Haberler logo Temmuz '12 Arşivi

29 Temmuz - 4 Ağustos 2012

ANADOLU AŞIĞI MELLART HAYATINI KAYBETTİ

 

 

Yıllar boyu bilinenin aksine 'Verimli Hilal' dışında Anadolu’da Neolitik Kültür'ün ilk izlerini bulan ve 1960’lı yıllarda Anadolu’da Neolitik Devrimi başlatan ünlü arkeolog James Mellaart geçtiğimiz Pazar günü yaşama veda etti.

 

Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin verdiği bilgiye göre; "Bir Anadolu aşığı" olarak kendini tanımlayan ama uzun yıllar Anadolu’ya girişi bile yasak olan Çatalhöyük Neolitik Yerleşimi’nin ilk kazıcısı J. Mellaart, uzun yıllar hasretle beklediği Çatalhöyük’ü belki yeniden görememişti ama Çatalhöyük’ün UNESCO Dünya Miras Listesi'ne dahil edilmesi onu mutlu etmişti.

 

Zengin Neolitik buluntular ile birlikte Çatalhöyük’ü keşfetmesinin ardından yaptığı yayınlarla, bir anda dünya arkeolojisinin en tanınan ismi olan J. Mellaart’ın ortaya attığı Neolitik Anadolu ve Ana Tanrıca fikirleri kendinden sonra kazıyı devralan yeni dönem arkeologları tarafından hep yıkılmaya ve aşılmaya çalışıldı. J. Mellaart ismi ve bununla birlikte “Ana Tanrıça” fikri, o kadar benimsenmiş ve kabul edilmişti ki uzun yıllar sonra Mellaart’in Ana Tanrıça olarak kabul ettiği bir figürün aslında bir ayı betimi olduğu herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Bu duruma belki de en fazla üzülen, her yıl Çatalhöyük’e büyük maddi destekler sunan Ana Tanrıça grupları olmuştu. Bugün Anadolu Neolitik kültürü ve Çatalhöyük, J. Mellaart’in ilk keşfettiği ve tanımladığı yerden çok daha önemli noktalara geldi ama hala ismi ve ortaya koydukları ile ünlü bir arkeolog olarak arkasında her zaman anılacak bir geçmiş bıraktı.

 

ÇATALHÖYÜK'Ü KEŞFETTİ
1925 yılında Londra’da doğan James Mellaart, Anadolu Arkeolojisi ve Neolitik Dönem için çok önemli bilgiler elde edilmesini sağladı. Bilim hayatının tamamına yakınını Anadolu'da gerçekleştirdiği Çatalhöyük, Hacılar Höyük ve Beycesultan kazılarında geçiren Mellaart Anadolu Uygarlığı’nın aydınlatılmasına önemli katkılar sundu.

 

1951'de Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nde asistan olarak çalışmaya başlayan Mellaart, Anadolu'da çeşitli yüzey araştırmalarına katıldı. 1954-1959 yıllarında Beycesultan kazılarına katıldı. Bu dönemde gerçekleştirdiği yüzey araştırmalarıyla Hacılar ve Çatalhöyük yerleşimlerini saptadı. 1957'de Hacılar'da kazıya başladı, arkasından 1961'de kendisi ve arkeoloji dünyası için çok önemli bir yerleşim olan Çatalhöyük kazısına başladı.

 

Çatalhöyük’te Anadolu’nun ilk yerleşik yaşama geçen topluluklar üzerine önemli bilgilere ulaşan Mellaart, 1963'te Çatalhöyük kazılarını sürdürdüğü sırada, varlığı hiçbir zaman saptanamamış olan Dorak Hazinesi üzerine yayınladığı bildiri nedeniyle Çatalhöyük’teki kazı çalışmaları durduruldu. Bu nedenle dünyaya tanıttığı Çatalhöyük Neolitik Yerleşimi’nde sadece 4 sezon çalışma imkanı oldu. Aynı dönemde 1961-1963 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya ve Arkeoloji Bölümü'nde Anadolu ve Yakındoğu arkeolojisi konusunda dersler verdi.

 

2003 yılında Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları’ndan çıkan “Çatalhöyük: Anadolu'da Bir Neolitik Kent” adlı kitabı, Çatalhöyük bilgi birikimini arkeoloji dünyasına sunmak için önemli nitelikteydi.

 

ÇATALHÖYÜK
9 bin senelik bir Neolitik yerleşim olan Çatalhöyük, yaklaşık 8 bin insanın bir arada yaşadığı gelişmiş bir köy yerleşimi. 1960’larda ilk bulunduğu yıllardan beri birçok soruya ve yoruma maruz kalmıştır. İlk keşfedildiği zamanlarda, oldukça muhteşem bir şekilde korunmuş olan duvar resimleri, kabartmaları ve yapıların duvarlarına monte edilen yabani hayvan kafatasları ile büyük yankı uyandırır. Mellaart’ın 1960’lı yıllarda yaptığı geniş çaplı kazılar sonucunda ortaya çıkardığı bulgular, bu yerleşime ait mimari ve sanat eserlerini de içinde barındıran buluntu topluluğu, bugün hala önemli bir arşivi oluşturur.

 

James Mellaart aslında ön görüsüyle yerleşimi çok geniş ölçüde yorumlamış ve böylelikle gelecek sorulara açılan yolu oluşturmuştur. Çatalhöyük evleri yalnızca, insanların barındıkları alanlar değil, aynı zamanda karmaşık ve sürekli değişen ve yenilenen mimari unsurların bulunduğu, ölülerin gömüldüğü, duvar resimleri, kabartmalar ve diğer sanat unsurlarının barındığı mekanlardır. Bu karmaşık durum ve tanımlamalar J. Mellaart ve sonraki dönem kazı başkanı Ian Hodder tarafından farklı yorumlanmıştır. Mellaart bazı evleri ‘tapınak’ olarak tanımlamış, gerek figürlü gerekse insan, vahşi hayvan ve yırtıcı kuşlardan bir “öykü” oluşturan çeşitli duvar resimlerinin ve kabartmaların bu tapınakların en önemli simgesi olduğunu bildirmişti. Bu dekorasyon unsurları, Mellaart’a göre, ‘dini ve törensel’ öneme sahipti ve tanrıları temsil ediyordu.

Ancak Prof. Ian Hodder’un yorumuyla “tapınak” olarak adlandırılan evler aslında ‘tarih evleri’ydi. Bu yalnızca terminolojik bir farklılık olmayıp, daha çok epistemolojik bir farklılığa işaret etmekteydi. ‘Tarih evleri’ kavramı tıpkı Mellaart’ın yorumlarında olduğu gibi Çatalhöyük’te bulunan bir takım evlerin diğerlerinden daha farklı algılanması gerekliliğini ortaya koymaktaydı.

Ntvmsnbc, 01.08.2012

İZNİK ÇİNİ FIRINLARI KAZISI BAŞLADI

 

 

İznik Çini Fırınları arkeolojik kazısı bu yıl da devam ediyor. 20 kişilik ekip ile başlayan akademik kazının başkanlığını Yrd. Doç.Dr. V.Belgin Demirsar Arlı yapıyor. İstanbul Üniversitesi’nden çeşitli uzman ve öğrencilerin oluşturduğu kadro yaklaşık bir ay boyunca arkeolojik alanda çalışma yürütecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi adına Bakanlar Kurulu kararıyla yürütülen çalışmalarda çini ve seramik üretim teknolojilerini aydınlatmaya yönelik veri sağlama araştırmalarının Eylül ayı başına kadar sürmesi planlanıyor.


Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Arlı, "Çalışmalar, II. Murat Hamamı’nın doğusunda yer alan BHD kodlu kamulaştırılmış alanda, 14. ve 17. yüzyıllar arasında faaliyet gösterdiği tespit edilen çini fırınları ve atölyelerin bulunduğu şantiyede devam ediyor. Yeni açmalar yanında, zorlu geçen kış şartlarının ardından alanda oluşan bozulmaların giderilmesi için çeşitli çalışmalar yapılacak. Korumaya yönelik önlemler alındı. Bu saha çalışmaları dışında, yıllardır planlanan fakat müzenin imkânlarının yetersizliğinden dolayı gerçekleştirilemeyen depo çalışmalarına ağırlık vermeye çalışıyoruz. İstanbul Üniversitesi’nin en uzun soluklu kazılarından biri olan İznik Kazıları, Kaymakamlık ve belediyenin desteği yanında İznik halkının anlayış ve ilgisiyle sürdürülüyor" dedi.

Bursa Olay, 02.08.2012

LAGİNA'DAKİ KAZILARA HIRSIZ ENGELİ

 

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'nde bulunan Lagina antik kentine bu yıl kazı yapılması için izin çıkmadı. Gerekçe olarak da antik kentte geçtiğimiz yıl yaşanan hırsızlık olayının soruşturmasının devam etmesi gösterildi.


Lagina Antik Kenti Kazı Başbakanı  Prof.Dr. Ahmet Tırpan, antik kentten çıkartılan eserlerin muhafaza edildiği kazıevi deposunda geçen yıl meydana gelen hırsızlık olayı nedeniyle açılan soruşturma nedeniyle izin verilmediğini savunarak, "Bizi neden engeleyip, sorumlu tutmaya çalıştıklarını anlamış değiliz. Alakamız olmayan bir konuyla ilgili alınmış bir karar söz konusu" dedi.
 

 2008 ve 2009 yıllarında Türkiye'de devam eden 120 kazı arasında en çok eserin çıkartıldığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından eser şampiyonu ilan edilen ve sezonda yerli ve yabancı 10 bin kişinin gezdiği Lagina Antik Kenti'nde kazı izni verilmemesi şoku yaşanıyor. Kazı başkanlığını yürüten Konya Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne defalarca müracaatta bulunduğunu, ancak geçen hafta ulaşan olumsuz yanıtla şoke olduklarını söyledi. 
 

Kazı bölgesine 3 kilometre uzaklıktaki belde merkezinde bulunan kazıevi deposunda geçen yıl 21 Kasım'da yaşanan hırsızlık olayı bahane edilerek kazılara izin verilmediğini savunan Prof.Dr.Tırpan, "Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü kazı çalışması talebimize, yaşanan hırsızlık olayı nedeniyle teftiş kurulu tarafından açılan soruşturma nedeniyle izin verilmediğini bildirdi. Lagina 2008-2009 yıllarında Türkiye'de eser şampiyonu olmuş çok önemli bir kazı bölgesidir. Ayrıca kazıevi deposu 2009 yılından bu yana Muğla Müze Müdürlüğü'ne aittir ve hırsızlığın yaşandığı dönemde de buranın anahtarı kendilerindeydi. Bizi neden engeleyip, sorumlu tutmaya çalıştıklarını anlamış değiliz. Alakamız olmayan bir konuyla ilgili alınmış bir karar sözkonusu" diye konuştu.
 

Lagina kazıevi deposuna geçen yıl 21 Kasım'da kilitleri kırılarak girilmişti. Muğla ve Milas müze müdürleri, iki arkeolog ve Lagina Kazı Başkanı Tırpan'dan oluşan komisyon, bazı eserlerin eksik olduğunu tespit etmişti. Bu eserlerin tutulan kayıtlardaki eşleştirmede bulunamaması üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı, olayı araştırmak üzere müfettiş görevlendirmişti.

Star, Haber: Hakan Gürel, 02.08.2012

KENT TARİHİNE IŞIK TUTACAK HÖYÜKTE KAZILAR BAŞLADI

 

Eskişehir'de 1989'dan beri kazısına devam edilen ve İlk Tunç Çağı'ndan Osmanlı'ya kadar kesintisiz geçen zamanda önemli bir yerleşim merkezi olduğu belirlenen Şarhöyük'te kazı çalışmaları başladı.

 

Kazı Başkanı ve Anadolu Üniversitesi (AÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Taciser Sivas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Şarhöyük'ün Erityalı Dorylaeus tarafından kurulduğuna inanıldığı için Dorylaeum adını aldığını kaydetti.

 

Şarhöyük'ün kazısına AÜ ve Eskişehir Arkeoloji Müzesi ortaklığıyla 1989 yılında başladığını ifade eden Prof. Dr. Sivas, şöyle konuştu:

''2005 yılından itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı ile AÜ adına kazıları sürdürüyoruz. Bu sezon kazılara 23 Temmuz'da başladık. Çalışmalar 20 Eylül'e kadar devam edecek. 2012 kazı sezonunda hedefimiz 3 farklı alanda çalışmak. Bundan birisi Eskişehir'in ilk yerleşim yeri olan höyükte başladı. Diğer çalışmamız bizim nekropol alanı dediğimiz alanda, üçüncü alandaki kazılar da aşağı şehirde devam edecek. Kazıda, AÜ Tarih, Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü, Trakya, Ahi Evran ve Dumlupınar üniversitelerinden öğrenciler yer alıyor. Bu yıl kazıda 28 öğrenci, 40 işçimiz var.''
               
Prof. Dr. Sivas, Şarhöyük'ün Eskişehir'in ilk kurulduğu ve kent tarihine ışık tutan yer olduğunu belirtti.

 

Eskişehir'in adına bu höyükten aldığını anlatan Prof. Dr. Sivas, şöyle devam etti:

''Şar, şehir demektir. Bölgenin Türkleşme süreciyle bölgeye gelen Türkmenlerin Odunpazarı Bölgesi ve çevresine yerleşmesiyle buradaki yerleşme terk ediliyor. Burayı tanımlamak için de eski şehir tanımı kullanılıyor. Bugüne kadar yaptığımız çalışmalarda da kent tarihinin günümüzden 5 bin yıl geriye kadar gittiğini belirledik. Şarhöyük'teki yerleşmenin daha eskiye gideceği ip uçlarına da ulaşıyoruz. Bölgenin en büyük höyüğü. 450 metre çapı ve 17 metre yüksekliğiyle bugün bir metropol konumunda. Çevresinden bir çok küçük kasaba ve köy niteliğinde yerleşim yerleri var. Şu anda ulaştığımız tabaka, İlk Tunç Çağı'na ait. MÖ 3000'li yıllara gidiyor. Şarhöyük bir kavşak noktasında yer alıyor. Eski çağda ticaretle zenginleşmiş bir yer. Geniş ovada bulunması tarım ve hayvancılığın da bu bölgede gelişmesine ve genel ekonomik yapıyı oluşturmasını sağlamış.''

Akşam,02.08.2012

İZMİR ZENGİNLEŞİYOR

 
İzmir Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, arkeolojik ve tarihi zenginlikleriyle öne çıkan İzmir'in birkaç yıl içinde tamamlanacak çalışmalarla 5 açık hava müzesine daha kavuşacağını bildirdi. Ediz yaptığı açıklamada, 12 İyon kentinin bir çoğunun İzmir'de olduğunu, 8 bin 500 yıllık tarihin zenginliğini yansıtan, yontma ve cilalı taş devrine ait objeler ve ürünlerin kentte bulunduğunu söyledi.

 

Ahmetbeyli'deki Klaros kazı alanının çok yakında ziyarete açılacağını, Urla'da 12 İon kentinden biri olan Klazomenai'nin de aynı şekilde ziyarete açılabilecek duruma geldiğini söyleyen Ediz, şunları kaydetti:

''Metropolis ise sayın bakanımızın ısrarla üzerinde durduğu ve planlamasının tamamlandığı, 2013'te ziyarete açmayı düşündüğümüz bir alan. Nif Dağı kazı çalışmalarımız Kemalpaşa bölgesinde. Çok geniş bir alan ve işin başlangıcındayız. 4-5 yıllık sürece ihtiyaç var. Honaztepe, Fokai kazı çalışmaları yıllardır sürüyor. Teos ziyarete açılmasını istediğimiz diğer önemli bir alan. Çevre düzenlemesiyle ilgili planlamaları tamamlandı, inşaata başlanacak. Teos, Metropolis, Klaros ve Klazomenai ve Smyrna. Bunlar 1-2 yıl gibi kısa zaman içinde ziyarete açılacak. Bunların her birinin ziyarete açılması demek, yeni bir müze yapmış olmak demek aslında. İzmir, genelinde zaten bir açık hava müzesi. Yeni müze muhakkak olması gerekiyor ama bu örenlerin ziyarete açılmasıyla hepsi birer açık hava müzesi olacak.''

 

Abdülaziz Ediz, kentin kruvaziyer turizminde gösterdiği sıçramada kültürel mirasının da büyük katkısı olduğunu belirterek, ''İzmir'in Efes'i, Bergama'sı, Kadifekale'si, Agora'sı olmasa kente kruvaziyer turizmle kimse gelmez. Bu nedenle kültürel ve tarihi mirasımıza sahip çıkmamız çok önemli'' dedi.

Yenigün Ege, 02.08.2012

'KALFA'NIN AÇTIĞI SESİ ÇIRAK KISTI

 

 

Mimar Sinan’ın ‘kalfalık’ eseri tarihi Süleymaniye Camii’nin ses akustiğinin yapılan yanlış restorasyonlar nedeniyle bozulduğu ortaya çıktı. Daha önce mikrofon kullanmadan ses her yere dağılırken, şimdi çok sayıda kolon kullanarak ses dağılımı yapılıyor. Süleymaniye Camii’nin akustik sorunuyla ilgilenen İstanbul İl Müftü Yardımcısı Abdurrahman Binbir uzman bir heyete rapor hazırlatacaklarını söyleyerek, “Geçici olarak hoparlör sayısını arttırdık” dedi. Daha önce çıplak sesle okudukları Kuran-ı Kerim’in şimdi duyulmadığından yakınan imam ve müezzinler ise “Cuma namazında hutbe ve dua hiç anlaşılmıyor. Ses cami içinde eşit dağılmıyor” iddiasında. Restorasyonu yapan Gür Yapı ise iddiayı kabul etmiyor: “Sorun akustikte değil kullanılan ses sisteminde.”


Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa ettiği 1557 tarihli camiyle ilgili bir süre önce Radikal ’e bir ihbar geldi. İhbara göre 2007-2010 arasında restore edilen caminin ses sistemi bozulmuştu: “Mimar Sinan tarafından büyük bir başarı ile sağlanan ses akustiği ne yazık ki restorasyon sırasında kullanılan yanlış ve sentetik malzemeler nedeniyle tümüyle bozulmuş durumda. Cami içinde artık hiçbir yerden doğru dürüst hutbe ve dua duyulmaz durumda.”


Fatih Müftüsü Emrullah Üzüm’ü aradık. Üzüm şikayetlerin kendisine de geldiğini söyleyerek “Bu durum benden önceki dönemde gerçekleşmiş. Şu anda problem neredeyse giderildi. Bazı noktalarda hala sıkıntı var. Önceki gün bir programda oradaydım. Kenarlardan ses duyuluyor ama mihrabın civarında ses buluşması oluyor” dedi.


Şikayeti camiye gidip yerinde gözlemeye karar verdik. Hakikaten dualar net olarak caminin her yerinde aynı şekilde duyulmuyordu. Süleymaniye’nin cemaati de şaşkındı. “Daha önce elinizi şıklatsanız her yerden duyulurdu şimdi farklı bir çınlama var” diyen cemaatin görüşüne cami görevlileri de katılıyordu. Görevliler, sorunun giderilmesi için şikayetlerini İl Müftülüğü’ne bildirdiklerini belirtirken, “Cuma namazında büyük sıkıntı yaşanırken Ramazan ayı içinde teravihlerde de büyük problem oluyor” dedi. 

‘Artık akustik kaldı mı bilmiyorum’
Şikayetler İstanbul İl Müftülüğü’ne de yansımış. Akustikle ilgili oluşturulan heyete İl Müftü Yardımcısı Abdurrahman Binbir nezaret ediyor. Binbir, akustik sorununu çözmek için uzmanlara rapor hazırlattığını söyledi. Heyetin raporunu bayramdan sonra tamamlayacağını belirten Binbir, şöyle devam etti:
“Mimar Sinan’ın akustiği kaldı mı bilmiyorum. Rapora göre belli olacak. Akustik sorunu ‘şimdilik’ hoparlör sayısı arttırılarak giderildi. En kısa sürede bilim heyetiyle çalışmalara başlayarak bu sorunu çözeceğimize inanıyorum. Geçenlerde kubbenin en üst tarafına çıktım. Yürürken ayak seslerimi dahi rahatlıkla duyabiliyordum. Ancak nasıl olduysa ses artık kubbeden aşağıya gelmiyor.” 

Gür Yapı: Sorun onların ses düzeninde
Gür Yapı İnşaat yetkilileri ise restorasyonun akustiği bozmadığı iddiasında: “Üniversitelerden aldığımız raporlar var. Akustikle ilgili sıkıntı yok. Bizim taktığımız ses sistemini istemediler. Şu anda kendi istedikleri ses sistemini kullanıyorlar. Hatta her noktaya ekstra hoparlör istediler. Fazla sayıda hoparlör takıldı. Akademisyenler bu ses sisteminin akustiğe zarar verdiğini söyledi. Akustiği aksine çimento tuğlalar bozuyordu. Biz o tuğlaları alarak sorunu çözdük.”





‘Altın kural en az müdahaledir’
Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim: “Akustik, iç yapının biçimlenmesiyle etkin hale getiriliyor ve kubbe içerisindeki amforalar dizisiyle ses tınısı aktarılıyor. Duvarlara çarpan ses toplanıyor, yarım kubbeler ve ana kubbeyle cemaate homojen şekilde yansıtılıyor. Akustiği restorasyonda kullanılan malzemeler, dolap, saat gibi gereksiz kütleler bozabiliyor. Bu akustiğin mükemmelliğini halen Selimiye’de görebiliriz. Restorasyonun altın kuralı ‘en az müdahaledir. Eğer kullanılan malzeme ve restorasyona dikkat edilseydi Selimiye’deki akustiği burada da görebilirdik.”

Neler yenilendi?
Restorasyonda 200 uzman, konservatör ve işçi çalıştı. Camide revaklı avlu, minare ve dış avlu duvarlarında cephe temizliği yapıldı. Çimento esaslı imitasyonlar söküldü, özgün haline uygun, küfeki taşı kullanıldı. Ana kubbesinde statik güçlendirme yapıldı. Caminin üç şerefeli minaresinin külahı, daha önce yanlış malzeme kullanımı sonucu eğrilmişti, bu düzeltildi. Minarelerin bakır alemleri altınla varaklandı. Revaklı avluda bulunan mermer alemlerin eksik parçaları tamamlandı.

Kubbe hoparlörlerle dolduruldu
Süleymaniye, ses sistemindeki bozukluk nedeniyle geçici olarak hoparlörlerle donatıldı. Akustiğin bozulma nedenleri ise uzmanlarca şöyle sıralanıyor: Testi ağızları kapatılmış ve üstleri sıvanmış olabilir. Horosan harç yerine beton kullanımı. Akustiği sağlayan harç arası boşlukların tamamlanması. Sesin yankısını sağlayan, özellikle aralık bırakılan döşeme taşlarının yok edilmesi. Duvar sıvasında kullanılan sentetik madde.

256 küpün sırrı
Caminin restorasyonu sırasında kubbesinde 15 santimetre ağız genişliğine sahip, 45 santimetre uzunluğunda simetrik halde dizilmiş 256 adet küp bulunmuştu. Akustik, simetrik halde dizilen bu küplerin içindeki hava boşlukları sayesinde sağlanıyordu. Mimar Sinan’ın kullandığı teknikte akustiğin sağlanması için bütün kubbeler çift kubbe seklinde yapılmıştı. Ayrıca zeminde, sesi yansıtmak için tuğlalardan boşluk bırakılmıştı. Bu sayede Süleymaniye mükemmel bir akustiğe sahipti.

2’şer akçeye almış
Mimar Sinan, sesin homojen dağılımı için önemli stratejiler geliştirmişti. Sinan’ın Süleymaniye inşaatına ait muhasebe defterlerinin 88’incisinde “camide sadanın aksini kuvvetlendirmek için kubbenin içine ve köşelere ağzı iç tarafa açık, gömülerek örülmüş olan küçük sebulardan (testi- kavanoz) 255 adedini satın almak için (tanesi 2’şer akçeden) ödenmiş olan 510 akçeden” bahsediliyor. Bu testilerin kullanıldığı metoda, akustik literatüründe ‘boşluklu rezonatör tekniği’ deniliyor.

Radikal, Haber: Fatih Yağmur, Fotoğraf: Tolga Aktaş, 02.08.2012

UNESCO: TARİHİ HALEP'İ KORUYUN

 

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Başkanı Irina Bokova, sıra dışı tarihi özellikteki Halep'te çatışan taraflara tarihi kenti ve kültürünü korumaları çağrısı yaptı. Bokova, yaşananlardan dolayı son derece tedirgin olduklarını belirtirken, savaşın tüm taraflarını bu kültür mirası kenti koruma konusunda göreve çağırdı. Batı ve doğu arasındaki ticaret yollarının geçtiği, bin yıldan fazla zamandır çok sayıda farklı kültüre ev sahipliği yapan Halep'i, dünyanın en eski ve en özel kentlerinden biri olarak tanımlayan Başkan Bokova, savaşın yaşandığı Suriye'de arkeolojik ve tarihi mirasa sahip, dünyanın en eski kentlerinin bulunduğunu hatırlattı. Ülkede Halep dışında, Şam, Busra, Palmira antik kenti, ve Crac des Chevaliers ve Salah El-Din Kalesi de, UNESCO'nun Dünya Mirası Listesinde bulunuyor. UNESCO ayrıca Interpol ve Suriye'nin komşu ülkelerini de, ülkenin kültürel değerdeki tarihi eserlerine karşı yapılabilecek yağma ve kaçakçılığa karşı uyardı.

Sabah, 02.08.2012

SELÇUKLU MEZARLIĞI RESTORE EDİLİYOR

 

 

Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz, Ahlat İlçesi'nde çeşitli incelemelerde bulundu.

İlk olarak Ahlat Belediyesi Konuk Evi’ni gezen Vali Yılmaz, ilçedeki yatırımlar ile ilgili bilgi aldı. Daha sonra Selçuklu Mezarlığı ile Ahlat Müzesinde incelemelerde bulunan Vali Yılmaz, eski Ahlat Şehrinde yapılan kazı çalışmasını yürüten ekibin başkanı Prof.Dr. Recai Karahan’dan yapılan çalışmalar hakkında bilgi aldı.

Kazı Başkanı Prof.Dr. Karahan, Selçuklu Mezarlığı'ndaki onlarca mezar taşını ayağa kaldırma çalışmalarının hızla devam ettiğini belirterek, kazı alanın da yaptıkları çalışmaları gösterdi. Prof.Dr. Karahan, Kadılar Mezarlığı olarak adlandırılan bölümde çalışmalara ağırlık verdiklerini ifade ederek, “Şu ana kadar 12 tane taşın ilk olarak temizledik. Yapılan temizlik ve işlemler taşların geleceği açısından önemli bir çalışmadır” dedi.

Vali Yılmaz, Ahlat Müze ve Karşılama Merkezi inşaatını da gezerek, yetkilerden çalışmalar hakkında bilgi aldıktan sonra ayrıldı.

Vali Yılmaz’ın ilçedeki gezi ve incelemelerine Ahlat Kaymakamı Osman Dölek, Ahlat Belediye Başkanı Mümtaz Çoban ile İl Kültür ve Turizm Müdürü Hüsnü Işıkgör eşlik etti.

Erzurum Gazetesi, Haber: Serdar Adıyaman, 02.08.2012

SİRKELİ HÖYÜĞÜ'NDE TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Adana’nın Ceyhan İlçesi'ne bağlı Sirkeli Köyünde 2006 yılından bu yana devam eden kazı çalışmalarını inceleyen Ceyhan Belediye Başkan Vekili Kenan Balkı, “Tarihin gün güzüne çıkması bizleri sevindiriyor” dedi.

 

İsviçre’nin Bern Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. Miroslav Novak başkanlığında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç Dr. Ekin Kozal ve Kültür Bakanlığı’ndan Arkeolog Hüseyin Toprak’ı çalışma alanında ziyaret eden Balkı, kendisinin de Sirkeli Köyü’nden olduğunu vurgulayarak, “Çocukluğumuzda birçok rivayet duyardık. Ancak bugün hocalarımız burasının MÖ bir yerleşim alanı olduğunu söylediler. Burada yapılan kazıları önemsiyoruz” dedi.

 

Sirkeli Höyüğü’ndeki kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç Dr. Ekin Kozal, 2006 yılından bu yana belirli dönemlerde kazı çalışması yaptıklarını ifade ederek 1 Temmuz itibarıyla başlayan yeni dönem kazı çalışmalarının Eyül ayına kadar devam edeceğini söyledi. Kozal, “Sirkeli Höyüğü, tarihsel olarak doğu Çukurova’nın en önemli yerleşim birimlerinden biridir. Ceyhan Nehri’nin kıyısında bulunan bu höyük, aynı zamanda ticari ve doğal yolların kesişme noktasında olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Tarihsel açıdan bölgedeki en büyük höyüklerden biri. Buradaki çalışmalarımızda, höyüğün insanlık tarihi açısından önemini ortaya koymaya çalışıyoruz” dedi.

 

Sirkeli Höyüğü’nü değerli kılan en önemli özelliklerden birinin de Anadolu’nun en eski Hitit kabartması olduğu belirtilen Hitit Kralı 2. Muwatalli’nin kaya üzerine yapılan rölyefi olduğunu dile getiren Kozal, “1 Temmuz’da başladığımız 2012 yılı kazı çalışmalarına yeni yöntemlerle ve yeni kazı alanlarıyla başladık. Hitit Kralı 2. Muwatalli’nin Mısırlılarla yapmış olduğu Kadeş savaşı’nın ardandan buraya yapılan rölyefinin korunması gerekiyor. Kadeş Savaşı’ndan sonra yapılan ilk barış anlaşmasını imzalayan kişi olmasından dolayı burası önemlidir” dedi.

Yeni Adana, 01.08.2012

AY TAKVİMİNE GÖRE ÇALIŞAN TEK SAAT

 

 

Ay takvimine göre çalışan tek saat olmasıyla dikkati çeken ve Boşnakların "Sahat Kula" veya "A la Turca" dedikleri saat kulesi, güneş tam battığında saat 12.00'yi gösteriyor.

 

Osmanlı döneminin en büyük Boşnak hayırseverlerinden biri olan Gazi Hüsrev Bey'in (1480-1541) talimatıyla yaptırılan kulenin tam olarak kaç yılında inşa edildiği bilinmiyor.

 

Saat kulesi, ay takvimine göre çalışıyor ve namaz vakitlerini bildiriyor. Ay takvimine göre gün, akşam namazı vaktinde bitiyor. Kuledeki saat 12.00'yi gösterdiği zaman, Gazi Hüsrev Bey Camisi'nin kandilleri yanıyor. Ramazan ayında kandillerin yanması ve Vratnik Tabyası'ndaki topun patlaması, iftar vaktinin geldiğini haber veriyor.

Yeni Şafak, 01.08.2012

TARİHİ ÇARŞIDA 132 YILLIK TAŞ BİNA YANDI

 

 

Tarihi Kemaraltı Çarşısı İkinci Beyler Mevkii 848 Sokak üzerinde bulunan Kültür ve Turizm Bakanlığı ’na bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İzmir Devlet Türk Dünyası Dans ve Müzik Topluluğu binasından, bugün saat 03.30’da yükselen alevleri görenler, yangını polise ve itfaiye ekiplerine bildirdi. İhbar üzerine gelen söndürme ekipleri alevlere müdahaleye başladı. Ekiplerin yetersiz kalması üzerine bölgeye destek ekipler sevk edildi.

Merkez başta olmak üzere Karabağlar, Buca, Hatay ve Kadifekale’den itfaiye ekipleri bölgeye geldi. 10 araç ile 50’ye yakın itfaiye eri alevlere müdahaleye başladı. Karanlık olan hava, gökyüzüne yükselen alevler nedeniyle aydınlandı. Kemeraltı’nın büyük bir bölümünü duman örtüsü ile kaplandı. 132 yıllık taş binaya ekiplerin müdahalesiyle yangın, 1,5 saatte söndürüldü. Binada soğutma çalışmaları başlatıldı. İlk belirlemelere göre yangının elektrik kontağından çıktığı, bugün yapılacak incelemeden sonra yangının çıkış nedeninin kesinleşeceği kaydedildi. Yangınla ilgili soruşturma başlatıldı.

Yangının haber verilmesi üzerine olay yerine gelen binanın Müdürü Tahsin Duru söndürme çalışmalarını endişeli gözlerle izledi. Gökyüzüne yükselen alevleri gören Duru, itfaiye yetkililerinden sürekli bilgi aldı. Geçen yıl restore edildiği belirtilen tarihi binanın, küle dönüşü izleyen Duru, "1880 yılında inşa edilen bir bina. Elektrik kontağından çıkmış ama inceleme olacak. Devlet sanatçıları buraya gelip çalışırdı. Binada bekçi yok. İçeride müzik ekipmanları var. Geçen yıl bina restore edilmişti" dedi.

Radikal, Haber: Kadir Özen, 01.08.2012

MİLYON DOLARLIK TABLO BİR DEPODA BULUNDU

 

 

Amerikalı ünlü ressam Roy Lichtenstein'ın 42 yıl önce kaybolan resmi, New York'taki bir depoda bulundu.

 

Mahkeme, gelecek haftaki duruşmaya kadar, deponun Lichtenstein'ın siyah-beyaz "Electric Cord" adlı resmini satmasını ya da başka bir yere göndermesini yasakladı.





Sıkıca bağlanmış bir elektrik kablosunu gösteren resim, sahibi Leo Castelli'nin 1970 yılında bakıma gönderdiği sırada çalınmıştı.

1997 yılında hayata veda eden Lichtenstein, eserlerinde popüler reklam ve çizgi roman ögeleri kullanarak ün kazanmıştı.

 

Sotheby's'in bu yıl düzenlediği müzayedelerde, Linchestein'in 1964 tarihli "Uyuyan Kız" tablosu 44.8 milyon dolar'a; 1974 tarihli "Sailboats III" adlı tablosu ise 11.8 milyon dolara alıcı bulmuştu.

 

Habertürk, 01.08.2012

GEMLİK'TE TARİHİ KÖPRÜ RESTORE EDİLECEK

 

 

Gemlik Belediye Başkan Vekili Refik Yılmaz, Çarşı Deresi Rekreasyonu Projesi kapsamında eski garajı İstiklal Caddesi ile Kemal Akıt Caddesi’ne bağlayan tarihi köprünün restore edileceğini söyledi.

 

Gemlik Belediyesi’nin Kent Meydanı Projesi kapsamında yürüttüğü Çarşı Deresi Rekreasyon Projesi çalışmaları aralıksız devam ediyor. Bursa Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği çerçevesinde gerçekleşen çalışmalar kapsamında minibüs eski garajının üstü tamamen açıldı. Çarşı Deresi’nin bitiminden İstiklal Caddesi’ne kadar olan kısımda kapalı olan dere üstü açma çalışmaları tamamlanmak üzere. 1960’lı yıllarda kapatılan bölgedeki dere yatağı ve çevresi yaklaşık 350 metrelik bir çalışma ile denize kadar açılacak. Çarşı Deresi Rekreasyon ve Kent Meydanı ile bütünleşme projesi kapsamındaki çalışmaları yerinde inceleyen Belediye Başkanvekili Refik Yılmaz, derenin tamamının temizlenerek, sahile kadar olan bölümün açılacağını ve ilçeye yakışır bir proje yürütüleceğini söyledi.


İlçede merak konusu olan minibüs eski garajını istiklal caddesi ile Kemal Akıt Caddesine bağlayan tarihi köprünün de yıkılmayacağını müjdeleyen Refik Yılmaz, tarihi sayılan köprünün aslına uygun restore edilerek hizmet vermeye devam edeceğini söyledi. Çalışmaları Belediye Başkan Yardımcısı Muharrem Sarı, Fen İşleri Müdürü Ahmet Turan, BUSKİ Şube Müdürü Hasan Türe ile birlikte inceleyen Yılmaz, bölge esnafının endişelerini de haklı bulduğunu dile getirerek, “Geçici görüntü kirliliğinin rahatsızlık verdiğinin farkındayız. Bu sebeple minibüs garajı üstünü açma çalışmalarına büyük önem veriyoruz. Bir an önce tamamlamak adına titiz bir çalışma yapıyoruz. Esnafın ve Gemliklilerin gösterdiği hoşgörü için de teşekkür ediyorum” dedi.

Bursa Olay, 01.08.2012

ODUN NİYETİNE YAKILACAKTI

 

 

Samsun'da beton cami yapılınca halk 300 yıllık ahşap camiyi söktü.

 

Ahşaplar yakılması için fırıncıya satıldı. Kaymakam olaya müdahale edince, tarihi eser kurtarıldı. Cami yeniden inşa edildi.

Samsun'da bu kadar da olmaz dedirten bir olay yaşandı. Samsun'un Salıpazarı İlçesi'ne bağlı Yenidoğan Köyünde bulunan 300 yıllık ahşap cami, betonarme yeni caminin yapılmasının ardından yakılması için fırıncıya satıldı. Durumdan haberdar olan Ladik Kaymakamı Kadir Perçin, fırıncıya 50 lira fazla ödeyerek ahşap camiyi satın aldı. Cami yakılmaktan son anda kurtuldu. Kadir Perçin, ilçede ahşap yapıları gelecek kuşaklara aktarmak için 'Ambar Köy' projesi başlattıklarını söyledi.

Proje kapsamında ahşap camiler bulmak için 21 kişilik araştırmaekibi oluşturduklarını belirten Perçin, şöyle devam etti: ''Ekiplerimiz Salıpazarı İlçesi'nde kullanılmayan ahşap ambarları ararken, Yenidoğan Mahallesi'nde 300 yıllık ahşap camiye rastladı.

Caminin odun olarak yakılması için bir fırıncıya satıldığını tespit ettik. Ahşap caminin yanına beton cami yapıldığı için caminin sökülüp tahtalarının odun olarak yakılması için bin 450 liraya fırıncıya satıldığını ifade ettiler. Biz de 50 lira daha fazla vererek camiyi geri aldık.'' Tamamı ahşap olan caminin 300 yıl içinde 3 kez yer değiştirdiğini anlatan Perçin, 200 metrekarelik caminin daha önce sökülüp küçültüldüğünü belirtti

Perçin, caminin 64 metrekare ve iki katlı olarak Ambarköy'ün içinde orijinaline dokunulmadan yeniden inşa edildiğini kaydetti. Çatı ve giriş haricinde tamamen kendi orijinal parçalarıyla monte edildi. Camiye Osmanlı şeyhülislamlarından Ladikli Mehmet Efendi'nin ismi verildi.

Bugün, 01.08.2012

YENİDEN YAPILACAK

 

 

İstanbul’da Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılan Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası, İl Özel İdaresi tarafından yıkılarak yeniden inşa edilecek.

 

İstanbul İl Özel İdaresi’nden yapılan açıklamaya göre, 1883 ve 1963 yıllarında 4-5 kez onarım, tadilat ve yenileme çalışması yapılan fakat geçen zaman içinde yıpranan Beyoğlu’ndaki Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası yeniden inşa edilecek. Proje kapsamında, kışla içinde yer alan cami de restore ediliyor. Kışla avlusunun tam ortasında bulunan caminin imareti devam ederken, komutanlık binasının yeniden yapımı için projelerin çizimi hazırlandı ve yakında uygulama süreci başlayacak. Kışla ve caminin yapımı, 8 milyon 642 bin liraya mal olacak. Çalışmaların 2013 yılında tamamlanması hedefleniyor. ‘Kalyoncu Kışlası’ adıyla 1782 yılında inşa ettirilen yapıya, kullanılış amacına göre “Kasımpaşa Kışlası”, “Bahriye Kışlası”, “İstanbul Kışlası” ve son olarak da “Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kışlası” isimleri verildi. Kasımpaşa’da doldurulan koy alanı üzerine kurulan tavan, taban, merdiven döşemeleri ahşap, etrafı ise duvar ile çevrili 3 katlı, 160 odalı kışlada, 8 bin 700 asker barınabiliyor.  

Hürriyet, 01.08.2012

BOĞAZ'DA MİRAS HEYECANI

 

 

Boğaziçi, Dünya Miras Listesi’ne aday oldu. Sarıyer Belediyesi, Boğaziçi’nin UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirası Listesi’ne alınmasını isteyerek Kültür ve Turzim Bakanlığı’na başvurdu. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü altı aydır Boğaziçi’nde envanter çalışmalarını sürdürüyor. Köşk, çeşme, köprü, kule, sarnıç gibi çok sayıda taşınmaz kültür varlığı tespit edildi.

Beşiktaş ’ta 808, Sarıyer’de 1642, Üsküdar’da 1586, Beykoz’da 1069 toplam 4 bin 105 eserin envanter tespiti yapıldı.


Bir alanın Dünya Miras Listesi’ne dahil edilebilmesi için UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenen altı kültürel ve dört doğal kriterden en az birini karşılaması gerekiyor. 

Kriterlere uyuyor
‘Üstün doğal görüngelere veya eşsiz doğal güzelliklere ve estetik öneme sahip alanları içermesi’ ve ‘Özellikle geri dönülmez bir değişimin etkisi altında hassaslaşmış olan çevre ile insan etkileşiminin veya bir kültürün temsilcisi olan, geleneksel insan yerleşimi, arazi kullanımı veya deniz kullanımının istisnai bir örneği olması’ gibi kriterlerin çoğuna Boğaziçi uyuyor.
İstanbul Valiliği, İstanbul Koruma Kurulları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Üsküdar, Beykoz, Beşiktaş ve Sarıyer ilçe belediyelerinden destek istendi. Her ilçe belediyesi kendi sınırları içindeki kültür ve doğal güzellikleri başvuru formuna kaydederek bakanlığa bildiriyor.
İstanbul bünyesinde bulunan toplam 4 bin 679 mimari yapıdan 52’si cami, 213’ü çeşme, dokuzu hamam, 36’sı kilise, 80’i koru, 35’i köşk, dördü saray, 45’i sarnıç, 3 bin 940’ı sivil mimari örneği, beşi türbe, 260’ı da yalı. Tek tek Boğaziçi öngörünüm alanında kalan eserlerin enlem, boylam, adresleri, tarihi özellikleri ve fotoğrafları kayıt altına alındı. Toplanan bilgiler UNESCO Dünya Miras Listesi Komitesi’ne gönderilecek. Komitenin, Boğaziçi’ni önce geçici listeye sonra da daimi listeye alması bekleniyor. 

Farklı koruma
Boğaziçi’nin listeye girmesi bu alanda yeni bir koruma imar planları yapılmasına ve bu planların UNESCO kriterleri doğrultusunda denetlenmesine sebep olacak. İstanbul Tarihi Yarımada, 1985’te lis dört ana bölüm olarak dahil edilmişti. Bunlar Arkeolojik Park, Süleymaniye Koruma Alan, Zeyrek Koruma Alanı ve Tarihi Surlar Koruma Alanı. UNESCO, tarihi alanlara gelişigüzel müdahaleler yapılması ve koruma kurallarına uyulmadığı gerekçesiyle İstanbul ’u Dünya Mirası Listesi’nden çıkarmakla tehdit etmişti.


Dünya Miras Listesi’nde Türkiye ’den tarihi ve arkeolojik önemde 12 bölge var.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 01.08.2012

ÇIKARILMAYI BEKLİYOR

 

 

Adana’nın sahil ilçesi Yumurtalık’ta 2 yıl önce yağmur sularının aşındırdığı yamaçta tesadüfen fark edilen mozaik, gün ışığına çıkarılmayı bekliyor. Yumurtalık Belediye Başkan Yardımcısı Erol Erden, Ören Mahallesi’nde denize sıfır boş arazideki uzunluğu 14 metre, genişliği 10 metreyi bulan mozaiğin yağmur ve rüzgar erozyonuna açık olduğunu belirtip, acil kurtarma kazısı yapılmasını istedi.

Adana Arkeoloji Müzesi’nde görevli arkeologlar Oya Arslan ve Tülay Ünlü ile mozaiğin yer aldığı bölgede incelemelerde bulunan Başkan Yardımcısı Erol Erden, "Mozaiğin kenarlarında kopmalar var. Bu nedenle hemen kazı çalışmalarına başlanması gerekiyor" dedi.

Bu yıl Ayas Mahallesi’nde bir ev inşaatı için yapılan kazı çalışmasında da Yunan mitolojisinde aşk, şehvet ve bereket tanrısı olarak bilinen Eros’un 36 metrekarelik mozaiğinin bulunduğunu, bu mozaiğin Genç Roma dönemine ait 1500-1600 yıllık geçmişi olduğunu kaydeden Erol Erden şunları söyledi:

"Eros mozaiği ve Ören mahallesindeki gün ışığına çıkarılmayı bekleyen mozaik Yumurtalık’ın mozaik zengini bir yer olduğunu gösteriyor. Arkeologlarımızın ilk izlenimlerine göre kurtarılmayı bekleyen mozaiğin renkleri Eros’a göre daha canlı ve işçilik kalitesi yüksek. Bu mozaiğin üst düzey bir devlet yöneticisine, komutana veya soylu bir kişiye ait olduğu düşünülüyor. 140 metrekarelik devasa bir mozaiğin Yumurtalık’ta yapılacak kazı çalışmaları için çok önemli bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum."

Vatan, 01.08.2012

MODERN KÜLTÜR AFRİKA'DA DOĞDU

 

 

Güney Afrika’daki bir mağarada bulunan 40 bin yıl öncesine ait eşyalar, modern kültürün düşünülenden daha önce başladığına işaret eden bulgular ortaya koydu. Bazı bilim insanları ise modern kültürün Afrika’da doğduğu düşüncesini reddetti.

Arkeologlar, Border Mağarası’nda bulunan 44 bin yıllık antik eşyaların, Kalahari Çölü’nde yaşamış olan San toplumunun izlerini taşıdığını belirtti. Mağarada,  zehirli uçlu oklar ve devekuşu yumurtasından yapılma mücevherler gibi silah ve mücevherler bulundu. Bilim insanları, San toplumundan geriye kalan insanların bugün hala Güney Afrika’da yaşadığını, böylece mağarada bulunan eşyaların modern kültüre uzanan izlerinin tespit edilebileceğini ifade etti.


Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Lucinda Backwell, Border Mağarası’nda elde edilen bulguların “modern davranışa dair ilk örnekleri temsil ettiğini” söyledi. Backwell ayrıca, modern insanın Afrika’nın güneyinden geldiği teorisinin de daha da güçlendiğine dikkat çekti.

 

Araştırmada, radyokarbon tarihleme yöntemiyle elde edilen bulguların, San halkının tahmin edilenden daha eski tarihlerde yaşamış olabileceğini gösterdiği belirtildi. San’ların, 10 ile 20 bin yıl öncesine uzandığı düşünülüyor.

 

Ticaret için devekuşu yumurtası

Güney Afrika’nın Swaziland sınırı yakınlarında bulunan mağarada, avlanmak için kullanılan çok sayıda silah ve devekuşu yumurtası ile deniz kabuklarından yapılmış takılar bulundu.

 

Backwell, antik eşyaların yaklaşık 44 bin yıl öncesine işaret ettiğini ve kullanım amaçlarını çok iyi bildikleri için ait oldukları kültürü de anlayabildiklerini ifade etti. Backwell ve meslektaşları, Border Mağarası’nda yaşayan halkın zehirli uçlu okları avlanmak için kullandıklarını ve sahipliği göstermek için ok uçlarına spiral işaret işlediklerini belirtti. Ok uçlarına spiral işaret koymak, bugün San halkı tarafından hala kullanılıyor.


Takasta devekuşu yumurtası kullanma alışkanlığı devam ediyor

Uluslararası araştırma ekibinin başını çeken Fransa Ulusal Araştırma Merkezi’den Francesco d'Errico, elde ettikleri bulguların oldukça gelişmiş bir medeniyete işaret ettiğini söyledi. San halkının genetik ve zihinsel olarak oldukça modern bir halk olduğuna dikkat çeken d'Errico, “Sembolleri kullanmalarının zihinsel gelişime işaret ettiğini, halkın kendi arasında ticaret yapmak için de mücevher yapımında kullandıkları devekuşu yumurtalarından faydalandıklarını” söyledi. San halkının takas için devekuşu yumurtası kullanması alışkanlığı bugün de devam ediyor.

 

“Modern insanın ilk izleri değil”

Aralarında İngiliz, Fransız, İtalyan, Norveçli, Güney Afrikalı ve ABD’li araştırmacıların bulunduğu ekip, her ne kadar modern çağın kesin olarak nerede başladığı bilinmese de, Border mağarasındaki fosillerin, modern kültürün Afrika’nın güneyinden geldiğine dair delil sunduğunu vurguladı.

 

New York Üniversitesi’nden paleoantropoloji uzmanı Eric Delson, mağaradaki eşyaların yaşını belirlemek için yapılan testler ne kadar güvenilir olsa da, tüm modern insan kültürlerinin Border mağarasındaki bulgularla bağlantılı olduğu düşüncesini reddetti.

 

Delson, San halkına ait modern kültür izlerinin var olduğu öne sürülen tarihlerde, Avrupa’da modern kültürün çoktan başlamış olduğunu söyledi ve “Modern insan davranışlarına ait ilk izleri bulduklarını zannediyorlar. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum” dedi. Delson yine de, spesifik bir modern insan topluluğuna ait olan araştırmanın önemli olduğunu ifade etti.

Ntvmsnbc, 31.07.2012

MÜZENİN ADI VAR, YAPILACAK YER YOK

 

 

İzmir'in kültürel anlamında prestijini artıracak olan Ege Medeniyetleri Müzesi'nin yer sorunu aradan geçen 6 yılda bir türlü çözülemedi. Bakanlığın talep ettiği Sümerbank arazisinin tahsis kararı İl Genel Meclisi'nden 2.5 yıldır geçmezken, Büyükşehir'in önerdiği Agora bölgesindeki alanda ise, henüz kamulaştırma aşamasına geçilemedi. İzmir'de 2006 yılından bu yana kurulması planlanan ancak yer sorunu nedeniyle fikirden öteye geçemeyen Ege Medeniyetleri Müzesi'nin yapımı için Kültür ve Turizm Bakanlığı 2012 bütçesinde 1 milyon lira ayırmıştı. Ancak, İzmir'de yer konusu henüz netleşmediği için bu ödenek kullanılamadı. Ödeneğin, 2013 bütçesine devredileceği bildirildi.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, Ege Medeniyetleri Müzesi'nin yer tahsisinin henüz gerçekleşmemesi nedeniyle yapımına başlanamadığını söyledi. Ediz, konunun Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın gündeminde olduğunu belirterek, "Ege Medeniyetleri Müzesi, 2006 yılından beri İzmir'in gündeminde. Son 3 yıldır Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın gündeminde. Daha öncesinde İl Özel İdaresi'nin strateji planında yer aldı. Konunun üzerinde titizlikle duruyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi müzenin yapılması için Kadifekale Arkeoloji ve Tarih Parkı'na bitişik, Antik Tiyatro'nun doğusunda kalan 3. derece arkeolojik ve kentsel sit alanı olarak belirlenen yeri önerdi. Ancak sonuç alınmadı. Diğer bir alternatif olarak Sümerbank arazisi gündeme geldi. 27 bin metrekarelik alan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından talep edildi. Alanın bakanlığa tahsisiyle ilgili 2.5 yıldır uğraşılıyor. Müzenin yapımıyla ilgili maalesef düşüncenin ötesine geçilemiyor" dedi.

Ediz, bakanlığın müze projesine 2012 bütçesinde 1 milyon lira ayırdığını dile getirerek, "Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ayırdığı bütçe, ilerleme olmadığı için kullanılamıyor. Bu para bu yıl kullanılmazsa 2013'e aktarılır, yeniden ödenek planına konur. Ödenek, uzun süredir bakanlığın gündemdeydi. Ancak bütçeye ilk kez bu yıl alındı. Önemli olan İzmir'de Ege Medeniyetleri Müzesi ile ilgili yerin netleşmesidir. Bakanlığımız müzenin yapımına bir an önce başlamak istiyor. Bu ödenek iki alternatiften hangisi önce tamamlanırsa ona aktarılır. Projenin garantisi de, bütçesi de, güvencesi de Kültür ve Turizm Bakanlığı'dır" dedi.

İl Genel Meclisi Başkanı Serdar Değirmenci, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Sümerbank alanının 27 bin dönümlük kısmını istediğini belirterek, 1/1000'lik imar planı çıkmadan mecliste karar alınamayacağını söyledi. Değirmenci, "Kültür ve Turizm Bakanlığı, bir yazı yazarak Sümerbank arazisinin bir kısmını istedi. Konu meclise geldi. Meclis toplantısında İl Kültür ve Turizm Müdürümüze sorular sorduk. Proje ve bütçe konularını öğrenmek istedik. Ancak Ege Medeniyetleri Müzesi konusu tam anlamıyla ifade edilmedi. Projenin hazır olmadığını gördük" dedi. İl Genel Meclisi Başkanı Değirmenci, Sümerbank alanının İl Genel Meclisi İmar Komisyonu'na havale edildiğini belirterek, "İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi İmar Daire Başkanlığı yetkilileriyle toplantılar yaptık. Bu alan çok kıymetli. Tüm İzmir'in fayda sağlaması gerekiyor. Bölge bir bütün olarak ele alınmalıdır. İzmir'in yerel yönetimi bölgenin geleceği konusunda ortak bir karar almalıdır. İmar planlarının tamamlanmasını bekliyoruz. Bu kararın ardından tahsis konusu meclise yeniden gelir" dedi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri ise, Ege Medeniyetleri Müzesi ile ilgili olarak önerdikleri Kadifekale eteklerindeki alanla ilgili Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi ile imzalanan protokol uyarınca arkeojeofizik araştırmasının yapıldığını ifade etti. Yürütülen çalışma kapsamında müzenin kurulacağı Agora antik kenti'nin üstü ile Kadifekale'nin altındaki bölgede herhangi bir tarihi bulguya rastlanılmadığı belirtildi. Söz konusu alanın imar planlarına sosyo-kültürel tesis olarak işlenebilmesi için plan revizyonu çalışmalarının başlatıldığı, çalışmaları Büyükşehir Belediyesi İmar Daire Başkanlığı bünyesindeki, Planlama Müdürlüğü ile Etüd Proje Daire Başkanlığı'nın ortaklaşa yürüttüğü kaydedildi. Henüz çalışmaların tamamlanmadığını belirten belediye yetkilileri, bir aya kadar planın hazırlanacağını açıkladı. Bu çalışmanın tamamlanmasıyla Büyükşehir Belediye Meclisi'nin onayının alınacağı, ardından imar plan revizyonlarının Bölge Koruma Kurulu'na onaya gönderileceği dile getirildi.

İl Genel Mecilis Başkanı Serdar Değirmenci'nin "Çıkmadan tahsis yapamayız" dediği Sümerbank arazinin imar planlarıyla ilgili Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmaları sürüyor. Müzenin Sümerbank arazisine ıÜüyapımına olanak tanıyacak olan koruma amaçlı plan reviszyonu geçtiğimiz aylarda Büyükşehir Belediye Meclisi'nde kabul edilip onay için İzmir 1 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü'ne gönderildiğini belirten belediye yetkilileri, "Planı inceleyen kurul Büyükşehir Belediyesi'nden ek bilgiler talep etti ve planı tekrar Büyükşehir Belediyesi'ne geri gönderdi. Bunun üzerine Büyükşehir Belediyesi kurulun talepleri doğrultusunda plan üzerinde yeniden çalışma başlattı. En geç bir aya kadar tamamlanması öngörülen çalışmaların ardından plan tekrar koruma kuruluna onaya gönderilecek. Kurul, planı Büyükşehir Belediyesi'nin gönderdiği şekli ile onaylarsa plan yeni bir belediye meclis kararına gerek duyulmaksızın askıya çıkıp yürürlüğe girecek. Eğer kurul plan üzerinde değişiklik yapılmasını isterse, bu sefer planın yeni hali ile hazırlanıp tekrar Büyükşehir Belediye Meclisi'nce onaylanıp tekrar kurul onayına gönderilecek" dedi.

Yeni Asır, Haber: Fatih Abacıoğlu, 31.07.2012

HARABE KİLİSENİN YENIDEN DOĞUŞU

 

     

 

Katalan mimar David Closes Katalanya Santpedor'da bulunan Sant Francesc Kilisesi'ni restore etti. Toplam 285 m²'lik alana sahip tarihi kilisenin restorasyonu 7 yıllık uzun bir projenin ürünü.




1721-1729 yılları arasında Fransiscan rahipleri tarafından inşa edilen binanın tarihi mirasını korumak isteyen Closes dini mekanı etkileyici biçimde yorumladı. 2000 yılında manastır hükümet tarafından, harabe görünümü ve kulanılmayışı nedeniyle kısmen yıkılmıştı. Binayı modernize ederek koruyan Closes binanın yalnızca pürüzlü, hasarlı yüzeylerini onardı. Mimari bütünlük bozulmadan kilise, oditoryum ve çok fonksiyonlu kültür merkezi olarak işlevlendirildi.





İç mekan, her bir alanda maksimum aydınlık sağlanacağı şekilde ışıklandırıldı. Pencereler gösterişli olmasa da dışarı yansıyan ışığın etkisi muhteşem bir görsellik oluşturuyor. Çelik ve doğal taşın birleşiminden oluşan binada yaratılan dairesel merdiven ve rampa sistemi ise bir mekandan diğerine geçiş imkanı sunuyor.





Arkitera, Kaynak: World Architecture News, 31.07.2012

500 YILLIK CAMİ İNŞAAT İŞÇİLERİNE YATAKHANE OLDU

 

 

Doğanbey, Tayakadın ve Kiremitçi mahallelerinde sürdürülen inşaatlarda çalışan işçiler, Kiremitçi Sinan Bey Camii'ni adeta otel haline getirdi. Gelişigüzel yatakların atıldığı, çamaşırların korkuluklara asıldığı caminin içler acısı hali, savaş dönemlerinde düşman askerleri tarafından sorumsuzca kullanılan ibadethaneleri hatırlattı.

Kiremitçi Sinan Bey Camii, kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında yaklaşık 5 yıldır kapalı. İbadete açılmak için çevre inşaatların bitmesini bekleyen caminin, işçiler tarafından otel ve depo olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Mabedin müezzin bölümü ve diğer bölümleri yatakhane olarak kullanılıyor. Ortaya atılan yataklarda da işçilerin yattığı görülüyor. Ayrıca, caminin içinde kıyafetlerin gelişigüzel asılması, bahçe duvarlarında halı ve battaniyelerin kurutulması dikkat çekiyor. İşçilerin dinlendiği bu bölgeler dışında kalan bazı yerler de depo olarak kullanılmış.

Camiye sahip çıkılmasını isteyen mahalle sakinleri ise duruma tepkili. Emrah Güldeniz, 5 yıldır ibadete açılsın diye bekledikleri caminin yatakhaneye dönüştürülmesine karşı çıkıyor. Tarihi mabedi gezen MHP Osmangazi Meclis Üyesi Cemil Aydın ise saatlerce boşa akan su nedeniyle kabirlerde çökmeler yaşandığını ifade etti. Caminin ilgisizlikten orijinalliğini yitirdiğine dikkat çeken Aydın, şunları söyledi: "Mahalle muhtarı, belediyeler, müftülük tarihe yapılan bu saygısızlığı adeta görmezden geliyor. Caminin halılarını depoya kaldırdılar. Ne muhtar ne de müftü bey konuya eğilmemişler, güzelim halılar çürüdükten sonra korumaya alınmış."

Vakıflar Bölge Müdürü Mürsel Sarı, caminin işçiler tarafından kullanıldığını doğruladı. Sarı, haber aldıktan sonra camiye gittiklerini ve işçilerin eşyalarını dışarı çıkartarak tarihi camiyi boşalttıklarını söyledi. Camiyi aslına uygun şekilde restore edeceklerini belirten Sarı, proje hazırlandığını, önümüzdeki günlerde ihaleye çıkılacağını ifade etti.

habertika.com, 31.07.2012

DÜNYANIN İLK KİLİSESİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Hatay'da, kültür mirasına sahip çıkmak ve bu mirası gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yürütülen çalışmalar kapsamında Hıristiyan aleminin önemli sembollerinden biri sayılan St. Pierre Kilisesi restore edilecek.


Antakya'ya bağlı Küçükdalyan Beldesi'nde bulunan, doğal bir mağara iken eklemelerle kiliseye dönüştürülen St. Pierre'nin, eski tarihi dokusu içerisinde önemine uygun bir çevre düzenlemesine kavuşması ve inanç turizminin gelişmesine katkı sağlaması hedefleniyor.

İhalesi 27 Temmuzda yapılan projenin tamamlanmasıyla birlikte, tarihi ve kültürel anlamda sayısız değerlere sahip Hatay'ın turizm alanında önemli bir merkez olması bekleniyor.

Restorasyon çalışmaları kapsamında, kilisenin mağaraya giriş tonozu üzerindeki su ve nem sorunları ve statik problemleri çözülecek, mağara içi ve civarında gerekli güvenlik kamera sistemi kurulacak, mevcut giriş ünitelerinin ve kilise civarı taş duvarların tamiratları gerçekleştirilecek.

Çevre düzenleme projesi ile de alana giriş-çıkış yolu, ana yol, otopark yolu ve otopark alanı doğal taş ile kaplanacak. Ahşap satış üniteleri ve oturma bankları yapılacak, toplanma alanı ve seyir terası yapılacak, yeni yapılacak karşılama ünitesi içerisinde; sinevizyon merkezi, bilet satış, kafeterya, hediyelik eşya, idari birimler, servis üniteleri, mutfak gibi bölümler yer alacak, alanda gerekli tüm peyzaj, aydınlatma ve çevre düzenleme çalışmaları yapılacak.
 

Ödenekleri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından karşılanacak olan ve 2 milyon 360 bin liraya mal olacak restorasyonun önümüzdeki yıl eylül ayı içerisinde bitirilmesi planlanıyor.

Sabah, 31.08.2012

FAKİR AMA GURURLU OSMANLI SEMTİ SOYLULAŞTIRMA İLE KARŞI KARŞIYA





Güneş küçük mobilya dükkanının önünü temizleyen Mustafa Yeşildaş'ın üzerine vuruyor.

Yıkık dökük binalarına, sokaklara dağılmış çöplerine rağmen el üstüne tuttuğu bu muhitte geçirdiği 38 yılın ardından "makyaj" olarak isimlendirdiği bu değişimden çok memnun.

 

"Bu iyi bir şey," dedi ve "Buradaki her şey kötü durumda. Burayı kimse yıkamıyor ya da boyamıyor. Bu binaların tarihi mimarisine kimse sahip çıkmıyor," diye de ekledi.

 

Burası Tarlabaşı, Türkiye'nin dışlanmış nüfusu için barınak görevi gören, düşük gelirli ve daha çok Kürtler'in barındığı bir semt. İstanbul'un göbeğinde, İstiklal Caddesi'nin alışveriş bölgesinden 5 dakika yürüme mesafesinde, Tarlabaşı'nın soluk cephesi İstiklal'in gösterişli butikleriyle keskin bir zıtlık içerisinde. Tarlabaşı'nı daha zengin Beyoğlu bölgesinden ayıran tek şey üzerinde polis merkezinin de bulunduğu 6 şeritli Tarlabaşı Bulvarı.

 

Tarlabaşı'nın merkezi yerleşimi, önemli miktarda gelir getiren emlak anlamına gelmektedir. Bu da Beyoğlu Belediyesi yetkililerinin ve TOKİ'nin bu alanı 2006'da kentsel dönüşüm alanı olarak ilan etmesini açıklıyor.

 

6 yıl sonra, mahkemeler mülkiyet hakları üzerine savaşırken, proje ilerlemeye devam ediyor. Yenileme alanı, içerisinde 210 adet tarihi Osmanlı dönemi binasının bulunduğu 20.000 m2'lik bir alanı kapsıyor. Yıkım birkaç aydır sürüyor.

 

Tarlabaşı'nın karışık kültürü tehlikede. Göçmen çalışanlar uzun süredir Tarlabaşı'nda yaşıyor. 1900'lerin başından itibaren Yunan, Yahudi ve Ermeni zanaatkarlar bu bölgede yaşadı. Ancak bu gruplar 1942'de Müslüman olmayan çalışanları fakirleştiren varlık vergisi ile 1955'te isyanlar ile sürüldüler. İsyanlar sonunda kalan boş alanlar, Tarlabaşı'ndaki birçok ev, Türkiye'nin doğusundan çalışmak için İstanbul'a gelen göçmenlerle dolduruldu.

 

Web sitesinde TOKİ yenileme sürecinin, burada oturanların yeni evlere taşınmasını, "yasadışı yerleşen hanelerin tahliye etmek için tespitini" ve alanı "kentsel yenileme projeleriyle iyileştirmek" amacıyla temizlemeyi kapsıyor. Bu projeler alışveriş merkezleri, lüks konutlar ve kentsel rekreasyon alanlarını içeriyor. Beyoğlu belediye başkanı Ahmet Mişbah Demircan yeni Tarlabaşı'nın Paris'teki Champs-Élysées'ye rakip olmasını istediğini söyledi.

 

Mobilyacı Yeşildağ süreci makyaj olarak adlandırırken, diğerleri Tarlabaşı'nın dönüşümünü soylulaştırmanın negatif formu olarak görüyor.

 

İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi eski başkanı Hüseyin Kaptan, TOKİ'nin yenileme planının öngörüden yoksun olduğunu çünkü bu projenin, alanın kültürünü korumakla ilgili hiçbir yetkili amacı olmayan varlıklı emlak yatırımcıları tarafından bölgenin geliştirilmesine izin verdiğini söyledi.

 

Yakın zamandaki bir röportajında "Maalesef, bu çok saldırgan ve yanlış," dedi. "Sosyal yapıyı korumak için insanları da dahil etmelisiniz. Müteahhitler alışveriş merkezi, yüksek yapı gibi modern şeyler inşa etmek istiyorlar. Burada yaşayan insanlara hiç saygıları yok. Ben bu yaptıkları operasyonu öperken öldürmek diye tanımlıyorum."

 

Bugün alan, asgari ücret ya da daha az kazanan, lisanssız çöp toplayıcılığı veya evlerde temizlikçi olarak çalışarak gelirini arttırmaya çalışan düşük gelirli işçilere ev sahipliği yapıyor.

 

Evini bir yayınevinin sahibi için tutan 34 yaşındaki Remziye Civak, Tarlabaşı'nda 18 yıl yaşadı. Tertemiz 2 odalı dairesinde eşi ve 3 çocuğuyla kalıyor. "Şanslıyız" dedi. "Bizim kendi evimiz ama birçok insan kiracı. Aynı boyutlardaki evler ayda 400 TL'ye kiralanıyor. Tarlabaşı'nda toplum duyusu yüksek, "dedi. Civak, kentin dışındaki sitelere taşınmak zorunda kalsaydı çok özleyeceğini de söyledi.

 

"Komşularım ve ben büyük bir aile gibiyiz. Eğer biri hastaysa, biliyorum ki komşularımı yardıma çağırabilirim. Çok yakınız."

 

Ancak yaşadığı yerdeki uyuşturucu problemlerinin yoğunlaşması konusunda endişeli. "Beni en çok endişelendiren şey uyuşturucu kullanımı. Hap diyorlar. Ne olduklarını tam olarak bilmiyorum ama bir sürü olduğunu biliyorum," dedi ve "Çocuklarım için endişeleniyorum çünkü çok küçükler ve ya onlar da bu işe bulaşırlarsa diye düşünüyorum," diye de ekledi.

 

Kentli bir akademisyen, danışman ve aktivist Yaşar Adanalı ne yazık ki, alanın sakinlerinin proje planlamacıları için bir öncelik olmadığını söyledi.

 

Adanalı, katıldığı bir röportajda "Birçok yasadışı ve gayrıresmi göçmen Tarlabaşı gibi alanlarda yaşıyor ve sığınacak yer arıyor. Neden? Çünkü onlar için İstiklal çevresinde iş olanakları bulmak daha kolay. Bu dönüşüm planı bu sosyal gerçeklerle hiç ilgilenmiyor. Neden bu insanlara yardım etmek için sosyal programlar hazırlanmıyor? Bunun yerine Tarlabaşı'nı bir problem bölgesi, haritadan silinmesi gereken ve tamamen yeni, İstanbul'da ve Türkiye'de ekonomik patlamanın bir parçası olmak için para harcamaya istekli müşteriler için tekrar inşa edilmesi gereken kanserli bir bölge olarak görüyorlar. Kentin kendisi aslında bölgenin sakinlerini içermeyen gayrimenkul projelerinin yapılabileceği bir kar kaynağı haline geldi. Bu planlarda gerçek niyet iyi bir kar elde etme arzusudur," dedi.


Bu ayrıca Türkler'in İstanbul'u "küresel kent-taklitçileri ve Londra, New York ve Dubai gibi zaten küresel olan kentlerle rekabet eden küresel bir şehir olarak gösterme arzusunun bir parçasıdır."

 

Şimdilik, bu küresel metropol tarafından çekilen yerel ve göçmen öğrenciler ile sanatçılar Tarlabaşı'nda makul kiralara yerler buluyor. Amerikalı bir üniversite giriş öğretmeni Mitch Burmeister, ilk dairesini burada kiraladı.

 

"Çok iyi bir ünü olmadığını biliyordum ama kirayı pas geçemedim. Şikago gibi bir şehri düşünürseniz, Michigan Avenue'nun hemen dışında sudan ucuz bir daire kiralamak gibi."

 

Zengin yabancıların burada yaşama hevesi şehir yetkililerinin bölgenin fuhuş ve uyuşturucu yeri imajını, yaşamak için daha güvenli bir yere dönüştürerek, alanı sermayeye çevirme motivasyonunu arttırıyor.

 

"Yeni Tarlabaşı", yıkılan binaları Tarlabaşı Bulvarı'ndan geçen sürücülerden saklayan büyük reklam panoları ile tanıtılıyor. Mevcut gerçekten çok uzak olan reklam panoları çoğunlukla iş kıyafetleri giyen ve alışveriş merkezinde dolaşan açık tenli kadınları betimliyor.

 

TOKİ Tarlabaşı'nın tarihi mimari dokunuşlarını koruyacağı konusunda ısrar ederken, Adanalı, dönüşümün sadece steril alanı saklayan bir cephe yaratacağından korkuyor. Alanın mirasını alıp onu gösterişli yapan, Disney Parkı gibi her şeyin sığ olduğu bir çeşit "disneyfication" olduğunu söyledi.

 

Tarlabaşı'ndaki bütün evler "yenilenmiyor" ama bazı oturanlar hala gelecekleri hakkında endişeli. Civak, evi yenileme planında olmamasına rağmen, böyle kalacağından emin değil. "Neler olduğunu bize çok anlatmadılar," dedi.

 

Yeşildaş haberlerde gördüğünün haricinde projeyle ilgili çok az şey bildiğini kabul etti. Yine de hükümetin planının Tarlabaşı'na faydalı olacağı konusunda emin.

 

"Bu alan kalıcı olmak zorunda değildi. Değişmeliydi," dedi ve "Çözülmesi gereken çok fazla sorunu var. Temiz ve bakımlı olmalı," diye de ekledi.

Arkitera, Kaynak: New Tork Times, 31.07.2012

TARİHE IŞIK TUTACAK HİTİT MÜHRÜ BULUNDU

 

 

Hatay'da Hitit döneminde Mukiş Krallığı'nın başkenti olan Alalakh'ta bulunan, kazı çalışmalarının 1930'lu yıllarda başlatıldığı Aççana Höyüğü'nde bu sezon yapılan kazıda Hitit mührü gün yüzüne çıkarıldı. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Prof.Dr. Aslıhan Yener, 10 yıldır höyükteki kazıları yürüttüğünü, bu sezon çalışmaların 1 Temmuz'da başladığını söyledi. Aççana Höyüğü'nün tarihe ışık tutacak çok önemli belge ve kalıntıları barındırdığını ifade eden Yener, 1930'lu yıllarda ilk kazı çalışması Leonard Woolley tarafından yapılan alandan bugüne kadar çok sayıda mühür, çivi yazılı tablet ile insan iskeleti çıkarıldığını kaydetti. Yener, kazı alanından çıkarılan eserlerin Hatay Arkeoloji Müzesi'ne teslim edildiğini belirterek, şöyle konuştu:

"Bu sezon kazımıza Türkiye'nin yanı sıra İngiltere, İtalya, ABD, Kanada ve Almanya'dan arkeologlar katıldı. 9 açmada 18 arkeolog ve 40 işçiyle tarihe ışık tutacak kalıntıları çıkarmaya çalışıyoruz. Sezon kazısında tapınak açmasında ilk tahminlere göre Hitit mührü olan bir eser bulduk. Uzmanlarımız mührün üzerindeki yazıları okuyarak mührün hangi döneme ait olduğunu belirleyecek. 17 katı bulunan höyük, Mukiş Krallığı döneminde başkent olması ve geçiş noktasında yer alması nedeniyle çok önemli bir yer." Aççana yakınındaki, Hitit dönemine ait bulguların yer aldığı 7 katlı Tayinat Höyüğü'nde de Toronto Üniversitesi'nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığında kazıların devam ettiğini kaydeden Yener, iki höyüğün turizme kazandırılması için hazırladıkları "Amik Höyükleri Arkeopark Projesi" çalışmalarının da bu sezon başlayacağını bildirdi. Yener, yurt dışından iki höyük için 100 bin dolarlık fon geldiğine dikkati çekti.

Sabah, 31.07.2012

MISIR TARİHİ ESERLERİ TEKSAS'TAN ÇIKTI

 

ABD 'li gümrük görevlilerinin Teksas eyaletinin Laredo kentinde Mısır 'a ait, çalıntı lahit kalıntıları ele geçirdiği ve Mısır 'ın eserleri geri almaya çalıştığı bildirildi.

Gümrük ve Sınır Koruma'dan yapılan açıklamada, eserlerin incelendiği ve Mısır 'a ait lahitler olduğunun tespit edildiği belirtildi.

Paha biçilmez eserlerin gerekli işlemlerin ardından Mısır 'a iade edilebileceği kaydedildi.


Yetkililer, eserleri kimin çaldığı ve diğer detaylar hakkında bilgi vermedi.

Radikal, Fotoğraf: Radikal Arşiv, 31.08.2012

KEMERDEN İSTANBUL KEYFİ

 

 

İstanbul Fatih'te, Roma İmparatoru Valens tarafından 4'üncü yüzyılın sonlarında, kentin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılan Bozdoğan Kemeri turizme açılacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) özellikle gençlerin kontrolsüz biçimde üzerinden geçtiği kemeri turizme kazandırmak için çalışma başlattı. Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü'nün yaptığı ön çalışmaya göre; kemer seyir amaçlı kullanılacak. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun onayına sunulacak proje, ihale aşamasına geldi. Kurulun onay vermesi halinde, tarihi su kemeri, seyir amacıyla hizmet verecek. Yerden yaklaşık 30 metre yüksek olan 5 metre genişliğindeki kemere merdivenlerle çıkacak turistler, İstanbul'a farklı bir açıdan bakma fırsatı bulacak. Kemerin her iki yakasında bulunan parklardan kemere giriş ve çıkış yapılacak. Kemere engelli vatandaşların da çıkması sağlanacak. Ziyaretçiler, güvenlik işlemlerinden geçirilecek. Proje sayesinde, kemere kontrolsüz çıkışlar engellenecek.

Roma İmparatoru Valens tarafından 4'üncü yüzyılın sonlarında yaptırılan Bozdoğan Kemeri, Orta Çağ'da kentin su ihtiyacının karşılayan en önemli kemerlerdendi. Bugün İstanbul Üniversitesi ile Fatih Camisi'nin bulunduğu tepeler arasında uzanan kemer, geç Roma ve erken Bizans dönemi eseri. Kemer, 576'da II. İustinos, 741 ila 775 arasında V. Konstantinos ve 1019'da II. Basileios dönemlerinde tamir edildi. 11'inci yüzyıldan sonra kentin kuşatılması ve istilaya uğramasıyla büyük zarar gördü. Kemer, 6'ncı yüzyılda İstanbul sarayları, Ahilleus Hamamı ve Yerebatan Sarnıcı'nın suyunu sağlamak için kullanıldı. İstanbul'un mevcut su sorununu gidermek için, Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman, ve II. Mustafa dönemlerinde onarıldı. Erken Bizans dönemlerinde bir kilometreden uzun olduğu düşünülen kemerin o tarihlerdeki ortalama uzunluğu 971 metre, denizden yüksekliği 63.5 metre ve zemin yüksekliği ise ortalama 28 metreydi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 31.07.2012

OSMANLI YADİGARI SARAYLAR İHYA EDİLECEK

 

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerinde başkent olarak kullandığı İstanbul'daki saraylar, gelecekte de dimdik ayakta kalabilmesi için çeşitli tadilattan geçiriliyor.

 

Geniş bir coğrafyaya asırlarca hükümranlık yapan Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerinde başkent olarak kullandığı, her gün kapısında yüzlerce turistin sıra beklediği İstanbul'daki saraylar, gelecek nesillerde de dimdik ayakta kalabilmesi ve ihtişamını koruması için çeşitli tadilatlardan geçiriliyor.

 

Onarılarak kuşaktan kuşağa aktarılmaya çalışılan eserlerin başında Topkapı Sarayı ve Yıldız Sarayı geliyor.

 

İstanbul'da Darphane binalarının restorasyonu, Eski Sümerbank Binası, Süleymaniye Külliyesi, Mülazımlar Medresesi, Turhan Hatice Sultan Türbesi, Türk İslam Eserleri Müzesi de 2012 Yılı Yatırım Programında yer alıyor.

Akşam, 31.07.2012

3 BİN 500 YAŞINDAKİ FİL AYAĞA KALDIRILDI

 

K.Maraş'ta bulunan 3 bin 500 yıllık iki fil heykelinden büyük olanı, orijinal kemikleri kullanılarak yeniden ayağa kaldırıldı. Kültür ve Turizm Ertuğrul Günay'ın da önceki gün incelediği fil iskeletleri, Türkoğlu İlçesi'ne bağlı Gavur Gölü bataklığında bulundu. MÖ bin 400 yılına ait olduğu düşünülen fil fosilleri "fillerin atası" olarak tanımlanıyor.

Filler, uzun süredir yerde kazıdan bulunduğu şekliyle sergilenirken, 7 metre uzunluğunda ve 5 metre yüksekliğindeki fil fosiline Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bir işlem uygulandı. Orijinal kemiklerine zarar vermeden, eksik kemik parçaları da özel bir imalatla tamamlanan fil, eski görünümüyle ayağa kaldırıldı.

Sabah, Haber: Burcu Çalık, 31.07.2012

400 YILLIK CAMİ YARDIM BEKLİYOR

 

 

Olur İlçesi'ne bağlı Çataksu (Tavusker) Köyü Çukur Mahalle'de bulunan 400 yıllık tarihi cami, onarım için yardım bekliyor. Günümüze kadar dimdik ayakta duran ve halen ibadet yapılan caminin, bakım ve onarım yapılmadığı takdirde yıkılma tehlikesiye karşı karşıya kalacağı belirtildi. Merkez Camii İmam Hatibi Hüseyin Yıldırım, caminin tarihi hakkında bilgi vererek, caminin 400 yıl önce Derviş Mehmet Efendi tarafından yapıldığını söyledi.

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Turgay Yazar, 1666 tarihinde yapılan caminin özellikle ahşap işçiliği açısından bölgede en önemli tarihi eserlerden biri olduğunu söyledi.

Yrd.Doç.Dr. Turgay Yazar, caminin mihrabının ahşap olması nedeniyle Karadeniz Bölgesinde bulunan tarihi camilerle benzer özellikler gösterdiğini ancak işçilik açısından tek örnek olduğunu ifade etti. Turgay Yazar, günümüze kadar iyi bir şekilde korunan camiye bundan sonra da sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.

Cami cemaati ise tarihi camide namaz kılarken büyük bir huzur bulduklarını dile getirerek yetkililerden camilerinin yıkılmasına izin vermemelerini bir an önce bakım ve onarımına başlamalarını istedi. Cami cemaatinden Ergün Ceylan, caminin duvarlarında zamanla meydana gelen çatlakların artık onarılması gerektiğini söyledi.

Erzurum Gazetesi, Haber: Dursun Murat Yıldırım, 31.07.2012

SULUKULE... SULUKULE... VAKİT GEÇER GÜLE GÜLE (*)

 

“Gösterdiğiniz fotoğraflardan Sulukule evlerinin ne kadar yıpranmış olduğu apaçık. Neye itiraz ediyorsunuz anlamıyorum.” Amsterdam Üniversitesi’nden sosyolog Prof. Jan Rath. 

Nerden başlamalı? Nasıl anlatmalı?


Önce proje 

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in verdiği bilgiye göre; “Sulukule’ye inşa edilecek toplam hane sayısı 640. Halen 575 konut bitmiş; Sulukule’de yaşayan 900 hissedardan 50’si Sulukule’deki yeni evler için hak sahibi olmuş; geriye kalan 850’si açıkta/ Taşoluk’ta/ kirada/ akrabalarının yanında. Kalan 525 evi, dışarıdan gelen kişiler almış”!


Sonra son durum: İptal

İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin 26.04.2012 t. 2009/758 E. sayılı kararı ile Fatih Belediyesi’nin yaptığı ve inşaatını büyük ölçüde tamamladığı proje iptal edildi. Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ile Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği tarafından açılan ve İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nce görülen üç ayrı davadan da oybirliği ile aynı karar çıktı: Sulukule projesinin SİT alanı üzerine, Koruma Bölge Kurulu kararlarına aykırı olarak inşa edildiği, Romanların mülkiyet hakkının ihlal edildiği belirtilerek iptaline karar verildi. Av. Hilal Kuey durumu şöyle açıkladı: “Belediye’nin kararı temyiz edecek olması inşaatların devamını ve kura çekim işlemini yasal hale getiremez.”


Son durum sonrası durum: Durumu anlaması zor durum, Profesör Rath

Fatih Belediyesi Mahkeme’nin projeyi iptal etmiş olmasına aldırmadı; inşa edilen binaların, “hak” sahiplerine dağıtılması için 26 Haziran 2012’de çekiliş yaptı. Başkan Demir, “kuranın mahkeme kararına karşı yapılmış bir hareket olmadığını

... yalnızca kimin hangi evde oturacağını göstereceğini' belirtti. Bir Sulukuleli hak sahibi, çekilişin yapıldığı sokakta park edilmiş araçları göstererek "Doğma büyüme buralıyım. Hiç bu kadar cip görmedim" dedi. (Elif İnce'nin haberi, Radikal, 27 Haziran 2012)

 

Bu arada

Büyük çekilişte, Sulukulelilere vaat edilen evlerden daha küçük evler çıktı; ve hile yapıldığı iddiaları var. (www.kamupersonel.com/son-dakika/06/28/2012)

 

Diğer tarafta: Sürgün

Fatih'ten 40 kilometre uzakta Taşoluk'a taşınan Sulukuleli Selahattin Güdek'in, Ulusal Kanal'a anlattığı: "Ramazan bitsin Sulukule'ye döneceğiz. 270 haneye yakın geldik. Şu anda 30 hane kaldı. O da dört beş tanesi kiracı. Onlar da Ramazan'dan sonra taşınır zaten." (1 Tem 2012)

 

Akademik boyutta

Prof. Rath size acil olarak bir kaç yanıt da ben yetiştireyim:

Sulukule'de yaşayan Romanlara hiç danışılmadan, hal-hatır sorulmadan evlerini zorla boşaltma ve yıkım kararı alındığını mı önce söylesem tatmin olursunuz?

 

2005'te ilkyazın bir gününde, 5366 sayılı Kanun diye bir şeyin Resmi Gazete'de yayımlanıp, mahallelerinin yıkılacağını akşam televizyondan öğrenen Sulukuleli Romanların, sokaklara dökülüşünü tasvir etsem mi?

 

İçinde yaşayanlar ile birlikte karar alarak restorasyon seçeneğinin, Belediye'nin ufkunda olmadığını, uluslararası bir toplantıda Fatih Belediyesi'nin her-bi-işini-düzenleyen Bay Mustafa Çiftçi'sinin "tamam birlikte yapacağız" dedikten sonra hazırlanan alternatif planı kaale almadığını mı anlatsam?

 

Sulukule'de yaşayan çoğu insanın tapusu olmadığına, geniş bir ailenin, birkaç nesil, birarada, aynı hanede yaşadığına mı değinsem?

 

Tarihi Eğlence Evleri 1994'te yasaklanalı beri düzenli geliri olmayan Sulukuleli Romanların, ırkçı önyargılar nedeniyle, işe alınmadığını, insanların son derece kısıtlı imkan ve para ile, ama mahalle-içi olağanüstü bir dayanışma sayesinde hayatı sürdürebildiğine, bakkaldan bir fincan şeker, bir ufak parça peynir, komşudan iki kaşık çay, bir lokma ekmek ile ailelerin on yıllardır yardımlaşarak, gündelik yaşadığına mı vurgu yapsam?

 

Düzenli gelir yokluğunun uyuşturucu ve paralı cinsellik sektörlerini geliştirdiğine, bunu merkezden uzaklaştırmanın da, yeraltı ekonomiyi buharlaştırmayıp, sadece göz mesafesinden kaldırdığına mı dikkat çeksem?

 

Prof. Rath, durumu iyice anlayın diye bin bir cevaptan hangi birini versem? Sanmayın ki burada her şey Amsterdam'daki gibi plastik bir siyasi tavır ve edimle, halkla konuşarak, anlaşarak yapılıyor. Türkçede ortaklığı, karşılıklılığı ifade eden " şa, şe, şi iş, eş, aş" ekleri Belediye'de bilinmiyor!

 

Hollanda Araştırmaları Enstitüsü ile Amsterdam Üniversitesi'nin kısa bir süre önce Avrupalı ve Türkiyeli akademisyenlerle yaptığı "Kimin Kültürü?" konferansında sorduğunuz soruyu buradan yanıtlarken Prof. Rath, eski ustalardan Celal Şahin'in 1962'de yaptığı Sulukule plağını, hatırlatarak haddimi aşmadığımı umarım: "Sulukule.. Sulukule.. Vakit geçer güle güle."

 

* Celal Şahin'den, 1962

Taraf, Yazı: Semra Somersan, 31.07.2012

ALACAHAN YENİLENİYOR

 

 

Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık, 17. yüzyıldan kalma tarihi Alacahan’da yapılan restorasyon çalışmalarını yerinde inceleyerek çalışmalar hakkında bilgi aldı.

 

Doğu Karadeniz Bölgesi olarak alternatif turizm destinasyonlarının arttırılması kapsamında çok yönlü çalışmalar yaptıklarını ifade eden Vali Kızılcık, Bakırcılar Çarşısı’nda bulunan binanın restorasyon çalışmalarının dikkatli bir şekilde devam ettiğini söyledi.

 

Vali Kızılcık, “Trabzon’umuz ve Doğu Karadeniz Bölgemiz olarak alternatif turizm destinasyonlarının arttırılması için hem doğal alanların (yaylalar), hemde tarihi eserlerimizin restore edilerek, turizme açılması için çok yönlü çalışmalar yürütüyoruz. Bu çerçevede yürüttüğümüz çalışmalardan bir tanesi de Bakırcılar Çarşısı’nda yer alan Alacahan’ımızın restorasyon çalışmalarıdır. Hanımız 17. yüzyılda Selçuklu mimarisinde inşa edilen ve yüzyıllardır esnafımıza hizmet veren bir binadır. Son yıllarda çok metruk bir haldeydi. Buranın karakterine uygun ihya edilerek, küçük sanatkarlarımızın hizmetine sunmak, hem de turizmde önemli bir destinasyon olması için restorasyon çalışmalarına hızla devam ediyoruz” dedi.

 

Hanın yığma bir yapı olduğu için restorasyon çalışmalarının dikkatli bir şekilde devam ettiğini ifade eden Vali Kızılcık, “ Tarihi binamız yığma bir yapıya sahip olduğu için hanımızın ihya edilmesinde çok dikkatli çalışma yürütüyoruz. Hedefimiz hanımızın restorasyon çalışmalarını bu sene içerisinde tamamlamaktır. Hanımızın giriş katına esnafımızın ve gelen turistlerimizin dinlenecekleri bir mekan, diğer katlarda el sanatlarının pazarlanacağı bir mekan olmasını amaçlıyoruz. Yüklenici firma işi dikkatli bir şekilde yürütüyor, bizlerde zaman zaman yaptıkları çalışmaları inceliyoruz” diye konuştu.


Trabzon'un Çarşı mahallesi Semerciler Yokuşu’nda bulunan Alacahan’ın bir kısmı 13 Şubat 2012 tarihinde yıkılmış, yıkımdan hemen bir gün sonra restorasyon çalışmaları başlatılmıştı.

Trabzon Kent Haber, 31.07.2012

APOLLON TAPINAĞI'NDA RESTORASYON ÇALIŞMALARI

 

 

Apollon Tapınağı'nda Alman Arkeoloji Enstitüsü'nce 106 yıldır sürdürülen kazı çalışmaları, bu yıl kazılardan elde edilen malzemelerin depolanması ve restore edilmesi amacıyla iptal edildi.

 

Avustralya Bond Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ulf Weber başkanlığındaki çalışmaları sahada taş ustası Cristoph Kronewirth, depolamada ise Helga Bumke yürütüyor.

