Haberler logo Ocak '15 Arşivi


25 - 31 Ocak 2015

EDİRNE SARAYI'NIN ÜZERİNE ENERJİ SANTRALİ

 


Edirne Sarayı Hasbahçesi'nde (Hadika-i Hassa) yer alan Adalet Kasrı.

 

Osmanlı Devleti’nin uzun süre başkentliğini yapan Edirne’deki saray bahçesine Tunca Nehri Rekreasyon ve Enerji Projesi yapılıyor. Tunca Nehri’nin etrafındaki taşkın sahası ile bir kısmı saraya ait sit alanında kalan bölüme yapılacak proje ile çok sayıda tarihi eserin zarar görmesinden endişe ediliyor. Çok sayıda mimari tarihi yapının bulunduğu alan için koruma projesi yok.

Edirne Belediyesi, Edirne İl Özel İdaresi, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası ve Ticaret Borsası ortak projesi Trakya Kalkınma Ajansı’nın desteği ile hayata geçirilecek. 10 milyon lira harcanması beklenen projeye kalkınma ajansı 4 milyon lira kaynak ayırdı. Kırkpınar güreşlerini yapıldığı saray içinin doğusundan II. Beyazıd Külliyesinin doğusuna kadar alanı kapsıyor. Tunca nehri boyunca nehir yatağı değiştirilerek yeni kanallar, adacıklar oluşturulacak. İçinde saltanat kayıkları ile gezilecek ve kürek yarışları yapılabilecek. Konser alanları, restoran, kafe ve çay bahçeleri yapılacak. 1000 kw’lık elektirik üretecek bir enerji santrali de proje içinde yer alıyor.

Lakin proje içinde Tunca nehri kenarına kurulan ve Topkapı Saray’ından sonra Osmanlı’nın en büyük ve en eski sarayı özelliğindeki Edirne Sarayı bu projeden olumsuz etkilenecek. Arkeolojik, doğal ve tarihi sit alanı özelliğindeki saraya ait pek çok mimari yapı günümüze ulaşmasa da projenin yapılacağı alanın içinde yer alıyor. Bugüne kadar arkeolojik kazı çalışması yapılmayan alanda rekreasyon projesinin hayata geçirilmesi saray kalıntılarını yok etmek anlamı taşıyor. Açıklanan projede kültürel mirasa yönelik restorasyon ve korumaya yönelik tek bir satır bahsedilmiyor.

Bu ayki sayısında Aktüel Arkeoloji dergisinin de dikkat çektiği skandal projeye Edirne Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’nun müdahale etmesi bekleniyor. Kurul üyelerinden bazılarının projeye karşı çıktığı ancak siyasi nedenlerle ses çıkaramadıkları ileri sürülüyor.

 

Edirne Sarayı Tunca nehri kenarında 300-355.000 m2 lik bir alana kuruldu. Sarayın yapımına, 1450'de 2. Murat zamanında başlanıldı ve 1475’te Fatih Sultan Mehmet döneminde tamamlandı. Yıllar içinde başta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere pek çok sultan tarafından ek binalarla büyüyen saray 1829 yılında Edirne'yi işgal eden Ruslar tarafından büyük tahribata uğradı. 1876-77 Rus Savaşı’nda düşmanın şehre yaklaşması nedeniyle cephanelik olarak kullanılan saray havaya uçuruldu. Saray kompleksi içinde yer alan Adalet Kasrı, Terazi Kasrı, Fatih ve Kanuni köprüleri, İftar Köşkü, Bostancıbaşı Kasrı gibi yapılar ile Has Bahçe’nin bu projeden olumsuz etkileneceği belirtiliyor.

 


Edirne Sarayı'nın 1870'lerdeki görünümü (Ermakov'dan) (ön planda Saray'ın Hasbahçesi-bugünkü Kırkpınar
Güreş alanında- bulunan Terazi Kasrı ve Has Ahırlar)


Radikal, Haber: Ömer Erbil, 30.01.2015

12 BİN YILLIK EN ESKİ TAPINAK GÖBEKLİTEPE YÜZÜNÜ GÖSTERDİ

 

 

1995 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı izinleriyle başlatılan ve uzun yıllar Alman Arkeolog Prof.Dr. Klaus Schmidt tarafından büyük bir inançla yürütülen kazı çalışmalarının sonunda Göbekli Tepe, gün yüzüne çıkarıldı. Proje 2007 yılından beri Bakanlar Kurulu Kararlı kazı statüsünde yapılageldi. 

 

Neolitik döneme ait bir yerleşim birimi olan Göbekli Tepe, yalnızca avcı ve toplayıcı olarak bilinen Yeni Taş Devri sonlarının, gelişmiş bir medeniyete sahip olduğunu gösteriyor. Yaklaşık 12.000 yıla uzanan bu tarihi tapınağın UNESCO’nun Dünya Mirası listesine girmesi için çalışılıyor. UNESCO tanıtımları amacıyla ONE adında bir de dernek kuruldu. Dernek kurucuları arasında Demet Sabancı Çetindoğan, Çiğden Simavi, Tilda Tezman gibi yüksek sosyeteden isimlerin yanısıra reklamcı Alinur Velidedeoğlu da yer alıyor. 

 

Dernek Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan, geçen hafta Paris’te UNESCO merkezinde yapılan toplantıda Göbekli Tepe’nin önemini anlatırken “Hz. İbrahim’in yaşadığı ve dinlerin ortaya çıktığı bir coğrafyada bulunan Göbekli Tepe’yi tüm dünya tanısın” dedi.

 

Tarihçi Prof.Dr. İlber Ortaylı da yaptığı konuşmada, “Göbekli Tepe kazılarıyla Neolitik döneme ait bir dini merkez ortaya çıktı. Dini merkez diyoruz çünkü kalıntıların rastgele olmadığı, yerleşime bir anlam kazandırdığı açıkça ortada. Göbekli Tepe aynı zamanda Antakya’dan başlayıp Maraş ve Urfa’ya kadar uzanan kültür caddesinin bir parçası. Bu kültür caddesi hiç şüphesiz barışın yeniden tesisinden sonra Halep’e ve Ebla’ya kadar uzanacak ve insanlık bu kültür turuyla çok şeyler öğrenecek.”

 

NEOLİTİK ÇAĞ BİLGİSİ ALTÜST OLDU 

Bereketli Hilal”ın incisi Urfa’da, Cilalı Taş dönemine ait sanılan,  Göbeklitepe adını taşıyan bir arkeolojik kalıntı bulunduğu Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü tarafından bildirilmişti. 

 

Göbekli Tepe’nin Kazı Başkanı Prof.Dr. Klaus Schmidt, geçen yıl 20 Temmuz’da aramızdan ayrıldı. Prof. Schmidt, Prof. Hauptmann’ın emekli olmasından sonra Göbekli Tepe kazı başkanlığını üstlenmiş, Göbekli Tepe’nin yalnızca bilim dünyasında değil, kamuoyunda da tanınmasını sağlamıştı. 

 

Arkeoloji ve Sanat Dergisi editörü, arkeolog Nezih Başgelen, Schmidt’in ölümü üzerine yazdığı yazıda Göbeklitepe hakkında şunları yazmıştı: 

“Klaus Schmidt’in Urfa sınırları içindeki Göbekli Tepe’de 1995’ten beri gün ışığına çıkardığı görkemli sanat eserleri ve kutsal alanlar Neolitik Çağ ile ilgili pek çok bilgiyi altüst etti. Şaşırtıcı ve benzersiz bulgularıyla  bugüne kadar çok az bir bölümü kazılmış olmasına karşın avcı-toplayıcı yaşam biçiminden, tarım ve hayvancılığa geçiş sürecini anlamamıza önemli katkılar sağlayan benzersiz bir tarihöncesi yerleşimdir.

 

Göbekli Tepe’nin en ilginç buluntuları genelde üzeri hayvan betimleriyle süslenmiş “T” biçimli anıtsal dikilitaşlardan oluşan, alt kültür katlarında dairesel planlı, üst yapı katlarındadörtgen planlı anıt yapılardır. Jeomanyetik ve georadar yöntemleriyle yuvarlak ya da oval planlı yapılardan 20’ye yakını tespit edilmiş, 8’i kazıyla ortaya çıkarılmıştır. En son başlanan kazı en büyüklerindendi.

 

Bu yuvarlak planlı yapıların ortasında iki tane boyu 5 m. yi bulan kireç taşından stilize edilmiş büyük boyutlu insan tasvirleri olarak düşünülen T- biçimli dikilitaşlar bulunmaktadır. Bu iki dikilitaşın çevresinde aynı şekilde daha küçük dikilitaşlar bu iki dikilitaşa yönlendirilmiş olarak duvarların içine yerleştirilmiştir. Dikilitaşları üzerlerinde kabartma tekniğinde yapılan hayvan motifleri ve çeşitli soyut semboller görülmektedir. Bu ilginç yapı toplulukları insanlık tarihinde dini mekanların biçimlenmesi, tapınak mimarisinin ve sanatın doğuşu açısından bilinen en eski örneklerdir. 

 

UYGARLIK ANADOLU'DAN TAŞINMIŞ

Ülkemizin üzerinde yer aldığı coğrafya, uygarlık tarihinin her döneminde önemli bir rol oynamış, sayısız eski uygarlık burada yaşamış, dönemlerinden çarpıcı izler bırakmıştır. Özellikle son 20 yıl içinde büyük bir ivme kazanan Anadolu Neolitik Çağ araştırmaları, tüm bilim dünyasını şaşırtan sonuçlar vermiş ve vermeye devam etmektedir. Özellikle son yıllarda yapılan araştırmalarda Neolitik dönem açısından Anadolu’nun insanlık tarihinde ayrıcalıklı bir yeri olduğu görülmektedir.

Günümüz dünyasının uygarlık temelleri neolitik dönemde atılırken, bu oluşuma Türkiye coğrafyasındaki kültürlerin katkısının, öngörülenden çok daha fazla olduğu yeni kazıların sansasyonel sonuçları ile giderek çok daha iyi ortaya çıkmaktadır. Her yıl değişen ve gelişen yapısıyla Neolitik Çağ ülkemiz arkeolojisinin en dinamik ve önemli sonuçlarının eldeedildiği bir dönemdir. Bu dönemdeki Anadolu yerleşmelerinin bir diğer önemi de, tarım, hayvancılık, yerleşik köylere dayalı yaşam biçimini başka coğrafyalara ve özellikle Avrupa’ya aktarmasıdır. Anadolu’nun özellikle Güneydoğu Avrupa ve Akdeniz havzasının “Neolitikleşmesinde” önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.

Aydınlık, Haber: Fisun İkikardeş, 29.01.2015

KÖYLERDEKİ EVLERİN TEMELİNDEN ÇIKAN ESKİ TAŞLARDAN MİNİK ANTİK TİYATRO KURDU

 

Zonguldak'ın Çaycuma İlçesi'ne bağlı bazı köylerdeki inşaatların temelinden çıkan eski dönemlere ait taş kütlelerinden yapılan mini antik tiyatro sahnesi, gerçeğini aratmıyor. Daha önce ilçe dışında çakıl alanı olarak kullanılan çiftliğe kurulan mini antik tiyatro sahnesini görenler, "Burada antik yerleşim mi vardı?" demekten kendini alamıyor.

Çaycuma Belediye Başkanı Bülent Kantarcı, mini antik tiyatronun köylerdeki eski evlerin enkazından çıkan taşlardan yapıldığını aktarıp, "Benim bu tür değerlere bağlı olduğumu bilen dostlarımızın haber vermesiyle evlerin enkazı kaldırırken iş makinesiyle bu tarihi taşları ayırmıştım. Daha sonra da bu taşları bir araya getirerek mini bir antik tiyatro oluşturduk. Çok da eğlenceli oldu. Hatta birçok insan burayı görünce gerçek bir kalıntı zannediyor. Oysa bu eski evlerin temellerinden çıkan; ama daha önce belli ki, tarihi bir takım yapılardan sökülmüş taşlar." ifadesini kullandı.

'ÇAYCUMA FİLYOS ANTİK KENTİNİN KALINTILARI OLABİLİR'
Bölgedeki Filyos antik kenti ve tarihi Roma su yolu kalıntılarının varlığına dikkati çeken Kantarcı, şunları söyledi: "Bölgedeki Filyos antik kenti ve Çayır mağarasından oraya su götüren su yolundaki eserlerin Doğu Roma dönemine ait olduğu söyleniyor. Milattan önce 200 yılları ile Milattan sonra 100 yılları arasına denk gelen 2000 yıllık Doğu Roma eserleri olduğu belirtiliyor. Üzüntü verici taraf şu: Bu antik su yolundaki su kemerleri ve diğer eserleri hep sökmüşler. Filyos'ta da aynı şekilde talan olmuş. Halbuki biz bunları olduğu yerde bırakıp da turizme açmış olsaydık çok daha değerli olacaktı. Ama en azından kalanları tutalım diyorum. Çünkü bunlar, çok büyük bir kültür ve turizm varlığımızdır. Bunlar bize Çomranlı Köyünden muhtelif eski evlerin temellerinden çıktı. Orada bir arkadaşım var. Benim merakım olduğunu bildiği için haber verdi. Biz de kepçe gönderip bu taşları söktürdük. Enkazları atıp taşları içinden ayırdık. Sonra taşları buraya getirip dizdik ve böylece mini bir amfi tiyatro yaptık. Dizilişi itibariyle eski amfi tiyatronun görünümünden çok fazla bir fark yok. Burada acaba antik bir yerleşim mi var diye söylüyorlar. Halbuki burası Filyos çayının kenarında kumluk bir alandı. Küçücük bir dokunuşla nasıl şekil değiştirdiğini de insanlar görmüş oluyorlar."

'TARİHİ TAŞLARIN İÇİNDE ALTIN ARAYAN AHMAKLAR VAR'
Başkan Kantarcı, bazı fırsatçıların bölgedeki tarihi zenginlikleri tahrif ettiğini belirtti. Temellerden çıkan tarihi taşların içinden altın ve hazine arayanlara tepki gösteren Kantarcı, "Bunları kırıp bu taşların içinde hazine arayanlar var. Bu derece ahmak diyebileceğim insanlar, maalesef taşın içinde altın arıyorlar." diye konuştu.

Bu arada İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri ise taşların eski olduğunu; ancak detaylı inceleme yapılmadan Roma dönemine ait olduğunu söylemenin mümkün olmayacağını kaydetti.

Bugün, 29.01.2015

RHODİAPOLİS ANTİK TİYATROSUNUN STOASININ RESTORASYON İHALESİ İMZALANDI

 

 

Antalya’nın Kumluca İlçesi’nde bulunan Rhodiapolis Antik Kenti Tiyatrosu ve stoasının (sütunlu galeri) restorasyonu ihalesinin ardından, ihaleyi kazanan firma ile sözleşme yapıldı.


Kumluca Belediyesi ile Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü tarafından ortaklaşa hazırlanan proje kapsamında, Rhodiapolis Antik Kenti Tiyatrosu ve stoasının (sütunlu galeri) restorasyonu için gerçekleştirilen ihaleyi kazanan firmanın belli olmasının ardından, firma yetkilileri ve Kumluca Belediyesi arasında sözleşme imzalandı.


Kumluca Belediye Başkanlık makamında gerçekleştirilen sözleşme imzalamasında konuşan Başkan Çetinkaya, Rhodiapolis Antik Kentinin Kumluca’nın tarihi yüzü olduğunu, bundan dolayı antik kente yapılacak her türlü çalışmaya ayrıca önem verdiklerini söyledi.


Rhodiapolis Antik Kenti’nde 2006 yılından bu yana kazı çalışmaları yapıldığını hatırlatan Çetinkaya, “2006 yılından bu yana Rhodiapolis’te başarılı bir kazı çalışması yürütüldü. Bundan sonraki aşamada, kazılarla ortaya çıkan eserlerin restorasyonun yapılması. İnşallah restorasyon çalışması tamamlandığında, antik kentimiz çok daha güzel olacak ve içerisinde barındırdığı tarihiyle ilçemize ayrıca değer katacak” dedi.


Rhodiapolis Antik Kenti’nin tiyatrosu ve stoasının restorasyon işinin kazanan Er-Bil firması sahibi Bilal Tunç da, Rhodiapolis Antik Kenti tiyatrosu ve stoanın restorasyon işi ihalesinin kazanmış olmaktan dolayı büyük bir mutluluk duyduklarını, antik kentin tarihi dokusuna uygun şekilde restorasyon işinin yapacaklarını belirtti.


İhale şartnamesine göre işin yaklaşık bedelinin 1 milyon 445 bin lira olduğunu ifade eden Tunç, işin 400 takvim gününde tamamlanmasının gerektiğinin, ancak kendilerinin bu süreden daha önce işi tamamlamayı arzuladıklarını bildirdi.


Konuşmaların ardından Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya ve Er-Bil firması sahibi Bilal Tunç, imzalanan sözleşme dosyalarını birbirlerine vererek her iki taraf adına hayır olsun dileğinde bulundular.

Milliyet, 29.01.2015

SÜRYANİLER, MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ'Nİ İSTİYOR

 

Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı, Şişli Bomonti’de kendilerine bağış yapılan ve daha sonra el konulan arazileri için açtığı iade davasını kazandı. Arazinin üzerinde, şu anda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kampüsü bulunuyor.

 

Söz konusu arazi, 1956 yılında, Beyoğlu Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı’na bağışlanmış. Vakıf, aynı yıl, İstanbul 13. Sulh Hukuk Mahkemesi kararıyla mirasçı olduğunu da belgeledi. 
 

Hazine ise, 1970 yılında vasiyetnamenin iptali için İstanbul 12. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Mahkeme, “Cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi’nde yer almayan taşınmazlar dışında başkaca bir taşınmaz iktisap edemeyecekleri, 1936 yılından sonra bu vakıflara taşınmaz bağışlanamayacağı, devredilemeyeceği ve vasiyet edilemeyeceği”  gerekçesiyle, mülkün vakfa  verilmesi kararını iptal etti.  Arazi, daha sonra yine mahkeme kararıyla TEKEL üzerine tescillenerek, 2000 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne devredildi. Arazinin üzerinde şu anda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kampüsü bulunuyor.

 

Vakıflar Kanunu’nda, azınlık vakıflarına ait mülklerin iadesini öngören değişikliğin yapılmasının ardından vakıf, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulundu. Vakıflar Genel Müdürlüğü, iade talebini reddetti. Ret kararının ardından vakıf, bu kez de konuyu yargıya taşıyarak, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme, yaptığı incelemeler sonucunda,  Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün arazinin iade edilmesi talebini reddeden kararını, “hukuka aykırı” bularak iptal etti.

Vakıf, mahkeme kararının ardından, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunarak arazinin kendilerine tescillenmesini istedi. VGM, 26 Ocak Pazartesi günü düzenlediği toplantıda, konuyu gündemine aldı. Genel Müdürlük, temyiz aşamasının sonuçlanmasının beklenmesine karar vererek, dosyanın tescil işlemini erteledi. VGM, hukuki sürecin tamamlanmasının ardından tescil konusunu yeniden gündemine alacak. Tescil işleminin ardından, vakıf, arazinin bedelinin kendilerine ödenmesini isteyecek.

 

Vakıflar Kanunu’nun geçici 11. maddesi ve geçici 11. maddenin uygulanmasına ilişkin yönetmelik, Hazine’ye veya Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne kayıtlı olmayan taşınmazların bedelinin ödenmesini öngörüyor. Temyiz sürecinin sonunda, söz konusu arazi Süryani Vakfı adına tescillenirse, arazinin bedeli de vakıfa ödenecek.

Agos, 29.01.2015

"ULUS'UN TALAN EDİLMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ"

 

 

Ulus dava süreçleri hakkında bilgilendirme yapan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan “Ulus’ta İller Bankası yanındaki Hergelen Meydanı'na yapılan cami projesini onaylayan kurul kararını yargıya taşımıştık. Ankara 2. İdare mahkemesi davayı usulden reddetmiş, esasa girmemişti, bu kararı temyiz ettik. Danıştay usulden red kararını hukuka aykırı buldu, Danıştay böylelikle davanın esastan görülmesine karar vermiş oldu. Mahkeme Ulus'ta gençlik parkı karşısına yapılan caminin inşaatını esastan inceleyecek. Ancak camii nerdeyse bitti bitecek. Hukuk sureci devam ederken hızlı işlemiyor. Ulus bölgesinde yürüme mesafesinde yeterince camii varken bu caminin yapılması kent merkezlerinin kimliğinin değiştirilmek istenmesinin bir ürünü. Her yerde olduğu gibi Ulus Tarihi kent merkezinde keyfiyete varan bir süreç işlemektedir. Bilim ve akılla hayat bulan bir proje yok. Nefretle öfkeyle ben bilirimcilik ile sürdürülen bir  yöneticilikle karşı karşıyayız. Mahkeme kararı açıklanır açıklanmaz, Melih Gökçek mahkeme kararını uygulamamak için hukuku arkadan dolanarak plan değişikliği yapacağını alenen söylüyor. Sonra da iftira atıyorlar diye feryat ediyor. Bilimi ve aklı kullanan herkes bu işlerin böyle olmayacağını bilir. Ulus tarihi kent merkezi kimsenin kaprislerini çekecek bir alan değildir. Yöneticiler aklına eseni yapamaz” İfadelerini kullandı.

 

“Hukuksuzluğun efendileri çoğalmaya başlarsa kıyamet kopar”

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Ulus’ta yaptığı planları ve plan değişikliklerini eleştiren Candan, “Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in keyfi planlarıyla Ulus'un talan edilmesine içeriğinin boşaltılmasına kimliksizleştirilmesine izin vermeyeceğiz. Ulus hepimiz için çok değerli, kültürlerin dönemlerinin katmanlarının bir araya geldiği önemli simgesel mekanlardan. Bir yanda Roma donemi, bir yanda Cumhuriyetin nadide mekansal eserleri. Ulus bu değerleriyle dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çekebilirdi. Lakin yöneticilerin gazabına uğradı. Yeteneksiz ve kültürsüz yöneticilerin elinde tarumar olmaya başladı. Ulus’un talanı ve kimliksizleştirilmesi Ulus’un kimliksizleştirilmesi değerlerimizin yok edilmesidir. Ulus'ta yürütmeyi durdurma kararları var. 'Plan değişikliği yapacağım' demek 'Mahkeme tarafından verilmiş kararı tanımıyorum' demektir. Atatürk Orman Çiftliği’nde Ankapark’ta da yapılan aynı şeydir. Hukuksuzluğun efendileri çoğalmaya baslarsa kıyamet kopar” dedi.

Yapı, 29.01.2015

ANTİK KENTİ TAŞOCAĞI YAPTILAR

 

 

Çanakkale Yenice’de Sofular Köyü yakınlarındaki Asartepe antik kenti taş ocaklarının iş makineleriyle delik deşik edildi. Bilimsel olarak tespit edilip sit korumasına alınmamış onlarca kültürel varlığımız gibi, Asartepe de “Bozguna uğramış bir hisar” gibi şimdi.

 

NE KAYBETTİĞİMİZİ BİLE BİLEMİYORUZ!

Koza Altın Şirketi’nin madencilik faaliyeti yapmak istediği Dondurma Köyü yakınındaki Arabakonağı bölgesinde tümülüsler (antik mezar-höyük), Bayramiç yakınlarındaki Gergis antik kenti üzerinde altın madeni sondajları, Priapos ve Parion antik kenti üstünde termik santraller, Gelibolu’daki Sestos antik kentinin altından geçirilen tüneller… Ne kaybettiğimizi bile bilmeden sermayenin kar hırsına kurban verdiğimiz Kaz Dağları ve yöresindeki kültürel değerlerimizden sadece birkaçı bunlar.

 

YAKIN TEHLİKE

Sofular Asartepe’nin bugünkü içler acısı durumu aslında gelecekte sit korumasına alınmamış kültürel varlıklarımızın ne hale geleceğinin de bir göstergesi. Çanakkale ve çevresinde yüzey araştırması dahi yapılmamış onlarca-yüzlerce antik kentten bahsediliyor. Yüzey araştırmaları ile bilimsel olarak tespiti yapılan Asartepe’nin hali bu değerlerin yok olma tehdidinin ne kadar da yakın olduğunu ortaya koyuyor.

 

BİLİM BULDU RAPORLADI AMA

Prof.Dr. Reyhan Körpe 2008 yılında basılan Yenice Değerleri Sempozyumu kitabında yer alan “Yenice ve çevresindeki yapılan arkeolojik Yüzey Araştırmaları”  makalesinde Asartepe’yi şöyle anlatıyor; “Diğer bir Klasik dönem (MÖ 5-4. yüzyıllar) yerleşim yeri Granikos ve Aesopos nehirleri arasında yer alan Sofular Asartepe’dir. Burası da nekropolü ile birlikte bir tepe üstü yerleşim yeridir. Asartepe’nin hemen aşağısında tespit edilen on bir tümülüsün tamamı kaçak kazılarla tahrip edilmiştir.” ÇOMÜ Öğretim üyelerinden Yard. Doç.Dr. DeryaYalçıklı’nın “Neolitik, Kalkolitik ve Tunç Çağlarında, Ege ve Marmara Bölgeleri arasında Yol Güzergahları” konulu yüzey araştırmasında verdiği 2011 Yılı Araştırma sonuçlarında da Sofular Asartepe “Çanakkale/Yenice İlçesi Tunç Çağı sonrasında tarihlenen arkeolojik alanlar” tablosunda Klasik Dönem antik kentleri arasında sayılmış.

 

Bilimsel araştırmalarla tespit edilen Asartepe, bugün taş ocakları tarafından talan ediliyor. Asartepe’deki taş ocağı için 29 Mart 2013’te verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararının ardından çalışmalara başlayan şirketin yarattığı tahribat, bugün gözle görülebilir düzeylere ulaştı.

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 29.01.2015

İNSANLIK TARİHİ BAŞTAN YAZILABİLİR

 

 

İsrail'in kuzeyinde bir mağarada bulunan 55 bin yıllık kafatası parçası insan ırkının atalarının Afrika'dan başlayarak tüm dünyaya yayılan yolculuğuna ışık tutacak.


Bilim adamlarının 55 bin yıl öncesine dayandırdığı kafatası parçasının "ilk insanlara" ait olabileceği ifade ediliyor. Buluşun bilim adamlarını heyecanlandıran başka bir özelliği de var. Hesaplanan zaman aralığına göre İsrail ve civar bölgede ilk insanların Neanderthallerle beraber yaşadığı ortaya çıkıyor. Tel Aviv Üniversitesi'nde görevli olan ve araştırmayı yöneten Israel Herşkovitz'e göre kafatası "İnsan evriminin gizemini çözme yolunda çok önemli bir bulgu..." Araştırmada yer alan bir başka kişi olan ABD'li bilim adamı Bruce Latimer de kafatasını "modern insanla Neandhertallerin birlikte var olduğuna dair en büyük fosilsel kanıt" olarak yorumluyor.

Kalıntıların bulunduğu Manot Mağarası 30 bin yıl boyunca kapalı kaldıktan sonra 2008 yılında bir kanalizasyon çalışması sırasında keşfedilmişti.

Vatan, 29.01.2015

ÇİVRİL'DE TARİHİ GARI SATIN ALAN BELEDİYE, RESTORE EDİP KENTE KAZANDIRACAK

 

 

Denizli'nin Çivril İlçe Belediyesi, 1892 yılında İngilizler tarafından yapılan ve TCDD tarafından 1988 yılında sefere kapatılan tren garını ve arazisini 1 milyon 253 bin liraya satın aldı. Restore edileceği belirtilen tarihi tren garının kültür merkezi, çevresinin de meydan olarak düzenleneceği belirtildi.


TCDD tarafından geçen yıl imara açılan Aşağı Mahalle'deki 54 bin metrekare arsa ve üzerindeki 7 ayrı taş bina, Çivril İlçe Belediyesi tarafından 1 milyon 253 bin liraya satın alındı. İlçenin geleceği adına önemli bir hamle yaptıklarını belirten Çivril Belediye Başkanı AKP'li Gürcan Güven şunları söyledi:
"Geçen yıllarda imara açılarak konut alanı yapılması planlanan TCDD arsalarını, üzerindeki taşınmazlarla birlikte satın aldık. Burası Çivril'in vizyonu olacak. Burayı ilçenin en gözde alanı yapacağız. Çivril ilçe merkezinde bulunan parklarımız ve şu anki belediye hizmet binamız ihtiyaçlara cevap veremez durumda. 54 bin metrekarelik bu alanda bulunan eski itfaiye binasının bulunduğu yere belediye hizmet binası yapmayı planlıyoruz. Arsa içinde bulunan 7 tarihi taş binayı da aslına uygun şekilde restore ettikten sonra kültürel faaliyetlerin yapılabileceği sosyal alanlar olarak hizmete sunacağız. Alanda yapacağımız düzenleme ve planlama ile park alanları ve kafe tarzı yerler oluşturacağız."


1892 yılında İngilizler tarafından yapılan, ilçeyi Denizli- Afyonkarahisar hattına bağlayan demiryolu 'zarar ediyor' gerekçesiyle 1988 yılında seferlere kapatılmıştı.

Hürriyet, Haber: Tunay Yazıcı, 29.01.2015

2 BİN YILLIK TAŞ MASKE KOLEKSIYONU

 


 

Amasya Müzesi’nde sergilenen yaklaşık 2 bin yıllık taş maske koleksiyonu dikkat çekiyor.
8 bin 500 yıllık bir geçmişe sahip şehirdeki kazı çalışmaları ve vatandaşların bulup müzeye verdiği taş ve pişmiş topraktan yapılan Roma döneminden kalma irili ufaklı 10’un üzerinde maske, müzeye gelen ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.






Teşhir salonundaki sunuda ise maskelerle ilgili şu bilgiler yer alıyor: “Mask antik Yunan tiyatrosunun önemli ögelerinden biridir. Tiyatroyu ilk kez halk için bir gösteri olarak uygulayan Yunanlılar tiyatro masklarının da ilk kullanıcılarıdırlar. Tiyatrolarda oyuncu sayısı sınırlı olduğundan masklar bir oyuncuya birden fazla rol üstlenebilme olanağı sağlamıştır. Kadınların sahneye çıkmadığı o dönemlerde kadın rollerini üstlenebilmeleri için gerekli olmuştur. Antik tiyatro masklarının mermer, pişmiş toprak, seramik, bronz ve benzeri örnekleri bulunmaktadır. Masklar gerçeğe yakın yapılabildiği gibi abartılı olarak yapılanları da vardır. Maskların büyük açık ağzı olarak yapılması oyuncunun sesini büyütebileceği megafon biçiminde yapılmıştır. Pişmiş topraktan yapılmış küçük boyutlu masklar ise sembolik olarak kullanılmış, Hellenistik ve Roma dönemi mezarlarına ölü hediye olarak bırakılmışlardır. Bir dönem tiyatrolara giriş bileti olarak kullanıldıkları sanılmaktadır.”

Milliyet, 28.01.2015

2 BİN YILLIK SAĞLIK MERKEZİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI

 

 

Tekirdağ’da bulunan ve Trakların Anadolu’ya gelişinden itibaren uzun süre Trak yerleşimi olan 5 bin yıllık Heraion Teikhos Kenti’nde yapılan kazı çalışmaları ile 2 bin yıllık sağlık merkezi gün yüzüne çıkarıldı.

 



Tekirdağ’da Karaevli Mahallesi’nde ekibi ile birlikte kazı yapan Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neşe Atik, 2 bin yıllık sağlık merkezini ortaya çıkardı. Yapılan kazılarda, Antik Heraion Teikhos ören yerinde ilaç fırını, günümüz tıp aletlerini andıran aletler ve geçmişte ilaç olarak kullanılan dikenli deniz salyangozu (Murex Brandaris) kalıntıları ve ilaç fırını bulundu. İlaç fırınının bulunduğu tabakada bulunan Trak Kralı Rhoimetalkes ait sikkeler ise sağlık merkezinin 2 bin yıllık olduğunu kanıtlıyor.


Ören yerinde kazı çalışmalarının 2000 yılında başladığını belirten Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neşe Atik, yapılan kazılarda 5 bin yıllık geçmişi olan kentte Trak Kralı Rhoimetalkes dönemine ait sağlık merkezinin bulunduğunu söyledi.






Yapılan kazılarda bulunan aletlerin günümüz tıp aletlerini andırdığını söyleyen Prof.Dr. Neşe Atik, kazıların Trak tarihine ve sağlık tarihine gün ışığı tuttuğunu belirterek, "Tekirdağ Karaevli altı antik Heraion Teikhos kentinde kazılar 2000 yılında başladı. Kazılar milattan önce 3 bin yani günümüzden 5 bin yıl öncesinde buradaki yerleşimin varlığını bize gösterdi. Bu şehrin en ilginç tarafı Trak şehri olmasıdır. Trakların Anadolu’ya göçleri milattan önce 2 bine dayanıyor. 2 binde Romanya’nın güneyinden Bulgaristan üzerinden hem Yunanistan’ın kuzeyine hem bizim Trakya bölgesine hatta İç batı Anadolu bölgesine kadar Traklar yayılıyor. Bizde de bu dönemlere ait veriler var. Kentimizde milattan önce birinci yüzyıl milattan sonra birinci yüzyıl aralığında yani 2 bin yıl öncesinde bir büyük sağlık merkezi yapılmış. Bu sağlık merkezinde hem bir tapınağın olduğunu anlıyoruz. Çünkü kült figüritleri bulduk. Sağlık tanrısına adanmış, ithaf edilmiş problemli hastalıklı organların pişmiş topraktan modelleri var. Yani bir kişi kolu ağrıyorsa kol, başı ağrıyorsa baş figürü yaparak pişmiş topraktan yaparak tapınağa sağlık tanrısı Asklepios iyi etsin diye sunmuş. Sadece ibadet ve dini inanış değil onun yanı sıra rahiplerin ilaç ürettiklerini ve günümüzdeki tıbbi aletlere benzeyen tedavi yaptıklarını anlıyoruz. Çünkü biz kazı alanımızda tıp aletleri bulduk. Bunların çoğu tunçtan yapılmış. Günümüz cımbızına benzeyen cımbızlar, kulak kaşıkları, forseps aletleri bulduk. Kemikten, demirden ve kurşundan tıp aletleri bulduk. Bunların yanı sıra şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış ama antik yazarların bize daima tarif ettiği ilaç fırınını bulduk. Biz antik kentimizde birden fazla ilaç fırını bulduk ancak bir tanesi büyük bir şans eseri içerisinde ilaçları ile çökmeden günümüze gelmiş" dedi.






"TRAKLAR 2 BİN YIL ÖNCE TEDAVİDE DİKENLİ DENİZ SALYANGOZU KULLANIYORLARDI"
Bulunan ilaç fırınının içerisinde geçmişte tedavide kullanılan latince ismi Murex Brandaris olan dikenli deniz salyangozunun eritildiğini tespit ettiklerini söyleyen Prof. Dr Atik, "Bulduğumuz bu fırını çok zor bir şekilde müzemize taşıdık. Bu fırının içerisinde Latince ismi Murex Brandaris olan dikenli deniz salyangozunun eritildiğini tespit ettik. Toz haline getirilen Murex Brandaris’in bal ve domuz yağı ile karıştırılarak yanık merhemi, toz halinde diş temizliğinde, kızartılan eti kellik tedavisinde, sirkeye basılan eti şişmiş karaciğer ve diğer şişliklerin alınmasında kullanılıyor. Antik yazarlar bize nasıl tedavi yapıldığını yazmış olduğu için biliyoruz. Biz böyle bir fırını içerisinde ilacı ile birlikte bulduk ve müzede teşhire sunduk. Bulduğumuz ilaç fırının bulunduğu yapı ve tabakada Trak Kralı Rhoimetalkes’e ait sikke yani para bulduk. Buradan anladığımız kadarı ile çünkü kral Rhoimetalkes milattan önce birinci yüzyılda yaşamış olduğu için yani günümüzden 2 bin sene öncesine ait kült ve tedavi merkezi bulduğumuzu anladık. Bu veriler bize Trak krallığı döneminde günümüzden 2 bin yıl öncesinde antik kentimizde bir tıp tedavi merkezi olduğunu tıp aletleri ve ilacıyla ispatlıyor" ifadelerini kullandı.


Traklara ait 2 bin yıllık sağlık merkezi kalıntıları Kültür ve Turizm Bakanlığı Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nde sergileniyor.

Milliyet, 28.01.2015

TARİHİ MEYDAN DAHA DA GENİŞLİYOR

 

İstanbul'un tarihi ve turistik merkezlerinden Beyazıt Meydanı yenileniyor. Yaya kullanımının artırılması amacıyla başlatılan çalışmalar kapsamında meydanın etrafındaki dükkan ve işgalciler kaldırılacak. Vezneciler yönünden gelen araçların geçişini sağlayan alt geçidin yenileme işlemleri de tamamlandı. Meydan düzenlemesinin ilk etabında, Darülfünun Alt Geçidi yenilendi. Yüksekliği 2,90 metreden 4,70 metreye çıkartılan alt geçidin ismi de Vezneciler Alt Geçidi oldu. Proje tamamlandığında araç parkı azaltılarak, yaya kullanım alanları artırılmış olacak. Yaya ve araç trafiğinin çok yoğun olduğu bölgenin gezi, dinlenme amacıyla da kullanımını sağlayarak düzenlenmesi amaçlıyor.

Sabah, 28.01.2015

ORTAK MİRAS YOK OLUYOR

 

 

Suriye Savaşı 190 bin insan canı ve ortak coğrafyamızın antik mirasının önemli kısmını yok etti. İnsanın, gezegenimizdeki ilk konutunu barındıran Rakka kentinin akibeti bilinmiyor. Yok olan tarihin bilançosu ve Türkiye kamuoyunun geride kalanlar için yapabileceklerini elektrik kesintisi ve savaş şartları altında çalışmalarını durdurmayan Şam Devleti Müze Genel Müdürlüğü çalışanlarıyla konuştuk.


Bugün, havan topu ve roketler UNESCO Dünya Mirası listesindeki Suriye anıtlarının tamamına hasar vermiş durumda. İnsanın, gezegenimizdeki ilk konutunu barındıran Rakka’nın akibeti bilinmiyor. Şam Devleti Müze Genel Müdürlüğü, eser kaçakçılığı ve yağmadan en fazla zararı, Rakka’daki eserlerin gördüğünü belirtiyor. Rakka Müzesi’ndeki Bronz çağından kalma buluntular, MÖ 3500 yıllarına dayanan taç sütunlar, mozaikler ve el yapımı tabaklar, arkeolojik başyapıtlar olarak değerlendiriliyor. Müzeden çalınan eserlere paha biçilemezken, sayıları yüzlerle ifade ediliyor.


KOMŞULAR İLGİLENMİYOR
Yağma ve hırsızlığın önemli kayıp yaşattığı diğer bir yer yine Rakka’daki Hergla arkeoloji alanının deposu. Savaşın başından bugüne, bombardıman ve yağma sebebiyle zarar gören müze objeleri, kapalı mekanlardaki arkeolojik mirasın yüzde birini oluşturuyor. Müze çalışanları yerel halkın da yardımıyla eserlerin yüzde 99’unun güvenli yerlere taşındığını belirtiyorlar. Ancak açıktaki arkeolojik alan ve tarihi eserlerde ise durumun çok kötü olduğu, zararın kestirilemediği ifade ediliyor. Bazı bölgelerde arkeologların artık hizmet veremez oluşu ve çarpışan silahlı grupların sistematik kazı çalışmaları, zararı son dönemde ikiye katlarken, komşu ülkelerin kendi sınırlarındaki kaçakçılığa ciddiyetle eğilmemesi, gittikçe şiddetlenen talanın başlıca sebepleri olarak ortaya konuyor.

SİT ALANLARI BOŞALTILDI
Yağma, hem çarpışma halindeki çeteler, hem de antika uzmanı profesyonellerce, sürekli ve düzenli olarak yapılıyor. Halep, Rakka, Idlip, Yarmuk Vadisi’nin de aralarında bulunduğu 10 kadar arkeolojik alanı, çetelerce kiralanan profesyonel hırsızlar kazarak boşaltmış. Apamia, Ebla, Dura Europos, Mari, Tell Ajjaj’da yasadışı kazı kanıtlarına rastlanırken, A Deir ez-Zor bölgesindeki tüm sit alanları tümüyle talan edilmiş durumda. Kuzeyde ve doğuda yer alan kaçakçılık olaylarında Türkiye’nin çok önemli bir rota olduğunu belirten yetkililer, ellerindeki raporların ve Türkiye pazarına sunulan kaçak tarihi eserlerin bu iddiayı kanıtladığı düşüncesinde. Unesco ve uluslararası medya aracılığıyla, Temmuz ayından bu yana komşu ülke sınırlarındaki güvenliğin artırılması yolunda çağrıda bulunan yetkililer, Türk arkeologlarla temasa geçip ülkemizde yakalanan eserlerin sayısı ve içeriğinin kamuoyuna açıkça duyurulması yönünde yetkililere baskı yapılmasını istiyor.

HALK SAHİP ÇIKIYOR
İpek yolunun sonundaki Halep Kalesi, Zekeriya Camii, Kapalı Çarşının geleceği tehdit altında. Müze Genel Müdürlüğü ortak coğrafyamızdaki kültürel mirasın korunmasında eşit sorumluluğa sahip olduğumuzu, tarihi eserlerin yerine yenilerinin koyulamayacağını bu yüzden kaybın telafisinin imkansızlığını hatırlatıyor. Özellikle Eski Halep’teki ve Deir er Zor daki antik kalıntıların hem bombalar hem hırsızlarca neredeyse tamamen yok edildiğini, yerel halkın çaresizce sahip çıkmaya çalıştığını söyleyen müze görevlilerinin bir de insani çağrısı var. Yönetilişimizdeki politik farklılıklar insanlığın ortak miras tarihimiz yok olurken suskunluğa  dönüşmesin.

Birgün, Haber: Sılay Sıldır, 27.01.2015

AMASYA'DA TÜRKLERİN 1071'DEN ÖNCE ANADOLU'YA GELDİĞİNE İŞARET EDEN BULGULAR ORTAYA ÇIKTI

 

 

Amasya’da İstanbul Üniversitesi tarafından 5 yıldır sürdürülen Oluz Höyük kazılarında, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihi olarak kabul edilen 1071 Malazgirt Savaşı’ndan önce, İslami usullere göre gömülmüş öncü göçebe Türklerin 10. veya 11. yüzyıla ait sağlam durumdaki iskeletleri ortaya çıkarıldı.






Höyükte şu ana dek, İslami geleneklerle gömülmüş cenazelerin bulunduğu 115 mezarın olduğunu belirten kazı başkanı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, "100 bireyi aşan mezarlık boyutu ve mezar yapımında kullanılmış yerleşme dışı malzemeler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş göçebe Türk aşiretinin 1071 Malazgirt Savaşı’ndan önce en az 100-150 yıldır Amasya bölgesinde olduğunu göstermektedir” dedi.
Kazı çalışmaları sırasında arazi gözlemine dayalı ilk önerilerinin, mezarlıkta açığa çıkarılan bireylerin 10. ve 11. yüzyıllarda yaşamış göçebe insanlar olduğu yönünde geliştiğini belirten Doç.Dr. Şevket Dönmez, “Bu bireyler İslam dini gelenekleriyle gömülmüşlerdi. Ancak, 6 yaşındaki bir kız çocuğunun mezarından çıkan tunç küpeler ile fibulanın yanı sıra, mezarların Geç Roma Dönemi kiremitleri, taşlar ve ahşaplarla oluşturulmuş olmaları, hem İslamiyet dışı ölü gömme geleneklerine hem de mezarlık sahiplerinin malzeme zafiyeti yaşamış olduklarına işaret ediyordu. Bu değerlendirmeler ışığında mezarlığın, 10-11. yüzyıllarda Amasya ve yakın çevresinde yaşamaya başlayan, göçebe yaşam tarzına sahip öncü bir Oğuz (Türkmen) aşireti ile ilgili olabileceği sonucuna varılmıştı. Arkeolojide doğru ve kesin tarihlendirme çok önemli bir husustur.

Oluz Höyük Ortaçağ Mezarlığı’nın kesin tarihini öğrenebilmek amacıyla, kazının antropoloji uzmanı Prof.Dr. Yılmaz Selim Erdal tarafından iki iskelet üzerinde yaş tayini amacıyla Tokyo Üniversitesi’nde yaptırılan C14 analizleri, söz konusu bireylerin 1020-1077 tarihleri arasında ölmüş olduklarına işaret etmiştir. Amasya ve yakın civarını yurt tutmuş Oluz Höyük mezarlığı bireylerinin, kazının daha 8. yılında 100’ü aşmış bulunması, mezar sayısının yakın gelecekte daha da artacağına ve aşiretin oldukça kalabalık olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca Oluz Höyük dışından taşınmış ve mezarlarda kullanılmış Geç Roma Dönemi kiremitleri, mezarlık sahiplerinin yakın çevreyi gayet iyi bildiğini göstermektedir. Bu veriler ışığında 100 bireyi aşan mezarlık boyutu ve mezar yapımında kullanılmış yerleşme dışı malzemeler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş göçebe Türk aşiretinin, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan önce en az 100-150 yıldır Amasya bölgesinde olduğunu göstermektedir. Bu durumda Kuzey-Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyıldan itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı anlaşılmaktadır” diye konuştu.






Mezarlığın civardaki tarihi köylerin gömü alanı olmaması, dağların arasında nirengi noktası yaratan konumu, su kaynağının yakında bulunuşunun, yerleşik olmayan ve bölgedeki varlıkları bilinen Ulu Yörükler adlı Türkmen boyuna işaret ettiğini vurgulayan Şevket Dönmez, “Anadolu’ya gelen öncü Türkler genellikle Müslümandı. Buna karşın göçebelerin İslam dininden yerleşikler kadar derin etkilenmemiş oldukları gözlemlenmektedir. Oluz Höyük mezarlığı bulguları İslamiyet öncesi Türk din ve kültüründen izler taşımaktadır. Küpeleri ve fibulası ile defnedilen kız çocuğu bu duruma çarpıcı bir örnektir. Tüm verilerin titiz bir şekilde değerlendirilmesi sonucu, Oluz Höyük mezarlığının kısa bir süre önce İslamiyeti kabul etmiş, buna karşılık İslamiyet öncesi dün ve kültürden izler taşıyan, üstüne üstlük yaşamaya başladığı coğrafyanın ölü gömme geleneklerinden de etkilenmiş olan öncü göçebe Türklere ait olduğu ihtimali çok kuvvetlendi" şeklinde konuştu.


Oluz Höyük mezarlığındaki bireyler arasında 6 yaşında bir kız çocuğuna ait kafatasının oldukça sağlam durumda olduğuna değinen Dönmez, hastalık sonucu öldüğü saptanan kızın kafatasının üzerinin plasterin ve silikon benzeri özel maddeler kullanılarak gerçekleştirilen yeniden yüzlendirme çalışmaları sonucu, uzmanlar tarafından kemik yapısına uygun görünümünün ortaya çıkarılıp, teslim edildiği Amasya Müzesi’nde sergilenmeye başladığını sözlerine ekledi.

Milliyet, 27.01.2015

ARKEOLOGLARIN KADRO SAVAŞI

 

Yenikapı’daki metro inşaatında çalışan arkeologlar kadroları hafriyat şirketi üzerinde gösterildiği için açtıkları davayı kazandı. Yargıtay da onaylarsa Kültür ve Turizm Bakanlığı yaklaşık 34 arkeoloğu işe almak zorunda kalacak.

 

Yenikapı metro inşaatında yıllardır çalıştırılan arkeologlar iş mahkemesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açtıkları davayı kazandı. Bakanlık adına kazılarda görev yapan arkeologların kadroları hafriyat şirketi üzerinden gösterilmiş. İstanbul 17. İş Mahkemesi, arkeologların Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışanı olduğunu tespit etti. Yargıtay da onaylarsa yaklaşık 34 arkeoloğun bakanlık tarafından işe alınması gerekecek.


Marmaray Yenikapı istasyon inşaatında bilimsel arkeolojik kazılarda binlerce müzelik değerinde eser ortaya çıkarılmış, İstanbul’un geçmişi de 8 bin 500 yıl önceye kadar gitmişti. İlk İstanbullular hakkında geniş bilgiler elde edilmiş, 40’a yakın batık tespit edilmişti. Arkeoloji tarihi açısından bu önemli buluş ve bilgilerin altında hep arkeologların imzası vardı. Gece gündüz, yağmur çamur demeden yıllardır kazılara devam ettiler. Hala daha bilimsel verileri toplamak için laboratuvar çalışmalarını sürdürüyorlar.

İŞE MÜZE ALDI

Arkeologlar bu işe Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından alındılar. İşyerleri ve yapacakları işler Müze Müdürlüğü tarafından belirlendi. İş talimatlarını günlük olarak müze müdürlüğünün atadığı Kültür ve Turizm Bakanlığı memuru olan Müze Uzmanı tarafından verildi. Yine günlük ve yıllık izinler ile diğer mazeret izinleri müze tarafından kullandırıldı.

2863 SAYILI YASAYA TERS
2863 sayılı yasaya göre arkeolojik kazıları ve bulunan tarihi eserleri ancak müze uzmanları taşır. Hafriyat şirketinde kadrolu arkeologlar Yenikapı’da bu yasaya göre kültür varlıklarını taşıdılar, korudular, toprak altından çıkardılar. İş akitleri yine müze tarafından feshedildi. Ancak maaşları ve SGK primleri Özşahinler Hafriyat ve Nakliyat şirketi tarafından ödendi. Yani kadroları inşaatın hafriyatını yapan bu şirkette görünüyor. Şirketin yerini bile bilmeyen, hiçbir yöneticisini tanımayan arkeologlar bu duruma isyan ederek iş mahkemesinde dava açarak bakanlık personeli olduklarının tescilini talep ettiler.

BAKANLIK ELİYLE OLUR
İstanbul 17. İş Mahkemesi, işin başlangıcından beri çalışan arkeologların Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışanı olduklarına hükmetti. Gerekçeli kararını da şöyle açıkladı: “Davacının yaptığı iş arkeolojik işler olup kazı ve benzeri yöntemlerle ortaya çıkarılan tarihi yapıtları kültürel, sanatsal ve tarihsel yönden inceleyerek tarihi devirlerde insanlığın geçirdiği aşamaları, yaşam biçimlerini, o yörede yaşamış insanların tarihsel süreçlerde geçirdikleri gelişme ve evreleri ortaya çıkararak kamu adına ve milletlerin ve insanlığın tarih biçimine hizmet eder şekilde faaliyet sürdürürler ve tarihi kültürel varlıkları ortaya çıkarırlar. Arkeologların yaptığı davaya konu iş ise toplumun tamamını ilgilendiren ve sadece bakanlık eliyle yapılması ve denetlenmesi gereken bir iş olup alt işverenlere devredilemez. Aksi halde görevli arkeologların iş güvencesi kaygısı ve bazı nedenlerle alt işveren çalışanı olarak görevini gereği gibi yapması zorlaşacaktır.”

ŞİMDİ NE OLACAK
Yargıtay kararı onaylarsa bakanlık, Yenikapı kazılarında çalışan arkeolog, restoratör ve sanat tarihi uzmanlarını işe almak zorunda kalacak. Bundan böyle de kurtarma kazılarında bakanlık adına çalışan personel başka bir şirketin personeli olarak çalıştırılamayacak. Bakanlık ihtiyaç duyduğunda ya sözleşmeli personel olarak arkeologlarla çalışacak ya da kazılar için ayrı bir arkeolog kadrosu bulunduracak. Bu da arkeologlar için yeni istihdam demek.

Hürriyet, Haber: Ömer Erbil, 27.01.2015

SAGALASSOS'A ZİYARETÇİ AKINI

 

 

Ağlasun'a 7 kilometre uzaklıktaki Antik Yunan'da Pisidya'nın başkenti olan Sagalassos antik kenti, 2014 yılında yerli ve yabancı turistlerin akınına uğradı. Antik kenti geçen yıl 24 bin 526 yerli ve yabancı turist ziyaret etti. Ziyaretçi sayısı bir önceki yıla göre 290 kişilik düşüş yaşansa da elde edilen gelir aynı döneme göre yüzde 90'ın üzerinde artış gösterdi. 2013'te ziyaretlerden 76 bin 910 lira gelir sağlanırken, 2014 yılında bu rakam 146 bin 820 liraya yükseldi.

 

Ziyaretçi sayıları yerli ve yabancı olarak değerlendirildiğinde ise 2013 yılında 14 bin 773 olan yerli ziyaretçi sayısı, 2014'te 15 bin 36'ya yükseldi. 2013'te 10 bin 43 yabancı antik kenti ziyaret ederken, bu sayı 2014'te 9 bin 490'a düştü.

Gerçek Gündem Haber: Sadun Kılıç, 27.01.2015

5 BİN YILLIK CUMATEPE HÖYÜĞÜ YOK OLUYOR

 





Bursa’nın İnegöl İlçesi’nin kent merkezinde bulunan ve içinde 5 bin yıllık yerleşme bulunan Cumatepe Höyüğü, yoğun yapılaşma nedeniyle yok oluyor.


 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış ‘Tescilli Arkeolojik Sit Alanları’ listesinde de yer alan Cumatepe Höyüğü, yoğun yapılaşma tahribatı nedeniyle gün geçtikçe eriyor. İnegöl İlçe merkezindeki belediye binasının arka tarafında yer alan Cumatepe Höyüğü, tüm çevresinin yapılarla kaplanması sonucu gözden kayboluyor. Üzerine evler de inşa edilen höyüğün hemen yanından ise yol geçiyor. Günümüzde binaların arasında ufak bir bölümü kalan yerleşmenin yaklaşık üçte biri yok oldu. Geçmişi İlk Tunç Çağı dönemine uzanan yerleşmenin üst kısmında küçük çaplı bilimsel kazı yapılmış, fakat kazı alanı ilgisizlikten dolayı çöplük haline dönüşmüş.

 




arkeolojihaber.net, 26.01.2015, Fotoğraf: Murat Başlar - Ömer Kır

SEPTİMUS SEVERUS KÖPRÜSÜ ONARIM BEKLİYOR

 

 

Araban İlçesi'ndeki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan tarihi Septimius Severus köprüsü yıllardır restorasyon yapılarak kurtarılmayı bekliyor.


İlçeye bağlı Gümüşpınar Mahallesi Muhtarı İbrahim Özkan yaptığı açıklamada, Sıtmapınar Çayı üzerinde bulunan tarihi Septimius Severus Köprüsü’nün asırlardır dış tahribatlara direnerek bugüne kadar geldiğini belirtti. Özkan, tarihi köprünün kurtarılması için yıllardır restorasyon çalışması yapılacak diye beklediğini ifade ederek, biran önce restorasyon çalışması başlatılmazsa bölgenin her an önemli bir tarihi eserini kaybedeceğini söyledi.


Köprünün 6 ayağının olduğunu ancak 1 tanesi hariç diğerlerinin zamanla yıkıldığını anlatan Özkan, "Bölgemizin önemli tarihi eserlerinden olan Septimius Severus Köprüsü’nün kurtarılması için bölge halkı olarak Ak Parti Gaziantep Milletvekili Mehmet Erdoğan’dan yardım bekliyoruz. Sayın vekilimiz Erdoğan’ın tarihi köprü için yardımları olmazsa yakın bir gelecekte bölgenin en önemli tarihi eserlerinden birisi olan tarihi Septimius Severus Köprüsü yok olabilir. Bir an önce tarihi köprüde restorasyon çalışması başlatılarak köprünün tarih turizmine kazandırılmasını istiyoruz" dedi.


Özkan, ayrıca, dönemin Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Mehmet Aykanat’ın Araban İlçesi'ndeki Roma döneminden kalma Septimius Severus Köprüsü’nün restorasyon projesinde, ihale aşamasına gelindiğini ve turizme kazandırılması amaçlanan köprünün çevre düzenleme ve restorasyonuna yönelik çalışmalar yürüttüklerini ifade ettiğini hatırlattı.


Özkan, dönemin Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Mehmet Aykanat’ın, bu çerçevede, 2011 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü Sanat Yapıları Daire Başkanlığı Tarihi Köprüler Şube Müdürlüğü ile yazışmalar yaptıklarını ve yapılan yazışmalar sonucunda köprünün 2012 yılı çalışma programına alındığını ve köprünün restorasyon projesi ihalesinin Karayolları 5. Bölge Müdürlüğü’nce yapıldığını ve en kısa zamanda köprüde restorasyon çalışmaları başlatılacağını açıkladığını da anımsattı.
Milliyet, 26.01.2015

AGORA'DA KAZI ALANI GENİŞLEDİ

 

 

Dünyada kent merkezinde yer alan en büyük agora olarak bilinen İzmir (Smyrna) Agorası, kazı alanını biraz daha büyüttü.

 

Sadece Agora kamulaştırmaları için 37.5 milyon liranın üzerinde bir bedel ödeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi, kazılar için ayrıca destek veriyor. Kadifekale'deki antik Roma tiyatrosunun da ortaya çıkarılmasıyla, bölgenin turizmde yeni bir yıldız olması bekleniyor.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi, tarihi İzmir Agorası'nın gün yüzüne çıkarılması için desteklerine devam ediyor. Her metrekaresinden tarih fışkıran ve dünyanın kent merkezindeki en büyük agorası olarak bilinen “İzmir Agorası"nın kazı alanını yaptığı kamulaştırma çalışmaları ile genişleten Büyükşehir Belediyesi, Çankaya Katlı Otopark tarafındaki bölümde bazı binaları kamulaştırılarak kazı alanını biraz daha genişletti. Yine aynı kapsamda 920 sokak da trafiğe kapatılarak kazı alanına dahil edildi. Bölgede trafiğin rahat akması için 816 sokak gidiş- geliş iki şeride çıkarıldı.

 

ÖZEL TASARIM KORUMA DUVARI

Büyükşehir Belediyesi kazı çalışmalarına destek verdiği Smyrna Agorası'nın etrafını da özel tasarımlı duvarla çevreledi. Yapım çalışmaları tamamlanmak üzere olan “Smyrna Agorası ören yeri güvenlik duvarı", yüksek kullanım yoğunluğuna sahip, İkiçeşmelik Caddesi ile bütünleşen tarihi Agora'nın güvenliğini sağlayacak şekilde yapılandırıldı. Agora'nın arkeolojik zenginliğini gözler önüne serecek şekilde tasarlanan koruma duvarı, hem kentlilerin hem de ziyaretçilerin dinlenmelerine imkan veren oturma alanlarına da sahip. Yaklaşık 3 metre yüksekliğindeki duvar 810 metre uzunluğunda.

 

Ayrıca engelli ulaşımına olanak sağlayan giriş, güvenlik, bilet gişesi ve emanet odası bölümleri ile ziyaretçileri olumsuz hava koşullarından korumayı amaçlayan, yüksek teknolojili, çelik taşıyıcılı bir üst örtü için çalışmalar sürüyor.

 

37 MİLYON 567 BİN LİRALIK KAMULAŞTIRMA

İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilk kamulaştırmalarına 1997 yılında başlanan, ilk yıkımı ise 2005 yılında gerçekleştirilen tarihi alanda, “Agora ve Çevresi Koruma, Geliştirme ve Yaşatma Projesi" çerçevesinde bugüne kadar 37 milyon 567 bin liralık kamulaştırma bedeli ödedi. Büyükşehir Belediyesi, kazı çalışmaları için ayrıca her yıl yaklaşık 1 milyon liralık destek veriyor.

 

Büyükşehir Belediyesi, Agora'da yıllardır atıl duran, kullanılmayacak durumda ve yıkılmaya yüz tutmuş tarihi yapılardan birini, İzmir Kalkınma Ajansı'nın destek programından yararlanarak “Agora Kazı Evi" olarak restore etti. Ayrıca İkiçeşmelik Caddesi üzerinde bulunan diğer iki ayrı tescilli bina da “Agora Müze Evi" olarak kullanılmak üzere yine Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ediliyor. Bina, çalışmaların tamamlanmasının ardından, Agora ören yerinden çıkarılan eserlerin de sergilenebileceği bir cazibe alanı olarak kente kazandırılacak. Nihai hedef ise, Kadifekale'deki antik Roma tiyatrosunun da ortaya çıkarılmasıyla, bölgenin turizmde yeni bir “yıldız" haline getirilmesi.

 

Tarihi alandaki arkeolojik kazılar, Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy başkanlığındaki ekip tarafından sürdürülüyor.

Gerçek Gündem, 26.01.2015

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ'NDE CAMİYE İPTAL

 

 

Mimarlar Odası Ankara Şubesi, 1. Derece sit alanı olan Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisinde kalan Gazi Üniversitesi Hastanesi'nin önünde yapılması planlanan cami inşaatını yargıya taşıdı. Ankara 6. İdare Mahkemesi, cami projesinin planlarını ‘planlama ilkelerine ve imar mevzuatına uygun olmadığı’ gerekçesiyle iptal etti.

 

Gazi Üniversitesi de plana karşı çıkıp davaya müdahil olarak, caminin hastanenin acil servisinin önüne yapılacağı için hastaneye giriş çıkışları aksatacağı ve sağlık hizmetini engelleyeceği gerekçesiyle itiraz etmişti.

 

MAHKEMEDEN İLKE VURGUSU

Mahkeme planları iptal ederken kararında, plan değişikliğinin, “planın dayanağı durumundaki üst ölçekli 1/10.000 ölçekli AOÇ Alanları Nazım İmar Planı ve 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planında öngörülen bir park alanının kaldırılmış olmasına karşın bu alana eşdeğer bir alan oluşturulmaması nedeniyle planlama ilkelerine ve imar mevzuatına uygun olmadığı, yeni trafik talepleri doğuracağına' vurgu yaptı.

 

HASTANE HİZMETLERİNİ AKSATACAKTI

Projeye ilişkin konuşan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, ‘’Atatürk Orman Çiftliği alanında, Büyükşehir Belediyesi’ne karşı kazanılmış bir davamız daha oldu. Büyükşehir Belediyesi’nin plan değişikliği ile yine bir AOÇ alanını yapılaşmaya açmak istedi, karşılığında dava açtık ve kazandık. Yine plan değişikliği yapması muhtemel. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin rant planlarını hayata geçirmek için yaptığı plan değişiklikleri, Ankara’da oldukça meşhur. Büyükşehir Belediyesi’nin her zaman olduğu gibi camii için de yer seçimi yanlıştı. Yer seçimi halkın camiye erişebileceği bir alanda değildi’’ dedi.

 

Gazi Üniversitesi’nin de davaya müdahil olduğunu belirten Candan şunları dile getirdi: “Camii tek başına camii olarak değil, konferans salonu, ticari alan ve altında otopark yapılması planlanmıştı. Bölgeye trafik yükü getirecek olan Camii, Gazi Üniversitesi Tıp fakültesi acilinin önüne yapılacağı için hastaneye giriş çıkışları aksatacaktı. Ve sağlık hizmetini engelleyeceği gerekçesiyle Gazi Üniversitesi de itiraz etmişti. Aynı sebeplerle açtığımız davaya Üniversite de müdahil olmuştu. Ben bildiğimi okurum mantığında ki Büyükşehir Belediyesi makamında bulunan Melih Gökçek, bu tutumundan vazgeçmeli ve işi uzmanlarına danışmalıdır. Camii yapılabilecek birçok uygun alan bulunabilir Ankara’da. Atatürk Orman Çiftliği’ne ait arazilerde yapılaşma planlarından vazgeçmelidir. ”

Cumhuriyet, 26.01.2015

MÜZELER ZARURETTEN ESER SATIYOR

 

 

Ekonomik kriz yaşayan müzeler, kaynak elde etmek için koleksiyonlarındaki eserleri satmaya başladı. Geçtiğimiz yıl 4 bin yıllık Mısır heykelini elden çıkaran İngiltere’deki Northampton Müzesi’nden sonra şimdi de Amerika’daki ünlü sanat müzesi MOMA, kurumun  masraflarını karşılamak için Fransız ressam Monet’nin kavaklar serisinden önemli bir tablosunu satışa çıkardı.

Dünya müzeleri son yıllarda büyük ekonomik krizlerle karşı karşıya. Hükümetlerin kültür ve sanatta yaptığı kesintilerin yanı sıra artan sigorta ve güvenlik masrafları pek çok müzeyi zora sokarken, yöneticileri farklı arayışlara itiyor. Müzeler, masraflarını karşılamak ve yeni yatırımlar yapmak için koleksiyonlarındaki eserleri müzayedelerde satışa çıkarıyor. Kurumlar eserleri satılığa çıkarmaktan memnun olmasa da değişen şartlar böyle bir yöntemi gerekli kılıyor. New York’taki ünlü modern sanat müzesi MOMA da koleksiyonundaki Fransız ressam Claude Monet’nin “Les Peupliers à Giverny” adlı tablosunun, Sotheby’nin 23 Şubat’ta gerçekleştireceği açık artırmada yer alacağını duyurdu.

 

Müzayede kataloğunda MOMA’nın bu eseri müzenin ihtiyaçları ve yapacağı yatırımlar dolayısıyla satışa çıkardığı şeklinde bir not yer alırken, Monet’nin 13,6 ile 18 milyon dolar arasında fiyat biçilen eserine, daha müzayedeye çıkmadan ilgi büyük. Londra’da düzenlenecek müzayedeye Çin ve Rusya gibi ülkelerden büyük koleksiyonerlerin dikkat kesildiği ve hatta eserin şimdiden satıldığı konuşulmakta. Monet’nin 1887 tarihli bu tablosu, daha önce hiç müzayedeye çıkmamış. Monet’nin Paris’e seksen kilometre uzaklıkta, Giverny’deki kır evinin kenarındaki kavakları resmettiği bu ünlü eser, sanatçının “Kavaklar” serisinden önemli bir çalışma. 1951’de New Yorklu koleksiyonerler William ve Evelyn Jaffe tarafından MOMA’ya bağışlanan ve kurumun koleksiyonunda uzun yıllar sergilenen bu eserin satılacağı haberinin duyulması, sanat dünyasında pek çok eleştiriye de neden oldu. Zira, sanat eleştirmenleri, açık artırmaya girdikten sonra bu tablonun özel bir koleksiyonda yer alıp sanatseverlerin erişiminden uzak kalmasından endişe duyuyor. Öte yandan, müzenin herkesi memnun etmede yaşayacağı zorluğa dikkat çekilerek, dünyanın önemli sanat kurumlarından MOMA’nın yeni yatırımlar yapabilmesi için bu kararın gerekli olduğunu düşünenler de var.

 


4000 yıllık Sekhemka heykeli

 

MISIR HEYKELİ SATAN MÜZE

Son yıllarda Monet koleksiyoncular arasında hatırı sayılır bir yükselişe geçmiş durumda. Özellikle Ortadoğu, Asya ve Rusya’dan koleksiyonerlerin yoğun ilgi gösterdiği usta ressamın MOMA’daki bu önemli tablosu bir süre sonra özel bir koleksiyona dahil olacak. Sanat dünyası şimdi, müze yönetimlerinin, kurumlara bağışlanan eserleri daha sonra satmaya hakkı olup olmadığı sorusunu tartışıyor. Bu konuda görüş birliğinden söz etmek mümkün değil. Müze yönetiminin kararına bağlı olan bu eylem değişen şartlar göz önünde bulundurulduğunda akla gelen ilk eylem planlarından biri oluyor.

 

Koleksiyonundaki eserleri satan müzeler sınıfında MOMA yalnız değil. İngiltere’deki Northampton Müzesi, geçtiğimiz temmuz ayında 1880’de müzeye bağışlanan kireç taşından yapılmış 4000 yıllık Sekhemka heykelini açık artırmada 23 milyon dolara satmıştı. Bölgedeki müze ve sanat galerisinin masraflarını karşılamak üzere böyle bir çözüm üreten müzenin tavrına karşılık sanat çevreleri tarihi miras niteliğindeki heykelin satışa çıkarılmasını “pervasızlık” olarak nitelendirmişti. Mısır’ın Britanya Elçisi Ahsraf Elkholy, heykelin satışa çıkarılmasını “Mısır arkeolojisi ve kültür mirasının suistimal edilmesi” olarak değerlendirmişti.

 

Sanat eserleri gözden uzak kalacak

Müzelerin masraflarını karşılamak ve kurumlarında yenilikler yapmak için bu tür satışlara yöneldiğine dair haberlere sanatseverler önümüzdeki günlerde daha çok şahit olacak. Hükümetlerin sanat kurumlarına verdiği desteğin azalması, bu türden zorunlu satışların sayısını artıracak. Pek çok kurum faaliyetlerini devam ettirebilmek için mecburen  bu yola başvuracak gibi görünüyor. Müzelerle özdeşleşen ve sanatseverlerin ilgi gösterdiği sanat eserlerinin bir bir gözden uzak kalacak olması ise çok ciddi bir endişe. Bu tür satışların artması, elbette koleksiyonerleri müzelere bağış yapma konusunda bir kez daha düşünmeye, eğilimlerini gözden geçirmeye de itecektir. Her halükarda sonuçtan etkilenen yine sanatseverler olacak.

Hürriyet, Haber: Musa İğrek, 26.01.2015

ASURLULAR DA STRESE GİRMİŞ

 

 

İngiltere’de biliminsanları Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nun (PTSD) Milat’tan Önce 1300 yılında yaşamış askerlerde de görüldüğünü tespit ettiklerini açıkladı.

 

AnglIa Ruskin Üniversitesi’ndeki araştırmayı gerçekleştiren Prof. Jamie Hacker Hughes BBC’ye yaptığı açıklamada, “Asur kayıtlarında askerler öldürdükleri insanların hayaletlerini gördüklerini ve seslerini duyduklarını anlatıyor.  Bu günümüzde bir savaşta göğüs göğüse mücadele veren ve şiddeti yaşayan askerlerin deneyimleri ile birebir örtüşüyor” dedi. Prof. Hughes bu keşiften önce PTSD ile ilgili en eski kaydın Yunanlı tarihçi Heredot’un Milat’tan Önce 490 yılında gerçekleşen Marathon Savaşı’nı anlattığı bir kitapta bulunduğuna inandıklarını söyledi. Savaş, kaza, doğal afet, tecavüz ya da katliam gibi şiddet olaylarını bizzat yaşayan kişilerin uzun zaman geçtikten sonra bile olayı hayalinde tekrar yaşaması olarak bilinen PTSD, ilk kez ABD’nin Vietnam Savaşı sonrasında tıp literatürüne girmişti.

Hürriyet, Haber: Birce Bora, 26.01.2015

TENTEN DESENİNE 2.5 MİLYON EURO

 

Belçikalı çizer Herge tarafından 1929’da yaratılan ünlü çizgi roman dizisinin karakteri Tenten’in 1942’ye ait bir deseni açık artırmada satışa sunulacak.

 

Brüksel Güzel Sanatlar Fuarı’nda açık artımaya çıkacak olan “L’Etoile Mysterieuse” adlı desenin
2 buçuk milyon euro’ya alıcı bulması bekleniyor. Müzayede bu hafta boyunca sürecek. Herge’nin hayatını kaybettiği 1983’ten bu yana özel bir koleksiyonerde bulunan desenin müzayededen önce sanatçıya ait vakfa verildi.

Milliyet, 26.01.2015

YANGININ KÜLLERİ İKİ YILDIR KALKMADI

 

 

Galatasaray Üniversitesi’nin 142 yıllık tarihi binası yanalı iki yıl oldu. Yangının ardından, İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu vakfın sunduğu projeyi kabul etmediği için tadilata hala başlanamadı.

 

Galatasaray Üniversitesi’nin 22 Ocak 2013’te çıkan yangın sonrası kullanılamaz hale gelen 142 yıllık tarihi binasının restorasyonu iki yıldır bekliyor.  Bina, 1’inci Grup Kültür Varlığı statüsünde. Bu yüzden tadilat için Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun da onayı gerekiyor. Yangından sonra restorasyon için üniversitelerin mimarlık bölümlerinden hocaların da yer aldığı 8 kişilik bir danışma kurulu oluşturulmuştu.

 

SON AŞAMAYA GELİNDİ

Ancak üniversite yönetiminin restorasyon işlerini bir protokolle Galatasaray Eğitim Vakfı’na devretmesi üzerine bu gruptaki üyeler istifa etmişti. İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu vakfın sunduğu projeyi kabul etmediği için tadilata başlanamadı. Rektör Prof.Dr. Ethem Tolga bina hakkındaki bilgileri Genel Sekreter Ayşe Dilek Anadol’un verdiğini söyledi. Anadol da projede düzeltmeler yapılıp yeniden kurula sunulduğunu ve son aşamaya gelindiğini belirtti.

 

‘ÇATIYI BİLE ÖRTMEDİLER’

Restorasyon için uzmanlardan oluşan gruptan istifa edenlerden İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller, kurulun yangın sonrası binanın üzerinin geçici çatıyla örtülmesini istediğini ancak bunun uygulanmadığını belirterek şöyle dedi: “Açık çatı kış mevsimi boyunca binanın yağmur ve kar altında kalmasına neden oldu.


Galatasaray Üniversitesi Genel Sekreteri Ayşe Dilek Anadol, tadilata neden başlanamadığını şöyle anlattı: “Rölöve ve restitüsyon projeleri yapılıyor. Koruma kurulu en son bizden kalem işi süslemelerle ilgili istediği bir düzeltme vardı. Onları tamamladık. Bir de binanın statik durumunu gösteren statik raporu isteniyor. O da elde edildikten sonra yeniden kurula sunulacak. Son aşamaya geldik.”

Hürriyet, Haber: Esra Ülkar, 25.01.2015

AYASOFYA YİNE ZİRVEDE

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirin geçen yıla kıyasla 2014'te yüzde 39'luk artışla 435 milyon liraya çıktığını bildirdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik "Müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirlerin artmasının nedeni izlenen yenilikçi ve akılcı uygulamalar" dedi. 

 

Turistlerin tercihi değişmedi 

Değerlendirme raporuna 2013'te yerli ve yabancı turistlerin en fazla ilgi gösterdiği mekanlar 2014'te de ilk sıralarda yer aldı. İstanbul Ayasofya Müzesi ilk sırada gelirken onu Topkapı Sarayı Müzesi, Mevlana Müzesi, Pamukkale Hierapolis Ören Yeri takip etti. 

 

Çağdaş şehir kartı 

Bakan Çelik, Museum Pass İstanbul ile Museum Pass Cappadocia'nın, dünyada kullanılan şehir kartlarının Türkiye'deki ilk örnekleri olduğunun altını çizerek asıl hedefin bunların çağdaş şehir kartına dönüştürülmesi olduğunu bildirdi. 

Akşam, 25.01.2015

KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİNDE ORTAYA ÇIKAN DÜNYANIN EN BÜYÜK YERALTI ŞEHRİ

 

    


Nevşehir Belediyesi tarafından projelendirilerek Toplu konut İdaresi Başkanlığı(TOKİ) işbirliği halinde hayata geçirilen Nevşehir Kalesi ve Çevresi Kentsel Dönüşüm Projesi uygulaması sırasında bulunan dünyanın en büyük yeraltı şehrinin ortaya çıkartılmasına yönelik temizlik çalışmalarına başlanıldı.


Nevşehir Belediyesi’nin öncülüğünde başlatılan temizleme çalışmalarını yerinde inceleyen Nevşehir Belediye Başkanı Hasan Ünver, sürdürülen temizlik çalışmalarına ilişkin olarak yetkililerden bilgiler aldı.


Nevşehir Belediye Başkanı Hasan Ünver, Nevşehir Kalesi’nin hemen alt bölümünde Antropolog Mevlit Coşkun’un bilimsel sorumluluğunda başlatılan çalışmalara her türlü desteğin sağlandığını belirtti. Kapadokya ve Türkiye turizmi açısından ortaya çıkartılan yeraltı şehrinin vazgeçilmez bir önem taşıdığını aktaran Ünver, gerek ulusal ve gerekse de uluslararası medya organlarında geniş yankı uyandıran dünyanın en büyük yeraltı kentinin bir bütün halinde en kısa sürede turizmin hizmetine sunulmasının amaçlandığını belirtti. Ünver, “Nevşehir Belediyesinin öncülüğünde ve diğer kurumlarımızın da omuz omuza vermesi ile Kale çevresindeki yerlerin temizleme ihalesi yapıldı. Buradaki çalışmalarda ilk mekanlara ulaşmaya başladık. Temizlik çalışmaları bittikçe bu eski alanı, tüm orijinalliği ile yeni bir mekan olarak tüm dünyaya armağan edeceğiz” diye konuştu.


Temizleme çalışmalarının genel koordinatörlüğünü yapan arkeolog Mevlut Coşkun da, bu alanda ilk etapta kaya mekanlarının içerisindeki dolgu toprağını temizlenmesinin yapıldığını ve bu çalışmalarından ardından da bu mekanların ne işe yaradığı konusunda arkeologlarla fikir alışverişi içerisinde olduklarını belirtti. Coşkun, sürdürülen çalışmaların hemen ardından bu alanda ölçümleme çalışmalarına geçileceğini ifade ederek, İleriki günlerde sürdürülen çalışmalara ilişkin olarak kamuoyuna belirli aralıklarla bilgiler verileceğini kaydetti.

