanın etrafında oturup
tartışırsanız, ‘Bunun avantajı şu ya da bu’
derseniz, uzlaşmaya varabilirsiniz. Köprü dizayn
etme konusunda birçok tecrübe edindim. Ben her zaman
bu şekilde çalıştım. Çünkü tarihi tarafta size onay
vermesi gereken insanlar var. Bu onayı almak için
onlarla önceden müzakere etmeniz gerekli. Eğer
önceden tartışırsanız her nasılsa bu onay otomatik
olarak verilir. Eğer gelip ‘Bu benim projem, evet ya
da hayır deyin’ derseniz, size ‘tamam’ demezler.
Müzakere bizim hayatımızın parçası.
Tarihi kentlerin dokusuna uygun olmayan
uygulamalar çok tartışılıyor. Bir yanda da yaşamsal
gerekler var. Bu sorun nasıl aşılabilir?
Korumayı dikkate almalısınız ama bir müzeden
bahsetmiyorum. Müze, girip para ödediğiniz yerdir.
İnsanlar tarihi yerlerin içinde yaşamalı. Bu hayatın
bir parçası olmalı.
Bu sadece turizm için olmamalı. Turizm de hayatın
bir parçası. Ama yaşamazsanız şehir ölür. Müze
yaşamak değildir, müzeyi gezerken, kafeye gidersin,
hediye alırsın biter. Venedik’te buna benzer bir
durumumuz var, biliyorsunuz. Venedik’in problemi
orada yaşamadan yaşaması insanların. Sonuçta 150 bin
kişi yaşarken, şimdi sadece 40 bin kişi kaldı.
Normal hayat çalıştığın, markete gittiğin, otobüs
beklediğin hayattır. Koruma insanların içinde
yaşayabileceği şekilde olmalı. İnsanları şehrin
içerisinde tutacak her çaba, her gayret
gösterilmeli.
Haliç metro geçiş
köprüsü projesini nasıl buluyorsunuz?
Bu mimari açıdan çok iyi dizayn edilmiş yeni bir
köprü. Bazı çözümler çok ilginç, bazıları
tartışılabilir. Bu köprünün kendi kişiliği ve kendi
tavrı var. Sadece iki panel var, kabloları
görmüyorsunuz… Taksim’le Karaköy arasındaki rakım
farkını gözeterek yüksekliğin düşürülmesi mimari
açıdan ilginç bir çözüm.
Haliç çok özel bir
alan,
İstanbul çok özel
bir konuma sahip. Boğaz dünyanın en özel yerlerinden
biri. Bu yüzden yapılacak işlerin de özel ve
düşünülmüş olması gerekiyor.
Ben mühendis olduğum için öncelikle yapısal olarak
değerlendirdim ama insanların gözünde mimarinin
önemi var. Bu köprü ilk tasarlandığı haliyle devam
ediyor. Dizaynıyla bir orta yol bulunmuş, bu da çok
önemli.
İstanbul’un en çok tartışılan
konularından biri de Boğaz’a
3. köprü projesi.
Bu tartışma ekolojinin bozulması üzerinden
şekilleniyor....
Tartışmalarda öncelik insan olmalı. Eğer yaşam
alanı daralıyorsa, başka dengeleri gözeterek yeni
çözümler üretebilirsiniz.
İstanbul Boğazı
üzerine yeni bir köprü bu eksende tartışılmalı.
Toptan karşı çıkmak insanların hayatını
kolaylaştırmaz.
Şehri yaşanabilir kılmak için bazı çözümler,
eklemeler, gelişmeler yapılması kaçınılmaz. Kentlere
gökdelenler nasıl yapılıyorsa, bu köprüler de böyle
yapılıyor. Ona da ihtiyaç var buna da. Ama mimarinin
daha özenli olması insanları da rahatsız etmez.
Radikal, Haber: Ayça
Örer, 06.10.2011
|
|
600 YILLIK HAMAM BULUNDU
İzmir’in Ödemiş İlçesi Bozdağ beldesinde çalışmalarını sürdüren Ödemiş Müze Müdürlüğü’ne bağlı uzman ekipler yapılan kazı çalışmaları sonucunda 600 yılık olduğu tahmin edilen bir hamam ortaya çıkarıldı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle başlatılan Prof.Dr. Bozkurt Ersoy ve ÇEKÜL Havza Koordinatörü Emin Başaranbilek yönetiminde sürdürülen çalışmalar sonucunda hamam olduğu anlaşılan yapıda rölöve çalışmalarının başlatılacağı ifade edildi. Yapılan kazılarda yapının 1400’lü yılların mimarisiyle inşa edildiğini gösteren önemli bulgulara rastlandığını kaydeden ÇEKÜL Vakfı Küçükmenderes Havzası Koordinatörü Emin Başaranbilek, “Tahminlerimize göre bu hamam 600 yıllık. Bozdağ’ın Aydınoğulları’nın yazlık sayfiye yeri olduğunu biliyoruz. Aydınoğlu Mehmet Bey’in evi de Bozdağ’da bulunuyordu. Bu nedenle hamamın da Aydınoğulları’ndan kalmış olabileceğini düşünüyoruz. Çalışma ve araştırmaları sürdürüyoruz. Hamamın restorasyonu için Anıtlar Kurulu’na proje sunulacak. Proje kabul görürse bu tarihi yapıyı restore edeceğiz” dedi.
Anayurt Gazetesi, 06.10.2011
|
 |
|

|
'ŞAPKALI KADIN' YENİDEN SAHNEDE
Görülmemiş renklere boyanmış çehresiyle 106 yıl önce ilk sergilendiğinde Parislileri ‘şoka sokan’ Henri Matisse’in ünlü şapkalı kadını, Paris’e gösterişli bir dönüş yaptı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ve kardeşlerini, 20. yüzyıl avangard sanatının ‘patronları’ haline getiren efsanevi koleksiyonlarının önemli bir bölümü, dün Paris’te sanatseverlerle buluştu. Stein ailesinin koleksiyonunda yer alan yaklaşık 200 resim, Henri Matisse’in ünlü ‘Femme Au Chapeau’ (Şapkalı Kadın) adlı resminin 1905’te ilk kez sergilendiği ve büyük tartışmalara neden olduğu Grand Palais’de bir araya geldi.
Sergide eserleri yer alan Matisse, Picasso, Renoir, Degas, Cezanne ve Manet gibi isimler, Stein ailesinin 20. yüzyıl sanatındaki önemli rollerini de ortaya koyuyor. ‘Matisse, Cezanne, Picasso... Stein Ailesi’ adlı serginin küratörü Cecile Debray, yaşadığı dönemde başarılı bulunmayan Matisse’i ve henüz hiç sergilenmemiş Picasso yapıtlarını keşfedenin ‘Leo’nun gözü’ olduğunu düşünüyor. Debray, Stein ailesinin yaklaşık on yıl içinde, ‘modern sanatın hayal edilebilecek en harika koleksiyonunu’ topladıklarını belirtiyor. Matisse’in, dönemin en avangard yapıtlarından sayılan ‘Nu Bleu: Souvenir de Biskra’ (Mavi Çıplak) adlı resminin de yer aldığı sergide, Picasso’nun pembe ve mavi dönemlerinden, ayrıca kübist yapıtlarından da örnekler bulunuyor.
Hazırlık aşaması beş yıl süren sergide, Stein ailesinin Picasso tarafından yapılmış portreleri, mektuplar, fotoğraflar ve Gertrude Stein’in ses kayıtları da yer alıyor.
San Francisco’dan sonra Paris’e gelen ve Grand Palais dışında, San Francisco Modern Sanat Müzesi ve New York Metropolitan Müzesi tarafından organize edilen sergi, 16 Ocak’a kadar sürecek.
Radikal, 06.10.2011
|
|
BİTİŞİK İKİ TARİHİ BİNA
KÜL OLDU
Fatih'te bitişik iki tarihi ahşap binada
belirlenemeyen bir nedenle yangın
çıktı.
Helvacı Tahsin Sokak 23 numarada bulunan iki katlı tarihi ahşap binada dün 16.00 sıralarında çıkan yangın kısa sürede büyüdü. Yangın bitişikteki boş olan tarihi ahşap binaya sıçradı.
Bölgeye sevk edilen itfaiye ekipleri yangını kısa sürede söndürdü. Çatı ve iç kısımlarında çökme meydana gelen iki ahşap binada da büyük çapta maddi hasar meydana geldi.
Sabah, Haber: Ali Şahin,
06.10.2011
|
|
|
FOTOĞRAFIN 'GRAND
TURC'UNA VEDA

Dünyaca ünlü Sipa
Fotoğraf Ajansı'nın kurucusu usta fotoğrafçı
Gökşin Sipahioğlu, dün Paris'te vefat etti.
Fransızlar tarafından "Grand Turc" olarak anılan
Sipahioğlu, pek çok usta fotoğrafçıyı mesleğe
kazandırmasıyla tanınıyordu. Sipahioğlu,
"Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evini
bombaladılar" haberinden dolayı 6-7 Eylül
olaylarına sebep olmakla da suçlanmıştı.
Sipa'nın
kurucusu, foto muhabiri Gökşin Sipahioğlu,
dün sabah yerel saatle 08.00'de Paris'teki
Amerikan Hastanesi'nde vefat etti. 1961
yılında patlak veren füze krizi sırasında
Küba'ya girmeyi başaran ve röportajlar yapan
tek Batılı gazeteci olması; 1968 yılında
Paris olaylarını yansıttığı fotoğrafları,
Çekoslovakya ve Arnavutluk'ta meydana gelen
olaylar hakkındaki haber ve fotoğraflarıyla
tüm dünyada adından söz ettiren Sipa
Fotoğraf Ajansı'nın kurucusu Gökşin
Sipahioğlu, Fransızlar tarafından "Grand
Turc" olarak anılıyordu. 1955'te İstanbul
Ekspress'in yazı işleri müdürlüğünü yaptığı
sırada yayımladığı "Selanik'te Atatürk'ün
doğduğu evini bombaladılar" haberinden ötürü
6-7 Eylül olaylarına sebep olmakla da
suçlanan usta fotoğrafçı, hakkındaki
iddiaların doğru olmadığını, sadece ajans
haberini manşete çekerek yayımladığını
söylüyordu.
28 Aralık
1926'da İzmir'de doğan Sipahioğlu,
İstanbul'da Saint Joseph Fransız Lisesi'nde
okudu, İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik
eğitimi aldı. Uzun süre gazetecilik
yaptıktan sonra 1973 yılında resmi olarak
Sipa Press'i kurdu. Ajansı 2001 yılında
Fransız medya grubu Sud Communication'a
sattı. Sipahioğlu, 2007 yılında Fransa
Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından
Chevalier de la Légion d'honneur nişanı ile
ödüllendirildi. Sipahioğlu, Fransa'da
yaşıyordu.
Reza (Foto
muhabiri): Gökşin, dünyadaki yeni foto
muhabirliğinin kurucusudur. Foto
muhabirlerine müthiş bir destek verdi ve
dünyanın en iyi fotoğraf ajanslarından
birisini kurdu. Gökşin ile ilk olarak 1979
yılında Paris'teki ofisinde görüşmüş ve ona
İran Devrimi ile ilgili çektiğim bazı
fotoğrafları göstermiştim. Türkçe olarak
'Bize katılmak ister misin?' diye sordu. O
zamanlar mimarlık kariyerime devam etmek
niyetindeydim. Ama o, 'Sen büyük bir usta
olacaksın.' diyerek beni ikna etti ve
böylece fotoğrafçı oldum.
Jean François
Leroy (Perpignan Visa Pour L'Image'ın
kurucusu): Gökşin, çok sayıda fotoğrafçı
keşfetti. Bu mesleğe çok şey kattı. Farklı
jenerasyonlar yetiştirdi. Ben kendisini 34
yıldır tanıyorum. Benim foto muhabirliği
mesleğinde olmama vesile olan kişi odur.
20'li yaşlarımda onun ofisine gitmiş ve
üzerinde çalışmak istediğim bir fotoğraf
projesini paylaşmıştım. O da bana destek
oldu. Onun sayesinde bu mesleğe başladım. O
benim hem arkadaşım hem babam gibiydi. Şu an
çok üzgünüm.
Coşkun Aral:
Foto muhabiri olmayı kafama koyduktan sonra
en çok tanışmayı arzu ettiğim kişi oldu.
1970'li yıllarda ona ulaşmak için defalarca
mektup yazdım. Sonrasında 1977-1980 yılları
arasında SİPA'nın Türkiye muhabirliğini
yaptım. Sipahioğlu'nun dünya basınındaki en
iyi Türk fotomuhabiri olarak tanındığını
keşfettim. Fotoğrafa hak ettiği yeri
vermeyen Türk basınında ise sadece Paris'e
gidip işi düşen gazetecilerin aradığı bir
insandı. Bugün dünya basınındaki foto
muhabirlerinin çoğunun yaşamlarında
belirleyici konumu olan bir ustaydı Gökşin.
Türkiye ve Anadolu değerlerine inanılmaz
bağlıydı.
Ara Güler:
Türkiye'de yıllar önce beraber birçok haber
takibi yaptık. En başta çok iyi bir
gazeteci. Dünyanın birçok yerine giderek çok
güzel habercilik ve fotoğrafçılık örnekleri
sergiledi. Sonra Sipa Press'i kurdu. Bir
muhabir bir yere gönderilecekse o
gönderirdi. Gazetecilere ve fotoğrafçılara
büyük destek verdi. Fotoğrafa katkısı ise
özellikle dağıtım bakımından çok büyük oldu.
Esasında Sipa'yı, Gökşin, ben ve Güneş
Karabuda olarak beraber kuracaktık. Ama o
zaman biz bu işi çok ciddiye almadık. O,
ajansı kendisi kurdu. Ve Sipa'yı dünyanın en
büyük ajanslarından biri yaptı.
Heidi Levine
(Fotoğrafçı): Gökşin, Sipa'nın başında
olduğu sürece biz fotoğrafçıların hep
arkasında durdu. Sadece fotoğraf anlamında
da değil. Herhangi bir sorunumuz olması
halinde bizzat ilgilenir ve gerekirse kendi
cebinden para harcayıp çözerdi. Şu an
ailemden birini kaybetmiş gibi hissediyorum.
Bruno Barbey
(Magnum fotoğrafçısı): Gökşin ile 1966
senesinde tanışmıştım. O zaman Sipa'yı
kurmamıştı. Paris'te Mayıs 1968'de yapılan
gösterileri birlikte takip etmiştik. Daha
sonra benim Sipa'ya katılmamı istedi. Fakat
Magnum Fotoğraf Ajansı ile anlamış olduğum
için onunla çalışamadım. Ama çok iyi
ilişkilerimiz oldu. Magnum fotoğrafçıları
olarak ajansındaki laboratuvarı kullanmamıza
izin veriyordu. Günümüzün tanınan ve
başarılı olan fotoğraf ustalarının birçoğu
onun tezgahından geçti.
Zaman, Haber: Mühenna
Kahveci, 06.10.2011
|
|
|
40 MİLYON KERE MAŞALLAH!
Ming Hanedanlığı
dönemine ait kobalt mavisi bir vazo, Hong Kong'da
yapılan bir müzayedede 21.6 milyon dolarla (40
milyon TL) rekor fiyata alıcı buldu.
İsviçreli Zuellig
kardeşler tarafından yaklaşık 50 yıl önce toplanan
Çin porselenlerinden oluşan 'Meiyintang
Koleksiyonu', Sotheby's Müzayede Evi'nin Hong
Kong'da düzenlediği müzayedede görücüye çıktı. Vazo,
müzayedeye telefonla katılan bir kişi tarafından
satın alındı.
Akşam, 06.10.2011
|
|
ÜSTÜ VİLLA, ALTI MAĞARA