 

Alman Arkeoloji Enstitüsü Apollon Tapınağı Restorasyon Sorumlusu Helga Bumke, gazetecilere yaptığı açıklamada, 1994'ten beri Apollon kazılarında görev aldığını, Apollon Tapınağı ve Kutsal Yol kazılarında binlerce parça bulunduğunu söyledi.

 

Tapınakta 6, depolamada 12 kişinin görev aldığını belirten Bumke, eylül ayında iki heyetin daha ilçeye gelerek çalışmalara destek vereceğini kaydetti.

 

Alman taş ustası Cristoph Kronewirth ise tapınakta bulunan parçalar koruma altına alınarak yenileme çalışmalarının yapıldığını belirtti.

Cumhuriyet, 30.07.2012

MYANMAR'IN ANTİK BUDİST BAŞKENTİNDE EŞSİZ HARİKALAR

 

 

Irrawaddy Irmağı'nın doğu kıyısındaki 67 kilometrekarelik çorak bir ovayı 2 bin 200'ü aşkın tuğla tapınak ve dini yapı süsler. Bunlar en parlak günlerini 11 ve 12'nci yüzyıllarda yaşayan Budist bir krallığa ait başkentin kalıntılarıdır. Keşiş ve keçi çobanlarının seyrek de olsa şenlendirdiği bu kızıl ovadaki anıtlar, tapınak mimarisinin eşsiz yoğunluktaki bir tezahürüdür. Üstelik burada diğer Uzakdoğu medeniyetlerinde görülmeyen gelişmiş tonozlu örtü teknikleri ve Hindistan'daki benzerlerinden çok iyi durumdaki girift duvar resimleri göze çarpar.

 

"Antik Paganlık" ve "Burma'nın Kutsal Yerleri" adlı kitapların yazarı Donald Stadtner, "Gotik katedrallerin hepsini bir yerde toplasanız bu kadar olur" diyor. Onlarca yıllık totaliter bir rejimden sonra Myanmar dış dünyaya açıldıkça (ve turistler akın ettikçe) uzmanlar yalnızca Bagan'la değil, başka bölgelerle de ilgilenmeye başladı. Çin'in güneybatısından gelen Tibet- Burma halkı MÖ 1. yüzyılda yukarı Irrawaddy'ye yerleşerek tuğla surları ve hendekleriyle büyük şehirler kurup geride zekice düzenlenmiş sulama şebekelerine ait izler bıraktı. Bu yerleşimlerin ilklerinden olan Beikthano-Myo'da arkeologlar bazı manastırlar ve doğu Hindistan'da Budistlerin yaptıklarına benzer "stupa" adlı tapınaklar buldu. Bu da Budizm'in Güneydoğu Asya'ya bu bölgeden yayıldığını gösteriyor.

 

Myanmar'ın askeri yöneticileri siyasi açılımdan önce bile tarihi anıtları restore etmeye ve yerel müzeler kurmaya başlamıştı. Nitekim 1975'te bir depremin harap ettiği Bagan'da 1970'lerin sonları ve 1980'lerde yoğun bir imar faaliyetine girişilmişti. Hayır işi yapmak isteyen Burmalı bireyler ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nca desteklenen bu restorasyonlar büyük ölçüde yerel uzmanlar tarafından yürütülüyor ve bazı bilim insanlarınca sert bir şekilde eleştiriliyor. Yabancı uzmanlar, stükonun yerine çimento gibi özgün olmayan malzemelerin kullanımına karşı çıkıyor ve belli öğelerin (özellikle dini anıtların tepesindeki süslerin) bilimden ziyade hayal gücüne dayanılarak tekrar yapıldığını dile getiriyor. Önemli birkaç tapınakta Buda heykellerinin başının çevresinde görülen parlak disko ışıklarını ciddi tutarsızlıklara örnek olarak gösteriyorlar.

 

Londra Üniversitesi'nden arkeolog ve sanat tarihçisi Elizabeth Howard Moore, Bagan'ın eninde sonunda Dünya Mirası listesine alınacağını düşünüyor. Şehirdeki Budist hayatın mahiyeti ve krallığın yabancı komşularla ilişkisi (Bagan'daki bazı duvar resimlerinin Bengal l i sanatçı larca yapı ldığı anlaşılıyor) de dahil olmak üzere, Bagan'la ilgili soruların cevabıysa henüz belli değil. Bu arada yeni siyasi iklimin etkisiyle artarak gelen yabancı teknik uzmanlar ülkeyi uluslararası standartlara yaklaştırmaya başladı bile. Ayrıca Kültür Bakanlığı yabancı bilim insanlarından gelen teklifleri ciddiye alıyor ve onlara olumlu yaklaşıyor. Moore, "10 yıl önce bunlar olmazdı" diyor.

Sabah, Kaynak: New York Times, 30.07.2012



PARİON'DA KENTAUROS HEYKELİ BULUNDU

 

 

 

Çanakkale’nin Biga İlçesi’ne bağlı Kemer Köyü’nde sürdürülen Parion antik kenti kazılarında, 8’inci sezon çalışmalarının sonlarına yaklaşılırken, Kentarus olarak bilinen belden yukarısı insan, aşağısı ise at görünümlü mitolojik yaratık heykeli bulundu.

 

Erzurum Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cevat Başaran’ın kazı başkanlığında gerçekleştirilen bu yılki çalışmalarda, antik kentin altı ayrı bölgesinde, kazılar yapılıyor. Kazıların sürdürüldüğü önemli yapılardan biri olan Roma Tiyatrosu’nda sahne binası içerisinde yoğunlaştırılan bu yılki çalışmalar sırasında, kolları kırık, gövdesine ait bazı parçaları kayıp, bir mermer heykel ortaya çıkarıldı.

Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Başaran, ilk değerlendirmelere göre heykelin MS 2’nci yüzyıla ait olduğunu belirlediklerini ifade ederek, "Heykelin günümüze gelen bölümünde göbeğine kadar çıplak gösterilmiş güçlü bir erkek vücudu izleniyor. Göbek altı bölümü aşağıya doğru sarkıtılmış etek şeklinde iki kat kumaşla kapatılan heykelin alt bölümü ve arkasındaki bazı ayrıntılar, heykelin tamamının bir kentaurosa ait olduğunu gösteriyor. Tamamı düşünüldüğünde boyu yaklaşık 3 metreyi bulan ve çok parçalı beyaz mermerden yapılmış heykelin tiyatronun hangi bölümünde yer aldığı ve gözlerinin çukur olması dolayısıyla bu kısımların değerli taştan yapılmış olduğu düşünülürken, başındaki saç ayrıntıları kaliteli bir işçilik ortaya koyuyor. Başka parçalarının da bulunması beklenen heykelin, yapılacak restorasyon sonrası Çanakkale Müzesi’nde sergilenmesi planlanıyor" dedi.
Hürriyet, Haber: Ersan Küçükkuru, 30.07.2012

"VERİN EDESSA MOZAİKLERİNİ"

 

 

Arkeologlar, Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin öncülüğünde birleşerek, 1950’den itibaren kaçırılan Edessa mozaiklerinden Orfeus’un geri getirilmesi için Dallas Müzesi’ne başvurdu.

MÖ 132 ile MS 244 yılları arasında Şanlıurfa merkezli kurulan Edessa Krallığı’na ait mozaikler, 1952’de bulunduktan sonra parça parça yurt dışına kaçırılmıştı. Anadolu’nun en eski mozaiklerinin J.B. Segal tarafından bulunmasının ardından Şanlıurfa’nın tüm mezarları adeta talan edilirken, hırsızların yerlerinden söktüğü mozaikler koleksiyonerlere satılmıştı. Çoğu yabancı koleksiyonerlerin elinde olan mozaiklerin bir kısmı ise Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi ülkelerdeki müzelerde sergileniyor. ABD’nin Dallas Müzesi’ndeki Orpheus Mozaiği tarihimizin nasıl yağmalandığının en çarpıcı örneği olurken, yakın zamanda yurt dışına kaçırıldığı düşünülüyor. Çeşitli ülkelerdeki sergilenen yada sergilenmeyen onlarca eserden Edessa Mozaikleri Müzesi kurulacağını düşünen Aktüel Arkeoloji Dergisi’de bir kampanya başlatarak Anadolu’nun en eski mozaiklerinin anayurtlarına kazandırılması için çalışmalara başladı.

Milliyet, Haber: Gökhan Karakaş, 30.07.2012

BARCIN HÖYÜK'TE ARKEOLOJİK KAZI BAŞLADI

 

 

Yenişehir’e bağlı Barcın Köyü’ndeki höyükte 6 yıldır yapılan kazılarda ilginç bilgilere ulaşılıyor. Kazı Başkanı Fokke Gerritsen, bölgenin daha önce göl olduğunun anlaşıldığını belirterek ’Bu bölgeye niçin yerleştiklerini araştıracağız’ dedi.

 

Hollanda Araştırma Enstitüsü tarafından Yenişehir Barcın Köyü’ndeki höyükte 6 yıldan bu yana sürdürülen arkeolojik kazıların bu yılki bölümü başladı. Hollanda Araştırma Enstitüsü Müdürü Kazı Başkanı Yardımcı Doçent Doktor Fokke Gerritsen, Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanart Tarihi Bölümü’nden Kazı Başkan Yardımcısı Yardımcı Doçent Doktor Rana Özbal Gerritsen ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü’nden Profesör Doktor Hadi Özbal, Yenişehir’e gelerek Barcın Höyük’te 2 ay sürecek arkeolojik kazılara başladılar.

 

Bu yıl kazı alanındaki 8 ayrı açmada çalışma yapılacağını belirten Kazı Başkanı Fokke Gerritsen, bölgenin en eski yerleşim tabakalarına ulaşmayı amaçladıklarını söyledi.

 

Geçen yılki kazılarda günümüzden 8 bin 600 yıl öncesine gidildiğine ve bölgenin göl olduğunun anlaşıldığına işaret eden Gerritsen, ’O dönemlerde insanlar, göl olan bu bölgeye niye yerleşmişler? Gölün çevresi ne kadar bataklıkmış? Göl suyu nereye kadarmış? İşte, bu gibi soruların yanıtlarını arayacağız’ dedi. Gölün çevresinin, yüksek kesimlere doğru meşe ve fındık ormanlarıyla kaplı olduğunu anlatan Gerritsen, o dönemlerde hangi evcil hayvanların tüketildiği, hangi hayvanların avlandığını da araştırdıklarını kaydetti. Gerritsen sondaj nitelikli jeoarkeolojik çalışmalarda da höyük yüzeyinden7-8 metre daha aşağıya inerek en eski yerleşim tabakalarına ulaşmayı hedeflediklerini ifade etti.

 

Kazı Başkan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Rana Özbal Gerritsen, bu yıl da yine Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden öğrenci ve uzmanlar içeren uluslararası bir ekiple çalıştıklarını belirtti. Özbal Gerritsen, ’Ekibimizde şu an Türkiye’den 9 farklı üniversiteden elemanlar bulunmakta ve toplam 8 farklı uyruk temsil edilmektedir. Böylesine çeşitli bir grubu bir araya getirmiş olmak sevindirici. Bu sezon da önemli verilere ulaşmayı ümit ediyoruz’ diye konuştu.

Bursa Olay, Haber: Gürhan Adana, 30.07.2012

"RÖNESANS YAŞAMADIK, 5 ASIR KOLAY KAPANMAZ"

 

 

Haber'de yayınlanan İş'te Hayat'a konuk olan Türkiye'nin en tanınmış ressamlarından Burhan Doğançay, resime özel sektörün ve devletin destek vermesi gerektiğini belirterek, "Çok zaman kaybedilmiş. Rönesans yaşamadık. 5 asır kolay kapanmaz. Bizim gece gündüz çalışmamız lazım" dedi. Doğançay, Katar, Dubai, Bakü'de sanat merkezleri modern sanat müzeleri kurulduğunu anlattı. Doğançay, "Türkiye'de çocuklarımızı sanatla ve kültürle yetiştiremezsek yazık olur" dedi. Kendi açtığı müzeden de bahseden Doğançay, binlerce çocuğa da resimle ilgili eğitim verildiğini söyledi.

Hayatı boyunca kendisine ve geleceğe itimat duyduğunu söyleyen ünlü ressam, "Biz birbirimizi sevmiyoruz. Amasız konuşmayı öğrenmedikçe bir halt olmayız. Birz başarıya ulaşıldı mı hep birlikte onu aşağı çekmeye çalışıyoruz. Bizim dışarıya açılmamız lazım. Kapalı kutuda istediğini yap kimse duymaz" dedi.

Diplomatlıktan istifa edip New York'a gittiğini, orada profesyonel olarak resimle hayatını kazanmaya başladığını anlatan Doğançay, "Babam harita subayıydı. Bütün hayatı resimdi. 4-5 yaşındayken babamla arazilere giderdik. O dağın tepesine tezgahını kurardı. Bana da kağıt verirdi. 'Şu ağacı, kayayı çiz' derdi. Güneşin geldiği yere göre gölgenin nereye düşeceğini orda öğrendim. Yani bir nevi resmin alfabesini babam öğretti" dedi.

Antartika'da bir tepeye adı verilen, uzay fiziği nobeli alan Koç Üniversitesi Rektörü Ümran İnan, aHaber'de yayınlanan İş'te Hayat'a konuk oldu. İnan , üniversitenin tıp fakültesinin bu yıl üçüncü öğretim yılı olduğunu belirterek, "Hastane inşaatımız da başladı. Topkapı Bayrampaşa'da. 250 yataklı 10 ameliyathaneli olacak. Öğrencilerimiz ilk üç yılını Rumeli Feneri kampusümüzde son üç yıllarını da o hastanede geçirecekler" dedi. Türkiye'ye örnek olmak istediklerini belirten İnan, "Her bakımdan dekanlarımız öğretim görevlilerimiz hepimiz, serbest bir ortam yaratmak istiyoruz. Öğrenciler kendi patikalarını yaratmalı" dedi.

Sabah, Haber: Şelale Kadak, 30.07.2012

YİTİK MİRASIN PEŞİNDE

 

 

Yasal olmayan yollarla yurt dışına kaçırılan yüzlerce tarihi eser bugün Avrupa müzelerini ve koleksiyonlarını süslüyor. Özellikle 19. Yüzyıl ortalarında batılı seyyah ve oryantalistlerin Anadolu ’dan eser toplama çılgınlığı, arkeolojik eserlerin yanı sıra pek çok İslami eserin de yurt dışına kaçırılmasına neden oldu. Kaçırılma öyküleri Hollywood senaryolarına taş çıkartacak nitelikte. İşte bu çarpıcı hikayelerin anlatıldığı ‘Yitik Miras’ isimli belgesel, TRT Turizm Belgesel kanalında bu akşam 20.00 da başlıyor. Metinlerini Radikal Haber Müdürü Ömer Erbil’in yazdığı belegeselin yönetmenliğini Nihal Ağırbaş yapıyor.

Belgeselin birinci bölümünde Ayasofya Müzesi bahçesinde yer alan 2. Selim Türbesi’ne ait İznik çini panonun kaçırılışı anlatılıyor. Bugün Fransa ’nın Louvre Müzesi’nde sergilenen paha biçilmez çiniler tüm iade girişimlerine rağmen geri verilmiyor. 1894 yılında İstanbul ’da diş doktorluğu yapan Albert Sorlin Dorigny, sinsi bir planla paha biçilmez çinileri Fransa ’ya kaçırmıştı. Fransa ’da fayans olarak yaptırdığı taklit çinileri de restorasyon adı altında çaldığı çinilerin yerine takmıştı. Tam bir asır sonra çiniler sökülüp arkasındaki Fransa ’daki fabrikanın imzası görülünce, Dorigny yakayı ele verdi… Belgeselde ayrıca Dorigny’in kaçırdığı diğer eserler Osmanlı arşiv belgeleriyle ispat ediliyor.

OSMANLI, TRUVA HAZİNELERİ İÇİN HAFİYE TUTMUŞ
Belgeselin ilk yedi bölümünde Çanakkale Troya Hazineleri, Bergama Zeus Sunağı, Konya Beyhekim Camii mihrabı, Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi sandukaları, Afrodisias İhtiyar Balıkçı heykeli, Nuruosmaniye Kuran sayfaları işlendi. Troya Hazineleri’ni kaçıran Alman amatör arkeolog Schlieman’ın akıl almaz kaçırma öyküsü dönemin fotoğrafları ve görüntüleriyle anlatıldı. “Hazinelerin kaçırılmasına padişah izin verdi” şeklindeki halk efsanesi de bu belgeselle son buluyor. Çünkü Schlieman’ın eserleri Yunanistan ’a kaçırdığı duyulduktan sonra Osmanlı devleti Atina’da dava açarak yıllar sürecek bir hukuk mücadelesi başlatıyor. Aynı zamanda hafiyeler kiralayarak Schlieman’ı takip ettiriyor. Ancak Osmanlı’nın 1 milyon franklık tazminat davasına karşılık mahkeme 10 bin franka hükmediyor. İşte tüm bu süreç Yitik Miras’ta uzmanların anlatımıyla yer alıyor.

Afrodisias İhtiyar Balıkçı Heykeli’nin gövdesinin Almanya ’da olduğu, Prof.Dr. Kenan Erim tarafından yıllar sonra tespit edilmişti. Arkeoloji kazıları sırasında bulunan balıkçı heykelinin başının yıllar sonra Almanya eski Berlin Müzesi’nde olduğu bulunmuş ama eser bir türlü bütünleştirilememişti.

BELGESELDE BULUŞTULAR
Almanya eseri iade etmeazken, Almanya ’daki müzede eserin alçıdan yapılmış sahte başını orjinal gövde üzerinde sergiliyor. Hem Türkiye hem Almanya ’da çekimleri yapılan heykel sadece bu belgeselde bir araya gelebildiı. Müze deposundan uzun yıllardır çıkarılmayan heykel yine ilk defa bu belgeselde gün yüzüne çıkmış oldu.

BELGESEL DÖRT DİLDE HAZIRLANDI
Yönetmen Nihal Ağırbaş belgeselle ilgili şu bilgileri verdi:
“Şubat ayından bu yana çekimleri sürdürüyoruz. Bugüne kadar yedi bölüm çektik. Her bölüm yarım saat. 30 bölüm hedefliyoruz. Aslında yüzlerce çalınan eserimiz var, hepsinin de hikayesi içler acısı. Almanca, Rusça, İngilizce ve Türkçe dillerinde hazırlanan belgeselimizde ayrıca İngilizce dublaj da yapıldı. Bu belgesel eserlerimizin nasıl kaçırıldığının resmi envanteri niteliğinde. Kaçırılan eserlerin Anadolu kökenli olduklarını ispat ediyoruz. Bugün olmasa yarın, yarın olmasa öbür gün bu eserleri iade etmek zorundalar. Kültür Bakanlığı, TÜRSAB ve belediyelerin büyük desteğini görüyoruz. Gittiğimiz illerde yerel yöneticilerin eserlere sahip çıkması bizi ayrıca sevindiriyor.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 29.07.2012

İSRAİL, MESCİD-İ AKSA'YI YAVAŞ YAVAŞ YIKIYOR

 

  

 

Yer altından açılan tünellerle adeta köstebek yuvasına çevrilen Mescid-i Aksa'nın altında Yahudilere ait tapınak ve müzeler inşa edilirken; yer üstündeki çalışmalar da hız kesmiyor. Mirasımız Derneği Başkanı Muhammed Demirci, İsrail'in amacının Megaribe Kapı Yolu ve diğer çalışmalarla Mescid-i Aksa'yı parça parça yıkmak olduğunu söyledi.

 

Dünya Müslümanları farklı coğrafyalardaki zulüm, baskı, işkence ve katliamlarla meşgul olurken; Mescid-i Aksa'da tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Mirasımız Derneği Başkanı Muhammed Demirci, "İsrail'in işgali altında yıllardır yıkım ve Yahudileştirme tehdidi ile karşı karşıya kalan Kudüs ve Mescid-i Aksa'yı zor günler bekliyor. Dünyanın ilgisizliği bir yana, Kudüs ve Mescid-i Aksa artık Müslümanların da gündeminde arzu edilir şekliyle yer almıyor" dedi.


Yıllardır Kudüs ve çevresindeki ecdat yadigarı emanetlerin bakım ve onarımıyla meşgul olan Mirasımız Derneği Başkanı Muhammed Demirci, "Yer altından açılan tünellerle adeta köstebek yuvasına çevrilen Mescid-i Aksa'nın altında Yahudilere ait tapınak ve müzeler inşa edilirken yer üstündeki çalışmalar da hız kesmiyor" dedi. 





Demirci, 1967 yılında tümüyle yıkılmak suretiyle otopark haline getirilen Megaribe Mahallesi'ni Mescid-i Aksa'ya bağlayan Megaribe Kapı Yolu'nun işgal güçleri tarafından ilgisizliğe terk edildiğini, Müslümanlar tarafından onarılmasına da müsaade edilmediği için yer altındaki kazıların da etkisiyle yolun yıkıldığını söyledi. 


Demirci, Müslümanların devreye girmesinin ardından yeniden ahşap olarak inşa edilen Megaribe Kapı Yolu'nu artık daha büyük bir tehlikenin beklediğini, İsrail'in eskiden gizli yaptığı kazı ve yıkım çalışmalarını artık herkesin gözü önünde sürdürdüğünü söyledi. Kazma ve küreklerle yavaş yavaş ilerleyen yıkım çalışmalarını kayıt aldıklarını söyleyen Demirci, kazılarla iğreti hale getirdikleri yolun kendiliğinden yıkılmasına zemin hazırladıklarını belirtti.

İsrail'in amacının Megaribe Kapı Yolu ve diğer çalışmalarla Mescid-i Aksa'yı parça parça yıkmak olduğunu belirten  Demirci, başta dünya Müslümanları olmak üzere insanımızın Kudüs ve Mescid-i Aksa'yı  gündemden düşürmesini istedi.


Demirci, dernek olarak Kudüs'te kardeş kuruluşlarla birlikte bu ramazan 70 bin kişilik iftar vermeyi planladıklarını sözlerine ekledi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Cüneyt Bitikçioğlu, 29.07.2012

BİR MAĞARA DAHA TURİZME KAZANDIRILDI

 

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde küçükbaş hayvan başına alınan 'Ağnam Vergisi'ni vermemek için çiftçilerin koyun ve keçilerini sakladığı 'Cüceler Mağarası' ziyarete açıldı.


Mağara oluşumu bakımından oldukça zengin olan Antalya'da yaklaşık 500 kadar mağara bulunuyor. Antalya, Türkiye'de ziyarete açılan en fazla mağaraya sahip olsa da, bu mağaralardan çok azı uluslararası öneme sahip. Turizmde çeşitliliği artırmayı hedefleyen girişimciler, bu doğal zenginlikleri sektöre kazandırmayı amaçlıyor. Bu amaçla Alanya'da bir mağara daha turizme açıldı. Alanya'da dünyaca ünlü Damlataş Mağarası'na benzerliğiyle dikkati çeken 'Cüceler Mağarası' da turizme kazandırıldı. Sapadere Kanyonu işletmecisi Osman Yılmaz, Orman ve Su İşleri Bakanlığı'ndan 10 yıllığına kiraladığı 37,5 dönüm arazi içerisinde yer alan Cüceler Mağarası'nı ulaşım, düzenleme, aydınlatma ve restorasyon çalışmalarını tamamlayarak ziyarete açtı.


İçerisinde 7 renk tonundan oluşan çok sayıda 'sarkıt' ve 'dikit' yer alan mağara, toplam 150 metre uzunluğunda 6 galeriden oluşuyor. İlçe merkezine 37 kilometre uzaklıktaki Cüceler Mağarası, henüz tanınmamasına rağmen Sapadere Kanyonu'na giden turistler tarafından ziyaret edilmeye başlandı.

 

MAĞARANIN İLGİNÇ HİKAYESİ
Antalya'da Damlataş, Karain, Dim, Altınbeşik, Aşıklar, Korsanlar ve Kocain mağalarının turizme hizmet verdiğini belirten işletmeci Osman Yılmaz, Cüceler Mağarası'nı ;turizme kazandırmak için 2 ayda yaklaşık 250 bin TL harcama yaptığını söyledi. Mağarayı ilk kez 35 yıl önce ziyaret ettiğini anlatan Yılmaz, "1900'lü yıllarda Tırılar Köyü'nde Terziler diye bir sülale yaşarmış. Bu sülaleden bir cüce, ağabeyinin kendisini dövmesi üzerine evden kaçarak bu mağaraya saklanmış. Cücenin mağarada yaşadığını gören bir çoban ise durumu ailesine bildirmiş. Ailesi cüceyi alarak eve götürmüş ancak mağaranın adı da 'Cüceler Mağarası' olarak kalmış" dedi.

 

Mağaranın, Osmanlı döneminde çiftçiler tarafından da kullanıldığını ;kaydeden Yılmaz, şunları anlattı:
"Osmanlı İmparatorluğu'nda küçükbaş hayvanlar için 'Ağnam' adı altında vergi alınırmış. Bu vergiyi ödemek istemeyen çiftçiler, tahsildarlar geldiğinde keçi ve koyunlarını bu mağaraya saklarmış. Mağaranın ilginç bir geçmişi var. Ancak biz Antalya'daki diğer mağaralar gibi Cüceler Mağarası'nı turizme kazandırmak istiyoruz."


Mağaranın dışarıya göre 10- 12 derece daha serin olduğunu dile getiren Osman Yılmaz, gelecek turizm sezonunda mağaradaki gezilebilen alanın çeşitli düzenlemeler yapılarak 150 metreden 250 metreye çıkarılacağını kaydetti.

Habertürk, 29.07.2012

KAYIP MÜZESİ

 

 

Londra’daki Tate Müzesi’nin medya departmanı, İngiliz televizyon kanalı Channel 4’un katkılarıyla yepyeni bir sanal sanat projesine imza attı. Kayıp Sanat Müzesi, (Gallery of Lost Art) son yüzyılın çalınma, imha, terk edilme ve benzeri şekillerde kaybolmuş önemli sanat eserlerini sanal ortamda sergiliyor. 12 ay boyunca açık kalacak olan bu sanal müze, 12 ayın sonunda tıpkı içinde barındırdığı eserler gibi ortadan kaybolacak. Kayıp Sanat Müzesi, bir sergi alanından ziyade CSI’vari bir soruşturma mahali gibi. Siteyi ziyaret ettiğinizde eserleri sanatçısına ya da kaybolma biçimine göre, örneğin, ‘çalınmış’, ‘terk edilmiş’, ‘saldırıya uğramış’ başlıklarıyla inceleyebiliyorsunuz.


Tate Müzesi adına Jennifer Mundy’nin küratörlüğünde hazırlanan serginin altyapısı ISO Tasarım ofisi tarafından yapılmış. Site gri tabanlı bir hangarı andırıyor. Kaybolma biçimine göre sınıflandırılan eserler birbirinden ayrı masalarda sergileniyor. Her bir eserin ilginç kaybolma hikayesi de eserlere eşlik ediyor. Müzeye her hafta yeni bir kayıp eser eklenmesi hedefleniyor.


Kayıp Sanat Müzesi’nin en enteresan özelliklerinden biri, farklı bilinirlik derecesindeki sanatçıyı ve dolayısıyla pek çok farklı tarza ait eseri bir araya getiriyor olması. Kimisi kamu alanlarından kimisi de özel mülkiyetteyken kaybolan bu eserler, sanatla insanlar arasındaki ilişkinin daha önce üzerinde pek durulmamış bir yönünü gösteriyor. Bir yandan da sanat tarihinin yalnızca mevcut eserlere değil bir nevi ‘şehit eserler’e de ilgi göstermesi gerektiğini hatırlatıyor. Serginin küratörü Mundy, “Kayıplar, sanatın tarihini, çok da farkına varmadığımız bir şekilde etkiliyor” diyor.

 

FRIDA KAHLO’DAN ‘YARALI MASA’ (1940)

Frida Kahlo’nun 1940 tarihli ‘Yaralı Masa’ resmi, aynı yıl Mexico City’de gerçekleşen sürrealistler sergisi için yapılmıştı. Kahlo, acı dolu hayatını ve çapkın eşi Diego Rivera ile olan sorunlu ilişkisini anlatan bu resmi 1946’da Meksika’daki Rus Büyükelçisi’ne vermişti. Resmin en son görüldüğü yer 1955’te Varşova. Bir Sovyet müzesinde olduğu sanılıyor. Sergide Kahlo’nun eşi Diego Rivera’nın da bir çalışması yer alıyor. 1933’te New York’taki Rockefeller Merkezi’nin duvarı için tasarlanan bu resim komünist mesaj verdiği gerekçesiyle imha edilmişti.

 

LUCIAN FREUD’DEN ‘FRANCIS BACON’IN PORTRESİ’ (1952)

Bu küçük boyutlu eser 27 Mayıs 1988’de Almanya’daki bir sergiden çalınmıştı. Freud’un ilk dönem eserlerinden en başarılısı olarak kabul edilen bu resim zamanının parasıyla 300 bin Alman Markı ödüle ve hummalı bir polis soruşturmasına rağmen bugüne dek bulunamadı.

 

 

TRACEY EMIN’DEN ‘1963-1995 YILLARI ARASINDA YATTIĞIM HERKES’

1995’te, Emin henüz şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlamadan önce üretilen bu çalışma, üzerinde Emin’in yatak paylaştığı sevgililerden, arkadaşlara, aile bireylerine herkesin isminin yazdığı bir çadırdan ibaret. Bu eser sayesinde bir anda mevzuubahis şöhret merdivenlerinin ta tepesine ulaşan Emin, ünlü koleksiyoner Charles Saatchi’nin de ilgisini çekiyor. Saatchi, bu çalışmayı satın alıp Londra’nın doğusunda bir depoda sahip olduğu diğer yüzlerce eserin yanına koyuyor. Fakat 2004’te çıkan ve söndürülemeyen yangın, Emin’in çadırının da sonu oluyor.

 

GRAHAM SUTHERLAND’DAN SIR WINSTON CHURCHILL’İN PORTRESİ (1954)

İngiliz Parlementosu tarafından sipariş edilen bu portre, politikacının 80’inci doğum gününü kutlamak amacıyla ünlü politikacı Winston Churchill içindi. Muhtemelen, hediye sahibinde yarattığı nefret duygusu açısından gelmiş geçmiş en meşhur bu portre, verilişinden bir yıl sonra Churchill’in karısı Leydi Clementine tarafından imha edildi. Gerekçeyse, portrenin politikacıyı çok yaşlı, yorgun, çökmüş ve sanki tuvalette oturuyormuş gibi gösteriyor oluşuydu.

 

MARCEL DUCHAMP’DAN ‘ÇEŞME’ (1917)

Kavramsal sanat nedir bilmeyenlerin bile hasbelkader haberdar olduğu bir sanat eseri varsa o da Duchamp’ın ‘Çeşme’ isimli pisuvarıdır. Üzerinde ‘R. Mutt 1917’ imzasıyla Bağımsız Sanatçılar Derneği tarafından reddedilen bu eserin orijinalinin sadece fotoğrafı mevcut. Duchamp daha sonra sergilenmesi için bu pisuvarın birkaç kopyasını yapmış olsa da orijinal eser artık yalnızca fotoğrafından görülebiliyor.

 

EDOUARD MANET, ‘MAXIMILIAN’IN İNFAZI’ (1867/68)

Eserlerine hunharca davranmasıyla da ünlenen avangart sanatın öncülerinden Manet, bu tuvalini de ilk kendi kesmişti. Ölümünden sonra daha da çok parçaya ayrılarak satılan resim, daha sonra Degas tarafından toplanmış ve sanatçı tarafından olabildiğince orijinaline sadık bir biçimde birleştirilmişti. Bugün Degas’nın geri-dönüştürülmüş Manet’si Londra’daki National Gallery’de yer alıyor.

Hürriyet Pazar, Neylan Bağcıoğlu, 29.07.2012

"MİMARLIKTA KOPYA VE TAKLİT OLMAZ"

 

 

Mehmet Akif der ki: “Sade sen gösteriver ‘işte budur kubbe’ diye, İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

 

Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman, Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan.” Acaba neden Mimar Sinan’la yetinmemişti Mehmet Akif de, “Bir de Süleyman lazım yeniden” demişti? Nedenini geçen haftanın iki cami haberiyle öğrendik. İlki, Ataşehir’de geçen hafta açılan Mimar Sinan Camii. İkincisi ise Çamlıca Tepesi’ne inşa edilecek cami için açılan yarışma.

İkisi de gösteriyor ki, yapıyı tasarlayandan önce “işveren”in talebi giriyor devreye. Ataşehir’de bir Selimiye kopyası isteyen de işverendi, İstanbul’un simgesi olması hedeflenen caminin proje yarışmasına 40 gün süre tanıyan da...

Çamlıca için açılan bu yarışmanın şartnamesinde şu ifadeler dikkat çekici: “Osmanlı Türk mimari üslubunu yansıtacak, gelenekten geleceğe uzanacak”... 2012’nin camisi için Osmanlı Türk mimarisi çerçevesi belirlenmiş bile. Peki çağdaş bir caminin mimarisi Türkiye’nin önde gelen mimarlarının hayalinde nasıl şekilleniyor? Mimarlara tek tek sorduk. Ve çağdaş cami konusunu açtığımızda, her biri neredeyse söz birliği etmişçesine “geçmişi kopyalamak”tan yakındı.

 

CENGİZ BEKTAŞ (Bonn Büyükelçiliği, Türk Dil Kurumu, İstanbul Erkek Lisesi İlkokulu, Bodrum Antik Tiyatro Oteli, Etimesgut Camii mimarı):

Mimar Sinan 400 yıl sonra bir an için açsa gözlerini ve çevresine baksa, “400 yıl önce bıraktığım yerde mi otluyorsunuz kafirler?” diye Osmanlı tokadı aşk etse, haklı değil midir? Bu cami, bizim her yapısında başka şey deneyen, bir yenilik arayan Sinan’a hiç yakışmayan torunlar olduğumuzu gösteriyor. Bizim Sinan’a sahip çıkmamız bu kafayla olanaklı değil.

Ben ilk çağdaş camiyi 1964 yılında Etimesgut’ta yaptım. Balaban Köyü'ndeki Abdurrahman Erzincani ve Kınalıada camileri de ilginç örneklerdir.

Çağdaş caminin önceliği, Müslümanlığın çağdaş yorumu olmalı. Cami demek toplanılan yer demek. Tarihte hiçbir cami sadece ibadet yeri olarak yapılmamıştır. Cami bir toplanma, ders, danışma yeridir. İran’da düğünler bile camide yapılır. Bir Süleymaniye dendiğinde sadece camiyi düşünüyorlar. Süleymaniye’de 13 değişik fonksiyon vardır; ilkokulundan hastanesine kadar... Bunlar cami yapınca altına alışveriş merkezi yapıyorlar. Mimar Sinan döneminde caminin harcına bir kuruş haram girerse, o camide kılınan namaz geçerli değildir denir. Son zamanlarda yapılan camilere bir de bu gözle bakalım, acaba hangisinde namaz kılınabilir?

 


Kınalıada Camii İstanbul’daki çağdaş tasarımlı camilerden... Mimarları ise Turhan Uyaroğlu ve Başar Acarlı.

 

DOĞAN HASOL (Hyatt Regency Duşanbe, Anadolu Sağlık Merkezi mimarı):
Prensip olarak mimarlıkta kopya olmaz. Önemli olan yeniyi yaratmak, yeni şeyler söyleyebilmektir. Tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi... Ataşehir Mimar Sinan Camii’nde ne yazık ki böyle bir şey yapıldı. Sinan’ın taşla yaptığı eser, kaç yüzyıl sonra betonarmeyle taklit edilmeye çalışıldı. Olacak şey değil. Türk mimarlığı için çok büyük bir kayıptır. Buna bakan yabancı mimarlık çevreleri, “Türk mimarisi burada mı?” diyecekler. Böyle bir eserin Türkiye mimarlığın yüceltecek şekilde yapılması gerekirdi. Bu fırsat kaçırılmıştır.

Bu büyüklükte bir yapı yapacaksanız, yarışmaya açacaksınız. Çamlıca için bir yarışma açılmış ama öyle yarışma olmaz. Verilen sürede böyle bir projenin yapılması mümkün değil. Bu sürede İstanbul’a değil simge bir cami, çöp istasyonu yapamazsınız. Türkiye’de mimarlık çok ciddi bir yere geldi, dünya çapında başarılar kazanılıyor. Bunları göz ardı ederek, geçmişi kopya etmek suretiyle bir yere gidemeyiz.

Vedat Dalokay’ın İslamabad’da yaptığı cami çok iyi ve dünya çapında bir örnek. Hatta Doğan Kuban’ın iddiasına göre dünyanın en güzel camisi. Behruz ve Can Çinici’nin TBMM Camiileri var iyi bir örnek olarak...

 

DOĞAN TEKELİ (Selenium Residence, Metro City, İş Kuleler, Ciner Medya mimarı):

Mimar Sinan’ın camisinin benzerini Ataşehir’de, yüksek binaların gölgesinde yapmak, eminim Sinan’ı müthiş üzmüştür. Orada bir şehir tacı olan Selimiye, burada bu binaların gölgesinde adeta karikatürleşmiş. Cami herhangi bir işlev yapısı değil. İnsanı tanrıyla buluşturacak bir atmosferin yaratılması lazım. Uhrevi, yalın, tanrıya yakın, günlük hayattan insanı bir dereceye kadar ayıracak bir yapı olması bence tercih edilir. O bakımdan Karacaahmet’teki Şakirin Camii’nin çok dekolte olmasını da biraz yadırgıyorum. Her ne kadar açık havada da namaz kılınabilirse de, caminin bir miktar kapalı olması içeri girdiğimizde dünyadan ayrı, uhrevi aleme girme hissinin yaratılması gerekir. Dalokay’ın İslamabad’daki camii, çağdaş cami mimarisinin çok başarılı bir örneği.

Çamlıca Camii yarışmasının şartnamesine baktım, diyor ki “Seçilen eserler telif haklarını peşinen derneğe devretmiş olurlar. Ve seçilen eserlerden birine bu iş verilirse Bayındırlık Bakanlığı ücret tarifesinin en az yüzde 40’ı tenzilat yapacağını peşinen kabul eder”. Bu kafayla sanat eseri yaratılır mı? Bunlar, yapıyla ilgili sığ bir kültürün ifadesidir.

 

HASAN ÇALIŞLAR (Medina Turgul Tuzambarı, TBWA Maya Uptown, Zekeriyaköy Ovidien mimarı):

Ataşehir Mimar Sinan Camii, ülkemizde son elli yıldır süregelen basmakalıp ve tarihi formların taklidi olmaktan ileriye gidememiş, bir söz söylemeyen, fikirden mahrum bir yapı. Ülkemizdeki genel mimari seviyeyle son derece orantılı.

İslami toplumların modernleşmesinden bahsedildiği bir dönemde, bu çağdaşlaşma eğiliminin mimarisinin de ortaya çıkması için iyi bir fırsat kaçtı. Görünen o ki, muhafazakar cephede kimse “Bu çağa ait cami nasıl olmalı?” diye bir düşünce üretmiyor. Diğer semavi dinlerin ibadethanelerine baktığımızda, çağa uygun olarak değişen mimariyi takip edebiliyoruz. Kimse gidip Notre Dame’ın ya da San Pietro’nun bir taklidini yapma çabasında değil.

Çamlıca için iktidarın tutumu ise bu konuda fikir üretenlerle dalga geçer gibi. “Ben böyle karar verdim, böyle olacak” şeklinde bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Kolektif akıl ve profesyonel düşünce popülist bir propaganda için yok sayılıyor. Çağdaş camii, mekan organizasyonu, ihtiyaç programı ve en önemlisi simgesel değerleri ile bugüne ait bir eser olmalı. Bunun için suhulet ve sükunet içermelidir. Lüzumsuz görsel kalabalıklardan arınmış olmalı. Bu anlamda eski camilerden öğrenilecek çok şey vardır. Ama bunlar biçimler ve strüktür değil, manevi hislerdir. Sevdiğim camiler; Roma Camii, TBMM Camii ve Kınalıada Camii.

 


Roma Camii, Avrupa’nın en büyük camisi. 12 bin kişinin ibadet edebildiği caminin mimarları Polo Portoghesi Vittorio Gigliotti ve Sami Mousawi.

 

İHSAN BİLGİN (Santralistanbul, Ataköy Konutları, Osmanlı Bankası Müzesi mimarı):

Mimar Sinan Camii için ilk söyleyeceğim “Yerini şaşırmış!” olurdu. Bu ölçekteki camiler; tarihi yarımadada olanlar ve Edirne Selimiye’de olduğu gibi “şehir tacı” oluşturup kentin sıradan dokusunu domine ettiklerinde yerlerini bulmuş oluyorlar. Bu caminin yerini şaşırmış olmasıyla mimari işlevini karşılayamaması bir yana, cami mimarisi açısından da bir pozisyonu yok. Sorgusuz-sualsiz bir kopya zaten. Çağdaş cami tasarımı yaparken her türlü malzeme masanın üzerinde kullanılmaya hazır olmalı. Cami için ayrı bir fikir geliştirmenin anlamlı olduğu kanısında değilim. Caminin farkı, uhrevi ve manevi auranın önceliği olsa gerek. Ama onun da bir şablonu yok ve olmamalı; her seferinde yeniden keşfedilmeli... Bu arada hep ihmal edilen Ulucami tipolojisinin de yeniden mimari dağarcığımıza katılmasının zenginleştirici olacağı kanısındayım. Bugünün camileri arasında Alpaslan Ataman ve Nevzat Sayın’ın birlikte tasarladıkları, ama henüz yapılmadığı gibi, projesini de ortaya çıkarmadıkları, benim çok benimsediğim bir örnek var. Tabii Behruz ve Can Çinici’nin TBMM Camii de iyi bir örnek.

 

MEHMET KONURALP (Karayolları Zincirlikuyu Tesisleri, Sabah Gazetesi Medya Plaza Tesisleri, Yemen Marib Vadisi Tasarımı, Sabah-ATV Nişantaşı binası mimarı):

Türkiye’nin ibadet kültürü açısında mekan kurgusunda bir kısırdöngü takip ediliyor. Roma’dan beri büyük mekanı kapatabilmek için en uygun şekil kubbedir. Fakat dini ritüele baktığınızda, İslam dinindeki tapınma ritüelleri açısından lineer kurgu daha doğru görünüyor. 1800’ün ortalarından itibaren mekan kurgusunda hala o kubbeyi devam ettirmiş Türk İslam mimarisi var. Ama yenilikler de deneniyor. Bu sefer, Mimar Sinan Camii’nde hiçbir şey denenmiyor. 2012’de hala basit, uyduruk bir beton mekan kurmak en azından mimarca düşünüldüğünde yazık.

Sözgelimi Behruz Çinici’nin TBMM Camii’nde yeniden yorumladığı ögeler var. Mihrabı sorguya yatırdı, kıble yönüne put kavramından bize kadar intikal etmiş desenleri değil, camı yerleştirdi. Bu, büyük bir katkıdır.

 

MELKAN GÜRSEL TABANLIOĞLU (Sapphire, Marmara Forum AVM, Kanyon, Levent Loft’un mimarlarından):

Nerdeyse 400 yıl sonra hala Mimar Sinan’ı tekrarlamak, hiçbir ilerleme kaydedemediğimizi simgeliyor. İslamın değerleri tabii ki değişmez. Ama yapı teknolojisi imkanları, insanların yaşam ve hareket biçimi gibi mimari de değişiyor.


Çağdaş cami mimarisini, erişimi kolay olacak şekilde, insanların sadece ibadet için değil, çeşitli vesilelerle bir araya gelmesine altyapı hazırlayan bir külliye olarak ele almak gerekir. Kütüphanesi, kıraathanesi, derslikleriyle eğitimin de bir parçası olarak, entelektüel tartışmalara mekan olacak şekilde bir kompleks olabilir.

Ancak, bu işlevlerin barındırılması yapının ölçek olarak büyük olmasını ima etmez, yapının kapsayıcılığı her kesimi ve farklılığı bir araya getirme amacında yoğunlaşmalıdır. Cemaat de bütüncül, ayrışma çağrıştırmayan bir kavramdır zaten. Birbirlerine başka bir yerde rastlamayacak kişilerin bir araya gelmesini teşvik edecek bir yapılanma ve dolayısıyla mekansal kurgu hedeflenmedir.


Formu bulunduğu araziye uyumla tasarlanmalı; referansları İslami yapılar, Anadolu-Türk mimari edepleri olduğu kadar günümüz mimarlığı ve sunduğu imkanlar olmalıdır.

Bu anlamda Vedat Dalokay’ın Türkiye’de gerçekleştiremediği, ama İslamabad’da inşa edilen Kral Faysal Camii çağdaş bir ibadet merkezi olmuştur.

Milliyet Pazar, Haber: Miraç Zeynep Özkartal, 29.07.2012

"DOĞANÇAY, MAVİ SENFONİ'Yİ ATÖLYEMDE YAPMIŞTI, 10 YIL MÜŞTERİ BULAMADIK"

 

Kurtuluş’ta 1975’te açtığı galerisi Galeri Baraz ile hem günümüz sanat pazarının, koleksiyonerlerinin oluşmasına öncülük eden isimlerden biri oldu hem de pek çok sanatçıyı destekledi. Yahşi Baraz’dan bahsediyorum. Şimdilerde Baraz, neredeyse 40 yıla uzanan sanat geçmişini dev bir külliyatla okura sunuyor. Galeri Baraz Yayınları’ndan çıkan ve Oğuz Erten’in kaleme aldığı üç ciltlik “Türk Sanatına Yön Veren Sergiler ve Yahşi Baraz’ın Büyük Sergileri” adlı kitap Türkiye’de sanat galericiliği anlamında bugüne kadar yapılmamış bir çalışmayı ortaya koyuyor. 1845’ten bugüne kadar Türk sanatının geçtiği yolları anlatıyor. Yahşi Baraz ile geçmişten bugüne bir sanat yolculuğuna çıktık; Oğuz Erten de sohbetimizde kitaba dair notları aktardı...

 

Günümüz sanat pazarının öncü isimlerinden Yahşi Baraz 40 yıllık sanat geçmişini üç ciltlik bir kitapta anlattı. Baraz: “Burhan Uygur’a ‘Kapı’sı karşılığında 72 milyona bir ev aldım. Ama 1.5 yıl satamadım. Sonunda Erol Aksoy’a 75 milyona sattım. O kadar büyük bir parayı bekletmek delilikti”

 

İlk açtığınız sergi neydi?
Yahşi Baraz: İlk Can Göknil’in resimleriyle benim yaptığım seramikleri sergiledim. Sonrasında arka arkaya açtığımız sergilerde bir şey satamadık. Bir tek 1975’in sonunda açtığımız Neşet Günal sergisinde eser satabildik. O da Günal’ın siyasi tavrı nedeniyle oldu. O dönemde sol tandanslı bir hareket vardı Türkiye’de, o sergi çok desteklendi. Aziz Nesin, Yaşar Kemal geldi sergiye. Açılış o kadar kalabalıktı ki bina çökecek sandım.

 

O dönemde, henüz bir sanat ortamı oluşmamışken, neydi sizi sanat galerisi açmaya iten neden?
Yahşi B.:
18-20 yaşındayım Beyazıt Meydanı’nda her türlü arkeolojik eser satılıyordu. Turistler gelip eser satın alıp gidiyordu; tablolar, heykeller, arkeolojik buluntular... Oraları gezerdim hep. Akademide hocam Sabri Berkel hep müze gezin, kitap satın alın derdi. Ben de hep müze gezdim Avrupa’da. 1974’te Amerika’ya gittim seramik sanatçısı olarak. New York’taki seramik atölyesi kapanınca da bir galeride çalışmaya başladım. Yedinci ayda “Dönüyorum ben bu mesleği Türkiye’de yapacağım” dedim.

 

O günlerden bugüne gelen çok galeri yok...
Yahşi B.:
Çok mücadele ettik yoksa bizi yiyip bitirmişlerdi. Çok kişi de uğraştı tabii. Mesela ben o zamanlar Mehmet Güleryüz’den 300 dolara resim alıyordum benden başka alıcısı yoktu. Ömer Uluç, Güngör Taner, Adnan Çoker, Burhan Doğançay... Şu an erişilmesi imkansız olan sanatçılarla samimi bir şekilde çalıştık. Resmi satın alıyorum fakat adam evine gidiyor düşman gibi oluyor; elimden resimlerimi aldı ucuz fiyata diye. Hem satamıyorlar hem ben 300’e alınca kızıyorlardı. Oysa ben de 350’ye zar zor satıyordum. Her aldığım resmi zorlandım satarken. Ama mesela 1976’da Burhan Doğançay sergisi yaptık. Ali Koçman geldi sergiye Şakir Eczacıbaşı ile birlikte. O sergide tüm eserleri sattık, 125 bin liraya. Bu zamanın parasıyla yaklaşık 1 milyon dolar gibi bir para. Ama tabii nasıl oldu? Ali Koçman 5-6 tane aldı, Şakir Bey satın aldı.

Arkadaşlarına tavsiye ettiler. Her ressam için durum böyle değildi. Bir tek Doğançay’da oldu bu.

 

Sizin gönlünüzde yatan ve iyi ki yaptım dediğiniz sergileriniz hangileri?
Yahşi B.:
İyi ki yaptım dediğim sergilerden biri de “Türk resminde soyut eğilimler”. Türk resminin soyut döneminin modasını yarattı o sergi. Hiç para etmiyordu soyut resim. Koskoca Zeki Faik İzer’in resmine 3-4 bin dolar fiyat koyuyorduk kimse almıyordu; şimdi 400 bin lira falan istiyorlar.

 

Birtakım nedenlerden dolayı sergisini yapamadığınız ama şimdi keşke sergisini açmış olsaydım dediğiniz bir isim var mı?
Yahşi B.:
Var; Adnan Çoker. Adnan Çoker’in en güzel eserlerini ben sattım. 32 resmini almıştım.
Her biri 2 metre boyutunda resimler. 2000 yılında kriz oldu ve o resimlerle kimse sergi açmak istemedi. Ben de tek başıma sergi masraflarını karşılayamazdım. Maalesef o eserleri tek tek satmak zorunda kaldım. Şimdi o resimler açık arttırmalarda satılıyor.

 

Sizce Türkiye’nin önde gelen koleksiyonerleri kimlerdir?
Yahşi B.:
Belki Türkiye’de bin-iki bin kişi resim almıştır ama bunların içinde önde gelenler Ali Koçman, Erol Aksoy, Mustafa Taviloğlu, Halil Bezmen, Sema ve Barbaros Çağa, Oya ve Bülent Eczacıbaşı, Can Elgiz, Cengiz Çetindoğan’dır. Bu saydığımız isimlerin, 7-8 kişinin topladığı resimlerle bir müze binası kurulmuş olsa o müzeyi kimse geçemez. Ama bu isimlerden bazıları çeşitli nedenlerle koleksiyonlarını elden çıkarttılar.

 

Nasıl bir ilişkiniz vardı koleksiyonerlerle?
Yahşi B.:
O yıllarda resimlerin satışında ticari bir gaye yoktu. Alanlar ben bundan para kazanacağım diye resim almadılar. Sevdiler, hayatlarının bir parçası olarak gördüler. İki defa çok büyük kriz geçirdi Galeri Baraz. İlkinde Sema-Barbaros Çağa yardımcı oldu. İkinci ekonomik krizde, 2000’li yılların başında Oya ve Bülent Eczacıbaşı olmasa biz batmıştık. Sema ve Barbaros Çağa ile Oya ve Bülent Eczacıbaşı, galerinin ayakta durmasını sağlayan isimlerdir.

 

Günümüz koleksiyonerlerini, sanata bakış açılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yahşi B.:
Özellikle 2000’li yıllardan sonra bir grup oluştu. Bu kişiler hem borsada oynadılar hem de resim ve heykel üzerinde. Bir havuza para koydu 5-10 kişi tablo satın aldı. Sonra da o tabloları açık artırmalara verdiler. Açık artırmalarda kendileri o tablonun fiyatını arttırdılar. Yani suni bir fiyat artışı oluştu. Bu durum sanatın gelişmesi anlamına gelmez, bilakis geri gitmesidir. Bir eser 10-20 sene sonra gerçek değerini bulur. İleride iyi yapılmış, kötü yapılmış koleksiyonlar ayıklanacak. Bende iki bin resim var diyor bir koleksiyoner mesela. Ama ne aldın sen diyeceksin. O iki bin resimden belki 1900 tanesi çok berbat. Sayı önemli değildir koleksiyonda. Mesela Beyeler Foundation “Koleksiyonumda 300 resim var” diyor. Ama hepsi başyapıt; Picasso, Miro... Üç bin resmin olsa ne olur?

 

Kitap fikri nasıl doğdu?
Oğuz Erten:
Yahşi Bey bir gazete kupürüyle geldi yanıma. 1975 tarihli bir gazete; “Türkiye’nin en büyük mekanına sahip sanat galerisi açılıyor.” Galeri Baraz’ın açılış tarihini gösteren bir gazete kupürüydü bu. Yahşi Bey, açtığı sergileri bir araya getirecek bir kitap planlıyordu. Çok da güzel bir düşünceydi ama 1975 öncesinde neler olmuş, bunu da ortaya koymalıyız dedim. Dolayısıyla ilk ciltte 1845’te Çırağan Sarayı’nda açılan ilk sergiden 1975’e kadar Türk sanatına yön veren sergileri bir araya getirdik. İkinci cilt Yahşi Baraz’ın açtığı önemli, büyük sergileri ele alıyor. Üçüncü cilt ise zaman içerisinde kendini yaptırmaya mecbur etti. O kadar çok doküman oluştu ki!

çüncü ciltte Yahşi Bey ile yaptığımız sanat hayatını anlatan uzun bir söyleşi, koleksiyonerlerin onun hakkındaki sözleri ve sanat fuarlarında yapılan sergiler var.

Yahşi B.: Türkiye’de ‘70’li yıllardan sonra başlamıştır galericilik, resmin parasal meta haline dönüşmesi. Bunu da ilk biz başlattığımız için çok eleştiri aldık. Her yaptığımız şeyde sanki sanatçıları aldatıyormuşuz, ellerinden en kıymetli eserlerini alıyor, onların üstünden para kazanıyormuşuz gibi bir imaj doğdu. Bu imaj ancak bu tip yayımlarla kırılabilir.

 

Kitabın hazırlanışı ne kadar sürdü?
Oğuz E.:
Üç yıla yaklaşıyor. Kaynakça anlamında Türk sanatı alanında tüm kaynaklar içinde mevcut. Ayrıca yaklaşık 20 bin görsel tarandı, kitapta iki bin 500 görsel bunun içinde. Görsellerin yüzde 90’ı da Galeri Baraz arşivinden.

 

Bugün piyasada satışa sunulan Fahrelnissa Zeid’in tablolarının çoğunu Ürdün’den sizin getirdiğiniz söyleniyor...
Yahşi B.:
Kimse ilgilenmiyordu Zeid’le. Ama ben onun önemli bir sanatçı olduğunu biliyordum; ‘64’te Güzel Sanatlar Akademisi’nde sergisi olmuştu hayranlıkla izlemiştim. Sonra resimleri Paris’te Arap Kültür Merkezi’nde sergilendi, ‘89’da. Oraya da gittim. Döndüğümde bir Zeid sergisi yapmalıyım dedim. Ürdün’e gittim üç-dört kez. Orada mükellef bir hayatı vardı Zeid’in. Çünkü Kral Hüseyin’in amcasıyla evliydi. Resim satmayı falan da sevmiyordu Zeid. 1991’de vefat etti. Oğlu Prens Raad ile konuştum, “Haklısın annemi burada anlamazlar size verelim eserleri sergi açın” dedi. Buraya yaklaşık 50 Zeid resmi getirdim. Erol Aksoy’un vakfıyla sergisini yaptık. İstanbul Modern’deki Zeid tabloları benim sattığım resimler. 4-5 bin dolardı şimdi 1 milyon dolar istiyorlar. Ayrıca Zeid’in oğlu Nejad Devrim’in de ilk yaptığı soyut resmi Paris’ten getirmiştim.

 

Çok ucuza sattım, keşke satmasaydım dediğiniz bir eser var mı?
Yahşi B.:
Aslında bütün başyapıtları çok ucuza sattık. Mesela Burhan Uygur’un “Kapı”sı. Burhan Uygur bana geldi, ev almak istiyorum yardım et diye. Ben de ona Suadiye’den şu anda karısının oturduğu evi aldım; 72 milyon 500 bin liraya o zamanın parasıyla. O da bana karşılığında “Kapı”yı ve de kırmızılı bir resmini verdi. “Kapı”yı aldım ama bir türlü satamıyorum. 1.5 yıl sonra Erol Aksoy’a sattım, 75 milyona. Sattım kurtuldum, 1.5 yıl o kadar büyük bir parayı bekletmek delilikti. Sonra TMSF el koydu Aksoy’un eserlerine ve müzayedeye çıkardı. Bülent Eczacıbaşı’na “Bu eser bir milyon dahi olsa alacaksınız” dedim o da “Tamam” dedi, 138 bin TL’ye aldı. Bugün o kapıyı açık arttırmaya koysalar 2 milyon dolar eder.

 

Türk sanatının en pahalısı olan “Mavi Senfoni”yi de siz sergilediniz...
Yahşi B.: Evet zaten bu binada yapıldı o resim. 1987 yılında. O dönem Eczacıbaşı’nın öncülüğünde Askeri Müze’de açılan büyük sergide yer alan Doğançay’ın “Muhteşem Çağ”, “Mavi Senfoni” ve “Mimar Sinan”ı bu atölyede yapıldı. Ben o resimleri senelerce satmaya çalıştım. Fakat başarılı olamadım. Dolayısıyla iade ettim Doğançay’a. Sonra beklenmeyen bir fiyata piyasada rekor kırdı “Mavi Senfoni”. Aşağı yukarı 10 sene bende kaldı “Mavi Senfoni”. Koyduğumuz fiyatlar da 4-5 bin dolardı. Kimse almadı çünkü o tür resim satılmıyordu o yıllarda.

 

İlk satın aldığınız resim hangisiydi hatırlıyor musunuz?
Yahşi B.: İlk 1966’da Utku Varlık’ın bir resmini satın aldım, Akademi’de öğrenciydim. Okuldan arkadaşımdı zaten. Sonra o resmi 2009’da Bülent Eczacıbaşı satın aldı.

Milliyet Pazar, Haber: Yasemin Bay, 29.07.2012

7,7 MİLYON LİRALIK SAHTE TABLO DAVASI

 

 

Dünyanın en zengin adamlarından, petrol devi Viktor Vekselberg’e satılan bir tablonun sahte olduğu şüphesi üzerine İngiltere Yüksek Mahkemesi ünlü müzayede evi Christie’s’in 2.7 milyon sterlin (7.74 milyon TL) ceza ödemesine karar verdi. 20 gündür süren dava, önceki gün karara bağlandı.

 

Vekselberg, 2005’de Londra’da yapılan müzayedede Rus sanatçı Boris Kustodiev’in “Odalisque” adlı çalışmasını, tahmin edilenin 10 katında bir bedelle, 1.7 milyon sterline (4.87 milyon TL) satın aldı. Ancak Vekselberg’in sanat fonunda çalışan uzmanlar, resmin orijinalliği konusunda şüpheye kapıldı. Şüphenin çıkış noktası, 1919 tarihli tablodaki imzanın, 1927’de kullanılmaya başlanan bir aluminyum bazlı renklendirici içeren bir boya ile atılmış olmasıydı.


Vekselberg’in davasına bakan mahkeme, bu iddiaları haklı buldu ve Christie’s’in tablonun bedelinin yanı sıra masraflar için de 1 milyon sterlin (2.87 milyon TL) ödemesine karar verdi. Davada, Christie’s’in ihmaline veya tabloyu yanlış tanıttığına dair iddialar dikkate alınmadı ancak ‘kanıtlar doğrultusunda tablonun Kustodiev’in olmadığı’ hükmüne varıldı.

 

Karar karşısında şaşkın ve üzgün olduklarını açıklayan Christie’s yöneticileri, “Christies’in ihmali olmadığı yönündeki karardan memnunuz. Ancak bu tablonun orijinal olduğuna dair inancımızı koruyoruz ve hukuki seçeneklerimizi değerlendiriyoruz.”

Milliyet, 29.07.2012

HACİVAT İLE KARAGÖZ'Ü TEMSİL EDİYOR MU?

 

 

Bursa'da belediye tarafından 850 bin liraya yaptırılan ve Hacivat ve Karagöz'ü temsil ettiği öne sürülen Yüzen Taşlar Heykeli tartışma konusu oldu.

Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği Genel Başkanı Adnan Önürmen, heykelin Karagöz ve Hacivat'ı kesinlikle temsil etmediğini, içinde makine bulunan taşlar olduğunu öne sürdü. Mimarlar Odası Bursa Şubesi Başkanı Nizamettin Kaya da bu görüşe destek verdi. Heykeli yaptıran Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Kültür A.Ş. Genel Müdürü Rıfat Bakan ise, dünyada bir benzerinin daha olmadığını söylediği heykeller için "İki heykel de Hacivat ve Karagöz'ü temsil ediyor. Suyla hareket eden taşlardan daha küçük olanı, munis karakterli, eğitimli ve nüktedan Hacivat'ı, diğeri ise daha ağır ve kaba olanı, tepesinden sular fışkıran heykel de öfkesiyle Karagöz'ü temsil ediyor" dedi. Kars'ta Başbakan Erdoğan'ın 'ucube' diye nitelediği heykelle gündeme gelen dünyaca ünlü heykeltraş Mehmet Aksoy ise, "Heykel fotoğraf gibi olmaz, olamaz. Buradaki de soyut bir çalışma ve iki taş kütle gayet başarılı bir şekilde gölge oyununun iki karekteri olarak hareketli hale getirilmiş. Hareketlerine de anlam katılmış. Bence gayet başarılı bir soyut çalıma olmuş" dedi.

Bursa'da Büyükşehir Belediyesi tarafından Bursa Ticaret ve Sanayi Odası katkılarıyla heykeltıraş Christian Tobin'e yaptırılan ve geçtiğimiz ay açılışı gerçekleştirilen 'Yüzen Taşlar Heykeli'nin Hacivat ve Karagöz'ü temsil edip etmediği konusu tartışmaya neden oldu. Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği (GÜMÇED) Genel Başkanı Adnan Önürmen, heykelin Karagöz ve Hacivat'ı kesinlikle temsil etmediğini, içinde makina bulunan taşlar olduğunu öne sürdü. Önürmen, heykelin Karagöz ve Hacivat'ı kesinlikle temsil etmediğini, içinde makina bulunan taşlar olduğunu öne sürdü. Bursa'nın yeşili, bitki örtüsü, doğası ve kültürü ile başta Türkiye olmak üzere dünya milletlerinin dikkatini çekmeyi başarmış bir tarih şehri olduğunu belirten Önürmen, şehrin merkezine dikilmiş bu iki taşın, sanat, edebiyat, tarih ve hayal dünyasının iki önemli figürü olan Karagöz ve Hacivat ile uzaktan yakından hiçbir bağlantı kurulamayacağını iddia etti.

Heykelin şekli nedeni ile toplumda rahatsızlık yarattığını kaydeden Önürmen, "Şehrin göbeğine dikilmiş olan ve 850 bin liraya malolan bu iki taş, aslında Bursa'da yaşanan doğa katliamının da bir anlamda sembolüdür. Mermer ocakları ile kirlenen sular ve neticesinde bu suları içmek zorunda olan köylüler, cezaevlerini andıran TOKİ binalarının şehir merkezine yapılması, gelişi güzel imar izinleri, kaçak yapılar bunlardan sadece birkaçı. Altıparmak Caddesi'ne dönüp bir bakın. Esnaf kan ağlıyor. Dükkanların tek tek kapandığı bir yere böylesine yüksek bir maliyetle hiçbir anlam ifade etmeyen bu makine heykelin yapılması trajikomik bir tablodur" dedi. Önürmen, heykel yapılmasına karşı olmadıklarını ama stadyumun hemen karşısındaki bu alana Şampiyon Bursaspor'un heykelinin yapılmasının çok daha anlamlı olacağını ifade etti.

Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü Rıfat Bakan ise, dünyada bir benzerinin daha olmadığını söylediği heykeller için "İki heykel de Hacivat ve Karagöz'ü temsil ediyor. Suyla hareket eden taşlardan daha küçük olanı, munis karekterli, eğitimli ve nüktedan Hacivat'ı, diğeri ise daha ağır ve kaba olanı, tepesinden sular fışkıran heykel de öfkesiyle Karagöz'ü temsil ediyor. Heykellerin dönüş hareketleri bile Hacivat ve Karagöz'ün hareketleriyle uyumlu. Birbirleriyle sohbet eder şekilde reveransları var. Gece arkadan ışıklandırılıyor, bu da gölge oyununu temsil ediyor. Aslında bunları soyut birer tablo gibi düşünmeli" dedi. Heykellerin maliyetinin şelale ve diğer ekipmanlarıyla birlikte 639 bin lirdaya malolduğuna dikkat çeken Bakan, "Heykellerimizde mühendislik felsefesi var. Dünyada eşi benzeri yok. Taşların üzerendeki çizgilerin bile anlamı var. Onlar da Osmanlı mimarisini temsil ediyor. Tabiki soyut olan bir şeyi bu kadar anlatmamak lazım. Eleştiriler de olabilir" dedi.

Mimarlar Odası Bursa Şubesi Başkanı Nizamettin Kaya da, ikisi 46 ton ağırlığındaki heykellerin hiçbir estetiğinin oılmadığını, kesinlikle Hacivat ve Karagöz'ü de temsil etmediğini söyledi Kaya, "Heykeller bir bütünün parçası olmalı. Buraya bu heykelleri kafalarına göre koydular. Bu meydan planlanırken de biz bir çok şey anlattık, yol gösterdik. Hiç biri göz önüne alınmadığı gibi şimdi bu heykeller dikildi. Bana göre hiç bir şekilde Hacivat ve Karagöz'ü temsil de etmiyorlar da simgelemiyorlar da" dedi.

Başbakan Erdoğan'ın Kars'ta yaptığı heykelleri için ağır eleştiride bulununduğu Dünyaca ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy ise, yaşanan tartışmaların heykele bakış açısının yanlışlığından kaynaklandığını söyledi. Aksoy, "Heykel fotoğraf gibi olmaz, olamaz. Buradaki de soyut bir çalışma ve iki taş kütle gayet başarılı bir şekilde gölge oyununun iki karekteri olarak hareketli hale getirilmiş. Hareketlerine de anlam katılmış. Bence gayet Başarılı bir soyut çalıma olmuş" dedi.

Habertürk, 29.07.2012

ASLANTEPE'DE KAZILAR 15 AĞUSTOS'TA BAŞLIYOR

 

 

Anadolu’da, ilk devletin kurulduğu yer olarak bilinen Malatya’daki Aslantepe Höyüğü’nde bu yılki kazılara 15 Ağustos’ta başlanacağı bildirildi.

 

İtalyan Roma "La Sapienza Üniversitesi" arkeologları tarafından yapılmakta olan kazıların bu yıl 1,5 ay sürmesi bekleniyor. Kazı, İtalyan Arkeolog Prof.Dr. Marcella Frangipane’nin başkanlığında gerçekleştiriliyor. Kazı alanı dışındaki bölümlerin açık hava müzesi olarak düzenlendiği Aslantepe Höyüğü’nde çıkarılan eserler Malatya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

 

Anadolu’da ilk devletin kurulduğu yer olarak bilinen Aslantepe Höyüğü hakkında bilgi şöyle: “Malatya merkez Orduzu beldesinde bulunan Aslantepe Höyüğü, binlerce yıl üst üste yığılan pek çok yerleşim tabakasından oluşmaktadır. MÖ 5 bin yıllarından MÖ 712 tarihindeki asur istilasına kadar şehir olarak varlığını sürdüren tepe daha sonra uzunca bir süre terk edilmiştir. MS 5-6. yüzyıllar arasında Romalılar tarafından kullanılmış ve daha sonra Bizans nekropolü (mezarlık) olarak yerleşimini tamamlamıştır.

 

İlk kazılar 1930'lu yıllarda Fransız arkeologlar tarafından yapılmıştır. Kazılarda taş üzerine alçak kabartma ile dekore edilmiş avlu ve giriş kapısının iki yanında iki aslan heykeli ve karşısında devrilmiş bir kral heykeli ile Geç-Hitit Sarayı bulunmuştur. Bu eserler hala Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

 

1961 yılından günümüze kadar devam eden ve İtalyan ve Roma "La Sapienza Üniversitesi" arkeologları tarafından yapılmakta olan kazılar, Aslantepe'nin tarihini daha erken dönemlere taşıyarak önem kazanmasını sağlamışlardır. Höyükte yapılan kazı sonucunda MÖ 3300-3000 yıllarına ait bir kerpiç saray, MÖ3600 -3500 yıllarına ait bir tapınak, binlerce mühür baskısı, kaliteli metal eserler bulunmuştur. Elde edilen veriler, o dönemde Aslantepe'nin, aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir merkez olduğunu gösteriyor.

 

MS 5000 yılı sonundan MS 4000 sonuna kadar olan zaman süresi içinde güneydeki önemli tarihsel olaylarında belirgin yansıdığı Malatya'nın bu bölgesi, her ne kadar Yukarı Mezopotamya'nın bir parçasını oluşturmaktaysa da tam anlamıyla yerel özelliklerini yitirmemiştir.

 

MÖ 2000 yılında Aslantepe, Fırat Nehrine doğru genişleyen Hitit İmparatorluğu'nun şehri olarak kullanılmıştır. Tepenin Kuzey Doğu yamacına açılan şehir kapısı ve galerisi ile Orta Anadolu Hitit kentlerine benzeyen etrafı toprak urla çevrili bir Hitit şehridir.

 

MÖ 1200 yıllarında Hitit imparatorluğu'nun çöküşünde Doğu Anadolu Geç Hitit başkenti olarak Aslantepe, Asur kralı Sargon tarafından tamamen yakılıp yıkılmıştır.

 

Uzunca bir dönem terk edilen sonra Malatya ovasına gelip Eski Malatya'ya gelip yerleşen Romalılar, buluntulara göre höyük üzerinde basit bir yerleşim kurmuşlardır. Bölge daha sonra Bizans döneminde höyük nekropol (mezarlık) alanı olarak kullanılmıştır.

Star Gündem, 29.07.2012

TARİH YAĞMASINA İZİN YOK

 

 

Isparta’da, jandarma ekipleri tarafından kaçak kazı yapıldığı tespit edilen bir bölgede yapılan incelemede, Geç Roma ya da Bizans dönemine ait olduğu düşünülen bir kilisenin kalıntılarına rastlandı.

 

Edinilen bilgiye göre, Isparta Jandarma Komutanlığı ekipleri, merkeze bağlı Büyükgökçeli beldesinin yaklaşık 1,5 kilometre kuzey doğusunda yer alan Kaletepe mevkisinde kaçak kazı yapıldığını tespit etti.

 

Bölgede güvenlik önlemi alan Jandarma ekipleri, durumu Isparta Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne bildirdi. Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Isparta Müze Müdürlüğü yetkililerinin alanda yaptıkları incelemede, mozaik tabanlı bir yapı tespit edildi. Geç Roma ya da Bizans dönemine ait bir kilise olduğu düşünülen yapıda kurtarma çalışmaları başlatıldı.

 

Isparta Kültür ve Turizm Müdürü Abdullah Kılıç, kazı alanında gazetecilere yaptığı açıklamada, tarihi yapılar açısından zengin Isparta ve ilçelerinde zaman zaman kaçak kazılara rastladıklarını söyledi.

 

Jandarma Komutanlığı ekiplerince de Kaletepe mevkisinde kaçak kazı yapıldığının tespiti üzerine bölgede yaptıkları araştırmada tarihi bir kalıntılara rastladıklarını anlatan Kılıç, "Burada Geç Roma ya da Bizans dönemine ait olduğunu düşündüğümüz çok güzel bir kilise ve mozaiklere rastladık. Bu doğrultuda kurtarma çalışmalarına başlandı. Çalışmalar tamamlandığında yapıyı kentimizin zengin tarihi eserleri arasında, herkesin görebileceği, beğenebileceği bir mekan haline getirmek istiyoruz" dedi.

 

Kazı çalışmalarını yürüten Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç.Dr. Hande Kökten ise çalışmalarda bulunan mozaiklerin çok iyi durumda olduğunu söyledi. Şanslı bir durumla karşı karşıya olduklarını kaydeden Kökten, daha ayrıntılı bir incelemenin ardından koruma çalışmaları hakkında net bir bilgi edineceklerini ifade etti.

 

Mozaiklerin büyük bir alanı kapladığını ve bu durumun koruma açısından sorun teşkil edebileceğine işaret eden Kökten, "Mozaikler, bu mimari yapının organik bir parçası, dolayısıyla yerinde korunması son derece önemli" dedi.

 

Isparta Müze Müdürü Mustafa Akaslan, 15’e 30 metre büyüklüğünde bir alanda 18 açmayla kurtarma çalışmalarını sürdürdüklerini bildirdi. İlk izlenimlerine göre yapının bazilikal yapılı olduğunu düşündüklerini anlatan Akaslan, şöyle konuştu:

"Bazilika, antik Roma döneminde kullanılan, kamusal ve dinsel işlevi olan binalardır. Bunlar derinlemesine dikdörtgen ve sütun sıralarıyla ayrılmış, orta nefli daha geniş, orta neflin bitiminde absisi olan yapılardır. Roma döneminde mahkeme binası olarak kullanılmış, yargıç, yarı dairesel ve kubbeyle örtülü absiste oturup, adaleti buradan yönetmiş. Bazilikalar zamanında en uzun süre ismini ve işlevini sürdüren yapılardır. Aynı zamanda Bizans döneminde de dinsel yapı olarak bazilikal yapılı kiliseler yapılmaya başlanmış. Buranın bazilikal planlı üç nefli bir Bizans kilisesi olduğunu düşünüyoruz."

 

İlk çalışmalarda, çeşitli geometrik biçimde kesilmiş mermer kaplamalı tabanlara ve mozaik tabanlara rastladıklarını belirten Akaslan, üst yapının da yerel taş küfekiden yapılmış tonozlarla ve tuğlayla örtülü olduğunu düşündüklerini kaydetti.

 

Öte yandan, Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından bölgede kaçak kazı yaptığını öne sürülen beş kişi hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğu öğrenildi.

Isparta Kent Haber, 28.07.2012

KAZIDAN TARİH FIŞKIRDI

 

 

Kayseri’nin İncesu İlçesi'nde Bülent Yalman isimli vatandaşın merak üzerine yaptığı kazı, İl Kültür Müdürlüğü tarafından devam ettirildi. Kazıda Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen mozaikler ortaya çıkarıldı.

 

Kayseri’nin İncesu İlçesi'ne bağlı Örenşehir Mahallesi’nde 1980 yılında babasının ahır temeli attığı sırada tarihi eserlere rastladığını ancak çekilen fotoğrafların siyah beyaz olması nedeniyle yetkililerin ilgilenmediğini söyleyen Bülent Yalman, “Geçtiğimiz yıl ben sırf merak ettiğim için ahırda kazı yaptım. Jandarma benim hakkımda kaçak kazı yapmaktan işlem yaptı” dedi.

 

İl Kültür Müdürlüğü’nün konu ile ilgilendiğini anlatan Yalman, “Haziran ayının sonunda arkeologlar tarafından burada bir çalışma gerçekleştirildi. Yaklaşık bir ay boyunca süren çalışmalar sonrasında bizim ahırın 30 metre ilerisinde bulunan çocuk parkına kadar olan bölümde mozaikler ortaya çıktı. Kılıç figürlerinin ve hayvan figürlerinin olduğu mozaiklerin çeşitli olması 10 kişilik kazı ekibini de çok şaşırttı” diye konuştu.

 

Tarihi eserlerin bulunduğu bölümde daha önceden bir kanalizasyon inşaatı ve iki içme suyu şebekesi çalışmaları yapıldığını söyleyen Yalman, “Arkeologların yaptığı çalışmalarda, kanalizasyon ve içme suyu şebeke çalışmaları sırasında mozaiklerin sütun başlarına zarar verildiği ortaya çıktı” dedi.

 

Yalman, kendi arazisi ve mahallenin çocuk oyun parkı yakınlarında bulunan mozaikler için yarım kalan çalışmanın hafta içinde devam edeceğini söyledi.


İl Kültür Turizm Müdürlüğü yetkilileri de çalışmaların sürdürüldüğünü, tarihi eserlerin Roma dönemine ait olduğunu tahmin ettiklerini bildirdi.

Kayseri Kent Haber, 28.07.2012

FETHİYE'DE BİR TAPINAK GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI

 

 

Fethiye’nin Kemer beldesine bağlı Yaka Köyü’ndeki Tlos antik kentinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Akdeniz Üniversitesi ile sürdürdüğü kazı çalışmalarında MÖ 3. yüzyılda kullanıldığı sanılan bir tapınak gün yüzüne çıkartıldı.

 

Akdeniz Üniversitesi’nden 26 bilim üyesi ile Japonya’dan 8 kişilik ekibin sürdürdüğü 2012 Tlos antik kenti kazı çalışmaları sırasında Roma Dönemi’nde en büyük tanrının tapınağı olarak kabul edilen Kronas Tapınağı ortaya çıkarırken, bu Likya’nın “Gök Tanrısı” yani en büyük tanrısı Türgas’ın tapınağı olduğu ve 3. yüzyılda kullanıldığı ifade edildi.

 

Akdeniz Üniversitesi’nden Prof.Dr. Taner Korkut’un kazı başkanlığını yaptığı Tlos Antik Kent’te ortaya çıkarılan kültürel mirasların geçmişinin 11 bin yıl öncesine dayandığı kazı çalışmalarının tiyatro, tapınak, Girmeler Mağarası, kent bazilikası stadyum alanında devam ettirildiği bildirildi.

 

Japonya, Tokyo, Rikkyo Üniversitesi’nden Prof Dr. Satoshi Drano’nun da ekibi ile katıldığı kazı çalışmaları, aşırı sıcak altında yapılıyor. Japon ekip, kent bazilikasında çalışma yaparken, çalışmalarının ana sponsorunun Kültür ve Turizm Bakanlığı olduğu kaydedildi.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Taner Korkut, tapınağın ortaya çıkarılmasına “Tapınağın ortaya çıkarılmasına çok ağırlık verdik. Burası çok önemli bir yer. Biz şuanda Roma dönemi ismi ile Kronas tapınağındayız. Kronos tapınağı demek en büyük tanrının tapınağı demek. Burada rastladığımız tapınak Türkiye’nin hiçbir yerinde yok. Bu Likya’nın Gök Tanrısı yani en büyük tanrısı Türgas’ın tapınağı. Roma döneminde bu kronas adını almış ve tüm imparatorlar döneminde yeniden inşa edilerek, en son MÖ. 3. yüzyılda kullanılmış. Bu alan tüm zamanlarda Tlos’ta kutsal bir alan. Önce bir tapınak, daha sonra sinagog ve en sonda bir bazilika yapılıyor. Yani üç farklı din, farklı inanış, bu kutsal alanda yaşatılıyor. Daha çok işimiz var. Daha bitmedi. Tek yaptığımız şey tapınağın podyumunu ve kendisini ayağa kaldırmak. Aynı zamanda 800 blok buradan kaldırıldı. Bilgisayar ortamında restorasyon projesi hazırlandı. Eğer ödenek bulabilirsek yarın bu yapının restorasyonuna başlayabiliriz. ve çok kısa sürede güzel de korunmuş bu yapı; 2-3 ay içerisinde ayağa kaldırılabilir. Daha sonraki çalışmalarımız bunun etrafında sürdürülecek. Şimdi ağırlımızı bazilika’ya yani başka bir dinsel yapıya verdik” dedi.

 

“Tapınağın tarihsel olarak bir şeyi yok. Çünkü Roma döneminden çok daha önceki dönemlere ait elimizde yapılar ve kalıntılar var. Ama Tlos’un tek tapınağı olması bakımından çok önemli. Hiç Tlos’ta daha önce bir tapınak kazmamıştık. İlk defa bir tapınak kazmamız bakımından da önemli” diyen Prof.Dr. Taner Korkut, şunları söyledi: “2012 çalışmalarına 3 Mayıs’ta başladık.

 

3 Mayıs ile 15 Haziran arası kazıbilite çalışmaları yaptık. 15 Haziran’dan buyana da kazı çalışmalarımız yürütülüyor. Ekibimizde yaklaşık 26 tane bilimsel üyemiz var. 8 tanede yabancı uyruklu Japonya’dan ekibimiz var. Kentin değişik merkezlerinde çalışmalar yürütüyoruz. Bunlardan biri stadyum alanı üzerinde bulunduğumuz. Girmeler mağarası, tiyatro, tapınak, krons tapınağı, kent bazilikası olmak üzere farklı noktalarda aynı anda çalışmalara sürdürüyoruz”

haberler.com, 28.07.2012

100 MİLYON YILLIK DEV İSTRİDYE

 

İngiltere ile Fransa’yı ayıran Manş Denizi’nde 20 santimetre kalınlığında, 18 santimetre genişliğinde, 100 milyon yıllık olduğu tahmin edilen bir istiridye fosili balıkçıların ağına takıldı.

 

Fosil, normal bir istiridyeden 10 kat daha büyük. İstiridyenin yaşı kabuğundaki halkalardan tahmin ediliyor. İstiridyenin içinde inci olup olmadığı merak konusu olurken uzmanlar, “Tarih öncesinden kalma istiridyenin içinde inci olmasına imkan yok” açıklaması yaptı. Uzmanlar şimdi istiridyeyi tomografi yaparak inceleyecek.

Hürriyet, 28.07.2012

VE KARŞINIZDA KRAL SUPPİ!

 

 

Türkiye dahil, tüm arkeoloji dünyasının merakla beklediği heykel dün tanıtıldı. Hatay Reyhanlı’da bulunan heykel Hitit Kralı Suppiluliuma’ya ait çıktı. Bakan Günay, “Böyle bir eserin dünyada benzeri yok. Hiç bu kadar gösterişli kral heykeli görmedim” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, “Çok önemli bir heykel bulduk” geçen hafta gündeme getirdiği ancak detaylarıyla ilgili hiçbir bilgi vermediği o heykel nihayet dün tanıtıldı. Hatay’ın Reyhanlı İlçesi'ne bağlı Demirköprü Köyü yakınlarında bulunan Tell Tayinat Höyüğü’nde ortaya çıkarılan heykelin Hitit dönemine ait olduğu belirlendi. Toronto Üniversitesi’nden Prof.Dr. Timothy Harrison ve ekibi tarafından bulunan heykelin Hitit Kralı Suppiluliuma’ya ait olduğu belirlendi. İncelemelerde bulunmak üzere kente gelen Bakan Ertuğrul Günay, Hatay Arkeoloji Müzesi’nde Toronto Üniversitesi’nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığında yapılan kazı çalışmasında ortaya çıkarılan eserin tanıtımı için düzenlenen törene katıldı.

Prof.Dr. Harrison başkanlığındaki ekibin 2004 yılından bu yana kazılar yaptığını belirten Günay, bölgede çalışan ekibe buldukları eser nedeniyle ülke, dünya ve arkeoloji bilimi, tarihi adına teşekkür etti. Ekibin, haziran ayının sonunda çok önemli ve Anadolulu figürler bulduklarını belirten Günay, “1.5 metre yüksekliğinde, yaklaşık 1.5 ton ağırlığında 2 buluntu ortaya çıkarıldı. Bir tanesinin bilimsel bilgilere göre, bir kral heykelinin üst kısmı olduğu anlaşılıyor. Sakallı, bukleli saçlı, kollarında özel bir takım bileklikler var. Bir elinde mızrak, bir elinde başak tutarak hem savaşmayı hem üretmeyi kendi halkı için şiar edindiği anlaşılıyor. Heykelin arka kısmında yazı var. Hemen yanında da bir kanatlı boğa ve aslan heykeli var. Bunlar milattan bin yıl önceye kadar tarihleniyor. Yani günümüzden 3 bin yıl önceye kadar gidiyor. Bu bölgede Geç Hitit dönemlerinin önemli anıtsal eserleri olduğu bu buluntulardan da anlaşılıyor. Zaten önceki yıllarda da benzer bazı buluntular ortaya çıkarılmıştı” diye konuştu.

Bölgeden, gelecek kazı döneminde de buna benzer güzel eserlerin ortaya çıkarılacağına inandığını kaydeden Günay, şunları kaydetti: “Bu eser oldukça Anadolulu bir buluntu. Roma, Yunan eseri, devamı değil. Ya da Batı Anadolu’da gördüğümüz eserlerden oldukça farklı. Bölgeyi çağrıştıran bölgeyi simgeleyen motifler bulunan Anadolulu önemli bir heykel. Bazalt taşından yapılmış. Gözleri de takma, ayrıca özel taştan yapılmış siyah beyaz. O kralın da gözleri etkileyici ki özel olarak vurgulanmaya çalışılmış. Heykelin alt yarısı ne yazık ki şu anda bulunamadı. Tahrip olmuş bir ölçüde. Ancak, üst yarısı bileklerden yukarısı sapasağlam vaziyette. Ben böyle bir heykeli ilk olarak görüyorum. Bunun eşi benzeri ne ülkemizde ne de dünyada olduğunu sanmıyorum. Yurt içinde ve yurt dışında kendi kendini ifade eden bu kadar gösterişli bir kral heykeli görmedim.” Günay, Hatay Arkeoloji Müzesi’nde bulunan eserin, kazı ve müze ekibi tarafından rehabilite edileceğini, yakın bir gelecekte de eserin teşhire çıkacağını kaydetti.

Vatan, 28.07.2012



******


SABUNTAŞINDAN GÖZLERİ VAR

 

 

Hatay’ın Reyhanlı İlçesi Demirköprü Köyü yakınlarındaki Tel Tayinat Höyüğü'nde bulunan Hitit Kralı II. Şuppiluliuma’ya ait heykel arkeologları heyecanlandırdı. Bugüne kadar Hitit kral mezarına Anadolu ’da hiç rastlanmadı. Tel Tayinat Höyüğü’nde 1.5 metre yüksekliğindeki kral II.Şuppiluliuma’nın heykeli mezarı da burada mı sorusunu akıllara getirdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yılın buluşu olarak değerlendirdiği heykel için “İlk defa bu gözlere sahip Anadolu ’da bir heykele sahip olduk’’ dedi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü de, “Gözler genelde farklı malzemeden yapıldığı için düşüyordu ama bu heykelde sağlam çıktı’’ dedi.

 

Toronto Üniversitesi’nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığındaki 8 ülkeden 47 kişilik ekip, Hitit dönemine ait kral heykeli buldu. Önceki gün kamuoyuna tanıtılan eserin en çok gözleri ön plana çıktı. Sakallı, bukleli saçlı, kollarında özel bileklikler olan heykelin üst kısmı sağlam bir şekilde bulunurken, heykelin alt kısmına henüz ulaşılamadı. Yaklaşık 1.5 ton ağırlığındaki heykelin gözlerinin beyazlığı kireçtaşından, siyah bölüm ise steatit denilen sabuntaşından yapılmış. Süslü, gözlerin ilk defa bu tarzda görünmesini, daha önce bulunan heykellerin gözlerinin düşmesine bağlıyor. Süslü şöyle konuşuyor: “Genel haliyle geç Hititlerde gözler hep farklı malzemeden yapılır. Yakut, kireçtaşı, steatit malzeme kullanılır. Gözler aradan geçen yüzyıllar içinde hep düşümüş. İlk defa bu heykelde düşmeden ele geçti.’’

Arkeolog Nezih Başgelen, heykelin son Hitit kralı olmasından dolayı çok önemli olduğunu vurguladı. Bugüne kadar Hitit kral mezarının ortaya çıkmaması nedeniyle buradaki buluntuların çok heyecan verici olduğuna dikkat çeken Başgelen, ‘’Höyük belki de bize bir kral mezarı gösterecek. Son çivi yazılı belgeler Hitit kralı II. Şuppiluliuma’nın Lazkiye ile Adana arasında olduğunu gösteriyordu. Çünkü Hattuşa’ya döndüğüne dair bir kaynağa rastlanılmadı. Bu tarzda heykelleri geç Hititte Zencirli, Karatepe ve Malatya ’dan biliyoruz. Bu heykellerin öncüsü durumda. Bugüne kadar hiçbir Hitit kral mezarı bulunmadı. Belki bir Hitit kral mezarı buluntusunun habercisi olur. Portrenin tam olarak ele geçmesi çok önemli” dedi.

Müzeler Genel Müdürü Süslü de ‘’Tel Tayinat’da bir tapınak olduğunu biliyoruz. Ona ait heykeller ve kaideler var. Heykelleri bir çukurun içinde üst üste tespit ettik. Kral mezarı da büyük bir tapınak da çıkabilir’’ dedi.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 30.07.2012

TÜRKİYE ARKEOLOJİ ALANINDA BİR ŞANTİYE!

 
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Türkiye'yi arkeoloji alanında bir şantiyeye dönüştürdük. Çünkü Türkiye, dünya arkeolojisinin en önemli merkezlerinden" dedi.

Günay, Küçükdalyan beldesinde inşaat çalışmaları devam eden Hatay Arkeoloji Müzesi'ndeki incelemelerinin ardından yaptığı konuşmada, Türkiye'nin en büyük arkeoloji müzesini Hatay'da yaptıklarını söyledi.