Milliyet, 24.01.2015

GÖLET ÇALIŞMALARINA LAHİT ENGELİ

 

 

Aydın’ın Nazilli İlçesi'nde bağlı İsabeyli Mahallesi'nde Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından yürütülen ’1000 günde 1000 gölet’ projesi kapsamında yaptırılan gölet inşaatı sırasında lahit bulundu. Roma dönemine ait olduğu tahmin edilen lahit ile ilgili Aydın Müze Müdürlüğü yetkilileri alanda çalışma başlattı.






Nazilli İlçesi'ne bağlı İsabeyli Mahallesi'nde yapımı süren gölet çalışmaları sırasında kepçe ile genişletme yapan operatörler tarihi kalıntılara rastlanıldı. İşçiler kazı çalışmalarını durdururken, Aydın Müze Müdürlüğü’ne haber verildi. Kazı yapılan bölgenin etrafı çevrilirken, Nazilli İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri önlem aldı. Müze Müdürlüğü yetkililerinin gözetiminde lahittin etrafı kazıldı. Lahittin Geç Roma ve Erken Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilirken, çevrede başka kalıntıların olup olmadığının tespit edilmesi, gölet yapım çalışmalara ara verildi. Müze yetkilileri, kapatılan bölgede kalıntılarının devamı olmaması halinde gölet çalışmalarına izin verileceğini belirtirken, bölgenin geçici olarak koruma altında olduğunu açıkladı.

 






Kazı çalışmalarında işçilerin mezarı tesadüfen mezarı bulduklarını ifade eden İsabeyli Mahalle Muhtarı Birkan Çelik, “Ekipler müze yetkilerine haber verdi. Bulunan noktanın ilerisinde de birkaç kalıntı bulundu. Çalışmaların devam edeceğini tahmin ediyoruz. Kültür Müdürlüğü yada Müze Müdürlüğü ne kadar ilgi gösterir bilemiyoruz ama biz burada eski dönemlerde yerleşim olduğunu biliyoruz. Mahallemize bağlı Yeşildere mevkiimiz daha önce ismi Daville idi. Burası da Sultanhisar Nysa ve Karacasu Afrodisias gibi tarihi bir kent diye biliyoruz. 2 bin yıllık geçmişi olduğunu biliyoruz. Bu bölgede gene yerleşim yerleri olduğuna inanıyoruz. Çünkü daha önce mahallemize elinde haritalar ile gelen arkadaşlar oldu. Göletin yapıldığı alanda daha önce define arayanlar çok yakalandı. Ama biz yerleşim yerinin Yeşildere Mevkii civarında olduğunu, bu alanın ise eski tarihte mezarlık olduğunu tahmin ediyoruz. Biz definecileri mahallemize istemiyoruz. Halk bundan rahatsız, tek kaygımız şuanda bu. Bu bölgeyi define merkezi sanmasınlar” şeklinde konuştu.

Milliyet, 24.01.2015

SATILIK PADİŞAH NİŞANI

 

Osmanlı padişahlarından 2’nci Abdülhamid tarafından ilk kez İngiliz büyükelçi Sir Henry Layard’ın eşi Lady Layard’a verilen ve Bursa’da bir kuyumcuda sergilenen ‘Şefkat Nişanı’, İstanbul’da müzayede satılacak.

 

Kuyumcu Murat Akça, nişanın ilk defa 1878’de 2’nci Abdülhamid döneminde hayır işlerinde başarılı olan kadınlara verildiğini söyleyerek “ Lady Layard’a 93 Harbi’nde Balkanlar’dan gelen mültecilere yardım ettiği için verildi” dedi.

Hürriyet, 24.01.2015

UNESCO'DA GÖBEKLİTEPE SÖZÜ

 

 

UNESCO’nun Paris merkezinde Göbeklitepe konferansı düzenlendi. 50’den fazla ülkenin temsilcisinin katıldığı konferansta dinler tarihini 12 bin yıl geriye götüren Şanlıurfa’daki arkeolojik alana ilginin artması için çalışılacağı kararı alındı.

 

MERKEZİ İstanbul’da bulunan Ortak Nesiller Entegrasyonu Derneği (TURKEY-ONE), UNESCO’nun Fransa’daki genel merkezinde ‘Göbeklitepe Neolitik Yerleşim Alanı; Dinin Doğuşu ve Medeniyetin Yükselişi’ temalı konferansa ev sahipliği yaptı. Paris’te düzenlenen konferansta konuşan ONE Derneği kurucusu ve Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan, sosyal sorumluluk projeleriyle uluslararası platformlarda Türkiye’nin görünürlük ve itibarının artmasına katkıda bulunacaklarını, Şanlıurfa’da bulunan Göbeklitepe neolitik alanının bu yeni açılımda bir ilk olacağını vurguladı.

 

ŞİDDETE KARŞI KÜLTÜR

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Haluk Dursun da Göbeklitepe’nin dünyanın en eski neolitik yerleşim alanı olduğunun bilimsel olarak kanıtlandığını hatırlattı. UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı, dünyada terörizm ve şiddet sarmalının tırmandığı durumlarda insanlığın kötülüğe karşı sesini yükseltmesi, UNESCO’yu güçlendirerek eğitim bilim ve kültür yoluyla barışa daha fazla katkıda bulunması gerektiğini söyledi.

 

ALMAN BAKAN KONUK

Konferanstan sonra Paris Büyükelçisi Hakkı Akil tarafından düzenlenen resepsiyona Almanya Kültür Bakanı Prof. Maria Böhmer de katıldı. Böhmer, UNESCO’nun bu yıl 28 Haziran-8 Temmuz arasında Bonn’da yapılacak 39’uncu yıllık toplantısına başkanlık edecek.

Hürriyet, 24.01.2015

KARAKÖY'E 320 MİLYON $'LIK 12 YENİ TURİZM TESİSİ GELİYOR

 

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Karaköy’de 320 milyon dolarlık turizm yatırımının devam ettiğini söyledi. Beyoğlu ilçe sınırları içinde yer alan Karaköy’ün yeni projelerle yeniden şekillenmeye başladığını belirten Demircan, yatırım değeri toplam 320 milyon dolar olan 12 otelin inşaatının sürdüğünü açıkladı.

 
Karaköy’ün otel yatırımları ve Galataport ile tarihi yüzünü koruyarak yeni bir dönüşümün öncüsü olacağını kaydeden Demircan, “Şu anda devam eden yatırımlar sadece ufak bir esinti. Asıl bundan sonraki yatırımlar fırtına koparacak. Hepsi cebimizde, büyük bir gürültü ile geliyor” dedi.


Bölgede son 10 yılda 551 binadan 259’unun yenilendiğini belirten Demircan, yeni otellerle turizme 1600 oda kazandırılacağını söyledi. Otellerin istihdama da katkı sağlayacağını vurgulayan Demircan, Galataport ve otellerin doğrudan 7 bin 500, dolaylı olarak 15 bin kişiye istihdam yaratacağını dile getirdi.
Demircan bundan sonraki hedefin ise, Taksim Meydanı’ndan başlayıp Galata, Kuledibi ile Karaköy’e gelen değişimin Perşembe Pazarı’na yönelmesi olduğunu ifade etti.

‘Galataport devam edecek’
Galataport’un devlete ödenenden hariç 750 milyon dolar yatırımı olduğunu belirten Demircan, projede 400 odalı otel ile toplam 4 bin kişiye istihdam sağlanacağını vurguladı. Durdurma kararını da yorumlayan Demircan, “Projede pürüzler var ancak yatırımcılar bunu aşacak. Mahkemeler bu projelere toptan dur demez. Eksikler vardır, düzeltilmesi istenir. Düzeltirsiniz, devam eder. Bunlar olağan şeyler” diye konuştu.


Taksim Meydanı’nın yeni halini de değerlendiren Demircan, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi baharda meydan için çalışmalara başlayacak. Direkt bir yeşillendirme denemez ama yeşil alanlar oluşturulacak. Büyük saksılarla yeşil adacıklar oluşacak” dedi.

Milliyet, 24.01.2015

TARİHİ KAYAKÖY'E OTEL PROJESİNE TEPKİ

 

 

Muğla’nın Fethiye İlçesi’nde, tarihi eski Rum kenti olan Kayaköy Mahallesi’nin bulunduğu Levissi bölgesinde 300 yataklı otel yapılmak istenmesi, bölge sakinleri ve çevrecileri ayağa kaldırdı. Tarihi evlerin kitle turizmine heba edilmeyecek uluslararası öneme sahip olduğunu savunan bölge sakinleri ve çevreciler, projeye karşı çıktı.

 

1923 yılındaki mübadeleyle Rumların Yunanistan’a göç etmesinin ardından boşalan Fethiye’ye bağlı Kayaköy Mahallesi’ndeki tarihi taş evlerin bulunduğu ’Levissi’ bölgesi, 92 yıldır hayalet kent görünümünde duruyor. Rumların göç etmesinden sonra tarihi evlerin bulunduğu alanın dışında yeni yerleşim alanları oluşurken, Levissi bölgesi ise yaklaşık 10 yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından turizme açıldı.

Yılda yaklaşık 70 bin turistin ziyaret ettiği tarihi taş evler, doğa olaylarının etkisiyle her yıl biraz daha yıpranırken, evlerde bugüne kadar herhangi bir restorasyon yapılmadı. Yapılan girişimler sonucu geçen yıl tarihi evlerin restore edilmesi gündeme geldi, ancak ortaya çıkan proje mahalle sakinleri ve çevrecilerin tepkisini çekti.

 

 

’300 YATAKLI OTEL PROJESİ’
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arasında 2013 yılında imzalanan protokol sonucu ortaya çıkan projeye göre, ’Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı’ niteliğindeki tarihi taş evlerin restore edilerek, 3’te birlik kısmının otel olarak kullanılması gündeme geldi. 20 yıldan uzun süredir imar sorunu yaşanan tarihi evlerin dışındaki bölgeye de kısmi inşaat serbestliği getiren projeye göre, geçen yıl Ekim ayında yapılan ihaleyi kazanan firma, tarihi köydeki evlerin restorasyonunu gerçekleştirecek ve 3’te birlik kısmını da 300 yataklı otel olarak kullanılacak şekilde düzenleyecek.

 

 

İPTAL DAVASI AÇILDI
İhaleyi hangi firmanın kazandığı henüz açıklanmazken, mahalle sakinleri ve çevreciler ’Kayaköy Savunması’ adı altında toplanarak projenin durdurulması için harekete geçti. Gönüllü avukatlar geçen yıl Ekim ayı sonunda tahsisin iptali için Muğla İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Mahkeme sürerken, Kayaköy Savunması üyeleri ise dava kaybedilse bile tarihi evlerin otele dönüştürülmemesi için başlattıkları mücadeleye devam edeceklerini söylüyor. İmar yasağı nedeniyle yıllardır evlerine çivi dahi çakamayan, yeni ev yapılamadığı için gençlerini evlendirilemediklerinden yakınan mahalleliler ise tarihi evlerin otele dönüştürülecek olmasını şaşkınlıkla karşılıyor.

 

 

’FAKİR YAŞAYALIM ANCAK BURASI BÖYLE KALSIN’
Kayaköy sakinlerinden 44 yaşındaki Kamil Tekin, çocuk yaşlardan itibaren bölgedeki imar yasaklarıyla mücadele ettiklerini söyledi. Yıllarca bölgeye ev yapamadıklarını kaydeden Tekin, bölgenin bir anda imara açılmasının arkasında başka nedenler olduğunu kaydetti. Kayaköy’ün son yıllardaki gelişimiyle ranta açık hale geldiğini anlatan Tekin, "Yıllarca imar yasağı nedeniyle ev yapamadık, cezalar yedik. Birden ne kültür kaldı, ne de tarih. Ömrümüzü imar yasağıyla mücadele ederek geçirdik. Ancak şimdi ortaya büyük bir rant çıktı. 300 yataklı otel projesine karşıyım. ’Birileri zengin olacak’ diye böyle bir işe girişilmesi yanlış. Biz burada yine fakir yaşayalım, ancak burası böyle kalsın" dedi.

’TUHAF GELİYOR’
Turistlerin binlerce kilometre öteden buradaki tarihi dokuyu görmeye geldiğini anlatan Fatma Burgaz, kimsenin bölgede otel görmek istemeyeceğini kaydetti. Bölgede ev yaptırdığı için ceza yediğini belirten Burgaz, "Biz yıllarca bu sorunlarla mücadele etmişken tarihi evlerin bulunduğu bölgenin bir anda imara açılması bize tuhaf geliyor. Kayaköy’e otel yapılacaksa bu halde kalmasından yanayız" diye konuştu.

 

 

’İHTİYAÇ DUYULAN RESTORASYONDUR’
Kayaköy Savunması ile birlikte hareket eden gazeteci- yazar Işık Taban ise Kayaköy’ün otele dönüştürülmesine karşı çıktıklarını vurguladı. ’Levissi’ adıyla anılan Rum yerleşim bölgesinin geleceğine ilişkin kararları yakından takip ettiklerine işaret eden Taban, "Tarihi dokunun yıllardır yaşadığı şekilde korunmasından yanayız. Kitle turizmiyle heba edilmeyecek kadar önemli bir yer Kayaköy. İhale sürecinde karşımıza çıkan proje kitle turizmine yönelik 300 yataklı otel projesi. Ancak burada ihtiyaç duyulan şey restorasyondur. Kitle turizmine yönelik bir işletmenin ne Kayaköy yaşayanına ne de uluslararası kültürel bir değerin yaşatılmasına hiçbir katkısı olmayacağına, aksine Kayaköy’ü sıradanlaştıracağına inanıyoruz" diye konuştu.

Kayaköy Savunması’nın gönüllü avukatlarından Bora Sarıca da geçen yıl Ekim ayında projenin ihaleye çıkarıldığını, ancak ihaleyi alan şirketin milletvekillerinden dahi sır gibi saklandığını öne sürdü. Tahsisin iptaline yönelik dava açtıklarını hatırlatan Sarıca, Muğla İdare Mahkemesi’ndeki davanın devam ettiğini kaydetti.

Muğla Valisi Amir Çiçek ise 2 gün önce Fethiyeli gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda Kayaköy’e ilişkin görüşlerini açıkladı. Vali Çiçek, Kayaköy’ün koruma amaçlı turizme açıldığını belirterek, Kayaköy’de otelciliğin binaların tarihi yapısı bozulmadan yapılacağını kaydetti. Vali Çiçek, ’Yasak, kimse girmesin’ zihniyetiyle hareket edildiği takdirde Fethiye ve Muğla’ya kötülük yapmış olacaklarını savundu.

Hürriyet, Haber: Ergün Tos, 24.01.2015

KRAL NİKOMEDES'İN MEZARI KAMULAŞTIRILDI

 

 

Şimdiye kadar bir çok medeniyete ev sahipliği yapan İzmit’te Roma dönemi mezarlarının yer aldığı Tümülüslerin turizme kazandırılması için de önemli bir adım atıldı. Üçtepeler mevkiinde Kral Nikomedes’in mezarının bulunduğu yaklaşık 4 dönümlük alan İzmit Belediyesi tarafından kamulaştırıldı.


İZMİT’E TURİST AKINI BEKLİYORUZ

İzmit Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan’ın Turizm Danışmanı Bekir Serin, bölgede 7 adet Tümülüs bulunduğunu belirterek, “Belediye Başkanımız Dr. Nevzat Doğan, İzmit’in tarih turizm kenti olması için büyük çaba harcıyor. Yaklaşık 5 yıl önce başlatılan çalışmalarda önemli mesafeler kastedildi. Osmanlı döneminden kalma hamam, cami, konak, çeşmeler restore edildi. Roma döneminden kalma tarihi eserlerin gün yüzüne çıkartılması çalışmaları da büyük bir hızla devam ediyor. Üçtepeler mevkiindeki başta kral mezarı olmak üzere 7 tümülüsün bulunduğu yerlerin kamulaştırılıp turizme açılması çalışmaları da devam ediyor. Tarih Koridoru Projesi kapsamındaki çalışmalar bittiğinde İzmit’e turist akını bekliyoruz. Oldukça zengin bir tarihi geçmişi olan İzmit’in turizmin avantajlarından yararlanması gerektiğine inanıyoruz. Belediye Başkanımızın kararlılığı ile İzmit’e yılda en az 1 milyon turistin gelmesini bekliyoruz” dedi.

 

İZMİT’TEKİ ANTİK MEZARLAR

Bu ve buna benzer hatta bundan çok daha görkemli antik mezarlar İzmit ve çevresinde çok sayıda bulunuyor. Çünkü eski adı Nikomedia olan İzmit kenti, antik dönemde Roma İmparatorluğu'na başkentlik yapmış ve nüfusu 200 bine yaklaşan bir metropol kentiydi. Ancak ne yazık ki bölgemizde yanlış politikalar nedeniyle arkeolojik çalışmalara önem verilmemiş, inşaat faaliyetlerinin ve kaçak kazıların yoğunluğu nedeniyle sayısız antik eser ve mezar ya yok edilmiş veya çıkar amacıyla yağmalanmıştır.

Özgür Kocaeli, 23.01.2015

DİPLOMA SKANDALINDA YENİ PERDE: "YENİ Mİ DUYDUNUZ?"

 

Kiralık diploma skandalına yapılan açıklama ve yorumlara şaşmamak mümkün değil. Meğer diploma kiralamak o kadar yaygın bir hal almış ki, bunu haber yapmamız bile insanları şaşırtır duruma gelmiş. Bu durumdan yeni haberdar olmamız onlarda büyük bir şaşkınlığa neden olmuş. Yıllardır kanıksanan diploma kiralama yöntemini eleştirmemiz bazı çevrelerce alay konusu edilmiş. Şöyle ki…

Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği Başkanı Nazım Can Cihan Radikal’in haberiyle ilgili şöyle yorum yapıyor:

“İnanamıyorum, tam bir rezalet. Diploma kiralamışlar, hem de Ankara 'da. Hayır, o değil de vicdan ve etik kiralamasalardı iyiydi... Ya, bırakın efendim, sanki bilmiyordunuz bu işlerin böyle olduğunu. Ankara’da bu işin olsa olsa arşivi olur, merkezi falan olacak bir yer değil. Ankara'daki bir derneğe sataşmak adına haberi böyle sürdürmek nedir? Mesleğe başladığım 2002 yılından beri tanık oluyorum bu duruma. Denetleyici kurumların bildiği, kolaylık olarak sunduğu, sevk ettiği bu durum için, dişinizin geçtiği diplomasını kiralayan restoratöre, sanat tarihçiye, arkeoloğa, mimara ve mühendise sataşıp onları linç edeceğinize, adınız ve mesleğiniz kadar iyi bildiğiniz bu sistemin nasıl düzeltileceğini konuşun. Okuldaki hocasıyla ihalede yarışan adamdan hangi etik kurallara sadık kalmasını bekleyebilirsiniz. Denetlediği işe süper gizli taşeron olandan, bu işte çalışandan vicdan bekleyeceğiz öylemi. Evet, bir sorundur bu ciddi de bir sorundur, görmezden gelmemeliyiz ama yeni öğrenmiş gibi de yapmayın hiç samimi görünmüyorsunuz. Sahiplenen varsa oturup konuşalım ama sadece konuşmayalım!”

Başkanımız bu durumun yıllardır sürdüğünü, şaşılacak bir durum olmadığını belirterek diploma kiralamanın pek de öyle etik dışı bir şey olmadığını söylüyor. Heyhat bunu söyleyen bir sivil toplum kuruluşu başkanı. Kimdir diye şöyle bir internette taradım. Adını Emek Sineması ve Gezi eylemlerinde duyurmuş. Emek sinemasının yıkılmasına karşı çıkmış. İyi de yapmış. Kendi meslek etiğine ve meslektaşlarına da sahip çıkmasını beklerdim. Lakin bilmemekle hata ettiğimiz diploma kiralama uygulamasının rutine bağlanmış olması onu meşru kılmaz. Bir STK başkanı olarak, hem kendi meslektaşlarına hem de diğer meslek erbaplarına, bu uygulamanın etik olmadığını her fırsatta dile getirmesi beklenir.

Derneğin amaçlarına baktım... “Meslek disiplini ve ahlakını korumak” şeklinde bir bölüm de yer alıyor. Diplomayı kiraya vermeyi etik bulan, yıllardır sistemin böyle çalıştığını bilen ama tek söz etmeyen ve bununla mücadele etmeyi bırakın, mücadele edenlere sallayan bir STK başkanı. Hani bir önceki yazıda da ifade etmiştik ya, “Böyle başa böyle traş!”

Arkeolojik kazılara ve arkeoloji bilimine çıkardığı kitaplar ve süreli yayınlarla büyük destek veren Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nin sahibi arkeolog Nezih Başgelen sosyal medyada yapılan yorumları ve açıklamaları ibretle okuduğunu belirtiyor. Üniversite ve STK’ların bu durumu normal karşılamalarına şaşıran Başgelen, ‘Kiralık diplomalar ve restorasyon projeleri’ hakkında, meslek etiği açısından şu açıklamayı yapma gereği duydu:

“Arkeolojide ve ilgili restorasyon projelerinde yapılan işlerin meslek etiğinin; ilkeleri, değerleri ve standartları açısından her yönüyle irdelenmesi, sorgulanması ve değerlendirilmesi gayet doğal ve gereken bir eylemdir. Ülkemizin her tarafında tarihi miras değerleri üzerinde hızla yürütülen restorasyon projelerinde yaşanan sayısız olumsuzluklar artık bu projeleri parayla tahribat uygulamalarına dönüştürmüştür. Bu durumun diğer bir sonucu da ilgili akademik ve kamusal alanda yaşanan yozlaşmalardır. Bu durum sari bir hastalık gibi ilgili Kurullardan başlayarak tüm tarafları yapısal ve işlevsel olarak etkisi altına aldığı görülmektedir. İlgili koruma kurullarında, belediyelerde, üniversite bölümlerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında yaşanan bu olumsuzluklar, hukuk sistemini yakından ilgilendirdiği kadar; ahlaki boyutta, ilgili etik disiplinlerini de her açıdan zorlamaktadır. Kiralık diploma skandalına da yol açan bu kiralık diplomaların kullanıldığı binlerce proje, ÇED raporu, restorasyon uygulamaları, bunları kullanan ilgili kişi, kurum ve kuruluşların, yönetimlerinin ciddi prestij ve saygınlık kaybetmelerine yol açmaktadır. Bu olumsuzluklar karşısında, mevcut prosedürler geçersiz, hukuksal düzenlemeler yetersiz kaldığından, etik disiplinini biran önce her yönüyle devreye sokmak gerekmektedir.”

Radikal, Haber. Ömer Erbil, 23.01.2015

 

******


ARKEOLOGLAR DERNEĞİ'NDEN KİRALIK DİPLOMA AÇIKLAMASI

Radikal’in günlerdir devam ettiği kiralık diploma skandalı haberine Arkeologlar Derneği'nden açıklama yapıldı. Dernek kültürel mirasın korunmasında ticari anlayıştan uzak durulması gerektiğini belirterek taşeronlaşmanın getirdiği tehlikelere dikkat çekti. Açıklamada şöyle denildi:

 

"Mesleki liyakat kadar etik sorumlulukları da hiçe sayan diploma kiralama sadece 21.01.2015 tarihinde Ömer Erbil imzalı “Restorasyon Skandalı: Kiralık Diploma” başlıklı haberde dile getirilen diplomalar için değil, bir çok meslek alanı için de geçerli olan bir sorundur ve bugünün Türkiye ’sinde diploma kiralama sorunu ne yazık ki arkeoloji gibi sadece kişileri değil toplumun tümünü, toplumun geçmişini ve gelecek için korunması gereken değerlerini de ilgilendiren bir alanı da kapsamıştır. Söz konusu haberde bu sorunun açığa çıkması ya da bilenler için de kamuoyuyla paylaşılmış olması son derece olumludur. Kuşkusuz bu sorun diplomanın kiralanmasından çok daha karmaşık ve büyüktür. Bu konuda bireylerin ahlakını ve vicdanını sorgularken, kültür mirasının korunmasının ticari anlayıştan, kar amacı güden şirketlerden beklenmesi gibi, mevcut yasalara rağmen, giderek yaygınlaşan uygulamaları görmezden gelirsek, sorunu eksik teşhis etmiş oluruz. “Arkeoloji ve Taşeronlaşma” başlığıyla daha önce paylaşmıştık. Yasa maddelerinden de anlaşılacağı gibi arkeolojik yüzey araştırması, kazı vb. çalışmalar 2863 no'lu yasaya göre Kültür Bakanlığı'nın asli işidir. Bu tanım gereği, Anayasa ve İş Kanunu asli işin kurum dışında bir kurumun, şahsın, oluşumun yürütmesini mümkün değildir. Aksi uygulamalar söz konusu alanların kamu yararı gözetmeksizin kar amacıyla kurulan şirketlere havale edilmesi riskini ortaya çıkaracaktır. Bu, aynı zamanda kurumsallaşmış, dünya arkeolojisinde yer edinmiş ve yeterli tecrübeye sahip üniversite ve bakanlığa bağlı kurumların yok sayılması anlamına gelmektedir. Halen ülkemizde yürütülmekte olan otoyol, boru hattı gibi kapsamlı projelerde arkeolojik yüzey araştırma ve kazı çalışmalarının ne yazık ki özel şirketler tarafından yürütüldüğü örnekler bulunmaktadır. Söz konusu çalışmaların üniversite ve müze çalışmalarından beklenen denetimden uzak oldukları, raporların ilgili kurum ve kamuoyu ile yeterince ve doğru zamanda paylaşılmadıkları anlaşılmaktadır. Sağlıklı bir çalışma yürütüleceği varsayılsa bile, kamu kurumlarının etkisizleştirilerek, müzelerin asli işinin yetkisiz ve hesap sorulabilir olmaktan uzak, ticari amaçla kurulmuş özel bir şirkete devredilmesi, kültürel mirasın korunmasında önüne geçilemez bir tahribata neden olacağı açıktır. Bu durum, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, kamu kurumlarında yeterince arkeolog, sanat tarihi vb. uzmanları istihdam etmek yerine arkeolojik miras ile ilgili tasarrufun özel sektöre terk edilme niyetini ortaya koymakta, diğer taraftan istihdam sorununun çözümü olarak da taşeronlaşma dayatılmaktadır."

Radikal, 26.01.2015



******


DİPLOMA SKANDALINDA YENİ PERDE: "YENİ Mİ DUYDUNUZ?" YAZISI İLE İLGİLİ TEKZİP

 

Radikal Gazetesi Haber Müdürü Ömer Erbil’in 23/01/2015 Tarihli “’Diploma skandalı’nda yeni perde: ‘Yeni mi duydunuz?’” Başlıklı Haberine ilişkin, Radikal Gazetesi’ne ve Ömer Erbil’e Gönderilmiş Tekzip Metni.

 

Birkaç gündür Radikal Gazetesi, kültür servisi gündemini belirleyen 21 Ocak 2015 tarihli “Restorasyon skandalı: Kiralık diploma!” başlıklı haberden sonra, 22 Ocak 2015 günü Ömer Erbil’in kaleme aldığı “Vicdan, etik, diploma hepsi kiralık!” başlıklı yazıyı, kişisel Facebook sayfamdan paylaştım. Paylaştığım haber üzerine yazdığım, haberi ve son birkaç gündür süren tartışmayı eleştiren ve haber konusu “diploma kiralama” konusuna dair yüzeysel bilgiler ve ironi içeren nitelikteki yorumum, Ömer Erbil tarafından 23 Ocak 2015 günkü “’Diploma skandalı’nda yeni perde: ‘Yeni mi duydunuz?’” yazısında aynen kullanılmıştır. Üstelik yorumumda ifade ettiğim düşünceler kendisi tarafından manipüle edilmiştir.

 

Kişisel sosyal medya hesabımda Ömer Erbil’in 22/01/2015 tarihli söz konusu haberini paylaşırken yaptığım yorum şöyledir;

“İnanamıyorum, tam bir rezalet. Diploma kiralamışlar, hem de Ankara ‘da. Hayır, o değil de vicdan ve etik kiralamasalardı iyiydi… Ya, bırakın efendim, sanki bilmiyordunuz bu işlerin böyle olduğunu. Ankara’da bu işin olsa olsa arşivi olur, merkezi falan olacak bir yer değil. Ankara’daki bir derneğe sataşmak adına haberi böyle sürdürmek nedir? Mesleğe başladığım 2002 yılından beri tanık oluyorum bu duruma. Denetleyici kurumların bildiği, kolaylık olarak sunduğu, sevk ettiği bu durum için, dişinizin geçtiği diplomasını kiralayan restoratöre, sanat tarihçiye, arkeoloğa, mimara ve mühendise sataşıp onları linç edeceğinize, adınız ve mesleğiniz kadar iyi bildiğiniz bu sistemin nasıl düzeltileceğini konuşun. Okuldaki hocasıyla ihalede yarışan adamdan hangi etik kurallara sadık kalmasını bekleyebilirsiniz. Denetlediği işe süper gizli taşeron olandan, bu işte çalışandan vicdan bekleyeceğiz öylemi. Evet, bir sorundur bu ciddi de bir sorundur, görmezden gelmemeliyiz ama yeni öğrenmiş gibi de yapmayın hiç samimi görünmüyorsunuz. Sahiplenen varsa oturup konuşalım ama sadece konuşmayalım!”

 

Ömer Erbil kişisel sayfamdan alıntıladığı yorumumu haberinin içinde kullanırken söylediklerimi “Başkanımız bu durumun yıllardır sürdüğünü, şaşılacak bir durum olmadığını belirterek diploma kiralamanın pek de öyle etik dışı bir şey olmadığını söylüyor.” şeklinde açıkça saptırarak hakkımda ve yönetim kurulu başkanı olduğum Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği hakkında gerçeğe aykırı haber yapmıştır.

 

Yorumumda, açıkça anlaşıldığı üzere, “diploma kiralama” kanıksanmamış, etik kabul edilmemiş aksine konunun ne kadar ciddi bir sorun olduğu ancak yeni bir sorun olmadığı vurgulanmış ve bu konunun bireyler üzerinden değil, sistemin yargılanması ile tartışılması gerektiği fikri ifade edilmiştir.

 

Ömer Erbil’in kişisel sayfamda yaptığım yorumu bana sormadan alıntılayıp söylediklerimi kasıtlı olarak saptırmasının etik olmadığı açıktır. Ayrıca sayfamdan söz konusu yorumumu alıp haber yapmak için kullanırken, en azından “gazetecilik etiği” gereği bana bu yorumu kendisine daha net bir şekilde açıklamam için fırsat da verebilirdi. İnsanların “otorite” olarak gördüğü kişilerin gazetelerle sahip oldukları iletişim ağını bir Facebook sayfası düzeyinde kullanmasını etik olarak değil fakat mantıken de bir yere oturtamıyorum.

 

Gazetedeki yazısı içerisinde bütünüyle paylaştığı Facebook’ta yer alan yorumuma dair bir düzeltme yapmaya gerek duymuyorum. Çünkü Ömer Erbil veya kötü niyetli olmayan herhangi bir kimse söz konusu yorumumu bir kez daha okuduğunda, yazdıklarımdan meslek etiğine sahip çıkmadığımı, yaşanan olayları normal karşıladığımı çıkarması mümkün değildir.

 

Kelimesi kelimesine savunduğum Facebook yorumumu, tüm Türkiye’ye duyurduğu için Ömer Erbil’e teşekkürlerimi sunmakla beraber, yaptığı haberde hakkımda yazdığı asılsız bilgiler ve yersiz eleştirisi için şahsıma ve de asılsız eleştirilerini kuvvetlendirmek için ortaya sürdüğü, başkanı olduğum derneğe (Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği) ve üyelerine bir özür yayınlamasının, gazeteci meslek etiği açısından bir gereklilik olduğunu hatırlatmak isterim.

 

Gündemdeki mesele bir sistem sorunudur, çözümü için birlikte hareket edilmesi gereklidir. Konu hakkında, şahıslar üzerinden atılacak tüm adımlar, yapılacak tüm açıklamalar doğru bilgi vermekle yükümlü olduğunuz okuyucularınızı asıl meseleden ve gerçekten uzaklaştıracaktır. Kültür varlıkları konusunda haberleriyle tanıdığımız Ömer Erbil’in bu bilinçle hareket etmesini temenni etmekte ve yaptığı yanlışı düzelteceğine inanmaktayım.

 

Saygılarımla,

Nazım Can Cihan

arkeolojihaber.net, 29.01.2015

SİT ENGELİNE HASSAS AYAR

 

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Osman İyimaya, sit alanlarının yeniden düzenleneceğini ve vatandaşların mağduriyetinin giderileceğini açıkladı. İyimaya, bugüne kadar sit alanlarının harita üzerinden belirlendiğini, bu defa arazi çalışması yapacaklarını belirterek, "Sit alanlarındaki imar yasağı yüzünden bölge halkı yıllardır evlatlarını evlendiremiyor. Kırsaldaki insanlara yaşama hakkı vereceğiz" dedi. Bu açıklamayla birlikte sadece Muğla'da imar yasağı yüzünden kaçak yapı konumunda bulunan aralarında okul, cami, karakol, sağlık ocağı ve Cumhurbaşkanlığı konutunun da olduğu yaklaşık 5 bin yapı için umut ışığı doğdu. İyimaya Muğla'da yaptığı açıklamada, "Sit alanı yüzünden Datça ve Bozburun yarımadalarıyla Marmaris'te vatandaş mağdur. İmar planı olmayınca kaçak ve kontrolsüz yapılaşma çoğaldı. Siyasi iradenin imzasıyla plan yaptık ama alt kademeyle ilgili planlar bir anda olamaz" dedi.

Raporlara bakılacak
Yasaklarla doğal alanların korunamayacağını kaydeden İyimaya, "Yasak yüzünden bölge halkı yıllardır tapulu arazisine ev yapamıyor, çocuklarını evlendiremiyor. Kırsaldaki insana yaşama hakkını verirsek, problemini çözecek değer oluşturursak görevimizi yapmış olacağız. Raporlar bir yerin Doğal SİT'ten çıkması gerektiğini söylüyorsa, biz o alanları çıkartacağız. Korunması gerekiyorsa da vatandaşın mağduriyetlerini giderici tedbirler alacağız" diye konuştu. İyimaya'nın bu açıklamaları 3 bin 500 civarında yapının kaçak konumunda göründüğü Muğla'nın Marmaris İlçesi'nde de memnuniyetle karşılandı. Yapılarının yüzde 90'dan fazlası kaçak görünen Hisarönü mahallesi muhtarı Mehmet Ali Taştekin, "Bu program hayata geçerse, köylüler de hayata bağlanır ve İyimaya'ya dua ederler. Tapulu arazisine ev yapamayan gençler, evlenemiyor, çalışamıyor ve köyü terkediyor. Bu yüzden köyümüz ilerleyemedi. Atalarımızdan kalma araziler üzerinde zengin toprakların fakir bekçisi gibiyiz" diye konuştu.


Marmaris Belediyesi'nin köy ve mahallelerden sorumlu Başkan Yardımcısı Dursun Kaplan da, Muğla genelinde 5 bin civarında yapının kaçak konumunda olduğunu, bunlardan 4 bine yakının Marmaris civarında bulunduğunu hatırlattı. Kaplan, "Maalesef bu konu bölgemizin kanayan yarası. Marmaris'in yüzde 70'i orman, yüzde 18'i mutlak korunması gereken tarım arazisi, yüzde 2'si de arkeolojik SİT alanı. Yaklaşık 8 bin kişi geri kalan yüzde 10'luk arazide yaşamaya çalışıyor. İmar planı olmayınca insanlar kendi topraklarında sürgün hayatı yaşıyor. İyimaya'nın söyledikleri hayata geçerse, bölgenin en önemli sorunu çözülmüş olur" dedi.
Yeni Asır, Haber: Adem Ülker / Bekir Tosun, 22.01.2015

BİZANS'TAN KALAN TEK SUR KULESİ

 
Şehrin sırlarının kesişme noktasında buluşan çok özel iki yapıyı anlatacağım bu hafta. Yüzlerce yıldır, ticaretin kalbinin attığı semtler olan Eminönü ve Karaköy’de, kalabalıklar içinde sessizce bekleyen nadide eserlerden bahsedeceğim.

 

Eminönü son derece kıymetli ve özel bir bölge. Evliya Çelebi’nin gördüğü bir rüya ile gezmeye başladığı bilinir. 1630 yılı Muharrem ayı aşure gecesinde murat uykusuna yatar Evliya Çelebi. Günümüz Eminönü’nde, Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Camii’ndedir, ‘nurlu caminin nurlu kalabalığı’ ile beraberdir. Hz. Peygamber’i görür, çok heyecanlanır ve “Şefaat ya Resulallah!” yerine “Seyahat ya Resulallah!” der. Hem şefaat hem de seyahatle müjdelenir. Bu arada cemaat arasında bulunan Sa’d bin Ebu Vakkas da seyahatlerinde gördüğü yerleri yazmasını ister. Eminönü İskelesi’ne vardığınızda sizi karşılayan Ahi Çelebi Camii’nin hikayesi budur.

 

Ahi Çelebi Camii’nin komşusu Zindan Han’ın da böylesi etkileyici bir hikayesi vardır. 19. yüzyıla ait bir yapı olan Zindan Han, Batı mimarisi tarzında inşa edilir. Hemen yanındaki kule, Haliç’teki surlardan günümüze ulaşabilen tek Bizans kulesidir. Osmanlı devrinde bu sur kapısının ismi Zindan Kapı’ymış. ‘Cafer Baba Kulesi’ olarak bilinen kulede, iki önemli isme ait türbeler bulunmakta. Asıl adının Seyyid Cafer olduğu bilinen Cafer Baba, 9. yüzyılda Abbasi Halifesi Harun Reşid’in elçisi olarak İstanbul’a gelir.

 

Bizans İmparatoru tarafından kabul edilir ancak görüşleri nedeniyle zindana atılır. Ölümünden sonra da, cesedi zindana gömülür. Cafer Baba’nın kerametlerine şahit olarak etkilenenlerden biri de gardiyanı Zindancı Ali Baba olur. Gardiyan, Bizans İmparatoru tarafından öldürülüp kulenin alt katına gömülür. Türbeyi ziyaretimde karşılaştığım yaşlı bir amcanın anlattıkları ilgimi çekti. Uzun yıllar Tahtakale’de çalıştığını ve türbeye yıllardır ziyarete geldiğini belirten amca, en çok bahsedilen rivayetin ‘Cafer Baba ile Hz. Hızır’ın burada birlikte oturup namaza Eyüp Sultan’a gittikleri’ olduğunu söyledi.

 

Anlattıklarına göre, burası depoymuş, içinde sandıklar varmış. Depo olarak kullanıldığı zamanın bekçisi, bir gün Tahtakale’de otururken yanına bir zat gelir. Bekçisi olduğu depoya her gün bir havlu ile su bırakmasını söyler. “Kimseye söyleme!” diye tembih eder ve kaybolur. Bekçi depoya döndüğünde tüm sandıkların çok düzenli şekilde dışarı taşınmış olduğunu görür. Depo sahibi gelip durumu sorunca verdiği sözü unutur, başına geleni anlatır. Denilir ki bekçi 40 gün içinde meydana gelen bir kazada vefat eder.

 

Daha önce restore edildiyse de günümüzdeki haline 3-4 yıl önce kavuşan türbeyi çevreleyen yapılar, restoran ve mücevher mağazası olarak kullanılıyor. Türbe aslında üç  katlı. Ortadaki kat kadınlar hapishanesi, üst kat ise gözetleme kulesi olarak kullanılırmış. Türbe içinden katlara geçiş kapatılarak önden bir kapı açılmış.

 

Bu sessiz sakin kule, hatta önünden geçen binlerce insanın kule olduğunu fark etmeden geçip gittiği bu yapı, aslında şehrin en önemli ziyaret alanlarından biri. Elbette bilen için elbette fark eden için. Evliya Çelebi’ye göre özellikle de eski mahkumlar için ziyaret edilen kutsal mekanlardan biri olan türbe, Osmanlı devrinde yenidoğan bebeklerin güzel ve iyi huylu olmaları için ziyaret ettikleri bir alan olur. Türbenin 2. Mahmud devrinde tamir gördüğü bilinir.

 

KAMONDO MERDİVENLERİ

Şehrin birleştirici, bütünleştirici etkisine vurgu yapar, caddeleri birleştiren güzel Kamondo merdivenleri. Üstelik birleştirdiği sadece yollar olmaz, Osmanlı’nın kültürüne yaptığı katkılar da unutulmaz. Galata’nın en zengin ailelerinden Kamondoların adını taşıyan merdivenler, şehrin mücevheri olur adeta. Her gün binlerce insan tarafından Galata’ya çıkmak için kestirme yol olarak kullanıldığı için Bankalar Caddesi’ndeki Kamondo merdivenleri öne çıkar. Bu merdivenlerin bir eşi de hemen yakınında bulunan Saint Benoit Lisesi içinde yer alır.  

 

ENGİZİSYONDAN KAÇAN AİLENİN HİKAYESİ

Kamondo Ailesi’nin İstanbul’un modernleşmesine katkıları büyük olur. İspanya engizisyonundan kaçan aile, önce Venedik’e sonra İstanbul’a gelir. Modern bankacılığın kurucularından olan aile, şehirde ilk belediyenin kuruluşunda, kentin mimari ve kültür yatırımlarında öncü olur. Osmanlı padişahının ‘nişan’ , İtalya Kralı’nın ‘kont’  unvanı verdiği Abraham Kamondo, Kırım Savaşı sırasında, Osmanlı Bankası kurulmadan evvel, Osmanlı Devleti’ne borç verebilecek kadar güçlü bir ailenin üyesidir. Kamondoların son üyeleri II. Dünya Savaşı sırasında Nazi kamplarında yok edilir. Paris’te bir müzeleri olduğu bilinen aile, adlarını verdikleri merdivenle şehre damgasını vurur. Abraham Salomon de Kamondo ise Hasköy’de yaptırdığı anıt mezara devlet töreniyle defnedilir.

Star, Haber: Belkıs Kamut Aktürk, 17.01.2015

MAĞARALARA EL ATIN

 

 

Hellenistik dönemine ait 6 bin mağaranın olduğu Hasankeyf’te bazı mağaraların bakımsızlıktan çökme tehlikesi yaşadığını söyleyen Hasankeyfliler; “Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar sağlam olan bazı mağaraların bir bölümünde çatlaklıklar oluştu. İlgillerin mağaralara el atmasını istiyoruz” dediler.

“MAĞARALAR ÇÖKEBİLİR”
Eski Hasankeyf ile Karaköy yol güzergahındaki mağaraların bir bölümünde oluşan çatlaklıklar ilçedeki tarih severleri kaygılandırıyor. Hellenistik dönemine ait 6 bin mağaranın olduğu Hasankeyf’te son yıllarda ilgisizlik yüzünden bazı mağaraların çökme ile karşı karşıya olduğunu belirten Hasankeyfliler; “Mağaraların bir kısmı 10 yıl öncesinde çökmüştü. Şimdi de aynı manzaraların yaşanmaması için ilgililerin çatlaklıkların oluştuğu mağaralara el atması gerekiyor” diye konuştular.


MANZARA İÇLER ACISI
Hasankeyf kalesinin turizme kapatılmasıyla Karaköy yol güzergahındaki mağara, kilise ve kaya mezarlarının olduğu bölgenin çirkin bir manzara oluşturduğuna dikkat çeken bazı tarih severler, şöyle konuştular: “Kanyonun olduğu bölgedeki tarihi eserlerin bir bölümü maalesef kötü bir manzara oluşturuyor. Çöp atıkların yanı sıra başı boş köpeklerin de kanyon içinde cirit atmaları yerli ve yabancı konukları ürkütüyor. Bir de mağaraların bir bölümünün ahır olarak kullanılması Hasankeyf’in manzarasını bozuyor.”

Batman Çağdaş, 13.01.2015



11 - 24 Ocak 2015

TUTANKAMON BÜSTÜNÜN SAKALI DÜŞTÜ

 

Mısır'ın başkenti Kahire'deki Mısır Müzesi'nde sergilenen Tutankamon büstünün sakalının düştüğünü gören yetkililer kısa süreli bir şok geçirdi.

Tutankamon'un sakalının bir temizlik görevlisi tarafından dikkatsizlik sonucu kırıldığı ortaya çıktı. 3 bin 500 yıllık büstün kırılmasıyla ilgili soruşturma sürerken düşen parçanın basit bir yapıştırıcı vasıtasıyla yerine takılması da kafalarda soru işaretleri bıraktı.

Sabah, 23.01.2015

SURİYE'DE İSLAM VE OSMANLI İZLERİ YOK EDİLDİ

 

 

Ülkesindeki tarihi eserlerin gün yüzüne çıkması için yıllarını veren Suriyeli arkeolog Sabah Kasım, Suriye’de önceki İslam medeniyetlerinden ve Osmanlı’dan kalan tarihî eserlerin bilinçli bir şekilde tahrip edildiğini söylüyor.

Sabah Kasım, iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyeli bir arkeolog. Aslen Türk vatandaşı iken 1950’li yıllarda Suriye ile Türkiye arasında çizilen sınır hatları yüzünden Amude’de kalan Sabah Kasım, 2 yıl önce Mardin’e göç etmiş. İnekler çarşısında kiraladığı dükkanda taştan yaptığı eserleri satarak ailesini geçindirmeye çalışan Kasım, bir arkeolog olarak ülkesindeki sanat eserleri için duyduğu üzüntüyü gizleyemiyor. Savaş sebebiyle hayatını kaybeden binlerce insanın yanı sıra İslam ve Osmanlı medeniyeti izlerinin de bir bir yok edildiğini söylüyor.

 

Sabah Kasım’a göre Suriye’de 4 yıldır devam eden iç savaş sırasında hem daha önceki İslam medeniyetlerinden hem de Osmanlı’dan kalan tarihî eserler bilinçli bir şekilde tahrip ediliyor. 30 yıl boyunca Suriye’de değişik şehirlerde Avrupalı arkeologlarla kazı çalışmalarına katılan Sabah Kasım, Suriye’de bıraktığı 3 bin eserini Türkiye’ye getirmek için yetkililerden yardım bekliyor.

 

Suriye’deki durumun içler acısı bir hal aldığını dile getiren Sabah, şunları anlatıyor: “Suriye’de mezhepsel savaş var. Ülkedeki bütün tarihî eserler yok edildi. Emevi Camii, Halep’teki bütün Osmanlı eserleri tahrip edildi. Bine yakın cami zarar görürken bir kısmı da yıkıldı. Türbeler, müzeler, tarihî çarşılar ve evler de harabeye döndü. Osmanlı’nın önemli vilayetlerinden biri olan Suriye’nin Şam kentinde 120 civârında Türk eseri bulunuyor. Sultan 2. Abdülhamid tarafından yaptırılan 1 km uzunluğundaki Hamidiye Kapalı Çarşısı ve Hicaz Demiryolu bunların başında geliyor. Dünya Kültür Mirası listesindeki Halep’in ünlü ve eski camilerinden Hz. Zekeriya Camii’nin 45 metre uzunluğundaki bin yıllık minaresi yerle bir oldu. Suriye ordusuna ait savaş uçakları Busra’daki Hz. Ömer Camii’ni de yerle bir etti. Humus’un Halidiye bölgesinde, Seyfullah (Allah’ın kılıcı) namıyla anılan Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Halid bin Velid Camii’nin kubbesi ve minaresi yerle bir edildi. Yani şunu söylemek gerekirse insanlık yanında Suriye’de İslâm ve Osmanlı medeniyetleri yok oldu.”

 


Mardin’e göç eden  Suriyeli arkeolog Sabah Kasım, taştan yaptığı eserleri satarak ailesini geçindirmeye çalışıyor.



“AİLEMİ GEÇİNDİRMEK İÇİN HAMALLIK BİLE YAPARIM”

Suriye’deki iç savaştan kaçarak evini barkını, malını mülkünü geride bırakıp canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan binlerce aile bulunduğunu ifade eden Sabah Kasım, “Bu ailelerin hepsi de hayata tutunmak için çalışmak zorundadır. Ben de onlardan biriyim. Şu anda İnekler Çarşısı’nda kiraladığım dükkanda taştan yaptığım el sanatlarını turistlere satarak ailemin geçimini sağlıyorum.” diyor.

 

Sabah Kasım’ın 9 çocuğu doğduktan sonra hayatını kaybetmiş. Hayatta kalan tek kızı ise Şam Üniversitesi’nde okuyor. Kasım, el sanatlarından elde ettiği gelirle kızının okul masraflarını da çıkarmaya çalışıyor. Kızının hayatından endişe ettiğini söyleyen Kasım, “Onu da Türkiye’ye getirmek istedim. Ama kendisi Şam’da okuyacağını ve topraklarını terk etmeyeceğini söyleyerek orada kaldı. Çalışmak ayıp değil, dilenmek ayıptır. Gerekirse ailemin geçimini sağlamak için hamallık bile yaparım.” ifadelerini kullanıyor.





“ÖLEN MÜSLÜMAN, ÖLDÜREN MÜSLÜMAN”

Suriye’deki savaşın 10 yıl bile sürebileceğine dikkat çeken Sabah, iç savaşı birkaç cümleyle özetliyor: “Suriye’de yaklaşık 56 tane örgüt var. Hepsi farklı mezheplere bağlı güçler. Kimse kiminle savaştığını ve ne için savaştığını bilmiyor. Bir yandan Esed’in zulmü bir yandan da ‘Allahü Ekber’ diyerek birbirlerini boğazlayan farklı gruplar... Ölen Müslüman öldüren Müslüman. Yüz binlerce insan öldü. Milyonlarca Suriyeli mülteci durumdadır. Suriyeyi bu hale getiren insanlar utansın.”

Zaman, Haber: Şeyhmus Edis, 23.01.2015

OSMANLI MİMARİSİYLE İÇLİ DIŞLI OLAN BİRİNİN KENDİ EVİNİ TASARLARKEN MODERNİST ÇİZGİYE GELMESİ İLGİNÇTİR

 

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bugünlerde çok özel bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Baha Tanman küratörlüğündeki sergi mimar, restoratör ve koleksiyoner Ekrem Hakkı Aysever'i ağırlıyor.

 

 

İlk gelişimde aklımda kalanlar vardı. İAE'de, Baha Tanman ile söyleşimiz için buluşmadan önce tekrar ilk kattaki sergiye göz attım. Bir "Mimarlık Tarihi" sergisi mi bu, nasıl göz atılıp geçilir diye soru işaretleri oluşmasın... Osmanlı sanatı araştırmaları ve mimarlık tarihi içinde farklı bir yeri olan Ekrem Hakkı Ayverdi'nin özel koleksiyonundan parçaların da bulunduğu sergi sadece 2 boyutlu çizimlerden, bir mimar biyografisinden ibaret değil. Hele ki söz konusu Ekrem Hakkı Ayverdi gibi kendini Osmanlı sanatının her alanıyla beslemiş, sorgulamış ve onu hayatının içine koymuş biri olduğunda zaten pek mümkün de değil... Bu nedenle Ekrem Hakkı'nın çok yönlülüğünün sergiye başarılı bir şekilde yansıtılmış oluşu ve sergide her disiplinden insanın dikkatini çekebilecek başarılı bir kurgunun varlığı bu sergiyi dikkat çekici kılan.

 

Baha Tanman ile yaptığımız söyleşide Ekrem Hakkı Ayverdi ile ilgili güzel detayları yakalayabileceğinizi umuyor, 28 Mart'a kadar devam eden sergiyi kaçırmamanızı tavsiye ediyoruz. Keyifli okumalar;

 

Derya Gürsel: Sergi sürecinden bahsedebilir misiniz?

Baha Tanman: Yakın dönemde yapılan Ekrem Hakkı Ayverdi Sempozyumu ile eşzamanlı yapılması hedeflendi serginin.

 

Sergiyi hazırlamada şöyle bir kolaylık vardı, koleksiyonun ve arşivin tamamı tek bir elde bulunduğu için birçok yere başvurma, yazışma gibi bürokratik yükün altına girmedik. Sadece Kubbealtı Vakfı ile muhattaptık. Teklif onlardan geldiği için her konuda son derece işbirliğine açık ve olumluydular. Tek sıkıntımız: "Seçim yapmaktı". Yani pek çok güzel şey olduğu zaman onların içerisinden 3 tane 10 tane seçmek çok zordur. Burada mimarlık arşivi çok geniş, yani sergide olanların çok daha fazlası var. Koleksiyonda da tahmin edemeyeceğiniz kadar el yazması vardı. Ama keyifli bir sıkıntıydı bu...

 

Kitap için Uğur Derman ve Mimar Sinan Üniversitesi'nden Aydın Yüksel Bey'den yazı rica ettik. Kendi ailesinden Sinan Uluant ve ben daha çok anı ağırlıklı yazılar yazdık.

 

Sergide Ekrem Hakkı'nın koleksiyonerliği ve mimarlık yönünü yansıtırken nasıl bir denge kurdunuz?

Sadece mimarları ve mimarlık tarihçilerini ilgilendiren bir sergi olmasın daha geniş bir kitleye hitap etsin istedik. Koleksiyonun zenginliği ve cazibesi de gözümüzü kamaştırdı ve mekanın az bir kısmını onun restoratör yönüne ayırdık. Zaten mimarlık tarihçisi yönünü sergiye yansıtmak çok zordu. Yani bir vitrinin içerisine yan yana o kitapları koyacaksınız... Bunu ancak katalogdaki makalelerden izlemek mümkün.

 

 

Özellikle Topkapı Sarayı'nın restorasyon çalışmaları, çok geniş kapsamlı ve uzun sürmüş. Yani sadece Topkapı'ya ait arşivden bir zemin katı doldurabilirdik. Sergilerde bir de şu var: üç boyutlu obje görmek istiyor insanlar. Belki bir mimar ya da belirli bir meslek grubu için iki boyutlu görsel malzeme bir sergiyi ilginç kılmaya yeterli olabilir. Fakat yeni bir şeyler vermek istediğimiz kitlenin büyük bir kısmı vitrinde de birşeyler görmek istiyor. Ekrem Bey'in koleksiyonu da bu konuda muazzam bir malzemeye sahip zaten.

 

 

Bu denge, kataloğun kapak seçiminde bile bir kriter oldu. Çünkü Ekrem Hakkı'nın sergide restoratör yönünü biraz arka planda tutuyorduk bunun yanında koleksiyonu ön plana çıkardık. Dolayısıyla kapağa bunun yansımasını istedik. Epey bir tartışmadan sonra Ali Üsküdari'nin Lale Devri'ndeki inanılmaz cildini kullandık. Ben başta karşı çıkmıştım; hem mimarlıkla hem de koleksiyonla ilgili bir şey olsun istiyordum ama denemelerin ardından bu önerinin çok eklektik olacağını gördük.

 

Koleksiyonun bir kısmı da kendi evinden değil mi?

Evet hepsi kendi evinden. Onların içinde yaşardı. Ekrem Hakkı Bey'in evi Tanpınar'ın sözündeki gibi; "Gümrükten geçmiş Müslüman olmuş her şeye sahipti". İlginçtir bu kadar Osmanlı Mimarisi ile içli dışlı olan birisi kendi evini tasarlarken tamamen modernist çizgiye gelmesi. Sedirli bir koltuk yoktu yada yerde yemek yemiyordu ve etrafta özenle seçtiği parçalar vardı.

 

 

Sadece el yazmaları bir dolabın içinde dururdu. Ama çini, hat, tablo, mobilya hepsi mekanın içerisindeydi. Zaten en büyük keyfi evinde ağırladığı insanlara koleksiyonunu gezidikmek, onlarla fikir alışverişinde bulunmak. Ayrıca topladığı şeyin ne olduğuna vakıf yada öğrenme hevesinde biri.

 

"16.yy'ın üretimini çok daha kolektif bir üretim olarak görürdü Ekrem Bey"

O zaman bu ilişkiyi konuşalım. Sizce Ekrem Hakkı'nın koleksiyonerliğinin mimarlığına olan etkisi nedir?

 

Ekrem Hakkı, Uğur Derman ve diğer yakın arkadaşlarına bu konu ile ilgili şöyle der; "Eğer ben bu koleksiyonu yapmasaydım, Osmanlı Sanatı'nın içine nüfus edemezdim ve mimarlık ile ilgili bu kitapları yazamadım." Restorasyonla uğraşan bir kişi olarak, sanat tarihi ile uğraşanlardan farklı olarak tamamen yapının strüktürüne odaklanırdı. Sağında çiçek var, solunda böcek vardan çok daha farklı bir bakış açısına sahipti. Ayrıca malzemenin gerektirdiği detayları okuyabilirdi. Yani bezemenin eksikliğini sadece bezeme olduğu için değil, orda olması gerektiği için olduğunu bilirdi.

 

 

Süsleme ile tasarımın ilişkisini çok iyi bilen bir insandı. Yani erken Osmanlı'da ve daha sonra bugün bizim klasik dediğimiz dönemde, süsleme ile binanın tasarımı arasında denge nasıl kuruldu yada binanın bazı alanlarında bu denge nasıl bozuldu gibi soruların cevaplarını bilirdi. Dolayısıyla bir yerde neden o malzemenin seçildiğini ya da o tarz bir kemerin kullanıldığını hemen açıklayabilirdi. Bunların çoğu makalelerine girmemiştir... Mesela kaş kemer kırılma noktalarında çok zayıftır bu nedenle kubbesiz ve tonozsuz revaklarda kullanılır derdi. Üzerinde ahşap sakıf olan revaklarda.. Mesela hakkikaten Atik Valide Külliyesi'nde kaş kemerler vardır ve revakların üstü ahşap çatı ile örtülüdür. Mesela başka bir örnek üstüste iki tane tuğla kemer, üç tane tuğla kemer yapmanın konstrüksiyon açısından hiçbir anlamı olmadığı, Geç Roma'da ve Bizans'ta bunun olduğu bazı Osmanlı binalarında Bizans etkisi olarak bunun görüldüğü, fakat rasyonel olmayan bu detayın Osmanlı döneminde terkeldiliği gibi... Sonra kapı ve pencere sövelerinde gönye burnun ahşap malzeme ile makul bir detay olduğu fakat mermer yada taş söz konusu olduğunda o incelen yerlerin kırılmaya meyilli olduğu gibi onlarca şey kendisi ile yaptığımız sohbetlerden aklımda kalanlar...

 

 Peki kendi kuşağı içerisinde Ekrem Hakkı'yı değerlendirirsek?

Bence Ekrem Hakkı Bey'in kendi dönemi içerisinde çok ileri görüşleri vardı. Bizdeki Mimar Sinan kültü vardır ya: "Ondan önce hiçbirşey yoktu, gökten mimari indirdi, sonra da karanlıklara saplandık," gibi... Tabiki Sinan önemli bir mimar ve çok önemli bir ekibi var. Fakat 16.yy'ın bizim klasik dediğimiz üretimini çok daha kolektif bir üretim olarak görürdü Ekrem Bey. Sadece modern cümleler ile ifade etmezdi. "Mimar Sinan muhakkak büyük adam, ama asıl büyük mimar milletin kendisidir," gibi daha duygusal şekillerde ifade ederdi. Bu söylemler tabiki Uğur Tanyeli'nin söylemlerine göre daha farklı ama düşünce net; "bir kişinin arkasında toplamayın tüm bu kültürü". Yani "50 yıllık bir mimari üretimi tek bir mimari dehanın arkasında örmek sakıncalı, daha geniş tabanlı düşünmek lazım,". Tabi bu düşünceler o zaman bana tuhaf gelmişti ancak aradan 10 yıllar geçtikten sonra o çizgiye geldim.

 

 

Ama çoğu mimar arkadaşımda bunu görüyorum. Özellikle saf mimar kökenli olupta mimarlık tarihi hakkında söz edenlerde. Bir yerde enteresan bir detay görüyorlar, fakat önün öncesinden haberleri olmadığı için "Sinan Usta'nın işi" oluyor o detay. Halbuki 13. yy'dan beri var o detaylar...

 

"Cepheye çivi yapıştırmakla ve sivri kemer yapmakla milli olunmuyor"

Söyleşi buraya ilerlemişken, Ayverdi'nin "batı karşıtlığı" adı altında eleştirilmesini de konuşalım...

 

Onu yeniliklere düşman, Batı'dan gelen her şeye karşı görmek isteyenler olabilir, ama değildi... Kendi giyim kuşamında da öyleydi. Yani şalvarla dolaşan bir adam değildi. Ben bir gün onu kravatsız ve ipek mendilsiz görmedim. Erdem Hakkı Bey'in mensup olduğu kuşakta, Türk mimarisinin, Türk sanatının olmadığını iddia eden bir Batı'ya karşı savunma halindeler. Etki tepki ilişkisinden doğan da bir takım aşırılıklar var. Şöyle açıklayayım. Ayasofya'yı Ekrem Bey çok önemserdi. "Ama Ayasofya gecikmiş bir Roma binasıdır. Bizans mimarisi benim için asıl 'limon gibi kükürt kubbeler, uzun kasnakların üzerinde'" derdi ve onlara da çok bayıdığını söyleyemem.

Batı karşıtlığı demek bu nedenle doğru değil bence, Batı mimarlığını da çok iyi bilirdi. Bana bir keresinde şöyle demişti: "O kıvrımlı hatlarıyla ve her tarafından fışkıran yapraklarıyla rococo bizim zevkimize çok uymadı ama ampir üslübün dikey ve yatay hatları bizim zevkimize uymuştur,". Yani zaten körü körüne bir gelenekperest olsaydı Ulusal Mimarlığı metheden birisi olurdu ki ben çok ciddi eleştirdiğine tanık oldum. Heybeliada ve Boyacı Köy Camii projeleri vardır Ulusal Üslüp'ta. Onlardan hiç hoşlanmazdı mesela... Birgün Heybeli'de yürüyüş yaparken "İşte" dedi "hiç hoşlanmadığım bir eserim" Heybeliada Camii için, bir günahını itiraf eder gibiydi... Cepheye çivi yapıştırmakla ve sivri kemer yapmakla milli olunmuyor. Mimarinin aslına ve özüne inmeden, hicvine takılıp kaldılar Vedat Bey ve Kemalleddin Bey. İyi niyetli olsalar da geçmiş zamanın biçimlerine saplanmak ve canlandırmacılık yoluna girmek bu mimari üslubu kısırlaştırdı ve arkası da gelmedi nitekim.

 

Çok teşekkür ederim

Ben teşekkür ederim

Arkitekt, Haber: Derya Gürsel, 22.01.2015

SAKARYA GARI AVM YAPILMAK İSTENİYOR

 

CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, 116 yıllık Sakarya Garı’nın, işlevsiz bırakıldığını, alışveriş merkezi yapılmak istendiğini söyledi.

 

Özkoç, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Sakarya Garı’nın 2005’te, “Balıklı Gar Alışveriş Merkezi” adı altında bir projeyle ranta çevrilmek istendiğini, halkın tepkisi üzerine geri adım atıldığını anımsattı. Ancak garın işlevsiz bırakılarak aynı hesabın tekrar gündeme getirildiğini belirten Özkoç, “116 yıldır kent merkezine gelen bir tren ve bu tren hattını kullanma kültürü oluşmuş bir kent halkı varken, tren hattı neden kaldırılmak istenir? Dünyanın Sakarya Garı’yla yaşıt tren istasyonları Paris, Zürih, Roma, Stockholm, New York, Frankfurt’ta onlarca tren istasyonu korunmaya çalışılırken, bizim garımız neden işlevsiz bırakılır?” diye konuştu.

Milliyet, 22.01.2015

'İŞİN EHLİ' BAYLAN'A BÜYÜK SAYGISIZLIK

 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘işin ehli’ sözleriyle övdüğü Balyan ailesine mensup Dolmabahçe Sarayı’nın mimarı Garabet Balyan’ın kayıp mezartaşı Kartal’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir inşaat şantiyesinde ortaya çıktı.

 

İstanbul’un simge yapılardan biri olan Dolmabahçe Sarayı’nın mimarı Garabet Balyan’ın kayıp olan mezar taşı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kartal’da kullandığı bir şantiyede ortaya çıktı.   
Bilindiği gibi, İstanbul’daki pek çok önemli yapı, Balyan Ailesi’ne mensup mimarların eseri. Dolmabahçe Sarayı, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Dolmabahçe Valide Sultan Cami gibi İstanbul’daki tarihi öneme sahip yapıların mimarı Garabet Balyan’ın kayıp olan mezar taşı, Kartal Soğanlık’ta, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından kullanılan bir şantiyenin içinde bulundu. İBB’nin uzun yıllardır kullandığı şantiye alanındaki binalarının yıkılmasıyla, binaların arasında kalmış mezar taşı ortaya çıktı. Balyan’ın mezar taşının yanı sıra, üzerindeki Ermenice yazılar tam olarak okunamayan başka mezar taşları ve kitabeleri de bulundu.

 

Beşiktaş Ermeni Mezarlığı’ndaydı

Garabet Balyan’ın mezarının nerede olduğu bilinmiyor. Bu konuda elimizdeki en önemli kaynaklardan biri, Pars Tuğlacı’nın ‘Balyan Ailesi’ kitabı. Tuğlacı, kitabında, Garabet Balyan’ın mezar taşına ait bir fotoğrafa da yer vermişti. Berç Erzian tarafından 1958’de Beşiktaş Ermeni Mezarlığı’nda çekilmiş fotoğrafları yayımlayan Tuğlacı, mezar taşlarının artık yerlerinde olmadığını anlatıyordu. Fotoğraftaki Garabet Balyan’a ait mezar taşıyla, belediye şantiyesine bulunan mezar taşının aynı olduğu tespit edildi.

 

Sorular yanıtsız

Yıllardır kayıp olan Balyan’ın mezar taşının İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kullandığı şantiye alanına nasıl geldiği ve mezar taşlarını korumaya yönelik tedbirlerin neden alınmadığı soruları ise hâlâ yanıtsız. Ulaştığımız Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, konunun araştırılacağını söyleyerek, sorularımızı yanıtsız bıraktı.

 


Fotoğraf: Berge Arabian

 

Mezarlık tarumar edildi 

Beşiktaş Ermeni Mezarlığı, Ermenilere ait gasp edilmiş en önemli taşınmazlar arasında gösteriliyor. Hrant Dink Vakfı’nın, 2012 Beyannamesi: İstanbul Ermeni Vakıflarının El Konulan Mülkleri başlıklı proje çalışmasında, mezarlığın hikâyesi de yer alıyor. Buna göre, Beşiktaş ilçesinde iki mezarlık bulunuyordu. Mezarlıklardan birinin bugünkü yeri, Abbasağa Parkı. Mezarlığın arazisi, 1776’da Güreğ Manuelyan tarafından satın alındı. 1849’da, Garabet Amira Balyan tarafından çevresi duvarla çevrildi. Ermeni Patriği Harutyun Vehabedyan, araziye el koymak isteyen II. Abdülhamid’e, 4 Mart 1887’de dilekçe yazarak, istimlakı durdurdu. Padişah, mezarlığın Ermeni cemaatinin elinde kalmasına ve mevcut mezarların korunmasına, ama duvarların yıkılarak arazinin bahçe hâline getirilmesine karar verdi. 1930’lara kadar metruk kalan mezarlık arazisi, 1939’da İstanbul Valisi Lütfi Kırdar’ın kararı doğrultusunda istimlak edilerek Abbasağa Parkı hâline getirildi. İlçedeki diğer mezarlık da Boğaziçi Köprüsü’ne bağlanan Yıldız kavşağının olduğu yerdeydi ve Barbaros Bulvarı yapılırken kamulaştırılarak yok edildi.

 

Garabet Balyan: İstanbul’u İstanbul yapan mimar




Portre: Abraham Sakayan

 

Mimarlık tarihine adı Dolmabahçe Sarayı’nın mimarı olarak geçen Garabet Amira Balyan’ın gençliği ve eğitimi hakkında pek bilgi yoktur. 1831’de babası Krikor Balyan’ın ölümü üzerine, eniştesi Ohannes Amira Serveryan’la birlikte Darphane Müdürü Kazaz Artin Bezciyan’ın aracılığıyla hassa mimarı, yani saray mimarı oldu.

 

İlk çalışması Yedikule’deki Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin yapımıdır. Ermeni toplumuna, yalnız mimar olarak değil, yaptığı bağışlarla ve özellikle eğitim alanındaki çalışmalarıyla büyük hizmetlerde bulunmuştur. Nazeni Babayan’la evliliğinden on çocuğu olmuştur. Çocuklarından Nigoğos, Sarkis, Agop ve Simon da hassa mimarı olarak görev yapmışlardır.

 

Garabet Balyan, ailenin mimar olarak gösterdiği faaliyetlerin sürekliliğinde kilit rol oynamıştır. Sultan II. Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz’in hükümdarlık yıllarında mimarlık yapmış, İstanbul’un mimari mirasının önde gelen anıtlarının yapımı üstlenmiştir. Yaklaşık 30 yıl süren meslek yaşamının en verimli dönemi, Abdülmecid’in saltanat yıllarına denk düşer.

Garabet Balyan’ın eserlerinin bir çoğu sağlam, ayakta ve özgün durumlarını korumaktadır. Bütün eserleri 1. derece kültür varlığı olarak tescillenmiştir.   

 

Garabet Balyan’ın görkemli yapı listesi

Dolmabahçe Sarayı ve Camisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kuleli Süvari Kışlası, Terkos tesisleri, Bahçeköy’deki Kirazlı Bent ve Bend-i Cedid, Beykoz Deri Fabrikası, Bakırköy Bez Fabrikası, Hereke Fabrikası, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi, Beşiktaş’taki Surp Asdvadzadzin Kilisesi, Kuruçeşme’deki Surp Haç Kilisesi, Beyoğlu’ndaki Surp Yerortutyun Üç Horan Kilisesi. 

Agos, Haber: Uygar Gültekin, 22.01.2015

VİCDAN, ETİK, DİPLOMA HEPSİ KİRALIK!

 

Sosyal medyada bir süredir sanat tarihçisi ve arkeologların kendilerine kamuda istihdam sağlanmadığından yakınarak kampanyalar yaptığına şahit oluyoruz. Arkeolog ve sanat tarihçisi istihdamı hashtagleri ile sık sık karşımıza çıkıyorlar. Hatta arkeologlar 2014 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kendilerine hiç kadro ayrılmadığı gerekçesiyle açlık grevi yapmaya bile karar vermişlerdi. Daha sonra bakanlık temsilcileri 2015 yılı için kadro sözü vermişler ve grev başlamadan sonlandırılmıştı.

Ankara ’da bazı uyanıklar bu işsiz gençlerin içinde bulunduğu zor şartları fırsat bilerek diplomalarını kiraya çıkarmışlar. Radikal dün, ‘’Kiralık Diploma’’ başlığı ile gündeme getirmişti. Bu durumun sadece birkaç vakadan ibaret olmadığı anlaşıldı. Gelen telefonlar ve tepkiler resmen bir 'sektör' oluştuğunu gösteriyor. Bunun legal olduğunu ileri sürenlerin de sayısı oldukça fazla. "Eczacılar, doktorlar diplomalarını kiraya veriyorlar da arkeologlar neden vermesin?" diyenlerden tutun da, "Bilimsel kazılarda bedava çalışıyoruz, arkeoloji bilimine hizmet vazifemizi yerine getiriyoruz, diplomamızla da bu şekilde para kazanıyoruz’’ savunması yapanlara kadar pek çok işsiz genç var.

Meğer Ankara’da kiralık diploma üzerinden resmen sektör oluşmuş. İnşat mühendisleri şantiyelerde bulunmadan sadece imza yetkisini kullanıyor. Makine mühendisleri asansör denetimleri için diploma kiralıyor. Çevre mühendisleri ÇED raporlarında diplomalarını kullandırıyor. Jeoloji mühendisleri, nükleer uzmanları, doktorlar, eczacılar, arkeologlar, sanat tarihçileri, restoratörler, kimya ve biyoloji mezunları... liste uzayıp gidiyor. İhale şartnamesinde arkeolog, restoratör, mühendis şartı getirmek çözüm değil. Yapılan işleri denetleyip, diploması kullanılan uzmanın işe ne kadar hakim olduğunu da sorgulamak gerekiyor. En son Akkuyu Nükleer santrali için ortaya çıkan ÇED raporundaki nükleer mühendisin sahte imza skandalı da diploma kiralama yöntemi ile yapıldığı izlenimini veriyor.

Son yıllarda yaşanan restorasyon skandallarını anlatmaya gerek yok sanırım. Türkiye ’nin her köşesinde tarihi binaların restorasyonları Kültür ve Turizm Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, yerel yönetimler tarafından sürdürülüyor. Çok iyi yapılan restorasyonların yanısıra çimento kullanarak restorasyondan çok yenileme yapılarak 'gıcır gıcır' olan tarihi eserler de mevcut. İşte bu rezalet restorasyonlarda uzman restoratör, arkeolog ve sanat tarihçi var mı yok mu hiç bilemedik. Kamuoyunda onların isimleri de çok ön plana çıkmadı. Bu kötü restorasyonların arka planı araştırıldığında orada uzman yerine diplomalarının çalıştığını görmek artık bizi şaşırtmayacak.

Kimse diplomasını kiraya verirken vicdanını, etik anlayışını sattığından habersiz. Çalışmadan, emek sarfetmeden kolay yoldan para kazanmayı kendine hak görenlerin sayısı anlaşılan çok fazla. İnsanın içinden şöyle demek geliyor, "Böyle başa böyle tıraş!"

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 22.01.2015

TARİHİ DEĞİRMEN BAKIMSIZLIKTAN YIKILDI

 

Muğla'nın Marmaris İlçesi Turgut Mahallesi'ndeki turistik şelale içinde bulunan koruma altındaki tarihi su değirmeni bakımsızlıktan yıkıldı.

 

Değirmenin hissedarlarından 65 yaşındaki Hasan Hüseyin Ünlü, değirmenin yıkılmasında sorumluğu olduğunu ileri sürdüğü bir hissedar ve işletmeci ile Muğla İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü hakkında, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Muğla Valiliği'ne dilekçeyle başvurup şikayetçi oldu. Marmaris'e gelen yerli ve yabancı turistlerin uğrak yerlerinden olan Turgut Şelalesi içerisinde mülkiyeti Marmarisli Ünlü ile Çümen Aileleri'ne ait olan ve şu andaki 9 hissedara miras kalan tarihi su değirmeninin çatısı ile doğu cephesinin duvarı bakımsızlıktan yıkıldı.


Yapılış tarihi bilmediği fakat 1955 yılında yandıktan sonra 1962 yılında tadilat geçirdiğini anlattığı değirmenin ilgisizlikten yıkılması, hissederlardan Hasan Hüseyin Ünlü'nün tepkisine neden oldu. Ünlü, değirmeni yıllarca sorunsuz işlettiklerini belirterek, "Bölge 1996 yılında sit alanı ilan edilince, değirmeni, 'Arızalanırsa yaptıramayız' diyerek, bir daha çalıştırmadık. Yerini kafeterya olarak ortaklarımızla birlikte 2012 yılına kadar işlettik. Değirmen sadece turistik amaçlı olarak gelenlerin ziyaretine açık bırakıldı. 2012 ve 2013 yıllarında değirmenin bulunduğu yer Ahmet Çetin'e kiraya verildi. Çetin kira sözleşmesi bitmesine rağmen 2014 yılında yeri boşaltmadı. 9 hissedardan 8'inin bilgi ve izni olmadan Muğla İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarihi binanın çatısının yenilenmesi için 9'ncu hissedar 8'inin bilgisi olmadan Hayriye Şimşek'e izin vermiş. İzin alınmasına rağmen, hiçbir işlem yapılmayınca, değirmenin çatısı ile doğu cephesindeki duvar geçen Aralık ayı başında yıkıldı. Binayı korumaya alan İl Kültür ve turizm Müdürlüğü artık burayla ilgili ne yapacak bilemiyoruz. Görevlerini düzgün yerine getirseler burası yıkılmazdı. Koruma sözle alınmamalı" diyerek, tepkisini dile getirdi.


Tarihi varlıkların yok olmasına seyirci kalanları kınadığını da vurgulayan Ünlü, tarihi değirmenin zarar görmesinden diğer hissedarlardan habersiz izin alıp, gerekli restorasyon çalışmasını yapmayan Hayri Şimşek, işletmeci Ahmet Çetin ve tek hissedara izin verip, işi takip etmediğini ileri sürdüğü Muğla İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün sorumlu olduğunu belirtip, cezalandırılması için geçen 19 Aralık'ta Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Muğla Valiliği'ne dilekçe verdiğini de kaydetti.

Türkiye Gazetesi, 21.01.2015

FATİH'İN TÜRBESİ ELEKTRİK BORCU YÜZÜNDEN KARARTILDI

 

 

Fatih Sultan Mehmet türbesinin, yaklaşık 35 bin lira tutan elektrik borcu nedeniyle elektrikleri kesildi. Uzun süre elektriksiz kalan türbe, dün akşam saatlerinde aniden yeniden aydınlatıldı. Kültür Müdürlüğü, elektriğin borcundan dolayı kesildiğini doğruladı. 

 

Kültür Müdürlüğü’nden bir yetkili, türbenin elektriklerinin kesildiğini doğrulayarak, “Bu durum CLK Boğaziçi Elektrik’ten kaynaklanan bir sorun. Normalde buraların elektriklerinin kesilmemesi gerekir. Borcumuz olduğu doğru, ancak yapılandırmaya gitmiştik. 35 bin liraya kadar düşürdük. Orada bir yanlışlık olmuş o yüzden kestiler. Dün de yanlış düzeltildi ve elektrikler tekrar açıldı'' dedi.

Bu arada, türbenin elektriklerinin kesildiğini öğrenen ziyaretçiler de şaşkındı. Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin elektrik borcundan dolayı karartılmasını kınayan vatandaşlar, “Onca kaçak elektrik kullanan varken türbenin elektriklerinin kesilmesi normal olamaz.'' dedi. Öte yandan, CLK Boğaziçi Elektrik firmasından konuyla ilgili bilgi alınacak bir yetkiliye ulaşılamadı.

Cnn Türk, 21.01.2015

RÜYASINDA SES DUYDU, HEYKEL BULDU

 

Hatay’ın İskenderun İlçesi'nde, rüyasında duyduğu sese kulak veren Arafat Güllü, evinin alt katında bir kralın mezarının olduğunu iddia edip yaptığı kazıda insan minyatürü şeklinde heykel buldu.

 

 

Daha önce de bulduğu tarihi eserleri Antakya Arkeoloji Müzesi'ne teslim eden Güllü, evinin incelenmesi için yetkililere çağrıda bulundu. Esentepe Mahallesi’nde yaşayan üniversite mezunu elektrik tesisatçısı Arafat Güllü (35) evinin altında bir krala ait mezar bulunduğunu ve burada da yüklü bir hazine olduğunu ileri sürdü.

Son dönemlerde sık sık rüyalar görmeye başladığını belirten Güllü, “Ben her uyuduğumda rüyamda birisinin beni çağırdığını hissediyordum. O ses bana “Arafat gel Arafat çıkart beni buradan ben aşağıdayım” diyordu. Bu durumu eşime anlattığımda bana 'deli' olduğumu söyledi. En son durumu arkadaşıma anlatıp evimin altından beni çağırdıklarını söyledim. O ses bana dedi ki, 'sana parçaların en güzelini vereceğim.

 

Git evinin altındaki taşı kaldır.' Ben de gidip evimin alt kısmında bulunan taşı kaldırdığımda bir heykel ile karşılaştım. Evimin altında yüklü miktarda hazine olduğunu düşünüyorum. Ben devletimden kaç defa buranın gelip araştırılmasını istedim. Ama bir türlü sonuç alamadım. Daha önceleri de evimin alt kısmında bulduğum birkaç parçayı Antakya Arkeoloji Müzesi'ne teslim ettim. Daha önceleri evimin altında bulduğum parçaların Roma döneminden olduğu devletin müzesi tarafından tescillendi, yetkililerden bu evde araştırma yapmalarını istiyorum” dedi.
Arafat Güllü'nün gördüğü rüyasını sürekli olarak kendisine anlattığını kaydeden arkadaşı Ali Taşpınar ise, “Bana sürekli gördüğü rüyayı anlatıp hazine bulacağını söylüyordu. Evinin alt katına indiğimizde kendisine seslendiğini söylediği insan görünümlü heykeli buldu” dedi.

Hazine bulunduğunu söylediği evini 4 yıl önce gaipten duyduğu ses ile satın aldığını anlatan Güllü, “4 yıl önce bu evin tam karşısında bulunan evde oturmaktaydım. O ses bana dedi ki, 'Arafat sen gelip bu evi alacaksın.' Babama durumu anlattığımda babam bana şu anda oturduğum evin harabe olduğunu belirtip burayı almamam gerektiğini söyledi. O ses bana diyordu ki, 'Arafat çadır kur buraya. Burayı al.' Ben de babama gerekirse çadır kuracağımı ama bu evi alacağımı söyledim. Ve aldım. O sese gittim. Evimin altında insan minyatürü olan bir heykel buldum” diye konuştu.

Milliyet, 21.01.2015

TOPKAPI SARAYI'NDA PİS KOKU KRİZİ

 

Topkapı Sarayı müdür yardımcısı Sevgi A., saray güvenliği ve temizlik görevlilerine "pis kokuyorsunuz, turistlerle konuşmayacaksınız" dediği gerekçesiyle şikayet edildi. Bir saray çalışanı tarafından yapılan şikayette Sevgi A.'nın personel arasında ayrımcılık yaptığı, sevmediği personeli dışladığı, onları cezalandırmak için elinden geleni yaptığı, her ay yapılan güvenlik toplantılarında güvenlik görevlisi ve temizlikçilere, "Hepiniz pis kokuyorsunuz, sizi işten çıkarırım, turistlerle konuşmayacaksınız" diye hakaret ettiği iddia edildi. Bu şikayet üzerine inceleme başlattı. İnceleme ardından iddiaların sübuta ermediği yönünde rapor hazırlandı. Müze Müdürü Yavuz Özdemir tarafından hazırlanan raporda, şikayet dilekçesini gönderen personelin kim olduğunun araştırıldığı fakat tespit edilemediği, Müdür Yardımcısı Sevgi A. hakkında suç, hakaret veya usulsüz yapılan bir işlem görülmediği belirtildi.

Sabah, 21.01.2015

RESTORASYON SKANDALI: KİRALIK DİPLOMA

 

İhale ile alınan pek çok inşaat projesindeki arkeolog, sanat tarihçisi, restoratör bulundurma mecburiyeti şirketler tarafından 'kiralık diploma'yla aşılıyor. Bazı arkeologların diplomalarını kiraladığı ileri sürülen Kültür Sanat Emekçileri Derneği'nde yöneticiler istifa etti.

 

 

Ankara ’da Kültür Sanat Emekçileri Derneği (KSED) büyük bir skandal ile çalkalanıyor. Genel Başkan Hızır İnan ve bazı dernek yöneticilerinin arkeologların diplomalarını restorasyon projelerinde kullanılmak üzere kiraya verdiği ileri sürüldü. Dernek yöneticilerinden Başkan Yardımcısı Binnur Çelebi ve Genel Sekreter Ayşe İpekçi iddialar üzerine dernek görevinden ayrıldı. Kamuoyunda sıkça dile gelen restorasyon rezaletlerinin neden kaynaklandığına da örnek teşkil eden bu skandalın ardından neler çıkacağı merakla bekleniyor.

İhale ile alınan pek çok inşaat projesinde arkeolog, sanat tarihçisi, restoratör bulundurma mecburiyeti isteniyor. Ancak onların çalışmadan sadece proje üzerinde imzasının olması ve çalıştığını beyan etmesi yeterli bulunuyor. Bunun için de bu meslek gruplarından bir diplomayı proje dosyasına dahil ediliyor. Bunun karşılığında diploma sahibine proje süresince aylık kira bedeli ödeniyor. SGK primleri de yatırılıyor. Bu durum dedikodu mahiyetinde yıllardır konuşuluyor ancak ispatı zor olduğu için bir türlü ortaya çıkarılamıyor. 



 

'AYDA BİN LİRA VERSİN ÖYLE KIZSIN!'
İşte şimdi Kültür Sanat Emekçileri Derneği bu skandal ile çalkalanıyor. Dernek Genel Başkanı Hızır İnan'ın, arkeolog Ayşe İpekçi’ye bu teklifi yaptığı ortaya çıktı. İddiaya göre İnan, Messenger’da yaptığı yazışmada İpekçi'ye bir arkeolog ihtiyacı olduğunu, ayda bin lira verileceğini ve bir yıl boyunca sigortasının ödeneceğini ve arkeologtan sadece diplomasının istendiğini söylüyor. Ayşe İpekçi’nin, "Başkan yardımcısı Binnur Çelebi duymasın çok kızar" uyarısı için de, "Sana ayda bin lira versin sigortanı da yapsın ondan sonra kızsın" karşılığını veriyor. 

 

 

II. KILIÇARSLAN KÖŞKÜ KİME EMANET?
Dernekteki skandal Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı Fen İşleri Daire Başkanlığı tarafından ihaleye çıkarılan II. Kılıçarslan Köşkü’nün koruma altına alınması ve restorasyon işinde patladı. Arkeolog Kamil Sağlam’ın diploması aylık bin lira karşılığında ihaleyi alan Gökalp Proje Müşavirlik LTD. şirketi tarafından kiralandı. Binnur Çelebi bu kiralama olayından haberdar olunca Kamil Sağlam ile görüştü. Sağlam’a bu yaptığının etik ve doğru olmadığını anlattı. Sağlam kendisinin Anadolu Sanat Tarihçileri Derneği Başkan Yardımcısı Tekin Süllü tarafından ikna edildiğini söyledi. Sağlam noterde yaptığı sözleşmeyi feshetti. Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na da durumu noter aracılığıyla iletti.

 

 

Dernek yöneticileri skandalın patlamasından sonra ardı ardına istifa etti. İki ay önce arkeolog istihdamı için açlık grevi açıklaması yapan Binnur Çelebi konuyla ilgili şöyle konuştu; "Bunları en başından beri duyuyordum ve dernek yöneticisi arkadaşları uyarıyordum. Bunun doğru olmadığını ve karşı çıktığımı söylüyordum. Artık son olay bardağı taşıran son damla oldu. Genç arkeolog arkadaşların işsiz olmasını fırsat bilip kullanmaları asla kabul edilemez. Bizi şimdi dernekten uzaklaştırmak istedikleri için bizim kendilerine iftira attığımızı ileri sürecekler ama bu asla doğru değil. En baştan kendilerini bu konuda uyardım."

'ARKADAŞIN MENFAATİNİ DÜŞÜNDÜM!'
KSED Genel Başkanı Hızır İnan’a da iddiaları sorduk. İşte İnan’ın verdiği cevap: "Ayşe hanıma bu teklifi getirdiğim doğrudur. Yaz sezonunda bir proje için arkeolog aranıyordu. Kuzenim bana söyledi. Ben de Ayşe hanıma ek gelir olması için teklif ettim. Eczacılar nasıl diplomalarını veriyorlar onun gibi düşündüm. Ayşe hanıma da ayda bin liradan 50–100 lira derneğe bağışlamasını istedim. Ayşe hanımla beraber şirkete gittik. Şirket ayda değil bir sefere mahsus bin lira vereceğini söyleyince vazgeçtik. Ben arkadaşımın menfaatini düşündüm. Kamil Sağlam’ı tanımam. Binnur hanım ve arkadaşları dernekle anlaşamıyorlardı. O nedenle aramızdaki husumetten dolayı şimdi iftira atıyorlar."

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 21.01.2015

KIRŞEHİR'DE KALE HÖYÜK KAZI ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR

 

Kırşehir merkezde 2012 yılında başlatılan Kale Höyük kazı çalışmaları devam ediyor. 

 

Ahi Evran Üniversitesi'nden (AEÜ) yapılan yazılı açıklamaya göre, AEÜ ile Kırşehir Müzesi işbirliğinde Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Işık Adak Adıbelli'nin danışmanlığında 2012 yılında başlatılan Kale Höyük kazı çalışmaları, geçen yıl Ağustos-Kasım ayları arasında da sürdürüldü.

 

Geçen yıl önceki yıllarda olduğu gibi höyüğün güney bölümünde yoğunlaştıklarını belirten Adıbeli, ayrıca höyüğün kuzey bölümünde de yeni bir sondaj kazısı yapıldığını bildirdi. Kazı çalışmalarının ilk etapta höyüğün güney ve güney doğusunda yer alan plankarelerde gerçekleştirildiğini kaydeden Adıbelli, "Bu çalışmalar sırasında yüzeydeki bahçe toprağı kaldırıldıktan sonra ocak ve belirli bir yapıya bağlı olmayan duvar kalıntılarının olduğu yaklaşık 50 santimetre yüksekliğinde Osmanlı tabakası ortaya çıkarıldı. Söz konusu tabakada ele geçen az sayıdaki pişmiş toprak pipo parçaları ve mavi beyaz İznik çini parçaları dışındaki buluntular kaba günlük kullanım kap parçalarından oluşmaktadır" ifadelerini kullandı. 

Osmanlı dönemi işliklerinin altında ise yaklaşık 1, 1.5 metre yüksekliğinde çok sayıda çöp çukuru, ocak ve duvar kalıntılarının bulunduğu tahrip olmuş başka bir tabaka belirlendiğine de dikkati çeken Adıbelli, söz konusu tabakanın bazı bölümlerinde kısmen korunmuş işlik kalıntıları ve çöp çukurlarından ele geçen 13. ve 14. yüzyıllara ait sırlı tabak ve kandil parçaları bulunduğunu vurguladı.

 

Kazıda ele geçen Selçuklu tarzı alçı stuko parçalarının ise Selçuklu dönemine ait önemli buluntular olduğuna işaret eden Adıbelli, şunları kaydetti:

"Bunların dışında tabakada dağınık halde Bizans, Geç Roma ve Roma dönemine ait buluntular da ele geçirildi. Bu tabakanın altında ise yaklaşık 2.5 ile 5 metre derinlikler arasında Hellenistik dönem tabakası tespit edildi. Milattan önce 4. ile 2. yüzyıllar arasına tarihlenen çok sayıda pişmiş toprak kap parçalarıyla tabaka kendi içerisinde yapı katlarından oluşan evrelere ayrılmıştır. Katmanlarda belirlenen kerpiç ve moloz taşlardan yapılmış duvar kalıntıları yoğun tahrip görmüş ve birbirinin üstüne alt evreyi tahrip ederek inşa edilmiştir."

Milliyet, 20.01.2015

BU SON MEKTUP BELKİ DE KÖŞKÜ KURTARACAKTI

 

 

İzmir'in sayılı tarihi değerlerinden Paterson Köşkü, geçen 30 Aralık’ta yandı, önemli hasar gördü.

 

Bornova’daki tarihi yapı için 2 yıldır tahsis kararı bekleyen Büyükşehir Belediye Başkanı  Aziz Kocaoğlu’nun, köşkün bir an önce restore edilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 3 ayrı mektup yazdığı, sonuncusunun ise yangından 1 gün önce gönderildiği ortaya çıktı. Mektupların ilk ikisinin 12 Mart ve 9 Eylül 2013 tarihli olduğu öğrenilirken, 29 Aralık tarihli o son mektupta Kocaoğlu şu ifadeleri kullandı:

“Günümüz itibariyle Yargıtay aşamasında olan hukuki sürecin sonuçlanması beklenmekte olup, adeta bir harabeye dönüşmüş olan ve kentin en nadide mimari eserlerinden Paterson Köşkü’ne yönelik bir müdahale geliştirilememektedir. Kapı ve pencereleri olmadığı için maruz kaldığı çevresel faktörler nedeniyle yapıdaki tahribat büyük bir hızla artmaktadır. Bu nedenle ilgili Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanmış olan projenin geçerliliğini yitirmesinden endişe edilmektedir. Hukuk sürecinin tamamlanması beklenirse yukarıdaki ifade edilen gerekçeden ötürü Paterson Köşkü’nün restore edilerek yaşatılmasına ilişkin süreçte zorluklar gündeme gelecektir.


Belediyemizce, Paterson Köşkü’nün ivedilikle restore edilerek kente kazandırılması amaçlanmakta ve gerekli tüm çalışmalar tamamlanmış olup, protokolün iptaliyle başlayan ve yaklaşık 2 yıldır devam eden gelişmeler nedeniyle bu doğrultuda bir adım atılmamaktadır. Söz konusu kültür varlığının yok olmasının önlenerek, kent kültürüne kazandırılması amacıyla belediyemizce restorasyon çalışmalarının başlatılabilmesi için bakanlığınızca gerekli izin verilmesi hususunda bilgi ve gereğini arz ederim.”


Büyükşehir yetkilileri, “Keşke bu mektuplar dikkate alınsaydı” derken, 2 yıldır tahsis kararını beklendiğini, restorasyon için tüm hazırlıkların tamam olduğunu ancak uzayan sürecin köşkün yaşatılmasını zorlaştıracağı görüşünü paylaştı.

 

 

SÜREÇ BÖYLE BAŞLADI

Paterson Köşkü’ndeki süreç, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün 2008’deki yazısıyla köşkün İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmesinin ardından başladı. Tarihi yapıyı yeniden ayağa kaldırmak ve kente kazandırmak için yola çıkan Büyükşehir Belediyesi’nce hazırlatılan rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri 2011’de İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararıyla onaylandı. Ardından, hazırlanan mimari proje revizyonu da uygun bulundu. Köşkün restorasyonunun gerçekleştirilmesi doğrultusunda yapı ruhsatı alınıp yapım ihalesinin ilanı aşamasına gelinmişti ki, beklenmeyen bir gelişme yaşandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı, köşkün Büyükşehir’e tahsisine ilişkin protokolü tek taraflı iptal ettiğini açıkladı. Milli Emlak Genel Müdürlüğü de bunun üzerine köşkün Büyükşehir’e tahsisini kaldırdı. Böylece köşk yeniden Kültür ve Turizm Bakanlığı’na geçti. Oysa bu süreçte Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Paterson Köşkü’nde Atilla İlhan Kütüphanesi oluşturulması yönünde görüşmeler de başlamıştı. Büyükşehir Belediyesi, protokolün iptali nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine dava açtı. İzmir 2. İdare Mahkemesi’nin 30 Ocak 2014 tarihli kararıyla protokolün iptaline yönelik işlemin iptaline karar verildi. Büyükşehir’in, Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün tahsisin kaldırılması işleminin iptali için Maliye Bakanlığı aleyhine açmış olduğu dava ise İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin 22 Mayıs 2014 tarihli kararıyla reddedildi. Alınan mahkeme kararlarının ardından bugüne kadar herhangi bir gelişme yaşanmadı.

 

 

TOPLAM 38 ODALI

Köşkün asıl sahibi John Paterson Leith, İskoçyalı bir mısır tüccarıydı. İzmir’de tanınan Paterson, 1859’a gelindiğinde özellikle madencilikte karlı olan birçok girişimde bulundu. Ayrıca kendisinin Türkiye’de kromu ilk keşfeden kişi olduğu biliniyor. Paterson Köşkü, yarısı yarış atlarının ahırları için kullanılan 133 dönüm arazi üzerine kurulmuş 38 odalı bir köşk. Köşkte 1963’ten beri aile fertleri yaşamasa da evin büyük piyanoları 1972’ye kadar malikanede kaldı. Evin son sakinleri 5 yıl boyunca burada yaşayan NATO çalışanları oldu.

 

 

KONTROL EDİLEMİYOR
Tarihi binanın güvenliğinden İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü sorumlu. Ancak harabe halindeki köşke özellikle geceleri girip çıkanlar kontrol edilemiyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan yangının, yapının özgün olarak korunabilmiş ender bölümlerinden biri olan güney blokuna ciddi zarar verdiği belirtiliyor.

Hürriyet, Haber: Banu Şen, 20.01.2015

'APOLLON SMINTHEUS'TA' 7 BİN YILLIK MEZAR

 

Ayvacık İlçesi'ne bağlı Gülpınar Köyü'nde yer alan Smintheion antik kentinde yapılan ''Apollon Smintheus'' kutsal alanı kazılarında, 7 bin yıllık mezar ortaya çıkarıldı.

 

Başkanlığını Prof. Dr. Coşkun Özgünel'in yaptığı, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turan Takaoğlu'nun bilimsel danışmanlığında yürütülen kazılarda, 7 bin yıl öncesine ait mezar bulundu.

 

Prof. Dr. Takaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölge arkeolojisi açısından oldukça önem arz eden bu mezar buluntusunun, kendilerine yörede tarih öncesi dönemlerde ölü gömme gelenekleri hakkında bilgi verdiğini söyledi.

 

Basit "toprak mezar" olarak karşılarına çıkan mezarların içinde ölülerin dizlerin kırılarak karına doğru çekme (anne karnında) pozisyonunda yatırıldığının belirlendiğini aktaran Takaoğlu, "Ölülerin ayak uçlarına 'ölü hediyesi' olarak özenle seramik kaplar yerleştirilmiş. Mezarların üzerileri taşlarla gelişi güzel kapatılmış. Smintheion'da 2004 yılında başlatılan prehistorik yerleşim kazılarında ilk kez mezar tespit edildi" dedi.

 

Prof. Dr. Takaoğlu, önemli olan mezar buluntusunun arkeolojik açıdan kendilerine eksik olan bilgileri tamamlamada yardımcı olacağını kaydetti.

 

- Apollon Smintheus Tapınağı

Tapınak, eski adıyla Külahlı olarak bilinen Ayvacık İlçesi'ne bağlı Gülpınar Köyü'nün kuzeybatısı ile kuzeydoğusu arasında kalan vadinin başlangıç eteklerinde, Bahçeleriçi mevkiinde yer alıyor. Troas bölgesinde bugün için tek örnek olduğu belirtilen tapınakta Helenistik Çağ Anadolu mimarlığına imzasını atan mimar Hermogenes'in uyguladığı pseudodipteros (yalancı iki sıralı sütun) plan tasarımı kullanılmış, ön ve arka cephelerinde 8, uzun kenarlarında ise 14'er sütun dizisi bulunuyor.

 

Smintheion antik kentinde yer alan tapınakta mermer bloklarla döşenen "kutsal alan"da pronaos (kutsal ön oda), naos (kutsal oda) ve opisthodomos (arka oda) olmak üzere 3 oda, naosta Paroslu heykeltıraş Skopas'ın yaptığı ve 110 santimetrelik bacak parçası bulunan, "tanrı Apollon"un heykeli yer alıyor.

 

Kaynaklarda, ünlü coğrafyacı ve seyyah Strabon'un 2 bin yıl önce yazdığı ''Geographica'' adlı kitapta, kenti Yunanistan'dan gelen İonlar kuşattığı zaman , gece topraktan çok miktarda tarla faresinin çıkarak askerlerin silah ve teçhizatlarının deri kısımlarını kemirip kopardıkları ve bu yüzden kenti kuşatan İonların savaşı kaybettiğini yazdığı ve Lekton halkının minnet göstergesi olarak bu tapınağı inşa etmiş olabileceği belirtiliyor.

 

Bölgede ilk kazıların 1866 yılında başlatıldığı, ara verildikten sonra 1984 yılında yeniden başlanan kazı ve restorasyon çalışmalarının sürdürüldüğü kaydediliyor.

Radikal, Haber: Mehmet Bayer, 20.01.2015

KARAKÖY-BEYOĞLU TÜNELİ 140'NCI YAŞINI KUTLUYOR

 

 

1875 yılında hizmete giren Karaköy- Beyoğlu Tünel'in 140'ıncı yılı kutlandı. Günde 181 seferle yaklaşık 15 bin yolcu taşıyan Tünel dünyada ikinci, yer altı metroları arasında ise ilk olma özelliğini taşıyor. 

Tünel Metrosu'nun 140'ıncı yılı İETT Genel Müdürü Mümin Kahveci, İETT yönetimi ve vatandaşların katılımıyla kutlandı. Tüneldeki kutlama ve hatıra fotoğraflarının çekilmesinin ardından Tünel'in yükünü taşıyan dev makaraların bulunduğu Cer Atölyesi binasında ulaşım müzesi açılışı yapıldı. İETT Kültür Sanat Durağı adı verilen müzenin açılışında konuşma yapan İETT Genel Müdürü Kahveci, “Dünyanın en köklü kurumlarından biri olan İETT'nin tarihi bu ulaşım müzesinde yaşayacak. İstanbul ulaşımında kullanılan tarihi materyalleri görmek için İstanbulluları kültür sanat durağımıza davet ediyorum. Cer Atölyemizin ikinci katında ise kültür-sanat atölyeleri ve etkinliklere yer vereceğiz. İstanbul'un tarihine iz bırakan İETT, bu etkinliklerle iz bırakmaya devam edecek.” dedi. Tören sonunda ulaşım müzesi vatandaşlar tarafından gezildi. Kahveci, günün anısına yolculara tarihi delikli jetonlardan hediye etti.


Ayrıca Tünel'in 140'ıncı yılına özel Tünel dergisi hazırlandı. Dergide Tünel'in tarihi, bilinmeyenleri efsaneleri ve tarihi fotoğraflara yer verildi.

Eski adıyla Galata-Pera arasında sefer yapan tünel metrosu günde ortalama 181 seferle 15 bin dolayında yolcu taşıyarak sıfır kaza riskiyle çalışıyor. İlk açıldığı tarihlerde İstanbul Tüneli, Galata-Pera Tüneli, Galata Tüneli, Galata-Pera Yer altı Treni, İstanbul Şehir Treni, Yer altı Asansörü ve Tahtelarz gibi çeşitli isimlerle adlandırılan Tünel'in yıllık yolcu sayısı 5,5 milyonu buluyor.

TÜNEL HATTI
Hizmete alınış tarihi: 17 Ocak 1875
Hat uzunluğu: 573 metre
Vagon sayısı: 2
İstasyon sayısı: 2
Yolculuk süresi: 90 saniye
Yolcu kapasitesi: 170 kişi (tek vagonda)
Koltuk sayısı: 18
Çalışma hızı: 6,5 m/sn
Günlük sefer sayısı: 181 (ortalama)
Günlük taşınan yolcu sayısı: 15 bin kişi
Yıllık yolcu sayısı: 5,5 milyon
Vagon ağırlığı: 20 ton
Tünel'in galeri genişliği: 6.6 metre
Karaköy ile Beyoğlu arasındaki kot farkı: 61 metre
Eğim: Yüzde 10

Radikal, 19.01.2015

SİNAN VE SELİMİYE VAKFI KURULDU

 

Mimar Sinan'ın eserlerinin korunması ve gelecek nesillere taşınması amacıyla Ankara'da Sinan ve Selimiye Vakfı kuruldu.

 

Kurucu Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu seçilirken, başkan yardımcılığına TOBB Yönetim Kurulu Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Sayman üyeliğe Arif Parmaksız, Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, TOBB Başkan Danışmanı Erdoğan Özegenden seçildi.

 

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) bağlı Gümrük Ticaret İşletmeleri (GTİ) bünyesinde kurulan Sinan ve Selimiye Vakfı (SİSEV)'nın amacı, "Tarihi, milli ve manevi kültür mirasımıza asırlardır yaşayan eserleriyle önemli katkı sunmuş olan Mimar Sinan'ın, ustalık dönemi eserim dediği Edirne Selimiye Camii ve müştemilatının; korunması ve yaşatılmasına yönelik restorasyon, bakım, çevre düzenlemesi, güvenlik ve diğer her tür ihtiyaçları ile ülke içi ve dışı tanıtımına yönelik çalışmalar yapmak, yaptırmak veya yapanlara katkı sunmak, bu konularda görevli kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği yapmak, faaliyetlerine destek vermek veya birlikte bu hizmetleri yürütmek suretiyle, gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak, Mimar Sinan'ın, sanatına ve dehasına, kısa vadeli değil geleceğe yönelik projelerini uygulama anlayışına, kısaca duruşuna saygının ifadesi olarak; kişiliğini, sorumluluk anlayışını, iş disiplinini anlamaya ve anlatmaya çalışmak, Türk-İslam ve dünya mimarisinde hak ettiği yeri alması için görsel, basılı, teknik tüm unsurlarıyla gerekli tanıtım çalışmalarını yapmak, yaptırmak veya yapanlara katkı sunmak, Mimar Sinan anlayış ve ideali ile mesleğini sürdürecek mimarlık, tasarım ve restorasyon alanında eğitim gören öğrencilere destek olmak ve bu amaçla eğitim-öğretim faaliyetleri yapmak veya yapılanlara destek vermek. Bu kapsamda konferans ve seminerler düzenlemek, Türkçe başta olmak üzere diğer dillerde sinema filmi, dizi tiyatro eserleri gibi etkinlikler düzenlemek, Türk İslamkültür ve mimarisinin dünyada tanıtımını yapmak bu konuda akademik ve bilimsel çalışmalara destek vermek ve bu kapsamda yine yurt içi dışında yüksek lisans ve doktora öğrencilerine ayni veya nakdi katılarda bulunmak. Aynı zamanda vakfımız gayesine ulaşmak maksadıyla başta bu tarihi eserlerin bakım ve restorasyonu olmak üzere mimarlık ve restorasyonla ilgili iktisadi işletmeler kurabileceği gibi yine bu alana hizmet etmek üzere her düzeyde fakülte ve meslek yüksek okulları açabilecek" şeklinde belirlendi.

 

Sinan ve Selimiye Vakfı 14 ocak 2015 tarihi itibari ile ilk toplantısını gerçekleştirirken önümüzdeki günlerde mütevelli heyetin oluşum çalışmasını tamamlaması ile birlikte Edirne'deki idari teşkilat yapısını da oluşturacak.

Arkitera, Haber: Bahar Bayhan, 19.01.2015

HATAY ARKEOLOJİ MÜZESİ'NE YOĞUN İLGİ

 

 

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Hatay'da, bir süre önce Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından bir bölümü açılan arkeoloji müzesi, tamamlandığı "dünyanın en büyük mozaik koleksiyonunun sergilendiği" müze olacak.

 

Hatay'daki Tayinat Höyüğü'nde 2012 yılında Toronto Üniversitesi'nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığındaki kazıda bulunan, bir elinde mızrak. diğerinde başak tutan ve milattan sonra 9. yüzyılda Tayinat'ta hüküm süren Kral Suppiluliuma'ya ait 1,5 metrelik heykel de müzede yer alıyor. Sakallı, bukleli saçlı, kollarında özel bileklikler bulunan heykel, müzenin yanı sıra kentin tanıtım yüzleri arasında de yerini alıyor.

 

Hatay Arkeoloji Müzesi teşhir ve tanzim sorumlusu restoratör Celaleddin Küçük, kısa süre önce bir bölümü açılan müzeye yoğun ilgi gösterildiğini söyledi.

 

Müzenin, 32 bin metrekaresi kapalı 52 bin 700 metrekare olduğunu ifade eden Küçük, şu bilgileri verdi:

"Müzede, günümüzden 42 bin yıl önce başlayan ve 20. yüzyıla kadar devam eden kronoloji oluşturuldu. Üçağız Mağarası, Tell Kurdu, Tel Tayinat ve Tel Aççana höyüklerinin küçük örnekleri de yer alıyor. Bu çerçevede ziyaretçiler, zaman tüneline girip bütün dönemleri görebiliyor. Sonunda 20. yüzyıla ulaşıyor. Burada insanların eserlerin içine girmesi sağlanıyor. Bunun için bir takım canlandırmalar yapıldı. Ziyaretçi, bu sayede kendini o eserin parçası gibi hissediyor, dokunuyor. Bu anlamda özel bir müze. Müzenin yarısı açıldı. Yaklaşık bin 400 metrekare mozaik sergilenmekte. Mozaiklerin birçoğu ilk defa sergileniyor."

 

Küçük, tamamlandığında yaklaşık 3 bin 500 metrekare mozaiğin sergileneceğini müzenin, "dünyanın en büyük mozaik koleksiyonuna sahip olacağını" kaydetti.

 

Dünyanın en büyük mozaik müzesinin Gaziantep'teki Zeugma olduğunu aktaran Küçük, orada 2 bin 462 metrekare mozaik sergilendiğini hatırlattı.

Trt Türk, 19.01.2015

SİNANKÖY KAZILARI DESTEKLENMELİ

 

Edirne İl Genel Meclisi’nin inceleme yapmak üzere görevlendirdiği Turizm Komisyonu, Sinanköy Kalesi ve aşağısındaki suyun düzenlenerek günü birlik tesislerin yapılması gerektiği görüşünde. Ayrıca komisyon, Edirne merkeze yakın olan Lalapaşa ve Hamzabeyli Gümrük Kapısı yolu üzerinde yer alan Sinanköy kazılarının da desteklenmesi gerektiğini raporuna işledi. 


Turizm Komisyonu Başkanı Erol Açık, Komisyon Başkan Yardımcısı Seçkin Yörük, Üye Enver Erkan, Secaattin Uyur ve Adnan Vural Edirne’nin kültür ve turizmine katkı sağlayacak olan Sinanköy kalesi ve çevresinde inceleme yaptı. 


Sinanköy Kalesi, Manastır ve Şapellerinde Trakya Üniversitesi tarafından 2015 yılında Prof.Dr. Engin Beksaç başkanlığında arkeolojik kazıların Bakanlar Kurulu kararlı kazı olması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvuruda bulunulduğu ve burada Bakanlar Kurulu Kararlı kazılar olmasının da son derece önemli olduğu vurgulandı. 


“BAKANLAR KURULU KARARLI KAZI OLMASI ÖNEMLİ”
Lalapaşa İlçesi'ne bağlı Sinanköy'de tarihi eserlerin ortaya çıkarılmasıyla ilgili kazı çalışmalarının ne durumda ve çıkarılan tarihi eserlerin de hangi yüzyıla ve medeniyetlere ait olduğunun araştırılması için mecliste verilen önerge hakkında yapılan inceleme rapora döküldü. Komisyon Başkanı Erol Açık, incelemeler neticesinde; elde edilen bilgilerin yer aldığı raporu meclisin bilgisine sundu. Söz konusu bilgilendirme raporunda da şunlar yer aldı:
“Lalapaşa İlçesi Sinanköy'de 108 ada 308 parselde yer alan Sinanköy Kalesi, Edirne Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 14.05.2009 tarih ve 2511 sayılı kararıyla korunması gerekli kültür varlığı olarak tescillenmiştir. 


“ŞAPEL, UZUN YILLAR AHIR OLARAK KULLANILMIŞ”
Trakya'da ayakta kalan kalelerin iyi örneklerinden biri olan Kale tipik bir Doğu Roma Kalesi özelliklerini taşımakta. Kale topografi açıdan sınırlarını belli etmekte. Burçları ve duvarları kısmen ayaktadır. Kalenin yamacında ise şapel ve mağaralar yer almakta. Burada yer alan Şapel uzun yıllar ahır olarak kullanılmış ve kaçak kazılarla tahrip edilmiştir. Ortaçağ dönemine tarihlenen şapelde duvar resimlerinin izleri halen mevcuttur. 


“2014 YILINDA TEMİZLİK VE SONDAJ YAPILDI”
Doğu Roma mimarisinin en sağlam örneklerinden biri olan Sinanköy Kalesi ve yamacındaki kayaya oyulmuş Şapel'de belgeleme, temizlik, bakım, onarım ve gezinti yolları yapımıyla koruma önlemleri alınmasına ihtiyaç duyulmakta. Kalenin hemen bitişiğinde taş ocağının faaliyeti sürmekte. Ayrıca ülkemizde Tümülüs ve Dolmen ve Trak kaleleri yayılım alanı bakımından en geniş yelpazeye sahip olan Lalapaşa İlçesi'nde kültür turizmi açısından bilimsel çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı Sanat Tarihi Bölümü Başkanlığı'nın 11.07.2014 tarihli başvurusu üzerine koruma kurulu kararı alınarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı izinleri doğrultusunda 2014 yılı için alanda, Müze Başkanlığı'nda Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Engin Beksaç ve Yrd. Doç.Dr. Özkan Ertuğrul ve öğrencilerin katılımıyla temizlik ve sondaj çalışmaları yapılmıştır. 


Nemli bir yerleşime sahip olduğu anlaşılan Sinanköy Kalesi Pravadi Kalesi önemli bir yerleşim yerine sahiptir. Kalede yapılan çalışmalar öncelikle sur duvarlarının temizliğiyle başlamıştır. Güney surları üzerinde çalışılmış ve kapı olması düşünülen alanda yoğunluk sağlanmıştır. Yapılan çalışmaların sonunda temizlik ve sondajını yaptığımız tüm alanlar tamamen bitkisel ve atık malzemelerden arındırılmış, ayrıca tüm alanlar ilaçlanarak yeni çalışmalar için zemin hazırlanmıştır. Temizlik çalışmaları sırasında Doğu Roma ve Geç Doğu Roma dönemine ait seramik, cam, metal ve fresko gibi bol miktarda atık malzeme bulunmuştur. Bunların dışında bazı devşirme mimari parçalar bulunmuştur. Ayrıca manastır ve kiliseyle sondaj alanları güvenlik açısından tahta paravanlarla çevrilmiştir. Ve alanların aydınlatılabilmesi için hocalarımız tarafından gerekli girişimler yapılmıştır. 


Sinanköy Kale ve aşağısındaki suyun düzenlenmesi günü birlik tesisler yapılması Edirne merkeze yakın olan Lalapaşa ve Hamzabeyli Gümrük Kapısı yolu üzerinde yer alan Sinanköy kazılarının desteklenmesi gerekmektedir. Sinanköy Kalesi, Manastır ve Şapellerinde Trakya Üniversitesi tarafından 2015 yılında Prof.Dr. Engin Beksaç başkanlığında arkeolojik kazıların yapılması için Bakanlar Kurulu kararlı kazı olması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvuruda bulunulmuştur. Bakanlar Kurulu Kararlı kazı olması önemlidir."  

Hudurt Gazetesi, Haber: Sevcan Kalıpçinden, 19.01.2015

GÖBEKLİTEPE'NİN KIZKARDEŞİ DE URFA'DA

 

 

Şanlıurfa’da Göbeklitepe’nin ikizi olarak adlandırılan Karahantepe’nin keşfi Dünya’da olay yarattı. Ancak Urfalılar’ın bölgeyi koruyamadığı belirtiliyor.

 

10 BİN 500 YAŞINDA

İngiltere’den havayoluyla Şanlıurfa’ya gelen ünlü arkeolog Andrew Collins ses getirecek bir keşifte bulundu. Göbeklitepe’nin 10 bin 500 yıllık ikizini bulan Collins, yıkılan ve kırılan tarihi eserler arasında araştırmasını sürdürdü. İncelemeler sonrası bölge halkının insanlık tarihine daha fazla sahip çıkması istendi.

 

YAĞMURLA GÜNYÜZÜNE ÇIKAN TARİH

12.000 yaşındaki Göbekltepe’nin ikizi 10 bin 500 yıllık tarihe sahip Karahantepe’nin keşfi bilim çevrelerince heyecan yarattı.  Harran İlçesi’nin kuzeyinde bulunan Keçili Köyü’ne yakın mesafedeki tarihi kalıntılar zamanla yağan yağmurlar sonrası günyüzüne çıkmış. Üzerinde tarım yapılamayan tepenin kasıtlı olarak tıpkı Göbeklitepe’deki gibi toprakla üzeri örtüldüğü tahmin ediliyor.

 

BİTMEYEN ANIT: KARAHANTEPE

“T” şeklindeki taşların açıkça farkedildiği alanın Göbeklitepe’yle aynı kültürden geldiği belirtiliyor. Çok sayıda kaçak kazının da yapıldığı anlaşılan bölgede bazı taşların ise tahrip edildiği görülüyor.

Tarih öncesi neolitik dönemden kalma bölge; arkeologlarca yapılan araştırma sonrası “Unfinished Monolith” yani “Bitmeyen Anıt” olarak adlandırıldı. Karahantepe’nin inşaa süreci devam ederken bilinmeyen bir şekilde üstü kapatılarak eksik bırakıldığı kaydediliyor.

 

BÖLGE YETERİNCE KORUNMUYOR

Harran İlçesi sınırlarında bulunan tarihi keşfin Göbeklitepe’yle birlikte açığa çıkarılması halinde Dünya’nın en çok ziyaret edilen bölgesi olacağı ileri sürülüyor. Ancak bölgedeki tahribatın devam etmesi ve kaçak kazılar eserlerin geleceğini ciddi şekilde tehdit ediyor.

sanliurfa.com, 19.01.2015

OSMANLI MI, TÜRKİYE Mİ?

“90 yıllık reklam arası” zihniyetine en güzel cevabı Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan bundan seneler önce vermişti: “İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır.”

 

Günlerden buyana bir “Osmanlı” tartışmasıdır gidiyor... Sinan Çetin devletin isminin “Osmanlı” olarak değiştirilmesini istedi, bir hanım milletvekili de Cumhuriyet dönemi hakkında tatsız bir benzetme yaptı. Ama Sinan Bey’in de, onun gibi isim değiştirme hasreti çekenlerin de unuttukları bir husus var: Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi adı “Osmanlı” değil, “Devlet-i Aliyye” idi ve batı dünyasında “Türkiye” denirdi!

 

Hafta başından buyana bir “Osmanlı” tartışmasıdır gidiyor...

Önce yönetmen Sinan Çetin, “Türkiye’nin adının ‘Osmanlı’ olarak devam etmesini isterdim. Sözlerim gericilik olarak düşünülmesin, tam tersine devrimci konuşuyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, tüm zenginliklerimizi kapsamıyor” dedi; derken Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu da Cumhuriyet dönemini kastederek “90 yıllık reklam arası” diye tatsız bir benzetme yaptı!

 

50 KÜSUR SENE ÖNCE

Burada önce Sinan Bey’in sözünü ettiği “devletin isminin Osmanlı olması” konusunun aslını anlatacağım; Tülay Hanım’ın buyurduğu “reklam arası” meselesine de yine bu sayfadaki kutuda bir başkası, imparatorluğun son hükümdarı Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan bundan elli küsur sene önce yazdıkları ile cevap verecek.

 

 

İKİ TÜRK DEVLETİ VARDIR

Sinan Çetin ile Osmanlı’nın eskisinin yahut yenisinin hayalini görenlerin ve isim değiştirmeye meraklı kim varsa hepsinin bilmeleri gerektiği temel husus şudur: Bizim “Osmanlı” dediğimiz devlet, resmi ad olarak hiçbir zaman “Osmanlı Devleti”, “Osmanlı İmparatorluğu” gibisinden içerisinde “Osmanlı” kelimesinin geçtiği bir isim kullanmamıştır; devletin resmi ismi asırlar boyunca “Devlet-i Aliyye” yani “Büyük Devlet”olmuştur!

 


Abraham Ortelius’un 1579’da Anvers’te basılan haritası. Altta “Türk İmparatorluğu” yazıyor.

 

Türk tarihinde aslında sadece iki devlet vardır: “Doğu” ve “Batı” Türk Devletleri... “Doğu Türk Devleti”Göktürkler’den başlar, Timur, Babür, Altınordu ve diğerleri ile devam eder. Batı’ya doğru ilerleyen Türkler de gittikleri yerlerde kendi devletlerini kurmuşlardır, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları ile Türkiye Cumhuriyeti de “Batı Türk Devletleri”dir.

 


John Speed’in 16. yüzyılda yaptığı “Türk İmparatorluğu” haritası.

 


16. asırda çizilmiş bu haritada da “Türk İmparatorluğu” ibaresi var.

 

HANEDAN İSMİ GELENEĞİ

Tarihteki Türk Devletleri, yani Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda da yeralan 16 devlet, “Doğu” ve “Batı” Türk Devletleri’nin devamlılık esası dahilindeki yeni şekilleridir. Yıkılan bir devletin yerine derhal yenisi kurulmuş, Türkçe günlük konuşmada devletten bahsedilirken o kurucusunun yahut idarecisi olan hanedanın ismi ile söylenmesi gelenek olduğu için herbiri başka isimler almıştır. “Osmanlı” sözü de bu geleneğin devamıdır, yani devletten kurucusu ve asırlar boyunca idarecisi olan hanedanın adı ile bahsedilmesinin örneğidir.

 

RESMİ İSİM, BUDUR!

İmparatorluk isim olarak daima “Devlet-i Aliyye” terkibini kullanmıştır ama son zamanlarında nadiren de olsa terkibin sonuna “Osmaniye” kelimesi de ilave edilmiş ve “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye” halini almış ama resmi isimde bir değişiklik olmamış, her zaman “Devlet-i Aliyye” olarak kalmıştır. “Osmaniye” sözüne özellikle 19. asrın ikinci yarısından itibaren rastlanır, bazı Türkçe belgelerde de bu şekilde geçer ama uluslararası yazışmalarda ve yabancı memleketler ile yapılan anlaşmaların Türkçe tercümelerinde, yani resmiyette daima “Devlet-i Aliyye” vardır.

 

Peki, devletin Türkçesi bu şekilde olan ismi yabancı yayınlarda, belgelerde, yazışmalarda, vesairede nasıl geçiyordu?

 

Bilmeyenler belki şaşıracaklardır ama Batı dünyası “Devlet-i Aliyye” karşılığı olarak her zaman “Türkiye”yi kullanmıştır! Devletin ismi yazıldığı batı diline göre “Turquie”, “Turkey” yahut “Turchia” veya “Türkei”olmuş, imparatorluktan bahsedildiğinde de “Türk İmparatorluğu” denmiştir.

 

BURAYA ‘ANADOLU’ DERLER

Unutmayalım: Anadolu’nun ve resmi adı “Devlet-i Aliyye” olan, resmiyet dışında “Osmanlı Devleti”şeklinde kullanılan imparatorluğun hakim olduğu topraklar da Batı’da taaa 11. asırdan buyana “Türkiye” diye bilinir! Bu ismin ilk kullanılışına Türkler’in 1071’deki Malazgirt Savaşı’nın ardından bölgeye kalabalık gruplar halinde yerleşmelerinden hemen sonra, 1085’te tesadüf edilir. Eski asırlarda çizilen bütün haritalarda, yazılan tarih kitaplarında, batılıların kaleme aldıkları seyahatnamelerde ve bu topraklarla alakalı olarak yazılanların tamamında devletin ismi “Türkiye”, bulunduğu topraklar da “Anadolu” diye geçer.

 

 

Avrupalılar’ın bölgeden bu şekilde bahsetmeleri, Alman Kralı Friedrich Barbarossa’nın 12. asırda katıldığı Haçlı Seferi’nin ardından yoğunluk kazanır, derken 13. yüzyılın meşhur keşiş, diplomat ve yazarı Simon deSaint-Quentin’in de eserlerinde “Türkiye” sözünü kullanması üzerine kavram tamamen yerleşir. O zamanki Türkiye’nin sınırlarının belirsiz olmasına rağmen devletin ismi artık “Türkiye”, arazisi de “Anadolu”dur! Seyyahlar eserlerinde “Türkiye’ye gidiyoruz”“Türk topraklarına girdik” diye yazarlar; Osmanlılar’dan“Türk” sözü ile bahsedilir, padişaha da “Türkler’in Sultanı” yahut “Türkler’in İmparatoru” denir.

 

ZAYIF ZAMANDAKİ İSİM

Olacak şey değil ya; diyelim ki Sinan Çetin’in hayali hakikat oldu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ismi “Osmanlı”yapıldı...

 

Devlet böyle bir isim değişikliği ile güç mü kazanacak zannediyorsunuz?

 

Bir devletin büyüklüğünü taşıdığı tantanalı isim değil, sahip olduğu güç gösterir ve “Devlet-i Aliyye”nin sonuna gayrıresmi şekilde “Osmaniye” kelimesinin ilave edildiği devirde, yani 19. asırda devlet gücünün zirvesinde değil; en zor, en sıkıntılı ve en zayıf günlerindedir!

 

'OSMANLI MI, TÜRKİYE Mİ? TARTIŞMASININ CEVABINI VAHİDEDDİN'İN KIZINDAN OKUYUN!
Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu’nun Cumhuriyet dönemini kastederek yaptığı “90 yıllık reklam arası”şeklindeki tatsız benzetmesine cevap vermek isterdim ama gereken karşılığı bundan seneler önce bir başkası mükemmel şekilde vermiş olduğu için benim birşey söylememe gerek kalmıyor...

 

Sözünü ettiğim kişi Sabiha Sultan, yani Sultan Vahideddin’in küçük kızı... 1894 ile 1971 arasında yaşayan, 28 senelik sürgünden dönüşünde “Osmanoğlu” soyadını alan ve Cumhuriyet dönemindeki tam ismi “Rukiye Sabiha Osmanoğlu” olan Sabiha Sultan, bende bulunan ve tamamı yayınlanmamış hatıralarında “imparatorluk-cumhuriyet” meselesine son derece zarif bir şekilde temas ediyor...

 

İşte, son padişahın kızının sadece Tülay Hanım’a değil, o şekilde düşünen pekçok kişiye ders mahiyetindeki sözleri: “Ben tarihçi değilim, memleketiyle birlikte bedenen ve ruhen yıkılmış bahtsız bir hükümdarın kızıyım...

 

 

Bana dinimin İslam olduğunu, ecdadımın kurduğu vatanın sevgisiyle beraber telkin ettiler. Bu iki akideyi kanımın içinde duyarak büyüdüm ve ihtiyarladım...

 


Sabiha Sultan’ın hatıralarından bir sayfa.

 

Gönlüm ister ki Türk Milleti tarihine karşı hürmetkar olsun; geçmiştekilerin hizmetlerini, büyüklüğünü unutmasın. Onlara tam kıymetlerini versin, Osmanlı Devleti’nin tarihte kazandığı azametli, vekarlı yeri küçümsemesin. Maziye karışan bedbaht hükümdarlara şimdiye kadar yüklenen ithamların yerinde olup olmadığını tam bir müsamaha ve titizlikle tedkik etsin...

 

 

Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. Türk milletinin bizleri artık dedikodu mevzuu etmesi ayıptır, çünki milletimiz için Osmanlı Tarihi iftihar edilecek bir mirastır. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır!”.

Meselenin temeli işte burada; “Osmanlı Tarihi iftihar edilecek bir mirastır. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır” ifadesinde...

Habertürk, Haber: Murat Bardakçı, 18.01.2015

SAHİBİNDEN SATILIK KİLİSE

 

 

Kayseri'nin Melikgazi İlçesi'ndeki tarihi Rum kilisesi, sahibin tarafından internetteki bir alışveriş sitesinde arazisiyle birlikte satışa çıkarıldı.

 

Ömer Sicimoğlu, sahibi olduğu Tavlusun Mahallesi'ndeki tarihi Rum kilisesini satabilmek amacıyla,  internet sitesine ilan verdi. Sicimoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gayrimenkul alım satımıyla uğraştığını belirtti. Kiliseyi de 2013 yılında özel kullanım amacıyla satın aldığını ifade eden Sicimoğlu, şöyle devam etti: "Daha sonra Kayseri Büyükşehir Belediyesi burayı almak istedi. Biz de devretmeye hazırdık ancak sonra vazgeçtiler. Bunun üzerine satmaya karar verdik. İnternet sitesine ilan verdik. 2 bin metrekare arsası var. İmar planında da kilise olarak yer alıyor. 400-450 bin euro istiyoruz. Teklifleri değerlendireceğiz."

 

Sicimoğlu, önemli bir kültür varlığı olan kilisenin restore edilebileceğini belirterek, tarihi eserin, daha fazla tahrip olmadan değerlendirebilecek kişilerin eline geçmesini istediklerini kaydetti. 

 

Defineciler tahrip etmiş

Defineciler tarafından tahrip edilen kilisenin inşa tarihi kesin olarak bilinmiyor. Ancak, kayıtlara göre 1819'da onarım görmesi nedeniyle yapımı 18. yüzyıla tarihlendiriliyor. Doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı kilise, 3 neften oluşuyor. Girişte lento taşının üzerindeki kitabenin tarihi eser Kaçakçıları tarafından çalındığı sanılıyor. Bakımsızlık nedeniyle doğal tahribata da uğrayan kilisenin sal taşlarıyla döşeli zemini de yapılan kaçak kazılar nedeniyle tahrip edilmiş.

Milliyet, 18.01.2015

TOPKAPI SARAYI VE RESTORASYONLAR

 

Topkapı Sarayı’nın mutfak bölümünün restorasyonu yeni bitti. Hazine ve Elbise-i Hümayun bölümünün çatısı yeniden düzenlenmeli. Saraya ait olmayan ve getirilip yığılan malzemenin de asli mekanlarına iadesi gerekir.

 

Topkapı Sarayı 1459-60 yılları arasında tamamlanmıştır. Bu sarayın altında Bizans dediğimiz II. Roma imparatorluk devrine ait sarnıçlar yer alır. Zaten sur içindeki İstanbul’un her yerinde sarnıçlar vardı. 5’inci yüzyılda surlar bugünkü yerine doğru genişleyip yeniden kurulunca aradaki sahada nispeten dar sarnıçlar değil, daha büyükleri kurulmuştur. Çünkü o saha daha seyrek yerleşmeliydi.


Basit bir yüzeysel araştırmada bile II. Roma Septimius Severus ve Marcus Aurelius olmak üzere I. Roma hatta daha önemlisi Hellenistik devre kadar uzanan eserler çıkabilir. Mamafih Topkapı arazisinde antik kazı yapılması mümkün değildir.

 

Mütevazı bir saray

Bütün İstanbul böyledir. Mesela Saraçhane’deki belediye binası, eski Roma kalıntıları üzerine dikilmiştir. İstanbul fatihi bugünkü üniversitenin yerinde olan sarayda ikamet ettiğinden, buraya taşındığında Topkapı Sarayı’nın Harem bölümü yoktu. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan zamanına yani 17’nci yüzyıla kadar da bu sarayda Harem bölümü olmadı. Sarayın taşınma işleminden sonra yeryüzünün en büyük çini koleksiyonu da burada oluşmaya başladı.

Osmanlı’nın sarayında Yuang, Bluewhite gibi nadide çini parçalar artmaya başladı. Diplomatik hediyeler ve koleksiyonlar bakımından dünyanın en önde gelen zenginliği buradadır.

 

Topkapı Sarayı mütevazıdır. Hiçbir bölümün ve koğuşun ikinci katı yoktur. Binalardaki zenginlik çini porselenlere, Venedik’ten Lahor’a kadar uzanan kumaş koleksiyonlarına, çiniyle süslü veliahd dairesi, sünnet odası, Hırka-ı Saadet ve Zülüflü Ağalar Koğuşu gibi bölümlere, sadece Şark değil Garp edebiyatı için de önemli yazma kütüphanesine ve arşive mahsustur. Bugünkü Topkapı Sarayı’nın çinileri muhafaza etmek, arşiv ve kütüphaneyi daha iyi şartlara kavuşturmak ve müzedeki eserlerin muhafaza ve korunması için atölyelere ihtiyacı vardır. Bu atölyelerin yeri de sarayın Darphanesi diye bilinen, aslında mutlak restorasyona muhtaç atölye binadır.

 

İstanbul’un fatihi buranın saray olarak kalmasına karar verdiği zaman tasarlanan araziyi bir Sur-u Hümayun’a çevirmiştir. Sur-u Hümayun içinde kalan en önemli Bizans eseri Aya İrini’dir. Osmanlı bu mirasını hiçbir zaman camiye çevirtmedi. Önce sancak ve silahların muhafaza edildiği bir depo, ardından Tophane Müşiri Fethi Ahmed Paşa’nın emriyle arkeoloji müzesi ve nihayet askeri müze haline çevrildi. Sultan Abdülmecid Han’ın terk ettiği bu sarayın problemleri de o zaman başladı. Topkapı arazisinde klasik Saray-ı Hümayun’la ilgisi olmayan binalar yapıldı ve bunları yıkmak mümkün olmuyor.

 

Hiç yağmaya uğramadı

17’nci asırdan beri bilhassa Marmara tarafına yapılan yazlık köşklerin hepsi yıkılmıştır. Demiryolunun geçmesi klasik saray kullanımını daha da daraltmıştır. Hatta hattın altında bir Aya Yorgi Kilisesi gömülüdür. Bu kilisenin meydana çıkarılması kaçınılmazdır. Sirkeci İstasyonu’nun da restore edilip tarihe terki ve demiryolunun buradan kaldırılması gerekir.

 

Saray tarihi boyunca hiç yağmaya ve soyguna uğramadı. Bu onun bir talihidir ve eser koleksiyonlarımızın zenginliği bundan ileri gelir. Ne var ki binaların kullanımında vahim hatalar yapılmıştır.

 

Mutfak bölümünün restorasyonu yeni bitti. Buna karşılık hazine ve Elbise-i Hümayun bölümünün çatısının yeniden düzenlenmesi gerekir. Buralardaki ahşap kubbeler kaldırılmış ve çimento restorasyonu yapılmıştı. 1960’larda bile yapılan bu hatadan süratle dönülmesi gerekir zira Marmara duvarları bu yükü kaldıramıyor ve sarayın Marmara’ya bakan ciheti ciddi bir restorasyon geçirmek zorundadır.

 

Topkapı Sarayı’na ait olmayan ve diğer saraylardan getirilip yığılan malzemenin asli mekanlarına iadesi gerekir, müzecilik bakımından hatalı bir durum söz konusudur. Nihayet üç yıl evvel ziyarete açılan dünyaca ünlü saatler koleksiyonumuz için de yeni bir mekan aranması zorunludur. 

 

Zülüflü Baltacılar Koğuşu

Topkapı Sarayı’nın Zülüflü Baltacılar Koğuşu geçtiğimiz pazartesi günü bir törenle ziyarete açıldı. Zülüflü Ağalar Koğuşu 2011’in ocak ayından beri restorasyondaydı. Şu anda ahşap aksamıyla yenilenmiş olarak ortaya çıktı. Sarayın mimari bakımdan en mütevazı, hatta en çok ihmal edilen koğuşlarındandır. Bu nedenle, 18’inci yüzyıl başında bu koğuşun biraz rahatlaması için duvarları çiniyle kaplatılmıştı. Dolayısıyla Zülüflü Baltacılar Koğuşu, Harem-i Hümayun’da Veliahd Dairesi ve sofa ve sünnet odası ve Emanet-i Mukaddese Dairesi, Hırka-ı Saadet dairesiyle birlikte sarayın en çok çinilerle süslü bölümlerindendir.

 

En çileli bölük

Zülüflü Baltacılar sarayın ve haremin odunlarını temin edip taşıyan bölüktü. Başlarındaki örme zülüfler Harem’e odun taşırken gözlerini kapatır, sadece bastıkları yeri görürlerdi. Saray halkı içinde en çileli hayatı süren bölüktü.


17’nci asırda Kastamonulu gençler buraya devşirilirdi. Saray-ı Amire’nin hayatı içinde Kösem Sultan’ın çocuk padişah IV. Mehmed’e karşı darbe girişimini önleyenlerin arasında sayılırlar. Prut Cengi’nin galibi Baltacı Mehmed Paşa bu koğuştan yetişmedir. Ağalar Koğuşu’nun restorasyonundan sonra buradaki yaşamı canlandırmak için balmumu mankenler de kullanıldı.

 

Açılışı Cumhurbaşkanı yaptı ve görkemli oldu. Bazı iddiaların aksine koğuşun kapalıyken bir çöplük gibi kullanıldığı doğru değildir. Topkapı Sarayı maalesef hakkında bilen bilmeyen herkesin efsaneler uydurduğu bir yerdir.

Mlliyet, Yazı: İlber Ortaylı, 18.01.2015

TARİHİ KAPALIÇARŞI'YA 300 MİLYONLUK NEŞTER!

 

 

Dünyanın en eski AVM’si olarak tanımlanan 554 yıllık Kapalıçarşı’nın temelinden çatısına kadar pek çok noktada hasar gördüğünü belirten Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Çarşının 300 milyon liralık yatırımla aslına uygun restore edileceğini söyledi. Projeyi 2009’da başlattıklarını kaydeden Demir, şöyle konuştu:
“Proje çalışmaları için 25 milyon lira harcandı. Onay süreci devam ediyor. Çarşının sorunları proje, yönetim planı, altyapı, duvar ve çatı olmak üzere 5 aşamada çözülecek. Onaydan sonra su, kanalizasyon, elektrik, doğalgaz, telefon, internet altyapısı yenilenecek. Çatıdaki su deposu, anten, klima ve kablolar kalkacak. Duvarlar orijinal hale getirilecek. Çarşı içinde sergileme alanları, askılıklar sınırlı ölçüde kalacak.”

‘Altını oymuşlar’
Demir, Kapalıçarşı’daki hasar konusunda şu bilgileri verdi:
“Kapalıçarşı’yı içten içe oymuşlar. Çarşının aslında Bodrum yoktur, bodrum yapmışlar. Vitrin koymak için cepheler genişletilmiş. Dükkan birleştirmek için duvarlar kaldırılmış. Dükkan genişletmek için ara duvarlar çürütülmüş, taşıyıcı kemer ayaklar kaldırılmış. Çatıdan sızan sular ana yapıyı zayıflatmış. 135 dükkan aradaki duvarları kaldırmış. 242 noktada duvarlar oyularak içinde dolap, vitrin konmuş. 926 noktada duvarlar yer kazanmak için inceltilmiş. Bazı hanların avlularına betonarme Kaçak yapılar yapılmış.”


Çarşıyı Esnaf Derneği’nin yönettiğini belirten Demir, şöyle dedi:
“Yönetim giderleri esnafın bağışlarıyla karşılanıyor. Bütün çalışmalar olağanüstü bir gayretle sürdürülüyor. Ancak restorasyonu dernekle yapmak mümkün değil. Mevzuat buna izin vermiyor. Onun için yeni bir yönetim modeli gerekiyor. Yeni yönetim yine Kapalıçarşı mülk sahipleri tarafından oluşturulmalı. Yönetimde, belediye olarak, oy hakkımız olmadan bir üyelikle yer almak istiyoruz.”

‘Mülkiyet sorunu var’
Çarşıda 3 bin 150 dükkan ve 2 bin 700 tapu olduğunu belirten Demir, şu bilgileri verdi:
“Mülkiyetin çok dağınık olması, biraraya gelinmesini ve ortak karar çıkmasını engelliyor. Mesela 87 yaşında mülk sahibi bir hanımefendi var, ‘Bir şey yaptırmam’ diyor. Kapalıçarşı’daki sorunu Sulukule ve Ayvansaray’ı çözen yasa ile çözeceğiz. Sarnıçlı ve Güllekeş hanlar İstanbul’un en popüler oteli olur. Avlulu hanların hepsi otel yapılabilir.”

 

3.150 dükkan, 2.700 tapu var
-  Kapalıçarşı’nın toplam alanı 45 bin metrekare.
-  Restorasyon, hanlar dahil 110 bin metrekareyi kapsıyor.
-  Kapalıçarşı’da 3 bin 150 dükkan, 2 bin 700 tapu var.
-  Tapular Osmanlı döneminde kalma.
-  1 metrekarelik arsa bile var.
-  Esnafın yüzde 70’i kiracı konumunda.
-  Her yıl 91 milyon kişi ziyaret ediyor.
-  25 bin kişi çalışıyor.
-  64 sokak, 22 kapı var.
-  Proje bir kamyonet  kasasını dolduruyor.
-  Avan proje onaylandı.
-  Restorasyon projesi onay süreci devam ediyor
-  Proje için 25 milyon lira harcama yapıldı.
İSKİ, çarşı içinde 13 milyon liralık yatırım yapacak.

 

Esnaf Derneği yeni yönetim planı yapıyor
Kapalıçarşı Esnaflar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Yeşil, belediyenin hazırladığı restorasyon projesine itiraz etme hakları olmadığını belirterek, şunları söyledi:
“Her çarşamba dernekte toplanarak restorasyonu esnafa anlatıyoruz. Mal sahiplerini çağırarak bilgi aktarıyoruz. Bugüne kadar 600 mal sahibi ile görüşüldü. Belediye bir kitapçık dağıttı, onu tartışıyoruz. Yeni yönetim planı oluşturuyoruz. Yönetim planından sonra sonra genel kurula gidilecek. Bugüne kadar Kapalıçarşı’yı hep esnaf yönetmiş. Bundan sonra da böyle devam edecek. Anıtlar Kurulu’nun onayladığı proje üzerinden çalışmalarımıza yön vereceğiz.”

Milliyet,17.01.2015

 

******


KAPALIÇARŞI AVM!

 

 

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in, “Kapalıçarşı 300 milyon liralık yatırımla yenilecek” açıklamasına, Kapalıçarşı esnafından destek geldi. Yıllardır bu dönüşümü beklediklerini söyleyen esnafın tek derdi, ‘her yıl aynı sözlerin verilip uygulanmaması’ ve ‘bu iş için ceplerinden ne kadar para çıkacağı...’


Kapalıçarşı’daki bijuteri dükkanında çalışanlardan Rıza Kocaoğlu, neredeyse 10 yıldır aynı vaadi duyduğunu vurgulayarak, “Artık yenileme şart, duvarlar, çatı üstümüze çökecek, yerler zaten kırık, turist bile soruyor” diyor. Çarşıyla, esnafın seçtiği Kapalıçarşı Esnafları Derneği’nin ilgilendiğini belirten Kocaoğlu, restorasyonda belediyenin daha fazla etkili olmak istediğini kaydediyor.

Esnaf herkese kızgın
Konuştuğumuz esnaftan çoğu ismini vermek istemiyor. Hem çarşı içindeki dernek yapılanmasına, hem de belediye ile Turizm Bakanlığı’na kızgınlar. Yeterince tanıtım yapılmaması, çöplerin toplanmaması ve çarşının bir türlü yenilenmemesine kadar pek çok sorunları olduğunu söylüyorlar.


Kuruyemişçi dükkanı işleten bir esnafla konuşurken konuyu duyan etrafımıza toplanıyor. Kuruyemişçi bizi kolumuzdan tutup, çarşının yıkılan dökülen yerlerine götürerek, şunları söylüyor:
“Dünyanın en önemli çarşılarından birindeyiz. Böyle tarihi bir yerin bu hale gelmesi çok üzücü. Bir an önce restorasyon istiyoruz. Bu çalışmaları mal sahipleri de, çalışanlar olarak da destekleriz. Daha fazla turist için bu çok önemli bir adım.”

 

50 bin dolar kira veren var
Kapalıçarşı kendi içinde pek çok cadde ve sokaklara bölünmüş durumda. Halıcılar, kuyumcular, takkeciler, keseciler gibi sokaklarda bu işleri sürdüren pek çok esnaf var. Ödedikleri kira da cadde ve sokağa göre değişiyor. Ana cadde kiraların en yüksek olduğu alan. Esnafın verdiği bilgiye göre burada kiralar 10-50 bin dolar arasında değişiyor. Daha yüksek kira ödeyenlerin de olduğunu vurgulayan esnaf en az kira giderinin ise 4 bin dolar olduğunu dile getiriyor. Ayrıca her esnaf bulunduğu konum ve dükkan büyüklüğüne göre çarşı içindeki esnaf derneğine de aidat ödüyor.

 

‘Kapanış saati ileri alınsın’
Mülk sahiplerinin çoğu belediye ve esnaf derneği tarafından yenileme çalışmalarıyla ilgili bilgilendirilmiş. Belediye konuyla ilgili kitapçıklar da dağıtmış. Esnaf yenilenme konusunda hemfikir olmasının yanısıra öneriler de getiriyor. Hatta proje içindeki bazı önerileri ‘öncelikle uygulanması gereken maddeler’ olarak bizimle paylaşıyor.


Esnafın ilk isteği, çarşının 19:00 olan akşam kapanma saatinin daha geç saatlere uzatılması. Bununla birlikte tıpkı bir ‘AVM tarzını’ yakalayabileceklerini söylüyorlar. Üzerinde anlaşmaya varılan diğer istek ise çarşı etrafındaki eski hanların otel olarak kullanılması. Esnaf bu sayede, çarşı etrafında daha rahat konaklayacak turistin bölgeye daha sık geleceğini ifade ediyor.

 

‘YENİLEME SÜRECİ ESNAFLA OLMALI’
Kapalıçarşı Esnaflar Derneği Başkan Vekili İsmail Yeşil ile derneğin avukatı Bilgehan Karış sorularımızı yanıtladı. Yeşil, “Siz gelmeden Milliyet’te yayınlanan ‘Tarihi Kapalıçarşı’ya 300 milyonluk neşter’ haberini okuyorduk, yönetim planı hazırladığımızı söylemiştim, belediye ile her çarşamba toplantımız var, çalışmalarımız sürüyor” dedi.


Avukat Karış ise bu yenilenme sürecinde olmazsa olmazlarının ‘esnafın yönetime dahil edilmesi’ olduğunu vurguladı. Karış, “Bu işin yapılması belediye desteği olmadan mümkün değil ama burası 500 yıldır dernek tarafından yönetilmiş, dernek söz sahibi olmuş, yönetimdeki haklarımızın korunmasını istiyoruz. Belediye bir yönetim planı hazırlamıştı bunu kabul etmedik, alternatif bir plan için çalışıyoruz” diye konuştu.

Milliyet, Haber: Duygu Erdoğan, 18.01.2015

DÜNYANIN ÇÖZEMEDİĞİ GİZEM: GÖBEKLİTEPE

 

Her şey, 1983 yılının sıradan bir gününde tarlasını karasabanla sürmekte olan bir çiftçinin, toprak altında bulduğu oymalı taş ile başladı!

 

 

İhtiyar çiftçi, dünyanın gelmiş geçmiş en ‘gizemli’ arkeolojik kazılarından birini başlatacağından habersizdi.

 

1996 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Alman Arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında başlatılan çalışmalar, başlangıçta sıradan bir arkeoloji çalışmasını andırıyordu! Kazı devam ettikçe, klasik bir arkeoloji araştırmasından beklendiği gibi, ortaya çıkan bulguların soru işaretlerini aydınlatacağı umuluyordu.

 

Fakat soru işaretlerini gidereceği düşünülen bulgular, tam tersine kafa karıştırmaya başladı! Kazı alanı belirginleşmeye başladıkça, arkeologların şaşkınlığı daha da arttı! Ortaya çıkan yapılar, heykeller ve simgeler, insanlık tarihiyle ilgili bildiğimiz hiçbir şeyle uyuşmuyordu!

 

23 Nisan 2008’de The Guardian’ın attığı başlık kafa karışıklığını oldukça iyi anlatıyordu: “Arkeologları Sersemleten Kazı Alanı!”

 

Şanlıurfa’nın 17 kilometre doğusunda yer alan Göbekli Tepe’nin ünü bir anda dünyaya yayıldı! Konuyla ilgili haber ve köşeyazıları katlanarak artmaya başlamıştı! Herkes, hiçbir tarihçi ve arkeologun tatmin edici bir açıklama getiremediği Göbekli Tepe’yi konuşmaya başladı!

 

Peki neydi Göbekli Tepe’yi bu kadar esrarengiz kılan?

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!

Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!

 

Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!

 

Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!

 

Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!

 

Tarih bilimi altüst oluyor!

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün MÖ 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!

Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti. 

 

Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:

Sümer Uygarlığı (İÖ.4000): Dicle ve Fırat

Mısır Uygarlığı (İÖ.3500 ): Nil Nehri

Maya Uygarlığı (İÖ. 2600): Güney Amerika

Hint Uygarlığı (İÖ.2500): İndüs Irmağı

Çin Uygarlığı (İÖ.1500): Sarı Irmak

 

Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!

 

O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?

Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!

Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!

 

Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!

Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

 

Anlaşılması güç sembolizm!

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz. Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok! Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor! Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.

 

T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor! 

 

Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor. Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil! 

 

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı! Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!

sanliurfa.com, 17.01.2015

SULTANAHMET'TEKİ GÜVENLİK ZAAFI TURİZMİ BALTALIYOR

 

Tarihi yarımadada işlenen suç sayısı her geçen gün artıyor. Durumdan muzdarip olduklarını söyleyen bölge esnafı ve turizmciler, yaşanan güvenlik zafiyetinin İstanbul’un imajını zedelediğini ifade ediyor. Turistlerin gözü önünde cereyan eden olaylara polis müdahale etmezken, kavgalar çoğu kez yargıya taşınıyor.

 

İstanbul’un göbeğindeki Sultanahmet Polis Karakolu’na yönelik saldırıda 1 polisin şehit olması, Tarihi Yarımada’daki güvenlik zafiyetini gündeme getirdi. Bölgedeki esnaf, terör yanında mafya örgütlenmelerinin de tehdidi altında olduklarını belirtiyor. En popüler mekanların bulunduğu Tarihi Yarımada’da, turizmciler son dönemde sayıları hızla artan mafyavari suç şebekelerinden muzdarip. Bölgede her geçen gün artan suçların Türkiye’nin imajını zedelediğine dikkat çeken turizmciler, mafyatik örgütlenmeler sebebiyle iş yapmakta zorlandıklarını söylüyor. Güvenlik zafiyetinin en çok etkilediği sektörlerden biri de turizm sektörü. Organize suç şebekelerinin Sultanahmet Meydanı’ndaki turistleri rahatsız etmesine tepki gösteren bölge esnafı, durumdan şikayetçi. Gün geçtikçe artan ve farklı şekilde çalışmaya başlayan hanutçular, tarihi yapıları ziyaret etmek için sıra bekleyen turistleri hedef almış durumda. Turistlerden kişi başı 10 ile 20 Euro arasında para talep ederek diğer grupların önüne götüren hanutçular, kendilerine itiraz eden diğer turist gruplarının tur rehberlerini de tehdit ediyor ve tartaklıyor. Cami avlusunda onlarca turistin önünde gerçekleşen bu kavgalarda rehberler zarar görüyor. Duruma polis de müdahale etmiyor. Geçtiğimiz günlerde bir rehber bıçakla yaralandı. Geçen sene nisan ayında da hanutçuları uyardığı için 2-3 kişiden dayak yiyen kokartlı turist rehberi Hayri Erdoğdu, hakkını mahkemede arıyor.

 

Tur rehberi Bilge Cerah Sunal, hanutçuların özellikle son yıllarda turizm ve Türkiye imajı açısından da problem teşkil ettiğini söylüyor. “Biz grubumuzla beklerken, hanutçu tabir edilen insanlar, ücretle anlaştıkları turistleri bizim önümüze getiriyorlar. Kaç kere itiraz ettikten sonra tehdit edildim. Darp edildim. Turistlerin gözleri önünde hem de. Mevcut güvenlikçiler maalesef bir şey yapamıyor. Zaten polis de yok o bölgede. Böyle bir ortamda turizmden bahsedemezsiniz.” diyor.

 

Turizm acentesi sahibi İskender Çayla da “Turistlere bu problemleri anlatmakta zorlanıyoruz. Emniyet ile iletişime geçtik. Neden bir şey yapılmıyor, anlayamıyoruz.” şeklinde açıklamada bulundu.

 

“DOLANDIRAN TAKSİCİLER UTANÇ VERİCİ”

Öte yandan sadece yabancı turistleri müşteri olarak alan ve normalin çok üzerinde ücret isteyen taksicilerle ilgili şikayetler artıyor. Özel Belgeli Özel Nitelikli Turistik ve Butik Otelciler Birliği Derneği (ÖZBİ) Başkanı turizmci Ufuk Arslan, “Üç-beş kişi, dürüst çalışan taksici esnafını da lekeliyor. Turistleri de bilinçlendirmeye çalışıyoruz ama, yetkililer asıl bu sorun için bir şeyler yapmalı.” dedi.

Zaman, Haber: Ahmet Çıngır, 17.01.2015

GİZEMLİ İSTANBUL'UN HARİTASI

 

Sultanahmet’te dolaşırken bir an gözünüzü kapatın ve bastığınız toprağın altındaki Osmanlı, Bizans ve Roma dönemi eserlerini hayal edin. Karşınızda 22 kilometre ötedeki Belgrad’tan kemerlerle getirilen suyun, caddelerin altında yılan gibi dolaşan tünellerle ulaşıltığı sarnıç, mahzen ve saray altyapılarından oluşan ayrı bir dünyanın kapıları açılacak. Dr. Altuğ’un haritasına göre, sadece kanallarla su taşınan sarnıç sayısı bile 158...

 

 

İstanbul’u kazdıkça, toprak altından ayrı bir kent çıkıyor. Kimi zaman definecilerin açtığı tüneller kimi zaman metro ya da yol çalışmaları sırasında yeni sarnıçlar, üç imparatorluğa ait altyapılar ortaya çıkıyor. Arkeolog Dr. Kerim Altuğ’un yurtdışında da ses getiren doktora çalışması İstanbul’da Bizans Dönemi Sarnıçları ise Sultanahmet ve çevresindeki 158 sarnıcı ve onların yeraltındaki haritasını ortaya koydu. Hala gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen yüzlerce su sarnıcı, depo, kanal ve saray altyapıları hatta sadece sarnıçlar düşünüldüğünde bile, İstanbul’da toprağın 8-20 metre altında gizemli bir şehrin hala keşfedilmeyi beklediğini gösteriyor. Akademisyenler bu fikre temkinli yaklaşsa da bu yapıların temizlenerek tünellerle birleştirilmesi, yeraltındaki ayrı bir dünyanın kapılarını da açabilir.

 

KANALLARLA BAĞLANTILI

Tarihi Yarımada, üç tarafı Haliç ve Marmara Denizi ile çevrili olsa bile tarih boyunca tatlı su kaynağı açısından fakir bir topraktı ve Roma döneminden itibaren Belgrad ve Istırancalar’dan onlarca kilometre uzunluğunda su kemerleriyle şehre su taşındı. Gelen tatlı su, önce havuzlarda toplandı, sonra kanallarla sarnıçlara taşındı. Osmanlılar ‘Bekleyen su makbul değildir’ diyerek akan suyu tercih ederek yer üstündeki çeşme sistemine geçti. Son altı asırdır kullanılmasa da bu su kanalları, sarnıç ve su haznelerin büyük çoğunluğu yeraltındaki mevcudiyetini korudu. Antik dönemde 500 bin nüfusun bulunduğu şehirde neredeyse her evin altında bir sarnıç, mahzen veya altyapı bulunuyordu. Yani yer üstünde görülen kısmı kadar yeraltında da yapılaşma vardı.