Ankara’nın Gölbaşı
İlçesi Tulumtaş Mahallesi’ndeki Damlataş
Mağarası’nın üzerine yapılan villaların ’MTA
raporuna göre yapılmaması gerektiği’ belirtildi.
Ankara İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu Başkanı
Mehmet Deveci, "Elimde, MTA’nın ’bölgede yapılaşma
yapılamayacağı’ konusunda raporu var" dedi.
Gölbaşı İlçesi Koruma
Geliştirme ve Turizm Derneği Başkanı İsa Ömercan’ın,
’Mağara için geçen yıl 100 bin lira ödenek
ayrılmıştı. Bu para ne oldu?’ sorusuna da açıklama
getiren Mehmet Deveci, MTA’nın raporuna göre
bölgenin halen SİT alanı olarak görüldüğünü
belirterek, "Ya bu evler yıkılarak mağara turizme
açılacak, ya da mağara şu andaki haliyle kapalı
duracak" diye açıklamada bulunup, fizibilite
raporunu beklediklerini söyledi. Deveci
açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
"Geçen yıl Gölbaşı
Tulumtaş’ta bulunan Damlataş Mağarası için 100 bin
lira bütçe ayrılmıştı. Bu para ile Özel İdare
Müdürlüğü’ne, İl Kültür Turizm Müdürlüğü olarak
fizibilite çalışmaları yaptırıyoruz. Raporu halen
elimize gelmedi. Bu yıl sonuna kadar raporun
hazırlanması gerekiyor. Hazırlanan rapor gelince ona
göre bütçe ayrılıp, çalışmalar başlatılacak. Türkiye
için çok değerli olan ve Başkent için de önemli bir
kazanım olacak olan bu mağaranın turizme
kazandırılmasını istiyoruz. Ancak son durumu nedir
bilmiyoruz. Fizibilite çalışmaları sonucunda nasıl
bir rapor çıkacak, mağaranın çökme durumu var mı,
neler yapılabilir gibi uzmanların hazırlayacağı
rapor bizlere yön verecek. Takipçisi olacağız."
Mehmet Deveci, elinde
bulunan MTA’nın raporuna göre bu bölgeye yapılaşma
yapılamayacağını belirterek, "Bu villalar nasıl
yapılmış bilmiyorum. MTA raporuna göre yapılmaması
gerekirdi" dedi. Mağaranın turizme açılması için
üzerindeki evlerin yıkılması gerektiğini belirten
Mehmet Deveci şöyle devam etti:
"Ya bu evler yıkılıp
mağara turizme açılacak, ya da mağara şu andaki
haliyle kapalı duracak. Bu konuda yetkili kurumların
biran önce harekete geçmesini biz de istiyoruz.
Fizibilite raporunu bekliyoruz. Rapor doğrultusunda
çalışmaların bir an önce başlatılmasını
sağlayacağız. Bugüne kadar burası için hiçbir kurum
tarafından bütçe ayrılmamış, siyasi bir çalışma da
yapılmamış. Elimizde sade MTA’nın raporları var. Bir
de sit alanı ilan edilmesi var."
Ankara Kent Haber,
05.10.2011
|
|
ASLANTEPE'NİN HAZİNELERİ
Aslantepe…
Orduzu Beldesi sınırları içerisinde, merkeze “bir
kuş uçuşu” mesafede bulunan Aslantepe Malatya’nın en
önemli tarihsel mirasını bağrında taşıyan bir mekan.
Şu an Profesör
Marcella Frangipane başkanlığında
çalışmalarına devam eden La Sapienza Üniversitesi
Arkeoloji Heyetince neredeyse yarım asırdır kazılan
Aslantepe, Malatya ve yörenin tarihine ilişkin
birçok bilginin günışığına çıkmasını sağladı.
Aslantepe’nin konumu, tarihsel önemi, günümüz
uygarlığıyla bağlantısı, bulunan eserler neyi
anlatıyor? Değerli araştırmacı, Malatya Müzesi
Uzmanı ve Antropolog Sayın
Hüseyin Şahin’in
yazısından özetle aktarmaya çalışalım:
· 30 metre yüksekliğindeki kültür dolgusuna sahip
Aslantepe MÖ 5000 yıllarından MS 11. yüzyıla kadar
yerleşim görmüştür. MS 5 ve 6.yüzyılları arası Roma
köyü olarak kullanılmış ve en son Bizanslılar
tarafından nekropol, yani mezarlık, olarak
kullanılmış ve yerleşimini tamamlamıştır.
· Aslantepe’de ilk kazılar 1930'lu yıllarda Louis
Delaporte başkanlığında bir Fransız ekip tarafından
yapıldı. Geç Hitit dönemi tabakalarına rastlandı. Bu
kazılar sonrası taş üzerine alçak kabartma ile
süslenmiş iki aslan heykeli, devrilmiş bir kral
heykeli Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri
Müzesi'ne götürüldü. Bu eserler halen orada
sergileniyor.
· II. Dünya Savaşı sonrası Fransız arkeolog C.
Schaeffer birkaç derin sondaj yaptı ama sürekli
kazılar 1961’de Salvatore M. Puglisi ve sonrasında
Alba Palmieri başkanlığındaki İtalyan heyetince
başlatıldı.
· Yapılan kazılar sonucunda MÖ 3300-3500 yıllarına
ait bir kerpiç saray, 3600-3500’lere ait tapınak,
iki bini aşkın mühür baskısı ve kaliteli metal
eserler bulundu. Bu veriler Aslantepe’nin
“aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şekillerinden
birinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir
merkez” olduğunu ortaya koymakta.
· Aslantepe’de yüksek tabaka sınıfın politik ve
dinsel egemenliğin yanı sıra ekonomik gücü elinde
tuttuğu anlaşılıyor. Bugün olduğu gibi tarihte de
Malatya su kaynakları bakımından zengin ve tarıma
çok uygun arazilere sahip. Aslantepe sık sık taşan
Fırat’a uzak olduğundan güvenli de. Tüm bu
özellikleri egemen bir merkez olmasını sağlamış.
· Yapı malzemesi olarak kerpiç yoğun olarak
kullanılmış. Kerpiçten anıt binalar var. Bunlar
büyük olasılıkla farklı işlevlere sahip. Kerpiç
sarayın koridor ve duvarları baskı motif ve duvar
resimleri ile bezeli. Bulunan çok sayıda mühür
baskısı burada idari etkinliğin yoğun ve malların
depolardan alınıp verilmesi için çok sayıda memurun
bulunduğunu gösteriyor. Geçmişte daha çok dinsel
amaçlar için yapılan büyük yapı ilk kez başka
işlevlerde kazanıp içinde kamu hizmetlerinin de
görüldüğü, mimari açıdan gelişmiş, böylece Yakın
Doğu’da sarayın başlangıcını oluşturmuştur.
· Saray kompleksinde arsenikli bakır alaşımlı, gümüş
kakmalı kılıç, hançer gibi silahların yanı sıra
yüksek ayaklıklı meyvelikler ve Mezopotamya tipi
uzun vazolar da ele geçmiştir. Ayrıca sarayın hemen
yanında MÖ2900’tarihlenen önemli bir kişinin (belki
bir kralın) mezarı da ortaya çıkarılmıştır.
Mezardaki zengin ölü hediyeleri ve mezarı kapatan
taş kapak üzerinde bulunan kurban edilmiş 4 genç
insan cesedi, bu mezarın bir kral mezarı olduğunu
düşündürmektedir.
· Geç Uruk Dönemi’ne ait yapılar büyük yangınlarla
ortadan kalktıktan sonra ortak kullanım alanı terk
edilmiş, yerli geleneğe yabancı topluluklar
yerleşmiş. Bunu, gerek yerleşim düzeni ve konutlar,
gerekse Doğu Anadolu-Trans-Kafkasya kökenli
çanak-çömlekler kanıtlamaktadır.
· Erken Tunç Çağı denilen MÖ 2700-2500 dönemi yöre
Suriye-Mezopotamya kültüründen kopmuş ve Doğu
Anadolu-Trans Kafkasya kökenli geleneklere dayanan
özgün ve incelikli bir kültür ortaya koymuş. 3 binli
yıllardan itibaren Anadolu’nun kentleşme geleneğine
uygun bir yerleşme düzeni ortaya çıkıyor. 2200
yılında Fırat Nehrine doğru genişleyen Hitit
İmparatorluğu Melidia-Meliddu adıyla şehri
kullanmış.
Arkeologlar Neyin
Peşinde?
Aslantepe kazıları Prof.Dr. Frangipane
başkanlığında, Geç Uruk Dönemi Sarayı ile Geç Hitit
Sarayı alanında, devam ediyor. Saray kompleksinin
olduğu bölüm 2011 Mayıs ayı içerisinde Açık Hava
Müzesine dönüştürülerek ziyarete açıldı. Müzenin
girişinde ziyaretçiyi karşılayan tabelalar gezi
alanı boyunca gerekli bilgileri veriyor.
Belki Aslantepe’yi ziyaret eden birçok kişi,
bilhassa yerli ziyaretçiler, daha büyük bir yapı,
daha elle tutulur eserler görmek istiyorlar. Belki
bazıları “hepsi bu mu?” diyerek hayal kırıklığını
ifade ediyor. Bulunan eserler yerinde
sergilenemediği için Aslantepe tüm görkemiyle
kendini ortaya koyamıyor. Çünkü bu eserlerin bir
bölümü, özellikle siteye ismini veren aslan
heykelleri, kral heykeli ve kabartmalar Ankara’da,
diğerleri Malatya Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor.
Şu an bu eserleri yerinde sergilemek mümkün
olmadığından girişe aslan ve kral heykelleri ile
kabartmaların birebir kopyası konulduysa da özgün
eserlerin yerini tutamıyor.
Ayrıca tarihi mekanda yer alan yapılar taş-mermer
gibi dayanıklı malzemeden değil kerpiçten yapıldığı
için günümüze pek bir şey kalamamış. Kalanlar ise
arkeologların saygı duyulası, yıllara yayılan
emeğiyle ortaya çıkarılmış.
Peki, arkeologlar bu
Aslantepe’de ne arıyor?
4 Eylül 2004 tarihli New York Times gazetesinde
Aslantepe hakkında bir yazı kaleme alan
Roderick Conway
Morris* bunun yanıtını veriyor. “Yakın ve
Orta Doğunun halklarının arkeologların hazine
arayışında olduğunu düşündüğünü” söyleyen Morris,
arkeologların 40 yılı aşkın kazılarda (2004 yılı
itibarıyla) görece çok az altına rast geldiklerini,
bu anlamda “hazine” bulamadıklarını ama bu mekanın
dünyanın en eski şehir yapılarından birine ait
bilgiler içermesinin yanı sıra ilk bilinen kılıçlar,
insan kurban edildiğine dair kral mezarı ve “pağa”
sayesinde bir “hazine” olduğunu söylüyor.
Bildiğiniz gibi Malatya yöresinde eskiden yoğun
olarak kullanılan ve şimdi pek rastlanmayan
anahtar-kilit sistemine pağa deniyor. Bu sözcüğün
İngilizce karşılığı olmadığından yazar “bir
anahtarla işleyen, tahtadan yapılmış, dişli kilit”
açıklamasını yapmak zorunda kalıyor1. Orta Doğu ve
Afrika’da kullanılan bu sistemin Aslantepe’de de
kullanıldığı tespit edilmiş.
Yani bizim ağaçtan yapılma “fıkara pağamız” kalbi
tarih ve kültür sevgisiyle dolu insanlar için bir
küp dolusu altından daha çok kıymet görüyor.
Aslantepe’ye
Orduzu’dan Gitmek
Malatya’dan Aslantepe’ye gitmek çok kolay. Şehir
merkezinden otobüslerle rahatça ulaşabilirsiniz.
Ancak özel aracıyla gidecek olanların dikkat etmesi
gereken bir nokta var. Eski Malatya kavşağından
Orduzu yönüne döndükten sonra tabelayı izleyin.
Birkaç yüz metre ileride sağda Aslantepe tabelasını
görünce sağa sapın. Biraz ileride yol ikiye
ayrılacak, soldan ören yerine, sağdan Orduzu’ya
gidiliyor. Soldaki yol kestirme ama sağdan, yani
Orduzu’nun içinden geçerek, giderseniz daha hoş bir
gezi yaparsınız. Böylece şehrin bu şirin beldesini,
sayıları gittikçe azalan cumbalı-kerpiç evlerini ve
insanlarını da görebilirsiniz.
Malatya Haber, Haber: Bülent Korkmaz, 05.10.2011
|
|
GÜNAY: İSHAK PAŞA
SARAYI'NIN ORİJİNAL YAPISI YANLIŞ RESTORASYONLARLA
BOZULMUŞ

Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay, son yıllarda gelişigüzel yapılan
restorasyon çalışmaları ile İshak Paşa Sarayı'nın
yapısının bozulduğunu ve bu yapıyı artık orijinal
hale getirmenin mümkün olmadığını söyledi.
Bir dizi inceleme ve
programlara katılmak üzere Ağrı'ya gelen Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Doğubayazıt İlçesi'nde
bulunan İshak Paşa Sarayı ve Ahmed-i Hani
Türbesi'nde incelemelerde bulundu.
Bakan Günay'a
incelemelerinde Yatırım İşletmeler Genel Müdürü Zeki
Can, Kültür Varlıkları Genel Müdürü Murat Süslü ve
bakanlık müşavirleriyle ile Ağrı Valisi Ali
Yerlikaya, AKP Ağrı Milletvekilleri M.Kerim Yıldız,
Ekrem Çelebi, Fatma Salman Kotan ve diğer ilgililer
eşlik etti.
Restorasyon çalışmaları
devam eden İshak Paşa Sarayı'nın girişinde
jandarmaya ait 'Afgan' isimli dedektör köpekle
yakından ilgilenen Bakan Günay, saraya geçerek
restorasyon çalışmaları hakkında ilgililerden bilgi
aldı. Günay, Saray'ın her tarafını gezerek
ilgililere çalışmaların düzenli ve erken bitirilmesi
talimatını verdi.
Burada gazetecilere
açıklamalarda bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Günay,
İshak Paşa Sarayı'nın özgün yapılardan birisi
olduğunu ifade ederek, sarayın Dünya Miras
Listesi'ne aday gösterildiğini hatırlattı. Sarayla
ilgili geçmiş yıllardan bu yana çeşitli uygulamalar
yapıldığını belirten Günay, ama bu uygulamaların çok
doğru olmadığını vurguladı.
Günay, şunları kaydetti:
''İshak Paşa Sarayı için söylemiyorum, başka tarihi
mekanlar için de söylüyorum. Bazıları yapılara zarar
vermiş. Ya da birinci avluda görüldüğü gibi zemin
döşemesi yapılmış, ama drenaj düşürülmemiş. Suyun
nereden akacağı düşünülmemiş. Halbuki orijinalinde
bütün bunlar hesaplanarak yapılmış. Onun içi
yüzyıllarca böyle kalmış. Son yıllarda yapılan
çalışmalar maalesef yapısını bozmuş. Şimdi bizim bu
yapıyı orijinal hale getirmemiz mümkün değil. Fakat
yüzyıllarca ayakta kalacak şekilde yapı çalışması
yapıyoruz. Bunun için ciddi bir kaynak ayırdı
devletimiz. Fırsat buldukça da ben, Genel Müdürüm ve
arkadaşlarımız da inceliyoruz. İnşallah 2012 yılında
gördüğümüz bütün restorasyonlar bitmiş olacak.
Burayı esas itibari ile bir müze yapacağız. Ama
tabii bir yeme içme mekanı bunun içerisinde
kafeterya, insanların hem doğayı hem de tarihi
hissedebilecek bir ortam oluşturma çalışması
içerisindeyiz."
Doğubayazıt çevresinde
hemen arkada Ağrı Dağı, Ağrı Dağı'nda da bir 'Nuh'un
Gemisi Efsanesi' olduğunu hatırlatan Bakan Günay, bu
konuyla ilgili de şunları söyledi: "Onunla ilgili de
bazı düşüncelerimiz var. Bir meteor çukuru var. Onu
da çevre düzeni ile birlikte ayağa kaldıracağız.
Bütün bu coğrafyada tarihi eserlerimiz var. Amacımız
hepsini ayağa kaldırmak. Ardahan'dan başlayıp Van'a
kadar giden bir hat üzerinde özgün desinasyon
çalışması yapacağız. Biz tarihi eserlerimizi
korumak, kültür turizm olarak gelişme sağlamak için
elimizden gelenini yapmaya çalışıyoruz. Bölge
halkının da bunu sahiplenmesi, İl Özel İdarenin,
sivil toplum kuruluşlarının bunu sahiplenmesi lazım.
Barış ve esenlik ortamının, süreklilik kazanması
işlerimizi kolaylaştıracaktır. Hem de bu bölge
insanın turizmden gelir elde etmesi, istihdam
fırsatı bulması birlikte mutlu yaşamanın kapsını
aralayacaktır. İnşallah gelecek yıllarda güzel
gelişmeleri hep beraber göreceğiz.''
Günay, İshak Paşa
Sarayı'nın yakınında bir yerleşim yeri olduğunu
belirterek, Ahmed-i Hani Türbesi'nde de çalışmaların
başladığını söyledi. Bakan Günay, şöyle devam etti:
''İnşallah orası da güzel bir görünüme kavuşacaktır.
Dediğim gibi bölge turizm açısından çekim merkezi
haline gelirse, biz burda başka yapıları da ayağa
kaldıracağız. Moteller yapma küçük işletmeler yapma,
çeşitli işleyişler yapmak için yatırımcıları buraya
çekebiliriz. Bunların temeli bölgede barışın
sağlanmasıdır. Tüm bölge, bu kör kurşunlardan bu
serseri davranışlardan zarar göreceklerdir. O yüzden
barış olursa, kardeşlik olursa çok daha güzel
gelişmeleri burda görürüz.''
Günay, daha sonra
beraberindekilerle Ahmed-i Hani Türbesi'ne geçerek
burada bir süre dua etti. Türbe ziyareti öncesinde
Ağrı Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (AKYAD)
Başkanı Mehmet İzci, Bakan Günay'a derneğe
yaptıkları destek ve katkılardan ötürü plaket ile
Ahmed-i Hani'nin Kürtçe eseri olan 'Mem-u Zin'i
isimli kitabı hediye etti.
Günay buradaki incelemelerin tamamladıktan sonra
beraberindekilerle ''Ağrı Dağı Efsanesi Operası''nı
izlemek için İshak Paşa Sarayı'na geçti.
Turizm Gazetesi,
05.10.2011
|
|
5 BİN YILLIK KAYAKÖY'DE
HAZİNE ARAYAN 4 KİŞİ SUÇÜSTÜ YAKALANDI
Muğla'nın Fethiye
İlçesi'nde define arayan 4 kişi jandarmanın
düzenlediği operasyonla yakalandı.
5 bin yıllık
tarihi Kayaköy'de kazı yapan kişilerin
bölgedeki tarihi yapıya zarar verdiği
belirtildi. Edinilen bilgiye göre, İ.A.(41),
E.C.(34), Ö.Ç.(32) ve M.Y.(45) isimli
şahısların sık sık Fethiye'ye bağlı
Kayaköy'de bulunan Karmylassos antik
kenti'ne geldiğini öğrenen jandarma ekipleri
şahısları takibe aldı. Zanlıların şüpheli
tavırlarından hareket eden ekipler, 4 kişiyi
izlemeye başladı. Kısa süre sonra zanlıların
Karmylassos antik kenti'nde kazı yaptığı
bilgisine ulaşan ekipler, dün saat 16.00
sularında operasyon gerçekleştirdi. Kral
mezarlarında kazı yapan 4 kişi düzenlenen
operasyonun ardından suçüstü yakalandı.
Yakalanan şahıslarla birlikte jeneratörler,
hiltiler, kazma ve kürekler ile elektrik
düzeneği ve işaretlerin anlamını çözmeye
yarayan rehber ele geçirildi. Jandarmanın
kazı yapılan bölgede yaptığı incelemede
kabartma yazılı, duvarları resimli ve
birinci derece sit alanında bulunan kral
mezarlarının tahrip edildiği görüldü.
Yakalanan 4 kişi, haklarında düzenlenen
evrakla birlikte cumhuriyet savcılığına sevk
edildi.
Zaman, Haber: Fatih
Yılmaz, 05.10.2011
|
|
TARİHİ YARIMADA YANGIN RİSKİ ALTINDA
Türkiye Yangından Korunma
Vakfı ile Yangından Korunma Derneği (TÜYAK)
tarafından İstanbul'un yangın risk haritasına
ilişkin hazırlanan raporda, yangın açısından birinci
derecede riskli bölgeler Tahtakale, Sultanhamam,
Kapalıçarşı ve Süleymaniye olarak belirlendi. TÜYAK
Yürütme Kurulu Başkanı Abdurrahman Kılıç, kentte her
yıl yaklaşık 24 bin civarında yangın meydana
geldiğini ve bu yangınların yaklaşık yüzde 43'lük
bölümünün sigara izmaritinden kaynaklandığını
vurguladı. Sigara ve kibritten kaynaklanan
yangınların en çok Fatih'in Eminönü semti ve
Beyoğlu'nda yaşandığını aktaran Kılıç, ticaret
merkezlerinde meydana gelen yangınların çoğunluğunun
ise Eminönü, Beyoğlu ile sanayinin fazla olduğu
Bayrampaşa ve Kartal bölgelerinde çıktığını
belirtti. Kılıç elektrik kontağından çıkan
yangınların da yine en fazla Eminönü ile
Zeytinburnu'nda olduğunu ifade etti. Gaziosmanpaşa
ve Kartal'da özellikle gecekondularda çok kullanılan
piknik tüpleri yüzünden tüpgaz yangınlarının çok
olduğunu vurgulayan TÜYAK Başkanı Kılıç,"Yangın
açısından birinci derecede riskli bölge Tahtakale,
Sultanhamam, Kapalıçarşı ve Süleymaniye olarak
belirlendi. Dar sokakların durumunu değiştiremeyiz
ama bu duruma özel önlemler alarak yangınları
önlememiz mümkün" dedi.
Sabah, Haber: Mustafa Kaya, 05.10.2011
|
|
DEFİNECİNİN HAYALİ SUYA DÜŞTÜ
Antalya’da evinin salonunda define aramak için 25 metre derinlikte tünel kazan bir kişi, define yerine su buldu. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe’nin başrollerini üstlendiği ve define aramak için köylerinden kalkarak İstanbul’a kadar gelen dört kardeşin hikayesinin anlatıldığı “Köyden İndim Şehire” filmi, Antalya’da gerçek oldu.Antalya polisi Çağlayan Mahallesi Yalı Caddesi’ndeki İ.A’ya ait müstakil eve baskın düzenledi. Baskında polisler, evin salonunda yaklaşık 25 metre derinlikte bir tünel buldu. Evde kazma ve küreklerle kazı yaptığı sırada gözaltına alınan İ.A’nın, baskına gelen polis memurlarına, “Bu tüneli tuvalet çukuru açmak için kazdım”dediği öğrenildi. Polis ekiplerinin evde yaptıkları aramada, kayaları kırmak için kullanılan hilti, kazma, kürek, aydınlatmada kullanılan ampuller, toz maskeleri, elektrik tesisatı çekmek için kullanılan kablolar ele geçirildi. Zanlının tünelin sonunda su bulduğu ve bu nedenle kazma işleminden vazgeçtiği öğrenildi. Zanlının evden çıkan kumları çuvallara doldurduğu ve evinin yakınındaki dereye döktüğü iddia edildi. İ.A, serbest bırakıldı.
‘“Zenginlik” umuduyla salonunun ortasına kazmayla dalan definecinin hayalleri 25 metrede ‘su’ya düştü.
Vatan, 05.10.2011
|
 |
|
POP-ART GÜNÜMÜZE O KADAR DA UZAK DEĞİL

Mick Jagger (Andy Warhol)
İkinci Dünya Savaşı, mutsuzluk, hayal
kırıklıkları, kayıplar ve bununla birlikte ‘elit’
kabul edilen sanat anlayışı... Tüm bu sıkıntıların
karşısında tüketici dünyayı kendi içine çekmiş ve o
dünyayı kendi perspektifinden yorumlayan bir sanat
akımı: Pop-art!
Gallery Lineart ve Alanistanbul işbirliğiyle
hazırlanan ‘Pop Art Extended’ sergisi pop-art’ın
süperstarı Andy Warhol’dan ilham alan işlere yer
veriyor. Arda Yalkın, Ayşegül Sağbaş ve Halil
Vurucuoğlu’nun eserleri Alanistanbul’da
sergilenirken Ayline Olukman, Deniz Beşer, Gökçe
Çelikel, Murat Pulat, Monika Bulanda, Yiğit Yazıcı
ve Zeynep Beler’in yapıtları Gallery Lineart’ta
görücüye çıkıyor. Biraz da Andy Warhol havaları
almak isteyenler için, Warhol’un bugüne dek
Türkiye’ye uğramamış üç eseri ‘Elizabeth
Taylor’, ‘Uncle Sam’ ve ‘Mick Jagger’ Lineart’ta
sizleri bekliyor. Aslı Biçer ve Efe Korkut Kurt’un
ortaklaşa hazırladıkları sergi, Aslı Biçer’in
deyimiyle “Andy Warhol sergisi olmaktan öte bir
pop-art’la hesaplaşma sergisi”. Sanatçılar bir
taraftan kendi perspektiflerinden pop-art’ı
yorumlarken, diğer taraftan da akımın günümüz
tüketici dünyasında yer bulmakta zorlanmayacağını
gösteriyor. Bu sefer Warhol’un Campbell’ın çorbaları
yerine Zeynep Beler’in Starbucks bardakları bizi
seri üretim dünyasıyla bir araya getiriyor.
Pop-art bize gerekli reçeteyi veriyor. Kentli
insanın bir gün içinde karşılaşabileceği pek çok
obje buradaki eserlerin bir parçası. Dolayısıyla
sergi, kolaylıkla sizi de içine çekiveriyor. Efe
Korkut Kurt’un yorumuna göre pop-art tam da ‘sanat
kaybetti’ dediğimiz anda dirilir ve tüketici
toplumun içinde ‘gücünü gösterir’. Önemli olan nokta
‘elit’ bir tutumdan öte, eser karşısında sizin ne
düşündüğünüz. Şöyle bir adım geri durun ve bakın;
belki de Taylor size göz kırpar. ‘Pop Art Extended’
sergisi 15 Ekim’e dek sürecek.
Radikal, Haber: Ayşegül Gürsel, 05.10.2011
|
|
NOEL BABA'YA TARİHİ AKIN

Antalya'nın Demre
İlçesi'nde bulunan
Noel Baba Müzesi dokuz aylık dönemde ziyaretçi
sayısında, Myra antik kenti ise elde edilen
gelirlerde, yıllık bazdaki en yüksek seviyeye
ulaştı.
AA muhabirinin
Noel Baba Müzesi yetkililerinden aldığı bilgiye
göre, ören yeri geçen ay 81 bin 113 kişi tarafından
ziyaret edildi. Bu ziyaretler karşılığında müzeden
394 bin 220 TL gelir elde edildi.
Müzeyi yılın dokuz aylık döneminde ise 502 bin 528
kişi ziyaret etti. Müze, bu rakamla tüm zamanların
yıllık bazdaki ziyaretçi sayısı rekorunu da kırmış
oldu.
Noel Baba Müzesi'ni yıllık bazda en çok 2008
yılında 490 bin 458 kişinin ziyaret ettiğine dikkati
çeken yetkililer, ören yerinin yıl sonuna kadar 600
bin ziyaretçi sayısına ulaşmasını beklediklerini
kaydettiler.
Noel Baba Müzesi'nin dokuz aylık dönemde elde
ettiği gelir ise 2 milyon 338 bin 395 TL'ye ulaştı.
Myra antik kenti yetkililerinden alınan bilgiye göre
ise, antik kenti geçen ay 77 bin 194 kişi ziyaret
etti. Bu ziyaretler karşılığında ören yerinden 410
bin 26 TL gelir elde edildi.
Bu yılın dokuz aylık döneminde ise Myra antik
kentini 462 bin 680 kişi ziyaret etti. Elde edilen
gelir ise 2 milyon 393 bin 829 TL oldu. antik kentin
dokuz aylık ziyaretten elde ettiği gelir de tüm
zamanların yıllık bazdaki gelirleri arasındaki en
yüksek seviyeye ulaştı.
Gelir bakımından tüm yıllar arasındaki en yüksek
rakama 1 milyon 848 bin 640 TL ile geçen yıl
ulaşılmıştı.
Habertürk, 05.10.2011
|
|
AŞAĞIPINAR'DAKİ
ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMALARI
Kırklareli’de 18 yıldır
sürdürülen Aşağıpınar arkeolojik kazılarının 2011
yılı çalışmaları sona erdi.
Kazı sorumlusu İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü
Prehistorya Anabilim Dalı öğretim görevlisi Dr.
Eylem Özdoğan, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, 75
kişilik bir ekiple sürdürülen kazıların bu yılki
bölümünün tamamlandığını söyledi.
İstanbul Üniversitesi ve
Alman Arkeoloji Enstitülerinin ortak çalışması
olarak 1993 yılından bu yana yapılmakta olan
kazıların, değişik ülkelerden gelen bilim insanları,
uzman ve öğrencilerin katılımıyla
gerçekleştirdiklerini ifade eden Özdoğan, 18. yılını
geride bırakılan araştırmaların 5 bin metrekare alan
üzerinde sürdürüldüğünü belirtti.
Bu yılki kazı
çalışmalarında MÖ 6400 yıl önceki yaşamın izlerine
ulaştıklarını anlatan Özdoğan, “Dokuz ayrı katman
halinde tabakalanan bir yerleşimin olduğunu tespit
ederek buradaki yerleşim katmanları, bölgeye gelen
ilk yerleşik köy toplumlarının, Trakya bölgesine
uyum sürecini ve Balkanlar’a yayılım aşamalarını
gördük” dedi.
Çalışmalarda MÖ 6400 yıl
önceki döneme ilişkin detaylı bilgiler edindiklerini
anlatan Özdoğan, şunları söyledi:
“Bu bağlamda bölgeye
gelen ilk toplumlara ait konut niteliğindeki
yapılar, bu dönem insanın kullandığı kap kaçak, süs
eşyaları, inanç sembolleri ve gündelik hayatta
kullandıkları kemik, taş ve kilden yapılmış araç ve
gereçlerle birlikte bulunmuştur. Bu dönem insanın
yaşam biçimini yansıtan bütün buluntular, bölgedeki
toplumların Anadolu ile olan yakın bağlarını ortaya
koyarken, ilk yerleşik köy yaşantının Avrupa’ya
nasıl aktarıldığı hakkında da önemli bilgiler tespit
ettik. 2011 yıllı çalışmalarının sonuçlarına göre
kazıların en az üç yıl daha devam etmesi gerektiği
kanaatine vardık. Kazıların tamamen sonlanması
durumunda bölgeyi açık hava müzesi haline
dönüştürmeyi hedefliyoruz.”
Aşağıpınar kazı alanında
yapılması planlanan çalışmaları anlatan Özdoğan,
şöyle devam etti:
“Gerçekleşen kazılara ek
olarak, buradan öğrenilen bilginin bölge halkı ile
paylaşılmasını ve kültür sektörüne yönelik bir
yatırıma dönüşmesini amaçlayan bir müze projesi
yapılmaktadır. 1997 yılında planlanmaya başlayan,
2008 yılından itibaren uygulamaya dönüşen proje
kapsamında, bölgedeki geleneksel köy mimarisini
yansıtan örnekler, höyük üzerinde yeniden inşa
edilmiş ve içleri kazı alanını tanıtan bir sergileme
dahilinde düzenlenmiştir. Tarih öncesi dönem
yaşantısının, o dönemde kullanılan araç, gereç ve
teknolojilerin tanıtılacağı müze projesi,
ziyaretçilerin aktif katılımına ve deneysel
aktiviteler de bulunmalarına olanak sağlayacak plan
dahilinde projelendirilmiştir.”
haberler.com, 05.10.2011
|
|
KAYIP OSMANLI ESERLERİ LONDRA'DA SATIŞTA

Türkiye’nin Londra Kültür
ve Turizm Müşavirliği’ne sadece
200 metre uzaklıkta bulunan müzayede evinde satışa
sunulan toplam 407 eserden yaklaşık 70’i Osmanlı
dönemine ait. Özellikle İranlı müzisyen Abdülkadir
El Meragi’nin Osmanlı Sultanı II. Murat’a ithaf
ettiği ve müziğin anlamını tartıştığı felsefi eseri
’Mekasıd ül-Elhan’ adlı ilmi eseri, Sultan 1’inci
Abdulhamit’in
altın yaldızlı fermanı ile Osmanlı hançeleri,
tüfekleri ve bakır top müzayedenin dikkat çekici
parçaları arasında yer alıyor.
İslam eserlerinin, 1418-21 tarihlerinde
yazıldığını ve 400 binle 600 bin sterlin (yaklaşık
880 bin ile 1 milyon 320 bin lira) arasında bir
fiyata alıcı bulması bekleniyor.
Meragi’nin, müziğin temel taşlarından biri sayılan
eserini 1423 yılında Bursa’ya giderek, bizzat II’nci
Murat’a takdim ettiğini belirtiliyor.Satışa sunulan
Osmanlı eserleri arasında Sultan 1’inci
Abdulhamit’in fermanı da bulunuyor.
Müzayedeki diğer dikkat çekici parça II’nci
Mahmut’un, Kaçar hanedanı veliahtı Abbas Mirza’ya
yazdığı 1817 tarihli mektup oldu. Tarihi mektup 25
binle 35 bin sterlin (yaklaşık 55 binle 77 bin
lira),1560 tarihli İznik çinisi sürahi (60-80 bin
sterlin), 18. yüzyılın ikinci yarısına ait yaldızlı
bakır tombak (20-30 bin sterlin) ve 16’ncı Yüzyıl’ın
ilk yarısına ait Kur’an-ı Kerim (30-50 bin sterline)
satışa çıkarıldı.
Kufi hat sanatı tarzında yazılmış Kur’an ayetleri ve
Kuran-ı Kerim’lerin satışa çıkarıldığı müzayedede,
özellikle 9’uncu yüzyılda yazılan Bakara Suresi’ne
ait ayet dikkat çekiyor.
Altın harflerle yazılmış ayetin çıkış fiyatı 470
bin dolar (680 bin TL). Sotheby’s’in yarın
düzenleyeceği ve Osmanlı eserlerinin ağırlıkta
olduğu bir başka
İslam eserleri müzayedesindeyse Kanuni Sultan
Süleyman için hazırlanan almanak göz kamaştırıyor.
Seyyid Ahmet İbn-i Mustafa tarafından hazırlanan
almanak, padişahın yıldız haritasını, burçları ve
önemli günleri içeriyor.
Osmanlı’da az bilinen ama hemen hemen her padişahın
büyük önem verdiği bu almanaklarda yer alan zodyak
yıldız haritası, padişahın hangi ay neleri yapması
ve yapmaması gerektiğini öğütleyen burç yorumlarını
da içeriyor. Eser, 79 bin dolardan (114 bin TL)
satışa sunuldu.
Christie’s
İslam Sanatları Bölümü Başkanı William Robinson,
konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada,Osmanlı
döneminin tarihi önemine dikkat çekerek, şöyle dedi:
"Ticari olarak da bizim için bu müzayede önemli
çünkü Türkler kendi miraslarına çok önem veriyor.
Türkiye’de, bu eserleri satın alıp ülkeye geri
götüren çok iyi bir müşteri profilimiz var. Bu
profil gittikçe daha da büyüyor."
Radikal, Haber: Alpaslan Düven, 05.10.2011
|
|
BODRUM'DA VİLLA
YAPILACAK ARSADAN TARİH FIŞKIRDI
Muğla’nın Bodrum
İlçesi’nde bir inşaatın temel kazısı sırasında
tarihi eserlere rastlandı. Villa yapılacak 425
metrekarelik arsadaki çalışmalar Bodrum Sualtı
Arkeoloji Müzesi tarafından durduruldu.
Bodrum kent merkezindeki Eskiçeşme Mahallesi 1414 sokakta iki hafta önce ev inşaatı yapmak için başlatılan temel kazısı sırasında tarihi eserler bulundu. Çalışmaları durduran Bodrum Sualtı Arkeloji Müzesi, arsaya ekip gönderdi. Müzede görevli arkeolog Hande Savaş’ın denetiminde sondaj çalışmalarına başlayan ve 2.5 metre derinliğe kadar inen işçiler, MS 1200’lü yılların başına tarihlenen Geç Bizans ve Osmanlı Dönemi’ne ait tarihi bir ev ve hana ait bina ve duvarlar bulunduğunu tespit etti.
Müze Müdür Yardımcısı
arkeolog Erhan Özcan, inşaat alanında 5 ayrı noktada
4’er metrekare büyüklüğündeki sondaj çalışmalarının
bir hafta daha devam edeceğini ve 3 metre derinliğe
kadar inileceğini belirtti. Özcan, “3’üncü derece
arkeolojik sit alanı olan bölgede inşaatın kontrollü
temel kazısı sırasında tarihi eserler ortaya
çıkınca, durdurup sondaj çalışmalarına başladık.
Henüz kazılar çok yeni. Ancak bulunan duvarlar ve
yapının Geç Bizans dönemi ile ardından Osmanlı
dönemine ait olduğu saptandı. Çalışmalar
arkeologlarımızın gözetiminde devam ediyor” dedi.
Milliyet, 05.10.2011
|
|
'YORGUN HERKÜL' EVİNE NASIL DÖNDÜ?

Türkiye’den kaçırılan 1800 yıllık Yorgun Herkül
heykeli 31 yıl sonra ülkesine döndü ve yakında tek
parça olarak sergilenecek ABD’den getirilen parça
için heykelin hissesini elinde bulunduran zengin
koleksiyonerin 1.5 milyon dolara ikna edildiği
konuşuluyor.
Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük arkeologlardan
Profesör Jale İnan, Perge
antik kentinde (Antalya) 1980
yılında yaptığı kazıda ikinci yüzyıldan kalma bir
Roma heykelinin alt kısmını buldu. “Yorgun
Herkül” isimli heykelin üst kısmı yıllar önce
Amerika’ya kaçırılarak dönemin en büyük antik
eser koleksiyoneri Leon Levy-Shelby White çiftine
satılmıştı. Kayıp parçanın
Antalya’ya geri getirilmesi tam 31 yıl aldı.
Uzun ve azimli geri dönüş öyküsü 1990 yılında
başladı. Bir
akademisyen
New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’ni
gezerken burada sergilenen yarım bir heykelin,
Antalya Müzesi’ndeki heykelin kayıp parçası olduğunu
fark etti. Türkiye’nin o günden itibaren heykeli
geri almak için başlattığı çalışmalar ancak 22 Eylül
2011 günü tamamlanabildi.
Heykelin bu kadar geç geri alınabilmesinin en önemli
nedeni sahiplik yapısı oldu. Alman kaçakçı, Yorgun
Herkül’ü 1981 yılında satışa çıkardığında yarı
hissesini Leon-White çifti, kalanını ise
Boston Sanat Müzesi satın aldı. Heykel Boston’da
ilk kez 1982’de sergilendi, 1990’da Metropolitan
Sanat Müzesi’ne ödünç verildi, hatta bir ara
Fransa’ya bile gidip geldi.
Bu sırada Kültür Bakanlığı müzeyi eseri geri vermeye
ikna etmeye çalışıyordu. Boston’daki yetkililer önce
heykelin Türkiye’deki parçanın devamı olduğunu inkar
etti. Müze müdürü heykelin dünyada birçok benzeri
olabileceğini iddia ediyordu. Fakat Antalya’daki
parçanın kalıbı 1992’de Boston’a getirdiğinde artık
inkara yer kalmadı. İki parça birbirini mükemmel
biçimde tamamlıyordu.
Müze ve Levy-White çifti kolay kolay teslim olmadı.
Türkiye bir dönem avukatlarını devreye soktu, fakat
yine de sonuç alamadı. Süreci hızlandıran iki faktör
1994 yılında Boston’daki müze müdürünün değişmesi ve
2003 yılında Leon Levy’nin ölmesi oldu. Müzakereler
devam ederken müzedeki yeni yönetim yumuşama
işaretleri gösteriyordu.

Türkiye son iki yılda konuya iyice eğildi. Kültür
Bakanlığı’nın dosyasını
Dışişleri Bakanlığı takip ediyordu. Heyetler
defalarca müzeye gitti.
ABD Büyükelçisi Namık Tan geçen yıl bahar
aylarında müze yetkilileriyle görştü. Aynı dönemde
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat
Süslü,
Boston Globe gazetesine Türkiye’den kaçırılan
eserleri sergileyen müzelerle işbirliğini
keseceklerini söyledi.
Heykel için mücadele veren Türk heyetinden bir
yetkili müzenin tavır değişikliğini “Boston’daki
müze çok saygın bir kurum ve hızla büyüyor. İsminin
çalıntı eserlerle anılmasını istemedi” diye
yorumladı. Nitekim müze eseri vermeye ikna olmakla
kalmadı, Shelby White’ın heykeli geri vermesini de
onlar sağladı. Türk yetkililer bu konuda yorum
yapmamakta ısrar etse de müzenin White’ı 1.5 milyon
dolar ödeyerek ikna ettiği konuşuluyor.
Müzenin mütevelli heyetinin heykelin geri
verilmesine izin vermesinin ardından hızla protokol
hazırlandı. Kültür Bakanlığı’ndan bir heyet Boston’a
geldikten sonra imzalar atıldı. Heykelin teslim
alınması sırasında heyetin yanında olan bir yetkili
“Kayıp bir çocuğu bulmak gibiydi. Onu ailesine
teslim edecek olmanın heyecanını yaşadık. Hepimizin
gözleri doldu” dedi. Müze müdürü ve beraberindekiler
ise Yorgun Herkül’ü heykelin ait olduğu yere
gitmesinden memnun olduklarını söyleyerek uğurladı.
Heykel aynı gün müzenin verdiği özel vakumlu
kutularda New York’a taşındı. Başbakan Tayyip
Erdoğan durumdan haberdar edildiğinde heykelin
THY ile taşınmasını istemedi. “Zarar görmesin,
benim uçağımla dönsün” diyerek heykeli uçağa aldı.
Hatta Yorgun Herkül’e yer açmak için başbakanlığa
ait 4 konteyner son anda uçaktan indirildi. Yorgun
Herkül geçen hafta Antalya Müzesi’ne ulaştı. Heykel
şimdi 1800 yıl önceki halinde...

Wall Street’te zengin olan
Leon Levy ve eşi Shelby White servetlerinin büyük
bölümünü arkeolojik eserlere yatırdı. Zamanında 600
yıllık bir heykele 1.3 milyon dolar vererek rekoru
kırdılar. Ardından Antik Yunan, Roma ve Anadolu
eserlerini toplamaya devam ettiler. Çiftin
Manhattan’daki malikanesi binlerce yıllık mermer
heykellerle dolu...
SHELBY WHITE’IN KOLEKSİYONUNUN YÜZDE 84’Ü
ÇALINTI
Yorgun Herkül, Shelby White’ın lütfetmesi sayesinde
serbest kalarak ülkesine döndü. Bu Shelby White ve
2003 yılında 1 milyar dolar şahsi servetle ölen
kocası Leon Levy’nin ne ilk ne de son antik eser
skandalı oldu... İnternette çiftin ismini
yazdığınızda karşınıza çıkan sonuçların büyük kısmı
tarihi eser kaçakçılığıyla ilgili... Zira
dünyanın en büyük antik eser koleksiyonlarından
birine sahip olan çiftin bu eserleri nasıl topladığı
konusunda büyük tartışmalar var.
Çift 1990’lı yıllarda koleksiyonlarını ABD’nin en
büyük müzelerine ödünç verdiğinde eserlerin
incelenmesinin de yolunu açmış oldu. Arkeolog David
Gill , American Journal of Archeology dergisinde
yayımladığı bir makalede Levy-White koleksiyonundaki
197 eserin yüzde 84’ünün büyük ihtimalle çalıntı
olduğunu tespit etti.
UNESCO’nun 1970 tarihli sözleşmesi kültür
varlıklarını ortak miras olarak kabul eder ve
doğdukları topraklarda korunmalarını öngörür.
Levy-White koleksiyonundaki eserlerin büyük bölümü
bu tarihten sonra çıkarılmış. Üstelik başka hiçbir
yerde kayıtları bulunmuyor.
White-Selby koleksiyonunu yalnızca akademisyenler
değil çeşitli ülkelerin uzmanları da inceledi.
İtalya 2007 yılında 20 tarihi eseri geri almak
için dava açtı.
İngiltere geçtiğimiz yıllarda birçok kıymetli
eserini geri aldı. Levy- White koleksiyonunun son
“firesi” ise Yorgun Herkül oldu.
David Gill Milliyet’e yaptığı açıklamada
koleksiyonda hala Anadolu’dan kaçırılan onlarca eser
olduğunu hatırlattı. Gill’e göre bunların en
önemlisi 174 numaralı parça:
Burdur’daki Boubon antik kentinden çıkarılan
1.88 metrelik bronz heykel, Lucius Verus’u tasvir
ediyor.
Bill Clinton Shelby White’ı kültürel eserlerin
kaçırılmasını önlemekten sorumlu bir komitenin
başına getirdiğinde Amerikan
Arkeoloji Enstitüsü başkanı
Nancy Wilkie “Bu tavukları tilkiye emanet etmeye
benzer” demişti.
Levy ve White’ın eserlerin çalıntı olduğunu
bildiğine kesin gözüyle bakılıyor. Bununla birlikte
çiftin arkeoloji alanına katkıları inkar
edilemeyecek kadar büyük. Harvard Üniversitesi
vasıtasıyla arkeolojik araştırmalara 9 milyon dolar
yardım yapan çift, New York Üniversitesi’ne de
arkeoloji birimi kurulması için 200 milyon dolar
verdi. İkili Metropolitan Müzesi’ne de 20 milyon
dolar bağışladı.

İmparator Verus’un bronz heykeli...
Çiftin kurduğu Leon Levy Vakfı’nın verdiği burslar
sayesinde Türkiye’de birçok kazı yapılıyor. Truva
kalıntıları,
Aslantepe (Malatya) bunlardan bazıları..
Denizli,
Gaziantep,
Antakya,
Kıbrıs’ta da vakfın yardımlarıyla birçok
arkeolojik çalışma gerçekleştirildi.
Türkiye son dönemde yurtdışına kaçırılmış birçok
eserini geri almayı başardı. 2000-2011 yılları
arasında 4 bin 501 eserin iadesi sağlanırken, 2011
yılının ilk 9 ayında
Sırbistan,
Almanya, İngiltere ve Amerika’dan 1885 eser geri
getirildi. Fakat mücadele henüz bitmedi. Kültür
Bakanlığı’nın son dönemde en çok önem verdiği ve
peşinden koştuğu eserler Fransa’da bulunuyor. Louvre
dahil üç farklı müzedeki 2. Selim ve 3. Mahmut
türbesi ile 1. Mahmut kütüphanesini geri almak için
çalışmalar devam ediyor. Hatta Başbakan Tayyip
Erdoğan da çabalara konuyu Türkiye ziyareti
sırasında Fransa Cumhurbaşkanı
Nicolas Sarkozy’nin dikkatine getirerek destek
verdi. Türkiye
Londra’daki British Museum’da sergilenen Samsat
stelini almak için de büyük çaba sarf ediyor.

2. Selim türbesin 1890’lı yıllarda Fransız bir uzman
tarafından onarılmıştı. 2003 yılında eser tekrar
bakıma alındığında yanlışlıkla düşen iki çininin
arkasındaki “Fransa’da üretilmiştir” ibaresi eserin
yurtdışına kaçırıldığının kanıtı oldu. Araştırmalar
eserin 1896 yılında Fransızların envanterine
girdiğini gösterdi.
Milliyet, Haber: Pınar Ersoy, 05.10.2011
|
 |
ÇATALHÖYÜK DE UNESCO LİSTESİ'NE GİRİYOR
Anadolu’nun önemli arkeolojik kazı alanlarından 9 bin yılık geçmişe sahip Çatalhöyük’ün, Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması için Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nden (UNESCO) bir heyetin incelemelerini tamamladığı bildirildi.
Kültür ve Turizm İl Müdür Yardımcısı Mehmet Yönden, Konya İl Genel Meclisi ekim ayı toplantılarının ikinci bileşiminde, Çatalhöyük’ün UNESCO tarafından Dünya Kültür Miras Listesi’ne alınacağını belirtti.
Konuyla ilgili araştırma yapmak üzere 28-30 Eylül tarihleri arasında UNESCO’dan gelen bir heyetin kazı alanında inceleme yaptığını dile getiren Yönden, ”2009 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne eklenen Çatalhöyük Neolitik Kenti’ne ilişkin Dünya Miras Listesi adaylık dosyası kazı başkanlığı ve Genel Müdürlüğümüz işbirliğiyle hazırlanarak, Dünya Miras Merkezi’ne teslim edilmek üzere Dışişleri Bakanlığı Kültürel İşler Genel Müdür Yardımcılığına iletilmiştir” dedi.
İrlanda’dan Margaret Gowen’in de aralarında bulunduğu heyetin inceleme yapmak üzere Konya’ya geldiğini anımsatan Yönden, varlığın korunmuşluk durumunun, özgünlüğünün, alandaki koruma ve yönetim sisteminin, aday alanın ve tampon bölgenin sınırlarının incelenmesinin ve bu hususların alanda çalışma yürüten yetkililerle birlikte tartışılmasının Çatalhöyük Neolitik Kenti’nin Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmesi sürecinde büyük önem taşıdığını vurguladı.
Yönden, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS) tarafından hazırlanacak raporun, önümüzdeki yıl haziran ayında Rusya’da gerçekleştirilecek 36. Dönem Dünya Miras Komitesi’nde alınacak karara esas teşkil edeceğini kaydetti.
Anadolu Ajansı, 04.10.2011
|
|
EGE'NİN TARİHİ YENİDEN YAZILIYOR
UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan,
Fethiye’deki Tlos antik kentinde kazı
çalışmalarının bu yılki kısmı tamamlandı.
Kazılardaki buluntular, bölgedeki ilk insanların
tarihini, 11 bin yıl öncesine götürdü. Antik kentin
Akdeniz Kazı Başkanı
Prof.Dr. Taner Korkut,
2011 kazıları kapsamında tüm Likya bölgesinin
tarihini yeniden yazdıracak buluntulara ulaşıldığına
işaret etti.
Prof. Korkut, “2011 yılı buluntuları, bu bölgedeki
ilk insanların tarihini şimdilik günümüzden 11 bin
yıl öncesine götürmüştür.
Arkeoloji ve tarih dünyası için çığır açan bu
keşif, 2011 yılı araştırmalarıyla da
desteklenmiştir. Likya bölgesindeki yerleşim, Tlos
Stadyum düzlüğündeki en alt katmanda ortaya
çıkarılmıştır” dedi.
Milliyet Ege, 05.10.2011
|
|
|
MÜZELERDE KIŞ SAATİ
BAŞLADI
Müze ve ören yerlerinde
yaz saati uygulaması sona erdi. Topkapı Sarayı ve
Ayasofya Müzesi’nin giriş saatleri 09.00′ken kapanış
saatleri 17.00′a alındı. Efes Ören yerindeki açılış
saati ise 08.00 olurken, kapanış saati 19.15…
İstanbul Rehberler Odası
(İRO)’nun, ülkemizde en çok ziyarit edilen müze ve
ören yerlerinden bazılarının yönetimlerini arayarak
aldığı bilgilere göre yeni açılış ve kapanış
saatleri şöyle olacak:
Topkap Sarayı Müzesi:
(Tel: 0212 512 04 80)
Açılış: 09.00
Son Giriş: 16.00
Kapanış: 17.00
Ayasofya Müzesi:
(Tel: 0212 522 09 89):
09:00 Gişe açılış
16:00 Gişe kapanış
16:15 Üst Galeri
girişi kapanış
16:45 Üst Galeri
kapanış
17:00 Müze kapanış
Kariye Müzesi:
(Tel: 0212 631 92 41):
Kariye, Fethiye, Buyuk
Saray Mozaikleri Muzesi
09:00 Gişe açılış
16:30 Gişe kapanış
17:00 Müze kapanış
Dolmabahçe Sarayı:
(Tel: 0212 236 90 00):
Açılış: 09.00
Son Giriş:16.00
Kapanış: 17.00
İstanbul Arkeoloji
Müzeleri: (Tel: 0212 520 77 40):
Açılış: 09.00
Son Giriş :16.00
Kapanış :17.00
Efes Müzesi:
(Tel: 0232 892 60 10):
Açılış: 08.30
Son Giriş:18.30
Kapanış: 19.00
Efes Örenyeri:
(Tel: 0232 892 60 10):
Açılış: 08.00
Son Giriş:18.30
Kapanış:19.15
Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi: (Tel: 0312 324 31
60-61):
Açılış: 08.30
Son Giriş:17.00
Kapanış: 17.15
Antalya Müzesi:
(Tel: 0242 238 56 88):
Açılış: 09.00
Son Giriş:18.00
Kapanış:19.00
Göreme Açıkhava
Müzesi: (Tel: 0384 271 21 67):
Açılış: 08.00
Son Giriş: 16.15
Kapanış : 17.00
Kapalıçarşı :
(0212 522 31 73)
Açılış: 08.30
Kapanış: 19.00
Mısır Çarşısı:
(Tel: 0212 522 55 92):
Açılış: 08.00
Kapanış: 19.30
Yerebatan Sarnıcı:
(Tel: 0212 512 15 70):
Açılış: 09.00
Son Giriş:18.30
Kapanış: 19.00
Turizm Habercisi,
04.10.2011
|
|
DÜNYANIN EN PAHALI 10 TABLOSU
Ünlü ressamların
tabloları genellikle yüksek fiyatlara satılıyor
fakat bazıları gerçekten servet değerini buluyor.
Yapıldıkları dönemlerde satılamayan, unutulmuş ya da
önemsenmeyen eserler gün geçtikçe değer kazanıyor.
Dünyanın en pahalı
tablosu olan
Jackson Pollock’un No.5, 1948 adlı
tablosunun değeri 140 milyon dolar. İşte Pablo
Picasso’dan
Van Gogh’a kadar bir ünlü ressamın yaptığı
dünyanın en pahalı 10
tablosu.

No.5, 1948 - Amerikalı ekspresyonist ressam
Jackson Pollock tarafından yapılan No.5, 1948, 140
milyon dolara satıldı. Tablo dünyanın en pahalı
tablosu ünvanını koruyor.

Woman III - Ekspresyonist ressam Willem de
Kooning tarafından 1953 yılında tamamlanan tablo,
2006 yılında tam 137.5 milyon dolara satıldı.

Portrait of Adele Bloch-Bauer I Gustav Klimt
tarafından 1907 yılında yapılan tablo, 2006 yılında
New York’da 135 milyon dolara satıldı.

Portrait of Dr. Gachet Vincent van Gogh’un
ömrünün son günlerini yaşadığı 1890′ın Haziran
ayında meydana getirdiği bu sanat eseri, 1990
yılında 82,5 milyon dolara satıldı. Fakat eserin
bugünkü değeri 129 milyon dolar.

Bal au moulin de la Galette, Montmartre Fransız
ressam, Pierre-Auguste Renoir tarafından 1876
yılında tamamlandı. 1990 yılında 78 milyon dolara
satılan tablonun bugünkü değeri 122.8 milyon dolar.

Garçon à la pipe Pablo Picasso, bu tabloyu henüz
24 yaşındayken bitirdi. Picasso’nun bu eseri 2004
yılında Pablo 104 milyon dolara satıldı.

Irises Vincent van Gogh’un Portrait of Dr. Gachet
tablosu gibi önrünün son günlerinde tamamladığı
tablonun değeri 97.5 milyon dolar.

Dora Maar au Chat Pablo Picasso’nun 1942 yılında
yaptığı ünlü tablosu Dora Maar au Chat yani Dora
Maar ve Kedi, 2006 yılında 95 milyon dolara satıldı.

Portrait de l’artiste sans barbe Ressam Vincent
van Gogh’un otoportresi olan tablonun değeri, 90
milyon dolar.

Portrait of Adele Bloch-Bauer II Gustav Klimt’in
1912 yılında tamamladığı tablo, 2006 yılında 88
milyon dolara alıcı buldu.
Habertürk, 04.10.2011
|
|
HİTİTLERİN TARİHİNE IŞIK TUTACAK YENİ BİR KEŞİF
Hititlerin yaşadıkları coğrafyanın aydınlanmasında
tarihe ışık tutacak yeni bir keşfe imza atıldı.
Hititlerin en önemli kült (merasim) merkezlerinden
ve aynı zamanda bir Hatti şehri olan Tahurpa'nın
Çorum'da olduğu ortaya çıktı. Çivi yazılı metinler
ve haritalarla yapılan güzergah çalışmalarından yola
çıkarak, Hitit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Özlem Sir
Gavaz, Alaca İlçesi'nde yer alan Eskiyapar Höyüğü'nün
Hititler dönemindeki adının Tahurpa olduğunu ortaya
koydu. Bu yıl Eskiyapar Höyüğü'nde yapılan kazılarda
3 bin 500 yıllık bir tablet bulunmuştu. Eskiyapar
kazı başkanı Doç.Dr. Tunç Sipahi ve
Ortaköy-Şapinuva kazı başkanı Prof.Dr. Aygül Süel
tarafından okunan tablet bu yıl Varşova'da yapılan
8. Uluslararası Hititoloji Kongresi'nde bilim
dünyasına tanıtılmış içeriğine ilişkin açıklama ise
yapılmamıştı.
Geçtiğimiz günlerde ikincisi yapılan Çorum Kazı ve
Araştırmalar Sempozyumunda tablette Tahurpa'nın yer
aldığı açıklanmış, bu açıklama ile birlikte Dr.
Özlem Sir Gavaz tarafından gündeme getirilen
Eskiyapar-Tahurpa eşitliği de tescillenmiş oldu.
Hitit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji
Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Özlem Sir Gavaz, çok
tanrılı bir dine sahip olan Hititlerde Krallar'ın
baş rahip olarak görev yaptığını söyledi.
Hititlerin tanrı ve tanrıçalara karşı
sorumluluklarını yılın belirli tapınakları ziyaret
ederek yerine getirdiğini belirten Dr. Gavaz,
Kral'ın bu gezilerinin merasim gezileri olarak
adlandırıldığını ifade etti.
Bu merasim gezilerinin Hitit coğrafyasının
rekonstrüksiyonunda çok büyük öneme sahip olduğuna
dikkat çeken Dr. Gavaz, "Özellikle Çorum ve Yozgat
illerinin tarihi coğrafyasının bel kemiğini
oluşturmaktadır. Bu geziler sırasında krallar hangi
yerleri ziyaret ediyordu bunları araştırdık. Bu
çalışmayı yaparken hem Hitit çivili yazılı
belgelerden yararlandık, hem kazı yapılan
bölgelerdeki arkelojik ve filolojik çalışmaları
değerlendirdik, yüzey araştırmalarını değerlendirdik
kapsamlı bir çalışma yaptık" dedi.
Genelde kült gezilerinin Hattuşa odaklı olarak
yapıldığını anlatan Dr. Özlem Sir Gavaz, "Hattuşa ve
çevresinde coğrafi bir sınır hattı oluşturuyorlar.
Kült gezileri sırasında ziyaret edilen en önemli
şehirler Arinna, Tahurpa, Katapa, Zippalanda,
Tawiniya. Bu şehirlerin geçtiği metinleri tararken
bu şehirlerin günümüzdeki isimleri ile ilgili
lokalizasyon önerilerinde bulunduk. Boğazkalenin
Hititler dönemindeki ismi Hattuşa ise biz bu bölgede
bulunan kazısı yapılan ya da daha önce yüzey
araştırması
yapılan bazı bölgeler var. Bunlarla ilgili
lokalizyon tekliflerinde bulunduk. Daha önceden
Yozgat ve çevresinde anılan bazı yerlerin Çorum ve
çevresinde aranması gerektiğini belirledik. Bununla
ilgili çalışmalar yaptık" ifadelerini kullandı.

Hititlerde önemli bir yere sahip olan Tahurpa'nın
bilim adamları tarafından yeni yeni keşfedilen bir
merkez ollduğunu anlatan Gavaz, "Burası önemli bir
merkez. Hitit kült gezilerini incelerken Kral
Hattuşa'dan Arinna'ya giderken Tahurpa yolunu
kullanıyor. Başta Tahurpa'ya uğruyor, ondan sora
Arinna'ya gidiyor. Katapa'dan Hattuşa'ya giderken de
başta Tahurpa'ya uğruyor sonra Hattuşa'ya geçiyor.
Matilla diye bir kült merkezi var buraya giderken
yine Tahurpa'ya uğruyor.
Tahurpa Hattuşa'ya yakın bir yerde aranmalı ayrıca
istasyon şehir görevi görmeli. Yolların keşiştiği
bölgede aranmalı. Daha önceden dünyaca ünlü Hitit
tarihi coğrafyacıları Tahurpa'nın Yozgat ve
çevresinde aranması gerektiğini söylüyorlardı.
Biz incelediğimiz kült gezilerini içeren metinlerden
yola çıkarak Hattuşa'ya en fazla bir günlük mesafede
ve yolların kesiştiği bölgede aranması gerektiğini
düşündük. Ve Tahurpa'yı şu anda Doç.Dr. Tunç Sipahi
tarafından kazı çalışmaları sürdürülen Eskiyapar'a
yerleştirdik. Bu bölge çok önemli bir bölge.
Eskiyapar çok stratejik bir noktada. Yolların
kesiştiği noktada istasyon bölgede. Alacahöyük gibi
önemli bir kült merkezine çok yakın. Hattuşa'ya çok
yakın. Eskiyapar'ın bu açıdan önemli olduğunu
düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.
Yaptıkları çalışmanın ardından kısa bir süre sonra
Eskiyapar'da tablet bulunduğunu hatırlatan Dr. Özlem
Sir Gavaz, şunları söyledi:
"Doç.Dr. Tunç Sipahi ve Prof.Dr. Aygül Süel
tarafından II. Çorum Kazı ve Araştırmalar
Sempozyumu'nda bu tabletin içeriği açıklandı. Burada
Tahurpa isminin geçtiğini gördük. Tahurpa ve
Arinna'nın adamları geçiyor. Bu tablet bizim
Tahurpa-Eskiyapar eşitliğini kuvvetlendirdi.
Arinna ve Tahurpa şehirleri başkente yakın Çorum ve
çevresinde yani Alacahöyük ve Eskiyapar'da aranmalı.
Daha önce Yozgat'ta aranan bu şehirlerin Çorum'da
aranmasının kesinleştiğini söyleyebiliriz. Aynı
zamanda bu tabletlerin devamı gelirse sadece Tahurpa
değil Kral'ın gittiği diğer merkezlerinde
lokalizasyonları ile ilgili bilgiler verebiliriz.
Yapboz gibi aslında bu. Yavaş yavaş bu yap bozun
parçaları bulunuyor. Önce Boğazkale-Hattuşa daha
sonra Şapinuva-Ortaköy. Ortaköy'de Prof.Dr. Aygül
Süel ve Dr. Mustafa Süel tarafından ciddi bir
çalışma sürdürülüyor. Aynı zamanda Arinna'nın
Alacahöyük olabileceği 1992 yılında Yr. Doç.Dr.
Sedat Erkut tarafından yapılan bir çalışma ile
duyurulmuş. Bu eşitliğe de inananlardanım. Bu kült
güzergahlarını oluştururken, Eskiyapar'a Tahurpa'yı
önerirken 'Alacahöyük-Arinna' eşitliğinden yola
çıkarak bu eşitliği
savunduk. Eskiyapar Tahurpa eşitliğine de inanırsak
çok önemli merkezler var. Katapa gibi Zippalanda
gibi bunların da lokalizasyon önerilerine büyük
katkı sağlayacak. Böylece Hitit tarihi coğrafyasına
çok büyük ivmeler kazandıracak. Türk ve yabancı
bilim adamları bölgenin araştırılması ve anlaşılması
için çaba sarf edilecek. Turizm açısından bölgenin
yeniden değerlendirilmesine olanak sağlayacak. Hitit
üniversitesi olarak Hititler ve Çorum için güzel
çalışmalar yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz."
Türkiye Gazetesi, Haber: M. Muttalip Yalçın,
04.10.2011
|
|
HIDIRLIK TABYASI ÖDENEK BEKLİYOR
Osmanlı-Rus savaşları ile Balkan savaşlarında
Edirne'nin savunması sırasında Şükrü Paşa
tarafından karargah olarak kullanılan Hıdırlık
Tabyası'nın restorasyonu için Kültür ve Turizm
Bakanlığı'ndan ödenek beklendiği bildirildi.
Edirne Valisi Gökhan Sözer, 18. yüzyıldan
itibaren şehirlerin ve bölgelerin
savunmalarının tabyalar vasıtasıyla
yapıldığını hatırlattı. Edirne'de de 18.
yüzyılın başlarındaki Rus işgali ve daha
sonra "93 harbi'' olarak anılan 1877-1878
Osmanlı-Rus savaşları ile Balkan
Savaşları'nda kullanılmak üzere 24 tabyanın
yapıldığını vurgulayan Sözer, bunların en
önemlisinin ise Balkan savaşlarında
Edirne'nin savunmasını yapan Şükrü Paşa'nın
karargah olarak kullandığı Hıdırlık
Tabyası'nın olduğunu söyledi. Hıdırlık
Tabyası'nın halen büyük oranda ayakta
olduğunu ve özelliklerini koruduğunu ifade
eden Sözer, şöyle devam etti:
"Hıdırlık Tabyası'nın geçmişteki
fonksiyonun öğrenilmesi, herkes tarafından
bilinmesi ve ziyaret edilebilmesi için
restorasyon projelerini yaptırdık ve
onaylattık. Osmanlı-Rus savaşları ile Balkan
savaşlarında Edirne'nin savunması sırasında
Şükrü Paşa tarafından karargah olarak
kullanılan Hıdırlık Tabyası'nın restorasyonu
için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ödenek
bekliyoruz. Hıdırlık Tabyası, Edirne'nin
tarihi geçmişine ve kültür varlığına büyük
katkı sağlayacak şekilde ziyaretçilerin
hizmetine açılacak. Hıdırlık Tabyası, önemli
bir turizm ziyareti ve merkezi haline
gelecektir."
"93 Harbi" olarak adlandırılan 1877-78
(Rumi 1293) Osmanlı-Rus Savaşı sonrası
Rusların kolayca İstanbul varoşlarına kadar
dayanabilmesi ve Edirne'nin işgali tahkim
edilmiş bir savunma hattının öneminin
anlaşılmasını sağlamış. Rusların Edirne'yi
terk etmesinden sonra devam eden tahkim
çalışmaları, özellikle 1885 yılındaki
Sırp-Bulgar savaşından sonra hızlandırılmış.
1886 yılında başkanlığını Mirliva İsmail
Hakkı Bey'in yaptığı bir istihkam komisyonu
kurularak, yeni yapılacak tabyalar için
çalışmalara başlanmış. Hıdırlık Tabyası bu
süreçte yapılan 24 tabyadan biri.
Zaman, 04.10.2011
|
|
NEBBAŞLARA 'LANETLİ' CEZA
Antalya’nın Kumluca
İlçesi'ndeki Rhodiapolis antik kentinde yürütülen
kazılarda ortaya çıkarılan mezar yazıtlarında, 2 bin
300 yıl önce mezar soyguncularıyla (Nebbaş) mücadele
etmek için para cezası uygulandığı, bununla da
kalmayıp, soyguncuların lanetlenmesinin istendiği
ortaya çıktı.
Rhodiapolis Antik Kenti Kazı Başkanı ve Akdeniz
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Doç.Dr. İsa Kızgut, AA muhabirine
yaptığı açıklamada, bu yılki kazı çalışmalarının bir
bölümünü, 2 bin 300 yıllık antik kenti üç taraftan
çevreleyen mezarlıkta yürüttüklerini anlattı.
Kızgut, antik dönem ve öncesinde tahrip edilen
mezarlardan 7′sini gün yüzüne çıkardıklarını,
mezarlardan bazılarının iki ve üç katlı olduğunu
aktardı.
Bu mezarların bilim dünyasına mezar tipi ve
yapısı bakımından ışık tutacak yeni veriler ortaya
koyduğunu belirten Kızgut, “Üstü kemerli bir çatı
ile kapatılan bu mezarların önünün açık olduğunu
tespit ettik. Bunun da Pisidia bölgesinin Likya
bölgesine olan kültürel etkisinden kaynaklandığını
düşünüyoruz. Kültürel etki sınır komşuluğunun yanı
sıra, insanların göçlerinden de kaynaklandığından,
bu mezar tipleri bölgedeki sosyal hareketin boyutu
hakkında bizlere ön bilgi vermektedir” dedi.
Mezarlar içinde tahribattan kurtulmuş bazı
yazıtlar da bulduklarını, bu yazıtlarda, mezar
soyguncularına yönelik ceza ve lanetlemeden
bahsedildiğini anlatan Kızgut, şöyle konuştu:
“Mezar sahibi, mezara kendisinin, ailesinin,
çocuklarının ve hatta bazen Azatlı kölelerin de
gömülmesi için izin veriyor. Ancak bu mezarın
başkaları tarafından tahrip edilmemesi,
kullanılmaması için de vasiyet niteliğinde yazıt
bırakıyor. Bu yazıtta mezara zarar veren, izinsiz
Gömü yapan kişilerin kent yönetimine veya işaret
edilen tapınağa belli bir miktarda para cezası
ödemesini istiyor. Yazıtlarda ayrıca mezarlara zarar
verenleri ihbar eden kişiye de öngörülen ceza
miktarının belirtilen oranı kadar mükafat verilmesi
isteniyor.”
Yazıtlarda mezara zarar veren kişilerin, kentte
yaşayanlar tarafından ”lanetlenmesinin” istendiğini
de vurgulayan Kızgut, “Bulduğumuz bir mezar taşı
yazıtında, mezara zarar veren kişinin 500 Dinar kent
yönetimine veya Athena Tapınağı'na para cezası
ödemesi istenirken, ihbarda bulunan kişiye de üçte
birinin verileceği belirtiliyor. Böylece antik
dönemde mezarları korumak adına hem ihbarcılık gibi
ilginç bir uygulama olduğunu hem de kent ya da
tapınak yönetimlerinin bu cezalardan büyük paylar
elde ettiklerini düşünüyoruz” dedi.
Antik kentin üç tarafının mezarlıklarla çevrili
olduğunu da anlatan Kızgut, kent yönetiminin bu
nedenle büyük miktarlarda gelir etmiş olabileceğini
vurguladı. Kızgut, mezarlık bölgesindeki kazı
çalışmalarını tamamlandıktan sonra halkın ziyaretine
açacaklarını sözlerine ekledi.
haberler.com, 04.10.2011
|
 |
TOPKAPI SARAYI'NIN ASKERİ DEPOSU DEVREDİLİYOR
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Topkapı Sarayı'ndaki askeri depoların fiilen devrinin bugün gerçekleştirileceğini belirterek, restorasyon projelerinin oluşturulmaya başladığını söyledi. Askeri depoların Milli Savunma Bakanlığı'ndan (MSB) alınarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredileceğine yönelik ilk adım 12 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde atılmıştı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, saray içinde bulunan 19 askeri deponun MSB'ye tahsis işlemini re'sen kaldırarak, bu alanların müze yapılması talimatını vermişti. Saray'ın askeri depolarında restorasyon yaptırtmak için bile 1 milyon TL'nin üzerinde ek kaynağa ihtiyaç olduğunu ve İstanbul Valiliği'nin bu konuda destek sağlayabileceğini ifade eden Günay, projelerin oluşturulmasının ardından, 2012'nin sonuna doğru restorasyona başlamayı ve iki yıl içinde de depoların tamamını boşaltarak, Topkapı Sarayı'nın her tarafını gezilebilir hale getirmeyi planladıklarını söyledi. Topkapı'da, hediye ve ticari eşya olarak gelmiş, Çin'den sonra dünyanın en zengin Çin Porseleni koleksiyonunun olduğuna dikkat çeken Günay, Saray'ın bir bölümünü tamamen bu porselenlere ayırmak istediğini belirtti.
Günay, çok geniş teşhir alanlarına ihtiyaç olduğunu vurgulayarak, "Elimizde 30 bin kadar silah var. Tek başına bir silah müzesi bile olur. Avlulardan bir tanesini sadece silahlar için kullanabiliriz. Çok sayıda teşhir edecek eserimiz var. Bunları yapabilmek için mekana ihtiyacımız var. O yüzden tarihi yarım adada, Topkapı'da ve o çevrede mümkün olduğu kadar tarihi binalarımızı kamu işgalinden kurtarmalıyız. Hem depo şartlarını iyileştirmek hem de sergi şartlarını sergilemek gerekiyor" dedi.
Sabah, Haber: Burcu Çalık, 04.10.2011
|
|
ARAÇ'TAKİ TARİHİ HÜKÜMET
KONAĞI RESTORE EDİLİYOR
19. yüzyılın sonlarında
yapılan ve uzun süre hükümet konağı olarak
kullanıldıktan sonra atıl hale gelen bina, Araç
Belediyesi ve Kastamonu Valiliği tarafından restore
ediliyor.
Araç
Belediye Başkanı Mustafa Ayanoğlu, ilçenin kültürel
miraslarından biri olan ve tarihe tanıklık eden eski
hükümet konağının restorasyonunu gerçekleştirecek
olmaktan mutluluk duyduklarını söyledi. Ayanoğlu,
2012 yılının Temmuz ayında teslim edilmesi beklenen
tarihi binanın bodrum katının kent tarihi müzesi,
diğer katların ise Belediye Hizmet binası olarak
hizmet vereceğini ifade etti.
Kastamonu Postası,
04.10.2011
|
|
|
DEYYUS
Bazı soru işaretlerim vardı.
Artık hiç şüphem kalmadı.
Zeus, deyus oluyorsa...
Nedim niye terörist olmasın?
*
Uysa da olur, uymasa da!
*
Malum, dün okumuşsunuzdur mutlaka... Nedimciğim
henüz içeri tıkılmadan önce, değerli ağabeyim Uğur
Dündar’a telefon ediyor, “en içten dileklerimle
selamlıyorum yüce deyus” diyor, Uğur ağabey de
gülüyor, “sağol Apollon” cevabını veriyor.
*
Hürriyet manşet yaptı:
Zeus nasıl oldu deyus?
*
İzah edeyim...
*
“Ayşe Arman’a verdiğim röportajda ‘Uğur Dündar
televizyonculuğun Zeus’udur’ demiştim, Hürriyet’te
yayınlanan bu röportajı okuyan Nedimciğim, Uğur
ağabeye telefon etmiş, ‘en içten dileklerimle
selamlıyorum yüce Zeus’ demiş, ‘sağol Apollon’
cevabına rağmen, telefonu dinleyen arkadaş ‘yüce
Zeus’u ‘yüce deyus’ diye yazmış tutanaklara”
diyeceğimi filan düşünüyorsanız... Onu zaten
Hürriyet yazdı, biliyorsunuz. Bilmediğiniz şu...
*
Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Afyon Arkeoloji
Müzesi’ni ziyaret eder. Türkiye’nin en önemli
müzelerindendir. Taa 1933’te açıldı. Kalkolitik,
Tunç, Hitit, Frig, Lidya ve Hellenistik dönemlerine
ait, 50 bin eser barındırır. Bunlardan biri, Zeus’un
oğlu Herakles’in heykelidir. Kültür Bakanımız bu
heykelin önüne gelir, rezalet patlar... Çünkü,
heykelle ilgili bilgi veren Afyon Arkeoloji Müzesi
Müdürü Mevlüt Üyümez, “deyyus kelimesi Zeus’tan
geliyor” der!
*
(Halbuki, Zeus ile deyyus arasındaki etimolojik
bağlantı sıfır... Kavat manasında kullanılan deyyus,
Farsça... Zeus ise, Latince tanrı anlamına gelen
Deus’un Yunanca telaffuzu, zdeus.)
*
(Arkeoloji müdürünün Zeus’u deyyus’a benzetmesi...
“Pezo” kullanıyorlar diye, ahlak polisinin Meksika
Büyükelçiliği’ne baskın yapması gibi bi şeydir.)
*
Bu arkadaşların dünyasında, yetiştiriliş
tarzlarında, gerçeklere aykırı alternatif tarih
yazma çabalarında... Kültür budur.
*
Ve, heykellerin yıkıldığı, sanatın içine tükürüldüğü
bi ülkede, Zeus’un deyus, Nedim’in terörist kabul
edilmesi, normaldir... Sen bak, Apollon için
yakalama kararı çıkarmasınlar.
Hürriyet, Yazı: Yılmaz Özdil, 04.10.2011
|
|
TTK'DA HAFIZA KAYBI
Atatürk tarafından kurulan Türk Tarih Kurumu’nda
(TTK),
Atatürk’ün son dönemine ilişkin belgelerin kayıp
olduğu ortaya çıktı. İlk kez yayımlanan 80 yıllık ‘Atatürk’ün
sansürlenen mektubu’ çöpten çıktıktan sonra
müzayedede satılmıştı. Bu mektup gibi kayıp olan
önemli belgelerin kimin elinde olduğu bilinmiyor.
Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’ndan yeni ayrılan
Prof.Dr. Ali Birinci, ‘kayıp belgeler’le ilgili çarpıcı
bir iddiayı gündeme getirdi. Birinci, eski TTK Genel
Sekreteri Uluğ İğdemir’in emekliye ayrılırken
belgeleri yanında götürdüğünü söyledi. TTK’da genel
müdür ve genel sekreter sıfatıyla tam 51 yıl görev
yapan İğdemir, 1982 yılında emekliye ayrılırken
yanına aldığı tarihi belgeleri kişisel arşivine
dönüştürmüş.
Bu acı gerçeğin önceki yıl yapılan bir
müzayedeyle açığa çıktığını söyleyen Birinci,
“Maalesef bunlar doğru.
Atatürk’ün 80 yıl sonra yayımlanan mektubu da
burada ortaya çıkmıştı. Başka hangi belgeler var,
bunlar da bilinmiyor” dedi. Müzayedede
Atatürk’e ait 80 yıllık mektup ile birlikte çok
sayıda belge de satışa sunulmuştu. Belgelerin bir
bölümünü TTK parayla geri aldı. Eski Başkan Ali
Birinci ile ‘Atatürk’ün
Sansürlenen Mektubu’ isimli kitabı kaleme alan
araştırmacı Atilla Oral da belgelerin bir bölümünü
aldı.
Çöpten çıkan mektup
Oral, belgeyle ilgili olarak, “Beyoğlu
Hazzopulo Pasajı’nda düzenlenen kitap ve fotoğraf
müzayedelerinin birinde Uluğ İğdemir’e ait çeşitli
belgeler satışa çıktı. Belgeleri satın aldım.
Dokümanları müzayedeye getiren sahaf arkadaşım
belgelerin çöpten çıktığını söyledi” demişti.
Müzayedeye sunulan belgelerin kalan kısmını kimin
aldığı bilinmiyor. TTK arşivinden alınan belgelerin
ne kadarının müzayedeye sunulduğu da meçhul. Eski
TTK Başkanı Birinci, kayıp belgelere ulaşabilmek
için İğdemir’in oğluyla temasa geçtiklerini ancak
bir sonuç alamadıklarını da söyledi. İğdemir’in
oğlunun geçmiş yıllarda TTK’da matbaa müdürlüğü
yaptığı da öğrenildi.
Kamuoyunun fazla tanımadığı İğdemir, Cumhuriyet
tarihinin en uzun süre görev yapan bürokratı olarak
biliniyor. 1931 yılında TTK’nın kuruluşuyla birlikte
müdür olan İğdemir, 1982 yılına kadar kesintisiz
görev yaptı. Emekliye ayrıldığında 82 yaşındaydı.
1994 yılında da öldü. TTK’da ünlü isimler başkanlık
yapsa da perde gerisinde kurumu yöneten ismin Uluğ
İğdemir olduğu söyleniyor.
Halaçoğlu: Belge aldı mı bilemeyiz
TTK’ya vekaleten bakan
Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurumu Başkanı
Prof.Dr.Bahaeddin Yediyıldız, iddialarla ilgili
açıklama yapmadı. 15 yıl boyunca TTK Başkanlığı
yapan Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu ise
Atatürk dönemi belgelerinin İğdemir tarafından
götürüldüğü yönünde resmi bir kayıt olmadığını
söyledi. Halaçoğlu, “Uluğ Bey o dönemin adamıdır.
Yanında belge götürüp götürmediğini bilemeyiz.
Götürmüştür dersek iftira etmiş oluruz” diye
konuştu.
Mobilya sitesindeki arşiv
Önemli belgeleri kayıp olan Türk Tarih Kurumu’nun
arşivi de içler acısı. Cumhuriyetin ilk ve en gözde
kurumlarından olan TTK, belgelerini
Ankara’da mobilya üretiminin merkezi olan
Siteler semtindeki bir binada saklıyor. Modern
arşivleme yerine koliler halinde tutulduğu görülen
belgelerin olduğu binada ne bir tanıtıcı levha var
ne de güvenlik görevlisi.
Radikal, Haber: Ömer Şahin, 04.10.2011
|
|
İSLAM ESERLERİ VATİKAN SARAYI'NDA

İlk kez sergilenen Hattat kazasker Mustafa İzzet
Efendi’den 2 Hilye-i şerif,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve
Müzeler Müdürlüğü’nden klasik hilyeler
ile Mehmet Çebi koleksiyonundan
çağdaş hilyelerin yer aldığı sergi,
Roma bulunan Avrupa’da Rönesans tarzında yapılan
ilk saray olarak bilinen Cancelleria’da açıldı.
Sergide, klasik eserlerle beraber çağdaş hat
sanatının özgün örnekleri de yer alıyor. 5’i Osmanlı
dönemine ait olmak üzere bazıları büyük boyutlarda
30 hilye ile bazıları Osmanlı döneminden kalma 80
yakın tespihin sergilendiği sergi,
Türkiye dışında gerçekleşen ilk hilye sergisi
olma özelliğini taşıyor.
Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi
Prof.Dr. Kenan
Gürsoy ev sahibi olarak açılış kokteyline katılan
konuklara İtalyanca konuşma yaptı. Katolik Rahip
Felix Körner de yaptığı kısa konuşmasında, hat
sanatının özelliklerine ve güzelliğine değindi.
Sergiye gösterilen ilgiden memnun kaldığını belirten
Kenan Gürsoy, şöyle dedi:
"Anlaşılıyor ki biz doğru değerlerimizi, doğru
sanatımızı, geçmişteki o sathileşmemiş fakat
derinlerde var olan manevi hayatımızı uluslararası
ortamlarda ifade edecek olursak buna olan alaka
fevkalade fazla olacaktır. Burada birçok büyükelçi,
din adamı, sanatsever, kültürün değişik alanlarına
ilişkin insan bu sergiyi ziyaret ediyor. Çekinmeden
kendi şahsiyetliliğimizi kendi medeniyetimizi
uluslararası platformlarda göstermeye devam edelim."
Hilyelerin ilk defa Avrupa’da sergilendiğinin altını
çizen Büyükelçi Gürsoy, "Hilyeler, ilk defa
Roma’dan Hıristiyan dünyasının merkezi olan
Vatikan’dan kendisini ifade ediyor. Bunun
medeniyetlerin ve kültürlerin arasındaki diyalog
bakımından anlamlı olduğunu düşünüyorum" dedi.
Sergide şahsi koleksiyonundan birçok eser bulunan
Mehmet Çebi ise serginin
Roma’dan sonra Londra’da gerçekleştirileceğini
belirterek, "Londra, Paris, Viyana, Dubai, Tahran,
Kahire, Şam ve en son Medine’de sergiyi tekrar
edeceğiz. Hatta eser sayısını daha da genişleterek.
Elimizde 1000’e yakın hilye var. Daha geniş
alanlarda hepsini sergilemek istiyoruz" dedi. Sergi,
Cancelleria Sarayı’nda 19 Ekim’e kadar açık kalacak.
Radikal, Haber: Esma Çakır, 04.10.2011
|
|
KİLİSE YENİDEN MÜZE OLUYOR
İzmir Büyükşehir
Belediyesi tarafından restore edilen Ayavukla
Kilisesi'nin müştemilatı Basın Müzesi olarak hizmet
vermeye hazırlanıyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri,
kilisedeki restorasyon çalışmalarının Kadifekale'den
Konak Meydanı'na kadar uzanan 270 hektarlık tarihi
doku içinde devam eden birçok çalışmadan biri
olduğunu ifade etti. Tarihi kilisedeki çalışmalarda
boya tabakalarının altında gizli kalmış Hazreti İsa
figürü, altın ağızlı Aziz Yuhanna ile melekler
Mikail ve Cebrail'i simgeleyen duvar resimlerinin
ortaya çıktığını anlatan yetkililer, yapının
belediyenin sosyal ve kültürel
etkinliklere ev sahipliği yapacak duruma
getirildiğini belirtti.
Yetkililer, yapının müştemilatının da İstanbul ve
Bursa'dan sonra Türkiye'nin üçüncü basın müzesi
olarak hizmete gireceğini kaydetti. İzmir
Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu Başkanı Atilla
Sertel, Ayavukla Kilisesi'nin tahsisi için İzmir
Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'na
teşekkür ettiklerini, uzun süreli tahsis
protokolünün imzalanması için prosedürlerin
tamamlanmasını beklediklerini söyledi. Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile de görüştüklerini,
protokol imzalanmasından sonra Bakanlıktan destek
alacaklarını belirten Sertel, şöyle devam etti:
''Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay, bize
gerekli düzenlemeler için destek sözü verdi. Biran
önce buranın devrinin yapılmasını bekliyoruz. Müzede
bazı gazetecilerin özel eşyası yer alacak. İlk çıkan
gazetelerin nüshaları, geçmişte kullandığımız
fotoğraf makineleri, daktilo, teleks, baskı
makineleri olacak. İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin
geçmişten bu yana üyeleri ile ilgili bilgiler müzede
yer alacak. Bilgiler elektronik ortamda olacak. Çok
farklı ve İzmir'e yakışacak bir müze
oluşturulacak.''
19. yüzyılın ikinci yarısında Rum Ortodoks
Cemaati tarafından inşa edilen Ayavukla Kilisesi,
İzmir tarihinde önemli yer tutan 1922 yangınında
zarar görmeyen tek Rum kilisesi olarak biliniyor.
Yapı 14 Şubat 1924 tarihinde Mustafa Kemal
Atatürk'ün direktifiyle, İzmir ve çevresine ilişkin
eski eserleri sergilemek amacıyla Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmet vermeye
başladı. Daha sonraki yıllarda müzenin taşınmasının
ardından metruk bir hal alan yapı ''Korunması
Gerekli Kültür Varlığı'' olarak tescil edildi ve
Milli Emlak Genel Müdürlüğü tarafından İzmir
Büyükşehir Belediyesine tahsis edildi.
Ayavukla Kilisesi'nde yapılan restorasyon
çalışmalarında dünyada uygulanan en son yöntemler
kullanıldı. Duvarlar ve sütunlar ile tavan da
orijinaline uygun olarak restoratörler tarafından
tek tek yeniden boyayla çizildi. Rölöve, restitüsyon
ve restorasyon projeleri, İzmir Yüksek Teknoloji
Enstitüsü Mimarlık Fakültesi Mimari Restorasyon
Bölümü tarafından hazırlandı.
Yeni Asır, 04.10.2011
|
|
VE HERKÜL AYAĞA KALKTI

Birleşmiş Milletler toplantısına katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD dönüşünde, ANA uçağıyla
Türkiye'ye getirilen 'Yorgun Herkül' heykelinin üst
kısmıyla, Antalya Müzesi'nde bulunan alt kısmı
birleştirildi. 1980 yılında kaçak kazılar sonucu
bulunup ABD'ye götürüldükten 31 yıl sonra yeniden
Antalya'ya getirilen heykelin iki parçasının
buluşmasını AKŞAM görüntüledi.
Antalya'nın Perge antik kentinde 1980 yılında kaçak
kazılar sonucu bulunup ABD'ye götürülen 1900 yıllık
Yorgun Herkül heykelinin 31 yıllık serüveni mutlu
sonla bitti. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın
girişimleriyle sergilendiği Boston Güzel Sanatlar
Müzesi'nden 25 Eylül'de Başbakan Erdoğan'ın uçağı
ile ABD'den Ankara'ya getirilen heykel, aynı akşam
anavatanı Antalya'ya gönderilmişti. Antalya
Müzesi'nin Likya lahidi formundaki bölümünün altında
bulunan kapısında sadece müze yöneticilerinin
bildiği şifre bulunan kozmik depoya alınan heykelin
restorasyon çalışmaları Ankara'dan gelen uzmanlarca
tamamlandı. Restorasyonda herhangi bir hata
yapmamak için heykel konusunda uzman olan
akademisyenlerden de bilgi alındı. Heykelin
gövdesine ilave edilen bölüm uzmanlarca
ayrıştırıldıktan sonra Herkül, 1980 yılı kazılarında
Prof.Dr. Jale İnan'ın başkanlığında Perge'de
bulunup Antalya Müzesi'nde teşhir edilen kısmıyla
birleştirildi. Buna karşılık, heykelin sol kolundaki
eksik parçalar ise bulunamadığı için bu bölgeye
müdahale edilmedi.
Öte yandan ait olduğu topraklarda bedenine
yeniden kavuşan Herkül'ün sergileneceği salonda da
büyük bir çalışma başlatıldı. Buradaki çalışmaların
da birkaç gün içinde tamamlanacağı öğrenildi.
Buradaki çalışmalar tamamlandıktan sonra Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a bilgi verilecek.
Ardından da Bakan Günay Antalya'ya gelip, heykelin
açılışını gerçekleştirecek.
Akşam, Haber: Mustafa Kozak, 04.10.2011
|
|
BAŞBAKAN, SARKOZY'DEN TÜRBE ÇİNİLERİNİ İSTEDİ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fransa
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'den, 1880'li
yıllarda yasadışı yollar Fransa'ya götürülen
çinileri istedi.
Başbakan Erdoğan, Sarkozy'nin geçtiğimiz
Şubat ayındaki Türkiye ziyaretinde konuyu
gündeme getirdi. Görüşmede, yurtdışına
kaçırılan Türk eserlerinin genellikle
Osmanlı sultanları tarafından hediye
edildiğini ileri süren ülkelere göndermede
bulunan Başbakan, şu ifadeleri kullandı:
"Hiçbir Osmanlı sultanı atasının türbesinin
çinisini satmaz, hediye etmez." Sarkozy,
Başbakan'a, "Bu konuda bilgim yok.
Arkadaşlarım araştırsın." cevabını verdi.
Paris'teki Louvre Müzesi, Sevr Müzesi ile
Paris Sanat Müzesi'ne bölüştürülerek
sergilenen çiniler, Ayasofya'da bulunan II.
Selim ve III. Murat türbeleri ile I. Mahmut
kütüphanesine ait. Çinilerin, Fransız bir
uzman tarafından söz konusu yerlerin 1880'li
yıllarda yapılan restorasyonu sırasında
çalındığı 2003 yılında belirlenmişti.
Amerika'dan Başbakan'ın uçağında Herakles
heykelinin getirilmesine eşlik eden Kültür
Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat
Süslü, çinilerin ilginç hikayesini şöyle
anlattı: "1880'li yıllarda, Osmanlı Devleti
Ayasofya bahçesindeki türbeleri bir Fransız
uzmana restore ettiriyor. Bunun karşılığında
da bedel ödüyor. Bedelin belgesi de
elimizde. 2003'te ikinci restorasyon
yapılıyor. Bu sırada türbeden iki adet çini
düşüyor. Çininin arkasında da Paris'te
üretildiği yazısı yer alıyor. Bu görülünce
araştırma yapılıyor. Çinilerin tamamının
Fransız uzman tarafından Paris'e izinsiz
götürüldüğü, oradan da sahtelerinin
getirilerek yerleştirildiği tespit ediliyor.
Birçok kez eserleri geri istedik. Yazışmalar
devam ediyor."
Anadolu topraklarından çeşitli yollarla
yurtdışına kaçırılan tarihi eserler, Kültür
ve Turizm Bakanlığı'nın takibiyle geri
getiriliyor. Türkiye'ye 2000-2011 yılları
arasında 4 bin 501 eserin iadesi
sağlanırken, bu yılın 9 ayında Sırbistan,
Almanya, İngiltere ve Amerika'dan bin 885
eser geri döndü. Son olarak Amerika'da
Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenen
"Yorgun Herkül'' heykeli Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan'ın özel uçağıyla Türkiye'ye
getirildi. British Museum'da bulunan kitabe
ile Victoria Albert Müzesi'nde bulunan Eros
heykeline ait başın da geri getirilmesi için
çalışmalar sürüyor.
Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 04.10.2011
|

 |
VAN'DA BULUNAN 422 İSKELET KIRŞEHİR'DE İNCELENECEK
Van Kalesi'nin kuzeyinde bulunan höyükte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında yapılan kazı çalışmaları sırasında mezarlıkta bulunan 422 iskelet, incelenmek üzere Kırşehir'e gönderildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı izni ile İstanbul Üniversitesi adına yapılan ve Aygaz Genel Müdürlüğü'nün de desteklediği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığındaki kazı çalışmaları sırasında çıkan insan kemikleri, incelenmek üzere Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi'ne gönderildi. İki yıldan beri 422 adet insan iskeleti çıkardıklarını belirten Dr. Erkan Konyar, aşağı Van kentinin hemen hemen kuzeyindeki alanın büyük bölümünün Orta Çağ döneminde mezarlık olarak kullanıldığını söyledi. Dr. Konyar, "Biz tabii Hıristiyan ve Müslüman amezarlıklarını aynı alanlarda yakaladık. Açıkçası bunun zaman dilimini hala çözmüş değiliz. Neredeyse belki aynı dönemde iki farklı gömü anlayışının birlikte yürüdüğünü burada söyleyebiliriz. İki yılık çalışma sürecinde yaklaşık 422 birey ortaya çıktı" dedi.
2010 yılından bu yana höyükteki mezarlığın üst bölümünde çalıştıklarını ifade eden Dr. Konyar, "Bu kazılar sırasında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi'ndeki antropolog arkadaşlarla birlikte çalıştık. Kazı sonunda gerekli izinler alınarak 422 bireyi, yani bir şekilde 422 Vanlıyı geçici olarak Kırşehir'e yolladık. Orada neler yapılacak? Orada bunların ortalama yaş durumları, hastalıkları, beslenme şekilleri gibi noktalarda bilimsel çalışmalar yapılacak. Geçici olarak yolladığımız Vanlı vatandaşları bu çalışmalar tamamlandıktan sonra tekrar Van'a getirerek, Van Müzesi'ne teslim edeceğiz. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi'nde yapılacak olan çalışmalardan sonra saptanacak bütün veriler yayın haline getirilecek" şeklinde konuştu.
Türkiye Gazetesi, 03.10.2011
|
|
İKİ BİN YILLIK İSKELETİN YÜZ HATLARINI
CANLANDIRDILAR

2 bin yıllık iskeletin yüz hatlarını canlandırdılar
-Kültepe-Kaniş kazı alanında bulunan iskeletin
kafatası ölçümlerinden, 2 bin yıl öncesinde
Anadolu’da yaşayan insanın baş kısmı bütün
hatlarıyla yeniden oluşturuldu -Kazı Ekibi Başkanı
Prof.Dr. Kulakoğlu: -"50 yaşlarındaki bir kadının
kafatasının bire bir ölçüleri alınarak, plastikten
yapılan bu çalışma, 2 bin yıl önce Anadolu’da
yaşayan insanlarla, günümüz insanları arasında
fizyolojik olarak bir fark olmadığını gösteriyor"
Kültepe-Kaniş kazı alanında bulunan iskeletin
kafatası ölçümlerinden, 2 bin yıl öncesinde
Anadolu’da yaşayan insanın baş kısmı bütün
hatlarıyla birlikte yeniden oluşturuldu.
Kültepe-Kaniş kazı ekibi başkanı Prof.Dr. Fikri
Kulakoğlu, AA muhabirine verdiği bilgilerde, 2007
yılında yaptıkları kazılarda, 200’e yakın mezar
açıldığını, bunlardan birisinde bütünlüğü hiç
bozulmamış bir iskelet bulduklarını bildirdi.
Prof.Dr. Kulakoğlu, iskeletin kafatası üzerinde
özel bir çalışma yapıldığını ifade ederek, "O
dönemde yaşayan bir insanın fizyolojik yapısının
nasıl olduğunu ortaya koymak istedik. Bu nedenle de
kafatasının tomografisi çekilerek datası ölçüldü ve
yüz hatları en küçük detaylarıyla belirlendi" dedi.
Kafatasıyla ilgili elde edilen bilgilerin Yeni
Gine’ye gönderildiğini belirten Prof.Dr. Kulakoğlu,
şöyle devam etti: "Yeni Gine’ye iskeletin kafatası
değil, sadece ölçümlerden elde edilen bilgiler
gönderildi. Bu bilgiler ışığında orada plastikten
oluşturulan model, etlendirildi, canlandırıldı. Bu
çalışmayla, günümüzden 2 bin yıl öncesinde Anadolu
topraklarında yaşamış bir kadının, gözleri, kaşları,
kulakları, dudakları başta olmak üzere bütün yüz
hatlarını yansıtan bir baş bölümü oluşturduk. Bu
canlandırma bize şunu gösteriyor, 2 bin yıl önce
Anadolu’da yaşayan insanların görüntüsü fizyolojik
olarak, günümüz insanından farklı değil." Kulakoğlu,
kazı alanında bulunan iskeletin, Anadolu’ya sonradan
gelmiş, göç etmiş bir kişiye ait olmadığını, Anadolu
insanının bir kalıntısı olduğunu da bildirdi.
2 bin yıl önce yaşamış ve 50’li yaşlarda ölmüş olan
kadının kafatası ölçüleri baz alınarak, plastikten
oluşturulan baş kısmı, kaşları, kirpikleri, gözleri,
dudakları, burnu ve kulaklarıyla sanki canlı gibi
duruyor.
Prof.Dr. Kulakoğlu, "Hacı Nine" adını koyduklarını
söylediği Romalı kadının baş kısmını, 2010 yılında
İstanbul-Kültür Başkenti etkinlikleri
çerçevesinde İstanbul’da sergilediklerini ve büyük
ilgi gördüğünü de sözlerine ekledi.
Milliyet, Haber: Zafer Barış/AA, 03.10.201
|
|
GİRESUN ADASI'NDA ÖNEMLİ ARKEOLOJİK BULGULAR ÇIKTI
Giresun Valisi Dursun Ali Şahin, Giresun
Adası'ndaki arkeolojik kazı çalışmalarında,
adanın ve bölgenin tarihine ışık tutacak çok
önemli bulgulara ulaşıldığını söyledi.
Vali Şahin, Giresun Adası'nda sürdürülen
arkeolojik kazı çalışmalarıyla ilgili
değerlendirme toplantısına başkanlık etti.
Vali Şahin burada, Giresun Adası'nın turizme
kazandırılması ve gerçek tarihinin tespiti
amacıyla başlatılan kazı çalışmalarında,
adanın ve bölgenin tarihine ışık tutacak çok
önemli bulgulara ulaşıldığını aktardı.
Şahin, "Kazı çalışmaları sonucunda 32 insan
iskeletinin yanı sıra çok sayıda mozaik
parçası, bronz divit zarfı ve mürekkep
hokkası, haç, günlük kullanılan pişmiş
toprak kaplar, 2 mezar steli, fresk
parçaları, Osmanlı döneminden kalma 1 pipo
ucu ve 1 gümüş sikkenin yanında adanın
tarihine ışık tutacak kalıntılar bulundu."
dedi.
Kazı sonuçlarının Kültür ve Turizm
Bakanı'na sunulacağını dile getiren Şahin,
"Çıkan eşyaların bir bölümünü müzede, bir
bölümünü de adada uygun mekanlarda yerinde
teşhir edeceğiz. Kazı çalışmalarımız
önümüzdeki yıl adada kilisenin yönetici
yapısının bulunduğu alanda devam edecek."
dedi.
Giresun Adası'na teleferik sistemi
kurulmasını hedeflediklerini, bunun adanın
turizm potansiyelin artırılmasına katkı
sağlayacağını ifade eden Şahin, "Çok sayıda
kişi günlük olarak adamıza akın edecek. Buna
paralel olarak kaledeki ve yaylalardaki
iyileştirme çalışmaları da devam ediyor.
Havaalanıının bitimine kadar kale, ada ve
yaylalarımızı en iyi şekilde Turizme
hazırlayacağız." diye konuştu.
Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ertekin
Doksanaltı ise kazı çalışmalarında
ulaştıkları en önemli bulgulardan birinin de
MS 3. veya 4. yüzyıla ait olduğunun tahmin
edildiğini söyledi. Doksanaltı, Karadeniz
Bölgesi'nde bulunan 8 farklı renk içeren
mozaik parçasının Anadolu tarihi için önemli
bir boşluğu dolduracağını belirtti.
Doksanaltı, Karadeniz'de bulunan 200'e yakın
antik limandan günümüze kadar kalıntıları
ulaşan tek limanın sadece Giresun Adası'nda
bulunduğuna dikkat çekti. Adada yaklaşık bin
500 metrekarelik bir alanda yapılan
çalışmalarda bulunan 32 insan iskeletinden
31'inin adadaki din adamlarına, 1'inin de
bir çocuğa ait olduğu tespit edildiği
belirten Doksanaltı, iskeletlerin incelenmek
ve hangi döneme ait olduğunun tam olarak
tespiti için Selçuk Üniversitesi'ne
gönderildiği vurguladı.
Zaman, 03.10.2011
|
|
HİKAYESİ KENDİ KADAR ETKİLEYİCİ

Gaziantep'in Nizip
İlçesi'ndeki Zeugma antik kentinden çıkarılan ve Zeugma mozaiklerinin simgesi
haline gelen 'Çingene Kızı' mozaiğinin bulunma
hikayesi de kendisi kadar etkileyici.
Zeugma antik kentindeki bir villanın yemek
odasının tabanındaki birçok bölümü tahrip edilmiş
mozaiğin parçası olan ve üzerine düşen sütunun
kaldırılmasıyla bulunan mozaik, günümüzde sadece
Zeugma'nın değil Gaziantep'in de tanıtımına katkı
sağlıyor.
Geçmişte Zeugma antik
kenti kazılarında başkanlık
yapan Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rifat
Ergeç yaptığı açıklamada, Nizip'te Zeugma antik
kentinin bir bölümünün sular altında kaldığı baraj
yapım çalışmaları sırasında kamulaştırma
yapıldığını, arazisi kamulaştırılan birçok
vatandaşın Antep fıstığı ağaçlarını iyi yandığı için
kestiğini söyledi.
Bölgede çalışma yürütürken Antep fıstığı
ağaçlarını kesen bir vatandaşın yanlarına gelerek
uzun yıllar önce bölgede mozaik bulduklarını
söylediğini ifade eden Ergeç, “Çingene Kızı”
mozaiğinin bulunmasının hikayesini şöyle anlattı:
“Bölgede çalışma yaparken bir vatandaş, 'ben size
bir yer göstereyim, babamla birlikte buradan mozaik
çıkardık' dedi. O vatandaş bize uzun yıllar önce
bölgedeki bir dere yatağında mozaik bulduklarını,
babasının buradan çıkardığı bazı mozaikleri satarak
evlendiğini, kendisinin de askerden döndüğünde
evlenecek para bulamadığını diğer bir kısım mozaiği
çıkarıp satarak evlendiğini ifade etti.
Biz bu vatandaşın gösterdiği dere yatağını
kazmaya başladık. O bölgede yoğunlaştık. Bölgede çok
geniş bir alandaki mozaikler topçu alayının atış
alanı gibi delik deşik edilmiş. 12-15 metre
uzunluğunda bir alan. Bu alanın üzerinde değişik
kareler ve karelerin içinde motifler varmış. Ama her
karenin içi delik deşik edilmiş. Bu alanın orta
kısmında depremden dolayı birkaç sütun yıkılmış. Bir
tane yarım sütun vardı. 'Şu sütunu yuvarlayalım da
altına bakalım' dedik...”
Ergeç, sütunu kaldırdıklarında altında ada gibi
bir mozaik bulduklarını ve mozaiğin üzerine su
döktüklerini söyledi.
“Mozaiğin üzerine su döktüğünüzde hemen yüzünüze
gülüverir” diyen Ergeç, Çingene Kızı mozaiğinin de
birden karşılarında belirdiğini anlattı.
Mozaiği bulduklarında yanlarında birçok basın
mensubu ve müze görevlisi olduğunu, herkesin bu
mozaiğin kime ait olduğunu merak ettiğini ifade eden
Ergeç, “Hemen toplandılar başımıza, 'Bu kim?' diye.
O zaman bunu hemen bilmek mümkün değil. Bazı
mozaiklerin yanında kim olduğu yazar, ancak bu
mozaiğin yanında yazmıyor. Biz de aramızda
konuşuyoruz halka küpesi var, bağı var derken
Çingene Kızı'na benziyor denildi ve adı öyle kaldı.
Çingene Kızı mozaiğinin tamamında dirseği dizine,
çenesi avucuna dayalı bir şekilde bir kayanın ya da
bir taburenin üzerinde öne doğru eğilmiş şekilde
tasvir edildiğini tahmin ediyoruz. Mozaiğin işçiliği
gerçekten çok iyi. Göz altındaki halkaların kavisine
göre taşlar dizilmiş. Sanatkar ve işinin ehli birisi
tarafından yapıldığı belli oluyor” diye konuştu.
“Çingene Kızı”
Çingene kızı, Zeugma
antik kenti'nde bulunan bir
villanın yemek odasının taban mozaiğidir. Bu mozaik
büyük ölçüde tahribata uğramıştır. Resimli panoda
yalnızca kadın başı figürü kalmıştır. Bu mozaikte
kadın figürü sağına doğru bakmaktadır. kabarık
saçları ortadan ikiye ayılmış ve ensesinden bir
eşarpla bağlanmıştır. Dar alınlı, elmacık kemikleri
çıkık ve dolgun yüzlüdür. Kulaklarında iç içe geçmiş
iri halka küpe bulunmaktadır. Bu nedenle ilk
bulunduğunda “Çingene Kızı” olarak adlandırılmıştır.
Bir görüşe göre bu figür, saçlarının ortadan
ayrılmış olması gözleri ve burun yapısıyla Büyük
İskender olarak yorumlanmaktadır. Bir başka görüşe
göre ise Toprak Ana Gaia olmalıdır. Ancak başının
yanındaki asma filizlerinden dolayı Dianysos
şenliklerinde yer alan Mainad olma olasılığı
kuvvetlidir. Çingene Kızı mozaiği, Gaziantep Müzesi
Müdürlüğü başkanlığında Zeugma antik kenti'nde 1998
yılı sonbaharında yapılan kurtarma kazılarında
bulunmuştur.
Çingene Kızı mozaiği şu anda Zeugma Mozaik
Müzesi'nin ikinci katındaki özel bir odada
sergileniyor. Mozaik için özel olarak yapılan odaya
labirent ve karanlık bir yoldan gidiliyor. Odanın
yine karanlık olan bölümünde sadece Çingene Kızı
mozaiği aydınlatılmış.
Çingene Kızı mozaiğinin resmi, Zeugma Mozaik
Müzesi ve Gaziantep'in tanıtımı için hazırlanmış
birçok hediyelik eşyayı da süslüyor.
Hürriyet, 03.10.2011
|
|
SALAMİS ANTİK KENTİNDE DÖRT HEYKEL BULUNDU
Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Salamis antik kentinde bu yaz yürütülen kazı çalışmalarında
MS 2. yüzyıla ait olduğu tahmin
edilen dört heykel bulundu.
Önce Roma Hamamı’nda gerçekleştirilen çalışmalar
sırasında bir kadın heykeli ortaya çıkarıldı. Daha
sonra yerde büyük boyutlarda başları kesik üç heykel
daha bulundu. Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Doğu Akdeniz
Üniversitesi (DAÜ) ile
Ankara Üniversitesi işbirliğinde KKTC Eski
Eserler ve Müzeler Dairesi’nin katkılarıyla
sürdürülen kazıların ikinci başkanı Doç.Dr. Erhan
Öztepe bu yılki çalışmaların verimli geçtiğini
belirtti. “Ortaya çıkan heykeller, burada zengin
tarihi eser potansiyeli ümidini artırdı. Heykelleri
Kazıevi’ne taşıyarak koruma işlemleri
gerçekleştireceğiz” dedi.
Öztepe, yaz döneminde yaptıkları kazı çalışmalarında
Roma Hamamı’nın soğukluk bölümündeki çalışmaları
tamamladıkladını, önümüzdeki yıl yapacakları
kazılarda ise Roma Hamamı’nı restore ederek dünya
kültürel mirasına katkıda bulunmayı amaçladıklarını
ifade etti.
14 yıldır kazı çalışmaları yürütülen Salamis
Harabeleri’nde 10 günde 4 heykelin bulunması üzerine
KKTC Turizm Çevre ve Kültür Bakanı Ünal Üstel, kazı
alanında incelemeler yaptı. Kazı ekibine teşekkür
eden Üstel, KKTC’nin tarihi ve kültürel açıdan
zenginliğinin gurur verici olduğunu belirtti.
Çıkarılan eserlerin tek çatı altında sergileneceği
bir Salamis Müzesi oluşturmayı hedeflediklerini
sözlerine ekledi.
Hürriyet, 03.10.2011
|
|
RESTORATÖRLERE İTALYAN EĞİTİMİ

İtalyan uzman Marina Zingarelli, geçen yıl
Peygamberimiz'in Hırka-i Şerif'ini restore
etmiş ve hırka Ramazan'da, Fatih'teki Hırka-i
Şerif Camii'nde tekrar ziyarete açılmıştı.
Zingarelli ile o süreçte röportaj yapmak,
bizim için manevi değeri yüksek bir kıyafete
emek sarf eden kişinin kim olduğunu öğrenmek
istemiştik. Ama basından köşe bucak
kaçırıldı, bir-iki sorumuza ancak e-maille
cevap vermesine müsaade edildi. Yaptığı iş
elbette çok önemliydi ama cam fanusa
oturtulup bu kadar ulaşılmaz bir restoratör
haline sokulmasının bizimkilerin
işgüzarlığından başka bir şey olmadığını
geçen hafta anladık. Çünkü geçen hafta,
Zingarelli'yi yetiştiren, mezun eden hocası,
Hırka-i Şerif'in tüm laboratuvar
analizlerinin yapıldığı İtalya'daki
uluslararası restorasyon merkezi Floransa
L'Opificio dele Pietre Dure Enstitüsü'nün
Müdürü Susanna Conti ile tanışma fırsatımız
oldu. O da restoratör, 30 yıllık ciddi bir
deneyime sahip. Elinden, Türk ve dünya
mirasına ait pek çok eser geçmiş. Ama
görüşmemiz gayet insani çerçevede
gerçekleşti.
Tekstil restorasyonu alanında uzmanlaşan
Susanna Conti'nin Türkiye'de bulunma sebebi,
TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı
tarafından ülkemize davet edilmiş olması.
Dolmabahçe Sarayı Tekstil Restorasyonu ve
Konservasyonu Atölyesi'nde görev yapan
uzmanlara, restorasyon alanındaki
yenilikleri, farklı teknikleri göstermek
için buradaydı. Bir hafta devam eden
derslerin geçen cuma günü 16.00 itibarıyla
biten son saatine katılabildik. Conti yeni
uzmanlara, Dolmabahçe Sarayı'nın, üzeri
nakış işlemeli bordo renkli perdesinin nasıl
sağlamlaştıracaklarını anlatıyordu. Derse
katılanların hepsi gencecikti. Başak Birsel
28, Zeynep Hilal Çakın 23, Tuba Yavuz 24 ve
kimyager Büşra Özcan 24 yaşındaydı.
Restorasyon ve Konservasyon atölye sorumlusu
Hülya Kesal, "Conti'yle bilgi güncellemesi
yaptık. Halihazırda yaptığımız çalışmaları
da beğendiler." diyor.

Bir hafta süren eğitimde Susanna
Conti'nin dışında başka uzmanlar da vardı.
Ahşap üzerine yapılan resimlere uygulanan
yeni yöntemleri Doç.Dr. Oriaana Sartiani ve
Luisa Gusmeroli, ambalajlama ve taşıma
teknikleri ile koruma amaçlı
iklimlendirmenin nasıl yapılacağını Roberto
Boddi ve Andrea Santacesaria anlattı.
Susanna Conti, bugüne kadar restore
ettiği en eski eserin 6. yüzyıla ait bir
dokuma olduğunu söylüyor. Ayrıca neredeyse
dünyaca ünlü tüm ressamların pek çok
tablosuna emek harcamışlar. Malta'daki
Caravaggio'nun büyük bir tablosunu, Leonardo
da Vinci'nin ve Rafael'in eserlerini restore
etmişler. Türk kültürüne ait bir eserin
kendilerine gelip gelmediğini soruyoruz.
Floransa'da bir müzede yer alan 1531 tarihli
Türk kalkanı üzerinde epey uğraştığını
anlatıyor ve "Enstitümüzde savaşlarda
kullanılan aletlerin kimliğini tespit eden
uzmanlarımız var. Onlar bu kalkanın
kimliğini çıkaramadılar. Eğer önereceğiniz
uzmanlar varsa çok memnun oluruz." diyor.
Susanna Conti ders anlatırken elindeki
kalın kitap dikkatimizi çekiyor. Son 10
yılda yaptığı tüm restorasyon çalışmalarını
fotoğraflarıyla anlatan özel bir kitap.
Böyle bir esere imrenmemek elde değil. Biz
de köklü bir geçmişe, mirasa sahibiz.
Restorasyona ihtiyaç duyan pek çok eserimiz
var. Conti'yi dinlerken, tam da Hayrunnisa
Gül'ün "Bizde restorasyonlar başarılı değil.
Hep yurt dışından çalışıyoruz." şeklinde
açıklama yaptığı şu günlerde 'acaba biz ne
zaman bu kadar uzmanlaşacağız?' diye
düşünmeden edemiyoruz.
İtalya'da restorasyon alanında devlete
bağlı olarak çalışan üç kurum var.
Floransa'daki L'Opficio dele Pietre Dure
Enstitüsü bunlardan biri. Diğer ikisi
Roma'da. L'Opficio dele Pietre Dure
Enstitüsü, iki kurumun birleşmesiyle 1978'de
açılmış. Bu kurumlardan birini 1588'de
Grandük I. Ferdinand kurmuş, diğeri
Floransa'ya özgü tabloların restorasyonunu
yürüten bir laboratuvar (1932).
Susanna Conti, restorasyon okullarının
ülkelerinde neden bu kadar geliştiğini şöyle
anlatıyor: "Nerdeyse tüm dünya mirasının
yüzde 70-80'i İtalya'da. Yaptığımız
çalışmalarla mirasımızı korumak istiyoruz.
Sadece ülkemizde değil, İspanya, Hırvatistan
vs. gibi ülkelerde de çalışmalar yapıyoruz,
danışmanlık hizmeti veriyoruz."
Enstitü 30 yılda sadece 354 öğrenci mezun
etmiş. Her yıl 10-15 öğrenci kabul
ediyorlar. Nedeni ortada, bu alanda bir
uzman yetiştirmek titizlik ve özen isteyen
bir iş. Öğrencilere beş yıllık bir eğitim
veriliyor. Okula girebilmek için üç aşamalı
sınavı geçmek şart. Susanna Conti, okulu
kuran L'Opficio dele Pietre'in ilk
öğrencilerinden. Okulda kalmayı tercih etmiş
ve İtalya'daki restoratörlerin çoğunu o
yetiştirmiş.
Tekstil restorasyonu alanında uzmanlaşan
İtalyan Susanna Conti, Leonardo da Vinci,
Caravaggio ve Rafael gibi dünyaca ünlü
ressamların tablolarını restore etmiş ve 10
yıllık çalışmalarının bir kitapta toplamış.
Conti: "Hz. Muhammed'in hırkasını öğrencim
Marina Zingarelli restore etti. Hırka-i
Şerif'in tüm analizleri, araştırmaları
enstitümüzde yapıldı ama ihaleyi LA.R.A.
Konservasyon Şirketi aldığından Marina o
şirket için çalıştı." diyor.
Zaman Pazar, Haber: Sevinç Özarslan, 02.10.2011
|
|
NEDEN TURİZME AÇILMIYOR?
Malatya'nın Akçadağ İlçesi Sarıhacı Köyü'nde ana yol kenarında bulunan damlataş mağarasının turizmin hizmetine açılmaması eleştiriliyor.
Bölünmüş yol çalışmalarında ortaya çıkan Sarıhacı Köyü civarındaki mağara daha sonra yol çalışmaları nedeni ile kısmen tahrip olmuştu. Bölge turizmine olumlu katkıda bulunacak Sarıhacı mağarasında çeşitli sarkıtlar bulunuyor. Yol üzerinde olması nedeni ile gelen geçen çok rahatlıkla bu mağarayı görebiliyor. Köylüler, "Burası ne olacak? Neden turizmin hizmetine açılmıyor?" diye soruyorlar.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu yetkililerinin de inceleme yaptığı sarkıt ve dikitlerin yer aldığı damlataş mağarasının turizmin hizmetine açılması halinde ilgi göreceği ifade ediliyor.
Şehirler arası yol kenarında da bulunmasının avantaj olduğunu söyleyen vatandaşlar, burasının biran önce düzenlenip turizmin hizmetine açılmasını talep ettiler.
Malatya Haber, 02.10.2011
|
 |
|

|
TARİHİ BİNA PARÇA PARÇA KALDIRIMA DÖKÜLÜYOR
Kültür Bakanlığı ve Anıtlar Kurumu tarafından koruma altına alınan Karaköy Kemeraltı Caddesi, Kanarya Sokak'taki tarihi Beyazıt Han'dan kopan parçalar vatandaşı ve esnafı tehdit ediyor.
Kentte son günlerde etkisini gösteren yağmurlarla birlikte binadan kopup düşen parçalar nedeniyle sabah işe yetişme telaşındaki vatandaşlar büyük tehlike atlattı. Binanın cephesinden kopan taş parçaları, yayaların geçtiği kaldırıma düştü. Binadan zaman zaman taşların döküldüğünü belirten çevre esnaflardan Mecit Tepegöz, bu kez düşen parçaların kaya parçası gibi olduğunu söyledi. Tepegöz, kimisi karpuz büyüklüğünde olan taşlar yüzünden endişeli olduklarını sözlerine ekledi.
1800'lerden kalma Roma hamamı üzerine Cenevizler tarafından yapılan tarihi bina altı tonoz, üzeri yığma 5 kattan oluşuyor. Boş olan binayı, madde bağımlıları mesken tutmuş durumda. Üç kez yangın tehlikesi atlatan binanın altı ortağının restorasyon için üç yıl önce Anıtlar Yüksek Kurulu'na başvurduğu ancak henüz sonuç çıkmadığı öğrenildi.
Sabah, Haber: Mustafa Kaya, 02.10.2011
|
|
ASIRLIK TAŞ ÇALINDI
Sivas'ın Kangal İlçesi'nde üzerinde değişik şekillerin bulunduğu 100 yıllık olduğu tahmin edilen bir mezar taşının defineciler tarafından çalındığı iddia edildi.
Edinilen bilgiye göre Kangal Belediye Mezarlığında çalışan Turgut Aydın, sabah eski bir mezarın kazılmış olduğunu fark ederek hemen durumu belediye başkanı ve emniyete bildirdiğini söyledi. En az 80-100 yıllık bir mezar olduğunu belirten Aydın, taşın üzerinde bulunan çeşitli şekillerin definecilerin dikkatini çekmiş olabileceğini söyledi.
Üzerinde tabanca, kılıç, sürahi, küp gibi şekillerin olduğu büyük taşı bir kişiyle yerinden oynatmanın imkansız olduğunu kaydeden Aydın, bu işi yapanların en az 3-4 kişi olabileceğini vurguladı.
Polisin, içinde kemik parçalarının bulunduğu mezarı kazanların bulunabilmesi için çalışma başlattığı öğrenildi.
Sivas Kent Haber, 01.10.2011
|
 |
|
ABDÜLAZİZ'İN GÜMÜŞ SİNİSİ 140 BİN TL'DEN SATIŞTA
Sultan Abdülaziz'in yazın
dört, kışın ise üç kez üzerinde yemek yediği gümüş
sinisi, Asar-ı Atika Müzayede ve Sanat Galerisi'nin
düzenlediği bir müzayedede 140 bin
TL'den satışa
çıkarılıyor.
Osmanlı sarayı için 19. yy'da özel
olarak imal edilen 140 santimetre çapındaki sininin,
değerinin çok üzerinde
satılacağı tahmin ediliyor. Osmanlı eserlerinin yer
aldığı müzayedenin en dikkat
çeken parçalarından diğeri ise Abdülaziz ve
ailesinin
yaşamını belgeleyen
fotoğraf albümü.
Albümde, 100 adet küçük boy portre
fotoğrafı bulunan Sultan
Abdulaziz'in, çocukları, haremağaları, cariyelerini
kapsayan fotoğraflar
bulunuyor. Fotoğraf
albümü 9 bin TL'den satışa çıkacak.
Sabah, Haber: Pervin Metin, 02.10.2011
|
|
MACARİSTAN'DA OSMANLI'DAN KALMA SU KUYUSU
Kazı çalışmalarını yürüten Macar arkeolog Dr. Gyula
Siklosi, Macar medyasına yaptığı açıklamada, başkent
Budapeşte'nin 60 kilometre batısındaki
Szekesfehervar kentinde önemli bir keşfe imza
attıklarını açıkladı.
Arkeolog Siklosi, kazıda 1550-1600 yıllarından
Osmanlı dönemine ait kuyu sistemi bulduklarını
söyledi.
Siklosi, kazılarda Arpad dönemi 900-1000 yıllarına
ait tarihi eserlerinin de gün ışığına çıkarıldığını
belirtti.
Osmanlı dönemine ait sistemin birbiriyle
bağlantılı birçok kuyudan oluştuğunu açıklayan Macar
yetkililer, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaklaşık 150
yıl süren (1541-1686) Macaristan egemenliği dönemine
ait kuyuların durumunun gayet iyi olduğunu, en kısa
zamanda tüm kuyuların tamamen ortaya çıkarılacağını
belirttiler.
Ntvmsnbc, 01.10.2011
|
|
KALE KAZILARINDA 12 ODA
ORTAYA ÇIKARILDI

Selçuk İlçesi'nin en
önemli ören yerlerinden biri olan Ayasuluk
kalesindeki kazılarda Aydınoğulları dönemine ait 12
oda ortaya çıkartıldı. Ayasuluk Kalesi ve St. Jean
Kilisesi Kazıları Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa
Büyükkolancı “Odaların içinde bulduğumuz madeni
paralar, evlerin ve işliğin Fatih Sultan Mehmet
dönemine kadar kullanıldığını bize göstermiştir”
dedi.
Ayasuluk Kalesi ve
St. Jean Kilisesi Kazıları Başkanı Yrd. Doç.Dr.
Mustafa Büyükkolancı Ayasuluk kalesi içinde yer
alan St. Jean Kilisesi kazı ve onarım
çalışmalarının 2011 yılında başarılı bir şekilde
devam ettiğini ve 2010 yılında MS 7. yüzyılda
Efes’ten St. Jean Kilisesi yakınına taşınan
Piskoposluk Sarayı’nı ortaya çıkarma amacıyla
başladıkları kazılarda sarayın bir bölümünü
oluşturan büyük bir sarnıçla karşılaştıklarını,
2011 kazılarında ise bu sarnıcın içinin
boşaltılması yolunda büyük ilerleme
kaydettiklerini ifade etti.
Bu sarnıcın Selçuk
içindeki su kemerlerinin son durağı olduğunun
anlaşıldığını söyleyen Büyükkolancı, 2011
yılında bu sarnıcın içinin boşaltılmasına
başlandığını, yaklaşık olarak 420 metrekarelik
alanda 1.5metre derinliğe inildiğini ifade etti.
Burada Aydınoğulları Beyliği’nin Ayasuluk
kentini aldığı tarih olan 1310 yılında inşa
edilen üç konut ve bir işlikten oluşan toplam 12
odanın açığa çıkarıldığı açıklayan Büyükkolancı
“Odaların içinde bulduğumuz madeni paralar,
evlerin ve işliğin Fatih Sultan Mehmet dönemine
kadar kullanıldığını bize göstermiştir” dedi.
Kalede restorasyon
çalışmalarının da sürdüğünü ifade eden Büyükkolancı,
İç Kale Batı Sur Duvarı güney yarısında restorasyon
çalışmalarına Selçuk Belediyesi’nin işçi ve malzeme
desteği ile 2010 yılında başlandığını ve beğeni
kazanan kule ve beden duvarı restorasyon
çalışmalarının 2011 yılında da sürdüğünü söyledi.
Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Kilisesi Kazı Başkanı
Yrd. Doç Dr. Mustafa Büyükkolancı çalışmaların kasım
ayı sonuna kadar devam edeceğini ve Kaleyi 2012
yılında yerli yabancı ziyaretçilere açmayı
hedeflediklerini söyledi.

Öte yandan Ayasuluk
Kalesi’nin karanlığa terkedilişi de devam ediyor.
Haziran ayında TEDAŞ tarafından aboneliği olmadığı
için elektrikleri kesilen kale, Selçuk’un en çok
turist aldığı ayları karanlıkta geçirdi. Bu sebeple
geceleri bütün görselliğini yitirerek Selçuk’un gece
manzarasından silinen kalenin elektrik ücretinin
belediyeden alınmasını talep ediyor. Ancak kalenin
restorasyonu için 2011 yılında 1 milyon lira
civarında yatırım yapan Selçuk Belediye Başkanı
Hüseyin Vefa Ülgür ören yerlerinin tüm gelirlerinin
Kültür Bakanlığı’na aktarıldığını bu nedenle
elektrik, su gibi hizmet bedellerinin belediyeden
talep edilmesinin doğru olmadığının altını çiziyor.
Selçuk Bölge Haberleri,
30.09.2011
|
|
HERKÜL GELDİ, SIRA İHTİYAR BALIKÇI'DA

Ege Bölgesi'nden çeşitli yollarla
yurtdışına kaçırılan eşsiz
değerdeki tarihi eserler anavatanına dönmek
için gün sayıyor. Kültür
ve Turizm Bakanlığı, ABD'den
iadesi
sağlanan "Yorgun Herkül" heykelinin ardından,
Aydın'ın Geyre İlçesi'ndeki Afrodisias antik
kentinden, 107 yıl önce çalınan "İhtiyar Balıkçı"
heykelinin peşine düştü.
Ege'den yasadışı yollarla
yurtdışına
kaçırılan ve iadesi için çalışmalara hız verildiği
açıklanan eserler arasında; Bergama-Zeus Sunağı,
Troya antik kenti eserleri ve Lidya yazıtları da
bulunuyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın,
"Peşlerindeyiz" dediği 300 eserden biri olan İhtiyar
Balıkçı heykeli, halen Berlin'deki Pergamon
Müzesi'nde sergileniyor. Geyre yakınlarındaki antik
Aprodisias Kenti'ne ait olan dünyaca ünlü heykelin,
1904 yılında Fransız arkeolog Paul Gaudin tarafından
yürütülen izinli kazılar sırasında bulunduğu ve
gizlice yurtdışına kaçırıldığı tahmin ediliyor.
Heykelin Aprodisias'tan kaçırılarak Almanya'ya
satıldığı, 85 yıl sonra bölgede yapılan bir kazı
çalışmasında tesadüfen ortaya çıktı.
Ege'den yasadışı yollarla çıkarılarak yurtdışındaki
müzelere satılan tarihi eserler en çok Almanya'da
bulunuyor. Bu ülkeyi ABD, Rusya ve İtalya takip
ediyor. Almanya'daki müzelerde İhtiyar Balıkçı
heykeli dışında Bergama-Zeus Sunağı, 480 parçadan
oluşan antik Troya eserleri, Aydın'daki kazılarda
ortaya çıkarılan bin 100 adet eser, Lidya
uygarlığına ait sikkeler ve Manisa Müzesi'nden
çalınan sikkeler sergileniyor. ABD'nin elinde ise
Ege'ye ait 16 adet yazılı Lidya mezar ve adak steli,
Dionysos mozaikleri ve çeşitli lahit parçaları
bulunuyor. Filmlere konu olan Troya uygarlığına ait
tarihi eserlerin büyük bölümü ise Rusya'nın elinde.
Ege'de büyük bir uygarlık kuran Lidyalılara ait
yazıtlar da İtalya'da sergileniyor.
Edinilen bilgiye göre bakanlık, iadesi sağlanacak
eserler arasında önceliği Almanya'nın elindeki
İhtiyar Balıkçı heykeli, Bergama-Zeus Sunağı ile
Rusya'da sergilenen Troya eserlerine veriyor. 1991
yılından itibaren kaçak tarihi eserlerin iadesi için
Almanya ile yapılan görüşmelerden bugüne kadar
tatmin edici bir sonuç alınamadı. Kültür ve Turizm
Bakanlığı uluslararası anlaşmalara rağmen tarihi
eserleri iade etmeyen Almanya ile görüşmelere 2011
yılında tekrar başladı. Bilim adamları ve müze
müdürlüklerine, çalınan eserlerle ilgili yeni
raporlar hazırlatan bakanlık, iade çalışmalarını
Dışişleri, Adalet ve İçişleri bakanlıklarıyla
koordineli olarak yürütüyor. Çalınan tarihi
eserlerin tespiti ve iadesi için Interpol ile de
işbirliği yapılıyor. Eserlerin iadesinin ikili
görüşmeler ve anlaşmalarla sağlanamaması durumunda
konsolosluklar ve elçilikler aracılığıyla hukuki
süreç başlatılıyor.
Bakanlık ayrıca yeni tarihi eser kaçakçılığı
vakalarının yaşanmaması için de bir dizi tedbir
aldı. Bu doğrultuda müze ve ören yerlerinden çalınan
eserin fotoğraflı envanter bilgileri, bakanlığa
bağlı tüm müze müdürlüklerine, özel müzelere ve
koleksiyonerlere gönderiliyor. Ayrıca yurtdışına
çıkışların önlenmesi için tüm gümrük kapıları
uyarılıyor.
Yurtdışına kaçırılan tarihi eserlerin anavatanına
dönmesine büyük önem verdiklerini belirten Bakan
Ertuğrul Günay, "Türkiye'nin sınırları içindeki tüm
tarihi eserler, bize emanet ve insanlığın geleceğine
onları koruyarak taşımak boynumuzun borcu. Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı, Perge'den çalınıp götürülen 2
bin yıllık bir Pagan heykelinin 110 kiloluk üst
yarısını Amerika'dan uçağına koyup getirdiyse;
kimsenin bu konuda başka yorum yapma hakkı yok.
Herkesin yaşadığı ildeki kültürel varlıklara
ayrımsız sahip çıkması gerekir. Biz hükümet olarak
ayrımsız Anadolu'yu kucaklıyoruz" dedi.
TARİHİMİZİ BÖYLE ÇALDILAR
Bergama-Zeus Sunağı: İlk çağın en büyük
heykeltıraşlık şaheserinden biri olarak
nitelendirilen ve Bergama Kralı 2. Eumenes
tarafından Galatlarla yapılan savaşın kazanılmasının
ardından kurtarıcı Zeus'a bir şükran ifadesi olarak
inşa edilen ünlü Zeus Sunağı kabartmaları, Alman
mühendis Carll Humman tarafından parça parça
sökülerek deniz yoluyla Almanya'ya kaçırıldı. Daha
sonra monte edilen tarihi eser, halen Berlin
Pergamon Müzesi'nde sergileniyor. İadesi için 1991
yılından bu yana çalışmalar devam ediyor.
Aphrodisias-İhtiyar Balıkçı Heykeli:
Aydın Geyre yakınlarındaki antik
Aphrodisias Kenti'nde Prof.Dr. Kenan Erim
başkanlığında sürdürülen kazılar sırasında 1989
yılında Tiberius Portikosu'ndaki havuzda bir mermer
baş bulundu. Bulunan başın, 1904 yılında Fransız
arkeolog Paul Gaudin tarafından yürütülen izinli
kazılar sırasında bulunarak gizlice yurtdışına
kaçırılan ve daha sonra Berlin Pergamon Müzesi'ne
satılan gövdeye ait olduğu tespit edildi.
Troya eserleri:
Tarihin en önemli
arkeolojik buluntuları arasında sayılan Troya
eserleri, Çanakkale'deki antik kentte Alman arkeolog
Heinrich Schliemann tarafından gün ışığına
çıkarıldı. MÖ 2300-2800 yılları arasına ait tarihi
hazinenin, Schliemann ve eşi tarafından 1871-1890
yılları arasında yurtdışına kaçırıldığı biliniyor.
Eserlerin bir bölümü Berlin'de, bir kısmı da
Rusya'da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi ile St.
Petersburg'daki Hermitage Müzesi'nde bulunuyor.
Lidya yazıtı, mezar ve adak stelleri:
İtalya Interpolü, Floransa'da Galeotti isimli bir
İtalyan vatandaşında 14 Kasım 1997 tarihinde bir
Lidya yazıtı ele geçirdi. Eserin Türkiye kökenli
olduğu tespit edilince iadesi için 1998 yılında
hukuki süreç başlatıldı. Dava halen devam ediyor.
ABD'de bir internet sitesinde açık artırma yolu ile
Lidya uygarlığına ait 16 adet Grekçe yazıtlı mezar
ve adak stelinin satılmakta olduğu tespit edildi.
Eserlerin Türkiye'ye iadesi ile ilgili çalışmalar
İçişleri, Dışişleri ve Adalet bakanlıkları nezdinde,
koordineli olarak başlatıldı. Uzun yıllar Paris'te
bulunan ve daha sonra Cenevre'ye gönderilen 13 parça
Lidya eserinin Karun Hazinesi'ndeki eserlerin aynısı
olduğu tespit edildi.
Yeni Asır, Haber: Zafer Şahin, 30.09.2011
|