Hatay'da 32 bin 750 metrekare kapalı alanı ve teşhir mekanı 11 bin metrekare olan bir müze inşaatının devam ettiğini vurgulayan Günay, bu kadar büyük bir alanın bir günde gezilmesinin mümkün olmadığını, burada günlerce gezilen bir arkeoloji müzesi yapmaya çalıştıklarını ve bunun da Türkiye'ye çok yakışacağını belirtti.

 

Türkiye'de yapılan kazılarda her gün dünya arkeoloji biliminin tarihine geçecek olan ünik, özgün, eşsiz eserler bulduklarını ifade eden Günay, ''Şu anda Antakya müzemizde, depolarda 35 bini aşkın eserimiz bulunuyor. Biz bunlarının sadece 2 binin altında bir rakamı sergileyebiliyoruz. Burada çok daha büyük sergi mekanlarına kavuşacağız. Gerçekten dünya tarihini geçebilecek metre karede hem mozaik hem de bunun dışındaki eserleri sergileyeceğiz. Bu bölgeyi Hatay'dan başlayıp Van'a kadar uzanan bir müzeler bölgesi yapmaya, şehir, tarih, kültür turizminin dünyaca bilenen bir özel barış noktası, özel destinasyon bölgesi haline getirmeye çalışıyoruz'' diye konuştu.

2011 yılını 30 milyonun üzerinde turistle kapattıklarına dikkati çeken Günay, Türkiye'nin, turizmden 25 milyar dolardan fazla gelir elde ettiğini bildirdi.

Türkiye'de sadece deniz kıyısı turizmi yapılmaması gerektiğini belirten Günay, ''Çünkü Türkiye'nin sivil mimarlık örnekleri, ören yerleri, çeşitli dinlerin ibadet merkezleri, camileri, mescitleri, medreseleri, manastırları, kiliseleri, sinagogları ve eskiden kalma şatoları, kral sarayları, bey mekanları, bütün bunlar gerçekten dünya çapında. Büyük bir zenginlik taşıyor ve biz bunu turizmin sunumu içerisine katmaya çalışıyoruz. Şu anda Türkiye'de 12'si proje, 17'si uygulama olmak üzere 29 yeni müze üzerinde çalışıyoruz'' dedi.


Ankara'ya dünya çapında yeni büyük bir müze yapmaya çalıştıklarına da değinen Günay, Hatay'daki müzenin Cumhuriyet'in 90. yılı olan 2013 yılının ekim ayında açılmasını hedeflediklerini ifade etti.

Tell Tayinat Höyüğü'nde yapılan kazı çalışmasında bulunan kral heykelini yeni yapılan Arkeoloji Müzesi'nin kralı ilan eden Günay, ona müzede özel bir bölüm ayıracaklarını söyledi.

Ellerinde çok sayıda heykelin olduğunu, ancak bunların benzerlerinin Atina ya da Roma'ya gidildiği zaman da görülebileceğini vurgulayan Günay, Hatay'daki aslan heykelinin dünyada başka benzerlerinin bulunmadığını kaydetti.

Gaziantep'te ''Çingene Kızı''nın simge olduğunu belirten Günay, Tell Tayinat Höyüğü'nde bulunan heykelin de Hatay için bir simge olduğunu sözlerine ekledi.

İncelemelerde Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, Antakya Belediye Başkanı Lütfü Savaş, AKP Hatay Milletvekili Orhan Karasayar ve bazı kurum müdürleri de hazır bulundu.

Habertürk, 28.07.2012

İŞTE ORİJİNAL PROJE; ÜÇ KATA İZİN

 

 

Radikal, Ayvansaray'da belediyenin 'müteahhi de üç, vatandaşa iki kat' hilesini, projenin orijinaline ulaşarak belgeledi. Mimarlar Odası: Mahallelinin elinden parselini almak istiyorlar.

 

Fatih Belediyesi’nin Ayvansaray’da vatandaşlara ‘sahte’ avan proje göstermesinin yankıları sürerken sahtesi yapılan 1604 sayılı İstanbul Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu onaylı avan projenin orijinaline ulaştık. 11.06.2010 tarihli Belediye Meclis kararıyla onaylanan orjinal projede dünkü haberimize konu olan 2869 ada 12 parselde kat yüksekliği 9.50 yani üç kat olarak gösterilmiş. Bu durumda Fatih Belediyesi’nin 15.12.2011 tarihinde vatandaşa verdiği avan projedeki vaziyet planı ve cephe görüntüsünün sahte olduğu belgelenmiş oldu.


Ayvansaray Mahallesi 2869 ada 12 parselde kendi evini yapmak isteyen bir vatandaşın başvurusuna Fatih Belediyesi’nin verdiği yanıtla ortaya çıkan skandalı Radikal dün ‘vatandaşa iki, müteahhite üç kat’ başlığıyla duyurmuştu. Aynı tarih ve sayı verilen vaziyet planını Yenileme Alanları Koruma Kurulu’nun da onayladığı belirtiliyordu. Ancak vatandaşın kurula başvurusunda farklı bir vaziyet planı ile karşılaşması üzerine olayın gerçek boyutu anlaşılmıştı.


Radikal , İstanbul Yenileme Alanları Koruma Kurulu tarafından 01.06.2010 tarihinde onaylanan orijinal avan projeye ulaştı. Ütopya Mimarlık tarafından hazırlanan orijinal projede, 2869 ada 12 parselde Toklu İbrahim Dede Sokak ile Kuyu Sokak’ın birleştiği köşedeki eve üç kat izni verildiği görülüyor. Fatih Belediyesi Etüd Müdürlüğü ve Belediye Meclisi tarafından da onaylı projeye rağmen farklı bir avan projenin üretilmesi şaşkınlık yarattı. Savcılığa suç duyurusundan bulunacaklarını belirten Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu şöyle konuştu:
“Bir imar suçu değil adi bir suçla, sahtekarlıkla karşı karşıyayız. İlk kez karşılaştığımız bir suç unsuru. Böyle bir avan proje onayı olabilir mi? İki ayrı vaziyet planı olan onaylı proje. Koruma kurulları açısından da utanç verici bir durum. Mafyatik bir yöntem bu. Baskı oluşturup mahallelinin elinden parselini almak istiyorlar. Sulukule, Fener - Balat projeleri idare mahkemesince iptal edilmişti. Ayvansaray bu nedenle bile iptal edilebilir. Aynı yere iki ayrı avan proje tatbik ediliyor. Savcılar harekete geçmeli. Kentsel dönüşüm adı altında bu tür uygulamalar sürekli yapılıyordu. İlk defa bu haberle ayyuka çıkmış oldu.” 

Vatandaşı evini satmaya ikna için
Fener Balat Ayvansaray Derneği (FEBAYDER) Sözcüsü Çiğdem Şahin de şunları söyledi:
“Toklu İbrahim Dede’de bütün süreç içinde bir sürü yolsuzluk, usulsüzlük birbirini izledi, bazıları ortaya çıktı, bazıları hala bilinemiyor. Bu son olay ise ‘yok artık bu kadarı da olamaz’ dedirtecek boyutta. Düşünün karşımızda bir belediye var, kuruldan farklı bir proje geçiriyor, vatandaşa göstermek için aynı, gün, tarih ve sayıyla ikinci bir sahte proje düzenliyor. Projelerden vatandaşa gösterilecek olanda kat sayısı iki, müteahhitler için geçerli gerçek uygulanacak projede ise kat sayısı üç... Yani vatandaşı evini satmaya ikna etmek için Fatih Belediyesi resmen nitelikli dolandırıcılık yapıyor, planlı, programlı, halkı hile yoluyla kandırarak evlerini elinden almaya çalışıyor. Kentsel Dönüşüm sürecinde belediyelerin halka tutumuna dair etik bir sorgulamanın da yapılması şart. Belediyelerin kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor; ama hiçbir yaptırım uygulamadan bu nasıl gerçekleşecek bu ayrı bir sorun. Bakalım bu skandalda Fatih Belediyesi ve sorumluları cezalandırılacak mı?”




Fatih Belediyesi, Ayvansaray’da kendi evini yapmak isteyen vatandaşlara, arsalarına ancak iki kat izni verildiğini gösteren bir proje gösteriyordu. Oysa projenin orijinalinde üç kata izin var (üstte).



Fatih Belediyesi ise konuyla ilgili sessiz kalmayı yeğledi.
Bu arada Yenileme Alanı Koruma Kurulu’ndan isminin açıklanmasını istemeyen bir kurul üyesi skandalın farklı boyutlarına da değindi. Ayvansaray’da inşaatı yapacak olan Altın Boynuz firmasının avan projeyi değiştirdiğini, değiştirilen projede de mimarın imzasının olmadığını söyledi. Kurul üyesi, skandalın sadece Fatih Belediyesi’nde değil 2 Nolu Yenileme Alanları Koruma Kurulu’nda da sürdüğünü belirtti. 

 Radikal, 28.07.2012

 

******


HANGİSİ GERÇEK?

 

Ayvansaray'da vatandaşa 2 kat, müteahhide 3 kat izni verildiğinin ortaya çıkmasından sonra bir garip çelişki daha gün yüzüne çıktı: Belediye Başkan Yardımcısı imzalı, aynı tarih ve aynı sayı ile yazılmış iki cevabi dilekçe.

 

 

Fatih Belediyesi, Ayvansaray için hazırlanan avan projeden sonra dilekçeleri de ikiledi. Radikal, Ayvansaray’da bir avan proje ama iki farklı uygulama projesi olduğunu, vatandaşa 2 kat, müteahhite 3 kat izni verildiğini ortaya çıkarmıştı. Fatih Belediyesi bir gün sonra savunma yaptı. Bu savunmayla bir skandal gün yüzüne çıktı: İki avan projeden sonra, ilginç bir şekilde aynı tarih, aynı sayı ve aynı imzayla ikinci bir dilekçe var. Şimdi bu dilekçelerden ve avan projelerden hangisinin gerçek olduğu sorusu gündeme geldi.


Bakanlar Kurulu kararı ile ‘yenileme alanı’ ilan edilen Ayvansaray Mahallesi 2869 ada 12 parsel’de bulunan araziye, vatandaş Mustafa Beşiroğlu’nun kendi isteğiyle ev yapmak istediğini, proje çizmek için de parselindeki avan projenin kendisine tanıdığı hakları öğrenmek istediğini aktardık. Bu amaçla verdiği dilekçeye aldığı cevabı da yayınladık. Cevap şuydu: “15.12.2011 tarihli Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Talip Temizer imzalı cevabi dilekçede 2869 ada 12 parselin yenileme alanında kalması nedeni ile Kuyu Sokak’tan 1.21 m. geri çekilerek H: 6.50 irtifa almaktadır. 2869 ada 12 parselin bulunduğu alana ait vaziyet planı ftk. ve cephe görünüşleri yazımız ekindedir.” Ek olarak da Yenileme Alanları Koruma Kurulu’nun 01.06.2010 tarih ve 1604 nolu karar ile onaylı avan projede gösterilen iki katlı bina görüntüsünün planı verilmişti. Bu belgelere dayanak gösterilen kurul onaylı 1604 No’lu avan projeye ulaşınca, aynı projede vatandaşa 2 kat denen parsele 3 kat verildiğini belirledik. 

Fatih Belediyesi ne dedi?
Bunları haberleştirince Fatih Belediyesi itiraz ederek şu açıklamayı yaptı: “2869 ada 12 parsel sayılı taşınmaz maliki, uygulama projelerini hazırlayabilmek için ada bazında onaylanan avan projesini 06.12.2011 tarih ve 56969 sayılı dilekçe ile belediyemizden talep etmiştir. Gazete haberinde Fatih Belediyesi Başkan Yardımcısı Talip Temizer imzalı 15.12.2011 tarihli cevapta ‘2869 ada 12 parselin yenileme alanında kalması nedeni ile; Kuyu Sokak’tan 1.21 mt. geri çekilecek H: 6.50 irtifa almaktadır’ İfadesinin bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak 15.12.2011 tarih ve 3965 sayılı Fatih Belediyesi Başkan Yardımcısı Talip Temizer imzalı yazının orijinalinde ise parsel malikinin ilgi dilekçesine ‘2869 ada 12 parselin onaylı avan projeye göre konut alanında kalmakta olduğu; Kuyu Sokak’tan 1.66 mt. geri çekilerek (terk ettirilerek) H:Zemin + iki normal kat irtifa aldığı’ bilgisi verilmiştir.” 

Mimar ne diyor?
Fatih Belediyesi’nin açıklamasından, iki avan projeden sonra vatandaşa verilen iki ayrı cevabi dilekçe olduğu anlaşılıyor. Bunlar aynı tarih, aynı sayı, aynı konu aynı ilgi ve aynı imzayı taşıyor. Mustafa Beşiroğlu adına imar işlerini takip eden ve projeyi çizecek olan mimar Mehmet Baki Aydın ’a ulaştık: “Parseli onlara vermemiz için önce baskı yaptılar. Mal sahibi ‘Kendim yapacağım, kimseye vermem’ dedi. Projeye başlayabilmem için parselin vaziyet planlarını görmem gerekiyordu. Belediyeye bir dilekçe ile başvurup avan peojenin parsele tanıdığı hakları resmi olarak istedik. 10 gün sonra verilen cevapta sokaktan 1.21 m geri çekileceği ve yüksekliğin 6.50 m. olduğu söylenerek avan projedeki çizimler verildi. Ben Koruma Kurulu’na gittim. Avan projeyi görmek istediğimi söyledim. Orada parsele 3 kat izni verilmişti. ‘Nasıl olur’ dedim; ‘Belediye iki kat diyor. İşte çizimler.’ Ordakiler de şaşırdı. Sonra Fatih İmar Müdürlüğü’ne gittim. İmar Müdürlüğü önce kem küm etti, ben ısrar edince bu sefer bana 9.50 m. irtifa hakkımız olduğu yönünde belge verdi. Diğer dilekçe cevabını da benden geri istediler. 45 gün sonra yeniden doğru cevabı verdiler. Ama o projeleri kim çizdi, ilk önce neden iki kat dediler, bunların cevaplarını vermediler.” 

Yanıt bekleyen sorular
Şimdi şu sorular akla geliyor: Kim yada kimler 01.06.2010 tarih 1604 no’lu karar ile Koruma Kurulu’nca onaylanmış avan projeden ikinci bir proje yaptı? Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Talip Temizer’e bile imzalatılan bu proje vatandaşa verilerek ne yapılmak istendi? Temizer belgeyi kerhen imzaladıysa ona bu imzayı kim attırdı? 2 katlı cephe çizimlerini kim üretti? Vatandaşa verilen dilekçeli cevap daha sonra apar topar vatandaştan geri istendi mi? İstendiyse ve yeni dilekçe verildiyse o dilekçeye 45 gün sonra yeni bir tarih, konu, sayı verilmesi gerekmez mi?

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 29.08.2012

 

******


FATİH BELEDİYESİ: HATA YAPTIK

 

Radikal ’in gündeme getirdiği imar skandalının ardından Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir dün basın toplantısı yaparak hata yaptıklarını kabul etti. Demir, söz konusu 3 projenin birinde 2869 ada 12 parselde kesitli 2 kat olarak görüldüğünü kaydederek, “Kurul tarafından onaylı projede, kesitli 2 kat görünüyor. Ama aynı zamanda kurul tarafından onaylı kat planlarında 3 kat görünüyor. Yine şu anda kurul onayında olan uygulama projemizde de 3 kat görünüyor. Bu tür çalışmalarda, bu tür yanlışlıklar son derece doğaldır’’ dedi.

Demir şöyle devam etti: “15 Aralık 2011 tarihinde başkan yardımcımın imzasıyla ‘2869 ada 12 parsel onaylı avan projeye göre konut alanında kalmakta olup, Kuyu Sokak’tan 1.66 metre geri çekilerek, H zemin artı 2 normal kat irtifa almaktadır diye yazısını vermişiz. Bu yetmemiş, bir de ekte, Kuyu Sokak 2869 adanın 12 parselinin durumunu bildirmişiz. Ekinde yine aynı parsele ait 3 katlı yapıyı vermişiz. Bu da yetmemiş, mülk sahibine imar durumu vermişiz. İmar durumunda da ‘Söz konusu parsel, onaylı avan projeye göre, konut alanında kalmakta olup, Kuyu Sokak’tan 1.66 metre geri çekilerek H zemin 2 normal kat’ olarak verilmektedir. Netice itibariyle baştan sehven yapılmış, sadece kesitte yapılmış bir hata ki, biz bunun zaten hata olduğunu söylüyoruz ve gelen mülk sahibine de bunu defalarca söyledik. Mülk sahibinin elinde de kurul onaylı projeyle doğru orantılı, kendisinin 3 kat olarak yapabileceği evrakları da bulunmakta.”

Demir, 3 katlı binaya 2 kat izni vermelerinin mümkün olmadığını dile getirerek şunları söyledi: ‘‘Bütün avan projelerini yaparken müteahhide ayrı, kendi başına yapan mülk sahibine ayrı proje yapmıyoruz zaten. Burayı bir bütün olarak düşünüyoruz ve bütün parsellerin tek tek projelerini yapıyoruz, avan proje olarak kurula sunuyoruz. Fatih’in yüzde 10’unu yenileme alanı ilan ettik. Bütün projeler içerisinde bir adada bir parselin kesitinde yanlışlık yapılması son derece doğal.’’

Vatandaş tepkisi Basın toplantısının yapıldığı sokakta ise vatandaşlar belediye başkanına tepkiliydi. Şadiye İpek, ‘Her gün elektriği suyu keserek bizi evden çıkmaya zorluyorlar. Evimizin çöpünü de almıyorlar’’ diyerek isyan etti.

Radikal, Haber: Fatih Yağmur, 30.07.2012



******


PLAN HATA, YAZIŞMA HATA, PEKİ MAKET DE Mİ HATA?

 

 

Günlerdir belediyenin resmi Twitter hesabından ve belediyenin internet sitesinden haberlerimizi yalanlayan, gazetemizi sahte belge uydurmakla suçlayan ve bu nedenle savcılığa vermekle tehdit eden Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, dün çark ederek, “Sehven yapılmış hata’’ dedi.

Fatih Belediyesi düne kadar resmi twitter hesabından ve basın açıklamasında ne diyordu?: “Resmi evrakı değiştirerek haber yaptığınız için savcılığa başvuracağız’’ , “Tekzip yayınlamak zorunda kalacaksınız’’, ‘’Orijinal belgede vatandaşa verilen irtifanın 3 kat olduğu yazmaktadır’’ , ‘“Gazeteci olduğunu söyleyen sizsiniz, TV kanalını siz ayarlayın hani çıkıp çıkıp konuştuğunuz kanalları?’’ Bunların ardından Belediye Başkanı dün “Sehven yapılmış bir hata’’ dedi. Bunu kabul etmek mümkün değil.

Eğer sadece dilekçeye verilen cevap elimizde olsaydı, elbette ‘Hata yapılabilir, parseller karıştırılmış, 3 kat yerine 2 kat yazılmış’ demek mümkün olurdu. Ancak dilekçe ekinde hem binanın 2 katlı silueti var hem de plan kesitleri çizilmiş. Yani ortada ikinci bir avan proje olduğu kesin. Herhalde projeler de sehven çizilmiş değildir?

Yine Belediye Başkanı diyor ki, “Fatih’in yüzde 10’u yenileme alanı, bir adada bir parselin kesitinde yanlışlık yapılması son derece doğal.”
Hiçbir şekilde doğal olamaz. Yapılan yanlışlık müteahhit firmanın vatandaşın elinden topladığı parselde değil de neden en çok direnen vatandaşın parselinde yapılıyor.

Üstelik bu hata yapıldıktan sonra vatandaşa 45 gün sonra düzenlenen yeni cevabi dilekçeye aynı tarih, aynı sayı, aynı ilgi yazılamaz. Düzeltme yapılır. Aksi durum, resmi evrakta sahteciliğe girer.

Yine açıklamada; “Mülk sahibine imar durumunu vermişiz. Mülk sahibinin elinde kurul onaylı projeyle doğru orantılı, kendisinin yapabileceği 3 kat olarak yapabileceği evrakları da mevcut’’ deniliyor. Ancak mal sahibi Mustafa Beşiroğlu, yapılan yanlışı görüp belediyenin İmar Müdürlüğü’ne 10.01.2012 tarihli dilekçe ile başvurduktan sonra 3 kat yapabileceğine dair doğru bilgi veriliyor. Çünkü o tarihte Beşiroğlu kendisine 2 kat diyen Fatih Belediyesi’nin yanlışını ortaya çıkarıyor. Belediye bu tarihten sonra ilk verdiği 15.12.2011 tarihli cevabi dilekçeyi değiştiriyor.

Hepsinden öte bir başka gerçek daha var. Bugün hala belediyenin binasında sergilenen Ayvasaray Türk Mahallesi’nin maketinde de bu parsel 2 kat olarak görünüyor. Acaba Fatih Belediyesi maketi de mi sehven yaptırdı?

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 30.07.2012

 

******


FATİH BELEDİYESİ, HERŞEYİ ÇİFT YAPMIŞ

 

 

Dilekçe, avan proje derken, tarihi Ayvansaray’da uygulama projesi de çift çıktı. İstanbul 2 Nolu Yenileme Alanları Koruma Kurulu’na da aynı parselle ilgili iki ayrı proje gittiği belirlendi. 2 Nolu Yenileme Alanları Koruma Kurulu, mimar Mehmet Baki Aydın ’ın başvurusuna şu cevabı verdi: “2869 ada 12 parsele ilişkin Fatih Belediyesi’nce iki farklı uygulama projesi iletildiğinden konunun değerlendirilmesi için ilgili yazımız gereği bilgi ve belgenin müdürlüğümüze iletilmesi gerektiği...”
Radikal ’in gündeme getirdiği, Fatih’teki imar skandalı, deştikçe büyüyor. Arsasına kendisi ev yapmak istediğinde üç kat izni olduğu halde iki kat izin varmış gibi gösterilen parsel sahibi Mustafa Beşiroğlu adına projeyi mimar Mehmet Baki Aydın takip ediyor. Mimar Aydın Nisan 2012 tarihinde 2 Nolu Yenileme Alanı Koruma Kurulu’na, 2869 ada 12 parsel için vermiş olduğu projenin neden görüşülmediğini sordu. 29 Haziran 2012 tarihli Kurul Müdürü Raşit Şentürk imzalı yazı şaşırtıcıydı:
“Söz konusu tescilsiz parseldeki yapıya ilişkin mimari uygulama projesi ve gerekli belgeler iletilmiş olup, projenin kurulumuzca değerlendirilmesi istenmektedir. Sonrasında aynı parsele ilişkin başka bir mimari uygulama projesi iletilmiştir. Yapılan incelemede Fatih Belediyesi Etüd Proje Müdürlüğü’nce iletilen projeler ile projeyi hazırlayan sorumlu firmaların farklı olduğu anlaşıldı.”


Buna göre Fatih Belediyesi bir yandan Mimar Baki Aydın ’ın projesini Koruma Kurulu’na gönderirken diğer yandan yenileme alanının müteahhitliğini yapan Altın Boynuz şirketinin projesini gönderdi. Fatih Belediyesi böylelikle avan projeden sonra uygulama projesini de çiftledi. Üstelik belediye, Koruma Kurulu’ndan Mimar Aydın ’ın projesinin dikkate alınmamasını istedi. Mimar Aydın bunun üzerine 2 Temmuz’da Fatih Belediyesi ’ne dilekçe yazıp bilgi talep ediyor. Ancak henüz cevap verilmiş değil. 

‘Sehven’ değil
Radikal ’in ortaya çıkardığı imar skandalında, Fatih Belediyesi, arsa sahibi Mustafa Beşiroğlu’na, Koruma Kurulu onaylı avan projede üç kat yapma hakkı olduğu halde ‘ikinci’ bir avan proje ortaya koyarak iki kat hakkı olduğunu bildirmişti. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, önceki gün, vatandaşa verilen cevabi dilekçede sehven hata yapıldığını ileri sürmüştü. Ancak hatanın sehven olmadığı ortaya çıktı. Hata sadece 15.12.2011 tarihli Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Talip Temizer imzalı cevabi dilekçede yapılmamış. 31.10.2011 tarihli Etüd Proje Müdürü Sema Özyılmaz imzalı belgede de aynı parsele iki kat önerisi getirilmiş.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 31.07.2012

GARİBALDİ'NİN MEZARI AÇILIYOR

 

 

19. yüzyılda İtalya ’nın birliğinin sağlanmasında önemli rol oynayan ve bir süre İstanbul Beyoğlu ’ndaki Çiçek Sokak’ta sürgün hayatı yaşayan askeri lider Giuseppe Garibaldi’nin bedeninin mezardan çıkarılacağı açıklandı. Kararın altında yatan en büyük sebep ise liderin kalıntılarının gerçekten mezarda olup olmadığına dair yaygın şüphelerin bulunması. 

Garibaldi’nin torununun torunu Anita Garibaldi, ‘’Eğer büyükbabamın mumyası oradaysa, korunmaya alınmalı, yok eğer orada değilse artık turistlere yalan söylemeyi bırakmalıyız’’ dedi. Mezarı eylül ayında açılacak olan Garibaldi, öldüğü zaman bedeninin yakılmasını talep etmiş, ancak son dileği görmezden gelinmişti. Komutanın mezarı Sardinya Adası’nda bulunuyor.

Radikal, 28.07.2012

BOR VE NİĞDE'DEKİ İKİ KİLİSEYE 800 BİN LİRA

 

 

Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Niğde’nin Konaklı beldesindeki Aziz Vasilios ve Bor İlçesi'ndeki Röleve, restitüsyon ve Restorasyon çalışmalarını yapacak. Her iki kilisenin onarımı için 800 bin lira kaynak aktarıldı.

 

Niğde İl Encümeni, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Ali Nebol başkanlığında toplanarak gündem maddelerini karara bağladı. Toplantıda, Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’nce röleve, restitüsyon ve restorasyon çalışmaları yapılacak olan Konaklı beldesindeki Aziz Vasilios Kilisesi için Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nce aktarılan 112 bin liranın gelir gider kaydı yapıldı.

 

Toplantıda ayrıca yine Kayseri Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü’nce restorasyon çalışması yapılacak olan Bor İlçesi'ndeki Ermeni Kilisesi için ayrılan 697 bin liranın gelir gider kaydı da yapıldı. Böylece her iki kilise için 809 bin lira ödenek ayrıldığı belirtildi.

 

Öte yandan İl Encümeni toplantısında, tarımla uğraşan çiftçilere destek vermek amacıyla İl Özel İdaresi bütçesinden Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’ne tahsis edilen 121 bin lira ödenek ve 121 bin lira da çiftçi katkılı olmak üzere toplam 242 bin lira ödenekle buğday ve arpa tohumu alınması talebi uygun bulundu.

 

Bu arada İl Özel İdaresi bütçesinden, Murtaza Köyüne, 9 bin 274 lira bedelle alınması planlanan römork tipi morglu cenaze yıkama aracının, Çınarlı Köyüne alınması uygun bulundu.

borhaber.net, 27.07.2012

750 YILLIK EV GÖRKEMİNE KAVUŞTU

 

 

İngiltere’nin Cornwall kentinde 1250'de inşa edilen 'Boconnoc' evi, restorasyon çalışması ile tarihin yükünü üzerinde atarak görkemli günlerine geri döndü.

 

18. yüzyıl başbakanlarının yaşadığı ve İngiliz İç Savaşı'nda 1.Charles’ın saklandığı ev, 1969 yılından itibaren 30 yıl kullanılmadı.

 

Fortescue Ailesi, harabe halindeki evi satın alarak, kapsamlı bir restorasyon çalışması başlattı.

 

 

Çatı onarımı ile başlayan restorasyon çalışması; çizim odası, kütüphane, yemek odası ve 1. Charles’ın İngiliz İç Savaşı sırasında saklandığı 'Kral odası'nın onarımı ile tamamlandı.

 

Tarihi Evler Birliği Başkanı Edward Harley; Anthony ve Elizabeth Fortescue çiftinin 1997 yılında aldıkları bu ev için olağanüstü çalıştıklarını belirterek,  Sotheby's Restorasyon Ödülü'nü 'Boconnoc'a layık gördü.

 

Uzun yıllar boyunca, önemli tarihi isimlerin yaşadığı 'Boconnoc'ın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleri tarafından kullanıldığı da biliniyor.





Daily Mail'in haberine göre; Fortescue Ailesi'nin satın alıp, restore ettirdiği ev; şimdi düğün, özel parti gibi etkinlikler için kiralanıyor.

 

Ntvmsnbc, 27.07.2012

ZEUS ÇÖPE TESLİM OLDU

 

  

 

Kuşadası'ndaki Dilek Yarımadası- Büyük Menderes Deltası Milli Parkı sınırları içinde bulunan, her yıl on binlerce turistin ziyaret ettiği Zeus Mağarası'nın hali yürekleri sızlattı. Hem su altında hem mağara içinde ve çevresinde çöplerin temizlendiği etkinlikte, çok sayıda bira ve şarap şişesi, alüminyum kutu ve poşetin yanı sıra terlik, gözlük ve saat gibi eşyalar, hatta iç çamaşırı bile çıktı. Mağara önündeki dilek ağacına kadın pedi bağlanması da görenleri şaşkına çevirdi.

Dilek Yarımadası-Büyük Menderes Deltası Milli Parkı sınırları içinde bulunan Zeus Mağarası'nda, Milli Park Müdürlüğü ve EKODOSD işbirliğiyle çevre temizliği gerçekleştirildi. Etkinliğe EKODOSD üyelerinin yanı sıra Dilek Yarımadası Milli Park Müdürü Erdinç Kutsal da katıldı. Hem su altında hem mağara içinde ve çevresindeki insan kaynaklı tüm çöpler temizlendi. Zeus Mağarası'nın tertemiz sularına bilinçsiz bir şekilde atılan atıklar EKODOSD dalgıçları tarafından çıkarıldı. Terlik, iç çamaşırı, gözlük, saat, yüzük, alüminyum kutuların çıkarıldığı sualtına, en çok bira ve şarap şişelerinin atıldığı görüldü. Her yıl on binlerce turisti ağırlayan mağaranın çöpe teslim olmuş hali yürek sızlattı.


Mağaranın etrafındaki ağaçların bazı vatandaşlar tarafından dilek ağacı olarak kullanıldığını, dallarına çaput, mendil, naylon ve peçetenin yanı sıra kadın pedi bile asıldığını anlatan EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü ise, "Burasının bir milli park olduğu düşünülmeden bitki ve ağaçlara zarar verilmekte, çevre kirliliği oluşturulmaktadır. Bu nedenle ağaç ve bitkilerin üzerinde bağlanan tüm malzemeleri tek tek çıkardık" diyerek tepki gösterdi.


Sürücü, Türkiye'nin en güzel milli parklarından biri olan Dilek Yarımadası'ndaki Zeus Mağarası'na yerli ve yabancı binlerce ziyaretçiyi ağırladığını hatırlatarak, "Turistler içinde de bu kirliliği yaratanlar var. Çevre bilinci olmayan, doğayı kirleten, tahrip eden bu insanları uyarı görevini mutlaka yapmalıyız" dedi.

Yeni Asır, Haber: Ufuk Baksi, 27.07.2012

RESTORE EDİLİP SU ALTINDA KORUNACAK

 

Artvin'de Deriner Barajı'nın suları altında kalacak olan 700 yıllık Berta Köprüsü'nün, restore edilip su altında korunması yönünde karar çıktı.

 

Köprünün, 1 yıl içinde suya gömüleceğini belirten gönüllülerden Sami Özçelik tepkili: Başka bir yere nakletmeyi istedik, projeler hazırlattık. Ancak cevap alamadık. Bi baktık ki Anıtlar Kurulu onarım kararı çıkarttı. Önce onaracaklar sonra suyun altında koruyacaklar. Yol çalışmasında taşlar köprüye zarar verdi. 'Biz köprüye zarar verdik. Özür dileyelim, onaralım' dediler.

Restorasyonda sona gelindi ve köprü suya gömülmeye hazır. Paranız vardı niye köprüyü taşımak için kullanmadınız? Köprü 80 metre suyun altında kalacak. En az 50 metre de çamurun altında kalır. Hangi çamur içerisinde bu köprü sağlam durabilir. Yazık."

Milliyet, 27.07.2012

DERSİMİZ 8500 YILLIK İZMİR

 

 

Bornova Belediyesi'nin 'Ziyaretçi Merkezi' projesiyle Tarihi Kentler Birliği'nin 'Proje Ödülü'nü kazandığı Yeşilova Höyüğü kazısı, çocukların tarihi yaşayarak öğrendikleri açık hava okuluna dönüştü.

 

Yeşilova Höyüğü'ne gelen öğrenci grupları bölgeyi gezip, kendilerine ait alanda kazı yaptıktan sonra; 8500 yıllık zaman yolculuğuna çıkıyor. Çocuklar, dönemin özelliklerine uygun olarak, taşları birbirine sürtüp kıvılcım çıkarıyor, un öğütüyor, avcılık tekniklerini öğreniyor, duvar örüp takı tasarlıyor
 

Bornova Belediyesi ve Ege Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen Yeşilova Höyüğü kazı çalışmaları kapsamında haftanın üç günü İzmir'in değişik bölgelerinden gelen öğrenciler zaman yolculuğuna çıkıyor. Turistleri ve tarih araştırmacılarını bölgeye çekmek için Ziyaretçi Merkezi Projesi'ni hayata geçirmeye hazırlanan Bornova Belediyesi'nin büyük önem verdiği kazı alanı, çocukların tarihi yaşayarak ve eğlenerek öğrendiği açık hava okuluna dönüştü. Bir süredir yürütülen Zaman Yolculuğu Projesi kapsamında yapılan programlarla Yeşilova Höyüğü kazı alanına gelen ilköğretim çağından 25 kişilik öğrenci grupları, tarihi uygulamalı olarak öğreniyor.
 

Zaman Yolculuğu Projesi kapsamında öğrenciler öncelikle kazı alanını geziyor ve çalışmaları yerinde izleyerek neolitik çağa (Cilalı Taş Devri) ait eserleri inceleme fırsatı buluyor. Daha sonra bu bilgiler ışığında kendilerine ait çalışma alanında kazılar yapıp Cilalı Taş Devri'ne ait eserleri çıkararak kazı çalışmalarına aktif olarak katılıyor. Tüm bu deneyimlerin ardından öğrenciler dönemin kıyafetleri ve yaşam şartlarına uygun şekilde zaman yolculuğuna çıkıyor.
 

Bornova Belediyesi'nin Cilalı Taş Devri'nin şartlarına göre oluşturduğu alanda çocuklar, avcılık tekniklerini öğrenip uyguluyor. Taşları birbirine vurarak buğday öğüten çocuklar, takı yapıp, kilden eşyalar üretiyor. Duvar sıvayıp, çakmak taşıyla kıvılcım çıkarmaya çalışan tarih meraklısı öğrenciler, çeşitli aletler de yapıyorlar. Ege Üniversitesi öğretim görevlilerinden neolitik denöm ve Yeşilova Höyüğü'nden çıkarılan bu döneme ait buluntularla ilgili bilgi de alan çocuklar, tarihi yaşayarak öğreniyor.

 

Zaman Yolculuğu Projesi sayesinde ilköğretim okulu öğrencilerinin yaz tatillerini tarih öğrenerek değerlendirdiklerini söyleyen Bornova Belediye Başkanı Prof.Dr. Kamil Okyay Sındır, "Çocuklarımız tarihi yerinde ve en önemlisi de yaşayarak öğreniyorlar. Çocuklarımız kitaplardan okuduklarını yerinde görüyorlar ve çok mutlu oluyorlar. Bu da Bornova Belediyesi olarak bizim ne kadar doğru adımlar attığımızı gösteriyor. Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi projemizi kısa sürede hayata geçirip, bu alandaki çalışmalarımızı daha da yoğunlaştıracağız" dedi.

Star, 27.07.2012

SARAYA DÖNÜŞECEK

 

 

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın Ankara Ulus’taki tarihi taş binasını Başbakanlık alıyor. Tarihi bina özellikle yabancı ülke başkan kral ve sultanları gibi ağır konuklarına ev sahipliği yapacak.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın yeni binasına taşınarak boşaltacağı Ulus’taki tarihi taş binayı, Başbakanlık alıyor. Tarihi bina, Başbakanlığın “ağır konukları” için misafir sarayı yapılacak. Tarihi binanın, özellikle yabancı ülke başkan, kral ve sultanları gibi, ağır konukların ağırlanacağı, misafir sarayı/konukevi olarak kullanılacağı öğrenildi.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın Ulus’ta bulunan ve halen merkez bina olarak kullandığı tarihi taş binayı, yılın sonuna kadar boşaltacağı belirtildi. Bakanlık, Eskişehir yolunda inşa edilen yeni binasına taşınarak tüm birimlerini bu binada toplayacak.

Başbakanlığın tarihi binayı önce tadil edeceği ve yabancı “ağır” konuklar için misafir sarayı/ konuk evi olacak şekilde yeniden teşrif edeceği belirtildi. Verilen bilgilere göre taş binanın bulunduğu bölgede, sonradan inşa edilen ve tarihi dokuya uymayan binaların yıkılacağı, “misafir sarayı” merkez kalacak şekilde sadece Vilayet binası, Sümerbank, İş Bankası binaları gibi tarihi taş yapıların kalacağı bir plan gündeme alındı.

Cumhuriyetin kuruluşunun sembolü olan Ulus’ta, ilk TBMM binası, İş Bankası, Osmanlı Bankası, Atatürk heykeli ve şu anda Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın kullandığı taş bina yeni Cumhuriyetin de sembolü olmuştu. Bu bina 1925 yılında inşa edilip ‘başvekalet’ olarak hizmete sokulmuştu.

Bina 1937 yılında Kızılay’da bugünkü merkez bina inşa edilinceye kadar da Başbakanlık binası olarak kullanıldı. Bu taş bina böylece 75 yıl sonra yeniden Başbakanlığa geri dönmüş olacak. Ancak bu kez misafir sarayı olarak.

1950’li yıllardan sonra Maliye Bakanlığı binası olarak kullanılan bina 2001 yılında Gümrük Müsteşarlığına tahsis edildi. Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü tarafından 2006 tarihinde “Gümrük Müsteşarlığına olan tahsisin kaldırılarak, binanın Gümrük Müsteşarlığınca boşaltılmasından sonra taşınılması kaydıyla Ankara Valiliği hükümet konağı olarak kullanılması” kararı verildi. Ancak Başbakanlık son kararla, binayı Ankara Valliliğine bırakmadı ve konukevi yapılmasına karar verdi. Bina, Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Yenileme Alanı Kültür ve Tabiat Varlıklarına Koruma Bölge Kurulu’nun 2007 tarihli kararıyla kentsel sit alanı içerisinde yer aldığı tescillenmiş durumda.

Vatan, Haber: Gülümhan Gülten, 27.07.2012

500 YILLIK MUMYANIN ÖLÜM SIRRI ORTAYA ÇIKTI

 

  

 

Yaklaşık 500 yıl önce kurban edilerek bir yanardağın zirvesine gömülen mumyanın ölüm nedeni anlaşıldı.

Araştırmacılar, yüzyıllar önce Arjantin'deki And Dağlarına gömülen Maiden adındaki mumyanın ve onunla aynı zamanda ölen bir başka genç Inca mumyasının doku proteinlerini analiz ederek nasıl öldüklerine ışık tuttu.

Bilim insanları geçmişte Kral Tutankhamon'un ölümünü ortaya çıkaran büyük keşiflerde, DNA tekniklerini kullanmıştı. Ancak DNA analizine dayanan tekniklerde belli hatalar da ortaya çıkıyordu. Örnek olarak, Tutankhamon'un vücudunda sıtmaya neden olan parazitin bulunması, efsane firavunun sıtma semptomları gösterdiği anlamına gelmiyordu. Dahası, araştırmacıların en ufak dikkatsizliği, DNA numunelerinin bozulmasına yol açıyordu.

Buradan yola çıkarak, Inka mumyalarının analizinde, çevre şartlarından daha az etkilenen proteinlere odaklanıldı. New York Üniversitesi'nde antropolog olan Angelique Corthals, LiveScience sitesine yaptığı açıklamada, "Proteinlerin analiz edilmesi, vücudun öldüğü esnada ne üretmekte olduğunu gözler önüne seriyor... Vücudun, barındırdığı hastalıkla mücadele etmek için bağışıklık sistemini harekete geçirip geçirmediğini anlayabiliyorsunuz" dedi.

 

PLOs One dergisinde 25 Temmuz'da yayımlanan araştırmada, Corthals ve meslektaşları biri Maiden adı verilen, diğeri de 7 yaşında kurban edilen iki İnka mumyasından örnekler aldı. Araştırmada, erkek çocuğun kanlı giysisinden alınan numuneler de kullanıldı. 1999 yılında bulunan iki mumya, Arjantin'de yer alan Llullaillaco yanardağının zirvesine gömülmüştü. Çocuklar, bir tören niteliği taşıyan ritüelde öldürüldükten sonra, deniz seviyesinden 6,739 metre yükselikteki dağın tepesine gömüldü.





Elde edilen bulgular, kurban edilen çocukların, öldükleri güne kadar geçen bir yıl süresince iyi bir şekilde beslendiğini, hatta kilo aldıklarını gösterdi. Çocukların, mısır ve kurutulmuş lama eti gibi elit gıdalarla beslendiğine dair deliller elde edildi. Öldükten sonra, dondurucu soğuklarda gömülen vücutları, şişmanlıklarını ortaya koyacak şekilde günümüze dek korundu.

Corthals, "Asıl yapmak istediğim çocukların giysilerindeki ve dudaklarındaki kanın nereden geldiğini bulmaktı... ancak çok daha şaşırtıcı bilgilere ulaştık" dedi. Arkeologlar, iki mumyanın yanında bir üçüncüsünü de buldu. Yıldırım çarpmasıyla öldüğüne inanılan altı yaşındaki kız çocuğundan numune alınmadı.

Bilim insanları, numuneleri incelemek için "shotgun proteomics" olarak bilinen bir yöntem kullandı. Numuneler, kütle spektrometresi olarak bilinen bir cihaza yerleştirildi. Cihaz, proteinleri bileşenlerine, amino asit zincirlerine indirgedi. Ardından bilgisayar programları kullanılarak, bu parçalar modern insan genomundaki gerçek protein numuneleriyle karşılaştırıldı.

Analizler sonucuna, Maiden'ın protein profili, kronik solunum rahatsızlığı bulunan bir hastanın proteinleriyle eşleşti. Maiden'ın bu hastalığa neden olacak bakteri içerip içermediğini anlamak için DNA analizi yapıldı ve ortaya solunum hastalıkları ve tüberküloza neden olan Mycobacterium çıktı. Ancak DNA diziliminin tam olarak çıkarılmaması, kesin olarak hangi bakteri türünün hastalığa neden olduğunun anlaşılmasına izin vermedi. Maiden'la beraber incelenen 7 yaşındaki 'Llullaillaco çocuğu' ise herhangi bir hastalık belirtisi göstermedi.

Corthals, elde ettikleri sonuçlara dayanarak, "shotgun proteomics" yönteminin arkeolojik, medikal ve suç alanındaki ölümleri veya hastalıkları tespit etmek için kullanılabileceğini ifade etti. Hatta, birçok bakterinin neden olabileceği bir hastalığın kesin olarak hangisinden kaynaklandığını anlamak için de aynı yönteme başvurulabileceğini ifade etti.

Corthals, kullandıkları yöntemi Mısır mumyaları üzerinde de denemek istediklerini söylerken, yeni tür analizin sadece arkeolojiyle sınırlı kalmayacacağına ve adli tıp alanında kullanılacağına inandığını belirtti.

Sabah, 27.07.2012

BİR ASRI AŞKIN SÜRDÜRÜLEN KAZILARA RESTORASYON MOLASI

 

Çorum’un Boğazkale İlçesi'nde, UNESCO’nun “Dünya Kültür Mirası Listesi”nde yer alan 7 bin yıllık Hitit başkenti Hattuşa topraklarında 106 yıldır sürdürülen kazı çalışmalarına bu yıl restorasyon molası verildi.

 

“Bin tanrılı kent” olarak anılan Hattuşa’da, 1906 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi adına başlatılan kazılar, 1931′den bu yana Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün himayesinde devam ediyor. Akıbetleri konusunda henüz bir bilgi elde edinilemeyen Hitit Medeniyeti’nin başkenti Hattuşa’da bu yıl kazı çalışması yerine restorasyon ve yayın çalışması yapılması planlanıyor.

 

Alman Arkeoloji Enstitüsü adına kazı çalışmalarını yürüten kazı başkanı Doç.Dr. Andreas Schachner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Hattuşa’da 1906 yılından bu yana kazı, restorasyon ve bilimsel çalışmalar yapıldığını söyledi.

 

Kendisinin ise 7 yıldır kazı çalışmalarının başında bulunduğunu ifade eden Schachner, bu yıl restorater, öğrenci ve antropologların yer aldığı 15 kişilik ekiple kazı çalışması yerine restorasyon ve yayın çalışması yapacaklarını belirtti.

 

Dünyanın en köklü başkentlerinden Hattuşa’da, iki büyük restorasyon çalışması yapacakları anlatan Schachner, şöyle devam etti:

“Restorasyon çalışmaları kapsamında geçen yıl Almanya’dan getirilen Boğazköy Sfenksi’nin bir kopyasını yapma projemiz var. Bu yapılacak kopyayı esas yerine yerleştirmeyi istiyoruz. Gerekli çalışmaları yapmak için izinleri bekliyoruz, gelir gelmez çalışmasına başlanacak. Sfenksin orijinalı Boğazkale Müzesi’nde. Uygun malzeme ile uzmanlar eşliğinde sfenksin döküm tekniğiyle kopyası yapılacak. Bu yapılacak kopyayı esas yerine, yani Yerkapı bölgesindeki sfenksin çıkarıldığı asıl yere konulması hedefleniyor. Bunlar insanların ören yerini daha iyi algılayabilmeleri için yapılan çalışmalar.”

 

Doç.Dr. Schachner, Hattuşa şehrinin surlarının canlandırıldığı kerpiçten yapılan surların sıvasında zaman zaman dökülmeler olduğunu belirterek, surların da restore edilmeye başlandığını kaydetti. Ramazan ayı dolayısıyla bölgedeki restorasyon ve temizlik çalışmalarına sabah çok erken saatlerde başlandığını ve öğle saatlerinde çalışmayı bitirdiklerini de anlatan Schachner, planlanan restorasyon çalışmasının Eylül ayında sona ermesinin hedeflendiğini sözlerine ekledi.

 

Hattuşa’da geçen yıl Aşağı Şehir Kesikkaya mevkisindeki kazı çalışmaları sırasında büyük, resmi ve anıtsal bir yapının varlığı ortaya çıkarılmaya başlanmış, bu binanın bir devlet binası olabileceği düşünülmüştü.

haberler.com, 27.07.2012

ANTİK KENTTE KAZI BAŞLADI

 

Antalya’nın Kaş İlçesi’ndeki Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Xanthos antik kentinde yaz dönemi kazıları başladı.

Xanthos antik kentindeki kazılar, 1952 yılında Fransız arkeologlar tarafından başlatıldı. 2010 yılına kadar Fransız arkeologların yürüttüğü kazılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Burhan Varkıvanç’a devredildi.

1988 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan ve Likya Uygarlığı’nın 5 büyük kentinden biri olan Xanthos antik kentindeki kazılarda, 10 bilim insanı, 8 arkeoloji öğrencisi ve 25 işçi görev alıyor. 2.5 ay sürecek kazılarda Roma Agorası, Batı Kilisesi, Likya yapısı, Güneydoğu sektör ve Nereitler Anıtı’nda çalışma yapılacak. Daha önceki kazı dönemlerinden kalan moloz yığınları kaldırılarak antik kentin büyük bölümünde görsel anlamda düzenleme ve temizlik çalışmaları yapılacak. Çalışmalar kapsamında Harpyler Anıtı ve Lykia Kule Mezarı’nın çevresinde de temizlik yapılacak.

Kazı programı hakkında bilgi veren Prof.Dr. Burhan Varkıvanç, kazıların 5 alanda 7 farklı noktada yürütüldüğünü söyledi. Prof.Dr. Varkıvanç, çalışmalar kapsamında ziyaretçilerin gezdikleri bölgeleri görsel olarak şekillendireceklerini kaydetti. Prof.Dr. Varkıvanç, "Tabii ki amacımız yeni kalıntılara ulaşmak ve bunları kültür dünyamıza kazandırmak. Roma Agorası’nın kuzey kanadını açıyoruz. Bunun yanında hemen batısında yer alan Bizans dönemi kilisesi, büyük olasılıkla bir tapınağın üzerine oturuyor. Bu yapıyı ulaşmak istiyoruz. Yani burada yeni yapılar arıyoruz. Yine ’Likya Kapısı’ olarak adlandırdığımız ve kentin Klasik Dönemi’ne ait bir konutu araştırıyoruz" diye konuştu.

Vatan, 27.07.2012

KADI KALESİ'NDE EZBER BOZAN KAZI

 

 

Kuşadası'nda Kadı Kalesi'ndeki kazı çalışmalarında İstanbul'un Sultanahmet Semti'ndeki Yerebatan Sarnıcı'nın küçük bir kopyası bulundu. Sarnıcın tamamen ortaya çıkartılması için çalışmaların sürdüğü bildirildi.


Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kuşadası Belediyesi ve Ege Üniversitesi İşbirliği'yle, Kadı Kalesi'nde, 11 yıl önce başlayan kazı çalışmalarında arkeologların ezberini bozacak kalıntılara ulaşıldı. Kazılara başkanlık eden Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı ve Bizans Sanatı Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Zeynep Mercangöz, Kale kazısı diye başladıkları çalışmaların buluntularla farklı bir yola girdiğini söyledi.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Mercangöz, manastır kazıları sürerken çok sayıda çömlek, kuyumculuk kalıpları, cam-seramik üretim malzemeleri bulduklarını belirterek, “Manastır'ın altında bulduğumuz anıtsal yapı ise en büyük keşfimiz. 2011 yılındaki kazı çalışmalarımızda kilisede büyük bir altyapı bulduk. Kiliselerde yaygın olarak kutsal mezarların bulunduğu kripto görürüz. Efes'teki Yuannis Bazilikası ve Saint Jean Kiliselerinin altında Yahya'nın mezarı vardır. Ama buradaki kilisenin altındaki bulduğumuz böyle büyük anıtsal yapısı yok. Belki burası da böyle bir mezara ev sahipliği yapıyor. Fakat henüz mezarı bulamadık. Burada küçük bir mezar alt yapısının dışında büyük bir anıtsal alt yapı var. Olasılıkla 5 ya da 6. yüzyılda bu alt yapının üzerine bir sütunlu bazilika inşa edilmiş. Ancak daha sonra Bizans'ın son yıllarında bu bazilika biraz plan değişikliğine uğramış sütunları duvar içine saklanmış. Yapının biraz daha batıya mekanlar eklenmiş. Güneybatı köşeye sarnıç ve şapel yapılmış, boyutlar büyümüş. Farklı mimari farklı plan ortaya koymuşlar. Belki de önceki yıllarda höyük üzerine kurulan bu yapı depremde yıkıldı. Orta Bizans'ta bu yapı güçlendirilerek yeniden kullanma gereği duyulmuş. Bu yıllarda kilisenin de anlamı değişiyor. Burası piskoposluk merkeziyken 13. yüzyılda başpiskoposluğa yükseliyor. Dolayısıyla anıtsal yapıyı daha görkemli kılıyorlar ki biz bunu mimari yapısıyla daha iyi algılayabiliyoruz. Buradaki yapı henüz tam açılmamasına karşın Yerebatan Sarnıcı'nın küçük bir kopyası” dedi.

 

Batı Anadolu arkeolojisine yeni ve önemli veriler kazandıran Kadı Kalesi kazılarında bir ilkin ortaya çıktığını belirten Prof.Dr. Mercangöz, “Genellikle kilise kalıntılarında rahiplerin, din adamlarının mezarlarına rastlanır. Oysa buradaki kazıda kadın ve çocuk mezarları da bulduk. Kilise yapısının üst bölümlerinde sıradan vatandaşların bulunduğu mezarlar açtık. Mekanlar açığa kavuştukça burasının özellikle bir mezar yapısına dönüştüğünü bulduk. Altın sırma işlemeli piskoposluk atkıları ile pek çok değerli kalıntı bulduk. 13'ncü yüzyılın sonunda yaşanan depremde bu alan kullanılmaz hale gelen kale yıkıntıları kaldırmadan üzerine tekrar bir seramik, cam üretimi ayrıca kuyum üretiminin yapıldığına dair kuyum kalıplarına ulaştık. İkona üretimini sıradan insanlar yapmaz. İkona manastırlarda üretilir. Burada önemli ikona örnekleri de bulduk” dedi.

 

Kale ve içindeki kilisede buldukları insan kemiklerini DNA testine göndererek bir gen haritası çıkarmaya çalışacaklarını da anlatan Mercangöz, şunları söyledi:
“Kadıkalesi kazı çalışmalarımızda normalde açtığımız her mezardaki kemikler antropolojik olarak değerlendirilip ölünün kimliğiyle ilgili araştırma yapılıyor. Geçen yıldan burada yaptığımız kazılardan çıkan 5 ölüden alınan DNA, Türkiye de diğer antik kentlerde ve ören yerlerinden toplananlarla karşılaştırılmak üzere gönderildi. İstanbul'dan gelen bir hekim arkadaşımız aramızda. Kendisi bir cerrah ve kendi ekibiyle gen araştırması yapıyor. Kazılarımızda çıkan mezarlarda araştırmalar yaparak çalışmalarımıza bir özgünlük kazandırıyor.”
Kadı Kalesi kazıları, 50 işçi, 10 uzman ile yürütülüyor.

Hürriyet, Haber: Latif Sansür, 27.07.2012

TARİH AŞKI SICAK DİNLEMİYOR

 

 

Pamukkale Üniversitesi Öğretim üyesi Doç.Dr. Bilal Söğüt başkanlığında Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki Stratonikeia antik kentinde sürdürülen kazılar, 50 dereceyi aşan sıcakta da sürdürülürken, 110 kişilik ekip, güneşin yakıcı etkisinden korunmak için örtü altında çalışıyor.
Hissedilen hava sıcaklığının 45, toprak ve mermerin sıcaklığı ile 50 dereceye ulaşılan bir ortamda kazı yapan öğrenciler, yeni buluntulara ulaşabilmek için gün boyunca toprakla savaşıyor.

Hellenistik, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminden izleri içinde barındıran Stratonikeia antik kentinde değişik branşlarda 110 kişinin çalıştığı belirten, Kazı Başkanı, Pamukkale Üniversitesi Öğretim üyesi Doç.Dr. Bilal Söğüt, "Bu yılki çalışmalar, geçtiğimiz yıllara göre çok daha sıcak altında geçiyor. Bu arada kazılarımız ramazana da rastladı. Dini vecibelerini yetire getirmek isteyen arkadaşlarımız oruçlarını tutuyor. Kimsenin kimseye bir dayatması yok. Oruç tutmayan öğrenci arkadaşlarımız da oruç tutanlara saygı göstererek gerekli şekilde davranıyor. Fakat sıcak hava son günlerde kendini iyice hissettirdi. Toprak ve mermerin de ısınmasıyla hissedilen sıcaklık anormal değere yükseliyor. Arkadaşlarımız örtü altında çalışmalarını sürdürüyor" dedi.


Staj için geldiği Stratonikeia antik kentinde kazı çalışmalarına katılan Diyarbakırlı Batman Üniversitesi Kültür Varlıkları Koruma ve Onarım Bölümü 4. Sınıf öğrencisi Birgül Efe, 50 dereceye varan sıcaklığın kendilerini etkilediğini belirterek, "Doğup büyüdüğüm Diyarbakır da çok sıcak. Ama buradaki sıcaklığa toprak ve mermerin ısınması da eklenince hissedilen sıcaklık 50 dereceye ulaşıyor. İnancım gereğince de hem orucumu tutmak hem de işimi yapmak zorundayım. Geçtiğimiz yıl İtalya'da 10 ay staj yaptım. Şimdi son stajımı Stratonikeia antik kentinde tamamlıyorum. Yaptığım işin de kutsal olduğuna inanıyorum. Bizim gibi sıcakta çalışan ve oruç tutan herkese Allah yardımcı olsun" dedi.

Yeni Asır, Haber: Bekir Tosun, 27.07.2012

YERALTINDAKİ 5 ASIRLIK MEDRESE GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR





 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, sadece doğu beden duvarı günümüze ulaşan ve tamamı yıkılarak toprak altında kalan Hançerli Fatma Sultan Medresesi’ni gün yüzüne çıkarmak için proje çalışmalarını başlattı. Osmanlı ilk dönem eserlerinden olan medresenin ayağa kaldırılması için gerekli çalışmalarını başlattıklarını dile getiren Başkan Altepe, yaklaşık 5 asırlık medresenin kültürel, sosyal ve sanatsal etkinliklerin yapılacağı bir merkez olarak bölgeye kazandırılacağını söyledi.

 

Bursa’nın yaşayan canlı bir müze kent olması amacıyla 8500 yıllık Arkeopark’tan 2300 yıllık Bitinya surlarına, 600-700 yıllık Osmanlı eserlerinden Cumhuriyet dönemi sivil mimarlık örneği yapılara her alanda yoğun bir çalışma yürüten Büyükşehir Belediyesi, şimdi de 5 asır önce yaptırılan bir Osmanlı medresesini gün yüzüne çıkarıyor. Sıracevizler, Musababa ve Piremir Mahallelerinin kesişme noktasında ayakta kalmayı başaran tarihi bir duvar kalıntısından yola çıkan Büyükşehir Belediyesi tarihi ve kültürel miras uzmanları vakfiye kayıtlarında yaptıkları incelemelerde söz konusu alanda II. Beyazıd’ın torunu Fatma Sultan tarafından 1500’lü yılların başında yaptırılan Hançerli Fatma Sultan Medresesi’nin bulunduğunu belirledi. 14 oda ve bir derslik olarak inşa edilen ancak zaman içinde yangın ve depremlerden dolayı yıkılarak tamamı toprak altında kalan ve zaman zaman otopark olarak da kullanılan medresenin yeniden Bursa’ya kazandırılması için Büyükşehir Belediyesi’nce çalışmalara başlandı. Vakıflar mülkiyetinde olan medrese alanı onarım karşılığı vakıflardan alınırken, Müze Müdürlüğü denetiminde yapılan araştırma kazılarında medreseye ait tüm izler gün yüzüne çıkarıldı.

 

Kazı alanında incelemelerde bulunan Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Tarihi ve Kültürel Miras Projeler Koordinatörü Aziz Elbas’tan medresenin tarihi hakkında bilgiler aldı. Üç mahallenin de kesişme noktasında geniş bir alan üzerinde bulunan medresenin sadece doğu beden duvarının günümüze ulaştığını ve kalan bölümlerinin ise toprak altında bulunduğunu dile getiren Başkan Altepe, “Arkadaşlarımız yaptıkları araştırma kazısında 14 odanın da bulunduğu noktaları belirledi. Tarihi medresenin tam anlamıyla ortaya çıkarılması için kazı çalışmalarına hız verilecek. Bir taraftan da restitüsyon ve restorasyon projelerini hazırlayacağız. Bu medreseyi restore edildikten sonra her türlü sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliklerin yapılabileceği bir merkez olarak bölgeye kazandıracağız” diye konuştu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, 27.07.2012

KALENİN EN YÜKSEK KULESİ ONARILIYOR

 

 

Selçuk İlçesi'nin simgesi olarak bilinen ve her yönden Selçuk İlçesi'ne gelenlere ihtişamlı görüntüsü ile “hoş geldin” diyen Selçuk Kalesi’nde 2012 yılı onarım çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Kazı Başkanı Büyükkolancı, kule onarımların tamamlanıp Kale’nin ziyarete açılabileceğinin müjdesini verdi.

 

5. Dönem kazı ve onarım çalışmalarının I. Etabı’nın Mayıs ayında başladığını söyleyen Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı, ikinci etap çalışmalarının 3 Temmuz’da başladığını ve Kasım Ayı sonuna kadar devam edeceğini belirtti. Bu dönemde geçen yıllarda başlanan Kale Batı Sur duvarları ve kulelerindeki onarımların tamamlanıp Kale’nin ziyarete açılabileceğinin müjdesini verdi.

 

Geçen hafta tüm hızıyla başlayan onarım çalışmalarında Kalenin en yüksek kulesi olan ve güneye bakan 2 Numaralı Büyük Kule’nin geçen 50 yıl içinde Yıldırım düşmeleri sonucu zarar gördüğünü, zarar gören üst bölümlerinin onarımı ve tehlikesiz hale gelmesi için Kulenin batı kısmına şimdiye kadar kurulan en yüksek ahşap iskelenin kurulduğunu ifade eden Büyükkolancı, 20 metre yükseklikteki bu ahşap iskele ile onarımların gerçekleşeceğini kaydetti. Büyükkolancı, Projeli onarım çalışmalarının yanı sıra Kale ve Takip Kapısı yanındaki sarnıçlarda kazı çalışmalarına da başladıklarını, bu çalışmaların Eylül ayı sonuna kadar devam edeceğini söyledi.

 

Kazı ve onarım çalışmaların Kültür ve Turizm Bakanlığı ödenekleri ile yapıldığını, Selçuk Belediye Meclisi ve Encümeni’nden geçen Kale onarımlarına ilişkin işçi ve malzeme katkısının önümüzdeki günlerde devreye gireceğini hatırlatan Kazı Başkanı Büyükkolancı; “Selçuk Belediyesi ile işbirliğimiz hem malzeme ve hem de proje bazında devam ediyor” dedi.

Selçuk Bölge Haberleri, 24.07.2012





22 - 28 Temmuz 2012

 

Prof.Dr. Engin Akdeniz başkanlığında Akhisar Tepe Mezarı Bazilikası'nda yapılan kazı sırasında genç Roma dönemine ait iskelete rastlandı.

 

İskeletin yaklaşık 1.60 boylarında tahminen 17 ya da 18 yaşlarında bir bayana ait olduğu, yanında ise bebeğine ait iskeletin bulunduğu kaydedildi. Sabah saatlerinde kazı alanının doğu kısmında iskelete rastlanılmasının ardından kazı ekipleri yaklaşık olarak 10 saat fırçalarla süren çalışmalardan sonra iskeleti zarara uğramadan yer altından çıkardı.

 

İskeletin üstünde çıkan tahta parçaları ve doğu batı yönünde bulunmuş olması iskeletin semavi dinlerden birine ait olabileceği şeklinde yorumlanırken; kazı antropoloğu iskeletin bir takım testlere tabi tutulacağını bu testler sonrasında daha net bulgulara ulaşacaklarını belirtti.

 

Kazı başkanı Akdeniz; kazı çalışmalarının henüz çok başında olduklarını bu nedenle henüz çok fazla kayda değer bulgulara rastlanılmadığını belirtti. Kazıların en erken 10 yıl; kısıtlı kaynaklarla devamı halinde ise 20 yıl sürmesi planlanıyor.

Akhisar Haber, 27.07.2012

ŞAPİNUVA'DA HİTİTLERDEN ÖNCEKİ DÖNEM ARAŞTIRILIYOR

 

 

Kazı çalışmalarını yürüten Prof.Dr. Mustafa Süel, bu yıl kazı çalışmalarına tepelerarası mevkiinde bulunan A binasından başladıklarını belirterek, bölgede çevre düzenlemesi yaptıklarını söyledi.

Şapinuva’nın Hititlere 100 yıla yakın başkentlik yapmış bir şehir olduğunu dile getiren Süel, “Şu anda Hititler’den önceki dönemi araştırıyoruz. En son ve en modern çalışmaları yapıyoruz. Artık jeoradar ve jeofizik çalışmalarla araştırmaları yapıyoruz. Ağılönü mevkiinde yaptığımız jeoradar ve jeofizik çalışmalarımızda yeni bir yapı tespit ettik” dedi.
 

Ortaköy İlçesi'ndeki Şapinuva kazı alanında kavurucu sıcaklara rağmen kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Tarihi kentte kazı çalışmaları Tepelerarası mevki adı verilen A binada devam ederken, kazı çalışmalarında bu yıl erkek işçilerin yanı sıra yine kadın işçiler de görev aldı. Güneşten korunmak için yazmalarının üzerine şapka takan ve rahat hareket etmek için şalvar giyen kadınlar, kendilerine verilen görevleri titizlikle yerine getiriyor.

 

Kazı çalışmalarını yürüten Prof.Dr. Mustafa Süel, bu yıl kazı çalışmalarına tepelerarası mevkiinde bulunan A binasından başladıklarını belirterek, bölgede çevre düzenlemesi yaptıklarını söyledi.

Şapinuva’nın Hititlere 100 yıla yakın başkentlik yapmış bir şehir olduğunu dile getiren Süel, “Şu anda Hititler’den önceki dönemi araştırıyoruz. En son ve en modern çalışmaları yapıyoruz. Artık jeoradar ve jeofizik çalışmalarla araştırmaları yapıyoruz. Ağılönü mevkiinde yaptığımız jeoradar ve jeofizik çalışmalarımızda yeni bir yapı tespit ettik. Büyük bir yapı gözüküyor. Çalışmalarımıza buradan sonra orada devam edeceğiz” dedi.

Çorum Haber, 27.07.2012

TARİHİ HAN TURİZME AÇILDI

 

 

Eski ipek yolunun geçtiği Kastamonu-Durağan arasında kervanların konaklama yeri olarak kullandığı Tarihi Han Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restoresi yapıldı.

 

Restorenin ardından Hanönü Belediyesine teslim edilen Tarihi Han ilçe belediyesinde Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapan Tarihi Eser Koleksiyoncusu Erdoğan Topuz’a turizme açılması için tahsis edildi.

 

Tarihi Han’ı müze haline getiren kolleksiyoner Erdoğan Topuz yaptığı açıklamada, ilçenin adını aldığı Tarihi Han’ın restore edilmesinin ardından belediye binasının altında bulunan Tarihi Eserlerimi buraya yerleştirdim. Bütün tarihi eserler benim kendime ait, zaten ben aynı zamanda bir kolleksiyonerim. Bütün fuarlarda Hanönü Belediyesi adı altında stand açıyorum ve en beğenilen stantlar arasında gösteriliyoruz. Han’ın sıcak yaz aylarında gayet serin olduğunu belirten Topuz, Han’da arkeolojik eserler, eski silahlar, antika eşyalar ve Gökçeağacın Kilimleri yer almaktadır dedi. 

 

Restoresinin ardından farklı bir görünüm kazanan Tarihi Han’da doğum yeri Hanönü olan Büyük Veli Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerine ait bir yer yapılıp, ziyaretçilerin namaz kılması sağlanacak.

 

TARİHİ HAN

Tarihi Han Moloz taşından Horasandan yapılmıştır. 3.50 x 1.50 ebadında olan giriş yeri bulunmaktadır. Han’ın Yuvarlak kemerli kapısından içeri girince 4 adet paye bulunmaktadır. Dört köşe olan bu payelerin alt kısımları kesme taştan üst tarafları da enli tuğlalardan yapılmıştır.

Tavanlar bir nevi tekne tonozludur. Pencereleri restorenin ardından korumalı şekilde yapılmıştır. Han’ın boyu 20.50 eni 11.00 metre, yüksekliği 3.50 metredir. Duvar kalınlıkları birer metredir. Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2012 yılında aslına uygun şekilde restoresi yapılarak Hanönü Belediyesine teslim edilmiştir.

 

Hanönü yakınlarında bulunan Arapça yazılı bir kitabe Kastamonu Üniversitesi Tarih öğretmeni Cevdet Yakupoğlu tarafından okutularak Türkçeye çevrildi. Kitabede Tarihi Han’ın kim tarafından yaptırıldığı gün ışığına çıkarıldı.

 

Hanın kitabesi Arapça’dır. Kitabede hanın yerinin nerde olduğu yazılmamıştır. Ancak kitabe o yörede bulunduğuna göre ve civarda başka bir han olmadığına göre ilçe merkezindeki hana ait olduğunu % 99 söyleyebiliriz.

 

Arapça kitabenin Türkçe özeti:

“Bu han, gelen-geçen yolcuların kalması için hayır amaçlı olarak, Candaroğlu beylerinden İsfendiyar Bey (ölümü Şubat 1440)’in hükümdarlığı zamanında, onun eşi Tatlu Hatun tarafından miladi 1437 yılında yaptırılmıştır.”

 

Açıklama: Han, günümüzden yaklaşık 575 yıl önce bir kadın hayır sahibi tarafından yaptırılmıştır. Candaroğulları Beyliği dönemi eseridir. Yani Osmanlıların Kastamonu’yu ele geçirmelerinden 23 yıl önce yapılmıştır diye belirtilmiştir.

Kastamonu Postası (kısaltarak), Haber: Hasan Yılmaz, 26.07.2012

KASTABALA'DA HÜKÜMLÜLER ÇALIŞACAK

 

Kastabala antik kentinde açık ceza infaz kurumu hükümlülerine arkeolojik kazı öğretilecek.

 

Osmaniye ilinin 12 km kuzey-kuzeybatısında, Cevdetiye-Karatepe yolu üzerinde, Kesmeburun, Bahçe ve Kazmaca köylerinin ortasında, Ceyhan nehrinin yakınlarında küçük bir ovaya hakim kaya çıkıntısı üzerinde yükselen Ortaçağ kalesi çevresinde gelişen Kastabala antik kentinde 2012 yılı arkeolojik kazı ve araştırma çalışmaları 2 Temmuz’da başladı, kazı 30 Eylül’e kadar devam edecek.

 

Toprakkale Açık Ceza İnfaz Kurumu İşyurdu Müdürlüğü bünyesinde çalışan hükümlülere arkeolojik kazıyı öğretmek, meslek edindirmek ve onların geleceğe güvenle bakmalarını sağlamak, aynı zamanda Kastabala’daki arkeolojik kazı çalışmalarında ihtiyaç duyulan insan gücünün temin etmek amacıyla Kastabala kazı başkanlığınca bir çalışma başlatıldı.

Turizm Habercisi, 26.07.2012

NYSA KAZILARI YENİDEN BAŞLADI

 

Aydın'ın Sultanhisar İlçesi'nde bulunan Roma döneminden kalma 5 bin yıllık Nysa antik kentinin günyüzüne çıkartılması için kazılar yeniden başladı. Sultanhisar Belediyesi ile Yaşar Holding tarafından araç desteği verilen kazı çalışmalarına, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da 145 bin TL ödenek sağlanıyor.


1907 yılında Almanların bıraktığı kazılara 1990 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Bölüm Başkanı Vedat İdil tarafından devam edilmişti. 20 yıl süren kazılar ilk Türk kazısı olarak biliniyordu. Geçen yıl durdurulan kazılar 2012 yılında Sultanhisar Kaymakamı Cevdet Ertürkmen ve Sultanhisar Belediye Başkanı Ertegün Ünal'ün girişimleri sonucu yeniden başladı. Aydın Müzesi başkanlığında, Ankara Üniversitesi öğretim görevlilerinin yürüttüğü kazılarda, bilimsel sorumlu Prof.Dr. Musa Kadıoğlu ve Yrd. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner'in yanı sıra 10 teknik personel ve 35 işçi yer alıyor. Önceki gün Nysa Antik Kenti'ne giderek çalışmalarını inceleyen Kaymakam Ertürkmen ve Başkan Ünal, kazı sorumlusu Öztaner'den bilgi aldı.

Yeni Asır, Haber: Ali Soydemir, 26.07.2012

ANTİK KENTTE ÇEŞME BULUNDU

 

 

Tokat'ta Roma ve Hellenistik döneme ait izlerin bulunması amacıyla Komana antik kentinde yürütülen kazı çalışmaları kapsamında, Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen çeşmenin bir bölümü ortaya çıkarıldı.

 

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yerleşim Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve kazı heyeti başkanı Doç.Dr. Burcu Erciyas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Komana antik kentinde havuz olarak adlandırdıkları bölgede restorasyon öncesi çalışmaları yaptıklarını söyledi.

 

Önümüzdeki yıl restorasyon çalışmasına başlamayı planladıklarını belirten Erciyas, ''Daha önce havuz olarak adlandırığımız bölge yaptığımız ön çalışmada bir çeşme yapısı olduğunu düşünüyoruz. Biz bu yapıda kazı çalışmalarımızı son iki yıldır geniş çaplı olarak sürdürdük. Kazı çalışmalarında çeşmenin su sistemini ortaya çıkardık. Amacımız bu çeşmeyi ayağa kaldırarak çalışır hale getirmek'' diye konuştu.
      
Restorasyon çalışması öncesi belgeleme çalışmasını tamamladıklarını ifade eden Erciyas, şunları kaydetti: 
''Bu çeşme yapısının Roma dönemine ait olduğunu düşünüyoruz. Çeşmenin kamusal bir alanda olduğunu tahmin ediyoruz. Anadolu'da böyle altıgen yapılı bir çeşme yok. Onun için önemli bir mimariye sahip. Bu çeşmenin örneklerine Kıbrıs ve Tunus'ta rastlıyoruz. Hamamlarda veya kiliselerin avlularında bu şekilde anıtsal altıgen çeşmelerin, havuzların yer aldığını görüyoruz. Restorasyon çalışmasını önümüzdeki 3 yıl içinde tamamlamayı planlıyoruz. Su kaynaklarından birisini eski sisteme bağlayarak çeşmeyi halkın kullanımına açmayı planlıyoruz.''
 
Doç.Dr. Erciyas, ''Büyüklerin anlatımından hem de mimari olarak ön incelememizde burada bir çeşme yapısının olduğunu görüyoruz. Komana antik kentinin, Bizans döneminde yerleşim yeri olarak yoğun bir şekilde kullanıldığını biliyoruz'' ifadelerini kullandı.

 

Çeşmeye suyun geldiği boru hattına ilişkin tarla içlerinde başka kalıntılar da olduğunu anlatan Erciyas, ''Çeşmenin Roma dönemine ait olması daha yüksek görünüyor. Çeşme, sisteminin sağlam olmasından dolayı Cumhuriyetin ilk yıllarında da çeşme olarak kullanılmış. Çeşmede künk sistemi kullanılmış. Pişmiş topraktan borularla suyu getiriyorlar. Bu pişmiş toprakları bir araya getirdiklerinde su geçirmeyen harç kullanıyorlar. Bu sistemi de toprak altına gömüyorlar. Bu sistemden su getiriyorlar'' diye konuştu.
        
-Komana Antik Kenti-        
Kaynaklarda, Mitridat Krallığı'nın yönetiminde önemli bir kültür merkezi olan ve Roma İmparatorluğu döneminde de özerkliğini koruyan Komana antik kentinin, ''Anadolu tanrısı Ma''ya adanmış kutsal alan olduğu belirtiliyor.
 
Aynı zamanda çevre bölgeler için ticaret merkezi görevi gördüğü ifade edilen bölgenin, o dönemde kutsal alanda düzenlenen festivaller, zengin pazar yeri ve kenti çevreleyen verimli arazisiyle Anadolu'nun her tarafından ziyaretçi aldığı kaydediliyor.

 

ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen ''Komana Pontika Arkeolojik Araştırma Projesi'', Orta Karadeniz Bölgesi'nin klasik çağ kenti Komana'nın konumunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacıyla 2004 yılında başlatılmıştı. Gümenek Hamamtepe bölgesindeki yüzey araştırmalarının ardından antik kentin gün yüzüne çıkartılması için kazılara başlanmıştı.

Akşam, 26.07.2012

DENİZLİLİ INDIANA JONES'A MONAKO PRENSİ'NDEN BÜYÜK ÖDÜL

 

 

Denizli'de, insanın atası olarak bilinen "Homo Erectus" (dik durabilen insan) kafatası fosilini bulan Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç.Dr. Mehmet Cihat Alçiçek, Monako İnsanlık Paleontoloji Enstitüsü tarafından ödüllendirilecek. Türkiye'nin ilk Homo Erectus fosilini bularak bilim dünyasına adını altın harflerle yazdıran Alçiçek'e ödülünü Monako Devlet Başkanı Prens II. Albert verecek. Ünlü film karakteri "Indiana Jones"a benzerliğiyle söz edilen genç bilimadamının başarısı taktir topladı.


Honaz'ın Kaklık beldesindeki mermer ocakları yakınlarında 10 yıl önce bir araştırma yapan Doç.Dr. Alçiçek, bir kafatası fosili bulmuştu. Maceraperest film karakteri arkeoloji profesörü Indiana Jones gibi doğadaki araştırmalarıyla tanınan Alçiçek, araştırmalarının son serisiyle büyük yankı uyandırdı. Araştırmada fosilin insanın atası olarak bilinen 500 bin yıllık Homo Erectus olduğu belirlenmiş, tüberküloz mikrobunun atasını ortaya çıkarması ve ilk insanların dünyaya dağılışı konusunda önemli bilgiler vermesi nedeniyle tüm dünyanın gözü Denizli'ye çevrilmişti. Bilim dünyasına adı altın harflerle yazılan Doç.Dr. Alçiçek, bu önemli buluşu ve batı Anadolu'da sürdürdüğü çalışmaları nedeniyle Türkiye Bilimler Akademisi (TUBA) tarafından "Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı" ödülünü almaya hak kazanmıştı. Fosil, üzerinde yapılan araştırmaların tamamlanmasının ardından Denizli Müze Müdürlüğü'ne teslim edilirken, Doç.Dr. Alçiçek bu yılın başında Hollanda Ulusal Doğa Tarihi Müzesi tarafından güney batı Anadolu'daki canlı çeşitliliğine koyduğu katkı dolayısıyla ikinci bir araştırma ödülü ile onurlandırıldı.


Monako Prensi III. Rainier'in kurduğu ve dünyanın sayılı kurumlarından olan İnsanlık Paleontoloji Enstitüsü, insanlığın tarih öncesi Anadolu'daki yayılışı ve yaşam tarzına katkılarından dolayı Alçiçek'i ödüle layık gördü.

ÜÇÜNCÜ ÖDÜL
Aralık ayında Monako'da düzenlenecek törende Doç.Dr. Alçiçek'e ödülünü Monako Prensi II. Albert verecek. Alçiçek, "Ben aslında klasik jeoloji ile uğraşıyorum. Araziye çok gittiğim için fosillerle karşılaşıyorum. Daha önce deve kuşu, zürafa ve değişik hayvan fosilleri buldum" dedi.


Alçiçek sözlerine şöyle devam etti: "Mermer işçileri taşları keserken Homo Erectus fosilini görüp bir kenara ayırmış. Oraya üç gün geç gitseydim o fosil çöpe gidebilirdi. Diğer parçaları zaten çöpe gitmiş. Bir insana ait olduğunu görünce bu konuda uzman olmadığım için fosili Jeolojik Mirası Koruma Derneği'ne gönderdim. 500 bin yıllık olduğu ortaya çıkan fosili dünyaya duyurmuş olduk."

İnsanlık tarihine ışık tutuyor
500 bin yaşındaki kafatası fosili, ilk insanların dünyaya dağılışları konusunda bilim dünyasına önemli ipuçları sağladı. Fosil, dünyadaki bütün insanların Afrika kökenli olduğu ve diğer kıtalara buradan dağıldıkları, bu sırada Ortadoğu ve Anadolu'dan geçtikleri yönündeki tezleri destekledi. Fosilin ait olduğu kişide D vitamini eksikliği tespit edildi. Ekvator bölgesinden kuzey enlemlere doğru göç eden siyah derili insanların, deri yapısından dolayı vücutlarında daha az D vitamini oluştuğu, bunun da iskelet ve bağışıklık istemini zayıflattığı, böylece tüberküloz dahil hastalıklara kolay yakalandıkları tespit edildi. Homo Erectus üzerinde tüberküloz bulunması, bu hastalığın insanlık tarihi kadar eski olduğunu da kanıtladı.

Yeni Asır, Haber: Ufuk Soyhan, 26.07.2012

5000 YILLIK FİRAVUN TEKNESİ

 

 

Fransız arkeologlar, Mısır'ın Ebu Rawash kentinde yaptıkları kazı çalışmasında, yaklaşık 5 bin yaşında olduğunu tahmin ettikleri firavun güneş teknesi buldu.

 

Mısır Tarihi Esereler Bakanı Muhammed İbrahim, bulunan güneş teknesinin 5 bin yıl önce hüküm sürmüş ilk hanedan dönemlerinden biri olan Firavun Den dönemine ait olduğunu bildirdi.

Eserin durumu hakkında bilgiler veren İbrahim, teknenin boyunun 6 metre, eninin ise 1,5 metre ve hala kullanılabilir durumda olduğunu, müzede sergilenmeden önce güvertede yenileme çalışmalarının yapılacağını açıkladı.

Uzmanlar, ölüme yaklaştığını anlayan firavunların ahirete yolculuk yapmak için “güneş tekneleri”ni kullandığını ve inançlarına göre bu sayede ahirete ulaştığını belirtti.

Mısırlı arkeologlar, 1954 yılında Firavun Khufu'nun 4 bin 500 yıllık 43 metre boyundaki sedirden yapılmış güneş teknesini Giza Piramitleri'nde bulduktan sonra aynı yerde sergiye açmışlardı.

Radikal, 26.07.2012

BATHONEA KAZILARINA VALİLİK DESTEĞİ

 

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu ziyaret eden Bathonea Kazısı Başkanı Şengül Aydıngün başkanlığındaki bir heyet Vali Mutlu’ya teşekkür ziyaretinde bulundu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı adına yürütülen Bathonea kazısında İstanbul’un Geç Roma Döneminde inşa edilmiş bir saraya ait olabilecek kalıntılara ulaşıldığı bilgisi kazı başkanı tarafından Vali Hüseyin Avni Mutlu’ya verildi.  Vali Mutlu, Küçükçekmece Göl Havzası’nda sürmekte olan Bathonea Kazısı’nın yılın 12 ayı devam etmesi ve ören yeri olması için maddi manevi tüm desteği vereceklerini söyledi.

 

Kocaeli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinden.Yr. Doç.Dr. Şengül Aydıngün, ile beraberindeki kazı bilim heyetinden bir gurup ve Bakanlık Temsilcisi Uğur Serden, İl Genel Meclisi üyesi Sebahattin Özçelik ve Erhan Bozan’ın da katıldığı  ziyarette, Aydıngün, İstanbul Valisi Mutlu’nun geçen yıl kazı ziyaretinden sonraki gelişmeler hakkında bilgiler verdi.

2011 yılında kazıyı ziyaret eden Vali Mutlu,  İstanbul İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sabri Kaya, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü  Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili’nin de aralarında olduğu bir heyetle  basın toplantısı yaparak kazıya destek verileceğini bildirmişti. Aydıngün 2012 yılında İstanbul İl Özel İdaresi’den ayrılan kaynakla kazıda önemli gelişmeler kaydettiklerini belirterek, destekleri için Vali Mutlu’ya ve onun nezdinde İstanbul il İdaresi’ne teşekkür etti. İl Kültür Turizm Müdürlüğü ile koordineli olarak bölgenin Ören yeri olması konusunda çalışmalar başlatıldığını açıkladı.

 

 

Vali Mutlu, Bathonea kazı alanından çok etkilendiği belirterek, 2012 yılı kazı çalışmaları hakkında bilgi aldı. Kazı Başkanı Şengül Aydıngün, 2012 yılı kazılarına Mayıs ayında başladıklarını, geçen yıl ortaya çıkarılan açık sarnıç ve kale kalıntısı içindeki sütunlu ve mozaikli yapı topluluklarının giderek birleşmesi sonucunda birbirleriyle bağlantılı bir Geç Roma dönemi Saray kompleksi oluşturduğunu düşündükerini açıkladı. 

Aydıngün, Bathonea’nın göl kıyısı boyunca uzanan duvar sıralarında yapılan çalışmalarının ilerlediğini, bu yapı unsurunun Bathonea’nın koruma duvarlarına ait olduğu sonucuna vardıklarını aktardı.

 

Aydıngün, şöyle devam etti:
“Göl tarafından koruma/savunma duvarlarıyla çevrili olduğu anlaşılan yerleşimin, küçük liman bölgesindeki çalışmalarda da Geç Roma dönemine ait yeni yollar ortaya çıkarıldı. Yollardan biri, daha önce bulunan ve tarihin en önemli ticaret ve ulaşım yollarından biri olan Via Egnetia’ya bağlandığı tahmin edilen Roma yoluyla keşisiyor ve keskin bir dönemeçle küçük liman yoluyla birleşiyor. 2012 yılı kazılarının başlangıcındaki yeni bulgular, kazı ilerledikçe Bathonea’nın fotoğrafını daha da belirginleştirecek. Kazılarda ortaya çıkarılan yapıların duvar örme teknikleri ve duvarlarda kullanılan yapı, yapılan kazı  açmaları birbirleriyle birleştikçe düzgün ve oldukça sağlam duvarlara sahip sütunlu  yapılar, mutfak, kanalizasyon gibi  birimlerden oluşan yapıların kalıntıları belirdi. Bathonea yerleşiminde bir saray kompleksinin bulunduğunun ipuçlarını veriyor. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’ın destekleriyle kazılarına başlanılan Bathonea’nın keşfi sürdükçe, sadece bir antik kente değil; bu antik kentin mimari özelliklerine,  bölgenin askeri ve ticari önemine, limanlarla Via Egnetia üzerinden Avrupa’ya uzanan ticaret bağlantısına, Bathonea’da yaşayanların kazılarda bulunan seramik, bronz ve cam eşyalar üzerinden sanat anlayışlarına, ne yiyip içtiklerine, nasıl gömüldüklerine ve İstanbul’da meydana gelen depremler ve tahribatları hakkında önemli bilgilere ulaşılacak."

 



Aydıngün, İstanbul’un gelişim sürecinde Neolitik döneme tarihlenen buluntularla birlikte Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemi eserlerine ev sahipliği yapan Bathonea’nın 11. yüzyılda 8 şiddetinde bir depremle toprağa gömüldüğünün anlaşıldığını da anlattı.

 

Aydıngün, “2012 kazı sezonun başında, Kocaeli Üniversitesi’nden deprem uzmanı Prof.Dr. Şerif Barış ve Prof.Dr. Oya Çakın’in yaptığı araştırmalara göre Bathonea, İstanbul’da denizde meydana gelen şiddetli bir depremin sonucunda yıkılmış olabileceği gibi, yine deprem sonucunda heyalanla toprak altında kalmış olabilir” dedi.

Aydıngün, İstanbul Vali Hüseyin Avni Mutlu’nun  sorusu üzerine Neolitik döneme tarihlenen buluntuların kentin taş devrine ait yaşam izleri olduğunu ve bu buluntuların ilk İstanbulluların yaşadıkları Yarımburgaz Mağarasıyla aynı dönemlere tarihlendiğini, o zamandan  bugüne kazı alanı ve çevresindeki bölgede yaşamın devam ettiğini ifade etti.


Kazı heyetinden Petra Turnowski ise bölgedeki flora ve faunanın zenginliğine dikkat çekerek, “Kazı bölgesi, İstanbul’un yapılaşmayan ender bölgelerinden biri. Ekip üyelerimiz sadece bu bölgede yaşayan kelebekler tespit etti. Bathonea ve çevresi, arkeolojik öneminin yanı sıra,  endemik bitkilere ve göçmen kuşlara da ev sahipliği yapan önemli bir doğal alan. Kentin ortasında doğal ve arkeolojik park olabilecek böyle bir değerin keşfedilmesi İstanbul için büyük bir şanstır ve bölgenin değerini arttıracak bir unsurdur. Bathonea ve çevresi, turizm açısından da İstanbul’a çok önemli katkı sağlayacak” dedi.

Vali Mutlu da, Bathonea gibi bir yerleşimin ortaya çıkarılmasında emeği geçen herkese teşekkür ederek il yöneticileri olarak kazının 12 ay sürmesi ve bilimsel açıdan mümkün olan en kısa zamanda Bathonea’nın tümüyle ortaya çıkarılması ve bu süreç sürerken bir taraftan da ören yeri ilan edilmesi için destek olacakarını söyledi.

Mutlu, “İstanbul’un kültür tarihine ışık tutan bu tür çalışmaların, turizme büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. Sizlerin nasıl özveriyle çalıştığınızı biliyorum. Bathonea ve benzeri buluşlar kültür turizmi  açısından yeni cazibe merkezleri yaratabilir ve turistlerin İstanbul’daki 2-3 günle sınırlanan kalış sürelerini uzatabilir” dedi.

Vali Mutlu, “Bu çalışmalar  ayrıca bölge halkına gelir sağlayacağı gibi, fedakarca çalışmalarınız sonuçta  İstanbul’a bir katma değer olarak geri dönecek ve ‘İstanbul Markası’ daha da güçlenecektir” şeklinde konuştu.

Turizm Gazetesi, 26.07.2012

İŞÇİLERİN 2000 YILLIK İMZASI

 

 

Çine İlçesi'nde bulunan 2 bin 300 yıllık Alabanda antik kentinde çalışan ustaların ücretlerini alabilmek için yapılardaki taşlara isimlerini kazıdığı belirlendi.

Kazı Başkanı Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Suat Ateşlier, MÖ 2. yüzyılda inşa edilen meclis binasının taşları üzerinde bazı harflere rastladıklarını, bunların binanın inşası sırasında çalışan ustaların isimlerinin baş harfleri olduğunu söyledi.