 

İstanbul’daki sarnıçlar ve su yollarına ilişin yüzyıllardır sayısız araştırma yapıldı ve makale yazıldı. Ama ilk defa tüm sarnıç ve su hazneleri, sokak sokak belirlenerek bir haritası oluşturuldu. Dr. Kerim Altuğ’un İTܒde yaptığı doktora çalışmasında, Roma ve Bizans döneminde şehirde yapılan sarnıçları, tarihçeleri ve teknik özellikleriyle birlikte bir araya getirdi. Dr. Altuğ’un oluşturduğu haritadaki sarnıçların sadece bir kısmını tarihi yarımada üzerinde grafikle yerleştirmek istediğimizde, ortaya neredeyse bir yeraltı şehri çıktı. Sadece Topkapı Sarayı’nın altında ve çevresinde 43 tane irili ufaklı sarnıç ve su kanalı bulunuyor. Peki varlığı bilinen ve halen ayakta olan bu sarnıçlar birleştirilebilir mi? Dr. Altuğ “Bunlar zaten kanallarla birbirine bağlı” diyor ama işin turizm kısmını farklı uzmanlara sormak gerektiğini söylüyor. Sanat tarihçisi ve 25 yıldır turist rehberliği yapan Doç.Dr. Feridun Özgümüş ve Bizans Sanat Tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice’ye bu fikri sorduğumuzda temkinli yaklaşıyorlar ama onlarla konuşurken öğreniyoruz ki sarnıçların yanı sıra Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait saray, kilise ve bina altyapılarından oluşan ve bazen yüzlerce metreye ulaşan yapılar zaten yeraltında bulunuyor.

 

SARAY’A KADAR GİDEBİLİR

Doç.Dr. Özgümüş anlatıyor: Sultanahmet ve çevresinde, daha toprak altında henüz varlığından haberdar olmadığımız sarnıçlar, hamamlar, saray, kilise kalıntıları, ayazmalar var. yeraltındaki yapıların büyük çoğunluğu toprakla dolmuş. Son yıllarda benim bulduğum çok sayıda sarnıç ve saray altyapısı var toprağın altında. Emin değilim ama tahmin ediyorum ki Roma dönemi Büyük Saray’ın altyapısı temizlendiğinde ucu Topkapı Sarayı’nın birinci avlusuna kadar ulaşabilir. Çünkü orada sarnıç ve su sistemleri var. Beyazıt tramvay durağının karşısında bir işhanı vardır. Altına indiğinizde, tahminimce Sultanahmet’e kadar ulaşan bir sistem var. Aradaki bağlantıları kimi zaman kopmuş. Sultanahmet’te yaşayan bir kent var, Anadolu’daki ören yerleri gibi arkeolojik kazı yapmak mümkün değil. Genellikle metro çalışmaları sırasında kurtarma kazısı yapılabiliyor. Burada su sarnıçları ve saray altyapılarının turizm için birleştirilmesine, yapıların korunabilmesi için çok sıcak bakmam.”

 

SU YOLCULARI  BU KANALLARA GIRERDI

İstanbul’un yeraltındaki gizemli dünyasına ve turizm hayatına katılması beklenen son yapılardan biri Şerefiye Sarnıcı. Yapının, MS 428-443 tarihleri arasında İmparator II. Theodosius tarafından yaptırıldığı var sayılıyor. Yaklaşık 1565 yıllık yapı Constantinus ve Theodosius sarnıcı olarak da anılıyor. Sarnıçtaki sütunların ebatları 45x25 metre. Çatı 9 metre yüksekliğinde 32 adet mermer kolon tarafından destekleniyor. Restorasyon amacıyla, üzerinde bulunan eski Eminönü Belediyesi ek binası yıkılarak park yapıldı. Yerebatan ve Binbirdirek sarnıçları arasındaki bağlantı gibi bu sarnıcın da Binbirdirek Sarnıcı’na bağlantılı olduğu belirtiliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce restorasyonuna başlanılan Şerefiye’nin bir yıl içinde kültür merkezi şeklinde hizmete açılması bekleniyor.

 

ÜZERİNDE İMPARATORİÇE SARAYI MI VARDI?

Şerefiye’deki tüm sütunların bu yapı için yapıldığını, Yerebatan Sarnıcı’nda olduğu gibi Roma yapılarından devşirme sütunlar bulunmadığını belirten Dr. Kerim Altuğ, oluşturduğu sarnıç haritası ve ilgili makalesinde Şerefiye ve çevresine ilişkin şu bilgileri veriyor: “Şerefiye’den Beyazıt’a giderken Mese üzerindeki Kafar Han’da bulunan sarnıç, aynı hattı takip edince gene Mese üzerinde Tiyatro Caddesi’ne cephesi olan Yüceller İş Merkezi’ndeki altyapı, gene aynı paraleldki caddede bulunan Aydın Saray İş Hanı’nın altındaki Roma Dönemi kalıntıları, Antik Otel’deki altyapı ve son olarak Soğanağa Mahallesi’ndeki Star İş Hanı’nda bulunan altyapılar, hep aynı fonksiyon için yani üzerlerindeki forumlara ve binalar teras meydana getirmek için yapılmışlar”.

 

Bölgedeki sarnıçları en iyi bilen isimlerden biri olan Doç.Dr. Feridun Özgümüş’ün, Şerefiye’ye ilişkin farklı bir tezi bulunuyor: “Şerefiye sarnıcı için bazıları İmparotiçe Pulkheria Sarayı’nın altyapısı olduğunu savunuyor. Benim görüşüme göre, burada dördüncü yüzyıla ait Filoksenus Sarayı’nın altyapısı bulunuyor ama kesin bir şey söyleyemebilmem için araştırmamın bitmesi gerekiyor.”

 

125 SENEDİR RESTORASYON İÇİN BEKLENİYOR

İstanbul deyince ilk akla gelen isim olan sanat tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice, Şerefiye’nin 125 senedir restorasyon için beklediğini söylüyor: “Şerefiye Sarnıcı’na ilişkin ilk bilimsel makaleler, Alman arkeologlar tarafından bulunduğu 19’uncu asrın sonlarında yayımlandı. Burada, Abdülhamit dönemi paşalarından birinin konağı vardı, Üzerinde yükselen belediye binasında vaktiyle ders bile verdim. İstanbul’daki sarnıçların su sağlama dışında, binayı sabitleme görevi de bulunuyor.

Biliyorsunuz, İstanbul engebeli bir arazi üzerinde ve heybetli yapılar açılan bu altyapı unsurlarıyla düzleniyordu. Bunlara ya yağmur suyu ya da kanal suları gelirdi. Osmanlılar da o kanallardan faydalanmış, vakıf sularını bağlamış. Osmanlı’nın su yolcuları, son yüzyıla kadar o kanallara girip bakımlarını yapıyordu.

Milliyet, Haber: Selim Efe Erdem, 17.01.2015

SÜRGÜNÜN NEDENİ BU DEFA TARİH

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi, kentin tarihi semtlerinden biri olan Kadifekale’nin bazı mahallelerinde kültürel tesis kurulacağı gerekçesi ile kamulaştırma kararı aldı. Daha önce bölge heyelan gerekçesi ile boşaltılmış ve mahalle sakinleri şehrin dışında TOKİ tarafından yapılan konutlara taşınmak zorunda bırakılmıştı.


Yeniden göç etme riskiyle karşı karşıya kalan mahalle halkı belediye tarafından evleri boşaltmaları yönünde tebligat gönderildiğini belirtti. Evlere giden tebligatlarda “Taşınmazın 1/1000 ölçekli uygulama nazım imar planında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültürel Tesis alanında kalması nedeniyle kamulaştırılmasına karar verilmiştir” denildi. Evleri boşaltmaları yönünde tebligat alan mahalle sakinleri evlerine düşük bedellerin verildiğini belirtti. Kale ve Alireis Mahalle sakinlerine giden, şu an için 450’ye yakın vatandaşı ilgilendiren kamulaştırma etap etap gerçekleştirilecek.


VERİLEN PARAYLA EV ALINAMIYOR
Evlerine düşük bedeller verildiğini savunan mahalleli ‘Kale Hak arayanlar Derneği’ adı altında örgütlenmeye başladı. Mahalledeki evlerin yıkılacağı ve Agora’dan çıkan eserlerin sergileneceğinin kendilerine tebliğ edildiğini belirten Dernek Başkanı Ali Korkut, “İzmir Büyükşehir Belediyesi burada kamulaştırma yapıyor ancak belirlediği bedeller hayli düşük. Bizler de hakkımızı savunmak için dernekleştik. Torba yasalarla toplumumuzun mülkiyet hakkı zaten elinden alınmıştı, halk zaten tedirgindi. Nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilemez haldeler. Evlere biçilen değerlerin yeni bir yaşam alanı yaratabileceğine inanmıyoruz” dedi.

Birgün, 17.05.2015

ULUS, YENİDEN YARGIYA TAŞINDI

 

 

Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü Ulus Tarihi Kent Merkezi Projesi’nin iptali için açılan davada, Danıştay’ın ‘yürütmeyi durdurma’ kararı vermesinin ardından Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Büyükşehir’in yeniden düzenlediği Nazım İmar Planı’nı bir kez daha yargıya taşıdı.

 

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Büyükşehir Belediyesi’nin plan değiştirme yoluyla kent rantı planlarını hayata geçirmek istediğini belirterek, şöyle konuştu:

RANT EMELLERİNE TESLİM ETMEYECEĞİZ

“Mahkeme kararlarını arkadan dolanarak kaybettiği her davada plan değişikliği yaparak hukuka uymayan Büyükşehir Belediyesi, Ankapark’tan sonra şimdi de Ulus Tarihi Kent Merkezi’nde koruma ve şehircilik ilkelerini gözardı ediyor. 2013’te Ulus koruma amaçlı 1/5000 ölçekli nazım imar planı onaylandı, Oda olarak dava açtık. Dava devam ederken 17.10.2014 tarihli belediye meclis kararı ile yeniden 1/5000 ölçekli koruma amaçlı nazım planı onaylandı. Plan askıdan indi ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak planı yargıya taşıdık. Ulus gibi kent için tarihi ve kültürel değeri yüksek bir alanı birilerinin rant emellerine teslim etmeyeceğiz.”

Hürriyet, 17.01.2015

TARİHİ YAPI KURTARILMAYI BEKLİYOR

 

 

Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, her geçen gün doğa koşullarına yenik düşen tarihi Söke Garı ve Hangarları'nın ayağa kaldırılması için rekreasyon projesi hazırlayıp, bu yılın yatırım programına aldı.

 

Türkiye'nin ilk demiryolu ağlarından olan İzmir-Söke Demiryolu'nun başta 1890 yılında yapılan hangarları ve Söke Garı'nın içler acı durumu yürekleri burkuyor. Adnan Kahveci Bulvarı üzerindeki tarihi hangarlar bakımsızlıktan ve doğal koşulları nedeniyle her geçen gün çökerken, gardaki lojman ve tesislerinde kaderine terkedilmiş durumda. Bir asırı aşkın bir süredir nice ayrılık ve kavuşmalara tanıklık eden Söke Garı ve Hangarları'nın ayağa kaldırılması için Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) İzmir Bölge Müdürlüğü'ne rekreasyon projesi hazırlatıldı. Proje 2015 yılı yatırım programına alındı.

Söke Kaymakamı Mehmet Demirezer ve CHP'li Söke Belediye Başkanı Süleyman Toyran geçtiğimiz günlerde TCDD İzmir Bölge Müdürü Murat Bakır'ı ziyaret edip, içinde, kafeterya, restoran ve yöresel ürün satış yerlerinin de yer alacağı Söke Garı Rekreasyon Projesi hakkında bilgi aldı. Ziyaretten umutlu dönen Kaymakam Mehmet Demirezer, Söke Garı ve özellikle hangarların her geçen gün göz göre göre çürüyüp kültürel değerinden uzaklaşmaya başlamasının Sökeliler'in tepkisine neden olduğunu vurgulayıp, "Vatandaşlarımız bir an önce soruna el atılmasını istemekte. İzmir Bölge Müdürlüğünce hazırlanan Söke Gar'ı Rekreasyon Projesi'nin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylanarak ihale aşamasında olduğunu öğrendik. Söke için büyük önem taşıyan bu projenin ihalesinin yapılmasının beklentisindeyiz" dedi.

Söke Belediyesi, Söke Ticaret Odası ve ilçedeki bazı sivil toplum kuruluşlarının da her platformda, Söke'nin geleceği açısından önemli olduğunu vurguladıkları Söke Gar'ı Rekreasyon Projesi'nde gözler şimdi ihaleye çevrildi. Projenin, Söke Garı'nın, Çarşamba Pazaryerin ile Söke-Milas Çevreyolu'na kadar uzanan bölgesini canlandırmasının beklendiği bildirildi.

Hürriyet, Haber: Necati Maldar, 17.01.2015

ORTAÇAĞ KRONİKLERİ

 

Eski kıtadaki milletlerin tarihleriyle ilgili bir araştırma yapmaya kalkıştığınızda hemen kendinizi o ülkeyle ilgili Ortaçağ’da yazılmış bir kroniği, Osmanlıca deyişiyle vakayinameyi, okurken buluyorsunuz. Gerçi bu Osmanlıca deyiş de Arapçadan gelme ama “kronik” bana hala Türkçesi bulunamamış bir kelime gibi geliyor. Çünkü biz günümüzde kronik kelimesini daha çok mecazi anlamı olan; kronik işsizlik gibi müzmin bir fenalık için kullanıyoruz veya İngilizceden (chronic) tıp dilimize geçen kronik bronşit gibi süreğen bir hastalık için. Oysaki Fransızcadan (chronique) aldığımız ve tam da vakayinameye karşılık gelen “kronik”, yani tarihi olayları kronolojik bir anlatımla neşretmek, sanırım bizim Ortaçağ’da dünya tarihini etkileyecek bir kronik yazamamış olmamızdan ötürü, Türkçesini araştırmadığımız bir kelime olmuş. Hem de Türk Dil Kurumu’nu kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kroniği olan Nutuk adlı eseri yazmasına rağmen.


Aslında TDK, 1974 yılında çıkarttığı Tarih Terimleri Sözlüğü’nde bu kronik kelimesi için “olguluk” sözcüğünü kullanmış ama sanırım Ortaçağ Olgulukları diye bir başlık atsam her halde hiç kimse anlamazdı. 

 

TÜRKÇEYE ÇEVRİLMEDİ

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmayalım. Günümüz yazılı tarihinin temel taşlarını oluşturan Ortaçağ kroniklerine bir göz atınca görüyorsunuz ki, maalesef Türklerin tarihini oturtacağınız bir kroniğimiz yok. Bunu söylememin nedeni, son zamanlarda merak sardığım Katalan tarihiyle ilgili okuduklarım. Henüz sınırları belli bir ülke olamamış olsalar da XIII. - XIV. yüzyılda yazılmış kroniklerle varlıklarını tüm dünyaya bildirmiş adamlar. Hatta bunlardan en önemlisi olan Ramon Muntaner’in 1325 ile 1332 yılları arasında kaleme almış olduğu ‘Cronica de Muntaner’, belli başlı tarihçilerin Avrupa tarihine referans olarak verdikleri bir başeser olmuş. 1207 ila 1328 yılları arasında Aragon Krallığı’na mensup Katalanların Akdeniz boyunca katıldığı seferlerde yer almış ve hatta Almogaveresler ile birlikte Türklere karşı Bizans’ı korumak üzere Bizans İmparatoru’nun daveti üzerine İstanbul’a kadar gelmiş bir asker olan Ramon Muntaner tarafından kaleme alınmış bu ünlü kronik. Pek çok sayfasında, Efes’ten, Troya’dan, Gelibolu Yarımadası’ndan ve İstanbul’dan bahsetmesine rağmen ne yazık ki halen Türkçeye çevrilmemiş. Ama o yıllarda yani 1300’lerin başında Ibn Idhari Arapça olarak yazdığı kroniği “Al Bayan Al Mughrib” ile bugün İspanya’nın yer aldığı İber Yarımadası ve Mağrip ülkeleri tarihinin temel taşlarını dizmiş bile.   

 

YAZACAK VAKİT OLMAMIŞ...

Tabii Ortaçağ’da biz henüz at üzerinde oradan buraya koşturup, ok atmakla meşgul olduğumuz ve ilerleyen tarihlerde ancak beylikler kurmakla uğraştığımız için oturup kronik yazacak vakit olmamıştır. Bazı İslami kaynaklar, mesela Malazgirt Savaşı’nı anlatan eserler yazılmış olsa da Ortaçağ’da Türklerin bu dönemini anlatan Türkçe bir kronik bulamadım. Gerçi biz o yıllarda henüz dil evrilmemizi tamamlayamamış, Türkologların Orta Türkçe dedikleri, yani Karahanlı Türkçesi mi, Eski Uygur Türkçesi mi, Harezm, Kıpçak, Peçenek Türkçesi mi? Hangi Türkçe ile konuşup yazacağımıza henüz karar verememiş olduğumuzdan, daha doğrusu Ana Oğuz Türkçesinden Eski Anadolu Türkçesine doğru evrilmeye çalıştığımızdan, eski kıta tarihinin temelini oluşturan Ortaçağ Kronikleri arasında yerimizi alamamışız. Ama tabii İstanbul için aynı şeyi söyleyemeyiz çünkü o zamanki İstanbullular olan Bizanslıların, hem de tarihin ilk kadın tarihçisinin kaleminden, Aleksiad adlı bir kronikleri var. Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena tarafından 1081 ile 1118 yılları arasında kaleme alınmış olan bu kronik sayesinde biliyoruz, o zamanki İstanbul ve Bizans hakkında bildiğimiz pek çok şeyi. Mesela Birinci Haçlı Seferi’ni bu kronik sayesinde belgeleyebiliyoruz. Ve hatta bizim ilk Türk denizcisi diye övündüğümüz Çaka Bey hakkındaki bilgileri bile bu kronik sayesinde anlatıyoruz. İyi ki Çaka Bey Bizans’a esir düşüp üç yıl İstanbul’da Anna Komnena ile aynı sarayda yaşamış da  bize onunla ilgili pek çok şeyi anlatmasına vesile olmuş. Yoksa bu Selçuklu beyini bile hiç tanımayabilirdik.


Sonraları biz İstanbul’u alıp, Doğu Roma İmparatorluğu’na son verip, dünyanın Ortaçağ’dan Yeni Çağ’a adım atmasına vesile olsak da padişahlarımız bu vakayinamelere önem verip, hele hele Kanuni Sultan Süleyman gibileri çok önemli kronikler yazdırmış olsalar da dünya tarihi geriye dönüp baktığında yaslandığı yer Ortaçağ Kronikleri olduğu için, maalesef biz orada yer alamıyoruz. Kimler mi yer alıyor? Tabii ki dilleri bizden daha eski olan milletler. Tahmin etmesi kolay dillerden, Katalancaya, Gürcüceye, Macarca veya İsveççeye kadar uzanıyor bu kronikler. Eğer biraz gerilerden tarih okumak istiyorsak, bence başlamamız gereken şey, sayıları yüze ulaşmayan Orta Çağ kroniklerinin tamamını bir an önce Türkçeye kazandırmak...

Akşam, Haber: sSerdar Çelik, 17.01.2015

ZAMANIN JEFF KOONS'U OLARAK RUBENS

 

 

24 Ocak’ta açılacak Rubens sergisinde ünlü sanatçı çeşitli yönleriyle ele alınacak. The Independent’da yer alan yazıya göre Hollandalı sanatçı Rubens, döneminde gerçek bir süperstardı. Rubens’i çok sevilen ve kendinden sonra çok sayıda sanaçıya ilham veren resimleri kadar hayat hikayesiyle de ilginç bulmak mümkün. Antwerb’de bir İtalyan sarayına benzer bir evde yaşayan Rubens, burayı aynı zamanda pek çok asistanın çalıştığı bir üretim merkezine dönüştürmüştü. Dolayısıyla çağımızın Andy Warhol ya da günümüzün Jeff Koons gibi sanatçılarının öncüllerindendi. Ticari dehasıyla da bilinen Rubens, her tür tasarıma imza atmış çok yönlü bir isimdi. Ama daha önemlisi diplomasiye bile karışmış, o dönem Hollanda’yı kontrol eden İspanya ile İngiltere arasındaki gerilimi çözerek her iki ülkeden de şövalyelik unvanı almıştı. Londra ’da açılacak sergi sanatçının işleri kadar Delacroix, Turner, Manet gibi sanatçıları nasıl etkilediğini de gösterecek.

 


Radikal, 16.01.2015

MÜZELERİN ZİYARETÇİ SAYISI TATMİN ETMİYOR

 

Bursa Valisi Münir Karaloğlu, Bursa'da ki müzeleri ziyaretçi sayılarından memnun olmadıklarını belirterek, "Bursa'daki müzeleri daha çok turizmin emrine nasıl verebilirizin peşindeyiz." dedi.

 

Bursa Valisi Münir Karaloğlu, Bursa'da bulunan müzeleri inceledi. Müzelerdeki düşük ziyaretçi sayısının sebeplerini yerinde görmek için ilk olarak Türk İslam Eserleri müzesine gelen Vali Karaloğlu, Müzeyi gezmeye gelen Amerikalı turist kafilesiyle de görüştü.

 

Müze yanında bulunan antikacılar sokağı esnafıyla da görüşen Karaloğlu, esnafın sorunlarını dinleyerek, özel olarak ziyarete geleceğini söyledi.

 

Müzelerdeki restorasyon ve bakım çalışmalarını yerinde inceleyen Vali Karaloğlu, müze müdürlerine daha fazla ziyaretçi için daha çok tanıtım yapmalarının gerektiğini belirtti.

 

Türk İslam Eserleri Müzesi, İnebey Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi, Esat Uluumay Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Atatürk Müzesini gezen Vali Karaloğlu yaptığı açıklamada, "Amacımız müzelerimizin son durumlarını beraber bir görelim, müzelerimin ziyaretçi sayılarına baktığımızda çok memnun olduğumuz sayılar yok. Özellikle kültür park içerisindeki Arkeoloji müzemizin Türkiye'nin çok önemli arkeoloji müzelerinden birisi olmasına rağmen ziyaretçi sayısının son derece az olmasının sebeplerine bakıyoruz." dedi.

 

Bursa da turizmi geliştirmeye çalıştıklarını anlatan Karaloğlu şunları söyledi: "Hem Kültür Bakanlığı'nın hem de Büyükşehir Belediyemizin müzeleri var bu müzeleri daha çok turizmin emrine nasıl verebiliriz bunun peşindeyiz. Bu günkü ziyaretlerimizden sonra oturup bir değerlendirme yapacağız müzelerimizin öncelikle bakım ve onarım işlerini hızla yapıp daha sonra da ziyaretçi sayılarını daha çok arttırarak kentteki kültür ve turizm hareketine bir katkı sunsun arzusundayız. Tarihi eserlerimizi müzelerimizde fiziken korumaktayız ama buradaki değerleri, nadide eserleri halkımızla buluşturamazsak kentimizdeki kültür ve turizm hareketine bir fayda sağlayamayız."

Zaman, 16.01.2015

URARTULARA AİT TİCARET MÜHRÜ BULUNDU

 

Varto İlçesi'ne bağlı Tepeköy Höyüğü'nde yapılan kazı çalışmaları sonucunda Urartular dönemine ait ticaret mührü bulundu.

 

 

Ahlat Müze Müdürü Ziya Kılınç yaptığı açıklamada, Varto İlçesi'ne bağlı Tepeköy Höyüğü'nde Ahlat Müze Müdürlüğü ekiplerince yürütülen ve 29 Aralık 2014'te sona eren kazı çalışmalarında, 18 envanter mahiyetinde eser çıkarıldığını söyledi.

 

Eserler arasında Urartular dönemine ait damga mühür olduğunu vurgulayan Kılınç, o dönemde Urartuların bölgede yaşadığını ve ticaret yaptığını gösteren bir eser olduğunu belirtti.

 

Bulunan mührün genellikle ticarette kullanıldığına dikkati çeken Kılınç, "Ticaret malzemesinin ağzı kapatıldığında o bölgeden ihraç edildiğini gösteren mühürler bunlar. Buradaki mührü gören kişilere malzemenin Muş'tan geldiğini anlatıyor. Ticaret mührü dışında boğa ve insan figürü çıktı. Bunlar mekanik temizlikleri yapıldıktan sonra Ahlat Müze Müdürlüğü teşhirinde sergilemeyi düşünüyoruz. Özellikle bir Muş-Varto köşesi oluşturup bunları sergilemeyi amaçlıyoruz" diye konuştu. 

 

Kılıç, 2014 yılında yapılan kazıda 2,5 metre derine inilebildiğini belirterek, 13 metre daha inmeyi düşündüklerini, aşağı doğru indikçe Neolotik döneme kadar rastlayabileceklerini söyledi.

 

"Osmanlı ve Bizans dönemine ait eserlere rastlandı" 

Kazı alanında Asurlular dönemi dışında Osmanlı ve Bizans dönemine ait eserlere de rastlandığını belirten Kılınç, camdan yapılmış 5 parçadan oluşan bir kolye dizisi çıktığını, bağlı olduğu ipin çürüdüğünü ancak kolye tanelerinden beşinin ellerinde olduğunu söyledi.

 

Eseri kolye dizisi şeklinde sergilemeyi düşündüklerini, bunun yanında kırık halde Osmanlı ve Bizans dönemine ait kaplar çıktığını anlatan Kılınç, şöyle konuştu:

"Ama tümlenebilir malzemeler. Bunları tümleştirdikten sonra yine müzede teşhire koymayı düşünüyoruz. Bölgemizde en zengin buluntu eserler Urartular dönemine ait buluntular. Önce aşiret şeklinde yaşamış daha sonra devlet şeklini almış ve Kral Sarduri döneminde imparatorluk halini almış Urartu malzemeleri yoğun ve zengin. Burada bir Urartu eseri bekliyoruz. İnşallah ciddi bulgular çıkacaktır. Özellikle 3 metrenin altındaki bulgularda ciddi kaynaklara ulaşacağımıza inanıyoruz."

Trt Türk, 16.01.2015

AYDIN'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 
Bir ihbarı değerlendiren Aydın İl Jandarma Ekipleri, Bozdoğan İlçesi'nde bir şahsın evinde ve arabasında bin 659 adet tarihi eser ele geçirdi.

 

Aydın İl Jandarma Komutanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Bozdoğan İlçesi'nde yapılan istihbari çalışmalar neticesinde elde edilen bilgiler kapsamında bir şahsın aracında ve evinde adli makamlardan alınan arama kararı sonrası 3 adet av tüfeği, 8 adet elektrikli fünye ve çeşitli dönemlere ait tarihi eser niteliğinde bin 480 adedi metal sikke olmak üzere toplam bin 659 adet tarihi eser niteliği olduğu değerlendirilen obje ele geçirilmiştir. Ele geçirilen eserler, müze müdürlüğüne teslim edilmek üzere muhafaza altına alınmıştır. Olayla ilgili olarak 4 kişi gözaltına alındıktan sonra adli mercilerce tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır." denildi.

Zaman, Haber: Osman Akçay, 16.01.2015

SİT ALANI MAĞDURU KÖYLÜLER TAŞINIYOR

 

 

Karaman merkeze bağlı Madenşehri Köyü, volkanik bir dağ kütlesi olan Karadağ üzerinde Bizanslılar döneminde yapılmış kilise, manastır, kale ve mezarlar bulunduğu için 1976 yılında sit alanı ilan edildi. Bu nedenle yapılaşmaya ve tarımsal faaliyetlere izin verilmediği için 39 yıldır mağdur olan köylüler, yaklaşık 1 kilometre ileriye kurulacak olan yeni köye taşınacak.

 

Karaman kent merkezine 30 kilometre metre uzaklıkta olan 400 nüfuslu 86 haneli Madenşehri Köyü, Bizanslılar döneminde yapılmış kilise, manastır, kale ve mezarlar bulunduğu için 1976 yılında sit alanı ilan edildi. Sit alanı ilan edildiği içinde köyde yaşayanlar evlerine tek bir çivi dahi çakamadı, yeni bina yapılamadı.

 

SİT İLANI YAŞAMI ZORLAŞTIRDI

Tarımsal faaliyete izin verilmediği için köylüler sadece hayvancılıkla geçimini sağlamaya çalıştı. Nüfusu artan aile bireyleri yeni yapılaşma olmadığı için evlerinde ya kalabalık bir nüfusla oturmaya çalıştı, ya da özellikle genç nesil köyden göç etti. SİT alanı olması nedeniyle köydeki yaşam zorlaştı. Karaman Valiliği de, köy halkının uygun şartlarda yaşamını sürdürmeleri için, yaklaşık 1 kilometre ileride çoğunluğu hazine arazisi üzerinde daha önceden tespit edilen, 160 dekarlık alana taşınmasını kararlaştırıldı. 

 

113 KONUT YAPILACAK

Karaman Valiliği, yeni köy yerleşim alanında 113 konutun yanı sıra okul, cami, köy konağı, kültürel tesis alanı, park, spor tesisi alanı, sağlık ocağı ve ticari tesis alanlarının bulunacağını belirtti.

 

Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Atamer Koçak, toplulaştırma çalışmasının tamamlandığını ve kendilerine sunulacak imar planını beklediklerini, imar planı geldikten sonra inşaat çalışmalarına başlanacağını söyledi.

 

Sit alanı ilan edilmesi nedeniyle 39 yıldır mağdur olduklarını belirten Madenşehri Köyü Muhtarı Durmuş Ali Demir sürekli göç verdiklerini kaydetti. Köyde yaşamsal hiç bir düzenin olmadığını ifade eden Demir, şunları söyledi:

"Köyümüzde hiç düzenimiz yok. Bir misafir gelse evimiz dar alamıyoruz. Bir tuvalet için fosseptik yapsak yasak. Oğlumuzu evlendiremiyoruz. Çünkü yeni ev yok, olan ev de küçük. Ama şimdi bir umut doğdu. Taşınmada sona yaklaştık. Köyümüzün hemen 1 km ilerisinde hazine arazisi üzerinde Tarım Köy konutları tipinde yapılması planlanan yeni evlerin bize 100'er bin TL maliyeti var. Ancak Kırsal Kalkınma Projeleri hibesi desteğinde maliyetini düşürmeyi arzuluyoruz."

haberler.com, 16.01.2015

JUAN MİRO SERGİSİ 8 MART'A UZATILDI

 

 

S.Ü.Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) ziyarete açılan “Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi, gördüğü yoğun ilgi nedeniyle 8 Mart 2015 tarihine kadar uzatıldı.

 

20. yüzyılın çok yönlü, çığır açan sanatçısı Joan Miró’nun olgunluk dönemine odaklanan sergi, sanatçının Akdeniz coğrafyası ve insanına dair gözlemlerinden ilham alarak, kadın, kuş ve yıldız temalarına yoğunlaşıyor. Sergiyi ziyarete açıldığı 23 Eylül 2014 tarihinden bu yana yerli ve yabancı 100.000’den fazla sanatsever gezdi. Miró’nun eserlerinden ilhamla tasarlanan SSM Çocuk Atölyeleri de sergi sonuna kadar devam edecek.

Zaman, 15.01.2015

HERMES'İN  2 BİN YILLIK HEYKEL BAŞI SİVAS'TA ELE GEÇİRİLDİ

 

 

Sivas Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube ekipleri, Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri tarafından gerçek olduğu tespit edilen Hermes'in 2 bin yıllık heykel başı ile birlikte çok sayıda tarihi eser ele geçirildi.

 

Polis ekiplerinin yaklaşık 3 aylık çalışması ardından 13 Ocak Salı sabahı eş zamanlı olarak Şarkışla İlçesi'nde 9, ilçeye bağlı köylerde 2, Altınyayla İlçesi'nde 1, Sivas il merkezi ve merkeze bağlı köylerde 3 , Nevşehir'de 1, adıyaman'da 1 ve Kayseri'de 1 adreste eş zamanlı aramalar yapıldı. Aramalarda tarihi eser niteliği taşıyabileceği değerlendirilen objeler bulundu. Operasyon kapsamında 14 şüpheli gözaltına alındı. Bunlardan 10'u sorgularının ardından serbest bırakıldı. Gözaltındaki O.K., Ç.A., F.Ö. ve A.Y. Numune Hastanesi'nde sağlık kontrolünden geçirlidi.

Sivas'ta ele geçirilen eserler arasında, Hermes'in 2 bin yıllık heykel başı olduğu iddia edilen heykel başı da bulunuyor. Heykelin 3 yıl önce 1 milyon dolara alıcı bulduğu ve yurt dışına çıkarlımak istendiği iddia edilmiş ancak yapılan operasyonda esere ulaşılamamıştı. Eserin gerçek olduğu Cumhuriyet Üniversitesi arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri tarafından doğrulanırken detaylı incelemenin ilerleyen günlerde yapılacağı ifade edildi.


Operasyonda heykel başının yanı sıra, 3 yüzük, 1 tabak, 23 sikke, 6 Osmanlıca yazılı Kitap, 1 metal kül tablası, 2 sütun parçası, 4 adet üzerinde farklı motifler bulunan taş, 8 metal parça, 3 kemer, 8 resim, içerisinde yer tarifleri bulunan el yazısı ile yazılmış 9 kağıt, hac şeklinde metal parça, ayaklı kase şeklinde metal parça, dedektör başlığı ve 7 ruhsatsız tabanca ele geçirildi.

A Haber, 15.01.2015

EN ESKİ YERLEŞİM BİRİMİ CANLANACAK

 

 

Ilısu baraj gölünün altında kalacak olan Dicle havzasındaki en eski yerleşim birimlerinden Kuriki Höyüğü'ndeki 11 bin yıllık ev tabanı, höyükteki mezar ve eski evlerin bulunacağı, yerin altına inşa edilmiş kerpiç ev projelerinin yansıdığı Müze park, artık yerli ve yabancı konukları ağırlayacak.
 

3 Bin metre karelik Müze Park alanında neolitik dönemden Ortaçağ'a kadar olan eserlerin teşhir edilecek. 2 kerpiç evin yer aldığı Müze Park'ı gezmeye gelecek olan öğrencilere tarih bilincini ve sevgisini aşılatmak için dört alandan oluşan kazı alanı da yapıldı.

 

EN ESKİ YERLEŞİM BİRİMİ PARK’TA
Dicle havzasındaki Gusir ve Kuriki höyükleri, Çatalhöyük ve Göbeklitepe kadar popüler değil ama yerleşik yaşama geçmiş ilk insanlar hakkında önemli ipuçları veren bir bölge. Kuriki Höyüğü, Mezopotamya’da avcılık yapan göçerlerin kurduğu bir köy. Çukurova Üniversitesi’nden Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Elif Genç’e göre, Kuriki Höyüğü'nün tarihi 11 bin yılına dayanıyor. Geçen yıl kazıların yapıldığı çalışma alanına girdiğinizde alçak tavanlı damları, kerpiçten yapılmış küçük kulübeleri görüyorsunuz. Yrd. Doç.Dr. Genç; “Buradaki bulgular sayesinde 11 bin yıl önce yaşanmış ilk insanlar hakkında bilgi edindik” diye konuşuyor. Şimdi bu höyüğün maketi İl Kültür-Turizm Müdürlüğü bahçesindeki Müze Park’ta canlandırılıyor.


EN ZENGİN HÖYÜK
Yrd, Doç.Dr. Elif Genç, önemli bulgulara dikkat çekti. İşte bölgede en eski yerleşim biriminden bazı kesitler; -Avcı-göçer toplum MÖ 9000’li yıllarda buraya yerleşmiş. İnsan ilişkileri, iş gücü paylaşımı, sosyalleşme, ekonomi bu köyde başlamış. -Toplum 15 bin yıl boyunca kesintisiz burada yaşamış. Bu da arkalarında daha fazla kalıntı bırakmalarına yol açmış. -Verilere göre toplum kendine dönük, kapalı yaşamış. Dışarıdan ithal ürün almıyorlarmış. Yaptıkları her şey kendilerine aitmiş. Kesici aletleri oluşturmak içinde volkanik taşları kullanmışlar. -Kadınlar 1.60, erkekler 1.65 boylarındaymış. -Kuriki’nin tarihte ilk koyun evcilleştirilen bölge olduğu kanıtlanmış. -Evler, toprak altında. Merdivenle iniliyor. -Mezarlar da evlerin içinde. Çukur açmışlar, ölüyü cenin pozisyonunda yerleştirmişler, üstünü toprakla kapatmışlar. -Kurike’de toplum mütevaziymiş. Bilezik ve kolye dışında süs eşyası bulunmamış. Çünkü ölülerin yanına hediye koyma gibi bir alışkanlıkları da yokmuş. -Diğerlerinden farklı bir ev bulunmadığı için toplumda sırf ayırımı-yönetici gibi kavramın olmadığı anlaşıldı. -Köy nüfusunun 600-1000 arası olduğu tahmin ediliyor.-Halk özellikle de çocuklar sağlıklı değilmiş. Cesetlerin yarısının çocuk olduğu tespit edilmiş. -Ortalama ölüm yaşının 30 ila 25 olduğu belirlenmiş. Kurike’de kutlama ve ziyafetlerin yapıldığı bir alan keşfedilmiş. -Kuriki, Dicle kenarında tek ticaret merkeziymiş.

 

MÜZE PARK’TA KERPİÇ EVLER
Müze bahçesinde oluşturulacak uygulama alanında iki adet kerpiç evin yapıldığını belirten Özel İdare Genel Sekreteri Abdulkadir Özer ve Müze Müdiresi Tenzile Uysal, “Müze bahçesinde oluşturulan ‘Müze Park’ alanında iki adet kerpiç ev yapıldı. Bu kerpiç evlerin içi bire bir neolitik dönem özellikleriyle donatılarak uygulama atölyeleri oluşturuldu. Çocukların kazı yapmaları için sembolik kazı alanlarında çocuklar, arkeolojik kazılarla tanışacak” dediler.

 

 

NEOLOTİK EV DÖNEMİ…
Müze bahçesindeki teşhir alanlarında 11 bin yıllık ev tabanının üzerinin orijinaliyle kapatıldığını belirten Özer ve Uysal: “Kuriki ve Gusir höyüklerinden getirilen 11 bin yıllık ev tabanının üzeri orijinaliyle bire bir kapatılarak neolitik dönem ev canlandırılacak. Başur höyükten tunç döneme ait mezar mulajları alınarak Müze bahçesinde teşhir edildi. Başur höyükteki 4 bin yıllık oyun taşlarının büyük kopyaları yapılarak oyun alanları üzerinde çocuklara ufkunu genişletilecek oyunlar oynatılacak” diye konuştular. 


TARİHİ YOLCULUK MEKANLARI
Uygulama alanı olarak kullanacak kerpiç evlerinin özelliğine dikkat çeken Özer ve Uysal, şöyle konuştular; “Kerpiç evlerin içerisine Neolitik dönem insanların yaşam biçimleri temalar halinde canlandırılacaktır. Bu canlandırmalarda misafirlerde uygulamaya katılarak çanakta seramik, avcılık, fırınlama, buğday öğütme, dokuma gibi birebir yaşayarak, deneyerek, uygulayarak, tarihi dönemlerin evrelerini öğrenmiş olacaklardır. Özellikle öğrenciler bu uygulamalarla insanlık tarihinin evlerini ve yaşayış şekli hakkında bire bir fikir sahibi olup tarihi bir yolculuğa çıkacaktır.”

Batman Çağdaş, 15.01.2015

TARİHİ ALTIN VAADİYLE DOLANDIRICILIK YAPAN 3 KİŞİ TUTUKLANDI

 

Tarihi altın vaadiyle dolandırıcılık yapan 3 kişi, Bitlis'in Tatvan İlçesi'nde suçüstü yakalanıp, çıkartıldıkları mahkemece tutuklanıp cezaevine gönderildi.

 

Elinde tarihi altın para olduğunu ileri süren 3 kişi, 13 Ocak 2015 tarihinde İzmir'den Tatvan'a gelen bir kişiyi telefonla aradı. Buluşmada bir adet gerçek altın gösterip ellerinde aynı tarihi altın paradan çok miktarda olduğunu belirterek ismi öğrenilemeyen şahıstan 15 bin lira aldılar. Bir gün arayla aynı kişiden bu kez de 30 bin lira isteyen İ.Ö., M.K. ve M.A. ismindeki şahıslar, Tatvan İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği'ne bağlı ekipler tarafından yakın takibe alındılar ve İ.Ö. suçüstü yakalandı. Yapılan sorguda ortağı olduğu belirlenen M.K. de Kültür Mahallesi'nde bir bahçede saklanırken yakalandı. Yapılan araştırmalar sonucunda yine olayla ilgisi bulunduğu belirtilen M.A. ise başka bir operasyonda yakalanarak gözaltına alındı.

 

Emniyetteki sorgularının ardından İ.Ö., M.K. ve M.A. dolandırıcılık suçuyla çıkarıldıkları nöbetçi mahkemece tutuklanarak Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. İ.Ö., M.K. ve M.A. isimli şahısların daha önce de yine ellerinde tarihi eser bulunduğu iddiasıyla bir kadından da 10 bin lira para aldıkları ve kadını dolandırdıkları öğrenildi.

Zaman, Haber: Muhammed Mina, 15.01.2015

TÜMÜLÜSÜN DİBİNE MADEN OCAĞI!

 

 

Çanakkale Çan’da Koza Madencilik tarafından açık işletmecilik yöntemiyle yapılacak altın, gümüş ve kurşun madeni projesinin ÇED süreci başladı. Açılması planlanan maden ocağı Karadağ ve Dondurma Köyleri arasında yer alan 1.derece arkeolojik sit alanına kuş uçuşu yalnızca 750 metre mesafede. Bölgede yapılmak istenen madencilik faaliyeti için Çanakkale Müze Müdürlüğü’ne yapılan başvurunun ardından alanda yapılan yerinde incelemede, bölgede yoğun seramik ve Roma Dönemi mezar kiremitlerine rastlanarak alanın nekropol alanı olabileceği gerekçesiyle tespit ve tescil çalışmaları başlatıldı. Çanakkale Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Mayıs 2014’te 38 adet tümülüsün tespit edildiği bölgeyi 1.derece arkeolojik sit alanı ilan etti. Proje alanı ise bu alanın 750 metre ötesinde belirlendi.

 

Koza Madencilik’in ÇED Başvuru Dosyası’na göre cevher arama için iki ayrı işletme sahası planlandı. Toplam 30 hektar olan alanda açık işletme yöntemi ile delme patlatma yapılarak altın, gümüş ve kurşun madeni üretilecek. Çevre Düzeni Planı’nda, proje alanı orman ve tarım alanı olarak gözüküyor. Açılacak sahalardan 16 hektarlık olanın tamamı ise orman alanından oluşuyor. Proje alanının yaklaşık 2 buçuk kilometre uzağında ise Bakacak Barajı yer alıyor.

‘SU HAVZASINA SİYANÜR’
Çanakkale Çevre Platformu dönem sözcüsü Prof.Dr. Türker Savaş, açık ocak işletmeciliğiyle alandaki bitki örtüsünün onarılamayacak şekilde tahrip olacağını ve projenin bölgedeki su havzasını tehdit ettiğini belirtti. Savaş, “Kazdağı Biga yarımadasının tamamını besleyen muazzam bir ekosistem. O alanın bütünü Çanakkale kentine su sağlayan baraj havzasında yer alıyor. O bölgede açılan maden ocakları için yapılan sondajlar bile köylerin su kalitesini bozdu. Siyanürle yapılacak işlem sonrasında ağır metaller çevreyi kirletecek. Kazdağı’nda bir ton kayaçtan bir buçuk gram altın çıkaracaklar diye ormanların yok olmasına izin vermeyeceğiz. Hukuki girişimlerde bulunacağız” dedi.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı,15.01.2015

İZNİK'TEKİ BÖCEK AYAZMASI TAHRİP EDİLDİ

 

 

İznik İlçesi'nde, "Böcek Ayazma" olarak bilinen vaftizhane kalıntıları tahrip edildi.

 

Hristiyan dünyasının önemli eserlerinden biri olarak tanımlanan ve Bizans İmparatorluğu'nun Hristiyanlığı kabul ettiği, birinci ve şu anki İncil'in kabul edildiği 7'nci konsilin toplandığı vaftizhanenin yok olma tehlikesi bulunduğu bildirildi.

 

"Martyrium" (şehitlik) üzerinde kurulu olan vaftizhaneyle ilgili açıklamalarda bulunan İznik Belediye Başkanı Osman Sargın, tahrip edilen tarihi eser için çok üzüldüğünü söyledi.

 

Vatandaşların daha hassas olması gerektiğini anlatan Sargın, "Tarihimize sahip çıkalım. Adım adım turizm kenti olma yolunda ilerlerken bu görüntüler, yüreğimizi acıttı" dedi.

 

- Benzeri sadece Kudüs ve İtalya 'da 

Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, 2013 yılında yaptığı açıklamada, tarihi kaynaklara göre bu kalıntıların Hristiyanlığın önemli şehitliklerinden biri olduğunu söylemişti.

 

Bu şehitliğin benzerinin sadece Kudüs ve İtalya'da bulunduğunu anlatan Şahin, Hristiyanların hacı olmaları için mutlaka uğramaları gereken bu merkezin vaftizhane kalıntılarının altından ortaya çıkarılabileceğini kaydetmişti.

Radikal, 15.01.2015

 

******


BURSA'DA ŞOKE EDEN HIRSIZLIK!

 

 

İznik ilçe merkezinde bulunan ve yaklaşık 2 yıldır arkeolojik araştırma için kamulaştırma yapılması beklenen vaftizhanenin kalıntıları tahrip edildi. Girişinde yer alan 80 santimetre yüksekliğinde, 40 santimetre genişliğinde, 15 santimetre kalınlığındaki mermer plaka, kimliği belirsiz kişi veya kişilerce çalındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın internet sitesinden de çalındığı duyurulan mermer plakanın üzerinde, iç içe geçmiş kabartma motif ve bu motifin üzerinde ise bir rozet deseni bulunuyordu. Bu plakanın bir benzeri ayazmanın içindeki nişin yanında da yeralıyor.

Bizans İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığı kabul ettiği 1'inci ve şu anki İncil'in kabul edildiği 7'nci konsilin toplandığı merkez olan İznik'in Yakup Çelebi Sokağı'nda bulunan ve MS 6'ncı yüzyılda yapılan, 11 basamaklı bir merdivenden inilen Böcek Ayazma ve yaklaşık 40 metre uzaklıkta kalıntı halinde yer alan Koimesis Kilisesi'nin ortaya çıkarılması halinde, ilçenin Hıristiyanlar için bir hac merkezi olabileceği vurgulanmıştı. Arkeologların açıklamasının ardından Bursa Valiliği bu konuda teknik bir çalışma başlatmıştı.

EFES’TEN DAHA ÖNEMLİ BİR MERKEZ
Hıristiyanlıkta ayazmaların hiçbir zaman tek başlarına yer almadığını belirten Uludağ Üniversitesi'nde görevli arkeologlar, "Tarihi kaynaklar incelendiğinde, ayazma aynı zamanda vaftizhane olarak kullanılmış. Vaftizhane olarak kullanıldığına göre bunun yaklaşık 40 metre uzaklığındaki Koimesis Kilisesi'nin bir bölümü olduğunu düşünüyoruz. Kaynaklara göre Bizans İmparatorluğu'nun önemli şahsiyetlerinden birisi olan I. Theodoros Laskaris'in de mezarının bu kilisede olduğunu biliyoruz. Bunlar üst üste geldiği zaman burada sorulması gereken soru şu: Acaba burası bir şehitlik miydi? Bu iki tarihi eserin ortaya çıkarılması halinde Efes kentindeki Meryem Ana'dan daha önemli bir merkez olacağı sanılıyor. Çünkü tarihi kaynaklara göre bu kalıntılar aynı zamanda Hıristiyanlık dininde önemli şehitliklerden biri. Bu şehitliklerden biri Kudüst'te, diğeri İtalya'da. Hıristiyanların hacı olmaları için mutlaka uğramaları gereken bir merkez. Kazıp ortaya çıkardığımız zaman İznik'e yılda en az 10- 15 milyon turist gelir" dediler.

İZNİK BELEDİYE BAŞKANI SARGIN: ÇOK ÜZÜLDÜK
Ayazmanın tahrip edilerek, mermer plakanın çalınmasından dolayı çok üzüldüklerini söyleyen İznik İlçe Belediye Başkanı AKP'li Osman Sargın, “Tahrip edilen Böcek Ayazmasının görüntüsü bizi çok üzdü. Vatandaşlarımız biraz daha hassas olmalıdır. Tarihimize sahip çıkalım. Adım adım turizm kenti olma yolunda ilerlerken bu görüntüler yüreğimizi acıttı" dedi.

Çalınan mermer plakanın bulunması için İznik Cumhuriyet Savcılğı soruşturma başlattı.

Bursa Hakimiyet, 15.01.2015

PARİS'TE TARİHİ BİNANIN YENİLEME PROJESİNİ MAHKEME DURDURDU

 

Paris'te 1869'da inşa edilen ilk alışveriş merkezi La Samaritane'in yenileme projesini hazırlayan SANAA'ya mahkemeden izin çıkmadı.

 

 

Louis Vuitton, Christian Dior gibi ünlü markaları barındıran LVMH'nin yeniden geliştirme hamlesiyle tarihi yapı 2005 yılında kapatılarak yeni bir alışveriş merkezi oluşturması için tadilata girdi.

 

Tanınmış mimarlık ofisi SANAA, 2011 yılında tasarladığı yenileme projesiyle etrafındaki birkaç binayı yıkarak tarihi yapıyı yeni transparan bir cephe tasarımıyla öne çıkarmayı önerdi. Fakat projeye karşı çıkan gruplar yeni yapının Haussmann'ın mimarlık tarzına uygun düşmediğini ve cephenin adeta bir duş perdesine benzediğini söyledi.

 

 

2014 mayıs ayında mahkeme sonucunda projenin durdurulmasına karar verildi fakat proje devam ettti. Bu süreçte Rue de Rivoli'deki üç binadan ikisi yıkıldı fakat son mahkeme kararıyla inşaat bir kez daha durduruldu.

 

Society for the Protection of Landscapes and Aesthetics, SOS Paris gibi kentteki çeşitli koruma grupları mahkeme kararını makul bulduklarını belirterek şu ifadelere yer verdi "Simgesel hale gelen La Samaritane davasında asıl mesele tarihi merkezlerdeki çağdaş mimarlığın nasıl olması gerektiğidir. Parislilier demokratik mücadelemizin zaferini desteklemeli"

 

Projenin geliştiricisi LVMH ise karar için yüksek idare mahkemesine gideceklerini belirtti.

Arktera, Kaynak: Dezeen, Derleme: Bahar Bayhan, 15.01.2015

KAZ DAĞLARI'NDA YÜZLERCE ANTİK KENT YOK OLACAK

 

 

Bergama, Gümüşhane Mastra, Eskişehir Kaymaz’da, Kayseri Himmetdede gibi birçok yerde altın madenleri bulunan Koza Altın Şirketi Kaz Dağlarında altın işletmeciliği için çalışmalarını yoğunlaştırdı. Şirketin altın işletmeciliği yapacağı biri tamamen diğeri kısmen ormanlık olan alanda 1 tescilli arkeolojik sit, 1 baraj ve 38 tümülüs var.

 

TAMAMI TARLA VE ORMAN

Kararlı direnişleri sonrası geçtiğimiz haftalarda Esan Eczacıbaşı şirketinin terk edip gitmek zorunda kaldığı Çan Karadağ Köyünün yakınlarında, bu kez Koza Altın Şirketi altın madeni çalışması başlattı. Karadağ’ın komşularından Dondurma Köyü yakınlarındaki altın madeni sahası Çanakkale kent merkezine yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta. 30 hektarlık proje alanında iki ayrı işletme kuracak olan şirket üretimi 5 yıl olarak öngörmüş. Burada zenginleştirme tesisi kurmayıp, cevheri Bergama Ovacık’taki siyanür tesisine taşımayı planlıyor. İşletme sahalarından birincisinin büyük kısmı köylünün tarlası ve kısmen ormanlık alan iken, ikinci işletme sahasının ise tamamı orman. Açık işletme yöntemi ile delme patlatma yapılarak yaklaşık 400 bin ton altın, gümüş ve kurşun cevheri üretilecek. 1. işletme sahasının kuş uçuşu 2,6 kilometre uzaklıkta bulunan Bakacak Barajı DSİ tarafından 2000 yılında yöredeki 9 bin  hektarlık sahanın sulanması amacıyla işletmeye alınmış.

 

SİT YOK DENİLEN YERDE 38 TÜMÜLÜS

Projenin ÇED Başvuru Dosyasında, Proje kapsamında yer alan sahalar ve yakın civarlarında Kültür Varlığı veya Sit özellikleri taşıyan sahalar bulunmamaktadır” denilmekle birlikte dosya eklerindeki belgelerde Karadağ ve Dondurma Köyleri arasında Arabakonağı Mevkiinde 1. derece Arkeolojik Sit alanı olduğu belirtiliyor. Şirketin talebi üzerine Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen incelemelerle ilgili Mayıs 2014 tarihli belgede, Çan Dondurma ve Karadağ Köyleri arasındaki Arabakonağı mevkiinde orman yolunun sağı ve solunda olmak üzere 38 tümülüs (tarihi mezar,höyük) tespit edildiği belirtiliyor. Orman arazisi içinde bulunan tümülüslerin henüz bir koruma statüsünün olmadığı belirtilirken, alanın 1. derece Arkeolojk sit olması öneriliyor. Bu incelemenin ardından da Çanakkale Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu o bölgeyi 1. Derece Arkeolojik sit olarak tescil etti. Altıncı şirket başvuru dosyasında bu alanların işletme sahası dışında kaldığını belirtse de, aslında bölge ruhsat sahasının içinde yer alıyor. 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı madenin 2. İşletmesine 750 metre kadar uzaklıkta. Oysa şirket, proje alanının Çevre Düzeni Planında orman ve tarım alanı olarak belirtildiğine vurgu yaparak, “Yakın civarında kültür varlığı ve sit özelliği taşıyan sahaların bulunmadığı”nı ileri sürüyor.

 

ADI BİLİNMEYEN 300 ANTİK KENT VAR

1994 - 1998 yılları arasında Çanakkale Müzesi tarafından Kocabaş Çayı (Granikos/Biga Çayı) boyunca yapılan kazılarda bulunan tümülüslerde çok sayıda lahit ortaya çıkarıldı. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Reyhan Körpe ve ABD’li arkeolog Prof.Dr. Brain Rose tarafından 2004 ve 2007 yılları arasında yapılan yüzey araştırmalarında Erken Hellenistik Döneme ait buluntulardan bahsediliyor. Rose, yüzey araştırması yaptıkları başlıca antik kalıntıların tümülüsler olmasına karşın, yüzey buluntularının verdiği bilgiler ışığında Biga dolaylarında 18 yerleşim yeri tespit ettiklerini dile getiriyor. 2007 yılında yapılan yüzey araştırmalarında da Biga’nın güneyindeki dağlık arazide, Yenice İlçesi sınırlarında 37 antik yerleşim saptanmış. Yerin 3 kilometre kadar derinliğine kadar röntgen çekilerek yapılan araştırmalarda çok sayıda yerleşim yeri tespit edilirken, çalışmalarla ilgili o dönem bir panelde açıklamalarda bulunan Prof.Dr. Reyhan Körpe, Troya ve Assos değerinde 100 tanesi adı bilinen, 200 tane de adı bilinmeyen ancak yerel adları olan toplam 300 antik kent olduğunu dile getirmişti. Körpe, Granikos araştırmaları sonrasında antik çağda Troias olarak adlandırılan Çanakkale’nin tepelerinde, ormanlık alanlarında saklanmış yüzlerce antik kent ve yerleşimin olduğunu aktarırken, 300 antik kentin dışında, 3500 kadar küçük köy, kasaba ve çiftliğin varlığına da dikkat çekiyordu. Kaz Dağlarının dört bir yanında yapılan madencilik faaliyetleri, dağın altını üstüne getirmekle kalmayıp, şu ana kadar gizli kalan yüzlerce antik kentin de yok olmasına neden olabilir.

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 14.01.2015

MAĞARAYI ARAÇ PARKI YAPTI

 

Batman'ın Gercüş İlçesi'ne bağlı Kayalar Köyü'nde köy servisçiliği yapan bir kişi köyde aracı park edecek korunaklı yer bulamayınca çareyi kullanılmayan küçük bir mağarayı otopark yapmakta buldu. Köylüler, köyde taş ve kayaların yuvarlanması sonucu araçların zarar gördüğünü, araç sahibinin de aracını korumak için dağı delerek aracını korumaya aldığını söyledi. Bu yöntem sayesinde araçlarında hasar oluşmadığını belirten köylüler, "Bütün köy bu aracı kullanıyor. Köyün tek servisi bu araç. Köyde hiç kimse bu araca zarar gelsin istemez. Şoför, köyde korunaklı yer bulamayınca köyün hemen girişinde bulunan ve kullanılmayan küçük mağarayı genişleterek araç için park oluşturdu" dedi.

Batman Gazetesi, 13.01.2015

MİLAS'TA 8 BİN YILLIK KAYA RESİMLERİ KORUNAMIYOR

 

 

Milas’a bağlı Bafa ve Kapıkırı mahallerindeki Herakleia antik kentinde bulunan tarih öncesi döneme ait 8 binlik kaya resimleri korunamadığı için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.





Bir bölümü Milas sınırları içerisinde yer alan Beşparmak Dağları yamacında kurulu Herakleia antik kenti, tarihi ve doğal güzellikleriyle yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı haline geldi. Antik kentin en renkli eserlerini ise kaya resimleri oluşturuyor. Bölgede arkeolojik çalışmalar yapan Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Dr. Anneliese Peschlow-Bindokat tarafından 1994 yılında bulunan kaya resimleri, artan tahribat nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bir kısmı yıkılan Yediler Manastırı’nın hemen yanı başında bulunan bir kayaya resmedilen dini motifler ve figürler, yakın geçmişte kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce zarar gördü. Dağlardaki kayaların oyuklarına yapılan resimlerin yıllar önce tamamıyla korunduğunu ancak zamanla tahrip edildiğini anlatan yöre halkı; “Yediler Manastırı yakınındaki bir kaya resmi baştan aşağıya iniyordu. Ama şimdi bu resimlerin büyük bir bölümü kayadan kazındı. Resimde yer alan figürlerin özellikle yüzleri tahrip edildi.” diyerek bölgeye turist çeken tarihi değerlerin korumaya alınmasını istedi.






MADEN OCAKLARI BÜYÜK TEHDİT!
Bölgede yoğun bir şekilde faaliyet gösteren maden ocaklarının ve denetimsiz turist ziyaretlerinin tarihi eserlere zarar verdiğini belirten uzmanlar ve çevreciler; “Bu tarihi ve kültürel mirasın yeni feldspat ocaklarına feda edilmemesi gerekiyor. Maden ocağındaki çalışmalar sırasında patlatılan dinamitler büyük tehdit oluşturuyor. Kısa süre önce Yediler Manastırı’ın bir bölümü yıkıldı. Manastırı ziyaret eden turistlerin yaralanmasına, kaza geçirmesine neden olabilecek noktalar var. Ama buralarda da hiçbir güvenlik önlemi yok! Bu tarihi ve doğal güzellikleri bozmadan korumamızı sağlayacak bir turizm politikası gerekiyor” diye konuştu.

Milliyet, 13.01.2015

EN İYİ KORUNAN TAPINAK: ZEUS

 

MS 2. yüzyılının ilk yarısında yapıldığı bilinen Euromos antik kentindeki Zeus tapınağı, Anadolu'nun en iyi korunan tapınakları arasında yer alıyor. 17 sütunundan 16'sı, ilk günkü gibi ayakta duruyor. Antik kentte 2014 yılında yapılan kazılarda çok önemli eserler günyüzüne çıkarılırken 2 bin 200 yıllık protokol koltuğu ve mezarlar da bulundu.

Muğla'nın Milas İlçesi'ndeki Euromos'ta 2014 yılı kazı çalışmaları tamamlandı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Euromos Antik Kenti Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Abuzer Kızıl tarafından yürütülen çalışmalarda geçen yıl önemli eserler ortaya çıkarıldı. Antik kentte kazıların 36 yıl önce durdurulduğunu ve 2011'de tekrar başlandığını belirten Kızıl, "Zeus tapınağı, Anadolu'daki en iyi korunmuş tapınaklardan biri. Kent kalıntıları, çok yıpranmış olmalarına rağmen çok iyi korunmuş. Tapına,k MS 2. yüzyılda inşa edilmiş. 17 adet sütundan 16'sı, üst kirişleriyle birlikte hala dimdik ayakta.'' dedi. Yrd. Doç.Dr. Kızıl, geçen yıl haziran ayında 25 kişilik bir ekiple kazı çalışmalarına devam ettiklerini dile getirerek, "Kentte son yıllarda temizlik, sondaj, jeofizik, harita, menfez ve kazı çalışmaları yaptık. Çalışmalar tapınak, agora, tiyatro, nekropol, hamam ve surlarda yürütülüyor. Tapınakla ilgili önemli projeleri hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Bugüne kadar varlığı bilinmeyen pek çok mimari kalıntı yerinde duruyor. Kutsal alanı çevreleyen Temenos duvarlarına ulaştık. Tapınağın mimari özelliklerini ortaya çıkararak belgelemeye devam edeceğiz." ifadelerini kullandı.

Kazılarda öncelikle yerdeki blokları kaldırılarak, tapınağı ihtişamlı haline getirmeye gayret gösterdiklerini anlatan Kızıl, "Euromos, konumu itibarıyla Karya'nın önemli kentlerinden biridir. Anadolu'nun en şanslı antik kentleri arasında gösteriyor. Tarihte Mylasa'dan sonra bölgenin en büyük ve en güçlü kenti. Kentteki agoranın tüm mimari elemanlarını, kazılarda günyüzüne çıkardık. Agorada yürüttüğümüz çalışmalarda, duvar örgüsünde kullanılan bazı bloklarda yazıtların bir heykel ya da heykel grubuna ait olduğunu tespit ettik. Burada, Euromos'a yararlı işler yapanların heykelleri dikiliydi. Bir sonraki dönemde devşirme malzeme olarak kullanılan kaideler de aynı zamanda agoranın Hellenistik döneme ait olmasını teyit ediyor." şeklinde konuştu. Abuzer Kızıl, antik tiyatronun sahneye çok yakın bir bölümünde, kentin soylularından birine ait mermer koltuk bulunduklarına dikkat çekerek, "Tiyatrodaki çalışmalarımızda, 2 metre dolgunun altında, proedria olarak adlandırdığımız 2 bin 200 yıllık çok güzel bir soylu koltuğu ortaya çıktı. Bu mermer koltuğun, kentin yöneticilerinden birine ait olduğunu sanıyoruz. Bu koltuk bize, tiyatroyu daha iyi tanıma imkanı da sundu. Haziran ayında çalışmalarımızı devam ettireceğiz." diye konuştu.

Her antik kentin definecileri olduğunu da vurgulayan Yrd. Doç.Dr. Kızıl, "Her yağmurdan sonra kentin bazı yerlerinin demir şişlerle yoklandığını görüyoruz. Defineciler, taşınabilecek şeyleri alır götürür fakat burası karayoluna çok yakın olduğundan çok rahat edemiyorlar. Önceki yıllarda karayoluyla antik kent arasında çalılıklar vardı ve burada define arayanlar, yoldan geçenler tarafından farkedilmiyordu. Biz önce buraları temizledik, böylece kentin daha iyi görülmesini sağladık, bu da definecilere karşı caydırıcı oldu." dedi.

Bugün, 13.01.2015

RUMELİ HİSARI'NDA RESTORASYON BAŞLADI

 

Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan ve bugün müze ve açık hava tiyatrosu olarak kullanılan Rumeli Hisarı’nı tamamen kapatılmanın eşiğine getiren hasarlı bölümlerin restorasyonu başladı.

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi hazırladığı raporla taşlarının arasındaki derzlerinin boşalması, kırıklar oluşması, merdivenlerde aşınmalar gibi hasarların tamiratı bitene kadar müzenin tamamen ziyarete kapatılmasını istemişti. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından işletilen müzenin yalnızca hasarlı olduğu tespit edilen bölümleri ziyarete kapatılmış, diğer bölümler "Haksız eleştirilere neden olur" düşüncesiyle açık tutulmuştu.

 

MÜZE YETKİLERİNİN MÜRACAATI İLE İNCELEME BAŞLATILMIŞTI
İstanbul’un fethinden önce Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan 563 yıllık tarihi yapı alarm sinyalleri vermeye başlamıştı. Tarihi yapının duvarlarında derz kayıplarının yaşanması, merdivenlerin aşınması gibi hasarlar üzerine müze yetkililerinin müracaatı ile inceleme başlatılmıştı.

 

İBB’NİN RAPORUNDA HASARLI BÖLÜMLER BELİRTİLDİ
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı, Koruma Uygulama ve Denetim Müdürlüğü (KUDEP) tarafından 23 Haziran 2014 tarihinde yapılan incelemenin ardından hazırlanan raporda şu ifadelere yer verilmişti:

"Rumeli Hisarı Müzesi giriş kotunun gezilmeye müsait olduğu, ancak ana giriş kapısı kenarlarındaki büyük taşların yerinden oynadığı ve döküldüğü; kuleler arası gezinti bölümlerinde, kulelere ve seğirdim yollarına çıkan beden duvarları üzerindeki merdivenlerin yer yer çok daraldığı, kenarlarında herhangi bir güvenlik önleminin bulunmadığı, merdiven basamaklarının aşındığı ve taşlarında parçalanmamalar ve kayıplar meydana geldiği, tehlike arz eden yüksek seğirdim yollarında kulelerde bulunan derin boşluk kenarlarında da herhangi bir güvenlik önlemi bulunmadığı; genel mahiyette burçlara çıkmak yasak olduğu halde engelleyici herhangi bir bariyer bulunmadığı, burçların üzerinde bulunan pişmiş toprak malzemeli harpuşta taşlarının yerinden oynadığı, duvar yüzeylerinde derz boşalmaları olduğu ve duvarları zayıflattığı, ayrıca yüzeyde çıkan ağaç ve bitkilerin taşları patlatarak yerinden oynattığı ve can ve mal güvenliğini tehlikeye attığı görülmüştür."

 

 

"MÜZENİN ZİYARETE KAPATILMASI DEĞERLENDİRİLMEKTEDİR"
Raporun sonunda Rumeli Hisarı’nın yapısındaki bozulma seviyesinin yoğun olması nedeni ile konunun basit bakım onarım kapsamında değerlendirilemeyeceği, ivedilikle esaslı onarım yapılması gerektiği anlaşılmıştır denilerek "Bu süreçte; özellikle hisar yapısı üzerinde ve yakın çevresinde gezinti yapılmaması veya tamamen ziyarete kapatılması gerektiği değerlendirilmektedir" ibaresi bulundu.

SADECE HASARLI BÖLÜMLER KAPATILDI
Bu raporun ardından yapılan görüşmelerde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Hisarlar Müzesi Müdürlüğü tarafından, yapılacak tamiratın uzun sürebileceği bu sırasında sağlam bölümlerinde ziyarete kapatılmasının haksız eleştirilere neden olacağı belirtilerek, tehlikeli olarak değerlendirilen 3’ü büyük olmak üzere 17 kule ve bu kuleler seyirdim yolları ve merdivenlerin ziyarete kapatılmasına karar verilmişti. Bu durum Rumeli hisarı güvenli mi? tartışmalarına neden olmuştu.

HAVADAN GÖRÜNTÜLERLE RUMELİ HİSARI
Tarihi binada yapılan ziyaret sınırlanmasının ardından hazırlıklar tamamlanarak yenileme çalışmaları başladı. Havadan yaptığımız çekimlerde tarihi yapının eski güzelliğini koruduğu gözlenirken, eskiden konser alanı olarak kullanılan bölümün şantiye merkezi haline getirildiği görüldü. Bu bölüm daha önce alınan yüksek sesin tarihi yapıya zarar vermesi nedeni ile desibel sınırlaması nedeni ile konserlere kapatılmıştı. Tehlikeli olduğu için ziyarete kapatılan bölümlerde başlayan yenileme çalışmalarının İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından yapıldığı belirtildi. Aslına uygun yapıldığı için çalışmaların uzun sürebileceği belirtildi.

RUMELİ HİSARININ TARİHİ
Sarıyer İlçesi sınırlarında bulunan Rumeli Hisarı, 30 dönümlük bir alanı kapsıyor. Anadolu Hisarı’nın karşısında İstanbul Boğazı’nın 600 metrelik en dar ve akıntılı kısmında inşa edilmiş bir hisar. 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan hisarın üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahip. Hisarın inşaatına 15 Nisan 1452’de başlandı, 31 Ağustos 1452 tarihinde tamamlandı. Rumeli hisarının yapımında 300 usta, 700-800 işçi, 200 arabacı, nakliyeci, kayıkçı çalıştı. Rumeli Hisarı, 1509 Büyük İstanbul Depreminde büyük zarar gördü ancak hemen onarıldı, 1746 yılında çıkan yangında ahşap kısmı harap oldu. Hisar tekrar III. Selim (1789-1807) döneminde onarıldı. Hisarın kulelerini örten ahşap külahlar yıkılınca, kale içi küçük ahşap evlerle doldu. 1953 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın talimatı ile hisarın onarımı için gerekli çalışmalar başlatıldı, kale içindeki ahşap evler kamulaştırılarak yıkılmış ve restorasyon gerçekleştirilmiştir. Rumeli Hisarı bugün halen müze olarak hizmet veriyor.

Hürriyet, Haber: Ali Aksoyer, 13.01.2015

 

******


RESTORASYONUN ALTINDAN MESCİT ÇIKTI

 

Rumeli Hisarı’nda önceki gün başlanan restorasyon çalışmaları kapsamında konserlerin verildiği tiyatro alanına mescit yapıldığı ortaya çıktı. Sanat tarihi uzmanları tepki gösterdi.

 

 

Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethi öncesinde yaptırılan ve bugün müze ve açık hava tiyatrosu olarak kullanılan Rumeli Hisarı’nı tamamen kapatılmanın eşiğine getiren hasarlı bölümlerin restorasyonu önceki gün başlamıştı. Ancak restorasyon kapsamında mescit yapıldığı ortaya çıktı.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) öncülüğünde Boğazkesen Mescidi’nin ana duvarının inşaasına açık hava tiyatrosunun bulunduğu bölgede başlandı.

Kurul onayladı
İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 7 Ekim 2009’da tarihi mescidin minaresinin, duvar ve sarnıç kalıntılarının mevcut durumları ile muhafaza edilmesine karar verirken, mescit I. grup kültür varlığı olarak tescil edildi. İBB ise hisardaki yıkık mescidin ihyası için bir proje başlattı. Proje, Koruma Bölge Kurulu’nca da onaylandı. Mülkiyeti İBB’de bulunan mescidin yapımı için ruhsat 28 Mayıs 2013 tarihinde alındı. Ardından da İBB ile İstanbul Kubbe Derneği arasında 6 Eylül 2013’de inşaat sözleşmesi yapıldı. Yapım işini İstanbul Kubbe Derneği adlı mimarlık şirketi üstlenirken, inşaat faaliyetleri geçtiğimiz yıl Haziran ayında başladı.
Hisarda ilk olarak sarnıç duvarları ve derz yapımı tamamlandı. Ardından da sarnıç üzerindeki ahşap döşeme kirişleri yerleştirilerek, sarnıcın üst kotunda yer alan mescit ana duvarlarının inşasına başlandı. Mayıs 2015’te tamamlanması öngörülen mescit için açık hava tiyatrosunun olduğu alan saç levhalarla kapatıldı.

 

‘Gıcır gıcır 21. yüzyıl eseri olacak’

Sanat tarihi uzmanları ve mimarlar ise bakımsızlık nedeniyle burç ve surları ziyarete kapatılan tarihi yapıda önceliğin mescit yapımına verilmesini eleştirdi. Hisardaki camiye ilişkin görüşler şöyle;


İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Kutgün Eyüpgiller: Rekonstrüksiyon yeterli bilgi belgenin bulunması durumunda geçerli olabilecek bir koruma yöntemidir. Yeniden inşa edilmesi düşünülen yapının özgün durumunu ortaya koyan plan, proje, fotoğraf gibi görsellerin var olması durumunda kabul edilebilir. Özgün çevresel bağlamını kaybetmiş bir eserin yeniden inşası anlamlı olmayacaktır. Bunun aksi geçerli ise yapılan sahte bir dekordan ibaret olacaktır.


Sanat tarihi uzmanı Prof.Dr. Zeynep Ahunbay: Yapılacak cami kuşkusuz yeni olacak ve burada ayakta duran Fatih dönemi yanında gıcır gıcır 21. yüzyıl eseri olduğunu belli edecektir. Aslında öncelik camide değil uzun zamandır bakımsız duran ve ziyaret edilmeyen burçlarda olmalıydı. Tarihi eserlere dini oldukları için öncelik vermek ve ihtiyaç olmadığı halde cami yapmak politik yatırım olarak görülüyor.  


Mimarlık Tarihi Uzmanı Prof.Dr. Uğur Tanyeli: Buradaki mesele kamusal bir sanat alanını yok ederek mahallesi ve cemaati olmayan bir yere mescit yapmaya çalışmaktır. Mimarlık üzerinden ideolojik bir inatlaşma yaşanıyor. Hisardaki tiyatro alanı 50 yılı aşkın süredir sanatsal etkinlikler için kullanılıyordu. Kapısında bilet kesilen bir müzeye insanlar ibadet için mi gidecek? Rumeli Hisarı’nın birkaç adım ilerisinde 18. yüzyıldan kalma bir mescit varken, tiyatro alanına dini eser yapmak alenen ideolojik bir davranıştır.”  


Sinan Genim (Mimar): Rumelihisarı’nın konser ve sanatsal etkinliklerle talep gören, gezilip görülmesi gereken bir mekana dönüşmesini gerekir. Boğazkesen Mescidi 15 ve 16. yüzyıl kayıtlarında yeralmakta. Yapının 18.yüzyılda yıkıldığı tahmin ediliyor. Ancak hisarın, duvarlarından otlar fışkırırken, bakımsızlık nedeniyle burçlarına çıkılamazken öncelik mescit onarmak mı olmalıdır?

 

Cami 18. yüzyılda yıkılmıştı

30 dönümlük bir alana kurulan Rumeli Hisarı, 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanmıştı. Hisar içerisinde 1452’de yaptırılan Boğazkesen Camii, 18. yüzyılda yıkılmış, geriye sadece minaresinden bir bölüm kalmıştı. Rumeli Hisarı’nda Kaleiçi Mahallesi olarak bilinen ahşap evler ise 1953’te dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın emriyle kamulaştırılarak yıkılmış, hisar şimdiki halini almıştı.

Milliyet, Haber: Mert İnan, 15.01.2015

BODRUM'DA ANTİK KENT SATIŞA ÇIKARILDI!

 

 

Bodrum yarımadasının kuzeyinde tarihi MÖ 5. yüzyıla dayanan Bargylia antik kenti, emlakçı aracılığıyla satılıyor. 1. derece arkeolojik SİT alanı olduğu için yapı yasaklı olan 330 bin metrekarelik araziye 22 milyon TL bedel biçildi. Bir emlak sitesinde Bodrum Zeytin Emlak tarafından yayınlanan ilanda arazide çok sayıda arkeolojik kalıntı olduğu görülüyor. Birgün gazetesinden Olgu Kundakçı'nın haberine göre ilanda arazi için “1. derece arkeolojik sit alanı, Boğaziçi Köyü Kuş Cenneti Gölü’ne cepheli full deniz ve göl manzaralı” ifadelerine yer verildi. İlanda satışa çıkarılan antik kentte kazı yapılmadığı belirtilerek alanda “surlar, tapınağa ait olduğu düşünülen bir alan, sadece yeri belli olan tiyatro, küçük bir stoa kalıntısı, Roma çağından kalan bir hamam kalıntısı ve Bizans dönemine ait olduğu düşünülen nekropol alanı” olduğu belirtildi.

 

 

'KORUMAYA ALINMALI'
Arkeologlar Derneği yönetim kurulu üyesi Binnur Çelebi, kişi mülkiyetindeki 1. derece arkeolojik SİT alanı olan arazilerin kamulaştırılarak Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınması gerektiğini belirtti. Çelebi, “Arkeolojik sit alanları bütçe yetersizliği nedeniyle ne yazık ki yalnızca kazı veya kentsel çalışma olduğunda kamulaştırılıyor. Bu alanların şahıs mülkiyetinde olması bilimsel çalışmaları da aksatıyor. Araziyi satın alan kişi herhangi bir inşaat faaliyetinde bulunamaz. Ancak, sitalanlarının satılıp daha sonra sit derecesinin düşürülerek yapılaşmaya açıldığı örneklere de tanık olduk” dedi.

Emlakçı Halil Okan Tavaslı ise araziye talebin olduğunu ancak henüz fiyatta anlaşamadıklarını belirtti.

Antik kentin satış ilanında kente ilişkin mitolojik bilgilere de yer verildi: “Mitolojik hikayeye göre Likya bölgesinde korku salan ve ağzından alevler çıkaran canavar Chimera’yı öldürdüğü için halk kahramanı olan Bellerophon’un, tüm kahramanlık hikayelerinde ona yardımcı olan ve sürekli bindiği kanatlı bir atı (pegasussu) vardı. Bu kanatlı at bir gün çifte atarak en yakın arkadaşı olan Barglos’u öldürür. Buna çok üzülen Bellarophon yeni kurulan bu kente arkadaşının ismini hatırlatmak amacıyla Bargilya ismini verir.”

Radikal, 13.01.2015

 

******


SAHİBİNDEN SATILIK ARAZİ İLANLARINA BARGİLYA ANTİK KENTİ DE EKLENDİ

 

 

Sahibinden satılık antik kent nasıl olur demeyin. Muğla'nın Milas İlçesi'nde yer alan içinde tarihi kalıntıların bulunduğu bir alan sahibi tarafından satılık satılığa çıkartıldı. Sahibinden satılık alanın içerinde MÖ 5. yüzyıldan kalma Bargilya antik kenti kalıntıları da yer alıyor. 330 dönümlük bu arazi için istenilen fiyat ise 25 milyon lira olarak belirlendi.

 

Sahibinden satılık alan içerisinde antik kent kalıntıları yer alıyor ancak bugüne kadar hiç bir kazı çalışması yapılmayan antik kentte surlar, tapınağa ait olduğu düşünülen alan, tiyatro, küçük bir stoa kalıntısı, Roma çağından kaldığı sanılan bir hamam kalıntısı ve Bizans döneminden kalma olduğu düşünülen bir nekropol alanı bulunuyor.

 

Antik kent kalıntılarının bulunduğu arazi birinci derece arkeolojik sit alanı. 5 kardeş arasında pay edilen arazi için 25 milyon lira isteniyor. Arazi sahiplerinden Hüseyin Üçpınar açıklamasında, birinci derecede sit alanı olan arazinin kendilerine babalarından kalma olduğunu söyledi. Araziyi hazine arazisi ile Bodrum Bağla mevkisindeki bir arazi karşılığında takas etmek istediklerini, müracaat dosyalarının bakanlığa gittiğini ama onaylanmadığını belirten Üçpınar, "Araziye 5 kardeş olarak ortağız. Arazi satışını göremeden 2 kardeşimiz vefat etti. 30 yıldır araziyi elden çıkarmak için uğraşıyoruz" dedi.

 

ARAZİYİ KORUYAMIYORUZ

Hüseyin Üçpınar açıklamasında ayrıca araziyi kaçak kazı yapan kişilerden de koruyamadıklarını ifade etti. Üçpınar konu hakkında şunları söyledi: "Burada her zaman duramıyoruz, dolayısıyla koruyamıyoruz. Gece gelip kaçak kazı yapıyorlar. Nasıl koruyacağım ben bunu, her zaman kazıyorlar. Almak için çok kişi gelip gidiyor ama bir türlü satamadık. Çivi de çakamıyoruz, burası sırtımızda kambur. Arazide kilise, manastır, agora, anfi tiyatro gibi pek çok tarihi yapı var." Arazinin satışı için 25 milyon lira istediklerini belirten Üçpınar, araziyi almak isteyen birisinin çıkması durumunda 20 milyon liraya kadar indirime gidebileceklerini de belirtti.

 

ARAZİ SATILABİLİR AMA İŞLEM YAPILAMAZ

Öte yandan yetkililer, arazinin satılmasında bir sakınca bulunmadığını ama alanda herhangi bir yapılaşma veya bir şey bir işlem yapılmasının mümkün olmadığını bildirdi.

Mynet Haber, 16.01.2015

HARRAN ÖRENYERİ 2014 YILI ÇALIŞMALARI TAMAMLANDI

 

 

Harran Üniversitesi ve Kültür Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenledikleri Harran ören yeri 2014 yılı kazı çalışması sona erdi.






Verilen bilgiye göre, Harran Üniversitesi arkeoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Mehmet Önal’ın başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarına 2014 yılı ağustos ayında başlanıldı ve 2014 Aralık ayında tamamlandı. Harran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr İbrahim Halil Mutlu’nun yakından takip ettiği kazı çalışmalarında toplam 80 çalışan görev aldı. Kazı çalışmaları, Kültür ve Turizm Bakanlığı, DOSİM ve K.V.M. Genel Müdürlüğü Yatırım Bütçesi’nin maddi katkısıyla, Şanlıurfa Valiliği ve Harran Kaymakamlığı’nın İŞKUR işçisiyle, Harran Üniversitesi HUBAK projesinin jeofizik ve karelaj çalışması katkısıyla, Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi’nin servis, Harran Belediye Başkanlığı’nın ise taşıt katkılarıyla gerçekleştirildi. Ayrıca, Şanlıurfa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Şanlıurfa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü ile Şanlıurfa Müze Müdürlüğü kazıya her konuda yardımcı ve destek oldu.

 


Milliyet, 13.01.2015

 

******


HARRAN KAZI ÇALIŞMALARINDA BU YIL KAYIP TAPINAK ARANACAK

 

 

Geçtiğimiz yıl 80 kişi ile kazı çalışmalarının yürütüldüğü Şanlıurfa’nın Harran İlçesi'ndeki ören yerinde bu yıl ise 160-165 kişilik ekibin kazı yapacağı bildirildi. Bölgedeki kazı çalışmalarında ise kayıp Sin tapınağı ve İslamiyetin ilk dönemine ışık tutacak önemli eserlerin bulunması hedefleniyor.






İlahi dinler ve ilkel dinler için büyük önem taşıyan ve tarihte dünya kültür ve medeniyetin merkezi olarak bilinen Şanlıurfa’nın Harran İlçesi'nde, toprak altında bulunan tarih gün yüzüne çıkarılıyor. İlk defa 1951-1956 yılları arasında yabancı araştırmalar tarafından yürütülen çalışmaları ile gündeme gelen Harran Höyüğü’ndeki kazı çalışmaları 1983 yılından itibaren sürdürülüyor. 2014 yılında Harran Üniversitesi arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mehmet Önal başkanlığındaki 80 kişilik ekiple yürütülen çalışmaların bu yıl ise toplamda 200 kişilik ekiple devam edeceği bildirildi. Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından finanse edilen, Harran Üniversitesi ev sahipliğinde Harran Kaymakamlığı ve Harran Belediyesinin desteğiyle yürütülen kazı çalışmalarına bu yıl Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da destek vereceğini açıkladı. Bu destek ile rekor seviyede kazı ekibiyle çalışmaların yürütüleceğini anlatan Vali Küçük, geçen yıl 60 kişi olan kazı ekibinin 160-165 kişiye çıkarılacağını müjdeledi. 15 Mart’ta yeniden başlayacak çalışmalarda kayıp Sin tapınağı ve İslamiyet’in ilk dönemlerine ışık tutacak önemli bulguların gün yüzüne çıkarılmasını hedeflediklerini anlatan Vali Küçük, “Harran’daki kazı çalışmaları için ilave personel konusunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’ten destek aldık. Bu bölgede 170 kişi kazı yapacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı sağlamıyor bunu. Çalışma Bakanlığı’ndan sağladığımız ödeneklerle Mart ayının 15’inden itibaren sadece 160-165 kişi kazı yapacak. Orada tarihin sakladığı hazineyi ve güzellikleri gün yüzüne çıkaracağız. En az 50-60 kişi de Kültür Bakanlığı’ndan temin edeceğiz. 200 kişi o bölgede hummalı ve gerçek bir çalışma yapılacak. Bu sadece kale çevresinde olmayacak. Harran Üniversitesi de var. Onun da çevresinde olacak. Sin mabedini bulunacağına inanıyoruz. Onu bulmayı ümit ediyoruz. Bir de İslam’ın ilk dönemlere ait eserleri bulacağımıza inanıyor ve onun için oraya yoğunlaştık. Sin mabedini bulursak dünya literatürüne girecek bir çalışma olacak. Bunun için yoğun ve büyük bir çalışma ile gireceğiz” dedi.


Kazı Başkanı Önal ise 2014 yılında 80 kişilik ekiple yapılan ve 15 Aralık’ta ara verilen kazı çalışmalarında Eyyübi döneminin ünlü tarihçisi İbn-i Şeddad’ın, Harran’da olduğunu belirttiği 14 hamamdan biri bulunduğunu belirtti. Önal, kazı çalışmalarında ayrıca o dönemlerde biri iç kalede olmak üzere ikili savunma sisteminin kullanıldığı ve Harran Kalesi’nin içe asıl giriş kapısının Gaziantep kapısında olduğu gibi hendek üzerinden asma kapı ile olduğu yönünde bulgular elde edildiğini, Ortaçağ İslami döneme ait şifahane, bir su yapısı, bu yapılarla ilişkili 4 oda ve bir koridora ulaşılarak, Tunç ve Kalkolitik dönem buluntularına da rastlanıldığını da kaydetti.


HARRAN’IN ÖNEMİ
Şanlıurfa’nın 44 km. güney doğusunda bulunan ve her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen tarihi ilçesi Harran, kendi adıyla anılan ovanın merkezinde kurulmuştur. Tevrat’ta da "Haran" olarak geçen yerin burası olduğu söylenir. İslam tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber’in torunlarından Kaynan’a veya İbrahim Peygamber’in kardeşi "Aran"a (Haran) bağlarlar. XIII. yüzyıl tarihçilerinden İbn-i Şeddat, HZ. İBRAHİM’in Filistin’e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu, bu nedenle Harran’a Hz. İbrahim’in şehri de denildiğini, Harran’da İbrahim Peygamber’in evinin, adını taşıyan bir mescidin, O’nun otururken yaslandığı bir taşın bulunduğu yazmaktadır. Harran, Kuzey Mezopotamya’dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada yer almaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Assurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden biri idi. Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya’daki Assur ve Babillerin politeist inancına dayanan Paganistliğin (Putperestlik) önemli merkezlerinden olması yönüyle de ünlü idi. Bu nedenledir ki, Harran’da Astronomi ilmi çok ilerlemiştir. Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi "Harran Ekolü"dür. İlk çağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi’nde dünyaca ünlü birçok bilgin yetişmiştir. Emevi hükümdarlarından II. Mervan 744 yılında Harran’ı Emevi Devleti’nin başkenti yapmıştır. Emevilerin Asya bölümü 750 yılında Abbasilere yenilerek Harran’da sona ermiştir. Abbasi hükümdarı Harun Reşit zamanında "Harran Üniversitesi" dünyada büyük bir ün kazanmıştır. bugün Cüllab ve Deysan ırmakları kurumuş olduğundan Harran sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5000 yıllık tarihi ile ayakta durmaktadır. Tipik evleri, höyüğü, kalesi, şehir surları ve çeşitli mimari kalıntıları ile turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.

Milliyet, 16.01.2015

RUSYA'DA KORUMA SAVAŞI

 

 

Rusya'da avantgarde hareketin öncülerinden mimar Konstantin Melnikov'un Moskova'da kendi tasarladığı evi halka açılıyor.





Melnikov'un 1927'de tasarlayarak evi ve ofisi olarak kullandığı yapı yan yana iki silindir şeklindeki binadan oluşuyor. 20. yüzyıl mimarlığına dair önemli sembollerden biri olarak kabul edilen bina, 1974'te mimar öldüğünde ailesinin mülkiyetine geçmişti. Günümüzde harabeye dönen bu yapının Rus Avantgarde Miras Koruma Kurulu tarafından korunması ve bir müzeye dönüştürülmesi için ancak 2014'te çalışmalar başlatılabildi.

 

  

 

Fakat bu pek de kolay olmamış. Ziyarete açılmak istenen yapı için mimarın akrabaları arasında miras savaşı çıkmış; mimarın torunları yapıyı devretmek istemezken bir kısmı ise yapının korumaya alınmasını desteklemiş. Yılan hikayesine dönen mücadele sonucunda devlet mülkiyetine alınarak korumaya alınan yapının müzeye dönüştürülmesi kararı verilmiş ancak herhangi bir restorasyon geçirmeden, envanter işlemleri tamamlanmadan binanın ziyarete açılması da restoratörler ve mimarların tepkisini çekmişti.

 

 

Aralarında Peter Eisenman, Steven Holl, Rem Koolhaas, Alvaro Siza gibi tanınmış mimarların bulunduğu bir grup mimar imza toplayarak yapının restorasyonunun yanında Melnikov'a ait arşiv niteliğindeki malzemelerin de korumaya alınarak araştırmacılara açılması için hükümete baskı yapmıştı. Şimdilerde ise restorasyonda yol alınamadığını gören mimarlar yapının durumunun daha da kötüleşeceğinden endişeli.

Arkitera, Haber: Bahar Bayhan, 13.01.2015

170 MİLYON YILLIK DENİZ SÜRÜNGENİ KEŞFEDİLDİ

 

İskoçya'da bilim adamları dün Skye Adası'nda tarih öncesi döneme ait deniz canlısının fosilini buldu. 170 milyon yıllık olan 4.3 metre uzunluğundaki canlının bir tür deniz sürüngeni olabileceği düşünülüyor. Fosili bulunan canlının kafa yapısının, İskoçya'da 6'ncı yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Loch Ness canavarına benzemesi ise bugüne kadar bir efsane olarak bilinen bu hayvanın gerçekte olabileceği tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Eski dönemlere ait fosil kalıplarının çok sık bulunduğu Skye Adası'nda geçen sene dinozor fosillerine de rastlanmıştı.

Sabah, 13.01.2015

EMEK YIKIMI HUKUKSUZ, MİSBAH DEMİRCAN'A SORUŞTURMA

 

Emek Sineması üzerine yapılan inşaata yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

 

Mimarlar Odası’nın verdiği bilgiye göre, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi kararı oybirliğiyle aldı.

 

İstanbul 9. İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulması istemini reddetmişti. Bölge İdare Mahkemesi bu red kararını kaldırdı, davacının itirazının kabulüne karar verdi.

 

Kararda dava konusu işlemlerde hukuka uygunluk ve kamu yararı bulunmadığı belirtildi.

 

19.12.2014’te alınan yürütmeyi durdurma kararında şu ifadelere yer verildi.

 

“Karar veren İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurulunca yürütmenin durdurulması isteminin reddine ilişkin karara itiraz incelenerek işin gereği görüşüldü:

“...bilirkişi raporu ile dosyada yer alan bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda dava konusu işlemlerde kamu yararı ve hukuka uyarlık bulunmadığı...

“Dava konusu işlemlerin yürütülmesi halinde tarihi ve kültürel miras olarak nitelendirilmesi söz konusu olan yapılar açısından telafisi güç, hatta imkansız zararların doğmasına yol açabilecektir.

“Açıklanan nedenlerle, davacının itirazının kabulüne, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 20/11/2014 tarih ve E:2014/1825 sayılı kararın kaldırılmasına, 2577 sayılı İdari Yargılama Usülü Kanunu’nun 27. Maddesinde aranan koşullar dava konusu olayda birlikte gerçekleştiğinden, yürütmenin durdurulmasına, dosyanın mahkemenin iadesine, 19/12/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

 

Demircan’a soruşturma

Mimarlar Odası aralarında Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan’ın da bulunduğu dört kişi hakkında soruşturma açılma izni verildiğini de bildirdi.

 

Oda Emek Sineması'nın yıkımının projeye uygun yapılmadığı, Cercle D'orient binasında ve Melek Apartmanı duvarlarında çatlaklar oluştuğu için ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

 

Bu suç duyurusunu İçişleri Bakanlığı’na iletmiş, ancak bakanlık soruşturma izni vermemişti.

 

Mimarlar Odası karara itiraz etti.

 

Danıştay itiraz sonucu izin vermeme halini iptal etti. Bu durumda Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan ile yetkililer Barış Çelikkan, Mehmet Ali Kaplan ve İlhan Turan soruşturulacak.

Bianet, Haber: Yüce Yöney, 13.01.2015

 

******


EMEK SİNEMASI KURTULACAK MI?

 

Emek Sineması’nın yeni projesiyle ilgili olarak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi yeniden yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar, yeni proje üzerinden yürütülen inşaatın durdurulması anlamına geliyor. Ancak Türkiye’de bu kararlara karşın yapımı tamamlanan pek çok hukuka aykırı proje olduğunu da unutmamak gerekiyor. Öte yandan Kamer İnşaat Emek inşaatına devam edeceklerini söylüyor.

 

 

Yaklaşık beş yıldır kamuoyu tarafından yıkılmaması için büyük mücadele verilen, ancak 2013’te yıkılan Beyoğlu Emek Sineması’nın yeni projesiyle ilgili olarak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi yeniden yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar, yeni proje üzerinden yürütülen inşaatın durdurulması anlamına geliyor. Ancak Türkiye’de bu kararlara karşın yapımı tamamlanan pek çok hukuka aykırı proje olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Mimarlar Odası’nın İstanbul şubesinde dün düzenlenen basın toplantısına katılan oda avukatlarından Can Atalay, “Yürütmeyi durdurma kararı bugünden itibaren uygulanmazsa ilgili herkes suç işlemiş olur” dedi.

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin basın sözcüsü Mücella Yapıcı ise mahkemenin karar gerekçesini ve konuyla ilgili basın açıklamalarını okudu. Mahkeme, karar gerekçesinde Emek projesinin kamu yararına ve hukuka uygun bulunmadığı belirtiliyor.

2010’da Mimarlar Odası’nın açtığı dava sonucu mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Ancak bu karar mahkeme tarafından bilirkişi raporuna dayanılarak kaldırılmış, böylece Emek’in yıkım süreci başlamıştı.

Yapıcı, Emek Sineması ve içinde bulunduğu tarihi yapı kompleksinin, hukuksuz, usulsüz ve etik dışı proje ve yıkım sürecini asla unutmayacaklarını ve bu konuda vebali bulunan tüm yetkili ve ilgililer hesap verene dek konunun takipçisi olacaklarını vurguladı:

“Hukuk, bilim, mesleki etik, koruma kavramları, kamu vicdanı yok sayılarak gerçekleştirilen hukuksuzluk ve yağma sürecine, başta sanatçılarımız olmak üzere tüm İstanbul halkının karşı çıkışına, dünyaya örnek gösterilecek mücadelesine ve çabasına tanık olduk. Ancak ne yazık ki Emek Sineması da İstanbul’daki hukuksuzluk ve yağma çılgınlığının araçlarından olan 5366 sayılı yasanın kurbanları arasına girmiş ve hepimizin gözleri önünde bir tarih, kültür ve hukuk katliamı sonucunda yıkılmıştır.”

Yapıcı, ayrıca polis eşliğinde acımasızca ve barbarca yok edilen Emek Sineması’nın proje ve yıkım sürecinde işlenen suçların inşaat aşamasında da pervasızca devam ettirildiğini söyledi.

Emek Sineması için 17 Ocak Cumartesi günü saat 17.00’de Emek Sineması önünde bir eylem düzenlenecek.

‘EMEK’İN PROJE YÜRÜTÜCÜSÜNDEN AÇIKLAMA

‘İnşaata devam’

Emek Sineması projesini yürüten Kamer İnşaat konuyla ilgili olarak yazılı bir açıklama yaptı.

 

Açıklamada, söz konusu kararın avan proje aşaması ile ilgili olup, onaylanmış ve ruhsatlandırılmış hali ile devam eden uygulama projesini kapsamamakta olduğu belirtiliyor.

 

Açıklama şu sözlerle devam ediyor: “Cercle D'Orient binası ve Emek Sineması'nın evrensel koruma ilkelerine uygun olarak onarılıp projelendirilerek asli işlevleriyle acilen toplum hizmetine sunulması konusunda, daha önce de kamuoyu ile paylaşmış olduğumuz üzere, büyük bir hassasiyet gösterilmektedir. Yapılan plan dahilinde Emek Sineması'nın, diğer sinema salonları ile birlikte en kısa sürede sinemaseverlerin hizmetine sunulması hedeflenmektedir.”

Cumhuriyet, Haber: Ceren Çıplak, 14.01.2015

 

******


İŞTE EMEK'İN YERİNDE YÜKSELEN İNŞAATIN HAVADAN GÖRÜNTÜSÜ

 

 

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi, Emek Sineması'nın yerine yapılan projeye İstanbul Bölge İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı verdiğini açıklamıştı. "Kamu yararı olmadığı" gerekçesiyle alındığı ifade edilen kararın ardından proje havadan görüntülendi.





100-150 metre yükseklikten yapılan çekimlerde Emek Sineması'nın yerinde yükselen binanın kaba inşaatının büyük ölçüde tamamlandığı, binanın sadece üst katlarında bazı kaba inşaat çalışmalarının bulunduğu görüldü. Binanın iç kısımlarda ise hummalı bir çalışmanın sürdüğü belirtiliyor. DHA Gökyüzü kamerasıyla yapılan çekimler sırasında Beyoğlu'ndaki çarpık yapılaşma farklı bir açıdan bir kez daha ortaya çıkıyor. Birbirine çok yakın binalar, bir çoğu çıkmaz dar sokaklar görüntülere yansıyor.  

 




Yapı,17.05.2015

 

******


EMEK'TE DURMAK YOK, İNŞAATA DEVAM!

 


Emek Sineması’nın yerine yapılacak AVM inşaatının içinden dün çekilen fotoğrafta (altta) mahkeme kararına uyulmadığı görülüyor.

 

Bölge İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararına rağmen Emek Sineması’nın yerine yapılan inşaat tüm hızıyla devam ediyor. Kamyonların malzeme taşıdığı inşaat alanı bariyerlerle çevrili ancak içeride çalışma sürüyor.

 

Tarihi Emek Sineması’nın yerine yapılan AVM inşaatını mahkeme kararı bile durdurmadı. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurul’u tarafından inşaatın avan projesine verilen ‘yürütmeyi durdurma’ kararına rağmen sinemanın arsasında devam eden inşaat çalışmalarının daha da hızlandığı görüldü. Gece, beton ve tuğla kamyonlarının malzeme taşıdığı inşaatın etrafı bariyerlerle kapatılmış durumda. Uzmanlar yürütmeyi durdurma kararına aldırmadan hızla devam eden inşaat hakkında Beyoğlu Belediyesi’nin çalışmaları durdurup inşaatı mühürlemesi gerektiğini belirtiyor. Aksi halde sorumlular hakkında yargı kararını uygulamamak ve görevi kötüye kullanmaktan yeni davalar açılacağı uyarısında bulunuyor.

 

MİMARLAR ODASI: İNŞAAT YIKILMALI

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Birinci Kurul’u tarafından avan projeye verilen ‘yürütmeyi durdurma’ kararına rağmen Emek’te inşaata hız verildi. İş makinelerinin hız kesmeden çalıştığı alana gece kamyonlarla tuğla indirilirken alana beton dökülüyor. Güvenlik görevlilerinin kuş uçurtmadığı alanda gece gelen malzemelerle çok sayıda işçi de harıl harıl çalışmaya başladı. İçeri taşınan betonla harç yaptıkları görülen işçiler ise çalışmalar hakkında bilgi vermekten kaçındı. Yürütmeyi durduran Bölge İdare Mahkemesi, bilirkişi raporuna dayanarak verdiği kararda; “Dava konusu işlemlerin yürütülmesi halinde tarihi ve kültürel miras olarak nitelendirilmesi söz konusu olan yapılar açısından telafisi güç, hatta imkansız zararların doğmasına yol açılabilecektir.’’ tespiti yapılmıştı.

 

Söz konusu inşaatın yıkılması gerektiğini belirten Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Sami Yılmaztürk, “Yürütmeyi durdurma kararı bugüne kadar yapılan işlemin tüm aşamalarının aslında bir suç içerdiği ve hukukun katledildiğine ilişkin çok açıklıkla hazırlanmış bir karar. Bu aşamada yapılan tüm işlemlerin durdurulması ve geldiği aşama itibarıyla mevcut betonarme inşaatın yıkılması ve Emek Sineması’nın rölöve ve restorasyon projelerine göre yeniden aynı yerde ve aynı şekilde yapılmasını emrediyor.” şeklinde konuştu.

 

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Sözcüsü Mücella Yapıcı ise yürütmeyi durdurma kararından itibaren yargı süreci sonuçlanana kadar dava konusu yere yapılacak herhangi bir müdahalenin var olan suç dosyalarına yenilerini ekleyeceğini hatırlattı. Emek Sineması’nın proje ve yıkım sürecinde yaşanan suçların yeni yapılan inşaat aşamasında da devam ettiğini söyledi.

 

Danıştay 1. İdaresi, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve bazı yardımcıları hakkında, Beyoğlu bölgesindeki tarih ve kültür varlıklarının zarar görmesine neden oldukları gerekçesiyle soruşturma açılmasına karar vermişti. Kararda, Demircan ve ekibine “inşaatı kontrol etmemek, tarih ve kültür varlıklarının hasar görmesine neden olmaktan” soruşturma açılacağı belirtilmişti.

 

Kaçak inşaata göz yumanların bedelini ödeyeceğini vurgulayan İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe ise şöyle konuştu: “Yargı kararından sonra inşaat alanında herhangi bir çalışmanın yapılmaması gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da ruhsat veren birinci derecede sorumlu yerel yönetimlerdir. Emek Sineması’nın yerine yapılan bu çalışmaların kesinlikle durdurulması gerekir. ‘Bu kararları dinlemiyorum, uygulamam’ deme hakkına hiç kimse sahip değildir. Yasaya hukuka rağmen iş yaparak alınan kararları uygulamayanlar bu bedeli de er ya da geç öderler.”

 

Emek Sineması’na ne olmuştu?

İstanbul 9. İdare Mahkemesi 24 Mayıs 2010’da Emek Sineması’nın yıkılarak yerine yapılacak yeni projenin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceği gerekçesiyle bu konuda yeniden bir karar verilinceye kadar yürütmenin durdurulmasına oybirliğiyle karar vermişti. Aynı mahkeme 16 Kasım 2011’de daha önce almış olduğu yürütmeyi durdurma kararını, bilirkişi raporundaki çoğunluk görüşüne rağmen kaldırarak Emek Sineması’nın yıkılmasının önünü açmıştı. Beyoğlu Belediyesi ise 13 Şubat 2013 tarihinde yargı süreci devam eden bir projeye yapı ruhsatı vermişti.

 


Zaman, Haber: 17.01.2015

 

******


"O EMEK'İ YAVAŞYA YERE BIRAK!"

 

Tarihi Emek Sineması’nı yıkan projenin durdurulma kararının ardından aralarında milletvekili ve ünlü sinemacıların da bulunduğu kalabalık İstiklal Caddesi’nde toplandı. Grup Emek Sineması’nın kapısı sokağa açılan haliyle yeniden yapılması talebini dile getirdi.

 

 

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, geçen hafta kamuoyuna İstanbul Bölge İdaresi Mahkemesi’nin tarihi Emek sineması’nı yıkan projenin yürütmesinin durdurulma kararını duyurdu. Bu kararın ardından aralarında CHP İstanbul milletvekili Melda Onur, HDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, yönetmen Yeşim Ustaoğlu, yapımcılar ve sinema yazarlarının da olduğu yüzlerce kişi, dün İstiklal Caddesi’nde Serkildoryan binasının önünde Emek Bizim Platformu’nun çağrısıyla toplandı. Kalabalık kitle, yargı kararının uygulanıp inşaatın hemen durdurulmasını talep ederek tarihi Emek Sineması’nı yıkan sürecin takipçisi olacaklarını hatırlattı ve bir kez daha “Emek bizim İstanbul Bizim” dedi. Sosyal Güvenlik Kurumu’na ait tarihi Emek Sineması, hukuki süreç devam ederken Kamer İnşaat tarafından 2013 Mayıs’ında yerine AVM yapılmak üzere yıkıldı. Akıllardaki soru, 5 yıldır Emek Sineması’nın yerinde korunması için uğraşmaktan vazgeçmeyenlerin Emek Sineması yıkıldıktan sonra taleplerinin ne olacağıydı.


Konuşmacılar, Emek Sineması’nın olduğu yerde kapısı sokağa açılan haliyle yeniden yapılması talebini dile getirdiler. “Eller yukarı bu inşaat Kaçak” ve “Hey dostum o Emek’i yavaşça yere bırak”ın da aralarında olduğu dövizlerle toplanan kalabalığa seslenen Mimarlar Odası sözcüsü Mücella Yapıcı 8 Ocak’ta durdurma kararı verilmesine karşın inşaatın devam ettiğini, hatırlatarak: “İnşaatı yapan Kamer İnşaat’tan Levent Eyüboğlu kanallarda yargı kararının kendilerini olumsuz etkilemeyeceğini anlatıyor. 8 Ocak’tan sonra inşaatın devam etmesi suç unsurudur” dedi.

Profiterollü teşekkür
Mimarlar Odası’nın avukatı Can Atalay da durdurma kararı veren mahkemeye baskı yapılmaya başladığını aktardı ve “Bu mahkeme kararına ya uyacaklar ya uyacaklar” dedi. “Biz bitti demeden bu film bitmez” cümlesiyle sonlanan açıklamada dile getirilen talepler arasında projenin iptali, Emek’in de bulunduğu yapı kompleksinin kamulaştırılması ve Emek’in eski haliyle yeniden yapılması bulunuyor. Kalabalık, 68 yıldır yer aldığı Serkildoryan bloğundaki yerinden bu inşaat yüzünden çıkarılan ünlü İnci Pastanesi’nin Mis Sokak’taki yeni yerine yürümek istedi. Ancak kitle polis barikatıyla karşı karşıya geldi. Gerilim, polisin geçişe izin vermesiyle sonlandı. İnci Pastanesi, kendilerine Serkildoryan bloğuna döneceklerinin sözünü vermek için gelen protestoculara profiterolünden dağıttı.

Milliyet, Haber: Nil Kural, 19.01.2015

"RESTORASYONDAN RAHATSIZ OLUYORLAR"

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip 'nda yenilendikten sonra ziyarete açılan Zülüflü Baltacılar Ocağı, Harem Hünkar Sofası ve Müzik Odası, Karaağalar Mescidi ve Harem Kadınlar Mescidi'nı hizmete açtı. 'nün restorasyonuyla (yenileme) ilgili eleştirilere yanıt veren Erdoğan, "Bu eserleri ayağa kaldırmaktan, bunları yeniden kazanmaktan rahatsız olan, güya düşünce adamı, yazıyor, çiziyor, bunları eleştirmeye, arasına da her türlü hakareti sıkıştırmaya çalışıyor. Biz de diyoruz ki, nerede, hangi eserler varsa bunları bugüne, yarına kazandıracağız. Buradan ama Cumhurbaşkanı istifade eder, ama Başbakan istifade eder, ama değişik kurumlarımız istifade eder" dedi. Özellikle yeni nesiller için Topkapı Sarayı gibi sembol eserlerin çok önemli işlevi olduğuna inandığını söyleyen Erdoğan, "Çünkü onlara özgüveni verecek olan bu eserlerdir. Ecdadıyla kendisini aşağılamayacak. Tam aksine ecdadıyla bir özgüven kazanarak geleceğe bakacak" diye konuştu. Maalesef geçmişte gerek ülkemiz sınırları içinde olsun gerek sınırlarımız dışında olsun ecdadımızdan kalan eserleri koruma, ayakta tutma, yaşatma konusunda yeterli hassasiyet gösterilmemiştir. Bugün Batı'daki birçok müzeye giderseniz, bu coğrafyadan götürülmüş eserleri oralarda görürüsünüz. Çalınmamış eserlerin de büyük bir duyarsızlıkla çürümeye, yıkılmaya terk edildiğini, yağmalandığını, yok edildiğin görüyorsunuz. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. İşte İstanbul'un durumu ortada.

İLBER ORTAYLI'YA YANIT VERDİ
Daha önce Tarabya Köşkü'nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Prof.Dr. , Vahdettin Köşkü'nün yeni haliyle ilgili "Restorasyonunu hiç beğenmiyorum. Tarihi realiteye, mimari kurallara sadık bir restorasyon olmadığını herkes biliyor" demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın adını vermeden eleştirdiği Ortaylı, dünkü törende yer aldı. Yenilenen bölümleri tarihçi Murat Bardakçı ile birlikte inceledi.

Sabah, 13.01.2015

16/9'U KURTARMA YASASI

 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı "3194 sayılı İmar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmündeki Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı" isimli torba yasa taslağı ile 16/9 gibi imar planları mahkeme tarafından iptal edilen yapıları kurtarıyor. 3194 sayılı imar yasasının ruhsat mühleti ile ilgili 29. maddesi değiştirilerek, '' Plan değişikliği veya iptali yapıldığı tarih itibari ile taşıyıcı sistem seviye tespit tutanağı düzenlenir. Tespit edilen bu seviye ruhsat eki proje ve eklerine uygun olmak şartı ile müktesep (kazanılmış) hak sayılır'' deniliyor.

 

 

İstanbul ’un tarihi siluetine etki ettiği gerekçesiyle İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından, etki eden katların yıkımı kararı verilen ve Danıştay’ca da onaylanan 16 / 9 kuleleri yeni torba yasa teklifi ile yıkılmaktan kurtulacak. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yıkım ihalesine çıkılmış ancak ihaleye kimse katılmadığı için yıkım uygulanmamıştı. İhale şartnamesine konsorsiyum yasağı getirilmişti.

3194 sayılı İmar yasasının 29. Maddesi ruhsat mühleti ile ilgiliydi. İlgili madde aynen korunurken ek bölümler getirildi. İşte o ek bölümde şu ifadeler yer veriliyor; ‘’İnşasına başlanmış yapılarda, uygulama imar planında değişiklik yapılması veya planın iptal edilmesi sonucunda plana aykırı hale gelen yapılar; Plan değişikliği veya iptali yapıldığı tarih itibari ile taşıyıcı sistem seviye tespit tutanağı düzenlenir. Tespit edilen bu seviye ruhsat eki proje ve eklerine uygun olmak şartı ile müktesep hak sayılır. Yeni uygulama imar plan kararında bu yapılara ilişkin hüküm getirilmemişse, parselin niteliği değişmemiş ise yapı bu seviye itibari ile tamamlatılır. Ancak umumi hizmet alanı olması halinde her türlü masrafı tazmin edilerek plan kararlarına uyulur.’’

Bu madde ile birlikte imar planları yapı ruhsatları mahkeme kararıyla iptal edilen tüm inşaatlar legal hale gelecek. 16 /9 gökdelenleri gibi Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan Aksaray’da bu yasa ile birlikte kazanılmış hak kabul edilecek. Danıştay 6. Dairse Aksaray’ın yapımına temel oluşturan Nazım İmar Planlarını iptal etmişti.

Yine bu tasarı yasalaştığında Ataköy Sahilde devam eden inşaatlarla ilgili nazım imar planlarına açılan davalar kazanılsa da inşaatlar kazanılmış hak kabul edilerek yıkılmayacak. Gökçeada’da yapımı tamamlanan ve mahkeme kararları ile kaçak olduğu ve imar planlarına aykırı olduğu kesinleşen Masi otel de kazanılmış hak statüsüne kavuşacak.

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şubesi konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı; ‘’Plan iptali ve ya değişikliği söz konusu ise mevcut yapı kazanılmış hak olarak tanımlanması yargı kararlarını yok edici bir uygulamadır. Bu düzenleme; Planlamayı boşa düşüren ve mevcut yapılaşmayı planlamanın önüne geçiren bir anlayıştır. Üstelik düzenleme çelişkili ifadelerle dolu olduğundan uygulamada farklılıkların ortaya çıkmasına yol açacağından kamu yararına da aykırıdır. Bu düzenleme ile örneğin İstanbul’da tarihi yarımada siluetine etkisi ve diğer nedenlerle yıkım kararı olan 16:9 gibi binalar; hakkında yargı kararları kesinleşen, AOǒde yapılmış kaçak binalar yasallaşmış olacaktır.’’

Ocak ayı sonunda TBMM’ye gelmesi beklenen torba yasa içinde; “3194 sayılı İmar Kanunu, 4708 sayılı Yapı Denetimi Kanunu, 4736 sayılı Kamu Kurum Ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri Kanunu, 5543 sayılı İskan Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 2872 sayılı Çevre Kanunu, 2644 sayılı Tapu Kanunu, 6083 sayılı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kanunu, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu, 6107 sayılı İller Bankası Kanunu, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nda değişiklikler,6235 sayılı TMMOB Kanunu değişikliği” bulunuyor.

Radikal,Haber: Ömer Erbil, 13.01.2015

 

******


BELEDİYEDEN 16:9 SORGUSU

 

Tarihi Yarımada’nın eşsiz siluetine bıçak gibi saplanan 16:9 gökdelenleri hakkında verilen “tıraşlama” kararının uygulanmaması nedeniyle İstanbul Valiliği’nin oluru ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ön inceleme başlattı. İBB müfettişi, yıkım kararını uygulamayan Zeytinburnu Belediyesi yetkilileri hakkında aralık 2014’te başlattığı inceleme kapsamında konuyla ilgili şikayette bulunanların ifadelerine başvurdu.

 

İstanbul 4. İdare Mahkemesi, Zeytinburnu Kazlıçeşme Mahallesi 89 pafta, 771 ada, 12 sayılı
parselde yükselen 16:9 inşaatının mühürlenerek durdurulmasına ve İstanbul’un Tarihi Yarımada silüetini bozan kısmının yıkılmasına karar vermişti. Danıştay 14. Dairesi kararı onamıştı. Ancak yargı kararları uygulanmamış ve siluete harçer gibi saplanan binalar tıraşlanmamıştı. isimli yurttaş, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na 24 Ekim 2014’te başvurarak mahkeme kararının uygulanmaması ve yıkım için ihaleye çıkılarak karar uygulanmış gibi yapılması nedeniyle Zeytinburnu Belediye Başkanlığı yetkilileri hakkında görevi kötüye üzerine İstanbul Valiliği İl Mahalli İdareler Müdürlüğü, 5 Aralık 2014’te valililik makamının oluru ile Zeytinburnu Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğü ile Fen İşleri Müdürlüğü görevlileri hakkında müfettiş görevlendirdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Müfettişi Mustafa Kılıçsokan, görevliler hakkında ön inceleme başlattı. İnceleme kapsamında suç duyusunda bulunan C.B’den de İstanbul Büyükşehir Belediye Teftiş Kurulu Başkanlığı’na yazılı ifade göndermesi istendi.

 

Zeytinburnu sahilinde yükselen gökdelenlere karşı iki dava açılmıştı. Projenin ruhsatının iptal edilmesi ve tıraşlanlanmasını sağlayan kararın çıkmasına neden olan davayı açan mimar Yusuf Özden, kısa bir süre önce şikayetini geri çekmişti. Özden davadan feragat kararlarının da düşeceği öne sürülmüştü. Ancak projeye karşı dava açan diğer isim avukat Cihat Gökdemir, feragatın doğuracağı sonuçların davayı düşürmeyeceğini çünkü davanın bireysel menfaatler için değil kamu menfaati düşünülerek açıldığını vurgulamıştı.

Cumhuriyet, Haber: Özlem Güvemli, 13.01.2015

ANITKABİR'İN ZEMİNİ 60 YIL SONRA DEĞİŞTİRİLİYOR

 

 

TSK'nın internet sitesinden verilen bilgiye göre, inşa edildiği 1953 yılından bugüne kadar zamanın ve meteorolojik şartların etkisiyle yıpranan Anıtkabir Tören Alanı'nda bulunan kilim motifli zemin taşları değiştiriliyor. Anıtkabir tören alanındaki olumsuz görüntülerin ortadan kaldırılması, ziyaretçilerin ayak burkulması gibi risklere maruz kalmaması için zemin taşlarının aslına uygun olarak yenilenmesine başlandı. Ayrıca Anıtkabir'de ziyaretlere kesintisiz devam edilebilmesi amacıyla yenileme faaliyetlerinin bölümler halinde yürütüldüğü belirtildi.
 

29 MAYIS 2015'TE BİTİRİLECEK

Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu bilgisi dhilinde ve Milli Savunma Bakanlığı Ankara İnşaat Emlak Bölge Başkanlığı sorumluluğunda yürütülen yenileme çalışmalarının birinci bölümü, 1 Nisan 2014 - 1 Ağustos 2014 tarihleri arasında tamamlandı. İkinci bölümün yenilenmesi ise 2 Eylül 2014 tarihinde başlatıldı. Yenilemenin 29 Mayıs 2015 tarihinde bitirilmesi planlandı.

Sabah, 12.01.2015

EFSANE MÜZE MİMARI CHIPPERFELD GELİYOR

 

Çağdaş mimarinin en önemli isimlerinden olan ve Berlin'deki Neues Müzesi'nin restorasyonunda olduğu gibi özellikle müze mimarlığı konusundaki minimalist yaklaşımlarıyla tanınan ünlü İngiliz mimar Sir David Chipperfield, Arkitera'nın davetlisi olarak 24 Şubat'ta İstanbul'da konferans verecek.

 

 

İngiliz mimar Sir David Chipperfield, Arkitera Mimarlık Merkezi’nin davetlisi olarak konferans vermek üzere 24 Şubat’ta İstanbul ’a geliyor. Çağdaş mimarinin en önemli isimlerinden olan, RIBA Sterling Prize, European Union Prize for Contemporary Architecture, Deutscher Architekturpreis gibi birçok ödüle sahip ve bir önceki Venedik Mimarlık Bienali’nin küratörlüğünü yürüten Chipperfield’ın Londra, Berlin, Milano ve Şanghay’da ofisleri bulunuyor.

 

David Chipperfield daha çok müze mimarlığı ve müze restorasyonu konularında minimalist yaklaşımıyla tanınıyor. En bilinen müze projeleri ise 2011 yılında Mies van der Rohe Ödülü’nü kazanan Almanya Berlin’deki Neues Museum restorasyon projesi ve Fransa Reims’de Musée des Beaux-arts. Dört kıtada 20’den fazla ülkede inşa edilmiş yapıları arasında Barcelona’daki Adalet Sarayı (City of Justice), Valencia’daki America’s Cup binası, Hangzhou’daki Liangzhu Müzesi gibi pek çok başarılı proje yer alıyor.

SEMBOLİK ÜCRET, ÇÜNKÜ...
David Chipperfiel’in konuşma yapılacağı salon, efsane mimarı dinlemek isteyecek kişi sayısına göre daha sonra açıklanacak. Bunun için sembolik bir ücret (10 TL) karşılığında kayıt yaptırmak gerekiyor. Türkçeye simultane çevirinin yapılacağı konferansın sembolik de olsa ücretli düzenlenmesinin gerekçesi ‘konferansı gerçekten izlemek isteyenlerin hakkını korumak’. Arkitera’dan yapılan açıklamada “Yine Arkitera tarafından yakın geçmişte organize edilen Sou Fujimoto konferansında kayıt olan izleyicilerin sadece %45’i konferansı izledi. Bu nedenle Chipperfield konferansında mimarı izlemek isteyen başkalarının da hakkını korumak amacıyla kayıt ücreti 10 TL olarak belirlendi. Öğrenciler dahil herkesin rahatlıkla ödeyebileceği bu tutarla, etkinliğe örneğin 1.000 kişi kayıt olursa, toplam giderlerin %5’ini bile karşılamayacak bir gelir oluşturacak” ifadelerine yer verildi.

 


Neues Museum, Almanya Museum Island Berlin, 1997-2009

 


Saint Louis Art Museum, ABD Saint Louis, Missouri, 2005-2013


Radikal, 12.01.2015

AOÇ'DE KONGRE MERKEZİ'NE BİLİRKİŞİDEN RED

 

Atatürk Orman Çiftliği’nde Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve meslek odalarının bira fabrikası alanına TBMM Kongre Merkezi yapılmasına karşı çıkarak açtıkları davada Danıştay 6. İdaresi Bilirkişi raporu gelene kadar yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

 

 

Alana ilişkin bilirkişi raporunun ellerine ulaştığını ifade eden Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, "Atatürk Orman Çiftliğinde, bira fabrikası alanında TBMM sosyal tesislerine bilirkişi raporu da geçit vermedi” dedi.

 

“Biz haklıyız onlar hukuksuz”

Atatürk Orman Çiftliği alanlarında kuruluş ilklerine aykırı şekilde yapılan tüm düzenlemelerin yasadışı olduğunu belirten Candan “Bira fabrikası alanında TBMM sosyal tesisleri olmayacağını, bilirkişi raporu ve uzmanlarda  bir kez daha belirtmiş oldu. Bilirkişilerin 1.derece doğal ve tarihi sit alanı olarak AOǒde koruma politikalarının altını çizmesi mücadelemizde  ne kadar haklı olduğumuzun; bu ülkeyi yönetenlerin ise ne kadar hukuksuz ve bilim dışı hareket ettiklerinin göstergesidir. Atatürk Orman Çiftliği’nde  hukuksuz bir şekilde inşaa edilen kaçak saray davasında, AOÇ ‘ye ilişkin tüm davalarımızdaki bilirkişi raporları dayanak oluşturmakta, davadan lehimize sonuç bekliyoruz” şeklinde konuştu.

 

“Uyumsuz bir müdahale”

Bilirkişi raporunda; “alanda TBMM Eğitim ve Kongre merkezi Tesisi’nin inşaa edilmesi, alandaki mekan kurgusu, yapı özellikleri alanın öz nitelikleri ile uyum göstermeyen bir müdahale olacaktır. Dava konusu plan değişiklikleri ile geliştirilen plan yaklaşımı, 1. Derece doğal ve tarihi sit alanı özelliklerini gösteren alana yönelik çağdaş ve bütüncül koruma politikalarını geliştirmekten uzaktır” ifadeleri yer aldı.

Yapı, 12.01.2015

İSTANBUL'A BİR ÇILGIN PROJE DAHA!

İstanbul’un gözbebeği Tarihi Yarımada... Şehre adımını atan turistin ilk uğradığı, en çok zaman geçirdiği yer... Yoğunluğa, kalabalığa bağlı olarak aynı zamanda trafik keşmekeşinin de en fazla olduğu noktalardan biri... Peki Tarihi Yarımada’yı önümüzdeki 5 yıl içinde neler bekliyor? Trafik sorununa nasıl çare bulunacak? Tarihi dokuya zarar verilmeden nasıl bir yenileme yapılacak? İşte bu soruları Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’e sordum. Başkan Demir’le, Tarihi Yarımada’yı, yenileme alanlarını gezdik. Tabii bir de son dönemdeki en önemli projelerden biri olan Sulukule Sanat Akademisi’ne gittik. Müzik eğitimi alan çocukların, gençlerin, yetişkinlerin sınıflarını ziyaret ettik, yani sazlı sözlü bir röportaj yaptık...

 

Sizinle son konuştuğumuzda Kapalıçarşı’nın restorasyonu için Koruma Kurulu kararı bekleniyordu. Şimdi son durum ne?

Proje onaylandı. Avan proje bizim için çok önemliydi. Çünkü projeyi onaylatırsak yönetimi oluşturabiliyoruz. Arkadaşlarımızın olağanüstü gayretiyle ve Yenileme Kurulu’ndaki arkadaşlarımız da gereğinden fazla çalışmak suretiyle bunu gerçekleştirdiler. Şimdi yönetim planının kitapçığını bastık, bütün esnafa dağıttık. Şubat ayında yönetim için seçim yapılacak. 11 kişilik yönetim kurulu olacak. 7 üye esnaftan olacak. Diğerleri Fatih Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Vakıflar ve Valilik temsilcisi olacak. Biz, üzerimize düşen bir şey varsa onu yapmak, deneyimlerimizi paylaşmak için orada olacağız. Başkan da esnafın içinden olacak. Bu, Kapalıçarşı’nın probleminin yüzde 70’inin çözülmesi anlamına geliyor. 500 yıllık Kapalıçarşı’ya ait herhangi bir envanter yoktu. Yönetim oluşturulduktan sonra da hızla restorasyona başlanacak. Peki ne yapılacak? Altyapıdan başlayıp yukarıya doğru restorasyon yapılacak. Çünkü yer yer çökmeler var. Nedeni de tabandaki pis suyun, yağmur suyunun nereye gittiğinin belli olmaması. Esnafın müdahaleleriyle de kırılmalar olmuş. Taşıyıcıların altındaki kolonların kesilmesi gibi sorunlar da var. İSKİ’yle konuştuk anlaştık, altyapısı tamamen yenilenecek. Elektrik kablolarının o çirkin görüntüsü, ısıtma, soğutma sistemi yeraltına alınacak. Öncelikle İSKİ başlayacak, önce temelden, sonra müdahale edilmiş kolonlar varsa oraya müdahale edilecek. Tabii bunların kararını biz almayacağız, yönetim oluşturacak, kaynaklarını da kendileri bulacak.

 

Başkan Mustafa Demir’le yenilenen Yenicami Meydanı’nı da gezdik...

Yaklaşık 200 milyon liralık bir restorasyon projesinden bahsediyoruz. Bu kaynağın tamamını esnaf mı karşılayacak?

Kamunun karşılayacağı bölümler de var. Örneğin altyapı. İSKİ, öncelikle altyapıyı yenilemeye başlayacak. Kaynağı esnaf yaratacak. Bütçe büyük fakat çalışmalar peyder pey yapılacağı ve zamana yayılacağı belki de 10 yıldan fazla süreceği için esnafı zorlayacak bir şey yok.

 

Peki restorasyon için bir başlama tarihi verebilir misiniz?

Şubat ayındaki yönetim seçiminin ardından hemen proje başlayacak. Bahar aylarında çalışma başlamış olur.

 

Son dönemin tartışmalı konularından biri de Yedikule Bostanları’ydı. Surların dibindeki bostanlık alana imar yolunu açan plan tadilatı İBB Meclisi’nde kabul edilmişti. Fakat Başkan Topbaş, projeyi iade etti. Şimdi ne olacak?

Proje, bu alana spor alanları, yürüyüş yolları, bisiklet yolları yapılmasını içeriyordu. 2011 yılında da Koruma Kurulu tarafından onaylanmıştı. Sonra ne olduysa bir tartışma çıktı. Bostanlar imara açıldı deniyor, oysa imara açılma yok. Sadece iki parselin sahiplerini ikna edebilmek için bir yerde 600 metrekare, diğer tarafta da Rum Vakfı’na verilen 500 metrekarelik alanda imar söz konusuydu. Yani toplamda 1000 metrekare bile imar yoktu. 10 yıldır hazırladığım bir projeydi. Şimdi proje iade edildi. Başka bir proje üzerinde çalışılıyor. Yine içinde bisiklet yolları, gezinti alanları olan bölümler olacak.

 

Tarihi Yarımada’daki trafik keşmekeşinin sona ermesi için yayalaştırma çalışmalarınız var. Şimdiye dek birçok cadde ve sokak araç trafiğinden arındırıldı. Peki sırada nereler var?

Şimdiye dek toplam 290 cadde ve sokak yayalaştırıldı. Yayalaştırmayı kent insanına sosyal ve ekonomik, kente ise çevresel ve ekolojik boyutta katkılar sağlayan bir kentsel tasarım müdahalesi olarak görüyoruz. Yayalaştırma uygulamalarımıza 2005 yılında Yedikule Mahallesi’ndeki Genç Ağa Sokak ile başlandı. 2011’de Sultanahmet, Sirkeci ve Beyazıt’ı içine alan 90 cadde ve sokak yayalaştırıldı. Ardından Laleli bölgesinde Şehzadebaşı Caddesi- Hayriye Tüccarı Caddesi ile Atatürk Bulvarı-Büyük Reşitpaşa Caddesi arasında 7 cadde-sokak yayalaştırıldı. 2012’de Üst Laleli olarak adlandırılan Atatürk Bulvarı, Ordu Caddesi, Saraçhane ve Büyük Reşitpaşa Caddes’indeki toplam 26 cadde ve sokağı yayalaştırmıştık. Akabinde Gedikpaşa-Alt Laleli’de ve Hocapaşa Mahallesinde yayalaştırmalar yapıldı. En son; Molla Fenari Mahallesi’nde yayalaştırmalar yaptık. Hedefimiz Eminönü’nün tamamının yayalaştırılması. Önümüzdeki 5 yıl içinde bunu gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz.

 

Bir de sizin ‘yüz nakli’ diye adlandırdığınız cephe yenileme çalışmaları var. Bu proje ne aşamada?

2009’da Eminönü ile Fatih’in bütünleşmesinden sonra Eminönü’ne yoğunlaştık. Tarihi dokuya uygun olmayan, görüntü kirliliği oluşturan cephelerin yenilenmesi için çalışma başlattık. Eminönü başta olmak üzere tüm Fatih’e yaydık bu çalışmayı. Vatan Caddesi’nde 12, Kadınlar Pazarı’nda 39, Ayvansaray - Lonca Mahallesi’nde 185, Samatya Meydanı’nda 36, Zeyrek 1. Etap’ta 25, Ordu Caddesi 1. ve 2. Etap’ta 150, Hocapaşa’da 20, Akseki Caddesi’nde 11 binanın cephe yenilemesini tamamladık. Aynı şekilde, Ankara Caddesinde de 46 binanın yenilemesini tamamladık, aşağı yukarı bir o kadarı da yenilenmek için gün sayıyor. Muradiye, Hüdavendigar ve Hamidiye caddelerinde ise 28 binayı tamamladık, yaklaşık üç katı kadar binada ise çalışmalar ilerliyor. Beyazıt Meydanı Makasçılar Caddesi’nde 20 binanın cephe yenileme çalışmasını tamamladık. Diğer taraftan Küçükayasofya’da 24 binanın yenilemesini tamamladık; 37 bina ise proje aşamasında...




Sirkeci Projesi hayata geçtiğinde meydan böyle olacak

 

Gar müzeye dönüşüyor

Bu dönem, Tarihi Yarımada’yı değiştirecek en önemli projeniz ne?

Sirkeci Meydanı Düzenleme Projesi’ni hazırladık. Bu çerçevede Sirkeci’den Cankurtaran’a kadar trafiği yeraltına alarak buradaki alanı Gülhane Parkı ile bütünleştirerek İstanbul’un en güzel meydanını yaratmayı amaçlıyoruz. Artık Sirkeci Garı kullanılmıyor. Marmaray kapsamında kapandı. Sirkeci’den Yedikule’ye kadar kullanılmayan demiryolumuz var. Şimdi o yapılar metruk olarak duruyor. O alanı yürüyüş alanı, bisiklet yolu ve kafelerle değerlendirmek istiyoruz. Proje kapsamında Sirkeci Garı müzeye dönüştürülecek. Kullanılmayan diğer tren istasyonları da değerlendirilip kafe haline getirilecek. Restore edilen Sepetçiler Kasrı’nın arkasında kalan atıl alan da kullanılacak. Kazıklı iskelelerle de konser adası oluşturulacak.

 

Ne zaman başlar peki?

Zor bir proje değil, maliyetli de değil. Çalışmaları sürüyor, proje aşaması bitmek üzere. 2015’in sonunda başlarız diye düşünüyoruz. Çünkü trafiğin yeraltına alınması projesini imar planına daha önce işlemiştik. Bu nedenle çalışma uzamaz. Sirkeci Meydanı düzenleme çalışmalarının yanında Yedikule-Sirkeci arasında bisiklet yolları yapmak, boş ve güvenlik sorunu olan surların olduğu alanı da kullanıma açmak istiyoruz. Böylece de güvenlik sorunları da sona ermiş olacak.

 

Sulukule’ye Sanat Akademisi

Kentsel dönüşümün yanında kültürel dönüşüm çalışmalarınız da var. Bunun ilk ayağı da Sulukule sanat Akademisi sanırım...

Aslında bu proje, bizim Sulukule dönüşümünde anlatamadığımız projelerden biriydi. Amaç şuydu. Madem biz burayı dönüştürüyoruz, insanlar daha iyi şartlar içinde yaşasın istiyoruz, Sulukule’nin kendine özgü bir kültürel değeri var o da müzik. Kulaktan duyma, Allah vergisi özellikleri notaya dökülsün, eğitim alsınlar istedik.

 

Bu proje Sulukule için ortaya çıktı fakat anladığım kadarıyla sonra yayıldı...

Hem de İstanbul’un dışına yayıldı. Hafta sonları Yalova’dan bile gelen öğrencilerimiz var. İki tür eğitim yapılıyor. Bir akademik eğitim, diğeri de hobi eğitimleri. Uzman hocalar, akademisyenler tarafından akademik eğitim alan öğrencilerimiz var. Hocaların sınavından, eğitiminden geçiyorlar. Hobi eğitimi alan çocuklar da 7 yaşından itibaren başlıyor. 1100 öğrencimiz var. 800 kadar da bekleyen var. Tamamen ücretsiz. Bütün kaynaklar Fatih Belediyesi’nden. Sadece müzik değil tiyatro çalışmaları da var.

 

HER OKULA BİR ORKESTRA

“Her okula bir orkestra projemiz var. Üç yıldır üstünde çalışıyoruz. İkinci yarıda 4 okulda pilot uygulamayı yapacağız. Ardından ilçedeki 60 küsur okula yayılacak. Bütün enstrümanlar bizden. Hocalar da bizden. Fatih’teki tüm ortaokul ve liselerde orkestra kuracağız. Sömestrde müzik odaları dizayn edilecek.”

 

 

Yalı Mahallesi’ne bambaşka bir çehre

Cephe yenilemelerinin yanında bir de yenileme alanı ilan edilen yerler var. Örneğin sahildeki Yalı Mahallesi... Orada neler yapılıyor? Neler yapılacak?

Yedikule-Yenikapı yenileme alanı projesi kapsamında Yalı, Kasap İlyas, Çakırağa, Kürkçübaşı mahallelerinin dönüşümü var. Bu alanlardaki tescilli yapılar aynen korunacak. Görüntü kirliliği yaratan, yıkık dökük binalar da yenilenecek. Örneğin Yalı Mahallesi, sahile bakan İstanbul’un en güzel cephelerinden biri. Fakat binalar çok kötü. Burada ön cepheler otel olacak, arka cepheler de ofis ve konut. Bu yenilemeleri de yine mülk sahipleri yapacak.

Habertürk, Haber: Esra Boğazlıyan, 12.01.2015

ABD'YE KARŞI ZEUGMA SEFERBERLİĞİ

 

 

, 1960'lı yıllarda kaçak kazılar sonrası yurtdışına çıkarılarak satılan tarihi ' Mozaikleri'nin peşini bırakmıyor. Milattan Sonra 2'nci ve 3'üncü yüzyıllar arasında yapıldığı bilenen, 20'nci yüzyılın sonlarında ise yağmacıların kurbanı olarak ABD'ye kaçırılan 12 parçalık Zeugma Mozaikleri'nin, Kültür Bakanlığı'nın girişimleriyle 2015 yılı içinde topraklarına geri getirilmeleri hedefleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ABD'nin Ohio eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi tarafından 'zemin süsü' olarak kullanılan Zeugma Mozaikleri'nin iadesi için yaklaşık 3 yıldır mücadele ediyor. Daha önce Türkiye'ye iadeleri için ABD Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) da başvuran ancak yetkileri olmadığı gerekçesiyle yeniden üniversiteye yönlendirilen Türkiye, bu defa eserlerin iadesi için uluslararası kamuoyu yaratmayı planlıyor. UNESCO Başkanı Irina Bokova'dan "sanat eserlerinin iadesi konusunda Türkiye'ye destek vermesini isteyen" Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Bowling Green State Üniversitesi'ne 4'üncü kez yazılı başvuruda bulunacak.

35 BİNDEN FAZLA İMZA TOPLADILAR
Aktüel Arkeoloji Dergisi, kamuoyu yaratmak için imza kampanyası başlattı. 25 bin imzanın hedeflendiği, yurtiçi ve yurtdışından da yoğun destek alan kampanyada, 9 ayda 35 bin 655 imza toplandı. "change.org"tan gerçekleştirilen kampanya sonrası hem uluslararası diplomasi trafiği yürütülmesi hem de hukuki mücadele başlatılması planlanıyor.

Akşam, 11.01.2015

RESİMLERDE KALAN SARAYLAR

 

 

İstanbul'un ünlü Roma, Bizans ve Osmanlı sarayları, bugün sadece Avrupalı gezgin ve yazarların resim ve gravürlerinde yaşıyor. Peki ama ne oldu bu saraylara? Yakın zamana kadar kent siluetinin parçası olan bu saraylar, birden bire nasıl yok oldu?

Kültür A.Ş Yayınları'ndan çıkan İstanbul'un 100 Kaybolan Eseri adlı kitap, İstanbul'da yok olan çok sayıda cami ve medresenin yanı sıra Sadabad, Poligon, Sinan Paşa, Zeynep Hanım ve Ali Paşa saraylarının öyküsünü de anlatıyor. Bu eserden yola çıkarak 1954 yılında Haluk Şehsuvaroğlu'nun yazdığı İstanbul Sarayları, Prof. Doğan Kuban'ın 2001 tarihli Kaybolan Kent Hayalleri, Ahşap Saraylar'ı, 2011'de Arkeoloji Müzesi'nin İstanbul'daki Bizans Sarayları'nı, İSAM İslam Ansiklopedisi'nin ilgili maddelerindeki farklı uzmanlık alanlarında yazılmış eserlerini de tarayıp şehri en iyi bilen isimlerin başında gelen Prof.Dr. Semavi Eyice'den konuya ilişkin görüşlerini sorduk. 'Büyük yıkım' öncesinde İstanbul'un bir zamanlar adeta saraylar ve köşkler şehri olduğu ibe acı bir gerçek...

Yıkım; yol ya da modern bina yapımlarıyla 50'li yıllardan itibaren başlasa bile kentteki saraylar bazen kralların bazen de sultanların yarışına da yenik düştü. Hikaye aslında MÖ 667'de Megaralıların kurduğu Byzantion'un Sarayburnu'ndaki yapıların üzerine, MS 196 gelen Romalıların inşa ettiği Büyük Saray ile başlıyor. Şehrin MS 330 yılında Roma İmparatorluğu'nun başkenti olmasının ardından I. Konstantin'in Hipodrom ile Ayasofya arasında yaptırdığı ve 13'ncü asra kadar kullanılan imparatorluk sarayı, IV. Haçlı Seferi sırasında Latin askerlerince harabeye çevrildi. Hatta 1453 yılında Fetih sonrası sarayı gezen Fatih'in de yapının haline üzülerek "Sezarların sarayına örümcekler ağlarını örmüşler, Efrasiyab'ın kulelerinde bir baykuş ötüyor" dediği söylenir. Topkapı Sarayı dabu Bizans Sarayı yıkıntıları üzerinde yükselir.

Fatih'in şehirde yaptırdığı ilk Osmanlı sarayı olan Eski Saray'dan geriye ise bugün İstanbul Üniversitesi Beyazıt'taki giriş kapısı olarak kullanılan kısmı kaldı. Aslında 17'nci asırdaki yangına yenik düşen Eski Saray da Bizans Senato Sarayı üzerine inşa edildi. VI asıra ait olan Saraçhane'deki Bizans Sarayı'nın üzerine 1953 yılında İstanbul Belediye Sarayı inşa edilirken, Bizans Yazlık Sarayı'nın üzerinde Mimar Sinan'a yaptırılan Üsküdar Sarayı ve onun yerinde ise 1794'te Selimiye Kışlası yapıldı. İbrahim Paşa'nın dillere destan evinin üzerinde 1953'te Adliye Sarayı yükseldi! Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde İbrahim Paşa Sarayı'nın ihtişamı "Topkapı Sarayı'ndan sonra şehrin en büyüğü" denilerek anlatılır. Bugünkü Bebek Parkı'nın yerindeki Bebek Kasrı, Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış ve 1845'te yıkımına karar verilene kadar padişahların yabancı ülke yöneticileriyle gizli görüşme mekanı olmuştu.

SARAYLARIN ÜZERİNDEN TREN GEÇTİ
Haliç çevresindeki ünlü köşkler, 1740 yılındaki Patrona Halil İsyanı'yla yağmalansa da Sadabad ve Eyüp Sarayı gibi yapılar, bölgeyi eski ihtişamına kavuşturmuştu. III. Mustafa'nın kızı Hatice Sultan için Ayvansaray'da yaptırılan Hatice Sultan Yalısı (Neşetabad Kasrı) ile 19'uncu asrın sonunda V. Murat'ın kızı Hatice Sultan için inşa edilen yalılar, ünlü sultan saraylar arasındaydı. Neşetabad Sarayı'ndan geriye bir şey kalmazken, Hatice Sultan Yalısı bugün Boğaz'daki altı sultan sarayından geriye kalan tek yapı. Sinanpaşa Köşkü ve Bizans saraylarının da yer aldığı bazı sahil yapıları ise geçen yüzyılın başında demiryolu ve tren garı inşaatı için yıkıldı.

AMCAZADE DÖNÜYOR
Yapım tarihi 1697 olan Amcazade, kentin en eski sivil mimari örneklerinden biri. Karlofça ve Pasarofça antlaşmalarına tanıklık eden Amcazade Yalısı, fildişi kakmayla tezyin edilmiş kapı cepheleri, altın yaldızlı bordürleri, lalelerle süslü iç mimarisiyle ünlüydü. Yangınlarla harap olan yalı, 1972 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nca tamir edildi. Mülkiyeti Mülhak Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa Vakfı'nda bulunan Amcazade Yalısı'nın restorasyonu, 25 yıllığına yap-işlet-devret modeliyle yapılıyor. Nasıl kullanılacağı ise henüz bilinmiyor (solda).

SARAYI YIKTIK, GAZHANE YAPTIK
Safiye Ayla'nın yetiştiği Sadabad Sarayı, süslemelerle dolu 79 odasıyla Türkiye'nin en büyük ahşap yapısıydı. 1722 yılında sadece 64 günde tamamlanan sarayın etrafına daha sonra 173 ahşap köşk inşa edilmişti. Yıllar içinde yenilense de 1941-1942 yılında yıkılarak yerine İstihkam Okulu inşa edildi. Poligon Sarayı, Gazhane yapılmak üzere 1956 yılında yıkıldı, 1955 yılından itibarense İETT garajına dönüştü. Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu, 1859 yılında Batı tarzı tiyatro ve operaların sergilenmesi için Sultan Abdülmecid tarafından 1859 yılında mimar Dieterle ve Hammond'a yaptırmıştı. Paris tiyatrosu örnek alınmış ve Çin vazolarıyla süslenmişti. Edebiyatımızda ilk Türk tiyatro eseri olarak kabul edilen Şair Evlenmesi bu sahnede oynanmak üzere kaleme alınmıştı. 1939 yılında Ayaspaşa-Dolmabahçe yolu için yıkıldı. Sultan Abdülaziz tarafından 1865'te yaptırılan Ali Paşa Sarayı, 1911'de bir yangınla kül oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sarayı aslına uygun olarak yeniden inşa etmeyi planlanıyor.
Star, Haber: Selim Efe Erdem, 11.01.2015

BAKIMSIZLIKTAN YOK OLUYOR

 

 

Ceneviz kalesi olarak da bilinen Rumeli Feneri Kalesi, Avrupa kıtasının güneydoğusu, Karadeniz’in Marmara denizi ile birleştiği son noktada, yarımadanın kuzeye açılan ucunda 18. yüzyılda Rum mimar tarafından inşa edilmiş. 400 yıl askeri amaçlarla kullanılan ve ayakta kalan Rumeli Feneri Kalesi, bakımsızlıktan ve ziyaretçilerin verdiği zarardan dolayı harabeye dönmüş durumda. Hem güvenlik hem de temizlik konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan kale  adeta çöplüğü andırıyor.

 

İHTİŞAMINDAN ESER YOK

Tarihteki işlevi ve ihtişamından çok uzak bir görüntü içinde olan Rumeli Feneri Kalesi şimdilerde insanlara günübirlik vakit geçirmek, çeşitli yerlerinde fotoğraf çektirmek ve kemerleri içinde mangal yakmaktan öte bir işlev göremiyor. Kalenin kuleleri çeşitli tahribatlar sonucu özgün formunu kaybetmiş.

 

 

Kulelerin merdiven basamaklarında, duvarlarında yıkılma ve iç mekanda bitki oluşumlarıyla adeta bir harabeyi andırmakta. Bu durumdan hem köylüler hem de ziyarete gelen turistler şikayetçi.

 

BAŞVURULAR SONUÇSUZ KALDI  

Rumeli Feneri Muhtarı Şafak Kılınç, kalenin tadilatı için yaptığı tüm başvuruların sonuçsuz kaldığını belirterek “Kalenin durumu içler acısı. Burçları, kapısı ve duvarları yıkılmış durumda. Elimizde bir yetki olmadığı için herhangi bir şey yapamıyoruz. Tarihi mirasımıza sahip çıkılmalı ve yok olmasını önlemeliyiz. Kalenin bir an önce turizme açılması lazım. Bu hem köyümüz hem de Sarıyer’imiz için yeni bir ekmek kapısı olabilir. Böyle tarihi bir yapının tanıtılması konusunda da ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Biz köylüler olarak elimizden geleni yapıyoruz. Yetkililerden de aynı duyarlılıkla hareket etmelerini bekliyoruz” dedi.

Evrensel, Haber: Selçuk Arslan, 11.01.2015

UTE YERLİLERİNDEN GERİYE KALAN SON EVLER BELGELENİYOR

 

Güneybatı Kolorado’da Ute Kabilesi tarafından yapılan yüzlerce “wigwam” -konik şekilli ev- kalıntısı, Orman Servisi Yetkilieri tarafından bulundu. Rocky Dağları’nda, küçük dağılmış kereste parçaları halinde bulunan yapı kalıntıları, bölgenin geçmişi için oldukça büyük bir öneme sahip. Görevli Brian Ferebee: “Wigwamlar ve çalılık çitleri, ağaç platformları gibi benzeri ahşaptan yapılar bir zamanlar Kolorado’da oldukça yaygındı. Bir kısmı günümüzde de varlığını sürdürüyor ve bu kalan yapıların çoğu Ute Kültürü ile bağdaştırılıyor. Bu nedenle eyaletin yaşayan tek yerli grubundan geriye kalan tek mimarı yapı örneklerini oluşturuyorlar” dedi. Orman Servisi 2003’ten beri yerlilerden geriye kalan tarihi kalıntıları belgeleme projesine yardımcı oluyor.

 

 

Yerleşimlerde 200 yıldan daha eskiye tarihlenen metal ve taş buluntular da bulundu. Bu buluntular günümüzde hala ritüel amaçlarla kullanılıyor. Diğer bir görevli Molly Westby: “Yerlilerle ilgili tarihi belgeleri kullanarak terk edilen yerleşimleri ve kamp yerlerini bulup arkeolojik olarak belgelemeye çalışıyoruz. Bulduğumuz bu yapılar ve kalıntılar, bizi tarihi ve kültürel değerlerimizi koruma amacımıza ulaştırıyor” dedi. Araştırma ekibi, buluntuları kendi miraslarıyla bir bağlantı olarak gören Ute kabilesinin de görüşüne başvuruyor.

 

Wigwam, Wickiup, Wetu nedir?

Amerikalı ve Kanadalı yerliler tarafından kullanılan, koni şeklinde ya da kubbeli ev yapılarına verilen isimler. Wigwam, wickiup ya da wetu isimlerinden hangisinin kullanıldığı bölgeye ve kültürel gruba göre değişiyor. Bu yapılar günümüzde hala törensel ve ritüel amaçlar için kullanılıyor.

 

Yapının kubbeli olması farklı birçok koşula dayanıklı bir sığınak olmasını sağlıyor. Genelde tahtadan direkler üzerine bir çatı malzemesi kaplanmasıyla yapılıyorlar. Yapım biçimi de kültüre ve o bölgede bulunabilen materyallere göre değişiyor. Genelde kullanılan çatı malzemeleri çimen, otlar, çalılar, sazlıklar, deri ya da kumaş. Wigwam’ları erkekler inşa ediyor, kadınlar da çatı kaplamasını koyuyorlardı.

 


arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 11.01.2015

NE METELİKMİŞ! 2 BUÇUK MİLYON DOLARA SATILDI

 

Merkezi ABD’nin Teksas eyaletinde bulunan Heritage Müzayede Evi, 1793 yılına ait bir sentin açık artırmada görücüye çıkmasına sahne oldu.

 

Sent, 2,35 milyon dolara alıcı buldu. Müzayede evinin başkanlığını yürüten Greg Rohan, bakır sentin nadir bulunduğunu söyledi.

Tasarımının 1793 yılının Mart ayında değiştiğine dikkat çeken Rohan, parayı satın alan kişinin bir koleksiyoncu olduğu bilgisini paylaştı.

Zaman, 11.01.2015

KAPALIÇARŞI'YA 'DARBE' HAZIRLIĞI

 

 

AKP’li Fatih Belediyesi, Kapalıçarşı için hazırladığı “yenileme projesi”nin içerisine “yönetime el koyma” planını da yerleştirdi. Plana göre Kapalıçarşı yönetiminde Fatih Belediyesi’nin de söz hakkı olacak. Taslağa göre yönetim kurulunun alacağı her kararı Fatih Belediyesi onaylayacak. Bütçeyle, hesapla, ihaleyle ilgili kararları da yine belediye onaylayacak. Belediye hem genel sekreter, hem müdür atayacak. Taslağa itiraz eden CHPli meclis üyesi Soner Özimer, “Ecevit döneminde ‘Kapalıçarşı esnafı hükümeti yerinden oynatır’ derlerdi. Fatih Belediyesi rant için böyle yapıyor” dedi. Kapalıçarşı Esnaflar Derneği üyesi Seçkin Arıca da Osmanlı döneminden beri 555 yıldır Kapalıçarşı’yı esnafın yönettiğini belirterek “Belediye bize bu taslağı dayatıyor. Belediye taslağında bizim yönetimde olmamızın bir anlamı yok. Biz belediyenin sadece denetlemede olmasını istiyoruz” diye konuştu.

 

Fatih Belediyesi’nin ocak ayı meclis toplantılarında Kapalıçarşı yenileme avan projesi tartışıldı. Proje CHP’lilerin ‘ret’ oyuna karşın AKP’lilerin oyuyla kabul edildi. Fatih Belediyesi proje kapsamında bir de Kapalıçarşı yönetim planı hazırladı. Plan taslağında Kapalıçarşı 11 kişiden oluşan bir yönetim kurulu tarafından yönetilecek. Yönetim kurulunun 7 üyesi Kapalıçarşı mülk sahibi esnafından seçilirken 4 üye de İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih Belediyesi, valilik ve vakıflar idaresinden olacak. Taslak planda kiracıların söz hakkı bulunmuyor. Kurul, Kapalıçarşı’daki atık su sorunundan bütçe harcamalarına kadar tarihi çarşıyla ilgili her konuda söz sahibi olacak. Belediyenin plan taslağına karşı Kapalıçarşı Esnaflar Derneği de sadece esnafın yönetimde olduğu bir taslak hazırlıyor.

 

Rant için

CHPli meclis üyesi Soner Özimer, “Kapalıçarşı’nın yetkileri derneğe ait. Fatih Belediyesi hazırladığı taslakla yönetim içinde bulunmak istiyor. Çarşının harcama kalemleri Fatih Belediyesi’nin denetiminde olacak. Plan taslağıyla ortak alanlarda da belediyenin söz hakkı doğacak. Kapalıçarşı’nın yenilenmesi konusunda herkes hemfikir. Kapalıçarşı’da rant var. Bir dükkanda 32 aile hissedarı var, temsil yetkisi kimde olacak mesela. Orada İBB’nin ve vakıflar idaresinin yerleri var” diye konuştu.

 

555 yıldır esnaf yönetiyor

Kapalıçarşı’da mülk sahibi olan Kapalıçarşı Esnaflar Derneği üyesi Seçkin Arıca da çarşının yenilenmesine karşı olmadıklarına dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yönetim planında anlaşamıyoruz. Belediye bize kendi planını dayatıyor. AVM yönetim planı getirmiş. Burası AVM değil ki tarihi çarşı. Dernek de bir taslak çalışması yapıyor. Biz Kapalıçarşı esnafı olarak derneğin yaptığı taslağı istiyoruz. O taslakta tamamen esnaf söz hakkı sahibi. 555 yıllık Kapalıçarşı 555 yıl boyunca esnaf tarafından yönetilmiş. Ne belediye ne de hükümet karışmış. Osmanlı’da dahi esnaf yönetmiş. Biz de esnaf tarafından yönetilmesinden yanayız. Taslağa göre yönetim kurulunun alacağı her kararı Fatih Belediyesi onaylayacak. Bütçeyle, hesapla, ihaleyle ilgili kararları da onaylayacak. Genel sekreter ve müdür atayacak. Belediye taslağında yani bizim yönetimde olmamızın da bir anlamı yok. Her şeyi onlar yapacak, bizim 7 kişi olmamazın bile bir anlamı yok. Biz 11 tane esnaf istiyoruz. 4 tane kamu istiyoruz, kamuda da vakıflar idaresini istemiyoruz. Onun yerine Turizm Bakanlığı’nı istiyoruz. Şu andaki yönetimde valilik var, ama sadece denetliyor. Oy kullanma, başkan olma ve imza hakkı yok. Gene sadece denetçi olarak olmalarını istiyoruz. Zaten esnafın yüzde 95’i de aynı fikirde.”

 

Kapalıçarşı’yı biz biliriz

Kapalıçarşı’da mülk sahibi ve kiracı Zafer Sarıaltun ise Kapalıçarşı sahiplerinin esnaf olduğunu söyledi. Sarıaltun, “Kapalıçarşı sahipleri her zaman esnaflardır. Kiracılardır, mal sahipleridir.
Biz kendimizi belediyeden daha iyi biliyoruz. Bize bazı şeyleri dayatmaya çalışıyorlar. Biz orada para kazanmaya çalışan insanlarız. Öncelik esnafın olması lazım. Osmanlı’da da böyle olmuştur. Orayı bilmeyen biri orayla ilgili teşhis koyamaz” dedi. Esnaf Cem Özboyacı da Kapalıçarşı’nın yenilenmesini desteklediğini fakat yönetimi esnafın oluşturması gerektiğini söyledi.

 

 

007 James Bond serisinin seti

Birçok film çekiminde set olarak da kullanılan Kapalıçarşı da 2012 yılında çekilen 007 James Bond serisinin son filmi “Skyfall”un çekimleri sırasında 3 motosikletin çatıda tur atmaları eleştirilere neden olmuştu. Kovalama sahnesinin çekimleri sırasında motosikletler birçok kremitin kırılmasına neden olmuştu. Çekimlere tepkilerin artması üzerine film ekibi çatının görünememesi için paravanlar kullanmıştı.

