Haberler logo Ocak '12 Arşivi

29 Ocak - 4 Şubat 2012

SARAYDA KEPÇEYLE YIKIM





Sarayda kepçeyle yıkım Sultanahmet'te Bizans Büyük Saray'a ait tarihi yapı iş makineleriyle yerle bir edilip yerine otel yapılırken kimsenin kılı kıpırdamadı.

Radikal'in haberine göre, Sultanahmet'te 1. Derece Koruma Bölgesi içinde yer alan, kentsel ve arkeolojik sit alanı içindeki Bizans Büyük Saray'a ait olduğu düşünülen tarihi yapıyı iş makinalarıyla yerle bir edip yıktılar. Yerine beş katlı otel diktiler. Bu sırada durumu fark eden uzmanların İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu ile Fatih Belediyesi'ne yaptığı bilidirim sonuç vermedi.

Koruma Kurulu bir ay sonra inşaatın durdurulması yönünde karar aldı. Bir ay içinde inşaat beş kat yükseldi, çatı aşamasına geldi. Sultanahmet Mahallesi 98 ada 1,2,22 ve 33 parselde yer alan inşaat, arkeologlara göre Bizans Büyük Saray'ın üstüne yapıldı. İki parsel yanında, Sultanahmet Eresin Otel'in altında da benzer kalıntılar inşaat sırasında çıkmış, otel sahipleri bu kalıntıları koruma altına alarak müzeye çevirmişti. 'Güçlendirme' izniyle Sultanahmet Küçükayasofya Caddesi üzerinde 1 ve 2. parseli korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen, diğer parselleri de 2. derece korunması gerekli kültür varlığı olan yapılar bir gecede yıkıldı. Ancak yıkımdan önce Fatih Belediyesi'nden güçlendirme izni alındı.

İnşaat yapılacak alanın etrafı suntadan tahta paravanlarla kapatıldı. İçeride ne olup bittiğinin görünmemesi için küçük bir delik bile bırakılmadı. Ardından önce tarihi binalar yıkıldı. Temele kadar inildi. Altta Bizans Büyük Saray'a ait duvar kalıntıları ve tarihi yapılar çıktı. Bunlar da iş makineleri ile yıkıldı. Tüm bunlar olup biterken ne Büyükşehir ne de Fatih Belediyesi'nden bir yetkili uğradı. Temel betonlarının bir kısmı atılıp tarihi duvarların iş makineleri ile yıkıldığı sırada çevredeki işyeri sahiplerinden şikâyet geldi.

İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları adrese gittiklerinde gördükleri manzara karşısında şaşkına döndü. Bizans Büyük Saray'a ait olduğunu düşündükleri 4 metre genişliğinde yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki tarihi duvarlar yerle bir edilmişti. Uzmanlar, bunu yapmalarının yasak olduğunu ve inşaatı durdurmaları gerektiğini söyledi. ama gözlerinin önünde yıkım devam etti. 1 ay sonra karar alındı Geçen 15 Aralık günü tespit edilen bu durum, İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu'na, Fatih Belediye Başkanlığı'na ivedilikle bildirildi. Koruma Kurulu bu şikâyeti tam 1 ay sonra gündeme aldı.

18 Ocak 2012 tarihli Koruma Kurulu kararında şöyle denildi:

"Açığa çıkan tarihi duvar kalıntılarının İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nce kalıntı rölevesinin ve niteliğini açıkça belirten raporun hazırlanarak kurulumuza iletilmesine, söz konusu alanda her türülü inşai faaliyetlerin ivedi olarak durdurulmasına, 1 ve 2 parsellere ait güncel röleve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin kurulumuza iletilmesine karar verildi." 5 yıla kadar hapis Koruma Kurulu inşaatın durdurulmasını istemişti ama inşaatın 5 katı da bitmiş, çatısı yapılıyordu. Kurulun rölevesini istediği tarihi duvarlar da hafriyat oldu.

2863 sayılı yasanın 65. maddesi a fıkrasında şöyle diyor:

"Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarara uğramalarına kasten sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır."

Bir şeyler döndü ama ne!

Bir kurul yetkilisi şunları söyledi: "Tarihi yarımada bütününde yapılaşma ve araştırma için yapılacak temel kazıları müze denetiminde olmalıydı. Ancak belediye haber bile vermedi. Belli ki inşaatı yapanlara arka çıkılıyor. Kurulun gündemine geç alınması da şüpheli. Çünkü geçen yıl nisan ayında bir karar aldık. Bu tür acil durumlarda faksla ya da telefonla gelen ihbarlar karşısında kurul toplanana kadar inşaatın durdurulmasına karar vermiştik. Bir şeyler döndü ama ne olduğunu anlamış değilim. Belediye de kurul yöneticileri de bu durumdan mesuldür."

'Dehşete kapıldım, bu bir vandalizm'

Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Doç. Dr. Necmi Karul: "Dehşete kapıldım. Bu bir vandalizm. Belli ki bir yapı kompleksine ait duvar kalıntıları. Saraya ait bir yapı gibi görünüyor. Gözümüz gibi baktığımız tarihi yarımadada bu nasıl yapılır? Belediye nerde? Koruma Kurulu nerde? Hiç kimse görmemesi ilginç. Arkası oldukça sağlam biri olmalı. 2863 sayılı yasa hapis cezası öngörürken bu nasıl bir cüret? Ancak yasa var ama kâğıt üzerinde, uygulayacak yönetici yok! Fourseasons Otel daha önce Bizans Sarayı üzerine yapıldı. Buradan cesaret alıyorlar."
Vatan, 05.02.2012

ULUSLARARASI MÜZELER KONSEYİ - ICOM, TÜRKİYE'Yİ BİRLİKTEN ATTI!

Art Newspaper dergisinin internet sitesinde yer alan habere göre, müzeler ve kültürel varlıkların korunması konusunda dünya çapında önemli çalışmalara imza atan ICOM (International Council of Museums / Uluslararası Müzeler Konseyi), Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen Türkiye Milli Komitesi'nin akreditasyonunu fesh etti. UNESCO'nun desteklediği ICOM'un Genel Müdürü Julien Arfurns, Art Newspaper'a yaptığı açıklamada karar yetkisi bulunan ve 1960'larda kurulan Türkiye Milli Komitesi'ni fesh etme nedenleriyle ilgili olarak "2010 yılından bu yana süren tartışmalara rağmen, hala zamana ayak uyduramadılar" dedi.

'Yeni komite siyasallaştırılmayacak'

Habere göre şu sıralar fesh edilen komite yerine ICOM Türkiye adıyla kurulacak bağımsız bir komitenin hazırlıkları sürüyor. Yeni komite, Türkiye'nin dört bir yanından müze profesyonellerinden oluşacak. Fesh edilen eski komite üyelerinden bazıları da yeni komitede yer alacak. Anforns, "Yeni komite kesinlikle siyasallaştırılmayacak" diye konuştu. ICOM'un yayımladığı bildiride 2011'in son üçte birlik döneminde Türkiye'nin ekonomisinin yüzde 8.2 oranında büyümesine rağmen, kültüre ayrılan bütçenin sadece yüzde 0.04 arttığı ifade edildi: "Devlet desteği ile kurulan müzelerin sayısı artarken, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bütçesi şaşırtıcı şekilde düşük kalıyor. Görünen o ki, bakanlık bu müzeler için tek taşıyıcı güç olarak kalmayı sürdüremeyecek".

Elleri kolları bağlı

Bildiride, müzelerde özel sektör gibi başka finans yöntemlerinin aranması gerektiği ve Türkiye'de müze sektörünün elinin kolunun bağlı olduğu ima edildi: "Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndaki merkezi, bürokratik ve karmaşık sistem, devlet ile müzeler arasında bağlantı/iletişim sorununa neden oluyor. Kanunlarla düzenlenmiş bu sistemde, müze yönetimleri kendileri karar verme sistemlerini kurmak yerine bakanlıktan karar beklemek zorunda kalıyor".

Beyoğlu ve Galata Salt Galeri'nin Müdürü Vasıf Kortun da Art Newspaper'a konuyla ilgili açıklamada bulundu. Kortun, "Türkiye heyetinin Kültür ve Turizm Bakanlığı dışında olmasını tercih ederim. Ama ICOM'un çağdaş ve modern sanat müzeleriyle ilgili konulara dahil olmasıyla ilgili kafamda soru işaretleri var. Onlara bağlı komiteler ve birlikler var. Ki bunlar ulusal veya uluslararası olabiliyor. Mesela CIMAM müze pratiği ile ilgili çalışmalarda daha aktif" diye konuştu.

Kültür yatırımları için 271 milyon lira

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre 2011 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gelen bütçeden ayrılan pay binde 40'tı. Bu rakam 2012'de yüzde 25'lik bir artışla binde 50'ye çıkarıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kültür yatırımları için 2011 bütçesinden ayrılan kaynak 199 milyon 500 bin TL'ydi. 2012 bütçesinde ise kültür yatırımları için 271 milyon 350 bin TL ayrıldı. Bu da yüzde 36'lık artışa denk geliyor. Türkiye'nin 2011 yılı Gayrisafi Milli Hasılası 1,28 trilyon TL. Bu bilgiler doğrultusunda Türkiye'de 2011 yılı kültür harcamalarının Gayrisafi Milli Hasıla'ya oranı 0.00015.
Milliyet, 02.02.2012


******


ULUSLARARASI MÜZECİLİK KURULUŞU BAKANLIĞI GÖZDEN ÇIKARDI

 


ICOM un Türkiye temsilciliğini Suay Aksoy un başkanı olduğu Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği yürütecek.

 

Uluslararası müzeciler birliği ICOM, temsilciliğini Kültür Bakanlığı’ndan alıp, sivil topluma devretti. UNESCO’nun himayesinde bir kuruluş olan ICOM, Aralık ayında Türkiye’nin akreditasyonunun iptal etmişti. Geçtiğimiz günlerde bir mektupla, Türkiye temsilciğini Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği’nin sürdümesini istediklerini bildirdi.

International Council of Museums (ICOM), 1970 yılından bu yana Türkiye’de Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) Türkiye Milli Komitesi tarafından temsil ediliyordu. Kültür Bakanlığı’nın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan milli komitenin ‘tabii üyeleri’ de genel müdürlük yöneticileriydi. Bakanlığa bağlı müzecilerin üye olduğu kurumun, sivil müzecilik uzmanları ve özel müze çalışanlarını üye yapmakta isteksiz davranması ICOM’un kararında etkili oldu.

Defalarca Milli Komite’ye başvurdukları halde üye kabul edilmeyenlerin şikayetlerini ICOM’a iletmesi sonuç verdi. ICOM merkezi, “Yeni üye kabul etmekten kaçındığı ve son yıllarda ICOM Genel Kurullarına katılmadığı” için Türkiye’nin akreditasyonunu kaldırdığını duyurdu. ICOM’un Türkiye temsilciliğini Suay Aksoy’un başkanı olduğu Müzecilik Meslek Kuruluşu Derneği yürütecek.

Radikal, 02.02.2012

AKM İHALESİ BU AY

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Taksim'deki AKM'nin restorasyonu için ihale yapılmasına ilişkin gerekli hazırlıkları tamamladı. AKM'nin tadilat, tamirat ve depreme karşı güçlendirilmesi için bu ay içinde ihaleye çıkılacak. Tadilat, tamirat ve güçlendirme, mevcut bina korunarak gerçekleştirilecek, binada herhangi bir değişiklik yapılmayacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı, yakın bir zamanda, sponsorla da protokol imzalayacak. Tadilat, tamirat ve güçlendirme çalışmalarının ekim ayında başlaması ve en geç 2013 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'na yetiştirilmesi öngörülüyor.

AKM'nin, dünya standartlarında bir kültür ve sanat merkezine dönüştürülmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı arasında 8 Ekim 2008'de işbirliği protokolü imzalandı. AKM'nin ilk mimarı Hayati Tabanlıoğlu'nun oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu'nunn hazırladığı proje de 29 Mayıs 2009'da Koruma Kurulu'nca onaylandı. Bu proje, 29 Haziran 2009 tarihinde ihale edildi. Ancak bu sırada Kültür, Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat- Sen), Koruma Kurulu kararının iptali için dava açtı. İstanbul 9. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı aldı. Bunun üzerine çalışmalar durdu. Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, itirazlara konu olan değişiklik taleplerini görüşmek ve tarafları uzlaştırmak amacıyla Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Devlet Opera Balesi Genel Müdürü, yürütmeyi durdurma kararı aldıran Kültür, Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası, ilgili meslek örgütleri temsilcileri, projeyi hazırlayan mimari büro temsilcilerini bir araya getirdi ve uzlaşma sağlandı. Ancak sendika davayı geri çekmeyince Koruma Kurulu projeyi değerlendirmeye almadı. Mahkeme de Koruma Kurulu kararını iptal edince onarıma ilişkin süreç kesin olarak durdu.

Sabah, 03.02.2012

ATLANTİK'TEN 30 KASA DOLUSU HAZİNE ÇIKARDI

 

 

Amerikalı hazine avcısı, Atlantik'in 213 metre dibinde II. Dünya Savaşı'ndan kalma bir İngiliz gemisinde altın, elmas ve platinden oluşan piyasa değeri 3 milyar dolar olan 30 kasa dolusu hazine buldu.

 

Denizaltı araştırma uzmanı Greg Brooks, BBC'ye yaptığı açıklamada, batık bir İngiliz ticaret gemisini Atlantik sahillerinde 213 metre derinlerde keşfettiklerini aktardı. Alman torpido tarafından 1942 yılında batırılan Port Nicholson 4 yıl önce keşfedilmiş; ancak gemi üzerindeki hakların müzakereleri nedeni ile açıklamanın geciktiği kaydedildi. İddiaya göre; gemide Sovyet dönemine ait 30 kasa değerli eşya bulunuyor.

 

Altın, elmas ve platinden oluşan kıymetli taşların değerinin toplam 3 milyar dolar civarında olduğu, Sovyetler Birliği'nin ABD'den aldığı silahlara karşılık ödeme için gönderildiği belirtiliyor. BBC'ye konuşan Brooks, "Bir şekilde onu alacağım. Gemiyi tamamı ile su yüzüne çıkarmak gerekse bile" dedi.

 

İngiltere hükümeti adına avukat Anthony Shusta, geminin platin taşıdığı konusunda kuşkuları olduğunu, kurtarma işlemlerinin tamamlanmasının ardından İngiltere'nin gemi ile ilgili hak iddia edebileceğini söyledi. Rusya Bilimler Akademisi doğrudan olayla ilgili bilgileri olmadığını; ancak II. Dünya Savaşı sırasında ödemeler için platin türü metallerin kullanıldığını doğruladı.

Geminin kurtarılması ile ilgili çalışmaların bu ay sonuna kadar başlaması planlanıyor.

Yeni Şafak, 03.02.2012

"700 YILLIK ESER, AYAKLAR ALTINA ALINMAZ ANCAK BAŞTACI EDİLİR"

 

 

Geçtiğimiz günlerde Zaman Gazetesi'nin gündeme getirdiği Diyarbakır'da bulunan tarihi kitabenin içler acısı hali yankı uyandırdı.

 

Tarihçi-yazar Mustafa Armağan, gördüğü manzara karşısında büyük üzüntü duyduğunu belirterek, "700 yıllık bir sanat eseri ayaklar altına alınmaz, baş tacı edilir." dedi. Diyarbakır'ın yeniden bir barış adası olması gerektiğini ifade eden Armağan, Avrupa veya ABD'de olsa 700 yıllık bir sanat eserinin, üstelik bir kutsal metnin müzelerin baş tacı olacağını belirtti. Armağan, Diyarbakırlıların kitabenin başına herhangi bir iş gelmeden bir an önce koruma altına alınmasını istediklerini kaydederek, yetkililerden şehirlerinin manevi değerlerine sahip çıkmasını beklediklerini söyledi. Konu ile ilgili olarak hat sanatı tarihçisi Prof.Dr. Uğur Derman ile görüştüğünü dile getiren Armağan, "Uğur Derman hoca, durumdan son derece rahatsız. Bu feci hatanın bir an önce düzeltilmesini bekliyorlar." ifadelerini kullandı.

Zaman, 03.02.2012

AMASYA'DA DEFİNE KAZISI SIRASINDA TARİHİ MEZAR ORTAYA ÇIKTI

 

Amasya’da Müze Müdürlüğü başkanlığında gerçekleştirilen define kazısı sırasında Roma dönemine ait bir mezarın ortaya çıktığı bildirildi.

 

Amasya Müze Müdürlüğü’nde Sanat Tarihçisi ve Araştırmacı olarak görev yapan Muzaffer Doğanbaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bir vatandaşın talebi doğrultusunda Gökmedrese Mahallesi’nde define kazısı çalışmaları gerçekleştirdiklerini söyledi.

 

Doğanbaş, ilgili kurumların yetkilileri ile güvenlik güçleri nezaretinde 70 metrekarelik bir arazide 6 kişilik ekiple gerçekleştirilen kazı çalışmaları sırasında, yaklaşık 2.5 metre yüksekliğinde kiremit kapaklı Roma dönemine ait mezar çıktığını belirtti.

 

Bunun üzerine kazı çalışmalarının durdurulduğunu ifade eden Doğanbaş, ”Define kazısında ilk bulgulara göre Roma dönemine ait olduğunu düşündüğümüz mezarın ortaya çıkmasının ardından kazı çalışmalarını durdurduk. Söz konusu yerde kurtarma kazısı başlatmak için Ankara Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne yasal izinler için başvurduk. Gerekli izinlerin ardından bölgede kurtarma kazısı çalışmalarına başlanacak” dedi.

Zaman, 02.02.2012

BAK ŞU 16-9'UN YAPTIĞINA!

 

 

Zeytinburnu’na Astay İnşaat tarafından yapılan 16-9 adlı proje ‘İstanbul silueti bozuluyor’ tartışması yaratmıştı. Bu projenin ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar ve Bayındırlık Komisyonu toplandı ve özellikle tarihi yarımadanın siluetinin bozulmaması için 10 ilçede ve 100’e yakın mahallede yükseklik sınırı getirdi. 16-9 neredeyse bitme aşamasına geldiği için bu kuralın dışında kaldı ancak henüz inşaatına başlanmamış onlarca proje bu sınıra takıldı. Temeli atılmış, inşaatına başlanmış bazı projeler de bu sınır yüzünden yeniden şekillenmek zorunda kalıyor.

Bugünlerde, İstanbul’da konut sahibi olma hayali kuran ve satın aldığı projenin tamamlanmasını bekleyen bazı vatandaşlara, satın alma işlemini gerçekleştirdiği inşaat firmalarından mektup ya da bilgilendirme mail’leri gidiyor.

Konut edinme hayali kuran vatandaşlarda şok etkisi yaratan bu maillerde ve bilgilendirme mektuplarında şu ortak ifadeler dikkat çekiyor:

“İstanbul’da Tarihi Yarımada’nın siluetinin korunması amacıyla Büyükşehir Belediyesi İmar ve Bayındırlık Komisyonu kararı ile bazı mahallelerde yükseklik sınırı getirilmiştir. Dolayısıyla daha önce 20 kat olarak projelendirdiğimiz inşaatı, yeni sınırlamalar dikkate alarak 15 kata indirmek zorunda kaldık. Üzgünüz ancak planda size ait görünen 18’inci kattaki daireniz fiilen ortadan kalkmıştır. Yükseklik sınırlanmış ancak emsal değişmemiştir. Proje imkanlar çerçevesinde yatay olarak büyütülecek ve size veremediğimiz 18’inci kattaki daire yerine alt katlardan başka bir daire verilecektir.”

Proje değiştirten karar
Söz konusu maillere İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 13 Ocak 2012’de aldığı bir karar sebep oluyor. Pek çok inşaat şirketini zor durumda bırakan, daha önce yüzbinlerce dolar ödenerek çizilmiş mimari projeleri bir anda çöpe attıran ve yeni proje çizilmesini gerektiren karar İstanbul’un siluetinin bozulması kaygısıyla alındı.

Bu tartışmalara neden olan yapı ise Zeytinburnu’nda Astay İnşaat tarafından yapılan 16-9 projesi oldu. İzinler alındıktan, inşaat tamamlandıktan sonra bu projenin tarihi yarımadanın siluetini bozduğuna yönelik tartışmalar başladı. Söz konusu yapının 5 katının traşlanması bile tartışıldı. Ancak kazanılmış hakkın üstelik inşaat tamamlandıktan sonra yatırımcının elinden alınması imkansızdı. 16-9’un inşaatı planlandığı gibi bitiriliyor ancak onlarca yeni yapı siluet sınırlamasına takıldı.

Komisyon’un aldığı karara göre, tarihi kent merkezinin siluetini batı ve kuzeybatı yönlerinde etkileme potansiyeline sahip çeper bölgeler belirlendi. Bu belirlemeler çerçevesinde Zeytinburnu, Küçükçekmece, Bağcılar, Bahçelievler, Esenler, Güngören, Bakırköy, Bayrampaşa, Eyüp ve Gaziosmanpaşa ilçelerinde bazı mahallelerde yapılacak yeni inşaatlara yükseklik sınırı getirildi. Yükseklik sınırı getirilen mahallelerin sayısı ise 100’ü buluyor. Örneğin Eyüp İlçesine bağlı Topçular’da daha önce 60 metreye kadar yüksekliğe izin verilirken Komisyon’un yeni kararı ile bu yükseklik sınırı 35 metreye çekildi. Benzer bir şekilde, Kazlıçeşme’de de yükseklik sınırı sıfır kota göre 70 metre olarak belirlendi.

Daha önce planları çizilmiş imar izinleri ve ruhsatları alınmış onlarca proje sözkonusu karardan sonra sıkıntıya düştü. Bazı projelerde manevra yapılarak binalar boyuna değil enine genişletilmeye çalışılırken, enden genişleme imkanı olmayan küçük parsellerde yapılan projelerde ise sıkıntı ortaya çıktı.

Ruhsatını henüz alamayan firmaların elini kolunu bağlayan, ruhsatı alarak inşaata başlayan firmaları da mecburi olarak proje revizyonuna iten yükseklik değişiklikleri, en çok satışı başlamış projeler için sıkıntı yaratacak.

Satılmış projelerde revizyonun her zaman problem olacağını ancak projenin yeni halinden memnun olmayan mağdur müşterilerin haklarını savunabileceklerini ifade eden Sinpaş GYO İcra Kurulu Başkanı ve KONUTDER Başkanı Ömer Faruk Çelik, “Müşteriler dilerlerse para iadelerini alıp gidebilir. Tüketici kanununa göre, projenin revizyondan sonraki haline göre aldığı evin değer kaybına uğradığını tespit ettirirlerse, aldıkları zamanki değeriyle oluşan fark kadar bedeli talep etme hakkı da doğabilir” dedi.

TADEM Taşınmaz Değerleme Yönetim Kurulu Başkanı Ali Çetin Önder ise müşterilerin bu değer farkını mahkeme yoluyla direkt firmadan tazmin edebileceğini, ilgili firmanınsa bunu gerek görürse daha sonra belediyeden tazmin etme isteme yoluna gideceğini söyledi.

Siluet tartışması yüzünden ruhsatı alınmış ve imar planına göre inşa edilen binaların yüksekliklerini değiştirmeyi ‘devam eden oyunun kurallarını değiştirmek’ olarak tanımlayan Ömer Faruk Çelik, “İmar planına uygun iş yapan bir projeye herhangi bir gerekçeyle kamu yararı gözeterek de olsa ‘dur’ diyorsanız, burada yatırımcının da zararı tazmin edilmeli. Örneğin ‘tıraşlayın’ deniliyorsa, 5 katı kamulaştırıp burayı yık deniliyorsa, bunun yatırımcıya reel zararı neyse ödenmeli” diye konuşmuştu.

Sıfır kota göre yükseklikleri yeniden belirlenen mahalle sayısı 100’ü buluyor
Zeytinburnu Maltepe 55 m - Zeytinburnu Seyitnizam 45 m - Zeytinburnu Gökalp 45 m - Zeytinburnu Kazlıçeşme 70 m - Zeytinburnu Yenidoğan 45 m - Zeytinburnu Beştelsiz 45 m - Zeytinburnu Çırpıcı 45 m - Zeytinburnu Maltepe 55 m - Zeytinburnu Merkezefendi 55 m - Zeytinburnu Nuripaşa 45 m - Zeytinburnu Sümer 45 m - Zeytinburnu Telsiz 45 m - Zeytinburnu Veliefendi 45 m - Zeytinburnu Yeşiltepe 45 m - Küçükçekmece Atakent 135 m - Küçükçekmece Halkalı merkez 120 m - Küçükçekmece İstasyon 135 m - Küçükçekmece Kanarya 135 m - Küçükçekmece Yarımburgaz 135 m - Küçükçekmece Atatürk 120 m - Küçükçekmece Mehmet Akif 115 m - Küçükçekmece Beşyol 55 m - Küçükçekmece Fatih 135 m - Küçükçekmece Kartaltepe 120 m - Küçükçekmece İnönü 120 m - Küçükçekmece Söğütlüçeşme 115 m -
Küçükçekmece Cennet 95 m - Küçükçekmece Cumhuriyet 135 m - Küçükçekmece Fevzi Çakmak 75 m - Küçükçekmece Sultan Murat 75 m - Küçükçekmece Yenimahalle 95 m - Küçükçekmece Yeşilova 75 m - Küçükçekmece Gültepe 75 m - Küçükçekmece Kemalpaşa 75 m - Küçükçekmece Tevfikbey 120 m - Bağcılar Esenler as. böl. 100 m - Bağcılar Göztepe 100 m - Bağcılar Mahmutbey 120 m - Bağcılar 100. yıl 80 m - Bağcılar Bağlar 120 m - Bağcılar Barbaros 100 m - Bağcılar Çınar 80 m - Bağcılar Demirkapı 100 m - Bağcılar Evren 120 m - Bağcılar Fatih 100 m - Bağcılar Fevzi Çakmak 100 m - Bağcılar Güneşli 80 m - Bağcılar Hürriyet 80 m -
Bağcılar İnönü 100 m - Bağcılar K. Karabekir 100 m - Bağcılar Kemalpaşa 100 m - Bağcılar Kirazlı 100 m - Bağcılar Merkez 80 m - Bağcılar Sancaktepe 80 m - Bağcılar Yavuz Selim 100 m - Bağcılar Yenigün 90 m - Bağcılar Yenimahalle 100 m - Bağcılar Yıldıztepe 100 m - Bayrampaşa Ortamahalle 55 m - Bayrampaşa Yenidoğan 55 m - Bayrampaşa Muratpaşa 55 m - Bayrampaşa Cevatpaşa 35 m - Bayrampaşa Muratpaşa 55 m - Bayrampaşa Yıldırım 55 m - Bayrampaşa Terazidere 75 m - Bayrampaşa Vatan 75 m - Bayrampaşa Altıntepsi 85 m - Bayrampaşa İsmetpaşa 55 m - Bayrampaşa Kartaltepe 55 m - Bayrampaşa Kocatepe 85 m - Bayrampaşa Askeri bölge 65 m - Bahçelievler Bahçelievler 80 m - Bahçelievler Cumhuriyet 115 m - Bahçelievler Çobançeşme 105 m - Bahçelievler Fevzi Çakmak 105 - Bahçelievler Hürriyet 85 m - Bahçelievler Siyavuşpaşa 100 m - Bahçelievler Kocasinan mrkz 115 m - Bahçelievler Yenibosna mrkz 120 m - Bahçelievler Zafer 105 m - Bahçelievler Soğanlı 115 m - Bahçelievler Şirinevler 85 m - Esenler Oruçreis 65 m - Esenler Tuna 80 m - Esenler Askeri Bölge 65 m - Esenler Birlik 80 m - Esenler Çifte Havuzlar 75 m - Esenler Davutpaşa 80 m - Esenler Fatih 80 m - Esenler Havaalanı 65 m - Esenler Kazım Karabekir 80 m - Esenler Kemer 65 m - Esenler Menderes 80 m - Esenler Mimar Sinan 80 m - Esenler Namık Kemal 80 m - Esenler Nine Hatun 80 m - Esenler Turgut Reis 80 m - Esenler Yavuz Selim 80 m - Esenler Fevzi Çakmak 80 m - Esenler Kemer 65 m - Esenler Rami Yeni 35 m - Güngören Gençosman 80 m - Göngören Güneştepe 90 m - Güngören Mareşal Çakmak 80 m - Güngören Ab. Gürman 80 m - Güngören Güven 80 m - Güngören Haznedar 80 m - Güngören M. Nesih Özmen 80 - Güngören Sanayi 80 m - Güngören Tozkoparan 65 m - Güngören Akıncılar 80 m - Güngören Merkez 80 m - Bakırköy Ataköy 1. kısım 70 m - Bakırköy Ataköy 7-8-9-10. kıs. 55 m - Bakırköy Yeşilköy 70 m - Bakırköy Yeşilyurt 60 m - Bakırköy Kartaltepe 45 m - Bakırköy Osmaniye 45 m - Bakırköy Zuhuratbaba 45 m - Bakırköy Basınköy 65 m - Bakırköy Yenimahalle 70 m - Bakırköy Ataköy 2-5-6. kısım 70 - Bakırköy Ataköy 3-4-11. kısım 55 m - Bakırköy Şenlikköy 65 m - Bakırköy Sakızağacı 70 m - Eyüp Rami Cuma 35 m - Eyüp Rami Yeni 35 m - Eyüp Nişanca 35 m - Eyüp Topçular 35 m - Eyüp Defterdar 35 m - Eyüp Düğmeciler 35 - G.O.Paşa Merkez 45

Vatan, 02.02.2012

TARİHİ BOSTANCI MEKTEBİ, EĞİTİM YUVASI OLDU

 

Gaziantep'te 1950'li yıllarda okul olarak kullanılan ve Şahinbey Belediyesi tarafından restorasyonu tamamlandıktan sonra kültürevi olarak hizmete açılan tarihi Bostancı Mektebi, genç yaşlı herkesin ilgi odağı oldu.

 

Sekiz ay gibi kısa bir sürede restorasyonu tamamlanarak açılışı yapılan Bostancı Mektebi Kültürevi'nde her gün 189 kişi çeşitli kurslara ve aktivitelere katılarak tesisten faydalanıyor. Tarihi Bostancı Mektebi'nde bilgisayar, İngilizce, sim sırma, mefruşat, Antep işi, tel kırma, iğne oyası, Osmanlıca ve okuma yazma üzerine kurslar veriliyor. Kütüphanesi ve internetevi bulunan kültürevinde aile eğitimi gibi dersler de işleniyor.

Zaman, Haber: İlkay Göçmen, 02.02.2012

6 ASIR SONRA İLK GÜNKÜ İHTİŞAMIYLA KAPILARINI AÇIYOR

 

 

Tarihi Mahkeme Hamamı, 591 yıl sonra yeniden eski ihtişamına kavuşuyor. Hamam ve kültür merkezi olarak restorasyonu yapılan tesis, yok olmaktan kurtarıldı. Daha önce yapılan restorasyon çalışmalarında 3 bin ton hatalı dolgu malzemesi kullanıldığı ortaya çıkarılırken, tarihi esere zarar veren duvarlardaki sıvalar da kazındı.

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyonu tamamlanan Mahkeme Hamamı, 591 yıl sonra ilk günkü ihtişamıyla açılacak. Tarihi yapı 4 Şubat Cumartesi günü hamam ve kültür merkezi olarak hizmete girecek. Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi ve kültürel miras çalışmalarının en önemli halkalardan biri olarak görülen Mahkeme Hamamı'nda sürdürülen restorasyon çalışmaları tamamlandı. Büyükşehir Belediyesi'nin, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan takas yoluyla aldığı hamamdaki çalışmalar ayrıca daha önce bilinçsizce yapılan onarımların tarihi esere ne kadar zarar verdiğini de gözler önüne serdi. Yaklaşık 900 metrekare alana sahip hamam üzerindeki 16 kubbe, tonozlar ve yan duvarlarının üzerinden yaklaşık 3 bin ton hatalı dolgu malzemesi çıkarıldı.

 

Çalışmalarla yükten arınan tarihi yapının drenaj sistemi de tamamen elden geçirildi. Yaklaşık 600 yıllık tarihe tanıklık eden duvarları sıvalardan arındırılan çifte hamamın, kadınlar hamamı olan bölümü orijinal kimliğine kavuşurken, erkekler bölümü ise kültür merkezi olarak bölgeye kazandırıldı. Sergi ve toplantı gibi her türlü sosyal etkinliğe ev sahipliği yapabilecek şekilde dizayn edilen tarihi yapı, 4 Şubat Cumartesi günü yapılacak açılışın ardından konuklarını ağırlamaya başlayacak.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Mahkeme Hamamı'nın ilk günkü ihtişamıyla yeniden bölgeye kazandırılmasıyla 'Açık Hava Müzesi Bursa' hedefine bir adım daha yaklaştıklarını aktardı. Recep Altepe, 1421 yılında Çandarlı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan ve 1490, 1953 yıllarında onarım gören tarihi yapının artık kent silüetindeki yerini aldığını söyledi. Bursa'ya kazandırdıkları tüm tarihi yapıları aynı zamanda yaşayan mekanlar haline getirdiklerini hatırlatan Başkan Altepe, şu bilgileri verdi:

"Kadınlar hamamı bölümü de yine aslına uygun olarak hamam olarak işlev görecek. Erkekler bölümü ise bölgedeki ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak kültür merkezi olarak işlevlendirildi. Bölgedeki okullar başta olmak üzere, gerek sivil toplum örgütleri gerekse vatandaşlarımız her türlü etkinlik ve toplantısını bu tarihi kültür merkezinde gerçekleştirebilecek."

Zaman, Haber: Ensar Tuna Alatürk, 02.02.2012

EFES ALAN YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI'NA EFES MÜZE MÜDÜRÜ CENGİZ TOPAL GETİRİLDİ

 

 

Efes antik kentinin 'UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmesinin ana koşullarından biri olan 'Alan yönetimi' kurularak başkanlığına Efes Müze Müdürü Cengiz Topal getirildi. Selçuk Belediyesi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Selçuk Belediye Başkanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol gereğince, Efes Alan Yönetim Başkanı ve Danışma Kurulu üyeleri belediye tarafından belirlenerek, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bildirildi.
    
Buna göre, Efes Alan Yönetim Başkanlığı görevine Efes Müze Müdürü Cengiz Topal getirildi. Danışma Kurulu ise şu isimlerden oluştu:
    
''Selçuk Belediye Başkanı Hüseyin Vefa Ülgür, Efes Kazı Heyeti ve Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstatter, Ayasuluk Kalesi ve St. Jean Kilisesi Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Başkanı Hasan Topal, Efes Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Yasemin Pirinçcioğlu, ÇEKÜL Vakfı Batı Anadolu Koordinatörü Emin Başaranbilek, YTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Görevlisi Prof.Dr. İclal Dinçer, İYTE Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Görevlisi Yard. Doç.Dr. Zeynep Aktüre, Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Görevlisi Prof.Dr. İlhan Kayan, DEÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yard. Doç.Dr. Akın Ersoy, Selçuk Belediyesi Kültür ve Eğitim Müdürü Mimar Müge Kılınç, Selçuk Belediyesi arkeologlarından Yusuf Yavaş, DEÜ Mimarlık Fakültesi Şehir Bölge Planlama Bölümü Öğretim Görevlisi Prof Dr. Emel Göksu ve Efes Müzesi'nde görevli arkeolog Halil Bölge.''

Yapı, 02.02.2012

VAKIF MÜZELERİNE ZİYARETÇİ AKINI

 

Türk-İslam sanatının nadide eserlerine ev sahipliği yapan vakıf müzeleri ziyaretçi akınına uğruyor.

Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, ecdat yadigarı binlerce esere sahip olduklarını, bu eserleri korumak ve gelecek nesillere ulaşmalarını sağlamak için müzeler kurduklarını belirtti.

Yurt genelinde, İstanbul Halı Müzesi, Kilim ve Düz Dokuma Yaygılar Müzesi, Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi, Akaretler Mustafa Kemal Müzesi, Edirne Selimiye Vakıf Müzesi, Kastamonu Şeyh Şaban-ı Veli Müzesi, Gaziantep Mevlevihanesi Müzesi ve Tokat Mevlevihane Müzesinin yanı sıra Ankara Vakıf Eserleri Müzesi ile Tacettin Dergahı ve Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi olmak üzere 12 vakıf müzeye sahip olduklarını ifade eden Ertem, bu müzeleri geçen yıl 656 bin kişinin ziyaret ettiğini bildirdi.

Ertem, Tacettin Dergahı ve Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi en çok ziyaret edilen müze olurken, bunu Edirne Selimiye Müzesi ile Konya Sahip Ata Müzesinin takip ettiğini söyledi.

BİLMEYENLER İÇİN VAKIF MÜZELERİ
Mimar Kemalettin tarafından Ulus'ta inşa edilen ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore ettirilen ''Hukuk Mektebi'' binasındaki Vakıf Eserleri Müzesi, Ankara'nın gezilebilecek mekanları arasında yer alıyor.

En eski eseri, 16. yüzyıla ait ejder desenli Kafkas halısı olan müzede, Ladik ve Kula seccadesinden, yıldızlı ve madalyonlu Uşak halılarına, Doğu Anadolu yörük halılarından, çeşitli boy ve oymaklar tarafından dokunan geleneksel kilimlere kadar çeşitli yaygılar sergileniyor.

Birbirinden değerli şamdanlar, Kur'an-ı Kerimler, padişah vakfiyeleri, saatler, hat levhaları, Kabe örtüleri, para keseleri, çini panolar ile ahşap kapı ve pencere kanatları, ahşap panolar ve kürsü gibi Türk ahşap-oyma sanatının seçkin örnekleri de müzede yer alıyor.

Tacettin Dergahı ve Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Savaşı sırasında I. TBMM Burdur Mebusu iken, kendisine büyük hayranlık duyan Tacettin Şeyhi tarafından selamlık bölümü kendisine tahsis edilen bu evde yaşamış ve İstiklal Marşı'nı bu evde yazmıştır.

Bu ev 30 Ekim 1949 tarihinde Şehir Meclisi kararı ile Mehmet Akif Ersoy Evi adını almış ve müzeye dönüştürülmüş ise de bakımsız kalmış ve zamanla harap olmuştur.

Hacettepe Üniversitesi Merkez Kampüsü'nün kuruluşu sırasında, Rektör Prof.Dr. İhsan Doğramacı yapının eski durumuna sadık şekilde onarımını sağlamış ve yapı ziyarete açılmıştır.

Yapının geçen yıllar içinde yıpranan kısımlarının yeniden onarılması için Üniversite Rektörlüğünün teşebbüsü ile 1982 yılında Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türkiye Diyanet Vakfı ve bazı özel şahısların katkıları ile bir fon oluşturulmuş ve binanın onarım ve döşemesi tamamlanarak 27 Aralık 1984 günü yapılan bir törenle yeniden ziyarete açılmıştır.

Müzede, Mehmet Akif Ersoy'a ait fotoğrafların yanı sıra Ersoy'un cep saati, gözlük, tespih, tüfek ve büyük şairin yüzünün kalıbı müzede teşhir edilen manevi değeri yüksek eserler arasında yer alıyor.

PADİŞAH YAPIMI RAHLELER
Padişahların yaptığı rahleleri ve hat eserlerini görmek isteyenler, İstanbul'da Beyazıt Medresesi içinde yer alan Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesini ziyaret edebilir.

Müzede, Sultan II. Abdülhamid tarafından yapılan ceviz ve gül ağacından rahlelerle, Vahdeddin Efendi, Sultan Abdülmecid, III. Ahmet ve II. Mahmud'un hatları teşhir ediliyor.

Müzeyi ziyaret edenler, kutsal emanetler bölümünde orijinal Kabe Kapısı örtüsü, Kabe iç örtüsü, Sakal-ı Şerif, Hazreti Muhammed'in kabir toprağı ve Kuşağı Şerifi'nin bir parçasını da görebiliyor.

Sultanahmet'teki Halı Müzesinde de Anadolu'nun en nadir halıları ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor. Müzede, XIV. yüzyıldan günümüze gelen Anadolu Beylikleri dönemine ait örnekler de bulunuyor.

Sultanahmet Camisi'nin altındaki fil ahırları bölümünde yer alan Kilim ve Düz Yaygılar Müzesi'nde de vakıf camilerinden seçilmiş kilim, sicim ve zili dokumalarla Osmanlı saray ve çadır kilimleri üç ayrı salonda sergileniyor.

MUSTAFA KEMAL MÜZESİ
İstanbul Beşiktaş Akaretler'de yer alan ve Atatürk'ün annesi, kız kardeşi Makbule hanım ve manevi oğlu Abdürrahim Tuncak'ın 1912-1919 yılları arasında kaldığı ev, müzeye dönüştürülerek geçen yıl açıldı.

Üç katlı evin, Atatürk'ün İstanbul'da kiraladığı ilk ev olduğu ve Atatürk'ün Balkan ve I. Dünya savaşları sırasında cephelerden ayrılıp İstanbul'a geldiği günlerde bu evde kaldığı biliniyor.

Müzenin girişinde, Atatürk'ün vakıflar üzerine söylemleri, Atatürk ve vakıflar, çocuk alanı, Akaretlerin vakfiyesi, mimarı, inşası, kullananlar ve ünlüleri anlatılıyor. Birinci katta, Balkan Savaşları ve göç, Çanakkale'de Mustafa Kemal, Mustafa Kemal'in çalışma odası canlandırmaları bulunuyor. İkinci katta, Mustafa Kemal ve ailesi, yazdığı mektuplar, İstanbul'daki son günleri anlatılıyor.

ANADOLU'DAKİ VAKIF MÜZELERİ
Edirne'deki Selimiye Camisi Külliyesi içinde bulunan ve Mimar Sinan tarafından 1569-1575 yılları arasında yapılan Dar'ül Kurra Medresesi, tarihi yapısına uygun şekilde restore edildikten sonra müze olarak hizmet veriyor.

Müzede, camilerde kullanılan çini, şamdan, alem, sancak, saat, rahle, ahşap kapı kanadı, Kur'an muhafazası, mermer kitabe, hilye, berat, hatlı levha ve el yazması gibi eserler sergileniyor. Osmanlı döneminde medrese olarak kullanılan müzenin bir bölümünde bir müderrisin talebeleri ile ders verme durumu, mankenlerle canlandırılıyor.

Gaziantep'te Türkmen ağalardan Mustafa Ağa tarafından 1639 yılında yaptırılan Mevlevihane restore edilerek, müze haline getirildi. Mevlevilik kültürü ile Türk vakıf hat sanatlarından örneklerin bulunduğu müzede, arakiyye, sikke, istiva, tennure, hırka, kemer ve habbesi ile Mevlevi dervişlerinin kıyafetlerinden örnekler sergileniyor. Mevlevi dervişlerinin maketlerle canlandırıldığı müzede, sazendelerin ney ve bendiri ile ruh kattığı bir sema ayini tasvir ediliyor.

Konya'daki Sahip Ata Vakıf Müzesi, 13. yüzyılın izlerini günümüze taşıyor. Selçuklu Veziri Ata Fahrettin tarafından mescit, türbe, hanigah ve hamam olarak yaptırılan külliye, geçirdiği restorasyonun ardından, Konya'daki camilerde bulunan yaklaşık 200 bin halı, kilim, seccade, çini ve şamdan gibi eserlere ev sahipliği yapıyor.

Restore edilerek vatandaşların ziyaretine açılan Kastamonu'daki Şeyh Şaban-ı Veli Vakıf Müzesi'nde, çevre illerdeki vakıf cami, medrese, han, türbe, hamam ve külliyelerden toplanan halı, kilim, Kur'an-ı Kerim, hat levha, kandil, mumluk, şamdan, buhurdan, sadaka taşı gibi antik ve tarihi değer taşıyan eşyalar sergileniyor.

Evliya Çelebi'nin seyahatnamesine de konu olan Tokat'taki mevlevihane de yüzyıllar öncesinden günümüze gelen ata mirasları arasında yer alıyor.

Habertürk 02.02.2012

TARİHİ YENİDEN YAPACAKLAR

 

 

Çengelköy'de bulunan ve 1955 ve 1984 yıllarında alınan iki ayrı kararla 'restore edilmesi' öngörülmesine rağmen, uzun yıllar ihmal edilerek kendi haline terk edilen 'Vahdeddin Köşkleri' "güçlendirme çalışmalarının ekonomik olmaması" gerekçesiyle iki rapor ve iki onayla yıkıldı. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ve özel bir müşavirlik firması tarafından hazırlanan raporu onaylayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ile 6 No.'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarihi köşklerin yıkılmasına olur verdi. Köşklerin en büyüğü olan ve padişahın şehzade iken ikamet olarak kullandığı Soğanbaşlı Sultan Vahdeddin Köşkü'nün yer aldığı Köçeoğlu, Ağalar ve Kadınefendi köşkleri 60 dönümlük koru içinde bulunuyordu.

 

Bir yangında harabeye dönen bu en büyük köşk, merhum Özal döneminde Cumhurbaşkanlığı Konukevi olmak üzere yeniden yapılmıştı. Kırım Harbi sırasında İtalyan askerlerinin hastanesi olarak kullanılan Köçeoğlu Köşkü ise, Cumhuriyet döneminde Ağalar Köşkü ile birlikte yıktırılıp yeniden yapılmıştı. Kagir bodrum katı üzerine 2 katlı bu köşk yıkım öncesinde zaten harabe olarak bekliyordu. İstanbul silueti için oldukça önemli olan bu 4 köşkün yıkılması için, "köşklerin deprem güvenirliklerinin yetersiz olduğu, güçlendirme ya da yenilenmelerinin gerektiği, yenilenmenin daha uygun ve gerekli görüldüğüne" ilişkin İTÜ raporu ile özel bir müşavirlik firması tarafından hazırlanan iki rapor yetti.

 

6 No.'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun kararı ve İBB Boğaziçi İmar Müdürlüğü'nce düzenlenen yapı söküm belgesi ile birlikte yıkılan tarihi köşklerin yeniden yapılması, güçlendirilmesi ekonomik bulunmadığı gerekçesiyle daha uygun bulundu. 4 köşk için aslında onarım kararlarının ilki aslında 1955 yılında çıkmıştı. 1955 yılında alınan kurul kararı ile havuzu bulunan Köçeoğlu Köşkü hariç, diğer 3 köşkün yıkılmasında sakınca olmadığına karar verilmiş, Köçeoğlu Köşkü'nün ise "Korunması Gerekli Kültür Varlığı" olarak tesciline karar verilmişti. 1984 yılında alınan kurul kararında ise diğer üç köşk için de tescil kararı alınarak restorasyonunun yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak 80'li yıllarda yapılması gereken onarım ve koruma çalışmalarının yıllarca ihmal edilmesi yapıların bugüne kadar büyük hasar almasına neden oldu. 1990'a gelindiğinde ise köşkler, Diyanet Vakfı tarafından satın alınmıştı. Köşkler, şimdi aslına uygun olarak yeniden yapılacak.

 

Padişah Vahdeddin Han'ın daha şehzadeyken yaşadığı köşk, Osmanlı hanedanının sürgüne gönderildiği 1924 sonrası kalfalarından birinin üzerine kaydedildi. Köşke hanedan mensupları ise 1952'den sonra geçebildi. Sonraki yıllarda parçalar halinde satışa çıkarılan arazi birçok defa el değiştirdi.

 

Yeni Şafak'a konuşan dönemin Anıtlar Kurulu üyesi ve Türkiye'nin ünlü sanat tarihi uzmanı Prof.Dr. Semavi Eyice, köşklerin Diyanet Vakfı'nca kullanılmak üzere 1980'de restore edilmeye başlandığını; ancak restorasyonun dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın isteği doğrultusunda yarım kaldığını söyledi. Eyice, vakfın yenileme çalışmasını yürütürken Semra Özal'ın köşkü görüp çok beğendiğini söyleyerek, "Vahdeddin Köşkleri, kamulaştırılarak Başbakanlık Konutu olarak yapılmak istendi. Özal vefat edince yenileme çalışmaları da durdu" dedi.

Yeni Şafak, Haber: Şamil Kucur, 02.02.2012

EMEK DAVASINDA BİLİRKİŞİ HAMLESİ

 



Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nden yapılan son açıklamaya göre Kamer İnşaat yükleniciliğinde gerçekleşecek olan Emek Sineması ve Serkildoryan (Cercle d’Orient) binalarını kapsayan yenileme projesinin görüldüğü İstanbul 9. İdare Mahkemesi verdiği bir ara kararla, bilirkişi raporunda olumsuz yönde imzası olan akademisyenlerden birinin tarafsızlığını sorguluyor.

İdare mahkemesinin aldığı karara göre, kendi istekleriyle davalı Kültür Bakanlığı yanında davaya müdahil olan Kamer İnşaat’ın avukatı, mahkemeye sunduğu bir dilekçeyle, bilirkişi Yrd. Doç.Dr. Özlem Eşsiz Eren’in konumunun tarafsız değerlendirmede bulunmasına engel olduğu iddia edildi. Eren, projeye dair yürütümeyi durdurma kararının kaldırılmasında temel alınan bilirkişiydi.

Dilekçede, Yrd. Doç.Dr. Özlem Eşsiz Eren’in, davaya taraf olan Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi Başkanı Prof.Dr. Deniz İncedayı’nın Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde akademik görev yaptığı ve bu nedenle tarafsız olamayacağı savunuluyor. Bu itiraz doğrultusunda idare mahkemesi, Mimarlar Odası ve Mimar Sinan Üniversitesi’nden Prof.Dr. Deniz İncedayı’nın idari görev durumuna ilişkin resmi belge talep etti.

Davanın işleyişine göre, 30 Mayıs 2011 tarihinde havale edilen bilirkişi raporuna dayanan yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması kararı 16 Kasım tarihinde, yani altı ay sonra alınıyor ve 1 Aralık tarihinde davacı Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’ne tebliğ ediliyor. Habere konu olan kararın da 16 Kasım tarihinde alınmasına rağmen davacı tarafa tebliğ tarihi 9 Ocak olarak görünüyor.

Bilirkişi heyetinin belirlenmesinin ardından, Kamer İnşaat’ın neden idari yargılama usulünün belirlediği altı aylık itiraz süresi içinde yasal haklarını aramak yerine, 30 Mayıs havale tarihli bilirkişi raporunun dosyaya sunulmasından üç gün önce, yani 27 Mayıs’ta bu dilekçeyi sunduğu merak konusu. Mimarlar Odası yetkilileri ise aynı raporda olumlu yönde imza veren bilirkişi Suat Çakır’ın da aynı bölümde görevli olduğu halde neden aynı sorgulamaya tabi tutulmamasına itiraz ediyor.

Anayasa’nın 135’inci maddesine göre, Prof.Dr. Deniz İncedayı’nın aynı anda hem idari-akademik görevini hem de oda başkanlığı görevini yürütmesinin önünde herhangi bir yasal engel bulunmuyor.

Hürriyet, Haber: Tuba Parlak, 02.02.2012

TARİHİ KİLİSEDE ZAMAN YOLCULUĞU

 

Kula’da, 1922 yılında Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi öncesi yörede yaşayan Ortadoks cemaatinden günümüze ulaşabilen iki kilisenin biri olan Meryem Ana Kilisesi’ nin kültür merkezi olarak kullanılmak üzere yapılan restorasyonu devam ediyor.

 

Zaferiye Mahallesi’ndeki Meryem Ana Kilisesi, Yunanistan ile 1922 yılında gerçekleşen mübadelesinin ardından cemaatini kaybedince, 90 yıl boyunca depo olarak kullanıldı.

Milliyet Ege, 02.02.2012

MONA LİSA'NIN KOPYASI BULUNDU

 

İspanya'nın Prado Müzesi'nde Leonardo da Vinci'nin dünyaca ünlü Mona Lisa portresinin aynı dönemde yapılmış bir benzeri bulundu.

 

Prado Müzesi uzmanlarının aylar süren çalışmalar sonucunda ortaya çıkardığı tabloyu, Da Vinci'nin öğrencilerinden Andrea Salai veya Francesco Melzi'nin yaptığı tahmin ediliyor. 1503-1506 tarihlerinde yapılan portre, Floransalı kumaş tüccarı Francesco del Giocondo'nun karısı Lisa Gherar-dini'yi resmediyor.

Zaman, Haber: Atacan Cumayev, 02.02.2012

KALCIK'TA TARİH SULAR ALTINDA

 

 

Söke'ye bağlı Bağarası beldesinin köyü olan Kalcık, her kış olduğu gibi yine sular altında kaldı.

Büyük Menderes nehrinin taşması sonucu su baskınına uğrayan 500 yıllık tarihe sahip ova köyünde her evin bir sandalı var. Her yıl sular altında kalan köyün sakinleri su baskınına alışkın olduklarını söylerken, kış aylarının en önemli ulaşım aracı traktör ve sandal oldu. Öte yandan, Kalcık'ın mezarlığı da sular altında kalırken, Kuşadası Ekosistemi Koruma ve Doğasevenler Derneği (EKODOSD) Osmanlı mezar taşlarına sahip çıkılması gerektiğini açıkladı. Kuşadası EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü, kışın ölen olduğunda gömecek yer bulamayan Kalcık'ın mezar taşlarının da toprak altına gömüldüğünü ve önemli bir kültür mirası olan Osmanlı mezar taşlarına sahip çıkılması gerektiğini açıkladı.

Kalcık, Büyük Menderes Nehri ile Beşparmak Dağları'ndan gelen Sarıçay arasında, Söke Ovası'nın ortasında kurulan bir ova köyüdür. Kalcık Köyü'nde Büyük Menderes Nehrinde yaşanan taşkınlarla birlikte araştırma yapan Ekosistemi Koruma ve Doğasevenler Derneği (EKODOSD), köyün tarihi konusunda da ilginç bilgiler edindi. EKODOSD Kalcık'ta bulunan mezar taşlarındaki bilgilere göre, köyün tarihi tam 500 yıl öncesine kadar gittiğini tespit etti.

Yapılan araştırmalarda edinilen bilgilere göre; Kalcık'lıların daha önceki yerleşiminin Büyük Menderes Nehrinin yanı başında kurulan Kadıköy olduğu yöre insanları tarafından belirtilirken, su taşkınları nedeniyle daha güneyde bulunan şimdiki yerine taşındığı bilinmektedir.

Kalcık'a gelen Osmanlıca uzmanı birisi tarafından okunan mezar taşlarında, döneminin kaymakamı ve eşinin mezarlarının da köy mezarlığında bulunduğu belirlenirken, Kalcık'ın Osmanlı Dönemi'nde ilçe merkezi olduğu ve günümüzde bir zamanlar kendisine bağlı bir köy olan Bağarası Beldesi'ne bağlı bir köy haline geldiği öğrenildi.

Bağarası Beldesi'ne yaklaşık 10 kilometre uzaktaki Kalcık'ta yaşayan yöre sakinleri, menderes taşkınlarının getirdiği olumsuz yaşam koşullarından dolayı, beldedeki Hürriyet Mahallesi'ne yerleşmişler. Her yıl kış aylarında kaderi pek fazla değişmeyen Kalcık, bu yıl yine sular altında kaldı.

Çağdaş yaşamın getirdiği olanaklardan yoksun bir şekilde yaşayan Kalcıklılar, içme sularını tankerlerle dışarıdan getirmekte kış aylarında en önemli ulaşım aracı olarak yüksek tekerlekli traktörleri kullanmaktalar. Ama ova köyünde kış aylarında traktörden daha önemli olan ulaşım aracı ise sandal. Çünkü köyde her evin bir sandalı bulunuyor.

Camisinin minaresi yıkılan Kalcık'ta, merkezi sistemle ezan okunuyor. Her yıl meydana gelen taşkınlarla boğuşan Kalcık, çok önemli tarihsel miraslara da ev sahipliği yapıyor. Birçok yerde tahrip edildiği görülen ve yapılaşma nedeniyle yok olan tarihi mezar taşlarının çok önemli örnekleri Kalcık'ta sağlam olarak bulunuyor. Ancak yazın sağlam şekilde duran mezar taşları, kış aylarında yaşanan taşkınlarda köy ile birlikte sular altında kalıyor.

Özellikle birçok yerde kırılan ve çalınan tarihi Osmanlı Mezar Taşı başlıkların, Kalcık mezar taşlarında büyük ölçüde sağlamlığını koruduğu görülürken, her birinin formu birbirinden farklı olan mezar taşlarının, uzman kişilerin araştırmalarıyla buradaki kültürün ve tarihin meydana çıkmasında önemli bir rol oynayacağı belirtiliyor.

Genellikle mermerden yapılan bu tarihi mezar taşlarının başlıkları sarıklı, üzerinde bitkisel motifleri ve geometrik desenleri bulunan, Osmanlıca yazıtlar bulunan farklı sarık ve işlemeleri olan taşlardaki süslemelerin ve başlıkların türüne göre ölen kişinin hayattayken sosyal statüsünü, kişi hakkındaki bilgileri ve ölüm tarihlerini içerdiği görülüyor. Hepsi birer sanat eseri olan Kalcık mezar taşlarındaki estetik işçilikler, bir heykeltıraş titizliğiyle çalışan mermer ustalarının, hattatların ve nakkaşların emek verdiği nadide eserler olarak dikkat çekiyor.

Bağarası Beldesi'ne bağlı olması nedeniyle Kalcık'taki mezar taşları temiz görünsün diye beyaz boyayla boyanırken, mezar taşlarına belki de iyi niyetle yapılmış bu boyama işi, yapan kişinin bilinçsizliği nedeniyle tarihi Osmanlı mezar taşlarından çoğuna da uygulanmış.

Kalcık'lılar "Bugünlerde kimse ölmesin diye dua ediyoruz, çünkü gömecek yerimiz yok, her taraf sular altında. Bizlere kıymet vermiyorlar, bari atalarımızdan kalan tarihimiz yok olmasın, onlarla da ilgilenen yok" diyorlar. Soğuktan dudakları moraran Kalcık'ın güzel kızı Hayriye, her türlü olumsuz koşullara rağmen yüzündeki gülümsemeyi hiç ihmal etmeden, "Bizim buralara kimse gelmiyor, hep gelin siz. Ben sizlere ot kavururum, çay yaparım, mezarlarımızdaki nergisleri gösteririm" diyerek EKODOSD ekibine ilgi gösterdi.

Doğaya yapılan müdahalelerin acı faturasını büyükleri gibi, doğduğu günden beri Küçük Hayriye de çekiyor. Su baskınlarını normal olarak kabul eden Hayriye, her taşkında ?geceleri sular altında kalır mıyız?' diye korkarak uyurken, gündüz olduğunda yine çocuk haliyle hayatla dalga geçiyor.

Kalcık'ta bulunan tarihi Osmanlı Mezar taşlarının bir açık hava müzesi niteliğinde olduğunu açıklayan EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü, Kalcık ziyaretiyle ilgili açıklamasında; "Özellikle fotoğraf meraklılarının harika kareler yakalayacağı Kalcık, Söke Ovası'nın ortasında hindileri, koyunları, inekleri, leylekleriyle, yanı başından geçen azmaklarıyla, yıkık minareli camisi ve tarihin izlerini taşıyan Osmanlı mezar taşlarıyla ziyaret edilmeyi hak ediyor. İlgililerden bir an önce çare bulunmasını, Kalcık'ın Venedik görünümünden kurtarılmasını ümit ediyoruz. Kalcık mezar taşları tamamen yok olmadan gelecek kuşaklara aktarılabilmesi, gerekli koruma önlemlerinin alınmasıyla gerçekleşecektir. Osmanlı döneminden bize kalan tarihsel miraslarımızdan olan mezar taşları, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'yla 'korunmaları gerekli kültür varlıkları' olarak kabul edilmiştir. Taşkınların getirdiği alüvyonlar tarihin izlerini her yıl biraz daha kapatmakta, birçok tarihi mezar taşları toprak altında kalmaktadır. Acil önlem alınmalı ve bu mezar taşları bir an önce kurtarılmalıdır." dedi.

Habertürk, Haber: Zafer Hacısalihoğlu, 01.02.2012

ÇERÇEVESİ OLMAYAN SERGİ VAN GOGH ALİVE!

 

 

 

100. yılında yenilikçi bir projeye imza atan Abdi İbrahim geleneksel sanat ve modern teknolojinin sentezlendiği Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi’ni Türk sanatseverleri için Türkiye’ye getiriyor.

 

Yüksek çözünürlüklü 40 projektörünün oluşturduğu dünyanın en heyecan verici tek multi-projeksiyon sisteminin elde edilmesiyle hazırlanan dijital sanat sergisi, Van Gogh’un yaşamının son 10 yılında yarattığı eserinden kristal netliğinde görseller elde ediliyor, ziyaretçileri Van Gogh’un zihin ve duygu haritasına derinliklerine sürüklüyor.





Dev ekranlar, duvarlar, kolonlar, zemin ve hatta tavanı kaplayan 3000’den fazla dev boyuttaki Van Gogh görseliyle, ziyaretçilerine geleneksel müze ziyaretlerinde bildiklerini unutturan sergi, sanatla olan bağı değiştiriyor. Sessiz sanat galerilerinde, ayakucunda yürüyerek uzaktan izlediğimiz başyapıtları unutturan Van Gogh Alive, ışık, renk ve seslerin etkileyici uyumunu kullanarak duyuları uyarıyor ve bir serginin nasıl olabileceğine dair oluşan tüm düşüncelere meydan okuyor.

Geleceğini, insan kaynağı, teknolojik alt yapısı, yatırımları ve köklü geçmişinden aldığı güçle şekillendiren Abdi İbrahim, 100. yılını da aynı perspektiften bakarak bilim ve sanatı bir arada sunan bir sergiyle kutluyor.





İzleyenlere unutamayacakları çok hisli bir senfoni yaşatmaya hazırlanan Abdi İbrahim “Van Gogh Alive” Digital Sanat Sergisini, 10 Şubat – 15 Mayıs 2012’de İstanbul Karaköy, Antrepo 3 ve 15 Ekim – 30 Aralık tarihleri arasında ise Ankara Cer Modern’de ziyaretçileriyle buluşturuyor.

Habertürk, 31.01.2012

İŞTE ÖZBEKLER'DEN ÇALINAN ESERLER

 
Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in saflarına katılmak isteyenlerin ilk durağı olan Üsküdar’daki tarihi Özbekler Tekkesi’nden geçen yıl çalınan eserlerin listesine Habertürk ulaştı.

 

Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'ya geçmek isteyenlerin ilk durağı olan Üsküdar'daki tarihi Özbekler Tekkesi'nden geçtiğimiz yıl Ekim ayında restorasyon çalışması sırasında çalınan ve halen bulunamayan 22 parça tarihi eserin listesini Habertürk ele geçirdi. Olayla ilgili operasyon düzenleyen polis, tekkedeki hırsızlık olayına karışan 5 kişiyi yakalayıp tutuklanmasını sağlarken, çalınan 43 tarihi eserden 21'i de bulunmuştu. Ancak birçoğu hat levha olan ve paha biçilemeyen 22 tarihi eser ise henüz bulunamadı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 18. ve 19. yüzyıldan kalan paha biçilmez eserlerin bulunması için 80 ilin Emniyet Müdürlüğünü de uyardı. Polis sınır kapılarına da yazı gönderdi.

İŞTE ARANAN PAHA BİÇİLEMEYEN O 22 ESER:

1-Hat levha: 19 yüzyıl, kağıt ve yaldız mürekkep malzemeli, siyah renkli zemin üzerine, Celi sülüs istifli hat ile "Fallahü hayrün hafizen..." ibareli İzzet ketebeli hat levha.

2-Hat levha: 19.yüzyıl, kağıt ve altın mürekkebi malzemeli, kırmızı renkli zemin üzerine, 4 satır halinde talik hat ile zerendüd tekniğinde, Ali Haydar ketebeli hat levhadır. Yazının etrafından çividi mavi zemin üzerine yaldız kullanıralarak rokoko bezemeler yapılmıştır.

3-Hat levha: 19.yy ait, mürekkep ve kağıt malzemeli, 2 satır halinde "Muhammed..." olarak başlayan muhakkak hat ile yazılmış, ketebesiz ve tarihsiz hat levhası. Etrafında sarı cetveli bulunur, cetvel dışı mavi renklidir.

4-Hat levha:18.yy, mürekkep, kağıt ve ahşap malzemeli, ahşap üzerine yazılmış, muhammed ketebeli hat levha

5-Hat levha: 18.yy, is mürekkebi ve kağıt malzemeli, 2 satır mukakkak hat ile "Habib Allah" diye başlayan ketebesiz ve tarihsiz hat levha

6-19.yy, siyah kağıt ve altın mürekkep malzemeli, siyah renk zemin üzerine, "Ya Hazreti...Geylani." İbaresi, zerendüd tekniğinde, talik hatlı, "Ali Haydar" ketebeli, hat levhası. Yazının zigzaglar şeklinde dönen bezemeli cetveli vardır.

7-19.yy, siyah kağıt ve beyaz üstü beç mürekkebi malzemeli, siyah rent zemin üzerine 2 satır halinde beyaz üstü beç mürekkebi kullanılarak talik hat ile yazılmış hat levhasıdır. Yazılar cetvel ile birbirinden ayrılmıştır.

8-19.yy, beyaz kağıt ve is mürekkebi malzemeli, beyaz renkli zemin üzerine, 2 satır halinde sülüs hat ile siyah is mürekkebi kullanılarak yazılmış, ketebesiz tarihsiz hat levhasıdır.

9-19.yy, beyaz kağıt ve is mürekkebi malzemeli, beyaz renkli zemin üzerine 4 satır halinde talik hat ile siyah is mürekkebi kullanılarak yazılmış, ketebesiz hat levhasıdır.

10-18.yy, ahşap, kağıt ve is mürekkebi malzemeli, ahşap zemin üzerine Tuğra istifli hat levhadır. Kurt yenikli olduğundan tarihi ve ketebesi okunamamıştır. Tuğranın solunda çelebi lalesi sağında açılmış ve gonca gül minyatürleri yeralmaktadır.

11-Hicri 1296, beyaz renkli kumaş ve sarı iplik malzemeli, beyaz renkil zemin üzerine sarı renkli iplik ile sarma tekniğinde işleme olarak istifli celi sülüs mihrap üstü ayeti yazılmıştır.

12-Hicri 1279 tarihli, kağıt ve is mürekkebi malzemeli, krem renkli zemin üzerine siyah is mürekkebi ile "En Mecati Fi Sıddık" ibaresi istifli celi sülüs hat ile Şevki tarafından yazılmıştır.

13-Hicri 1323 tarihli, kağıt ve zırmık mürekkebi malzemeli, siyah renkli zemin üzerine 4 satırlı talik hatlı Muhammed aziz ketebeli hat levha

14-Hicri 1325 tarihli, kağıt ve siyah is mürekkebi, hatip ebrusu, Nohudi renkli zemin üzerine tek satır halinde talik hat ile yazılmış, Necmettin ketebeli hat levhadır. Sarı cetvelin etrafında hatip ebrusu vardır.

15-Hicri 1375 tarihli, mürekkep kağıt ebru, Sülüs hat ile Allah (C.C.), Muhammed (A.S.) yazılı ketebesi okunamayan hat levhası.

16-Hicri 1291 tarihli, siyah kağıt, altın mürekkep, siyah zemin üzerine, talik hat ile zerendüd tekniğinde istifli, "Ya Hazreti Pir...nakşibendi" (K.S.) yazılı "Arif" ketebeli hat levhasıdır.

17-Hicri 1325 tarihli, cam ve altın mürekkepli, kırmızı zemin üzerine, cam altı tekniği ile "Rabbiyesir..."ibareli istifli sülüs hat ile yazılmış, ketebesiz hat levhasıdır. Cetvelli olup cetvel köşeleri baklava şeklinde düzenlenmiştir.

18-Hicri 1281 tarihli, mavi kağıt ve altın mürekkepli, mavi renk zemin üzerine, zerendüd tekniğinde istifli sülüs hat ile yazılmış, "Alimi" ketebeli hat levhasıdır. Yazının üst kızmında sağ ve sol köşelerde rokoko üslupta Türk buketleri, cetvel dışında da geometrik ve bitkisel motifler yapılmıştır.

19-Hicri 1273 tarihli, mavi kağıt ve altın mürekkepli, mavi renkli zemin üzerine, zerendüd tekniğinde 2 satır istifli sülüs hat ile yazılmış, "Abdullah" ketebeli hat levhası, Hattat imzası sol altta bulunup, ters lale formundadır. Satır araları bezemeli cetvellerle ayrılmış olup en dışta ikinci bir cetvel ile çevrilidir.

20-Hicri 1313 tarihli, beyaz renkli zemin üzerine 2 satır halinde is mürekkebi kullanılarak istifli sülüs hat ile yazılmış hat levhasıdır. Sabri ketebelidir.

21-Hicri 1309 tarihli, beyaz kağıt, kırmızı, altın ve is mürekkebi kullanılmıştır. "el gazi" mahlaslı tuğralı "mahmud saad" ketebeli hat levhasıdır.

22-Hicri 1314 tarihli, beyaz kağıt is mürekkebli malzeme kullanılmıştır. Beyaz renkli zemin üzerine, 13 satır halinde talik hat ile siyah is mürekkebi kullanılarak yazılmış, ketebesiz hat levhasıdır.at ile yazılmış, ketebesiz hat levha.

Habertürk, Haber: Nihat Uludağ, 31.01.2012

BİZ İSTANBUL'U YENEMEDİK AMA İSTANBUL HAYDARPAŞA'YI YENDİ

 

 
Gurbet Kuşları

Yarından itibaren Haydarpaşa Garı'nı atıl hale getirecek sürecin önü açılıyor. İstanbul ile Anadolu'yu bağlayan 'demir ağlar' kopartılıyor. Oysa Yeşilçam filmlerinde İstanbul hikayeleri hep oradan başlardı...

 

Halit Refiğ’in 1965 tarihli ‘Gurbet Kuşları’ filminde Bakırcıoğlu Ailesi Haydarpaşa Garı’nda trenden indiğinde Baba Tahir Efendi “Allah’ın izniyle ‘şah’ olacağız İstanbul’a şah. Sırt sırta verdik mi, kolay. Dağları bedesten ederiz, vallahi” diye umut verir çocuklarına.


Yeşilçam filmlerine mal edilen “İstanbul, ya sen beni yeneceksin ya da ben seni” repliği, bir klişeden çok daha fazlasını ifade eder. Bu ifadeye anlam katan şey, Haydarpaşa Garı’nın önünden İstanbul’a bakıp söylenmiş olmasıdır. Bugün ‘kaybolmakta’ olduğu ifade edilen ‘siluet’tir Anadolu’dan kopup gelenlerin ilk gördüğü. Haydarpaşa’dan bakan bu siluetin perdesinde İstanbul’un karmaşasını, tarihini, korkulası ve cezbedici yanlarını görür. Haydarpaşa, Anadolu’nun İstanbul’a açılan yüzüdür. “İstanbul, ya sen beni yeneceksin ya da ben seni” repliği bir klişe değil gerçeğin ta kendisidir bu yüzden. Bakırcıoğlu Ailesi, Haydarpaşa’dan vapura binip karşıya geçerken yüzlerinde fethetme korku aynı anda belirir.

Ama artık Anadolu’dan gelen hiçbir yolcu valizini burada indirmeyecek. Fethetme duygusuyla İstanbul’un görüntüsüne bakıp iç geçirmeyecek, vapura binip Şehr-i İstanbul’u seyretmeyecek. Bütün bunları görmeden yer altından karşıya geçecek, hızla otobüse, taksiye, dolmuşa binip kalabalığa karışacak. Ve muhtemelen kentin karmaşası içerisinde bir kez daha durup İstanbul üzerine düşünme fırsatı olmayacak.





Filmlere ev sahipliği yaptı
Agah Özgüç’ün Horizon Yayınları’ndan çıkan 2010 tarihli ‘Türk Sinemasında İstanbul’ isimli kitabında ‘Haydarpaşa Garı’ bölümünde anılan filmlerden bir tanesi de Cengiz Tuncer’in ‘Sevmek Seni’ isimli filmidir. Filmde ana mekan olarak hiç kullanılmayan tarihi gar birçok kadrajın içinde bütün görkemiyle yer alır. Semih Evin’in 1950 tarihli ‘Sihirli Define’ filminde ise Safiye Ayla ve Sadi Işılay sazları eşliğinde garın basamaklarında konser verir. Yavuz Özkan’ın demiryolu işçilerin grevini anlatan ‘Demiryol’ filminde ise gar ‘siyasi’ anlam yüklenerek tasarlanmıştır. Ziya Öztan’ın 1998 tarihli ‘Cumhuriyet’, Nejat Saydam’ın 1966 tarihli ‘Boğaziçi Şarkısı’ filmlerine de ev sahipliği yapmıştır Haydarpaşa Garı. Agah Özgüç’ün verdiği bilgiye göre, Fransız yönetmen Philippe Venault’un çektiği ‘Avrenos’un Müşterileri’ filminin birçok sahnesi burada çekilmişti.

Tarihi garı mekan olarak kullanan son dönem filmlerinden birisi de Tayfun Pirselimoğlu’nun 2002 tarihli ‘Hiçbiryerde’si oldu. Filmin ana karakteri Şükran, garın gişesinde çalışmaktadır. ‘Gurbet Kuşları’ndan neredeyse 40 yıl sonra yol tersine döner ve Şükran kaybolan oğlunu aramak için Haydarpaşa’dan yola çıkarak Anadolu’nun içlerine doğru yolculuk etmek zorunda kalır.

Bir şehri fethetme hayali
Haydarpaşa’nın ev sahipliği yaptığı film ve diziler bunlarla sınırlı değil hiç kuşku yok ki. Amacımız hepsini birer birer ortaya koymak da değil. Haydarpaşa’nın İstanbul için, en önemlisi de İstanbullular için taşıdığı anlamı bir kere daha hatırlatmak.

‘Gurbet Kuşları’nın finalinde Bakırcıoğlu Ailesi Maraş’a dönmeye karar verir. Genç oğulları Kemal durumu şu sözlerle özetler: “Bu şehri fethetmek hayaline kapılmak hatanın başlangıcı. Sırt sırta verip çalışacağımıza herkes kendi havasına daldı. Kendimizden hiçbir şey katmadan bu şehrin nimetlerinden istifadeye kalktık. İşte bunun için başaramadık.”

Bu sözlerden bizler için de bir sonuç çıkmalı mutlaka. Önce Haydarpaşalı filmlerinin mekanı Emek, şimdi bu İstanbul’un başladığı yer Haydarpaşa atıl duruma düştü.

Gar’da veda yemeği
19 Ağustos 1908 tarihinde hizmete açılan Haydarpaşa Garı’nın tüm dış hat bağlantıları yarından itibaren kaldırılıyor. Gebze-Haydarpaşa hattı, birkaç ay daha hizmet verecek. Haydarpaşa esnafı bir süre daha orada. Haziranda ise tüm tren seferlerinin durdurulması gündemde. İki-üç yılı bulacak hızlı tren çalışmaları tamamlandığında, son durağın Söğütlüçeşme olması planlanıyor. Yani Haydarpaşa, artık İstanbul’a açılan kapı olma vasfını yitiriyor. Ne olacağı ise şimdilik belirsiz. Gar çalışanları ve yakınları bu akşam saat 20.00’de Haydarpaşa Gar Restaurant’da veda yemeği yiyecek.
Radkal, Haber: Şenay Aydemir, 31.01.2012

 

******


HAYDARPAŞA 'KÜLTÜREL TESİS TURİZM VE KONAKLAMA ALANI' OLACAK, TREN SEFERLERİ SÜRECEK

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi’nde onaylanan Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı'na göre yıllardır “Otel olacak mı olmayacak mı” diye çok tartışılan tarihi gar binası ‘Kültürel Tesis, Turizm Konaklama’ alanı olarak ayrıldı. Radikal Gazetesi'nden Serkan Ocak'ın haberine göre, plana uygun proje de hazırlandığında 1 milyon metrekarelik ‘Haydarpaşa Port’ta Harem Otogarı’ndan Kadıköy Moda’ya kadar olan kısım dev bir turizm ve ticaret merkezi haline gelecek. Haydarpaşa’ya yeni bir kruvaziyer limanın yanı sıra, alan içerisine toplam 4 adet de dini tesis yapılacak. 941 bin metrekarelik alanın 817 bin metrekaresine inşaat yapma serbestliği getirildi.

8 yıl önce Haydarpaşa’ya 7 gökdelen yapılacak söylentileriyle gündeme gelen ancak zaman içerisinde çeşitli değişikliklere uğrayan ‘Haydarpaşa Port’ projesi tamamlandı. Projede son yapılan değişikliklere göre mevcut gar binasının giriş katı, demiryolu ulaşım hizmetleri vermeye devam edecek. Ancak üst katlarda TCDD’nin kullandığı ofisler, müze, konser, sergi ve kültürel tesis ve konaklama olarak hizmet verecek.

Projede ‘konaklama’ diye geçen yerler ‘otel’ olacak. Alanın çeşitli yerlerine 4 adet dini tesis yapılacak. Bu tesislerin toplam alanı ise yaklaşık 15 bin metrekare. İdari bölümlerin toplam alanı 7 bin metrekare ile sınırlandırıldı. Kültür, turizm ve konaklama için 30 bin metrekarelik alan ayrılırken, 5 adet ticaret alanı içinse 132 bin metrekarelik alan öngörüldü. 145 bin metrekarelik 3 adet başka bir yapıysa turizm ve ticaret merkezi olarak hizmet verecek.

Kültür ve Tabiat Varlıkları, Koruma Kurulu, plan düzenlemesinin Üsküdar ve Kadıköy olarak iki parça halinde yapılmasına karar verdi. Projenin bir ucu Harem Otogarı’ndan başlarken, diğer ucu Kadıköy’de Moda sahiline kadar uzanıyor. Kurulun en önemli değişikliklerinden biri de kazı çalışmalarıyla ilgili oldu. Genel hükümler maddesine “İlgili müze müdürlüğü kazı çalışması gerçekleştirecek” notu eklendi. Gerekli görülen alanda müze müdürlüğü denetiminde kazı yapılacak. Haydarpaşa alanında bazı atıl halde bulunan binalar var. Bunlardan askeri bina, muhacir misafirhanesi ve toprak Mahsulleri Ofisi’nin bir binası ile elektrik santralı gibi tarihi yapılar tescilli durumda. Koruma Kurulu bu binaların yıkılmasına izin vermiyor.

Koruma Kurulu’nca onaylanan planda, kat yükseklikleri 4 kat. Daha önce bu yükseklik, 5 kat ve maksimum 27 metre olarak belirlenmişti. Yapılacak yeni binalar Haydarpaşa Garı’ndan daha yüksek olamayacak. Kültürel tesis alanlarında ticari merkez alanlarının oranı ise yüzde 20 olarak sınırlanacak. Planda ‘yolcu limanı’ olarak gösterilen bu bölge, uluslararası turistik gezilerin yapıldığı kruvaziyer liman olduğunda halkın kullanımına tamamen kapatılacak.

Birleşik Taşımacılık Sendikası, Koruma Kurulu’na Haydarpaşa Port ile ilgili olarak itiraz etti. İtiraz gerekçeleri şöyle:

İşlevi, doğal ve tarihsel değerleriyle bağdaşmayan, şehircilik ilkelerine, ulusal ve evrensel koruma hukukuna açıkça aykırı.
Korumacı yaklaşım yerine ticari yaklaşım dikkate alınarak turizm, konaklama ve ticaret vurgusunun öne çıkarıldığı, bazı parsellerde emsal yapılaşma oranının ucunun açık bırakıldığı görülüyor.
Ne TCDD’nin ne de planı hazırlayan İBB’nin bu bölge için mevcut ve kayıp eserlere ilişkin bir kaydı vardır. Yeniden yapım bir restorasyon yöntemi olarak yer alır. Ancak bu yöntem, savaş, deprem gibi ani bir felaket ile yıkılmış, toplumsal hafıza için vazgeçilmez, ulusal kimliğin bir parçası olan yapılar için söz konusu olabilir. Mostar Köprüsü gibi.
Haydarpaşa Limanı kruvaziyer limana çevrilmektedir. Bu kapsamda bir yapılaşma ve limana yanaşacak gemiler Selimiye Kışlası ve Marmara Üniversitesi siluetinin görünmesini engelleyeceklerdir.
Alanın yüzde 60’ının konaklamaya ayrılması, bu alanı oteller bölgesine çeviriyor.
Haydarpaşa gar binası temeline ağaç kazıklar çakılarak deniz üzerinde özel konumlandırılmış. Yapımında kullanılan inşaat teknolojisi açısından büyük değer taşımakta. Bu bina çevresinde düzenlenecek konserlerdeki yüksek desibel ve sesin oluşturacağı titreşimler binada tahribata neden olacak.

26 Kasım 2010’da Haydarpaşa Tren Garı tarihinin en ağır hasarlarından birini aldı. Garın çatısı restorasyon sırasında tamamen yandı. Tam adı ‘Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’ olan ölçekli plan da bu yangının yıldönümünden tam bir gün önce, 25 Kasım 2011’de İBB Meclisi tarafından onaylandı. Radikal’in detaylarına ulaştığı plan henüz askıya çıkmadı. Başkan Topbaş’ın imzasının ardından plan, 30 gün askıda kalacak. Ardından projeler hazırlanacak. Bu süre zarfında da plana itirazlar yapılabilecek. Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası ve Mimarlar Odası ise askıya çıkacak planla ilgili şimdiden dava hazırlığı içerisinde.

Yapı, 01.02.2012

 

******


"İSTANBUL İÇİN KAYIP OLUR"

 

 

Haydarpaşa’yı kapsayan imar planında tarihi garın kültürel tesis, turizm ve konaklama alanı olarak ayrılması tartışmaları da beraberinde getirdi. Plan mevcut gar binasının giriş katının demiryolu ulaşım hizmetleri vermesine devamını öngörüyor. Ancak üst katlarda, TCDD’nin kullandığı ofisler; müze, konser, sergi salonu, kültürel tesis ve konaklama alanı olarak hizmet verecek.

Radikal’in detaylarına ulaştığı imar planı, Belediye Meclisi’nde onaylandı. Şimdi askıya çıkacak. Ardından bu imar planına uygun olarak Haydarpaşa Projesi hazırlanacak. Haydarpaşa Garı’nın işlevini yitireceği konusunda hemfikir olan uzmanlar ise endişeli.

Cemal Gökçe/İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı
Birçok insanın İstanbul’a ilk ayak basışına tanıklık eden Haydarpaşa Garı’nın şanına ve tarihine uygun bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Gara yeni ticari fonksiyonlar yüklenmesini uygun bulmuyorum. Otel olarak kullanılması garın tarihsel yapısına uygun değildir. Yer mi kalmadı da Haydarpaşa otel olarak düşünülüyor?

Bir sergi yeri, tarihsel yapıya uygun eserlerin sergilendiği bir müze olarak kullanılmasınaysa hiç itirazım olmaz. Gara ticari bir fonksiyon yüklenmesini doğru bulmuyorum.

Eyüp Muhcu/Mimarlar Odası Başkanı
Haydarpaşa Garı bir kıyı ve liman alanı. İstanbul’un en önemli kamusal alanlarından bir tanesi. Tarihsel ve doğal özellikleriyle öne çıkan bir bölge. İstanbul’un siluet ve tarihsel değerleri açısından son derece önemli bir yer ve toplum belleğinde iz bırakan en önemli kent parçalarından bir tanesi.

Bu özellikleri nedeniyle de geçmişte Koruma Kurulu tarafından korunması gereken kentsel ve tarihsel sit alanı olarak ilan edildi. 2003 yılından itibaren bölgeye gökdelenlerin dikilmesi gündeme gelmiş fakat kamuoyunun gösterdiği büyük tepki sonucunda bu girişim engellenmişti.

Şimdiyse koruma amaçlı bir plan adı altında bölge yeniden ticaret, turizm, otel ve benzeri fonksiyonlar taşıyan bir yağma projesine kurban edilmek isteniyor. Ne yazık ki Bölge Koruma Kurulu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu planı onaylamak suretiyle kendi anayasal ve yasal sorumluluklarını çiğneyerek bölgenin yağmalanmasına onay verdi. Bir başka deyişle bağlı oldukları yasal sorumlulukları yok saymak suretiyle suç işlediler.

Gar fonksiyonunun zeminde kalacak olması tamamen toplumsal tepkileri bertaraf etmek ve bu yağma projesini meşrulaştırmaya yönelik bir girişimdir. Gara otel ve benzeri fonksiyonların yüklenecek olması, Haydarpaşa Garı’nın işlevinin değiştirilmesi anlamına gelir. Bu girişim hem uluslararası hem de ulusal koruma hukuku ilkelerine açıkça aykırıdır. Onay sürecinin olması projenin mutlaka hayata geçirileceği anlamına gelmez. Haydarpaşa Dayanışması ve İstanbullular projenin durdurulması için tüm demokratik ve yasal hakları kullanacak.

Prof.Dr. Gül Akdeniz/ Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
Haydarpaşa Garı’nın ticari olarak ele alınması doğru bir yaklaşım değil. Özgün durumuyla korunması gerekir. Gar, o şekilde kurulmuş, kullanılmış, varsın o şekilde devam etsin. Asıl yapılması gereken garın güzelleştirilmesi, eğer oraya akan insan sayısında problem varsa, yönetilmesidir.

Erhan Demirdizen/Kentbilimci
Meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve üniversitelerden gelen görüşler nedeniyle gar işlevi buradan tamamen kaldırılmıyor. Sembolik olarak kalmaya devam ediyor. Fakat günde birkaç trenin yolcu indirme bindirme yaptığı bir gar, Haydarpaşa’nın işlevine uygun değildir. Garın, orada otelin kenarına iliştirilmiş, adeta bir peyzaj unsuru olarak düşünülmesi doğru değildir. Kentin stratejik ve sembolik tarihi yapılarına otel gibi ticari fonksiyonların yüklenmesini doğru bulmuyorum. Haydarpaşa gibi tarihi bir yapının esas işlevini yitirmesi İstanbul açısından büyük bir kayıp olur.

Radikal, Haber: Şükrü Oktay Kılıç, 02.02.2012

 

******


TOPBAŞ: HAYDARPAŞA GAR FONKSİYONUNU BİR MİKTAR YİTİRECEK

 

"Almanya’nın Ortasında Alman - Türk Başarı Öyküleri " kitabının tanıtımı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Saraçhane’deki binasında yapıldı. Törene İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Almanya’nın Stutgart Belediye Başkanı Wolfgang Schuster katıldı. Kitap tanıtımının ardından Kadir Topbaş gazetecilerin gündemle ilgili sorularını yanıtladı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a, Haydarpaşa Garı’nda son seferlerin yapıldığı hatırlatıldı. Topbaş, Haydarpaşa Garı’nın yerine ne yapılacağı sorusuna, "Hızlı tren ve hatların rehabilitasyonu için bir çalışma başlatıldı. Bu tabii ki mevcut banliyö hatlarını da etkiliyor ve Haydarpaşa, Marmaray’dan sonra gar fonksiyonunu bir miktar yitirmiş oluyor. Artık trenler mevcut Marmaray’ı kullanmak suretiyle kesintisiz geçecekler. Yani bir gar ihtiyacı kalmayacak. İnsanlar istedikleri herhangi bir istasyondan inip binebilecekler" dedi.

Topbaş, "İstanbul için önemli bir eser kabul ettiğimiz önemli yapının çevresiyle ilgili nazım plan çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalar belediye meclisimizden geçti. 1 / 5000’lik koruma amaçlı imar planı hazırlandı. Haydarpaşa tren garını burada verilen fonksiyon sanatsal kültürel aktiviteler kısmen belki bir konaklama fırsatı verebilecek şekilde değerlendirilebileceğiz. İtirazlar olmazsa değişmezse ki itirazlara da açıktır biliyorsunuz bu planlar, ona göre verilmiş olan plan düzenine göre fonksiyonunu alacaktır. Daha çok kültürel sanatsal aktiviteler merkezi ve konaklama ihtiyacını karşılayacak bir değerlendirme yapıldı" şeklinde konuştu.
Radikal, Haber: Pınar Çıtak Koygun - Özgür Arslan, 02.02.20212

 

******


TARİHİ GARLA BİRLİKTE SİTESİ DE KAPATILDI

 

Yüksek Hızlı Trene uygun ray döşemesi için 30 aylığına trenlerin girişine kapatılan Tarihi Haydarpaşa Gar sessizliğe büründü.

 

24 ayrı tren yolunun birleştiği tarihi gara sadece bir banliyo treni girerken rayları örten kar Haydarpaşa’nın sessizliğini artırdı. TCDD’ye ait tarihi garın internet sitesinde ise hemen kapatıldığı görüldü.


Ankara-İstanbul arasında Hızlı Tren Projesi kapsamında yürütülen yol çalışmaları nedeniyle tüm bölgesel ekspresler (Kocaeli, Adapazarı) ile uzun yıllardır hizmet veren Eskişehir, Başkent, Sakarya, Cumhuriyet, Anadolu, Ankara, Fatih, Meram, Doğu, Güney/Kurtalan, Vangölü, Transasya, Boğaziçi ve İçanadolu Mavi Ekspresleri iptal edildi. 1908’de II. Abdülhamit tarafından Alman mimarisiyle yaptırılan Tarihi Haydarpaşa Gar, böylece sadece Gebze yönündeki banliyo trenlerine hizmet veriyor. Toplumun her kesiminden büyük tepkiler alan uygulamanın ardından tarihi gara sadece Gebze yönüne gidip gelen banliyo trenler giriş yapıyor. Bölgesel ekspreslerin ve ana hat trenlerinin iptal edilmesinin ardından gara giren tren yollarında sadece bir banliyo treni görülüyor. Eski görüntülerinde ise rayların üzerindeki lokomotif ve vagonların fazlalığı nedeniyle boş yer bulunmayan gar sessizlik içinde.

 

TCDD Genel Müdürlüğü’ne ait haydarpasagar.com adlı site de kapatıldı. Sitenin girişinde Haydarpaşa’dan Türkiye’nin şehirlerine giden trenlerin gösterildiği haritada kullanılamaz hale geldi.

Milliyet, Haber: Gökhan Karakaş, 03.02.2012

KAYAKAPI KÜLTÜREL VE DOĞAL ÇEVRE KORUMA VE CANLANDIRMA PROJESİ'YLE 27 BİN METREKARELİK ALAN CANLANACAK

 

 

Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden Kapadokya bölgesinde hayata geçirilecek Kayakapı Kültürel ve Doğal Çevre Koruma ve Canlandırma Projesi'yle 27 bin metrekarelik alandaki yüzlerce yıllık onlarca tarihi eser restore edilerek turizme kazandırılacak.

Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'nde Türkler ile Rumların yıllarca birlikte yaşadığı, bin 215 kayadan oyma ev, tarihi konaklar, kiliseler, camiler ve Aziz Yuhannes'in evini barındıran tarihi Kayakapı Mahallesi'nde hayata geçirilecek Kayakapı Kültürel ve Doğal Çevre Koruma ve Canlandırma Projesi kapsamında restorasyon yapılacak.

Ürgüp Belediye Başkanı Fahri Yıldız ile projenin uygulayıcısı ve Kayakapı Turizm Yatırım AŞ Genel Müdürü Mustafa Dinler, Kayakapı Mahallesi'ni basın mensuplarına gezdirdi.

Gezinin ardından Ürgüp Dinler Otel'de düzenlenen bilgilendirme toplantısında konuşan Dinler, UNESCO'nun kültür mirası kapsamına alınan Göreme Milli Parkı ve Kapadokya kayalık alanları sınırlarına giren Kayakapı ile ilgili projenin Ürgüp Belediyesince 2002'de hayata geçirilen bir proje olduğunu, projenin gerek Ürgüp gerekse Kapadokya için ''yüzyılın projesi'' olarak adlandırıldığını söyledi.

Tamamı 27 bin metrekare olan, yaklaşık 212 parseli içeren proje alanının önemli bir bölümünün yoğun olarak yapılaşmış kentsel dokudan oluştuğunu kaydeden Dinler, Kayakapı alanında Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca belirlenip tescillenmiş, aralarında kayadan oyma kilise, camiler, çeşmeler ve tarihi Roma hamamlarının olduğu yaklaşık 20 adet yapının da bulunduğunu projenin tahmini bedelinin 30 milyon dolar olduğunu ifade etti.

 



Projeyle tarihi mekanların müzeye dönüştürüleceğini belirten Dinler, şöyle konuştu:
''Kayakapı'da yol ve alan içi temizliğimiz devam ediyor. Temizlenen kısımlarda ise belgeleme çalışmalarımız yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Belgelemesi tamamlanan kısımların projeleri mimarlarımızca yapılarak etap etap Nevşehir Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'na onay için sunulacaktır. Hedefimiz Mart 2012 itibarıyla onayı alınan kısımlarda restorasyon çalışmalarına başlamaktır. Ürgüp Belediyesi ile yapılan sözleşme gereğince inşaat çalışmalarını 5 yılda tamamlayacağız. Günübirlik alan, camiler, kaya kiliseler, Aziz Yuhannes Evi Müzesi, el sanatları merkezi, kafeler ve restoranlar ve Kayakapı yamaçlarında bulunan tarım alanları tanzim edilerek etap etap konaklama ünitelerimizle birlikte hizmete girecek. Günübirlik alan halka açık olacak. Proje hayata geçirildiğinde karlı bir turizm yatırımı olmaktan öte başta Ürgüp olmak üzere Kapadokya'nın sosyoekonomik ve kültürel yaşantısına yapacağı katkıyı, bölgeye gelecek turist sayısında önemli artış sağlayacağını ve istihdamı artıracağını da unutmamak gerekir.''

Ürgüp Belediye Başkanı Fahri Yıldız da bölgenin 1970'li yıllarda afet bölgesi ilan edilmesiyle kaderine terk edildiğini kaydederek, ''Kayakapı Mahallesi'nde bulunan büyük kaya kütlesinin düşme tehlikesi olmasından dolayı 1970'li yıllarda alınan kararla burası afet bölgesi ilan edildi. Bu bölgede yaşayanlar, devletin 370 Evler Mahallesi'nde yaptırdığı evlere taşındı. Taşınmadan sonra bu tarihi mahalle kaderine terk edildi'' diye konuştu.

Söz konusu projeyi gerçekleştirilecek firmaya alanın 49 yıllığına kiralandığını ifade eden Yıldız, ''Burada sadece konaklama tesisleri olamayacak, restore edilen camiler, kaya kiliseler, hamamlar, müzeler de yer alacak ve halkın ziyaretine açılacak'' dedi.

Yapı, Fotoğraflar: Murat Asıl /AA, 31.01.2012

TAHA TOROS 100 YAŞINDA SESSİZ SEDASIZ VEFAT ETTİ

 

 

Tarihçi-yazar Taha Toros, 26 Ocak Perşembe günü Etiler'deki evinde 102 yaşında hayatını kaybetti.

 

Toros, cuma günü de Zincirlikuyu'da düzenlenen cenaze töreninin ardından sessiz sedasız toprağa verildi. Taha Toros'un oğlu Hilmi Toros, babasının cenazesinin sade bir törenle kaldırılması ve ilan verilmemesi için vasiyeti olduğunu söyledi. Hilmi Toros, babasının 100 yaşında olmasına rağmen her gün ofisine gidip okuduğunu, gündemi takip ettiğini, arşivci olduğu için gazetelerden kupürler kestiğini söyledi. 1912 yılında Adana'da doğan Taha Toros, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1933'te mezun oldu ve maliye teşkilatında çalışmaya başladı. 1937-1940 yılları arasında Adana Ticaret ve Sanayi Odası'nda genel sekreter olarak çalışırken Çukurova ve Toroslar'da folklor araştırmaları yaptı. 1941'de Ticaret Bakanlığı bünyesinde başmüfettiş olarak çalışmaya başladı. Görevi gereği birkaç kez gönderildiği Paris'te, Türk kültür tarihiyle ilgili araştırmalar yaptı. Vatikan arşivlerinde Osmanlı Devleti ile Papalık arasındaki ilişkileri inceledi. Polonya'da konferanslar verdi. Çok sayıda kitaba da imza atan Toros, 1975 yılında emekli olana kadar Türk kültür tarihiyle ilgili zengin bir arşive sahip oldu.

Zaman, 31.01.2012

TARİHİ KİTABE AYAKLAR ALTINDA

 

     

 

Türkiye'nin dört bir yanında Osmanlı ve Selçuklu'dan kalma kitabeleri görmek mümkün. Ne var ki İslam tarihinin paha biçilmez eserleri çoğu yerde çöplüğe dönüyor. Onlardan biri de Diyarbakır'da üzerine Ayet-el Kürsi'nin yazılı olduğu kitabe. Prof.Dr. Abdurrahman Acar, "Kitabelerin çöplük içinde olması utanç verici. Bunlar koruma altına alınmalı." diyor.

 

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Diyarbakır'daki Evlibeden Burcu'nun dışında kalan kitabe yok olmak üzere. Selçuklular tarafından küfi sanatıyla Ayet-el Kürsi'nin nakşedildiği kitabenin üzerinden her gün yüzlerce kişi geçiyor. Uzmanlar tarihi ve dini değeri yüksek kitabenin kurtarılması gerektiğini söylüyor. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Abdurrahman Acar, Diyarbakır'ın İslam tarihi ve sanatları açısından çok eskilere dayandığını hatırlatıyor. Kitabenin vatandaşların üzerinden geçtiği bir kaldırım taşı haline dönüştüğünü dile getiren Acar, kitabenin kaderine terk edildiğini söylüyor. Vatandaşların kitabenin yakınına çöp döktüğünü ifade eden Prof.Dr. Acar, "Bu manzara utanç verici." yorumu yapıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın konuyla ilgilenmesi gerektiğini belirten Acar, "Burada yer alan kitabe tarihi değerlerimizden birisidir. Müzede koruma altına alınması gerekiyor, imkan yoksa da yerinde korumamız gerekiyor." diyor.

 

Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Kenan Haspolat ise tarihi eserlerin çöp içinde olmasının kabul edilemeyeceğini ifade ediyor. Diyarbakır surları ve burçlar üzerindeki her yerde ecdadın mühürlerini görmenin mümkün olduğuna işaret eden Haspolat, bu mühürlerin manevi değer hükmünde olduğuna dikkat çekiyor. Haspolat, tarihe ait manevi unsurların bu şekilde bulunmasına tolerans gösterilmemesi gerektiğini vurguluyor.

Zaman, Haber: Mehmet Şükrü Ocak, 31.01.2012

CEMAAT VE BÜROKRASİYE ÇAĞRI: HAYDİ HIZLANIN

 

 

Cemaat vakıflarına ait gayrimenkullerin iadesine imkan sağlayan kanun hükmünde kararnamenin devreye girmesinin üzerinden 5 ay geçmesine rağmen başvuruların az sayıda kaldığını gören Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM), süreci hızlandırmak için düğmeye bastı. Bölge müdürlüklerine başvuruların hiç bekletilmeden merkeze iletilmesi talimatı veren Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem, "Şubat ayı ikinci toplantısında ilk değerlendirmeyi yapacağız. Şartları taşıyanlarla ilgili olumlu kararımızı vereceğiz. Şubat ayında ilk karar çıkabilir" dedi. SABAH'a konuşan Ertem, 27 Ağustos 2011'de çıkartılan kararnamenin üzerinden yaklaşık 5 ay geçtiğini belirterek şu ana kadar 164 cemaat vakfından 14'ünün 35 gayrimenkulün iadesi için başvurduğunu söyledi. 130 cemaat vakfının, 500 gayrimenkul için başvuru beklediklerini belirten Ertem, "Cemaat vakıfları son günü bekleyecekler diye düşünüyorum. Temmuz, ağustos aylarında yoğun bir müracaatın olacağını düşünüyoruz. Bir önceki düzenlemede 18 aylık süre vardı. VGM, 18 aylık süre bitmeden değerlendirme yapmadı. Bütün müracaatları topladı. Ondan sonra değerlendirme yaptı. Vakıflarda yine böyle olacağına dair bir düşünce var. Bunu kırmaya çalışıyoruz. Bu sefer beklemeyeceğiz. Hangi müracaat olursa olsun Vakıflar Meclisi'ne alıp değerlendirmesini yapacağız. Başvuruların hepsi nasıl olsa toplanacak, şu an müracaat etmemizin bir anlamı yok gibi bir algı var. Bu yüzden müracaatları geciktiriyorlar. Biz de bilgilendirme atağı yaptık. Müracaatlar gelecek. Hızlandıracağız ama temmuz ağustos ayında yoğunluğu azaltmayacağız gibi geliyor" dedi.

Değerlendirme sürecinin hızlandırılması talimatını verdiğini kaydeden Ertem, "Bölge müdürlükleri eksik belge gerekçesiyle başvuruyu tutuyordu. Şimdi eksik de olsa belgeleri bize gönderin talimatı verdik. Eksik de olsa biz bakalım dedik. Eksikliğine biz karar vereceğiz. Varsa eksik, tamamlanmasını biz isteyeceğiz" diye konuştu. Ertem "Cemaat vakıfları müsterih olsun. Yapılan müracaatlarla ilgili zamana yayma, geciktirme veya göz ardı etme gibi bir durum söz konusu değil. Yaptığımız düzenleme sıfır problemli çözüm getirecek" dedi.

Süreci hızlandırmaya çalıştıklarını kaydeden Ertem, "Müracaatlarınızı yapın, beklemeyin, biz değerlendireceğiz diye bilgilendirmeler yapıyoruz. 35 dosya, Vakıflar Meclisi'nin şubat ayının ikinci toplantısında ele alınacak. İlk değerlendirmeyi bu toplantıda yapacağız. Karar da çıkabilir, eksikliklerin giderilmesiyle ilgili dosya bekletilebilir. Şartları taşıyanlarla ilgili olumlu kararımızı vereceğiz. Şubat ayında ilk karar çıkabilir" diye konuştu. Meclisten karar çıktığı zaman sürecin de hızlanacağını belirten Ertem, "Örnek olsun diye ilk etapta bir karar verelim diye çaba sarf ediyorum, hızlandırmak istiyorum. Bunu gören vakıflar bir an önce gayrimenkullerine kavuşmak için zamana yayılan bu tembelliği giderecektir" dedi.

Cemaat vakıflarının gayrimenkul sorununun çözülmesi için çalışmaların 2002'de başladığını ve bugüne kadar 2 kanun, 1 kanun hükmünde kararname çıkartıldığını anlatan Ertem, "2013 şubat-mart aylarında problemlerin yüzde 99'nun çözüleceğine inanıyorum. Yüzde 1 ihtimalde şu anda göremediğimiz, bilemediğimiz, belki süreç esnasında göreceğimiz bazı problemler çıkabilir diye bir ihtimal veriyorum. Ama evet problemleri çözülecek" diye konuştu. Cemaat vakıflarının gayrimenkulleriyle ilgili AİHM'de az sayıda dosya olduğunu kaydeden Ertem, "Biz bu düzenlemeyi yaptıktan sonra var olan bir, iki dosyanın da geri çekileceğin tahmin ediyorum. İyi niyetle bakıldığı zaman bu düzenlemelerin, isteklerinin çok çok ötesinde ihtiyaçlarını karşıladığını düşünüyorum" dedi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 31.01.2012

AYNALI ÇARŞI'DA BİR TEK AYNA SATILMIYOR

 

 

"Çanakkale içinde Aynalı Çarşı, 'Ana ben gidiyom düşmana karşı', Gençliğim eyvah" cümleleriyle başlayan ve dilden dile dolaşan türkünün geçtiği Aynalı Çarşı Çanakkale'nin en işlek caddesinde bulunuyor.

 

Eskiden atlar için koşum ve süs eşyası yapan dükkanlarda 'ayna' denilen at gözlükleri satıldığı için bu adı alan çarşıda, şimdilerde Çanakkale'nin simgeleri "Dur Yolcu" yazısı, "Şehitler Anıtı" ve "Truva Atı" gibi hediyelik eşyalar satılıyor. Çarşıda satılmayan tek şey ise 'ayna'. 120 yıllık çarşının esnafı ise turistlerin ilgi göstermemesinden şikayetçi. Aynalı Çarşı Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Ramazan Işıldak, restore edilmeden önce kötü bir durumda olduğunu, o dönemlerde çarşıyı görmek için gelenlerin hayal kırıklığına uğradığını söylüyor. Çanakkale Belediyesi'nce yapılan restorasyonla çarşının bugünkü haline geldiğini ifade eden Işıldak, "Çarşımız şu anda iyi ama iş bakımından zayıf. Esnafın sıkıntısı var. Çanakkale'ye gelen turlar ve öğrencilerin yüzde 90'ı karşıya, Gelibolu Yarımadası'na gidiyor. Oraya gelenlerin ancak yüzde 5'i Çanakkale'ye geçiyor, Aynalı Çarşı'yı görmek için. Rehberlerin, turistleri çarşıya yönlendirmemesi de bunda etkendir." diyor.

 

Çarşı, 1881 yılında Sultan 2. Abdülhamid döneminde, Çanakkale'nin önde gelen Yahudi ailelerinden İlya Halyo'ya yaptırılmış. Çanakkale Savaşları sırasında bir bombardımanda çıkan yangın sonucu tahrip olmuş, 1918-1921 yılları arasında ise İngilizler, Çanakkale'yi işgal edince burayı ahır olarak kullanmış. Aynalı Çarşı, 1994 yılından sonra yapılan onarım çalışmasıyla yeniden kullanılır hale getirilerek bugünkü halini almış.

Zaman, Haber: Mehmet Güler, 31.01.2012

ANITKABİR = YUNAN TAPINAĞI MIDIR?

 

İnternette gördüm. Yeni Akit gazetesi bir dernek başkanının beyanatını baş tacı etmiş. Atatürk’ün mozolesi, ‘’Anıtkabir’’, Yunan tapınağına benziyormuş. Ziyaretçileri ‘’Sözde Atatürkçüler’’, gidip gidip Kudüs’teki ‘’Ağlama Duvarı’’ gibi orada ağlar ve dert yanarlarmış. Tez elden bu tapınağı (!) yıkıp, onun yerine Selçuklu kümbet mimarisinde bir mezar yapılmalı imiş. Bu zat yine insaflı davranmış; bir de Anıtkabir’i - Mason mimarisi her ne ise - Mason mabedine benzetenler var.‘’Ağlama Duvarı’’ ve ‘’Tapınak’’ ithamı, konumun dışında kalıyor.Aslında bu ithama değer verip yanıtlamaya bile değmediği kanısındayım. Ben konuya mimari açıdan yaklaşacağım.

 

 

Her halde Anıtkabir mozole kitlesi dış cephelerinin, kolon ve galerilerle çevrelenmiş olması, bazı kişilerde Yunan mabetlerini çağrıştırıyor. Mimarlık, elbette ki insanlığın geçmiş kültür ve sanatından ders alır. Ne var ki geçmişi taklide kalkarsa gülünç duruma düşer. Zira mimarlık, insan uygarlığından bu yana kültür ve sanat birikimlerinin bileşkesi üzerine yeni bir değer yaratabildiği oranda bir değer ifade eder. Başka bir deyişle, günümüz mimarlığı, geçmiş kültür birikimlerinden ve yerel öğelerden de yararlanabilen, hepsinin üstünde çağdaşolabilen bir sanattır. Tekrar ediyorum; mimarlık, geride kalmış olanı tekrarlarsa ona sanat demek bile caiz değildir.

 

Evet, sadece Atina,Parthenon’da, Hepaistos mabedinde, Anadolu’daki birçok İyon mabedinde ve Bodrum’daki ‘’Halikarnas Mozole’’de değil, Rönesans eseri Viyana Parlamento binasında da, Avrupa’nın diğer Rönesans yapılarında da, Amerika’da da çevre kolonlu ve galerili anıtsal yapılara rastlayabilirsiniz. Ama bu yapılara Yunan tapınağı diyemezsiniz.

 

Bu beyanatı veren arkadaş her kimseonun milli gelenekten gelen mimari anlayışı Selçuklu’da kalmış.Tamam da, Osmanlı bile Selçuklu mimarisini devam ettirmedi de biz mi bu yüzyılda devam ettireceğiz? Evet, Selçuklu kümbetlerinin her biri birer mimari şaheserdir. Beyanatı veren arkadaş, her halde Selçuklu kümbetlerinin tepesindeki piramitlerin Ermeni ve Gürcü mimarisinde kullanıldığını bilmek istemiyor. Lütfen kümbetlerdeki piramidal örtü ile Ermeni ve Gürcü kiliselerindeki piramidal örtüyü bir karşılaştırsın. Bunda gocunacak bir şey yok. Her dönem mimarisi, çevre mimarilerinden etkilenmiş ve o mimarinin ustalarını kullanmıştır.

 

 

Ne olur artık bu eserleri kendi dönemlerinde bırakalım;onları dönemlerinin tanığı olarak takdir edelim ve de dönemimize kopyalarını aktarıp onları yozlaştırmayalım. Bu sözüm sadece beyanat veren zatı değil, son günlerde mimariye kendi görüşleri paralelinde hükmetmeye, eskiyi dirilmeye çalışan politikacılarımızıda kapsamaktadır.

 

Anıtkabir projesi, Prof. Emin Onat - Doç. Orhan Arda ile beraber Prof. Kruegerve Prof. Feschini’nin, üç projenin birden birincilik aldığı uluslararası bir yarışmadır. Devlet, bu üç birinciden Türk mimarlarının projesini tercih etmiştir. O zamanlar Türkiye, mimari açıdan ‘’İkinci Ulusalcılık’’ dönemini yaşıyor ve seçilen proje, ‘’Türk Klasizmi’’ olarak nitelendiriliyordu. Ne var ki projenin kitle izleniminde Selçuk ve Osmanlı’yı ararsanız bulamazsınız. Zaten bulsaydınız anıt, dönemlerini doldurmuş devletlerden sonra kurulmuş bulunanTürkiye Cumhuriyetini ve Cumhurbaşkanını temsil edemezdi. Anıtların, kunt bir taş yapı olmaktan öte, temsil ettikleri ‘’idea’’yı ifade edebilme ödevlerivardır. Yine de Anıtkabir, kitlesi ile olmasa bile Selçuklu ve Osmanlı’ya ayrıntılarında sahip çıkmıştır.

 

İki yanına Sfenks dizili giriş allesi geleneği, Mısır uygarlığında,Karnak ve Luxor tapınaklarında da vardır.Alle, ziyaretçiyi yürüterek ulu kişinin huzuruna hazırlar. Anıtkabir’de bu, Aslanlı Yol olarak yerini almıştır.İki yana dizili 24 Hitit aslanı, 24 Oğuz boyunu simgeler. Aslan, Hitit ve eski Türk mitolojisinde kuvvet ve kudret timsali olup, hücumda değil, oturur durumda olmaları barışseverliği anlatır. Arası çimli aralıklı taş döşeme,yürüyenin yere dikkat ederek başını öne eğmesini sağlar. İki yana dikilen yüksek ağaçlar, ana kitleyi gizler ve meydana ulaştığınızdasürpriz etkisi yaratır.

15 bin kişi alan ‘’Tören alanı’’ zeminine renkli travertenlerle Anadolu halı ve kilim desenleri işlenmiştir. Alanı çevreleyen revaklar, Osmanlı dini mimarisini çağrıştırır.

 

 

Yontucu Hüseyin Anka eseri, taş üzerine işlenmiş röliyefler (kabartma heykeller), Kurtuluş Savaşınıve Atatürk’ün savaş günlerini anlatır. Yeni Türkiye’nin benimsediği evrensel sanatın bir nevi ifadesidir. Mozole ve galeri tavanı düzdür. İlk projede iç mekanı kubbeli bir taç kitlesi vardı. Ekonomik nedenlerle ve inşaatın bitimini çabuklaştırmak amacıyla kaldırıldı. Yapılsa idi Yunan tapınağı diyenlerin sayısında önemli oranda azalma olurdu. Yine de Yunan mabedinde görülen, beşikörtüsü meyilli çatınınön görünümüne yansıyan üçgen alınlık (fronton)Anıtkabirdeyoktur. Bu daana kitleyi algılamada, Yunan mabedikitle algılamasını çağrıştırmaz.Mozole kitlesinin döşeme ve tavan süslemeleri, mimar Nezih Eldem eseri olup 15’inci ve 16’ncı yüzyıl Osmanlı halı ve kilim desenlerinden alınan esinle işlenmiştir. Dış çevre kolonları Yunan ve İyon tapınaklarında olduğu gibi daire kesitli, ince ve konik değil, dikdörtgen kesitlidir. Açıklık ve doluluk oranları farklıdır. Keza taban ve sütun başlıkları ile antik silmeleri içermez. Cephe klasik mimari oranlara göre düzenlenmiş olup Yunan tapınaklarındaki cephe oranlarını burada göremezsiniz.

 

Ata’nın İslami inançlar paralelinde toprağa verildiği ‘’Mezar Odası’’Selçuk kümbetlerindeki gibidir. Planı Selçuk kümbetlerinde ve bazı Osmanlı türbelerinde olduğu gibi sekizgendir. Keza piramidal tavanı, Selçuklu kümbetlerini çağrıştırır.

 

‘’Anıtkabir’’in antik Yunan mabetlerine olan farklılıklarını görebilmek için bir nebze de olsa mimarlıknosyonu sahibi olmak ve de mimarlık tarihini bilmek gerekmektedir.

Kent Haber, Yazı: Yılmaz Ergüvenç, 30.01.2012

DİNSİZLEŞTİREN HEYKELE DEFALARCA SALDIRDILAR

 

Edirne’de muhafazakar çevreler, Türk Kadınlar Birliği Edirne şubesi tarafından cumhuriyetin 80. yılı anısına Fatih mahallesine yapılan “Özgür ve Çağdaş Kadın” heykelinin kaldırılması için çalışma başlattı. Milli Gazete’nin haberinde; “başörtüsünü atan erotik” kadın heykeliyle çağdaşlık kisvesi altında Türk halkının manevi değerleriyle alay edildiği savunularak heykelin bir an önce kaldırılması istendi. Ayrıca habere göre istenmediği için halkın defalarca kırdığı ve yıktığı heykel, birlik tarafından her seferinde yeniden yapılmış.



 

Milli Gazete’nin üst başlığında “Çağdaş yobazlığı yansıtan bu heykel serhat şehri Edirne’ye yakışmıyor” dediği ve “Yobazlığın Heykeli” başlıklı haberde şu ifadelere yer veriliyor:

 

"Bir toplumu dininden uzaklaştırırsan o toplumu yok edebilirsin" diyerek tepki gösteren Milli Türk Talebe Birliği Başkan Yardımcısı Yasin Sadıkoğlu: "Sapkın zihniyetler bugün de Türk Kadınının çağdaş oluşunu Edirne'de başörtüsünü çıkaran bir kadın heykeli ile karşımıza çıkarıyorlar. Amerika Afganistan'a girdikten sonra da bir kadın fotoğrafı yer almadı mı dünya basınında? Bir kadın var eliyle başörtüsünü çıkarıyor. Neymiş efendim Afganistan kadını özgürleşti. Allah'tan o kadının bir gazetenin muhabiri olduğu ortaya çıktı da susmak zorunda kaldılar. Türk basınında da manşetten verilmedi mi bu haber? Hem de günlerce manşetlerde yer almadı mı? Bakıldığı zaman Afganistan kadını yiyecek ekmeğin sıkıntısının yaşarken başörtüsünü çıkararak rahat bir nefes alıyor sanki. Bugüne kadar hep kadının başörtüsüyle uğraşıldı. Nereye özgürlük getirilecek dendiyse kadının başındaki eşarbı çıkartıldı. Bunun bilerek ve isteyerek uygulanan bir politika olduğu aşikardır. Dinsizleştirme politikasıdır bu. Çünkü bir toplumu dininden uzaklaştırırsan o toplumu yok edebilirsin" dedi.

 

Bu ahlaksız heykel Müslüman- Türk Milletine hakarettir" diyerek tepki gösteren Alperen Ocakları Edirne İl Başkanı Alparslan Cankanoğlu şunları söyledi: "Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin 80'inci yıldönümü anısına Fatih Mahallesi'ne dikilen "Özgür ve Çağdaş Kadın" olarak isimlendirilen başörtüsünü atan çıplak kadın heykeli bizi ziyadesiyle üzmektedir. Hele hele bu heykelin başörtüsüne hakaret edercesine başörtüsünü çıkarmış şekilde ve çıplak olarak gösterilmesi Müslüman -Türk Milletine ağır hakaret olarak görüyoruz".

Cankanoğlu, "Cumhuriyet demek çıplaklık demek değildir, çıplaklık hiçbir zaman medeniyet ölçüsü değildir. Bu durumu Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi "Medeniyet dediğin eğer açmaksa bedeni hayvanlar sizden daha medeni" olarak özetliyor. Manevi değerlerimize aykırı olan milli değerlerimizle bağdaşmayan bu heykelin kaldırılmasını başta Edirne Belediyesi olmak üzere diğer yetkililerden şiddetle istiyoruz" dedi.

Halkın tepkisine neden olan Başörtüsünü atan erotik heykel Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 80'nci yıldönümü anısına yaptırılmıştı. 400 kilogramağırlığındaki bu bronz 'Özgür ve Çağdaş Kadın Heykeli' halkın defalarca yerinden söküp kırmasına rağmen Türk kadınlar Birliği tarafından inatla tekrar yapılmıştı."

Milliyet, 30.01.2012

 

******


MİLLİ GAZETE'DEN HEYKEL YOBAZLIĞI

 

Milli Gazete, özgür kadın heykeli için 'sapkın ve erotik' dedi, sansürledi...

 

Edirne'de muhafazakar çevreler, Türk Kadınlar Birliği Edirne şubesi tarafından cumhuriyetin 80. yılı anısına Fatih mahallesine yapılan "Özgür ve Çağdaş Kadın" heykelinin kaldırılması için çalışma başlattı.

 

Milli Gazete'nin haberinde; "başörtüsünü atan, sapkın ve erotik" kadın heykeliyle çağdaşlık kisvesi altında Türk halkının manevi değerleriyle alay edildiği savunularak heykelin bir an önce kaldırılması istendi. Haberdeki görsellerde, çıplak olmamasına rağmen kadın heykelinin fotoğrafı pikselleştirilerek sansürlendi.

 

Ayrıca habere göre istenmediği için halkın defalarca kırdığı ve yıktığı heykel, birlik tarafından her seferinde yeniden yapılmış.

 

Milli Gazete'nin üst başlığında "Çağdaş yobazlığı yansıtan bu heykel serhat şehri Edirne'ye yakışmıyor" dediği ve "Yobazlığın Heykeli" başlıklı kışkırtıcı haber şöyle:

 

 

"Osmanlı'ya 92 yıl başkentlik yapmış olan serhat şehri Edirne'de milletimizin manevi değerleriyle alay edercesine Türk Kadınlar Birliği tarafından çağdaşlık kisvesi altında 'Başörtüsünü atan erotik kadın heykeli' dikildi. Sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar, adeta Çağdaş Yobazlığın yansıması olan bu heykelin Edirne'ye yakışmadığını ve derhal kaldırılmasını istiyor.

 

Osmanlı'ya 92 yıl Başkentlik etmiş serhat şehir Edirne'nin Fatih Mahallesinde skandal yaratacak bir heykelin olduğu ortaya çıktı. Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından 20 Ocak 2004 yılında yaptırılan "başörtüsünü başından atan erotik" bir kadın heykelinin olduğu görüldü. İlk görüşte insanlarımız pek fark etmeseler de dikkatli bakınca insanları şoka sokan bu heykel inançlı yaşayan insanların tepkisini çekti. Başörtülü kadınları rencide etmek amacıyla yapılan bu heykelin altına "Özgür ve Çağdaş Kadın" yazılmıştı. Geçtiğimiz yıllarda kimliği belirsiz bir vatandaş halat bağlayıp heykeli yerinden sökmüştü. Daha sonra Türk Kadınlar birliği tekrar o heykeli yaptırdı fakat tepkilerden dolayı "Özgür ve Çağdaş Kadın" yazısını kaldırdıkları öğrenildi. Edirne denilince akla Osmanlı ve Selimiye başta olmak üzere önemli mimari özelliklere sahip manevi mekanlar gelirken yapılan bu sapkın ve ahlaksız erotik heykel insanları derinden yaralıyor.

Yapılan bu ahlaksız faaliyetler "Cumhuriyeti böyle mi kurduk?" sorusunu akla getiriyor. Sözde çağdaşlık kisvesi altında yapılan bu bağnaz ve ahlaksız heykele inançlı yaşayan insanlar, "Edirne'yi düşmanlardan kurtaranlar, çağdaş ve çıplak kadınlar değildi, Edirne'yi müdafaa edenler imanlı, inançlı ve ahlaklı kadınlardı" diyerek tepki gösterdiler.

 

Heykelin Osmanlı'ya 92 yıl başkentlik yapmış bir şehre yakışmadığını dile getiren Anadolu Gençlik Derneği Başkanı Abdülhamit İriş: Anadolu Gençlik Derneği Başkanı Abdülhamit İriş: "Osmanlıya 90 küsur yıl başkentlik yapmış bu şehrimize böyle şeyler yakışmıyor. Ecdadımız 600 yıl hiçbir insanının rencide edilmesine izin vermemiş. Her kesime sonuna kadar hoşgörülü davranmıştır. Gelin görün ki o ecdadın torunları kendi ülkesine yabancı kalmış ve kendi insanını yok sayarak rencide etmeye çalışıyor. Başörtülü, inancının gereğini yerine getirerek yaşamaya çalışan insanlara psikolojik bir baskı uygulamak için yapılan bu sapkın çalışmalar Edirne'ye hiç yakışmıyor, yakışmazda. Edirne'nin böyle anılmasını sebebiyet verenler, bu durumu derhal düzeltmeliler." şeklinde konuştu.

 

"Bir toplumu dininden uzaklaştırırsan o toplumu yok edebilirsin" diyerek tepki gösteren Milli Türk Talebe Birliği Başkan Yardımcısı Yasin Sadıkoğlu: "Sapkın zihniyetler bugün de Türk Kadınının çağdaş oluşunu Edirne'de başörtüsünü çıkaran bir kadın heykeli ile karşımıza çıkarıyorlar. Amerika Afganistan'a girdikten sonra da bir kadın fotoğrafı yer almadı mı dünya basınında? Bir kadın var eliyle başörtüsünü çıkarıyor. Neymiş efendim Afganistan kadını özgürleşti. Allah'tan o kadının bir gazetenin muhabiri olduğu ortaya çıktı da susmak zorunda kaldılar.

 

Türk basınında da manşetten verilmedi mi bu haber? Hem de günlerce manşetlerde yer almadı mı? Bakıldığı zaman Afganistan kadını yiyecek ekmeğin sıkıntısının yaşarken başörtüsünü çıkararak rahat bir nefes alıyor sanki. Bugüne kadar hep kadının başörtüsüyle uğraşıldı. Nereye özgürlük getirilecek dendiyse kadının başındaki eşarbı çıkartıldı. Bunun bilerek ve isteyerek uygulanan bir politika olduğu aşikardır. Dinsizleştirme politikasıdır bu. Çünkü bir toplumu dininden uzaklaştırırsan o toplumu yok edebilirsin" dedi.

 

"Bu ahlaksız heykel Müslüman- Türk Milletine hakarettir" diyerek tepki gösteren Alpere Ocakları Edirne İl Başkanı Alparslan Cankanoğlu şunları söyledi: "Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin 80'inci yıldönümü anısına Fatih Mahallesi'ne dikilen "Özgür ve Çağdaş Kadın" olarak isimlendirilen başörtüsünü atan çıplak kadın heykeli bizi ziyadesiyle üzmektedir. Hele hele bu heykelin başörtüsüne hakaret edercesine başörtüsünü çıkarmış şekilde ve çıplak olarak gösterilmesi Müslüman -Türk Milletine ağır hakaret olarak görüyoruz".

 

Cankanoğlu, "Cumhuriyet demek çıplaklık demek değildir, çıplaklık hiçbir zaman medeniyet ölçüsü değildir. Bu durumu Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi "Medeniyet dediğin eğer açmaksa bedeni hayvanlar sizden daha medeni" olarak özetliyor. Manevi değerlerimize aykırı olan milli değerlerimizle bağdaşmayan bu heykelin kaldırılmasını başta Edirne Belediyesi olmak üzere diğer yetkililerden şiddetle istiyoruz" dedi.

 

Halkın tepkisine neden olan Başörtüsünü atan erotik heykel Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 80'nci yıldönümü anısına yaptırılmıştı. 400 kilogramağırlığındaki bu bronz 'Özgür ve Çağdaş Kadın Heykeli' halkın defalarca yerinden söküp kırmasına rağmen Türk kadınlar Birliği tarafından inatla tekrar yapılmıştı.

Edirne Kent Haber, 30.01.2012

HIRSIZLAR EN ÇOK PICASSO SEVİYOR

 

 

İngiltere’de yapılan araştırmaya göre hırsızlar en çok Picasso tablosu çalıyor. Uzmanlar “Picasso’nun kayıp tablo sayısı 1147” diyor.

 

Dünya sanat piyasasının canlandığı son 20 yılda çok sayıda eser hırsızların hedefi oldu. İngilteremerkezli, kayıp sanat eserlerinin kaydını tutan Art Loss Register kuruluşunun hazırladığı listeye göre hırsızlar en çok İspanyol ressamPablo Picasso’nun yapıtlarını çalıyor. Kuruluşun yaptığı araştırmaya göre Picasso’nun çalınan, kaybolan ve nerede olduğu bilinmeyen 1147 tablosu bulunuyor. Picasso’nun “Kadın Başı” tablosu Atina’daki Ulusal Sanat Galerisi’nden, “Güvercin ve Yeşil Bezelyeler” adlı tablosu ise 2010’da Paris’teki Modern Sanat Müzesi’nden çalınmıştı. Picasso’yu kayıp 557 tablosuyla ABD’li ressamNick Lawrence ve 516 tablosuylaMarc Chagall izledi.

Uzmanlara göre çalınan yapıtların bazıları özel koleksiyoncuların eline geçti, bir kısmı isemafya çetelerinin elinde pazarlık malzemesi olarak kullanıldı. Hırsızlıkların yüzde 40’ı İngiltere’de, yüzde 16’sı ise ABD’de gerçekleşti.

Eserleri en çok çalınan 10 sanatçı
1. Pablo Picasso - 1147
2. Nick Lawrence - 557
3. Marc Chagall - 516
4. Karel Appel - 505
5. Salvador Dali - 505
6. Joan Miro - 478
7. David Levine - 343
8. Andy Warhol - 343
9. Rembrandt - 337
10. Peter Reinicke - 336

Habertürk 30.01.2012

ANADOLU TARİHİNE HACILAR MÜHRÜ DAMGASINI VURACAK

 

Burdur'un Hacılar Köyü'ndeki Büyük Höyük kazısında bulunan damga mühürlerin insanlık tarihi açısından önemli buluntulardan biri olduğu belirtildi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı adına İstanbul Üniversitesi ile birlikte Hacılar Büyük Höyük'te yapılan kazılar hakkında Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır bilgi verdi. Milattan Önce (MÖ) 3000 yılında yapılan mühürler, Hacılar Büyük Höyük'te yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı yerleşmelerinde çıktı. Mühürlerin üzerinde yer alan şekillerin MÖ 3000 yılına ait olduğu belirtildi. Bölgede yaşamış toplumlar tarafından kullanılan mühürlerin, yazı öncesi bir iletişim diline ait işaretler olduğu aktarıldı.

 

Kazıda bulunan mühürlerin insanlık tarihini aydınlatacağını söyleyen Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır, "Hacılar Büyük Höyük kazıları, gelecekte tüm bölge için çok önemli konulara ışık tutacağını düşündürmektedir. Şu ana kadar bulunan en eski mühürler ortaya çıkartıldı. Kazılarımız bu yıl da devam edecek. Mülkiyeti temsil eden bu mühür bölgedeki yerleşim yerleri arasında sosyal ve ticari ilişkilerde bir iletişim dilinin kullanılmış olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Batı Anadolu'nun ve ilimizin en eski tarihi yerleşim merkezi olan Hacılar'da ele geçen bu mühürün bilim dünyasında heyecan uyandıracağını düşünüyoruz." ifadelerini kullandı.

Zaman, 30.01.2012

150 YIL SONRA YENİDEN HAYAT BULDU

 

 

Dantel gibi işlenen ahşap merdivenleri, balkon korkulukları, gökyüzüne açılan cihannüması ile Tanzimat dönemi mimarisinin nadide örneklerinden biri olan 150 yıllık Mirgün Köşkü'nün restorasyonu tamamlandı.

 

İstanbul İl Özel İdaresinin katkılarıyla restore edilen köşk, sahibi İstanbul Üniversitesine önümüzdeki günlerde teslim edilecek.


Adını 1900'lü yıllarda yaşayan ressam Ahmet Mirgün'den alan Emirgan'daki ''Mirgün Köşkü''nün ilk sahibinin, Hıdiv İsmail Paşa'nın torunu Mehmet Tahir Paşa olduğu biliniyor.

Ressam Ahmet Mirgün, Boğaziçi'nin mimarisine şekil veren Hıdiv Ailesi tarafından yaptırılan köşkü, 1985 yılında İstanbul Üniversitesine bağışladı.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Prof.Dr. Yunus Söylet, göreve geldikten sonra dantel gibi işlenen ahşap merdivenleri, balkon korkulukları, gökyüzüne açılan cihannüması ile Tanzimat dönemi mimarisinin nadide örneklerinden biri olan Mirgün Köşkü'nün restorasyonu için kolları sıvadı.

İstanbul İl Özel İdaresinden restorasyon konusunda destek alan Söylet, yıllar içinde harap hale gelen tarihi köşkü eski görkemli günlerine dönmesi için çalışmaları yakından takip etti.

Mirgün Köşkü'nün 2010 yılında başlayan restorasyon tamamlandı. İstanbul İl Özel İdaresinin katkılarıyla gerçekleştirilen restorasyonda köşkün doğal yapısı korunarak birçok çalışma gerçekleştirildi. Restorasyon sırasında zarar görmüş parçalar özüne uygun olarak onarılırken, çürümüş kısımlar yenileri ile değiştirildi.

İstanbul İl Özel İdaresi, kısa bir süre sonra Mirgün Köşkü'nü İstanbul Üniversitesi'ne teslim edecek.

İÜ Rektörü Prof.Dr. Yunus Söylet, yaptığı açıklamada, göreve geldiğinde üniversitenin kültür varlıklarını ve envanterini çıkarırken, o güne kadar kimsenin gündeminde olmayan ve çok fazla konuşulmayan Mirgün Köşkü'ne de rastladıklarını belirterek, ''Üniversitenin Baltalimanı tesislerinin üst tarafındaki köşkü hemen gidip gördüm. İl Özel İdaresine çok teşekkür ediyorum, teklifimi hemen kabul ettiler'' dedi.

Söylet, 4 katlı ahşap köşkün 1500 metrekare arsa üzerinde, boğaz gören, Emirgan'ın tepesinde güzel bir köşk olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
''Köşkü, sosyal tesis olarak kullanmayı düşünüyorum. Köşk, harap bir haldeydi, şimdi pırıl pırıl oldu. Her katı yaklaşık 120 metrekare. En üst katını prestijli konuklara misafirhane olarak düşündüm. En alt kat, teknik işlerin, mutfak ve diğer hizmetlerin kotarıldığı bir yer olacak. Bahçe yazın değerlendirilebilecek, yarı açık, yarı kapalı bir camlı bir kafe olabilir. Diğer iki kat da toplantılar ve workshoplar için son derece uygun olabilir.''

Köşkün yol tarifinin karışık olduğunu ve otopark sorunu bulunduğunu ifade eden Söylet, özellikle otopark konusundaki sıkıntının giderilmesi için çözüm üretilmesi gerektiğini söyledi.

Bu arada, tarihi Mirgün Köşkü'nün belgeseli de çekiliyor. ''Seracem'' adı verilecek belgesel, 4 bölüm ve 120 dakika olacak. Proje kapsamında köşkün mimari özellikleri, yapıldığı dönem itibariyle yaşamsal geçmişi ve bölgedeki etkileşimler belgesele aktarılacak. Ayrıca restorasyon süreci de safha safha çekilerek, üniversitelerdeki ilgili bölümlerde öğrencilere aktarılacak.

Habertürk, 30.01.2012

 

KİLİSESİNDE HAZİNE ARAYAN RAHİBE BASKIN

 

 

Yunanistan’ın Fyska kasabasında ilginç bir hazine arama olayı yaşandı. Carkand adındaki rahip görevli olduğu kilisede bir polis komiseri ile hazine ararken yakalandı. Rum Politis gazetesinin haberine göre, rahip ve komiser “efsaneye göre kilisede gizlenmiş olan hazineyi bulmak için” kilisenin içinde arama çalışması başlattı. Bir ihbar üzerine kiliseye baskın yapan Yunan polisi kilisenin içinde rahip ve komiseri hazine ararken yakaladı. Yakalanan rahip, “Burada hazine arıyorduk” dedi. Bazı haber siteleri ve gazeteler, “Kutsal ve aziz ne? Bazı rahiplerin hiç bir korkusu yok” yorumlarını yaptı.

 

Polisler kilise içinde yaptıkları aramada, kilisenin içerisinde bulunan sunağın arkasında rahip ve komiserin hazine için iki metrelik delik açtığını belirledi. Hazine için delinen yerde; eldivenler, kürekler, kazmalar ve kum torbaları bulundu. Rahip ve komiser, “Kaçak kazı yapmak ve eski eserlere zarar vermek” suçlarından tutuklandı. Hazine aramasına 4 kişinin daha karıştığı ancak polisler gelmeden önce olay yerinden ayrıldığı belirtildi. Olayı savcılığa havale eden polis şimdi bu kişilerin peşinde.

Milliyet, 30.01.2012

HASANKEYF'E ÇILGIN PROJE!

 

 

Ilısu Barajı’nın yapımıyla Hasankeyf’in sular altında kalması tartışmaları devam ederken, su üstünde kalacak kısmın korunması amacıyla Batman Üniversitesi Rektörü Abdüsselam Uluçam’ın hazırladığı proje şaşkınlık yarattı. Projeye göre, Hasankeyf Kalesi’nin çevresi 250 metre yüksekliğinde duvarla örülecek.


Batman Üniversitesi Rektörü’nün Hasankeyf Kalesi’ni koruma amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sunduğu proje kafaları karıştırdı ve uzmanları şaşırttı. Hasankeyf Kazı Çalışmaları Sorumlusu Batman Üniversitesi Rektörü Abdüsselam Uluçam, İçkale ile ilgili iyileştirme projelerinin olduğunu belirtti. Uluçam bu projeyi şöyle anlattı: “Kalenin korunması amacıyla baraj projesine dahil olmak üzere kayalık kesimin korunması için duvar örülmesi önerisinde bulunduk. Aşaması henüz yapılandırılmadı. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına yapıyoruz. Hasankeyf’in su üstünde kalacak kesiminin tamamını kapsıyor proje.”


2014 yılından sonra Ilısu Barajı’nın tamamlanmasının planlandığını belirten yetkililer ise, son durum ile ilgili şu bilgileri verdi: “Baraj için tarih vermek henüz erken. Yarın su tutulacakmış gibi de çalışmalar sürdürülüyor. Yeni yerleşke alanında resmi kurumlar ile Hasankeyflilere örnek evlerin yapımı devam ediyor. Aşağı şehirdeki tarihi eserlerin nasıl korunacağı konusunda henüz çalışmalar kesinleşmiş değil. Ancak kaledeki tarihi eserlerin restorasyon çalışmaları devam ediyor. Büyük saray, paratoner, küçük sarayın bir bölümü ve gezi parkurlarının restorasyon çalışmaları aralıksız sürüyor. Baraj su tutsa da kaleye bir şey olmayacak. DSİ’nin devasa beton duvarları bir yerde burayı koruyacak.” 

Batman Hasankeyfliler Derneği Başkanı Arif Arslan, duvar inşa edilmesini komik bulduğunu söyledi. Beton duvarın, Hasankeyf’in siluetini kötü etkileyeceğini söyleyen Arslan, “Şehrin kale kesimi dışındaki Zeynel türbesi, eski tarihi köprü, Koç Camii, El-Rızk Minaresi ve eski çarşı nasıl sular altından kurtulacak, bunlar bilinmiyor” dedi. Arslan, kayalık ve mağaraların sudan zarar göreceğini göz önünde bulunduran DSİ’nin kale etrafına çekmek istediği devasa beton duvarın da görüntü kirliliğine neden olacağını vurguladı. Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel ise “Kalenin Dicle’den yüksekliği 150 ile 200 metre arasında. Bu duvar ‘ucube’ olur” dedi.

Uzmanlar ne diyor?
Doğa Derneği Hasankeyf Kampanya Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç, Hasankeyf’e bütün olarak bakmak gerektiğini vurguladı. Tuba Kılıç, ‘duvar projesi’nin ise bilimdışı olduğunu söyledi. Kılıç, öneriyi şöyle değerlendirdi:
“Kaleyi ve oradaki şehri koruduğunuzda Hasankeyf’i korumayacaksınız. Fiziki olarak neye benzeyeceğini hayal edemiyorum. Vadi eko-sistemin üzerine kurulmuş kale mağaraları, kuyuları, gizli geçitleri olan bir yer. Vadinin etrafı çevrilemez, yine bir şeylere zarar verirsiniz. Kale altı ve üstü kireçten oluşan bir yapı. Etrafını beton ile çevirseniz bile su sızacaktır. Bunlar oyalama taktikleri. Ne bilimsel ne de kültür varlıklarını koruma kanunumuza uygun. Kurtarma projeleri de bu şekilde yapılmamalı. Parçalı düşünülemez. Hasankeyf’te kaç tarihi eser olduğu bile belli değil, hangisinin en önemli olduğunu bilmeden en görünen yer kale diye etrafını çevirmek kabul edilebilir değil. Gerçek değil.“ 

Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Doç.Dr. Necmi Karul ise rektörün önerisinin iyi niyetli bir çözüm arayışı olsa da projeyi çok gerçekçi bulmadığını vurguladı. Karul, “Buranın sular altında kalacak olması sorun. Bunun çözümü tek bir baraj değil daha fazla sayıda küçük ve kısa mesafelere dik alanları sular altında bırakacak baraj göllerinin yapılması” şeklinde konuştu. 

İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı
Cemal Gökçe’ye
göre ise 250 metre yüksekliğindeki duvar projesi çok iddialı: “Oraya yeniden bir kale yapmak gibi. Projeye bakmak lazım. 250 metrelik bir duvarın kalınlığı, temeli nasıl olur, bunları da düşünmek lazım. Oturacağı yerle birlikte düşünmek lazım.”

Radikal, Haber: Fatih Yağmur, 30.01.2012

 

******


ULUÇAM HASANKEYF DUVAR PROJESİ'NE AÇIKLIK GETİRDİ

 

Hasankeyf Kazı Başkanı ve Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, "Hasankeyf için 250 metre yükseklikte bir duvar projemiz yok.

Sadece su altında kalacak olan mağaraların içine su girmemesi için duvar önerimiz oldu." dedi. Hasankeyf'e çılgın proje söylentisine açıklık getiren Uluçam, 250 metre yükseklikte bir duvarın söz konusu olmadığını, ancak Ilısu Barajı suları altında kalacak olan mağaralara su dolmaması için iç kalede bulunan ve gezi güzergahı olarak kullanılacak olan bölümdeki mağaraların önüne duvar çekme önerileri olduğunu söyledi. Uluçam, "Barajın bitimiyle Hasankeyf'in tamamı değil, bir bölümü su altında kalıyor. Hasankeyf'in kayalık kısmında pek çok mağaralar var. Bu mağaralar birbirine bağlı ve dış kısmı da açık su geldiği zaman bu mağaraların içi su dolacak, bu da mağaraya zarar verecek. Mağaraların zarar görmemesi için DSİ'ye kayalık kısmının tecrit edilmesi gerektiğini söyledik. DSİ de önerimizi dikkate aldı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı da talimat vererek bu konuda bir çalışma yapıyor. Bunun dışında, herhangi bir şey söz konusu değil. Dicle Nehri'nin kıyı kotundan paralel en fazla 90 metre yüksekliği var. Amacımız, burada bulunan mağaraları koruma altına almak için yığılan bir proje önerisidir." diye konuştu.

Zaman, Haber: Medeni Akbaş, 31.01.2012

MUMYADA KANSER ÇIKTI

 

Araştırmacılar, 2 bin 200 yaşında bir mumyada kanser buldu.

 

Kahire'deki Amerikan Üniversitesi profesörü Selime İkram, ekibiyle birlikte 2 yıl boyunca inceledikleri, 40'lı yaşlarında ölen bir erkeğin mumyasında prostat kanseri teşhis ettiklerini söyledi. İkram, bunun, prostat kanseriyle ilgili bilinen en eski ikinci vaka olduğunu ifade etti.

Zaman, 30.01.2012

KİMSE ONLARLA BAŞEDEMİYOR

 

 

Tarihe köstebek talanı… Çatalca’da kaderine terk edilen İnceğiz Mağaraları ve Bizans mezarları defineciler tarafından delik deşik edildi. Kaymakam ‘Baş edemiyoruz’ dedi.

 

Tarihe geçecek ihmal… Çatalca İnceğiz Mağaraları ve İnceğiz Maltepe Nekropolü define avcılarının saldırısına uğradı. 1994′te İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu tarafından birinci derecede arkeolojik sit alanı olarak ilan edilen bölge yıllardır oyuluyor.

 

1995′ten sonra kaderine terk edilen mezarlıklar Türkiye’nin dört bir yanından kazma kürekle gelen define avcılarının hedefi oldu. Sit alanı bölge adeta köstebek yuvasına döndü. Çatalca Kültür ve Turizm Derneği oluşan tahribat ile definecilerin fotoğraflarını Çatalca Kaymakamlığı’na sundu.

 

Dernek Başkanı Ahmet Rasim Yücel, şu bilgileri verdi: ’1995′ten sonra nekropol alanında Arkeoloji Müzesi tarafından kazı çalışmaları sonlandırılınca mezar soyguncuları bölgeye akın etti. Kaçak kazılar, taş kapaklar kırılıp açılarak kayaya oyulmuş mezarların içersinde yapılıyor. Bir tarih yok ediliyor. Kurtarma kazıları yapılmazsa tahribatın telafisi olmaz. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dan mirasa sahip çıkmasını bekliyoruz. Nekropol alanının koruma altına alınmış sınırları da genişletilmeli.’

 

Çatalca Kaymakamı Nevzat Taşdan ‘İnceğiz Mağaraları’nın bulunduğu yerde çevre düzenlemeleri yaptık. Görevlilerimiz mevcut. Burayla ilgili gerek sözlü gerekse de fotoğraflı ihbarlar yapıldı. Jandarma sürekli devriye geziyor. Ama alan çok geniş olduğu için yetişemiyor. Biz de tarihimize sahip çıkmak istiyoruz. İmkanlarımız çok kısıtlı’ diye dert yandı.

 

İnceğiz Maltepe Nekropolü’nde 1992′de başlatılan ve üç yıl süren kazılarda 40 mezar açıldı. 500′e yakın toprak çömlek, Aphrodite heykelcikleri, kandiller, kaplar, tabaklar, güller, boğa başları, sikkeler ve cam eserler bulundu. Bu eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

 

Yöredeki İnceğiz Mağaralarında yapılan araştırmalar antik çağlarda burada bir yerleşim olduğunu gösteriyor. Metra ismi ile bilinen Çatalca, Bizans döneminde önemli bir yerleşim yeri konumuna geldi. Özellikle İnceğiz Mağaraları’nda Hıristiyan keşişler yaşadı. Tarih boyunca çeşitli dönemlerde saldırılara uğradı. MS.447′de Hunlar Çatalca üzerinden Büyükçekmece’ye kadar geldiler. Ardından 616′da Avarlar, 813′te Bulgarlar, 1090′da Peçenekler Çatalca’dan geçerek Büyükçekmece’ye indiler. Bu nedenle Bizans İmparatoru Anastasius (507-511) Karadeniz kıyılarında Evcik İskelesi’nden Silivri’nin batısındaki Karınca Burnun’a kadar uzanan surları yaptırdı.

 

Prof.Dr. Gülgün Köroğlu (MSÜ. Sanat Tarihi Öğretim Üyesi): İnceğiz kalıntısının olduğu bölge, Bizans döneminden kalan manastır ve mezarlıklara ait bir alan. Uhrevi hayatın sürdüğü ve keşişlerin yaşadığı bir alan olarak biliniyor. Buradaki yaşam Roma dönemine kadar uzanıyor. Yani Roma ve Bizans’a ev sahipliği yapmış bir bölge. Adeta definecilerin uygulama alanı gibi. Daha sık önlemler almak lazım. Çok yazık.

 

Prof.Dr. Semavi Eyice (Bizantolog Sanat Tarihçisi): Definecilik, memlekette köylüden kentliye, bürokratından tutun da sıradan insana kadar herkesin yakalandığı bir hastalık. Nelerle karşılaştık. Hatırlarsanız adamın biri Sirkeci Garı’nın önünde ‘define var’ deyip orayı kazmaya kalkışmıştı.

Milliyet, 30.01.2012

TAŞ DEVRİNDE YENİŞEHİR

 

 

Yenişehir’de Hollanda Araştırma Enstitüsü tarafından 2007’den bu yana sürdürülen bilimsel kazılarda önemli bulgular elde ediliyor.

 

Yenişehir’de 5. yılına giren arkeolojik kazılar, kentin tarihine dair önemli bilgileri gözler önüne seriyor. Hollanda Araştırma Enstitüsü tarafından 2007 yılında başlatılan çalışmada, daha önce, yerleşim yerinin Batı Anadolu’da ilk süt üretim merkezlerinden biri olduğu belirlenmişti.

 

Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü’nden Prf. Dr. Hadi Özbal, Hollanda Araştırma Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç.Dr. Fokke Gerritsen ve Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rana Özbal’dan oluşan ekip tarafından yönetilen Barcın Köyü yakınlarındaki kazılarda elde edilen bulgular da paylaşıldı.

 

2011 sezonu kapsamında bir birlerine bitişik toplam 8 farklı açmada kazı çalışmalarının gerçekleştiğinin belirtildiği açıklamada, bu kapsamda Bizans, Erken Tunç Çağı, Geç Kalkolitik ve Geç Neolitik dolguların kazıldığı kaydedildi.

 

Tüm çalışmaların kronolojiyi sabitleştirmeye yönelik olarak yapıldığının vurgulandığı açıklamada şu bilgilere yer verildi:

‘Marmara Bölgesi’nin Neolitik Dönemi nispeten az bilindiğinden Barcın Höyük’ün Neolitik Dönem gelişim sürecini izleme fırsatı vermesi önemlidir. Bu kapsamda kazı çalışmaları kronolojik sorulara stratigrafik verileri incelemişlerdir. Çanak çömlek analizi, hayvan kemikleri çalışmaları, küçük buluntu morfolojisi ve benzeri çalışmalar da söz konusu 4 farklı evreyi ve evreler arasındaki farklılıkları anlamaya yönelik ilerlemiştir. Dr. Laurens Thissen 2011 yılında Barcın Höyük kazılarında ele geçen Neolitik çanak çömlekler üzerinde yaptığı derinlikli çalışmayı sürdürmüştür.

 

Bu analizler sonucunda yeni bir kap tipi tanımlanmıştır. Bu tip mallara henüz Doğu Marmara ya da diğer bölgelerde rastlanmamıştır ve şimdiye kadar bilinmeyen daha eski bir çanak çömlek geleneğini temsil etmektedir. Daha sonraki geleneklerden açık bir şekilde farklı olmakla beraber onların bir öncülü gibi görünmekte ve zaman içinde Fikirtepe kültüründe geliştiği görülebilen bir takım özellikler sergilemektedir.

 

Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rana Özbal, günümüzden 8 bin 500 yıl öncesine ait Neolitik Çağ tabakasında, dal örgü tekniğiyle yapılmış biri yanık toplam 7 yapı kalıntısı, iyi korunmuş bir yapının tabanı, çok sayıda fırın ve yetişkin ve çocuklara ait mezarlar bulunduğunu anlattı. Yapıların oluşturulmasında geçirilen evrelerin saptandığını söyleyen Özbal, ’’Dal örgü tekniğiyle yapılmış yapıların birinde, kapıyı kapatmışlar, başka yerden yeni bir kapı açmışlar. Bir avlunun tabanını başka bir yerden getirdikleri dolgu toprağıyla doldurmuşlar. Ayrıca çakıl taşları dökülmüş bir dış mekan da saptadık’’ dedi.

 

Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Arkeometri Uygulama ve Araştırma Merkezi’nden Prf. Dr. Hadi Özbal ve Dr. Ayla Türkekul lipit kanıtı programını sürdürmüşlerdir. Elde edilen bulgular Marmara Bölgesi’nin MÖ yedinci bin yılda süt üretiminin başlangıcında önemli bir konumda olduğunda dair yeni kanıtlar sunmuştur..’’

 

8 bin 500 yıl öncesinin Neolitik Çağ tabakasının alt katmanlarına indikçe çanak çömlek pişirme biçimlerinden değiştiğinin,aynı hayvanlara ait kemiklerin yapısında da birtakım farklılıkların görüldüğünü söyleyen Özbal sözlerini şöyle tamamladı: ‘Neolitik Çağ’ın daha alt katmanlarına inildikçe çanak çömleklerin biçimlerinde ve pişirme sıcaklıklarında değişiklikler olduğu anlaşılıyor. Alt katmanlardaki çanak çömleklerin üst katmanlarda bulunan kemiklerin arasında çeşitli farklılıklar olduğunu görüyoruz.’

 

2010’daki buluntuların analizlerinin süt üretiminde bu bölgenin ve özellikle Barcın Höyük’ün öneminin altını çizen Prf. Dr. Hadi Özbal ise çanak çömleklerin kalan süt yağlarını araştırmaya devam ettiğini belirtti. Bunun yanında tarımın Avrupa’ya yayılışında Marmara Bölgesi’nin önemini kaydeden Özbal, buluntuların İznik Müze Müdürlüğü’nden izin alınarak analizlerinin ve radyokarbon testlerinin yaptırılacağını kaydetti. Özbal, 2011 kazı sezonunun sonunda çok sayıda kemik kaşık ve iğneler, taş baltalar, öğütme taşları, topraktan yapılmış hayvan heykelcikleri, sapan taşları, deniz kabuğundan ve taştan yapılmış boncuklar ve kolye uçları ve çanak çömlekten kap ve kaselerin gün ışığına çıkarıldığını sözlerine ekledi.

Bursa Olay, 29.01.2012

HOLLANDA'NIN ALTIN ÇAĞI İSTANBUL'DA

 

      

 

Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin 400'üncü yılı dolayısıyla Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Hollanda resim sanatının iki büyük usta ismi Rembrant ve Vermeer'in eserlerinin sergileneceği bir sergi açılıyor. Sergi, müzenin 10'uncu yılına denk gelmesi açısından önemli.

 

Bundan 400 yıl önce 1612'de İstanbul'da ilk Hollanda elçiliği açılır.

 

Bu, Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin resmi başlangıcı olur. Elçiliğin açılmasıyla birlikte iki ülke arasında kültürel ve ticari ilişkiler de gelişir. Öyle ki 17. yüzyılın ikinci yarısında Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında İstanbul dışında da birçok şehirde konsolosluklar ve ticaret evleri kurar. Tüccar ve diplomatlarla birlikte birçok sanatçı da ziyaret eder Osmanlı coğrafyasını. Çünkü Osmanlı, Hollandalıların gözünde egzotik bir ülkedir o zamanlar. Uzak, merak edilen ve korkulan bir imparatorluktur ve Hollandalılar Osmanlı kültürünü ülkelerine taşımaya pek heveslidir. Bu yüzden özellikle ressamlar Türkiye'de bulunduğu süre zarfında dönemin padişah, saray ve kıyafetlerini resmederler.

 

Tablolar, Amsterdam'daki Belediye Sarayı'nda yer alan Levant Ticaret Odası'nın duvarlarını süsler uzun süre. Bu 'Oda', zamanla adeta Osmanlı İmparatorluğu üzerine kurulu bir bilgi merkezi haline gelir.

 

Önemli toplantılarını bu odada yapan tüccarlar, tablolar ile Osmanlı hakkında bilgi sahibi olur. Fransız kuşatması sonrası taşınan Levant Ticaret Odası'ndaki sanat eserleri Amsterdam'daki Rijks (Raks) Müzesi'ne ve farklı müzelere gönderilir.





Yüzyıllar sonra bir araya getirilen eserler, Türkiye-Hollanda ilişkilerinin 400'üncü yılı kapsamında geçtiğimiz hafta Pera Müzesi'nde sergilendi. Bir diğer büyük etkinlik de Sakıp Sabancı Müzesi tarafından gerçekleştirecek. İki yılı aşkın süredir bu sergiye hazırlanan SSM, geçtiğimiz hafta İstanbul'daki sergide yer alacak eserlerin bulunduğu Hollanda'daki Rijks Müzesi'ne bir basın gezisi düzenledi. Rijks Müzesi direktörü Wim Pijbes tarafından tanıtılan eserler arasında Hollanda'nın Altın Çağı usta sanatçıları Rembrant'ın beş tablosu ve Vermeer'in ünlü Aşk Mektubu da yer alıyor. 21 Şubat-10 Haziran tarihleri arasında İstanbul SSM'de sergilenecek eserler Türkiye ile Hollanda ilişkilerinin yeniden canlanması adına büyük önem taşıyor.

 

Sergi, İstanbul'un enerjisini dünyaya yayacak Rijks Müzesi Direktörü Wim Pijbes, müzede yer alan Altın Çağı'na ait nadide eserlerin İstanbul'da sergilenmesinden mutluluk duyduğunu dile getiriyor. Ve sözlerine söyle devam ediyor: "Bence sergi herkese iki ülkenin hem kültürel anlamda hem de pek çok farklı alanda yeniden birlikte çalıştığını ispatlayacak. İstanbul'a son gelişimde çok büyük değişimler geçirdiğini fark ettim. Gelişimiyle dünyaya açıldı ve şimdilerde hak ettiği noktaya ulaşıyor. Bu şehirde sürekli hareket eden ve gelişen müthiş bir enerji var. Umarım sergide yayınlanacak eserlerimiz bu enerjinin dünyaya yayılmasına hizmet eder."

Sakıp Sabancı Müzesi Direktörü Nazan Ölçer de Rijks Müzesi'yle ortaklaşa gerçekleştirdikleri bu serginin bu yıl gerçekleşecek olmasından son derece memnun. Çünkü sergide birçok önemli unsur aynı döneme tevafuk ediyor. 2012, iki ülke arasındaki ilişkilerin 400 yılı.





Ayrıca Sakıp Sabancı Müzesi'nin onuncu yılı. Bu iki önemli tarih Hollanda'nın Altın Çağı'na ait eserlerin sergilenmesiyle kutlanacak.

 

Çünkü bu eserlerin ortaya konulma tarihi de 17'nci yüzyıla yani bundan tam 400 yıl öncesine denk geliyor. İki buçuk yıl önce ilk görüşmeleri yapılan serginin projelendirilmesi hiç de kolay olmamış.

 

Hollanda tarafı projeye olumlu yaklaşsa da iki taraf için oldukça zor bir süreç olmuş. Nazan Ölçer, bunu, önemi haiz eserlerin koleksiyonu terk etmesinin hiçbir müze tarafından arzu edilmemesine bağlıyor.

 

Ölçer, "Bu süreç bürokratik yazışmalar, eserlerin seçimi ve sayılarının belirlenmesi, katalog yazımı, sponsonrluk gibi bir sürü başlığı içeriyor. İşin mutfağında neler olup bittiğini ziyaretçi bilemez. Onlar gelir, sergiyi gezer, beğenir ve bundan sonra ne gelecek diye merak eder. Oysa biz tıknefes olmuşuz, canımız çıkmış. Sergiyi açtığımız an 'Bundan sonra ne gelecek?' sorusunu pek sevmeyiz doğrusu." diyor gülerek. Serginin maliyetinin oldukça büyük olduğunu söylüyor Ölçer. Ancak yerli yabancı birçok kurum sponsor olmuş sergiye.

 

Hollanda hükümeti 400'üncü yıl kutlamaları adına üç yüz bin Euro bağışlamış. Hollanda yazılı ve görsel basını şimdiden duyurmuş sergiyi. Nazan Ölçer, açılışa Hollanda basınının büyük ilgi göstereceği duyumunu almış. Serginin iki ülke arasındaki 400 yıllık tarihi geçmişi canlandırmasına vesile olacağına inandığını dile getiren Ölçer, "Hollanda'da gerçekleştirilecek 'Batı'nın Gözüyle Osmanlı Sergisi'nde sanırım lale, kahve, kumaş gibi bizden kendilerine geçen bu unsurları yansıtan sanat eserlerini sergileyecekler. Rembrant'ın birkaç portresinde türban, sarık, kaftan gibi objeleri görmek mümkün." diyor.

 

Rijks Müzesi son kez turneye çıkıyor

Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenecek eserlerin birçoğu Hollanda'nın en gösterişli müzelerinden Rijks Müzesi'nden. Hollan'da resminin en büyük ressamları Rembrant ve Vermeer'in yanı sıra Jan van Goyen, Jacob van Ruisdael ve Aelbert Cuyp gibi sanatçıların birçok başyapıtı gelecek. Rijks Müzesi'nin şu sıralar restorasyonda. Çalışmalar 2013'te sona erecek. Müze tekrar açılmadan önce, İstanbul'daki sergiyle ünlü ressamların tabloları son turnesine çıkmı olacak.

Zaman Pazar, Haber: Reyhan Türk, 29.01.2012

KUDÜS'ÜN İSLAMİ VE KÜLTÜR MİRASI KORUMA ALTINDA

 

 

İsrail'in Kudüs'te yaptığı kazılar, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'ni (IRCICA) harekete geçirdi.

 

Kurum, İsrail'in kentte İslami mirası yok etmeye yönelik yaptığı çalışmaların tehlikesini tüm dünyaya duyurmaya çalışıyor. Bu kapsamda IRCICA, Kudüs'ün İslam mirasının korunmasına yönelik 2006'da başlattığı "Kudüs 2015" uluslararası çalışmasına hız verdi. Proje kapsamında Kudüs'ün tarihi, kültürel ve mimari mirası araştırılarak yol haritası belirlenecek. Toplantıda konuşan IRCICA Genel Direktörü Dr. Halit Eren, "Projenin başlıca hedefi Kudüs'ün kent ve mimari mirasının kayda geçirilmesi, korunması, tanıtılması ve yaşatılması. Bu yolla Kudüs'ün Müslüman kimliği ve mirasının, şehrin fiziki dokusunun muhafazasını sağlamaktır." dedi. IRCICA, projeyle ilgili dün İstanbul Yıldız Sarayı'ndaki Çit Kasrı'nda iki gün sürecek toplantının açılışını yaptı. Toplantıda konuşan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın danışmanı Rafik el Netşe, IRCICA'nın çalışmalarına destek vereceklerini dile getirdi.

Zaman, Haber: Derviş Genç, 29.01.2012

MAORİ KAFATASLARI 200 YIL SONRA İADE

 

 

Yeni Zelanda'nın savaşçı kabilelerinden Maoriler'e ait 20 kafatası 200 yıl sonra ülkelerine iade edildi. Dünya genelinde çalınan en ünlü vücut parçalarından biri olarak görülen dövmeli kafatasları Fransa'daki 9 üniversite ve bir müzeden toplandı. Maori geleneklerine göre, halk, atalarına ait kafataslarına dövme yapıyor ve bunlara "toi moko" adıyla biliniyor. Geçmiş yüzyıllarda kolonileşen adada kazançlı bir ticaret oluşmasına neden olan kafatasları, fırsatçılar tarafından 19'uncu yüzyılda Avrupa'ya götürülmeye başlandı. Ancak bu kafataslarının birçoğu Maori halkının atalarına değil, kölelere aitti.

 

Bugün Avrupa ve Amerika müzelerinde birçok kurutulmuş kafatası var. Avrupa'da 500'den fazla Maori kafatası müzelerde sergilendi. Ancak insan hakları örgütleri ve Yeni Zelanda hükümetinin çabaları sonucu bugüne dek yüzlercesi iade edildi. Profesör Pou Temara, şu ana kadar 130 "toi moko"nun Yeni Zelanda'ya döndüğünü söyledi.

Yeni Şafak, 28.01.2012

TALAN EDİLEN KRAL MEZARI İÇİN ÇATI YARIŞMASI

 

 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde define avcıları tarafından talan edildikten sonra farkedilen Uzunyuva Anıtmezarı için mimarlık öğrencilerine yönelik olarak çatı tasarım yarışması düzenlendi.

 

Milas'taki Uzunyuva Anıtmezarı için mimarlık öğrencilerine yönelik koruyucu çatı yarışması düzenlendi. TMMOB- Mimarlar Odası, İstanbul Büyükkent Şubesi'nin katkılarıyla ÇATIDER - Çatı Sanayicileri Derneği tarafından düzenlenen Ulusal Öğrenci Mimari Fikir Projesi Yarışması'nın ana konu başlığı "Arkeolojik Alanda Çatı" olarak belirlenirken yarışma başlığı ise "Milas - Uzunyuva Anıtmezarı Arkeoparkı Koruyucu Çatısı" olarak açıklandı. Yarışmaya katılan mimarlık öğrencilerinin projelerini 27 Mart 2012 tarihine dek teslim etmeleri gerekiyor.

30 Temmuz 2010'da Milas Jandarması'nın yaptığı bir operasyonla defineciler tarafından kaçak kazı yapıldığı ortaya çıkarılan Milas ilçe merkezindeki sit alanındaki Uzunyuva Anıtmezarı'nda bulunan lahit, arkeologlarca "yüzyılın arkeolojik buluşu" olarak nitelendirilmişti. MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Uzunyuva Anıtmezarında başlatılan kurtarma kazısı Milas Müzesi tarafından sürdürülürken Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın da büyük ilgi gösterdiği bu alanın "arkeopark" olarak düzenlenmesi kararlaştırılmıştı. Definecilerin, lahdin bulunduğu mezar odasının tavanındaki 182 cm.lik mermeri delmek amacıyla karot delgi aygıtı çalıştırırken kullandıkları tonlarca su nedeniyle mezar odasındaki altın varaklı duvar resimlerinin çok zarar gördüğü belirlenmişti. Mezar odasında Alman arkeologların da desteği ile nemin kurutulması amacıyla iklimlendirme çalışmaları sürdürülürken aynı zamanda devam eden kurtarma kazısı nedeniyle açılan çukurlara biriken yağmur sularının da mezar odasına sızma veya nemi arttırma olasılığı üzerine kazı alanının üzerinin çatıyla kaplanması gündeme gelmişti. Bunun üzerine İstanbul Mimarlar Odası Büyükkent Mimarlar Odası Şubesinin de katkılarıyla Çatı Sanayicileri ve İşadamları Derneği- ÇATIDER tarafından Uzunyuva'nın çatıyla korunması amacıyla mimarlık öğrencilerine yönelik olarak bir tasarım yarışması düzenlendi.

Yarışma duyurusunda yarışmanın hedefleri şöyle açıklandı: "Ülkemizdeki zengin kültürel mirasın korunmasına yönelik çalışmalara katkı sağlamak. Toplumun arkeolojik alanlara erişebilirliğini sağlayarak kültürel mirasa yönelik farkındalığı ve duyarlığı arttırmak. Kültürel mirasın yerinde korunarak sergilenmesi olanaklarını arttırmak. Sektörünün bu alandaki araştırma ve geliştirme çalışmalarına katkıda bulunmak. Öğrencilerin bu korudaki farkındalıklarını ve duyarlıklarını arttırarak sektörle tanıştırmak ve bu alandaki çalışmaları desteklemek.


Yarışmanın danışman jüri üyeleri; Prof.Dr. Nihal Arıoğlu (İTÜ), Prof.Dr. Nilüfer Akıncıtürk (UÜ), Yard. Doç.Dr. Cem Altun (İTÜ), Yard. Doç.Dr. Erkan Avlar (YTÜ), Atila Gürses (İTÜ)'ten oluşuyor. Asıl jüride ise Doç.Dr. N.Oğuz Özer (MSGSÜ), Yard. Doç.Dr. Yüksel Demir (İTÜ), Han Tümertekin (İTÜ), Nevzat Sayın (EÜ), Zeki Şerifoğlu (YTÜ).

Habertürk, Haber: Mehmet Akdemr, 28.01.2012

"KİSEBÜKÜ'NÜ GAPTIRMİCEZ"

 

 

Bodrum İlçesi'nde 1'inci derece Doğal ve Arkeolojik sit alanı Kisebükü Koyu'na tesis yapılmasını engellemek için her türlü yasal ve eylemsel mücadelenin verileceği açıklandı.

 

Muğla'nın Bodrum İlçesi'nde Mazı Köyü sınırları içerisindeki kalan 1'inci derece Doğal ve Arkeolojik sit alanı Kisebükü Koyu'ndaki 230 dönümlük ormanlık arazinin tahsis edilerek 2 bin 550 yataklı üç turistik tesis yapılmak istenmesi, düzenlenen basın toplantısıyla eleştirildi. Basın toplantısında, mavi yolculuğun en önemli duraklarından biri olan koya tesis yapılmaması ve bakir kalması için her türlü yasal ve eylemsel mücadelenin verileceği açıklandı.

Kumbahçe semtindeki Mahfel Cafe'de bugün düzenlenen 'Kisebükü'nü Gaptırmıcez' konulu basın toplantısına Mavi Yol Girişimi Sözcüsü Filiz Dizdar, Deniz Ticaret Odası Meclis Üyesi Rüştü Tezcan, Bodrum Denizciler Derneği Başkanı Mustafa Demiröz, Deniz Ticaret Odası Meslek Komitesi Başkanı Arif Yılmaz konuşmacı olarak katıldı.

Deniz Ticaret Odası Meclis Üyesi Rüştü Tezcan, Kisebükü Koyu'nun ranta kurban gitmemesi için yaklaşık 20 yıldır mücadele verdiklerini, 2005 yılında yapılan tahsislerle ilgili olarak Deniz Ticaret Odası Bodrum Şubesi tarafından açılan dava ile yürütmeyi durdurma kararı aldıklarını hatırlattı. 15 Mayıs 2008 tarihli 5761 sayılı Turizmi Teşvik Kanununda değişik yapan kanunun Resmi Gazete'de yürürlüğe girmesi ile yeni bir durum ortaya çıktığını ve tahsis edilen alanlara inşaat izninin yeniden gündeme geldiğini kaydeden Tezcan, "Çünkü bu yasa ile belirli turizm vasıflarına sahip arazilerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan alınıp Kültür ve Turizm Bakanlığı'na tahsis edilmesine karar verildi. Böylece önceden yapılan tahsislere yeniden ışık yakılmış oluyor" dedi. Yasa değişikliğinin orman vasfını yitirmiş yerlerin kullanıma açılması, ölü arazilerin cazibe merkezi haline getirilip turizme kazandırılması için doğru ve geçerli olabileceğini ifade eden Tezcan, "Ancak Kisebükü, Gökova'nın en güzel. en önemli ormanlık alanlarındandır. Tescilli anıt ağaçlar ve tarihi eserler vardır. Yıllardır deniz turizmcileri-mavi yolcular olmak üzere trekkingciler, cip safariciler ve yöre halkı tarafından kullanılmaktadır" dedi. Yedi yıl önce ilk tahsisler çıktığında 130 bin doğa ve denizsever imza topladığını hatırlatan Tezcan, "20 yıldır girişimciler, yatırımcılar burada yapılaşma çabası içerisindedir. Bizler de 20 yıldır burayı korumaya çalışıyoruz. Bu mücadele bitmeyecekmiş gibi duruyor. Yatırımcılara, doğaya, tarihe, deniz turizmine zarar vermeyecek başka yerler önermenize rağmen buradan vazgeçmiyorlar ama biz de mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz" diye konuştu.

Mavi Yol Girişimi adına açıklama yapan Filiz Dizdar da Kisebükü koyu, tahsis alanları ve haritalarını gösteren fotoğrafların önünde konuştu. Tahsislerin yapıldığı koy içerisindeki Adalıyalı mevkisinin rantın pençesine düştüğünü savunan Dizdar, "Bu koya sadece teknelerin yakıştığını görüyor ve böyle kalmasını istiyoruz. Bu nedenle mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu koy aynı şekilde kalacak" dedi. Gökova'ya açılan pencere olan Kisebükü'nün, sürdürülebilir deniz turizminin giriş kapısı olduğunu ifade eden Dizdar, "Yaban hayatı, kültür, tarih ve doğal doku niteliklerine sahiptir ve burası teşvik edilecek bir alan olamaz. Tahsisi yapılan üç turizm alanı 1'inci Derece Doğal ve Arkeolojik SİT Alanı'dır. Bizans, Osmanlı ve Hellenistik döneme ait eserler vardır. Bu tesisleri her yere yapabilirsiniz ama Türkiye'de Kisebükü gibi bir koy daha bulamazsınız. Bu nedenle Kisebükü'nü vermiyoruz, vermeyeceğiz, vermemek için elimizden geleni yapacağız" dedi.

Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Arif Yılmaz ise Turizm Teşvik Kanunu Yasası'nın cennet koyları cehenneme çevireceğinin anlaşıldığını belirterek Deniz Ticaret Odası Bodrum Şubesi olarak dava açıldığını ve davanın kazanılmasına rağmen tahsislerin yapıldığını ve bunlara rağmen yasalarda yeni değişiklikler yapılarak cennet koy üzerinden ranttan vazgeçilmediğini söyledi.

Denizciler Derneği Başkanı Mustafa Demiröz de, turizmin temelinde deniz ve denizcilik bulunduğunu belirtti. Demiröz, "Deniz olmaz ise turizm yapamazsınız, cennet koyları ormanlık alanları yapılaşmaya açıp koyları teknelere kapatırsanız turizmi öldürürsünüz. Eğer turizmden ekmek yeniliyorsa deniz olduğu içindir, deniz yoksa turizmden bahsedemezsiniz. Sıra mavi yolculukta kullanılan bakir koylara mı geldi? Bu nedenle Kisebükü halka açık kalmalı, vatandaş kullanmalı. TC vatandaşının hakkı, dünya mirası olan bir koyun birilerine rant amacıyla peşkeş çekilmesine karşıyız. Bu tesisler yapılırsa kimseye bir faydası olmayacak. Koyları yapılaşmaya açarak turizmin geleceğinin karartıldığını Ankara çok iyi bilmeli" dedi.

Habertürk, 28.01.2012

HAYDARPAŞA ÖLDÜ!

 

 

Mendil sallayan bir yakınımız... Camdan bakan  genç kız... Buharlı fotoğraflar... Birbirine koşan sevgililer... Garın merdivenlerinden elindeki küçük bavulla inen Muhterem Nur...Veya Türkan Şoray... Gelip de dönemeylenler... Gidip de gelmeyenler...


Artık hepsi kaybolan bir tarihin kahramanlarıdır...
Haydarpaşa Garı’ndan ay sonundan itibaren artık tren kalkmayacak...
Gara yorgun ve bezgin gece trenleri gelmeyecek. Tren öldü...


Köseköy-Gebze hattı hızlı tren yüzünden kapanıyor, peşinden Marmaray inşaatı başlıyor, derken Haydarpaşa’nın Anadolu’yla bağı kopuyor. Daha sonra Marmaray inşaatı başlıyor. Banliyö seferleri de 2013 yılı ortasında bitiyor. Haydarpaşa sadece kartpostal olarak kalıyor.


Birleşik Taşımacılık Sendikası hattın tamamen kapatılmasına gerek olmadığını, iki hattan birini kapatıp seferleri durdurmadan inşaatın sağlanabileceğini bildiriyor.


Ne var ki, TCDD yönetimi bu zahmete girmemiştir. Daha doğrusu halk için girmemiştir. Ama iş adamları için girmiştir. Köseköy ile Derince arasındaki iki hattan biri, sanayi kuruluşlarının yüklerinin taşınması için sürekli açık tutulacaktır.


Haydarpaşa-Adapazarı arasında her gün 15 bin yolcu taşınıyor... Çoğu öğrenci ve işçi...

Adapazarı-İstanbul arası otobüs 15, tren ise 5 lira... Hattı kapatan TCDD’nin otobüs kiralayıp hatta koyması gerekirdi ya da otobüs firmalarını örgütlemesi ve ucuz taşımacılığı sağlaması... Bu yönde bir girişimden kimsenin haberi yok...


Haydarpaşa ile birlikte Sirkeci de ıssızlaşacak, her iki tarihi tren garı, otel, alışveriş merkezi gibi mekanlara dönüştürülecek... Kente ve tarihe karşı hainlik değilse nedir bunun adı...

Milliyet, Yazı: Melih Aşık, 28.01.2012

İSTANBUL'UN HAMAMLARI PAZARLANACAK

 

 

İst'daki tarihi hamamlar yenilenerek Türk turizminin tanıtımında yeni bir pazarlama unsuru haline geldi. Tarihçilerin danışmanlığında yenilenen İstanbul'un tarihi hamamlarında Osmanlı hamam ritüelleri turistler için canlandırılıyor. Son olarak Ayasofya Camii'nin hemen karşısında bulunan ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hürrem Sultan adına Mimar Sinan'a yaptırılan 450 yıllık Ayasofya Hamamı, yenilerek turistlerin hizmetine sunuldu. Sultanahmet'te tarihi eserleri gezdikten sonra mola vermek isteyen turistler 75 dolar ila 165 dolar arasında değişen "sultan sefası" yapıyor.

2010'da işadamı Ergin İnan tarafından alınan Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Hamamı'nın renovasyonu da bu sene tamamlanıyor. Lüks hamama sadece rezervasyonla giriş yapılacak. Ortaköy'de bulunan ve Mimar Sinan'ın son eseri olarak bilinen Ortaköy Hamamı da Delta Mimarlık'ın sahibi Adem Yılmaz tarafından
yenilendi. Yılmaz, 1.5 milyon dolara renove ettiği eski hamamı tasarım merkezine dönüştürdü. Renovasyonu iki yıl süren merkezin açılışını ise nisanda ABD'li tasarımcı Vladimir Kagan'ın yapması bekleniyor. The Marmara Otelleri'nin de sahibi Kiska Holding ise 2010'da Fatih'teki tarihi Çinili Hamam'ı satın almıştı. Tarihi Beyazıt Hamamı'nda ise restorasyonun hala devam ettiği biliniyor.

Yabancı turistler tarafından ilgi gören lüks hamamlar otantik görünümüyle dünyaca ünlü markaların da dikkatini çekiyor. Tarihi hamamlar son dönemde moda çekimlerinin de merkezi durumuna geldi. Geçtiğimiz haftalarda lüks moda markası Louis Vuitton, 2012 yılı katalog çekimlerini Ayasofya Hamamı'nda gerçekleştirdi. Yenilenen hamamlar son yıllarda "gelin hamamı" geleneğini de canlandırarak iç pazarda da bu anlamda yeni bir ekonominin kapısını açtı. Gelin hamamlarında da fiyatlar kişi başı 70 eurodan başlıyor.

Sabah, Haber: Dilek Taş, 28.01.2012

AGORADA TARİHİ İMZA

 

 

İzmir'de tarihin ortaya çıkması için ciddi çalışmalar gerçekleştiren Büyükşehir Belediyesi, tarihi Agora kazılarına maddi destek vermek için protokol imzaladı. Agora Ören Yeri'nde imzalanan protokol ile İzmir Büyükşehir Belediyesi, Agora kazılarına her ay 75 bin lira katkı sağlayacak.
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Smyrna Agorası kazılarına destek vermek için yıllık 900 bin TL verecek. Büyükşehir Belediyesi'nin, Agora'ya daha önce işçi ve malzeme desteği gibi ayni yardımlar verdiğini söyleyen Başkan Aziz Kocaoğlu, yasal düzenlemeler çerçevesinde artık nakdi yardım vereceklerini ifade etti.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy arasında imzalanan protokole göre, aylık 75 bin TL tutarındaki destek miktarı, tarihin gün yüzüne çıkması için kazı başkanlığına aktarılacak. Tarihi Agora ören yerinde gerçekleşen protokol imza törenine Başkan Kocaoğlu ve Akın Ersoy'un yanı sıra, Milletvekili Mustafa Moroğlu, Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Ticaret Odası Meclis Başkanı Selami Özpoyraz, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, İzmir Arkeoloji Müzesi Müdürü Mehmet Tuna, belediye bürokratları ve basın temsilcileri katıldı.


İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi ayağa kaldırmak için yaptığı çalışmalar hakkında bilgi veren Başkan Aziz Kocaoğlu, Kadifekele- Kemeraltı- Basmane arasında kalan 270 hektarlık tarihi bölgenin "İzmir'in kalbi" olduğunu söyledi.

Anafartalar Caddesi'ndeki cephe düzenlemesi, Kadifekale'deki kentsel dönüşüm çalışmaları ve Agora kazılarına bugüne kadar toplam 250 milyon TL üzerinde para harcandığı bilgisini veren Başkan Kocaoğlu, "2014'e kadar hedefimiz kentin tüm altyapı sorunlarını bitirmek, Körfez ve kıyı düzenlemeleri başta olmak üzere üst düzenlemeleri yapmak ve kentsel dönüşümü hayata geçirmek" dedi.


İzmir'in 2014 sonrasında iki ana önemli görevi kalacağını söyleyen Başkan Kocaoğlu, "Bunlardan birisi kent tarihinin gün yüzüne çıkması ve her türlü restorasyon çalışmalarının tamamlanması, diğeri ise kent dönüşümünü tamamlamak olacak. Büyükşehir Belediyesi, 2014'ten itibaren bütçesinin büyük bir bölümünü bu iki konuya ayırmak zorunda. Biz de bugünden bu konuların altyapısını, stratejisini oluşturuyoruz" dedi.


İzmirlilere ve işadamlarına çağrıda bulunan Başkan Kocaoğlu, "Maddi durumu uygun olanlar tescilli-tarihi yapılardan satın alarak restore etsin. Bu yapıları hem kente kazandırırlar hem de ilerleyen zamanda bu mekanların değeri daha da artar" dedi.


Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy da konuşmasında İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne ve destek veren herkese teşekkür ederek, "Büyükşehir Belediyesi İzmir'de kültürün öncülüğünü yapıyor. Kültür ve tarih için önemli bir duruş sergiliyor" diye konuştu.

Yeni Asır, Haber: Ertan Gürcaner, 27.01.2012

ARKEOLOJİK ALANLARDA ÖNCELİKLİ ALANLAR BELİRLENDİ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü 2863 Sayılı Kanun’un 35. maddesi kapsamında yapılacak arkeolojik kazılar için öncelikli alanlar listesini belirledi.

 

Listede 28 arkeolojik alan bulunuyor. Arkeolojik kazılar için öncelikli alanlar, bulundukları il ve ilgili müzeler şöyle:

 

Anzavurtepe (Ağrı – Patnos), Giriktepe Höyüğü (Ağrı-Patnos), Nysa Antik Kenti (Aydın-Sultanhisar), Tralleis Antik Kenti (Aydın-Merkez), Akropol (Bartın-Amasra), Bayburt Kalesi (Bayburt – Merkez), Saka Köyü Ören Yeri (Bitlis-Ahlat), Kef Kalesi (Bitlis-Adilcevaz), Tripolis Antik Kenti (Denizli-Buldan), Satala Antik Kenti (Gümüşhane-Kelkit), İssos (Epifonie) Antik Kenti (Hatay-Erzin), Hipodrum, Tapınak, Saray, Hamam (Hatay-Antakya), Hereke Kalesi (Kocaeli-Körfez), Vasada Antik Kenti (Konya-Seydişehir), Dara Antik Kenti (Mardin-Merkez), Knidos Antik Kenti (Muğla-Datça), Dolabaş Höyüğü (Muş-Malazgirt), Bostankale Höyüğü (Muş-Malazgirt), Konakkuran Höyüğü (Muş-Malazgirt), Alyar Köyü Mezarlığı (Muş-Malazgirt), Sobesos Antik Kenti ( Nevşehir-Ürgüp), Kurul Kayası (Ordu-Merkez), Çarmelik Kervansarayı, Cami, Hamam, Su Sarnıcı (Şanlıurfa-Bozova), Sebastopolis Antik Kenti (Tokat-Sulusaray), Akçakale (Trabzon-Akçaabat), Eski Van Şehri (Van Merkez), Aşağı ve Yukarı Anzaf Urartu Kaleleri (Van-Merkez), Zaynel Höyüğü Tümülüsü (Yozgat-Sorgun).

Turizm Gazetesi, 27.01.2012

İSMD: HALİÇ KÖPRÜSÜ YENİDEN PLANLANMALI

 

 

İstanbul SMD (İstanbul Serbest Mimarlar Derneği), hakkında tartışmaların artarak sürdüğü, uygulama aşamasındaki yeni Haliç köprüsü ile ilgili olarak, daha önce çeşitli platformlarda dile getirdiği görüşlerini bir bildiri halinde yayımladı. Bildiride, “Haliç’te kent siluetini olumsuz etkilemeyecek bir köprü yapmak mümkün, proje yeniden tasarlanmalı” deniliyor.

İstanbulSMD Yönetim Kurulu Başkanı Oğuz Öztuzcu imzasıyla yayımlanan bildiri şöyle:
"İstanbul Serbest Mimarlar Derneği olarak, kentimizin kesintisiz çalışan, yaşamı  ve ulaşım olanaklarını geliştiren bir metro ağı oluşturulmasına ihtiyacı olduğuna kesinlikle inanmakta ve bu konuda yapılan her türlü çalışmayı şüphesiz desteklemekteyiz. Bununla birlikte, yapılacak çalışmalarda sadece mühendislik çözümlerinin değil aynı zamanda ve hatta öncelikle tarihi doku ve yakın çevresiyle kurduğu ilişkinin de düşünülmesi gerektiğine inanıyoruz. Kentte yapılacak her türlü altyapı ve özellikle üstyapı faaliyeti, tüm parametreler düşünülerek titizlikle yapılmalıdır.

D100 karayolu bağlantısı köprüsü dışında, bugüne kadar Haliç üzerinde yapılmış olan köprüler kent siluetini bozmamıştır. Ancak yeni köprü, şu ana kadar yayımlanan kaynaklardaki görsellerinden anladığımız projeye göre uygulanırsa, İstanbul’un tarihi kent silueti ve görünümünü çok büyük ölçüde olumsuz yönde etkileyecektir.  Çok yüksek pilonlar ve perde şeklinde gergi kabloları gerektiren bu köprü tipi çok yanlış bir seçimdir. Tasarlanan köprünün, geçilen açıklık düşünüldüğünde bu derece vurgulanmış ve dokuyu zedeleyen taşıyıcılara ihtiyacı yoktur. Aynı verileri dikkate alan farklı statik çözümlerle bu köprü tipolojisine mahkum olmaktan kurtulabiliriz.

Öte yandan böylesine  önemli bir proje için müellif seçim yöntemi de ciddi soru işaretleri içermektedir.  Müellif mimar meslektaşımızın hangi kriterlere göre proje için görevlendirildiği yetkililerce açıklanması gereken bir husustur.

Konuyla ilgili olarak UNESCO gibi bir kuruluştan çevreye yeterli duyarlılığın gösterilmediği uyarısını almayı üzüntü verici buluyoruz. Proje UNESCO’ya sunulmadan önce yetkililer gerekli duyarlılığı göstermiş olsalardı böyle bir durum söz konusu olmayacaktı.

Kendi kültürel mirasımızı koruyacak bilince ve gelecek nesillere örnek tasarımlar bırakacak tasarımcılara sahip olduğumuz konusuna inancımız tamdır.

Özetle, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği olarak, şu andaki proje sahiplerinin iddialarının aksine,  olumlu etki yaratan bir köprü yapmanın mümkün olduğunu düşünüyor, daha fazla geç kalmadan, kısıtlı kaynaklarımızı doğru şekilde kullanarak İstanbul’umuzu bu köprünün yaratacağı olumsuz etkilerden kurtarmak amacıyla projenin yeniden tasarlanması gerektiğine inanıyoruz".

Yapı, 27.01.2012

İNŞAAT KAZISINDA DOĞU ROMA DÖNEMİNE AİT MEZAR BULUNDU

 

 

Balıkesir şehir merkezinde inşaat yapmak için yapılan kazıda, Doğu Roma İmparatorluğu dönemine ait mezar, seramik ve kandil bulundu. Tarihi eserler, Kuvayi Milliye Müzesi yetkilileri tarafından koruma altına alındı.

 

Paşaalanı Mahallesi’nde bir vatandaş, 3. derece sit alanındaki arsasına inşaat yapmak için müze yetkililerine başvurdu. Yetkililer, beş parselden oluşan toplam 750 metrekarelik arsada kontrollu yapılaşma için sondaj kazısı başlattı. 2011 Ekim ayında yapılan incelemede, Doğu Roma dönemine ait bir mezar bulundu. Müze yetkilileri, mezarın askıda kalması tehlikesi sebebiyle kazıyı durdurarak üstünü tekrar kapattı. Kazılarda ayrıca aynı döneme ait seramikler, bina kalıntıları, duvar ve parçalı bir kandile rastlandı. Kandil, restorasyon için Kuvayi Milliye Müzesi’ne götürüldü.

 

Bunun üzerine kazılara ara veren müze yetkilileri, durumu Bursa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na bildirdi. Kurul, bölgenin haritasını isteyerek inceleme başlattı. Balıkesir Kültür ve Turizm İl Müdürü Mustafa Çaltı, sondaj kazılarında kültür varlığına rastlandığı belirterek, ortaya çıkan buluntuların fotoğraflarının çekildiğini söyledi. Müdür Çaltı, daha sonra ayrıntılı kazı çalışması yapılacağını bildirdi. Sit alanlarında arsası olan vatandaşların, kuruldan inşaat izni çıkmaması halinde bölgede sadece tarım yapılabileceği ifade edildi.

haberler.com, 27.01.2012



22 - 28 Ocak 2012

 

Samsun Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Şube Büro Amirliği ekipleri, eski bir kuyumcunun evine yaptığı baskında Roma dönemine ait çok sayıda tarihi eser ele geçirdi.


Edinilen bilgiye göre, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri alınan istihbarat doğrultusunda İlkadım İlçesi Bahçelievler Mahallesi`nde bulunan ve eski kuyumcu olduğu öğrenilen A.A.`nın (66) evinde operasyon düzenledi. Evde yapılan aramada 264 adet altın, gümüş ve metal olan üzerinde çeşitli figürler bulunan sikke, 2 adet metal mühür, 1 adet bakır haç, 1 adet cam gözyaşı şişesi, 1 adet cam kapak, 2 adet pişmiş toprak sikke, 10 adet metal obje, 1 adet işlemeli altın para, 3 adet metal bileklik, 1 adet göz bandı ve 4 parçası, 1 adet altın yüzük, 3 adet altın halka, 1 adet altın yüzük parçası ve 2 adet heykelcik, 1 adet tabanca ve 50 adet mermi ele geçirildi. Ele geçen eserlerin büyük bölümünün Roma dönemine ait olduğu ve bulundurulması, satışı ve alımının yasak olduğu öğrenildi.


Mali Büro Amirliği ekipleri tarafından gözaltına alınan A.A.`nın, kendisinin kuyumculuk yaptığı dönemlerde vatandaşları satmaya getirdiği ürünlere değer vererek evinde merakından dolayı muhafaza ettiğini belirttiği öğrenildi. Polisteki sorgusu tamamlanan A.A., çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ele geçen tarihi eserler ise Samsun Müze Müdürlüğü`ne teslim edildi.

Samsun Haber, 27.01.2012

ALLİANOİ ALTIN ARAMA ŞİRKETLERİNE Mİ KURBAN EDİLDİ?

 

Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’nın dün İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı salonunda düzenlediği etkinlikte ‘Allianoi’nin Ardından’ adlı bir konferans verildi. Konuşmacı Dr. Ahmet Yaraş, dünyada bir eşi daha olmayan 2 bin yıllık sağlık merkezinin bütün ulusal ve uluslar arası çabaya karşın neden baraj suyu altına gömüldüğünü bir türlü anlayamadıklarını söyledi.

 

Böyle bir inatlaşmanın arkasında ne gibi nedenler olabileceğini çok düşündüklerini vurgulayan Dr. Yaraş, inşa edilen barajın gelecekte burada açılacak altın madenlerinin su gereksinimini karşılamak için inşa edildiğinin akla geldiğine işaret etti.

 

2001 yılında kurulan Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı bugüne kadar yurtdışından sağlanan fonlarla çocuklar ve yetişkinler için birçok etkinlik ve projeye imza attı. Son olarak 24 Ocak 2012 günü İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın Şişhane’deki binasında bulunan konferans salonunda Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ahmet Yaraş’ı konuk etti.

 

Farklı meslek gruplarından ve kuşaktan kalabalık bir dinleyici topluluğuna ‘Allionoi’nin Ardından’ adlı bir konferans veren Dr. Yaraş, konuşmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün 1934 yılında Bergama’yı ziyaretini ve buradaki Asklepion’un onarımı için direktif verdiğini hatırlatarak başladı.

Dr. Yaraş “Allianoi Kazıları süresince yaşananlar Türkiye’de kültür politikaları bakımından nereden nereye gelindiğini açıkça göstermektedir” dedi.

 

Allianoi’de yaptığı bilimsel kazılar nedeniyle mahkemeye düştüğünü ve çalıştığı kurumda beş kez soruşturma geçirdiğini söyleyen Dr. Yaraş, gerekçelerin çok hızlı çalışmak, çok yer kazmak ve doğa tahribatı olduğunu belirtti. Oysa gösterdiği fotoğraflar örnek bir arkeoloji projesine ve inşa edilen barajın su toplama alanında bütün ağaçların katledildiğine tanıklık ediyordu.

 

Allianoi ile birlikte sadece bir sağlık merkezinin su altında bırakılmadığını, 448 parçayla dünyanın en zengin tıp aletleri koleksiyonunun çıktığı bir ameliyathanenin sular altında bırakıldığını söyleyen Dr. Yaraş, yok olan tarihsel kalıntılar arasında dünyanın en uzun suyolunun üçte birinin de artık yok olduğunu söyledi. Allianoi’de ayrıca iki Roma köprüsü, bir kilise, bir sinagog, bir hamam, bir çeşme yapısı, Anadolu’da hiç benzeri olmayan bir kült yapısı, bir balık üretme havuzu, çok sayıda konaklama yapısı ve yol döşemeleri bulunuyordu.

 

Bugün Bergama Müzesi’nde Nyphe heykeli dışında, sergilenmeyip depolara yerleştirilen, aralarında tıbbın ve sağlığın tanrısı Asklapios’un başlarının da bulunduğu 40 kadar heykeltıraşlık eseri, çok sayıda tıp ve eczacılık aleti, 400 kadar kandil, bir o kadar cam eser, 11 bin kadar eski para ve yüzlerce seramik kap yer alıyor. Tüm bulgular bu yerin antik kaynaklarda adı geçen Bergama yakınlarındaki Allianoi adlı sağlık merkezi olduğunu kanıtlıyor.

 

Dr. Yaraş konferansında özetle şunları söyledi: “1998 yılında başlatılan kazılar sırasında bu eşsiz sağlık merkezini ziyaret etmek isteyenler için hazırlanan yön tabelaları sürekli söküldü ya da tahrip edildi. Hazırlanan çok sayıda yerli ve yabancı gezi rehberinde yer alan Allianoi artık yok. Başta DSİ olmak üzere bazı kurumlar böyle bir yeri adeta yeryüzünden ve belleklerden silmek için birbirleriyle yarıştı. Buna karşılık Türkiye’de arkeolojik bir kazı alanı için ilk kez toplumsal bir hareket oluştu; 45 bin imza toplandı, bazı sendikaların ve siyasi partilerin desteği sağlandı, Avrupa Birliği Allianoi’nin kurtarılması için karar çıkardı, devlet yetkililerimize mektuplar yazıldı…

 

Ancak sonuç başarısız oldu, kazı bütçesinden fazla bir ödenek harcanarak Antik kalıntıların üzeri örtüldü ve Allianoi yok edildi. Üstelik kalıntıları örtmek için kullanılan kum yakındaki bir birinci derece sit alanından getirildi. 2006’dan itibaren şahsen benim arkeolojik kazı alanına girmem yasaklandı, buna karşın Allianoi’de her türlü defineci kazısı yapıldı. Tarkan ve Sezen Aksu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda sanatçı Allianoi’ye destek verdi, Bakanlar Kurulu ikiye bölündü. Yine de antik duvarların üzerine beton döküldü ve kazı alanları kumla dolduruldu. Kazılar sırasında açılan 17 davayı kazandım, ancak bunlar da yapılan itirazlar nedeniyle referandumdan sonraki süreçte aleyhime dönmeye başladı.

 

Bugün Türkiye’de duble yollarla, barajlarla ve HES’lerle ne gibi kültürel ve doğal varlık yok edildi ve ediliyor bilemiyoruz. Ama Allianoi’nin böyle bile isteye yok edilmesinin nedenleri üzerinde çok düşündük. Sulama için yapıldığı söylenen barajın başka amaçlara göre planlandığı anlaşılıyor. Zira barajın sulama kanalları inşa edilmedi. Ayrıca yeraltı suları çekildiğinden bölgede artık tarım yapılamıyor. Çifti zor durumda bırakıldı. Biz bu barajın önümüzdeki dönemde bölgede açılacak altın madenlerinin su gereksinimini karşılamak amacıyla inşa edildiğinden kuşkulanıyoruz.”

anabasis.com.tr, 26.01.2012

TEKEL BİNASI İÇİN TERHAN'A ONAY ÇIKTI

 

 

Özelleştirme Yüksek Kurulu, Pasaport'ta bulunan tarihi Tekel binasının 20 milyon 5 bin liraya Terhan Demir'in sahibi Özcan Terhan'a satışına onay verdi. Terhan'ın peşinatı ödememesi halinde ise binanın ihalede ikinci en yüksek teklifi veren Nail Özkardeş'e verilmesine karar verildi.

Geçtiğimiz ay yapılan ihaleyi kazanan Terhan, binayı butik otel yapacak. Özelleştirme Yüksek Kurulu, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın 10.1.2012 tarihli ve 263 sayılı yazısına istinaden; mülkiyeti Tütün, Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri A.Ş'ye ait 314.00 metrekare yüzölçümlü taşınmazın satış yöntemiyle özelleştirilmesi için 23 Aralık 2011'de yapılan ihaleyi onayladı. Dün Resmi Gazete'de yayınlanan ilanda, ihale konusu taşınmazın 20 milyon 5 bin lira bedelle en yüksek teklifi veren Özcan Terhan'a, ihale şartnamesi çerçevesinde satılmasına karar verdi.

ÖYK kararının kendileri için beklenen sonuç olduğunu belirten Özcan Terhan, "İhaleyi 27 Aralık'ta ÖİB Başkanımız onayladı. Ocak'ın ilk haftasında Maliye Bakanımızın ve Başbakanımızın imzalarından sonra dün itibariyle ÖYK kararı yayınlandı. 2 ay içinde ücreti yatırmak zorundayız. Hatta o zamanı beklemeden hepsini ödeyeceğiz. Buraya esasa uyarak 30 ya da 33 odalı butik otel yapacağız. İsim hakkı ile ilgili görüşmeler yapacağız. Daha zamanımız var" dedi.

Yeni Asır, Haber: Sinan Doğan, 26.01.2012

BALAT'I BALTALASAK DA MI SAKLASAK?

 

 

Bugünlerde kentin bir yanı ışıl ışıl parlatılırken, bir yanı da yıkım korkusu içinde sırasını bekliyor. Tarihi kent merkezleri, gecekondu mahalleleri... İstanbul’un yoksulları derme çatma evlerinde ‘kentsel dönüşüm’ ile bir başka kabuğa bürünecekleri günün endişesiyle yaşıyor. Usul usul kentin tarihine kadar sokulan, sosyo-ekonomik yapıyı tersyüz ederek kent içinde başka kentler yaratan bu dönüşümün Tarlabaşı ve Sulukule’den sonra -temeli 2007’de atılsa da- yeni durağı Haliç kıyısı, ‘Fener Balat Yenileme Projesi’. Her seferinde ‘Başka bir yolu yok mu?’ dedirten bu süreç, yoluna kattığı her semti aynı görüntüler ile yutuyor. Evini terk etmek istemeyen yoksullar, sürece bir yerinden dahil olup, ‘kar’ derdine düşen zenginler... Şimdilerde aynı senaryo UNESCO’nun kültür mirası listesine de giren binlerce yıllık tarihe sahip Balat’ta oynanıyor.

‘İşgalci değiliz, hak sahibiyiz!’

Balat halkı kendi deyişleriyle hızla yaklaşan felaket için toplanmış, bir dernek kurmuş, mücadele yollarını arıyor. Daha önce de ‘Evime Dokunma’ diyerek projeyi protesto eden derneğin adı da FEBAYDER. Başında babasından kalma üç katlı evi dernek işlerine ayıran İbrahim Güntekin var. Güntekin, Balat’a duyulan bağlılığın altını çizerek başlıyor söze: “Tarihi yok olacak. 8500 yıllık tarihin üzeri betonla kaplanacak. Geriye dönüşü yok.” Projenin şu anda ‘bir restorasyon çalışması’ gibi gösterilmeye çalışıldığını ileri süren Güntekin, ilginç iddialarına şöyle devam ediyor: “Bize gösterilen projeye karşı çıkmıştık. Ancak bunun uygulama projesi olmadığını söylediler. Fakat 18.7.2007 tarihinde ihalesi yapılmış. Üstelik ihaleden üç ay önce yani 30.4.2007 tarihinde ise yüklenici firma ile sözleşme imzalanmış. Yani ihaleden üç ay önce bunu hangi firmanın yapacağı belliymiş. Bizi muhatap almıyorlar ama biz işgalci değiliz, tapulu mülk sahibiyiz.”

Ya evini sat, ya beş katına borçlan!

İddialar yine ranta işaret ediyor. Buna göre, belediye ilk olarak mülk sahibine gidiyor ve iki seçenek sunuyor. Ya evini değerinden çok ucuza satarak, ‘hak sahibi’ sıfatından çıkacak. Ya da projede kalmak için arsasının ancak üçte birine razı olacak. Tamamını istiyorsa da proje bitiminde beş-altı katına alabilecek. Metrekaresi 1000-1500 TL arasında alınan evlerin, daha sonra 5-6 bin liraya satılacağı konuşuluyor.

Yabancılar da bölgede rant peşinde

Balat’da da daha şimdiden Sulukule’de yaşanan ‘hak sahibi’ karmaşası yaşanmaya başlamış. Çünkü proje bitiminde kar etmek isteyenler şimdi ucuza alıp, sonra birkaç katına satmak için bölgeye adeta üşüşmüş. Yatırımcılar arasında İtalyan, İngiliz, Alman ve Amerikalılar da var.

Balatlılar anlatıyor: Teklif onda biri

Ayvansaraylı Selahattin Güçlü belediyenin teklifini şu şekilde anlatıyor: “İki seçenek var. Ya değerinin onda biri 1 milyon TL’yi kabul edip, ‘hak sahibi’ sıfatından çıkacağım. Ya da arsamın üçte birine razı olacağım. Tamamını istersem de borçlanacağım. Şu anda mahkemeliğiz.” Mehmet Tüfekçi de, sunulan 180 bin TL’lik tekliften yakınıyor.

Radikal, Yazı: Nuriye Doğu, 26.01.2012

137 YILLIK SIR FOTOMONTAJ

 

 

Mimar Sinan Genim, uzun bir çalışmanın ardından kişisel arşivinden derlediği 417 eski İstanbul fotoğrafını 2 cilt halinde bastırdı. “Konstantiniyye’den İstanbul’a 19.yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu Yakası Fotoğrafları” ismini taşıyan eserden seçilen 182 eski Boğaziçi fotoğrafı ise Pera Müzesi’nde sergilemeye başladı. Aralarında Caranza, Robertson, Pascal Sebah gibi fotoğraf sanatçılarının çektikleri fotoğraflar, İstanbul’un bir asır önceki fiziksel ve sosyo-kültürel yapısını gözler önüne seriyor.  Mimar Sinan Genim sergide ilginç bir fotoğrafın hikayesini de anlatıyor: “Pascal Sebah’ın 1865’te Kız Kulesi önünde çektiği çok hoş bir sandal ve kayıkçılar fotoğrafı var. Fotoğrafta yer alan sandal ve kayıkçıların aynısı 1875’te fotoğrafçı Berggren’in Küçüksu Kasrı fotoğrafına montajlanarak yerleştiriliyor. Berggren sandalcıların görüntüsünü alıp kendi çektiği fotoğrafa kopyalıyor. Fotomontaj yapıyor. O tarihlerde bunu nasıl başardığını ise kimse bilmiyor.”

Vatan, Haber: Mert İnan, 26.01.2012

TOPKAPI SARAYI'NDA HASANKEYF EYLEMİ

 

 

Doğa Derneği üyeleri ve bir grup Hasankeyfli baraj suları altında kalma tehlikesi ile karşı karşıya olan Hasankeyf için Topkapı Sarayı'nda eylem yaptı.

 

Saray kapısında 'Unesco Dünya Kültür Mirasları Topkapı ve Hasankeyf Taşınamaz' yazılı pankart açan eylemciler, Hasankeyf'in taşınmak istendiğini bu duruma dikkat çekmek istediklerini belirtti. Eylemcilere müdahale eden Saray görevlileri, açılan pankart ve fotoğrafları toplamaya çalıştı. Bu sırada görevliler ile eylemciler arasında kısa süreli arbede yaşandı.

Doğa Derneği üyeleri ve bir grup Hasankeyfli, Hasankeyf'in Ilısu barajının sularına gömülme tehlikesi altında olduğunu belirterek, Topkapı Sarayı'nda protesto eylemi yaptı. Sarayın iç kapısına kadar yürüyen eylemci grup burada pankart açarak saray girişini geçici bir süre için ziyaretçi girişine kapattı. Görevliler, eylemcilerin açtıkları pankartları ve fotoğrafları toplamaları için uyarıda bulundu. Bu sırada eylemciler ile görevliler arasında arbede ve sözlü tartışmalar yaşandı. Sivil polislerin de gelmesi üzerine eylemciler pankartı ve fotoğrafı topladı.

Eylem ile ilgili açıklama yapan Doğa Derneği Genel Müdürü Engin Yılmaz, "Hasankeyf'in, Dünya Kültür Mirası alanı olması için gerekli girişimlerde bulunulmadı. Bu tarihi ve eşsiz mekan Ilısu barajının suları altında kalacak. Kültürel yaşam ve doğa yok olacak. Yetkililer burayı taşıyacağız diyorlar. Biz bu saçmalığı göstermek için burada bulunuyoruz. Nasıl ki Dünya Kültür Miras Alanı olan Topkapı Sarayı'na insanların girmesini engelleyemezseniz, Topkapı Sarayı'nı taşıyamazsanız, Hasankeyf'i de taşıyamazsınız diyoruz." şeklinde konuştu.

Eylem için Hasankeyf'ten gelen emekli imam İsmail Koçyiğit de tarihi Hasankeyf'in sular altında kalmasını ya da taşınmasını istemediklerini belirtti. Hasankeyf'ten eşi ve kızı ile birlikte gelen Mehmet Şahin Öztekin ise "Hasankeyf'in Kapadokya Dünya Kültür Mirası alanı olmasını istiyoruz. Baraj suları altında kalmasın istiyoruz. Turizme kazandırılsın. Gelir elde edilecekse bu şekilde değerlendirilsin." diye konuştu. Hasankeyf'te çalıştığını belirten bir arkeolog, "Hasankeyf ve Dicle vadisi sular altında bırakılmak istenmektedir. Hasankeyf Dünya Kültür Mirası olmak için gerekli on şartın dokuzunu taşıyor. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı buranın kültür mirası alanı olması için gerekli başvuruları yapmadı. Biz burası sular altında kalmasın, taşınmasın ve yerinde korunsun istiyoruz." ifadelerini kullandı. Yaşanan arbede ve tartışmanın ardından eylemlerini sona erdiren göstericiler, gişeden bilet alarak Topkapı Sarayı'nı ziyaret etti.

Habertürk, 26.01.2012

TARİHİ KUTLUCA KÖPRÜSÜ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Kocaeli’de bulunan tarihi Kutluca Köprüsü, gün yüzüne çıkarılıyor. Tarihi köprünün rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin 2012′de başlaması bekleniyor.

 

Tarihi ve turistik miras bakımında oldukça önemli bir yere sahip olan Kocaeli’nde tarihi eserler gün yüzüne çıkartılmaya devam ediliyor. Antik çağda İzmit ile İstanbul arasındaki bağlantıyı sağlayan tarihi Roma Yolu üzerindeki köprünün aslına uygun olarak yeniden inşa edilmesi için, projeler hazırlandı. Böylece Körfez İlçesi Kutluca Köyü çevresinde bulunan köprünün gelecek nesillere ulaşması için en önemli adım atılmış oldu.

 

1940 yılında Kocaeli’de araştırma yapan Alman Karl Dörner Kutluca Köprüsü’nün mimari özelliklerine bakarak köprünün İmparator Cladius döneminde inşa edildiğini belirtiyor. 7 gözlü ve 5 kemerli olan köprü yöresel kesme taş malzeme kullanılarak yapılmış. Milattan sonra birinci yüzyılda inşa edilmiş olan köprünün duvar işçiliği ve kemer tekniği dikkat çekiyor. Köprünün bir benzeri ise Amasra’da bulunuyor.

 

Roma dönemi köprülerinin özelliklerini üzerinde barındıran ve Kocaeli’deki orjinalliğini yitirmemiş nadir köprülerden olan Kutluca Köprüsü için rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri titizlikle hazırlandı. Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi’nde de aktif olarak kullanıldığı bilinen hasarlı köprünün yeniden inşa edilmesi için projeler Büyükşehir Belediyesi İmar Daire Başkanlığı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü tarafından hazırlandı. Restorasyon çalışmalarının ise Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından 2012 yılı içinde başlanması planlanılıyor.

Zaman, 25.01.2012

AYDOS KALESİ'NDEKİ KAZI ÇALIŞMALARI BELGESEL OLDU

 

 

İstanbul'un fethine giden süreçte stratejik öneme sahip Sultanbeyli'deki Aydos Kalesi'nde yapılan arkeolojik kazı çalışmaları, belgesel oldu.

 

Danışmanlığını tarihçi Prof.Dr. Halil İnalcık'ın, yönetmenliğini ise Emine Çaykara'nın yaptığı ''İstanbul'a açılan kapı: Aydos'' belgeselinin ilk gösterimi Sultanbeyli Kültür Merkezi'nde yapıldı.

 

Belgeselin gösteriminden önce bir konuşma yapan Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, belediye olarak İstanbul'da ilk fethedilen kalelerden biri olan Aydos Kalesi'ni ilçe sınırları içinde barındırmanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi.

 

Yıllarca ağaçlar altında kalmış bu tarihi değeri, son 2 yıldır yaptıkları çalışmalarla gün yüzüne çıkardıklarını belirten Keskin, ''Şimdi belgesellere tanık olacak değeri kazandırdık'' dedi.

 

Keskin, İstanbul'un fethine giden yolun Sultanbeyli ile kesişmesi nedeniyle, İstanbul'un fethinin Aydos'tan başladığı düşüncesinde olduklarını ifade ederek, ''Bir kenarı kalmış Aydos Kalesi, bu gün sempozyumlarla, konserlerle, canlı yayınlarla fethin ruhunu yaşatıyor. Kalenin fetihteki rolü bu gün kitaplara konu oluyor. Belediye olarak geçmişi unutmamak, ayakta durmaktır anlayışı ile bu çalışmalar sonucunda kalemizi herkese tanıtmayı amaçlamaktayız. Belgeselle fethe giden sürecin uzun yılları kapsadığını, yıllar evvelinden bu hazırlıkların başladığını göreceğiz'' diye konuştu.

 

Kalede 2 yıldır süren kazılar sonucu ortaya çıkarılan eserlerin kaleyle ilgili tüm bilinmeyenleri gözler önüne sereceğini kaydeden Keskin, ''Kalemizle ilgili yapılan araştırmalar, anlatılan efsanevi hikayeler bu belgeselin sürprizlerini barındırıyor'' şeklinde konuştu.

 

Belgesel filminin yönetmeni Emine Çaykara da, kültür, tarih ve dilin sürekliliği olan algılar olduğunu belirterek, ''O algılar kırılmaya uğrarsa, taşınamazsa toplumlar ne gelişme gösterebilir, ne de bireyler kendilerini bir topluma ait hissedebilir. Aydos Kalesi gerçekten çok etkileyici bir kale ve kazandırılması, restorasyonu, restitüsyonu yapılarak gelecek kuşaklara tarih bilinciyle aktarılması önemli. Ancak bu şekilde taşıyabilir ve gelişebiliriz'' dedi.

 

Belgeselin profesyonel bir şekilde hazırlandığını dile getiren Çaykara, belgeselde kalenin tarihi ile ilgili konuşmacıların yer aldığını söyledi.

 

Konuşmaların ardından belgeselin 43 dakikalık özel gösterimi yapıldı. Programa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve çok sayıda milletvekili de kutlama telgrafı gönderdi.

Akşam, 25.01.2012

800 YILDA BİR MİLİMETRE DAHİ KAYMAMIŞ

 

 

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu'nun (UNESCO) “Dünya Kültür Mirası Listesinde” yer alan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'ndaki yapısal hareketin bilgisayar sisteminden izlenmesi ve yapısının değerlendirilmesi projesi kapsamında yapılan araştırmada, eserin yapıldığı tarihten bu yana yapısında bir milimetre dahi kayma olmadığı ortaya çıktı.

Divriği Kaymakamı Salih Ayhan, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'ndaki yapısal hareketin bilgisayar sisteminden izlenmesi ve yapısının değerlendirilmesi projesi kapsamında yapılan inceleme raporunun sonucunun ellerine ulaştığını kaydetti.

2010 yılının ekim ayından bu yana devam eden izleme projesinin sonucu konusunda tedirginlik duyduklarını, ancak bu final raporuyla çok mutlu oldukları bir netice aldıklarını ifade eden Ayhan, şöyle konuştu:
“Belki kamuoyunun somut olarak gördüğü, izlediği bir proje değildi, bilimsel bir ortamda sensörlerle izlenen bir projeydi. Divriği Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle yapılan bu projenin detaylı bilgileri elimize geldi. Bu raporumuzda sevindiren husus ecdat yadigarı olan eserde, 800 yıllık eserde bir milimetre dahi kayma yoktur. Binde bir hassasiyetle yapılan, bu çok yüksek teknolojik ekipmanlarla yapılan çalışmada 78 sensör kullanıldı. Bu sensörler duvarlardaki eğim, nem ölçer, sıcak ölçer ve tüm duvar hasar ölçümleri yaptı. Bu ölçümler sonucunda eserde zerre kadar kayma olmadığı rapor edildi. Bu bizi hakikaten çok mutlu etti.”

Projenin en ilgincinin eserin etrafına kazılan kuyuların içerisine yerleştirilen sensörler olduğunu, bunların yer altında su seviyesini ölçtüğünü ifade eden Ayhan, şunları kaydetti:
“Bu cihazlarla su seviyesinin yoğunluğunun olup olmadığı, binanın temeline zarar verip vermediği incelendi ve raporumuzun neticesinde hiçbir olumsuz sonuca rastlamadık. Binadaki kayma, göçme, renk değişiminden kaynaklanan sorunların sadece halk dilinde olduğunu öğrenmiş olduk ve eser sapasağlam ayakta durmaktadır. Buradaki amaç 'Ulu Camii yıkılıyor, elden gidiyor' gibi söylemleri bertaraf etmek değildir. Bilinmesi gereken 800 yıl önce yapılan bu eserin bugüne kadar muhteşem duruşu, sağlamlığı bilimsel bir veriyle ispatlanmış oldu.”

Eser üzerinde 25 adet çatlak-ölçer cihazı konulduğunu ve bu çatlakların çıkış nedeninin araştırıldığını bildiren Ayhan, “Bu çatlaklar arasına yerleştirilen cihazlarla eserin kaymasından mı yoksa farklı bir sebepten mi olduğunu tespit etmesine yönelik yerleştirilmişti. Raporumuzda gördüğümüz kadarıyla kesinlikle kaymadan dolayı değil, lokal, sıcaklık ve soğuktan kaynaklanan mevsim faktöründen oluşan çatlaklar olduğunu gördük” diye konuştu.

Yaşanan depremlerden eserin zarar görmediğini de vurgulayan Ayhan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“En son iki adet deprem kaydedilmiş, bu depremlerden bir tanesi de Refahiye'de oluşan yerin 16 metre altındaki 4.3 civarındaki deprem, bu depremin Ulu Camii'ye etkisi ne olur, o da hesaplandı ve bu depremin Ulu Camii'ye hiçbir etkisi olmadı. Raporun sonunu da çok güzel bir noktayla bitirmişler arkadaşlarımız, bu raporu hazırlayan ODTÜ'deki hocalarımı, Kültür ve Turizm Bakanlığındaki üst düzey bürokratlarımız ve SANGARİ firmasının çok değerli yetkilileri, ben kendilerine teşekkür ediyorum, 'anıta sahip olmak önemli değil, önemli olan onu korumaktır' diye son noktayı koymuşlar, biz de bu işin hassasiyetinde tüm birimlerimizle Divriği Ulu Camii'ni en güzel şekilde koruyup gelecek nesillere aktaracağız.”

Batı kapısının yatay olması nedeniyle ziyaretçilerin en fazla tedirginlik duyduğu konu olduğunu bildiren Ayhan, şunları söyledi:
“Binanın batıya doğru hafiften yatay olmasından dahi ziyaretçilerin tedirginliği vardı. Bu raporda gördük ki batıya doğru yatay olmasının, binanın kuruluşundaki paralellikten kaynaklandığıdır. Bazı bilim adamlarımızın burada bir kayma olduğu yönünde bilgileri vardı. Bu bilimsel bir bilgi, biz bunu sorgulayacak değiliz. Hocalarımızın, akademisyenlerimizin üstün hassasiyetleri, bu muhteşem esere, insanlık eserine olan hürmetlerinden, saygılarındandır. Bu rapor, kesinlikle onların fikirlerini, düşüncelerini, hassasiyetlerini, kaygılarını bertaraf etmek için değil, bundan sonra bu eser hakkında yapılacak çalışmalara temel argüman oluşması için yapılmıştır. Bu raporla 'artık Divriği Ulu Camii'ne hiçbir şey olmuyor, bundan sonra bir şey olmaz, herhangi bir şey yapılmayacak' diye bir algı da doğmasın, böyle bir durum söz konusu değil. En azından şüpheler ortadan kalktı.”

Proje kapsamında esere 2010 yılının ekim ayında çok sayıda sensör takıldığı, eserin duvarlarına yerleştirilen çatlak ölçerler, sıcaklık ölçerler ve eğim ölçerlerin yanı sıra, eserin etrafına 7 adet sondaj kuyusu kazılarak bu kuyulara da 3 adet toprağın kayıp kaymadığını gösteren inclinometre, 2 tane eserin çöküp çökmediği, çöküyorsa hangi hızla çöktüğünü gösteren extensometre, 2 adet ise yapının altında bulunan yer altı sularının yukarıya nasıl bir basınç yaptığını ve alttaki su basıncı muhteviyatını gösteren basınç ölçer cihazları yerleştirildiği belirtildi. Ayrıca darüşşifanın merkez tavanına 360 derece görebilecek şekilde kamera, eserin ön ve arka cephelerine bütün bölgeyi izleyebilecek iki kamera yerleştirildiği kaydedildi.

Anadolu beyliklerinden Mengücekoğulları döneminde hükümdar Süleyman Şah'ın oğlu Ahmed Şah tarafından 1228 yılında yaptırılan Divriği Ulu Camii bin 280 metrekare alana, caminin bitişiğinde Behram Şah'ın kızı Melike Turan Melek'in de aynı yıl yaptırdığı darüşşifa ise 768 metre kare alana sahip.

İnanç ve tarih turizmi açısından önemli bir eser olarak gösterilen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, mimari üslubuyla dikkati çekiyor. Avrupalı bilim adamları tarafından “Anadolu'nun El-Hamrası” olarak görülen tarihi yapı, mimari yapısı ile başta sanat tarihçileri olmak üzere mimar ve mühendisleri büyülüyor. Süsleme ve örtü biçimlerinin dengeli ve uyumlu bir şekilde ayarlanmasıyla başlı başına kendine özgü bir yapı olan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nda, ışık ve gölge oyunları güçlü şekilde hissediliyor.

Evliya Çelebi'nin, “Üstad-ı mermer bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakış bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır” ifadesini kullandığı, “Görmeden Ölmeyin” sloganıyla tanıtılan ve 1985 yılında UNESCO'nun “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne alınan eseri, her yıl çok sayıda turist ziyaret ediyor.

Ruh hastalarının musiki, su sesi ve Kur'an dinletisiyle tedavi edildiği darüşşifada, hasta ve tabip odaları bulunuyor. Darüşşifanın içerisinde Ahmet Şah, eşi Turan Melek ve ailesinin türbeleri de yer alıyor. İki kubbe ve 23 tonoz çatı ile örtülü olan tarihi eserdeki mihrabın biçim ve bezemelerinin Anadolu'da başka bir örneği bulunmuyor.

Mengücekoğulları'nın Divriği'ye kazandırdığı Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın batı kapısında (taç kapı) ikindi vakti görülen namaz kılan erkek silueti, cennet kapısında saat 07.00 sıralarında çıkan namaz kılan kadın silueti ve şah kapısında saat 09.00 sıralarında oluşan ve eseri yaptıran Ahmet Şah'ın başını temsil ettiğine inanılan erkek silueti, görenleri adeta büyülüyor.

Radikal, 25.01.2012

SİDE'DE TARİHİ ESERLERİ AYAĞA KALDIRMA PROJELERİNE DESTEK

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Antalya Side Belediyesi'nin ören yerlerindeki tarihi eserleri ayağa kaldırma çalışmalarına destek vereceğini açıkladı.

 

Bakanlık, destek kapsamında Roma dönemine ait Büyük Hamam, Liman Hamamı ile Athena ve Apollon Tapınağı'nı Side Belediyesi'ne tahsis etti. Belediye, 2012 yılı içinde Anadolu Üniversitesi'nin tapınaklar bölgesinde Athena ve Apollon tapınakları ile Side antik tiyatrosu yanındaki ticari agoranın içinde bulunan Tüke (Thyke) Tapınağı'nın kaldırılma çalışmalarına da destek verileceğini bildirdi.

 

Anadolu Üniversitesi ve Side Belediyesi'nin desteği ile geçen yıl başlatılan Tüke Tapınağı'nı ayağa kaldırma çalışmaları ağustos ayı ortalarına doğru sona erecek. Tahsisle birlikte tapınaklar bölgesine girişler biletle olacak ve belediye elde edilecek geliri, Side antik kenti içinde bulunan tarihi eserlerin ayağa kaldırılması ve onarımına harcayacak.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Dr. Abdurrahman Arıcı, Side Belediyesi'nin ören yerlerinde tarihi eserleri ayağa kaldırma çalışmasına her zaman destek olacaklarını söyledi. Side Belediyesi'nin 2 yıl önce başlattığı Kentsel Dönüşüm Projesi ve Tarihi Eserleri Ayağa Kaldırma ve Koruma Projesi'nin turizm bölgelerine model olduğunu belirten Arıcı, belediyenin Side antik tiyatrosu, Athena, Tüke ve Apollon Tapınağı'nı korumaya yönelik tüm çalışmalarına destek olacaklarını kaydetti. Side'nin sıradan bir turizm beldesi olmadığını ifade eden Arıcı, şunları söyledi: "Türk turizminin ilk dışa açılan penceresi. Ülkemizde tarihi kazılar Efes'ten sonra 1947 yılında Side'de yapılmaya başladı. Side, deniz, kum ve güneş turizmi yanı sıra kültür, tarih ve arkeoloji turizminde model turizm beldesi. Hedefimiz, Side'de tarihi eserleri kısa sürede ayağa kaldırarak beldeye gelen turist sayısını 4 milyondan 8 milyona çıkarmak. Kültür turizminin temeli arkeolojik zenginliklerimizi korumadan geçiyor."

Zaman, Haber: Abdurrahman Büyükkeksin, 25.01.2012

BİN 800 YILLIK ESRARENGİZ YAPIYI KİM İNŞA ETTİ?

 

 

İngiltere’nin doğusundaki Norfolk bölgesinde, Roma döneminden kaldığı anlaşılan esrarengiz bir yapı keşfedildi. Arkeologlar, Roma mimarisinde bir benzeri daha bulunmayan yapının hangi amaçla yapılmış olduğunu anlamaya çalışıyor.

 

Yaklaşık bin 800 yıl önce yapıldığı düşünülen gizemli yapı, antik Venta Icenorum kentinin güneyinde kalıyor. Romalıların hiçbir mimari eseriyle örtüşmeyen yapının merkezinde yatay bir oda, bu odanın üzerinde de dikdörtgen şeklinde ayrı bir oda bulunuyor. Merkezdeki odanın kenarlarından kanat gibi uzanan diğer iki odaysa yapıya üçgene benzeyen bir görünüm kazandırıyor. 

 

 

Nottingham Üniversitesi’nden William Bowden, Roma döneminden kalan ve bir benzeri daha bulunmayan yapının, “dini ayinler için kullanılan bir tapınak" olduğunu düşünüyor.

 

 

Bölgenin kuş bakışı fotoğrafı, esrarengiz yapının civarında bir büyük villa, eve benzeyen iki bina ve çok köşeli bir başka yapının da bulunduğunu gösterdi.

 

Araştırmacılar, geçici olarak inşa edildiği düşünülen yapının bir kez düzenlenen bir etkinlik veya ayin için kullanıldığını tahmin ediyor.

 

Esrarengiz yapının kanatlarını oluşturan odaların ve dikdörtgen odanın temelinde, balçık ve kireç taşı bulundu. Bowden, “Bu maddeler yapının oldukça hafif olduğuna, muhtemelen balçık duvarlardan ve samanla örtülmüş çatıdan oluştuğuna işaret ediyor” dedi.

 

Bowden, yapının merkezindeki odanınsa kireç harcı, balçık ve çakmak taşıyla tuğla parçalarının karıştırılmasından oluşan daha sert bir maddeyle yapıldığıı belirtti. Odanın çatısınınsa kiremitlerden yapıldığı tahmin ediliyor.

 

Arkeologlar, araştırma alanında bazı eşyalar bulsa da, eşyaların kanatlı yapıyla doğrudan ilişkisini kuramadı. Bowden, kırsal alanda toprağın sürülmesi, aynı zamanda metal detektörlerle hazine avcılığı yapılmasının araziye zarar verdiğini belirtti.

 



ICEI UYGARLIĞININ TOPRAKLARI


 

Roma İmparatorluğu’nun fethetmesinden önce bölgede yaşayan uygarlık Iceni halkı olarak biliniyordu. Kanatlı yapının Iceni’lerin soyundan gelen insanlar tarafından yapıldığı öne sürülse de, iki bulgu bu görüşle çelişiyor.

 

Bowden, Iceni’lerin mimarisinin basit yapılardan oluştuğunu ve kanatlı yapı kadar özenli olmadığını belirtti. Yapının inşa edildiği alan ise Roma öncesi eski uygarlıkların sahip olduğu çok tanrılı inancı ortaya koyuyor. Bowden, “Iceni tanrıları, nehirler, ağaçlar, kutsal korular gibi yerlerle özdeşleştirilmişti” dedi.

 

Roma, İngiltere fethini İmparator Cladius önderliğinde MS 43 yılında başlattığında, Iceni halkının sert direnişiyle karşılaştı. Liderleri Prasutagus MS 60 yıllarında öldüğünde, Iceni halkı Roma’ya bağlı bir krallık haline geldi.

 

Prasutagus’un karısı Boudicea, atalarından kalan kutsal topraklarına el konması ve kızlarının işkenceden geçirilmesi üzerine ordu kurarak ayaklandı. Yollarına çıkan Roma birliklerini yenerek Londinium’u (bugünkü Londra) yağlamayan Boudicea, Watling Savaşı’nda Roma ordusuna yenildi.

 

Eski çağların az bilinen savaşçı kadın liderlerinden olan Boudicea’nın yenilgisiyle, Iceni uygarlığı tarih sahnesinden silindi ve topraklarına Venta Icenorum inşa edildi.

Hürriyet, 25.01.2012

İNÖNÜ STADI KAVGASI BİR DE TİYATRO DOĞURDU

 

 

“İnönü Stadı yıkılsın mı yıkılmasın mı” tartışmaları sürerken 1945 yılında İnönü Stadı yapılırken yol ve çevre düzenlemesine kurban giden İstanbul’un ilk tiyatrosu da gündeme geldi. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Dolmabahçe Sarayı müştemilatından sayılan saray tiyatrosuna ait binanın fotoğraflarına ve planlarına ulaştı. Şimdi binanın yeniden yapılması gündemde.

İnönü Stadı yapılırken, 1863 yılındaki yangından sonra uzun süre bakımsız kalan Dolmabahçe Saray Tiyatrosu, tamamen yıkıldı. Binanın üzerinden yol geçti. Geriye kalan bir müştemilatsa Gümüşsuyu Parkı içinde, uzun yıllar umumi tuvalet olarak kullanıldı. Milli Saraylar Daire Başkanlığı tuvaletin kaldırılması için mücadele ettiyse de başarılı olamadı.

Daha sonra Büyükşehir Belediyesi tuvaleti iptal ederek müştemilatı sosyal tesise çevirdi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise son “İnönü Stadı yıkılsın mı” tartışması sırasında, ‘‘Stadın altından Dolmabahçe Sarayı’nın has ahırları çıkar, birileri de bunları yeniden yapalım diyebilir. Ben de ona destek veririm’’ demişti. Ancak bu tartışmada İstanbul’un ilk tiyatrosu unutuldu.

Milli Saraylar Daire Başkanlığı yetkilileri şimdi belediye uhdesindeki binayı alıp eski tiyatro binasını yeniden canlandırmanın yollarını arıyor. Önemli bir kısmı yola giden binanın tüm fotoğraf ve planlarına ulaşıldı. Gümüşsuyu Parkı içinde tiyatroyu yeniden hayata geçirmek mümkün olabilir.

Eğer bu mümkün olmazsa, İstanbul’un ilk sinema sarayı Majik ve Emek Sineması da yıkıldığında sanat dünyamızın ilkleri tamamen yok olacak.

İstanbul’un ilk tiyatro binası, Sultan Abdülmecid tarafından yaptırıldı. 12 Ocak 1859’da Naum Tiyatrosu tarafından sergilenen Luigi Ricci’nin ‘Scaramuccia’ operasıyla açıldı. Mızıka-i Hümayun Okulu’nun öğrencileri tarafından da kullanıldı. İlk Türkçe oyun ‘Şair Evlenmesi’ de bu tiyatroda oynanmak üzere ısmarlanmıştı.

Tiyatro binası, Dolmabahçe Sarayı ile Has Ahırların (halen İnönü Stadı’nın olduğu bölge) arasında, Gümüşsuyu’na çıkan yokuşun başındaydı.

300 seyirci kapasiteli tiyatronun zemin katında parter ve localar, birinci katta yine localar, ikinci katta ise saray kadınları için kafesli localar vardı. Bu tiyatronun küçüğü daha sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’na yaptırıldı.

Mimar Sinan Genim, tiyatronun fotoğraflarını ‘Konstantiniyye’den İstanbul’a’ isimli kitabında bastı. Bu bölgede Koruma Kurulu Başkanlığı da yapan Genim tarihi tiyatro için şunları söyledi:
‘‘Yazık olmuş işlerden bir tanesi. Lütfi Kırdar döneminde Taksim’i Dolmabahçe-Beşiktaş yoluna bağlamak için yıkılıyor. Çok hoş bir binaydı. Restore edilebilirdi ama cumhuriyetin o sıradaki öncelikleri farklı. Reddettikleri bir kültürün yapılarını korumak öncelikli bir anlayış değildi. Yol yapmak o dönemin insanları için herhalde daha öncelikliydi.”

Genim, “1935-50 arasındaki bu yıkımlardan kimse bahsetmek istemez ama Menderes’in Millet Caddesi, Vatan Caddesi için yıktıkları hep gündeme gelir. Anadolu sahilinde 1925’te Boğaz yolu yapılırken Anadolu Hisarı’nı ortasından yarıp geçiyoruz ve öyle yapıyoruz. O, İstanbul’daki ilk Türklerin ilk yapısı. Yani biraz sağından solundan geçirilebilirdi. Bizim şehirlerimiz çağdaş ve modern olacak deniliyordu....Tiyatro başka bir alanda yapılabilir ama o bölgede çok zor. O parkın içinde olmaz. Yolun üstünde kaldı, tüneller falan...Çok zor’’ dedi.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 25.01.2012

ÇIPLAK HEYKELE 'TEPKİ' SANSÜRÜ

 

 

Diyarbakır Cezaevi’nde 12 Eylül darbesinde yaşanan işkenceyi anlatmak için 78’liler Girişimi tarafından düzenlenen “Diyarbakır Hapishanesi Ne Yana Düşer?” adlı resim ve heykel sergisi, İstanbul ve Diyarbakır’ın ardından Şanlıurfa’da açıldı.

 

Sergide, 78’liler Girişimi üyeleri, kafes içerisinde işkence gören bir kişinin anlatıldığı heykeli, çıplak olduğu ve cinsel organı gözüktüğü için tepki çekebileceği endişesiyle sergilemedi. Heykel, sergi salonundaki merdiven altına konulup, üzeri de bez ile örtüldü.

 

Sergiyi gezmeye gelenleri bilgilendiren 78’liler Girişimi Meclis Üyesi Abdurrahman Pişkin, kendi istekleri ile heykeli sergilemediklerini belirterek, “Şanlıurfa’da toplumun yapısını göz önüne alarak, heykeli müstehcen olduğu gerekçesiyle tepki çekebileceğini düşünerek sergilemeyi uygun görmedik” dedi. Pişkin, Diyarbakır Cezaevi’ndeki olaylarla sanatla bakış açısıyla yüzleşilmesi için böyle bir sergi düzenlediklerini ifade etti. Sergiyi dolaşan vatandaşlar ise, yakından inceledikleri eserlerin bol bol fotoğrafını çekti.

Habertürk, 25.01.2012

TARİHİ KÖŞK KENT MÜZESİ'NE DÖNÜŞÜYOR

 

Bornova Belediyesi, restorasyonunu yaptığı Dramalılar Köşkü’nü, önümüzdeki mayıs ayında ‘Bornova Kent Müzesi’ olarak hizmete açacak.

 

Açılışa, Yunanistan’ın Drama Kenti Belediye Başkanı Kyriakos M. Charakidis de katılacak. Yunanistan’ın Drama Kenti Belediye Başkanı Kyriakos M. Charakidis Bornova Belediye Başkanı Prof.Dr. Kamil Okyay Sındır’ı ziyaret etti. Başkan Sındır ve Charakidis, mayıs ayında yapılacak Dramalılar Köşkü açılışında buluşmak üzere sözleşti.

Bornova Belediyesi’nin kent kültürüne kazandırmak için restorasyon çalışmalarını başlattığı Dramalılar Köşkü hem ‘Bornova Kent Müzesi’ olarak hizmet verecek hem de iki kültürün yakınlaşmasına katkıda bulunacak. Köşk Dramalı ailelerin anılarını yaşatacak. Dramalılar Köşkü ziyaret edip ailelerinin Bornova’daki yaşantılarıyla ilgili fikir sahibi olabilecek.

Milliyet Ege, 25.01.2012

SAĞLIK MÜZESİ 94 YIL SONRA ASLINA DÖNÜYOR

 

Sultanahmet Divanyolu'nda 94 yıl önce 'halkı salgın hastalıklardan korumak ve hijyen kurallarını öğretmek' amacıyla kurulan ancak 1980'lerden sonra işlevini yitiren Sağlık Müzesi restore ediliyor.

 

1988-89 yılları arasında onarıma giren ve ardından Sağlık Grup Başkanlığı ve Kuduz Merkezi olarak işlev gören yapı, 2002 yılında tekrar onarıma alındı. Bina, bu tarihten itibaren İstanbul Sağlık Müdürlüğü Ek Hizmet Binası olarak çeşitli birimleri ile hizmet veriyor. İstanbul İl Özel İdaresi, zamanın ve dış faktörlerin etkisiyle yıpranmış olan yapıyı, özgün malzemeler kullanarak yeniliyor. 2 milyon 230 bin lira harcanarak yapılması amaçlanan yenileme çalışmalarının ekim ayında tamamlanması planlanıyor. Yüz yıllık binanın, restorasyonu tamamlandıktan sonra yeniden 'Sağlık Müzesi' olarak kullanılması düşünülüyor.

Zaman, 25.01.2012

REZİDANSA SİLUET FRENİ

 

 

Haliç'te bir firma, Edirnekapı'da Nef 2 Haliç isimli bir rezidans projesi başlattı. Üst Haliç'te, dört blok halinde yapımı düşünülen Nef 2 Haliç'te blokların biri ofis, diğer üçü konut bloku olarak tasarlandı. 25 Şubat 2011'de temeli atılan projenin 10 Mayıs 2013'te tamamlanacağı kamuoyuna duyuruldu. Eyüp Belediyesi, ruhsat için kendisine başvuran şirketin projesini İstanbul 2 Numaralı Koruma Kurulu'na gönderdi. Kurul projeye onay vermeyerek siluet çalışması kapsamında değerlendirilmek üzere Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı'na göndermeye karar verdi. Kurul incelemesinde, 20 kat olarak planlanan blokların 60 metre yüksekliğe ulaşacağı, 90 metre zemin kotuna oturtulduğunda ise toplam yüksekliğinin 150 metreyi bulacağı belirlendi. Bu, tartışmalara neden olan 140 metre yüksekliğindeki 16/9 İstanbul projesinden bile yüksekti.

Büyükşehir Belediyesi'nin bina yüksekliklerine ilişkin çalışmasında ise Nef 2 Haliç projesinin yer aldığı Topçular Mahallesi'nde 90 metre kotta kalan binalara maksimum 35 metre yükseklik izni veriliyor. Firma yeni yükseklik değerlerine göre bir proje hazırlarsa dosya yeniden kurul gündemine gelebilecek. Koruma Kurulu Başkanı Mete Tapan, "Tarihi silueti korumak adına böyle bir hassasiyet gösterdik. Projenin yapılmak istendiği nokta çok yüksek bir noktaydı, silueti olumsuz etkileyeceğini düşündüğümüz için izin vermedik" dedi.

Sabah, Haber: Nazif Kahraman, 25.01.2012

ZEYTİNBAĞI'NIN ADI TİRİLYE OLDU

 

Mudanya İlçesi'ne bağlı Zeytinbağı beldesinin ismi ’Tirilye’ olarak değiştirildi.

 

İçişleri Bakanlığı’nın ’Yer Adının Değiştirilmesine Dair Kararı’ Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.

 

1900’lü yılların başında Mahmut Şevket Paşa kasabası olarak değiştirilen ancak Tirilye olarak anılmaya devam eden belde, 1963 yılında Zeytinbağı adını almıştı.

Bursa Olay, 25.01.2012

VAN GOGH TABLOSU
YENİ SAHİBİNİ ARIYOR

 

Hollandalı ressam Vincent Van Gogh’un (1853-1890) “Saint-Remy Şapeli” adlı tablosu İngiltere’nin başkenti Londra’daki Christie’s Müzayedeevi’nde 7 Şubat’ta yapılacak açık artırmada yeni sahibine kavuşacak.

6 ila 8.5 milyon Euro arasında bir fiyata satılması beklenen tablo, geçen yıl hayatını kaybeden Elizabeth Taylor’un koleksiyonunda yer alıyordu.

Taylor’ın babası Francis Taylor, tabloyu 1963’te Londra’da Sotheby’s Müzayedeevi’nden 257 bin 600 dolara kızı için satın almıştı. 

Habertürk, 25.01.2012

HZ. SÜLEYMAN CAMİİ'NİN RESTORASYONU TAMAMLANDI

 

 

Anadolu'nun keşfedilmeyi bekleyen hazinelerden biri olan Hz. Süleyman Camii'nin restorasyonu tamamlandı.

 

Büyük İslam komutanı Halid bin Velid'in oğlu Hz. Süleyman'ın da aralarında bulunduğu 27 sahabe kabrinin yer aldığı caminin açılışını, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın yapması bekleniyor.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2010 yılında restorasyona tabi tutulan camide çalışmalar sona erdi. 1,5 yıldır ibadete ve ziyarete kapatılan mabetteki çalışmalar, mimarlar gözetiminde yapıldı. Nemden korumak için taşların aralarına özel yöntemle koruyucu sıvı enjekte edildi. Cami ve minarenin derz işlemi de tamamlandı. Caminin beton olan damına, bir daha akmaması için kurşun dökülecek iç duvarlarındaki sıvalar ahşapla kaplandı. Ancak caminin çevresindeki gecekondular, valilik, büyükşehir belediyesi, Sur Belediyesi ile TOKİ'nin kentsel dönüşüm projesi kapsamında hala yıkılmadı. TOKİ, gecekondu sahiplerine belediye aracılığıyla nakit para ya da Çölgüzeli bölgesinde yapılan konutları veriyor. Bazı gecekondu sahipleri evlerini boşaltırken, belediye ile özellikle para konusunda anlaşamayan mülk sahipleri ise evlerini boşaltmıyor.

 

Projenin bir ayağı olan İçkale'de çalışmalar devam ederken, sahabelerin yattığı caminin çevresinde çalışmalar yavaş ilerliyor. Diyarbakır'ın fethi sırasında şehit olan 27 sahabenin yan yana yattığı Hz. Süleyman Camii'nin yanındaki gecekondu ve ahırlar, aradan 3 yıl geçmesine rağmen tamamen yıkılamadı. Çok sayıda gecekondunun yıkıldığı bölgede, özellikle ziyaretçileri rahatsız eden ahırlar hala ayakta.

Zaman, Haber: İsmal Avcı, 25.01.2012

"SIFIRDAN OLUŞTURACAĞIZ"

 

 

Malatya Valiliği tarafından başlatılan ''Malatya Kültür Sokağı'' projesi ile kentin geçmişteki tüm tarihi özelliklerini taşıyan kerpiç ve ahşap malzemeden yapılacak tarihi Malatya evlerinden kurulu bir mahalle oluşturulacak. 
     
Malatya Valisi Ulvi Saran, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şehirlerin mimari dokusunu hızla kaybettiğini, geleneksel evlerin bulunduğu bölgelerin de hızla tahrip edildiğini ve ortadan kalktığını söyledi. 
     
Malatya'nın sivil mimari örneklerini korumak adına Valilik bünyesinde Koruma Uygulama Denetim Bürosunu kurduklarını anımsatan Saran, bu kapsamda ayakta kalan birçok tarihi Malatya evini restore ettiklerini kaydetti. 
     
Geleneksel Malatya evlerinin taş, kerpiç ve ahşaptan oluştuğuna işaret eden Saran, bu evlerin ortadan kalkmasının Malatya'nın bu özelliğinin kaybı anlamına geldiğini ifade etti. 
     
Elde kalan tarihi yapıların ne kadar onarılması için çalışılsa da, mahalle dokusunu bir bütün olarak gösterme şansını kaybettiklerini kaydeden Saran, ''Aralarına betonarme ev girmeyen, tamamen tarihi Malatya evlerinden oluşan bir sokak elimizde yok. Madem ki bir bütün olarak tarihi Malatya evlerinin bulunduğu sokağı kaybettik, o zaman sıfırdan bir Malatya sokağı oluşturalım dedik'' diye konuştu. 
     
Çalışmasına başladıkları ''Malatya Kültür Sokağı'' adlı projeye değinen Saran, uygulamanın Türkiye'de bir benzeri olmadığını belirterek, Yeni Kongre ve Kültür Merkezi'nin yanında 17 tarihi Malatya evi inşa edeceklerini, bu evlerin 4 sokağa yapılacağını, bu sokakların da bir meydana açılacağını belirtti. 
     
Bu evleri taş, kerpiç ve ahşaptan yapacaklarını anlatan Saran, ''Küçük bir mahalle şeklinde inşa edeceğiz. Tarihi Malatya evlerinin bulunduğu dönemin mimari yapısıyla yapacağız'' dedi. 
     
Kentte yürütülen kültür ve sanat faaliyetlerinin tamamını bu mahallede toplayacaklarını bildiren Saran, ''Çeşitli köşelerde, merdiven altlarında, dairelerde sürdürülmeye çalışılan sanat etkinliklerini bir araya toplayacağız'' ifadelerini kullandı. 
     
Saran, inşa edilecek 17 tarihi Malatya evinin alt katlarının ressamların eserlerini satabilecekleri resim evi, müzik yapan insanların çalışma yapabilecekleri müzik evi, fotoğraf sanatçılarının toplanacağı fotoğraf kulübü, insanların kitap okuyabilecekleri kütüphane, kuru kayısının satılabileceği bir dükkan, yerel yemeklerin pişirildiği bir lokanta, insanların çay, kahve içip sohbet edebileceği bir kıraathane olarak değerlendireceklerini anlattı. 
     
Yine bu evlerin alt katlarının çocukların geldiğinde oynayabileceği bir oda, geleneksel el sanatlarının üretildiği ve satıldığı bir yer ve etnografya müzesi olarak değerlendirileceğini kaydeden Saran, evlerin üst katlarının da Malatya'nın yetiştirdiği kültür, sanat ve tasavvuf erbabının hayatlarına, ekollerine ve sağladıkları katkılara dair hatıralarının ve bilgilerin yer alacağı hatıra evlerine dönüştürüleceğini belirtti. 


Saran, bu evlerde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ünlü mutasavvıf Niyazi Mısri, sinema oyuncusu Kemal Sunal için hatıra evi olacağını dile getirdi. 
 
Bu evlerin üst katlarından birinin ise konuk evi olacağını bildiren Saran, ''Mimari anlayış bir yapının bundan daha önceki biçimiyle tekrar üretilmesini doğru bulmuyor. Geçmişin birebir üretimi çok benimsenen bir şey değil. Biz bunu bu mahalleyi kaybettiğimiz için yapacağız'' diye konuştu. 
 
Malatya'nın muhtelif yerlerinde zamanında var olup da yıkılan eski konaklardan ve evlerin yıkıntılarından arta kalan kapı tokmağı, merdiven tırabzanı, tavan göbeği, davlumbaz, dolap kapağı, dolap, kapı gibi unsurları da bu evlerde kullanacaklarını ve üzerine de hangi eşyanın hangi evin yıkıntısından alındığını yazacaklarını aktaran Saran, ''Bu nedenle bu evler geleneksel yapı elemanlarının hayatiyet bulduğu bir müze gibi olacak'' dedi. 
 
Temeli taş, duvarları kerpiç ve diğer kısımları ahşap olacak olan bu evlerin aynı zamanda bir film platosu olarak da işlev göreceğini ifade eden Saran, ''Dönem filmi çevirmek isteyenler burayı kullanabilecekler. Böylece film endüstrisini de buraya çekeceğiz'' şeklinde konuştu. 
 
Saran, bu evlerin inşası için Beylerderesi mevkisinde kerpiç imalatına başladıklarını da sözlerine ekledi. 

Malatya Haber, 24.01.2012

BAKANLIKLAR, HALFETİ ULU CAMİİ'Nİ KURTARMAK İÇİN PROTOKOL İMZALADI

 

 

1807 yılında bir Ermeni taş ustası tarafından yapılan ve bölgede 'barışın sembolü' olarak bilinen tarihi Halfeti Ulucamii'nin Birecik Barajı'nın suları altında kalmaması için çaba gösteren TBMM, ilgili kurumlara adım attırmayı başardı.

 

Caminin 40 santimetre su altında kalması üzerine, üç bakanlığa ültimatom gibi uyarı gönderen TBMM Dilekçe Komisyonu, nihayet istediği sonucu aldı. Daha önce "Sorumluluk bizde değil" diyen ilgili kurumlar, TBMM'nin 'yasal süreç başlatılacağı' uyarısı üzerine 'çözüm protokolü' imzaladı. Gerekli teknik incelemelerin ardından, caminin su altından kurtarılmasına ilişkin çalışmalar başlayacak.

 

Halfeti Ulucamii'nin kurtarılması için gelen yoğun başvurular üzerine harekete geçen TBMM Dilekçe Komisyonu, Kültür Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bir süre önce 'camiyi kurtarın' içerikli yazı göndermişti. Ancak söz konusu bakanlık ve kurumlar çeşitli gerekçeler ileri sürerek sorumluluğun kendilerinde olmadığını savunmuştu. Dilekçe Komisyonu Başkanı ve AKP Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş, bunun üzerine aynı makamlara Aralık 2011'de bir uyarı yazısı gönderdi. Bu konuda görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen kişi ve kurumlarla ilgili yasal işlem başlatılacağı vurgulandı.

 

Dilekçe Komisyonu'nun uyarısı üzerine Kültür, Maliye, Enerji bakanlıkları ile Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileri 29 Aralık 2011 tarihinde bir araya geldi. 4 maddelik bir uzlaşma protokolünün imzalandığı toplantıda, Halfeti Ulucamii'nin Enerji İşleri Genel Müdürlüğü'ne tahsisinin yapılarak kurtarılması kararlaştırıldı. Bakanlıklar, varılan uzlaşmayı bir üst yazı ile TBMM Dilekçe Komisyonu'na gönderdi. Uzlaşma protokolünde şu kararlar yer aldı: "Halfeti Ulucamii'nin tahsisi Maliye Bakanlığı tarafından Enerji İşleri Genel Müdürlüğü'ne yapılacak. Vakıflar Genel Müdürlüğü kurtarma projesinde gereken her türlü teknik desteği verecek. Enerji İşleri Genel Müdürlüğü, caminin izlenmesi, projelendirilmesi, proje doğrultusunda uygulama yapılması ve kaynak sağlanmasını üstlenecek. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce Bilim Komisyonu ve Koruma Bölge Kurullarıyla ilgili gerekli işlemler yürütülecek."

Zaman, Haber: Habib Güler, 24.01.2012

ADANA'DA YERALTI MEZARLARI BULUNDU

 

Adana'nın merkez Sarıçam İlçesi'nde, 7 iskelet bulunan yeraltı oda mezarı bulundu.

 

İlçeye bağlı Gökbuket Köyü'nde bir çiftçi, Orman Bölge Müdürlüğü'nden kiraladığı arazide iş makinesiyle çalışma yaparken, yeraltında boşluklar ve kemik buldu. Çiftçinin, durumu bildirmesi üzerine olay yerine gelen jandarma ekiplerinin yaptığı incelemede, 170 santimetre genişliğinde ve 110 santimetre yüksekliğinde 3 adet oda mezar tespit edildi. Oda mezarlardan birinde 2, diğerinde 4 ve ötekinde ise 1 adet olmak üzere 7 iskelet bulundu. İskeletlerin kime ait olduğunun belirlenmesi için Adana Müze Müdürlüğü'nden uzman ekip çağırıldı. Ekibin yaptığı incelemede, iskeletlerin Roma veya Bizans dönemine ait olabileceği belirtildi. Altındaki alanın kireçlendiği belirlenen iskeletler, Adana Müze Müdürlüğü'ne götürülerek muhafaza altına alındı.

Zaman, Haber: Abdullah Özyurt, 24.01.2012

DÜNYANIN EN ESKİ DİNOZOR YUVASI BULUNDU

 

Dinozorlara ait en eski yuva, Güney Afrika’da Golden Gate Highlands Ulusal Parkı’nda bulundu.

 

Keşfi yapan araştırma ekibinde yer alan Toronto Üniversitesi'nden Robert Reisz, Discovery News'e buldukları dinozorların otçul olduğunu, çok küçük bir kafaya ve oldukça uzun bir boyna sahip olduklarını söyledi.

 

Hürriyet'in haberine göre; Massospondylus türünün bir araya getirilen kemiklerinin en fazla 6 metre olduğunu belirten Reisz, elde ettikleri bulgulardan bu canlıların aslında daha fazla büyüdüklerini düşündüklerini anlattı.

 

Araştırmacılar, dünyanın "en düzenli" yuvası olarak nitelendirdikleri alanı dinozorların çok uzun zaman boyunca yumurtalarını bırakmak için kullandığını ifade etti.

Akşam, 24.01.2012

IŞIK VE NEŞEDEN PARLAYAN RESİMLER

 

 

Rezan Has Müzesi, 'ışığın ressamı' olarak bilinen Nazmi Ziya Güran'ı 75. ölüm yıldönümünde anmaya hazırlanıyor. 'Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran' başlıklı sergi 18 Şubat'ta açılacak ve 17 Nisan'a dek görülebilecek. 60 eserin yer alacağı serginin açılışını Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yapacak. Güran, perspektif ve biçim arayışlarının yanı sıra ışık ve renkle değişik denemeler yapmasıyla tanınıyor.

 

Türkiye'nin ilk empresyonist ressamlarından Nazmi Ziya Güran'ın (1881-1937) eserleriyle epeydir -hele böyle toplu bir şekilde- karşılaşmamıştık. Nurullah Berk'in 1974'te kaleme aldığı bir yazıda ondan, 'Empresyonizmin Türkiye'deki tek temsilcisidir' diye bahsetmesi boşuna değil. Çünkü Güran'ın bütün yaşamı boyunca yılmadan resimlediği Boğaz ve Haliç manzaralarındaki resimsel üslup, kuşağı içinde belki de Fransız izlenimcilerinin üslubuna en yakın olanı. Aynı konuyu günün değişen ışık ortamlarında tuvale aktarmayı bir alışkanlık haline getiren Güran, perspektif ve biçim arayışlarının yanı sıra ışık ve renkle değişik denemeler yapmasıyla tanınıyor.

 

Işık ve neşeden parlayan eserlerinde en çok güneşin bin bir pırıltısından etkilenen ve tabiatın ona sunduklarını bir nimet olarak benimseyen Güran'ın fırça darbelerinde daima bir huzur ve mutluluk duygusu dikkat çekiyor. 1914 kuşağı ressamlarından olan Güran; Aksaray'da Horhor Mahallesi'ndeki baba evinde, Çamlıca'da, Süleymaniye'de ya da Fındıklı'daki geniş camlı atölyesinde, Boğaziçi'nde, Haliç'te, Üsküdar'da, deniz kıyılarında, kentin tepelerinde, sokaklarında, kırlarında, işgal yıllarında ya da Cumhuriyet coşkusunun en yoğun olduğu dönemde her şeyiyle İstanbul'un bir parçası, gözlemcisi, tanığı ve ressamı olarak dikkat çekiyor. Fırçasını İstanbul'un bahçe ve parklarında, ağaçlarında, bostanlarında, kırlarında, sokak ve mahallelerinde, köşk ve konaklarında, sahil ve rıhtımlarında dolaştırırken; kentin denizini, teknelerini, cami ve kiliselerini, türbelerini, kahvelerini, çeşmelerini de unutmuyor.

 

18 Şubat'ta açılacak 'Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran' isimli sergide çeşitli koleksiyonerler yanı sıra İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nden gelen eserler bulunuyor. Ve onlar ressamın yaklaşımını genel hatlarıyla fazlasıyla sunuyor.

 

Nazmi Ziya Güran, babasının ölümü üzerine 1902'de Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kaydolur. Eğitim kurallarına uymadığı için hocası Valeri tarafında şikayet edilen ve 1907'de resimleri Osman Hamdi Bey tarafından beğenilmeyerek mezuniyeti bir yıl geciktiren Güran, Paris'e gider. Burada kısa bir süre Académie Julian'da Marcel Bachet ve Royer'in atölyesinde çalıştıktan sonra, Ecole Nationale Supérieure'da eğitimini sürdürür. Hoca Ali Rıza'nın kimseden etkilenmemesi yönündeki öğüdüne hayatı boyunca sadık kalan Nazmi Ziya, yurda döndükten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi'ne müdür olur. 1937'de, kişisel sergilerin son derece sınırlı olduğu bir dönemde, Akademi'de kapsamlı bir sergi düzenler. 300'e yakın resmin bulunduğu sergi, onun 35 yıllık sanat hayatını ortaya koyar. Ama ne yazık ki bu heyecan ve yorgunlukla, sergi açıldıktan kısa bir süre sonra kalp krizi sonucu vefat eder.

Zaman, 24.01.2012

ANKARA'DA 487 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Ankara'nın Kazan İlçesi'nde, arama yapılan bir araçta, Roma ve Osmanlı dönemlerine ait 487 parça eser ele geçirildi. Tarihi eserlerle ilgili olarak 3 kişi gözaltına alındı.

 

Antalya'dan 3 kişinin yasa dışı yollardan temin ettikleri tarihi eserleri, satmak üzere Ankara'ya getirecekleri istihbaratı üzerine Ankara İl Jandarma ve Kazan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri operasyon düzenledi.

 

Operasyonda, Kazan İlçesi TEM Otoyolu Akıncılar gişelerinde durdurulan bir araçta arama yapıldı. Aramada, Roma ve Osmanlı dönemlerine ait olduğu değerlendirilen 435 sikke, 2 gözyaşı şişesi, 8 heykel, 2 yüzük, 28 cam obje, 1 haç ve çeşitli figürler olmak üzere toplam 487 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

Araçta bulunan A.K, Ş.B.K. ve E.K. gözaltına alınarak haklarında ''Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu''na muhalefet suçlamasıyla işlem yapıldı.

 

Ele geçirilen tarihi eserler ise incelenmek üzere müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.

Zaman, 23.01.2012

ARAPGİR KÜLTÜR ENVANTERİ YAPILACAK

 

Arapgir İlçesi'ndeki tarihi eserlerin envanteri ile turizm haritalarının yapılacağı bildirildi. 
 
Alınan bilgiye göre, Arapgir Kaymakamı Ercan Turan'ın başlattığı çalışmaya kapsamında, ilçedeki eserlerin öncelikli olarak envanterleri çıkartılacak. Çalışma kapsamında Arapgir İlçesinin genel turizm haritası, ilçe merkezi turizm haritası ve Eski Arapgir'in haritası çıkartılacak. 
 
Çalışmaların 2012 yılında bitirilmesinin hedeflendiği bildirildi. 

Malatya Haber, 23.01.2012

PULLUĞA TARİH TAKILDI

 

 

Traktörü ile tarlasını süren çiftçinin traktörü aniden durdu. Pulluğa takılan beton blok açılığında büyük bir delik ortaya çıktı...

 

Adana’da traktörle tarlasını süren çiftçi Ahlat Gezer, tarihi mezarı ortaya çıkardı. Traktörün pulluğuna takılan ve Bizans Döneminden kalma olduğu anlaşılan 3 odalı mezardan çıkan 7 insan iskeleti, Adana Arkeoloji Müzesi’ne götürüldü.

Merkez Sarıçam İlçesi’ne bağlı Gökbuket Köyü’nde Orman Bölge Müdürlüğü’nden kiraladığı tarlayı süren Ahlat Gezer’in traktörü, aniden durdu. Traktörü yeniden çalıştıran Gezer’in pulluğuna takılan beton blok hareket ettiğinde, büyük bir delik açıldı. Deliği merak edip kontrol eden Ahlat Gezer, insan iskeletleriyle karşılaştı. Gezer durumu jandarmaya bildirdi. Gezer’in ihbarı üzerine tarlaya gelen jandarma ekibi, yaptığı incelemede, 170 santimetrelik alanlarda 3 bölümden oluşan mezar olduğunu belirledi.

 

Adana Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü’nden çağrılan görevlilerce incelenen mezarın Roma-Bizans Dönemine ait olduğu saptandı. İskeletler, Müze Müdürlüğü görevlilerince koruma altına alınırken, mezar ve çevresinde kazı çalışması yapılabilmesi için girişimler başlatıldı.

Milliyet, 23.01.2012

"ARKEOLOJİK OLABİLİR"

 

Diyarbakır ve Şırnak’taki kazıları yürüten Başsavcı Vekili Ahmet Karaca, VATAN’a konuştu: “Bulunan kemik ve kafatasları 1990’lardan çok daha eski görünüyor. Bu muhtemelen eski yaşama ait, arkeolojik kemikler gibi geliyor bana”

Diyarbakır’da bir dönem JİTEM merkezi binasının bulunduğu tarihi İç Kale’de yapılan kazı çalışmaları devam ediyor. 11 Ocak’ta başlayan kazılarda bugüne kadar 19 kişiye ait kafatası ve kemikler bulundu. Diyarbakır İçkale ve Şırnak’taki Görümlü Jandarma Tabur Komutanlığı yakınındaki kazıları yürüten Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı Başsavcı Vekili Ahmet Karaca VATAN’a açıklamalarda bulundu. Karaca, “Mevcut kazılar devam ediyor, önce kazıların bitmesini bekliyoruz. Ondan sonra başka kazı alanlarının genişletilmesi gibi durumunu değerlendireceğiz. Şırnak’taki kazılar bitti, onların hedefleri belliydi hedef geçekleşti bitti. Diyarbakır İç Kale devam edecek” dedi.

Kafatası ve kemiklerin bulunduğu, 1987 ila 2000’li yıllara kadar, JİTEM’in İçkale’deki sorgu ve gözaltı merkezinde görev yapan kişilerin başında dönemin JİTEM kurucularından Arif Doğan, Cem Ersever, Albay Aytekin Özen, Binbaşı Cahit Aydın, Albay Nurettin Ata, Binbaşı Abdülkerim Kırca, Yüzbaşı Ali Yıldız, Yüzbaşı Ersin Baçaksız, Astsubay Ali Kaya gibi isimler vardı. Başsavcı Karaca, “Soruşturmayı genişletmek için JİTEM merkezinde görev yapan kişilerin ifadelerini alacak mısınız?” sorumuza, şu yanıtı verdi: “JİTEM tabir edilen merkezle ilgili elimizde faili meçhul tabir edilen zaten bir sürü dosyamız var. Özel bir soruşturmamız yok.

O merkezde çalışanlar ya da isimlerle ilgili daha önce çalışmalar yapılmış, sorguları zaten daha önceden var. Bu kazılarda belki kaçırılan, sağ olup olmadığı tespit edilemeyen, cesedine ulaşılamayan insanlarla ait belki çıkabilir düşüncesiyle çalışmalar var. Bu kemikler yakın zamana ait değil, çok daha eski gibi görülüyor. 1990’lı yıllardan çok daha eski gibi görülüyor. Kemik örneklerini Adli Tıp’a gönderdik, raporu ne zaman bize gönderirse açıklayacağız.”

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker Eker kazı alanında yaptığı inceleme sonrası “Çok geniş bir alan değil 4-5 metrekare diyebileceğimiz bir alanda ilk 70-80 santim kazılırken kemikler ve kafatasları bulunmuş. Sonra aşağı doğru inince biraz daha fazla bulunmuş. Benim izlenimim, dini bir gömülme tarzı pek görünmüyor, dolayısıyla lalettayin atılmış gibi görünüyor” açıklamasına, Başsavcı Vekili Karaca şu yorumu yaptı: “Düzenli bir mezar bulamadık, hep böyle karışık şekilde atılmış gibi cesetler. Bakan Eker’in de belirttiği düzenli bir mezar gibi değil. Kemik ve kafatası bütünlüğü yok. Teknik olarak toprak yapısı da etkiler bunu belki, ama en doğru cevap adli tıp raporunu bekleyip görmek lazım. Hassas olarak en yakın zamanda rapor çıkacak.”

Karaca, arkeolojik alandaki bu kazılarda bulunan kemik ve kafataslarının faili meçhul cinayetlerin en yoğun olduğu 1990’lı yıllara ait değil, daha eski dönemlere ait olabileceğini vurguluyor. Karaca, “Bulunan kemik ve kafatasları 1990’lardan çok daha eski görünüyor. Bu muhtemelen eski yaşama ait, arkeolojik kemikler gibi geliyor bana. Ama hepsi yorum bunların şimdi” dedi. İç Kale bölgesi Diyarbakır geçimini de içinde barındıran bir alan. Arkeologlar üzerinde bir Artuklu sarayının da bulunduğu Virantepe Höyüğü’nü Diyarbakır’ın geçmişi olarak görürler. Karaca, DNA testi yaptırmak için savcılığa başvuran yakınlarını kaybeden ailelere de şu mesajı veriyor: “Bekleyin dedik. Kemikler çok daha eskiyse DNA testine gerek görmeyebiliriz dedik. Zaten DNA testi çok masraflı iş. Bu nedenle adli tıp raporu beklenmeli. Yeraltı arama radarı istendi diye haberler var, bunlar inandırıcı değil. Madem böyle bir şey vardı başka kazılarda neden kullanılmadı? Ticari söylentiler gibi geliyor bana.”

Şırnak Güçlükonak İlçesi Özbaşoğlu Köyü'nde yapılan kazılarda, 3 köylünün cesedine ulaşıldı. Öldürülen ve cesetleri araziye gömülen köylülerin cesetleri 19 yıl sonra gün yüzüne çıkartıldı. Bu olayın tek sağ kurtulan tanığı Ahmet Güler, katliam günü yaşadıklarını anlattı. 1993’ün ilkbaharında PKK’ya yardım ettiği iddiasıyla askerlerce gözaltına alınan ve daha sonra ölüleri bulunarak, alelacele defnedilen 5 kişiden üçünün cesetlerine ulaşıldı. Bu olaydan sağ kurtulan Ahmet Güler hala korku içinde yaşadığını belirterek şunları söyledi: “İki arkadaşımızı köyde öldürdüler, sonra kamuflajlı asker ve korucular benle birlikte 4 köylüyü dağlık alana götürdü. Bize ‘örgüte yardım ediyorsunuz, her şeyi biliyoruz’ diye bağırıyorlardı. Biz köylü olduğumuzu söyledikçe onlar bize zulmetti. Bizi bir kuyunun içine attılar. O sırada silahlar patladı. Diğer köyülüler benim üstüme düştü. Bağırış çağırış ortasında bir de bomba attılar. Üstüm cesetlerle kaplanmıştı. Sonra içeriye bomba attılar. Ölüm kuyusundan bir gün sonra sağ çıktım. Güç bela köye gittim. Herkes korku içindeydi. Zaten olaydan sonra köyümüzü boşalttık. 1993’te oldu olay, o zaman 28 yaşındaydım 47 yaşındayım şimdi. ‘Öldürün’ emrini verenler askerlerdi, korucular da ateş açtı. Subay ve asker üniforması vardı bizi alanlarda. Çok fazla hatırlamak istemiyorum. Korkuyorum. Batman’a yerleştik. 5 çocuğum var.”

Diyarbakır ve Şırnak’taki kazıları yürüten Başsavcı Vekili Ahmet Karaca, VATAN’a konuştu: “Bulunan kemik ve kafatasları 1990’lardan çok daha eski görünüyor. Bu muhtemelen eski yaşama ait, arkeolojik kemikler gibi geliyor bana”

Diyarbakır’da bir dönem JİTEM merkezi binasının bulunduğu tarihi İç Kale’de yapılan kazı çalışmaları devam ediyor. 11 Ocak’ta başlayan kazılarda bugüne kadar 19 kişiye ait kafatası ve kemikler bulundu. Diyarbakır İçkale ve Şırnak’taki Görümlü Jandarma Tabur Komutanlığı yakınındaki kazıları yürüten Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı Başsavcı Vekili Ahmet Karaca VATAN’a açıklamalarda bulundu. Karaca, “Mevcut kazılar devam ediyor, önce kazıların bitmesini bekliyoruz. Ondan sonra başka kazı alanlarının genişletilmesi gibi durumunu değerlendireceğiz. Şırnak’taki kazılar bitti, onların hedefleri belliydi hedef geçekleşti bitti. Diyarbakır İç Kale devam edecek” dedi.

Vatan, Haber: Burak Kara, 23.01.2012

BİGA'DA 300 YILLIK CAMİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi Gümüşçay beldesindeki yaklaşık 300 yıllık tarihi Nasuh Çelebi Camisi restore edilecek.

 

Gümaşçay Belediye Başkanı Adnan Pastırmacı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Sultan 1. Mahmud döneminde inşa edilen caminin restorasyonu için Balıkesir Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce ihale yapıldığını söyledi.

 

Gelecek ay başlayacak çalışmalar kapsamında caminin aslına uygun restore edileceğini dile getiren Pastırmacı, ''Caminin hemen yanında bir mezarlık bulunuyor. Mezar taşlarının üzerindeki yazılardan mezarlığın Çelebizadeler'e ait olduğu belirlendi. Bu bilgilerle, beldenin Selçuklular tarafından Türk topraklarına katıldığı ve Karesioğlu Beyliği'nce Osmanlı'ya bağlandığı anlaşılıyor'' dedi.

 

Pastırmacı, ahşaptan yapılmış caminin muhteşem iç dizaynı, içinde barındırdığı tarihi buhurdanlık, avize ve el yazması Kur'an-ı Kerim ile görülmeye değer bir sanat eseri olduğunu kaydetti.

Akşam, 23.01.2012

TARİHİ ERZURUM EVLERİ ARKEOLOJİK ÇALIŞMA HASSASİYETİ İLE KURTARILIYOR

 

Yakutiye Belediyesi, Üç Kümbetler Cazibe Merkezi Projesi kapsamında tarihi Erzurum Evleri'nin korunması ve turizme kazandırılması için kolları sıvadı.

 

Öncelikli olarak tarihi evlerin etrafına yapılan çarpık yapıları temizleyen belediye ekipleri, yıkım sırasında gösterdikleri titizlikle adeta bir arkeolojik kazı havası oluşturuyor. Belediye Başkanı Ali Korkut, "Tescilli tarihi binalara yapışık halde bulunan evleri yıkıyoruz. Bu çalışmalar yapılırken tarihi evlerin zarar görmemesi için titizlikle çalışıyoruz." dedi.

 

Üç Kümbetler çevresinde yer alan tescilli tarihi konakların çevresinde hassas çalışmalar yürütülüyor. Tescilli olan tarihi Erzurum evlerine bitişik olarak yapılmış ve alandan uzaklaştırılması gereken binalar adeta iğneyle kuyu kazar gibi ince bir çalışmayla yıkılıyor. İnsan gücüyle yapılan çalışmalarda hilti, demir kesici, kazma, kürek gibi insan gücüyle çalışan araçlar kullanılıyor.

 

Başkan Ali Korkut, öncelikle alandan uzaklaştırılması gereken binaların tescilli evler ile ilişkisinin kesildiğini, ardından yıkımın tescilli binalara zarar vermeden gerçekleştirildiğini belirtti. Korkut, "Tarihi Erzurum Evi, yanında betonarme bina. Bunun önce tescilli evden ayrılması gerekiyor.

Sonra siz tarihi olana zarar vermeden o binayı kaldırabilesiniz. Bunun için insan gücüyle ve adeta el ile yıkım gerçekleştiriyoruz. Bitişik binanın tarihi olan ile ilişkisini koparıp yıkıyoruz. Çok zor ve dikkat gerektiren bir çalışma." şeklinde konuştu.

 

Üç Kümbetler Projesi'nin Erzurum için çok önemli olduğunu belirten Korkut, amaçlarının Erzurum'un buram buram tarih kokan havasını ortaya çıkarmak olduğunu ifade etti. Korkut, tarihi yapıların onarılıp turizme kazandırılmasının kentsel dönüşüm çalışmaları kadar önemli olduğuna vurgu yaptı. Korkut, 2013 yılında tamamlanması planlanan projeyle Üç Kümbetler çevresinin açık hava müzesi haline geleceğini aktardı.

Erzurum Gazetesi, Haber: Osman Yakut, 23.01.2012

KAYIP OSMANLI MÜZİKLERİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

İstanbul Üniversitesi Osmanlı dönemine ait müzikleri ortaya çıkarmak için uygulama ve araştırma merkezi kurdu.

 

İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmasına ilişkin yönetmelik bugünkü Resmi Gazete'de yayımlandı.
       
Merkez, Osmanlı dönemine ait müzik eser birikimini saptayarak, müzikoloji çalışmaları yoluyla Türk musikisinin günümüzdeki standartlaşmış yazım ve icra biçimlerine geçmişteki nüansları kazandırmaya çalışacak. Farklı icra kanallarının ve müzik üretim ortamlarının Osmanlı müzik dağarına yaptığı katkıların izini sürmek ve bütün bu çalışmalar doğrultusunda elde edilecek birikimle Osmanlı kültür, sanat ve özellikle müzik tarihi için güvenilir bir arşiv oluşturmak için yola çıkan Merkez, araştırmacı, müzikolog ve sanatçıların arşivden yararlanmasını sağlayacak.
       
Yirminci yüzyıla doğru başlatılan ve yoğunlukla bu yüzyılın ilk çeyreğinde yazıya geçirilerek kalıcı hale getirilen ve Darülelhan'a intikal etmiş geleneksel Türk müziği malzemelerini, günümüzün bilimsel kriterleri ile inceleyerek tasnif edecek olan İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan nazariyat ve nota külliyatını farklı malzemelerle genişletmek ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen ve farklı müzik ortamlarından beslenerek gelen versiyonların edisyon kritik çalışmalarını yapmayı da planlıyor.
   
Konservatuvarın geleneksel müzik ve diğer bölümlerine çalışma ve faydalanma alanı açmak, bu bağlamda eğitim ve uygulama sahalarına günümüzün standartlaşmış teorik bilgi ve müzik eserlerinin yanı sıra alternatif malzemeler üretmek isteyen Merkez, Osmanlı kültürünün tarih içinde ulaştığı coğrafyadaki müzik birikimine ait yazılı, görsel ve sesli birincil ve ikincil kaynakları tarayarak bu eserlerin bestecileri, güfteleri, türleri, formları, makam ve usul yapıları, kaynakları gibi ayrıntılı bilgileri içerecek envanter çalışmalarını da yapacak.
   
Makam, form, usul gibi eserle ilgili; bestecinin adı, dönemi, biyografisi gibi besteciyle ilgili; güfteci/şair, güftenin farklı kaynaklardaki şekli gibi güfteyle ilgili bilgileri; özgün kaynaklardan elde edilen, farklı ustalardan gelen el yazması ve basılı notaları, piyasa için basılmış veya modern yorumlarla değiştirilmiş olan notaları; taş plaklardan, radyo yayınlarından, özel meclislerden, konserlerden elde edilecek icraları ve kaynakları tarayarak hazırlanacak bilgi fişine sistemli olarak girmek isteyen Merkez, müzikle ilgili el yazmaları, eski ve yeni yazıyla basılı özgün yapıtlar, notalar ve ses kayıtları gibi birinci dereceden kaynakların; bir araştırmaya ve gözleme dayanan çalışmalar olan ikincil kaynakların asıllarını veya birer kopyasını da ekleyerek kapsamlı bir müzik kitaplığı oluşturmayı hedefliyor.
   
Seslendirilmemiş veya kaydı olmayan eserlerin seslendirilip kaydedilmesini sağlamak; bu amaçla konservatuvarın Türk Musikisi İcra Heyeti ile koordineli çalışmalar yapmayı planlayan İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi, envanter ve diğer çalışmalara ilişkin veri tabanı, internet sitesi ve yönetim bilgi sistemleri oluşturmak ve işletmek için çalışma yapmayı hedefliyor.

Habertürk, 23.01.2012

ÜÇBİNDEN FAZLA TÜRK ESERLERİN PEŞİNDE

 

 

Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından yurt dışındaki tüm Türk mimari ve kültürel eserlerinin tespiti yapılıyor. Tespit edilen yurt dışındaki mimari eserlerden birçoğu TİKA tarafından ayağa kaldırılıyor.

 

Tarihte oldukça geniş bir coğrafyada hakimiyet kuran Türk milletinin yönettiği coğrafyalarda geride kalan birçok eser bulunuyor. Bu eserlerin büyük bir kısmı çeşitli sebeplerle tahrip edilirken, bazı eserler de kaderine terk edilmiş halde bekliyor.

 

Türk milletinin yüksek kültürünü, ince zevkini yansıtan bu sanat eserleri, TTK tarafından yürütülen “Yurt dışındaki Tarihi Türk Eserlerinin Tespiti Projesi” kapsamında kayıt altına alınıyor.

 

Proje kapsamında, şimdiye kadar Avrupa'dan Balkanlar'a, Ortadoğu'dan Orta Asya'ya kadar geniş bir yelpaze içinde yer alan 19 ülkede, çeşme, cami, hamam ve medrese gibi 3 bin 991 tarihi Türk eseri belirlendi.

 

Kayıt altına alınan eserlere bakıldığında tarihi Türk eserlerinin Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Macaristan, Mısır, Ürdün ve Suriye'de yoğunlukta olduğu görülüyor.

 

Fotoğrafları çekilerek arşivlenen eserlerin planları yapılıp, ölçüleri çizilerek kitap haline getirilecek. Büyük ölçüde tamamlanan projenin sona ermesiyle birlikte eser sayısının daha da artacağı kaydediliyor.

 

Yurt dışında bulunan ve kaderine terk edilen Türk mimari eserleri, son yıllarda TİKA tarafından başlatılan restorasyon çalışmalarıyla yeniden eski ihtişamlarına kavuşturuldu.

 

Bu çalışmaların en önemlileri arasında, 2006 başlatılan ve 5 yıl süren çalışmaların ardından aslına uygun olarak restore edilen Makedonya'nın başkenti Üsküp'teki tarihi Mustafa Paşa Camisi ile Balkanlar'daki medeniyet abideleri arasında kabul edilen Prizren Sinan Paşa Camisi yer alıyor.

 

TİKA'nın, Balkanlar'ın yanı sıra Ortadoğu'ya kadar geniş alanda restore ettirdiği eserlerden bazıları da şöyle:

  • “Sudan/Suakin Adası'nda Osmanlı dönemine ait Hanefi Camisi, Şafi Camii ve Gümrük Binası.

  • Afganistan'da, Hoca Bahauddin Veled Medresesi (Mevlana Evi)

  • Bosna-Hersek'te, Banja-Luca Ferhadiye Camisi ve Maglay Kurşunlu Camisi.

  • Karadağ'da, Bar Osmanbaşiç Camisi Restorasyonu ile Osmanlı Şehitliği.

  • Kosova'da, Priştine Fatih Camisi.

  • Sırbistan'da, Belgrat Şeyh Mustafa Türbesi.

  • Filistin'de, El Aksa Sebilleri ve Kubbet-us Sahra hilali,

  • Harem-i Şerif zincirli kubbesi.

  • Suriye'de, Şam Süleymaniye Külliyesi.”

Hürriyet, 23.01.2012

O DA ELDEN GİDERSE

 

 

Veliahd Dairesi'ndeki Resim ve Heykel Müzesi güncel olanı yakalamak için değil, tam tersine bir tarihi korumak, hatırlamak ve gerekirse müzenin aracılığıyla bir dönemin eleştirisini yapmak için gereklidir.

 

Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin asıl mekanı Dolmabahçe Sarayı’ndaki Veliahd Dairesi’nin restorasyonu bitene kadar, İstanbul Modern’in yan tarafındaki 5 numaralı Antrepo’ya taşınacağı haberi, müzeyle ilgilenenleri hayli şaşırtmıştı.

İstanbul’un kültürel dönüşüm anlamında gözde alanlarından Antrepo’nun hızlı biçimde bir kamu kurumuna verilmesi beklenmedik bir olaydı. Atatürk’ün emriyle 1937’de müze olarak kullanılmak üzere Güzel Sanatlar Akademisi’ne devredilen Veliahd Dairesi’nin bu manevrayla boşaltılıp farklı amaçlar için kullanılacağına dair spekülasyonlar yapıldı. Ancak yetkili ağızlardan üniversitenin bu mekanı vermek gibi bir niyetinin olmadığı defalarca açıklandı. Restorasyon bittikten sonra Resim ve Heykel Müzesi’nin 1950’lere kadar erken dönem koleksiyonu Veliahd Dairesi’nde, daha yakın dönem ise Antrepo’da sergilenmeye devam edecekti.


Milliyet gazetesinde 07.01.2012 tarihinde yayımlanan “Dolmabahçe’ye Meclis Baskını” başlıklı habere göre korkulan oldu! Haberde Meclis Başkanlık Divanı’nın geçtiğimiz hafta Veliahd Dairesi’ne bir baskın yaparak gördükleri üzücü manzara karşısında mekanın İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsis kararını iptal ederek geri aldığı söyleniyordu. Hatta “...Binanın mezbeleye döndüğünü gören Başkanlık Divanı üyeleri, kendi aralarında ‘bekçi polisler olmasa, şarapçıların mekanı olur’ şeklinde yorum” yapmışlardı. “Tarihe zarar verenler hakkında suç duyurusunda bulunmak” gibi sözlerle mangalda kül bırakılmadan sonunda tarihe sahip çıkılmıştı. Emek sinemasından tutun siluetine kadar bütün İstanbul’un tarihi yerle birle olurken... 

Sorular, sorular, sorular
Bari daha mantıklı bir bahane ve daha düzeyli bir üslupla bu operasyon gerçekleşseydi. Meclis Divan üyeleri Veliaht Dairesi’nin bakımının kendilerine bağlı olan Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın sorumluluğunda olduğundan hiç söz etmemiş. 2006’dan beri bu mekanın aynı kurum tarafından restore edildiği, ortada var olan şantiye görünümünün de halen devam eden süreçten kaynaklanmış olabileceği sorgulanmamış. Sözü edilen bu halin Milli Saraylar ile üniversite arasında yıllardır devam eden anlaşmazlığın bir sonucu olduğunu her iki taraf da çok iyi bilmesine rağmen nedense bundan da söz edilmemiş... Şimdi Resim ve Heykel Müzesi’nin koleksiyonu buradan çıkarılacak, Veliahd Dairesi hızla restore edilecek ve burada Milli Saraylar’a ait koleksiyon sergilenecekmiş.


Madem böyle hızlı bir restorasyon olabiliyordu, neden Resim ve Heykel Müzesi için yapılmadı? Devlet ideal olarak her türlü kültürel mirasa sahip çıkmakla sorumluysa, neden Türkiye’de başka hiçbir kurumun elinde olmayan müthiş bir modern sanat koleksiyonuna sahip, ulusal nitelikte bir kamusal sanat müzesini kurulduğu mekandan çıkarıp başka yer kalmamış gibi Milli Saraylar koleksiyonuna yer bulma çabasına giriyor? Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olarak paha biçilmez bir koleksiyona sahip olan, neredeyse ulusal sanat galerisi konumundaki bir kurum için devletin bütün kademelerinin birleşerek çalışması gerekmez miydi? Sonuçta ne İstanbul Resim ve Heykel Müzesi sıradan bir sanat müzesi, ne de Veliahd Dairesi salt saraya ait bir mekan... Pek çok yönüyle Fransız Devrimi’ni örnek alan Cumhuriyet ideolojisi sanat söz konusu olduğunda, diğer pek çok Avrupa devletleri gibi, kraliyet koleksiyonlarını yurttaşına daha önce aristokrasinin gezindiği saray koridorlarında sergileyerek devreden devrimci devlet anlayışının temsili olan Louvre Müzesi’ni izledi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Louvre’u da, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun en can alıcı yerinde, Padişah’ın veliahdının kaldığı dairede kuruldu. Sanat tarihinin ulus tarihiyle örtüştüğü, modernizm ile ulus devletin kamusal sanat müzesini ortaya çıkardığı pratiğin sonucu olarak, bu ikili aslında Türkiye’nin tarihidir. Müze, ancak o dönemin ideolojisine göre dönüştürülmüş Veliahd Dairesi’nde kendini tanımlayabilir, koleksiyonu mekanın taşıdığı özgün “aura” ile beslenebilir. Veliahd Dairesi de ancak Türkiye’nin ilk kamusal sanat müzesinin kurulduğu bir mekan olduğu sürece önemini koruyabilir. Veliahd Dairesi’ndeki Resim ve Heykel Müzesi güncel olanı yakalamak için değil, tam tersine bir tarihi korumak, hatırlamak ve gerekirse müzenin aracılığıyla bir dönemin eleştirisini yapmak için gereklidir.


Bu durum asıl meselenin Veliahd Dairesi’nin uzun zamandır öngörülen ve kimi yerde dillendirilen daha geniş ve siyasi bir proje için kullanılma olasılığını akla getiriyor. Sarayların birer birer otel zincirlerine teslim edildiği ve kültürel dönüşüm adı altında AVM’lerin tarihin yerini aldığı bir dönemden söz ediyoruz. Veliahd Dairesi de, Akaretlerin dönüştüğü ve iktidarın Saraylı olma hevesiyle müzenin yanındaki alanı hükümet konağı haline getirdiği bir alanın merkezinde. Bu yüzden “Meclis baskınının” ardında ihmal edilen kültüre sahip çıkma hizmetinin olduğuna inanmak pek kolay değil. 

Hala tepki yok
Bu hareketin müzeye yapılan operasyonun ilk adımı olabileceğini düşünmek de artık o kadar spekülatif değil! Asıl hedefin İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin paraya, politikaya, imaja dönüşebilecek o paha biçilmez koleksiyonu olduğu söylense artık şaşırır mısınız? Son derece basit bir üslupla apar topar Veliahd Dairesi’nden çıkarılan Resim ve Heykel Müzesi’nin, Galataport adı verilen bir kentsel dönüşüm projesinin altında Antrepo’dan da aynı üslupla atılmayacağının ve koleksiyona “aynı duyarlılıkla” devlet tarafından el konmayacağının garantisini kim verebilir?
Son olarak ilginç bir biçimde, Veliahd Dairesi’nin Resim ve Heykel Müzesi’nden alınmasıyla ilgili olarak, sanatın her alanına (özellikle sansüre!) bu derece duyarlı basın ve sanat çevrelerinden halen bir tepki gelmedi. Evet, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi güncel sanat kadar hayatımıza dokunmadı, ama mesele sadece tarihe ve kente sahip çıkmaksa, bazen hiç dokunulmamış daha çok korunmalı. 
Radikal, Yazı: Ayşe H. Köksal, Dr., Sanat Tarihçisi, 22.01.2012

2 BİN 300 YILLIK ŞARKIMIZI GERİ VERİN

 

 

Aydın Kültürel Araştırmalar Yayıncılık Tiyatro Drama Derneği (ARKARYAY), Aydın'daki Tralleis antik kentini tanıtmak amacıyla her yıl yaptığı tiyatro şenliğinin bu yıl 7'ncisini düzenledi. Şenlik kapsamında dernek tarafından Aydın'da mezarı bulunan Seikilos'un 1966 yılında Danimarka'ya götürülen mezar taşını geri getirmek için imza kampanyası başlatıldı. ARKARYAY Başkanı Hüsnü Ertung, söz konusu mezar taşının 1883 yılında Aydın-İzmir demiryolunun inşaatları sırasında Tralleis'te bulunduğunu anlatarak, "Önce İzmir-Buca'daki bir villanın bahçesine götürülen mezartaşı, 1923 ayaklanmaları sırasında İzmir'den İstanbul'a, daha sonra da yurtdışına kaçırıldı. Mezartaşının bugün Danimarka'nın Kopenhag Müzesi'nde sergilenmekte olduğu, üstelik üzerinde bulunan notalardan bestelenen şarkının da enstrüman ve solist ile seslendirilerek CD haline getirildiği belirtiliyor" dedi.

Ertung, 2300 yıl önce Aydın'da yaşamış olan Seikilos'un mezartaşına kazınmış halde bulunan notaların, tarihte bilinen ilk müzik parçasının notaları olduğunu belirterek şunları söyledi: "Tralleis'te bulunan bu mezartaşının üzerinde yer alan notalardan bestelenen, orijinali Grekçe olan şarkıda, 'Yaşadığın müddetçe dert tasa edinme ve hiçbir şeyin seni üzmesine izin verme, hayat çok kısa ve zaman her şeye gebedir' sözleri yer alıyor. Bu kısacık şarkı 2300 yıl önce Aydın topraklarında söylenmekteydi. Aydınlılar olarak kendi toprağımızdan çıkan bu şarkıya sahip çıkmalıyız. Seikilos'un mezarının bulunduğu şehir olan Aydın'a getirilmesi için imza kampanyası başlattık. Hedefimiz 200 bin imza. Ayrıca Aydınlılara dağıtmak üzere bu şarkının bulunduğu 10 bin adet CD bastırdık" diye konuştu.

Mezar taşı, sütun gövdesi şeklindeki bir kolonun üzerine kazınmış ve iki bölümden oluşuyor. Antik Grek müzik notalı lirik şiir/şarkı sözü notaları ve mezar yazıtı alt alta yazılmış. Şiiri oluşturan sözler, 6/8'lik nota ölçüleriyle ezgiye dönüştürülmüş. Şu anda Batı dünyasında müzik marketlerde, özgün antik müzik olarak müzikseverlere sunuluyor.

Tralleis'te bulunan bu mezartaşının üzerinde yer alan notalardan bestelenen, orijinali Grekçe olan şarkının sözleri şöyle:
'Yaşadığın müddetçe dert tasa edinme
Ve hiçbirşeyin seni üzmesine izin verme
Hayat çok kısa
Ve zaman her şeye gebedir.'

Yeni Asır, Haber: Kazım Yörükce, 23.01.2012

 

******


SEİKİLOS DA GELİYOR

 

 

Aydın İl Kültür ve Turizm Müdürü Nuri Aktakka, dünyada notaya dökülmüş en eski yazılı kayıt kalıntısı olan ''Seikilos Mezar Yazıtı''nın, çıkarıldığı Aydın'a geri getirilmesi için çalışma başlattıklarını bildirdi.

 

1882-1883 yıllarında Aydın-İzmir demiryolu inşaatı sırasında Tralleis Antik Kenti'nde bulunan ve MÖ 200 ile MS 100 tarihleri arasında yapıldığı tahmin edilen ''Seikilos Mezar Yazıtı''nın önce İzmir'e ardından yurt dışına kaçırıldığını söyledi.

Yazıtın 1966 yılından bu yana Danimarka'nın Kopenhang Müzesi'nde sergilendiğini ifade eden Aktakka, şöyle konuştu:
''Aydın'da yurt dışına çıkarılmış olan tarihi eserlerimizi araştırarak, bunlarla ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığımıza bilgi veriyoruz. Bunların Aydın'a kazandırılmasını Bakanlığımızdan istiyoruz. Seikilos Mezar Yazıtı için bakanlık nezdinde girişimlerimize başladık. Bu yazıtın üzerindeki yazı ve notalar, Aydın ve Tralleis Antik Kenti için önemlidir. Yazıtın yeniden Aydın'a kazandırılması için elimizden geleni yapacağız.''

SEİKİLOS MEZAR YAZITI
1882-1883 yıllarında Aydın-İzmir demir yolunun inşaatları sırasında Tralleis'te bulunan Seikilos Mezar Yazıtı, Seikilos adlı kişinin karısı Euterpe'nin mezar taşına yazdırdığı sözlerden oluşuyor.

Mezar taşı, sütun gövdesi şeklindeki bir kolonun üzerine kazınmış, iki bölümden meydana geliyor. Antik Grek müzik notalı lirik şiir, şarkı sözü notaları ve mezar yazısı alt alta yazılmış Seikilos Mezar Yazıtı tamamen müzik kompozisyonu örneği olması yanında dünyada müzikal nota olarak bilinen en eski yazılı kayıt kalıntısı.

Yazının transkripsiyonunda, müzik sözleri harflerle sembolize edilerek kısa bir müzik notası ortaya çıkarılmış. Müzik, MÖ 2. yüzyılda Phrygia'da bilinen nota sistemine uygun yazılmış.

Şiiri oluşturan sözler, 6/8'lik nota ölçüleriyle ezgiye dönüştürülerek batıda müzik marketlerde özgün müzik olarak müzikseverlere sunuluyor.

Grekçe olan şiirin Türkçe sözlerini ise şöyle:
''Yaşadığın müddetçe dertsiz tasasız ol/Hiçbir şeyin seni üzmesine izin verme/Hayat çok kısa/Ve zaman her şeye gebedir.''

Habertürk, 25.01.2012

GERMENİCİA'DA KAMULAŞTIRMA ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

 

Kahramanmaraş’ta 2007 yılında kaçak kazılar sonucu bulunan Germenicia antik kentinde kamulaştırma çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

 

Kahramanmaraş turizminin geleceği olarak gösterilen Germenicia antik kentinde kazı ve kamulaştırma çalışmaları devam ediyor. Roma İmparatoru Kaligula’nın babası Germenicia’nın ismini taşıyan antik kentin, 4 mahallenin altında olduğu ve 100′ün üzerinde yamaç villasının bulunduğu tahmin ediliyor.

 

Çalışmalar kapsamında bu güne kadar çok sayıda mozaik gün yüzüne çıkartılırken, İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı, 22 parsellik yeni bir alanı kamulaştırmak için gayret gösterdiklerini ifade etti. Geç Roma Dönemi, sosyal yaşamını anlatan mozaiklerin bulunduğu kazılarla ilgili bilgiler veren Küçükdağlı, kazıların tamamlanmasıyla birlikte bin 500 yıllık bir tarihi zenginliğin gün yüzüne çıkacağını söyledi. Bu çalışmaların çok uzun bir süreç olduğuna işaret eden Küçükdağlı, çıkartılacak eserlerin ise bulunduğu bölgede kurulacak açık hava müzesinde sergileneceğini kaydetti.

 

Bulunan eserlerde, o dönemde yaşayan Romalıların giyim ve kuşamı, hangi hayvanların yaşadığı ve hangi meyvelerin tüketildiğinin mozaiklere resmedildiğini işaret eden Küçükdağlı, şöyle konuştu:

“Bu mozaikler bize sosyal yaşamı anlatıyor. Diğer Zeugma mozaiklerinde, Efes Yamaç Villaları’nda hep mitoloji anlatılır ama bizim bulduğumuz, ortaya çıkardığımız bu mozaikte günlük yaşam, sosyal yaşam anlatılıyor. Mozaiklere bakarak Germenicia evlerinin, villalarının nasıl olduğunu, hangi hayvanların o dönemde yaşadığını, hangi bitkilerin, hangi meyvelerin yetiştiği, bir Romalının ne giydiği, ayakkabısının nasıl olduğunu, avcılıkla uğraştıklarını hepsini bu mozaiklere bakarak anlayabiliyoruz.”

 

Mozaiklerin arkeoloji dünyası açısından da büyük önem taşıdığını dile getiren Küçükdağlı, Kahramanmaraş’ta düzenlenen Uluslar arası Türkiye Mozaik Sempozyumu ile de bu eserlerin dünya literatürüne girdiğini vurguladı. Küçükdağlı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu mozaikler sayesinde Maraş’ta kayıp bir kent gün yüzüne çıkarıldı. Eserlere paha biçmekte mümkün değil. Geçmişte bazı define avcıları bölgede kaçak kazılar yapsa da bu kültürel mirasın geleceğe taşınmasının bilincinde olan vatandaşlar kendi rızalarıyla bize bilgi verdiler. Şimdi kazılarda belli bir aşamaya geldik, 22 adet parselde yapacağımız kamulaştırmanın ardından da bu kazılar aralıksız devam edecek.”

haberler.com, 22.01.2012

KABE'DE YIKIM BAŞLIYOR

 

 

Her yıl yaklaşık 10 milyon Müslümanın hac ve umre görevlerini yerine getirebilmek için akın ettiği Mekke'de 'nin genişletilmesi çalışmalarına hız verildi. Kabe'nin en işlek yolu üzerindeki Gazze caddesinde yüzlerce otel ve iş yeri, evler yıkılıyor.

Kabe'ye en yakın cadde olan ve peygamber efendimizin hemen evinin bulunduğu cadde üzerindeki oteller, yerleri ve evler boşaltılarak, 24 saat aralıksız çalışmalarla yıkımlar gerçekleştiriliyor. Aralarında Türklere ait yerlerinin de bulunduğu caddenin tamamen boş bir alan haline getirilmesi sonrası Kabe'ye ulaşımın da rahatlayacağı Suudi basınında yer alıyor.

Bu arada Mekke Belediye Başkanı Osama Al Bar, Kabe'nin genişletilmesi ve Kabe'ye giden yolların, tünellerin daha hızlı bitirilmesi için 1,2 milyar Riyal (320 milyon dolar) değerinde yeni projelerin hayata geçirileceğini açıkladı.

Bu projeler içerisinde Diyanet İşleri başkanlığının merkez binası ve Türklerin daha çok yerleştiği otellerin bulunduğu Aziziye bölgesi ile şeytan taşlama olarak bilinen Jamarat bölgesini bir tünel ile buluşturmak da bulunuyor. Ayrıca Jamarat bölgesinin genişletilmesi de bu projeler içerisinde yer alıyor.

Mina'da hac döneminde 3 milyona yakın insan çadırlarda hac görevlerini yerine getirmek için özellikle yiyecek satın alımı ve restaurantlar konusunda sıkıntı yaşarken, Belediye Başkanı Osama Al Bar model restaurantların yer alacağı ciddi bir projenin de hayata geçirileceğini bildirdi.

Mina'nın hac döneminde en büyük sorunu haline gelen temizlik işlerinin yapılması konusunda da büyük bir temizlik projesinin bulunduğunu açıklayan Al Bar, "Hac döneminde Mina'da temizlik yapmak bizim için çok ciddi bir sorun. Çünkü aynı anda bir bölgede 3 milyona yakın insan hac görevlerini yerine getiriyor. Bu sorunu çözmek için de ciddi projelerimiz var" dedi.

Sadece temizlik için 375 milyon dolarlık bir bütçenin ayrıldığını açıklayan Belediye Başkanı Al Bar, Mekke'de karşılaşılan tüm sorunların çözümü için ciddi çalışmaların yapıldığını, büyük bütçelerin ayrıldığını ifade etti.

Al Bar, Kabe etrafında yapılacak olan yeni otellerin veya iş merkezlerinin yüksekliklerinin de çok fazla olmayacağını kaydetti.

Öte yandan Mekke'deki genişletme projelerine bir çok Türk firması teklif veriyor.

Bu şirketlerden birisi olan ve 8 yıldır bir çok tünel, inşaat projelerine imza atan 12 tünelin de yapımını gerçekleştiren Ekol ve Asdem Şirketi Genel Müdür Yardımcısı Sami Açıksöz, AA'ya yaptığı açıklamada, yeni genişletme planları çerçevesinde yaklaşık 200 milyon dolar değerindeki bazı ihalelere girdiklerini söyledi.

Sami Açıksöz, 1400 metre uzunluğundaki yeni proje olan tünelin Kabe'nin elektrik ve servis hizmetlerini rahatlatacağını dile getirdi.

Sabah, 22.01.2012

METRUK TARİH BİNA KENT MÜZESİ OLACAK

 

Çorlu'nun 1876 yılında inşa edilen tarihi belediye binasında restorasyon işlemleri başladı.

 

İhalesi 17 Ekim 2011 tarihinde yapılan mekan, SNR Restorasyon ve İnşaat firması tarafından aslına uygun olarak restore edilecek. Bina yaklaşık 1,5 yıl sonra atıl durumdan kurtarılarak kent müzesi haline getirilecek. Çorlu'nun tarihi silüeti içerisinde bulunan binanın sağ tarafında, tarihi Fatih Camii ve çeşmesi bulunuyor. Geçmişte Çorlu Belediyesi olarak kullanılan tarihi bina, askeri karargah, üniversite laboratuvarı ve son dönem sağlık grup başkanlığı olarak hizmet verdi. Geçtiğimiz yıllarda yangına maruz kalan bina son zamanlarda tinercilerin ve kimsesizlerin mekanı haline gelmişti. Vatandaşlar, tarihi binaya sahip çıkılmasından dolayı memnuniyetini dile getirdi.

Zaman, Haber: Ayhan Yetim, 22.01.2012

TÜRKİYE UYGARLIKLAR MÜZESİ KURULUYOR

 
Kültür Bakanlığı ile Ankara Büyükşehlir Belediyesi, başkentte Türkiye Uygarlıklar Müzesi kurulması için ilk adımı attı.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Bugün 25 bin metrekare sergi salonu ve 50 bin metrekareye kadar müze mekanı olan, toplamda kapsadığı alan itibariyle 80 bin metrekare kapalı alanı olan bir müze tasarısının altını imzalayacağız" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Atatürk Kültür Merkezi'nde (AKM) yer alacak 'Türkiye Uygarlıklar Müzesi'nin kompleksine ve 'Augustus Tapınağı Koruma Projeleri' ve uygulamalarına ilişkin protokolü, Cer Modern'de düzenlenen törenle imzaladı. Günay, yaptığı konuşmada, "Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Melih Gökçek arkadaşımızla birlikte uzun zamandır birlikte değerlendirdiğimiz üzerinde çalıştığımız projenin protokolünü imzalamak için toplandık" dedi. Günay, dünyada bir bölge gücü haline gelmiş bir ülkenin Başkentinin çok daha büyük bir uygarlıklar müzesine ihtiyacı olduğunu belirterek, Büyükşehir Belediyesi ile bir zamandır bu proje üzerinde çalışıldığını kaydetti. Uygarlıklar müzesi için en önemli yerin Başkent olduğunu anlatan Günay, şu anda 100'den fazla Bakanlığa bağlı müze olduğunu ve çok sayıda objenin teşhir ve depolarda olduğunu söyledi. Günay, "Dünya müzeleri bunların bir kısmının alabilmek için uzun müzakere süreçlerini bizimle paylaşıyor. Biz depolarımızdaki yeni kazılarımızdan ortaya çıkan bir çok eseri burada sergileyebilir düşüncesindeyiz. Bugün imzalayacağımız protokolle, 25 bin metrekare sergi salonu ve 50 bin metrekareye kadar müze mekanı olan toplamda kapsadığı alan itibariyle 80 bin metrekare kapalı alanı olan bir müze tasarısının altını imzalayacağız" diye konuştu.

"Hayalimiz, Dünyanın en büyük müzelerinden bir tanesini Ankara'ya yapmak" diyen Günay, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Klasik tabirle Ortadoğu ve Balkanların değil, dünyanın en büyük müzelerinden bir tanesi. Topkapı Sarayı saray olarak büyük bir müze onlar içinde sergiledikleriyle ve yapının kendisiyle özgün müzeler. Ama biz doğrudan doğruya müze olarak dünyada bu alandaki müzelerle yarışmak ve dünyanın en büyük müzelerinden birisine Ankara'ya kurmak istiyoruz." Günay, bu kararın yürürlüğe girmesinin başka bir süreci de beraberinde getirdiğini belirterek, "Bu alan 1980'den sonra milli komite denilen Sayın Cumhurbaşkanlığının başkanlığında toplanan kapsamlı bir devlet biriminin bir ön karar almasını gerektiriyor. Bu karardan sonra, bizim bugün attığımız protokol altındaki imza yürürlük kazanacak" dedi. 'Augustus Tapınağı Koruma Projesi' hakkında da bilgiler veren Günay, Augustus Tapınağı'nın bir süre öncesinde sabitlendiğini ve yıkılmasının önlendiğini şimdi ise projesinin tamamlanacağını kaydetti. Günay, Kültür Bakanlığı olarak 'Augustus Tapınağı Koruma Projesi'ni üstlendiklerini söyleyerek, uygulamasının kuruldan geçtikten Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılacağını anlattı.

Gökçek ise, "Roma tiyatrosu projesi çizildi, bir sene içerisinde bitireceğiz. Roma tiyatrosu üzerine yol yapılmış, kaleye çıkan yol aslından roma tiyatrosunun bir kısmının üstüne oturuyor. Yarım bir tiyatro olacak, netice itibariyle tarihi yeniden canlandırması açısından son derece önemli. Şimdiye kadar biterdi ama maalesef mahkeme kararları dolayısıyla beklemek zorunda kalıyoruz. Mahkeme kararları çıkar çıkmaz kale eteklerinde cami ve kümbet hariç bütün binaların hepsi yıkılıyor, onların hiçbir tarihi özelliği yok. Kale bütün güzelliği ve çıplaklığıyla inşallah ortaya çıkacak. Hacı Bayram'da da aynı temizlikleri yapıyoruz" diye konuştu.

Gökçek, konuşmasında şunları kaydetti: "Sayın Bakanımızla en büyük arzumuz, ulus tarihi kent merkezindeki Ulus İşhanı, Anafartalar İşhanı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Gümrük Bakanlığı ve valiliğe ait Yüzüncü Yıl Çarşısı'nın tamamıyla yıkılarak o kısmın ortaya çıkartılması ve tarihi bir meydanın ortada olması. Bunu da gerçekleştireceğiz. Ulus'taki Roma yolu üzerindeki bina da yıkılacak ve kamulaştırılacak. Sümerbank'ın arkasındaki ek binanın yıkılması da gündeme gelecek."

Habertürk, 21.01.2012

TELMESSOS ANTİK TİYATROSU TURİZM BAKANLIĞI'NIN YATIRIM PROGRAMINDA

 

Denize en yakın antik tiyatro olma özelliği ile benzerlerinden ayrılan Fethiye Telmessos antik tiyatrosu, restore edileceği günü bekliyor.

 

1960'lı yıllarda sütunları liman dolgusu olarak kullanılan, hatta üzerine müze lojmanı dahi yapılan tiyatro için Turizm ve Kültür Bakanlığı devreye girdi. Bakanlık, modern bir görünümle turizme kazandırılmak istenen ve Fethiye Belediyesi tarafından mimari projesi hazırlanan tiyatroyu 2012 yatırım programına aldı. Belediyenin ihaleye çıkarak hazırladığı projeye göre antik tiyatronun önünden geçen yol deniz kenarına alındı, mevcut park ise yenilenerek tiyatroyla birleştiriliyor.

Ayrıca projede tiyatronun sahne kısmı gerçeğine yakın şekilde yeniden dizayn ediliyor.

 

Fethiye antik tiyatrosunun restorasyonu için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın çalışma yaptığını belirten Fethiye Belediyesi mimarlarından Aylin Büber, burası ile ilgili hazırlanan proje detaylarını anlattı. Restorasyon projesinin hazırlanabilmesi için Muğla İl Özel İdaresi'nden ödenek talebinde bulunduklarını anlatan Büber, Taşınmaz Varlıkların Korunmasına ait yönetmelik çerçevesinde 90 bin TL katkı payı alındığını belirtti. Bu ödenekle belediyenin restorasyon projesini ihale ettiğine dikkat çeken Aylin Büber, "Yapılan ihale ile hazırlanan proje, Muğla Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandı. Röleve ve restorasyon projeleri mevcut. Çalışmalar bundan sonra bakanlık tarafından yürütülecek Bakanlık maliyet hesabını çıkarıyor. Gerekli hesaplamalar yapıldıktan sonra ihale aşamasına gelinecek." dedi.

 

Fethiye Müze Müdürlüğü görevlilerinden Kemal Dedeoğlu ise bakanlığın 2012 yatırım bütçesine aldığı projede, tiyatronun sadece alt kısımlarının onarılmasının gündemde olduğunu açıkladı. Tiyatronun sütunlarının liman dolgusunda kullanıldığı için deniz altında bulunduğunu ifade eden Dedeoğlu, bunları çıkartmanın veya aslına uygun parçaları bulmanın zor olacağını söyledi.

 

FTSO Meclis Başkanı Mustafa Büyükteke de antik tiyatronun tüm Fethiye'yi ilgilendirdiğini belirterek, restorasyonun hızlandırılması için bütün girişimlerde bulunacaklarını açıkladı.

Telmessos'un dünyada denize en yakın antik tiyatro olması nedeniyle diğerlerinden çok farklı olduğuna işaret eden Büyükteke, "Burası bir çekim merkezi olabilir. Buranın yapımını hızlandırmak için Ankara'ya gitmek gerekirse gitmeliyiz. Gerekirse bakanlıkta nöbet tutarız." dedi.

Zaman, Haber: Fatih Yılmaz, 21.01.2012

BÜYÜK BALIKLI HAN
OTEL OLUYOR

 

The House Hotel, Karaköy'de mülkü Balıklı Rum Vakfı'na ait olan Büyük Balıklı Han'ın işletmesini alıyor.

The House Cafe'nin de sahibi olan girişimci Ferit Baltacıoğlu'nun, 136 yıllık Büyük Balıklı Han'ı otel olarak işletmek için görüşmeler yaptığı öğrenildi.

Neo klasik mimariyle yapılan Han, renove edilerek 25 yıllığına otel olarak işletmeye açılacak.

Büyük Balıklı Han önce hastane ardından ise Mimar Ariditi Razi tarafından yenilenerek ticari hal olarak kullanılmıştı.

Sabah, 21.01.2012

DALİ ASLINDA NE SÖYLÜYOR?

 

 

20. yüzyılın en önemli sanatçılarından Salvador Dali’in eserleri dört haftadır İstanbul’da, Tophane-i Amire’de sergileniyor. Ziyaretçi sayısı 21 bini geçti.

 

Sergi çıkışı “Dali ne anlatmak istemiş” diye sorulsaydı kaç kişi parmak kaldırırdı acaba? Fakat bunun endişenecek bir durum olmadığını bizzat Dali söylüyor:
“Düşmanlarımın, arkadaşlarımın ve halkın resimlerime aktardığımimgelerin anlamını çözemediklerini söylemeleri bence son derece anlaşılır bir durum. Onları yapan kişi olarak ben bile anlayamazken, başkaları nasıl olur da bu imgeleri anlamayı umabilir.” Yine de biz şansımızı denemek istedik. Ve serginin küratörü Dündar Hizal yardımıyla İstanbul’da Tophane-i Amire’de sergilenen Dali eserlerindekimananın peşine düştük.

Eriyen saatler: İlk kez 1931’de yaptığı “Belleğin Israrı” adlı resimde kullanıyor. Dali, bir akşamyemeğinde peynirin ağzında bıraktığı “yumuşak” tatdan etkileniyor. Yatağına gitmeden önce resmin önünden geçerken yediği peynirin de katkısıyla “eriyen saatler” olgusu aklına geliyor. Ve resmi iki saat içinde bitiriyor. Peki eriyen saatler bize ne anlatıyor? Zaman akıp gidiyor. Tutamıyoruz. Ama saatler zamanı kavramamızı sağlayan yegane öğe.

Krallığı simgeleyen imgeler: Dali bir Katalan ama İspanya’yı ve İspanya Kralı’nı çok seviyor. Ölmeden önce son cümlesi “Yaşasın İsyanya, yaşasın İspanya Kralı.”

Yumurta: Dali’nin en çok kullandığı formlardan biri. Önemli birmetafor. İçinde hayat var, kabuğu kırıp dışarı çıkmak doğmak anlamına geliyor.

Gala: Dali’nin en büyük aşkı. Aynı zamanda menajeri, finansörü. Aristokrat bir kadın. Dali’nin elit kesimler tarafından tanınmasını sağlıyor. Resimlerinde kutsal kadınları ve bütün güzelleri Gala olarak resmediyor. Sevgilisinin vücudunu gözler önüne seren eserleri de var.

Koltuk değnekleri:
Freud’dan esinlenme söz konusu. İnsanın ruhsal ve psikolojik olarak desteksiz yaşayamayacağına dair bir gönderme.

Kelebek:
Mutlak güzelliği ve yeniden doğuşu temsil ediyor.

Yemek:
Dali 6 yaşından beri aşçı olmak isteyen biri. Gastronomiye büyük ilgi duyuyor. Resimlerinde sıkça kullandığı yemek öğeleri kadının ya da erkeğin cinsel olarak birbirlerine duydukları isteğin, yemeği yemek gibi temel bir duyguyla eşdeğer olduğununu savunan Freud düşüncesine bir gönderme. Bu bağlamda ortaya koyduğu en büyük eserlerinden biri Ben Gala’yı yerimadlı tablo. Yemek yemek aynı zamanda yamyamlıkla ilişkilendiriliyor.

Leylek bacaklar:
Dali’nin resimlerinde filler çoğunlukla leylek bacaklıdır. Güçlü ve kalıcı olanı işaret ederler.

Uyuyan kafa:
Anlatmaya çalıştığı şey uykunun, aslında rüyanın pek çok gerçeği içinde barındırdığı...

Çıplak/ giyinik:
Çıplaklık sıklıkla sorunlaştırdığı ve resmetmeye çalıştığı bir durum. Dali’nin en büyük aşklarından birimeşhur İspanyol şair Lorka, sonra hayatına Gala giriyor. Yani önce eşcinsel sonra biseksüel eğilimlere sahip. İnsanın.....

İlahi Komedya: 1950’li yılların başlarında dönemin İtalyan hükümetinin, Dante’nin 700’üncü doğum günü şerefine Dali’den İlahi Komedya’yı resimlemesini istemesi üzerine sanatçının ortaya koyduğu eserler sergileniyor.

Gala ile Akşam Yemeği: 12 adet renkli litografiden oluşuyor. Çocukluğundan beri aşçı olmayı hedefleyen Dali, bu hayalini 68 yaşında, sürrealist gastro-estetik hikayeleri bir araya getirdiği bu seride gerçekleştirmiş. Bu bölümdeki eserler açlıktan ölmek üzere olan sanatçıya vurgu yapıyor. Sanatçı, yemek parası olmadığı için aç kalan birisi olarak değil, tutkularıyla yanıp tutuşan, sanatı, aynı yemek yer gibi hazla, abartıyla ve gösterişle sindiren biri olarak betimliyor. “Gala ile Akşam Yemeği tamamen haz almaya adanmıştır ve diyet reçeteleri içermez” demiş Salvador Dali.

Sürrealizmin İzleri: “Ben sürrealizmin ta kendisiyim” diyen Dali’nin 9 adet renkli basım litografilerini içeriyor.

Habertürk Cumartesi, Haber: Pınar Erbaş, 21.01.2012

ATEŞLİER: KARYA'NIN GİZEMİNİ ÇÖZECEĞİZ

 

 

Anadolu’nun en önemli uygarlıklarından olan Karya’nın Alabanda Antik Kenti’nin kazı çalışmalarını yürüten ADÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Suat Ateşlier, “Karya’nın gizemini çözeceğiz” dedi.

 

Ünlü filozoflar yetiştiren, şairlere ilham olan, sanatçılarıyla gururlanan, savaşçıları ile cesaret hikayeleri yazan Karya Bölgesinin gizemi çözülüyor. Dilinin henüz anlaşılamaması ve dağlık bir bölge üzerine kurulu olması nedeniyle gizemi bu güne kadar çözülememiş bu muhteşem uygarlık, Aydın’ın tanıtımına, turizmine, ekonomisine katkı sağlamak üzere Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) tarafından gün yüzüne çıkartılıyor.

 

Karya uygarlığının en ünlü antik kentlerinden olan ve bu uygarlığın adeta bir prototipi olarak görülen Alabanda antik kentinde kazı çalışmalarına start veren ADÜ, Hitit metinlerinde adı geçen, ünlü tarihçi Herodot ve Cicero tarafından sık sık isminden söz edilen bu kentin gizemini çözmeyi hedefliyor. Hatip ve mimar yetiştiren kent olarak bilinen ve bölgeye özgü gnays taşını sıva ile kaplayarak mermer görünümü verdikleri muhteşem mimari eserlerin ortaya konduğu Alabanda Antik Kenti kazı çalışmaları nihayetlendiğinde sadece Aydın turizmi değil Türkiye’nin tarih ve kültür turizminin de büyük bir sıçrama yaşaması bekleniyor.

 

Bakanlar Kurulu onaylı ilk resmi kazısı olması ile dikkat çeken Alabanda kazı çalışmaları Adnan Menderes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Suat Ateşlier başkanlığında yürütülüyor.

 

Doç.Dr. Suat Ateşlier, Karya’nın gizemini çözmeye kararlı olduklarını söyledi. Karya ve Ionya Bölgesi hakkında geniş bilgiye sahip olan ve sadece Türkiye’de değil dünyada da Karya bölgesi hakkında sözü geçen bilim adamları arasında gösterilen Doç.Dr. Suat Ateşlier, yurtdışından gelen bilim adamları ile desteklediği kazı çalışmalarını emekli oluncaya kadar sürdürmeye kararlı olduğunu vurguladı. Türkiye’nin yurt dışına kaçırılan pek çok eserinin Türkiye’ye geri döndürülmesi çalışmalarında görev almış, Aydın’ın üzerine kurulduğu antik bölgede defalarca yüzey araştırmaları ve kazı çalışmaları yapmış aynı zamanda iyi bir arkeoloji fotoğrafçısı olan Ateşlier, henüz çözülememiş bir dil olan Karca üzerine dünyanın en önemli uzmanı olarak kabul edilen Ignacio J. Adiego kazı ekibinin bir üyesi olduğunu belirterek Alabanda’nın gelecekte Karca’nın çözülmesine yardımcı olabileceğini belirtti.

 

Önümüzdeki yıllarda farklı ülkelerdeki üniversitelerden öğrenci ve öğretim üyelerini kazıya davet edeceklerini belirten Ateşlier, yapılan anlaşmalar doğrultusunda kendi öğrencilerinin de yurt dışındaki önemli kazı çalışmalarına yollanacağını kaydetti. “Alabanda antik kenti ortaya çıkıp, Karya’nın görünmeyen yüzü su yüzüne çıktıkça Üniversitemizin tanınırlılığı daha da artacak” diyen Ateşlier, “Alabanda’ya bir şeyler vermek, değerini ortaya çıkarmak için yola çıkmış olsak da o bize, ona verdiğimizden çok daha fazlasını verecek.” diye konuştu.

 

Ateşlier Alabanda antik kentinin yönlendirme levhaları, tabelalar, gişeler, otopark ve gezi parkurları yaparak turistin başıboş ve bilinçsiz bir şekilde antik kenti gezmesinin engelleneceğini de kaydederek kısa, orta ve uzun gezi parkurları yaparak her ilgi seviyesine hitap etmek istediklerini belirtti. Suat Ateşlier sözlerini şöyle sürdürdü: “Kısa parkur meclis binası, tiyatro ve tapınağı kapsarken, orta parkur Zeus Tapınağını ve nekropol alanlarını içine alacak. En uzun parkur ise trekking tutkunlarına hitap edecek. Bu konuklar tüm kenti gezebilecek. Gelecek yıl Güney Ege Kalkınma Ajansı’na bununla ilgili bir proje sunarak tüm bu amaçlarımıza ulaşacağız diye düşünüyorum”.

Mücadele, 20.01.2012

BİNLERCE TARİHİ ESER YURDA DÖNDÜ

 

 

5 bin yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu'dan yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılan eserlerden 3611'i, Türkiye'ye iade edildi.

 

Son 5 yılda, aralarında Boğazköy Sfenksi ve Herakles heykelinin de aralarında bulunduğu eserler, Bulgaristan'dan 1865, Almanya'dan 1236, Avusturya'dan 319, Hırvatistan'dan 133, Birleşik Arap Emirlikleri'nden 23, İngiltere'den 20, ABD'den 14 ve İsviçre'den 1 tarihi eser Türkiye'ye getirildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nden , 5 bin yıldır üzerine yerleşen medeniyetlerin, paha biçilmez eserlerini barındıran Anadolu topraklarından yasa dışı yollarla kaçırılan eserlerin iadesi için yürütülen çalışmalar meyvelerini veriyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı'nın yürüttüğü diplomasi, 2007 ile 2011 yılları arasında 3 bin 611 tarihi eserin ana yurduna dönmesini sağladı.

Son 5 yılda Bulgaristan'dan 1865, Almanya'dan 1236, Avusturya'dan 319, Hırvatistan'dan 133, Birleşik Arap Emirlikleri'nden 23, İngiltere'den 20, ABD'den 14 ve İsviçre'den 1 tarihi eser Türkiye'ye getirildi. Getirilen eserler ve öyküleri şöyle:

- Avusturya'da bir otoyolda 20 Şubat 2005'te ele geçirilen 316 parça Anadolu kökenli eser, 11 Nisan 2007'de Türkiye'ye getirildi.

- İngiltere'de East Midland Havalimanı'ndan giriş yapan bir yolcunun üzerinde bulunan ve Efes antik kentinden götürülen Roma dönemine ait yüzük, 22 Haziran 2007'de Türkiye'ye teslim edildi.

- Birleşik Arap Emirlikleri Şarika Eyaleti Havaalanı'nda gümrük kontrolü sırasında 23 parça Roma dönemine ait tarihi eserin, yasa dışı yollarla Türkiye'den getirildiği tespit edildi. Eserler, 10 Temmuz 2007'de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı.

- Almanya'da biri Türk iki vatandaşın Münih Başkonsolosluğu'na teslim ettiği 4 sikke, 25 Eylül 2007'de Ankara'ya getirildi.

- 12 Eylül 2007'de Almanya'nın Nürnberg kentinde ele geçirilen iki stel parçası, 5 Ekim 2007'de Türkiye'ye iade edildi.

- Denizli Laodikya antik kenti kazı deposundan 2 Mayıs 2005'te çalındığı tespit edilen Roma Dönemi'ne ait bir bronz heykelin sağ eli, İsviçre'nin Basel kentinde ele geçirildi. Girişimler sonucunda iadesine karar verilen eser, 1 Kasım 2007'de Denizli Müzesi Müdürlüğü'nde teslim edildi.

- İzmir Agora Örenyeri deposundan 16 Şubat 2004'te çalınan heykel başı, 16 Haziran 2004'te Gorny & Mosch Müzayede Evi'nde açık artırmaya sunulmak üzereyken Almanya Interpolü tarafından ele geçirildi. 1 Kasım 2007'de teslim edilen heykel başı, İzmir Müzesi'nde sergileniyor.

- Balıkesir Marmara Saraylar Açıkhava Müzesi'nden 16 Ekim 2001'de çalınan zırhlı imparator heykelinin başı, 27 Eylül'de 2005'te Almanya'nın Münih kentinde ele geçirildi. Eser, 28 Aralık 2007'de teslim alındı ve Balıkesir Müzesi'ne konuldu.

- Kocaeli Müzesi Müdürlüğü fuar alanında sergilenirken, 19 Aralık 2001'de kırılarak çalınan heykel başı, 16 Kasım 2004'te Interpol tarafından Münih'te bulundu. Eser, 8 Mayıs 2008'de teslim alındı ve Kocaeli Müzesi Müdürlüğü'ne verildi.

- Almanya'nın Bremen kentinde 29 Şubat 2002'de Anadolu kökenli eserler ele geçirildi. Grek, Roma ve Bizans dönemine ait 716 sikke ile 466 madeni süs eşyaları, mücevher, haç ve mızrak uçları olmak üzere toplam 1182 eser, dava açılmak suretiyle 17 Aralık 2008'de teslim alındı ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'ne konuldu.

- Hırvatistan'ın Macelj uluslararası karayolunda 2007 yılında bir araçta yapılan aramada 115 sikke, 7 yüzük, 9 kurşun madde ve 2 ok ucundan oluşan toplam 133 parça kültür varlığı ele geçirildi. Araştırmalar sonucunda şahsın yakalanmadan birkaç gün önce Edirne Hamzabeyli Karayolu'ndan çıkış yaptığı saptandı. 2009 yılı Haziran ayında iadeleri sağlanan eserler, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

- ABD'nin Arizona eyaleti Phoenix kentinde ikamet eden R.V. Stephens, Sardes antik kentine ait olduğunu belirttiği tıp aletleri koleksiyonunu 6 Ekim 2008'de Türkiye'ye yaptığı ziyaret sonrasında bağışlamak istediğini belirtti. Eserler, 21 Temmuz 2009'da İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'nde düzenlenen bir törenle teslim alındı. İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları tarafından eserler üzerinde yapılan inceleme sonucunda, eser grubunun Roma Dönemi'ne ait 12 bronz cerrahi alet ile 1 sarkaçtan oluştuğu anlaşıldı.

- Alman vatandaşı Ilse Wigand Efes Müze Müdürlüğü'ne bir dilekçe vererek, Efes kökenli steli iade etmek istediğini belirtti. Eser, 3 Ekim 2009'da Efes Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

- Avusturya Innsbruck'daki “Tyrol Museum Landesmuseum Ferdinandeum” isimli müzeye bir Türk vatandaşı tarafından getirilen bir kandil ve bir sikkeye Avusturyalı yetkililer tarafından el konuldu. Araştırmalarda eserlerin Türkiye kökenli olabileceği belirlendi ve iade çalışmalarına başlandı. Bu eserlere ek olarak Nişan Bagos Aşçiyan isimli bir vatandaş da el yazması Kur'an-ı Kerim yapraklarını Türkiye'ye hediye etmek istedi. Her iki grup eser, 3 Şubat 2009'da Türkiye'ye getirildi.

- Almanya'nın Münih Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen ve yaklaşık MÖ 453'e tarihlenen 4 boyalı ahşap kalas üzerinde yapılan analiz sonucunda, ahşapların halen Afyonkarahisar Müzesi Müdürlüğü'ndeki ahşap friz parçalarıyla birleştiği ve Tatarlı Tümülüsü'nden çalınan eserler olduğu tespit edildi. Almanya'daki ahşapların muhtemelen 1969 yılında Tatarlı Tümülüsü'nde yapılan kaçak kazılarda bulunarak, yurt dışına kaçırıldığı düşünülüyor. Tatarlı Tümülüsü'ne ait 4 kalas ve 38 ahşap parça, 2010 yılında Türkiye'ye getirildi ve Afyonkarahisar Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

- Muğla'nın Datça İlçesi Knidos Antik Kenti'nden 1971'de alınarak İngiltere'ye götürülen bir seramik parçası ve 1 kaba ait tıpa, Türkiye'nin Londra Büyükelçiliğine teslim edildi. Klasik döneme tarihlenen eserler, 8 Haziran 2010'da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

- Bulgaristan'dan yola çıkan Bulgar plakalı bir otobüste 12 Aralık 2004'te Batrovci sınır kapısında ele geçirilen eserlerin Anadolu kökenli olabilecekleri belirlendi. Ortak bir mutabakat sağlanması için 2009 yılında Sırbistan'a bir heyet gönderildi. Tetkik ve müzakerelere ilişkin 16 Ekim 2009 tarihli raporda, söz konusu eserler arasındaki objelerin büyük bir oranda Türkiye kökenli olabileceği, Sırbistan ile gelişen kültürel dostluk ilişkileri kapsamında eserlerin iadesinin gerektiği belirtildi. İade çalışmaları olumlu sonuç verdi ve 1865 eser 25 Şubat 2011'de Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

- Bir İngiliz vatandaşı, çeşitli dönemlere ait ve çok iyi durumda olan eserleri, 30 Aralık 2010'da Türkiye'ye iade etmek istedi. Milattan önce 3000'li yıllara tarihlenen 2 altın diadem, 1 bronz boğa sistrumu, 1 pişmiş toprak kaplumbağa ritonu, 1 pişmiş toprak depas, 2 pişmiş toprak tek kulplu maşrapa, 3 pişmiş toprak ip delikli çömlek, 6 pişmiş toprak çömlek ve 1 pişmiş toprak minyatür vazocuktan oluşan 17 eser, 29 Mart 2011'de Türkiye'ye getirildi. Eserler, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü'nde sergileniyor.

- Boğazköy'de, 1906-1907 ve 1911-1912 yıllarında Müze-i Hümayun başkanlığında ve Alman heyet üyelerinin de katılımıyla yapılan kazılarda Hitit Kraliyet Arşivi'ne ait 10 bin 400 civarında tablet ve iki sfenks bulundu.

Yapılan anlaşma gereğince, 1915 ve 1917 tarihlerinde tabletler ve sfenksler, temizleme, onarım ve yayın çalışmaları için iade edilmek üzere Alman kazı ekibi üyeleri tarafından Berlin'e götürüldü. Onarımları tamamlanan 3 bin civarında tablet ile sfenkslerden biri ve bu sfenkse ait kanat parçaları, 1924-1942 yılları arasında iade edildi. Almanya'da kalan sfenksin iadesi için 1938 yılına kadar görüşmelere devam edildi. Ancak II. Dünya Savaşı'nın başlaması ve savaş sonrası Berlin müzelerinin Doğu Almanya'da kalmasından dolayı ilişkiler, Türkiye'nin Doğu Almanya'yı 1973 yılında resmi olarak tanıması ile 1974 yılında sfenksin iadesine ilişkin görüşmelere yeniden başlandı.

Doğu Almanya ile geliştirilen iyi ilişkiler neticesinde, 1987 yılında geriye kalan yaklaşık 7 bin 400 tabletin iadesi sağlandı ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı. Aynı yıl içinde sfenksin iadesi amacıyla UNESCO'ya başvuru yapıldı. Birincisi, 18 Nisan 2011'de Ankara'da, ikincisi, 13 Mayıs 2011'de Berlin'de gerçekleştirilen toplantılar sonucunda, bir anlaşma metni üzerinde mutabakata varıldı ve eserin iadesi 27 Temmuz 2011'de sağlandı.

MÖ 1300 yıllarına, Hitit İmparatorluk dönemine tarihlendirilen Boğazköy Sfenksi yaklaşık 3300 yıllık. Kireç taşından yapılan, 258 santimetre boyunda, 175 santimetre eninde, 80 santimetre derinliğinde olan eser, yaklaşık olarak 1700 kilogram ağırlığında.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nde restorasyon çalışmaları tamamlanan eser, diğer eşiyle birlikte Boğazköy Müzesi'ne taşındı.

- Almanya Münih'te bulunan Hitit dönemine ait 19 santimetre uzunluğunda bronz balta, 26 Ağustos 2011'de teslim alındı.

- Perge Örenyeri'nden 1980 yılında bilimsel kazılar sonucu alt yarısı çıkarılan Herakles Heykeli'nin, üst yarısının Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde bulunduğu 1990 yılında tespit edildi. İade girişimleri, Dışişleri Bakanlığı ile koordineli olarak uzun yıllar devam etti. Özellikle 2011 yılında artan görüşmeler sonucunda, bakanlık heyetinin 22-23 Eylül 2011 tarihleri arasında Amerika'da Boston Güzel Sanatlar Müzesi yetkilileri ile karşılıklı iyi niyet çerçevesinde gerçekleştirdikleri müzakereler ve girişimler sonucu bir mutabakat zaptı metninde anlaşıldı ve 22 Eylül 2011'de Herakles Heykeli'nin üst yarısı teslim alındı.

Heykel 25 Eylül 2011'de Türkiye'ye getirildi ve Antalya Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi. Heykelin alt kısmıyla üst bölümü birleştirildi ve 9 Ekim 2011'de sergilenmeye başlandı.

Habertürk, 20.01.2012

KIZ KULESİ EFSANELERİ ZİYARETÇİLERİ ETKİLİYOR

 

 

Efsanelere konu olan ve birçok medeniyete tanıklık eden 2 bin 500 yıllık Kız Kulesi'ni son 4 yılda 750 bin kişi ziyaret etti.

 

Kendine özgü kimliğine, geleneksel mimariye bağlı kalınarak 2000 yılında restorasyonu tamamlandıktan sonra kapılarını ziyaretçilere açan kule, kentin en gözde mekanları arasında bulunuyor.

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, İstanbul'un sembollerinden birisi olan ve tarih içinde karantina odası, gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılan Kız Kulesi'ni sadece geçen yıl 305 bin kişi ziyaret etti. Kuleyi son 4 yılda ise yaklaşık 750 bin kişi gezdi.

 

Ulaşımın teknelerle yapıldığı gizemli yapıda, ziyaretçiler, İstanbul'un doyumsuz manzarasını izleme imkanı buluyor. Üsküdar'da Bizans devrinden kalan tek eser olan Karadeniz'in Marmara ile birleştiği yerde küçük bir ada üzerinde kurulan kule, şairlere, yazarlara, müzisyenlere, yönetmenlere, fotoğrafçılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

İstanbul'un tarihine zenginlik kazandıran Kız Kulesi, Antik Çağ'da başlayan geçmişiyle, Eski Yunan, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine tanıklık ederek günümüze kadar ulaştı.

İstanbullu bir Rum olan araştırmacı Evripidis'in tezinde, önceleri Asya sahillerinin bir çıkıntısı olan kara parçasının, zamanla sahilden koparak kulenin üzerinde bulunduğu adacığı oluşturduğu belirtiliyor.

OSMANLI DÖNEMİNDE KIZ KULESİ
Atinalı komutan Alkibiades, Boğaza girip çıkan gemileri denetlemek ve vergi almak amacıyla bu küçük ada üzerine MÖ 410 yılında bir kule inşa ettirdi.

Zaman zaman harap olan ve yeniden onarılan Kız Kulesi, İstanbul'un fethi sırasında Venedikliler tarafından üs olarak kullanıldı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u kuşattığı sırada Bizans'a yardım etmek için Venedik'ten Gabriel Treviziano komutasında gelen bir filo burada üslendi.

İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, bu küçük kaleyi yıktırır ve yerine taştan, etrafı mazgallarla çevrili küçük bir kalecik yaptırdı ve buraya toplar yerleştirdi. Ancak kule, Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanıldı. Bugün görülen kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. 1510 yılında meydana gelen depremde İstanbul'daki pek çok yapı gibi kule de büyük hasar gördü ve onarımı Yavuz Sultan Selim döneminde yapıldı. Çevresinin sığ olması sebebiyle 17. asırdan sonra kuleye bir de fener konuldu. Bu tarihten itibaren kule, artık bir kale değil bir deniz feneri olarak hizmet verdi.

KARANTİNA HASTANESİ
1719 yılında yağ kandilinin rüzgar etkisiyle etrafı tutuşturması sonucu çıkan yangında, tamamen yanan ahşap kulenin, 1725 yılında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kapsamlı bir onarımdan geçirilmesi sağlandı.

Kule, 1830-1831'de ise kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüştürüldü. Daha sonra 1836-1837'de görülen ve 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edildi. Kız Kulesi'nde tesis edilen hastanede uygulanan karantina ile salgının yayılması önlendi.

Kız Kulesi'nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmud döneminde yaptırıldı. Kulenin bugünkü şeklini veren 1832-33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım'ın yazısı ile kulenin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirdi. Bu restorasyonda kuleye dilimli kubbe ve kubbe üzerinden yükselen bayrak direği ilave edildi. Ayrıca, 1857 yılında kuleye yeni bir fener yaptırıldı.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE VE BUGÜN KIZ KULESİ
İkinci Dünya Savaşı döneminde yenileme çalışması yapılan kulenin çürüyen ahşap kısımları tamir edildi ve bazı bölümleri yıkılarak betonarmeye çevrildi. 1943'de yeniden büyük bir onarım geçiren kulenin çevresine büyük kayalar yerleştirilerek denize kayması önlendi.

1959 yılında askeriyeye devredilen kule, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı olarak, boğazın deniz ve hava trafiğinin denetlenmesini sağlayan bir radar istasyonu olarak kullanıldı. 1983 yılında Denizcilik İşletmeleri'ne bırakılan kule, 1992 yılına kadar ara istasyon olarak kullanıldı.

Antik Çağ'da Arkla (küçük kale), Damialis (dana yavrusu) ve Leandros'un kulesi olarak anılan yapı, günümüzde ise Kız Kulesi ismi ile bütünleşti.

Bir şirket tarafından 1995 yılında işletmesinin alınmasıyla Kız Kulesi'nin tekrar restorasyonu yapıldı. Binlerce yıllık gizemli bir tarihe sahip bu özel mekan, kendine özgü kimliğine ve geleneksel mimarisine bağlı kalınarak tamamlanan restorasyon çalışması sonrasında 2000 yılında kapılarını ziyaretçilere açtı.

YILANLI EFSANE
Kız Kulesi hakkında en çok bilinen efsaneye göre, kızının doğum gününü bayram ilan eden Bizans imparatoru, her yıl prensesin doğum gününü görkemli bir şekilde kutlardı.

Bilginlerden, kızının tahta hazırlanması için eğitilmesini isteyen imparatora, bilginlerin en yaşlısı, kızının 18 yaşına basmadan bir yılan tarafından sokularak öleceği kehanetini söyledi. Bunun üzerine imparator, denizin ortasındaki küçük bir adacık üzerinde yer alan kuleyi onararak kızını buraya yerleştirdi.

Ancak kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılanın, kuledeki prensesin tenine süzülerek zehirleyip ölümüne yol açtığına inanılıyor.

Habertürk, 20.01.2012



15 - 21 Ocak 2012

SHAKESPEARE'İN YÜZÜ İLK KEZ SERGİDE

 

 

Ünlü İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare'in ölümünün ardından yüzünden alınan kalıbı, ilk kez sergilenecek. 1616'da ölen yazarın yüz kalıbı, İngiltere Edinburgh'daki Anatomi Müzesi'nde ziyarete açılacak. Teviot Tıp Okulu içindeki Edinburgh Anatomi Müzesi'ni ziyaret edecek olan sanatseverler, Shakespeare'inki dışında ünlü fizikçi Isaac Newton ve İskoç yazar Walter Scott'un yüz kalıplarını da görebilecek. Ancak müze yetkilileri, Shakespeare kadar, ünlü seri katil Dr. William Burke'ün kafatası ve iskeletinin de büyük ilgi çekeceğini sanıyor. 1829'da ölen Dr. Burke, Edinburgh Tıp Okulu'nda kullanılması için 16 kadavra satmıştı. Ancak daha sonra bu kadavraların, Burke tarafından öldürülen kimsesizler olduğu ortaya çıkmıştı. İşlediği cinayetler ortaya çıkan Dr. William Burke idam edilmişti. 28 Ocak'tan itibaren ziyarete açılacak koleksiyonda 40'tan fazla yüz kalıbı ve maske yer alıyor. Uzmanlar, yüz kalıplarının insanların karakterlerini yansıttığını ve tarihi şahsiyetleri günümüz insanlarına yaklaştırdığını belirtiyor. Geçmişte ölülerin yüz kalıbı sadece hatıra amaçlı alınmıyor; kriminal vakalarda ve cinayet davalarında delil olarak da kullanılıyordu.

Sabah, 20.01.2012

500 MİLYON YILLIK FOSİL BULUNDU

 

 

Toronto Üniversitesi Ekoloji ve Biyoloji Departmanı'ndan Lorna O'Brien ile Royal Ontario Müzesi'nden profesör Jean Bernard Caron'un birlikte yürüttüğü araştırmaya göre, 'Siphusauctum Gregarium' adlı lale çiçeği benzeri canlı yaklaşık 20 santimetre uzunluğunda. Orta Kambriyen döneminde yaşadığı belirtilen Siphusauctum'un eşsiz bir süzgeçli beslenme ve sindirim sistemi bulunuyor. Uzun bir gövde üzerindeki soğan benzeri yapısıyla dikkat çeken deniz canlısının, sudaki partikülleri süzgeçlerinden geçirerek küçük kanallar yardımıyla midesine pompaladığı düşünülüyor. Gövdesi, deniz tabanıyla birleşmesini sağlayan küçük bir diskle son bulan Siphusauctum'un kümeler halinde yaşadığı, 65'i aşkın türünün bulunduğu sanılıyor.

Araştırma sonuçlarının yayınlandığı bilim haberleri internet sitesi PLos ONE'a konuşan Lorna O'Brien, "İşin en ilginç tarafı, diğer hayvanlarda rastlanmayan eşsiz bir beslenme sistemine sahip olması. Yaşadığı dönemde bildiğimiz diğer canlıların hiçbirinde buna rastlamadık. Bu fosilin şeklinde ötürü, 1100 kadar başka fosil bulduğumuz bölgeye Lale Yatakları ismini verdik" dedi.

Keşiflerin yapıldığı Kanada Burgess Shale bölgesinde 505 milyon yıl önce yaşamış pek çok canlının fosili bulunmuştu.

Sabah, 20.01.2012

GÜNAY: CAMİ REHBERLİĞİ MEVZUATA AYKIRI

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, tarihi camilerde uygulamaya konulması planlanan ‘cami rehberliği’ konusunda açıklamalarda bulundu. Günay, “Kokart sahibi bir rehberin eşliğinde olmaksızın, sadece din görevlilerimiz tarafından rutin bir uygulama olarak yapılması mümkün değildir” dedi.

 

Bakan Günay camilerin din adamları ile tanıtılmasının mevcut mevzuata aykırı bir durum oluşturacağını belirterek, “Bilgilendirmenin, kokart sahibi bir rehberin eşliğinde olmaksızın, sadece din görevlilerimiz tarafından rutin bir uygulama olarak yapılması mümkün değildir” diye konuştu.

 

Bakan Günay Turizmdebusabah’a konuyla ilgili şunları söyledi:

“Rehberlik hizmeti; kokart olarak da adlandırabileceğimiz ‘profesyonel turist rehberliği kimlik kartı’ olmadan verilemez. Dolayısıyla, tarihi camilerin turist rehberleri yerine din adamları tarafından tanıtılması düşüncesi bu bağlamda, yasal mevzuata aykırı bir durum oluşturmaktadır.

 

Elbetteki, cami ve diğer kutsal mekanların gezilmesi sırasında görevliler o mekanla ilgili bilgi ve birikimlerini o esnada orada bulunan rehber aracılığıyla turistlerle paylaşabilirler. Mamafih, bu bilgilendirmenin, kokart sahibi bir rehberin eşliğinde olmaksızın, sadece din görevlilerimiz tarafından rutin bir uygulama olarak yapılması mümkün değildir.

 

Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı ile yaptığımız yazışmalarda da camilerde görevlendirilecek rehberlere ilişkin olarak tahsis edilen kadrolara atama yapıldığı takdirde, Bakanlığımız ile işbirliğine gidilmesinin; atanacak kişilerin görev, yetki ve sorumluluk alanlarının yanlış anlamalara mahal vermeyecek şekilde düzenlenmesinin ve de yetki karmaşasını önlemek amacıyla sözkonusu kişilerin camileri ziyaret edecek gruplara ve Bakanlığımdan belgeli rehberlere yardımcı olmalarının sağlanması hususunda Bakanlığım ile işbirliği yapılması gerektiğinin altı çizilmiştir.”

Turizm Habercisi, 19.01.2012

TÜRBE ÇÖKMEK ÜZERE

 

 

Tefsir uleması Sinaneddin Yusuf Efendi'nin Amasya'da bulunan türbesi göçme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

 

1507-1591 yılları arasında yaşayan ve şehirdeki medreselerde müderrislik yapan Sinaneddin Yusuf Efendi'nin 1576'da müderrisliği terk edip hacca gittiğini ve ardından Mekke'ye yerleştiğini belirten araştırmacı-yazar Hüseyin Menç, "Sinaneddin Yusuf Efendi davranışlarındaki düzgünlük, her türlü kötülüklerden sakınan biri olarak tanındı. Harem-i Şerif'te dersler verdi. Hac mevsiminde her taraftan gelen Türklere vaaz ve nasihat etti.

Mekke'de yaşadığı dönemde Kur'an-ı Kerim'de haram kılınan şeylerin haramlığının nedenlerinden ve hikmetlerinden bahseden ayetleri toparlayıp, bunları 99 bölüme ayırarak 'Tebyinü'l-Maharim' adını verdiği büyük bir tefsir yazmıştır" dedi.

 

Sinaneddin Yusuf Efendi'nin yazdığı tefsirin diğer İslam ülkelerinin alimleri tarafından büyük ilgi gördüğünü anımsatan Menç, "1580'de 'Şeyhü'l-Harem' olup Mekke alimlerine reislik yaptı. Bu şöhretin de kendisine afet getireceğinden korktuğundan 1585'te Harem-i Şerif Şeyhliği'nden de vazgeçip Amasya'ya tekrar geri geldi. Halktan uzaklaşıp köşesine çekildi ve evinden dışarı çıkmadı. Kendisini tamamen ibadete verdiği bilinmektedir" diye konuştu.

 

Sinaneddin Yusuf Efendi'nin Amasya merkez Üçler Mahallesi'nde bulunan türbesinin bakımsız olduğunu ve acilen onarımdan geçmesi gerektiğini belirten Gümüşlü Mahallesi Muhtarı Asuman Topuz da türbeye zaman zaman kedilerin de sığındığı yönünde şikayetler aldıklarını kaydetti.

Amasya Kent Haber, 19.01.2012

"ÇİNİLERİ BİZ KAÇIRMADIK"

 
Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a gönderdiği mektupta, Louvre Müzesi’nde sergilenen İznik çinilerinden yapılmış panonun Ayasofya’daki 2. Selim Türbesi’nden kaçırılıp Fransa’ya getirildiği iddialarını reddetti.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Fransa’da bulunan ve iadesi istenen tarihi eserlerle ilgili, Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterrand’dan mektup aldı. Mektupta, Ayasofya’daki 2. Selim Türbesi’nden çinilerin kaçırılmadığı iddia edildi. Bakan Günay ise “Mektubun gelmesini önemsiyorum ancak içeriğini inandırıcı bulmuyorum” dedi.

Yurtdışında bulunan eserlerin Türkiye’ye iadesi konusunda yoğun bir çaba sarf eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a gelen mektupta Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, çinilerin Türkiye’den izinsiz çıkmadığı, replikalarının izinle yapıldığını vurguladı. Çinilerin restorasyonda çalışan uzman tarafından İstanbul’un çeşitli bölgelerinden toplanarak yurtdışına götürüldüğü belirtildi.

Ayasofya’daki 2. Selim Türbesi’nden çalınıp Fransa Louvre Müzesi’nde sergilenen çinilerle ilgili Bakan Günay ise şunları söyledi:

“Mektubun gelmesini önemsiyorum ancak içeriğini inandırıcı bulmuyorum. Kendisi ikna olduysa eğer, konuyu benim kadar yüreğinde hissetmiyor demektir. Konuyu irdelediğinizde ciddi bir sorun var. Fransa ile yeteri kadar sorunumuz var, ben yeni bir sorun ortaya çıkarmak istemiyorum. Bu konu iyi niyetle çözülürse belki Fransa’nın tarihi olarak Türkiye’den görmüş olduğu dostluğun bir karşılığı olabilir. Son günlerde kötü karşılık görüyoruz. Yine de bakanın uzun bir mektup yazmasına teşekkür ediyorum. Bakanın konuya dikkatini önemsiyorum.”

Habertürk, Haber: Refika Karabacak, 19.01.2012

KEPÇEYLE KAZI YAPARKEN YAKALANDILAR

 

 

Bolu'nun Dörtdivan İlçesi'nde İl Jandarma Komutanlığı’na bağlı ekipler kaçak kazı yapan 5 kişiyi suç aletleriyle birlikte suçüstü yakaladı.
 
Olay, Dörtdivan İlçesi Çetikören Köyü Pelitcik Yaylası’nda meydana geldi. Jandarma ekipleri, kaçak kazı yapıldığı ihbarı üzerine Pelitcik Yaylası’na gitti. Ellerinde kazma kürekle define arayan 5 kafadar, jandarmanın operasyonu sonrası suçüstü yakalandı. 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıları Koruma Kanunu”na muhalefet ederek izinsiz kazı yapan S.B, F.B, K.B, D.Ö. ve Ö.K. isimli şahıslar birlikte kazıda kullandıkları bir adet iş makinesi, bir adet jeneratör, iki adet hitli ve dört adet muhtelif kazı malzemeleriyle suçüstü ele geçirildi.

 
Yakalanan şahıslar Gerede Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı doğrultusunda sertbest bırakılırken, ele geçirilen malzemeler ise muhafaza altına alındı.

Bolu'nun Sesi, 19.01.2012

TARİHİ DEĞİŞTİREN TÜRK KIZI

 

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü doktora öğrencisi Saniye Atayman, Güney Afrika’da tez çalışmaları sırasında kıtanın en eski dinozor devri öncesi fosilini buldu. Atayman sayesinde geçmişin yeryüzü haritası yeniden şekillenecek

İstanbul Teknik Üniversitesi, Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü öğrencisi Saniye Atayman, Güney Amerika’da yaptığı doktora çalışmaları sırasında da geçmişi değiştirecek bir buluşa imza attı. Atayman, doktora hocası Juan Carlos Cineros’un 2008’de Brezilya’nın güneyindeki Rio Grande du Sul’da bulduğu bir kafatası fosilinin, bu kıtada bulunan en eski fosil olduğu ve dinozor devri öncesine ait olduğunu kanıtladı. Doktora çalışmasını özellikle “Sinopsis” denilen tarih öncesi memeliler üzerine yapan Atayman, tarihin yeniden yazılmasını sağladı.

Taş devrine ait olan ve 250 ila 290 milyon yıl önce yaşadığı tahmin edilen “Pampaphoneus” türü bu hayvanlar memelilerin ilk ataları kabul ediliyor. 250 milyon yıl önce türlerde yaşanan çatallaşma ile canlılar “diapsid” ve “sinopsit” olmak üzere iki gruba ayrılmışlardı. Atayman, Brezilya’da bulunan 35 santimetrelik bu kafatasının etçil bir Sinopsit’e ait olduğunu belirledi. Daha önce Pampaphoneus türü fosillere sadece Rusya ve güney Afrika’da rastlanmıştı. 250 milyon yıl önce dünya kıtalarının birbirinden ayrılmadığı “Permiyen” döneminde yaşayan bu türlerin Güney Amerika’ya coğrafi koşullardan ötürü gidemediği sanılıyordu. Ancak bu buluş sayesinde dinozor devri öncesinde yaşayan ve bir leopar büyüklüğünde olduğu sanılan bu türlerin kıtanın batı yönünde de yayıldıkları tespit edildi. Böylece o tarihe ait olan haritalar şimdi yeniden şekillenecek.

İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ), Prof.Dr. Celal Şengör’ün devreye girmesiyle ancak kabul edilen Saniye Atayman, hocası Şengör ile birlikte “yok oluş” teorisini dünyaya kazandırmıştı. Şengör’ün, Güney Amerika’ya gönderdiği Aytaman’la ilgili olarak, “Permiyen yok oluş üzerine tez çalışmasında Saniye sık sık bana karşı çıkarak fikirlerimin değişmesine neden oldu. O olmasaydı yok oluş teorisi olmazdı. Yine aynı şekilde Saniye olmasaydı Brezilya’daki bu fosilin hangi döneme ait olduğu da ortaya çıkmazdı” dedi.

Vatan, 19.01.2012

MEZAR TAŞLARI ŞEHRİN TARİHİNİ AYDINLATACAK

 

 

Sivas Belediyesi'nce başlatılan çalışmayla, Osmanlıca yazılmış mezar taşlarının çözümü yapılarak şehrin tarihi hakkında bilgi toplanıyor.

 

Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eski mezar taşlarını okutma çalışması başlattıklarını belirterek, ''Osmanlıca yazılmış mezar taşlarının latin harfleriyle çözümünü yapıyoruz'' dedi.

Mezar taşlarının okunmasıyla birlikte Sivas'ın geçmiş tarihiyle ilgili daha detaylı bilgilere ulaşmak istediklerini ifade eden Ürgüp, Halifelik Mezarlığı'ndaki birçok mezar taşını okuttuklarını, Yukarı Tekke Mezarlığı'ndaki mezar taşlarının da fotoğraf ve görüntüleri çekilerek okuma işleminin gerçekleştirileceğini söyledi.

Yürütülen bir çalışma esnasında çıkan mezar taşını da çözümünü yaptıktan sonra makam odasında bulunduran Ürgüp, Halifelik Mezarlığı'nın Sivas tarihi açısından çok önemli olduğunu belirterek, şunları söyledi:

''Bu mezar taşlarının okunması benim bu konuya ilgimden kaynaklanıyor. Sivas'ta Osmanlıca metinler okuyan birkaç kişiden birisi olan İsmail Karadağ isimli bir hemşehrimizden bu konuda yardım aldık. Mezar taşlarının fotoğraflarını çekip o arkadaşımıza verdik ve o da bu mezar taşlarını okudu. Sıra Yukarı Tekke Mezarlığındaki taşlara geldi. Onları da okutturacağız. Mevlana Caddesinde bir mezarlık var. Nakşi şeyhlerinden birisi Şeyhülislam Efendi'nin mezarı var, onları da okutturarak tarihimize kazandıracağız. Bu bir kültürel mücadeledir. Aynı zamanda inanç mücadelesidir. Geçmişine sahip çıkmayanın geleceğini oluşturması, organize etmesi mümkün değildir. Bu mezar taşlarının okunmasıyla birlikte Sivas'ın geçmiş tarihiyle ilgili daha detaylı bilgilere ulaşabileceğimizi düşünüyorum. Bunlar Sivas'ın geçmişiyle ilgili bizlere mutlaka birtakım bilgiler, ipucları verecektir. Sadece mezar taşlarının değil eski birtakım kitabeleri okutmak lazım.''

Şu ana kadar okutulan mezar taşları arasında 1323 yılına kadar gidebildiklerini ifade eden Ürgüp, bunlar arasında 1323 yılına ait Abdurrahman Paşa'ya ait bir mezar taşı, Hazreti Peygamber'in torunlarından bir Seyyid'e ait mezar taşı çıktığını söyledi.

Bu mezarların kendileri tarafından tespit edilenler olduğunu belirten Ürgüp, ''Bunlar sadece kalanlar. Bunların birçoğunu maalesef biz muhafaza edemedik. Sivas eski belediye başkanları, valileri, Sivas eşrafından birtakım veliyullahtan zatlar, Şakir Baba, Aziz Baba, Törnük Hoca gibi bazı Sivas evliyalarının kabir taşları var. Sivas'ın yerlisi birçok insanın burada dedesi vardır'' dedi.

Okunan mezar taşlarının çözümünü de isteyen vatandaşlara verdiklerini aktaran Ürgüp, Abdurrahman Paşa'nın torunu olduğunu söyleyen bir vatandaşa çözümlenen mezar taşının fotokopilerini ilettiklerini anlattı.
Habertürk, 19.01.2012

ŞİFAHANEDE 'BEDDUA' YAZILI KİTABE

 

 

Osmanlı Devleti'nin sosyal devlet anlayışını en iyi yansıtan örneklerinden Edirne'deki Sultan II. Beyazid Külliyesi Şifahanesi'ndeki eczanenin kapısında bulanan ve üzerinde ''beddua'' yazılı kitabe görenlerin dikkatini çekiyor.

15. yüzyıl sonlarında Sultan II. Beyazid tarafından dönemin sosyal devlet ve sağlık anlayışının bir yansıması olarak Edirne'de yaptırılan şifahane, batının akıl hastalarını dışladığı dönemde Osmanlı'nın su, müzik sesi ve güzel kokuyla ''akıl yoksunu kişileri topluma kazandırma mücadelesinin de bir simgesi'' olarak değerlendiriliyor.

Tarihi kaynaklara göre, şifahanede 10 kişiden oluşan sazende grubunun haftada 3 gün verdiği konser, su sesi ve güzel koku, tedavi araçlarının başında geliyor, ayrıca tedavinin parasız olduğu şifahanedeki eczanede haftada 2 gün şehirdeki hastalara da parasız ilaç dağıtılmış.

Şifahane eczanesinden ihtiyacı olmadığı halde ilaç alanlar ya da ihtiyacı fazlası ilaç isteyenler için yazılan ''beddualı'' uyarının yer aldığı kitabe ise Osmanlı Devleti'nin insan haklarına ve adalete verdiği önemin bir göstergesi olarak hala şifahanedeki eczanenin kapı üzerinde yer alıyor.

17. yüzyıl ortalarında Edirne'ye gelen ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin de ilgisini çeken bu beddua ifadesinin yer aldığı kitabe, seyyahın ünlü eseri Seyahatname'de de yer alıyor.
        
"FİRAVUN VE KARUN'UN LANETİ ÜZERİNE OLA..."        
Evliya Çelebi, seyahatnamesinin Edirne gezilerine ayırdığı ve kentteki şifahaneyle ilgili anekdotları aktardığı bölüme, şifahanenin güzelliğini aktarıyor. Şifahanedeki eczaneyi de anlatan Evliya Çelebi, kitabede yazan kısmına eserinde şöyle yer vermiş:

''...Libase, kebabe, kaküle, zencefil, emleç, kebed, murabbanın ne kadar çok dağıtıldığının hesabını Allah bilir. Ama şifa yurdunun üst eşiği üzerine vakıf tarafından (sağlıklı olan adam bu ilaçlardan bir kırat alırsa hastalanıp Firavun ve Karun'un laneti üzerine ola) diye lanet yazısı yazılmıştır. Yapan ve vakfedene Allah rahmet eyleye vesselam.''
 
Hala 3 boyutlu görseller ve mankenlerle dönemin sağlık hizmetlerinin canlandırıldığı şifahanenin, eczane bölümünün kapısında yer alan kitabe, okuyanları o döneme götürüyor.
        
"ŞİFAHANE HEM MİMARİ HEM TIP TARİHİ AÇISINDAN ÖNEMLİ"        
Sultan II. Beyazid Külliyesi Sağlık Müzesi Müdürü Enver Şengül, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şifahanenin hem tıp hem de mimari tarihinde önemli bir yeri olduğunu söyledi.

Müze Müdürü Şengül, şifahanenin tıp tarihindeki önemini dönemine göre ileri tekniklerle tedavi yöntemleri sunulması, mimarideki önemini de merkezi planlı hastahanelerin ilk örneklerinden olması olarak özetledi.

Şifahanede hem tedavinin hem de ilaçların ücretsiz olduğunu aktaran Şengül, ''Evliya Çelebi'nin notlarından ve tarihi vesikalardan öğrendiğimiz kadarıyla haftada iki gün açılan eczaneden, ücretsiz olarak ihtiyacı olan halka ilaç dağıtılıyormuş. Tabii gelen hastalar israf yapmasınlar diye atalarımız eczane kapısına beddua ifadeli bir kitabe asmışlar'' diye konuştu.

Şengül, Osmanlıca yazan kitabenin Türkçe'ye çevirerek eczane bölümünün girişinde sergilediklerini ve müzeyi gezenlerin de buna yoğun ilgi gösterdiklerini kaydetti.
        
MÜZENİN TARİHÇESİ        
1488 yılında yapılan, hastaların dönemin hekimlik bilgilerinin yanı sıra müzik ve su sesiyle tedavi edildiği Sultan II. Beyazid Külliyesi, 1900'lü yıllarla birlikte kaderine terk edildi. 1984 yılında Trakya Üniversitesi tarafından devralınan külliye, restorasyondan geçirildikten sonra üniversitenin bazı bölümlerinin uygulama alanı olarak kullanıldı.

Daha sonra bu bölümler yeni yapılan binalarına taşınınca, tarihi mekan 23 Nisan 1997 tarihinde müzeye dönüştürüldü. Ruh Hastalarını Rehabilitasyon Derneğinin katkılarıyla 30 Haziran 2000 tarihinde de şifahane bölümü, psikiyatri tarihi bölümü olarak düzenlendi. Sanat yönetmenliğini Türkan Kafadar'ın yaptığı çalışmalarla düzenlenen, dönemin bütün özelliklerini yansıtan kostüm ve aksesuarla donatılan bu bölüme müzeyi gezenler büyük ilgi gösteriyor.

2004 yılında Avrupa Konseyi'nce ''En iyi müze'' seçilen sağlık müzesi, 2007 yılında da Avrupa'nın en köklü müzelerinin buluşmasında ''En İyi Sunum Ödülü'' aldı.

Habertürk, 19.01.2012

İSTANBUL'UN KAYIP KAPILARI

 


Edirnekapı

 

Bir zamanlar çevresi surlarla çevrili olan İstanbul'a giriş ve çıkışların yapıldığı yaklaşık 60 kapının bazıları, zaman içinde bulunduğu semte adını verirken, birçoğu da sadece tarihin tozlu sayfalarında kaldı. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde İstanbul'u çevreleyen 'Marmara', 'Haliç' ve 'kara' surlarındaki kapılar, sabah saatlerinde açılır, akşam kapatılırdı. Kentte yıllarca hizmet veren tarihi kapıların birçoğu günümüze kadar ayakta kalamazken, bazıları bulunduğu bölgeye verdiği isimle yaşamaya devam ediyor. Adı yaşanan bir olay sonrasında oluşan ve bir dönem yoğun olarak kullanılan, günümüzde ise sadece tarih kitaplarında anılan kapılar, İstanbul'un görülmesi gereken yerlerin de başında geliyor.
    
Bizans ve Osmanlı döneminde açılan Marmara surları üzerindeki kapılar şöyle:
- Yedikule'de sahil yolu üzerindeki 'Mermerkule Kapısı',
- Çevresindeki nar ağaçlarından adını alan 'Debbağ Kapı' da denilen 'Narlı Kapı',
- Bizanslıların 'Porta Psamatia' dedikleri 'Samatya Kapısı',
- 'Davutpaşa Kapısı',
- Bizans döneminde 'Blanga veya Vlanga Kapısı', Osmanlı döneminde önce 'Yeni Langa Kapısı' denilen 'Yenikapı', - Piri Reis'in 'Bab-ı Kum' adını verdiği, bir iskeleye ve kumluğa açılan ve günümüzde olduğu gibi 18. yüzyılda da 'şen meyhaneler'in yer aldığı 'Kumkapı',
- Küçük Ayasofya Kilisesi'ne gidenlerin kullandığı, Osmanlı zamanında adı 'Kadırga Limanı Kapısı' olarak değiştirilen 'Sofia Kapısı',
- Bizanslıların 'Porta Ferrata' ve 'Porta Marina' dedikleri, Osmanlı dönemindeki adı 'Çatladısu Kapısı' olan 'Çatladıkapı'. Osmanlı zamanında kapının adı 1532 yılında yaşanan depremde burçlarından birinin çatlaması üzerine 'Çatladıkapı' olarak değiştirildi. Kapının önünde Türk cündileri cirit oynar, halk da alanın çevresini hıncahınç doldurup müsabakaları izlermiş. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde, Çatladıkapı civarında Bizanslılar devrinde 4 köşe bir dev sureti olduğunu, Akdeniz'den düşman gemileri göründüğü zaman bu dev suretinden ateş çıktığını ve düşman gemilerini yaktığını öğreniyoruz.
- Bizans Sarayı'na açılan 'Bukoleon Sarayı Kapısı',
- Topkapı Sarayı'nın ahırlarına açılan 'Ahırkapı'. Burada ahırların bulunduğu kaynaklarda yer alsa da kimi İstanbullulara göre bu kapının adı 'ahir (son)' kelimesinden geliyor.
- 'Balıkhane Kapısı',
- Sepetçiler Kasrı'nın yanında olduğu var sayılan 'Hasırcılar Kapısı'. Kapının sur penceresinden sarayda boğdurulanların cesetleri denize atılırmış.
- 'Ayia Maria Hodegetria Kapısı',
- Adını Bizans döneminin Mangana Sarayı'ndan alan ve artık kapalı bulunan 'Mangana Kapısı',
- Adını Bizans'ın azizlerinden Ayios Yeoryios'ten alan 'Aya Yorgi Kapısı',
- Osmanlı döneminde açılan 'Demirkapı',
- Osmanlı döneminde büyük olasılıkla değirmene açılan 'Değirmen Kapısı',
- Topkapı Sarayı'nı korumak için yerleştirilen toplardan adını alan 'Top Kapı'. Kapı, Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığı 'Saray-ı Cedid-i Amire' adlı saraya da ''Topkapı Sarayı'' olarak adını verdi.''

 


Edirnekapı Gravürü

 

Haliç kapıları     
Marmara'dan Haliç'in içine doğru uzanan surlar üzerinde bulunan ve çoğu günümüze ulaşamayan kapıların isimleri de şunlar:

- (Eugenios Kapısı) ya da 'Kentenarios Kapısı',
- Osmanlı döneminde açılan 'Uğrakkapı',
- Fatih Sultan Mehmet'in açtırdığı ve bir zamanlar kıyıdaki yalıya gidilen 'Yalı Köşkü Kapısı',
- Sirkeci'deki 'Porta Veteris Rectoris' ya da 'Porta Bonu',
- Türklerin 'Bahçekapısı' veya 'Cıfıt/Cühut Kapısı' da dedikleri 'Tersane Kapısı'. Bu kapı mezbahaların bulunduğu alandaydı ve her gün burada yüzlerce hayvan kesiliyordu. Bahçe Kapısı'nın 1850 yılında yıktırıldığı rivayet edilir.
- 'Yeni Cami Kapısı',
- Mısır Çarşısı cümle kapısının tam karşısına düşen 'Balıkpazarı (Perama) Kapısı',
- Fetih'ten önceki adı 'Porta Saint Jean de Cornibus' olan ve yanında borçlarını veremeyenlerin hapsedildiği bir zindan bulunmasından adını alan 'Zindan Kapısı',
- Osmanlılardan önce işkence yapılan bölgede bulunan 'Odun Kapısı/Porta Droungarion Viglae',
- 'Ayazma (Agisma) Kapısı'. Eskiden, altından kentin lağım suları Haliç'e aktığından buradaki iskele de 'Bokluk İskele' olarak adlandırıldı.
- Bizanslıların 'Porta Platea' dedikleri 'Unkapanı' veya 'Dakik Kapanı' kapısından kente giren her türlü zahirenin içerideki kapan denilen toptancı pazarına taşındığı biliniyor.
- Osmanlılar zamanında açılan 'Yeni Cami Kapısı',
- 'Tüfenkhane Kapısı'. Evliya Çelebi, İstanbul'daki 5 baruthaneden birinin burada olduğunu yazmaktadır.
- 'Cibali Kapısı'. Mısır Sultanı Kladon'un şeyhi olan ve at kılından bir cübbe giydiği için 'Cebe Ali' olarak adlandırılan kişinin, İstanbul'a saldırdığı kapıdır. Fatih Sultan Mehmet, ordusu ile İstanbul surlarını sardığı zaman ekmekçi başı olan ve askerlere ekmek yetiştiren Cebe Ali vefat ettiğinde de kapı civarına gömülür.
- 'Porta İspigas',
- 'Aya Kapısı', şehrin fethi sırasında 'Ayadede' namında birinin 300 Nakşibendi ile buradan kaleye hücum ederken şehit düşmesi ve kapının civarına gömülmesi nedeniyle bu adla anılır.
- 'Profitu Prodorumu Kilisesi Kapısı',
- Bizans döneminde olmayan, Kanuni Sultan Süleyman'ın açtırdığı 'Ayakapı',
- Geride kapısı kalmasa da 'Porta Petrion', 'Porta Sidera', 'Pili Petriou' adlarını bırakan 'Petri Kapısı'ndan içeride eski zamanlarda Rum beyzadelerin görkemli konakları bulunuyordu.
- 'Porta Faros' ve 'Porta Fenari' diye adlandırılan 'Fener Kapısı'. Kapının iç ve dış taraflarında Rum evleri, patrikhanenin ve metropolitlerin ikametgahları vardı.
- 'Diplofaros Kapısı',
- Bizans döneminden kalan ve 'İmparatorluk Kapısı' da denilen 'Basileos Kapısı',
- Bizans dönemindeki adı 'Kinegion Kapısı' olan 'Küngoz Kapısı',
- Rumca saray anlamındaki 'palatiyon' kelimesinin Türkçede 'Balat Kapusu'na dönüşmesinden oluşan 'Balat Kapısı', Blahernai Sarayı'na açılıyordu.
- Adını II. Beyazıt'ın sadrazamlarından olan ve Yavuz Sultan Selim'in öldürttüğü Atik Mustafa Paşa'dan alan 'Atik Mustafa Paşa Kapısı', Bizans döneminde 'Ayia Anastasia Kapısı' olarak biliniyor.
- Adını 'Ayvan Saray'dan alan 'Ayvansaray Kapısı'. Osmanlı döneminde Bizans surlarındaki mahzenlere hayvan konulduğu ve bu yüzden semte 'Hayvan Sarayı' denildiği söyleniyor. Osmanlı, buradaki Bizans sarayına kemerli yüksek bina anlamında 'Eyvan' denildiği için 'Eyvan Saray' adı ortaya atılıyor. Kapının Bizans dönemindeki adı 'Kliomenes Kapısı'.
- 'Dideban Kapısı', Bizans dönemindeki 'Ksiloporta Kapısı'. Haliç surlarının en uç noktasındaki bu kapı bir ara 'Eyyub el-Ensari Kapısı' adıyla da anılıyor. Osmanlı'nın Farsçadan aldığı dideban, nöbetçi karakol, bekçi anlamına geliyor.''

 

Kara surlarındaki kapılar     
İstanbul'un Haliç kıyısından Marmara kıyısına doğru olan kara surlarındaki kapılar ise şöyle:

- 'Blahernai Kapısı',
- 'Porto Regia' veya 'Regia Kapısı',
- Adını eğriliğinden alan 'Eğri Kapı'dan Tekfur Sarayı'na giriliyor. Eğrikapı ile ilgili olarak tarihe geçen bir vaka da Topkapı Sarayı hazinelerinin en değerli objelerinden olan Kaşıkçı Elması'nın buradaki çöplükte bulunması.
- Eğrikapı ile Edirnekapı arasında 'Saray Kapısı' ve 'St. Callinique Poternası' adlı örülmüş ve gömülü kalmış iki küçük kapı bulunuyor.
- Bizanslıların 'Pempton Kapısı' dedikleri 'Sulukule Kapısı' adını mahallede sakalarla yapılan su kavgalarından aldı.
- Bizans dönemindeki adı 'Rhesium Kapısı' olan 'Mevlevihane Kapısı', 'İçeri Yeni Kapı' veya 'Cibali Yeni Kapısı', günümüzde 'Mevlana Kapı' olarak biliniyor. Adı Osmanlı döneminde buradaki Mevlevi tekkesinden gelen kapı, İstanbul'un fethinden sonra açıldı.
- Bizansların 'Porta tou Kalagru' olarak adlandırdıkları 'Kalagru Kapısı',
- 'Silivri Kapısı'na Bizans döneminde 'Pege Kapısı' denilirdi. Kapının Grekçe kitabesinde 'Hayat verici kaynağın tanrıca korunan bu kapısı, dindar imparator İoannis ile İmparatoriçe Maria Paleologos'un ortak hükümdarlıkları döneminde 1438 (veya 1433) yılının Mayıs ayında Manuel Bryennios Leontari'nin emeği ve harcamaları ile yapılmıştır' yazılı.
Balıklı Ayazması'nın karşısında bulunması dolayısıyla Bizanslılar zamanında Silivrikapı'nın ayrı bir önemi vardı. İmparator Mihail Paleologos'un generali Alexios Stategopulos, 1261 yılında bu kapıyı zorlayarak şehre girmiş ve Latin İmparatorluğu'na son vermişti. 1422'de 2. Murat İstanbul'u kuşattığı zaman çadırını bu kapının karşısında, Balıklı Ayazması sahasına kurdu. Fatih'in kuşatmasında da bu kapı karşısına 3 top yerleştirildi. Silivrikapısı, 1509 depreminde zarar görüp 2. Beyazıt tarafından onarıldı.
- Bizans döneminde 'Ksilokerkos Kapısı' olarak bilinen 'Belgrad Kapısı',
- Bizanslıların 'Porta Auera/Güzel Kapı' dedikleri 'Yaldızlı Kapı' veya 'Altın Kapı' bugün Yedikule Surları'nın içinde ve ayakta duruyor. 'Yaldızlı Kapı', Bizans döneminde seferden dönen imparatorun şehre büyük bir törenle giriş yaptığı kapı olarak biliniyor.
    
İstanbul'un fethindeki 2 önemli kapı     
Osmanlı padişahı 2. Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında ordularını konuşlandırdığı 'Topkapısı' ve 'Edirnekapısı', günümüzde de kentin önemli merkezlerini oluşturuyor.
    
Bizans dönemindeki adıyla 'Porta Charsius' ve 'Porta Myriandron/Mezarlık Kapısı' adlarıyla bilinen 'Edirnekapı', şehrin 7 tepesinin en yükseğinin (86 metre) üzerinde bulunuyor. Osmanlı zamanında Edirne yönünden gelen sultan, Edirnekapı'dan içeri girer, çarşı meydanından başlayan uluyol kentin en büyük caddesi olarak Ayasofya Meydanı'na ve sarayın ''Bab-ı hümayun'' denilen kapısına ulaşırdı. Bizans imparatorları gibi Osmanlı padişahları da sefere çıkarken askeri ve dini törenlerde zafer alaylarında daima bu yolu ve bu kapıyı kullanırdı. 2. Mehmet, kuşatma sırasında karargahını Bizans'taki adı 'Ayios Romanos Kapısı' olan 'Top Kapısı' önüne kurdu. En ağır top atışları da buradan yapıldı.

'Topkapı' ve 'Edirnekapı', İstanbul'un fethinde önemli rol oynadı. Yeniçeriler, şehre bu 2 kapı arasında açılan gediklerden girdi. Fetih gününün şiddetli savaşlarında Edirnekapı yakınındaki Antemiyus surunun son kule kapısından geçen yeniçeriler, iç surun üzerine çıktı. İç ve dış sur arasındaki yeri müdafaa eden Bizans askerleri geriye bakıp Türkleri görünce kaçmaya çalıştı, fakat kalabalıktan Edirnekapı'dan içeriye giremediklerinden birbirlerini çiğneyip ölü olarak yığıldılar.
Son Bizans imparatoru Konstantin'in de Topkapı'nın iç taraflarında yapılan çarpışmalarda öldüğü biliniyor.
    
Bu arada, Galata'daki Azapkapı ve Üsküdar'daki Paşakapısı da İstanbul'un kapılı semtleri olarak hala varlıklarını koruyor.

Yapı, 19.01.2012

ALİNDA ANTİK KENTİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Karpuzlu'da bulunan ve Karya döneminin önemli merkezlerinden olan Alinda antik kentinin gün yüzüne çıkarılması için başlatıan çalışmalar devam ediyor.

 

Karpuzlu Belediye Başkanı Hilmi Dönmez, Alinda antik kentinin gün ışığına çıkmasıyla birlikte ilçelerine gelecek turist sayısında büyük bir artış yaşanacağı için Karpuzlu’nun gelişeceğini söyledi. Başkan Dönmez, Alinda antik kentindeki çalışmaların, Avusturya Bilimler Akademisi'nden Arkeolog Dr. Peter Ruggendorfer’ın başkanlığında ve Kültür ve Turizm Bakanlığı gözetiminde sürdürüldüğünü ifade etti.

Yüzey araştırmalarının yaklaşık olarak 3 yıl daha süreceğini belirten Dönmez, “Alinda antik kentinin gün yüzüne çıkarılması çalışmaları çok gecikmesine rağmen başlamış olması bile son derece sevindirici. Çalışmalar, Avusturya Bilimler Akademisi'nden Arkeolog Dr. Peter Ruggendorfer’ın başkanlığında ve Kültür ve Turizm Bakanlığı gözetiminde sürdürülüyor. Kazı heyetinden aldığım bilgilere göre, kentin tamamen gün yüzüne çıkması belki yüzyıllar alacak. Fakat kazı çalışmalarının başlamasından itibaren kente ziyaret edecek turist sayısında büyük artış olacağı kaçınılmaz. Alinda’yı tanıtmak için iyi bir model oluşturulup, buraya gelen turistlere kent hakkında detaylıca bilgiler verildiği takdirde burada ziyaretçi sayısı büyük oranda artacaktır. Bu ilçe açısından elde edilecek kazanımlardan sadece bir tanesi. Bunun yanı sıra dünya kamuoyunun dikkatini çekecek bir kent olduğu için bilimsel açıdan çok konuşulan bir yer olacak Alinda ve bu kenti içinde barındıran Karpuzlu çok şeyler kazanacak. Burada yapılacak her bir çalışmada Karpuzlu kazanacak” dedi.

Başkan Dönmez, Alinda antik kentinin gün ışığına biran önce çıkartılması için belediye olarak çalışmaları yakından takip ettiklerini ve bütün imkanları ile tam destek verdiklerini ve vermeye de devam edeceklerini sözlerine ekledi.

Habertürk, 19.01.2012

HAYDARPAŞA'DA FATURA 3 KİŞİYE KESİLDİ

 

 

Haydarpaşa Garı’nda çıkan yangına ilişkin soruşturma tamamlanarak hazırlanan iddianamede, garda çıkan yangında sabotaj ve kastın bulunmadığı belirtildi.

 

İddianamede, garın çatısında izolasyon çalışması yapan 2 işçi ve şirket sahibinin “taksirle yangına  sebebiyet vermek” suçundan 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması talep edildi.


Hazırlanan daha önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İtfaiye Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporda, yangının elektrik tesisatında meydana gelen kısa devreden kaynaklandığı belirtilmiş ise de, bilirkişi raporunda, yangının elektrik kontağından kaynaklanmadığı tespiti yer alıyor. Yangının çıkışının sabotaj ve kasıt sonucu olmadığı ifade edilen iddianamede, bilirkişi raporuna göre, garın çatısında izolasyon çalışması yapan 2 işçinin dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yangını çıkardığı anlatılıyor. İddianamede, bu nedenle 2 işçi ve izolasyon çalışmasını yürüten şirketin sahibinin “taksirle yangına sebebiyet vermek” suçundan 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını isteniyor.

Milliyet, 19.01.2012

 

******


HAYDARPAŞA'DAKİ YANGINDA SABOTAJ YOK; AMA SÖNDÜRME SIRASINDA 'TAKSİR' VAR

 

Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Selahattin Aydoğdu, 28 Kasım 2011 tarihinde Haydarpaşa Garı'nda meydana gelen yangına ilişkin soruşturmayı tamamlayarak iddianameyi hazırladı.

 

İddianamede, garda çıkan yangında sabotaj ve kastın bulunmadığı belirtildi. İddianamede, garın çatısında izolasyon çalışması yapan 2 işçi ve şirket sahibinin 'taksirle yangına sebebiyet vermek' suçundan 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması talep edildi. İddianamede, daha önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İtfaiye Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporda, yangının elektrik tesisatında meydana gelen kısa devreden kaynaklandığı belirtilmesine rağmen, bilirkişi raporunda, yangının elektrik kontağından kaynaklanmadığı tespiti yer alıyor. Yangının çıkışının sabotaj ve kasıt sonucu olmadığı da ifade edilen iddianamede, bilirkişi raporuna göre, garın çatısında izolasyon çalışması yapan 2 işçinin dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yangını çıkardığı anlatılıyor. Bilirkişi raporunda ise, TCDD yetkilileriyle, yangına müdahale eden itfaiye ekibinin de kusurlu olduğuna ilişkin görüş bildirildiği öğrenildi. Bu kişilerin kamu görevlisi olması ve haklarında soruşturma açılması için izin alınması gerektiği, bu yüzden dosyalarının ayrıldığı bildirildi.

Zaman, 19.01.2012

KİRALIK AKROPOL

 

 

İçinde bulunduğu derin borç krizinden bir türlü çıkamayan Yunanistan, tarihi eserlerini kiralamayı ele aldı.

AFP haber ajansına göre, Yunanistan Kültür Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, ülkenin önde gelen arkeolojik sit alanlarının reklam şirketlerine ve ilgilenen diğer kuruluşlara kiralanabileceği duyuruldu.  

 

Açıklamada, bu kararın ülkenin antik değerlerine daha kolay ulaşılmasının sağlanması için alındığı ve elde edilecek paranın arkeolojik alanların bakım ve onarımı için kullanılacağı belirtildi. Bakanlık açıklamasında, kiralama şartlarının çok sıkı olacağının da altı çizildi.

 

Kiralanacak arkeolojik alanların başında, ünlü Akropol bulunuyor.

 

Kültür Baknalığı ayrıca, Aralık ayı sonundan itibaren firmaların profesyonel fotoğraf çekimi için Akrapol'ü 1600 Euro'ya kiralayabildiğini de duyurdu.

 

Yunanistan'da arkeolojik alanlar, bugüne dek, arkeolojik alanların kullanımında çok seçici davranmasıyla tanınan, Arkeoloji Konseyi adlı kurumun sorumluluğunda bulunuyordu. Geçmiş yıllarda pek çok talep gelmesine rağmen Yunanistan doğumlu Kanadalı film yapımcısı Nia Vardalos ve ünlü yönetmen Francis Ford Coppola gibi çok az kişi Akropol'ü kullanabilmek için izin alabilmilşti. Pek çok film ve reklam çekimi talepleri ise reddedilmişti.

Habertürk, 18.01.2012

DARWIN'E AİT KAYIP FOSİLLER 165 YIL SONRA BULUNDU

 

İngiliz paleontolog Dr. Howard Falcon-Lang, British Geological Survey bilim merkezindeki çalışmaları esnasında, eski ahşap bir dolabın içinde Charles Darwin'e ait 165 yıllık fosilleri buldu.

 

Merkezin yıllardan beri el değmeyen bölmelerindeki çekmecelerini gözden geçiren Falcon-Lang, üzerine “C.Darwin Esq.” yazılı bir numune buldu.

Falcon-Lang, ilk şaşkınlığın ardından, bulduğu numunenin üzerindeki yazının evrim teorisinin sahibi Charles Darwin’e ait olduğunu anladı.

Falcon-Lang, araştırdığı çekmecelerde ünlü bilim insanı ve onun yardımcılarına ait 314 parça fosil buldu.

Fosillerin ait olduğu diğer isimlerden ikisinin, Darwin’le beraber çalışan botanikçi John Hooker ve Darwin’in Cambridge’deki akıl hocası John Henslow olduğu belirtildi.

Radikal, 18.01.2012

ARKEOLOJİ MÜZESİ GÜNLÜK 25 BİN, TOPKAPI SARAYI 20 BİN LİRA

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2012’de kültürel alanların kültür ve sanatsal faaliyetlerde kullanımında tahsis edeceği fiyatları belirledi.

 

Topkapı Sarayı’nda haftasonunda gerçekleştirilecek bir günlük etkinliğin maliyeti 20 bin lira olurken, Van Akdamar Kilisesi’nde ise bu rakam 1000 lira olarak açıklandı. Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü (DÖSİM) Bakanlığa bağlı müze, örenyeri, kültür merkezi salonlarını ve galerileri kültürel, bilimsel, sanatsal ve diğer etkinlikler için süreli kullanıma sunuyor. Her yıl kullanım fiyatlarını güncelleyen Müdürlük, 2012 fiyat düzenlemesini de yaptı. En çok talep gören tarihi yapılar arasında olan Aya İrini Müzesi’nin sadece klasik müzik konserleri ve özel sergiler için tahsis edilmesine karar verilirken, Ayasofya Müzesi ile Antalya Aspendos ve Side Antik Tiyatrosu da bu yıl etkinliklere kapalı olacak.

Kültürel alanların süreli kullanımlarında en pahalı yapı ise İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bahçeleri oldu. Bahçelerin kullanımının günlük cuma günü ve haftasonu bedeli 25 bin, diğer günler ise 20 bin lira olarak belirlendi. Organizasyon şirketlerinin büyük ilgi gösterdiği Topkapı Sarayı’nın ise sadece Birinci Avlusu etkinliklere açık olacak. Avlunun da kullanımının cuma günü ve haftasonu bedeli 20 bin, diğer günler ise 15 bin lira. Bakanlığa bağlı bazı önemli alanların kullanım ücretleri de şöyle oldu:

Yıldız Sarayı Müzesi cuma ve haftasonu 7 bin diğer günler 5 bin, Yıldız Sarayı Hasbahçe günlük 10 bin, Yıldız Sarayı Saray Tiyatrosu günlük 7 bin, Galata Mevlevihanesi Müzesi cuma ve haftasonu 1000, diğer günler 800, Rumeli Hisarı cuma ve haftasonu 15 bin, diğer günler 12 bin, İzmir Celcius Kütüphanesi cuma ve haftasonu 10 bin, diğer günler 8 bin, Efes Örenyeri Liman Hamamları cuma ve haftasonu 8 bin, diğer günler 7 bin, İzmir Odeon cuma ve haftasonu 10 bin, diğer günler 8 bin, Bergama Asklepion cuma ve haftasonu 5 bin, diğer günler 4 bin, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesine Bağlı Antik Tiyatro cuma ve haftasonu 15 bin, diğer günler 12 bin, Ağrı İshakpaşa Sarayı cuma ve haftasonu 4 bin, diğer günler 2 bin 500, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi cuma ve haftasonu 2 bin 500, diğer günler 2 bin lira.

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 18.01.2012

İSTANBUL'UN GEÇMİŞ ASIRLARI PERA MÜZESİ'NDE

 

 

İstanbul'un geçmiş asırlarını bugüne taşıyan resimler ve fotoğraflar, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde 21 Ocak-1 Nisan arasında açılacak iki sergi ile görücüye çıkıyor.

 

Türk-Hollanda ilişkilerinin 400. yılı kapsamında, iki ülkenin 17. ve 18. yüzyıldaki kültürel, diplomatik ve ticari ilişkilerini anlatan "Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar: Türk-Hollanda İlişkilerinin Başlangıcı" sergisinde, yağlıboya ve suluboya resimler, gravür ve kitaplardan oluşan 81 eser yer alacak. Amsterdam Müzesi işbirliğiyle ve Rijksmuseum ile Hollanda Milli Arşivi katkılarıyla hazırlanan sergideki Osmanlı'nın Lale Devri'ne denk gelen dönem eserlerinin içinde usta ressam Jean-Baptiste Vanmour'un eserleri de bulunuyor. "Konstantiniyye'den İstanbul'a - 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Boğaziçi'nin Anadolu Yakası Fotoğrafları" sergisi ise Suna ve İnan Kıraç Fotoğraf Koleksiyonu ile bazı özel koleksiyonlardan derlenerek, bir devrin İstanbulu'nu kıyıları, çarpıcı yapıları, gündelik hayatı ve ilginç kişilikleriyle gözler önüne seriyor.

Zaman, 18.01.2012

SOLİ SÜTUNLARI AYAĞA KALKIYOR

 

 

Mersin merkez ilçe Mezitli Belediye Başkanı Uğur Yıldırım, Soli Pompeiopolis antik kentindeki 200 sütunu ayağa kaldıracaklarını belirterek, “İlk etapta Soli sütunlarından 14′ünü bu yıl ayağa kaldırıyoruz” dedi.

 

Mezitli Belediye Başkanı Yıldırım, Soli sütunları ile ilgili çalışmaları İHA muhabirine anlattı. Soli Pompeiopolis antik kentinde bir taraftan kazı çalışmaları devam ederken, bir taraftan da uzun yıllardır yerde yatan sütunları ayağa kaldırmak ve bu eşi bulunmaz tarihi değeri ‘Güneş Kenti’ adına yakışır hale getirmek için 2010 yılında harekete geçtiklerini ifade eden Yıldırım, bu çerçevede proje hazırlamaya başladıklarını bildirdi. Proje çalışmalarının 2011 yılının Mayıs ayına kadar sürdüğünü dile getiren Başkan Yıldırım, bu kapsamda Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan restorasyon onayı aldıklarını, Röleve Müdürlüğü’nün de yaklaşık maliyeti hesaplanmasının ardından işe koyulduklarını kaydetti. Soli Pompeiopolis antik kentinde toplam 200 sütun bulunduğunu ve bunlardan sadece 33′ünün ayakta olduğunu aktaran Yıldırım, “Soli Pompeiopolis antik kentimizin çarşısında güney ucundaki karşılıklı 7′şer sütunun ayağa kaldırılabilmesi için bir çalışma başlattık. İhalesini 2011 Mayıs’ta yaptık, 2012 Mart sonuna kadar da tamamlanması gerekiyor. Ancak ihaleyi alan firma, uzun süre o sütunlara uygun taşı bulmak için zaman harcadı, sonunda Taşucu’nda bulundu bu taş, şimdi oradan taş getiriliyor. Böylece 14 sütunu ayağa kaldırmış olacağız. Antik kentimizin çarşısı olan sütunlu yolda önümüzdeki süreçte 200 sütunun da ayağa kaldırılmasını hedefliyoruz ve bu yönde çalışmalar gerçekleştireceğiz. Sadece bunların ayağa kaldırılması da yetmiyor, limanla olan bağlantısının da sağlanması gerekiyor. Bütün bu çalışmalar tamamlandığında çok önemli bir tarihi kentimizi gün ışığına çıkarmış olacağız” dedi.

 

Sütunlarla ilgili çalışmanın çok önemli bir proje olduğunun altını çizen Yıldırım, projenin toplam maliyetinin 800 bin lira olduğunu, gecikmelere karşın karşılıklı 7′şer sütunu Mart ayında ayağa kaldırmayı planladıklarını aktardı. Liman bağlantısının sağlanması için de çalışma yürüttüklerine işaret eden Yıldırım, Mersin Valisi Hasan Basri Güzeloğlu’nun konuya son derece duyarlı olduğunu vurgulayarak, “Eğer oradaki kamulaştırma çalışmaları da hızlandırılarak tamamlanabilirse, dünyanın her yerinden insanlar buraya antik kentimizi görmek için koşarak geleceklerdir. Bizim için de çok önemli bir turizm kaynağı olarak karşımıza çıkacak” diye konuştu.

 

Başkan Yıldırım, Soli Pompeiopolis antik kenti sütunlu yolunu aynı zamanda bir açıkhava müzesi olarak düşündükleri bilgisini de verdi. Böylesine önemli tarihi değerlerin yer aldığı, insanlık tarihi açısından çok önemli bir merkezde kesinlikle bir müzenin oluşturulmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Yıldırım, şöyle devam etti: “Mersin Müzesi’nde sergilenen çok önemli tarihi eserlerin büyük bölümünün Soli Pompeiopolis antik kentinden çıktığını biliyoruz. Ancak, çalışmalarımızla ilgili olarak sevindirici bir yanını daha bugünlerde öğrendik. Kültür Bakanlığı da 1. derecede SİT alanı dediğimiz 300 dönümlük alanın bir bölümünü 2012 bütçesi içerisinde kamulaştırma kararı almıştı. Bir süre önce bununla ilgili bilgi bize ulaştı. Bu kamulaştırma çalışmaları sonlandırılabilirse, 12 yıldan bu yana en çok 40-45 günlük süreyle yapılan kazıların çok daha geniş bir alan içerisinde yapılabilmesini de sağlamış olacağız. Bir höyüğümüz var, burada da son derece önemli kazılar yapılıyor. Orada bir amfi tiyatro var. Ayrıca, İsa’dan 312 yıl önce yaşamış bir şair olan Aratos’un mezarının orada olduğu biliniyor ama şu anda onun çıkartılması söz konusu olamıyor. Amerikalılar ayda buldukları son kratere de yıldızlarla ilgili şiirler yazan Aratos’un ismini vermişlerdi. Bu da bizim için son derece önemli bir adlandırma.”

 

2011 yılında ikincisini yaptıkları Güneş Festivali’ni de çok önemsediklerini belirten Mezitli Belediye Başkanı Yıldırım, “Güneş Festivali hem güneşin ön plana çıkartılması, güneş enerjisinden yararlanabilmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulayabilmek anlamında bir bilinç oluşturabilmek hem de Soli Pompeiopolis antik kentimizin ayağa kaldırılmasında halkımızın duyarlığını artırmaya yönelik bir çalışmadır. Dünya Güneş Günü olan 21 Haziran’ı içine alacak şekilde 3 gün yaptığımız festivalimizi halkımız tarafından son derece benimsenen ve bundan sonra da artık vazgeçilmez diyebileceğimiz bir noktaya getirdik. Festivali önümüzdeki yıl daha da etkili bir biçimde gerçekleştirmeyi hedefliyoruz” ifadelerini kullandı.

haberler.com, 17.01.2012

EVRİME İNANAN VAR İNANMAYAN VAR DEMEK TÜBİTAK BAŞKANINA MI DÜŞER?

 

TÜBİTAK, yani ülkemizin üniversite dışı ve üstü bilimsel kurumunun yeni Başkanı Yücel Altunbaşak haftasonu gazetelerin Ankara temsilcileri ile biraraya gelmiş.

Kendince pek çok projesini anlatmış. Bu arada evrim teorisiyle ilgili olarak sorulan bir soru üzerine de, ‘Evrime inanan var inanmayan var’ deyivermiş.


Mesele ‘inanmak’ veya ‘inanmamak’sa eğer, evet doğru, dünya üzerindeki türlerin, insan dahil, evrimleşerek bugünkü hallerine geldiğini ve bu evrimleşmenin halen de devam etmekte olduğunu söyleyen ‘Evrim teorisi’ne inanan var, inanmayan var.


Ama burada bir kahve sohbetinden veya bir üniversitenin teoloji kürsüsünden söz etmiyoruz. Burada, TÜBİTAK’tan ve onun başkanından söz ediyoruz.


Normal şartlarda TÜBİTAK Başkanı’nın bilimin ne olup ne olmadığı, bilimsel yöntemin ne olup ne olmadığı konusunda en azından bilimi savunur tarzda konuşmasını beklemek sanırım hakkımız. Çünkü o, din veya kültür veya sosyal anlaşmalarımız konusundaki bilgisi sebebiyle değil, bilim insanı kimliğiyle o koltukta oturuyor. En azından öyle olmalı.


Bilim ve bilimsel düşünce açısından baktığınızda, her gündeme geldiğinde siyaset ve sosyal alanlarda kavgalara neden olan evrim teorisi bilimsel bir teoridir.


Bilimle ilgili konular, bilimcilerin arasında ‘inanmak’ veya ‘inanmamak’ kelimeleriyle konuşulmaz. ‘Doğrulamak’ ve ‘yanlışlamak’tır kullanılan kelime.


Evrim, evet kimi parçaları hala tartışılmakla ve eski bilgiler sürekli yenileriyle değiştirilmekle birlikte kendi alanında rakipsiz bir teoridir, bugüne kadar milyonlarca kez sınanmış ve her seferinde genel teori bir kez daha kanıtlanmıştır.


Zaten, ‘Evrim teorisinin yanlışlanması’ diye bir şey söylenecek olursa, o zaman bu teorinin yerine başka bir teorinin konması gerekir. Ortada böyle bir ‘rakip teori’ de yok.


Hemen, ‘akıllı tasarım’cılar itiraz edecek ama unutmamak gerek, canlı türlerinin tesadüfen oluşamayacağını, onları bir ‘akıllı tasarımcı’nın tasarladığını söyleyen bu akım, son kertede bir inanç sistemidir, bilimselliğin taşıdığı en temel özelliklerden birinden yoksundur: Akıllı tasarımcı yanlışlanamaz bir aksiyomdur çünkü.


TÜBİTAK Başkanı, bilimsel düşünce sistematiğinin bu en temel kuralından, yani yanlışlanabilirlik ilkesinden kısmen haberdar anlaşılan.


Evrim teorisinin yanlışlanabilir olduğunu düşünmek bilimsel düşüncedir; ama onu yanlışlayan ‘teori’nin de yanlışlanabilir olduğunu kabul etmek gerekir.


Oysa inanç yanlışlanamaz.


TÜBİTAK’ın başında böyle birini görmek gerçekten çok üzücü.

İnançla bilim çatıştığında...
İtalya’nın başkenti Roma’da en sevdiğim meydanların başında Campo de Fiori gelir. Meydanın adı ‘çiçek tarlası’ veya ‘çiçek bahçesi’ olarak tercüme edilebilir.


Meydanı sevme sebeplerimden biri, buradaki bir heykel. Ortaçağın yakılarak idam edilen din adamlarından biri, Giordano Bruno’nun heykeli var bu meydanda. Tam da onun yakıldığı yerde.

 

 

Bruno, dini dogmaların yerine bilimsel düşünceyi savunduğu için engizisyon tarafından yakılarak idam edilmeye mahkum edilmiş. Onu mahkum edenlerin adını bilen yok ama Bruno’nun heykeli orada duruyor işte.


Katolik kilisesi, İncil’e sadece bir kutsal kitap değil aynı zamanda dünyayı ve evreni açıklayan yegane kaynak olarak baktığı için zaman içinde dogmalar geliştirmişti. Bu dogmalar arasında dünyanın yaradılış anı da vardı, evrenin merkezinde dünyanın yer alması da.


Hepimiz, Kepler’in dünya merkezli olmayan evren teorisini açıklamakta ne kadar zorluk çektiğini, aynı teoriyi gözlemleriyle kanıtlayan Gelileo’nun engizisyonda yargılanıp kendi bulgularını redde zorlandığını biliriz. Bunlar bize okullarımızda ‘Ortaçağ karanlığı’ olarak öğretilir.


Karanlıktır, çünkü inanca ait dogmaları aklın karşısına koyar o çağ.


Astronomi söz konusu olduğunda okul kitaplarımıza rahatça giren bilimsel düşünme yüceltmesi neden Darwin ve evrim teorisinden esirgenir?


Sanmayın ki Türkiye bu konuda yalnız. Amerika’da da durum bizden farklı değil.


Kıta Avrupasında evrim teorisi dışındaki sözde teorilerin biyoloji ders kitaplarında anlatılması yasaktır ama bizde ‘rakip teori’ adı altında, Amerikalı evangelistlerin geliştirdiği ‘akıllı tasarım’ biyoloji ders kitaplarına çoktan girdi.


Ve bakın şimdi TÜBİTAK Başkanı tarafından da dile getirildi.

İncil’den feyz alan İslamcılar
Eskive Yeni Ahit’te anlatılan ‘yaradılış’ öyküsünü eğer kelime kelime okuyacak ve oradan hareketle bir hesap yapacak olursanız, sadece dünyanın ne zaman yaratıldığını değil ne zaman sona ereceğini de hesaplayabilirsiniz.


Buna göre, dünya bugünden yaklaşık 7 bin yıl önce ve tam da bugünkü haliyle yaratılmış olmalıdır.


Kutsal kitap böyle diyor ama fosil kanıtları bunun tersini söylüyor. Milyonlarca yıl önceden kalma dinozorlar, onbin yıldan daha geriye tarihlenen insan yerleşimleri, yüzbinlerce yıllık insan ve insansı fosilleri...


Tabii tutarlı olmak lazım. Hemen birileri çıkıyor, ‘Bu fosil kanıtları yalandır’ diyor, kendi fosil kanıtlarını ortaya çıkarıyor, bilmem ne kertenkelesinin hiç evrim geçirmediğini kanıtlamaya çalışıyor vs.


Bana tuhaf geleni, ‘İslamcı’ olarak bilinen Türkiyeli bir grubun da bu akıma katılması, köktenci hristiyan inancından kaynaklanan bu propagandanın tıpkısının aynısını burada da yapması, sözde ‘fosil’lerle gezici sergiler düzenlemesi, propaganda yapması.


‘Müslüman mahallesinde salyangoz satma’ eylemi nedense hiç yadırganmıyor.

Hürriyet, Yazı: İsmet Berkan, 17.01.2012

KUVAYI MİLLİYE MÜZESİ KEŞFEDİLMEYİ BEKLİYOR

 

 

Geyve'ye bağlı Alifuatpaşa beldesindeki Kuva-yı Milliye Müzesi tarih meraklılarını bekliyor.

Kurtuluş Savaşı komutanlarından general Ali Fuat Paşa'nın eşyalarının ve önemli notlarının da sergilendiği müzede, savaş kronolojisi, fotoğraflar, haritalar ve orijinal belgeler yer alıyor. İki katlı müzede, döneme ait eşyalar, kılıç, tabanca ve tüfekler de sergileniyor.

 

Sakarya'nın Geyve İlçesi Alifuatpaşa beldesinde bulunan Kuva-yı Milliye Müzesi, keşfedilmeyi bekliyor. Müzede, Kurtuluş Savaşı komutanlarından general Ali Fuat Cebesoy'un Yunan ordusuna karşı kendi eliyle çizdiği muharebe krokileri de sergileniyor. Müzede dikkat çeken başka bir eser ise Milli Mücadele döneminde Rumeli'den Müslüman bir genç kızın ipek eşarbının bir kısmının üzerine işlediği Türk bayrağı ve "Gayret et namusumuzu ve bizi kurtar" feryadını yazdığı Rumeli haritası. Bunun yanında 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilan edildiği gün Özbekler Tekkesi postnişini Ata Efendi'nin eşi Fikriye Özbekler tarafından elle yapılmış ve işlenmiş Türk bayrağı yer alıyor. Müze, Sakarya Nehri kenarında, Merkez Camii'nin hemen arkasında iki katlı kargir bir yapıdan oluşuyor. 26 adet etnografik eser ve 47 adet orijinal arşiv vesikası bulunan müzenin mülkiyeti Alifuatpaşa Belde Belediyesi'ne ait olmasına rağmen 1989 yılında alınan Belediye Meclis kararı ile kullanım hakkı Sakarya İl Özel İdare Müdürlüğü'ne verilmiş. İl Özel İdaresi Müdürlüğü tarafından yapılan düzenlemeler sonrasında 30 Ekim 1989 tarihinde Türkiye'nin Kuvay-ı Milliye Müzesi olarak ziyarete açılmış. Müzede, Kuva-yı Milliye döneminde görev almış şahsiyetlere ait fotoğraflar, Amasya, Erzurum ve Sivas kongre metinleri, Atatürk'ün el yazısı ile yazılmış 10. Yıl Nutku fotokopileri, Kuva-yı Milliye dönemine ait kronoloji, fotoğraflar, haritalar, duvarlara asılı olarak sergileniyor.

 

Bu katta en çok dikkati çeken iki orijinal eser bulunuyor. Bunlardan biri Rumelili Müslüman bir genç kızın anlamlı el emeği göz nuru eseri. Rivayete göre bu eserin hikayesi de oldukça ilginç. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'daki mücadeleye destek olmak isteyen Rumelililer yardım kampanyası başlatır. Bu yardım kampanyasına Rumelili genç bir kız da katılır. Genç kız ipek başörtüsünün bir kısmına Türk bayrağı çizer, Osmanlıca yazıyla da "Gayret et namusumuzu ve bizi kurtar" ifadelerini yazar. Ayrıca eşarba Rumeli haritası işlemesiyle de önemli başka bir mesaj daha verir: Rumeli'nin Türk yurdunun bir parçası olduğunu nakış nakış işler. Yardım malzemelerinin içinden çıkan bu ipek eşarp parçası müzenin nadide eserleri arasında bulunuyor.

 

Müzenin ikinci katı da Alifuatpaşa beldesinin ismini aldığı Ali Fuat Cebesoy'a ayrılmış. Burada, Kuva-yı Milliye Genel Komutanı ve düzenli ordunun Garb Cephesi Komutanı Ali Fuat Cebesoy Paşa'dan kalan fotoğraf, belge, hatıra eşya ile şahsi eşyalar sergileniyor. Ali Fuat Cebesoy'un Yunan ordusuna karşı kendi elleriyle çizdiği muharebe krokileri ilgi görüyor. Ayrıca Kırşehir Çelebisi Cemaleddin Efendi'nin Ali Fuat Paşa'ya hitaben yazdığı ve Milli Mücadele'de kendilerinin yanında olduklarını bildiren mektup, yine aynı Cemaleddin Çelebi'nin 'İngiliz Muhipler Cemiyeti azasının menfi çalışmalarının önlenmesi için Ali Fuat Paşa'ya hitaben yazdığı mektup' dikkat çeken tarihi belgeler arasında bulunuyor.

Zaman, Haber: Duran Savaş, 17.01.2012

TAYLOR'IN VAN GOGH'U SATILIYOR

 

 

Elizabeth Taylor'ın özel resim koleksiyonunda yer alan Hollanda'nın izlenimci ressamı Vincent van Gogh'un (1853-1890) eseri gelecek ay Londra'da Christie's müzayede evinde satışa çıkacak.

ABD'de Hollywood sinemasının en parlak döneminin yıldızı Elizabeth Taylor'ın (1932-2011) koleksiyonundaki 38 önemli resim, Christie's açık artırmasına çıkıyor.

Van Gogh'un sonbahar şaheserlerinden "Vue de l'Asile et de la Chapelle de Saint-Remy" adlı eseri 11 milyon dolardan açılacak.

Edgar Degas, Camille Pissarro ve Auguste Renoir'nın başyapıtlarından resimler de Christie's'e giren örnekler içinde Taylor'ın koleksiyonunda bulunuyor.

Elizabeth Taylor'ın babası Francis Taylor, Vincent van Gogh'un bu eserini yine Londra'da 1963'te Sotheby's müzayede evinden 257 bin 600 dolara kızı için satın almıştı. Tablonun asıl sahibi hususunda açılan dava 2007'de sonuçlandı. 1939 yılında Nazi Almanyası'ndan kaçan Musevi kadının eskiden açtığı dava, varisleri aleyhine 2007'de ABD Yüksek Mahkemesi'nin kararıyla çözüldü. Eser, Taylor'ın mülkiyetinde kaldı.

Taylor'ın iki kez evlendiği İngiliz sinema oyuncusu ve tiyatrocusu Richard Burton'ın (1925-1984) ona hediye ettiği 33,19 karatlık (6,7 gram) pırlanta yüzük 8,8 milyon dolara satılmıştı.

Taylor Vakfı yararına, eşsiz koleksiyon parçası 2-7 Şubat'ta Christie's'in sergi salonunda görülebilecek.

Habertürk, 17.01.2012

KORUMA ALTINDAKİ AHŞAP BİNA KÜL OLDU

 

 

İstanbul Kadıköy'de koruma altında bulunan tarihi ahşap bina, henüz belirlenemeyen bir nedenle çıkan yangında büyük zarar gördü. İtfaiye ve polis ekipleri kundaklama olasılığına karşı olay yerinde inceleme yaptı. Yangın dün sabah saatlerinde Rasimpaşa Mahallesi Feritbey Sokağı'nda bulunan 3 katlı ahşap binada çıktı. Sebebi belirlenemeyen yangın kısa sürede ahşap binayı sarınca Kadıköy ve Üsküdar itfaiye ekipleri olay yerine geldi. Sokakların dar olması ve kaldırıma park eden araçlar nedeniyle itfaiye ekipleri yangına müdahale etmekte güçlük çekti. Alevlerin birbirine yapışık diğer ahşap binalara sıçrama ihtimali üzerine vatandaşlar büyük panik yaşadı. Yangın yaklaşık 1 saat süren çalışmadan sonra kontrol altına alındı ancak ahşap bina tamamen kullanılamaz hale geldi. Binanın çökme ihtimaline karşı önlem alınırken; polis de kundaklama olasılığına karşı delil aradı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Sabah, Haber: Erdoğan Yapık, 17.01.2012

TARİHİ ÇEŞMENİN DOKUSU SIVAYLA YOKEDİLDİ

 

Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı Gelibolu Yarımadası’nda bulunan tarihi bir çeşmenin dokusu, üstü sıvanarak yok edildi.

 

Savaş sırasında askerlerin su içtiği, Eceabat İlçesi’yle Şehitler Anıtı Yolu üzerinde bulunan Havuzlar Şehitliği yanındaki çeşme, tamamen taşlardan yapılmış. Üzerinde Osmanlıca yazılar bulunan çeşme, zamanla yıpranınca aslına uygun olarak restore edilmesi yerine üzeri sıvandı. Çeşmenin yazıların bulunduğu taşlar ve kemeri dışındaki bütün yüzeyi sıvayla kapatılarak tarihi doku yok edildi.

Habertürk, 17.01.2012

SELİMİYE CAMİİ'NDEKİ TERS LALE MOTİFİ KORUMAYA ALINACAK

 

 

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ndeki Selimiye Camii'nin müezzin mahfilinin mermer ayağında bulunan ters lale motifi gün geçtikçe kayboluyor.

 

Selimiye Camii'nin emekli imamı Nadi Ersoy, "Eskiden kabartma ters lale motifi, belirgin olarak görülebiliyordu. Ama artık zor görünür hale geldi. Şu anda ışık yardımıyla dahi zor görünüyor." dedi. Edirne Vakıflar Bölge Müdürü Hayati Binler, özellikle kadınların Selimiye Camii'ndeki ters lale motifinin başında dilek tuttuğunu ifade etti. Bu konuda ziyaretçileri bilinçlendirmeyi amaçladıklarını belirten Binler, "Ters lale motifine el temasını kesme düşüncemiz var. Oraya şeffaf plastik bir koruyucu yapmayı düşünüyoruz." diye konuştu. Yaygın bir rivayete göre ters lale, bu arazide lale yetiştiren arsa sahibinin cami yapımında çıkardığı ters tutumu sembolize ediyor. Bir başka rivayet ise Mimar Sinan'ın hastalanan torunu Fatma ile ilgilendiği günlerde kalfasının koydurduğu yönünde.

Zaman, 17.01.2012

HAÇLI İMPARATORUNUN ANITI İÇİN YER BULMA TELAŞI

 

Silifke-Antalya karayolunun genişletilmesi nedeniyle ana yoldan uzak kalan Alman İmparatoru Friedrich 1’in (Barbarossa) anıtının yeni bir yere taşınması için çalışma başlatıldı. Barbarossa 1190’da Filistin’e haçlı seferine giderken Göksu Nehri’nde zırhları ağır geldiği için boğulmuştu.

Silifke-Mut karayolu üzerinde yapımı devam eden duble yol çalışmaları sırasında ana yoldan uzak kalan Germen İmparatoru Friedrich 1 (kızıl sakallı olduğu için Barbarossa lakabıyla da anılıyor) anıtı, Karayolları 51’inci Şube Şefliği ve Silifke Belediyesi tarafından yürütülecek bir çalışmayla tekrar ziyaretçilerin hizmetine açılacak. Silifke Belediye Başkanı MHP’li Bayram Ali Öngel, Karayolları 51’inci Şube Şefi Mustafa Ersöz, Trafik Teknik Sorumlusu Volkan Yavuzyolcu, Silifke Belediyesi Fen İşleri Müdürü Murat Ayaş ve Belediye İnşaat Mühendisi Semih Yılmaz, Silifke- Konya karayolu üzerindeki Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın anıtının çevresinde ve Almanya Federal Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nde görevli elçi Prof.Dr. Pascal Hector’un anıt için belirlediği yeni yerde incelemelerde bulundu.

Başkan Öngel, incelemenin ardından yaptığı açıklamada, yeni bir anıt yapmak üzere Almanya’daki kardeş şehir Hassloch’tan bir heyet gönderilmesi amacıyla resmi yazı yazıldığını söyledi. Anıtın gerek kardeş şehirden gelecek olan heyetle gerekse Silifke Belediyesi ve Karayolları 51’inci Şube Şefliği işbirliğiyle yeniden yapılacağını ifade eden Öngel, çalışmalara kısa bir süre sonra başlanarak Göksu Nehri’nde boğulan Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın anıtını tekrar turizme açacaklarını belirtti.

Selçuklu Sultanı II’nci Kılıç Arslan ile barış içinde serbest geçiş için bir anlaşma yapan Barbarossa’nın, III’üncü Haçlı Seferi’nde Filistin’e giderken, Göksu Nehri’nde boğulduğunu anlatan Belediye Başkanı Bayram Ali Öngel şunları söyledi: “3 bini tam zırhlı toplam 15 bin askeriyle ülkesinden 11 Mayıs 1189’da çıkan Friedrich Barbarossa, 10 Haziran 1190 tarihinde ulaştığı Silifke’deki Göksu Nehri’ni geçerken üzerindeki zırhların ağırlığı nedeniyle 67 yaşında boğulmuş. Bu nedenle Alman vatandaşları halen Silifke bölgesine geldiğinde, 1971 yılında Alman Büyükelçiliği tarafından Silifke- Konya karayolunun 9’uncu kilometresinde hemen yol kenarına yaptırılan Barbarossa’nın anıtını mutlaka ziyaret ediyor. Ancak Karayolları tarafından yapılan yol çalışması nedeniyle anıt yoldan görülmez olmuş. Biz de bir çalışma başlattık ve anıtı Alman Elçisi Pascal Hector’un tespit ettiği yere daha güzel bir şekilde yapacağız.”

Vatan, 16.01.2012



DÜNYANIN
EN YAŞLI
SELVİ AĞAC YANDI

 

 ABD'nin Florida eyaletindeki bir parkta bulunan ve "Senatör" adı verilen 36 metrelik selvi ağacı, sabah erken saatlerde alev aldı.

İtfaiye ekipleri, içten içe yanan ağacı kurtarmak için büyük çaba harcadı ancak ağacın önce 6 metrelik bir kısmı, sonra da tamamı devrildi.

Longwood kentindeki "Big Tree Park"ta yer alan ağaç, yaklaşık 3500 yaşındaydı.

Dünyanın en yaşlı beşinci ağacı olan Senatör'ün yüksekliği, 1925 yılındaki kasırgada tepe kısmı kopmadan önce 50 metreye erişmişti.

 

Radikal, 16.01.2012

TOPKAPI SARAYI'NDA DEPREM ALARMI

 

Kandilli Rasathanesi olası İstanbul depremine karşı Topkapı Sarayı Müzesi çalışanlarına eğitime başladı. Müze Müdürü İlber Ortaylı'nın da katıldığı ilk seminerde Jeofizik Yüksek Mühendisi Seyhun Püskülcü, toplam 120 müze çalışanına 'ABCD Temel Afet Bilinci' eğitimi verdi. Sabah Gazetesi'nde yer alan habere göre, 10 Şubat'ta düzenlenecek ikinci seminerde mimar Bilgen Sungay, 40 kişilik teknik personele 'Müze Koleksiyonlarının Depreme Karşı Korunması ve Yapısal Olmayan Tehlikelerin Azaltılması' eğitimi verecek.

Topkapı Sarayı'nın sadece Türkiye için değil dünya mirası için önemli bir eser olduğunu söyleyen Seyhun Püskülcü, "Bu mirası korumak ve geleceğe taşımak hepimizin tarihi sorumluluğudur. Öncelikle müze personelinin başta kendini, daha sonra müzedeki değerli koleksiyonları depreme karşı nasıl koruyacağını bilmesi büyük önem teşkil ediyor. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü olarak biz, üzerimize düşeni yaptık ve müze personeline yönelik bir dizi eğitim oluşturduk. İlk seminerde ABCD Temel Afet Bilinci eğitimi kapsamında deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında ne yapması gerektiğini öğrenen müze çalışanlarına ikinci seminerde 'Müze Koleksiyonlarının Depreme Karşı Korunması ve Yapısal Olmayan Tehlikelerin Azaltılması' konusunda bilgi verilecek." dedi.

Yapı, 16.01.2012

RESİM VE HEYKEL MÜZESİ'Nİ TARİHİNDEN KOPARMA DARBESİ, YA DA VELİAHT DAİRESİ'Nİ İŞGAL ET!

 

Yetmiş dört yıldır İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne ait olan Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin bir türlü bitmek bilmeyen restorasyonu bitene kadar, Müze’nin geçici olarak İstanbul Modern’in yan tarafındaki 5 numaralı Antrepo’ya taşınacağı haberi yeni değil.

Şaşırtıcı olan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi yıllardan beri Veliaht Dairesi’nin restorasyonu için uğraşırken, birdenbire, İstanbul’un en gözde alanındaki bir antreponun görülmemiş bir süratle müzeye verilmesi. Dolayısıyla, Türkiye’de iyi bir şey olmayacağına dair artık içimize yerleşmiş kötümserliğimiz bu olumlu gelişmenin ardında da bir bit yeniği aradı durdu. Atatürk’ün emriyle 1937 yılında, o dönemdeki adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’ne müze olarak kullanılmak üzere devredilen Veliaht Dairesi’nin bu manevrayla boşaltılacağına ve çeşitli amaçlar için kullanılacağına dair pek çok spekülasyon yapıldı. Ancak, yetkili ağızlardan Üniversite’nin bu mekanı vermek gibi bir niyetinin olmadığı defalarca açıklandı. Projeye göre restorasyon bittikten sonra Resim ve Heykel Müzesi’nin 1950’lere kadar erken dönem koleksiyonu Veliaht Dairesi’nde, daha yakın dönem ise Antrepo’da sergilenmeye devam edecekti. Acaba sadece siyasi erkin ve sermayenin oportünizmine bağlı olarak yaşamın örgütlendiği bir zamanda bu gerçekleşebilecek miydi?

 

 

Milliyet gazetesinde 07 Ocak 2012 tarihinde yayınlanan “Dolmabahçe’ye Meclis Baskını” başlıklı habere göre “hayır, gerçekleşebilemezdi”. Çünkü haberde Meclis Başkanlık Divanı’nın geçtiğimiz hafta Veliaht Dairesi’ne bir baskın yaptığı ve gördükleri manzara karşısında bu mekanın İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsis kararını iptal ettiği ve mekanı geri aldığı söyleniyordu. Hatta “...Binanın mezbeleye döndüğünü gören Başkanlık Divanı üyeleri, kendi aralarında –bekçi polisler olmasa, şarapçıların mekanı olur– şeklinde yorum” yapmışlardı. Haberi okuyunca, ister istemez en azından daha mantıklı bir bahane ve daha düzeyli bir üslupla bu operasyon gerçekleşseydi diye düşünüyor insan. Anlaşılan Meclis Divan üyeleri gördükleri bu mezbeleliğin müze ya da üniversiteyle ilgili değil, kendilerine bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın üstlendiği bir restorasyon sürecinin sonucu olduğunu algılayamamış. Elbette ki, Veliaht Dairesi şu anda bir şantiye alanı halinde. Öte taraftan, yine habere göre Resim ve Heykel Müzesi’nin koleksiyonu buradan çıkarılacak, Veliaht Dairesi hızla restore edilecek ve burada Milli Saraylar’a ait koleksiyon sergilenecekmiş. Pekala, madem hızlı bir restorasyon olabiliyordu, bütçe ayrılabiliyordu, bu neden Resim ve Heykel Müzesi için yapılmadı? Devlet adı verilen sistem ideal olarak her türlü kültürel mirasa sahip çıkıp korumaktan sorumlu değil mi? O zaman neden Osmanlı döneminden itibaren 1970’lere kadar Türkiye’nin en kapsamlı modern sanat koleksiyonuna sahip bir müzeyi kurulduğu mekandan çıkarıp, başka yer kalmamış gibi Milli Saraylar koleksiyonuna yer bulma çabasına giriyor?  Bu durumda da ister istemez asıl meselenin Veliaht Dairesi’nin uzun zamandır öngörülen ve kimi yerde dillendirilen daha geniş ve siyasi bir proje için kullanılma olasılığı akla geliyor...

 

Sarayların birer birer otel zincirlerine teslim edildiği ve “kültürel dönüşüm” adı altında AVM’lerin tarihin yerini aldığı bir dönemden söz ediyoruz. Veliaht Dairesi de iktidarın “Saraylı” olma hevesiyle Müze’nin çevresini adeta bir hükümet konağı kompleksi haline getirdiği bir alanın merkezinde. Bu yüzden “Meclis baskınının” ardında ihmal edilen kültüre sahip çıkma hizmetinin olduğuna inanmak pek kolay değil. Bir ülkenin sanat tarihine vurulan bu darbenin altında imzası bulunan kişiler için bu olay tarih önünde ne büyük bir talihsizliktir...

 

İlginç bir biçimde, Veliaht Dairesi’nin Resim ve Heykel Müzesi’nden alındığına dair bu haberle ilgili olarak basın ve sanat çevrelerinden halen bir tepki gelmedi. Emek Sineması’nda olduğu gibi kültürel belleğine sahip çıkan kitlelerin şu andaki sessizliğini anlamak mümkün değil! İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin Veliaht Dairesi’nde kalmasının önemine dair bir tartışma için belki de artık çok geç... Ama en azından söz konusu karar ve gerekçeleri hakkında sessizliği bozmak için bir çift laf etmenin tam  zamanıdır.

 

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye’nin ilk modern sanat müzesidir. 1970’lere kadar ülkenin tek sanat müzesi olduğu için şu anda başka hiçbir kurumun sahip olmadığı müthiş bir koleksiyonu vardır. Ve bu müze Veliaht Dairesi’nde kurulmuştur. Bilindiği gibi, pek çok yönüyle Fransız Devrimi’nden esinlenen Cumhuriyet ideolojisi, sanat söz konusu olduğunda da kraliyet koleksiyonlarını yurttaşına devreden ve bu kararını da koleksiyonları daha önce aristokrasinin gezindiği saray koridorlarında sergileyerek pekiştiren devrimci devlet anlayışının temsili olan Louvre Müzesi modelini izlemiştir. O dönemde bütün büyük Avrupa şehirlerinin takip ettiği bu model ulus-devlet, modernite ve kamusal sanat müzesinin doğuşunun birbiri içine geçmiş ilişkilerinin bir uzantısıdır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Louvre’u da, Atatürk’ün emriyle elbette yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun en can alıcı yerinde, Padişah’ın veliahdının kaldığı dairede, yeni ulus-devletin simgesi olarak kurulmuştur.

 

O nedenle ne Veliaht Dairesi sadece Dolmabahçe Sarayı’na ait bir mekan, ne de Resim ve Heykel Müzesi salt bir sanat koleksiyonudur. Sanat tarihinin ulus tarihiyle örtüştüğü bir sürecin sonucu olarak, bu ikili birarada Türkiye’nin tarihinin bir parçasıdır. Dolayısıyla müze, ancak o dönemin ideolojisine göre dönüştürülmüş Veliaht Dairesi’nin içinde kendini tanımlayabilir, koleksiyonu bu mekanın taşıdığı bu özgün ve tarihsel “aura” ile beslenebilir. Veliaht Dairesi de ancak Türkiye’nin ilk kamusal sanat müzesinin kurulduğu bir mekan olduğu sürece önemini koruyabilir. Bu ikisi, ancak birarada, eleştirilsin eleştirilmesin Türkiye’nin geçirdiği önemli dönüşümün görsel temsili olduğu sürece anlamını devam ettirebilir. Tam da bu nedenle, Louvre Müzesi, giderek büyüyen koleksiyonuna rağmen Louvre Sarayı’ndan çıkıp modern ve büyük bir binaya geçmek yerine, müzenin imajını çağdaşlaştıran mimar I. M. Pei’in Piramid’ine milyonlarca avro harcamıştır. Fransa Louvre Müzesi’yle sadece sanatına değil, geçmişine sahip çıkmaktadır. Veliaht Dairesi’ndeki Resim ve Heykel Müzesi güncel olmak için değil, bir tarihi korumak, hatırlamak ve gerekirse müzenin aracılığıyla bir dönemin eleştirisini yapmak için vardır.

 

Esas olarak kamusal müze, tarihyazımı, modernlik ve ulus-devlet arasındaki bu ilişki, sanatın örgütlenmesi ve sanat tarihinin yapılanmasını da ortaya çıkaran bir mekanizma olduğuna göre, Resim ve Heykel Müzesi ile Veliaht Dairesi arasındaki bu semiyolojik ilişkinin bozulması, Türkiye’deki sanatı ve tarihini etkileyen ciddi bir darbe olarak görülmeli. Ağırlıklı olarak Veliaht Dairesi ile ilgili sorunlardan ötürü Resim ve Heykel Müzesi’nin uzun dönem aralıklarıyla kapalı kaldığı ve sanat ortamının işlevsiz bir müzeyle baş başa kaldığı gerçeği yadsınamaz. Her şeye rağmen Resim ve Heykel Müzesi, Akademi’nin yıllardır sürdürdüğü çaba sayesinde yok olmamış, müzeolojik bir tartışmayı canlı tutmuş, müzenin sanat ortamındaki varlık ile yokluk arası konumu aslında Türkiye’ye özgü bir sanat tarihi yaratmıştır. Bu geçmiş, belki beş sene önce bu kadar önem taşımıyordu. Ama sanatın finans dünyasıyla eklemlendiği, özel müzelerin sanat tarihi yazmaya başladığı, sanatın modernizmini tanıyamadan onun ötesine geçtiği bir deneyimin yaşandığı bu dönemde artık tarihe eskisinden daha fazla ihtiyacı var. Giderek eksikliği daha fazla hissedilen, modernizmin dinamikleriyle oluşmuş bir sanat tarihi Veliaht Dairesi’nin tamamladığı bir Resim ve Heykel Müzesi’nde yazılmalıdır ki, ondan sonra çoklu anlatılarla beslenen alternatif sanat tarihleri de yazılabilsin…

 

Ama kabul etmek gerekir ki, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi bu görünmez haliyle, ne koleksiyonunu piyasanın baskısına karşı koruyabilir, ne de Veliaht Dairesi’ni elinde tutabilir. Açık ki yeni düzenin, Resim ve Heykel Müzesi’nin sessiz sedasız bile olsa Veliaht Dairesi’nde kalmasına tahammülü yok! Müze tamamen yok olmamak için görünür olmak zorunda. Türkiye’de artık kamuoyunun, en azından oy potansiyeli düşük kesimin fikrinin hiçbir şeyi etkileyemeceğini kabul etmiş durumdayız. Ancak, müzenin şu anda müthiş bir gücü var: sanat... Paraya, politikaya, İstanbul’un küresel imajına dönüşebilen sanat... Resim ve Heykel Müzesi Antrepo’da elindeki koleksiyonun değerini gürültülü, tantanalı bir biçimde göstermeyi başarırsa, müzenin İstanbul’un küreselleşme projesi için vazgeçilmez bir unsur olduğu konusunda karar verici aktörleri ikna edebilir. Bu noktada, büyük sermayelerin sahip olduğu sanat kurumları söz konusu olduğunda sonsuz bir hoşgörü ve iyi niyetle desteğini gösteren, ya da sadece güncel sanatla ilgilenen artokratlar güruhunun da heyecan dolu mesailerinin bir kısmını müzeye ayırmalarının faydası olacaktır kuşkusuz. Böylelikle Veliaht Dairesi’nin restorasyonu bittiğinde, Resim ve Heykel Müzesi Antrepo’yu da içeren ikili bir sergileme düzeniyle hem sanat tarihini hem de çağdaşa yakın sanat üretimlerini birarada sunabilen güçlü bir kamusal sanat müzesi olarak cümle alemin karşısına çıkabilir. Yoksa ne tarihi, ne aurası dikkate alınmadan, son derece basit bir üslupla apar topar Veliaht Dairesi’nden çıkarılan Resim ve Heykel Müzesi’nin, birkaç yıl içinde Galataport adı verilen bir kentsel dönüşüm projesinin altında Antrepo’dan da aynı üslupla atılmayacağının garantisini kim verebilir? Belki müze hiçbirimizin hayatına Emek Sineması ya da Beyoğlu kadar dokunamadı. Ama bazı tarihi değerler vardır ki, bizimle hiç konuşmasalar bile onları korumak kendimizi korumaktır. Müze yıllardır bizden bir ses bekledi. Artık zamanıdır! Bütün dünya “işgal et” (occupy) furyasıyla sallanırken belki şimdi de bizim işgal zamanımız gelmiştir! Sadece sanata değil, tarihe sahip çıkmak için... Halen birilerinin umurundaysa...

e-skop.com, 16.01.2012

JİTEM KAZISI ARKEOLOG DENETİMİNDE SÜRÜYOR

 

 

Diyarbakır'da 1993-1999 yılları arasında JİTEM karargahı olarak kullanılan binanın yan tarafında başlatılan ve şu ana kadar 11 kafatası ile çok sayıda insan kemiği bulunan bölgede kazı çalışmaları sürüyor.

 

Diyarbakır'da 1993-1999 yılları arasında JİTEM karargahı olarak kullanılan binanın yan tarafındaki kazı çalışması sürüyor. Son 4 gün içinde bulunan 11 kafatası ve çok sayıda kemik adli tıpta muhafaza altına alındı. Faili meçhul cinayetlere ışık tutması beklenen kemiklerin kimlere ait olduğu, yapılacak DNA testi ardından netlik kazanacak.

Diyarbakır özel yetkili cumhuriyet savcıları Osman Coşkun ve Mustafa Baklacı gözetiminde gerçekleştirilen kazı çalışmaları büyük titizlik içinde yapılıyor. Bölge sit alanı olduğu için iş makineleri kullanılamıyor. Arkeologların denetimindeki kazılar kazma ve küreklerle yapılıyor. Polisin olağanüstü güvenlik önlemi aldığı bölgeye basın mensupları dahil kimse yaklaştırılmıyor.

Kültür Bakanlığı tarafından restorasyon çalışmaları sürdürülen Diyarbakır'ın Suriçi semtindeki İç Kale bölgesinde, doğalgaz boruları döşemek için Çarşamba günü kazı yapılmıştı. JİTEM Grup Komutanlığı'nın, 1999 yılına kadar sorgu ve işkence üssü olarak kullandığı eski Merkez Kapalı Cezaevi'nin yan tarafında yapılan kazıda insanlara ait olduğu değerlendirilen 6 kafatası ve çok sayıda kemik bulundu.

Hz. Süleyman Camii'nin arka tarafında eski cezaevinin duvarının dibinde kafatası ve kemik parçalarına rastlanınca durum polise ve savcıya bildirildi. Olay yerine gelen savcı, bütün bölgenin güvenlik çemberine alınmasını istedi. Genişletilen kazı çalışmalarında 5 kafatasına daha ulaşıldı. Güneydoğu'daki faili meçhuller sebebiyle isminden sıkça söz edilen Sur İçi'ndeki Jitem merkezinin bulunduğu bölgede çıkan kemiklerin, faili meçhule kurban giden kişilere ait olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

Güneydoğu'da 1990'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin olarak son 2 yılda 7 farklı ilde yapılan kazılarda 938 kemik bulundu. Adli Tıp Kurumu, bunların 530 tanesinin hayvanlara ait olduğunu açıkladı, diğer kemiklerle ilgili DNA araştırması ise sürüyor.

Habertürk, 16.01.2012

 

******


KAFATASI 15'E ÇIKTI, BÜTÜN İÇKALE KAZILACAK

 

 

Diyarbakır'da 'karanlık dönem' olarak bilinen 1990'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili başlatılan kazı çalışmasında sürpriz bir gelişme yaşandı.

 

Özel yetkili savcılar, bir dönem cezaevi ve JİTEM Grup Komutanlığı olarak kullanılan binaların da içerisinde yer aldığı tarihi İçkale bölgesinin tamamını kazma kararı aldı. Arkeologların gözetiminde yapılan kazılarda dün çıkan 4 kafatasıyla birlikte şu ana kadar 15 insana ait çok sayıda kemik parçasına ulaşıldı.

 

Başvuruda kazıların kazma kürek yerine iş makinelerinin yardımıyla daha dikkatli bir şekilde yürütülmesi için izin istendi. Kurulun vereceği karar doğrultusunda çalışmalar yeniden şekillenecek. İş makinesine izin verilmemesi halinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı kazı çalışmasını yapan personel sayısını artıracak. Kazı çalışmalarında çıkartılan kafatası ve kemikler, Diyarbakır Adli Tıp'ta muhafaza altında tutuluyor. Kazı çalışmalarının bitmesinin ardından kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumu'na yüksek koruma şartları altında gönderilerek DNA testine tabi tutulacak. Adli tıp uzmanları tarafından Diyarbakır'da uçağa en son kargo olarak konulacak kemikler, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda herhangi bir karışıklığın meydana gelmemesi için ilk kargo olarak alınacak. Kafatası kemiklerinin bulunmasının ardından, 1990'lı yıllarda yakınlarını kaybedenler, özel yetkili savcılara başvurdu. Kayıp yakınları, DNA için kan verme talebinde bulundu. Ancak savcılar, kemiklerin adli tıbba gönderilmesinin ardından kan örneklerinin alınacağını belirtti. İHD Diyarbakır Şube Sekreteri Raci Bilici, JİTEM'in karargahı olarak kullanılan bölgenin kazılması için geçmişte de girişimleri olduğuna dikkat çekti. Bilici, "Biz buranın açılması gerektiğini bir yıl önce söyledik. Talepte bulunduk; ama savcılık izin vermedi. Tesadüfle ortaya çıktı." şeklinde konuştu.

 

Kültür Bakanlığı tarafından restorasyon çalışmaları sürdürülen Diyarbakır'ın Suriçi semtindeki İçkale bölgesinde, doğalgaz borusu döşemek için geçtiğimiz çarşamba günü kazı yapılmıştı. JİTEM Grup Komutanlığı'nın, 1999 yılına kadar sorgu ve işkence üssü olarak kullandığı eski Merkez Kapalı Cezaevi'nin yan tarafında yapılan kazıda insanlara ait olduğu değerlendirilen 6 kafatası ve çok sayıda kemik bulundu. Olay yerine gelen savcı, bütün bölgenin güvenlik çemberine alınmasını istedi. Genişletilen kazı çalışmalarında 5 kafatasına daha ulaşıldı. Bölgede çalışmalar savcı nezaretinde devam ediyor. Güneydoğu'da 1990'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlere ilişkin olarak son 2 yılda 7 farklı ilde yapılan kazılarda 938 kemik bulundu. Adli Tıp Kurumu, bunların 530 tanesinin hayvanlara ait olduğunu açıkladı, diğer kemiklerle ilgili DNA araştırması ise sürüyor. 1994 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybolan 6 kişinin kemikleri, yakınlarından alınan DNA ile uyuşmuştu.

Zaman, Haber: İsmail Avcı, 18.01.2012

ÇİN'DE YENİ DİNOZOR TÜRÜ KEŞFEDİLDİ

 

 

Çin ve Japon bilimadamları, Çin’in doğusundaki Cıciang eyaletinde yeni dinozor türü keşfedildiğini duyurdu.

 

Ulusal basındaki haberlerde, yeni keşfedilen türün Ornithischian türünde olan ve kuş kalçalı dinozorlar olarak da adlandırılan bir dinozor türünün iskeletlerinin incelenmesi sonucu ortaya çıktığı kaydedildi.

 

Bilimadamlarının üç yıl boyunca iyi bir şekilde muhafaza edilmiş iskeletleri incelemesinin ardından bir hükme vardığı belirtilirken, yeni bulunan türe "Yueosaurus Tiantaiensis" adı verildiği, Çince olarak da "Tientay Yüe Dinozoru" dendiği kaydedildi.

 

Yeni türün bugünlerde Tientay olarak adlandırılan kasabada bulunması ve eski dönemlerde 2 bin 500 yıl evvel Yüe devletinin o bölgede yaşaması nedeniyle bu ismin verildiği belirtildi.


Keşfedilen yeni türle ilgili çalışmanın bir İngiliz dergisi olan Mesozoik Araştırmalar dergisinde basıldığı ifade edildi.

 

Ornithischian türündeki Ornitopod ailesinden olan dinozorun Asya’da nadir görülen bir tür olduğu, bu türün otçul, hızlı koşabilen iki ayaklı küçük dinozorlar olduğu kaydedildi.

 

Bu türler yoğun bir şekilde Kuzey Amerika’da görülüyor ve Asya’da nadir olarak bulunduğu belirtiliyor.

 

Çin’de bulunan yeni türün ise gagalı, otçul ve 1,5 metre boyunda olduğu, eyalette bulunan en küçük dinozor türü olarak kayda geçtiği ifade edildi.

 

Cıciang eyaleti Çin’de dinozor ve dinozor yumurtası fosilleri açısından zengin bir bölge olarak biliniyor. Bu yeni türün keşfinden evvel yine aynı bölgede 3 otçul ve bir etçil tür keşfedilmişti.

Akşam, 16.01.2012

İŞKENCELERİYLE ÜNLÜ SANSARYAN HAN PAYLAŞILAMIYOR

 

 

Ermeni Patrikliği’nin işkencehaneleriyle ünlü İstanbul Sirkeci’deki Sansaryan Han’ı geri almak için mahkemeye başvurması, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü harekete geçirdi.

Habertürk’e konuşan Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, “Sansaryan Han 76 yıldır mazbut vakıf statüsünde. Hiçbir zaman cemaat vakfı olmadı” dedi. “Ermeni Patrikliği iyi niyetli davranmıyor” ifadesini kullanan Ertem “İyi niyetli olsalardı önce mazbut vakıf statüsünün kalkması için hukuki yollara başvururlardı. Ama bu duruma itiraz edemezler. Sansaryan Han’ın mazbut vakıf olmasının üzerinden 76 yıl geçmiş. İdari işleme itiraz 60 günle sınırlıdır. En önemlisi ise kanun hükmüyle mazbut vakıf statüsüne alınan bir gayrimenkulün geri verilmesi mümkün değil. Karara itiraz edeceğiz. Gerekli hazırlıkları yapıyoruz” ifadesini kullandı.

İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Sansaryan Han hakkında kendi görüşlerine başvurmadan tedbir kararı aldığını belirten Ertem, şöyle konuştu: “Basında çıkan bazı haberlerde tedbir kararından dolayı Vakıflar Genel Müdürlüğü olarak Sansaryan Han’ı kiralayamayacağımız yazıldı. Bu doğru değil. Tedbir kararı, satış ve el değiştirmeyle ilgili. Vakıflar olarak idare ettiğimiz hiçbir gayrimenkulü satma yoluna gitmediğimiz gibi Sansaryan Han’ı da satma gibi bir düşüncemiz zaten olamaz. O yüzden böyle bir kararın alınmasına gerek yok. Ancak satış hali dışında her türlü yatırım tasarrufunda bulunabiliriz.’’

Habertürk, Haber: Bülent Günal, 16.01.2012

MOR LOOZOR'U DEFİNECİLERDEN KORUYAN YOK

 


Mor Lazoor daki rahip ve rahibelerin, üzerine çıkıp çile çektikleri İnziva Kulesi ayakta kalan son kule. Ama o da kazılarla yıkılmak üzere.

 

Mardin’in Midyat İlçesi'ne bağlı Habsunnes Köyü’ndeki Mor Lazoor Manastırı son yıllarda definecilerin uğrak yeri haline geldi. Devlet, 2008’de manastırın yolunu ihale açıp sattı. Dünyaca ünlü kanser uzmanı Prof.Dr. Fuat Oduncu, İsviçreli dünya şampiyonu boksör Roberto Belge ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in büyükannesinin köyü olan Habsunnes’teki manastırın en önemli özelliği, güneşe tapanlardan kalma bir tapınağın üzerine inşa edilmiş olması. 

Ne var ki son yıllara kadar sağlam olan tapınak artık içler acısı halde. Manastır aynı zamanda bölgede sağlam kalan son inziva kulesine de sahip. Rahip ve rahibelerin yaz kış üzerine çıkıp çile çektikleri kule, temeline yapılan kazılar yüzünden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.


Mıhallemi Dinler Diller ve Medeniyetler Arası Diyalog Derneği Başkanı Mehmet Ali Aslan ve Midyat Süryani Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş’ın umutları tükeniyor.


2008’e kadar neredeyse hiç dokunulmayan manastırın, bu tarihten sonra garip bir biçimde define avcılarının hedefi haline geldiğini belirten Aktaş, “2008’de şikayet ettik. Rapor tutuldu. O rapordan sonra manastır daha fazla tahrip edildi” diyor. Noel’de kaymakama sözlü olarak şikayetini ilettiğini belirten Aktaş, “Gereğini yapacağız dedi.


1 hafta içinde daha fazla kazılmaya başladı. Bilinçli bir tahrip var. Hem din düşmanlığı ve hem definecilikten şüpheleniyorum” diyor. Aktaş’ın ‘aydın ve sosyal demokrat’ olarak tanımladığı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a da bir mesajı var: “Yıkılan yıkıldı, yakılan yakıldı. Camileştirilen camileştirildi. Ortak miras olan bu yapıları bir avuç insan koruyamıyoruz. Bari kalanları korumak için yardım edin.”


Tapınağı korumak için 2008’de mücadeleye başlayan Mehmet Ali Aslan ise kaymakamlık ve valiliğe 10’a yakın başvuru yapıldığını anlatıyor. 2011 sonbaharında bir gece gördükleri ışık üzerine 3-4 köylüyle manastıra gittiklerini ve iki korucuyla karşılaştıklarını anlatan Aslan, “Nöbet tuttuklarını söylediler. Ama nöbet tutuluyorken bu yağma oluyorsa daha feci” diyor.

Radikal, Haber: Enis Tayman, 16.01.2012

 

******


MANASTIRA İNSANSIZ HAVA ARAÇLI KORUMA TALEBİ

 

 

Mardin’in Midyat İlçesi Mercimekli Köyü'nde Süryanilere ait olan 3 bin yıllık tarihi Mor Loozor Manastırı define avcıları ve tarihi eser yağmacıları tarafından talan edildi.

 

Süryaniler manastırın korunma altına alınmasını istedi. Mıhallemi Dinlerarası Diyalog Derneği Başkanı Mehmet Ali Aslan, “Burası ciddi anlamda korunana kadar geceleri insansız hava araçları tarafından gözetlenmesini istiyoruz. Çünkü başka bir çaremiz kalmadı” dedi. 1970’lere kadar içinde ibadet edilen manastır, Süryani vatandaşların köyden göç etmesiyle sahipsiz kaldı. Yıllardır turizme kazandırılması gündemde olan manastır, define arama kazıları nedeniyle harabeye döndü. Midyat Süryani Kültür Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş ve Mıhallemi Dinler Arası Diyalog Derneği Başkanı Mehmet Ali Aslan bu duruma tepki gösterdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dan yardım isteyen Dernek Başkanı Yuhanna Aktaş, manastırın koruma altına alınması talebinde bulundu.

Milliyet, Haber: Mehmet Halis İş, 18.01.2012

BİN YILLIK TEKNE DENİZLE BULUŞACAK

 

 

Marmaray ve metro projeleri kapsamında yürütülen arkeolojik kazılar sırasında Yenikapı'da bulunan ve ''Dünyanın en büyük batık gemi koleksiyonu'' olarak kabul edilen 36 eserden ''Yenikapı 12'' adlı teknenin replikasyonu yapılacak. Orta çağ dönemine ait olduğu tahmin edilen 9,64 metre uzunluğunda ve 2,60 metre genişliğindeki teknenin kopyası, 2013 yılında denize indirilecek.

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Işıl Kocabaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yenikapı'da 2004 yılında başlayan ve hala devam eden kazılarda binlerce eserin yanında 36 adet ahşap tekne ve gemi kalıntısının bulunduğunu belirtti.

MS 5 ve 10. yüzyıllar arasında inşa edilen bu batıkların ''Dünyanın en büyük batık gemi koleksiyonu'' olarak kabul edildiğini aktaran Kocabaş, batık gemilerden 28'i üzerinde bilimsel çalışmaların üniversitenin Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü (TKVKO) Sualtı Kültür Kalıntılarını Koruma Anabilim Dalı uzmanları tarafından, bölüm ve proje başkanı Ufuk Kocabaş'ın liderliğinde sürdürüldüğünü hatırlattı.

Kocabaş, Yenikapı batıklarının çok az bilinen bir dönemin teknolojisini temsil ettiğini, bir arkeolojik sitede toplu halde bulunduğunu ve oldukça sağlam durumda günümüze ulaştığını kaydetti.

Gemi yapım teknolojisinde erken ve Orta Bizans döneminin, babadan oğula geçen geleneksel inşa yönteminden, günümüzde hala kullanılmaya devam eden yeni bir tarzın tasarlanmaya ve uygulanmaya başlandığı dönem olarak bilindiğini aktaran Kocabaş, şöyle konuştu:
''400 ile 600 yıllık bir periyotta batmış olan Yenikapı tekne ve gemileri, bu teknoloji evriminin izlerini ahşapları üzerinde günümüze taşımış. Bu aşamalı geçişin en güzel örneklerinden biri Yenikapı 12 batığı. Geleneksel yapım felsefesinin karakteristik özelliklerine sahip olan Yenikapı 12 batığı, bu yapım yönteminin MS 9. yüzyıla kadar sürdüğünü kanıtlamakta; aynı zamanda modern yönteme geçişte, ustasının yaptığı inşa çözümlemelerini yansıtmaktadır. Tekne, amfora yükünün yanı sıra gövde elemanlarının çoğunun dağılmadan, orijinal yerlerinde günümüze ulaşmış olması nedeniyle biçimi, tasarımı ve döneminin gemi inşa teknolojisi hakkında eşsiz bilgileri barındırmaktadır.''

"YENİ KAPI 12"NİN ÜZERİNE DOKTORA TAEZİ
Kocabaş, projenin birinci basamağını ''Yenikapı 12''nin yapım tekniği ve rekonstrüksiyonu üzerine yapılan doktora tezinin oluşturulduğunu, tezde ''Yenikapı 12'' batığının nasıl tasarlandığı, nasıl inşa edildiği ve yapım tekniğinin Akdeniz gemi inşa yöntemleri arasındaki yerinin araştırıldığını ve tekne kalıntısının müzede yeniden kurulma ve replika yapımı süreçlerinin yer aldığını belirtti.

Bu kapsamda kazı alanında ''Yenikapı 12'' gövdesinin kütlesinin 3 boyutlu olarak kaydedildiğini, foto-mozaiklerinin yapıldığını bildiren Kocabaş, ''Kazı laboratuvarında teknenin tüm ahşap elemanları ayrı ayrı faroarm cihazı ile gerçek boyutlarında çizilerek 3 boyutlu olarak bilgisayar ortamında çizilmiştir. Ahşaplar üzerindeki yapılan detaylı analizler sonucunda, inşasında kullanılan standart birimler, yapım ustasının işaretleri, kullandığı aletler, ahşap elemanın bir ağacın neresinden elde edildiği gibi pek çok bilgiye ulaşılmıştır. Üç yıl süren değerlendirmeler sonucunda 'Yenikapı 12'nin boyutları, kaybolmuş kısımlarının biçimi ve tasarım ilkeleri belirlenmiştir. Bu verilere göre teknenin restitüsyon çizimleri yapılmıştır. Daha sonra bu çizimler etlendirilerek teknenin deniz üzerinde ve liman içindeki durumunu gösteren illüstrasyon ve animasyonları hazırlanmıştır'' ifadelerini kullandı.

"YENİKAPI 12"NİN ÖZELLİKLERİ
Kocabaş, ''Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre 'Yenikapı 12', MS 9. yüzyılda denizlerde seyir eden, tek direkli ve Latin yelkenli küçük bir ticaret teknesidir. Kapasitesi için tasarlanmış ve inşa edilmiş olan teknenin gövdesi fazla yük alabilmek için düz dipli ve kavisli bir karinaya sahiptir. Düz dipli gövde yapısı, sığ limanlara ve koylara kolayca girebilme; baş kısmının daha geniş inşa edilmesi, teknenin güçlü dalgalarda kullanılma kabiliyetini arttırmaktadır. 9,64 metre uzunluğunda ve 2,60 metre genişliğindeki 'Yenikapı 12' teknesi, ambarında ortalama 180 adet şarap dolu amfora taşımaktadır'' dedi.

''Yenikapı 12'' teknesinin bir replikasının yapılmasına karar verildiğini dile getiren Kocabaş, şunları kaydetti:
''Burada hedeflenen amaç, elde edilen teorik bilgiler ışığında MS 9. yüzyıla ait bir Ortaçağ teknesinin o zamanki şartlarıyla inşa edilerek teknenin yapımı ve o sırada yaşananlar hakkında daha fazla bilgiye ulaşmaktır. İnşasında kaç usta çalışmış, malzemenin temini, gövde ahşaplarının birbirine hizalanması, bunların monte edilmesi gibi aşamalar ne kadar sürmüş, usta geleneksel yapım tarzında ne gibi zorluklar yaşamış, iki farklı yapım yöntemini nasıl bir araya getirmiş ve bunun gibi pek çok merak edilen hatta akla gelmeyen soruya cevap aramaktır. Deneysel arkeoloji konusuna giren bu çalışmada 'Yenikapı 12', yapımında kullanılan aletlerle, ustasının ağacı işlemesinden başlayarak, tekneyi oluştururken izlediği kurulum sırası ve inşa yöntemine sadık kalarak tekrardan inşa edilecektir.''

Projenin hazırlıklarının devam ettiğini vurgulayan Kocabaş, ''Başlangıç için belirlenen tarih 2012 yılı yaz ayları. 2013 yılı ortalarında da geminin tamamlanarak denize indirilmesi hedefleniyor. Ancak başlama tarihini belirleyen en önemli faktör gerekli olan finansmanın bulunması'' dedi.

"REPLİKA TAMAMLANDIKTAN SONRA DENİZE İNDİRİLECEK"
''Yenikapı 12'' replikasının, İstanbul Arkeoloji Müzeleri bahçesinde ya da İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün Beyazıt'taki tarihi bahçesinde halka açık olarak yapılmasının planlandığını belirten Kocabaş, şunları kaydetti:

''Bu sayede müzeyi gezenler, aynı zamanda bu çalışmaları seyretme ve o dönem gemi inşası hakkında bilgi sahibi olma şansına ulaşacak. Ayrıca bu sürece paralel olarak çeşitli etkinlikler ve konunun uzmanı kişilerin verecekleri konferanslar da olacak. Tüm sürecin bir belgesel olarak hazırlanması da proje kapsamında gerçekleştirilecek. Replika tamamlandıktan sonra denize indirilecek ve 'Yenikapı 12', müze ziyaretçilerine bir Orta Çağ teknesinde muhteşem bir seyir tecrübesi yaşatarak, denizlerdeki yarım kalan hayatına farklı bir amaçla devam edecek.''

Habertürk, 16.01.2012

SGK ÜSTÜNE ALINMIYOR, KARAR MAHKEMENİN

 

 

Emek Sineması’nın geleceğine ilişkin tartışmalar sürerken, Emekli Sandığı’ndan binanın satışıyla ilgili yetkiyi ve işlemleri devralan Sosyal Güvenlik Kurumu topu tamamen mahkemeye attı. Mahkeme, Koruma Kurulu’nun verdiği onayın yürütmesini durduran idare mahkemesinin kararını bozmazsa SGK restorasyon sürecinin başlamasına itiraz etmeyecek.


Emek Sineması tartışmasında, Kamer İnşaat temsilcisi Levent Eyüboğlu, Bakan Ertuğrul Günay, Mimarlar Odası gibi ilgili taraflar görüşlerini açıklamıştı. Kamer İnşaat, Emekli Sandığı ile 1993’te yapılan, ancak kiracıların tamamen boşaldığı tarih olan 2008’den sonra geçerli olacak sözleşme gereği yapılacak restorasyon projesinin Emek Sineması’nı ortadan kaldırmayacağı görüşünde. Bakan Günay, Kamer İnşaat’ın sinemayla ilgili taahhütlerinden ikna olmuş görünüyor. Mimarlar Odası ise başlattıkları ve ilk raundunu aldıkları hukuk mücadelesini sonuna dek sürdürme kararlılığında. Ancak, binayı 1993’te 25 yıllığına Kamer İnşaat’a kiralayan Emekli Sandığı’nı çatısı altına alan SGK, konuyla ilgili sessizliğini koruyor. 

Emek’le ilgili tartışmaları başından beri sayfalarına taşıyan Radikal, konuyla ilgili görüşlerini almak için SGK Başkanı Fatih Acar’a başvurdu. Acar, konuyla ilgili konuşmak yerine basın müşavirliği aracılığıyla mesaj göndermeyi tercih etti:
“Sözleşme Emekli Sandığı döneminde imzalanmış. Uzun süre binadaki kiracılar boşaltılamadığı için sözleşme yükümlülükleri yerine getirilememiş. Bina boşaldığında, kiracı şirketin projesi Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından onaylanmış. Ancak Mimarlar Odası konuyu yargıya taşımış ve İdare Mahkemesi kurulun kararının yürütmesini durdurmuş. Şimdi konu temyiz aşamasında. Eğer Temyiz Mahkemesi Anıtlar Kurulu kararını uygun bulursa, SGK sözleşme yükümlülüklerine uygun davranacak. Mahkeme olumsuz görüş bildirirse projenin başlaması mümkün görünmüyor. Dolayısıyla mahkeme kararı çıkıncaya dek Emek Sineması konusunda herhangi bir adım atılmayacak.”

Radikal, 15.01.2012

 

******


ÜST KATA TAŞINACAKMIŞ!

 

 

Emek Sineması'nda projenin mimarı Fatih Kesgün, Emek Sineması'nın kapılarını basın mensuplarına açtı.

 

Tartışmalara neden olan Cercle D'oirent ve Emek Sineması projesini üstlenen Kamer İnşaat yetkilileri ve projenin mimari Fatih Kesgün, Emek Sineması'nın kapılarını basın mensuplarına açtı.

Emek Sineması salonundan hiçbir parçanın sökülmediğini, her bir metrekaresinin rölevesinin yapıldığını belirterek Emek Sineması'nın yıkılmayacağını birebir haliyle projede üst kata taşınacağını tekrarladı. Kesgün, "Proje tamamlandığında Emek Sineması'nda şu an dokunduğunuz duvarlara dokunacak, şu an durduğunuz tavanın altında oturacaksınız" dedi.

Projenin Cercle D'orient (Serkıldoryan) binası, Melek Apartmanı ve İsketinj Apartmanı olmak üzere üç ayrı noktada gerçekleştirileceğini hatırlatan Mimar Fatih Kesgün, geziye de İstiklal Caddesi'ne en uzun cephesi olan 1884 Mimar Alexandre Vallaury yapımı Cercle D'Orient binasından başladı. Binanın pasaj girişine sonradan yapılan küçük dükkanların zamanla yapıya izinsiz müdahalelerde bulunduğunu belirten Kesgün, taşıyıcı duvarların yıkılmış olduğunu söyledi. Bu dükkanların binanın ilk yapıldığı günlerdeki haline dönüştürüleceğini belirten Kesgün, binanın süslemelerinden yer döşemesine kadar en özgün haliyle plan şeması değiştirilmeden korunacağını belirtti. Kesgün, Cercle D'Orient binasının otel yapılmasının sözkonusu olmadığını, salonların ofis veya toplantı salonları olarak kullanılabileceğini kaydetti.

1974 yılında çıkan yangından etkilenen ve kullanılmaz hale gelen Cercle D'Orient, aradan geçen 38 yıla rağmen yangının izlerini taşıyor. 40 yıllık zaman zarfında el değmediği ve kaderine terkedildiği açıkça görülen bina projeye göre olduğu gibi korunacak.

Projenin koruma kurulu tarafından 45 gün boyunca en ince ayrıntısına kadar değerlendirildiğini söyleyen Kesgün, İsketinj Apartmanı'nın da mimari özellikleri nedeniyle kurul kararıyla olduğu gibi korunacağını söyledi.

Kompleks içinde yer alan Melek Apartmanı'nın cephesinin ve merdiven kovasının aynen korunacağını ancak binanın iç kısmının yıkılarak projeye dahil edileceğini söyleyen Kesgün, şöyle konuştu:

CEPHE DÜZENİ BOZULMUŞ
"Emek Sineması, özgün bir mekan değil. Bu sinemayı yapabilmek için binanın taşıyıcı duvarları yıkılmış, mevcut döşeme sistemi bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yöntemle oluşturulmuş. Cephe düzeni bozularak emek sinemasına giriş yapmışlar. Defalarca tadilat görmüş. Emek Sineması'nı arkada kalan diğer mekanlarla beraber kullanım sağlanabilmesi için üst katlara taşınması gerektiğine karar verdik. Ama bu bir firmanın, bir mimarın inisiyatifine bırakılmış bir süreç değil. Proje kurul tarafından değişikliğe de uğratıldı. Artık 'Emek Sineması yıkılıyor, yıkılmıyor' yerine artık 'Emek Sineması salonumuz aynı kotta mı kalsın, üst kota mı taşınsın' konusunu tartışıyoruz. Yıkım sözkonusu değil. Salonu nasıl bir yöntemle nakil edeceğimizi ortaya koyduk. Şu an dokunduğunuz duvara proje bittiğinde dokunamazsanız o zaman ben suç işleyen bir mimar olurum."

GELİR KAMUYA AKACAK
Fuayenin ve salonun günümüz standartlarına da uymadığını hatırlatan Kesgün, AVM olacağı eleştirilerine de "Yüzdelik dilime göre projenin yaklaşık 7 bin 500 metrekarelik kısmı sinemalar için ayrılmış durumda. Bir alışveriş merkezi düşünün. Hangi AVM'nin yüzde 40'ı sinemalara ayrılmıştır. Bu bir yaşatma, birlikte yaşam senaryosunun ve daha sonra da hiçbir vakfa veya kuruma ihtiyaç duymadan kendi gelirleriyle bakımını onarımını sürdürebileceği gelire sahip olmasıdır. Bu gelir proje nezdinde süresi tamamlandığında bütünüyle kamu mülkiyetine kalacaktır ve bu gelir kamuya akacaktır" diye konuştu.

Kesgün, şu anda inşaat ruhsatı alımı için herhangi bir engelleri olmadığını belirterek, kiracı tahliye işlemleri tamamlandıktan sonra ruhsat buşvurusunda bulunacaklarını belirtti.

Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 17.01.2012

 

******


"EMEK SİNEMASI BU HALİYLE KORUNABİLİR, FAKAT..."

 

 

Emek Sineması'nın kapıları uzun bir aradan sonra tekrar açıldı. Başlıktaki 'eksik' cümle, tarihi Serkil Doryan (Cercile D'Orient) binası ile Emek Sineması'nın da içinde bulunduğu alanın yenileme projesinin mimarı Fatih Kesgün'e ait.

 

Gazetecilerin önüne düşen Kesgün, geçtiğimiz günlerde ilk kez basının karşısına çıkan Kamer İnşaat adına Serkil Doryan, Emek Sineması ve Melek Apartmanı'nı gezdirdi. Ayrıntılara geçmeden önce, başlıktaki cümleyi tamamlayalım: "Emek Sineması teknik olarak bu haliyle korunabilir, fakat yenileme projesi bunu öngörmüyor." Sonuç olarak değişen bir şey yok aslında; Emek Sineması, bulunduğu yerden yukarı taşınacak. Kesgün'ün ifadesiyle "Her santimetre karesi aynen korunacak." Tek bir farkla, alışveriş merkezinin 4. katında, beraberindeki 10 sinema salonuyla birlikte!

 

SERKİL DORYAN YIKILMAK ÜZERE

Mimar Fatih Kesgün'ün proje tanıtım ve 'ikna' gezisi, 1884 yılında yapılan tarihi Serkil Doryan binasından başladı. İki buçuk saat süren gezinin ilk kısmına 'ikna' olmamak mümkün değil. Zira Serkil Doryan binası, salonlarında ve merdivenlerinde adım atarken bile dikkat edilmesi gereken bir harabeye dönmüş durumda. 1973 yılında arka tarafındaki İpek Sineması'nda çıkan yangın, Serkil Doryan'a da sıçramış ve şu anda bile yangının binada açtığı hasar dehşet verici boyutlarda. Duvar ve tavanlardaki işlemeler ile kapılar yangının etkisiyle simsiyah olmuş. Dört katlı binanın çoğu bölümü, göçme tehlikesine karşı mayın tarlasında yürür gibi gezildi. Bu anlarda, proje mimarı ile basını buluşturan Yurdagül Erkoca'nın yüreği ağzındaydı. Burada Kesgün, binanın orijinal halinin aynen korunacağını, her bir odasının ve salonunun ayrı işlemden geçirilip aslına uygun olarak yeniden kullanıma açılacağını söyledi: "Şu anki fotoğraflarını saklayın, iki yıl sonra proje bittiği zamankilerle karşılaştırın. Ahşap kaplamalarına kadar aynısını yapacağız. Yıkım söz konusu değil." Kesgün bir de teminat verdi: "Gazeteci arkadaşlar, projenin başlangıcından bitimine, istedikleri vakit, istedikleri bölümün her kademesini görmek için gelebilirler."

 

Gezinin ikinci ve en önemli kısmı olan Emek Sineması için aynı derecede vahim bir durumdan söz etmek ise mümkün değil. Yandaki Melek Apartmanı'nın ikinci katından Emek Sineması'nın makine dairesine giriş yaptıktan sonra 'gizli' bir tünelden Emek'in fuaye alanında bulduk kendimizi. 2009'daki İstanbul Film Festivali'nin afişleri yerli yerinde duruyor. 40 yıldır kaderine terk edilmiş Serkil Doryan'ın içler acısı halinden eser yok Emek Sineması'nda. Tavandaki işlemelerinden koltuklarına, kolonlarına kadar her şey yerli yerinde ve sağlam. Bu durumu mimar Fatih Kesgün de teyit ediyor. Kesgün, Emek Sineması hakkındaki 'muhalefeti' üç grupta özetliyor: "İlki ideolojik olarak burası kamunundur, kamunun kalmalı diyenler. İkincisi olduğu haliyle korunmalı, binanın üstüne ve geriye kalan kısımlara ne yaparsanız yapın. Üçüncü gruptakiler ise, hiçbir şeye dokunulmasını istemiyor." 'Sizin projeniz neyi öngörüyor?' sorusuna cevaben, "Proje, Emek'in olduğu gibi üst katlara taşınmasını öneriyor. Bu bizim kendi başımıza aldığımız bir karar değil; koruma kurullarının teklifleriyle vardığımız bir nokta." diyor. Dananın kuyruğunun koptuğu nokta tam da burası. Emek Sinemsı'nın bu haliyle korunması mümkün mü? Kesgün'ün cevabı net: "Emek Sineması bu haliyle korunabilir, fakat yenileme projesi bunu öngörmüyor. Serkil Doryan ve Emek dahil tüm alan yaklaşık 30 bin metrekare. Bu alanın 7 bin 500 mektrekaresi 'yeni' Emek'in de içinde bulunduğu sinema salonlarına ayrılacak." 'Peki, Emek neden yerinde korunmuyor?' sorusuna ise Kesgün, "O da bir proje, ama bizim projemiz taşınmasını öngörüyor." cevabını veriyor.

 

Toparlarsak, Serkil Doryan binasının yenileme projesi Kesgün'ün anlattığı şekliyle tamamlanırsa her türlü takdiri hak ediyor. Çünkü 40 yıldır kaderine terk edilen bina çökmek üzere. Fakat Emek Sineması için aynı şeyi söylemek zor. Hatta gezi sonrasında gazetecilerde oluşan kanaati şöyle özetleyebiliriz: Projeyi üstlenenler, Serkil Doryan'ın aslına uygun olarak korunması için harcanacak devasa maliyeti, dördüncü katında 'yeni' bir Emek Sineması'nın yer alacağı alışveriş merkezi ile geri kazanmanın hesabını yapıyor. Yeni projede Emek'in bulunduğu katta değil de üst katta yer alacak olmasının nedeni de bu; alandan kazanıp mağazaları, restoranları ve sinemaları aynı katta toplamak. Bunun ticari literatürdeki karşılığı da 'sürdürülebilir proje'.

Zaman, Haber: Ali Koca, 18.01.2012

 

******


İSTİKLAL'İN UNUTULMUŞ SARAYI

 

 

Önünden her gün iki milyon kişinin geçtiği metruk Serkildoryan binası kırk yıl sonra kamuoyuna açıldı. Binayı eski görkemine kavuşturacak proje, ne yazık ki Emek'i yutmaktan vazgeçmiş değil.

 

Korkulukları yıkılıp gitmiş, havada uçar gibi dönen geniş merdivenler bittiğinde terk edilmiş bir saraya varıyorsunuz. İşlemeli tavanlar, doğramasından kurtulup kaymış büyük kapılar, iç içe geçen büyük salonlar... Hepsinde Serkildoryan (Cercle d’Oryan) için zamanı durduran yangının izleri var.


Emek Sineması’yla gündeme gelen Serkildoryan projesi, öncelikle tam 40 yıldır terk edilmiş bu yapının restorasyonunu kapsıyor. Bu vesileyle, belki de yıllar sonra ilk defa, bu metruk yapı kapılarını kamuoyuna açtı. 1884’te yapılan, İstiklal Caddesi’nin en geniş cepheye sahip bu binası, bir zamanlar bütün Osmanlı elitini bir araya toplayan bir kulüptü. Yakın tarih kitaplarında İngiliz, Rus elçilerinin ülkeyi yöneten Osmanlı paşalarıyla oturup kağıt oynadıkları görkemli günlerine dair çok şey vardır. Arkasındaki İpek Sineması’nı mahveden yangında kullanılmaz hale geldikten sonra terk edilen yapı, hala o eski görkemini taşıyor. Asma katta, yakın zamana kadar kafe olarak kullanılan bölümleri herkes bilir. Birinci ve ikinci katlarda, üyelerin vakit geçirdiği salonlar ya da konakladıkları odalar ise uzun zamandır terkedilmiş durumda. Yine de zemindeki özgün parkeler, duvarları kaplayan süslemeler, görkemli doğramalardan bazıları duruyor. Bu haliyle yok olup gitmiş şatafatlı bir geçmişin simgesi gibi duran binanın aslına en uygun şekilde yenilenmesi planlanıyor.


Tabii ki Büyük Kulüp olarak faaliyet göstermeyecek. Muhtemelen o birbirine açılan salonların her biri şık birer ofise, görkemli rezidanslara, davetler verilen salon ya da iddialı restoranlara dönüşecek. Ama vaadet tikleri gibi bugüne ulaşabilmiş her bir tahta parçasını dahi koruyarak binayı hayata döndüreceklerse, sorun yok.


Serkildoryan’ın arka cephesini 1920’lerden bu yana kapatan iki sinema, İpek ve Emek ise yeni projede yer almayacak. Proje bir yandan binanın arka cephesini de görünür hale getirecek ama daha önce de sıkça söylediğimiz gibi, Emek Sineması’nın da bulunduğu alanı kapsayan yeni bir kütleyle desteklenecek. Bu mekanın içinde de on yeni sinemayla birlikte yukarıya ‘taşınacak’ Emek Sineması, lokantalar, dükkanlar vs. olacak. Bu arada Emek’in üzerinde yükselen Melek Apartmanı’nın da sadece dış cephesi korunacak. O da yeni kütleye dahil edilecek. 

Festival afişleri duruyor
Serkildoryan’ın ardından içine girdiğimiz Emek Sineması’nın fuayesinde üç yıl önceki Film Festivali’nin afişleri duruyor. Kısa zamanda hafiften metruk bir hal almış sinema. Projenin mimarı Fatih Kesgün, binanın statik sorunları olduğunu anlatıyor. Yapacakları işin ‘yıkım’ değil, ‘taşıma’ olduğunun altını çiziyor. Tamam biz de ‘taşıma’ diyelim, ama Mimar Kesgün de bu işlemin bir zorunluluk olmadığını, sinemanın yerinde korunabileceğini kabul ediyor. “Biz başka bir şey öneriyoruz” diyor. Kesgün’e göre projenin oluşmasında Koruma Kurulu’nun da katkısı büyük. Kurulun da önerileriyle projenin bu halini aldığını anlatıyor. Yani, kültürel değerleri koruması için oluşturulan kurul, Emek’in korunmamasında bir beis görmemiş; bu zaten verdikleri onaydan da belli.


Kesgün, sinemayı günümüz koşullarına uygun, daha geniş, daha konforlu bir fuayeyle yukarıya taşıyacaklarını anlatıyor, “Bittiğinde yine bu duvarlara dokunacaksınız” diyor, ıssız sinema salonunu gösterirken. Yaklaşık 30 bin metrekarelik projenin 7-8 bin metrekarelik bölümü sinemalara ayrılmış. Şimdi Emek Sineması’nın bulunduğu yer alışveriş merkezi gibi kullanılacak alana dahil edilecek. Yerin bir kat altına inilip ilk iki kat dükkanlara ayrılacak. Bir üstünde yeme içme alanları, en üstte de Emek Sineması’nın yeni hali... 

Bunlar son kareler mi?
Metruk yapılar arasındaki Kutsal Hazine Avcıları turumuzu tamamladıktan sonra hala Emek konusundaki fikrimiz değişmedi. Belli ki Melek Apartmanı’nın yıkılması ve Emek’in ‘taşınması’, bu projenin daha karlı olması için şart. Kamer İnşaat bunu ‘sürdürülebilirlik’le açıklıyor. Oysa Emek’in bir kültür mirası olması, bulunduğu yerle çok ilgili. Serkildoryan gibi bir mücevher değil sonuçta. Günümüze kadar işlevini sürdürmüş olması, anılar barındırması, sokaktan doğrudan girilebilmesi onu değerli kılıyor. Yoksa asansörlerle çıkıp dükkanların ve lokantaların arasından geçerek ulaşılacak, adı ve tipi Emek’e benzeyen o planlanmış salon, ‘soyut kültürel miras’ adına tüm anlamını yitirdiği için Emek olmayacak.


Neyse, bunları bir kez de mimar Fatih Kesgün’e anlattık. Hasret giderip Emek’le bol bol fotoğraf çektirdik ve çıktık. ‘O hatıra fotoğrafları, oradaki son görüntülerimiz olmasın’ dileğiyle.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 18.01.2012



******


EMEK SİNEMASI 4. KATA TAŞINIR MI?

 

Geçenlerde Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı’nın başkanlığını yürüttüğü İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na (İKSV) uğradım.
 

Bülent Eczacıbaşı, İKSV’deki en büyük destekçisi Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık’la o gün İKSV’nin 2011 faaliyetlerini özetlemiş, 2012’ye dönük planlarını anlatmıştı. Emek Sineması’yla ilgili sorulara da şu yanıtı vermişti:
- İKSV olarak Emek Sineması, bulunduğu yerde ve özgün haliyle korunmalı. Ticari kaygılar taşımayan, kar odaklı olmayan bir proje geliştirilmeli. Biz İKSV olarak buna talibiz.
Eczacıbaşı ve Kocabıyık’la toplantı sonrasında biraz daha sohbet ettim. Eczacıbaşı’na sordum:


- Siz de İş Bankası’yla ortaklaşa eski holding merkezinizin bulunduğu yere Kanyon Alışveriş Merkezi’ni yaptınız. Emek Sineması’nı da kapsayan proje bir işadamı olarak neden sizi rahatsız etti?
- Projenin ayrıntılarını bilmiyorum. Ancak, Emek Sineması gibi mekanların aynen korunmasını savunuyoruz. Emek Sineması’nın bulunduğu alan da alışveriş merkezine dönüşmemeli.
Birkaç gün sonra Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde (TİM) Başkanvekili olan Özak Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Akbalık’la karşılaştım. Emek Sineması’nı da kapsayan projeyi yürüten Kamer İnşaat’ta hissesi bulunan Özak Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Akbalık’a sordum:


- Emek Sineması’nı da kapsayan projenize Bülent Eczacıbaşı ve Ahmet Kocabıyık gibi sizi en kolay anlaması beklenen işadamları bile karşı çıkıyor. Bu durumda o projeyi nasıl yürütebileceksiniz?
- Birkaç gün içinde Kamer İnşaat’taki ortağımız Levent Eyüboğlu projeyi anlatma turuna çıkacak.
Derken Multi Grubu ve Forum Alışveriş Merkezleri projeleriyle tanıdığımız, şimdi Turkmall’la yoluna devam eden, Kamer İnşaat’ın ortağı Levent Eyüboğlu çıktığı tur kapsamında bana da uğradı:


- Emek Sineması projesine İKSV talip oldu. Projeyi onlara bırakır mısınız?
- Neden bırakalım ki? Kaç yıldır Cercle d’Orient, İsketinj Apartmanı, Melek Apartmanı, Rüya Sineması ve İpek Sineması’nı kapsayan projeyle uzun süredir uğraşıyoruz. Tam yargıdaki sorunlar çözülme ve ruhsat aşamasına gelmişken neden projeyi bırakalım.


- Tepkilere rağmen yapmakta kararlı mısınız?
- Tepki gösterenler, “Emek Sineması yok oluyor” mesajlarıyla ortaya çıkıyor. Emek Sineması’nı niye yok edelim ki? Ben Galatasaray Lisesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarım oralarda geçtiği için Emek Sineması’nın değerini gayet iyi bilirim.


- Öyleyse neden orjinal haliyle korumayı düşünmediniz?
- Emek Sineması, mevcut haliyle Melek Apartmanı’nın alt bölümünde. Eğer 1 yıl daha oraya dokunulmazsa, kendiliğinden yıkılacak. Biz projemizin önemli parçalarından biri olan Emek Sineması’nı aynı binada 4’üncü kata taşıyacağız. Ana sinema salonumuz Emek olacak. Binada 10 küçük sinema daha yapacağız. Yani 3-4 bin metrekarelik toplam sinema salonu alanı olacak.


- Neden o kadar çok?
- Sinema işletmesinin ayakta kalması ancak bu tür modellerle mümkün. Tek sinemayla işi döndürmek mümkün değil.


- Ne kadarlık bir harcama söz konusu projenin tümüne?
- 30 milyon Euro’yu aşabilir.


Tepkiler Emek Sineması özeline yöneliyor... Oysa ortada başta Cercle d’Orient olmak üzere, 3-4 binanın elden geçmesini içeren 30 milyon Euro’luk proje var...
Bu durumda iş, Kamer İnşaat’ın ortakları Levent Eyüboğlu ve Ahmet Akbalık’a düşüyor...


“Emek Sineması yıkılmıyor” demek yetmiyor... Başta Bülent Eczacıbaşı ve Ahmet Kocabıyık gibi konuya İKSV penceresinden bakan işadamları olmak üzere, kamuoyunu ikna etmeleri gerekiyor...

 

Beyoğlu zaten alışveriş merkezi

Levent Eyüboğlu’na projenin alışveriş merkezi yönünü sordum:
- Gerek Cercle d’Orient, gerekse Emek Sineması’nın bulunduğu Melek Apartmanı alışveriş merkezi mi olacak? Siz, Türkiye’de çok sayıda modern alışveriş merkezi projesine imza attınız, burası da onlar arasına mı girecek?
- Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Beyoğlu’nun kendisi tümüyle bir alışveriş merkezi. Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı da alışveriş merkezi örnekleri. Beyoğlu, bizim modern alışveriş merkezi yapabileceğimiz bir yer değil. Orada modern alışveriş merkezi yapmak zaten ticari hata olur.


- Peki ne olacak?
- Beyoğlu’na uygun işler yapılacak.

Hürriyet, Yazı: Vahap Munyar, 20.01.2012

CİHANGİR'DE 17. YÜZYILA AİT ARKEOLOJİK YAPI HALKI AYAKLANDIRDI

 

 

Cihangir Salı Pazarı Yokuşu’nda 17’ci yüzyıldan kalan zemininde paha biçilmeyecek mozaikler bulunan arkeolojik yapı için semt halkı ayaklanınca Müzeler Müdürlüğü araştırma yapmaya başladı. Ancak mahalleli “Beyoğlu Belediyesi’nin hazırladığı imar planlarına yıkılacak arkeolojik kalıntının yerine ise 12.5 metre yüksekliğinde inşaat yapılacak işi örtbas etmeye çalışıyorlar” diyerek mahkemeye başvurdu. Semt halkı “İstanbul’un her yanı tarih dolu. Onları yıkıp yerinebeton binalar yapılırsa İstanbul’da turizm adına gösterecek yerimiz kalmaz. Tarihi değerleri betonlaşmaya kurban edemeyiz. Salı Pazarı Yokuşu’ndaki tarihi eser kemerleri, süslemeleri, yapılış şekli ile 17′ci yüzyıla ait bir yerleşim modelidir. Başka ülkeler en küçük taş parçası için yıllarca kazı yaparken biz hazinemizi yoketmeye çalışıyoruz” dediler.

 

Beyoğlu’nda Cihangir’in arka tarafı olan Pürtelaş Hasan Mahallesi Salı Pazar Yokuşu’nda bulunan arkeolojik yapının yıkılacaklar arasında yer alması mahalleliyi öfkelendirdi.

 

Yıkılacak arkeolojik kalıntının yerine ise 12.5 metre yüksekliğinde inşaat yapılabilecek. 2011 yılının başında, ‘Beyoğlu’nun gelecek planı hazır’ başlığıyla medyada yer alan Beyoğlu Belediyesi’nin hazırladığı imar planlarına göre bir çok yer yıkılıp, yeniden inşa ediliyordu.

 

17. yüzyıldan kaldığı, önceleri sarnıç ve su haziresi gibi kullanımlar için inşa edildiği, ancak daha sonra hamam olarak kullanıldığı arkeologlar tarafından belirlenen yapı için mahalleli harekete geçti.

 

Arkeolojik yapının toprak altında kalan kısmı bu hareketlenme sayesinde açığa çıkarıldı. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne bağlı İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürlüğü geçen Temmuz ayında yaptığı arkeolojik kazı çalışmalarıyla tarihi yapının tamamını gün yüzüne çıkardı.

 

Aralarında kamuoyunun yakından tanıdığı Prof.Dr. Gençay Gürsoy’un da aralarında bulunduğu bir grup mahalleli de, TMMOB’nin daha önce iptali için başvurduğu planın, tarihi kalıntıyla ilgili kısmının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle İstanbul İdare Mahkemesi’ne bir dava açtı. Gençay Gürsoy, tarihi değeri olan bir yapının muhafaza edilmesini istediklerini ve bu nedenle davayı açtıklarını ifade etti.

Türkiye Turizm, 15.01.2012

KRALLAR VADİSİ'NDE BİR İLK

 

 

Mısır'ın ünlü Krallar Vadisi'nde kazı yapan arkeologlar, bir kadın şarkıcının yaklaşık 1100 yıllık mezarını ortaya çıkararak nadir görülen bir keşfe imza attı.

Eski Eserler Bakanlığından üst düzey bir yetkili, Krallar Vadisi'nde şimdiye kadar ilk kez hanedanlar ve aileleri ile herhangi bir akrabalık bağı bulunmayan bir kadının mezarının bulunduğunu açıkladı.

"Kedi tanrıça Bastet tarafından korunan" anlamına gelen Nehmes Bastet adlı şarkıcının tabutunun, hafta içinde açılması bekleniyor.

İsviçre'nin Basel Üniversitesi'nden arkeologlarla işbirliği içinde yürütülen kazılara başkanlık eden Elena Pauline-Grothe, şans eseri ortaya çıkarılan mezarın yaklaşık 100 yıl önce keşfedilen bir başka mezarın yakınlarında yer aldığını açıkladı.

Pauline-Grothe, mezarın içinde bulunan eşyalardan mezarın aslında şarkıcı için yapılmadığının, şarkıcının mezarın ikinci sahibi olduğunun anlaşıldığını söyledi. Şarkıcının mumyasının içine konduğu tabutun ise 22. hanedanlık döneminden üst düzey bir rahibin kızına ait olduğu belirlendi.

Arkeologlar, Nehmes Bastet'in firavunlar döneminin en ünlü ve en büyük tapınaklarından biri olan Karnak Tapınağı'nda şarkıcılık yaptığına inanıyor.

Nehmes Bastet'in öldüğü sırada Mısır, Libya kralları tarafından yönetiliyordu, ancak Luksor kenti içinde yer alan Thebes'teki yüksek rahipler bağımsızlıklarını korumuştu. Sahip olduğu otorite, rahiplere hanedanlar ve aileleri için yapılan mezar yerlerini kullanmaları için olanak tanıyordu.

Şarkıcının mezarı, Krallar Vadisi'nde keşfedilen 64. mezar oldu.

1922 yılında arkeologlar, Mısır'ın en önemli turistik merkezlerinden Luksor'daki Krallar Vadisi'nde yaklaşık 3 bin yıl önce hüküm süren firavun Tutankhemon'un mezarını ortaya çıkarmıştı. Mezarda firavunun altın maskesi ve diğer eşyaları bulunmuştu.

Radikal, 15.01.2012

SAAT KULESİ 38 YIL SONRA 'ÇAN'LANACAK


 

İzmir'in asırlık simgesi Konak Saat Kulesi'nin çanı yıllar sonra yeniden çalacak. Saat kulesinin, 1974 yılında meydana gelen 5.2 şiddetindeki depremden bu yana çalışmayan çanı, artık İzmirlilere saat başlarını haber verecek. 2. Abdülhamit'in tahta çıkışının 25. yıldönümü nedeniyle 1901 yılında Sadrazam Mehmet Sait Paşa tarafından Raymond Charles Pere'ye yaptırılan ve zaman içinde İzmir'in simgesi haline gelen Konak Meydanı'ndaki tarihi saat kulesinin tepe kısmında her saat başı çalan çan, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tamir edildi.

Geçtiğimiz hafta cuma günü sabah saatlerinde Konak Meydanı'nda geçen vatandaşlar saat başlarında tarihi saat kulesinden gelen çan sesleri ile şaşkınlık yaşadı. İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri bir vatandaşın başvurusu üzerine uzun zamandan bu yana çalışmayan çanı gerekli bakım yapıldıktan sonra aktif hale getirdiklerini söyledi.


Çan her saat başı çalacak şekilde ayarlanırken, şimdilik sistem devre dışı bırakıldı. Belediye yetkilileri çanın bağlı olduğu konstrüksiyonun saat kulesinden bağımsız olduğunu söyledi.

Yetkililer, "Proje müellifi ile görüşeceğiz. Çan her saat başı çalacak" diye konuştu. Belediye yetkilileri çalışmayı bir vatandaşın belediyeye yaptığı dilekçeli başvuru üzerine yaptıklarını, vatandaşın dilekçesinde bir zamanlar saat kulesinin tepesindeki çanın her saat başı çaldığını söylediğini belirterek, "Vatandaş yaptığı dilekçeli başvuruda eski değerlerin günümüzde bir bir yok olduğuna dikkat çekerek çanın aktif hale getirilmesini ve her saat başı çalabilmesi için gerekli bakım onarım çalışmasının yapılmasını, orijinal haline getirilmesini talep etti. Biz de vatandaşın başvurusu üzerine proje müellifi aracılığı ile gerekli tamir işlerini gerçekleştirdik. Bundan böyle her saat başı çan bir kez çalarak İzmirlilerin dikkatini zamana ve saate çekmiş olacak" dedi. Belediye yetkilileri, saat kulesinin içindeki mekanik aksamın her ay periyodik olarak bakım ve onarımının yapıldığını da sözlerine ekledi.

Yeni Asır, Haber: Ertan Gürcaner, 15.01.2012

ARKEOLOJİ MÜZESİ'NE TÜRSAB ÖPÜCÜĞÜ

 

Arkeoloji Müzesi'ne TÜRSAB öpücüğü İstanbul'daki müzelerde acayip bir modernleşme söz konusu. Modern gişeler, sesli rehber cihazlar ve dahası... Bu çalışmanın arkasında TÜRSAB'ın imzası var. Bu sayede müzelerden elde edilen geliri de bir yılda yüzde 50'dan fazla artırmışlar.

 

Uzun yıllar sonra kızıyla birlikte Avustralya’dan ziyaretimize gelen kardeşimle günlerden beri İstanbul sokaklarını geziyoruz. Galata Kulesi, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Arkeoloji Müzesi olmazsa olmazlardan.

 

Ayasofya’dan, Arkeoloji’den ilk izlenim şu: Gişeler acayip modernleşmiş durumda ve sesli rehber cihaz kiralamak mümkün.

 

Müzelere değmiş bu sihirli değneği merak ettim. Arkasından TÜRSAB-MTM ortaklığı çıktı.

 

Öğrenciliğimden beri İstanbul’da en sevdiğim yerlerden Arkeoloji Müzesi’nde bir süredir yoğun bir restorasyon çalışması vardı.

 

Bu çalışmanın arkasından da TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) çıkınca, birlik başkanlığını yıllardır kimselere kaptırmadığı için zaman zaman 'atıştığımız' Başaran Ulusoy ile Arkeoloji Müzesi’nde buluştuk.

 

TÜRSAB, MTM ortaklığıyla 48 müzenin gişe işletme hakkını altı yıllığına devralmış. Gişelerin modernizasyonu öncelikle kaçak girişleri önlemiş. Dolayısıyla 2010 yılında müze girişlerinden 156 milyon lira kazanan Kültür ve Turizm Bakanlığı 2011'de 236 milyon lira elde etmiş.

 

HEDEF 2 MİLYON ZİYARETÇİ

Konuşurken Ulusoy elindeki kartı gösteriyor. 'Müze Kart Artı'nın bedeli 40 lira ve bununla Sabancı, Koç, İstanbul Modern, Pera gibi müzeleri de geziyorsunuz.

 

Ulusoy, “İnsanımızı müzelere alıştırmak için her yolu deniyoruz” diyor. Nitekim Arkeoloji Müzesi’ne 2011'de yüzde 40 oranında ziyaretçi artışı kaydedilmiş.

 

Buna karşılık 19. yüzyılın sonunda dünyadaki en önemli 10 binadan biri olan bu müzeyi 2011'de gezenlerin sayısı sadece 390 bin.

 

Başaran Ulusoy, “Restorasyon tamamlandığında hedefimiz 2 milyon ziyaretçi” diyor. Tam adıyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi için bu sayı bile az.

 

Kompleksin içinde Eski Şark Müzeleri, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da yaptırdığı ilk binalardan Çinili Köşk ve Osman Hamdi’nin kapılarını 1891'de açtığı esas müze binası var.

 

Müzenin envanterinde 707 bin 121 eser kayıtlı ki bunları 550 bini Bizans ve Osmanlı sikkeleri.

 

Bizim gezip görebildiğimiz eser sayısıysa sadece 9 bin. Yani sikkeler hariç depolardaki eserlerin sergilenme oranı yüzde 6.

 

Şimdi gelelim restorasyon çalışmalarına.

 

DÜŞÜNEN ADAM POZUNDA

Müzenin restorasyonunu, Boğaziçi’ndeki Mısır Başkonsolosluk Binası, Ortaköy Camii, Süleymaniye Camii, Galata Mevlevihanesi gibi başarılı işlere imza atmış Gürsoy Grubu üstlenmiş.

 

Müzenin sergileme alanları büyütülüyor ama en önemlisi binalar depreme karşı güçlendiriliyor.

 

Deprem güçlendirme çalışmalarının sürdüğü 'Anadolu’da Antik Çağ Heykeltıraşlığı' bölümüne girdik. Eserler buradan taşınmış. Duvarların, sütunların 'kabukları' soyulmuş, hepsi çırılçıplak.

 

Şimdiye kadar Arkeoloji Müzesi için 3 milyon dolar harcamış. Ulusoy 2016'ya kadar bu rakamın 15 milyon doları bulacağını söylüyor.

 

TÜRSAB, müzenin girişinin tam karşısına düşen Darphane’yi de elden geçirecek. Yani nereden bakarsanız uzun soluklu bir çalışmanın içersinde.

 

Bu yüzden fotoğrafından anlayacağınız gibi Başaran Ulusoy, Arkeoloji Müzesi gibi bir 'dipsiz kuyu'ya el attığı için hep 'Düşünen Adam' pozunda.

 

TÜRSAB’a kısa bir süre önce 'aday çıkmadığı' için 8'inci kez başkan seçilen Ulusoy 2013 seçimlerine kesinlikle adaylığını koymayacağını söylüyor ama bilinmez tabii ki...

 

GARİBALDİ BİNASI ÇELİK GÜLERSOY MÜZESİ OLACAK

Başaran Ulusoy bir süreden beri Turing’in de başkanı. Anladığım kadarıyla Çelik Gülersoy’un ölümünden sonra toparlanamayan kurumu canlandırmayı planlıyor. Umarım başarır ve Çelik Gülersoy’un İstanbul’a kazandırdığı mekanlar eski güzel günlerine döner.

 

Ulusoy’un Turing ile paylaştığı bilgilerden biri Beyoğlu’ndaki ünlü Garibaldi binasıyla ilgili. Bildiğim kadarıyla şimdi bu bina Dirimart tarafından çağdaş sanat etkinliklerini için kullanılıyor.

 

Garibaldi’yi yıllar önce bir bienal sırasında gezmiştim. İtalyan İşçi Yardımlaşma Derneği’ne ait bina Beyoğlu’nun en tarihi yerlerinden biri. Gülersoy bununla ilgili “İtalyanlardan aldık. Buraya Çelik Gülersoy Müzesi yapacağız” diyor. Bakalım bu açıklaması sanat çevreleri tarafından nasıl karşılanacak?

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor,15.01.2012

TARİHİ HAMAM RESTORE EDİLEREK HİZMETE GİRDİ

 

 

Bursa'nın İznik İlçesi'nde Mahmut Çelebi Mahallesi Maltepe Caddesi üzerinde bulunan 2. Murat Hamamı (Hacı Hamza Hamamı), 15 aylık bir restorasyondan sonra hizmete girdi. İlçedeki 2. Murat Hamamı'nı 1968 yılından bugüne kadar işleten Hamamcı Şükrü Talaş, 15 aylık aradan sonra hamamın yeni yüzüyle yeniden hizmet vermeye başladığını belirtti.

 

İşletmeci Şükrü Talaş, şu bilgileri verdi: "Haftanın her günü sabah 07.00 ile 24.00 saatleri arasında hizmet veriyoruz. Bayanlara perşembe günleri saat 13.00 ile 17.00 arasında hizmet vereceğiz. Ayrıca, 10 TL olan ücretlerde de herhangi bir artışa gidilmeyecek."

 

Hamamda keseci-masör (tellak) olarak hizmet vermekte olan İbrahim Er ise hamamın yeni yüzü ile müşterileri beklediklerini söyledi. 2. Murat Hamamı (Hacı Hamza-Belediye Hamamı), Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan ihale sonucu 396 bin 820 TL'ye Akman İnşaat tarafından restore edildi. Kontrolörlüğü Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan restorasyon çalışmasında, erkek ve kadınlar bölümü dahil kapsamlı bir restorasyon yapıldı. Yaklaşık 15 ay süren çalışma sonrasında tarihi hamam tümüyle ortaya çıkarılarak halkın hizmetine sunuldu. Bütün kubbelerin yanı sıra hamam içinde bulunan mermerler ve dinlenme yerleri de tamamen elden geçirildi.

Zaman, Haber: Ensar Tuna Alatürk, 14.01.2012

REMBRANDT VE ÇAĞDAŞLARI SSM'DE

 

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yıl dönümünün kutlanacağı 2012 yılında, Hollanda resimsanatının klasiklerini kapsamlı bir sergiyle sanatseverlerle buluşturacak.

 

22 Şubat’ta açılacak sergide, Rijksmuseumile dünyanın önde gelen özel koleksiyonlarına ait olan eserler, Türkiye’de ilk kez izleyicilerle buluşacak. “Karanlıkla Işığın Buluştuğu Yerde... Rembrandt ve Çağdaşları” başlıklı sergide, Rembrandt’ın yanı sıra; Hollanda resminin en önemli isimlerinin bulunduğu 59 sanatçıya ait 74 tablo, 19 desen ve 18 obje yer alacak.

Habertürk, 14.01.2012

LOUVRE'A FUKUŞİMA ELEŞTİRİSİ

 

Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi olan Louvre Müzesi, geçen yıl mart ayında deprem ve tsunami felaketinin ardından nükleer bir facianın eşiğinden dönen Japonya’ya yapmayı düşündüğü jest nedeniyle sert eleştirilerin hedefi oldu.

Nükleer santralın sadece 65 kilometre uzaklığındaki Fukuşima kentinde sergilenmek üzere nisan ayında yaklaşık 20 sanat eserini Japonya’ya göndermeyi planlayan müze yönetimi, Fransa’nın sanat mirasını gereksiz yere riske atmakla suçlanıyor.

Habertürk, 14.01.2012

TATARLI HÖYÜK'TE 444 ESER BULUNDU


 

Adana’nın Ceyhan İlçesi'nde Tatarlı Höyüğü’ndeki 3 bin 500 yıllık Kizzuwatna Uygarlığı’na ait antik kentte yapılan kazı çalışmalarında geçen yıl 444 esere ulaşıldığı bildirildi.

 

Adana’nın Ceyhan İlçesi'nde Çukurova tarihine ışık tutan Tatarlı Höyüğü’ndeki 3 bin 500 yıllık Kizzuwatna Uygarlığı’na ait antik kentte yapılan kazı çalışmalarında geçen yıl 444 esere ulaşıldığı bildirildi.

 

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Serdar Girginer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Tatarlı Höyüğü’nde geçen yıl beşincisini gerçekleştirdikleri kazı çalışmalarını 35 kişilik bir ekiple tamamladıklarını söyledi.

 

Girginer, kazı çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Alper Akınoğlu, Ceyhan Belediyesi, Türk Tarih Kurumu ve Suna-İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Medeniyetlerini Araştırma Enstitüsü’nün katkıları ile sürdürdüklerini belirterek, kazılarda Kizzuwatna Uygarlığı’na ait kentin gün ışığına çıkarmaya çalıştıklarını ifade etti.

 

2007 yılından bu yana Ceyhan İlçesi sınırlarında bulunan Tatarlı Köyü'nde yaklaşık 3 dönümlük bir alanda çalışmalarını sürdürdüklerini anlatan Girginer, 2011 yılı kazılarında taşınabilir nitelikte envanterlik ve etütlük toplamda 444 esere ulaşıldığını bildirdi.

 

”Hitit Dönemi Sur Sistemi”

Girginer, 5 yıldır kazılan Tatarlı Höyük’te, sitadelin (yukarı şehrin) doğusunda yer alan ve Geç Tunç Çağı’nda farklı evreleriyle kullanılmış bir yapıya ait kalıntılara ulaşıldığını belirterek, şunları kaydetti:

”Son veriler ışığında yapının bir ‘Sur Yapısı’ olması olasılığı kuvvetlenmektedir. Bu yapının özellikle batısındaki çalışmalarda Geç Tunç Çağı’nın (GTÇ) evrelerinde alanda farklı savunma sistemlerinin varlığı, dönemin başlarına ait evrede açık hava kutsal alanı olduğu gibi veriler 2011 yılı kazılarının önemli sonuçları arasındadır. Bu kutsal alan içindeki taş döşeme üzerinde bol sayıda dini tören kapları (askoslar, halka biçimli sunu kabı, riton vs.) bulunması yıllardır savunduğumuz gibi, Tatarlı Höyüğün kutsal bir merkez olması ile ilgili kanıtları arttırmıştır. Bu alanda ele geçirilen kutsal sunu kapları Hatti dünyası, dolayısıyla Hititlerle ilişkilidir. Bunların dışında özellikle GTÇ Tatarlı Höyük yerleşimlerinin ana giriş kapıları hakkında da verilere ulaşılması bu sezonun önemli sonuçları arasındadır. Tatarlı Höyüğün özellikle GTÇ Sitadel giriş kapılarıyla ilgili çalışmaların 2012 sezonunda da yapılması planlanmaktadır. Sitadelin batısında birkaç yıldır izlenen yine aynı dönemin şehir surlarının bir kısmı daha açığa çıkartılmıştır. Bu savunma sisteminin A Yapısı ve çevresindeki oluşumlardan farklı olması GTǒdeki Kizzuwatna savunma sistemleri konusundaki bilgilerimizi çok artıracaktır.”

 

Girginer, höyüğün tarihsel önemine dikkati çekerek, şöyle devam etti:

”Tatarlı Höyük, Hititlerle çağdaş dönemlerde uzun bir süre bağımsız bir ülke olarak varlığını sürdüren son dönemlerinde Hititlerin hakimiyetine giren, ancak Hitit dünyası ile hiçbir zaman kültürel bağlarını koparmayan Kizzuwatna’nın en önemli yerleşmelerinden birisidir. Tatarlı Höyüğün Kizzuwatna ülkesinin MÖ II. bin yıl yazılı belgelerinde adı geçen önemli yerleşmelerinden birisi olması gerekmektedir. Gerek MÖ. II. bin yılda, gerek Demir çağında ve gerekse Hellenistik dönemlerinde Tatarlı Höyük hep kutsal özellikler sunmaktadır. Çalışmalarımız esnasında bulduğumuz eserler ve bu eserlerin bize verdiği bilgiler hep bu yöndedir.”

 

Girginer, höyükte her döneme ait çok fazla sayıda ve çeşitli tiplerde tezgah ağırlıkları bulunduğunu belirterek, ”Bu da bölgenin şimdilik en azından 2 bin 500 yıllık dokuma merkezi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu sene yapılan çalışmalarda bir dokuma atölyesi bulunmuştur. İhtiyatlı olunmakla birlikte, 5 yıllık kazılar sonucunda karşımıza çıkan tüm veriler Tatarlı Höyüğün Hititlerin Kizzuwatna ülkesinde yer alan önemli kutsal merkezi Lawazantiya ile aynı olabileceğini düşündürmeye devam etmektedir” dedi.

 

Girginer, bu yılki kazı çalışmalarına Haziran ayında başlamayı planladıklarını sözlerine ekledi.

Sabah, 14.01.2012

DEFİNECİLER KÜLTÜR HAZİNESİ TEKKEKÖY MAĞARALARINI DELİK DEŞİK EDİYOR

 

İnsanlığın Karadeniz’deki ilk yerleşkesi olan ve 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edilen Tekkeköy mağaralarındaki kaçak kazılar devam ediyor.

 

Yöre halkı tarafından ‘delikli kayalar’ olarak da bilinen doğa harikası Tekkeköy mağaraları, definecilerin hışmına uğradı. Turizme kazandırılma çalışmalarının sürdüğü MÖ. 600 bin yıl öncesine ait mağaralar, çok sayıda uygarlığın da izlerini taşıyor.

 

Mağaraların bulunduğu 23 Nisan Mahallesi’ndeki 1. derece arkeolojik sit alanının 1. etap kamulaştırması yapılmıştı. 5′i ev 12 adet yerleşim yeri, 25 bin 611 metrekarelik alan ile 19 parsellik özel mülkiyet Tekkeköy Belediyesi tarafından kamulaştırılmıştı. 2012 yılında Tekkeköy Belediyesi tarafından yapılacak restorasyon ve çevre düzenlemesi çalışmaları ile mağaralar ve üç müze turizmin hizmetine sunulacak.

 

Tekkeköy Belediye Başkanı Hayati Tekin’in mağaraları turizme açmak amacıyla sürdürdüğü çalışmalar olumlu şekilde devam ediyor. Altın ve tarihi eser bulmak için Tekkeköy mağaralarının çevresinde ve içinde kaçak kazılar yapıldığına dikkat çeken Tekkeköy Belediye Başkanı Hayati Tekin, “Defineciler kaçak kazılarla tarihi mekanı tahrip ediyorlar. Acilen bu bölgenin korumaya alınması, ışıklandırılması gerekiyor. Böyle giderse insanlığın kültür mirası olan bu mekan yerle bir olacak. Bu biraz kanunların gevşekliğinden, bölgemizin insanlarının bilinçsizliğinden ve sahipsizlikten de kaynaklanıyor. Bu maalesef acı bir gerçek. Biz bunları önleyeceğiz. Tarihi dokulara sahip çıkıldıkça bu tür olayları önleyebilirsiniz.” diye konuştu.

Zaman, 13.01.2012

OKMEYDANI TARİHİ SİT ALANI KORUMA PLANI DA KABUL EDİLDİ

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Beyoğlu ve Şişli ilçelerini kapsayan Okmeydanı Tarihi Sit Alanı Koruma Planı'nı oy çokluğuyla kabul etti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Ocak ayı 4. birleşiminde gündeme alınan raporda verilen bilgiye göre, 1961 yılında Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından inşaata müsaade edilmeyecek alan ilan edilen bölge, 1976 yılında sit alanı olarak belirlenmiş; ayrıca, 1986 ve 1988 yıllarında yeşil alan olarak belirlenen menzil taşlarıyla çevrili alanın hiçbir şekilde iskana açılamayacağı ve açık hava müzesi olarak korunması kararlaştırılmıştı.

Planlama Müdürlüğü, Koruma Kurulu'na 26 Ağustos 2010 tarihinde gönderdiği yazıyla bölgede korunması gerekli alanlara açıklık getirilerek belirlenmesi talebinde bulundu. 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu da 175 hektar alanı içeren Piyalepaşa, Kaptanpaşa, Fethipaşa ve Keçecipiri mahalleleri sınırları içerisinde 14 bölge ve mezarlığın etrafı çevrili kontrollü girişi olan açık hava müzesi kurulmasına karar verdi.

Buna göre 14 bölge olarak belirlenen sit alanında kalan sanat değeri açısından önemli nişan taşlarının ve daha sonra yapılacak araştırmalar çalışmalarda elde edilecek nişan taşlarının açık hava müzesine taşınmasına, taşınan taşların yerine replikalarının (tıpkı yapım) yerleştirilmesine, yerinde kalacak taşlarla etraflarının birlikte düzenlenerek parmaklıklar ile çevrilerek muhafaza edilmesine, taşların rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin en geç bir yıl içinde Kurula iletilmesi şartıyla Büyükşehir Belediyesine gönderildi.

Raporda, Beyoğlu ve Şişli ilçelerinin mücavir alanında kalan alanın planın hazırlık sürecinde, ilçe sivil toplum kuruluşları ve belediyelerle ortak toplantılar düzenlenerek fikir alındığı ifade edildi. Bu kapsamda plan hazırlığıyla ilgili tüm aşamaların tamamlandığı belirtilerek, gereğinin yapılması için belediye meclisine havale edildi. Komisyon tarafından değerlendirilen Tarihi Okmeydanı Sit Alanı imar planı teklifi İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından oy çokluğuyla kabul edildi.

Yapı, Fotoğraf: okmeydanininsesi.blogspot.com, 13.01.2012

TARİHE TANIKLIK EDEN OKULLAR

 

     

 

İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Şerafettin Turan seyyah oldu, yollara düştü. İstanbul'u köşe bucak dolaşıp tarihi eser niteliği taşıyan 170 okulu tespit etti. Dört yıllık çalışma sonucunda ortaya çıkan bilgi, belge ve fotoğraflar "Tarihe Tanıklık Eden Okullar" adlı iki ciltlik kitapta toplandı. Çalışma meyvelerini verdi. Tarihi okulların hepsi şu an koruma altında.

 

Medeniyetler beşiği, kültür başkenti, her köşesi buram buram tarih kokan rüya şehir İstanbul, yüzlerce cami, sinagog, kilise ve müzenin yanı sıra tarihe tanıklık eden birçok okulu da bünyesinde barındırıyor. Osmanlı döneminde farklı amaçlarla kullanılan, sonrasında okula dönüştürülen bu binaların her biri tek başına bir kitap olabilecek mimari güzellik, ihtişam ve tarihi geçmişe sahip. Ancak kimi metruk, kimi depremden zarar görmüş, kimi tamamen yok olmuş, kimi yanmış, kimi kasten yakılmış yüzü aşkın okul bulunuyor İstanbul'da.

 

İzinsiz çivi çakılamayacak

Tarihi eserlerin çalındığı, hatta gözler önünde yok edildiği ve tüm bunların kanıksandığı bir ülkede yaşıyoruz. Sevindirici olan ise bu eserlere sahip çıkmayı geçmişine sahip çıkmak olarak görenlerin bulunması. İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Şerafettin Turan bu isimlerden biri.

Turan, Tarihi Eserler Koordinatörlüğü biriminde görev yaparken İstanbul'da tarihi değer taşıyan binaları araştırmaya başlar. Milli Eğitim'de çalıştığı için özellikle okul binalarına yönelir.

İstanbul'daki bütün ilçeleri tek tek gezer. Yüz yetmişe yakın tarihi okul tespit eder ve bu binalar hakkında bilgi ve belge toplar. Mezun dernekleriyle de görüşen Turan, kendi çektiği fotoğraflarla okulların eski fotoğraflarını karşılaştırır. Bu karşılaştırma sırasında binalarda yer alan birçok obje, heykel ve avizenin günümüzde özellikle restorasyon çalışmaları sırasında ortadan kaybolduğunu tespit eder. Acil olarak bu okulları listeler ve araştırmalarını tamamlar tamamlamaz edindiği tüm bilgileri Anıtlar ve Koruma Kurulu'yla paylaşır. Tescilli olmayan binalar için tescil istenir. Çünkü binalar tescillendiği andan itibaren koruma altına alınıyor. Sonrasında hiç kimse restorasyon, rölöve ya da restitüsyon projesi olmadan bu binalara dokunamıyor, boya dahi yapamıyor.





Şerafettin Turan, şu anda binaların birçoğunun rölöve projesinin yapıldığını ifade ediyor. Milli Eğitim'deki işlerinden kalan tüm vaktini bu çalışmaya adayan Turan'ın yalnızca okulları gezmesi iki yılını almış. İki yıl sonunda elinde eski resimler, tarihçeler, eski tapu kayıtları, okulların başından geçen restorasyon çalışmalarını içeren çok ayrıntılı bilgi ve belge arşivi oluşur.

Çalışmanın büyüklüğünü görünce neden bir kitap hazırlamıyorum diye düşünür. Böylelikle proje hem arşiv hem de kitap çalışmasına dönüşür. Elindeki malzeme kitaplaşma sürecine girdiğinden daha profesyonel çalışmaya başlar. Bir fotoğrafçıdan destek alır. Kitap dört yılın sonunda "Tarihe Tanıklık Eden Okullar" ismiyle iki cilt olarak yayımlanır. Arşiv niteliği taşıyan ve yalnızca 2 bin adet basılan kitap meraklılarını bekliyor.

 

Müdürlere eğitim veriliyor

Şerafettin Turan, kitabın araştırma aşamasında ilginç olaylarla karşılaşır. Okullardan birinin tavanını görünce şoke olur. Bina mimari yapısı, obje ve süslemeleriyle saray niteliği taşımaktadır. Ancak okulun eski müdürlerinden biri sırf aydınlık olsun diye ceylan derisinden barok rokoko süslemeler bulunan tavanı komple kestirip çöpe atmıştır. Bu duruma çok üzülen Turan, koruma altına alınan okulların müdürlerini bir araya getirir. İdareciler, binaların nasıl korunması gerektiği ile ilgili restoratör, mimar ve ustalar tarafından verilen bir günlük eğitime tabi tutulur, her birine sertifika verilir. Turan, müdürleri bilinçlendirmekle öğretmen ve öğrencilere de ulaşmayı hedeflediklerini belirtiyor.

 

Çoğu okul olmaya müsait değil

İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Şerafettin Turan: "Son dönemde tarihi mekanların restorasyonuna ciddi bir bütçe ayrılıyor. Hem Özel İdare Fonu hem de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Fonu var. Emlak vergilerinden ayrılan bir pay şehrin tarihi alanlarını yenilemek için kullanılıyor. Bütçe sıkıntımız yok. Yeter ki bir irade ortaya konulabilsin. Restore edilen binaları artık okul olarak kullanmamaya çalışacağız. Çünkü okul planına uygun değiller. Mesela Adile Sultan Sarayı önceden Çamlıca Kız Lisesi'ydi. Saraya dönüştürüldükten sonra kongre merkezi olarak kullanıma uygun hale getirildi. Bahçesinde yeni lise inşa edildi. Elde edilen gelirle çevre okulların ihtiyaçları karşılanıyor."





Otopark yapmak için tarihi okulu yaktılar

"Tarihi binalar ile ilgili, 'Uğraşmayın bu eski püskü şeylerle. Yıkalım gitsin. Daha az maliyetle yenisini yapalım' zihniyeti mevcut maalesef. Bu binalar memleketimizin tapu belgeleri. Onlara sahip çıkmamız gerekiyor. Geçmişimizi, ruhumuzu yansıtıyor hepsi. Onları yıkıp yerlerine kimliksiz, ruhsuz binalar inşa ediliyor. Saray niteliğinde olan mekanların gürgen veya meşe ağacından yapılmış pencereleri sökülüp yerine pimapen pencereler takılmış. Okulların birçoğunda durum bu şekildeydi. Bunu mimarlıktan mezun kişiler yapıyor. Bizi Avrupa'dan üstün yapan şey bu eserler. Bakıyorsunuz adamlar elli yıllık binaları süsleyip, püsleyip karşımıza tarihi bina diye çıkarıyor. Biz ne yapıyoruz? Ortaköy'deki tarihi okulu, yerine otopark yapabilmek için kasten yakıyoruz. Bu ihanet değil de nedir?"

Zaman Cuma, Haber: Reyhan Gül, 13.01.2012

TARİHİ YARIMADA SİLUETİ KORUMA ALTINA ALINDI

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Tarihi Yarımada’nın siluetinin korunması amacıyla 10 ilçeye inşa edilecek binaların yüksekliğini sınırlandırdı. AKP Grup Başkan Vekili Ergün Turan, “Tarihi Yarımada’nın arkasında kalan tüm silüeti etkileyecek her bir noktada inceleme yapıldı ve planlarda yüksekliklere kısıtlama getirildi” dedi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Ocak ayı toplantılarının 5. birleşiminde “Tarihi Kent Merkezi Görünümünü (Silüetini) Etkileyen Alanlarda Olumsuz Yapılaşma Koşullarının Engellenmesine Yönelik 1/5.000 Ölçekli NİP Plan Notu İlavesi”ni oybirliğiyle kabul etti. 1/100 bin ölçekli Çevre Düzeni İmar Planı'na eklenen düzenlemenin ardından ilçeler bazında binaların yükseklik seviyeleri de belirlendi.

 

Bu düzenlemeyle İstanbul'un siluetini etkileyeceği düşünülen Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Bayrampaşa, Esenler, Eyüp, Gaziosmanpaşa, Güngören, Küçükçekmece ve Zeytinburnu'nda yapılan tespitler uyarınca belirlenen yüksekliklerden fazla inşaat yapılamayacak.

 

Raporda, Tarihi Yarımada siluetinin Haliç'in karşı yamaçlarından, Beyoğlu-Galata kesimlerinden, Üsküdar, Harem, Kadıköy kıyı ve yamaçlarından gören kesimlerinde inceleme yapıldı. Silueti olumsuz etkilenmelerin tekrar yaşanmaması için ''deniz seviyesine ya da doğal zemin kotuna göre maksimum saçak kotları ile ilgili plan notlarının eklenmesi'' talep edildi. Mahallelerde yapılan tespitlerde ilçelerin yüksek mevkilerinde inşaat seviyeleri düşük tutulurken, çukur ve kot farkı düşük mevkilerde yüksek tutuldu.

 

Müdürlüğün teklifinde İstanbul'un özgün siluetini oluşturan alanlar ile silueti etkileme potansiyeline sahip çeper alanlarda siluetteki değişimi kontrol etmek amacıyla imar planlarında verilen yapılaşma haklarının yeniden ele alınması gerektiği belirtildi. Komisyon tarafından değerlendirilen teklif aynen kabul edilerek, ilçe belediyeleri tarafından yapılacak uygulama planlarına da işlenmesi notu ilave edildi.

 

Raporun oylanması öncesinde konuşan AKP Grup Başkanvekili Ergün Turan, İstanbul için önemli bir karar alındığını belirterek, “Tarihi siluet uzun yıllar boyunca korunmuş, ancak modern inşaat tekniklerinin geldiği nokta bina yüksekliklerini arttırdı. Tarihi Yarımadanın arkasında kalan tüm bölgedeki silueti etkileyecek her bir noktada inceleme yapıldı. Bundan sonra planlarda yüksekliklere kısıtlama getirildi. Bu işe emek veren arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum” diye konuştu.

 

CHP Grubu Meclis üyesi konuşan Mehmet Yıldız da “Tarihi Yarımada için yapılan bu çalışmanın İstanbul'un tamamı için de yapılmasını ümit ediyorum” dedi. Has Parti Meclis Üyesi Ahmet Sadıkoğlu ise, raporun tüm meclis üyelerince saklanması gerektiğini ifade ederek, “Çok güzel bir çalışma. Raporla İstanbul'da inşaat şirketlerinin yapmak istediği çok büyük binaların da önüne geçilmiş olacak” şeklinde konuştu. Rapor, daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin oybirliğiyle kabul edildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 13.01.2012

 

******


HANGİ BİRİNİ YIKACAKSINIZ?

 

 

Şimdilerde 'Nasıl kurtarırız' diye planlar yapılan asırlar önce seyyahların hayran olduğu İstanbul siluetine bir de bu açıdan bakın! O tarihi siluetin ardında artık neredeyse yıkımı imkansız olan dev gökdelenler var.

 

Asırlar önce seyyahlar tarafından belirlenen tarihi İstanbul silueti geri dönülmez bir yola girmiş durumda. Eski İstanbul 3 No’lu Koruma Kurulu Başkanı Mimar Sinan Genim’in Ayasofya ve Sultanahmet camilerini perspektifine oturtarak çektiği fotoğraf, Levent, Mecidiyeköy, Taksim’deki gökdelenlerin tarihi yapıların ardında dev gölgeler oluşturduğunu ortaya koyuyor. Yani pek çok gezginin Marmara Denizi’nden girerken hayran oldukları o İstanbul siluetinin yerini şimdi yeni bir görüntü almış durumda. ‘Tarihi Yarımada’ya Üsküdar Salacak sahilinden baktığınızda sadece Zeytinburnu’nda yapılan ‘Onaltı Dokuz’ gökdelenleri siluete giriyor. Dolmabahçe Sarayı’nın üzerindeki gökdelen trafiği de önlenemez bir noktaya gelmiş halde.
 
İnşaatı halen devam eden Zorlu Grubu’nun Karayolları arazisine yaptığı gökdelenler hem Dolmabahçe Sarayı’nın üzerinde hem de Tarihi Yarımada’ya deniz tarafından baktığınızda heybetiyle mimari eserleri bastırıyor. Bu yeni görüntünün gölgesi altında son günlerde kentin siluetinin nasıl kurtulacağının tartışması yapılıyor. Son olarak Kültür Bakanı Ertuğrul günay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘silueti bozan binaların yıkılması talimatı verdiğini’ açıklamıştı. Fotoğrafları çeken mimar Sinan Genim ise ‘‘Hangisini yıkacaksınız? Avrupalı seyyahlar denizden gördükleri siluete hayran kalırlardı. 2007 yılından beri arada çıkar bu resimleri çekerim. Her geçen gün daha kötüye gidiyor” diyor. ‘İstanbul’un en etkileyici olan silüetinin Marmara’dan tekneyle gelirken görünen silueti’ olduğunu belirten Genim şu bilgileri aktarıyor: 

“Tüm Batılı yazarlar 16. 17. 18. 19. yüzyıllarda istanbul’a tekneyle gelir. Oradan gördükleri manzara Yedikule’den başlar, peşinden Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, hemen Burnu dönünce Süleymaniye’nin Haliç’e etkin silueti. Bütün bunları görür ve yazarlar. Asıl etkileyici olan budur.” Genim “Siluete nereden bakmalıyız” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “‘Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul gibi’... Herhangi bir tepeden bakıyorsun deniz kıyısından bakıyorsun.” İstanbul’da ilk gökdeleni olan Ceylan Otel’in yapımına 1969 yılında başlandığını, 1971’de de tamamlandığını söyleyen Genim, Hemen ardından Harbiye Ordu Evi yapılıyor. Peşi sıra Odakule yapılıyor. Hemen hemen aynı sıralarda Etap Tepebaşı galiba şimdi Marmara Pera oldu. Taksim’de The Marmara. O zaman kimse sesini çıkarmıyor. Şehirin bu kadar merkezinde bu yükseltiler nedir diye? Herkesin hoşuna gidiyor, sonra sağda solda herkes bina çıkmaya başlıyor. 

Çünkü arazi pahalı. İnşaat emsalleri böyle bir bölge için yüksek. Ancak boş alanlara insanlar yüksek binalar yapıyor, Bunları kamusallaştırmak yıkmak falan Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesini aşan şeylerdir. Tüm dünyada da böyle bir gidiş var, tüm şehirler yükseliyor böyle bir özlem var” diye konuşuyor. “New York’ta da gökdelen var ama bunlar arasında 100 metre 150 metre güneşin açısını dahi gözönünde bulunduran hesaplar yapılıyor” diyen Genim, şöyle devam ediyor: “Bizde bakıyorsun binalar dip dibe. İstanbul’un neresinden fotoğraf çekersen arkasında mutlaka bir rezil yapı çıkıyor. Burada kamunun devletin kabahati var. Anadolu yakasında hiç yüksek yapı yoktu kamu başlattı. Bir tanesi Siyami Hersek, diğeri de Acıbadem’deki Telekom binası. Sen devlet olarak yaparsan ben yaparım ama sen yapma diyemezsin. Yok böyle bir şey biri başlarsa herkes yapar. “

Siluet Topkapı Sarayı’yla başlıyor
İstanbul’un ilk tepesinde Topkapı Sarayı bulunuyor ve siluet buradan başlıyor. İkinci tepede Ayasofya ve Sultanahmet yer alıyor. Aşağıdan yukarıya doğru, Topkapı Sarayı, Aya İrini, Ayasofya ve Sultanahmet Camisi yer alıyor. Haliç’ten bakıldığında ise bu siluet içine Sultanahmet Camii yerine Süleymaniye Camii giriyor. Dördüncü tepede ise Fatih Camii bulunuyor. Siluete Üsküdar sahilinden ve biraz yukarıları çıkıp Salacak’tan baktığınızda ise yine aynı sıralamayla karşılaşıyorsunuz. Ve bu kez Sultanahmet Camii yine siluete dahil oluyor.

Seyyahları aşık ettirdi
Yanında taşıdığı defterlere gezdiği yerlerin görüntü ve krokilerini çizen ünlü mimar Le Corbusier, İstanbul’un silueti hakkındaki düşüncelerini de defterine yazmış. Mimarın Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii, Ayasofya ve surların belirlediği silueti ana hatlarıyla gösteren bir krokisinin altında şöyle bir not bulunuyor: “İşte sayın şehirciler, defterlerinize not ediniz: Siluetler!” Edmondo de Amicis ise İstanbul’un kimseyi hayal kırıklığına uğratmadığını söylüyor.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 15.01.2012

 

******


İSTANBUL SİLUETİNE RADİKAL KORUMA

 

Radikal’in gündeme getirdiği siluet skandalının ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Tarihi Yarımada’nın siluetini korumak için alınacak önlemleri belirledi. Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı Sefer Kocabaş, alınacak önlemleri ve yapılan çalışmaların detaylarını ilk kez Radikal’e anlattı.


Kocabaş, Tarihi Yarımada’da lazerle yapılan ölçümlerle yükseklik sınırının belirlendiğini ayrıca Tarihi Yarımada’nın bir maketinin çıkarılması ve her bir projenin bu maket üzerinde de değerlendirilmesine karar verildi. 

 

 

Önce maket, sonra izin
Kocabaş, ‘‘Tarihi Yarımada’nın ve Tarihi Yarımada’ya etki edecek alanların maketi çıkarılacak. Gökdelen yapıldığında bu maket üzerine oturtulacak. Örneğin siluete etkisi değerlendirildikten sonra imar izni verilecek. Sadece siluet değil, kuşbakışı alana etki edecek yapılar içinde çalışmalar yapıldı’’ dedi.


Zeytinburnu’nda yapımı devam eden ‘onaltıdokuz’ kulelerinin Tarihi Yarımada’nın siluetini bozmasının tepkileri sürerken Büyükşehir Belediyesi geçtiğimiz hafta Belediye Meclisi’nde aldığı kararla Tarihi Yarımada’nın siluetine etki edecek alanlar için yükseklik sınırı getiren projeyi kabul etmişti.

 

 

Ölçüm noktaları
Ölçümler ve yükseklik sınırları tarihi Yarımada siluetinin görüldüğü şu noktalardan bakılarak oluşturuldu:
Beyoğlu-Haliç kıyılarından siluetin görülebildiği alanlar
Haliç kıyısından Boğaz kıyılarına kadar olan alanlar
Üsküdar-Beylerbeyi ve Üsküdar-Harem arası
Bakırköy-Samatya tarafından Anadolu yakasına bakılabilen alanlar.

Yükseklik sınırları tek tek belirlendi
Tarihi Yarımada’da silueti bozabilecek alanlar için belirlenen yükseklik sınırları ise şöyle:
Zeytinburnu: Sahil şeridinde 70 metre, diğer bölgelerde ise 35-55 metre.
Bakırköy: 60-70 metre.
Bayrampaşa, Güngören ve Esenler: Arazi yapısına göre 20-90 metre.
Bahçelievler: 60-120 metre.
Küçükçekmece: 80-135 metre.
Eyüp: 20-35 metre.

Radikal’in siluet haberi projeye vesile oldu
İmar Komisyonu tarafından gerçekleştirilen projede 6 üniversite ve çeşitli meslek odaları da yer aldı. İstanbul’da bugüne kadar böyle bir çalışmanın yapılmadığına değinen Sefer Kocabaş, siluetle ilgili böyle bir durumun oluşmasının normal olduğuna değinerek; ‘‘Bugüne kadar böyle bir çalışma düşünülmedi. İşte ancak başına bir şey gelecek ki önlem alabilesiniz. ‘Onaltıdokuz’ binası da bu çalışmaya vesile oldu’’ dedi. 

Kriter, uçaklardı
Siluete etki eden binalarla ilgili ise Kocabaş şunları söyledi: ‘‘Dönüşüm alanları belirlendiğinde Ataköy-Yedikule arası Turizm Bakanlığı’nca turizm alanı olarak planlanmıştı. Bu alanda yükseklik sınırı 117 metre olarak belirlenmişti. Bu da uçakların iniş-kalkışlarına engel olmayacak sınır olduğu için belirlendi. Eğer yapıların arka planda çıkacağı bilinseydi izin verilmezdi. İstanbul’un planı zamanında yapılsaydı bu görüntüler oluşmazdı.’’

Radikal, 18.01.2012

GÖLMARMARA'DA BİR UYGARLIK ARANIYOR

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, ABD Boston Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Doç Dr. Christopher H. Roosevelt ile birlikte Salihli, Sart ve Gölmarmara Bölgesindeki Arkeolojik çalışmalarla ilgili Vali Halil İbrahim Daşöz’e bilgi verdi.Karaköse, Dr. Roosevelt’in Gölmarmara çevresinde elde ettiği bulguların MÖ 2000′li yıllardaki Tunç Çağı dönemindeki Seha Nehri Ülkesi’ni işaret ettiğini düşündüklerini belirterek, “Kendisi buralarının gün ışığına çıkarılması için Arkeolojik kazı çalışması yürütmek istiyor. Bununla ilgili Bakanlığımıza da başvurusunu yaptı” dedi.

 

ABD Boston Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Doç Dr. Christopher H. Roosevelt ile birlikte yaptıkları ziyarette Vali Daşöz’e bilgi veren İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, “Doç.Dr. Roosevelt, Manisa ve çevresinde özellikle Salihli, Sart ve Gölmarmara’da arkeolojik araştırmalarını 15 yıldır sürdürüyor. Özellikle 5-6 yıldır Bakanlığımızın izniyle yürüttüğü Gölmarmara ve çevresi Arkeolojik yüzey araştırma çalışmalarında değişik bulgulara ulaştılar. Çalışmalarda elde ettikleri bulguların, MÖ 2000′li yıllardaki Hitit Devleti bünyesindeki Arzava Krallığı’na bağlı Pisidia şehirlerinden biri olan Seha Nehri Ülkesi olduğunu düşünmekte. Hitit Uygarlığı dönemlerine ait Tunç Çağı kalıntılarının varlığını tespit etmiş. Buralarının yeniden Arkeolojik kazı olarak gün ışığına çıkarılması ile ilgili kazı çalışması yürütmek istiyor. Bununla ilgili Bakanlığımıza da başvurusunu yaptı” dedi.

 

Karaköse, Gölmarmara gölü ve çevresinin kırsal turizm bakımından zengin değerlere sahip olduğunu, bir yandan Bintepeler Tümülüsü (Kral Mezarları), diğer yandan altyapının geliştirilmesi ve kazı çalışmalarıyla birleştirildiğinde yörenin turizm çekim alanı haline geleceğini söyledi.

 

Gölmarmara Gölü etrafında 2005 yılında kazı çalışmalarına başladıklarını belirten Doç.Dr. H. Roosevelt ise “Kaymakçı Köyü Bölgesi'nde bulunan kalıntılardan burada Tunç Çağa ait Seha Nehri ülkesinin başkentinin bulunduğunu düşünüyoruz. Bölgedeki kazı amacımız, bu uygarlığı, aynı zamanda Lidyalıların ataları ve Hitit dönemine ait uygarlıklara ait kalıntıları gün ışığına çıkarmak. Doğal, kültürel ve kırsal turizm için Gölmarmara Gölü etrafı çok güzel ve turizm potansiyeli çok yüksek olan bir bölge. Kazı çalışmalarının gerçekleştirilmesi ve hayata geçmesi sürecinde desteklerinizi bekliyoruz” diye konuştu.

 

Vali Daşöz de ziyaretten duyduğu memnuniyeti belirterek, “Bölgemizi turizm yönünden nasıl geliştirebilirizin arayışı içerisindeyiz. Çalışmalarınız arayışımıza büyük bir katkı olur. Bu çalışmalar Manisa ve bölgemiz için çok müthiş. Bundan heyecan duyarız” dedi.

Manisa Haber, 11.01.2012



8 - 14 Ocak 2012

MİLLİ REZALETİN RESİMLERİDİR

 

 

Dolmabahçe Sarayı’ndaki Veliaht Dairesi’ne el koyan TBMM Başkanlığı’nın bu ani kararında tarihi yapının içler acısı hali etkili oldu. Meclis Başkanı Çiçek’e sunulan fotoğraflardan da görüldüğü gibi bina harap halde, kıymetli tabloların akıbeti bilinmiyor.

 

İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nın yapılar topluluğu içinde bulunan 80 oda 9 salondan oluşan 2 katlı Veliaht Dairesi, Sultan Abdülaziz’den beri sultanların veliahtlık dönemlerini geçirdikleri mekan oldu. Resim Heykel Müzesi olarak kullanılan bina, 1985’te Mimar Sinan Üniversitesi’ne tahsis edilmişti. Tarihi daireyi geçen hafta gezen TBMM yönetimi, tahsisi kaldırdı. Başkanlık Divanı’nın Milli Saraylar Dairesi’ne bağlı binaya el koymasıyla sonuçlanan süreçte TBMM Başkanı Cemil Çiçek’e sunulan fotoğraflar etkili oldu. TBMM Başkanlığı, kayıtlara göre 200 kadar değerli tablonun ve tahsis dönemindeki zararların tespit edilmesi için mahkemeye başvurdu.

Başkanlık Divanı’nın CHP’li üyesi Tanju Özcan, tarihi binadaki gözlemlerini aktardı: “Sayın Meclis Başkanı bu rezilliği görmemizi istedi, mekanı gezerken korkunç bir manzarayla karşılaştık, tüylerimiz diken diken oldu. 1800’lerden beri duran taban döşemeleri son yıllarda mahvolmuş.”

Tarihi binada gözlemler yapan CHP’li Tanju Özcan, buradaki tablolarla ilgili de bilgi verdi: “Kayıtlara göre 200 civarında, bazılarının değeri 10 milyon doları bulan tabloların bulunduğu bir bölüm de var. O bölümü biz de gezemedik. Tabloların gerçekten orada olup olmadığı veya orijinalliğini ne ölçüde koruduğu konusunda kuşkuya kapıldım. Burada bir mahkeme tespiti olacak. Kapalı kapılar ardında ne var bakacağız.”

Hürriyet, Haber: Bülent Sarıoğlu, 14.01.2012

İNGİLİZDEN TARİHİ ESER JESTİ

 

İngiliz vatandaşı David Tombs'un Türkiye'de bulunduğu süre içinde edindiği tarihi eserler Türkiye'ye iade edildi. Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nden yapılan açıklamada, "Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde 1963-1970 yıllarında görev yapan Dr. David Tombs'un oğlu Sebastian Tombs, babasının Türkiye'de bulunduğu yıllarda edindiği eserleri ülkemize iade etmek üzere Büyükelçiliğimize teslim etmiştir" denildi.

Sabah, 14.01.2012


Andr Vincent in Üç Kişinin Portresi eseri.

 

LOUVRE'A 'JEST' ELEŞTİRİSİ

 

Paris’teki Louvre Müzesi, geçen yıl mart ayında deprem ve tsunami felaketinin ardından nükleer bir facianın eşiğinden dönen Japonya’ya yapmayı düşündüğü jest nedeniyle sert eleştirilerin hedefi oldu. Nükleer santralın sadece 65 kilometre uzaklığındaki Fukuşima kentinde sergilenmek üzere nisan ayında yaklaşık 20 sanat eserini Japonya’ya göndermeyi planlayan Louvre Müzesi yönetimi, eserleri gereksiz yere riske atmakla suçlanıyor. Japonya’da üç farklı kenti dolaşacak ‘Louvre Koleksiyonlarında Buluşma, Aşk, Arkadaşlık ve Dayanışma’ adlı sergide François Boucher’in ‘Eros’u Taşıyan Üç Güzel’, François-André Vincent’in ‘Üç Kişinin Portresi’ ve Antik Mısır’dan tanrıça İsis’in heykeli de yer alıyor.Louvre Müzesi yetkilileri, serginin yapılacağı müzelerin depremde hasar görmediğini belirterek eserlerin tehlike altında olmayacağını vurgulayarak, sanat uzmanları, Fransa’nın sanat mirasının gereksiz yere riske atıldığını iddia ediyor.

Radikal, 14.01.2012

BULGUR PALAS İLE İLGİLİ ÖNERİLERİNİ SERGİLEDİLER

İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından 1912'de Cerrahpaşa'da inşa edilen Bulgur Palas ile ilgili Yıldız Teknik Üniversitesi'nden yaklaşık 40 öğrenci önerilerini sergiledi. Öğrencilerin bina ve çevresinin fiziksel ve sosyolojik açıdan nasıl daha iyi değerlendirilebileceği konusunda yaptıkları çalışma, Fatih Belediyesi Sergi Salonu'nda sergilendi. Çalışmanın ana fikri binanın kültür ve sanat etkinliklerinin bir mekanı olması.

Sabah, 14.01.2012

ANTİK ÇIPALAR SERGİ BEKLİYOR

 

Ankara Üniversitesi Sualtı Arkeolojik Araştırma ve Uygulama Merkezi (ANKÜSAM) ile 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği’nin antik çıpalar konusundaki araştırmaları hızlandı.

 

Örneği olmayan çalışma hakkında bilgi veren Arkeolog Osman Erkurt, çalışmanın 4 bin senelik dönemi kapsadığını belirtti. Gemi çıpaları hakkında tipolojik bir çalışma yaptıklarını, bunun Oxford Üniversitesi ile beraber yürüttükleri tez çalışması olduğunu dile getiren Erkurt, “Şu an 27 çıpamız var. Deneysel arkeoloji adına şunu söylemek gerekir; bugüne kadar dünyada bunu denemiş olan kimse yok” dedi.

Milliyet Ege, 14.01.2012

ASKER KALEYİ BOŞALTACAK

 

     

 

Mardin’de Tarihi Dönüşüm Projesi için düğmeye basıldı, Tarihi Mardin Kalesi’ndeki Hava Kuvvetleri’ne ait radar mevzi turizm için boşaltılacak.

 

Güneydoğu’nun incisi Mardin son 10 yılda turizmde dev adımlar atıyor. Çok yıldızlı oteller bir bir Mardin’de boy gösterirken Mardin’e 10 yıl önce gelen turist sayısı 150 binken bu rakam 2011’de 1 milyon 100 bine yükseldi.

 

Şiir gibi bir şehir Mardin. Uçsuz bucaksız Mezopotamya’ya yukarıdan bakışıyla, ışıl ışıl gerdanlığıyla, mistik kokan taş binalarıyla adeta zamanın durduğu bir kent. Mardin, özellikle turizm alanında yaptığı hamlelerle adından söz ettiriyor. 10 yıl içinde kente gelen turist sayısının 150 binden, 1 milyon 100 bine yükselmesi kentin gelişimini gösterir nitelikte. Bacasız sanayi Mardin’de tütmeye başlayınca oteller de bir bir hizmete giriyor, girmeye de devam ediyor. Mardin Belediye Başkanı Mehmet Beşir Ayanoğlu, kentin altyapı sorununa el attıklarını söylerken, özellikle tarihi mekânların yenilenmesi ve turizme kazandırılmasıyla ilgili yoğun bir çaba içine girdiklerini gururla anlatıyor. Hava Kuvvetleri’ne bağlı Radar Mevzi, Mardin Kalesi’ni turizm amaçlı boşaltmaya hazırlanıyor. Peki kentteki sanayi? Kentin ekonomisinde söz sahibi olan isimler birkaç yıl öncesine kadar Mardin ve ihracat kelimelerinin yan yana bile gelmediğini söylerken son tabloyu umutla özetliyorlar: ‘’İhracatta artık biz de varız. Hedef 500 milyon dolar!’’ Son 10 yıllık rakamlar gösteriyor ki Mardin önümüzdeki yıllarda adından daha çok söz ettirecek.

Mardin’in simgesi olan ve kenti bir gerdanlık gibi süsleyen Mardin Kalesi, 50 yıl aradan sonra dünya turizmine açılmayı bekliyor. 20 milyon TL’ye mal olacak restorasyon çalışmalarının 2013 yılında bitmesi planlanıyor. 20 milyon TL’ye yenilenip 2013’te turizme açılacak

Habertürk (kısaltarak), Haber: Bülent Günal, 13.01.2012

2023 YAŞINDA SATILIK SARAY

 








Roma tarihte çok önemli rol oynamış şehirlerden biridir ve tüm izleri hala bünyesinde barındırır. Antik kalıntılar, taş sokaklar, tiyatrolar, binalar tarihin görkemini ve hikayelerini anlatmak üzere hala ayakta ve kullanımdadır. Roma'nın görkemli tarihinin parçalarından biri olan Palazzo Orsini (Orsini Sarayı) aynı zamanda şehrin satıştaki en pahalı yapısı.

 

Bina milattan önce 13. yılında İmparator Augustus tarafından başlatılmış. MÖ 11 yılında yapımı biten tiyatro zaman içinde kullanım alanları değişse de hep Roma tarihinin gözde yapılarından olmuş. 1600'lü yıllarda Roma tarihinin en önemli klanlarından Orsini ailesi tarafından; saraya dönüştürülmüş.  İmparator tiyatroya yeğeni Marcus Marcellus'a ithafen onun adını vermiş. Mimari olarak ünlü arena/amfitiyatro Kolezyum'a (Colosseum) ilham veren bu yapı ondan 85 yıl eski. Orijinal yapı 20 bin seyirci alacak şekilde inşa edilmiş.

 

Sarayın içinde yaşayan son sahibi Irıs Origo zengin bir Amerikalı ailenin kızı. İtalyan bir aristokratla evlenerek Roma'da yaşamaya başlamış ve 1950'lerde sarayı önce kiralamış sonra da satın almış. 1984'te 85 yaşında vefat eden Iris Origo'nun varisleri bilinmeyen bir sebeple sarayı 40 milyon dolardan satışa çıkardılar. Sarayın balo odası, kendine ait mini bir müzesi, açık hava müzesi sınıfında görkemli bir bahçesi bulunuyor. Muhteşem peyzaj mimarisine sahip bahçede pek çok antik heykel, portakal ağaçları ve fıskiyeler var. Elbette binayı çerçeveleyen antik tiyatronun mermer sütunlarının görkemi sarayın belki de en önemli özelliği.

Habertürk, 13.01.2012

TARİHİ CAMİ KÜL OLDU

 

     

 

Gümüşhane'nin Kelkit İlçesi'ne bağlı Sadak Köyü'nde bulunan 182 yıllık tarihi cami, çıkan yangın sonucu kül oldu.

 

Dün gece saat 02.00 sıralarında elektrik kontağından çıktığı tahmin edilen yangına, ilk müdahaleyi köylüler yaptı. Kelkit Belediyesi ve Jandarma ekiplerinin de daha sonra söndürme çalışmalarına katıldığı yangın sabah saatlerinde tamamen söndürüldü.




Ahşap işçiliğinin nadide örneklerini taşıyan caminin çatısı yangının ardından tamamen çökerken, camiden geriye sadece yan duvarları kaldı. Caminin karşısında ve yanında bulunan evlerinde etkilendiği yangının ardından bölgeye giden Gümüşhane Valisi Dr. Yusuf Mayda, son durum hakkında bilgi aldı.

 

Köydeki tek cami olan Sadak Köyü camisinin, 1830 yılında yapıldığını ve yangının ardından kullanılamaz hale geldiğini ifade eden Vali Mayda, "Yangının elektrik kontağından çıktığını tahmin ediyoruz. Tarihi bir camimiz idi. Tahkikat sonucuna göre tekrar aslına uygun bir şekilde inşallah onarırız ve vatandaşlarımızın hizmetine sunarız" dedi.






Köy muhtarı Ziver Nair, yangını caminin imamının haber etmesiyle öğrendiklerini belirterek, "Yangını öğrendikten sonra hemen ilgili ve yetkili mercileri aradım ve muhtarlıktan köylüye anons yaptım. Köylülerle birlikte ilk müdahaleyi biz yaptık. Caminin çatısı hiç direksiz 130 metrekarelik bir yapı idi. Yazık oldu" diye konuştu.

 

Öte yandan, yangın sırasında amatör kameraya yansıyan görüntülerde, alevlerin 35 metrelik minarenin neredeyse boyuna kadar yükseldiği görüldü.

Habertürk, 13.01.2012

ST PETERSBURG VE KARS'TA HEYKEL

 

Kars'ı bezeyen heykellere saldırmak, ne kentin kültürel birikimleri ne de herkesin imrendiği tarihsel kimliğine ve çağdaşlığına yakışıyor.

 

2011'in sonlarına doğru gazetelerdeki haber özetle şöyleydi: "Başbakan'ın 'ucube' demesiyle yıkılan 'İnsanlık Anıtı'ndan sonra Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı bahçesindeki 'Dört Mevsim Heykeli' de tahrip edildi. Güzel Sanatlar Galerisi olan binanın süs havuzuna konulan 4 kadın heykelinden yaz mevsimini simgeleyeni 22 Aralık gecesi yıktılar."

 

Habere göre parkları, caddeleri, meydanları heykellerle donatan önceki Başkan Naif Alibeyoğlu demiş ki: "100 yıllık bu eseri 2003'te Belçika'dan getirtmiştik. Haydar Aliyev Parkı'ndan çok sayıda kadın ve kaz heykeli de depolara kaldırıldı. Heykellere soykırım yapıyorlar."

 

Kars'ta İnönü Caddesi'ndeki ozan heykellerine de saldırmışlar. Ünlü halk ozanı ve Devlet Sanatçısı Şeref Taşlıova heykelinin bile sazını kırmışlar. (25 Aralık 2011-ajanslar)

 

Bütün bu olanlara, kentin heykellerini koruması ve sanatsal tarihi mimarisine ne denli yakıştığını savunması gereken Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş üzülüyor mu; bilen yok... ancak "heykelsi" Kars'ı heykellerle yaşatmanın değerini bilenler çok üzülüyor.

 

Gerek Başkan Bozkuş'un, gerekse Vali Ahmet Kara'nın bu inanılmaz "kültürel soykırım"a karşı sessiz ve umarsız kalmaları ise sanat ve kent kültürü adına duyulan kaygıları arttırıyor.

 

'Kuzeyin Venedik'i'

Bu haberleri okudukça aklıma hep, halkın ve yöneticilerin St. Petersburg'un heykellerine nasıl sahip çıktıkları geliyor.

 

Çünkü bugün Kars'ta "kültür mirası" olarak koruduğumuz, Çarlık Rusyası'nın işgali sırasında (1870-1910) yapılmış olan anıtsal taş "Baltık Mimarisi" yapıların başkenti, St. Petersburg'dur...

 

Rusya'nın, "Kuzeyin Venedik'i" de denilen zarif kentine Sovyet döneminde "Leningrad" adı verilmişti... 2003'te 300'üncü yaşını kutlayan kentin, halkoylamasıyla yeniden 'tarihi adı'na kavuşması hakkında şunu yazmıştım: "2. Dünya Savaşı'ndaki Alman kuşatmasında tümüyle yıkılan Leningrad; 18 ve 19. yy mimarisi aynen korunarak yeniden inşa edildiği için, aslında 'St. Petersburg' olduğunu hiçbir zaman unutmadı." (Cumhuriyet- 30 Mayıs 2003)

 

Tarih kitaplarımızda "Deli Petro" olarak anılan, ancak Rusların "en akıllı Çar" saydıkları ve sanatseverliğiyle tanınan 1. Peter, ülkesinin en güzel kentini Neva Irmağı'nın Kuzey Denizi'ne kavuştuğu delta üzerinde İtalyan ve Fransız mimar ve heykeltıraşlarıyla 1703'te kurmuştu.

 

Kentin yaşgünü kutlamalarına katılanlar, karşılarındaki "tarihi kent dokusu"nun aslında 300 yıllık değil, sadece "50-60 yıllık" olduğunu ise "Kahramanlık Müzesi"nde fark edip savaş sonrası kentsel "yeniden canlandırma"nın mimarlarını da geçmişi yarınlara armağan ettikleri için şükranla anmışlardı...

 

Nitekim bu sayede eski "ad"ına "geçmişiye birlikte" kavuşan St. Petersburg için Putin konuklarına diyordu ki; "Rusya'da tarih adına böylesi büyük bir proje yapılmamıştır."

 

Kent, 2. Dünya Savaşı'nda tam 3 yıl Hitler ordusunun kuşatması ve bomba yağmuru altında kaldı. Yaklaşık 2 milyon sivil ve askerini yitirdi. Kuşatmada, hemen tüm yapıları yerle bir olan Leningrad'ı yeniden "St. Petersburg kimliği"yle imar etmek üzere harekete geçen "sosyalist mimarlar", eski fotoğraflar ve hayatta kalanların anılarından yararlanarak dünyanın en büyük "kentsel restitüsyon"unu (yeniden eskisi gibi inşaası) gerçekleştirdiler. Bunu, "tarihi mimariye tam bir saygı içinde" başardıkları için de dönemin en büyük onur belgesi olan "Lenin Nişanı" ile ödüllendirildiler.

 

'Su Altında' Korundular

Yerle bir olan binalar yeniden asıllarına sadık kalınarak yapılabilmişlerdi ama kentte, her biri 200-300 yaşındaki "3 bin" heykel de o bombalar altında mutlaka "parçalanmış" olmalıydı. Peki, buna rağmen nasıl "ilk yapıldıkları gibi" onarılabilmişlerdi?

 

Yanıt aslında kolaydı; çünkü onca bomba yağmuruna rağmen heykeller aslında "parçalanmamış"tı!

 

Gerisini St. Petersburg Mimarlar Odası'nda fotoğraflarla sergilenen kentsel restitüsyon belgelerinden özetleyelim:

"Alman bombardımanı başlarken sirenlerin çalması üzerine harekete geçen halk, sığınaklara girmeden önce belediye görevlileriyle birlikte kentteki tüm heykelleri kaidelerinden alarak kanalların içine attılar... Böylece 3 yıl suyun altında kalarak bombalardan korunan heykeller, savaştan sonra kanallardan mancınıklarla çıkarılarak eski yerlerine hasarsız dikilmiş oldular..."

 

Bugün St. Petersburg'da gezinirken Baltık mimarisi yapılarla birlikte hayranlıkla izlenen heykeller işte onlardır.

 

Ne dersiniz, aynı mimarinin görkemli örnekleriyle gurur duyan Kars'ı yönetenlerin ve Kars'taki kamuoyu önderlerinin de bu destansı öykünün müzesini ve kentini, bombalardan "kahramanca" korunmuş heykelleriyle birlikte gidip görmelerinde yarar yok mu?

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 13.01.2012

DÖRT DUVAR ARASINDAN SANAT GALERİSİNE

 

  

 

Bursa cezaevinde Nazım Hikmet ile tanışması sonucu resim yapmaya merak salan ve 70 yıldır elinden fırçayı bırakmayan İbrahim Balaban'ın 140 eserinin yer aldığı retrospektif niteliğindeki ''Balabanizm'' adlı sergi, 14 Ocak'ta Üsküdar'daki International Art Center'da açılacak.

 

Sergide, Balaban'ın ilk hapishane duvarları arasındaki oto portresinden Nazım Hikmet imzalı Balaban'ın portresine, gün yüzüne çıkmamış çini, desen, halı ve tuval çalışmalarına kadar birçok eser görülebilecek.

 

AA muhabirine açıklama yapan Balaban, Bursa'da doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim gördüğünü, resme olan merakının Bursa cezaevinde ''Şair Baba'' olarak tanımladığı Nazım Hikmet ile tanışmasıyla başladığını söyledi.

Balaban, Nazım Hikmet'in desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneğinin ortaya çıktığını ve geliştiğini belirterek, Nazım Hikmet ile 7 yıl süren bir birlikteliklerinin olduğunu aktardı.

İlk kişisel sergisini 1953 yılında İstanbul'da açtığını dile getiren Balaban, sonraki yıllarda hem Türkiye'de, hem de yurt dışında pek çok sergi açtığını kaydetti.

Balaban, bir dönem tablolarından dolayı yargılandığını, ancak aklandığını anlatarak, Adana'daki bir sergide de eserlerinin saldırıya uğradığını ifade etti.

Bugüne kadar 2 binden fazla tablo ve bunun birkaç katı desen ürettiğini belirten Balaban, ayrıca yayınlanmış 11 kitabının bulunduğunu söyledi.

Balaban, ''Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar'' düşüncesi ile yola çıktığını aktararak, ''Bir ressam için resim yapmak hava almak gibidir. Eğer bir insan hava almazsa nefesi tıkanır. Resim çizmek de ressamın birinci soluk alma unsurudur'' diye konuştu.





Nazım Hikmet'in ilk sergisini kendisine adamasını istediğini anlatan Balaban, şöyle devam etti:
''O dönemde sergiyi Nazım Hikmet'e adayamadım. 'Şair babanın' önerisi, aydınlığı dahilinde ressam Balaban ortaya çıktı. Kendisi bana 'sen dünyanın en büyük ressamısın' dedi. Ben dünyanın en büyük ressamı olduğumu biliyordum ama bir de dünyanın en büyük şairi bunu tasdik etti. Bütün dünyaya benim adımı yaydı. Ben bu sergiyi 'Şair Baba' Nazım Hikmet'e adıyorum.''

İbrahim Balaban, sergide Nazım Hikmet imzalı portresinin de görücüye çıktığına işaret ederek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Cezaevindeyken Nazım Hikmet'in mahkumların resimlerini çizdiğini söylediler. Ben de kendi resmimi çizdirdim. Bana resmi gösterip 'bitti' dedi. Ben resmi beğenmedim, çünkü resimde üzerimdeki kravat ve ceket yoktu. Kendisine bunu söyledim. O da bana 'seni tahsildara benzetmemek için yapmadım' dedi. 'Sen yapmasan ben yaparım' dedim ve aşağı koğuşa inip 6 tane renkli kalem ısmarladım. Onları zeytinyağına batırdım resme kravat ile gömleği yaptım.''

Sergide, Nazım Hikmet'in şiirlerinden esinlenerek yaptığı tabloların olduğunu aktaran, bunlardan birinin ''Bugün Pazar'' isimli şiirden ilham alarak geçen yıl yaptığı ''Mapushane Avlusu'' adlı resim olduğunu anlatan Balaban, ''Bugün pazar/ bugün, beni ilk defa güneşe çıkardılar/ ve ben, ömrümde ilk defa gökyüzünün/ bu kadar benden uzak/ bu kadar mavi/ bu kadar geniş olduğuna şaşarak/ kımıldamadan durdum/ sonra, saygıyla toprağa oturdum/ dayadım sırtımı duvara/ bu anda ne düşmek dalgalara/ bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım/ toprak, güneş ve ben/ bahtiyarım...'' şeklindeki şiiri okudu.

Sergide, Nazım Hikmet'in eşi Piraye Hanım koleksiyonunda yer alan ve ilk kez görücüye çıkan Balaban'ın 1946 yılında İmralı Cezaevinde aynaya bakarak yaptığı oto portresi ile ''Çeşme Başı'' isimli eserleri de görülebilecek.

Piraye Hanım'ın torunu Kenan Bengü de, Piraye Hanım'ın Nazım Hikmet'le ilgili sakladığı pek çok eser, resim ve mektup olduğunu söyledi.

Bengü, Balaban'a ait bu iki resmin de bunlara bir örnek olduğunu belirterek, ''İbrahim Balaban bu resimleri İmralı Cezaevindeyken yapmış ve Bursa Cezaevinde bulunan Nazım Hikmet'e göndermiş. Nazım Hikmet de belli bir süre sonra bunları Piraye Hanım'a vermiş, oradan da bugüne kadar gelmiş'' diye konuştu.

Ellerindeki arşivi 2000'li yıllardan sonra değerlendirmeye başladıklarını ve eserleri ortaya çıkarmak için çalışmalar yaptıklarını ifade eden Bengü, şunları kaydetti:
''Yıllarca bu resimler tavan aralarında veya gizli saklı köşelerde saklandı. Oto portrenin Balaban'a ait olduğunu bilmiyordum. Bir ortak arkadaşımız vasıtasıyla yaklaşık 15 gün önce İbrahim beyle bir araya geldik ve bu resimleri ona gösterdim. Resimleri görünce çok heyecanlandı. O da ilk yaptığı çalışmalar arasında yer alan bu resimleri unutmuş. Resimlerin bu sergide olmasını istedi, biz de severek bu sergide bu resimlerin ortaya çıkmasını sağladık.''

İbrahim Balaban da oto portresini tekrar gördüğünde mutluluktan tabloyu öptüğünü söyledi.

Sergi, 14 Şubat tarihine kadar ziyarete açık kalacak.

Habertürk, 13.01.2012

500 YILLIK ŞAMDANI ÇALDILAR

 

Şile'de Günani Camisi'ne 5 Aralık 2011'de akşam namazı öncesinde kimliği belirsiz hırsız veya hırsızlar girdi. Pencereden girdiği tahmin edilen hırsızlar, 16 yıldır camide bulunan yaklaşık 500 yıllık pirinç şamdanı çaldı. Camiden 2001'de deHz. Muhammed'in sakal-ı şerifi çalınmıştı.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 13.01.2012

GÜNAY: İSTANBUL'UN SİLUETİNİ BOZAN YAPILARA "YIK" EMRİ VAR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Başbakan’ın İstanbul’un siluetini bozan yapıların gerekirse yıkılması için talimat verdiğini açıkladı.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’un siluetini bozan yapılara ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Günay, Başbakan'ın bu tür yapıların gerekirse yıkılması için talimat verdiğini açıkladı. Başbakan’ın bu konudaki talimatını ilk kez dile getiren Günay, "Hepimizi rahatsız eden siluet tartışmasıyla ilgili Sayın Başbakan belediyelere yeni plan yapmaları, rahatsız edici görüntüleri düzeltmeleri talimatını verdi. Mevcut yapılar düzeltilecek.Tabiki yıkım da gündeme gelecek. Sözen döneminde Park Otel’in birkaç katı yıkıldıysa, İstanbul’da yıkılmayacak hiçbir yapı tanımıyorum. Bundan sonra rahatsız edici yapılar katiyen olmayacak." dedi.

Turizm Gazetesi, 13.01.2012

SARAY ÖNÜNDEKİ KULÜBE NÖBETİ YENİDEN BAŞLADI

 

Milli saraylarda askerlerin görevini polise devretmesininardından Dolmabahçe Sarayı'nın önünde boş kalan cam kulübede tekrar nöbete başlandı. Yerli ve yabancı turistlerin önlerinde fotoğraf çektirdiği Saltanat kapısındaki iki kulübenin boş durmaması ve tekrar polis tarafından nöbetlerin başlatılması için Başbakan tarafından talimat verildi. Bunun üzerine iki kulübede birer saat arayla 8 polis nöbete başladı.

Sabah, Haber: Mustafa Kaya, 13.01.2012

OLTU TARİHİNE DİKİLİTAŞ DAMGASI

 

 

Oltu İlçesi'nde 5 metre uzunluğunda 2.7 metre kalınlığındaki dikili taş, 25 Mart Gençlik Parkı'na yerleştirildi.Oltu Belediye Başkanı İbrahim Ziyrek, dikili taş ile ilgili yaptığı açıklamada, "Yıllar önce Yolboyu Köyümüzün yakınlarında bir kazıda ortaya çıkan milattan önce 9-10 yüzyıla ait olduğu sanılan dikili taş Oltu Meslek Yüksek Okulu bahçesine getirilerek konulmuştu. Okul şehrimizin çıkışında oraya herkesin gidip görme imkanı olmuyor. Biz de ilçemizin merkezinde bulunan parkımıza koyduk insanlarımız taşa bakarak geçmişle ilgili fikir ve değerlendirme yapsınlar. Ayrıca dikili taşın doğru bilgilerinin tamamına ulaştığımızda yaşın yanına bir kitabe yazdıracağız" dedi.

Yıllar önce Oltu'nun Yolboyu Köyü'nde köylülerce kazı yapılırken bulunan taşın, geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinden rahmetli Doç.Dr. Tahsin Parlak'ın desteği ve gayretleri sonucu Oltu Garnizon Komutanlığı'nın yardım ve desteğiyle Oltu Meslek Yüksekokulu bahçesinde koruma altına alarak bir süre burada tutulmuştu.

Oltu Belediye Başkanı İbrahim Ziyrek'in katkı ve desteğiyle taş buradan alınarak Oltu merkezindeki 25 Mart Parkı'na yerleştirildi.

Atatürk Üniversitesi Oltu Meslek Yüksekokulu El Sanatları Bölüm Başkanı Öğr. Gör. Mevlüt Kaplanoğlu, "Üzerinde kabartma ve rölyefler işlenen 5 metre boyundaki bu taşın dikili taş olduğu tahmin edilerek, kısa zamanda rahmetli Doç.Dr. Tahsin Parlak'ın sağlığında göremediği ve hayalinde hep var olan düşünceyi gerçekleştirerek bir nebze de olsa yüreğimizin acısını hafifletmek ve hocamızın düşüncesini gerçekleştirmek adına güzel bir anı olacağına kanaat ediyoruz. Dikili taşın üzerinde bulunan kabartma ve rölyeflerin ilgili makam ve üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerle görüşülüp bilgi ve görüşleri alınarak bir kitabe hazırlatarak ziyaretçilerin bilgisine sunulacaktır" dedi.

Erzurum Gazetesi, Haber: Dursun Murat, 13.01.2012

BAŞBAKAN'IN EVİNİN YAKININDA DEFİNE KAZISI

 

 

Üsküdar'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın evine 900 metre mesafede bulunan Nafız Paşa Konağı'nın yanında 2 metre çukur kazan şüpheliler, suikastçı sanıldı ancak defineci çıktı.

 

Üsküdar Kısıklı Caddesi Neşet Bey Sokağı'nda 19. yüzyılda inşa edilen II. Abdülhamid'insaray doktoru Nafiz Paşa'ya ait konakta meydana gelen ilginç olay iddialara göre şöyle gelişti: Belediye işçisi kılığındaki A.G. (46), N.G. (36) ve İ.H. (31), İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Sivil Mimari Yapılar envanterinde bulunan konağın Kısıklı Caddesi'ne bakan tarafına yılbaşı gecesi bir konteyner koydu.

Şüpheliler, dikkat çekmemek için çevre sakinlerine "Biz belediye çalışanıyız. Bu konteynerı soyunma kabini olarak kullanacağız" dedi. Üzerinde "Türkiye" yazan konteynera İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olduğunu gösteren bir tabela da asıldı. Konteynera girerken işçi tulumu giyen şüpheliler, ilerleyen günlerde konteynerın altını delerek, 2 metre derinliğinde çukur kazdı. Ancak şüphelilerin konteynırı halatla kaldırırken düşürmesi üzerine çevredeki güvenlik görevlileri durumu fark ederek polise haber verdi. Olay yerine gelen polis ekipleri, konteynerın alt kısmında bir delik açıldığını ve bu delikten inen şüphelilerin yaklaşık 2 metre derinliğinde çukur kazdığını, toprağı da konteynerın içinde gizlediğini belirledi.

Kazı alanının Başbakan Erdoğan'ın eski evine 250 metre, yeni evine ise 900 metre mesafede bulunması nedeniyle İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü ve Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü ekipleri olay yerini inceledi. İlk olarak muhtemel suikast girişimi üzerinde duran polis, define arama ihtimalini de değerlendirdi.

İncelemenin ardından konteyner da Üsküdar'daki yediemine götürüldü.

Polis ekiplerinin güvenlik kamera görüntülerini incelemesi sonucu kısa sürede yakalanan şüpheliler, A.G.'nin borçları yüzünden define aradıklarını iddia etti. Emniyetteki ifadelerinin ardından Üsküdar Adliyesi'ne sevk edilen şüpheliler, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

40 yıldır Üsküdarlı olduğunu söyleyen İbrahim Kılıçaslan, "Burası tarihi bir yer. Namazgah diyorlar. İki gün önce burada konteyner vardı. Konteyner altını kazmışlar define aramışlar" dedi.

Radikal, 12.01.2012

ŞEHZADELERİN YAŞADIĞI BEYAZ KÖŞK RESTORE EDİLDİ

 

    

 

İstanbul İl Özel İdaresi, Yıldız Sarayı içerisinde yer alan ve Osmanlı şehzadelerinin yaşadığı ''Beyaz Köşk''ü restore ettirdi.

 

İstanbul İl Özel İdaresinden yapılan açıklamaya göre, Yıldız Sarayı şehzade köşklerinden biri olan ''Beyaz Köşk''ün restorasyonu, 1 milyon 234 bin liraya mal oldu.





Dış renginin beyaz olmasından dolayı ''Beyaz Köşk'' olarak adlandırılan yapı, 4 köşkün içerisinde ilk sırada yer alıyor.

II. Abdülhamid tarafından yaptırılan bina, bodrum, zemin ve birinci kattan oluşuyor. İç mekanlardaki duvar ve tavan resimleri ile oldukça dikkat çeken köşk, zaman içinde duvarlara konan radyatörler, bunları birbirine bağlayan borular ve klima sistemleri yüzünden ciddi zararlar gördü. Yapıda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları ağırlıklı olarak iç mekanlardaki orijinal bezemelerin konservasyonunu kapsadı.






Yapı içerisinde elektrik altyapısı tamamen yenilendi. Ayrıca tarihi yapılarda yeni uygulanmaya başlanan wireless anahtar uygulaması gerçekleştirildi. Mekanik tesisat tümüyle yenilenerek, tüm tesisat bakır olarak yeniden döşendi.

Böylece duvar ve tavan resimleri 18. yüzyıl ikinci yarısından itibaren süren bir geleneğin son aşamasını yansıtan ''Beyaz Köşk'', Türkiye'de tarihi yapılar içerisinde gelenek ve teknolojinin buluştuğu nadir örnekler arasına girdi.

Habertürk, 12.01.2012

İADE İÇİN BAŞVURDU

 

Ermeni Patrikliği Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan, işkencehaneleriyle Türkiye siyasi tarihine giren Sansaryan Han’ı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden geri almak için mahkeme sürecini başlattı.

 

Nazım Hikmet, Vedat Türkali, Ece Ayhan, Attila İlhan, Mihri Belli, Ahmet Arif, Ruhi Su’nun yanı sıra 68 kuşağından Cihan Alptekin, Ömer Ayna gibi pek çok ismin tabutluklarından geçtiği Sansaryan Han için mahkemenin ilk adımı, “Tedbir kararı” almak oldu. Patrikliğin avukatı Ali Elbeyoğlu tarafından İstanbul 13’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’ne açılan ve geçen haftaki duruşmada alınan tedbir kararı uyarınca Vakıflar, hana yeni kiracı alamayacak. Ateşyan, “Tapunun usulsüz ve hukuka aykırı işlemlerle önce İl Özel İdaresi, daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü adına geçirilmesinin iptali için davamızı açtık” dedi. Gerçek ismi “Sanasaryan Han” olan han, İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul Adliyesi olarak kullanılmıştı. Bir süredir de ağırlıklı olarak avukatlık bürolarının bulunduğu han, İstanbul Adliyesi’nin Çağlayan’a taşınması sonrasında boşalmaya başlamıştı. Ateşyan, “Bizim arzumuz hükümetimizin ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir jest yapması. Nasıl ki Rum Patrikhanesi’ne Yetimhane’yi verdiler bize de Sanasaryan’ı verebilirler” değerlendirmesini yaptı.

Hürriyet, Haber: Okan Konuralp, 12.01.2012

2 BİN YILLIK MİĞFER İNGİLTERE'NİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR

 

 

İngilizler, tarih kitaplarından 2 bin yıl önce topraklarını işgal eden Romalılara karşı atalarının kahramanca savaştığını öğrense de 10 yıl önce bulunan bir miğfer bu gerçeği tersine çevirebilir.

Sadece üst rütbeli askerlere verilen gümüş kaplı süvari miğferi, İngiliz kabile liderlerinin birinin mezarlığında bulundu. İngiliz arkeologlara göre, göz alıcı el işlemelerine sahip olan miğfer, tarihe bakış açısını önemli şekilde değiştirebilir.

 

Leicestershire kentinin eteklerinde bulunan ve parçaları 10 yıl süren ve 1 milyon dolara mal olan çalışmaların sonunda bir araya getirilen miğfer, işgal yıllarında bazı İngilizlerin Romalıların safında savaşmayı tercih ettiğinin kanıtı olarak görüldü.

 

Miğferin sergilendiği İngiltere Müzesi’nde yürütülen araştırmanın başkanı Dr. J.D Hill, “Bu miğfer, İngilizlerle Romalılar arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmemiz gerektiğini gösteren çok önemli bir keşif. Bundan sonra Romalılarla ilgili tüm tarih kitaplarında bu miğferden bahsedilecek” dedi.

 

ASLANLARIN EŞLİK ETTİĞİ TANRIÇA

Hallaton Miğferi olarak adlandırılan kalıntı, MS 43 yılında İmparator Cladius’un döneminde başlatılan sefer sırasında kullanılmış. Miğferin üzerinde, aslanların eşlik ettiği bir Roma tanrıçası ve barbarları ayaklarının altında çiğneyen Roma İmparatoru tasviri bulunuyor.

 

Miğfer, 2000 yılında 400 dolarlık bir metal detektörüyle hazine avına çıkan Ken Wallace tarafından keşfedildi. Wallace, “O gün şanslı günümdü. Miğfere rastlamadan önce 200 tane metal para buldum… Sonra ilk gördüğüm şey gümüş bir kulak oldu” dedi.

 

İngiltere Hazine Bakanlığı, bugün 71 yaşında olan Wallace ve arazi sahibine 230 bin dolar para ödülü verdi.

 

Miğferin bulunduğu mezarlıkta ayrıca 5 bin 500 sikke bulundu. Arkeologlar, sikkelerin İngiltere’de Demir Çağı’ndan kalan en büyük hazine olduğunu belirtti.

 


Wallace ve 10 yıl önce bulduğu miğfer

Hürriyet, 12.01.2012

İSTİKLAL'İN 'TARİHİ SANAT MERKEZİ' GARİBALDİ

 

Beyoğlu, değişimin eşiğinde. 2010'dan bu yana 'Yıkılacak mı yıkılmayacak mı?' tartışmaları süren ve nasıl bir dönüşüm geçireceği konuşulan Emek Sineması, yine yıkılması planlanan 97 yıllık Majik Sineması'na karşın; olduğu haliyle korunan, üzerine bir tek çivi çakılmasına izin verilmeyen öyle bir örnek var ki, istenirse neler yapılabileceğini anlamamızı sağlıyor: Garibaldi Binası. Sanat merkezi olarak işlev gören bina, diğer yapılara örnek teşkil ediyor. Üstelik o da Emek Sineması'nın binasını inşa eden, 19. yüzyılın ünlü mimarı Vallury tarafından restore edilmiş. O dönemde kurulan bugün hala faaliyetlerine devam eden İtalyan İşçi Yardımlaşma Derneği'ne ait Garibaldi Binası'nı şimdi İstanbul'un önemli galerilerinden Dirimart, sanat merkezi olarak kullanıyor. Binada haziran sonuna dek ücretsiz film gösterimleri yapılacak. Garibaldi Binası'nın ağırladığı ilk sanat etkinliği bu değil elbette. Bina 1860'ın başında İtalyan hükümeti tarafından satın alınmış, adını da İtalyan Birliği'nin kurucusu Giuseppe Garibaldi'den alıyor. O günden bugüne de İtalyan işçilere destek olmak amacıyla kurulan İtalyan İşçi ve Yardımlaşma Derneği'ne ait. Kuruluşundan itibaren özellikle en parlak dönemi olan 1920'lerde dernek lokalinde çok sayıda konser, dans hatta opera gibi etkinlik ağırlayan bina, 1960'larda İstanbul'daki İtalyanların azalmasıyla bu işlevini kaybetmiş. Bunun yerini ise belli aralıklarla düzenlenen sergi, tiyatro gösterileri almış. 2005 yılında 9. İstanbul Bienali'nin ev sahiplerinden biri olmuş.

Dirimart'ın sahibi Hazer Özil, burayı proje mekanı yapmalarında, ABD'nin en önemli çağdaş sanatçılarından Sarah Morris'in projesine uygun yer aramalarının etkili olduğunu söylüyor. İtalyan derneği başkanı Enrico Boari ve yardımcısı Efi Özber de Garibaldi Binası'nın çağdaş sanat hayatının bir parçası olacak olmasından çok etkilenmiş. Ancak Garibaldi'nin tarihi yapısı Özil'i yeni çözümler üretmeye itmiş: "Tarihi bir bina olduğundan çivi bile çakmamız mümkün değildi. Gösterim için uygun bir alan elde etmek için salonda çelik konstrüksüyonlarla yeni duvarlar inşa ettik."

Binayı kültür ve sanat etkinliği için kiralamak isteyenler, İtalyan İşçi Yardımlaşma Derneği'ne başvuruyor. Eğer projeleri kabul edilirse, burada yapılacak etkinlikler ve kiralama için hiçbir ücret ödemiyorlar. Derneğin başkan yardımcısı Efi Özber, "Ticari bir şey yapmıyoruz. Kar amacı güdülmüyor. Tek isteğimiz, Garibaldi'nin yaşatılması, buraya daha çok insanın gelmesi," diyor.

- Dirimart, Garibaldi Binası'nda altı ay boyunca altı film gösterecek. Ancak bunlar sinemada izlemeye alışık olduğumuz filmlerin aksine, sanatsal yönleri öne çıkan çağdaş sanat filmleri.

- Dirimart Garibaldi'de bu ay, Julian Rosefeldt'in Asylum adlı filmi izleyici ile buluşacak. Filmde Almanya'daki Pakistanlı, Afrikalı, Çinli ve Türk göçmenler anlatılıyor.

- Şubat ayında ise Garibaldi Binası'nda İngiliz sanatçı Isaac Julien'in İtalya ve İtalyan sinemasına saygı duruşunda bulunan, 2010 Venedik Bienali Film Festivali'nde prömiyerini yapan filmi The Leopard yer alıyor.

Sabah, Haber: Fisun Yalçınkaya, 11.01.2012

TAKSİM MEYDANI'NDA VAROLMAYAN BİR TESCİLLİ YAPI

 

 

Taksim Meydanı'nın yayalaştırılmasını öngören proje, ulaşım, kamusal alan ve Taksim Kışlası gibi konularla ilgili kararlar içermekte.
 

Proje ne zaman uygulamaya geçer tartışmaları sürerken, Büyükşehir Belediyesi'nin 15 Aralık 2011 Perşembe günü saat 11:00'de brifing verdiği toplantıda henüz Koruma Kurulu'nun meclis onayı yani bir nevi plan tadilatı beklediği ima edilmişti.

 

Ve beklenen karar geldi. İBB, İmar ve Bayındırlık Komisyonu'nun Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesine ilişkin 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Plan tadilatı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı tadilatı teklifini uygun gören raporunu kabul etti. ("...Şeklinde hazırlanan İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporu; İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin 6. Seçim Dönemi 3. Toplantı Yılı, Eylül Ayı Toplantılarının 16 Eylül 2011 tarihli 5. birleşiminde okunarak, müzakereye açıldı. Yapılan müzakere ve işaretle oylama neticesinde raporun aynen ve Oybirliği ile kabulü kararlaştırılmıştır...")

 

Varolmayan Tescilli Bir Yapı

Plan tadilatının onaylanmasıyla yeniden gündeme gelen bir konu ise 1939 yılında Henri Prost'un planları dahilinde yıkılan Taksim Kışlası'nın yeniden yapılması oldu.

 

Bir replikanın çok öznel ve tartışmalı olduğu, Kışla'nın işlevinin ne olacağı vb yönünde tartışmalar devam ederken, İBB meclisi tarafından kabul edilen raporda yer alan "09.02.2011 gün ve 4225 sayılı İstanbul II Nolu K.ve T.V.K.B. Kurulu Kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen "Taksim Kışlası" Kentsel Tasarım Projesi ile bir bütünlük içerisinde değerlendirilecektir." maddesi ile mevcut olmayan bir yapının kültür varlığı olarak tescil edilip edilemeyeceği sorusu bir tartışma konusu olarak Taksim Kışlası ile ilgili gündemdeki yerini almış oldu.

 

Var olmayan bir yapının nasıl olup da tescillendiği ve koruma altına alındığı sorusu özellikle konuyla ilgili uzmanların ve akademisyenlerin en büyük tartışma konusu. Bazı uzmanlar ise "Mevcut olmayan bir kültür varlığından geriye birtakım izler kalmışsa, örneğin temel buluntuları mevcutsa bunlar tescil edilebilir" görüşünde. Ancak Gezi Parkı'nda herhangi bir kazı çalışması yapılmadı.

 

Dolayısıyla yapılan bu plan tadilatının projeyi meşru kılmak için yapıldığı yönünde bir uzlaşma söz konusu. Uluslararası Kültürel Varlıkları Koruma Araştırma Merkezi'nin (ICCROM) eski genel müdürü Prof.Dr. Cevat Erder'in sözleri dikkate değer: "Rekonstrüksiyon yapı bir kopyadır; tarihi eser değildir. Dünya, 1930'lardan beri tekrar inşa edilen yapıları tarihi eser olarak tescillemiyor. Taksim Kışlası'nın yeniden inşasının tarihi korumayla ilgili olduğunu sanmıyorum. Ama var olan ideoloji için uygun görünüyor."

 

Yapılacak projenin niteliği göz önüne alınırsa, Taksim Kışlası, Taksim Yayalaştırma Projesi'nin en çok tartışılan konularından biri olacak gibi gözüküyor.

Arkitera, 11.01.2012

BEYOĞLU'NDA HER ŞEY SATILIK!

 

 

Emek Sineması'nın da içerisinde bulunduğu Cercle D'Orient binasının satışı ile gündeme gelen Beyoğlu'nda aslında tüm ilçe satılığa çıkarılmış durumda. Tokatlıyan Han, Danişment Geçidi, Alkazar Sineması, Elhamra... Tarlabaşı...

 

Sanatçı ve soL yazarı Orhan Aydın, İstanbul'un tarihi ve kültürel zenginliği açısından en önemli ilçelerden biri olan Beyoğlu'nun tamamen satılığa çıkartılması ile ilgili dün önemli bir yazı kaleme aldı. Misbah Emlak ve... başlıklı yazısında Aydın, Beyoğlu'nda satılığa çıkartılan tarihi yapılar konusunda önemli bilgiler paylaştı.

 

Aydın, satılığa çıkartılan yapıların fotoğraflarını da facebook hesabında paylaştı.

 

Aydın'ın dünkü yazısını paylaştığı fotoğraflar ile birlikte tekrar yayınlıyoruz:

 

Misbah Emlak ve…

 

”Beyoğlu’nda yabancı sermaye gruplarının olması gerekiyor. Buradan alacakları ilhamla geleceği tasarlayanlar bu gruplar olacaklardır.”

Bu sözler Belediye Başkanı’na ait.

 

Adam oturtulmuş koltuğa, tüm ilçeyi ‘babalar gibi’ satıyor.

 

Nasıl olsa Beyoğlu’nun, taşı-toprağı altın.

 

Para eden ne varsa elden çıkarmaya çalışıyor.

 

Bizler buz dağının görülen yüzü (AKM, Emek) ilgilenirken, adam el altından tüm ilçeyi pazarlıyor.

 

‘Beyoğlu’nu Koruma Amaçlı İmar Planı’ adıyla yapılan ve yürürlüğe giren düzenleme sayesinde, tutana aşk olsun!

 

Hanlar, apartmanlar, okullar, kiliseler, sinemalar, tiyatrolar her şey satılık!

 

Vakıflar Müdürlüğü’nün malı olarak bilinen Mis Sokağı’nın köşesindeki Vakıf Gökçek İş Hanı, Çalık Grubuna verilmiş!

 

Yıkıp yerine otel dikme isteği olan Çalık, binada işlerini sürdüren esnafa ‘31 Aralık son gün’ diyerek ‘tahliye’ bildirimleri yolladı. Açılan davalarla itiraz edildi ve ‘şimdilik’ işlem durduruldu. Ama kimselere sormadan bu en merkezi yerdeki bina, Çalık’a peşkeş çekilmiş oldu. Hukuk savaşını kimin kazanacağını tahmin etmeye gerek bile yok!

 

İstiklal Caddesi’nin en merkezi yerindeki Refia Övüç K.T.Ö Olgunlaşma Enstitüsü ve yine Caddenin paralelindeki Taksim Ticaret Lisesi de satılıklar listesinde!

 

Bu binaların ikisi de kamu malları ve hizmetlerine devam ediyorlar.

 


Alkazar Sineması

 



Alkazar yıllardır kapalı.

 

Sahipleri artık yıldırılmış durumda. Kültür hayatımıza tiyatro ve sinema salonu olarak hizmet vermiş bu bina yok pahasına el değiştirmek üzere.

 

‘Alkazar Apart’ İstiklal Caddesi’ne pek yakışacak!

 


Tokatlıyan Han

 

Tokatlıyan Han için teklif üstüne teklif alınıyor. İçerde barınan esnaf, yoğun kira baskısı ve yaptırımlarla yıldırılıp, binanın boşaltılması için her tür madrabazlık yapılıyor.

 

Bu bina bölgenin en önemli tarihsel ve kültürel dokusu olarak bilinen yapısıdır. Tokatlıyan’ın Pera Palas değerinde bir otele dönüştürülmesi kimlerin çıkarına olacaktır?

 


Danişment Geçidi

 

Danişment Geçidinin açıldığı avlu, bu avluyu çevreleyen tüm yapılar projelendirildi. “Butik otelin çevrelediği küçük bir alış-veriş alanı” diye tanımlanan yerin tahliye edilmesi için bildirimlerin başlatılması yakındır.

 


Elhamra

 

Elhamra, bin yıllık bir güzelliktir.

 

Yıllarca tiyatro ve sinema salonu olarak kullanılan bu büyülü mekan şimdilerde gece kulübü olarak çalışıyor.

 

Mekanın göğe doğru uzanan bir ‘eğlence merkezi’ olması an meselesi.

 


Narmanlı Han

 

Tünel’de dillere destan bir başka bina Narmanlı Han, ‘antik otel’ yapmak için paketleniyor!

 

Bir zamanlar Galata bankerlerine, Cumhuriyet sonrası yayıncılara, ressam ve edebiyatçılara ev sahipliği yapan bu kültürel kalıta değer biçmek bile olanaksız iken, şimdi haraç-mezat satılacak.

 

Bu yapı, kültür ve sanat alanı olarak ilan edilip, içinde atölyelerinin, sergi salonlarının, kitapçıların, yayıncıların olduğu bir alan olarak düzenlenmesi ve kamu yararına kullanıma açılması gerekirken, ‘antik otel’ oluyor.

 

Oysa ‘göçmüş kediler bahçesi’ gibi onlarca kediye ev sahipliği de yapan ve şimdilerde noter olarak işlev gören avludaki o şirin bina, olağanüstü bir oda tiyatrosu olabilirdi!

 

2007 yılında yıkıma ve talana açtıkları Tarlabaşı’nda bu güne kadar onlarca ev yerle bir edildi. Mahalleden iş makinaları horultuları, yıkım sesleri ile toz-duman yükseliyor.

 

İnsanlar gerektiğinde zorla ‘kapı dışarı’ ediliyorlar.

 

Bölgedeki tüm vakıf malları, azınlıklara ait yapılar, üç kilise, yeşil alanlar, parklar, çeşmeler, güzelim Levanten yapılar şimdi Çalık Grubunun malı.

 

Bir butik otel ve AVM çılgınlığıdır gidiyor.

 

Durdurabilen beri gelsin!

 

Başkan, “Beyoğlu turizmin atar damarı olacak” dedikçe satışlar hızlanıyor, pazarlıklar çoğalıyor.

 

Bugün Beyoğlu’na gözünü dikmeyen sermaye grubu yok gibi.

 

Tünel-Kuledibi ve çevresinde, Cihangir-Çukurcuma bölgesinde eli çantalı insanlar, koruma ordularıyla sokak sokak ‘mal alımı’ yapıyorlar.

 

Aynı çete kılıklı yaratıkların geçtiğimiz aylarda Sütlüce ve Ok Meydanı çevresini talan ettikleri, tarihsel dokuya sahip onlarca binayı satın aldıkları biliniyor.

 

Bu insanların Belediye ile mahalleler arasında mekik dokudukları gözleniyor!

 

Bedrettin Mahallesi dönüşüm projesi, Perşembe Pazarı, Tophane ve Şişhane bölgesi yenileme projeleri, Galataport, Park Otel, Gümüşsuyu yenileme projeleri ise iştah kabartıyor.

 

Anlayacağınız Belediye Başkanlığı Emlak Ofisi gibi çalışıyor!

 

Masa-sandalye toplayarak sermaye gruplarına yer açan A. Misbah Demircan, elbette kendine verilen görevi yapıyor.

 

Başbakan ne derse o!

 

Taksim trafiğini yer altına almaya hazırlanan Büyükşehir Belediyesi de öyle.

 

Mahkeme kararı nedeniyle yıkamadıkları AKM için yatıp-kalkıp bize küfür eden bu akıl, Gezi Parkı’na AVM yapma hazırlığında.

 

Proje hazır.

 

CHP Büyükşehir Meclis üyelerinin itirazlarına karşın, ‘Taksim Kışlasını İhya Projesi’, ‘Meydanı Yayalaştırma’ projesinin içine yedirilecek!

 

Oradaki güzelim ıhlamur ağaçları kesilecek ve kışla görünümlü AVM Taksim’in göbeğine dikilecek.

 

Meydan ölecek.

 

1 Mayıs Meydanı olarak söke söke geri alınan Taksim Meydanı, tüm etkinliklere kapatılacak.

 

Görüldüğü gibi 2. Cumhuriyet, talan politikalarını en gözde alanlarda, kültürel ve tarihsel dokuları tahrip ederek ve varımızı yoğumuzu hiç kimseye danışmadan, yargı kararlarına, koruma kurulları kararlarına, halkın gösterdiği dirençlere inat; uluslararası sermaye guruplarına güzelleyerek ‘babalar gibi’ satmaya devam ediyor.

 

Sırada ormanlar, sahiller, köyler, ovalar ve dağlar var.

 

Bakan açıkladı, “2B yasası son halini aldı, ilgili komisyonda görüşülüp karara bağlanacak.”

 

Talan, içimizdeki düşman olarak büyüyüp hayatlarımızı kuşatmaya ve birarada yaşama kültürü üstüne tuz-biber ekmeye son hızıyla devam ediyor.

 

Ya biz, ne yapıyoruz?

Haber Sol, 11.01.2012

SSM, ÜNLÜ İSLAM SANATI TARİHÇİSİ GRABAR'I ANDI

 

SSM, en büyük İslam sanatı tarihçilerinden Prof.Dr. Oleg Grabar’ı anmak üzere 8 Ocak'ta, Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer’in evsahipliğinde bir anma toplantısı ve konferans dizisi düzenledi.
 

"Oleg Grabar'ın Türk İslam Sanatı ve Mimari Tarihi Araştırmalarına Katkıları" başlığını taşıyan konferas dizisinde, kuruluş aşamasından itibaren Sakıp Sabancı Müzesi'nin Danışma Kurulu'nda yer alan, İslam sanat ve mimarlık tarihinin alanlarında dünyaca ünlü bu değerli bilim adamının vefatının 1. yıldönümünde, günümüzün seçkin akademisyenleri ve müzecileri olan eski öğrencileri, Prof. Grabar'ı verdikleri bildirilerle andılar.

 

Harvard Üniversitesi'ndeki Ağa Han Kürsüsü'nü Grabar'ın ardından devralan, ünlü profesörün öğrencisi ve halefi olan Gülru Necipoğlu'nun "Oleg Grabar Anısına (1929-2011)" başıklı konuşmasıyla açılan konferans, Esin Atıl'ın "Oleg Grabar'a ithafım: Levni ve Surname", Ülkü Ü. Bates'in "Hocam Oleg Grabar'dan Öğrendiklerim" ve Ayda Arel'in "Hocam Oleg Grabar" başlıklı konuşmalarıyla sürdü.

 

Konferansın ikinci bölümündeyse Grabar'ın "torunlarım" diye andığı ikinci kuşak öğrencilerinin sunumlarına yer verildi. Bu bölümün açılışını Tülay Artan, "Osmanlı Mimarisinde Anlam Üzerine Düşünceler" başlıklı konuşmasıyla yaparken, Scott Redford "Oleg Grabar ve Selçuklu Devri Sanat Tarihi", Oya Pancaroğlu "Oleg Grabar'ın Objeler Üzerine Düşünceleri: Estetik Zevkler ve Tarihsel Çerçeve", Çiğdem Kafesçioğlu "Oleg Grabar'ın Çalışmalarında Şehirler ve Şehirlerin Tarihi" ve Barry Wood "Süsleme Üzerine Bir Grabar-Sonrası Yorum" konulu sunumlarını gerçekleştirdi.

Grabar'ın hem insani, hem de akademik yönleri üzerine uzun uzun konuşulan anma toplantısı, ünlü bilim adamına yapılan ve tüm katılımcıları derinden etkileyen duygu yüklü bir saygı duruşu niteliğindeydi.

Yapı, 11.01.2011

ÜSKÜDAR'DA TARİHİ AHŞAP BİNALAR ÜCRETSİZ YENİLENİYOR

 

Tarih boyunca "Altın Şehir" diye anılan Üsküdar'da tarihi kentsel dokunun korunarak gelecek kuşaklara aktarılması için Üsküdar Belediyesi bünyesinde çalışmalar yürüten Geleneksel Ahşap Eğitim Atölyesi, ilçe genelindeki restorasyonlarına tüm hızıyla devam ediyor.

 

8 aydır yürütülen "Tarihi Evler Onarım Programı" kapsamında, merhum mütefekkir Cemil Meriç'in adını taşıyan sokak olmak üzere ilçe genelinde, 8 tarihi bina restore edildi. Binaların büyük bir kısmını içinde oturanların maddi imkansızlıklar sebebiyle yenileyemedikleri tarihi eserler oluşturuyor.

 

Geleneksel Ahşap Eğitim Atölyesi'nde; marangoz ustaları arasında eski eser ahşap ustası olmak isteyen kişilere ve meslek liseleri öğrencilerine geleneksel ahşap yapım sistemleri, ahşap dış cephe kaplamaları, ahşap süsleme sanatları, ahşap işleyen el aletlerinin kullanılması, kapı pencere doğrama onarımı, ahşap profillerin yapılması, ahşap elemanların kopyalanarak yeniden üretilmesi vb. konularda uygulamalı eğitimler veriliyor.

 

Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara, projeyle ilgili olarak yaptığı açıklamada, tarihi değeri yüksek olan ahşap binaları vatandaşlardan ücret almadan yenilediklerini, mülk sahibinin onarımın her aşamasına şahitlik etmesine imkan sağladıklarını kaydetti. Başkan Kara, böylece vatandaşlarda tarihi eserleri koruma bilinci oluşturulmasına katkıda bulunduklarını ifade etti. Kara ayrıca, yapılan çalışmayla geleneksel ahşap işçiliğinin sürekliliğini sağladıklarını ve kalifiye insan gücü oluşturduklarını da belirtti.

Zaman, 11.01.2011

MÜZE VE ÖRENYERLERİ 2011'DE PARA BASTI, GELİRLER 3 MİLYON LİRA ARTTI

 

Antalya'da turizmdeki iyimser tablo müze ve ören yerlerine de yansıdı. 2010 yılında 3 milyon 3 bin 948 kişinin ziyaret ettiği müze ve ören yerlerini 2011 sonu itibarıyla 3 milyon 524 bin 783 kişi gezdi.

 

2010'da buralardan 7 milyon 505 bin 399 TL'lik gelir 2011'de 3 milyon TL artarak 10 milyon 500 bin TL'ye ulaştı.

 

Ören yerleri ziyaretlerinde 2010'da olduğu gibi bu yılda Demre İlçesi'ndeki Noel Baba Müzesi birinci sırada yer aldı. Myra antik kenti ikinci, Aspendos antik kenti de üçüncü sırada ziyaret edilen yerler arasında. 2011 yılı ziyaretlerinde 1 milyon 778 bin 160 TL ile Alanya Kalesi, yine Alanya'da bulunan Ehmedek Kalesi en az gelir getiren ören yeri oldu. Müze ve ören yerlerindeki restorasyon çalışmaları buralardaki ziyaretçi sayısına olumlu yansıdı. Antalya Kültür ve Turizm İl Müdürü İbrahim Acar, tarihi mekanlardaki alanların kamulaştırılarak turizme kazandırıldığını, ayrıca gerekli iyileştirme ve itinalı çevre temizliğiyle ören yerlerinin cazip hale getirildiğini ifade etti. Ziyaretçi sayısının artmasındaki diğer bir etkenin de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın Antalya'ya verdiği önem olduğunu dile getiren Acar, "Başta Likya bölgesi olmak üzere, Perge, Alanya Kalesi'ndeki bitki ot temizliği ile başlayan restorasyon çalışmalarıyla devam eden ve ayrıca kamulaştırmalarla ziyaretçi artışları sağlanmaya başlandı. Perge antik kentini 2010'da 290 bin kişi ziyaret etti. 2011'de ise bu rakam 418 binlere çıktı." dedi.

 

2012'de gerek ziyaretçi sayısı gerekse gelir bakımından artışı sürdürmek istediklerini belirten Acar, şunları söyledi: "2012 yılı hedeflerinde müze ve ören yerlerimizi daha da güzelleştirmek özellikle restorasyonlara dikkat etmek istiyoruz. Kazı çalışmalarını da uzatmak istiyoruz. Öngörümüz yine iyi bir artış bekliyoruz. Bizim amacımız gelirin yanı sıra tarihimizi ortaya çıkarmayı düşünüyoruz."

Zaman Haber: Özkan Mayda, 11.01.2011

İSTANBULKAPI'YA VEFA YATIRIMI

 

 

Erzurum'un en önemli tarihi mekanlarından biri olan İstanbul Kapı, sarhoşların mekanı olmaktan kurtuluyor. Yıllardır gazetelerde “İstanbul Kapı Sarhoşlara, tinercilere mekan oldu” şeklinde çıkan haberlere duyarsızlık nihayet son buluyor. Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut İstanbul Kapı’nın restore edileceğini ve kafeterya şeklinde işletmeye dönüşeceğini açıkladı. Bu yıl itibariyle projenin hayata geçeceğini dile getiren Korkut, İstanbul Kapı’nın restore edilmesiyle, sarhoşların ve tinercilerin mekanı olmaktan kurtulacağını aktararak, tarihi bir kafeteryanın da halkın hizmetine açılacağını bildirdi.

Fosfor Mustafa Paşa tarafından 1876–1877 yıllarında, şehrin güvenliği amacıyla yaptırılan Osmanlı Eseri Tarihi İstanbul Kapı’nın içler acısı görüntüsü karşısında vatandaşlar belediyeleri göreve davet etmişlerdi. Kısa bir süre önce semt sakinleri , " Böylesine ilkel görüntülerin yaşanmasına anlam veremiyoruz. Tarihi mekanlar, olumsuz olayların yaşandığı yerler olmamalıdır. Çevre sakinleri olarak bizler bu konudan oldukça rahatsızız. Sorunun aşılması noktasında duyarlılık bekliyoruz. Tarihi mekanlar böylesine ilkelliklerin yaşandığı mekanlar olmamalıdır. Belediyeler ve tarihi eserlerin restorasyonu ile ilgili kurumlar bu konuda duyarlılık göstermelidir. Ata yadigarı eserler, böyle olumsuzluklarla gündeme gelmemelidir" şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardı.

Erzurum Gazetesi, Haber: Mahmut Akdağ, 11.01.2011

AYASULUK KALESİ AÇILIYOR

 

Selçuk’taki Ayasuluk Kalesi’nin kazı ve onarım çalışmalarının tamamlanmasıyla ekim ayında ziyarete açılmasının hedeflendiği bildirildi.

 

Kalenin içinde bir de müze oluşturulacağı belirtildi. Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı başkanlığındaki bilim ekibi tarafından 2007 yılında başlayan Ayasuluk Kalesi kazı ve onarım çalışmaları, Selçuk Belediyesi’nin işçi, usta ve malzeme desteğiyle 2011 yılında büyük ölçüde tamamlandı.  Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı “Ayrıca kale içindeki caminin onarımını tamamlayıp kazılarda bulunan objelerin sergileneceği bir müze haline getirmek için de önemli çalışmalarımız var” diye konuştu.

Milliyet Ege, Haber: Veysel Erol, 11.01.2012

İSLAMİ ESER KAÇAKÇILIĞININ KALBİ İSTANBUL

 

Uluslararası sanat çevrelerinin İslami sanat eserlerine artan ilgisi sebebiyle İstanbul, çalıntı sanat eseri ticaretinin merkezi haline geldi. Polis raporlarına göre 2010 yılında ele geçirilen tarihi eser sayısı 68 bin. İstanbul’da yaşayan bağımsız muhabir Dorian Jones, Eurasianet.org sitesinde 6 Ocak tarihinde yayınlanan haberinde bu konuya değindi.

 

YAKIN zamanda restorasyonu tamamlanan Süleymaniye Camii güvenlik önlemlerinin artırıldığı mekanların başında yer alıyor. 16. yüzyılda yapılan cami onlarca güvenlik kamerasıyla 24 saat izleniyor, hem kapalı hem de açık alanları güvenlik görevlilerinin gözetimi altında. Caminin imamı Ayhan Mansız alınan önlemlerden memnun olduğunu ifade ediyor: “Güvenlik görevlilerinin varlığı bizi güvende hissettiriyor. Allah’a şükür bizim camide herhangi bir hırsızlık yaşanmadı. Yenilenme çalışmaları sonrası her şey kayıt altına alındı ve çok değerli eşyalar müzeye kaldırıldı.”


Sayıları tam olarak belirlenemese de çalınan kıymetli eşyaların arasında tarihi Kuran-ı Kerim’ler, el işlemesi çiniler hatta ahşap duvar paneller olduğu biliniyor.


Londra merkezli Christie’s Müzayede Evi’nde İslami Sanatlar ve Halı Bölümü’nün başındaki isim William Robinson son yıllarda İslami sanat eserlerine duyulan ilginin arttığını doğruluyor: “1997 yılında Katar piyasaya girdiğinden beri talep giderek artıyor. Özellikle son üç senedir bu eserler çok revaçta. Geçen yıldan bu yana talepte yüzde 30 ila 40 arasında bir artış gerçekleştiğini söyleyebilirim.”


Türk yetkililer de bu artışın elbette farkında. 2011 yılına kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele bölümünün başında görev yapan İsmail Şahin, kaçak İslami eser ticaretinin kalbinin attığı yerin Kapalı Çarşı olduğunu belirtiyor ve sistemin nasıl işlediğini anlatıyor: “Üç dört kişilik çeteler tarihi eserleri müze ve camilerden çalıp Kapalıçarşı’ya getiriyor. Burada eserler Avrupa’yla bağlantıları olan aracıların eline geçiyor.

Arkeoloji eğitimine sahip olan Şahin, Kapalıçarşı’ya pek çok baskın gerçekleştirmiş ve bu baskınlar sırasında ele geçirilen eserler sebebiyle ticaretin uluslararası bir yönü olduğunu ifade ediyor: “Çoğu zaman Avrupa’dan özel siparişler geliyor. Bunun üzerine aracı kişi çeteyi istenen eseri çalmak üzere tutuyor. Camiler bir yana bazı müzelerin bile doğru dürüst güvenliği yok. İşimiz çok zor.”


Güvenlik güçleri kaçakçılıkla mücadelede somut adımların atıldığını söylüyor. 2010 yılında kaçakçılık suçuyla yakalanan 5 bin kişiden toplam 68 bin tarihi eser ele geçirildi. Yakalanan kişi suçu kanıtlanırsa 20 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.


Kaçakçılığa karşı önlem alan tek merci güvenlik güçleri değil. Geçen mayıs ayında sanat uzmanları, müzayede evleri ve polis teşkilatının katılımıyla Türkiye’nin tarihi eser kaçakçılığı hakkında ilk uluslararası toplantısı gerçekleştirildi. Giderek artan farkındalığa rağmen kafa yapısının değişmesinin zaman alacağı uzlaşılan bir başka konu.

Hürriyet, Çeviren: Ceren Arseven, 11.01.2012

TARİHİ DEĞİRMEN BUĞDAY ÖĞÜTECEK

 

Foça’ya tepeden bakan tarihi yel değirmenleri aslına uygun restore edilerek kent yaşamına kazandırılıyor.

 

Değirmenlerden birinde buğday öğütülerek un yapılacak. Tarihi yel değirmenlerinin restorasyonu İzmir Büyükşehir Belediyesi, Foça Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Foça Kazıları Başkanlığı tarafından gerçekleştiriliyor.

 

Çalışmaları yerinde inceleyen Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, yel değirmenlerinden birinin restorasyonunun tamamlandığını müjdeledi. Aziz Kocaoğlu, üç adet değirmenden bir tanesinde, orijinal yapısındaki öğütme sisteminin aynısının kurulacağını açıkladı. Kocaoğlu, buğday öğütecek olan değirmenin 18. yüzyıla ait olduğunu söyledi. 

Kutsal alanda yer alıyorlar


Üç yel değirmeninin bulunduğu tepenin üzerinde, antik çağda Ana Tanrıça’nın (Kybele) kutsal alanı bulunmaktaydı. Bu alana, tepenin güneybatısındaki kayalara oyulmuş merdivenlerle ulaşılmaktaydı. Bu çevrede kayalara oyulmuş adak nişleri bulunuyor. Bu nişlerin bazıları kabart- malarıyla dikkat çekiyor.

Milliyet Ege, 10.01.2012

MÜZEDEN PICASSO ÇALDILAR

 

Yunanistan’ın başkenti Atina’daki Ulusal Resim Müzesi’nde bulunan Kübizm akımının öncülerinden ünlü ressam Pablo Picasso’nun değerli bir tablosu çalındı.

 

Polis, dün saat 05.00 sıralarında müzenin arka kısmındaki balkon kapısını kırarak içeri giren hırsız ya da hırsızların Picasso’nun “Kadın Başı” isimli tablosuyla birlikte değerli bir Mondrian tablosunu daha çalarak kaçtıklarını açıkladı. Hırsızlık olayının, müzedeki alarm sisteminin çalışması üzerine gelen müze yetkilileri tarafından fark edildiği belirtildi. Polisin olayla ilgili incelemelerinin sürdüğü kaydedildi. Çalınan Picasso tablosunun 1934 yılında yapıldığı ve bir Fransız derneği tarafından Ulusal Resim Müzesi’ne hediye edildiği belirtildi.

Habertürk, 10.01.2012

FATURA 9 BİN LİRA

 

 

TBMM Başkanlığı’nın Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği, “Vefatının 150’inci Yılında Abdülmecid ve Dönemi Sempozyumu, Son Dönem Osmanlı Paraları Sergisi, Sultan Abdülmecid ve Dönemi Sergisi” davetiyelerinin maliyetinin 9 bin Lira olduğu ortaya çıktı.

 

CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, etkinlikle ilgili olarak TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Meclis Başkanlığı, İnce’nin “Davetiyelerin nerede, kaç adet ve hangi matbaada basıldığını, giderlerin maliyetini ve ihale yapılıp yapılmadığı” sorularını şöyle yanıtladı: “Vefatının 150’inci Yılında Abdülmecid ve Dönemi Sempozyumu, Son Dönem Osmanlı Paraları Sergisi, Sultan Abdülmecid ve Dönemi Sergisi’için 1000’er adet ve Saray konserleri kapsamında düzenlenen Ahmet Özhan konseri için ise 800 adet davetiye bastırılmıştır. Söz konusu davetiyeler milletvekillerine, akademisyenlere, kültür-sanat çevrelerine ve protokole dağıtılmıştır. Adam İletişim tarafından hazırlanan ve basılan davetiyelerin tasarım, baskı ve dağıtım giderleri toplamı 9 bin TL’dir. Etkinlikle ilgili tüm harcamalar etkinlik sponsoru tarafından karşılanmış ve TBMM bütçesinden herhangi bir harcama yapılmamıştır.”

Hürriyet, 10.01.2012

HAVRA SOKAĞI 3 ASIR SONRA ASLINA DÖNÜYOR

 

 

Tarihi Havra Sokağı'nın Anafartalar Caddesi'ne çıkış noktasında yer alan ancak bakımsızlıktan dolayı yıkılan 3 asırlık Küçük Karaosmanoğlu Hanı, kervansaray olarak aslına benzer şekilde yeniden inşa ediliyor.


Karaosmanzade Hacı Mustafa Ağa Vakfı, 1704 yılında yapılan hanı aslına uygun olarak kente kazandıracak.


Vakıf Mütevellisi Mehmet T. Aykut, "200 bin liralık harcamayla tarihi yapıyı kervansaray yapacağız. Konak Belediyesi de etraftaki havraları restore edecek. Bölge yeni görünümüyle İzmir'in zengin kentsel kimliğinin önemli bir bölümü hale gelecek" dedi. Öte yandan mezbelelik haline gelen eski binanın yıkılmasının ardından şu an Yeşildirek Pasajı olarak faaliyet gösteren tarihi hamam da ortaya çıktı.

Küçük Karaosmanoğlu Hanı'nın bakımsızlıktan dolayı tamamen yıkıldığını belirten Aykut, Anıtlar Kurulu'nun kendilerine eski yapıyı yıkıp yeniden yapmaları önrerisinde bulunduğunu söyledi. Aykut, "Müze müdürlüğü nezaretinde bölgede kazılar yapıldı. Hazırlanan proje, koruma kurulundan onay aldı. Tarihi yapı ilk önce kervansaray olarak yapılmış. Daha sonra han olarak kullanılmış. Kervansarayın ilk hali dikkate alınarak yeni bina da etrafı kapalı kervansaray olarak yapılacak. Projeyi bir senede bitereceğiz. Maliyetimiz 200 bin lira civarında. Burada kiralık dükkanlar yer alacak. Konak Belediyesi de imkanlarını seferber ederek sokağı ve havraları restore etmeye çalışıyor" diye konuştu.

Karaosmanoğlu ailesinin tarihinin 500 yıl önceye kadar uzandığını dile getiren Aykut, Horasan'dan gelen ailenin Osmanlı döneminde Ege Bölgesi'nde ayan (devlet adına vergi toplayan) olduğunu söyledi. Aykut, Karaosmanoğlu Halit Paşa, yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu, siyasetçiler Adnan Karaosmanoğlu ve Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu gibi bir çok ünlü şahsiyetin Karaosmanoğlu ailesine mensup olduğunu vurguladı. Aykut, "Vakfın bende kayıtlı 103 evladı var" dedi.

Yeni Asır, Haber: Sinan Doğan, 09.01.2012

JANDARMA 620 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRDİ

 

Adana'nın Kozan İlçesi'nde, Jandarma ekiplerinin gerçekleştirdiği tarihi eser operasyonunda, 620 parça çeşitli dönemlere ait tarihi eser ele geçirildi, olayla ilgili 4 kişi gözaltına alındı.

 

Kozan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, Durmuşlu Köyü'nde yaşayan Mehmet Ö'nün (70)elinde bulunan çeşitli dönemlere ait tarihi eserleri satmaya çalıştığı bilgisine ulaştı. Alıcı gibi davranan Jandarma görevlisi ile buluşan Mehmet Ö, Türkeli Mahallesi'ndeki Memduh K'nın (68) evine gitti. Mehmet Ö. ve Memduh K. burada 166 adet sikke ve 38 adet objeyi jandarma görevlilerine gösterdi. Jandarma görevlileri, tarihi eserleri alacaklarını ancak daha fazla sayıda eser almak istediklerini belirtti. Bunun üzerine Memduh K, Saim T. (56) ve Ahmet B. (29)'nin elinde de çeşitli dönemlere ait tarihi eserler olduğunu ve satmaları için ikna edebileceğini söyledi. Alıcı gibi davranan Jandarma ekipleri, yaptıkları görüşmelerde Saim T'nin elinde, 257 adet sikke, boğa ve deve figurlü 2 adet heykel, 23 adet obje ve 4 adet şamdan bulunduğunu, Ahmet B'nin ise 103 adet sikke, 22 adet obje, 2 adet toprak eser, el terazisi, kapı çanı ve cam küp muhafaza ettiğini belirledi. Operasyon başlatan ekipler, Mehmet Ö, Memduh K, Saim T ve Ahmet B'yi gözaltına aldı. Bu kişilerin satmak istedikleri 526'sı sikke toplam 620 parça tarihi eser de ele geçirildi. Adana Müze Müdürlüğü yetkililerine teslim edilen tarihi eserlerin, uzmanların incelemesinin ardından hangi dönemlere ait olduğunun belirleneceği öğrenildi. 

Zaman, 09.01.2012

ÜNÜ SINIRLARI AŞTI

 

 

Sergilenen mozaikleriyle dünyaca da tanınmaya başlanan Zeugma Mozaik Müzesi'ni 19 Temmuz-30 Aralık 2011 tarihleri arasında 59 bin 610 kişi gezdi.

 

AA muhabirinin Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) GAP Bölgesel Yürütme Kurulu'ndan aldığı bilgiye göre, 19 Temmuz 2011'de açılan ancak resmi açılışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 9 Eylül 2011'de yapılan Zeugma Mozaik Müzesi'ne, yurt içinden ve yurt dışından büyük ilgi gösteriliyor. Zeugma Mozaik Müzesi'nin daha etkin tanıtımı için yurt içinde ve yurt dışında birçok etkinlik gerçekleştiriliyor.

 





 

Kültür ve Turizm İl Müdürü Salih Efiloğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2012'de özellikle yaz döneminde Zeugma Mozaik Müzesi'nin ziyaretçi sayısının çok daha yüksek rakamlara ulaşacağına inandığını söyledi.

Müzenin hem ulusal hem de uluslararası alanda etkin bir şekilde tanıtımı için çalışmalar yapıldığını belirten Efiloğlu, ''Müzeler Genel Müdürlüğü bu konuda projeler geliştiriyor. Yerelde de yeni yeni kampanyalar yapacağız. Zeugma Mozaik Müzesi bizim için prestij müzesi. Bu doğrultuda tanıtım çalışmalarına ağırlık veriyoruz'' dedi.

Efiloğlu, Zeugma Mozaik Müzesi'nin sadece mozaiklerin sergilendiği bir müze olmadığını, aynı zamanda içinde Mozaik Bilim Merkezi ve Restorasyon Merkezi gibi unsurları da barındırdığını ifade etti.

Bölgede sadece Gaziantep'te değil Hatay, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ın da mozaik açısından önemli merkezler olduğunu, Gaziantep olarak yetişmiş insan gücüyle bu kentlere ihtiyaç duyulduğunda destek olacaklarını bildiren Efiloğlu, bölgede çağdaş mozaik sanatının geliştirilmesine destek olduklarını kaydetti.

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) GAP Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı Fikret Tural ise Zeugma Mozaik Müzesi'ni 19 Temmuz-30 Aralık 2011'de 59 bin 610 kişinin ziyaret ettiğini söyledi.

''Ziyaretçilerimiz yurt dışından genellikle İtalya, Almanya, Fransa ve Japonya, yurt içinden ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'dan geliyor'' diyen Tural, daha etkin bir tanıtım için müzede dünya çapında bir arkeoloji sempozyumu düzenlenebileceğini, bunun büyük yankı uyandırarak müzenin tanıtımı için önemli olacağını ifade etti.

Tural, Zeugma Mozaik Müzesi'nin dergilere konu edilebileceğini, dünyanın büyük hava limanlarına müzeyle ilgili reklamlar verilebileceğini, gezi programları ve yapılacak etkinliklerle müzenin yerelde Gaziantep ekonomisine ve tanıtımına, genelde ise Türkiye'nin tanıtımına önemli katkı sağlayacağını kaydetti.

ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ
Gaziantep Mozaik Müzesi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından eski Tekel içki fabrikasının yerine yapıldı ve daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredildi.

Açılışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından gerçekleştirilen müze, sergilenen mozaikleri açısından Tunus'taki Bardo Müzesi'nin ''dünyanın en büyük mozaik müzesi'' unvanını elinden aldı.

7 bin metrekare kapalı sergi alanı ve 30 bin metrekare kurulum alanına sahip müzede Zeugma antik kenti'nden çıkarılan mozaikler ile ''Doğu Roma Dönemi'' koleksiyonu sergileniyor.

Müzedeki eserlerin yerleştirilme şekli ve dizaynı da dikkat çekiyor. Mozaikler müzeye yerleştirilirken kronolojik sıraya ve coğrafi konumlarına göre düzenleme yapıldı. Fırat Nehri'ne en yakın olan mozaikler bodrum katta sergileniyor. Giriş katta ise Fırat Nehri kenarında bulunan Poseidon ve Euphrates villaları mozaikleri bulunuyor.

3. yüzyılın hemen sonrasında erken ''Doğu Roma Dönemi'' mozaikleriyle mitolojik sahneler yerini, geometri ve dinsel figürlere bırakıyor. Doğu Roma mozaikleri, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi'nde ilk defa sergileniyor.

 







Habertürk 09.01.2012

MÜZEKART BEREKETİ

 

Müzelere olan ilginin artırılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından devreye sokulan müze kartlar Ege Bölgesi’nde ziyaret sıçraması yarattı.

 

İzmir’e bağlı müzelerin ziyaret şekilleri incelendiğinde, Müze Kart uygulamasının ziyaretçi sayısına olumlu katkı sağladığı görüldü.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da kullandığı ve 20 TL’ye satılan müzekartlar, Ocak-Ekim  dönemleri ele alındığında 2009 yılında 64 bin kişi tarafından kullanılırken 2010’da bu rakam 213 bin kişiye,  2011’de ise yaklaşık 300 bin kişiye ulaştı.

Milliyet Ege, Haber: Burcu Taner, 09.01.2012

MÜZELERE
ZAM GELİYOR

 


Müze ve ören yeri gişe ücretlerine 15 Nisan 2012 tarihinden itibaren yaklaşık yüzde 25 oranında zam geliyor.


20 TL olan Ayasofya ve Topkapı ve Müzeleri ile Efes Ören Yeri giriş ücretleri 25 TL’ye yükseliyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi ise 10 TL’ye ziyaret edilebilecek. Bodrum Sualtı Müzesi ile Karyalı Prenses ve Cam Batığı giriş ücretlerinde ise tek bilet uygulamasına geçilecek.

 
Konuyla ilgili üyelerine duyuru yapan Türkiye Seyahat Acentaları Birliği hem ziyaretçi girişlerini hem de acente fiyatlarını yayınladı.

15 Nisan’dan itibaren geçerli olacak fiyatlar şöyle:

 

Turizm Habercisi, 09.01.2012

6 ASIRLIK TARİHİ KİLİSE RESTORE EDİLİP AÇILDI

 

 

İstanbul'da ibadete açık en eski Ermeni kilisesi olan Surp Krikor Lusavoric Ermeni Kilisesi, Şişli Belediyesi tarafından 6 aydır devam eden restorasyon sonrasında yeniden ibadete açıldı. Türkiye Ermeni Patrik Vekili Başpiskopos Ateşyan, "Dostlukla kucaklaşalım" çağrısında bulundu.

 

Restorasyon nedeniyle 6 aydır ibadete kapalı olan Surp Krikor Lusavoric Ermeni Kilisesi dün düzenlenen pazar ayini ile yeniden ibadete açıldı. Açılışa Türkiye Ermeni Patrik Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan, Almanya Belediyeler Birliği Münih Belediye Başkanı ve Bavyera Eyaleti Başbakan adayı Christian Ude, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker'in yanı sıra Ermeni cemaatinden çok sayıda kişi katıldı. Başrahip Tatul Anuşyan tarafından yönetilen ayin sonrasında ibadete gelenler kutsal ekmekten dağıtıldı.

Dünyanın her yerinde dinler arası çatışmaların devam ettiğini belirten Ateşyan, "Uzun senelerdir dinler arası diyalog toplantılarına katılıyorum. Din adamları ve akademisyenlerin bu konu üzerinde tartışıyor. Elle tutulur bir ilerleme yok. Bana göre dünyanın her tarafında halen dinler arası çatışma var. Dinlere karşı saygısızlık var. Karşı dine saygı o dine ait ibadethanelerine gösterilen saygıdan geçer. İbadethaneye yapılan saygı o halka gösterilen saygıdır" dedi. Fransa meclisinin soykırımı inkara ceza öngören tasarıyı kabul etmesi yönünde görüşleri sorulan Ateşyan "Biz bu günleri Rab İsa Mesih'in doğuş günü olarak kutluyoruz. Onu barış elçisi olarak tanırız. Dua ediyoruz o barış, o huzur tüm dünyaya yayılsın. Hepimizi din ırk mezhep ayrımı yapmadan kardeşçe kucaklaşalım" diye konuştu. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ise, "Din, dil, ırk ve kültür ayrımı gözetmiyoruz. Buradan tüm dünyaya barış, birlik ve beraberlik içerisinde günler diliyoruz" diye konuştu.

Sabah, Haber: Aliye Çetinkaya, 09.01.2012

HAYDARPAŞA GARI YENİLENİYOR, RESTORASYON 2 YIL SÜRECEK

 

 

Hızlı tren çalışmaları nedeniyle tüm tren ve banliyö seferlerinin duracağı Haydarpaşa Tren Garı yenileniyor. Ulaştırma Bakanlığı, tarihi tren garını baştan aşağı restore edecek. İki yıl sürecek çalışmalar sonunda, yanan ve geçici olarak sacla kaplanan çatı katı kafeterya ve gözlem evi olacak. Diğer katlar ise müze, alışveriş merkezi ve gar şeklinde düzenlenecek.

 

İstanbul'un sembol mekanlarından biri olan tarihi Haydarpaşa Tren Garı, 2 yıllık bir dinlenme dönemine giriyor. Ulaştırma Bakanlığı, Ankara-İstanbul hızlı tren çalışması nedeniyle önümüzdeki mart ayında geçici olarak kapatacağı tren garını baştan aşağı restore edecek. Bu süre içinde tüm seferler duracak. Restorasyon bittiğinde, daha önce yanan ve geçici olarak sacla kaplanan çatı katı tamamen kafeterya ve gözlem evi olacak. Diğer katlar ise müze, alışveriş merkezi ve gar şeklinde düzenlenecek.

 

Haydarpaşa Garı'nı yenileme projesinin en önemli ayağını, mekanı halkın kullanımına açmak oluşturuyor. Kültür merkezi modeliyle yeniden düzenlenecek garın halkın daha çok vakit geçireceği bir yer olarak hazırlanması planlanıyor. Garın farklı katlarında alışveriş merkezi, müze ve kafeler de olacak. Gar içerisinde bulunan büfeler de garın içerisine alınarak katlara dağıtılacak ve buralara alışveriş yapılabilecek dükkanlar açılacak. Garın bir katında açılacak müzede gar ve Türkiye'nin tren geçmişiyle ilgili materyaller sergilenecek. Böylece işlemeleri ve tarihi ile Türkiye'nin en ihtişamlı tren garlarından olan Haydarpaşa Garı, Devlet Demiryolları'nın hikayesini yansıtacak.

 

Haydarpaşa Gar Müdürü Orhan Tatar, garın en üst katının kafeterya ve gözlem terası olarak düşünüldüğünü aktarıyor. Zaman zaman kendilerinin de bu kata çıkıp İstanbul silüetini izlediklerini belirten Tatar, proje sonrası bu tarifsiz manzarayı herkesin izleyebileceğini vurguluyor. Tatar, "Sıcak bir çay eşliğinde insanlar sevdikleriyle oturup İstanbul'u izleyebilecek. Ayrıca Haydarpaşa'nın denize bakan cephesinde bulunan kulelerin de gözlem terası olarak düzenlenmesi düşünülüyor. Buralara asansörle çıkılan seyir terası yapılması planlanıyor." şeklinde konuşuyor. Garın tarihle modernizmin bir yansıması olacağını kaydediyor.

 

Tarihi yapıda, ilk olarak ocak ayı sonunda Gebze-Köseköy arası tren seferleri duracak. Bu süre zarfında Gebze'den Haydarpaşa'ya banliyö seferleri ise sürecek. Gar Müdürü Orhan Tatar, projeye göre mart ayından sonra banliyö seferlerinin de durdurulacağını belirtiyor. Tatar, bu tarihten 2013 sonuna kadar da garda restorasyon çalışmaları yapılacağını ifade ediyor. Yenilenen garın hızlı tren kapasitesini kaldırması amaçlanıyor. 2. Abdülhamid'in döneminde yapılan ve 1908 yılında hizmete açılan Haydarpaşa Tren Garı geçtiğimiz yıl çıkan yangınla yara almıştı. Yangın nedeniyle çatısı çökmüş ve 4. katı kullanılamaz hale gelmişti. Çatı geçici olarak sacla kapatılmıştı.

 

Haydarpaşa Garı'nın tarihi

Haydarpaşa Garı, 1908'de İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edildi. Bir rivayete göre binanın bulunduğu sahaya 3. Selim'in paşalarından Haydar Paşa'nın adı verildi. Gardan, Osmanlı'nın son dönemlerinde Bağdat Demiryolu yanında Hicaz Demiryolu seferleri de yapılmaya başlandı. 1. Dünya Savaşı sırasında gar deposunda bulunan cephanelere yapılan sabotajla büyük bir bölümü hasar gördü.

Zaman, Haber: Kazım PInar, 09.01.2012

BATMAN NEDEN GAZİANTEP OLMASIN?

 

 

Bakan Şimşek, teşvik sisteminde yapılacak düzenlemelerle Hasankeyf'in cazibe merkezi olacağını söyledi.

 

Özel uçakla Batman'a gelen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i Vali Ahmut Turhan ve diğer ilgililer karşıladı. Buradan AKP Batman merkez İlçe Başkanlığı kongresine geçen Şimşek, kongrenin açılışında, kongrelerin yenilenme süreci olduğunu belirtti.

Şimşek, yakında teşvik sistemini değiştireceklerini ve buralara daha fazla teşvik vereceklerini, işadamlarının buradan yola çıkmaları için birçok sebepleri olduğunu anlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Burada yetişmiş eleman, altyapı, havaalanı ve demiryolu var. Karayolları iyileştiriliyor. Ortadoğu pazarına yakınız. Burası niye bir Gaziantep olmasın? Büyük düşünmek lazım. Olabilir, olması için iyi kadrolar lazım Batman için çalışacak yürekleri atacak insanlar lazım. AKP kadrolarında bunlar var. Başka ne lazım? Huzur ve barış lazım. Tekstil çalışmaları seçim döneminde başladı. Yakında tahsisleri yapılacak. 100 bin metrekarelik alanda binlerce kardeşimiz çalışacak. OSB'de biz gelmeden önce, sadece bir un fabrikası vardı. Ama bugün 50'ye yakın fabrika var. Binin üzerinde kardeşimiz çalışıyor. Buraya vereceğimiz teşviklerle talep artacak. İnanıyorum istikrarla, güvenle birlikte yatırımlar artıyor. Yeter ki huzur olsun. OSB'yi büyüterek, gelen işadamlarına bu bölgede bedava tahsis edeceğiz. Yeter ki kardeşlerimize iş imkanı yaratsınlar. Devlet olarak sizlerin belki bireysel iş taleplerini teker teker karşılayamıyoruz. Ama, devlet olarak hükümet olarak burada daha çok iş, daha çok aş için ne gerekiyorsa yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.''

Türkiye ekonomisi hakkında bir haber yapmak için CNN Londra'dan gelen bir ekibe ''Batman'a neden gitmediklerini'' sorduğunda, ekipten bir kadının hamile olduğunu ve ''Batman Türkiye'nin en ücra köşesi, orada hastane var mı?'' sorusunu yönelttiğini aktaran Şimşek, ''AKP'nin hükümetin son 9 yılda yapmış olduğu değişim ve dönüşümden haberiniz yok mu? dedim. Bırakın kamu hastanesini, orada en az altı tane çok özel hastane var dedim. Hasankeyf'te yeni bir şehir inşa ediliyor. Hasankeyf bu bölgenin mimarisine uygun olarak yeniden yapılacak. Hasankeyf çok büyük cazibe merkezi haline gelecek ve turizm potansiyeli daha çok artacak. Çünkü orada üniversitemizin 4 yıllık turizm fakültesini açıyoruz. Biz eser siyaseti yaptığımız için dedikodulara zamanımız yok. Ama yaptıklarımız da anlatmamız lazım. Bu hepimizin bir sorunudur'' dedi.

Daha yapacakları çok şey olduğunu aktaran Şimşek, şunları söyledi:
''Bu ülkenin sorunları ne? İşsizlik. Peki AKP'nin bu konuda performansına yakın, geçmişte bir dönem var mı? ben görmedim. Enflasyon bu ülkede 30-40 yıl yüzde 60'lar civarındaydı. Tek haneye biz düşürdük. Geçici olarak şimdi yüzde 10'lara yaklaşmış 'vay enflasyon' deniliyor. Enflasyon bu sene sonunda yine tek haneye dönecek. Sizlerin verdiği destekle, bu ülke ve Batman daha ileriye gidecektir. Mesele bir parti meselesi değil, mesele bir hizmet meselesidir.''

Şimşek, Batman'da 15 bin kişilik stat için yer tespit çalışmalarının devam ettiğini, 3 bin kişilik kapalı spor salonu yapacaklarını ve bu türden etkinlikleri orada gerçekleştireceklerini de sözlerine ekledi.

Habertürk, 08.01.2012

TOKİ'DEN TARİHİ YAPILARA REKOR KAYNAK

 

 

TOKİ, yok olma tehlikesi içindeki tarihsel değerleri gelecek nesillere kazandırmak için dev kaynak ayırdı.

 

Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, özel hukuka tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan korunması gerekli tescilli taşınmaz kültür varlıklarının bakımı, onarımı ve restorasyonu için bu yıl rekor miktarda kaynak ayırdı.


TOKİ, bu yıl tarihi yapılar için kredi üst limitini 105 bin liraya çıkardı.


Ankara Beypazarı Evleri, Karabük Safranbolu Evleri, Ankara Vilayet Konağı, Adıyaman Samsat Sahabe Safvan Bin Muattal Türbesi ve daha birçok yapı TOKİ'nin restorasyon kredisiyle hayat buldu.

Habertürk, 08.01.2011

"SANAT ÜZERİNDEKİ BASKILAR ARTTI"

 

 

İstanbul Modern’in Bubi’nin oturaklı koltuğunu reddetmesiyle patlak veren sansür tartışması çağdaş sanatçıları cuma akşamı bir araya getirdi. Sanata uygulanan sansür vakalarını araştıran SiyahBant Platformu, Tütün Deposu’nda Mürüvvet Türkyılmaz’ın her ay düzenlediği Açık Masa toplantılarının davetlisiydi. Toplantıya katılan yüze yakın sanatçı arasında İstanbul Modern’i protesto etmek için ‘Hayal ve Hakikat’ sergisinden işlerini çekmeye karar veren Selda Asal, Atılkunst, İnci Furni, Leyla Gediz, Ceren Oykut, Neriman Polat, Güneş Terkol da vardı. 

Toplantıda söz alan sanatçılar, çağdaş sanat piyasasının patlamasıyla sermayenin sanat üzerindeki baskısının arttığını, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sanatı hedef alan konuşmasıyla “Devlet ve piyasa sansürünün bir araya geldiğini” dile getirdiler. Sansürle aslında çok sık karşılaştıklarını, ama genelde sessiz kaldıklarını belirten bazı sanatçılar, “İstanbul Modern vakası, bugüne kadar konuşulmayan birçok konunun tartışılmasına vesile oldu” dedi.


Sanatçılar, galeriler ve kurumların kendilerine dayattıkları sözleşmeleri de eleştirdi. İstanbul Modern’den eserini çekmeye çalışan sanatçılardan biri “Bir şey imzalamışız haberimiz yok. Eserin kaldırılmaması için her türlü koşul var sözleşmede” diye konuştu. Sansürle mücadele etmek için nasıl bir yol izlenebileceği tartışılırken, örgütlü hareket etmenin ve sansür vakalarını yakından takip ederek sosyal medya ve basın yoluyla görünülür kılmanın önemine değinildi.

Radikal, Haber: Elf İnce, 08.01.2011

İNÖNÜ STADINA İZİN YOK!

 

 

Beşiktaşlı yönetici Orhan Saka’nın duyurduğu, Beşiktaşlıları heyecanlandıran ‘İnönü Stad’ının yıkımına onay çıktı’ haberi doğru çıkmadı. Stada onay verecek olan İstanbul 3 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı Doç.Dr. Halil Onur, ortada henüz bir proje başvurusunun bile olmadığını belirterek, “Yeni bir karar almadık, bu haliyle de izin vermemiz mümkün değil’’ dedi.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, İnönü Stadyumu için plan değişikliği yapmış, bu planda açık ve kapalı spor tesisleri, kültürel tesis, zemin altına katlı otopark, spor faaliyetlerine yönelik konaklama tesisi, rezidans, idari bürolar, restoran, alışveriş üniteleri, cimnastik salonu, kapalı yüzme havuzu ve sauna yapılabileceği ifadeleri yer almıştı. Plan değişikliğine göre stadın yüksekliği artıyor, alan da genişliyordu. İstanbul 3 No’lu Koruma Kurulu da bu plan değişikliğini, yeni eklemeler ve değişiklikler yaparak onaylamıştı. 

Ancak 1 Kasım’da Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, İnönü Stadı’nın yıkılmasını ve Beşiktaş Stadı Kompleksi’nin neredeyse iki katına çıkarılmasını öngören bu plan değişikliğine onay vermedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da tarihe Dolmabahçe’yi denize batıran bakan olarak geçmek istemediğini söylemişti. 

Neden böyle duyurdu? 
Yüksek Kurul’un bu kararı ilgili kurumlara ve belediyelere yeni ulaştı. Beşiktaşlı yönetici Orhan Saka ise bu kararı basına aktarırken, Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 24 Kasım 2011 tarihi itibariyle stadın yapılabileceğine dair izni verdiğini söyledi. Saka söz konusu haberde “Kulübün yararına düşündüğümüz konaklama tesisleri ve katlı otoparka onay çıkmadı. Proje çalışmaları nedeniyle zannediyorum gecikmeler oldu. Ancak, stat yapımı için çalışmaların sezon sonunda başlayabileceğini tahmin ediyorum” diyordu. Oysa Yüksek Kurul’un bu kararı biliniyordu ve yeni bir gelişme değildi. Ancak Saka bunu yeni bir kararmış gibi sununca, İnönü Stadı’nın yıkımına onay verilmiş gibi kamuoyunda algı oluştu. 

Proje yok ki karar olsun! 
Yeni projeye onay verecek olan 3 Nolu Koruma Kurulu Başkanı Doç.Dr. Halil Onur, Beşiktaşlı yöneticinin açıklamasına çok şaşırdığını belirtti: ‘‘Yeni kararmış gibi söylenince kurul müdürünü aradım, acaba benim olmadığım bir toplantıda yeni bir karar mı alındı diye. Yıkım söz konusu değil. Asla izin verilmez. Henüz bize statla ilgili restorasyon, restütisyon, röleve projeleri bile gelmedi. . Önümüze bir proje bile gelmedi ki neye izin vereceğiz? Beşiktaş yöneticileri hangi amaca hizmet bu açıklamayı yaptılar bilemiyorum.” Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri de yeni bir karar alınmadığını, Beşiktaş klubünün kamuoyunu bilerek yanlış yönlendirdiğini öne sürdü. Yüksek Kurulu’nun adını vermeyen bir üyesi de “Bakan Günay’ın tavrı net. Yeni inşaat istemiyor. Bu talen Yüksek Kurul’un kararında etkili oluyor’’ dedi.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 08.01.2011

 

******


BIRAKINIZ YAPSINLAR O ZAMAN!

 

İnsan yazdığına yazacağına pişman oluyor. İnönü Stadını yenileme diye çıkılan yolda, projeye avm, otopark ve otel iliştiriliverince, karşı çıkan yazılar yazdım ve Kültür ve Turizm Bakanı Günay'ın da görüşlerini aktardım diye gelen taraftar tepkisi inanılmaz!


Beşiktaş taraftarının küfür ve hakaret dolu mesajları beni gazetecilik mesleğinden soğuttu adeta. Bir fikre fikirle karşılık verme, düzeyli bir üslubu koruma diye bir anlayış yok hayatlarında ne yazık ki. Tek bildikleri küfür!


"Burası bizim mabedimiz!" diye başlayan ve sonrasında arka arkaya dizilen küfürler! Yazıklar olsun. "İnönü'yü yıktırmayız!" iyi de biz neyi savunuyoruz ki? Tabii ki yıkılmasın! Depreme karşı güçlendirilsin, yenilensin ama büyütülmesin, devasa bir rant yapısına dönüştürülmesin!


Şimdi anlıyorum, Beşiktaşlı erkek gazeteci arkadaşlarımın, dostlarımın tek bir satır yazamamalarının sebebini.


Kimse cesaret edemiyor. Bu fanatik taraftarın karşısına geçip de, "Ya durun bakalım. Olayın bir de bu tarafına bakalım" demiyor.


İstanbul eşsiz bir yer. Ne yazık ki çok büyük bir hızla değişiyor. En azından bu değişimin, doğaya, insana, tarihe saygılı olmasını sağlamaya çalışmak herkesin görevi olmalı.


Yıkmak ve yeniden modern bir şekilde inşa etmek istedikleri stadın deniz tarafındaki kale arkası, "tescilli tarihi eser" Yani öyle istendiği gibi yıkılıp yapılamaz. İkincisi de yıkmak istedikleri stat Times Gazetesi tarafından 2009 'da dünyanın en iyi dördönücü statı seçildi. Seçimde, "Stadın bulunduğu yerin inanılmaz bir manzaraya sahip olması" etkili oldu. Dünyanın neresinde bir imparatorluk sarayının müştemilatının içinde stat var? Bunun kıymetini bilip, koruyacaklarına dev bir kompeks inşa etmek istiyorlar. Üçüncüsü de bu stadı eşsiz yapan özelliklerden bir tanesi çevresiyle uyumu. Orada 33 bin kişilik bir stat olduğu belli olmuyor. Etrafını ezmiyor, dev statlar gibi buranın tek hakimi benim demiyor.


Bakan Günay'ın, "Çok daha ileri giderlerse, buranın eski orijinal haline, yani Dolmabahçe Sarayı'nın has ahırlarına dönüştürülmesi projesini savunanlara destek veririm" diyerek gösterdiği tepkiyi dahi, "yarın burada ahır yapılacak!" diyerek gerçek sanan zihniyetle savaşmak zor bunu biliyorum.


Ancak yine de İnönü Stadı'nın olduğu gibi depreme karşı güçlendirilip, derme çatma oturma alanlarının yenilenmesi fikrine sahip çıkmak için mücadeleden vazgeçmeyelim diyorum. Hem bir bilene danıştım ve o da bana dedi ki 'Gerçek Beşiktaş taraftarı zaten burada sadece stat ister. Alışveriş merkezi gibi projeye eklenen ünitelerin bir yozlaşma olduğunu düşünür.' Peki o zaman bana küfürlü mesajları gönderenler kim?


Bu arada yaptıkları eleştirileri çok saygılı bir şekilde ifade eden Beşiktaş taraftarları da oldu. Ne yazık ki onlar iki elin parmaklarını geçemedi. Ben bu fanatik taraftarlık mevzusundan hakikaten çok korktum!

Sabah, Yazı: Şelale Kadak, 11.01.2012

 

******


İNÖNÜ'YE KILIÇ DESTEĞİ

 

 

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, yeni stadın bulunduğu yerde yeniden yükselmesini istediğini söyledi, "Beşiktaş olmadan BJK olmuyor. Dolayısı ile Beşiktaş’ı Beşiktaş’tan ayırmamak için şartları sonuna kadar zorlamak lazım" diye konuştu.

 

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, Beşiktaşlıların yüreğine su serpti, FİYAPI İnönü Stadı'nın bulunduğu yerde yeniden yapılması gerektiğini ifade etti.


Kılıç, "Beşiktaş bir şehir değil, semt takımı. İsmiyle müsemma bir takım. Yani Beşiktaş olmadan BJK olmuyor.  Dolayısı ile Beşiktaş’ı Beşiktaş’tan ayırmamak için şartları sonuna kadar zorlamak lazım. Beşiktaşlı olmasam da bu konuda Beşiktaşlılar gibi düşünüyorum. Türkiye’de bu sene 18 stadyum inşaatına başlamayı hedefliyoruz.  Tabi arzu ederiz ki Beşiktaş stadyumu da bizim eserimiz olsun. Kim istemez eserleriyle anılmayı. Sayın Başbakanımızdan aldığımız güç ve enerjiyle bu büyük adımları atıyoruz. Sayın Başbakanımızın da Beşiktaş Stadyumu'nu Beşiktaş’ta çözme yönünde farklı bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum" dedi.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın yeni statla ilgili düşüncelerinin önemsenmesi gerektiğini de dile getiren Bakan Kılıç sözlerini şöyle sürdürdü:

"Elbette nihai kararı kurul verecektir. Ancak inşaat teknolojisi de çok gelişti. Seslendirilen kaygıları bertaraf ederek akılcı çözümler üretmek mümkün. Mümkün olanı imkansız kılmamak gerekir. Gayrimenkul Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın... Proje bizim onayımızı doğal olarak ve zorunlu olarak alacak. Kimsenin kaygılanmasına gerek yok. Ne tarih, ne de kültürel miras hiçbirine en ufak bir zarar gelmeden üretebilecek çözümler mutlaka vardır.  Ayrıca bazı proje detaylarından vazgeçilmesi de kaçınılmaz olarak gerekli olacaktır. Ortak aklın eseri de, herkesin katılacağı bir çözümle Beşiktaş Stadyumu'nun bulunduğu yerde yeniden inşası şahsen benim arzumdur."

Milliyet, 12.01.2012

 

******


3. İNÖNÜ SAVAŞLARI: BEŞİKTAŞ TARAFTARI GÜNAY'I PROTESTO EDERKEN NE KADAR HAKLI?

 

Geçen hafta Beşiktaş Spor Kulübü yöneticisi Orhan Saka’nın ‘‘Stat için izin çıktı’’ açıklaması ile alevlenen tartışma Beşiktaş taraftarı ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay arasında iyice büyüdü.


Sosyal medyada taraftarlar Günay ile ilgili şiddetli eleştirilerde bulunuyor. İlk maçta da Bakan Günay’ı protesto edeceklerini ve aleyhte tezahürat yapacaklarını paylaşıyorlar.


Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, bölge kurulunun aldığı bir kararı kasım ayında iptal ederek yeniden yapılmak istenen stada, 768 ada 13 parselin (İETT Garajı) daha eklenmesine izin vermedi. Stadın altına otopark yapılmasına karşı çıkan Yüksek Kurul, “Bunlar sportif değil ticari” diyerek otel, restoran, kafe gibi ek binalara da karşı çıktı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Koruma Kurulları Daire Başkanı Mehmet Gürkan da “Bakanlık olarak biz stadın depreme karşı güçlendirilmesine, yenilenmesine karşı değiliz. Restorasyon projesi ile bunlar yapılabilir’’ dedi.
Ancak kasım ayında Yüksek Kurul’un aldığı karar nedense ortada yeni bir karar yokken “Stada izni çıktı” diye yansıtıldı. Bakan Günay bu haberler üzerine sert bir açıklama yaptı.


Günay, ‘‘İleri giderlerse, burası kentsel sit alanıdır, o zaman eski haline döndürülmelidir. Vaktiyle burada Dolmabahçe’nin Has Ahırlar’ı vardı diyenleri ben de kalkar desteklerim... Özgün haline geriye çekerek, depreme karşı güçlendirip sonradan ekledikleri şeyleri kaldırarak burayı butik bir stadyuma dönüştürebilirler. Ama diğerleri olmaz. Diğer takımlar niye böyle yapmadı? Hepsi gitti, arazilerini verip şehrin uzağında inşaatlarını yaptı. Beşiktaş niye yapmıyor?’’ dedi.


Beşiktaş Kulübü bu açıklamaya sessiz kalırken sahnede “Stat yapmamıza izin vermiyorlar” diye ayaklanan Beşiktaş taraftarı ile hedef tahtasına oturtulan Bakan Ertuğrul Günay kaldı.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 13.01.2012

 

******


"BEŞİKTAŞ'TAN BEŞİKTAŞ'I AYIRMAYIZ"

 

“Camia rahat olsun. Beşiktaş, Beşiktaş’sız olmaz. Stadın bulunduğu yere yapılması için mühendislik, fizik ve teknik ne gerekiyorsa bütün çalışmalar ciddi bir şekilde sürdürülecektir. Bunun için şartları sonuna kadar zorlayacağız.”

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’tan Beşiktaşlılar’a müjdeli açıklama geldi. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören’in makamında ziyaret ettiği Kılıç, Beşiktaş’ın yeni stadının İnönü’nün bulunduğu yerde yapılması için akıl ve mantık çerçevesinde çözümler üretileceğini açıkladı. İkili arasındaki görüşmenin ana ve tek gündem maddesi Beşiktaş Stadyumu olurken Demirören, Kılıç’tan İnönü Stadyumu’nun bulunduğu yerde yapılması için destek istedi.

"Mahrum etmeyiz"
-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a da konu hakkında bilgi verdiklerini ifade eden Demirören, Bakan Kılıç’tan Beşiktaş camiasını rahatlatacak adımları sabırsızlıkla beklediklerini ifade etti. Camiasının stadyumun başka bir yere yapılmasını razı olmadığını ve huzursuzluk yaşadığını anlatan Demirören, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da çekince ve endişelerini de giderecek çözümler üretilmesini istedi. Bakan Kılıç da bu talebe karşılık “Türkiye’de şampiyonluk sevinci yaşamış takımlarımızdan bir tek Beşiktaş’ı yeni stadyumuna kavuşturmamak, bu haktan mahrum etmek doğru olmaz” diyerek şu açıklamayı yaptı:

"Endişe gereksiz"
-Beşiktaş taraftarlarının stadyumun bulunduğu yeri yapılması konusundaki arzu ve beklentilerinin farkında olduklarının da altını çizen Bakan Kılıç, “Beşiktaşlılar’ın içi rahat olsun. Beşiktaş stadının bulunduğu yere yapılması için mühendislik, fizik ve teknik ne gerekiyorsa bütün çalışmalar ciddi bir şekilde sürdürülecektir. Beşiktaş bir şehir takımı değil semt takımı. Yani Beşiktaş’sız Beşiktaş olmuyor. Dolayısı ile Beşiktaş’ı Beşiktaş’tan ayırmamak için şartları soruna kadar zorlayacağız. Beşiktaşlı olmasam da bu konuda Beşiktaşlılar gibi düşünüyorum. Beşiktaş Stadyumunun bulunduğu yerin dışında bir yere yapılması camianın beklentilerine cevap vermeyebilir. Beşiktaş camiası tedirgin olmasına gerek yok. Beşiktaş camiası rahat ve huzurlu olsun. Şundan emin olmalarını istiyorum ki, kendilerinden farklı düşünmüyoruz. Bulunacak çözüm ne olursa olsun biz kendilerinden farklı düşünmüyoruz” şeklinde konuştu.

"Mümkün olan imkânsız kılınmamalı"
“Sayın Günay’ın kaygılarını anlayışla karşılıyorum. İnşaat teknolojisi çok gelişmiş durumda. Ne tarih, ne de kültürel miras hiçbirine en ufak bir zarar gelmeden üretebilecek çözümler mutlaka vardır.”

-“Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Beşiktaş Stadyumunun bulunduğu yerin altında çıkabilecek tarihi dokuya ilişkin kaygılarını da anlayışla karşılıyorum. Çok beklenmedik bir engel ile karşılaşılmayacağını umuyorum. Sayın Günay’ın bakışını da önemsiyorum. Ama sorunun akıl ve mantık çerçevesinde aşılmasını desteklemek lazım. İnşaat teknolojisi çok gelişmiş durumda. Seslendirilen kaygıları bertaraf edecek akılcı çözümler üretmek mümkün. Mümkün olanı imkânsız kılmamak gerekir.

"Kaygıya gerek yok"
-Beşiktaş stadının bulunduğu gayrimenkul Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ait. Kimsenin kaygılanmasına gerek yok. Ne tarih, ne de kültürel miras hiçbirine en ufak bir zarar gelmeden üretebilecek çözümler mutlaka vardır. Bu nedenle sorunu açık ve mantık çerçevesinde çözümler üretebilmek mümkün. Beşiktaş camiasının da bazı proje detaylarından vazgeçmesi gerekli olabilir. Ortak aklın eseri de herkesin katılacağı bir çözümle Beşiktaş stadının bulunduğu yerde yeniden inşasıdır. Benim şahsi arzum da bu yöndedir.”

"Başbakanımız da farklı düşünmüyor"
-Türkiye'de bu sene 18 stadyum inşaatına başlamayı hedefliyoruz. Tabii arzu ederiz ki Beşiktaş stadyumu da bizim eserimiz olsun. Sayın Başbakanımız’dan aldığımız güç ve enerjiyle bu büyük adımları atıyoruz. Sayın Başbakanımız’ın da Beşiktaş Stadyumunu Beşiktaş’ta çözme yönünde farklı bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum.

Vatan, Haber: Lütfü Özel, 14.01.2012

CEZAEVİ MÜZEYE DÖNÜŞTÜRÜLECEK

 

  

 

Sivas Valisi Ali Kolat, Açık Cezaevi'nin bulunduğu binayı etnografya müzesine dönüştürmeyi planladıklarını belirterek, ''Sivas'ı müzeler kentine dönüştürmeyi düşünüyoruz'' dedi.

 

Vali Ali Kolat, AA muhabirine, geçen yıl Ankara'da imzalanan protokolle TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığına devredilen Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi'nde yapılması planlanan çalışmaları anlattı. 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nin gerçekleştirildiği tarihi binada yapılacak çalışmaları anlatan Kolat, ''Kongre Müzesi ile ilgili proje çalışmalarımız devam ediyor'' dedi.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından ulusal kurtuluş mücadelesine ışık tutan kararların alındığı ve Cumhuriyetin temellerinin atıldığı tarihi binada yapılacak çalışmalarla ilgili olarak, TBMM İnşaat Daire Başkanlığı ve Sivas İl Özel İdaresi yetkililerinin görüşmeler yaptığını kaydeden Kolat, ''İnşallah bu proje çalışmasından sonra esas işlerinin yapımı ve restorasyonla ilgili çalışmalar sürecek. İnşallah güzel bir çalışma olacak'' diye konuştu.

 

Tarihi binanın iç dizaynıyla ve tefrişatıyla ilgili çok kapsamlı bir proje gerektiğini ifade eden Kolat, önemli bir çalışma olduğu için işi aceleye getirmek istemediklerini belirterek, ''İleriye dönük güzel bir çalışma olacak. Kaynak yönünden de bir sıkıntımız olmayacak. Bu konuda Milli Saraylardaki teknik personelin uzmanlıklarından da yararlanıyoruz, onların da desteğini alıyoruz. Burası tamamen Kongre Müzesi'ne dönüştürülecek. Buradaki etnografik eserleri biz ayrı bir müzeye taşımayı düşünüyoruz'' dedi.





Sivas E Tipi Kapalı Cezaevi'nin yanında açık cezaevi inşaatının devam ettiğini belirten Kolat, şimdiki açık cezaevi binasını da etnografya müzesine dönüştürmeyi, Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi'ndeki etnografik eserleri de bu müzeye taşımayı planladıklarını söyledi.

Kolat, Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi'nin, etnografik eserlerin taşınmasının ardından kongre müzesi olarak hizmet vereceğini bildirdi. Açık cezaevi binasının etnografya müzesine dönüştürülmesinin ardından kentteki müze sayısının 3'e çıkacağını ifade eden Vali Kolat, arkeoloji müzesi ile etnografya müzesinin aynı semtte karşı karşıya olacağını belirterek, ''Sivas'ı müzeler kentine dönüştürmeyi düşünüyoruz. Mesela Gökmedrese'de de vakıf müzesi şeklinde bir düşünce var. Şifahiye Medresesi ile ilgili de birtakım çalışmalar var, gelişmelere göre hareket edilecektir'' dedi.

Etnografik müzelerin önemine dikkati çeken Kolat, oluşturulacak etnografya müzesinde şehrin kültürünü yansıtan eserlerin yer alacağını, bu konuda güzel bir çalışma yapacaklarını söyledi.

Müzelerin kalıcı eserler olduğunu ifade eden Kolat, ''Bunlar nesilden nesile aktarılacak eserler olduğu için çok aceleye de getirmemek, yanlışlık yapmamak lazım. Kalıcı olacak şekilde bir düzenleme yapmak gerekiyor'' dedi.

Müzelerin birbirine yakın olmasının gezilebilirlik açısından da avantaj sağlayacağını kaydeden Kolat, bir müzeyi gezmeye gelen kişinin diğer müzeyi de ziyaret edebileceğini söyledi.

Sivas'ın önemli tarihi eserlere sahip olduğuna işaret eden Kolat, herkesi kültür, tarih ve turizm kenti Sivas'ı gezmeye davet etti.

Habertürk, 08.01.2011

HIRSIZ ELİNDE KALAN TABLOYU İADE ETTİ

 

Belçika’nın başkenti Brüksel’in kuzeyindeki bir müzeden iki yıl önce çalınan “Rene Magritte” imzalı tablo bulundu! Ancak tabloyu müzeye polis değil, hırsızlar geri getirdi! Tabloyu satacak kimseyi bulamayan hırsızlar, 4.3 milyon dolar (8 milyon TL) değerindeki yapıtı müzenin kapısına bıraktı. Belçikalı sürrealistin 1948’de tamamladığı, karısı Georgette’i çıplak olarak resmettiği “Olympia” adlı tablo, önümüzdeki haftadan itibaren yeniden sergilenmeye başlanacak.

Habertürk, 08.01.2011

EN ÇOK DOLMABAHÇE SARAYI'NI GÖRMEK İSTEMİŞİZ

 

 

İstanbul'un en önemli tarihi mekanlarından biri olan Dolmabahçe Sarayı, geride bıraktığımız 2011 yılında yerli ve yabancı turistlerin en çok yoğun ilgi gösterdiği yer oldu.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na bağlı saray, köşk ve kasırları toplam 1 milyon 270 bin kişi ziyaret etti. Dolmabahçe Sarayı, 810 bin 285 kişiyi ağırlayarak öne çıktı. Beylerbeyi Sarayı'nı 102 bin 659'u yabancı ve 27 bin 85'i yerli olmak üzere toplam 129 bin 744 kişi gezerken, Yıldız Şale Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasrı, Aynalıkavak Kasrı, Ihlamur Kasrı ve Florya Atatürk Köşkü ise 2011 yılı genelinde toplamda 85 bin 276 yerli ve yabancı ziyaretçiye ev sahipliği yaptı. 413 bin 855 yerli, 663 bin 410'u yabancı ziyaretçinin ilgisini çeken milli saraylarda toplam 13 milyon 523 bin 844 lira gelir elde edildi. 2010 yılında ise milli saraylar toplamda 1 milyon 124 bin 503 ziyaretçi çekmiş ve bunun sonucu olarak 11 milyon 667 bin lira gelir kazanılmıştı.

Zaman, Haber: Uğur Öztürk, 08.01.2011

"EMEK SİNEMASINI SİYASİ RANTA ÇEVİRDİLER"

 

Emek Sineması'nı nasıl bir gelecek bekliyor? Majik Sineması yıkılacak mı? Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan merak edilen soruları cevaplıyor, Beyoğlu'nun değişen çehresini anlatıyor.

 

Kültür sanat dünyası Emek Sineması'nın geleceğini tartışıyor. Bulunduğu sokakta galalar yapılıyor, protestolar düzenleniyor, herkes birbirine şu soruyu soruyor: "Emek yıkılacak mı? Yıkılacaksa bu nasıl engellenir?" Bu sorulara cevap ararken tarihi Majik Sineması'nın yerine otel inşa edileceği basına yansıdı. Sorunlar ve sorular artarken Beyoğlu Belediyesi Başkanı Ahmet Misbah Demircan'ın kapısını çaldık, olup biteni anlamaya çalıştık.

 

Demircan, Emek Sineması'ndan dolayı tartışmaların yanlış platformda yapılmasından şikayetçi. Bu süreçte bütün kararları Anıtlar Kurulu vermesine rağmen eleştirilenin kendisi olduğunu söylüyor. Yanlışı düzeltiyor: "Normalde tarihi sit bölgelerinde bütün binaların projelerini mal sahibi hazırlar, Belediye'ye getirir. Biz kayıt tutup, Anıtlar Kurulu'na sevk ederiz. Kararı onlar alır, biz ruhsat veririz. Beyoğlu'nda yapılan bir çeşme restorasyonunda bile imzamız var. Ama bütün kararları biz vermişiz gibi davranıyorlar. Bizlerin projenin yanında veya karşısında olmamız söz konusu değil. Bizler mekanların ihyasından yanayız." Peki, bu süreçte belediye, ben bu projeyi onaylamıyorum diyemez mi? Bu soruya şu yanıtı veriyor: "Onlar tamam deyince, biz de tamam demek zorundayız. Mahkemenin verdiği bir kararı uygulamamak gibi bir şansınız var mı? Hayır... Biz de sadece gerekçesini öğrenebiliriz, onaylamamak gibi bir seçeneğimiz olmaz. Onaylamasak proje sahibi bizi mahkemeye verir, istediğini alır." Demircan'ın cevabından şu anlam çıkıyor, proje hayata geçecek, Emek yeni binanın üst katına taşınacak.

 

'Yıkım' kelimesini kabul etmiyor Demircan, restorasyonu kullanıyor. Çünkü yıkımı hedef saptıranların bilinçli olarak kullandığını düşünüyor, 'Bir grup Emek yıkılıyor kampanyası başlattı. Toplumsal algıyı başka bir yere çekti. Belediye tarihi yıkıyor, yerine AVM dikiyor, demeye getiriyorlar. Temel hedef iktidar. AKP tarihi eserlere karşı demek işlerine geliyor. Ama mahkemeye gidince Anıtlar Kurulu'na dava açtılar. Bizi neden dava etmiyorlar, çünkü sorumlu biz değiliz.' diyor. Demircan tartışmaların yapılmasını normal karşılıyor. Yeter ki samimiyet olsun. Emek'in kabul edilen projeyle hayata geçmesi başkanın içine siniyor mu peki? Kişisel olarak bir yorum yapmak istemiyor ama "Emek'in çökmesini istemiyorum." cümlesinin altını sık sık çiziyor. İster devlet yapsın, isterse özel sektör. Önemli olan mekanın yeniden ayağa kalkması, nice festivallere ev sahipliği yapması. Burada önemli bir konuya dikkat çekiyor, restorasyona: "Emek değil, eski eserleri nasıl kullanarak koruyacağımız tartışılıyor. Yaşatarak korumaya biri yıkım, biri restorasyon diyor. Bu misyon Emek'in sırtına yüklendi ve ağır geldi."

 

Bu tartışmalar devam ededursun ilerleyen günlerde neler olacağını öğrenelim. Mahkeme kararı belediyeye ulaşmadığı için henüz ruhsat çıkmamış. Projeyi uygun bulmayanlar yeniden şikayet de edebilir, çözüm için bakanlığa bağlı üst kurula gidilir. Bu arada bakanlık ve kurul kararlarını gözden geçirir. Ya proje geri gönderilir ya da onaylanır kamuoyu ikna edilmeye çalışır. Ancak Demircan inşaat safhasına gelmeden tarafları bir araya getirmek istiyor. İki taraf ortak noktada buluşsun, herkesin içi rahat olsun.

Majik Sineması'nın kaderi Emek'le aynı

Emek kadar ses getiren bir diğer konu Majik Sineması'nın durumu. Ön cephesi korunarak yıkılıp yerine 17 katlı otel yapılacağı konuşuluyor. 97 yaşındaki sinemayı nasıl bir gelecek bekliyor? Tarihi sinemanın kaderi Emek'le aynı. Orası da projelendirilmiş, kurula sunulmuş, aynı kurul tarafından onaylanmış. Bugün yarın inşaat başlayabilir. Demircan yarını anlatıyor: "Bir sıkıntı yok, süreç devam ediyor. Onayı veren aynı kurul. Muhatap da onlar. Metroya zarar verdiği söylenir ama öyle bir durum yok. Olsa kurul görürdü. Yarın gelecekler ruhsatlarını alacaklar. Ben sahibine tavsiyede bulundum, kamuoyunun önüne çık, projeni anlat, diye. Biz yaşayan bir Beyoğlu istiyoruz, köhne bir semt değil."

 

Demirören AVM tıraşlanmayacak

Beyoğlu denince akla gelen bir diğer sorun Demirören AVM'nin çevresine verdiği zarar. Malum binanın iki katının kaçak olduğu, sokağın silüetini bozduğu gündeme geldi. Bina da bir tıraşa gidilecek mi? Demircan, böyle bir durumun gündemde olmadığını, belirlediği eksiklerin giderildiğini söylüyor. Kanun dışı bir şey yok, bina kaçak değil. Demirören AVM inşaat sırasında camiye zarar vermesine rağmen dışarıya "Demirören tarihine sahip çıkıyor, restorasyonunu yapıyor" tabelalarını asmasını nasıl değerlendiriyor? "1999 depreminde çatlaklar oluşmuş. Ama çökme tehlikesi yoktu. İnşaat sürecinde çatlaklar yeniden çıktı. Onarım ile geçiştirmek istemedik. Normalde bu kadar büyük yarıklar yok. Ölçümler yaptık, çatlaklar genişliyor mu, diye baktık. Demirören de restorasyonunu yaptı, ihya ediyorum tabelasını astı."

Zaman Pazar, Haber: Ayhan Hülagü, 08.01.2011



******


BİR 'MUHTEŞEM SİTEM' DAHA

 

Kariyerine Kars'taki anıtın ardından Emek'in yıkımını da ekleyecek bir kültür bakanını biz de affetmeyeceğiz, gelecek nesiller de.

 

Dünkü Milliyet’ten bir haber: Muhteşem sitem! Devamını okuyoruz: Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi için “Benim ‘Muhteşem Süleyman-Hürrem aşkı üzerine bir hayalim var, onu karartmasınlar’ demiştim. Biraz korktuğuma benzer yere doğru gitti.” Yayına girdiği ilk haftada Bülent Arınç’ın, geçenlerde de Fethullah Gülen’in hışmına uğrayan dizi, bu kez daha yumuşak çizgilerle Günay tarafından eleştirilmiş. Lakin benim derdim diziye yönelik eleştiriler değil; asıl meselem, ünlü siyahi lider Martin Luther King’in “I have a dream” (Bir hayalim var) sözünden yola çıkarak “Benim de bir Kültür Bakanı hayalim vardı, biraz değil, çok çok korktuğum, hatta utandığım yere doğru gitti” demek. Malum Günay eski bir CHP’li. Yani kıyısından köşesinden sola bulaşmış bir kişilik. Yazıp çizmişliği de var. Sonuçta bir ‘kültür adamı’. 2007’den beri de bu ülkenin ‘Kültür Bakanı’. Lakin Günay’ın Kültür Bakanı olduğu bu ülkede heykeller ‘ucube’ diye yıkılıyor, AKM gibi bir binanın geleceği belirsiz, atıl bir biçimde duruyor ve en önemlisi sinemaseverler için bir mabet ve mektep niteliğindeki Emek Sineması, gözü dönmüş kapitalizme yeni bir mönü olarak tarihe karışacağı günleri bekler durumda. Doğrusu ben de Günay’dan, başta sinemacılar olmak üzere tüm sanatçılara sahip çıkan, her türlü aktivitenin içinde yer alan, yeri geldiğinde bir kültür militaristi gibi davranan zamanın Fransız Kültür Bakanı Jack Lang gibi olmasını tabii ki beklemiyorum ama mesela son Emek yürüyüşünde yanımızda olabilirdi diyorum. Peki kendisi ne yapıyor, sürekli “Emek yıkılmayacak” diyerek yüreğimize su serpecek türden açıklamalar yaparken aslında koruma adına sinemayı beşinci kata taşıyacak ‘Yeni bir ucube’nin savunuculuğuna soyunuyor.


Neyse ben onu bunu bilmem. Daha önce de yazmıştım; kariyerine Kars’taki anıtın ardından Emek’in yıkımını da ekleyecek bir kültür bakanını biz de affetmeyeceğiz, gelecek nesiller de (ki İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in ‘Sanat-terör teoremi’ne dair ses çıkarmaması ayrı bir ayıp ama oraları çoktan geçtik). Böylesi bir sicille tarihe mal olmak, ‘Muhteşem Yüzyıl’dan beklediğini bulamamaktan daha önemli değil mi?
Radikal, Yazı: Uğur Vardan, 09.01.2012

 

******


İŞTE YENİ EMEK PROJESİ

 

 

Emek Sineması’yla ilgili tartışmalar sürerken, yenileme projesini yürüten Kamer İnşaat yetkilisi Levent Eyüboğlu’ndan önemli açıklamalar geldi: “Emek yıkılmayacak, bire bir olarak binanın dördüncü katına taşınacak. Binanın sürdürülebilirliği için bu proje kaçınılmaz”.

 

Yenileme projesi ilk kez 1993’te yapıldı ve yargıdan döndü. 1993’te başlayan süreç 1996’da kurul kararına bağlandı. Kurul kararına karşı açılan dava üzerine yargı kararını verdi ve bu karar 2001’de kesinleşti. Kararda ‘Projenin iptalinde kamu yararı var’ deniliyordu. 2001- 2009 arasında herhangi bir şey yapılamadı. 2007’de çıkan 5366 sayılı Kanun ile süreç yeniden başladı. Şimdi yürürlükte olan proje ise bambaşka bir proje.

 

“Emek Sineması yıkılacak yıkılmayacak” tartışmaları sürerken Emek Sineması’nın da içinde bulunduğu yapı blokunu yenileme projesini yürüten Kamer İnşaat’ın ortaklarından Levent Eyüboğlu, projeyle ilgili tüm detayları anlattı, merak edilen soruları yanıtladı...

**Projeyi anlatır mısınız?
Projemiz, Cercle d’Orient, İsketinj Apartmanı, Melek Apartmanı, İpek Sineması ve Rüya Sineması’nı kapsıyor. Projenin aslı, bugün bir çöküntü alanı haline gelen binaların Beyoğlu’nun ruhuna ve ihtiyaçlarına hitap edecek şekilde yeniden canlandırılmasıdır. Bu binaların içinde bulunduğu yapı adası mağazaları, restoranları, kafeleri, sinemaları, müzeleri, ofisleri, kültür ve eğlence merkezleriyle desteklenerek Beyoğlu’nun tarihi ve kültürel dokusuna uygun biçimde geleceğe taşınacak. Proje alanı içindeki binalar tarihi ve kültürel özelliği olan binalar. Yapının tarihsel ve kültürel dokusunu koruyan bir proje yapmak için yola çıktık.

**Yapı blokunun son durumu ne?
Bu yapı blokunda önce 1884’te Cercle d’Orient binası, ardından Melek Apartmanı ve daha sonra da İsketinj Apartmanı ile Yeşilçam Sokak’taki binalar yapılmış. Cercle D’Orient binası tartışılmayacak bir değere sahip. Ancak binanın statik yapısına çok fazla müdahale olmuş. Bodrum katlarında daha fazla kullanım alanı açmak için duvarlar yıkılmış, tahrip edilmiş. Melek Apartmanı’nın arkasında kalan boşluğa Emek Sineması’nın salonu yapılmış. Sinemaya giriş-çıkış probleminin çözümlenmesi için de Melek Apartmanı’nın zemin katı tarihi uzun kullanılmaya karar verilmiş. Bu yüzden taşıyıcı duvarların büyük bir bölümü kaldırılmış. Binanın üst katlardan gelen yükü temellere iletecek herhangi bir ilişki bırakılmamış. Tesisat ve yetersiz olan tuvaletlerin artırılması için de, kısmen bodrum kata girişler yapılmış. Öte yandan İpek Sineması’ndaki büyük bir yangın sonrası hem Cercle d’Orient binasının üst katlarındaki eşsiz salonlar hem de kendisi kullanılamaz duruma gelmiş. Güzelim bezemeler, tavanlar, kapılar hepsi tahrip olmuş.

**Proje detaylarında neler var?
Projenin merkezine Cercle d’Orient ve Emek Sineması yerleştirildi. Cercle d’Orient aslına uygun olarak korunacak ve eski fonksiyonuna dönecek. Aynen bugün olduğu gibi zemin katları dükkanlar, üst katları da çeşitli amaçlarla kullanılan ofis katları olacak. Mimarisi, motifleri, taşıyıcı sistemi tüm özgünlüğüyle korunacak. Tahrip edilmiş dükkanlar orijinal haline kavuşturulacak. Yıkılmış duvarlar, kesilmiş temeller güçlendirilecek. Aynı plan şemasını, aynı yapım tekniğini kullanarak bire bir olarak yapacağız. İstiklal’in en özgün haliyle korunmuş tek yapısı olacak. 1884 yılında ne ise bugün o haline dönmüş olacak. Melek ve İsketinj apartmanları da en özgün haliyle restore edilecek.

**Emek Sineması’nı neden taşıyorsunuz?
Emek Sineması muhalefeti aylardır “Emek Yıkılıyor” diye eylem yapıyor. Emek yıkılmıyor. Emek Sineması’nın iç mekanı aslına uygun olarak olduğu gibi korunarak yeni projede dördüncü kata taşınıyor. Ve Emek’e 10 sinema salonu daha eşlik ediyor. Projeyi aldığımızda nasıl sürdürülebilir olabileceğini düşündük uzun uzun. Buranın bir sinema kompleksi haline getirilmesi gerekiyordu. Modern teknoloji ile donatılmış bu sinema kompleksinin yaşaması için de yeme-içme, dinlenme ve kültürel alışveriş üniteleri ile desteklenmesi şart. Bu da Emek salonunu tüm unsurlarıyla 20 metre daha yukarı taşımamızı gerektiriyordu. ‘Emek Sineması 100 yıl sonra da yaşasın’ diye oluşturulmuş bir proje bu. Yerinde koruyamıyorsunuz. Korursanız sürdürülebilirliğini sağlayamıyorsunuz.

Şu anda tartışma konusu olan yapı bloku zaten bir alışveriş merkezi. Zaten Beyoğlu’nun kendisi bir alışveriş merkezi. Burası bir alışveriş merkezi olmasın diyenler bunu söylerken neyi hayal ediyorlar. Şu anda olandan tek farkı yaşanabilir ve kullanılabilir olması olacak. Sanırım bir kepçe girecek, her yeri dümdüz edecek ve buraya Akmerkez, Forum İstanbul gibi Kanyon gibi bir şey yapılacak sanıyorlar. Ben Türkiye’de modern anlamda alışveriş merkezleri yapan ve yöneten bir insanım. Böyle bir yer yapmak isteseydim inanın en son tercih edeceğim yer Beyoğlu olurdu. Bu sürdürülebilirliği olmayan başarısız bir ticari proje olurdu.

Levent Eyüboğlu: “Sürdürülebilirliği sağlamak için gerekeni yapmazsanız, buranın varlığını sürdürmesi için gerekli yıllık 5 milyon TL’yi elde etmek için iki yolunuz var. Biri kamu desteği. Yani kamunun cebinden alacaksınız. Buna gönlünüz elvermiyorsa hizmetlerin bedelini artıracak ve hizmetlerden kısıtlı bir çevrenin yararlanmasına imkan tanıyacaksınız. Cebinize 100 lira 200 lira koymadan Emek’in kapısından giremeyeceksiniz. Biz günde 2 milyon kişinin geldiği bir ortamda sunacağımız kültür hizmetlerinden herkes yararlansın istiyoruz. Bizim yaratmayı planladığımız kültür kompleksi cebine 10 lira koyup gelen genci de içermeli.”

Levent Eyüboğlu , “ İKSV’nin ‘Biz koruruz’ çıkışını nasıl buluyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “İKSV kültür ve sanat hayatımızın çok önemli kurumlarından biri. Eczacıbaşı ailesi de iş yaşamındaki başarıları ve kültür ve sanata destekleriyle son derece saygı duyduğumuz bir aile. Bülent Bey açıklamasında projenin tam olarak bilinmediğini söylüyor. Bu bizim de ihmalimiz olabilir. Bülent Bey, bunca bağır çağır içinde söylediklerimizi duymamış olabilir. Şimdi yapacağımız şey bu projeyi Bülent Bey’e de anlatmak. ‘Bu projeyi bize verin’ demek iş hayatında çok geçerli bir biçim değil. Bütün bunları kendisiyle konuşacağız.”

Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 10.01.2012

 

******


EMEK İÇİN YENİ BİR SÜREÇ BAŞLIYOR

 

  

 

Emek Sineması’nın yıkımına ilişkin süreç yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Bu süre boyunca, sinema özel bir mücadele alanı oldu. Projeyi yürütecek olan Kamer İnşaat yetkilileri ise susmayı tercih etti. Yalnızca bir kez, 14 Nisan 2010’da projenin mimarı Fatih Kesgün, İKSV’deki toplantıda projeyi kamuoyuyla paylaşmıştı. Kamer İnşaat o gün bu gündür sessizliğini koruyordu. Bu sessizlik geçen hafta bozuldu. Şirketin büyük hissedarı ve yöneticisi Levent Eyüboğlu, geçen hafta gazeteleri ziyaret ederek projelerini ve bundan sonraki süreci anlattı.


Şimdiye kadar konuşmamalarının nedenini mahkeme sürecinin devam etmesine bağlayan Eyüboğlu, gelen tepkiler üzerine de sessiz kalmayı tercih ettiklerini belirtiyor.


Galatasaray Lisesi’nde okuduğunu ve gençliğinin İstiklal Caddesi’nde geçtiğini ifade eden Eyüboğlu, “Emek Sineması yıkılıyor deseler, ben de o insanların arkasına takılır yürüyüş yaparım. Projeyle Emek’i koruduğumuzu, sürdürülebilir şekilde geleceğe taşıdığımızı düşünüyoruz” diyor.
Eyüboğlu’nun verdiği bilgilere göre, Serkildoryan binası yüzde 100 koruma altında. Yani bu binada herhangi bir değişiklik olması söz konusu değil. “Bizim hedefimiz bu binayı aynen korumak” diyen Eyüboğlu şöyle devam ediyor: “Mahkeme bir karar almış: ‘Serkildoryan binasının arkasında kaçak yapı var. Onu yıkın, bu binanın orijinal hali ortaya çıksın. Hem önden hem arkadan bu bina gözüksün’ diyor. Biz de binanın arkasındaki o avluyu açıyoruz. Üstüne bir şey eklenmiyor, arkasına bir şey takılmıyor.” Levent Eyüboğlu, bütün projenin en çok tartışılan kısmı Emek Sineması’na ilişkin ise iki yıl önceki projenin arkasında olduklarını ısrarla vurguluyor. Yani sinemanın ‘aynen’ yukarıya taşınması konusunda kararlılar. 





“Emek tek başına yaşayamıyor. Orijinal haliyle orada korusak bile yaşaması imkansız. Çünkü dağıtım şirketleri 1-2 salonlu sinemalara izin vermiyor. Biz diyoruz ki, 10 tane daha salon ekleyelim. Kendi başına ayakta kalabilecek noktaya gelsin. Biz bu salonu aynen koruyoruz. Ama yukarıya taşıyoruz. 11 salonlu bir yer oluyor. Önüne 700 metrekarelik bir fuaye yapıyoruz. Kodak Tiyatrosu gibi olsun istiyoruz. Festivaller, galalar yapılsın, sinemanın kalbinin attığı yer olsun. Böyle bir hayalimiz var.”


Eyüboğlu, Madame Tussauds Müzesi’yle protokol yaptıklarını ancak tepkiler nedeniyle vazgeçmesinden çekindiklerini de belirtiyor. Hatta, bir sinema müzesi projesi de yeni sinema kompleksinin içinde düşünülüyor.


İKSV Başkanı Bülent Eczacı-başı’nın “Bize 6 ay verin yeni proje yapalım” çıkışını da değerlendiren Eyüboğlu “Bunu buraya kadar getirmişiz, bütün izinleri almışız. Bugün çıkıp da ‘Biz proje üretelim’ demek olmaz. Zaten randevu istedik gidip anlatacağız. Eminim ki Bülent Bey bizi duyduktan sonra, ‘İKSV olarak biz bu projenin içinde nasıl yer alırız’ diye zaten bizimle masaya oturacaktır” diyecek kadar projeden emin. Emek Sineması için yapılan eylemlere atıfta bulunarak “Hayatında hiç bu sinemaya gitmemiş insanlara bile Emek Sineması’nı hatırlattık” diyen Eyüboğlu’nun bir de iddiası var: “Eğer kısa sürede bir şey yapılmasa, yıkıntılar üzerinde muhabbet ediyor oluruz.”


Firma önümüzdeki günlerde inşaat ruhsatı için Beyoğlu Belediyesi’ne başvuracak ve Emek Sineması için yeni bir süreç başlayacak.

 

Levent Eyüboğlu, çok merak edilen Kamer İnşaat ile ilgili bilgiler de verdi. Şirketin çoğunluk hisselerini 4-5 yıl kadar önce almışlar. Yani 1993’te Emekli Sandığı ile kira sözleşmesi imzalayan Kamer İnşaat’ın yöneticilerinden hiçbiri şu anda bu şirkette bulunmuyor. Eyüboğlu’da bunu doğrulayarak, “Şirketin yapısı yüzde 99.9 oranında değişti” diyor. Peki, Kamer İnşaat’ın hisselerinin alınmasında, bu kira sözleşmesine sahip olmasının bir payı var mı? Eyüboğlu’nun cevabı, “Evet”. Aynı zamanda AVM inşaatlarıyla tanınan Turkmall’ın yüzde 50 ortağı olan Eyüboğlu, amaçlarının kesinlikle AVM olmadığını belirtiyor. Ama proje tamamlandığında ofisler ve dükkanlar olacağını, bunların kiraya verileceğini, zaten şimdiki durumun da farklı olmadığını belirtiyor.


Eyüboğlu’nun verdiği dikkat çekici bilgilerden birisi de şu: İlk anlaşma 1993 yılında yapıldığı için 6 yıl sonra biteceğine ilişkin bir kanı var. Eyüboğlu, sözleşme gereği kendilerinin henüz binayı devralmadıklarını, ancak bütün kiracılar çıktıktan sonra devralacaklarını ve 25 yıllık sürecin başlayacağını aktarıyor.

Emek Sineması'nın bulunduğu alan Kamer İnşaat'ın projesi hayata geçirilirse yukarıdaki gibi olacak. Yeni binayı mimarlar değerlendirdi

Ömer Kanıpak/Mimar 
Projenin plan ve kesitlerini detaylı incelesek daha doğru bir yorum yapmak mümkün olabilirdi belki ama sanırım daha proje ortalarda yok. Bu gönderdiğiniz görseller az çok fikir veriyor. Şöyle ki, Yeşilçam Sokak’ta Emek Sineması’nın girişinin olduğu taraftaki binaların cepheleri korunarak arka tarafında tamamen yeni bir yapı yükseliyor. Bu yapının fonksiyonu belli değil ancak yükseklikten göründüğü kadarı ile mevcut kullanım alanlarının en az iki katına çıkartılması hedefleniyor. Metal ve cam kaplı yeni yapının zemin kotuna ise sokaktaki eski binaların bir, iki katlı cepheleri bir tiyatro dekoru gibi korunmuş oluyor ve bu cephelerdeki kapılardan arkada yeni binaya geçiyorsunuz. Sinema salonu yerinde korunarak çevresindeki yapıların farklı fonksiyonları barındıracak şekilde iyileştirilmesi kısa vadede metrekare artışından elde edilecek kardan çok daha fazla bir değer yaratabilirdi.

Korhan Gümüş/ Mimar 
Emek Sineması’nın yalnızca mimari projesini tartışmak bence yeterli değil. Bir kamu yapısı olan sinemanın dönüştürülmek amacıyla bir yatırımcı-müteahhit kuruluşa devredilmesi kültür yönetimi açısından tartışılması gereken bir sorun. Bu tür projelerin piyasa ve kar odaklı olmayan kuruluşlarla geliştirilmesi gerekir. Proje hizmetleri uzman kuruluşlardan alınır. Sonra müteahhitler veya hizmet için işletmeciler sürece dahil olur. Emek’te tam tersi yapılıyor. Mimarlar, projeyi geliştirenler müteahhitlere hizmet veriyor. Elbette ki binada değişiklik yapılabilir, taşıyıcı sisteme de müdahale edilebilir. Ama buradaki niyet başka. Mevcut haliyle Emek Sineması yatırımcı-müteahhidin ihtiyacını karşılamıyor. Yeni katlarla ve hacimlerle kullanım alanını beş misli arttırıyor. Sorun yatırımcının sinemaya yaklaşımında değil, bu yaklaşımı aynen benimseyen kamunun bakışında.
Radikal, 10.01.2012

 

******


SGK, EMEK İÇİN NEDEN SUSUYOR?

 

Emek Sineması ve Serkildoryan binasını içine alan kompleksin dönüşümünü öngören projenin işletmecisi Kamer İnşaat’ın sessizliğini bozması, birçok sorunun yanıt bulmasını sağladığı gibi, yeni bazı soruların da ortaya çıkmasına neden oldu.


Öncelikle, firmanın iki yıl önce kamuoyuna mal olan ve Emek Sineması’nın yapılacak yeni bir binanın dördüncü katına taşınmasını öngören projeden firmanın vazgeçmediğini öğrendik. Firmanın bu projeyi, sinemanın korunmasında ‘biricik’ ve ‘tek’ yol olarak görmekte ısrar ettiğini anladık. Kamer İnşaat yetkilileri, haklı olarak gelir getirici bir projeyi hayata geçirmek istiyorlar ve bunu yaparken de Emek Sineması’nın aynen korunacağını iddia ediyorlar. 

Farklı açıklamalar kafa karıştırdı
Ama firma yetkililerinin medya turunda anlattıklarının ardından bazı soru işaretleri de ortaya çıktı. Örneğin, yetkililer SGK ile (o dönem adı Emekli Sandığı idi) 1993 yılında imzalanan 25 yıl geçerli sözleşmenin yürürlüğe girme tarihi konusunda farklı açıklamalar yaptı. Sabah gazetesinde Olkan Özyurt’un yazdığına göre 2008 yılında bütün kiracılar çıktı ve kira sözleşmesi yürürlüğü girdi. Oysa bizimle yapılan görüşmede, kiracılar henüz çıkmadığı için sözleşmenin yürürlüğe girmediği, var olan kiracılardan gelirlerin SGK tarafından toplandığı ifade edildi.


Emek Sineması’nın yıkımına karşı yürütülen mücadelede bugüne kadar Kültür Bakanlığı ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı yoğun eleştiriler aldı. Bu eleştirilerin hemen tamamı da haklıydı. Kamer İnşaat yetkilileri ise bu hafta başına kadar susmayı tercih etmişlerdi. Artık onlar da bu tartışmanın ortasındalar ve önümüzdeki günlerde daha da çok gündeme gelecekler. Ama bu süreçte bütün bu tartışmaların ortasında olması gereken ama yıllardır sessizliğe gömülen bir başka kurum daha var: Sosyal Güvenlik Kurumu.


Çünkü binanın mal sahibi bu kurum. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bağlı bulunduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, kurumun başkanı Fatih Acar ya da her hangi bir yetkili henüz çıkıp tatmin edici bir açıklama yapmadı.

 

SGK tatmin edici bir açıklama yapmalı Ama sorular yerinde duruyor. SGK’nın acilen bir açıklama yaparak bu tartışmalara açıklık getirmesi gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada, Emek Sineması’nın statüsü yeniden tartışmaya açılmış görünüyor. SGK, mal sahibi olduğu bu kompleksin akıbeti hakkında bizi bilgilendirmeli. Sonuçta SGK milyonlarca insanın şemsiyesi altında toplandığı ve elindeki mülkleri onlar adına değerlendirmekle yükümlü bir kurum. Ben en azından bu şemsiyenin altındaki bir çalışan olarak SGK’nın bu soruların yanıtlarını vermesi gerektiğini düşünüyorum.

Cevap bekleyen sorular

* Kamer İnşaat ile yapılan anlaşmanın içeriği nedir?
* Bu sözleşme hangi tarihte yürürlüğe girmiştir?
* Yürürlüğe girmemişse, nedeni nedir ve ne zaman yürürlüğe girecektir?
* Sözleşmedeki kira bedeli ne kadardır?
* SGK, mülkiyeti kendinde olan ve sözleşme yürürlüğe girdikten 25 yıl sonra geri devralacağı bu kompleksin * geleceği konusunda endişe taşımakta mıdır?
* Kamer İnşaat’ın kendi mülkleri üzerinde gerçekleştireceği proje hakkında ne düşünmektedirler?
* Sözleşmenin iptal edilip, bu kompleksin restore edilip yeniden kamu yararı için kullanılmasının olanakları ve koşulları nelerdir?

Radikal, Haber: Şenay Aydemir, 11.01.2012

 

******


EMEK ÖZGÜN YAPISIYLA KORUNMALI

 

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV), Emek Sineması’nın bulunduğu yerde özgün yapısı korunup yenilenerek bir sinema ve kültür merkezi olarak hizmete açılması gerektiğini belirtti.
Emek Sineması ile ilgili projeyi yürüten Kamer İnşaat’ın medyada yer alan “İKSV’nin projeyi bize verin demesi doğru değil. Onları da bu projeye ikna edeceğiz” şeklindeki açıklamaları üzerine İKSV’den dün bir yazılı açıklama yapıldı. 

Açıklamada “Bu binayla ilgili yapılacak herhangi bir projenin, kamuoyu ile birlikte konunun tüm paydaşlarıyla ayrıntılı biçimde tartışılması gerekir. Kamuoyunda gelişen hassasiyetleri de göz önünde bulundurarak, Emek’le birlikte üç farklı salonun yer aldığı ve bir kamu kurumuna ait olan Circle d’Orient binasının, mevcut öneriden farklı bir anlayışla, ticari kaygılar taşımayan, kar odaklı olmayan bir projeyle kullanıma açılmasının mümkün olduğuna inanıyoruz” ifadelerine yer verildi.
Binanın, İstanbul’da yaşanan mekan sıkıntısına çözüm olabilecek, daha fazla kişiyi nitelikli kültür ve sanat etkinlikleriyle buluşturacak, farklı sanat disiplinlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kültür merkezine dönüştürülmesinin amaçlanmasının gerektiği belirtilen açıklamada, “Yenileme projesindeki temel yaklaşımın tartışılmasının gerekli
olduğunu düşünüyoruz”
denildi. 

Binanın kamuya kazandırılma projesinin, kar amacı gütmeyen kültür kurumları ve kültür çevreleri tarafından fizibilite çalışmalarıyla şekillendirilmesi ve uzun vadeli bir işletme planı hazırlandıktan sonra projenin yürütülmesi gerektiğinin altı çizilen açıklama , “Projenin gerçekleştirilebilmesi için özel kesim ve kamu hem yatırımda hem de işletme sürecinde yükü paylaşmalıdırlar. Projenin böyle bir yaklaşımla ele alınabilmesi için önerimizi ilgili bakanlıklarımıza iletmiş bulunuyoruz” sözleriyle son buldu.

Radikal, 11.01.2012

 

******


"ÇİVİ BİLE ÇAKMADIK, YALAN SÖYLÜYORLAR"

 

Emek Sineması’nın tartışmalı projesini hazırlatan Kamer İnşaat’tan Levent Eyüboğlu’nun dün Milliyet’te yer alan iddialarına çeşitli kurumlar yanıt verdi. Eyüboğlu’nun kolonları kesmekle suçladığı sinemanın işletmecisi Hikmen Dikmen salona çivi bile çakamadıklarını söyledi... İşte Kamer İnşaat’ın iddiaları ve yanıtlar...

 

İDDİA: Alkazar’ın iki tane salonu olduğu için kimse oraya film vermedi
Tunç Şahin (Bir Film, dağıtımcı): Alkazar’da 60-70 tane filmimiz oynadı. Alkazar da Emek de film bulmakla ilgili bir sorun yaşayacağını sanmıyorum. Öte yandan, seyirci tercihlerinin son on yılda multiplexlere döndüğü doğru. Bugünün seyirci alışkanlıkları ile tek perdeli salonlar, mevcut düzende çok perdeli salonlarla ticari anlamda rekabet edemiyor. Ancak sinema izleme alışkanlıklarının sürekli olarak bir değişim gösteriyor olması, tek perdeli salonların on yıl sonra tekrar popüler olmayacağı anlamına gelmiyor. Ben uzun vadede kendine özgü dokusu ve kimliği olan sinema salonlarına doğru bir dönüş yaşanacağına inanıyorum.

 

İDDİA: İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) projeyi yapıp parayı devletten isteyecek
İKSV: Neredeyse bir asırdır Beyoğlu’nda kültür ve sanat hayatının önemli duraklarından biri olmuş Emek Sineması’yla ilgili talebimiz, bulunduğu yerde, özgün yapısı korunup yenilenerek bir sinema ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasıdır. Bu binayla ilgili yapılacak herhangi bir projenin, kamuoyu ile birlikte konunun tüm paydaşlarıyla ayrıntılı biçimde tartışılması gerekir. Kamuoyunda gelişen hassasiyetleri de göz önünde bulundurarak, Emek’le birlikte üç farklı salonun yer aldığı ve bir kamu kurumuna ait olan Circle d’Orient binasının, mevcut öneriden farklı bir anlayışla, ticari kaygılar taşımayan, kar odaklı olmayan bir projeyle kullanıma açılmasının mümkün olduğuna inanıyoruz. Bizce doğru yöntem, binanın kamuya kazandırılma projesinin, kar amacı  gütmeyen kültür kurumları tarafından fizibilite çalışmalarıyla şekillendirilmesi ve uzun vadeli bir işletme planı hazırlandıktan sonra projenin yürütülmesidir. Projenin gerçekleştirilebilmesi için özel kesim ve kamu, yatırım ve işletme sürecinde yükü paylaşmalıdırlar.
 

İDDİA: Sinemanın işletmecisi Hikmet Dikmen balkon kolonlarını kesti
Hikmet Dikmen (Emek Sineması’nın müdürü): Kamer İnşaat yalan söylüyor. Balkonun kolonlarının kesilmesine imkan yok. Biz son festivalde her seans dolu insan aldık. Nasıl insan hayatıyla oynarız! Kimin hakkı vardır ki! Nasıl keseriz kolonları. Emekli Sandığı’na bağlı olduğumuz için Emek Sineması’nda değil kolon kesmek, bir çivi bile çakamazdık biz. Tuvaletleri kötü durumdaydı. Onu bile yenileyemiyorduk, Emekli Sandığı’ndan izin alıp. Ben 55 senemi geçirdim orada. Koca bir ömür. En ufak olayını dahi biliyorum. 

 

İDDİA: ‘Orada derme çatma bir şey var, bekleyecek vakit yok’
Mücella Yapıcı (Mimar): Korunacak bina olup olmadığının kararını bir inşaat şirketi veremez. Emek Sineması’nın mekanının ve bulunduğu yerin değerini çok tartıştık. Emek’in kültür varlığı olmasının sebebi salonla birlikte binanın da kendisidir. Bina, uluslararası sivil mimarlık kuruluşu Docomomo listelerinde yer almıştır, bu erken dönem Osmanlı betonarmesi. Kirişleri, kolonları, mimariyi oluşturan bütün değerleriyle vardır o mekan. Bu nasıl tartışılıyor anlamış değiliz biz. Binanın çökmek üzere olduğu gibi bir durum yok. İTܒnün raporun binanın statik durumu hakkında da malumat veriyor. Bina 1999 depreminden itibaren 2007’ye kadar bir sürü festivale ev sahipliği yapmış bir bina.  Öyle bir durum varsa da, 2007’den bu yana nasıl bir hasar görmüş olabilir, bunun da soruşturulması gerekir. Bu konuda sorumlu olan kurum, Kültür Bakanlığı’dır. Bu konuda söz söyleyecek olan kurumlar, bilimsel ve teknik kurumlar olmalıdır. 

 

İDDİA: Kimse Emek yıkılıyor diyemez
Korhan Gümüş (Mimar): Bu proje baştan beri bir absürt tiyatrosu. Bu bir replika inşa etme projesidir. Kültür kurumları dururken bir müteahhitin gelip  kamuya ait kültür yapısını projelendirme cesaretini göstermesi, ancak muz cumhuriyetlerinde olabilir. Mesela Topkapı Sarayı’na benim bir proje hazırlamam ne kadar absürd ise bu durum o kadar absürttür. Kültür kuruluşlarının inisiyatifinde bir takım projeler geliştirilmesi gerekir bu tür durumlarda. Emek Sineması’nda yaşanan kuyruklu bir rezalettir. Kültür Bakanı’nın aciliyetle bu rezalete bir son vermesi gerekiyor. Müteahhitin anladığı iş, bina yıkıp yapmaktır. Yaşananlar, bir kasaptan hayvan hakları konusunda duyarlılık beklemek gibi...

Milliyet, Haber: Nil Kural, 11.01.2012

 

******


MUHATAP MÜTEAHHİT DEĞİL, SAYIN 'KÜLTÜR' BAKANI

 

Projeyi kendi amaçlarına göre hazırlatan yatırımcı-müteahhit çıkıyor büyük bir pişkinlikle gazetelerde kendi projesini anlatıyor. Biz de güya tartışmaya çalışıyoruz! Böyle bir tuhaflık ancak muz cumhuriyetlerinde falan olabilir. Sözkonusu olan kültür mirası olan bir kamu yapısı ve siz bunu devlet olarak bir müteahhite projelendirmesi için veriyorsunuz.

Bu olacak şey mi? Müteahhit kültür yönetiminden, kültür mirasının projelendirilmesinden ne anlar? Onun amacı para kazanmak. Bu olan biten bir kültür yönetimi skandalıdır. Skandal bile demek az gelir, çünkü normal bir hukuk devletinde bu yapılan suç teşkil eder.

Bütün fikirler tartışılabilir. Bu işi yapmaya çalışanlar yalnızca kendi perspektiflerini halka dayatmaya çalışıyorlar. Söylenenlerin hepsi taraflı. Parayla alınmış bir rapordan söz ediliyorlar.

Daha önce de aynı müteahhit Emek'in altına dört kat otopark koymaya çalışmıştı, Koruma kurulu bina yıkılmadan bu yapılamaz diye reddetti. Elbette ki binada değişiklik yapılabilir, taşıyıcı sisteme de müdahale edilebilir. Ama buradaki niyet başka.

Beyoğlu'nda bu işi yapanlar burayı "Bülent Eczacıbaşı'na yedirmeyiz" diyorlar. Çünkü onlar Emek'i yalnızca kar edilecek bir yer olarak algılıyorlar. Bu söyledikleri bile konuya nasıl yaklaştıkları hakkında bir fikir veriyor.

Beyoğlu'nda kültür kuruluşları büyük bir dinamizm gösteriyor. Bu müteahhit ve diğerleri de bu gidişi baltalamaya, Beyoğlu'nu tüketmeye çalışıyorlar.

Bütün kültür kuruluşları bir araya gelerek burayı şeffaf bir şekilde projelendirseler ve yönetseler fena mı olur?

Mesele sürekli çarpıtılıyor. Kentin kültürel etkinlikler için kullanılabilecek en önemli kamu alanı Tepebaşı, ofis ve otopark olarak kullanılıyor.

Emek Sineması'nın yalnızca mimari projesini tartışmak bence yeterli değil. Bir kamu yapısı olan sinemanın dönüştürülmek amacıyla bir yatırımcı-müteahhit kuruluşa devredilmesi kültür yönetimi açısından tartışılması gereken bir sorun...

Bu projenin piyasa ve kar odaklı olmayan kuruluşlarla geliştirilmesi gerekir.

Bu olay kamu açısından bir kötü yönetim örneğidir.

Taklit koruma değildir

Projenin öznesi müteahhit olamaz. Proje hizmetleri uzman kuruluşlardan alınır. Sonra müteahhitler veya hizmet için işletmeciler sürece dahil olur. Çünkü ne yapılacağına bürokratlar karar veremez.

Emek'te tam tersi yapılıyor. Mimarlar, projeyi geliştirenler müteahhitlere hizmet veriyor. Böylesine bir uygulama kabul edilebilir mi?

Mimari açıdan bir binanın taklidini yapmak onu korumak değildir. Tek mimari seçenek de değildir.

Bir yapının restore edilmesi için, eğer bir kamu yararı sözkonusu ise, yani yapı tescilli bir kültür varlığı ise, kamunun bağımsız uzmanları ve kuruluşları arayüz olarak işlevlendirmesi gerekir. Çünkü restorasyon tıpkı sanat eseri üretmek gibi yaratıcı bir iştir.

Nasıl bir heykeli kiloyla, resmi metrekareyle sipariş edemezseniz, mimariyi de inşaat büyüklüğü olarak sipariş veremezsiniz.

Bu nedenle önce projenin şeffaf bir biçimde hazırlanması sonra uygulamanın bu projeye göre mütahhitlere ihale edilmesi gerekir. Yoksa bu bir kötü yönetim örneği olur.

Bakın Sütlüce'ye, Kongre Merkezi'ne... Kamu bu projeleri ihale ile yaptırdı. Şimdi de Taksim'deki kışlayı siparişle yaptırmaya çalışıyor.

Bu tür uygulamalara bütün profesyonellerin karşı durması ve kamuya profesyonelliği öğretmesi lazım.

Yatırımcı-müteahhit kuruluş üzerinde bulunduğu arsayı değerlendirmek için Emek Sineması'nı yıkmayı uygun görüyor. Çünkü sinema binası yapılırken kimsenin aklına altını yedi kat oymak, üstüne kat çıkmak gelmemiş.

Mevcut haliyle Emek Sineması yatırımcı-müteahhitin ihtiyacını karşılamıyor. Tıpkı bir köşkün yıkılıp, apartman yapılması gibi, müteahhit hazırlattığı projede yer üstünde ve yer altında inşa edilecek yeni katlarla ve hacimlerle kullanım alanını beş misli artırıyor. Bir de aklınca yeni binanın üst kotuna da "hatırasını yaşatmak için" Emek Sineması'nın bir taklidini inşa edeceğini söylüyor.

Böylece yatırımcı müteahhit kuruluş Emek Sineması'nın yıkımına sinemaseverlerin göstereceği tepkileri önlemeyi amaçlıyor. Yatırımcının yaptığı kendi açısından anlaşılır bir şey.

Seyircinin ödediği vergi

Sorun yatırımcının sinemaya yaklaşımında değil, bu yaklaşımı aynen benimseyen kamunun bakışında.

Örneğin bir yatırımcı pekala Topkapı Sarayı'nı üzerinde bulunduğu mülkü, yani araziyi kendi yaklaşımına göre değerlendirebilir ve bir otel olmasının daha karlı olacağını iddia edebilir.

Bize çok aykırı gözükse de bunda bir tuhaflık yok. Tuhaflık bu bakışın Kültür Bakanlığı tarafından da benimsenmesinde.

Kimse bir tüccarı daha çok para kazanmak istediği için suçlayamaz. Sonuçta karşımızdaki bir hayırseverlik kuruluşu değil, işletmeci değil. Kar amaçlı bir kuruluş.

Nereden baksanız bir yatırımcıdan beklenebilecek bir proje. Yatırımcı karını maksimize etmeyi amaçlıyor.

Bir yatırımcı için sinema başka ne olabilir ki? Nasıl inşaat metrekare ile ölçülen bir değer ise, sinema da gişe hasılatı gelirlerine dayanan bir ticari etkinlik olmalı. Zaten sinema izleyicileri (tıpkı içki tüketicileri gibi) hayatları boyunca sinema biletlerinin bedelinin neredeyse yarısını vergi olarak ödemiyorlar mı?

Emek Sineması'ndaki asıl mesele yıllardır sinema biletlerinden alınan vergileri ve diğer gelirleri kullanıp da bu projeyi aynen yatırımcı ve müteahhit kuruluşlar gibi algılayan ve değerlendiren Kültür Bakanlığı ile belediyelerde.

Yıllardır kamu tarafı bu yaklaşımı benimsediği için bakın yılların Yeşilçam'ından geriye ne kaldı?

Emek bir kamu mülkü

Öyleyse sormamız gereken şu: Emek Sineması'na ne yapılacağına bir yatırımcının karar vermesi mümkün mü?

Emek Sineması bir kamu mülkü. Kamu mülkiyetinde olan tarihi bir kültür yapısının bir yatırımcı tarafından projelendirilmesi hatalı.

Binada elbette ki mimari değişiklikler yapılabilir, kültür yapısının kullanım performansının geliştirilmesi için bazı mekanlar yeniden tasarlanabilir ve işlevlendirilebilir. Ancak Emek Sineması'nın ne olacağına bir yatırımcı karar veremez.

Bu durumda kamunun görevini yapması gerekir. Kültür Bakanlığı'nın önce kültür kuruluşları ile daha katılımcı bir yönetim planı hazırlatması, sonra eğer bu yönetim planına göre ihtiyaç duyuluyorsa mimari hizmet alması gerekir.

İstanbul'da Emek Sineması'nı daha iyi yönetebilecek bir dolu kültür kuruluşunun bulunduğunu söylemek bile fazla. Böyle bir mekanda alışveriş merkezleri yapmayı tahayyül eden ve para kazanmayı amaçlayan bir kuruluşun yönetim tecrübesi, yaklaşımı doğru olur mu?

Yapılan ihale kültür sanat yönetiminde geçerli olan bütün yöntemlere aykırı bir uygulama. Kültür Bakanı'nı yapılan yanlıştan dönmesi lazım.

Emek Sineması'nda para kazanmaktan başka amacı olmayan bir kuruluşla işbirliği yapmak yerine kültür kuruluşları ile işbirliği yapması gerekli.

Kültür Bakanı'na tekrar tekrar seslenmek lazım: Görevini yap, kültür kuruluşları ile gelişmeleri planla. Yoksa bir rezalete imza atmış olacaksın.

Bianet, Yazı: Korhan Gümüş, 11.01.2011

 

******


"BİR KÜLTÜR YÖNETİMİ SKANDALI"

 

Dün ilk kez açıklanan Cercle d'Orient ve Emek Sineması projesine tepkiler sert oldu.

 

Cumhuriyet- Kamer İnşaat ortaklarından Levent Eyüboğlu ve mimar Fatih Kesgün’ün “Beyoğlu’nda yapılacak en korumacı proje” diye nitelediği proje uzmanların tepsiyle karşılaştı. Oktay Ekinci ve Nur Akın bu tür projelerin rant amaçlı olmaması gerektiğini vurgularken, İclal Dinçer sürdürülebilir koruma konusunda yeni ortaklıklar oluşturulması gerektiğini söyledi. Korhan Gümüş, bu projeyle bir rezalete imza atılmış olacağını belirtti. İKSV ise, projeyle ilgili önerilerini ilgili bakanlıklara ilettiklerini bildirdi.

Emek Sineması’nın da içinde bulunduğu Cercle d’Orient ve çevresini içeren projenin ayrıntıları dün ilk kez kamuoyunda yer buldu. Anladık ki Emek Sineması üzerinden tartışılan projeyi tek başına değerlendirmek mümkün değil artık. Çünkü bütün bu projeler “Büyük Beyoğlu Pojesi”nin bir parçası...

Biz de projenin ayrıntılarını aktardıktan sonra şimdi de değerlendirmesini konunun uzmanlarından dinledik. Başlıca sorumuz ise kamu mülkiyetinde olan tarihi bir kültür yapısının bir yatırımcı tarafından projelendirilmesinin ne kadar doğru olduğu. Uzmanlar, proje yetkililerinin “Beyoğlu’nda yapılacak en korumacı proje” olarak nitelendirdikleri bu projenin gerçekten “korumacı” olabilmesi için mekanların sadece fiziki görünüşlerinin ve diğer mimari öğelerinin gözetilmesinin yetmeyeceğini belirtiyor, “koruma”nın belge, anı, sosyal değer gibi referanslarla çeşitlendiğini söylüyor.

Proje üretmeye talip olan Bülent Eczacıbaşı’nın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu İKSV’den ise konuyla ilgili bir açıklama geldi. İKSV, projenin gerçekleştirilebilmesi için özel kesim ve kamunun hem yatırımda hem de işletme sürecinde yükü paylaşması gerektiğini belirtiyor.
     

Nur Akın (ICOMOS -Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi- Eski Türkiye Milli Komitesi Başkanı):
Emek, hiçbir şekilde yerinden oynatılmaması gereken bir kültür merkezidir. Tarihi odak noktaları, koruma ilkeleri açısından daima yerinde korunmalıdır. Asansör ile yukarı taşıyalım olmaz. O mekan kültür odağı, o önemli imajı zedelememeli. Ayrıca onu taşıyalım, yerine başka bir bina yapalım olmaz. Her şey maddiyatla hesap edilmemeli. Bu yapılar İstanbul’un değeri. Daha fazla kazanmak adına bu tür uygulamalar yapılmamalı. Büyük ayıp. Bu tür uygulamalar geri dönüşü olmayan kayıplardır.

Oktay Ekinci (Cumhuriyet Gazetesi Yazarı):
Proje bütününü oluşturan yapı kompleksi bir Beyoğlu klasiğidir. İstiklal Caddesi ve cephe aldığı diğer sokaklarla işlevsel konumu hem tarihsel hem de bulunduğu bölgenin kullanım kültürü ile biçimlenmiştir. Bunu bozmak korumak değil anıtsal bir yapının bölgenin kimliğine tamamen ters, rant amaçlı mekanlarla pragmatik bir anlayışla tahrip edilmesidir. Emek Sineması, ayrıca, Münir Nurettin Selçuk kuşağının en beğenilen ve kullanılan konser salonu özelliği de taşımaktadır. Bu nedenle Yeşilçam Sokağı ile düzayak ilişkisi asla bozulmamalıdır. Sinema ve konser salonuna asansörle giriş onu kentten ve sosyal yaşamdan fiziksel olarak koparmak demektir.

Prof.Dr. İclal Dinçer (2007-2010 yıllarında İstanbul Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu üyeliği sırasında projeye karşı oy kullanmıştı):
Elbette ki yatırımların ekonomik olması bir kültür varlığı için de proje üretilirken çözümlenmesi gereken konulardır. Korumanın sürdürülebilir olmasının en önemli koşulu budur. Fakat hem korunması gereken kültür varlığı olan hem de kendisi kültür hizmeti üreten yapıların korunmasının diğer tüm yapılardan daha farklı olarak ele alınması gerekmektedir. Günümüzde yerel yönetimler, çağdaş yönetim anlayışı içinde bazı rollerini yeniden düşünmelidirler. Kültür Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi 1994 yılı koşullarında imzalanmış olan yap-işlet-devret uygulamasını tekrar gözden geçirmeli ve sürdürülebilir koruma konusunda yeni ortaklıklar kurmalıdır. Koruma uygulamaları içinde artık güncelliğini yitiren bir uygulama olan “taşıma” yaklaşımının bu durum açısından tek çözüm olmadığıdır.
 

Korhan Gümüş (Mimar): 
Projeyi kendi amaçlarına göre hazırlatan yatırımcı-müteahhit çıkıyor büyük bir pişkinlikle kendi projesini anlatıyor. Söz konusu kültür mirası olan bir kamu yapısı ve siz bunu devlet olarak bir müteahhite projelendirmesi için veriyorsunuz. Bu olacak şey mi? Müteahhit kültür yönetiminden, kültür mirasının projelendirilmesinden ne anlar? Onun amacı para kazanmak. Bu projenin piyasa ve kar odaklı olmayan kuruluşlarla geliştirilmesi gerekir. Bu olan biten bir kültür yönetimi skandalıdır. Buradaki niyet başka. Beyoğlu’nda bu işi yapanlar burayı “Bülent Eczacıbaşı’na yedirmeyiz” diyorlar. Çünkü onlar Emek’i yalnızca kar edilecek bir yer olarak algılıyorlar. Yatırımcı-müteahhit kuruluş üzerinde bulunduğu arsayı değerlendirmek için Emek Sineması’nı yıkmayı uygun görüyor. Kültür Bakanı’na tekrar tekrar seslenmek lazım: Görevini yap, kültür kuruluşları ile gelişmeleri planla. Yoksa bir rezalete imza atmış olacaksın!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV):
Neredeyse bir asırdır Beyoğlu’nda kültür ve sanat hayatının önemli duraklarından biri olmuş Emek Sineması’yla ilgili talebimiz, bulunduğu yerde, özgün yapısı korunup yenilenerek bir sinema ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasıdır. Bu binayla ilgili yapılacak herhangi bir projenin, kamuoyu ile birlikte konunun tüm paydaşlarıyla ayrıntılı biçimde tartışılması gerekir. Bizce doğru yöntem, binanın kamuya kazandırılma projesinin, kar amacı gütmeyen kültür kurumları ve kültür çevreleri tarafından fizibilite çalışmalarıyla şekillendirilmesi ve uzun vadeli bir işletme planı hazırlandıktan sonra projenin yürütülmesidir. Projenin gerçekleştirilebilmesi için özel kesim ve kamu hem yatırımda hem de işletme sürecinde yükü paylaşmalıdır. Projenin böyle bir yaklaşımla ele alınabilmesi için önerimizi ilgili bakanlıklarımıza iletmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet, Haber: Ceren Çıplak, 11.01.2012

ÇİN'İN TARİHİ YENİDEN YAZILIYOR

 

Çin'in doğusunda Bronz Çağ'a ait olduğu düşünülen ve Şang hanedanlığı döneminden 708 parça tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı.

 

Hangcou’da geçen yıl bulunan mezarlar civarında yapılan arkeolojik kazılarda 45 mezarda yüzlerce porselen ve çömleğe rastlanırken, bulunan eserlerin MÖ 1600 yıllarında hüküm sürmüş Şang Hanedanlığının cenaze gelenekleri ve yaşam biçimine dair birçok araştırmaya katkı sağlayacağı söyleniyor.

Habertürk, 08.01.2011

URFA'DA TARİH İMARA AÇILDI!

 

 

Urfa’da AKP’li il genel meclis üyeleri, tarihi bir höyüğün bulunduğu alanın imara açılmasını oy birliği ile kabul etti.


Urfa’da Harran Üniversitesi kampusuna yakın 800 hektarlık arazinin imara açılması için AKP İl Genel Meclisi harekete geçti. Göbeklitepe gibi höyük olan yerde arkeolojik çalışma yapılmadan imara açılmasına BDP’li grup karşı çıktı. Ancak oy çokluğuyla meclisten geçen karara AKP’li İl Genel Meclis üyelerinden de tepki geldi. İmara açılan arazinin bulunduğu yerin tarım alanı olduğunu ifade eden AKP’li eski İl Genel Meclis Başkanı Uğur Beyazgül, tarihi alanın imara açılmasına “Vicdanım elvermiyor, her ne kadar grubumuz tarafından rapor hazırlanıyorsa da gözden geçirilmelidir” dedi. Beyazgül’ün önerisine, AKP İl Genel Başkanı Mustafa Yavuz tepki göstererek, BDP’li grup ile el kaldırılmasını istemişti.

Göbekli Tepe benzeri höyüğün bulunduğu alanın imara açılması kabul edilemez olduğunu ifade eden BDP Grup Başkanı Halit Yıldıztekin, AKP grubunun oy çoğunluğuyla raporu meclisten geçirdiğini söyledi. Yıldıztekin, “Bahse konu olan alan için hazırlanan projeye baktığımızda takdire şayan bir projedir. Alan 7. sınıf tarım arazisidir. Ancak arazinin tepelik kısmında tarihi bir alan olduğu da dikkatimizden kaçmadı. Her yapılan kazı yeni bir tarih yazımını da beraberinde getirmektedir. Göbekli Tepe buluntuları tarihi yeniden yazılmasını da beraberinde getirmiştir. Bu konuda hassasiyetimiz vardır. Her ne kadar Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü bu konuda olumlu görüş belirtmişse de bu konunun yeterince araştırılmadığı düşüncesi bizde hakimdir” dedi.

Evrensel, Haber: Ferhat Aslan - Ramazan Pekgöz, 08.01.2012

ARKEOLOJİ DENİNCE

 

Türkiye gibi yeraltı varlıkları kadar yerüstü kültür kaynakları da zengin olan bir ülkede, arkeolojinin önemini belirtmeye gerek yok. Kendisi de bir arkeolog olan Nursel Duruel, bu alanda çok önemli bir kitap hazırladı: ‘Cumhuriyetin Çocukları - Arkeolojinin Büyükleri: Nimet Özgüç - Tahsin Özgüç’

Cumhuriyet kuşağının iki bilim insanının yaşamı, yeni kurulan bir ülkenin, arkeolojiye verdiği önemi gösteriyor. O dönemin üniversitesinde Hitler’den kaçan birçok hoca geldiği için, dünyaca ünlü profesörler ders verdi.


1945’te Tahsin Bey ile Nimet Hanım arasındaki okul arkadaşlığı hayat arkadaşlığına dönüşür. Nimet Hanım’ın hayatında acı bir olay yaşanır. Almanya’da Dresden Teknik Okulu’nda öğrenim gören küçük kardeşi Kemal, Amerikan bombardımanında hayatını kaybeder.


Bu iki önemli bilim insanı da yurtdışındaki üniversitelerde ders verir. Meslektaşları Tahsin Özgüç için 1989’da, Nimet Özgüç için de 1993’te birer armağan kitap yayımlar.


Nursel Duruel, ‘Zamana Dokunmak’ yazısında; hem Özgüçler’i hem arkeolojik kazıların koşullarını belirtiyor... Tahsin Özgüç’ün ölümünden sonra da Nimet Özgüç çalışmalarını sürdürür.

 

Arkeologların, uzmanların, meraklıların en çok ilgi gösterecekleri bölüm, ‘Kazılar’ başlığını taşıyor:
Anıtkabir Tümülüsleri / Topraktepe (Sivas Kalesi) / Fraktin Kazısı ve Tetkik Gezisi / Elbistan Karahöyük / Kültepe /  Horoztepe / Altıntepe / Acemhöyük /  Maşathöyük / Samsat.
Sıradan okurun bile okuyacağı bölümlerden biri; ‘Yakınları, Dostları, Meslektaşları, Nimet ve Tahsin Özgüç İçin Ne Dediler’ bölümü.


İki yazı, içtenliğiyle, sadeliğiyle beni çok etkiledi:
Nimet Özgüç Tahsin Özgüç’ü anlatıyor ve Tahsin Özgüç Nimet Özgüç’ü anlatıyor.
Aile yazıları içinde, benim en hoşuma giden oğulları Bülent Özgüç’ün yazısı. Hafriyatta geçen bir çocukluğu öylesine güzel anlatıyor ki, imrenmemek mümkün değil.
Yazısının başlığı, her meslek sahibi için söylenecek bir saptama: ‘Arkeoloji, Bir Yaşam Biçimi’...
Yarım yüzyıl öncesinin koşullarını da bu yazıda bulacaksınız...
Arkeoloji çalışmalarının, ülkemizdeki durumu hakkında, iki arkeologla ilgili bir kitap. Sadece bu alanda çalışanların değil, hepimizin okuyabileceği bir çalışma.
Nursel Duruel, çok gerekli, çok düzeyli bir çalışma yapmış.

 

NİMET ÖZGÜÇ KİMDİR

15 Mart 1916’da Adapazarı’nda ailesinin üçüncü çocuğu olarak doğdu. Ankara’da Gazi İlkokulu ve Ankara Kız Lisesi’nde okudu. 1936’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencileri arasında yer aldı. 1940’ta eğitimini tamamladı ve asistan oldu. 1943’te doktorasını verdi, 1949’da doçentliğe, 1958’de de profesörlüğe yükseldi. 1984’te Ankara Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Arkeolog Tahsin Özgüç ile evlendi.
1941’den sonra Samsun yöresindeki Dündartepe, Kavak-Kaledoruğu, Tekkeköy kazılarına katıldı. 1947’de Elbistan yüzey araştırmasında ve Karahöyük kazısında çalıştı. Sivas’ta Toprakkale ve Maltepe kazılarında çalıştı. 1948’de başlayan ve günümüze dek süren, Kültepe kazılarında önemli katkıları bulundu. 1962’de Niğde’de Acemhöyük’te başlattığı kazıyla önemli bir Hitit merkezini ortaya çıkardı. 1972-75 arasında Niğde yakınlarındaki Tepebağları Höyüğü’nde de bir kurtarma kazısı yaparak demir çağlardan bizans dönemine değin buluntular veren bir yerleşim saptadı. 1978’de ODTܒdeki Aşağı Fırat Kurtarma Kazıları çerçevesinde Adıyaman Samsat Höyük’te kazı çalışmalarını üstlendi.