Meclis binasının inşası sırasında görev alan ustaların ne kadar iş yaptıklarını kanıtlamak amacıyla taşların üzerine isimlerini kazıdıklarını belirten Ateşlier, ''Belli ki inşa sırasında bazı tartışmalar olmuş. O yüzden herkes ne kadar taş işlediyse günün sonunda onun hesabını alabilmek için taşların üzerine isimlerini, kimisi tek harfini, daha yoğun isme sahip olanlar da iki harfini işaretlemiş. Hangi işi yaptıklarını, ne kadar iş yaptıklarını kanıtlamak için, bunun karşılığında ücretlerini alabilmek için böyle bir yola başvurmuşlar'' diye konuştu.





Doç.Dr. Ateşlier, taşların üzerindeki isim baş harfleri sayesinde o döneme ait bazı bilgileri edinme imkanı bulduklarını, duvar işinde çalışan işçilerin isimlerini de tahmin edebildiklerini söyledi.

Aynı isimleri yapının içindeki bloklarda da görebildiklerini belirten Ateşlier, ''Böylece bir ustanın inşaatta kaç blokta çalıştığını saptamış oluyoruz. Kaç usta çalışmış, her usta kaç blok işlemiş bu konuda da bilgi sahibi oluyoruz. Çalışan ustaların sayısı, nitelikleri, yoğunluğu konusunda bize bilgi veriyor'' dedi.

Doç.Dr. Ateşlier, MÖ 2. yüzyılda inşa edilen meclis binasının Alabanda antik kentinin en önemli yapıtları arasında yer aldığını belirtti.

Meclis binasının MÖ 1. yüzyılda da yoğun olarak kullanıldığını kaydeden Ateşlier, ''Alabanda meclis binası çok önemli bir yapı. Anadolu'nun belki de en erken meclis binalarından, en iyi korunmuşlarından biri. Çok önemli hatipler burada konuşmalar yapmışlar. Mimari olarak da çok büyük özelliklere sahip. Belki de duvarlarının üzerinde sahne düzenlemesini görebileceğimiz, sahne izlerini görebileceğimiz en önemli yapı'' diye konuştu.

Habertürk, 26.07.2012

TARİH YENİDEN AYAĞA KALKIYOR

 

Türkiye'nin en köklü kurumlarından olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, son 10 yıl içinde büyük bir atılıma geçti. Yapılan atılımlarla birlikte çok sayıda vatandaşımıza istihdam sağlanırken tarihi eserler de ayağa kaldırıldı.

Büyüyen Türkiye'nin haberine göre asırlardan beri medeniyetlere ev sahipliği yapan Türkiye topraklarında yer alan vakıf eserleri son 10 yılda ihya edildi. Vakıf eserleriyle ilgili çalışmalar yapan Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 'Hizmette Son 10 Yıl' adlı dergisinde yer alan bilgilere göre; söz konusu dönemde 3 bin 600 civarında vakıf eseri ayağa kaldırıldı.

Müdürlük bünyesinde Kaçakçılıkla Mücadele Bürosu kurularak vakıf eserlerinin her birine envanter fişi düzenlendi. Böylelikle çalınmaların büyük ölçüde önüne geçildi. Çalınan eserlerin yurt içi ve yurt dışı takibi de yapılarak bir çoğu geri alındı. Bu bağlamda çalınan 750'den fazla eser kurtarıldı.

Depolarda bekleyen eserler de gün ışığına çıkarıldı. Müzelerde koruma altına alınan eserler, vatandaşların görebilmesi için sergilenmeye başladı.

Sınır ötesinde de faaliyetlerini sürdüren kurum, 2008 yılında Dış İlişkiler Daire Başkanlığı kurdu. Kurulan bu birim sayesinde, ülke sınırları dışında kalan kültür varlıklarının tespiti ve tescili yapıldı. Kültür varlıklarının, restorasyonları da başlatılarak ayağa kaldırıldı.

Çalışmalar neticesinde ekonomiye 3 milyar liralık katkı sağlanırken, çalışmalarda 70 bin vatandaşımız görev aldı.

Sosyal güvencesi olmayan yüzde 40 ve üzeri engelli vatandaşlar ile yetimlere muhtaç aylığı vermeye devam eden kurum, 15 bin civarında öğrenciye de eğitim yardımında bulunuyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından adrese teslim edilen kuru gıda yardımlarından 20 binden fazla aile faydalanıyor.

sondakika.com, 26.07.2012

TAŞHAN'DA RESTORASYON SÜRÜYOR

 

 

Amasya Valisi A. Celil Öz, bir yıl önce restorasyon çalışmalarına başlanan tarihi Taşhan’da incelemelerde bulundu.

 

250 yılı aşkın tarihi bulunan binanın yeniden ayağı kaldırılmasına yoğun çaba sarf edildiğini belirten Vali Öz, “Yapı ve statik olarak çok çürüktü. Görünen kısmın dışında görünmeyen çalışmalar çok yoğun. Çok farklı teknikler kullanıldı binanın mukavemeti ve statiğinin sağlanması için. Onlar yapıldıktan sonra artık görünür kısımlarında restorasyonlar başladı. Özellikle üst kısmında restorasyon yapılıyor” dedi.

 

Restorasyon işlemlerinin en geç Kasım ayında bitirilmesinin hedeflendiğini vurgulayan Öz, “Yılbaşından önce kira işlemlerini başlatıp burayı artık Amasya’nın bir ticaret merkezi haline getirmek istiyoruz. Bu bölge Amasya’nın yoğunluğundan, ticari hareketliliğinden, turizminden yeterince yararlanamıyor. Taşhan, bunun ilk başlangıcı olacak” diye konuştu.

 

Restorasyon çalışmalarına yaklaşık 7 milyon TL harcanacağını anlatan Öz, tarihi binanın içerisinde yöresel ürün ve hediyelik eşyaların satılabileceği iş yerlerinin yer alacağını ayrıca kafeterya ile restoranın da bulunabileceğini kaydetti.

 

Bölgedeki esnaflarla da görüşen Öz’ün incelemelerine İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Mustafa Bolat, Kültür ve Turizm İl Müdürü Ahmet Kaya ile Milli Eğitim Müdürü Gıyasettin Taş da katıldı.

Amasya Kent Haber, 25.07.2012

KAPADOKYA TARİHİNİ DEĞİŞTİREN KEŞİF

 

 

Kapadokya'nın dünyaca ünlü vadisi Ihlara'da yanyana kayalara oyulmuş cami ve kilisenin bulunmasıyla, vadide bilinenin aksine Hristiyanlarla aynı dönemde Müslümanların da yaşadığı belirlendi.


Aksaray Müze Müdürü Yusuf Altın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ihlara Vadisi'ndeki kültür varlıklarını belirleme ve projelendirme çalışmalarının devam ettiğini söyledi.


Ihlara Vadisi'nde daha önce yapılan çalışmalarda tespit edilen tescilli kültür varlığı sayısının yürütülen bu çalışmayla 12'den 45'e yükseldiğini ifade eden Altın, tescil edilen kültür varlıklarından birinin cami olmasının kendilerini heyecanlandırdığını vurguladı.

 

Vadide ilk kez bir kaya oyma camiye rastlandığını, bunun Kapadokya'nın en büyük yerleşimi olan Ihlara Vadisi hakkında şimdiye kadar bilinen birçok şeyi değiştirdiğini belirten Altın, ''Bu caminin yakınında bir kaya oyma kilise bulundu. Bu da Ihlara'da Hristiyanlarla aynı dönemde Müslümanların da yaşadığını ortaya çıkarıyor. Üstelik ibadethaneleri birbirine çok yakın'' dedi.

Habertürk, 25.07.2012

TARİHİ CAMİ KADERİNE TERK EDİLDİ

 

  

 

Tekirdağ'ın Çorlu İlçesi'nde en eski iki tarihi yapıdan birisi olan, Fatih Sultan Mehmet'in süt annesi Daye Hatun tarafından 1453 yılında yaptırılan Fatih Camii'nde başlanan restorasyon işlemleri durdu. Geçtiğimiz mayıs ayı başında başlanan restorasyon işlemleri bir ay devam etti. Camide yaklaşık 2 aydır restorasyon işlemi yapılmıyor. 559 yıllık tarihi cami kaderine bırakıldı.

Caminin dış ve iç cephesinde bulunan sıvalar yüklenici firma Taksim Yapı tarafından mayıs ayı sonuna kadar bitirildi. Cami etrafına kurulan iskelelerin bir kısmı söküldü. Minare ve caminin bazı bölümlerinde ise kurulan iskeleler hala duruyor. Cami duvarlarından çıkarılan molozlar ise cami avlusunda bırakıldı. Caminin yanından geçerken avlusunda bulunan molozları gören vatandaşlar ellerinde bulunan su ve ayran petlerini buraya atıyor. Cami avlusu tam bir çöplük ve başıboş köpekler cami avlusunda bulunan tarihi mezarların üzerinde uyuyor.





Kapı ve pencereleri açık olan caminin pencere camlarının birçoğu kırık. Restorasyon için sıva sıyırma işlemi yapılırken caminin restorasyona girmeyen bir kısmının mermerleri de yüklenici firma personeli tarafından kırılmış. İçerisinde 559 kitabe, minber ve yazıtlar bulunan tarihi camiinin inşaat alanını koruyan kimse yok.

Tarihi caminin restorasyon işlemi ihalesini alan Taksim Yapı yetkilisi ve mimarı Sevilay Uludağ, caminin restorasyonunun sonucunu merak edenlerin Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne sorması gerektiğini söyledi. Kendilerinin parça başı iş aldıkları, caminin sıvasının kazıma işini tamamladıklarını, Anıtlar Yüksel Kurulu'nun yapılan işi gördükten sonra eğer isterlerse kazımadan sonra yapılacak işlemi kendilerinin yapacağını belirten Uludağ, "Şu aşamada bizim yapabileceğimiz başka bir şey yok.’’ dedi. Cami avlusuna kendi elemanları tarafından dökülüp, kaldırılmayan molozlar için ise bir açıklama yapmadı.

Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 25 Mayıs 2010 tarihinde aldığı kararla restorasyonunun yapılmasına karar verilen tarihi Çorlu Fatih Camii'nin restorasyonu 745 bin TL'ye mal olacak. Restorasyonun Aralık 2012 sonunda bitmesi planlanıyor.

Cami, 1453 yılında inşa edildikten sonra ilk tamiratı ikinci Mahmut'un sadrazamı Benderli Mehmet Selim Paşa tarafından 1824 yılında yapılmış.

Bugün, 25.07.2012

KAZILARDA ÖYLE BİR HEYKEL BULUNDU Kİ...

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Anadolu’daki bir arkeolojik kazıda çok önemli bir heykel bulunduğunu, bu konudaki basın açıklamasını gelecek hafta kazının yapıldığı bölgede, kazı ekibiyle birlikte yapacağını söyledi.

 

Antalya’nın Demre İlçesi’nde DHA muhabirinin sorularını yanıtlayan Bakan Günay, çeşitli illerdeki arkeolojik kazıların sürdüğünü ve önemli buluntular elde edildiğini belirtti. Bakan Günay, "Kazılarda yeni heykeller buluyoruz. Bu arada çok yeni bir buluntumuz var. Önümüzdeki hafta onu basınla paylaşacağım. Bu bir Roma heykeli değil. Çok önemli bir heykel. 1.5 ton ağırlığında, bir omuzdan yukarı insan başı. Bir Anadolulu heykeli. Bu açıdan çok özgün. Anadolu uygarlıklarına ait olan, dışarıdan gelmiş olan değil, çok önemli bir heykel. Onu da önümüzdeki günlerde basınla paylaşacağım" dedi.

 

Bakan Günay, açıklamayı kazının yapıldığı bölgede, kazı ekibiyle birlikte yapacağını kaydetti.

 

Bakan Günay, geçen yıldan beri dünyanın en önemli kazılarından birinin Muğla’nın Milas İlçesi yakınlarında sürdüğüne işaret ederek, burada Hekatomnos Anıtı’nın kazısının sürdüğünü, kazı bölgesi ve çevresinde çok büyük kamulaştırmalar yaptıklarını belirtti.

 

Son yıllarda Roma, Likya, Frigya, Lidya dönemine ait kazıların yanı sıra, Anadolu Selçuklu eserlerini de ayağa kaldırmaya çalıştıklarını vurgulayan Günay, şu bilgileri verdi:

"Şimdi Milas’ta Hekatomnos anıtının ve lahdinin kazısını yapıyoruz. Bir açık hava müzesi yapmaya çalışıyoruz orada. Bir yandan da hemen 10 kilometre mesafede Berçin Kalesi’nde çalışıyoruz. Ben istiyorum ki Anadolu Selçuklu Uygarlığı’nın izlerini, tıpkı Roma gibi ayağa kaldırabilelim. Kubadabad Sarayı var Beyşehir yakınlarında. Kubadabad Sarayı, Alaaddin Keykubat’ın, göl kıyısındaki yazlık sarayıdır. Sarayın izlerinden ne olduğu anlaşılamıyordu. Beyşehirli turizmci Ali Akkanat ile önemli bir sponsorluk anlaşması yaptık. Sarayı restore ettiriyoruz. Birkaç yıl içinde bölgeye gelenler için kalıntıların anlaşılmasını sağlayacağız."

Dünyanın en büyük Türk- İslam mezarlığının Bitlis’in Ahlat İlçesi’nde olduğunu dile getiren Günay, orada yapılan çalışmalarla yaz mevsimi sonunda Ahlat’ın yüzünün önemli bir biçimde değişeceğini ifade etti.

Hürriyet, 25.07.2012

MAHVEDİLEN İSTANBUL

 

 

Marmara Denizi kıyısında konumlanan Yenikapı, İstanbul'un yanı sıra dünyanın en önemli tarihi yerleşim bölgelerinden biridir. 2004 yılında, burada yer alacak metro istasyonu için yapılan kazılar esnasında, bir Bizans Limanı'nın yanı sıra 36 geminin de içinde bulunduğu çok sayıda kalıntı ortaya çıkarıldı. Gemilerde yer alan kargo ve yükler bile tek başına Ortaçağ'da bölgedeki yaşam hakkında özgün bir rehber niteliği taşıyor.

 

Harvard Üniversitesi tarih profesörü Michael McCormick kalıntılardan "bizim dönemimiz için piramitlerin keşfi" olarak bahsetmişti. Bölgede yapılan kazılarda aynı zamanda geç neolitik döneme ait 8.000 yıllık insan kalıntılarının bulunması, İstanbul Boğazı oluşmadan yani kara Avrupa ve Asya olarak ikiye bölünmeden önce de bölgede yerleşim olduğunu ortaya çıkardı.

Günümüzde İstanbul'a verilen hasar, 4. Haçlı Seferi sırasında Haçlıların Konstantinapolis'e verdiği hasarla boy ölçüşebilir. 1202'de Bizans döneminde Latin istilacılar şehri din adı altında yağmaladılar, günümüzde ise şehir ilerleme ve kazanç adı altında yağmalanıyor.

Birçok büyük şehir gibi İstanbul'da modern metropolün çok geniş altyapısal ihtiyaçlarının, tarihi geçmişinin dar geçitleri arasına sıkıştırılmaya çalışılmasının problemleri ile yüzleşiyor. 2004 yılında bulunan kalıntıların ardından itibarlarını göz önünde bulundurarak şehir otoriteleri, arkeologların çalışmalarını tamamlayabilmeleri için büyük bir ihtiyaç olan metro istasyonunun yapmının ertelenmesine sancılı bir süreç sonunda karar verdi.

Ve yine itibarı için 2010 yılında Belediye, Yenikapı'nın sadece tünel ve metro istasyonu olarak değil aynı zamanda şehrin altında gömülü 1.000 yıllık geçmişin vitrini olacak arkeolojik bir park olarak yeniden ele alınarak inşa edilmesi için uluslararası bir yarışma organize etti. Nisan ayının ortalarında kazanan üç proje açıklandı ve kazananlara bir araya gelerek bir konsorsiyum oluşturmaları ve ortak bir plan hazırlamaları teklif edildi.

Fakat sonrasında merkezi hükümetten gelen bir emirle, belediye bomba niteliğinde bir açıklama yaptı. Oldu bittiye getirilmiş plana göre Yenikapı'da mitingler, gösteriler ve açıkhava etkinlikleri için kullanılmak üzere 270 bin metre kare büyüklüğünde denizin doldurulması ile oluşturulacak bir meydan yaratılacaktı.

Tarihi Yarımada'nın kıyısında bu şekilde dairesel bir büyüme yaratmayı istemek ciddiye alınamayacak kadar budalaca bir istek. Böyle bir şeyi istemenin Sen Nehri'ni düzlemekten veya Colosseum'u futbol stadına çevirmekten bir farkı yok.

Neden birileri Ayasofya ve Sultanahmet Camii gibi şahaserlerlerin yanıbaşında böylesine korkunç büyüklükte, metruk, boş bir alan yaratmak ister ki? Cevabı kimse bilmiyor çünkü Yenikapı için önerilen bu proje Ankara'da kapalı kapılar arkasında, kamunun bilgisi dışında tezgahlandı.

Makul olmak için fazla bayat olan bir açıklama şu şekilde, İstanbul çevresinde devam eden çok sayıdaki kazı ve tünel çalışmasını sürdüren müteahhitlerin molozları boşaltmak için boş bir alana ihtiyaçları var.

Bİr diğer açıklama ise projenin bir güç gösterisi, Erdoğan hükümetinin İstanbul'da kalıcı ve görünür bir işaret bırakmak için son teşebbüsü olduğu şeklinde. Yapılıyor çünkü yapılabilir.

Arkitera, Kaynak: New York Times, Haber: Andrew Finkel, Çev: Merve Taşpatlatan, 25.07.2012

TARSUS'TAKİ ÖRENYERLERİNİ 36 BİN 748 KİŞİ ZİYARET ETTİ

 


 

Tarsus Müze Müdürlüğü’nün 2012 yılı ilk altı aylık faaliyet raporu açıklandı. Müze Müdürü Mehmet Çavuş tarafından yapılan açıklama şöyle:

 

“7500- 8000 yıllık kesintisiz bir kültür dokusuna sahip bulunan Tarsus İlçesi, bölgemizin en önemli antik dönem metropol kenti konumundadır.

 

Önemli bir kültür ve turizm potansiyeline sahip Tarsus kentimiz, tarihi ve kültürel değerlerimizin sunulabilmesi için Tarsus Müze Müdürlüğümüze bağlı, Tarsus Arkeoloji Müzesi, St.Paul Anıt Müzesi ve St.Paul Kuyusu Örenyeri olmak üzere yerli ve yabancı ziyaretçilere hizmet veren üç birime sahip bulunmaktadır.

 

Tarsus Arkeoloji Müzesi Pazartesi günleri haricinde yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından ücretsiz olarak ziyaret edebilmektedirler.

 

Müdürlüğümüz birimleri olan St.Paul Anıt Müzesi'nin giriş ücreti 5 TL., St.Paul Kuyusu'nun giriş ücreti ise 3 TL. olup haftanın 7 günü ziyarete açıktır.

 

Ayrıca St.Paul Kuyusunda, Türkiye genelinde Bakanlığımıza bağlı müze ve örenyerlerini 1 yıl süre ile sınırsız ziyaret etme imkanı sağlayan geçici müze kart satışı yapılmaktadır.

 

Bakanlığımıza Bağlı Müze ve Örenyerlerine Girişlerde Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönerge uyarınca Müzekart’ın fiyatı 30 TL olup, belirtilen tarife Milli Eğitim Bakanlığı kimlik kartını haiz öğretmenler ile 18 yaş üzerindeki öğrenciler için % 50 indirimli uygulanmaktadır.

 

2012 yılının İlk altı aylık dilimi içerisinde Tarsus Arkeoloji Müzesi, St.Paul Anıt Müzesi ve St.Paul Kuyusu Örenyerini 11.624 kişi yabancı, 25.124 kişi yerli olmak üzere toplam 36.748 kişi ziyaret etmiş ve 52.255,00TL gelir elde edilmiştir.

 

St.Paul Anıt Müzesi'nde bir çok ülkeden seyahat acenteleri ile gelen gruplar altı aylık dilimde 62 dini ayin gerçekleştirmiştir.”

Tarsus Haber, 25.07.2012

'MİMAR BAŞKAN'IMIZ

 

FSM ve Haliç köprülerindeki bezdiren “onarım tıkanıklığı”ndan bu yana okurlar daha sık sormaya başladılar:

“Kadir Topbaş’ı neden hiç eleştirmiyorsun?”

 

Aslında Topbaş’ı da sorgulayan yazılarım oluyor, ama doğrudan “mimar başkan”a yönelik olanı az... Nedenini ben de düşündüm; acaba “meslektaş dayanışması” psikolojisine girmiş olabilir miyim?

 

Belki de oda başkanlığı yıllarımdaki “tüm üyeler”i koruyup gözetme anlayışımın etkisinde kalmışımdır?..

 

Nitekim Topbaş ilk seçildiğinde de “Dünya görüşüne katılmasam da mimar olduğundan İstanbul’a yararlı işler yapabilir” diye yazmıştım.

 

Aslında, direndiğimiz ne kadar büyük rant projesi ve kenti olumsuz etkileyen çıkarcı yatırım varsa, hemen tümünün “Ankara kökenli” olması, eleştirilerin hep iktidara yönelmesine neden oldu.

 

Galataport’tan Haydarpaşa’ya, 3’üncü köprüden otomobil tüp geçişine kadar tümü, Ankara’nın İstanbul’u pazarlaması değil midir?

 

Nitekim 3’üncü köprü için Topbaş demişti ki: “Yetki bizde değil Ulaştırma Bakanlığı’nda; proje onların...”

 

Kentin halk adına temsilcisi, hatta “sahibi” denebilecek bir kurumun başı olarak Topbaş’ın, bunlara “boyun eğme”sini yeri geldikçe eleştirdim; hükümet kaynaklı talan projeleriyle mücadele etmesinin “demokratik görev”i olduğunu defalarca vurguladım.

 

Projelerin Ankara kökenli olduğu kısmen doğru, ama yine örneğin 3’üncü köprünün İstanbul planlarına işlenmesini neden onayladı? İmza atmayabilir ve ‘tıpkı’ Başbakan Erdoğan’ın vaktiyle aynı makamdayken yaptığı gibi “Bu köprü İstanbul’a zararlıdır; uygun görmüyoruz” diyebilirdi...

 

Şimdi de Çamlıca’ya cami için diyor ki: “Sit alanı olduğu için planını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapıyor; yetki onlarda...”

 

Oysa yasaya göre yerel yönetimin de “evet” demesi lazım! Büyükşehir belediye meclisi, mimar başkanlarıyla birlikte ve “oybirliği” ile “Çamlıca’nın İstanbul siluetindeki konumunu bozamayız” kararı alsa; hangi bakanlık, hatta hangi başbakanlık o camide diretebilir ki?

 

Bu nedenle Topbaş’tan asıl beklenen “Çamlıca’ya Osmanlı bile cami yapmadı; çünkü orası doğal haliyle yaşatılması gereken, şarkılarıyla kent kültüründe yer etmiş bir mesire alanıdır” demesiydi...

 

Köprü işkencesi

“Mimar başkan”ımızın FSM ve Haliç köprülerindeki trafik bunalımı karşısındaki tutumuna gelince... Onarımın başlamasından neredeyse 1 ay sonra akla gelen sözde önlemlerden çok daha fazlası ve “doğru” olanları, aslında “önceden” alınmalıydı.

 

Örneğin Boğaz’ı denizden geçiş olanaklarının çoğaltılması için neden bu kepazelik beklendi?

 

Ya da TIR ve kamyonların her iki köprüden de “gece”leri geçmesi için ille de bu işkencenin çekilmesi mi gerekiyordu?

 

Ama “mimar başkan” bakın ne diyor: “..bakalım 3’üncü köprüye karşı çıkanlar şimdi ne diyecek?”

 

Kamuoyundaki “acaba bu eziyet, 3’üncü köprüye destek için mi yaratıldı” sorusuna bundan açık “evet” olabilir mi?

 

Hele Yenikapı ile Üsküdar’da kentin geçmişini binlerce yıl geriye götüren arkeolojik kazıların, Marmaray’ı geciktirmesinden “şikayet”çi olmasını ise mimarlığı bir yana, belediye başkanlığıyla da bağdaştırmak olanaksız.

 

Oysa “Kültür Başkenti’nin başkanı” demeliydi ki: “İstanbul’un dünya kenti niteliğini emsalsiz kılan bir büyük geçmiş artık gün ışığında... Arkeolojik çalışmalar onurumuzdur.”

 

Topbaş bütün bunlar için ne düşünür bilemem; ama sevgili okurlarımın gönüllerini aldığımı sanıyorum...

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 25.07.2012

ANTİK NEKAİA KENT ÇÖP TEHDİDİ ALTINDA

 

 

Ödemiş’e bağlı Türkönü Köyü, Yeladı Mevkii yakınlarındaki modern çöp depolama tesisinin yanı başında bulunan Roma döneminden kalma antik Nekaia Kenti’nde incelemelerde bulunan Alman Madencilik Müzesi Madencilik Arkeolojisi ve Arkeometalurji Uzmanı Prof.Dr. Ünsal Yalçın, antik kentin koruma altına alınmasını istedi.

 

Almanya’nın Bochum kentinde bulunan müzede görev yapan Prof. Yalçın, Roma döneminden kaldığı tahmin edilen antik kentin içinde bulunan cıva madenini de gezerek, bölgede detaylı bir çalışma yapılması gerektiğini belirterek, çöp depolama tesisine izin verilmemesi gerektiğini söyledi. Çöp tesisinin yapım çalışmaları sürerken, antik kent Neikaia’da kazı çalışmalarının sürdüğüne dikkat çeken Prof. Yalçın, beraberinde çöp tesisine karşı mücadele veren Prof.Dr. Veli Sevin ve Ödemiş Müzesi yetkilileri olduğu halde, antik kentte bulunan cıva madenini de gezdi. Burada bir takım incelemelerde bulunan Yalçın, raporu Ödemiş Müzesi’ne de sundu.

 

Prof. Yalçın, antik kentteki maden galerilerinin yakın zamana kadar kullanıldığını belirterek, “Niğde-Kestel ve Tokat-Kozlu gibi prehistorik maden işletmelerinde benzer çukurlara rastlanmıştır. Çevrede yapılacak bir yüzey araştırmasında buna benzer diğer çukurlara ve el taşlarına dikkat edilmeli. Bu çok çukurlu cevher kırma taşları, tarih öncesi maden işletmelerinde çok yaygın gözlemleniyor. Dolayısıyla buradaki cıva madenciliğinin tarihi öncesi dönemlere uzandığını düşünmek mümkün” ifadelerini kullandı.

 

Bölgede daha detaylı bir araştırma yapılması gerektiğinin altını çizen Ünsal, açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Yazılı kaynaklarda da bu bölgedeki madenin en geç Roma Dönemi’nden yana işletildiği yer alıyor. Bilindiği gibi zencefre o dönemlerde doğal boya olarak ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılıyordu.Tüm bunları yanı sıra bölgenin altın madenciliğinin merkezi konumundaki Sart’a yakınlığı da bölgede bulunan cıva madeninin önemini artırıyor. Çünkü Romalıların cıvayı altın zenginleştirirken kullandıkları da biliniyor. Bölgedeki cıva yatakları bu kapsamda ele alınmalı. Neikaia antik kentininn bir sağlık merkezi olması ve 300 yıl boyunca kendi sikkesinin bulunması bölgedeki cıva madeniyle ilgisini gösteriyor. Tüm bu nedenlerden dolayı işletmelerin bulunduğu alanın korunması Küçük Menderes havzasının kültür tarihi açısında büyük önem taşıyor.”

haberler.com, 26.07.2012

KAZILAR, TARİHİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARIYOR

 



Batı Akdeniz Bölgesi’ndeki kültürel mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılmasının sağlanması için yaz döneminde 16′sı Antalya’da, toplam 23 bölgede arkeolojik kazı çalışmaları yürütülüyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle Antalya, Burdur, Afyonkarahisar, Isparta ve Muğla’nın Fethiye İlçesi’nde bu yıl 23 ören yerinde tarihi değerlerin gün yüzüne çıkarılması için kazı çalışmaları başlatıldı. Deniz, güneş ve kumun yanı sıra binlerce yıllık tarihi antik kentleriyle turistlerin ilgisini çeken Antalya’da 135 ören yerinden 16′sında kazı yapılıyor. Antalya’da bu yıl 14 antik kentte Türk, 2 antik kentte ise yabancı bilim adamlarının başkanlığında kazılar yapılıyor.

 

Antalya’nın Alanya İlçesi’nde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından 1221 yılında kentin alınmasından sonra yeniden inşa ettirilen Alanya Kalesi’nde kazı ve restorasyon çalışmaları, Prof.Dr. Bekir Deniz yönetimindeki 12 kişilik ekip tarafından yürütülüyor.

 

Alanya’ya 37 kilometre uzaklıktaki ‘Alara Kalesi’ndeki kazıya ise Prof.Dr. Osman Eravşar başkanlık yapıyor.

 

Tiyatro, stadyum, hamam, su sarnıcı, kaya mezarları ve lahitleriyle dev bir açık hava müzesi olan Finike’deki ‘Arykanda antik kentinde 1971′den bu yana devam kazılar, Prof.Dr. Vahit Macit Tekinalp başkanlığında yürütülüyor.

 

Demre’de, Klasik Dönem’in en büyük uygarlığı Likya’nın Myra ve Andriake kentlerindeki kazılar Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik başkanlığında devam ediyor. 1989- 2009 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Yıldız Ötüken başkanlığında oluşturulan ekip tarafından sürdürülen ancak 2 yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından durdurulan Demre’deki Noel Baba Müzesi kazıları ise bu yıl Antalya Müze Müdürlüğü sorumluluğunda Prof.Dr. Sema Doğan’ın bilimsel danışmanlığında yürütülüyor.

 

Döşemealtı’ndaki Karain Mağarası’ndaki çalışmalar, 1985′ten bu yana Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Işın Yalçınkaya başkanlığında sürdürülüyor. 500 bin yıldır insan yaşamında yer alan Karain’deki eserler, Antalya Müzesi’nde ve Karain’de sergileniyor.

 

Döşemealtı Suluin Mağarası’ndaki kazılar ise Prof.Dr. Harun Taşkıran yönetiminde yapıyor.

Kumluca’daki Olympos antik kentinde bu yılki kazılara Prof.Dr. Yelda Olcay Uçkan, ilçeye 2.5 kilometre kuzeyinde tepe üzerine kurulu Rhodiapolis Antik Kenti kazılarına da Doç.Dr. İsa Kızgut başkanlık yapıyor.

 

Prof.Dr. Havva İşkan Işık başkanlığında 55 akademisyen ve arkeoloji öğrencisi ile 60 işçi tarafından sürdürülen Antalya’nın Kaş İlçesi’ndeki Patara antik kentinde bu yılki yaz dönemi kazılarında İmparator Titus’un bir portresi bulundu.

 

Kaş’ın Kınık Beldesi yakınlarındaki Xanthos antik kentinde de bu yılki kazı çalışmaları Prof.Dr. Burhan Varkıvanç başkanlığında sürüyor.

 

unesco’nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde bulunan Perge antik kentinde kazı çalışmaları ise 66′ncı yılına girdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu tarafından yürütülen Perge kazıları klasik arkeoloji alanında Türkiye’nin yaptığı en uzun ve sürekli kazı özeliğini taşıyor. Prof.Dr. Abbasoğlu, kentin tarihinin, son çalışmalar ışığında MÖ 4200′e kadar uzandığının ortaya çıktığını belirtti.

 

Side antik kentindeki kazılara ise Doç.Dr. Hüseyin Sabri Alanyalı başkanlık ediyor.

 

Elmalı Ovası’nın tek kazısı olması nedeniyle önem taşıyan Hacımusalar Höyüğü kazıları, 1994′ten bu yana Bilkent Üniversitesi’nden Doç.Dr. İlknur Özgen başkanlığında devam ediyor.

 

Gazipaşa’da ‘Antiocheia Ad Cragum antik kentindeki kazılar Nebraska Üniversitesi’nden Prof.Dr. Michael Charles Hoff, Finike’ndeki Limyra antik kentindeki çalışmalar ise Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nden Dr. Martin Seyer başkanlığında sürdürülüyor.

 

Burdur’un Gölhisar İlçesi’ndeki Kibyra antik kentinde Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nden Yrd. Doç.Dr. Şükrü Özüdoğru’nun yürüttüğü kazı çalışmalarında, Anadolu’nun en sağlam şekildeki en büyük mozaik yapısı ortaya çıkarıldı. Yüzde 95′i sağlam olan mozaik yapının, MS 249- 253 yılları arasında yaptırıldığı belirlendi.

 

Burdur’da Hacılar Höyüğü’nde ise 50 yıl aradan sonra geçen yıl yeniden başlatılan arkeolojik kazılarda, insan kafatası ve kemikten yapılan aletler bulundu. 1957- 1961 yılları arasında İngiliz bilim adamı James Mellaart tarafından başlatılan kazılar Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Gülsün Umurtak başkanlığında yürütülüyor.

 

Ağlasun İlçesi’ndeki Sagalassos artik kentinde ise kazı çalışmaları Belçikalı Prof.Dr. Marc Waelkens başkanlığında devam ediyor.

 

Isparta’nın Yalvaç İlçesi’nde Pisidia Antiocheia antik kentinde yürütülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümü 26 Haziran’da başladı. Bakanlar Kurulu kararıyla 2008 yılında başlayan kazı çalışmalarına Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Doç.Dr. Mehmet Özhanlı başkanlık yapıyor.

 

UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Muğla’nın Fethiye İlçesi’ne yaklaşık 40 kilometre uzaklıktaki Tlos antik kentinde kazı çalışmaları Prof.Dr. Taner Korkut başkanlığında sürdürülüyor.

 

Kumluova Beldesi Hürriyet Mahallesi sınırları içerisinde yer alan Letoon antik kentindeki kazı çalışmaları ise Doç.Dr. Sema Atik Korkmaz öncülüğünde ve Kumluova Belediyesi’nin de desteğiyle devam ediyor.

 

Afyonkarahisar’ın Emirdağ İlçesi’ndeki Amorium antik kentinde kazı çalışmaları İngiliz Dr. Christopher Lightfott başkanlığında başladı.

 

TARİHİ ÖDENEK

Diğer yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle 2011 yılında, toplam 479 arkeolojik çalışma yapılırken, 2012′de bu sayının 594′e çıkması bekleniyor. Bakanlar Kurulu izniyle, 95 Türk, 30 yabancı kazısı, 17 Türk, 9 yabancı yüzey araştırması, 29 müze kazısı ve 104 kurtarma kazısı yürütülüyor. Söz konusu kazılardan Türk bilim insanları ve müze müdürlüklerince gerçekleştirilenlere Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü’nden, yatırım bütçesinden, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden, DSİ’den ve GAP idaresinden toplam 48 milyon 182 bin 598 lira ödenek aktarıldı.

haberler.com, 24.07.2012

TOPKAPI SARAYI'NDA DEVİR TESLİM

 

 

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı düzenlenen törenle el değiştirdi. Saray'da yaklaşık 7 yıldır görev yapan Prof.Dr. İlber Ortaylı, görevi Doç.Dr. Haluk Dursun'a bıraktı.

Törende konuşan Doç.Dr. Haluk Dursun, İlber Ortaylı'nın nev-i şahsına münhasır, yeri doldurulamayacak bir şahsiyet olduğunu söyledi. Dursun şöyle konuştu: "Sarayla çok özdeş bir şahsiyet. Kendi tabiriyle saraya çok hizmet etti. Bu hizmet yarışında, bir bayrak yarışı olarak, ben de hizmet için geldim." dedi.

 

Saray geleneklerinde Topkapı Sarayı'nın Enderun Avlusu'na Edirnekapı Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı yada Mekteb-i Endurun'dan (Galatasaray) gelindiğini belirten Dursun, kendisinin ve İlber Ortaylı'nın da Galatasaray'dan geldiğini belirtti.

Topkapı Sarayı'nın bulunduğu bölümün Tarihi Yarımada'daki müzeler yarımadası olduğunu belirten Dursun, müzelerin birlik ve koordinasyon içinde daha ileriye götürülmesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını ifade etti. Konuşmanın ardından İlber Ortaylı ve Haluk Dursun tokalaştı.
Dursun devir-teslim merasiminin anısına saray adeti olan akide şekerlerini İlber Ortaylı ve İl Kültür, Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili ve basın mensuplarına takdim etti.

Habertürk, 24.07.2012

NEANDERTALLERİN KATİLLERİ TANIDIK ÇIKTI

 

 

Bilim insanlarının gerçekleştirdiği bir araştırma, modern insanın atalarının, Avrupa'da bir dönem beraber yaşadığı Neandertaller için büyük bir tehdit oluşturduğunu, hatta nüfuslarının azalmasına neden olduğunu gösterdi.

 

Ntvmsnbc'nin haberine göre, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, İngiliz bilim insanların volkanik küllere dayanarak elde ettikleri bulgulara dayanıyor. Avrupa’da yaşanan en büyük yanardağ patlamasının, Neandertallerin yok olmasının ardından yaşandığı düşünülüyor.

Yaklaşık 40 bin yıl önce yaşanan Campanian Ignimbrite (CI) patlamasının geride bıraktığı kalıntıları Yunanistan , Ege Denizi, Libya ve Avrupa’daki dört büyük mağarada araştıran bilim insanları, “soğuyan hava ve yanardağ patlamasının etkilerinin, hem Neandertal hem de modern insanlar için olumsuz etkiler ortaaya koyduğunu” belirtti.

Araştırmada, her ne kadar doğal afet ve iklim değişikliğinin etkisi olsa da, “modern insanın atalarının Neandertallere çok daha büyük bir tehdit oluşturduğu” belirtildi. Bulgulara göre, Neandertal nüfusu CI patlamasından çok önce azalmaya başladı ve Homo sapiens’in giderek yayılan ve mağaraları işgal eden nüfusu Neandertalleri çevresel faktörlerden çok daha olumsuz etkiledi.

Avrupa, Orta Asya ve Ortadoğu ’da yaklaşık 300 bin yaşayan Neandertaller, 50-30 bin yıl önce yok oldu. Çoklu gruplar halinde yaşamaları ve sürekli hareket halinde olmaları ömürlerini uzattı ancak nihayetinde yeryüzünden silinmekten kurtulamadılar. Geçmişte öne sürülen teoriler, Neandetallerin en çok aşırı soğuk kış şartları nedeniyle hayatta kalmayı başaramadıklarını savunuyordu.

Radikal, 24.07.2012

TARİHİ EL YAZMASI DUA KİTAPLARI ELE GEÇİRİLDİ

 

İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince "2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu"na muhalefet suçuna yönelik olarak 23.07.2012 günü Bolu İl Merkezinde yapılan operasyon neticesinde Kültür ve Tabiat Varlıkları kaçakçılığı yaptığı değerlendirilen İ.Ç ve F.D isimli şahıslar yakalanarak gözaltına alındı. 

 

Yakalanan şüpheli şahıslardan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamına giren dış kapakları deri, siyah mürekkeple Arapça el yazısı ile yazılmış 4 adet dua kitabı ele geçirildi.

Bolu'nun Sesi, 24.07.2012

MİNİ ÇILGIN PROJE BAŞLADI

 

  

 

Altımızdan yeşil-kahve yosun rengini yansıtan ama çok berrak bir su akıyor. Yanıbaşımdaki Kağıthaneli hanım hafifçe zıplayarak “İşte, işte...” diye bir balık sürüsünü gösteriyor. “15 gündür var bu balıklar. Akıntının tersine doğru yüzüyorlar...” Kağıthane Belediyesi’nin önündeki köprüde duruyoruz. Önümüzde 1721 yılında yapılan 110 metrelik meşhur Cetvel-i Sim (Gümüş Cetvel) kanalı... Arkamızda, hafifçe solda, eskinin Sadabad Sarayı şimdinin Kağıthane Belediye Binası....

Daha gerilerde Kağıthane Deresi’nin kenarına halıfleks gibi serilmiş yeşil çimler ve mangalcılar. Bu çimliklere inen sırtlarda 1960’larda köyken şimdi nüfusu 422 bine varan Kağıthane’yi saran yüksek konutlar ve en geride de Kağıthane Deresi’nin döküldüğü Haliç var. Veya artık yeni haliyle söylemek gerekirse ‘Kağıthane boru hattı’nın döküldüğü Haliç ... 

Kayık fantezisi
Türkiye geçen yılı Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak Kanalistanbul’u (Çılgın Proje) konuşarak geçirdi. Ama Kanalistanbul konuşulurken, çılgın projenin bir benzeri, küçük bir modeli Kağıthane’de hayata geçirildi bile...


İSKİ ve Büyükşehir Belediyesi’nin 3.5 yıldır üzerinde çalıştığı belirtilen proje, temmuz başında nispeten sessiz sedasız hayata geçirildi. Büyükdere Çayırbaşı’ndan alınan deniz suyu, Kağıthane Deresi üzerinden Haliç ’e akıtılmaya başlandı.


Belediye önünde dalgın dalgın 2 dakika suya bakmam yetiyor. Arkamda önce bir ‘izahatçı’ sonra bir, iki, üç derken epey meraklı bir kalabalık birikiyor. Balıklar için “Kefal” diyorlar.


Temmuz-ağustos aylarında zaten kuruyan derenin yatağında şu anda 15-20 santimetrelik bir su görünüyor. Ama proje tam hayata geçirildiğinde Kağıthane’den Haliç ’e kayıklarla gidilebileceği söyleniyor. “Böylece Haliç ’e taze su girişi sağlanacak, koku bitecek, biyolojik çeşitlilik artacak” deniliyor. Haliç ’ten dereye girip yukarılara tırmanan balıklar bunun ilk işareti olabilir.


Bu sırada Osmanlı’nın bir dönemine damga vuran, 1960’lara kadar verimli bağları, bostanları ve balıklarıyla hatırlanan Kağıthane Deresi’ne ne olacak? Hidrobiyolog Levent Artüz’e “Dereye deniz suyu verildiğinde ne olur?” diye sorduk. Artüz, “Tuzlu su belli bir oranı aştığı zaman biyolojik bir değişiklik ve çok ciddi bir biçimde çürüme olacak. Ne tatlı ne tuzlu su balığı hiçbir şey yaşamayacak” diyor. Deniz haline getirilen Kağıthane’de deniz suyunun öncesinde canlılık ne düzeydeydi, şu anda ne düzeyde? Artüz’ün elinde kesin bir veri yok. İSKİ’den ise yanıt bekliyoruz.





Rüyalara hapsolan Kağıthane
‘İsmail Hakkı Güler, Manastır doğumlu. 1956’da Kağıthane’ye geldi. Esnaf.
Derede ilk ne zaman balık tuttunuz?
8-10 yaşlarında falandım. Atleti çıkarır, iki tarafından tutup akıntıya doğru yürürdük. Envai çeşit balık çıkardı. Süs havuzlarındaki gibi, kırmızı beyaz, parmak kadar balıklar. Yılanbalığı. Kumbalığı. Sazan, turna balığı çıkardı. Mandalar suya girerdi. Biz de arkasından. Mandalar suyu bulandırırdı. Yukarı çıkan balıkları kuyruğundan tutup kıyıya atardık. 12-13 yaşında oltaya geçtik. Ucuna solucan, çekirge takardık. Tutar, eve getirirdim. Yerdik, annem komşuya dağıtırdı. Kerevit çıkardı....
Bu balıklar hala var mı?
Bu dere bizim eski deremiz değil ki. Dere eski yatağında değil bir kere. Eskiden yılan gibi kıvrılır gelirdi. Tüylerim diken diken oluyor hatırladığımda.
Balık gördünüz mü hiç yakında derede?
5-6 yıl önce kefaller vardı. Haliç ’ten geliyorlardı. Daha sonra kayboldular. Şimdi yeniden gelmişler.
Elinizde sihirli değnek, gücünüz olsa, Kağıthane’yi nasıl değiştirirdiniz?
Yetmez ki. Zaman zaman rüyalarıma girer eski Kağıthane, sokaklarında dolaşırım. Yolların kenarında bodur ağaçlar... Bütün binaları, bütün fabrikaları yıksam, yine de eskisi gibi bağ bahçe yapamam. O dereyi eski yatağına getirsem... Eski suyu getirsem. Biz eskiden susayınca eğilip içerdik o suyu.

Rüyaları ‘süsleyen’ Kağıthane
Kağıthane, emlak sitelerinde genelde şu ifadelerle tanıtılıyor:
“Plazaların gölgesinde gelişen Kağıthane’de eski fabrikalar lüks residence ve ofis projelerine dönüşüyor. Avrupa yakası merkezde iş merkezi olacak bölge kalmazken Kağıthane Levent’e birkaç km uzaklıkta ve kentsel dönüşüm içinde tek bölge. Kağıthane’nin pek yakında kaliteli konut, ofis, AVM projeleriyle ticaret, kültür ve fuar merkezine dönüşeceği öngörülüyor.”

Radikal, Haber: Emel Alptekin, 24.07.2012

TABAL KRALLIĞI'NIN ANA MERKEZLERİNDEN BİRİ BULUNDU

 

Nevşehir’in Gülşehir İlçesi'ne bağlı Ovaören beldesi sınırları içerisinde kalan Ovaören arkeolojik yerleşim alanı içerisinde, Yassıhöyük kazısı sırasında Tabal Krallığının ana merkezlerinden birisi ortaya çıkarıldı.

 

Gülşehir’e bağlı Ovaören beldesi sınırları içerisinde kalan Ovaören arkeolojik yerleşim alanı içerisindeki Yassıhöyük kazısının çalışmalarını incelemek üzere düzenlenen geziye Vali Abdurrahman Savaş ve eşi Hafize Savaş, Gülşehir Kaymakamı Mesut Yakuta, Nevşehir Belediyesi Başkan Yardımcısı Yücel Menekşe, Müze Müdür Vekili Mevlüt Coşkun ve yetkililer katıldı. Bilimsel başkanlığını Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Yücel Şenyurt’un yaptığı, 25 arkeolog ve öğrenci ile 30 işçiden oluşan bir ekiple yürütülen Ovaören beldesindeki Yassıhöyük kazısının bu yılki bölümünün 15 Ağustos’a kadar devam etmesi planlanıyor.

 

Yürütülen kazı çalışmaları ile ilgili bilgiler veren Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. S. Yücel Şenyurt, Ovaören beldesinin yaklaşık 2 kilometre güneydoğusunda yer alan Ovaören arkeolojik alanının zengin tarihi potansiyeli ile ön plana çıktığını dile getirdi. Bölgede 2007 yılından beri sürdürülen kazı çalışmaları ile Kalkolitik Çağ’da başlayıp (MÖ 5500) Demir Çağı sonuna kadar (MÖ 330) kesintisiz şekilde devam eden bir yerleşimin varlığını saptadıklarını belirten Şenyurt, günümüzden 7500 yıl önceye kadar dayanan bu tarihsel zenginliğin, bölgenin jeopolitik konumundan kaynaklandığını belirtti.

 

Yüzeyden 4 metre derinliğe kadar indiklerini ve Hitit dönemi tabakalarına ulaştıklarını belirten Şenyüz şöyle konuştu: “Bu yıl en alt tabakalara kadar inmeyi planlıyoruz. Öyle inanıyorum ki elde edebileceğimiz yazılı belgeler, Ovaören Anadolu arkeolojisinin son 30 yıl içerisindeki en önemli kazı alanlarından birisi olacaktır. Kral Yolu ve İpek Yolu’nu, Anadolu’nun orta kesiminde birbirine bağlayan doğal bir güzergah üzerinde yer alan bölgede ayrıca Alayhan Kervansarayı, Suvasa Hiyeloglif Yazıtı, Zeus Kaya Anıtı, Geç Antik döneme ait Osiana yerleşmesi ve Ortaçağ’a ait Filiköreni gibi kültürel kalıntılar bulunuyor. Bölge Anadolu tarihi açısından vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Yassıhöyük’te 5 yıldan beri Demir Çağı tabakalarında yoğunlaştırılan kazı çalışmaları ile Tabal Krallığının ana merkezlerinden birisini ortaya çıkardık.”

haberler.com, 23.07.2012

ENEZ'DE KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

 

Edirne’nin Enez İlçesi'nde kazı çalışmaları son hızıyla devam ediyor.

 

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Enez Arkeoloji Kazı Başkanı Prof.Dr. Sait Başaran önderliğinde süren çalışmalarda, Enez’in tarihiyle ilgili önemli eserlere rastlanıyor.

 

Enez İlçesi girişinde bulunan Su Terazisi ile Kralkızı Nekropolü'nde sürdürülen kazı çalışmalarında 65 kişi görev alırken, çalışmalarda İlk olarak daha önceki yıllarda kazı yapılan alanları temizleniyor. Daha sonra ise yapılan kazılarda, Arkaik ve Klasik Döneme ait keramik eserlere rastlandı.

 

Yapılan çalışmaları yerinde inceleyen Enez Kaymakamı Fatih Baysal ise, Enez Arkeoloji Kazı Başkanı Prof.Dr. Başaran’dan çalışmalar hakkında bilgi aldı.

 

Enez’de çıkarılan tarihi eserler, Edirne’deki arkeoloji müzesinde sergileniyor.

Mynet Haber, 23.07.2012

HASANKEYF'TE TEHDİT SÜRÜYOR, MÜCADELE BÜYÜYOR

 

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “2015 yılında bitecek” dediği Hasankeyf barajı çalışmaları hızlandırıldı. Bir yandan baraj yapımı sürerken diğer yandan da tarihi ilçenin sular altında kalmaması için çevre örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin mücadelesi sürüyor. Hafta sonları yaklaşık 10 bin turistin ziyaret ettiği Hasankeyf’te ‘Neolitik Çadır Kamp’ kuran çevreciler, herkesi Hasankeyf’te çadır kurmaya davet etti.

 

Hasankeyf Kalesi’nin belli saatlerde ziyaretçilere açılması esnafı da zor durumda bırakıyor. Uzun yıllardır Hasankeyf çarşısında esnaflık yapan M. Şah Öztekin, kiralarını bile ödemekte zorlandıklarını belirterek, “Daha önce Hasankeyf yerleşkesinde bulunan Dicle nehri kenarında çardaklar vardı. Dışarıdan gelen yerli ve yabancı konuklarımızı burada konaklıyorduk. Bizim isteğimiz bir an önce Dicle kenarının açılmasıdır. Dicle Nehri’nin kenarının kapanmasından kaynaklı dışarıdan kimse gelmiyor.” dedi.

 

Yapılacak olan Ilısu Barajı’nı protesto etmek için Hasankeyf’te Dicle Nehri kenarında ‘Neolitik Çadır Kamp’ kuran ve Hasankeyf’in yok olmasını istemeyen herkesin Hasankeyf’te bir çadır kurması çağrısı yapan Batman Turizm Tanıtım Derneği Başkanı Emin Bulut, “Madem Hasankeyf’in karşısında yeni bir Hasankeyf’i inşa ediyorlar, biz de Hasankeyf’in tarihini, doğasını, kültürünü, Dicle’nin kenarına böylesine bir kamp oluşturalım dedik” şeklinde konuştu. Bulut, “Çadır kente neolitik kent adını kullanarak tarihi neolitik döneme varan bir sembol isimle bu kampı kurduk. Ulusal, uluslararası ve yerel ölçekte ciddi anlamda destekler alıyoruz. Amacımız yeryüzündeki bütün insanlığın eşit, adil ve yaşanabilir bir dünya için farkındalık yaratmaktır. Kampımız süresiz açık olacak. Burada ateş kuyumuzdan tutun, doğal anfi tiyatromuza kadar birçok sanatsal ve kültürel aktivitemizi de devam ettireceğiz. Eylül ayında Sezen Aksu’nun, Ekim ayında da Tarkan’ın gelme olasılığı var. Biz doğa adına, tarih adına, kültür adına bir sembol oluşturma adına adımlarımızı atmış bulunuyoruz” dedi.

 

Yaklaşık 3-4 yıldır sürekli Hasankeyf’e gelen Amerikalı Araştırmacı-Yazar John M. Crofoot ise, “Hasankeyf’te vakit geçirmek benim için çok keyifli, çok iyi bir fırsat. Hasankeyf benim için küçük bir Türkiye gibi. Hasankeyf kitap, müze ve tatil olarak görülebilir. Ben Hasankeyf’le ilgileniyorum. Baraj yüzünden Hasankeyf tehdit altında kalıyor” şeklinde konuştu.

Evrensel, 23.07.2012

SAGALASSOS KAZILARINDA ANTİK GIDA PAZARINA ULAŞILDI

 

 

Burdur’un Ağlasun İlçesi'nde Sagalassos antik kentinde yapılan kazılarda Macellum (gıda pazarı’a ulaşıldı.

 

Bu yıl Sagalassos kazısı 3 Temmuz 2012 tarihinde başladı. Daha önce yapılan kazı çalışmalarında Macellum gıda pazarı araştırmalara rağmen bulunamamıştı. Macellum’un antik kentte yer almasına rağmen kazılarda ortaya çıkarılamadığını belirten İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Tanır, “Sagalassos antik kentinde Yukarı Agora’nın güney doğusunda yer alan gıda pazarının (et-balık pazarının) uzun zamandır giriş kapısı bulunamıyordu. Bu yıl yapılan kazılarda giriş kapısına ulaşıldı. Sütunlar üst üste yıkılmış bulundu. Ayrıca sütunların yanında yazıtlara rastlandı.” dedi.

 

Çözümlemeden sonra yazıların ne anlama geldiğinin ortaya çıkacağını anlatan Müdür Mehmet Tanır, kazılarda kapının ortaya çıkarılmasıyla Sagalassos’un biraz daha şekilleneceğini aktardı. Macellum’un, Yukarı Agora’nın güneydoğusunda, meydandan daha alt bir kotta yer aldığı bilgisini veren Müdür Tanır, bu anıttan ilk defa 19′uncu yüzyılın sonlarında Polonyalı gezgin Kont Lanckoronski’nin bahsettiğini söyledi. Çalışmaların titizlikle sürdürüldüğünü vurgulayan Tanır, Sagalassos’un Burdur’un parlayan yıldızı olmaya devam ettiğini ifade etti.

haberler.com, 23.07.2012

5 ASIRLIK KURAN-I KERİM'E ÖZEL ODA

 
Kanuni Sultan Süleyman'ın şeyhülislamı, hukukçu ve tefsirci Ebussuud Efendi'nin, İstanbul'dan doğduğu topraklar olan Çorum'un İskilip İlçesi'ne gönderdiği 5 asırlık 2 el yazması Kuran-ı Kerim'den biri, ilçe kütüphanesinde oluşturulan özel korunaklı odada 529 nadir el yazmasıyla muhafaza ediliyor.

Anadolu'nun köklü kütüphanelerinden biri olan İskilip Halk Kütüphanesi, biri Ebussuud Efendi'nin İstanbul'dan gönderdiği Kuran-ı Kerim başta olmak üzere 529 nadir el yazması eser ile toplam 47 bin 777 kitaba ev sahipliği yapıyor. Osmanlı döneminden kalma kanunnamelerin de içinde yer aldığı pek çok el yazması eserin bulunduğu kütüphane, geçmişi yaklaşık 700 yıla dayanan el yazması eserleri bünyesinde barındırıyor.

Tarihi kütüphanenin en kıymetli eserlerinden biri, Kanuni Sultan Süleyman döneminin şeyhülislamı Ebussuud Efendi'nin memleketi İskilip'e gönderdiği el yazması Kuran-ı Kerim.

İskilip Halk Kütüphanesi'ne 40 yıl hizmet veren emekli müdür Metin Kalyoncu, yaptığı açıklamada, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ilçede 71 adet sıbyan mektebi, 6 yüksekokul, 1 idadi, 2 rüştiye bulunduğunu, 8 Aralık 1924 yılında bu okullardaki kitapların o dönemin kaymakamı ve ileri gelenleri tarafından toplanarak Cacabey Medresesi'ne yerleştirildiğini söyledi.

Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin medresesinin olduğu alana bugünkü kütüphane binasının inşa edildiğini belirten Kalyoncu, Ebussuud Efendi'nin ilçenin yetiştirdiği alim zatlardan biri olduğunu dile getirdi.

Ebussuud Efendi'nin ilminin yanı sıra vakıf eserlerine önem veren bir kişilik olduğuna dikkati çeken Kalyoncu, ''Kendisi İskilip'e çok bağlıdır. İlçeye babasının adıyla Şeyh Yavsi Camisi'ni yaptırmıştır. Ayrıca medrese, şifahane gibi vakıf eserleri inşa ettirmiştir. Babasının ve dedesinin kabirleri ilçemizde bulunmaktadır'' dedi.

Altın varaklı 5 asırlık el yazması Kuran-ı Kerim
Kalyoncu, adı ilçeyle anılan Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin ilçeye yadigar bıraktığı en önemli eserlerden birisinin de altın varaklı, nadir el yazması Kuran'ı Kerim olduğunu kaydetti.

Ebussuud Efendi'nin İstanbul'da şeyhülislamlık yaptığı dönemde doğduğu topraklar olan İskilip'e iki adet Kuran-ı Kerim gönderdiğinin bilindiğini vurgulayan Kalyoncu, şöyle devam etti:

''Bunlardan birinin Şeyh Yavsi Camisi'nde okunmasını, diğerinin de ilçedeki medresesinde okunmasını istiyor. Şeyh Yavsi Camisi'ndeki Kuran-ı Kerim muhafaza edilmekte zorlanılınca Çorum Müzesi'ne gönderildi. Diğer Kuran-ı Kerim ise bu kütüphanede muhafaza ediliyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminden kalma bu eseri hattatları incelikle işlemiş. Altın varaklı Kuran-ı Kerim'in mürekkebi, geçen asra rağmen hiç bozulmamış, solmamış. Mürekkebi çok özel, duracaklar çok güzel şekilde belirtilmiş. Bu Kuran-ı Kerim, Türkiye'deki nadir el yazması Kuran-ı Kerim'lerden biri. Kütüphanemizde yapılan yeniliklerle son derece muazzam şekilde korunuyor.''

Yadigar eserlere özel korunaklı oda
Kütüphane müdürü İsmail Tahtacı ise kütüphanenin, 2008 yılından itibaren özel yöntemlerle ve yerleştirilen güvenlik kameralarıyla 24 saat kontrol altında tutulduğunu dile getirdi.

Aralarında Ebussuud Efendi'nin yadigarı Kuran-ı Kerim'in bulunduğu 529 el yazması eser için özel korunaklı bir oda oluşturulduğunu ifade eden Tahtacı, çelik konsorsiyum ve kapılarla desteklenen odada muhafaza edilen bu eserlerin özel havalandırma sistemiyle korunduğunun altını çizerek, ''24 saat esasına göre güvenlik kamerası ile izlenen kütüphanemizde olası bir yangın karşısında muhafaza altında tutulan kıymetli el yazması eserlere bir zarar gelmesi söz konusu değil. Bu özel odada nemlendirme ve havalandırma sistemleri de mevcut'' diye konuştu.

Tahtacı, çocuk ve yetişkin bölümlerinin de yer aldığı kütüphanenin alt katında ise ünlü şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu anısına açılmış sergi salonunun yer aldığını sözlerine ekledi.

Ebussuud Efendi'nin hayatı
Ebussuud Efendi, 1490 yılında İskilip'te doğdu. Sultan II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim zamanında yaşadı. Fetvaları ile bilinen Ebussuud Efendi, 30 yıla yakın şeyhülislamlık yaptı. Ebussuud Efendi, 1574'te İstanbul'da hayatını kaybetti. Alim, hukukçu ve tefsirci Ebussuud Efendi'nin çok sayıda ilmi eseri bulunuyor. Döneminin en önemli eseri olarak kabul edilen ''Ebussuud Tefsiri'' ise 2010 yılında Türkçe'ye çevrildi.

Habertürk, 23.07.2012

İKİ BİN YILDIR PARMAK ARASI TERLİK GİYİYORUZ

 

 

İzmir'de, kentin tarihine, kazılarda gün ışığına çıkarılan eserlerle damga vuran Agora'da bu kez, bir heykelin kopan parçası olduğu sanılan, Romalı bir genç kızın ayağının bulunması, kazı ekibinde heyecan yarattı.

Arkeologlar bulunan 2 bin yıllık Romalı genç kızın ayak parmaklarının son derece zarif olduğunu belirterek, "Romalı kızın giydiği terlik günümüzde moda olan, hem kadın hem de erkeklerin giydiği parmak arası terliğin nedereyse aynısı. Üstelik üzerinde tokayı andıran bulgular da var.

Romalı kızın ayağı müzede sergilendiğinde büyük ilgi görecek. Kazdıkça karşımıza sürpriz eserler çıkıyor. Geçtiğimiz hafta da 35 metre uzunluğunda bir su kanalı bulmuştuk" bilgisini verdi.

Habertürk, 23.07.2012

SEDEFKAR MEHMET AĞA

 

Sultanahmet Camisi’nin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’yı soran okurlarım oldu.
 

Şüphesiz Sinan en büyük mimarımızdır ama tek değil elbette. Osmanlı medeniyetinin en ihtişamlı yönü mimaridir, diyebiliriz.


Mimar Sinan “Hassa Mimarlar Ocağı” denilen imparatorluk mimarisi bürosunun başkanıdır, mimarbaşıdır. Sanat tarihçimiz Metin Sözen’e göre Sinan imparatorluk coğrafyasında 471 eser bırakmıştır! Bunun 111’i cami, 121’i ise anıtsal nitelikte sosyal tesislerdir, su kemerleri, hamamlar, kervansaraylar, imaretler gibi.


Prof. Sözen, Sinan’la Rönesans İtalya’sındaki Michelangelo’yu karşılaştırır: Bütün imparatorluk coğrafyasında çalışan Sinan ve belirli İtalyan site devletlerinde az sayıda eserin “ayrıntılarına” odaklanan Michelangelo...


Sinan’ın eserleri daha “mimarca”dır; öbüründe fresk ve tezyinat öne çıkar.

 

Emperyal Mimarlar Ocağı

İmparatorlukta imar ve inşa işlerinin “Hassa Mimarlar Ocağı” yani emperyal bayındırlık bürosu tarafından yönetilmesi burada çalışanlara Sinan’ın öğrencisi olma imkanı vermiştir. Bunların başında, Sinan’dan sonra mimarbaşı olan Davut Ağa gelir.  Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin ve Sirkeci’deki Sepetçiler Kasrı’nın ve birçok eserin mimarı...


Onun çırağı ve öğrencisi mimarbaşı Dalgıç Ahmet Ağa’dır.


Sultanahmet Camisi’ni yapan Sedefkar Mehmet Ağa da bunların, Davut ve Dalgıç Ahmet ağaların çırağı ve öğrencisidir. Dalgıç Ahmet’in ölümü üzerine 1606’da mimarbaşı olduğunda, ustalarının yanında 21 yıllık eğitim ve tecrübe kazanmıştı.


Tarihçi Yılmaz Öztuna, Sedefkar Mehmet Ağa’nın 5 padişah döneminde imparatorluğun çeşitli yerlerinde mimar ve idareci olarak çalıştığını, diğer mimarbaşılar gibi onun da “Suyolları nazırlığı” yaptıktan sonra mimarbaşı olduğunu anlatır.

 

‘Su medeniyeti’

Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasında suyolları, sulama ve şehirlere su temini imparatorlukların çok önemli bir görevidir. Roma, Bizans ve Osmanlı su kemerlerini, İstanbul’a su temini için II. Bayezid’den itibaren yapılan bentleri hatırlayınız.


Sedefkar da kendi “hayır ve hasenat”ı için kendi cebinden iki eser yapmıştı: Biri mescit, öbürü çeşme...


Çeşme maalesef kaybolmuş fakat kitabesi müzede muhafaza ediliyor.

 

Değişik kültürler

Başta Doğan Kuban ve Metin Sözen gibi sanat tarihçilerimiz olmak üzere, bütün tarihçiler Osmanlı medeniyetinde mimarinin önemini anlatırken, mimarların değişik medeniyetlerle temaslarının önemini belirtirler. Sinan ve diğer mimarbaşılar orduyla birlikte veya ayrı görevlerle imparatorluk coğrafyasında İran, Arap ve Balkan mimari eserlerini tanıyarak, inceleyerek, esinlenerek, yeni sentezler yaratarak yetiştiler.


Metin Sözen’e göre, Kayserili Sinan’ı yetiştiren mimari kültürü Selçuklu ve Anadolu beyliklerinin mimari eserleriyle Erciyes Dağı’nın siluetidir. Avrupa mimarisini de çok iyi incelemişti.
İyi mimar olmanın şartı hem geleneği hem dünya mimarisini iyi bilmek olsa gerek!

 

Enderun mektebi

19. yüzyıla kadarki bütün Osmanlı mimarları Enderun’dan yetişmiştir, çoğu devşirmedir, Türk imparatorluğunun çok renkli kültürüyle yetişmiş, medeniyetimize büyük hizmetler yapmışlardır.
Niye medrese değil? Çünkü medresede basit matematik dersi bile okutulmazdı. Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in mimari çizimleri ve statik hesapları için gereken geometri ve matematiği düşünün.
Sultanahmet’in temel kazımı, birkaç bin işçiyle 30 gün sürmüş. Getir buldozerleri üç günde bitirsin! Ondan sonra da övün Sinan’ı, Sedefkar’ı geçtik diye!


Geçeceksen onlar kadar yaratıcı olarak geç, makineyle değil.

Hürriyet, Yazı: Taha Akyol, 23.07.2012

MEĞER MAÇO DEĞİLMİŞ

 

 

Modern kültürde tipik “mağara adamı” kalıbını yaratan tarih öncesi insan türü Neandertallerin erkeklerinin “evcimen” oldukları ortaya çıktı.

 

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi araştırmacıları geleneksel olarak “maço avcılar” olarak bilinen Neandertal erkeklerinin mağaralarda her gün saatlerce hayvan derisi yüzüp, dikiş diktiklerine dair belirtiler keşfetti. Afrika’dan Avrupa’ya göç eden ve 30 bin yıl önce nesilleri tükenen Neandertallerin evcimen yaşamı bulunan iskeletlerde yapılan incelemelerde ortaya çıktı.

 

Araştırmacılar Neandertal erkeklerinin sağ kol kemiklerinin fazla gelişmiş olduğunu gördü. Modern insanın sağ kolu soldan yüzde 15 daha güçlü iken bu rakamın Neandertallerde yüzde 50 olduğu belirlendi. Araştırmacılar hepsi de sağ taraflarını kullanan bir grup deneğe mızrak atma ve deri yüzme hareketleri yaptırdı. Elektroanalizlerde kaslara binen yük incelendi. Sonuçta mızrak atan deneklerin sağ değil sol kollarında daha fazla kas gücü oluştuğu ispatlandı. Deri yüzme hareketi yapanların ise sağ kollarında aşırı güç oluştuğu görüldü. 

Hürriyet, 23.07.2012

ARKEOLOGLAR ÇALINAN MOZAİKLERİN PEŞİNDE

 

Türk arkeologlar Türkiye'den çalınarak yurtdışına kaçırılan tarihi eserlerin iadesi için bir kampanya başlattı. ABD, Fransa ve Avustralya'ya satılan Şanlıurfa Edessa Mozaikleri'nin iadesini isteyen arkeologlar, Anadolu'nun en eski mozaiklerinden olan Orfeus mozaiğinin iadesi için de Dallas Müzesi'ne başvurdu. MÖ 132 ile MS 244 yılları arasında Şanlıurfa merkezli kurulan Edessa Krallığı'na ait mozaikler, 1952'de bulundu. Parça parça yurtdışına kaçırılan bu eserlere Batılıların ilgisini görenler de antik bölgeleri talan etmeye başladı. Aktüel Arkeoloji Dergisi öncülüğünde bir kampanya yürüten Türk arkeologlar, mozaiklerin iadesi için çalışmalara start verdi. Son olarak ABD'nin Dallas Müzesi'ne başvuran Türk arkeologlar, bu müzede sergilenen Orpheus mozaiğinin iade edilmesini istedi. Arkeolog Murat Nagis "Anadolu'nun tarihine saygılı herkesin aynı dilekçe ile Dallas Müzesi'ne başvurmasını istiyoruz. Böylece Türkiye'nin geçmişine saygılı olduğunu görüp iade sürecini başlatacaklar" dedi.

Sabah, Haber: Fatih Ulaş, 23.07.2012

RHODİAPOLİS ANTİK KENTİ YAKINLARINDAKİ ANIT MEZAR RESTORE EDİLDİ

 

Kumluca İlçesi'ndeki Rhodiapolis antik kenti yakınlarında geçen yıl ortaya çıkarılan anıt mezarın restorasyonunun tamamlandığı ve ziyarete açıldığı bildirildi.

 

Rhodiapolis Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. İsa Kızgut, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 7 yıldır devam eden Rhodiapolis kazılarında, Opramoas anıt mezarının benzeri olan bir anıt mezar ortaya çıkarıldığını hatırlattı.

 

Geçen yıl kazı ekibinin anıt mezarı bulduklarında çok heyecanlandıklarını ifade eden Kızgut, alanda yaptıkları çalışmalarda mezarın 2 veya 3. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bir aileye ait olduğunu tespit ettiklerini bildirdi.

 

Yrd. Doç.Dr. Kızgut, “Bu anıt mezar Hristiyanlık dönemine ait bir anıt mezar. Geçen yıl kazısını tamamladığımızda oldukça kötü haldeydi. Yaptığımız çalışmalar sonunda buranın bir aile mezarlığı olduğunu, 5. yüzyılda ise şarap işliği olarak kullanıldığını tahmin ediyoruz” dedi.

 

Anıt mezarı özelliklerini koruyarak restore ettiklerini söyleyen Kızgut, anıt mezarın iç mimarisinin çok farklı olduğunu, bundan dolayı yapının Opramoas anıtına rakip olarak görüldüğünü bildirdi.

Kızgut, yapının ziyarete açıldığını kaydetti.

Mynet Haber, Haber: Mehmett Çakmak - Hatice Özdemir, 22.09.2012

'LAODİKYA KİLİSESİ' ŞEKLİNDE ASILAN TABELA DEĞİŞTİ, TARTIŞMA BİTMEDİ

 

 

Mesih'in Kilisesi Derneği tarafından Esnaf Sitesi'nde 'Laodikya Kilisesi' adıyla açılan kilisenin yarattığı tartışmalar üzerine, tabela değiştirildi ve dernek temsilciği tabelası asıldı.Kilisenin tabelasının değiştirilmesi, tartışmaları sona erdirmedi. MHP İl Başkanı Mehmet Fevzi Yeniçeri, kilisenin açılmasıyla ilgili süreçte Denizli Belediyesi'nin tavrının yanlış olduğunu belirterek, belediye yönetimini eleştirdi.


Merkezi Ankara'da bulunan Mesih'in Kilisesi Derneği'nin temsilciliği olarak Esnaf Sitesi'nde bir dairenin düzenlenmesiyle açılan Laodikya Kilisesi tartışmalara yol açtı. Konu Denizli Belediye Meclisi'nde gündeme geldi. MHP grubu soru önergesiyle kilisenin açılmasına belediyenin izin verip vermediğini sordu. Site yönetimi ise kilisenin kapatılması için Valilik ve Belediyeye dilekçe verdi. Tartışmalar ve tepkiler üzerine kilisenin pastörü Denizlili İsmail Serinkan yazılı açıklama yaparak, "İsteğimiz yalnızca inancımızın gereği olan ibadetimizi, bizim için kutsal mabet olan kiliselerde yerine getirebilmektir. Denizli bir avuç Hıristiyan'ı kendi içinde barındıramayacak mı?" dedi. Kilise talebasını indirerek çalışmaları dernek temsilciliği olarak yürüteceklerini belirtti.
Pastör İsmail Serinkan'ın yaptığı yazılı açıklamadan iki gün sonra Esnaf Sitesi'nde bulunan kilise tabelası indirildi ve yerine Mesih'in Kilisesi Derneği Denizli Temsilciliği tabelası asıldı.

Kilisenin tabelası değişti ancak tartışmalar bitmedi. MHP İl Başkanı Mehmet Fevzi Yeniçeri, düzenlediği basın toplantısında Denizli Belediyesi'ni eleştirdi ve kilise açılması sürecinde belediyenin tavrının yanlış olduğunu söyledi. MHP'li Belediye Meclis üyeleri İbrahim Açıkgöz, Özcan Acar ve Ali Lütfi Eren'le birlikte basın toplantısı düzenleyen Yeniçeri, "Esnaf Sitesi'nde açılan kilise Denizli Belediye Meclisi'nde MHP tarafından gündeme getirilmiştir. Gündeme getirirken de kesinlikle provokasyon amacı gütmedik. Altını çizerek olayın çok farklı olduğunu söyledik. Din ve vicdan hürriyetine inancımız sonsuz. Biz soru önergesi verdiğimizde oturumu yöneten başkan yardımcısının `Biz de konuyu basından duyduk' demesi son derece dikkat çekicidir ve Denizli başıboş değildir. İlin mülkü amiri vardır, belediye başkanı vardır" diye konuştu.
Kilise açmanın yasal bir prosedürü olduğunu belirten Yeniçeri, "Kilise açılacaksa kanunlar çerçevesinde açılmalıdır. Din ve vicdan özgürlüğüne lafımız yok. Ancak kuralları içerinde olması gerekir. Orada var burada olsa ne olur denmesi devleti devlet olmaktan çıkarır. Olay sadece kilise açılması olayı değildir. Kilise açılması için belediyeye başvuru yapılmışsa bu başvuru nerededir? Böyle bir başvuru varsa konunun belediye meclisine gelmesi gerekir. Şimdiye kadar neden getirilmemiştir. Kilise olarak açıldığı söylenen yer imar planında konut olarak görünmektedir. Başvuru varsa meclise getirilip ibadethane olarak imar planına işlenmelidir. Denizli Belediyesi'nin bu olaydaki tavrı çok yanlıştır. MHP olarak tavrımız nettir. Her şeyin yasalar çerçevesinde Denizli halkını rahatsız etmeyecek şekilde olmasıdır" dedi.

Türkiye Turizm, 22.07.2012

ANTALYA SİON HAZİNESİ'Nİ BEKLİYOR

 

Kumluca İlçesi'nde bir köylünün tesadüfen bulduğu, daha sonra bir bölümü yurt dışına kaçırılan tarihi eserlerin iade edilmesi için çalışmalar sürüyor.

 

Kumluca Kaymakamı Salih Işık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kumluca’nın Hacıveliler Köyü yakınlarındaki Bizans kilisesi kalıntılarında 1963 yılında köylü bir kadın tarafından tesadüfen bulunan tarihi eserlerin bir bölümünün yapılan kaçak kazılar sonucunda yurt dışına kaçırıldığını belirtti.

 

Tarihi eserlerin kalan bölümünün Antalya Müzesi’nde sergilendiğini anlatan Işık, yurt dışına kaçırılan eserlerin Türkiye’ye iadesi için çalışma yürütüldüğünü kaydetti.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından Kumluca Kaymakamlığı’na ABD’deki Dumbarton Oaks Müzesi’nde bulunan eserlerin Sion Hazinesi’ne ait olduğuna dair destekleyici bilgi ve belgeye ihtiyaç duyulduğunu yönünde yazı gönderildiğini ifade eden Işık, eserlerin oldukça değerli olduğunu, Türkiye’ye geri kazandırılmasının hem Türkiye hem de Kumluca açısından çok önemli olduğunu söyledi.

 

Eserlerin Türkiye’de bulunması, çıkarılmasıyla ilgili elde edilebilecek ve tarihe ışık tutacak her türlü bilgiye ihtiyaç duyduklarını dile getiren Işık, böylece hazinelerin Türkiye’ye ait olduğunun bir an önce ispat edebileceklerini kaydetti.

 

Işık, vatandaşlardan ellerindeki her türlü bilgi ve belgeyi çekinmeden kendilerine getirmelerini isteyerek, “Umut ediyorum çalışmalar lehimize sonuçlanır ve daha önce benzer şekilde kazandığımız tarihi eserlerimiz gibi Sion hazinesini de ülkemize kazandırırız” diye konuştu.

 

Antalya Müze Müdürü Mustafa Demirel ise uzmanlarca hazırlanan rapora göre Sion hazinesinden Antalya Müzesi’nde iki kupa, iki tepsi, üzeri altın kakmalı, kabartmalı zincirle asıla buhurdan ve çeşitli Gümüş malzemelerin yer aldığını belirtti.

 

Oluşturulan bilim heyetinin 1991 yılında Dumbarton Oaks Müzesi’ni ziyaret ederek Sion hazinesinin orada bulunan bölümünü incelediklerini anlatan Demirel, “Bu sırada yapılan görüşmelerde müze yetkilileri eserlerin Türkiye’den kanunsuz yollarla götürüldüğünü kabul etmişlerdi. Ancak eserlerin iadesine olumsuz baktılar” dedi.

 

-Sion hazinesi-

Kumluca yakınındaki Korydalla antik kentinde 1963 yılında bir köylü tarafından tesadüfen bulunan Sion Hazinesi, kandil, buhardanlık, İncil kapağı, tepsi gibi Gümüş kilise eşyaları ve bazı kaplama levhalardan oluşuyor.

 

Bulunduğu yıl bir bölümü yurt dışına kaçırılan ve MS 6. yüzyıla ait Sion Hazinesi’nin bazı parçaları üzerindeki yazıt ve maden kontrol damgalarından antik Myra civarındaki Sion Manastırı’na ait olduğu saptandı.

 

Antalya Müzesi’nde bir bölümü sergilenen hazinenin kalan kısmı Washington’daki Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nde sergileniyor.

haberler.com, 22.07.2012

"BİZE DUR DİYEN YOKTU"

 

 

Saraçhane’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasının tam karşısında, Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından ‘Fatih Anıt Park’ düzenlemesi yapılıyor. Tarihi Bozdoğan kemerinin dibinde, 524 yıllarında yapıldığı bilinen Juliana Sarayı’nın çaprazında, Polyeuktos Kilisesi’nin bitişiğinde yer alan parktaki kazılar sırasında sütun, sütun başları, tanbur gibi tarihi mimari yapılar çıktı. 

Tarihi Yarımada’da içinde iş makinesiyla hafriyat yapması için Arkeoloji Müzesi ile Koruma Kurulu izni gerekiyor. Ancak bu kazıda ne müzeden ne de Koruma Kurulu’ndan uzman çağrıldı. İş makinesiyla hafriyata başlandı. İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları 22 Mayıs günü ihbar edilen yere geldi. Parkın etrafı demir paravanlarla çevrilmiş, içinde 2 iş makinesi toprağı kazıyordu. Uzmanlar inşaatın durdurulmasını taşeron firma yetkililerinden derhal isteyerek incelemeyi rapora geçirdiler. Raporda ‘‘Alanın çeşitli bölgelerinde havuz yapımına yönelik makine ile kazı yapıldığı, parkın orta bölümünde kazı yapılan alanlardan birinde Horasan harçlı duvar izlerinin görüldüğü, kazı sırasında duvarın üst bölümünden sıyrıldığının anlaşıldığı, parkın batı kanadında yapılan kazılar sırasında ortaya çıkmış yoğun seramik ve cam dolgulu alanın tespit edildiği, çalışma yapılan alanın kuzeybatı kısmında yer alan ve taşeron firma tarafından kullanılan konteynırların önünde toprak altından yeni çıktığı anlaşılan ve iş makinası ile çıkarıldığı için üzerinde tahribat izleri görülen mermerden yapılmış kompozit düzende bir sütun başlığının yer aldığı görüldü’’ denildi. 

Müze tutanak raporunu İstanbul 2 Numaralı Yenileme Alanları Koruma Kurulu’na gönderdi. Kurul, 6 Haziran’da inşaatın durdurulması için hazırladığı yazıyı ilgili kanunlara atıfta bulunarak hem müze hem de ilgili belediyeye gönderdi. Ancak uyarılara rağmen inşaat durmadı.


Çukurlar dolduruldu, süs havuzu için gerekli betonarme yapılar bitirildi. İki iş makinesi geçen hafta alana gittiğimizde de harıl harıl çalışmaya devam ediyordu.


İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne ‘‘Denetliyor musunuz’’ diye sorduğumuz da ‘‘Bize bildirilmedi. İhbar üzerine alana gittik ve inşaatın durdurulmasını istedik. Ancak yeniden ihbar geldi. İnşaat devam ediyor. Bu durumu da Koruma Kurulu’na bildirdik’’ yanıtını aldık. 

‘Tutanak tuttular, durdurun demediler’ 
Yerinde incelediğimiz alanla ilgili İBB Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne de iddiaları sorduk. Gelen açıklama şöyle: 

‘‘Fatih Parkı düzenleme çalışmalarına ait Avan Proje İstanbul II Numaralı Yenileme Alanları ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 14.06.2011 tarih 2425 sayılı kararıyla uygun bulunmuş ve uygulama projelerinin hazırlanarak Belediyesi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü görüşü ile kurula iletilmesine karar verilmiştir. Söz konusu park düzenlemesine ait Uygulama projeleri Koruma Kurulu’na sunulmuştur. Arkeoloji Müzesi uzmanları 22.05.2012 tarihinde çalışma mahallinde inceleme yapmışlar ve tutanak tutmuşlardır. Ancak çalışmanın durdurulması yönünde bir tebligat yapılmamıştır. Çalışma, Koruma Bölge Kurulu’nun 12 Temmuz 2012 tarihli yazısı üzerine durdurulmuştur. Söz konusu park alanında yüzeysel bir düzenleme çalışması yapılmaktadır. Yüzeysel çalışma yapılan alanda kalıntı bulunmamaktadır.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 22.09.2012

KİLİSE ONARIMI İÇİN ÖDENEK

 

Malatya’daki Ermeni Taşhoron Kilisesi’nin onarım ve restorasyonunun yapılması için İl Özel İdaresi’nden ödenek aktarıldığı bildirildi. 
 
Taşhoron Kilisesi'nin bulunduğu belediyeye ait arsa payını 20 bin TL ile İl Özel İdaresi bütçesinden satın alan Malatya Valiliği, bu kez kilisenin restorasyon çalışması için İl Özel İdaresi bütçesinden kaynak aktardı.
 
İl Encümeni tarafından alınan karara göre, Taşhoron Kilisesi ve diğer taş yapıların onarım ve restorasyonlarının Merkez Köylere Hizmet Götürme Birliği tarafından gerçekleştirilmesi için, İl Özel İdaresi Kültür Varlıkları Onarım ve Restorasyon kaleminden ihale bedellerinin aktarılması karar verildi. Ancak, alınan kararda kilisenin onarımı için ayrılan rakam belirtilmedi.

Malatya Haber, 22.07.2012

2 BİN YILLIK MEZAR ODASI AÇILDI

 

 

Kütahya'nın Çavdarhisar İlçesi'ndeki Aizanoi antik kentinde yürütülen kazılarda gün ışığına çıkarılan 2 bin yıllık mezar odasında, ölümden sonra yaşama inanıldığını gösteren kapı, kapı kilidi ve ayna motifli süslemelerle insan iskeletleri bulundu.

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Elif Özer başkanlığındaki kazılarda görev alan aynı bölümden araştırma görevlisi Murat Taşkıran, antik kentteki çalışmaları geçen hafta kazı alanına getirilen kule vinçle sürdürdüklerini söyledi.

Roma döneminden kalma nekropol diye bilinen yapıda çalışırken kısa sürede mezar odasına ulaştıklarını belirten Taşkıran, şöyle devam etti:

''Burası bir mezar odası. İçinden insan iskeleti, kandil, seramik kap ve sikkeler çıktı. Antik dönemde bu tür mezar odası örnekleri olduğunu biliyoruz. Bu mezar odası, diğer bölgelerde bildiğimiz benzerlerinden biraz farklı; duvarlarında kapı, kapı kilidi, ayna motifleri yanında baklava şekilli süslemeler var. Kapı şeklindeki süslemeleri, bölgeyi, bölgenin mezar taşlarını biliyoruz. Ancak bu süsler tamamen bölgeye özgü. Aizanoi'deki yapılarda çok fazla şekilde karşımıza çıkan bir süs şekli olmasına rağmen bir mezar odasında bu süslere ilk kez rastlandı.''

Taşkıran, mezar odasında ele geçirilen buluntuların, Aizanoi'de yaşayanların ölümden sonra yaşama inandığını gösterdiğini ifade etti.

''Öbür dünyanın kapısını bir şekilde mezara işlemişler'' diyen Taşkıran, antik dönem insanının, öldükten sonra yaşamın sürdüğüne inandığını ve bunu olabildiğince benimsediğini anlattı.

Antik dönem insanının, ölüm sonrası yaşam bilinciyle ömürlerini geçirdiğini dile getiren Taşkıran, şunları kaydetti:
''Öldükten sonra bir hayat bilincinde olduklarından dolayı hem mezarlarına hem gömü şekillerine hem de ölüler için yaptıkları törenlere bunu bir şekilde yansıtıyorlar. Buradaki mezar odası da bu anlayışın en güzel örneği olarak karşımıza çıktı. Bu bakımdan bölge için zengin ve yeni bir buluntu olarak karşımıza çıkıyor. Mezar odasını bulduğumuz için çok mutluyuz. Bunun heyecanıyla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Buna benzer örnekleri daha çok bulacağımıza inanıyoruz.''

Habertürk, 22.07.2012

500 YILLIK MİRAS ONARILMAYI BEKLİYOR

 

 

Bursa'da yaklaşık 500 yıllık bir geçmişe sahip olan Kiremitçi Sinan Bey Camiisi'nin içler acısı hali herkesin tepkisini çekiyor.

Bursa'da Doğanbey Kentsel Dönüşüm alanı içinde kalan Kiremitçi Sinan Bey Camii ve müştemelatı restorasyon bekliyor. Caminin yatakhane ve sosyal tesise dönüştürülmesi eleştiri topluyor. MHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Osmangazi İlçe Başkan Yardımcısı Dr. Mehmet Hasanoğlu ve Osmangazi Belediye Meclis Üyesi Cemil Aydın, caminin bir an önce onarımdan geçirilmesini istedi. Aydın tarafından defalarca gündeme taşınan Kiremitçi Sinan Bey Camii'nin restorasyonu bir netice beklerken, tarihi eser sevenler ise caminin şu anki halinin içler acısı olduğunu söylediler. Tarihi özelliği olan ve betonlaşmaya karşı direnen caminin ilgisizlikten dokusunu yitirmeye başladığını kaydeden Aydın, "Tarihi eserleri gün yüzüne çıkarmakla övünenler ve Doğanbey projesine eleştiriye tahammül edemeyip her şeyine sahip çıkanlar bu acı gerçek karşısında nasıl bir savunma psikolojisi içine gireceklerdir, merak ediyoruz? Bu rezalete son vermek için acilen göreve davet ediyoruz. Bu konunun ısrarla takipçisi olacağız" dedi.

Kiremitçi Mahallesi'nde yer alan cami, kiremit örtülü ahşap çatılıdır. Eser 1524 yılında Sinan Bey tarafından yaptırıldı. İnşa tarihi bilinmemekle beraber 1864 senesinde tamir edildiği onarım kitabesinden anlaşılır. Yapının banisi olan Pir Mehmet Bey oğlu Sinan Bey'in mezarı da haziresinde yer almaktadır. Yeni baştan yapıldığı için hiçbir özelliği kalmayan mabedin sadece haziresi ve burada bulunan birkaç tane mezar taşı orijinal olarak günümüze gelebilmiştir.

Habertürk, 22.07.2012

ASSOS ANTİK KENTİNDE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

Ayvacık İlçesi'ndeki Assos antik kentinde bu yılki kazı çalışmaları başladı.

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı ve Assos Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Nurettin Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eylül ayına kadar sürecek kazıların yurt içi ve dışından farklı üniversitelerden arkeolog, mimar, topoğraf ve restoratörlerden oluşan 40 kişilik ekip tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.

 

Prof.Dr. Arslan, kazı çalışmalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ve maddi desteğiyle sürdürüldüğüne işaret ederek, “Kazılar, Anadolu Efes ve Yeşim Tekstil tarafından da destekleniyor. Kentin siyasi ve ticari merkezi olan agoranın kuzeyinde yer alan iki katlı stoa, konut bölgesi ve kentin batı kapısına bağlanan ana caddede kazı çalışmaları gerçekleştirilecek” dedi.

 

Ziyaretçilerin en çok gezdiği alan olan akropoliste Bizans dönemi yapılarının temizliği ve onarımının yapılarak bu alandaki eski kazı topraklarının atılmasının yanı sıra akropolis ile kent merkezi arasındaki gezi yolu için projeler hazırlanacağını belirten Arslan, “Kazılar ve onarım programının yanında kentin tarihsel süreç içindeki gelişimin belirlenmesi ve yüzeydeki tüm kalıntıların sayısal haritaya aktarılmasının yanında kentte yüzey ve ölçüm çalışmaları da yapılacak. Bu çalışmayla kentte kısa süre yaşayan Aristoteles’in Politika adlı eserindeki ideal kent önerilerinin dikkate alınıp alınmadığı tespit edilecek” diye konuştu.

 

Prof.Dr. Arslan, Assos’un iyi korunmuş tarihi yapıları, doğal özellikleri ve mavi bayraklı kıyılarıyla her yıl daha fazla sayıda ziyaretçiyi ağırladığını, antik kenti 2011′de 110 bin kişinin ziyaret ettiğini kaydetti.

haberler.com, 22.07.2012

OSMANLI ABİDELERİNİN İSİMSİZ KAHRAMANLARI

 

 

Mimar Sinan'ı hepimiz biliriz. Osmanlı İmparatorluğu'nun her tarafında yaptığı bir köprüye, camiye veya medreseye mutlaka rastlamışızdır. Mimar Sinan'ın inşa ettiği eser sayısı 350 civarındadır. Geniş bir imparatorlukta bu kadar çok eseri Mimar Sinan'ın baştan sona inşa etmesi imkansızdır. Bu eserlerin bir kısmının sadece planını çizip, projeleri üzerinde çalışmış olmalıdır. Mimar Sinan'ın bu kadar esere imzasını atması, yanında çalışan onlarca hassa mimarı sayesindedir. Fatma Afyoncu'nun "XVII. Yüzyılda Hassa Mimarları Ocağı" isimli eserinde hassa mimarlarıyla ilgili teferruatlı bilgi bulabilirsiniz.

HASSA MİMARLARI OCAĞI
Mimarbaşının emri altındaki hassa mimarları ocağı, sarayda ve imparatorluktaki inşaat ve tamirat işlerini süratle yürütürdü. Hassa mimarbaşının emrindeki hassa mimarlar ocağında birçok mimar, mermerci, taşçı, sıvacı, neccar ve nakkaş gibi görevliler bulunmaktaydı.

Hassa mimarları, Topkapı Sarayı hasbahçesi, acemioğlanlar ocağı gibi yerlerden yetişirdi. Ayrıca devletin çeşitli birimlerinde (cebeci ocağı, top arabacıları vs.) görev yapanlardan mimarlığa kabiliyetli olanlar da ocağa alınırdı. Şakird, yani çırak olarak ocağa girenler mimarbaşının ve kıdemli mimarların nezaretinde yetiştikten sonra hassa mimarları arasına tayin edilirdi. Mimarların yetişmeleri için tatbikatın yanında nazari bilgiler de verilmekteydi. Mimar adayları, sedefkarlar karhanesinde nazari olarak hendeseye dair okunan kitaplardan sonra, tecrübeli mimarların yanında yıllarca fiili olarak çalışarak mesleğin esasını öğrenirdi.

GAYRİMÜSLİM MİMARLAR
Hassa mimarları ocağının mevcudu zamana ve ihtiyaca göre değişmiştir. 1525 yılında 17 olan ocak mevcudu 1548'e gelindiğinde 8'e kadar düşmüştür. 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan inşa faaliyetlerine paralel olarak hassa mimarları ocağının sayısı da artmıştır. 1605'te 39 kişiden oluşan kadro, 1633'te 43 kişiye çıkmış; 1697'de ocak mevcudu 13 kişiye düşmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu, kendi sahalarında uzman kişileri dinine bakmadan devlet kademelerinde istihdam ederdi. Birçok gayrimüslim (Rum, Ermeni vs.) mimar da hassa mimarları ocağında görev yapmıştır. 1525 yılında 17 kişiden oluşan hassa mimarları ocağında gayrimüslim mimara rastlanmazken, 1533'te 13 kişilik ocak mevcudundan ikisinin gayrimüslim olduğu görülür. 17. yüzyıla gelindiğinde ocak içindeki gayrimüslim mimar sayısı epeyce artmıştır. 1605'te 39 kişilik ocak mevcudunun yüzde 41'i gayrimüslimdir.

Hassa mimarları ocağı 19. yüzyıla kadar aynı isimle varlığını devam ettirmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde, 1831 yılında mimarbaşılık, şehreminliği ve kıla nezareti hizmeti birleştirilerek "ebniye-i hassa müdürlüğü" adında yeni bir memuriyet ihdas edilmiştir. 1881 yılında ise "sanayi-i nefise mekteb-i alisi" kurularak mimari ilmini tahsil eden Türk mimarları buradan yetişmeye başlamıştır.

ÖMÜR BOYU MİMARBAŞILIK
Mimarbaşılar, bu göreve genellikle suyolu nazırlığından veya hassa mimarları ocağı içinden gelirlerdi. Hassa mimarbaşı göreve tayin olduktan sonra, 17. yüzyıla kadar kayd-ı hayat şartıyla, yani ölene kadar görevini ifa ederdi. Böylece imar ve inşa gibi tamamıyla ihtisas isteyen bir alanda istikrar sağlanmış, sık sık yapılacak değişikliklerin doğuracağı aksaklıklar önlenmiş oluyordu. Bu durum Sultan İbrahim devrinde bozulmuş, Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa 1644'te idam edilince, Mimarbaşı olan Kasım Ağa görevinden azledilmiş, hapse atılmış, mallarına el konulmuş ve yerine de Meremmetçi Mustafa Ağa atanmıştır.


Mimarbaşıların görevden azledilmelerine, Kasım Ağa gibi siyasete karışmalarının yanı sıra, bazı inşa işlerinde yapılan yüksek harcamalar da sebep olabiliyordu. Mesela, Sultan İbrahim, Kasım Ağa'nın yerine mimarbaşı olan Meremmetçi Mustafa Ağa'dan, Üsküdar Sarayı'nda Kasım'ın yaptığı ahıra benzer bir ahır yapmasını istemişti. Biten ahırın masrafları ile Mimarbaşı Kasım'ın yaptığı masraflar karşılaştırılınca, Mustafa Ağa'nın masrafları çok fazla bulunmuş ve bunun üzerine Mustafa Ağa görevinden azledilerek Kasım Ağa tekrar mimarbaşı olmuştur.

Şehir mimarları
Mimarbaşı ve emrindeki hassa mimarlarının Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bütün inşaat işlerinde çalışmaları veya bu inşaatların kontrolünü sağlamaları mümkün değildi. Bu yüzden başlangıçta Edirne, Bursa gibi büyük şehirlerde, daha sonra ise imparatorluğun her tarafında mimarbaşının emrinde çalışan şehir mimarları teşkilatı oluşturulmuştu. Büyük şehirlerde birden fazla şehir mimarı bulunur ve bunların bir de mimarbaşısı (Belgrad mimarbaşısı vs.) olurdu.

Şehir mimarları, bulundukları yerlerdeki inşaat esnafını denetler ve inşaatta kullanılan malzemenin belirlenen ölçülere uygun olmasına dikkat ederdi. İnşaat yapacaklar, şehir mimarının izin ve ruhsatını almadan inşaata başlayamazdı. Bunlar, inşaat esnafı arasındaki problemleri çözmek, devlete veya şahıslara ait inşaatlarda keşif yapmak gibi görevleri de ifa ederlerdi.

Sultanın mimarları
Osmanlı İmparatorluğu'nda devlette kadrosu olan mimarlara hassa mimarları denirdi. Osmanlı devlet teşkilatında "hassa" tabiri, padişahlara ve saraya mahsus hizmetler hakkında kullanılır. Ancak hassa mimarları, padişahın hususi hizmetlerinin yanı sıra bütün imparatorlukta vazife yaparlardı.

Sanatkar ağalar
Hassa Mimarları Ocağı'nın amiri olan mimarbaşı, "Ser-Mimaran-ı Hassa" ya da "Mimar Ağa" isimleriyle de zikredilmektedir. Mimarbaşı, Osmanlı devlet teşkilatında "Ağayan-ı Ehl-i Hiref", yani sanatkarların ağaları zümresinde yer almaktaydı.

Bugün, Yazı: Erhan Afyoncu, 22.07.2012

GRE AMER HÖYÜĞÜ'NÜN 3 BİN 700 YILLIK TARİHİ AYDINLANIYOR

 

Batman’da, Garzan Çayı kenarındaki Gre Amer Höyüğü'nde 3 yıldır devam eden kazı çalışmalarıyla buradaki yerleşimin 3 bin 700 yıllık tarihi aydınlanıyor.

 

Kazı başkanlığını yürüten Koç Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Gül Pulhan, Ilısu Barajı kurtarma kazıları kapsamındaki kazıyı, 2009 yılından beri yaptıklarını, baraj su tutuncaya kadar iki yaz dönemi daha çalışmalarını hızlı bir şekilde sürdüreceklerini söyledi.

 

Çalışmayı civar köylerden işçilerle yürüttüklerini anlatan Pulhan, bu yıl 70 kişiden oluşan 4 ekip halinde çalıştıklarını belirterek “Arkeoloji ekibimizin içinde Koç Üniversitesi ve diğer üniversitelerden lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile insan ve hayvan kemikleri üzerinde çalışan uzmanlar var” dedi.

 

Buranın yerleşim tarihini ortaya çıkarmanın amaçlarından biri olduğunu belirten Pulhan, şimdiye kadarki kazı sonuçlarından milattan önce 1700-500 yılları arasında burada 4 ayrı tabakada yerleşim olduğunu belirlediklerini ifade ederek şunları söyledi:

“Gre Amer Höyüğü'nde en eski tabaka olan Orta ve Geç Tunç çağları tabakalarının Mitani devletiyle bağlantılı olduğunu düşünüyoruz. Erken Demir Çağı ve en üst tabakada da MÖ 500′e ait muhtemelen Pers Akamenit İmparatorluğu ile bağlantılı bir tabaka olduğunu düşünüyoruz. Özellikle Pers dönemine ait en üst tabakada taş sandık olan bir mezarlık alanı da bulduk. Bu mezarlarda ölünün yanına koydukları sürahiler, bronz su tasları yine bronz bilezik yüzük gibi buluntular var. Kazıda bulduğumuz ev genelde atölye ve içlik gibi yerlerdir.”

 

Gül Pulhan, höyükten çok güzel seramikler çıktığını, bu nedenle burada seramik atölyesi olduğunu düşündüklerini ancak henüz seramik atölyesi kalıntısı bulamadıklarını da belirterek, “Buluntularımız arasında bıçaklar, ok uçları, buraya has üçgen boyalı seramikler, testiler ve sürahiler var. Bazen bunları tüm halde de buluyoruz. Çok iyi kalitede bulduğumuz 100′ün üzerinde eseri, Mardin Müzesi’ne verdik. Bunların arasında çoğu seramik kaplar, küpler, büyük testiler ile özellikle bronzdan yapılmış kaseler, silahlar, ok uçları ve boncuk gibi buluntular var” diye konuştu.

 

Kırık bulunan eserlerin onarılarak diğer tüm eserlerle birlikte Mardin Müzesi’ne götürüldüğünü anlatan Pulhan, önümüzdeki aylarda Mardin Müzesi’nin, Ilısu kazılarıyla ilgili bir teşhir salonu açmayı planladığını, gelecekte Batman Müzesi’nin de teşhir salonu oluşturulduğunda eserlerin Batman’da da sergileneceğini dile getirdi.

 

Yrd. Doç.Dr. Pulhan, Gre Amer Höyüğü'nün nasıl bir yerleşim birimi olduğunu ve buranın tarihini anlamak için on binlerce seramik parçası üzerinde çalıştıklarını söyledi.

 

Yerleşimlerdeki yapıların yerini daha net tespit edebilmek için bu yıl jeofizik radarla yüzey araştırması yapacaklarını da kaydeden Pulhan, bunların çizimlerinin yapıldığını, fotoğraflanıp katalog şekline getirildiğini bildirdi.

 

Çeşitli uzmanlık alanlarına göre İngiltere ve Fransa’dan ekipleri olduğuna da değinen Pulhan, mezarlardan çıkardıkları kemikleri bir uzmana gönderip yaş, cinsiyet ve bir hastalıkları varsa onlarla ilgili bilgileri öğrendiklerini, benzer şekilde tahıl örnekleri buluntularını da bitki uzmanlarına göndererek elde ettikleri bilgiyi ve uzmanlığı bir araya getirerek buranın hem tarihini hem de nasıl bir yerleşim birimi olduğunu anlamaya çalıştıklarını sözlerine ekledi.

haberler.com, 22.07.2012

CAMİ YAPMAK

 

Ataşehir’de açılan Mimar Sinan Camisi’ne ne kadar sıcak duygularla bakıyorsam, Çamlıca’da “en büyük” cami yapılmasına da o kadar tedirginlikle bakıyorum.

Aklımdan Sultanahmet Camisi çıkmıyor.

 

Son derece dindar ve mütevazı bir insan olan Sultan I. Ahmet’e önce Cağaloğlu semti teklif edildi fakat vazgeçildi. Yoğun bir meskun mahal olduğu için inşaat çevresindeki insanları rahatsız etmesin diye...

 

Sonra, bugünkü yeri uygun bulundu, kısmi istimlakler yapıldı. Fakat bu defa da Şeyhülislam Sunullah Efendi itiraz etti, “devlet parasıyla yapmayın” diye, çünkü cami yapmak bir hayır işidir. Bu şart yerine getirildi ve inşaata başlandı.

 

Mimar Sedefkar Mehmet Ağa’nın şaheseri olan bu cami, kocaman bir ibadethane değildir, ruhaniyeti ve mimari kişiliği olan bir selatin camisidir.

 

Selatin, yani ‘sultanlar’ın yaptırdığı cami; sembolizmi çok yüksektir, mükemmel olmalıdır. Mimar Sedefkar Mehmet Ağa, bir tasavvuf ehlidir, sedef sanatçısıdır, aynı zamanda musikişinastır. Selatin camilerinin ihtişamla birlikte estetiğe sahip olması, Osmanlı yüksek sınıflarının sahip olduğu rafine kültürün yansımasıdır.

 

6 minareye eleştiri

Sultanahmet Camisi’nin 6 minareli olması o zaman çok eleştirilmiş... Neden?! Mekke-i Mükerreme’deki caminin de 6 minaresi vardı da ondan!

 

Padişahın 6  minare yaptırması, “kibir” hatta “küstahlık” alameti sayılmıştı. Bunun üzerine Sultan Ahmet Han, Mekke’de bir minare yaptırarak sayısını 7’ye çıkarmıştı.

 

Rafine Osmanlı yüksek kültüründeki estetik, ihtişam ve tevazu değerleri böyle mimari harikası camiler inşa ederek taşa ruh ve güzellik vermiştir.

 

Şimdi Çamlıca’ya nasıl bir cami düşünülüyor?

 

En büyük, en uzun

Kahramanmaraş’ta Abdülhamid Han Camisi’ni yapan ama Sultan Hamid’in mütevazı Yıldız Camisi’ndeki estetiği yakalayamayan mimar Hacı Mehmet Güner, Çamlıca’da yapmak istediği camiyi bakın nasıl anlatıyor:

 

“Ecdadın yaptığından da geniş kubbe kullanacağız. Minareleri, yapılmışlar içinde en yüksek olacak, kubbe ölçüleri en geniş olacak. 150 metreyle Medine-i Münevvere’nin minarelerini geçiyor inşallah!”

 

Sultan Ahmed’in 6 minare yaptırmasını “kibir” ve “küstahlık” sayan maneviyat ahlakı,  bu laflara ne derdi?!

 

Hadi biz kültürümüzdeki hikmetli bir uyarıyı hatırlatmakla yetinelim:

- Edeb Ya-Hu!

Bilene, az söz değildir bu!

 

‘Dev gibi cami’ olmaz!

Elinde bilgisayar, teknolojinin en ileri imkanları, iş makineleri, çimento ve bilmem kaç bin ton demir... Ve sen Sinan’ı, Mehmet Ağa’yı, Davut Ağa’yı, Kasım Ağa’yı geçeceksin!


Öyle “en büyük, en geniş, en uzun” camiyi yapacaksın ki, İstanbul deyince Sinan’lar, Mehmet Ağa’lar, Davut Ağa’lar gölgede kalacak! Sen üste çıkacaksın!

 

Çamlıca gibi nadir bir tepede böyle “dev gibi bir cami binası” ortaya çıkmasına meydan verilmemelidir, dua değil beddua çeker! Bundan sakınılmalıdır.

 

Mimar Sinan Camisi

Ataşehir’de Mimar Sinan Camisi’nin yapılmasını ve ramazanın ilk günü muazzam bir katılımla ibadete açılmasını ruhani bir huzur duygusuyla karşıladım. Çevrede böyle bir camiye ihtiyaç vardı... Adının Sinan olması saygı ve kadirşinaslık işaretiydi... Dahası “en büyük, en uzun” falan gibi kibirlerden uzaktı.

 

Bu caminin mimarı Muharrem Hilmi Şenalp’in yaptığı camileri, kasırları ve “Türk mahallesi” gibi eserleri işten anlayanlar başarılı buluyor. Mimari tarihi hakkındaki bilgisi ve musikişinas olması da ‘sanatkar ruhu’na sahip olduğunu düşündürüyor. Çamlıca konusunda esip gürlemiyor, mimari diliyle konuşuyor...

 

Çamlıca’ya cami yapma konusu çok iyi müzakere edilmelidir. “Dev gibi” değil, zarif, sevimli bir cami düşünülmeli, kararı mimari dünyasının saygın isimleri vermelidir. Herhalde İstanbul’un siluetinde selatin camileri kalmalıdır...

Hürriyet, Yazı: Taha Akyol, 21.07.2012

 

******


MİMARİNİN CAMİ İLE İMTİHANI

 

Başbakan Erdoğan’ın Çamlıca Tepesi’ne İstanbul’un her yerinden görülebilecek bir cami yapılacağını açıklaması ile kamuoyunda bir tartışma başladı. Aslında tartışma yeni değil; Taksim Meydanı’na yapılması düşünülen cami ya da Ataşehir’e Selimiye Cami’nin bir benzerinin yapılması gibi vesilelerle konu farklı şekillerde ama sürekli gündeme geliyor. Ancak Ataşehir’e yapılacak caminin bir kopya olması eleştirilirken, Çamlıca Tepesi’ne yapılacak caminin dünyanın en yüksek minaresine ve en geniş kubbesine sahip olacağının açıklanması ile çıta daha da yükseltildi.

İstanbul siluetini etkileyecek bir yapının kamuya danışılmadan, tepeden inme bir kararla yapılmak istenmesi, üst ölçekli planlarının bakanlık tarafından yapıldığı için sit alanı olan bölgede kuruldan izin alınmasına gerek olmaması gibi demokratik olmayan karar süreçleri meselesine girmeyeceğim. Fakat muhafazakar kesim cami mimarisine sığ bir geleneksellikle yaklaşırken, mimarlık entelijansı tarafından dile getirilen Osmanlı cami geleneğinden ayrı, modern camiler yapılması gerektiği eksenli tartışmaların ideolojik boyutunun anlaşılması önemli.

Zafiyeti anlamak
Konu sadece mesleki bir tartışma gibi görünebilir. Ancak Başbakan Erdoğan ’ın bir heykeli “ucube” olarak nitelendirirken, camiye yaklaşımının bir taklit ve nicelik meselesinden öteye geçemediği Türkiye’de, son 50 yıl içinde inşa edilen yaklaşık 100 bin camiye de mimarlık eliti tarafından benzer bir şekilde “garabet” denmesi ama şimdiye kadar yapılmış modern cami örneğinin çok az olması tartışmanın daha derinlere inen ideolojik bir yönü olduğunu gösteriyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca cami mimarisi, entelektüel mimarlık bilgisi üretiminin dışında bırakıldı. Bugünkü iktidarın camiye yaklaşımı ise ortada. Aslında sokaktaki insanı, cami olgusu ve geleneksel/ modern tartışması neredeyse hiç ilgilendirmiyor. Bugün Türkiye ’de cami mimarisinin gündeliği, her iki ideolojinin de görmezden geldiği koşullar içinden kendiliğinden üretilen bir pratiktir. Her iki tarafın da dışladığı şey ise Türkiye ’de caminin toplumsal ve gündelik gerçeği ile hesaplaşma arzusu. Peki bu zafiyetin nedeni nedir?

Bu zafiyeti anlamak için 1923’e dönmek ve sorunun nasıl bir ideolojik aygıtın ürünü olduğuna bakmak gerekli. Cumhuriyet’in ilanı ile insanlardan yüzyıllardır bildikleri yaşam pratiklerini, düşünme şekillerini bırakmaları istendi. Her devrimin doğası gereği geçmiş ile bağını koparmak zorundaydı. Devrimin tersi olarak evrim geniş zaman kipine ve sindirme sürecine sahip değildi. Böylelikle Cumhuriyet elitleri Türkiye ’yi Türklük ve laiklik kavramları temelinde yeniden şekillendirdi. Ama burada değişmeyen bir durum vardı. Osmanlı elitlerinin yerini Cumhuriyet elitleri aldı, toplum yine dışarıda bırakıldı.

İdeolojik tercih
Bu noktada bir parantez açmak gerekli. Avrupa modernleşmesi ile Türkiye modernleşmesi arasındaki fark şu: Batıda modernleşme süreci belirli bir sermaye birikiminin ardından, feodal yapılanmaların çözülmesiyle ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik taleplerin baskısıyla oluşmuş ve enerjisini tabandan alan bir süreçtir. Türkiye modernleşmesi ise Osmanlının son dönemlerinden beri Batı’ya dahil olmaya çalışan bir devlet elitinin projesidir ve burada toplumsal bir talep değil ideolojik bir tercih vardır.

Mimarlar, Osmanlı’dan beri bu elit geleneğin bir parçası oldu. Osmanlı’da mimar, devletin halk üzerinde tahakküm kurmasındaki önemli aktörlerden biriydi. Modern Türkiye Cumhuriyeti ’nin ilanından sonra bir anda “eski olan” kötü ve köhne olarak nitelenirken “yeni olan” mutlak doğru olarak kabul edildi. Mimarlar da bu sefer yeni oluşan elitin ideolojisini görünür kılma görevi edindi. Dönemin mimarlık ve ev dergilerine bakıldığında modern konutun ve yaşamın nasıl övüldüğünü görmek mümkün. Her planda bir köşeye piyano kondu, verilecek partiler için geniş teraslar konutun bir parçası haline geldi. Ancak henüz ortada bu modern yaşamı doğuracak toplumsal bir talep yoktu.

50’li yıllar kendi sermaye birikimini oluşturan taşranın taleplerini yüksek sesle telaffuz etmeye başladığı ilk yıllardır. Türkiye ’nin siyasi tarihi mevcut ideolojiye göre muhafazakar ama bir o kadar da pragmatik olan taşra ile devlet elitleri arasındaki mücadelenin tarihidir. Ancak taşranın talepleri basit bir geri dönüş talebi değildir. Tam tersine modern ve kapitalist dünyanın zenginliklerinden pay alma hatta yön verme talebidir. Mimarlık bu yeni dünyanın bir parçası olamadı, kendi elit geleneğinin düşünce tabanından gelen talebi anlamakta yetersiz kaldı.

Yukarıdan bakmak
Cumhuriyet, cami mevzunu dışlar ve bu konuda hiçbir entelektüel üretim yapmazken, iktidara gelen muhafazakar kesim cami mimarlığını kesintiye uğradığı 1923’ten sonra ele alıyor ve geçmişin taklidinden öteye geçemiyor. Muhafazakar kesimin eliti de Cumhuriyet elitleri gibi olaya yukarıdan bakıyor ve yine toplumun reel ihtiyaçlarını anlamak istemiyor. Durum böyle olunca da boş bırakılan alan anlık, basit, gelişi güzel reflekslerle dolduruluyor.


Bu yüzden bugün el yordamı ile günlük ihtiyaçlara cevap vermek için yapılan her cami, bir garabet olarak niteleniyor.

Evet belki gerçekten öyledir ama bir yandan da çok basit, gündelik pratiklerle üretiliyorlar. Hemen birkaç basit gerçek sıralayalım: Kapitalist ekonomi içinde arsa bir metadır ve kent içindeki ekonomik değeri sadece bir camiye ayrılamayacak kadar büyüktür. Böylelikle dokunulmaz sayılan cami geleneği ve programı, pratik bir şekilde zemin katındaki bir çarşıyla birleşebilir. Ya da caminin toplum nezdindeki dokunulmazlığı kolayca kentin çeperlerinde imar izni olmadan oluşan ve sürekli yerlerinden edilme korkusu yaşayanların, hemen bir cami inşa ederek meşruluklarının olmasa bile dokunulmazlıklarının aracı olabilir. Bu düşüncenin en ironik şekli herhalde Melih Gökçek’in geçmişte, Ankara’da havaalanından kente ulaşan yol üzerindeki gecekonduları kentin girişini bozdukları gerekçesi ile yıktığında, bu yıkıntının ortasında bir cami minaresinin tek başına ayakta bırakılmasıdır. Kısaca söylemek gerekirse Türkiye’de mimarlık kendi tarihinden gelen konvansiyonlar nedeni ile dönüşemezken, cami mimarisi çok pragmatik temeller üzerinde değişti ve içinde mimarlığın ol(a)madığı bir şekle büründü.

Sürekli mimarlığın Türkiye ’de bir meşruluk sorunu olduğundan bahsediyor, pek çok kentsel kararda mimara bir aktör olarak yeterince önem verilmediğine değiniyoruz. Bunu da düşünmeden, anlamadan daha çok veryansın ederek yapıyoruz. Sanırım cami konusunda (ve aslında her alanda) mimarlık toplumsal ve gündelik olana elit ve uzak bakışını bırakmadıkça bu konuda atılan her adım biçimlerin ve sığ tartışmaların dışına çıkamayacak.

Radikal İki, Yazı: Hakkı Yırtıcı / İstanbul Kültür Üni., Mimarlık Fak., öğretim üyesi, 22.07.2012

 

******


SULTAN'IN CAMİSİ

 

Ataşehir’de açılan devasa Mimar Sinan Camii, hem mimari açıdan, hem de Başbakan’ın açılıştaki sözleri nedeniyle tartışılıyor...


Erdoğan, “Avrupa yakasında bir Süleymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camisi var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin camii mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik” diyor.


Ancak ‘selatin camii’nin anlamını bilenler, bu sözlere iki açıdan itiraz ediyor:
1. Selatin (sultanlar) camii, Osmanlı’da padişahın, şehzadelerin, hanım sultanların kişisel servetleriyle yaptırdıkları camilere denir. Saltanat kalktığı, bildiğimiz kadarıyla Türkiye bir Cumhuriyet olduğu için, ne Ataşehir’deki Mimar Sinan Camii, ne de bundan sonra yaptırılacak herhangi bir camii, selatin camii olamaz!


2. İstanbul’un sadece Avrupa değil, Asya yakasında da selatin camileri var.  Mehmet Tezkan hatırlatıyor; Selimiye, Mihrimah Sultan, Beylerbeyi Camii gibi... Dolayısıyla “Anadolu yakasında selatin camii yok” demek, büyük bir hata. Tartışmayı “Başbakan kendini sultan mı zannediyor?” üzerinden yapmanın bir anlamı var mı, bilemiyorum. Zira Başbakan’ın selatin camii derken aslında “büyük, daha büyük ve daha çok sayıda cami” hayalini kast ettiği ortada. Çamlıca’ya yapılması planlanan camiye bir ön hazırlık diyelim.


Hoş, aynı gafı eskaza bir başka bir siyasetçi, mesela Kemal Kılıçdaroğlu yapsaydı, basına kimbilir nasıl yansırdı? Kılıçdaroğlu, “selatin camii nedir onu BİLE bilmiyor” diye herhalde yerden yere vurulurdu, iş Aleviliğe kadar getirilirdi!


Fakat özne Başbakan olunca “eh o kadarcık hata yapıversin” deniliyor ve görmezden geliniyor... Yani Erdoğan’ın kendini padişah ilan etmesine gerek yok, etrafındakiler ve medya, zaten ona “sultan” muamelesi yapıyor.


Ne de olsa arzu etmişler, yetmemiş “lazım” demişler, kararı vermişler ve bu camiyi yaptırmışlar. Neye göre? Bilinmiyor! Daha da yaptıracaklarmış, “Zira bir olmaya, birlikte olmaya, birlikte Türkiye’yi ve İstanbul’u inşaya mecburuz” diyor Erdoğan...


Bir olmak, birlikte olmak güzel mesajlar da, buradan nasıl ‘Türkiye’yi ve İstanbul’u inşaya mecburuz’a bağlanıyoruz, anlamak mümkün değil!

Bu da böyle biline
Türkiye’nin inşası maşallah, zaten yıllardır tam gaz gidiyor... İstanbul, Tayyip Bey’in belediye başkanlığı döneminden bu yana nüfusunu ikiye katladı. İnşaat sektörü kaça katlandı, yeni yapılar depreme ne kadar dayanıklı, işte onu da bilemiyoruz.


Bugün kişi başına düşen yeşil alan ve dolayısıyla oksijen miktarının dünya metropollerine kıyasla yerlerde süründüğü İstanbul; üçüncü köprü, Taksim Gezi Parkı’nın katliamı, 2-B yasası, Çamlıca’ya dev cami (selatin camii!) gibi projelerle artık dönülmez sona yaklaşıyor.


Gelişmeyi, yoğun nüfus+çok beton olarak değerlendiren bir zihniyet hakim olduğu sürece... Bu zihniyet eleştirilemezken ve şehircilik, kültür, kamusal alan, vatandaşlık hakkı “lüzumsuz ayrıntılar” olarak görülürken... Camiler de, köprüler, yollar, binalar ve AVM’ler de “arzu etme ve en tepeden karar verme” kriterlerine göre yapılır elbet. Yeter ki daha büyük, daha gösterişli olsun..
O nedenle tahminim şu ki: Çamlıca’da bir “selatin” cami yapılacak, adı da R.T. Erdoğan Camii olacak, içinde de muhtemelen bir türbe bulunacak. Bu da böyle biline! 

 

LOGOYA ATAŞEHİR’İ KOYUN!

* İstanbul, 2020’de Olimpiyat kenti olmak için adaylığını koydu. Logomuz da hazır; Kız Kulesi, Galata Kulesi ve Ayasofya’nın iki lale yaprağı (Boğaz’ın iki yakası?) arasındaki tasviri...

 

 

* Madem ustalık dönemi deniyor... İstanbul yeniden inşa ediliyor, yeni camiler, finans ve alışveriş merkezleriyle donatılıyor...O zaman neden logoda eski İstanbul’un simgeleri kullanılıyor?
* Mesela tarihi yarımadanın arkasından bıçak gibi çıkan 
Zeytinburnu’ndaki üç kuleyi veya Ataşehir’deki gökdelenlere eşlik eden camiyi, yani AKP hükümetinin “kendi eserleri” neden böyle bir logoda yer bulamıyor?
* Cevabı basit: 1- İstanbul’u İstanbul yapan, tarihi, kültürü ve korunabilen dokusu... Yeni yapılan hiçbir şey, bu değerlerle boy ölçüşemiyor. 2- Gökdelenler, büyük yapılar, dünyanın her yerinde var. Logoya “yeni İstanbul”u koymaya kalksanız, İstanbul mu Dubai mi, anlaşılmaz! Başka kentlerle ayrışmaz, logoyu özel kılmaz.

Milliyet, Yazı: Mehveş Evin, 23.07.2012

 

******


MİMAR SİNA'IN SÖYLETTİKLERİ

 

Sinan söylencelerini daha önce çocuklar için yazmıştım.
Bir gün büyükler için de yazacağım usuma düşmemişti…
“Büyükler daha çocukluklarından bütün bunları biliyorlardır.” diye düşündüm hep.
Bu söylencelerin kimi yetişkinlerin kulağına da gitmesi iyi olurdu oysa…


Mimar Sinan, kimi davranışlarıyla, söyledikleriyle çağdaşlarına uyarılarda bulunuyor. Ama bunu yaparken günümüzün kimi kişilerine de yüzyıllarca önceden yol göstereceğini bilemezdi elbette.
Mimar Sinan’ın yaşadığı çağda bir caminin harcına tek kuruşluk “haram” karışsa, orada kılınacak namaz geçerli sayılmazmış.
Bu nedenle Mimar Sinan’ın, bir işçisinin ya da ustasının ödenmeyen bir kuruş alacağı için kapı kapı dolaştığı söylenir.


Bir emekçinin gündeliğinin ödenmemesini kazanç sayanlar, onların yöneticileri, bunu anlayabilirler mi?


Son yıllarda cami olarak yapılan yapıları düşünün…


Değindiğim ölçüte göre, “Bugün yapılan camilerde kılınan namazlar geçerli sayılır mı?” diye düşünmekten kendini alamıyor kişi.


Sinan’ın, Süleymaniye’nin yapılacağı yerde bulunan iki ev için çok uğraştığı söylenir. Biri için, oturanının istediği yerde yeni bir ev alınmasını sağlamış. Ötekinin oturanı mahallesinden ayrılmak istememiş. Ona da oralardaki boş bir arsada yeni bir ev yapılmış… Böylece caminin yapım yeri boşaltılabilmişti…


Daha sonra Selimiye camisinde de benzer bir olay yaşanmıştır…


Sinan’ın yapım için düşündüğü yerin içinde bir küçük bahçe vardır. Ters bir kişi burada laleler yetiştirmektedir. Cami yapmak için gönül kırmak o günlerde olacak iş değildir.
Sinan diller döker, karşılıklar gösterir. Sonunda yapıya onun bir imini (işaretini) koyacağına söz verir. Gerçekten de bir mermer direğin üzerine kabartma olarak lale işletir. Bu lale adamın tersliğini anlatmak için ters işlenmiştir.
“Ters lale” öylesine ünlüdür ki…
Bu gün bile Edirne’ye gidip de ters laleyi görmeyen Edirne’yi görmüş sayılmaz…


Bütün bunlar “kıssadan hisse” alınması için üretilmiş anlatılardır. Gerçek olup olmadıkları değil düşündürdükleri önemlidir.
Bunları anımsayınca, bu günün ortamı içinde, ister istemez düşünüyorsunuz:
Bilmem ne tepesinde cami yapılmasının ardında kimin ne çıkarı var?
Yapım düşünülen yer kimin?
Kamunun (hazinenin) mu?
Kamunun malı ona sorulmadan kullanılabiliyor mu 21. yüzyılda?

Evrensel, Yazı: Cengiz Bektaş, 23.07.2012

 

******


MİMARİ GELENEKSEL, AVİZELER POSTMODERN, ŞADIRVAN DEVRİMCİ

 

- İLK HİS: Selimiye’ye girince “vay be” diyorsun... Süleymaniye’ye girince şöyle bir sersemliyorsun... Ataşehir’deki Mimar Sinan Camii’ne girince ise yeni yapılmış inşaat kokusu ile kullanılmamış halı kokusunun ortasında kalıp “iyi bir işçilik çıkarmışlar” diyorsun. Ötesi yok...

 

- ŞEHİR: Eskiden şehirler camilerin etrafında büyürmüş. Bu cami ise büyümüş bir şehrin ortasına kondurulmuş. Hem de etrafta ne var ne yok diye hiç bakılmadan, çevreye uyum pek gözetilmeden... “TOKİ estetiği” diye bir şey var mı, bilmiyorum. Ama eğer varsa bu cami o estetik anlayışının bir ürünü gibi...


- DERUNİ Mİ? Siz bakmayın fotoğraflarda “mukaddes emanetler karşısında etki altında kalmış Ertuğrul Özkök bakışı”nı taklit edip uzaklara dalmama... Deruni bir etki altında kalmadım camide... Sadece yapılan zanaatkarlığı takdir ettim, o kadar.


- MİMARİ: Mimari açıdan tamamen geleneksele sırtını dayamış cami... Biraz Selimiye, biraz Süleymaniye... Betonarme tekniğiyle Mimar Sinan’ı taklit etmişler... Fakat Mimar Sinan camilerinde rastlanılan harika akustik bu camide yok... Yine Mimar Sinan camilerinde görülen doğal klima sistemi de yok bu camide... Ve yine Mimar Sinan camilerinde görülen doğal aydınlatma sistemi de yok.


- ATAŞEHİR: Ataşehir’e şöyle bir bakınca “bu cami çok bile” dediğim de oldu... Düzensiz, intizamsız, göz yoran, estetik kaygısız bir şehir Ataşehir... Böyle bir yere yapılacak caminin “çok yüksek bir sanat eseri” olmasını beklemek ne kadar gerçekçi?


- AVİZELER: Caminin içinde sadelik egemen... Tavan süslemeleri görkemli ama bağırmıyor. Mihrap, minber, kürsü... Üçü de vakur ama gösterişçi değil... Ama sıra avizelere gelince orada durmak gerek... Avizeler dizayn ürünü gibi... Alabildiğine postmodern... Bu caminin selatin camilerden farklı tek yanı avizeleri diyebilirim.

 

Ahali pek memnun

Caminin ziyaretçisi çok...
Ataşehir’den geçerken “Tayyip Bey’in yaptığı camiyi bir gezelim bakalım” diye mola veriyorlar.
Bazılarıyla konuştum, “Nasıl buldunuz camiyi?” diye sordum.
Hepsi ama hepsi “mükemmel” diyordu. “Allah razı olsun yapanlardan” diyordu. “Şahane bir eser” diyordu.
“Kopya” diyen, “taklit” diyen, “Mimar Sinan’ın kemikleri sızladı” diyen, “aradan 4 yüz yıl geçmemiş gibi olmuş” diyen, “Yahya Kemal” diyen bir kişi bile yoktu.
Kendimi bir an Yakup Kadri romanlarından fırlamış “halkına yabancı aydın” gibi hissetmeyeyim mi?

 

ŞADIRVAN: Biz alışmışız şadırvanların cami avlusunda yer almasına... Mimar Sinan Camii’nde şadırvan konusunda hayli devrimci bir tutum takınılmış... Şadırvan “eksi ikinci kat”ta... Hemen söyleyeyim: “Eksi ikinci kat”tan caminin içine giden merdivenler var... Yani abdest alınan yerler, biraz “mahrem” bir alana çekilmiş ve gayet de iyi olmuş.

 

En çok tartışılan konu

Camide VIP olayına açıklık getiriyorum.

Mimar Sinan Camii’nin açılış töreninde Başbakan Tayyip Erdoğan, yurtdışından gelen konuklarını ağırlamıştı.
Haber bültenlerinde olay şöyle anlatılmıştı:
“Başbakan konuklarını caminin VIP bölümünde ağırladı”.
Bu cümle nedeniyle kıyamet koptu:
“Camide VIP olur mu?”


* * *


Konuya açıklık getiriyorum:
Camideki VIP bölümünün, caminin namaz kılınan bölümüyle hiçbir ilgisi yok.
VIP bölümü dedikleri, alt katta... “Eksi bir”de...
Havaalanlarındaki “VIP” bölümlerine benziyor.
Camilerde “imam odası” denilen bölümler vardır ya...
Öyle bir şey.
Ama tabii daha konforlu, daha şatafatlı...

İlginç bir nokta  Duvardaki Fatıma

BİZİM camilerin duvarlarında Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali yazar.
Bazılarında “Hasan” ile “Hüseyin” de yer alır.
Ama ben hiç “Fatıma” yazısına rastlamadım.
Ali Bulaç’ı aradım:
“Ben de rastlamadım” dedi.
Ardından da ekledi:
“Ama iyi olmuş...”

 

CAMİDEN NOTLAR

- Caminin bazı bölümleri tamamlanmamış. İç merdivenlerde ve alt katlarda eksikler var.
- Alt katlar alışveriş merkezi havasında...
- Caminin avlusunda namaz kılacaklar için bir örnek hasırların yer aldığı bir depo var.
- Caminin tam ortasında küçük bir şadırvan var. Şadırvandan gülsuyu akıyor.
- Ayakkabı koyma bölümleri ahşap ve pratik.
- Cami büyük ama kapıları küçük...
- Alt katlarda asansör mevcut... Her biri 14 kişilik dört adet asansör hizmet veriyor.
- Caminin yanı başında büyük, çok büyük bir park var... 46 bin metrekare diyeyim de büyüklüğü anlaşılsın.
- Caminin bir tarafı E-5 karayoluna bakıyor, bir tarafı parka, bir tarafı ise gökdelenlere bakıyor. Yani gökdelenler arasında sıkışmışlık hissi her açıdan söz konusu değil.
- Otopark ücretsiz.
- Caminin duvarlarından birinde Başbakan Tayyip Erdoğan imzalı bir metin yer alıyor. Metin kötü, metnin duvara işlenme biçimi kötü, koskocaman duvarın tamamen bu metinle kaplanması kötü.
- Camide iki imam, üç müezzin görev yapıyor. İmamlardan İbrahim Urgancı 34 yaşında. İlahiyat mezunu... İngilizce ve Arapça biliyor.

Hürriyet, Yazı: Ahmet Hakan, 24.7.2012

 

******


UZMANLARI İKİYE BÖLDÜ

 

Başbakan Erdoğan’ın, açılışı yapılan Mimar Sinan Camii için ‘selatin cami’ demesi tartışma başlattı. Mimar Sinan Genim, “Selatin camii, sultanların yaptığı cami anlamına gelir. Sultan mı var, selatin deniliyor” dedi. Prof.Dr. Suphi Saatçi de, ‘selatin cami’nin protokol cami anlamına kullanılabileceğini söyledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ataşehir’de geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan Mimar Sinan Camii için ‘selatin cami’ nitelemesi yapması tartışma yarattı. Osmanlı’da padişahların yaptırdığı Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet gibi camilere ‘selatin cami’ adı veriliyordu. Erdoğan’ın, bu adı genel bağlamından kopararak, protokol cami şeklindeki bir adlandırmaya dönüştürmesi uzmanları ikiye böldü. Kimisi bu ismin protokol cami kastıyla kullanılabileceğini söylerken kimileri de buna karşı çıktı.

Sakıncası yok
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Rektörü Prof.Dr. Suphi Saatçi: “Selatin camileri sultanların yaptığı cami anlamına gelir. Fakat bu aslında o kentin devlet adamlarının, en yüksek düzeydeki devlet başkanlarının, protokolün gittiği cami anlamına gelir. Bir zamanlar Fatih’ti, sonra Sülaymaniye, Sultanahmet oldu. Şu anda birçok devlet adamı Dolmabahçe Camii’ne gidiyor. Bunu illa sultan yaptırdı şeklinde algılamak doğru değil.”

Sultan yok ki
Mimar Sinan Genim: “Selatin lugat anlamıyla sultanlar, padişahlar demektir. Selatin camileri, padişahlar, hanım sultanlar ve şehzadeler tarafından yaptırılan camiler. Selatin caminin, bugün büyük, protokolün gittiği cami anlamında da kullanılamaz. Yanlış anlama gelir ve birbirinin yerine oturan kavramlar değil. Ortada sultan yok ki selatin cami olsun. Cuma cami, büyük cami denilebilir. Ya da başka kelime çıkarmak lazım.”

Benzerlik anlamında
Mimar Mehmet İşçi: “Ben konuya yaptıran kişi açısından bakmıyorum. Doğru selatin camilerini sultanlar yaptırıyor. Ben fonksiyon açısından değerlendiriyorum. Memlekette sultan olmadığına göre selatin cami gibi denmek isteniyor. Bu konuda selatin camileri büyük, benzerlik anlamında kullanılıyor. Çünkü, sultanlar kendi arazilerine, kendi paralarıyla camiyi yaptırıyorlar.”

Vatan, Haber: Nebahat Koç, 26.07.2012

 

******


MİMAR SİNAN CAMİİ

 

Öteden beri savunduğum görüş şudur: İslam dünyasında asırlar boyunca sanatta yaratmanın ve dünyayı güzelleştirme iradesinin temel ilkelerini veren bir estetik, bu estetiğin kendine has kurumları ve aktarım usulleri, dolayısıyla köklü bir geleneği vardı. Zamanla kurumlar ortadan kaldırıldığı için gelenek kesintiye uğradı, geriye içleri boşaltılmış formlar kaldı.

 

Geleneğin içinden gelenler, tevarüs ettikleri değerleri yaşatmak ve yeni kuşaklara aktarmak için çalışıp didinmişlerdir. Ancak şartlar zamanla öyle bir noktaya gelmişti ki, geleneğin kendini üretmesi artık imkansızdı. Son elli yıl içinde yaşanan siyasi, sosyolojik ve kültürel gelişmelerle talep canlandı; fakat arz artık eskisi gibi mümkün değildi. Arz edilen kubbe, kemer, tonoz vesaireydi. Hiç kimse, gelenek devam ediyor olsaydı ve mesela Sinan günümüzde yaşasaydı nasıl cami yapardı diye düşünmedi. Bu yüzden dört bir yanımız ilk bakışta geleneğin devamıymış gibi görünen, fakat aslında gelenekle bazı mimari elemanların müsrifçe kullanılmış olması dışında hiçbir münasebeti bulunmayan camilerle doldu. Hemen tamamı eskilerin tenasüb dedikleri proportiondan, yani nisbetler arasındaki uyumdan mahrum yapılardı.

 

Bu konularda düşünenler, yazıp çizenler geleneği kesildiği noktada yakalayıp özümseyerek yaratıcı hamlelerle içinde yaşadığımız çağın şartlarını ve eğilimlerini de yok saymayan eserler verilmesini, çok kullanılan tabirle geleneğin yeniden üretilmesini istiyorlar. Bu, meşru ve saygı duyulması gereken bir istektir. Ancak biliyorlar ki, iki yüz küsur yıl önce kesintiye uğrayan geleneği keşfetmeden, dayandığı dünya görüşüne nüfuz edip dilini çözmek için gayret göstermeden yapılacak denemeler -özellikle cami mimarisinde- büyük riskler taşır. Sonunda İslam'ın ruhuna bütünüyle yabancı, frapan, oryantalist yapılar ortaya çıkabilir. Başkalarını bilmem, ama ben çok başarılı olduğunu söyleyebileceğim modern bir cami görmedim. Daha doğrusu gördüklerim arasında beni etkileyen, "İşte bu!" dedirten olmadı.

 

Bu meseleler, Yüksek Mimar Muharrem Hilmi Şenalp'ın Ataşehir'de yaptığı, kısa bir süre önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından törenle açılan Mimar Sinan Camii vesilesiyle yeniden tartışılmaya başlandı. Ben bu tartışmaları, bilgiyle ve iyi niyetle yapıldığı takdirde çok faydalı ve lüzumlu görenlerdenim. Fakat İstanbul'da her gün yüzlerce çirkinlik abidesi yükseltilirken seslerini çıkarmayanların Ataşehir'deki şeddadi dikitler arasında bir nilüfer gibi açan, proportion ve işçilik bakımından kusursuz, bütün unsurları birbirine cevap veren, her detay üzerinde inceden inceye düşünülmüş ve çalışılmış bir camiye, ilk bakışta Selimiye'yi andırdığı için insafsızca hücum etmelerine mana veremiyorum.

 

Evet, Ataşehir'deki camiyi önceki gün köşe bucak gezdim ve mimarına, "Azizim, senin bu eserin için Selimiye'nin bire bir taklidi diyorlar, doğru mu?" diye sordum. "Keşke, Mimar Sinan'ı taklit edebilecek seviyeye ulaşabilsem!" dedi ve amacının geleneği kesildiği noktada yakalayıp eğer bu kırılma yaşanmasaydı mimarimiz nasıl devam ederdi sorusuna doğru cevap bulmak olduğunu, özetlemek gerekirse, gelenekle teknolojiyi bütünleştiren, modern inşaat teknolojisiyle Osmanlı üslubunu mezceden bir mimarinin peşine düştüğünü söyledi. "Sinan betonarme mi kullandı?" eleştirisine de, "Betonarme tekniği vardı da, Sinan mı kullanmadı?" diye cevap veren Hilmi Bey, aynı yapıyı taş kullanarak da yapabileceğini, ancak bunun maliyeti ikiye, hatta üçe katlayabileceğini sözlerine ekledi. Peki, Mimar Sinan Camii'nde farklı olan ne idi?

 

Hilmi Bey, eğer Sinan'ın ömrü vefa etseydi mutlaka deneyeceği altıgen planın ilk defa bu ölçekte bu camide çözümlendiğini, iç mekanda tezyinatı mümkün olduğu kadar sadeleştirilerek hat ve mimarinin ön plana çıkarıldığını, plan kurgusundan cephe nisbetlerine, hatların kalem kalınlığından doğramaların pahına kadar arşın ölçüsünün uygulandığını, mukarnasların ilk defa hem ana kubbede, hem yarım kubbelerde bu ölçekte birlikte kullanıldığını ve çok etkili bir mimari unsur olarak vurgulandığını, yine ilk defa bu camide halısından aydınlatma araçlarına, minberinden çinilerine kadar üslup, zevk ve mimari dil birlikteliğinin sağlandığını söyledi.

 

"Peki," diye sordum Hilmi Bey'e, "eserinizi eleştirenlere bunları anlatmıyor musunuz?" Güldü, "Anlatıyorum, ama," dedi, "ya anlamıyor yahut niyetleri itibarsızlaştırmak olduğu için anlamak işlerine gelmiyor. Bu cami, hiç şüphesiz klasik Osmanlı mimarisi üslubunda tasarlanmış bir yapıdır. Bu çabanın adı taklit, yani replika değil, stilistik rekompozisyondur. Şöyle de diyebilirim: Bu cami, heyet-i umumiyesinden en ince detaylarına kadar Osmanlı klasik dönem mimarisine bire bir uymakla beraber, hemen her detayı orijinal, bu binaya mahsus olmak üzere tasarlanmış ve hiçbir eski caminin taklidi olmayan orijinal bir yapıdır."

 

Az kalsın unutuyordum: Muharrem Hilmi Şenalp'tan, belirlenmiş bir arazi üzerine böyle bir cami yapması istenmiş. Bir caminin mimarisine o camiyi kullanacak olanların karar vermesinden daha tabii ne olabilir. Şunu anladım ki, cami mimarisi, cemaatinin zevk ve alışkanlıklarıyla fazla didişmemeli... Mimar Sinan Camii'ni heyecan ve hayranlıkla gezenlerin gözlerindeki ışıltılar bu gerçeğe işaret ediyordu.

Zaman, Yazı: Beşir Ayvazoğlu, 26.07.2012

İSTANBUL'DA SİKKE OPERASYONU

 

İstanbul Gaziosmanpaşa’da yapılan operasyonda Ağrı’dan getirilen 30 sikke ele geçirildi. Gözaltına alınan 3 şüphelinin üzerinden gerçeğine benzer basılan 720 sikke ile bir heykel çıktı. İbrahim K., Erkan Ç.,ile Şevket Ç. adlı şüphelilerin sikkeleri Ağrı’daki M.A.’dan aldıklarını söylediği öğrenildi. Sikkeleri tanesini 280 TL satmaya çalışan şüphelilerin, pazarlık sırasında gerçek sikkeleri gösterip sahtelerini verdikleri kaydedildi. Şüpheliler emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevkedildi.

Vatan, 21.07.2012

16. YÜZYILA AİT MUSHAF BULUNDU

 

Erzincan'ın Kemah İlçesi'ndeki tarihi kalede yürütülen kazı çalışmaları sırasında, aralarında 16. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Mushaf-ı şerifin de bulunduğu çok sayıda el yazması eser bulundu. Ele geçen yazmalar, özel bir beze sarılı olarak dolgu zemininden 2 metre aşağıda ortaya çıkarıldı. 

Türkiye Gazetesi, 21.07.2012

'İSTANBUL'UN İLK CAMİSİ' BU PAZAR AÇILIYOR

 

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, caminin restorasyon ihalesi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından gerçekleştirildi. İki kurumun işbirliğinde gerçekleştirilen onarım, restorasyon ve çevre düzenleme çalışmaları, ajansın kapandığı Mayıs 2011'den itibaren Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce yürütüldü.


Yarın teravih namazında yapılacak cami açılışına Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 'ın da katılması bekleniyor.

Beyoğlu 'nda Arap Camisi Mahallesi'nde bulunan Arap Camisi, Haliç 'in Galata yakasındaki en büyük cami olarak dikkati çekiyor. Dikdörtgen planlı ve gotik tarzdaki caminin içinde mihrap bölümünde gotik mimarisinin en başta gelen özelliği olan kaburgalı tonozlar bulunuyor.
 
İstanbul fethedildiğinde burada bir kilisenin olduğu ve bu kilisenin Fatih Sultan Mehmet tarafından Galata Camii adıyla 1475 yılında camiye dönüştürüldüğü bilinmekte. 1492'de Endülüs'ten göç eden Müslüman Araplar bu cami etrafına yerleştirildikten sonra Arap Camii ismini aldı. Dönem dönem tamirat görmüş ve bazı değişikliklere uğradı. 1913'te yapılan tamirat sırasında zeminden çıkan Ceneviz'lilere ait kitabeli ve armalı mezar taşları Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Camide son olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce 2008 yılında başlatılan restorasyon çalışmaları, bir süre önce tamamlandı.

Radikal, 21.07.2012

 

******


ARAP CAMİİ İBADETE AÇILDI

 

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, restorasyonu tamamlanan İstanbul'un ilk camisi "Arap Cami"nin açılışına katıldı.

İstanbul'u kuşatmaya gelen İslam orduları tarafından 717 yılında yapıldığı belirtilen Beyoğlu Perşembe Pazarı'ndaki Arap Camisi, restorasyonunun tamamlanmasının ardından yeniden ibadete açıldı. Açılışa, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı da katıldı.

Teravih namazı öncesi yapılan açılışta konuşan Arınç, "Vakıflar Genel Müdürlüğü, ecdat yadigarlarını bir bir restore ediyor. Son 10 yılda 4 bine yakın cami, külliye, imaret, kervansaray ve bunların benzerleri imar edildi, restore edildi ve açıldı. Katrilyonluk bir sermayeyi bu açılışlar için kullandık. Allah işimize bereket verdi ve böyle güzel eserleri ayağa kaldırmak için büyük bir gayretle çalıştık" diye konuştu.

Arap Camisi'ni ilk duyduğunda nerede olduğunu bilemediğini ifade eden Arınç, şöyle konuştu: "Karaköy'e geldim ama (Bu dükkanların arasında böyle cami olur mu?) diye tereddüt ettim. Adeta bir istiridye içindeki inci gibi kendini saklamıştı. Buraya girdiğimizde bu muhteşem eseri gördük ve ecdattan bugüne, daha doğrusu Müslümanların İstanbul'u kuşatma altına aldığı tarihten bu yana, pek çok defalar restorasyon geçirmiş, yanmış, zelzeleden zarar görmüş. En sonunda da biz, bu güzel eseri ihya etmişiz."

Caminin, Haliç'in Galata yakasındaki en büyük cami olduğunu söyleyen Bülent Arınç, İstanbul Kültür Başkenti Ajansı'nın caminin onarımı için 3 milyon liraya yakın harcamada bulunup birinci etabı tamamladığını, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün de 2 milyon liralık harcamayla ikinci etabı tamamlandığını söyledi.

İkinci müjdelerinin Trabzon'daki Ayasofya Camisi'nin açılması olduğunu ifade eden Arınç, şunları söyledi: "Trabzon Ayasofya Camisi de, bugüne kadar aslında aslında hiç olmadığı şekliyle maalesef müze haline getirilmiştir. Bizim dönemimizde böyle bir şey olamaz. Camiler Allah'a ibadet edilen yerlerdir, hiçbir kanun onu asıl maksadından başka bir yere götüremez. İnşallah en kısa zamanda Trabzon Ayasofya Camisi'ni hep beraber açarız. Başkanım bizi hep beraber otobüslere koyar, Trabzon'a gideriz bir cuma namazı da inşallah orada, ecdadımızın camisinde 'Allahu Ekber' diyerek, saf tutarız."

Arınç'a daha sonra, Arap Camisi Yardımlaşma Derneği tarafından bir hediye sunuldu. Arınç, camide namaz kıldıktan sonra, teravih namazına katılmayarak ayrıldı.

Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı da, Arap Camisi'nin, İstanbul ile simgeleşmiş bir yapı olduğunu belirterek, "Burada çok önemli bir arzum var. Başbakanımız da sanırım öyle düşünüyor. Belki Başbakan Yardımcım söz etti, tekrar olacak. Ama bu caminin, denizle bütünleşmesi lazım, şu sahille bütünleşmesi lazım. Dolayısıyla bu caminin önünün, tabii ki oradakileri mağdur etmeden, onların da hakkı, hukuku ne ise hukuk ölçüleri içerisinde gözetmek suretiyle bu muhteşem eseri, şu cadde ile şu Haliç ile bütünleştirmeliyiz" ifadelerini kullandı.

Habertürk, 22.07.2012

 

******


HEM CAMİ HEM MÜZE OLSUN

 

İstanbul'un ilk İslam ibadethanesi olarak kabul edilen Arap Camii, iki yıldır süren restorasyon çalışmalarının ardından yeniden ibadete açıldı. Camide bulunan Rönesans tarihine ışık tutacak fresklerin sıvalarla kapatılması ise tartışmalara neden oldu. Taraf 'a konuşan Sanat Tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu, Arap Camii'nin ibadethane olarak kullanılmasının yanı sıra müze olarak da ziyaretçilere açılması gerektiğini söyledi.

 

Arap Camii'nin İstanbul'un en kadim yapılarından biri olarak kabul edildiğini belirten Göncüoğlu, "Yapının kiliseden çevrildiği kabul edilir ve bu doğrudur. Ancak şöyle bir şey vardır, bu da Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde geçer: Daha önceden İstanbul, Arap orduları tarafından kuşatılıyor. Beyoğlu, Galata bölgesinde bir Müslüman mahallesi kuruluyor. Müslümanlar İstanbul'u kuşatıp, şehri ele geçiremiyorlar ama Bizans İmparatorluğu'ndan bir taviz koparıyorlar. Galata bölgesinde bir Müslüman mahallesi kuruyorlar ve o mahallenin bir mescidi oluyor" dedi.

 

Birçok döneme ait izleri camide görebildiğimizi söyleyen Göncüoğlu, "Yapı, 13. yüzyılda Latinler tarafından bir kilise olarak kullanılıyor ve bu döneme ait dini freskolar var. Bunu gözardı etmemek lazım. Üç ilahi dini kutsal kabul eden bir ibadethane göremezsiniz. Kudüs'te bile yoktur. Arap Camii'nde böyle kadim freskolar ortaya çıkınca haklı olarak bunun müzeye çevrilmesi ve freskoların Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilmesi konusunda özellikle Katolikler tarafından bir kulis yapıldı. Bugün Fethiye Camii hem müze hem ibadethanedir. Arap Camii de Müslümanlar için ibadethane olarak değerlendirilip öbür taraftan bir müze olarak belli saatlerde açılabilir" diye konuştu.

 

Marmara depreminde caminin kıble tarafındaki sıvaların düştüğünü ve fresklerin gün yüzüne çıktığını hatırlatan Göncüoğlu, "Cami restorasyona girinceye kadar insanlar oradaydı ve altında namaz kılıyorlardı" dedi. Göncüoğlu şöyle konuştu: "Eğer bu freskolar korunabilecek vaziyette ise sergilenmeli. Rusya'da şöyle bir şey yapmışlar. İbadet zamanı jaluzi indirilir. Turistik olarak ziyaret edildiği zaman da o jaluziler açılır. Böyle bir şey yapılabilir."

Taraf, Haber: Dicle Baştürk, 23.07.2012

 

******


ARAP CAMİİ'NİN SIRRI

 

İstanbul'un ilk camii denilse de o aslında bir Dominiken kilisesi. Restorasyonu sırasında sanat tarihini etkileyecek önemde freskler bulundu ama üzerleri 500 sene önce olduğu gibi sıvayla kapatıldı.

 


En son 1913 yılında onarım gören Arap Camii için Vakıflar Genel Müdürlüğü 2008 de restorasyon kararı almıştı. Onarım sırasında ortaya çıkan tarihi freskler sıvayla kapatıldı.

 

Önceki gün Bülent Arınç ’ın katıldığı bir törenle tekrar ibadete açılan Arap Camii, sanat tarihini değiştirecek önemde fresklere de sahip. Ancak, restorasyon sırasında bulunan bu fresklerin üzeri tekrar kapatıldığı için kimsenin haberi yok.


İstanbul Beyoğlu ’nda bulunan cami, 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında restorasyona alınmış ve yenilenmişti. Freskleri nisan ayında gündeme getiren NTV Tarih Dergisinin Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü, “Bunlar Rönesansın dünyada bilinen en önemli habercileri” diyor. Göncü’nün verdiği bilgiye göre freskler 1999 depreminde sıvalar dökülünce ortaya çıkmış.

Cemaat, yaklaşık 10 yıl boyunca freskleri perdeyle örterek ibadetini yerine getirmiş. Vakıflar Genel Müdürlüğü 2008 yılında, en son 1913’te onarım gören cami için restorasyon kararı alınca uzmanlar da inceleme fırsatı bulabilmiş.


Aslında Arap Camii’nin Araplarla bir ilgisi yok. İstanbul ’un ilk camii olduğu söylense de gerçekte burası bir Dominiken kilisesi. Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş, kimilerine göre Granada’dan kaçan Araplar bu civara yerleştirildikleri için cami Arap Camii adını almış.


Yapının kiliseden camiye çevrilmesini ‘dönemin koşulları içerisinde’ normal olarak değerlendiren Göncü, çok değerli fresklerin beş asır sonra tekrar sıvayla kapatılmasını yanlış buluyor. Bu fresklerin, Bizans döneminden kalma bazı yapılarda görülen çok kıymetli eserler olduğunu, ayırt edici tarafınınsa yapılış tarihi itibariyle örneğin Ayasofya’da görülen Bizans fresklerine benzemediğini söyleyen Göncü, “Bu fresklerde hem boyut hem ışık var. Bu bakımdan Rönesans’ın dünyada bilinen en önemli habercileri kabul ediliyorlar” diyor. Göncü, bilimsel görüşlere ve hatta Anıtlar Kurulu’nun kararına rağmen fresklerin sergilenmesi için bir yol bulmak yerine üzerlerinin kapatılmasını ise “ İstanbul ’a marka değeri açısından büyük bir kayıp” olarak niteliyor.

Radikal, Haber: Elif Ekinci, 24.07.2012

BİN 600 YIL 'MAYA'LANMIŞ

 

Orta Amerika ülkesi Guatemala'nın Meksika sınırındaki ormanlarda, 'gece güneşine adanmış' piramit bir mezarın tepesinde Mayalara ait bin 600 yıllık tapınak bulundu.

 

Bölgedeki kazıyı yürüten ekibin başında yer alan Prof. Stephen Houston, tapınağın içinde dekorasyon amaçlı 1.5 metre boyunda maskeler ve güneşin doğudan batıya hareket evrelerini gösteren muhteşem freskler bulunduğunu açıkladı.

Akşam, 21.07.2012

2 BİN YILLIK MEZAR ODASINDA ÖLÜMDEN SONRA YAŞAM İNANCI İZLERİ

 

Kütahya’nın Çavdarhisar İlçesi'ndeki Aizanoi antik kentinde yürütülen kazılarda gün ışığına çıkarılan 2 bin yıllık mezar odasında, ölümden sonra yaşama inanıldığını gösteren kapı, kapı kilidi ve ayna motifli süslemelerle insan iskeletleri bulundu.

 

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Elif Özer başkanlığındaki kazılarda görev alan aynı bölümden araştırma görevlisi Murat Taşkıran, AA muhabirine, antik kentteki çalışmaları geçen hafta kazı alanına getirilen kule vinçle sürdürdüklerini söyledi.

 

Roma döneminden kalma nekropol diye bilinen yapıda çalışırken kısa sürede mezar odasına ulaştıklarını belirten Taşkıran, şöyle devam etti:

“Burası bir mezar odası. İçinden insan iskeleti, kandil, seramik kap ve sikkeler çıktı. Antik dönemde bu tür mezar odası örnekleri olduğunu biliyoruz. Bu mezar odası, diğer bölgelerde bildiğimiz benzerlerinden biraz farklı; duvarlarında kapı, kapı kilidi, ayna motifleri yanında baklava şekilli süslemeler var. Kapı şeklindeki süslemeleri, bölgeyi, bölgenin mezar taşlarını biliyoruz.

Ancak bu süsler tamamen bölgeye özgü. Aizanoi’deki yapılarda çok fazla şekilde karşımıza çıkan bir süs şekli olmasına rağmen bir mezar odasında bu süslere ilk kez rastlandı.”

 

Taşkıran, mezar odasında ele geçirilen buluntuların, Aizanoi’de yaşayanların ölümden sonra yaşama inandığını gösterdiğini ifade etti.

“Öbür dünyanın kapısını bir şekilde mezara işlemişler” diyen Taşkıran, antik dönem insanının, öldükten sonra yaşamın sürdüğüne inandığını ve bunu olabildiğince benimsediğini anlattı.

 

Antik dönem insanının, ölüm sonrası yaşam bilinciyle ömürlerini geçirdiğini dile getiren Taşkıran, şunları kaydetti:

“Öldükten sonra bir hayat bilincinde olduklarından dolayı hem mezarlarına hem Gömü şekillerine hem de ölüler için yaptıkları törenlere bunu bir şekilde yansıtıyorlar. Buradaki mezar odası da bu anlayışın en güzel örneği olarak karşımıza çıktı. Bu bakımdan bölge için zengin ve yeni bir buluntu olarak karşımıza çıkıyor. Mezar odasını bulduğumuz için çok mutluyuz. Bunun heyecanıyla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Buna benzer örnekleri daha çok bulacağımıza inanıyoruz.”

haberler.com, 21.07.2012

"BİLİRKİŞİNİN YAŞI YETMEZ"

 

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Mor Gabriel Manastırı’nı ‘Hazine arazisinde işgalci sayan’ kararının gerekçesini de açıkladı. Gerekçeli kararda, manastırın bu arazilerin kendisine ait olduğunu ‘duraksamaya yer bırakmayacak’ şekilde kanıtlayamadığı belirtildi. Bilirkişi olarak dinlenen kişilerin de arazilerin manastıra ait olduğu yönündeki ifadelerine, ‘yaşları nedeniyle’ itibar edilmediği vurgulandı.


2008 yılında Mardin’in Midyat İlçesi'nde kadastro çalışmaları yapılırken, Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı Köyleri, Mor Gabriel Manastırı’nın kendilerine ait 276 dönümlük araziyi işgal ettiğini savunarak Hazine’ye başvurdu. Hazine 276 dönüm arazinin Hazine’ye tescil edilmesi için Midyat Kadastro Mahkemesi’ne ‘tapu tescili’ davası açtı. Midyat’taki mahkeme manastırın 1937 yılından bu yana söz konusu arazilerle ilgili vergi ödediğini, ‘kadimden beri’ kilisenin malı olduğunu belirterek davayı reddedetti.


Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Yerel mahkeme ilk kararında direnince konu Yargıtay Hukuk Genel Kurulu gündemine gitti. Genel Kurul'da kararı oy birliğiyle bozdu. 

Kurulun merakla beklenen karar gerekçesi tamamlandı. Gerekçeli kararda, Mor Gabriel Vakfı tarafından 17 Temmuz 1935 tarihinde verilen beyannamede 20 parça susuz tarla, 2 bağ, 10 su kuyusu ve manastırın bina müştemilat ile tapuya bağlanmamış arazisini bildirdiğinin görüldüğü belirtilerek şu görüşler sıralandı:
“Beyannamede taşınmazların yüzölçümleri, yeri ve de sınırları açıkça belirtilmemiştir. Bu durumda dava konusu edilen 12 parça taşınmazın davalı vakıf tarafından verilen beyannamede yazılı olan taşınmazlardan olduğu duraksamaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmalıdır. 2009 yılında keşif yapılırken dinlenilen yerel bilirkişi A. Demir, çekişme konusu taşınmazların davalı vakıf tarafından verilen beyannamede gösterilen taşınmazlardan olduğunu bildirmiştir. Diğer yerel bilirkişi de benzer beyanda bulunmuştur. Bilirkişilerden A. Demir, 1960 doğumlu, diğer yerel kişi ise 1950 doğumludur. 1935 yılında verilen beyannamede sınırı, miktarı, yeri bildirilmediği halde çekişme konusu taşınmazların beyannamede yer alan taşınmazlardan olduğunu bilmeleri hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir. Tanık ve yerel bilirkişilerin sadece soyut beyanlarına değer verilemez.”


Gerekçeli kararda manastırın 1961 yılında açtığı davaya da atıf yapılarak, o dönem, bugün tartışma konusu olan arazilerden bahsedilmediği belirtildi. Kararda vakıfların mal edinmeleri sınırsız bir hak olmadığı da belirtilerek, “Başkasına ait olan bir malın ele geçilerek bu şekilde kullanılması vakfın amacına uymaz” denildi. 

Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün, gerekçeli kararda bilirkişilere ilişkin yapılan değerlendirmelerin ‘zorlama’ olduğunu savundu:
“Mahkemece bilirkişi olarak dinlenilen kişiler buraları adım adım bilen kişiler. Bölgeye son derece hakim kişiler. Ayrıca buranın tarihini de bilen kişiler. ‘Bunların yaşı yetersiz, kiliseye ait araziyi bilemezler’ demek gerçekten çok zorlama bir yorum. Yargıtay’a göre biz haklılığımız kanıtlamak için 120 yaşında bir bilirkişi mi bulacağız? Bu yorum açıkça ‘Siz ne yaparsınız yapın ben bu araziyi manastıra vermeyeceğim’ demekten başka bir şey değildir. Kararda ‘Dava konusu 12 parça arazinin yüzölçümeleri, yeri belirtilmemiştir’ deniliyor. O zaman biz de ‘Beyannamede belirtilen arazilerimiz nerede?’ diye soruyoruz. Madem bu araziler bize ait değil peki beyannamede yer verilen arazilerimiz nerede? Dolayısıyla gerekçeli kararın zorlama olduğunu düşünüyoruz.”

Radikal, Haber: Mesut Hasan Benli, 21.07.2012

72 YIL SONRA İLK ÇİVİ

 

 

Türkiye’de 1940’lı yıllarda kurulmaya başlanan ve bir dönem eğitim sistemine damgasını vuran, halen tartışma konusu olan Köy Enstitüleri ayakta kalmaya çalışıyor. Hasanoğlan Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Binası restorasyon, rölöve, ve restitüsyon çalışmaları için Elmadağ Belediyesi ve Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği’nce tören düzenlendi. Çalışmalar, Kültür Varlıkları Genel Müdür Yardımcısı Serhat Akcan ve Elmadağ Belediye Başkanı Gazi Şahin’in vurduğu çekiç ile başladı.

Törene Kaymakam Resul Kır, Belediyesi Başkanı Gazi Şahin, Kültür Bakanlığı Kültür Varlıklarını Koruma Genel Müdür Yardımcısı Abdullah Kocapınar, Ankara Mimarlar Odası’ndan Tezcan Karakuş Candan ve İmran Karaman Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Ali Ulusoy, Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği Başkanı Nermin Yıldırım ile çok sayıda eski mezun katıldı. Törende konuşan Başkan Şahin, Elmadağ İlçesi’nin tarihine sahip çıktıklarını belirterek, şöyle dedi:

"Hasanoğlan Köy Enstitüsü binalarının uzun yıllar atıl durumda beklemesinin burukluğunu yaşıyorduk. Durumu Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a iletip, olumlu sonuç aldık. Bugün burada 3 kültür binamızın restorasyon çalışmalarının hep birlikte yapıyoruz. Bu ilk, tüm binaları atıl durumdan kurtarmak için gereken çalışmaların devamını getireceğiz."

Elmadağ’ın turizm bölgesi ilan edilmesinin müjdesini veren Başkan Şahin, "2009 yılından bu yana girişimlerimiz sonucu Elmadağ İlçesi ve Hasanoğlan bölgesi resmen turizm bölgesi olarak 6 B’den 8 B’ye yükseltildi."

Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği Başkanı Nermin Yıldırm ise Cumhuriyet tarihinin tarihsel ve kültürel mirası Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesi üzerinde bulunduklarını belirtirken, şöyle konuştu:
"Baba ocağımız olarak gördüğümüz bu mekanın yok edilmesine vijdanımız hiç bir zaman el vermedi. Umuyorum bu yerleşke içindeki atıl durumda kaderine terk edilmiş binalar onarılır. Buraya gelen mezunlarımızın gözyaşları da dindirilmiş olur. Biz Hasanoğlan mezunları olarak her zaman geçmişimize ve geleceğimize sahip çıkmaya devam edeceğiz."

Restorasyon çalışmaları için 72 yıldan bu yana atıl durumda bekleyen 60 binadan biri olan sinema binasına ilk çekiç vurulmaya başladı. Bina içerisinde Ankaralı ressam Nevzat Akoral’a ait 1952 imzamı mozaik çalışması bulunuyor.

Vatan, Haber: Hüseyin Özbalı, 21.07.2012

HERAKLIA HİERONU AYAĞA KALDIRILACAK

 

 

Kızılcabölük Belediye Başkanı Abdülkadir Uslu, ilçe sınırları içindeki Roma dönemine ait anıtsal mezar Herakleia Hieronu'nun ayağa kaldırılacağını bildirdi.

Uslu, gazetecilere yaptığı açıklamada, Kızılcabölük beldesinde turizm potansiyelinin harekete geçirilmesi için başta arkeolojik yapıtlar olmak üzere beldenin geleneksel mimarisi, üretim kültürü ve anıtsal ağaçlarını ön plana çıkaran bir planlama yapıldığını ifade etti.

Bu kapsamda Roma dönemine ait anıtsal mezar yapısı Herakleia Hieronu'na ilişkin röleve, restitüsyon, restorasyon, çevre düzenleme ve aydınlatma projelerinin hazırlandığını, gelecek yıl uygulamaya geçilmesiyle beldenin önemli bir turistik zenginliğe sahip olacağını dile getiren Uslu, anıtsal yapı üzerinde yer alan Artemis, Heracles, Pan, Dionysos, Menad gibi tanrı ve tanrıçaların kabartmalarının büyük ilgi çektiğini söyledi.
Habertürk, 21.07.2012

71 YIL SONRA GÜN IŞIĞINA MERHABA

 

Hazine avcısı olarak bilinen Amerikan Odyssey Marine Exploration şirketi, geçen yıl İrlanda açıklarında yerini tam olarak tespit ettikleri batıktan 37 milyon dolar değerinde gümüş çıkardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman denizaltısı tarafından batırılan İngiliz ‘SS Gairsoppa’ gemisinden 43 ton külçe gümüş su yüzeyine çıkarılırken, şu ana kadar bir gemi enkazından çıkarılan en büyük metal olarak nitelendirilen hazine İngiltere ’ye götürüldü. Bölgede 4 bin 700 metre derinlikteki batıkta halen 170 tonun üzerinde gümüş olduğu tahmin ediliyor. 1941’de Hindistan’dan dönerken yakıtı bitince İrlanda’ya ulaşmaya çalışan gemi Almanlar tarafından batırılmış, 85 kişilik mürettebattan sadece bir kişi hayatta kalmıştı.

Radikal, 21.07.2012

HIRKA-İ ŞERİF CAMİSİ'NE BÜYÜK RESTORASYON

 

 

Hz. Muhammed'in hırkasının sergiye açılması nedeniyle ramazan ayının en önemli ziyaret merkezlerinden biri olan Hırka-i Şerif Camisi'nin restorasyonu için hazırlanan projede son aşamaya gelindi. Yılbaşında başlanan restorasyon projesi hazırlık çalışmaları ramazan bayramı sonrasında tamamlanarak koruma kuruluna teslim edilecek. Kurulun onayının ardından 2013'ün ramazan bayramı sonrasında tamamen restore edilecek cami, ibadete kapatılmayacak. Rölöve, restitüsyon ve zemin etüdü projeleri hazırlanan Hırka-i Şerif Camisi, 2013 yılı içinde, İstanbul İl Özel İdaresi tarafından restore edilecek. Hazırlanan proje ile caminin mevcut hali belgelenerek, yapının özgün halinin çizimi yapılmış olacak. Caminin aynı zamanda uygulamaya yönelik restorasyon projesi de çıkarılacak. İstanbul İl Özel İdaresi tarafından incelenecek rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri onay için Anıtlar Kurulu'na gönderilecek. Kuruldan proje onayı alındıktan sonra restorasyon ve uygulama işi ihale edilecek. 2010'da konservasyon çalışmaları tamamlanan camide, Hırka- i Şerif'in bulunduğu oda ile odaya bağlanan koridorların özel iklimlendirme yöntemiyle korunması sağlanarak, bakteri ve böcek önleyici sistem kurulmuştu. Hırka-i Şerif Camii, 1851 yılında, mübarek Hırka-i Şerif'in muhafaza edilmesi amacıyla Sultan Abdülmecid tarafından Fatih'te yaptırılmıştı.

Sabah (Kısaltarak), Haber: Zeynel Yaman, 21.07.2012

KABE'NİN REVAKLARI ÇAMLICA CAMİİ'NE

 

 

Hükümet, Çamlıca’ya cami projesinde kararlı. İstanbul ’a kalıcı bir ‘eser’ bırakmak isteyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , İstanbul ’un simgesi olabilecek cami için önemli bir adım atmaya hazırlanıyor. Suud hükümetinin yıkmak istediği Kabe’deki Osmanlı revaklarının Çamlıca Camii’nin etrafını çerçevelemesi gündemde. Kabe’deki revakların Türkiye ’ye taşınacağı söyleniyor. Bunun için Suud hükümeti nezdinde görüşmelerin başladığı, cami projesiyle ilgilenen bazı isimlerin de Mekke’ye giderek revakları incelediği gelen bilgiler arasında. Türkiye ’den gelen taleplere karşın Suud yönetimi şu ana kadar revakların taşınmasına sıcak bakmamıştı. Geçen ay Kral Abdullah’ın arazisinin olduğu ‘Sevda Tepesi’ne imar izninin verilmesinin revakların taşınmasının önünü açtığı iddia ediliyor.


Suudi yönetiminin, hacda alan genişlemesi yapmak için revakları yıkma isteği birkaç yıldır tartışma konusu. Türkiye , Osmanlı döneminde yapılan revakların yıkılmasını istemiyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan nisan ayında Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette konuyu gündem getirmiş ve revakların yıktırılmayacağı sözünü almıştı. Suudi Kralı, revakların Türkiye ’ye taşınmasına ise yeşil ışık yakmamıştı. Çamlıca’ya yapılacak cami için çalışmalar da hız kazandı. Milyonlarca dolara mal olacak caminin finansmanı hayırsever işadamlarınca karşılanacak. Murat Ülker, Abdullah Tivnikli, Mehmet Torun, Fettah Tamince, Cihan Kamer’in yanı sıra çok sayıda işadamının finansör olarak adı geçiyor. Cami için hayırseverlerin üye olacağı bir dernek kurulacak.
Çamlıca’ya yapılacak cami projesini Gürsoy Grup’un üstlenmesi bekleniyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın dün açılışını yaptığı Mimar Sinan Camii’ni de bu grup yapmıştı. Gürsoy Şirketler Grubu, Galata ve Yenikapı Mevlevihanesi restorasyonu ile Mısır Başkonsolosluk binası gibi işlere de imza attı.

Radikal, Haber: Ömer Şahin, 21.07.2012

MÜZE YOLCULUĞU

 

Önceki gün bir grup meslektaşımızla birlikte İzmir'in Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan'ın düzenlediği bir geziye katıldık. İlk durağımız Altınpark arkeolojik kazı alanı oldu. Konak Belediyesi "ilçe" kimliğiyle Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek, dört dönemdir bu kazının bütçesini karşılıyor.

Antik Smyrna, günümüzde Konak İlçesinin Kadifekale, Çankaya, Kemeraltı, Cicipark dolaylarında, büyük ölçüde modern kent dokusunun altında kalmış konumda. Şimdi bu bölgede Namazgah'daki Agora'nın yanına, Altınpark arkeoloji alanı eklendi. Bu alan, antik Smyrna'nın iki kent kapısından birisi olan Magnesia Kapısı'ndan çıkan ve Kemer mevkisinde, Yeşildere üzerindeki modern Kemer Köprüsü'nün altında bulunan köprüye uzanan antik yolun üzerinde yer alıyor.


Altınpark alanındaki kazılar 11 metre üst seviyesinde başlamış, şu an 8.70 metre alt seviyesine kadar inilmiş. Kazıda, 20. yüzyılın başından Erken Hellenistik Döneme (MÖ 4 - 3. yüzyıl) kadar olan uzun bir sürece ait pek çok buluntu ele geçmiş. Değerli bilim insanı Akın Ersoy'un başkanlığında yürüyen bu anlamlı çalışma için Hakan Tartan'ı kutlamak gerekir. Tartan, bu kazı alanına bir Arkeopark kurmak istediklerini vurguladı, önceki gün bir kez daha. Ayrıca insanların Atina'daki Akropol Müzesi'nde olduğu gibi, camdan bölümlerin üzerinde gezerek, altta bulunan tarihi alanı izleyebileceklerini, kent tarihi ile bilgilerin görsellik eşliğinde aktarılacağı noktaların olacağını anlattı, Hakan Tartan. Gerçekten güzel bir proje. Böylece yapılacak çevre düzenlemeleriyle birlikte İzmir tarihsel mirasına sahip çıktığı yeni bir güzellik daha kazanacak. Aynı alanın biraz ilersinde ise Konak Belediyesi, satın aldığı eski sarmaşıklı bir binada da Dünya Demokrasi Tarihi Müzesi kuracakmış. Yine Basmane'deki Oteller Sokağı'na yakın bir noktada, belediyenin satın aldığı tarihi bina restore edilerek kente kazandırıldıktan sonra, Kadın Müzesi'ne dönüştürülecek.


Elbette Oteller Sokağı ile yenilenen bölge, daha cazip bir noktaya ulaşacak. Aynı bölgede ya da farklı bir noktada bulacakları eski bir tarihi binayı da dönüştürmek istediklerini ifade eden Tartan, Kent Tarihi Müzesi'ni de kurmak istediklerini belirtiyor. Bu arada sürpriz bir proje ise İzmir'de bir Büyük İskender Müzesi kurmak.


Konak Belediyesi'nin Oyun ve Oyuncak Müzesi ile başlayan müze yolculuğu, Mask Müzesi, Neşe ve Karikatür Müzesi ile sürmüştü. Önceki günkü gezimizde Mask Müzesi'ni de, Neşe ve Karikatür Müzesi'ni de bir kez daha gezdik. Yaz dönemi olmasına rağmen, çok canlıydı. Her iki müzeyi de sembolik bir ücret karşılığında ziyaret edenlerin günlük sayısı ortalama 40-50 arasındaymış. Her iki müze de gezilecek güzellikte. Övgüye değer.


Konak Belediyesi'nin kentte yaptığı fiziki çalışmaları dönem dönem bu köşede siz sevgili okurlara yansıtmıştık. Bu müze çalışmalarına, bazen "Acaba mı?" gibi sorular eşliğinde, kaygıyla yaklaşan İzmirliler oluyor. Saygıyla karşılıyorum ama eksik bir bakış açısı. Tam aksine, butik müzelerin çoğaltılmasını desteklemek gerekir. Çünkü EXPO 2020'ye aday İzmir'in eğer bir dünya kenti olmasını istiyorsak, ünlü dünya kentlerindeki "butik müzeciliğin" önemini unutmamak gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, İzmir'in EXPO yolculuğundaki önemli rakiplerinden biri olan Rusya'nın üçüncü büyük şehri ve kültür başkentlerinden biri olan Ekaterinburg'da bile 50'nin üzerinden birbirinden farklı, irili ufaklı müze bulunuyor. Yani Konak Belediyesi doğru olan anlayış ile kente bu alanda, anlamlı bir hizmet sunuyor. Oyuncak Müzesi'ni kurulduğu günden bu yana binlerce insanın gezmesi de, yapılan işin doğruluğunun göstergesi.

Sabah Ege, Yazı: Ünal Ersözlü, 21.07.2012

MİMARLIĞIN İÇİ DIŞI

 

Aslında bu hafta için yazımı, mimarın tarihine ve bugünkü işlevine ilişkin daha uzun eleştirel bir yazıyla birlikte yayınlamak üzere hazırlanmıştım ancak yer ve mizanpaj sınırları nedeniyle tek başına bu yazıyı kullanmak durumunda kaldım.

 

İşin dışında olanların farketmediği ama içinde olanları çileden çıkaran bir soru var: "mesleğiniz ne?", "mimar", devam: "iç mi? dış mı?" Haydi iç neyse de dış neyin nesi oluyor? Binanın dış kabuğu mu? Oysa bina da tıpkı öteki 'iş'ler (work) gibi parçalanamaz bir bütün: bir film düşünün uzak planlarını Godard, yakın planlarını Fassbinder çeksin; nasıl bir ucube çıkardı kimbilir ortaya. Ya da bir roman, monologları yani iç konuşmaları, Adalet Ağaoğlu, dış sesleri, yani diyalogları Orhan Pamuk yazsın, sonuçtan ikisi de dehşete düşerdi herhalde. Ya da beste, tiz sesleri biri pesleri öteki bestelese... Sorun iki ayrı kişinin uyum sorunu da değil, ürünün parçalanmışlığı: hiçbir ürün böyle iç ve dış diye ikiye ayrılamıyor. Peki nereden çıkıyor o zaman bu ayrım? Birbiriyle alakasız iki ayrı yerden: birincisi endüstri. Her türlü nesneyi ve nesne grubunu mıknatıs gibi kendine çekip kendine tabi kılan endüstri, mobilyaları ve iç mekan donatılarını da dışarıda bırakmadı ve standardize ederek ve birbirlerinin türevi haline getirerek yepyeni gramerler oluşturdu. Öyle ki mobilya ve donatı işi de zamanla mimarlıktan uzaklaşıp endüstri tasarımına yaklaştı, 20. yüzyıl başı Almanya'sında, donatı ve yapımda endüstrileşmenin savunulmasına öncülük eden Werkbund örgütlerinin bile hesaba katamadığı, dolayısıyla pozisyon alamadığı bir gelişmeydi bu.

İlk standart ve endüstri işi mobilyayı 19. yy. ortasında Avusturyalı Thonet biraderler yapmıştı. Evet, bugün antika diye eskicilerden toplanan Thonet sandalyeler ilk endüstriyel mobilyalardı ve montaj/paketleme kolaylığı nedeniyle sinema tiyatro gibi toplu seyir alanlarında da tercih konusuydu (meraklısı için Viyana MAK müzesinde iyi bir Thonet kolleksiyonu mevcut ).

Endüstrinin temel mantığını anlayıp bunun yeni (zanaattan farklı) bir form dili de gerektirdiğini farkederek tasarlanmış olması, Thonet'in yakın zamana kadar üretimine devam edilmesinin ve iç mekan, dış mekan, konutlar, işyerleri, eğlence mekanları vs düşünebildiğimiz her yerde tercih edilmesinin başlıca nedeniydi.

 

Ayrım suni de gözükse iç mimarlığı mümkün kılan ve vareden ikinci gelişme 20. yüzyılda tahayyül edilemez biçimde yükselen refah seviyesi ve tüketim standartları oldu. Öncelikle de Amerika'da ve batı Avrupa'da, özellikle de Amerika'da iş o hale geldi ki oturulan, yaşanan evi kurcalamak ve değiştirmek, sıradan bir hobi uğraşısına dönüştü. TV'lerin yemek pişirme benzeri ev döşeme programları bunun kanıtıdır. 1920'lerden itibaren refahın yükselmesi profesyonel hizmet talebini de artırdı, evde değişiklik yapmak, mutfağı, banyoyu, havuzu ve bahçe peyzajını yenilemek orta sınıfın sıradan bir tüketim alışkanlığına dönüştü. Öyle ki ev kadınları kendilerini farklı ve iyi hissetmek için kuaför yerine dekoratöre gider hale gelebildiler. O kadar ki bugün standart bir Amerikalı ailenin düzenli hizmet aldığı bir psikoloğunun, avukatının ve dekaratörünün bulunması bir norm haline gelmeye başladı. Amerikan dizileri bu eğilimlerin manupüle edildiği ve izlenebileceği elverişli ortamlardır.

 

Ayrıca son dönemde inşaat ve şantiye süreçlerinin esnemesi, dairelerin donatıları tam bitirilmeden kullanıcı tercih ve zevkine bırakılarak satılması imkanını doğurmaktadır ki bu da başlıbaşına yeni bir iş kapasitesi anlamına geliyor. Binaların artık/fazlalık köşe-bucaklarının değerlendirilmesi de başlıbaşına yaratıcı bir iş kapasitesi demektir. İyi bir örnek Teşvikiye'deki Maçka Sanat Galerisi'dir. Bir apartmanın ilk bakışta garaj, depo ya da tesisat dairesinden başka bir şey olamayacağı düşünülecek karanlık ve havasız zemininden Türkiye'nin kayda değer mimarlarından Mehmet Konuralp tarafından tek malzeme (mat beyaz seramik) kullanılarak türetilmiş yaratıcı bir iç-mimari üründür ve de herhalde Türkiye'nin en cazip sanat galerilerinden biridir.

 

Ne yazık ki yine Teşvikiye-Shütte civarlarında yine zemin katında ama bu kez beyaz değil, parlak siyah seramikle şekillendirdiği Sevim-Butik yıkılmıştır.

 

Dolayısıyla iç-mimar vardır ama bunun dışı yoktur, ona düpedüz mimar denir. İç mimarlığı da daha ziyade yekunu hiç de küçümsenmemesi gereken tadilat işleriyle ve mobilya ve donatı sistemlerinin endüstrileşmeye yatkın kanallarıyla ilgilenen bağımsız bir meslek olarak görmek gerekiyor. Bu ayrım, ayrışmanın bu biçimi, hem üretim süreçleriyle hem de tüketim kalıbı eğilimlerinin değişimiyle uyumlu olduğundan iç-dış gibi absürd değil, mantıklı ve gerçekçidir. "Peki bu dekoratör de kim?" sorusu akla gelmiştir mutlaka. İşi, zevki ve piyasa bilgisiyle mevkiler ile evlerin döşenmesinin denkliğini ve uyumunu sağlamak olan bu meslek, 19. yüzyıl öncesinde soylulara sonra da burjuvazinin soylulara özenebilen elit kesimine hizmet veriyordu. Dekoratörün yerini "iç mimar"ın alması ise refahın yükselmesiyle bu hizmetin 1920 ve 50'lerden itibaren orta sınıflar içinde de yayılmasının işaretidir.

 

Ama hepsi bu kadar da değil, yapılı çevre üretimindeki işbölümünü anlayacaksak bir de inşaat mühendisi var ama onun binanın mekan düzeni ve şekil grameriyle ilgisi yok. O mimar tarafından tasarlanan, şekillendirilen binanın dengeli biçimde ayakta duruşunu garantiye alacak hesapları yapmaktan ve taşıyıcı sistem unsurlarını (iskelet sistemi vb.) boyutlandırmaktan sorumlu oluşuyla yapı üretiminin vazgeçilmez rol sahiplerindendir. Ve mimarın işbirlikçisi ve destekçisidir. Tıpkı binanın elektrik ve mekanik yüklerini hesaplayıp tasarlayan, elektrik ve makina mühendisleri gibi.

Peki ya müteahhit, dendiğini duyar gibiyim, o da inşaatın gerçekleşmesinin ticari sorumluluğunu üstlenen yani başta ayrılan kaynak ile sonda elde edilen ürün arasındaki dengeyi ve uyumu sağlayan bir piyasa aktörü olarak adlandırılabilir ya da gayrımenkulün piyasaya sürülen meta değeri ve maliyeti arasındaki dengeyi sürecin başından itibaren gözeten bir piyasa aktörü. Tüm bu işbölümünün ve ayrımların izinin en fazla 19. yüzyıla kadar sürülebildiğini, diğer bir kırılma noktasının da refahın hızla artmaya başladığı 1950'ler olduğunu ve tümünün modern dünyanın yenilikleri olduğunu hatırlatayım. Ondan önce çok daha düşük bir hız ve miktarda gerçekleşen yapılı çevre ve mobilya üretimi loncaların marifetiyle gerçekleşiyordu.

Taraf, Yazı: İhsan Bilgin, 18.07.2012

 

******


MİMARIN ZAMANI

 

 

Geçen haftaki yazımdan mimarın sosyal rolü ve iş yapma biçimi ezel-ebet aynıymış da, sanki sadece iç-mimar, dekoratör sonrasında mutasyona uğramış gibi bir sonuç çıkmış olabilir. Oysa gazetenin yer ve mizanpaj kısıtları ile uyumlu olup yayınlayamadığım “Mimarın Zamanı” başlıklı mimarlık mesleğinin tarihini ve bugününü kritik gözle konu eden uzun yazımı da okutabilseydim, asıl mutasyona uğrayanın mimar olduğunu göstermiş olacaktım, o zaman yazının özetini yaparak telafiye çalışayım.

Taraf’ta bir süre önce NewYork Times’a atıfla verilmiş bir haber vardı: Sinan, dünyanın ilk “yıldız mimarı” seçilmiş. Bu, zamanları şaşırıp bir dönemin olgularını alakasız bir döneme taşımak demek olan anakronizm hatasının tipik bir örneği. “Yıldız” sıfatı ancak geç-kapitalizmin günümüzdeki son evresinde bazı mimarlara da uygun görülen bir yakıştırmadır ve Sinan gibi çağdaşımız olmayan bir mimarın böyle adlandırılmasının herhangi bir anlam taşımaz. İkon bina, gayrımenkul ve inşaat sektörü ile bina metaının piyasaları egemenliği altına aldığı günümüzde “gösterişçi tüketim” nesnesi haline gelen eksantrik binalara takılan isimdir ve bunları tasarlayan mimarlara da yıldız sıfatı takılmaktadır. Bu sıfatın tabii ki Hollywood’dan başlayıp önce başta spor, her tür gösteri alanına ardından da diğerlerine sıçrayan yakıştırma, asıl anlamı olan ışıma ve parıldama vaatleri ile mimarlık mesleğini de kuşattı ve ikonları yapacak iş alma kapasiteli mimarlar yıldız olarak anılmaya başladı. Tabii en önemli soru hala cevaplanmadı: bu vaatler, bunları yaparken köklü bir mesleğin zihinsel ve tinsel tatminlerinden vazgeçmeye ve ayrıca da bu görgüsüz prestij yarışının ta 1400’lerdeki yangından beri morfolojisini korumuş dayanıklı Ortaçağ Londra’sı “City”yi bile darmadağın edebilen tahribatına ortak olmanın itibar kaybını telafi eder mi? Sinan’ın olmadığı öteki şeyle, yani kendi çağdaşı olmasına rağmen Rönesans dönemi ticaret kapitalizminin tamamen gönüllülük ve karşılıklılık esaslı rekabetçi piyasa ilişkilerinin mümkün kıldığı sivil-toplum ortamının ürünü (*) Vicenzalı Palladio benzeri bağımsız meslek insanı mimarla da farkının altını çizmek gerekiyor.

 

Sinan, güçlü bir imparatorluk devletinin yapı ve bayındırlık işlerinden sorumlu teşkilatının zirvesindeki pozisyonuyla, Sokullu'nun devlet politikalarının sonucu olan işlerle vazifeli biçimde becerisini ve mesleki tecrübesini edinmiş, devlet türevli bir mimardı. Dolayısıyla formasyonu itibariyle, çağlar sonrası kadar, çağının başka yerlerindeki mimarlarından da farklıydı. Sonuç olarak, erken ticaret kapitalizmi kadar; güçlü emperyal devlet bürokrasisi ve geç- sanayi kapitalizminin küresel işleyişi de formasyonu işlerinin kaynağı ve iş yapma biçimiyle birbirinden farklı mimarlar üretebilmişlerdi; ki bu değişimin sadece iki yüzyıl içinde dekoratörden iç-mimara dönüşen bir mesleğe oranla çok daha radikal bir mutasyon olduğuna kuşku yok. Bu değişim genellikle gözardı edilip; mimar sanki tarih boyunca ve her yerde bugün yaptığının benzeri işleri benzer şekilde yaptığı kanısı yaygındır. O kadar ki, tarihsel-maddeciliğin mucidi Karl Marx bile kapitalist işbölümünü çözümlediği ünlü analojisinde, petek yapan arı ile bina yapan mimarı kıyaslayıp insanı ayırdedenin güdüleri yerine, zihnini kullanmak olduğunu söylerken, kastetmeden de olsa mimarın da arı gibi sabit bir fenomen olduğunu ima etmişti. Tabii bu sürçmede yapım teknolojisinin ve mimarın sanayi kapitalizmi ile geçirmesi beklenen radikal dönüşümün Marx analizini yaparken değil, politik erk kadar, Bauhaus ve Werkbund gibi bu işleve adanmış örgütlerin de zorlamasıyla ancak yüz yıllık bir gecikmeyle gerçekleşmesinin payı olsa gerek.

 

Tabii bu arada, resim ve yapım zanaatlarından kopmuş her Rönesans ve sonrası mimarının da yazdığı kitaplar, ve akademik angajmanı kadar, Veneto'nun kentlileşmeye hevesli kır aristokrasisinin kendisine iş verme yarışından, kendine özgü bir üslup çıkartan, üslubu kadar çeşitlemelerini de türetme iradesi, hırsı ve bireysel yeteneğe yatırımı ve deneyciliğiyle; ve neo-'ları yüzyıllar boyunca ve Britanya'ya kadar yayılan çağımızın modern ve nihayet postmodern mimarının atası olmaya en fazla yaklaşan proto-modern mimar Andrea Palladio (1508-1580) olmadığını unutmamak gerekiyor. Tabii bir de en az diğer çağdaşları kadar Palladio'nun da yıldız unvanıyla bir alakası olamayacağını.

 

Sinan'a gelince, Ataşehir'deki yerini şaşırmış camiye adı verileli işler iyice karıştı, gözüküyor, neredeyse, Üsküdar'da bürosu olan, TOKİ gözdesi mimar muamelesi görecek.

 

(*) Rönesans'ta neyin değiştiğini, bu gelişmeleri tetikleyecek neler olduğunu Türkçeye çevrilmiş mükemmel bir kaynaktan izlemek için: King,Ross; Brunneleschi'nin Kubbesi, YEM Yayınevi; Rönesans ve sonrası mimarın tarihi için iyi bir kaynak Kostof, Spiro (derl.): The Architect.

Taraf, Yazı: İhsan Bilgin, 25.07.2012











15 - 21 Temmuz 2012

BİR YANDA RESTORASYON, BİR YANDA KAÇAK YAPI

 

 Doğu da restorasyonlar yapılarak güzelleştirme sağlamaya çalışılırken, kaçak yapılarında yapılması beraberinde çirkinlikleri oluşturmaya devam ediyor. belediye başkanı Lütfü Savaş yaptığı toplantılarda Doğu 'da 1150 civarında tarihi ve geleneksel yapıların mevcut olduğunu Valiliğinin önderliğinde bu tarihi mekanların planladıkları projelerle restorasyonunu sağladıklarını. Kurtuluş Caddesi'nde, Çankaya ve Örnek Sokakta çalışmaların devam ettiğini. Uzun Çarşı ve Habib-i Neccar Camii ve çevresi ile ilgili alt yapı çalışmaların aralıksız sürdüğünü. Bir taraftan tarihi dokuya sahip çıkarken bir yandan da şehrin alt ve üst yapısında etkin çalışmalar gerçekleştirdiklerini. 'yı geleceğe hazırladıklarını, demesine rağmen bu bahsedilen çalışmaların hassasiyetini yeni yapılan kaçak betonarme odacıkların, çıkmaların yapılmamasına gösterilmesi gerekmiyor mu? Yetkililerin  bu konulara gerekli çalışma ve denetimlerini  bir an önce yaparak çirkinliklerin ve plansızlaşmanın önüne geçerek daha sonra telafisi zor olacakların önüne geçmiş olacaklardır.

Hatay Gazetesi, 20.07.2012

BEDESTEN RESTORE EDİLECEK

 

 

Tarihi Bedesten Çarşısı’nın restorasyonu için ilk adım atıldı. Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’ın öncülüğünde, Vali İrfan Balkanlıoğlu başkanlığında, çarşı esnafı ve mülk sahipleriyle istişare toplantısı yapıldı.

 

2004 yılında projesi çizilerek Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan gerekli izinleri alınan Bedesten Çarşısı’nın restorasyonu, devlet- vatandaş işbirliğinde gerçekleştirilecek. Restorasyon giderlerinin büyük bölümü Afyonkarahisar Valiliği ile Afyonkarahisar Belediyesi, kalan kısmı ise dükkan sahipleri tarafından karşılanacak. Tarihi Bedesten’in restorasyonu için  hem fikir olan çarşı esnafı en kısa sürede dernek kuracak. Kurulacak dernekle  birlikte oluşturulacak yönetim, restorasyon için daha somut adımlar atabilecek. 2004 yılında kabul edilen restorasyon projesi kapsamında çarşının çatı ve dış cephe iyileştirmeleri yapılacak.

 

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Vali İrfan Balkanlıoğlu Bedesten Çarşısı’na acilen el atılması gerektiğine dikkat çekti.  Vali Balkanlıoğlu mülk sahipleri ve çarşı esnafına hitaben, “Bedesten Çarşısı, Afyonkarahisar’ın güzellik abidesi olabilecek iken, yılların ihmali ile şu anda istenilen görüntüyü vermiyor. Restorasyon için sizlere çıkabilecek mali külfetin büyük bölümünü devlet olarak biz üstleneceğiz. Çarşı esnafı olarak bir dernek kurmanız gerekiyor. Kuracağınız dernekle restorasyon için daha somut adımların atılacağına inanıyorum” diye konuştu.

 

Restorasyon projesinin 2004 yılında hazırlandığını ve kuruldan geçtiğini hatırlatan Belediye Başkanı Burhanettin Çoban ise projenin tamamlanması halinde çarşının muhteşem bir cazibe merkezi haline geleceğine dikkat çekti. Restorasyonun, Bedesten’in ticari hayatına çok ciddi katkılar sağlayacağını belirten Başkan Çoban, çarşı esnafı ve mülk sahiplerine “birlik olun” çağrısında bulundu.  Afyonkarahisar Belediyesi’nin ilk kez böyle bir projeye destek olacağını ifade eden Başkan Burhanettin Çoban, Valilik, Belediye ve vatandaş işbirliği ile Bedesten’i yeniden canlandırmayı amaçladıklarını söyledi.

Afyon Haber, 20.07.2012

HARRAN YENİDEN AYAĞA KALKACAK

 

 

Dünyanın en eski yerleşim yerleri arasında bulunan, Asur ve Emeviler'e bir dönem başkentlik yapan ve ilk İslam Üniversitesi'nin kalıntılarının bulunduğu Harran'da, tarihi kalıntılar, restore edilecek.

 

Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Harran İlçesinin MÖ 6 binli yıllardan günümüze kadar kesintisiz bir yerleşim yeri olma özelliğine sahip olduğunu belirtti.
 

Kentin bir çok yerindeki tarihi eserleri ayağa kaldırmak amacıyla arkeolojik kazılar yürüttüklerini ifade eden Ercan, şu an harabe durumda bulunan Harran'ı eski dönemine yeniden taşımak için çalışmalara başladıklarını bildirdi.
 

Ercan, Harran ören yerinde de ilk olarak, 4 kilometrelik şehir surlarının bir kilometrelik bölümünü restore etmek istekilerini söyledi. Kısa süre önce restore çalışmalarını başladıklarını bildiren Ercan, ''İnşallah il düzeyinde, İl Özel İdaresi'nin ve bir çok kurumun el ele vererek yaptığı çalışmalarla Harran o eski günlerine yeniden kavuşacak diye ümit ediyoruz'' dedi. Müslüm Ercan, restorasyon çalışmalarının hızlı bir şekilde yürüdüğünü dile getirerek, şu ana kadar 150 metrekarelik sur alanın temizlendiğini aktardı.
 

Amaçlarının surların ihtişamını ziyaretçilere göstermek olduğunu anlatan Ercan, şunları kaydetti: ''Yapılan ön çalışmalarda surun temel bölümünden en üst seviyesindeki mesafenin, 12 metreyi bulabileceğini düşünüyoruz. Emevi döneminde yapılmış bu surların 1 kilometresinde yapılan bu kazı sonucunda, restorasyon ihale edilecek ve kazı bu restorasyonu yönlendirecek. Çıkardığımız bulgular sonucunda restorasyon gerçekleştirilecek ve gelen ziyaretçiler yaklaşık 1 kilometrelik alanda Emeviler'e ait sur kalıntısının nasıl olduğunu, o ihtişamı görme imkanı bulacaklar.''

Bakan Günay, yakından ilgileniyor     
 

Müslüm Ercan, ilçedeki restorasyon çalışmalarının başlamasına Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın büyük önem verdiğini vurguladı.
 

Kazı çalışmalarında, Harran Üniversitesi (HRÜ) Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Mehmet Önal, HRÜ Araştırma Görevlisi İrem Öğütle, Müze Müdürlüğünde görevli arkeolog Nedim Dervişoğlu ve arkeoloji bölümünde okuyan öğrenciler ile 29 işçinin görev yaptığını aktaran Ercan, konuşmasını şöyle sürdürdü: ''Hızlı ve bilimsel bir kazı yürütüyoruz, kısa zamanda restorasyon işi ihale edilecek, gelen misafirler burada ciddi bir surla karşı karşıya gelecekler. Sur kazısının başlamasında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın büyük katkısı var. Harran'a özellikle önem veriyor. Sur kazısından sonra inşallah Harran Ulu Cami ve İç Kale'de de bir çalışmamız olacak. Oradaki çalışmada yine restorasyona altyapı oluşturacak ve kazılardan sonra restorasyon işi başlamış olacak.''
 

Ercan, ilçede gerçekleştirilen restorasyon amaçlı kazılarda bir takım yeni bulgulara da rastladıklarını bildirerek, inşaat çalışmaları başlayan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'nde bölgede bulunan eserleri sergilemeyi planladıklarını söyledi.     
 

Müslüm Ercan, bölgenin Türkiye'nin en sıcak illerinin başında gelmesi nedeniyle, yaz aylarında sıcakların çalışmaları zorlaştırdığını da vurguladı. Çalışmalara sıcağın daha az etkili olduğu sabahın erken saatlerinde başlayıp, sıcaklığın yoğunlaşmaya başladığı saatlerde bıraktıklarını belirten Ercan, ''Şu anda Harran'da sıcaklık 45 derece civarında, arkadaşlar alanda aktif olarak çalışıyor. Normalde bu sıcaklıklarda arkeolojik kazı yapmak çok zor. Ama Harran'ı özellikle önemsiyoruz. Zor şartlarda da olsa kazının 1 kilometrelik alanını biran önce sonuçlandırıp restorasyon amaçlı ihale etmek istiyoruz.''

Gap Gündemi, 20.07.2012

HÖYÜĞÜ KÜÇÜKLER DE KAZACAK

 

 

Bornova’da ilk yerleşimin 8 bin 500 yıl öncesine ait olduğunu gösteren Yeşilova Höyüğü’nde 2012 kazı sezonu açıldı.

 

Bugüne kadar Yrd. Doç.Dr. Zafer Derin’in başkanlığında Ege Üniversitesi öğrencileri tarafından devam eden kazılara bu sezon ilköğretim çağındaki çocuklar da katıldı. Yaz sezonu boyunca her hafta 25 ilköğretim okulu öğrencisi kazı alanında tarihi eser arayacak.


2012 yılı kazı sezonu açılışı Bornova Belediye Başkanı Prof.Dr. Kamil Okyay Sındır ve Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Zafer Derin’in ev sahipliğinde çocuklarla birlikte yapıldı. Açılışın ardından Zafer Derin çocuklara Yeşilova Höyüğü minyatürü üzerinde bilgiler verirken, Başkan Sındır da Höyük’te yapılacak projeleri anlattı. Kazılar Eylül ayı sonuna kadar devam edecek. Başkanı Sındır çocukların tarihi yaşayarak öğrenmeleri için projeyi başlattıklarını söyledi, “Bu sayede küçük yaşlardaki çocuklarımız dokunarak, koklayarak, hissederek tarihin içinde ‘tarihlerini’ öğrenecekler” dedi.

Hürriyet, 19.07.2012

TRİPOLİS'İ AYAĞA KALDIRMAK İÇİN GÜÇBİRLİĞİ

 

 

Denizli Valiliği, belediye, Pamukkale Üniversitesi ve İl Özel İdaresi, Buldan sınırları içindeki tarihi antik kent Tripolis'i ortaya çıkarmak için güçlerini birleştirdi.

 

Denizli İl sınırları içinde bulunan 19 antik kent arasında ilk üç sırada yer alan ve adı Hierapolis, Laodikya ile birlikte anılan, Buldan'ın Yenicekent Beldesi yanındaki Tripolis antik kentinde kazılar başladı. Pamukkale Üniversitesi'nden Prof.Dr. Celal Şimşek başkanlığında ve kontrolünde, Yrd. Doç. Bahadır Duman tarafından yürütülen kazıları yerinde görmek için Denizli protokolü, antik kente gitti.


Denizli Valisi Abdulkadir Demir, Denizli AKP Milletvekilleri Nihat Zeybekçi, Nurcan Dalbudak, Denizli Belediye Başkanı AKP'li Osman Zolan, Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağcı, Denizli Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Musa Çelikkol, Denizli İhracatçılar Birliği Başkanı Süleyman Kocasert, Buldan Belediye Başkanı AKP'li Mustafa Şevik, Denizli İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Adem Oklu, Denizli İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Korkmaz olmak üzere Tripolis antik kentinde inceleme yaptı.


Yrd. Doç. Bahadır Duman, protokol üyelerine antik kentin tarihi ve kazılar hakkında bilgi verdi. Tripolis'in milattan önce 2. yüzyılda Bergama Krallığı tarafından kurulduğunu belirten Duman, “Bu kentte daha sonra Romalılar ve Bizanslılar hüküm sürmüşler. Denizli Bölgesindeki üç önemli kentten biri. Zamanında bu kentte 50 bin kişi yaşamış. Kent çok geniş bir alana yayılmış durumda. Yamaç bir bölgede kurulduğundan dolayı, alüvyonlar kenti tamamen kapatmış. Ancak güzel bir tarafı kent çok güzel korunmuş. Kazılar bittiğinde Türkiye'deki en güzel antik kentlerden biri ortaya çıkacak” dedi.


Vali Abdülkadir Demir ise, antik kentte ilk olarak 1993 yılında kazı başladığını ve kazıların kısa sürdüğünü belirterek, “Şu anda Denizli bölgemizde 6 yerde kazı çalışmaları sürmekte. Burada kazı yapabilmek için Bakanlar Kurulu kararı gerekmekte. Bu çok uzun bir süreç. Biz bir an için kazıyı başlatabilmek için müze kazısı olarak bakanlığa müracaat ettik ve izni aldık. Tripolis bu bölgedeki üç önemli kentten biri. Bu kentler Hierapolis, Laodikya ve Tripolis. Hierapolis ve Laodikya'da kazılar uzun bir zamandır sürmekte. Zinciri tamamlamak için Tripolis'i de ayağa kaldırmamız gerekiyordu. Buradaki çalışmalarımızı yılın 12 ayı sürdürmek istiyoruz. İl Özel İdare olarak şimdilik Tripolis kazıları için 400 bin TL ayırdık. Ayrıca Toplum Yararına Çalıştırma Projesi kapsamında iş arayan ve çalışmak isteyen insanlarımıza burada iş imkanı sağlıyoruz. Bizim için bu kentin ortaya çıkarılması çok önemli. Üniversitemiz, Belediyemiz ve İl özel İdaremiz olarak tüm desteğimizi vereceğiz ve bu kenti meydana çıkaracağız” diye konuştu.


Protokol üyeleri daha sonra antik kenti gezerek inceledi.

Hürriyet, Haber: Özcan Durusoy, 19.07.2012

AMERİKALI ARKEOLOĞUN CESEDİ BULUNDU

 

Manisa’nın Salihli İlçesi’ndeki Bintepeler mevkisine araştırma yapmak için gelen Boston Üniversitesi’nden 27 yaşındaki Chad Micheal Gillis Digregolio, Spil Dağı’nda mağaraları incelerken kayboldu. Genç arkeoloğun bulunması için çalışma başlatıldı.

ABD’den bir grupla Manisa’nın Salihli İlçesi’ndeki Bintepeler mevkisine araştırma yapmak için gelen Boston Üniversitesi’nden Chad Micheal Gillis Digregolio, mağaraları gezmek için dün 35 DUJ 12 plakalı otomobili kiralayıp kent merkezine gitti. Digregolio, Çobanisa Beldesi yakınlarında otomobili park edip Spil Dağı’na tırmandı. Genç arkeolog Digregolio’dan dün saat 17.00’den bu yana haber alamayan arkadaşları, jandarmaya haber verdi. Arama Kurtarma Derneği’nin (AKUT) Manisa ve İzmir ekipleri, Manisa Sivil Savunma Müdürlüğü ve İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, hızla arama çalışmalarına başladı.

AKUT Manisa İl Temsilcisi Hakan Özcan, "Kaybolan arkeolog dün izinliymiş. Araç kiralamış ve bu taraflara gelmiş. Kendisinden bir daha haber alınamamış. Arkadaşları, kiralama yerinden aracın nerede olduğunu sormuş, şirket de bu mevkiyi belirlemiş. Geldiklerinde aracı burada bulmuşlar. Bize de olayın hemen akabinde haber verdiler, yardım talep ettiler. Ekimizle geldik, geceden beri buradayız ve mağaraları aramaya başladık. İzmir AKUT’tan da köpek istedik. Burada çok miktarda mağara var, en azından köpeğin bize gösterebileceği bir yön, bir çoğunu elememizi sağlayacak. İnşallah telefonu başka bir yere düşmüştür, o yüzden cevap vermiyordur. Telefonu çalıyor fakat iki baz istasyonu olduğu için yeri tespit edilemiyor. Burası 2.5 kilometrelik bir yay, aramada köpek çok büyük rol oynayacak" diye konuştu.

Öte yandan arama çalışmalarına bir askeri helikopterin de katıldığı bildirildi.

Manisa’nın Salihli İlçesi’ndeki Bintepeler mevkiine araştırma yapmak için gelen ve dün de mağaraları gezmek için Spil Dağı’na çıktıktan sonra kaybolan Boston Üniversitesi’nden 27 yaşındaki Chad Micheal Gillis Digregolio’nun, bugün saat 16.00 sıralarında Yarıkkaya mevkiinde cesedi bulundu. Yaklaşık 20 metrelik uçurumdan düştüğü tahmin edilen genç akeoloğun bulunduğu yerden alınabilmesi için AKUT ekipleri çalışma başlattı.

Vatan, 19.07.2012

1600 YILLIK BAZİLİKADA KAZILAR YENİDEN BAŞLIYOR

 

 

Büyükorhan İlçesi'ne bağlı Derecik Köyü'nde 2001 yılında bir çiftçinin tarlasını sürerken bulduğu Bizans döneminden kalma 1600 yıllık bazilikadaki kazılara 2 yıllık bir aranın ardından yeniden başlanıyor.

 

Uludağ Üniversitesi ile İsviçre'nin Lozan Üniversitesi iş birliğiyle 2007 yılında başlatılan kazı çalışmaları her yıl Bursa Müze Müdürlüğü'nden alınan izinle Temmuz-Ağustos dönemlerinde yapılıyordu. İzin yetkisinin Bakanlar Kurulu'na devredilmesi sebebiyle kazılar 2 yıldan bu yana yapılamıyordu. Derecik Köyü'nde bulunan bazilika için Bakanlar Kurulu'ndan alınan izin ile 2012 yılı kazı çalışmalarına 2 yıllık bir aradan sonra yeniden başlanacak. Kazılar İsviçre'nin Lozan Üniversitesi öğretim görevlisi Prof.Dr. Michael Ernst Fuchs başkanlığında 20 kişilik bir ekip ve bakanlık yetkilisi tarafından gerçekleştirilecek.


2007 yılında Uludağ Üniversitesi-İsviçre Lozan Üniversitesi ve Bursa Müze Müdürlüğü iş birliğiyle gerçekleştirilen kazı çalışmaları çerçevesinde 1600 yıllık bazilika kalıntılarında, Hıristiyanlığa ait son derece önemli bulgulara rastlanmıştı. Bazilika içinde bulunan kilisenin, Hıristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edilmesinden sonra yapılan ilk kilise olduğu ortaya çıkmıştı. 

Bursa Hakimiyet, 19.07.2012

"DÜNYANIN EN GÜZEL KİLİSESİ" ERDEK'TE

 

 

Türkiye'nin ilk ''Arkeopark Ada Müzesi'' olan Erdek Zeytinliada'daki Meryem Ana Kilisesi, 2006'dan bu yana yürütülen kazı çalışmalarıyla turizme kazandırılıyor

 

Antik kaynaklarda ''Dünyanın en güzel kilisesi'' olarak geçtiği belirtilen Erdek İlçesi'ne bağlı Zeytinliada'daki Meryem Ana Kilisesi, 2006'dan bu yana yürütülen kazı çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılıyor, turizme kazandırılıyor.

Zeytinliada Adası'nda yürütülen kazının başkanı Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Nurettin Öztürk, kazılara 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Müze Müdürlüğü ve Erdek Belediyesi desteğiyle başladıklarını söyledi.

Doç.Dr. Nurettin Öztürk, 2009'da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın ziyarete geldiğini ve adanın arkeopark yapılması konusunda öneride bulunduğunu ifade ederek, ''Böylece çalışmalarımız bu yönde hızlandı. Din turizmi açısından çok önemli bir yer. Erken Bizans dönemine ait tarihi bir yapıdır. Yapılış hikayesi Ayasofya ile aynıdır. Türkiye'nin ilk Arkeopark Ada Müzesi olacak. Sponsorlar aracılığıyla başarmak istiyoruz. Bunlar turizm adına önemli gelişmeler'' dedi.

Habertürk, 19.07.2012

MONA LISA'NIN SIRRI YAKINDA ÇÖZÜLECEK

 

 

 

İtalyan bilim adamları, Leonardo da Vinci’nin “Mona Lisa” tablosunda resmettiği kadının kim olduğunu bilimsel olarak kanıtlamaya çok yaklaştı

 

Floransa kentinde, St. Ursula Manastırı’ndaki kazılarda, ünlü ressama modellik yaptığı düşünülen Lisa Gherardini’ye ait olduğu tahmin edilen kafatasının ardından şimdi de bir iskelet bulundu. Arkeologlar, iskeletin ve kafatasının Floransalı ipek tüccarı Francesco del Giocondo’nun eşi Lisa Gherardini’ye ait olduğunu düşünüyorlar.





Kazı ekibinin başındaki Silvano Vinceti, öncelikle Gherardini’nin çocuklarının mezarından alınan örneklerle DNA testi yapılacağını açıkladı. Kadının Gherardini olduğu belirlenirse bilim adamları resmini çizecek ve tablodaki kadınla karşılaştıracak. Böylece Mona Lisa’nın kimliği kesinlik kazanacak.

Habertürk 19.07.2012

SALTANAT VAGONU PAYLAŞILAMIYOR

 

 

Yunanistan’ın başkenti Atina ile Selanik, Sultan Abdülaziz’in “Saltanat vagonu”nu paylaşamıyor.

 

Selanik Belediye Başkanı Yiannis Butaris, şehrin kurtuluşunun 100’üncü yılı etkinlikleri çerçevesinde Atina’daki Demiryolu Müzesi’nde bulunan “Saltanat Vagonu’nun Selanik’e iadesini istedi. Atina’dan henüz cevap verilmedi.

 

“Saltanat Vagonu” 1979 yılına kadar Selanik’te muhafaza ediliyordu. Atina’da ilk Demiryolu Müzesi açılınca Yunan başkentine nakledildi. 1996 yılında kurulan Selanik Demiryolu Müzesi görevlisi Efthimios Kontopulos, beş vagondan oluşan Sultan Abdülaziz’in “Saltanat Treni”nin açık vagonunun 1912’de Yunan askerleri tarafından ele geçirildiğini, diğer 4 vagonun ise bulunamadığını söyledi. Kontopulos,“Saltanat Treni”nin 1870 yılında Fransa İmparatoriçesi Eugenie’nin İstanbul’da çok iyi ağırlamasına karşılık olarak Sultan Abdülaziz’e hediyesi olduğunu da belirtti.

 

Yiannis Butaris, Selanik’e Türk ve Yahudi turistleri çekebilmek için özel kampanya yürütüyor. Atatürk’ün doğduğu ev sayesinde her yıl binlerce kişi Türkiye’den Selanik’e gidiyor. Yine Selanik, bir zamanlar bölgenin en yoğun Yahudi nüfusuna ev sahipliği yapması dolayısıyla İsrailli ve Yahudi turistlerin rağbet ettiği bir cazibe merkezi.

Hürriyet, Haber: Yorgo Kirbaki, 19.07.2012

AYNI RESSAM AYNI TABLO İKİ FARKLI MÜZEDE

 




Neşet Günal, Bağbozumu , 137x250 cm., Hacettepe Sanat Müzesİ (üstte) Neşet Günal, Bağbozumu , 137x250 cm., Ankara Resİm Heykel Müzesi (altta)

 

Ankara ’da aralarında 1 km. bile mesafe olmayan iki müze... Ulus’taki Ankara Resim Heykel Müzesi ve Sıhhiye’deki Hacettepe Sanat Müzesi. Başkentin iki saygın müzesi olmalarının yanında bir ortak özellikleri daha var: Aynı anda Neşet Günal’ın ‘Bağbozumu’ adlı dev boyuttaki başyapıtına ev sahipliği yapıyorlar. Evet, yanlış okumadınız 2002’de hayata veda eden Günal’ın 1956 tarihli tablosu, şu sıralar hem Hacettepe Sanat Müzesi’nde hem de Ankara Resim Heykel’de sergileniyor. Yan yana koyup ‘aralarındaki 7 farkı bulun’ mantığıyla bakmazsanız iki resim de aynı. Üstelik boyutları da birebir tutuyor: 137x250 cm. Ama iki resim detaylı incelendiğinde figürler aynı olmakla birlikte bulutların şekillerinde, arkadaki peribacalarında, ağaçtan asılan çocuğun giysisinde, ağaç yapraklarında küçük farklar var.


Elbette ilk akla gelen şey, ‘Hangisi sahte?’ sorusu. Ama bu kararı vermek o kadar kolay değil. Çünkü çok sık rastlanan bir durum olmasa da bazı ressamların aynı resmi birden fazla ürettiği biliniyor. Edward Munch’ün dört adet olan ünlü ‘Çığlık’ tabloları. Türkiye ’de toplumsal gerçekçi resmin büyük ismi Neşet Günal da resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarlayan bir ressam. Ama ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğu bilinen bir durum değil. En azından taradığımız kaynaklarda böyle bir bilgiye rastlayamadık.


Gelelim ikiz ‘Bağbozumu’nun hikayesine... Birbirine çok yakın iki müzede sergilenen iki resim arasındaki benzerliği fark eden kişi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Mustafa Salim Aktuğ. Ankara Resim Heykel’i ziyareti sırasında ‘Bağbozumu’nu gören Aktuğ, ‘Bu resmin aynısı bizim müzede de var’ diye içinden geçirip önce şaşırıyor, sonra da her iki resmi yakından inceliyor. 

Birden çok kez çalıştı
“Neşet Günal’ın aynı kompozisyonu birden çok kez çalıştığı bilinen bir şey ama boyutlarının da aynı olması bana enteresan geldi” diyen Aktuğ, şöyle devam ediyor: “İki resmi de yakından inceledim, kataloglara ve kitaplara baktım. Ben iki resmin de orijinal olduğu kanaatindeyim. Resim Heykel’deki resim Günal’ın sağlığında yayımlanan katalog ve kitaplarda geçiyor. Hacettepe Müzesi’ndeki resimle ilgili de Neşet Günal’la annesini o resmin önünde gösteren fotoğraf var.

Resim Heykel’deki daha ustaca boyanmış, daha sadeleştirilerek resmedilmiş, renkleri daha parlak. Hacettepe’deki resim daha soluk. Sanıyorum uzun süre Tıp Fakültesi Hastanesi’nin girişinde sergilendiği için zaman içinde hırpalanmış olabilir. İkisi de şaheser. Neşet Günal’ın toplumsal gerçekçi üslübunun oturduğu dönemin ilk şaheserleri bunlar. Ama sonuçta ben Neşet Günal uzmanı değilim. Onun uzmanı kişilerin değerlendirmesi daha doğru olur.”


Geçmiş dönemlerde sık sık sahte tablolarla gündeme gelen Ankara Resim Heykel Müzesi’nin müdürvekili Ali İhsan Gürsoy, müzelerindeki ‘Bağbozumu’nun orijinalliğiyle ilgili hiçbir kuşkusunun olmadığını vurguluyor: “Üniversitelerden uzman ekipler eşliğinde 2010-2011 yıllarında yapılan sayım ve incelemelerde Hacettepe’den profesörler de gördü bu resmi. O yüzden orijinalliğiyle ilgili en ufak bir kuşkum yok. Bu resmin en az 20 yılını biliyorum müzemizde. 90’lardaki sayımlarda da vardı, çeşitli sergilere de gönderildi. Ancak müze yenilendikten sonra yeni teşhir edilmeye başladı bu tablo. Daha önce müzenin deposunda bekliyordu. Bildiğim kadarıyla Devlet Resim Heykel Yarışmaları’ndan gelen tablolardan biri. Orijinalliği konusunda en ufak bir kuşkum yok.”


Müzelerindeki tablonun orijinalliği konusunda, Hacettepe Sanat Müzesi’nin müdür yardımcısı sanat tarihçi Dilek Şener’in de içi çok rahat: “Neşet Günal sağlığında bu resmi Hacettepe Çocuk Hastanesi’ne bağışladığını söylemişti. 2000’lerin başında Galeri Selvin’de açılan Ankara ’daki son sergisi sırasında da hastaneye gelip bu resmi görmüştü. Ayrıca resmin Hacettepe’de sergilendiğine dair 1957 tarihli fotoğraflar var elimizde. O dönem tıp fakültesinde öğrenci olan Prof. Talat Göğüş verdi bu fotoğrafları. Yine bizde sergilenen tablonun önünde Neşet Günal’ın annesiyle birlikte çektirdiği fotoğraf var. 2005 yılında hastaneden müze koleksiyonuna dahil edildi. Orijinalliği konusunda hiçbir terettüdüm yok. Ankara Resim Heykel’deki tabloyu biliyorum ama incelemedim. Devlet Resim Heykel Müzeleri deyince soru işareti uyanıyor ne yazık ki. 2012 itibariyle durum ortada. Ben 88’de öğrenci olarak Ankara ’ya geldiğimde bu müze bize klavuzluk etmişti. Ama günümüzde çağdaş Türk resmi konusunda sanat öğrencilerine kılavuzluk edebilir mi, kuşkuluyum.” 

İkisini de görmek gerek
Daha önce Neşet Günal kitabı hazırlayan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Prof. Kemal İskender, Günal’ın resimlerinde benzer kompozisyonları tekrarladığını ancak ‘Bağbozumu’ tablosundan iki adet olduğunu bilmediğini söyledi. İskender, “ Ankara Resim Heykel Müzesi açılırken 300’den fazla tablo bizim müzeden ( İstanbul Resim Heykel Müzesi) gitti. Eğer bizden gidenlerden biriyse kuşku duymamak gerekir. Kesin orijinaldir. Sizin gönderdiğiniz belgelere baktım, Hacettepe’nin de sağlam kanıtları var. İkisi de orijinal gibi görünüyor. Neşet bey 60’lardan sonra benzer konular çalıştı ama böyle ikiz resimler yapmadı.” diye konuştu.


İstanbul Modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu’na da iki resim arasındaki benzerliği nasıl yorumladığını sorduk. Günal’ın anıtsal koleksiyonlarında çözüme kavuşturduğu figürlerini farklı resimlerinde tekrarladığını ve erken döneminde üslubunu sağlamlaştırmak için aynısını yeniden yapmış olabileceğini belirten Çalıkoğlu, “Fernand Leger etkili erken tarihli sözkonusu her iki resim, küçük farklılıklarla neredeyse birbirinin aynısı. Hangi gerekçeyle iki resim tamamlamış olacağına ilişkin bir yorumda bulunmam mümkün değil” dedi.


Orijinalliğini, sahteliğini işin uzmanlarına bırakalım. Ankara ’da birbirine çok yakın iki müzede Neşet Günal’ın erken dönem iki şaheseri sergileniyor, görmek gerek.

İki ‘Bağbozumu’ arasındaki 7 fark
1) Hacettepe’deki resimde imza sol üstte ‘NeşetGünal56’ diye, Ankara Resim Heykel’deki tabloda imza sağ altta ‘N.Günal56’ diye.
2) Üstte çocuğun kazağında düğme yok, altta var.
3) Üstte adamın kafasına bitişik bir yaprak var, altta yok.
4) Üstteki bulutla alttaki bulutun şekli farklı.
5) Üstte peribacasına bitişik bulut yok, alttaki resimde var.
6) Üstte kadının omzuna bitişik iki peribacası kovuğu yok, alttakinde iki adet var.
7) Üstte üç pencere var, altta beş pencere görülüyor.

Radikal, Haber: Erkan Aktuğ, 19.07.2012

MATISSE'İN
ÇALINAN TABLOSU
BULUNDU

 

Fransız ressam Henri Matisse'in 10 yıl önce Venezuela'da çalınan "Kırmızı Pantolonlu Cariye" tablosu, ABD'de bulundu.

Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ajanları, çalıntı tabloyu Miami'de ele geçirdi.


Kendini sanat simsarı olarak tanıtan ajanlar, ünlü tabloyu 740 bin dolara almak üzere anlaştı.

Çalıntı tabloyla ilgili 46 yaşında bir Amerikalı ile 50 yaşında bir Meksikalı kadın tutuklandı.

Habertürk 19.07.2012

KANİŞ KARUM'DA KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Kültepe Kaniş-Karum arkeolojik kazı çalışmaları 30 Haziran’da Onursal Başkan Prof.Dr. Kutlu Emre ve Kazı Başkanı Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu yönetiminde başlandı.

 

2009 yılından itibaren kazı çalışmalarına başlanılan Kültepe Kaniş-Karum arkeolojik kazı çalışmalarına bu yıl da ara vermeden 30 Haziran’da başlandı. Kazı çalışmalarında İlk Tunç Çağı’nı açmaya çalıştıklarını ifade eden kazı alanının sorumlusu Adıyaman Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Sabahattin Ezer, “İlk Tunç Çağı’nı açmaya çalışıyoruz. 2010 yılında keşfettiğimiz büyük anıtsal nitelikte bir yapımız var. Ön Asya’daki çağdaşlarından belki de hacim olarak çok büyük bir yapıda. Bu bizi çok heyecanlandırıyor.” dedi.

 

2012 kazı çalışmalarına 30 Haziran’da başladıklarını ifade eden Ezer, “Kalabalık bir ekiple çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Şu anda farklı bilim dallarından, bilim insanlarının da olduğu 63 kişilik bir gurupla çalışacağız. Bunların içinde antropologlar, zoologlar, arkeobotanikçiler, mimarlar ve restoratörlerin de olduğu ve biz ekip olarak arkeologların da olduğu bir grupla çalışmalarımızı sürdüreceğiz.” ifadelerinde bulundu.

 

Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Ezer, “2009 yılından itibaren tepe kısmında çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Kültepe’nin bilinen Asur’dan daha eski çağlara inmeyi ve orda ki kalıntıların ortaya çıkartılarak, o dönemdeki bilgilerin edinilmesi için alt tabakalara inmeye başladık. Kazıya geçen sezon başladık ve o dönemde ürünlerin saklandığı bir çukurla karşılaştık fakat bu çukur daha sonra çöp çukuru olarak kullanılmış. Bu çukurun anıtsal yapıya zarar verdiğini de tespit ettik. Önceliğimiz bu çukurun tamamen çıkartılıp içindeki kalıntıların belgelenmesidir. Bu çukurun kazısının ardından daha alt katmanlardaki İlk Tunç Çağı’nın devamını görmektir.” şeklinde konuştu.

 

Kültepe Kaniş-Karum kazı çalışmalarında diğer arkeolojik kazı sahalardan farklı olarak GNSS adlı bir cihaz da kullanıldığını ve cihazla kazı çalışmalarında kolaylık sağladığını belirten Ezer, “Cihaz, işaretlediği noktayı koordinatlarıyla beraber dünya haritasına iletiyor. Böylelikle kazı sahasında işaretlediğimiz bir yer nerede olduğuna bakıp, işimizi kolaylaştırıyor.” diye konuştu.

Kazı çalışmalarının Ekim ayına kadar süreceği bildirildi.

haberler.com, 18.07.2012

FATİH CAMİSİ RAMAZANA HAZIR

 

Fatih Sultan Mehmed tarafından Atik Sinan'a yaptırılan ve kısa bir süre önce restore edilen Fatih Camisi, 5 yıl süren restorasyon sonrasında ilk ramazana hazırlandı. Fatih Camisi İmamı Osman Şahin, İstanbul'un fethinin simgesi olan caminin ramazanda ve özel günlerde yoğun ilgi gördüğünü dile getirdi. Caminin 5 yıldır restorasyonda olduğunu anımsatan Şahin, teravih namazlarının diğer selatin camilerinde olduğu gibi enderun usulü ile kılınacağını ifade etti. Şahin, vaazların verileceği camide ikindi namazından önce ve sonra mukabele okunacağını belirtti. Camide 5-7 bin arasında kişinin aynı anda namaz kılabildiğini ifade eden Şahin, "Camimiz ramazan boyunca sabahtan akşama kadar halkımıza hizmet verecek" dedi. Şahin, caminin yapım hikayesini de anlatarak, caminin tarih içinde bir çok deprem yaşadığını, 1766 yılındaki depremde kubbesinin çöktüğünü ve o dönemde bugünkü şekliyle aynı temeller üzerinde kısmen büyütülerek caminin yeniden yaptırıldığını anlattı.

En son 1999 depreminden sonra da camide çatlaklar oluştuğunu kaydeden Şahin, daha sonra caminin 5 yıl süren bir restorasyon geçirdiğini anımsattı. "Restorasyondan sonra ilk ramazan olacak, onun heyecanını ve coşkusunu yaşıyoruz" diyen Şahin, caminin yanındaki medreselerin de restore edildiğini, bittikten sonra Fatih Külliyesi'nin görkemli haline kavuşacağını ifade etti.

Sabah, 18.07.2012

PLAJDA DEFİNE ARIYORLAR

 

Düzce'de iki iş adamı, Akçakoca Plajı'nda define aramak amacıyla müze görevlilerinin gözetiminde kazı çalışması başlattı.

Akçakoca Limanı mevkisindeki plajda define bulunduğunu belirten iş adamları Hasan ve kardeşi Murat Aydın, kazı izni için Düzce Konuralp Müze Müdürlüğü'ne müracaat etti. Yetkilerden gerekli izni alan define meraklıları, Konuralp Müze Müdürlüğü ve Akçakoca Kaymakamlığı yetkililerinin gözetiminde plajda iş makineleriyle kazı çalışması başlattı.

Polisin güvenlik kordonuna aldığı bölgede define arama çalışması sürdürülüyor.

Çalışmaların 2 gün süreceği belirtildi.

Bugün, 18.07.2012

TAHTA DURSUN ÇIKTI

 

 

Topkapı Sarayı Müze Başkanlığı görevine Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın yerine Ayasofya Müzesi Başkanı Doç.Dr. Haluk Dursun getirildi. Radikal , Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ’ın bizzat ilgilendiği göreve en yakın adayın Dursun olduğunu geçen hafta duyurmuştu.


Ayasofya’da yaklaşık 7 yıldır görev yapan Dursun, Topkapı’da hem müze başkanı hem de müdür olarak görev yapacak. Çift başlılık meydana getirdiği için müze başkanlığı sistemine sıcak bakmayan Bakan Günay, Topkapı Sarayı’na Dursun’u müdür yetkilerini vererek atadı. Böylelikle imza yetkisi olmayan müze başkanlığı sistemi son buldu. 

Ne yaptı, ne yapacak?
Ayasofya Müze Başkanlığı görevinden ayrılan Haluk Dursun Radikal ’e şunları söyledi: ‘‘Bakan Bey’in açıklamasından öğrendim. Henüz resmi bir yazı gelmedi. Doçentlik tezim Osmanlı kurumları üzerineydi. Topkapı Sarayı da bu kurumlardan biri. Ayasofya Müzesi’ni akademik bir kurum gibi yönettik. Bahçedeki Sıbyan Mektebi müdür lojmanıydı. Burayı Ayasofya Araştırmaları Merkezi yaptık. İlk dersi Prof.Dr. Semavi Eyice ile beraber verdik. Ayasofya yıllığını çıkardık. Topkapı Sarayı’nın da benzer ihtiyaçları var. Bir Bilimsel Danışma Kurulu oluşturulmalı. Tarihçi, sanat tarihçi, turizmcilerden oluşan bilimsel kurul müzenin daha iyi yönetilmesini sağlayacaktır. ’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 18.07.2012

AYVALIK'IN 'HANNIBAL'İ

 

 

Ayvalık Cunda Adası’ndaki Taksiyarhis ya da Aya Nikola Kilisesi uzun yıllardır harabe haldeydi. İşadamı Rahmi Koç kilisenin restorasyonunu üstlendi. 3 ay önce de restorasyon için düğmeye basıldı. Restorasyonu üstlenen Ark İnşaat, Zeugma mozaikleri ve Zeyrek Camii dahil yurtiçi ve yurtdışında pek çok restorasyon projesinde çalışan Dr. Celal Küçük ile anlaştı. Ancak kilisenin bahçesindeki müştemilatı 2000 yılından beri Zehra Teyzenin Pansiyonu olarak işleten Hasan Başbuğ ‘razı olmadı’.


Başbuğ 3 ay önce şantiyede çalışacak işçiler için konteynir getiren kamyon şoförünü dövmüş, tehditler savurmuştu. Olayın olduğu cumartesi günü elinde demir boru ile gelen Başbuğ, Küçük’e ‘‘Burayı terk et, yoksa size Ayvalık’ı dar ederim’’ tehditleri savurdu. Küçük de ‘‘Sen kim oluyorsun, çık dışarı’’ dedi. Başbuğ yumrukla Küçük’e saldırdı. İşçiler araya girdi. 20 dakika sonra polis geldi. Küçük, “Şikayetçiyim’’ dedi. Bundan sonra yaşananları Küçük’ün ağzından aktaralım;
‘‘Bana ‘Seni görmesin, şantiyeye gir’ dediler. İçeri girecekken polislerin arasından elindeki demir boru ile üstüme doğru koşmaya başladı. Demir boruyu başıma doğru salladı, sıyırıp geçti. İkinci hamleyi yaparken boruyu tuttum. Bir anda başparmağımı ısırmaya başladı. Boruyu bıraksam bu kez de kafama vuracaktı. Bu yaklaşık 1 dakika sürdü. Acıyla parmağımı ağzından kurtarmaya çalışıyordum. Parmağımın birinci boğumdan koptuğunu gördüm. Karşımda ağzında parmağımın parçasıyla duruyordu. Sonra parmağı kenara tükürdü. Polisler onu sakinleştirmeye çalışırken ben kopan parmağı da alıp hastaneye doğru yola çıktık. Bir restorandan buz torbası alıp kopan parçayı içine koyduk. Ayvalık Devlet Hastanesi’nde sadece tampon yaptılar. Oradan İzmir ’e hastaneye geldik. 3,5 saat süren bir ameliyat sonucunda parmağımı yerine diktiler.’’ 

Daha önce de ısırmış
Hasan Başbuğ ise polis tarafından ifadesi alınarak serbest bırakıldı. Başbuğ’un ısırma hadisesi aslında yeni değil. Daha önce ücrete itiraz ettiği için pansiyonda kalan müşterisinin kulağını ısırdığı, 2010 yılında da bir avukatın yanağını ısırdığı ve bu yüzden hakkında ertelenmiş 20 ay hapis cezası olduğu ileri sürüldü.

‘Herkesi korkutmuş’
1873 yapımı kilise onarımdan sonra müze yapılacaktı. Dr. Celal Küçük müştemilatın da restore edilmesi gerektiğini, kilisenin müştemilattan ayrı tutulamayacağını dillendirmeye başlamıştı.
Küçük iş göremez raporu aldıktan sonra dava açtı. Küçük’ü en çok üzen şey ise olayın yaşandığında 10’dan fazla işçi olmasına rağmen hiç birinin poliste ifade vermek istememesi. “Bir adam herkesi korkutmuş durumda. Ark İnşaat orada iş yapamamaktan korkar hale geldi. Hasan Başbuğ, kilise harabeyken Yunanistan ’dan gelen büyük gruplara geceleri gizli ayin yaptırıp büyük paralar kazanıyormuş. Şimdi bu kapı kapanacak. Sanırım bu kadar çok sinirlenmesinin anlamı bu.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 18.07.2012

 

******


AYVALIK'TA KORKU PANSİYONU AÇMIŞ

 

 

Ayvalık’ın Cunda Adası’nda Taksiyarhis Kilisesi’nin restorasyonunu yapan Celal Küçük’ün parmağını ısırarak koparan Hasan Başbuğ’un yeni marifetleri ortaya çıktı. ‘Korku pansiyonu’ haline gelen Zehra Teyze Pansiyonu’nun müşterilerinin de daha önce Başbuğ’un saldırısına uğradığı anlaşıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi avukatlarından Bahadır Coşkun nişanlısı ile gittiği pansiyonda ısırıldı ve neredeyse parmağını kaybediyordu. 2006 yılında Ömer Yalçınkaya’ya da saldıran Başbuğ, Yalçınkaya’nın çenesinin altını ısırarak bir parça kopardı.


Her iki olaydan dolayı açılan davalardan hapis cezasına çarptırılan Başbuğ son olayla ilgili olarak ‘özür diledi. “Ruh sağlığım iyi değil” diyen Başbuğ diğer kavga ettikleri kişilerle ilgili olarak da ‘‘Sebepsiz değildi’’ savunmasını yaptı.


Ayvalık Cunda Adası’nda 1873 yılında inşa edilen Taksiyarhis Kilisesi’ni restore etmek için giden Dr. Celal Küçük kilise bahçesindeki müştemilatta pansiyon işletmeciliği yapan Hasan Başbuğ’un saldırısına uğradı. Küçük’ün baş parmağını ısırarak koparan Başbuğ’u Radikal 2 gün önce ‘Ayvalık Hannibali’ başlığı ile duyurdu. O haberden sonra Hasan Başbuğ’un ısırdığı diğer mağdurlar gazetemize ulaştı. Mağdurlar Başbuğ’un bir şekilde hapse girmediğine ve çok sayıda yabancı turistin de kaldığı pansiyonun kapatılmadığına dikkat çekiyorlar. 

‘Isırdı ve odunla vurdu’
Nişanlısı ile birlikte Cunda ’ya tatile gelen Coşkun çifti paralarının çalınması üzerine pansiyondan ayrılmak istemişti. Bundan sonrasını Coşkun şöyle anlattı:
“Hasan Başbuğ 3 günlüğüne geldiğimizi 3 günün parasını almadan ayrılamayacağımızı söyledi. Ağız münakaşası yaptık. Kredi kartımdan 3 günlük para çekmeye kalktı. Ben kartı elinden alınca o da içinde ziynet eşyaları dolu nişanlımın çantasını kapıp kaçtı. Peşinden gittim. Merdivenlerde boğuşmaya başladık. O sırada parmağımı ısırmaya başladı. Ağzına yumruk atarak parmağımı kurtardım. Neredeyse kopmak üzereydi. Çıkarken de odunla kafama vurdu.’’


Hasan Başbuğ ise kendisini şöyle savundu: ‘‘Avukat 3 gece kalıp paramı ödemeyeceğini, ekstraların çok olduğunu söyledi. Ben de kendisiyle tartıştım. Bu sırada ‘Oğlum bırak gitsinler’ diyen anneme tekme attı. Ben de saldırdım. Ancak kesinlikle parmağını ısırmadım.’’ 

Çenesini kopardı
Ömer Yalçınkaya da 2006 yazında Zehra Teyze Pansiyonu’nda kaldı. Ancak memnun kalmaz ve ilk geceden sonra komşu Altay Pansiyon’a geçer. Hasan Başbuğ, bunu öğrenince Yalçınkaya’ya telefon açarak sinkaflı küfürler eder. Bunun üzerine ikili arasında boğuşma yaşanır. Yalçınkaya’yı çene altından ısıran Başbuğ, bir parçayı koparır. Bu olaydan sonrada Başbuğ 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılır. Hükmün açıklanmasının ertelenmesine karar verilir.


Hasan Başbuğ bu olayın da çarpıtıldığı görüşünde: ‘‘Ömer Yalçınkaya pansiyonumda kaldı ancak 2 milyar alacağımı ödemeden çıktı gitti. Ben de kendisini dışarıda gördüm. Neden kaçtığını sordum. Küfürleşince kavgaya tutuştuk. Isırıp ısırmadığımı bilmiyorum.’’


Hakkında 5 savcılık dosyası bulunan Başbuğ son yaşanan olaydan dolayı pişman. Başbuğ, Celal Küçük’ten özür dileyecek:
‘‘Türk insanının ruh sağlığı bozuk. Benimki de bozuk. Suçsuzum demiyorum ama her olayın bir nedeni var. Celal Hoca’nın adamı uygunsuz hareketler yapıyordu. Şantiyeye onu işten çıkarmasını söylemek için gittim. ‘Seni ilgilendirmez’ diye bana yumruk attı. Polis geldi. Polisin yanında 4 adamıyla bana saldırdı. Parmağını ısırdığımı hatırlamıyorum şuurum yerinde değildi. Ancak yine de bu kadar değerli bir hocamızdan ben özür dileyeceğim, ellerini öpeceğim. İsterse yine mahkemeye versin. Üzerimde çok büyük baskı var. Pansiyonumu satmamı istiyorlar. Kredi borcum var. Belalar hep beni buluyor. Ruh sağlığım bozuk tedavi olacağım.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 20.07.2012

MURADİYE TÜRBELERİ RESTORASYON ÇALIŞMALARI İLE İHTİŞAMA KAVUŞUYOR

 

 

Daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde bulunan Sultan Külliyeleri’nin bakım, onarım, güvenlik gibi sorumluluklarını üzerine alan Büyükşehir Belediyesi, Muradiye Külliyesi’ndeki restorasyon çalışmalarıyla ilgili ihaleyi yaptı. ‘Muradiye Türbeleri Restorasyon ve Çevre Düzenleme’ uygulamasıyla tarihi türbeler, geceleri de ayrı bir ihtişamla bölgeye değer katacak.
Osmanlı başkenti Bursa’nın açık hava müzesine dönüşerek, turizmden alınan payın artırılması amacıyla bu dönem tarihi ve kültürel miras çalışmalarına büyük önem veren Bursa Büyükşehir Belediyesi, bugüne kadar yeterli ilgi gösterilmemesi nedeniyle bakımsız hale gelen Sultan Külliyeleri için de çalışmalara başladı. İlk olarak Sultan Külliyeleri’nin sorumluluklarını Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan devralan Büyükşehir Belediyesi, Sultan 2. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılan ve bulunduğu semte adını veren ‘Muradiye Külliyesi’ ile ilgili projeleri tamamladı.


Fatih Sultan Mehmed’den itibaren 100 yılı aşkın bir dönem içinde peyderpey yaptırılan ve Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun (Hatuniye) Türbesi, II. Murad’ın oğlu Şehzade Alaaddin Türbesi, Şehzade Ahmet Türbesi, Fatih’in oğlu şehzade Mustafa (Cem Sultan) Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa Türbesi, Sultan II. Bayezid’in eşi Şirin Hatun Türbesi, II. Bayezid’in diğer eşi Gülruh Hatun Türbesi, Fatih Sultan’ın ebesi Ebe Hatun (Gülbahar Hatun) Türbesi, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Mahmud Türbesi, II. Bayezid’in gelini Mükrime Hatun Türbesi, Fatih Sultan’ın eşlerinden Gülşah Hatun Türbesi ile saraya mensup kimselerin (cariyelerin) gömülü olduğu Cariyeler/Saraylılar Türbesi olmak üzere, toplam 12 türbenin bulunduğu bölgedeki restorasyon çalışmalarıyla ilgili ihale geniş bir katılımla yapıldı.


Muradiye türbeleri restorasyon ve çevre düzenleme uygulama inşaatı kapsamında, aynı zamanda türbelerin bulunduğu alanın ışıklandırması da yapılacak. Ulucami, Emir Sultan Camii, Yeşil Türbe ve Saat Kulesi gibi tarihi mekanları, ışıklandırma sistemleri ile gece de farklı bir görüntüyle şehir siluetine kazandıran Büyükşehir Belediyesi, benzer uygulamayı Muradiye Türbeleri’nde de hayata geçirecek.


Yerli ve yabancı turistlerin en fazla ziyaret ettiği mekanlar arasında yer alan Muradiye Külliyesi, çalışmaların ardından hem gündüz hem gece bölgeye ayrı bir değer katacak.

Türkiye Turizm, 17.07.2012

İSTANBUL'A ÇİFTE MODERN

 

 

İstanbul 2 Numaralı Koruma Kurulu İstanbul Modern ile ilgili son kararını verdi. Kurul, İstanbul Modern'in bulunduğu Karaköy'deki 4 No'lu Antrepo'da kalmasına, yanındaki 5 No'lu Antrepo'nun ise Resim ve Heykel Müzesi yapılmak üzere planlara kültürel tesis olarak işlenmesine karar verdi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan ve geçtiğimiz ay İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu gündemine gelen Salı Pazarı Kruvaziyer Limanı (Galataport) planları çerçevesinde İstanbul Modern binasının kaldırılarak yeşil alan yapılması gündeme gelmişti.

Kurul, 4 Nisan günü Türkiye Denizcilik İşletmeleri'nde düzenlenen toplantıda İstanbul Modern'in de içinde bulunduğu Nusretiye Saat Kulesi ve çevresinin yeşil alan olarak düzenlenmesine bu alanın deniz bağlantısının sağlanmasına karar verdi. Bu, İstanbul Modern'in içinde bulunduğu 4 No'lu Antrepo'nun yıkılması anlamına geliyordu. Koruma Kurulu, kararı yazılı hale getirmediği için henüz resmiyet kazanmamıştı. Sabah konuyu 11 Nisan'da kamuoyuyla paylaşınca ortalık karıştı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay duruma el koydu. Koruma Kurulu'na talimat vererek kararın yazılmamasını ve yeniden müzakere edilmesini istedi. Kurul Başkanı Mete Tapan kamuoyuna yaptığı açıklamada müzakerelere devam edeceklerini açıkladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da konuya müdahil oldu. Erdoğan bir AVM açılışında kendisi Başbakan olduğu sürece İstanbul Modern'in yerinde kalacağını söyledi. Erdoğan, "Ben bu ülkede Başbakan olduğum sürece İstanbul Modern yerinde duracaktır. Çünkü bu sözü veren biziz" dedi. Başbakan Erdoğan'ın bu çıkışından sonra toplanan İstanbul 2 Numaralı Koruma Kurulu Galataport planlarını Özelleştirme İdaresi'ne geri iade ederken planlarda düzeltilmesini istediği noktaların da altını çizdi. Kurul İstanbul Modern'in bulunduğu 4 No'lu Antrepo'da kalmasını yanında bulunan 5 No'lu Antrepo'ya da Resim ve Heykel Müzesi olmak üzere kültürel Tesis olarak planlara işlenmesini istedi. Kurul kararında şu satılar yeraldı: "4 Numaralı Antrepoda yer alan İstanbul Modern Sanat Müzesi ile Resim ve Heykel Müzesi olması öngörülen 5 Numaralı Antreponun kendi kontur ve gabarisinde olacak şekilde Kültürel Tesis Alanı olarak ayrılmasına karar verildi."

Özelleştirme İdaresi, Galataport planlarını Koruma Kurulu'nun uyarılarını dikkate alarak geri iade edilen planı yenileyecek. Yenilenen planlar tekrar Koruma Kurulu gündemine gelecek. Kurul planları onaylarsa Özelleştirme İdaresi, Galataport için ihaleye çıkabilecek.

Sabah, Haber: Nazif Karaman, 17.07.2012

7 TEPELİ KENTİN TARİHİ ALANLARI AYAĞA KALKIYOR

 

 

İstanbul'un tarihi dokusuna Roma modeli geliyor. SABAH, İstanbul'u da kapsayan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın tarihi alanlarla ilgili projesine ulaştı. Tarihi alanların "rant" alanına dönüşmemesi için kar amacı güdülmeden yürütülecek proje, finansmanını uluslararası yatırım fonlarından sağlayacak. Süleymaniye, tarihi yarımada, Galata ve Haliç gibi tarihi eser bakımından zengin merkezlerin öncelikli ele alınacağı projenin esin kaynağı Avrupa'nın tarih ve kültür başkenti Roma oldu. Özel mimari yarışmalarıyla belirlenecek projeler için uzun vadeli ve yüzde 8-9 faizli geri dönüşümle uluslararası fonlardan finansman sağlanacak.

Projelerin tamamı Çevre Bakanlığı'nda bu proje için özel kurulan "Kentsel Tasarım Daire Başkanlığı" tarafından yönetilecek. Proje sonunda gelir, finansmanı karşılayacak düzeyin üzerine çıkarılmayacak ve "Tarihi Dönüşüm" hiçbir kurum veya kuruluşa rant sağlamayacak. Projenin yönetsel ayağı ise tüm tarihi merkezlerin çarpık ve görünümü bozan binalardan kurtarılmasını ve her bölgeye bir tarihi meydan kazandırılmasını hedefliyor. Bakanlık projelerin yapılacağı merkezlerdeki tüm binaları ön görünüm, dış cephe ve restorasyon kriterlerine göre yeniden ele alacak. Yıkımlarla sağlanacak meydanlar, tarihi mimari içindeki butik otelleri ve restoranlarıyla kültürel ve turistik cazibe alanları haline getirilecek. Yönetmelikle desteklenecek proje çerçevesinde bu yerlerde daha önce yapılmış dokuyu ve silueti bozan binalar gerekirse yıkılacak. Proje için Bakanlıkta çok özel çalışmalar devam ederken, İller Bankası da aynı yöntemle İstanbul'un tarihi dönüşümde yer almak için çalışma başlattı.

ROMA MODELİ İLE TARİHİ SİLUET
Roma'da tarihi dönüşümün kamusal teşebbüsler üzerinde kar amacı güdülmeden gerçekleştirildiğini tespit eden Bakanlık ve İller Bankası, aynı modeli İstanbul'a uygulamak için harekete geçti. Ayrıca Roma modelini Avrupa'nın yükselen turizm merkezlerinden Hırvatistan'ın Dubrovnik şehri de uyguladı. Öncelikle tarihi merkezler için özel mimari projeler hazırlanacak. Ardından tarihi yapıların etrafındaki eski binalar temizlenecek. Belli bir dönemin öncesinde yapılmış tüm binalara özel restorasyon kriterleri gelecek. Projenin en önemli ayağında ise tüm tarihi merkezlere birer meydan kazandırılması var. Özel yönetmelikle desteklenecek proje kapsamında restorasyon, dış cephe ve ön görünüm kriterleri getirilecek. Silueti bozan, tarihi binaları ve eserleri gölgede bırakan binalar yıkılacak.

MEYDANLAR TARİH KOKACAK
Proje, İstanbul'da her yıl turist sayısının artmasına rağmen şehirdeki meydan sıkıntısını da çözecek. Avrupa'nın önemli turistik merkezlerinde olduğu gibi tarihi ana binanın önünde meydan kazanılması hedeflenecek. Tarihi binanın önünde kurulacak meydanın etrafında aynı mimari restorasyonla butik oteller, kafeler, restoranlar ve sanat galerileri yer alacak. Yoğunluğun ve çarpık yapılaşmanın tamamen önüne geçilmesi ile İstanbul yeni turistik cazibe merkezlerine kavuşacak. Ayrıca meydan çevresinin bitişik nizam olması durumunda tüm binalara eşit yükseklik zorunluluğu gelecek. Galata, Süleymaniye, Tarihi Yarımada ve Haliç öncelikli olarak ele alınacak.

SIRADA BURSA VE DİYARBAKIR VAR
Bakanlık, projenin ikinci ayağında Anadolu'da kaybolmaya yüz tutmuş eserleri kurtaracak. Özellikle Bursa ve Diyarbakır Anadolu'da öncelikli ele alınacak yerler olacak. Bursa'da Ulu Cami ve çevresi ile Diyarbakır için çok özel projeler hayata geçirilecek. Ayrıca Anadolu'daki Osmanlı ve Selçuklu eserlerinin yoğun yer aldığı bölgeler de aynı çerçevede ele alınarak her ile turist çekecek Osmanlı ve Selçuklu mahalleleri kazandırılacak.

Sabah, Haber: Mehmet Ali Berber, 17.07.2012

MUDANYA'DA ANTİK LİMAN KALINTILARI BULUNDU

 

  

 

Mudanya’da sahil kenarındaki eski akaryakıt tanklarının bulunduğu alanda yapılmak istenen alışveriş merkezi kazısında, antik limana ait dükkan kalıntıları ve döşemeler ortaya çıktı.

Mudanya Belediyesi, sahil kenarında Bursa Kültür Varlıkları Koruma Kurulu kayıtlarında 3. derece arkeolojik sit bölgesi olarak gözüken eski akaryakıt tanklarının olduğu 9 kilometrelik alana alışveriş merkezi ruhsatı verdi. Tesco grubunun hipermarket yapmak için satın aldığı alandaki ilk inceleme kazısında, bir bronz heykel ile antik limanın dükkanları olarak değerlendirilen yapılar ortaya çıktı.


Mudanya’da tarihi antik bir limanın ilk kalıntılarının bulunması, eski eser sevenleri heyecanlandırdı. Bronz heykel, bölgenin eski bir yerleşim bölgesi olduğu tezini kuvvetlendirdi.





Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu bölgede antik bir liman olduğu kanaatini taşıdıklarını açıklarken, temel atma işlemleri durdurularak binanın oturulacağı alanın tamamında araştırma kazısı yapıldı. Bursa Müze Müdürlüğü ekiplerinin nezaretinde yapılan kazıda ortaya çıkan bütün bulgular tek tek fotoğraflandırıldı. Önümüzdeki aylarda toplanacak kurul, eldeki bilgilere göre kararını verecek.

 

Antik limanın dükkanları olduğu tahmin edilen taş yapıların ve bronz heykelin çıkmasından sonra alışveriş merkezi yapılacak alan tam kontrol altına alındı.

 

Kazılarda bulunan eksiksiz orijinal bronz heykel de Bursa Müze Müdürlüğü yetkililerine teslim edildi. Mudanya’daki vatandaşların bile bilgi sahibi olamadığı kazılarla alakalı, Bursa Müze Müdürlüğü arkeologlarının önümüzdeki günlerde bir rapor hazırlayıp Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na verecekleri öğrenildi. Bu arada alışveriş merkezi ruhsatının antik limanın durumuna göre şekil değiştirip değiştirmeyeceği de belli olacak.

Bursa Olay, 17.07.2012

TARİHİ MEYDAN HAKETTİĞİ YERE GELİYOR

 

 

Selçuk Belediyesi Temmuz Ayı Meclis toplantısının gündem maddeleri içerisinde yer alan İş Bankası Binası’nın yıkımı ile ilgili karar alınarak İstasyon Meydanı alanına kazandırılması konusunda çalışmalara başlanacağı belirtildi. Yedi yıl önce alanda başlatılan kamulaştırma ve yıkım çalışmalarını iki binanın daha kamulaştırılmasıyla hızlandıran Selçuk Belediyesi, İş Bankası Binası’nın yıkımı için Temmuz ayı meclis toplantısında karar aldı.

 

Su kemerlerinin bitişiğinde Aksoy Oteli ve Efes Mandırası olarak bilinen binanın ve İş Bankası binasının belediye tarafından kamulaştırma çalışmalarının yapıldığını ve mülkiyetinin Selçuk Belediyesi’ne geçtiğini dile getiren Selçuk Belediye Başkanı Hüseyin Vefa Ülgür “Bu iki yapıdan önce de bu alanda farklı mülkiyetleri kamulaştırarak bu alana dahil ettik. Şimdi sıra kamulaştırılan bu binaların yıkımında. Bugünkü meclis toplantımızda İş Bankası binasının yıkımı konusunda komisyonumuz karar aldı ve mecliste onaylandı.15 Ekim 2012 tarihinde inşaat yasağının sona ermesi ile birlikte binanın yıkım işlemlerine başlayacağız. Daha sonra ise Efes Mandıra binası olarak bilinen binada da yıkım çalışmalarına başlanılacak. Binaların yıkılmasının ardından bu alandaki her şeyi yeniden gözden geçireceğiz. Önümüzdeki yıl bu meydanda yer alan bütün iş yerlerinin levhalarından tutunda masa sandalyesine kadar yeniden her şeyi tanımlayacağız.” dedi.

 

Selçuk Kentsel yenileme çalışmaları kapsamında Atatürk meydanının genişletilerek tarihi yapıların daha kolay algılanabilmesi ve meydana işlevsellik kazandırılması amacıyla proje çalışmalarına devam ettiklerini dile getiren Başkan Ülgür  “Hazırlanacak olan proje ile Kent Belleği Merkezi olarak hizmete girecek olan Eski Tekel Binası, Carpouza Cafe Binası ve Tarihi Bizans Su Kemerleri aynı meydan içerisinde tasarlanacak. Tren İstasyonunda bulunan binalar meydanla bütünleştirilerek var olan üst geçidin kullanımı daha kolay hale getirilecek. Projede su kemerleri ile Carpouza Cafe arasında meydanın işlevini daha da arttıracak bir etkinlik alanı yaratılacak. İstasyon Meydanındaki aydınlatma, peyzaj, zemin kaplamaları baştan aşağı yenilenecek. Alanda yapılacak düzenlemelere uygun olarak bütün çevredeki esnafın dış cepheleri, kullandıkları masa, sandalye ve şemsiyeleri ile ilgili bir konsept oluşturularak özel bir uygulama yapılacak. Ekim ayından sonra alanda uygulamalara başlayacağız. Yapacağımız tüm bu çalışmalar sayesinde alanda bulunan bütün tarihi yapıların birbiri ile ilişkisi kurulmuş olacak ve bu çalışma tarihi alanı daha da değerli kılacak. Hızlı tren Selçuk’a geldiğinde ise kente gelen misafirlerimizi bu muhteşem alan karşılayacak” dedi.

Selçuk Bölge Haberleri, 16.07.2012

TÜRKİYE'DEN TARİHİ ADIM

 

Türkiye Etiyopya’nın Necaş Köyü’nde bulunan Hz. Necaşi ile 12 sahabe türbesini restore ettirip çevre düzenlemesini yaptırıyor. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Etiyopya temasları sırasında Necaş Köyü'ne geçerek buradaki türbeyi ziyaret etti ve çalışmaları izledi.


Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ Etiyopya gezisinde Addis Ababa’dan özel uçakla Mekele’ye geldi. Karayoluyla Necaş Köyü’ne gelen Bozdağ, Hz Necaşi olarak bilinen Habeş Kralı Asham’ın türbesi ile sahabe türbelerini ziyaret etti. Bozdağ, türbenin yanında bulunan camiyi d ziyaret ederek, avludaki çocuklara şeker dağıttı.

 

Hz. Necaşi ve sahabe türbeleri TİKA tarafından restore edilip çevre düzenlemesi yapılacak. Başbakan Yardımcısı  Bozdağ, türbede yapılabilecekleri yerinde incelerken, TİKA yetkilileri de çalışmalar hakkında bilgi  verdi.

 

Başbakan Yardımcısı Bozdağ, yaptığı açıklamada Türkiye’nin Hz. Necaşi ile sahabe türbelerini restore edeceklerini belirtirken “TİKA, Etiyopya’da Necaş Köyü’nde Hz. Necaşi ile sahabe türbelerinin restorasyonu ve çevre  düzenlemesi için hareket geçti. İlk Müslümanlara kucak açan Habeş kralının türbesi ile sahabe türbelerine Türkiye olarak sahip çıkıyoruz. Türkiye olarak sadece ecdad yadigarı eserlere değil, bizim kültürümüze ve dinimize ait eserlere de sahip çıkıyor ve yaşatmaya çalışıyoruz. Bu Türkiye’nin büyüklüğünün göstergesidir.  İlk hicret eden sahabelerin türbelerinin Türkiye tarafından restore edilecek olması bizim için büyük onur ve şereftir. Hz. Peygamberin sahabelerinin türbelerini restore etmek Türkiye’ye nasip olacaktır” dedi.


Bozdağ’a, Addis Ababa Büyükelçisi Uğur Kenan İpek, TİKA Başkanı Dr. Serdar Çam, Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar, Diyanet İşleri Başkanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürü Prof.Dr. Mehmet Paçacı, AFAD Başkan Yardımcısı Mehmet Sinan Yıldız, Sağlık Bakanlığı Acil Hizmetler Genel Müdürü Ali Coşkun  da eşlik etti.

Milliyet, 16.07.2012

KASTAMONU TURİZM HAZİNESİ

 

     

 

Kastamonu İl Kültür ve Turizm Müdürü Ziver Kaplan , Kastamonu’nun önemli bir turizm bölgesi olduğunu da belirterek, “ Kastamonu’yu tarihi olarak değerlendirdiğimiz de 7 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu görüyoruz. Biz Kastamonu’yu Ilgaz dağının arkasında ki saklı hazine olarak değerlendiriyoruz. Kastamonu, turizm çeşitliliği açısından her türlü olanak sağlayan bir ilimiz. Yaklaşık 170 km. ile Karadeniz’in en uzun sahiline sahibiz. %70 orman ile kaplıyız. Türkiye’nin en önemli Mağaraları, kanyonları Kastamonu sınırları içerisinde yer alıyor. Dünyanın en büyük ikinci mağarası olan Ilgarini mağarası ve dünyanın en büyük kanyonu olan Valla kanyonu da ilimizde bulunuyor ve ayrıca yayla turizmi açısından da son derece önemli bir bölgeyiz. Kış turizmi bakımından da önemli bir bölgeyiz. Ilgaz dağları Türkiye’nin sahip olduğu önemli milli parklar arasında. Örneğin Küre dağları ve Ilgaz dağları Türkiye’nin ender milli parklarından bir tanesidir. Ayrıca buraları bu yıl Pan parks olarak ilan edilmiştir. Küre dağları Türkiye’de tek Pan parks alanıdır. Bozulmamış dokumuz oldukça fazladır. Ayrıca bunun yanında Kültürel varlıkları bakımından da nüfusu oranına göre önemli bir hazineye sahibiz. Bin Beş yüzün üzerinde kültür varlığımız var. Geçmişte ki 7 bin yıllık tarihin izlerini hala yaşıyoruz. Kastamonu, Romalılar döneminden tutun, Bizans dönemine kadar ve bu dönemlerden sonra beylikler döneminde de önemli yer tutmuştur. Ayrıca Kastamonu Candaroğulları Beyliğinin de başkentliğini yapmıştır. Yine Osmanlı döneminden de kalan çok sayıda esere de ev sahipliği yapmaktayız. Hanlarımız, Hamamlarımız, camilerimiz, külliyelerimiz bakımından da oldukça zenginiz.Bir diğer konumuz ise inanç turizmi. İnanç turizmi açısından da Kastamonu çok önemli bir yere sahip. Bölgemiz bu konu da yoğun ilgi görmektedir. Kastamonu tüm bunlarla birlikte çok önemli bir yerde. Bu konuda da hareketliliği görüyoruz” diye konuştu.





Kastamonulular turizme yenİ yeni alıştıklarını belirten Kaplan, Kastamonu’nun Akdeniz ve Ege’de olduğu gibi turizmi tam olarak yaşayabilmeleri için en az 20 yıla ihtiyaçlarını olduklarını da belirtirken, “ Bununla birlikte yeni turizm tesislerinin açılması kültürel varlıkların turizme kazandırılması ile Kastamonu haklı da yavaş yavaş turizme alışmaya başladı” dedi.





Kültür ve Turizm Bakanlığından gereken yardımı aldıklarına da dikkat çeken Ziver Kaplan, “ Kültür ve turizm bakanlığının 2006 yılında başlattığı 2863 sayılı kanuna göre eski tescilli binaların sivil mimari örneklerine proje ve uygulama yardımı çerçevesinde bakanlıktan en çok yardım alan iliz. Toplam 2006 ve 2010 yılı arasında bakanlığın toplam yardımının % 22’sini biz aldık. Gerek kültür ve Turizm Bakanlığımızın desteği, gerekse personelimizin duyarlı girişimleri sonucunda bu pastadan önemli yardım payını aldık” diye konuştu.

Türkiye Turizm (Kısaltarak), 16.07.2012

BURSA'NIN TARİHİ ESERLERİNE İLAÇ GİBİ ÖDENEK

 

Vali Şahabettin Harput, İl Özel İdaresi tarafından Temmuz ayından itibaren 12 milyon TL’lik yeni bir harcamayı Bursa’daki tarihi eserlerin restorasyonuna ayırdıklarını belirterek, “Bize düşen görev, o muhteşem mirası bütün asaletiyle korumaktır” dedi.

 

Bursa’nın en önemli belirleyici vasfının tarih, kültür ve medeniyetler şehri olduğunu belirten Vali Şahabettin Harput, bu zenginliği korumak, yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmanın önemli olduğunu ifade etti. Eskişehir Hamamı’ndan tutun Köylü Pazarı’na varıncaya kadar bütün bu tarihi yapıların restorasyonunda valilik olarak bu hizmeti seve seve yapmanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade eden Harput, şu anda kullanılmayan ve kullanılmakta olan 8 milyon 270 bin TL ödeneğin olduğunu söyledi. Bu yıl 12 milyon TL’lik ayrı ödenek aktaracaklarını söyleyen Harput, “Tarihi eser noktasında restorasyon ihtiyacı olup da yasal prosedüre göre normal müracaatını yapan ve Tabiat Varlıklarından uygun görüşünü alan her tarihi yapıya cami, çeşme, kale, han, tarihi ev, tarihi sokak gibi mekanlardır. Hepsine yardım yapabilecek imkanımız vardır. Elbette hepsinin tamamını karşılayacak değil ama belli imkanlarda yardım yapma imkanımız vardır. Bu vesileyle belediyelerimizin, ilçelerimizin bu noktada kendi bölgelerindeki tarihi eserlerin Kültür ve Tabiat Varlıkları içerisinde kalması kaydıyla bize müracaatları halinde örneğin İznik’teki tarihi hamama, tarihi anfi tiyatroya yaptığımız yardım gibi diğer ilçelerimize yardım yapabilecek durumdayız” dedi.

 

İl Özel idaresi eliyle Temmuz ayından itibaren 12 milyon TL’lik yeni bir harcamayı bölgedeki tarihi eserlerin restorasyonuna ayırdıklarını ifade eden Harput, “Belediyelerimizin bu yönde gelecek taleplerini de değerlendirerek bu yönde yeni ödeneklerle bu çalışmaları takviye etmeye, destek vermeye devam edeceğiz. Ben emeği geçen bütün arkadaşlarıma tarihe karşı bir saygının bir vefanın güzel bir örneği olarak bu noktada hizmet yapan tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bursa’nın kimliğini yeniden ayağa kaldırma, Bursa’nın kimliğine yeniden saygı duyma ve onu Bursa’ya iade etme çok önemlidir. Eğer 2008 yılında İngiltere Kraliçesi Elizabeth buraya geldiyse, Bursa’ya Yeşil Bursa diye gelmedi. Modern Bursa diye gelmedi. Bursa’nın tarihi kimliğini görmeye, Osmanlı’nın mührünü görmeye, Osmanlının 130 yıl başkentlik yapmış Bursa’sının o ilk döneminin estetik mimarisini görmeye bunun asaletini hayranlıkla seyretmeye geldi. Bize düşen o muhteşem mirası bütün asaletiyle, bütün zarafetiyle korumak ve yaşatmaktır” ifadelerini kullandı.

Bursa Olay, 16.07.2012

MALATYA'DA KAYIP ŞEHİR ARANACAK

 

 

Malatya Valiliği, Darende'deki tarihi 'Aslantaş' heykellerinin çevresinde arkeolojik kazı çalışması başlatarak kayıp Hitit şehrini arayacak.

 

İlçeye bağlı Yenice Köyü'ne 3 kilometre uzaklıkta bulunan Aslantaş heykellerinin Hitit Dönemi eserlerinden olduğu ve kayıp Hitit şehirlerinden birinin kapısı olduğu düşünülüyor.

Malatya Valisi Ulvi Saran'ın talimatıyla, Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu (KUDEB) ve Malatya Arkeoloji Müzesi tarafından Ağustos ayında kazı çalışmalarının başlayacağı belirtildi.

15-20 gün sürecek kazı çalışmasında 'Aslantaş' heykellerinin çevresinde kalan bölümlerdeki noktalarda çalışma yapılacak. Yapılacak kazı çalışması sonrası kayıp Hitit şehrinden birisinin olup olmadığı tespit edilecek.

Hititler'in şehirlerinin girişine insan başlı, aslan gövdeli, kartal kanatlı sfenks ya da girişin iki tarafına aslan figürü koydukları bilindiğinden, Yenice'de bulunan 2 aslan figürünün bir şehrin girişindeymiş gibi yan yana durması, 2 metreyi bulan yükseklikleri kayıp Hitit şehri tezini güçlendiriyor.

Malatya Arkeoloji Müzesi yöneticileri ile Türkiye'nin önemli akademisyenlerinin yürüteceği kazıya, Malatya Valiliği Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu Başkanı (KUDEB) Sanat Tarihçisi Levent İskenderoğlu başkanlık edecek.

MÖ 1500-2000'li yılların başında yontulduğu tahmin edilen ve Hitit İmparatorluğu dönemine ait olduğu sanılan Aslantaş heykelleri, Yenice Köyünde kuzey güney yönünde ayakta durur vaziyette ve kaya taşının yontulmasıyla yapılmış. Aralarında yaklaşık olarak 4 metre civarında mesafeler bulunan heykeller, birbirlerine paralel olarak, başları kuzeye bakar şekilde duruyor. Taştan yapılan heykellerin her biri yaklaşık olarak 4-5 ton ağırlığında bulunuyor.

Malatya'nın, MÖ 1750 yıllarında Hitit kralları II. Mursilis, Muvatalli ve III. Hattusilis dönemlerinde kuzey Suriye ile Anadolu arasında önemli yol kavşağında olması nedeniyle Hitit birliğine girdiği ve bir Hitit şehri olduğu sanılıyor.

Cnn Türk, 16.07.2012

TEOS'TA 2 BİN YIL ARADAN SONRA İLK KONSER

 

 

Kazı çalışmaları devam eden Teos’ta, gün yüzüne çıkan antik meclis salonunda tam 2 bin 200 yıl sonra yeniden bir sanat olayı yaşandı.

 

Sanatçılar Kenti olarak bilinen ve 12 İyon kentinden biri olan Teos’ta düzenlenen konserde, violinde Serkan Gürkan, çelloda Fazıl Hakan Gürkan, katılımcılara müzik ziyafeti yaşattı. Kazı Başkanı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Fakültesi Öğretim Üyesi Dç. Dr. Musa Kadıoğlu, Teos’u ören yeri haline getirerek, benzer müzik dinletilerini geleneksel hale getirmek istediklerini söyledi.  Kadıoğlu; “ Bulunduğumuz meclis salonu 2200 yıl öncesine denk geliyor. Anekreon MÖ 6 yüzyılda yaşamış ünlü şair ve Teos’lu. Umarım yakın gelecekte burası Anekreon şiir dinletileri yapılabilecek hale gelecek” dedi.

Hürriyet, Haber: Zeynel Lüle, 16.07.2012

TEPECİK HÖYÜĞÜ'NDE KAZILAR BAŞLADI

 

Çine’nin Karakollar Köyü'nde bulunan ve bölgenin en eski tarihine ışık tutan Tepecik Höyüğü'nde 9. yıl kazı çalışmaları başladı.

 

Tepecik Höyüğü'ndeki kazılar, Ankara Hacettepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim üyesi Profesör Dr. Sevinç Günel başkanlığında yürütülüyor.

 

Kazıda iki restoratör, bir mimar, bir arkeojeolog, Milas Müzesi’nden bir bakanlık temsilcisi, Prof.Dr. Günel’in öğrencileri, arkeologlar ve Çine’nin Soğukoluk Köyünden 15 işçi çalışıyor.

 

Kültür Bakanlığı ödenekleriyle gerçekleştirilen ve 2 ay sürecek 9. yıl kazılarına Türk Tarih Kurumu da ekonomik destek veriyor.

 

Prof.Dr. Günel, gazetecilere yaptığı açıklamada, bugüne kadar yaptıkları kazılar neticesinde MÖ 3000′e kadarki tarih kronolojisini oluşturmaya çalıştıklarını, bu yıl bunu devam ettireceklerini söyledi.

 

Kazılarda bugüne kadar iki tane mühür baskısı bulunduğunu anlatan Günel, şunları kaydetti:

“Bulduğumuz mühür baskılar çok önemli. Çünkü Batı Anadolu’da hakemli dergilere dayalı bilgiler oldukça sınırlı. Arkeolojik kanıtlara dayalı çok az sayıda bilgi ve belge var elimizde. Hititlerin bölgeyle bağlantısını kanıtlayan iki mühür baskısını ele geçirmiş olduk. Bu mühür baskılardan biri Alman dergisinde yayınlandı. Üzerinde Arzawa Ülkesi’nin kralının adı yazılı. Batı Anadolu’da Menderes Havzasının güneyinde yer alan bir yer Tepecik. Bunu anlamış oluyoruz. Mühür İ.Ö 1300, 1200 tarihleri arasında kullanılmış. Diğer mühürde de Hitit kralı tasviri yer almakta. Bu iki mühür Hititlerin bölgede etkin olduğunun kanıtıdır.”

 

Bulunan eserlerin Tepecik ile Yunanistan’ın bağlantısı olduğunu ortayı çıkardığını ifade eden Prof.Dr. Günel, “3. binde höyük belli bir süre de olsa mezarlık olarak kullanılmış. Pitos mezarları ele geçirdik. 3 aylık bir bebeğe ait bir Pitos mezar bulgusu ile karşılaştık. O dönemde ölüler daha çok çömlek mezarlara gömülüyor. Yetişkin bireylere de ait çömlek mezar söz konusu. Geçen yıl tespit ettik ve üzerini kapattık. Mezarın bir kısmı korunmuş. Bazı mezarların içinde birkaç bireyin iskeleti bulunabiliyor. Şu an kazmakta olduğumuz İ.Ö 3000 yılına ait bir Pitos mezarı var. İki çömleği ağız ağza getirip kapatmışlar. Bir Bebek mezarı ama duvarın altında kalıyor” diye konuştu.

 

Prof.Dr. Günel, höyükte güneye doğru kamulaştırmanın devam edeceğini belirterek, Ağustos başında Almanya’dan bir jeofizik ekibinin geleceğini belirterek, “Ölçüm için burada olacaklar. Radar ölçümü yapacaklar. Yapıların toprak altındaki uzantılarını tespit edecek, çizimlerini yapacaklar. Böylelikle Tepecik’in toprak altındaki değerlerini tespit etmiş olacağız” şeklinde konuştu.

haberler.com, 16.07.2012

TURGUTREİS'TE ASPAT-TERMA'YI KURTARMA KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

  

 

Turgutreis Akyarlar Köyü’nde yer alan, Aspat ve Eski Mandıra Köyü bölgesinde bulunan, Bodrum yarımadasının en büyük antik kenti olduğu düşünülen Aspat-Termera antik kentinde kurtarma kazıları başladı. Aspat-Termera’nın, tamamen gün ışığına kavuşabilmek için sponsor olabilecek kuruluşların ilgisini bekliyor.





Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi ve Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü işbirliği ile Bölüm Başkanı Prof.Dr. Adnan Diler’in bilimsel danışmanlığında yapılan kazılara Turgutreis Belediyesi finansal ve lojistik destek veriyor. Geçtiğimiz günlerde kurtarma kazılarında önemli bulgulara ulaşılan Termera’da bulunan eserler,Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi Konservasyon bölümüne teslim edildi.





Belediye Başkanı Mehmet Dinçberk ve Prof.Dr. Adnan Diler kazı alanında gazetecilerle bir araya gelerek çalışmalar hakkında kapsamlı bilgi verdiler. Prof.Dr.Diler’in belirttiğine göre; 200 yıldır Karia araştırmacılarının dikkatini çeken Termera’da ilk kazı çalışmaları 1800’lü yıllarda İngiliz arkeologlar tarafından yapılmış, elde edilen eserler British Museum’a götürülmüş ve orada sergilenmektedir. Geçen zaman içinde kaçak kazılar yapılmış ve önemli bulgular çıkarılarak kaçırılmıştır. Prof.Dr. Diler kurtarma kazısının amacını, tahribatın boyutlarını tespit etmek, açılan mezarlardan eserler çıkartmak olarak açıkladı. Basın toplantısında Başkan Dinçberk, bölgenin büyük bir kültürel değere sahip olduğunu, belediye olarak bu çalışmalara daha fazla nasıl destek verilebileceğini araştırdıklarını belirtti. 3 yıl önce konunun Prof. Dr Adnan Diler tarafından dile
getirildiğini, 2 yıldır Bakanlıkla izin yazışmalarının yapıldığını ve artık çalışmaların başladığını dile getirdi.

 

Kazıların tamamlanmasından sonra meydana çıkarılacak olan antik kent Termera’nın, Bodrum yarımadasına Turizm açısından büyük bir katkı sağlanacağını belirten Belediye Başkanı Mehmet Dinçberk, Belediye olarak her türlü desteği vereceklerini belirterek sponsor olmak isteyen firma veya şahısların, Turgutreis Belediye’sine başvurabileceklerini söyledi.

Türkiye Turizm, 16.07.2012

KİKLAD TEKNESİ EGE'YLE BULUŞTU

 

 

Mora Yarımadası’nın doğusunda yer alan adalar topluluğunda MÖ 3000-2000’de hüküm süren Kiklad uygarlığınca kullanılan Kiklad tekneleri, 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği’nin projesiyle İzmir’de yeniden denizle buluştu.

 

Ege’nin bilinen en eski deniz ulaşım aracı olan bu tekneleri seramik çömleklerdeki çizimlerden bulduklarını belirten Dernek Başkanı Osman Erkurt, dönemin tekne yapım yöntemlerini kullanarak üç tekne inşa ettiklerini söyledi. İlk teknenin İstanbul’da mayıs ayında Sabancı Müzesi’nde sergilendiğini hatırlatan Erkurt, serginin açılışına katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve eski Yunanistan Kültür Bakanı Pavlos Yeroulanos’un beğenisiyle projenin uluslararası boyuta taşındığını ifade etti.

Hürriyet, 16.07.2012

DEFİNE BULMA UMUDUYLA KAZDIĞI KUYUDA ÖLDÜ

 

 

Bolu'da, define bulma umuduyla kazı yapan 35 yaşındaki Nadir Kuyucu, yaklaşık 10 metre derinliğindeki kuyunun içinde jeneratörden çıkan gazdan zehirlenerek hayatını kaybetti.


Olay, dün akşam saatlerinde, Abant Tabiat Parkı yolu üzerinde bulunan Yavurambarı mevkiinde meydana geldi. İstanbul’dan define aramak için gelen Nadir Kuyucu, Naim Kahriman ve Selçuk İnalgaç ormanlık alanın içerisinde kazı yapmaya başladı. Yaklaşık 2 metre genişliğinde, 10 metre derinliğinde kazı yapan üç arkadaş, daha sonra kuyunun dibinden iç tarafa doğru kazıya devam etti. Nadir Kuyucu jeneratörden çıkan gazdan zehirlenerek baygınlık geçirdi. Naim Kahriman ve Selçuk İnalgaç kuyunun içerisinde Nadir Kuyucu’nun hareketsiz yattığını görünce jandarmaya ihbarda bulundu. İki kişi zehirli gaz nedeniyle kuyudan çıktı.

Jandarma ve 112 Acil ekipleri ormanlık alanın içerisinde yaklaşık bir saat olay yerini aradı. Güçlükle olay yerine gidilirken, Nadir Kuyucu’ya ulaşamayan ekipler, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nden yardım istedi. Kazı alanına ulaşan AFAD ekibi, kuyunun içerine inerek Nadir Kuyucu’nun cansız bedenini çıkardı. Kuyunun içerisinde kazı yapmak için kullanılan malzemeler de çıkarıldı. Nadir Kuyucu’nun cansız bedeni patika yollardan güçlükle aşağıya indirilerek otopsi yapılmak üzere Köroğlu Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

İstanbul’dan define aramak için bölgeye geldiklerini belirten Naim Kahriman, "Burada define olduğu söylendi. Kazı yapıyorduk, bu olay başımıza geldi. Umut dünyası" dedi.

Jandarma soruşturma başlatırken, Naim Kahriman ve Selçuk İnalgaç ifadeleri alınmak üzere Abant Jandarma Karakolu’na götürüldü.

Radikal, 16.07.2012

SİLİFKE'DE OLBA KAZISI BAŞLADI

 

 

Mersin’in Silifke İlçesi'ne bağlı Uzuncaburç beldesinin doğusunda bulunan Olba olarak adlandırılan Örenköy – Uğra bölgesinde 2012 yılı arkeolojik kazıları başladı.

 

TC Bakanlar Kurulu kararıyla Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Emel Erten başkanlığındaki kazılarda Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi olarak Adana Koruma Kurulu’ndan Arkeolog Suat Şahin görev alıyor. Bu çalışma döneminde, Olba’da tiyatro, manastır ve kült alanlarında arkeolojik kazıların yapılması planlanıyor.

 

Türkiye’de arkeolojik kazılarla tek süreli, bilimsel yayın olan uluslararası Seleucia Dergisi de bilim dünyasına Olba bölgesini tanıtıyor.

 

Olba Kazısında Prof.Dr. Emel Erten ile birlikte Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim elemanlarından Okutman Murat Özyıldırım, Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden aynı zamanda doktorasını yapmakta olan Öğretim Görevlisi Tuna Akçay ile Yüksek Lisans öğrencisi arkeologlar; Yavuz Yeğin, Muzaffer Yılmaz, Zeynel Şimşek, Ebru Yıldırım ve arkeolog Tayfun Eşki ile Recep Sezer Taşkıran, Ahmet Sayalı, Burak Erdem ve 40 işçi görev alıyor.

haberler.com, 16.07.2012

BAKAN GÜNAY'DAN ATATÜRK EVİ İSYANI

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Selanik’teki Atatürk Evi’nin durumuna isyan etti. “Atatürk’ün evini görünce dehşete düştüm” diyen Bakan Günay, içerideki bazı kıyafetler dışında hiçbir eşyanın Atatürk’le ilgisi olmadığını söyledi.

 

* Hiçbir eşyanın Atatürk’le ilgisi yok.
* Piyasadan alınmış, Atatürk’e aitmiş gibi sergileniyor.
* Serdar Bilgili sponsor oldu, yeni proje yapılıyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’nın, Yunanistan hükümeti ile uzun süren temaslarının ardından, Selanik’teki Atatürk Evi’nin işadamı Serdar Bilgili sponsorluğundaki restorasyon çalışmaları geçen ay başladı. Bakan Günay, restorasyon öncesinde Atatürk Evi ile ilgili olarak Hürriyet’e çarpıcı değerlendirmeler yaptı. “Selanik’e 2-3 yıl önce gittim. Atatürk’ün evini görünce dehşete düştüm” diyen Günay şöyle devam etti:

“Koltukların kolluk yerleri yırtılmış. Peki niye yırtılmış. Bu piyasadan alınmış bir koltuk. İstediğin ustayı çağır o koltukların yüzünü yenilet. Bu tarihi eşya değil. Kullandığı bir tek eşya yok. Son derece eskimiş, çağ dışı kalmış bir teşhir var. Bir kere o ev Selanik Belediyesi tarafından bize 1930’lu yıllarda verilmiş. İçinde daha önce başkaları oturmuş. O yüzden ev bir kuru yapı olarak verilmiş ve içerideki hiçbir eşyanın Atatürk’le ilgisi yok. Atatürk’e ait birkaç giyim eşyası dışında, bardak, çanak, tabak, karyola, koltuk, hiçbir şey özgün değil. Piyasadan toplanmış; fakat sanki Atatürk’e aitmiş gibi de yırtılmış koltuk yüzleri bile yenilenmeden eskimiş biçimde sergileniyor.

 

Kronolojik sergileme

Yeni baştan bir proje yaptık. O proje 1880 ve 1940’larda, yani 19’uncu yüzyılın sonu ile 20’inci yüzyılın arasında Balkanlarda ve Türkiye coğrafyasında ne oldu. Bu coğrafya içinde Manastır’dan Selanik’ten çıkan bir çocuk, askeri okul öğrencisi çağı dönemi dünyayı ne ölçüde etkiledi ve değiştirdi. Ancak bunu etrafındaki bütün bilgilerle birlikte; yani Balkanlarda, Yunanistan’da, Türkiye’de ne oldu ve bu evden çıkan çocuk bu dünyayı nasıl değiştirdi daha kronolojik, daha bilgi derinliği olan farklı çağdaş bir konsept ile sergilemeyi düşünüyoruz.

 

Bilgili sponsor oldu

Multivizyon gösterileri olacak. En az İngilizce, Yunanca ve Türkçe üç dilli olacak. Biz bununla ilgili bir proje hazırladık. Dışişleri Bakanlığı da bu projeyi bizimle paylaştı. İki bakanlık ve Yunanistan, üç merciden geçtiği için çok zaman kaybettik. Ben rica etmiştim bir özel teşebbüsten bir birimle çalışırsak işlerimiz daha modern ve hızlı gider diye. Serdar Bilgili sponsorluğu yüklendi. Orada yaptıklarımızın bir örneğini de Akaret’lerdeki Zübeyde Hanım’ın evinde yapacak. Bütün formaliteler bitti. Bu yaz içinde görmeye gideceğim.”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 15.07.2012

TÜRKİYE KAÇIRILAN SANAT ESERLERİNİN PEŞİNDE

 

 

Türkiye'nin, başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ve ABD'ye kaçırılan tarihi eserleri geri istemesi bu ülkelerde sıkıntıya yol açtı.

 

Cumhuriyetin kuruluşunun 100'üncü yılına rastlayan 2023'de dünyanın en büyük müzesi olarak Ankara'da 25 bin metrekare alan üzerinde inşa edilecek Medeniyetler Müzesi'nin donanımında kullanılacak eserler arasında, yaklaşık 100 yıl önce Türkiye'den çeşitli yollarla yurtdışına götürülen tarihi eserler de yer alacak.

 

Bu nedenle Türkiye Kültür Bakanlığı, ilgili ülkelerde Türkiye kökenli tarihi eserleri belirledikten sonra bu ülkelerden eserleri resmen talep etti.

 

Eserlerin iadesi ile ilgili uluslararası sıkıntıya yol açmak istemediklerini belirten Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, iadelerin gerçekleşmemesi durumunda yabancı arkeologların Türkiye'deki çalışmalarına son verilebileceğini söyleyerek, Türk hükümetinin bu konudaki kararlılığını ortaya koydu.

 

Ayrıca, uzman hukukçulardan oluşturulan yeni bir ekibin sadece bu işle görevlendirilmesi ise Türkiye'nin kararlılığını daha da belirgin hale getirdi. Buna karşın, Türkiye kökenli eserlerin sergilendiği müze yönetimlerindeyse tedirginlik hakim.

 

Berlin'de Bergama'dan kaçırılan antik kentin sergilendiği Pergamon Müzesi yönetimi, baskılar üzerine geçen yıl bir sfenksi Türkiye'ye iade etmişti. Ancak müzede sergilenen neredeyse tüm eserlerin Türkiye'den getirilmiş olması nedeniyle Pergamon yönetimi bu eserleri de iadeye mecbur kalmaktan endişe ediyor.

 

Sadece Pergamon Müzesi değil, yine Berlin'de çok sayıda Türkiye kökenli tarihi eseri barındıran Prusya Kültür Mirasları Vakfı da sıkıntılı. Türkiye bu müzeden de bazı eserleri resmen talep etti. Buna göre 2000 yıllık Afrodisyas Balıkçısı adlı mermer heykel, 13. yüzyıla ait Konya'dan götürülen bir seccade ve Ortaçağ mezar süsleri Almanya'dan istenen bazı tarihi eserler.

 

ABD'den ise Los Angeles'teki Getty Museum'dan 10 eser, Washington'daki Dumbarton Oaks Müzesi'nin en kıymetli eseri olan altıncı yüzyıldan kalma bir tabak isteniyor.

 

Cleveland Museum of Art'dan ise aralarında 5000 yıllık mermer figürü ve Hz. İsa'nın bir heykelinin de bulunduğu 22 tarihi eser resmen talep edildi. Ancak Türkiye'nin taleplerine karşın Avrupa ve ABD'li yetkililerin yanıtlarının ne olacağı tam olarak bilinmiyor.

Hürriyet, 15.07.2012

KÜLTÜRÜN DİĞER ADI: İTALYA

 

  

 

‘Coşkun Aral ile Avrupa Notları’ programını tasarlarken aklımıza gelen ilk ülke İtalya, ilk konu da ‘kültürün korunması çalışmaları’ydı. Ve sonunda yıllardır çekmek istediğimiz belgesel konusunu işleme fırsatı bulduk. Çekim bölgelerimiz Roma, Greve ve Floransa’ydı.

 

Avrupa’nın karanlık ortaçağında bir ışık gibi yükselen Rönesans’ın doğduğu topraklar, kıtayı tir tir titreten Osmanlı’ya karşı bir umut ışığı olmuştu. Eski Yunan ve Roma kültürünün canlanarak dönem koşullarıyla tekrar hayat bulması, özellikle resim ve heykel sanatında büyük bir atılım yarattı. Sanatın tekrar doğduğu bu çağ, aynı zamanda özgür düşüncenin ve yüksek bilim seviyesinin de ayak sesleriydi.

 

Roma’sız başlangıç olmaz Ekip olarak, İtalya gibi görkemli bir ülkenin kültürüne ve kültürü koruma çalışmalarına saygı duyuyorduk. Yola nereden başlayacağımızı düşündük. Ama zaten ‘bütün yollar Roma’ya çıktığı’ için ilk durağımız kendi kendini belirledi! Roma’sız bir başlangıç düşünülemezdi.


Roma İmparatorluğu’nun bu eşsiz başkenti, asırlar boyu dünyanın en güçlü şehriydi. İmparatorluğun gücü, antik dönemin en görkemli şehri Roma’da vücut buldu.

Bizi Roma’ya çeken bir unsur daha vardı: İstanbul. Roma İmparatorluğu’nun iki başkenti oldu. Biri Roma, diğeri İstanbul.


Sonu gelmeyen iktidar mücadelesinden ve imparatorluğun sınırlarını korumakta yaşanan sorunlardan ötürü imparatorluğun iki merkezden yürütülmesine karar verildikten sonra yeni bir başkent arayışına girilmişti. Öyle ya, Batı Roma’nın başkenti belliydi. Doğu Roma’nın başkenti aranırken İmparator Konstantin’in bir şartı vardı: “Roma gibi yedi tepeli olsun.” Çünkü pagan kültüründe yedi kutsaldı, uğurluydu. Yeni başkentin uzun yıllar dayanacak kadar bereketli ve uğurlu olması şarttı! Önce Truva ikinci başkent yapılmak istendi. Sonra Konstantin, Nikomedya’ yı, yani bugünkü İzmit’i düşündü. Ama sonunda tam da istedikleri yer bulundu. Doğuya yakın, korunması kolay, büyük bir doğal limana sahip (Haliç) ve hem de yedi tepeli! Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu yeni başkentine kurucusunun adı verildi: Konstantinopolis (MÖ 330). Bu arada ‘Bizans’ değil, ‘Doğu Roma İmparatorluğu’ diyorum, çünkü Alman tarihçi Hieronymous Wolf, ‘Bizans’ adını ilk kez 1557’de yazdığı bir makalede kullanmıştır. Yani Doğu Roma, Osmanlı’nın tabiriyle ‘Rum İmparatorluğu’, sona erdiği gün hiç kimse Bizans’tan haberdar değildi.

Batı Roma yıkıldıktan sonra yeni başkentte devam etti Roma İmparatorluğu. Roma şehri de derin bir sessizliğe büründü. Prensliklere bölünen İtalya, asırlar süren çekişmelere sahne oldu (İtalya’nın yeniden birleşmesi ancak 1886’da gerçekleşti). Fakat Roma’nın bir şansı vardı: Vatikan’la birlikte Hıristiyanlığın başkenti olmuştu. Çevresindeki çekişmelerden Papalık sayesinde nispeten korunmuştu. Ama ikinci başkent İstanbul tüm ihtişamıyla yükselmişti. Roma’nın gücü artık Konstantinopolis’teydi. Ama gün geldi, o da gücünü yitirdi. 1453’te Osmanlı himayesine girmişti. Türklerin Avrupa’yı baskı altına aldığı bu dönemde Doğu Romalı sanatçılar, özellikle mozaik sanatçıları (Doğu Roma, mozaik alanında eşsiz eserler bırakıyordu), önce Sicilya, sonra da tüm İtalya’ya yayıldılar. Özellikle Palermo’da yaptıkları mozaiklerle, unutulan Roma ve Yunan sanatı yeniden vücut buldu. Buna dönemin koşul ve imkanları da eklenince Avrupa’da Rönesans başladı. Roma Konstantinopolis’i doğurmuştu, o da Avrupa kültürünün tekrar oluşumunu, yani Rönesans’ı doğurdu.





Tarihi korumak deyince...
Bir de Roma’nın kuruluşunun hikayesi var tabii… Roma ikinci başkentini ararken, ilk olarak Truva’yı düşündü demiştim. Neden mi?


Çünkü Eski Roma’nın kuruluş efsanesi (Romulus ve Remus) Anadolu’da, Truva’da başlar. Meşhur Truva Savaşı’ndan kaçan Hektor’un kuzeni Aeneas ve Truvalılar yeni bir yurt ararlar kendilerine. Birçok yere kısa süreli konuk olduktan sonra şimdiki Roma’nın çevresine yerleşirler. Uzun süren taht kavgalarının sonunda Aeneas’ın torunları Romulus ve Remus, Roma’yı kurarlar. Yani Roma’da bir Anadolu parmağı vardır! Nereden bakarsanız bakın aslında birbirine çok yakın iki halkız!

İşte bu ilişkiler yüzünden belki de Türklerin kendini en yakın hissettiği ülkedir İtalya. Özellikle Roma sokaklarında dolaştığınızda İstanbul’dan izler görürsünüz. Ama tek farkla; Roma’da tarih özenle korunur. İtalya’nın en büyük zenginliği, geçmişidir.

İtalya, yılda 45 milyon turist ağırlayan dünyanın en önemli turizm ülkelerinden biri. İtalya, turizm gelirinin neredeyse tamamını kültüre borçlu. Tarih, sanat, yemek, yaşam... İtalya, modern yaşamla geçmişi harmanlamış bir ülke. Özellikle restorasyon konusunda yapılan çalışmalarda çok başarılı. Yüzlerce yıllık eserler her zaman bakımda. Ziyaretçilere engel olmadan yapılan çalışmalar, tamamen bilimsel yöntemlerle sürdürülüyor.

Restorasyonda çalışacak kişiler zor bir eğitim sürecinin sonunda özenle seçiliyor. En az beş yıl süren bu eğitimi alanlar, restorasyon çalışmalarına katılıyor. Çok aradık ama müteahhide verilen bir restorasyonu en ücra köşelerde bile bulamadık! Demek ki bu konuda dünyadaki tek örnek Türkiye!

Firenze’den başkası yalan
İtalya’da bir sonraki durağımız, Dante’nin, Michelangelo’nun, Medici ailesinin şehri ve Rönesans’ın doğum yeri olan muhteşem Firenze, yani Floransa’ydı! Sanatın ve kültürün her köşede karşıma çıktığı bu büyülü şehre ilk kez yolum düştü. Ve artık benim için ‘old town’ (eski şehir) kavramı bitti. Floransa’nın olduğu bir dünyada, Prag, Viyana, Varşova, Budapeşte, Paris gibi diğer tüm şehirlerin ‘eski şehri’ sıradan.


Sadece kültür, binalar, resim, heykel değil... Özellikle yemekle beraber ortaya çıkan büyük bir kültüre sahip İtalya. Güçlü ‘fast food’ zincirlerinin giremediği ülkede hiç kötü yemek yemedik. Sakin ve yavaş ama her malzemesi kaliteli, muhteşem tatlar... İtalyan mutfağını korumak için yapılan çalışmaların en önemli adımı da organik kalmaya çalışmaları. Özellikle Toskana bölgesinde organik restoranlar bulmak mümkün. Ayrıca organik ürünler satan dondurmacı, makarnacı vb. birçok dükkan da mevcut.

 






Programa başlarken Coşkun Aral, Roma’daki ‘Aşk Çeşmesi’ne dilek parası atmıştı. Rivayete göre, çeşmeye para atanlar tekrar gelirmiş Roma’ya! Biz de anons sırasında 6-7 kere para attık. Herhalde tekrar gelişimizi garantilemişizdir. Zira doyamadık muhteşem İtalya’ya!

 

Toskana Vadisi’nde keyifli bir ‘cittaslow’ deneyimi yaşamak
İtalya’daki duraklarımızdan biri de ‘cittaslow’ (sakin şehir) ve ‘slow food’ (yavaş yemek) kavramlarını ortaya koyan İtalyan kasabası Greve’ydi. Tüm dünyayı sararak geleneksel kültürleri tehdit eden ‘fast food’ kavramına karşı çıkanlar, önce ‘slow food’ akımını başlattılar. Greve’nin eski belediye başkanı Paolo Saturnini’nin 1999’da başlattığı ‘Cittaslow’ hareketiyle de ‘cittaslow’ kavramı geliştirildi. Şimdi dünyada 25 ülkede 150’den fazla üyesi bulunan bu akımı Türkiye’de takip eden yerler de mevcut: Seferihisar, Akyaka, Gökçeada, Taraklı, Yenipazar, Yalvaç. Greve’de yaşam gerçekten de sakin ve bir o kadar da sağlıklı. Toskana bölgesinin bu küçük kasabası, keyifli ve kaliteli yaşamın nasıl gerçekleşebildiğinin kanıtı. İlla ki havanın kurşun gibi ağır olması gerekmiyormuş yaşamak için! Keyifli ve sağlıklı yaşamak da mümkünmüş. Hem de modern hayata devam ederken...





Medici ailesinden İtalya’ya miras kalan bir gelenek
1966’da yaşadığı son büyük sel felaketinin ardından neredeyse tüm sanat eserleri sel suları altında kalan Floransa, restorasyon konusunda dünyanın en önemli şehri. 13. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa’da yaşamış en güçlü ailelerden olan Medici’ler sayesinde ortaya çıkan ‘burjuva’ kavramının hala sürdüğü bu şehri yakından izlemek gerek. Zira 1966’da sel sularına maruz kalan eserler hala restore ediliyor. Yıllar süren ve milyonlarca euroya mal olan bu çalışmalar, sadece devletin ve AB’nin desteğiyle yapılamayacak kadar büyük maliyette! İşte burada Medici ailesinden gelen bir gelenek ortaya çıkıyor. Ülkedeki güçlü aileler, eserlerin restorasyonunu yüklenerek tüm masraflarını karşılıyor. Bu sayede yüzlerce eser kurtulurken, Floransa da şaşaalı günlerine döndü.

 

  

Radikal, Haber: Vedat Atasoy, 15.07.2012

TESADÜFLE BAŞLAYAN KAZI ARKEOPARK OLUYOR

 

İzmir Urla'nın İskele Mahallesi'nde 13 yıl önce hava fotoğrafında görülen lekelerin ne olduğunun merak edilmesiyle başlayan Türkiye'nin ilk sualtı kazı macerasında, yeni bir aşamaya gelindi. Limantepe Kazı Başkanı Prof.Dr. Hayat Erkanal, buranın insanoğlunun avcı toplayıcı dönemden üretici topluma ilk kez dönüştüğü yerlerden birisi olduğunu, Roma dönemine kadar 6 bin yıllık kesintisiz yerleşimin bulunduğunu söyledi. Erkanal , "Özellikle turistlerin ilgisi çok fazla. Biz de bunu bir programa bağladık. Acenteler belli günlerde turistleri getiriyor. Ayrıca gruplar önceden randevu alarak ziyarette bulunabiliyor. Bu ilgi bizi arkeopark projesini yapmaya yöneltti. Urla Belediyesi 11 dönümlük bir alanı tahsis etti. Koç Vakfı desteğiyle bir arkeopark oluşturacağız" dedi.

Sabah, 15.07.2012

KAYIP LAHİT BAHÇEDE BULUNDU

 

 

İstanbul Avcılar’daki Tahtakale Mahallesi’nde, İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanlarınca ‘Spradon’ antik kenti olarak nitelendirilen 1. derece arkeolojik sit alanı ile ilgili kavga büyüyor. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) konut alanı olarak ayrılan arazinin sit alanı olmasına karşı çıkarak müzeyi yalan rapor hazırlamakla suçladı. Hatta bir arkeolog ve iki sanat tarihçisine araziyi inceleten TOKİ, Spradon ismiyle bir antik kent olmadığını, lahit kapağının da ‘hayal ürünü’ olduğunu ileri sürdü. İstanbul 1 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu üyeleri ise yerinde yaptıkları incelemede lahit kapağının yerinde olmadığını saptadı. Müze zor durumda kaldı. Planlarda lahit kapağı gösteriliyordu, ancak tarihi kapak sırra kadem basmıştı. Gece gündüz aylarca kapağın izini takip ettiler. Sonunda kapak bulunması gereken yerden 1 kilometre uzakta, bir çobanın evinin bahçesinde ortaya çıktı. Lahit kapağı bulunmuş, müze onurunu kurtarmıştı. Ve şimdi tüm arazi kazılmaya başlandı.

 

TOKİ dalga geçti

İstanbul Arkeoloji Müzesi ile TOKİ arasında Avcılar İlçesi Tahtakale Mahallesi Ispartakule mevkiinde sit kavgası 2 yıldır sürüyor. Müze uzmanlarının “Spradon antik kentinin bulunduğu alanın komşu parsellerinde yüzey buluntularının bu adalara doğru yayılım gösterdiği belirlenmiştir. Çok sayıda kaçak define kazısı ve kaçak çukurlara rastlanılmıştır. Bir adet kireç taşı sütun başlığı, bir adet blok üzerinde haç motifi parça, bezemeli mimari yapı elemanları tespit edilmiş. Buluntuların antik kentin 501, 508, 509 adaların batısına doğru yoğunluk gösterdiği, yüzeydeki mimari buluntuların da insitü olmadığı belirlenmiştir” şeklinde verdikleri rapor ile arazide arkeolojik sit alanı genişletildi. Ancak TOKİ müzenin bu raporuna itibar etmeyerek bağımsız bir rapor hazırlattı. Arkeolog Prof.Dr. Sümer Atasoy, sanat tarihçiler Yrd. Doç.Dr. Ahmet Vefa Çobanoğlu ile Hayri Fehmi Yılmaz hazırladıkları raporda İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanlarının Spradon antik kenti olarak tespit ettiği yerin Spradon olmadığını ileri sürdü. Raporda lahitle ilgili de şöyle denildi: “3. derece sit alanı olarak karar verilen alanda karar eki haritada lahit olarak belirtilen yerde lahte ait bir veri yoktur. Haritaya işlenen bu bilgi somut bir veriye de dayanmamaktadır. Sözü edilen lahit kapağının varlığı, ne zaman bulunduğu, ne zaman bölgeden uzaklaştırıldığı ve sonrasındaki akıbeti de meçhuldür. Sözlü bilgiye göre varlığı düşünülen ve kolayca taşınabildiği anlaşılan bu lahit/lahit kapağının bölgede ve çevresinde bugün izlenebilen kalıntılarla bir bağı kurulamadığı için bölgeye daha önce dışarıdan getirilmiş olabileceği de göz ardı edilmemelidir.’’

 

Arkeoloji Müzesi suçlandı

Tüm bu gelişmeler üzerine TOKi Koruma Kurulu’na başvurarak arazinin sit alanından çıkarılmasını istedi. Kurul bağımsız raporu gündeme almadı. Ancak TOKİ bu kez Kültür ve Turizm Bakanlığı’na hem kurulu hem de müzeyi şikayet etti. Bakanlık devreye girince de Koruma Kurulu üyeleri araziye çıkarak yerinde incelemede bulundu. Yapılan incelemede kurul üyelerinin de aklı karışmıştı. Çünkü TOKİ raporunda da iddia edildiği gibi lahit kapağı planlarda işlendiği yerde görülmüyordu. Yine planlarda varlığı gösterilen mimari parçalar, arkeolojik buluntular ortada yoktu. Arazinin hemen her köşesi defineci çukuru ile doluydu. Koruma Kurulu ilk toplantıda konuyu gündeme aldı. İstanbul Arkeoloji Müzesi olmayan lahit kapağını sit haritalarına işletmekle suçlandı.

 

Çobanın evinin bahçesinde bulundu!

İstanbul Arkeoloji Müzesi bu durumu onur mücadelesi haline getirdi. Lahit kapağını plana işleten 2 uzmana ulaşıldı. Uzmanlardan biri üniversiteye geçmiş, diğeri ise lisans eğitimi için İngiltere’ye gitmişti. Her iki uzmanda lahit kapağını gördüklerini ileri sürüyordu. Ancak tonlarca ağırlıktaki tarihi kapak yer yarılmış sanki içine girmişti. Müze kapağı bulamaz ise TOKİ haklı çıkacak, arazi sit alanından çıkacaktı. Hem bir antik kent yok edilecek hem de müzenin imajı yerle bir olacaktı. Müze uzmanları lahit kapağı için tüm gücüyle araştırmaya başladı. Bölge didik didik arandı. Definecilerin uğrak yeri olan antik kentte müzenin tahmini definecilerin çaldığı yönündeydi. Uzmanlar çevredeki evlerin bahçelerini, dere yataklarını dip köşe aramaya başladı. Geçen haziran ayının son haftasında ilk görüldüğü yerden yaklaşık 1 kilometre uzaklıktaki bölgede çobanlık yapan Adem Yiğit isimli şahsın evinin bahçesinde bulundu. Müze uzmanlarının görüştüğü Adem Yiğit “Ben getirmedim, bir sabah burada olduğunu gördüm, ne işe yaradığını da bilmem” dedi. Müze uzmanları hemen rapor tuttu.

 

Raporda şöyle denildi: “Lahit kapağının bulunduğu Adem Yiğit isimli şahsın Süphan Sokak No: 18 Avcılar adresine gidilmiştir. Evin dış kısmında bulunan, yerel taştan yapılmış olan lahit kapağı semer damlı ve köşe akroterlerine sahip olup, 1.90 m uzunluğunda, 0.95 m genişliğinde ve 0.60 m yüksekliğindedir. Eser sağlam durumda olmakla birlikte üzerinde aşınma ve tahribat izi görülmektedir. İşleniş özellikleri ile Roma - Geç Roma dönemine ait olduğu anlaşılmakta olan lahit kapağının herhangi bir zarar görmemesi ve güvenliğinin sağlanması ilgili adreste bulunanlara bildirilmiş olup lahit kapağının güvenliği için acilen müzemize getirilmesi gerekmektedir.”

 

Hem onur hem antik kent kurtuldu!

Müze hem onurunu hem de bir antik kentin yok oluşunu kurtardı. Lahit kapağının bulunması üzerine arazide kurtarma kazıları da yeniden başladı. Lahtin bulunduğu alanda yeni mezar buluntuları çıkmaya başladı. Bir süre daha devam edecek kazılar sonunda alanın 1. derece arkeolojik sit olarak kalması yönünde rapor hazırlanarak Koruma Kurulu’na sunulacak. Kurul aksi yönde karar vermez ise TOKİ’nin bu bölgede konut yapma hayalleri de son bulacak.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 15.07.2012

FATİH'TE SAĞLIK MERKEZİ KAPATILDI, HALK İSYAN ETTİ

 

 

Fatih’te 70 yıldır Merkez Sağlık Ocağı ve İstanbul Verem Savaş Dispanseri olarak faaliyet gösteren 450 yıllık Semiz Ali Paşa Medresesi, sağlık faaliyetine son verilerek, 49 yıllığına AKP’li eski vekil Turan Kıratlı’nın başkanı olduğu Bilim ve İnsan Vakfı’na devredildi. Sağlık ocağına 15 gün önce Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve kiracı vakıftan yetkililer gelerek merkezi mühürlemek istedi. Bölge halkının olayı duyup toplanması ve doktorların girişimiyle tarihi binayı boşaltmak için 20 Temmuz’a kadar süre verildi.

 

Karar, Fatih sakinlerini isyan ettirdi, toplanan binlerce imza Fatih Belediye Başkanlığı ve Sağlık Bakanlığı’na verildi. İstanbul’da yurt binaları ve Kuran akademisi bulunan, Kuran kursları düzenleyen Bilim ve İnsan Vakfı’nın başkanı Turan Kıratlı binanın medrese olduğunu hatırlatarak, “Yap-işlet-devret modeliyle kiraladık. Vakıf kültür merkezi olacak, konferanslar verilecek, eğitim amaçlı kullanılacak” dedi. 

 

Fatihlilerin en eski sağlık merkezi olan Merkez Sağlık Ocağı’nın kapatılması süreci, tarihi binanın kubbelerindeki kurşunların geçen yıl çalınmasıyla başladı. Hırsızlığın ardından zaten uzun süredir tamirat bekleyen tarihi binanın sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı’ndan binayı onarmasını istedi. Restorasyon için bakanlıktan ses çıkmayınca Vakıflar tarihi binayı başka kuruluşa kiralama arayışına girdi. Bina 3 ay önce 49 yıllığına Bilim ve İnsan Vakfı’na kiralanırken, kararın Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından onaylandığı bildirildi.

 

15 gün önce sağlık ocağına gelen Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve kiracı Bilim ve İnsan Vakfı’ndan yetkilileri sağlık merkezini mühürlemek istedi. Çevredeki esnaf ve halk tepki gösterinde polis çağrıldı, gerginlik yaşandı. Binanın boşaltılması için 20 Temmuz 2012’ye kadar süre verildi. Taşıma kararının geri alınmasını istedi ancak sağlık merkezinin yeni yeri olarak tarihi binaya yakın bir binanın arandığı belirtildi.

 

Mimar  Sinan’ın eseri

Semiz Ali Paşa ya da Zincirlikuyu Medresesi olarak bilinen bina Mimar Sinan’ın eseri. 1558-1559 tarihlerinde inşa ettiği biliniyor. Fatih’in kalbi Fevzi Paşa Caddesi üzerinde bulunan medreseyi Kanuni Sultan Süleyman’ın veziriazamlarından Bosna Hersek doğumlu Semiz Ali Paşa yaptırmış. Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan, eşi Rüstem Paşa’nın ölümünden sonra iriliği ve esprili kişiliği ile ünlü Semiz Ali Paşa’yla evlenmek istemiş ama Paşa bu teklifi reddetmiş. 1729 Balat yangını ve 1894 depreminde hasar görüp onarılan bina, İstanbul Verem Savaş Dispanseri ve Fatih Sağlık Ocağı olarak hizmet verdi. Binada 5 aile hekimi görev yapıyor ve yaklaşık 25 bin SSK’lı bu ocaktan yararlanıyor.

 

Tarihi dokuya uygun kullanacağız

Tarihi binanın yeni sahibi Bilim ve İnsan Vakfı, başkanı ve faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Vakfın internet sitesinde, “Faaliyetlerine 2006’da başlayan Bilim ve İnsan Vakfı bir varlık olarak insanın bütün yönleri ile toplum içerisinde gelişimini sağlayacak her türlü sosyal, kültürel ve dini değerlerin kazanımına öncülük etmeyi hedefliyor” deniliyor. Dini gerekçelerle yardım ve burs talep eden vakfın Özel Hicret Yüksek Öğretim Öğrenci Yurdu, Özel Aydos Orta Öğretim Erkek Öğrenci Yurdu, Özel Başakşehir Orta Öğretim Erkek Öğrenci Yurdu adını taşıyan yurtları var. Elmalılı M. Hamdi Yazır Kur’an Akademisi adıyla bir okulu bulunan vakıf, Başakşehir’deki iki caminin Kuran kursuna yardım yapıyor. Süleymancılar olarak bilinen cemaate ait vakfın başkanı ise 23. Dönem AKP Kırıkkale Milletvekili Turan Kıratlı. Kıratlı, “Bina bize tahsis edildi. Yap-işlet-devret modeliyle kiraladık. Orayı restore edip vakıf kültür merkezi yapacağız. Orası medresedir, tarihi dokusuna uygun kullanacağız, el sanatları sergilenecek, konferanslar düzenlenecek, eğitim faaliyeti yürütülecek” dedi.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 15.07.2012

SAKIZ'DA HOMEROS'LA BULUŞMA

 
Dünü ve yarını bir kenara koydum, yüzüm Anadoluya dönük, taşa oturdum. Gözlerimi kapadım. Az sonra sağ omuzumda bir elin ağırlığını hissettim. Ardından Homeros'un sesini duydum: "Hoşgeldin"

 

Yazmayı çok sevdiğim halde epeydir elim tutulmuştu adeta, başladığım yazılar bitmiyordu. Bilgisayarımı her açışta birkaç satırlık taslaklar bana haince göz kırpıyor, bu yüzden duyduğum sıkıntı günden güne artıyordu. Ta ki Homeros bir gece bana görünene kadar. ‘İlyada’, ‘Odyssea’ gibi devasa metinlerin babası olan üstat bir gece rüyama girdi. Rüyamda, ikimiz Sakız Adası’nda bir kayada oturuyorduk. Gözleri görmeyen Homeros bir elinde lirini tutuyordu, öbür elini omuzuma atmıştı, birlikte karşı kıyıdaki Eritrai’ye, yani Ildırı’ya bakıyorduk. Üstat tam eğilip kulağıma bir şey söyleyecekken uyandım. İlk yaptığım şey sana rüyamı anlatmak oldu, arkasından hemen Sakız Adası’na bir yolculuk ayarladık. İyi de, Sakız koca bir ada, Homeros’u onlarca köyden hangisinde bulacağız? Sana rica ettim, gözünü kapatıp elindeki kalemi haritanın üzerine gezdirdin, rastgele bir yere koydun, kalacağımız köyü seçtik: Vrondatos.


Sabah Çeşme’den feribota bindik, bir saatte Sakız’a vardık. Adanın adı Yunanca’da Xios idi, Batı dillerinde ise Chios. Limanın hemen yanındaki şirketten araba kiralayıp önce Sakız kasabasını gezdik. Adanın Anadolu ’ya uzaklığı 10 milin altında idi, en yakın yerde mesafe dört mile iniyordu. Hava açıktı, kıyıdan bakınca Çeşme sahilleri, dağlar, tepeler, Ildırı’dan Karaburun’a, yani kuzeye giden yollar net olarak görünüyordu. Adada dükkanların başköşelerini hala, yüzyıllardır adanın temel zenginlik kaynağı olan sakız ürünleri süslüyordu: Kozmetikler, yiyecekler... Başka yerli ürünler de vardı vitrinlerde: Zeytinyağı, uzo, şarap ... Dükkan turunu dönüşe bırakıp kuzeye yöneldik, birkaç kilometre ötede, Vrontados’taki otelimize yerleştik.

 

Öğretmenin kayası Otelin hemen yakınında bir tabela vardı: Daskalopetra. Bu ismin anlamını öğrendiğimizde bu köye gelişimizin hikmeti belli oldu. Yunanca “öğretmenin kayası” anlamına gelen Daskalopetra’nın bir adı da “Homeros’un kayası” idi. Homeros’un memleketi olduğu iddia edilen yedi yerden birinin İzmir , bir diğerinin Sakız olduğunu biliyordum. Sakızlılar üstadın burada bir okul kurduğunu, elinde liriyle kayasının üzerinde öğrencilerine dersler verdiğini söylüyorlardı. Sen Daskalopetra’nın harika plajında denize girerken, ben hemen yakındaki Daskalopetra’yı ziyarete gittim. Orada beni yeni bir sürpriz bekliyordu: Tabelaya göre burası aynı zamanda bir Kibele tapım yeriydi. Kaya milattan kimbilir kaç yüzyıl önce yuvarlak bir plato şeklinde düzenlenmişti. Batısında görkemli yüksek dağlar, doğusunda çamlar arasından görünen deniz, karşıda Çeşme - Ildırı kıyıları ve denizden gelen meltem ile burası benzersiz bir mekan olmuştu. Çevrede oturma sıralarının kalıntıları vardı, ortada ise bir zamanlar bir heykel olduğu anlaşılan, ama bugün epeyce aşınmış bir çıkıntı dikkat çekiyordu. Daha sonra öğrenecektim ki bu kaya anıtı kaydeden ilk Batılı gezgin Richard Chandler, 1765’te gördüğü bu çıkıntıyı iki yanında ve arka yüzünde aslanlar bulunan bir Kibele heykeli olarak yorumlamış.


Dünü ve yarını bir kenara koydum, yüzüm Anadolu ’ya dönük, taşa oturdum. Gözlerimi kapadım. Az sonra sağ omuzumda bir elin ağırlığını hissettim. Ardından Homeros’un sesini duydum: “Hoşgeldin. Foça’da yaşarken bana yatacak yer, yiyecek veren, karşılığında şiirlerimi kaydeden Thestorides’in bir gün gizlice Sakız’a göçtüğünü duydum. Daha sonra işittim ki benim şiirlerimi kendisininmiş gibi okuyup hem para, hem ün kazanmış. Bunun üzerine Eritrai’li denizcilerin yardımıyla Sakız’a geldim. Okul kurdum, gençlere dersler verdim burada. Sakız bana yaradı, burada evlendim, çoluk çocuk sahibi oldum. Bu kaya aslında bir ana tanrıçanın mekanıydı, adı Rea mıydı, Kibele mi tam hatırlamıyorum. Ama onunla aramız çok iyiydi. Uzun yaz günleri ikindi vakti dersi keser öğrencileri gönderirdim. Yalnız başıma, yüzüm denize dönük otururken ana tanrıçanın varlığını hissederdim. Meltemle birlikte o da bir esinti halinde gelir, elini omuzuma atar, yumuşak bir sesle bana eski masalları anlatmaya başlardı. O an benim kör gözlerim de açılırdı, karşı kıyıyı görmeye başlardım.” Benim gözlerimse hala kapalıydı. İçimden, “Ah,” dedim, “Karşı kıyıda da böyle bir kaya olsa, oraya oturanların da gözleri meltemle açılsa, buraları, adaları görebilir hale gelseler. Eminim o zaman iki yaka arasında hiç fark olmadığını anlarlardı.”
 

Geldiğimize değdi
Sakız’da gezecek çok köy vardı. Birkaçını sayayım: Seramik merkezi Armolia, ilginç duvar desenleriyle Pirgi, ortaçağ kalesinin dehliz gibi sokaklarıyla Mesta, 1822 kıyımında halkı topluca yamaçtan atlayıp intihar etmiş ıssız Anavatos, adanın batı kıyısındaki harika koyu ile Lithi. Ama hepsinden önce, Sakız kasabasına 15 km. uzaklıktaki Nea Moni’den söz etmek gerek. UNESCO’nun kültür mirası listesindeki Nea Moni’nin adı Yeni Manastır demek. Fakat burası manastırdan öte bir yer, çepeçevre yemyeşil tepelerin ortasında dini, daha doğrusu ruhani bir merkez. Konstantin IX, gençliğinde sürgün edildiği bu bölgede ilerde Bizans’a imparator olacağını bilen rahiplere verdiği sözü tutmuş, bu manastırı kurmuş, tarih: 11. yüzyıl. Daha sonra manastır büyümüş, gelişmiş, el yazması kitapların çoğaltıldığı bir kültür merkezi olmuş. Bugün de mozaikleriyle tanınıyor. Adada bir günümüzü buraları gezerek geçirdik.


Dönüş feribotunda ikimiz de yorgunduk. Bu kez omuzumda senin elin vardı. Kulağıma fısıldadın: “Geldiğimize değdi mi?” Sana, “Değdi” dedim, “Çünkü kayada birlikte otururken Homeros bana bir sır verdi.” Ardından üstadın sözlerini tekrarladım: “Başlangıçtaki emrin ‘oku’ olduğunu söylerler ama bu yanlıştır. Yazılmış bir şey yoksa neyi okuyacaksın? Gerçekte ilk emrin ‘yaz’ olduğunu unutma.” Eve dönüp klavyenin başına oturana kadar bu öğüdün yararı olacağından emin değildim, ama bu yazıyı bitirebildiğime göre öğüt işe yaradı demektir.

Radikal İki, Yazı: Caner Fidaner, 15.07.2012

ERDOĞAN SİLUETİ

 

 

Televizyon programlarında, gazete köşelerinde Başbakan Erdoğan ’ın isteğiyle planlanan Çamlıca camisi için “Bir dini eseri laiklik-şeriat ekseninde değil, içeriğiyle, mimarisiyle tartışabiliyoruz” diye mutlu olunabiliyor. Bu bile bir mutluluk vesilesi olabiliyorsa, tartışalım. Hele de Çamlıca’nın zemini üzerinde yükselecek yapının şeklini şemalini tartışmak bizi tali zeminlere taşımayacaksa...

Örneğin gerçek zemindeki “Üsküdar’da bu ölçekte bir camiye ihtiyaç var mı?” sorusuna cevap verebilecek ise... İstanbul ’un en yüksek tepesine inşa edilecek şey, mevcut kentsel sit statüsünün gerektirdiği gibi bir park ya da din dışındaki bir ihtiyacı karşılamaya yönelik bir kamu binası olsaydı bu mutlulukla da müşerref olamayacaktık.


Gelgelelim Çamlıca cami için “Başbakanımızın Kandilli El Sanatları Merkezi’nin açılışında söylediklerinin dışında hiçbir beyanatı yok” diyen Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara’ya göre “caminin mimarisini tartışmaya açan” isim bizzat Başbakan Erdoğan (CNNTürk, Ne oluyor, 5 Temmuz). Başkan’ın bu iki cümleyi aynı anda sarf etmesi çok ilginç. Çünkü Erdoğan’ın o konuşmada konu hakkında söylediği yegane şey “Çamlıca’da 15 bin metrekare üzerinde bir cami yapacağız” ve “İnşallah bu dev cami İstanbul ’un her yerinden görünecek şekilde dizayn edildi”. Tasarımı hakkında fikir beyan edebilme fikri bile mutluluk kaynağı bir cami, halihazırda zaten “dizayn edilmiş” ise, mutlu olma olasılığını dev Çamlıca camisinden daha küçük ölçeklerde aramaktan başka çare kalmıyor.


Doğrusu Başbakan’ın mimari kaygıları olduğu konusunda emin değilim. Ama, Erdoğan’ın bu caminin “15 bin metrekareye oturması, devliği ve İstanbul ’un her yerinden görünmesine duyduğu tutkunun, yine kendi tabiriyle en az “ İstanbul aşkı” kadar derin olduğundan şüphem yok. Kahramanmaraş’ta yaptığı Abdülhamit Han Camii Erdoğan tarafından çok beğenilmesi üzerine İstanbul ’a transfer edilen ve 20 gündür proje üzerinde çalışan Mimar Hacı Mehmet Güner “Başbakanımızın basında açıkladığı bilgiler çerçevesinde hareket ediyoruz” dediğine göre caminin mimarı Erdoğan’dır. Kalfalarından, ustalık dönemini taçlandıracak bir cami istiyor.
 

Kalfalık dönemi
Ustanın kalfalık ve hatta çıraklık dönemlerini hatırlayalım. Her iki dönem de bizi onun Maçka’daki Süzer Plaza, daha çok bilinen takma ismiyle Gökkafes’i yükseltmemek için mücadele ettiği günlere götürüyor. Söylediğim gibi, Erdoğan’ın mimari kaygıları olup olmadığından emin değilim. Ama belediye başkanlığı döneminde yıktırmak için uğraştığı, Başbakanlığında da adımını atmayarak kendinden mahrum ettiği Gökkafes, Erdoğan’ın tavır koyduğu tek mimari örneği olduğu için önemli.


Bakın, 1998’de İBB Başkanıyken konuk olduğu Milliyet gazetesi yazarlarına Gökkafes için neler söylüyor: “Sahibine [Mustafa Süzer] yalvardığım, durdurun dediğim günler oldu. Ama maalesef 41 kat iddiası var. Bıktım ama hukuki mücadelemi sürdürüyorum. Yetkim olsa canına okuyacağım.” (Milliyet, 6 Ağustos 1998) Erdoğan’ın doğrudan Gökkafes’in İstanbul ’un siluetine “katkısı”yla ilgili bir beyanatına rastlamadım. Gelgelelim memurları onun adına “siluet sıkıntısını” dile getirdiler: “Büyükşehir Belediye yetkilileri, İstanbul ’da çevre kirliliği yaratan, silueti bozan Gökkafes’in yıkılması için hukuki mücadelelerini sürdüreceğini kaydetti.” (Milliyet, 5 Ağustos 1998) Kalfalık dönemine denk gelen 2004’te ise, Erdoğan’ı vekaleten Sermaye Piyasası Kurulu ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği’nin Gökkafes’teki toplantısına katılan Başkaban Yardımcısı Abdüllatif Şener şunu söylüyor: “Gökkafes dışarıdan bakınca İstanbul ’un güzelliğini kapatıyor” (Zaman, 10 Kasım 2004). Görünüşe göre Gökkafes, bakanından yerel yöneticisine hemen tüm AKP bürokratlarının içine dert oldu. Diplomalı mimar Kadir Topbaş , Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra verdiği ilk röportajlardan birinde Ahmet Tulgar’ın “Süleymaniye’nin sahibi bir şehrin mimar belediye başkanı olarak, size gerekli araçları verseler çok bina yıkar mısınız?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Siz bizi takip edin. İstanbul ’un silueti olan tarihi yarımada da, Galata bölgesi de bozuldu. Buna Hilton Oteli, stadyum, Swiss Otel, Park Otel, Gökkafes, Odakule dahil. Galata Kulesi ’yle yarışan her şey dahil. Bunlar yanlış ama zamanında yapılmış” (Milliyet, 11 Nisan 2004).


Maalesef diplomalı mimarı da takip ettik. O da, belki de kendisi için Galata Kulesi ’nden daha muteber Süleymaniye Camii’nin minareleri arasından Zeytinburnu’ndaki Onaltı Dokuz gökdelenlerinin yükselişini ve kentin klasik siluetinin delinişini izledi. Sonra da “Öngörülememiş demek ki... Maalesef orada bir şeylik var” dedi. Oysa İBB’nin Planlama Müdürlüğü’nde çalışan memurları öngörmüş ve uyarmıştı: “...parseldeki yapılaşmanın İstanbul ’un siluetini nasıl etkileyeceği anlaşılamamaktadır” demişlerdi. Topbaş takibinden de elimizde maalesef, yargının engellediği Dubai Towers hariç, her iki kıtada da altüst edilen bir İstanbul silueti kaldı.
 

Buradan yalvarıyorum
Benim de yetkim yok. Ama tıpkı merhum Süzer’e yalvardığı gibi ben de Erdoğan’a yalvarabilirim. “Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları kışla inşası için kesme. Çünkü testere senin elinde. Yeni Sulukule’ler, yeni mağduriyetler yaratma. Çünkü kentsel dönüşümü hazırlayan kanun yapıcı da senin elinde. Süleymaniye Camii kara tarafından gökdelenlerle, deniz tarafından da metro köprüsüyle kuşatılıyor. Çok önemsediğin ecdadının mütevazı siluetini Çamlıca’daki replikasına değişme. Çünkü gönye de ölçek de senin elinde” diyebilirim.


Mimar Hacı Mehmet Güner’e göre Çamlıca’daki yapı dünyanın en geniş kubbeli ve en yüksek minarelere sahip (altı adet) camisi olacak. Çamlıca’ya değil dünyanın en yüksek minarelerini, bir çınar ağacı dikseniz İstanbul ’un siluetinde söz sahibi olur. Ama memleketin bugünü gibi İstanbul ’un silueti de Erdoğan’a emanet. Hani “Yetkim olsa” diyordu 1998’de. 2012’de, meselenin yetki sahibi olmamakta değil bizzat yetkide olduğunu düşünmememiz için hiç neden yok. Bugün Erdoğan’a rağmen kadim kentin siluetine katkıda bulunabilecek bir güç yok. Geçmişte sahip olmadığı yetkisini kullanıyor Başbakan. Ve anlaşılan o ki İstanbul aşkı da kendi silüetiyle sınırlı.

Radikal, Yazı: Gökhan Tan / Bilgi Üniv., 15.07.2012

GÜMÜŞLÜK'TEN TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi Gümüşlük Beldesi’nde yürünerek ulaşılabilen Tavşan Adası’nda yapılan kazıların bu yılki bölümünde yeni yerleşim mekanları, MÖ 5’inci yüzyıl ile MS 3’üncü yüzyıl dönemleri arasındaki tapınağa ait sütunlar ve kilisede üst düzey görevli din adamlarının yaşadığı evler gün ışığına çıkarıldı. Kazı Başkan Yardımcısı Arkeolog Ufuk Gürdal, "Yüzlerce, binlerce yıl toprak altında kalan tarihi değerler Antik Halikarnassos ve Myndos kentinin geleceğine de önemli ışık tutacak. Özellikle Bizans döneminde Hıristiyanlığı yaymaya çalışanlara uygulanan zulüm ve vahşet bu kazılarda gözler önüne serildi. Devam eden kazılarda buna benzer vahşet görüntülerinin ortaya çıkmasını bekliyoruz. Kazı çalışmaları iki yıl içerisinde tamamlanarak, ada kültür turizmine kazandırılacak" dedi.

Gümüşlük Beldesi’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı, Gümüşlük Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından sahilden 150 metre uzaklıktaki Tavşan (Asar) Adası’nda 2009 yılında başlatılan kazı çalışmaları sürüyor. Prof.Dr. Mustafa Şahin başkanlığında yürütülen kazıların bu yılki çalışmalarına da devam ediliyor. Toprak altından kilise, kiliseye ait depo ve sarnıçlar, kral yolu ve MS 3’üncü Yüzyıl’da Hristiyanlığı yaymaya çalışan ilk önder din adamları ve yakınlarının katledildiği mezarlar, çivi çakılmış kafatasları ve döneme ait seramik parçaları bulundu. Kafalarına çivi çakılarak gövdelerinden ayrılan ve farklı yerlere gömülen din adamlarının Hıristiyanlığın önder din adamlarından olma ihtimalinin çok yüksek olduğu belirtildi.

Eylül ayı sonuna kadar devam edecek bu yılki kazılarda da yeni yerleşim mekanları, MÖ 5. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasındaki tapınağa ait sütunlar ve kilisede üst düzey görevli din adamlarının yaşadığı evler gün ışığına çıkarıldı.

ADA ÖNEMLİ BİR KARAKOL
Uzman arkeolog ve kazı başkan yardımcısı Ufuk Gürdal, Uludağ, Tekirdağ, Adnan Menderes ile Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümleri’nden 25 öğrenci ile 10 işçinin, 45 derece güneş altında yaptığı çalışmalarda, adanın 2 bin 500 yıl önce antik Halikarnassos kentinin kralı Mousolos’un en önemli ileri karakollardan biri olarak görev yaptığı ortaya çıktı. Kazı Başkan Yardımcısı Ufuk Gürdal, Tavşan adasında yüzlerce binlerce yıldır tavşanlar yaşadığını, adayı ziyarete gelen milyonlarca insanın tarihi eserlerin üzerinde gezindiğini ve kimsenin bu zenginliğin farkına varamadığını söyledi. Gürdal, şöyle dedi:

"Asırlardır toprak altında kalan tarihi değerler Antik Halikarnassos ve Myndos kentinin geleceğinede önemli ışık tutmaya, bilinmeyenleri veya yanlış bilinenleri ortaya çıkarmaya başladı. Özellikle Bizans döneminde Hıristiyanlığı yaymaya çalışanlara uygulanan zulüm ve vahşet bu kazılarda gözler önüne serildi. Devam eden kazılarda buna benzer vahşet görüntülerinin ortaya çıkmasını bekliyoruz. Kazı çalışmaları iki yıl içinde tamamlanarak, ada kültür turizmine kazandırılacak. Ada Ege’deki bir Efes ve Meryemana gibi kültür turizminin en önemli noktalarından biri haline gelecek."

"BİZ DE ŞAŞIRDIK"
Ortaya çıkarılan aserlerin ihtişamının kendilerini de şaşkına çevirdiğini kaydeden Gürdal, "Devam eden çalışmalarda her an kentin tarihini önemli oranda etkileyecek ve yeni bilgiler verecek eserlerle karşı karşıya kalabiliriz. Hıristiyanlık tarihini aydınlatacak daha detaylı bilgilere ulaşma fırsatını yakaladık. Bu nedenle Tavşan Adası turizme açıldığında muhtemelen önce Hıristiyanların büyük ilgisini çekecek ve yoğun bir şekilde dini ziyaretler başlayacak, ada yabancı turist akınına uğrayacak. Bu kazılar ile Bodrum’un kaderi her an değişebilir" dedi.

Vatan, 15.07.2012

A.Ü. BÖLGE TARİHİNİ AYDINLATIYOR

 

 

Atatürk Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gözetiminde geçtiğimiz yıl yürütülen ve Kemah Kalesinin tüm kültürel ve tarihi varlığını açığa çıkarmayı hedefleyen arkeolojik kazı çalışmaları tekrar başladı.

 

Kemah Kalesi'nde ilk olarak 2011 yılı yaz aylarında başlatılan kazı çalışmalarına bu yıl kaldığı yerden devam ediliyor.

Atatürk Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gözetiminde geçtiğimiz yıl yürütülen ve Kemah Kalesinin tüm kültürel ve tarihi varlığını açığa çıkarmayı hedefleyen arkeolojik kazı çalışmaları tekrar başladı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyeleri Prof.Dr. Hüseyin Yurttaş ve Prof.Dr. Haldun Özkan’ın başkanlığında 22 öğrenci ve 17 işçi ile yürütülen kazı çalışmalarının ilk etapta yaklaşık 1 ay sürmesi planlanıyor. Çalışmaların ilk bölümünün sonunda büyük seyyah Evliya Çelebi’nin de Seyahatname’sinde bahsettiği büyük cami ile hamamın tamamen gün yüzüne çıkarılması hedefleniyor. Birkaç yıla yayılması planlanan kazı çalışmalarının nihayetinde ise büyük sarayın, dehlizlerin, çarşıların ve evlerin kalıntılarının tamamen açığa çıkarılması ve neticede 2000 yıllık bir maziye sahip olduğu tahmin edilen Kemah Kalesi'nin bir bütün olarak kültürel mirasımıza kazandırılarak ziyarete açılması planlanıyor.

Erzurum Gazetesi, Haber: Fatih Gülnahar, 14.07.2012

BAŞKANIN KONAĞI MÜZE YAPILACAK

 

Tarih sayfalarına 29 Ekim 1923'te Meclis kürsüsünden söylediği "Cumhuriyet ilan edilmiştir" sözleriyle geçen eski TBMM Başkanvekili ve Çorum Milletvekili Abdullah İsmet Eker'in memleketi Çorum'da bulunan konağı, Valilik tarafından Tarım ve Kırsal Yaşam Müzesi'ne dönüştürülüyor. Merkeze bağlı Bayat Köyünde yer alan ve Türk mimarisinin en güzel örneklerini barındıran konak, 1926'da kentin önemli yapı ustalarından Muttalip Ağa tarafından yapıldı. Konağın bir benzeri Ankara Kalesi içinde bulunuyor.

Sabah, 14.07.2012

HİTİT ANITININ ÇEVRESİ DEĞİŞTİ

 

 

Konya’nın Beyşehir İlçesi'ne bağlı Sadıkhacı beldesinde bulunan tarihi Eflatunpınar Hitit Anıtı ve havuzu, yapılan çevre düzenlemesi ve restorasyon çalışmaları ile bambaşka bir görüntüye kavuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Konya gezisinde ziyaret ederek son görüntüsünü beğendiği tarihi anıt ve çevresinin çehresi, İl Kültür ve  Turizm Müdürlüğü’nün yürüttüğü çevre düzenlemesi ve restorasyon çalışmalarının ardından adeta değişti.

Konya Müzeler Müdürü Yusuf Benli, anıt ve çevresinde İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden mimar-arkeolog Martin Bachman tarafından hazırlanan ve Konya Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu tarafından da kabul edilen restorasyon projesinin uygulandığını belirtti. Hazırlanan restorasyon projesine 2011 yılı Ekim ayında başlandığını vurgulayan Benli, kazı esnasında restorasyonda kullanılmak üzere ayrılan taşların yerine oturtulduğunu söyledi. Havuzun orijinal taşlarının restorasyon ilkeleri gereği öncelikle kullanıldığını kaydeden Benli, “Daha sonra yeni taşlar proje doğrultusunda kullanılmıştır. Müteakiben çevre düzenleme projesi uygulanmıştır” dedi.


Restorasyonda kullanılan taşların yüzeylerinin taraklanması ve kabartma yüzeylerinin işlenmesinin daha sonraya bırakıldığını belirten Benli, “Orijinal taşlarla yeni kullanılan taşlar arasındaki renk farkı taşların tabiat şartlarına maruz kalmalarından kaynaklanan yıpranma ve deformasyondan kaynaklanmaktadır. Havuzun orijinal üst sıra taşları tabiat şartlarından ve kullanımdan dolayı bozulmalar ve katman katman kalkmalar olduğu, bunun korunması için onu koruyacak bir üst sıra taşa ihtiyaç olup projede bu uygulanmıştır. Bu yıl yapılan çalışmalar ile özellikle anıtın etrafında ve havuz içinde temizlik çalışmaları yapılmıştır. Geçen yıl işlenmeyen taşların üzerlerinde kabartma satıhlar işlenmeye başlanmış olup çalışmalar devam etmektedir. Eflatunpınar Hitit Anıtı ve havuzu çevresinde bulunan parsellerle ilgili olarak kamulaştırma ile ilgili gerekli çalışmalar da başlatılmıştır” diye konuştu.

 

TARİHİ ANITIN TARİHÇESİ

Yusuf Benli, tarihi mekanın tarihçesi hakkında da bilgiler aktardı. Sadıkhacı beldesine 4 kilometre mesafedeki Eflatunpınar Hitit Anıtı’nın ilk kez 1837’de arkeoloji dünyasına W.J. Hamilton tarafından bildirildiğini ifade eden Benli, “Eflatunpınar Hitit Anıtı ve havuzunun, MÖ yaklaşık 1200 yıllarında Geç Hitit döneminde Kral IV. Tutalya tarafından yaptırılmış olduğu anıtın en üst taşında bulunan krala ait simgeden anlaşılmaktadır.

1837 yılından beri 3,5 metre yüksekliğinde bir yapı olarak tanınmışken, Konya Müze Müdürlüğü tarafından 1996-1997 ve 1999-2001 yılları arasında yapılan kazılar sonucunda 7 metre yüksekliğinde olduğu ve anıta bağlantılı olarak yapılmış 30X34 metre boyutlarında kutsal havuzunun bulunduğu ortaya çıkarılmıştır. Anıtın cephesinde 19 taş blok üzerinde çeşitli figürler yer alır. En üstte kanatlı güneş kursu IV. Tutalya’nın simgesi, altında iki güneş kursu ve hemen alt sırada tahtında oturur konumda Güneş Tanrıçası ve Fırtına Tanrısı bulunmaktadır.

Bu iki tanrının aralarında ve yanlarında ise göğü taşıyan kanatlı cinler ve boğa adamlar, en alt sırada ellerini göğsünde kavuşturan beş adet tanrıdan sağ ve sol baştakiler dağ tanrılarını ortadaki üçü ise yer altı su kaynağı tanrılarını tasvir etmekte olup dini törenlerde eteklerindeki deliklerden fıskiye şeklinde su akıtılmakta olduğu düşünülmektedir. Anıtın iki yanında havuzun kuzey duvarı üzerinde iki adet pınar tanrıçası bulunmaktadır.

Anıtın karşısında havuzun güney duvarına bitişik platform önünde anıta yönelik tahtta oturur durumda tanrı-tanrıça, (güneş tanrıçası-fırtına tanrısı) çifti yer almaktadır. Havuzun doğu duvarı ortasında tanrı-kral kabartması bulunmaktadır. Havuzun dışında kalan tek blok halindeki üçlü boğa protonu, havuzun batı duvarının güney ucunda bulunan boşluk için hazırlanmış olmalıdır. Boğa kabartmalı bloğun yerleştirilmemiş olması ile anıtın tamamlanamadığı muhtemeldir” şeklinde konuştu.

Konya Hakimiyet, 13.07.2012

SUMBAS'TA ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASI ÇALIŞMALARI

 

Sumbas'ta Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kocaeli Üniversitesi işbirliği ile Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri Projesi kapsamında "Arkeolojik Yüzey Araştırması" çalışması sürdürüldüğü bildirildi.

 

Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Füsun Tülek ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Temsilcisi Binnur Karadağ, İlçe Milli Eğitim Müdürü Yılmaz Kırpık'ı ziyaret ettiler.

 

Tülek, ziyarette yaptığı konuşmada, çalışmadaki amaçlarının 2005 yılından bu yana Osmaniye ve ilçelerinde tespit edilebilen arkeolojik varlıkların belgelemesini, tescilli varlıkların ise bilgi ve belge güncellemesini sağladıklarını söyledi.

 

Tülek, bu kapsamda ilçede 4 Ağustos'a kadar çalışmaların süreceğini ve bu tarihten sonra diğer ilçelerde devam edileceğini ifade etti.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü izni ile yürütülen çalışmaya Kocaeli Üniversitesi Bilimsel Araştırma Proje Birimi ve Osmaniye Valiliği'nin destek verdiğini anımsatan Tülek, şunları kaydetti:

"Gittiğimiz her yerde başta halkımız olmak üzere, yerel yöneticilerimizden her türlü ilgi ve desteği görmemiz bize şevk veriyor. Arkeolojiye sahip çıkmalıyız. Vatandaşlarımızın bilinçlenmesi bakımından arkeolojinin milli eğitim müfredatına girmesi gerektiğine inanıyorum. Arkeolojik varlığa sahip çıkmamak, o toprağa saygı göstermemek demektir. Kültürümüzü ve tarihimizi gelecek nesillere doğru ve sağlıklı bir şekilde aktarmamız gerekiyor. Bunun için de arkeolojiye ve tarihe sahip çıkmak gerekiyor. Tarihine sahip çıkmayan toprağına sahip çıkmamış olur. Biz toprağımıza sahip çıkmazsak, başkaları sahip çıkar. Destek verenlere teşekkür ediyoruz."

 

Milli Eğitim Müdürü Yılmaz Kırpık ise çalışmaya gerekli desteğin verileceğini belirterek, ekibe çalışmalarında başarılar diledi.

Mynet Haber, Haber: Mustafa Yorulmaz - Menderes Özat - Mutlu Bozdağ, 13.07.2012

OLUZ HÖYÜK'TEKİ ARKEOLOJİK KAZILAR

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Oluz Höyük Kazı Başkanı Doç.Dr. Şevket Dönmez, "Tahminlerimiz doğruysa Anadolu'ya giren öncü göçebe Türklere ait ilk somut arkeolojik bulgulara ulaşmış durumdayız" dedi.

 

Dönmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, merkeze bağlı Toklucak Köyü yakınlarında 2012 yılı Oluz Höyük arkeolojik kazılarının yarın 10 akademisyen, 15 arkeoloji öğrencisi ve 50 kişiden oluşan işçilerin katımıyla başlayacağını söyledi.

 

Kazıların bu yıl 70 gün süreceğini ve 200 bin liralık bütçeye sahip olduklarını belirten Dönmez, 2007 yılında başlayan 6'ncı yılındaki Oluz Höyük arkeolojik kazılarında önemli bilgi ve bulgulara ulaşmayı umduklarını ifade etti.

 

Bugüne kadar sürdürdükleri kazılarla ilgili değerlendirmelerde bulunan Dönmez, "Kazılarımızın ilk 5 yılı oldukça verimli ve sürprizlerle geçti. Oluz Höyük, Amasya için çok önemli bir yerleşim. Kazıların sonuçlarında bunu gördük. Amasya çok köklü bir tarihe sahip. Oluz Höyük'teki 5 yıllık kazılarda çok sağlam bir tabakalaşmayla 9 mimari tabaka içinde İlk Tunç Çağı'ndan Orta Çağ'a kadar çok sağlam bir kronoloji ortaya çıkmaya başladı" diye konuştu.

 

Oluz Höyük'teki en erken zamanlı kentin İlk Tunç Çağı'na ait olduğunu vurgulayan Dönmez, şöyle devam etti:

"Bu kenti yamaçlardan takip edebiliyoruz. Ama onun üzerindeki Hitit kenti kuvvetli bir yangında tahrip olmuş. Hitit kentinin üzerinde oldukça kalın bir kültür birikintisi var. Bu nedenle bu yıl Hitit kentinin araştırmalarına ağırlık vereceğiz. Daha sonra bir Frig kenti var. Bu kentle ilgili çok önemli verilere ulaştık. Friglerin ana tanrıçası Kubaba (Kibele) ile ilgili ilginç önemli bir yapıya ulaştığımızı hissettik. Bu yapıyla ilgili çalışmamız bu yıl devam edecek. Bunun bir şapel ya da tapınak olduğunu düşünüyoruz. Bu yapının yakınında bir Kubaba heykelciği bulduk. Yine kemik eserler bulduk bu kültürle ilgili. Bu konudaki araştırmamız devam edecek."

 

Kazıda şaşırtıcı olan durumun, söz konusu yerde bir Pers yerleşmesi bulunması olduğunu anlatan Dönmez, bir Akamenit sülalesine ait Pers yerleşmesi kültürüne ait anıtsal yol keşfettiklerini, bu yolun bir malikaneye ulaştığını hissettiklerini, bu yılki kazılarda bunun üzerinde duracaklarını söyledi.

 

-Anadolu'ya giren öncü göçebe Türklere ait ilk somut arkeolojik bulgular-

Doç.Dr. Dönmez, Oluz Höyük'teki son bulgularda, Pers dönemi kültür tabakası içinde buldukları yaklaşık 100 mezarın İslami tarzda gömüldüğünü belirterek, şöyle konuştu:

"Bu mezarları yorumlamamız 3-4 yıl sürdü. Özellikle 2011 yılındaki çalışmalar bu mezarların sahiplerinin İslami tarzda gömüldüklerini bize gösterdi. Yalnız bu mezarlardan birinde çeşitli buluntulara ulaştık. 6 yaşlarında bir kız çocuğuna ait bir mezar bu. Sol kulağında basit halka biçiminde küpe, sağ kulağında halkaya takılmış muska biçiminde bir küpe ve göğüs kısmında da bir beze sarılmış bir fibula (çengelli iğne) bulundu ki İslami tarzdaki gömülerde pek bu tür buluntu ele geçmez. Bu mezarlar üzerinde araştırmalarda bulunduk. Bu mezarların göçebe insanlara ait olduğunu düşünmeye başladık. Özellikle kış dönemi yaptığımız çalışmalarda 6 yaşlarında bulunan bu kız çocuğunun iskeleti üzerinde yoğunlaştık. Biz bu mezarlığın ilk tarihlemelere göre buluntulardan da yola çıkarak 10 ve 11. yüzyıla ait olduğunu düşünüyoruz. Bunlar büyük olasılıkla Anadolu'ya giren ilk öncü Türklere ait. Ama kesin tarihleri için henüz karbon 14 testleri yapmadık. Bunları da yaptıktan sonra daha kesin bir değerlendirme yapacağız. Tahminlerimiz doğruysa Anadolu'ya giren öncü göçebe Türklere ait ilk somut arkeolojik bulgulara ulaşmış durumdayız. Bu seneki kazılarımızda da bu mezarların devamını, yeni mezarları keşfetmeyi umuyoruz."

 

Söz konusu mezarın önemini vurgulayan Dönmez, şunları kaydetti:

"İslami gelenekteki gömüler, göçebelerin hayat tarzlarıyla, yaşamlarıyla ilgili çok somut verilere bizi ulaştırıyor. Bu bağlamda bu kadar erken dönemdeki Türklerin Müslümanlığı kabul etmiş olmaları tabi çok doğal ama bununla beraber kendi geleneklerini de terk etmediklerini anlıyoruz. Hem İslami gelenekleri kabul etmişler ve bununla ilgili ölü gömme geleneklerini uyguluyorlar, bir yandan da bu ölü gömme gelenekleri içinde kendi geleneklerini yaşatmaya devam ediyorlar. Bu ilginç bir nokta. Burada İslamiyet'e geçiş aşamasını yaşıyoruz."

 

Dönmez, bu yılki kazılarda önemli bilgi ve bulgulara ulaşmayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.

haberciniz.biz, Haber: Fatih Mehmet Kürkçü, 13.07.2012

ANTİK KENTTE AMAZON SAVAŞÇILARININ İZLERİNE RASTLANDI

 

 

Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, kazı çalışmalarında ata binen bir Amazon kadınının tasvir edildiği heykel parçası ile bin 600 yıllık toprak kandil bulunduğunu bildirdi.

Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, yaptığı açıklamada, bu yılki kazı çalışmaları sırasında, antik kentin batısındaki sur civarında 25-30 santim boylarında bir heykel parçasına rastladıklarını söyledi.

Gün ışığına çıkarılan mermer heykelin, at üzerinde bir Amazon kadınını tasvir ettiğine değinen Söğüt, Stratonikeia'da ilk kez bir Amazon kadınına ait heykele rastladıklarına işaret etti. Mermer heykelin yaklaşık bin 900 yaşında olduğunu kaydeden Doç.Dr. Söğüt, ''Bu heykel Stratonikeia'lıların Amazonları çok sevdiğini gösteriyor. Heykelin kalan parçalarının da kazılar sırasında bulunacağını düşünüyoruz'' dedi.

Amazonların anaerkil bir topluluk olduğunu anlatan Bilal Söğüt, mitolojide de Amazonlar'ın, savaş tanrısı Ares'in kızı olarak tanımlandığını söyledi. Sögüt, Amazonların savaşçı bir toplumun fertleri olduklarını, ok, yay, kalkan taşıdıklarını ve at üzerinde dolaştıklarını belirterek, şöyle konuştu:
''Amazon kadınlarının iyi ok atabilmek için tek göğüslerini kestirdikleri bilinmektedir. Truva Savaşı'na katılmış ve Anadolu'nun savunmasında kahramanca mücadele vermişlerdir. Amazonların kraliçesi, Penthesileia Akhilleus tarafından öldürülmüştür. Akhilleus bir kadını öldürdüğü için çok üzülmüş ama sonuç değişmemiştir. Amazonlar en büyük savaşı Greklere karşı yapmıştır. Pek çok yapıda Amazon-Grek savaşı yer almaktadır.''

Kartal kafalı, aslan başlı kandil
Doç.Dr. Bilal Söğüt, kazı çalışmaları sırasında bir de toprak kandilin günışığına çıkarıldığını bildirdi. Kandillerin mezar hediyesi ve kehanet aracı olarak kullanıldığını anlatan Söğüt, toprak altından çıkarılan kandilin, öncekilerden farklı olduğuna işaret etti.

Kandilin gövdesinin, kartal kafalı ve kanatlı, aslan gövdeli ''Griffon'' adlı mitolojik yaratık şeklinde tasarlandığını belirten Bilal Söğüt, ''Yaklaşık bin 600 yıl önce aydınlatma aracı olarak kullanılan bu kandil, bölgede bulunan nadir eserlerden birisi. Daha önce Stratonikeia'da bu şekilde bir kandil bulunmamıştı. Kalıpta yapılmış kandilin çok özel bir amaç için kullanıldığını düşünüyoruz. Bizim için çok sevindirici'' diye konuştu.

Sabah, 13.07.2012

ANTİK KENTTE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Gazipaşa'nın Güney Köyü’nde bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentinde kazı çalışmaları başladı.

 

Gazipaşa Belediye Başkanı Cemburak Özgenç, Güney Köyü’nde bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentinde yapılan kazı çalışmalarını yerinde inceledi. Başkan Özgenç, Nebraska Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyelerinden Prof.Dr. Michael Hoff, aynı üniversiteden Doç.Dr. Ece Erdoğmuş, Clack Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Rhys Townsend ve Atatürk Üniversitesi’nden Yrd. Doç.Dr. Birol Can’dan kazı çalışmaları hakkında bilgi aldı. Özgenç, yaptığı açıklamada, "Güney Köyü’ndeki bu alan çok önemli bir yerleşim ve kazı yapılıyor olması, hayallerimizin gerçekleşmesini sağlıyor" dedi. Başkan Özgenç, kazı heyetinin talep ettiği konularda mutlaka yardımcı olacaklarını ve bu dünya kültür mirasının tüm insanlığa sunulması konusunda ellerinden gelen katkıyı sağlayacağını ifade etti. Gelişmelerin heyecan verici olduğunu belirten Özgenç, "Kültürel gelişim olmadan tek başına güneş, kum ve deniz hiçbir şey ifade etmez" diyerek sözlerini tamamladı.
 

Güney Köyü Nohutyeri mevkiinde bulunan Dağlık Kilikya uygarlığının önemli kentlerinden birisi olan Antiochis Ad Cragum antik kentinde kazı çalışmaları devam ederken, antik kentin bin 700 yıllık hamamında kazı çalışmaları başladı. 500 metrekare olduğu tahmin edilen hamamın zemininde bulunan mozaikler gün ışığına çıkıyor, tarihi hamam restore edilip üstüne çatı yapılarak, mozaikler yerinde sergilenecek. 

Haber Alanya, 12.07.2012

TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Salihli Sart'da yapılan kazılarda Geç Roma Dönemi'ne ait olabileceği düşünülen toplu mezar alanı bulundu. Nekropolis büyük merak uyandırdı.

 

Salihli'ye bağlı Sart beldesinde geçtiğimiz eylül ayında yürütelen çalışmalar sırasında bulunan lahit mezarın çıkarılmasının ardından devam eden kazılarda Genç Roma Dönemi'ne ait olabileceği düşünülen toplu mezar alanı bulundu.Sart antik kentinde devam eden kazı çalışmalarında da Bizans Dönemi'ne ait mezarlar, Lidya Krallığı'na ait teras ve üzerinde üzüm ve kuş figürü bulunan duvar parçası ortaya çıkarıldı.


Sart Beldesi'nde lahit mezarın bulunmasından sonra sürdürülen kazı çalışmaları sonrası Genç Roma Dönemi'ne ait toplu mezar alanı bulunduğunu açıklayan kazı başkanı Prof.Dr. Nicholas Dunlop, “Şuana kadar yedi mezar ortaya çıkarıldı. Ayrıca, yine zeminden bir metre kadar aşağıda tuğla ve taş karışımı bir duvar tespit edildi” dedi.

 

Sart antik kentinde devam eden kazı çalışmalarında da Bizans Dönemi'ne ait mezarlar, Lidya Krallığı'na ait teras ve üzerinde üzüm ve kuş figürü bulunan duvar parçası ortaya çıkarıldı. Kazı başkanı Prof.Dr. Nicholas Dunlop, 1 Haziran'da başlatılan çalışmaların tarihi dokuya zarar vermemek için çok titiz sürdürüldüğünü söyledi. Prof.Dr. Dunlop “Kazılarda elde ettiğimiz bulguları laboratuvarımızda temizledikten sonra birleştiriyoruz. Kültürün nasıl değiştiğini belirlemeye çalışıyoruz. Sart antik kenti, Lidya kültürünü ortaya çıkarılabileceğimiz en uygun yer” diye konuştu.

Hürriyet, Haber: Emre Saçlı, 10.07.2012



8 - 14 Temmuz 2012

SPRADON ANTİK KENTİ, TOKİ KONUTLARINA DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENDİ!




Kayıp lahit bir gecekondunun bahçesinde bulundu


İstanbul Avcılar'da TOKİ'nin konut yapacağı bölgenin "antik kent" olduğunu belirten İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin verdiği mücadele bir antik kent alanının TOKİ konutlarına dönüşmesini engellerken, süreç içinde yaşanan gelişmeler İstanbul'da tarihi eserlerin nasıl hiçe sayıldığını da gözler önüne serdi.


İstanbul'da TOKİ'nin konut yapmak istediği yerin antik kent olduğunu belirten ve eldeki tek kanıtın yok olmasının ardından mücadeleyi bırakmayan İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları, bir antik kent alanının TOKİ konutlarına dönüşmesini engelledi.

Radikal gazetesinden Ömer Erbil'in haberine göre, İstanbul Avcılar'daki Tahtakale Mahallesi'nde, İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanlarınca 'Spradon' antik kenti olarak nitelendirilen 1. derece arkeolojik sit alanı ile ilgili kavga büyüyor. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) konut alanı olarak ayrılan arazinin sit alanı olmasına karşı çıkarak müzeyi yalan rapor hazırlamakla suçladı. Hatta bir arkeolog ve iki sanat tarihçisine araziyi inceleten TOKİ, Spradon ismiyle bir antik kent olmadığını, lahit kapağının da 'hayal ürünü' olduğunu ileri sürdü. İstanbul 1 No'lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu üyeleri ise yerinde yaptıkları incelemede lahit kapağının yerinde olmadığını saptadı. Müze zor durumda kaldı. Planlarda lahit kapağı gösteriliyordu, ancak tarihi kapak sırra kadem basmıştı. Gece gündüz aylarca kapağın izini takip ettiler. Sonunda kapak bulunması gereken yerden 1 kilometre uzakta, bir çobanın evinin bahçesinde ortaya çıktı. Lahit kapağı bulunmuş, müze onurunu kurtarmıştı. Ve şimdi tüm arazi kazılmaya başlandı.

TOKİ dalga geçti

İstanbul Arkeoloji Müzesi ile TOKİ arasında Avcılar ilçesi Tahtakale Mahallesi Ispartakule mevkiinde sit kavgası 2 yıldır sürüyor. Müze uzmanlarının "Spradon antik kentinin bulunduğu alanın komşu parsellerinde yüzey buluntularının bu adalara doğru yayılım gösterdiği belirlenmiştir. Çok sayıda kaçak define kazısı ve kaçak çukurlara rastlanılmıştır. Bir adet kireç taşı sütun başlığı, bir adet blok üzerinde haç motifi parça, bezemeli mimari yapı elemanları tespit edilmiş. Buluntuların antik kentin 501, 508, 509 adaların batısına doğru yoğunluk gösterdiği, yüzeydeki mimari buluntuların da insitü olmadığı belirlenmiştir" şeklinde verdikleri rapor ile arazide arkeolojik sit alanı genişletildi. Ancak TOKİ müzenin bu raporuna itibar etmeyerek bağımsız bir rapor hazırlattı. Arkeolog Prof. Dr. Sümer Atasoy, sanat tarihçiler Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vefa Çobanoğlu ile Hayri Fehmi Yılmaz hazırladıkları raporda İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanlarının Spradon antik kenti olarak tespit ettiği yerin Spradon olmadığını ileri sürdü. Raporda lahitle ilgili de şöyle denildi: "3. derece sit alanı olarak karar verilen alanda karar eki haritada lahit olarak belirtilen yerde lahte ait bir veri yoktur. Haritaya işlenen bu bilgi somut bir veriye de dayanmamaktadır. Sözü edilen lahit kapağının varlığı, ne zaman bulunduğu, ne zaman bölgeden uzaklaştırıldığı ve sonrasındaki akıbeti de meçhuldür. Sözlü bilgiye göre varlığı düşünülen ve kolayca taşınabildiği anlaşılan bu lahit/lahit kapağının bölgede ve çevresinde bugün izlenebilen kalıntılarla bir bağı kurulamadığı için bölgeye daha önce dışarıdan getirilmiş olabileceği de göz ardı edilmemelidir.''

Arkeoloji Müzesi suçlandı

Tüm bu gelişmeler üzerine TOKi Koruma Kurulu'na başvurarak arazinin sit alanından çıkarılmasını istedi. Kurul bağımsız raporu gündeme almadı. Ancak TOKİ bu kez Kültür ve Turizm Bakanlığı'na hem kurulu hem de müzeyi şikâyet etti. Bakanlık devreye girince de Koruma Kurulu üyeleri araziye çıkarak yerinde incelemede bulundu. Yapılan incelemede kurul üyelerinin de aklı karışmıştı. Çünkü TOKİ raporunda da iddia edildiği gibi lahit kapağı planlarda işlendiği yerde görülmüyordu. Yine planlarda varlığı gösterilen mimari parçalar, arkeolojik buluntular ortada yoktu. Arazinin hemen her köşesi defineci çukuru ile doluydu. Koruma Kurulu ilk toplantıda konuyu gündeme aldı. İstanbul Arkeoloji Müzesi olmayan lahit kapağını sit haritalarına işletmekle suçlandı.

Çobanın evinin bahçesinde bulundu

İstanbul Arkeoloji Müzesi bu durumu onur mücadelesi haline getirdi. Lahit kapağını plana işleten 2 uzmana ulaşıldı. Uzmanlardan biri üniversiteye geçmiş, diğeri ise lisans eğitimi için İngiltere'ye gitmişti. Her iki uzman lahit kapağını gördüklerini ileri sürüyordu. Ancak tonlarca ağırlıktaki tarihi kapak yer yarılmış sanki içine girmişti. Müze kapağı bulamaz ise TOKİ haklı çıkacak, arazi sit alanından çıkacaktı. Hem bir antik kent yok edilecek hem de müzenin imajı yerle bir olacaktı. Müze uzmanları lahit kapağı için tüm gücüyle araştırmaya başladı. Bölge didik didik arandı. Definecilerin uğrak yeri olan antik kentte müzenin tahmini definecilerin çaldığı yönündeydi. Uzmanlar çevredeki evlerin bahçelerini, dere yataklarını dip köşe aramaya başladı. Geçen haziran ayının son haftasında ilk görüldüğü yerden yaklaşık 1 kilometre uzaklıktaki bölgede çobanlık yapan Adem Yiğit isimli şahsın evinin bahçesinde bulundu. Müze uzmanlarının görüştüğü Adem Yiğit "Ben getirmedim, bir sabah burada olduğunu gördüm, ne işe yaradığını da bilmem" dedi.

Müze uzmanları hemen rapor tuttu. Raporda şöyle denildi:

"Lahit kapağının bulunduğu Adem Yiğit isimli şahsın Süphan Sokak No: 18 Avcılar adresine gidilmiştir. Evin dış kısmında bulunan, yerel taştan yapılmış olan lahit kapağı semer damlı ve köşe akroterlerine sahip olup, 1.90 m uzunluğunda, 0.95 m genişliğinde ve 0.60 m yüksekliğindedir. Eser sağlam durumda olmakla birlikte üzerinde aşınma ve tahribat izi görülmektedir. İşleniş özellikleri ile Roma - Geç Roma dönemine ait olduğu anlaşılmakta olan lahit kapağının herhangi bir zarar görmemesi ve güvenliğinin sağlanması ilgili adreste bulunanlara bildirilmiş olup lahit kapağının güvenliği için acilen müzemize getirilmesi gerekmektedir."

Hem onur hem antik kent kurtuldu

Müze hem onurunu hem de bir antik kentin yok oluşunu kurtardı. Lahit kapağının bulunması üzerine arazide kurtarma kazıları da yeniden başladı. Lahtin bulunduğu alanda yeni mezar buluntuları çıkmaya başladı. Bir süre daha devam edecek kazılar sonunda alanın 1. derece arkeolojik sit olarak kalması yönünde rapor hazırlanarak Koruma Kurulu'na sunulacak. Kurul aksi yönde karar vermez ise TOKİ'nin bu bölgede konut yapma hayalleri de son bulacak.

SoL Haber, 15.07.2012

ATATÜRK'ÜN ZİYARET ETTİĞİ TARİHİ HÜKÜMET KONAĞI KADERİNE TERKEDİLDİ

 
Daday İlçesi'nde bulunan ve 30 Ağustos 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk`ün ziyaret ettiği tarihi hükümet konağı binası kaderine terk edildi.

 

Daday İlçesi'nde bulunan tarihi hükümet konağının 1891 yılında dönemin Kastamonu Valisi Abdurrahman Paşa tarafından temeli atıldı.

 

25 Kasım 1891`de Vali Vekili Muharrem Bey tarafından hizmete açıldı. Tarihi konak uzun yıllar Kaymakamlık, Mal Müdürlüğü, Nüfus Müdürlüğü ve Adliye olarak hizmet verdi.

 

2008 yılında burada bulunan kurumların yeni yapılan hükümet binasına taşınmasının ardından kaderine terk edildi. Yetkililerden alınan bilgiye göre, Daday Kaymakamlığının geçtiğimiz yıllarda Kastamonu İl Kültür Müdürlüğü`ne binanın restore edilmesine yönelik başvuruda bulunulduğu ama olumsuz yanıt geldiği bildirildi. Kaderine terk edilen tarihi hükümet konağı, restore edileceği ve hizmete gireceği günü bekliyor.

Kastamonu Postası, 13.07.2012

AKM'YE 'ZARAFET' GELECEK

 

 

2008’den bu yana kapalı duran Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi ’nin ( AKM ) restorasyonu nihayet başladı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, tadilat çalışmaları konusunda ruhsatın alındığını belirterek, Cumhuriyet’in 90. yılında AKM ’nin perdelerini açacağını söyledi. Günay, 69 milyon lirayı bulan restorasyon çalışmalarına Sabancı Topluluğu’nun da 30 milyon lira destek vereceğini hatırlattı.

Bakan Günay, Sabancı Topluluğu temsilcileri ve ihaleyi alan yüklenici firmalarla birlikte dün AKM ’nin önünde bir basın toplantısı düzenledi. Hazırladıkları bir önceki projenin mahkeme tarafından iptal edildiğini anlatan Günay, “Biz de başka bir proje hazırladık. Yeni projede kaynak bulmakta zorlandık. Akıl veren çok ama para verme yok maalesef. Sabancı Topluluğu’yla birlikte bir çalışma yapmaya karar verdik. Güler Sabancı’yla kendi aramızda konuştuk, değerlendirdik. 30 milyon lira destekleyeceklerini söyledi. İhtiyacımızın yüzde 40’ını karşılayan bir kaynak oldu. İhale süreci başladı. Teknik eksiklikler giderildi. İhaleyi Yeni Yapı ve Taca firması aldı. Ciddi bir indirim yaptı. Maliyet 69 milyon lira olacak. Süre 540 gün. 2013 yılında Cumhuriyet’in 90. yılına yetiştireceğiz. Bu kaynağın karşılığında ana konser salonunun adı Sabancı Salonu olacak. Onun dışında bir şey rica etmediler” dedi.

Binanın estetik görünüme kavuşması için yenileme çalışmalarının yapılacağını belirten Günay, “İçinde bin 200 kişilik bir konser salonu var. 500 kişilik ve 200 kişilik başka salonlar var. Bu salonlar çağdaş teknolojiye uygun şekilde yenilenecek. Isıtma, soğutma, teknik aksam, sahne mekanikleri kötüydü. Güçlendirme ihtiyacı vardı. Akustik kötüydü. Bina eskimişti. Sadece onarmayalım, daha iyileştirelim diye çalışıyoruz. Kuruldan geçti. Belediyeden onaylandı. Ruhsat verildi ve çalışmalar başladı. Hem güçlendireceğiz hem işin içine estetik katmaya çalışacağız. Binanın dünyadaki diğer kültür merkezleri ile kıyaslandığında estetik zarafetten yoksun olduğu konusunda yakınmalar vardı” diye konuştu. Basın toplantısının ardından Günay, AKM ’yi gezerek yetkililerden çalışmalar hakkında bilgi aldı.

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 13.07.2012

120 MİLYON $'LIK 'ÇIĞLIK'IN SAHİBİ BELLİ OLDU: KOLEKSİYON DELİSİ LEON BLACK!

 

 

Mayısta 120 milyon dolara satılan ve dünyanın en pahalı tablosu unvanını alan Munch'ün Çığlık isimli eserinin sahibini Wall Street Journal ortaya çıkardı. 'Norveç dışındaki' tek Çığlık, 750 milyon dolarlık koleksiyonun sahibi Black'in olmuş.

 

Norveçli Edvard Munch'un 'Çığlık' tablosunu rekor fiyatla satın alan kişinin ismi sonunda belli oldu: Leon Black. Mayıs başında gerçekleşen müzayede sonrasında, Çığlık'ı satın alan kişi adının açıklanmasını istememişti. Eser,  Sotheby's'deki açık artırmada sadece 12 dakika içinde alıcı bulmuş ve 119.9 milyon dolara (yaklaşık 212 milyon TL) el değiştirmişti.


Peki kim bu Leon Black?
60 yaşındaki ABD'li işadamı,  ABD'de özelikle sanat eserlerine yaptığı cömert yatırım ve yardımlarla tanınıyor. Black, New York merkezli Apollo Global Management LLC'nin kurucusu ve CEO'su. 105 milyar dolarlık bir varlığı yöneten Black'in serveti, Apollo'nun Mart 2011'de halka açılmasıyla zirve yaptı.


Bugüne kadar sanat alanında kırılan rekorların çoğunun altında da Black'in imzası var. 2009 yılında Raphael'in 'Head of a Muse' isimli çizimine 47.6 milyon dolar ödeyen Black, 2005 yılında da Constantin Brancusi'nin Bird in Space isimli heykeline 27 milyon dolar ödemiş, bu eser de o dönem tarihin en pahalı heykeli unvanını almıştı.


3.4 milyar dolarlık servete sahip olan Black'in sanat koleksiyonunun değerinin ise 750 milyon dolar civarında olduğu konuşuluyor.


Bu arada Black, mart ayı içinde eşi Debra Black ile birlikte, mezun olduğu üniversitenin bir görsel sanat merkezi inşa etmesi için tam 48 milyon dolarlık bağışta bulunmuştu.

 

Reelde en pahalısı hala Picasso
Çığlık, 120 milyon dolarlık satışla tarihin en pahalı tablosu olmuştu. Tabii hatırlatmakta fayda var. Reel fiyatlar geçerli olduğunda yani işin içine enflasyon da katıldığında, Munch'un tablosu ikinci sıraya iniyor. Reel fiyatlara göre, tarihin en pahalı tablosu, 2004'te 104 milyon dolara satılan Picasso'nun 'Boy with a Pipe' isimli eseri.

 

Müzeler savaş için bekliyor
Tabloya sahip olan kişinin Black olması, ABD'deki iki müze arasındaki gerilimi de artıracak. Bunun nedeni de Black'in hem New York'taki Metropolitan Museum of Art hem de Museum of Modern Art'ta yönetim kurulu üyesi olması. Şimdi iki müze 'Çığlık'ı kapmak için yarışacak...

 

1895 yılında yaptı
Norveçli ressam Edvard Munch'ün tartışmasız en popüler eseri Çığlık (Norveççe Skrik), dünyanın da en ikonik resimlerinden. Munch'ün 1895 yılında yaptığı ve kırmızı bir gökyüzü önünde duygusal acı çeken bir insan figürünü gösteren resim, ekspresyonizm akımının alametifarikası olarak kabul ediliyor. Resim, Munch'ün yaptığı bir yürüyüş sırasında 'gökyüzünün kırmızıya dönmesiyle hissettiği ve doğadan gelen' bir çığlıktan çok etkilenmesiyle ortaya çıkmış. Ressamın akıl sağlığını kaybetme korkusunu yansıttığı 'Çığlık', 'modernlikte bunalan insan' mitinin sembolü haline gelmiş durumda.





Munch'ün imzasını taşıyan 'Çığlık'ın yağlı boya, pastel ve taşbaskıdan oluşan dört versiyonu var. Satışa konu olan tablo pastel olanı.

 

Akşam, 12.07.2012

BURSA'NIN SURLARI TARİHİN İZİNİ TAŞIYOR

 

 

TMMOB Mimarlar Odası Bursa Şube Başkanı Nizamettin Kaya, ’Bazı akademisyenler ve meslektaşlarımızla yaptığımız incelemeler sonucunda, Bursa Kent Surları üzerinde değişik tarihi dönemlere tanıklık eden yapım ve onarım evrelerinin mevcut olduğunu tespit ettik’ dedi.

 

Kaya, Bursa Akademik Odalar Birliği (BAOB) Yerleşkesi’nde düzenlediği basın toplantısında, Bursa’daki surlar hakkında bir süredir çalışma içerisinde olduklarını hatırlattı.


Bu çalışmalar sonucunda surların tarihi özellikleri konusunda önemli bilgiler elde ettiklerini belirten Kaya, ’Bazı akademisyenler ve meslektaşlarımızla yaptığımız incelemeler sonucunda, Bursa Kent Surları üzerinde değişik tarihi dönemlere tanıklık eden yapım ve onarım evrelerinin mevcut olduğunu tespit ettik’ diye konuştu.


Kaya, söz konusu surların üzerinde Helenistik, Roma, Doğu Roma ve kısmen Osmanlı izleri taşıyan, bu sürece tanıklık eden yapım ve onarım evrelerinin mevcut olduğunu anlatan Kaya, şöyle devam etti:


’Surların sağlam korunan bölümlerinde bu izleri hala net bir şekilde izlemek mümkün. Bursa Tophane yamaçlarında bulunan surların yer yer deprem etkisiyle bozulduğu ve Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar geçirdiği anlaşılmaktadır. İri traverten bloklar Helenistik örgünün devamı olarak günümüze ulaşmış, Doğu Roma onarımları sonraki onarımlar daha küçük taş bloklarla, Geç Osmanlı onarımları moloz taş ve tuğla hatıllarla yapılmıştır.’


Kaya, Türkiye’nin restorasyon ve konservasyon projelerinde uluslararası temel ilkeleri oluşturan ’Venedik Tüzüğü’ne imzasının bulunduğunu anımsatarak, bu kapsamda yapılacak koruma, onarım ve kazı işlerinde kesin belgelerin hazırlanması gerektiğini sözlerine ekledi.

Bursa Olay, 12.07.2012

KOMANA ANTİK KENTİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Tokat'ta Roma ve Helenistik döneme ait izlerin bulunması amacıyla Komana antik kentinde yürütülen kazı çalışmaları devam ediyor.

 

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yerleşim Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Burcu Erciyas başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarının, 2012 yılı etabı başladı. Kazı heyeti başkanı Erciyas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Komana antik kentinde geçen yıl Hamamtepe ve havuz bölgesinde çalışmalarını sürdürdüklerini hatırlattı.  Bu yılki kazı çalışmalarına 28 Haziran'da başladıklarını belirten Erciyas, şunları kaydetti:  ''Ağustos ayının ortasına kadar çalışmalarımız devam edecek. Hamamtepe bölgesinde 2 alanda çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. İlk olarak 'İçlikler' dediğimiz bölgede devam ediyoruz.

Burada 11. yüzyıla ait küçük bir sanayi sitesi olduğu düşündüğümüz bölgede yoğunlaştık. Bu çalışmalarımızın amacı 11. yüzyıldaki üretim faaliyetlerini anlayabilmek, Hamamtepe'de üzerinde yerleşimin hangi kısmının yer aldığını tespit edebilmek. İkinci alanımız tepeyi çevreleyen sur duvarındaki çalışma. Sur duvarının içliklerle bir sistem oluşturduğunu düşünüyoruz. 11. yüzyılda orta Bizans döneminde sıklıkla rastladığımız, kırsal yerleşimin surlarla çevrili akropolü (yüksek yeri) niteliğinde burası.

Surlarla, içliklerle belki idari yapılara da rastlarsak, orta Bizans döneminde Tokat'ta Komana'nın bu dönemdeki yerleşimine dair bilgiler edineceğiz.''  Havuz bölgesinde bu sene kazı çalışmalarını durdurduklarını, restorasyon ön çalışması yaptıklarını anlatan Erciyas, ''İnşallah ileride havuzun da restorasyonunu tamamlayıp tekrar suyla buluşturup kullanıma açmayı düşünüyoruz'' ifadelerini kullandı.  İçlikler denilen bölge hakkında bilgi veren Erciyas, ''Tepenin nekropol (mezarlık-toplu mezar yeri) olduğu görülüyor. Yani üzeri mezarlık alanı olarak kullanılmış. Mezarlığın altında da Bizans yapılaşmasına rastlıyoruz'' diye konuştu.  Hamamtepe'de geçen sene buldukları iskeletlerin Hacettepe Üniversitesi'nde incelendiğini belirten Erciyas, incelemelerin tamamlandığını ifade ederek, ''Halkın tarımla uğraşan mütevazi insan topluluğu olduğunu söylemek mümkün'' dedi.    

-Komana Antik Kenti- 
Kaynaklarda, Mitridat Krallığı'nın yönetiminde önemli bir kültür merkezi olan ve Roma İmparatorluğu döneminde de özerkliğini koruyan Komana Antik Kenti'nin, ''Anadolu tanrısı Ma''ya adanmış kutsal alan olduğu belirtiliyor.  Aynı zamanda çevre bölgeler için ticaret merkezi görevi gördüğü ifade edilen bölgenin, o dönemde kutsal alanda düzenlenen festivaller, zengin pazar yeri ve kenti çevreleyen verimli arazisiyle Anadolu'nun her tarafından ziyaretçi aldığı kaydediliyor. ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen, ''Komana Pontika Arkeolojik Araştırma Projesi'', Orta Karadeniz Bölgesi'nin klasik çağ kenti Komana'nın konumunu belirlemek ve kentsel dokusunu anlamak amacıyla 2004 yılında başlatılmıştı. Gümenek Hamamtepe bölgesinde yüzey araştırmalarının ardından antik kentin gün ışığına çıkartılması için kazılara başlanmıştı.

Haber 7, 12.07.2012

ANTİK KENTTE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Gazipaşa'nın Güney Köyü’nde bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentinde kazı çalışmaları başladı.

 

Gazipaşa Belediye Başkanı Cemburak Özgenç, Güney Köyü’nde bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentinde yapılan kazı çalışmalarını yerinde inceledi. Başkan Özgenç, Nebraska Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyelerinden Prof.Dr. Michael Hoff, aynı üniversiteden Doç.Dr. Ece Erdoğmuş, Clack Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Rhys Townsend ve Atatürk Üniversitesi’nden Yrd. Doç.Dr. Birol Can’dan kazı çalışmaları hakkında bilgi aldı. Özgenç, yaptığı açıklamada, "Güney Köyü’ndeki bu alan çok önemli bir yerleşim ve kazı yapılıyor olması, hayallerimizin gerçekleşmesini sağlıyor" dedi. Başkan Özgenç, kazı heyetinin talep ettiği konularda mutlaka yardımcı olacaklarını ve bu dünya kültür mirasının tüm insanlığa sunulması konusunda ellerinden gelen katkıyı sağlayacağını ifade etti. Gelişmelerin heyecan verici olduğunu belirten Özgenç, "Kültürel gelişim olmadan tek başına güneş, kum ve deniz hiçbir şey ifade etmez" diyerek sözlerini tamamladı.
 

Güney Köyü Nohutyeri mevkiinde bulunan Dağlık Kilikya uygarlığının önemli kentlerinden birisi olan Antiochis Ad Cragum antik kentinde kazı çalışmaları devam ederken, Antik kentin bin 700 yıllık hamamında kazı çalışmaları başladı. 500 metrekare olduğu tahmin edilen hamamın zemininde bulunan mozaikler gün ışığına çıkıyor, tarihi hamam restore edilip üstüne çatı yapılarak, mozaikler yerinde sergilenecek. 

Haber Alanya, 12.07.2012

TBMM BİNASI KÜLTÜR VARLIĞI OLDU

 

 

Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, TBMM Ana Binası'nı, ''Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı'' olarak tescilledi.

 

TBMM Başkanlığı, Meclis'in orijinal mimarisinin korunması, izinsiz inşaat ve tadilat çalışması yapılmaması için Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na başvurdu.

 

Başvuruyu değerlendiren Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Çankaya 7559 ada, 5 parselde bulunan TBMM Genel Kurul Salonu ve komisyon salonlarının da yer aldığı Meclis Ana Binası'nı ''Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı'' olarak tescilledi.

 

TBMM, bundan sonra sadece gerektiğinde değil yapacağı her türlü tadilat ve onarımda kurula müracaat edecek.

 

Meclis binasında, Koruma Yüksek Kurulu'nun ilke kararları çerçevesinde koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, esaslı onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yıkma, yakma, kazı veya benzeri işler gibi inşa ve fiziki müdahalede bulunulamayacak.

 

İdari, Mali ve Teknik Hizmetlerden Sorumlu TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Haydar Çiftçi, ''Resmi prosedürü yerine getirmiş olduk. Doğrusu da bu'' diye konuştu.

Akşam, 12.07.2012

ÇÖPLÜKTEN 2 BİN YILLIK BURÇ ÇIKTI

 

     

 

Kafe yapmak amacıyla ''Antalya'nın tarihi çekirdek kenti'' olarak nitelendirilen Kaleiçi'nde satın aldıkları konakta temizlik yapan inşaat mühendisi çift, çöplük olarak kullanılan konağın arkasındaki alanda 9.5 metre yüksekliğinde, Helenistik döneminden kalma yaklaşık 2 bin yıllık burçla karşılaştı.

 

Yıllardır farklı binalara şekil veren inşaat mühendisleri Emine Girgin ile eşi Gökhan Girgin, kendilerine ait bir binaya yaşam kazandırmak için tarihi Kaleiçi'nden bir konak satın aldı. Konağı Kaleiçi'nin tarihi özelliklerini yansıtacak şekilde şekillendirmek isteyen Girgin çifti, burada temizlik yapmaya başladı.





Konağın arka tarafında bulanan ve çöplük olarak kullanılan bölümde yaptıkları temizliğin ardından burç şeklinde yapı gören Girgin çifti, tarihi eser olabileceğini düşünerek Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü yetkililerine haber verdi. Yetkililerin yaptıkları incelemede 9.5 metre yüksekliğindeki burçların Helenistik döneminden kaldığı ve yaklaşık 2 bin yıllık geçmişi olduğu tespit edildi.

 

Konağın arka tarafına bitişik olan ve kapı şeklindeki açıklıktan girilebilen dikdörtgen şeklindeki burcun yan duvarları 4 metre genişliğinde.





Girgin, yaptıkları çalışmalar ile burcu kafe ile bütünleştirdiklerini ve kafeye ''Sur Lounge'' adı verdiklerini dile getirerek, şunları söyledi:
''Burcun sit alanı içinde yer alması nedeniyle bakım ve onarım yapamıyoruz. Ama temizleyerek tarihi dokusunu halkımızın görmesini sağladık. İlgili kurumların izniyle mekanın tarihi dokusunu bozmadan çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyoruz. Ancak burcun daha iyi korunabilmesi için bakım ve onarım yapılması gerekir. Bu konuda yetkililerden destek bekliyoruz.''

Burcun kafeye gelen insanların da ilgisini çektiğini belirten Girgin, ''Otantik bir yapısı var. Kafeye gelenler burcu görünce şaşırıyor. Oldukça dikkat çekiyor. Tarihi bir mekanı ortaya çıkardığımız için biz de mutluyuz'' dedi.

 

Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü yetkilileri ise Girgin çiftinin kafe olarak işlettiği konağın arkasında kalan burcun bilgileri dahilinde kullanıldığını, ancak burçta tarihi dokuya zarar verecek bir işlemin yapılamayacağını kaydettiler.
Habertürk, 12.07.2012

MYRA'DA ZEMİN VE DUVARİÇİ ISITMALI HAMAM BULUNDU

 

 

Antalya’nın Demre İlçesi’ndeki, Likya Birliği’nin en büyük beş önemli kentinden birisi olan Myra Antik Kenti ve Andriake antik kentinde yaz dönemi kazıları başladı.

Tarihi MÖ 4’üncü yüzyıla uzanan ve ’Yüce tanrıçanın yeri’ anlamına gelen Myra’daki kazılar üç ay sürecek. Hristiyan misyonerlerinin en ünlüsü ve hatta en etkilisi olarak kabul edilen Aziz Paul’ün Antakya’dan başladığı yolculuğunda gemisini değiştirdiği, Myra’nın liman kenti Andriake’nin de dahil olduğu kazı çalışmaları dördüncü yılına girdi.

Myra-Andriake Kazıları’nın başkanlığını Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik yürütüyor. Kazıların Bizans Bölümü Başkanlığı’nı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Engin Akyürek, sualtı arkeolojisi araştırmalarını Konya Selçuk Üniversitesi’nden Dr. Erdoğan Aslan üstlendi. Bu yılki kazılarda 10 bilim adamı, 17 arkeolog, 36 öğrenci ve 30 işçi görev yapıyor.

LİKYA MÜZESİ KURULACAK
Kazıların bu yılki yaz döneminde, Myra Antik Tiyatrosu’nun sahne bölümünde ve tiyatronun batı galerisinde çalışmalar yapılacak. Andirake antik kentindeki agorada, B kilisesinde çalışmalar yapılacak. Daha önce kazısı başlamış olan Küçük Hamam’ın iç bölümü kazının ilk günlerinde ortaya çıkarıldı. Küçük Hamam’ın iç bölümünde ilginç bulgulara ulaşıldı. Mermer kaplı palestra havuzları (hamamlarda egzersiz hareketlerinin yapıldığı alan), soğuk su havuzları, ateşleme sistemleri ve hamama su sağlayan kanallar bulundu. Kazı boyunca bu hamam restore edilerek korumaya alınacak, Likya Müzesi kurma çalışmaları başlayacak, yapılar restore edilecek.

ZEMİNDEN ISITMALI HAMAM
Kazı Ekibi Başkanı Prof.Dr. Nevzat Çevik, yaptığı açıklamada, üç ay sürecek Myra-Andriake Kazıları’nın çok yoğun geçeceğine dikkat çekerek, şu bilgileri verdi:

"Bu en yoğun üç ay sürecek kazı dönemidir. Bu kazı döneminde daha önce başladığımız tiyatro, en büyük projemiz olarak devam edecek. Andriake’de agorada çalışmalarımız devam edecek. Bu yıl bir ilk proje olarak başladığımız Andriake Küçük Hamamı kazıları da sürüyor. Bu sezon bunu bitirmeyi amaçlıyoruz. Küçük hamam enteresan buluntular verdi. Özellikle hamam mimarlığı bakımından, hamamdaki alttan ve duvar içi ısıtma sistemleri konusunda in-sutu buluntular (Hiç bozulmaksızın, binlerce yıl önce konulduğu yerde aynen duran) bize bir hayli aydınlatıcı bilgiler verdi. Hamam çalışmaları da devam ediyor. Andirake’nin tamamı açık hava müzesi olacağı ve granarium da (Antik Dönem’deki büyük limanlarda, ardiye, antrepo, silo olarak kullanılan bina) müze binası olacağı için, Andriake’nin cazibe alanları hem bilimsel sonuçlara ulaşmak hem de müzecilik alanında kalıntıların kazılmış ve sağlamlaştırılmış olarak bu yeni müze alanına katkı vereceğini düşünüyorum."

Radikal, Haber: Ahmet Acar, 12.07.2012

SİNAN'IN 'GÜNEŞ VE AY'I İNŞAAT GÖLGESİNDE EZİLDİ

 

 

Zeytinburnu’nda üç dev gökdelenin dikilmesiyle İstanbul ’un tarihi siluetinin bozulmasından sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarihi silueti korumak için tarihi yarımadada inşaatlara yükseklik sınırı getirmişti. Bu sınıra göre İstanbul Bayrampaşa’da yapılacak binaların maksimum 20-90 metre arasında olması karara bağlandı.

18 katlı bir ‘hançer’
Ancak bu karara rağmen Gül İnşaat tarafından, Topkapı surlarının hemen bitişiğinde, Bayrampaşa Belediyesi’ne bağlı Orta Mahalle’de Temmuz 2007 tarihinde yapımına başlanan 18 katlı bir inşaatın yükselmesi engellenemedi. İnşaat Edirnekapı’daki tarihi Mihrimah Sultan Camii’ni etkiledi. 2927 No’lu ada üzerinde, 12 parsellik alanda yapılan inşaat, Mimar Sinan tarafından Edirnekapı’da Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yapılan caminin tarihi yarımada silueti içindeki görünümünü bozdu.

Gül İnşaat tarafından yapılan yapı dikkat çekti. Ama Mihrimah Sultan Camii’nin tarihi yarımadadaki varlığını gölgeleyen tek bina da bu değildi.

Caminin silüet içindeki görünümü Bayrampaşa’da 2009 yılında yapılan Silkar Holding’e ait binayla da bozulmuştu. Bayrampaşa Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürü Şükrü Çalım “Bahsi geçen inşaatların olduğu bölge, Koruma Kurulu’na tabi olmadığı için kurula sormadık. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin siluet ile ilgili aldığı bir karar var. Bu binaların ruhsatı meclisin. Siluetle ilgili aldığı karardan önce verilmiş dolayısıyla yapacak bir şey yok. Fakat daha sonra bize gelen projeleri incelerken İstanbul ’un siluetini dikkate aldık.’’

Eski Koruma Kurulu üyesi Doç.Dr. Feridun Özgümüş tepkili: “Modern mimariler yapılacağı zaman yapının nereye yapılacağına dikkat etmek lazım. Modern yapılar tarihi yapıların görüntüsünü bozmamalı. Eğer modern bir yapı tarihi bir yapının dokusunu bozuyorsa Koruma Kurulu’na şikayette bulunulur. Tarihi bir yapının dokusuna zarar veren böyle bir proje kurulda benim önüme gelse, asla altına imza atmam.”

Yerel yönetim ‘görmüyor’
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman ise yerel yönetimi eleştirdi:
“İBB Meclisi’nin siluet ile ilgili aldığı karardan önce yapılan binalar maalesef hem İstanbul siluetine hem de tarihi yarımadanın dokusuna zarar verdi. Ancak burada önemli olan nokta, yerel yönetimin bu binalara izin verirken binaların ileride sorun yaratacağını kestirememesi.’’
Radikal, Haber: İdris Emen, 12.07.2012

BRİAS SARAYI KALINTILARI IŞIĞA KAVUŞTU

 

 

İstanbul Kartal'da, Cevizli Tekel Fabrikası'ndaki tarihi kalıntılar gün yüzüne çıkartılıyor. Erken Bizans dönemine ait olan Brias Sarayı'nın kalıntılarının bulunduğu kazı alanı, Kartal Belediyesi'nce medyaya tanıtıldı. 1974-1977 yılları arasında kazı ve buluntu çalışması yarım bırakılan Brias Sarayı kazısı, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Kartal Belediyesi işbirliğiyle 2010'da başlatıldı. Üç ayrı alanda sürdürülen kazılarda arkeolog ve sanat tarihçisi 15 kişi çalıştı.

Kazıda, sikkeler, çok sayıda amfora parçaları, damgalı tuğla ve çatı kiremitleri, kemeraltı başlıkları, mermer, mendirek kalıntılarına, pencere parmaklığı ve camlara rastlandı. Deniz kenarında kuzey-güney yönlü mendirek kalıntılarının bulunduğu Dragos kazısında insan iskeleti de bulundu. İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürü Zeynep Kızıltan, katılımcılara slayt eşliğinde teknik bilgiler aktardı. Heyet, kazı alanında incelemeler yaptı. Programa sanat tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice de katıldı.

Sabah, Haber: Mesut Altun, 12.07.2012

BODRUM'DA HALİKARNAS MUAMMASI

 

 

Bodrum’daki Halikarnas Disco, 2 yıllık bir bekleyişin ardından ‘yenilenmiş haliyle’ 18 Temmuz’da kapılarını açacak. Ancak 3 . Derece Arkeolojik Sit Alanı’nda bulunan Halikarnas’taki tadilat çalışmalarının Koruma Kurulu’ndan izinsiz olduğu ortaya çıktı. İçinde eski bir Bodrum evi de bulunun diskodaki inşaat faaliyetleri, inşaat yasağı başlamış olmasına rağmen son sürat devam ediyor.

Kurulun onayı olmalı
Bodrum’un simgelerinden Halikarnas Disco, 2 yıl önce tadilat çalışmalarına başladı. Diskonun etrafı dev perdelerle çevrildi ve içeride yoğun bir yıkım çalışmaları başladı. İçeride ne gibi çalışmalası yapıldığı bilinmiyor. Eski Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Başkanı Oktay Ekinci, Bodrum’un tamamının 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı olduğunu belirterek yapılan her türlü inşaat faaliyetinde Koruma Kurulu onayının olması gerektiğini belirtti.

İskelede de hazırlık
Halikarnas Disco’nun önündeki iskele de geçen kış fırtınadan dolayı yıkıldı. Fırtınanın yıktığı iskele için de Halikarnas yeni bir çalışma başlattı. Kazık çakma makinesi getirildi. Kazıklar çakıldı. Ancak çalışma durduruldu.

Mavi Yol Girişimi de Halikarnas’taki inşaatlarla ilgili Bodrum Belediyesi’nin cevaplaması istemiyle bir dilekçe hazırladı. Ancak Bodrum İmar Müdürü ve Belediye Başkanı yapılan operasyonla tutuklanınca, dilekçeyi cevaplayacak muhatap kalmadı. Radikal ’in ulaştığı Bodrum Belediyesi Yapı Kontrol sorumlusu Emin Gümüş, Halikarnas’ta yapılan tadilatla ilgili şunları söyledi: “Eski binalarında tadilatlar yapılıyor. Bir genişleme söz konusu değil. Bu yıl açılacak. Büyüme yok. Tamirat yapılıyor. Çok kötüydü, yıkılma tehlikesi olan yerleri yıktılar. Güçlendirme yaptılar. Belediyenin izni var. Eski yapı deniliyor ancak tescilli yapı yok. Eski bir yapı var sadece. Tescilli yapı olmadığı için kurula gitmesine gerek yok. Bodrum’un tamamı 3. derece statüsünde. Yeni yapılaşma yok. İskele konusunda da çalışma Kıyı Kanunu’na tabi yapılardan olduğu için müracaatlarını yaptılar. Ankara ’da şu anda izin bekliyor.” Halikarnas’ın sahibi Süleyman Demir’e ise uzun süredir ulaşılamıyor. Halikarnas’ın diğer yetkilileri ise açılışla birlikte tüm iddialara karşı bir basın açıklaması yapılacağını söylemekle yetindi.

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 12.07.2012

TARİHİ CAMİYE RESTORE

 

 

Candaroğulları döneminde İsmail Bey tarafından 1451 tarihinde yapılan ve Karabük'ün en eski camilerinden biri olan Eflani Kürei Hadid Camisii restorasyon çalışmaları büyük bir hızla devam ediyor. 1880 yılında dönemin Kastamonu Valisi tarafından restore edilen camii 132 yıl sonra yeniden restore ediliyor.

 

179 bin TL karşılığında imzalanan sözleşme ile tadilat çalışmalarına başlanan ve Kontrolörlüğünü Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün yaptığı Kürei Hadid Camisi'nin restorasyonunun 21.10.2012 tarihinde bitirilmesi planlanıyor. Eflani Kaymakamlığı döneminde Küre-i Hadid Camisi'nin restorasyonu konusunda büyük gayretler sarf eden ve Karabük Valisi olarak göreve başladığında restorasyon çalışmalarını başlatan Vali İzzettin Küçük, Eflani Demirli Köyü'nde restorasyon çalışmaları devam eden tarihi camide incelemelerde bulundu.

 

Kürei Hadid Camisi'nin, Karabük’ün en eski camilerinden bir tanesi olduğunu belirten Vali Küçük, “1451 yılında Candaroğulları döneminde yapılmış bir camidir. Bu tür eserler bizim tapu senetlerimizdir. Bu coğrafyada çok uzun senelerdir, asırlar boyu yaşadığımızın sembolüdür. Bu anlamda bizim için çok önemlidir. Bugün itibari ile restorasyon ve tadilat çalışmaları büyük bir hızla devam ediyor. Bu yıl sonunda bitirilmesi hedefleniyor” dedi. Karabük’ün ilçeleriyle birlikte önemli turizm kaynaklarına sahip olduğunu ifade eden Vali İzzettin Küçük, turizmde doğanın ön plana çıkarılması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

 

“Doğal güzelliklerimizi gelen ziyaretçilerin kullanımına hazır hale getirmemiz gerekiyor. Biz bunun için çalışmalar yapıyoruz. Aslında muhteşem bir hazinenin üstünde oturuyoruz. Sadece yapmamız gereken o hazinenin üstündeki tozu silmek ve insanların beğenisine sunmak. Benim Eflani Kaymakamlığı yaptığım dönemdeki en büyük hayallerimden biri olan bu camiinin, bugün restorasyonunun yapılıyor olmasından çok mutluyum.”

 

Vali İzzettin Küçük, Küre-i Hadid Camiindeki incelemelerin ardından İncüğez Mahallesinde bulunan eski su değirmenlerini gezdi.

Karabük Kent Haber, 11.07.2012

GAZİANTEP KALESİ ALARM VERİYOR

 

 

Restore çalışmaları süren tarihi Gaziantep Kalesi’nin duvarlarının önemli bölümünde yıkılma tehlikesi yaşanıyor. Türk usulü yöntemlerle duvarları korumaya alan yetkililerin henüz harekete geçmemiş olması tepkilere neden oluyor.

Gaziantep Kalesi’nin alt tarafından turistik işletmesi bulunan Beyhan Ölçal, kale duvarlarında yaşanan tahribatın her geçen gün biraz daha arttığına dikkat çekti. Yetkililerin şu ana kadar kalede sadece asma köprünün taban tahtalarını değiştirdiğine dikkat çeken Ölçal, “Yetkililer hemen harekete geçmese, kale duvarlarının yıkılması an meselesi olacak. Benim işletmemin bulunduğu duvarı her gün kontrol ediyorum. Her kontrolümde ise gözlemlediğim tek bir şey var oda, kale duvarının yavaş yavaş kayma içerisinde olduğu” diye konuştu.

Günümüzden en az bin 500 yıl önce yapıldığı iddia edilen Gaziantep Kalesi artık üzerindeki toprak yığınının ağırlığını taşıyamıyor. Bu yıl Gaziantep’in çok fazla yağış alması nedeniyle, mağara üzerindeki yerleşim yerlerinde ve mezarlıkta yaşanan çökmelerin ardından Gaziantep Kalesi de yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Kalenin ana dış duvarının bazı bölümleri yıkılırken tehlike arz eden duvarın bir kısmı da tahtalarla desteklenmeye çalışılıyor. Özel İdare’nin yıllardır sürdürdüğü restorasyon çalışmaları turizm potansiyeli açısından amacına ulaşmazken Gaziantep’in simgelerinden biri olan kale adeta yıkılacağını günü bekliyor. Ziyarete kapalı olan kalenin kerestelerle desteklenmiş halini görenler şaşkınlıklarını gizleyemezken kaleye bir an önce hakkettiği değerin verilip kentin bu en büyük simgesinin bir an önce turizme kazandırılmasını istiyorlar.

Gaziantep kalesinin belli bölümlerindeki duvarlarda çökmeler oluştu. Ortaya ise hoş olmayan görüntüler çıktı. Duvarların bazı bölümlerinde çatlaklar oluştu. Yetkililer ise yıkılma tehlikesi devam eden duvarlara ise Türk usulü korumaya aldı. Kerestelerle yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olan duvarlar desteklendi. Yaklaşık 30 metrelik dubar keresteler yardımı ile ayakta duruyor. Keresteler dışında farklı bir tedbir alınmaması ise dikkat çekiyor. Özellikle o bölgede oturan vatandaşlar ve turistler ise tedirgin.

Gaziantep Olay, 11.07.2012

300 YILLIK KAYITLAR GÜNÜMÜZE KAZANDIRILIYOR

 

 

Dicle Üniversitesi (D.Ü) İlahiyat Fakültesi'nden bir ekip, Karacadağ Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle başlattıkları proje kapsamında, Diyarbakır'ın 300 yıllık tarihi kayıtlarını günümüz Türkçesine çeviriyor.

 

Projenin koordinatörü ve yürütücüsü D.Ü İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Abdülkerim Ünalan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu konuda çalışma yapmak üzere yola çıktıklarında üniversite yönetiminden destek aldıklarını, ancak hizmet alımları da olacağından Karacadağ Kalkınma Ajansı'nın devreye girerek projeyi desteklediğini söyledi.

 

Osmanlı devletinin yüzyıllarca hükmettiği topraklarda, bünyesinde farklı dinlere mensup çok sayıda millet olduğuna değinen Ünalan, tarihi hakkında çok bilgi bulunan Osmanlı'da, ayrıca çok sağlıklı bilgiler içeren ve günümüzün noter kayıtları derecesinde olan siciller bulunduğunu kaydetti.

 

Çalışmalarının Diyarbakır ve o zaman bağlı tüm ilçelerinin sicillerini kapsadığını belirten Ünalan, bu sicillerin orijinallerini İstanbul Cağaloğlu'daki Osmanlı arşivleri merkezinde bulduklarını bildirdi.

Diyarbakır sicilleri hakkında bilgiler veren Ünalan, bu sicillerin 17. asırdan başlayarak 20. yüzyılın başlarına kadar olan tarihleri kapsadığını belirterek, şunları söyledi:

''Bu siciller toplam 34 bin 471 sayfa tutuyor. Bir de ahkam defterleri dediğimiz mahkeme kararları var. Onlar da 2 bin 300 sayfa tutuyor yani kayıtların toplamı 37 bin sayfa. Bunu baskıya hazırladığımızda üçe katlanacak yani hepsini basacaksak 100 bin sayfa tutacak ve yaklaşık 150 cilt tutuyor. 10-15 cilt sadece ahkam defterlerinden oluşacak. Biz bunun transkripsiyonunu yapacağız yani Latin harfleriyle yazacağız ve orijinal Osmanlı metinleri de oraya koyacağız. İsteyen, bilen kişi bu metinleri fiilen de karşılaştırabilecektir. Çok titiz bir çalışma yapıyoruz, ancak okunması mümkün olmayan kısımlar da var oraları mecburen boş bırakacağız.''
 
Söz konusu kayıtlar katiplerin el yazısıyla yazıldığından Arap alfabesi bilinse dahi herkesin okuyup yararlanamadığına değinen Ünalan, bu belgeleri halka açmayı ve araştırmacıların yararlanabileceği hale getirmenin öncelikli amaçları olduğunu dile getirdi.

Ünalan, sicillerin, mikrofilmleri çekilerek CD'lere aktarıldığını belirterek, kendileri transkripsiyonu yaparken bu 37 bin sayfanın orijinal halinin CD'lere aktarılmakta olduğunu söyledi.
        
-Sicillerde neler var-        
Prof.Dr. Ünalan, mahkeme sicillerinde miras davalarından cinayetlere kadar, hatta en basit meselelerin bile kayıtlarının bulunduğuna işaret etti.

 

Kayıtların, zengin içeriğiyle bilimsel çalışma yapanlara çok yardımcı olacağını, projenin bu yönüyle ve Osmanlı'daki toplumsal ilişkileri gözönüne sermekle çok değerli olduğunu belirten Ünalan, şunları söyledi:

''Gayrimüslim gelmiş Müslüman olmuş, Ulu Caminin tuvaletine bakan şahıs görevi bırakmış yerine kim olacağı kayıtlara geçmiş, miras davaları, boşanmalar vesaire çok çeşitli kayıtlar var. Osmanlı Devleti'nin hayat yapısını, kültür yapısını, hangi toplumların birbirine nasıl muamele ettiklerini, aralarındaki ilişkileri yansıtan belgelerdir bu siciller...

 

Bunlar aynı zamanda günümüzün noterleri görevini de görüyor. Bu siciller hem İslam hukukçuları hem beşeri hukukçular hem sosyologlar için her yönüyle bir kültür hazinesi. Bu çalışma özellikle bilimsel çalışma yapanlara çok yardımcı olacak, son derece yararlı bir proje. Bunlar, Osmanlı Devleti'nin nasıl bir idare olduğunu ortaya koyacak belgelerdir.''
        
-Yer ve şahıs isimlerinin okunması zor-        
Ünalan, çalışmalarında en büyük sıkıntının metinlerde geçen ve günümüzde bilinmeyen yer isimleri ile aşina olmadıkları yabancı şahıs isimleri olduğunu bildirdi.

 

Osmanlıca ya da Arapça bir metni okurken özellikle Arap alfabesinde sesli harf bulunmamasından kaynaklanan bu sorunu aşmak için eski yer isimleriyle ilgili çalışmalar aradıklarını, ancak dar kapsamlı bir tez çalışması dışında kaynak bulamadıklarına değinen Ünalan, ''Bazen önceden duymadığınız bir ismi okumanız oldukça zor. Bizde yer isimleri çok değişmiş, Diyarbakır ve çevresindeki yer mahalle isimleriyle ilgili yapılmış çalışma soruşturduk, ancak valilik ve kaymakamlıklarda bu konuda yapılmış bir çalışma bulamadık. Bu konuda bir tez çalışması vardı ondan kısmen yararlandık'' dedi.

 

Ünalan, projede görev alan fakültelerinden 4 ve İstanbul'dan 5 kişiyle yaklaşık 6 ayda 3-4 ciltlik malzemeyi baskıya hazır hale getirdiklerini de belirterek, 2 haftaya kadar 1. cildi çıkarmayı düşündüklerini, fakülte bünyesinde her türlü teknik malzemeyle donatılmış bir proje ve teknik büro kuracaklarını, Diyarbakır sicillerini bitirdikten sonra başka işleri yapabileceklerinin sözlerine ekledi.

Akşam, 11.07.2012

TARİHİ BİNA YENİ KİMLİĞİNE KAVUŞUYOR

 

Cumhuriyet döneminin ilk yapılarından Basmane Tekel Tütün Deposu binası, İzmir İl Emniyet Müdürlüğü ve Konak Belediyesi arasında imzalanan protokolle yeni kimliğine kavuşmak için gün sayıyor. 1930'lu yılların başında inşa edilen, hizmet dışı kalana dek tütün deposu olarak kullanılan Basmane Tekel Tütün Deposu binasında restorasyon çalışmalarında önemli yol alındı. Başkan Tartan, 10 bin metrekarelik alanda yürütülen çalışmalar sonucunda İzmir'e yeniden hizmet vermeye başlayacak binanın, tarihi özellikleri korunarak modern bir yapıya dönüştürüldüğünü hatırlattı. Tartan, binanın kısa bir süre sonra yenilenmiş yüzüyle hizmet vermeye başlayacağını söyledi.

Yeni Asır, 11.07.2012

DİNLERE KARŞI HOŞGÖRÜLERİN SEMBOLÜ OLARAK İLGİ ÇEKİYOR

 

 

Antalya Müzesi'nde sergilenen ve bir kiliseye ait olduğu sanılan ''Gabriel'' bloku, Anadolu Selçuklular'ın diğer dinlere karşı hoşgörülerinin sembolü olarak ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

 

Antalya Müze Müdürü Mustafa Demirel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Ölü Kültü'' salonunda sergilenen ''Gabriel'' blokunun tarihsel ve arkeolojik öneminin yanı sıra taşıdığı dinsel tolerans açısından da önemli olduğunu anlattı. Demirel, yaklaşık 1 metre yüksekliğindeki mermerden yapılmış Gabriel blokunun, Antalya Müzesi'nin ilk kayıtlı eserleri arasında yer aldığını ve Antalya Kaleiçi'ndeki bir kiliseye ait olduğunun düşünüldüğünü bildirdi.

Alçak kabartma olarak işlenen Ortaçağ eseri blokun farklı dönemlerde yeniden oyularak kullanıldığını belirten Demirel, blokun bir yüzünde alçak kabartma bir haç, diğer yüzünde ise elinde madalyon tutan melek Gabriel'in yarım gövde halindeki betimlemesinin yer aldığını, ayrıca blokun sol üst köşesinde de Grekçe harflerle ''Gabriel'' yazısının yer aldığını kaydetti.

 

Anadolu Selçuklular'ın, Antalya'yı topraklarına katmalarının ardından Gabriel kabartmasının elindeki madalyonun üzerine, Arapça ''Allah'' yazısını eklediklerini belirten Demirel, şöyle konuştu:

''Hristiyanlık'ta baş melek olarak bilinen Gabriel, İslam dinin de dört büyük meleğinden biri. Hazreti Peygamber'e vahiy getiren ve onlara Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmekte vazifeli Cebrail olarak karşımıza çıkmaktadır. Hristiyanlık'ta baş melek Gabriel'in betimlemesinin yapıldığı blok, Anadolu Selçuklular tarafından tahrip edilmeden elindeki küre üzerine yalnızca 'Allah' yazısı eklenerek günümüze ulaştırılmıştır.''

 

Selçuklular'ın farklı dinlerdeki insanlara ve onların eserlerine büyük saygı gösterdiklerine vurgulayan Demirel, hoşgörü ve sanata olan saygının bir göstergesi olan bu blokun bugün müzeyi ziyaret edenlerin de dikkatini çektiğini anlattı.

 

Demirel, ''Ziyaretçiler haçlıların farklı mezheplerdeki Hristiyanlık eserlerine bile zarar verdiği bir dönemde Selçukluların, sadece ufak bir ekleme ile kilise eserine saygı duymalarına ve onu bugüne kadar korumalarına şaşırıyorlar. Bunları rehberlerimizden ve bizlerden öğrenerek şaşkınlıklarını dile getiriyorlar'' diye konuştu.
        
-Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın bilinen ilk portresi-        
Antalya Müzesi mühür baskılar bölümünde sergilenen ve kaçak kazı sonucu bulunduğu belirlenen Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın portresinin bulunduğu mührün de ziyaretçilerin ilgisini çeken eserler arasında yer aldığını belirten Demirel, mührün Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'ın ilk somut portresi olduğunu açıkladı.

 

Demirel, 2001 yılında müzeye getirilen mührün ön yüzünde, ortada Sultan'ın portresi, çevresinde de Arapça olarak, ''Es Sultan El Muazzam Ala El Dünya Veddin Keykubat bin Keyhüsrev'' yazısının yer aldığını, arka tarafında da, ortada başını arkaya çevirmiş aslan betimlemesi ile çevresindeki halka arasında ''Ebul Feth. Essultan El Muazzam Alaaddin El Dünya Veddin Keykubat Bin Keyhüsrev'' ifadelerinin yer aldığını kaydetti.

 

Mührün, 1221-1227 yılları arasında Sivas veya Konya'da basıldığının sanıldığını anlatan Demirel, Sultan Keykubat'ın karşıya bakan yüzünün yanı sıra saçlarının topuz şeklinde olmasının dikkati çektiğini ifade etti.

Akşam, 11.07.2012

HİLAR MAĞARALARI TURİZME KAZANDIRILIYOR

 

 

Ergani İlçesi'nde, milattan önce ve sonrasında kaya mezarları olarak kullanılan Hilar Mağaraları'nın turizme kazandırılmasına yönelik çalışmalar sürüyor.

 

Dicle Kaymakamı Çağlayan Kaya ve Diyarbakır Müze Müdürü Nevin Soyukaya ile birlikte Hilar Mağaraları'nı gezen Ergani Kaymakamı Erdinç Yılmaz, burada yaptığı açıklamada, Hilar'ın önemli bir kültürel ve turistik değer, medeniyet merkezi olduğunu söyledi.

Hilar Mağaraları ile ilgili çalışmalarının devam ettiğini belirten Yılmaz, ''Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda yüzde 20'si gün yüzüne çıkarılmış. Öncelikle burayı koruma altına almak için Hilar'ı kullanma hakkını kaymakamlığımıza alırsak daha etkin, daha verimli olacağını düşünüyoruz. Şu anda öyle bir çalışma yapıyoruz'' dedi.

Diyarbakır Müze Müdürü Soyukaya da, Hilar Mağaraları'nın daha önce köylüler tarafından ahır olarak kullanıldığına dikkati çekerek, ''2006 yılında hem Çayönü hem de Hilar'ın yeniden turizme açılması için müze olarak çalışma başlattık. İl Genel Meclisi ve İl Özel İdaresi'nce mali destek aktarılması için projemizi sunduk. Ayırdıkları ödeneklerle 2006 ve 2010 yılları arasında kazı çalışması yaptık'' diye konuştu.

Kazı çalışmalarından önce 3 kaya mezarı açıkta iken, bu sayıyı 22'e çıkardıklarını anlatan Soyukaya, şunları söyledi:
''Ortaya çıkardığımız bu mezarların düzenlemesini yaptık. Mağaraların içi yosun kaplı idi. Tüm bunların koruma, temizliği ve yollarını yaparak, mağaraya ulaşımı sağladık. Doğal halini bozmadan arkeolojik alana uygun olarak bir düzenleme yaptık. Müze müdürlüğü olarak yine Ergani Kaymakamlığı ve Ergani Belediyesi'nden yapılan yardımlarla ve Çayönü kazı başkanının da katılımıyla aynı şekilde kazı alanlarını düzenledik. Çevre düzenlemesini ve yürüme yollarını doğasına uygun olarak düzenledik. Ödenek sıkıntısından dolayı bazı çalışmalarımız eksik kaldı. Yeniden bir çalışma yapıyoruz. Kaymakamla da konuştuk yerelin burayı devralması en doğru uygulama olur.''

Soyukaya, Hilar Mağaraları'nın bugünkü haliyle Roma döneminde, MÖ 1. yüzyıldan milattan sonra 1. yüzyıla kadar yaklaşık 200 yıl boyunca kaya mezarı olarak kullanıldığını da belirterek, kazı için planladıkları işlerin bittiğini bundan sonra bilim adamlarını buraya çekmeye çalışacaklarını sözlerine ekledi.

Habertürk, 11.07.2012

TARİHİ TRİLYE HAMAMI RESTORE EDİLİYOR

 

 

Mudanya’nın Tirilye beldesinde, Osmanlı dönemi yapılarından olan ve 1980 yılına kadar hamam olarak faaliyet gösteren Avlulu Hamam, Tirilye Belediyesi’ne İl Özel İdaresi’nden aktarılan 180 bin TL’lik kaynakla restore ediliyor.

 

Tarihi dokusu ve plan şeması korunarak restorasyon projeleri hazırlanan 400 yıllık Tirilye Hamamı’nda restorasyon çalışmaları başladı. Tirilye Belediye Başkanı Ali Turan, restorasyonun geçen yıl Bursa İl Özel İdaresi Koruma Uygulama Denetim Bürosu’na sunulan proje kapsamında bu yıl Tirilye’ye aktarılan 180 bin TL’lik katkıyla yapıldığını hatırlatarak, ihale bedelinin 250 bin TL olduğunu söyledi.

Tarihi hamamın restorasyon ve çevre düzenlemesi bittikten sonra “kent müzesi” ya da her türlü kültür ve sanat faaliyetlerinin yapılacağı bir mekan haline getirileceğini belirten Turan, “Hamamın restorasyon işiyle birlikte diğer parselde eski hoca evi denilen evin de kamulaştırılmasına karar verildi. Üç binayı restore edip güzel bir alan oluşturacağız. Çalışmaları yıl başına kadar bitirmeyi hedefliyoruz” dedi.

Bursa Hakimiyet, 11.07.2012

GEVALE KALESİ GÜN IŞIĞINA ÇIKARTILIYOR

 

 

Gevale Kalesi; arkeolojik kazı çalışmaları için Kültür ve Turizm Bakanlığından izin alındı. Kazı çalışmaları için bilim heyeti oluşturuldu.

Konya'nın korunmasında önemli yeri olan Gevale Kalesinin yüzeysel kazı çalışmalarına bu yıl başlanacak.

 

Selçuklu Belediyesi tarihi mekanlara hayat vererek şehrin turizmine katkı sağlayama devam ediyor. Sille de yer alan camiler, hamam ve kiliseler başta olmak üzere Zazadınhan gibi önemli yere sahip tarihi mekanların ardından Selçuklular döneminde büyük bir öneme sahip Gevale Kalesi restore ediliyor.


Hititliler dönemine kadar uzandığı belirtilen Takkeli Dağının bir yamacında sarp ve sivri tepe üzerinde bulunan Gavale Kalesi restore ediliyor. Selçuklular döneminde bölgenin kilit noktası olarak kullanılan kale, haçlı seferlerinde Selçuklu sultanları tarafından savunma amaçlı olarak kullanılan, Gevale kalesi ayrıca Selçukluların siyasi suçlularının hapsedildiği mekan olarak da kullanılmıştır.

 

Zamanla yıkıma uğrayan tarihi kalenin restorasyon çalışmaları için Selçuklu Belediyesi tarafından bilim heyeti oluşturuldu. Oluşturulan heyet içerisinde Prof.Dr. Ahmet Çaycı, Prof.Dr. Mikail Bayram, Doç.Dr. İbrahim Kalaycı, Doç.Dr. Güngör Karaoğuz, Yard. Doç.Dr. Zekeriya Şimşir, Öğretim Görevlileri i. Mete Mimiroğlu, Mustafa Ertekin Doksanaltı, Vare Bulgurlu, İlhan Koç, Yunus İnce ve Erkan Aygör yer alıyor. Kurulun kazı başkanı olarak Prof.Dr. Ahmet Çaycı görev yapacak.

 

AKP Konya Milletvekili Mustafa Kabakçı ile Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, restore edilecek Gevale Kalesi kazı alanında incelemelerde bulundu. AKP Konya Milletvekili Mustafa Kabakçı, ''Matrakçı Nasuh'un (1535) eserinde yer alan Gevale kalesi minyatürü beni heyecanlandırmıştı. Turizmin önemini dünyada kavramamak mümkün değil. Dünya genelinde 940 milyon kişinin turist olarak ülkeden ülkeye gezmekte. Maddi karşılığı 930 milyar dolar civarındadır. Konya’ya yılda 2 milyon civarında turist geldiğini fakat bu oranın konaklama sayısında çok düşük olduğu, bunun için turistlerin görebileceği enteresan bulacağı yapıları tekrar gün yüzüne çıkarmak gerekir. Sayın Belediye Başkanımıza değerli çalışmalarından dolayı teşekkür ederim''dedi.


Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay açıklamasında :''Konya için önemli bir eserin başlangıcını yapıyoruz. Konya bilindiği üzere Selçuklu başkenti. Bizde Selçuklu ismini taşıyan belediye olarak; Selçuklularla ilgili birçok proje yürütüyoruz.'Selçuklu eserleri fotoğraf albümünü yaptık. Cumhurbaşkanlığı himayesinde Dünyada Selçuklu eserleri albümü yapıyoruz. Takkeli dağ ve Gevale kale ve saray kalıntılarının önce yüzey tespiti sonra arkeolojik kazılarının yapılması ve yerinde inşası ile birlikte Konya iki önemli eseri kazanmış olacak. Matrakçı Nasuh'un Konya minyatüründe; Takkeli dağ ve Gevale dağın üzerinde bulunan kalelerin kazı çalışmalarına başlanacak. Eylül ayı itibariyle Takkeli Dağ da kazı çalışmalarına başlıyoruz. Gevale Dağında da arkeolojik kazı çalışmaları için izinler alınıyor. Bu işin gündeme getirilmesi çalışmalara başlanmasından desteklerini esirgemeyen Konya Milletvekilimiz Mustafa Kabakçı'ya desteklerinden dolayı teşekkür ederim''dedi.

       
Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet Çaycı Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay'ı ziyaretinde; '' Selçuklu Belediyesinin desteği ile Eylül ayında yüzey kazı çalışmalarına başlayacağız. Konya'nın batı cihetinde yer alan Selçuklu tarihinin çok önemli muhafız kalelerinden olan yapının gün yüzüne çıkartılması için çalışmalar başlatılmıştır. Arkeolojik kazı çalışmalarını mimar, jeolog ve arkeolog olarak geniş bir ekiple devam edecek. Bu hususta çalışmalarını esirgemeyen Selçuklu Belediye Başkanımıza teşekkürlerimi sunarım''dedi.

Konya Hakimiyet, 11.07.2012

MANASTIR ARAZİSİ HAZİNEYE

 

Yargıtay, yerel mahkemeye sunulan belgelere rağmen, “Süryanilerin ikinci Kudüs’ü olarak anılan Mardin’deki Mor Gabriel Manastırı arazisinin Hazine’ye ait olduğuna karar verdi

 

Mardin’in Midyat İlçesi'nde 2008’de kadastro çalışmaları yapılırken, Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı köylerinin muhtarları, Mor Gabriel Manastırı’nın köylülere ait 276 dönümü işgal ettiğini savunarak Hazine’ye başvurdu. Hazine, 276 dönüm arazinin Hazine’ye tescil edilmesi için Midyat Kadastro Mahkemesi’nde “tapu tescili” davası açtı.

Vergileri ödendi
Hazine dava dilekçesinde, arazilerin taşlık ve kayalık alanlar olduğunu, tarıma elverişli olmadığını, bu nedenle devletin tasarrufu altında bulunduğunu belirtti. Manastır yaptığı savunmada 1937 yılından bu yana arazinin tüm  vergilerini ödediklerine dikkat çekerek, vergi kayıtlarını ve vakıf beyannamesini sundu.  Mahkeme “Dava konusu 276 dönüm de dahil, kilisenin tüm arazilerinin kadimden beri kilisenin mülkiyetinde olduğu, yasal olarak 1936’dan önce arazilerin beyannamesini sunduğu, 1937’den sonra da düzenli olarak vergilerini verdiği belirlenmiştir” diye karar verdi.

 

Hazine’nin temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını “1937’den beri vergilerin ödendiği iddia edilmektedir, oysa taşınmazlarla ilgili hiçbir vergi kaydı ibraz edilmemiştir; 1936’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildirim yapıldığı iddia edilmektedir, oysa bununla ilgili evrak ibraz edilmemiştir” gerekçeziyle bozdu.

Belgeler yeniden dosyada
Manastır yetkilileri, davanın başladığı 2009’da vergi kayıtlarını ibraz etmelerine rağmen kararı görünce şaşırdı. Dosyanın içinde belgelerin olmadığını gören yetkililer, Yargıtay’a karar düzeltme talebinde bulundu. 20. Daire’nin “yok” dediği iki belge, avukatlar tarafından yeniden üzeltme talebine konuldu.

Milliyet, 11.07.2012

 

******


BERABER BÜYÜDÜK BU ÜLKEDE

 


Kampanyayı, Cengiz Aktar, Tuma Çelik ve Tuma Özdemir tanıttı.

 

‘Süryanilerin Kudüs’ü sayılan Mor Gabriel Manastırı arazisinin Hazine’ye bırakılması yönündeki Yargıtay kararına karşı imza kampanyası başlatıldı. 300 yazar ve sanatçının katıldığı kampanyanın detaylarını Sabro Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tuma Çelik, Prof.Dr. Cengiz Aktar ve Tuma Özdemir açıkladı. Cezayir Restoran’daki toplantıda konuşan Çelik, Türkiye ’de 20 bin Süryani yaşadığını hatırlatarak, “Biz Süryaniler birlikte yaşamak istiyoruz. Hoşgörü istemiyoruz. Bir hatadan, eksiklikten dolayı hoşgörülür. Bizim isteğimiz özgürce, kardeşçe bir arada yaşamak” dedi. 1600 yıllık manastırın ekonomik değil manevi değeri olduğunu belirten Çelik, “Bu karar, son yıllarda geri dönmeye başlayan Süryanilerin istenmediği algısını yarattı” dedi.

Tuma Özdemir ise Mor Gabriel Manastırı’nın Süryaniler için ‘Mescid-i Aksa’ özelliği taşıdığını belirterek Süryanicenin ayakta kalabilmesinin de manastır sayesinde olduğunu söyledi. ‘ Türkiye Süryanilerin vatanıdır ve Mor Gabriel Manastırı işgalci değildir’ başlığını taşıyan ve 300 sanatçı, yazar, akademisyenin imzaladığı kampanyanın detayları www.beraberbuyudukbuulkede.com adresinde yer alıyor.

Hazine’nin Mor Gabriel Manastırı arazisi üzerindeki hak talebinde yaşanan skandalı ise Radikal ortaya çıkarmıştı. Dünkü gazetemizde ‘Manastırın Kayıp Belgeleri’ başlığıyla yer alan habere göre, Mor Gabriel’in, Midyat’ta köylülere ait 276 dönümü işgal ettiği iddiasıyla açılan davayı yerel mahkeme reddetti. Ancak Yargıtay, ‘arazilere ilişkin 1937’den beri vergi ibraz edilmediği’ gerekçesiyle bu kararı bozdu. Söz konusu belgeler 2009’da yeniden dosyaya eklendiği halde Yargıtay bozma kararında direnmişti.

Radikal, 11.07.2012

 

******


MOR GABRİEL 7 BİN YILDIR SÜRYANİLERİN

 

 

Yargıtay Mardin’in Midyat İlçesi'nde bulunan Süryanilere ait Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin hazineye ait olduğuna hükmetti. Midyat’a bağlı Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı köylüleri 2008’deki kadastro çalışmaları yapılırken, Mor Gabriel Manastırı’nın köylerine ait 276 dönümü işgal ettiğini savunarak Hazine’ye başvurmuştu.


Hazine, yapılan başvuru üzerine 276 dönüm arazinin Hazine’ye tescil edilmesi için Midyat Kadastro Mahkemesi’nde ‘tapu tescili’ davası açtı. Hazine dava dilekçesinde, arazilerin taşlık ve kayalık alanlar olduğunu, tarıma elverişli olmadığını, bu nedenle devletin tasarrufu altında bulunduğunu belirtti.


İstanbul Taksim’de bulunan Cezayir Lokantası’nda bir araya gelen çeşitli sivil toplum örgütleri ile demokratik kitle örgütleri Yargıtay’ın kararını protesto etti.

MANASTIR 7 BİN YILDIR SÜRYANİLERİN
Sokra Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tuma Çelik; "Mor Gabriel konusunda ortaya çıkan gelişmelere karşı yapılan yanlışlıkların bir şekilde eleştirilmesi, bir şekilde haksızlıkların durdurulması için imza kampanyası başlattık. Süryanilere yapılan haksızlıklara sessiz durmayacağımızı gösteremeye çalışıyoruz. Bu çalışmamızın sebebi ise; Süryaniler yaklaşık 7000 yıldır bu topraklarda yaşıyorlar. 7000 yıldır yaşarken birçok değerler yarattılar. Ama orada yaşayan, bu değerleri yaratan insanlara zarar vermek isteniyor. Tüm bunlara rağmen Süryaniler hala ayakta durabiliyorlar. Fakat bu son dönemde Süryanileri istemedikleri hissini uyandırıyorlar bizde. Bizim elimizden topraklarımız alınmak isteniyor. Bu toprakların ekonomik olarak değerleri o kadar da önemli değiller ama manevi değerleri var, siyasi olarak değerleri var. Yargıtay, Süryanilerin Mardin'de ki Mor Gabriel Manastırı konusunda bir karar aldı. Bu karar hem hukuki hem de etik anlamda içinde bir çok eksiklik taşımaktadırlar. Yaşanan bu durum Süryanilerin  karşılaştıkları ilk olay değildir. Daha öncede Süryaniler birçok konuda olumsuzluklarla karşılaştı" dedi.

KARAR GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
Prof.Dr. Cengiz Aktar; "Türkiye Süryanilerinde vatanıdır. Çünkü bu topraklarda Süryaniler 100 yıldır yaşıyorlar ama vatandaş sayılmıyorlar. Bu ülkede inişli çıkışlı işler yapılıyor, özelliklede keyfi işler yapılıyor. Rum kiliseleri iade ediliyor ama öteki taraftan Mor Gabriel topraklarına el konuyor. Süryaniler Lozan'ın üvey evlatlarıdır. Her ne kadar 38 ve 43. maddeler arasında gayrimüslim olmalarından dolayı dolaylı olarak azınlık statüsüne giriyor olsalar da artık günümüzde azınlık hakkından vatandaşlık hakkına geçilmelidir. Pozitif ayrımcılık olmadan "treni tekrar rayına oturtmak mümkün değildir" dedi.

Mezopotamya Kültür ve Dayanışma Derneği başkanı Tuma Özdemir; "Biz bu ülkenin çocuklarıyız hep beraber bu ülkede yaşamak istiyoruz. Sırf bu yüzden beraber yaşadık biz bu ülkede adı altında site kurduk ve imza kampanyamızı buradan yapıyoruz." diyerek basın açıklamasını bitirdi.

BELGELERE RAĞMEN HAZİNE’YE DEVREDİLDİ
Manastır yetkilileri, davanın başladığı 2009 yılında vergi kayıtlarını ibraz etmelerine rağmen Yargıtay 20. Dairesi’nin verdiği bozma kararını görünce şaşırdı. Dosyanın içinde kararda bahsedilen belgelerin olmadığını gören yetkililer, Yargıtay’a karar düzeltme talebinde bulundu. Yargıtay 20. Daire’nin ‘yok’ dediği iki belge, talebe ek olarak yeniden düzeltme talebine konuldu. 20. Daire ise bu karar düzeltme talebine ret cevabı vererek, “Dairemiz kararı bu konulara cevap teşkil edecek nitelikte olduğu gibi, usul ve yasaya da uygundur” dedi. Yerel mahkemenin direnme kararı nedeniyle dava dosyası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na geldi. Kurul, 13 Haziran günü yaptığı toplantıda yerel mahkemenin kararını oybirliğiyle bozdu. Böylece hukuk mücadelesi, Süryanilerin aleyhine sonuçlandı.

Hazine ise kararı temyiz etti. Temyiz incelemesini Yargıtay 20. Hukuk Dairesi yaptı. Daire, yerel mahkemenin kararını bozarken şu ifadeleri kullandı: "1937’den beri vergilerin ödendiği iddia edilmektedir, oysa taşınmazlarla ilgili hiçbir vergi kaydı ibraz edilmemiştir ve 1936 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildirim yapıldığı iddia edilmektedir, oysa bununla ilgili evrak ibraz edilmemiştir."

Birgün, Haber: Gizem Uysal, 11.07.2012

 

 

 

SÜRYANİLER MANASTIR İÇİN AİHM'NE GİDİYOR

 

Mardin’in Midyat İlçesi'ndeki Süryaniler’e ait Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur) ile Hazine arasında süren arazi davasında, Yargıtay 20’nci Hukuk Dairesi, Hazine lehine karar verdi. Yargıtay’ın arazinin hazineye ait olduğu yönündeki kararına Süryaniler tepki gösterdi. Süryaniler, Yargıtay’ın bu kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götüreceklerini açıkladı. BDP’nin Süryani asıllı Mardin Milletvekili Erol Dora, “Biz hem BDP olarak hem de Süryani halkı olarak da uluslararası hukukta mücadelesini vereceğiz” dedi.

Hürriyet, Haber: Mehmet Halis İş, 13.07.2012

TARİHİ SARAYI HIZLI TRENDE CANLANDIRDILAR

 

Fransa başkenti Paris'te bulunan hızlı tren sistemi tarihi saray süslemeleri ile renklendi. Yenilenen trenler, başkentin 20 kilometre batısında bulunan Versay Sarayı gibi süslendi. Tren vagonlarının tavanları sarayın tavanlarına benzetilirken koltuklar da şimdi müze olan tarihi binadakiyle aynı olarak tasarlandı. Sarayda bulunan kütüphanenin bir benzeri de vagonların duvarına resmedildi. 1661'de yapımına başlanan saray 1789 Fransız devrimine kadar ülkenin politik merkezi olarak kalmıştı.

Sabah, 11.07.2012

EV PARASINA DEFİNE ARAMA DEDEKTÖRÜ

 

 

Bir zamanlar en çok definecilerin ilgi gösterdiği dedektörler, artık yenilenen asfaltların altındaki rögar kapaklarını bulmadan tutun da yerin metrelerce altındaki su kaynakları ile demir, çinko, bakır gibi madenlerin yerini saptamaya kadar birçok alanda kullanılıyor. Askeriye, yasadışı örgütler tarafından yola döşenen mayınları bulmada yararlanıyor dedektörlerden. Hal böyle olunca dedektörlerin fiyatı da 200 bin liraya kadar fırladı. Mühendislerse yer altı katmanlarını görüntülemek için dedektörlerin daha gelişmişi GPR'ları (yer altı radarları) tercih ediyor. "Şöyle keseme uygun bir dedektör alayım" derseniz mutlaka birkaç firmayı dolaşmalısınız. Biz de öyle yaptık, birçok dedektör firmasının kapısını çaldık. Gördük ki bu cihazların fiyatı 500 liradan başlıyor, 200 bin liraya kadar çıkıyor. "Kim verir bu kadar parayı?" demeyin. Define avcıları belki vermez ama bu işi hobi olarak yapan 'A sınıfı' dediğimiz zenginler pekala veriyor. Uğradığımız ilk yer Üsküdar'daki Uğur Elektronik. Firma sahibi Aziz Sandıkçıoğlu, pahalı cihazların daha çok satıldığını, parası olmayanların da beş altı kişi bir araya gelip iyi bir cihaz almaya çalıştığını anlatıyor. "O kadar rağbet var ki artık yurtdışına ihraç ediyoruz" diye ekliyor.

YERALTINA 3 BOYUTLU BAKIŞ
Bu cihazlar, toprağın altında 3 metreye kadar hangi madenin olduğunu gösteriyormuş. Dedektörlerin daha gelişmişi GPR'lar da (Görüntülü Bilgisayarlı Sistemler), halk arasında yer altı radarları olarak biliniyormuş. Toprak altını üç boyutlu olarak bilgisayar ekranına aktaran bu cihazların fiyatları da 12 bin ila 90 bin lira arasında. Aziz Bey devam ediyor: "Şu an Türkiye'de çok yaygın değil ama rezistivite cihazları da üretilmeye başlandı. Bu cihazlar maden sektöründe kullanılıyor. Maden katmanlarını, yapısını, kömür katmanlarını, doğalgaz yataklarını tespit eder. Bu cihazların fiyatı 80 bin dolar ile 80 bin euro arasında. Aynı işlemi gören Türk rezistivite cihazları ise 30 ila 60 bin lira arasında. Bu cihazları zengin insanlar, dedektörleri de orta tabaka insanlar tercih ediyor."

KİRALIK DEDEKTÖR DEVRİ
Fiyatlar pahalı olunca firma sahipleri de çözümü bulmuş: Kiralık dedektörler. İstanbul Dedektör'ün sahibi Engin Yılmaz, "Definecilikle ilgisi olmayan kişilerin sadece şüphelendikleri yerlere bakabilmesi amacıyla kiraya veriyoruz. Adam evinin altından, bağından bahçesinden şüpheleniyor. Satın almak pahalı. Biz de böyle bir uygulama başlattık. Genelde haftalık, bazen günlük kiralıyoruz. Haftalık kira bedeli 300'den başlıyor, bin liraya kadar çıkıyor" diye konuşuyor ve ekliyor: "Zenginlerin uğraştığı meslek haline geldi definecilik. Özellikle radarlar zengin işi. Onlar bu işi hobi olarak yapıyorlar." Daha önce konuştuğum Aziz Sandıkçıoğlu, 'Alan Tarama Çubuk Sistemleri' diye bir çubuktan bahsetmişti. Ucunda kurşuna benzer sarı renkli iki demir var. İncecik tel gibi iki çubuk ve iki elinizle tutuyorsunuz. Definenin yerini söylemese de bu cihaz o bölgeye sizi yaklaştırıyormuş. 500 ila 900 lira arasında fiyatı. Aziz Bey, bu çubuğun teknolojik olmayan versiyonunun halk arasında çok yaygın olduğunu anlatmıştı. Söylediklerine inanmadım, kalktım Üsküdar'dan Çatalca'ya gittim. Bu bölgede bakır çubuklar sık kullanılıyormuş. Birkaç köy dolaştıktan sonra Selim Y.'ye ulaştım. Bakır çubukları define aramakta kullandığını söylemekten kaçınıyor, ama yeraltında suyun nereden aktığını, kaç metre derinlikte olduğunu bulabileceğini söylüyor. Bir de çubukları kullanan kişide pozitif enerji olması gerekiyormuş, yoksa bu çubuklar ne suyun ne de madenlerin yerini gösterirmiş, öyle diyor.

 

KAN GRUBUN SIFIR OLACAK
İnsan zihninin oluşturduğu güçlü manyetik akım, bu çubukları etkiliyormuş. Arazide ne aramak istiyorsanız (define, su vs) ya da zihniniz neye yönelmişse çubuklar oraya doğru yöneliyormuş. İnanmadığımı görünce evinden getirdiği çok sayıda çubuğu alarak beni boş bir araziye götürüyor. Bu çubuklar, 0 kan grubu olanlarda daha iyi çalışırmış. Çubukların içine civa koyunca uzaktan bile suyun geçiş noktalarını bulurmuşuz. Trakya'da 130'a yakın noktada su bulduğunu ve herkesin duasını aldığını anlatıyor. Çubuklar arazide suya rastladığı zaman kapanıyormuş. Ben deniyorum tık yok. Kan grubumun farklı olduğunu söyleyen Selim Bey eline alıyor çubukları ve yürümeye başlıyor. "İşte bakın çubuklar kapandı. Şimdi tam altımdan su geçiyor. Tarla sahibine kaç metreden suyun geçtiğini de söylüyorum" diyor. Elimden tuttuğu gibi beni daha önce su bulduğu bir villaya götürüyor. Selami Sapma'nın evine gidiyoruz. Selami Bey bana, "Bahçe için su çıkarmak istedim. Mühendisler geldi. Bana gülüp geçtiler. Sonra Selim Y. çubuklarla geldi ve 45 metreden dediği yerde su çıktı" diyor. Gazetenin şoförüne "Kan grubun ne?" diye soruyorum. 0 grubu cevabını alınca, tutuşturuyorum eline çubukları. Şoförün elindeki çubuklar bir süre sonra kapanınca şaşırıyorum. Neyse, iyisi mi fazla karıştırmayayım bu işi...


Dedektöre ruhsat geliyor
Türkiye 'de yapılan kaçak kazılarla tarihi eserlerin tahrip edilmesini ve yurtdışına kaçırılmasını önlemek isteyen Kültür ve Turizm Bakanlığı, definecilerin kullandığı metal dedektörlerin kullanımına sınırlandırma getiriyor. Bakanlık uzmanlarının hazırladığı yasa taslağına göre, tanımlamaları yapılacak cihazlar için ruhsat ve arama izin belgesi verilmesi planlanıyor. Cihaz ruhsatlarının belli aralıklarla yenilenmesi, denetlenmesi ve ruhsat amaçları dışında kullananlar hakkında cezai düzenlemeler yapılması öneriliyor. Düzenlemede bu cihazların arkeolojik sit alanlarında kullanılmasını ve kültür varlığı aranmasını özendirecek reklamların yasaklanmasına ilişkin yaptırımlara da yer verildi.

Dedektör almanın incelikleri
Kulanımı, hayatında eline hiç dedektör almamış birinin bile 10 dakikada öğreneceği kadar basit olmalı. Satın aldığınız cihazı mutlaka firmaya test ettirin. Toprak ayarını mutlaka yaptırın. Toprakta yürüdüğünüz zaman cihazınızın ayarı bozuluyorsa değerli metalleri göstermesini beklemeyin. Hangi maddeden yapılmış, içinde neler var? Garanti belgesiyle aldığınız cihazının üzerindeki özellikler aynı mı? Bunları kontrol edin. '1 yıl garantilidir' yazan garanti belgesini mutlaka kaşelettirip imzalatın.

Sabah, Haber: Ali Oktay - Hasan Ay, 11.07.2012

 

******


DEFİNECİLER ORMANA KARARGAH KURMUŞ

 

 

Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen yağmacılar, dağ başında kamufle edilmiş karargah dahi kurmuş. Stratejik kararları burada alıp kral mezarını parçalayan, merdivenle surlarda define arayan define avcıları, mola yerinde çay demleyerek tatil keyfi de sürmüş. Çatalca bölgesinde definecilerin surları talan ettiklerini, o bölgede yoğun olarak kazı yaptıklarını duymuştum. Soluğu Çatalca'da aldım. Köylüler define efsanelerini ayrıntısıyla anlatıyorlar, yabancıları da jandarmaya ihbar ediyorlardı. Uğradığımız bir köy kahvesinde otururken Selami Şengelir'le tanıştım. Definecilerin mola yerlerini sordum. Definecilerin talan ettiği surlar ile kamufle korunaklardan bir tanesinin yerini gösterebileceğini söyledi. Selami Bey'i aldık arabaya, çıktık Çatalca dışındaki ovaya. İki üç köy geçtik. Sonra bir patikadan ilerleyip tırmanışa geçtik. 100 metreden sonra bir adım tırmanıp, iki adım geri kaymaya başladım. Kollarım bacaklarım da dikenli otlardan çizilmiş, her yerim acımaya başlamıştı.

MEZAR VARDI, PARÇALADILAR
Üç tarafı uçurumla çevrilmiş bir bölgeye gelmiştik. Selami Ağabey bu bölgenin binlerce yıl önce birkaç medeniyete ev sahipliğini yaptığını söyledi. Dediğine göre kral mezarını parçalamışlar. Uçurumun tepesinde, sanki sonradan insan eliyle konmuş gibi duran, tonlarca ağırlığındaki bir kayanın hemen arkasındaki yeri kazmışlardı. Sık çalılıkların arasında ise mola yerleri vardı. Çalılıklar arasında yürürken adının Halil Ünsal olduğunu öğrendiğimiz bir çobana rastladık. "Kral mezarı varmış burada" dedim. "İlerde, 100 metre ötedeki açıklık alanda. Ama mezarı defineciler parçaladı" diye cevap verdi çoban. Yaklaşık 60 tonluk koca bir kaya parçası, dört parçaya ayrılmıştı. Kayayı parçalayanların bir şey bulup bulmadığını kimse bilmiyordu. Kandıra'daki manzaranın bir benzeriyle burada da karşılaştık. Parçalanmış kayanın tam arkasında bir çukur vardı. Yağmacılar burayı kalbura çevirmişti. Kimse görmesin diye kazılan çukurların üstü de çalılarla örtülmüştü. "Fazla eğlenmeyin, daha gezecek yer çok" dedi Selami Ağabey. O sırada, uçurumdan nasıl ineceğimizi düşünüyorum. Yürürken sık ağaçlıklı bir alana geldik. Yeşil bir çadır, o kadar güzel gizlenmişti ki 10 metre öteden görmek imkansızdı. Yağmurdan ve hayvanlardan korunmak için üstü dallar ve brandayla örtülmüş. İçeride bir bank, düşmesin diye çiviyle ağaçlara çakılmıştı. Yerde bir çift terlik, ortada küçük bir masa, tepemde dallara iliştirilmiş bir çaydanlık ve bir su bidonu vardı. Büyük olasılıkla, "Yakalanırsak ne yaparız? Daha ne kadar kazacağız?" gibi stratejik kararları bu karargahta alıyorlardı.

SURDA MERDİVENLİ DEFİNE AVI...
Ardından uçurumdan inmeye başladık. Ama aynı yoldan değil. Kurumuş bir dere yatağından. Dere kenarında bir mağara gördük. Ne yazık ki yağmacılar buraya da uğramıştı. Selami Ağabey, "Sadece tarihçiler ve köylüler bilir. İhsaniye köyüne giderken surlar var. Ortasından eski Edirne asfaltı geçiyor. Uzunluğu ne kadar bilmem. Ama dışarıdan bakıldığında sur mur görülmüyor. Otlar, sarmaşıklar, ağaçlar, çalılıklar surları kapatmış. Nerde tarih varsa, defineciler orda. Gelin bir de oranın halini görün" dedi. Defineciler, suru da talan etmiş, çıkamadıkları yere bir de merdiven uzatmıştı. Yani orada da manzara aynıydı...

Define kanunu ne diyor?
Define Yönetmeliği'ne göre, 2863 Sayılı Kanun'a uygun olarak herkese 'define arama hakkı' tanınmış. Bir yerde define bulacağından şüphelenen kişinin, bağlı bulunduğu en yakın valilik ya da kaymakamlığa başvurması gerekiyor. Definecinin dilekçesi, mülki amirlik tarafından o bölgedeki müzeye gönderiliyor. Müze yetkilileri, gerekli görürse defineyi çıkarmak için elinizi cebinize atmanız gerekiyor. Önce aranacak yerin 1/500 ölçekli bir haritası çıkarılıyor. Bu haritanın, belediye tarafından İl Bayındırlık Müdürlüğü'ne onaylatılması gerekiyor. Define aranacak bölgenin çeşitli açılardan fotoğraflarını haritayla birlikte dosyaya eklemeyi unutmuyorsunuz. Define aranacak bölge size ait değilse arazinin gerçek sahibinin noter onaylı muvafakatname vermesi gerekiyor. Kazı yapacağınız yer Hazine arazisi ise bu kez Orman veya İl Milli Emlak Müdürlüğü'nden muvafakatname almanız gerekiyor. Sizinle ilgili dosya, bölgedeki Müze Müdürlüğü'ne gidiyor. Müze uzmanı, dosyanızı ve defineyi bulmayı umduğunuz araziyi inceliyor. Uzman onayının ardından müracaatınız uygun görülürse 'Define Arama Ruhsatı' veriliyor.

Sabah, Haber: Ali Oktay, 12.07.2012

 

******


HARİTA SAHTE AMA KİMİN UMURUNDA

 

 

Define avcıları için önemli olan, ellerine geçirdikleri bir işareti ya da haritayı inceleyip anlam çıkarmaya çalışmak. 'Da Vinci Şifresi'nde olduğu gibi işaret dilini hatasız çözerek hayalini kurdukları defineye ulaşmak. Definecilerin dilini çözmek için Taksim Tarlabaşı'nda ışık sistemleriyle uğraşan Zeki B.'nin yanına gidiyorum. Aynı zamanda bozuk dedektörleri tamir ediyormuş. Gazeteci olduğumu öğrenince biraz çekiniyor. Dedektör ve sahte haritalar konusunda bilgi almaya geldiğimi söyleyip kendisini sakinleştirmeye çalışıyorum. Başta konuşmak istemiyor.

"ORİJİNALİ BENDE"
Sonra üç yıldır sakladığı bir haritayı çıkarıp gösteriyor. Harita bangır bangır "Ben sahteyim" diyor. İki gazete sayfası büyüklüğünde. Bakıyorum haritaya, elle çizilmiş. Şurada şu define var, burada bu define var. İnandırıcı olsun diye Türkçe yazıların altına Bulgarca ve Yunanca yazılmış. Zeki Amca, o haritanın gerçek olduğuna o kadar inanmış ki... "Ama bu fotokopi" diyorum. "Orijinali bende. Sana göstereceğimi mi sandın?" diye cevap veriyor. Karşılık vermiyorum, çok güvendiği haritada işaretli "Yüzde yüz define var" dediği yerleri gösteriyor. O sırada Hatay'dan geldiğini söyleyen 55 yaşlarında birisi kapıda beliriyor. "Özel görüşebilir miyiz?" diye soruyor. Zeki Amca da, (beni işaret ediyor ama gazeteci olduğumu söylemiyor) "Onlar bizden. Ne istemiştiniz?" diye soruyor. Kirli sakallı ve gözlükleriyle bir işadamını andıran bu zat, "Sizde çubuk varmış, bendeki dedektör bozuldu da. O kadar yere tuttuk. Lanet olası dedektör definenin yerini bir türlü göstermedi" diyor. Zeki Amca, "Şimdi çubuk yok. Sipariş üzerine yapıyorum. Bir çifti 500 liraya olur sana" karşılığını veriyor. Bu sözler alıcının moralini bozuyor. "Sonra uğrarım" diyerek yanımızdan ayrılıyor. Böylece bakır bir çift çubukla define arandığını öğreniyorum. Çubuklar nokta atışı definenin yerini size gösteriyormuş. Zeki Amca'nın elindeki sahte haritanın fotoğrafını çekemeden yanından ayrılırken -çünkü onun için milyonlar değerinde bu harita- "Bu haritayı sana kim getirdi?" diye soruyorum. Biraz duraksıyor ve "Bulgaristan'dan geldi. Türkiye'de sadece birkaç kişide var bu harita. Bana bayağı masraflı oldu. Üç yıl önce 500 lira verdim ben buna" diyor. Sahte olup olmadığı, onu ilgilendirmiyor aslında. O haritanın üzerinde yazan efsanelere inanıyor. Daha sonra Kartal'a gidip, birlikte Kandıra yolculuğu yaptığım Mahmut D. ile buluşuyorum. Ona, Zeki Amca diye birisiyle görüştüğümü ve cebinden bir harita çıkarttığını anlatıyorum. "Fotoğrafını çekemedim. Büyükçe bir şeydi. Sahte haritalar hep böyle büyük kağıda mı çizilir?" diye soruyorum.

SAHTESİ GIRLA
Mahmut D., çantasından bir tomar fotokopi, fotokopilerin arasından da bir harita çıkarıp masanın üstüne yayıyor. Zeki Amca'nın gösterdiği haritanın aynısı Mahmut Bey'de de var. Hakında kaçak kazıdan iki ayrı dava açılan Mahmut D., haritayı önüme koyuyor ve "Çek, başka kimse sana göstermez. Haritada yerler işaretli ama şifresi bende" diyor. "Sana bu harita nerden geldi?" diye sorunca, Eminönü'nde bir arkadaşından aldığını söylüyor. Üç beş kuruş vermiş tabii. Anlıyorum ki bu haritalar piyasada cirit atıyor. Definecinin aralarında konuştukları işaret diline geliyor sıra. Mahmut D. öyle şeyler anlatıyor ki hiçbir bilimsel açıklaması yok. Tamamen uydurma. Örneğin papazlara göre bir adım 68 santimetreye, Ermeniler'e göre bir adım bir metreye denk düşüyormuş.

DEFİNECİLERİN ÖZEL DİLİ
Mahmut D., "Başkaları olsa bu işaretlerin ölçülerini inan vermez. Bir kayada tüfek kabartması görürsen gösterdiği yöne doğru 90 adım demektir. Defineciler bilir. Patlamamış tabanca 45 adım, patlamışı 27 adım. Yani '27 adım önünde mal ara' demektir" diye konuşuyor. Ay kapalı mağarayı, kaplumbağa kuyuyu, balık baktığı yönü işaret edermiş. Anlattıkları tam 25 yılın tecrübesiymiş. Hangi defineciye sorarsan sor hepsinin aynı cevabı vereceğini söylüyor. Tabii çözülemeyen işaretler de var. İşte gizemli işaretler ve anlamlarından bazıları: Çıngıraklı yılan (mal karşıdaki taşlıkta), Tavuk (istikamet baktığı yer, 20 adım ilerde küçük çakıl yığını, para altında), Terazi (dereyi geç, karşı sırtta dikkatli arama yap), Kama (7 adım önünde mal ara bir adım=68 cm'dir), Tek kulplu tava (Şekle sırtını dön ve 30 adım ileri git, malı ara), Bıçak (40 adım önünde mal ara), Tümülüs (Kapılar doğudan ve batıdan olur. Girişleri oldukça zor olup tuzaklıdır. Birden çok odaları vardır. Lahitteki işaretlere göre işlem yapılır), Çerçeve içinde tek tavuk (Kayayı kır, civcivlerin baktığı istikamette arama yap).

NERELERDE KAZI YAPILMAZ?
Resmi kazı izni de alınsa definecilerin kazamayacağı yerler var. Türkiye'de kazılar, müzelerle birlikte Türk ve Yabancı Bilim Kurumları'nın başkanlığında 'kurtarma ve sondaj' kazıları şeklinde yürütülüyor. Denizde korunması gerekli bir kültür varlığının yeri tespit edilirse o bölge çevriliyor. Hani ben denizin dibinden giderim, o esere ulaşırım falan sökmüyor. Örneğin bir batık.. Fi tarihinden kalma... Kültür Bakanlığı korunması için talimatları veriyor. Batığın ve eğer varsa içindeki hazinenin su üstü ve altı her tarafı koruma altına alınıyor. Bu tür yerlerde sportif amaçlı dahi olsa dalış yapamıyorsunuz. Karada durum biraz farklı. Kazı yapılamayacak yerlerin adı tek tek sıralanmış yönetmelikte. Buna göre mezarlıklarda, camilerde, mescitlerde, türbelerde, sit alanı içinde kalan yerlerde, Milli mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda büyük tarihsel olaylara sahne olmuş binalar ve tespit edilecek alanlar ile Atatürk'ün kullandığı evlerde ve korunması gerekli kültür varlıklarında define aramak kesinlikle yasak.

Sabah, Haber: Ali Oktay, 13.07.2012

HEYKELİN PENİSİNE SANSÜR

 

İtalyan heykeltıraş Michelengelo’nun “David- Apollo” adlı yapıtı, Çin Devlet Televizyonu tarafından sansürlendi.

Çin Ulusal Müzesi’ndeki Rönesans sergisinin tanıtıldığı haberin görüntüsünde, heykel penisi sansürlenerek gösterildi.

Habertürk 11.07.2012

ACEMHÖYÜK TARİHE IŞIK TUTUYOR

 

 

Aksaray’ın Yeşilova beldesinde bulunan Acemhöyük’te bu yılki kazı çalışmaları yeniden başladı.

Kazı başkanı Prof.Dr. Aliye Öztan, Acemhöyük’ye kazı çalışmalarının, 1948 yılında Kayseri Kültepe’de yaptığı arkeolojik kazıda Koloni Çağı’na ait çivi yazılı belgeler bulan ve Aksaray’da Koloni Çağı’na ait önemli krallıkların yaşandığını tespit eden Prof.Dr. Tahsin Özgüç’ün tespiti üzerine 1962 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nimet Özgüç başkanlığında başlatıldığını anlatarak, kendisinin de o tarihlerde Özgüç’ün öğrencisi olduğunu, sonrasında asistanı olduğunu ve bugün ise kazı başkanı olduğunu söyledi. Acemhöyük’ün birçok krallığa ev sahipliği yaptığını belirten Prof.Dr. Öztan, “Acemhöyük 1962 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nimet Özgüç tarafından araştırılmaya başlanmış, Orta Anadolu’nun önemli bir yerleşim yeri. Nimet hocamızın burada kazıya başlamasının değişik nedenleri var. Bunlardan bir tanesi daha önce Prof. Tahsin Özgüç’ün Kayseri’de yer alan Kültepe’de yapmış