Cumhuriyet, 11.01.2015

JEOFİZİK ARAŞTIRMALARI AMPHİPOLİS'TE BAŞKA YAPILARA İŞARET EDİYOR

 

Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, Amphipolis’teki Kasta Tepesi’nde yapılan jeofiziki ve jeolojik haritalamalar, bölgede daha birçok kazılması gereken alan olduğu ortaya çıkardı. Kültür Bakanı ayrıca, daha önceden müthiş Amphipolis mezarına yapıldığı gibi bölgenin de dijital bir simülasyonunun yapıldığını belirtti.

 

 

Dijital simülasyonun mevcut durumu ve kazılmadan önceki durumunun karşılaştırılması, tepenin büyük bir bölümünün doğal oluşumlarla meydana geldiğini ortaya çıkardı.


Fakat Kültür Bakanı simülasyonun henüz tam olarak bitmediğini sözlerine ekledi.

 

“Bölgede jeoteknik amaçlı sondajlar açılacak ve elde edilen veriler simülasyona entegre edilecek. Elektriksel tomografilerle elde edilen Kasta Tepesi’nin yeraltı görüntüleri, antik döneme ait olabilecek bazı yapılar gösteriyor.”

 


arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 11.01.2015

GÜNEYBATI ÇİN'DE DEVASA DİNOZOR FOSİLLERİ

 

Çinli antropologlar Sichuan kentinde birçok dinozor fosili buldu. Fosiller çok ince bir toprak tabakasının altından çıkan fosiller, aradan geçen milyonlarca zaman içinde oldukça bozulmuş haldeydi. Bölgede en iyi derecede korunmuş olan fosilin bile %45’i tamamlanabildi.

 

 

Paleontologlar, fosillerin bitki yiyici bir tür ve 206 milyon – 180 milyon aralarında yaşamış olan sauropod türüne ait olduklarını belirtti.

 

Böylece 1970 yılından beri ilçede fosil bulunan bölgenin sayısı yirmiye çıkmış oldu. İlçenin çeşitli yerlerinde çiftçilik veya inşaat faaliyetleri yapılırken de dinozor fosillerine rastlanıyor.

 

Çin’in, dinozor fosilleri üstüne yürüttüğü çalışmanın, Lufeng ve Zigong kentlerinde bulunan fosillerden yola çıkılarak yapıldığını ve Sichuan kentinde bulunan bu fosillerin, Lufeng ve Zigong kentleri arasındaki dinozor geçişi hakkında bilgi verebileceğini belirtildi.

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 10.01.2015

UNESCO'NUN İLK KADIN DİREKTÖRÜNE YAKIN MARKAJ

 

Hafta başında Ortak Nesiller Entegrasyonu (ONE) Derneği Kurucu Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan'ın Anadolu Hisarı'ndaki tarihi Zarif Mustafa Paşa Yalısı'nda UNESCO'nun tarihindeki ilk kadın direktörü olan Irina Bokova ile yemekte buluştuk.


Bokova harika bir rol model. İki çocuk annesi. Ülkesi Bulgaristan'da uzun bir süre siyaset yapmış, bakanlık koltuğunda da oturmuştu. Sonrasında Doğu Avrupa'nın UNESCO'daki ilk önemli temsil görevini üstlendi, üstelik de kadınlar adına da bir ilki gerçekleştirdi. Yani hem çocuk yaptı hem de sıkı bir kariyer.


Irina Bokova'nın Türkiye gündemi yoğundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ankara'da görüştü, ardından Büyükelçiler Konferansı'na katıldı ve İstanbul'un en karlı gününde havaalanına iner inmez soluğu Çetindoğan'ın davetinde aldı. Konuklar arasında UNESCO Cinsiyet Eşitliği Direktörü Saniye Gülser Çorat ve Daimi Temsilcisi Hüseyin Avni Botsalı da vardı.


ONE'ın Onursal Başkanı Çiğdem Simavi, derneğin danışma kuruluna başkanlık eden Prof.Dr. İlber Ortaylı, yönetim kurulunda yer alan Sedva Elgiz, Sedef Korkmaz ve Nedim Esgin gibi isimlerin yanında yönetime davet ettikleri Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ve Koç Ailesinden Semahat Arsel de bu özel buluşmaya gelen isimler arasında yer aldı.


ONE Derneği, Türkiye'nin tarihi ve kültür miraslarını UNESCO'nun listesine alması için lobi yapmayı misyon edinmiş.
Şu anda Türkiye'den 13 eserin yer aldığı Dünya Mirası Listesi'ne Göbeklitepe'yi de katmak için sıkı bir lobi atağında.
Demet Sabancı'nın evindeki yemeğin sebebi de ilişkileri daha da derinleştirmek.
Bokova'nın yemek öncesi yaptığı kısa konuşması çok anlamlıydı.
Dünyada sınırların kalktığı bir ortamda, çok daha fazla birbirimize bağlı olduğumuzu vurguladı ve sınırların ortadan kalktığı günümüzde barışı koruyabilmek için sahip olduğumuz kültür ve tarihi mirasa sarılmamız gerektiğini söyledi.


Bokova önceki gün de Kadir Has Üniversitesi'nde UNESCO Kürsüsü'nün açılışına katıldı. Kürsü, Dünya Miras Alanlarının Yönetimi ve Tanıtımı: Yeni Medya ve Toplumsal Katılım ismiyle faaliyetine başladı.


Bokova burada da Türkiye'nin özellikle son dönemde milyonlarca Suriyeli mültecilere yaptığı cömert ev sahipliğinden övgüyle söz edip, barış için işbirliğinin çok daha önemli hale geldiğini söyledi.


Bokova'nın İstanbul'daki üçüncü durağı ise Semahat Arsel Onur Ödülü'nü alacağı Divan Oteli oldu. Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KOÇ-KAM), yürüttüğü çalışmalar nedeniyle dünya çapında önemli temsiliyet görevine sahip olan kadınlara, kadın konusunda çalışmalar yürüten kişilere ödül veriyor. Bu kapsamda ilk ödül de Bokova'ya verildi.


Doğrusu kadına, kız çocuklarına yönelik her türlü çalışmanın içinde yer almaya, desteklemeye gayret eden Semahat Arsel'in ismini taşıyan bu Onur Ödülü için ilk seçim çok yerinde olmuş, çıta çok yukarı çıkmıştı.


Salona baktığımda, kadınların liderliğinde yürüyen birçok sivil toplum örgütünün yöneticilerini gördüm. UNESCO ile hepsi bir proje yapmak derdinde ki bu Türkiye adına çok güzel bir gelişme. Ayrıca UNESCO'daki tek Türk üstelik de kadın olan Cinsiyet Eşitliği Direktörü Saniye gülsar Çorat'ın varlığını da çok önemsediğimi belirtmeliyim.

Sabah, Yazı: Şelale Kadak, 10.01.2015

URARTULARDA STATÜYE GÖRE TAKI KULLANILMIŞ

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Rafet Çavuşoğlu, Urartular döneminde kadın ve erkeklerin kullandığı takıların toplumsal sınıf farklılıklarına dair önemli bilgiler verdiğini belirtti. 

 

Günümüzden 3 bin yıl önce bölgede hüküm süren ve Van'ı da başkent olarak kullanan Urartu Krallığı döneminden kalan ve kazılarla ortaya çıkartılan tarihi eserler, dönemin yaşam tarzı ve yönetim anlayışı konusunda önemli bilgiler veriyor.

 

21 yıldır Urartu medeniyetiyle ilgili araştırma yapan ve kazılarda ortaya çıkartılarak müzelerde sergilenen eserleri inceleyen Doç.Dr. Rafet Çavuşoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Urartular'ın tarım ve hayvancılığının yanı sıra metal işlemeciliğinde de ileri düzeyde olduğunu söyledi.

 

- "Takılar sınıfsal farklılık gösteriyor"

Çavuşoğlu, Urartuların takı geleneğinin, günümüz özellikleriyle büyük benzerlik gösterdiğini ifade ederek, "Bugün kullandığımız küpe, bilezik, yüzük, halhal, gerdanlık türlerini Urartular da kullanıyor ancak eski çağdaki kullanımda farklılık var. Urartu kültüründe takılar sınıfsal farklılığı da gösteriyordu. Bunlardan biri 'diyadem' dediğimiz sadece krallar ve üst düzey insanların takabileceği bir takı çeşidiydi. Takılar bu dönemde sınıfı belirliyordu hem de süs olarak kullanılıyordu. Kişilerin statüsünü, yaptığı işi ve bulunduğu seviyeyi gösteriyordu" diye konuştu.

 

"Pektoral" adı verilen boyna takılan hilal şeklindeki takı türünün de üst sınıftaki insanlar tarafından kullanıldığını belirten Çavuşoğlu, şöyle devam etti:

"Bunu sınıfsal olarak kral veya onun hadım ağası takabiliyordu. Madalyon dediğimiz takılar var. Bu da üst düzeyde, yönetimde bulunan kişilerin kullanabileceği bir tür. Takılar o günkü toplumda sınıfsal ayrımı gösteren en önemli verilerimiz. Kadın ve erkek takılarında da farklılıklar var. En belirgin olanı kemerler. Erkeklerin kullandığı kemerler geniş ve uzun, üzerinde av ve savaş sahneleri yer alıyor. Kadınların kullandığı kemerler çok narin ve üzerinde farklı sahneler var. Erkeklerin kullandığı kemerlerin genişliği 8 ile 15 santimetre arasında değişirken, kadın kemerleri 5 ile 7 santimetre arasında değişiyor. Küpe, bilezik, yüzük ve pazubandı gibi takıları kadınların ve erkeklerin ortak kullandığını görüyoruz."

 

Çavuşoğlu, toplumsal sınıf farklılıklarının savaşlarda daha çok kendini gösterdiğini, savaşa giden kralın, yanındaki üst düzey kişilerin savaş sırasında kullandıkları takıların farklılaştığını anımsatarak, savaş sırasında kralların daha çok belirginleştiğini söyledi.

 

Kralların savaş arabası kullandığını ve çevresinde de üst düzey komutanlarının yer aldığını dile getiren Çavuşoğlu, "Daha alt sınıfta yer alan insanların kullandığı takılar bronz iken, kral ve üst düzey sınıftaki insanların takıları altın ve gümüş düzeyindedir. Kralların giysileri tamamen altın plakalarla kaplı. Bu onun statüsünü gösteriyor. Savaşa katıldığı zaman farklı olduğunu arabasından ve takılarından net bir şekilde ortaya koyabiliyoruz" ifadelerini kullandı.

 

Çavuşoğlu, Urartulu erkek ve kadınların kullandıkları takılarda uyuma çok önem verildiğine dikkati çekerek, bilezik, yüzük ve boyunlukların aynı desenlere sahip setler şeklinde kombine edildiğini kaydetti.

Hürriyet, Haber: Cemal Aşan, 09.01.2015

LAODİKYA'DAKİ RESTORASYON VE KAZILAR

 

Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı ve Laodikya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, antik kentte çalışmalarını sürdürdüklerini belirterek  "Kazı çalışmalarında Helenistlik dönemde kentin tahmin ettiğimizin dışında çok yayıldığını tespit ettik. Bu döneme ait çok güzel anıtsal nitelikte kandil, çanak, çömlekler ortaya çıktı" dedi.

 

Anadolu'nun en büyük antik kentlerinden biri olan ve UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilen Laodikya Antik Kenti'nde çalışmalar, 2014'de kesintisiz olarak 12 ay boyunca devam etti. 

 

Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik kentin Laodikya Kilisesi, Kuzey Kutsal Agora Batı Portikleri, Prehistorik Batı Nekropolü (mezarlık) ve kandil kırığı yerleşmesi, Septimius Severus Çeşmesi, merkezi agora, kiliseli peristilli evler (iç avlu) ve Stadyum Caddesi'nde yoğunlaştıklarını kazı ve restorasyon çalışmalarını farklı mesleklerden bilim adamları ile birlikte sürdürdüklerini belirtti. 

 

2014 kazılarındaki en önemli verilerinden birinin kutsal Agora'nın batı portiğinde MS 494 yılında gerçekleştiği tahmin edilen depremde yıkılan 22 sütunun ortaya çıkarılması olduğunu vurgulayan Şimşek şunları söyledi:

"Fresklerle süslü travertenden yapılmış arka duvarlarıyla birlikte depremde yıkıldığı gibi ortaya çıkardık. Batı nekropolünde erken Tunç Çağı'na ait Batı Anadolu'daki en erken yerleşme izlerinin tespit etmemiz de bizim için çok önemliydi. Ayrıca bahar döneminde bitirmeyi hedeflediğimiz Laodikya Kilisesi'ndeki restorasyon ve konservasyon çalışmaları sürdürülüyor. Üst çatının tamamlanmasının ardından Laodikya Kilisesi ziyarete açılacak. Merkezi Agora çalışmalarımızda ise MS 5. yüzyıla ait bir anı sütununun dikmesi projesini gerçekleştiriyoruz. İmparotor Septimius Severus Çemesi'nde ise daha önce hazırladığımız proje çerçevesinde hem restorasyon, hem konservasyon hem de ayağa kaldırma etapları devam ediyor."

 

- "Benzersiz tarihi eserler"

Laodikya'da her yıl birbirinden güzel eserler ortaya çıkardıklarını kaydeden Şimşek, "Kazı çalışmalarında Helenistlik dönemde kentin tahmin ettiğimizin dışında çok yayıldığını tespit ettik ve Helenistlik döneme ait çok güzel anıtsal nitelikte kandil, çanak, çömlekler ortaya çıktı. Şimdiye kadar başka bir örneğini görmediğimiz 50 santimetre çapında büyük devasa geniş alanları aydınlatan, üzeri kabartmalı kırık kandiller bulduk. Bunun birleştirme çalışmaları devam ediyor. Ayrıca mermerden yapılmış bir gladyatör kabarması ile mermer aslan ortaya çıkarıldı. Bunlar 2014 yılının en önemli buluntularıdır" dedi. 

 

Şimşek, 2014'deki kazı çalışmalarında 364 bronz, 15 demir, 5 kurşun, 2 altın, 219 pişmiş toprak, 16 kemik, 6 cam ve 11 taş olmak üzere 638 eserin ortaya çıkarıldığını, bunların 61 envanterlik, 133'ü etütlük olarak kayıt yapıldığını, diğerlerinin esi kazı evi deposunda korunduğunu söyledi. 

 

Celal Şimşek, antik kentteki kazı çalışmalarının finansının Denizli Büyükşehir Belediyesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Pamukkale Üniversitesi tarafından karşıladığını sözlerine ekledi.

Memleket, Haber: İbrahim Süzer, 09.01.2015

KÖPEKLER İNSANLARDAN BİNLERCE YIL SONRA AMERİKA'YA AYAK BASMIŞ

 

Yapılan yeni bir araştırma, köpeklerin Amerika kıtasına göçünün, insanların kara köprüsünü kullanarak Sibirya’dan Kuzey Amerika’ya geçişinden binlerce yıl sonra, günümüzden yalnızca 10.000 yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor. Kuzey ve Güney Amerika’nın birçok bölgesinden 84 köpeğin karakteristik genetiğinin incelenmesi ile yapılan araştırma, bugüne kadar Amerika kıtalarında antik köpekler üzerinde yapılan en büyük araştırma.

 

 

Vahşi kurt atalarının aksine antik köpekler, insanlara eşlik etmeyi öğrendi ve genellikle bu ilişkiden yararlandı: Yeni yiyecek kaynaklarına ulaşma imkanı buldu, insan yerleşimlerinin güvenliğinin tadını çıkardı ve en nihayetinde insanlarla beraber dünyayı gezdi. Ayrıca bazen insanlar tarafından yük taşımaları için kullanıldı ve bazen de özel günlerde yiyecek olarak servis edildi.

 

Köpeklerin insanlarla kurduğu ilişkinin 11.000 ila 16.000 yıl önceye kadar uzanması, göçler de dahil olmak üzere geçmişteki insan davranışının incelenebilmesi için köpekleri oldukça önemli bir noktaya getiriyor.

 

“İnsan kalıntıları çalışmak her zaman için mümkün olmuyor. Çünkü, atalarına aşırı derecede bağlı yaşayan günümüz toplumları , bazen genetik analizlerin yıkıcı doğasına karşı olabiliyorlar. İnsan kalıntılarının analizi mümkün olmadığı zaman, köpek kalıntıları çoğunlukla mümkün oluyor.”

 

Önceki araştırmalar, Amerika kıtasındaki antik köpeklerin mitokondriyal DNA’larından yola çıkılarak yapılmıştı. Mitokondriyal DNA, Nükleer DNA’nın aksine sadece anneden çocuğa aktarılıyor. Bu da araştırmacılara geçmişe doğru kesintisiz bir saptama imkanı sağlıyor. Yapılan bu yeni araştırma da mitokondriyal DNA’dan yola çıkılarak yapıldı fakat çok daha fazla prehistorik köpek araştırmaya dahil edildi.

 

Köpekler Özel Bir Törenle Gömülüyordu

Araştırmaya dahil edilen prehistorik köpeklerden bir kısmı, Kuzey Amerika’nın bilinen en eski ve en büyük yerleşimi Antik Cahokia kentinin yanında yer alan ve GÖ. 650 ve GÖ. 1400 yılları arasında kullanılan Janey B. Goode alanıydı. Cahokia kenti ise GÖ. 1000 ve GÖ. 700 yılları arasında aktifti. Janey B. Goode alanında özel bir törenle gömülmüş onlarca köpek bulundu. Buradan insanların köpeklere ne kadar saygı duyduğunu da düşünebiliriz. Cahokia’da ise köpek kalıntıları bazen yanmış olarak yiyecek artıklarının yanında bulundu. Bu da bölgede köpeklerin yine var olduğunu ve bazen de yenildiğini gösteriyor. Ayrıca köpek gömüsü bu kentte bulunmuyor.

 

 

Araştırmacılar, Amerika’daki prehistorik köpek çeşitliliğinin tahmin edildiğinden çok daha fazla olduğunu gösteren, daha önce hiç görülmemiş dört yeni genetik iz buldular. Aynı zamanda bazı bölgelerde çok az genetik çeşitlilik gösteren bazı köpek türleri de bulundu. Bu bölgedeki insanların köpek yetiştiriciliği yaptığı anlamına geliyor olabilir. Tüm bunlara ek olarak, bazı örneklerde Amerikan kurtlarıyla benzeşen önemli bir gen bulundu. Bu ise prehistorik köpeklerin kurtlarla çiftleştiği ya da Amerikan kurtlarının tekrardan evcilleştirildiği anlamına geliyor olabilir.

Fakat bu araştırmanın en önemli sonucunun köpeklerin Amerika’ya geliş zamanını ortaya koyması olduğu belirtildi. Köpeklerin 10.000 yıl önce Amerika kıtasına ayak bastığını söyleyen araştırmacılar, bunun aynı zamanda Amerika kıtalarında bulunan en eski köpek gömüsüyle aynı zamana denk geldiğini ve belki de bunun bir tesadüf olmadığını belirttiler.

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 09.01.2015

KARAMAN KALESİ'NİN SURLARINDAN BİRİ YIKILDI

 

 

Tarihi Karaman Kalesi’nin orta kale surlarından biri, yağışlara dayanamayarak kısmen yıkıldı.








12. yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilen Karaman Kalesi’nin güneye bakan orta kale kısmındaki surlardan biri yoğun yağışlara dayanamadı. Surların yıkıldığını gören vatandaşlar durumu Karaman Belediyesi’ne bildirdi. Olay yerine giden belediye zabıta ekipleri surun bulunduğu caddeyi trafiğe kapattı. Yıkılan surların olduğu bölgede incelemelerde bulunan İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, yıkılan surların restorasyonu için rapor tutarak Konya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü’ne göndereceklerini söyledi.

 



Karaman Kalesi’nin tarihçesi şöyle;
“Karaman il merkezinde yer alan, Karaman Kalesi’nin yapımı 11. yüzyılın sonlarında 12. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülmektedir. Karaman Kalesi, iç içe üç surdan oluşmaktadır. Bunlar dış, orta ve iç kale adlarını almaktadır. Bunlardan biri höyük üzerinde yer alan iç kale sağlam olarak günümüze ulaşabilmiştir. Höyüğün etrafını dolaşan orta kale surlarının bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Selçuklular devrinde yenilenmiş kent Karamanoğulları’nın egemenliğine girdiğinde kentin surları tekrar yenilenmiştir. Osmanlılar 1465 yılında iç kaleyi tekrar onarmışlardır. Bu onarımlarda daha önce yıkılmış olan yapıların kitabeleri ve mimari parçaları kalenin beden duvarlarında kullanılmıştır. İç kale Bronz, Roma ve Bizans çağlarına ait izler taşıyan bir höyük üzerinde yer alır. İç kale dördü yuvarlak beşi dört köşe olmak üzere dokuz kuleden oluşmaktadır."

Milliyet, 09.01.2015

SAHABİYE MEDRESESİ'NİN TARİHİ DOKUSU BOZULUYOR MU?

 

 

Kayseri şehir meydanın önemli tarihi yapılarından Sahabiye Medresesi'nin tamirat ve restorasyon çalışmalarında sona yaklaşılıyor. Ancak Sahabiye Medresesi’nin taç kapısındaki kitabe ve ihtişamlı bütünlüğü, siyah veya koyu gri taşların arasına dolgu malzemesi yapılan beyaz renkli derz ile adeta dantelle bezenmiş, garip bir görüntü oluşturmakta. Özellikle Selçuklu eserlerinde kullanılan kesme/yonu taşların birbirine kaynaştırılmış ve fark edilemeyecek kadar sıfır derz veya gizli derz uygulaması orijinalliğinin, restorasyon adı altında görmemezlikten gelinip, her boşluğun beyaz derz macunla doldurulması, görsel estetik açısında oldukça dikkat çekici. Selçuklu eserlerinin taş işçiliğinin en güzel eserlerinin bulunduğu şehrimizde, taş birleştirme üslubu olarak ‘akçe geçmez’ işçiliği uygulanmışken, yani taş birleştirme yerlerinden 2 mm kalınlığında bir akçenin dahi geçmesi mümkün değilken, restorasyon uygulamalarında siyah taşların arasına beyaz derz çekilerek, konu ve görsel bütünlüğün adeta yok edilmiş. Siyah taşların aralarındaki boşlukların, beyaz derz yerine taşın kendi özgün rengine uygun, görsel bütünlüğü korumaya yönelik, absürt olmayan bir derz rengi tercih edilebilirdi. Taş ustalarının, ustalık kusurlarını kapatmada kullandıkları derz yöntemi, Selçuklu mimarisinde kesme taşla yapılan yapılarda değil, çarpık ebatlı moloz taş ile yapılan yapılarda görülen bir uygulama. Yapı teknolojisinin ve ürün çeşitlerinin bu denli geliştiği çağımızda, 750 yıl öncesine ait eserleri restore ederken bile çaresiz kalınıp beyaz derz macunla boşluk kapatma uygulamasının yanı sıra, eserin özgün renkli taşlarının eksilenlerinin yerini rastgele alaca taşlarla yan yana getirilerek, görsel renk bütünlüğünün yok edilmesi, restorasyon çalışmaları için bir başka açmaz.

Kayseri Gündem, 17.12.2014



******


SAHABİYE MEDRESESİ TAÇ KAPISI YENİLENİYOR

 

Sahabiye Medresesi’nin taç kapısındaki kitabe ve ihtişamlı bütünlüğü, siyah veya koyu gri taşların arasına dolgu malzemesi yapılan beyaz renkli derz ile adeta dantelle bezenmiş, garip bir görüntü oluşturmaktaydı. Özellikle Selçuklu eserlerinde kullanılan kesme/yonu taşların birbirine kaynaştırılmış ve fark edilemeyecek kadar sıfır derz veya gizli derz uygulaması orijinalliğinin, restorasyon adı altında görmemezlikten gelinip, her boşluğun beyaz derz macunla doldurulması, görsel estetik açısında oldukça dikkat çekiyordu. Bu yanlış restorasyon çalışmasını gündeme getirdikten sonra yetkililer harekete geçerek, medresenin aslına uygun şekilde yapılan derzle restorasyon çalışmalarını yeniliyor.

Kayseri Gündem, 21.01.2015



4 - 10 Ocak 2015








PAŞA HAMAMI MÜZE OLACAK

 

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, kentin tarihi ve kültürel mirasında önemli yeri olan hamam kültürünün gelecek nesillere aktarılması için, tarihi Paşa Hamamı’nı müze yapacak. 

 

Kültür yolu arkasında bulunan tarihi mekanda yapılacak ‘Hamam Müzesi’, tarihi, kültürel ve sosyal açıdan kent belleğinde önemli yeri olan hamam kültürüne dair yerel, ulusal ve yabancı tüm araştırma ve yayınlardan faydalanılarak oluşturulacak. Müze içerisinde, su ile hamam kültürünün kökeni, tarihsel gelişimi, Türk hamamları, Gaziantep hamamları, hamam mimarisi, adabı, tellak, natır, erkek hamamı, güvey hamamı, gelin hamamı, hamamda kız bakma, beraberinde yeme ve içme eğlence kültürü yer alacak. Bal mumundan yapılmış mankenler, kiosklar, panolar, özel vitrinlerde sergilenen hamam eşyaları, led ve dokunmatik ekranlar yardımıyla anlatılacak.

Gaziantep 27, 06.01.2015

UFUK ESİN



İlkeli duruş, saygın ve sağlam kişilik, derinlemesine ve engin bilgi...




Tepecik 1974, ocak açarken, Alp Bey ile



Paylaşım, kurumsallaşma, ortak çalışma, birliktelik, bütüncül yaklaşım gibi günümüzde her geçen gün yok olmakta olan daha pek çok değeri yetiştirdiği kuşaklara aktarmayı görev edinmiş bilim insanı. Ufuk Esin adının zihinlerimizde çağrıştırdığı bu kavramlar, belki de aşağıda uzun uzİlkeli duruş, saygın ve sağlam kişilik, derinlemesine ve engin bilgi...


Mihriban Özbaşaran




Tepecik Kazısı, Muhtar Şerif ile birlikte, 1968


Ufuk Hoca’yı 2008 yılının Ocak ayında gençlik yıllarından beri süregelen kalp rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Bizler onu tanıma ve birlikte çalışma imkânı bulmuş ayrıcalıklı kişiler olarak kendisini saygıyla ama en çok da özlemle arıyor ve anıyoruz.

Ufuk Esin, 1933 yılının 11 Ekim’inde İzmir’de doğmuş, ancak tüm yaşamını İstanbul’da, Boğaz’ın Bebek semtinde geçirmiştir. İlkokulu Arnavutköy’de, 25. İlkokulda, orta eğitimini Boğaziçi Lisesinde (eski adıyla Feyziati), lise eğitimini ise Özel Sankt Georg Avusturya Lisesi'nde tamamlamıştır. Avusturya Lisesinin Fen Bölümünden mezun olmuş, olgunluk sınavını ise Galatasaray Lisesi'nde Edebiyat Bölümü'nde vermiştir. Arkeoloji yaşamı boyunca sosyal bilimler ile fen bilimlerine eşit mesafede durması, tüm çalışmalarında fen bilimsel yöntemleri yoğunlukla kullanması, yeni analiz yöntemlerini yakından takip etmesindeki ana motivasyon, olasılıkla bundan kaynaklanıyordu.

Ufuk Hoca’nın liseden mezun olduktan sonra arkeolojiyi seçmesinde ne gibi etkenlerin rol oynadığını bilemiyoruz. Ancak İstanbul Üniversitesi'nde arkeoloji okuma kararından sonra Prehistorya’yı tercih etmedeki temel nedeninin daha sonra doktora hocası olacak Prof. Kurt Bittel olduğu, Ufuk Esin’in şu sözlerinden anlaşılmaktadır: ‘... Prof. Bittel’in bir iki dersini dinledikten sonra artık emindim, prehistorya yapmalıydım...’


Ufuk Hoca 1952’de İstanbul Üniversitesi'nde arkeoloji okumaya başlar, o sömestr bölümün yalnızca iki öğrencisi vardır. Sistem gereği bir Esas Sertifika, üç de Yardımcı Sertifika seçme zorunluluğu doğrultusunda, Prehistorya’yı Esas Sertifika, Önasya Dilleri ve Kültürleri, Klasik Arkeoloji ve Eski Yunan Dili ve Kültürleri'ni ise Yardımcı Sertifika olarak seçer ve her birinin derslerine ve seminerlerine katılır ve dört yıl sonunda Prehistorya Tezli Sertifika programının ilk mezunu olur. 1957 yılı, Ufuk Esin’e Prof. Bittel’in asistanı olmasını getirecektir. Ufuk Hoca bir yandan bölümde asistanlık yaparken bir yandan da yine Bittel’in danışmanlığında doktora tezini yazar. Prof. Bittel, doktora tez çalışması kapsamında maden araştırmaları yapması amacıyla Ufuk Esin’i Stuttgart’a yollar, burada metalurjinin başlangıcı ile ilgili SAM Projesine, Studien zu den Anfaengen der Metallurgie, katılmasını sağlar. Spektral analiz konusunda uzmanlaşmaya başlayan, İran’a giderek maden araştırmaları için örnekleme yapan Ufuk Hoca’nın bu çalışmaları, yıllar sonra TÜBİTAK desteğiyle ODTÜ bünyesinde Arkeometri Ünitesi ve bundan birkaç yıl sonra Arkeolojik Kalıntıların Spektroskopik ve Analitik Yöntemlerle İncelenmesi - Aksay Ünitesi'nin kurulmasında önemli rol oynayacaktır.




Değirmentepe Kazısı, 1980'li yıllar



1960’lı yıllar bütün dünyada politik, sosyal ve kültürel açııdan hareketli yıllardı. Vietnam Savaşı, savasşa başkaldırılar, 68 olayları, Armstrong’un aya ayak basması gibi olumlu olumsuz pek çok olay, sonuçları itibariyle insanlık tarihini etkileyecek, değiştirecek gelişmelerdi.Bu değişim rüzgarı arkeolojiyi de içine almış, o güne kadar süregelen geleneksel yaklaşımlara karşı Yeni Arkeoloji adıyla farklı yönden başka rüzgarlar esmeye başlamıştı.



Ufuk Esin’in 1960 yılında Kuantitatif Spektral Analiz Yardımıyla Anadolu’da Başlangıcından Asur Koloni Çağı'na Kadar Bakır ve Tunç Maden Eserler başlıklı teziyle tamamladığı doktora çalışması sırasında kişisel ilgi ve araştırma alanı olarak başlayan, ardından meslektaşları ile birlikte kurumsallaşmasını sağladığı arkeometri çalışmaları, aynı yıllarda batıda, arkeoloji dünyasındaki yenilenme hareketi ile örtüşüyordu. 1960’lı yıllar bütün dünyada politik, sosyal ve kültürel açıdan hareketli yıllardı. Vietnam Savaşı, savaşa başkaldırılar, 68 olayları, Armstrong’un aya ayak basması gibi olumlu olumsuz pek çok olay, sonuçları itibariyle insanlık tarihini etkileyecek, değiştirecek gelişmelerdi. Bu değişim rüzgârı arkeolojiyi de içine almış, o güne kadar süregelen geleneksel yaklaşımlara karşı Yeni Arkeoloji adıyla farklı yönden başka rüzgârlar esmeye başlamıştı. Batıdaki bu değişimin Türkiye’ye yansıması siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda çok daha net izlenebilirken, arkeoloji disiplinini aynı derecede etkilememiştir. Ne var ki Ufuk Esin’in öncülüğünü yaptığı ve kurumsallaşması birkaç on yıl daha sürecek olan çalışmaları, yeni fen bilimsel yöntemlerin, analiz ve istatistik çalışmaların arkeolojiye dâhil edilmesi gibi girişimleri, tam da Yeni Arkeoloji taraftarlarının hararetle savundukları konular idi. Ufuk Esin her ne kadar bu yeni akımın içinde yer almamış olsa da, arkeolojinin bugününü biçimlendirmedeki katkıları tartışmasız olan Yeni Arkeoloji akımının savunduğu anlayışın, belki de Türkiye’deki özgün birkaç temsilcisinden biridir.

1960’larda yeni yeni şekillenmekte olan arkeoloji disiplinindeki tekil örnekler dışında henüz geniş kapsamlı, sistematik araştırmalar yoktur. 1963 yılında Chicago Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsü'nün R. Braidwood ile Halet Çambel’in ortak yürütücülüğünde başlayan Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Projesi, sorunsalı, yöntemi ve ekibi ile yalnızca Anadolu için değil, tüm dünya için öncü araştırma projelerinden biridir. Projedeki ekip üyelerinin Prehistorya Laboratuvarında oluşturdukları tartışma ve bilgi paylaşımı ortamı, sonraki yıllarda yapılacak arazi çalışmalarını, Ufuk Esin’in başkanlığını yapacağı pek çok projeyi doğrudan etkileyecektir.


1966 yılında doçentlik unvanını alan Esin, tarihöncesi arkeolojisinde gerek kuramsal gerekse arazi çalışmalarında dönemin temel araştırma konularından biri olan Neolitik yaşam biçimi üzerine çalışmaya başlar. Güneydoğu Avrupa’daki ilk Neolitik kültürlerin ortaya çıkışını, adaptasyonu ve yayılımını geniş ve bütüncül bir perspektifte, özellikle de tarihöncesi toplulukların doğal çevre ile olan etkileşimi bağlamında araştırmaktadır. Bu çalışması, kendisine 1975 yılında profesörlüğü getirir. 1975 ve 1978 yıllarındaysa iki cilt halinde yayımlanır: İlk Üretimciliğe Geçiş Evresi’nde Anadolu ve Güneydoğu Avrupa (GÖ 10500-7000 Yılları Arası), 1. Cilt: Doğal Çevre; 2. Cilt: Kültürler Sorunu. Ufuk Hoca paleo- çevre ve paleo-iklim konusunu bir fen bilimci ayrıntısı ve titizliğiyle ele alır, ancak bunu insanın tercihleri, ihtiyaçları, düşünceleriyle yoğurma hassasiyetini korur. Bu engin birikimini Prehistorya Kürsüsünde lisans düzeyinde verdiği ‘Ekoloji ve Ekonomi’ derslerinde yeni kuşaklara aktarır. Yetiştirdiği öğrencilerinin, bugünkü bilim insanlarının disiplinlerarası çalışmaları ve bütünsel bakış açılarının altlığının Ufuk Hoca’nın bu geniş ve derin bilgi yelpazesinden kaynaklandığı açıktır. Unutulmaz lisans derslerinden Prehistorik Sanat dersi Ufuk Hoca’nın bu bağlamda mağara duvar resimlerinde kullanılan boya ayrıntısı ve yapım tekniklerinden, Paleolitik insanın düşün dünyasına, yaşam, inanç, sanat, sembolizm, göstergebilime kadar uzanan geniş bir perspektifte ele aldığı bir başka dersi idi. Siyah-beyaz diapozitiflere karşılık, adeta Ufuk Hoca’nın renkliliğinin, çok yönlülüğünün ve entelektüelliğinin göstergesiydi.




Aşıklı Höyük Kazısı, 1990'ların ortası


Arazi Çalışmaları

Ufuk Hoca, araştırma ve yayın çalışmalarındaki öncü rolünü arazi çalışmalarında da sürdürmüştür. Araziye ilk çıkışı 1952 ve 1954 yıllarıdır. Öğrenci olarak, Prof. Kurt Bittel’in başkanlığındaki Boğazköy kazı çalışmalarına katılır. Buradaki arazi anılarını ve kazı atmosferini, Kurt Bittel’in vefatı sonrasında, 8 Şubat 1991 günü Prehistorya Laboratuvarında yapılan anma toplantısında şöyle aktarmaktadır: ‘Prof. Bittel tarafından Boğazköy’ün savaş sonrası ilk kampanyalarına katılmak üzere davet edilerek onurlandırıldım. Boğazköy’ün ilk kampanyalarında kazının bütçesi son derece kısıtlıydı. Bir kap yemekle yetinmek zorundaydık. Bir yandan bunaltıcı sıcak ve yorucu çalışma temposu, bir yandan da beslenme sorunları nedeniyle hepimiz hastalanıyorduk. Ama kazılarda yeni buluntuların coşkusu hepsini bastırıyor, hastalığı kimse umursamıyor, ateşimiz düşer düşmez yataktan fırlıyorduk. Gelen ziyaretçiler arasında kimler yoktu ki... Prof. Laroche’la ünlü Hitit tapınağı Yazılıkaya’nın tanrıları, Hitit hiyeroglifleri tartışılıyor, Prof. Frankfort’la, Seton Lloyd’la Hitit sarayını ve arşivini içinde barındıran Büyük Kale’nin mimarisinin, Hitit kültürünün sorunlarına yanıt aranıyordu. Prof. Bittel yeni görüşlerini açıklıyor, gelenler gördükleri ve duyduklarından büyük heyecan duyuyorlardı. Anadolu’da Neolitik bulunduğunu da ilk kez James Mellaart’tan Boğazköy’de duyuyorduk. Gündüzleri bu enyetkin bilginlerden dinlediklerimi, tartışılanları hazmetmeye çalışıyor, geceleri de Boğazköy’le ilgili yayınları tekrar tekrar okuyordum’. Esin’in kısaca tariflediği atmosfer, yıllar sonra kısıtlı imkânlara rağmen kendi kazılarında öğrencileri, ekibi ve meslektaşları için, kişisel çabalarıyla oluşturduğu bilimsel paylaşım ortamlarının nüvesi olmalıydı. Aşıklı Höyük kazısı bu anlamda Ufuk Hoca’nın akademik ve entelektüel çevresinden davet ettiği saygın kişilerin, sanatçı arkadaşları ve dostlarının konferansları ve bilgi aktarımları ile bir ‘okul’ haline dönüşmüştü. Sağlık sorunlarından atom fiziğine kadar zengin konu çeşitliliğindeki konuşmalar, sunumlar, Hoca’nın çok yönlü ve paylaşımcı kişiliğinin yansımasıydı.

Esin, Boğazköy kazılarıyla aynı yıllarda Arif Müfit Mansel’in başkanlığında, Prof. Bittel ve H. Çambel yönetimindeki İstanbul Fikirtepe kazılarına katılmış, daha sonra ise Nezih Fıratlı ile birlikte Uşak’taki Selçikler kazısında çalışmıştı. Başkanlığını yaptığı Keban Projesi Tepecik kazısı kendisi için olduğu kadar Anadolu arkeolojisi için de büyük bir deneyim ve kazanımdı. Tepecik, bugün efsane olarak kuşaktan kuşağa aktarılan yaşantısının yanı sıra, arazi çalışmaları için devrim niteliğinde yenilikler getirmişti. Ufuk Hoca önce Tepecik, ardından Güven Arsebük’ün de katkılarıyla yönettiği Tülintepe kazıları ile tarihöncesi arkeolojisinde arazi çalışmalarına belli standartlar getirmiş, kurtarma kazılarının ilkelerini koymuş ve bunların doğrudan arazide uygulanmasını sağlamıştır. Tepecik’ten sonra, başkanlığını yaptığı tüm kazı projelerinde sistemin işlerliğini sorgulamış, yenilenmesi ve modifiye edilmesini tartışmaya açmış, kendi yetiştirdiği ve birlikte çalıştığı yeni kuşakları bu anlamda cesaretlendirmiştir.

Tepecik ve Tülintepe kazılarının ardından 1970’lerin sonunda, bu kez Karakaya Baraj Gölü altında kalacak yerleşmeleri kurtarma amacıyla Malatya’nın İmamoğlu köyüne bağlı Değirmentepe Höyüğü’nde kazılara başlamıştır. Obeyd Dönemine ait Anadolu’da bu denli geniş kazılmış tek koloni yerleşmesinin ortaya çıkarılmasıyla sonuçlanan bu projenin yanı sıra öğrencisi ve asistanı Savaş Harmankaya ile birlikte kısa dönemli İkiz Höyük kazılarının bilimsel danışmanlığını da üstlenmiştir. Değirmentepe’nin 1986’da sular altında kalmasından sonraki yıllarda malzeme ve yayın çalışmalarını sürdüren Esin, bu defa Orta Anadolu’dan gelen bir başka kurtarma kazısı çağrısıyla karşı karşıya kalmış, bu çağrıya tepkisiz kalamamış ve 1989’da Aşıklı Höyük kazılarına başlamıştır. Bir yandan Prehistorya Anabilim Dalı başkanlığı görevini, diğer yandan lisans ve yüksek lisans dersleri, doktora öğrencileri ile uzun saatler, kimi zaman gün boyu süren seminerler gibi eğitim faaliyetlerini, gün geçtikçe büyüyerek uluslararası ve disiplinlerarası bir projeye dönüşen Aşıklı Höyük’teki araştırma ve yayın çalışmalarını büyük bir disiplin içinde ve özveriyle yürüten Esin, gençlik yıllarından beri süregelen sağlık sorunlarını bu çalışmalarının hiçbirine yansıtmadan yürütmeye özen göstermiştir.




Aşıklı Höyük ekibi, ikinci sezon, 1990



1993’te kurulan Türkiye Bilimler Akademisi’nin kurucu asil üyesi olmuş ve Akademi’de Türkiye arkeolojisi adına iki çok önemli projeye imza atmıştır. Bunlardan biri, uluslararası bir arkeoloji dergisinin yayımlanması, diğeri ise Türkiye’de Kültür Sektörü (TÜKSEK) projesidir.



Aynı yıllarda bu denli yoğun tempo içinde 1993’te kurulan Türkiye Bilimler Akademisi'nin kurucu asil üyesi olmuş, konsey üyesi seçilmiş ve akademide Türkiye arkeolojisi adına iki çok önemli projeye imza atmıştır. Bunlardan biri, uluslararası bir arkeoloji dergisinin yayımlanması idi. Esin, derginin yayın kurulu başkanlığını yaptı. İlk sayılarında kapağından içeriğine, terminolojiden kronoloji sorunlarına varıncaya kadar hemen her tür konu ile bizzat kendisi uğraştı. Öncülüğünü yaptığı ikinci proje ise Türkiye’de Kültür Sektörü (TÜKSEK) projesi idi; kültür varlıklarının ülkenin sosyal ve ekonomik yaşamına aktif olarak katkıda bulunabilmeleri ve kültür sektörü olarak ele alınmalarına imkân verecek altyapının hazırlanması, bütün bölgelerde kültür envanterinin yapılmasına zemin hazırlamak, projenin amaçlarıydı. Büyük özveriyle yürütülen projeler, uluslararası düzeyde yayımlanmaya başlayan TÜBA-AR, TÜBA-KED gibi dergiler, ne yazık ki içinde bulunduğumuz siyasi ortam sonucu kesintiye uğradı. Akademinin projelerin ve yayınların yarım kalmasının belki de tek sevindirici yanı, bunların Ufuk Esin’in vefatından sonra gerçekleşmiş olmasıydı.


Ufuk Hoca, TÜBA TÜKSEK Projesi’nin koordinatörlüğünü sürdürdüğü dönemde, 2000 yılında yaş haddi nedeniyle emekliye ayrılır. Ne var ki emeklilik onun için yalnızca ders vermemek anlamına gelmektedir. Çalışmalarına ara vermeden kaldığı yerden devam eder, emeklilik öncesi vakit ayıramadığı bilgisayar öğrenme işine eğilir; bilgisayarına ‘...her gün en az bir sayfa yazı yazmam gerekiyor...’ notunu düşer. Sağlık sorunları nedeniyle 2000’li yıllardan itibaren arazi çalışmalarına gidemez, ancak bu kez evinde yazmaya yoğunlaşır. Deneyimi, birikimi, derinlemesine bilgisi ile Aşıklı kazısının daha ilk yıllarında öngördüğü, Orta Anadolu bölgesinin Yakındoğu’dan farklı bir neolitikleşme süreci yaşadığı tezi, yeni çalışma konusudur. Farklı coğrafyalarda, farklı koşullarda başka şekilde gelişen yaşam biçimleri ve bu farklılıkları maskeleyen geleneksel terminolojinin değişmesi konusundaki genç ve cesur düşüncelerini ne yazık ki yayınlayacak fırsatı bulamaz.




Pertek, 1976. Fotoğrafın arkasındaki not: "Motordan bozma çağdaş araba vapurunda Güven (Arsebük) ile"



Çoksesliliğe inanan, genç nesillere karşı hiç bir zaman karamsarlık beslemeyen Ufuk Esin, ilkelerinden asla vazgeçmemiş, kendi projelerinin değil her daim idare ettiği bölümün ve Türkiye arkeolojisinin geleceğini düşünmüştür.



Ufuk Esin, Türkiye arkeolojisinin gerçek manada en sıra dışı figürlerinden biridir. Prof. Halet Çambel’den devraldığı Prehistorya Kürsüsü'nü değişen arkeoloji anlayışına uygun olarak yeniden dizayn eden Esin, Türkiye’de halen eksikliği hissedilen uzmanlık alanlarının gelişmesi için önemli çabalarda bulunmuştur. Çoksesliliğe inanan, genç nesillere karşı hiçbir zaman karamsarlık beslemeyen Ufuk Esin, ilkelerinden asla vazgeçmemiş, kendi projelerinin değil her daim idare ettiği bölümün ve Türkiye arkeolojisinin geleceğini düşünmüştür. Her defasında ekip çalışmasının önemini dile getiren Ufuk Esin geçmişteki tiyatro deneyiminden yola çıkarak kendini bir yönetmen olarak değil, her şeyin olması gerektiği gibi yapılmasını esas alan bir sahne amiri olarak tariflerdi.

Ufuk Hoca’dan devraldığımız Aşıklı Kazı ve Araştırma Projesi’nin pek çok yan projeyle birlikte Hoca’nın yaşamı boyunca savunduğu ilkeler doğrultusunda devam etmesi sorumluluğunun bilinci ile kendisini bir kez daha saygıyla ve özlemle anıyoruz.


Linda ve Robert Braidwood ile birlikte

Can dostları Sevim İşgüder ve Altın Soylu ile

Sevgili meslekdaşı Prof. Güven Arsebük ile 1993 yılı Edebiyat Fakültesi mezuniyet töreninde

Dostu Vedat Günyol ile, İstanbul


Yazı ve Görseller: Mihriban Özbaşaran. Aktüel Arkeoloji Dergisi - Ocak 2015 sayısından.

EFSANEVİ ATLANTİS'İN ÜNLÜ METALLERİ GEMİ BATIĞINDAN ÇIKTI

 

Sicilya kıyılarında 2600 yıl önce batmış bir gemiden, Antik Yunanlıların Atlantis’te bulunduğunu söylediği “orichalcum” isimli bir metal çıkarıldı. Metal külçeleri, büyük ihtimalle Yunanistan’dan veya Anadolu’dan, Güney Sicilya’daki Gela kentine getiriliyordu. Metali taşıyan gemi büyük ihtimalle bir fırtınaya yakalandı ve tam limana girmek üzereyken battı.

 

 

Deniz İşleri Şefi Sebastiano Tusa, batığın 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlendiğini söyledi. Batık, denizde Gela kentinden 300 metre açıkta ve 3 metre derinlikte bulundu. Tusa, deniz tabanında bulunan 39 metal külçesinin benzersiz bir buluntu olduğunu söyledi. “Orichalcum’a birkaç süs eşyasında rastlandı ve adı eski metinlerde geçiyor, buna benzer bir şey hiç bulunmadı” diyor Tusa.

 

 

Orichalcum Efsanesi

Bileşenleri ve kaynağı oldukça tartışılan orichalcum metali, gerçekten de gizemli bir metal olarak görülüyor. Antik Yunanlılara göre, Yunanlı-Fenikeli mitolojik bir karakter olan Kadmos tarafından icat edilmişti. MÖ 4. yüzyılda, Yunan filozof Platon, Critias isimli diyaloğunda bahsederek metali efsanevi bir hale getirdi.

 


Dünya üzerinde Atlantis’in olabileceği düşünülen yerler

 

Platon, efsanevi ada Atlantis’i “orichalcum metalinin kırmızı ışığıyla” yanıp sönen bir yer olarak tanımlamıştı. Altından sonra ikinci en değerli madde olan orichalcum, Atlantis’te çıkarılıyordu ve Poseidon Tapınağı’nın iç duvarları, sütunları ve yerleri bu metalle kaplanmıştı.

 

 

Orichalcum Metali Aslında Nedir?

Günümüzde birçok uzman orichalcum’un, pirinç benzeri bir alaşım olduğunu düşünüyor. Antik zamanlarda bu metalin sementasyon, yani karbon verilerek sertleştirme yöntemiyle yapıldığı düşünülüyor. X ışını floresansı yöntemiyle 39 külçe metalin, %75-80 oranında bakır, %15-20 oranında çinko ve küçük miktarlarda nikel, kurşun ve demirden oluştuğu görüldü.

 

Gela Kenti

Tusa “Bu buluntular, kuruluşundan ortalama yüz yıl sonra MÖ. 689 yılında, Gela şehrinin, değerli objelerin yapımıyla uğraşan zanaatkarla dolu zengin bir şehir haline geldiğini de gösteriyor” dedi. Bulunan 39 külçe gerçekten de zanaatkarların atölyelerine gidiyordu ve yüksek kaliteli süs eşyalarında kullanılacaktı.

 

Tusa ve ekibi gemi batığının tamamını gün yüzüne çıkarmayı planlıyor. “Bu sayede Sicilya’nın en erken ekonomik tarihiyle ilgili bilgi edineceğiz” diyor Tusa.

 

 

İtalya’daki Külçeler Gerçekten Orichalcum Olmayabilir

Mineraloji, paleontoloji ve arkeoloji dallarında birçok çalışması olan emekli fizik profesörü Enrico Mattievich ise, bulunan külçelerin orichalcum’dan yapılmadığı görüşünde. Mattievich, orichalcum’un pirinç benzeri bir alaşım olmadığını; bu materyalin Peru’daki And Dağları ve MÖ. 1200- MÖ. 200 yılları arasında burada yaşayan Chavin kültüründen kaynaklandığını düşünüyor. Profesör, “Mitolojik Cehenneme Yolculuk” isimli kitabında Antik Yunanlıların Amerika’yı keşfettiğini iddia ediyor ve Chavin kültüründeki metalik Jaguar heykellerinde kullanılan bakır, altın ve gümüşten oluşan bir alaşımın, aynen Plato’nun bahsettiği gibi kırmızı parıltıları olduğunu belirtiyor.

 

 

Başka uzmanlar da orichalcum’un kehribar ya da başka bakır içerikli alaşımlar olabileceğini ileri sürmüştü.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 09.01.2015

MAMUTLARIN YOK OLMASININ NEDENİ METEOR DEĞİLMİŞ

 

Araştırmacılar, aşırı ısınmayla oluşan cüruf damlacıklarının, 12.900 yıl önce gerçekleşen kozmik bir felaketle değil, Taş Devri’nde insan kaynaklı ateşlerle oluştuğunu açıkladı. Suriye’den alınan toprak örnekleri, aşırı soğuk Genç Dryas Dönemi’ni tetikleyip mamutların yok olmasına neden olduğu düşünülen kozmik felaketin aslında hiç gerçekleşmediğini ortaya koydu.

 

 

Yaklaşık 13.000 yıl önce Dünya aşırı derecede soğudu ve neredeyse 1000 yıl boyunca öyle kaldı. Genç Dryas olarak bilinen bu ani soğuma dönemi, mamutların yok olması ve Amerika yerlileri Clovis insanlarının kaybolması ile aynı ayna denk geldi. 1980 yılında bazı araştırmacılar, bu soğumanın Kuzey Amerika’ya düşen bir kuyruklu yıldız ya da göktaşının neden olduğunu söylemişlerdi.


Uzmanlar yaptıkları yeni araştırmayla, Kuzey Suriye’de 10.000 ila 13.000 yıl öncesine tarihlenen dört yerleşmede erimeyle oluşan cüruf damlacıklarını incelediler. Daha önceden ortaya atılan hipotez, Genç Dryas Dönemi’nin başlangıcı olduğu düşünülen kozmik felaketin benzer cüruf damlacıklarıyla karşılaştırdılar.

 

 

Araştırmanın başındaki Peter: “Suriye bölgesi için kozmik felaket düşüncesi söz konusu değil. Bunun imkanı bile yok” dedi.

 

Bu cüruf damlacıklarının nedeninin kozmik felaket değil, insan kaynaklı ateşler oldukları ortaya çıkartan ve Suriye bölgesinde yapılan bu araştırma, Euphrates Nehri yanında yaşayan bazı tarım öncesi toplulukların yoğun ateş yaktıkları düşüncesini öne çıkardı. Bölgedeki dönem yerleşmelerine bakıldığında birçok kerpiç yapının olduğu ve bu kerpiç bloklarda yoğun ateş ve erime izleri olduğu belirtildi.

 

Suriye Bölgesi Araştırmasının Sonuçları
– Cüruf damlacıklarının tamamen yerel toprakla ilişkili olduğu, önceden tahmin edildiği gibi kıtalar arası bir etkinin olmadığı ortaya çıktı

– Damlacıkların içeriğine yapılan analizler, küçük çaplı ve kısa süreli ateşlerle oluştuğunu, göktaşı çarpmasından kaynaklı yoğun ve yüksek dereceli bir sıcaklıkla oluşmadığını gösterdi.

– Yerleşim alanlarından alınan örnekler 3000 yıllık bir periyodu kapsıyor. Eğer bir kozmik felaket olsaydı, bu anlık bir olay olurdu.

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 09.01.2015

BİR TARİHİ FACİA OLARAK RESTORASYONLAR

 

 

Yanlış restorasyon uygulamaları nedeniyle bazı tarihi eserler tanınmayacak hale geliyor. Yenileme çalışmaları sonrasında yapıları görenler, tarihi olduğuna inanamıyor. Atik Valide Şifahanesi, Süheyl Bey Camii restorasyon çalışmaları bu uygulamaların en bariz örnekleri.

 

Son yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinde, özellikle de İstanbul’da birçok tarihi yapı restore edildi, ediliyor. Lakin bu restorasyonların bazıları görenleri şaşkına çeviriyor. Bazı eserler yenileme çalışmalarından sonra neredeyse tanınmayacak hale geliyor. Mekanların önceki ve sonraki halleri görenlere “Orası burası mıydı?” sorusunu sorduruyor. Çünkü binaların son halleri, tarihi eserden ziyade modern bir yapı görüntüsü veriyor. Bazı yapılar da yapılan yanlış restorasyon çalışmaları sonucunda adeta yamalı bohçaya dönüyor. Düzeltmeler ve rötuşlar sırıtıyor ve genel görüntüyü bozuyor. Yüzyıllar öncesinde inşa edilen bu tarihi mekanlar, ‘yenilikçi’ akımın etkisinde fazlaca kalmış insanların adeta egolarını tatmin ettiği deneysel bir nesne haline geliyor. Yapılanlar, ünlü sanat eleştirmeni John Ruskin’in, “Restorasyon, bir yapının başına gelebilecek en büyük felakettir” sözünü anımsatıyor. Ecdat yadigarı emanetlerin bu şekilde yenilenmesi tarih ve kültür sevdalılarını derinden üzüyor. Hatta bazı duyarlı vatandaşlar, yapılan yanlışlıkları internette ve sosyal medyada teşhir ediyor. Görsel Gürültüler isimli internet sitesi başta olmak üzere birçok platformda bu hatalar insanların dikkatine sunuluyor.

 


Restorasyon sonrası cam kaplamalı bir alışveriş merkezi görünümü kazanan 450 yıllık Atik Valide Şifahanesi.

 

Osmanlı hükümdarı II. Selim’in eşi Nur Banu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan İstanbul’un en büyük 3. külliyesi hüviyetindeki Atik Valide Külliyesi içinde yer alan şifahanenin başına gelenler bu duruma en büyük örnek. Yaklaşık 450 yıllık bir geçmişi bulunan şifahanenin son hali görenleri şaşkına çeviriyor. Tıp tarihimiz açısından oldukça önemli sayılan ve bulunduğu muhit dolayısıyla yıllarca ‘Toptaşı Bimarhanesi’ olarak adlandırılan ve restore edildikten sonra yeni kurulmuş olan bir vakıf üniversitesine tahsis edilen mekan, ‘bu kadar da olmaz’ dedirtiyor. Zira ilk kez görenlerin bu mekanın tarihi bir eser olduğuna inanması hayli güç. Yapı, eski bir külliyeden çok cam kaplamalı yeni bir alışveriş merkezi ya da kafeyi andırıyor. Özgün eseri açığa çıkartmak yerine sanki şifahanenin görünmemesini ister gibi boydan boya cam giydirmelerle kapatılan binanın özgün işlevi ve görünümünden bu denli uzakta olması elbette üzücü. Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileri ile Anıtlar Kurulu üyelerinin bu projeye nasıl izin verdiği ise merak konusu.

 


İshakpaşa Sarayı’nın cam çatıyla kaplanmış modern görünümü.

 

İshakpaşa Sarayı seraya döndü

Bu konuya bir başka örnek de geçtiğimiz günlerde sosyal medyada çokça tartışılan tarihi İshakpaşa Sarayı’nın restorasyonu. 18. yy. Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden biri olan sarayın son halini görenler şaşırıyor. Sarayın üstü, şeffaf bir cam tavanla örtüldü. Son görüntüsü uzaktan bir serayı andırıyor. Bu durum sarayı ziyaret eden yerli ve yabancı turistler tarafından yadırganıyor. Yetkililer ise yapılan çalışmayı savunuyor. Tavanın saray içindeki eserleri korumak için güneş ışığını kıracak bir yapı olduğunu söylüyor. Isı yalıtımlı olarak tasarlanan cam tavanın sarayın içinin buz tutmasını da engelleyeceği görüşündeler.

 

Cam tavanın buna katkısı olur mu olmaz mı bilinmez ama bu haliyle tarihi görüntüsünden çok uzakta olduğu çoğunluğun kabul ettiği bir gerçek.

 


Mimar Sinan yapısı Süheyl Bey Camii ve yeniden yapılmış hali.

 

Cam cepheli tarihi cami

En trajikomik örnek ise İstanbul Fındıklı’daki Süheyl Bey Camii restorasyonu. 1956’da yıkılan caminin yeniden canlandırılması için bir restorasyon projesi başlatıldı. Ancak eserin son halini görenler gözlerine inanamadı. Mimar Sinan’ın yaptığı, orijinalinde sekizgen planlı olan caminin yerine cam cepheli betonarme bir bina inşa edildi. Ortaya çıkan yapı bir camiden çok, cam cepheli bir mağazaya benziyordu. Komik olansa, çalışmalar sırasında eserin orijinal halinin fotoğraflarda yer almasına rağmen, projenin uzaktan yakından bununla ilgili olmamasıydı. 1591’de Süheyl Bey tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan cami, sekizgen planlı ve kubbeliydi. Ancak proje sonrasında ortaya cam cepheli bir bina çıkınca tartışma başladı. Mimarlar Odası ve sivil toplum örgütleri projeyi eleştirirken Vakıflar Genel Müdürlüğü ‘Koruma Kurulu onay verdi’ diyerek kendini savundu.

 

Yine Süleymaniye ve Fatih camilerinde yapılan restorasyonlardan sonra bu eserlerin özellikle dış cephelerinde yamaya benzeyen bölümler oluştu. Bu şekildeki uygulamaları başka yerlerde de görmek mümkün. Uzmanlara göre dışarıdan bakıldığında hemen göze çarpan bu yamalar ya aynı malzemenin kullanılmamasından ya da gerekli eskitmelerin yeterince yapılmayışından kaynaklanıyor. Sadece camiler, saraylar ve külliyeler değil, başka tarihi eserler de yanlış restorasyon uygulamalarından nasibini alıyor. Bunun en can alıcı örneklerinden biri yaklaşık 1600 yıllık bir tarihe sahip olan Bozdoğan Su Kemeri. Dünyadaki örneklerinin adeta cam fanuslar içinde korunduğu bu tarihi yapının restorasyon sonrasındaki görüntüsü sanki birkaç yıl önce inşa edilmiş izlenimini veriyor. Restorasyon disiplinine aykırı birçok uygulamanın kemere yapıldığını görenler epey üzülüyor.

 

Restorasyon facialarına örnekler

 


Sümela Manastırı, beton kullanılarak restore edilmişti.

 

Sümela duvarları betonla örüldü

Trabzon’un simgelerinden biri sayılan Sümela Manastırı’nda yapılan çalışmaların sonucunda manastırın duvarları betonla örülmüştü. Çalışmalarda yerli taş yerine, il dışından taş kullanılmış, pencere önleri de çimentoyla kaplanmıştı.

 


Selçuklu yapısı Battal Gazi Külliyesi’ne yeni yapılan mutfaklar.

 

Battal Gazi Külliyesi’ne Amerikan mutfak

Eskişehir’deki Seyyid Battal Gazi Külliyesi, restorasyon sonrasında orijinal halinden çok farklı bir hale gelmişti. Mermer olan külliye sütunlarının yerine beton sütunlar inşa edilmiş, Selçuklu dönemine ait eserin içine, Amerikan tarzı mutfak ve modern tuvaletler yapılmıştı.

 


İznik Ayasofya Müzesi’nin kubbeleri betonla kaplandı.

 

İznik’te beton kubbeler

İznik’teki Ayasofya Müzesi’nin restorasyon çalışmaları sırasında müzenin kubbelerinin onarımında harç kullanılmıştı. Eser üzerindeki tüm açıklıklara da cam yerleştirilmişti.

 

Dengeyi korumak gerek

Hayati Binler (Yüksek mimar ve restorasyon uzmanı): Bir şeyi çok aşırı korursak kullanamayız. Aşırı korumacılık fikri iyidir ama sonuç vermez. Diğer taraftan 500-700 yıllık bir eserde günümüzün lüksünü ve bütün gerekliliğini karşılayalım düşüncesi de yanlıştır. Çünkü o zaman eser, görüntüsü itibarıyla artık o eser olmaktan çıkmış olur. Bu konuda ifrat ve tefrite kaçmamak gerekiyor. Kültürel varlıklarımızı yaşamaları için kullanmamız gerek. Görünüm ne kadar eski eserden bir şeyler ihtiva ediyorsa o derecede iyidir.

 

İhaleler eşe dosta veriliyor

Eyüp Muhcu (Mimarlar Odası Genel Başkanı) Türkiye’de restorasyon uygulamaları öteden beri sorunlu. Son yıllarda sorunlar daha da artmaya başladı. Restorasyon ilkeleriyle bağdaşmayan yapıların tarihsel mimari özelliklerini ortadan kaldıran birtakım inşai faaliyetler, restorasyon adı altında yürütülüyor. Bu konuda yeterli olan firmalara iş vermek yerine iktidara yakın olarak bilinen eşe dosta işler verildi. Bu firmalar işin ehli değil. Ne uzmanları ne de tecrübeleri var. Bu koşullarda yapılan restorasyonların başarılı olması mümkün değil.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 09.01.2015

ÇİN'İN BİNLERCE YILLIK MÜZİK ALETLERİ

 

Çinli arkeologlar Hubei bölgesindeki binlerce yıllık mezar komplekslerinde müzik aletleri buldu. 1500  x 800 m büyüklüğündeki mezar alanlarında, “Se” isimli yaylı çalgı ve rüzgar çanlarına benzer çanların asıldığı bir çerçeve ortaya çıkarıldı. Çinli arkeologlar, parmakla çalınan enstrümanın en erken örneğini bulduklarını söyledi.

 

 

Uzmanlar, bulunan müzik aletlerinin, MÖ 1046-771 yıllarındaki Batı Zhou Hanedanlığı ve MÖ 476-221 yıllarındaki Savaşan Devletler Çağı arasındaki dönemde, müzğin gelişimine ışık tutacağını söylüyor.

 

Ayrıca aynı mezar kompleksinde bulunan at arabaları, Zeng Devleti hakkında yeni bilgiler sunuyor. Bölgedeki kazılar, MÖ 771 ve MÖ 476 yılları arasında Zeng Devleti’nin rolünü ve önemini anlamak amacıyla yapılıyor.

 

“ Se” isimli müzik aleti günümüzde çok az kişi tarafından çalınabiliyor. Fakat “se” tarih içinde “Guzheng” isimli müzik aletini oldukça etkilemiş. Bu enstrümanla çalınan bir parçayı aşağıda bulabilirsiniz.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 08.01.2015

ALKOL ARKEOLOJİSİ: MİDAS'IN İÇKİSİNİN TADINA BAKMAK

 

Patrick Mcgovern, alkol arkeolojisi hobisine, Türkiye’deki Midas mezarında bulunan bronz vazolar içerisindeki tortulardan yola çıkıp, Midas içeceği yaparak başlamış. MÖ 700 yılına tarihlenen bu sıradışı içecek, bira arpası, şarap ve bal likörü içeriyor. Aynı zamanda mezarda bulunan mercimek, baharat, kuzu ve keçi gibi yiyecek kalıntılarından da cenaze törenindeki ziyafeti canlandırmaya çalışıyor.

 

 

Arkeologların kendisine içinde içecek kalıntısı olabilecek seramik parçaları verdiğini söyleyen Mcgovern, bu tortuları analiz ederek spesifik özelliklerinden tanımlayabildiğini belirtti. Üzüm, arpa ve şekerden oluşan üç ana bileşeni bildiklerini belirten Mcgovern, fakat acılık maddesini henüz bilemediklerini söyledi. “Şerbetçiotu olamaz çünkü Avrupa’ya günümüzden 700 yıl önce geldi. Biz de bunu araştırmak için safran, kakule, burçak ve kimyon gibi Doğu Akdeniz baharatlarına baktık. Bu içkiyi yeniden yapma rekabetinde kazanan içki, acılaştırıcı olarak en iyi kalite safranı ve kekik çiçeğinden yapılmış Yunan balını içeriyordu. Kazanan içki, tatlı sayılabilirdi fakat safron aromatik bir tat katmıştı.”

 

 

Mcgovern sözlerine şöyle devam etti: “Antik içecekler, genelde çok boyutlu olma eğilimde. İnsanlar bir içecek üzerine uzmanlaşmayı gerekli görmemiş. Erken dönemlerde, şarap sektörü, bira ve bal likörü sektöründen ayrılamıyordu. Ayrıca fermantasyon için yeterli şekere sahip olduklarından emin olmak istiyorlardı. Onlar da içinde şeker barındıran her şeyi aldılar ve birbirine karıştırdılar.“

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 08.01.2015

OSMANLI KUBBELERİNE DÜZENLEME

 

Suudi Arabistan'ın Mescid-i Haram çevresinde yaptığı genişletme çalışmaları kapsamında tek tek numaralandırıp paketlenen, 'ın planladığı kubbeleri 15 metre geri çekilip yeniden inşa ediliyor.

 

 

Mescid-i Haram'da bulunan tarihi kubbelerinin, Kabe'yi Genişletme Projesi kapsamında sökülmesine 2013 Şubat'ında başlandı. Tek tek numaralandırıp özenle paketlenen kubbeler, yapılan bakımların ardından 15 metre geri çekilip yeniden inşa ediliyor.

 

2012 yılında yenileme çalışmalarına başlanan kubbeler Mescid-i Haram'ın batı, kuzey ve güneyinde yer alacak.

 

Kabe'nin etrafını çeviren ve Kabe yüksekliğini aşmayan kubbeler, eskilerinin etrafına, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında yapıldı. Yapıların planlarını hazırlamıştı.

 

Kubbeler Mimar Sinan'ın planlarına sadık kalınarak yeni yerlerinde inşa ediliyor. Daha önce yıpranmış ve beyazlamış olan kubbelerin renkleri sarıya yakın ve parlak oluyor.

 

Ravakların tamamen sökülmesi yaklaşık iki ay önce tamamlanmıştı. Yerleri için gerekli düzenleme ve alt yapı çalışmaları tamamlanan kubbelerin tekrar yerleştirilmesine geçtiğimiz günlerde başlandı.

 

Üç aşamadan oluşan planlamada söküm, bakım ve yeni yerine yerleştirilme işlemleri içinde mühendis ve arkeologların da bulunduğu uzman bir ekip tarafından takip ediliyor.

 

TARTIŞMALARA NEDEN OLMUŞTU

Osmanlı dönemine ait kubbeler Suud hükümeti ile Türkiye arasında tartışmalara neden olmuştu.

 

Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz El Suud, 2012 yılında Osmanlı revaklarının hac sezonu sonunda tamamen yıkılması için onay vermişti. Ancak revakların, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın devreye girmesi ve yine Kral Abdullah'ın emriyle, yıkılması yerine, söküldükten sonra aslına uygun olarak restore edilip tekrar konulmasına karar verildi.

 

Harem-i Şerif'te yapılan genişletme çalışmaları sonucu saatte 105 bin kişi Kabe'yi tavaf edebilecek.

 

Özellikle Hac ve Ramazan umresinde büyük izdihama neden olan tavaf alanında, Osmanlı revaklarıyla ilgili yenileme çalışması, Kabe'yi Genişletme Projesi'ni üstlenen Bin Ladin Grubu tarafından yürütülüyor.

 

Yenileme kapsamında, revaklar ile birlikte Bab-u Sefa Kapısı da proje kapsamında, yeniden aslına uygun olarak restore edilecek.

Sabah, Kaynak: Al Jazeera, 08.01.2015

2500 YILDIR BU SİKKENİN NASIL YAPILDIĞINI KİMSE BİLMİYOR

 

Resimde görülen sikkeler, ilk olarak MÖ 540 yılında Güney İtalya’daki şehirlerde basılmış. Sikkelerin iki tarafında aynı şekil bulunuyor ama arka taraftaki şekil içine çökmüş ve öndekinin negatifi gibi görünüyor. Ayrıca bu sikkelerin, dönem şehirlerinde yüz yıldan uzun bir süre boyunca kullanıldığı düşünülüyor.

 


Antik Yunan Metapontion şehrinden bir sikke

 

Bulunan sikkelerin gizemli üretim tekniğinin uygulaması oldukça zor görünüyor. Sikkeler birçok tartışmaya konu oldu ama hala tam olarak açıklanamadı ve nasıl yapıldıkları sorusunu cevaplandırmak için Avustralya’da Macquarie Üniversitesi Nümizmatik Merkezi ile Nükleer Bilim ve Teknoloji Organizasyonu üyeleri bir araya geldi.


Antik sikke üretimiyle ilgili günümüze kalan hiç yazılı kaynak ya da çizim yok. Antik Yunan dönemi darphanelerinden günümüze sadece 3 ya da 4 sikke kalıbı örneği kaldı. Bu yüzden bu konuda öğrenilen bilgiler, sikkelerden edinilen bilgilerle sınırlı kalıyor.


Nötron analizleriyle yapılacak araştırmaların, bu ilk sikkelerin yapım teknolojisini aydınlatacağı umuluyor.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 08.01.2015

DÜNYANIN EN BÜYÜK MOZAİK MÜZESİ'NDEN BİRİ HATAY'DA

 

 

Hatay’da yaklaşık 3 yıl önce yapımına başlanan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olmaya aday olan Hatay Arkeoloji Müzesi, ziyaretçilerine kapılarını açtı.

 

Türkiye’nin en büyük kapalı alana sahip müzesi özelliğine sahip olan yeni Hatay Arkeoloji Müzesi’nde, bugüne kadar yer darlığı sebebiyle depoda bekletilen ve toprak altında bulunan mozaikler de sergilenebiliyor. Müze, 5 bin metrekare mozaik sergilenme alanına sahip.

 

Açılışını Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Hatay ziyaretinde yaptığı Hatay Arkeoloji Müzesi’nde, açılmasından sonra eski müzede sergilenen mozaiklerin yanı sıra depolarda muhafaza edilen eserler de sergileniyor.

 

Açıldığından bugüne kadar birçok yerli ve yabancı turisti kendine hayran bırakan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olma yolunda ilerleyen Hatay Arkeoloji Müzesi’nde 971 mozaik sergileniyor.

 

Müze ziyaretçilerinden Ahmet Çelik, “Eski müzeye nazaran oldukça geniş. Gezdiğimizde önceki müzede hiç görmediğimiz tarihi eserleri görme fırsatımız oldu. Çünkü birçok eserin depolarda olduğunu biliyorduk” dedi.

 

Saltuk Güney ise Hatay’ın tarihi dokusunun tam olmasa da birçok noktada müzeye yansıdığını ifade ederek, “Açılan yeni müze Hatay’a mutlaka katkı sağlayacaktır ama çevresi de içi gibi daha güzel ve tarihi dokuya uygun yapılabilir” diye konuştu.

haberler.com, 08.01.2015

DENİZ ÇEKİLDİ,
'KRAL YOLU' ORTAYA ÇIKTI

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi'nde denizin çekilmesiyle ortaya çıkan tarihi sur kalıntıları ilginç görüntü oluşturdu.

 

Yılın bu zamanlarında birkaç kez yaşanan olay, milattan önce 4. yüzyılın ortalarında yapılan ve Mydos (Tavşan) Adası’na kadar uzanan şehir surları, su seviyesinin üzerine çıkıyor.

Halk arasında ‘Kral Yolu’ olarak bilinen ve adayla Gümüşlük Mahallesi’ni birbirine bağlayan sur duvarlarındaki taşların, 19. yüzyılda eski Karakaya Köyü'ndeki evlerin yapımında da kullanıldığı belirtildi.

Suların Sabah saatlerinde çekildiğini anlatan bölge halkından Yusuf Can Altuntaş, taşların ortaya çıktığını gördükçe mutlu olduklarını ifade ederek “Eski tarihi eserleri görüyoruz. Bizi çok şaşırtıyor, çok hoşumuza gidiyor. Buraya fotoğraf çekmeye geliyorlar” dedi.

Milliyet, 08.01.2015

PROF.DR. NEJAT BİLGEN: SEYİTÖMER KAZISI, ULUSLARARASI BİR ÇALIŞMADIR

 

Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen, proje başkanlığını Prof.Dr. Nejat Bilgen’in yaptığı Seyitömer Höyük Kazı Çalışması, arkeoloji, sanat dergilerinden birisi olan Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nde yer aldı.

 

DPÜ Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, Seyitömer Höyük çalışmanın sadece Türkiye değil, dünya tarihi açısından çok önemli olduğunu dile getirdi.

 

Yapılan kazı çalışmalarında ulaşılan bulgulara da değinen Prof.Dr. Nejat Bilgen, “Yapılan kazı çalışmaları ile karbonlaşmış beyinler bulundu. Yapılan kazılar sonucu, depremlerin sebep olduğu yıkımların altında in situ olarak bugüne kadar yapılan kazılarda pek görmediğimiz bir evin enkazı altında ocağın çevresinde uyudukları sırada depreme yakalanmış ve kaçamamış insanlara ait yanmış iskeletlerle karşılaşılmıştır. Başka bir alanda açığa çıkarılan yetişkin bireyler ile çocuklarına ait iskeletlerin kafatasları içinde karbonlaşmış halde bulunan beyinler, hem insanlık hem tıp tarihi açısından değerli kanıtlar sundu.Yine bu güzide Seyitömer Höyük çalışmamız ile Orta Tunç Çağı’na ait bir evin deposunda bulunan küpün içindeki mercimek tohumlarından birinin Dumlupınar Üniversitesi Biyoloji Bölümü tarafından yeşertilerek ilk örnek oldu. Yine çıkardığımız bulgulardan anladığımız Orta Anadolu’nun Koloni Çağı’na denk gelen bu tabakada elde edilen bulgulardan tanrı ailesi olarak görülen bir kurşun figürün, çizme biçimli bir ryhton ile şimdilik örneğini yalnızca Kültepe’de gördüğümüz çift çizme biçimli rython ve mühürler dönemin önemli şehirleri ile olan bağlantıları açık şekilde ortaya koymaktadır.Yapılan kazılarla Seyitömer Höyüğü’nün en gelişkin dönemi olan İlk Tunç Çağı 3′e ait Saray ve ‘damla’ şeklindeki kent planı ve her evrede sistemli bir şekilde gözetilmiş ‘uzun ev’ planındaki yapılar çıkarıldı. Höyüğün güneybatısında kademeli olarak üç teras üzerine yerleştirilmiş, çevreye hakim bir konumda ve höyükteki diğer ev planlarına uymayan büyük bir yapı kompleksi yer alıyor. Bu kompleks halindeki yapının yönetici sarayı olduğu tahmin edilmektedir” ifadelerini kullandı.

haberler.com, 08.01.2015

2700 YILLIK PHASELİS'TEKİ OTEL KABUSU ŞİMDİLİK BİTTİ

 

Antalya’nın dünyaca ünlü antik kenti Phaselis’te Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince tarafından yapılmak istenen otel projesine verilen ÇED Gerekli Değildir kararına karşı yöre halkı ve sivil toplum örgütlerinin açtığı davayı gören Antalya 2. İdare Mahkemesi, alanla ilgili yeterli bilimsel çalışmayı içermediği gerekçesiyle kararı iptal etti. Phaselis’i betondan korumak için mücadele veren davacıların, projenin tamamen iptal edilmesi için açtıkları dava ise önümüzdeki günlerde görülecek. Davanın avukatı Tuncay Koç, “Phaselis’te hiçbir projeye izin vermeyeceğiz” dedi.

 

2 bin 700 yıllık geçmişe sahip olan Phaselis’te yapılmak istenen 5 yıldızlı otel projesi için Antalya Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, Aralık 2013’te  ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı vermişti. Ancak proje için tahsis edilen milli park sınırındaki alanın bir bölümünün de 1. Derece arkeolojik sit alanı olması yöre halkının yanı sıra kamuoyunda tepkilere neden olmuştu. Çok sayıda eylem yaparak otel girişimini protesto eden meslek odaları ve yaşam savunucuları, ardından ÇED Gerekli Değildir kararının iptali istemiyle dava açtı. Davayı gören Antalya 2. İdare Mahkemesi ise ÇED Gerekli Değildir kararına önce yürütmeyi durdurma, ardından ise iptal kararı verdi. Projenin esastan iptali için açılan dava ise önümüzdeki günlerde görülecek. Mahkeme kararını değerlendiren davanın avukatı Tuncay Koç, “Phaselis’te hiçbir projeye izin vermeyeceğiz” dedi.

 

PHASELİS İÇİN AÇILAN DAVAYA YOĞUN KATILIM OLDU

Mahkemenin davayla ilgili nihai kararını açıklamasının ardından, Mimarlar Odası, Çevre Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası ve Peyzaj Mimarları Odası’nın Antalya şubelerinin yanı sıra Antalya Barosu, Kemer Esnafları ve Turizmcileri Derneği, Doğa Dostları Derneği, Çıralı’yı Sevenler Derneği, Ulupınar Çevre Koruma ve Geliştirme Kooperatifi gibi meslek odası ve sivil toplum örgütleriyle, Sami Adaletli, Bilal Aktan, Ahmet Kaya, Tahir Şimşek, Ali Kara, Erdal Elginöz, Tuğba Pınar Günal, Elif Arığ Guttstadt, Bedia Tülüer, Muharrem Birhan Erkutlu, Büşra Koç ve Yılmaz Vural’dan oluşan davacılar tarafından yapılan ortak açıklamada, “Bizim için esas olan, Phaselis antik kenti ve etkileşim alanı içinde adı ne olursa olsun, hangi şirkete veya kuruma ait olursa olsun, hiçbir şekilde yapılaşmaya izin verilmemesidir. Bu hedefimize ulaşıncaya kadar, her platformda konunun takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz” görüşüne yer verildi.

 

YENİ PROJELER ÜRETİLMEYECEĞİNE İNANMAK İSTİYORUZ’

Ne bölge halkının ne de Antalya kamuoyunun, Phaselis’in koruma alanı sınırlarında ya da etki alanı civarında herhangi bir yapılaşma görmek istemediğinin altı çizilen açıklamada, “söz konusu otel projesi, paha biçilmez değerdeki tarihi mirasımızı tehlikeye atarak kamu vicdanını yaralamış, Antalya'nın, ülkemizin ve hatta bütün dünyadan Phaselis'i bilen ve seven duyarlı insanların haklı tepkisini çekmiştir. Mahkeme kararıyla iptal edilmiş olan proje için, yeni projeler üretilmeyeceğine, yetkililerin kamuoyu kadar duyarlı davranabileceklerine  inanmak istiyoruz” denildi.  

 

ARKEOLOJİK KALINTILARLA DOLU ALANA YÜZLERCE BETON BİNA

Dava sürecinde Akdeniz Üniversitesi'nin bölgede yaptığı teknik çalışmalar sonucunda otel yapılmak üzere tahsis edilen alanda daha önce saptanamamış çok sayıda antik kalıntıya ulaşıldığına dikkat çekilen açıklamada, ayrıca şu görüşlere yer verildi: “Bunun sonucu olarak, mevcut arkeolojik sit sınırlarının, bu alanı da içine alacak şekilde genişletileceğini ön görebiliriz. Henüz tam olarak jeolojik etütleri ve kazıları yapılamamış olan Phaselis antik kentinin, burada yapılacak yeni kazılarla daha da görkemle gün ışığına çıkacağına inanıyoruz. Uluslararası antlaşmalarla korumaya söz vermiş olduğumuz Phaselis'in arkeolojik çalışmalarla değerlendirilmesinin bölgemiz turizmine katkısı, antik kalıntılar üzerine 280 odalı beton bina dikmekten çok daha fazla olacaktır hiç şüphesiz. Maalesef yapılmak istenen tam da buydu, çok değerli arkeolojik kalıntılarla dolu bir alanın üzerine, yüzlerce beton bina inşa edilmek istenmiştir.

 

‘ANTALYA’NIN ARTIK YENİ OTELE İHTİYACI YOK!’

Bizzat kamunun sesi olarak bizler diyoruz ki Antalya'nın artık yeni otele ihtiyacı yoktur. Bölgemizdeki bütün otelciler ve ilgili meslek kuruluşları da bu gerçeği her fırsatta dile getirmekteler. İhtiyacımız olan şey, sahip olduğumuz doğal, kültürel ve tarihi değerlerimizi korumak ve geliştirmektir. Turistler bir bölgeye yalnızca orada oteller olduğu için gitmezler. Biz, antik kentlerimizin üzerine otel yaparsak, turistler ne için geleceklerdir acaba Antalya'ya? Bütün bakir koylarımıza beton yığını oteller doldurursak, ne gibi bir çekiciliği kalacaktır şehrimizin? Ya çocuklarımıza ne kalacaktır?

 

PHASELİS İÇİN 80 BİN İMZA, BİNLERCE KİŞİLİK EYLEM

Bizler, bu konuda kamuoyunun sesi olduğumuza inanıyoruz. Çünkü hem ahlaka, hem vicdana hem de yasalara aykırı olduğu kanıtlanmış olan bu projeye karşı yürüttüğümüz itiraz kampanyalarında yalnızca projenin yapılmak istendiği Tekirova ve Kemer bölgesinden değil, Kaş'tan, Manavgat'tan, Kumluca'dan, Gündoğmuş'tan, Finike'den, Korkuteli'nden hatta Muğla ve Fethiye'den binlerce duyarlı vatandaş yer aldı. Davacılar arasında yer almasalar da, Antalya'nın belli başlı sivil toplum örgütleri ve sanatçıları, turist rehberleri, doğa yürüyüşçüleri, bisikletçiler, motosiklet grupları, paraşütçüler, çevre koruma örgütleri ve köy dernekleri ile Türkiye'nin birçok yerinden akademisyen, gazeteci, bilim insanı, sivil toplum örgütleri, sanatçıların yanı sıra çok sayıda vatandaş, yüreğini ve gücünü kattı bu otelin durdurulması çalışmalarına. Bu duyarlı birlikteliğin sonucu olarak, 23 Şubat 2014’te ‘Paselis’te Otele Hayır’ başlığıyla Antalya'nın en büyük çevre mitinglerinden biri yapılmıştı. Yine bu birliktelik, otelin yapılmaması için 80 bine yakın imzanın toplanmasını sağladı.

 

‘MİLLİ PARK İÇERİSİNDE BÖYLE BİR PROJE ÇED’SİZ YAPILAMAZ’

10 yıla yakın bir süre boyunca, kapalı kapılar ardında ince ince çalışılmış olduğunu görüyoruz. Bu süre içinde Beydağları Sahil Milli Parkı'nın sınırları değiştirilmiş, proje için gerekli alanlar milli park dışına çıkartılmış, süreçler tersine işletilerek, usulsüz bir şekilde uzun dönem planları değiştirilmiş, imar planları projeye göre yeniden düzenlenmiştir. Yani, mevcut planlara ve milli park kurallarına göre proje yapılacağına, projeye göre yeni imar planları yapılmış, milli park uzun dönem planları değiştirilmiştir. Hepsinin üstüne, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya İl Müdürlüğü, ‘ÇED Gerekli Değildir’ belgesi vererek bu yıkım projesinin başlama vuruşunu yapmak istemiştir. Ancak, elimizdeki mahkeme kararından da anlaşılacağı gibi, milli parklar içinde böylesi bir proje, ÇED raporu olmadan yapılamaz.

 

PROJENİN ESASTAN İPTALİ İÇİN DE DAVA AÇILDI

Konuyla ilgili diğer kurumlar olan Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın da, Türkiye Cumhuriyeti olarak sonuna kadar korumak için bütün dünyaya söz vermiş olduğumuz tarih mirasımız Phaselis'e uygulanmak istenen bu yıkım projesinin gerçekleşebilmesi için gösterdiği gayretkeşlik, hepimizi incitmiştir. Her iki kurum da, koruma kurallarının uygulayıcısı olacaklarına bu kabus gibi otel projesinin önünü açabilmek için, yıkıma yönelik uygulamalara imza atmışlardır. Bu usulsüzlüklerle ilgili olarak, projenin tahsisinin esastan iptal edilmesi için açtığımız bir davamız daha vardır. Önümüzdeki dönemde görülmeye başlanacak olan bu davayı da kazanacağımıza ve dünyaca ünlü Phaselis antik kentimize kast eden bu otel projesinden tamamen kurtulacağımıza inanıyoruz.”

Sol Haber, Haber: Yusuf Yavuz, 07.01.2015

DÜNYA MİRAS ALANLARI ADINA BÜYÜK İMZA

 

 

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) Genel Direktörü Irina Bokova ile Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Aydın, Dünya Miras Alanlarının korunması adına yapılacak çalışmalar için çok önemli bir ortaklığa imza attı. Dünya Miras Alanlarının korunması ve tanıtımı için Kadir Has Üniversitesi’nde kurulan “Dünya Miras Alanlarının Yönetimi ve Tanıtımı: Yeni Medya ve Toplumsal Katılım UNESCO Kürsüsü” tarafların imzası ile çalışmalarına başladı.  

 

UNESCO Genel Direktörü Irina Bokova, UNESCO’nun 70. Yılı kutluma etkinlikleri kapsamında Türkiye’ye yaptığı ziyarette 7 Ocak Çarşamba Günü İstanbul’a gelerek Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde “’Herkes İçin Daha İyi Bir Gelecek Adına Geçmişi Korumak” başlıklı bir konuşma yaptı.

Ziyarette ayrıca, UNESCO Genel Direktörü Irina Bokova ile Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Aydın’ın katılımı ile düzenlenen törende Kadir Has Üniversitesi’nde Dünya Miras Alanlarının Yönetimi ve Tanıtımı: Yeni Medya ve Toplumsal Katılım konulu UNESCO Kürsüsü kurulmasına ilişkin protokol imzalandı. Kadir Has Üniversitesi UNESCO Kürsüsü, Kadir Has Üniversitesi’nin önderliği ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nun desteği ile Türkiye ve bölge coğrafyasında bölgesel olarak kültürel mirasın korumasına hizmet edecek bir mükemmeliyet merkezi olma hedefiyle çalışacak.

İmza töreninde bir konuşma yapan Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Aydın, dünyada birçok kültür ve medeniyetin kuruluş ve tarihini simgeleyen kültür varlıklarının korunması ve gelecek nesillere araştırılarak aktarılması konusunda Üniversite olarak UNESCO ile birlikte çalışacak olmaktan ve Bokova’yı ağırlamaktan büyük mutluluk duyduklarını söyledi. Aydın şöyle devam etti: “Öncelikle dünyada tarih ve kültürlerin yaşatılması ve gelişimi konusunda çok önemli çalışmalara imza atan, gelecek nesillere dünya miraslarının taşınmasında koordinasyon ve destek rolü olan UNESCO’nun 70. yılını kutlamak isterim. Kadir Has Üniversitesi’nde kurulacak UNESCO Kürsüsü de çalışmalarını araştırma, eğitim ve danışmanlık alanlarında sürdürecek. İlk etapta uluslararası yüksek lisans öğrencilerine yönelik bir yaz okulu çerçevesinde, Türkiye’deki Dünya Mirası Alanları’nın tanıtılması ve toplumsal katılımı yeni medya aracılığı ile sağlayacak projeler üretilecektir. Böylelikle dünya miras alanlarının tanıtılması, korunması ve yönetimi konusundaki bilinç geliştirilirken, öğrenme sürecini dijital araç ve yöntemlerle (tablet ve akıllı telefon uygulamaları, üç boyutlu canlandırmalar, bilgi sistemleri vb.) gerçekleştirerek katılımın arttırılması hedeflenmektedir. UNESCO’nun en temel söylemlerinden biri, barışın tesisi için kültürü kullanmaktır. Bu yolda bu kürsünün faaliyetleri de UNESCO’nun 2014-2021 yılında açıkladığı strateji ile paralel yapıdadır. Kürsümüz, sürdürülebilir kalkınma politikaları için bilim, toplum ve etik değerlerin ara yüzünü desteklemek, barış, sürdürülebilirlik ve toplumsal kapsayıcılık adına uluslararası bilimsel işbirliği sağlamak ve kültürel mirası korumak ve gelecek nesillere aktarmak, yaratıcılığı desteklemek bilgiye evrensel erişim konularının desteklenmesi konusunda önemli araştırma ve disiplinlerarası çalışmalara ev sahipliği yapacaktır.”

Türkiye’de UNESCO Dünya Miras Listesi’nde 13 alan bulunduğunu belirten Aydın, “Türkiye’nin zengin kültürel, arkeolojik değerleri arasından Dünya Miras Listesi’ne girmek için aday olan varlıkların sayısı ise 52. Söz konusu alanların tamamı Kadir Has Üniversitesi UNESCO Kürsüsü için birer çalışma alanı olacak. Bu çalışmalarda Türkiye’nin konusunda uzman akademisyenleri ile birlikte çok önemli üç paydaş Turkish Cultural Foundation,Dijital Yaşam Koçu Bilkom ve Dünya Mirası Gezginleri Derneği de yer alıyor. Bu önemli kürsü ile özellikle kültür mirası konusunda toplumda ve uluslararası arenada farkındalık yaratacak projelere imza atılacağına inanıyorum” diye konuştu.

Kadir Has Üniversitesi’nde kurulacak UNESCO kürsüsü, Kürsü Başkanı Doç.Dr. Yonca Kösebay Erkan yürütücülüğünde, Prof.Dr. Füsun Alioğlu, Doç.Dr. Murat Çetin, Doç. Dr. Levent Soysal, Yard. Doç. Dr.Ayşe Coşkun Orlandi, Yard.Doç.Dr.Taner Arsan ve İsmail Hakkı Polat'tan oluşan disiplinlerarası bir ekiple hizmet verecek.

Ülkemizde UNESCO Dünya Miras Listesi’nde; Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı, Bursa ve Cumalıkızık-Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, Çatalhöyük, Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi, Truva Antik Kenti, Safranbolu Şehri, Xanthos-Letoon, Nemrut Dağı, Hattuşaş Hitit Başkenti, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, İstanbul’un Tarihi Alanları, Göreme Milli Parkı ve Kapadokya, Pamukkale-Hierapolis olmak üzere 13 alan bulunuyor.

Habertürk, 07.01.2015

DÜNYANIN MİRASI TÜRKİYE

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik Çelik, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde, "Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı ile Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu" alanlarının Dünya Mirası Listesi'ne alınmasından dolayı düzenlenen berat takdim törenindeki konuşmasında  UNESCO Genel Direktörü Irina Bokova'yı Türkiye'de ağırlamaktan duydukları memnuniyeti dile getirdi.

 

GEÇİCİ LİSTEDE 52 VARLIĞIMIZ VAR

Ömer Çelik, Türkiye'nin dünya miras alanları listesinde kayıtlı kültür varlıkları sayısının 13'e yükseldiğini ifade ederek, "Bu gelişmeyle ülkemiz dünya miras listesinde varlığı olan 161 ülke içinde 20. sıraya yükselmiştir. Ayrıca geçici listeye dahil 52 kültür varlığımız bulunmaktadır" diye konuştu. Efes ile Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri'nin Dünya Miras Listesi'ne adaylıkları konusunu heyecanla beklediklerini ifade eden Çelik, "Umuyorum ki bunlar da Dünya Miras Listesi'ne alındığı zaman tekrar Sayın Bokova'yı ülkemizde görürüz ve bunların beratlarını Diyarbakır'da ya da Hevsel'de teslim alırız" dedi. 

Akşam, 07.01.2015

SELİMİYE CAMİİ'NDEKİ 'KAPISIZ ODA'NIN SIRRI ÇÖZÜLDÜ

 

Edirne'nin ve Osmanlı'nın simgesi olan Selimiye Camisi, kentin merkezinde, eskiden Sarıbayır ve Kavak Meydanı denilen alanda bulunuyor.

 

 

II. Selim'in emriyle 1568 - 1575'te yaptırılan sultan camisi, çok uzaklardan göze çarpan yapısı ve kurulduğu yerin seçimiyle, Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu vurguluyor.

 

Selimiye Camii'ni ziyaret edenlerin merak konusu olan kapısız oda için çalışma başlatan Vakıflar Edirne Bölge Müdürlüğü ekipleri, oda duvarından raspa tekniğiyle aldıkları harcı inceledi.

 

İnceleme sonucunda, odanın kapısının sonradan kapatıldığı anlaşıldı. Kapının ne zaman kapatıldığı, harç analizi sonrasında netlik kazanacak.

 

 

Vakıflar Genel Müdürlüğünün Selimiye Camisi için hazırlattığı restorasyon, röleve ve restitüsyon projesinin tesliminin ardından oda, eski haline çevrilebilecek.

 

 

Edirne Müftüsü Emrullah Üzüm, yaptığı açıklamada, kapının neden örüldüğünü bilmediklerini söyledi.

Habertürk, 07.01.2015

ŞU ANDA 1137 HAYVAN MUMYASI ÇEVRİMİÇİ

 

Mısır’da Geç Roma Dönemi’nde milyonlarca hayvan mumyalanmıştı. Bu mumyalar çoğunlukla bu hayvanlarla ilişkilendirilen tanrıların tapınaklarında adak olarak verilmek üzere yapılıyordu. Çok renkli ve aşırı derecede gösterişli şekilde yapılan mumyalar tapınaklarda çok yüksek fiyatlara satılıyordu. Mısır’daki ilk kazılarda bir çok hayvan mumyası bulunduktan sonra atılmış, çok azı saklanıp müzelere gönderilmişti. Bunun sonucunda, bilim insanlarının araştırması için çok az sayıda örnek geriye kaldı. Fakat hayvan mumyaları, oldukça önemli bir zaman diliminde Eski Mısırlıların yaşamı ve dini inançları konusunda birçok soruya ışık tutabilir.

 

Bu yüzden www.animalmummies.net diye bir Hayvan Mumyası Veritabanı sitesi var! Sitede eski Mısır hayvan mumyaları veritabanı, istediğiniz hayvana, sargılama tipine ve bulundukları müzelere göre aranabiliyor.

 

Hem araştırmacılar hem de ilgilenen kitleler için hazırlanan site, yeni katkılara her zaman açık. Dolabınızda sakladığınız tozlanmış Mısır hayvan mumyasından bütün dünyanın faydalanabilmesi için artık ne yapacağınızı biliyorsunuz.


Eğer mumyanız yoksa da, hem hayvan hem tarih-arkeoloji seven, hem böyle ilginç şeyleri merak edenler için işte böyle dolaşılabiliteli bir site var.


Ben gezdim araştırdım ilginizi çekebilecek şöyle birkaç ilginç mumya buldum:

 

Babun mumyası:

 

 



Kuzu mumyası:

 

 

Yılan mumyası nasıl olur demeyin, veri-tabanında 40 tane filan yılan mumyası var, şöyle farklı şekillerde oluyormuş:

 





 

Balık mumyası:

 

 

Boğa mumyası:

 

 
İçinde gerçek bir boğa olduğunu düşününce daha az şirin oluyor.

 

Garip bir inek mumyası:

 

 

Son olarak da, bronz tabut içinde bir kertenkele!

 


arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 07.01.2015

EN BÜYÜK GİZEM ÇÖZÜLÜYOR MU?

 

Mısır'ın Şeyh Abd el-Kurna antik mezarlığında kazı yapan arkeologlar, tanrı Osiris için inşa edilen mezarı buldu. Birçok odadan oluşan çok katlı mezarda Osiris'in heykelini barındıran büyük oda tamamen gün yüzüne çıkarıldı.

 

 

Mısır'ın antik Thebes kentinde İspanyol ve İtalyan arkeologlar tarafından yapılan kazılarda, MÖ 750 ila 525 yılları arasında inşa edildiğine inanılan dev bir mezar ortaya çıkarıldı. Ölüm tanrısı Osiris'e adanan çok katlı mezarın, Oserion olarak da bilinen ve Abidos kentinde yer alan Birinci Seti Tapınağı'ndaki mezarın kopyası olduğu belirtildi.

 

 

Arkeologlar, ana odası beş sütundan oluşan mezarın merdivenlerle aşağı inilen katında Osiris'in heykelini bulunduran bir tapınak yer aldığını belirtti. Tapınakta aynı zamanda ellerindeki bıçakları savururken tasvir edilen şeytani varlıklara ait kabartmalar yer aldığı bildirildi.

 

 

Tapınağın altında onlarca metrelik alan bulunduğunu belirten arkeologlar, kazılması gereken bu alanlara henüz ulaşılamadığını ifade etti. Çizimi çıkarılan antik mezarda, Osiris heykelinin yer aldığı mezarın 9 metrelik bir merdivenle bir diğer odaya bağladığı, buradan da aşağıda 6 metrelik bir merdiven daha indiği belirtildi.

 

 

Mezarın koruyucularını tasvir eden kabartmaların yer aldığı oda, boş bir odayla bağlantılıyken, 7 metre altında kaldığı düşünülen iki oda henüz kazılamadığı için erişilemeyen bölgeyi temsil ediyor.

 

 

İspanyol haber ajansı EFE'ye bilgi veren Dr. María Milagros Álvarez Sosa, 'şeytani kabartmaların mezara gömülenlere ait vücutları koruduğunu' belirtti. Osiris'in efsanevi mezarı olan yapının büyük önem taşıdığını belirten Alvarez, kazıya 2015'in sonbaharında devam edeceklerini söyledi.

 

 

Mısır çöllerinde, Google Earth uygulaması kullanılarak fark edilen kum tepeleri arkeologları heyecanlandırdı.

 

 

Nil tabanında birbirinden yaklaşık 150 kilometre uzaklıkta olan iki noktayı belirleyen arkeolog Angela Micol, bu tepelerin Mısır'ın gizemli kayıp piramitleri olabileceğine inanıyor.

 

 

İlginç keşfini geçtiğimiz sene evinde Google Earth'de Mısır çöllerini incelerken yapan Micol, eski haritalarla da tezinin doğruluğunun kanıtlandığını savunuyor.

 

 

Bölgenin Giza Piramidi'nin bulunduğu bölgeden üç kat daha geniş olduğunu belirten Micol yapılan ilk araştırmalarda kayıp piramitlerin bulunduğuna dair ipuçları olduğunu da belirtiyor...

 

 

Eğer kayıp piramitler gün yüzüne çıkarılabilirse, bu şimdiye kadar yapılmış en büyük keşiflerden biri olacak.

 


Hürriyet, 07.01.2015

ARKEOLOG EKSİKLİĞİNİN OLASI ETKİLERİ

 

Kültür turizmindeki başarı için öncelikle tarihi ve kültürel mirasın gün yüzüne çıkarılması gerektiği halde, müzelerdeki arkeolog eksikliği nedeniyle kazıların yavaş ilerlemesinin Ülkemizin bu alanda hızla gelişimini engellediği iddiasıyla soru önergesi verildi.

 

 Konuyu gündeme getiren Milletvekili Erkan Akçay, verdiği soru önergesinde;

 “Ülkemizin dünya turizmindeki yerinin ve öneminin pekiştirilmesi kültür turizminden geçmektedir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları birçok medeniyete ev sahipliği yapması nedeniyle kültür turizmi potansiyeli yüksek bir ülkedir.

 

Kültür turizmindeki başarı öncelikle tarihi ve kültürel mirası gün yüzüne çıkarmaktan geçmektedir. Oysa müzelerdeki arkeolog eksikliğinden yavaş ilerleyen kazılar ülkemizin bu alanda hızla gelişmesine engeldir.

 

Arkeologları sadece kazı yapan bir meslek mensupları olarak görmemek gerekmektedir. Özellikle müzelerde de ciddi oranda arkeolog ihtiyacı bulunmaktadır. Çünkü müze uzmanları arkeolojik araştırmalara yetişememekte, depolardaki eserlere gerekli zamanı ayıramamakta sadece günlük bürokratik işlerle uğraşmaktadır. Hatta bir müze müdürünün mevcut personelinin yetersiz olduğu, bu nedenle kurtarma kazılarına dahi yetişemedikleri geçtiğimiz aylarda ulusal basında yer almıştır.

 

Bu konuda alınacak en önemli tedbir arkeolog istihdamıdır. Her yıl üniversitelerin arkeoloji bölümünden mezun olan arkeologların sayısı yaklaşık 2.850 iken yılda atama sayısı bu sayının yüzde 1'i bile değildir. Şu anda toplam mezun sayısı 12.000 den fazla iken Haziran 2014'te sadece 9 kişi alınmıştır. Üniversitelere umutla giren ancak mezun edildikten sonra adeta kaderine terk edilen gençlerimiz en verimli çağlarında işsizliğe mahkum edilmektedir. Bu durum arkeoloji mesleğinin de değer kaybetmesine neden olmaktadır.” denildi ve Arkeolog istihdamıyla ilgili olarak, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer ÇELİK tarafından cevaplandırılmak üzere şu soruları sordu:

 

1)Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki arkeolog kadrosu sayısı nedir?

2)Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde istihdam edilen arkeolog sayısı nedir?

3)2015 yılı içerisinde Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde istihdam edilmesi planlanan arkeolog sayısı nedir?

kamuajans.com, 06.01.2015

PICASSO'DAN 290 MİLYON DOLARLIK MİRAS

 

 

Sanat dünyasının 'dahi'lerinden ünlü ressam Pablo Picasso'nun torunu Marina Picasso, dedesinin eserlerinden bir servet kazandı. Sanatçının oğlu Paulo Picasso’nun kızı olan Marina koleksiyonundaki eserleri satarak 290 milyon dolar kazanmayı planladığını açıkladı.

 

Koleksiyondaki Picasso’nun ilk eşi Olga’ya ithafen çizdiği meşhur ‘Portrait de femme’ ile ‘la Mandoline Femme' isimli tabloları 60 milyon dolara, ‘Maternité’ başlıklı çalışma ise 54 milyon dolara alıcı bulmuştu.

 

Marina Picasso, eserlerin satışından elde ettiği gelirin büyük kısmının çocuk ve gençlere yönelik yardım faaliyetleri yürüten uluslararası örgütlere bağışladığını açıkladı.

 


Habertürk, 06.01.2014

BRİTANYA'NIN SAXON DÖNEMİ'NE AİT EN BÜYÜK İKİNCİ DEFİNESİ BULUNDU

 

İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan Buckinghamshire adlı bir ilçede araştırmalar yapan bir metal dedektörcüsü, 5000’den fazla sikke buldu. Define, arkeologlar tarafından “eşsiz” olarak tanımlandı. Metal dedektörcülüğü klübünden bir üyenin bulduğu sikkelerin 11. Yüzyıla ait olduğu tahmin ediliyor.

 

 

İngiltere’nin en büyük Saxon Dönemi definesi olmaya aday olan sikkeler, iki kurşun kovanın içinde yerin yaklaşık 60 cm altına gömülmüş. Kurşun kovalarından içinden Kral Ethelred ve Kral Canute’nin portrelerinin yer aldığı sikkeler tamı tamına 5251 adet.

 

“Weekend Wanderers Detecting Club” adındaki dedektör klübünün ise 25 yıllık tarihi boyunca buldukları hiç şüphesiz en önemli şey olduğu belirtildi.

 

 

Geç Anglo Saxon Erken Norman dönemine tarihlenen sikkeleri bulan kişi Paul Coleman, yetkililerle birlikte kazı çalışmalarına katıldı. Coleman: “Önce parlak bir disk gördüm. Güneş ışığından dolayı aşırı parlıyordu ve hemen sikke olduğunu anladım. Elime aldığımda ise birçoğunun daha orada olduğunu gördüm” dedi.

 

Britanya’da bulunan en büyük Saxon Dönemi definesi, 1840 yılında gün yüzüne çıkarılan 7000 adet sikkeydi. Bu define ise 5251 adet sikkeyle Britanya’da bulunan en büyük define olmayı başardı.

 

 

Genelde Saxon Dönemi sikkelerinin bulunduklarında 5 ile 20 adet civarlarında çıktığı, Bucks İlçe Müzesi’nde bulunan 4000 Roma sikkesinin yalnızca 30 tanesinin Saxon sikkesi olduğu belirtildi. Ayrıca sikkelerin hem ulusal hem ilçesel olarak çok önemli olduğu ve eşsiz olduğu söylendi.

 

En az iki krala ait olduğu düşünülen sikkeler, İngiltere’nin en ünlü müzesi British Museum tarafından temizlenip incelenecek ve hangi darphane tarafından basıldığı araştırılacak.

 


arkeofili.com, Haber: Erman ertuğrul, 06.01.2015

TIR'LI RESTORASYONDA KARAR: İNŞAATA DEVAM!

 

 

Çanakkale ili Ayvacık İlçesi Gülpınar beldesinde yer alan Apollon Smintheus Tapınağı’nda devam eden tartışmalı restorasyonu Çanakkale Koruma Kurulu bilimsel kabul ederek devam kararı aldı. Restorasyonu yapan Prof.Dr. Coşkun Özgünel aynı zamanda Çanakkale Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun başkanı. Yönetmelik gereği Özgünel’in kararda imzası bulunmuyor. 

 


Tapınağın eski hali

 

ÜSTÜNE TIR ÇIKMIŞTI!
MÖ 2. Yüzyıl'da yapıldığı sanılan tarihi tapınak tam 2000 yıl sonra yeniden inşa edilecek. Beyaz çimento ve mermer tozu ile kalıp çakılarak tapınağın basamakları yeniden inşa edilmiş, hatta yapılırken mermer tozu yüklü tonlarca ağırlığında TIR tapınağın üstüne çıkarılmıştı. Kazı çalışmalarında bulunan ve Troia savaşlarını konu eden frizlerin de kullanılacağı restorasyon için sütun, tambur, sütun başları yeniden yapıldı.

YERİNDE İNCELEME
Tapınağa yapılan müdahalenin kamuoyunda tartışılması üzerine Çanakkale Koruma Kurulu, restorasyonu 19 Kasım 2014 günü yerinde inceledi. İstanbul Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü ile İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Müdürlüğü üyeleri de bu incelemeye katıldı. Restorasyonu yapan Prof. Özgünel’in başkanı olduğu Çanakkale Koruma Kurulu şu tespitleri yaptı;
‘’Yapılan uygulamaların bugüne kadar arkeolojik kazılar sonucu elde edilen ve envanterleri yapılan özgün mimari elemanlar kullanılarak yapıldığı, uygulamaların yapının mevcut altyapısına ve üzerinde bulunan sütun ve üst yapısına zarar verici olmadığı, geri dönüşüme uygun olduğu, restorasyon ilkeleri doğrultusunda tamamlama yapılan bölümlerde aykırılık taşımadığı, renk ve doku farkının bu ilkelere ve yapıya uygun olduğu, dönemsel olarak yapılan uygulamalar karşılaştırıldığında, ilk yapılan uygulamaların özgün malzemelere renk ve doku açısından giderek uyum sağladığı tespit edilmiştir.’’

 


Tapınağın yeni hali

 

BİLİMSEL YAKLAŞIM
Kurul değerlendirme sonucunda da 20 Kasım 2014 günü şöyle bir karara vardı; "Bu önemde bir yapının, ayağa kaldırılarak gelecek kuşaklara 3. boyutta aktarımının sağlanabilmesi için gerekli asgari tamamlamanın yapılmakta olduğu, yapılan tamamlamalarda özgün malzeme ile tamamlama yapılan malzeme arasına ayırıcı bir tabaka konulduğu görüldüğünden restorasyon uygulamaları açısından kabul görmüş bilimsel prensip ve yaklaşımlara aykırı bir durumun bulunmadığına, bundan sonra hazırlanacak proje ve yapılacak uygulamalarda Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü ve Restorasyon Konservasyon Merkez Laboratuvarı ile koordineli olarak çalışılmasının uygun olacağına karar verildi."

 



Tapınağın orijinal hali

 

APOLLON TAPINAĞI
Apollon Smintheus Tapınağı Biga Yarımadası’nın güneybatı ucunda, Çanakkale ili sınırları içinde Gülpınar beldesinde yer alıyor. Jean Baptista le Chevalier 1785 yılında Lektum-Babakale’den Alexandria Troas’a giderken tapınağın toprak üstünde kalan kalıntılarını gördü ve arkeoloji dünyasına ilk kez Apollon Smintheus Tapınağı’nı tanıttı. R. P. Pullan 1861 yılında tapınak alanına gelip kazı kararı aldı. 1866 yılında kazılara başlayıp Apollon Smintheus Tapınağı’nı bilimsel olarak arkeoloji dünyasına sundu. 1980 yılından bu yana ise tapınak ve çevresinde kazı, sondaj ve restorasyon çalışmaları Prof.Dr. Coşkun Özgünel tarafından sürdürülüyor.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 06.01.2015

MEHMET GÜLERYÜZ İSTANBUL MODERN'DE

 

 

İstanbul Modern, 8 Ocak-28 Haziran arasında “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi”ne ev sahipliği yapacak.

İstanbul Modern’den yapılan açıklamaya göre sergi, figür temelli çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyo-kültürel ve politik dönüşümün insanlar üzerindeki etkilerini “eleştirel ve ironik” bir dille dışavuran Güleryüz’ün, resimden desene, heykelden gravüre, tiyatrodan performansa uzanan ifade arayışının gelişim ve dönüşümüne ışık tutacak.

Süreli Sergiler Salonu’nda 8 Ocak-28 Haziran’da yer alacak sergide, 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumuyla 200’e yakın desen bir araya gelecek.

Sergi dolayısıyla, Mehmet Güleryüz, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı ve İstanbul Modern Direktörü ve serginin küratörü Levent Çalıkoğlu’nun katılımıyla 7 Ocak’ta basın toplantısı düzenlenecek.

Habertürk, 05.01.2015

 

******


"TÜRKİYE'DE SANATLA ZULÜM YANYANA GİTMİŞTİR"

 

İstanbul Modern, bugünden itibaren Türkiye sanatının dev ismi Mehmet Güleryüz'ün 'Ressam ve Resim' başlıklı retrospektif sergisine ev sahipliği yapıyor. Genç ressam Ahmet Doğru İpek, sergi vesilesiyle usta ressamla buluştu, Güleryüz'ün çocukluğundan bugünkü sanat ortamına, resme dair düşüncelerine kadar uzandı. İstanbul ArtNews'te yayımlanan leziz söyleşiyi sunuyoruz...

 

 

Belki Mehmet Güleryüz ve sanatı üzerine bir röportaj için yeterli bilgiye sahiptim ama iyi bir sohbet için yetersizdi bu bilgiler, başka verilere ihtiyacım vardı. Bilgi toplamaya başladığımda kendimi 1950’lerden günümüze Türkiye resim tarihini araştırırken buldum. Dile kolay, yarım asırdan fazla durmaksızın çalışmış, tüm bu sürece tanıklık etmiş, katkı sağlamış ve yön vermiş bir aktörden bahsediyoruz.


Kendisini yalnızca ressam değil, ‘ressam, tiyatrocu ve eğitimci’ olarak tanımlayan Mehmet Güleryüz ile sohbetimiz nesillerdir kentli olan ailesinden ve Türkiye modernizminin ilk yıllarına, bu sürece lokomotiflik eden bir Akademi’den bu Akademi’nin kendi içindeki çelişkilere ve sanatçının Akademi’yle ‘derdi’ne, tiyatronun Güleryüz’ün kişiliğini şekillendiren etkisinden heykel ve ilk deneysel çalışmalarına uzandı. Daha çok resmiyle tanınan sanatçının üretimlerinin ilk yurtdışı deneyimiyle, Paris yıllarıyla, Akademi’den diğer kurumlara eğitimci kimliğiyle, zorluklarla geçen New York yıllarıyla nasıl şekillendiğini bu sohbet esnasında öğrendim.


“Ressam ve Resim” başlığını taşıyan, sanatçının bu üçüncü retrospektif sergisi hakkında konuşmak üzere, kendisine hiçbir zaman ‘ressam’ diyememiş biri olarak haliyle biraz tedirgin ve defterimde bir sürü notla gittim. Karşınızda tüm hayatını sadece sanat düşünerek ve üreterek yaşamış bir ‘ressam’ olunca, kaynaklardan araştırmış ve önceden hazırlamış olduğunuz soruların pek bir kifayeti kalmıyor, ama iyi bir sohbet için ilk soru kendiliğinden çıkıveriyor...

“NİYE BEN” DİYE SORMADIM
Serginin ismiyle başlayalım istiyorum. Bizden önceki kuşak ve bizim kuşaktan sanatçılar ‘ressam’ kelimesini kullanmak konusunda imtina ediyor. O sıfatın tam olarak kendisini temsil ettiğini düşünmüyor ya da yakıştıramıyor kendine, bilmiyorum, benim de kafam karışık bu konuda. Serginin isminde ‘resim’ ve ‘ressam’ kelimelerine vurgu yapılması sizin kararınız mı?Buna ben karar vermedim. Küratör bu işin nedenlerini belirleyen kişi, işlerin seçimini de onlar yapıyor. Bu seçim de belli bir neden ya da nedenler dolayısıyla yapılıyordur herhalde.
Baştan itibaren her şeyi açıklamak gerekiyor, kamunun bazı şeyleri biliyor olması gerekiyor ama bu soruların sorulmasında da bir fayda var, zira “Bir retrospektif nedir?”i de sorabiliriz. “Niye siz?” sorusunu da sormak lazım her şeyden önce. Sergiyi yapacak kişi nasıl belirleniyor? İki yıl önce bana teklif geldiği zaman “Niye ben?” diye sormadım. ‘Niye’sini kendimce biliyorum. Benim seçiliyor olmamın bir nedeni vardır diye düşündüm.

Bu, İstanbul Modern’de yaşayan bir sanatçıyla yapılmış ilk retrospektif sergi değil ama, yanılıyor muyum?Burhan Doğançay hayattayken yapıldı. Hatta daha önce Sarkis’e de yapıldı. Öyle bir kural yok. Ama tabii ki retrospektif sergiler genelde işin sonunda yapılan bir şey.

AKM’DE ÇOK SEÇKİN İŞLER YAPILIYORDU
Ama şöyle bir farkınız var: Bu sizin üçüncü retrospektif serginiz. Bu her sanatçıya nasip olmayan bir şey çünkü aslında hayatınızda üç defa hem sanatınızı hem kendinizi -izleyiciyle birlikte- önünüze seriyorsunuz, üç defa geriye dönüp muhasebe yapmak gibi bir şansınız oluyor. Bu şans değil. Diğer yandan her şey şans bir anlamda. Ve ben kendimi hayatta hep şanslı saymışımdır; o konuya da geliriz gerekirse…
Birincisi şu: Retrospektif yapmak, sizin söylediğiniz gibi belli bir ortaya çıkış, belli bir hesap veriştir. Bütün üzerinden bir muhasebedir, bir toplamdır. Bütün maddelerin altına bir çizgi çizersiniz, envanterinizi yaparsınız, açığa korsunuz. Retrospektifte bütünü görebilme şansı vardır sanatçı için. İzleyici için de çok önemli. Ben ilk retrospektifimi 25. yılımda yaptım, ‘88’de, Galeri Nev’le Atatürk Kültür Merkezi’nde. O zaman AKM’de çok seçkin işler yapılıyordu. Ardından 2008’de, İş Bankası Kibele Sanat Galerisi’nde yaptım. Tabii o günün şartlarına bakılacak olursa, retrospektif lafı dahi ilk defa duyuluyordu. Hiç mi yapılmadı, tabii Akademi bünyesinde Cemal Tollu retrospektifi yapıldı mesela ama onlar da galerilerin açık olmadığı, bu kadar geniş bir açılımın yaşanmadığı kapalı dönemler. Bunu ilk defa bir galeri yaptı. Amaç da şuydu; müze yok, fazla yayın yok, hemen hemen geçmişle ilgili hiçbir bilgi yok ve biz bir şeyler yapmalıyız. Bu işin daima bir eğitim, bir açılım, bir sistem, bir piyasa olması gerektiği üzerinde çok durduğum için; ayrıca kendi açılımım için de önemli gördüm. Başka bir şey daha var tabii, ben de o toplamı göreyim istiyordum.

70 YAŞ YİNE BİR HESAP VERME YAŞIDIR
Demin şans derken bunu kastetmiştim.Aslında şanssızlık gibi görünen bir şeyin de şans olması mümkün. Ben resimleri kendi elinde olan bir adamım. Bu ne demek? Resimlerim satılmamış demek. (Gülüyor) Satılmadığı için benim en erken tarihimden yakın tarihlere kadar bütün resimlerim hiçbir yerden toplamaya gerek duyulmaksızın, çok rahatlıkla bir araya getirildi o iki retrospektifte. Ancak üç, beş kişiden eser ödünç aldık.


‘Şansınız’ resimlerinizin uzun süre satılmaması olabiliyor. ‘88’de 50., 2008’de de 70. yaşım dolayısıyla iki retrospektif yaptım. 50 yaş bir dönüm noktasıdır. 70 yaş yine bir hesap verme yaşıdır. Eskiden 70 yaşından önce bir ressama ressam demezlerdi. Şimdiki gibi 17 yaşında dahiler filan yoktu. Sabri Berkel’in bir lafı vardı, “21 yaşında deha olmak kolaydır efendim” derdi.
O yüzden şimdi üçüncü retrospektifi yapıyoruz. “Resimler niye satılmadı?” diye sorarsan fiyatlarının yüksekliğinden değil, kimse resim almak istemiyordu, o nedenle satılmadı.

Halihazırda işleyen, oturmuş bir sanat endüstrisi de yoktu tabii.
Endüstri nerede? Satış tezgahı bile yoktu. “Şu kenara da biz bir tezgah açalım” diyebileceğimiz bir ortam yoktu, insanları ikna etmeye çalışıyorduk. Ben bu işe yakın duranlara “Ya hu bir galeri açsanıza!” diye yıllarca dil döktüm.

RESİM Mİ? RESİM. RESSAM MI? RESSAM
Serginin başlığına kısaca geri dönersek, şunu eklemek istiyorum. Küçükken ‘ressam’ kelimesi filozofla eşdeğer gelirdi bana, derviş gibi bir algısı vardı ve çok kıymetliydi. Zaman içinde kötü temsiller yüzünden belki, bilmiyorum, ama bu algıdan uzaklaştım. Şimdi ne zaman iyi bir iş görsem tekrar bir ressamın bir filozof kadar, bir derviş kadar kıymetli olduğunu düşünüyorum. O yüzden de sordum aslında neden bu ressam vurgusu diye.
En önemli, en değerli bazı sıfatların içi maalesef kötü örneklerle, kötü temsillerle boşaltıldı. Bu başka alanlar için de öyledir; içi boşaltılmış profesörlükler, içi boşaltılmış hakimlikler, savcılıklar var düşünürseniz. O zaman inançlar da kayboluyor, birbirine benzerlik, kalite yokluğu esası teşkil ediyor. Başka bir şey daha var: Ressamın yerine geçen bir tavır ve bir resmin küçültülmesi söz konusu oldu, resmin reddiyesiyle ressam da demode bir hale getirildi. Demode olduğu için kimse ‘ressam’ tabirini kullanmak istemiyor.


Elinde yuvarlak, kola oturan, parmağın geçtiği bir palet kullanan bir adamla dalga geçerler. O yüzden hiçbirimiz o tür palet kullanmıyoruz artık. Çok pratik olmasına rağmen kullanmıyoruz çünkü zaten resmin bünyesi de farklı bir boya karıştırma alanı gerektiriyor. Formatlar değişti. Ama yine de resmin yukarısındaki bir kısmı kolayca boyamak için elinize paleti alıp çıkarırken “İnşallah biri görmez” diyorsunuz. Ama eskiden onunla fotoğraf çektirilirdi. Ressamlığı çok önemseyen ve bundan büyük onur duyan rahmetli Şevket Dağ, öyle tanınırdı. Evinin ön cephesine koca bir palet koydurmuştur, ‘burada bir ressam yaşıyor’ diye bilinsin.


Başlığa gelirsek, bu, küratörün seçtiği bir başlık. Burada da zannediyorum ki bu tartışılan mesele ya da sizin sorduğunuz üzerinden bir cevap bu sergi. Resim mi? Resim. Ressam mı? Ressam.

MESELE RESİM YAPMAK DEĞİL RESİM DÜŞÜNMEK
Ama sergide sadece resim de yok.
Evet, ama ağırlıklı olarak resim var. Burada bir anlaşmazlık var. Zaten mesele resim yapmak değil, resim düşünmek. Resim düşünen kişidir ressam. Boyayan değildir. Resim düşüncesi çok ciddi başka değerleri, uğraşları da içine alıyor. Felsefeyi, tarihi, sosyolojiyi… 

 

 

SON 20 YIL BİRAZ ŞAŞIRDIK, DÜNYA DA ŞAŞIRDI
Peki, ne kadar iş var sergide?

Bütün soruları cevaplayacak kadar iş var. “Bu neden, şu neyle ilişkili, ondan evvel ne vardı, bunun düşüncesini ne oluşturdu” gibi soruların hepsinin açıklamasını yapacak kadar iş var. Bu süreçte bunlar neye göre değişti, bunun da açıklaması var, çünkü işlerin yanında bir tarih de gidiyor. Bu sadece benim şahsi tarihim değil, hem ülkede hem de dünyada yaşanılanların tarihi. Bunlar, yaptığım işin hep paralelinde oldu. ‘Güncel’ bir sanat söz konusuysa, ben hep güncel işler yaptım. Ondan sonra bunu ‘güncel sanat’ diye ayırdıkları zaman, resmi bunun dışında tutarak başka bir şey kurmaya uğraştılar; ki bunun da kısa ömürlü olduğu anlaşıldı.


Biz geçen süreçte, son 20 yılda biraz şaşırdık, dünya da şaşırdı. Bir tekniği küçümsemek çok yanlış, o teknikle çok ileri bir düşünce anlatabilirsiniz çünkü. Bir fikriniz vardır ve bunu bir yazı karakteriyle anlatırsınız ama yazı karakterini küçümseyemezsiniz. Bir fikir taşıdığı sürece sorun yok, eğer fikir yeniyse yazı karakterinde değişim olabilir. Aradaki bu küçük değişimleri takip edecek kadar ciddi bir birikim sahibi olmak gerek.


Şimdi asıl sorun, gerçek bir hazırlığın olmadığı ama üretim fazlasının bulunduğu bir ortamda yeni nesiller yetiştiriliyor, evet ama acaba gerçek bilgi ve değerlendirme birikimine sahip bir kuşak çıkabiliyor mu? ‘50’li, ‘60’lı yıllarda sadece bir tane güzel sanatlar akademisi söz konusuyken, şu an ülkede onlarca güzel sanatlar üniversitesi var ama sonuçta kalite önemli.

SEVDİĞİM ŞEYİN ARDINDAN GİTTİM
Ben öğrenciyken geleneksel sanatlara ait teknikler öğrendiğim bir hocam vardı. Bana ısrarla “Sen sanatçı gibi yaşamıyorsun” derdi ve ben ne demek istediğini anlamıyordum, hala da anlamıyorum, belki ileride anlayacağım. Sanatçı gibi nasıl yaşanılır? Mesela siz hayatınız boyunca neredeyse sadece sanatla uğraşmışsınız. Günümüzde eğer orta sınıf bir aileden gelmiyorsanız ve ‘benim çocuğum da güzel sanatlar okusun’ hevesiyle aileniz sizi yönlendirmiyorsa bir kere onları ikna etmek ya da bazı şeyleri göze almak gerekiyor. Ressam olmak fikri sizde nasıl gelişti?Çok doğal. Gözümün rengi gibi doğal… Hiçbir zaman bunu bir ‘karar’ olarak görmedim. Ben öyle doğdum. Ve bunu nasıl yaptın dersen, sadece sevdiğim bir şeyin ardından gittim. Burada işin şans kısmına geliyoruz, ki ben bu noktada çok istisnai bir durumdayım. Hem anne hem de baba tarafımdan ailede her seviyede sanatçı vardı. Bu, Türkiye ortamında çok kolay olan bir şey değil. Ailemin baba kısmı, babamın büyük babaları hat öğrenimi görmüş, icazetli, isim almış kişiler. Soyadımız, yazdığı yazının ‘güler yüzlü’ olması hasebiyle hocası tarafından büyükbabamın büyükbabasına, “Sen ‘Ruşeni’ mahlasını kullan” demesiyle alınmış. Bu mahlas daha sonra soyadı olarak kullanılıyor. Bizim ailede erkekler, büyükbabama kadar hat yazar, ondan sonrakilerse resme meraklı. Halam ise Akademi’de güzel sanatlar öğrenimi gören, ondan sonra Berlin Akademisi’nde okuyan Türk resminde çok önemli bir ressam.

DEDEM ÇOK DİNDARDI AMA SALONDA ÇIPLAK HEYKELLER, NܒLER VARDI
Ben gözümü açtığım zaman evde bütün usta ressamların, ki hepsi bizim aile dostlarımızdı, resimleri vardı duvarlarda. Büyükbabam çok dindar, muhafazakar bir adamdı. Odası kendi yazdığı yazılarla, hilye-i şeriflerle doluydu ama içerdeki salonda da çıplak heykeller, nü’ler, portreler vardı.
Dayım, müzisyen. Kendisi bahriye subayı, bir yandan tambur çalıyor. Bir gün Avrupa’dan dönen bir akrabanın evinde Beethoven’ın çello sonatını taş plaktan dinliyor. Klasik müziği böyle tesadüfen keşfediyor ve aşık oluyor. Ertesi gün kendi yaptığı tamburu götürüp satıyor, üzerine beş lira borç istiyor ve viyolonsel alıyor. Sonra gidip kendini bahriyeden attırıyor. Elinde bir çello, beş kuruşsuz, İstanbul’da neyi varsa satıyor. İstiklal madalyası da vardı, 20 yaşında İstiklal Savaşı’na gitmiş de bir adam… O günden sonra bütün amacı klasik müzik öğrenmek oldu, sersefil. Çellosu hala şurada duruyor. Bu adamcağız daha sonra heykele merak sarıyor. Şuradaki heykel, ahşap nü kadın onun mesela. Şimşirden yapılmış birkaç heykeli var. Bir süre sonra keman yapımına başlıyor, kendi aletlerini tamir ediyor vs. Yıllarca konser kemanları yaptı. 72 yaşında da aşık olduğu bir halıyı dokumaya başladı, iki yıl sürdü. Böyle bir adam gördüm ben.


Kuzenlerin de hepsi sanatçı; kimi tezhip yapıyor, kimi resim. Ahmet Güleryüz amcamın oğlu, grafiker; aynı zamanda Osmanlı ve dünya donanmasıyla ilgili maketler yapıyor, kitaplar hazırlıyor. Ailede her yönüyle sanatçı var.


O yüzden ne yapacağım diye düşünmedim ama bana engel olundu. Babam benim de kendisi gibi avukat olmamı istedi. Ancak babam öldükten sonra, 20 yaşında Akademi’ye kaydoldum. Aynı zamanda tiyatroyla da ilgiliydim. Benim için o zamanlar sanattan başka bir şey söz konusu değildi. 

 


 Fotoğraf: Engin ırız


AKADEMİ’DE HAYAL KIRIKLIĞA YAŞADIM, TERK ETTİM
Akademi’yle ilgili bir hayal kırıklığı ya da pişmanlık yaşadınız mı?
Akademi’de tabii hayal kırıklığı yaşadım. Akademi’deki resim beni tatmin etmedi ve terk ettim. Tiyatrodan profesyonel bir teklif geldi o sırada. Bugün için inanılmaz para kazanıyordum, bin lira alıyordum, 400 liraya da Levent’te ev tutmuştum tiyatroda çalışırken. ‘63 yılıydı yanılmıyorsam, Türk tiyatrosunun dönüm noktasını yaşadığı yıllar. Bizimki son derece protest, anti-militarist bir tiyatroydu. “Übü”yü, “Aslan Asker Şvayk”ı ihtilalden sonra oynamıştık. Sonradan anladık o dönem çok özgür olduğumuzu aslında. Benim hayatta önemsediğim üç işim oldu zaten: Tiyatro, resim ve eğitim. Sanat eğitimi…

POLİTİK DURUŞ GEREKSİNİMİNİ TİYATRODA ANLADIM
Politik ve angaje tarafınız tiyatroyla mı başladı?
Evet, politik duruş gereksinimini tiyatroda anladım ve öğrendim.

TÜRKİYE’DE SANATLA ZULÜM YAN YANA GİTMİŞTİR
Siz kentli bir sanatçısınız aslında. Turne dolayısıyla o dönemin Anadolu’sunu görme fırsatınız oldu, değil mi?

Benim babam da kentli, onun babası da... Burjuva denirse, evet biz burjuvayız ama o burjuvanın tarifini yeniden yapmak lazım. Türkiye’de burjuvazi belki bir sınıf olarak yoktu ama yine de dört, beş nesildir şehirde yaşayan kişiler vardı. Çok ilginçtir, bu insanlarla ilgili daima bir küçümseme olmuştur, bir çeşit ‘saraylı’ olarak tanımlanmışlardır, ama öyle olup olmadıkları şüphe götürür. Şehrin, İstanbulluluğun ayrıcalıklarından yararlanmış olmaları küçümsenmiştir. Halbuki o insanlar bu ülkede kültürü sırtlamış götürmüş insanlardır ve bunun pahasını da defalarca ödemişlerdir. Hep ‘zulme uğrayanlar’ denir ya, Türkiye’de doğru dürüst bir sanat tarihi ortaya çıksa, o zaman ortaya çıkar zulme uğrayanların kimler olduğu. Niye bundan hiçbir şekilde bahsedilmez? Türkiye’de sanatla zulüm yan yana gitmiştir. “Biz zulme uğradık” diyenler, gelsinler bize sorsunlar.

NEYİ BİLİYORSUN Kİ NEYİ REDDEDİYORSUN
Akademi’deki hocalarınız kimlerdi? Neden bir hayal kırıklığı oldu sizin için?
Cemal Tollu, Zeki Faik, Bedri Rahmi, Cevat Dereli, Nurullah Berk, Hacı Çelebi’ydi hocalarım.
Mesele şuydu aslında; o sistemin içindeyken hiç kimse şunu düşünmez, biz de düşünmüyorduk, bilmiyorduk: Akademi’yi nasıl tarif edersin? Türkiye’yi daha doğru dürüst tanımıyorsun, dünyadan bihabersin, Akademi’nin içine giriyorsun, orada bir akvaryumdasın aslında. Akvaryumun meselelerini tartışıyorsun. “Hay Allah, diyorsun, bu akvaryum ne kadar kötü, bak suyunu değiştirmiyorlar”. Ama yaşıyorsun içinde, yeni balıklar geliyor, bazı balıklar gidiyor, arada bir şeyler atıyorlar, besleniyorsun. Bu akvaryumun yetersiz olduğunu bilmen, onu küçümsemen, önemsiz olduğuna kani olman senin onun daha ötesinde olman anlamına da gelmiyor. Neyi biliyorsun ki, neyi reddediyorsun? Bir diğer tarafta da o akvaryuma bakanlar var. “Bu da akvaryum mu ya?” diyor iki, üç kişi, “Akvaryum olmasa daha iyi olur, balıklar serbest yüzer”. Güzel laf, ama balık hangi suda yüzecek? Sonra, bunlar hangi balıklar? Bunlar süs balığı, kılıçbalığı değil ki, birader. Balık yok. “Hayır efendim” diyor, “Fransa’da bir serbest sanatçının ya da dünyada bir serbest sanatçının tavrıyla...”. Bu balıkların suya ihtiyacı var, bir yerde durmalarına gereksinim var. Evet, duvarlar var; evet, onu yaratan aynı zamanda kontrol de ediyor orayı ve evet, aslında akvaryumun yapılmasına karar verenlerin de bir nedeni var. Neden? “Efendim bir evde akvaryumun bulunması çok iyi olur, insanları eğlendirir, hayvan sevgisini çoğaltır. Tabii akvaryumumuz çok büyük değil, fazla çeşit yok ama bu akvaryum yeter ve de elimizin altında”.

MODERN SANAT MÜZESİ GEREKSİNİMİ
Şimdi, Avrupa’ya girelim derken ortaya çıkan bir modern sanatlar müzesi gereksinimi nedeniyle devrin sayın başbakanı bir depoyu lütfetti; hatta açılışında kendisi tebriklerini de kabul etti, İngiltere başbakanı mesaj attı filan. O zaman demek ki bazı durumlar için bazı kurumlara ihtiyaç var. Akademi yalnız bir gösteri alanı değildi, bunu unutmamak lazım. Akademi öncesi öğretilen sanatlardan daha öte sanatlar da Akademi’nin bünyesinde yer buldu; tezhipti, hattı vb. Sanatçının eğitildiği, yetiştiği, üretim yaptığı ama değerlendirmeyi de yaptığı, seçtiği ve devletin de birinci alıcı olduğu bir sistemin tabii ki bir kontrol bünyesi içinde götürüldüğü bir gerçek. Bunun dışına kaçışlar başka gelişmelerle oldu. O turşu küpü çatlatıldı. Ondan sonra daha büyük bir akvaryuma ihtiyaç oldu. Şimdi her yerde akvaryumlar var.

“SEN ÖĞRENCİ TAVRI GÖSTERMİYORSUN” DERLERDİ
İşin plastik, resim kısmına geçelim mi biraz? En başından beri figür çalışıyorsunuz, aslında figüratif bir ressamsınız. Ama bu figür, Akademi’nin figürü değil. Ayrıca Akademi’deki gibi bize bir hikaye de anlatmıyor, bir durumu işaret ediyor. Hatta bana daha çok bir tiyatronun, kabarenin kulisinde yaşanan bir anın dondurulmuş hali gibi geliyor. Bu figür nasıl çıktı, neye tepkiydi?
Tabii, Akademi’yle olan sorun oradan başlıyor. Birinci yıldaki eğitimde gördüğüm ve hiç katılamadığım şeyler vardı. Bir öğrenci çok şey bilmeden, bir eğitim sistemiyle ilgili ne gibi öneriler getirebilir? Sonraki yıllarda bunu bilen öğrencilerin Akademi’yi kritik ettiği bir dönemde hocalık da yaptım. Ama onların çok ciddi yaptığı kritiğin esasları da maalesef son derece politik ve gerçekten uzaktı. Onları yaptıkları eleştirinin esaslarla ilgili olması için çok uyarmışımdır. Bazen çok büyük tepki de görmüşümdür ama şunu biliyordum, ortaya bir heykel konulup öğrencilere 15 gün boyunca heykelin siyah-beyaz deseni yaptırılıyorsa, bir kere temelde bir büyük kıyam söz konusudur. Bunu anlamak o kadar zor değil.


Ben kendi enerjimin nasıl boşa akıtıldığını veya durdurulduğunu gördüm. Bütün öğrenciliğim süresince bana getirilen en büyük eleştiri şuydu: “Sen öğrenci tavrı göstermiyorsun”. Sana da ‘sanatçı tavrı’ göstermiyorsun denmiş, mesela. ‘Öğrenci tavrı’ dedikleri mesele, oradaki ritme uymandır ve sana ne deniyorsa onu yapmandır. Ben kendi ihtiyaçlarımı biliyorum ama onların hiçbir geçerliliği yok. Benim ilerlemem engelleniyor. İki yıl renge geçmek için beklenirse, renge geçtin, geçiyorsun derken renge geçemez çocuk sonra. Renge geçmek, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Ödü kopar öğrencinin, renksizdir o yüzden. Evvela desen yaptırıp içi doldurulur.


En eski dönemlerden beri benim boyamın nasıl olduğunu retrospektifte göreceksiniz. ‘66’da mezun oldum; ‘63’te, ‘64’te, ‘65’te yaptığım işlerin hepsi orada; ‘66 da dahil. Mezuniyet öncesindeki bütün işlerim var. O işlerin neyi ne kadar dediğini anlamak mümkün.


Bütün o sistemin, ‘önce desen sonra boya’ sisteminin tam karşısında duran bir şey. Eğitimde de, hocalığımda da bunu oluşturmaya uğraştım Akademi’de. Ve büyük bir mücadele verdim beş sene boyunca. Hiçbir sorun kariyerle ilgili değildi, bununla ilgiliydi. Bunun olmayacağını anladığım anda da istifa ettim, bitti gitti.

HİÇBİR TARİFİM EZBER OLMAMIŞTIR
Desenden bahsetmişken, bize de öğretilen oydu. Sanki desen bir resim için yapılan bir eskiz, bir çizimdir ve bunun ötesine geçemez. Bu sistem hala işliyor. Ama sizin için en başından beri desen, resmin kendisi. Akademi’de hiçbir zaman neyi niçin yaptırdıklarını anlatmazlar. Anlattıklarını zannederler. Halbuki ben atölyemde öğrencilerime hemen hemen haftada bir kere ‘desen veya boya nedir’i anlatırım. Bir öğrenci benimle dört, beş yıl çalışır ama bu süre içinde hiçbir zaman -asistanlarımdan da kontrol ederim kendimi- bir dediğimi bir kere daha söylemedim. Hiçbir tarifim ezber olmamıştır. Her seferinde anlatmaya yeniden uğraşmışımdır. Kendim için yeni olması gerekir ki meselenin öbür yanlarına geçeyim.


Tanımlamayı farklı şekillerde yapmazsanız klişe ve ezber anlatırsınız. Bir formül verirsiniz. Öğrenci formülü sever aslında ama öğrencinin sevdiklerini yapmayacaksınız. Öğrenci size karşı olmalıdır. Öğrencinin öğreti süresince sizden yana olması hiç önemli değildir. Öğrenci sizi 10 yıl sonra anlar, eğer siz doğru bir şey söylediyseniz. Ama 10 yıl boyunca belki size lanet eder, çünkü onca zaman işi zorlaştırmışsınızdır. O zaman da gayet nettir ama birçoğu çok geç anlar olayı.

DELİRMEK İŞTEN DEĞİL
Bu biraz baba figüründeki reddetme ama sonra hak verme olayına benziyor. Peki, Paris’ten devam edelim; buradaki sanatta bir kıpırdanma var ama esas kaynaklar Avrupa’dan geliyor. Olan biteni yerinde görmek nasıldı, ne oluyordu o dönem Paris’te?
Türkiye gibi bir ülkeyi düşünecek olursanız, birincisi Müslüman bir ülke. Dolayısıyla resmin geç başladığı bir yer. Gerçi bugün her şey resmin içine sokuluyor. Süpürgenin tellerini koparıp yerlere serpmek de resmin içine giriyor, resmin tarifleri daha farklı ama tarihsel bağlamda bir ret söz konusu. Resim ifadeci olmayacak, figür olmayacak… Neden? Çünkü dinen yasak.


Bu toplum uzun süre çok kapalıydı, imparatorluk döneminde dahi, Avrupa’nın içinde olmasına rağmen kapalıydı. O dönem bir şey sızdırılmıyordu, sızan şeyler de küçümseniyordu. Zamanla dünyayı kavrama, öğrenme ve onu cevaplamayla sorumlu olduğu anlaşıldı. Tanzimat bir mecburiyetti ama Tanzimat hala lanetleniyor.


Avrupa diyorsun, hem beğenmiyorsun hem de teknolojisini, şu’sunu, bu’sunu alıyorsun. Bir kere hep ikircikli bir hal var. Dünyalı olma meselesi fizikle, kimyayla, matematikle, bilinmesi gereken müşterek pozitif ilimlerle, değerlerle başlayan bir durum. Bunsuz adım atamıyorsun. Resim de bu şekilde haritadan, mimariden doğru gelmiştir, gelişmiştir. Bunun kaynaklarına Avrupa’da Paris’ti, Berlin’di, Viyana’ydı, oralara gitmek gerekir.


Toplumların çok erken tarihlerden itibaren edindiği deneyim, yaptığı araştırma ve vardığı noktalardan devam edeceksin. Hem geçmişi öğreneceksin hem kendininkine o gözle bakacaksın, oryantalist bir bakış anlamında, vakanüvis haliyle değil, sorumlu ve yerine koyan bir bakışla.


Biz tabii ki kendimizi Batı’da göreceğiz, Batı’da sınayacağız. Bugün dünya şampiyonaları dünyanın merkezlerinde yapılıyor. Oralar neresi? Bu fırsatı veren yerler. Biz olimpiyatları neden alamıyoruz zannediyorsunuz? Çünkü seyircimiz yok. Sporcun var mı yok mu ayrı konu ama zaten izleyenin, merak edenin yok. Seyircisizlikten vermiyorlar, bunu kimse idrak etmiyor. İzleyici nasıl olacak? Sporu sevdireceksin ki insanlar görmeye gidecek. Demek istediğim, Türkiye’de resmi uzun yıllar sadece ressamlar taşıdı. Seyircisiz bir şekilde. Bak ama şimdi seyirci nasıl oluşuyor. Bütün bunlar aslında eğitim, ilgi. Şu an Türkiye’deki eğitimde o reformlar ve rönesansla bütün bu söylediğimiz değerleri reddeden, silen, hiçe sayan bir kesim yetiştiriliyor. Delirmek işten değil.

DESENİM, BOYAM SÜRATLİ...
Sergide “Gariplikler Müzesi” için ayrı bir yer ayrılıyor, onun sizin için önemi nedir?

Önemi şu; heykel denilen, heykelle benzerlikleri olan ama aslında heykel olmayan bir şey yapıyorum ben. Bu aynı zamanda heykelin sorunlarıyla ve heykelin ne demek olduğuyla ilgili, ‘heykelden ne beklenilir’i de cevaplıyor. Ama gayem o değil; gayem hep resmimdeki iki boyutun görünmeyen öbür yanı. Heykel her beş santimde bir, 10 santimde bir, yeni bir biçime dönüşür; bir görünmeyenle, o arkada saklı olanla birlikte yeni bir cümle oluşturur. Ben heykeli öyle ölçerim.


Benim çizimim, desenim süratli, boyam süratli… Sürat, düşüncenin kesinliğiyle ilgili. Emprovize çalışıyorum, hiçbirinin önceden bir hazırlığı yok. Her yerden gelecek topu karşılayacak enerjinizin, bilginizin ve tekniğinizin olması lazım bunun için. Emprovizasyona öyle girilir. Hele sonucu okunabilir bir emprovizasyon söz konusuysa; figürlü, durumlu, kompozisyonu ya da ters kompozisyonu olan bir çalışmada oluşturma sürecindeki çizimin sürati, takip edilebilirliği önemli.


Zaman zaman tuş da kullanıyorum. “Tuş demode bir şey”. Hayır, hiçbir şey demode değil, sen nasıl kullanıldığına bak, amacı ne? Enerji sağdan sola, soldan sağa hareket verme meselesi değildir. Sizin dokunuş enerjinizin hızı, inancı, gerekliliği ve katiyetidir önemli olan.

Bizim resimde hissettiğimiz kadar süratli mi yapılıyor resimler?

Evet, o gösteriyor kendini zaten.

“BUNLAR BOYA SÜRMEYİ BİLMİYOR ABİ!”
Peki siz o dönemde dışavurumculuğu veya genel anlamda dünyada olup biteni takip edebiliyor muydunuz?
Yok, hayır, nereden izleyeceğiz? Ankara’ya telefon edince ancak üç saatte bağlanıyorsun. Ki bizim Akademi en zengin kütüphanesi olan okuldu. Eskiden alınmış kitaplar çok güzeldi ama son yıllarda hiçbir şey alınmıyordu, para yoktu. 70 sente muhtaçtı Türkiye, hiçbir şey gelmiyordu ülkeye. Ben orijinal Batı resmini ilk kez 30 yaşında gördüm! Türk resminin orijinallerini görmüştüm ama önemsediğin ustaların resimlerini ancak kitaplarda görürsün, o da baskı kitap: Her şey düz, yassı, parlak. İlk orijinal resimler 1967 ya da ‘68’de, müzede bir sergi olduğunda buraya geldi. İlk defa Picasso, Matisse gördük, şaşırdık. Astarsız tuval üstüne resim yapmış adam, biz öyle bir şey görmedik ki… Birbirimize yazdığımız mektuplardan birinde asistanlardan biri Fransa’da gördüğü resimler için “Bunlar boya sürmeyi bilmiyor abi” diye yazmıştı.


Batı’ya gittiğin zaman her şeyden önce kendinin ve bilginin nerede olduğunu merak ediyorsun. Bir resimle gidiyorsun, ama bu resme inanmıyorsun. Batı’daki resmin tabii ki yukarda olduğuna inanıyorsun ama kendi yaptığına inancın yok. Ben “Anlayacaklar benim sahtekar olduğumu” diyordum içimden. Resimlerimi görenlerin uzun uzun bakmasına da şaşırıyordum. Biz başkasının işine doğru bakmayı, uzun bakmayı, anlamaya çalışmayı, okumayı filan bilmiyoruz. “Bilmiyoruz” diyorum hala. “Bilmiyorduk” diyemem, bilmiyoruz.

BİR RESSAMIN BİR RESSAMDAN ETKİLENMEMESİ MÜMKÜN MÜ?
Resminizdeki sürat ve figür-mekan ilişkisi bana Bacon’ı anımsatıyor, ondan etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?
Tabii Bacon’ın etkisi var. Onun etkisi olduğu gibi, başka birçok kişinin de etkisi var. Bizde bu etki söylenmez. Bunu söylerseniz hemen ‘kopist’ derler. Bir ressamın bir ressamdan etkilenmemesi mümkün müdür?

Değildir.Bir ressamın kaç tane ustası vardır? Valla herhalde birkaç bin tane. Her gün de yeni birisi katılıyor. Hatta ‘resimden’ de değil ama ‘resim için’ yeni bir usta katılıyor bana. Marangozun bir işini görüyorum, o benim resmime katılıyor. Çünkü onun vardığı nokta bendeki bir açığı kapıyor, bir soruyu cevaplıyor. Felsefeyi düşün, hiçbir filozofu okumadan yeni bir felsefe oluşturuyorsun; bu mümkün mü? Hayır! Öğrencilik dönemimizde birçok arkadaşımız ‘resminin karakteri bozulacak’ diye kimseyi tanımak istemezdi. Bacon sevdiğim gibi Velazquez’i de seviyorum, Picasso’ya ölüyorum, her gün yanında secde ediyorum. Bunun yanında en amatör ressamın bile resmine bakarım. Ben resim seviyorum, başka da bir derdim yok. Beni en fazla ilgilendiren o.

Tarihsel bağlamda Türk modern resminin içinde yer alsanız da bana kalırsa dönemin ruhuna aykırı bir şekilde bunun ideolojisini yapmıyorsunuz. Sistemi idealize etmiyor, tam aksine sistemin defosunu, hatasını gösteriyor, onu deşifre ediyormuşsunuz gibime geliyor, yanılıyor muyum?
Ben modernist olduğumu zannetmiyorum. Bilmiyorum, çok önemsemedim bazı şeyleri. Ciddi olarak, çok dikkat ettim, çok anlamaya çalıştım ama onun dışında son derece serserilik de yaptım. Ben kendimce gereksinimler üzerinden davrandım, gerekli gördüklerim üstüne çalıştım. Böyle bir toplumda yaşıyoruz, böyle bir bilgilenme içindeyiz, böyle bir dünya var. Resmin, sanatın, tiyatronun ne olduğunu araştırmak, meselelerin bunun içinde nasıl şekillendiğini görmek ve sadece mesele söyleyen biri olmaksızın öncelikle özel bir ifadeyle uğraşmak beni memnun ediyorsa bunun üstünden gitmem gerekiyor. Hep şunu derim, resmime bütünüyle bakarsan hepsini alaşağı da edebilirsin veya çok yukarı da çıkarabilirsin. Ama bir tek şey var, resmimin hakiki olduğunu söyleyebilirim.

“DEVRİMCİ”, GEREKSİNİMDİ BENİM İÇİN
Yakın zamanda, Gezi protestoları sürerken sizi DİSK tişörtüyle gördük, aslında devrimci-sosyalist bir duruşunuz var demek yanlış olmaz. Hatta bunun ilk kıvılcımının tiyatroda başladığını söylediniz ama şu da var: Bu hiçbir zaman resminizin ana konusu olmadı; sizinle aynı dönemde ya da öncesinde yapıldığı gibi bunu toplumsal gerçekçi bir üslupla ele almadınız.

Cihat Burak gibi de değilim, evet. O da figür yaptı, işlerini çok severim. Yüksel Arslan, onu da çok severim. Bunlar benim önümdeki örnekler. Onlardan etkilendim mi? Evet, ressamlıklarından etkilendim, resimlerinin de bana ressamca çok iyi gelen yerleri var ama benim resmimde onların yeri olmadı. Neyi sevdim, Cihat Burak’taki o mizahı sevdim, karşı duruşunu sevdim, Cihat Burak karşı durmak için karşı durmuyordu. Ben de resim yapmak istedim sadece ve hiçbir şekilde bunu adlandırmak istemedim, hiçbir lokal şey koymadım içine. Ama bunlar yaşanan zamanın ve ortamımızın olgularıydı. ‘Devrimci’ tabirini kullanmak istemiyorum. Bu sadece, gereksinimdi benim için. Böyle dönüştürüyordum, benim metaforik yanım, metaforik kurgu düzeneğim çok farklı.


Diğer yandan ben hiçbir zaman politik grupların, hareketlerin veya partilerin altında olmadım. Ama her zaman bir tek şeyi korudum: Emek. Emekten, sosyal adaletten yanayım. Bundan ödün vermem; yaşamımda da ödün vermem. Kurumlarda oluşum, kurumlardan çıkışım, devletle olan meselem falan hepsi bu. Ayrıca beni koruyan bir şeyin olmasını da istemedim. Herhangi bir grubun ya da kurumun içinde korunmak istemedim, hatta o kurumlarla, onların içindeyken açık açık mücadele ettim.

Akademi’den ayrıldıktan sonra eğitimci kimliğiniz devam etti ama farklı şekilde…
Evet, benim için eğitimin nasıl yapılacağı meselesi önemli. Alternatif eğitim nedir? Bilim ve Sanat Kurulu, BİLSAK’ta, ki ‘80 sonrası aydınların kurduğu bir kuruluştu orası ve biraz da günahlarımızı ödeme babında, alternatif eğitim verelim dedik. Sonra oradan kala kala bizim atölyeyle tiyatro atölyesi kaldı. Ben ‘85’te aldım atölyeyi, 2000’e kadar 15 yıl orada eğitim verdim, sonra da kapandı. Bir 10 yıl da yeniden kendi kurduğum atölyede ders verdim. Daha sonra Bilgi Üniversitesi’nde dokuz yıl süreyle bir sertifika programında ders verdim, bir ara Bilkent’te misafir sanatçı olarak bir sömestr ders verdim. İki yıl da Yıldız Teknik’te ders verdim. Yani 25 yıllık bir eğitim süreci var.

44 YAŞINDA BENZİNCİDE GECE BEKÇİLİĞİ YAPIYORSUN, ELİNDE SİLAH
New York döneminiz nasıldı? Enteresan bir dönem çünkü tam ‘80 darbesinden önceydi yanılmıyorsam.
Evet, ben temmuzda gitmiştim, eylülde darbe oldu.


New York’a, boş tuvale atlar gibi atladık. Çok az bir parayla, çok sıkıntılı bir dört yıl geçirdim, ama bütün mesele kendi yerini tayin etmek. Neredeyim, ne oluyor ve ben ne yapıyorum? Her şeye ulaşmanız mümkün değil New York gibi bir yerde, bir köşesinde oturuyorsunuz; hoş ben 4. Cadde’de, merkezde oturuyordum ama mesela bütün açılan sergiler, olaylar hareketler hepsini takip etmek imkansız.


Orada bir sergi yaptım, tesadüfen işlerimi sevdiler ama bir tane iş satışından başka bir şey olmadı. Çok ciddi para sıkıntısı vardı. Kendimin başka yanlarını gördüm. 43, 44 yaşındasın, gece bekçiliği yapıyorsun, elinde silah… Berbat kenar mahallelerde 45 dolar kazanacaksın diye hayatını tehlikeye atıyorsun. Gece 8’den sabah 8’e kadar benzin istasyonunda çalışıyordum elimde çifteyle. Gece çalışıp gündüz resim yapıyordum.

OTURUR AĞLARSIN CİDDİYE ALIRSAN
O döneme ait birçok defteriniz var…

Evet, bir sürü tuval üzerine desen de var, sergide olacak, boyalar var, heykeller de var ama onların büyük bir miktarı yok oldu. Mesela New York’tan Brüksel’e gidip yaptığım iki sergiden ilki heykeldi. Brüksel’de bir yıl heykel çalıştım. Hem New York’taki yerin parasını ödüyordum hem burada bir atölye tuttum. Malzeme filan da derken, inanılmaz bir sıkıntıydı çektiğim. Bu arada orada yaptığım 13 heykeli taşıyamadım mesela. 15 resmim de New York’ta yok oldu. İşi yapmak önemli ama koruyabilmek daha önemli. Oturur ağlarsın ciddiye alsan ama hiç ciddiye almadım, ne yapayım, delireyim mi yani?

BİZDEN EVVELKİLER TAMAMEN REDDEDİLDİ
Günümüze gelirsek, bugün ülkede siyasi ve sanatsal anlamda gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz? Piyasa kısmını es geçerek, üretilen ve dolaşıma giren sanat ve onun izleyicisi anlamında soruyorum.
Bir gelişmişlik söz konusu tabii şu an. Türkiye’de artık yetişmiş, dünyadan haberdar ve dünyayla adımlayan bir sanatçı kesimi var. Bu, kazanılmış bir şey. Bugün artık “Türk sanatı var mı?”, “Türkler de sanat yapar mı?” diye bir şeyin ispatıyla uğraşmıyor sizin jenerasyonunuz ama biz bununla uğraştık. Bizlerden evvelkilerse tamamıyla reddedilmişler. Biz en azından, “Bakın biz varız, böyle bir şey var” diyebilmiştik. 

 




TÜRKİYE ÇOK SAYGIN BİR BİENALE SAHİP, AZ ŞEY Mİ?
Aslında bizler de sizin inşa ettiğinizin üzerine devam ediyoruz.
Evet, bunun böyle olması da gerekirdi zaten. Tüm bu süreçte vardığımız nokta, çok önemli bir nokta oldu ve de dünyayı bilen, dünyadan haberdar sanatçılar var bir kere. Şimdi artık dünyadan habersiz diyemezsin. Bir kere yurtdışında öğrenim yapmış sanatçılar var. Kendini yurtdışında sınamış, deneyen, uluslararası alanlarla temas eden bir sanatçı kesimi var. Bir de Türkiye artık çok önemli ve saygın bir bienale sahip bir ülke, bu az bir şey değil. Dolayısıyla hem sanatçılarınız dışarıda tanınıyor hem de yabancı sanatçılar burada tanınıyor. Böyle bir iletişim oluştu. Bu uluslararası yanı çok önemsiyorum. Plastik Sanatlar Derneği’ni kurma sürecinden bugüne kadar vardığımız noktada dışarıyla büyük temaslar yaptık ve onlardan alınan cevaplar doğrultusunda dünyada nasıl göründüğümüzü de iyi biliyorum.

ZORLUKLARLA OLUŞTURDUĞUMUZ SİSTEMİ ŞU ANKİ POLİTİK SİSTEM YOK EDİYOR
Bizim bir sanatımız var, dünyalı bir sanatımız var ama bunu zedeleyen ve bunu engelleyen bir durumla karşı karşıyayız. Bugün bu zorluklarla oluşturduğumuz prestiji şu anki politik sistemimiz yok ediyor.


Bu sistem, bahsettiğimiz bu kültürel alanları reddediyor. Bugün “Biz Avrupa’ya hesap vermeyiz” diyen, düne kadar Avrupalı olma hayalindeydi. Bu dünyayla ilişki meselesi önemli, Avrupalılık meselesi ekonomiye geldiği zaman görüyorsun; dünyada para ve borsalar birbiriyle ilişkili. O zaman bunun bir üslubu, uyman gereken haller var. E, bu sanatta da böyle. Sanatçı yıllarca sırtında taşıdı bu meseleyi; bir tane yardımcısı, alıcısı yoktu. Şimdi böyle bir yere gelinmişken, varılan bu üst seviyeyi aşağı çekmeye uğraşan ve seni de yalanlayan bir sistem var arkanda. Birinci meselemiz bu.


Ortada üreticisi, seyircisi, alıcısıyla korunması gereken bir şey var ama sen dünyayla ilişkini kesiyorsun. Biz, bizim şöyle bir kültürümüz var, şunu ürettik, böyle katkıda bulunduk diyoruz, ama bu görev sabote ediliyor, dikkatler başka yerlere doğru kaydırılıyor, ve sanatçı tekrardan ilk başa dönüyor. Geriye doğru bir hareket var.


Geçmişini anlamak, geçmişinin değerini bilmekten dahi bahsetmiyoruz burada, geçmişinin vardığı düşünceyi dahi anlamadan onun daha gerisine gitme haline var. Nasıl anlatacaksın o düşünce ritmini, esaslarını, onun terbiyesini, düşünce sistemini?

ENERJİM MÜCADELEDEN GELİYOR
O anlamıyla tam bir ‘80’ler karanlığı...
‘80’ler karanlığı bir şey değil sevgili çocuğum, biz karanlığın koleksiyonlarını yaptık. Bu da bize dokunmaz bakma, bana dokunmaz. Benim hayat enerjim de işte bu mücadeleden geliyor.
 


Radikal, Kaynak: İstanbul Artnews/Ocak 2015, Haber: Ahmet Doğu İpek, 09.01.2015

MADEN DİYE GİRİP TARİHİ ESERLERİ GÖTÜRÜYORLAR

 

CHP Parti Meclisi üyesi ve Antalya Milletvekili Gürkut Acar, maden arama bahanesiyle dağlardaki antik kentlerin talan edilip çıkartılan eserlerin yurtdışına kaçırıldığını öne sürdü.

 

İnşaat Mühendisleri Odası Antalya Şubesi'nde 'Türkiye'de Hukuk Sistemi, İnşaat Sektöründeki Mevzuat Eksiklikleri ve TMMOB Yasa Taslağı' hakkında konuşan Gürkut Acar, Türkiye'nin en sorunlu alanlarının başında denetim sisteminin geldiğini belirtti. AKP'nin kamu denetimi anlayışını tamamen devre dışı bıraktığını aktaran Acar, kamu kurumlarının bütün denetim birimlerinin yapısının değişitirilip etkisizleştirildiğini öne sürdü. Denetimin de özelleştirilmeye paralel özelleştirildiğini kaydeden Acar, Türkiye'de denetimin tam anlamıyla patronun iki dudağı arasında olduğunu aktardı.

 

Gürkut Acar, "Patron aynı zamanda denetim elemanının da patronu olursa, orada sadece denetimin adı kalır. Yapı denetimi alanında da iş güvenliği alanında da yaşanan budur. Müteahhit istediği yapı denetim şirketine gidip istediği fiyatta anlaşıyor. Dediği olmazsa 'para yok' diyor. Böyle denetim olur mu?" diye konuştu.

 

Acar, nitelikli bir denetimin ancak bağımsızlıktan geçtiğini söyledi. Bugün Türkiye'de yapı denetimiyle uğraşan 2 bin 500'e yakın şirket olduğunu, 27 bin denetçi, 40 bin civarında da kontrol elemanı olduğunu anlatan Acar, ayrıca şantiye şefi unvanını almış 57 bin kadar da kişi olduğunu söyledi. İnşaat sektöründe kontrolsüz bir büyüme olduğunu ve ciddi bir krizin de kapıda olduğunu öne süren Acar, yapı denetimindeki sorunun yapı denetim birliği oluşturulmasıyla aşılabileceğini söyledi.

 

TARİH YAĞMALANIYOR

Konuşmasında maden ruhsatlarıyla çevrenin talan edildiğini ileri süren Acar, bu talandan dağlardaki arkeolojik eserlerin de payını aldığını kaydetti. Türkiye'nin dağlarında ve Antalya'da yüzlerce antik yerleşim olduğunu anlatan Gürkut Acar, "Bunlar, bunların hepsini talan ediyor. Son zamanlarda Türkiye'de muazzam bir arkeolojik talan yapıldığını, bu iktidarın da elinin altında bulunduğu büyük bir arkeolojik eser kaçakçılığı olduğunu çok yakın çevrelerimden duydum. Bu çok yeni. Bunlar bir gün mutlaka meydana çıkacak. Özellikle maden arama ruhsatlarının verildiği alanların içinde kalan tarihi yerler tahrip edilip eserler yurtdışına kaçırılıyor" diye konuştu.

Oda TV, 05.01.2015

130 SANATÇIDAN 236 SEÇKİN ESER SATIŞTA!

 

 

Beyaz Müzayede, 2015 yılını Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen sanatçılarının görkemli eserleri ve başyapıtlarının satışa sunulacağı 30. Beyaz Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi ile açıyor.

 

Amerikan Çağdaş Sanatı’nın 1960’lı yıllarına damga vurmuş Robert İndiana’nın ve dünyanın yaşayan en önemli heykel sanatçılarından Tony Cragg’ın eserleri 18 Ocak’ta Beyaz Müzayede’de satışa çıkıyor.

 

Önemli koleksiyonlardan derlenmiş müzayede, 18 Ocak Pazar günü saat 14:00’te Zorlu Performans Sanatları Merkezinde gerçekleştirilecek.

1960’lı yıllara damgasını vuran Pop Sanatı’nın öncüsü ve yaşayan en önemli Amerikan sanatçılarından olan Robert Indiana’nın 92x92x46cm ebadındaki “Hope” isimli heykeli 750.000-1.000.000 TL aralığı ile satışa sunuluyor.

 

“Hope” ve “Love” heykelleri Robert Indiana’nın sanat yaşamını zirveye taşıyan yapıtlar serisi olarak biliniyor. Başta Amerika, Avrupa olmak üzere dünyanın birçok şehir merkezlerinde, önemli bina girişlerinde, müzelerde ve en prestijli koleksiyonlarda yer alan “Hope” ve “Love” heykelleri Robert Indiana’nın adeta sembolü olduğu kadar, Amerika’da birçok etkinliğin de sembolü haline gelmiştir. Robert Indiana’nın “Hope” heykeli üzerine Amerika’da “Umut Günü” kutlanmasına karar verilmiş ve bu heykeller “Umut Günü”nün sembolü olmuş ve ayrıca Amerikan pullarına basılmıştır.

 

Beyaz Müzayede’de satışa çıkacak heykelin aynı ebadındaki “Love” heykeli 24 Ekim 2014 tarihinde Shanghai’da Christies’de 4.470.000 Çin Yuanı (1,700,000 Türk Lirası) ve yine aynı ebatta bir diğer “Love” heykeli 17 Ekim 2014’te Londra’da Christies’de 386.500 Ingiliz Sterlini (1.400.000 Türk Lirası) bedel ile satıldı.

İstanbul Modern dahil dünyanın tüm önemli çağdaş sanat müzelerinde heykelleri yer alan Tony Cragg’in 18 Ocak’ta gerçekleşecek Müzayede’de 140cm boyundaki ahşap heykeli 450,000-650,000TL tahmini fiyat aralığı ile satışa sunuluyor.

 

 

Anish Kapoor ile birlikte yaşayan en önemli iki çağdaş heykel sanatçısından biri kabul edilen Tony Cragg’in açık hava heykelleri çeşitli şehir merkezlerinde yer almasının yanı sıra, Tony Cragg’in Almanya’nın Düsseldorf şehrinde açık hava Heykel Müzesi bulunmaktadır. Sanatçı’nın heykelleri dünyanın önde gelen çağdaş müze ve koleksiyonlarında yer almaktadır.

30. Beyaz Müzayede’de Ömer Uluç’un kendisinin kurmak istediği müze için ayırdığı ancak yaşamının son yıllarında önemli bir koleksiyonere satmaya razı olduğu bir başyapıtı satışa sunulan eserler arasında yer alıyor.

 

Ömer Uluç’un 1987 yılında yapmaya başladığı ve 1991 yılında tamamladığı 200x300cm ebadındaki “Bir Ulus’un Tarihi” isimli başyapıtı 500.000-800.000TL tahmini fiyat aralığı ile satışa çıkıyor. Müzayede’de Ömer Uluç’un çeşitli dönemlerine ait eserleri arasında 1990’lı yıllara ait “Nü ve Çocuk” isimli yapıtı da yer almaktadır.

Nejad Melih Devrim’e ait 1954 tarihli “Beyaz Soyut” isimli ve 1963 tarihli “Paris” isimli yapıtları da 18 Ocak’ta gerçekleşecek müzayedenin yoğun ilgi çekmesi beklenen diğer iki eseri olarak öne çıkıyor. Nejad Melih Devrim’in 130x160cm ve üstü bilinen 20’ye yakın yapıtı bulunmaktadır. Her biri 130x160cm ebadında olan “Beyaz Soyut” ve “Paris” yapıtları Nejad Melih Devrim’in bilinen büyük ebat 20’ye yakın başyapıtları arasında yer almaktadır.

 

Müzayedede “Beyaz Soyut” ve “Paris” yapıtlarının her biri 350.000-500.000TL tahmini fiyat aralığı ile satışa sunuluyor.

Türk Çağdaş Sanatı’nın en önemli ve değerli kadın ressamı ve Nejad Melih Devrim’in annesi Fahrelnisa Zeid’in 1980’li yıllara ait 114x94cm ebadındaki “Nofa” isimli portre ve 1960’lı yıllara ait “Sarı Yeşil Soyut” yapıtları satışa sunulan diğer sıra dışı eserler arasında yer alıyor.

 

Fahrelnissa Zeid “Nofa” isimli yapıtında Ürdün’ün önde gelen ailelerinden bir öğrencisinin üç kızından en büyüğünün on beş yıl sonraki halini tasavvur ederek resmetmiş. Her iki eser de 250,000-350,000TL tahmini fiyat aralığı ile sanatseverlerin beğenisine sunuluyor.

Erol Akyavaş’ın tüm kitaplarında yer alan “Ferman” Serisi’nin en bilinen yapıtlarından olan 1990 tarihli 168x50cm ebadındaki “Ferman IX” 200.000-300.000 tahmini fiyat aralığı ile satışa çıkıyor.

 

Türk Çağdaş Soyut Sanatı’nın bir diğer ustası Burhan Doğançay’ın “Kurdela” Serisi’nden 1977 tarihli 90x126cm ebatlı “Rift” isimli beyaz fonlu şaheserinin tahmini satış fiat aralığı ise 160,000-220,000TL.

 

Ayrıca bir heykeli New York’ta Metropolitan Museum Of Art’da yer alan Türk Çağdaş Heykel Sanatı’nın en büyük ustası kabul edilen İlhan Koman’ın “İsimsiz Demirler” Serisi’nden iki adet heykel Müzayede’de yer almaktadır.

 

130 SANATÇIDAN 236 ESER SATIŞTA
30. Beyaz Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi’nde yerli ve yabancı 130 sanatçıya ait 236 seçkin eser satışa sunuluyor.

 

Türk Modern Sanatı’nın ustalarından Nuri İyem’in 1984 tarihli 75x105cm ebatlı “Sıradan Sevdalar” ve Turan Erol’un 1995 tarihli 100x82xm ebadındaki “Verandadan Ötesi” isimli görkemli yapıtlar da satışa sunulan eserler arasında yer alıyor. Müzayede’de diğer öne çıkan eserler Mübin Orhon, Selim Turan, Fikret Mualla, Adnan Çoker, Ferruh Başağa, Burhan Uygur, Yüksel Arslan, Komet, Mehmet Güleryüz, Ergin İnan, Neşe Erdok, Zühtü Müridoğlu, Koray Ariş, Orhan Peker, Turgut Zaim, Avni Arbaş, Adnan Varınca, Şükriye Dikmen, Kemal Önsoy, Selma Gürbüz, Kezban Arca Batıbeki, Ramazan Bayrakoğlu, Murat Pulat Türk Çağdaş Sanatı’nın ustalarından genç kuşağa kadar uzanan yelpazenin önemli sanatçılarına ait seçkin yapıtlardan oluşuyor. Ayrıca, Müzayede’de Robert Indıana ve Tony Cragg’in yanısıra Julian Opie, Sarah Morris, Peter Zimmermann ve Mark Francis gibi dünyanın tüm önde gelen müzelerinde eserleri yer alan ünlü dünya çağdaşlarının eserleri satışa sunuluyor.

 

ESERLER 18 OCAK PAZAR GÜNÜ ZORLU PSM'DE!

Önemli koleksiyonlardan derlenmiş 30. Beyaz Müzayede son yılların en kapsamlı “Çağdaş Ustalar Geçidi”ni oluşturuyor.

 

Beyaz Müzayede’de satışa sunulacak sıra dışı eserler 13-17 Ocak tarihleri saat 10:00-20:00 arasında Zorlu Performans Sanatları Merkezi Meydan Fuaye’de sanatseverlerin ziyaretine açık sergilenecek.

 

Aziz Karadeniz tarafından yönetilecek olan ve 236 eserin satışa sunulacağı 30. Beyaz Müzayede, 18 Ocak Pazar günü saat 14:00’te Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Habertürk, 05.01.2015

MISIR'DA KRALİÇE KHENTKAUS'UN MEZARI BULUNDU

 

 

Mısır'ın başkenti Kahire yakınlarında Mısır kraliçesine ait olduğu sanılan bir mezar keşfedildi. Çek arkeologların yaptığı keşifte ortaya çıkan Mezarın, Firavun Neferefre’nin karısı 3. Khentkaus’a ait olduğu düşünülüyor. Kraliçenin gömülü olduğu yerin Kahire’nin güneydoğusunda yer alan eski bir krallık mezarlığı olduğu belirtildi.





Deutsche Welle'de yer alan habere göre Çek Enstitüsü Mısır Araştırmaları’ndan Arkeoloji Heyeti Başkanı Dr. Miroslav Barta yaptığı açıklamada mezarın Firavun Neferefre'nin mezarlık sitesinin içinde yer aldığını söyledi. Barta'ya göre bu bulgu, kraliçenin Neferefre’nin karısı olduğuna işaret ediyor.





Arkeologlar, kraliçenin isminin ‘Khentkaus' olarak tespit edildiğini söyledi.

 

Mısır Eski Eserler Bakanı Memduh El Damati de mezarın keşfinden önce kimliği bilinmeyen bu kraliçenin ilk kez mezarının keşfiyle ortaya çıktığını ve böylece Beşinci Hanedan’a ait bilinmeyen bir noktanın aydınlatıldığını belirtti.

 

Ayrıca Çek arkeoloji ekibi mezarda 24'ü kireç taşı, 4'ü bakır olmak üzere yaklaşık 30 adet mutfak eşyası buldu.

Birgün, 05.01.2015

AHIR DEĞİL, MÜZE OLSUN

 

 

Çiğli Özel Anajet Mesleki ve Teknik Meslek Lisesi öğrencileri, tarih öğretmenleri Nur Birlik ve coğrafya öğretmeni Fatih Koç ile yerel tarih gezisine çıktı. Öğrenciler gezilerinde sadece tarihi öğrenmenin yanında bu mekanların içler acısı durumunu da ortaya koyup farkındalık yaratmaya çalışıyor.

 

İzmir'in Menemen İlçesi'nde Esat Paşa Mahallesi'nde bulunan 19'uncu Yüzyıl'da yapılan Ermeni kilisesini ziyaret eden öğrenciler hayal kırıklığına uğradı. Kitabesi bulunmadığından kesin yapım tarihi bilinmeyen, 1922 yılına kadar kullanılmış kilisenin, Ermeniler'in Menemen'den ayrılması ardından kendi haline bırakılıp bir süre askeri depo olarak kullanıldıktan sonra at bağlanan ahır haline geldiği ortaya çıktı. Öğrenciler, viran haldeki, kaderine terk edilmiş, bu kilisenin onarılıp müzeye dönüştürülmesini istedi.

Hürriyet, Haber: Mustafa Oğuz, 05.01.2015

IŞİD ŞİMDİ DE MUSUL'DAKİ 2000 YILLIK ASUR BAŞKENTİ SURLARINI HEDEF ALDI

 

IŞİD Irak’ta halifeliğini ilan ederken bu sefer gözüne imha etmek için başka bir tarihi yer kestirdi. Musul çevresindeki vatandaşlar, Süryani haber sitesi Ankawa’ya, militanların Asur Başkenti Ninova’nın MÖ 700 yılına tarihlenen surlarını patlatma planları olduğunu söyledi.

 

 

İsmini vermek istemeyen kaynaklar, IŞİD liderlerinin surlar arasında bubi tuzakları kurma emri verdiklerini bildirdi. Eğer Irak ordusu bölgeyi kurtarmaya çalışırsa, militanların “tarihi surları bombalama işini yerine getirmeleri” gerekiyor.

 

Ninova duvarlarını Asur Kralı ve II.Sargon’un oğlu Kral Sanherib’in yaptırdığı düşünülüyor. Sanherib MÖ 704’te tahta çıktıktan sonra şehri yeniden inşa etmişti. Ninova şehri Asur başkenti olduğu sırada şehri saldırılardan korumak için yapılan duvarlar şehrin etrafında 12 km boyunca dolaşıyor. Ninova şehri o kadar önemliydi ve Sanherib’in katkıları o kadar büyüktü ki, bazı arkeologlar Babil’de olduğu düşünülen Asma Bahçeler’in yapımı ve onarımının da Senaherib tarafından yapıldığını düşünmeye başladı.

 

IŞİD modern Ninova şehrinin olduğu, “Süryanilarin Irak’taki son kalesi” olarak görülen bölgeye Ağustos başında taşındı. 200.000’in üstündeki Süryani Duhok ve Erbil’e kaçtı.

 

 

Yunus’un Türbesi de Havaya Uçuruldu

Militanlar Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’u Haziran’da ele geçirdiklerinde Hristiyanlar ve Müslümanlar için önemli olan türbe ve kabirleri tahrip etmeye başladılar, çünkü bunların gerçek İslam’ı çarpıttığını ve Tanrı dışında başka varlıklara tapınmayı teşvik ettiğini düşünüyorlar. Temmuz’da IŞİD, Kuran ve İncil’den bilinen Hz Yunus’un türbesini havaya uçurdu. Türbe MÖ 8. yüzyılda inşa edilmişti ve Saddam Hüseyin tarafından yenilenmişti.  Türbe popüler bir ziyaret yeriydi.

 

 

İncil ve Kuran’daki inanca göre, Hz Yunus, Ninova şehrine peygamber olarak gönderilmiş fakat sonra bu işten kaçıp bir gemiye binmişti. Bunun üstüne Tanrı denizde bir fırtına çıkardı, ve gemidekiler ancak Yunus’u denize atarak kendi canlarını kurtardılar.  Yunus, denize atıldıktan sonra Tanrı’ın gönderdiği bir balık tarafından yutuldu. Balığın midesinde hatasını anlayıp dua ettikten sonra balığın karnından canlı kurtulan Yunus, Ninova’ya döndü ve insanları gelecek kıyamete karşı uyardı. Daha sonra insanların tapınmaya başladığını gören Tanrı, Ninova’lıları azaptan kurtardı.

 

Bu hikaye o kadar önemliydi ki, Hristiyan Süryanilerin, daha sonra başka Ortodoks Hristiyanlar tarafından da kabul edilen, Ninova Orucu’nu başlatmalarına yol açtı. 3 günlük oruç, Yunus’un Ninova’ya yaptığı 3 günlük yolculuğu ve balığın karnında geçirdiği 3 günü temsil ediyor. Oruç ayrıca Irak’ta 9. Yüzyılda gerçekleşen vebayla da ilişkilendiriliyor. Efsaneye göre piskopos Tanrı’nın onları bağışlaması için 3 günlük orucu başlattı ve bundan sonra veba yok oldu.

 

IŞİD Tarihi Hedef Alıyor

IŞİD militanları daha önce de bölgede birçok eski yapıyı hedef aldı. Musul’da 840 yıllık bir minareyi yok etmeye çalıştıklarında, önce kendilerini öldürmeleri gerektiğini söyleyen halk tarafından engellendiler. Türkiye’de ise IŞİD’in Halep’teki Süleyman Şah Türbesi’ne saldıracağı korkusu başlamıştı. Türbe, Suriye Fransız hakimiyeti altındayken, Türk bölgesinde, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman’ın dedesi Süleyman Şah için yapıldı. Nisan’da türbeyi korumak için güvenlik gönderilmişti.

 


arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 04.01.2015

ARKEOLOJİK ESER ARAMA BAHANESİYLE PETROL ARANIYORMUŞ

 

Akdeniz Üniversitesi, Tarih Bölümü öğretim üyeleri, Osmanlı Devlet arşivlerinde yaptıkları araştırmalarda ilginç bulgulara rastladı. İngiltere ve Almanya’nın, Osmanlı topraklarındaki eski eserleri araştırma bahanesiyle petrol aradıkları ortaya çıktı.

 

 

Yrd. Doç. Güven Dinç’e göre, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere, bazı Avrupa devletleri, arkeolojik eserleri arama bahanesini kullanarak Osmanlı topraklarından Musul ve Kerkük’te petrol arama çalışmaları gerçekleştirdiler.

 

Güven Dinç konuyla ilgili olarak şöyle konuştu:

“Bu devletler, genellikle asıl amaçlarını perdeleyen görüntüler sergileyerek faaliyetlerini yürütüyordu. İngiltere ve Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerin özellikle Musul ve Kerkük bölgelerinde petrol arama çalışmalarını gizlemek amacıyla arkeolojik araştırmalar adı altında Osmanlı Devleti’nden aldıkları izin belgelerine ulaştık. Yani amaçlarını gizlemek için kullandıkları önemli unsurlardan biri, eski eser araştırmaları adı altında izin almaktı. İngiliz ve Alman araştırmacılar, eski eser arama bahanesiyle özellikle Musul ve Bağdat bölgelerinde petrol arama faaliyetleri yapıyordu. Dönemin Padişahı Abdülhamit, bu devletlerin asıl niyetlerinin petrol aramak olduğunu sonradan fark ederek gerekli tedbirleri aldı. Abdülhamit, dost ve müttefik olarak gördüğü Almanların bu tavrı karşısında şaşkınlığa uğramış, ayrıca kendisi de eski eserlerden ziyade petrole önem verdiğini göstermiştir.”

 

Osmanlı’da Arkeolojik Eserlere Verilen Değer

Osmanlı Devleti, tarihi eserlere pek önem vermiyordu. Yabancı devletlerin ülke topraklarında herhangi bir gözetim altında olmadan kazı yapması ve eserlerin yurtdışına çıkartılması konusunda oldukça genişti. Fakat o dönemlerde Batı’da, ülkelerin soylarının kökenini arama derdi yüzünden arkeolojik buluntular oldukça önem kazanmıştı. Başta İngiltere ve Almanya olmak üzere bazı batılı ülkelerin petrol amacıyla Osmanlı topraklarında tarihi eser arama çalışmaları gerçekleştirdiği, Abdülhamit’in başta olduğu dönemde de durum aynıydı. Fakat daha sonraki dönemlerde, çok yönlü kişiliği ve yeterli kişisel donanımıyla Osman Hamdi Bey’in müze müdürü olarak atanması ile birlikte bu konuda çeşitli düzenlemeler ve yasalar getirildi.

 


arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 03.01.2015

EFES ANTİK KENTİ UNESCO YOLUNDA

 

 

UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmek için 1994 yılında başvurusu yapılan Efes antik kentinin 22 yıllık rüyasının tamamlanan çalışmalarla birlikte bu yıl gerçekleşmesi bekleniyor.

 

Selçuk Belediye Başkanı Zeynel Bakıcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 8 bin 500 yıllık tarihi olan ilçelerinde Efes Antik Kenti, dünyanın 7 harikasından biri olan Artemis Tapınağı, Hristiyanların hacı oldukları Meryemana, Hz. İsa'nın havarilerinden olan Saint Jean Kilisesi, Şirince gibi birçok tarihi ve kültürel yerlerin bulunduğunu anlattı.

 

İlçenin tarihi, kültürü, doğası, toprağı yani her şeyiyle Allah'ın bir lütfu olduğunu, birçok arkeolojik ve doğal SİT alanına sahip olduğunu dile getiren Bakıcı, bölgenin insanlık tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını hatırlattı. 

 

Efes antik kentinin bugüne kadar UNESCO Dünya Mirası içerisinde yer almamasının büyük bir eksiklik olduğunu vurgulayan Bakıcı, 2015'de bu eksikliğin giderileceğine inandıklarını ifade etti.

 

-UNESCO'nun istediği eksiklikler tamamlandı

Efes antik kentinin UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmesi için 1994 yılında başvuruda bulunulduğunu, 2000 yılında bunun reddedildiğini ondan sonra da bir sonuç alınamadığını dile getiren Bakıcı, şöyle konuştu:

"Efes'in listede yer almaması büyük bir eksiklikti. Eksikliğin nereden kaynaklandığını iyi biliyoruz. Bu nedenle alt yapıyı çok güçlü oluşturduk. Kültür ve Turizm Bakanlığımız başta olmak kaydıyla belediye, müze, kazı heyeti başkanlığı kolektif çalışma yaptık. Bakanlıkla el ele, kol kolayız, her türlü çalışmayı yapıyoruz. Müzeyle, Kaymakamlıkla keza öyle. Bilim insanlarımızla bir araya geldik ve çok güzel bir çalışma elde ettik.

 

UNESCO'nun bizden istediği bütün değişiklikler, düzenlemeler yapılmış durumda. Efes'in koruma amaçlı imar planlarını bitirdik, alan yönetim planını da onaylattık. Elimiz çok güçlü. Çok büyük bir aksilik olmazsa Haziran 2015'de Efes Antik Kenti Dünya Kültür Mirası asıl listesine girecek. Efes'in 22 yıllık rüyası inşallah haziran ayında gerçekleşecek"

Hürriyet, Haber: Ramazan Ercan, 04.11.2015

3 BİN YILLIK KALEYİ KÖYLÜLER BULDU

 

 

Binlerce yıl çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Van'da kentin tarihi envanterine bir arkeolojik eser daha eklendi. Geçen hafta Yurtbaşı mahallesinde erken demir çağına ait olduğu düşünülen 3 bin 200 yıllık kale bulundu. Oysa, kalenin varlığı yıllardır mahalle halkı tarafından biliniyor ancak seslerini duyuramıyorlardı.

 

Mahalle muhtarının tarihe olan merakı ve ısrarlı tutumu sonucu bölgeye uzmanlar gelip inceleme yaptı, binlerce yıllık eser sonunda ortaya çıktı.

 

Sanat tarihçi Mehmet Top tarafından tespit edilen kalenin ortaya çıkış öyküsünü Al Jazeera Türk mahalleliler ve tarihçilerle konuştu.

 

80 haneli Yurtbaşı mahallesinin muhtarı İrfan Yücel, tarihi kalenin tespit edilmesi için birkaç kez başvuruda bulunduğunu, ancak cevap alamayınca ilçede Hoşap kalesinde kazı yapan ekibinde ulaştığını anlatıyor. Kalenin tespitinden dolayı mutlu olduğunu belirten Yücel, kalenin değerlendirilmesi için her zaman çalışacağını söylüyor.

 

‘’Peşini bırakmadım’’

Kalenin bulunmasıyla ilgili ısrarlı davrandığını ifade eden Muhtar Yücel, "Kale köye 3 km uzaklıkta bulunuyordu. Köylüler ve ben buranın bir kale olduğunu biliyorduk. Her zaman incelenmesini, değerlendirilmesini istiyorduk. Şimdiye kadar burası için bir imkanımız olmadı. Biz köylüler birlikte hareket etmek istedik. Yalnız imkan yoktu. Hep peşinden koştuk. Şimdi buranın değerlendirilip turizme kazandırılmasını bekliyoruz" dedi.

 

Kalenin tanıtılması için araştırmalar yaptığını aktaran Muhtar Yücel, şöyle devam etti:

"Yaptığım araştırmalar sonucunda ilçede Hoşap kalesinde kazı yapan Mehmet Top’a ulaştık. Kendisine bu kalenin varlığından bahsettik. Gelip bakması yönünde teklifte bulunduk. Kabul etti. Sonra gelip baktı. Kontrollerini keşiflerini yaptı. Kalenin tespitinin yapılması gerektiğini söyledi. Köylüler olarak buranın ortaya çıkartılmasını ayağa kaldırılmasını istiyoruz. Zaten köyün geçimi de yok. Hayvancılık ve çiftçilikle uğraşıyorlar. Burada kazı yapılması köy yararına da olacaktır."

 

Atalarının yeni tespiti yapılan alanın 'Derbend kalesi' olarak adlandırdığını söyleyen Yücel konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Burası ile ilgili bir şey yapılmasa biz de üzerinde duracağız. Van müzesinden yetkililer geldi. Toprak ve taş numuneleri aldılar. Ayrıca belgelendirmek için fotoğraflarda çektiler. Onların söylediğine göre burası kültür envanterine kayıtlı değilmiş. Kalenin çok eski olduğunu ve değerlendirilmesi gerektiğini söylediler. Biz burayı gösterdiğimiz için mutluyuz. İnşallah kıymeti bilinir.’’

 

Muhtarın çabalarıyla, kaleyle ilgili temas kurduğu sanat tarihçi Mehmet Top, önce kalede yüzey çalışması yaptı. Top’un çalışması sonrasında Van Müzesi'nden yetkililer de incelemede bulundu. Eser, kentin kültür envantarine kayıt edilmesi anlamında da önem taşıyor. 

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Mehmet Top, muhtarın bilgi vermesiyle kalenin resmi olarak tespitinin yapıldığı söyledi.

 

Top, ‘’İlçede kazı çalışması yaptığımızdan iletişim konusunda her zaman buradaki vatandaşlarla temas halindeyiz. Vatandaşlar bazen bize abartılı şeylerle de gelebiliyor. Defineci merakı olabiliyor. Biz de bunları bölgenin tarihi açısından değerlendiriyoruz. Burası içinde Muhtar İrfan Yücel geldi. Biz de  tespitini yaptık. Bundan sonraki araştırmalar arkeologlara kaldı’’ dedi.

 

İlk araştırma sonucuna göre kalenin 3 bin 200 yıllık olduğunu kaydeden Top, şunları söyledi:

"Kale bir erken demir çağı kalesi olduğu anlaşıldı. Gerek kalenin konumu gerek mimari yapısı ve buradan çıkan seramik parçaları günümüzden hemen hemen 3 bin veya 3 bin 200 yıl önceye ait olduğu ortaya koydu. Buranın daha önce gerek Van müzesi, gerekse arkeolojik çalışma yapan bilim insanları tarafından kayıt altına alınmadığını gördük. Bu açıdan da önem arz ediyor. Bölgede halen orta çağ hem de ilk çağ dönemine ait kayıtlara geçmeyen kültür varlıkları var."

Al Jazeera, 04.01.2015

İŞTE 'ÇİLE ODASI'

 

 

Trabzon'un Maçka İlçesi'ndeki Altındere vadisinde bulunan , MS 375'te dev bir kayanın üzerine yapıldı. Yıllarca kullanılan manastır 1800'lü yılların sonuna doğru yandı. Ama 2. Abdülhamit o dönemde manastırı restore ettirdi. Bir süre daha manastırda kalan rahipler, 1920'li yıllarda burayı terk etti. 40 yıl kapalı kalan manastırın bazı bölümleri daha sonra turizme açıldı.

YÜZDE 73'Ü SİLBAŞTAN...
Bu tarihten birkaç yıl sonra da Kültür ve Turizm Bakanlığı 16 yıl süren bir restorasyon gerçekleştirdi. Ama bakanlık tarafından oluşturulan Bilim Kurulu restorasyonun hatalı olduğu yönünde rapor verdi. Bunun üzerine restorasyonun yüzde 73'ünün sil baştan yapılması kararı verildi. Proje önümüzdeki günlerde 4 milyon lira bedelle ihale edilecek. Bu arada restorasyona manastırın sağ tarafında kalan ve yamacın ön yüzünü kaplayan büyük balkonlu keşiş ve misafir odaları da eklendi. Yıllardır kapalı olan ve merak edilen bu odalar da restorasyon sonrası ziyarete açılacak.

SADECE İKİ METREKARE
Manastırın bugüne kadar hiç gün yüzüne çıkmayan bir bölümü daha var. Bu bölüm ise 2 metrekarelik ile rahip ve vaftiz odaları. SABAH işte bu çile odasını ve içindeki freskleri ilk kez görüntüledi. O fresklerde ise Hz. İsa karnındayken Hz. Meryem'in ikonası, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş ikonası ile bazı havarilerle birlikte melekler resmediliyor. İncil'den okunarak duvarlara resmedilen bu ikonalarda ise Hz. İsa'nın Hz. Meryem'in karnında olması, "Hz. İsa bütün dünyayı ruhani olarak kuşatırken Hz. Meryem onu karnına sığdıracak kadar kutsal bir kadın" diye yorumlanıyor. Hz. İsa'nın çarmığa gerildiğinde ağlayan havariler de O'nun çektiği çilelere karşı üzüntülerini anlatıyor.

Sabah, 04.01.2014

İSTANBUL'DA GERÇEKLEŞECEK OLAN KÜLTÜREL MİRAS 2015 FUARI YAKLAŞIYOR

 

 

Restorasyon, arkeoloji ve müzecilik sektörlerinin biraraya geleceği kültürel miras fuarı, 5-7 Şubat tarihleri arasında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek. Fuarda çeşitli konferanslar ve film gösterimi, müzik etkinliği, gezi gibi faaliyetlerler yer alacak. Ayrıca moda tasarımcısı Hatice Gökçe’nin Leather Age – Anatolia (Deri Çağı – Anadolu) isimli fotoğraf sergisi de yer alacak.

 

All Fuarcılık Yönetim Kurulu Üyesi Murat Akan fuarla ilgili olarak, müzecilik, restorasyon ve arkeoloji sektörlerinin ilk defa buluşacağını vurguladı ve “Türkiye tarih konusunda büyük bir potansiyele sahip. fakat sektörel gelişiminin henüz başında olması nedeniyle her üç konuda ayrı birer fuara sahip olabilecek gücü ve oluşumu henüz ne yazık ki yok. Bu nedenle biz Türkiye’de bu üç sektörü bir araya getirip ‘Kültürel Miras’ adı altında topladık. Böyle bir fuar ve konferans, Türkiye’de bir ilki temsil edecek” dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nun desteğiyle düzenlenen organizasyonda, Türkiye’de kültürel miras eğitimi-yönetimi, belgelemede yeni yöntemler, sergilemede ve teşhirde yeni araçlar, arkeolojide yeni teknikler, konservasyon ve restorasyon teknikleri, yeni uygulamalar ve müzecilik teknolojileri gibi ana başlıklar yer alacak.

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 03.01.2015

STRATONİKEİA ANTİK KENTİNDEKİ KAZILAR

 

 

Yatağan İlçesi'ndeki Stratonikeia antik kentindeki kazı çalışmalarının 2014 yılındaki bölümü sona erdi.

 

Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Bilal Söğüt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Stratonikeia antik kentinin birçok bölgesinde kazı çalışması yürütüldüğünü söyledi.

 

Stratonikeia antik kentinde 2014 yılında yaklaşık 6 ay çalışma yaptıklarını belirten Söğüt, her yıl 6 aydan az olmamak üzere çalışma gerçekleştirdiklerini bu yılki kazı çalışmalarını farklı mesleklerden yaklaşık 50 kişilik bilim heyeti ve işçiler ile gerçekleştirdiklerini anlattı.

 

Kentte alanların durumuna göre kazı, araştırma, konservasyon ve restorasyon olarak farklı bilim uzmanları kontrolünde çalışmalar gerçekleştirildiğini dile getiren Söğüt, çalışmaların büyük bölümünün Pamukkale Üniversitesinin Arkeoloji ile Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü öğretim elemanları tarafından yürütüldüğünü, ayrıca Selçuk, Adnan Menderes, Anadolu , Ankara , Muğla Sıtkı Koçman üniversitelerinden öğretim elemanlarının da çalışmalara katıldığını kaydetti.

 

Söğüt, antik kentte çalışma yapan öğretim elemanları arasında arkeolog, restoratör, sanat tarihçisi, mimar, kimyager, biyolog, bizantolog, epigraf, ressam, felsefeci ve bilgisayar uzmanı gibi bilim adamlarının yer aldığını ifade etti.

 

Söğüt, 2014 yılında antik kentin birçok noktasında kazı çalışması yürüttüklerini bildirerek, şöyle konuştu:

"Bu yıl Roma Hamamı-1, İmparatorlar Tapınağı, Spor Okulu, Tiyatro ve Batı Cadde gibi antik yapıların yanı sıra, Selçuk Hamamı, Boya Atölyesi, Hasan Şar Evi, Köy Meydanı, Mescit gibi Beylikler ve Osmanlı dönemi yapılarında çalışmalar gerçekleştirildi. Antik yapılarda kazılan kısımlarda koruma ve onarım çalışmaları yapıldı. Kazıda bulunan mimari blokların gruplandırılması gerçekleştirildi. Ayrıca Osmanlı dönemi boya atölyesinin çatısı tamamlandı. Erken Cumhuriyet Dönemine ait kentte en son yapılan Hasan Şar Evi'nin restorasyonu gerçekleştirildi."

 

Söğüt, kentte yürütülen kazı çalışmalarında şehrin giriş kapısından imparatorlar tapınağına, Roma hamamından Türk evine her yapıyı aşamalar halinde gün yüzüne çıkardıklarını ifade etti. 

 

Antik yapılardan Roma Hamamı-1, Batı Cadde ve Spor Okulu'nda kazı çalışmalarının bu yıl da devam edileceğini belirten Söğüt, "Selçuk Hamamı'nın restorasyon projeleri tamamlanacak ve bulunacak ödeneğe göre bu yapının restorasyonuna başlanacak. Stratonikeia Antik Kenti'ne gelenler için çok önemli çalışmalardan birisi olan kentin karşılama merkezi ve gezi güzergahlarının düzenlenmesi, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün verdiği ödenek ihalesi başladığı için bu çalışma 2015 yılında tamamlanacak" dedi.

 

Geçen yıl yürütülen kazı çalışmalarında kentte önemli eserlere ulaştıklarını vurgulayan Söğüt, şunları söyledi:

"2014 yılı çalışmalarında 172 taşınır kültür varlığı bulundu. Bunların tamamının koruma ve onarım çalışmaları yapılarak Muğla Müzesi'ne teslim edildi. Kentteki kazılarda her yapıda bulunan ve taşınmaz kültür varlığı olan ele geçen yüzlerce mimari eserler vardır. Bu tür eserlerin tamamı kent içinde oluşturduğumuz Taş Hastanesi'nde restorasyonu yapılarak korumaya alındı. Stratonikeia antik kentinde antik dönemden günümüze her dönemden yapının kazısı yapılmakta ve bunların tamamının koruma ve onarım çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Kente yapılacak yardımlar ile daha çok yapılarda çalışma yapılabilir ve bunların koruma ve onarım çalışmaları gerçekleştirilebilir. 2014 yılında ketin tanıtımı ve yapılacak çalışmalara destek bulunması ile ilgili önemli girişimler yapıldı. Bu konuda 2015 yılında özel sponsorlardan desteklerin olacağını ümit ediyoruz. Kamunun dışında özel teşebbüslerin kente yapılacak çalışmalara destek olunması çok önemli. Çünkü bu sayede tüm dünyaya örnek olacak Stratonikeia Antik Kenti'ni her dönemi ile ayağa kaldırabiliriz."

Radikal, 03.01.2015

 

******


BİN 850 YILLIK KEMER RESTORE EDİLİYOR

 

 

Yatağan İlçesi'ndeki Eskihisar Köyü'nde bulunan Stratonikeia antik kentinde Roma hamamlarında kazı çalışmasında ortaya çıkarılan bin 850 yıllık kemer restore ediliyor.

 

Stratonikeia antik kentindeki tarihi Roma hamamların ayağa kaldırılması için yürütülen kazı çalışması sürüyor.

 

Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Bilal Söğüt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kentteki önemli yapıların ayağa kaldırılması için çalışma yürüttüklerini, Roma hamamlarının da bu çalışmalarda önemli yeri bulunduğunu söyledi.

 

Roma hamamlarının bulunduğu alanları 3D yöntemi ile ayağa kaldırdıklarını bildiren Söğüt, Roma dönemine ait hamam yapısının doğu batı yönünde soyunmalık bölümünün üst kısmındaki kemerin hamamla bütünleşmesi için çalışma yaptıklarını anlattı.

 

Restore edilen üst kemerin yaklaşık bin 850 yıl öncesine ait olduğuna dikkati çeken Söğüt, kemerin karşısında toprağın 3,5 metre altında başka bir kemer daha bulunduğunu kaydetti.

 

Kazılarla bunu da gün yüzüne çıkartacaklarını anlatan Söğüt, "Hamamın ayaktaki kalıntılarının konservasyonunu (sağlamlaştırmasını) yapıyoruz. Böylece yapıların ömrünü uzatıyoruz. Kentteki yapıların daha uzun süre sağlam şekilde kalmasını istiyoruz" dedi.

 

Kazılarda ortaya çıkarılan kemerin restorasyonunu yaptıklarını, böylece yapıları koruma altına aldıklarını dile getiren Söğüt, "Restorasyonunu yaptığımız kemerde özel bir harç kullanarak duvarları sağlamlaştırıp çalışma yürüttük. Kemerin güney tarafında da Roma hamamının ılıklık ve sıcaklık kısımları var. Onları da restore ederek turizme kazandıracağız" diye konuştu.

 

Stratonikeia antik kentinde yazıtlardan Roma döneminde üç hamam yapısının bulunduğunu, bunlardan birinin kadınlar hamamı olarak geçtiğinin bilindiğini ifade eden Söğüt, yapının kuzey-güney doğrultulu, birbirine paralel ve simetrik soyunma, soğuk yıkanma, ılık yıkanma, sıcak yıkanma ve servis amaçlı kullanılan en az altı odadan meydana geldiğini, üst kemerin de bu alandaki önemli yapılar arasında bulunduğuna dikkati çekti.

 

Söğüt, alanın 40 metre genişliğinde ve 80 metre uzunluğunda olduğunu belirterek, 2015 kazı sezonunda Roma hamamının bulunduğu bölgede restorasyon ve sağlamlaştırma çalışmalarının devam edeceğini söyledi.

 

Hamamın, Karia geleneğine uygun olarak MS 2. yüzyılda inşa edildiği düşünülen simetrik planlı olduğunun altını çizen Söğüt, şöyle devam etti:

"Hamamın üzerinde 19 ve 20. yüzyıla ait Osmanlı döneminden yol, Cumhuriyet dönemine ait sivil yapılar bulunuyor. Buradaki çalışmalarda Osmanlı dönemi yol kalıntısını, Roma hamamı ile birlikte koruyoruz. Bunun ön çalışmalarını yaptık. Kuzey bölümünde yapılan kazılar ve alan çalışmalarına göre hamamın zemininde mermer plaka, tuğla ve mozaik döşemelerin olduğunu biliyoruz. Bu yıl yapılan çalışmalarda palestra kısmında bulunan sütunlar ayağa kaldırıldı. Gelecek yıllarda 10 metre genişliğindeki kentin en önemli doğu-batı caddesi ile bu hamam yapısı arasındaki bölümün kazısını yapacağız, iki yapının bağlantısını ortaya koyacağız."

 

Bilal Söğüt, Roma hamamında Pamukkale Üniversitesi, Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümünden bir uzman gözetiminde, restörator ve işçiler ile konservasyon ve konsolidasyon çalışmaları yapıldığını, bu çalışmaların hava şartları uygun olduğu sürece kış döneminde de devam ettiğini sözlerine ekledi.

Trt Türk, 06.01.2015

MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASININ ALTINDAN HAZİNE ÇIKTI

 

Rusya’da Tver Devlet Müzesi’nin restorasyonu çerçevesinde yürütülen kazılarda arkeologlar Ortaçağ’dan kalma bir gümüş hazinesi buldular. İlginç olan ise, hazinenin, müzenin genel müdürünün odasının 2 metre altında bulunması oldu.



 

Üstü 13. yy’daki Moğol istilalarından kalma seramiklerle kapatılmış bir çukurda, gümüş saç süsleri, gümüş zincirler, boncuklar, kolyeler ve başka takılar bulundu. Arkeologlar takıların Tver’li bir soylu kadına ait olabileceğini düşünüyor. Tver’li soylu kadın şehre yapılan bir saldırıda ölmüş ya da başka bir nedenden geri dönüp kıymetli eşyalarını sakladığı yerden alamamış olabilir. 15. Yüzyılda müzenin üstünde olduğu alan düzeltildiğinde, işçiler definenin 15 cm kadar yakınına gelmiş olmalılar ama şans eseri bu zamana kadar define ortaya çıkarılmamış.

 

 

Buluntuların onlarcası gümüşün ince bir şekilde bükülmesiyle ve telkari yöntemiyle yapılmış. Madalyonlar, hasır şekilli ve hayvan betimli takılar da diğer bulunan takılar. Bunlara benzer takılar genelde 1237-1238 yıllarında gerçekleşen Moğol istilasıyla ilişkilendiriliyor. Buluntuları kesin olarak bu yıllara tarihlendirmek mümkün olmasa da, Rus şehirlerinin Moğol istilasına uğradığı zamanla bağlantılı olduğu düşünülüyor. Birçok Rus şehrinde 13. yüzyılın ortasına tarihlenen dönemde yangın ve tahribat izleri bulunuyor.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 03.01.2015

SİT ALANI İLAN EDİLEBİLİR

 

 

Elbistan’da Dulkadiroğlu Beyliği’ne ait saray kalıntılarının tespitine yönelik olarak gerçekleştirilen sondaj kazılarında elde edilen bulgular doğrultusunda bölgenin sit alanı olarak ilan edilip tescillenmesi için resmi başvuru yapıldı.

 

AKP Grup Başkanvekili ve Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın girişimleri ile Elbistan’ın karakterini ve kimliğini yansıtan Ulu Cami, Çarşı Atik Cami, Himmet Baba Cami, Selçuklu Hamamı, Ulu Caminin arkasında bulunduğu tahmin edilen Dulkadiroğlu Sarayı’nı içine alan adanın yeniden ayağa kaldırılmasını öngören proje çerçevesinde Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) ve Kültür Turizm İl Müdürlüğü’nün koordinesinde başlatılan sondaj kazılarında elde edilen bulgular, yetkilileri harekete geçirdi.

Dulkadiroğulları Beyliği ve Selçuklu Devleti’nin en önemli merkezlerinden biri olan Elbistan’ın Kahramanmaraş’tan başlayacak kültür yoluna ardından da ilçeyi kültür destinasyonuna dahil edecek projede, 2014 Ağustos ayında başlayan sondaj kazıları sonrasında saraya ait olduğu düşünülen temelin yanı sıra, Roma ve Anadolu Selçuklu dönemine ait seramik parçalarına da ulaşıldı. Sondaj kazılarında elde edilen bulguların analizinin ardından bölgedeki çukurlar da kapatıldı.  


KSÜ Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Özkarcı’nın gözetiminde Kale diye tabir edilen bölgede gerçekleştirilen sondaj kazıları çalışmalarında elde edilen örnekler, Arkeoloji Müzesi ve Kültür Turizm İl Müdürlüğü’ndeki uzman ekiplerce incelendi. Yaklaşık 3 ay süren inceleme sonrasında ekipleri en çok heyecanlandıran nokta ise kazılarda saray temeli olduğu tahmin edilen yapı kalıntıları oldu. Bunun yanı sıra yaklaşık 10 metre derinliğe inilen kazı alanında Roma ve Anadolu Selçuklu dönemine ait seramik parçalarına da ulaşıldı.

 

Gelinen noktada ise, Türk sanatı ve mimarisi açısından özel bir önemi ve yeri olan Dulkadiroğlu Sarayı’nın binlerce yıl sonra yeniden ortaya çıkarılmasını sağlamak için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na resmi müracaat yapıldı. Bakanlık, kurulun sunduğu rapor doğrultusunda bölgede kapsamlı bir kazı yapılması için ilk olarak alanı tescilleyecek. Daha sonra ise varsa özel mülkiyetler kamulaştırılacak ve bölge tamamen sit alanı ilan edilecek. Tüm bu işlemlerin ardından ise, uzman arkeologlar gözetiminde bilimsel kazılar başlayacak.





Sondaj kazılarının gözetmenliğini yapan Özkarcı, “İlk etapta Kale mevkiinde yaptığımız sondaj kazı çalışmaları sırasında, muhtemelen saray temeli olduğunu düşündüğümüz temele ulaştık. Ayrıca, Roma ve Anadolu Selçuklu dönemine ait seramik parçaları da bulduk. Yapılacak kazı çalışmaları ile inşallah sarayın temelini tamamen ortaya çıkaracağımıza inanıyorum” bilgilerini aktarırken kazı alanında inceleme yapan Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı da 10 ayrı yerde kazı ve yarma çalışması yapıldığını ilk bulgularla bölgede bir höyük olduğunu belirtmişti. Küçükdağlı, “Çalışma tamamlandıktan sonra kurula sunumu yapılacak. Kurul tarafından tescillendikten sonra burada kamulaştırma çalışmaları gerçekleştirilmesi gerekiyor. Sonrasında da muhtemelen daha geniş kapsamlı ve bilimsel büyük bir kazının başlaması gerekiyor” şeklinde konuşmuştu.

 

Projenin startı 2013 Ekim’inde verildi  

Ulu Cami çevresinde; Ulu Cami, Çarşı Atik Cami, Himmet Baba Cami, Selçuklu Hamamı, Ulu Camimizin arkasındaki eski Dulkadiroğlu Sarayı’nı içine alan adayı yeniden ortaya çıkaracak ve Elbistan’ın tarihini kimliğini ortaya çıkaracak çalışmanın ilk adımı 2013 yılı Ekim ayında atıldı. 

 

Alanda uzmanlarla incelemelerde yapan AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Kültür Bakanlığı ile Müzeler Genel Müdürlüğü ve bağlı kuruluşlarla ortak bir proje hazırlayacağını kaydetmişti. Ünal, proje sonucunda Elbistan merkezin ilk kurulduğu ve karakterinin olduğu yeri ortaya çıkarmayı, ardından da bölgeyi kültür destinasyonuna dahil edip buraların iç ve dış turizme açılması yönünde çalışmalar yapılacağını kaydetmişti. 

Elbistan'ın Sesi, 03.01.2015

NEANDERTALLERİ YANARDAĞ MI YOK ETTİ?

 

Yeni araştırmalar, 40,000 yıl önce gerçekleşen yanardağ patlamasının büyük ihtimalle Neandertalleri tamamen yeryüzünden silecek kadar büyük olmadığını gösteriyor. Günümüz İtalya’sında gerçekleşen patlama çevre bölgeleri lav ve kül ile kaplamış olsa da, Avrupa çapında sıcaklıkları daha önce düşünüldüğü kadar, ve Neandertalleri yok edecek kadar düşürmedi.

 

 

Neandertallerin neden yok olduğu hala bir sır. “Neandertallerdeki düşüş patlamadan çok önce başlamıştı. Yani sadece dağınık halde yaşayan birkaç küçük topluluk kaldıysa, neyin tamamen ortadan kalkmalarına neden olduğunu söylemek güç” dedi araştırmacılardan Benjamin Black.

 

Neandertaller Niye Yok Oldu?

Neandertallerin ve insanların ortak bir atadan yaklaşık 500,000 yıl önce ayrıldığı düşünülüyor. Neandertallerin nüfusu en yoğun olduğu zaman, popülasyon 70,000 civarındaydı fakat bu sayı yavaş yavaş azaldı ve neandertallerin soyu 35,000 ila 41,000 yıl önce tükendi. Bazı bilimadamları neandertallerin insanlar tarafından öldürüldüğünü düşünürken, bazıları da insanlarla çiftleşerek bir süre sonra tamamen insan popülasyonunun bir parçası haline geldiklerini düşünüyor.

 

 

Başka bir tartışmalı teori, Campanian Ignimbrite isimli yanardağ patlamasının 40,000 yıl önce iklimi oldukça soğuttuğu yönündeydi. Bu teoriyi test etmek için Black ve ekibi patlamadan arda kalan taşlardan elde edilen bilgileri iklim modellemeleriyle birleştirdi. Yarattıkları model, güneş ışığını emerek iklimin soğumasına neden olan sülfürün, patlamadan sonra Avrupa çevresindeki atmosferdee nasıl taşındığını tahmin etti.

 

Ekip havanın sadece 5-10 derece kadar soğumuş olacağını ortaya çıkardı. Bu kuşkusuz önemli bir hava değişikliği, ama Neandertalleirn günlük hayatlarında karşılaşmaya alışık oldukları bir sıcaklık düşüşü olmalıydı. Üstelik bu patlama gerçekleştiğinde, İtalya’da Neandertallerin nesli çoktan tükenmişti. Avrupa’nın diğer bölgelerindeki sıcaklık değişikliği ise çok daha az olmuş olmalı. Black, yanardağ patlamasının Neandertallerin yok oluşunda önemli bir faktör olmadığını söyledi.

 

 

Yanardağ Patlamasının Etkileri

Aynı ekip içinde olmayan volkanolog Stephen Self, patlamanın yaşamı önemli derecede etkilemeyeceği düşüncesine katılırken, İzlanda Üniversitesi’nden volkanolog Thorvaldur Thordarson, bilimadamlarının olayı açıklamak için tek bir neden aramasının garip olduğunu düşündüğünü söyledi.

 

Araştırma ekibinin parçası olmayan Thordarson “Gerçekler bize doğal olayların etkisinin karmaşık bir kombinasyon yarattığını söylüyor, ve eğer bu elverişsiz bir kombinasyonsa çok büyük etkileri olabiliyor. Örneğin, patlamada açığa çıkan yüksek miktardaki sülfür ayrıca hava dolaşımı şekillerini de değiştirmiş olabilir. Bu yüzden günümüzdeki hava dolaşımı şekillerini baz alan iklim modellemeleri 40,000 yıl önceki patlamayı açıklayamayabilir” dedi.

 

Black, araştırmanın, neandertallerin yok oluşları hakkında bilgi sağlaması dışında, insan türünün iklim koşulları değişimlerine adaptasyon becerisi hakkında da bilgi verdiğini söyledi. “İnsanların çevrelerindeki ani değişime ne kadar hızlı ve kolay uyum sağladığını görebilmemiz açısından ilginç bir araştırma oldu. Bu uyum günümüzde de gerçekleşiyor ama aradaki fark 40,000 yıl önceki insanın bizim sahip olduğumuz lükslere sahip olmaması” dedi Black.

 


arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 03.01.2015

CUMHURİYETİN İLK PİYANOLARI RESTORE EDİLİYOR

 

 

Lozan Müzik Yüksekokulu ve Konservatuvarı Piyano Bölüm Başkanı Joel Jobe, Türkiye 'nin ilk konservatuvarlarından 1936 yılında kurulan Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarına ait 60-70 yıllık piyanolara usta parmaklarıyla hayat verecek.

Jobe, AA muhabirine eski piyanoların yenilenmesinin önemini vurgulayarak, uzun yıllardır sürdürdüğü onarım işiyle enstrümanları canlandırmanın yanı sıra o dönemdeki üretim yöntemlerinin de yeniden keşfedildiğini söyledi.

En eski 1830'lardan kalma kare piyanoları tamir ettiğini bildiren Jobe, o tarihlerden bugünlere ünlü sanatçıların enstrümanları dahil yüzlerce piyanonun restorasyonunu gerçekleştirdiğini belirtti.
Jobe, bugüne kadarki çalışmalarında en etkilendiği işler arasında Ankara Devlet Konservatuvarı ile yürütülen projeyi sayarak, "Bu çok etkileyici bir proje çünkü farklı bir kültürde çalışma imkanım oldu. Bu bakımdan benim için zengin bir proje" dedi.

"Piyanoların hala kullanılabilmesi bir mucize!'
Jobe, 3 yıl önce İdil Biret'in konser kayıtlarını alabilmek için Ankara'ya geldiğini bildirerek o zaman konservatuvardaki ziyaretlerinde piyanolardan haberdar olduğunu ve böylece geçen yıl tek bir piyano ile yola çıkılan projede şu an 6 piyanonun onarıldığını anlattı.

Konservatuvardaki en eski piyanonun 1940'lı yıllara ait olduğunu bildiren Jobe, "Piyanoları ilk gördüğümde onları çok yorgun buldum. Hala kullanılabilmesi aslında bir mucize ve buradaki öğrenciler de böyle sıkıntılı piyanolarla çalışmalarından dolayı çok cesurlar. Halbuki bu piyanolar ilk başta kaliteli piyanolardı ama zamanla mahvolmuşlar" değerlendirmesinde bulundu.
Piyanoların nasıl bu noktaya geldiğini, nasıl hasar gördüğünü anlayarak, restorasyona başlamak gerektiğini ifade eden Jobe, sonrasında ölçüm ve fotoğraflama çalışmalarının ardından piyanoyu demonte ederek, bütün parçaları ayırdıklarını anlattı.

Yenilemek için ahşap ve metal kalitesi için bütün parçaların aynısını bulmaya çalıştıklarını bildiren Jobe, daha sonra uzun bir süre de piyanonun testten geçirildiğini söyledi.


Türkiye'de Emre Şen ve Fazıl Say ile daha önce de çalıştığına işaret eden Jobe, "Sanatçıların işlerine güçlü inançları olduğunu görüyorum ve çabalarına hayranlık duyuyorum. Fazıl Say ile İdil Biret, farklı kuşakların sanatçıları olsa da aynı isteği görüyorum" ifadesini kullandı.

 

 

"1 piyano fiyatına 11 kuyruklu piyano"
Konservatuvar Müdürü Prof.Dr. Metin Munzur da Türkiye'nin müzik yaşamına ışık tutan bir amiral gemisi niteliğindeki Ankara Devlet Konservatuvarının piyano onarım projesi hakkında bilgi verdi.
Konservatuvara 1956 yılında alınan Steinway marka piyanolardan bugüne 15 kadarının ulaştığını ancak çoğunun bakımsızlıktan hurdaya çıktığını belirterek, "Bunların maddi değeri 500 bin liraya kadar çıkabiliyor. Dolayısıyla bunları atmaktansa tekrar kazanabileceğimizi düşündük" diye konuştu.


Munzur, 7 Steinway, 4 Yamaha piyanonun onarımıyla projeye başladıklarını bildirerek, "Türkiye'de bu kadar kapsamlı bir restorasyon projesi ilk kez gerçekleşiyor. Bu projeyle 1-2 piyano fiyatına 11 kuyruklu piyano kazanmış olacağız ki bu müthiş bir kazanım" ifadesini kullandı.

Projenin 256 bin liraya mal olduğuna değinen Munzur, şu anda konservatuvarda onarılmış 4 Steinway piyanonun kullanılabildiğini kaydetti.

Munzur, projenin konservatuvara teknik kazanımlar sunduğuna işaret ederek, restoratör Jobe'nin çalışmalarının yerli teknisyenlerce de gözlemlendiğini ve böylece üniversitenin de paha biçilemez bir deneyim kazandığını da sözlerine ekledi.

Radikal, 02.01.2015

KAYIP ÇİN UYGARLIĞININ SIRRI ÇÖZÜLDÜ

 

Antik Çin uygarlığının aniden ortadan kaybolmasının nedeninin büyük bir deprem olabileceği ortaya çıktı.

 

 

Tahmin edilene göre; 3000 yıl önce gerçekleştiğine inanılan büyük deprem, yıkıcı heyelanı tetiklemiş ve Sanxingdui Kültürü’nün su kaynağını yok ederek, vatanlarını terk etmek zorunda bırakmış.

 

Heykeller, değerli taşlardan yapılmış nesneler ve fil dişleri, kayıp uygarlığın ne denli teknik yetenekleri olduğuna işaret ediyor. Ayrıca bu kültür insanlarının Minjiang Nehri kıyısında
duvarlarla çevrilmiş bir şehirde yaşadıkları düşünülüyor.

 

Kayıp uygarlığın 3000 ila 2800 yıl önce şehri kasıtlı olarak terk ettiği tahmin ediliyor fakat kazı başkanı Niannian Fan, şehri terk etmek için ortaya atılan “savaş” ve “sel” nedenlerinden hiçbirini ikna edici bulmadığını söylüyor.

 

14 yıl önce kazılan bir başka yerleşimin buluntuları, bu alandaki buluntularla oldukça benzer. Buna dayanarak, bu halkın aniden yok olması fikri yerine, bu bölgeye tekrar yerleşmiş olabilecekleri de dikkate alınıyor.

 

Kayıp uygarlığın yaşadığı yerden 250 mil uzaklıkta bir deprem izi olduğu öne sürülüyordu. Fakat yapılan yeni araştırmaya göre; bu depremin düşünülenden çok daha yakın bir yerde gerçekleşmiş olabileceği görüldü. Jeolojik izlere göre, 3300 ila 2200 yıl önce, o bölgede büyük bir deprem ve toprak kayması söz konusu. Bu toprak kaymasının, şehrin yanındaki nehri kestiği ve Sanxingdui’nin su kaynağını yok etmiş olabileceği düşünülüyor. Otoritelere göre bu hipotez, spekülatif olabilir fakat uygarlığın ortadan kaybolması veya başka bir yere taşınmasını açıklayabilir.

arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 02.01.2015

ÇUBUK BARAJI'NDAKİ YAPILAR KADERİNE TERK EDİLDİ

Mimarlar Odası Ankara Şube yöneticileri 31 Aralık 2014 tarihinde yaptıkları basın toplantısıyla Çubuk Barajında bulunan Çubuk Gazinosu ve Atatürk’ün evinin atıl bırakılarak yıkımla karşı karşıya kaldığını söyledi.

 

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Çubuk Barajı'ndaki baraj gazinosu atıl bırakılmış durumda. Atatürk’ün Çubuk Barajı'na gittiği zamanlarda kaldığı bir ev de Çubuk Barajı'nda atıl durumda. Yeşillikler içerisindeki bu baraj bakımsızlıktan ve yatırım yapılmamaktan kaynaklı bugün içler acısı bir durumda. Baraj gazinosunun tescillenmesi için çaba harcayacağız."




Çubuk Barajı Gazinosu




Atatürk Evi

 

Çubuk Baraj Gazinosu'na teknik gezi düzenlediklerini ve üzücü bir manzarayla karşılaştıklarını söyleyen Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Muteber Osmanpaşaoğlu da “Çubuk Baraj Gazinosu terk edilmiş ve yok edilmeye bırakılmış, harap olmuş, her tarafı kırık dökük. Güvenlik olmasına rağmen hiçbir denetim yok. Mimarı Fransız bir mimardır, özenerek yapılan yapının bugün yıkılması için bakımsızlığa terk edilmesi çok üzücü bir durum” dedi.

AOÇ'deki şarap fabrikası da tehlikede

Tezcan Karakuş Candan ayrıca, atıl bırakılan yerlerden birinin de Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan şarap fabrikası olduğunu söyledi. Fabrikanın fotoğraflarını gösteren Candan şöyle devam etti:

“Bira fabrikasının olduğu yerleşkede şarap fabrikası da var fabrikanın hali de berbat durumda. TBMM Sosyal Tesisleri için ASKİ tesislerini önerirken, bira fabrikası hariç fabrika alanındaki yerleşkenin Büyükşehir Belediyesi’ne devredildiği söyleniyor. AOǒde sadece doğal miras yok, doğal mirasla birlikte mimari ve kültürel bir miras da var. Şarap fabrikasının içinde şarapların konulduğu kuyular, küv kapakları dahi sökülmüş durumda. Yıkılmasından endişe ediyoruz.” dedi.






Şarap Fabrikası



Mimarlar Odası Ankara Şube 2. Başkanı Ali Atakan konuya ilişkin olarak "Bugün de bir şey yaratmak yerine yok etme, tahrip etme ve taklit etmeyle karşı karşıyayız. Çubuk Barajı çocukluğumuzda pikniğe gittiğimiz alanlardı. Bugünkü anlayış Ankara'ya ne kazandırıyor? Giriş kapıları ve saatleri sahte. Bu kenti yönetenler kente hiçbir şey katmıyor.” ifadelerini kullandı.

Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Namık Kemal Kaya ise “Çubuk Baraj Gazinosu ve çevresinin ranta açılacağına kesin gözüyle bakıyoruz. AKP’nin kent politikalarının nasıl yönlendiğini biliyoruz. Bugün neden barajda su toplanmıyor? Bu soruya yanıt aramak gerekiyor.” dedi. 

Mimarizm, 02.01.2015

PAKİSTAN'DA ANTİK BUDİST HEYKELCİKLERİ BULUNDU

 

Pakistan’ın Khyber Paktunkhwa kentinde yürütülen kazılarda antik budist heykelcikleri bulundu.

 

 

Khyber Paktunkhwa Arkeoloji ve Müze müdürü Abdul Samad, Bhamala Budist Kompleksinde bulunan heykelciklerin ve kafaların MÖ. 5. Yüzyılın ikinci yarısına tarihlendiğini söyledi ve aynı zamanda kazı sırasında Kushana İmparatorluğu’na ait değerli sikkelerin de bulunğunu belirtti.





Araştırmacılar, Bhamala Budist Kompleksi’nin daha önce ulusal ve dünya tarihi eserler listesine girdiğini söylediler. Ayrıca stupa’nın haç şeklinde olduğunu ve Aztek piramitlerine benzediğini belirttiler. Bhamala Budist Kompleksi 1930’larda da kısmen kazılmıştı.

 


arkeofili.com, Haber: Erman Ertuğrul, 01.01.2015

TARİHİ ESER HIRSIZLARI POMPEİİ'YE YARDIM EDİYOR

 

Pompeii kalıntıları hiç tahmin edilemeyecek bir şekilde, daha önce buradan bir şeyler çalan bazı vicdanlı hırsızların, geri gönderdiği parçalar yardımıyla onarılıyor.

 

 

Ekim’de Kanadalı bir kadının 50 yıl önce balayındayken Pompeii’den çaldığı bir parçayı geri göndermesi manşetlere taşınmıştı. Pompeii Direktörü Massiamo Osanna bunun ilk defa görülen bir olay olmadığını ve son birkaç yılda yüzlerce arkeolojik buluntunun, çoğu zaman bir de özür mektubu ile birlikte geri gönderildiğini söyledi.

 

“İnsanlar pişman olduklarını ve korkunç bir hata yaptıklarını fark ettiklerini söylüyorlar. Bunu bir daha asla yapmayacaklarını ve bu yüzden de çalınan parçaları geri gönderdiklerini yazıyorlar. Ama antropolojik açıdan en ilginç olanı çalınan parçalarla birlikte gönderilen mektuplar. Bu davranışlar bir çalışma konusu bile olabilir.”

 

Osanna, Pompeii ve diğer arkeolojik alanları idare eden Özel Arkeoloji Denetimi Bölümü’ne postayla çiniler, tuğla, taş ve boyalı sıva parçaları gibi eser parçaları geldiğini söyledi. Gönderilen bir fresk parçası Casa del Frutteto isimli, meyve bahçesi bakıcısının evinin restorasyonunda çok önemli bir yer teşkil ediyormuş. 1980’lerde çalınan parça 2014 Mart’ında görevlilere gönderilmiş.

 

 

Italyan Arkeologlar Derneği Başkanı Alessandro Pintucci bu geri gönderilme olaylarını çok hoş karşıladı ve çalınan eserlerin geri verilmesinin önemli olduğunu söyledi. Fakat Pintucci, tarihi eser hırsızlıklarının önlenebilmesi için daha fazla güvenlik tedbiri alınması gerektiği konusunda da uyardı. Pintucci “Çok uzun zamandır yeteri kadar güvenlik önlemi yok. Bu sadece Pompeii için değil birçok arkeolojik alan için bir problem” dedi. “1999-2003 yıllarında Pompeii’de çalıştığım zaman halka kapalı alanlar böyle hırsızlıklar için en kolay hedefti çünkü insanların buralara girmesi kolaydı. Bir mozaik ya da çini parçasını alıp çıkmak çok zor birşey değil” diye ekledi Pintucci.

 

Roma kenti Pompeii MS 79 yılında yakınındaki Vesuvius Yanardağı’nın ansızın patlamasıyla harap olmuştu. Pompeii şu anda UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde ve yıllık ortalama 2.5 milyon insan tarafından ziyaret ediliyor.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 29.12.2014

TARIMIN KEŞFİ İNSANI DAHA KIRILGAN YAPMIŞ

 

İnsanın binlerce yıllık evrimi üzerine son araştırmalar, insan iskeletinin tarıma geçişten sonra, gittikçe daha yerleşik olan hayatın bir sonucu olarak, çok daha hafif ve kırılgan hale geldiğini ortaya koydu.

 

Araştırmalara göre 7,000 yıl öncesinin avcı toplayıcılarının kemikleri modern orangutanla hemen hemen aynı kuvvete sahipken, aynı bölgedeki 6,000 yıl sonraki çiftçilerin kemikleri çok daha hafif ve zayıftı – ve kırılmaya daha yatkındı. Avcı toplayıcılarda kemik kütlesi %20 oranında daha fazlaydı. (Bu normal bir insanın uzayda kütlesiz ortamda 3 ayda kaybettiği orana eşit bir kemik kütlesi kaybı)

 

Beslenmelerdeki farkları ve vücut boyutlarındaki değişimleri eledikten sonra, araştırmacılar bir milyon yıllık süre içinde kemiklerdeki güçsüzleşmenin sebebinin, fiziksel aktivitedeki azalma olduğunda karar kıldılar.

 

 

Modern İnsan da Aynı Kemik Kuvvetine Ulaşabilir

Bu bulgu ayrıca, daha sağlıklı bir vücut için iyi beslenmeden daha çok, erken yaşta yapılan fiziksel aktivitenin gerekli olduğu düşüncesini de destekliyor. Araştırmacılar “Bugün doğan bir insanın bir orangutan ya da erken avcı toplayıcının kemik kuvvetine ulaşamaması için hiçbir anatomik neden yok. Ama en aktif insanın bile kendi kemiklerini, geleneksel avcı toplayıcıların kemiklerinin günlük hayatlarında karşılaştığı sıklıkta ve güçte bir baskı altına sokması olası değil.” dedi.

 

“Modern insanlar evrimsel adaptasyonlarımıza uygun olmayan bir kültürel ve teknolojik ortamda yaşıyor. Yedi milyon yıllık hominid evrimi bizi hayatta kalmak için hareket etmeye ve fiziksel aktivite yapmaya hazırladı. Ama sadece son 50-100 yıldır bu kadar, hatta tehlikeli derecede, yerleşik bir hale gelmiş durumdayız. Bir arabada ya da masa başında oturmak için evrilmedik” diyor araştırmacı Dr Colin Shaw.

 

Kemik Yapılarının Karşılaştırılması

Araştırmacılar, dört ayrı insan grubunun arkeolojik insan femurları ve diğer primat türlerinin femurlarını, femur başının içine odaklanarak röntgenlemiş. Femur, bacak kemiğinin ucundaki, kalça eklemini oluşturan ve pelvise giren topumsu kısım. Femur, kemik dışındaki sert tabaka ile içindeki süngerimsi (trabecular) yapıdan oluşuyor. Bu süngerimsi yapı enseklik sağlamasına karşın çatlaklara çok yatkın.

 

Süngerimsi yapı, avcı toplayıcılar dışında bütün gruplarda aynıymış. Avcı toplayıcılarda ise süngerimsi yapıda havaya oranla kemik yapısı oranı çok daha fazla çıkmış. “Trabekular kemiğin şekil verilebilirliği diğer birçok kemikten daha fazla, üzerine konulan baskıya göre şekil ya da yön değiştirebiliyor. Çubuk biçiminden, kalın tabak biçimine kadar farklılıklar gösterebiliyor. Avcı toplayıcılarda her şey daha kalındı” dedi Colin Shaw.

 

 

Beslenmedeki Değişiklik Kemikleri Etkiledi Mi?

İnsanların neden daha hafif ve kırılgan iskeletlere sahip olduğuna dair diğer teoriler beslenmedeki değişikliklerle ya da daha hafif ve verimli bir iskeletin evrimde seçilmiş bir özellik olduğuyla ilgili. Tarıma geçiş, monokültür (tek ekin üzerine kurulu) beslenme biçimi nedeniyle insan sağlığında bir düşüşe neden oldu. Ama Shaw ve ekibinin incelediği Illinois’deki insan grupları bu olaydan etkilenmemiş görünüyordu. Shaw “Tabi ki kemik sağlığımız için kalsiyum gerekiyor ama belli bir seviyeden fazla aşırı kalsiyum almak gerekli değil” dedi.

 

Hafif İskeletler Evrimle mi Seçildi?

Araştırma ayrıca, insan evriminin bir noktasında kemiklerimizin bir nedenden, belki de daha yoğun bir iskeleti destekleyecek kadar yiyecek bulunamadığından, daha hafif hale geldiği teorisine de karşı cıkıyor. “Eğer öyle olsaydı, insan iskeleti diğer primatlardan tamamıyla farklı olurdu. Araştırmamız avcı-toplayıcıların benzer vücut boyutlarına sahip primatlarla aynı kefede olduğunu gösteriyor. Modern insan iskeleti anatomisi tarafından kısıtlanmış falan değil.” diyor Shaw.

 

“Orangutanlar kadar güçlü olabilirdik ama kemiklerimiz bu kadar büyük bir baskı altına sokmuyoruz. Bu yüzden de yaşlandığımızda çok daha kolay kırılan, daha zayıf kemiklerimiz var.” Fakat Shaw, inceledikleri avcı toplayıcı ve çiftçi kemiklerinin 150.000 yıl öncesindeki hominid kemikleriyle hiçbir şekilde karşılaştırılamayacağını da ekledi: “Uzak geçmişte, son 10,000 yılda gördüğümüzü hayli aşan bir kemik kuvvetine neden olan farklı bir şeyler olmuş olmalı.”

 

Ultra-maraton Koşucularıyla Karşılaştırma Yapacaklar

Shaw ve ekibinin bir sonraki adımı, arkeolojik kemikler ile ultra-maraton koşucularının kemik yapısını karşılaştırıp, farklı baskı ve hareket etme alışkanlıklarının kemiklerde nasıl bir etki yarattığını incelemek olacak. Ultra-maraton koşucuları Himalayalardan Namib Çölüne çok zor yerlerde ve şartlarda koşuyorlar.

arkeofili.com, Haber: Ayşe Bursalı, 28.12.2014




.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi