Haberler logo Eylül '12 Arşivi

30 Eylül - 6 Ekim 2012

TARSUS AMERİKAN KOLEJİ
TARİHİ TOPRAĞA MI
GÖMÜYOR?


Şu sıralar Amerikan Koleji, eski Askerlik şubesinin olduğu yerde bir yeni bina yaptırmaya başladı. Bu binanın olduğu yer çok büyük bir alan ve Gözlükule ye yakın olması nedeniyle de buranın altında tarihi eser olduğu iddiaları gündemde.


Bu hususta bazı basın yayın organlarında da iddialar yer aldı.

Ancak bu iddia ve haberlere her nedense yetkililer bir cevap vermedi. Şu an buranın sismik fotoğrafları var mı, altta tarihi eser bulunuyor mu, eser çıkabilir mi, neden tam kazı yapılmadan sadece sondaj yada çakma usulü beton dökülüyor gibi sorular gündemde.


Kafalarda soru işareti kalmaması için bu sorulara açıklama yapılması bekleniyor.

Yoksa ileride buranın altında tarihi eser olduğu belirlenecek olursa, kolej yetkilileri zan altında kalacaktır.

Tarsus Online Haber, 05 Ekim 2012

ANTALYA-DEMRE İLÇESİ’NDEKİ AZİZ NİKOLAOS KİLİSESİ KAZI VE ONARIM ÇALIŞMALARI

 

Aziz Nikolaos Kilisesi’nde 19. yüzyıldan bu yana yapılan en kapsamlı mimari koruma ve onarım çalışmaları, 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Antalya Müzesi başkanlığında, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Sema Doğan’ın bilimsel danışmanlığında başlatılmıştır. Haziran ayında başlatılan çalışmalar Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri ile Demre’li işçilerle yıl sonuna kadar sürdürülecektir. Kilisenin daha önce tamamlanmış olan koruma ve onarım projesi ile tamamlanmak üzere olan yeni çevre düzeni projesi, 2012 yılı Europa Nostra Koruma ve Onarım Ödülü sahibi Mimar Cengiz Kabaoğlu-KA.BA Mimarlık tarafından hazırlanmıştır. Restorasyon çalışmaları Türkiye’deki çok sayıda onarım projesini hayata geçirmiş olan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Bekir Eskici yönetiminde Restoratör Aslan Çakır ve ekibinin uygulayıcılığıyla yürütülmektedir.

 

Kilise’de devam eden koruma ve onarım çalışmalarının yanı sıra bu yıl ilk kez ziyaretçilere yönelik gezi güzergahı, açıklama panoları gibi müze düzenlemeleri yapılmış, yeni bir rehber kitabın yayım hazırlıklarına başlanmıştır.

 

Antalya ili Demre (antik Myra) İlçesi'ndeki Aziz Nikolaos Kilisesi Ortodoks inancının en kutsal kişilerinden olan Aziz Nikolaos’a adanmıştır. Aziz Nikolaos, 4. yüzyılda Patara’da doğmuş, Myra’da piskoposluk yapmış ve bu kentte ölmüştür. Yaşamı boyunca denizcilerin, fakirlerin, çocukların ve gençlerin koruyucusu olan aziz, mucizeleriyle yaşadığı dönemde iz bırakmıştır. Ölümünden sonra mezarına çok sayıda ziyaretçi gelmeye devam etmiştir. Daha sonra Azizin mezarı üzerine inşa edilen Kilise 6. yüzyıldan bu yana Hıristiyanların ve özellikle Ortodoksların çok önemli bir ziyaret yeri olmuştur.

 

19. yüzyılda Rus Arkeoloji Enstitüsü’nün kazı çalışmaları sonucunda Kilise topraktan arındırılmış ve üst örtüsü yenilenmiştir. 20. yüzyılda Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Antalya Müzesi yapıda bir süre çalışmalara devam etmiştir.

 

Kilise’deki kazı çalışmaları, 1989 - 2009 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. S. Yıldız Ötüken’in başkanlığında sürdürülmüştür. Kazılarda kilisenin çevresinde Ortaçağ’da inşa edilen manastır kuruluşunun çeşitli ek yapıları bulunmuştur. Bu yapılar 11. yüzyıl sonu-12. yüzyıl başlarında Myros Çayı’nın taşması sonucu yaşanan sel nedeniyle yaklaşık 6 m. yüksekliğindeki toprak altından ortaya çıkarılmıştır. Yapılar arasında Piskoposluk Sarayı (Episkopeion), kutsal gömü yeri, mür yağının kutsandığı tören odası (Myrophylion) ve kutsanmış yağların muhafaza edildiği bölüm (Myrophylakion), keşişlerin kaldığı ya da hacıların konakladığı mekanlar öne çıkar.

 

Aynı yıllarda kazı çalışmalarıyla eş zamanlı restorasyon ve mimari belgeleme yapılmıştır. Kilisenin güneydoğu mezar odasında ve iç nartekste Aziz Nikolaos’un yaşamını ve mucizelerini konu alan duvar resimlerinin koruma ve onarım çalışmaları Restoratör Rıdvan İşler tarafından, mimari belgeleme Cengiz Kabaoğlu KA.BA Mimarlık tarafından tamamlanmıştır. Mimari belgeleme ve duvar resimlerinin onarımları Vehbi Koç Vakfı, Onassis Vakfı ve Samuel Kress Vakfı’nın destekleriyle gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte bilimsel araştırmalara ağırlık verilmiş, Prof.Dr. Yıldız Ötüken’in danışmanlığında sonuçlanan çok sayıda doktora tezi kilisenin mimari ve kazı buluntularını konu almıştır.

 

Son yıllarda giderek artan ve 2011 yılında 500 binin üzerinde ziyaretçinin geldiği yapının acil koruma ve onarım ihtiyacı ortadadır.

Prof.Dr. Sema Doğan, Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, 05.10.2012

HAMAMDA YAP-BOZ MU UYGULANIYOR?

 

  

 

Bolu Belediyesi tarafından yıkılarak aslına uygun şekilde yapılacağı daha önce açıklanan Sultan Hamamı’nda da yap-boz oynanmaya başlandı. Sultan Hamamı’nın aslına uygun şekilde yapılmadığı gerekçesiyle Mimarlar Odası tarafından dilekçeyle yapılan müracaat sonrası, istinat taş duvarı şeklinde örülen duvarlar, aslına uygun olarak yapılmadığı için sökülmeye başlandı.




Aktaş Mahallesi’ndeki Sultan Hamamı’nda restore çalışmaları başlar başlamaz önce etrafındaki sobacı dükkanları yıkılmış ve hamam ortaya çıkarılmıştı. Restorasyon ve yeniden aslına uygun olarak yapılması beklenirken, istinat duvarı şeklide tarihi eski duvarlarına hiç uymayan bir şekilde duvarları örülmeye başlandı. Hamamın dış kısmındaki istinat duvarı benzeri taş duvarlar bitirilme aşamasına gelmişti ki, Mimarlar Odası’nın şikayeti üzerine duvar yapımı durduruldu ve sökülmeye başlandı.




Edinilen bilgiye göre aslına uygun olarak yapılması için 185 milyara ihaleye çıkartılan projeyi Oyma Taş İnş. Ltd. Şti. üstlenmişti. 120 iş günü içerisinde yapılması planlanan proje bittiği zaman Tarihi Sultan Hamamı, ihale edilerek kiralanacak.

Bolu'nun Sesi, 05.10.2012

TARİHİ CAMİ SİT ENGELİNE TAKILDI

 

İzmir'in merkez camilerinden olan ve onlarca Müslüman’ın ibadet için geldiği, her gün yüzlerce turistin de ziyaret ettiği, İzmir'in merkezi Saat Kulesi’nin karşısındaki tarihe meydan okuyan Konak Camii'ne gelen vatandaşlar tuvaletin bulunmaması, bakımsızlık ve ilgisizlik nedeniyle ibadetini yapamıyor. Camiyi geliştirmek, ihtiyaçlarını gidermek için kurulan dernek yetkililerinin ise cami imamı tarafından kapı dışarı edildiği iddia edilirken, caminin sit alanı içinde olması dolayısıyla tadilatının mümkün olmadığı öğrenildi.

 

Mehmet Paşa kızı Ayşe Hatun tarafından 18'inci yüzyılda Konak Meydanı’nda inşaa edilen, çinileri ve sekizgen planıyla dikkatleri çeken, İzmir’in en zarif camilerinden Yalı (Konak) Camii'nde tuvaletin bulunmaması vatandaşların tepkisini çekiyor. Yapıldığı dönemde tuvaletli olarak inşaa edildiği öğrenilen ancak daha sonra yıkılan ve yerine yenisi yapılmayan tuvalet nedeniyle camiye ibadet için gelen onlarca vatandaş geri dönmek zorunda kalıyor. Çünkü camide abdest alınamıyor. Görenleri de şaşkına çeviren tarihi camideki bu eksiklik akıllara “Tuvaletsiz cami olur mu” sorusunu getiriyor. 8 köşeli olma özelliğiyle Türkiye'de ilk olan Yalı Cami belediyeler tarafından da kapsam dışı bırakılınca, İzmir göz göre göre önemli bir tarihi değerini daha kaderine terk ediyor. Camide herhangi bir bakım, onarım veya tadilat yapılamıyor çünkü cami SİT alanı içinde yer alıyor.

 

Konuyla ilgili yardımda bulunmak üzere Ayşe Hatun Camii ve çevresi güzelleştirme derneğini kurduklarını anlatan ve bununla ilgili yetkili birimlerden de destek isteyen ancak isteklerinin karşılıksız kaldığını ifade eden 73 yaşındaki emekli tarih öğretmeni Yaşar Tanrısevdi, “Amacım camiye gelen vatandaşların rahat ve huzurlu bir ortamda abdest alarak, ibadetlerini yerine getirebilmeleri. Ancak beni ve dernek üyelerimizi camiye almıyorlar. Tuvaletsiz cami mi olur? Türkiye'nin 8 köşeli belki de tek tarihi camisi olan bu caminin daha güzelleştirilmesini istiyoruz” dedi.

 

Konak Müftüsü Zeki Aksoy ise emekli öğretmen Tanrısevdi'nin caminin dahi ismi olmayan bir dernek adı altında para talep ettiğini bu yolla farklı camilerden de izinsiz para topladığının öğrenildiğini belirtti. Farklı bir isimle kurulan dernek için para toplanmasının doğru olmadığını ve camide herhangi bir talimatın gerçekleşebilmesi için birçok kurul kararı gerektiğinin altını çizen Aksoy, “Alınması gerekenler, raporlar olmadan orada tadilat yapmak istiyorlar. Durumu anlattık ancak anlamak istemiyorlar. Proje olarak hazırlanmalı, kurullardan geçip onaylanmalı biz de ona göre destek olabiliriz. Camilere gidip farklı camilerden onaysız para topladığı da öğrenildi. Hisar Camisi’ne bile tuvalet yapamıyoruz çünkü sit alanı. Ayrıca Konak Meydanı’ndaki caminin tuvaletinin ne zaman yıkıldığı da bilinmiyor ayrıca Valiliğin önüne, Belediye'nin önüne kimse tuvalet yapmaya da razı olmaz” diye konuştu.

Gazete Yenigün, 05.10.2012

MANİSA'DA TARİHE MAKYAJ

 

 

Manisa'da, aralarında Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan'ın yaptırdığı Sultan Camisi ile 3. Murad'ın Mimar Sinan'a yaptırdığı Muradiye Camisi'nin de arasında olduğu asırlık 65 cami restore edilecek.

 

Manisa İl Müftüsü Sinan Cihan, kentin tarihi bir yerleşim yeri olduğunu, il genelinde Anadolu Beylikleri ve Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma çok sayıda caminin bulunduğunu anlattı.

 

''Kent genelinde tespit ettiğimiz 65 tarihi caminin restorasyonu için çalışma başlattık'' diyen Cihan, şöyle devam etti:

''Bu camilerle ilgili bir dosya hazırlayarak liste halinde Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ve İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne gönderdik. Vakıflar İzmir Bölge Müdürü Kenan İba ile çalışmanın başlamasına ilişkin bir değerlendirme toplantısı yapacağız. Bu toplantının ardından bakım ve onarıma ihtiyacı olan camilerin ele alınmasını en kısa sürede sağlayacağız.''

 

Restorasyon çalışması yapılacak tarihi camilerin aslına uygun olarak muhafaza edileceğini ifade eden Cihan, bu çalışmaların Manisa'nın turizmine de olumlu yansıyacağını dile getirdi.

 

Camilerin restorasyonunun ilgili izinler alınmasının ardından belli bir sıra içinde yapılacağını, ödenek konusunda sıkıntı yaşanması halinde bunun aşılabileceğini kaydeden Cihan, şöyle konuştu:

 

''Eğer ödenek konusunda bir problemle karşılaşırsak bunu da camilerdeki cemaatimizin, halkımızın huzuruna getiririz. Derdimizi onlarla paylaşırız. Halkımız da gerekli ilgiyi gösterir ve bu problemler aşılır. Manisa halkı bu noktada son derece duyarlı. Ben ümit ediyorum ki resmi prosedür tamamlandıktan sonra iş eğer ödeneğe kaldıysa, ödeneksizlik problemi ile karşı karşıya kalmışsak çalışmaların en azından bir kısmını halkımızın katkılarına başvurarak temin edebiliriz.''

 

Cihan, restorasyon yapılacak camiler arasında Saruhanlı İshak Çelebi tarafından 1366'da yaptırılan Manisa Ulucami, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan tarafından 1522 yılında yaptırılan Sultan Camisi ile 3. Murad'ın Mimar Sinan'a 1585 tarihinde yaptırdığı Muradiye Camisi'nin de yer aldığını sözlerine ekledi.

Gazete Yenigün, 05.10.2012

TÜRKİYE ÇAĞDAŞ SANATI PARİS VİTRİNİNDE

 


Marova nın altı parçadan oluşan manzarası sergide olacak.

 

Paris’in en prestijli sanat merkezlerinden Champ Elysées’de bulunan Espace Culturel Louis Vuitton, önümüzdeki hafta Türkiyeli çağdaş sanatçıları ağırlamaya hazırlanıyor. 10 Ekim’de açılacak ‘Journeys: Wanderings in Contemporary Turkey’ (Yolculuklar: Türkiye Çağdaş Sanatında Gezinti) başlıklı sergi, Türkiye’den 11 sanatçı; Murat Akagündüz, Halil Altındere, Silva Bingaz, Canan, Gözde İlkin, İhsan Oturmak, Ceren Oykut, Murat Morova, Tayfun Serttaş, Ali Taptık ve Hale Tenger’in işlerine yer veriyor.


Küratörlüğünü Hervé Mikaeloff’un üstlendiği sergi 10 Ocak 2013’e kadar sürecek. Hale Tenger, 2009’da İstanbul Galeri Nev’de sergilediği ‘Strange Fruit’ adlı yerleştirmesiyle sergiye katılıyor. Murat Morova, altı parçadan oluşan bir manzarasıyla sergide yer alırken Halil Altındere, şu sıralar Berlin Tanas’ta devam sergisinde yer alan ‘No Man’s Land’ın bir versiyonuyla Paris vitrinine çıkıyor. Canan’ın ‘Kusursuz Güzellik’ serisinden işler, Ceren Oykut’un ise ‘Uyku’, ‘Tarlada Yüzenler’, ‘Uçmak’ adlı desenleri, Murat Akagündüz’ün ise kısa süre önce Galeri Mana’da sergilediği ‘Cehennem-Cennet’ adlı video ve resimlerinde oluşan bir seçki Espace’te sergilenecek işlerden bazıları.

Radikal, 05.10.2012

HAYDARPAŞA KORUNACAK YAPI LİSTESİNE ALINDI

 

ABD merkezli Dünya Anıtlar Fonu (WMF) Haydarpaşa Tren Garı’nı koruma listesine aldı.

 

Her 2 yılda bir dünya çapında korunması gereken alan ve yapıları World Monuments Watch adlı program çerçevesinde seçen kurum bu yıl 41 ülkeden 67 yer belirledi.


American Express firmasının 5 milyon dolar bağışta bulunduğu program çerçevesinde yapılara uluslararası kamuoyunda dikkat çekilmesi amaçlanıyor. Program yerel halkın projeye katılımını da kapsıyor. WMF bugüne dek 637 yapı için fon desteği sağladı. Daha önce Türkiye’de Ayasofya ve Hierapolis’e destek sağlamıştı.

Milliyet, 05.10.2012

BOZDOĞAN İHALESİ BU AY

 

Fatih'te tarihi Bozdoğan Kemeri'nin restorasyonun proje ihalesi bu ay yapılacak. Yıl sonuna kadar hazırlanan projeler, onaylanması halinde restorasyon başlayacak. Kurulun onay vermesi halinde, tarihi su kemeri, seyir amacıyla hizmet verecek. Kemerin her iki yakasında bulunan parklardan giriş ve çıkış yapılacak. Kemere engelli vatandaşların da çıkması sağlanacak.

Sabah, 05.10.2012

İŞTE MONA LİSA!

 

Leonardo Da Vinci'nin başyapıtı Mona Lisa tablosunun kahramanı olan kadının iskeletinin Floransa'da bulunduğuna inanılıyor. Aziz Ursula Manastırı'nın bodrum katında bulunan iki iskeletten birinin Mona Lisa'ya ait olduğu tahmin ediliyor. Ünlü ressama modellik yaptığı söylenen Mona Lisa Gherardini'nin 1542'de hayatını burada kaybettiği biliniyor. Ancak modellik yapan kişinin sanıldığı gibi Gherardini olduğunu bilimsel olarak kanıtlamak için iskeletin tam olarak incelenmesi gerekiyor. Şimdiye kadar yedi iskelet bulduklarını belirten kazı başkanı Silvano Vinceti, "Eğer her şey planlandığı gibi giderse Gherardini'yi burada bulmayı ve ileri teknolojik yöntemler sayesinde iskeletinden yüzünü oluşturmayı başarmayı umut ediyoruz" dedi. Yüz iskeletini oluşturdukları takdirde hata yapma olasılığının yüzde 4-8 oranında olacağını belirten Vinceti, "Böylece Leonardo'nun Gherardini'yi model olarak kullanıp kullanmadığından emin olabileceğiz" dedi.

Sabah, 05.10.2012

VAKIF ESERLERİ MÜZESİNİ BEKLİYOR

 

Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’da selatin camiler, tarihi türbeler, eski medreselerden çıkan onlarca hat yazı, kurmalı saat, tombak şamdanlar ve el işi seccadeler, sergileneceği müze mekanını bekliyor. Bursa Valisi Şahabettin Harput’un da yakından ilgilendiği Bursa Vakıf Eserleri Müzesi için en uygun mekan olarak görülen Muradiye Medresesi’nin yıl sonuna kadar İl Halk Sağlığı Müdürlüğü’nden tahliyesi istendi.

 

Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü bünyesinde toplanmaya başlayan eserler arasında dünyaca ünlü hattatlarımızın imzasını taşıyan levhalarda bulunuyor. Özellikle büyük camilerden depolara alınan Bakkal Arif Efendi, Mustafa İzzet Efendi, İsmail Zühdi, Naim Efendi gibi hattatlarımızın paha biçilemeyen levhaları tozlu raflardan, görücüye çıkacakları günü bekliyorlar.


Bir dönem kıymetleri bilinmedikleri için veya çalınır endişesi ile cami ve türbe duvarlarından indirilerek depolara kaldırılan çok kıymetli hatlar, özellikle bu sanatların tanınması ve zenginliğimizin anlaşılması için önem arz ediyor.


Bursa’da Şabani Dergahı’nda hat dersleri veren Hattat Hüseyin Kutlu’nun icazetlisi Mahmut Şahin, depolardaki eski hat levhalarının İstanbul Vakıf Hat Eserleri Müzesi’ndeki hatlarla eş değerde kıymetli olduklarını söyledi.

 

Bursa için büyük bir kültür hazinesi hükmündeki eserleri, 5 yılı aşkın süredir depolarda tutulmasını bir eksiklik olarak değerlendiren Hattat Mahmut Şahin, "Bursa bir an önce vakıf eserleri müzesine kavuşmalıdır. Muradiye Külliyesi’nde Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı restorasyonla birlikte, Vakıf Müzesi olarak düşünülen Muradiye Medresesi’nin de elden geçirilmesi gerekiyor. Medresenin sahibi Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü tarafından müzeye uygun forma kavuşturulması lazım. Vakıfların elinde bulunan eski hatların kimlere ait oldukları, neler yazdıkları konusunda detaylı incelemeler, yapmaya da Bursa’daki hattatlar olarak hazırız. Bizim için büyük önem arz eden vakıf malı hatların, teşhirinin vakıflardan sorumlu siyasetçilerimizin olduğu bu dönemde çözülmesi de çok münasip olacaktır" diye konuştu.


Mülkiyeti Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nde olan ancak yıllardır İl Sağlık Müdürlüğü tarafından sağlık ocağı ve kanser erken teşhis merkezi olarak kullanılan Muradiye Medresesi, mimari yapısı ile de müze için çok uygun görülüyor. 30’u aşkın odacığı, iç avlusu ve İznik çinilerine sahip büyük dershanesi ile turizmin uğrak noktaralarından olan Muradiye Külliyesi’nde yer alan medresenin bölgedeki 2 mevcut müzeye ilave olarak çok iyi bir Vakıf Eserleri Müzesi konseptinde kurgulanabileceği kaydedildi.

Bursa Olay, 04.10.2012

"OSMANLI ŞEHİRCİLİK MİRASI YOK EDİLİYOR"

 

Prof.Dr. Cemal Kafadar, önceki gece katıldığı televizyon programında İstanbul ’da ve başka kentlerde sürdürülern kentsel projelerin Osmanlı şehircilik mirasını yok ettiğini söyledi. Kafadar, bu konuda ses çıkaran herkesi de ‘kamuoyu oluşturmaya’ çağırdı.


Cemal Kafadar, Cem Erciyes ’in sunduğu Ayşe Hür ve Ahmet Kuyaş’ın katıldığı TRT Türk’teki Geniş Zaman’a konuk oldu. Prof. Kafadar, İstanbul’la ilgili soru üzerine şöyle konuştu: “Şu anda 15-20 çok büyük proje söz konusu. İstanbul gibi tarihi bir şehrin dokuusna bunun ne getirip ne götüreceğini düşünmeden bu işlere girmek çok tehlikeli. Ama bir şeyin çok lafı edilince galiba harcamak kolay oluyor. Osmanlılık sözünü siyasal ve ideolojik şeylere meze etmek çok kolayımıza gidiyor. Burada bir tek siyasi hareketi kastetmiyorum, hepimiz bununla büyüdük. Ama iş gerçekten tarihi mirasa sahip çıkmaya gelince laf ebeliğinden somut projeleri konuşmak mümkün olmuyor.
 

Çok büyük bir kamu hazinesi olarak gördüğüm, kamu hakkı olarak savunmak istediğim, Osmanlı şehircilik mirası yok ediliyor. Bununla ilgili olarak şu veya bu projeye ses çıkartanların kamuoyu oluşturmak için çalışmalarını öneriyorum.” Cumhriyet’in ilk yıllarında Osmanlı tarihine yönelik bir ‘diyet’ uygulandığını söyleyen Prof. Kafadar, “Şimdi ise bir tarih oburluğu var. Hatta obeziteye doğru gidiyor. Tarih hızla metalaşıyor” yorumlarını yaptı.

Radikal, 04.10.2012

MÜZEKART'A KAZA SİGORTASI DA EKLENDİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB)’nin uygulaması Müzekart’a kaza sigortası da eklendi.

1 Ekim’den itibaren Müzekart+, Müzekart satın alan kişiler kart satın alırken cep telefon numaralarını verdikleri takdirde kartlarının geçerlilik süresi boyunca ferdi kazalara karşı sigortalı olacaklar.

Ferdi kaza poliçesi; 30 TL ve 50 TL tutarındaki kart sahipleri için kişi başı 10 bin TL, 15 TL tutarındaki Müzekart sahipleri için ise kişi başı 5 bin TL ölüm ve sürekli sakatlık teminatı içeriyor.

 

Müzekart satın alan kişiler, sigorta kapsamlarını ve diğer olası sorularını 444 0 665 numaralı çağrı merkezini arayarak öğrenebiliyorlar.

 

Müzekart'ın satış fiyatları şöyle:

Müzekart+ (50 TL),
Müzekart (30 TL)
Müzekart (15 TL)

Turizm Gazetesi, 04.10.2012

FAHREL NİSA ZEYD TABLOLARINA REKOR FİYAT

 

Lordra’daki Bonhams Müzayede Evi’nde düzenlenen İslam ve Hint Sanatı Açık Artırması’nda satışa sunulan Fahrelnisa Zeid tabloları 2 milyon paunddan fazla bir fiyata alıcı buldu.

 

Zeid’in ailesinin eski bir çalışanı tarafından bulunan ve ressamın 1940’tan 1970’lere kadar ürettiği defter ve taslaklarının da olduğu 150 parçalık koleksiyonun hepsi satıldı.

 

Bunun Zeid için bir rekor olduğunu belirten müzayede evi başkanı, koleksiyon duyurulur duyurulmaz salonda amansız bir rekabetin başladığını, telefon ve internetten de satışa katılanlar olduğunu söyledi. 

Radikal, 03.10.2012

TIP TARİHİNİN İLK PROTEZLERİ BULUNMUŞ OLABİLİR

 

 

Arkeologlar, Mısır’ın Nil Nehri kenarında yatan antik Luksor kentine yapılan kazılarda üç parça ahşap ve deriden ayak parmağı buldu. Tarihin ilk protezi olabileceği öne sürülen ve MÖ 950-710 yıllarına ait olduğu düşünülen parmaklar, kadın bir mumyanın mezarında bulundu. Arkeologlar ayrıca, MÖ 600 yılına işaret eden, ezilmiş kağıttan yapılmış bir ayak parmağı da ortaya çıkarıldı.

 

İngiltere’nin Manchester Üniversitesi’nde araştırmacı olan Dr. Jacky Finch, keşfedilen parmakların kozmetik amaçlara mı hizmet ettiğini, yoksa kullanan kişinin yürümesine mi yardımcı olduğu konusunda araştırma yaptı. Bilim insanları, antik Mısırlıların ölen kişinin mezarına geleneksel olarak sahte vücut parçaları koyduğunu bilse de, bu parçaların sadece bir ritüelin parçası olmakla kalmayabileceği ileri sürüldü.

 

Finch, araştırması hakkında, “Bulunan parmakların hangi amaca hizmet ettiğini anlamak için Mısır bilimi uzmanlarına danışmanın yanı sıra protezlere ilişkin bilgisayar modellerine dayanan analizler gerçekleştirmemiz lazım” dedi. Finch, ayak baş parmağı olmayan iki gönüllünün yardımıyla, bulunan sahte parmakların insan ayağına uyup uymadığını kontrol etti.

 

Salford Üniversitesi’nin Rehabilitasyon ve İnsan Performansı Aratırma Merkezi’ne bağlı Gait Laboratuvarı’nda gerçekleştirilen testlerde, antik sahte parmakları kullanan gönüllülerin  nasıl hareket ettiği kameralar ve bilgisayar programlarıyla takip edildi.

 

Gönüllülere, ilk olarak ayakkabıyla 12 metre yürümeleri söylendi. Ardından, sahte parmakların yer aldığı sandaletleri giyerek aynı mesafeyi yürümeleri istendi. 10 özel kamara deneklerin hareketini takip ederken, üzerinde yürüdükleri özel mat, adımların basıncını ölçtü. Ölçümler sonucunda, sol ayağa dayandırılan en iyi 10 yürüyüş tespit edildi.

 

Ölçümler, ilk denek ezilmiş kağıttan yapılan parmağı sandaletli ve sandaletsiz olarak giydiğinde, sol ayak baş parmağının sağladığı bükülme kabiliyetinin yüzde 87’sini sağladığını gösterdi. Ahşap-deri yapımı olan üç parmakla yapılan test ise yüzde 78 başarı oranında kaldı. İkinci deneğin testinde ise sandalet olsun olmasın, protezlerle yüzde 60-63 arasında bir bükülme kabiliyeti elde edildi.

 

Protez parmakları giydikleri zaman, deneklerin basınç hareketleri aşırı bir değer göstermedi. Bu bulgu, protezlerin kullanımında gerçek dokulara zarar oluşturacak bir olumsuzluğun bulunmadığını gösterdi. Ancak protezlerle beraber kullanılan sandalet tek başına giyildiğinde, ayakta rahatsızlık hissi oluştu.

 

Finch, “Basınç verileri, ayak baş parmağı eksik olduğu zaman antik Mısırlıların sandalet giymekte zorlandıklarına işaret etti... Tabii ki daha rahat yürümek için çorap veya ayakkabı giyiyor olabilirlerdi. Ancak araştırmalarımız, protez parmaklarla sandalet giymenin çok daha rahat olduğunu gösteriyor” dedi.

 

Denekler, testlerin sonucunda ezilmiş kağıttan yapılan ve iyi bir kozmetik aksesuarı olduğu bilinen antik parmakla yürümenin daha rahatsız edici olduğunu söyledi. Öte yandan, ahşap-deri parmaklar son derece rahat bulunurken, gönüllülerden bir tanesi böyle bir protez kullanmaya başlayabileceğini ifade etti.

 

Finch, “Elde edilen sonuçlara bakılırsa, antik Mısır’a ait bazı orijinal eserlerin protez amaçlı kullanılmış olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

Ntvmsnbc, 03.10.2012

AKM SORUNU


 

Nereden çıktı yine bu konu? Bu kez hiç olmazsa çekişme nedeniyle değil, hayırlı bir vesileyle, bir sergi vesilesiyle gündemde. Neye el atsak aynı sorun: kurumlar ve binalar sorun çözmek üzere kurulur, yaratmak için değil. Yönettiği toplumla barışık olmayan bir devlet mekanizması olunca; ve de sorun çözmeye değil şahsiyet kanıtlamaya yönelik zihniyet yaygın olunca, herşey tersine dönüyor. Bu benim sadece burada önüme çıkan üçüncü konu: 1. TOKİ, piyasanın rutin işleyişiyle barınma ihtiyacını karşılayamayanların sorununu hafifleteceğine, kendisi başlıbaşına barınma sorununun yeni bir halkası haline geliyordu. 2. Zaten laik devletle uyuşmayan bir kurum olarak Diyanet fetva-siyaset karışımı demeçleriyle kafaları karıştırabiliyordu. 3. İstanbul metropolünün milyonları bulan nüfusunun opera, bale, dans vs. gösteri izleme ve klasik müzik dinleme ihtiyacını karşılamak üzere toplam 30 yılda inşa edilmiş Atatürk Kültür Merkezi (AKM) işlevini sükunetle yerine getireceğine iki üç yıldır kamuoyunun gündemini kendi sorunlarıyla işgal ediyor. Tabii ki binanın kabahati yok, kenarda bekliyor.

 

Önce “yıkılsın!” diye bir gündem oluşturuldu; sonra “yapılsın!” diye; sonunda da “hayır yapılmasın!” diye. Üstelik hepsi de yaygaracı salvolardı. Önce nedendir bilinmez, bir “asık surat” lafı çıktı, “yıkılsın!” yaygarasıyla; oysa bina tam da olması gereken yerdeydi, on küsur milyonluk metropolün tam ortası da sayılan en cazibeli, kozmopolit, ve zengin-fakir, çoluk-çocuk, bütün sınıf ve tabakaları buluşturan boşluğunda, üstelik bu tür binalarda sık rastlanmayan şekilde fuayelerini, yani seyir-dışı avarelik alanlarını o cazip ve esrarengiz boşluğun parıltılı kozmopolitliğine doğru alçakgönüllü cömert ve davetkarca açarak ve beslendiği meydanınkine kendi parıltısını da katarak. İşleviyle uyumlu mekan ve donatı kalitesi ile refah ortamını, meydanın doğası gereği aylaklığa yatkın salaş standartları ile cesurca yüz yüze getiriyordu. Neyse tehlike atlatıldı, ardından binanın yeterli bakım görmemekten eskidiği ve teknik desteğe ihtiyacı olduğu keşfedildi. Üstelik yapacak kişi de piyangodan çıkma bir şansla Ortalıktaydı. Binayı yapan Hayati Tabanlıoğlu’nun mimar oğlu Murat; pekala mimar olmayabilirdi, olsa da ortada olmayabilir bu çetrefil işten kaçıp saklanabilirdi, riskleri ve iş yüküyle üstlendi mirası. 40 yıl öncenin sorumlu uzmanlarını Avrupa’nın köşe-bucağında buldu. Sürpriz bir kaynak da vardı: 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmuştu İstanbul; üstelik müsamere için değil, bu türden işleri üstlenmesi için yapılmıştı; sadece mali kaynağı değil, Korhan Gümüş gibi akıl, mantık ve vicdana gönül koymuş yöneticileri de vardı. İnsanüstü bir gayretle ve devlet bürokrasisindeki enerjik kişilerin de desteğiyle 2010 kaynağının gerekli miktarının AKM’ye ayrılma kararı verildi, ama çilesi bitmemişti binanın! Nasıl olur da diğerleri yetmiyormuş gibi Cumhuriyet’in “Modernin İcrası” projesinin restorasyonu da bu iktidara nasip olurdu, bir bityeniği olmalıydı bu işte, oynanan oyun açığa vurulmalıydı; işte binayı yıkamayan, “Modernin İcrası”na taş koyamayan örümcek kafalı gericiler restorasyon perdelemesiyle yok edeceklerdi hem binayı hem de misyonunu.

 

İşte oyun apaçık ortadaydı: İstanbul’un en nefes kesici açılarından olan çatı katı, bale çalışma salonu yerine lokanta ve seyir terasına dönüşüyordu; giriş katına da CD, kitap müzik, hediyelik kırtasiye satan bir satış noktası bile yerleşecek; yetmiyormuş gibi Taksim manzaralı fuayeleri Baudellaire’e nazire yaparcasına gösteri ve konser dışında da Taksim’in ve Beyoğlu’nun aylaklarına ve daima aylak kalacaklarına açılacaktı.

 

Giriş katında dolaşımı engelleyen ve mekanın organizasyon mantığına da ters yerleştirilmiş vestiyer kenara çekilerek akış kolaylaştırılıyordu. Zamanında özel imalatla elde edilmiş aydınlatma elemanları ve duvardaki seramiklere kadar yeniden imal etmeye üşenmeyen proje performansının vestiyer kararı proje iptali talebinin gerekçesi yapılarak yüksek mahkemeye kadar gidiliyordu. İptal istemiyle yargıya giden de maalesef ülkedeki kamu yararı önceliğinin son militan savunucularından Mimarlar Odası gibi bir kurum oluyordu. Yalnız ve desteksiz kalmanın küskünlüğünün rövanşını proje çizimlerini yüksek mahkemelere sunulacak birer hukuki doküman ve delilden ibaret görerek alıyordu adeta Oda. Mimarlıkla zıtlaştığı aşikar bir deformasyonun esiri oluyordu bu tutumuyla, aklıselimiyle hep güven kaynağı olmuş Mimarlar Odası.

 

Böylece meslektaş babayla kurduğu empati kadar, çocukluğu ve gençliğinin başat mevzuu binayı iyi okumaya olan güvenine de dayanarak riski ve angaryası bol bir işe cesurca ve hesapsızca girişen Murat Tabanlıoğlu gibi Türkiye'nin en kapasiteli mimarlık ekiplerinden birini kurmuş, en iddialı, performansı yüksek ve lider karakterli üyelerinden biriyle karşı karşıya kalmış oluyordu Oda. Peki, ne malum teknik olarak yerinde kararlar aldığı ve Oda'nın binaya ve proje paftalarına yeterli dikkat ve konsantrasyonu veremediği? Tartışmasız kanıtı denemese de, mimaride çoğu zaman rastlanamayacak türden apaçık bir belirtisi Karaköy'de ve önündeki caddeye adını vermiş görkemli binanın dördüncü katında duruyor. Garanti Bankası'nın kültürel etkinlikler düzenlemek üzere kurduğu SALT'ın Galata binası olarak kullanılan Bankalar Caddesi, No. 11'deki eski Osmanlı Bankası Binası'ndaki Kalebodur desteği ve Tabanlıoğlu- Mimarlık katkılarıyla, Pelin Derviş&Gökhan Karakuş küratörlüğündeki "Modernin İcrası: ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ: 1946-1977" sergisindeki 1/60 ölçekli, burada fotoğrafını da bastığım maketten sözediyorum. İki önemli şeyi sergiliyor bu maket: birincisi, tasarlayan mimarın binayı nasıl görerek tasarladığını; ikincisi mimarın, mimarlığın en yoğun emek gerektirdiği kadar en meşakkatli eylem alanı da olan ve anlama ve tasarım becerilerine de sahip olmayı gerektiren işi restorasyona başlamak için sahip olması gereken vizyonu, yani bakış açısını. Mekanı kurmak kadar anlamak için de gerekli formasyonun parçası olan bu mimar bakışı, mekanın hiçbir deneyimlenme açısıyla ve pozisyonuyla örtüşmez. Ama öte yandan da hepsiyle birden ve tek seferde örtüşüverir; her yeri, her şeyi birden, üstelik daha ortada hiç bir şey yokken yani hayat başlamamışken, deneyimlenemezken görüverir; bu nedenle de mimardan başka kimseyle paylaşamayacağı en mahrem dünyasıdır ve bu dünyayı bu kadar cesurca ortaya dökmek kadar dökebilmek de her mimarın harcı değildir.

 

Evet mimarlığın profesyonellerine yetkin ifade tekniği nedeniyle, amatörlerine de bir mimarın binayı tasarlarken nasıl bir şey gördüğünü sezmeleri için tavsiye ediyorum bu maketi görmelerini; serginin tamamı ise birkaç yıldır kafa şişiren AKM konusunun uğultulu parazit etkisinden uzaklaşmaya teşvik eden yatıştırıcı etkisi nedeniyle görülmeye değer. Sergi 6 ocak'a kadar açık. Peki, Tabanlıoğlu ne yapmış oluyor bu maketi tasarlamakla? Öncelikle yaptığı projenin ve aldığı kararların kanıtı ve teminatı olarak soyadı ile ve binanın çetrefil tarihinin çocukluk yıllarına vurduğu damgayla yetinmeyip projeyi yapanın vizyonuyla kendilerininkinin paralelliğini sunuyor kamuoyuna kanıt olarak. Mimari tasarım düşüncesinin en mahrem katmanını alenileştirerek müttefik arıyor ekibine, bu haklının iziyle haksızın izinin birbirine dolandığı gürültünün orta yerinde. Peki, Oda, onun müttefiki kimlerdi? Önce kendilerini on küsur milyon evsahibi hemşehrinin ve bir o kadar da yerli/yabancı turist misafirin yerine koyup kullanıcı temsilciliğine soyunan bir avuç sanatçının sendikası; sonra da bu konulara doğası gereği uzak olacak yüksek yargının yargıçları. Unutmayalım: bir de, son yüzyıl yapıları korunma deneyiminden yoksun olduğundan, 16. yüzyıl normlarını her katmana taşımaktan başka yapacağı olmayan bir ortamın, bu çaptaki iş deneyimleriyle de pek alışverişi olmamış, tesadüfen biraraya gelmiş birkaç uzman/bilirkişi etiketi. Yeri gelmişken, benzeri işlerde mimari tasarıma ve işin ölçeğine daha alışık formasyon sahipleri ve teknik bilgi/beceri kapasitesi yüksek bilirkişi seçmek gereğini de söylemiş olayım. Mimarın ne yaptığının bile bilinmediği bir ortamda nasıl düşündüğü alenen sergileniyorsa görmeye değer, anlamamaktan korkmadan ve mutlaka destek aranıyorsa; refakatçi olarak bir mimarın ya da mimarlık öğrencisinin eşliğinde

 

Peki, netice? İma ettiğim gibi yüksek mahkemenin projeyi iptal kararı ve sonrasında, yine süresi dolmuş 2010 Ajansı ile Kültür Bakanı'nın dirayetine bağlı bir hamleyle, tartışmalı kararlardan vazgeçilerek yeniden onaylatılan proje. Yıllar önce tamamen gönüllü olarak zamanında Sakıp Sabancı tarafından Hayati Tabanlıoğlu'na verilmiş bir maddi destek sözü ve her ikisi de bu dünyadan ayrıldıktan sonra bu sözün gönül borcu olarak restorasyon bütçesinin yarısını bakanlıkla paylaşan Güler Sabancı liderliğindeki Sabancı grubundan da aldığı destekle binanın tehlike arzeden teknik donatısını, binanın ilk proje ortağı uzmanları bularak yenileyen Tabanlıoğlu grubu. İki soyadı: Tabanlıoğlu/Sabancı. İki aileden ve iki kuşaktan iki çift özne Hayati/Sakıp, Murat/Güler. Bitince yeniden, korkmadan, gidebiliriz AKM'ye seyretmeye ve dinlemeye.

 

Bir de Banka: Garanti. Öncelikli vazifesi olmayan bir işle daha uğraşıp bu güngörmüş binanın hikayesini getiriyor sessizce ayağımıza. Son bir sahne daha var, sergiden önce hikayeyi tamamlayan. Bakanlık bürokrasisi binanın sahibi sıfatıyla müelliflik yarışına kalkışıyor Tabanlıoğlu ile Herşey fazlasıyla bile konu oluyor ama Korhan Gümüş ve Serhan Ada'nın tüm çabalarına karşın yeterince konuşulmamış tek şey kalıyor, o da binanın iyi yaşamasının hayati konusu olan: işletme modeli. Bertolt Brecht'in "Kafkas Tebeşir Dairesi" ile sorduğu ve bilge Azdak'a yanıtlattığı sorusunu sorma zamanıdır: "Çocuk (burada AKM) kimindir?" biyolojik annenin mi, ona bakıp büyüten sosyal annenin mi?.. İşte Mimarlar Odası'nın tarihine ve misyonuna uygun bir müelliflik problemi AKM'nin müellifi kimdir? Bakalım Azdak olabilecek mi Oda? Azdak çocuğu iki kolundan anne adaylarına çektirtmiş ve canı yanmasın diye ilk bırakana vermişti. En sonunda artık bilgelik zamanı. 60 yıllık tecrübe akıllı ve makul bir annelik testi kurgulamaya yetse gerek; Murat Tabanlıoğlu sorumluluktan nasıl kaçılmayıp üstüne gidileceğinin iyi ve sağlam bir örneğini vermişti, sıra Oda'da...

Taraf, Yazı: İhsan Bilgin, 03.10.2012

TAKSİM'E KAZMA VURULURSA...

 

Sorum, İstanbul’da yaşayan veya yolu düşenlere... Son zamanlarda hiç Feriköy-Dolmabahçe tünelini kullandınız mı? Ya da Çağlayan Adliyesi’nden Mecidiyeköy’e yürüdünüz mü?


Biri evime, diğeri işyerime yakın olduğundan her iki güzergahı da sık kullanıyorum, bazen araçla, bazen yaya olarak. Taksim’i “yayalaştırma” adı altında tasarlanan proje hakkında bir fikir vermesi açısından anlatayım:
Dolmabahçe tüneli 2 yıl önce açıldığında bayram etmiştim. Çünkü Feriköy’den bağlanıp Beşiktaş veya Kabataş’a 10 dakikada ve trafiksiz gitmek mümkündü. Ne var ki tünel, akşam saatlerinde daha girişinden itibaren kilit. Hele maç veya Başbakan’ın Dolmabahçe ofisi ziyareti varsa, kontağı kapatın daha iyi! Tünele girişte, kırmızı uyarı işaretleriyle “alternatif güzergah”ı kullanmamız tavsiye ediliyor. Tünel, havasız ve karanlık olduğundan trafiğin yoğun olduğu saatlerde içine girdiniz mi nefes alamayacağınız bir kabusa dönüşüyor.


Peki alternatif güzergah ne? Taksim. Dalış tünelleriyle yerin altına inecek Taksim...

Yayanın İstanbul’u
Gazete Çağlayan’a taşındığından beri Çağlayan’dan Mecidiyeköy’e veya tersi istikamete yürürken ciddi anlamda mücadele veriyorum. Kaldırım denen şey yok gibi. Olanlar yetmiyor veya ansızın kesiliveriyor. İnsanlar yollara taşıyor, refüjlerden atlıyor. Her gün yüz binlerce insanın girip çıktığı Mecidiyeköy’ün trafiği, sabah ve akşam saatlerinde kıpırdamıyor. Araç gürültüsü ve hava kirliliğinden beyniniz yamuluyor. Etrafınıza baktığınızda tek görebileceğiniz yeşillik, eski mezarlık.
Bunları neden anlatıyorum? Söz konusu dalış tünelleri ve düzenlemeler, İstanbul’un trafik derdini azaltmadı. Geçici çözümler olmakla kaldı. Kadir Topbaş başkanlığında şehrin en büyük kazanımı metro ve metrobüs oldu, ama ah, durağa medeni bir şekilde ulaşabilirseniz!


Yaya açısından İstanbul, her geçen gün daha berbat bir kente dönüşüyor. Hatta insanları birbirinden nefret ettiriyor. Herkes birbirine küfür ediyor, kimse birbirine yol vermiyor çünkü tek dert, mümkün olduğunca çabuk bir şekilde bu kabustan çıkabilmek. 


Yolları kapatarak geçme lüksüne sahip “böyyükler” ve özel araçlarıyla, makam arabalarıyla dolaşanlar bunu anlamaz, anlayamaz... Bu yüzden İstanbul’a kuşbakışı bakarak “aha şuranın trafiğini yeraltına alalım da rahatlasın” demek onlar için kolay. 

İnsaf edin!
Taksim Meydanı projesinde, “kazma her an vurulabilir” haberleri çoğaldı. Meselenin sadece trafiği rahatlatmak olmadığını herkes biliyor. En başından beri ülkenin ileri gelen mimar, şehir plancıları ve halkın karşı çıktığı bu proje, kentin trafiğini hafifletmeyecek. Trafik için çok daha basit ve hesaplı çözümler dururken böylesine gösterişli bir yap-boza kalkışmanın başka anlamları var.
Defalarca yazdık: Taksim’i betonlaştırma ve insansızlaştırma projesi, şehrin merkezinin yeniden dizaynı demek. Buradaki yegane yeşilliğin, halkın kullandığı Gezi Parkı’nın, Topçu Kışlası’nın yeniden diriltilmesiyle dört duvar arasına sıkıştırılması demek...


Üstelik tüm bunlar, halkın görüşüne başvurulmadan yapılıyor. Açıklama hazır: Başbakan istedi! Sorarım size, hangi dünya kentinde böyle bir şey yapılabilir?


Taksim’in neye benzeyeceğini merak edenler, AK Parti sayfasındaki tanıtım linkine bir zahmet tıklasın. (http://www.akparti.org.tr/site/video/8291/taksim-meydani-projesi ) Burada, toplam nüfusun en fazla 3 milyon olduğu bir kent hayal edilmiş olmalı. Maşallah trafik yeraltından şıkır şıkır akıyor, insanlar karınca gibi beton meydanda dolanıyor. Gerçeğin böyle olmayacağını herkes biliyor. Meydana ulaşmak, araç için de yaya için de her zamankinden zor olacak!


Bu mudur istediğiniz Taksim? İnsaf edin!  

 

PROJENİN ONAYI NEREDE?
Taksim Platformu, projeyle ilgili Büyükşehir’e ve Kalyon İnşaat’a şu soruları yöneltiyor, ancak cevabını alamıyor:
1) II Numaralı Kurul’daki uygulama projesi onaylandı mı ki, kazma vurulabilsin? 
2) Sayıştay aşamasındaki ihale süreci ne durumda?
3) Tarlabaşı - Harbiye arasındaki tek tünelli proje nerede? Hangi kurullardan, ne zaman geçti?
4) Sn. Kadir Topbaş, Sıraselviler tünelinin ağzının Firuzağa’dan açılmasını düşündüklerini ifade etti. Bu değişiklik ne zaman, kiminle istişare edildi?
5) Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü “tünellerin yabancı uzmanlar tarafından gerekli görüldüğünü” Topbaş’a söylemiş. Bilmediğimiz bir araştırma var ise, öğrenmek, ikna edilmek hakkımız değil mi?

Milliyet, Yazı: Mehveş Evin, 03.10.2012

TARİHİ TÜRBE RESTORE EDİLECEK

 

Hasankeyf girişinde bulunan İmam Abdullah Türbesi restore ediliyor. Türbe ve minaresinde yapılan yenileme çalışmalarında Ankara’dan gelen dört mimarın görev aldığı belirtildi. Minare kısmında ciddi tahribatın olduğu, türbe güçlendirme ve restorasyon çalışmalarının ardından  türbenin tekrar ziyarete açılacağı bildirildi. Güçlendirme ve restorasyon çalışmalarında orijinal malzemelerin kullanıldığını söyleyen Batman Üniversitesi Öğretim Görevlisi Serdar Akgönül, türbenin Osmanlıların son dönemine kadar birçok kez onarılarak günümüze kadar ulaştığını belirtti. Akgönül açıklamasında, Kültür Bakanlığınca tescilli olan İmam Abdullah Zaviyesi'nin, Hasankeyf ve yöre köylüleri tarafından her yıl Haziran ayının ilk haftasında anıldığını ve hafta boyunca türbe çevresinde adaklar adanarak dilekler dilendiğini ifade etti.

Batman Gazetesi, 03.10.2012

GÖBEKLİTEPE ÇALIŞTAYI

 

''Göbeklitepe Çalıştayı'' kapsamında yurt içi ve dışından gelen arkeologlardan oluşan grup, Göbeklitepe kazı alanını ziyaret etti.


Daha sonra Göbeklitepe Kazıları Bilimsel Başkanı Prof.Dr. Klaus Schmidt başkanlığında bir otelde düzenlenen çalıştaya katılan arkeologlar, kazı alanında ilişkin izlenimlerini aktardı.
 

Prof.Dr. Klaus Schmidt, bölgede 17 yıldan bu yana kazıların devam ettiğini anımsatarak, insanlık tarihine yön verici buluntulara rastladıklarını söyledi. Kazı alanında elde ettikleri verileri meslektaşlarıyla paylaştıklarını dile getiren Schmidt, şunları kaydetti:
''Göbeklitepe'deki bulguların çok yönlü değerlendirilmesi gerekiyor. Çok önemli veriler elde ettik. Bu verileri meslektaşlarımızla değerlendirmek için buradayız. İki çalıştay düzenledik. Buraya hem arkeoloji bilim dalından hem de yan bilim dallarından akademisyenleri davet ettik. Hep birlikte sonuçları ve verileri değerlendirerek, yeni analizler ortaya koymaya çalışıyoruz.''
 

Diyarbakır'ın Bismil İlçesi'ndeki ''Kortik Tepe'' de gerçekleştirilen kazı heyetinde yer alan Dr. Marion Benz de Göbeklitepe'de insanlık tarihini değiştirecek buluntulara rastlandığına değinerek, kazıların sonuçlarını merakla beklediğini, buluntuların daha da artmasının muhtemel olduğunu vurguladı.
 

Dr. Benz, özellikle Neolotik döneme ait kalıntıların bulunduğu alanın dünyanın en önemli kazı bölgelerinin başında geldiğini ifade etti.
GAP Gündemi (Kısaltarak), 03.10.2012

HALİÇ MANZARALI KARAKÖY PALAS İÇİN BUTİK OTEL MARKALARI KUYRUĞA GİRDİ

 

 

Tarihi Karaköy Palas, otel yatırımcılarının markajında. Halk Faktoring birkaç sene içinde Ataşehir'e taşınınca binanın Halk GYO'ya ait bölümü tamamen boş kalacak. Les Ottomans, The House Hotels, Dedeman Grubu binaya talip oldu.

 

Karaköy'de Haliç manzarasına karşı tarihi Karaköy Palas'tan Ataşehir'e taşınan Halk GYO'nun yerine şimdilik Halk Faktoring geçiyor. Ancak şirketin Ataşehir'de hayata geçireceği Finanskent projesi birkaç sene içinde tamamlanınca Halk Bank ve tüm kurumları Ataşehir'de toplanacak. Grubun geride bırakacağı Karaköy'deki tarihi bina ise şimdiden butik otelcilerin markajında. Halk GYO Genel Müdürü Kazım Şimşek, birkaç sene sonra boşalacak bina için şimdiden teklif almaya başladıklarını belirterek, 'Ahu Aysal'ın sahip oldiği Les Ottoman's, The House Hotel's, Dedeman gibi şirketler binaya şimdiden ilgi gösteriyor' dedi. Levent'teki arazisine yapılacak otel yatırımı için Dedeman Grubu ile anlaşan Halk GYO'nun elindeki en büyük proje ise finans merkezi projesi. Kazım Şimşek, bu projeyi 'Halk GYO'yu 5 kat büyütecek ve GYO pazarında ilk 5'e taşıyacak' bir atılım olarak nitelendiriyor.

Karaköy'de şahane bir binadan Ataşehir'e taşındınız, ne olacak orası şimdi? 
Haliç manzaralı böyle bir binada çalışmak çok güzeldi. Ama şartlar, büyüme planlarımız taşınmayı gerektirdi. Şimdi oraya Halk Faktoring taşınıyor. Ancak orta vadede o binada bir proje düşünüyoruz. İstanbul Finans Merkezi projemiz bittiğinde Karaköy Palas boş kalacak. Zaten şimdiden taliplileri var.

Kimler talip?
Türk de var yabancı da... Biz Levent Projemiz için çok sayıda otel grubuyla görüştük. Görüştüğümüz kişiler Levent'in yanı sıra mevcut binamızın da çok güzel bir butik otel olabileceğini söylediler. Biz de tarihi yarımadada böyle bir ihtiyaç olduğunu hissettik. Les Ottomans, The House Hotel, Dedeman gibi gruplar şimdiden ilgileniyorlar. Zaten Levent'te Dedeman'la işbirliğimiz var. 

Yine bu bölgede Salı Pazarı'ndaki binanız da otel mi olacak?
Salı Pazarı'na proje hazırlamaya başladık. 3-4 ay içinde orada da orta büyüklükteki bir otel yatırımı olacak. Galataport Projesi'nin eninde sonunda hayata geçeceği düşünülürse bu bölgede yapacağımız her otel para kazanır. Yaptığımız fizibilite çalışmalarına göre bu bölgede otel yatırımında ofise göre 2 kat gelir elde ediliyor. İlgilenen 8-10 grup var. Yakında aralarından bir seçim yapacağız.

 

Otel için düşünülen başka binalar da var mı?
Mısır Çarşısı'nın yan duvarındaki çeşmenin orada, çok iyi lokasyonda 5 katlı bir binamız var. Orası da otel yatırımı için çok cazip. Orayı gizli rezervimiz olarak düşünüyoruz

Akşam (Kısaltarak), Haber: Şenay Köşdere, 02.10.2012

TARİHİ HÜKÜMET KONAĞI RESTORE EDİLECEK

 

Taşköprü İlçesi'nde Osmanlı Devleti`nin son döneminde yapılan ve Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk`ün 29 Ağustos 1925`te ziyaret ettiği Taşköprü Hükümet Konağı binası restore edilecek.

 

Taşköprü Kaymakamı Ali Yılmaz, gazetecilere yaptığı açıklamada, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen tarihi binanın doğal görünümüne kavuşması ve günün ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilmesi amacıyla restore edileceğini söyledi.

 

Yılmaz, ihalenin gerçekleşmesinin ardından yüklenici firmanın 70 iş günü içinde restorasyonu tamamlamasının beklendiğini kaydetti.

Kastamonu Postası, 02.10.2012

HAYDARPAŞA GARI'NIN 'MUHAFAZASI

Restorasyonunu yüklenen taşeron firmanın çıkardığı yangınla 'finanslaşmanın' kucağına düşeceği belli olan Haydarpaşa Garı, taşıdığı bütün 'tarihsel ruhuyla' satılığa çıkartılıyor.


'Muhafazakar toplum yaratma' söylemine bu kadar yüklenen iktidarın, tarihsel mekanların estetiğine, kamusallığına, kent kültürüne derince yerleşmiş karakteristiğini 'muhafaza etmeye' yanaşmaması, zamana ve mekana karşı 'yabancılaşmayı' değil de peki neyi gösteriyor?


İşte siyasi alanı kaplayan 'muhafazakar popülizmle', değil İstanbul'un Türkiye'nin tarihsel sembol mekanı Haydarpaşa Garı'nı pazarlamaya çıkaran birikimci kapitalist zihniyet arasındaki uçurum kendini böyle ele veriyor.


Elbette halkın karşısına çıkıp vurgulu belagatle 'dindar nesiller yetiştireceğiz, imam hatiplilerin önünü kapadılar' deyip, sonra da ne Osmanlı modernleşme mirası ne de Abdülhamid Han yadigarını dinleyip geçmişin silüetlerini ve tarihsel dilini bir çırpıda 'pazarlamanın' adı da Haydarpaşaport projesi oluyordu.


Anlaşılan otokratik kalkınmamız söz konusu olunca geçmiş ve gelenekle ilişki 'piyasaların huzuru yani sıcak dış kaynak' için bir ayak bağından başka bir şey ifade etmiyordu.


Osmanlı mimarlığının canlandırıldığı konut projeleri milyon milyon dolarlara satışa sunulurken, Osmanlı son döneminin 'hakiki' ihtişamlı bir mimarlık eseri bütün etrafındaki alanlarla topyekun 'özelleştirilerek' spekülatif finans operasyonuyla 'ruhunun' öldürülmesi...


Kesinlikle 'bölgeye getirilen ekonomik 'canlılık', tarihi ve kültürel ortam düzenlenmesi' diye tanıtılacaktı... 


12 Eylül'de Haydarpaşa Garı ve Limanı için düzenleme kararı daha İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nden geçmeden, Türkiye Cumhuriyet Devlet Demiryolları (TCDD) kendine ait araziyi Özelleştirme İdaresi'ne devretme kararı almıştı.TCDD, SİT alanı olarak tescillenen Haydarpaşa Garı'nın da içinde bulunduğu 1.000.000 metrekarelik alanı Özelleştirme İdaresi'ne devrederken TCDD, 1.000.000 metrekarelik taşınmazı İstanbul'un tarihi, sosyal ve kültürel yapısıyla bütünleşerek ülke ve kuruluş açısından gelir getirmesi yönünden aldığını açıklıyordu.


Bu 'gelir getirici' ifade aslında yaklaşık 1.3 milyon metrekare Harem-Moda arasındaki alana kondurulacak AVM, otel, kruvaziyer liman projelerini imliyordu.


İstanbul'un kent kimliğine protez gibi eklemlenecek, tüketim sahasının çekeceği küresel yatırım belli ki TCDD'in Haydarpaşa Garı'nı 1 Şubat 2012'de ana hat yolcu ve yük tren seferlerine kapatmasıyla oldukça uyumluydu.


Yani Başbakan, son parti kongresinde 'Yolumuz Sultan Alpaslan'ın yolu' diyerek 2071 yılını hedef olarak gösterirken daha 100 yıl önce yapılmış bir kamu mirasını Haydarpaşa Garı'nın özelleştirilmesini ve sermayeye katık edilmesini, 100 yıl sonraya kalacak hangi kültürel tarihi ve 'millet' değeriyle 'kendimizi' hatırlayacağımız sorusunu sordurtmuyor muydu?


Yoksa aslında neyi muhafaza ettiğimizi tarihsel mekan hafızamızın zayıflığından unutmuş mu olacaktık?

Akşam, Yazı: Nihal Kemaloğlu, 02.102.2012

SELİMİYE CAMİSİ'NİN RÖLÖVESİ ÇIKARTILACAK

 

 

Edirne Valisi Hasan Duruer, Selimiye Camisi'nin rölövesinin olmayışının Türkiye'nin ayıbı olduğunu belirterek, rölöve çalışmalarına başladıklarını söyledi. Vali Duruer, Polis Bahçesi'nde düzenlediği basın toplantısında, tarihi eserlere sahip çıkmak mecburiyetinde olduklarını bildirdi.

 

Edirne'de Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Kültür Bakanlığı'nca restore edilmiş birçok eser bulunduğunu, diğer eserleri de restore etmek istediklerini ifade eden Vali Duruer, ''İlk olarak Hasan Sezai Hazretleri'nin türbesine başladık. Daha sonra camisini inşa edeceğiz, sonra da çevresini düzenleyeceğiz. Çok önemli bir yer. Burasını, Edirne'ye yakışır hale getireceğiz'' dedi.
     
Duruer, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan Selimiye Camisi'nin rölövesinin bulunmadığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
''Selimiye Camisi'nin maalesef rölövesi yoktu, bu sadece Edirne'nin değil, Türkiye'nin ayıbıydı, bu sadece Edirne'nin değil, Türkiye'nin ayıbıydı. Selimiye'yi, Türk tarihinin belki de en önemli eseri olarak değerlendiriyorum. Şu anda Selimiye Camisi'nin rölövesini çıkartıyoruz. Rölöveyi çıkartırken İstanbul Metropolitan Planlama'nın (İMP) elemanları lazerli taramayla dünya çapında bir çalışma yapıyorlar. Sıfır hatayla önce taraması yapılacak, sonra rölövesi çıkartılacak.''

Metruk vaziyetteki Beylerbeyi Türbesi'nin hafta içinde restorasyonuna başlayacaklarını anlatan Vali Duruer, metruk haldeki çok sayıda çeşmeyi de restore ederek işlevsel hale getireceklerini sözlerine ekledi.

Yapı, 02.10.2012

TARİHİ ESERLER TEHLİKEDE

 

 

Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenlenen ve Halep'teki tarihi eserleri bekleyen tehlikelerin değerlendirildiği kongreye katılan uzmanlar, 2003'te Irak'taki tarihi eserlerin yağmalanmasının Halep'te de yaşanmaması için uyarıda bulundu.

 

İslam Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (ISESCO) Kahire'de düzenlediği kongreye, Suriye, Ürdün, Filistin, Tunus ve Suudi Arabistan'dan uzmanlar katıldı.

Kongrenin açılışında konuşan Dünya İnsan Mirası Konseyi Temsilcisi Fethi el-Bahri, Halep'teki tarihi eserlerin çalınıp yurt dışında satıldığını ifade etti.

Helep'in kültürel mirasının yok edildiğini belirten Bahri, bunun önüne geçilmesi için acil bir eylem planı oluşturulmasını talep etti.

Bahri'nin ardından söz alan Mısır Tarihi Eserlerden Sorumlu Devlet Bakanı Muhammed İbrahim, Mısır'ın, Halep'teki eserlerin korunması için deneyimini ve alanında uzman insan kaynaklarını seferber etmeye hazır olduğunu belirtti.

İbrahim, başında bulunduğu bakanlığın, Halep'teki medeniyet mirasının bugünü ve geleceğinin değerlendirilmesi ve yıkımdan korunması için Mısırlı ve Arap uzmanlarla işbirliği içinde hareket ettiğini sözlerine ekledi.

İslami eserler uzmanı Velid Abdurrahman el-Atraş ise konuşmasında, Halep'teki süren çatışmaların kentin tarihi dokusuna zarar verdiğini söyledi.

"Halep'teki dünyanın en uzun kapalı çarşısı, çatışmalardan büyük zarar gördü. Ahşap dükkanların çoğu yandı" diye konuşan Atraş, Halep'in hem kültürel hem de ekonomik bir kent olma özelliği taşıdığını ve yaşananların üzücü olduğunu ifade etti.

ISESCO Temsilcisi Abdulaziz Salim de AA muhabirine yaptığı açıklamada, Halep'te tehlikeye maruz kalan eserleri kurtarmak için bir program oluşturmaya çalıştıklarını söyledi.

Kongrenin önemine değinen Salim, "Bu tarz buluşmalar İslam mirası ve tarihi camilere yapılan saldırıları durdurmak için kamuoyu oluşturmada yardımcı oluyor" diye konuştu.

Halep şehri
Tarihi MÖ 3 binli yıllara kadar uzanan Halep'in birçok medeniyet ve kültüre ev sahipliği yaptığı biliniyor. Özellikle Osmanlı döneminde ticaret merkezi haline gelen şehir, 1986'da UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alındı.

Halep 2006'da ise şu anki ismiyle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) tarafından İslam Kültür Başkenti seçildi. Suriye'nin kuzeyindeki şehrin nüfusu ise yaklaşık 4.5 milyon.

Cnn Türk, 02.10.2012

TÜRKİYE'YE 'KÜLTÜREL ŞANTAJ' SUÇLAMASI

 

 

Amerikan New York Times gazetesi Türkiye’nin ülkeden çalındığı gerekçesiyle tarihi eserler konusunda son aylarda yürüttüğü ‘saldırgan’ iade kampanyasının dünyanın en büyük müzelerince ‘kültürel şantaj’ olarak kınandığını yazdı.

 

Dan Bilefsky imzalı haberde Türkiye’nin bölgenin zengin geçmişinden kalan bir sfenksi ve birçok altın hazineyi geri almayı başardığı vurgulandı. Son olarak Türk yetkililerin bu yaz ‘yasadışı kazılarla elde edildiği’ gerekçesiyle New York’taki Meropolitan Sanat Müzesi’ndeki 18 parça hakkında suç duyurusu yaptığı belirtildi. Yazıya göre, Eylül 2011’de Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü başkanlığındaki bir heyet, 2014’teki bir sergi için ödünç verilecek eserleri görüşmek üzere geldikleri New York’ta ‘şaşırtıcı bir ültimatom’ verdi. Süslü, bir şey ödünç vermeden önce Metropolitan Müzesi’nin koleksiyonundaki 18 eser hakkında bilgi edinmek istediklerini söyledi. New York Times, Türkiye’nin bu ültimatomu şimdi uygulamaya geçirdiğini öne sürdü.


Gazete, Türkiye’nin bu çabaları yüzyıllar boyunca elden ele dolaşan tarihi eserlerin kime ait olduğu konusunda uluslararası bir tartışma başlattığını belirtti. Metropolitan, Getty, Louvre ve Pergamon gibi ünlü müzelerin yetkilileri küresel sanat varlıklarını sergileme misyonlarının Türkiye’nin taktikleri nedeniyle ‘kuşatma altında olduğunu’ savundu. Gazeteye görüş bildiren müze yöneticileri müzelerin kendi ülkeleri dışında 1970’ten önce elde ettikleri nesneleri sergileme hakkının BM tarafından onaylandığını belirtti. Türkiye’nin de bu konudaki anlaşmayı 1981’de imzaladığını hatırlatan yetkililer Ankara’nın şimdi Osmanlı’nın 1906’da çıkardığı ‘tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılması’ yasağını esas alarak eserler üzerinde hak iddia ettiğini kaydetti.” olarak sıralandı. 

 

Perge antik kentinden kaçırıldıktan 31 yıl sonra ABD’den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bindiği uçakla getirilen ’Yorgun Herakles’ (Herkül) heykelinin üst kısmı daha sonra Antalya’daki alt kısmıyla birleştirilmişti.

 

Troya antik kentinden çıkarıldığı belgelenen 24 altın takı da geçtiğimiz aylarda ABD’Deki Penn Müzesi’yle yaqıyan işbirliği kapsamında Türkiye’ye iade edilmişti.

Hürriyet, 01.10.2012

POMPEİOPOLİS ANTİK KENTİNDE KAZI SEZONU SONA ERDİ





 

Taşköprü İlçesi'nde bulunan Pompeiopolis antik kentinde 2012 yılı kazı sezonunun sona erdiği bildirildi.

 

Kastamonu Üniversitesi (KÜ) Öğretim Üyesi ve kazı başkanı Prof.Dr. Latife Summerer, yaptığı açıklamada, bu yıl Kastamonu Arkeoloji Müzesi bünyesinde sürdürdükleri kazı çalışmalarının sona erdiğini belirterek, çalışmaların yaklaşık 2 ay sürdüğünü söyledi.

 

Bu yılki kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin, Pompeiopolis`in ne kadar önemli ve büyük bir kent olduğunu gösterdiğini ifade eden Summerer, şöyle konuştu:

``Daha önce jeofizik çalışmaları sırasında tespit edilen yerde yaptığımız açma çalışması sonucunda, bir antik tiyatronun mermer basamaklarını bulduk. Tiyatronun mimari koruma durumu çok iyi. İlerleyen yıllarda buradaki kazı çalışmalarını devam ettireceğiz. Amacımız tiyatro bölümünü tamamen ortaya çıkartmak olacak. Daha tarihleyici somut bir veri elimize geçmemekle beraber, duvarların çok özenle yapılmış olan yapı tekniği ve kalite nedeniyle milattan önce 2. yüzyıl erken Roma döneminde bu yapının yapıldığını düşünüyoruz``


Summerer, bu yılki çalışmalarda ilk defa jeoradar kullandıklarını ve bunun sayesinde bir podyum tapınağı tespit ettiklerini vurgulayarak, önümüzdeki yıllarda burada da kazı çalışması yürüteceklerini bildirdi.
 

Kazı çalışmalarına 7 ayrı ülkeden uzman ve arkeologların katıldığını vurgulayan Summerer, kazılarda çeşitli üniversitelerde eğitim gören Kastamonulu öğrencilerin çalıştığını sözlerine ekledi.

 

Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan da yerel yönetim olarak kazılara ellerinden gelen desteği verdiklerini ifade ederek, özellikle bu yılki bulgulardan oldukça mutlu olduklarını kaydetti.

Kastamonu Postası, 01.10.2012

İLK OSMANLI PULLARINI TÜRKİYE ALSIN

 

 

Türk pul koleksiyoncuları İsviçre’de 3 milyon frank’a (5.7 milyon TL) satışa çıkacak pullara Türkiye’nin sahip çıkmasını istiyor.


Cenevre’de satışa sunulan ‘Ottoman Empire - Tougra Issues’ (Osmanlı İmparatorluğu Tuğralı Pullar) koleksiyonu 1862-64 arasında Darphane-i Amire’de taş baskı tekniği ile basıldı. Üzerlerinde dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’e ait tuğra var.


Türkiye Filateli Dernekleri Federasyonu Başkanı Ziya Ağaoğulları, 128 sayfadan oluşan koleksiyonun son Türk sahibi Kühut Alanyalı tarafından büyük özveri ile bir araya getirildiğini, koleksiyonun şimdiki sahibi İsviçreli bir konsorsiyum tarafından bölünerek satılacağını belirtti.

Ağaoğulları, “Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk pulları dünyanın en nadir pulları arasında. Kültürümüzün en değerli parçalarından birinin bir müzayedede dağılması Türk toplumu için bir eksiklik olur” dedi.

 

Pulları krizde kaybetti
Osmanlı İmparatorluğu Pulları Filateli Kulübü Başkanı Willy Weber, “Böylesi milli değeri olan eserin Kültür Bakanlığı, PTT Genel Müdürlüğü, Türk bankaları gibi Türk kurumları tarafından sahiplenilmesi gerektiği fikrindeyiz” dedi.


Koleksiyonun son Türk sahibi olan inşaat mühendisi Kühut Alanyalı (74) ise, Kültür Bakanlığı’na çağrıda bulunarak bu eserin Türkiye’ye kazandırılmasını arzu ettiğini söyledi. Alanyalı, müteahhitlikten kazandıklarıyla 1980-94 arasında yaklaşık 5 milyon mark harcayarak oluşturduğu koleksiyonlarını Avrupa’da 1994’teki ekonomik krizde bir İsviçre bankasına teminat olarak vermenin üzüntüsünü hala yaşadığını belirtti. Alanyalı şöyle konuştu:

“Tuğralı Pullar haricindeki koleksiyonları sattılar. Ama en değerli tuğralı pullar henüz tek parça. Devletimiz buna sahip çıkmalı. Tek arzum bunu Kültür Bakanlığı’nın alması. Bakan Ertuğrul Günay yurtdışından çok önemli tarihi eserleri vatanımıza kazandırdı. Tuğralı pulları bakanlık alıp bir müze kursa, masrafı 10-15 yılda geri alır. PTT ve holding vakıfları da buna sahip çıkabilir.”

Milliyet, 01.10.2012

MÜZELER ARTIK CEPTEN GEZİLEBİLECEK



 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başlattığı QR Code uygulaması ile Türkiye’deki müzeler artık cep telefonuyla gezilmeye başlandı.

 

Muhteşem Yüzyıl dizisiyle ünü Türkiye dışına kadar taşınan Topkapı Sarayı, cep telefonlarıyla yurtdışına açıldı. İlk olarak  Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzeleri ve Kariye Müzesi’nde başlatılan uygulama özellikle yabancı turistlerden yoğun ilgi gördü. İki ay önce başlatılan uygulamayı İsviçre’den Hindistan’a, 78 farklı ülkeden 22 bin kişi kullandı. Cep telefonuna 3.99 TL karşılığında indirilen uygulamayı en çok kullanan ülke ise Amerika oldu.  

Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürü Murat Usta, uygulama hakkında şu bilgileri verdi: “Uygulama kapsamında müze girişi ve eserlerin yanında bulunan barkodu akıllı telefonunuza okutuluyor. Seçilen kodun telefona okutulması akabinde kullanıcının yönlendirildiği bilgi ekranından ilgili müze veya esere ait olarak Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca hazırlanmış olan açıklamalara ulaşılınabiliniyor. Türkiye’deki diğer müzelerin adres,  açılış ve kapanış saatleri ile giriş ücretlerine yönelik bilgilere de ekranlardan görülebiliniyor.”

Milliyet, Haber: Gizem Karakış, 01.10.2012

ÇÜRÜYEN KÖŞK

 

 

Atatürk'ün Yalova'da ulu çınar ağacının gölgesine yaptırdığı ve ağacın dalının kesilmesine kıyamayıp temelinden 5 metre öteye kaydırdığı için 'yürüyen köşk' diye anılan Yalova Atatürk Köşkü çürümeye terk edildi.

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün Bursa'ya giderken gördüğü ulu çınarın altında 1929 yılında yaptırdığı köşk kaderine terk edilmiş bir şekilde çürüyüp gidiyor. İnşaat sırasında çınar ağacının dalları manzarayı kapatınca ağaca kıyamayan Atatürk'ün talimatıyla yapımı tamamlanmak üzere olan köşk raylarla temelinden 5 metre öteye kaydırıldı. Köşk bu nedenle 'Yürüyen Köşk' diye anılmaya başlandı. Atatürk'ün bir ağaç dalını kesmemek için raylar üzerinde yürüttüğü ve o günden beri bir çevrecilik abidesi olarak anılan köşk yıllarca bakımsız kaldı. 1998'de restore edilen köşk ertesi yıl 17 Ağustos 1999 depreminde ağır hasar gördü. 2005'te Yalova Belediyesi'ne devredilen köşk, dönemin Yalova Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu'nun girişimleriyle bakım ve onarımı yapılarak ziyarete açıldı. Hatta Köşk yanında bulunan kapalı alanda restoran hizmeti verilmeye başlandı. Atatürk'ün mirası tarihi köşk aradan geçen yıllarda kaderine terk edildi. Dış boyaları dökülen ahşap köşk hem dışarıdan hem yüksek nem nedeniyle hem de içten çürümeye yüz tutarken, camlarının örümcek bağladığı, dış aydınlatma tesisatının da çürüdüğü görüldü.

 

 

Gün geçtikçe daha da harabe görüntüsü veren köşkte tadilat yapmak için Anıtlar Kurulu'na başvurduklarını belirten Yalova Belediye Başkan Yardımcısı Ahmet Özsümer,  şunları söyledi:
'Anıtlar Kurulu'ndan bize Aralık 2011'de tadilata başlanacağı söylendi. Biz belediye olarak üstümüze düşeni yaptık ve beklemeye başladık.  Maalesef ülkemizde bürokrasi geç işlediği için aylardır biz de gelecek olan heyeti bekliyoruz. Anıtlar Kurulu'na bağlı olduğu için biz Yürüyen Köşk'e çivi dahi çakamıyoruz. Tadilat ve restorasyonu Anıtlar Kurulu yapabilir.'

 

'AOÇ'un üçte ikisi yok edildi'
CHP Atatürk Orman Çiftliği'ndeki (AOÇ) arazi parçalarının belli kuruluşların menfaatine sunularak halka kapatılmasına tepki gösterdi. CHP Ankara İl Başkanı Zeki Alçın partililerle birlikte AOÇ'ta bir basın açıklaması yaptı. Alçın, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türk Milleti'nin fedakarlığı ve çalışkanlığı ile kurmuş olduğu, o zamanki tüm yokluklara rağmen Türkiye'de modern tarımın gelişmesine devasa katkılar yapmış AOC'un AKP tarafından tüm diğer kurum ve kuruluşlar gibi tahrip edildiğini iddia etti.


Bozkırın ortasında, başkentlilere onlarca yıldır hizmet etmiş Atatürk Orman Çiftliği'nin, aynı zamanda bir dönem Anadolu kalkınmasının da sembolü olduğunu belirten Alçın, 'İşte bu sebeple büyümesi onlarca yıl alan ağaçların yok edilmesi ve Ankara'nın son nefes borusunun kapatılması, bir kader ya da zorunluluk değil, bir dönemin belleklerden kazınması adına bilinçli bir tercihtir. Atatürk Orman Çiftliği, baştaki arazilerinin üçte ikisini kaybetmiştir' diye konuştu.

 

Alçın iddialarına şöyle devam etti: 'Bugün Ankara'nın akciğeri AOÇ'ta yapımına başlanan 'Başkanlık Sarayı' binası bir başka deyişle Beyaz Saray inşa edilcek. Yapılanlar göstermektedir ki gelecekte AOÇ tamamen yok edilecek. Atatürk Orman Çiftliği'nin başına gelenler aslında Türkiye'de olan bitenlerin de bir aynasıdır.'

Akşam, Haber: Osman Hökemen, 01.10.2012

FENERBAHÇE STADYUMU SİT OLUYOR

 

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı'nın sit alanı ilan edilmesi için harekete geçildi. Stadın altında antik Khalkedon'a ait kalıntıların olduğu tahmin ediliyor.

 

Beşiktaş’ın İnönü Stadı’nın yıkılıp yeniden yapılması kararı tartışılırken stadın altındaki tarihi eserler gündeme gelmişti. Şimdi aynı durum Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı için de geçerli. Stadın bulunduğu alanın altında antik Khalkedon şehri olduğu gerekçesiyle sit alanı yapılmak isteniyor.


Tarihi kaynaklarda Khalkedon antik şehri olduğu tespit edilen alanda tiyatro, hipodrom, Constanius Sarayı, Ayai Eufemia ve Ayaios Yeoryios kiliseleri ile çeşitli yapıların varlığı biliniyor. Ancak varlıkları bilinen bu eserlerin yerleri bugüne kadar tespit edilebilmiş değil.


Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi’nce hazırlanan rapora göre bu alanda çıkmış çok sayıda antik dönem mimari ve kültür varlığı var. İstanbul Arkeoloji Müzesi yetkilileri de sadece ihbar geldiğinde bu bölgedeki inşaat çalışmalarından haberdar olduklarını, aksi durumda sit alanı olmadığı için müdahale edemediklerini söylüyor. 

Khalkedon’un 4 limanı 
Antik kaynaklara göre Khalkedon şehrinin dört limanı vardı. Biri bugünkü Kadıköy Meydanı’nda, ikincisi Fenerbahçe Burnu’ndaki Hiera Limanı, üçüncüsü Fenerbahçe burnunun kuzey tarafındaki Eutropo, dördüncüsü Kurbağalıdere çevresinden Kalamış Koyu’na doğru olan kısımda yer alır.

Ayrıca şehre ait tiyatro, hipodrom, Constanius Sarayı, Ayai Eufemiave, Ayaios Yeoryios kiliseleri ile çeşitli yapıların varlığı bilinse de bugüne yerüstünde herhangi bir kalıntı ulaşmamıştı. Ancak Altıyol civarı ile 1970li yıllarda Osmanağa Camii yakınlarında yapılan çeşitli inşaat kazılarında pişmiş toprak ve mermerden su künkleri ile sur duvarlarına rastlanmıştı. Bazı altyapı ve inşaat çalışmaları sırasında rastlanan arkeolojik kalıntılar nedeni ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri az sayıda kurtarma kazısı yaptı. Bu kazılardan MÖ 6. yüzyıl (Arkaik Dönem) ile Roma Dönemi’ne (MÖ 1-MS4. yüzyıl) tarihlenen birçok eser ortaya çıkartılmıştı ve bunlardan bir bölümü halen müzenin ‘Çağlar Boyu İstanbul’ sergi salonunda teşhir ediliyor.


1987 yılında Altıyol’da Arkeoloji Müzeleri’nin yapmış olduğu kurtarma kazısı sırasında 6 adet lahit ile birlikte bir podyum ile çok sayıda depo ve mutfak kapları bulundu. 

Arkeologlar ne istiyor? 
Antik kaynaklardan, yapılan yayınlardan ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yapmış olduğu kurtarma kazılarından çıkan veriler birleştirildiğinde Khalkedon kentinin varlığı, yeri ve konumu anlaşılıyor. Arkeologlar Derneği şimdi bu alanın sit alanı ilan edilmesini istiyor.


İşte derneğin hazırladığı raporda şöyle deniliyor:
“Tarih sahnesinde önemli bir yeri olan Khalkedon antik kentinde sistemli hiçbir araştırma maalesef yapılmamıştır. Antik kent içerisinde yapılan hiçbir inşai faaliyet denetim altında yapılmamıştır. Çok az sayıda ihbarın sonucunda yapılan kazılar dışında herhangi bir kazı çalışması gerçekleştirilmemiştir. Çok büyük bir kısmı tahrip olan kentte en azından bugünden itibaren denetimli inşaat faaliyetleri yürütülmesi sağlanıp kent ile ilgili bilgiler toplanmalıdır. Antik Khalkedon’un sınırları tam olarak belirlenip III. derece arkeolojik sit ilan edilerek inşaai faaliyetlerin denetim altında yapılması sağlanmalıdır.’’ 

Stat, eski haritalara göre antik Khalkedon kentinin tam kalbinde yer alıyordu. Antik kente ait saray, tapınak ve hipodrom kalıntıları da bu bölgedeydi. 


Kadıköy’deki yerleşmenin başlangıcını oluşturan tarihsel çekirdek Haydarpaşa Koyu ile Moda Burnu’nun oluşturduğu alanda yer alır. Bugün bu alan Kadıköy çarşısı, Yeldeğirmeni ve Moda gibi tarihi yerleşme alanlarını da içeren Rasim Paşa, Osman Ağa ve Cafer Ağa mahallelerinden oluşuyor.


MÖ 1000 yılları civarında Fenikeliler tarafından Fikirtepe’ de çeşitli kaynaklardan ‘Harhadon’ adı ile anılan bir ticaret kolonisi oluşturulduğu biliniyor. Arkeologlar Derneği raporunda bölge şöyle tarif ediliyor:
“Bu dönemde Kuşdili Deresi bir haliç şeklindedir ve kıyı çizgisi de bugüne göre hala çok içeride Fikirtepe Hasanpaşa arasına kadar uzanır. Daha sonra bu yerleşmenin karşısında Moda Burnu ile Yoğurtçu arasında ‘Khalkedon’ (Bakır Ülkesi) adıyla ikinci bir yerleşme daha oluşur. Bilicilik merkezi Apollon Tapınağı ile ün salan Khalkedon’un merkezini oluşturan yer, bugün Kalamış ve Haydarpaşa koylarının arasındaki tepelik burun üzerinde yer alır, yerleşmenin surları bugün Altıyol, Sakızağacı, Mühürdar, Söğütlüçeşme arasında, kabaca dikdörtgen oluşturacak şekilde uzandığı düşünülmektedir. Muhtemelen Altıyol civarında bir kapı vardı ve şehrin Kalamış Koyu’na bakan kesiminde de mezarlıklar bulunuyordu.’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 01.10.2012

HALEP'İN TARİHİ ÇARŞISI KÜL OLDU

 

 

Suriye ’de savaş nedeniyle yüzlerce yıllık tarihi eserlerin tahrip olması endişe yaratırken Halep kentinde cuma günü şiddetlenen çatışmalarda tarihi El Medine Çarşısı çıkan yangında büyük hasar gördü. UNESCO Dünya Mirası listesindeki Eski Kent’te bulunan 14. yüzyıldan kalma çarşı ve çevresinde muhaliflerin konuşlanması sonrası şiddetli çatışmaların yaşandığı belirtildi. Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, muhaliflere dayandırdığı haberlerde yangında Osmanlı döneminden kalma çarşıdaki 1000’e yakın dükkanın kül olduğunu duyurdu. Yangının ordunun havan topu saldırısı sonucu çıktığını savunan muhalifler de, bir süre öncesine kadar turistlerin akın ettiği, taş koridorları ve ahşap binalarıyla ünlü kapalı çarşıdaki dükkanların yandığını gösteren görüntüleri YouTube’da paylaştı. 

Yönetime yakın bazı bloglarda ise, yangının yabancı İslamcı militanlar tarafından çıkartıldığı belirtildi. UNESCO Dünya Mirası Merkezi Başkanı Kişore Rao, yangını ‘büyük bir trajedi’ olarak niteledi. Halep Kalesi’nin de bulunduğu Eski Kent’teki birçok tarihi lokantanın da yerle bir olduğu, muhaliflerin geçen haftadan beri tarihi bir hamamı üs olarak kullandığı belirtildi. Dünyada sürekli olarak yerleşim yeri olarak kullanılan en eski kentlerden biri olan Halep’teki Eski Kent’in şiddetli çatışmalar nedeniyle büyük hasar görmesi, bölgeyi ‘kentin ruhu’ olarak gören Halep halkı arasında büyük tepki yaratıyor.
Radikal (Kısaltarak), 01.10.2012

İNEBOLU HAMİDİYE CAMİSİ'NİN RESTORASYONU BAŞLADI

 

Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit tarafından 1885`te yaptırılan caminin restorasyonu için Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından açılan restorasyon ihalesini kazanan mimar Ahmet Sevgilioğlu, çalışmalara başladı.

 

İhale kapsamında, tarihi caminin çatısı ile pencerelerinin değiştirileceği, boyasının yapılacağı öğrenildi.

 

İnebolu İlçe Müftüsü Mehmet Uzun, çalışmalar tamamlanıncaya kadar caminin ibadete kapalı kalacağını açıkladı.

Kastamonu Postası, 01.10.2012

FİLYOS'A ARKEOLOJİ BÖLÜMÜ AÇILMASI İSTENDİ

 

Zonguldak’ın Çaycuma İlçesi’ne bağlı Filyos Beldesi Belediye Başkanı AKP'li Ömer Ünal, beldede boşaltılan askeri bina ve lojmanların üniversiteye tahsis edilmesini istedi. Başkan Ünal, böylece Bülent Ecevit Üniversitesi Arkeoloji bölümünün, Filyos’taki teion antik kentinin günyüzüne çıkarılmasına katkı sağlayabileceğini belirtti.

 

Çaycuma İlçesi’ne bağlı Filyos Beldesi’nde MÖ 7′nci Yüzyıl’da kurulan ‘Karadeniz’deki Efes’ olarak adlandırılan Teion antik kentinin gün yüzüne çıkarılması için çalışmalar devam ediyor. Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Sümer Atasoy başkanlığında yapılan çalışmalarda bu yıl 300 bin lira harcandı. Kazı çalışmalarında Filyos-Çaycuma karayolunda yapılan antik kazı çalışmasında Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen değirmen taşı bulundu. Ayrıca Filyos kalesinde yapılan çalışmalarda yine Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen bir tapınak ortaya çıkarıldı.

 

Filyos Belediye Başkanı Ömer Ünal, yaklaşık 300 bin lira harcanan kazı çalışmalarının bir veya en fazla bir buçuk ay sürebildiğini, kazıların hızlı şekilde ilerlemesi için Bülent Ecevit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nün Filyos’ta eğitim ve öğretim vermesi gerektiğini söyledi. Deniz Kuvvetlerinin radar üssü olarak kullandığı, 2 bin metrekarelik alanda okula dönüştürülebilecek bir bina ve 48 lojmanı boşalttığını anlatan Başkan Ünal şöyle konuştu:

 

“Bülent Ecevit Üniversitesi’nde kurulmuş olan Arkeoloji bölümü var. Filyos’ta bu bölüme verebilecek uygun, devletin tahsis yapabileceği binalar var. Bunlar üniversitemize tahsis edildiği zaman üniversitemiz burada arkeoloji bölümü açıp, öğrencilerle birlikte uygulamalı kazı yapabilir. Böylece hem kazılar çabuk biter, hem de tarih daha hızlı gün yüzüne çıkar. Bu yıl antik tiyatro ve Filyos kalesinde kazı yapıldı tabii. Ama yapılan çalışmalar çok az. Burada Arkeoloji bölümü olsa, kazı çalışmaları 12 ay boyunca devam eder. Biz bir buçuk ay kazı çalışması yapıp burayı kapatıyoruz ve gelecek yılı bekliyoruz. Bunun için BEÜ Arkeoloji bölümünü beldemize kazandırabilirsek çok mutlu olacağız.”

haberler.com, 30.09.2012

HAT SANATI YÜKSELİŞTE

 

Türk sanat piyasasında, son yıllarda çağdaş sanat eserlerinin yükselişinin yanında, hat sanatına olan talep de artıyor. Son 5 yılda Türk sanat piyasasının üçte biri büyüklüğü yakalayan hat eserlerinin fiyatları da milyon liraları yakaladı. Sonbahar müzayedelerinde de hat eserlerinin fiyatlarının yükselmesi bekleniyor.

 

Dünyada 75 milyar dolar büyüklüğe ulaşan, Türkiye’de de 300 milyon dolara yaklaşan sanat piyasasında, hat sanatı eserleri dikkat çekmeye başladı. Son yıllarda çağdaş sanat eserlerinin yükselişinin yanında, hat sanatı eserleri de en çok talep gören eserler arasına girdi. Son 5 yılda Türk sanat piyasasının üçte biri büyüklüğü yakalayan hat sanatı eserlerinin fiyatları da milyon liraları yakaladı. Hat sanatındaki yükselişin en göze çarptığı satış ise Kazasker Mustafa İzzet’in bir hilye-i şerifinin 1 milyon 150 bin liraya satılması oldu. Hat eserleri için önümüzdeki yıllarda çok yüksek fiyatların ortaya çıkacağı belirtiliyor. Ekimde başlayacak sonbahar müzayedelerinde, hat eserleri de önemli yer tutacak.

 

30 bin eser kataloglarda

Antik A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi Olgaç Artam, Türkiye’de yaklaşık 35 müzayede evinin faaliyet gösterdiğini, 100’ün üzerinde de müzayede yapıldığını belirterek, şunları söyledi: “Antika ve sanat eserlerine ilgi arttıkça müzayedelerin sayısı da artıyor. Eserlerin kalitesindeki yükseliş de önem taşıyor. Türkiye’de satışa çıkan eser sayısı için kataloglarda yer alan lot sayısı olarak bakacak olursak 30 binin üzerinde diyebiliriz. Avrupa ve Osmanlı döneminden 18. 19 ve 20. yüzyıla ait antika ve sanat eserleri, porselenler, gümüşler, bronz heykeller, mobilyalar, mücevherler, klasik ve çağdaş tablolar, hat, levha, değerli kitaplar müzayedelerde en çok satışa sunulan eserler arasında sıralanabilir.”

 

Hat sanatına ilgi var

Klasik ve çağdaş eserlerin dışında son yılların bir gözdesi daha var; hat sanatı. Olgaç Artam, bu yükselişi şöyle açıkladı: “Geçtiğimiz müzayede sezonlarında Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Şevket Dağ, Nazmi Ziya, Halil Paşa gibi birçok klasik Türk ressamı 1 milyon lira sınırını aşarak rekor kırdı. Kazasker Mustafa İzzet, Hafız Osman gibi önemli hattatların eserleri de 1 milyon lirayı aştı. Bu rekor fiyatların oluşmasındaki en önemli etken üst düzey nitelikteki eserlerin çok zor bulunuyor olabilmesi ve sahip olmak isteyen koleksiyoner sayısındaki artış.”

 

Beyaz Müzayede’nin kurucusu Aziz Karadeniz ise “Hat, bütün dünyada talep görebilecek bir sanat. Ortadoğu da dahil ilgi görüyor. Klasik Türk resmi ise dünyadaki koleksiyonerlerin ilgisini çekmiyor. Çünkü dünyada akım yaratmış bir sanat değil” dedi.

 

Her kesime eser var

Türkiye’deki koleksiyonerlerin profilini de değerlendiren Olgaç Artam, şöyle konuştu: “Şu anda alıcıları, koleksiyoncular, özel müzeler, yatırım amaçlı fonlar ve hobi için alan bireysel alıcılar olarak ana gruplara ayırabiliriz. Öncelikle hobi olarak ya da yatırım amaçlı başlayan alımlar, alınan eserler hakkında bilgi sahibi olundukça, benzerlerini görüp araştırma yaptıkça bir tutkuya dönüşüyor. Müzayedelerde her kesime göre eserler bulunuyor. 500 liraya da 500 bin liraya da eserler görülebilir. Bir sanatçının en iyi döneminden başyapıt niteliğindeki eserleri rekor fiyatlara satılırken daha orta çaplı eserleri halen çok uygun fiyatlara müzayedelerde satılıyor.”

 

Koleksiyonerler yaşı genç eserleri satışa vermiyor

Beyaz Müzayede’nin kurucusu Aziz Karadeniz, Türkiye’de koleksiyonerlerin aldığı eser tarzının değişmeye başladığını belirterek, şu bilgileri verdi: “3-5 yıl önceki müzayedelerde satın alınan eserlere değil de genç sanatçılara ve yeni eserlere yöneliyorlar. Yabancı eserler de almaya başladılar. Sanat, belirli bir kültürel alt yapı gerektiriyor. Çağdaş sanatta büyüme olmasına rağmen milli gelire oranı ufak. Türkiye’de sanat piyasasını İstanbul taşıyor. Müzayedelere gelip eser satın alan 500-1000 kişi var. Türkiye’deki koleksiyonların da yaşı genç. Son 10 yıldır eser topluyorlar. Koleksiyoner sayısı arttıkça müzayedelere gelen eser sayısı da artıyor. Ancak Türk koleksiyonerler şu anda toplama aşamasında olduğu için satışa eser vermiyorlar.”

Hürriyet, Haber: Meltem Kara, 30.09.2012

TÜRK ÇAĞDAŞ SANATININ ERGENLİK SİVİLCELERİ

 

Yerli ve yabancı medya yazıyor: İstanbul’un çağdaş sanatın çekim merkezi olacağına vurgu yapılıyor, ‘Türk sanatı Londra’yı salladı’ diye başlıklar atılıyor. Ancak tüm bunlara ressam Bedri Baykam’ın itirazı var. Müzayedeye girenlerin borsa refleksi taşıdıklarını, eskiden kanepeye göre ayarlanan resim alanların bile daha samimi olduklarını söylüyor. İşte Baykam’ın ‘çağdaş sanat başarısı’na itirazları...

 

Çağdaş sanat piyasası mı dediniz? Bizim kuşak ve bir öncekinin eseri. 30 sene önce, Türkiye’de resim denince akla gelen rekabet, klasik ve empresyonist resimlerdi. Bugünse özel müzelerimiz, koleksiyoncu holding patronlarımız, galerici koleksiyonerlerimiz var. Müze kuracak daha da büyük koleksiyonerlerimiz mevcut. Gazetelerde, milyonlar uçuşuyor, müzayede evleri Türk resmini Dubai ve Londra’ya taşıyor; koleksiyonerler de akın ediyor!


Ama son dönemlerde yol kazaları da olmadı değil. Mesela “Londra’da Sotheby’s Müzayede evinde Türk çağdaş sanatı yüzde 70 oranında satılmadı” dedikodusunun şoku yadsınamaz.
Türk sanatının müzayedelerce dışarı taşınmasının hedefi nedir? Yabancılara çağdaş sanatımızı sunmak... İyi de yaratılan ortam “Türklere Türk sanatını Londra’da satmak” üzerine kurulu! Bu eserlerin belki yüzde 80’ini İstanbul’dan gelenlerin oluşturduğu bir salonda satıyorlar! Sonuçta ‘çıkış’ başarılıysa, medyada ‘Türk sanatı Londra’yı salladı’ gibi başlıklar atılıyorsa, kimsenin aklına “Alıcıların kaçı yabancıydı?” sorusu gelmiyor!


İşte bu hazırlıksızlığın bedeliydi, son Londra başarısızlığı: Koleksiyonculara “Kimi sunalım?” diye yapılan nabız yoklaması yapılmasına rağmen! Siz sanatımızın soyağacını analiz edemezseniz, olay havada kalır! Batı’da 20. yüzyıl Türk sanatını kapsamlı şekilde, Tate veya Royal Academy gibi köklü kurumlarda sergileyip kataloglarla destekleyemezseniz, alıcı, o salonlara niye gelsin ki!

 

RESİM DÜNYASINI BİR TÜR İMKB SANANLAR

Bir yapıt, ‘koleksiyon parçası’ olma vasfını nasıl taşır? Bu yanıt gelmeden, her şey havada kalır. Senet toplar veya yeni zenginlere kütüphane doldurur gibi oluşturulan koleksiyonlar, çoğunlukla müzayedelerde, ‘toplu ayinlerde’ herkesin göz ucuyla heyecan dalgasını süzdüğü oturumlarda yapılıyor. Resimler podyumda güzeller gibi gezdirilirken, bu yapıtları on saniye süzen gözlerin, onlar hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğu tartışmalı. Müzayedelere girenlerin çoğunun ‘Menkul Kıymetler Borsası’ refleksleri taşıdıklarını görüyoruz: “Hangi hisse iniyor, hangisi şişmiş?” En tehlikelileri, resme kısa vadeli yatırım gözüyle bakan, beşe alıp, altıya satmaya kalkanlar...
Geçen gün bir koleksiyoner dostuma rastladım. Aniden “Piyasa nasıl gidiyor?” diye sordu. Soru “Yeni resimlerin nasıl gidiyor?” değildi! Bir diğeri, bir sanatçısının fiyatının fırlamamasına kızgındı!
Sanatçıların dönemleri, ayrı dünyalardır: Bir ressamın tesadüfen ‘piyasaya’ arz edilen işinden rayici çıkmaz. O iş, çekişen iki kişiyle üç misline satılabilir. Bu, sanatçının o rakamlara tırmandığını göstermez ya da bir ressamın iki işinin alıcı bulmaması da bir anlama gelmez!

 

‘KANEPEYE UYGUN RESİM’ ALANLAR DAHA SAMİMİYDİ

Hani 1980’ler hatta 1990’larda “Kanepesine uygun resim alıyor” diye dalga geçilenler vardı ya? Daha samimiydiler. Çünkü, olmadıkları biri kalıbına sığmaya çalışmıyorlardı! “Bu resmi sevdik, kanepemle de asorti” diyorlardı tüm saflıklarıyla! Bugün cahil-ukalalıklara bürünmüş, ‘mal’ merakıyla kokteyllerde fink atanlardan, daha sempatik geliyorlar!


Artık tarih ve içerik tartışmak yerine, ‘piyasacılık’ oynayan ve işi birbirini okşamak-tokatlamak olan, yeni-köksüz bir tipoloji egemen. Halbuki soyağacın yoksa, ya çalıntısın ya da gibi gibicilik yapıyorsun demektir. 50’sinden sonra Müslüman adından utanıp, batıcı isme geçen ressamlarımız gibi! ‘Çağdaş Türk sanatı’ hakkında üretilen, saptırılmış kimi kitaplarsa, ‘bozuk düzenden nasibini almak isteyen’ yeni bazı sanatçıların ve destekçilerinin tezgahı.
Bu ülkede sanatın büyük dönüşümü, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında gerçekleşti, son 20 yılda değil! Bir günde ortaya çıkıp “Resimlerim artık 2 milyon dolar” diyen, bir de sahte alıcı isimleri ortaya döken komedyenler bile görmüştür bu yoz ortam!


Bu yapay pompalamalarla genç Türk sanatı “çıkıştayım” derken uçuruma düşecek! Bu düzenin kalpazanlara açık olmasının nedeni, Türkiye’de en eski modern-çağdaş sanat müzesinin, koruduğu çizgisiyle önemli bir yeri bulunan İstanbul Modern’in bile, yalnız sekiz yıllık olmasının getirdiği boşluktur.

 

GERÇEK KOLEKSİYONER KİMDİR?

-Rüzgara karşı alım yapar. İlk resmini satan genci bulabilir.
-Bir ressamın ucuzunu değil, MoMA gibi en önemli-pahalı işini arayabilir.
-Yapıtların kökenlerini araştırır. Koleksiyonunun arkasında durur.
-Başka biri resim aldı diye alan, sattı diye satan, maymun koleksiyonercilikten öteye geçemez. Hepsi birbirine benzeyen ama hiçbiri bir şeye benzemeyen fabrikasyon burunların nankör dünyasına düşen mankenlerin kaderini paylaşır.
-Değer saptaması, atölye veya galeride belli olur. Mabet orasıdır.
-Sanatçıya ‘sağılacak inek’ gibi bakan galericiyle kariyerini düşünen arasındaki fark, gündüzle gece gibidir. Gerçek bir galeri, sanat tarihçisi gibi davranarak bu ortamda para dışında hangi değerlerin öne çıkacağını bilir.

Hürriyet, Yazı: Bedri Baykam, 30.09.2012

BİTPAZARI RENOIR'I ÇALINTIYMIŞ

 

ABD’NİN Virginia eyaletinde bir müzayede evi, ünlü Fransız izlenimci ressam Renoir’ın bir tablosunun satışını iptal etti. İptalin, tablonun, Baltimore Sanat Müzesi’nden çalınmış olabileceğine dair itiraz üzerine geldiği belirtiliyor. Renoir’ın 1879’da yaptığı “Paysage Bords de Seine - Seine Nehri Kıyısından Manzara” adlı tablo, bir bitpazarından sadece 7 dolara alınmıştı. Eseri üç oyuncakla birlikte alan kadın, tabloyu kontrol edince Renoir’ın imzasını görmüş yerel müzayede salonuna başvurmuştu. Uzmanlar da tablonun orijinalliğini onaylayarak 100 bin dolar (180 bin lira) değer biçmişti.

Hürriyet, 29.09.2012

ÇÖPLÜKTEKİ TARİHE BAKAN EL KOYDU

 

İzmir'in Menderes İlçesinin Görece mevkiindeki boş bir arsaya atılmış durumdaki tarihi eser kalıntılarını kamuoyunun gündemine taşıyan Yeni Asır'ın dünkü manşet haberi haberi ses getirdi.
Yeni Asır'ın "Tarihi Çöp" başlığıyla yayınladığı haber üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Günay duruma el koydu. Bakan Günay, "İnceleme yaparak, Yeni Asır'a bilgi vereceğim" dedi. Günay'ın olaya el koymasıyla İzmir Müze Müdürlüğü de devreye girdi.


Arkeolog Tayfun Selçuk, Yeni Asır ekibiyle birlikte araziye giderek molozların arasındaki tarihi eser kalıntılarını inceledi. Muhabirimiz Fatih Şendil ve Burak Hakerler'in yardımı ile bulunan 3 işçi ve bir el arabası ile birlikte ağırlığı 150 kiloyu bulan tarihi eserler araziden çıkarıldı. Adeta çöplüğü andıran arsa içindeki engebelerden el arabası ile geçen tarihi eserler, asfalt çalışması nedeniyle kazılan yolun üstüne güçlükle çıkarılabildi. Parçalar, Yeni Asır gazetesinin görev aracına konularak Konak Varyant mevkiindeki Müze Müdürlüğü'ne getirildi.

Menderes İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne de bilgi veren ekibimiz, olay yerinde gerekli tutanakları tutulmasını da sağladı. Bulunan sütun başlığı ve mermer kaidesinin hangi döneme ait olduğu ise önümüzdeki günlerde uzmanlar tarafından yapılacak incelemenin ardından belirlenecek.
Arsaya dökülen moloz ve toprağın içinde başka eser veya eser kalıntısı olup olmadığı da araştırılacak.


Öte yandan, Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, bu arsaya hafriyatın kimin tarafından döküldüğünü araştıracaklarını ifade etti. Bulunan eserlerle ilgili şu aşamada net bilgi vermenin yanlış olduğunu belirten Arkeolog Tayfun Selçuk ise, "Bu eserlerin hangi yüzyıla ait olduğunu gerekli araştırma ve inceleme yapmadan söylemek imkansız. Bu eserlerle ilgili üzerine bir süre araştırma yapmamız şart, ancak ondan sonra komisyon kararı ile net açıklama yapılabilir" diye konuştu.

Sütun başlığı ve mermer parçanın bulunduğu söz konusu arsaya daha önce moloz yığınları ve toprak döküldüğünü belirten vatandaşlar sütun başlığı ve mezar taşı olduğu tahmin edilen haç işareti bulunan kaidenin 1.5 yıla yakın süredir arsada bulunduğunu ifade ederek moloz yığınları ve çöplüğün bulunduğu arsada inceleme yapılması durumunda başka bir tarihi eserlerin de çıkma ihtimalinin bulunduğunu belirtiyor.

İzmir Arkeoloji Müzesi Müdür Yardımcısı Ayla Ünlü'nün görevlendirdiği Arkeolog Tayfun Selçuk, Yeni Asır ekibiyle birlikte araziye giderek molozların arasındaki tarihi eser kalıntılarını inceledi. Antik döneme ait olduğu tahmin edilen bir sütun başlığı ve üzerinde haç kabartması yer alan mermer parçasını inceleyen Arkeolog Selçuk, eserlere el koyarak inceleme yapılmak üzere Müze Müdürlüğü'ne götürülmesine karar verdi. Tarihi iki eser müzeye getirildi.

Yeni Asır, Haber: Fatih Şendil - Fatih Abacıoğlu, 29.09.2012

ÜNİVERSİTELİ MEVSİMLİK İŞÇİLER

 

Çeşitli üniversitelerin arkeoloji bölümlerinden mezun olan ancak atanamayan bazı arkeologlar, yılın sadece 2 ayını kazılarda mevsimlik işçi olarak çalışıyor.

 

Arkeoloji ile ilgili kurumlara yılda yaklaşık 16 kişinin alındığını belirten arkeologlar, kendi işlerini yapamamaktan yakınıyor. Bazı arkeologlar, Anadolu’nun zengin kültürel birikimini açığa çıkarmak için devam eden kazılarda yılın sadece 2 ayı çalışma şansı elde ederken, yılın geri kalan kısmında ise kendi alanlarının dışında çalışmak zorunda kaldıklarını belirtiyor.

 

Seslerini duyurmak ve konuya dikkat çekmek için bir sosyal paylaşım sitesinde “Atanamayan Arkeologlar Platformu” adıyla imza kampanyası başlatan arkeologlar, daha sonra topladıkları imzaları, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a iletmeyi hedefliyor.

 

Diyarbakır Müzesi başkanlığında Bismil İlçesi'nde yürütülen Kortiktepe arkeolojik kurtarma kazılarında çalışan ve atanamayan bir grup arkeolog adına konuşan Sedat Ateş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen yıl Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun olduğunu belirterek, son yapılan KPSS sınavları sonucunda sadece 16 meslektaşının atandığını söyledi.

 

Mezun arkeologların daha fazla atanmasını istediklerini, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile belediyeler, Devlet Su İşleri ve Karayolları gibi kurumlarda da arkeologların görev yapması gerektiğini ifade eden Ateş, “Kazmanın vurulduğu her yerde arkeologların bulundurulması lazım. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın arkeolog alımı için çalışma yapmasını istiyoruz” dedi.

 

Ateş, Türkiye’deki arkeoloji bölümlerinden yaklaşık 5 bin kişinin mezun durumda bulunduğunu, son KPSS sınavları sonucunda sadece 16 kişinin işe alındığını belirterek, şöyle konuştu:

“Geri kalanların hepsi boşta. Oysa liselere de arkeoloji dersi konulmalı. Çünkü zengin kültürel birikimimizin gelecek kuşaklara aktarılması çok önemli. DSİ, Karayolları, belediyelerde de arkeologların bulunması gerekiyor. Ben de KPSS’ye girdim. Türkiye sıralamasında 32. oldum. Ancak hala yerleştirilmedim. Yeterli kadro bulunmadığı için benim gibiler başka alanlara yönelmek zorunda kalıyor. Pazarcılık yapan da var, inşaatlarda çalışan da var. Şu anda 5 bin mezun arkeolog var. Bunlardan hiç biri kendi işini yapamıyor. Başka alanlara yöneliyorlar. Biz de sesimizi duyurmak için Facebook’ta ‘Atanamayan Arkeologlar Platformu’ oluşturduk. Bununla birlikte imza kampanyası başlattık. 4 bin imzaya ulaşmayı hedefliyoruz. Yeterli sayıya ulaşınca Kültür ve Turizm Bakanı sayın Ertuğrul Günay ile görüşeceğiz. Daha fazla arkeolog alınması için talepte bulunacağız. İnşallah olumlu sonuç alırız.”

 

Geçen yıl Dܒden mezun olduğunu belirten Kemal Sırlan da Kortiktepe kurtarma kazı çalışmasında yer aldığını ifade ederek, “Ama sadece yılın 2 ayı çalışmak istemiyorum. Sadece 2 ay değil tüm yıl bilim yapmak istiyorum” şeklinde duygularını dile getirdi.

 

“Kendimizi mevsimlik bilimci olarak görmek istemiyoruz” diyen Sırlan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hala gün ışığına çıkmayan, zengin kültürümüz çok geniş bir alanda saklı. Bunu gelecek nesillere aktarmak için yılın 12 ayı bilim yapmamız gerekiyor. Onun için sayın Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’ın gereken katkıyı esirgememesi lazım. Türkiye’de yılda yaklaşık 100 bin memur alınıyor. Aralarında sadece 10-15 arkeolog var. Bizim de mesleğimizi yapabilmemiz, çalışabilmemiz için arkeolog atamalarının daha çok olması gerekiyor. Bu konuda çok mağduruz. Sanat tarihçisi arkadaşlarımız arkeolog unvanları alarak bizim önümüze geçmeye çalışıyorlar. Türkiye’de yılda yaklaşık bin arkeolog mezun oluyor. Bunlardan sadece 10-15′i istihdam şansı buluyor. Sayın bakanımızdan bize destek olmasını istiyoruz. Biz 12 ayın sadece 2 ayında bilim yapmak istemiyoruz. Kendi alanlarımızda çalışmak istiyoruz.”

haberler.com, Haber: Meral Özdemir - Ümit Özdal 28.09.2012

8 BİN YILLIK KAYA RESİMLERİ TAHRİP EDİLDİ

 

 

Batı Anadolu’nun en eski kaya sanatı örneklerinden, Latmos Dağları'ndaki kaya resimleri üzerine yağ sürülerek tahrip edildi.

 

Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin haberine göre, Aydın'ın Söke İlçesi Söğütözü mevkiinde bulunan 8 bin yıllık kaya resimleri tahrip edildi.

 

Stil ve konu açısından eşsiz olan kaya resimleri Batı Anadolu kaya sanatının ilk örnekleri kabul ediliyor.

 

Bölgede bulunan en iyi korunmuş eser olarak öne çıkan kaya resmi, kimliği belirsiz kişilerce tahrip edildi. Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin edindiği bilgilere göre resmin tamamı üzerine yağ sürülerek tamamen tahrip edilmiş.

 

Anneliese Peschlow tarafından çalışmaların sürdürüldüğü bölgede, kaya resimleri ilk kez 1994 yılında keşfedilmişti. Türkiye'de ve Yakın Doğu'da benzeri olmayan eserler bir anlamda insanoğlunun belleği durumundalar.

 

İlk kez 1994 yılında keşfedilen ve bugün 170’e yükselen bilinen resim sayısı ile Türkiye’nin ve neredeyse dünyanın en özgün kaya resimlerinden birini barındıran Latmos Dağları, bugün birçok acıdan tehlikenin eşiğinde. Stil ve konu açısından eşsiz olan prehistorik süslemeler, Batı Anadolu kaya sanatının ilk örnekleridir. Türkiye’de veya Yakın Doğu’da başka bir yerde benzeri yoktur.

 

 

Latmos resimlerinde insan betimlemeleri, kişiye değil bunun yerine sosyal kontekst içindeki insanı gösterir. Değişik gruplama içinde yer alan çok figürlü resimler, çoğunlukla kadın ve erkeklerin çift olarak ele alındığı betimlemelerde, bazıları anne bazıları çocuk çifti olarak da yer alır. Bu resimlerdeki en önemli temanın aile teması olduğu görülür. Bazı resimler düğün sahnelerini betimler. Kadınların erkeklerden daha sık resmedildiği, 500’den fazla insan figürü tanımlanmıştır.

 

Artan feldispat maden ve taş ocakları, kayalık alanı tahrip etmekte ve kaya resimlerini tehlikeye sokmaktadır. Latmos, tüm bunlardan dolayı, UNESCO’nun Dünya kültürel Miras Listesi’ne dahil edilmeli, hiç değilse Doğal Tarihi bir park olmalıdır. Bu amaçlara yönelik başvurular 1990 yılından beri birçok defa yapılmıştır fakat bugüne kadar herhangi bir başarı elde edilememiştir.

 


Nytvmsnbc, 28.09.2012

 

******


HANGİSİ TAŞ DEVRİ?


 

Bafa Gölü’ünün kıyısında Batı Anadolu ’nun en güzel antik kentlerinden biri olan Herakleia Latmos’u araştıran Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Dr. Anneliese Peschlow-Bindokat, 1990’ların başında bölgede başlattığı yüzey araştırmalarında Beşparmak Dağları’nın çeşitli kesimlerinde bugüne kadar binlerce kaya resmi tespit etti. MÖ 6 bin – MÖ 5 binin ilk yarısına tarihlenen bu kaya resimleri Yakındoğu arkeolojisinin son dönemdeki en büyük keşiflerinden biri olarak nitelendiriliyor. Ancak Türkiye ’nin bu eşsiz kültür hazinesi son yıllarda ruhsat sayısı hızla artan taş (feldispat) ocakları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu engellenemezse ülke turizminin ve kültürünün eşsiz bir yöresi benzersiz değerleriyle birlikte bir daha geri gelmemecesine yok olacak. Dr. Peschlow, bu konuda UNESCO’ya ve koruma kurullarına ayrıntılı bir rapor hazırladı. Elinde GPRS cihazıyla dağ tepe demeden gezip bu tür resimlerin olduğu kayaları tek tek tespit etmeye çalışan Peschlow, “Dünyanın en önemli kültür mirası taşocaklarında mıcır oluyor” diye sitem ediyor. Yine Peschlow’a göre resimlerin konusu ve dili, kaya resim sanatı içinde dünyada bir ilk.


Latmos, Anadolu’nun kutsal dağlarından biriydi. 1400 metreye ulaşan zirvesi çok eski zamanlarda bir bereket kültü merkeziydi. 1974 yılından bu yana bölgede yüzey araştırmaları yapan Dr. Anneliese Peschlow bu kaya resimlerini 1990’lı yıllarda fark etti. Bal üreticisi bir köylü tarafından fark edilen resimleri Petchlow’a ilk anlattığında bunların Bizans döneminden kalma freskler olabileceği sanıldı. Ancak Peschlow köylü ile beraber kayaların üzerindeki resimleri gördüğünde büyük bir şaşkınlık yaşadı. Resimler ilk insanların çizimlerini andırıyordu. Peschlow araştırmalarını sürdürdükçe pek çok kaya ve oyukta bu türden resimlerin olduğunu fark etti.

Yıllardır bu resimler üzerinde bilimsel çalışmalarını derinleştirdi ve bunların 8 bin 500 yıl öncesine gittiğini belgeledi.


Son birkaç yıldır bu bölgede cam, seramik, kaynak elektrotları ve boya sanayiinde kullanılan hammaddenin çıkarıldığı yedi feldspat ocağı açıldı. İşin daha vahimi çok sayıda ocak açılması için de başvuru yapıldı. Ocaklar hammadde için dağdan topladıkları kayaları mıcır haline getiriyor. İşte tehlike burada başlıyor.


Hangi taşın yanında binlerce yıllık sanat şaheseri resimlerin olduğu bilinmediğinden, taşocaklarında bu kayalar birer ikişer mıcır haline dönüyor.

 

Peschlow taşocaklarına izin verilmeye başlanınca yaz başından beri elinde GPRS cihazıyla dağ tepe gezerek resimlerin bulunduğu alanları harita üzerinde işaretlemeye başladı. 350 ayrı noktada tam 1050 resim tespit edildi. Dr. Peschlow UNESCO ile Muğla ve Aydın Koruma Kurulları’na alanın kurtarılması için rapor hazırlıyor. GPRS cihazı ile harita üzerinde koordinatları belirleyerek bu noktaların koruma altına alınmasını istiyor.
 

Dr. Anneliese Peschlow’un hazırladığı rapordan bazı satırbaşları şöyle:
Latmos’taki arkeolojik bulgu ve kalıntılar Neolitik Dönem’den Osmanlı Dönemi’ne dek uzanmaktadır. Bu buluntulardan en önemlisi MÖ 6 bin – MÖ 5 binin ilk yarısına tarihlenen kaya resimleri olup, bunlar Anadolu Prehistorya Arkeolojisi’nde son on yılların en büyük keşifleri arasında yer almakta. Kaya resimleri insanlık tarihinde önemli bir adımı belgelemektedirler.
Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’de muazzam stelleri yapan insanlar daha avcı–toplayıcı topluluklardan yerleşik yaşama geçen köylüler olma aşamasındayken (Neolitik Devrim diye adlandırdığımız olay) Latmos’taki kaya resimlerinden, insanların o zamandan bu yana doğru ne türden aşamalardan geçtiği anlaşılmaktadır.

 

Yerleşik düzene geçişle aile ve aile içinde de yaşamın sağlayıcısı olarak kadın önemli bir yer tutmaktadır. Bu da kaya resimlerinin konusudur: İnsan topluluğu, aile, erkek-kadın ilişkisi, anne ve çocuk. Bu resimlerde gerek insana gerekse hayvanlara karşı bir şiddet sahnesi bulunmamaktadır. Kaya resimlerinin buluntu yerleri dağ zirvesi etrafına dağılmıştır ve dolayısıyla oradaki bereket kültüyle bir ilişkisi bulunmaktadır. Resimlerin yapıldığı yerler doğal oluşum veya aşınma sonucu oluşan kaya iç yüzeyleridir ve bu nedenle de kaya resimlerini bu dağlık yörenin çocuğu olarak adlandırmak yanlış olmaz. Latmos kaya resimlerinin konusu ve resim dili, dünyadaki kaya resim sanatında biricik olma özelliğine sahiptir ve bu nedenle de ‘Latmos kültürü’nden söz edebiliriz.


Türkiye’nin bu yegane kültür hazinesi şu anda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Uzun yıllardan beri faaliyet gösteren feldispat ocakları, Beşparmak’ın kuzeyinde ve çevresinde uzaktan görülen yaralar açmıştır. Halihazırda, önemli bir yer olan Labranda aynı nedenlerden dolayı kültür turizmi açısından çekiciliğini yitirmiştir. Ama şimdi benzeri olmayan doğaya sahip Latmos’un kaya resimlerinin bulunduğu çekirdek bölgesi tahrip olmak üzeredir.

 

İçinde oldukça önemli kaya resimlerinin de bulunduğu Bafa Gölü’nün doğu ve kuzeydoğusundaki 8700 hektarlık büyük bir alan parsellere ayrılmış olup buralarda maden ocaklarının açılması öngörülmektedir. Hangi şartlarda olursa olsun hemen engellenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde henüz turizme tam açılmamış, kültürü ve tabiatıyla tek olma özelliği taşıyan ve bir nevi prehistorya açık hava müzesi olan bu yörenin doğası bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybolacaktır.

Latmos kaya resimlerinin korunması için yerinde incelemelerde bulunan Arkeoloji ve Sanat Dergisi Editörü arkeolog Nezih Başgelen şöyle konuştu: “Dr. Peschlow, 1990’ların başında bölgede başlattığı yüzey araştırmalarında Beşparmak Dağları’nda binlerce kaya resmi tespit etmiştir. En az Göbeklitepe, Çatalhöyük bulguları kadar önemlidir. Gerekli koruma bölgeleri ve önlemleri oluşturulamazsa yakın bir gelecekte bu benzersiz kaya resimleri taşocaklarınca hoyratça unufak edilecektir.”

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 30.09.2012

 

******


MECLİS'TE 'TAŞ DEVRİ' SORULARI

 

 

Radikal ’in pazar günü manşetten duyurduğu ‘ Taş devri ’ haberi Meclis’te soru önergesi oldu.
Haberde Beşparmak Dağları’nda geniş bir bölgeye yayılan 8 bin yıllık kaya resimlerinin, faaliyette olan ve açılması için ruhsat verilen taş- ocakları nedeniyle yok olduğu belirtiliyordu. CHP İstanbul Milletvekili Sedef Küçük imzasıyla Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ’ın yanıtlaması istemiyle verilen soru önergesinde “Kaya resimlerinin envanterinin çıkartılması ve koruma altına alınması için bakanlığınızca yapılan çalışma mevcut mudur? Böyle bir çalışma mevcut ise bu çalışmalar nelerdir?” sorusu soruldu. Ayrıca, hem kaya resimlerinin bulunduğu bölgenin hem Beşparmak Dağları’nın açık hava müzesi yapılması konusunda çalışma yapılıp yapılmadığı da önergede yer aldı.


Sedef Küçük, önergesinde bölgedeki taşocaklarına verilen ruhsat sayısı, veriliş tarihleri ve tahribat konusunda da bilgi almak istedi. CHP milletvekili Küçük son olarak, “Beşparmak Dağları’nda yer alan 8 bin yıllık kaya resimlerinin tahribatına ve/veya zarar görmesine yol açacak taşocaklarına izin verilmesi, 4848 sayılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2. maddesinde yer alan ‘Tarihi ve kültürel varlıkları korumak’ ve 9. maddesinde yer alan ‘Yurdumuzdaki korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının arkeolojik araştırma ve kazılarla açığa çıkarılmasını, korunmasını, değerlendirilmesini ve tanıtılmasını sağlamak, tahribini ve kaçırılmasını önleyici tedbirleri almak’ görevleriyle örtüşmekte midir?” sorusunu yöneltti.

Radikal, 02.10.2012

KANALİZASYON KAZISINDAN TARİH ÇIKTI

 

 

Dr. İsmail Hakkı Milaslı Caddesi'nde Milas Milli Eğitim Müdürlüğü'ne ait lojman binasında belediyesi ekipleri tarafından kanalizasyon çalışması yapıldığı sırada lara rastlandı. Haber verilen Milas Arkeoloji Müzesi ekipleri tarafından yapılan araştırmada, kalıntıların Roma dönemine ait ticari bir işlik olabileceği belirlendi.
 

Milas Arkeoloji Müzesi Müdürü Ali Sinan Özbey, gazetecilere yaptığı açıklamada, buluntulara rastlanmasıyla alandaki kanalizasyon çalışmasının arkeolojik kurtarma sına döndüğünü söyledi.

 

3. derece arkeolojik sit alanında yaptıkları denetimli çalışma ile Roma dönemine ait bir mimari yapı kalıntısına rastladıklarını anlatan Özbey, ''Kurtarma kazısının tamamlanmasıyla üst kurula bir rapor hazırlanacak. Burada başladığımız basit bir çalışma, bir kültür varlığının ortaya çıkmasıyla Milas'ta daha önce yaptığımız uygulamalar gibi kurtarma kazısına dönüştürüldü'' dedi.

 

Özbey, çalışma kapsamında tespitlerini yapıp buradaki mimari dokunun özelliklerini içeren bir tescil önerisiyle raporlarını en kısa zamanda koruma kuruluna sunacaklarını kaydetti.

Sabah, 28.09.2012

BU DA İLK MONA LİSA

 

 

Rönesans döneminin efsanevi ismi Leonardo da Vinci'nin, ünlü tablosu "Mona Lisa"dan önce "Isleworth Mona Lisası" olarak bilinen eserini yaptığı iddia edildi.

 

Merkezi Zürih'te bulunan Mona Lisa Vakfı, 35 yıl süren araştırmalar sonucu usta ressamın "Isleworth Mona Lisası" adlı eserini başyapıtından yaklaşık 11 yıl önce tamamladığını ileri sürdü.

Regresyon testleri ile matematiksel hesaplamalar yaparak tabloları karşılaştıran ve arşivleri tarayan uzmanlar, elde ettikleri sonuçları "Mona Lisa: Leonardo's Earlier Version" adlı kitapta topladı.

Kitabın yazarı ve sanat tarihçisi Stanley Feldman, oturur halde resmedilen kadının bedeninin tüm unsurlarının her iki tabloda tamamen ayrı konumda bulunduğunu keşfettiklerini söyledi.

Feldman, "Kadının duruşu, ellerini tutuşu, yüz ifadesi, saçı, örtüsü ve giysisi her iki tabloda bire bir aynı. Öyle ki bu tablolardan birini, ancak diğerini de boyayan kişi yapabilir. Tablolardaki tek fark, arka plandaki manzara" dedi.

Bildiğimiz Mona Lisa’dan daha büyük
Gizemli gülüşüyle genç bir kadını tasvir eden "Isleworth Mona Lisası", Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenen başyapıttan biraz daha büyük ve daha canlı renklere sahip.

Tahta pano üzerine boyanmış Mona Lisa'nın farklı olarak tuval üzerine yapılan "Isleworth Mona Lisası", 1800'lerin sonlarında bir İngiliz asilzadenin evinde bulunmuştu. Sanat koleksiyoncusu Hugh Blaker tarafından satın alınan ve Londra 'nın Isleworth bölgesindeki stüdyosuna götürüldüğü için "Isleworth Mona Lisası" adı verilen tablo, I. Dünya Savaşı sırasında güvenlik için ABD 'ye gönderilmişti. Savaşın ardından incelenmesi için İtalya 'ya gönderilen tablo, daha sonra İsviçre 'ye götürülmüş ve 40 yıl boyunca bir banka kasasında kilitli kalmıştı. Tablonun X-ışını ve kızıl ötesi ışınlarla incelenmesi sonucu Leonardo da Vinci'ye ait olduğu belirlenmişti.

Kendisi için mi yaptı? Leonardo'nun ilk biyografisi yazan Giorgio Vasari, büyük ustanın Mona Lisa'yı resmetmeye 1503'te başladığını, ancak yarıda bıraktığını ileri sürmüştü. Vasari, Leonardo'nun daha sonra öğrencisi tarafından tamamlanan tabloyu para işleriyle uğraşan arkadaşına verdiğini iddia etmişti. Leonardo Da Vinci'nin Louvre Sarayı'nda sergilenen ve Floransa'ya 30 km uzaklıktaki Greve in Chianti kasabasında yaşayan kumaş tüccarı Francesco Bartholomeo Giocondo'nun genç eşi Lisa'yı tasvir ettiği Mona Lisa tablosunu ise kendisi için yaptığı sanılıyor.

Aynı zamanda mimarlık, mühendislik, matematik, anatomi, müzik alanlarında da eserlere ve buluşlara imza atan Leonardo'nun başyapıtı sayılan "Mona Lisa", tüm dünyada en çok tanınan birkaç eserden biri olarak kabul ediliyor.

Mona Lisa Vakfı, araştırmanın sonuçlarını bugün Cenevre'de düzenleyeceği toplantıda açıklayacak.

Radikal, 27.09.2012

OSMANLI'NIN İLK KALESİ YAKILMADAN FETHEDİLMİŞ

 

 

Osmanlı Beyliği'nin 1288 yılında Bizanslılardan fethettiği Karacahisar Kalesi'nin, 60 dekara oturan 700 metrekare kazı alanında yapılan çalışmada yangın izinin bulunmaması kalenin yakılmayıp, yağmalanmadığını gösterdi. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Erol Altınsapan'ın başkanlığında 9 Temmuz- 17 Eylül tarihleri arasında yapılan Karacahisar Kalesi kazı çalışmalarında yangın izine rastlanmaması kalenin yakılmadan fethedildiği öngörüsünü ortaya çıkardı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleri ile kazı çalışmaları devam eden Karacahisar Kalesi'nin yeni detayları ortaya çıkıyor. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Erol Altınsapan başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında yeni bulgular elde edildi. Osmanlı'nın kuruluşuna ışık tutacak olan Karacahisar Kalesi'nde o döneme ait ortaya çıkartılan tarihi eserlerden bahseden Prof.Dr. Altınsapan, "Kazı çalışmalarımızda 26 tane işlik ortaya çıktı. Yaklaşık 60 dönümlük arazide 700 metrekare kazdık. Bu yapmış olduğumuz çalışma içerisinde ağırlıklı olarak, kale suruna dayalı işlikler, bir gözetleme kulesi, bir yöneticiye ait olduğunu düşündüğümüz konut. Bunun dışında daha önceki sene kazdığımız iç kalede zaviye kazısı tamamlandı. Bu yıl 138 tane sikkemiz ve 42 tane ok ucu ortaya çıktı." dedi.

Bulunan eserlerin dönemi yansıtması açısından oldukça önemli olduğunu belirten Altınsapan, kazı çalışmasında en önemli bulgulardan birinin ise yangın izine rastlanması olduğunu ifade etti. Altınsapan, şunları kaydetti: "Biz ağırlıklı olarak asıl kaleye girilen ana kapının içerisinde iç sura kadar olan bölümde çalıştık. Yaklaşık 700 metrekarelik alan kazdık. Çalıştığımız bölümde yangın izi görmedik. Burada yangın izi olmaması bizi şüphelendirdi. Acaba Osmanlı Beyliği'ne teslim mi oldu? Yoksa Osmanlı içeri girdi yağma yapmadı mı? Normal koşullarda kale düştüğü zaman içeri askerler girer önüne geleni vurur, yakar ve öldürür. Normal bir savaşın koşulları bunu gerektirir. Yangın tabakasının olmaması yağma izleniminin olmadığını uyandırdı. Bu durum bize bu tereddüdü ve soru işaretini getirdi. Ancak daha kalenin tamamını kazmadığımız için şu an bu bir öngörüdür. Kaleyi hiç yakıp yıkmadan da yağma yapmış olabilirler. Kazı çalışması tamamlandığında bu daha da netleşecek."

"KARACAHİSAR KALESİ ORTAÇAĞ ARKEOLOJİSİ İÇİN BİR OKUL"
Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Zeliha Demirel Gökalp de Karacahisar Kalesi ile ilgili olarak Bizans kaynaklarında henüz bir bilgiye rastlamadıklarını söyledi. Kalenin ne zaman kurulduğunu ve o dönemdeki isminin bilinmediğini aktaran Gökalp, "Yaptığımız çalışmalarda Orta Bizans döneminde kurulduğunu, mimarideki küçük buluntu parçalarına bakarak bunu söyleyebiliriz." ifadelerini kullandı.

Gökalp, ayrıca 700 metrekarelik bir alan kazdıklarını ve bu alanda herhangi bir yangın tabakasına rastlamadıklarını kaydederek, tahrip olmuş bir duvarın onarıldığına dair bir takım verilere ulaşmadıklarını söyledi. Gökalp, "Bu aslında kalenin sorunsuz bir şekilde teslim alındığını gösteriyor." dedi.

Kazı tamamlandığında Karacahisar Kalesi aslında Ortaçağ arkeolojisi için bir okul olacağını vurgulayan Gökalp, kazı çalışmalarının sonrasında her şeyin netleşeceğini belirtti.

Bugün, 27.09.2012

İSOS ANTİK KENTİNDE 1700 YIL ÖNCE KULLANILAN KANDİL BULUNDU

 

 

Hatay'ın Erzin İlçesi'nde, 5 bin yıllık tarihi geçmişi olan İsos antik kentinde kazı çalışmaları bir yıl aradan sonra tekrar başladı. Arkeolog Ömer Çelik başkanlığındaki 28 kişilik ekip, tarihi eserleri yeryüzüne çıkarmak için uğraş veriyor. Çalışmalar sırasında Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen ve 1700 yıl önce aydınlanmak için kullanılan kandil bulundu.

Tarihi 5 bin yıllık geçmişe sahip İsos antik kenti, Makedonya Kralı Büyük İskender döneminin savaşlarını yaşayan ve dönemin ticaret merkezi olan önemli bir kent. Bizans, Geç Hitit, Pers ve Osmanlı İmparatorluğu'na ev sahipliği yapan İsos, bölgesel anlamda önemli bir yerleşim yeri olmasına rağmen günümüzde işlevsiz günler yaşıyor.

Kısa bir süre önce başlanan çalışmaları incelemek için kazı yapılan alanı ziyaret eden Erzin Belediye Başkanı Kasım Şimşek, ilçenin altında yatan 5 bin yıllık tarihi geçmişe sahip kentin en sağlam şekilde gün yüzüne çıkarılması için çalışmalara destek verdiklerini söyledi.

MÖ 545 yılına dayanan ve bu süreçte Bizans, Genç Hitit, Pers ve Osmanlı İmparatorluğu'na ev sahipliği yapan İsos antik kentinin yüzlerce yıl toprak altında kalan gizli tarihi toprağı kazdıkça ortaya çıkıyor. Son olarak tarihi antik kentte geçmişi 1700 yıl öncesine dayandığı tahmin edilen ve aydınlanmak için kullanılan kandil bulundu.

Yakın tarihe kadar hiçbir çalışma yapılmamasına rağmen Bizans, Genç Hitit, Pers ve Osmanlı İmparatorluğu'na ev sahipliği yapan İsos antik kentinde yer alan liman, kale, su kemeri, tapınak, hamam ve su deposu kalıntıları günümüze kadar ulaştı. Yaklaşık beş yıl önce yapılan çalışmalarda ortaya çıkan hamam kalıntıları ve Artemis mozaiği ile dikkatleri üzerine çeken tarihi şehirde, gelişmeleri yakından takip eden Hatay Valisi Celalettin Lekesiz'in talimatıyla çalışmalara hız verildi.

Bugün, 27.09.2012

HAYDARPAŞA GARI ÖZELLEŞTİRME İDARESİ'NE DEVREDİLİYOR!

 

 

Haydarpaşa Garı Özelleştirme İdaresi Başkanlığına (ÖİB) devrediliyor. TCDD Yönetim Kurulu’nun 12 Eylül tarihinde aldığı karar gereği garın bulunduğu 1.000.000 metrekarelik alan ÖİB’ye devredildi.

 

Haydarpaşa Garı’nın yok edilmesi projesi hız kazanıyor. TCDD Yönetim Kurulu sit alanı olarak tescillenen tarihi garın içinde bulunduğu 1.000.000 metrekarelik alanı “gelir getirecek bir proje yapılması amacıyla” ÖİB’ye bildirdi. Haydarpaşa Port projesinin bir gün sonra onaylandığı göz önüne alındığında TCDD'nin kararı bir gün önceden bilerek böyle bir kararı aldığı ortaya çıktı.

TCDD’den ÖİB’ye gönderilen yazıda şu ifadeler yer aldı.

“Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası’nda Kuruluşumuzun mülkiyetinde bulunan yaklaşık 1.000.000 metrekarelik taşınmazın İstanbul’un tarihi, kültürel vesosyal yapısıyla bütünleşerek ülkemiz ve kuruluşumuz açısından gelir getirici yönden değerlendirilmesine yönelik olarak 4046 sayılı Kanun ile 5793 sayılı kanunun 43. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi amacıyla Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bildirilmesi hususunda Yönetim Kurulumuzun 12.09.2012 tarih ve 19/200 sayılı yönetim kurulu kararı alınmıştır.

 

Konuya ilişkin alınan Yönetim Kurulu kararı, plan ve dokümanlar yazımız ekinde sunulmakta olup Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası’nda Kuruluşumuz mülkiyetinde bulunan yaklaşık 1.000.000 metrekarelik taşınmazın idarenizce değerlendirilmesi hususunda gereğinin yapılmasını arz ederiz.”





"Haydarpaşa Port"a onay verildi
Haydarpaşa Garı ve Liman Dönüşüm Projesi için nihai düzenleme kararı, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nden 13 Eylül tarihinde yapılan oylamanın ardından geçmişti.

 

Mecliste, 1/5000 ölçekli Haydarpaşa Garı ile Kadıköy Meydanı ve Çevresi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı teklifi oylamaya sunulurken, teklif, CHP'nin ret oyu vermesine karşın AKP'li meclis üyelerinin oylarıyla kabul edilmişti.

 

Alınan kararla, 2007 yılında yapılan protokolle ilk adımı atılan ''Haydarpaşa Port'' projesinin 2009'da başlanan planlama çalışmalarıyla ilgili düzenlemeler için gerekli onay verildi. Böylece plan düzenlemesi tamamlanan projenin ihale ve uygulama çalışmalarına start verilecek. Projenin hayata geçmesi için önünde engel kalmadı.

 

Sol Haber, 26.09.2012



23 - 29 Eylül 2012

AYIP SÜRÜYOR

 

 

Geçtiğimiz günlerde gazetemizde duyurduğumuz ‘İzmir’e saygısızlık’ haberimizden sonra konu kent gündeminde büyük ses getirmesine rağmen, ne yetkililerden gerekli bir açıklama yapıldı, ne de bu rezalete son vermek adına gerekli bir çalışma yapıldı. Bir zamanlar İzmirlilerin önünde fotoğraf çekilmek için yarıştıkları ve İzmir’e gelenlerin ilk ziyaret ettikleri yerlerden birisi olan ‘Tarihi Saat Kulesi' deyim yerindeyse, tarihin sayfalarında çürüyecek gibi gözüküyor.

 

Kiminin çocuklarının bir avuç su içmesi için mola verdiği, kimilerinin de güvercinlere yem atarak büyüdüğü ve duvarlarında bir tarihi, İzmir’in hatta İzmirli olmanın ruhunu barındıran Saat Kulesi'nde vatandaşları şoke eden manzaralar saymakla bitecek gibi değil. Kubbelerde bakır alemlerin çalınmasıyla ayyuka çıkan Saat Kulesi krizi gittikçe acı bir hal almış durumda. Muslukların tek tek söküldüğü kulede, mermerlerinin de bir bir kırıldığı dikkat çekerken, çöp içinde kalan lavabolar da görenleri hayrete düşürüyor. İçler acısı manzara bununla da kalmıyor. Kulenin duvarlarına vurdumduymazca yazılan yazılar, ve kuleden düşerek yerlerde gezen granit taşlar da İzmirlinin acısını bir kat daha artırıyor.

 

Peki, bu durum karşısında yetkililer ne yapıyor? İzmir’in ayıbı olarak nitelenebilecek kentin göbeğindeki bu çirkin manzara karşısında günlerce hiçbir şey yapılmadı. Konudan sorumlu İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, burnunun dibindeki bu ayıba kayıtsız kalarak vatandaşın tepkileri toplamaya devam ediyor. Vatandaşlar EXPO 2020 gibi dünya çapında büyük bir organizasyona hazırlanan kentin böylesine bir soruna bile el atmamasına tepki göstererek, “Saat Kulesi komple yıkılınca mı belediye burayı hatırlayacak? Daha yanı başındaki soruna çözüm bulamayan Belediye EXPO’ya nasıl hazırlanacak. Metroyu ve temiz Körfez'i geçtik, en azından elimizdeki değerlere sahip çıkalım, tarihimizi yitirmeyelim” dediler.

Yenigün, 27.09.2012

KAZI BAŞKANI DEĞİL

 

 

Milas’ta tarihi eser kaçakçısı olarak yakalanırken Kültür ve Turizm Bakanlığı ’nda kazı başkanı olduğu iddia edilen Hüseyin E.’nin bakanlık personeli olmadığı ortaya çıktı.


Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçen hafta eser hırsızlığından gözaltına alınan Hüseyin E.’nin bakanlık personeli olarak duyurulmasından rahatsız oldu. Bakanlıktan yapılan açıklamada, ’’Bakanlığımızda ‘temsilci’, ‘koordinatör’ olarak görev yaptığı ileri sürülen kişi arkeoloji lisans eğitimine sahip olup kazı çalışmalarında zaman zaman vasıflı işçi olarak çalışmıştır. Hiçbir zaman bakanlığımızın kadrolu personeli olmamıştır. Son olarak görev aldığı Milas Müzesi denetimindeki Türkiye Kömür İşletmeleri-GELİ-YLİ kurtarma kazılarındaki görevine, disiplinsiz çalışmaları nedeniyle, Şubat 2012’de son verilmiştir’’ denildi.


Bakanlıkta görevli arkeolog ve kazı başkanları da töhmet altında kaldıklarını belirterek isyan etti.
Hüseyin E’nin, Milas’taki kazıda ortaya çıkarılan çok sayıda eseri ilçeye bağlı Pinar Köyü’nde bir evde sakladığı ortaya çıkmıştı.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 27.09.2012

VAN KALESİ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI

 

 

Van Kalesi zirvesinde ve kuzeyinde bulunan höyükte sürdürülen kazıların bu yılki bölümü sona erdi. Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Van Kalesi'nde yürüttükleri kazı çalışmalarında özellikle yukarı stadel bölümünde elde ettikleri buluntu topluluğunun gerçekten ilginç verilerle uğraşmalarına neden olduğunu ifade etti. Konyar, "Yaklaşık 100 metre karelik bir alanda 70 adetten fazla pipo gün yüzüne çıkardı. Bu arada sigara içmenin kötü bir alışkanlık olduğunu belirtmekle birlikte Osmanlı döneminde özellikle 17. 18. yüz yılda en azından Van Kalesi bazında tütün kullanımının yoğun olduğunu görüyoruz. Bilindiği üzere tütün 17. yüz yılda Anadolu'ya geliyor ve daha sonra oldukça yaygınlaşıyor. Evliya Çelebi, 'Seyahatnamesi'nde Van Kalesi'nin stadel bölümünde yani yukarı kalede yaklaşık 500 askerin istihdam edildiğini söyler. Tabi 17. ve 18. yüz yılda ikamet eden askerlerin tütün tükettikleri pipolar bunlar. Pipolar oldukça zengin bir yelpaze çiziyor. İki türlü pipomuz var. Lüle taşından yapılmış ve de pişmiş topraktan üretilmiş pipolar. Her iki grupta da oldukça zengin bezeme anlayışını görüyoruz. Dolayısıyla bu veriler en azından 17. ve 18. yüz yılda stadel bölümünde yaşayan askerlerin tütün tüketiminde pipoları kullandıklarını görüyoruz. Tabi bu gelecek yıllarda bu tür buluntuların oldukça artacağını düşünüyorum. O anlamda Van Kalesi için ve Doğu Anadolu için bu lüle taşından yapılmış pipo yelpazesinin biçim bezeme ve diğer anlamlarda envanteri çıkmış olacaktır'' dedi.

Sabah, 26.09.2012

BOZDOĞAN KEMERİ İSTANBUL'UN SEYİR TERASI OLUYOR

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih’teki Bozdoğan Kemeri’ni turizme açıyor. 30 metre yüksekliğe ve 5 metre genişliğe sahip tarihi kemer, hazırlanan proje ile İstanbul’un yeni seyir teraslarından birisi olacak.
 

İstanbul'la özdeşleşen tarihi yapılardan birisi olan Fatih'teki Bozdoğan Kemeri'ne turizm işlevi kazandırmak için çalışma başlatıldı. Tarihi Bozdoğan Kemeri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tarihi Koruma Çevre Müdürlüğü tarafından yapılan ön çalışma ile turizme açılacak.

 

4. yüzyılda Roma İmparatoru Valens tarafından kentin su ihtiyacını karşılamak için Fatih'te inşa ettirilen Bozdoğan Kemeri, İstanbul'un yeni seyir teraslarından birisi olacak.

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onayına sunulacak proje, ihale aşamasına geldi. Proje tamamlandığında İstanbul halkı ile yerli ve yabancı turistler, İstanbul'u 30 metre yüksekliğindeki kemerden farklı bir açıdan seyretme imkanına kavuşacaklar.

 

Ziyaretçiler, tarihi yapının her iki tarafındaki parklarda güvenlik işlemlerinden geçtikten sonra kemere çıkabilecekler. Böylece, kemere kontrolsüz çıkışlar da engellenmiş olacak.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 26.09.2012

İNŞAAT KAZISINDAN TARİH ÇIKTI

 

Tarsus İlçesi'nde kurulacak semt pazarının temeli kazılırken, Roma dönemine ait olduğu düşünülen su sarnıcına ulaşıldı.

 

Tarsus Müze Müdürü Mehmet Çavuş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Eski Ömerli Mahallesinde, 27 Aralık Stadyumu yanında bulunan boş arazide belediye tarafından yaptırılan semt pazarı inşaatı sırasında tarihi eserlere rastlandığını söyledi.

 

20 gün önce bir firmanın yaptığı temel kazısı sırasında yapının ortaya çıktığını ifade eden Çavuş, elde edilen bulgularda yapının tarihi değerinin olduğu şüphesi üzerine, inşaat çalışmalarının durdurulduğunu ve Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu üyeleriyle bilimsel kazı çalışmalarına başladıklarını aktardı.

 

Şu an tam olarak ne olduğu belirlenemeyen yapının 25 metre uzunluğunda ve yaklaşık 5 metre genişliğindeki erken Roma dönemine ait su sarnıcı olabileceği üzerinde durulduğunu anlatan Çavuş, "Muhtemelen bu yapı, o dönemlerde şehrin su ihtiyacını karşılayan bir su deposu niteliğindeydi. Yapının ne olduğunun kesin olarak bilebilmek için, duvar bağlantılarının görülmesi ve tonozlu kısmın boşaltılması gerekiyor. Biz de bu amaçla çalışmalarımızı sürdürüyoruz" diye konuştu.

haberciniz.com, Haber: Selahattin Özbozkurt - Kerem Kocalar, 26.09.2012

MÜZE TADİLATA ALINDI

 

Geçen yıl açılışı yapılan Batman Turizm ve Kültür Müdürlüğü bünyesindeki binanın Müze kısmı tadilata alınıyor. 1500 metrekare büyüklüğünde olan müzenin tadilatı için 300 bin lira muhammen bedelli ihale yapılırken, işi alan firmanın tadilat çalışmasına başladığı belirtildi. 1 yıl sürecek onarımla ilgili açıklama yapan İl Kültür ve Turizm müdürü Şehmus Kartal “Müzemize ait eserleri tadilat bitene kadar Diyarbakır ve Mardin müzelerine emanet olarak gönderdik. Müzemizin bitmesinden sonra emanette olanlar dışında geçmiş yıllarda başka illere gönderilen tarihi eserleri de geri isteyerek Batman’a getireceğiz. 1500 metrekarelik müzemizde şimdiye kadar elde edilen buluntular sergilenecektir” dedi. Şehmus Kartal, tadilatın önümüzdeki Haziran-Temmuz aylarında tamamlanarak hizmete açılacağını söyledi.

Batman Gazetesi, 26.09.2012

ANTİK ANAVARZA'DA KAZILAR BAŞLIYOR

 

 

Adana ’nın Kozan İlçesi'nde bulunan Anavarza antik kenti ve Kalesi’nde resmi kazı için ilk çalışma başladı. Uzun yıllardır atıl durumda bulunan antik kentte bir süredir Kozan Belediye Başkanlığı ve Kültür Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle temizlik çalışmaları yapılıyordu. Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Doç.Dr. Murat Durukan tarafından yürütülecek kazılar sonucunda tarihi kent turizme de açılacak.


Anavarza; Kadirli, Ceyhan ve Kozan ilçe sınırlarının kesiştiği yerde, Kozan sınırları içerisinde bulunuyor. Yukarı Çukurova’nın ortasında yükselen, çevreye hakim, yüksekçe bir kaya tepesinin üstünde, muhteşem bir kale. Kale ve şehrin, MÖ 9. yüzyılda Asurlar tarafından kurulduğu tahmin ediliyor. Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan, ”Anavarza bu bölgenin en önemli antik kenti. Yıllarca günyüzüne çıkmayı bekliyordu. İki tane kültür bakanımız Anavarza’ya gelmişti yerinde inceleme yapmıştı. Buranın öneminin farkına varmışlardı. Cumhurbaşkanımız Adana’ya geldiğinde Anavarza ile ilgili bilgi verilmişti. Burası bir hayaldi Ama artık bu hayal gerçekleşecek. Bu yılki çalışma sembolik olacak ama bundan sonra önemli sponsorlar Anavarza için destekler verecektir. Kozan’ın, Adana’nın turizmine katkı sağlayacaktır” dedi.


Kendisi de Kozanlı olan İstanbul İl Kültür Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili ise “Bugün çok heyecanlıyız. Anavarza çok büyük potansiyel taşıyan bir antik kent, Burada heyecanlı günler başlıyor. Burada kazı yapıldıkça yeni şeyler çıkacak. Bu da hem bu bölgeye hem arkeolojiye hem sanat camiasına büyük bir heyecan katacak. Dünya arkeoloji camiası burayı tanıyacak. Anavarza’da çok büyük potansiyel var ”diye konuştu.

Radikal, 26.09.2012

WARHOL'UN PORTRELERİ KRALİYET KOLEKSİYONUNDA

 

 

İngiltere Kraliyet Koleksiyonu Vakfı, Pop Art’ın öncüsü Amerikalı sanatçı Andy Warhol’un imzasını taşıyan Kraliçe II. Elizabeth portrelerini satın aldı.

 

Andy Warhol’un Kraliçe Elizabeth’in 1977’de çekilmiş taçlı ve kolyeli bir fotoğrafından yola çıkarak yaptığı renkli portreler kasım ayında Windsor Şatosu’nda açılacak “Portraits of a Monarch” adlı sergide de yer alacak.

İngiltere Kraliyet Koleksiyonu yetkilileri tablolara ne kadar ödediklerini ise açıklamadılar. Yetkililer tabloların Kraliyet Ailesi’nin 15. yüzyıla kadar uzanan portre koleksiyonuna farklı bir stil getireceğini belirttiler. Portrelerin çağdaş, ilginç bir teknik ve son derece canlı renklerle resmedildiğini vurgulayan yetkililer satışın Kraliçe II. Elizabeth’in onayıyla yapıldığını da ifade ettiler.


1987 yılında ölen ve ticari açıdan 20. yüzyılın en başarılı sanatçılarından biri olarak gösterilen Andy Warhol, Marilyn Monroe, Jackie Kennedy ve Elvis Presley gibi popüler isimlerin de benzer bir teknikle portrelerini yapmıştı.

Habertürk, 25.09.2012

VAN GOGH BAŞKA BİR MÜZEYE TAŞINDI

 

Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi, yedi aylığına kapandı ve müzedeki 75 eser Amsterdam’daki Hermitage Müzesi’ne nakledildi.

 

Vincent Van Gogh’un birçok önemli başyapıtının bulunduğu Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi, yenilenme çalışmaları kapsamında yedi aylığına kapandı ve müzedeki 75 eser Amsterdam’daki Hermitage Müzesi’ne nakledildi. Nakliye işlemleri geçtiğimiz pazar gecesi, son ziyaretçilerin müzeyi terk etmesinin ardından başladı ve sabaha kadar devam etti. Tablolar ısı değişimlerine ve darbelere dayanıklı özel korunaklı kutuların içinde taşındı. Van Gogh Müzesi 25 Nisan 2013’te yeniden açılacak, tablolar bu süre içinde Hermitage Müzesi’nde sergilenecek.

Habertürk, 25.09.2012

İBRADI'DA 134 TARİHİ YAPI, KÜLTÜR VARLIĞI OLARAK TESCİL EDİLDİ

 

Antalya’nın İbradı İlçesi'nde asırlık konak ve düğme evler ile hamam, çeşme, cami ve kıraathane gibi toplam 134 tarihi yapının kültür varlığı olarak tescil edilmesi, Antalya’da yeni bir Safranbolu yaratacak.

 


Kentsel sit kararı ile İbradı’da tarihi yapıları gölgede bırakan mevcut imar planı iptal edildi. İbradı Belediyesi bir yıl içinde koruma amaçlı imar planı yapacak.

 

Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun İbradı ilçe merkezinde geçtiğimiz Mayıs ayında başlattığı tespit ve tescil çalışmaları tamamlandı. Temmuz ayında İbradı’yı 'kentsel sit' ilan eden Koruma Kurulu, Ağustos ayında İbradı’daki toplam 56 tarihi yapıyı 'kültür varlığı' olarak tescilledi.

Bu kararla, 2005 yılında kentsel sit ilan edilmiş Ormana beldesindeki 49 düğmeli ev ve 2011 yılında kültür köyü ilan edilmiş Ürünlü Köyündeki 29 düğmeli evin tescilli bulunduğu İbradı İlçesi, kültür varlığı olarak tescilli toplam 134 mimari yapı ile ‘Antalya’nın Safranbolusu’ olma fırsatına kavuştu.

 


İbradı’da konaklar ve düğmeli evler yan yana

 

Geleneksel mimarisi ve malzemesi ile inşa edilmiş yapıların yoğun olarak bir arada bulunması sebebiyle alınan 'kentsel sit alanı' kararı ile İbradı ilçe merkezindeki mevcut imar planı askıya alındı. Bu nedenle İbradı Belediyesi, İl Özel İdaresi ya da İller Bankası’ndan alacağı hibe ile bir yıl içinde koruma amaçlı imar planı yaptıracak. Plan yapılıncaya kadar İbradı’daki imar faaliyetleri, 'Geçiş Dönemi Koruma Esasları ve Kullanma Şartları'na göre gerçekleştirilecek. Kurul ayrıca, tespit raporu yazıldıktan sonra yıkılan tescilli bir konağın aslına uygun olarak yeniden yapılmasına ve binanın yok edilmesine neden olanlar hakkında da 2863 sayılı yasa uyarınca suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi.

 


Bu tarihi ev Kurul uzmanlarınca tespit raporu yazıldıktan sonra yıkıldı. Bu yapıyı tescilleme kararı alan Koruma Kurulu, binanın aslına uygun olarak yapılmasını istedi.

 

İbradı ilçe merkezinde tescillenen tarihi yapılardan 16’sı, horasan harcı ile sıvanmış taş ve ahşap hatıllarla 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yapılmış konak. 29’u da sadece taş ve ahşap hatılla harçsız olarak yapılmış “düğmeli ev”. Tescilli diğer yapıların dağılımı şöyle: 3 bağ evi, 2 cami, 2 çeşme, 1 hamam, 1 su kemeri ve su yolu, 1 demirci dükkanı, 1 kıraathane, 1 belediye binası, 1 lojman, 1 köprü ve 1 mezarlık.

İbradı ilçe merkezindeki tescil çalışmaları, Akdeniz Üniversitesi Gazetecilik Bölümü öğretim elemanı Dr. Hasan Üstün’ün, İbradı’daki 101 tarihi yapının korunması talebi ile 19 Nisan 2012 tarihinde Kurula yaptığı başvuru üzerine başlamıştı.

Yapı, 25.09.2012

TROAS ARKEOLOJİ BULUŞMASI İZ BIRAKTI

 

 

Çanakkale Bilim Sanat ve Kültür Etkinlikleri Derneği (ÇABİSAK) tarafından düzenlenen ve 10-21 Eylül 2012 tarihleri arasında Yalı Hanı’nda gerçekleştirilen “Çanakkale-Troas Arkeoloji Buluşması” kapanış programı ve gala yemeğinin ardından sonlandı.

 

Çanakkale il sınırları içinde gerçekleştirilen arkeolojik kazıların ve kazı sonuçlarının sunumlar ve barkovizyon eşliğinde kentli ile paylaşıldığı etkinlikte son gün Doç.Dr. Lucienne Şenocak, Prof.Dr. Havva İşkan Işık ve Prof.Dr. Fahri Işık konuk oldu.

 

Arkeoloji alanına kattıkları ve yaptıklarıyla emek veren ve 10 yıl süre boyunca Seddülbahir ve Kumkale’de yaptığı araştırmaları paylaşan Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Lucienne Şenocak yayınladığı Ottoman Women Builders Hadice Turhan Sultan (Ashgate Press, 2006) kitabının da konusu olan Osmanlı saray kadınlarının mimari eserlere hamiliği konusunda yaptığı çalışmalar hakkında bilgi verdi. 1997 yılından beri Çanakkale’de 17. yüzyıldan kalma Osmanlı kalelerinin mimari ve tarihi açıdan belgelenmesi konusu ile uğraşan ve Seddülbahir’deki kalenin restorasyonu projesinde eş başkanlık yapan ve Şenocak proje kapsamındaki araştırmalarını paylaştı. Şenocak kadınlar ve saltanat ile Seddülbahir konularında yaptığı incelemeler sonucunda 15.yüzyıl Mihri Hatun Divanı ve Ahmet Refik Altınay’ın Kadınlar Saltanatı kitaplarından da örnekler vererek kadınların Osmanlı’da devlet yönetme konusunda sanılandan daha etkin olduğunu belirtti. Şenocak Muhteşem Yüzyıl’daki gibi kadınların sadece dedikodu yapan ve entrika çeviren kişiler olmadığını, bu yanlış algı ve anlayışın bu devire kadar taşındığını ve popülerliğini koruduğunu ifade etti. Şenocak kadınların diplomatik temaslarda bulunan, etkin kişiler olduğunu belirterek, arşivlerden örneklemeler sundu. Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbanu’nu tarafından yapılan uluslararası yazışmaları ve mektup örneklerini paylaşan Şenocak o yüzyılda sunulan karşılıklı egzotik hediyeleri anlattı. Şenocak sunumunda Çanakkale’de 1658-1660 tarihleri arasında Turhan Sultan zamanında yapılan mimari projeleri paylaştı. Seddülbahir Kalesi ve Kumkale’nin Turhan Sultan tarafından imparatorluğu korumak amacıyla yaptırıldığını ifade eden Şenocak 2.Abdülhamit’in koleksiyonundan ve askeri arşivlerden döneme ait fotoğrafları ve belgeleri paylaştı.

 

Prof.Dr. Havva İşkan Işık Patara kazıları ile ilgili bir sonraki Arkeoloji Buluşmaları’na tekrar davetli olarak katılarak ayrıntılı sunum yapacağı sözü verirken gecenin onur konuğu Prof.Dr. Fahri Işık ise konuşmasında : “Öyle değerler vardır ki o topraklarla özdeşleşir, önemli olan geride iz bırakacak eserler ortaya koymaktır. Tıpkı Manfred Koffman gibi” derken 12.yüzyıl Ege göçlerini ve ticari hayatı anlattı. Kültürel göç konusunu anlatan ve tarihsel süreçte doğru bilinen yanlışlar olduğunu ifade eden Işık : “Sonu sosla biten her şeyi Yunanca sanıyoruz, aslında bunlar Lubice ve Anadolu kültürü” diyerek araştırmalarından örnekleri izleyicilerle paylaştı. Seddülbahir Kalesi’nin önemine vurgu yapılan ve Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın da izlediği Troas Arkeoloji Müzesi Buluşması’nın son gününde konuşmacılar Seddülbahir Kalesi’nin koruma altına alınıp, onarılması ve işlev kazanması temennisinde bulundu. Prof.Dr. Havva İşkan Işık Patara ile yer alırken, Prof.Dr. Fahri Işık son günün onur konuğu olarak galada yer aldı.

Çanakkale Olay, 24.09.2012

TARİHİ KERKENES HARABELERİNİN ORİJİNAL SURLARI GÜN IŞIĞINA ÇIKTI

 

 

Yozgat'ın Sorgun İlçesi'ne bağlı Şahmuratlı Köyü yakınlarında bulunan ve kayıp şehir Pteria antik kenti olarak bilinen Kerkenes Harabeleri'nde yapılan kazılarda orijinal surlar gün yüzüne çıkmaya başladı. Yaklaşık 19 yıldır yabancı arkeologların çalışma yaptığı kazı alanı bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Abdülkadir Baran başkanlığındaki Türk arkeologlara teslim edildi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Yozgat Müze Müdürlüğü tarafından desteklenen kazılarda, 2 bin 600 yıllık kendi tarihindeki yerleşim alanlarından en uzun sura sahip olarak bilinen tarihi kentin orijinal surları gün yüzüne çıkıyor.

Kerkenes Harabeleri Kazı Alanı Sorumlusu Arkeolog Nil Dirlik, yaptığı açıklamada Kerkenes'in tarihi alanları ve buluntularıyla Türkiye'nin önemli merkezlerden biri olduğunu söyledi.

Dirlik, "MÖ 1000 yılıyla tarihlendirilen Demir Çağ kenti olarak bilinin kentte MÖ 6. yüzyılda ilk yerleşimler görülmüştür. 7,5 kilometrelik sur, 2,5 çarpı 3,5 kilometre bir alanı çevirmektedir. Daha önce yabancı arkeologlar tarafından yürütülen çalışmalar bu yıl itibariyle Muğla Üniversitesi'nden Yrd. Doç.Dr. Abdulkadir Baran başkanlığında yürütülecektir. Biz Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden öğrenci arkadaşlarımızla birlikte 15 kişilik bir ekip ve Şahmuratlı Köyü'nden de 15 kişi olmak üzere toplam 30 kişilik bir ekiple çalışmaları yürütüyoruz." dedi.

Kazı çalışmalarına 17 Ağustos itibariyle kentin 7 kapısında birisi olan doğu kapısında bulunan sur üzerinde başladıklarını belirten Dirlik, "2 bin 600 yılık tarihi suru orijinal şekli ile gün yüzüne çıkarıyoruz. Bir aydır süren çalışmalarımız yaklaşık bir ay daha devam edecek. Önümüzdeki yıllarda bu süre biraz daha uzun olacak. Burada yapılan çalışmalarla köy halkına da ekonomik anlamda büyük katkı sağlanmaktadır. Burada çalışan köy sakinlerimize asgari ücretin üzerinde bir maaş verilmekte olup, sosyal güvenceleri de yatırılmaktadır. Biz çalışmalarımıza başlamadan önce, ilk olarak Kerkenes Harabeleri'nin neresi olduğunu gösterir yön tabelalarını yerleştirdik.

Kerkenes'in düzenlenecek turlarla daha iyi tanıtılabileceğine işaret eden Dirlik, "Önümüzdeki günlerde yabancı bir turist kafilesini burada ağırlayacağız. Yozgat ve ülke ekonomisine de bu tarihi mekan katkı sağlamış olacak. Bu önemli tarihi kentin gün yüzüne çıkarılmasında bizlere her türlü destek olan Kültür ve Turizm Bakanlığımıza ve Yozgat Müze Müdürlüğümüze teşekkür ediyorum." diye konuştu.

Muğla Üniversitesi öğrencilerinden Tuğba Sakallı ise Kerkenes ekibinde görev almaktan mutlu olduğunu belirterek, Türkiye'nin önemli tarihi kentlerinden biri olan Kerkenes'in surlarını gün yüzüne çıkarttıklarını tarihi alanlarda çalışmanın zor ve zevkli olduğunu söyledi.

Tarihi Kerkenes Harabeleri kazısında çalışan Şahmuratlı Köyü'nün sakinleri de Kerkenes'te yapılan çalışmaların yabancı arkeologlardan alınıp Türk arkeologlara verilmesinin hem çalışma bakımından hem de kendileri açısından sevindirici olduğunu belirtti.

İşçiler, "Biz burada hem çalışıyoruz, hem de yapılan çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Burada 10-15 yıldır çalışan arkadaşlarımız var. bu arkadaşlarımız bile buranın önemini Türk arkeologlar sayesinde anladı. Çünkü bundan önce hep yabancılarla kısa süreli çalışıldığı için iletişim sorunu yaşıyorduk. Bu yıl Türk arkeologlar sayesinde iletişim sorunu da yaşamadık. Artık dışarıdan gelen yabancı konuklarımızı en azından burada gezdirip bilgi verebiliriz. Burada ne kadar fazla çalışma yapılırsa tarihi alanlar daha erken gün yüzüne çıkar. Buradaki çalışmaların bundan sonra da Türk arkeologlar tarafından yürütülmesini istiyoruz." ifadelerini kullandı.

Star Gündem, 24.09.2012

HAYDARPAŞA'DA HIRİSTİYANLIĞI İKİYE BÖLEN KİLİSE ARANACAK

 

Taraf Gazetesi'nden Ertan Altan'ın köşesinde yer alan yazıya göre Haydarpaşa Port projesi çerçevesinde bölgedeki kalıntılar için bir kazı çalışması başlatılacak ve bu kazılarda ortaya çıkan eserler sergilenecek.

 

Haydarpaşa Garı ve Liman Dönüşüm Projesi için nihai düzenleme kararı, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edildi. Böylece projenin hayata geçmesinin önünde engel kalmadı.

 

Anıtlar Kurulu’nda onay bekleyen proje için yapılacak ihalenin ardından Haydarpaşa’ya ilk kazma vurulacak. Belediye Meclisi’nde, AK Partili üyelerin oylarıyla kabul edilen ve CHP tarafından dava edilen planın yeniden ele alınmasının sebebi, ilk planda yer alan idari sınır ile SİT sınırı arasındaki uyumsuzluktu.

 

Onaylanan planla birlikte Haydarpaşa’ya gökdelenler dikileceği ve garın otel yapılacağı söylentileri boşa çıkarıldı ancak Haydarpaşa Port Projesi geçen yıl Belediye Meclisi’ne geldiğinde bu köşede gündeme getirdiğim, “Bölgedeki arkeolojik kalıntıların durumunun ne olacağı” sorusuna açık bir cevap verilmemişti. Bu sorunun cevabını Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara’dan aldım.

Kara; Hıristiyan tarihi araştırmaları, Türk turizmi ve arkeoloji dünyası açısından müjde niteliğinde açıklamalar yaptı. Haydarpaşa Garı’nın hemen arkasında, muhtemelen rayların altında Bizans imparatorlarının yazlık sarayının kalıntıları bulunuyor. 17 yaşında Doğu Roma İmparatoru olan 395–408 yılları arasında hüküm süren Arcadius döneminde yapıldığı tahmin edilen bu saray, merasim ve seferden dönen orduyu karşılama amacıyla kullanılıyordu. Bu sarayla birlikte Haydarpaşa Port alanındaki en önemli arkeolojik kalıntılar ünlü Kadıköy Konsili’nin toplandığı Sainte Euphemie Kilisesi ile Saint Christophe Kilisesi’ne ait. Özellikle Kadıköy Konsili’nin toplandığı Sainte Euphemie Kilisesi Hıristiyan dünyası için büyük önem taşıyor. Bu kilisede, 451 yılının 8 ekiminde başlayarak 1 kasıma kadar devam eden konsilde Hıristiyanlıkla ilgili önemli kararlar alınmış bu kararlar doğrultusunda Hıristiyan dünyasında büyük bir bölünme yaşanmıştı.

 

Bu bölünme İsa'nın hem tanrı hem insan tabiatlı olduğuna inanan diofizitler ve İsa'nın tek bir tabiatı olduğuna inanan monofizitler arasındaydı.

Milliyet, 24.09.2012

OSMANLI'NIN ÇILGIN PROJELERİ

 

 

Sizlerle daha önce Joseph Antoine Bouvard'a II. Abdülhamid tarafından ısmarlanan projelerini paylaşmıştık. Osmanlı'nın son yüzyılında gerçekleştirilmek istenen, dönemine göre oldukça cesur projeleri sizin beğeninize sunmaya devam edeceğiz. Bugünkü yazımız ise o dönem için de büyük kentlerden biri olan İstanbul'daki metro projeleri.

 

Metropoliten Metro Tasarımları

Metropollerde yerleşim sıklığından kaynaklı olarak yeraltında açılan tünellere ray döşenmesi ve trenlerin işletilmesi fikri ilk olarak Londra'da hayata geçirilmişti. 1875 senesinde açılan dünyanın ikinci metrosunun adresi ise İstanbul olacaktı. Bu projenin fikir babası ise İstanbul için birçok proje geliştiren Henri Gavand isimli bir Fransız mühendistir. 1867 senesinde İstanbul'u ziyaret eden Gavand, Pera ve Galata'yı birbirine bağlayan Yüksek Kaldırım ve Galip Dede caddelerini günde yaklaşık 40.000 kişinin kullandığını belirlemişti. Böylece Gavand, asansör tipinde bir yer altı yolu ile kullanıcıları yokuş inip çıkmaktan kurtaracaktı. Tasarımcı, Fransız hükümeti tarafından finansmanı sağlanacak projeyi 1868 senesinde Osmanlı hükümetine sundu, ancak proje başta kabul edilmedi. 1869'da sözleşme imzalandı fakat türlü olumsuzluklar sonucu, İngiliz desteğinin alınmasıyla 1875 senesinde hizmete açıldı. Bu projenin hayata geçirilmesiyle, Abdülhamid'in de bu konuda desteği sayesinde saraya çok daha cesur projeler sunulmaya başlanır. Bu projelerden ilki yine Gavand'dan gelecektir.

 

Yeni Şehir

Yaklaşık dört sene süren tünel çalışmaları sırasında İstanbul'a dair projeler geliştirdiği bilinen Gavand, 1876'da bu kez İstanbul'u kuzey-güney doğrultusunda kat eden ve büyük bir kısmı yeraltında olacak bir metro ile, Yedikule-Sarayburnu arasındaki sahilin doldurulmasıyla büyük bir liman oluşturulması ve doldurulan alana yeni bir şehrin kurulmasına ilişkin projesini sultana sundu. Gavand'a göre projenin yapımı Haliç'te bulunan limanın ihtiyaca yanıt verememesi, Osmanlı donanmasının oldukça büyümesi, İstanbul'a yolcu taşıyan ya da ticaret amacıyla gelen gemilerin sayısında artış olması sebeplerinden ötürü gerçekleştirilmeliydi. Haliç ve Boğaziçi'nin fiziki yapısı mevcut limanların büyümesini engellemekteydi. Burada kıyıya kadar inen yerleşim yükleme ve boşaltmayı zorlaştıracağı ve buraya liman yapılmasının ciddi maliyetleri beraberinde getireceği için Yedikule ile Sarayburnu arasındaki doğal girintinin doldurulup yeni bir liman yapılması gündeme getirildi. Gavand projenin Haliç'i sadece askeri amaçlı kullanabilme özgürlüğü, kurulacak şehirdeki liman ve depolarla dünyanın en önemli denizcilik şehirlerinden biri olacağı ve Yeni Şehir'de kurulacak merkezi bir gümrük ile bazı gelirlerin ikiye katlanacağını öngörmüştü.

 

Gavand yeni kurulacak şehrin iskeleler ve demiryolları ile kentin diğer bölgelerine bağlanmasını da öngörmüş ve metro ve tüp geçişleri tasarlamıştı. Kumkapı'dan başlayacak raylı sistem, Tarihi Yarımada'yı yeraltından kat edecek, Eminönü'nde yer üstüne çıkacaktı. Araçlar Haliç'i geçmek için yeni Galata Köprüsü'nü kullanacak, sonrasında yine yeraltından ilerleyecekti. Projeye göre toplam tünel uzunluğu 4.300 metreydi. Metro Kilyos'a kadar uzanacaktı ancak Beşiktaş'tan itibaren yapılacak tüneller hakkında bilgi verilmiyordu.

 

Yeni Şehir'in sadece Avrupa Yakası'yla değil, Anadolu Yakası'yla da bağlantılı olması öngörülmüş, böylece Sarayburnu'ndan Üsküdar'a Boğaz'ı geçecek bir tünel projesi tasarlanmıştı. 1877 Rus Savaşı'ndan sonra Gavand'ın projesi rafa kaldırılmış ancak birçok projeye öncü olmuştur.

 

Bahçekapı-Beyazıd Metrosu

Rus Savaşı'ndan 11 sene sonra, 1887 senesinde bu kez Osmanlı uyruklu Boğos Efendi, Bahçekapısı'ndan Beyazıd'a kadar uzanacak bir metro yapma imtiyazını 99 yıl süreyle talep etti. Kendisi sermayeyi tedarik etmeye hazır olduğunu belirterek, hükümetin uygun gördüğü bir bankaya taahhüt yatıracağını beyan etti. Ancak teklifi kabul edilmedi.

 

Aynı proje 1898 senesinde tekrar gündeme geldi. Bu sefer teklifin sahibi Namık Paşazade Tahir Bey, Bahçekapı-Çarşıkapı-Beyazıd istikametinde öngörülen metro projesi için imtiyaz teklif etti. Bu teklif de böyle bir hattın bölgedeki emlakın değerini düşürüceği, esnafı ve devleti zarara uğratacağı gerekçesiyle reddedildi.

 

Üsküdar-Bağlarbaşı Metrosu

Projeler sadece Avrupa Yakası'yla sınırlı kalmamış, Mösyö Kırbis 1894 senesinde Üsküdar Meydanı'ndan Bağlarbaşı'na çıkan dik yokuşu kullanan kalabalık kitle için, Tünel Metrosu'nun benzeri bir proje sunmuştu. İmtiyaz talep eden Mösyö Kıbris, gerekirse Osmanlı Anonim Şirketi kuracağını beyan etmiş, ilgili komisyon da teklifini olumlu değerlendirdiklerini bildirmişti.

 

Taksim-Kabataş Füniküler Hattı

Bu kez Arkeoloji Müzeleri Müdürü Osman Hamdi Bey, 1895 senesinde Taksim-Kabataş hattında bir metro projesi fikri sunmuştu. Bu teklifin de yine Galata-Pera arasındaki Tünel Metrosu'ndan esinlenerek oluşturulduğu düşünülüyor.

 

Beyazıd-Şişli Metro Hattı

Bundan 13 sene sonra ise Agence Generale Panhard & Levassor Şirketi, Salıpazarı'ndan Beyoğlu'na çıkacak ve buhar gücüyle çalışacak, vagonların kablolarla çekileceği bir demiryolu hattının teklifini yaptı. Projeleri kabul edildiği takdirde 50 senelik imtiyaz istiyorlardı. Demiryolu hattını gerçekleştirmek için kurulacak şirketin ismi ise "Salıpazarı-Beyoğlu Osmanlı Füniküler Şirketi" olacaktı.Tünel Şirketi bu imtiyaz teklifini duyunca antlaşmalarını öne sürerek, Tünel civarında sonradan yapılacak demiryolu hatları ile ilgili olarak Tünel Şirketi'nin hak sahibi olduğunu belirtti. Böylece teklif reddedildi. Ancak şirket güzergahı Taksim-Fındıklı arasında değiştirerek tekrar teklif sundu. Bu kez de Beyazıd-Şişli arasında metro yapımını üstlenmiş olan Beyazıd-Şişli Metropolitan Demiryolu Şirketi ile yapılan antlaşma doğrultusunda Taksim-Fındıklı hattında metro yapmak mümkün olmuyordu.

 

Beyazıd Şişli Metropolitan Demiryolu Şirketi için 1912 senesinde imtiyaz fermanı çıkmış, 1913 senesinde ise mukavelesi imzalanmıştı. Projeye göre, Beyazıd-Şişli arasında bir ana hat yapılacak, tali hatlar üç noktadan ana hatta bağlanacaktı. Tali hatların merkez noktası ise Beyazıd İstasyonu olacaktı. Beyazıd'dan bir hat Yenikapı'ya, bir hat da Eyüp'e ulaşacak, ayrıca Eyüp'te Dolmabahçe'ye bir başka hat daha inşa edilecekti. Bu büyük proje dönemin siyasi ve mali dengesizlikleri sonucu rafa kaldırılacaktı. Sonrasında bu konuda ısrarlar devam edecek, Mösyö Moray ve teklif sahibi, Lacey Sillar-Leigh Westminster ise projenin mühendisleri olarak imtiyaz teklif edeceklerdi. Ancak Moray mali gücünü ispat edemediği için kendisine imtiyaz verilmeyecekti.

Arkitera, Kaynak: Şahin, T., 2012. Osmanlı'nın Çılgın Projeleri, Yitik Hazine Yayınları, İstanbul., Derleyen: Betül Atasoy, 24.09.2012

LOUVRE MÜZESİ İSLAM SANATLARI BÖLÜMÜ'NE YENİ TASARIM

 

 

Fransa'nın başkenti Paris'in en çok ziyaret edilen mekanı, dünyanın en büyük müzelerinden Louvre yeni İslam Sanatları Salonu'nu açtı.

Louvre'un elinde bulunan İslami sanata ait eserlerin dünyanın en önemli koleksiyonu olduğu ve ayrı bir bölümde sergilenmeyi hakkettiği düşüncesiyle 2008'de başlayan proje, 5 yılda tamamlandı. Projeye eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın 2003 yılındaki genelgesiyle, Louvre'da "İslam Sanatları" adı altında 8'inci departman kurulmasına ilişkin talimatıyla başlandı. Proje mimarlığını İtalyan mimar Mario Bellini ve Fransız mimar Rudy Ricciotti yürüttü. Yeni salonun inşaasına 2008 yılında geçildi.

 

Toplam 100 milyon Euro'ya mal olan projeye Fransız devleti 31 milyon, Katar Emirliği 17 milyon destek verirken, Fas Kralı 6. Muhammed, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Kuveyt emiri ve Oman Sultanı ile Fransız şirketleri Total, Lafarge ve Bouygues İnşaat da projeye sponsor oldu.

 

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande'ın yaptığı açılışta Türkiye'nin istediği ve 2. Selim'in Turbesi'nden çalındığı iddia ettiği edilen çini panonun da yer alması "çalıntı eser sergileniyor" polemiğine yol açtı.

 

Louvre'da 3 bin metrekarelik alanda sergilenen 3 bin eserlik yeni 'İslam Sanatı Salonu'nunu açılışına Cumhurbaşkanı Hollande'in yanı sıra eşi Valerie Trierweiler, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve eşi Mihriban Aliyeva, Fas, Katar ve Umman Sultanlığı temsilcileri, eski ve yeni kültür bakanları ve çok sayıda diplomatik temsilci katıldı. Hollande yaklaşık 100 milyon Euro'ya mal olan İslam Sanatları Salonu projesine destek veren isimlerin yanısıra, Louvre ile ortak çalışma yürüten Sabancı Müzesine de teşekkür etti. Müze müdürü Henri Loyrette, İslam sanatlarının artık hak ettiği geniş alana kavuşmasından büyük mutluluk duyduklarını söyledi.

 

Açılışı yapan cumhurbaşkanı Hollande ise, Amerikalı Kıpti kökenli bir yönetmenin Hz. Muhammed'e hakaret eden filmi nedeniyle dünyada yaşanan protesto gösterilerine değinmeden dini mekanlara saldırıları kınadı. Hollande, "islami medeniyet, onu suistimal edenlerin söylediğinin tersine, en eski, en yaşayan ve en hoşgörülü, onurlu bir medeniyettir. Biz Fransa'da, insanlık onuru yada ifade özgürlüğüne karşı her saldırıya karşı olacağız. Fanatizme karşı en büyük silah yine islamın kendi içindedir" dedi. Hollande, "Dünyanın en büyük Müzesi'nde, İslam sanatları da hakettiği yeri bulmuştur. François Mitterand tarafindan öne atılan, Chirac'ın devam ettiği, 'Büyük Louvre Savaşı" 30 yıl sonra, Kültür Bakanlarının da kararlılığı sayesinde amacına ulaşmıştır. Tüm kültür bakanlarının kararlı tutumu sayesinde bu mücadele amacına ulaşmıştır" dedi.

 

Hürriyet'in müze yetkililerinden edindiği programa göre, Müze'nin yıl boyu düzenleyeceği en önemli Türk etkinliği Cem ayini ve semah gösterisi yer alacak. Cem ayini 13 Nisan 2012 akşamı, Semah gösterisi ise 14 Nisan akşamı yapılacak. Türkiye'den ayrıca özellikle Benim Adım Kırmızı eserinde islam yazı sanatına geniş yer veren Türkiye'nin tek Nobel ödüllü yazarı Orhan Pamuk da yıllık programda yer alıyor. Pamuk, 27-28 Ekim tarihlerinde İslam Sanatları Salonu'nda iki gün boyunca konferans verecek ve kitabından bölümler okuyacak.

 

Önümüzdeki Cumartesi günü halka açılacak olan İslam Sanatları Salonu'nda Türkiye'nin çalıntı olduğunu öne sürerek Fransa'dan istediği "Çini Panonun' da sergilenmesi "çalıntı eser sergileniyor" polemiği başlattı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın "Türkiye'ye getirmek en büyük hayalim" dediği Çini panonun 2. Selim'in Türbesi'nden çalındığı belirtiliyor. Ancak müze yetkilileri İslam sanatları koleksiyonunda çalıntı eser olmadığını dile getiriyor.

Arkitera, Kaynak: VOA Amerika'nın Sesi, Derleyen: Derya Gürsel, 24.09.2012

ANTİK KENTE RÜZGAR TÜRBİNİ

 

 

Antakya Samandağ’da Aziz Simeon Manastırı rüzgar türbinlerinin arasında kaldı. Manastırın çevresindeki rüzgar türbinlerinin sayısı 23’e ulaşırken koruma kurulunun sit alanı içinde kalan bölgeye türbin kurulmasına nasıl izin verdiği anlaşılamadı. Etrafında onca boş alan varken hac turizminin yapıldığı ve çok sayıda turistin geldiği alana yapılan rüzgar türbinleri görenleri hayrete düşürüyor.


Hatay İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nün ise 2005 yılında türbinlerin kurulması için yapılan başvuruya “ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporu gerekli değildir” izni verdiği ortaya çıktı. “ÇED raporuna gerek yoktur” kararı son dönemde pek çok maden ocağı için de uygulanan bir yöntem. Bu karar sonrasında proje koruma kurulları ve sivil toplum örgütlerince değerlendirilmeden uygulamaya geçiyor.


Son dönemde birçok antik kent ve doğal sit alanları içine maden ocağı izinleri veriliyor. Çevrecilerin tepkilerine neden olan izinlerin hemen hepsinin altında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘‘ÇED raporuna gerek yoktur’’ kararı yer alıyor. ÇED rapora yatırım öncesinde ele alınan projenin toprak, su, hava doğal ve kültürel etkileşimlerinin incelenmesi anlamı taşıyor.
ÇED raporuyla da yeni yatırıma izin veriliyor ya da verilmiyor. Orman içine verilen taşocağı izni binlerce ağacın kesilmesine neden olurken, çıkardığı toz bulutu ve patlatılan dinamitlerle ekolojik dengenin de bozulmasına sebep oluyor. Yeraltı suları, orman içinde yaşayan hayvan türleri ve bitki çeşitliliği olumsuz etkileniyor. Çevreciler tüm bu olumsuzluklara rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda ÇED raporuna gerek duyulmamasına anlam veremiyor.


Çevre örgütleri doğal yaşamı etkileyen maden ocaklarının kolay yoldan açılabilmesi için bu yolu kullandıklarını, ocaklar açıldıktan sonra başlayan dava süreçlerinin uzun sürmesi nedeniyle mahkemelerden olumlu gerekçeler çıksa bile orman içlerinde açılan ocakların yeterli zararı verdiğini dile getiriyorlar.


Yalova Paşakent Mahallesi, Çığlıkara Sedir Ormanları, Sakarya Karapürçek Köyü, Karasu Değirmendere Köyü, Kırklareli Dupnisa Mağaraları, Bafa Gölü Latmos antik kentinde verilen taş ocakları izinlerinin altında hep “ÇED raporuna gerek yoktur” belgesi yer alıyor. 

Ancak öyle bir yer var ki hepsinden çok farklı. Çevreye saygılı temiz enerji olarak bilinen rüzgar türbinleri Hatay hac turizminin merkezlerinden Aziz Simeon Manastırı’na dikildi. Dünyaca tanınan ve bilinen manastır kompleksi Samandağ’ın tepesinde yer alıyor. Erken Hıristiyanlık döneminin en önemli hac merkezlerinden olan Simeon Manastırı etrafına 23 rüzgar türbini dikildi. Manastırın hangi köşesinden baksanız dev türbinleri görüyorsunuz.


Buraya nasıl izin verildiği sorusunun altında yine “ÇED raporuna gerek yoktur” kararı bulunuyor. 13 Eylül 2005 tarihli kararda Çevre ve Orman Bakanlığı’nın imzası bulunuyor. Her giden turistin hayretler içinde karşıladığı bu duruma Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun müdahale etmesi bekleniyor. ÇED raporu istenmese de bir kültürel değere bu kadar zarar veren projenin durdurulması gerekiyor. 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Yasası’nın ilgili maddeleri kültür varlığını direkt ya da dolaylı yoldan etkileyen uygulamaların kaldrılmasını ve buna sebep olanların da cezalandırılmalarını öngörüyor. Aylık kültür dergisi Hatay bu ayki sayısında bu konuya yer vermiş. Hataylıların konuya sahip çıkması istenerek rüzgar türbinlerini bir an önce tarihi manastırdan kaldırılması isteniyor. 

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 24.09.2012

SMYRNA'NIN TİCARET ANAYOLU BULUNDU

 

 

İzmir'de 1997 yılında kamulaştırılarak 2005 yılında başlanan Agora antik kenti çalışmalarında tarihi ticaret yolu, ana güzergahı günışığına çıkarıldı. MÖ. 3. yüzyılda yapılan ve Agora'nın limanla bağlantısını sağlayan mermer anayolun bugüne kadar sadece tahmin edildiği, keşfin kentin sınırlarının bilinmesi açısından önemli olduğu kaydedildi. Bundan önce mermer kaplı bir ara yol ile su kanalı bulunmuştu.


Antik Smyrna Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, bölgenin bütün ticaret faaliyetlerinin yapıldığı ana caddenin bulunması nedeniyle mutlu olduklarını söyledi. Yolun o dönemde denizin kıyısında olan Anafartalar Caddesi'ne kadar ulaştığını kaydeden Ersoy, "Tüccarlar, deniz yoluyla limana getirdikleri ürünleri bu yolu kullanarak Agora'ya ulaştırıyorlardı. Agora'dan alınan malzemeleri de yine bu yolu kullanarak dış ülkelere götürüyorlardı. Bu yolun izini yakalamak yeni eserlerin bulunmasına zemin hazırlayacaktır. Bulunan yeni yol Agora'nın diğer bir caddesiyle birleşerek denize kadar inmektedir. MÖ 3. yüzyılda yapılan yol son halini milattan sonra 2. yüzyılda aldı. milattan sonra 7. yüzyıla kadar kullanılmış olan ana yol, geniş bir caddeydi ve ticaretle uğraşanlar kullanırdı. Kemeraltı'nın varlık nedeni Agora'dır. Kemeraltı Agora'nın devamı niteliğindedir" dedi.

Agora'nın Roma hamamı, kent meclisi ve mozaikli yapının kesiştiği bir yerde olduğunu belirten Ersoy, yolu genişletme çalışmalarının sürdüğünü, Faustina Kapısı ile yolu birleştireceklerini söyledi. Agora antik kentinde bulunan mozaikli yapının temizlik çalışmalarının sürdüğünü kaydeden Ersoy, "Agora'nın batısındaki alanda eski kent merkezine ilişkin yapıların peşindeyiz. Bunlardan bir tanesi 3 yıldır üzerinde çalışılan mozaikli yapıdır. 35 metre genişliğindeki mozaikli yapının temizleme çalışmaları sürüyor" dedi.

Yeni Asır, Haber: Fatih Abacıoğlu, 23.09.2012

İZNİK'TE 'KÜLTÜR ENVANTERİ ÇALIŞMASI'

 

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, İznik kent merkezinde Ayasofya karşısında bulunan bir arsada yapılan sondaj kazısında ortaya çıkan kalıntıların, tarihi Senato Sarayı’nın kalıntıları olduğunu düşündüklerini bildirdi.

 

Tarihi yapıların ortaya çıkarılması ve günümüz kent planı üstüne işlenerek gelecek çalışmalara yön göstermesi için UÜ tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Bursa ve ilçelerini kapsayan “Kültür Envanteri Çalışması”, İznik İlçesi'nde sürüyor.

 

Prof.Dr. Şahin, gazetecilere, tarihi Senato Sarayı’nın yeri konusunda açıklamalarda bulundu. Bu konuda, çeşitli görüşlerin ve tartışmaların olduğunu hatırlatan Şahin, şunları kaydetti:

“Bugüne değin gerek tesadüfen, gerek Müze Müdürlüğü tarafından yapılan sondaj kazıları esnasında çıkarılan eserler ve mimari kalıntılar günümüz kent planı üzerine işlendi. Antik dönemdeki İznik kenti planının ortaya çıkarılması düşüncesi ile başladığımız çalışmalarda kent merkezinde Ayasofya karşısında bulunan bir arsada yapılan sondaj kazısında ortaya çıkan kalıntıların tarihi Senato Sarayı’nın kalıntıları olduğunu düşünüyoruz. Yıllardır konuşula gelen Senato Sarayı’nın göl sahil bölgesinde olması mümkün değildir. Bu tip özel yapıların genellikle şehir merkezinde veya merkeze yakın bölgelerde bulunduğu bir gerçektir. Ortaya çıkarılan yapının mimari özellikleri incelendiğinde, bu yapının Senato Sarayı kalıntıları olduğu kuvvetle muhtemeldir.”

 

İznik İlçesi'nde 325 yılında 1. Konsil’in toplandığı Senato Sarayı’nın yer tespiti için 2010 yılında “Uluslararası Lokalizasyon Çalıştayı” yapılmış, bu çalıştayda da Senato Sarayı’nın yıllardır bilenlerin aksine sahil bölgesinde değil merkeze yakın bölgelerde olduğu belirtilmişti.

 

İznik’teki çalışmalara, Prof.Dr. Mustafa Şahin’in yanı sıra Prof.Dr. İbrahim Hakan Mert, Prof.Dr. Christof Berns, öğretim görevlisi Reyhan Şahin ve bakanlık temsilcisi olarak İznik Müzesi’nde görevli arkeolog Kemal Çibuk katılıyor.

haberler.com, 23.09.2012

100 MİLYONLUK TABLO KAYIP

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ağustos başında 'bomba' gibi açıklama yapıp Ankara Resim Heykel Müzesi'nden yüzlerce eserin kaybolduğunu açıklamıştı. Ama yaz sıcağı, oruç, bayram ve tatil derken konu da eserler gibi yoğun gündem arasında kaybolup gitti. Oysa Türk resim ve heykel sanatının seçkin örneklerini barındıran müzede, 2011'de tamamlanan çalışma sonucunda sayım ve tespit komisyonu tarafından düzenlenen rapor korkunç bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. Rapora göre müzede 4 bin 108 adet envanter numarasına kayıtlı 185 eserin (302 parça) mevcut olmadığı ve/ veya sahte olduğu tespit edilmişti. Sahte eser sayısının 46 olduğu, mevcut eserlerden 27'de kuşkulu bulundu.

Kaybolduğu iddia edilen tabloların hemen hepsi Türk resminin en pahalı ressamlarına ait. Ben de müzayede evi sahiplerine, sanat tarihçilerine ve galericilere "Bu eserlerin değeri ne kadardır ve bu gibi olayların bir daha yaşanmaması için ne gibi önlemler alınmalı" diye sordum. Milli servet niteliğindeki eserlerin bugünkü piyasa değerinin en az 100 milyon lira olduğu tahmin ediliyor. Kayıp eserler arasında Hoca Ali Rıza, Fikret Mualla, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Şevket Dağ, Hüseyin Avni Lifij, Halil Paşa, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Refik Epikman, Sami Yetik gibi isimlere ait 'müzelik' yapıtların olduğu düşünüldüğünde rakamın daha fazla artacağını söylemek de mümkün. Uzmanlar, kaybolan eserlerin nerelerde olabileceğine ilişkin çarpıcı ipuçları veriyor.

Son dönemlerde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ı yıpratmak için konu sık sık gündeme getiriliyor. Oysa bu raporlar Bakan Günay'ın başlattığı çalışmaların ürünü. Bakanlık sahte eserlerle ilgili gerekli girişimleri yapmış. Bundan sonra yapıtların güvenlik ve takibinin sağlanması amacıyla eserlere özel olarak üretilmiş hologramlı çipler takılacak.

Erkan Doğanay/ Ressam-Yazar
Ortadoğu ve Türkiye'den tarihi eserler Batı'daki müze ve koleksiyonlara taşındı. Bunlar bir anlamda insanlık tarihinin ortak mirası olarak korunması gereken ama yaşadığı coğrafyadan da çıkartılmaması gereken eserler, objelerdi. Ve zamanla bu iş öylesine vahim hale geldi ki, sipariş vererek müzelerden bile eserler satın alındı, çalındı. Başta ABD olmak üzere çok sayıda ülkede Türkiye'den eser bulunuyor.

Dr. Sinan Genim/ Mimar, Koleksiyoner
Bu kayıp eserlerin yabancılara satış imkanının olduğunu pek düşünmüyorum. Yurt içinde ise koleksiyonlarında aynı sanatçıların benzer eserlerine sahip kişiler hiç ummadıkları bir anda hırsızlık suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir. Müzayedelerde satışa sunulan benzer eserler de şüphe ile karşılanabilir. Bu yeni yeni gelişen Türk sanat piyasasına darbe vurur. Konunun bir an önce aydınlığa kavuşması gerekir.

Yalçın Sadak/ Sanat Tarihçisi
Çalınmış ya da sahtesiyle değiştirilmiş yüzlerce dev yapıttan söz ediliyor. Bu piyasa değerleri çok yüksek seyreden sanatçıların çoğunlukta olduğu bir liste. Kapsamlı bir adli soruşturmayla suçlular bulunmalı ve bakanlık kurum olarak, idari sistemini mutlaka gözden geçirmeli.

Yahşi Baraz / Galerici
Bu eserlere tam olarak ne olduğu bilinmiyor. Çalındılar mı yoksa kayıp mı oldular bunun cevabını kimse veremiyor. Müzenin koleksiyonundaki resimlerden bazıları açılan güzel sanatlar galerilerine ve devletin kurumlarına ödünç olarak verildi. Sonra o resimler yerine geri gönderildi mi gönderilmedi mi, alanlar kimlerdidi? Bu araştırmaların da titizlikle yapılması gerekiyor.

Mithat Köksal / Galeri Sahibi
Çalınan eserler piyasaya sunulduysa, bu durumu bilmeden alan kişi ya da kurumlar da olabilir. O nedenle kişilerin eser alırken, çıkış kaynağını iyice araştırması, ehil galeri ya da müzayedeevlerinden alışveriş yapmaları gerekir. Satın aldıkları esere, sertifika ve benzeri güvenceler almaları gelecekte eserin güvenle el değiştirmesini sağlayacak önemli bir tedbirdir.

Sabah, Haber: Burcu Aldinç, 23.09.2012

HİSLERİ 40 MİLYON TL KAZANDIRDI

 

İngiliz koleksiyoner Jonathan Weal’in, sekiz yıl önce, İngiltere’nin Doğu Sussex bölgesindeki bir golf kulübünde düzenlenen açık artırmada 3 bin 700 sterline (10.900 TL) satın aldığı yağlıboya tablonun ünlü İngiliz ressam JMW Turner’ın kaybolan bir yapıtı olduğu ortaya çıktı.

Yapılan testler sonucunda tablonun orijinal olduğu kanısına varan uzmanlar, “Fishing Boats In A Stiff” adlı yapıtın değerinin 20 milyon sterlin (58.8 milyon TL) olduğunu vurguladı. Weal, “Listede ‘Turner’ın yapıtı’ diye adı geçiyordu kimse orijinal olduğunu düşünmedi. ‘Acaba mı’ diyerek incellettim ve haklı çıktım” dedi.

Habertürk, 23.09.2012

LİKYA'NIN İKİNCİ SİNAGOGU BULUNDU

 

Antalya'daki Limyra antik kentinde bu yıl yürütülen kazı çalışmalarında, Likya kentlerinin ikinci sinagogu ortaya çıkarıldı.

 

Finike'ye bağlı Turunçova beldesinde yer alan Limyra antik kentinde bu yıl yürütülen kazı çalışmalarında Likya kentlerinin ikinci sinagogunun bulunduğu bildirildi.


Limyra Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nden Dr. Martin Seyer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bir dönem Likya Birliği'ne başkentlik de yapan Limyra Antik Kenti'nin tarihi değerinin, bulunan sinagogla daha da arttığını söyledi.


Ortaya çıkartılan sinagog nedeniyle Likya kentlerinin Yahudiler için çok önemli olduğunu dile getiren Seyer, Likya kentlerinde yaşayan Yahudilere dini anlamda büyük özgürlükler tanındığını kaydetti.

Star Gündem, Haber: Mehmet Çakmak, 23.09.2012

RESİM HEYKEL 'ÇAĞDAŞ SANAT' MÜZESİ OLACAK

 

 

İstanbul Resim Heykel Müzesi için Emre Arolat iddialı bir proje hazırlamış. Müzenin, Tophane'deki antrepolardan birine taşınacağını geçen sonbaharda öğrenmiştik...

İstanbul Resim Heykel Müzesi için Emre Arolat iddialı bir proje hazırlamış. Müzenin, Tophane’deki antrepolardan birine taşınacağını geçen sonbaharda öğrenmiştik. Ama Emre Arolat’ın nasıl bir mimari proje hazırladığı, nasıl bir müze kurulacağı, çalışmaların ne zaman başlayacağı bilinmiyordu. Neyse ki bu sorulardan ilkinin yanıtlarını bulduk. Arolat, bulunduğu kentle ilişkiye giren, canlı, işlevsel ve güncel eğilimlere uygun bir ‘çağdaş sanat müzesi’ tasarlamış.

 

Adı ‘İstanbul Antrepo 5 Çağdaş Sanatlar Müzesi’ olan proje, bize talihsiz resim heykel müzemizin gelecekte nasıl bir yer olacağını da gösteriyor. Dünyanın her tarafındaki yarışmalarda ödüller toplayan Emre Arolat mimarlık ofisi, bu projeyle Dubai’deki Cityscape Awards for Emerging Markets 2012 ödüllerine katılıp geleceğin Kültür Yapıları kategorisinde finale kalmış. (Aynı yarışmada finale kalan dört projesi daha var.)

 

Beş farklı projeyle, çeşitli kategorilerde finale kalmış. Çağdaş Sanatlar Müzesi ise Geleceğin Kültür Yapıları kategorisinde ödüle aday.

 

Türkiye sanat dünyasının acıklı hikayelerinden birinin kahramanı olan Resim Heykel Müzesi, 8 yıldır kapalı. Çünkü restorasyonda. 1937’de Atatürk’ün talimatıyla Dolmabahçe’deki Veliaht Dairesi’nde kurulan müze, Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlı. Sekiz bin eserlik koleksiyonu, Türk sanat tarihinin temel taşı kabul ediliyor. 2006 yılında çatısını bile onaramayan müzeye hükümetten destek gelmiş, çıkan ödenekle restorasyon başlamıştı. İnşaat bir türlü bitmeyince geçen yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün müdahalesiyle müzenin kaderi değişti. Radikal’de çıkan Abdullah Kılıç imzalı haberden, müzeyi ziyaret eden Cumhurbaşkanı’nın taşınma kararı aldığını, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Denizcilik Müsteşarlığı’na bağlı 5 numaralı Antrepo’nun müzeye tahsis edildiğini öğrenmiştik. Tabii müzenin 75 yıllık mekanından ayrılacak olmasına tepki gösterenler de olmuş, bu küçük sarayın Cumhurbaşkanı’na tahsis edilmesi için müzenin çıkartıldığı görüşü dile getirilmişti.

 

Belki Veliaht Dairesi müzeye bağlı kalabilirdi ama buranın çağdaş bir müze için uygun olmadığı da açık. Yıllardır İstanbul Bienali dahil pek çok sanat etkinliğini ağırlayan 5 numaralı Antrepo’nun bu işe tahsis edilmesi de akla yatkın. Yanındaki İstanbul Modern’le bir ‘müze adası’na dönüşecekler. Tabii, Galataport projesinin bu iki müzenin geleceğini nasıl etkileyeceği hala tam belli değil ve bu konuda elimizde sadece Başbakan Erdoğan’ın “İstanbul Modern kalacak” yönündeki eski açıklaması var.

 

Yeni müzemize dönecek olursak, Emre Arolat’ın şeffaf bir bina tasarladığını görüyoruz. Tüm duvarları soyulup sadece beton kolonlardan oluşan ızgara benzeri yapısı korunmuş. Emre Arolat, projeye dair hazırlanan metinde bu ızgara benzeri ‘grid’i koruyarak binanın kentsel bellekteki yerini ve Sedad Hakkı Eldem’in eski Türk mimarlığındaki ‘çatkı’ya yaptığı referansı koruduğunu anlatıyor…

 

Tüneller şeffaf olacak
Müzenin sergi salonları ise bulunduğu liman bölgesinden esinlenilerek konteynirlerden oluşturulmuş. Eserler küratörler tarafından dönemlerine göre gruplanarak bu konteynir salonlarda sergilenecek. İzleyiciler salonlar arasında şeffaf tüneller ve merdivenler aracılığıyla gezerken şehir manzarasını da izleyebilecekler. Giriş katında bir ‘anıtsal boşluk’ bırakılıp buraya dükkanlar, restoranlar, toplantı odaları vs konulacak, ziyaretçilerin burada zaman geçirmesi sağlanacak.

Binanın caddeye bakan cephesinin ise, ‘media-mesh’ denilen bir tür görüntülü duvarla kaplanması planlanıyor.

 

Modern ve klasik Türkiye resmini ağırlayacak ‘çağdaş’ bir müze tasarlanmış. Tabii bu müzenin yapılması için gerekli kaynak henüz ortada yok. Ne var ki Başbakan Erdoğan’ın da projeyi görüp onayladığı söyleniyor ve Mimar Sinan Üniversitesi artık sürecin başlamasını bekliyor

Radikal, Haber: Cem Erciyes,22.09.2012

EFES KAZILARINDA BİR İLK...

 

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'ndeki 177 yıldır kazıların yapıldığı Efes antik kentinde bulunan ve konut olarak kullanıldığı belirlenen 1500 metrekarelik yapıda 800 sikke ve demir kılıç bulundu. Efes'teki kazılarda ilk defa demire rastlandığı bildirildi.

Efes antik kenti kazı ekibinin Meryem Kilisesi yanındaki jeofizik araştırmasında 1500 metrekarelik bir yapı bulundu. Birçok ilki içinde barındıran yapı, bu yıl yapılan kazılarla büyük bölümü gün ışığına çıkartıldı. Erken Roma Dönemi'ni yansıtan farklı bir mozaiklerin bulunduğu yapıdaki kazılarda 800 sikke ile ilk defa demir bir kılıç bulundu. İçinde biri 80, diğeri 100 metrekarelik iki ayrı mozaik dikkati çeken yapıdaki kazının önümüzdeki yıl tamamlanması bekleniyor.

Ortaya çıkarılan yapının Efes'li bir aristokratın evi olabileceğini söyleyen Kazı Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstatter, şu ana kadar yapılan kazılarda yapının çeyreğini oluşturacak bölümün açığa çıkarıldığını söyledi. Doç.Dr. Ladstatter, "Meryem Kilisesi'nin güneyinde kalan yapı belki de çok zengin biri veya çok misafir gelen büyük bir ailenin konutuydu. Sahibini belirlememiz zor. Ancak bildiğimiz bir şey 400 yıldan 700 yılına kadar bu ev yaşamış. Yapı konut olarak kullanılmış. Yapı son derece lüks bir şekilde donatılmış. 80 metrekare büyüklüğündeki opus sectile tabanı, duvar resimleri ile dekore edilmiş yemek salonu ve kabul odasıyla birlikte 100 metrekarelik bir mozaik taban açığa çıkarıldı. Yamaç evlerde ilginç mozaikler var. Ancak burada erken Roma Dönemi'ni yansıtan çok ilginç ve çok renkli farklı mozaikler var. Mozaiklerde kullanılan malzemeler bu yöredeki mermerlerden yapılmış" dedi.

Doç.Dr. Ladstatter, evdeki buluntulardan sahibinin yüksek statüde biri olduğunu anladıklarını ifade etti. Doç.Dr. Ladstatter, "Örneğin demir bir kılıç bir nişan gibi kabul odasının duvarına asılı idi. Çok sayıda bronz ve küçük giysi parçası ile yaldızlı toka, 800 sikke diğer buluntular. Geç 7'nci yüzyılda yapı bir depremle yıkılmış ve bir yangın da geçirmiş" diye konuştu.

Yapının üzerine Orta Çağ'da bazı bölümler eklenerek tahıl deposu olarak kullanıldığını söyleyen Doç.Dr. Ladstatter, "Yapının duvarı üzerine sonradan yerleştirilen yuvarlak planlı yapı 12'nci ve 14'üncü yüzyılda tahıl deposu olarak işlev görmüş. Buradaki kazı için özel bir sponsor bulduk. Kazıyı gelecek yıl tamamlamayı düşünüyoruz. Kazı tamamlandığında ortaya çok farklı bir yapının çıkacağını düşünüyoruz" dedi.

Samanyolu Haber, 22.09.2012

KİBYRA ANTİK KENTİNDEKİ KAZILAR

 

Gölhisar İlçesi'nde bulunan ve gladyatörler şehri olarak bilinen Kibyra antik kentinde yürütülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümü tamamlandı.

 

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kibyra Antik Kenti Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Şükrü Özüdoğru, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl 70 kişilik bir ekiple yürüttükleri kazılarda daha çok koruma, onarım ve sergileme çalışmalarına ağırlık verdiklerini söyledi.

 

Bu yılki kazı çalışmalarında yeni alanlardan kentin ana caddesine inen merdivenler açıldığını ifade eden Özüdoğru, iki büyük yapı olan stadyum ve odeon alanında ise kazı çalışmalarının tamamlandığını belirtti.

 

Stadyumun doğu tarafındaki kısmı açtıklarını ve onarım yaptıklarını anlatan Özüdoğru, odeon yapısının ise tamamen önünün açıldığını ve kazısının bitirildiğini kaydetti.

 

Kazısı bitirilen yapıların restorasyon çalışmalarının başlayacağını dile getiren Özüdoğru, şöyle devam etti: “Agorada korumaya yönelik çalışmalarda mozaik zemin döşemeyi tamir ettik. Kentin ana kanalizasyon sistemini temizleyerek, gezilebilecek şekilde sergiye açtık. Onun dışında tatlı ve atık su sistemlerinin restorasyonlarını tamamladık. Özellikler Geç Roma Dönemi’ne ait hem atık hem de tatlı su sisteminin konservasyonu tamamlanarak koruma altına alındı. Odeonun önünde yer alan Roma hamamında ise çalışmalar bitirildi ve sergiye açıldı.”

 

Özüdoğru, yapılan kazılarda Roma dönemine ait günlük yaşamda kullanılan kaplar, seramik kırıntılar, sikkeler, gözyaşı şişeleri gibi buluntuların da ortaya çıkarıldığını belirtti.

 

Bu yıl Batı Akdeniz Kalkınma Ajansınca (BAKA) kentin tanıtımı için projelerin yapıldığını ifade eden Özüdoğru, şunları kaydetti: “BAKA’nın kentle ilgili projesi var. Bunun birinci ayağını kültür projesi oluşturuyor. Proje kapsamında kentin tanıtımına ağırlık verilecek. Kentin yapılarının önüne İngilizce ve Türkçe tanıtıcı levhalar konulacak. Bu şekilde yapıyla ilgili bilgilendirme yapılacak. Bunun yanında çevre kavşaklara Denizli, Fethiye ve Söğüt yönlerinde 17 tane bilgilendirici totem kurulacak. Projenin ikinci ayağında ise Türkiye’nin yerinde sergilenen en sağlam mozaiği ile ilgili restorasyon ve sağlamlaştırma çalışmaları yapılacak.”

 

Özüdoğru, bu yılki kazıların genel olarak verimli geçtiğini vurgulayarak, “Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, Burdur Valiliği, belediye, kaymakamlıklar, BAKA ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne verdikleri desteklerden dolayı teşekkür ediyorum” dedi.

haberler.com, Haber: Volkan Poliçe, 22.09.2012

ATASOY, HAREM'İN EKONOMİSİNİ ANLATTI

 

 

Türk ve Osmanlı Sanatı Uzmanı Prof.Dr. Nurhan Atasoy, tarihe ışık tutan kitaplarıyla seramik, çini ve tekstil gibi birçok sektörü de katkı sağlıyor. Son kitabıyla Harem'in ekonomik dünyasına da göz atan Atasoy, “Padişahların sonsuz harcama yetkisi yoktu" dedi

Türk ve Osmanlı sanat tarihi denildi mi, hemen kendisine başvurulan Prof.Dr. Nurhan Atasoy, ekonomik pencereden bakıldığında da zengin bir kaynak girişimcisi. Hayatında ilk kez sanat tarihine ekonomi cephesinden bakarak bir röportaj veren Atasoy, yazdığı onlarca kitabın, hangi sektörlere katkıda bulunduğunu anlattı. Özellikle İznik Çinileri ve İpek üzerine yazdığı iki kitabın seramik, çini, tekstil ve kumaş sektörlerini canlandırdığını belirten Atasoy, “Herkes para kazandı ama ben kazanamadım" diyor.

Son yazdığı "Harem" kitabıyla da Osmanlı haremlerine ışık tutan Atasoy, bize "Harem'in Ekonomisi"ni de anlattı. Atasoy, padişahların nasıl para kazandığını, Harem'de en çok maaşı hangi kadınların aldığını irdeledi.

* Yeni kitabınız “Harem" üzerine oldu. Hocam, mesela Harem'in bir bütçesi var mıydı?
Harem'in büyük bir bütçesi, herkesin aldığı bir maaş ve para vardı. Hediyeler konusu yanında, yüksek maaş alan kadınların satın almaları vardı.

* En yüksek maaşları kimler alırdı?
Hasekiler, valide sultanlar, padişahların sevdiği kadınlar ki, bunlar her zaman değişirdi. Onlar paralarını biriktirirler, bunları da hayır işlerine, cami, köprü, hamam yapımı gibidir. Mesela, Sultanahmet'teki Haseki Hamamı, Hürrem Sultan yaptırdı. Çok nefistir. Mihrimah Camii de Kanuni'nin kızı tarafından yaptırıldı. Bunları yaptırırken, Saray'dan izin alıyorlardı.

* Padişah'ın sonsuz bir harcama yetkisi var mıydı?
Hayır, o kadar da değildi. Parayı bazı kurallar ve gelenekler içinde harcıyorlardı. Özel gelirleri de mevcuttu. Mesela, bahçelerden gelen gelen paralar vardı. Osmanlı saray bahçelerinden gelen sebze ve meyve paraları, pazarlarda satılıp, geliri padişahın özel kasası, Cebi Hümayun'a giriyordu.

Yine, bazı padişahların özel becerileri vardı. II. Mahmut, çok güzel yüzük kakıyordu. 'Hakkak'tı kendisi. Yüzükler, pazarda satılıyordu. Onun parasını da yoksullara 'sadaka' olarak veriyordu.

* Kanuni, çok güzel yüzük işlermiş. Kuyumculuktan para kazanıyor muydu?
Bu yüzüklerin dışarıya satıldığına dair hiçbir kayıt görmedim, onun için bilinmiyor. Gümrük, vergi gelirleri de belirli yerlere harcanıyordu. Bir kısmı padişahın özel geliri oluyordu.

* Padişahların başka gelirleri nasıl oluşuyordu?
Halil Hoca üzerinde çok çalıştı. Osmanlı kumaşlarından da gelir elde ediliyordu. Pek çok kumaşta mühürler gördüm. Resimlerini çektim. Bunların gümrük damgası olduğunu belirledim. Mesela, bunlardan İtalya'daki Floransa Barcello'da rastladım.

* Kumaş atölyelerini devlet mi kontrol ediyordu?
Evet. Atölyelere iş veriliyor, özel sektör gibi çalışıyorlardı. Çoğu zaman saraya iş yaptıklarından onları kadılar kontrol ediyordu. İznik'te de öyleydi. İnşa edilen yapılar için çiniler sipariş ediliyordu. Bazen ödemelerde sıkıntılar yaşanıyor, sıtma vakaları görülüyordu. İznik çinilerinin sonu da öyle geldi. 17'inci yüzyılın sonuna doğru paralarını alamadıklarından halka tabak, çanak yaptılar ama kurtulamadılar.

* Osmanlılar için çalışmak nasıl bir şey?  
Herhalde Osmanlılar'ın kölesiyim. Osmanlı'yı çok cephesinden çalıştım. Onun için bir birleştirici görüşüm var.

* Hep yalnız mı çalışıyorsunuz?
Geçmişte hep bir asistanım olurdu. Fakat, gece de çalıştığım için onlarla zamanımı ayarlamak zor oluyor. O yüzden yalnız çalışmayı tercih ediyorum.

* Siz aslında bir sanat girişimcisisiniz. Para kazanabiliyor mu?
Yaptığım işler, çok yönlü. Topkapı Sarayı olsun, başka müzeler olsun, üniversiteler olsun sürekli çalışmanın içinde oldum. Bugüne kadar hiçbir para talep etmiyorum. Almıyorum.

* Neden ücret talep etmiyorsunuz?
Ben müzelerin içinden gelmiş, oralardaki bürokrasiyi bilen bir kişiyim. 10 kuruş çıkarmak için o kadar çok uğraşılır ki. Böyle bir para ödeme alışkanlığı da yoktur.

* Yayınladığınız kitaplarla Türk ekonomisine reel anlamda nasıl katkılarda bulundunuz?
İki kitapla ekonomiye gerçekten büyük katkılarda bulundum. Birisi İznik kitabıdır. Kitap Türkiye'de yayınladığı anda bütün seramikçilerin hayatı değişti. İznik Vakfı bundan sonra kuruldu. Bütün atölyeler, bu kitabı “örnek defteri" olarak kullandılar. Büyük seramik firmaları da buna dahil. Bugün gördüğünüz bütün Osmanlı desenleri, üretilen seramikler ve çiniler o kitaptan yararlanarak bir yere geldiler.

* Yaptığınız katkıyı nasıl ölçebiliriz?
Aslında bu tam bir tez konusu bile olabilir. TÜSAV'a gittiğimde Kütahyalı seramikçiler, hemen koşup geliyor, elimi öpüyorlardı ve “Siz bizim hayatımızı değiştirdiniz" diyorlardı.

* Bütün modeller ve desenler uygulandı mı?
Tabii, hepsi uygulandı. Ve açıp onlardan sipariş alıyorlardı. Kütahya'da böyle, İznik'te de böyle. Özellikle İznik Vakfı kurulduktan sonra o bölgede seramik ve çinicilik çok gelişti. Avrupa'da İznik eserlerinin fiyatları yükseldi.  

* Ekonomiye katkı sağlayan ikinci kitabınız hangisi oldu?
“İpek" kitabım oldu. Tam 13 yılda hazırladım. Tekstile ve özellikle de ev tekstiline bu kitabın katkısı çok fazla oldu. Kitapta, Osmanlı ama saray kalitesindeki kumaşlar yer alıyor. Dünyada hiçbir yerde bu kadar zengin koleksiyon yok. Ama kumaş, parça olarak az var. O kumaşlar dünyaya yayılmış, özellikle Rusya'ya gönderilmiş kumaşları kitaba aldım.

Kaftan tipi giysiler için kumaş satın alıyorlardı. Mesela, Mardin perdesi. Mardin'e gittim, Süryani Kilisesi'nde 17'inci yüzyıl tarihli bir kilisede böyle perde buldum. Arşiv belgelerinde de 'Mardin perdesi' diye geçiyor. Birçok merkez var bunun yanında. Ama asıl merkez Bursa.

* Harem, “4 duvardan ibaret değil" diyorsunuz. Öyleyse Harem, tam anlamıyla nedir?
Harem'i anlamak için önce parça parça yaptırıldığını göz önünde tutmak lazım. Çünkü yer yok. Her gelen padişah bir ek yaptırmış. Harem alanı içinde kimisinde 300, kimisinde 500 kadın yaşıyordu. Buralarda da büyük bir mimari parçada görmek istediğimiz güzelliği her zaman bulamıyoruz. Mesela, Avrupa'daki bir sarayda mimari bir bütünlük vardır ve siz onu o bütünlük içinde görürsünüz. Topkapı'daki Harem'inde ise bir bütünlük yok.

* Tahtlar, genellikle nerelerde bulunuyordu?
Mesela, Padişah, Kandilli Bahçesi'ne gidiyor. Bir sedirde oturuyor ama depoda minderleri, yastıkları var. Göçebe kültürünün tekstil kültürüne dayalı olduğunu hatırlayın. O Osmanlı'da yaşıyor. Basit tahtaların üzerine minderler, yastıklar, şahane kumaşlar kullanıyor. Birdenbire o tahtadan yapı tahta dönüşüyor.

* Bu durumu, hangi kültürle izah edebiliriz?
Her yerde var taht. Biz fark etmiyorduk. Bağdat Köşkü'nün önünde bir havuz ve bir çıkıntı vardır. O da tahttır. Minyatürlerde var. Balkon gibi, havuzun üzerine uzanmış tahtalarda sediri var, orada oturuyor orası da taht işte.

* Harem'i de henüz tam anlamadık mı?
Hayır. Parça parça uğraşıyoruz. Osmanlı kumaşlarını görmeden bunu kime anlatabilirsiniz ki. Harem kitabında belki de ilk kez içinde yaşanan hayatı anlatacak unsurları ele aldım.

* Kitapları yayına hazırladınız, size hakkınız olan telif ücretini veriyorlar mı?
Hep büyük kitaplar yapıyorum, 'pahalı oluyor' dedim. 100 sayfalık kitaplar yapayım diye düşündüm. Ve bir yayıncıya teklif ettim. 2 bin lira verdi, kitap başına. Bunu hakaret telakki ettim ve kabul etmedim. Mesela, 20 bin lira almışım, onlar için çok para geliyor. Oysa, bu kitap için 3 yıl çalışmışım. Aylık düşünürsek kaç para ediyor? Ayda 150 lira gibi ediyor. Çok sinirlendiğim bir konu bu. Oysa bir kitabın 15 günde bitirilen dizaynına 10 bin lira veriyorlar.

Bugün, Haber: Perihan Çakıroğlu, 22.09.2012

MİLO VENÜSÜ'NÜ GERİ İSTEYELİM

 

 

Mersinli işadamı Erol Makzume oryantalist resmin ve özellikle ‘saray ressamı’ diye bilinen Fausto Zonaro’nun dünyadaki önde gelen uzmanlarındandır.

 

Makzume, ‘İtalyanlar Fransa’dan Mona Lisa’yı geri istiyor’ haberini okuyunca heyecanlanmış: “Louvre Müzesi’nin en ünlü eserlerinden biri Mona Lisa ise diğeri de Milo Venüsü’dür. İtalyanlar Mona Lisa’yı geri istiyorsa biz de Osmanlı topraklarından kaçırılmış Venüs heykelini isteyebiliriz.”

 

Makzume, Milo Venüsü’nün nasıl kaçırıldığını araştırıp bir de bununla ilgili bir makale kaleme almış: “1820’de Milos Adası’nda Yorgos Kentrotas adındaki bir köylü tarlasında çalışırken Yunan mitolojisinde Afrodit diye bilinen tanrıçanın heykeliyle karşılaşıyor. Kaidesindeki imza incelenince Antakyalı Alexandros’a ait olduğu anlaşılıyor. Ada açıklarındaki Fransız donanmasında görevli bir subay heykelden haberdar olup Fransız Büyükelçi’yi eserin Fransa’ya kazandırılması için ikna ediyor.”


Makzume’ye göre iş daha da ilginç bir hal alıyor çünkü heykeli satın alıp Fransa’ya yollaması için gönderilen Vicomte de Marcellus bir sürprizle karşılaşıyor. “Sultan II. Mahmud’un Ortadoğu donanmasında görevli sanatsever ve koleksiyoner Nikola Murusi adlı papaz, köylüden heykeli satın almış; Afrodit İstanbul’a gönderilmek üzere gemiye yükleme hazırlığında... 20 kadar Fransız askerle heykeli götüren adalılar arasında çatışma çıkıyor.”

 

Heykel zarar görüyor ve elma tutan sol kolu kopuyor. Fransızlar Yunanlı yetkililere büyük paralar ödeyerek satışı durduruyor. Hasarlı heykel Fransız l’Estafette korvetine 26 Mayıs 1820’de yüklenip Osmanlı gümrüğüne beyan edilmeden kaçırılıyor. Louvre Müzesi’nde altı ay süren bir restorasyondan sonra XVIII Louis’ye sunuluyor. O da heykeli müzeye bağışlıyor.”

Hürriyet, Haber: Gila Benmayor, 22.09.2012

TELMESSOS'UN İLK HARCI GÜNAY'DAN

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, önceki gün Muğla'nın Fethiye İlçesi'nde 2. yüzyılda yapılan 2 bin 500 kişi kapasiteli Telmessos Antik Tiyatrosu'nun restorasyonu için düzenlenen törene katıldı. Yaklaşık 5 milyon liraya mal olacak restorasyonda onarım işinin ilk kaya parçasını yerleştiren Bakan Günay, ilk harcı da koydu. Yüklenici firmanın çalışmaları bitirmesi için 2014 yılı Şubat ayına kadar süresi olduğunu dile getiren Bakan Günay, "Ama ben bu süreyi biraz uzun buluyorum. Bu nedenle biz bunu 2013 yılının Ekim ayında bitirmeyi hedefliyoruz. İnşallah bir yıl içerisinde Telmessos'un üzerindeki bu tozu kaldırıp, yaklaşık 2 bin kişinin dinletiler izleyebileceği bir kültür mekanını hep beraber ayağa kaldıracağız" dedi.

Yeni Asır, Haber: Erdoğan Cankuş - Mehmet Akdemir, 21.09.2012

ESERİ İÇİN TELİF İSTİYOR

 

 

Ecce Homo adlı İsa tasvirini restore etmeye çalışan İspanyol kadın, sayesinde ünlü olduğunu söylediği fresk için kiliseden telif istiyor.

 

80 yaşındaki Celia Giménez, kuzey İspanya ’daki Borja kasabasında bulunan kilise freskini kendi kafasına göre restore etmeye çalışmış, sonuçta İsa freski maymunu andıran bir görüntüye bürünmüştü. Guardian gazetesinden Barry Neild’ın haberine göre, “kontrolden çıkan” bu restorasyonun kilisedeki ziyaretçileri artırdığını gören Giménez, şimdi kiliseden telif istiyor.

Ağustos ayında çıkan haberlerden sonra Giménez’in eserini görmek isteyen pek çok kişi kiliseye akın etti. Adam başı 4 avro (yaklaşık 10 TL) vererek freski görmeye gelen ziyaretçilerin pek çoğu Hz İsa’nın yeni görüntüsüne kahkahalarla gülüyor. Öte yandan bazı kişiler de onu “kendi çapında bir şaheser” olarak tanımlıyor. Her halükarda, bir zamanlar sessiz sakin bir kasaba olan Borja, artık turistlerle dolup taşıyor.

‘Eserin’ sahibi Giménez de şimdi kendi hakkına düşen payı talep ediyor. Avukatı Enrique Trebolle, müvekkilinin elde edeceği geliri bağışlayacağının altını çizerek, “Giménez sadece kilisenin hukuk kurallarını uygulamasını istiyor” diyor. Oğlu kas atrofisi hastalığından muzdarip olan Giménez, elde edeceği gelirin tamamını bu hastalıkla mücadele eden kurumlara bağışlayacak.

Giménez “spontane ve iyi niyetli” olarak bu restorasyonu yapmaya karar verdiğinde İspanyol ressam Elias Garcia Martinez’in 19. yüzyılda yaptığı Hz. İsa freski, nem yüzünden bozulmuş ve yer yer dökülmüş durumdaydı. Giménez ceza almasa da, ressamın ailesi durumdan hiç hoşnut değil. Aile resimin “önceki şaşaasına” kavuşturulmasını isterken, Giménez’in mahvettiğini söyledikleri eser için hukuk mücadelesi başlatacaklarını duyurdular.

 

Bölgeye özel uçuşlar düzenleniyorÖte yandan insanlar, bütün alaylarına rağmen eseri benimsemiş gibi görünüyor. Ucuz biletler satan Ryanair havayolu şirketi, kiliseye en yakın olan Zaragoza şehrindeki havaalanına, bu resmi görmek isteyenler için özel uçuşlar koydu. Twitter ’da da @FrescoJesus adıyla açılan bir hesap, yeni eserin ağzından tweet’ler yapıyor. Profil bilgilerinde “Önceleri yakışıklı bir freskti, şimdi ise kirpiye döndü” yazan Twitter hesabının 7.171 takipçisi bulunuyor.

Radikal, 21.09.2012



16 - 22 Eylül 2012

BU KONAKLAR ONARILIYOR MU?

 

 

Malatya'da Beşkonaklar'ın karşısındaki eski konaklarda restorasyon çalışmaları devam ederken, bazıları çok ciddi anlamda yıpranmış olan konaklarda gereken onarımın yapılmadığı, sadece "yeni" bir görüntünün ortaya çıkması için çaba gösterildiği iddia ediliyor.

 

Semte adını veren ve yıllar önce restore edilen Beşkonaklar'da yapılan özenli çalışmanın, bu konakların karşı sırasında bulunan ve bu yıl çalışma yapılan konaklarda olmadığı, çok yıpranmış olan bu konaklarda sağlamlaştırıcı ve dayanıklılığı artırıcı bir işlem yapılmadığı, sıva ve boya ile görüntünün yenileştirildiği öne sürülüyor.

 

Bu arada Gündüzbey beldesinde sokak sağlıklılaştırılması çalışması kapsamında restore edildiği belirtilen özgün mimarili eski evlerde de dayanıklılığı artıracak onarımlar yapılmadığı, ahşap unsurların boya- vernik vs. ile yenileştirilmeye çalışıldığı eleştirileri dile getirilmişti.

Malatya Haber, 21.09.2012

EFES ANTİK TİYATRO HAYATA DÖNDÜ

 

 

İzmir’in Selçuk İlçesi Efes antik kentindeki 24 bin kişi kapasiteli, antik tiyatronun güçlendirme çalışmaları tamamlanırken, her yıl yüzbinlerce turistin ziyaret ettiği tarih hazinesinin korunması için önlemler alınmasını istedi. Uzmanlar, konser ve gösterilerde seyirci kapasitesinin 2200 kişi ile sınırlı tutulması ve ses düzeni kurulmamasını önerirken çok özel bir konsere özel izin çıktı. 28 Eylül'de Berlin Filarmoni Orkestrası özel izinle burada konser verecek.

 

İmparator Cladius döneminde inşa edilmeye başlanan ve MS 117 yıllarında tamamlandığı belirtilen, çok süslü ve üç katlı sahne binası 24 bin kapasiteli oturma basamaklarıyla antik dünyanın en büyük tiyatrosunun restorasyonunu yürüten ekibin başı Türk Restoratör Mimar Esin Tekin, bu süreçte bir çok koruyucu müdahalelerin yapıldığını söyledi. Tiyatronun özgün malzemesinin güçlendirildiğini söyleyen Restoratör Mimar Esin Tekin, bundan sonra korunması için de bazı önlemler alınması gerektiğinin altını çizdi. Esin Tekin, “Tiyatronun gördüğü yıkım nedeniyle statik yapısının sağlamlaştırılmasını yaptık. Yapının uzun yıllar daha ayakta kalması için koruyucu tedbirler aldık. Efes Festivali'ne, İzmir Kültür Sanat Festivali'ne ev sahipliği yapan, birçok ünlünün konserler verdiği antik tiyatronun yaşatılması için kullanılması gerekir. Ancak bunu yaparken çok dikkatli ve kısıtlayıcı tedbirler alınmalıdır. Örneğin kişi sayısı 2200 ile sınırlandırılmalı, ses güçlendiriciler kullanılmamalı, büyük dekorlar kurulmamalı. Çok hassas yapıya günlük turizm hareketliliğinden daha fazla zarar verecek hareketlilik olmamalıdır. Tiyatronun içindeki yürüyüş yollarını düzenleyerek mümkün olduğunca tarihi dokuya zarar verilmemesi için çaba gösteriyoruz. Giriş çıkışlar ve yürüyüş yollarının sadece tiyatro için değil, Efes antik kentinin tümü için düzenlenmesi gerekir” dedi.


Kazı başkanı, Avusturya Arkeoloji Enstitüsünden Doç.Dr. Sabine Ladstötter, dört yıl önce başlayan çalışmaların bu ayın sonunda tamamlanacağını söyledi. Doç.Dr. Sabine Ladstötter son yıllarda artan kruvaziyer turizmiyle Kuşadası ve İzmir'e yanaşan gemilerden inen yüzbinlerce turistin mutlaka Efes Antik Kenti ve buradaki antik tiyatroyu gezmek istediğine dikkat çekti. Doç.Dr. Ladstötter bu talebin karşılanması için turistlerin daha fazla ziyaret noktasına yönlendirilerek antik tiyatro üzerindeki ziyaret baskısının azaltılmasını önerdi, “Efes antik kentinin ve tiyatronun korunması, daha fazla yıpranmaması için başka bir sistem geliştirerek ziyaret edilebilecek nokta sayısını çoğaltmalıyız. Bu yerlere grupları isteklerine göre yönlendirmeliyiz. Örneğin dini mekanları ziyaret etmek isteyenlere kiliselere kültürel mekanları ziyaret etmek isteyenleri tiyatroya yönlendirmek gibi. Turist nereyi gezmek, nereye ilgi göstermek istiyorsa oraya yönlendirmeliyiz. Bunun için ziyaret edilebilecek yer seçeneklerini çoğaltmalıyız. Antik kent ve tiyatroyu gelecek kuşaklara daha fazla tahrip olmadan bırakmak için sağlamlaştırma ve dayanıklı hale getirilmesi gerekir. 117 Yıl önce başlayan kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin bir bölümü çok iyi restore edilip, korunmasına karşın, bazıları iyi koşullarda değil. Bunların acilen korunmaya alınması gerekir” dedi

 

Bugüne kadar dünyanın en ünlü orkestraları, Sting, Elton John, Joan Baez, Mikis Theodorakis, Ray Charles, Jose Carreras gibi dünya starlarına ev sahipliği yapan Efes Antik Tiyatrosu şimdi de Berlin Flarmoni Orkestrası'nı ağırlamaya hazırlanıyor. Dört yıldır kazı ve restorasyon çalışmaları sürdürülen Efes Antik Tiyatro'nun belli bölümleri, 26. Uluslararası İzmir Festivali özel konseri için açılacak. Dünyanın en iyi orkestralarından biri olarak kabul edilen, Sir Simon Rattle yönetimindeki Berlin Filarmoni Orkestrası (Berliner Philharmoniker) 28 Eylül Cuma günü saat 20.00'de Efes Antik Tiyatro'da çalacak. Dünyanın hayran olduğu harika kardeşler Efe ve Fora Baltacıgil konsere solist olarak katılacak. Kazı Heyeti ve Efes Müzesi Müdürlüğü Antik Tiyatronun kendilerince saptanan belli bölümlerinin sadece bu konser için açılabileceğini Bakanlığa bildirdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın özel izniyle Antik Tiyatro Berlin Filarmoni Orkestrası Konseri için açıldı.


Efes antik kentinin en iyi korunan ve en etkileyici yerlerinden biridir. Hellenistik dönemde inşa edilen, MS 1. yüzyılda tamamlanan tiyatro 24 bin kişi kapasitelidir. Claidus zamanında genişletilen, imparator Trajan zamanında tamamlanan Tiyatro geç Roma devrinde gladyatör dövüşlerine sahne oldu.

Hürriyet, Haber: Latif Sansür, 21.09.2012

ANTİK DÖNEMİN EN BÜYÜK MASKLARI BULUNDU

 

 

Stratonikeia antik kenti kazı başkanı Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölüm Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, bugüne kadar birçok kazı alanında değişik maddelerden mask bulunduğunu söylerken, bu büyüklükte, bu kadar erken tarihe ait ve bu kadar fazla ilk defa Stratonikeia antik kentinde yapılan kazılarda ortaya çıktığın söyledi. Doç.Dr. Söğüt, “Bulunan maskların arasında, Tanrı Dionysos’un tiyatro ve eğlence sahnelerinde görülen figürler var. Bunlardan özellikle Satyr ve Silenler çok tipik. Bunların dışında, arasında Artemis’in de olduğu antik dönemde çok sevilen tanrı ve tanrıçalar da var. Antik tiyatronun kazılarında ilk defa bu kadar çok heykel sanatının en güzel işçiliğini ortaya koyan masklar bulundu. Yaklaşık 2300 yıllık olduğu tahmin edilen ve şimdilik 15 tane olan masklar, Anadolu, Hint ve Arap toplumlara ait insanların betimlemesi şeklinde. Masklar genellikle trajedi ve komedi içeren figürlerden oluşuyor” dedi.

 

Stratonikeia antik kenti kazı Başkanı Söğüt, bulunan maskların antik dönem mimarisi ile ilgili ipuçları da verdiğini belirterek, “Bunlar tiyatroda bulduğumuz yazıtlar ile birebir aynı. 15 bin kişilik antik tiyatronun restorasyonunun tamamlanmasının ardından kazılarda ortaya çıkan masklar tiyatronun girişinde sütunları ve tüm üst yapısı ile birlikte yerlerine konulacak. Bulunan masklar antik dönem mimarisi ile ilgili yeni sonuçlar da ortaya koyuyor ve şimdiye kadar söylenenler değişiyor. Antik dönemde tiyatroya gelen dönemin zenginleri ve elit tabakası, girişte yer alan bu maskların arasından geçerek tiyatroya geliyordu. Kazılarda ortaya çıkarılan masklar yine tiyatro girişinde gelen ziyaretçileri karşılayacak. Stratonikeia’da yerin altı ile üstü barışık ve burası yaşayan bir arkeoloji kenti. Gören herkes buraya hayran kalıyor. Bana göre hayran olmakta çok da haklılar. Her geçen gün ortaya çıkan eserler ile bu daha da perçinleniyor” diye konuştu.

Yenigün, 20.09.2012

MİLAS'TA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

 

Milas'ta Türkiye Kömür İşletmeleri'ne ait ocakta mezar yapılarına rastlanmasının ardından başlatılan kazı çalışmalarında bir dönem çalışan arkeoloğun depo olarak kullandığı evde çok sayıda tarihi eser bulundu.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, bir istihbaratı değerlendiren Milas Jandarma Bölük Komutanlığı'na bağlı ekipler, ilçeye bağlı Pinar Köyü'nde muhtarlığa ait lojman olarak yapılan ve kaba inşaatı henüz tamamlanmış evde arama yaptı.

 

Milas Müze Müdürlüğü yetkililerinin de katıldığı aramada, kutular içinde küçük heykelcik, günlük yaşamda kullanılan eşyalar, 300'ün üzerinde sikke ve bir el yazması Kur'an-ı Kerim ele geçirildi. Evin, Türkiye Kömür İşletmeleri'ne ait ocakta mezar yapılarına rastlanmasının ardından başlatılan kazı çalışmalarında 2010 ve 2011 yıllarında görev alan H.E. adlı arkeolog tarafından depo olarak kullanıldığı öne sürüldü. Ev içindeki tarihi eserlerin ise kutulandığı ve kutuların üzerine, içinde hangi parçaların bulunduğunun yazılı olduğu görüldü.

 

H.E'nin görevine geçen yıl son verildiği ve bunun üzerine işe geri dönmek için hukuki mücadele başlattığı öğrenildi. Jandarma ekipleri H.E'nin yakalanması için çalışma başlattı.

 

Pinar Köyü Muhtarı Ömer Kıvrak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, H.E'nin daha önce Hüsamlar Köyü'nde bir evde ikamet ettiğini anlattı. Kıvrak, H.E'nin kaldığı evin istimlak edilerek yıkılması yönünde karar alındığını, bunun üzerine H.E'nin kendisinden, köy lojmanı olarak yapılan ancak kaba inşaatı bitmiş evi depo olarak kullanmayı istediğini söyledi.

Yardımcı olmak amacıyla evi H.E'ye tahsis ettiklerini belirten Kıvrak, "Ortaya çıkan tablo bizi şok etti" dedi.

 

Milas Müze Müdürü Sinan Özbey de eserler tek tek inceledikten sonra hangi döneme ait olduklarının belirleneceğini söyledi.

Manşet Gazetesi, 20.09.2012

ABD'Lİ ARKEOLOG KERKENES HARABELERİNİ 19 YILDIR KAZIYOR

 

Chicago Üniversitesi'nden ABD'li Arkeolog Dr. Scott Branting, Yozgat'ın Sorgun İlçesi'ne bağlı Şahmuratlı Köyü'ndeki Kerkenes Harabeleri'nde 19 yıldır kazı çalışmalarında yer alıyor.

 

Branting, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1993 yılında Şahmuratlı Köyü Kerkenes Dağı üzerindeki bir zamanların demir çağ başkentinde çalışmalara başladığını söyledi.
 
Tarihi alanın arkeologlar için sırlarla dolu bir yer olduğunu anlatan Branting, ''19 yıldır bu tarihi yerde kazı çalışması yapıyorum. Burada yaptığım çalışmalarla emekli olmak istiyorum. Bu tarihi doku içerisinde birden fazla çağın kalıntılarını görmeniz mümkün değil. Burada MÖ 600 yıllarında bir medeniyetin yaşadığını söylemek mümkün''dedi.

 

Şahmuratlı Köyü'nün dünya çapında öneme sahip bir kültürel miras yerleşimine sahip olduğunu anlatan Branting, yaptıkları araştırmalarda bir çok bulguya rastladıklarını bildirdi.

 

Yapılan kazı çalışmaları sırasında MÖ 600 yıllarına ait kovanlı demirden yapılmış ok uçları ve ocak bulduklarını anlatan Branting, bölgenin MÖ 547 yılında Persler tarafından zapt edildiği, halkının esir alınarak kentin yakıldığı ve surlarının yıkıldığı bulgusuna ulaştıklarını ifade etti.

 

Arkeolog Scott Branting, kazı çalışmaları sırasında bulunan bir adet fildişi süsleme parçasının Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilendiğini, bazı eserlerin de Yozgat Müzesi'nde bulunduğunu vurguladı.

 

Branting, bölgede yaşayan medeniyetlerin büyük bir yangın olayının geçirdiği bulgusuna da ulaştıklarını hatırlatarak, buldukları tarihi eserlerin demir çağ dönemine ait bulgulardan oluştuğunu dile getirdi.
               
Kazı ekibi başkanı Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç.Dr. Abdulkadir Baran da daha önce bölgede İngiliz ve Amerikalı araştırmacıların çalıştığını belirterek, İngiliz ekibin işlerini tamamlamasının ardından Muğla Üniversitesi olarak kendilerinin göreve geldiğini söyledi.

 

Kazı çalışmalarına tekrar başlayacaklarını anlatan Baran, ''Arkeolog Dr. Scott Branting ile elimizdeki bütçe imkanlarına göre kazı çalışmalarımıza devam edeceğiz. Kendisiyle oldukça uyumlu şekilde çalışıyoruz. 2 yıl boyunca toplamda 25 kişilik bir ekiple çalışacağız. Ağırlıklı çalışma noktalarımız, geçen yılki ekibin yaptığı çalışmaların devamı şeklinde olacak. Onların eksik bırakıp tamamlayamadıkları işleri tamamlayacağız'' dedi.

 

Ziyaretçilerin tarihi alana daha rahat ulaşabilmesi için yön levhaları yapacaklarını vurgulayan Baran, şöyle devam etti:

''Kerkenes çok büyük bir kent. 1.5 kilometre eni 2.5 kilometre uzunluğu olan toplam 7.5 kilometre sur uzunluğu bulunan Anadolu'nun en büyük kenti şu an. Erken dönemlerdeki en büyük Anadolu kentidir. Tabii sonraki Roma kentleri, klasik kentler ayrı. Burası Anadolu'nun yerli insanlarının yaşadığı bir yer. Persler gelmiş, MÖ 600 yıllarında Firigler tarafından kurulmuş bir kent.

Kurulmasının üzerinden 50-60 yıl geçmesinin ardından büyük bir savaş yaşamış ve çıkan yine çok büyük bir yangınla kent tahrip olmuş. Yani kent bu 6. yüzyılın  başlarındaki dokusuyla kalmış. Bu yüzden arkeolojik anlamda dünyanın en önemli merkezlerinden birisi. O dönemi, o dokuyu burada rastladığımız izlerden görebiliyoruz.''

Akşam, 20.09.2012

DÖNMEZ'İN YENİ HEDEFİ AYVALIPINAR HÖYÜK

 

Doç.Dr. Şevket Dönmez, sistematik arkeolojik kazılarda Ayvalıpınar ile Assur ticaret kolonisi olan Turhumit eşliği sorusuna çözüm getireceklerini açıkladı.

 

Amasya Oluzhöyük’te 6 yıldır arkeolojik kazı yapan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez, aynı bölgede bulunan Ayvalıpınar’da yakın gelecekte başlayacakları sistematik arkeolojik kazılarda Ayvalıpınar ile Assur ticaret kolonisi olan Turhumit eşliği sorusuna çözüm getireceklerini açıkladı.

 

Oluzhöyük’ün 6 kilometre güneyinde, Amasya Ovası’nın küçük bir modeli özelliğindeki Gediksaray Ovası’nın orta kesiminde yer alan Ayvalıpınar Höyüğü’nün sınırları henüz belirlenememiş aşağı kenti ile Amasya’nın en önemli antik yerleşimlerinden birisi olduğunu belirten Doç.Dr. Dönmez, “Bugüne değin sistematik arkeolojik çalışmalar gerçekleştirilmemiş olmasına karşın yerleşmeden geldiği bilinen ve Amasya Müzesi’nde korunmakta olan taş bir silindir mühür ile kabartmalı bir Hitit çömlek parçası Ayvalıpınar’ın Anadolu arkeolojisindeki önemine işaret etmektedir. MÖ 1950-1750 yılları arasında Kuzey Mezopotamya’daki Assur ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) merkezli bir ticaret dönemi yaşayan Anadolu’da yazının başlaması ve anıtsal mimarinin ortaya çıkması gibi önemli gelişmeler olmuştur. Söz konusu ticaret döneminde Assurlu tüccarların çok yoğun bir bakır ticaret hacmine sahip olduğu Hitit dönemindeki adıyla Turmitta olan Turhumit’in yeri bugüne değin bulunamamıştır. Kültepe metinlerinde adı çok geçen kentlerden biri olan ayrıca Karum denilen bir alışveriş merkezine sahip Turhumit’in bir kralı ve sarayı olduğu bilinmektedir” diye konuştu.

 

Ayvalıpınar’ın silindir mühür ve kabartmalı çömlek parçası gibi dönemin özel ve belirleyici buluntularının yanı sıra eskiçağ bakır madeni yatakları ve üretim alanlarına sahip olan Merzifon Tavşandağı ile Gümüşhacıköy yöresine yakın konumu ile Karum içerdiği düşünüşen aşağı kentiyle Thurmit’le eşlenebilecek en uygun yerleşme durumunda olduğunu vurgulayan Dönmez, yakın gelecekte başlayacak sistematik arkeolojik kazılarda Ayvalıpınar-Turhumit eşliği sorusuna çözüm bulmaya çalışacaklarını kaydetti.

haberler.com, 20.09.2012

6 BİN YILDIR ÖYLECE DURUYOR

 

 

Bilim adamları, Cilalı Taş Devri'ne ait bir çene kemiğinde diş dolgusuna rastladı.

İtalya'nın Trieste kentinde bulunan Uluslararası Teorik Fizik Merkezi'nden Claudio Tuniz, yeni üretilen X ışını görüntüleme aracını kullanarak yaklaşık 100 yıl önce Slovenya'daki Lonche Köyü yakınlarında bulunan fosilleşmiş bir çene kemiğini incelediklerini belirtti.

Bölgede bulunan en eski insan kemiklerinden biri olan ve Trieste kentindeki bir müzede saklanan çene kemiğinin 24-30 yaşlarındaki bir erkeğe ait olduğuna işaret eden Tuniz, çene kemiğinin incelenmesi sırasında köpekdişlerinden birinde olağandışı bir maddeye rastladıklarını söyledi.

Dişin yüksek çözünürlüklü ve üç boyutlu görüntüsünü elde ettiklerini ifade eden Tuniz, dişte uzun dikey bir kırık saptadıklarını ve dentin tabakasına ulaşmak için diş minesinde geniş bir kavite açıldığını belirlediklerini ifade etti.

Kavite ile kırığın üst kısmının bir maddeyle kusursuz bir biçimde doldurulduğuna dikkati çeken Tuniz, kızıl ötesi spektroskopi ile yapılan incelemelerde dolgu malzemesi olarak balmumunun kullanıldığını ortaya çıkardıklarını belirtti.

Tuniz, bal ve propolis içeren balmumunun antibakteriyal ve enfeksiyon giderici özelliklere sahip olduğunu, diş dolgusu olarak kullanılmasının Cilalı Taş Devri insanları arasında ileri tıp bilgisine işaret ettiğini söyledi.

Tuniz, "Tarih öncesi topluluklar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, ulaştıkları nokta bizi o kadar şaşırtıyor. Günümüzde ancak ileri teknoloji kullanarak yapabildiğimiz bazı şeyleri onlar ilkel yöntemlerle başarmışlar" dedi.

Habertürk, 20.09.2012

BURSA'DA BİR TARİH DAHA GÜN YÜZÜNE ÇIKTI

 

 

'Yaşayan Müze Kent Bursa' hedefiyle şehrin dört bir köşesinde tarihi mirası canlandıran Büyükşehir Belediyesi, Bursa'nın Çekirge semtindeki Cıkcık Hamamı'nda da restorasyon çalışmalarında gün sayıyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Cık Cık Hamamı'nda yaptığı incelemelerde, tarihi değerlerin birer birer günyüzüne çıkarıldığını söyledi.

 

Büyükşehir Belediyesi'nin kentin kültürel mirasına sahip çıktığını söyleyen Başkan Altepe, "Bursa'nın köşe taşlarını, şehir ziynetlerini öne çıkarıyoruz. Osmanlı külliyelerini teker teker restore edip, bakımlarını yapıyoruz. 2 yıldır uzun uğraşlardan sonra külliyeleri Büyükşehir Belediyesi uhdesine aldık. Bu külliyelerin eksiklerini gideren faaliyetlerimizi sürdürüyoruz" dedi.

Başkan Altepe, Cıkcık Hamamı'nın tarihiyle ilgili bilgiler de vererek, hamamın Bursa'nın fethinden 30 yıl sonra 1366 yılında inşa edildiğini ve bölgedeki medrese öğrencileri ve çevredeki bekarlar tarafından kullanıldığını hatırlattı. Başkan Altepe, uzun yıllar deformasyona uğrayan Cıkcık Hamamı'nın komple ele alındığını ifade ederek, "Hamamın rekonstrüksiyon çalışmaları yapılıyor. Orijinaline yakın olarak dizayn edilen hamamın çevre düzenlemesinin de tamamlanmasıyla çalışmalarımız sona erecek. Son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Gerek iç, gerekse dış mekan düzenlemesiyle kısa zamanda Cıkcık Hamamı'nı hizmete açacağız" diye konuştu.

 

Hüdavendigar Külliyesi'nin bir parçası olan Cıkcık Hamamı, Osmanlı Sultanı Murad-ı Hüdavendigar tarafından 1366 yılında yaptırılan 1. Murat Camii'nin medrese olarak kullanılan üst katında eğitim gören talebelerin kullanması amacıyla yaptırıldı. Ücretsiz olması sebebiyle 'Gir-Çık Hamamı' olarak adlandırılan tarihi yapın günümüzde 'Cıkcık Hamamı' olarak biliniyor. Caminin üst katı 1914 yılına kadar medrese olarak kullanılırken, caminin hemen yanında bulunan ve önceleri öğrencilere, daha sonraları ise bekarlara hizmet veren hamam, zaman içinde deprem ve yangınlarda kısmen yıkıldı. Geçmişte hamam ve tuvalet olarak kullanılan yapıda yine hamam, tuvaletler ve abdest alma üniteleri yer alacak. Restorasyon çalışmaları kısa sürede tamamlanacak.

Bursa Hakimiyet, 20.09.2012

ÇAĞDAŞ SANATIN BÜYÜK KAYBI

 

 

Hasköy'deki eski Mayor Sinagogu'nda sergilenen 'molecular(ISTANBUL)' yerleştirmesine de imza atan çağdaş sanatın büyük ismi Serge Spitzer, hayata veda etti

 

Amerikalı sanatçı Sergi Spitzer, 1950 yılında Bükreş’te doğmuştu, New York ’ta yaşamaktaydı. Kuşağının önde gelen sanatçılarından biri olan Spitzer’in yapıtları MOMA’dan Folkwang Museum’a, Henri Moore Institute’dan Palais de Tokyo’ya kadar uzanan pek çok önemli sanat kurumunda ve müzede sergilendi, sayısız özel ve müze koleksiyonunda yer aldı.


Serge Spitzer, Harald Szeemann, Rene Block, Rudi Fuchs, Udo Kittelmann, David Elliott gibi çok önemli küratörlerle çalıştı, Documenta, Kassel, İstanbul , Venedik bienallerine katıldı. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde anıtsal yapıtlar bıraktı.


Spitzer’in İstanbulla tanışıklığı 1995’te İstanbul Bienali’nin küratörü Réne Block’un davetiyle başladı. Bienalde yer alan eseri, bugün ARTER’in koleksiyonunda yer alan, Aya İrini Müzesi’nin kubbesinin hemen altına, neredeyse gizleyerek yerleştirdiği altın ipliklerle dokunmuş bir halıydı.
O günden bu yana sürdü dostluğumuz... Serge Spitzer, bir İstanbul aşığıydı. Zaman zaman çok sevdiği bu kente gelir, biz İstanbulluların bile keşfedemediği yeni mekanlar, yeni tatlar keşfederdi. New York ’ta, Berlin’de, Sydney’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde Türkçe konuştuğunu duyduğunda hemen o insanlarla konuşmaya başlar, hatta hemen telefonu açıp benimle konuştururdu...


AB ’nin önde gelen sanat kurumlarıyla kalıcı işbirliği sağlamak amacıyla bir sanat merkezi kurma hayalimi 2009 yılının haziran ayında, işte böyle bir İstanbul ziyareti sırasında anlatmıştım Spitzer’e... Mekan olarak Hasköy’deki eski Mayor Sinagogu’nu düşündüğümü söylediğimde, o inanılmaz enerjisiyle hemen gidip mekanı görmek istedi. Ve hemen o anda oluşturdu ‘molecular(ISTANBUL)’ projesini... “Büyülü bir mekan burası, İstanbul için bir iş yapmak isterdim” dediğinde, hiç düşünmeksizin “Haydi” dedim, yapalım... Ve biz, iki arkadaş, hiç kimseden ve hiçbir kuruluştan destek almaksızın, sadece Musevi Cemaati’nin onayıyla kolları sıvadık. Eylül ayında ‘molecular(ISTANBUL)’ yerleştirmesinin açılışını, sanatçının her zamanki gizemli yaklaşımıyla neredeyse gizlice yapmıştık. Yine de ‘molecular(ISTANBUL)’, hem ulusal hem de uluslararası basının en seçkin yayın organlarında yerini buldu. 2009 yılı sonunda kapatmayı düşündüğümüz sergi, dünyadan öylesine büyük ilgi görmüştü ki 2012’ye kadar uzattık.


Sanat eleştirmeni Roger Bowen, yazısında “Keşke İstanbul kenti sahip çıksa, keşke Mayor Sinagogu olduğu gibi korunsa ve Serge Spitzer’in ‘molecular(ISTANBUL)’u sonsuza kadar İstanbul ’a armağan edilmiş eşsiz bir yapıt olarak kalsa” diyordu.


Evet, keşke, keşke, bu dünya çapındaki sanatçının yapıtı sonsuza kadar ilham verdiği kentte, İstanbul ’da kalabilseydi. Onun İstanbul ’a armağan ettiği bu olağanüstü yerleştirmesi Haliç ’in gizli bir kıyısından, Hasköy’den bakabilseydi İstanbul ’a...


Serge Spitzer, en son lansmanı, Art Basel’de yapılan ‘molecular(ISTANBUL)’ kitabının oluşumu sırasında gelebildi İstanbul ’a, 2010 yılının temmuz ayında ve dostlarıyla, en çok da serginin hazırlığı sırasında çok yakın dost olduğu Hasköylülerle buluştu. Ağustosta ise yedi yıl önce yenmeyi başardığı hastalığı tekrarladı... Ama hep yarattı, hep çalıştı, hiç hastalanmamışçasına ‘molecular(ISTANBUL)’ için projeler yapmayı sürdürdü.


Kendini biraz iyi hisseder hissetmez İstanbul seyahatini planladı. Londra ’da 3 Ekim’de açılacak sergisinden önce İstanbul ’a gelmek, dostlarıyla buluşmak, Hasköy’deki moleküllerine yeni bir yer bulmak dileğindeydi. Frankfurt Havaalanı’na kadar gelebildi... Doktorlarının çağrısı üzerine New York ’a geri dönmek zorunda kaldı... Geri döndükten iki gün sonra kaybettik Spitzer’i... Sanat dünyası çok önemli bir sanatçıyı kaybetti... İstanbul bir dostunu...

Radikal, Haber: Esra Nilgün Mirze, 20.09.2012

ATATÜRK'ÜN KAHVE İÇTİĞİ MEKAN YENİDEN YAPILACAK

 

Büyükçekmece Mimarsinan'da Mustafa Kemal Atatürk'ün 1937'de bölgeyi ziyaret edip kahve içtiği mekan orijinal haline dönüşüyor. Mekanı aslına uygun hale getirmeyi hedefleyen Büyükçekmece Belediye Başkanı Dr. Hasan Akgün, ilk önce Anıtlar Kurulu'na bu yerin tescilini yaptırdı. Daha sonra, tarihi mekanın yerine, geçmiş dönemde yapılmış olan İskele Restorant'ın yıkımına başlandı. Yıkımın tamamlanmasının ardından tarihi yerin bire bir aynısının yapılacağını belirten Başkan Akgün, "Yapılacak bu mekan, daha evvelden yaptırdığımız Atatürk heykeli ve yemek yiyip, kahve içtiği masa ve kişilerin birebir çalışması olan rölyefle bütünlük sağlayacak" diye konuştu.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 20.09.2012

LOUVRE'DAN SABANCI'YA TEŞEKKÜR

 

Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’nin 18 bin eseri barındıran İslam Sanatları Bölümü’nde 2008’den bu yana süren yenileme çalışmaları tamamlandı. Louvre İslam Sanatları Bölümü için müzeyle işbirliği yapan kurumlara teşekkür etmek amacıyla Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın ev sahipliğinde düzenlenen bir davet verildi. Davete, İslam Sanatları Bölümü’ne bilimsel, mesleki ve eğitsel konularda katkıda bulunan Sakıp Sabancı Müzesi adına SSM Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı da katıldı. Güler Sabancı, “ İslam Sanatları Bölümü’nün daha önce hiç sergilenmemiş eserlerle tekrar ziyaretçilerle buluşmasına katkıda bulunan kurumlar arasında yer alıyor olmamız, yakın ve uzun dönemli işbirliğimizin bir sonucudur” diye konuştu. Hat koleksiyonunun, 2000 yılında sergilenmesiyle başlayan Louvre ve Sakıp Sabancı Müzesi arasındaki işbirliği, 2008 yılında yürürlüğe giren ‘Kültürel ve Bilimsel İşbirliği Protokolü’nün imzalanmasıyla da pekiştirildi. Protokolle eşzamanlı olarak, ‘Louvre Koleksiyonlarından Başyapıtlarla İslam Sanatının Üç Başkenti: İstanbul , İsfahan, Delhi’ konulu sergi, SSM’de açılmıştı.

Radikal, 20.09.2012

OSMANLI ARŞİVİ TEK MERKEZDE TOPLANIYOR

 

Kağıthane'de, TOKİ'nin 165 milyon liralık yatırımla yaptığı Milli Arşiv Sitesi inşaatı yıl sonunda tamamlanacak. Binanın teşrif ve donanım işleminin ardından İstanbul'da 4 farklı mekanda tutulan 100 milyon belge, 370 bin defterden oluşan Osmanlı arşivi, siteye taşınacak. Taşınma işlemi 3 ay sürecek. İnşaatın tamamlanmasının ardından, Osmanlı Arşiv Sitesi'nin teşrif ve donanım işlemi yapılacak. Daha sonra da özel yöntemlerle güvenlik eşliğinde belgeler taşınacak. Sultanahmet ve Bağcılar'daki 4 farklı mekanda bulunan, padişah fermanlarından antlaşmalara kadar yaklaşık 100 milyon belge, özel yöntemler ve güvenlikle Kağıthane'deki siteye taşınacak.

Taşınma işlemine, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde görevli konservatörler ve uzmanlar nezaret edecek. 2013 yılı ortasında hizmete girmesi beklenen Milli Arşiv Sitesi sayesinde Osmanlı arşivleri tek bir merkezde toplanmış olacak.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 20.09.2012

"İNŞALLAH GELECEK YIL KAZI ÇALIŞMASI YAPILACAK"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ''Sepastapolis antik kentinde inşallah gelecek yıl kazı çalışması yapılacak'' dedi.

 

Günay, Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'nin açılışı için geldiği Tokat'ta, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Sulusaray İlçesi'nde bulunan Sebastopolis Antik Kenti kazı çalışmaları için yeterli kaynaklarının olduğunu belirterek, ''Sebastopolis'te kazı çalışmalarının başlaması gecikti. Bu sene oradaki buluntularla ilgili temizlik çalışması yapılacak. Sepastapolis antik kentinde inşallah gelecek yıl kazı çalışması yapılacak'' diye konuştu.

 

Mükemmel kazı çalışması için üniversitenin arkeolojik kazıya talip olması gerektiğini ifade eden Günay, şöyle konuştu: 
''Bakanlık ve müze elamanlarımız, çeşitli kazılarda bakanlık adına gözlemler yapıyorlar. Teşhir, tanzim çalışmalarına nezaret ediyorlar. Ayrıca onları müze denetiminde, kazı çalışması yapmasına verdiğimizde böyle personel sıkıntısı yaşıyoruz. Sanıyorum ki seneye ya bir üniversite talip olur ya da biz ekip takviyesi yapmaya çalışırız. Sebastopolis'te kamulaştırma çalışmaları kaynaklar ölçüsünde sürüyor. ''
 
Tokat'ta ve ilçelerinde bulunan tarihi kalelerde de çalışmaların yapıldığını belirten Günay, ''Zile, Niksar ve Tokat kalelerinde çalışmalar yapıyoruz. Türkiye'de çok kale var. Çok tarihi eser var. Hepsine elimizden geldiği kadar katkı yapmaya çalışıyoruz. Biz Tokat'taki eserlere proje veya uygulama düzeyinde kaynak ayırıyoruz. Son yıllarda Tokat'a 10 milyon lira kaynak ayırdık'' dedi.
        
-Sebastopolis Antik Kenti-        
Kuruluşu kesin olarak bilinmeyen Sebastopolis antik kentinin, bazı kaynaklarda milattan önce birinci yüzyılda kurulmuş olduğu belirtiliyor. Roma İmparatoru Trajan zamanında, milattan sonra 98-117 yıllarında, Pontus Galatius ve Polemoniacus eyaletlerinden ayrılarak Cappadocia (Kapadokya) eyaletine dahil edildiği bildirilen antik kentin, o dönem geçiş yolları üzerinde bulunması ve bugün de kullanılan termal kaynakları sayesinde 2000 yıl kadar önce Karadeniz'in en büyük 5 şehrinden biri olduğu anlatılıyor.

 

Roma İmparatorluğu döneminde çok az şehrin sahip olduğu zenginliğinin bir göstergesi olarak para basma yetkisine sahip olduğu ifade edilen Sebastopolis'in, büyük savaşlar, yıkımlar, afetler ve geçiş yollarının değişmesi sonucu eski önemini kaybettiği, zamanla unutulduğu kaydediliyor.

 

İlk kazı çalışmaları 1987-1991 yılları arasında yapılan, o tarihlerde yapılan kazılarda hamam, kilise ve mimari parçalar ortaya çıkarılan Sebastopolis antik kentinde, şehrin gün yüzüne çıkarılarak turizme kazandırılması amacıyla yıllar sonra yeniden çalışma başlatılmıştı. Geçen yıl antik kentte temizlik çalışması yapılmıştı.

Akşam, 19.09.2012

EFES KAZILARINDA 117 YILA ULAŞILDI

 

 

Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen Efes kazılarında 117 yıla ulaşıldı. Bu yılki kazı sezonunun uzun sürdüğünü belirten Avusturya Arkeoloji Enstitüsü ve Efes Kazıları Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstätter, çalışmalar hakkında bilgi verdi.

 

Ocak ayında başlanılan 2012 kazı sezonun toplam 11 ay devam edeceğini belirten Ladstätter, kazı sezonunun aralık ayında bitirileceğini kaydetti.

 

Bu yılki kazı sezonunun odak noktasını arkeolojik kazı çalışması, konservasyon ile ören yerinin sunumu ve tanıtılmasına yönelik çalışmalar oluşturduğunu belirten Ladstätter, Meryem Kilisesi’nin güneyinde kalan ve 1500 metrekare büyüklüğündeki yapının kazı çalışmalarına odaklandıklarını, şimdiye kadar yapılan kazı çalışmaları ile bu büyük yapının sadece çeyreğini oluşturacak bölümünün açığa çıkarıldığını kaydetti. Avusturya Arkeoloji Enstitüsü ve Efes Kazıları Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstätter; “Şüphesiz ki bu büyük yapı Efesli bir aristokratın konutu idi. 5. yüzyıl başında inşa edilen verulanus galerisi olarak adlandırılan yapı konut olarak kullanılmıştır. Yapı son derece lüks bir şekilde donatılmıştır. 80 metrekare büyüklüğündeki opus sectile tabanı, duvar resimleri ile dekore edilmiş yemek salonu ve kabul odasıyla birlikte 100 metrekarelik bir mozaik taban açığa çıkarılmıştır. Ayrıca kazı buluntuları evin sahibinin yüksek statüde biri olduğunu yansıtmaktadır. Örneğin demir bir kılıç bir nişan gibi kabul odasının duvarına asılı idi. Çok sayıda bronz ve küçük giysi parçası ile yaldızlı toka buluntuları elde edilmiştir. Geç 7. yüzyılda yapı bir depremle yıkılmış ve bir yangın da geçirmişti. Ortaçağda ise yapının belli bölümleri tarımsal amaçlı kullanılmıştır. Yapının duvarı üzerine sonradan yerleştirilen yuvarlak planlı yapı 12. ve 14. yüzyılda tahıl deposu olarak kullanılıyordu” dedi.

 

Efes’te çok mutlu olduklarını, her yıl 1.5 milyon avro kaynak geldiğini, bu yıl çok önemli sponsorlar olduğunu, ama bu sponsorlardan en önemli olanının Efes vakfı olduğunu ifade eden Avusturya Arkeoloji Enstitüsü ve Efes Kazıları Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstätter, “Antik Efes Kent merkezinin ortasında bulunan ve Serapis olarak adlandırılan anıtsal tapınağın 20. yüzyılda kazısı yapılmış, ancak tapınakla ilgili günümüze kadar başka bir bilimsel araştırma yapılmamıştı. Günümüzde Efes Vakfı’nın finansal desteği ile tapınakta büyük bir araştırma projesi başlamıştır. Mimar ve arkeologların yaptıkları iki sezonluk araştırma çalışması, tapınağın anıtsal mermer cephesinin rekonstrüksiyonunun mümkün olduğunu göstermiştir. Yapım tarihi 2. yüzyıl olan Tapınak, Geç Antik Dönemde yeniden kilise olarak inşa edilmişti. Ortaçağ’da geçirdiği büyük bir deprem ile yıkılan tapınak, 1044 metrekare ve 29,2×36,7 metre ölçülerindeki merdivenli bir podyum üzerinde yükselmekteydi. Tapınağın ön cephesinde 14 metre yüksekliğinde 8 sütunlu, alınlıklı ve çatı örtülü bir avlu yer alır. Yapının rekonstrüksiyonunun yapıldığını düşündüğümüzde ön cephenin toplam yüksekliği 22 metre civarında olacaktır. Sütunlar monolit bloklardan olup mermeri Prokonnesos Adası'ndan ithal edilmiştir. 1.7 metre yüksekliğindeki korinth düzenindeki sütun başlığı eros ve çeşitli hayvan figürleri ile dekore edilmiş, frizi ile özellikle etkileyici ve dikkat çekicidir.

 

Ancak şuan bu tapınağın hangi tanrıya adanmış olduğunu kesin olarak söylemek için henüz erken. Fakat Anadolu genelinde anıtsal ve son derece büyük bir tapınak olduğu kesindir. Benzer diğer bir örneği sadece Lebanon Baalbek’teki Jupiter Tapınağı’dır. Son derece iyi korunmuş durumda olması tapınağın anastlosisini mümkün kılmasından dolayı özellikle etkileyici ve heyecan vericidir” diye konuştu.

 

Yamaç Ev 2 duvar resimleri ve mermer salon konservasyon çalışmalarının da devam ettiğini hatırlatan Ladstätter; “Efes Vakfı’nın finansal desteği ile yürütülen duvar resimleri konservasyon projesi kapsamında 6 odanın duvar resimlerinin konservasyonu tamamlanmıştır. Meryem Kilisesi’nin konservasyon çalışmalarına 2012 yılı sonbahar döneminde de devam edilecek ve 2013 yılında çalışmaların tamamlanması planlanmaktadır” dedi.

 

Efes kazılarında büyük ekiple görev aldıklarını, bu yılki kazılarda 200 uzman, 60′a yakın da işçiyle çalıştıklarını kaydeden Ladstätter, “Efes antik tiyatrosunun konservasyon çalışmalarının ilk adımı 2012 yılı kasım ayında tamamlanacak ve tiyatro tekrardan belli sayıda etkinlikler için kullanılabilir hale gelecektir” ifadelerini kullandı.

haberler.com, 19.09.2012

TEMEL KAZISINDA TARİHİ MOZAİKLER BULUNDU

 

 

Muğla’nın Milas İlçesi'ndeki bir inşaatın temel kazısı çalışmaları sırasında tarihi mozaikler bulundu. Roma dönemine ait olduğu düşünülen mozaiklerin bulunduğu alanda Milas Müzesi tarafından çalışma başlatıldı.

 

Milas İlçesi Hacıilyas Mahallesi Ulusal Egemenlik Caddesi'ndeki bir inşaatın temelinin kazılması sırasında tarihi mozaik kalıntılarına rastlandı. Mozaiklerin bulunduğu alanda inceleme yaptıklarını belirten Milas Müze Müdürü Ali Sinan Özbey, “Daha önce bu alanda tescil değeri taşımayan bir yapı vardı. 3'üncü derece sit alanı olan yerdeki yapı mal sahibinin talebi doğrultusunda imar mevzuatına göre belediye ekiplerince yıkıldı. Yeni bir yapının inşası için de geçtiğimiz hafta içerisinde sondaj çalışmaları başlatıldı. Milas eski bir yerleşim yeri ve sit alanı geniş olan bir ilçe olduğu için sondaj çalışmaları müze görevlilerinin gözetiminde gerçekleştiriliyor. Bu çalışma sırasında açılan çukurların bir kısmında mozaikler bulundu” dedi.

 

Milas Müze Müdürlüğü olarak, çıkan mozaik kalıntılarının ardından vakit kaybetmeden kurtarma kazısı çalışmasına başladıklarını ifade eden Özbey, “Bu alandaki mozaiklerin anlaşılmasına yönelik bir çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmaları kısa sürede tamamlayarak Muğla Koruma Kurulu'na ayrıntılı bir rapor sunacağız. Daha sonra buradaki yapılar, koruma kullanma dengesi içinde değerlendirilerek uygun projeler üretilecek ve korunmasına yönelik çalışmalar başlatılacak” diye konuştu.

 

Mozaiklerin Roma dönemine ait olduğuna düşündüklerini belirten Özbey, “Daha önce de Cumhuriyet Caddesi'nde yapılan kanalizasyon çalışmaları sırasında benzer mozaikler çıkmıştı. Ama buranın ne için yapıldığını şu anda anlamak çok zor. Konut olduğu kanaatindeyiz. Alanı tamamen açtıktan sonra kesin fikrimizi ortaya koyacağız” dedi.

Hürriyet, Haber: Oktay Çayırlı, 19.09.2012

MİMARLIK TARİHİ SÖYLEŞİLERİ: GÜLRU NECİBOĞLU

 

 

Harvard Üniversitesi'nde akademisyen olarak görevini sürdüren Gülru Necipoğlu ile çalışmaları, Mimar Sinan ve bu bağlamda süren tartışmalar ve Türkiye'de tarih yazımına dair sorunlar üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Betül Atasoy: Öncelikle biraz daha kişisel bir sorudan başlayalım. Mimarlık ve sanat tarihine olan ilginiz nasıl başladı?

Gülru Necipoğlu: Önce sanatçı olarak başladım işe aslında. Burada lise boyunca özel resim dersleri aldım. Bir de annemin amcası, ressamlarımızdan Hakkı Anlı, o sırada Paris'teydi. İki yaz onun atölyesinde çalıştım. Burada da çeşitli hocalardan özel resim ve çizim dersleri aldım. Sonra sanat tarihi ile sanatçılığı birleştirmek istedim. Her ikisinin birarada çalışılmasının hem Türkiye'de hem de Fransa'da zor olacağını gördüm. Hakkı amcam Paris'e gelmemi istiyordu. Ama Amerika'da iki sahanın kolay birleştirilebileceğinin farkına varınca, oradaki üniversitelere başvurdum. Burada kalma ihtimalim doğrultusunda mimarlık bölümlerine girmek üzere de sınava girdim ve Teknik Üniversite'ye girebiliyordum. Fakat sonunda Amerika'ya gittim 1975 yılında. Oradaki lisans eğitimim boyunca çalışmalarımı her iki branş üzerinde sürdürdüm. O sırada Osmanlı ve İslam mimarisine ilgim yoktu. Ağırlıklı olarak Geç Ortaçağ ve İtalyan Rönesans mimarisi üzerine yoğunlaştım. Lisans tezim Papa II. Pius'un 15. yüzyıl ortalarında kurduğu Pienza şehri ve İtalyan Rönesans "ideal" şehir planı kavramları üzerineydi. İkinci tez çalışmam bir yıl sonu sergisiydi. Gravür yapıyordum ve bitirme tezi olarak bu dal içinde bir tema seçmem gerekiyordu. "Kadınlar ve Korseler" konulu 10 gravürden oluşan bir seri hazırladım. Gerçekten de son dakikaya kadar, ilerideki planlarım için her iki taraf da ağır basıyordu. Ancak dünya çapında bir sanatçı olmanın güçlüklerini, bilhassa Amerika'da bulunan biri olarak gözlemledim. Sonuç olarak sanat tarihine yönelmeye karar verdim. Ancak İtalyan Rönesans'ı konusunu herkes ne kadar çok çalışmış, ne yapabilirim derken, hocalarım İslam sanatının nisbeten gelişmeye muhtaç olduğunu ve Ortadoğu dillerini öğrenirsem bu sahaya epey katkılarımın olacağını söylediler. Ön araştırmalarım neticesinde bu konu bana çekici gelmeye başladı. Böyle dolambaçlı bir yoldan geldim sonunda seçtiğim konuya. Ama Avrupa sanatını çalışmış olmak yararlıydı, çünkü aşağı yukarı aynı dönemlerde "hem Avrupa'da hem de Osmanlılarda ve İslam dünyasında mimari alanında ne gibi gelişmeler ve etkileşimler olmuş?" sorusuyla uğraşmaya başladım.

 

Doktora eğitimim (1979-86) Harvard Üniversitesi'nin Sanat ve Mimarlık Tarihi Bölümünde "İslam sanatı ve mimarisi" konusundaydı ve ortaçağ ağırlıklıydı, çünkü danışmanım Oleg Grabar verdiği derslerde 12-13.cü yüzyıl ötesine pek geçmiyordu. Ancak ben kendi araştırmalarımı erken-yeni çağ tarihine çekmeye çalışarak, yani İtalyan Rönesansı ile aynı tarihlerde, 15.-17. yüzyıl arasına ağırlık verdim. Avrupa ile ilgili çalışmalarımı da bir yandan sürdürdüm (bilhassa ikinci tez danışmanım James Ackerman ile). Ama İran'da Safeviler ve Hindistan'da Babürlüler üzerine de yoğunlaştım. Bu sırada Harvard'daki Ağa Han İslam Mimarisi Programı, öğrencilere gezi bursu imkanları sağlıyordu. Önce 1979'da burs ile İran'a gidecektim ama "Hostage Crisis" çıkınca, onun yerine Hindistan ve Pakistan ile Keşmir'e gittim. Bir ay kadar gezerek araştırmalar yaptım. Bu ilham verici gezi Türkiye doğusundaki seyahatlerimin ilki oldu ve Hindistan'daki sarayları incelemek Topkapı Sarayı üzerine 1986'da yazdığım doktora tezime karşılaştırmalı bir bakış açısı getirdi.

 

BA: Çalışmalarınızı çok geniş bir perspektifte ele alıyorsunuz. Örneğin Mimar Sinan'ın dönemini incelerken, bir yandan da "İtalya'da aynı dönemdeki gelişmeler nelerdir?" gibi bir soru ile yola çıkabiliyorsunuz. Bu bakış açısını size kazandıran ne oldu? Bu tarz bir nedenselliği merak etmek çok kolay olmasa gerek diye düşünüyorum.

GN: Doğru tabii. Bir açıdan Amerika'daki eğitim sisteminin epey etkisi oldu. Örneğin sanat tarihi bölümünde bütün dünya sanatları öğretiliyor ve onların içerisinde İslami sanatlar sadece bir branş. Burada okusaydım, çalışılan ana konular Türkiye coğrafyasını ilgilendiren konular ya da modern sanat olacaktı. Gerek lisans gerekse doktora derslerinde insan sadece kendi sahasında yoğunlaşamıyordu, yani diğer alanlarda ve disiplinlerde (felesefe, bilim tarihi, tarih, sanat antropologisi gibi) dersler alınarak geniş bakış açıları geliştirmek amaçlanıyordu. Ayrıca yabancı dillere özellikle önem veriliyordu; doktora programına girenlerin Fransızca ve Almanca sınavlarını ilk yılda geçmesi gerekiyor, sonra da konuya göre Arapça, Farsça veya Osmanlıca gibi dilleri çalışmak öngörülüyordu. Derslere devam ettikçe, bir yandan hep sorguluyordum "Bizim kültürümüz burada nereye oturuyor, niye bu kadar marjinal?" İslam sanatı deyince de akıllara daha çok Arap, sonrasında da İran sanatı geliyordu o günlerde. Osmanlı sanatı son dönemlerde moda oldu ama, 1979'da inanın ne orada ne de burada hiç de revaçta değildi. Burada sadece küçük bir grup bu konunun uzmanıydı, koleksiyonculuk ise daha başlamamıştı. O sıralarda "Avrupa'ya ve İslam dünyasının diğer bölgelerine bakınca, Osmanlı görsel kültürü nasıl bir gelenektir?" gibi sorulardan hareket ederek başladım araştrmalarıma. Günümüzde ise sanat tarihinde daha geç dönemlere eğilim giderek arttı. Ortaçağı artık eskisi kadar merak eden yok. Ortaçağı geçtim erken yeni çağ bile fazlasıyla "eski" sayılıyor ve genellikle 19. yüzyıl sonrası ilgi çekiyor. Biz bu dar bakışlı akıma Amerika'da "presentism" (bugüne odaklılık) diyoruz. Oysa benim öğrencilik yıllarımda diyebilirim ki, İslam sanatı sahasında Harvard'da 12.-13. yüzyıldan sonrayı konu alan hiçbir dersim olmadı. Hepsi Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, İran Selçukluları gibi erken ortaçağ geleneklerini kapsıyordu. Bir şansım Doğan Kuban'ın MIT'de bir yıllığına ders vermeye gelmesi oldu, ondan Osmanlı mimarisi ve şehirciliği üzerine faydalı ve zevkli dersler aldım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, ilgi alanlarımı, Safeviler ve Babürlüler dahil olmak üzere, kendi çabalarımla oluşturdum. Biraz öyle oluyor zaten doktora aşamasında; her istediğin konuda ders verebilecek hocalar bulamıyorsun. Diğer bir şansım ise, Harvard'daki donanımlı sanat ve mimarlık tarihi bölümünde, Rönesans mimarisi uzmanlarından James Ackerman'ın varlığıydı. İtalya, Michelangelo-Palladio-Sinan ilişkileri, villalar ile yalılar arasındaki benzerlikler gibi sorulara çok açık ve ilgili bir kişiydi. Kendisi yıllar sonra İstanbul'a geldiğinde "Burayı daha önce görseydim, muhakkak daha başka olurdu İtalyan Rönesans mimarisine bakışım" dedi. Bende bir şekilde sezgisel olarak doğan meraklar, doğru yerde olduğum için gelişip serpilebildi.

 

BA: Peki Mimar Sinan konusunda çalışmaya nasıl karar verdiniz? Bakıldığında Türkiye'de kutsal, dokunulmaz bir mimar profili belki de. Mimar Sinan'ı çalışmak da cesaret gerektiren bir konu diye düşünüyorum. Bunun dışında Mimar Sinan ile ilgili çalışmalara bakıldığında sadece "binaları ve açıklamaları" şeklinde bir kurguya sahip olduğunu görüyoruz. Sizin çalışmanızda ise dönemin sosyal ve ekonomik girdilerinin yanı sıra İtalya ve Doğu ülkelerindeki aynı dönem faaliyetler de işleniyor. Bu kadar interdisipliner bir çalışma alanı yaratmak da zor olsa gerek. Son dönemlerde de çok tartışılan bir konu oldu. Kısacası bu çerçevede neleri eksik gördünüz?

GN: Avrupa ve Amerika'da mimarlık tarihi interdisipliner bir çalışma alanı olduğu halde, Türkiye'de daha çok mimarlar ve restoratörlerin ağırlıklı olduğu Mimarlık Fakültelerinde yer alan bir disiplin. Bu durumun doğurduğu eksikliği telafi etmek arzusuyla Sinan üzerine bir kitap yazmaya cesaret ederek, değişik bir kurgu vermeyi amaçladım. İtalya'da Electa Yayınevi'nin bir monografi serisi vardır; meşhur dünya mimarlarını ele alan. Bana 1992'de Sinan hakkında bir kitap yazmamı teklif ettiler. Sinan konulu o kadar çok eser yazılmış ki, benim ne gibi bir katkım olabilir diye düşündüm. O dönemde ilk iki kitabımı tamamlamıştım, tam da yeni olarak ne çalışsam düşüncesi aklımı kurcalıyordu. Birinci kitabım tezimin konusu olan 15.-16. yüzyıllarda Topkapı Sarayı ile ilgiliydi, öteki kitap ise 15. yüzyılda Timurlu mimarisinde kullanılan geometrik çizimleri içeren bir rulo hakkındaydı (daha önce bilinmeyen bu rulonun adını Topkapı Scroll koydum). Sinan monografilerinde benim merak ettiğim ve cevabını bulamadığım konulara niye değinmeyeyim dedim. Zaten o zamana kadar yapmış olduğum araştırmalarda hep Sinan ve İstanbul bir rol oynamıştı. Büyük mimarların çalışma biçimi genelde gençlik dönemi, olgunluk dönemi, ve zirve dönemi şeklinde çizgisel bir kronoloji şeklinde ele alınıyordu. Sinan'ın da daha çok bu tarzda Batı sanatında gelişmiş normlara göre ele alındığını gördüm. Hassa Mimarları teşkilatı ne gibi bir yaratıcılığa imkan tanıyordu? Sinan'ın bir yandan çok yaratıcı, gerçekten dahi yönleri olduğuna inanıyordum. Ancak getirdiği yenilikleri nasıl izah edebiliriz diye soruyordum. Sinan hep kendi sanatsal gelişim çizgisi açısından ele alınmıştı. Fakat onun tek başına yapmak istediğini kısıtsız bir şekilde yapmasına izin veren bir toplumda yaşamıyordu. Bu limitler ve "adab kuralları" nelerdi? O dönemdeki Osmanlı toplumunun kendi normları çerçevesinde Sinan'a baktığımızda nasıl bir görüş açısı elde edebiliriz sorusuyla yaklaştım konuya. Dolayısıyla, onun ekonomik, sosyo-politik ve dinsel-ideolojik gelişmeler, toplumsal katmanlaşmalar, ve imparatorluk coğrafyasındaki jeopolitik hiyerarşiler bağlamı içinde nasıl bir görsel dil oluşturduğunu incelemeye koyuldum. İtalya ve Türkiye arşiv kaynakları; dini, edebi ve tarihi metinler; Sinan tezkireleri; hamilerinin vakfiyeleri, kitabeler, Osmanlı minyatürleri gibi birincil kaynaklara dayanan yeni bir görsel kültür okuması yapmaya giriştim. Yarattığı eserleri banilerin statüleriyle ve dünya görüşleriyle ilişkilendirerek Sinan'ın yaşadığı dönemin zihniyet portresini çizmeyi amaçladım.

 

Ancak dediğiniz gibi, The Age of Sinan: Architectural Culture in the Ottoman Empire adlı kitabımın ilk baskısı 2005'te Londra'da (ikinci baskı 2011) yayınlandıktan sonra son senelerde epey tartışmalar oldu, bunu beklemiyordum. Benim bu kitabı yazışımı bir yandan Electa'nın teklifi tetikledi, öteki yandansa "Bu kadar Sinan'ı büyütüyoruz ama aslında dünya mimarlık tarihine gerçek anlamıyla oturtulmuş bir konumu yok" demem oldu. Önemli dünya mimarları kendi bağlamları ve kültürel perspektifleri içerisinde çalışılmıştır, Sinan içinse böyle bir çalışma yapılmamış diye gözlemleyerek kitabımın yönünü belirledim. Yayınevi olarak Electa'dansa benim benimsediğim bağlamsal perspektiflere ağırlık veren Reaktion Books'u tercih ettim.

 

Günümüzde Sinan konusu ciddi bir karmaşa içinde. Örneğin, Uğur Tanyeli Sinan'ın sadece bir "mit" ve bir Cumhuriyet ideolojisi "yaratısı" olduğu şeklinde yorumlar yapıyor. Bu da tabii dönemin birincil yazılı kaynaklarını yeterince bilmemek ve bilinenleriyse önemsememekten doğuyor. Türkiye'de genel bir tavır olarak mimarlık tarihçileri Osmanlı yazılı kaynaklarını biraz ilkel, beklentilerimize pek cevap vermeyen ve "Sinan olgusunu" anlamaya yaramayacak kaynaklar olarak algılayagelmişler. Osmanlıca (ayrıca Farsça ve Arapça) okuyamamanın da bu kanının oluşmasında katkısı büyük. Bense, kendi döneminde "Sinan'ı nasıl algılamışlar?" sorusunu önemli buluyorum. Sinan, İslam dünyasında otobiyografisini yazdırmış tek mimar. Bu da onun İtalyan Rönesans mimarlarından aşağı kalmayacak bir kimlik ve benlik bilinci olduğuna işaret ediyor. Kendini ne şekilde anlatmayı ve kurgulamayı seçmiş? Tabii ki Sinan'ın yapıtlarının üslupsal, yapısal ve tipolojik analizlerinin hepsi son derece değerli; zaten benim kitabımda da biçim analizleri ve mimari çizimler oldukça ön planda yer alıyor. Fakat acaba neden karşımızda bu formlar var? Neden ve nasıl soruları niçin sorulmuyor? Sinan'ın mitleştirilmesi, onun deha olarak Cumhuriyet döneminde milli mimarımız haline gelmesinden çok daha önce başlıyor. İşte ben burada ayrılıyorum Tanyeli'den. Sinan'ın kendi kendisini kurgulayan otobiyografisiyle başlıyor bu iş, sonra da 17. yüzyılda Evliya Çelebi ve 18. yüzyılda Ayvansarayi gibi yazarlar tarafından devamı getiriliyor. Zaten 1873 tarihli Usul-i Mi'mari-i Osmani'den başlayarak, ilk basılan yayınlardan itibaren daha da sistematik kullanılan bu otobiyografik metinlerin ana teması, Sinan'ın kendi eseri olarak listelediği eserler ve kendi dehasının anlatısından ibaret. Geç Osmanlı döneminde yeniden biçimlenen Sinan historiyografisi Cumhuriyet döneminde yön değiştirerek, bir "imparatorluk mimarisi" ifadesinden, giderek "Türklük" dehası söylemine doğru evriliyor. Bu tarihi gelişimi gözardı eden ve Sinan'ın sonradan yaratılmış bir mit olduğunu savunan görüşe katılmam mümkün değil doğrusu.

 

BA: Sedefkar Mehmed Ağa'nın biyografisi nerede kalıyor? Biraz daha methiye niteliğinde ama...

GN: Evet, o methiye ağırlıklı ve biraz daha değişik; ayrıca "klasik-sonrası" döneme denk geliyor. Sultanahmet, bu çapta büyük bir cami külliyesi yapımının son örneği. Sedefkar Mehmed Ağa'nın kendisi biyografisini yazdırmaya girişmiyor. Onun biyografisi birinci tekil şahıs ağzından da yazılmamış, ve yazma kararını hanesine yıllarca bağlı olan Cafer Efendi kendi başına vermiş. Mehmet Ağa ile yakın ilişkisinden kaynaklanan, biyografik bir "menakıpname" metni yazmış. Eserinin sonuna Osmanlıca-Arapça-Farsça bir sözlük katan yazarın kökeninin mimarlık pratiğiyle pek ilgisi olmadığı hemen anlaşılıyor. Sinan'ın otobiyografik metinleri bence çok daha iddialı. Kendi yaratısının özelliğini, öncekilerden üstünlüğünü, ve Osmanlı mimarisine bireysel katkılarını ön plana koyması açısından bilhassa önemsiyorum. Yine daha geniş bir perspektiften bakıldığında (Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti perspektifinden çıkıp) dünya sanat tarihi bağlamında bu otobiyografik metinler çok özel bir yere oturuyor. Genelde İslam toplumlarında birey kavramı gelişmemiştir gibi Oryantalist varsayımlar vardır, dolayısıyla otobiyografi yazımı da yoktur düşüncesi yaygındır. 16. yüzyılın ikinci yarısında, Sinan'la tam aynı dönemde, Vasari'nin İtalyan mimar-sanatçı biyografilerinden oluşan meşhur eseri ile Michaelangelo'un hanesine bağlı Condivi tarafindan yazılan (otobiyografik) biyografisinin yepyeni bir tür olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Her şeyden önce bu, Sinan'ın İtalya'daki benzer gelişmelerden haberdar olduğunu düşündürüyor; olmasa dahi aynı çizgide söylemler geliştirdiğini ortaya koyuyor. Böyle bir yazım geleneği İslam dünyasında ne o zamana kadar var olmuş, ne de sonradan devamı gelmiş.

 

BA: Peki Avrupa'da böyle bir gelenek söz konusu mu?

GN: Hayır orada da yeni. Ortaçağda böyle bir yazım geleneği yok, Rönesans ile birey-mimar ortaya çıkıyor. Halbuki Uğur Tanyeli ve başkaları bizde Cumhuriyet dönemine kadar birey-mimar olmadığını iddia ediyorlar. Böylece ister istemez Oryantalist varsayımları kabul etmiş oluyorlar. Sinan döneminde "deha" kavramının olmadığı fikrini de savunuyorlar. Peki öyleyse neden Sinan böylesine bireysel ve kendini ön plana çıkaran bir metin yazdırma ihtiyacını duydu? (Editör olarak Muqarnas Supplements serisinde yayınladığım metinlerin 5 değişik versiyonu, Sinan'ın şair ve nakkaş dostu Mustafa Sai tarafindan, onun sözel anlatılarından kaynaklanarak kaleme alınmış; dolayısıyla bunlara otobiyografik biyografiler denebilir). Tabii ki Sinan'ın İtalya'daki meslektaşları "hassa mimarları" gibi bir kollektif kuruluşa mensup değillerdi ve bu açıdan daha bağımsızdılar. Ama yine de Sinan'ın failliği çok şeyi yeniden biçimlendirdi. Osmanlı bağlamı içerisinde kendi bireyselliğini ortaya koyabildi ve o günün yazılı tarihi kaynaklarında (Eyyubi ve Celalzade'ninkiler gibi) hiç şüphesiz bir "dahi" olarak betimlendi. "Sonrasında neden başka mimarların böyle bir otobiyografik metin girişimi ve "dahi" statüsü olmadı?" sorusu sorulabilir ve sorulmalı da.

 

BA: Aslında dediğiniz gibi Cumhuriyet'ten önce, örneğin Celal Esad Arseven'in "Türk Sanatı" kitabında da geç dönem Osmanlı mimarisi anılmıyor. Sinan'ın eserleri zirve yapılar olarak addediliyor. Sedefkar da, Sultanahmet Camisi ile Sinan'dan daha üstün olmaya çalışmakla yeriliyor. Cumhuriyet öncesinde oluşmaya başlamış bir yargı o halde...

GN: Usul-i Mi'mari-i Osmani çok önemli bir metin bu açıdan. Bir kere Sinan'ın Tezkiretü'l Ebniye'sinin, üç dilde (Osmanlıca, Fransızca, Almanca) birer nüshası içinde basılıyor. Bir de oradaki söylemi, Cumhuriyet döneminde çıkan söylemin "Osmanlı" öncül versiyonu olarak okuyorum. Usul, İslami imparatorluk bakış açısından yazılmış ve padişah tarafından 1873'te Avrupa'da Osmanlı mimarisini yücelterek tanıtmak için emredilmiş. Bu eserde şöyle bir söylem var: Osmanlı sanatı Bizans etkileriyle Bursa'da çıktı. Sonrasında Sinan bu geleneği süzgeçten geçirip kurallara bağlayarak kristalleştirdi. 18. yüzyılla birlikte dejenerasyon ve kontaminasyon başladı. Sinan'ın başardığı sadeleştirme ve pürifikasyon 18. yüzyılda bozuldu; bozanlarsa Avrupa mimarisinin yabancı etkileri ile bu etkilerin taşıyıcısı olan Ermeni mimarlar. Fakat Sultan Abdülaziz desteğiyle yepyeni bir "Rönesans" ile Osmanlı mimarisi tekrar diriltildi. Bu söylemin "Sinan Türk'tü, Türk dehasını ortaya koydu" şeklinde bir söyleme "tercüme" edilmesiyle Cumhuriyet döneminin bugün de devam eden milliyetçi takıntıları mimarlık tarihi yazımında ifadesini buldu. Benim için dünya sanat tarihinde Sinan'ın yeri oldukça anlamlı. Çünkü İslam mimarisi ve sanatı eğitimindeki önyargılı varsayımlarla biçimlenmiş bir eğitim süreci yaşadım.

Oryantalist söylemlere göre, ortaçağdan (y. 1250) sonraki sanat ve mimari, İslam'ın "altın çağında" oluşmuş normların, yaratıcı olmayan bir "düşüş dönemi" varyantıdır. Aynı görüşe göre, İslam'da bu gerileme sonucu modernite önce İtalyan Rönesans'ı ile başlayıp sadece Batı'da gelişti; doğu toplumlarıysa statik kaldı. Benim bu tip varsayımlara karşı kişisel bir savaşım oldu denebilir. Bu bağlamda Sinan'ın öneminin yadsınamayacağını düşünüyorum. Dünyaca kabul edilen bir değer. Biz istersek o deha değildi ve başka mimarların hakkı çiğnendi diyelim. Sinan döneminde yaratılan olağanüstü eserler dünya çapında kabul görmüş değerler. Ama bu sadece Osmanlı "klasik mimarisi" üstündür demek değil, tabii ki. Zaten sorun o şekilde ele alınmasından kaynaklanıyor. Bütün bunlara ve haklı eleştirilere rağmen, "klasik dönem" kavramının yadsınması gerektiğini kesinlikle düşünmüyorum. Her geleneğin bir klasiği vardır. Sorun yalnız klasiğin değerli olarak yüceltilmesi, öncesi ve sonrasının değersiz olduğu düşüncesidir. Bu da zaten fazla söylenmiyor artık, kesinlikle aşılmış bir saplantı. Kısacası, benim için Sinan hala canlı bir konu ve bu yeni tartışmaların doğması nedeniyle de, aslında ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gördüm diyebilirim.

 

Bu arada, 2006 Fuat Köprülü Kitap Ödülü ve 2005 Albert Hourani Kitap Mansiyon Ödülü'ne layık bulunan İngilizce kitabım, Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimari Kültür olarak Türkçe'ye çevrildi ve Bilgi Üniversitesi tarafından birkaç ay içinde yayınlanacak. Türkçe'ye çevrilen metin üzerinde yaklaşık bir buçuk sene bizzat çalıştım. Osmanlıca kaynakların sanıldığı gibi klişelerle dolu metinler olmadıklarını Türkçe okuyucularıma göstermek ümidiyle, 16. yüzyıl metinlerinden yaptığım alıntıları genişletttim. Ayrıca Sinan konusunda son yıllarda çıkan tartışmalara dair kişisel cevaplarım da kitapta yer alıyor. Ana metni fazla değiştirmedim, ancak konunun güncelliğine dair noktalar ve dipnotlar ekledim. Yoğun bir süreç oldu benim için, ama kitabı yazdığım zamanki bağlamla şimdikinin oldukça değişmesi nedeniyle buna ihtiyaç duydum. Kitabım Sinan'ın sadece camileri ve cami külliyelerini ele aldığı için, yine güncel bir konu olan, Türkiye'deki "selatin camii" inşaatı özlemlerinin neden tarihi gelenek ve estetik değer açısından sorunlu olduğunu dolaylı olarak ima ediyor.

 

BA: Mimarlıktan gelen ya da belki Türkiye'de tarih yazımı eğitimi almış diyebileceğim kişiler "neden" sorusunu çok iyi ifade edemiyor diye düşünüyorum. Yani bir ürünü sadece ürün olarak değerlendirip, fiziksel özelliklerini tanımlıyorlar. Sosyal ve ekonomik girdiler işin içerisine katılmadan strüktürel, bezemesel açılardan analiz yapılıyor. Bu konuda galiba siz de bana katılacaksınız. Bu bağlamda Türkiye'deki tarih yazımı konusunda düşünceleriniz nelerdir?

GN: Evet size katılıyorum. Gözlemlediğiniz olgu Amerika'daki mimarlık okullarında da geçerli bir tavır, çünkü mimariyi enstrümantalize eden bir yaklaşım söz konusu. "Bugün biz geçmişten ne gibi dersler çıkarabiliriz?"; "Gerek restorasyon, gerek strüktür, biçimler ve bezeme unsurları bugünkü mimariye ne gibi dersler öğretebilir?" şeklinde sorular sorulyor ve genelde tarihsel bağlamın sosyo-ekonomik boyutları işin içine katılmıyor. Harvard'da bulunduğum sanat ve mimarlık tarihi bölümü, fen ve edebiyat fakültesi içinde yer alıyor. Ancak mimarlık fakültesi ayrı ve profesyonel eğitim veren bir fakültedir. Biz beşeri ve sosyal bilimler ve tarihle aynı çatı altındayız. Türkiye'de mimarlık tarihinin daha çok profesyonel eğitime yönelik mimarlık fakülteleri kapsamında yer alması dikkate değer sanırım. Çok az üniversitemizde sanat tarihi veya tarih bölümlerinin bünyesinde mimarlık tarihi yazımı üretilmekte. Boğaziçi Üniversitesi tarih bölümü buna istisna olarak gösterebileceğim nadir örneklerden biri. İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi'nin sanat tarihi bölümleri oldukça geniş kapsamlı. Ancak sanat tarihi bölümlerinde mimarlık tarihi genellikle "ikincil" konumda. Daha çok diğer sanatlar ve arkeolojiye ağırlık veriliyor. Bu yüzden de bir ikilem doğuyor. Resim, çini, kumaş veya hat sanatlarını çalışan kişiler mimarlığı kendi dışlarında görme eğilimindeler. Mimarlık çalışan kişilerse yapılardaki çinileri, hat levhalarını, kalem işlerini pek fazla önemsemiyorlar. Strüktür ve form ağırlıklı çalışıyorlar. Her iki taraf da yapıtları "ürün" olarak betimliyor ve kültür tarihinin bütüncül çerçevesini bölücü yaklaşımlar egemen.

 

Türkiye'deki Osmanlı tarihçileri de, mimarlık ve şehircilik tarihini ele aldıklarında görsel unsurlara ve "neden" sorusuna genelde değinmiyorlar. Hatta kitaplarında bir tek resim veya plan dahi bulunmadığını görüyorsunuz. Kesin bir iş bölümü yapılmış: tarihçiler mimarlık tarihçilerine havale ediyor "ürün" betimlemesini; mimarlık tarihçileriyse arşivlere ve yazma kütüphanerine girip bizzat kaynak araştırması yapmıyor (çünkü hem bu metinlerin diline aşina değiller, hem de bu iş tarihçilerin işi olarak belirlenmiş). Sanat ve mimari tarihi arasındaki kopukluğun yanısıra, disiplinler arası bölünmeler Türkiye'de oldukça net ve aşılması zor engeller oluşturuyor. İşte tarih yazımındaki birçok sorun buradan kaynaklanıyor. Bu teşhis konulduktan sonra ne yapmalı sorusu daha çetrefil. Üniversitelerin geleneksel yapısı uyarınca, sahalar arası ilişkileri irdelemek burada pek mümkün olmuyor. Bu durum nasıl aşılır bilemiyorum. Türkiye'de azınlıkta kalan bazı bilim insanları ancak kendi kişisel çabaları ve meraklarıyla bu tür engelleri aşabiliyor. Birkaç örnek haricinde, yeni özel üniversiteler de varolan eğitim sistemini sorgulamaktansa yeniden üretiyor ve kalite konrolu giderek azalıyor eskisine göre. Üstelik dil eğitimine önem verilmemesi dış dünyadaki yayınların takip edilmesini giderek güçleştiriyor ve kendi içine dönük "yerel" bir bilim anlayışının yaygınlaşmasını hızlandırıyor.

 

BA: Mimarlık tarihi ve tarih de keskin hatlarla ayrılıyor çoğu kişi tarafından. "Neden?" sorusunu sormamak bu açıdan büyük bir kayıpmış gibi geliyor. Sizin çalışmalarınız da tersine son derece interdisipliner. Biraz da araştırma ve çalışma yöntemlerinizden bahsedebilir misiniz?

GN: Lisans yılları bence çok önemli. Dediğim gibi, ben o sırada sanat tarihinin yanısıra hem stüdyo hem de diğer disiplinlerden seçmeli dersler alarak interdisipliner bir sistem içinde eğitimimi tamamladım. Mesela sanat sosyolojisi, sanat antropolojisi ve estetik dersleri aldım felsefe bölümünden. Kendi ilgilerime göre serbest bir şekilde bu dersleri alma fırsatım oldu. Böyle bir serbestiyet tabii ne yapmak istediğini bilmeyen bir kişinin kaybolmasına da yol açabilir, ama çok büyük bir imkan. Sanırım bu yüzden Avrupa dahil dünyanın birçok yerinde Amerikan üniversite sistemi model alınarak taklit ediliyor.

 

Bir konuyu araştırmaya başladığımda kendimi o konuyla kısıtlı görmüyorum. Her araştırma projesi yeni bir interdisipliner macera oluyor, yepyeni sorular ve dünyalar açıyor. Kitaplarımı onar yıllık aralarla yazdım, ve yazma eser kütüphaneleriyle arşivlerde derinlemesine araştırma yapmaktan hoşlanıyorum. Sinan'ı çalışıyorsam, diğer mimarlarla ilgili yapılmış çalışmaları okuyorum ve kullanmasam da bunlar bana çok boyutlu perspektifler kazandırıyor. Bir de hangi konuyu ele alırsam alayım, ideal olarak o konu ve dönemle ilgili elime ne geçerse hepsini okumalıyım diye hissediyorum. Tabii ki imkansız ama, o dönemde yapılmış ve yazılmış her şey benim için o konuyla potansiyel olarak ilgilidir, hiçbir şeyi peşinen dışlamamak gerektiğine inanıyorum. Gerçekten hiç beklemediğiniz yerlerde, birden bire müthiş bağlantılar ve ilham kaynakları buluyorsunuz. Bilhassa kendi tarihimizde dinden felsefeye, edebiyattan müziğe, neredeyse her alanda eksikliğimiz olduğunu itiraf etmek lazım. Türkiye'de tarih eğitimi hala ilkel bir seviyede ve ideoljik çarpıtmalardan muzdarip. Bu nedenle insanlar televizyonlardan ve romanlardan tarih meraklarını tatmin etmeye çalışıyorlar. Bizlerin lisede şikayet ettiğimiz tarzdaki çağdışı kitaplar malesef hala yönetmelik ile okutuluyor. Yenileri yazılıyor ancak hiçbir zaman Milli Eğitim Bakanlığı'nın listesine giremiyor. Aslında insanların soru soruş biçimleri bu erken yaşlarda oluşuyor, üniversitelerde değil. Ciddi bir bir eğitim devrimi yapılması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim çok ama çok önemli, birçok sorunumuzun kendi tarihimizi bilmemekten ve öğretilen yarım yamalak bilgilerle havada kalan bilgi birikimsizliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. İlk ve orta eğitim ile liselerde sanat ve mimarlık tarihi hiçbir zaman verilmediğinden, genelde görsel konularda büyük bir boşluk hakim. Oysa bu konulara susamışlık ve merak olağanüstü boyutlara ulaşmış durumda, belki de bu boşluk yüzünden. Düşünsenize bir kere, eğer üniversitede sanat ve mimarlık eğitimi yapmıyorsanız, görsel kültür alanında başka hiçbir eğitim alma şansınız olmuyor Türkiye'de!

 

BA: Tarihe karşı eleştirel bir bakış açısı geliştiremiyoruz. Önemli olayların isimlerini, hangi tarihte gerçekleştiklerini biliyoruz ancak olayları analizde veya eleştirel bakışta oldukça zorlanıyoruz diye düşünüyorum.

GN: Bu tür eleştirel bakış açıları geliştirememek lise ve öncesi eğitim kalitesi ile ilgili. Bizde hala erken eğitim ve bilhassa tarih eğitimi ağırlıklı olarak ideolojik ve ezbere dayalı. Sorgulama ve eleştirme yerine, kendi tarihini yüceltme eğilimleri ağır basıyor, hatta eleştirel yaklaşımlar vatan hainliği olarak bile damgalanabiliyor. "Türk'ün Türk'e söylemi" yaklaşımından kurtulmak şöyle dursun, bu "neo-Ottomanizm" furyasında giderek arttığını görüyoruz. Kritik bakış ve analiz yapabilme geleneği Avrupa'dan (bilhassa Almanya) aldığımız merkezi devletçi eğitim sisteminde, Amerika'ya kıyasla daha az gelişmiş. Amerika'da "Liberal Arts Education" (lisans eğitimi) tamamen interdisipliner ve devlet konrolüne tabi olmayan bir sistem. Aslında çok lüks bir şey, çünkü uzmanlaşma bu aşamadan sonra başlıyor ve gençler donanımlı bilgi birikimine ilaveten serbest düşünme ve yeri geldiğinde hocalarını bile sorgulama alışkanlıkları ediniyorlar. Bizde ise "hocam, hocam" saygılılığı ve hiyerarşisi almış yürümüş durumda.

 

BA: Mimarlık pratiği içerisindeki birinin mimarlık tarihi ürünlerini deneyimlemesi gerekli midir? Deneyimlemeleri öngörülecekse bu, pratikteki mimarlara nasıl fayda sağlayabilir?

GN: Harvard'a öğrenci olarak gittiğimde, Amerikan üniversitelerinin mimarlık bölümlerinde mimarlık tarihi eğitimini vurgulayan bir yaklaşım vardı. "Geçmişten neler öğrenebiliriz?" diye bir yaklaşım söz konusuydu. Mısır piramidlerinden modern çağa kadar gelişmeleri ele alan, bütün yıl süren bir ders almaları şarttı. Yavaş yavaş bu tür dersler elimine edildi. Tarih yerine daha çok soyut teorik yaklaşımlar ön plana çıktı 1990'lardan itibaren. Şu anda Harvard dahil, Amerika'da mimarlık fakültelerinde dünya mimarisine dair dersler verilmiyor. Böyle konular artık "historisist" olarak addediliyor. Şu anda "global, yeni bir düzene nasıl kendimizi adapte edebiliriz?" sorusu üzerinden mimarlik pratiği eğitimi veriliyor. Bu yaklaşım içinde tarih marjinalize olmuş durumda. "Benim kısa ömrüm içerisinde niye böylesine büyük bir değişim oldu?" diye sorduğumda şöyle bir çıkarım yapıyorum: Global bir dünyada tarihsel bağlam incelikleri aslında insanlar ve kültürler arasındaki farklılıkları barizleştiriyor. Halbuki bugün istenen şey bütün kültürler arasındaki ortak paydayı yakalamak. Tarihsel detaylara girmezseniz tüm dünyanın daha kolay anlayacağı bir ortak mimarlık dili oluşturabilirsiniz. Mimarlar bu şekilde hareket etmeyi yeğliyor, yapacakları bina Çin'de mi, Amerika'da mı, ya da İstanbul'da mı fark etmiyor ve aynı biçimde tasarlanıyor. Sonuç olarak kültürel farklılıklar silinip "yer duygusu" olmayan birbirinin benzeri yapılar yaratılıyor.

İstanbul'da gökdelenlerin yapılma furyası daha çok Katar veya Abu Dhabi gibi global gelişmelere sahne olan ülkeleri örnek almaktan kaynaklanıyor, yerel ve tarihi özellikler bu bağlamda dışlanmaya mahkum. Oralarda tarihi doku olmadığından çöl üzerinde alabildiğine gökdelenler dikebilirsiniz, ama İstanbul öyle değil. Bu eşsiz şehrin tarih ve doğa değerleri hesaba katılmadan son yıllarda uygulanan "gelişme" politikaları, mimarlar ve binaları finanse edenlerin kısmen mimarlık tarihi ürünlerini okumamasından kaynaklanıyor. Bu tür binalar artık Batı'da prestij sembolü olmaktan çıkmış, sadece tarihi dokuları olmayan Doğu ülkelerinde "marka" mimarlara yaptırılmakta.

 

Postmodernite tarihe dönük incelikli referanslara önem verdiğinden, görece tarihsel eğilimli bir akımdı. Globallik yepyeni, kültürsüz bir tüketim ideolojisine hizmet ediyor. Global kapitalist para ekonomisi şu anda bütün dünyayı sarmış durumda ve halen de sarmakta. Bu olguya kritik bir şekilde bakmak yerine, ona uymaya çalışmak, "Ne şekilde bu treni kaçırmayız?" şeklinde bir yaklaşım söz konusu. Kritik yaklaşımlar ve sorgulamalara pek fazla yer yok.

 

Sonuç olarak tarihe karşı olan bir durum hakim. Ne kadar "glocal" (yani global-local) denilse de "global" biteviyelik ön planda. Bu açıdan Türkiye ilginç bir çelişki içinde. Global mimari perspektifinden bakıldığında tarih önemini yitirmiş vaziyette. Oysa Türkiye'de müthiş bir tarih merakı patlaması var. Bu bilgisiz ve bilinçsiz tarih merakı yapılan taklitçi camiler ve diğer kamusal binalarda, sözde-Osmanlı mobilya ile süs eşyalarında yansımasını buluyor. Bu da yine mimarlık ve sanat tarihi bilgisi kıtlığıyla bağlantılı, çünkü bunları talep edenler ve tüketenler "kitch" ile sanat değeri taşıyan ürünler arasındaki farkı anlamaktan aciz.

 

Bu zevksizlik olgusu, günümüz Türkiye'sinde tarih konusunda daha kritik bakış açıları geliştirilmesi gerektiğini düşündürüyor. Selçuklu veya Osmanlı eserlerini sadece biçimsel ürünler olarak değil, içerikleri ve onları meydana getiren süreçler bağlamında anlamaya yönelik tarih eğitimi kanımca elzem. Örneğin, mimarlık tarihçiliğimizde süregelen biçimci yaklaşımların günümüz cami mimarisinde gözlemlenen bilinçsiz tutumları bire bir etkilediğini düşünmemek elde değil. Dolayısıyla tarihi anıtlarda sergilenen yaratıcılık ve adab kavramlarının tarihsel bağlamlarının daha iyi anlaşılıp değerlendirilmesi gerekiyor. Bu, mimarlara birçok pratik faydalar sağlamaktan öte, biçimlerin zaman ve mekana bağlı olarak nasıl süreçler içinde geliştiklerini gözlemleme, ve kendi pratiklerinin temellerini sorgulama firsatını verecektir. Bu sadece akademik bir gereksinme değil, herkesi ilgilendirecek bir kültür meselesi haline gelmiş durumda. Kanımca acilen orta ve lise eğitimine dünya sanat-ve-mimari tarihi dersleri katılarak hakim görsel kültür eksikliği giderilmeli.

 

Popüler tarih merakı var ama daha bilinçli bir tavır geliştirmek gerekir. Televizyondaki tarih programları hakkında ne düşünüyorsunuz diye bana sorular geliyor. Dönemin uzmanı olarak, Muhteşem Yüzyıl dizisini arada sırada bilim-kurgu seyreder gibi izliyorum. Ancak toplumumuzda bu dizi büyük bir merakla adeta gerçekleri yansıtan bir tarih belgeseliymişcesine izleniyor, çünkü tarih bilinmiyor. Bu tür bir dizi Batı ülkelerinde alay konusu olurdu, çünkü belirli bir eğitimi olan herkes kıyafetlerle detayların uydurukluğunu görerek fazla ciddiye alamazdı. Popüler tarih merakı "neo-Ottoman" Türkiye'ye has yepyeni bir fenomen. Televizyondaki tarih söyleşi programlarında bir konudan öbürüne dedikoduvari şekilde atlanıyor. Bari her seferinde tutarlı bir tema seçilse de, hiç olmazsa insanlar birşeyler öğrense. Tarihe yönelik eleştirel ve tartışmalı yaklaşımlar sunmak yerine, bilgi fetişizmi yapmak tercih ediliyor.

 

BA: Alev Erkmen, Hayden White'ın tarihyazımı anlayışını değerlendirdiği yazısında, "hiçbir tarihsel olgu, kendi doğası içinde trajik, komik veya romantik değildir... ancak belirli bakış açısı veya strüktürel bağlam içerisinde bu değeri edinir" diyor. Bu doğrultuda tarih yazımı ne kadar imgeleme dayalıdır, kurgusaldır? Tarih yazımı kişiseldir denilebilir mi?

GN: Güzel bir soru... Hayden White ben lisans eğitimimi sürdürdüğüm Wesleyan Üniversite'sinde hocaydı. Geliştirdiği "metahistory" kavramı kendi düşüncelerim üzerinde etkileyici olmuştur ve historiyografiye olan merakımı beslemiştir. White'tan sonra tarihin objektif bir bilim olma iddiası olamayacağı giderek daha çok kabul gördü. Tarih yazımında, edebiyat gibi, imgeleme dayalı bir kurgusallık ve kişisellik olduğu muhakkak. Herhangi bir insan tarihle uğraştığında kendi perspektifinden ve kendi merakları çerçevesinden yorumlar yapar, çünkü sorduğumuz sorular sübjektivitemizle bağlantılı. Fakat bu gözlem, tarih ile roman arasındaki disipliner bağları yoketmek isteyenler gibi uç bir noktaya götürmedi beni. Ben o derece dekonstrüktivist değilim. Pozitivist olmadan, belirli metodolojik normların hem öğrenilebileceğini hem de öğrenilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Zaten bunun için eğitime bu kadar önem veriyorum. Bence tarihi olguları anlamaya çalışmak, kendi çarpıtmalarımızın bilincinde olmak şartıyla, hala geçerli bir uğraş. Mimarlık tarihçisi olarak ben de edebiyatçı gibi kurguluyorum yazdığım metinleri ve kişisel yorumlarımı. Hayal gücü yaratıcı araştırma yapmak için de muhakak lazım, yoksa bilinenleri aşmak, verileri zorlamak ve hatta keşifler yapmak mümkün olmuyor. Yine de eskiden geliştirilmiş tarihi kaynak okuma ve hermeneutik yorum yapma usullerini göz ardı edemezsiniz. Kaynak ve anlam bilimi vardır, okuduğunuz metni istediğiniz gibi yorumlayamazsınız yani. Verileri birleştirip bir perspektif oluşturduğunuzda da sürdüğünüz izleri açıklamanız gerekiyor, metin içinde veya dipnotlarda. "Şu nedenlerle, bu konuyu bu şekilde yorumladım, şu kaynakları okudum" diye kendinize göre tutarlı nedenlerle okuyucu karşısına çıkmanız beklenir.

 

BA: "The Concept of Islamic Art: Inherited Discourses and New Approaches" başlıklı makalenizde "İslam Sanatı" kavramında ve sergilenmesinde 70'ler itibariyle değişen bakış açılarını ele alıyorsunuz. Bundan kısaca söz edebilir misiniz?

GN: Bu makale ile kendi eğitimim içinde sorunlu bulduğum "İslam Sanatı" kavramını irdelemek istedim ve bu kavramın müzecilik boyutunu eleştirdim. Dünyada çeşitli ülkelerde, bilhassa Arap ülkelerinde yepyeni İslam sanatı müzeleri yaratıldı ve yaratılmakta. Bu "prestij" müzelerinde 19. yüzyıl kökenli Oryantalist ve milliyetçi kavramlar sorgulanmadan yeniden canlandırılmakta. Ancak konu burada özetlemek için biraz karmaşık. Türkiye'de daha kritik yaklaşımlar olabiliyor. Örneğin, makalemin bir versiyonunu Boğaziçi Üniversitesi'nde bir seminer konuşmasında sunduğumda, dinleyicilerden biribrisi Oryantalist bir konstrüksiyon olduğu bilinen "İslam sanatı ve mimarisi" kavramıyla Türkiye'de neden ilgilenelim ki sorusunu sordu. Bu konuyla ilgilenilmesi gerektiğini düşünmemin bir sebebi akademik kariyerimi Batı'da sürdüren bir kişi olmam. Oradaki disipliner çerçeveler içerisinde, burada üretilen bilgiler genellikle marjinal kalıyor. Türkiye'de yapılan değerli çalışmaların dünya bilimi üzerinde etkisi olmasını istiyorsak, yazdıklarımızın belirli global parametreler içerisinde nereye oturduğunu bilmemiz gerekir. Türk sanatı ve mimarisi, hangi dönemi ele alırsak alalım, uluslararası perspektiften coğrafi olarak belirlenmiş "İslam" dünyası paradigmaları içine oturuyor. "İslam sanatı diskuru bizi ilgilendirmez, Türkiye coğrafyasıyla ilgiliyiz" derseniz daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmak mümkün olmaz. Makalemde bu sahanın historiyografik sorunlarına işaret ederek, bunların farkına varırsak eski paradigmaları daha kolay aşabiliriz fikrini savunuyorum.

 

Bu sorun o kadar da önemsiz değil, dünyanın her yerinde dünya sanatı tarihi okutuluyor, bunun içerisinde de İslam sanatıyla mimarisi yer alıyor. Dünya sanatı tarihi kitaplarında İslam sanatı daima Ortaçağ bölümünün içinde yer alıyor. Selimiye veya Taj Mahal gibi yapılar anakronik olarak Ortaçağ-Bizans ile bir arada gruplandırılıyor. Bu paradigmanın dekonstrüksiyonunu yapmaktan öte, konstrüktif yeni paradigmalar üretmeye yönelik düşüncelerimi yazdım. Yaygın paradigmaların nasıl aşılabileceğine dair bazı önerilerim oldu. En önemli öneri ise İslam sanatının tarihi olmayan, durağan bir gelenek olarak algılanmasını engellemek üzere zaman ve mekan içindeki değişimlerini vurgulayan, bağlamsal yaklaşımların ön plana çıkarılması.

Arkitera, 19.09.2012

TAKSİM'DE BİR CAMİ VARDI...

 

 

Taksim'e cami yapılması her sağ iktidar zamanında konuşulur. Malum bir çevre buna karşı çıkar. Polemikler sürer gider. Sonra mevzu küllenir... Vaktiyle Taksim'de bir cami vardı. Şimdi onu hatırlayan muhtemelen kalmamıştır.

 

Bazı binalar vardır, asırlarca yaşar. Bazısının ise ömrü kısadır. Ya bir afete uğrar, ya da kazmaların hışmına... Taksim Kışlası da bu yapılardan biridir. Ömrü bir asrı bile bulmamıştır. Daha yakınlarda ortadan kaldırılmış olmasına rağmen, hakkında çok az malumat vardır.

Soğan kubbeli kışla
Sultan I. Mahmud'un şehre su getirtirken yaptırdığı maksem sebebiyle suların taksim edildiği yer manasına Taksim adını alan semtte vaktiyle büyük bir kışla vardı. Sultan III. Selim topçu askerleri için yaptırmıştı. Meydanın Harbiye'ye bakan tarafındaydı. Kabakçı isyanında harab olduğu için, Sultan II. Mahmud tarafından 1812'de yenilendi.


İki katlıydı. Hind ve Rus stilinde soğan kubbeleri vardı. Köşeler üç katlı ve dışarı taşkın olduğundan çok ihtişamlı görünürdü. Yüzü arabesk motiflerle bezeliydi. İçinde büyük bir avlusu, avlunun ortasında ise ampir üslubunda zarif bir camisi vardı. İtalyan yazarı Edmondo de Amicis, kışlanın Mağrib üslubunda olduğunu söyler ki İstanbul için orijinal bir hususiyettir.


Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında en parlak devrini yaşadı. Bu kışla, Tophane'deki eski kışladan daha büyük ve fonksiyonel idi. Önündeki geniş meydanda da talim yapıldığı için buraya Talimhane denirdi. 1894 zelzelesinden sonra kışlanın yıldızı söndü.

İstanbul'un ilk stadyumu
1918'den sonra mütareke devrinde İstanbul işgal edilince, buraya Fransız kuvvetlerine mensup Senegalli askerler yerleştirildi. Adına da MacMahon Kışlası dediler. Fransızlar çekilince, kışla Bolşeviklerden kaçıp İstanbul'a sığınan Beyaz Ruslar'ın mekanı oldu. Onlar burada at yarışları tertiplediler.


Futbol modası yeni yeni yayılırken, Talimhane'de maçlar yapılırdı. Spor Alemi mecmuasını çıkaran Said Çelebi, 1921'de büyük masraflar ederek Taksim Kışlası'nı stadyum haline getirdi. Ancak bazı spor kulüpleri kendisini boykot edince, Bork adında bir Maltalı'ya kiraladı. Bork da kışlanın kapısına büyük bir Yunan bayrağı asarak futbol kulüplerine kiralamaya başladı. Osmanlı takımları ile İngiliz ve Fransız askeri takımlarının maçları büyük alaka uyandırdı.


İstanbul'un işgali sona erince Bork şehri terk etti; stadyumu da Said Bey'e bıraktı. Said Bey de kışlanın işletilmesini Menazırzade Aziz Bey isminde bir manifaturacıya devretti. Bundan sonra kışlaya Taksim Stadyumu denildi. Türk milli takımının 26 Ekim 1923'te Romanya ile oynadığı ve 2-2 berabere biten meşhur maça ev sahipliği yaptı. Balkan Güreş Şampiyonası; Balkan Atletizm Şampiyonası, milletlerarası bisiklet müsabakaları hep burada yapıldı. Ana caddeye bakan kısmında iki ahşap tribünü, ortasında şeref balkonu; Harbiye ve Taksim tarafında kale arkası; Mete Caddesine bakan kısmında da 8000 kişilik açık tribünü vardı.

Prost “günah keçisi”
1940'ta İstanbul vali ve belediye reisi Lütfi Kırdar, Taksim Meydanı'na dikilen heykelin daha ihtişamlı görünmesi için İnönü'nün emriyle kışlayı yıktırdı. O devirde İstanbul'un Osmanlı havasından kurtarılması hedefleniyordu. Bunun için Fransa'dan Henri Prost adında bir de şehircilik mütehassısı getirtilmişti. Prost, hükümetin arzuları istikametinde şehir planı çizdi. Osmanlı'dan kalan perişan izlerden büyük bir kısmı da böylece ortadan kaldırıldı.


Bazı insaf ehli, kışlanın yıkılmayarak tamir edilmesi için yalvardılarsa da, tamir için gereken paranın bulunmadığı gerekçesiyle kulak asan olmadı. Tamir için bulunamayan para, sanat değeri olmayan heykeller için harcandı. Taksim Kışlası'nın yanı başındaki Taşkışla, belki de camisi olmadığı için yıkımdan kurtuldu. Şimdi teknik üniversitedir. Bazıları, "Bizim zalimimiz iyidir" psikolojisi içinde, bu işin yegane mesulü olarak Prost'u görür. Halbuki Prost, profesyonel olarak kendisinden istenileni yapmıştır.


Taksim Kışlası'nın yerine İnönü Gezisi adı verilen park yapıldı. O zamanın imkanları içinde çiçek ve ağaçlarla, mermer merdivenlerle gayet güzel tanzim edildi. Prost'un burayı park olarak tanzim etmesi büyük bir şanstır. Çirkin binalar da yapılabilirdi. Taksim Meydanı'na bakan kısmına İnönü'nün at üzerinde heykeli için kaide yaptırıldı ise de heykel dikilemedi. İnönü düştükten sonra adı Taksim Gezisi oldu. İnönü heykeli de Maçka Parkı'na dikildi. Taksim Gezisi'nin kuzeyinde 1870'lerden kalma Taksim Bahçesi ve Cumhuriyetin ilk devirlerinde baloların yapıldığı Belediye Gazinosu vardı. Burada şimdi Sheraton Oteli yükselmektedir. Gezinin alt kısmında dükkanların bulundu set üzerine Beyoğlu Evlendirme Dairesi yapılmıştır.

 

 

Kışlanın camisi hakkındaki malumat kışlanınkinden de azdır. Ampir üslubundaki tuğla cami fırtınadan hasar gördüğü için 1847'de kagir olarak yeniden yaptırılmış; Sultan Hamid tarafından 1893'te tamir ettirilmişti. Mete Caddesi tarafında ve tek şerefeli zarif bir minaresi vardı. Kışla boşaltılınca, cami suyu kesilmiş hamama döndü. Kışla yıkılırken, o da yıkıldı.

Türkiye Gazetesi, Yazı:Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 19.09.2012

'ÇIĞLIK' TABLOSU NEW YORK'TA

 

Norveçli dışavurumcu ressam Edvard Munch’un 1895 tarihli ‘Çığlık’ adlı tablosu, New York'ta müzede sergilenecek.

 

Mona Lisa’dan sonra dünyada en çok bilinen tablo olarak kabul edilen Norveçli dışavurumcu ressam Edvard Munch’un 1895 tarihli ‘Çığlık’ adlı tablosu, müzede sergilenecek.

 

Munch’ın bir açık artırmada satılan en pahalı sanat eseri olan “Çığlık’’ adlı tablosu, 24 Ekim’den itibaren 6 ay boyunca New York Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) sergilenecek.

 

"Çığlık", geçen mayıs ayında New York’taki Sotheby’s müzayede evinde düzenlenen açık artırmada 119.9 milyon dolara satılarak ‘bugüne kadar en yüksek fiyata satılan tablo’ unvanını almıştı.

Habertürk, 19.09.2012

DA VİNCİ'NİN ŞİFRESİ ÇÖZÜLDÜ MÜ?

 

 

ABD'li yazar Dan Brown’un ‘Da Vinci Şifresi’ kitabında ortaya attığı Hz.İsa’nın soyunun devam ettiği yolundaki ‘Kutsal Kase’ sırrı çözüldü mü?

 

Harvard Üniversitesi’nden Hıristiyanlık Tarihi Profesörü Karen King, dördüncü yüzyıldan kalma bir parşömen kağıdında Hz.İsa’nın bir kadından “karım” diye bahsettiğini öne sürdü. King’in aktardığına göre, Hz İsa’nın ‘eşim’ diye bahsettiği kadının adı ‘Mary’ yani ‘Meryem.

 

King, parşömende “İsa onlara, ‘benim’ eşim dedi” diye bir ifadenin yer aldığını söylüyor. Roma’da yapılan kongrede konuşan Amerikalı araştırmacı, “Hıristiyan geleneği ikna edici kanıt olmasa da Hz. İsa’nın evli olmadığını kabul ediyor. Bu yeni belge, Hz.İsa’nın evli olduğunu kanıtlamıyor, ama bize cinsellik ve evlilik konusunda hararetli bir tartışma olduğunu gösteriyor. Çok önceden beri, Hıristiyanlar İsa’nın evliliği konusunda anlaşmazlık yaşadı, ancak Hz.İsa’nın ölümünden bir asır sonra onun medeni durumu konusunda tutumlarını destekleyen bir pozisyona sahip oldular” dedi.

 

Parşömen üzerindeki yazıların Mısır Hıristiyanlarının kullandığı Kıpti dilinde yazıldığı, papirüsün büyüklüğünün 3.8 santimetreye 7.6 santimetre olduğu bildirildi. Ancak belgenin gerçek olduğunun anlaşılması için başka kimyasal testlerin de yapılması gerektiği belirtildi.

 

Dan Brown, tüm dünyada büyük ses getiren “Da Vinci Şifresi” isimli kitapta Hz.İsa’nın soyunun Mecdelli Meryem aracılığıyla devam ettiğini öne sürüyordu. Hatta Da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosundaki havarilerden birinin Mecdelli Meryem olduğunu iddia ediyordu.

 

Da Vinci Şifresi’ndeki iddianın sorulması üzerine Dr. King, ne şifre ile ne de yazarıyla muhatap olmak istediğini belirterek, “Sonuçta, bunun (parşömenin) Dan Brown’u doğruladığını söyleyemeyiz” dedi.

Hürriyet,19.09.2012

 

******


HIRİSTİYANLIKTA TAŞLAR YERİNDEN OYNAYABİLİR

 

 

Uzun yıllardır Magdalenalı Meryem’in Hz. İsa’nın eşi olduğu ve Hristiyan öğretisinde bahsedildiği gibi düşük bir kadın olmadığı iddiası, Harvard Üniversitesi’nden bir araştırmacının elde ettiği papirüs parçasıyla güçlendi. Kartvizit büyüklüğündeki papirüste İsa’nın bir vaazında Magdalalı Meryem için “karım” ifadesini kullandığı iddia ediliyor.

Harvard Üniversitesi’nde çalışan ilahiyat profesörü Karen King, Salı günü İtalya ’nın başkenti Roma ’da bir basın toplantısı düzenledi. Birkaç yıldır üzerinde çalıştığı ve bir grup araştırmacıyla beraber otantikliğini ispat ettikleri bir papirüsü anlatan King, papirüste Magdalenalı Meryem’den bahsedildiğini tahmin ettiklerini belirtti.

8x4 santimetre boyutlarındaki papirüs parçasında 7 satırlık bir yazı bulunuyor. Yazılar İngilizce’ye çevrildiği zaman, “Bana değil. Annem bana hayat verdi…”, “Havariler İsa’ya dedi ki…”, “Meryem değerlidir”, “İsa onlara dedi ki: Benim karım…”, “o kadın benim havarim olabilecektir”, “bırakın kötü huylu insanlar şişinsinler…”, “Ben onunla beraber oturacağım, böylece…” yazdığı görülebiliyor. Son satırda ise bir resim görülüyor.

King ve diğer araştırmacılar, satırlarda bahsedilen “karım” sözünün büyük ihtimalle Magdalenalı Meryem’i kast ettiğini düşünüyorlar. Öte yandan Katolik inancına göre Hz. İsa bekar idi. Söz konusu kişi Meryem olmasa bile, satırlarda geçen “karım” sözü yüzünden, Katolik inancındaki cinsel perhiz görüşünün sarsılacağı belirtiliyor.

Radikal, 19.09.2012

AVUSTRALYA'YA İLK İSLAM MÜZESİ

 

Avustralya’nın ilk İslam müzesi, gelecek yıl kasım ayında Melbourne kentinde açılacak.

 

Gezici müzelerden çağdaş İslami sanatın sergileneceği alanlara, İslam eserleri kütüphanesinden çeşitli İslami filmlerin gösterileceği sinemaya kadar birçok unsuru kapsayan Avustralya’nın ilk İslam müzesi, gelecek yıl kasım ayında Melbourne kentinde açılacak.

 

Müzeye Avustralya Devleti 1.5 milyon dolar, Viktorya hükümeti de 500 bin dolar destek verdi.

 

Avustralya İslam Müzesi projesi yaklaşık 10 milyon dolara mal olacak.

Habertürk, 19.09.2012

149 METREKARELİK ROMA MOZAİĞİ

 

 

Antalya'nın Alanya İlçesi yakınlarındaki antik kentte, ABD'nin Nebraska-Lincoln Üniversitesi'nden arkeologlar, MS 4'üncü yüzyıla ait Geç Roma döneminden kalma eşsiz büyüklükte bir mozaik taban buldu. Roma İmparatorluğu'nun en zirvede olduğu dönemden kalma tarihi eser, Alanya'nın 60 kilometre doğusundaki Antiochia ad Cragum antik kenti yakınlarında keşfedildi. Döneminin lüks bir banyo kompleksini süsleyen mozaik, yedi metre uzunluğundaki bir havuza bitişik durumda, 149 metrekarelik büyük bir alanı kaplıyor.

Sabah (Kısaltarak), 19.09.2012

DAMİEN HİRST, TATE'TE ZİYARETÇİ REKORU KIRDI

 

Çağımızın en çok tartışılan sanatçılarından Damien Hirst’ün Tate Modern’da 4 Nisan’da açılan retrospektif sergisi 9 Eylül’de kapılarını kapadı. Sanatçının 20 yıllık kariyerinden işlerin yer aldığı sergi rekorlara imza attı. Hirst, 463 bin 87 kişiyle galeri tarihinde en fazla ziyaret edilen solo sergisi ve şimdiye dek en fazla bilet kesilen ikinci serginin sahibi oldu. Birinci sırada 467 bin 166 kişiyle 2002’de açılan Picasso ve Matisse sergisi yer alıyor. Hirst böylelikle 2004’te 429 bin 909 ziyaretçinin geldiği Edward Hopper ve 2010-11’de 420 bin 686 kişiyi galeriye çeken Gauguin sergilerinin rekorlarını geride bırakmış oldu. Sergi, 2012 Londra Olimpiyatı sırasında şehre gelenlerin de uğrak yerlerinden biriydi. 14 sterlin’den (40 TL) satılan biletlerin galeriye 6 milyon sterlin (yaklaşık 17.5 milyon TL) kazandırdığı tahmin ediliyor.

Radikal, 19.09.2012



BELEDİYENİN PARK ÇALIŞMASINDA LAHİT BULUNDU

 

  

 

Selçuk Belediyesi'nin 14 Mayıs Mahallesi Polis Tepesi mevkiinde dün başlattığı park çalışması sırasında lahit bulundu.
 

14 Mayıs Mahallesi polis tepe mevkiinde çalışmalara dün başlayan Selçuk Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nde görevli ekipler, alandaki çalışmalarına başladı.

Ancak çalışmalardan birkaç saat sonra söz konusu alanı kazan kepçenin ucuna sert bir kaya takıldığını fark eden ekipler çalışmayı durdurdu.

Daha sonra mezar olduğunu tahmin eden çalışanlar, durumu birim amirlerine iletti.

 

Konun Efes Müzesi Müdürü Cengiz Topal’a bildirilmesi üzerine alanda incelemeler başlatıldı. Efes Müzesi Arkeologların mezar üzerinde başlattığı temizlik çalışması devam ederken, üzerinde mermer kapağı bulunan mezarı açarak; mezarın içinde çalışmalar başlatıldı.

Selçuk Bölge Haberleri, 18.09.2012

SİDE ANTİK KENTİNDEKİ KAZI DÖNEMİ SONA ERDİ

 

Manavgat İlçesi'ne bağlı Side beldesindeki antik kentte yapılan 2012 yılı kazı dönemi sona erdi.

 

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl kazı çalışmasını yerli ve yabancı 70 kişiyle gerçekleştirdiklerini söyledi.

 

Kazılarda önemli değerlere ulaşıldığını ifade eden Alanyalı, bu yıl kazı programında Doğu kapısı, Athena Tapınağı, kuzeybatı alanında çalışmalar yaptıklarını anlattı.

 

Doğu kapısında yapılan kazıların Avusturya Graz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Peter Scherrer ve 15 kişilik ekibi tarafından yürütüldüğünü bildiren Alanyalı, “Doğu kapısı Side için önemli. Çünkü burayı açarak şehirde yeni bir anıtın ortaya çıkmasını sağlayacağız. Bunun yanında antik kentteki gezi planını daha anlaşılır hale getireceğiz. Bu yönde de bir alan planlaması yapacağız” dedi.

 

Alanyalı, Athena Tapınağı’nda dağınık ve yıkık durumdaki sütun ve sütun başlıklarının yapı dışındaki bir alana taşınarak yüzeydeki çakıl tabakasının temizlendiğini belirterek, Side Müzesi’nin kuzeybatısında, sarnıçların yanında ve Üç Gözlü Çeşme’nin hemen arkasındaki alanda Doç.Dr. Feriştah Alanyalı ve arkeolog Kaan Kırçın başkanlığında arkeolojik kazı çalışmaları yapıldığını söyledi.

 

Tiyatro ve çevresinin tarihsel süreç içindeki dönüşümüne açıklık getirmek, Dionysos Tapınağı ve otopark alanında yapılan arkeolojik çalışmaların sonuçları ile karşılaştırmak ve bu yerin şehrin bütünü içindeki yerini anlayabilmek amacıyla bu alanda çalışmalar yapıldığını dile getiren Alanyalı, 2.5 yıldır sürdürdükleri Tykhe Tapınağı restorasyonunu tamamlanarak ay sonunda açılışı yapılacaklarını kaydetti.

 

Doç.Dr. Alanyalı, antik kentte 1947 yılından bu yana aralıklarla kazıların sürdüğü bildirdi.

haberler.com, 18.09.2012

4 BİN YILLIK TARİHİ ALANDA YANGIN ÇIKTI

 

Kayseri’de 4 bin yıllık geçmişi olan ve ilk ticari yazılı tabletlerin bulunduğu Kaniş-Karum kazı alanında yangın çıktı.Çıkan yangına, yapılan ihbar sonrasında Kayseri Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri müdahale etti. Tarihi kazı alanındaki kuru otların tutuşması sonrasında çıkan yangın kazı yapılan alanlara ulaşmazken, itfaiye ekipleri alevleri söndürmekte oldukça zorlandı.


Kazı alanının büyük bölümünü oluşturan Karum bölgesinde ise alevler tarihi eserlere kadar ulaşırken, itfaiyenin yaklaşık iki saat kadar uğraşması sonrasında alevler söndürüldü. Yolun sağında ve solunda başladığı öğrenilen yangını, birinin çıkarabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

Kayseri Gündem, 18.09.2012

7 BİN YILLIK SERAMİK ÇÖPLÜĞÜ ORTAYA ÇIKTI

 

 

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi'ne bağlı Gülpınar beldesindeki Apollon Smintheion Tapınağı'nda yürütülen kazı çalışmalarında belirlenen seramik çöplüğünde, geçmişi 7 bin yıl öncesine dayanan nadir desenli onlarca çanak ve çömlek gün yüzüne çıktı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izniyle Prof.Dr. Coşkun Özgünel başkanlığında devam eden kazı çalışmalarında, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden (ÇOMÜ) Prof.Dr. Turan Takaoğlu Prehistorik (tarih öncesi çağlar) dönem, Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nden Yrd. Doç.Dr. Davut Kaplan ile Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nden Yrd. Doç.Dr. Tayyar Gürdal Klasik dönem çalışmalarını sürdürüyor.

 

Prof.Dr. Takaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Apollon Smintheion Tapınağı'nın en büyük özelliklerinden birisinin bölgenin Prehistorik yerleşim yeri olmasından kaynaklandığını söyledi.

 

Bölgede, radyo karbon tahlilleriyle günümüzden yaklaşık 7 bin yıl öncesine ait yerleşim izlerine rastladıklarını dile getiren Takaoğlu, ''Burası Çanakkale bölgesi için kazısı yapılan en eski Prehistorik yerleşim yerlerinden birisi. Daha çok Çanakkale Troia ile biliniyor. Troia, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine uzanıyor. Bu da demek ki Troia'daki ilk iskandan 2 bin yıl önce, bu coğrafyada bir takım eski köy yerleşimleri bulunuyordu'' dedi.

 

Takaoğlu, 2004 yılından bu yana bölgede arkeolojik kazıların sürdüğüne işaret ederek, ''Bölgenin kültür tarihine ışık tutmaya çalışıyoruz. Bu alanda da 7 bin yıl öncesine ait köy yerleşimine ait bir takım konut kalıntılarına rastladık. Kazılarda 'çöplük' olarak nitelendirebileceğimiz seramik çukuru ortaya çıktı. Belli ki konutlarda yaşayan insanlar, kırılan ya da kullanım dışı kalan çömleklerini belirli bir alanda biriktirmişler. Restoratör arkadaşlarımızın yaptığı başarılı çalışmalarla bu çanak ve çömlekler sağlamlaştırılıp, ayağa kaldırıldı. Bunların bir çoğunun sanat eseri niteliğinde olduğunu tespit ettik'' diye konuştu.
              
Çanak ve çömleklerin dışında, konutlarda günlük yaşamda kullanıldığını tahmin ettikleri dokumacılık ya da tekstil üretimiyle ilgili değişik aletlerle bazı taş baltaların ele geçtiğini anlatan Takaoğlu, şöyle devam etti:

''Bunların yanında burada yaşayan insanların besin ekonomisiyle ilgili, ne yediklerini, ne içtiklerini ortaya koyan buluntular elde edildi. Bununla en azından Çanakkale bölgesinde günümüzden 7 bin yıl önce nasıl bir köy yaşantısı, ne tür bir mimari içinde yaşayan insanlar olduğunu anlamak konusunda önemli bilgiler elde ettik. En önemlisi de şüphesiz çanak ve çömlek kalıntıları. Çanakkale bir seramik şehri olarak tanınıyor. Çanakkale seramik repertuvarına önemli katkı sağlayan ve benzerlerine çok az rastlanılan bulgularımız var. Bunları önümüzdeki süreçte Çanakkale Arkeoloji Müzesi'nde sergileme şansımız olacak.''

 

Prof.Dr. Takaoğlu, kazı yaptıkları alanda pek çok ceviz ağacının bulunduğunu, ele geçen toprak bir kabın imalatı sırasında, konulan yere yapışmaması için altına serilen ceviz yaprağının bıraktığı izin önemli olduğunu belirterek, bu yaprak izlerinin ceviz ağaçlarının bölgede binlerce yıldır yetiştiğini kanıtladığını kaydetti.

Akşam, 18.09.2012

BEŞ ASIRLIK TARİHİ HAN MÜZEYE ÇEVRİLDİ

 

 

Kastamonu'nun Hanönü İlçesi'ne 1437 yılında Candaroğulları beylerinden İsfendiyar Bey'in eşi Tatlu Hatun tarafından bölgeye gelenlerin konaklamaları amacıyla yaptırılan Gökçeağaç Han'ı bir koleksiyoncu tarafından müzeye çevrildi.

 

Eski İpek Yolu'nun geçtiği Kastamonu-Durağan arasında, kervanların konaklama yeri olarak kullandığı tarihi Gökçeağaç Han'ı, Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyonunun yapılmasının ardından, Hanönü Belediyesi'ne kiralandı. Han, daha sonra ilçe belediyesinde yazı işleri müdürü olarak görev yapan tarihi eser koleksiyoncusu Erdoğan Topuz'a, turizme açılması için tahsis edildi.

 

Topuz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 22 yıl önce bulduğu bir sikkeyle birlikte başlayan merakla, tarihi eser koleksiyonu yapmaya başladığını belirterek, zamanla silah, kama, kılıç, radyo, plak ve pikap gibi araç ve gereçler topladığını söyledi.

 

Topladığı tarihi ve eski yaklaşık bin parçalık koleksiyonunu bir müze ya da teşhir salonunda sergilemek istediğini ifade eden Topuz, bu amaçla ilk olarak belediye binasının zemin katında teşhir salonu açtığını ifade etti.

 

Bu yılın başında Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün ilçe merkezinde bulunan Gökçeağaç Hanı'nın restorasyonunu tamamlayarak, ilçe belediyesine kiraladığını aktaran Topuz, ''Belediye de hanı müze açmam için bana tahsis etti. Bende bugüne kadar biriktirdiğim eserleri han içerisine taşıyarak, müze haline getirdim. Müzede antika değeri olan 100'e yakın silah, kama ve kılıç, testi, radyo, plak ve pikap gibi eserler ile Osmanlı ve yabancı ülkelere ait sikkeler yer alıyor. Taş parçaları, mermerden oluşan heykelcikler, bakır parçalar ve yöremizde kullanılan bakır malzemeler de müzemizde mevcuttur'' dedi.





Topuz, tarihi han içerisindeki müzenin turistlerden de yoğun ilgi gördüğünü vurgulayarak, şunları kaydetti: ''Karadeniz bölgesine gelen turistler Hanönü'ne gelene kadar böyle bir şeye rastlamadıklarını söylüyorlar. Küçücük bir ilçede böyle bir müzenin olmasına çok şaşırıyorlar. Şu ana kadar Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Macaristan, Yunanistan gibi ülkelerden turistler geldi. Yerli ve yabancı misafirlerimizi mutlaka buraya bekliyoruz ve bu güzellikleri görmelerini diliyoruz. İnşallah herkese örnek olur, bizde hedefimize ulaşırız.''
        
-Gökçeağaç Han-

Moloz taşından yapılan hanın boyu 20 metre 50 santimetre, eni 11 metre, yüksekliği 3 metre 50 santimetredir. Duvar kalınlıkları birer metredir. Hanın yuvarlak kemerli kapısından içeri girince 4 adet paye bulunmaktadır. Dört köşe olan bu payelerin alt kısımları kesme taştan üst tarafları da enli tuğlalardan yapılmıştır. Tavanlar bir nevi tekne tonozludur. Pencereleri restorasyonun ardından korumalı şekilde yapılmıştır.

18.09.2012

FRANSIZLARIN
'KAMİL' ŞAŞKINLIĞI

 

Paris’in göbeğindeki Zafer Çeşmesi’nin üzerine yazılan Kamil yazısı Fransızları şaşkına çevirdi.

Chatelet’nin merkezindeki Fontaine de la Victoire’ın üzerine sprey boyayla yazılan yazı hala silinmezken, bazı Türk turistler yazının fotoğrafını çekiyor.


Fontaine du Palmier olarak da bilinen çeşmeyi Napolyon, kazandığı zaferlerden sonra yaptırmıştı.

Habertürk, Haber: Zafer Aktaş, 18.09.2012

TARİHİ CAMİLERE ALMAN HİJYENİ

 

 

İstanbul'da yapılan incelemeler camilerdeki büyük tehlikeyi ortaya çıkardı. Yanlış temizlemeden dolayı camilerdeki halılarda rutubetten kaynaklanan bakteri oluşumu ve koku tespit edildi.

Cemaatten ve tur operatörlerinden gelen şikayetlerin artması üzerine camilerde bakteri ve mantar incelemesi başlatıldı. En temiz kabul edilen Diyanet Mescidi ve Sultanahmet Camii'nden de örnekler alınarak Yeditepe Üniversitesi Biyomühendislik Laboratuvarı'na gönderilip analizler yapıldı. Analizlerde rutubete bağlı bazı bakterilere rastlandı. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı camilerde seferberlik ilan etti. Özellikle turistlerin yoğun olarak gittikleri Selatin camilerin temizlik ve bakımını İstanbul Büyükşehir Belediyesi üstlendi.

 

Selatin camileri gümüş iyonu adı verilen yöntemle temizlenmeye çalışıldı. Rutubet kokusu bir türlü giderilemedi. Şikayetler sürünce gül suyu kokusu camilere sıkılmaya başlandı ama yine çare olmadı. Günde yaklaşık 40 bin kişinin ziyaret ettiği Sultanahmet Camii'nden çok sayıda şikayet gelince İstanbul Valiliği, Büyükşehir Belediyesi ve  Müftülük yetkilileri bir toplantı yapıp çare aramaya başladı.

 

Oluşturulan komisyonun kararı doğrultusunda Almanya'da bulunan bir firmadan camilerin temizliği için yardım istendi. Şirketin Türkiye temsilcisi Hüseyin Amasyalı, Sultanahmet ve Kadıköy Osmanağa camilerinde inceleme yaptı. İnceleme sonunda Sultanahmet, Süleymaniye, Mihriban Sultan, Sehzadebaşı ve Osmanağa'nın da aralarında bulunduğu 25 tarihi camide Almanya'dan getirilen teknolojiyle kuru sistem temizlik başladı. Sonuçlar iyi çıktı, bu camilerde koku ve küften eser kalmadı. Şimdi bu temizlik sistemi tüm camilere yayılacak. Fatih Müftüsü Emrullah Üzüm, yeni sistem temizlikle camilerdeki koku şikayetlerinin bittiğini söyledi.

Akşam, Haber: Ercan Sarıkaya, 18.09.2012

18 BİN ESER SERGİLENECEK

 

 

Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’nde 18 bin İslam eserinin yer aldığı 3 bin metrekarelik yeni ‘İslam Sanatı Salonu’ bugün Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından açılacak. Yaklaşık 100 milyon Euro’ya mal olan proje 5 yılda tamamlandı.

 

Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi Louvre’da bugün 18 bin İslam eserinin yer aldığı 3 bin metrekarelik yeni ‘İslam Sanatı Salonu’ açılıyor. Yaklaşık 100 milyon Euro’ya mal olan yeni İslam Sanatları Salonu’nun açılışını, pek çok devlet temsilcisinin katılımı ile Fransız Cumhurbaşkanı François Hollande yapacak. İslam Sanatları Salonu’nda Türk-Alevi kültürünün iki önemli unsuru olan cem ayini ve semah gösterisi de düzenlenecek. Louvre’un elinde bulunan İslam sanatına ait eserlerin dünyanın en önemli koleksiyonu olduğu ve ayrı bir bölümde sergilenmeyi hak ettiği düşüncesiyle 2008’de başlattığı proje, 5 yılda tamamlandı.


Kuzey Hindistan’dan İspanya’ya kadar yayılan bir kültürü hem coğrafi hem de 14 yüzyıla ait kronolojik bir sıralama ile temsil eden 18 bin eser tek bir salonda sergilenecek.

 

Avrupa’nın en büyük koleksiyonu

Müze Müdürü Henri Loyrette, “İslam sanatlarını müzede marjinal bir sanat olarak küçük bir alanda sergilemektense, kalitesi ve zenginliğine yaraşır, hak ettiği büyüklükte bir salonda yer almasını istediğimiz için bu projeyi gerçekleştirdik” dedi. Yeni bölümün sorumlusu Sophie Makaryu ise “Louvre’un yeni İslam Sanatı Salonu, Avrupa’nın en büyük İslam sanatları koleksiyonunu bir araya getiriyor” dedi.

 

Orhan Pamuk konferans verecek

Müzenin yıl boyu düzenleyeceği en önemli Türk etkinliği cem ayini ve semah gösterisi olacak. Cem ayini 13 Nisan 2013 akşamı, semah gösterisi ise 14 Nisan akşamı yapılacak. Türkiye’den ayrıca özellikle ‘Benim Adım Kırmızı’ romanında İslam minyatür sanatına geniş yer veren Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk da yıllık programda yer alıyor. Pamuk, 27-28 Ekim tarihlerinde İslam Sanatları Salonu’nda iki gün boyunca konferans verecek ve kitabından bölümler okuyacak.

 

En büyük destek Katar Emiri’nden

Toplam 100 milyon Euro’ya mal olan projeye Fransız devleti 31 milyon, Katar Emirliği 17 milyon Euro destek verirken, Fas Kralı 6’ncı Muhammed, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Kuveyt Emiri ile Fransız şirketleri Total, Lafarge ve Bouygues İnşaat da projeye sponsor oldu. 

 

Piramit’e rakip olacak çatı

Yeni Salon’un cam tavanı, güneşin renklerini yansıtması için özel mimari teknikle hazırlanan 2 bin 350 üçgen parlak alüminyumdan oluşturuldu. Düz değil, ‘uçan halı formunda’ hazırlanan yeni tavanın, ünlü mimar Leoh Ming Pei’nin 1989’da yaptığı Louvre’un ünlü piramid girişinin güzelliğini geçeceği yorumları yapılıyor.

Hürriyet, Haber: Arzu Çakır Morin, 17.09.2012

KÜLTEPE KAZILARINA DEDEMAN'DAN DESTEK

 

 

Kültepe, Kayseri’nin sadece 20 km kuzeydoğusunda yer alıyor ve 4 bin yıllık bir tarihi bünyesinde barındırıyor. Kaniş Krallığı’nın merkezi ve Anadolu’daki Asur Ticaret Kolonileri sisteminin başşehri olan Kültepe’de 1948 yılında Türk Tarih Kurumu adına Prof.Dr. Tahsin Özgüç tarafından başlatılan ilk resmi kazılar hiçbir özel destek olmaksızın 6o yılı aşkın bir süredir kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Kültepe Kaniş – Karum Kazıları’na bu yıl sponsor olan Dedeman Topluluğu böylece bir ilke daha imza atmış oldu.

 

Kayseri Valisi Şerif Yılmaz, Kültepe Kaniş-Karum Kazıları Başkanı Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu, Kayseri İl Kültür ve Turizm Müdürü Sayın İsmet Taymuş ve Dedeman Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Murat Dedeman’ın katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda kazı alanıyla ilgili en güncel bilgiler paylaşıldı.

 

Kayseri’nin sadece 20 km kuzeydoğusunda yer alan ve günümüzden 4 bin yıl önceye dayanan bir geçmişi bünyesinde barındıran Kültepe, MÖ 2.000’de, Kaniş Krallığı’nın merkezi ve Anadolu’daki Asur Ticaret Kolonileri sisteminin başşehri idi. Bugün Kültepe olarak anılan yerin eski adı, çivi yazılı belgelere göre Kaniş veya Neşa. Mezopotamya yazılı belgelerine göre Kaniş aynı zamanda MÖ 3.000 yılının son çeyreğinde Anadolu’nun en eski krallığı. Arkeoloji literatüründe Kültepe adı ise çeşitli Avrupa müzelerine ve eski eser pazarlarına dağılan ve “Kapadokya tabletleri” olarak tanımlanan çivi yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı 1871 yılından beri biliniyor.

 

Kültepe’deki ilk sistemli kazılar, 1948 yılında, Türk Tarih Kurumu adına Prof.Dr. Tahsin Özgüç tarafından başlatıldı. Bu bilimsel arkeolojik kazılarda, günümüzden 4 bin yıl öncesine ait çok önemli anıtsal, idari ve özel yapı açığa çıkartıldı. Bu yapıların içlerinde bulunan 25.000’e yakın çivi yazılı tablet, Anadolu’nun ilk yazılı belgeleri olması itibariyle, Anadolu’da “tarihi devirleri” başlatmakta. Söz konusu bulgulara göre Anadolu insanı ilk kez okuma-yazmayı Kültepe’de öğrenmiş.

 

Kültepe kazıları “Anadolu tarihine ışık tutan“ çok önemli ve özel bir proje. Anadolu tarihini başlatan bu kazılarda keşfedilen 100 binin üzerindeki arkeolojik ve filolojik eser, Kültepe’nin Anadolu ve Yakındoğu arkeolojisinin en önemli birkaç merkezinden biri olduğunu gösteriyor. Keşfedilen arkeolojik ve çivi yazılı belgelerden öğrenilen sistemli ticaret organizasyonu ve Anadolu insanının 4 bin yıl önceki yaşantısı gibi bilgilerin yanısıra, Anadolu’nun ilk uluslararası antlaşmaları hakkındaki veriler, sadece Anadolu tarihini değil, tüm Önasya tarihini aydınlatmasıyla da önem kazanıyor.

 

Kazılardan elde edilen veriler, sistemli olarak öncelikle Türkçe olmak üzere en az iki dilde yayınlanıyor. Bu nedenle Kültepe kazıları tüm dünya bilim dünyası tarafından dikkatle takip ediliyor. Kültepe’den çıkartılan 10 binlerce eser, başta Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde olmak üzere Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

 

Özel sektörden ilk destek

Prof.Dr. Tahsin Özgüç başkanlığında başlatılan ilk sistemli Kültepe kazıları, onun 2005 yılındaki vefatından sonra Ankara Üniversitesi adına Prof.Dr. Kutlu Emre ve Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu tarafından sürdürülmekte. Öncelikle ülkemiz üniversitelerinde görev yapan çok saygın bilim insanları olmak üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinden gelen uzmanların katkılarıyla interdisipliner bir anlayışla, yüksek teknoloji kullanılarak sürdürülmekte olan Kültepe Kazıları, 2012 yılına kadar başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, Ankara Üniversitesi ve Türk Tarih Kurumu tarafından desteklendi. Bir ilk olarak bu yıl Kültepe Kazıları özel sektör tarafından da destek gördü.

 

Toplantıda Murat Dedeman’a teşekkür plaketi veren Kayseri Valisi Sayın Şerif Yılmaz: “Kayseri’nin Eski Anadolu tarihindeki yerinin önemini vurgulayarak, bu önemli merkezde sürdürülen kazıların önümüzdeki yıllarda daha da geliştirileceğini belirtirken, ev sahipliğini üstlenen Kültepe Kaniş-Karum Kazıları Başkanı Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu: “Sistemli kazılarda keşfedilen çivi yazılı tabletlerin Anadolu tarihini başlatttığı yer olan Kültepe’de sürdürülen kazılar, sadece Anadolu’nun değil, aynı zamanda tüm eski Önasya’nın tarihine ışık tutmaktadır” diyerek örenyerinin öneminden bahsetti.

 

Dedeman Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Dedeman ise; “Dedeman Topluluğu olarak, doğanın verdiği güzelliklerden kopmayarak hem yeraltı hem yeryüzünün zenginliklerini ortaya çıkarmak amacıyla turizm ve madencilik sektörlerinde faaliyetlerimizi sürdürmekteyiz. Bu sektörlerde yatırımlar gerçekleştiren bir kurum olarak, dünya tarihi için büyük önem taşıyan Kültepe kazılarına bu yıl destek vermekten büyük gurur duyuyoruz. Böylesine önemli bir değerin memleketim olan Kayseri’de bulunması da benim için ayrı bir övünç kaynağı. Kayseri’ye ve ülkemize bir değer katmanın bizler için büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu bilmenizi isterim. Sözlerimi rahmetli babam Mehmet Kemal Dedeman’ın, sözü ile sonlandırmak istiyorum; “Ecdada vefa, yarınlara hoş seda, Kayseri’ye ve Kayseriliye hizmet için, barış içinde yarış lazım” dedi.

Turizm Habercisi, 17.09.2012

ZEUGMA'DAN TARİH FIŞKIRIYOR

 

 

Nizip İlçesi'ndeki Zeugma antik kentinde bu sezon tamamlanan çalışmalar kapsamında Roma evine ait mekanlarda kazı çalışmaları yapıldı, bölgedeki surlara ait bazı bölümler ortaya çıkarıldı.

Kazı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim üyesi Doç.Dr. Kutalmış Görkay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl Zeugma antik kentinde haziran ayında başlayan kazı çalışmalarının bir süre önce sona erdiğini belirtti.

Kazı çalışmaları çerçevesinde ''Muzolar evi'' ve alan içerisindeki bulunan Roma evine ait mekanların kazılarının gerçekleştirildiğini aktaran Görkay, bu kapsamda alandaki surlara ait bazı kısımların ortaya çıkarıldığını ifade etti.

Kazı çalışmaları sırasında buldukları bazı eserler üzerinde etüt çalışmalarına başladıklarını, bunlar arasında mimari parçaların da bulunduğunu anlatan Görkay, ''Bu dönem çalışmaların ana konusunu Zeugma kentinin surları oluşturmaktaydı ve bu yıl yapılan çalışmalarda surlarla ilgili oldukça önemli veriler elde ettik'' dedi.

Görkay, çalışma sırasında buldukları eserleri korumak ve onları sağlamlaştırmak gerektiğini, bu yöndeki çalışmalarının bu dönem de devam ettiğini aktardı.

Alanda küçük buluntular açısından çok verimli çalışmalar yaptıklarını dile getiren Görkay, ''Oldukça güzel takı parçaları ve bizim için önemli olan freskler ve üzerindeki yazıtlarla ilgili bazı parçalar bulduk. Onların etüt çalışmalarını yapıyoruz'' diye konuştu.

Görkay, içinde Almanya'dan gelen araştırmacıların da yer aldığı 60 kişilik bir ekiple yapılan kazı ve kurtarma çalışmalarının bu dönem sona erdiğini ifade ederek, sponsorluklarını üstlenen kurum ve kuruluşlara teşekkür etti.

Zeugma antik kentinde, Doç.Dr. Kutalmış Görkay başkanlığında, 2005'ten bu yana her yıl kazı çalışması yapılıyor.

Sabah, 17.09.2012

MONET'NİN İZİNDE

 

 

Fransız resminin 19. yüzyıldaki en önemli isimlerinden biri, Claude Monet’nin resimleri ekim ayında İstanbul ’da olacak. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde 9 Ekim’de açılacak sergi 20 Ocak’a kadar sürecek.


Dünyayı etkisi altına alan Fransız kültürünün zirveye ulaştığı bir dönemde ortaya çıkan izlenimci ressamların en ünlülerinden biri Claude Monet. Sergi hazırlıkları sürerken, bir grup gazeteci Sabancı Müzesi’nin davetlisi olarak Paris’te ünlü ressamın izini sürdük. Müze müdürü Nazan Ölçer’in rehberliğinde, İstanbul ’da açılacak ‘Monet’nin Bahçeleri’ adlı serginin yapıtaşlarını gördük. Böylece hem İstanbul ’daki sergiyi deşifre eden hem de daha fazlasını görmek isteyen meraklı izleyiciye kılavuz olabilecek beş adımlık bir Monet rehberi hazırlamak mümkün oldu.

 

Giverny’deki evi ve bahçesi

Monet, Paris’e 80 km mesafedeki Giverny adlı köye 1883’te taşınmış. Belli ki bu kararında kalabalık ailesiyle yaşayacağı bir büyük ev ihtiyacı kadar, kendine ait bir doğa kurma tutkusu da etkili olmuş. Önceleri kiracısı olduğu evi, zenginleşince satın almış. Bahçesini tamamen çiçeklerle donatıp yanındakileri de alarak genişletmiş. Artık olmayan bir tren yoluyla bölünen bahçe, Clos Normand ve Su Bahçesi olarak ikiye ayrılıyor. Evin önü, güneşin hareketine ve renklerine göre gruplanmış güller, zambaklar, papatyalar, gelincikler ve pek çok egzotik çiçekle kaplı. Sonbaharda bile renkleri ve kokularıyla insanı etkileyen bir mekan. Su bahçesi ise, Monet’nin yaptırdığı gölet, üzerine kurulu iki Japon köprüsü, salkım söğütler ve nilüferlerden oluşuyor. Sanatçı ömrünün tam ortasında, 43 yaşında taşındığı bu evde kendi çalışma alanını yaratmış. Kayıkla gölette dolaşıp nilüferleri istediği gibi gruplar, bir el arabasına doldurduğu tuvallerinin her birine günün bir başka saatini resimleyerek çalışırmış. İstanbul ’daki sergi de sanatçının bu bahçeden esinlenerek yaptığı ya da bu evde yaşadığı dönemde ürettiği resimlerden oluşacak. Evin içinde sanatçıya ilham veren 211 parçalık Japon baskıları koleksiyonu da sergileniyor. Duvarları mavi ve sarı gibi canlı renklerle boyalı evde sanatçının atölyesi, yatak ve yemek odaları hatta mutfağı aynen duruyor. Öyle ki, mutfağın duvarlarında asılı kalaylı tencereler bile Monet’den kalma.

 

Marmottan Monet Müzesi

Bir zamanlar av köşkü olan tarihi bina onu Fransız Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağışlayan ailenin adını taşıyor. Sanatçının son varisi Michael Monet, 1966 yılında babasından kalan koleksiyonu buraya verince, müze büyük önem kazanmış ve adına ‘Monet’yi de eklemiş. Ellerinde seksen kadar Monet resmi var ve bunun neredeyse yarısını İstanbul ’a yollayacaklar. Marmottan, kapılarının dışına ilk kez böyle büyük bir sergi çıkartıyor. İstanbul ’daki serginin de küratörlüğünü üstlenen Marianne Mathieu, Sabancı Müzesi’nde başyapıt düzeyinde Monet tabloları göreceğimizi anlattı. Büyük boyutlu nilüferler, salkımsöğütler ve çeşitli peyzajlardan oluşacak sergi; sanatçının ilham kaynağı kır evi Giverny’e odaklanıyor.
Monet’nin 1873’te yaptığı ve akıma ismini veren ‘İzlenim-Gündoğumu’ adlı ünlü tablosu tabii ki Marmottan’ın başköşesinde. Nilüferler serisinin ruhunu aktaran çok sayıda resimle birlikte, farklı dönemlerini ve ışıkla ilişkisini gösteren eserlerini de burada görmek mümkün.

D’Orsay Müzesi 
Kentin en bilinen müzelerinden biri ve tabii ki kocaman bir ‘İzlenimciler’ salonuna sahip. 1874’te kendi alternatif sergilerini açarak yola çıkan İzlenimciler’in en ünlü tablolarını da, öncüllerini de, takipçilerini de burada görmek mümkün. Parlak renkleri, canlı kompozisyonlarıyla konuları ne olursa olsun sanata bir ‘neşe’ getirmişler. Tuvalleri alıp atölyenin dışına çıkarak, ‘değişen dünyayı’ ve modern Paris’i resimlemek istemişler. Sanayi devrimi sonrasının fabrikaları, banliyöleri, zengin ve kozmopolit kentin sanatçıları, bohem hayatı kadar doğa da başlıca konuları arasında yer almış.

D’Orsay’da Cezanne, Renoir, Degas, Sisley gibi Monet’nin de çok sayıda önemli resmi sergileniyor. Mesela Monet’nin karısı Camille’i şemsiyesiyle çiçekler arasında gösteren resimleriyle yatağında ölü vaziyette yatarken yaptığı son portresini mutlaka görmek gerek.

Ailesi Monet’nin zamanına göre cesur ve özgür bir yaşam tarzı benimsediği söylenir. İlk karısı Camille’den iki oğlu oldu. Camille’in hastalığı sırasında evlerinde kaldıkları, koleksiyoncu Ernest Hoschede’in karısı Alice’le yakınlaştı. Camille’in ölümünden sonra Ernest de iflas edip Fransa ’dan kaçınca Alice ve Monet birlikte yaşamaya başladılar, sonra da evlendiler. Alice’in altı çocuğuyla birlikte büyük bir aile sahibi olan Monet, otoriter ama çocuklarıyla ilgili bir babaydı. Marmottan Müzesi’nde tanıştığımız torunu Philip Piguet, dedesi Monet’yle ilgili şunları anlattı:


***Bir tür mikrokozmos olan Giverny’de her şeyin merkezinde o vardı. Bir resme başladığında hayat ona göre düzenlenirdi. Talepkar ve disiplinli bir sanatçı ama aynı zamanda düşünceli bir aile babasıydı. Çocukların çiçeklere dokunmasına dayanamaz, başkalarının bahçesinde oynamasını isterdi.
***Aile yemeklerinde herkesin masanın çevresinde toplanmasına önem verirdi. Hem obur, hem gurmeydi. Sofrası sanat dünyasında çok önemliydi ve pek çok insan bu sofrada olmak isterdi. Şık, olması gerektiği gibi donatılmış, mönüsü zengin bir masaydı. Mönüyle bizzat ilgilenirdi ve aşçısı, garsonları vardı.
***Hava iyiyken neşeli, hoş biriydi ama bir iki bulut çıktığında gergin ve öfkeli olurdu. Çünkü bu onun çalışmasının bütün ahengini bozardı.
***Moderniteye tutkuyla bağlıydı. İlk otomobil sahiplerinden biriydi. Uzun gezilere çıkar, ailesiyle araba yarışlarını izlemeye giderdi.


Not: İşin en iyi tarafı bu bilgiler için Paris’e gitmenize gerek yok. Tatlı dilli torun Monet, yani Philip Piguet, İstanbul ’a gelip iki konferans verecek; sakın kaçırmayın. 

L’Orengerie Müzesi

Paris’in kalbinde, Tuileries Bahçeleri’nde, Monet’nin nilüferlerine adanmış bir müze. Sanatçının 1922’de, 1. Dünya Savaşı’nın kötümserliğine karşı ‘Fransız halkına’ armağan ettiği devasa tabloları sergileniyor. Monet’nin 1914’ten itibaren üzerinde çalıştığı seri, sekiz panoramik resimden oluşuyor. Giverny’deki evinin küçük göletinde yer alan nilüferler, Japon köprüleri ve salkım söğütlerden ilhamını alan resimler, Monet sanatının zirvesi sayılıyor. Kendileri için tasarlanmış iki odada ‘Sabah’, ‘Bulutlar’, ‘Günbatımı’ gibi adlarla günün farklı saatlerini anlatıyorlar. Monet’nin bu resimlerinde ne ufuk çizgisi var ne de bir zemin. Sadece konusuna odaklanan bu resimler, figürlerini biraz gösteren ama kompozisyonu alabildiğine soyutlayarak daha çok bir renk ve ışık duygusu yaratan işler. Nilüferler serisi 1927’de ilk kez sergilenmeye başlandığında aslında pek ilgi çekmemiş. 2. Dünya Savaşı sonrası ise baş tacı edilmiş. Çünkü dönemin gözde soyut tablolarının ilham kaynaklarından birinin Monet olduğu anlaşılmış... Nilüferler’in alt katında sergilenen Walter-Guillaume Koleksiyonu’nu da mutlaka görmek gerek. 30’larda ölen ünlü galerici, kendi döneminin bütün ustalarını toplamış. Renoir, Picasso, Cezanne, Matisse, Modigliani, Utrillo... Paris’in altın çağına dair insanı yormayan, derli toplu hem de zengin bir sergi.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 17.09.2012

90 YILLIK CAM VAZO AÇIK ARTTIRMADA REKOR KIRDI

 

İngiltere'nin Newcastle kentinde cam bir vazonun tam 815 bin TL'ye satılması herkesi şaşkına çevirdi.

Fransız cam ustası Rene Lalique tarafından 1922'de yapılan cam vazoyu satan "Anderson and Garland" isimli müzayede evinden Steven Moore, "Vazo, Lalique'in en değerli dört eserinden biri. İçinde yeşil yosunumsu bir iz vardı ama kolayca çıktı.

Bu eserse bence, onun creme de la creme eseri" diye yorum yaptı. Ancak açılış fiyatının neredeyse on katına satılan vazonun alıcısı açıklanmazken. bu kadar yüksek bir fiyata satılmasıyla beklenmiyordu.

Vazonun üzerinde, kollarında bulunan kanatları iki yana açmış iki kadın motifi bulunuyor.

Sabah, 17.09.2012

URARTULARA AİT 2800 YILLIK ÇEŞME ORTAYA ÇIKARILDI

 

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Merkezi Müdürü Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında, Urartulara ait 2800 yıllık çeşme gün yüzüne çıkarıldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Aygaz Genel Müdürlüğü’nün sponsorluğunda Van Kalesi’nde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Merkezi Müdürü Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında yapılan kazı çalışmaları devam ediyor. Van Kalesi’nin güneyinde Urartu Krallığı’na ait 2800 yıllık çeşme ortaya çıkarıldı. Urartu Kralı 1. Sarduri tarafından MÖ 8′inci yüzyılda inşa ettirilen Van Kalesi, uzun süre birçok medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Birinci dünya savaşı sonrasında Rus işgali ile büyük zarar gören kale ve eski Van şehri, 2010 yılında Urartu uygarlığını gün yüzüne çıkarmak amacıyla kazı çalışmaları başlatıldı. Kazılar yoğunlaştıkça Urartulara ait eserle de birer birer gün yüzüne çıkartılıyor. Bu çalışmalarda kalenin güney kısmında Urartular tarafından kullanılan 2800 yıllık çeşme gün yüzüne çıkarıldı. Çeşmeden akan su ise bir şelaleyi andırıyor.

 

Kazı çalışmaları ile ilgili basın mensuplarına bilgi veren Konyar, bu yıl yürüttükleri kazı çalışmalarının bir ayağının ise Horhor bölgesi denilen alanda olduğunu söyledi. Horhor bölgesi aslında Van halkı tarafında mesire alanı olarak kullanılan bir bölge olduğunu, burada yaklaşık milattan önce 8′inci yüzyıla ait Urartuların kullandığı bir çeşmeyi ortaya çıkarıp aktif hale getirdiklerini ifade eden Konyar, “Bu çeşmeden de anlaşılıyor ki aslında Urartular döneminden beri bu horhor bölgesi halk için bir mesire yeri. Biliyorsunuz Urartular suya çok önem veriyorlardı. Bu alana birden fazla su sisteminin olduğunu düşünüyoruz. Bu çeşmenin de diğer bir özelliği milattan önce 8′inci yüzyılda belki 20′nci yüzyılın başına kadar kullanılmış olmasıdır. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde horhor suyunun iki değirmeni çevirebilecek güçte bir su kaynağına sahip olduğunu belirtiyor. Biz de kanımızca bu çeşmenin belki Evliye Çelebi’nin bahsettiği çeşme olduğunu ve 20. yüzyılın başlarına kadar kullanıldığını düşünüyoruz. Çünkü çeşmenin hemen kanal kısmının sonunda o döneme ait 2 adet küp bulduk. Burası az önce söylediğim gibi mesire alanı. Muhtemelen buraya dinlenmeye gelen insanlar su ihtiyaçlarını o küplerden karşılıyorlardı” dedi.

haberler.com, 17.09.2012

ANAVARZA'DAN BİR EFES ÇIKAR MI?

 

 

MÖ 19 yılında kurulduğu tahmin edilen Anavarza antik kentinin bulunduğu alanda başlayacak kazılarla ilgili konuşan Doç.Dr. Durukan: "Çalışmalar neticesinde Efes gibi çok büyük bir Roma kenti ile karşılaşmayı ümit ediyoruz".

 

Kozan İlçesi'nde bulunan ve Yaşar Kemal'in romanlarına da konu olan Anavarza Antik Kenti ve Kalesi'nde, resmi kazı çalışması için hazırlıklara başlandı. Çalışmalarda ilk olarak antik tiyatroya ulaşılması hedefleniyor.

Kazının bilimsel danışmanı Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Murat Durukan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl Adana Müze Müdürlüğü'nün başkanlığında ve kendisinin bilimsel danışmanlığında yürütülecek kazı çalışma öncesinde, Dr. Erkan Alkaç ve doktora öğrencisi Ümit Çakmak gözetimindeki 15 kişilik ekibin, bölgede temizlik çalışmasına başladığını belirtti.

Durukan, bir haftadır sürdürülen çalışma kapsamında ilk olarak antik kentin giriş kapısı çevresindeki alanın ot ve toprak temizliğinin yapıldığını belirterek, çalışmaların şu an kentin tiyatrosunda sürdürüldüğünü söyledi.

Bu yıl antik tiyatronun ortaya çıkarılması için çaba harcayacaklarını anlatan Durukan, “Kazılar buradan başlayacak. Bu sebeple, tiyatronun bütün otlarının temizlenerek mevcut planının ortaya çıkarılması gerekiyor. Tiyatronun sınırlarının, sahnesi, orkestrası, oturma sıraları gibi bölümlerin nasıl ve nerede olduğunu belirlemeye çalışıyoruz. Bu çalışmalar tamamlandığında ilk kazmayı vuracağız” dedi.

Gelecek yıl arkeoloji uzmanları ve öğrencilerinin de katılacağı büyük bir ekiple birkaç noktada daha çalışma yapılacağını vurgulayan Durukan, şunları söyledi:
“Jeofizik araştırmalarında 4-5 metre aşağıya kadar yapıların bulunduğu belirlenmiş. Ancak bu yapıların dönemi ile toprak üzerindeki yapıların dönemi muhtemelen çok farklı. Bu tahmin ancak yapacağımız kazılar sonucu kesin olarak ortaya çıkacaktır. Şu an bir şey söylemek için çok erken. Burada uzun yıllar sürecek büyük bir çalışma yapılacak ve gerçek tarih kazdıkça ortaya çıkacak. Çalışmalar neticesinde Efes gibi çok büyük bir Roma kenti ile karşılaşmayı ümit ediyoruz. Anavarza, sütunlu caddesi, tiyatrosu, iki veya üç büyük giriş kapısı, stadyumu, amfi tiyatrosu, su kemerleri, nekropol alanı olan bir antik kent. “

Kozan'ın Dilekkaya Köyü ile iç içe olan Anavarza antik kentinin, MÖ 19 yılında bir Roma kentleşme merkezi olarak kurulduğu belirtiliyor. Tarihi kaynaklara göre kent, Kilikya bölgesinde düzenlenen şenliklerin ve olimpiyatların merkeziydi. 525 ve 565 tarihindeki depremlerde yıkılan kent, Bizans İmparatoru Justinianus tarafından onartıldı. 8'inci yüzyıldan itibaren Abbasiler, Selçuklular, Bizans ve Haçlılar arasında sürekli el değiştiren Anavarza, bir süre Ermeni Krallığı'nın da merkezi oldu.

Anavarza, ovadaki surlar ve kayalık kesim olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Surların doğu kesiminin uzunluğu 1.500 metre. Tüm kenti içine alan surların 20 burcu bulunuyor. Bu surlardan şehre 4 kapı ile giriliyor. Kentin sembolü Ala Kapı'nın kuzeydoğusunda tiyatro ve kapının hemen önünde stadyum kalıntıları yer alıyor. Kente su sağlayan su kemerlerinin bir kısmı ise halen ayakta kalmayı başarmış. Ala Kapı'nın kente 18 asır önce eklendiği tahmin ediliyor.

Radikal, Haber: Volkan Varan, 16.09.2012

NOEL BABA DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİ'NE HAZIRLANIYOR

 

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Aday Listesi'ne alınan Noel Baba Müzesi'nde restorasyon ve onarım çalışmaları başladı. Yıl sonuna kadar tamamlanması planlanan çalışmalarla Noel Baba Müzesi'nin Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmesi hedefleniyor.

 

Antalya'da turizmin en büyük gelir kaynakları arasında yer alan Noel Baba Müzesi'nde restorasyon ve onarım çalışmaları Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Sema Doğan başkanlığında yürütülüyor.

2010 yılında Dünya Kültür Mirası Aday Listesi'ne alınan Noel Baba Müzesi'ni 2011 yılında 586 bin 590 kişi ziyaret etti. Bu yılın 8 aylık döneminde ise 355 bin 526 kişinin ziyaret ettiği Nole Baba Müzesi, 2 milyon 877 bin 969 lira gelir elde etti. Noel Baba Müzesi, Hıristiyanlarca da kutsal sayılıyor.

Noel Baba Müzesi'nin restorasyon çalışmalarına önem verdiklerini ve tarihi yapının Dünya Kültür Mirası ilan edilmesini istediklerini belirten Prof.Dr. Sema Doğan, restorasyon planlarının ünlü mimar Cengiz Kabaoğlu tarafından hazırlandığını söyledi.

Çalışmalarda 2 bilim insanı, 5 restoratör, 5 arkeoloji bölümü öğrencisi ve 8 işçinin görev aldığını kaydeden Prof.Dr. Doğan, çalışmaların müzenin giriş bölümünden itibaren başladığını belirtti.

Dış duvarlar ve dış bölümdeki kemerlerde derzlerin temizlendiğine değinen Prof.Dr. Doğan, tarihi yapının sağlamlaştırılacağına işaret etti. Yıkılan kemerlerin aslına uygun yeniden inşa edildiğini de vurgulayan Prof.Dr. Doğan, "Yıkılan tonozlar ve kubbeler onarılıyor. Opussectile (zemindeki yer döşemeleri, mozaikler ve dekoratif panolar) onarılıyor, restore ediliyor. Bu alanda restoratörler, çok dikkatli bir çalışma yapıyor" dedi.

Yapının galeri katı olarak nitelendirilen ikinci katında daha önceki kazılarda ortaya çıkarılan buluntuların tasnif edilip, geçici depoya alındığına dikkati çeken Prof.Dr. Doğan, "Müzede yeni bir ziyaretçi gezi güzergahı oluşturuldu. Duvar resimleri ve önemli bölümlerin korunması ve elle dokunulmasının önüne geçmek için bariyerler konuldu. Kilisenin kutsal alanı olan Bema bölümüne geçiş yasaklandı. Duvar resimleri için açıklayıcı panolar, gezi güzergahı için broşür hazırlanıyor. Noel Baba'nın mezarı olan yapı, özel cam koruyucu ile korumaya alındı. Dokunulması önlendi" diye konuştu.

Türkiye'nin zengin kültürel mirası arasında yer alan Aziz Nicolaus Kilisesi'nin (Noel Baba Müzesi) özellikle Ortadoks dünyası tarafından çok önemsendiğini vurgulayan Prof.Dr. Doğan, "Yıllık 500 bini aşkın insan tarihi yapıyı ziyaret ediyor. Türk turizmi açısından önem taşıyor.

Çalışmalarımızda öncelikle yapıyı ayakta tutmaya, sağlamlaştırmaya çalışıyoruz. Noel Baba Müzesi şu anda UNESCO Dünya Kültür Mirası Aday Listesi'nde yer alıyor. Bizim asıl hedefimiz yapıyı esas listeye aldırmak" dedi.


Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın restorasyon için 270 bin lira kaynak gönderdiği Noel Baba Müzesi'ndeki çalışmalar yıl sonuna kadar sürecek.

Cnn Türk, 16.09.2012

MAHMOUD SAİD'İN TABLOLARINA REKOR FİYAT!

 

 

 

Mısır'ın en meşhur ressamlarından Mahmoud Said'in iki eserinin, sonbahar ayında Dubai'de Christie's Müzayede evi tarafından düzenlenecek olan Modern ve Çağdaş Arap, İran ve Türk Sanatı Müzayesi'nde en yüksek teklifi alması bekleniyor.

 

Sanatçının "El Zar" ve "Pecheurs a Rossette" adını verdiği tabloları ilk kez bir müzayede satışa çıkacak. Eserlere yapılacak tekliflerin sırasıyla 200 Bin Dolar ve 600 Bin Doları bulacağı tahmin ediliyor.

 

Said,  geleneksel Mısır kültürünü ve kendi memleketi Alexandria'yı yansıttığı çalışmalarında manzaralara ve portrelere daha çok yer veriyor. "Alexandria'nın boya fırçası" olarak da bilinen Said, tablolardaki çizgilerle ve görüntülerle Mısır'ın en çok konuşulan ressamlarından birisi.





Ayrıca Said, dansçılara, dervişlere ve çıplak insan figürlerine yer verdiği eserleriyle ülkesindeki çağdaş sanat hareketinin öncülerinden biri olarak görülüyor.

 

Bu Ekim ayında Christie's Müzayede evinde açık artırmaya çıkarılacak bu iki resim, Said'in tarihi ve kültürel mirasına duyduğu sevgiyi ve hayranlığı yansıtıyor.

 

400.000 dolar ile 600.000 dolar arasında satılması beklenen "Pecheurs a Rossette" tablosu bir balıkçının Nil nehri yataklarında, yakaladığı balıkları boşaltmasını resmediyor.

 

"El Zar" tablosunda ise gelenekler ön plana çıkıyor ve kadınların dini bir ritüeli yerine getirme anında kendinden geçmeleri ve dansları görülüyor.

 

Modern ve Çağdaş Arap, İran ve Türk Sanatı Müzayesi 23- 24 Ekim 2012 tarihlerinde Dubai'de Jumeirah Emirates Towers Hotel'de yapılacak.

Habertürk, 16.09.2012

ERIC CLAPTON'DAN SATILIK TABLO

Kanada asıllı İngiliz Blues gitaristi Clapton, açık artırmalara hiç de yabancı değil. Ünlü şarkıcı, geçtiğimiz sene New York'ta hayır için yapılan bir açık artırmada 70'ten fazla gitarını satışa çıkarmıştı. Clapton, buradan elde ettiği 2.15 milyon dolarlık geliri Antigua'da uyuşturucu ve alkol kullananlar için kendisinin kurduğu Rehabilitasyon Merkezi için kullandı.

 

Richter'ın "Abstraktes Bild (809-4)" adlı tablosunun, 12 Ekim'de Londra'da yapılacak çağdaş sanat müzayedesinde öne çıkan eserlerden biri olması ve 14 ile 19 milyon dolar arasında satılması bekleniyor.

 

"Abstraktes Bild (809-4)" adlı tablo Richter'in 1990'lı yılların ortasında ürettiği dört tablodan oluşan serinin bir parçası. Serinin üç tablosunu 11 yıl önce Clapton almıştı.  Dördüncüsü ise İskoçya'daki Tate and the National Galleries'in ortak koleksiyonuna ait.

Habertürk, 16.09.2012

LENİN'İN HEYKELİ AHDAMAR'A HAÇ MI OLDU?

 

 

Van'daki Ahtamar Kilisesi'nde 3 yılda 3'üncü ayin geçen hafta yapıldı. Ermenistanlı ustaların yardımıyla restore edilen kiliseye konacak haç, o dönemde tartışma yaratmıştı. O haç ile ilgili ilginç bir hikaye de anlatılır. Restorasyonunu komünist bir mimarın gerçekleştirdiği kilisenin haçı Ermenistan'da bir depoda bulunan Lenin heykeli eritilerek yapılmış.

 

Mavi bir gökyüzünün altında masmavi bir deniz gibi görünüyor Van gölü. Vanlıların ‘deniz’ demesi bu yüzden olsa gerek. Ve haksız da sayılmazlar. Yüzenler, sörf yapanlar, kanoyla yarışanlar... İskelede sıralanan teknelerin biri gidiyor, biri geliyor. Los Angeles’tan, Sydney’den, Almanya ’dan, İstanbul ’dan gelen Ermeniler ayin için Ahtamar Adası’nın yolcusu.


Kilisedeki ayin İsrail ’den, Amerika ’dan, Kanada ’dan, Beyrut’tan, İstanbul ’dan gelen din adamlarıyla sabahın ilk saatlerinde başlıyor. Ancak 50 kişiyi alan kilisenin kapısından içeri girmek hayli zor. Kalabalık nedeniyle çoğu konuk ayini dışarıda dinlemeye çalışıyor. Ermeniler için ruhani nitelik taşıyan bugün, Vanlılar’da ise Türkiye ’nin tanıtımı, kentin turizminin harekete geçmesi gibi dünyevi ekonomik kaygıları öne çıkarıyor. Ermeniler ayindeyken Kürtler ve Türkler de piknikte...


Kültür ve Turizm Bakanlığı ’nın restore ederek, yılda bir kez ayine açtığı Ahtamar Kilisesi’nde, üç yıldır düzenlenen ayindeyiz. 2008’de restore edilen ve yeniden Ermeniler için çok önemli bir merkez haline gelen kilisenin restorasyonunda mimar Zakarya Mildanoğlu da yer aldı...


Ayin dönüşünde kilisenin ilginç restorasyon sürecini anlatması için Mildanoğlu ile buluşuyoruz. Mildanoğlu, Osmanlı arşivlerine göre, Anadolu ’da 2200 Ermeni kilisesi ve manastırının olduğunu söylüyor. Ahtamar Kilisesi ise öne çıkan kiliselerden. Şöyle devam ediyor:
“ Van Ermenilere başkentlik etmiş bir şehir. Ermeni tarihinde Ardzruni Hanedanlığı vardı. Onların döneminde 915 yılında bu bölgede müthiş bir imar faaliyeti gerçekleşmiş. Su kanalları, kaleler, kiliseler, yazlık, kışlık krallık sarayları inşa edilmiş. Ahtamar da bu dönemde yapılmış. Yazılı kaynaklara baktığımızda, Gagik Ardzruni hanedanlığı döneminde adada bir de saray yapıldığını görüyoruz. Güvenlik nedeniyle ada seçilmiş. İskele altında hala surlar var. Manastırda ise sadece din adamı değil, tarihçiler, bilim adamları yetişmiş.” Ahtamar Surp Haç Kilise ve manastırı ilk darbeyi 1915’te yer, talan edilir ancak geri dönenlerce bir süre daha açık tutulur. 1950’den sonra ise Anadolu ’da Ermeni kültürel varlıklarına yönelik görülmemiş bir katliam gerçekleştirilir. Ayakta kalan yüzlerce eser yakılır, yıkılır.


Kilisenin bugüne kalmasını ise ünlü yazar Yaşar Kemal’e borçlu olduğunu hatırlatan Mildanoğlu, şöyle anlatıyor:
“Cumhuriyet’te gazeteci olan Yaşar Kemal bir haber için Van ’a geliyor. Subay arkadaşı ‘Burada bir ada ve üzerinde çok değerli bir kilise var, gel bakalım’ diye ısrar ediyor. Adaya çıktıklarında askerleri kiliseyi ve manastrı yıkarken buluyor. Hemen valiliğe, Milli Eğitim Bakanlığı ’na şikayet ediyor ve yıkım duruyor. Ancak manastırın ilk katı çoktan yıkılmış. Ermeni kültür katliamının olduğu yıllar 1915 değil, 1950-1953 yıllarıdır. İmar faaliyetleri adı altında tarihi yapılar kazma kürek yıkılıyor. Bunların taşlarıyla ya devlet daireleri, ya da okullar yapılıyor. Son kalanlar ise definecilerin gözdesi oluyor.” Ada bir dönem askeri yasak bölge, bir dönem de ağıl olarak kullanılıyor.


2005’te ise AKP hükümetinin gündemine giriyor. İstanbul Ticaret Odası , restorasyona talip oluyor. Mildanoğlu bu sürecin AB ile ilişkilerin ısındığı döneme denk geldiğini söylüyor. Dünya kamuoyunda sık sık Ermenistan ilişkilerinin de gündeme gelmesi sonrasında ise restorasyona karar veriliyor. Proje hazırlanıyor. Kültür Bakanlığı ihaleye çıkıyor. İşadamı Cahit Zeydanlı restorasyon işini alıyor. Zeydanlı şimdi ciddi sağlık sorunları yaşayan Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan’la görüşmeye geliyor. “Yanlış bir şey yapmak istemiyorum” diye bir Ermeni mimar istiyor ve Mildanoğlu seçiliyor. Restorasyon 2 yıl sürüyor.


Mildanoğlu “Heyecanlı bir süreç” diye tanımlıyor bu süreci. Büyük bir arşiv oluşmuş. Ermenistan ’dan ciddi destek alınmış. Ermeni taş ustaları, mimarları ile birlikte çok düşük bütçelerle, özverilerle restorasyon tamamlanmış. Kilisenin restorasyon öyküsünde ilginç bir de hikaye var. Hikaye kiliseye büyük tartışmalarla konan haçla ilgili. Kilise kubbesinde yer alacak haçın kaidesinin, büyüklüğünün doğru tespiti için Ermenistan ’dan yardım isteniyor. Ancak bu ülkede malzeme yoksulluğu var. Bunun üzerine ustalar depoda bulunan bronz bir Lenin heykelini eritiyor ve haçı imal ediyor. Erivan’da yapılan haç sonra TIR’la İstanbul ’a geliyor. Eski bir komünist olan ve bir kilise restorasyonunda, “Lenin’le buluşan” Mildanoğlu’na bu bilgiyi soruyorum. “Bunu ben de duydum. Haç gerekliydi. Hükümet önce karşı çıktı. Sonra bir gecede taktılar” diyor.

Bu yıl ayine katılım düşüktü. İlk ayine 6 bin kişi katılırken bu yıl toplam 1200 civarındaydı. Mildanoğlu azalmanın normal olduğunu söylüyor. “O ilk heyecandı. Ancak zaten diğer aylarda da gelenler var” diyor. Kilisenin müze olmasını ise ‘tehlikeli’ buluyor. “Gittiğim zaman dua edemiyorum. Yasak. Mum da yakamıyoruz. Anadolu ’daki kiliselerde böyle. Bu büyük sorun. Üç arkadaş orada niye dua edemeyelim. Mum içeride yakılmasın ben de karşıyım ama bahçede yakılabilir. Kiliseyi açtık diyorlar ama samimiyetsizlik bu” yorumunu yapıyor. Aynı serzenişi ayine gelen Ermeniler’den de duyuyorum.
Radikal (kısaltarak), Haber: Jale Özgentürk, 16.09.2012

NEHİR KENARINDA ANTİK TİCARET MERKEZİ BULUNDU

 

 

Zonguldak'ta Filyos Nehri'nin kenarında Roma Dönemi'ne tarihlendirilen ticaret merkezi ortaya çıktı. Kazı çalışmaları ise Kültür Bakanlığı'ndan alınacak izin ile bir yıl sonra yapılacak.

 

Zonguldak'ın Filyos beldesinde antik kent kazı çalışmalarını sürdüren kazı ekipleri, Gökçebey İlçesi Üçburgu mevkiinde Roma Dönemine tarihlendirilen antik kalıntılar buldu. Kdz. Ereğli Müzesi ve Filyos Tios Kazı ekibi ortak yürüttükleri bir araştırma ve temizlik çalışması gerçekleştirdi.

 

Çalışmalar sonucunda bütün alan, sel sularının getirdiği birikintilerden, ağaç kalıntılarından, bitkilerden ve çöplerden temizlendi. Türkiye'de ilk defa nehir kıyısında antik bir ticaret merkezinin ortaya çıktığını söyleyen yetkililer, bir yıl sonrası yapılması planlanan kazı için de Kültür Bakanlığı'yla irtibata geçti.

 

Filyos nehrinin taşımacılıkta ve ulaşımda kullanıldığını antik kaynaklardan bilindiğini ifade eden Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım, bulgular ile ilgili şunları kaydetti:

"Filyos nehrinde odun, kereste, üzüm, şarap, tahıl gibi ürünler büyük kayıklarla nehrin ağzında bekleyen yelkenli gemilere taşınıyordu. Nehrin, denizden 20 kilometre kadar içine tekneler ile ulaşım sağlanması mümkündü. Gökçebey'deki Üçburgu'da bulunan yapı temellerinin ve ahşap iskele kalıntılarının, bu nehirlerde ticari malları taşıyan kayıkların mallarını boşalttığı, ticaretle ilişkili depo yapılarına ait oldukları anlaşılmaktadır. Tios (Filyos) kenti ile Gökçebey Üçburgu mevkii arasında büyük bir antik yol bulunmaktadır. Bu yol Tios kenti ile Klaudiupolis (Bolu) kentini birbirine bağlamaktadır. Bu günkü Filyos, Çaycuma ve Devrek bölgeleri, gerek nehir ve gerekse kara yolu ile Üçburgu'daki ticaret merkezine mallarını getiriyor ve satıyorlardı. Aynı şekilde yine buraya gelen malları satın alıyorlardı. Gökçebey Üçburgu mevkiinde ortaya çıkarılan depo temelleri, taş döşeli yol, sikkeler, çanak çömlekler, ok uçları, kandiller, kurşun dirhem ve yazıtlı bir taş, arkeolojik ve tarih açısından oldukça ilginç bilgiler verdi. Bunların değerlendirilmesi sonucunda, Roma döneminde MS 2. ve 4. yüzyıllar arasında, Gökçebey'de büyük bir ticaret merkezi, ticaret borsası olduğu, burada çeşitli kentlerden gelen malların alıp satıldığı ortaya çıkmıştır. Yazıtlı taş üzerinde bir gümrük kurallarına ait beş satırlık bir yazı bulunmaktadır. Bu yazıtın tercümesi henüz tamamlanmamıştır. Kurşun dirhem üzerinde Tios kentinin adı yazılıdır. Bu dirhemin biçimi Roma döneminde başka yerlerde yoktur. Gökçebey'e özgü bir formdur".

 

Alanda kaçak kazılara karşı önlem alınması gerektiğini söyleyen yetkililer, 2012 yılında kurtarma kazısı gerçekleştirilmesi planlıyor. Kurtarma kazılarının başlaması ile birlikte yapıların işlevlerinin net şekilde anlaşılacağı, bölgenin ne derece önemli bir geçmişe sahip olduğunun da ortaya çıkması bekleniyor.

haberler.com, 15.09.2012

PARİS'İN KARANLIK YÜZÜNE TURİST AKINI

 

 

Eyfel Kulesi, Louvre Müzesi, Notre-Dame Kilisesi gibi sembolleriyle her yıl milyonlarca turisti çeken Paris'in pek bilinmeyen korkutucu yüzü de meraklılarını ağırlıyor. Her gün yüzlerce turist, üst üste dizilmiş 6 milyon insana ait kemiklerden oluşan yer altı mezarlığını ziyaret ediyor.

Catacombes adı verilen yer altı mezarlığı, Paris'te veba salgınına yol açtığı ve yeni imar alanı ihtiyacını karşılamak üzere, 1785'te şehir içindeki mezarların kaldırılması kararı sonrasında açıldı. Yaklaşık 10 bin metrekarelik eski bir taş ocağı olan bölgeye, Paris'in bütün mezarlıklarındaki iskeletler, 15 ay boyunca sadece geceleri taşınarak üst üste istiflendi.

"Dur. Burası ölümün imparatorluğu" yazısıyla ziyaretçileri karşılayan mezarlıkta, 6 milyon insana ait kemik parçalarının bulunduğu tahmin ediliyor. Kalp rahatsızlığı olanlara girmeleri tavsiye edilmeyen mezarlığa ulaşmak için 130 basamakla yer altına inerek, dar ve karanlık dehlizlerde 15 dakika boyunca yürümek gerekiyor.

Duvarlarında "ölümün hayatın bir gerçeği olduğuna" dair ünlü şairlerin dizelerinin bulunduğu mezarlıkta, özellikle kafatasları ve uyluk kemiklerinin diziliş şekilleriyle ortaya çıkan bazı sembollerin sırrı ise hala çözülemiyor.

Sabah, 15.09.2012

KARAT KARAT OSMANLI TARİHİ

 

Sanat tarihi profesörü Gül İrepoğlu, ‘Osmanlı Saray Mücevheri-Mücevher Üzerinden Tarih Okumak’ kitabını yayınladı ve Osmanlı’nın iktidar, ihtişam ve gösterişini anlatan bir tarih okuması yaptı.

 

- Mücevher üzerinden tarih  okunur mu?
- Hem de nasıl! Mücevher, eşyalar ve takılar öyküleriyle birlikte yan yana dizildiğinde bir kültürün tarihi rahatlıkla okunabilir.


- Osmanlı ve Avrupa mücevherleri arasında farklar var mı?
- Osmanlı kuyumcusu, taşın şekline en az müdahaleyi yapar. Ama Avrupa mücevherinde katı simetri vardır. Batılı kadının takıları birbirini tamamlar ama Osmanlı kadını farklı parçaları bir arada kullanır.


- Osmanlı, savaşlarla meşgul bir imparatorlukken, mücevhere niçin bu kadar önem vermiş?
- Basit bir süs amacıyla değil elbette, saltanatın gücünü göstermek için.


- Topkapı Sarayı’nda hep erkeklere ait mücevherler varken, niçin çok az kadın mücevheri var?
- Çünkü mücevherler çoğunlukla padişahın kullanımı için üretilmiş. En değerli takıları kullanan padişah. Kadınların takılarıysa değiştirilmeye daha açık, ayrıca saraydan çıkınca onlarla beraber gidiyor.


- Osmanlı’da mücevherin bir yükseliş dönemi mi var?
- 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Balkanlardaki altın ve gümüş madenlerinin Osmanlı egemenliğine girmesi ve kuyum ustalarının da başkente gelmesi mücevherin yaygınlaşmasını sağladı.


- Padişahlar, sırf zevk olsun diye hazineye girip mücevherleri seyreder miydi?
- Yalnızca zevk için değil de, varlıktan haberdar olma arzusundan kaynaklı yaparlarmış. Sultan I. Ahmed’in incelediği anlatılır. Sultan Abdülmecid ise yabancı elçilerin seyretmesi için sergiletmiş.


- “En büyük İslam hazinesi Osmanlı mücevherleridir” diyorsunuz. Bu iddianızın sebebi nedir?
-  Çünkü herhangi bir yağmaya maruz kalmayan en büyük İslam hazinesi.


- Osmanlı’da çok değerli taşlar ve müthiş bir el işçiliğiyle işlenmiş mücevherler varken, sırf büyük diye en kıymetli mücevher Kaşıkçı Elması mıdır?
- Kaşıkçı Elması tam 86 karat ve gerçekten göz kamaştırıcı bir taş. Ama hazinedeki mücevherleri taş değerlerine göre ölçmek doğru olmaz. Üzerlerindeki motiflerin, özenli işçiliği ve ince zevki bir yana, tarihsel değerleri ve anlamları da her türlü maddi değerin üzerinde.


- Bazı padişahların tahtında zümrütler, inciler, yakutlar varken, ihtişama çok değer veren Kanuni’nin tahtında niçin sadece küçük bir firuze taşı bulunuyor?
- Firuzenin, yenilmezliğe atfedildiğine inanılır. Ama abanoz tahtın harikulade sedeften motifleri değerli taşlara gerek bırakmaz zaten.

 

- En ‘süslü’ padişah, en süslü hanımsultan kim?
- Kanuni’nin gençliğinde çok mücevher kullandığı, biliniyor. Sultan IV. Murad’ın fetihlerden sonra İstanbul’a giriş alaylarında abartılı bir süslü giyimi var. 18. yüzyıl padişahlarının sorguçları da çok göz alıcı. Kösem Valide Sultan’ın boğulduğu sırada kulağındaki elmas küpelerin, Kahire’nin bir yıllık geliriyle alınmış olduğu söylenir.

Hürriyet Cumartesi, Haber: Şermin Terzi, 15.09.2012

TARİHE ENGEL OLAMAYACAK

 

Erzurum Kalesi ve Saat Kulesi’nin Cumhuriyet Caddesi’nden görünmesini engelleyen 10 katlı SGK binası yıkılacak.

 

Daha önce 5 katının yıkılacağı açıklanan binanın tamamının yıkılması için AKPli Başkan Ahmet Küçükler’in girişimleri sonuç verdi. Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü 500 milyon liralık Kültür Yolu Projesi kapsamında binanın yıkılmasına Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da onay verdi. Binanın yıkılmasıyla Lalapaşa Cami, Yakutiye Medresesi, Kale ve Saat Kulesi’nin Cumhuriyet Caddesi’nden görülmesi sağlanacak.

Hürriyet, 15.09.2012

TAŞKÖPRÜ'DE 2 BİN 200 YILLIK TİYATRO BULUNDU

 

 

Kastamonu`nun Taşköprü İlçesi'nde kazı çalışmaları devam eden Pompeiopolis antik kentinde MÖ 2. yüzyıla ait antik tiyatro bulunduğu bildirildi.

 

Pompeiopolis Antik Kenti Kazı Başkanı ve Kastamonu Üniversitesi (KÜ) Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl ki kazı çalışmalarının çok başarılı geçtiğini belirterek, 6 yıldır kazdıkları villa kalıntısında büyük bir bölümü açmayı başardıklarını söyledi.

 

Daha önce jeofizik çalışmaları sırasında tespit edilen yerde yaptıkları açma çalışması sonucunda bir antik tiyatronun mermer basamaklarını bulduklarını aktaran Summerer, tiyatronun mimari koruma durumunun çok iyi olduğunu belirtti.

 

İleri ki yıllarda buradaki kazı çalışmalarını devam ettireceklerine vurgulayan Summerer, "Amacımız tiyatro bölümünü tamamen ortaya çıkartmak olacak. Daha tarihleyici somut bir veri elimize geçmemekle beraber, duvarların çok özenle yapılmış olan yapı tekniği ve kalite nedeniyle MÖ 2. yüzyıl erken Roma döneminde bu yapının yapıldığını düşünüyoruz" diye konuştu. 

     

Summerer, bu yıl ki çalışmalarda ilk defa jeoradar kullandıklarını ve bunun sayesinde bir podyum tapınağı tespit ettiklerini ifade ederek, önümüzdeki yıllarda burada da kazı çalışması yürüteceklerini söyledi. 

     

Kazı çalışmalarına 7 ayrı ülkeden uzman ve arkeologların katıldığını vurgulayan Summerer, kazılarda çeşitli üniversitelerde eğitim gören Kastamonulu öğrencilerin çalıştığını sözlerine ekledi. 

     

Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan da özellikle Kazı başkanı Prof.Dr. Latife Summerer`in Münih Üniversitesi`nden Kastamonu Üniversitesi`ne geçmesiyle bu yıl Pompeiopolis kazılarının büyük ivme kazandığını ve sonuçların tüm Taşköprülüleri mutlu ettiğini ve umutlandırdığını kaydetti. 

Kastamonu Postası, 14.09.2012

BAKAN GÜNAY, TAKSİYARHİS KİLİSESİ'Nİ İNCELEDİ

 

 

Balıkesir'in Ayvalık İlçesi'nde bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, restorasyonu devam eden Taksiyarhis Kilisesi'nde incelemelerde bulundu.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Ekim-2011 tarihinde restorasyonu başlayan 180 yıllık Ortodoks Kilisesi olan Taksiyarhis'de yapılan çalışmaları yerinde inceleyen Bakan Ertuğrul Günay, kilisenin kültürel ve sanatsal faaliyetleri için kullanılacağını söyledi. Ziyarette Bakan Günay'a; AKP Balıkesir Milletvekilleri Tülay Pabuşçu ile Ali Aydınlıoğlu, Balıkesir'in çiçeği burnunda yeni Valisi Ahmet Turhan, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü, Balıkesir İl Kültür Müdürü Abdullah Soykan, il ve ilçeden çok sayıda daire amiri, Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen, Burhaniye Belediye Başkanı Fikret Akova, Küçükköy Belediye Başkanı Mesut Ergin, Altınova Belediye Başkanı Asım Sürer, Ayvalık Ticaret Odası Başkanı Rahmi Gençer, Ayvalık Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Prof. Filiz Ali, AKP Balıkesir İl Başkanı Mahmut Poyrazlı, AKP Ayvalık İlçe Başkanı Melih Çakırca, çok sayıda partililer ve vatandaşlar eşlik etti.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ihale edilerek özel bir firmanın 2 milyon 305 bin lira bedel ile kazandığı ihaleyle çalışmalarının sürdürüldüğü Taksiyarhis Kilisesi'nin restorasyon maliyetinin bugüne kadar yapılan imalat artışlarıyla birlikte yaklaşık 3 milyon liraya ulaşacağı tahmin edilirken, restore çalışmalarının konservasyon kısmında Balıkesir Üniversitesi Ayvalık Meslek Yüksekokulunun Restorasyon bölümü öğrencilerinin de görev aldığı kaydedildi.

 

Tarihi kilisede yaptığı incelemeler sırasında severek yediği Ayvalık'a has Sakızlı Kurabiye'yi büyük ilgi gösterdiği gözlenen Bakan Günay'a İtalyan desinatörlerin de görev yaptığı kilisede, yapılan çalışmalarla ilgili sinevizyon gösterimli brifing de verildi.

 

Uzun yıllar Tekel Deposu olarak kullanılan tarihi kiliseyi, Türk turizmine kazandırmak için uzun süreden beri yoğun çalışmalar yaptığı öğrenilen Bakan Ertuğrul Günay, yaklaşık 1 yıl önce başlayan tarihi değerin restorasyon çalışmalarının 2011 yılının sonunda tamamlanmasını beklerken, çeşitli nedenlerle çalışmaların 2012 yılının sonuna yaklaşılmasına rağmen tamamlanmamasından üzüntü duyduğunu kaydederek, "Ayvalık'ın ve ülkemizin önemli tarihi değerlerinden biri olarak kabul ettiğimiz bu kiliseyi restorasyon çalışmaları sona erdikten sonra binanın akustik özelliklerini göz önünde bulundurarak, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin sergilendiği bir alan olarak kullanmayı planlıyoruz" dedi.

 

Birkaç yıl önce Ayvalık'ı ziyaret ettiğinde Cunda Adası'nda bulunan birçok tarihi binanın olduğunu gözlemlediğini kaydeden Bakan Ertuğrul Günay, "Ayvalık doğal güzelliklerinin yanı sıra bozulmamış tarihi dokusu nedeniyle bizim çok önemli. Bu güzel ilçede birkaç yüksek tarihi binada yapacağımız restorasyon çalışmalarıyla, bu ender özgün dokuyu koruyabileceğimize inanıyorum. Biz, Türkiye'de turizmi kültürle buluşturmak istiyoruz. Kültür, şehir mimarisi, yemek lezzeti gibi değerleri iç içe katarak, Türkiye'yi, marka değeri yüksek bir turizm destinasyonu haline getirmeyi hedefliyoruz. Bu yüzden de, ben Ayvalık'ta Taksiyarhis Kilisesi'ni gördüğüm zaman burasının akustiği ve içindeki ikona zenginliği ile çok özel bir kültür ve sanat merkezi olabileceğini düşündüm. Ancak kilisenin çevresinde, bakanlığımıza ait olmayan birkaç alanın kamulaştırılması sorunu nedeniyle restorasyon biraz uzadı. Bu yılın sonuna kadar restorasyonu bitirmeyi amaçlıyoruz. Bugün burada gördüğüm kadarıyla restorasyon çalışmaları son derece iyi gidiyor. Bu bina tamamen kültür meraklıların büyük bir istekle gezebileceği özelikleri taşıyor. Belki burayı kültür ve sanat merkezi haline getirdiğimizde küçük bedellerle burada yapılacak faaliyetlerden gelir getirebilmeyi planlayabiliriz. Örneğin Ayvalık'ta faaliyet gösteren ve gerçekten çok özel ve güzel işler yapan Uluslar arası Müzik Akademisi'nin (AİMA) sanatsal faaliyetlerini sergileyebilecekleri salon sorununun çözümlenmesi yönünde de bu kiliseyi kullanabiliriz. Tüm bunlar için buradaki restorasyon sona erdikten sonra Valimiz, Kaymakamımız ve AİMA yetkilileriyle oturup, bu özel binanın değerlendirilmesi konusunda bir karar vererek, burasını Türkiye'nin yakinen bildiği bir kültür ve sanat merkezi haline dönüştüreceğiz" ifadelerini kullandı.

 

Ayvalık'a bağlı Cunda Adası'nda ki bir dönemler Çocuk Esirgeme Kurumu olarak kullanılan ve 'Despot'un Evi' olarak isimlendirilen deniz kıyısındaki tarihi binanın ihaleye çıkmasına rağmen herhangi bir restorasyonunun yapılmadığını üzüntüyle gördüğünü belirten Günay, "Ankara'ya döndüğümde bu binanın da bir an önce turizme kazandırılması için çalışmalar başlatacağım" diye konuştu.

haberler.com, 14.09.2012

TARİHİ KENTTE DEFİNEYE ULAŞILDI

 

 

Osmaniye'de Çukurova tarihine ışık tutan 6 bin yıllık Kastabala (Hierapolis) antik kentinde yapılan kazı çalışmaları sırasında, 845 gümüş sikkeden oluşan defineye ulaşıldığı bildirildi.

2009 yılından bu yana yaklaşık bin metre karelik bir alanda çalışmalarını sürdürdüklerini anlatan Prof.Dr. Turgut Hacı Zeyrek, bu yıl yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde bir dolgu tabakasında kazı çalışmalarını sürdürdüklerini, taban seviyesine ulaştıklarında da alan temizliği gerçekleştirdiklerini söyledi.

Zeyrek, şöyle devam etti:
“Temizlik sırasında tarımsal faaliyet nedeniyle tahrip olmuş duvar örgüsü içerisinde bir define tespit ettik. 13-14. yüzyıl, Ortaçağ'a ait 845 adet gümüş sikke. Sayısal boyutta böyle büyük bir defineye bilimsel kazılarda çok ender rastlanıyor. 28 yıldır bu işi yapıyorum, ilk defa böyle büyük bir defineyle karşılaştım. Kaçak kazılarda da takip imkanı olmadığı için bilemiyoruz ama böyle bir toplu sikkenin bulunması, antik kent kazımız için büyük önem taşıyor. Bu bulgu, buradaki tarımsal tahribat faaliyetlerine hassasiyet gösterilmesinin ve bilimsel çalışmaların ilgi görmesinin gerekliliğini ifade ediyor. Her ne kadar 'Yüzeyde bir buluntu ele geçemez tarım nedeniyle burası tahrip oldu' denilse de görüldüğü gibi çok önemli kalıntılar çıkabiliyor. Sikkelerden oluşan toplu defineyi saymazsak envanterlik olarak 400 adet esere ulaştık.” 

Günümüzde yaşanan çarpık kentleşmenin izlerini o çağlara kadar takip edebildiklerini belirten Zeyrek, Kastabala'daki sütunlu caddeyi işgal eden evlere rastladıklarını söyledi.

Şehircilik anlamında vadinin iki yamacına yerleşmiş olması nedeniyle Kastabala'nın çok güzel bir konumu olduğunu ifade eden Zeyrek, kentin önünde geniş bir ovası ve yanı başında Ceyhan gibi bereketli bir nehirle kendini tamamlayan mozaiğe sahip olduğunu anlattı.

Kastabala'nın stratejik olarak önemli bir konuma sahip olduğunu aktaran Zeyrek, "Anadolu doğu ile batı arasında bir köprü" deriz hep, klasik bir tanımlamadır. Aynı tanımı daraltırsak bunun merkezine de Kastabala'yı koyabiliriz. Kastabala doğu ve batının arasında bir köprü. Neden diyeceksiniz. Yumurtalık Kastabala'nın limanı. Arada bir dağ var ama Kastabala'nın sınırlarında. Hem doğuya bu kadar yakın hem de denize yakın bir antik kent daha yok” diye konuştu.

Kastabala'ya yılda 2 bin 500 turistin uğradığını belirten Zeyrek, “Kazılar neticesinde kenti tümüyle ayağa kaldırmak mümkün değil. Fakat Efes'te, Bergama'da, Perge'de olduğu gibi bir kesit olarak ayağa kaldırıp o nostaljiyi yad edebiliriz ve turizme bir an önce kavuştururuz” dedi.

Zeyrek, “Tüm yöre halkının buraya sahip çıkması lazım. Ekonomik açıdan burası bir kazanç kaynağı, en klasik tabiriyle bacasız fabrika. Sadece güzel bir temizlik ve güler yüzlü karşılama gerekiyor” diye konuştu.

Radikal, 14.09.2012

"MÜZAYEDELER EN İYİ DÖNEMLERİNİ YAŞIYOR"

 

 

Türkiye'de sanat eserlerine ilginin artmasıyla müzayedelerde satış rakamları yükselirken, koleksiyonculara da her geçen gün yenileri ekleniyor. Antik AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam, sanat eserlerine ilginin hiç olmadığı kadar yoğun olduğunu, satış rakamlarında da bunu görebildiklerini ifade etti. Artam, geçen 10 yılda koleksiyonerlik konusunda Türkiye’de çok önemli adımlar atıldığını dile getirdi.

 

Artam, sanat eserlerinin fiyatlarındaki yükselişin pazarı da her geçen gün büyüttüğünü belirterek “Her müzayedemizde yeni rekorlar oluşuyor. Türk müzayede piyasası en iyi dönemlerini yaşıyor. Fakat yurtdışı piyasalarıyla kıyaslarsak iç piyasamızın henüz yolun çok başında olduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz aylarda 120 milyon dolara satılan Norveçli ressam Edvard Munch’un ‘Çığlık’ tablosunun fiyatının Türkiye’nin bütün sanat piyasasına eşit olduğunu düşünürsek, sanat piyasamızın boyutları ortaya çıkıyor” dedi.

Artam, 2004’te 5 milyon liraya satılan “Kaplumbağa Terbiyecisi” ile vergileriyle birlikte 2.7 milyon liraya satılan Burhan Doğançay’ın “Mavi Senfoni” ve Erol Akyavaş’ın “En-el Hak” adlı eserlerini hatırlatarak şöyle devam etti: “Birçok eseri milyon lira üzerinde satmış olsak da dünya sanat piyasasının 20 milyar doları aşan boyutlarına bakınca sanat piyasamızın daha yolun çok başında olduğunu görüyoruz.’’

Turgay Artam, dünyada sanat eseri koleksiyonculuğunun “en karlı ve keyifli yatırım aracı’’ şeklinde tanımlandığını ifade ederek, 3–4 yıl içinde yüzde 500-600 kar getiren birçok tablo örneği bulunduğunu bildirdi.

Geçmiş yıllarda 250-750 dolar arasında satılan tabloların çok karlı bir yatırım aracı haline geldiğini, Burhan Doğançay’ın “Kurdele” konulu benzer eserlerinin bugün 500-600 bin liradan satıldığını belirten Artam, son yıllarda birçok koleksiyoncunun eserlerini müzayedelerde satarak büyük gelirler elde ettiklerini söyledi.

Habertürk, 14.09.2012

İLK URARTU SARAYI GÜN YÜZÜNE ÇIKTI

 

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) öğretim üyelerince Van Kalesi zirvesinde yürütülen kazılarda, Urartu Krallığı'na ait ilk saray yapısı bulundu.


İÜ Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında, Urartu Krallığı'na başkentlik yapan Van Kalesi'nin zirvesinde sürdürülen kazı çalışmalarında Urartu Krallığı'nın ilk sarayı gün ışığına çıkarıldı.


Kazı Başkanı Konyar, gazetecilere yaptığı açıklamada, Urartu Kralı 1. Sardur'a ait olduğu değerlendirilen sarayın ortaya çıkmasının kendileri için sürpriz olduğunu belirtti.


Konyar, gelecek yıllarda yapılacak çalışmalarda tapınak ve sarayın diğer bölümlerinin gün ışığına çıkarılabileceğini bildirerek, “Mimari taş yapısı, sarayın erken Urartu döneminde inşa edildiğini gösteriyor. Yaklaşık bir buçuk aylık bir çalışmayla saray kalıntısı yüzeyden 6 metre aşağıda çıkarıldı” diye konuştu.

Radikal, 14.09.2012

7 DOLARA ALDIĞI RENOIR'I 100 BİN DOLARA SATACAK

 

 

ABD’nin Virginia Eyaleti’nde yaşayan bir kadının iki yıl önce evinin duvarını süslemek için bitpazarından 7 dolara (12.7 TL) satın aldığı kır tablosunun, Fransız ressam Pierre-Auguste Renoir’ın orijinal bir yapıtı olduğu anlaşıldı. Adının açıklanmasını istemeyen kadın tabloyu 29 Eylül’de düzenlenecek açık artırmada satacak.

Tabloyu satışa sunacak olan müzayede evi Potomack Co.’nun eksperleri “Paysage Bords de Seine” adlı yapıtın 75 ile 100 bin dolar (136 bin ile 181 bin TL) arasında fiyata alıcı bulacağını tahmin ettiklerini açıkladı.

Annesinin uyarısıyla üzerinde Renoir’ın imzası olan tablonun orijinal olup olmadığını araştıran kadın, tablo satıldıktan sonra annesiyle birlikte Fransa’ya ünlü ressamın mezarına gidip çiçek koyacaklarını söyledi.

 

1919’da ölen empresyonist ressamın tablosu 1925’te Fransa’daki bir galeriden ABD’li bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı. Tablonun bitpazarına nasıl düştüğü ise bilinmiyor.

Habertürk, 14.09.2012

ARKEOLOGLAR 'KAYIP KRAL'I BULDUKLARINI DÜŞÜNÜYORLAR

 

 

İngiltere'nin "kayıp kral" olarak bildiği III. Richard'ın iskeletinin bir otoparkın altında olduğundan şüphe edilerek başlatılan çalışmalar sonuç vermeye başladı.

 

 

Bölgede bir kazı yürüten arkeologlara göre, III. Richard'ın vücut yapısı hakkında bilinenlerle otoparkın altında bulunan iskeletin özellikleri örtüşüyor. 500 yıl önce bir savaş sırasında ölen İngiltere Kralı III. Richard'ın cesedi bu zamana kadar bulunamamıştı. Bilim insanlarının şimdi, eski kralın soyundan gelen bir akrabadan alınan DNA ile iskeletten alınan DNA'yı karşılaştırması bekleniyor.

Hürriyet, 13.09.2012

MAĞARALARDA ŞAMAN İZLERİ BULUNDU

 

 

Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden 5 kişilik uzman heyet, Kahramanmaraş'ta Elbistan ve çevresinde arkeolojik araştırma çalışmalarına başladı. Köy köy gezen heyet, halkın bildiği ancak tarihi konusunda bilgi sahibi olmadığı onlarca mağarayı incelemeye aldı. Heyetin ilk kanaati Elbistan İlçesi'ne yakın bölgelerde bulunan mağaraların göl kalıntılarını barındırıyor olması. Ancak Nurhak İlçesi ve Sultankorusu bölgesindeki bazı köylerde Şamanizm'e ait kalıntılar tespit edildi.

 

Kahramanmaraş ve çevresinde bulunan kültürel unsurların envanterini çıkartmak amacıyla 2006'da hayata geçirilen proje kapsamında Elbistan ve çevresinde de çalışmalara başlandı. Daha önce Döngel Köyü'ndeki Direkli Mağarası'nda çalışmalar yapan Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek ve çalışma grubu, 2006 yılından bu yana bölgede incelemelerini sürdürüyor. Ekip, yerleşim olarak oldukça eski olan Elbistan İlçesi ve 69 köyünü araştırıyor. Elbistan'a 40 kilometre uzaklıktaki Keçemağara, Karamağara köylerinde bulunan mağaraları inceleyen Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek, Keçemağara'da hayvan sığınağı olarak kullanılan bir mağaranın duvarında Şamanistler tarafından hazırlanmış olabilecek resimler görüldüğünü anlattı.

 

Mağara yakınlarında Çakmaktaşı arayan ekip, köylülerle sohbet ederek köyün tarihi ile ilgili bilgiler aldı. Erek'in başkanlığında yürütülen çalışmalar kapsamında Ekinözü, Elbistan ve Nurhak ilçelerinde bulunan mağaralar incelendi. Yetkililerden izin alınarak yapılan araştırma ve envanter çıkarma çalışması ile ilgili bilgiler veren Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek, "Bizim amacımız 2006 yılından beri Kahramanmaraş ilinin ve ilçelerinin her tarafında Yontma Taş Çağı insanının yaşadığı alanları tespit etmek. Sadece mağarada değil ama dönemin, Yontma Taş Devri'nin insanının yerleşim yeri olarak seçtiği en önemli doğal oluşumlardan birisi mağaralardır. Her mağara yerleşime müsait olmuyor. Keçemağarası gibi çökme riski çok yüksek olan mağaralara genellikle yerleşim söz konusu olmuyor. Ama yine de biz bölgede yaptığımız bir nevi istihbarat diyeyim, köylülerle yaptığımız konuşmalar, coğrafi ve jeomorfozik haritalardan edindiğimiz bilgilerle bölgeleri ziyaret ediyoruz. Hem mağaraları hem de Çakmaktaşı yataklarının araştırmasını yapıyoruz." bilgisini verdi.

 

Çakmaktaşının, Yontma Taş Çağı insanının hayatını idame ettirmedeki en önemli unsurlardan birisi olduğuna değinen Erek, sözlerine şöyle devam etti: "Avlanmada günlük hayatını, işlerini halletmede bıçak, delgi, ok uçları gibi bütün malzemesini çakmaktaşından üretiyor. Öncelikli olarak mağaralar ve mağaraların yakınlarındaki çakmaktaşı yataklarının araştırmasını yapıyoruz. Şu ana kadar yaptığımız araştırmalarda Elbistan İlçesinin oturduğu coğrafya üzerinde çok verimli çakmaktaşı yataklarına rastlamadık. Bulunan çakmaktaşı yatakları da boyut olarak küçük ham maddelerden kaynaklandığı için yontmaya çok elverişli değiller. Coğrafya üzerinde mağaraların masif kayaların içine oyulmuş, doğal olarak oyulmuş mağaraların çok fazla olmadığını da gördük. Çünkü bölge çoğunlukla su altında kaldığı delilleriyle dolu. İçinde bulunduğumuz mağaranın ön tarafının çökmüş olması, yapısındaki kalsiyum karbonatın suyla çok gevrek hale gelerek zamanla ağırlığa dayanamayarak çökmesini akla getiriyor. Ancak bulunduğumuz Keçemağarası Köyü'nde eski bir kaya mezarı ya da dini bir alan olarak kullanılmış olabileceğini gördüğümüz bir takım duvar resimlerine rastladık. İncelemesini, değerlendirmesini daha sonra tekrar yapacağız. Ama şu ana kadar Yontma Taş Çağı ile ilişkilendireceğimiz bir şey olmadı."

haberler.com, 10.09.2012

BİSMİL'DE 12 BİN YILLIK DOKUMA İZLERİ BULUNDU

 

 

Diyarbakır Müzesi başkanlığında Bismil İlçesi'nde yürütülen Körtiktepe arkeolojik kurtarma kazılarında günümüzden 12 bin yıl öncesine ait dokuma izleri bulundu.

 

"Ilısu Baraj Gölü Altında Kalacak Kültür Varlıklarının Kurtarılması" projesi kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve DSİ'nin işbirliğiyle, Diyarbakır Müze Müdürlüğü başkanlığında, 2000 yılından bu yana devam eden kurtarma kazılarından Körtiktepe, tarihe ışık tutmaya devam ediyor.

 

Diyarbakır-Batman sınırında, Dicle Nehri ve Batman Çayı'nın kesiştiği yerde bulunan Körtiktepe'deki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesinde bölgede dokuma yapıldığına dair kanıtlar bulundu. Kazıda iskelet ve kullanılan eşyalar üzerinde dokumanın incesinden, kalınına varıncaya kadar bütün evrelerini gösteren desen izleri ortaya çıkarıldı.

 

Körtiktepe kazı ekibi ve Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Vecihi Özkaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Körtiktepe'de bir çok ilkin örneklerine tanık olduklarını söyledi.

 

Sosyal yaşamı, somut, soyut dünyayı ilgilendiren bir çok kavramın Körtiktepe'de gelişmiş haliyle görüldüğünü belirten Özkaya, "Neolitik dönem, insanlığın uygarlığa adım attığı dönemdir. Bu yılki çalışmalarımızın doğrultusunda Körtiktepe, bilinenin aksine akeramik neolitik dönem, (neolitik dönemin önceki evresi) ikinci buzullanma dönemini izleyen dönemde, en erken yerleşim evresinde yerleşmiş bir kent" dedi.

 

Özkaya, Körtiktepe'nin bu dönemde tek başına olmadığını, Doğu Akdeniz dünyasında, Anadolu'nun güneydoğusunda, Orta Anadolu ve daha sonraki dönemlerde yerleşildiğini, bu dönemler içerisinde yerleşik düzene geçmiş merkezlerin varlığının arkeolojik olarak bilindiğini ifade ederek, beslenme ve barınma sorunlarını gidermiş insanların varlığının söz konusu olduğunu anlattı.

 

Körtiktepe'de farklı olarak, başlangıçta beslenme, daha sonra barınma ve sosyal yaşam, sosyal yaşamın gerekliliği olan sosyal kültürün doğuşu, inanç değerlerinin gelişmesi, en önemlisi bireysel beslenme ve modern dünyada algılanan tarzda bireysel yaşam tarzına geçildiğini anlatan Özkaya, şöyle konuştu:

"Bu dönemde toplu beslenme söz konusu ve bunların hiç birisi tarıma bağlı olmaksızın gelişmiştir. Bu değerlerin tamamı, insanlığın tarıma geçişi ile birlikte başladığı kabul edilirdi. Körtiktepe, bilinenleri zenginleştirmesi yanı sıra, bilinmeyenlere yeni yaklaşımlar ve Anadolu arkeolojisinin levant bölgesi, Doğu Akdeniz bölgesi yanındaki cılızlığını inkar etti, ortadan kaldırdı. Anadolu'nun kültür yarışında önemli bir yeri olduğunu, özellikle Dicle ve Fırat'ın suladığı Yukarı Mezopotamya topraklarında uyarlığın ilklerinin çekirdekten atıldığını göstermesi, ayrıca çağdaşlarına göre daha ileri düzeyde olması ki bu da şuna yorumlanır; o zaman acaba doğduğu yer mi- çok büyük bir iddia olmakla birlikte Körtiktepe, bunu büyük bir iddia olmaktan ziyade bir olasılık olarak gündeme getirmiştir. Bir çok alanda çalışmalarımız var. Bunların sonuçlarını bekliyoruz. Daha önce bunu söylemek mümkün değildi. Şimdi korkusuzca şunu söyleyebiliyoruz; Anadolu'nun güneyi, Mezopotamya'nın kuzeyi uygarlığın ilklerine tanıklık ettiği gibi lokomotiflik de etmiştir."

 

Körtiktepe'de tahıla ve su ürünlerine dayalı beslenmenin her türlüsü ile beslenme çeşitliliği ve estetik değerlerin geliştiğini, burada estetik değerlere çok fazla önem verildiğini belirten Özkaya, ölüler ile günlük kapların estetik bezeklerle donatıldığını kaydetti.

 

Özkaya, tekstilin de bu özelliğin bir parçası olduğunu ifade ederek,

"Gördüğümüz, izlediğimiz kalıntılarını algıladığımız cesetler, iskeletler üzerinde kullandıkları eşyalar üzerinde algıladığımız tekstil örnekleri, tek düze, tek tip değil. Günümüzden 12 bin yıl öncesinde birden fazla teknikte dokuma yapılmış. İri, ince, hassas dokuma ve bütün bunların örnekleri var. Daha önceki dönemlerde de benzeri ürünler olmakla birlikte tek tip dokuma ve kaba dokuma, hasır örgüsü gibi bir dokuma söz konusu. Burada dokumanın incesinden, kalınına varıncaya kadar bütün evreler var. Gelişmişlik açısından ilklerin olduğunu söyleyebiliriz. Tekstilin geliştiğini ve birden fazla kalınlıkta dokuma yapıldığı aşikar. Çağdaşlarına göre dokuma türlerinin farklı ve çeşitli olması nedeniyle gelişkin" diye konuştu.

 

"Nesnelerin dili var, iskeletler bizimle konuşurlar. Yeter ki onlarla ilişki kurabilelim" diyen Özkaya, iskeletlerin korunma şekilleri, ölü gömme törenleri ve bunlarla ilgili uygulamaların tarih için önemli ip uçları verdiğini, bunların toparlandığı zaman yaşamsal dünyanın aynası olduğunu söyledi.

 

Özkaya, "İskeletlerin ve mezarlardan algıladığımız, yaşamsal dünyanın bütün inceliklerini, soyut ve somut olarak algılamamızı sağlamaktadır ki bu konuda tüm Ortadoğu dünyasında son 50 yılda elde edilen iskeletlerin yaklaşık 100 katı elimizde. Bizim mezarlar iyi konuşur ve mezarları konuşturmaya devam ediyoruz. Hiç bir akeramik neolitik dönem, Körtiktepe gibi bugüne kadar bütün Ortadoğu dünyasında aşama aşama, kültürel gelişimin her evresinde aşama aşama olarak veren ikinci bir yerleşik yok. Dolayısıyla bir çok sorunun çözümüne de ön ayak olmuştur" dedi.

 

Prof.Dr. Vecihi Özkaya, bugüne kadar Diyarbakır Müzesi'ne binlerce eser kazandırdıklarını ifade ederek, Diyarbakır'ın yeni müzesi tamamlandığında, Diyarbakır Müzesi'nin bilimsel turizme açılmasının en büyük lokomotifinin Körtiktepe ve Hilar bulguları olacağını sözlerine ekledi.

haberler.com, Haber: Meral Özdemir - Ümit Özdal, 08.09.2012



9 - 15 Eylül 2012

SEYAHATNAME'DEKİ CAMİ BULUNDU

 

 

Mersin’deki Silifke Kalesi’nde sürdürülen kazı çalışmalarında, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de bahsettiği caminin kalıntılarına ulaşıldı.

 

Kazı Başkanı Selçuk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Ali Boran, varlığı tartışılan Osmanlı dönemine ait 500 yıllık Bayezid Camii’nin kalıntılarını kalenin tam orta bölümünde yapılan kazılarda bulduklarını bildirdi. Boran, “Komutan konutu olarak adlandırdığımız bölümün yakınında, Türkler için son derece önemli olan ve o bölgenin Türk-İslam hakimiyetine geçtiğinin bir göstergesi olan Bayezid Camisi’ne ait kalıntılara ulaştık. Caminin kalenin tam ortasında bulunması bölgedeki Türk-İslam hakimiyetinin etkinliğini ve gücünü gösteriyor. Cami yapı itibarıyla dikdörtgen planlı ve ortasında mihrap nişi bulunuyor. Ayrıca camide Türk İslam sanatını temsil eden Rumi ve geometrik geçmeli taş kapı süslemesi de tespit ettik” diye konuştu.  

Hürriyet, 14.09.2012

İNŞAAT KAZISINDA ŞAŞIRTAN BULUNTU

 

 

Kayseri’de inşaat firmasının kapalı otopark için yaptığı kazıda kazıda Roma dönemine ait 2 lahit bulundu. Lahdin birinin kırılmış olduğu, ancak ikincisinin zarar görmediği bildirildi.

Melikgazi İlçesi'ne bağlı Esenyurt Mahallesi Erciyes Caddesi’nde bulunan inşaat firmasının kapalı otopark ve çevre düzenlemesi için başlattığı kazı çalışması sırasında tarihi esere ulaşıldı.

Firma yetkililerinin müzeye haber vermesi üzerine çıkartılan parçaların Roma dönemine ait lahit olduğu belirlendi.

İnşaat çalışmasını yürüten müteahhit firma sahibi Ali Sekmanoğlu, kapalı otopark ve çevre düzenlemesi için temel kazarken kepçeye mermer parçası takıldığını söyledi.

Sekmanoğlu, "Kepçe operatörün bildirmesiyle, tarihi eser olabileceği düşüncesiyle biz de Müze Müdürlüğü ve polise bilgi verdik" diye konuştu.

Lahdin içinden boşaltılarak elenen topraktan ise sikke ve gözyaşı şişesi parçaları ile iskelet parçaları çıktığı bildirildi.

Bugün, 13.09.2012

TARİHİ ERKEK LİSESİ GÜNYÜZÜNE ÇIKTI

 

 

Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid tarafından 1883 yılında yaptırılan ve çevresine sonradan inşa edilen binalar nedeniyle arada kalan Tarihi Erkek Lisesi, Büyükşehir Belediyesi´nin gerçekleştirdiği kamulaştırma işlemlerinin ardından etrafındaki binalardan temizlenerek yeniden ortaya çıkarıldı.

 

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Bayram Vardar, Erkek Lisesi Mezunlar Derneği Başkanı Recep Cenkçiler ve Okul Müdürü Muammer Tezcan´la birlikte tarihi lise çevresinde sürdürülen çalışmaları inceledi.


Büyükşehir Belediyesi´nin Bursa´nın anıtsal ve tarihi yapılarını, köklü eğitim kurumlarını bir bir ortaya çıkardığını belirten Başkan Altepe, Tarihi Erkek Lisesi´nin de bu çerçevede ele alındığını ve okulun çevresinde bulunan binalardan temizlendiğini söyledi. Lisenin Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid tarafından 1883 yılında yaptırıldığını, okuldan mezun olan birçok kişinin Bursa ile Türkiye genelinde önemli görevlerde bulunduğunu hatırlatan Başkan Altepe, "Bursa´nın marka değerlerinden olan Erkek Lisesi´yle ilgili çalışmalarımızı bir süredir sürdürüyorduk. En son mezunlar derneği, okul yönetimi ve milli eğitim müdürlüğüyle yaptığımız fikir teatilerinin ardından, çevreyi komple elden geçirerek okulu olduğu gibi açığa çıkarma kararını aldık. Bu nedenle, lisenin batısında yüzü Maksem Caddesi´ne bakan tarafta bulunan tüm binaları kamulaştırarak yıktık. Yaptığımız düzenlemeler sonucu okul çevresi, tertemiz, açık bir peyzaj alanı haline geldi. Çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte Erkek Lisesi, haşmetli duruşuyla Bursalıların gözünde ayrı bir yer edinecek" dedi.

Bursa Olay (Kısaltarak), 13.09.2012

YERALTI MEZARINDA TADİLAT BAŞLIYOR

 

 

İznik’e bağlı Elbeyli beldesinde, MS 4. veya 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen yeraltı mezarının restorasyonuna başlanıyor.

 

Duvarlarını kazarak arkasında hazine arayan definecilerin tahrip ettiği iki tavus kuşu freski ve rutubetten dökülen geometrik şekillerin onarımı için bakanlık ödenek çıkardı. Projesi tamamlanıp ihalesi yapılan Elbeyli yeraltı mezarının (hipoje) restorasyonuna başlanıyor. Hesbekli mevkiindeki yeraltı mezarı, koruma çalışmalarının yetersizliği ile özelliğini kaybetmeye başlamıştı. Tarihi mezar odasının kurtarılması için Elbeyli Belediyesi’nin teşebbüsleri netice verdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hipojenin restorasyonu için 200 bin lira ödenek tahsis ettiği öğrenildi.


Bursa İl Röleve Anıtlar Müdürlüğü’nce proje çalışmalarının ardından ihalesi de tamamlanan yapının restorasyonunu Kayalar Grup Restorasyon İnşaat A.Ş. yapacak.

 

Rutubet ve definecilerin yol açtığı tahribat yüzünden duvarlarındaki fresklerin döküldüğünü belirten Elbeyli Belediye Başkanı Şakir Yıldız. "Restorasyon 105 gün sürecek. Mezar odasının duvarlarındaki tahrip olmuş tavus kuşu ve geometrik freskler onarılacak. Böyle bir hizmeti beldemize kazandırdığımız için mutluyuz. Hesbekli yeraltı mezarının restorasyonu tamamlandığında ilçe turizmine büyük katkı sağlayacağı kanaatindeyim” dedi.

Bursa Olay, 13.09.2012

TARİHİ KAZILAR AMASYA'NIN TARİHİNE IŞIK TUTUYOR

 

 

Oluzhöyük ile Harşena Kalesi Kızlar Sarayı mevkiinde sürdürülen arkeolojik kazılar Amasya’nın tarihine ışık tutuyor.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez ile Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Emel Emine Dönmez bu yılki etapları tamamlanan kazıların sonuçlarını Amasya Valisi A. Celil Öz ile paylaştılar.

 

6 yıldır sürdürülen Oluzhöyük kazılarında 4 ana kültür katı saptandığını ve Kuzey Kappadokya Krallığı, Frig ve Pers dönemlerine, Hitit Büyük Krallık dönemine ve İlk Tunç Çağı dönemine ait bulguların tespit edildiğini belirten Doç.Dr. Şevket Dönmez, “Ortaya çıkarılan Pers kültürüne ait mimari kalıntılar, çanak, çömlek ve küçük buluntuların Oluzhöyük’ün bugüne değin Kappadokya’da saptanan tek Pers yerleşmesine sahip olduğunu gösteriyor” dedi.

 

Dönmez, “Oluzhöyük’ün jeostratejik ve jeopolitik konumu ile yakın çevresindeki geniş düzlükler bir imparatorluk ordusunun toplanması ve organize olabilmesi için elverişlidir. Arkeolojik kalıntılar ile tarihi coğrafya verileri birlikte değerlendirildiğinde Kritalla-Oluzhöyük eşleşmesinin uygunluğu ortaya çıkmaktadır” diye konuştu.

 

Kral Kaya Mezarları’nın eteğindeki Kızlar Sarayı kazılarındaki buluntularda çok sayıda İslami dönem öncesine ve sonrasına tarihlenen çeşitli teknikte sırlı, sırsız seramikler ortaya çıkarıldığını anlatan Yrd. Doç.Dr. Emel Emine Dönmez’de, İslami dönem öncesi Geç Demir Çağı’ndan başlayarak Helenistik, Roma ve Bizans seramikleri, İslami dönem sonrası Selçuklu, beylikler ve Osmanlı dönemine ait seramikler ile buna paralel seledonlar ve porselen parçalarının ortaya çıkarıldığını kaydetti.

 

Çalışmalarıyla Amasya’nun tarihine ışık tuttukları Dönmez çiftine teşekkür eden Vali Öz, çalışmalar Amasya’nın tanıtımına ve turist sayısının artışına katkı sağladığını vurguladı.

haberler.com, 13.09.2012

KEKOVA'NIN TARİHİ GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

 

Antalya’nın Demre İlçesi yakınlarındaki dünyaca ünlü Kekova Adası’nın üstünde ve denizin içinde yatan tarih gün ışığına çıkarılıyor.

 

Kekova Adası’nın batı ucundaki ’Dolichiste antik kenti’ ile kuzeyindeki ’Batık Kent’in karada ve denizdeki tarihi araştırılıyor. Konya Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sualtı Arkeolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erdoğan Aslan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan sualtı arkeoloğu Kenan Beşaltı ve üç arkeoloji öğrencisinin yer aldığı 5 kişilik ekip, iki antik kentte çalışma yürütüyor.

 

Kekova Adası’ndaki iki yerleşim biriminden biri olan Batık Kent, 700 metre uzunluğunda. Antik kentte 3 - 4 kata varan, teras biçiminde Roma ve Bizans yapıları yer alıyor. Kekova Adası’ndaki ikinci yerleşim alanı, adanın batısındaki Tersane Koyu’nda yer alan Dolichiste antik kenti. Bu antik kentte tespit edilen Hellenistik Dönem’e ait bir kule, liman ve liman yapıları bulunuyor. Antik kentte üç büyük kilise ve iki şapel yer alıyor.

 

Çalışma Grubu Başkanı Dr. Erdoğan Aslan, çalışmalarını Tersane Koyu’nda sürdürdüklerini belirterek, "Buradaki yerleşimin, kentin planlarını çıkarıyoruz. Diğer taraftan eş zamanlı, sualtı ekibi olarak buranın limanında ve çevresinde sualtı araştırmaları yapıyoruz. Burada Hıristiyanlık dönemi ağırlıklı olmak üzere, Helenistik Dönem’den başlayan bir yapılaşma söz konusu. Şu anda yaklaşık 150-200 kadar konut, işlik, sarnıç, kent dokusu tespit etmiş bulunmaktayız" diye konuştu.

 

Kekova Adası’nın doğusundaki bölgede 13 - 20 metre derinlikte, MÖ 3’üncü yüzyıldan kalma Rodos tipi amforalar belirlediklerini aktaran Dr. Erdoğan Aslan, "Ayrıca MS 5-6’ncı yüzyıldan kalma çok sayıda Bizans amforası tespit ettik. Bu amforalara göre, Rodos’tan kalkan ve Myra’ya gelen bir geminin burada battığını tahmin ediyoruz" dedi.

Posta, 13.09.2012

8 BİN YILLIK TARİHİ DİNAMİTLİYORLAR

 

 

Beşparmak Dağları’nda Koçarlı İlçesi’nin Bağarcık Köyü’nden başlamak üzere, Söke’nin Karakaya ve Köprüalan köylerine kadar uzayan coğrafyada bulunan kaya resimleri, maden ocaklarının tehdidi altında.

 

Dağın her tarafında sürekli çoğalarak açılan maden ocaklarında patlatılan dinamitlerin, kayaların altındaki prehistorik pek çok kaya resmini tahrip ettiği öne sürülüyor. Bilim insanlarınca dünyada eşi benzeri olmadığı söylenen kaya resimlerinin geleceği tehdit altına girdi. Kaya resimleri ile ilgili çalışma yapan Alman bilim insanı Dr. Anneliese Peschlow, Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ile Kuşadası Ekosistemi Koruma ve Doğasevenler Derneği (EKODOSD), bir yandan kaya resimlerinin bulunduğu Beşparmak Dağları’nın ‘UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Miras Aday Listesi’ne alınması için müracaat ederken, bir yandan da dağın etrafındaki maden ocaklarının kapatılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, tüm kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşlarını ve duyarlı insanları göreve çağırdı. EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü, “Bu dağlarda maden kamyonları değil, kaya resimlerini görmek için gelen eko-turistleri taşıyan tur otobüsleri dolaşmalıdır” dedi.

Beşparmak Dağları’nda Koçarlı İlçesi’nin Bağarcık Köyü’nden başlamak üzere, Söke’nin Karakaya ve Köprüalan köylerine kadar uzayan coğrafyada bulunan 8 bin yıllık kaya resimleri, büyük bir tehlike altına girdi. Dağın her tarafında sürekli çoğalarak açılan maden ocaklarında patlatılan dinamitler, bu önemli tarihsel mirasın en büyük düşmanı haline geldi. Açılan maden ocakları Beşparmak Dağları’nın benzersiz doğal peyzajını tahrip etmekle kalmayıp, tespit edilen kaya resimlerini tehdit ediyor ve dinamitlerle patlatılan kayaların altında bulunan resimlerin yok olmasına neden oluyor. Yanı başındaki Bafa ve Azap gölleriyle bütünleşerek, tarih öncesi dönemden günümüze kadar birçok uygarlıklara ev sahipliği yapan, eşsiz ve benzersiz güzelliklerle dolu önemli bir doğa ve tarih alanı olan, güneyi Muğla, kuzeyi Aydın sınırları içinde kalan Beşparmak Dağları’nın zirvesindeki Tekerlek Dağ’da bulunan Prehistorik taş kültü (Hava ve Yağmur Tanrısının evi), dağın her yönünden görülen muhteşem siluetiyle ilgi çekmektedir.

Antik Dönem’deki adı Latmos olan Beşparmak Dağları her tarafını kaplayan insanlığın izleri Neolitik dönemden, Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Anadolu’nun kutsal dağlarından biri olan Beşparmak Dağları’nda, Neolitik Çağ’dan beri Anadolu Hava Tanrısına ve yerel bir dağ tanrısına birlikte tapınıldığı biliniyor. Antik çağlardaki adı Latmos olan Beşparmak dağlarında binlerce yıldır yaşayan insanların tarih boyunca kurdukları yerleşimlerdeki mimari yapıların hepsi, dağın doğal yapısıyla barışık bir şekilde inşa edilmiş. Yapılar inşa edilirken, doğa tahrip edilmeden çevreye uyumlu bir şekilde devasa boyutlardaki kayalıklarından faydalanılmıştır.

Beşparmak Dağları’ndaki arkeolojik bulguların en önemlileri, Batı Anadolu’da yüzyılın buluşu olarak adlandırılan prehistorik kaya resimleridir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ile Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü resimlerle ilgili çalışmalarını sürdürüyor. EKODOSD’un onursal üyesi olan ve resimleri bulan Dr. Anneliese Peschlow, tüm gayretiyle kaya resimlerinin korunması ve tanıtılması için bıkmadan, usanmadan çalışmalarını her yıl sürdürmeye devam etmektedir.

Dağın etrafını bir çember gibi saran resimlerden bugüne kadar 172 adet tespit edilirken, her yıl bunlara yenileri eklenmektedir. Bu resimler konu ve üslup açısından, şimdiye kadar bulunan tüm kaya resimleri içerisinde benzersizliğini korumakta, şekil ve anlatım olarak dünyada tek olduğu bilinmektedir. Şematik bir şekilde çizilen resimler başta aileyi, düğün törenlerini ve ilkbahar şenliklerini tasvir etmektedir. Savaş sahnesi ve av sahnesi olmayan resimlerde, barış, düğün törenleri ve şenlikler yer alıyor.

Bir açık hava müzesi niteliğinde olan Beşparmak Dağları hak etmediği bir şekilde, maden ocaklarının tehdidiyle karşı karşıyadır. Hem doğal yapısı hem de kültürel özellikleri olan bu benzersiz dağ silsilesinin önemli özelliklerinin yeterli koruması yoktur. Hak ettiği değer verilmediği takdirde böylesine önemli özelikler barındıran Beşparmak Dağlarının gelecek nesillere ulaşmadan tahrip edilmesi kaçınılmazdır. Bazı alanlarda yerleşim yerlerinin hemen yanı başına açılan ocaklar, doğal yapının tahribatının yanında, bu köylerde oturanları da tehdit ettiği görülmektedir.

Söke’ye bağlı Karakaya, Köprüalan, Yeşilköy, Avşar köyleri ve Sarıkemer beldesinin içinden geçen maden kamyonları, çevreyi toz içinde bırakmaktadır. Maden kamyonları bu köylerin yollarını ağır tonajlarla köstebek çukuruna çevirmelerinden dolayı, yöre insanları tarafından büyük tepki almaktadır. Dr. Anneliese Peschlow, kaya resimlerinde doğa şartları ve kasıtlı insan tahribatları nedeniyle bozulan resimlerin iyileştirilmesi için, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Restorasyon Konservasyon Merkez Laboratuvarı Müdürlüğünden gelen uzmanlar ile günlerdir dağ, tepe, sıcak demeden çalışmalarını sürdürmektedir. T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuvardan çalışmaya katılan uzmanlar ve Dr. Anneliese Peschlow’un, kaya resimlerinin mevcut durumunu inceleyerek bir rapor hazırlayacakları öğrenilirken, EKODOSD’un yaptığı müracaatlar sonunda Aydın Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’yla işbirliği yaparak, Dr. Anneliese Pesclow’un bilimsel çalışmaları ve yardımlarıyla, Aydın Bölgesi’nde kalan resimlerin tescil edilmelerine başlandı.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Dr. Anneliese Pesclow, Beşparmak dağlarının ikinci memleketi olduğunu belirterek, “30 yıldır bu dağlarda dolaşıyorum. Dünyada çok önemli olan bu kaya resimlerini bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu nedenle de çok mutluyum. Türkiye’de Neolitik ve Kalkolitik Dönem’in en önemli buluntuları Göbeklitepe, Çatalhöyük, Hacılar ve Latmos yani Beşparmak Dağlarıdır. Latmos’ta bu dönemde insanlar yerleşik düzene geçtiler ve aile kavramı burada daha fazla. Çatalhöyük’te 1, Hacılar’da 2 adet anne ve çocuk resimleri var. Latmos’ta ise bulunan 172 resmin birçoğu insan ve aileyi simgeliyor. Bu çok önemlidir. Daha henüz tespit edilmeyen birçok resim keşfedilmeyi bekliyor. Ancak her geçen yıl Beşparmak Dağlarının hem doğal yapısı, hem de Latmos kültürü bozuluyor. En önemlisi de benzersiz kaya resimleri tehlikeye giriyor. Maden ocaklarına mutlaka bir çözüm bulunmalıdır” dedi.

Beşparmak Dağları’nın bu tür faaliyetlerle tahrip edilmesi yerine, var olan gerçek değerleri ön plana çıkarılarak ve tanıtılarak alternatif turizm faaliyetleri içinde mutlaka yerini alması gerektiğini vurgulayan Dr. Anneliese Pesclow, “Bu sayede benzersiz kaya yapıları, 8 bin yıllık Prehistorik kaya resimleri, başka yerde görülemeyecek ilginçlikteki antik yerleşimleri ve hala tarihsel kültürünü günümüze taşıyan özellikleriyle korunması sağlanabilecektir” şeklinde konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın doğa ve tarih cenneti olan Beşparmak Dağları’nı açık hava müzesi ilan etmesi gerektiğini söyleyen EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü ise, “Bu dağlarda maden kamyonları değil, dünya ülkelerinden gelen ekoturistleri taşıyan tur otobüsleri dolaşmalıdır” dedi.

Doğasıyla, kültürüyle, tarihiyle, efsaneleri ve mitolojik öyküleriyle olağan üstü güzellikler ve özellikleri olan Beşparmak Dağları’nın, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Miras Aday listesine alınması için, Dr. Anneliese PESCHLOW ve Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ile birlikte müracaat ettiklerini anlatan Bahattin Sürücü, “Derneğimize Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan gelen cevabi yazıda ‘Beşparmak Dağları’nın doğal kriterler altında listeye dahil edilmesi önerildiğinden, alanın korunması ve değerlendirilmesi hususunda birincil derece sorumlu olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nden konuya ilişkin görüş istendiği’ bize bildirildi.

8 bin yıllık bu tarihin korunması için, başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere, tüm kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşlarını ve duyarlı insanları bu dünya miraslarına sahip çıkmaya çağırıyoruz” diye konuştu.

Beyaz Gazete, 13.09.2012


Bir Tahribatın Yorumsuz Foto Haberi

Yer: İstanbul, Fatih, İhvan Sokak, Gelenbevi Anadolu Lisesi Arkası
Yıl: 1982
Hava Fotoğrafı




Yer: İstanbul, Fatih, İhvan Sokak, Gelenbevi Anadolu Lisesi Arkası
Yıl: 2011
Uydu Fotoğrafı




Yer: İstanbul, Fatih, İhvan Sokak, Gelenbevi Anadolu Lisesi Arkası
Yıl: 2012
Yüzey Fotoğrafı






TAY Haber, Fotoğraf: Gencer Emiroğlu, 13.9.2012

HAYDARPAŞA PORT PROJESİNE YENİ ONAY

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eylül ayı toplantılarının dördüncü birleşimi, belediyenin Saraçhane'deki yerleşkesinde AKP ve CHP'li meclis üyelerinin katılımıyla gerçekleşti.

Mecliste, 1/5000 ölçekli Haydarpaşa Garı ile Kadıköy Meydanı ve Çevresi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı teklifi oylamaya sunuldu. Teklif, CHP'nin ret oyu vermesine karşın AKPli meclis üyelerinin oylarıyla kabul edildi.

Alınan kararla, 2007 yılında yapılan protokolle ilk adımı atılan ''Haydarpaşa Port'' projesinin 2009'da başlanan planlama çalışmalarıyla ilgili düzenlemeler için gerekli onay verildi.

Böylece plan düzenlemesi tamamlanan projenin ihale ve uygulama çalışmalarına start verilecek. Projenin hayata geçmesi için önünde engel kalmadı. Yapılacak ihalenin ardından Haydarpaşa Port projesinde ilk kazma vurulacak.

AA muhabirine açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi İmar Komisyonu Başkanı Sefer Kocabaş, planın Haydarpaşa projesi olduğunu ve ''Haydarpaşa Manhattan'' diye bir projeleri olmadığını söyledi.

''Bu plan, Haydarpaşa Garı ve çevresine ait plandır'' diyen Kocabaş, bu planın bundan önce mecliste sonuçlandırıldığını belirterek, idari sınır ile sit sınırı arasında uyumsuzluk görüldüğünü ve alınan kararla bunun düzeltilmiş olduğunu kaydetti.

Habertürk, 13.09.2012

ÇAYYOLU HÖYÜĞÜ ARKEOPARK OLACAK

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Özgür Özarslan, Çayyolu Höyüğü’nde yapılan kazılarında İlk Tunç Çağı’nın örneklerinin bulunduğunu, bölgenin bir eğitim alanı, arkeoparka dönüştürülmesinin planlandığını söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Özgür Özarslan, Çayyolu Höyüğü’nde süren arkeolojik kazı alanının önemini vurgulayarak, “Bu çalışmalar sadece Ankara’nın değil, bölgenin de tarihi, kronolojisi açısından önemli bir arkeolojik çalışma vasfını taşıyor” dedi. Çayyolu mevkisinde geçen yıl yapılan kazılar sonucunda bulunarak arkeolojik kazı alanı haline getirilen Çayyolu Höyüğü’nü gezen Özarslan, çalışmaları inceledi. Özarslan, şöyle konuştu:


“Çayyolu Höyüğü’nde yapılan kazılar son derece önemli çünkü bu bölge daha önce Ahlatlıbel’de yapılan çalışmaları da göz önüne alırsak, İlk Tunç Çağı’nın örneklerinin bulunduğu bir kazı alanı olması bakımından önemli. Ama daha önemlisi, kalkolotik (bakır çağı) döneme ait ilk buluntuların göze çarpması. Bu çalışmalar sadece Ankara’nın değil, bölgenin de tarihi, kronolojisi açısından önemli bir arkeolojik çalışma vasfını taşıyor” diye konuştu.

 

Özarslan, iki plankarede çalışılan sahanın bir yerleşim alanı olduğuna değinerek, mimari yapı, ağırşaklar, seramik parçaları, kap kacak parçaları, saç iğneleri, damgalar, hayvan figürleri, boncuk, çıngırak gibi o dönem insanlarının yaşam tarzlarını yansıtacak buluntuların elde edildiğini açıkladı.


“Şehir merkezinde, yaşam alanında arkeolojik kazı yapılmasının dünyada pek rastlanır” olmadığına dikkati çeken Özarslan, Çayyolu Höyüğü’nün bu yönüyle de farklı olduğuna işaret etti. Özarslan, höyüğün yerel halkın da katkısıyla arkeolojik bir alan haline getirildiğini vurgulayarak, “Artık bilinç oluştu. Bu kazı yapılırken bakanlığımın, müzenin, iş yerlerinin, halkın, idarecilerin katkılarıyla bu çalışma ortaya çıktı. O açıdan, bu bilincin Türkiye’de oluşması ve daha da artarak yaygınlaşması bence çıkarılabilecek en önemli derslerden biri olmalıdır” görüşünde bulundu.

 

Çalışmanın amacını bilimsel çalışmalarla tarihi gerçekleri ortaya çıkarmanın yanı sıra, “insanları tarihle iç içe getirmek” olarak ifade eden Özarslan, şunları söyledi:
“Burasını bir eğitim alanı, arkeopark olarak düşünüyoruz. Bütün dünyada müzeler, ören yerleri, arkeolojik alanlar okulların eğitim yerleri olarak düşünülüyor. O yüzden burada bir arkeopark düzenlenmesi planlamaktayız. Önümüzdeki yıllarda da bu çalışmalar devam edecek. Ankara tarihi için de önümüzdeki yıllarda geçmişi yansıtacak önemli objelerin bulunacağına inanıyorum.”

Hürriyet, 13.09.2012

TUTANKAMON HAKKINDA ŞOK İDDİA

 

 

İngiliz doktor Hutan Ashrafian Mısır Firavunu hakkında şok bir iddia ortaya attı. İddiaya göre Tutankamon feminen bir vücuda sahip olmak için aldığı hormonların kurbanı oldu.
 

Doktor Ashrafian'a göre Tutankamon bu hormonlar yüzünden geçici epilepsi hastalığına yakalandı. Bu hormonlar ayrıca Tutankamon'a başka sinirsel rahatsızlıklar da verdi. Tutankamon'un gündüz vakti halisülasyonlar gördüğünü iddia eden doktor bu yüzden Tutankamon'un kendisini ilahi şeyler gördüğüne inandığını söyledi.

 

Genç yaşta ölen Tutankamon'un mumyalanmış vücudunu inceleyen doktor Tutankamon'un kırık bir bacağa sahip olduğunu bunun da epilepsi hastalığına bir gösterge olduğunu iddia etti.

Doktor Ashrafian'ın bu teorisi bilim dünyasında da yankı uyandırdı. Michigan Üniversitesi'nden Howard Markel teorinin çok ilginç olduğu belirtirken epilepsi testi için DNA testlerinin yeterli olmaması sebebiyle bunun kanıtlanamayacağını ileri sürdü.

Sabah, 13.09.2012

TRALLEIS'TE 2 BİN YILLIK CADDE YENİLENİYOR

 

 

Aydın Müze Müdürlüğü tarafından yürütülen Tralleis antik kenti kazı çalışmalarında 2150 yıllık olduğu tahmin edilen Roma döneminde kurulmuş bir caddenin kalıntıları ortaya çıkarıldı.

 

Aydın'da 2 yıl aradan sonra Aydın Müze Müdürlüğü gözetiminde bu yıl yeniden başlanılan Tralleis antik kenti Kazı Danışmanı Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Aslı Saraçoğlu, kazılarda çıkarılan ve çoğu sağlam olan sütün ve başlıkların restore edilerek tarihi caddenin yeniden ayağa kaldırılacağını söyledi. Tralleis'te 2 yıl ara verilen kazılarının Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın gönderdiği 120 bin TL ödenekle 2012 yılında tekrar başlatıldığını vurgulayan Saraçoğlu, geçen temmuz ayında başladıkları kazı çalışmalarında iyi bir mesafe aldıklarını kaydetti.

Kazı çalışmalarını Gymnasion'da sürdürdüklerini belirten Saraçoğlu, "Kazı çalışmalarında Gymnasion'un kuzeyinde, Tralleis'te misafirler için yapılan bölüme ulaşımı sağlayan yolda bir takım kalıntılara ulaştık. Alanı ulaşıma kapatarak kazı çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırdık. Bu alanda Roma dönemine ait çok geniş bir cadde tespit ettik. Bol miktarda mimari eser çıkardık. Eserlerin çoğu sağlam. Özellikle sütün ve başlıkların korunmuş durumda olduğunu belirledik" dedi.

Saraçoğlu, Roma dönemine ait olan caddenin tamamının ortaya çıkarmak için çalışmaların devam ettiğini belirterek, "Caddenin bulunduğu alanda toprağı kaldırma çalışmaları devam ediyor. Zemine ulaştığımızda ana caddeye de ulaşmış olacağız. Kırık olan bazı eserlerin restorasyonları yapılacak. Daha sonra bakanlığın bütçesiyle tarihi caddeyi projelendirerek Roma Dönemine ait olan caddeyi yeniden ayağa kaldıracağız" diye konuştu.

Kentin de kazı çalışmalarını bu yıl büyük destek olduğunun altını çizen Saraçoğlu, "Valimiz Kerem Al, Tralleis'i ziyaret ederek bize her türlü desteğe hazır olduğunu belirtti. ADÜ Rektörümüz Prof.Dr. Mustafa Birincioğlu da hem kazı elemanı hem de maddi destek anlamında yardımlarını esirgemiyor. Ayrıca Aydın Ticaret Odası kazı çalışmalarında kullanılmak üzere 5 tane konteynır temin etti. Bu konteynırlarla konaklama sorunumuz ortadan kalktı. Bu yıl Tralleis kazılarına verilen destekle kent bütünleşti. Bu desteğin önümüzdeki yıllarda artarak sürmesini istiyoruz" şeklinde konuştu.

Kazı çalışmalarının Ekim ayına kadar süreceğini belirten Saraçoğlu, "Bu yılki çalışmalarda çevre düzenlemesine ağırlık verdik. Tralleis'te 2 yıldır çalışma yapılmadığından her tarafı otlarla kaplıydı. 35 kişiden oluşan kazı ekibiyle önce çevre temizliği yaptık, yıkılan parçaları restore ettik. Ayrıca misafirlerin buraya ziyarete geldiklerinde takip edebilecekleri bir yol güzargahı da bulunmuyordu. Kazı alanını yürüyüş parkurları yaptık. Misafirler buraya geldiklerinde rahatlıkla Tralleis'i gezebilecek. Bunların dışında Tralleis ile ilgili bir kent planı oluşturduk. En kısa sürede kent planı doğrultusunda tabelaları yerleştireceğiz. Bu yıl kazı çalışmaları için hedeflediklerimizin bir çoğunu başardık. Bu açıdan çok verimli bir kazı yılı geçiriyoruz" şeklinde konuştu.
Star (Kısaltarak), Haber: Sevde Kılnç, 13.09.2012

MÜCEVHERLERE BAKARAK TARİHİ OKUYABİLİRSİNİZ

 

 

Prof.Dr. Gül İrepoğlu, yeni kitabı 'Osmanlı Saray Mücevheri ? Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak'ta, imparatorluktan günümüze gelen çeşitli mücevher eşya ve mücevher takıları belgeleriyle anlatıyor.

 

‘Kitabımda en parlak örnekleriyle Osmanlı sarayının mücevherleri yer alıyor. Çoklukla padişahların ve saray kadınlarının kullandıkları, kimi zaman da çevresinin, devlet adamlarının mücevherleri bunlar… 600 yıl sürmüş bir imparatorluktan günümüze gelen çeşitli mücevher eşyalar ve mücevher takılar tarihleri, ayrıntıları, kullanımları, belgeleriyle dizili sayfalarda… Mücevherlerle örülmüş bir panorama bu. Belki de Osmanlı sarayında mücevherin öyküsü demek daha doğru’…

 

‘Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde’, ‘Cariye’, ‘Fiyonklu İstanbul Dürbünü’ gibi romanlarıyla yakından tanıdığımız mimar, sanat tarihçisi ve romancı Prof.Dr. Gül İrepoğlu, bu sözlerle anlatıyor yeni kitabı ‘Osmanlı Saray Mücevheri – Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak’ı… Bilkent Kültür Girişimi Yayınları’ndan çıkacak yeni kitabında, tam 16 yıldır üzerinde çalıştığı Osmanlı mücevherinin bilinmeyenlerini paylaşan İrepoğlu ile sohbete oturmadan önce Topkapı Sarayı Hazinesi’ni gezip kitabında bahsettiği parçaları gördük. Yazı çekmecesi, tespih, matara, beşik, sürahi, bardak, çatal, ayna, tarak, kılıç, hançer, kalkan, nargile, sineklik, yelpaze, şemsiye, kemer, terlik, yüzük, bilezik, sorguç… Ne ararsanız hepsinin bol miktarda mücevherlisi Osmanlı’da mevcut!

Mücevherlerden yola çıkarak neyi öğreniyoruz dönemlere dair?
Mücevherler bize en parlak biçimde tarihi anlatıyor. Kim tarafından nasıl üretildiği, saray atölyesinde mi yapıldığı, kim için yapıldığı, nasıl takıldığı / kullanıldığı hepsi birer gösterge. Ve bu göstergeleri doğru biçimde kullanarak tam anlamıyla yüzyılların tarih panoramasını ortaya koyabiliriz. İşte tam da bunu yapmaya çalıştığım kitabımda okuyucu görecek ki Osmanlı mücevher geleneği dendiği zaman yalnızca takılardan değil, aksine daha çok mücevher eşyalardan bahsediyoruz.

Kitapta görüyoruz ki çatal, bıçak, kaşıkların, kaselerin üzerinde bile mücevher olabiliyor.
Evet, yazı kutuları, mataralar mücevherlerle süslenmiş ve bunlar sürekli kullanılan eşyalar. Padişah, altın bardakla suyunu içiyor, bir kenarda durmuyor yani o bardak. Osmanlı mücevher geleneğinin önemli bir tarafı da bu.

Kitabınızın içinde pembe renkli sayfalar var…
Onlar, hayal gücümden çıkan o bilimsel metne bazen gönderme yapan bazen o metinle ilişkisi olmayan, tek başına da okunabilecek olan sayfalar… Aslında ‘Mücevherli Öyküler’ kitabımın bir hazırlığı diyebiliriz buna. Ama yalnızca bu değil, mücevheri canlandırmak için yapıldı bu ayrı renkteki sayfalardaki öyküler. Örneğin Kanuni’nin bugün mevcut olmayan dört katlı tacı… Neden yapıldığı, o tarih bağlamı içerisinde nasıl kullanıldığı, Kanuni’nin Avrupa’ya açılma niyetinin olduğu bir zamanda yapıldığı biliniyor. Avrupai bir tarzda ama yine de bir Doğu İmparatoru’nun giyebileceği bir taçtır ve onun gravürü var kitapta. İşte o tacı, sadece bilimsel bir metinle değil ben sanki onu izliyormuş gibi yazdım. O taç Kanuni’ye Belgrad’da bir geçit töreninde getirilmiş, ben de o anı canlandırdım o renkli sayfalarda. 

Biz Osmanlı’yı kuruluş, yükseliş, duraklama ve çöküş dönemi olarak ayırırız. Dönem mücevherlerinin de bu dönemlere uygun olması beklenirken en şaşaalı, en abartılı mücevherler duraklama ve çöküşte kullanılmış… 
Evet, işte tarihin yansıması böyle. Tarih her zaman direkt olarak yansımıyor, farklı biçimler alabiliyor. 16. yüzyıl en ihtişam dolu yüzyıl, o dönemin mücevherlerinin işçilikleri çok ince ama taşları belki 18. yüzyıla nazaran daha az. Bir bütün olarak çok gösterişliler, 17. yüzyılın başındaki mücevherler de öyle… 17. yüzyılın ikinci yarısında ise daha az gösterişli… Ama 18. yüzyıla gelince birdenbire o güçsüzlüğü örtmek istercesine inanılmaz şaşaalı elmaslar her tarafı kaplayıveriyor. Neden böyle yapmış diyorsunuz? Bir 18. yüzyıl padişahı düşünün, her yerde toprak kaybediyoruz, çok büyük mali sıkıntılar var, ama o padişah bir yandan önü tamamen elmaslarla kaplı bir kaftan giyiyor.

“Hala güçlüyüm!” diyor yani…
Evet, işte bu, mücevher yoluyla mesaj vermek; dediğiniz gibi “Ben hala güçlüyüm” demek oluyor. Sonra 19. yüzyıla geldiğimiz zaman zevkler değişiyor, Avrupa’ya dönük her şey, e mücevherler de değişiyor. Belli başlı dönemlerin belli başlı mücevherlerini yan yana koyun, sanki bir tarih okursunuz.

En sade dönem hangisi?
Şöyle diyelim, mücevher açısından 15. yüzyıldan öncesine ait eser yok zaten elimizde, 15. yüzyılda da çok az eser var. Yani sorunuza 15. yüzyıl diyeceğim. Bunları minyatürlere dayanarak da söylüyoruz, elimizde eser olmadığı için onları görsel belge olarak kullanıyoruz. 15. yüzyıldan sonra ilk olarak fetihle başlıyor zaten devletin imparatorluğa dönüşmesi… Bu da bir dönüm noktası mücevher için, ondan sonra yavaş yavaş gelişiyor.

Sadece takılarda değil eşyalarda da mücevher var dedik, bunlar sadece padişah tarafından mı kullanılıyor yoksa bütün sarayda mı böyle?
Her şeyden önce mücevher, padişah merkezli. En önemli ve en çok sayıdaki mücevherler padişah için üretiliyor. Armağan olarak kadınlar için üretilenler de var ama padişahınkilerin yanında çok az kalıyor tabii. Ve bir de sadrazamın, ileri gelen devlet adamlarının taktığı mücevherler var. Çoğunlukla padişahın armağanı olan mücevherler bunlar ve onlara bir biçimde ödüllendirmek, onurlandırmak için padişah tarafından verilmiş.

Kadınların mücevherleri neden daha az?
Kadınlara pek çok mücevher hediye ediliyor ama bu kadınların bir kısmı çırak çıkarak gidiyor, yani yanlarında bu mücevherleri götürüyorlar. Veya hayırsever valide sultanlar var, birçoğu mücevherlerini bozdurarak o binaları yaptırıyor. Ama padişah bunu yapamaz, onun daima mücevheri olmak zorundadır. Hatta padişah mücevherini her zaman saklamak; padişaha ait mücevherler de bir ata yadigarı olarak saklanmak zorundadır. O yüzden daha çok ona ait mücevherler vardır.

Az önce Topkapı Sarayı Hazinesi’ni birlikte gezerken dediniz ki “Binalar son derece sade, alçakgönüllü; padişah gücünü mücevher üzerinden gösteriyor”.
Evet, mücevher daha somutlaşmış bir gösterge ve belki bu şekilde gücü göstermek, bu parlaklığı yaşatmak daha kolay. Hem bu gücü sadece düşmanlara göstermekten bahsetmiyoruz, kendi tebaasına da bir şekilde göstermek zorunda. Padişahın evi diyebileceğimiz Topkapı Sarayı’na kimse girip bakamaz ki! Sarayda ihtiyaçları karşılanıyor ama mücevherleri her hafta cuma selamlığına giderken takıyor ve halk iki yana dizilip bu geçidi izliyor. Padişahları ne durumda, onu görüyorlar. Çok olağanüstü takılarla geçen bir padişah hoşlarına gidiyor. Günümüzde farklı mı? Bütün bunlar gösteriş, hala denmiyor mu düğünde ne takıldı diye? Mücevher her zaman bir ifade etme aracı olmuş, tabii en parlak ifade etmek aracı...

 

Altın tören matarası
Altın tören matarası, 16. yüzyılın tüm parıltısını yansıtan parçaların başında geliyor. Mataranın iki yüzünü belli belirsiz bir bordür yapan kabartma palmet motifleri ustaca gizlenmiş bir simetride... Motiflerin her birinin içinde bir zümrüt ya da yakut var. Mataranın iki geniş yüzünün birleştiği, zincir askının takıldığı yerlerde birer küçük ejderha başı, birinin ağzında yuvarlak bir zümrüt, diğerinin ağzında bir inci bulunuyor.

18. yüzyılın örneği hançer
Sultan I. Mehmet tarafından, 1747’de İran ’a, Nadir Şah’a, onun yollamış olduğu değerli hediyelere bir karşılık olarak hazırlananlar arasında bulunan murassa altın hançer, 18. yüzyıl beğenisinin en karakteristik örneklerinden biri. Hançerin kabzasında üç iri kaboşon zümrüt, kabzanın tepesinde kapalı İngiliz saati, elmaslı kınının ortasında meyve ve çiçeklerden oluşan ve dönemin betimleme üslubunu canlı biçimde yansıtan mineli bir natürmort yer alıyor. Armağanları şaha ulaştırmakla görevli Osmanlı elçisi Hacı Ahmed Bey’in kumandasındaki heyet, İran sınırında Nadir Şah’ın suikasta uğradığını öğrenince, armağanlarla birlikte geri dönmüş, böylece hançer Osmanlı hazinesinde kalmış.

Radikal, Haber: İpek İzci, 13.09.2012

KARADENİZ'İN BAĞCILIĞIN MERKEZİ OLDUĞU KANITLANDI

 

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Ortaçağ Arkeolojisi Anabilimdalı Başkanı Doç.Dr. Ergün Laflı ve ekibinin Karabük'ün Eskipazar İlçesi'nde yer alan" Hadrianopolis" antik kentinde sürdürdüğü çalışmalar, Karadeniz'in eskiçağ'dan bu yana bağcılığın merkezi olduğunu ortaya çıktı. 2005 ile 2009 yılları arasında sürdürülen kazılarda, Eskiçağ'da Karadeniz Bölgesi'nin özellikle Karabük, Safranbolu, Kastamonu gibi batı ve orta kesimlerinde yoğun miktarda bağcılık yapıldığına dair kalıntılar bulundu.

 

Yapılan çalışmalar Oxford'da arkeoloji alanında önde gelen "British Archaelogical Reports" serisinde "Hadrianopolis I: Inschriften aus Paphlagonia" adıyla yayınlandı. Ortaçağ Arkeolojisi Anabilimdalı Başkanı Doç.Dr. Ergün Laflı, "Bulunan kalıntılar, günümüzde Karadeniz'de sürdürülen fındık ve çay gibi yoğun kitle tarım faaliyetlerinin kökenlerinin Antik Çağ'a dayandığını gösteriyor" dedi.

Dokuz Eylül Üniversitesi'nin yaptığı arkeolojik araştırmaların Eskiçağ Anadolu tarihine en önemli katkılarından birinin araştırılan alanda ele geçen bağcılık faaliyetlerine ilişkin taş kalıntılar ve yapılar olduğuna dikkat çeken Doç.Dr. Laflı, "Bu kalıntılar arasında özellikle çok sayıda üzüm sıkma taşları bulunmaktadır. Bu taşların bölgede çok geniş bir alanda dağıldığı gözlemlenmiştir. Bu da bağcılık, dikim ve şarap üretim faaliyetlerinin ne denli geniş bir alana yayıldığına işaret eder. Ayrıca yapılan kazılar sırasında şarap üretilen bazı binaların kalıntıları da bulunmuştur. Karabük Bölgesi'nde sürdürülen bazı bilimsel toprak cinsi araştırmaları bölgenin toprağının bağcılık için ne denli elverişli olduğunu ortaya koymuştur. Antik Çağ'da Karadeniz Bölgesi'nin iç kesimlerinde üretilen bu şarap büyük olasılıkla ırmaklar yolu ile kıyıdaki kentlere taşınıyor, orada amphoralara doldurulup, tüm Eskiçağ dünyasına pazarlanıyordu. İnsanlık tarihine Antik Çağ'da elma ve kiraz gibi meyveleri kazandıran bölge olarak bilinen Karadeniz'in aynı zamanda bağcılığı ile de oldukça meşhur olduğu bu çalışmalarla ortaya konmuş oldu" diye konuştu.

Star, 13.09.2012

GÜNAY: VAN-URARTU MÜZESİ, TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ AYDINLATACAK

 
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Urartu Krallığına başkentlik yapan Van'da kurulacak olan Van-Urartu Müzesi'nin temelini attı. Van'da bulunan Bakan Günay, kazı ve restorasyon çalışmalarının devam ettiği Van Kalesi'nde incelemelerde bulunarak, çalışmalar hakkında ilgililerden bilgi aldı. Van Kalesi ve çevresinde yürütülen kazı çalışmalarını denetleyen, kazılarda gün ışığına çıkarılan, MÖ 7 ve 8. yüzyıllara ait olduğu belirtilen 'Tören Sunum Kabı' ile bir bebeğe ait mezarı inceleyen Günay, daha sonra Van Urartu Müzesi'nin temel atma törenine katıldı.

 

Günay, burada yaptığı konuşmada, müzenin Van için ve Türkiye için büyük bir değer olacağını belirterek, "Biz nice sorunlu, sıkıntılı, acılı 12 Eylül'ler yaşadık. Allah'a şükürler olsun ki bir 12 Eylül günü Türkiye'nin çok güzel bir yerinde, tarihi Van Şehri'nde, Van Kalesi'nin eşiğinde Türkiye'nin geleceğini aydınlatacak eserlerden birinin temelini atmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz. Böyle güzel günler de gördüğümüz için Allah'a şükrediyorum. Depreme rağmen hedeflerimizden vazgeçmeyeceğimizi, Van için neyi planlamışsak, aynısını yapmaya devam edeceğimizi konuştuk ve onun gereğini bugün yerine getiriyoruz" dedi. "Biz bu topraklarda hiçbir ayırım yapmıyoruz" diyen Günay, sözlerini şöyle sürdürdü: "Tarihin hangi döneminden kalmışsa, kiliseye, medreseye, manastıra, camiye, hepsine sahip çıkıyoruz. Ama bize ait olan, bizim inancımıza, kültürümüze daha yakın olanları da ihmal etmememiz, daha hızla yukarıya çıkarmamız gerekiyor. Bir yandan bu Urartu Kalesi'ni ayağa kaldırıyoruz. Bir yandan da camilerimizi, medreselerimizi, bizim tarihimize yakın olanları ayağa kaldırmaya çalışacağız."

400 metrekarelik alana sahip Van Müzesi sergi salonunun yetersiz olması nedeniyle 90 bin eserden sadece 2 bin 443'ü sergileniyor. 12 bin 500'ü kapalı 53 bin metrekare alan üzerinde yapılacak yeni müzeyle depolarda bekletilen tarihi eserler de sergilenebilecek.

Sabah, 13.09.2012

TARİHİ CAMİNİN ALTINI OYDULAR

 

 

Beşiktaş Arnavutköy’de tarihi Tevfikiye Camii’nin altında bulunan dükkanlardan biri genişlemeye kalkınca, cami avlusu çöktü, duvarları çatladı. Cami cemaati inşaat sahiplerini uyardı ama dinletemedi. Daha sonra Boğaziçi İmar Müdürlüğü’ne ve 3 No’lu Koruma Kurulu’na şikayet dilekçesi gitti. İmar Müdürlüğü “Yapabileceğimiz bir şey yok” dedi, Koruma Kurulu ise inceleme başlattı.


Tescilli eski eser olan Tevfikiye Camii, Arnavutköy’de tarihi polis karakolunun hemen yanında. 1832 tarihli caminin alt kısmında zaman içinde vakıflarca şahıslara satılan dükkanlar var. Bir dükkan sahibi yazın tadilata başladı. İddiaya göre işyerini büyütmek için arka tarafta kazı yapınca cami avlusunda çökme ve duvarlarında çatlaklar oluştu.

Yüzlerce imza toplandı
Arnavutköy semt sakinleri Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve İstanbul 3 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na şikayette bulundu. Yüzlerce imzalı dilekçede şöyle denildi:
“Avlu altındaki dükkanlarda yapılan tadilat ve aşırı derecede büyütme çalışmaları cami avlusuna zarar vermiş ve çökmelere sebep olmuştur. Çalışmalar genelde gece yapılmakta ve kamyonlarla hafriyat çıkarılarak caminin alt kısmı oyulmaktadır. Bu durum tarihi eserimize zarar vermektedir. Tadilat ve genişlemeyle alakalı izin alınmadığını da öğrenmiş bulunmaktayız.”


Boğaziçi İmar Müdürlüğü semt sakinlerine inşaat izninin alındığını sözlü olarak ifade ettiyse de 3 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ‘yasadışı’ inşaattan haberleri olmadığını belirtti. Kurul, 24 Ağustos 2012 tarihli yazısıyla “Konunun yerinde incelenerek izinsiz uygulamaların tespit edilmesi halinde müdahalenin durdurularak tüm bilgi ve belgelerin müdürlüğümüze ivedilikle iletilmesini rica ederim” diyerek durumu Boğaziçi İmar Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ve Büyükşehir Belediyesi’ne bildirdi.


Radikal , bu gelişmelerin ardından Tevfikiye Camii’ne gittiğinde inşaat devam ediyordu. Caminin kapısında ve girişinde çatlaklar ve kırılmalar açıkça görülüyordu. Cami yetkilileri, çökme olan avlunun halıyla kapatıldığını söyledi. Kapalı olan muvakkithanenin (güneş hareketlerine göre namaz saatlerinin ayarlandığı yer) duvarlarında ise çatlakların oluştuğu, taşıyıcı kolonun zarar gördüğü belirtildi. İnşaat sahipleri ise görüşme isteğini geri çevirdi.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 13.09.2012

FENER RUM PATRİKHANESİ, BURSA'DA KİLİSE SATIN ALDI

 

 

Mudanya'nın Kumyaka Köyü'ndeki, mülkiyeti İstanbul 'da yaşayan bir iş adamına ait olan 8'inci yüzyıldan kalma “Baş Melekler Kilisesi“, Fener Rum Patrikhanesi tarafından satın alındı.


Fener Rum Patrikhanesi Bursa Metropoliti ve Heybeliada Ruhban Okulu Başrahibi Prof.Dr. Elpidophoros Lambriniadis, mülkiyeti, İstanbul 'da yaşayan iş adamı Mete Yalçın'a ait olan, “Baş Melekler Mikail ve Cebrail Kilisesi”ni 10 Eylül Pazartesi günü satın aldıklarını söyledi.

Harabe durumdaki kilisenin etrafına kapı koyduklarını belirten Lambriniadis, “Kapının 3 anahtarı var. 2'si bizde, birini ise Kumyaka Köyü muhtarına verdik. Ziyaretçi geldiğinde kapıyı kilitli bulmamalı. Anahtarı resmi bir kuruma verdik ki gelen ziyaretçiler, kontrollü bir şekilde kiliseyi görebilsin. Biz bu tarihe ortak miras diyorsak, anahtar herkeste olmalı” diye konuştu.


Daha önce, Tirilye'deki Kemerli Kilisesi'nin de satın alındığını hatırlatan Lambriniadis, “Kemerli Kilisesi'nde de aynı işlemi yaptık. Satın aldıktan sonra etrafına kapı koyduk ve bir anahtarını muhtara bıraktık” dedi.


Lambriniadis, kiliseyi en kısa zamanda restore ettireceklerini belirtti.

Kumyaka Muhtarı Ramiz Batmaz ise kilisenin satışının ardından köyde yaşanacak değişimi bilmediklerini belirterek, “Metropolit Lambriniadis, tarihi yapının anahtarlarını köy muhtarlığımıza teslim etti. Bu, bize olan güvenlerini gösterir. Bundan sonra kiliseye yapılan ziyaretleri, biz kontrol edeceğiz ve gelen ziyaretçilere biz yardımcı olacağız” dedi.


8'inci yüzyılda inşa edildiği ve dünyanın en eski kiliselerinden biri olarak bilinen tarihi yapı, 26 Temmuz'da Lambriniadis'in daveti üzerine Bursa'ya gelen bir grup Yunan tarafından ziyaret edilmişti.

Radikal, 12.09.2012

 

******


MELEKLER KİLİSESİ'Nİ PATRİKHANE ALDI

 

 

Bursa Metropoliti ve Heybeliada Ruhban Okulu Başrahibi Prof.Dr. Elpidophoros Lambriniadis, mülkiyeti, İstanbul'da yaşayan iş adamı Mete Yalçın'a ait olan "Baş Melekler Mikail ve Cebrail Kilisesi"ni 10 Eylül Pazartesi günü satın aldıklarını söyledi. Bursa Mudanya'daki Kumyaka Köyünde bulunan harabe durumdaki kilisenin etrafına kapı koyduklarını belirten Lambriniadis, "Kapının 3 anahtarı var. 2'si bizde, birini ise köyün muhtarına verdik. Ziyaretçi geldiğinde kapıyı kilitli bulmamalı. Anahtarı resmi bir kuruma verdik ki gelen ziyaretçiler, kontrollü bir şekilde kiliseyi görebilsin. Biz bu tarihe ortak miras diyorsak, anahtar herkeste olmalı" diye konuştu. Daha önce, Tirilye'deki Kemerli Kilisesi'nin de satın alındığını hatırlatan Lambriniadis, "Kemerli Kilisesi'nde de aynı işlemi yaptık. Satın aldıktan sonra etrafına kapı koyduk ve bir anahtarını muhtara bıraktık" dedi.

Lambriniadis, kiliseyi en kısa zamanda restore ettirmeyi planladıklarını ifade ederek, "Önümüzdeki süreçte, ülkemizin ortak kültür mirası olan bu yapıyı, gücümüzün elverdiği en kısa süre içerisinde restore etmeyi planlıyoruz. Bugüne kadar özel mülk statüsünde bulunan bu tarihi yapının eski görkemine kavuşturularak, güzel Bursamızı süsleyen diğer muhteşem tarihi binalar arasındaki yerini almasını umuyoruz" diye konuştu. Kumyaka Muhtarı Ramiz Batmaz ise kilisenin satışının ardından köyde yaşanacak değişimi bilmediklerini belirterek, "Metropolit Lambriniadis, tarihi yapının anahtarlarını köy muhtarlığımıza teslim etti. Bu, bize olan güvenlerini gösterir. Bundan sonra kiliseye yapılan ziyaretleri, biz kontrol edeceğiz ve gelen ziyaretçilere biz yardımcı olacağız" dedi. 8'inci yüzyılda inşa edildiği ve dünyanın en eski kiliselerinden biri olarak bilinen tarihi yapı, 26 Temmuz'da Lambriniadis'in daveti üzerine Bursa'ya gelen bir grup Yunan tarafından ziyaret edilmişti.

Sabah, 13.09.2012

BURSA ULU CAMİ'DE ŞOK!

 


Bursa Ulu Cami’de biri 144, diğeri 83 yıllık olan 2 tarihi hat tablosunun kayıp olduğu ortaya çıktı. 2009 yılında restorasyonu tamamlanan camideki 132 adet hat tablosundan paha biçilemeyen 1868 ve 1929 yapımı iki eserin çalındığı iddia edildi.

Tabloların çalınmasını üzüntüyle karşıladıklarını belirten Bursa Müftüsü Mahmut Gündüz, 3 yıldır tabloların akıbetinden haber alınamadığını, durumun o tarihte ilgili yerlere bildirildiğini söyledi. Tabloların restorasyon sırasında kaybolduğunu belirten Gündüz, “Çalışmalar başladığında, eserlerin bulunduğu şadırvanın etrafı, tahtalarla kapatıldı. Bu süreçte tadilatı yapan işçiler dışında o bölgeye ne bizim personelimiz ne de herhangi bir vatandaş girdi. İşte ne olduysa bu arada oldu. Tabloların çalınmasının ardından cami personeli savcılığa ifade verdi ancak bir sonuç alınamadı” dedi.

Habertürk, 12.09.2012

ERKEKLER 10 BİN 500 YIL ÖNCE DE KADINLAR İÇİN SAVAŞIYORMUŞ

 

 

Konya'nın Çumra İlçesi'nde yaklaşık 10 bin 500 yıllık geçmişe sahip yerleşim yeri olan Boncuklu Höyük'te yapılan kazılarda, o dönem bölgede yaşayanların çöplük olarak kullandıkları alanda erkeklere ait kafatasları ortaya çıktı.

 

Kazı Başkanı Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Douglas Baird, çöplükte bulunan kafataslarının, erkeklerin kadınlar için yaptığı kavgalar sonrası güç göstergesi amacıyla kesilerek getirilen kafatasları olduğunu söyledi.

Kazı Başkanı Doç.Dr. Douglas Baird, 10 bin 500 yıllık geçmişe sahip olan Böncuklu Höyük'te kazı çalışmalarının aralıksız devam ettiğini vurguladı. Kazılarda ortaya çıkan insan kemikleri üzerinde izotop analizlerini yaparak değerlendirdiklerini belirten Baird, yaptıkları çalışmalarla bölgede iki ayrı gurubun yaşadığını tespit ettiklerini kaydetti. Bölgede yaşayanların çöplük olarak kullandıkları alanda erkeklere ait vücudundan ayrılmış kafa tasları kalıntıları bulduklarına dikkat çeken Baird şunları söyledi:

"O dönemlerde insanlar, yaşadıkları evlerin tabanına ölülerini gömüyorlar. Evlerin içinde tabanlara gömülen iskeletlerin bütün uzuvları da yerinde. Ama çöplük alanlarda farklı bir durum var. Özellikle insan kafatası kalıntıları bulduk. Evlerin içinde insanlar bütün uzuvları ile gömülüyorsa, çöplük alanlarındaki kafaların kimlere ait olabileceğini araştırdık. Kafataslarının orada olmasının o dönemde bir yamyamlık olayı olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi. Ancak bulduğumuz iskeletlerin analizlerinde yamyamlık olayını gösterecek bir kalıntı yoktu. Kafataslarının kime ait olduğunu tespit etmek için Liverpol Üniversitesi'nde izotop analizi yaptık. Yaptığımız analiz sonucu kafa taslarından elde ettiğimiz sonuçlar ile evlerin altına gömülen ve tüm uzuvları yerinde olan iskeletleri karşılaştırdığımızda, ikisinin çok farklı guruplara ait olduğu ortaya çıktı. Bu da bize o dönemde iki gurubun yaşadığını ve yiyeceklerini farklı alanlardan temin ettiğini gösterdi. Çöplüklerde bulunan kafa taslarının bu bölgede yaşayan insanlara ait olmadığı sonucuna vardık. Bu da iki gurup arasında karşılıklı çıkan savaşlarda öldürülenlerin kafalarının kesilerek, ödül olarak yaşadıkları yere getirildiğini gösteriyor. Yani kafatası avcılığı yapıldığını söylemek mümkün."

O dönemde kadınların çok önemli olduğuna ve Çatalhöyük'te bulunan ana tanrıça heykelinin de kadın figüründen oluştuğuna dikkat çeken Baird sözlerini şöyle sürdürdü:

"Geçen yıl kadın iskeletleri üzerinde izotop analizlerine yoğunlaşmıştık. Bu iskeletlerde yaptığımız incelemelerde de kadınların bu bölgede yaşayanlarla farklı özellikler gösterdiğini ortaya çıkarmıştık. Kadınların bölgeye başka yerden gelmesi ve çöplükte bulunan kafa taslarının da başka guruplara ait olması kadınları elde etmek için o dönemde savaşlar yapıldığını gösteriyor."

Star, 12.09.2012

ÇANAKKALE'DE BÜYÜK SKANDAL! 90 YIL KİMSE GÖRMEDİ

 

Çanakkale’de düşman donanmalarını perişan eden toplar, 90 yıl sonra hatırlandı! Kumkale Beldesi ve Halileli Köyü'nde oluşturulan topçu gruplarına ait bataryalara yerleştirilen 22, 24 ve 26 cm çapındaki Krupp ve Obüs topları,18 Mart 1915 günü düşman gemilerine ateş açarak hayatı onlara zehir etmişti.1919 Mondros Mütarekesi'yle bölgeye çıkan İngilizler’in bazı parçalarını söktüğü toplar, yıllarca arazilerin mısır ve buğday tarlası olarak kullanılmasıyla toprak altında kaldı.Çanakkale Valiliği de bu toplar için harekete geçti.Düşmana hayatı dar eden atışlar yapan Mehmetçiğin terleriyle ıslanmış 5 top toprak altından çıkarıldı. Türk tarihine altın harflerle yazılan Çanakkale Savaşları’ndaki Mehmetçiğin ağır batarya toplarıyla hiç kimsenin 90 yıl boyunca ilgilenmemesi, bir skandalı da ortaya çıkardı.Ayrıca, topların hurdacılar tarafından dinamitlerle parçalanması da kazı ekibini hüzünlendirdi.

Hürriyet, Haber: Ersan Küçükkuru, 12.09.2012

128 YILLIK ÇİVİSİZ CAMİ!

 



Bursa'nın İznik İlçesi'nde 128 yıl önce bir tek çivi bile kullanılmadan birbirine geçme ahşap malzeme ile yapılan Elmalı Köyü'ndeki Çivisiz Cami, Özel İdare Müdürlüğü tarafından onarılacak.

Bursa'nın İznik İlçesi Elmalı Köyünde bundan tam 128 yıl önce yapılan, yapımında tahta kullanılan ama bir tek çivi bile çakılmadığı için Çivisiz Cami olarak anılan tarihi yapının zaman içinde birbirine geçme tahtalarında esneme ve açılmalar olduğu, büyük bir sanat eseri olan camiin kısa süre aslına uygun şekilde onarıma alınacağı belirtildi.

İznik Kaymakamı Nurettin Kakillioğlu ile köydeki camide incelemelerde bulunan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Çelik, 1884 yılında yapılan caminin tahtalarında hiçbir çürüme belirtisi olmadığı söylediler. Özel İdare Genel Sekreteri Çelik, zaman içinde iklim değişiklikleri yüzünden tahtalarda açılma ve esneme belirlediklerini, caminin zarar görmemesi için restorasyonun en kısa sürede aslına uygun şekilde başlatılacağını söyledi. Halen ibadete açık olan caminin eşsiz bir eser olduğuna vurgu yapan İznik Kaymakamı Nurettin Kakillioğlu, "Elmalı Köyü'nde ata yadigarı, yüz küsur yıllık ahşaptan yapılmış ve çivi kullanılmadan inşa edilmiş camiye sahibiz. Bu güne kadar ibadethanemiz yaşatılmış. Bizim de bundan sonra İl Özel İdare Müdürlüğü'nün katkılarıyla yapacağımız çalışmada çocuklarımıza ve gelecek kuşaklara da aynen bu şekilde sağlıklı sağlam ve kullanılabilir şekilde bu tarihi camiyi aktarmak istiyoruz" dedi.

Habertürk, 12.09.2012

'MOR GABRİEL'İ KORUYUN' ÇAĞRISI

 

 

Mardin Midyat'taki 1600 yıllık Mor Gabriel Manastırı'yla ilgili komşu iki köy ile manastır yetkilileri arasında toprak kavgası sürerken bu durum ABD'li Kongre üyeleri, AB milletvekilleri ve akademisyenler tarafından kaleme alınan "Süryanilerin Kayboluşu" adlı kitaba da konu oldu. MS 397'de inşa edilen manastırın günümüze kadar ki sürecinin anlatıldığı kitapta Süryani halkının ve Mor Gabriel Manastırı'nın korunmasına vurgu yapıldı. Dava sürecinde en son Yargıtay, yerel mahkemenin manastır lehine aldığı kararı bozmuş ve manastır topraklarının hazineye devredilmesi yönünde karara varmıştı. Süryaniler gerekçeli karar sonrası davayı önce Anayasa Mahkemesi buradan sonuç alamamaları durumunda AİHM'ye götürmeyi planlıyor. Kitapta ise "Manastır 1930'lardan beri vergilerini ödemesine karşın Temyiz Mahkemesi ödeme belgelerinin kanıtlarını gizemli bir şekilde kaybetmiştir" iddiası da ortaya atılarak "Manastır'ın hayatta kalması, bütünlüğünün korunması ve bir ibadet yeri olarak hizmetine devam etmesi çok önemlidir" denildi. Kitabın yazarlarından Hollandalı Milletvekili Pieter Omtzigt Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi'nin, Türkiye'den bugüne kadar Mor Gabriel ve Süryaniler konusundaki sorularına hiçbir yanıt alamadığını belirterek " Konunun uzmanlarıyla Mor Gabriel ile ilgili yaşananlara dikkat çekmek istedik" dedi. ABD'li Dışilişkiler Komitesi Üyesi Gus Bilirakis, John Hopkins Üniversitesi Öğretim Üyesi Markus Tozman, Avrupa Parlamentosu üyesi Renate Sommer de kitabın yazımına katkı verenler arasında.

Sabah, Haber: Bilge Eser, 12.09.2012

SİDE'DE TAPINAKLAR KORUMA ALTINDA

 

 

Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, 'nde tapınaklar bölgesini koruma altına aldı. Bu kapsamda koruma altına alınan Athena Tapınağı bölgesine giriş ve çıkışlar yasaklandı.

Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Side Kazı Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Alanyalı, tapınaklar bölgesini koruma altına aldıklarını söyledi. Tapınaklar bölgesinde kazı, restorasyon ve onarım çalışmaları sürdürdüklerini belirten Alanyalı, dünyada tarihi ören yerleri içinde motorlu taşıtların geçtiği tek yeri Side Antik Kent'te Athena ve Apollon Tapınağı bölgesi olduğunu söyledi. Apollon Tapınağı'nın Türk turizminin dünyaya açılması ve tanıtımında önemli bir sembol olduğunu belirten Alanyalı, tarihi tapınaklarda restorasyon ve onarım çalışmalarını aralıksız sürdüğünü kaydetti. Alanyalı, "Tapınaklar bölgesini motorlu taşıtların girmesine karşı koruma altına aldık. Çalışmalarımız devam ediyor." dedi.

Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, yaptığı açıklamada, tapınaklar bölgesindeki tarihi eserlerin korunması ve sahip çıkılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tahsisini Side Belediyesi'ne yaptığını dile getirdi. Anadolu Üniversitesi'nin bölgedeki eserleri kurtarmaya yönelik çalışma yaptığını belirten Uçar, koruma altına alınan bölgede motorlu taşıtların geçişlerini yasakladıklarını ifade etti.

Sabah, 11.09.2012

KAÇAK KAZILARIN TAHRİP ETTİĞİ BAZİLİKA ARKEOLOGLARA EMANET

 

 

Aksaray'da kaçak kazı yapanlarca yağmalanan bazilikanın kalıntılarında başlatılan kazılarda, erken Hıristiyanlık döneminden kalma taban mozaikleri bulundu. Arkeologlar, söz konusu bazilikanın 5. ve 6. yüzyıllardan kaldığını tespit etti.

 

Aksaray 'ın Eskil İlçesi'nde kaçak kazılarla tahrip edilen bölgede erken Hıristiyanlık dönemine ait bazilikanın mozaikleri açığa çıkarıldı.

Aksaray Müze Müdürü Yusuf Altın , AA muhabirine yaptığı açıklamada, Çukuryurt Köyü Güzlühöyük kırsal yerleşiminde, kaçak kazılarla tahrip edilen alanda kazı çalışması başlattıklarını söyledi.

Daha önce burada mozaikli bir yerleşim alanı olduğunu tespit ettiklerini belirten Altın , “Yoğun bir şekilde, kaçak kazıların olması nedeniyle, kazı hazırlıklarını ivedilikle gerçekleştirdik. Bakanlığımızdan ödenek talep ettik. Ödeneğin akabinde gerekli bütün izinleri alarak kazılara başladık” dedi.

Kazı çalışmasının 15. gününde önemli bulgulara ulaştıklarını kaydeden Altın , şunları ifade etti: “Çalışmalarımızda ilk olarak 5'e 5'lik bir açma sistemiyle 16 tane açma sistemi hazırladık. Bu sistemde ilk önce A3 ve A4 açmalarında kazıya başladık. Mozaiklerin tabanda çıkmasıyla birlikte etrafını büyüterek kazı çalışmasına devam ettik. Her açtığımız bölümde yeni bir mimari gördük. 15. günün sonunda baktığımız zaman buranın 5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen Doğu Roma 'da erken Hıristiyanlık dönemi bir bazilika olduğunu tespit etmiş durumdayız.”

Kaçak kazı bazilikayı yok etti
Bazilikanın orta ve yan neflerle, doğu batı doğrultusunda uzandığını belirten Altın , “Apsisi olan ve yan neflerde narteksten girişi olan bazilikanın 3 bölümden oluştuğunu görüyoruz. Orta nef geniş ve yüksek, yan neflerse biraz daha alçakta” dedi.

Bazilikadan geriye yer tabanında halı desenli mozaikler kaldığını vurgulayan Altın , şöyle devam etti: “Bölgede çok yoğun kaçak kazı olduğundan, yaptığımız çalışmada çok fazla veriye rastlayamadık. En önemli bulgumuz tabandaki mozaikler oldu. Bu mozaikler kendi içinde küçük, orta ve büyük ölçekli olmak üzere 3 yapı deseni özelliği gösteriyor. Desenlere baktığımız zaman burada erken Hıristiyanlık dönemine özgü geometrik, helezonik ve dış bordür sütunlarıyla çerçeve şeklinde bir mozaik yapısını görmekteyiz. Halı motifleri biçimindeki mozaiklerde siyah, sarı, yeşil, kırmızı ve beyaz renkler göze çarpıyor. Burada daha çok veri bulmayı ümit ediyorduk ama taban mozaiği aşırı derecede tahrip edildiğinden, ancak bölüm bölüm çıkartabiliyoruz.”

Altın , mozaikleri Konya Kültür Varlıkları Koruma Kurulu'nda yapılacak değerlendirmeden sonra Aksaray Müzesi'ne taşımayı planladıklarını kaydetti.

Erken Hıristiyanlık döneminden kalma mozaikler
Bazilikanın Orta Anadolu 'da bir geçiş sürecini temsil ettiğini belirten Altın , “Burayı Kapadokya bölgesine dahil edemeyiz. Orta Anadolu 'da bir geçiş süreci var. Bu geçiş sürecinde burada manastır tipi yaşamın olduğunu düşünüyoruz. Hıristiyanlığın yasak olduğu dönemleri düşündüğümüz zaman burada din adamları, Hıristiyanlığı yayma adına, kesiş şeklinde yetiştiriliyor ve Anadolu 'ya gönderiliyordu” diye konuştu.

Altın , Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde fazla resim kullanılmadığını kaydederek, burada bulunan mozaiklerin, “bir destinasyonu tamamlaması açısından” son derece önemli olduğunu vurguladı.

Kazı alanında mozaikler dışında bir mezar ve sütun parçası bulunduğunu ifade eden Altın , bu mezarın bir papaza ait olduğunu düşündüklerini aktardı. Altın , kazı çalışmasının arkeologlar ve 15 işçiyle devam ettiğini sözlerine ekledi.

Radikal, Haber: Öner Taş, Fotoğraf: AA, 11.09.2012

4 AY SONRA CEVAP: CAMİ AHIR OLMADI

 

 

AKP'li Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Mimar Sinan’ın Yeni Cuma Camisi’nin CHP döneminde ahır olarak kullanıldığını iddia etti.

 

CHP’liler kaymakamlık, müftülük ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nde kapsamlı araştırma yaptılar. 4 ay süren araştırma sonunda caminin ahır olarak kullanıldığına dair belge ve bilgiye rastlanmadı.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediye Meclisi’nin mayıs toplantısında, Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu’nun, Mimar Sinan’ın İzmit’teki eserleri Yeni Cuma Camisi’nin CHP döneminde ahır olarak kullanıldığı iddiasının gerçek olmadığını CHP’liler resmi belgeyle kanıtladı.

CHP’li Meclis üyesi Fahri Örengül’ün başvurusu üzerine araştırma başlatan İzmit Kaymakamlığı, Kocaeli Müftülüğü ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Yeni Cuma Camisi’nin, Cumhuriyet döneminde ahır olarak kullanıldığına dair herhangi bilgi ve belgeye rastlanmadığını resmi yazıyla bildirdi. Fahri Örengül, Yeni Cuma Camisi’nin çok kıymetli bir tarihi eser olduğunu, korunması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

“Büyükşehir Belediyesi bu külliyenin hemen önünde, çelik köprüler inşa etti. Belediye Meclisi toplantısında, fiyatı da belli olmayan bu köprünün, Yeni Cuma’ya, yani Pertev Paşa Külliyesi’ne uygun olmadığını söyledik. Tartışmada söyleyecek şeyleri kalmayınca, Sayın Belediye Başkanı, ‘Biz daha Müslümanız’ intibaı uyandırmak amacıyla ‘Siz zaten Yeni Cuma Camisi’ni, Atatürk’ten sonra ahıra çevirdiniz. Ahır yaptınız’ dedi. Kocaeli Müftülüğü’ne başvurdum ve sonuç yazılı
olarak bana bildirildi. CHP temsilcileri olarak inançlara çok saygılıyız. Ama inançların siyasete alet edilmemesi gerektiğini de düşünüyoruz. Ben Kocaeli Müftüsü’ne böyle bir yazıyı bize cesaretle gönderdiği için çok teşekkür ediyorum.” 

Hürriyet, Haber: Mustafa Bağdiken, 11.09.2012

3000 YILLIK KEŞİF

 

 

Arkeologlar, Kudüs’te Kral Süleyman’ın döneminden kaldığına inandıkları bir su deposu buldu. Rezervuarın, Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek için gelen hacılar tarafından kullanıldığı düşünülüyor.

İsrail Antika İdaresi (IAA), MÖ Birinci yüzyılda inşa edildiğine inandıkları su deposu, İlk Tapınak Dönemi’ne işaret ettiğine dikkat çekti. Kral Süleyman’ın tapınağı olarak kabul edilen bu yapı, MÖ 957’de inşa edilmiş ve MÖ 586’da Babilliler tarafından yok edilmişti.





IAA, su deposunun yaklaşık 250 metre küp su alabilecek kapasite olduğunu tahmin ediyor. Arkeologlar, su kaynağı olarak kullanılan yapının antik Kudüs’te halk tarafından kullanılıyor olabileceğini belirtirken, konumunun o dönemki dini yaşayışa ait ipuçları verdiğini ifade etti.


 



İsrail Doğası ve Parkları İdaresi’nin baş arkeoloğu Tvika Tsuk, “Mescid-i Aksa yakınlarındaki su deposu, burayı ziyaret eden hacıların içmesi ve temizliği için kullanıldığı gibi günlük işlerde de kullanılmış olmalı” ifadesini kullandı. Kazı çalışmalarının başında yer alan Eli Şukron, su deposunun, “yüzyıllar önce Kudüs’ün sahip olduğu su sistemine dair bilgi verdiğini” söyledi.

Şukron, “Anlaşılan o ki, İlk Tapınak döneminde Kudüs’ün tek su kaynağı Gihon Nehri değildi. Şehirdeki su kaynakları da halkın ihtiyacını karşılıyordu” dedi.





IAA, üç bin yıllık su deposunun, İkinci Tapınak Dönemine (MÖ 530-70) ait bir drenaj kanalını ortaya çıkarmak için yapılan kazılarda ortaya çıktığını belirtti. Söz konusu kanal inşa edilirken, kanalın yolu üzerindeki antik su deposu gibi yapıların da değiştirildiği belirtildi.

 

Arkeologlar, antik su deposunun alçısındaki işaretlerden ve İlk Tapınak döneminden kalma diğer su depolarına olan benzerliğinden yaşını doğru hesapladıklarını düşünüyor. Antik yapı hakkındaki sunum, 6 Eylül’de yıllık Antik Kudüs Çalışmaları konferansında sunuldu. Mescid-i Aksa, Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen Harem-i Şerif’te yer alıyor.

Milliyet, 11.09.2012

66 YIL SONRA YİNE EĞİTİM YUVASI

 

 

Tophane'deki top dökümhanesine ustalar yetiştiren ve 66 yıl önce yıkılan İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi yeniden yapılıyor. Sadece duvar kalıntıları bulunan okul, Mimar Sinan Araştırma Uygulama Merkezi ve Müzesi olarak kullanılacak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Yalçın Karayağız, "Araştırma merkezinde içinde Mimar Sinan'ın seçme eserlerinin 1/50 ölçeğinde maketleri olan bir müze olacak" dedi. Meclis-i Mebusan Caddesi'ni büyük bir bulvara dönüştürmek için 1946'da yapılan çalışma sırasında yıkılan bina İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nden alınan kararla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne tahsis edildi. Üniversite uzmanları da okul binasının yeniden yapımı için proje hazırladı. Mimar Sinan Araştırma Uygulama Merkezi ve Müzesi olarak kullanılacak binanın yapımı için İstanbul İl Özel İdaresi'nde bütçe alınacak.

Yeni yapılacak yapının Mimar Sinan Araştırma Uygulama Merkezi'nin merkez binası olacağını belirten Prof.Dr. Yalçın Karayağız, "İçinde Mimar Sinan'ın seçme eserlerinin 1/50 ölçeğinde maketleri olan bir müze olacak. Yaklaşık 360 eserini 1/50 ölçeğinde oraya sığdırmak mümkün değil. En kıymetlilerini seçeceğiz. Bu maketler üniversitemiz bünyesinde yapılacak. Zeminde iki tane galeri mekanı, konferans salonları, toplantı alanları olacak" diye konuştu. Karayağız, inşaat çalışmasının başlamasından itibaren 1 yıl içinde binanın tamamlanacağını kaydetti. Okul inşaatı aynı şekliyle yapılırsa yine yola gideceği için mevcut alan üzerine yapılacak.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 11.09.2012

AKM'DE YANGIN!

 

 

Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi 'nin ( AKM ) havalandırma boşluğunda çıkan yangın söndürüldü.Restorasyon çalışmalarının devam ettiği AKM 'de, yangının havalandırma bölümünde çıktı. İhbarı üzerine çok sayıda itfaiye ekibi yangın bölgesine sevk edildi. İtfaiye ekipleri yangına müdahale ederek yangını söndürdü.

Taksim Atatürk Kültür Merkezi ( AKM ) de yangın çıktı. İlk belirlemelere göre yangının AKM ’de bir süredir devam eden onarım çalışmalarından kaynaklı olduğu yönünde. Duvar ve tavanlardan sökülen izalasyon malzemelerinin tutuştuğu ve içeride yoğun bir kimyasal kokusu olduğu belirtiliyor. Radikal 'in görüştüğü İstanbul İl Kültür Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili olay yerinde olduğunu, ancak yangının devam ettiği için çıkış bölgesine henüz ulaşamadıklarını ifade ederek, sabotaj ihtimalinin bulunmadığını, devam eden onarım çalışmalarından kaynaklı bir yangın olduğunu söyledi. Halen dumanların tüttüğü AKM , bir süre önce Sabancı Vakfı ’nın sponsorluğunda onarımına başlanmıştı.

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, AKM 'deki yangının nedenini açıkladı. Demircan açıklamasında "Normalde havalandırma borusunu ekipler kendileri kesiyorlar. Onu keserken içindeki madde o temastan dolayı yanmaya başladı" dedi. Demircan açıklamalarına şöyle devam etti: "Havalandırma borusu hemen dumana dönüyorlar. Tabi havalandırma borusu olduğu için, bina dışındaki tahliye bacaları faal olduğu için ciddi bir kokuya döndü. Yetkililer üç dakika içerisinde müdahil oldular. Zaten içeride çalışan ekibimiz vardı. Ama sevindirici olan şu, üç dakikada müdahale edildiğinden kimseye zarar gelmedi, ölüm yok. Burada sökülen değiştirilen maddeye de bir zararı olmadı. Ekipler burada, herhangi bir sorun yaşanmadı." 

Radikal, 11.09.2012

TÜRK SANAT ESERİ 54 YIL SONRA YİNE MOMA'DA

 

Çağdaş sanatçı Hüseyin Bahri Alptekin'in "H-Fact: Hospitality/Hostility/H-Faktörü: Misavirperverlik/Husumet" eseri New York'taki ünlü Modern Sanat Müzesi'nin (MoMA) daimi koleksiyonuna 54 yıl sonra kabul edilen ilk Türk eseri oldu. Alptekin'ni eseri, üç boyutlu otel tabelalarından oluşan 7 sanat eserini kapsıyor ve otel adları kaynağını dünyanın dört bir köşesindeki şehirlerden alıyor. Alptekin'in eseri, Zühtü Müridoğlu'nun "Bilinmeyen Siyasi Esir" adlı heykelinden 54 yıl sonra MoMA'nın resim ve heykel koleksiyonuna kattığı ilk iş olma özelliğini taşıyor.

Sabah, 11.09.2012

2 ASIR SONRA YENİDEN İBADETE AÇILIYOR

 

 

Ağrı'nın Doğubayazıt İlçesi'nde bulunan Tarihi İshak Paşa Sarayı'nın camisi 213 yıl aradan sonra ibadete açılıyor.

 

Van Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürü Mimar Cemil Karabayram, yaptığı açıklamada, İshak Paşa Sarayı ve çevresinin de Van Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edildiğini ifade eden Karabayram, ''İshak Paşa Sarayı'nda ve ikinci avlunun hemen karşısında bulunan İshak Paşa Sarayı Camisi'nde restorasyon çalışmalarımız çok ciddi bir şekilde devam etmektedir. Bu yıl güçlendirme ve çatı işlemlerini tamamlamaya çalışıyoruz'' dedi.

 

Caminin 130 yıl boyunca saraya hizmet ettiğini belirten Karabayram, ''1800'lü yıllarda yaşanan olaylar ve gelişmeler sonucunda İshak Paşa Sarayı Camisi ibadete kapatılmıştır. Kapandığı dönemden bugüne cami hiçbir şekilde ibadete açılmamış. Restorasyon çalışmaları yıl sonunda tamamlanacak. İshak Paşa Camisi artık ibadete açılabilecek. Bütün camiler nasıl simgeyse bu camimiz de bu bölgenin, İshak Paşa Sarayı'nın simgesidir. Bu dağın yamacında o görkemli, o saygın yerini bulup ibadete açılacak'' diye konuştu. 

Ağrı Kent Haber, 10.09.2012

RESTORASYON SIRASINDA YANAN KARACABEY ULU CAMİİ YENİDEN RESTORE EDİLİYOR

 

 

Karacabey'de restorasyon sırasında yanan 6 asırlık Ulu Cami'nin yeniden ayağa kaldırılması için başlayan çalışmalar sürüyor. Yangının ardından geriye taş duvarları kalan tarihi caminin yeniden restore edilmesi için başlayan çalışmalar, aynı yüklenici firma tarafından devam ettiriliyor. Daha önce belli noktalarında yapılacak restorasyona göre devam eden projenin tadil edilmesinin ardından, caminin komple restorasyonu yapılıyor.
    
Yaklaşık iki aydır süren restorasyonda, moloz yığınları temizlendikten sonra temelde güçlendirme yapıldı. Çalışmalar dış duvarlar ve minare kısmında devam ediyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen cami, mimari özellikleri ve tarihi motifine uygun olarak yeniden inşa edilecek. Caminin restorasyonunun yıl sonunda tamamlanması planlanıyor. 

Osmanlı padişahlarından 1. Murat Han döneminde yapılan Karacabey Ulu Cami, 6 ay önce çıkan yangında zarar görmüş, geriye taş duvarlar kalmıştı.

Yapı, Fotoğraf: Ayhan Fidan / AA, 10.09.2012

DİYARBAKIR'DA KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASINI HEDEFLEYEN 6 PROJE TANITILDI

 

Kalkınma Bakanlığı Cazibe Merkezlerini Destekleme Programı kapsamında hazırlanan Diyarbakır'ın kültürel mirasının tanıtımı ve korunmasını hedefleyen 6 proje, düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı. Burada konuşan Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, Diyarbakır'ın turizm altyapısının geliştirilmesi, kültürel mirasının korunması ve tanıtım çalışmalarının sağlanmasının, ilin sosyoekonomik kalkınmasına çok büyük katkı sunacağını belirtti.

Cazibe Merkezlerini Destekleme Programı için yaptıkları 6 proje çalışmasına toplam 16 milyon 772 bin lira hibe desteği sağlandığını ifade eden Toprak, 2012 ve 2013 yıllarında sunulacak projelerle 'Diyarbakır Kültürel Mirasının Korunması ve Tanıtılması' çalışmalarında kullanılacak miktarın 60 milyon liraya ulaşacağını kaydetti. Toprak, Diyarbakır il merkezi ve ilçelerinde yer alan tarihi varlıkların onarımına büyük önem verdiklerini, bu kültürel varlıkların restorasyonu için halen 50 milyon liralık bir kaynağın kullanımının devam ettiğini bildirdi.
   
''16 milyon lira harcanacak''   
Vali Mustafa Toprak, hibe alan 6 projenin ''Diyarbakır Kültürel Mirasının Projelendirilmesi, Diyarbakır Surlarının Turizme Kazandırılması, Dört Ayaklı Minarenin Restorasyonu, Ulucami ve Hanlar Bölgesi Renovasyon Projesi, Diyarbakır Evlerinin Turizme Kazandırılması ve Diyarbakır Kültürel Mirasının Tanıtımı Projeleri'' olduğunu anlatarak, ''Amacımız geçmişten bize gelen tarihi eserleri gelecek kuşaklara restorasyonu ve onarımı yapılmış şekilde bırakmaktır. Bu anlamda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu projelerin ilk yılında 16 milyon liralık bir harcama yapılacak. 2-3 yıl içerisinde yapılacak çalışmalarla tarihi surların bütünlenmiş olduğu, yıkık dökük burçların onarılmaya başlandığını görmüş olacağız'' dedi.

Diyarbakır surları da 'UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine' aday
Toprak bir gazetecinin tarihi surların 'UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine' ne zaman aday gösterileceğine ilişkin sorusu üzerine ise bu konudaki eksiklerin giderilmesi için çalışma yürütüldüğünü belirterek, şöyle konuştu:
''Bunun için alan yönetimi oluşturduk. Ayrıca koruma amaçlı imar planları yoktu, bu koruma amaçlı imar planları hızlı şekilde tamamlandı. Bu projeler kapsamında yaptığımız tüm çalışmalar, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne gidermek için önemli çalışmalardır. Sayın cumhurbaşkanımızın Diyarbakır'a gelmesi ve ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın attığı adımlar sayesinde önemli gelişmeler oldu. Umuyoruz ki 2014 yılı başına kadar bu çalışmalar tamamlandığında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi için 2014 yılında başvuru dosyamızı sunacağız.''
    
Başka bir soru üzerine de Vali Toprak, tarihi İçkalede'ki onarım çalışmalarının devam ettiğini dile getirerek, burada oluşturulacak arkeoloji müzesini 2013 yılının sonunda faaliyete açmayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.

Yapı, 10.09.2012

BURSA'DAN UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ İÇİN YENİ ADAYLAR

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Cumalıkızık, Sultan Külliyeleri ve Hanlar Bölgesi'nin UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınması yönündeki çalışmaları kapsamında resmi başvuru yapıldı. Büyükşehir Belediyesi'nden yapılan açıklamada, Sultan Külliyeleri, Hanlar Bölgesi ve Cumalıkızık'ın tampon bölge sınırları revizyonunun Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca onaylanmasının ardından adaylık başvurusunun Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne teslim edilerek, resmi başvurunun yapıldığı kaydedildi.
    
UNESCO Dünya Miras Listesi Geçici Listesi'nde, 'Bursa ve Cumalıkızık Erken Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşimleri' adıyla yer alan alanların Dünya Miras Listesi'ne alınması için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile koordineli olarak başlatılan çalışma kapsamında, yönetim alanı sınırlarının revizyonunun talep edildiği, bakanlığın Orhangazi Külliyesi ve çevresini kapsayan Bursa Hanlar Bölgesi, Hüdavendigar, Yıldırım, Yeşil ve Muradiye'deki Sultan Külliyeleri ve Cumalıkızık Köyü yönetim alanı sınırlarını onayladığı bildirildi.

Bu kapsamda revize edilmiş onaylı sınırların uzman görüşleri doğrultusunda adı ''Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu: Bursa ve Cumalıkızık'' olarak değiştirilen ve uzman danışman Giora Solar tarafından hazırlanan adaylık başvuru dosyasının, Dünya Miras Merkezi'nce ön değerlendirme yapılması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne gönderildiği açıklandı. Bursa için büyük önem taşıyan bu adaylık başvurusunun UNESCO Dünya Miras Listesi adaylık sürecinde hedefe bir adım daha yaklaştırdığı ifade edildi.

Yapı, 10.09.2012

KAYIP CAMİ 54 YIL SONRA KARAKÖY YOLUNDA

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1958'de yol çalışması nedeniyle sökülerek Kınalıada'ya götürülürken ortadan kaybolan Karaköy Mescidi'nin yeniden inşası için ihale düzenledi. 19 Haziran'da caminin restitüsyon, restorasyon ve rekonstrüksiyon projesi ihalesini alan firma, yılbaşına kadar projeyi tamamlayacak. Fatih Sultan Mehmet döneminde Karaköy'de yapılan cami, harap olduğu için 17. yüzyılda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yeniden yaptırıldı. Cami, geçen yüzyılın başlarında İtalyan mimar Raimondo D'Aronco tarafından yeniden inşa edildi.

Cami Kınalıada'da yeniden kurulmak üzere bütün taşları numaralanarak sökülmüştü. Ancak, iddiaya göre, caminin parçalarını taşıyan gemi battı. Tarihi yapı da 2 parçası dışında tümüyle ortadan kayboldu. Minberi yıllar sonra Kasımpaşa Karaimam Camisi'nde bulundu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2010'da hazırladığı Beyoğlu Koruma Amaçlı İmar Planı'nda, caminin eskiden bulunduğu 474 metrekarelik yer, "Cami Alanı" olarak ayrıldı. İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, caminin korunması gerekli kültür varlığı olarak tesciline ve yapının yeniden yapımı için projelerin kurula iletilmesine karar verdi. Bunun üzerine İBB Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü, caminin restitüsyon, restorasyon ve rekonstrüksiyon projesinin yapılması için 19 Haziran'da ihale düzenledi. İhaleyi kazanan AGS Mimarlık firmasının yılbaşına kadar projeyi tamamlayacağı belirtildi. Koruma Kurulu'nun onayının ardından da uygulama aşaması başlayacak.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 10.09.2012

BİT PAZARINDAN RENOIR ÇIKTI

 

 

ABD’de bit pazarından birkaç eşya ile birlikte 50 dolara satın alınan bir tablonun ünlü ressam Pierre-Auguste Renoir’a ait olduğuna inanılıyor.

 

Tablo, bu ay yapılacak açık artırmada 100 bin dolara satışa çıkacak. ABD’de bir bit pazarından kelepir fiyattan satın alınan bir tablonun Fransız resim ustası Pierre-Auguste Renoir’a ait olabileceği bildirildi. Bir kadın bit pazarında yaptığı alışverişte, söz konusu tablonun yanı sıra bir oyuncak bebek ve bir plastik ineğin de içinde bulunduğu kutu için 50 dolar ödedi. Tabloyu Virginia’daki bir müzayede salonuna götüren kadına, resim uzmanları, tablonun büyük olasılıkla Renoir’ın 1879’da yaptığı ‘Paysage Bords de Seine’ adlı eseri olduğuna inandıklarını söyledi. Tablonun 1926 yılında, Paris’teki bir resim galerisinden satın alındığı düşünülüyor.

Hürriyet, 09.09.2012

TOZ ZERRESİNDEKİ TRUVA ARSENİĞİ

 

Alman arkeolog Ernst Pernicka, bizim Truva’nın Indiana Jones’u. 3 yıl önce sessiz sedasız ABD’ye gitti.

 

Penn Müzesi’nin bir antikacıdan alıp ve fakat kaynağını bilmediği altın takılara bakmak için. Takının tekinde toz zerresi vardı. Almanya’ya götürdü, analizini yaptı; arsenik çıktı. Buraların arseniği. Böylece altınlar bize geldi. Ama Pernicka itiraz ediyor: “Muhtemelen Truva’ya ait dedim. Yunan da olabilir”.

 

Bana sorarsanız, Truvalı Helen, Truvalı filan değildir.


Bir kere, Olimpos'lu Zeus ile Leda'nın kızıdır. İkincisi Isparta Kralı Menelaos'un karısıdır ki, bu nedenle Ispartalı Helena olarak da bilinir. Üçüncüsü, tanrıdan olma ve tanrıçadan doğma halinden de anlaşılacağı üzere mitolojik figür sıfatı taşıdığından "nereli" olduğu pek önemli değildir.

Homer'in İlyada destanında Truva Prensi Paris'e kaçıp savaş çıkaran güzel kadın olması sebebiyle "Truvalı" diye anılır, hepsi bu.


Ancak en yakından tanıdığımız "Truvalı kadın" olduğu için, şu geçen hafta kavuştuğumuz 24 parça altını "Helen'in Takıları" diye anmakta bir sakınca yoktur.


Nitekim Schliemann da, Truva'yı delik deşik ederek yağmaladığı altınlarla "Priamos'un Hazineleri" diye böbürlenmekte beis görmemiştir. Sophia Schliemann ise kocasının kaçırdığı altınları "Helen'in Mücevherleri" diye takınmıştır.


Malum Priamos, Yunanlılar ile cenk eden ve sonunda yıkıma uğrayan Truva'nın kralı. İlyada'da hikaye böyle.


Dolayısıyla geçen haftaya kadar pek de haberdar olmadığımız o 24 parça mücevher ne Priamos'un, ne de Helen'indi. Tahminen 4 bin 400 yıl önce Truvalı soylu bir hanımefendi takıyordu.
Peki Erken Bronz Çağı'na ait o takılar Truva'dan Amerika'ya nasıl gitti, Amerika'dan buraya nasıl geldi?


Altınların Truva'dan çıkışı muhtemelen 140 yıl öncesine dayanıyor. Schliemann'ın Çanakkale'ye gelip Truva'yı hallaç pamuğu gibi atmasından sonra, sırtlan misali başka yağmacılar da çıkıyor, geri kalan hazineleri de onlar götürüyor. Hikayenin bu kısmı tahmini. Ancak gerisi sahici.

MEZOPOTAMYA OLMASIN!
1966 yılında Pennsylvania Üniversitesi'ne bağlı Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi, 24 parça altını 10 bin dolara Philadelphialı bir antikacıdan satın alıyor. Fakat o broşların, yüzük, bilezik ve pandantiflerin kaynağını bilmiyor. Bir sanat simsarı, Schliemann'ın kaçırdığı hazinelerle benzerliğinden ötürü "Bunlar Truva orijinlidir" diye kestirip atıyor. Fakat ortada sağlam bir delil yok. O tarihte, Schliemann'ın kaçırdığı eserlerin nerede olduğu da bilinmiyor.


Hazinenin Rusya'daki Puşkin Müzesi'nde olduğu 1993'te ortaya çıkmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyet askerleri, Berlin Hayvanat Bahçesi'nin altındaki bunkere gizlenmiş hazineleri alıp götürmüş, Moskova bunların varlığını yıllarca yalanlamıştı.


İşte hazinenin aslan payının kayıp olduğu o yıllarda Penn Müzesi küratörleri 24 parçanın kaynağını deşifre etmek için kafa patlatıyor. Eserlerin Truva, Limnos ya da daha uzak bir coğrafyadan, Mezopotamya'nın Ur şehrinden çıkarılmış olabileceği yönünde tahmin yürütüyorlar. Sonunda bu tür yağmalanmış eserleri bir daha satın almamak üzere "Pennsylvania Deklarasyonu"nu yayınlıyorlar. 1970 tarihli bu bildirge müzecilik camiasında öyle etkili oluyor ki, kaçak arkeoloji kazılarıyla tarihi eser kaçakçılığının önüne geçmek amacıyla hazırlanan UNESCO sözleşmesine de temel oluşturuyor.

ALAN RAZI, VEREN RAZI
Aradan yıllar geçiyor. Penn Müzesi yeni bir girişimde bulunuyor. Truva kazılarını yöneten Alman arkeolog Ernst Pernicka ile temasa geçiyor. 2005'te kaybettiğimiz Manfred Osman Korfmann'ın yerini alan Pernicka ile. Alman uzman, meslektaşı Hermann Born ile birlikte eserleri incelemek üzere 2009 şubatında Amerika'ya gidiyor.


İnceleme sırasında Born, pandantiflerden birinin üzerinde toz zerresi görüyor. Eserlerin kaynağını keşfetmek için bulunmaz hazine. O toz zerresi Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'ne doğru yolculuğa çıkıyor. Laboratuvarda "Nötron aktivasyonu" denilen yöntemle analiz yapılıyor ve "Evreka"! O zerreciğin bileşiminden arsenik çıkıyor. Truva toprağında da rastlanan arsenik.
Böylece Penn Müzesi, altınların Truva'dan kaçırıldığına kanaat getiriyor, Ankara ile temasa geçiliyor. Geçen yıl sonu anlaşmaya varılıyor. Kültür Bakanlığı ile görüşmeler sonucu altınların "süresiz" olarak Türkiye'ye ödünç verilmesi, Türkiye'nin de karşılığında Penn Müzesi'nde açılacak Kral Midas sergisi için eserler göndermesi kararlaştırılıyor. Frigya kral mezarlarından çıkan eserler.


Truva altınları geçen hafta kuryeyle Ankara'ya gönderiliyor ve hiç bekletilmeden Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde gün ışığına çıkarılıyor. İleride Truva Müzesi kurulduğunda, oraya nakledilmek üzerere geçici mekanlarına yerleştiriliyorlar.


Fakat hikaye burada bitmiyor. Alman arkeolog Pernicka altınların apar topar Türkiye'ye verilmesine itiraz ediyor. "Bulduğumuz arsenik Anadolu toprağı ile uyumlu. Ancak Yunan menşeli olması da bir ihtimaldir" diyor. Bu tür, kaynağı belirsiz eserlerin talep edilmesi için kapı açıldığından, Amerikan müzelerinin başına iş açılacağından dem vuruyor.


Frigya ve Lidya eserlerini sergilemek için gün sayan Penn Müzesi Müdürü Julian Siggers çok oralı olmuyor: "Kesin bilimsel netice olmamasını tabii ki biz de dikkate aldık. Onun için 'süresiz ödünç' verdik. Türkler memnun. Ortaklığımız çok sağlam, zengin kültür ve tarih mirasına sahip Türkiye ile işbirliğimizi geliştireceğiz. İki taraf da kazandı."

Habertürk, Haber: Ayşe Özek Karasu, 09.09.2012

TEŞEKKÜRLER KOMŞU!

 

 

Türkiye, daha önce yurtdışına kaçırılan tarihi eserlerine bir bir kavuşuyor. Yılbaşından itibaren önce İngiltere’den 400 yıllık İznik Çinili Levhaları’na, daha sonra da ABD’den 4 bin 500 yıllık Troya Takıları’na kavuşan Türkiye, şimdi de Londra’da sergilenen “Eros Başı”na kavuşmak için gün sayıyor. Türkiye ve Yunanistan, önceki ay Paris’te düzenlenen UNESCO toplantısında kayıp eserlerin iadesi konusunda karşılıklı olarak birbirlerine destek verdiler. 1879 yılında İngiltere’ye kaçırılan “Eros Başı”nın yeniden Türkiye’ye gelebilmesi için Türkiye ile Yunanistan arasında sıkı bir işbirliği yapıldığı ortaya çıktı. Bu kapsamda ay sonunda Türkiye’ye gelecek yetkililerin ardından Eros Başı’nın da getirilmesi bekleniyor.

Paris’te önceki ay yapılan UNESCO Kültür Varlıklarının Yasadışı İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması toplantısına katılan Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, çalıntı eserlerin iadesini gündeme getirdiler. Kendi ülkesinden kaçırılan eserlerin iadesi konusunda Türkiye’nin büyük desteğini gören Yunanistan, verilen teklifin gündeme getirilip görüşülmesi yönünde oy kullandı. Böylelikle İngilizler üzerinde eserin iade edilmesine yönelik bir baskı oluştu.

İsmini vermek istemeyen bir Bakanlık yetkilisi, bunun sonucunda İngiltere’deki Victoria ve Albert Müzesi yetkililerinin 27 Eylül’de Türkiye’ye gelmek zorunda kaldıklarını söyleyerek, “Turizmdeki işbirliğimiz kültüre de yansıdı. Eserin sergilendiği Victoria ve Albert Müzesi yetkililerinin uygunluk ziyaretinin ardından eserin Türkiye’ye iade edilmesini bekliyoruz” diye konuştu. Yetkili bundan sonraki dönemde daha büyük çalıntı eserlerin Türkiye’ye iadesi konusunda UNESCO üzerinden aynı yolun izleneceğini de sözlerine ekledi.

1879 yılında İngiltere Konsolosu Wilson kaçırmıştı
Konya-Karaman yolu üzerinde bulunan Sidamara Lahdi’nin üzerinde yer alan ve MS 3’üncü yüzyıla ait olan “Eros Başı”nın İngiltere’ye kaçırılış hikayesi oldukça ilginç. Şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki lahdin üzerinde bulunan “Eros Başı” 1879 yılında zamanın İngiltere Konsolosu ve arkeolog Sir Charles Wilson tarafından çıkarılıp İngiltere'ye götürüldü. Wilson’ın torunları tarafından müzeye bağışlanan eser, şu anda Victoria ve Albert Müzesi’nde sergileniyor.

Habertürk, Haber: Ünsal Ereke, 09.09.2012

KAMU YARARINA MİLYON DOLARLIK OFİSLER

 

 

Tarlabaşı Bulvarı'na bakan 360 No'lu adada yapılacak ofis binası 2.5 aydır satışta. Tarlabaşı Caddesi üzerinde 'kültür varlığı' sayılan 5 katlı bir bina 761,000 liraya kamulaştırılırken '360fis'te 100 metrekarelik ofis 800 bin dolardan satılıyor.

 

Tarlabaşı’nda metal perdelerle kapatılmış yıkım alanının hemen karşısındaki GAP İnşaat satış ofisinde müşterileri yeni Tarlabaşı’nın ışıklı bir maketi ve parlak broşürler bekliyor. Şimdilik yalnızca 360 No’lu adada yapılacak ‘360fis’ adlı binadaki ofisler satışta. Metrekaresi 7 bin 500 dolardan satılan 54 ofisin yaklaşık üçte ikisi 2.5 ayda tükenmiş. Geriye kalan en küçük ofisin (107 metrekare) fiyatı 800 bin dolar artı KDV. Oysa aynı cadde üzerinde, hem de ‘kültür varlığı’ olarak tescil edilmiş 5 katlı bir bina yalnızca 761,000 TL’ye kamulaştırılmıştı. Binanın sahibi Ramazan Akkuzey, kamulaştırılan 5 katlı tarihi binasının yerine 360fis’ten 100 metrekarelik bir ofis bile alamıyor.

‘İçi tarihi kalan yer yok’
Tarlabaşı Projesi’nin ilk satışa sunulan binasıyla ilgili bilgi almak için satış ofisindeyiz. Elimize verilen broşürlerde ‘ Beyoğlu ’nun tarihi geleneğini’ ve ‘Tarlabaşı’na has tüm mimari özellikleri titizlikle koruduğu’ iddia edilen ‘36Ofis’, ‘tarihi atmosferi ofisinizde hissettirme’ vaadiyle pazarlanıyor. Oysa 29 parselli adada yalnızca tek bir bina yıkılmayacak. Bir diğer binanın ise sadece dış cephesi korunacak.


Satış elemanlarına ofislerin içinin de ‘eski havalı’ olmasını tercih ettiğimizi belirtince “İçi tarihi kalan yer yok. Ancak görüntüsü tarihi olabilir” cevabını alıyoruz. Ofis, dışarıdan birçok binadan oluşuyor izlenimini yaratsa da aslında 30 bin metrekarelik tek bir bina olarak tasarlanmış.

Bina 7.5 milyon dolar
Binanın 6. ve 7. katları dubleks ofislerden oluşuyor. Broşürde ‘36Ofis’ şöyle anlatılmış: ‘‘Dünya mutfağının en seçkin örneklerini sunan restoran ve kafeleriyle hem keyifli hem de lezzetli bir iş yaşamını arzulayan profesyonelleri mutlu ediyor. Alt katları seçkin mağaza, restoran ve kafe, üst katları ise İstanbul ’un en güzel çalışma ortamını sağlayacak ofis alanları, 24 saat hizmet veren resepsiyonu, toplantı odaları, klimatik havalandırma sistemi, kablolu televizyon ve fiber optik internet bağlantısı... Ofisinize ait yemyeşil kat bahçeleriyle, işinize kısa bir ara vermek istediğinizde kahvenizi yudumlayıp Beyoğlu ve İstanbul ’un hayat enerjisini hissedeceksiniz...’’


Ofislerin en büyüğünün (391 metrekare) fiyatı 3.5 milyon dolar, bütünüyle korunacak tek bina ise 7.5 milyon dolardan alıcısını bekliyor.

Korku diz boyu ama...
Beyoğlu Belediyesi’nin öncelerde “Tarlabaşı’nın en köhne, en yıpranmış bölgesi” olduğunu söylediği bölge, satış ofisindeki broşürde ‘İş hayatında konumun ne kadar önemli olduğunu bilenler için ideal seçim’ olarak anlatılmış. ‘Tarlabaşı’nda çalışmak ayrıcalıktır’ ve ‘Size ulaşmak isteyen herkesi harika bir lokasyonda karşılayacaksınız’ da sunulanlar arasında. ‘‘Burayı yenilediniz ama etrafı hala eski Tarlabaşı, nasıl girip çıkacağız binaya’’ deyince satış elemanları anlayışla gülümsüyor ve “Şimdi o herkesin korkusu, bizim de korkumuz. Farkındaysanız sokağa giremiyoruz. Siz de giremiyorsunuz muhtemelen” diyor.

Müstakbel komşular satışçıların silahı
Binadan ofis alan diğer müşterilerin ‘kalburüstü profilinden’ dem vurularak bölgenin soylulaşacağı anlatılıyor: “Ağırlıklı olarak üst düzey banka yöneticileri, genel müdürleri ve yönetim kurulu başkanları. Projemizde 6 doktorumuz, hatta bir de ressam var. Çok iyi komşularınız olacak...” Bunun yanında proje alanının toplamda 20 bin dönüm olduğu belirtilerek, projenin 3.5-4 yıl içinde tamamlandığında artık Tarlabaşı’nın ‘korkulacak bir yer’ olmayacağını anlamamız bekleniyor. “İstiklal’e alternatif değil daha üstünde bir şey hayal ediyoruz çünkü burası yeni. Beyoğlu ’nda bir ilk...” diyor satış elemanları. Ekim-kasım aylarında lansmanla beraber 2 rezidansın da satışa çıkacağının müjdesini alıyoruz.

‘Asmalımescit konsepti’
Projenin başlangıcından beri Şanzelize’ye dönüşeceği iddia edilen Tarlabaşı için sonunda uygun konsept ‘Asmalımescit’ olarak belirlenmiş. Satış elemanı, haritaya bakarak anlatıyor: “Totalde 2 ofis adamız var, başka da yok. Meydana doğru beş yıldızlı otelimiz olacak, arkaya doğru da 5 adamız rezidans olacak. Ofis binamızın arkasındaki cadde komple trafiğe kapalı bir yaya alanı olacak. Burada Asmalımescit konsepti düşünüyoruz. Dükkanlar, shopping alanları... Zeminde kiralanabilir dükkanlar olacak. İyi, high seviyede bir proje yapıyoruz.”

Vatandaştan şirkete geçti

‘Türkiye ’nin kamu-özel sektör işbirliği ile hayata geçirilen ilk kentsel yenileme projesi’ adı altında lanse edilen, kamulaştırma yetkisini 5366 sayılı yasadan alan projenin tam olarak nasıl kamu yararı sağlayacağı muamma. 360 No’lu adada 20’ye yakın müvekkilin kamulaştırma iptal davasının hala Danıştay’da görüldüğünü belirten avukat Barış Kaşka, “İlk kez ihaleyle vatandaşın tapulu mülküne, bir ticari şirket lehine kamulaştırma yapılıyor. Kamulaştırma bedelleri vatandaşın vergilerinden ödeniyor, tapular ticari şirkete geçiriliyor.”

Radikal, Haber: Elif İnce, 09.09.2012

TARİH VEFA BEKLİYOR

 

 

 

Erzurum İbrahim Hakkı Hazretleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Kültür Derneği (ERİHDER) Başkanı Nuri Toparlak, Erzurum'da bulunan tarihi tabyaların turizme kazandırılması gerektiğini söyledi. Toparlak, il genelinde 22 tabya bulunduğunu anımsatarak, bu tabyaların ilgisizlikten dolayı yıkılma tehlikesiyle baş başa olduğunu ifade etti.

Tabyalarla ilgili çeşitli araştırmalar yaptıklarını belirten Toparlak, "Yaptığımız araştırmalarda Erzurum'da bulunan tarihi tabyaların yıkılmak üzere olduğunu tespit etik. Özellikle Uzun Ahmet tabyasının durumu içler acısı. İnsanı şaşkınlığa uğratan mimari özeliklerin kullanılarak yapıldığı tabyaların hayvanlar tarafından barınak olarak kullanılması üzüntü verici. Bunun yanında tarihi tabyalar define avcılarının mekanı haline gelmiş durumda" dedi.

Toparlak, tarihi Uzun Ahmet Tabyası'nın da harabeye dönüştüğünü ifade ederek, Uzun Ahmet Tabyası'nın, 1877- 1878 yıllarında Osmanlı Rus harbine tanıklık ettiğini belirtti.





Bu tabyanın 1980'li yıllara kadar askeriye tarafından kullanıldığını anlatan Toparlak, "Askeriye döneminde bakımı yapılan tabya şimdilerde içler acısı durumda. Erzurum'da bulunan tarihi Uzun Ahmet tabyası turizme kazandırılmalıdır" diye konuştu.

Uzun Ahmet Tabyası'nın mimari özellikleriyle diğer tabyalardan farklı olduğunu belirten Toparlak, tarihi eserlerin ve tabyaların Türkiye Cumhuriyeti'nin tapuları olduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti: "Erzurum'da yaklaşık 22 tabyamızdan birkaç tanesi onarımlı ve bakımlı. İlgilenilmediği için kullanılmayan, kaderine terk edilen tabyalarımızda içler acısı görüntüler oluşmaktadır. Tabyalar milli park ilan edilmelidir ya da mesire alanı olmalıdır. Bu alandaki tanıtım çalışmalarına ağırlık verilmelidir. Özel İdare Müdürlüğü ve Kültür ve Turizm Müdürlüğü geçmişte tabyaların tanıtımıyla ilgili kitaplaştırma çalışması yaptı. Çalışmalar sadece proje aşamasında kalıyor ve hayata geçemiyor. Önemli olan tabyaların bakım ve onarımının yapılmasıdır."

Toparlak, tarih bilincine önem veren herkesin tabyalara sahip çıkması gerektiğini ifade etti.

Erzurum Gazetesi, 09.09.2012

TROYA'NIN HAZİN ÖYKÜSÜ

 

 

Troya Hazinesi olarak bilinen eserler, 1873 yılında Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından kaçırıldı. Bugün çoğunluğu Moskova Puşkin Müzesi’nde sergilenen, bir kısmı da Berlin Müzesi’nde bulunan eserler filmlere taş çıkartacak bir senaryoyla kaçırıldı. Osmanlı devleti eserlerin ardından davalar açtı, hatta hafiye bile tuttu ancak bu eserleri geri getirmeye yetmedi.


Türkiye ’de bilinen adıyla Truva, antik ismiyle Troya… Erken Bronz çağında başlayan yerleşim, Milattan sonra 505 yıllarına kadar varlığını sürdürdü.. 3 bin 500 yıllık süreç içinde deprem , savaş gibi nedenlerle 8 defa yıkılıp, yeniden kuruldu. Ancak bu medeniyete hiçbiri, Alman amatör arkeolog Schliemann kadar zarar vermedi. 19. yüzyılın son çeyreğinde, hazine bulma hayali ile geldiği Troya’da yaptığı kazılarla, hem antik kenti tahrip etti hem de hazineleri çalarak anavatanından kopardı.


Heinrich Schliemann… Amatör Alman arkeolog… Gemicilik, bakkal çıraklığı gibi pek çok iş yaptı. Zengin olmayı aklına koyan zeki, kurnaz, 7 dil bilen Schliemann altın aramak için 1851 yılında Amerika ’ya gitti. Toz altınlarla kısa sürede yükselen bir bankacı olmayı başardı. Ancak onun aklı çocukluğundan beri okuduğu Homeros’un Troya’daki hazinesindeydi… Schliemann Troya’yı ilk ziyaret ettiğinde tarihler 1868 yılını gösteriyordu. Pınarbaşı ile Hisarlık Höyüğü’nü inceledi. Pınarbaşı’ndaki kayalıklar Homeros’ta okuduğu ‘Akhilleus’un Hektor’u kovaladığı şehre benzemiyordu. Hisarlıktepe ise İlyada destanında anlatılan Troya’ya en benzer yerdi. Tepenin büyüklüğü, ovaya hakimiyeti ve İda Dağı’nın görünümü onu inandırmıştı.

Karısıyla birlikte çıkardı
1873 Mayısı’nın sonlarında Osmanlı devletinden aldığı kazı izni doğrultusunda höyüğü yukarıdan aşağı doğru kazmaya başladı. Schliemann günlüklerinde hazinenin bulunuşunu söyle anlatıyor: “Önemli hazinelerin çıktığını anladığımda ‘paydos’ diyerek işçileri uzaklaştırdım ve daha sonra sevgili karım Sofia Schliemann’la gittik ve hayati tehlikeler içinde hazineleri oradan tırnaklarımızla bıçakla kazıyıp eşim Sofia Schliemann’ın eteğinin altına sakladım ve kulübemize koyduk. Büyük bir krallığın hazineleri olan taçlar, tokalar, gerdanlıklar, küpeler, yüzükler, bilezikler, bakır ve tunç miğfer kırmızı şala sarıldı… İşte bu Priamos’un hazinesiydi’’


Schliemann bulduğu eserleri yavaş yavaş götürmeye başlıyor. Osmanlı arşiv belgelerine göre nisan ayının başında ve mayıs ayının sonunda Yunanlı Kaptan Andrea’nın gemisiyle karanlık limandan hazineleri Atina’ya götürüyor. Cebinde taşınabilecek kadar küçükleri ise Çanakkale gümrüğünden çıkartıyor. Bunu neden yapıyor? Schliemann 1871 yılında kazı izni alıyor. 1869 Asar-ı Atika (Eski Eser) Nizamnamesi’ne göre ‘‘Bulunan eserlerin üçte biri bulanın, üçte biri arazi sahibinin, üçte biri devletin olacaktır. Kendi hakkına düşeni de asla yurtdışına çıkaramaz.’’

1 milyondan 50 bin franka!
Osmanlı devleti, eserlerin kaçırıldığının duyulması üzerine sorumlu gümrük müdürlerine ceza verir. Müze-i Hümayun Müdürü Dethier’i de eserlerin peşinden Atina’ya göndererek 1874 yılında dava açar. Ancak Mayıs 1874 yılında dava kaybedilir. Bu kez Yunan mahkemelerin de temyiz yoluna gidilir. Haziranda Yunan temyiz mahkemesi ilk kararı bozarak Schliemann’ın elindeki eserlerin Osmanlı hissesine düşen kısmını vermesini ister. Schliemann buna yanaşmaz. Osmanlı devleti Schliemann’ın Atina’daki evini gözetlemek üzere 500 frank maaşla hafiyeler tutar. Ancak Schliemann eserleri kaçırmıştır.


Osmanlı devleti 1 milyon franklık bir tazminat davası daha açar. Dava 10 ay sürer. Yunan mahkemesinin tazminat miktarı 10 bin frank olur. Osmanlı devleti başa çıkamayacağını anlar ve eserlerin peşini bırakır. 1875 yılında Maarif Meclisi’nde alınan kararda dava için çok fazla para harcandığı ve sonuç elde edilemediği için sulhen neticelendirilmesin de karar kılınır. Schliemann da Osmanlı ile arasını bozmamak için 50 bin frank vermeyi teklif eder. Bu teklif de kabul görür.

Hazinenin 24 parçalık kısmı bu ay ABD ’den Türkiye ’ye geri getirildi
Troya Hazinesi’nden 4 bin 500 yıllık 24 parça eser 1 Eylül’de Türkiye ’ye getirildi ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından tanıtıldı. Günay, “2009’da Kültür Varlıkları Genel Müdürlüğü Kaçakçılık Şubesi’nde çalışan arkadaşlarımız Penn Müzesi’nin yayınlarında Troya kökenli olma ihtimali olan eserlerle karşılaştılar. Penn Müzesi bunları 1966 yılında yasal yollarla almış ama çıkışı yasadışı” diye konuştu. Kaçırılan eserlerinin peşine düşen Türkiye , 2003’ten bugüne 4500’e yakın eserini geri getirdi. Günay, “Yakında Bulgaristan ’dan çok fazla eser getireceğiz” diyor.

İade için olumlu işaretler var

Schliemann Osmanlı’nın ‘sulh’ kararından sonra rahatlar. Eserleri Avrupa müzelerine satmak istese de çalıntı olmasından dolayı kimse almak istemez. Schliemann Berlin Müzesi’ne eserleri bağışlayarak Berlin fahri hemşerisi unvanına sahip olur. 2. Dünya Savaşı’na kadar burada sergilenen eserler daha sonra kayıplara karışır.


1994’te Rusya eserlerin ülkesinde olduğunu kabul eder. Türkiye Dışişleri aracılığıyla Rusya’dan eserlerin iadesini istese de sonuç elde edemez. Kültür ve Turizm Bakanlığı son yıllarda bu hazinenin iadesi için ikili görüşmeleri yeniden başlattı. Bakanlık eserlerin iadesi için olumlu yönde gelişmeler olduğunu belirtiyor.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 09.09.2012

ANTİK TİYATRODA SOYLULARIN OTURMA ALANI ORTAYA ÇIKTI

 

 

Dünyanın ender tiyatrolardan biri olan Bursa'nın İznik İlçesi'ndeki antik Roma tiyatrosunda soylu ve devlet adamlarının kullandığı nişli oturma grupları ortaya çıktı.

 

Bursa İl Özel İdaresi'nin çevre düzenlemesini yapıp zeminindeki molozları kaldırdığı Roma tiyatrosu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 1900 yıl önce şaşalı günlere sahne olan tiyatronun oturma alanında dönemin valisi ve soyluların izlediği işlemeli nişli alan ortaya çıktı. Valinin yanı sıra önemli devlet adamlarının buradan sanatçıları ve halkı selamladığı sanılıyo. Mermer oturma alanının ince niş işlemeleri hayranlık uyandırıyor. İl Özel İdare'nin şu ana kadar 400 bin lira ödenek ayırarak yürüttüğü temizlik çalışmalarının ardından arkeolojik kazıların başlatılacağı öğrenildi.


Tiyatro, Roma İmparatoru Traianus zamanında eyalet valisi Pilinius Csecillius Secunds 62-113 tarafından yaptırıldı. Vali Pilinius'un, İmparator Traianus’a yazmış olduğu mektuplarda, tiyatronun tamamlanabilmesi için 10 milyon sesterzene ihtiyaç olduğunu bildirdiği biliniyor. Bununla beraber bu ödenek de yeterli gelmemiş, ilave ödenek temin edilerek tiyatro tamamlanmış.

Bursa Hakimiyet, 08.09.2012

MONA LISA'MIZI VERİN ARTIK

 

İtalya'da sanatseverler, dünyanın en ünlü tablosu, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının “evine” geri dönmesi için 150 bin imza topladı.

 

İmza kampanyasını organize eden Tarihi, Kültürel Çevre Mirası Ulusal Komitesi, Mona Lisa’nın 20’nci yüzyılda sergilendiği İtalya’daki Uffizi müzesine iade edilmesi gerektiğini açıkladı. Komite Başkanı Silvano Vincenti, Fransız Kültür Bakanlığı’na eserin iadesi için resmi başvuruda bulundu. Vincenti, “Tablonun iadesi tarihi önemde, sembolik ve ahlaki olacak” dedi. Mona Lisa’nın sergilendiği dünyaca ünlü Louvre Müzesi ise komitenin isteğini daha önce reddetmişti.

Hürriyet, 08.09.2012

NYSA KAZILARINDA SEZON TAMAMLANDI

 

 

Aydın’ın Sultanhisar İlçesi'nde 2 yıl aradan sonra 2012 yılında yeniden başlanılan Nysa antik kenti kazı çalışmalarında sezon sona erdi.

 

2011 yılında kazı çalışmaları durdurulan Sultanhisar’daki Nysa antik kenti kazı çalışmalarında 2012 sezonu sona erdi. Bu yıl 2 ay devam eden Nysa antik kenti kazılarının sona ermesinin ardından Nysa’da incelemelerde bulunan Sultanhisar Belediye Başkanı Ertegün Ünal ve Sultanhisar Belediye Meclis üyeleri, Nysa Ören Yeri Kazı Sorumlusu Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Arkeoloji hocası Yard. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner tarafından bilgilendirildi.

 

Başkan Ünal ve Meclis üyelerine Nysa antik kentinde 2012 döneminde ortaya çıkarılan eserler ve yapılan çalışmalar hakkında bilgi veren Nysa Ören Yeri Kazı Sorumlusu Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Arkeoloji hocası Yard. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner, “NysatTurizme büyük katkı sağlanmıştır. Gelecek yıl için Nysa, Sultanhisar İlçesinin turizm de önemli adımlar atılarak yabancıların ilk tercih alanları içinde Nysa olacaktır. Bu yıl yapılan çalışmalar bunlardır” dedi.

 

Öztaner ve ekibine çalışmaları için teşekkür eden Belediye Başkanı Ertegün Ünal da, “Yrd. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner’e teşekkür ediyorum. 2 yıl ara verilen kazılarımızın açığını hocamız kısa sürede kapattı. Başarılı ve yeni teknik çalışmalar yaparak bizleri adeta şaşırtmıştır. Yol çizgisi, Tünel, Korkuluklar, yön tabelaları ve kazıların hızlı bir çalışmayla turizm önemli katkıda bulunmuştur” dedi.

 

Kazı alanını gezen Meclis üyeleri, Nysa kazılarının ulaştığı seviyeye hayran kalarak Yrd. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner’e teşekkür ettiler. Meclis üyelerine gezi sırasında Öztaner tarafından tarihi ve teknik bilgiler verildi.

 

Aydın’da 2011 yılında kazı çalışmaları durdurulan Tralleis ve Nysa Antik Kentlerindeki kazı çalışmalarına 2012 yılında tekrar başlanmıştı. Aydın’ın tarihsel zenginliğinin gün yüzüne çıkarılması için kazılara destek veren Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce Aydın merkez Tralleis antik kenti kazı çalışması için 120 bin TL, Sultanhisar İlçesi'ndeki Nysa antik kenti kazı çalışması için 120 bin TL, Kuşadası İlçesi'ndeki Kadıkalesi kazı çalışması için 110 bin TL ve Germencik İlçesi'ndeki Magnesia kazı çalışması için de 130 bin TL olmak üzere toplam 480 bin TL’lik ödenek Aydın İl Özel İdaresi hesaplarına aktarılmıştı.

haberler.com, 08.09.2012

ÇAVDARHİSAR'DAKİ KAZILARDA 17 TANE İSKELET BULUNDU

 

 

Kütahya’nın Çavdarhisar İlçesi'nde Pamukkale Üniversitesi tarafından yapılan kazı çalışmalarında sona yaklaşılıyor. Kazı grubu başkanı Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Elif Özer, 2012 yılında 5 aya yakın süren çalışmalarda 90 kişilik bir ekiple büyük ilerleme kaydettiklerini söyledi.

 

Doç.Dr. Özer, “Aizonoi antik kentinde bizden önce de çalışmalar devam etmekle birlikte Nekropol’de herhangi bir çalışma gerçekleşmemiş. Uzmanlık alanım ölü gömme adetleri olduğu için Nekropol’de çalışma gerçekleştirmek istedik.” dedi.

 

Nekropol’de çok değişik mezarlar bulduklarını ifade eden Özer, şunları kaydetti: “Frigya kapı tipi mezar taşlarını her yerde görüyorduk ama insütü olarak geçmemişti elimize. Biz Aizonoi antik kentinde ilk kez kapı tipi mezarlar bloklarını insütü olarak tespit ettik. İçerisinden de tam 17 tane iskelet çıktı. Bir aileye ait, bir jenarasyona ait bireyler tespit ettik. Diğer tespit etttiğimiz mezarlarda toprak Gömü ve kramasyon vardı. Bunlar enteresan ve çok şaşırtıcıydı. Gladyatör tasfirleri bulunan kandil tasvirleri vardı. Gladyatör mezar taşları olması, stadyumda gladyatör oyunları olduğunu bilmemiz, bu kandilleri de bulmamız belki de burada yatan insanların gladyatör olabileceğini düşündü. Bunların mezarlarını gladyatör mezarı demek için çok erken. Yakın zamanda bu mezarlarla ilgili daha net bilgilere ulaşabileceğiz.”

 

Doç.Dr. Elif Özer, antik çağda öteki dünyada yaşama inancı olduğunu, mezarlarda çok sayıda ölen kişiye ait eşyalar bulunduğunu ifade etti. Ölen kişinin, cinsiyetine göre sevdiği eşyalarla gömüldüğünü anlatan Özer, bir horoz figürü ile herme olarak adlandırdıkları küçük bir heykel bulmanın sevindirici yaşadıklarını vurguladı.

 

Kazı Grubu Başkanı Doç.Dr. Özer, Aizonoi antik kentine ait taşların yöre halkı tarafından kullanıldığına dair iddialara da açıklık getirdi. Türkiye’de antik kent olan tüm yörelerde bu tür devşirme taşların kullanıldığını vurgulayan Özer, şunları kaydetti: “Yöre halkının buradaki taşları özel olarak kullandığı ile ilgili bir iddia çok yanlış. Böyle bir iddiayı kim hangi bir sebeple ortaya atıyor, anlaşılabilir bir durum değil. Türkiye’de antik kent olan bütün kırsal yerleşimlerde devşirme malzeme olarak taşların belirli bir kısmı ne yazık ki kullanılmıştır. Bu günümüze özgü bir durum değildir. Antik çağdan ihtibaren sürekli bu devşirme durumu ile karşılaşırız."

haberler.com, 08.09.2012

KİLİS'TE CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ'NCE HİTİT DÖNEMİNE AİT KALINTILAR BULUNDU

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) tarafından Kilis’te yapılan arkeolojik kazılarda Hitit dönemine ait tablet ve kalıntılar bulundu.

CÜ Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Atilla Engin başkanlığında Kilis’te sürdürülen arkeolojik kazılarda, Hitit döneminin karanlıkta kalan yönlerine ışık tutabilecek nitelikte tablet ve kalıntılar bulunduğu belirtildi.

CÜ Öğretim Üyesi Doç.Dr. Engin çalışmaların sürdüğünü ve dünya tarihi açısından önemli bulgular elde ettiklerini belirtirken, 9 bin yıllık geçmişi olan Oylum Höyük’te bulunan kalıntıların bilim çevrelerinden ilgi göreceği ifade edildi.

Sivas Haber, 07.09.2012

BİSMİL'DE 12 BİN YILLIK DOKUMA İZLERİ BULUNDU

 

Diyarbakır Müzesi başkanlığında Bismil İlçesi'nde yürütülen Körtiktepe arkeolojik kurtarma kazılarında önemli gelişme...

 

Diyarbakır-Batman sınırında, Dicle Nehri ve Batman Çayı'nın kesiştiği yerde bulunan Körtiktepe'deki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesinde bölgede dokuma yapıldığına dair kanıtlar bulundu. Kazıda iskelet ve kullanılan eşyalar üzerinde dokumanın incesinden, kalınına varıncaya kadar bütün evrelerini gösteren desen izleri ortaya çıkarıldı.

Akşam, 08.09.2012

KYBELE, MACERAYA BAŞLADIĞI YER OLAN FOÇA'YA GERİ DÖNDÜ

 

 

İlk çağlarda Foçalı denizcilerin ticaret amacıyla kolonilere gitmek için kullandıkları haliyle, o günlerin olanakları ve tekniği göz önüne alınarak yaptırılan, 2009 yılında Fransa’ya yelken ve kürek gücüyle giden Kybele Antik Gemisi, 3 yıl sonra maceraya başladığı İzmir’in Foça Limanı’na döndü.

 

Kybele, Fransa’da düzenlenen “Türkiye Mevsimi” etkinliklerine katılmak üzere 7 Haziran 2009 tarihinde Foça’dan yola çıktı. Antik çağda takip edilen rotaları izleyerek Yunanistan ve İtalya limanlarına uğrayarak 54 gün sonra Fransa’nın Marsilya Limanı’na ulaştı. Projenin başladığı günlerden itibaren Türkiye karşıtı lobilerin hedefi haline gelen Kybele, aynı yıl 23 Ekim’de Marsilya Limanı’nda batırıldı. Ekibin projeyi sürdürme inadı ve kararlılığı ile 4 gün sonra Kybele tekrar yüzdürüldü. 2 Mart 2010 tarihinde, Turkonlıne firmasına ait Murat K. adlı konteyner gemisiyle yola çıkan Kybele, Türkiye’ye getirilip, İstanbul Pendik’teki Marin Türk’e çekilip, onarıldı. 2010 yılında, “Istanbul Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri,İTÜ Denizcilik Fakültesi Mezuniyet Töreni ve Kabotaj Bayramı kutlamalarına katıldı.

 

İki yıldır İstanbul’de bekleyen gemi, 30 Ağustos’ta ilk yolculuğuna başladığı Foça’ya dönmek üzere yola çıktı. Antik gemi, 8 günlük yolcuğun ardından Foça’ya ulaştı. Chp’li Foça Belediye Başkanı Gökhan Demirağ ve Foça Merkez Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ceyhan Çetin tarafından karşılanan Kybele’nin yarın başlayacak ve 3 gün sürecek Foça Kültür ve Sanat Festivali etkinliklerine katılacağı bildirildi. Kybele’nin eğlence ve konser bölümleri iptal edilen festivalin ardından Urla’ya döneceği öğrenildi.

 

Arkeolog Osman Erkurt Kybele’nin asıl amacının Foça’yı ve Türkiye’yi tanıtmak olduğunu söyledi. Erkurt, “Kybele yapıldığı günden beri amacına uygun olarak Foça’yı ve ülkemizi olumlu şekilde tanıtmaya devam ediyor. Foça Marsilya yolculuğumuz sırasında Yunanistan ve İtalya limanlarında öylesine iyi ve samimi olarak karşılandık ki kendimizi yurdumuzda, evimizde hissettik. Çok güzel şeyler duyduk. Marsilya’da İstanbul Ticaret Odası mensupları ve Fransız meslektaşlarını buluşturan bir mekan oldu. Buradaki tatsız olay bile Fransız gazetelerinde lehimize haberlerin çıkmasına neden oldu. Tarih ve kültürün insanlığın ortak malı olduğu, yapılanın çok yanlış ve affedilmez olduğu vurgulandı. Hatta oralarda “Diasporayı İkiye Bölen Proje” olarak bile tanımlandı. Biz bu kötü olaylarla değil dostluk ve barışla ve Foça’yla anılmak için yola çıktık” dedi.

 

Teknede eşi Mualla Erkut’la birlikte 6 kişilik bir ekip olduklarını belirten Erkurt, “İstanbul’dan hava şartlarına bağlı olarak zaman zaman bir teknenin yardımıyla, çoğunlukla da yelken açarak Foça’ya ulaştık. Teknede her hizmeti paylaşarak birlikte yaptık” diye konuştu.

 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Hayat Erkanal’ın Onursal Başkanlığı’nda proje başkanlığını Arkeolog Osman Erkurt’un yaptığı projede yer alan Kybele, 360 derece Tarih Araştırmaları Grubu’nca aslına uygun olarak Urla’da yaptırılmıştı.

haberler.com, 06.09.2012



2 - 8 Eylül 2012

KESİK KÖPRÜ KURTULUŞ İÇİN BELEDİYEYİ BEKLİYOR

 

 

Karşıyaka semtine geçişi sağlayan tarihi kesik köprü, araç trafiğinden kurtulup, yapımına başlanan onarımla daha nice yıllara ulaşmak için Belediye’yi beklemeye başladı.


Yıllardır hafif veya ağır tonajlı araçların Karşıyaka’ya geçişini sağlayarak yıpranan kesik köprü Karayolları tarafından bakıma alındı.


Ancak Belediye’nin yeni köprü bağlantı yolunun Villalar kesimini yapması, Karşıyaka bağlantı yolunu ikinci etaba bırakması tarihi köprünün araç trafiğine kapatılmasını mümkün kılmadı.
Kesik köprüde yapılan bakım ve onarım çalışmaları hakkında bilgi veren Karayolları Bölge Müdür Murat Elbir, bakım çalışmalarının kemerlerden başladığını söyledi.


Elbir “Kesik körü onarımımda ilk etap da köprünün Tanzimat çalışmalarına başladık. Bu çalışmalar alt yapı çalışması olduğu için tarihi dokuya da zarar vermeden devam ediyor. Genellikle kemer kısımların da, korkuluklarda, tampon duvarlarında çalışmalarımız var, sadece köprü tabanında meydana gelen sel yaralarından dolayı onarımlar devam etmektedir” dedi.
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun tarihi köprülerin boyu kadar çevresinde de o kadar bir mesafenin koruma alanı olarak ilan edilmesi kararının bulunduğuna dikkat çeken  Elbir “ Yeni köprü yolu yapıldıktan sonra tamamen köprüyü trafiğe kapatacağız. Bu doğrultuda Karşıyaka bağlantısı olan yeni köprünün yollarının bir an önce yapılarak trafiğe açılması gerektiğini Belediyeye bildirdik” dedi.


Karayolları bölge müdürlüğünün sorumlulukları arasında devlet yollarının yapımı ile tarihi köprülerin olduğunu belirten bölge müdürü Elbir, projelerinde 39 tane tarihi köprünün olduğunu ve bunlarında en yakı zamanda tarih kenti Sivas’a kazandıracaklarını belirtti.

Sivas Hürdoğan, 07.09.2012

KAPALIÇARŞI'NIN ÇATISINDA KORSAN TUVALET

 

 

‘007 James Bond’ filminin çekimleri sırasında tarihi binaya zarar verildiği düşüncesiyle çok tartışılan Kapalıçarşı’nın çatısına pisuvar yaptılar. Tarihi çarşıda dükkanı olan esnaf, tuvalet ihtiyacı için çatıda kendisine bir boşluk oluşturmuş sonra bir lavabo ile bir pisuvar kondurmuş. Giderini de çatının yağmur oluklarına bağlamış. Diğer yandan tarihi Kapalıçarşı’nın çatısında ne ararsan var. Klima, baz istasyonu, su deposu, her türlü anten, çöp yığını bulunan çatının statik yapısı da tehlikede...


1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından Ayasofya’ya gelir olması için inşa edilen Kapalıçarşı 550 yıl içinde çeşitli yangınlar ve depremler geçirdi. Çarşıda 66 sokak ve 3600 civarında dükkan bulunuyor. En son 2. Abdülhamid dönemindeki depremin ardından çarşı bugünkü şekliyle inşa edildi. Uzun yıllar kapsamlı bir restorasyon yüzü görmeyen, ancak zaman içerisinde gerek bilinçsiz müdahaleler gerekse dış etkenlerle çarşı, hem statik açıdan hem de tarihi görüntüsü bakımından çok yıprandı. Her yağmurdan sonra sel basan çarşının çatısında ise yok yok. Baz istasyonları, çanak antenler ve klimalar hiçbir denetime tabi olmadan çatıya sıralanmış. Kiremitlerin pek çoğu kırılmış ve çoğunun üzerini bitki örtüsü sarmış. Bu başıbozukluk öyle bir hal almış ki, bir esnaf çatıda kendisine önce bir balkon oluşturmuş, daha sonra da o balkona bir tuvalet inşa etmiş. Lavabosu, pisuvarı olan tuvalet yine bir perde ile örtülmüş. Gideri de yağmur oluklarına bağlamış.


Kapalıçarşı ve çevresi 2007 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla ‘Yenileme Alanı’ ilan edilmişti. Fatih Belediyesi’nin kontrolörlüğünde proje hazırlandı. Yenileme Kurulu’na sunulan proje onaylanırsa tarihi yapı kapsamlı bir restorasyona tabi tutulacak.


Koruma Kurulu yetkilisi şöyle konuştu: ‘‘Proje hayata geçtiğinde tarihi yapının çatısı, statik yapısı ve tarihi yapıya dışarıdan yapılan müdahaleler ortadan kalkacak. Esnaf her istediğini çatıya koymuş. Çatal antenlerle başlayan televizyon vericilerindeki süreci çatıda görebiliyorsunuz. Uydu sistemleri var. Esnaf çağın teknolojisine göre antenleri değiştirmiş ancak eski antenlerini aşağıya indirme zahmetinde bile bulunmadan çatıda bırakmış. Çatıya tuvalet yapmışlar. İnanılacak gibi değil. Hazırlanan bu kapsamlı proje tarihi çarşının kurtulması için tek şans.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 07.09.2012

KUSTURİCA'YA 'TARİHİ TAHRİP' TEPKİSİ

 

Drina Köprüsü yakınlarına, tarihin çeşitli dönemlerini temsil edecek ve 50 taş binadan oluşacak "Andriçgrad" adlı "kent projesi" için tarihi bir kalenin taşlarının kullanmasına tepkiler devam ederken, yönetmen Emir Kusturica'nın şimdi de Avusturya-Macaristan döneminde yapılan bir tren istasyonunun taşlarını sökerek götürdüğü iddia edildi.

 

Bosnalı Sırplar, tarihi binaların taşlarının sökülerek film çekimi için kullanılacak kent projesine taşınmasına sert tepki gösterdi.


Trebinye kenti yakınlarındaki Grebtsi, Draçevo ve Popovo Polye kasabalarından eski tren istasyonu, ev ve ahırlar ile Petrina kalesinden projesi için taş götürmeye çalışan yönetmen Emir Kusturica'nın, bu sefer de Rogatica kenti yakınlarında yer alan Mesiçi kasabasının, Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde inşa edilen tren istasyonundan taş götürmeye çalıştığı ileri sürüldü.

Rogatitsa Belediye Başkanı Kemo Çamciya, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, tarihi niteliği olan tren istasyonundan taş götürülmesine, Trebinye örneğinde olduğu gibi yine Sırp vatandaşların karşı çıktığını, olay hakkında belediye yetkililerini bilgilendirdiğini söyledi.

Taşları sökülerek götürülen tren istasyonunun 1906 yılında, Avusturya Macaristan döneminde inşa edildiğini belirten Çamçiya, istasyonun Bosna savaşında zarar gördüğünü, fakat bölgede yaşayan insanlar için büyük önem taşıyan bir yapı konumunda olduğunu vurguladı.

"YETERİNCE TAŞ GÖTÜRDÜLER"
Mesiçi tren istasyonunun yanındaki duvarın iş makinesiyle yıkılmaya çalışıldığını ifade eden Çamciya, şunları söyledi:
"Bir şirket Kusturica'nın projesi Andriçgrad için taş götürmeye başladı. Tren istasyonunda bulunan duvar güzel şekillendirilmiş taşlardan yapılmış. Burada yaşayan vatandaşlar hemen belediyeye haber verdi. İnşaat müfettişi olay yerine geldi ve taş götürülmesini engelledi. Taşları söken şirket yetkilileri ise taş almalarına Sırp Cumhuriyeti hükümetinin onay verdiğini söylüyor. Büyük ihtimalle bunu yönetmen Emir Kusturica ile Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik ortaklaşa yaptı. Burada yaşayanlar bu güzel duvarın yıkılmasını istemiyor."
Olayın çok hızlı geliştiğini, taşlarının da kısa süre içinde götürüldüğünü ifade eden Belediye Başkanı Çamciya, "Onlar istedikleri kadar aldılar. Geride kalan taşlar şu anda çok kötü gözüküyor. Her şey çok hızlı oldu ve onlar yeterince taş götürdüler" dedi.

BOSNA SIRP CUMHURİYETİ PROJEYE DESTEK VERİYOR
Yönetmen Emir Kusturitsa ile Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik, geçen sene Haziran ayında Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da "Andriçgrad" projesini tanıtmış ve bu projenin Nobel Ödüllü yazar İvo Andriç'in kitabından esinlenerek Sırp Cumhuriyeti'nin ruhunu sembolize edeceğini söylemişlerdi. Andriçgrad inşaatını, Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik'in yanı sıra eski Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç te ziyaret etmişti.

Boşnak aydınları, Andriçgrad projesini "soykırımın son evresi" olarak kabul ederken, yönetmen Kusturica daha önce AA'ya yaptığı açıklamada, Andriçgrad ile Bosna Hersek'te yeni bir multietnik hayatın inşa edileceğini söylemişti.


Bosna Hersek'in kuzeydoğusunda yer alan Uglyevik Maden ve Termik Santrali de Andriçgrad projesi için 250 bin avro ayırdı. Daha öncesinde de Trebişnyitsa Hidro Elektrik Santralı tarafından 200 bin avro verildi. Aynı zamanda Bosna-Hersek'in iki entitesinden biri olan Bosna Sırp Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı'nın da "Andriçgrad" projesi için bir milyon avro ayırması da ekonomik kriz altındaki Sırpların tepkisine neden olmuştu.

Hürriyet, 06.09.2012

MISIR TANRIÇASI SEKHMET YENİDEN AYAĞA KALDIRILDI

 

 

Bergama'da gerçekleştirilen arkeolojik kazılar esnasında bulunan, Roma ve eski Mısır kültürünü yansıtan "Mısır Tanrıçası Sekhmet" gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda yeniden ayağa kaldırıldı. Antik dönemin tüm heybetini yansıtan dev heykel Kızıl Avlu'da düzenlenen toplantıda tanıtıldı.

 

Törene Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, Almanya Federal Cumhuriyet İzmir Başkonsolosu Margit Haberle, Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Bergama Kazı Başkanı Prof.Dr. Felix Pirson ve ve Müdür Vekili Dr. Ing. Martin Bachmann katıldı.

Düzenlenen toplantıda basına tanıtılan, yaklaşık 8 metre yüksekliğindeki yüz ve kolları siyah - gri mermerden, kafası aslan, bedeni insan şeklindeki heykelin rekonstrüksiyonla tamamen ayağa kaldırıldığını belirten Dr. Bachmann, heykelin üst kısmının orijinal parçasıyla aynı malzemeden Bergamalı bir taş ustası tarafından oluşturulduğunu dile getirdi. Taşıyıcı figürün rekonstrüksiyon projesine 2009 yılında başlandığını, 2012 yılında deneme yapmak amacıyla figürün yerine konduğunu belirten Bachmann, heykelin gelecek yıl yazına kadar tamamlanacak çalışmalar sonrasında sergileneceğini ve Kültür ve Turizm Bakanlığı seviyesinde tanıtılacağını söyledi.

SAVAŞ VE SALGIN HASTALIK TANRIÇASI OLARAK BETİMLENDİĞİ DÜŞÜNÜLÜYOR
Kızıl avluyu çevreleyen ve yanındaki salonların tavanını taşıyan, tehditkar görünümüyle yüksek olasılıkla savaş ve salgın hastalık tanrıçası olarak betimlendiği düşünülen figürün Antik dönemin tüm görkemini bir deneme olarak canlandırabileceğini söylenen Prof. Pirson ise heykelin ziyaretçiler tarafından da büyük ilgi göreceğinin altını çizdi. Pirson, figürlerin yüzleriyle kol ve bacaklarının siyah-gri mermerden yapılmasının Mısırlı ya da Afrikalı olarak betimlenmesiyle ilgili olduğunu söyledi, ilgi ve hayranlık uyandıran bu büyük heykelin orijinal yerinde yapılan rekonstrüksiyonunun bilimsel değerlendirmeleri de harekete geçireceğini sözlerine ekledi.

Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç, çalışmaların Bergama'nın binlerce yıllık yerleşim tarihçesinin anlaşılmasına yönelik eşsiz bir fırsat olduğunu ifade ederek; "Bergama ve yakın çevresini de içine alan çalışmalar kentin UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almasında da temel oluşturacaktır. Aynı zamanda yerel ustaların yetişmesini ve sanatlarını geliştirmesini de sağlayan çalışmalar Türk - Alman dostluğunun da güzel bir örneğini yansıtmaktadır" dedi.

Başkan, çalışmaların Bergama'nın turizm alanında hak ettiği değere kavuşmasında önemli olduğunu belirtti, emeği geçen herkese teşekkür etti.

Star, 06.09.2012

ZİNCİRLİ HÖYÜK'TE 7. ETAP KAZILARI BAŞLADI

 

     

 

İslahiye İlçesi'ne bağlı Fevzipaşa beldesinde bulunan Zincirli Höyük'te Chicago Üniversitesi tarafından yürütülen kazıların 7. etabına başlandı.

 

Chicago Üniversitesi öğretim üyesi Prof Dr. David Schloen başkanlığında ABD, Kanada gibi yabancı üniversitelerden ve Türkiye'den öğrenci ve arkeologların bulunduğu 22 kişilik uzman ekip ile bölgeden 50 işçi kazıya başladı. Çalışmalar, 40 hektarlık 6 ayrı alanda devam ediyor.

 

Bu yıl ekim ayının ilk haftasında sona erecek kazıların 5 bin yıllık bir tarihi kapsayan "Sam'al kenti"nin ortaya çıkarılması, şehrin mimari yapısı ve savunma mimarisinin nasıl inşa edildiğini görebilmek için aşamalı olarak iç kısımda çalışmaların devam ettiğini belirten kazı yetkilileri, 2008 yılında MÖ 800 yılına ait Zincirli Höyük'te çıkarılan ve Amerika'da "Yılın en önemli 10 arkeolojik buluşu" arasında yer alan yazıtın ışığında, yeni bir sürpriz beklediklerini kaydetti.





Yeni adıyla "Zincirli Höyük" olan eski kent Sam'al, Mezopotamya'da ve Anadolu'da damgasını vuran Hitit imparatorluğu'nun MÖ. 12. yüzyıl başlarında yıkılmasından sonra kurulan ve Geç Hitit krallarından birinin merkezi olarak kabul ediliyor.

 

Kent ilk kez MÖ 1300 yıllarında, surlarla çevrilmiş ve kent alanının merkezinde yer alan yükseltinin üzerinde bir kale kurulmuş, kalenin içinde ise bir saray inşa edilmiş. Sonraki dönemlerde iki saray daha eklenmiş ve kentin etrafını çevreleyen çember biçimindeki sur, ikinci bir duvarla takviye edilmişti.

 

İlk olarak 1880 ve 1902 yılları arasında, erken Tunç çağından Roma dönemine kadar yerleşimin görüldüğü Zincirli Höyük, Alman arkeologlar tarafından kazılmış ve yapılan kazılar sonucunda kentin sarayları, önemli yapıların yer aldığı akropolisi ve dış surları ortaya çıkarılmıştı.

haberler.com, Haber: Zekeriye Şimşek - Zeynep Yücetaş, 06.09.2012

SAKALLI DERVİŞ GİTTİ, SEMAZEN GELDİ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay , 5 Nisan 2012 tarihinde Garanti Bankası ve TÜRSAK Vakfı’nın işbirliğiyle çocuklar için gerçekleştirilen ’Garanti Mini Bank 9’uncu Çocuk Filmleri Festivali’nin açılışı törenine katılmak için Konya’ya geldiğinde Mevlana Müzesi’ni de ziyaret etti. Bakan Günay, Mevlana Müzesi’nde yeni restore edilen Derviş Hücreleri adı verilen odaları gezdiği sırada ’LED’ ekran monitöre simülasyon amaçlı yansıtılan bir dervişin kafasını çevirerek gözleriyle, ekranın önünden geçerken kendisini takip ettiğini fark etti. Bunun üzerine Bakan Günay, ’Bu ne?’ diye sordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü de, "Ziyaretçileri kafasını öne eğerek selamlıyor. Ama programı tamamlanmadığı için sadece göz takibi yapıyor" diye cevap vermesi üzerine tepki gösteren Bakan Günay, "Çalışmayan şeyi niye bana gösteriyorsunuz. Ben müzeden çıkana kadar kaldırın" talimatını verdi. 

Bakan Günay diğer derviş hücrelerini gezerken, müze görevlileri önce monitöru kaldırmak istedi. Fakat duvara montajlı olduğu için çıkartamayınca, çareyi ekranı kapatmakta buldu. 5 Nisan tarihinde kapatılan monitör açılmadan yaklaşık 5 ay boyunca yerinde bekletildi. 

Bakan Günay’ın tepkisin üzerinden 5 ay geçtikten sonra, monitör müzenin bahçesindeki Derviş Hücreleri’nin önünde bulunan başka bir bölüme taşınırken, derviş silüeti de değiştirildi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde hazınlandığı belirtilen ve yüklenen yeni bir program ile ekrana tennure giymiş selam duran sakalsız bir semazen silüeti yansıtıldı. Semazen, derviş silüetinin aksine önünden geçen turistleri takip etmiyor ve hareket etmeden selam durur bir şekilde sadece gözlerini açıp kapatıyor.

Radikal, Haber: Mehmet Kayhan Yıldız, 06.09.2012

DİYANET BAŞKANI'NDAN CAMİ AÇIKLAMASI

 

Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliğiyle 2-5 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak 1. Ulusal Cami Mimarisi Sempozyumu'na ilişkin Hidiv Kasrı'nda düzenlediği basın toplantısında, günümüzde temel sorunların başında ''anlam kaybı''nın geldiğini söyledi.

Anlam kaybının, sadece camiye bakışta, cami mimarisinde değil, insana, tabiata, varlığa, her şeye bakışta anlam, derinlik ve estetik kaybı bulunduğunu belirten Görmez, şöyle devam etti:
''Bunlar bizim ciddi sorunlarımız. Cami mimarisinde kötü taklitler bizim ciddi bir sorunumuzdur. Gerçeklikle uyumsuzluk bizim önemli bir sorunumuzdur. Uçakla İstanbul üzerinden dolaştığınız zaman, bütün camilerde bir mekansal ve oransal abartı görürsünüz. Kubbe ile minare arasındaki, biraz da o uzun gökdelenlerin arasından cami ya da camiyi yapan insan, 'Biz de buradayız, bizi ezip geçmeyin' dercesine onunla yarışmaya kalkışmıştır. Tarihe takılmak, geçmişte kalmak, geleceği yakalamak adına bugünden kopmak bir sorundur. Sıradan ilgiler ve sıra dışı estetik kabuller arasında istikametini bulamayan mimari arayışlar ciddi bir sorundur. Sosyoekonomik ve sosyokültürel referansları aşamayan bir üslup arayışının popülerleşmesine şahit oluyoruz. Nitekim eleştiriler içerisinde market camiler, altında marketler veya çok katlı camiler... Bütün bunlar sadece ekonomik sorunların zorladığı birtakım yapılardır. Belki bütün bu camileri yapan cami dernekleri, mütedeyyin kitle ile özellikle mimari katkıların buluşamamış olması ülkemizin büyük bir eksikliğidir.''

Camiler yine unutuldu
Prof.Dr. Görmez, Türkiye'nin bugün yeni kentsel dönüşüm projeleri yaşadığını anımsatarak, bütün bunlar yapılırken camilerin yine unutulduğunu savundu. Mehmet Görmez, ''Belki onlarla birlikte camilerin de bu kentsel dönüşüme uygunluğunu yeniden ele almak gerekiyor. Belki bütün bu yanlış yapıları ortadan kaldırıp yenilediğimiz gibi, belki bütün bu yapılar içerisinde artık yabancı kalan ve hiçbir ihtiyaca karşılık vermeyen mabetlerin de belki ortadan kaldırılarak yeni projelerle yenilenmesi gerekecektir. Bunu ülke olarak ciddiye alıp üzerinde düşünmemiz gerekiyor'' dedi.

Cami-okul karşılaştırması
Cami yapımlarıyla ilgili değerlendirmelere de değinen Görmez, ''Cami yapımlarının sadece yüksek bir dindarlık göstergesi olarak ele alınıp üzerinden yapılan yanlış değerlendirmeler var. Cami ile okulu karşı karşıya getirmek... Hiçbiri diğerinin asla alternatifi değildir. Bu ülkede şu kadar hastane, cami, okul vardır. Bunlar birbirinin alternatifi olan şeyler değildir, bunlar birbirini tamamlayan yapılardır'' diye konuştu.

Çamlıca'ya inşa edilecek cami
Prof.Dr. Görmez, Çamlıca Tepesi'ne inşa edilecek cami ile ilgili bir soru üzerine de ''Cami konusunda 'İhtiyaç var mı yok mu, şu mekan uygun mudur, değil midir?' tartışmasına girmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Onu şahısların veya bir tek kurumun değil, topluca bir değerlendirme yapılarak karar verilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum'' şeklinde konuştu.

Kadınlar ve engelliler
Görmez, her 10 camiden sadece bir tanesinin, gerek abdest mekanları gerekse ibadet mekanları bakımından kadınlara açık olabildiğini belirterek, ''Bu, şu anda çok büyük bir eksiklik'' dedi.
Görmez, Türkiye'de 7 milyonu aşkın engelli bulunduğunu hatırlatarak, ''Bedensel engelli bir vatandaşımıza camilerimizin kapısı kapalı. İşlevsellik bakımından camilerimizin yeniden ele alınması gerekiyor'' diye konuştu.

Habertürk, 06.09.2012

SEFERLİ KOĞUŞU'NA RESTORASYON

 

Topkapı Sarayı Seferli Koğuşu’nun restorasyonu, padişah elbiseleri ve tekstil eserlerinin teşhiri, tanzimi ve depo düzenlemesiyle ilgili protokol dün Mecidiye Köşkü’nde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası (TÜTSİS) Başkanı Halit Narin arasında imzalandı.

Topkapı Sarayı içinde yeni bir tarihsel alanı kültür dünyasına kazandıracaklarını belirten Günay, harem, hastane ve hamam yapılarının TÜTSİS tarafından yenilenmesi için önümüzdeki dönemde yeni protokoller yapacakları müjdesini de verdi.

Görevi devraldığı günden bu yana bakanlıklara bağlı lojman adı altındaki gecekondu yerleşimlerini saraydan çıkardıklarını vurgulayan Günay, “Hayalimiz; saray duvarlarının içinde ve dışında saray kavramıyla bağdaşmayan hiçbir yapının kalmaması. Sirkeci’den Ahırkapı’ya kadar bütünüyle içeriden ve dışarıdan bir saray olduğunun hissedileceği bir hale getirmek” diye konuştu.

Padişahların çamaşırlarını ve sarığını törenle yıkayan, seferlere katılan iç oğlanların yaşadığı Seferli Koğuşu’nda 1964’ten bu yana padişah elbiseleri ve sarayın kumaş koleksiyonu sergileniyor. Osmanlı kumaş sanatının en erken örneklerinin bulunduğu bu zengin koleksiyonda 15. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar kaftan, şalvar, tılsımlı gömlek, kavuk, pabuç, setre, pantolon gibi her türlü giysinin yanında çatma yastıklar, yorganlar ve benzeri tekstil ürünleri yer alıyor.

Seferli Koğuşu, zemin hareketleri sonucu oluşan yapısal sorunlarla karşı karşıya ve yalıtım eksikliğinden dolayı su alıyor. Çalışma kapsamında dış cephe tümüyle ele alınarak onarılacak. Minyatür, gravür fotoğraf gibi görüntülerle görselliğin artırılacağı koleksiyon, bilgisayar destekli kurguyla ziyaretçilere aktarılacak. 5 milyon dolara mal olacak projenin 1 yıl içinde tamamlanması planlanıyor.

Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 06.09.2012

BOĞAZIN SULTANINA ÖZEL AYDINLATMA

 

 

İstanbul Boğazı'nın en görkemli yapılarından biri olarak bilinen Adile Sultan Sarayı'nın aydınlatması yenilenecek. İstanbul İl Özel İdaresi tarafından yapılacak çalışma kapsamında Boğaz siluetinin simge eserinin aydınlatması yeniden tasarlanacak. 4 Eylül'de ihalesi yapılan çalışma 3 ay içerisinde tamamlanacak.

Sultan Abdülmecid, 1856 yılında sarayın bulunduğu yerdeki konağı satın alarak çok sevdiği kız kardeşi Adile Sultan'a yazlık ikametgah olarak vermek istedi. Ancak Sultan Abdülmecid'ten sonra tahta çıkan kardeşi Sultan Abdülaziz yerine getirebildi. 1861'de Sultan Abdülaziz , harap durumda bulunan konağı yıktırarak, yerine şimdiki sarayı yaptırdı. Osmanlı Hanedanı içinde divan sahibi tek kadın şair olarak tanınan Adile Sultan, çok sevdiği eşini ve dört kızını genç yaşlarda kaybettikten sonra, bu güzel sarayda oturmak istemeyerek 1868 yılında sarayı terk etti.

Sabah, 06.09.2012

KARS TABYALARI YOK OLUYOR

 

 

Tabyalar şehri Kars’ın tabyaları birer birer yıkılarak kayboluyor.  Kars merkezde bulunan yaklaşık 46 tabya ya hayvan barınağı olarak kullanılıyor, ya balicilerin mekanı halinde gelmiş, ya ada define arayanlar tarafından yıkılarak tahrip edilmiş vaziyette bulunuyor.

 

Anadolu’nun savunulması ve bölgenin korunması için 18. yüzyıldan itibaren yapımlarına başlanan ve sayıları 46'ı bulan Kars tabyalar, günümüzde adeta can çekişiyor. Özellikle Kars Kalesi’nin bulunduğu bölgede yapılan tabyalar askeriyenin bu bölgeyi boşaltmasıyla birlikte bir anda talan edildi. Tabyaları korumak, kollamak ve restorasyonunu yaptırmakla mükellef olan kurumlar ise tarihi tabyaların yıkılmasına adeta çanak tutuyor.

 

Ani Harabeleri’nin tam karşısında Ermenistan taş ocaklarında dinamit patlatılmadığını, Ermenilerin menuel olarak taş ocaklarında çalıştıklarını ve Ani’ye zarar vermediklerini ileri süren yetkililer, tarihi tabyaların da tahrip edilmesine her nedense sessiz kalıyor.

 

Kars Kalesi’nin karşısında bulunan Kerimpaşa, Karadağ, İnönü ve Arap Baba tabyaları tamamen tahrip edilirken, durumlarının da içler acısı olması buraları ziyaret edenleri kara kara düşündürüyor.

 

Özellikle Kars’taki tabyaları gezmek için gelen çok sayıda yerli ve yabancı turist; “Kars her tarafıyla buram buram tarih kokuyor. Ama tarih kokan kentin tarihi değerlerine sahip çıkılmıyor. Tabyalar çoğunu gezdik. Durumları içler acısı. Bir çoğu hayvan barınağı olmuş. Bir çoğunun içerisi kazılmış, bazıları tamamen kullanılmaz durumda bulunuyor. Yazık bunlara bir şehirin tarihi değerlerine bu kadar zarar verilmez. İnşallah yetkililer işin bilincinde olurlar ve buraları biran evvel koruma altına alırlar” dediler.

 

Yıllarca askeriyenin denetiminde kalan ve korunan tabyalar askeriyenin kalenin bulunduğu bölgeden çıkmasıyla birlikte sahipsiz kaldı. Askeriyenin cephanelik olarak kullandığı tabyanın içerisi ise adeta savaş görmüş. Betonlarına kadar kırılan tabyanın içerisi iş makinesi ile her tarafı kazılmış. Kars’ta 46 tabya yetkililerin ilgisini bekliyor.

 

Kars Valisi Eyüp Tepe’nin Kars’ın kurtuluşu için 1 milyon eskerin şehit düştüğü tabyalarla ilgili gerekli girşimleri yapmasını bekleyen vatandaşlar, dedelerin şehit düştüğü tabyaların biran evvel koruma altına alınmasını umut ediyorlar. Vali Tepe’nin Kars’taki tabyaları tek tek gezmesini isteyen vatandaşlar, Vali Tepe’nin tabyaların halini gördükten sonra tarihi tabyaları koruma altına aldıracağına inanıyorlar.

Kars Kent Haber, 05.09.2012

HARRAN SURLARINDA ARKEOLOJİK KAZI

 

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Selami Yıldız, Harran Şehir Surları'nda yapılan arkeolojik kazıların 1. etabının tamamlandığını bildirdi.

 

Yıldız, yaptığı yazılı açıklamada, şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün ''29.05.2012 tarih ve 118676 Kazı ve Sondaj İzin Belgesi'' üzerine, kazı ve temizlik çalışmalarının 1. etabına başlandığını hatırlattı.
 

Çalışmaların 2. etabına eylül ayında başlanacağını belirten Yıldız, şunları kaydetti:  ''Kazı ve temizlik çalışmaları Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan başkanlığında, Uzman Arkeolog Nedim Dervişoğlu'nun kazı alan sorumluluğunda, Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Mehmet Önal, Araştırma Görevlisi İrem Öğütle ve üç arkeoloji öğrencisinin katılımıyla sürdürülmüştür. Harran dış sur kazısı, surların restorasyon öncesi açığa çıkartılarak, yapılacak olan restorasyonun verimli ve sağlıklı şekilde yapılabilmesi amacıyla sürdürülmüştür. İlk etap da Halep kapısından başlanarak güneye doğru 300 metrelik bir alan açığa çıkartılmış, 2012 yılı içerisinde 1 kilometrelik bir alanın açığa çıkartılması hedeflenmektedir.'' 

GAP Gündemi, 05.09.2012

MÜZE BÖYLE OLACAK

 

 

Malatya’da yapılması planlanan ve projesi hazırlanan Kent Tarihi ve Uygarlıklar Müzesi’nin önemli bir eksikliği gidereceği bildirildi. 
 
Malatya Valiliği’nin hazırlattığı proje ile Anemon Otel yanında yapılacak Kent Tarihi ve Uygarlıklar Müzesi hakkında projenin mimarı İl Özel İdaresi mimarlarından Rahmi Özkul bilgi verdi.
 
Özkul, şehir müzelerinin önemi hakkında da şunları söyledi:”Nispeten küçük ve daha az tanınmış şehirlerde inşa edilen, şehrin gelişim ve dönüşümüne literatürde 'Bilbao effect' olarak bilinen olumlu katkıyı yapan şehir müzelerine çokça örnek mevcuttur. Bunlar arasında Bilbao, Museumsufer Frankfurt, Smithsonian ve Venedik ilk akla gelenlerdir.”
 
Şehir müzelerinin sağladığı kazanımlar hakkında da bilgi veren Özkul, sözlerini şöyle sürdürdü: “Turizmi hareketlendirerek bölgeye ekonomik katkı, şehirsel canlanma ve yenilenme için itici güç, şehir imajının yeniden inşası, kültürel mirasın ve tarihi çevrenin korunması, şehirlinin geçmişe ait değerlerini ve çevresini koruma yönündeki ilgisini canlandırarak daha iyi bir yaşama yönelik bilincin kuvvetlenmesi, şehrin tarihi ve kültürel zenginliklerine ilişkin farkındalık düzeyinin artmasına katkıda bulunmasıdır.” 
 
Özkul, Malatya Şehir Müzesi Projesi hakkında da şu bilgileri verdi: “Malatya Valiliği yeni nesillerin kendi geleceğini objektif tarihi bilgi ve tecrübeye dayanarak kurgulamasına imkan sağlamak üzere Malatya Şehir Müzesi Projesini hayata geçirmeyi kararlaştırmıştır. Müze kompleksi, Malatya ilinin MÖ 7000'li yıllara dayanan geçmişini, dolayısıyla üzerinde yaşanan fiziksel çevrenin tarihsel öneminden hareketle tarih bilinci oluşturmaya yardımcı olarak geçmişle gelecek arasında bir köprü inşa etme görevini yerine getirecektir. Malatya bu bakımdan yeterli potansiyele sahip bir şehir özelliği taşımaktadır."
 
Malatya Şehir Müzesi, açık kapalı, yarı kapalı mekanlarıyla eğitimi, ve sosyal ilişki kurmayı, paylaşmayı özendirecek, geleneksel sanatların geliştirildiği ve uygulamalı öğretildiği bir merkez olarak geleceği kurgulamaya yardımcı olacak, şehirlinin buluştuğu bir yer hüviyetini kazanacak, ışıklı avluların oluşturduğu buluşma mekanlarında ziyaretçilerin paylaşma duygusunu güçlendirecek, mimarisi ile ziyaretçileri birbirinin varlığından haberdar edecek çeşitli ve zengin mekansal artikulasyonlarıyla, müze ile birlikte büyüyüp gelişecek çocukların eğitim, bilgi, görgü ve tecrübelerini artırmalarına katkı sağlayacak.

Malatya Haber, 05.09.2012

TARİHİ GÜVERCİNLİKLERE RESTORE

 

 

Uçhisar Belediye Başkanı Osman Süslü Uçhisar beldesinde tarihi Romalılar dönemine kadar uzanan iki büyük güvercinlerin barındığı güvercin evlerinin restore edileceğini söyledi.

 

Romalılar döneminden başlayarak Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet döneminde de tarımda ciddi anlamda güvercin gübresinin kullanımının yaygın olduğu bölgede, güvercin yetiştirilmesinin de oldukça farklı bir sanat kolu olarak algılandığını vurgulayan Uçhisar Belediye Başkanı Osman Süslü, özellikle Sansar tehlikesine karşı yumuşak tüf kayalar üzerinde çıkılması ve ulaşılması zor olan birimlerde güvercinlerin daha rahat bir yaşam sürmeleri için güvercin evlerinin yapıldığını ifade etti.

 

Süslü, Uçhisar Belediyesi tarafından projelendirilen Güvercinlik Vadisi’ndeki 3 er katlı iki büyük güvercinlik evinin restorasyon projesinin Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandığını ifade ederek, yaklaşık 20 bin TL’lik bir harcama ile önümüzdeki günlerde bu kapsamlı çalışmaların başlatılacağını söyledi.

Nevşehir Kent Haber, 05.09.2012

İNŞAAT KAZISINDAN TARİHİ SU KANALI ÇIKTI

 

 

Tarsus İlçesi'nde bir inşaatın temel kazısı çalışmaları sırasında Roma dönemine ait olduğu belirlenen su kanalı bulundu.

 

Alınan bilgiye göre, Eski Ömerli Mahallesi 27 Aralık Stadyumu yanında bulunan alanda bir inşaat firması tarafından temel kazısı başlatıldı. Çalışmalar sırasında, Roma dönemine ait olduğu belirlenen su kanalı ortaya çıkınca kazı durduruldu.

 

Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu üyeleri, Tarsus Müze Müdürlüğü ve Tarsus Belediyesi yetkilileri söz konusu alanda inceleme yaptı.

 

Su kanalının Antik Berdan nehrinin kolunun olduğunun tahmin edildiğini belirten yetkililer, yaptıkları ön incelemenin ardından sondaj çalışması ve kurtarma kazılarının başlanılmasına karar verildiğini kaydettiler.

haberler.com, Fotoğraf: İHA, 05.09.2012

TARİH CANLANIYOR

 

 

Ordu Valisi Orhan Düzgün, Taşbaşı Mahallesi’nde otantik mimari özelliklerini yansıtan tarihi evlerin restorasyon çalışmalarıyla eski tarihi dokunun yeniden ortaya çıkarılacağını söyledi.

 

Yapılan çalışmalarda sokakların geçmişte sahip oldukları özgün dokunun ortaya çıkarıldığını belirten Vali Orhan Düzgün, binaların özgün hallerine dönüştürülmesi yönünde önemli bir mesafe alındığını belirtti.

 

Vali Orhan Düzgün, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onayladığı proje doğrultusunda, çerçeve, dış cephe boyaları ve çatıların orijinal hallerine dönük olarak gerekli restorasyonların yapıldığını ifade ederek, “Binaların iyileştirme çalışmaları yapılırken aynı zamanda sokak ve zemin döşemesine yönelik de bir çalışma yapılıyor. Sokakların sahip olduğu eski taş dokuya göre yeniden döşemesi yapılacak. Menekşe Sokak'ta bu çalışma yapıldı. Şimdi Sıtkıcan Caddesi'nde de benzer bir çalışma devam edecek” dedi.

 

Halen Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen sokak sağlıklaştırma çalışmalarının sürdüğü alanda bir yıl önce ihale edilen tarihi evlerin restorasyonu aslına uygun bir görüntüye kavuşmaya başladı. 15 Ekim tarihine kadar bitirilmesi amaçlanan çalışmalarda 13 tarihi ev restore edildi.

 

Buradaki restorasyon çalışmalarının bitirilmesinin ardından yeni bir ihale yapılarak Taşbaşı Mahallesi'nde bulunan 15 adet tarihi evin restorasyonu başlayacak.

Ordu Kent Haber, 05.09.2012

BAKAN GÜNAY'DAN ŞAŞIRTICI AÇIKLAMA!

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, görevinde 5 yılı geride bıraktığını belirterek bunun bir 6 yıl daha sürmeyeceğini, bakanlık olarak bir üçüncü dönem daha düşünmediğini açıkladı.

 

Günay, Topkapı Sarayı Seferli Koğuşu'nun Restorasyonu, Padişah Elbiseleri ve Tekstil Eserlerinin Teşhiri, Tanzimi ve Depo Düzenlemesiyle İlgili Protokol imza töreninde gazetecilerin sorularını yanıtladı.

 

Siyasetten hiçbir zaman emekli olunmayacağını ifade eden Günay, bugünlerde herkesin böyle çarpıcı açıklamalar yaptığını dile getirerek, hedefindeki işlerin bu dönemde bitmesini istediğini söyledi ve şöyle devam etti: "Geçen dönem arkadaşlarımızla birlikte Topkapı Sarayı'nda önemli işler yaptık. Saray avlusundan gecekondu çıkarmaktan Milli Savunma Deposu çıkarmaya kadar burada radikal adımlar attık. Şimdi ne yapacağımızı biliyoruz.''

 

Ayrıca Günay, ikinci dönemin başında olduğunu, ikinci dönemin sonuna kadarki zamanın ona yettiğini belirterek yerel yönetime geçmeyi asla düşünmediğini kaydetti.

 

Günay, tamamen tarihle, kültürle, arkeolojiyle ilgili özel meraklarıma dönük işler yapmak istediğini söyledi.

Habertürk, 05.09.2012

TAKSİM'DE KAZMA ONUN ELİNDE

 

Taksim'de yayalaştırma projesi adı altında Meydan'a çıkan bütün yolları birer otobana çevirecek olan proje için ilk kazma bu ay vurulacak. İstanbulluları Başbakan'a "one minute" demeye çağıran mimarlar dünyadaki örneklerle birlikte Taksim Projesi'ni Taraf'a değerlendirdi.

 

Konuyla ilgili olarak Taraf 'a konuşan Prof.Dr. İhsan Bilgin, çok geç olmadan projeden vazgeçilmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu: "İstanbul metrosu gibi Cumhuriyet tarihinin en önemli projesini hayata geçirmesi nasip olmuş bir iktidarın onu kenara koyup Taksim ve kanal gibi fiyasko olacağı belli işlerle uğraştığına inanamıyorum. Kadir Topbaş'ı tanır, dostane duygu beslerim, demokrat, ölçülü, hümanisttir. Böyle saçma proje ile uğraşmaz, sanırım Başbakan'ın çevresinde kendini vizyoner satan ve mimari ve kent açısından ciddi olmayan insanlar var ve açıkça yalan söylüyorlar. Sivil topluma önerim derhal randevu alıp Başbakan'la görüşmeleri ve geç olmadan, Taksim ve kanal yerine metroyla ilgilenmeye çağırmaları. 'Taksim'e kazma' deniyor. Henüz Taksim rezil ve geç olmadan şu kazma kimdeyse emin yere saklansa, sağduyu çalışsa..."

 

Teşhis yok, ameliyat var

Mimar Korhan Gümüş, dünyada başarılı dönüşüm projeleri olduğunu belirterek, şunları kaydetti: "Kahire'de El Ezher bölgesi kentin içinde terk edilmiş ve mezbelelik halinde bir kamu alanıydı. Selahaddin Eyyubi surlarının yanında yer alan bu önemli alan işlevsiz kalmıştı. Belediye ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ile El Ezher Parkı kentin tarihi merkezine canlılık kazandıran, yaşam kalitesini arttıran bir özellik kazandı. Taksim'de öngörülen proje kendisine iş çıkarmak için, teşhis koymadan hastayı ameliyata alan acemi doktorlar gibi davranan kişilerin eseri. Hep birlikte İstanbullular olarak Başbakan'a 'one minute' diyelim. Proje uygulandıktan sonra tartışmak istemiyoruz. Kadir Topbaş kendisiyle Taksim projesini konuşmak isteyenlere 'Sizinle konuşacak bir şey yok. Başbakan istiyor, yapılacak' diyor. Bir belediye başkanı düşünün; kentin meydanına yapılacak bir proje için dahi başbakandan talimat alsın. Eğer bir kentte mimari projelere, heykellere, sanat eserlerine başbakan karar verirse, demokratik bir yönetimden söz edilebilir mi?"

 

70'lerin mühendislik modeli

Mimar İpek Akpınar ise Taksim projesinin bir ıssızlaştırma projesi olduğunu söyleyerek şöyle konuştu: "Kentliye büyük haksızlık. Trafiği yeraltına almak 70'lerde uygulanan bir mühendislik projesi. Bunun ne kadar ölü ve ıssız mekanlar yarattığını Sütlüce ve Haliç'te gördük. Bu proje tarihe kara leke olarak geçecek. Aynı trafik yoğunluğu Londra'da da var. Trafalgar Meydanı projesinde bizzat çalıştığım için biliyorum. Sorun, otobüsleri meydandan alarak, servis otobüslerinin durmasını engelleyerek, küçük bir iki rötuşla, trafik yeraltına alınmadan, meydan ıssızlaştırılmadan çözüldü."

 

Çamlıca'ya cami projesi jet gibi

İlk duyurusu 24 temmuzda yapılan Çamlıca Camii projesi jet hızıyla ilerliyor. Çamlıca Tepesi'ne inşa edilecek cami projesi için Türkiye'nin değişik yerlerinden 47 mimar başvuruda bulundu. İstanbul Cami ve Eğitim-Kültür Hizmet Birimleri Yaptırma Derneği Başkanı Vahap Kanıtoğlu, "92 kişi dosya satın almıştı. 47 tanesi yarışmaya katılmak için proje gönderdi. Seçici kurul, projeleri değerlendirecek. Sonuçlar 10 eylülde açıklanacak'' dedi.

 

İŞTE TRAFALGAR ÖRNEĞİ

Mimar Asu Aksoy, dünyadaki başarılı dönüşüm örneklerine ilişkin olarak şunları söyledi: "Londra'daki Trafalgar Meydanı (üstte), kentin önemli bir kesişme ve gezi alanıdır. Burada akşamları bazı etkinlikler de yapılır. Orada otobüsler birikiyordu, trafik yoğunluğu vardı. Londra Belediyesi geniş bir çember çizerek çevreyi ele alan bir plan yaptı. İnşaat yapmak yerine yoğunluğu azalttı. Yan yolları, otoparkları yeniden ele aldı ve yayalara daha fazla alan açtı. Böylece meydan daha iyi kullanılır hale geldi. Bir de Marsilya örneği var. Burada da kamu alanlarını geri kazanmak için bir alan yönetimi oluşturuldu. AB fonları kullanılarak, işlevsiz kalmış endüstri mirası alanlarına yeniden işlev kazandırıldı."

Taraf, Haber: Serkan Ayazoğlu, 05.09.2012

JANDARMA KAPIYI KAPTIRMADI

 

Çanakkale'nin Lapseki İlçesi'nde, tarihi değeri olduğu bildirilen manastır kapısı ile 18 adet sikke ele geçirildi.

 

Bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri, ellerinde tarihi eser bulunduğu öne sürülen A.B ile F.U.T'yi Çardak beldesinde yakaladı.

Zanlıların ev ve üzerlerinde yapılan aramada, tarihi eser niteliğinde olduğu belirlenen 148 santimetre uzunluğunda, 58 santimetre genişliğinde, üzerinde kadın figürü olan tahta manastır kapısı ile 18 adet sikke ele geçirildi. A.B ve F.U.T, ifadelerinin alınmasının ardından, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Ele geçen malzemeler ise Çanakkale Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.

Akşam, 05.09.2012

MİMAR MI KÜS, DİYANET Mİ?

 

 

Çok yazıldı: Diyanet İşleri diye devlete bağlı bir kurum olması vicdan özgürlüğü kadar demokrasiye de aykırı, ve devletin din işlerine karışması anlamına gelir; ki aslında dinin siyasete bulaşmasından bile tehlikelidir. Siyasetin dine karışmasının birçok sakıncasından ilki: anlamaması gereken işlere burnunu sokmasıdır; ki laik devlet zaten din konusunda otorite olmayı ve tasarrufta bulunmayı tercih etmeyen devlet demektir. Eğer devlet gerçekten laik olsaydı din de kendiliğinden özerk bir alan olurdu; ki tıpkı bilim/ üniversiteler ve spor gibi kendine özgü bilgisi, tecrübesi ve kuralları, alışkanlıklarıyla özgül bir praxis alanı olarak dinin özerk olması gerekir. Düşünebiliyor muyuz rakibe tekme atan oyuncu hakkında savcının takibat yürüttüğünü; hayır! Neden? Çünkü oyunun kendi iç kuralları, hukuku ve alışkanlıkları var. Ve onları savcı/ hakim değil, hakemler/ spor insanları, bilir. Hakem de sokakta kavga edenler karşısında otoritesizdir. Dolayısıyla ikisi de adaba/ terbiyeye aykırı olmakla birlikte birisine sokakta tekme atmakla oyunda atmak farklı şeylerdir; karşılığında farklı prosedürlere tabi olunur; özerklik de başka nedir ki zaten?

 

Evet, insanlararası ilişkilere karışılmasın; peki neye karışılsaydı? Mesela nesnelere veya dolaylı olarak insanların nesnelerle ilişkilerine mesela din insanlarının barınma/ kreş/ yuva/ vb.. sosyal sorunları ve haklarıyla ilgilenselerdi..

 

Ötesi de var; mesela eski/ yeni camilerle ilgilenselerdi o pek övünülen "muhteşem yüzyıl" külliyelerinin perişan restorasyon uygulamaları mimar olarak içimi acıtmıştır hep, içinde ruhen/ zihnen/ bedenen en çok heyecanlanıp ilham verici bulduğum Edirne II. Beyazıt Külliyesi'nin herhalde dünyanın ilk ruh/ sinir hastalıkları hastanesi bölümünün üniversite tarafından tıp müzesine çevrilişine tanık olmuştum; içine ilkokullara asılan iskelet resmi ve herhangi bir diş hekiminde bulunan alet-edevat konmuştu. Rektörlüğü arayacak vakit ve halim olmadığından, duvarları delerek doğalgaz boruları döşeyen tesisatçının başına patlamıştı kabak. Tabii iş durmadı ve mavi borular döşenmeye devam etti; bir seferinde de pek kıymetli Alman hocama hediye olarak Alp'in eşliğinde Gebze Çoban Mustafa Paşa'ya gittiğimizde; minibüs yığınınca kuşatılması bir yana, avluya çapraz düzende traverten döşendiğine tanık olmuştuk. Muhtemelen mahalle berberiyle döşerken pazarlık edilip külliye avlusuna da aynı desenle devam etmeye anlaşılmıştı. Bu sefer de olan mermer taşeronuna oldu, hatta hocam şaşırdı: hangi yetkiyle, kim olarak, böyle bağırıp-çağırıyorsunuz? diye. Biz de mimar yetkisi bizde geniştir diye kandırmadık onu. İşte iki külliye, işte iki cami en kıymetlilerinden hem de, sadece mimari çözümlerin mükemmelliğine değil, Osmanlı'nın erken kurumsal medeniyetine de tanıklık edecek iki örnek. Hocam da zaten mimari kadar gelişkin kurumlaşma işaretlerini görmüş ve Ortaçağda ne büyük fark varmış Avrupa'yla aranızda demişti. Devri ve oranları II. Beyazıt ile paralel Floransa Rönesans manastır komplekslerinin durumuna bakılırsa, fark epeyce kapanmış!..

 

Artık sorma zamanı geldi: camiye, külliyeye küsen kim? Mimar mı? Devlet adına Diyanet İşleri mi? Evet insanlarla insanların ilişkileriyle uğraşıp denetleyeceklerine sonuçta birer bina olan camilerle ilgilenip kaliteyi iş edinselerdi eski/ yeni camiler bu halde olur muydu?

Duayenlerimizden Doğan Hasol, cumartesi Cumhuriyet'te cami yaptırma derneklerinin mimarı camiden uzak tuttuğunu ima etmiş, katılmıyorum. 50 yıldır bu işlerin içindeyim, devletin bir cami mimari yarışmasına tanık olmadığım gibi, işinin mimarca ehli Ayşe Orbay'ın yaptığı Süleymaniye Külliyesi Rabi ve Sali medreseleri restorasyonu hariç hiç ciddiyet emaresine rastlamadım; ama ötesi var: 80'lerde Alevi dernekleri Cemevi tip proje yarışması açmışlardı ki bu, bina/ mimari geleneği olmayan yapı tipi için takınılabilecek yegane ciddi ve akıllı tutumdu. Yaşlı/ genç tüm mimarları konu üzerine düşündürüp Aleviliği derinliğiyle öğrettiler, devlet düşündürmeye kalksa Mimarlık fakültelerine ders koyup ilişkiyi ebediyen koparırdı herhalde.

 

Denecek ki bizim eski camilerle ilgimiz yok. Onlar Vakıfların denetiminde, mesele de orada zaten devlet ilgilenip kurum ve kural koydukça sakarlık yayılıyor. İmam atamalarıyla uğraşacağınıza bu kadar yeni cami yapılıyor, fikir elde edelim deyip mimarların odası, fakülteleri, dernekleri ve vakıfları ile işbirliği yapıp, cami yaptırma derneklerini de bir kongrede biraraya getirip, bina olarak camiyi sivil toplum gündemi yapsaydınız, fena mı olurdu? Evet, Alevileri örnek alma/ özenme sırası Sünnilerde demek. AK Parti'nin reform bagajına bir paket daha: "cami mimarisi" İstanbul metrosu gibi Cumhuriyet'in en büyük ve anlamlı projesini bırakıp hala Taksim ve kanal gibi manasız işlerle uğraşacaklarına, bir de bu konuyla ilgilenseler; üstelik Kadir Topbaş gibi mimar- başkan kozu varken ellerinde, işte siyaseten risksiz, kolay bir misyon. Bakın; Nevzat Sayın, Bilgi-Mimarlık-master atölyesinde iki dönem cami çalıştıktan ve Alp'le de işbirliği yaptıktan sonra Malatya'da nasıl ancak çok hassas bir ilgiyle olacak iş çıkardı, yeter ki Mehmet Kavuk gibi aydınlık bir hayır sahibi, vali gibi devlet görevlisi, belediye başkanı gibi, seçilmiş olsun, ve biraraya gelip, mimariyi önemsemede anlaşsın, en kolayı mimar. Tabii herkes Nevzat değil, ama tek küsmeyen de o değil. Bilmeyenlere: Nevzat Sayın Malatyalı hayır sahibi için belediye ve valilik desteğiyle çok ayaklı bir ahşap cami projesi tasarlamış, ben de projenin ilk iç perspektif imajını burada yayımlamıştım, bugün de dış görünüşü ile kubbeli tavanın yerini alan ahşap tavanın teknik çizimleri var. Barışıklığımı toplam birkaç haftamın ikisini ayırarak gösteriyorum.

 

Tekrar: Camiye mimarlar mı küs Diyanet mi? Bilmeyenlere: Diyanet İşleri Başkanı, "mimarlar 80 yıldır camiye küs!" demiş. Bu cehalet ya da görgüsüzlük değil, mimarın yaptığı işi bilmeyen çok ama, asgari mantık dozu bile, iş verilmeden kendi kendine bina yapmayacağını kestirmeye yeter.

Taraf: Yazı: İhsan Bilgi, 05.09.2012

TOPKAPI SARAYI'NDAKİ
TUVALETLER YENİLENDİ

 

Topkapı Sarayı'nda ziyaretçilerin kullandığı 11 tuvalet, Çanakkale Seramik'in Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yürüttüğü ortak proje kapsamında yenilendi.

Kale Grubu Yapı Ürünleri Grubu Pazarlamadan Sorumlu Başkan Yardımcısı İhsan Karagöz, tuvaletlerin tanıtımı dolayısıyla düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, yenileme çalışmalarının tasarım aşaması dahil olmak üzere 2 ay sürdüğünü söyledi.

Karagöz, 11 tuvalette yapılan çalışmalarda bazı seramiklerin işlemelerinde saf altın ve platin kullanıldığını belirtti.

Mekanın orijinalliğinin bozulmaması için de bazı aşamalarda restoratör yardımı alındı.

Sabah, 05.09.2012

CAMİDE ŞARAP FESTİVALİ İPTAL!

 

 

İsrail'de tarihi Beersheva (Bi'r Seba) Camisi avlusunda düzenleneceği planlanan içki festivalinin cami avlusu dışında yapılacağı açıklandı. 


Tarihi Beersheva Camisi Müzesi Müdürü Dr. Dalia Manor, AA muhabirine yaptığı açıklamada daha önce müzeye çevrilen Osmanlı camiinin avlusunda daha önce 5 ve 6 Eylül tarihlerinde yapılması planlanan içki festivalinin cami avlusu dışına alındığını söyledi. Manor, kararın Beersheva Belediye Meclisi tarafından alındığını ve kendisine henüz tebliğ edildiğini belirtti.

Festival, dünyada büyük tepki çekmiş; Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, en son bu sabah yaptığı açıklamada; "İsrail hükümetini bir kez daha bu konuda duyarlı olmaya, inançlara saygılı olmaya, insanların değerlerine saygısızlık yapmak isteyen yöneticilerin bu saygısızlığına izin vermemeye davet ediyorum" demişti.

Türkiye Gazetesi, 04.09.2012

TRAKYA'DAN ALTEPE'YE TEŞEKKÜR

 

 

Bursa’daki tarihi ve kültürel mirası koruma çalışmaları Trakya’nın merkezi konumundaki Lüleburgaz’a örnek oldu. Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi restorasyon çalışmasına başlayan Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak, “Bursa’yı örnek alıyoruz, Recep Altepe’ye teşekkür ediyoruz” dedi.

 

Lüleburgaz Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Marmara Belediyeler Birliği Encümen heyeti toplantısı için Kırklareli’nde bulunan Birlik Başkanı ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak’ın davetiyle Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi restorasyon çalışmalarını inceledi. Lüleburgaz Belediyesi’nin öz kaynaklarıyla restorasyonu yapılan çalışmayla ilgili bilgi veren Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak, “Osmanlı’nın Rumeli seferlerinin ardından konaklama yeri olan ve yapımına 1557 başlayarak 1564’te tamamlanan Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi ve Hamamı, Mimar Sinan’ın en önemli eserlerinden biridir. Çalışmalara başlayalı üç hafta oluyor ve bir sene içerisinde bitirmeyi hedefliyoruz. Bu konuda çok önemli çalışmalar yapan Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin restorasyon çalışmaları, bizlere de ilham kaynağı oldu. Bursa’yı bu konuda örnek alıyoruz, Recep Altepe’ye teşekkür ediyoruz” dedi. Marmara Belediyeler Birliği ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de, “Ecdadın almak için bu kadar emek verdiği ve böyle güzel eserler bıraktığı şehirlerimize hizmet etmek, biz belediye başkanları için büyük onur. Bir ilçe belediyesi olan Lüleburgaz Belediyesi’nin, öz kaynaklarıyla Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi’nin restorasyonuna başlaması, Lüleburgaz Belediye Başkanı Emin Halebak’ın vizyonunu ortaya koymaktadır” diye konuştu. Bursa’da başta Osmanlı dönemi olmak üzere, Cumhuriyet dönemi, Roma İmparatorluğu ve Bitinya Krallığı’na ait tarihi eserlerin tümü bir bir ayağa kaldırıldı. Osmanlı Medreseleri, hanları ve camilerinin neredeyse tümü tadilattan geçerek hizmete açıldı. Bursa’daki hamam, kale surları ve kapıları, tarihi köprüler, su yolları ve çeşmeler ile tarihi çarsı ve han restorasyon çalışmaları büyük dikkat çekmişti.

Bursa Olay, 04.09.2012

TÜRK SANAT PİYASASI 300 MİLYON DOLARA YAKLAŞTI

 

 

Sanat eseri sahibi olmak artık sadece tutku değil, aynı zamanda yatırım. Dünyada ve Türkiye'de son yıllarda varlıklı insanların alternatif yatırım tercihleri arasında yer almaya başlayan sanata, Türkiye'de bir bankanın kredi musluklarını açmasıyla sanatseverler de bankacılık sektörünün müşterileri arasına girmiş oldu.

Son yıllarda sanata ilginin artması ve sanat eserlerinin daha da değerlenmesiyle her geçen gün artan sanat yatırımı taleplerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan sanat danışmanlığı ve kredileri, dünyada alternatif bir yatırım aracı haline geldi.

Değerli sanat eserlerini antika meraklıları ile buluşturan müzayedelerde, başta ünlü ressamlara ait tablolar olmak üzere milyonlarca liradan alıcı bulan eserler sadece koleksiyonerlerin değil, bankaların da iştahını kabartıyor. Bankalar, fiyatları tahmin edilenin üzerine çıkan sanat eseri için koleksiyonerlere sunduğu finansal desteğin yanı sıra sanat danışmanlığı hizmeti de veriyor.

Dünyada sanat eserleri pazar büyüklüğünün 75 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilirken, Norveçli ressam Edvard Munch'un en önemli eseri ''Çığlık'''ın New York'ta yapılan müzayedede yaklaşık 120 milyon dolara, yine New York'ta 8 Mayıs'ta Mark Rothko'nun ''Turuncu, Kırmızı, Sarı'' adlı eserinin 86,8 milyar dolara satılması, piyasası gelişen sanata harcanan paranın da arttığını gösteriyor.

Türkiye'de ise 2001'de 5 milyon dolar olan sanat piyasası hacmi, 2010'da 105 milyon dolara çıktı. Son 2 yılda ise Türk sanat piyasası büyüklüğünün 300 milyon dolara yaklaştığı tahmin ediliyor.

Türkiye'de de birçok kültür-sanat etkinliğine sporsor olan Yapı Kredi, verdiği kredi ile altın gibi ''güvenilir liman'' olarak görülen sanata yatırımı ve koleksiyonerliği teşvik eder hale geldi. Yapı Kredi'nin birkaç yıldır müşterilerine sunduğu ''sanat eserleri kredisi'' ile tablo, heykel, hat eserleri, değerli sikke ve antikalar artık birer yatırım enstrümanı.


ÇITA ÇOK YÜKSEKLERE ÇIKTI
Yapı Kredi Özel Bankacılık Pazarlama Direktörü İmre Tüylü, Türkiye'de sanat piyasasının 10 yılda 20 kat büyüdüğünü, sanat eserleri ile ilgilenen müşteri sayısında da ciddi bir artış yaşandığını belirtti.

Her yıl daha fazla kişinin bu alana yöneldiğini belirten Tüylü, ''Eskiden Fikret Mualla veya Zonaro sergilerinin önünde kuyruklar oluşurken, şimdi çıta çok yükseklere çıktığı için Dali, Picasso ve Goya sergilerini görmek kanıksandı. Bütün bu oluşumlar içerisinde özel galerilerin hobi galerileri olmaktan çıkıp büyük şirketler ve holdingler tarafından desteklenmeye başlanması, sanata saygıyı ve ilgiyi arttırdı. Bunun paralelinde açılan özel okullarda sanat bölümleri çoğaldı ve sanatın izleyici kitlesinde 1980'lere oranla yüzde 200'e varan artışlar oldu. Aynı zamanda günümüz sanatına duyulan ilgi, bienaller, çağdaş sanat fuarları, açılan ciddi, güncel sanat sergileriyle hiç olmadığı kadar popüler, toplumun her kesimi tarafından beğenilen ve ilgi gösterilen bir hal aldı'' şeklinde konuştu.

Türkiye'de sanat eserleri pazarının büyüklüğünün dünyayı takip eden şekilde arttığına ve bu artışın son yıllarda hız kazandığına işaret eden Tüylü, Londra'da düzenlenen Çağdaş Türk Sanatı Müzayedesi'nde Nejad Melih Devrim'in ''Soyut Kompozisyon'' adlı eserinin 735 bin 650 sterline satılması ve Erol Akyavaş'ın ''En-el Hak'' adlı eserinin 2,78 milyon liraya alıcı bulmasının, günümüzde çağdaş sanat eserlerinin, 2000'li yıllarda müzayedelerde satılmasıyla başlayan gelişiminin ''ne kadar ciddi bir noktaya geldiğinin göstergesi'' olduğunu, ayrıca, Türkiye'den birçok çağdaş sanatçının eserinin de dünyanın önemli müzeleri tarafından alınmaya başlandığını anlattı.

Habertürk, 04.09.2012

TROYA TAKILARI AİT OLDUKLARI TOPRAKLARDA

 

 

Troya antik kentinden Osmanlı İmparatorluğu döneminde kaçak kazılarla çıkarılan 24 parça antik eser yeniden Türkiye'de. Troyalı soylu kadınların 4 bin 500 yıl önce kullandığı ve 19. yüzyılda yurtdışına kaçırılan küpeler, kolyeler ve kolye uçları artık Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Dokunsalar ağlarım" dedi. Öyle de oldu. Kültür Bakanı, 4 bin 500 yıllık Troya hazinelerinin yanı başında gözyaşlarına güçlükle hakim oldu.

 

Haksız sayılmaz. 19'uncu yüzyılda Çanakkale'deki kaçak kazılarla yurt dışına kaçırıldılar. Osmanlı Devleti, bu hazine için dava açtı, peşine düştü. Yıllarca dünayda arandılar ama bulunamadılar. Ta ki 2009 yılında, Kültür Bakanlığı uzmanları bir makalede izlerine rastlayana kadar.

 

Makalede ele alınan eserlerin Troya'ya ait olduğu tespit edildi. Bakanlık hemen makaleyi yayınlayan Pensilvanya Üniversitesindeki arkeologlarla görüşmeye başladı. Üniversiteyle varılan işbirliği sonucunda 1 Eylül Cumartesi günü, 24 parça altın antik eser Türkiye'ye iade edildi.

 

Hangi eserler getirildi?

Çanakkale'de 9 ayrı tarihi döneme ait Troya kent kalıntılarının 2'inci katmanında ortaya çıktılar. 4 bin 500 yıl ve daha önce yaşamış soylu Troyalılara ait altın kolyeler, kolye uçları, altın yapraklarla bezeli küpeler, yüzük ve bilezikler. Kültür Bakanlığı'nın üç ayrı ülke ile görüşerek bir araya getirmeye çalıştığı efsanevi Troya hazinelerinin şu ana kadarki önemli bölümünü oluşturuyorlar.

 

Çanakkale'de önümüzdeki yıl inşaatına başlanacak Troya Müzesi'nde sergilenecekler. O tarihe kadar, Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görülebilecekler.

Cnn Türk, 04.09.2012

 

******


TARİHİ ESER DEĞİŞİMİNİN PERDE ARKASI

 

ABD ve Türkiye arasında sürdürülen ve 24 parça Truva altınının Türkiye’ye gönderilmesi sonucunun çıktığı tarihi eser anlaşmasının perde arkası ABD’de yayımlanan Washington Post gazetesinde geniş yer buldu.

 

Görüşmeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ABD’nin Pennsylvania Arkeoloji ve Antopoloji Müzesi arasında bir yıldır yürütülüyordu. Tunç Çağı’nın başlarına ait 24 parça eser, müze tarafından 1966 yılında ele geçirilmişti. Küpe, kolye gibi Truvalı soylu kadınların kullandığı aksesuarları kapsayan eserler, o dönem “kaynağı belli olmayan eserlere müze tarafından el konulmasını öngören uygulama” gereği sahiplenilmişti. Fakat, 2009 yılında eserler üzerinde yapılan incelemelerde Türkiye’nin Truva antik kentinden kalıntılarla benzerlik gösteren tozlara rastlanmıştı.

 

Bu bulguların açıklanmasının ardından iki ülke arasında geçen yıl iade görüşmeleri başlamıştı. Buna göre, süresiz olarak ödünç verilen eserler Çanakkale yakınlarındaki Truva antik kenti bölgesinde iki yıl içinde açılacak olan müzede sergilenecek. Buna karşılık antik kalıntıları verilen Kral Midas’ın mezarının bulunduğu Ankara yakınlarındaki Gordion höyüğünde de Penn Müzesi kazı çalışmalarına devam edebilecek. Bu işbirliği, 2016 yılında müzede açılacak sergi için Gordion kökenli eserlerin gönderilmesini de kapsıyor. 1957’de keşfedilen MÖ 7 ve 8’inci yüzyıla ait bu kalıntıların o döneme özgü geleneklere ışık tutması bekleniyor.

Milliyet, 06.09.201

ÇÖPLÜK SARAYI

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın Sultanahmet Meydanı’nda yaptırdığı İbrahim Paşa Sarayı’nın bir kısmı uzun yıllar ‘adli arşiv’ deposu olarak kullanılmıştı. Adalet Bakanlığı bu tarihi binayı şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığı ’na devretti. 16. yüzyıl sivil mimarinin en çarpıcı örnekleri arasında yer alan tarihi bina adeta bir çöplüğü andırıyor. Bit ve pireden dolayı aylardır içine girilemeyen sarayı yetkililerle gezdik. İçinde hala dava dosyalarının ve arşiv raflarının bulunduğu saraydan geriye koca bir çöp yığını kalmış.

Çağlayan’daki yeni Adliye yapılınca Sultanahmet Adliyesi, tamamen boşaltıldı. 1983 yılından bu yana adli arşiv binası olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı’na ait tarihi yapı da geçen ay boşaltılarak Kültür ve Turizm Bakanlığı ’na devredildi. Radikal ilk defa tarihi yapıdan içeriye girdi. Tarihi eserlere zarar verenlerin yargılandığı 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında hakkında dava açılan pek çok kişinin dosyasının saklandığı arşivin bulunduğu tarihi yapı bakımsızlıktan mezbeleliğe dönmüş. Adli evrakların yumak halinde çürüdüğü, rutubet, toz, toprak görüntüsü ile çöplükten farkı olmayan binada hala tahtadan raflar duruyor. Dosyaların bir kısmı götürülmüş bir kısmı da çöpe atılmış. Terk edilen saray içinde hala dava dosyalarına rastlamak mümkün. Müze yapılması düşünülen ve sarayın 4. avlusu olarak bilinen mekan 2 bin metrekare alana sahip.


Sarayın önemli bir kısmı yıllardır Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Bir kısmında ise İstanbul Tapu ve Kadastro Müdürlüğü hizmet veriyor. Adalet Bakanlığı tarafından devredilen sarayın 4. avlusuna ait bölüm ile müze arasında Tapu ve Kadastro Müdürlüğü yer alıyor. Müzeye sergi alanı olabilmesi için bu binanın da müzeye devredilmesi gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay İbrahim Paşa Sarayı’nın komple müze olabilmesi için gerekli girişimleri başlattı.

Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın yaptırdığı saray Roma dönemine uzanan tarihi hipodromun kademeleri üzerinde yükselir. Pek çok düğün, şenlik ve kutlamanın yanı sıra, karışık dönemlere ve isyanlara da sahne olan saray, İbrahim Paşa’nın 1536 yılında boğdurulmasından sonra başka sadrazamlarca da kullanılmasına rağmen Damat İbrahim Sarayı olarak anıldı. Yıllar boyunca kışla, elçilik sarayı, defterhane, mehterhane, dikimevi ve cezaevi de oldu.

Radikal, Haber: Ömer Şahin, 04.09.2012

ARTIK TESCİLLİ YAPILAR KADERİNE TERK EDİLMEYECEK

 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığının 15 Temmuz 2005 tarihli ve 25876 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ‘Taşınmaz Kültür Varlıklarının Onarımına Yardım Sağlanmasına Dair Yönetmelik’ kapsamında, Korunması Gerekli Kültür Varlığı olarak tescillenmiş yapılara proje ve uygulama yardımı yapıldığı bildirildi.

 

Akhisar Belediyesinden yapılan yazılı açıklamada şu ibarelere yer verildi: “Kentimiz içersinde yer alan tescilli yapıların da bu yardımdan faydalanabilmeleri amacıyla Kültür Bakanlığından Belediyemize iletilen yazı Tescilli yapı sahiplerine ulaştırılmıştır.

Tescilli yapıların geri ödemesiz proje yardımlarından faydalanabilmeleri için son başvuru tarihi 28 Eylül 2012’dir.

Daha önceki yıllarda Mimar Fatma Kocabıyıkoğlu tarafından yapılan iki konut başvurusu bakanlıkça kabul edilmiş ve projeler mal sahiplerinden hiçbir bedel alınmadan hazırlanıp onaylatılmıştır. Onaylanmış projelerin takip eden yıllarda başvuru yapılması halinde yapı sahiplerine yine geri ödemesiz olacak şekilde tamir için uygulama yardımı da yapılabilecektir.

Mal sahipleri istedikleri takdirde onaylı projelerle kendileri de yapılarında onarım yaptırabileceklerdir. Bu sayede tescilli yapıların kaderine terk edilmesinin de önüne geçilmesi sağlanacaktır.

Yapıların proje yardımından faydalanabilmeleri için yapıya ait tescil kararı, tapu kaydı, mimari rapor, dilekçe, kimlik bilgileri ve müdürlükçe belirlenen özellikte bir fotoğraf albümü istenmektedir.

Uygulama yardımından yararlanacak yapılar için ise bunlara ek olarak koruma kurulundan onaylı restorasyon projeleri ve yaklaşık maliyet hesapları istenmektedir.

Akhisar Haber, 03.09.2012

BİZANS VAFTİZHANESİ BULUNDU

 

 

Kosova'da kazı çalışmaları yapan Türk arkeologlar, Bizans tarihinde önemli yeri olan Ulpiana antik kenti’nin vaftizhanesini ortaya çıkardı.

 

İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencilerinden oluşan Doç.Dr. Haluk Çetinkaya başkanlığındaki ekip, Mimar Sinan Üniversitesi mezunu Kosovalı arkeolog Elvis Shala ile birlikte 70 gün gibi kısa bir süre içinde 250 metrekarelik alanda yapılan kazılarda 6'ncı Yüzyıl'dan kalan antik kentin önemli bir bölümünü buldu. Türk arkeologların gün yüzüne çıkardığı tarihi vaftizhaneyi, Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar, Türkiye’nin Kosova Büyükelçisi Songül Ozan, Hollanda’nın Kosova Büyükelçisi R.E. Bosch, Kosova Kültür Bakanlığı temsilcileri ile Kosova Müzeler Müdürü ziyaret etti. Doç.Dr. Haluk Çetinkaya, 2 Temmuz itibariyle başlattıkları kazı çalışmaları sonucunda daha önceden tahmin ettikleri yerlerde yapı kalıntılarının çıktığını söyledi. Böylece 6. yüzyıla ait vaftizhanenin ortaya çıktığını kaydeden Doç.Dr. Çetinkaya, şöyle dedi:

"Vaftizhaneler bu bölgede ender bulunur. Dünyada da 6. yüzyıla ait vaftizhaneler fazla yoktur. Türkiye’nin Avrupa’da yaptığı ilk kazı çalışmasında önemli bir iş başardık. Gelecek yıldan itibaren 5 yıllık anlaşma esasınca çalışmalarımıza aynı yerden devam edeceğiz. O yüzdendir şimdiye kadar yabancıların çalıştığı arkeolojik alanlarda Türkiye’nin artık yurt dışında danışmanlık hizmeti verecek kadar ileri gittiğini göstermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Gözden hiçbir şey kaçırmaksızın çok dikkatli ve hızlı çalıştık. Bu boyutta bir kazıyı bu kadar hızlı yapmak çok kolay değildir. Büyük bir özveriyle günde 10 saat çalışarak kalıntıları gün yüzüne çıkarmayı başardık."

İmkanlar dahilinde Kosova’da daha fazla tarihi kalıntı çıkaracaklarını belirten Doç.Dr. Çetinkaya, Türkiye’de 600 kadar antik kent kazısında çalışmalar yapıldığı için Türk arkeologların diğer ülkelerde kazı yapma çalışmalarına katılma imkanları olmadığını söyledi. Doç.Dr. Çetinkaya, "Türkiye uzun süre Avrupalı arkeologların kazı çalışmaları yaptığı ülke konumunda idi. Şimdi ise bizim ne derece ileride olduğumuzu herkes takdir ediyor ki, biz buraya davet ediliyoruz" diye konuştu.

Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar ise, her devletin tarihi ile ilgili bütün bilgilerin ortaya çıkmasının o devlet için önemli olduğunu belirterek, bu buluşun turizmin geliştirilmesine imkan tanıdığını söyledi. Yağcılar, "Antik şehirler, İlirler, Slavlar, Osmanlılar döneminden kalan eserlerin ortaya çıkması, turizm alanına geniş imkanlar sunabilir. Türk arkeologların burada kazı çalışmaları yapması, iki ülke arasındaki işbirliğini daha da güçlendirmektedir. Türkiye’nin arkeoloji çalışmaları alanındaki tecrübeleri bizim açımızdan çok yararlı oldu. Bu çalışmaların turizme hizmet edeceğinden eminiz" dedi.

Türkiye’nin Priştine Büyükelçisi Songül Ozan da, Kosova’nın çok önemli tarihi mekanlarından birisi olan Ulpiana’daki kazı çalışmalarının ilk defa bir Türk arkeoloji ekibinin Avrupa’da bir kazıya katılması açısından son derece önemli olduğunu bildirdi. Türk arkeoloji ekiplerinin ileride yurtdışında daha fazla kazılara katılmasını beklediklerini kaydeden Ozan, şöyle konuştu:

"Bu çalışmaları, Türkiye ile Kosova arasında her alanda gelişen ilişkilerin güzel bir göstergesi olarak görüyorum. Kosova genç bir ülke, Avrupa’nın en genç ülkesi ama Avrupa’nın en eski yerleşim merkezlerinden birinin üstünde kurulmuş olan bir ülke. Bütün ülkelerde gelecek konuşulurken, geçmişe de sahip çıkılmasının önemi artık anlaşılmış durumda. Ülkenin sahip olduğu kültürel mirasa sahip çıkılması, o ülkenin gelişmesinde de bir gösterge olarak gösteriliyor. Onun için 500-600 yıl Kosova halkı ile birlikte yaşamış bir ülkenin temsilcisi olarak söylemeliyim ki, Kosova halkı hem Osmanlı Türk mirasına, hem de daha evvelki yüzyılların mirasına sahip çıktıkça, onları korudukça daha da gelişecek; uygar ülkelerin arasında hak ettiği yeri bulacak diye düşünüyorum."

Türk arkeologlarının Kosova’ya kazandırdığı tarihi eserin gün yüzüne çıkmasını sağlayan kazı çalışmalarının 25 bin euroya mal olduğu ve bu masrafın Mimar Sinan Üniversitesi tarafından karşılandığı bildirildi.

Bugün, 05.09.2012

TÜRK ÇAĞDAŞ SANATI GÜNEY KORE'DE

 

 

Farklı kuşaklardan 54 sanatçının 100 eserinin yer alacağı “Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea (Karşılaşmalar: Türk Çağdaş Sanatı Kore’de)” sergisi 6-26 Eylül tarihleri arasında Güney Kore’nin Seul kentinde düzenlenecek.

 

6 -26 Eylül 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan “Encounters: Turkish Contemporary Art in Korea (Karşılaşmalar: Türk Çağdaş Sanatı Kore’de)” sergisi Türk çağdaş sanatını Uzakdoğu’nun kültür ve finans merkezlerinden biri olan Seul’de tanıtmayı ve Güney Kore’de Türkiye çağdaş sanat alanında pazar yaratmayı amaçlıyor.

 

Contemporary İstanbul’dan yapılan açıklamada, başarılı genç sanatçıların ve dünya çapında saygınlığa sahip Türk sanatçıların eserlerinin ilk defa geniş kapsamlı bir seçkiyle Güney Kore’nin başkenti Seul’de yer alacağı, düzenlenecek serginin Türk çağdaş sanatının uluslararası ölçekteki değerini artıracağı ve 54 sanatçının yaklaşık 100 eserinin bu sergide yer alacağı kaydedildi.

 

Serginin küratörü Hasan Bülent Kahraman da sergiyle ilgili şunları söyledi: “Encounters (Karşılaşmalar) sözcüğü hem 1950’lerden bugüne çok çeşitli düzeylerde devam eden Türkiye-Güney Kore buluşmasını ve etkileşimini anlatmakta, hem de kendi coğrafyasında sürekli olarak Doğu-Batı ikilemi yaşamış, kendi modernleşme sürecinde bütün parametrelerini Batı’ya göre ayarlamış Batı’daki en Doğu’lu ülkenin, şimdi Doğu’daki en Batı’lı ülkeyle olan temasını vurgulamaktadır. Serginin en önemli yanı Türk sanatının ‘çocukluk hastalıklarından’ kurtulduğunu gösteren yapıtlardan oluşması.’’

 

KATILAN SANATÇILAR

Sergide Ardan Özmenoğlu, Aslımay Altay Göney, Arslan Sükan, Ayça Telgeren, Bahar Oganer, Bedri Baykam, Burçak Bingöl, Burcu Aksoy, Burcu Perçin, Burhan Doğançay, Can Kurucu, Can Ertaş, Cevdet Erek, Çınar Eslek, Deniz Üster, Ebru Uygun, Ekrem Yalçındağ, Elif Uras, Elif Boyner, Erol Akyavaş, Ferhat Özgür, Filiz Azak, Gökçe Erhan, Haluk Akakçe, Hüsamettin Koçan, Ilgın Seymen, İrem Tok, Jale Çelik, Kemal Seyhan, Kezban Arca Batıbeki, Komet, Maide Bulak, Murat Germen, Nazif Topçuoğlu, Nejat Satı, Nermin Er, Nezaket Ekici, Orhan Cem Çetin, Osman Dinç, Seçkin Pirim, Sevim Sancaktar, Seydi Murat Koç, Seza Paker, Sıtkı Kösemen, Sümer Sayın, Tuğberk Selçuk, Yaşam Şaşmazer, Yağız Özgen, Yeşim Akdeniz, Yıldız Şermet, Zeynep Kayan gibi Türkiye’den çağdaş sanatın güçlü isimlerinin eserleri yer alacak.

Habertürk, 03.09.2012

MARDİN'E 6 DİLLİ EL-CEZERİ MÜZESİ

 

 

Mardin’de bulunan Kasımiye Medresesi ‘El-Cezeri İslam Bilim ve Teknolojileri Merkezi’ ne dönüştürülüyor. Bilim ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün, her ile bilim merkezi projesi başlattıklarını belirterek Mardin Valiliği tarafından benzer bir çalışmanın Kasımiye Medresesi tarafından yapıldığını gördüklerini söyledi.


Bunun üzerine TÜBİTAK ’ın bölgede inceleme yaptığını dile getiren Ergün, TÜBİTAK desteğiyle medresenin İslam ve Teknoloji Merkezi’ne dönüştürülebileceğinin görüldüğünü dile getirdi. Diyarbakır ve Mardin’in bilime katkı vermiş birçok ünlü bilim insanı yetiştirdiğini ifade eden Ergün, “Bu bölgemiz, İslam bilim ve fikir dünyasının en parlak dönemlerine damga vuran, başta El-Cezeri olmak üzere pek çok bilim insanının yetiştiği veya yaşadığı bölgedir. Bunlardan biri de Cizre’de doğmuş El-Cezeri’dir. Bilim tarihinde, sibernetik alanında dahi olarak görülen El-Cezeri’nin, bilgisayarın ilk temellerini attığı, otomasyon konusunda birçok buluşu olduğu ve robotik alanında da ilk çalışmaları yapıp ve bunu uygulamaya da koyarak bu alanın babası olduğu kabul edilmektedir“ dedi.

 

Çocuklar müzede bilime ‘dokunacak’

Bölgedeki El-Cezeri ruhunun yeniden canlandırılması gerektiğini dile getiren Ergün, Kasımiye ile salt bir müze anlayışının ötesinde bu yerleri günün modern bilim merkezlerinde olduğu gibi gençlerin bilime dokunacakları birer mekanlar haline getirmeyi düşündüklerini söyledi. Ergün, “İnşallah, Kasımiye Medresesi’nde yapacağımız bu yeni konsept yapıyla Mardinimizin, bölgemizin tarihi ve kültürel zenginliğine bir zenginlik daha katmış olacağız. Böylece, adı sadece terörle anılan bölgemiz, farklı bir zenginliğe ve yeni bir vizyona kavuşmuş olacaktır” diye konuştu.
Müzede, İslam dünyasında gerçekleştirilen fikri, ilmi ve teknolojik gelişmelerin somut örnekleri, dijital canlandırmalar, balmumu modeller ve reprödüksiyonlarla sergilenecek.


Mardin’in güneybatısındaki tepelerin altında yer alan Kasımiye Medresesi, Mardin Valiliği tarafından 2010 yılında restore ettirildi. Medresenin her odasında ayrı bir bilim konusu objesiyle sunulurken, giriş holünden başlayarak plazmalara yansıtılacak belgesellerde de yapılan çalışmalarda katkıda bulunanlar yer alacak. Bu CD’ler ziyaretçiler tarafından kulaklıklarla, Türkçe, İngilizce, Arapça, Farsça, Süryanice, Kürtçe olarak 6 dilde dinlenebilecek.

 

Şeffaf giysili kadınlar tartışma yaratmıştı

Artuklular döneminde yapımına başlanan, Akkoyunlular döneminde tamamlanan Kasımiye Medresesi, I. Dünya Savaşı’na kadar işlevini sürdürdü. Medrese, 2010’da düzenlenen bienalle yeniden gündeme geldi. Bienal ‘şeffaf giysili’ kadınların yer alması nedeniyle tepki çekerken 2010’da Cemil İpekçi’nin yapmak istediği defile ‘medresinin içinde cami de olduğu’ gerekçesiyle protesto edildi. Defile, yoğun güvenlik önlemleri altında yapıldı , hemen ardından yapının ‘tüm Ortadoğu ’ya hitap edecek bir bilim müzesi haline getirileceği’ açıklandı.

Radikal, Haber: Neşe Karanfil, 03.09.2012

8 MİLYON TL'LİK DENİZ YILDIZI FOSİLİ

 

İstanbul Kadıköy'de düzenlenen bir operasyonda milyonlarca yıllık olduğu tahmin edilen 8 adet deniz yıldızı fosili ele geçirildi. Soruşturma kapsamında bir kişi gözaltına alındı. Deniz yıldızı fosillerinin tanesinin 1 milyon TL'yi bulduğu belirtiliyor. Soruşturmada gen mühendisliği incelemelerinde kullanılan fosillerin yurtdışına pazarlanmaya çalışıldığı iddia edildi. İstanbul Emniyeti'ne götürülerek sorguya alınan Doğuş Y., paha biçilemeyen deniz yıldızı fosillerini nereden temin ettiğini açıklamadı.

Sabah, Haber: Alper Sancar, 03.09.2012

DRAGOS SAHİLİNDE TARİHİ KAZI

 

Kartal Belediyesi tarafından Dragos sahilinde sürdürülen arkeoloji kazılarında Bizans dönemine ait hamam ve kilise kalıntılarına ulaşıldı. Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz, belediye olarak tarihi değerlere sahip çıkmaya devam edeceklerini belirterek, "Burası geç Roma erken Bizans dönemine ait bir hamam kalıntısı. İlk çalışmalar 1974'te yapılmış. Hamamı tamamen ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Deniz kıyısında ise bir de kilise var" dedi.

Sabah, 03.09.2012

ABD'DEKİ LAHDİ TÜRKİYE'YE İADE ETTİREN İLGİNÇ TESADÜF

 

Tarihi eserlerin iadesinde görev alan Barbaros Karaahmet ABD'deki bir lahitin Türkiye'ye nasıl geldiğini anlattı. 

 

New York’ta çok tanınmış bir müzede büyük bir lahit vardı. Bu eski eserin iadesine ilişkin bir talebimiz olmuştu. “Aidiyetini ispatlayın” dediler. Eğer müzeden çalınmamışsa, envanter kayıtları yoksa, kazılar neticesinde çalınan eski eserlerin bulunması gerçekten çok zor. Bizim eksperlerimiz, “Bu lahit Türkiye’den çıkmıştır” diyor. Onlar da, “Hayır böyle bir şey olmadı. Çok tanınmış birisi bu lahiti müzeye bağışladı” diyor. Eksperlerden biri lahitin kapağını kıpırdatıyor. Lahitin içinde sabitlemek için herhalde köşelerine yerleştirilmiş Milliyet, Hürriyet gibi Türk gazetesi nüshaları çıktı. Bu paha biçilmez eserin iadesini bu tesadüfün de yardımıyla gerçekleştirdik. Ve o lahit Türkiye’ye geldi.

Milliyet, 03.09.2012

KARTAL DRAGOS SAHİLİNDE TARİH YATIYOR

 

Kartal Belediyesi tarafından Dragos sahilinde sürdürülen arkeoloji kazılarında Bizans dönemine ait hamam ve kilise kalıntılarına ulaşıldı. Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz, tarihi değerlere sahip çıkmaya çalıştıklarını söyledi.

 

Geçtiğimiz yıllardan başlanan kazılara hız veren Kartal Belediyesi, tarihi yapıların tamamını gün yüzüne çıkartmak için çalışıyor. Kartal Belediye Başkanı Op. Dr. Altınok Öz, belediye olarak tarihi değerlere sahip çıkmaya devam edeceklerini belirterek, "Burası geç Roma erken Bizans dönemine ait bir hamam kalıntısı. İlk çalışmalar 1974 te yapılmış. Biz göreve geldikten sonra gerekli izinleri alarak tekrar çalışma başlattık. İstanbul Müzeler Müdürlüğü gözetiminde kazılarımıza devam ediyoruz. Buradaki hamamı tamamen ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Deniz kıyısında ise bir de kilise var. Onu da meydana çıkartmaya çalışıyoruz. Kilisenin deniz kenarında olması buranı bir ticaret merkezi değil bir saray olduğunu gösteriyor. Roma Bizans döneminin üst düzey yöneticilerinin burada kaldığını düşünüyoruz. Biz Kartal Belediyesi olarak tarihi değerlere sahip çıkmaya devam edeceğiz" dedi.

Mynet Haber, 02.09.2012

IBM TÜRK'LE HATAY'IN KÜLTÜREL MİRASI SANAL DÜNYAYA AÇILDI

 

 

IBM Türk, dünyanın en zengin mozaik koleksiyonlarından birine sahip Hatay Arkeoloji Müzesi'ndeki mozaikleri ve sanat eserlerini, Hatay'a ait diğer kültürel zenginlikleri dünyaya tanıtmak üzere bir sanal müze oluşturdu. Şu ana kadar 72 mozaik, 18 heykel ve 10 kültür mirasının fotoğrafları sanal müzeye aktarıldı.

 

Dünya bilişim devi IBM, eğitim, toplum, ekonomik ve sosyal kalkınma, sağlık, okuryazarlık, çevre, dil ve kültür gibi toplumsam sorunlara yönelik girişimlerin geliştirilmesine destek veriyor. Türkiye'de sayısız projeye imza atan IBM'in destek verdiği en dikkat çekici işlerden biri de kuşkusuz Hatay'a ait kültürel zenginlikleri dünyaya tanıtmak üzere sanal müze projesi oluşturulması oldu. IBM Türk Kurumsal İlişkiler ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk Yöneticisi Burçak Semerci, projenin detaylarını Akşam Ekonomi'ye anlattı...

- Öncelikle destek verdiğiniz sanal müze projenizden bahsedelim...
IBM, 100. yılının en önemli projelerinden bir tanesini Hatay'da hayata geçirdi. IBM öncülüğündeki gönüllülük girişimi çerçevesinde, dünyanın en zengin mozaik koleksiyonlarından birine sahip Hatay Arkeoloji Müzesi'ndeki mozaikleri, tarihi ve sanat eserlerini, Hatay'a ait diğer kültürel zenginlikleri dünyaya tanıtmak üzere bir sanal müze projesi oluşturuldu.


- Bu projeye sizinle birlikte başka kimler destek verdi?
IBM Türk, Index Grup, Özyeğin Üniversitesi, Marjinal Porter Novelli, Kanguru Sanat, 32 Bit Bilgisayar Hizmetleri ve fotoğraf sanatçıları Fatih Demirhan ve Sadık Üçok'un gönüllü destekleri ve Kültür Bakanlığı, Hatay Valiliği, Antakya Belediyesi, Hatay Arkeoloji Müzesi, Antakya Ticaret ve Sanayi Odası işbirliğiyle gerçekleştirilen bu proje kapsamında şu ana kadar 72 mozaik, 18 adet heykel ve Hatay'a ait 10 adet kültürel mirasın fotoğrafları ve videoları çekilerek sanal müzeye aktarıldı.


- Başka neler yapıldı proje kapsamında?
360 derece görüntüleme seçeneği, bilgisayarlar için flash ve mobil cihazlar için HTML versiyonlar, tanıtım videoları ve fotoğrafları, kapsamlı envanter bilgileri, Türkçe ve İngilizce dil seçenekleri gibi özellikleriyle sanal müze projesi, tarihe damgasını vuran eserleri web sitesi üzerinden ziyaretçilerin kullanımına açtı.

IBM Reading Companion programı, çocukların ve yetişkinlerin İngilizce'yi doğru şekilde telaffuz etmesi amacıyla ABD'de başlatılmış bir program. Programda konuşma algılama teknolojisinden yararlanılan 2 milyon dolarlık bir uluslararası bağış programı. Dünya genelinden 400 okul ve STK dahil. Türkiye'de program ortağı olarak 10 okul ile yürütülüyor. Ayrıca, Avrupa Birliği (AB) Eğitim ve Gençlik Programları arasında yer alan 'Hayat Boyu Öğrenme' çalışması çerçevesinde, IBM Türk'ün Reading Companion programı ile desteklenen Leonardo Da Vinci 'Mesleki Terimler Sözlüğü Projesi' AB'den fon almaya hak kazandı.

IBM KidSmart Okul Öncesi Eğitim Programı, çocuk yaştaki öğrencilerin bilgileri eğlenerek öğrenmesini sağlıyor. Aynı zamanda öğrencilerin teknolojiye olan yatkınlıkları da bu program sayesinde gelişiyor. 1998 yılında dünyada başlatılan, 106 milyon dolarlık bu proje 2008 yılından beri de Türkiye'de sürdürülüyor. Bugüne kadar Türkiye 34 şehirde onbinlerce anaokulu öğrencisine ulaşıldı. 383 ünite kuruldu 125 yeni ünitenin de bu yıl içerisinde kurulması planlanıyor.

IBM World CommunityGrid (WCG) girişimİ 80'den fazla ülkede, 530 bin gönüllünün 1 milyon 700 bin adet kişisel bilgisayarlarına ait kullanılmayan gücün biraraya getirilmesiyle çalışıyor. Daha sonra bu büyük bilgi işlem gücü, bu gücü başka türlü elde edemeyecek bilim insanları tarafından kullanılıyor.

Akşam, Haber: Aylin Löle, 02.09.2012

GÜMÜŞLÜK'TE SELÇUKLU İZLERİ

 

Bodrum’a bağlı Gümüşlük beldesindeki Myndos antik kentinde süren kazı çalışmalarında Selçuklu dönemine ait 2 adet sikke bulundu.

Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Myndos Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik kentte kazı çalışmalarının 2005 yılında başladığını hatırlattı.

Antik kent içinde bulunan ve halk arasında “Tavşan Adası” olarak bilinen Asar Adası’ndaki kazı çalışmalarının ise 2009 yılından bu yana sürdürüldüğünü belirten Şahin, “Asar Adası’nda bu seneki çalışmalarımız 10 Temmuz’da başladı ve aralıksız devam ediyor. Bu çalışmaların asıl amacı adayı kültür turizmine kazandırmak. Bugüne kadar Asar Adası denildiği zaman akla üzerindeki tavşanlar geliyordu. Ancak bundan sonra üzerindeki kültür varlıkları ön plana çıkacak. Ada, çalışmalar tamamlandıktan sonra kültür turizmine hizmet eder hale gelecek” dedi.

Prof.Dr. Şahin, bu yıl yapılan kazı çalışmalarında rastlanan en ilginç buluntular arasında Selçuklu dönemine ait iki adet sikkenin yer aldığını söyledi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin İran’da dağılmasının ardından Türkler’in 3 grup halinde batıya göç ettiklerini ifade eden Şahin, bunlardan bir grubun Erzincan üzerinden Konya’ya doğru giderken, diğer iki grubun Irak ve Suriye’ye doğru hareket ettiklerini kaydetti.

Batıya doğru hareket eden Türkler’in 11. yüzyılın son çeyreğinde Bodrum’a kadar geldiğinin bilindiğini anlatan Şahin, şunları kaydetti:
“Bu sene yapmış olduğumuz çalışmalar neticesinde Gümüşlük’ün, dolayısıyla Myndos’un ilk olarak 11. yüzyılın son çeyreğinde Türklerle tanıştığı, Türk nüfusunun 11. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak Myndos çevresinde olduğu ortaya çıkmış oldu. Bu konuda bugüne kadar herhangi bir belge yoktu. Selçuklu Türkleri’nin en son gelmiş oldukları bölgenin Bodrum yarımadasının en batısında yer alan Myndos olduğu ortaya çıktı.”

-Leleg uygarlığı gün yüzüne çıkartılıyor-
Prof.Dr. Şahin, Myndos antik kenti’nin asıl yerli halkı olan Leleglerin Anadolu dip tarihinde önemli bir uygarlık olduğunu vurguladı.

Leleglerin isimleri dışında kültürleri, uygarlıkları ve dilleri konusunda bugüne kadar herhangi bir bilginin bulunmadığını dile getiren Şahin, Mydos antik kentindeki kazı çalışmalarında Leleg uygarlığını ortaya çıkarmaya çalıştıklarını anlattı.

Myndos antik kentinin Leleglerin ilk kurdukları en önemli kentlerden biri olduğunu anlatan Şahin, bölgedeki kazı çalışmalarının sürmesi halinde Leleglerle ilgili çok önemli verilerin ortaya çıkacağını kaydetti.

Asar Adası’ndaki kazıların önümüzdeki yıl da devam edeceğini ifade eden Şahin, “Adanın çevre düzenlemesi ve restorasyonunun ardından 2018 yılında kültür turizmine açılması hedefleniyor. Daha sonra antik kentin farklı yerlerinde kazı çalışmalarına devam edeceğiz” dedi.

Kazı çalışmalarında görev yapan uzman arkeolog Durmuş Altan ise bölgede 2005 yılından beri çalıştığını, büyük bir heyecan yaşadığını anlattı.

Myndos antik kentinde her yıl yeni kalıntıların ortaya çıktığını belirten Altan, özellikle yabancı turistlerin bölgeye büyük ilgi gösterdiğini söyledi.

Bu arada yerli ve yabancı turistler, denizden yürüyerek ulaşılabilen Asar Adası’na kadar gelerek tel örgülerin ardındaki kazı çalışmalarını yakından izliyor.

haberler.com, Haber: Gökmen Yüce, 01.09.2012

ANADOLU'NUN EN ESKİ VE EN İYİ KORUNAN STADYUMU

 

 

Aydın’ın Germencik İlçesi Ortaklar Beldesi sınırlarında kalan Magnesia antik kenti kazılarına devam ediliyor. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Orhan Bingöl yönetiminde 28 yıldan bu yana yapılan kazı ve restorasyon çalışmalarında, Anadolu’nun en iyi korunmuş 40 bin kişilik stadyumu ortaya çıkarıldı. Prof.Dr. Orhan Bingöl, “Bu stadyumun, yaklaşık 70 metre yüksekliğindeki mil toprağı altında kalmış yarım daire planlı ‘Sphendona’ bölümünün topraktan arındırılma çalışmaları toplam 35 gün sürdü” dedi.

Germencik İlçesi Ortaklar Beldesi’ne bağlı Tekinköy Köyü sınırları içinde kalan Magnesia antik kentinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen finansal desteğin artmasıyla kazı çalışmaları bu yıl 3 ay sürdü. Kazı ve restorasyon çalışmalarında, Anadolu’nun en iyi korunmuş tamamı mermerden yapılmış 40 bin kişilik stadyumu ortaya çıkarıldı. 28 yıldan bu yana aralıksız devam eden kazı ve restorasyon çalışmalarını yöneten AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Orhan Bingöl, Magnesia’da 2012 yılı çalışmalarını, yurt içinden farklı üniversitelerden katılan 20 kişilik bilimsel ekiple yürüttüklerini söyledi. Prof.Dr. Bingöl, bu yılki çalışmalara, ayrıca Türk araştırmacılar dışında Almanya Nürnberg-Erlangen Üniversitesi’nden 7 kişilik bilimsel bir heyetin de katıladığını belirtti.

5 ÖNEMLİ YAPI KOMPLEKSİ
Yapılan kazı ve restorasyon çalışmalarını değerlendiren ve tarih boyunca sporun insanlar tarafından önemsendiğinin altını çizen Prof.Dr. Orhan Bingöl, şöyle devam etti:

“Bugüne kadar Magnesia’da 5 önemli yapı kompleksi üzerinde çalışmalar yoğunlaştırıldı. Bu yapılar gezilebilir ve görülebilir hale getirildi. Bunlardan iki tanesi, kazıları kısmi olarak gerçekleştirilen, bugünkü beden eğitimi okullarının bir karşılığı olan ve bedensel faaliyetler ile birlikte felsefe, edebiyat gibi kültürel eğitimlerin de verildiği Gymnasionlar, bir diğeri Anadolu’nun dördüncü büyük tapınağını içinde barındıran ve halen kazı ve restorasyon çalışmalarının devam ettiği Artemis Kutsal Alanı, bir diğeri kazı çalışmaları tamamlanmış ve bir yayın ile bilim dünyasına tanıtılmış, tiyatro planlı olan, doğanın olumsuz koşullarından, belki de bir heyelandan dolayı inşası yarım kalmış olduğu düşünülen Theatron ve sonuncusu ise kazı çalışmaları halen devam eden kentin stadyumudur.”

“ANADOLU’NUN EN İYİ KORUNMUŞ STADYUMU”
Magnesia’nın, tamamıyla toprak altında kalmış ve 2008-2011 yılları arasında sadece bir bölümü ile açığa çıkartılmış stadyumunda, bu yılki kazı çalışmaları tamamlandığını kaydeden Prof.Dr. Orhan Bingöl, şöyle devam etti:

“Anadolu’nun en iyi korunmuş stadyumu olma ünvanına erişen yapının, bu yıl yaklaşık 70 metre yüksekliğindeki mil toprağı altında kalmış yarım daire planlı ‘Sphendona’ bölümünün topraktan arındırılma çalışmaları toplam 35 gün sürdü. Magnesia Stadyumu’ndaki kazı çalışmaları doğanın olumsuz şartlarının sebep olduğu zorluklara rağmen, ödenek bulunduğu takdirde, önümüzdeki yıllarda da devam edecek. Öngörülen bu çalışmalarla Anadolu’nun bu en iyi korunmuş stadyumunun tamamı, yaklaşık bin 700 yıl sonra tekrar gün ışığı ile buluşacak ve yapılacak restorasyon çalışmalarıyla da, içerisinde bugünkü olimpiyat oyunlarına benzer spor yarışmalarının düzenlendiği ve yaklaşık 40 bin kişinin aynı anda izleyici olarak katıldığı o eski, görkemli günlerine tekrar kavuşacak.”

32 KİŞİLİK TUVALET
Kazı Başkan Yardımcısı Dr. Görkem Kökdemir de, Magnesia Kutsal Alanı’nda aynı anda 32 kişinin kullanabildiği ‘medeni bir tuvaleti’ tamamıyla ortaya çıkardıklarını söyledi. Dr. Kökdemir, “Temiz suyun havuzda toplandığı, günümüz tuvaletlerine yakın bir sistemle çalışan tuvaleti ortaya çıkardık. Duvardaki motifler ve kullanılan sistem nedeniyle burada yaşayan insanların oldukça medeni olduğunu belirledik” dedi.

haberler.com, 01.09.2012

MUĞLA'DAKİ KAZILARDA 'GYMNASİON' HEYECANI

 

 

2200 yıllık Gymnasion, her geçen gün biraz daha gün ışığına çıkıyor.

Muğla’nın Yatağan İlçesi'ndeki antik Stratonikeia, dünyanın en büyük mermer kenti olma özelliğine sahip. Kazı alanındaki 110 kişilik ekip bugünlerde farklı bir heyecan içinde. Çünkü 2 bin 200 yıllık Gymnasion (cimnazyum), her geçen gün biraz daha gün ışığına çıkıyor.

Yatağan’ın Eskihisar Köyü yakınındaki antik Stratonikya kenti, 3 bin yıllık geçmişe sahip… Kazılarda her gün yeni bir sürprizle karşılaşılıyor.

Arkeolog, sanat tarihçisi, mimar, konservatör gibi çok sayıda uzmanın çalıştığı kazılar, Gymnasion’da (cimnazyum) yoğunlaştı.

105 metre genişliğe, 165 metre uzunluğa sahip Gymnasion’da, hem spor yapılıyor hem de tarih ve felsefe gibi dersler veriliyordu.

Spor okulunun 105 metrelik kuzey kenarı tamamen kazıldı.

Çalışmalarla ilgili bilgi veren Stratonikeia Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, “Şimdiki bulunduğumuz alanda güney kısmını açığa çıkartıyoruz. Yaklaşık 5 metreden fazla dolgu var. Bu bizim için ciddi anlamda iş demek, ama diğer taraftan sevindirici bir durum var burayı kazdığımız da Gymnasion’a ait tüm eserleri antik dönemde bırakıldığı şekilde bulabileceğiz. Bu açıdan sevindirici” dedi.

Trt Haber, 01.09.2012

SURİYE'DEKİ TARİHİ ESERLERİMİZ DE TEHLİKEDE

 

Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof.Dr. Mehmet Metin Hülagü, Suriye'deki savaşın binlerce yıllık geçmişe sahip ortak kültür miraslarının da yok olmasına neden olduğuna dikkati çekti.


Hülagü, Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu'yu dizayn edenlerin bugün bölgede yaşananların
Suriye'de yaşananların on binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olduğunu anlatan Hülagü, Suriye coğrafyasının tarih boyunca medeniyetlere ev sahipliği yaptığını söyledi.


Suriye'de binlerce tarihi eserin bulunduğunu, bu tarihi eserler arasında özellikle Osmanlı'dan kalan ata miraslarının önemli yer tuttuğunu vurgulayan Hülagü, ''Bombalamalar, çatışmalar insanlığın ortak mirası olan tarihi eserlerin yok olmasına neden oluyor. Suriye'deki savaşın getirdiği yıkımda kaybedilen eserleri yeniden kazanmak mümkün değil. Orada yaşanan çatışmalara artık bir son verilmelidir'' dedi.

Akşam, 01.09.2012

HİTİT KRALI ŞUPPİ 2013'DE TURİZME DOPİNG ETKİSİ YAPACAK

 

 

Hatay'da bulunan Hitit Kralı Şuppiluliuma'nın (Şuppi) üç bin yıllık heykeli, Türkiye'nin 2013 tanıtımlarında kullanılacak. Bu karar turizm sektöründe büyük heyecan yaratırken sektör temsilcileri, "Önümüzdeki yıl kültür turizmine ağırlık verilecek. Kültür turizmi yıllardır hak ettiği yerde değildi. Kral Şuppi ile yapılacak tanıtım özellikle müze girişlerini artırır" dedi.

Türkiye Seyahat Acenteları Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy ise müze girişlerinde 2011'de yüzde 38 artış sağlandığını, bu yılın ilk altı ayında ise bu oranın yüzde 42'ye ulaştığını söyledi. Ulusoy, "Kültür turizminin meraklıları var. Hitit İmparatorluğu da dünyada en merak edilen medeniyetler arasında yer alıyor. Bu alana yoğunlaşılması, müze girişlerine ve kültür turizmine olumlu katkı sağlayacaktır" dedi. Turistik Otelciler İşletmeciler Birliği (TÜROB) Başkanı Timur Bayındır ise kültürel faaliyetleri tanıtmaya odaklanmanın zamanının geldiğini söyledi. Bayındır, "En değerli varlıklarımızdan biri de Anadolu kültür ve medeniyetleri. Pek çok turist daha önce deniz-kum-güneş için geldi. Şimdi yeni şeyler görmek istiyorlar" diye konuştu.

Sabah, 01.09.2012

AFRODİSİAS KAZILARINDA İKİ SÜRPRİZ

 

 

Türkiye'deki en görkemli antik kentlerden biri olan ve bu özelliğiyle UNESCO'nun Dünya Miras Geçici Listesi'nde yer almaya hak kazanan Afrodisias'taki kazı çalışmalarında, kaidesi ile 1 metre 76 santim, kaidesiz ise 1 metre 68 santim uzunluğunda, sağ eli göğsünde, sol elinde ise rulo tutan mermer heykel bulundu.

ABD'li profesör R. Roland Smith başkanlığında sürdürülen Aydın'ın Karacasu İlçesi'ndeki kazıda ortaya çıkarılan başı ve el parmakları kırık heykelin, sol ayağının arkasında da evrak destesi bulunuyor.

Bulunan ikinci heykel de daha önce bölgede bulunan diğer heykeller ve eşyalar gibi mermerden yapılmış. Başı ile sağ kolu pazudan, sol kolu dirsek altından kırık heykelin de ilk heykel gibi sağ ayağının yanında bir rulo destesi duruyor. Heykelin boyu kaidesiyle 1 metre 65 santim, kaidesiz de 1 metre 55 santim.

Habertürk, 01.09.2012

İZNİK'TE OSMANLI DÖNEMİ'NDEN KALAN MAVİ-BEYAZ İŞLEMELİ KASE BULUNDU

 

 

Bursa'nın İznik İlçesi'nde, İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç.Dr. V. Belgin Demirsar Arlı başkanlığında yapılan çini fırınları kazısında bu yıl çeşitli kalıntılar bulundu.

 

İstanbul Üniversitesi'nden çeşitli uzman ve öğrencilerin oluşturduğu 20 kişilik bir ekip ve İznikli 15 işçinin katıldığı kazılar tamamlanmak üzere. 22 Temmuz'dan beri süren kazılar sırasında gerek desen, gerekse form açısından daha önce örneği görülmemiş çok sayıda ünik parçanın ele geçtiği belirtildi. Roma, Bizans ve özellikle Osmanlı dönemine ait çini ve seramikler arasında, mavi-beyaz olarak adlandırılan ve İznik Osmanlı çiniciliğinin en kaliteli grubunu oluşturan teknikle yapılmış bir kase bulundu. Bu parçalar arasındaki kapaklar ise büyüklükleriyle dikkati çekiyor.

 

Kazı başkanı Yard. Doç.Dr. V. Belgin Demirsar Arlı, eylül ayının ilk haftasında bitirilmesi planlanan kazılarda bulunan parçaların her yıl olduğu gibi İznik Müzesi'ne teslim edileceğini ve müzenin restorasyonu tamamlandıktan sonra eskisine göre çok daha modern bir mekanda ziyaretçilerle buluşacağını söyledi.

Bursa Hakimiyet, 31.08.2012

İŞTE 'BARBAR CONAN' GERÇEĞİ

 

Balıkesir’in Edremit İlçesi’ne bağlı Altınoluk Beldesi’ne dört kilometre uzaklıkta bulunan Antandros antik kentinde 2001’de başlatılan kazı çalışmaları başarıyla sürüyor. Kazı başkanı Doç.Dr. Gürcan Polat, Antandros’un ’Kimmeryalı Conan’ ile anılması konusunda, "Barbar Conan sadece sanal bir kahraman. Antandros’ta Kimmer ismi geçince Conan’la magazinel bir şekilde örtüştürüldü" dedi.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gürcan Polat başkanlığında sürdürülen kazılar bu yıl MÖ 7 ve 2’nci yüzyıl arasında kullanılan nekropolis (mezarlık), MÖ 4’üncü yüzyıla ait sur yapısı ve ’yamaç ev’ olarak adlandırılan ve MS 1’inci yüzyılda yapıldığı düşünülen taban mozaikleri ve freskolarıyla dikkat çeken Roma villasında yoğunlaştı.

İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Prof.Dr. Abdullah Soykan, ’Geleceğin Efes’i’ olacağı öngörülen Antandros antik kentindeki kazı ekibini ziyaret etti. Doç.Dr. Gürcan Polat, Prof.Dr. Soykan’a kazı çalışmalarıyla ilgili bilgi verirken, ’Kimmeryalı Conan’ iddiası bir kez daha gündeme geldi. Kimmerler’in 100 yıl kadar Antandros’ta yaşadığını belirtirten Doç.Dr. Polat, "Barbar Conan sadece sanal bir kahraman. Antandros’ta Kimmer ismi geçince Conan’la magazinel bir şekilde örtüştürüldü" dedi. Doç.Dr. Polat, Kimmerler’le Antandros ilişkisi konusunda da şunları söyledi:

"Kimmerler, Antik Dönem’de bir kavim. Kafkaslar’ın kuzeyinde yaşıyorlardı. MÖ 8’inci yüzyılda İskitler’in baskısıyla bir bölümü Kafkaslar aracılığıyla bir bölümü de Karadeniz’in kuzeyinden dolaşarak Anadolu’ya geliyor. Kimmerler varlıklarını tamamen talanla sürdüren bir kavim. Ele geçirdikleri her yeri talan ediyor, savaşıyor ve yerleşmiyor. Sürekli gezinen, göçebe bir kavim. Kimmerler, Van civarındaki Urartu Krallığı’nı, Orta Anadolu’nun en güçlü krallığı olan Finike’yi, Batı Anadolu’nun en güçlü kavmi olan Lidyalılar’ı yenilgiye uğrattı. Kimmerler’le ilgili araştırma ve kazılarda yangın tabakalarını görüyorsunuz. Ama maddi kültür verilerini yakalamak çok zor oluyor. Antik kaynaklarda bir yere yerleştiklerine dair bilgi yok. Bir antik kaynak Kimmerler’in 100 yıl Antandros’ta yaşadığını belirtiyor. Antandros Kimmerler’in Batı Anadolu’da yaşadıkları gösterilen tek merkez. Barbar Conan da sadece sanal bir kahraman. Kimmerler göçebe ve güçlü bir kavim olması nedeniyle böyle bir çizgi roman yapılmış. Conan da onun kahramanlarından biri."

İl Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Abdullah Soykan ise "Barbar Conan diye biri var mı, bilmiyoruz. Ama varsa buradadır, Antandros’tadır. Sonuçta kavim burada yaşamış" diye konuştu.
Vatan, Haber: 31.08.2012

'KAZI VE ARAŞTIRMALARI' SEMPOZYUMU KİTAPLAŞTIRILDI

 

Çorum Hatti ve Hitit tarihinin araştırılmasına yönelik Boğazkale-Hattuşaş kazıları yanında, Alacahöyük, Ortaköy-Şapinuva, Eskiyapar, Resuloğlu ve Bayat Derekutuğun kazılarının yer aldığı ‘Çorum Kazı ve Araştırmaları Sempozyumu’ kitaplaştırıldı.

Çorum Valiliği’nden yapılan açıklamaya göre kazılar ve elde edilen buluntular arkeoloji bilimi ile uğraşan akademisyenler tarafından ilgi ile takip edildi. Yapılan kazı çalışmalarının kazı sezonu sonrasında yapılan sempozyum da tartışıldığı aktarıldı.

Açıklamalarda şunlara yer verildi: ‘Bilim adamları birbirleri ile yakın temas içinde oldukları gibi aynı zamanda Çorum halkı da yapılan çalışmaları yakından takip etmekte ve değerlendirmektedir. Bu bağlamda 1. ve 2′ncisi gerçekleştirilen ‘Çorum Kazı ve Araştırmaları Sempozyumu’ kalıcı hale getirilerek kitap halinde bilim dünyasına sunulmuştur. 2012 yılında da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleri ile çalışmaların sonuçlarının değerlendirileceği sempozyumunun üçüncüsü 3 Eylül 2012 Pazartesi Anitta Otel de yapılacaktır. Bu yıl ayrıca Çorum Müzesi tarafından hazırlanan ve Merkezi Finans ve İhale Birimi tarafından başarılı bulunan Avrupa Birliği destekli projenin ortağı Alman Madencilik Müzesi Müdürü Dr. Stefan Brüggerhoff, Prof.Dr. Ünsal Yalçın ve Mainz Roma-Germen Merkez Müzesi’nden Christian Eckmann da toplantıya katılarak bildiri sunacaklardır.’

Timetürk, 31.08.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE...

 

 

Bursa’nın İznik İlçesi’nde 1900 yıl önce yapılan Roma Dönemi’ne ait Anadolu’daki nadir tiyatrolardan biri olan İznik Antik Roma Tiyatrosu ortaya çıkarılıyor. Bursa İl Genel Meclisi tarafından bir yıl önce ayrılan 200 bin lira ödenekle çevre temizliği yapılan tiyatroda bugüne kadar çıkartılan 300’e yakın sikke, toprak seramik, galeri ve toplu mezarlardaki iskeletler kasalarda saklanıyor.

İznik’te 1900 yıl önce Roma İmparatoru Traianus zamanında eyalet valisi Csecillius Secunds tarafından yaptırılan İznik Antik Roma Tiyatrosu, Türkiye’de günümüze kadar ayakta kalabilen sayılı tiyatrolar arasında yer alıyor. Sadece oturma kademelerinin tahribat görmeden günümüze kadar taşındığı ve diğer bölümlerinin toprak altında bulunduğu tiyatronun tamamının gün yüzüne çıkarılması için geçen yıl İl Genel Meclisi tarafından ayrılan 200 bin liralık bütçeyle temizlik çalışmalarına başlandı. Bir yıldır yürütülen çalışmalarda tiyatronun çevresi ve içi 6 metre kazıldı. Arkeologların başkanlığında yürütülen çalışmalarda bugüne kadar 300’e yakın sikke, toprak seramikler, 7 galeri ve salgın nedeniyle öldüğü sanılan kişilere ait iskeletlerin bulunduğu toplu bir mezara ulaşıldı.

Bursa İl Genel Meclis Başkanı Nedim Akdemir, İznik Antik Roma Tiyatrosu’nda yapılan çalışmanın arkeolojik kazıdan ziyade arkeolojik bir temizlik olduğuna dikkat çekerek, bu çalışma sayesinde tiyatronun ana giriş kapısının, kulislerinin, sahnesinin ve sahne girişlerinin ortaya çıkalırdığını belirtti. Temizlik çalışmalarının gelecek yıl da devam edeceğini anlatan Akdemir, "Gelecek yıl için de temizlik çalışmaları için bütçemizi ayırdık. Temizlik bitince ince işçilik yani arkeolojik kazılar başlayacak. Bu kazıları da Kültür ve Turizm Bakanlığı üstlenecek. Kazı çalışmaları tamamlandığında 1900 yıllık tiyatroyu yeniden ayağa kaldırmanın mutluluğunu yaşayacağız" dedi.

Vatan, 31.08.2012

VALİLİK DEFİNECİ AVINDA

 

 

Ordu Vali Yardımcısı Yemen Bayrak, arkeolojik özelliklere sahip alanlarda izinsiz kazı yapan kişilere prim verilmeyeceğini söyledi.

 

Vali Yardımcısı Bayrak yaptığı açıklamada, “Her gittiğimiz tarihi alanlarda yapılan izinsiz kazıların ve verilen tahribatları görüyoruz. Artık izinsiz kazı yapanların peşindeyiz. İnsanlığa ait olan bu eserlerin insanlığa sergilenmesi adına gerekli olan her türlü adımı atıyoruz. Bunun karşısında kendine menfaat elde etmek isteyenlere prim verilmeyecektir” dedi.

 

Vali Yardımcısı Yemen Bayrak, toprağın altındaki bir eserin, bir asır da kalsa özelliğini kaybetmeyeceğini ifade ederek, “Maalesef arkeolojik özellikleri olan yerlere gittiğimizde oralarda daha öncelerden yapılmış tahribatlarla karşı karşıya kalıyoruz. Kaya, tapınaklar ve kurullarda bunları gördük. Bizden önce bu konuda izinsiz olarak birilerinin kendi şahsi menfaatleri düşüncesi ile hunharca kazı yapılmış. Bu insanlar sadece kendileri için maddi değeri olabilecek belli eserleri aramışlar ve bulamamışlar ancak verdikleri tahribat çok fazladır. Onlar için değerli olmayan çanaklar çömlekler anıtlar bizler için arkeologlar ve sanat severler için çok değerli olabiliyor” diye konuştu.

 

İzinsiz yapılan kazıların verdiği tahribatın tarifinin mümkün olmadığını kaydeden Vali Yardımcısı Bayrak, konuşmasını şu sözleriyle sürdürdü: “İzinsiz yapılan kazıların meydana getirdikleri tahribatın tarifi mümkün değildir. Bu alanlarda yapılan izinsiz kazıları gördükçe inanın ki çok üzülüyoruz. Çünkü toprak en iyi muhafaza aracıdır. O toprak altında kalan eserler asırlar geçse de özelliğini korumaktadır. Gittiğimiz yerlerde ağaçlar kesilmiş, kazılar yapılmış. Bu konuda suç duyurularında bulunduk. Bundan sonra vatandaşlarımızdan özellikle isteğimiz, bu konuda hassas davransınlar. Bu alanlarda kazı yapanı ya da şüphelendiklerinde ihbarda bulunsunlar. Artık izinsiz kazı yapanların peşindeyiz. İnsanlığa ait olan bu eserlerin insanlığa sergilenmesi adına gerekli olan her türlü adımı atıyoruz. Bunun karşısında olanlara buna kendine menfaat elde etmek isteyenlere prim verilmeyecektir.”

Ordu Kent Haber, 28.08.2012




.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi